{"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/dosyalar/uc-bilimi-bir-omre-sigdirdi-seymour-benzer-1921-2007.html", "text": "Seymour Benzer, ömrünün son gününe kadar çok değişik alanlarda araştırma yaptı. Fizik alanındaki çalışmaları transistörün geliştirilmesine öncülük etti, sonra gen kavramının maddi olarak tanımlayan ilk insan oldu. Daha da sonra davranış bilimlerine biyolojik bir zemin geliştirdi, genlerin davranışlar üzerindeki derin etkilerini keşfetti. Bu esnada yetiştirdiği sayısız öğrenci, mirasını devralıp etkisini hissettirmeye devam ediyor. Eski çağların bilginleri, bugünkü fizik, kimya, matematik ve felsefe gibi tek bir alanda değil, bunların birkaçında bilgi sahibi olur ve ürün verirlerdi. Zamanla her bir dalın bilgi yükü arttı, bilim insanları giderek daha dar alanlara derinlemesine odaklanır oldu. Günümüzde ancak istisnai isimler birden fazla alanda özgün çalışma yapabiliyor. Bunlardan birini dört yıl önce kasım ayında kaybetmiştik. Seymour Benzer, 86 yaşındaki ölümüne kadar sürdürdüğü araştırma hayatını bizzat üç döneme ayırmıştı: İlk dönemde fizik, ikinci dönemde moleküler genetik, ve son dönemde ise davranış genetiğine odaklanmıştı. Bu üç alanda da son derece önemli araştırmalar yapmış, hatta aslında davranış genetiği alanını bizzat kurmuştu. Araştırma hayatı erken de başlamıştı: 13 yaşındayken ailesinin hediye ettiği mikroskopla eline geçen birçok canlıyı inceleyen Benzer, üniversitede fizik okumaya karar verdi. Doktora için ise Indiana eyaletindeki Purdue Üniversitesi'ne gitti. Birinci dönem: Yarı-iletkenlerin fiziği Benzer, doktorası için gizli bir askeri proje üzerinde çalıştı: Radarların geliştirilebilmesi için germanyumun yarı-iletken özelliklerinin geliştirilmesi gerekiyordu. Benzer bunu germanyuma eser miktarda kalay ekleyerek başardı. Doktorasrını 1947'de bitirdi. Savaş sonrasında bu alaşım transistörlerin gelişmesinde kullanıldı. Bunu yapan Bell Laboratuvarları ekibi 1956 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kutlamaya Benzer'i davet ederek hakkını teslim ettiler. İkinci dönem: Genlerin kimyası Bu esnada Benzer ilgisini çoktan yaşamın temel kimyasına çevirmişti, fizikçi Erwin Schrödinger'in Yaşam Nedir? kitabını okuyan birçok diğer fizikçi gibi. O sıralarda DNA'nın canlılarda kalıtımı sağlayan madde olduğu kanıtlanmış, DNA molekülünün yapısı yine iki fizikçi, Watson ve Crick tarafından çözülmüştü. Peki ama canlılarda kalıtımı sağlayan gen kavramı bu tabloda nereye sığıyordu? Bu gen denen şey, gerçekten de tahmin edildiği gibi DNA dizisi üzerinde doğrusal olarak mı bulunuyordu? Ayrıca bir gen her zaman bölünmez bir birim olarak mı hareket ediyordu, yoksa ortasından bölünmesi mümkün müydü? Bunlar cevabını herkesin merak ettiği sorulardı ve genç Seymour Benzer bunu nasıl çözeceğini kestirmişti: O dönemde laboratuvarlarda çok kullanılan bir virüsten deneylerinde istifade etmeye karar verdi. Virüsler hücre dışında yaşayamadığından onları yaşatmak için bakteri kullanmak zorundaydı. Aynı bakteriye, aynı virüsün genetik yapısı değiştirilmiş iki ayrı çeşidini bulaştırdığında, değişinim geçirmiş genler farklıysa bu virüslerin genleri arasında değişim olabilir ve yine de virüsler bakteride üreyebilirdi. Ama bu iki ayrı virüsün de aynı geni bozuksa, birleştiklerinde de aynı genin iki nüshası da bozuk olacağından bu virüsler üreyemeyeceklerdi. Virüslerin üreyip üreyemediği, oluşturdukları plaklardan kolayca anlaşılıyordu. Benzer, birçok virüsü bakteriler üzerinde ikişer ikişer denedi, bu sonuçları ihtimal hesaplarıyla birleştirerek genin haritasını çıkardı. Buna göre bakterideki değişinimlerin birimi genler değil, genleri ortaya çıkaran nükleotit denen yapılardı. Yani genler doğrusal olarak uzanan yapılardı ve bölünemez değildiler. Genetik süreçler genleri içlerinden değişime uğratabilir, bir kısmını silebilir veya taşıyabilirdi. Benzer, genç yaşında moleküler genetiğin en önemli sorularından birini çözmüştü ve bu alanda gelecek vaat ediyordu. Ama Benzer'e göre bu alanda başka önemli soru yoktu ve ilgisi yine başka alanlara kayıyordu... Yanılıyor olduğunu, yıllar sonra bu alanda yapılan keşifleri gördükten sonra kabul edecekti. Üçüncü dönem: Genlerin davranışlara etkisi Bu esnada Benzer'in bilimsel ilgisini değiştiren başka bir şey olmuştu: İkinci kızı doğmuş ve ilk kızından daha değişik bir kişiliğe sahip olarak gelişiyordu. Herkese gayet olağan gelebilecek bu durum, Benzer'in çok ilgisini çekiyordu: Aynı ebeveynden, aşağı yukarı aynı çevreye doğmuş, aynı cinsiyete sahip iki birey, nasıl olup bu kadar değişik davranış gösterebilirdi? Merakını yenemeyip davranışın temelini incelemeye karar verdi. Bireyler arasındaki küçük kalıtımsal farkların davranışlar açısından belirleyici olduğunu düşünüyordu, ama bunu nasıl araştıracaktı? Haliyle kendi kızı ya da başka insanlar üzerinde deney yapamazdı. Hayvanlar üzerinde deney yapacaksa, kısa sürede birçok genin değişimini inceleyebileceği bir hayvan bulup onunla çalışması lazımdı. Hayvanların genlerinde değişinim meydana getirecek, sonra bu hayvanların davranışlarını inceleyecek, garip, değişik davranış sergileyen hayvanların hangi genlerinin değişmiş olduğunu bulacaktı. Sıçanlarda bu deneylerin biri bile haftalar alıyordu. Binlerce geni bu şekilde incelemek mümkün değildi. Deneylerini sirke sineği üzerinde yapmaya karar verdi. Hani mutfağınızda çürüyen meyvelere dadanan küçük sinekler... Bu hayvan yirminci asrın başından beri kalıtım deneylerinde zaten başarıyla kullanılıyordu. Bunlarla genetik deneyleri hızla yapabilir, her bir davranıştan sorumlu genleri bulabilir, sonra değişinik hayvanların beyinlerini inceleyerek davranışların biyolojik kökenine inebilirdi. Ama eski çalışma arkadaşları bile bu fikre dudak büktü, hatta annesi karısına Seymour sineklerin beynini incelemeye karar verdiyse biz de onun beynini incelemeliyiz herhalde demişti. Ama bu strateji son derece başarılı oldu: Öğrencileriyle birlikte Benzer, değişik genleri değişmiş sinekleri dahiyane taramalardan geçirerek, görmekten, hareketten, baskıya tahammülden, cinsel davranışlardan sorumlu birçok gen tanımladı. Mesela bazı sinekler ışığa yönelmiyorlardı. Bunların bazılarının gözlerindeki arıza yüzünden ışığı algılayamadığı, bazılarının ise beyinlerindeki değişikliğe bağlı olarak algıladıkları ışığa farklı tepki verdikleri ortaya çıktı. Diğer bir öğrencisi Ron Konopka ise sineklerin biyolojik saatine odaklanmıştı. Biz nasıl günün belli saatlerinde uyanmaya, yemek yemeye, çalışmaya, uyumaya alışmışsak, sineklerin de günlük bir ritmi var. Mesela başkalaşımlarının sonuna gelen sinekler, kozalarında sabah saatlerinde çıkarlar. Konopka üç sinek grubunun bu saatinin şaştığını gördü. Üçünde de aynı gende değişinim vardı! Bu gene period adını verdiler. Bu sineklerin bazılarının biyolojik günü uzamış, bazılarınınki kısalmış, bazılarınınki ise tümden bozulmuştu. Benzer için bu sonuçlar gayet ilginçti, zira kendi de ancak öğleye doğru uyanan ve sabahın dördüne kadar çalışan bir tipti. Ama bu gen keşiflerinin ucu insanlara dayandı, zira aynı genlerin memelilerde de bulunduğu kanıtlandı, sonra bu genlerinde değişiklik olan insanların uyku saatlerinin farklı olduğu da anlaşıldı. Bu period geni yaklaşık 600 milyon yıllık evrim boyunca korunmuş gibiydi. Yani sineklerdeki davranışlardan sorumlu genler, bizim davranışlarımıza neden olan genler hakkında çok ipucu veriyor. Bunu Seymour Benzer dışında kimse kestirememişti. Onun yaptığı araştırmalar bugün memelilerdeki başka araştırmalara ilham kaynağı oldu: Mesela, aynı biyolojik türün mensupları olup genleri birbirine çok benzeyen ama hepsi çok farklı huylara sahip olan değişik köpek çeşitlerinin genleri birbirleriyle mukayese edilerek memeli hayvanların davranışlarının kalıtımsal temeli anlaşılmaya çalışılıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/bakteriden-buyuk-virus.html", "text": "Yeni keşfedilen Megavirus chilensis, bilinen en büyük virüs ünvanına sahip oldu! 1992'de İngiltere'de bir soğutma kulesinde keşfedilen eski rekortmen Mimivirüs'ün ünvanı artık, sıradan bir virüsten 20 kat büyük Megavirus'ün! Çalışmada görev alan araştırmacılar, bu megavirüs'ün amip gibi denizde yaşayan tek hücreli canlıları enfekte ettiğini düşünüyor. Ölçümlere göre, bu dev, 0.7 mikrometre çapındaki boyutuyla bazı bakterilerden bile büyük. Virüs, öyle büyük ki, yapılan temel gözlemler sırasında, önce bakteri olarak tanımlanmış, türün virüs olması araştırmacıları oldukça şaşırtmış. Sadece elektron mikroskopları ile görünen diğer virüslerin aksine, bu yeni türü temel ışık mikroskopları ile görmek mümkün. Mimivirüs gibi, yeni keşfedilen bu Megavirüsler de, dış kısımlarında saç benzeri fibril yapılara sahip. Bir görüşe göre, bu fibriller, virüsleri amiplerin beslendiği bazı bakterilere benzetiyor. Bu şekilde amipleri kandırıp, virüsleri bakteri gibi tanımalarını ve hücre içine almalarını sağlıyor olabilir. Bu noktada, megavirüslerin, insanlar için tehdit oluşturmadığını hatırlatmakta fayda var. Şili'nin Las Cruces sahillerinde bulunan bu yeni tür üzerinde gerçekleştirilen genetik çalışmalar, megavirüs'ün genomunun da bir virüse göre mega boyutlarda olduğunu gösteriyor. Çalışmada görev alan Chantal Abergel ve Jean-Michel Claverie'nin araştırmalarına göre, virüs, 1,259,197 bazlık bir genoma sahip. Bu genom içinde, konağı içinde çoğalmasını ve yapısal birimlerini üretmek için 1120 kadar gen barınıyor. Genlerin %23'ü ise, eski rekortmen Mimivirüs'te bulunmuyor. Yani Megavirüs'e özgü. Bu haliyle, dizilimi yapılan en büyük viral genom özelliğine de sahip. Profesor Claverie, bu gelişmiş düzeni şu şekilde özetliyor: Her şeyi, küçücük bir parçacık başlatıyor. Küçük parçacık büyüyor ve büyüyor. Ardından, bakıyorsunuz ki, tek bir hücre, devasa bir virion fabrikasına dönüşüyor. Bu kadar gene sahip olması da işte bu yüzden. Profesör Claverie'nin enfekte amipler üzerinde yaptığı çalışmalar, virüslerin farklı bir davranışını daha ortaya koyuyor. Enfeksiyon sonrası, megavirüsler, amiplerin içinde truva atı organelleri oluşturuyor. Bu yapay organeller içinde, yeni virüslerin üretimi sağlanıyor. Bu organellerin çalışma mekanizması ve fonksiyonları henüz açığa çıkarılamamış. Claverie, viroloji dalının da artık değiştiğini belirtiyor. Eskiden, sadece insan ve hayvanları enfekte eden virüsler incelenirken, artık daha geniş bir çevrede virüsler inceleniyor. Artık göllerden su örnekleri alınıyor ve virüsler tarafından enfekte edilen hücreler toplanıyor. Elde edilen sıradışı virüsler, çevresel viroloji dalının oluşmasını, büyümesini ve popülerleşmesini sağlıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/bakteriler-de-yaslanir-mi.html", "text": "Bir bakteri kardeş iki hücreye bölündükten sonra o bölünen hücreler de bölündükçe sayı önce 4'e, sonra 8'e, 16'ya vs. ulaşır ve sonuçta biyologlar bunu uzun bir sürece yaydıklarında sonsuza dek genç kalacak bir bakteri popülasyonu elde edilmiş olur. Diğer bir deyişle, bakteriler yaşlanmazlar -en azından diğer organizmalar gibi. San Diego California Üniversitesi'ndeki biyologlar evrim araştırmaları sırasında bu süregelen paradigmayı sorguladılar. Kasım tarihli Current Biyology dergisindeki baskıda, araştırmacılar sadece bakterilerin yaşlanmadıklarını değil, evrimsel varkalım güçlerini de bu şekilde geliştirdiklerini buldular. Bu gelişimi kendilerinden yaşlı ve daha genç kardeşleri arasında aktarılan ve kardeşten kardeşe çeşitlendirilen bir mirası devrederek gerçekleştiriyorlar. Organizmalardaki yaşlanma genellikle genetik kaynaklı olmayan hasarların bir araya gelmesi sonucu oluşur -proteinlerin zaman geçtikçe oksitlenmeleri gibi. diyor bu çalışmayı yürüten UC San Diego'daki biyoloji profesörü Lin Chao. Tek hücreli bir organizma tamiri mümkün olmayan bir hasar almışsa hangi alternatif daha iyi olur -hasarı iki kardeş arasında eşit olarak bölmek mi ya da birine tüm hasarı bırakırken diğerine bir şey taşımamak mı? Profesör şöyle yanıtlıyor: Bakteri hasarın büyük bir kısmını bir kardeşine aktarır ki bu yaşlı olanıdır ve diğerine de az bir kısmı geçmiş olur. Bu dengesiz dağılım durumu biyologlarca gençleştirme olarak tanımlanır. Chao, iş arkadaşları Camilla Rang ve Annie Peng ile birlikte yürüttükleri iki ayrı deneysel çalışmarında ulaştıkları bilgisayar analizleri ile bu sonuca vardılar. Veriyi hem bilgisayar modellemesi ile analiz ettik hem de deneysel olarak gözlemledik ve ikisi de aynı sonucu gösterdi. diyor Chao. Bakteri popülasyonunda yaşlandırma ve gençleştirme ölçümlerinize bağlı olarak eş zamanlı gerçekleşiyor, bu esnada yaşlandırmanın olmadığına dair yanlış bir inanca kapılabilirsiniz. Bilgisayar modellemelerimizi kullandık ve gördük ki evrimsel perspektifte her zaman bir kardeşine daha fazla hasar aktarırken diğerine az kısmını aktaranlar kazanıyor. diyor Chao. Bunu bir portföy dağılımına benzetebiliriz. Eğer ki 1 milyon $ paranızı yüzde 8'den faize koyarsanız, bu size parayı bölüp 500,000$ paranızı yüzde 6'dan kalan 500,000$ paranızı da yüzde 10'dan faize koymanızdan daha mı çok kazandıracaktır? İlk bir yılda bir şey fark etmeyecektir. diye ekliyor. Fakat iki yıl sonra, parayı iki hesaba bölerek elde ettiğiniz gelir yüzde 10'un bileşik faiz etkisinden dolayı kat kat fazla olacaktır. İşler bakterilerde de benzer şekilde yürüyor. Bakteri, kardeşlerinden birine daha sağlıklı bir başlangıç sunarken diğeri hasarın çoğunu sırtlanmış oluyor. Ekibin E.coli bakterileri üzerinde yaptığı çalışmalar sırasında da görüldü ki bakteri birçok biyologun inandığı gibi ortadan bölünmek yerine farklı uzunlukta ve asimetrik bir şekilde bölünmeyi tercih ediyor. Bakteri hücresinin içinde genetik olmayan hasarın kardeşlerden birine aktarımını sağlayan etkin bir taşıma sistemi olmalı. diyor Chao. Bize göre evrim asimetrik işliyor. Eğer ki bakteriler simetrik olsalardı asla yaşlandırma olmazdı. Bu asimetriye sahip olduğumuz için bir kardeş hasarın çoğunluğuna sahipken diğeri daha az hasarla gençleştirilmiş oluyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/catiniz-gunes-enerjisine-ne-kadar-uygun.html", "text": "Gün geçtikçe doğal enerji sağlamak amacıyla çatılara kurulan güneş panelleri daha yaygın hale geliyor ama tüm çatılar buna uygun değil. İsveç'te Gothenburg Üniversitesi'ndeki bilim adamları güneş ışınlarının isabetleri üzerine muhtemel en büyük değeri hesaplayabilen bir sistem geliştirdi. Kullanım alanı tüm şehir de olabilir, mahalleniz de, herhangi bir çatı da. Bilim adamları pilot projeleri için çalışmalarını Gothenburg'ta gerçekleştirdiler. Gothenburg Üniversitesi Yer Bilimleri Bölümü'nden Fredrik Lindberg, yapmış oldukları çalışma hakkında Bir bölgedeki çatılar yapıları gereği güneş panellerinin kurulumu için belli faktörler göz önüne alındığında daha çok veya daha az uygun olabilir. Bu faktörler örneğin çatının çevre binaların veya ağaçların gölgesi altında ne kadar kaldığı, çatının eğimi, güneş ışınlarının geliş açıları vb. olarak sayılabilir. Günümüzde ilk defa herhangi bir çatının yıl boyunca aldığı güneş enerjisini hesaplayabileceğiz. diyor. Gothenburg Üniversitesi'ndeki bilim adamları danışmanlarla yürüterek geliştirdikleri, çatılardaki güneş panellerinden üretilebilecek enerji potansiyelini hesaplayabilen sistem, SEES , yani Mevcut Yapılardan Edinilen Güneş Enerjisi adıyla alnılıyor. İşin güzel olan kısmı bu sistemin tüm şirket ve belediyelerce serberstçe kullanılabilecek olması. Bu sistem coğrafi verileri toplayan, depolayan, analiz eden ve sunan bilgisayar tabanlı bir coğrafi bilgi sistemi üzerine kurulmuş. Bunun anlamı, sistem uygun çevrelenmiş gerçek çatılar tarif edebiliyor. Modellenmiş olan güneş üç boyutlu olarak yapılandırılmış çevreyi ışıtırken çevredeki binaların, tepelerin ve ağaçların nasıl gölgeler oluşturduğunun benzetimini yapıyor. Bahsi geçen gölge etkisi aylık hesaplanabileceği gibi, tüm yılı kapsayacak şekilde de hesaplanabiliyor ve bu da çatıların belli kısımlarının bazı zamanlarda enerji toplamak için uygun olmadığının belirlenmesinde hatta koşullara en uygun şekilde eğim verilmesine olanak sağlıyor. Bu yolla, çatı üzerinde verilen alan içinde her bir bölge üzerine düşen toplam güneş enerjisinin metrekarede kaç kilowatt-saat enerji üretebildiğini hesaplamak mümkün. Fredrik Lindberg pilot kasaba olarak Gothenburg'u seçtiklerini ancak bu metodun gerekli verilerin sağlanmasıyla birlikte tüm belediyelerde uygulanabileceğini ve böylece insanların çatılarının güneş enerjisi depolamak için uygun olup olmadığının kararını verebileceklerini söylüyor. Güneş enerjisi projesi Gothenburh Üniversitesi ile WSP Analiz ve Strateji Danışmanlarının işbirliğiyle yürütüldü ve final raporu Ekim(2012) ayı içinde sunuldu."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/cep-telefonu-tumore-sebep-olmuyor.html", "text": "Cep telefonlarının beyin tümörü riskini arttırıp arttırmadığına yönelik sürdürülen en büyük araştırma tamamlandı: Sonuç negatif. Danimarkalı araştırmacılar tarafından 18 yıldır sürdürülen ve 358 bin 403 cep telefonu kullanıcısını kapsayan çalışma nihayete erdi. Araştırmacılar, beyin tümörü riski ile cep telefonu arasında bir ilişki olduğuna dair kanıt bulamadılar. Cep telefonu kullanımının yaygınlaşması bu cihazların merkezi sinir sistemi üzerinde yan etkileri olabileceğine dair kaygıları da beraberinde getirmiş, daha önce az sayıda kullanıcı üzerinde yürütülen çalışmaların uzun dönemli kullanım ile beyin tümörü arasında korelasyon bulunabileceğine yönelik sonuçlarına dayanarak Uluslar arası Kanser Araştırmaları Ajansı cep telefonundan kaynaklanan radyo dalgalarını muhtemel kanserojen etkenlerden birisi olarak ilan etmişti. Danimarkalı araştırmacılar, ulusal GSM operatörlerinin ve Danimarka Kanser Veritabanı'nın sağladığı bilgilerle 1982 ve 2007 yılları arasındaki verileri değerlendirdi. Araştırmacılar önce 1982 ve 1995 yılları arasında cep telefonu kullanıcısı olanlarda 1996 ve 2002 yılları arasında karşılaşılan beyin tümörü vakaları oranını tüm nüfus ile karşılaştırdı. Daha sonra örnek grubu 13 yıldan fazladır telefon kullanıcısı olanlarla sınırlayan araştırmacılar bu defa bu sınırlanmış grubu cep telefonu kullanıcısı olmayan nüfus ile karşılaştırdı ve her iki durumda da anlamlı bir korelasyona ulaşamadı. British Medical Journal'da yayınlanan araştırma, uzun süreli cep telefonu kullanımı ile beyin tümörü arasında bir ilişki olmadığını gösterse de çalışma sahibi araştırmacılar yoğun olarak cep telefonu kullanan veya 10-15 yıldır cep telefonu kullananlarla ilgili sonuçlarda hata oranını minimize edilmek için daha büyük örnek gruplarla çalışılması gerektiği konusunda görüş bildirdiler."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/dunya-isiniyor-canlilar-kuculuyor.html", "text": "Birçok muhalif grup tersini söylese de, Dünya'mızın termostatı ısınıyor. Birçok bitki ve hayvan türü, ekvatordan uzaklaşıp soğuk bölgelere taşınarak, bu değişime çoktan cevap verdi. Beslenme ve çiçeklenme döngüleri de aynı şekilde değişiklikler geçiriyor. Konum ve davranış değişikliklerinin yanı sıra, bazı canlıların fiziksel özellikleri de iklim değişikliğinden nasibini almaya başladı. Bu fiziksel değişimler, ekosistem düzeninin bozulmasından; küresel gıda krizine kadar birçok soruna sebep olabilir. Jennifer Sheridan ve David Bickford tarafından ele alınan çalışmada, geçmişte ve günümüzde yaşanan bu fiziksel küçülmenin önemi inceleniyor. İklim değişikliğine karşı verilen bu fiziksel cevabın, ekosistemi, hatta insan sağlığını etkileyebileceğinin altı çiziliyor. Bu tür değişikliklerin önceden tahmin edilmesinin, olası zararları minimuma indirmek için önemli olduğunu gösteriyor. Fosil kayıtları, son 65 milyon yıldır, diatomlardan sincaplara kadar birçok organizmanın, dünyanın ısınması ile küçülmeye gittiğini gösteriyor. Benzer şekilde, geçen yüzyılda yapılan gözlemler, birçok bitki türünün, kara ve deniz canlısının, sıcaklık artışı ile ters orantılı şekilde küçüldüğünü gösteriyor. Bu değişim, deneysel olarak kontrollü ortamlarda, semender, deniz omurgasızları, böcek ve balıklarda yapılan çalışmalarla da kanıtlanmış durumda. Soğukkanlı canlılar, -vücut sıcaklıkları doğrudan güneş gibi dış kaynaklara bağlı olan canlılar- için, iklimsel değişiklikler oldukça önem taşıyor. Bu canlılarda, iklimsel ısınma, doğrudan metabolik hızın artışına sebep oluyor. Artan metabolik hızı, daha fazla gıda alımı ile yerini dolduramayan canlılar için tek bir yol kalıyor. Boyutu küçültmek... Bu şekilde, dışarıdan alınan ısı enerjisi azaltılmaya çalışıyor. Sıcaklığa bağlı nem değişimi de, organizmaların boylarını değiştirebiliyor. Yüksek sıcaklık, bölgesel kuraklığa neden olabiliyor. Sheridan ve Bickford yaptıkları incelemelerde, boyut küçülmelerinin, en fazla, nem açısından fakir bölgelerde gözlendiğini belirtiyor. Tropik ağaçların, kara kurbağalarının ve memelilerin, kurak mevsimlerde çok daha yavaş büyüdüğü, kontrollü deneylerle de kanıtlanmış bir olgu. Diğer çevresel değişiklikler de, dünya üzerindeki türlerin boyutlarını doğrudan etkiliyor. Atmosferdeki karbon dioksit miktarındaki artışla beraber, bu gazın okyanuslardaki miktarı da artıyor. Bu durum, deniz suyu asitlik derecesini artırıyor. Yüksek asitlik derecesi, mercan ve istiridye gibi canlıların kabuklarını oluşturamamasına neden oluyor. Buna bağlı olarak, deniz canlıları da küçülmeye gidiyor. Kırmızı alglerin ve fitoplanktonların büyümelerinin de düşük pH'da azaldığı biliniyor. İncelemenin yazarları, ısınma-küçülme denkleminin her canlı için geçerli olmadığını da belirtiyor. Yüksek bölgelerde yaşayan canlıların ve uzun ömürlü nesillere sahip türlerin, kapsam dışı olduğunu söylüyor. Ancak, bu çeşitlilik, problemi daha da alevlendiriyor. Teorik olarak, belirli bir bölgedeki tüm canlıların -bitki, otçul ve avcıların- aynı anda küçülmesi, bir problem yaratmayacak gibi gözükse de; bu durum ne yazık ki doğada görülmüyor. Organizmalar, soylarına, boylarına ve bağlı bulunduğu ekosisteme göre, çok farklı oranlarda küçülebiliyorlar. Bu farklı küçülme oranları, ekosistemin işlemesini sağlayan dengenin şaşmasına neden oluyor. Sheridan ve Bickford, şimdi bu küçülmelerin hangi mekanizmalarla meydana geldiğini anlamaya çalışıyor. Ayrıca, bu mekanizmaların farklı ekosistemlerdeki dağılımını inceliyor. Yapılacak çalışmalar, ısınma-küçülme eğiliminin hangi yönde ilerlediğini de açığa kavuşturacak."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/en-yasli-supernovalar-tarihe-isik-tutacak.html", "text": "Tel Aviv Üniversitesi araştırmacıları, gökyüzünün yaklaşık bir dolunay kadar büyük bir alanına tekabül eden Subaru Derin Alanı'nda, bugüne dek bilinen en yaşlı süpernovaları keşfederek Dünya'nın oluşumuna dair önemli bilgiler elde ettiler. Yıldızların yakıtlarını tüketerek kendi kütle merkezlerine çökme arzuları sonucunda meydana gelen süpernova patlamaları evrenin tarihine ışık tutuyor. Bir yıldızın ömrünün olağan kısmında üretemeyeceği elementleri demirden daha ağır olan elementler- süpernova patlaması sırasındaki nükleer tepkimelerden oluştuğundan, süpernovalar periyodik tablonun mimarları olarak da anılabilirler. Ayrıca oksijen ve daha ağır elementlerin de ana kaynağıdırlar. Subaru Derin Alanı'nda inceleme yapan Tel Aviv Üniversitesi araştırmacıları, gökyüzünün yaklaşık dolunay büyüklüğünde bir kısmına tekabül eden bu alanda rekor sayısda süpernova keşfi yaptı. 12'si bugüne dek tespit edilenlerden daha yaşlı (10 milyar yıllık) ve uzak olan, toplamda 150 süpernova astronomi kayıtlarına geçti. Tokyo Üniversitesi, Kyoto Üniversitesi, Berkeley Üniversitesi ve Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı olmak üzere, bazı Amerikan ve Japon üniversitelerinin de dahil olduğu müşterek çalışmanın sonuçları, geçtiğimiz ay Monthly Notices of the Royal Astronomical Society dergisinde yayınlandı. Subaru Derin Alanı, Japonya'daki Mauna Kea volkanik dağının 4250 metre yüksekliğe sahip zirvesinde konuşlu bulunan Subaru Teleskobu yarafından izleniyor. Bu teleskobun ışık toplama, görüntü oluşturma ve geniş açı izleme kapasitesi sayesinde bilimciler çok uzak süpernovaları bile inceleme şansı buluyorlar. Tel Aviv Üniversitesi tarafında, çalışmayı yürüten ekibin liderlerinden Prof. Dr. Dan Maoz, Dr. Dovi Poznanski ve Or Graur'a göre süpernovaların doğasını anlamak evrendeki element oluşumuna dair önemli bilgiler sağlıyor ve evren, demir varlığını büyük ölçüde bu süpernova patlamalarına borçlu. Prof. Dr. Maoz, topraktan bedenimize, kanımızdaki hemoglobinlerde yer alan demire kadar bir çok elementin 1a tipindeki (Type-1a) süpernova artıkları olduğu belirtiyor ve süpernovaları bir element fabrikasına benzetiyor. 1a tipindeki termonükleer süpernova patlamaları, on milyar yıl önce bugün olduğundan beş kat daha sık gerçekleşiyordu. Astronomlar, süpernova tipleri ve sıklığını izleyerek evren tarihindeki element oluşuma dair yeni modeller geliştirmeyi umuyorlar. Ayrıca 1a tipideki süpernova gözlemleri, evrensel genişlemenin ivmelenerek devam ettiğini, ve bunun karanlık maddenin etkisi altında gerçekleştiğini bir kez daha kanıtlıyor. Zira 2011 yılı Nobel Ödülü de bu kanıtları ortaya koyan üç astronoma verilmişti. Ancak süpernovaların doğası hakkında bildiklerimiz hala çok az."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/ilk-aerobik-solunumun-tarihi-guncellendi.html", "text": "Alberta Üniversitesinde yapılan son çalışmalar oksijenli solunum yapan bakterilerin bu zamana kadar bilinenden 100 milyon yıl öncesinde yaşadıklarını gösteriyor. Araştırmacıların belirttiklerine göre aerobik solunum yapan en ilkel yaşam formu yeryüzünde günümüzden 2.48 milyar yıl önce hayat buldu. Liderliğini geomikrobiyolog Kurt Konhauser'in yaptığı araştırma ekibi, buluşlarını atmosferdeki oksijen seviyeleri ile eski çağlardaki deniz yataklarından oluşmuş kayalardaki krom yoğunluğunun artışı arasındaki bağlantıları inceleyerek gerçekleştirdi. Konhauser ve ekibi yerdeki pirit mineralindeki oksitlenmenin krom seviyelerindeki sıçramalardan etkilendiğini belirtiyor. Pirit, formülü FeS2 olan, kübik sistemde billurlaşan ve billurları metal parlaklığında olan demir sülfüre verilen ad. En yaygın ve en bol bulunan sülfür minerali olma özelliğine de sahip. Pirit oksitlenmesi aslında basit bir kimyasal tepkime ve gerçekleşmek için sadece iki şeye ihtiyaç duyuyor: bakteri ve oksijen. Araştırmacılara göre dünya atmosferinde oksijen seviyelerindeki önemli artış bu basit tepkimenin bir kanıtı olma niteliğini taşıyor. Aerobik bakterilerin piriti parçalamasıyla açığa çıkan asit, kayaları ve toprağı eriterek onları kromu da içeren bir metal karışıma çevirmiş. diyor Konhauser. Sonrasında da mineraller yağmur sularının süzülmesiyle okyanuslara taşınmışlar. Konhauser'e göre eski çağlardaki deniz yatakları üzerinde elde ettiğimiz veriler gösteriyor ki krom seviyeleri bundan 2.48 milyar yıl önce kayda değer bir artış yaşamış. Bu da bize ilk oksitlenmenin tarihi hakkında yeni bir zaman veriyor. Ayıca atmosferin ilk oksijene kavuştuğu zamanı da. Atmosferik oksijen seviyelerindeki artış yeni bakteri türlerinin oluşumunu da beraberinde getirdi diyor Konhauser ve ekliyor: Yeryüzündeki ilk oksijenli solunum yapan yaşam formuna doğru evrimsel süreci gözden geçirecek olursak ilk insanların suyun yüksek oranda asidik olduğu bir dünyada yaşamaya başladıklarını söyleyebiliriz. Araştırmacılar konuyla ilgili günümüzde de değişmeyen bir gerçeğe ulaşmışlar: Yeryüzündeki oksijene bağımlı en ilkel yaşam formu bugün hala bizlerle birlikte yaşamaya devam ediyor. Aynı bakteriyel yaşam formu günümüzde hala var ve sağlıklı, piritlerin çevresinde ve tüm dünya üzerindeki maden yataklarının yüksek asidik sularında konumlanmış durumdalar diyor Konhauser. Konhauser ve ekibi tarafından yürütülen bu araştırma Nature dergisinin 20 Ekim tarihli sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/keresteciler-en-buyuk-ekoloji-deneyinde.html", "text": "Yıllar boyu çevrecilerin baş düşmanı olan keresteciler, aralık ayında, dünyanın en büyük ekoloji deneyinde görev alacak. Geniş çaplı bir ormansızlaştırma çalışması gerçekleştirecek olan Yayasan Sabah adlı şirket, toprakların bir kısmındaki ağaçları sağlam bırakacak. Bu parça ormanları inceleyecek olan araştırmacılar, ormansızlaştırma işlemlerinin etkilerini geniş çapta izleyebilecek. Malezya kökenli şirket, Aralık ayı itibari ile Borneo adasında, çoğunluğu yağmur ormanı olan, 75.000 hektarlık araziyi ormansızlaştıracak. Bu arazi, ardından, oldukça değerli olan palm yağı üretimi amacıyla kullanılacak. Tüm bu işlemler, biyoçeşitliliğin ve yağmur ormanların korunması açısından kötü bir tablo çiziyor. Ancak, bu felaketi, büyük bir ekoloji çalışmasına dönüştürmek için çalışmalar da başlamış durumda. Imperial College London'dan Rob Ewers, bu büyük ormansızlaştırma işlemini, büyük bir ekolojik çalışma için kullanmayı planlıyor. Büyük bir ekoloji projesinin bir ayağı olacak bu çalışma kapsamında, parçalara ayrılan yağmur ormanı habitatları incelenecek. Endüstriyel arazilerin, minimum ekolojik hasar ve maksimum ticari verim sağlayacak şekilde nasıl tasarlanması gerektiğine dair önemli çalışmalar gerçekleştirilecek. Stability of Altered Forest Ecosystems projesini yürüten Ewer, bazı çevrecilerin dogmacı davrandığını belirtiyor. Bu tür firmalarla savaşmak yerine, beraber çalışarak, ekoloji üzerine önemli bilgiler edinebileceğimizi ekliyor. Ewer'in çalışması kapsamında, keresteciler yağmur ormanlarını bütünüyle kesmeyecekler. Bunun yerine, farklı büyüklükte, ufak yağmur ormanı arazi parçalarını kesilmeden bırakacaklar. Bu şekilde, ormansızlaştırma işlemlerin neden olduğu çevre bölgelerdeki ekolojik hasarlar, her seviyede incelenebilecek. Bu noktada, Borneo'da yer alan bu ormanın, biyoçeşitlilik açısından oldukça zengin olduğunu belirtmekte fayda var. Bilinen tek Asya insansı maymunu olan Orang-utan'ların en büyük yaşam alanları bu bölgede yer alıyor. Ormansızlaştırma sırasında, 8000 hektarlık kısım, araştırmalara bağışlanacak."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/robotlar-bebek-misali-ogrenecekler.html", "text": "Bebekler ilk birkaç ayını çevrelerinde yollarını nasıl bulacaklarını ve cisimleri nasıl kullanacaklarını öğrenmek için harcarlar. Bu konuda oldukça da yetenekliler. Örneğin kupa bardakların değişik şekil ve boyutlarda olmasına rağmen hepsinin de tutacakları olduğunu öğrenen bebekler benzetme yaparak sürahilerin de bu şekilde tutabileceklerine karar verirler. Aynı şekilde gelecekteki kişisel robotunuz da bazı işleri gerçekleştirebilmek için bu şekilde genelleme yeteneğine ihtiyaç duyacak. Örneğin, bulaşıklarınızı bulaşık makinenize koymak için... Cornell Üniversitesi Kişisel Robotik Laboratuarı'nda bilgisayar bilimleri uzmanı olarak çalışan Ashutosh Saxena'in yönettiği ekip, robotlara cisimleri kullanmayı ve yeni çevrelerde kendi yollarını bulmayı öğretiyor. Ayrıntıları 2011 Robotik: Bilim ve Sistem Konfransı'nda sunulan araştırmanın ana teması olayları gözlemleyip benzerlikleri bulmayı planlayan bilgisayarlar kullanarak öğrenen makineler üretmek. Örneğin, doğru programlama ile bilgisayara geniş bir yelpazede kupaları inceletmek, kupaların ortak özelliklerini buldurmak ve gelecekte başka kupaları tanımasını sağlamak mümkün. Benzer bir süreç ile bir robota kupanın kolunu buldurmak ve onu düzgün bir şekilde tutması sağlanabiliyor. Diğer araştırmacılar bu sonuçlara daha önce de ulaşılmıştı ama Saxena'nın ekibi önceki ekiplerden farklı olarak cisimleri tutma eylemine değil, onları yerleştirme eylemine odaklandılar. Cisimleri yerleştirmek, onları tutmaktan daha zor, çünkü cisimleri yerleştirmek için daha fazla seçenek var. Örneğin, bir kupayı masaya düz koyarız ancak bulaşık makinesine koymak istersek bunu ters yaparız. Öğrenebilen bir makine için bu yeni bir öğrenme sürecine karşılık geliyor. Saxena bu durumu, Biz robota sadece birkaç örnek gösteriyoruz ve o yerleştirme stratejilerini genelleştirmeyi öğreniyor. Öğrendiklerini daha önce görmediği cisimleri yerleştirmek için kullanıyor. Tabaklar ve kupaları uygun yerleştirmek için denge ve diğer ölçütleri öğreniyor ve kase gibi yeni bir cisim gördüğünde öğrendiklerini uyguluyor diyerek açıklıyor. İlk testlerde robotlar bulaşık makinasındaki düz yüzey, kadeh tutacağı, asma kancası, çatal bıçaıklık gibi bir çok bulaşık rafına tabak, kupa, martini bardağı, kase, baston şekerleme, disk, kaşık ve diyapozon gibi nesneleri doğru bir şekilde yerleştirebildiler. Robotlar bunu çevresini 3 boyutlu kamera ile gözlemleyerek ve uygun yerleştirme için rastgele sınamalarla yapıyor. Cisimleri yerleştirmek için desteklerin varlığını araştırıyor ve bir öncelik sırasına göre en iyi yerleştirmeyi tercih ediyor. Örneğin tabağı masaya koyarken yatay yerleştirmeyi tercih ederken, bulaşık makinasında tabağı dik yerleştirmeyi tercih ediyor. İşin sırrı: 3 boyutlu bağlamsal ilişki Tıpkı bir odaya girdiğimizde farkında olmadan nesneleri tanımladığımız gibi Saxena ve takımının geliştirdiği robot da aynı şekilde girdiği odayı tarayıp içindeki nesneleri tanımlıyor. 3 boyutlu kamerasıyla çektiği görüntüleri birleştirerek bütün odanın 3 boyutlu görüntüsünü oluşturuyor. Daha sonra nesneler arasındaki süreksizlikler ve mesafeyi değerlendirerek bütün odanın görüntüsünü bölümlere ayırıyor. Robotun bu işlemleri yapmasındaki amaç elde ettiği her bölümü ayrı ayrı etiketlemek. Araştırmacılar bir robota çoğu nesnenin etiketlendiği 24 ofis ve 28 ev ortamı vererek onu eğitmeyi başardılar. Robotu yöneten bilgisayar renk, doku ve neyin ne kadar yakında olduğu gibi aynı etikete sahip olan nesnelerin karakteristiklerini inceleyerek ortak özelliklerinin ne olduğuna karar veriyor. Yeni bir ortamda ortamın 3 boyutlu görüntüsünden oluşturduğu bölümleri ve bölümler içinde ayırt ettiği nesneleri hafızasında tanımladığı en uygun nesnelerle karşılaştırıyor. Takımın çalışmaların, bilim dünyasına getirdiği yenilik bir robota 3 boyutta bağlamsal ilişkileri öğretebilmek. Ev ortamlarında yapılan testlerde yüzde 83, ofis ortamlarında yapılan testler ise yüzde 88 başarıyla nesneleri tanımlayan robot. Son testinde hiç tanımadığı bir odada klavyeyi tanımlamayı başardı. Bağlamların robotlarına avantaj sağladığını söyleyen Saxene, bu durumu Klavye görüntülerde sadece birkaç piksel içinde gözüküyor ama monitörü ise kolayca bulmuş. Bir klavyeyi bulmak için önce monitörü bulmak daha kolay olabilir. Çünkü klavyeler monitörlerin altında bulunur. İşte robotumuz bu bilgileri kullanarak klavyenin yerini belirleyebilmiş. diyerek açıkladı. Yine de Saxena'nın takımı çalışmalarındaki onca ilerlemeye rağmen almaları gereken çok yol olduğunu itiraf etti. Saxena bununla ilgili, 16 aylık bir bebek gibi hareket edebilen bir robot üretebilselerdi gerçekten çok mutlu olurum dedi. Cornell Laboratuvarlarında geliştirilen robotlar eğitimden geçtikten sonra daha önce gördükleri nesneleri eğitimi aldıkları çevrede yüzde 98 doğrulukta yerleştiriyorlar. Bu robotlar yeni bir çevrede karşılaştıkları yeni nesneleri ise yüzde 95 doğrulukla yerleştirebiliyorlar. Araştırmacılar daha uzun süren eğitimlerle performansın daha da artacağını söylüyorlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/t-rexin-tahti-sarsilacak.html", "text": "Alberta Üniversitesi'nde yürütülen bir çalışmada, Güney Amerikadaki otçul komşularına korku salan bir etçil dinozorun bilinenden daha vahşi ve öldürücü olduğu tespit edildi. Carnotaurus, devasa kuyruğuyla birlikte yedi ila dokuz metre uzunluğunda bir yırtıcıydı. Alberta Üniversitesi Paleontoloji yüksek lisans öğrencisi Scott Persons'a göre bu özellikleri onu zamanının en hızlı koşucularından biri yapıyordu. Carnotaurus'a ait kuyruk kemikleri üzerinde yapılan son araştırmalar, leğen kemiğinden kuyruğa doğru uzanan kasının, üst bacakların kemiklerine bağlı olan bir tendonu olduğunu gösterdi. Bu kasın kasılması bacakların geriye çekilmesini sağlıyor ve bu da Carnotaurus'a her adımında daha fazla güç ve hız sağlıyordu. Önceki araştırmalarında Persons, kuyruk-kası ile bacak gücü arasındaki bağlantıya benzer bir etkileşimi ünlü yırtıcılardan Tyrannosaurus rex için de bulmuştu. Papers bu makalesini yayınlayıncaya dek araştırmacılar T.rex'in büyük kuyruğunu sadece büyük ve hantal kafasını dengelemede kullandığı bir araç olarak görüyorlardı. Persons'ın Carnotaurus-kuyruğu üzerinde yaptığı araştırmalar gösterdi ki kuyruk boyunca uzanan kemik çiftleri aynı kaburga kemikleri gibi birbirlerine kenetlenmiş şekilde sıralanmışlardı. Persons, üç boyutlu bilgisayar modellemelerini kullanarak Carnotaurus kuyruğunun kasını yeniden oluşturdu ve sıradışı kuyruk kemiklerinin devasa leğen kemiğine nasıl büyük oranda destek sağladığını kanıtladı. Bu kuyruk üzerindeki birbiri ardına kenetlenmiş kemik çiftlerinin dinozor için sadece tek bir sakıncası vardı: kuyruğun çok sert ve bükülemez bir yapıya sahip olması avcının seri ve akıcı dönüşlerini zora sokuyordu. Persons, Carnotaurus'a manevralarında zorluk yaşatan bu özelliğinin düz koşularda hızına hız katarak bu kayıbı fazlasıyla telafi ettiğini belirtti. Büyüklüğüne bakılacak olursa, Carnotaurus bilinen nesli tükenmiş veya yaşayan tüm hayvanlar içinde en büyük kuyruk-kası olan canlıydı. Persons'ın, aynı üniversiteden denetmeni Paleontoloji profesörü Philip Currie ile birlikte ulaştığı bu bulguları PLoS ONE 14 Ekim baskısında yayımlandı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/guncel/venusun-de-ozon-tabakasi-var.html", "text": "Avrupa Uzay Ajansı tarafından 2005 yılında fırlatılan ve 2006 yılı Nisan ayında Venüs'e varan Venüs Ekspresi, Venüs'ün de bir ozon tabakasına sahip olduğunu göstererek önemli bir keşifte bulundu. Avrupa Uzay Ajansı'na ait Venüs Ekpresi aracı, Venüs atmosferinin de yüksek irtifada bir ozon tabakasına sahip olduğunu keşfetti. Ozon tabakası gezegenin kenarındaki yıldızlardan gelen ışınların değerlendirilmesi ile tespit edildi. Yıldızlardan gelen morötesi ışığı soğurarak kendini belli eden ozon tabakası, elektromanyetik spektrumdan iz ölçme yöntemi ile değerlendirildi. Konuyla ilgili geliştirilen bilgisayar modellerinin sonuçlarına dayanılarak Venüs'ün ozonunun güneş ışığı ile parçalanan karbondioksit moleküllerinden açığa çıkan oksijenden oluştuğu düşünülüyor. Güneş ışığıyla parçalanan ve rüzgarla gezegenin gece tarafına sürüklenen oksijen atomları burada genelde oksijen molekülüne (O2) ancak bazen de ozona (O3) dönüşüyor. Araştırma ekibinin lideri Dr. Franck Montmessin, bu keşfin Venüz gezegeninin kimyasını anlamada önemli bir kilometre taşı olduğunu belirtirken, bu gelişmenin diğer gezegenlerdeki yaşam arama çalışmalarında ve canlılık oluşumu ile ilgili senaryoların iyileştirilmesinde kullanılacağını belirtti, zira ozon tabakası, Güneş'ten gelen morötesi ışınları süzebildiğinden bir gezegende hayat oluşabilmesi için olmazsa olmazlardan birisi kabul ediliyor. Güneş sistemimizdeki diğer gezegenlerden bugüne dek sadece Mars'ta ozon tabakası keşfedilmişti. Dünya atmosferindeki oksijenin, dolayısıyla ozon tabakasının varlığı 2.4 milyar yıl önce atık olarak oksijen açığa çıkaran mikroorganizmaların varlığı başlamış, bitkisel yaşamın baş göstermesi ile oksijen ve ozon bugüne dek hiç kaybolmamak üzere Dünya atmosferine yerleşmişti. Bunun bir sonucu olarak da astrobiyologlar, gezegen atmosferlerinde karbondioksit, oksijen ve ozonun birlikte var olmasını gezegende hayat bulunduğuna dair önemli bir gösterge olarak kabul ediyorlardı; ancak Venüs ve Mars örneklerinde de görüldüğü gibi, ozon tabakası her zaman bir canlılık faaliyeti sonucunda da oluşmuyor. Mars ozonu ilk keşfedildiğinde, aynen Venüs'te olduğu gibi, Güneş ışığı ile parçalanan karbondioksit moleküllerinden açığa çıkan oksijen atomlarından oluştuğu düşünülüyordu. Venüs'teki bu keşif de, Mars ile ilgili bu teoriyi kuvvetle destekliyor. Venüs'ün ozon tabakası, Dünya'daki ozon tabakası irtifasının yaklaşık 4 katı olan 100 km'lik bir irtifada ancak 100 ila 1000 kat kadar daha düşük yoğunluklu. Astrobiyologlar yapmış oldukları teorik çalışmalarda, canlılık faaliyetlerinden temellenmeyen ozon konsantrasyonunun, dünya atmosferinin azami %20'si kadar olabileceğini belirtmişlerdi. Venüs'ün ozon konstantrasyonu bu teoriyi destekler nitelikte; çünkü bu değerin altında. Venüs Ekspresi programında yer alan bilimcilerden Hakan Svedhem'e göre, hayat olsun ya da olmasın, Mars, Dünya ve Venüs üçlüsünü ortak bir noktada birleştiren bu keşif, kayasal gezegenlerin temel benzerlikleri olduğuna yönelik önemli bir kanıt teşkil ediyor ve Venüs'ü inceleyerek diğer iki gezegen hakkında da önemli bilgilere ulaşılabilecek. Venüs Ekspresi Venüs Ekspresi , Avrupa Uzay Ajansı'na ait ilk Venüs keşif programıdır. 2001 yılında Mars keşif programının yeniden şekillendirilmesi ile temelleri atılan projede, fırlatma için 26 Ekim 23 Kasım 2005 tarihleri arasında açılan Venüs fırlatma penceresini hedeflemiş ve hedeflendiği üzere 9 Kasım 2005'te Kazakistan'daki Baykonur Uzay Üssü'nden Soyuz-FG/Fregat roketi ile fırlatılmıştır. 153 günlük bir yolculuk sonucunda 11 Nisan 2006'da Venüs'e varan araç, Darmstadt'taki ESA Kontrol Merkezi'nden kontrol edilmektedir. Venüs'ün iklimini inceleyecek olan aracın bir diğer önemli görevi de Dünya'daki yaşam sinyallerinin dışarıdan nasıl algılandığını anlamak. Araç üzerindeki ölçme ve izleme aletleri şunlar: ASPERA-4 : Güneş rüzgarı ve Venüs atmoferi arasındaki etkileşimleri inceliyor. VMC : Geniş açılı, çok kanallı kamera, adından da anlaşılacağı üzere Venüs'ün fotoğraflarını çekiyor. Kamera, görünür ışık, morötesi ve yakın-kızılötesi kabiliyetlere sahip. MAG : Venüs'ün manyetik alanı ve güneş rüzgarı ile olan etkileşimlerini inceliyor. PFS : 0.9 m ve 45 m dalgaboyları arasında kızılötesi görüş sağlayan spektrometre, Venüs'ün üç boyutlu sıcaklık haritasını çıkarıyor. SPICAV : Kızılötesi ve morötesi dalga boylarındaki ışınımı tespit eden cihaz, habere konu keşfin de sahibi. VIRTIS : Yakın-morötesi, görünür ve kızılötesi görüş sağlayan spektrometre, yüzey sıcaklığı, atmosfer ve bunların arasındaki ilişkiyi inceliyor. VeRa : VeRa'nın Venüs'e gönderdiği dalgalar Venüs yüzeyinden yansıyarak Dünya'daki bir merkeze ulaşıyor ve böylece Dünya'daki merkez Venüs iyonosferi, atmosferi ve yüzeyinin yapısını yansıyan dalgaları inceleyerek araştırıyorlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/incelemeler/eminim-kolaylastirmissinizdir-bay-feynman.html", "text": "Fizikçi denildiğinde insanların aklına Einstein gelir genelde, ikinci sırada gelen bir fizikçi varsa o da Hawking'dir. Ama ülkemizde çok az insan Feynman adını, onun fiziğe eşsiz katkılarını veya bilimi geniş kitlelere sevdirmek için geçmiş geçmiş bütün bilimadamlarından daha çok katkı yaptığını bilir. Oysa Feynman kadar bilim dünyası dışındaki insanlara fiziği sevdirmiş insan yoktur. Bugün Brian Cox, Brian Greene, Simon Singh ve benzeri bir çok populer bilim yazarı ve onların kitapları var ancak hala dünyada insanların en çok aldığı popüler bilim kitapları onunkiler. Oğlak yayınlarından çıkan Büyük Fizikçiler adlı kitabın kapağında Galileo'dan Einstein'a, Newton'dan paul Dirac'a kadar bir çok fizikçinin fotoğrafı var. Herhangi bir öğrenciye bu fizikçilerden hangisinden fizik dersi almak istersin? diye sorsanız muhtemelen Feynman'ı işaret edeceklerdir. Fotoğrafta feynman'ın yüzüne yandan vuran ışık yüzünün bir yanını aydınlık tutarken, yüzünün diğer yanı görece karanlıktır. Fotoğrafçı Feynman'ın iki farklı yönüne dikkat çekmektedir sanki . Aydınlık yarısı Feynman'ın fizik kurallarını keşfetmeye ve doğanın gizemlerini çözmeye merakını yansıtırken diğer yarısı kendisinin ucuz barlar, fahişeler ve striptiz kluplerinde takılmaya meraklı hergele yönünü yansıtmaktadır. Ne de olsa, Feynman en büyük bilim dahilerinden ve eksantrikler topluluğunun en eksantrik tiplerinden biriydi (1) Feynman'ın en kuvvetli özelliği gözlemlediği olguları kendi kafasında tekrar yaratıp basitleştirebilmesi , bu sayede fizik kuramı haline getirip herkesin anlayabileceği şekilde insanlara aktarabilmesi idi. Bu yüzden Feynman gelmiş geçmiş en iyi fizik öğretmenlerinden biriydi. Caltech 1. sınıfta öğrencilerin girdiği fizik derslerinin kalitesini yükseltmek için Feynman'a 1. sınıftaki fizik derslerini vermeyi teklif eder. Feynman sadece bir kereliğine olmak üzere kabul eder. Caltech yönetimi bütün dersleri videoya alır, tahtadaki bütün çizimleri fotoğraflar ve daha sonra bu dersler The Feynman lectures on Physics adı ile 3 cilt halinde yayınlanır. Aynı dersleri Tuva project(2) adı altında şu adresten izleyebilirsiniz: Feynman'ın iyi bir bilim adamı ve öğretmen olmasındaki en büyük katkı kendisine babasından gelmiştir. Feynman The Making of a Scientist(3) adlı yazısında babasının kendisinin eğitimine ve dünyayı algılayışına katkılarını detaylıca anlatır. Feynman'ın babası onu daima kendisine iletilen bilgileri kendi anlayışına göre tekrar yorumlamasını ve algılamasını öğretmiştir. Misal, ansiklopediden bir dinazorun boyunun 5 metre olduğunu mu okudular hemen burda babası okumayı keser ve ona Hadi bunun anlamını kavramaya çalışalım. Misal, eğer ön bahçemizde duruyor olsa idi kafasını pencremizden içeri uzatabilirdi derdi . Feynman babasının bu sayede okuduğu her şeyi gerçek dünyaya yansıtabildiğini dile getirir. Feynman da bu huyu ondan kapmıştır ve artık öğrendiği her şeyi çevirmeye çalışır, gerçekte ne anlama gelmektedir öğrendiği onu dile getirmeye çalışır artık sürekli. Bir kır gezisinde gördükleri kuşun ismini bilmektense kuşun nasıl davrandığını ve niye öğyle davrandığını gözlemlemek ve sonuçlar çıkarmak daha değerlidir. Feynman bilimsel metodolojiyi daha çocukken bu şekilde içselleştirmiştir. Gözlem, açıklama, deneme-sınama ve kuram oluşturma artık onun günlük hayatının bir parçasıdır. Feynman bir çok fizik kuramını kendi oluşturduğu kanıtlarla ve inanılmaz şekilde basitleştirerek öğrencilerine aktarabilmekteydi. Yaratamadığım şeyi anlayamam diyen bir insan olarak öncelikle her türlü olguyu ve kuramı kendi kafasında tekrar yaratmakta ve buradan yola çıkarak kendi fizik kuramlarını oluşturmaktaydı. Feynman en karmaşık konuları bu sayede basitleştirebilmekte ve gerçek hayattan benzetmelerle herkes tarafından anlaşılabilir kılmaktaydı. Feynman'ın bu yeteneğini en iyi gösterdiği kitaplardan birinden bahsetmek istiyorum bu yazıda. Evrim yayınlarından çıkan Altı Kolay Parça (4) adlı bu kitapta Feynman en temel düzeyden başlıyarak klasik fiziğin en önemli konularını okuyucuya hiç matematik kullanmadan anlatır. Kitaptaki konular Feynman's lectures on physics kitabından özettir ve hiç fizik bilmeyen biri bile kitabı bitirdiğinde temel fizik kuramlarına vakıf olabilir, en azından ne anlama geldiklerini kavrayabilir. Kitap konuları aşağıdaki şekildedir.: 1. Atomlar hareket halinde 2. Temel fizik 3. Fiziğin diğer bilim dalları ile ilişkisi 4. Enerjinin korunumu 5. Çekim Kanunu 6. Kuantum Fiziği Kitabın en ilgi çekici yanı hiç matematik ve benzeri araçlar kullanmadan sadece Feynman'ın anlatışı ile okuyucuya temelden başlayarak fizikteki en temel kuramları aktarabilmesidir. Bunun için Feynman en temelden başlar: atomlardan. Feynman ilk bölümde öncelikle şu soruyu sorar: Eğer tüm bilimsel birikimimiz yok olma tehlikesi ile karşı karşıya alsa ve gelecek nesillere bütün bilimsel birikimi tekrar oluşturmalarına yardımcı olacak şekilde tek bir cümle iletilecek olsa bu ne olurdu? Cevabı kendisi verir: Her şey atomlardan yapılmıştır sürekli devinim halinde olan, biraz uzaklaştıklarında birbirlerinden, birbirlerini çeken ancak sıkıştırılmaya çalıştıklarında birbirlerini iten küçük parçacıklar Feynman sadece bu cümleden yola çıkarak yoğunluk, basınç, kimysal rekasiyon ve daha bir çok şeyi basitçe açıklar ve dahi kaşığınıza aldığınız çorbayı soğutmak için neden üflemeniz gerektiğini de. Feynman'ın öğretim metodu bu kadar basit ve zariftir. En temel düzeyden başlayıp adım adım daha karmaşık kavramlara geçiş yaptırır okuyucusuna/öğrencisine. Anlattığı her şeyi o kadar içselleştirmiş ve yeniden yaratmıştır ki, anlatırken çok basit ve güzel benzetmeler ile fiziksel süreçleri okuyucuya içselleştirir. Bu bölüm sonunda okuyucu artık neden atomlardan yola çıkarak insanlığın bütün bilimsel birikiminin tekrar kurulabileceğini kavramıştır artık. Feynman daha sonra Temel fizik bölümünde çok kısa bir bilimsel metod ve bilim tarihi dersi verir. Okuyucu bilimsel metodun ne olduğunu ve fizikçilerin neler ile uğraştığını artık iyi kötü bilmektedir. Üçüncü bölümde Feynman fiziğin neden en temel bilim dalı olduğunu açıklama çabasına girişir. Feynman'a göre bütün bilimlerin anası fiziktir ve fizik bütün bilimlerin mayasındadır. Açıkçası bu bölüm biraz da Feynman'ın şahsi manifestosudur. Feynman fiziğin temel postülatlarını kullanarak kimya, biyoloji, jeoloji ve hatta psikoloji'ye bile el atmaktadır. Ona göre her şeyin temelinde fizik vardır. Aslında Feynman'ın psikolojiyi bile fizikle açıklamaya çalışması biraz gariptir zira yazının en başında belirttiği üzere psikoloji bir bilim değildir. Aslında Feynman'a göre hiçbir sosyal bilim bilim değildir. (5) Dördüncü ve beşinci bölümde Feynman bütün Newton fiziğini baştan sonra özetler. Enerjinin korunumundan başlar, Kepler yasalarına değinir, Newton'un evrensel çekim kanunlarına değinir, galaksileri açıklar ve son olarak göreliliğe kadar getirir okuyucusunu. Okuyucu için hızlandırılmış bir klasik fizik kursu gibidir bu bölüm ve ne kadar kısa gözükse de dikkatli okuyan bir okuyucu klasik fiziğin temel kavramlarına vakıf olabilir. Bütün bunlardan sonra, şahsi kanaatimce, Feynman ustalığını altıncı ve son bölümde gösterir: Kuantum fiziği. Ne de olsa kuantum fiziğine en büyük katkıları yapmış ve kuantum elektrodinamiğine getirdiği yaklaşım ile Nobel ödülü kazanmış bir fizikçidir kendisi. Feynman okuyucusuna meşhur girişim deneylerini anlatarak başlar ve Heisenberg Belirsizlik İlkesi'ne kadar getirir kendine has anlatımı ile. Basılmış bir çok kuantum fiziğine giriş kitabını okumuş biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Feynman bir çok kitabın yapamadığını başarıp okuyucuya kuantum fiziğinin en temel düzeyini ve doğuşunu en basit ve akıcı şekilde aktarabilmiştir. Feynman'ın türkçeye çevrilen bir çok kitabı var, sanırım bunlardan en meşhur olmuşu Tübitak yayınlarından çıkmış Fizik Yasaları Üzerinedir, bir diğeri de Feynman'ın Kayıp Dersi'dir. Ancak bence Feynman ve kendisinin fiziğe olan yaklaşımını en iyi şekilde kavramak için okunması gereken ilk kitap Altı Kolay Parçadır. Bilimle hiç ilgilenmemiş herhangi biri bile bu kitabı okuduğunda hem bilimsel yöntemi hem de en temel düzeydeki fizik kuramlarını anlamış olur. Daha da ileri gitmek isteyenler için Feynman altı -o kadar da kolay olmayan- parça'yı yazmıştır. Bu yazıda Feynman evrenine çok kısa bir giriş yapmaya çalıştık. Feynman'ın çok yönlü kişiliğine bir yazıda değinmek neredeyse imkansızdır. Misal, kendisinin Amerika'daki ders kitaplarına katkısı veya Challenger uzay mekiği faciasının sebebini bulabilmesi ve halka çok basit bir şekilde açıklayabilmesi gibi fizik dışı katkılarına değinemedik bile. Kendisinin kişiliğinin en büyük parçalarından biri olan dalgacılığına ve bu kişiliğinin oluşmasına katkıda bulunmuş 3 kadına değinmemiş olmamız da büyük eksikliktir Feynman'ı anlatırken. Bunları gelecek yazılarımızda telafi etmeye çalışacağız Notlar: (1) Büyük Fizikçiler, Oğlak yayınları, S444 (2) Feynman hayatı boyunca Tuva özerk bölgesini ziyaret etmeye çalıştı ancak başaramadı. Yaşadığı dönemde bir amerikalının Rusya'daki bir özerk bölgeye gitmesi hayal gibiydi. Ölümünden çok az önce, kendisinin dalgacılığına uygun olarak, kendisine izin çıktı. Meraklılarına konu ile ilgili Tuva or Bust! adlı kitap önerilir, kitapta Feynman2ın tuva2ya gitme macersı detaylıca anlatılır. (3) İlgili yazıyı What do you care what other people think adlı kitapta okuyabilirsiniz. (4) Kitabın orijinali Six Easy pieces olarak Penguin yayınlarından çıkmıştır (5) Konu ile ilgili olarak kendisinin youtube'daki şu videosunu meraklılarına öneririm: http://www.youtube.com/watch?v=IaO69CF5mbY"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/incelemeler/kitap-kozmos-carl-sagan.html", "text": "Dünya'nın en çok satanlar listesine girebilmiş çok az sayıdaki popüler bilim kitaplarından birisi olan, Carl Sagan'ın en önemli eserlerinden Kozmos'un, Türkiye'de Altın Kitaplar tarafından yayınlanan 2009 tarihli 5. basımını okudum. İlk kez ABD'de 1980 yılında basılan ve 1998 yılında Türkçe'ye çevrilen kitap, Sagan'ın aynı isimli belgesel dizisinin bir kitabı. Kendisi bilimsel dizilerin kitaplaşması halinde amaçlarına ve kitlelere daha iyi ulaşıp, dizileri de kalıcı hale getirdiğini düşünerek, diziden daha da detaylı olmak üzere 13 dizi bölümüne karşılık gelen 13 kitap bölümünü kaleme almış. Elbette kitabın arkasındaki bir kaç fotoğraf dizideki görselliği ve dolayısıyla görsel iletişim araçlarının anlatım kabiliyetini içermiyor ancak yazı ile çok daha fazla ayrıntı ve bilgi de aktarılabildiği kesin; zira dizide zaman bir sınır olarak karşımızda dururken, aynı şeyin kitapta olduğunu söylemek mümkün değil. Kozmos, Sagan'ın en temel düşüncelerini içeren, harika bir başucu kitabı. Zira Kozmos'u okurken, Sagan'ın beyaz perdeye de aktarılan ve Jodie Foster'ın muhteşem oyunculuğu ile akıllarda yer eden Contact adlı filminde olanlar daha da anlamlanıyor ve filmin içeriğinin hangi düşünceler temelinde şekillendiği anlaşılabiliyor. Sagan'ın tüm kavramları anlaşılır düzeye indirgemesi, zaman zaman hikayeci anlatım tekniklerine başvurması, kimi yerde esprili yaklaşımları ile gerçeği düşündürerek ve daha da iyi ifade etmesi dikkate değer noktalar; zira Sagan, kendi ülkesinde de aynı özelliklerinden dolayı hep takdir edilmiş, kendisine verilen onlarca ödülde özellikle bu noktaya değinilerek, bilimin halk tarafından anlaşılmasında başarıya en çok ulaşan bilim adamı olarak tanımlanmıştır. Bu kısa incelememizde ben de benzer bir kaç noktaya değinecek, ama daha da önemlisi, Altın Kitaplar'ın çevirisiyle ilgili bir kaç eleştiri ortaya koyacağım. Kozmos: Dünyamıza ait bir öykü kitabı Kozmos, insanların en temel duygusu olan meraktan yola çıkarak, bu merakın kurduğumuz medeniyet içerisindeki önemini anlatıyor ve bu sırada insanoğlu'nun yüzbinlerce yıl merak ettikten sonra her şeyin anlamını birer birer nasıl keşfettiğine yer veriyor. Tüm bunları yaparken gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin, kuasarların, karadeliklerin ve atarcaların ne olduğunu öğreniyorsunuz. Elimize bir uzay kitabı alsak elbette yine tüm bu kavramların ne olduğunu tanımlarıyla birlikte öğrenirdik ama pek az kitap bunu bir öykü gibi, hem tarihimizdeki öncül bilim adamlarının düşünceleri, hem insanlık tarihinde onlara yüklenen manaları, hem de sadece gerçeği anlamak ve anlatmak için verilmiş mücadelelerle birlikte öğretebilir. Tabi bu sırada evrimin dinamiklerini, canlılığın tanımını vb. konuları da anlatır ki, Kozmos'a sadece bir uzay kitabı demek mümkün değildir. Kozmos yaşamı evren perspektifinde ele alan bir yaşam kitabıdır. Kozmos, bildiğimiz bir kitabın izlediği standart yolu izlemiyor. Diyemeyiz ki kozmosun bölümleri tarih sırasına, gökcismi büyüklüğüne, belli bir öneme, belli bir sıraya göre gider... Hayır! Kozmos, aynen kendisinde de olduğu gibi, büyük ve karmaşık düşünceleri bir örüntü içerisinde, ama gayet de açık ve güzel bir şekilde sunar ve sindirmeniz için de zaman tanır. Bu yüzden Kozmos'u okurken daha çok bir öykü kitabı okuyormuş gibi hissedebilirsiniz. Bu kitabı dilimize kazandırdığı için Altın Kitaplar'a ve çevirmen Reşit Aşçıoğlu'na teşekkürler. Kozmos'un eski bir kitap olması Kozmos 1980 yılında yazılmış bir kitap. 1980 yılında yayınlanmış bir roman bugün o günkü değer ve anlamından hiçbir şey kaybetmeden rahatlıkla okunmaya devam edebilir, ancak bir bilim kitabı için aynı şeyi söylemek mümkün değil; zira bilim hiç durmadan ilerliyor. Kozmos'u okurken ondan alınan bilgileri güncellememek bazı noktalarda yanlış bilgi edinmeye sebep olabilir. İlk cümlede de ifade ettiğim üzere, bu kitabın bir hatası ya da sorunu değil, bilimin hızlı ilerliyor olmasından kaynaklanmaktadır. Eski çağlarda olduğu gibi, astronomi hakkında yazılan bir kitabın 600-700 yıl geçerli olmasını bekleyemeyeceğimiz bir çağdayız. Bir kaç örnek vermek gerekirse, Kozmos yazıldığında güneş sistemi dışında henüz hiç gezegen keşfedilmemişti ve bilinen tüm gezegenler sadece bizim güneş sistemimizde bulunanlardı. Dolayısıyla kitap boyunca güneş sistemi dışında, başka yıldızlara da ait gezegenler olabileceği hep bir ihtimal, bir umut şeklinde veriliyor. Bugün güneş sistemi dışında keşfedilmiş 600 den fazla gezegen var. Bu anlamda kitap günün gerisinde kalmış olsa da Sagan'ın bu yöndeki heyecan ve ümidini görmek de ayrı bir keyif. Benzer şekilde bugün güneş sistemimizde 8 gezegen, 5 de cüce gezegen olduğunu biliyoruz. Cüce gezegen yeni bir tabir. Sagan kitabını yazdığında bugün cüce gezegen olarak tanımlanan Plüto, bir gezegen sayılıyordu ve güneş sistemimizde 9 adet gezegen olduğu söyleniyordu. Ancak... Bugün bilimi anlayabilmek için, bilimi tarihsel çizgisinde incelemekte fayda var. Bugün birisi bana gelip de,ben de fizik, astronomi, astrofizik vb. konularda bilgi sahibi olmak istiyorum, nereden başlayayım? dese, söylediği konuları en iyi ve en derin şekilde anlayabilmesi için ona ilgili konuları kronolojik olarak takip etmesini ve bu yüzden eski kitaplardan başlamasını söylerdim. Kozmos, eğer ki okunduktan sonra ilgili konular takip edilerek güncel bilgilerle değiştirilebilecekse çok iyi bir başlangıç kitabı, çünkü Kozmos'ta, Antik Yunan ve İyonya'dan başlayıp Kopernik, Galilei, Kepler üzerinden bugüne geliniyor ve gezegenler ile yıldızlar hakkındaki tarihsel düşünceler birer birer işleniyor. (Hatta bir noktada Sagan kendini 10 bin yıl önce avcı/toplayıcı olarak yaşayan bir kavmin çocuğu olarak düşünüyor ve anlatımını öyküleştiriyor). Sagan islam bilim adamlarını es geçiyor Aslında ateist olduğunu bildiğimiz Sagan'ın dini önyargılara sahip olmadığını düşünmemiz doğaldır ancak Kozmos'u okurken biraz kafamız karışıyor. Kitabın bir noktasında müslümanlardan İskenderiye kitaplığı'nın yok edilişi ile rönesans arasındaki devirde, sadece eski kitapları çevirenler olarak bir cümle ile bahsedilmesi büyük bir haksızlık. Oysa müslüman bilim adamlarının başta astronomi olmak üzere bilimin bir çok alanına yaptığı önemli katkılar ve İskenderiye Kütüphanesi'nin yok edilişi ile Rönesans arasındaki köprü olması dolayısıyla bugünkü medeniyetimizin dört bacağından birisidirler. Müslüman bilim adamları olmasa, yani, bilim adamlarının buluşlarını bir kenara bıraksak bile, orada önemsiz bir görevmiş gibi atfedilen çeviri konusu olmasa bugün Dünya'nın aynı noktada olabileceğini söyleyebilmemiz çok zordu. Bu noktada Sagan'ın müslüman bilim adamları ve onların katkılarıyla ilgili bilgisiz olduğunu düşünmek istiyorum; zira bu kısma giriş cümlemde de sarfettiğim gibi, ateist olduğunu bildiğimiz Sagan'ın dini bir ön yargı sebebiyle bilime katkısı olmuş insanları bilerek ve kasten konudışı bırakması ondan beklenecek bir davranış değil. Sagan'ın Batı dünyası haricinde bilime katkıda bulunduğunu söylediği diğer milletler; Hindistan, Çin ve Afrika'dan ibaret kalmış. Çeviri hataları Altın Kitaplar Türkiye'nin en büyük yayınevlerinden ve uzun yıllardır en önemli eserleri dilimize kazandırmış bir yayınevi olarak takdire şayandır, ancak yayıncılığın edebiyattan uzaklaşarak, ciddi bilgi birikimi gerektiren noktalarına gelindiği zaman çevirinin çok zahmetli ve önemli bir iş olduğunun farkındayım. Bir edebi eseri çevirirken yazarın/şarinin ruh haline, cümlelere, kelimelere, ahenge ne kadar önem vermek gerekiyors, bilginin titizce ve çok sık kullanılmak zorunda olduğu eserlerde -bilim kurgu romanları, bilim kitapları, siyasi kitaplar, araştırma kitaplar vb.- bilimsel terimlere, kavramlara, olgulara da bir o kadar dikkat etmek gerekiyor. Kozmos'taki çeviri hatalarına gelirsek: Her şeyden önce, sadece çevirilerde değil, türkçeyi kullanırken günlük hayatta da çok sık yapılan bir hata, ısı ile sıcaklık kavramlarının birbirine karıştırılması, kitapta çok kez yapılmış. Isı ile sıcaklık , ingilizcede de, türkçede de birbirinden farklı kavramlardır ve çok farklı bir şeyi ifade eder. Sıcaklık dediğimiz şey, bilimsel tanımı ile maddelerin parçacıklarının ortalama kinetik enerjisi, gündelik tanımıyla bir şeyin ne kadar sıcak olduğudur. Birimi genelde derecedir . ABD'de Fahreneit, bilimde Kelvin ölçeği kullanılır. Bugün hava 34 derecedir, Su 100 derecede kaynar, Mars'ta sıcaklık düşüktür ve yaşanabilmesi için sıcaklığın arttırılması gerekir derken sıcaklıktan bahsederiz. Soğuk ve sıcak kavramları sıcaklığın düşük ya da yüksek olması ile ilgilidir. Isı ise, az önce bahsettiğimiz kinetik enerjinin akış şeklidir. Yani suyu kaynatırken, ocaktan ona ısı geçer. Hava ısınırsa, yani sıcaklığı yükselmişse bu güneşten ışıma yoluyla alınan ısı sayesindedir. Yani ısı dediğimiz şey enerjidir. Kitapta zaman zaman bu iki kavram birbirine karıştırılmış. Bence bir diğer önemli hata da Ay çevirisi üzerine. Önce şöyle bir bilgi vereyim: İngilizce'de moon kelimesi gezegen uydusu anlamına gelir ve hem bizim ay dediğimize, hem de diğer gezegenlerin uydularına moon denmektedir. Türkçe'de gezegenlerin çevresinde dolaşan daha küçük gökcisimlerine uydu diyoruz. Dünya'nın tek uydusu vardır. O da AYdır. Başka gezegenlerin de uyduları vardır ve onların da kendilerine ait isimleri var . Biz Jüpiter'in uydusu derken, İngilizce'de Jupiter's moon deniyor. Dolayısıyla Jupiter's moon ifadesini Türkçe'ye çevirirken Jüpiter'in uydusu dememiz doğrudur ve anlaşılabilir, ancak benim okuduğum basımda Jupiter'in ayı deniyordu ki, burada ayın sadece bizim uydumuzun özel adı olduğu bilgisi atlanmış oluyor. İlgili bölümde uydu denmesi gereken her yerde ay denmiş idi. Gözüme çarpan bir diğer ayrıntı da şuydu: Terraforming -> Dünyalaştırma Küçük bir araştırmayla kitabı çeviren Reşit Aşçıoğlu'nun genelde bilim kitapları çevirdiğini öğrenebiliyoruz. Küçük hatalar da olsa; Kozmos gibi, Sagan'ın tüm bilimsel olayları halkın anlayabileceği bir dile indirgemesi ile meşhur olmuş bir kitabı bu özelliğini koruyarak çevirmek muhtemelen çok zor bir iştı ve kendisi bunun altından kalktığı için bence çok başarılıdır. Sadece ve sadece bir kaç terim hatasından başka bir şey söyleyemiyoruz zaten. Kendisine bu yazıyı ulaştırmak istiyorum; eğer başaramazsam, umarım kendisi rastgelir ve bizlerin de bir katkısı olmuş olur. Son söyleyeceklerim Başarılı bir kitap inceleme yazısının nasıl olabileceğini açıkçası bilmiyorum; zira bir edebi kitabın incelemesi olmadığı için bir bilimci gözüyle bu yazıyı yazdığımı söylemek isterim. Kitapta benim bugüne dek düşünce yoluyla farkettiğim bazı bilgilere de rastladım ve benden başka birilerinin de bunu düşünmüş olduğunu, ya da en azından yanlış düşünmediğimi anladığım noktalarda keyif aldım. Örneğin sayı sistemimizin onluk tabanda olmasının iki elimizdeki parmakların toplam sayısının on oluşuyla ilgili olduğunu daha önce düşünmüştüm ve bunun gerçekten böyle olduğunu başkalarının da düşündüğü ve hatta böyle varsayıldığını da kitap sayesinde öğrenmiş oldum. Ben kitabı doğayı, uzayı, yıldızları, gezegenleri anlamak isteyen herkese şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/11/incelemeler/siberpunk-ve-william-gibson-kizlari.html", "text": "Siberpunk geleceğin karanlığını gözler önüne sererek sizi rahatsız edebilir ancak genelde rahatsız eden karanlık değil, onun gerçek olma ihtimalidir. Kadınların hayatta kalmasının tek yolu ise erkekleşebilmesidir. Teknolojinin bugün hayatlarımıza olan katkıları yadsınamaz bir gerçek. Evden alışveriş yapmanın keyfini yaşamayan yoktur. Ellerimize aldığımız yetenekli, işlevsel ve giderek ucuzlaşan aletlere olan bağımlılığımız günden güne artsa da, bundan kaynaklanan memnuniyetimiz de tatminsiz biçimde artıyor. Herkes pul kolleksiyonu yapmıyor belki ama hepimiz farkında olmadan teknoloji kolleksiyonu yapıyoruz. Bu da onu hobi ve ilgi alanı olmaktan çıkarıp yaşamsal ihtiyaca dönüştürüyor. Sanayi devrimi ortaya ilk çıktığında kimse bu sürecin -bugün hala ölümcül olmadığı için insanoğlu olarak ciddi bir şekilde dikkate almadığımız- yıkıcı etkileri olabileceğini düşünmemişti. Ürün devri kim ne üretirse üretsin satıldığı, henüz insan hakları olgunlaşmadığından üretim uğruna hakların yendiği, tüketici hakları gelişmediğinden insanların sürekli olarak kandırıldığı o devrin bugün tükenebilir enerji kaynaklarının tükenmesine, küresel ısınmanın gezegeni tehdit etmesine, bir çok hayvan ve bitki türünün yok olmasına sebep olacağını düşünmemişti. Benzer şekilde bugünkü teknolojik gelişimler yani, kökleri daha eskiye dayanan makina, bilgisayar ve iletişim teknolojisi- gelecekte ne gibi yıkımlara sebep olacağının sinyallerini tam anlamıyla vermiş değil. Bir çok insan bir gün cep telefonu ve benzer teknolojilerin yarattığı radyo dalgalarının kanser gibi hastalıkların sebebi olacağını düşünüyor. Ya da genetiği değiştirilmiş organizmaların sağlıksal bazı tehditler yarattığını da biliyor. Ancak organize bir karşı çıkışın varlığından da bahsedilemiyor. Bunun muhtemel sebebi de yaşamsal ihtiyaç kelimesinde gizli. İşte siberpunk, teknolojiye olan bağımlılığı saf bir şekilde yansıtmanın yanı sıra içinde bir karşı çıkışı da barındıran, insanlığa geleceğini göstermeyi amaçlamasa da tanım gereği görev edinmiş bir bilimkurgu akımı. Sosyal içeriği ise Yüksek teknoloji ve düşük yaşam kalitesi. Siberpunk sahneye edebiyat sahasında çıksa da zamanla müzik, resim, sinema, anime gibi diğer güzel ve görsel sanatlara sıçradı ve bu alanlarda da temsilciler edindi. Ancak siberpunk'un bilimkurgunun çok özel bir alt dalı olduğunu iyi anlamak gerekiyor; zira bir çok bilimkurgu eseri ilk etapta siberpunkmış gibi görünebilir. Her gelecek siberpunk değildir. Bir siberpunk eserini diğer bilimkurgu eserlerinden ayırmanın bir kaç yolu var: Siberpunk, galaksiler arası yolculukların yapıldığı, insanın dünyadan başka yaşam alanları bulduğu ya da aradığı zamanı işlemez. İnsanoğlu kısmen uzaydan faydalansa da hala dünyaya sıkışıp kalmıştır. Hatta siberpunk'a kanını ve canını veren William Gibson romanlarında insanlar Siberuzay'da özgürleşirler. Siberpunk'ta insanoğlu Star Trek'te olduğu gibi teknolojinin sadece nimetlerinden faydalanmazlar; aynı zamanda yoğun bir külfeti de sırtlarında taşırlar. Uzay Yolu'nda sağlık sorunu neredeyse kalmamıştır. Teknolojik küçük cihazlar muayene eder, bir kapsülün içinde her şeyiniz yenilenebilir. Siberpunk'da tıp ancak size yapay organlar tesis etmek için ilerlemiştir. Bunların da çoğu karaborsaya düşmüştür. Siberpunk'ta sosyal düzen kurulu ve sistematik bir şekilde işliyor değildir. Güçlü devletler yoktur. Genelde güçlü şirketler vardır, güçlü mafya vardır, güçlü silah tacirleri vardır. Devletler teknolojinin sınırsızlığı içerisinde sınırlarını ve erklerini yitirmiş gibidirler. Kısacası siberpunk dünyasında insanoğlu mutsuzdur, yaşam kalitesi düşüktür ya da tutsaktır. Sosyal düzen bozulmuştur ve ya bir kaos vardır ya da toplumlar kaosun eşiğindedir. Zengin ve yoksul arasında ciddi bir ayrışma vardır. Ya da Matrix üçlemesinde veya Terminator serisinde olduğu gibi herkes yoksuldur ve insanoğlu doğrudan teknolojinin kendisiyle savaşıyordur. Yapayzeka, Siberuzay ve bugünün diğer aynaları 1950'lerin bilimkurgu öyküleri genelde teknolojiyi baştacı etti. Teknolojinin ilerleyişinin insanlara sonsuz mutluluk getireceği teması üzerine kurulması sonucunda teknolojiye bir karşıçıkışın programlanması sözkonusu değildi. 1960'lara gelindiğinde ABD'de bir yeni akım ortaya çıktı. Bu akım bilimkurgu ile antropoloji, din, cinsiyet gibi kavramları daha fazla harmanlayarak bilimkurguya bir gelecek rüyası olmaktan öte sosyal ve kavramsal bir kimlik kazandırdı. Ancak hala geleceği iyimser bulma takıntısı devam ediyordu. Yeni akımın başarısızlığı siberpunk öğeleri ortaya çıkarmaya başladı. Sinema kültlerinden olan Blade Runner'ın uyarlandığı roman olan, Philip K.Dick'e ait Android'ler Elektrikli Koyun Düşler mi? romanının tohumlarını attığı siberpunk, William Gibson'a ait olan ve 1984 yılında yayınlanarak bilimkurgunun en önemli üç ödülünü de kapan Neuromancer ile sınırlarını keskinleştirdi. Bu kitabı sayesinde William Gibson Siberpunk'un babası olarak anıldı. Hugo, Nebula ve Philip K. Dick ödüllerinin üçünün de sahibi olan bu roman, bugün internetin yansımalarını ve hatta Second Life, Imvu gibi sanal sosyal ortamların tasavvurlarını o tarihten gerçekleştirmiştir. Bilgisayar korsanlarını siberuzay olarak anlandırdığı internetin merkezine koymuş, bazı politik ve ticari ilişkileri bu korsanların ya da karaborsa iş yapan diğer kişilerin arasında döndürmüştür. William Gibson'un siberpunk eserlerine bakıldığı zaman, o dönemde dünyaya teknoloji öncülüğü yapan Japonya'nın olayların ve hatta ticari/politik ilişkilerin merkezi olduğu görülür, ki bu da William Gibson'un eserlerini ürettiği dönem için beklenen bir tarz. Zira daha sonraki siberpunk eserlerinin bir kısmı japon geleneğinden çok ayrılmayacaktır. Yapayzeka siberpunk akımında ayrı bir yer tutar: Yapay zeka insanın bir yansıması olduğu için siberpunk insan eleştirisinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Genelde Hollywood, en başarılı eserleri yapay zekanın kontrolden çıkması üzerine kurulu öykülerde vermiştir. Bu yüzden siberpunk sinemaların en bilinenleri Terminator ve Matrix Üçlemesi'dir. Globalleşme de siberpunkta önemli bir yer tutar. Zira siberpunkta genelde çok güçlü şirketler vardır ve çoğu siberpunk yazarı bu şirketleri bugünün şirketleri arasından seçmekten de çekinmez. Filmlerde sponsormuş gibi görünen Pizza Hut, Hitachi, General Dynamics gibi firmalarla filmlerin temel alındığı siberpunk edebi eserlerinde de karşılaşmak mümkün. Jiletkızlar, kuklalar ve diğerleri Bu kadar kaosun ve mücadelenin olduğu pis bir dünyada kadına ayrılan yer oldukça fazla olmakla beraber kadının yaşama şansı bulması ancak erkekleşmekten geçer. Özellikle William Gibson'un eserlerine bakıldığında kadın baş karakterler genelde fizyolojik olarak manüpile edilmişler. Yani parmaklarında gizli jiletler, gözlerinde daha iyi görüş sağlayan aletler, kazandırılmış çeviklik ve dövüş sanatları, aseksüel kişilik. Neuromancer'daki Molly karakteri en bilinen örneği oluşturuyor ki kendisi orjinal jiletkız . Daha sonra bir çok eserdeki samuray ya da koruyucu kızlar ona benzeyeceklerdir. Ancak başka bir bakış açısıyla bakıldığında önemli bir cinsiyet ayrımı olmadan, erkeklerin de yaşamak için aynı koşullara sahip olması gerektiği görülür. Yani aslında siberpunk dünyasında kadın ve erkek sadece birey olarak ele alınıyor da denebilir. Bilindik bir örnek olan Matrix Üçlemesi karakteri Trinity'nin kadınlığıyla öne çıktığı söylenemez. Yine diğer bilindik örnek olan Terminatör'de Sarah Connor da maskülin özellikler gösterir. Kısacası karakterlerin sadece cinsiyetleri kadındır. Ya da ön plana çıkmış bir rol değişimi vardır. Hatta kimi zaman transeksüel ya da crossdresser, yani kadın gibi giyinmiş erkeklere rastlanır. Mesela Molly, Neuromancer'ın başrol oyuncusu Case'i eski erkek arkadaşına benzettikten sonra ona nasıl onun peşindeki suikastçileri öldürdüğünü anlatır . Ya da bir ara Case Molly'e nasıl ağladığını sorar. O da ben pek ağlamam der. Yine de birisi kendisini ağlatırsa ne yaptığını sorunca gözyaşı kanalların boğazıma yönlendirildiği için tükürürüm der. Molly'i dönüştüren kişiler onun ağlarken görünmesini istememişlerdir. Yine Neuromancer'daki önemli yeniliklerden birisi de Kukla kavramıdır. Gibson siberpunkunda teknolojinin sağladığı bir getiri ile kadınlar bilinçli fahişelik yapmazlar; bağlandıkları bilgisayardan yönetilirler ve bu sırada bilinçleri yerlerinde değildir. Molly'nin ifadesiyle insana havadan para kazanıyormuş gibi gelir. Ancak Molly, üzerindeki manüplasyonların kuklalık çipleri ile uyuşmazlığı sonucu nasıl bazı şeyleri kötü bir rüya gibi anımsadığını da ciddi bir üzüntüyle anlatır. Gelecek de bir gün gelecek Siberpunk öğeleri ile bundan on yıl öncesi ve bugün karşılaştırıldığında ortaya çıkan paralellik korkutucu olabilir. Evet. Gerçekten de teknoloji ilerliyor. Sağlığı tehdit eder hale geliyor. Sağlığı tekrar elde etmek için gerekli ne varsa yine teknolojinin sağladıklarından elde ediliyor. Teknoloji ucuzluyor ve bu da karaborsaya düşme ihtimalini arttırıyor. İnsan vücudu ve teknoloji entegre edilebilir hale geliyor ve yapay organlara yelken açılıyor. Zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyüdükçe karaborsa da alıcı buluyor. Şirketler büyürken, halkın yaşam kalitesi düşüyor; çünkü çevre kirleniyor. Yani bugün dünya da siberpunkta şikayet edilene benzer bir noktaya koşuyor. Ancak bu yazının giriş kısmında da ifade edildiği gibi, teknolojiye olan bağımlılık sebebiyle de organize bir karşı çıkış ortaya çıkmıyor. İlginçtir ki bu bağımlılık ve karşıçıkış ikilemi de siberpunk yazarlarınca öngörülmüşçesine bazı eserlerde de açıkça vurgulanıyor: Matriks üçlemesinin ikinci filminde Neo ile Senatör Hamann'ın Zion kentine oksijen, basınç ve temiz su gibi yaşamsal öğeleri sağlayan makinalara bakarken yaptığı konuşma da bu vurgulamaya verilebilecek örneklerden: Burada aşağıda, şu makinalara bakarken aslında hala Matrix'e bağlı bir şekilde yaşadığımızı düşünmekten kendimi alamıyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/2-sayimiz-ile-sizlerleyiz.html", "text": "Devamlılığımızın ve ilerlemeye olan hevesimizin bir ispatı niteliğindeki ikinci sayımızla karşınızdayız. Bir yola çıktık ve bu yolda ilerliyoruz. Amacımız Türkiye'deki bilim içerikli popüler yayınlardaki seviyeyi yukarıya çekmek idi. İlk sayımızla, taze bir başlangıcın ürünü olarak karşınıza çıktık; ancak gördük ki bizler, aynı amaç etrafında kolaylıkla birleşebiliyoruz. Aramıza yeni katılanlar oldu ve yeni yazarlarımız, sizlere dolu bir içerik sunmak için bilgi ve tecrübelerini esirgemediler. Biz de bu sırada yayınlarımıza kolaylıkla ulaşmanız için bir rehber hazırladık. Üstteki menüde Bizi Dinleyin! başlığından bu kısa rehbere ulaşabilirsiniz. Görüş ve düşüncelerinizi bize iletmenizin birçok yolu var: Her yazı altında yorum yazılacak bir alana sahip. Facebook, Twitter hesaplarımızla kulağımız sizlerde. Ayrıca yine menüden ulaşabileceğiniz iletişim formu yazmak istediklerinizi bize hızlıca ulaştırabilmeniz için bir araç. Ayrıca Açık Bilim okurlarına kapalı değil, tıpkı adı kadar açıktır: Bizlere göndereceğiniz içerikler editör ve yazarlarımızca incelenerek yayına uygun bulunması halinde çevrimiçi dergimizde yerini alabilecektir. Önümüzdeki ay yeni bir sayı ile görüşmek üzere. Açık Bilim Ailesi"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/bir-tavsani-nasil-yesil-yesil-parlatiriz.html", "text": "Fransız sanatçı Eduardo Kac'ın Alba isimli tavşanı (Şekil 1), 2000 yılında New York'taki bir çağdaş sanat müzesinin ana konusu haline gelmişti. Bu hayvancağız, mavi ışığa tutulunca yeşil yeşil parlamaya başlıyordu ve önceden sevimli bir tavşan iken, gözleri ışık saçan, biraz korkutucu bir yaratığa dönüşüyordu. Bu hayvan neden parlıyordu ve neden mavi ışık altında yeşil renk veriyordu? Çünkü bu hayvanın kendi genlerine bir bilim adamınca ekleme yapılmış, deniz anasının ürettiği parlayan proteinler, bu tavşanın da üretmesi sağlanmıştı. Bu teknoloji aslında çok başka maksatlarla geliştirilmişti ve o güne dek birçok önemli buluşa imkan tanımıştı, hala da tanıyor. Hatta bunu geliştiren üç bilim adamı, Osamu Shimomura, Martin Chalfie ve Roger Tsien, 2008 yılında Nobel Ödülü de aldılar. Genlerin 'ayar'lanması Bir hayvanı bütünüyle parlatmak bir sanatçıya çok ilginç gelebilir, ama bilim adamlarına göre pek de marifet sayılmaz. Önemli olan, mümkün olduğunca az yapıyı aydınlatmak ki, o yapıyı inceleyebilelim, geri kalan her şeyden ayırt edebilelim. Mikroskopik boyutta yapılar olan hücrelerin için boya damlatmak kolay iş değil, hele ki ortada çok sayıda hücre varsa bu, yapılacak bir iş hiç değil. O halde bu işi genetik bilimi yoluyla hücrenin kendisine yaptıralım diye düşünmüş vaktiyle bilim adamları. Bu işin en kritik noktalarından biri, bu parlayan proteini kodlayacak genin, her canlıdaki protein kodlayıcı genler gibi bir kodlayıcı kısım, bir de düzenleyici kısımdan oluşması. Düzenleme derken, bu genin etkinliğinin ayarlanmasından bahsediyorum: Vücuttaki tüm hücreler birbirinden farklı görevlere sahip olsa da, sahip oldukları DNA hep aynı. Peki görev farklılığını ne oluşturuyor? Hücreler aynı DNA'ya sahip olsalar da, bu DNA üzerinde çalıştırdıkları genler farklı. Dolayısı ile ürettiği proteinler de... Her hücrede her proteinin üretimini kodlayacak bilgiler mevcutken, her bir hücre neyi, ne zaman ve hangi miktarda üreteceğini nereden biliyor? İşte o bilgiyi genlerin düzenleyici bölgeleri sağlıyor. Genleri kullanarak proteinleri parlatmak mümkün Her hayvanda öyle genler var ki sadece bir veya birkaç hücre tarafından kullanılıyor. İşte hücreleri parlatmak için bu genlerden istifade ediliyor. Diyelim ki ben sirke sineğindeki bazı sinir hücrelerini parlatmak istiyorum, ve biliyorum ki ppk adlı bir gen bu sineğin bütün vücudunda yalnızca bu sinir hücrelerinde kullanılıyor (Şekil 2A ve 2D). Deniz anasının parlamasını sağlayan GFP adlı genin yalnızca protein kodlayan kısmını alıp, sinekteki ppk geninin kodlayıcı kısmının sonuna ekliyorum (Şekil 2B ve 2C). Şimdi benim sineğim ne zaman kendi ppk genini kullanıp bu proteini üretirse, benim oraya eklediğim GFP genini de kullanarak o proteini de üretecek, hatta bir kuyruk gibi öncekinin peşine takacaktır (Şekil 2C). Dolayısıyla ppk'nin ürettiği protein nereye giderse gitsin, peşinde parıldayan bir kuyruk olduğundan ben onu mikroskop altında görebilirim (Şekil 2D). Ama her mikroskop altında değil. Bu proteinleri karanlık odada, lazerli mikroskoplarla inceliyoruz. Hücrenin üzerine mavi renkli lazer odaklıyoruz, bu mavi lazerin enerjisini parıldayan proteinimiz emiyor ve geri gönderiyor. Ama bu esnada biraz enerji kaybı olduğundan geri dönen ışık mavi değil, yeşil oluyor. Kalan her şey karanlıkta olduğundan ve parıldamadığından, yalnızca ilgimizi çeken şeyleri görüyoruz, geri kalanları işe karıştırmamış oluyoruz. Eğer her şey parlasaydı, ilgimizi çeken proteinleri ya da hücreleri diğerlerinden ayırt edemeyecek ve inceleyemeyecektik. Bu nedenle her yanı parıldayan tavşan bilimsel bir çalışmaya imkan tanımaz. Tabii sorabilirsiniz: Şimdiye kadar tek bir hücreyi, bir proteini parlatmayı anlattın, peki bütün bir hayvanı nasıl parlatıyorlar? Bunu nasıl yaptıklaını açıklamadılar, ama tahmin etmek zor değil: Nasıl ki ancak bir hücrede kullanılan genler varsa, vücuttaki hemen her hücrede, her daim kullanılan genler de var. Eğer GFP genini böyle bir genin düzenleyici bölgesinin ardına yerleştirirsem, o hayvanın vücudundaki tüm hücreler parlayan protein üretmeye başlayacak, hayvan da mavi ışık altında yeşil yeşil parlayacaktır. Bunun neresinin sanat olduğunun takdirini ise size bırakıyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/gokyuzu-neden-mavidir.html", "text": "Gökyüzü neden mavidir? Çünkü öyle de ondan! Her anne babanın çocukları doğduktan sonra heyecanla bekledikleri büyüme evreleri vardır. İlk gülücük, ilk diş, ilk emeklemesi, adımları ve ilk kelimeleri. Konuşmaya başlamış bir evlada sahip anne babaların ilk kelimelerden sonra hissettikleri o mutluluk ve gurur çocuğun belli bir kelimeyi öğrenmesinden sonra yerini daha karmaşık ve genelde sonunda bıkkınlık dolu hislere bırakır. O meşum kelime : Neden kelimesidir. Çocuk artık her cümlesine Neden ile başlamanın ve keşfetmenin derin hazzını duyarken ebeveynler de bol bol çünkü ile başlayan cümleler kurdukları ve uzun vadede çünkü öyle de ondan cümlesini sabit cevap olarak verdikleri bir sürece girerler. Soru sorma sıklığımdan dolayı kendi ailem çünkü öyle de ondan cevabı ıle sonlandırdıkları bu süreci 3 ay gibi rekor bir sürede yaşamışlardı. O zamanlar Türkiye'de Guinnes temsilcisi olmadığından ailem ve ben kitaba geçme fırsatını kaçırdık. Bu aralıkta doğumgünü olan ve bu yazıyı ithaf ettiğim yeğenim Nisan ise rekorumu kırmak için mücadele ettiyse de başarılı olamadı. Bugünkü ebeveynler bu konuda daha şanslı. Çocukların neden fillerin kuyruğu var? , neden ayaklarım üşüyor?, Neden sadece kızarmış patates ile beslenemem? gibi sorularına cevap verebilecekleri onlarca kaynak var: Ansiklopediler, internet siteleri, kitaplar vs. 5-10 yaş arası çocuğu olup da Neden sadece kızarmış patates ile beslenemem? sorusuna Elinin körü çocuğum, o kereviz bitecek'ten daha güzel bir cevap vermek isteyen anne ve babalar ve hatta bu sorunun cevabını hala merak eden güzide okuyucularımız için iki güzel kaynak tanıtmak istiyorum bu ay. Birinci kitap Hint asıllı Alman bilimadamı Ranga Yogeshwar'ın İlhan Yabantaş çevirisi ile yayınlanmış Başka Sorusu Olan? adlı kitabı. Ranga Yogeshwar aslında fizikçi kimliğinden çok Almanya'da televizyonda yaptığı yarışma programları ve şovlarla tanınan bir insan. Kendisi günlük hayatta karşılaşılan ve pek de üzerinde durulmayan konulardan, günün popüler bilim konularına kadar geniş bir yelpazeyi halka sevdirmek için uğraşıyor ve bunun için hem fizikçi altyapısını hem de bilim dünyasındaki ilişkilerini kullanıyor. Fizikçi kimliği bir çok günlük hayat fenomenini bilimsel zeminlere oturtması açısından yardımcı olurken dört çocuğu, üç kedisi ve köpeği de bu bilimsel zemini basit terimlerle açıklamakta kendini geliştirmesine müthiş katkısı olduğu çok açık. Kedi köpek deyip geçmeyelim, piyasaya en sonunda çevirisi çıkmış yeni popüler bilim kitaplarından birinin adı : Köpeğinize nasıl kuantum fiziği öğretirsiniz?. Ranga Yogeshwar'ın kitabı 10 bölüme ayrılmış durumda ve her bölümde o konu ile ilgili değişik sorular ve bu soruların 2-3 sayfalık cevapları mevcut. Duyu ve zeka, Uzay, Hayvanlar, Günlük Yaşam gibi başlıklar yanında Evinizin içi gibi evde her gün karşılaştığınız ve üzerinde durmadığınız konular hakkında çeşitli soruların gerçekten eğlenceli bir dille cevaplanmış sorular mevcut. Hem unutmayın, çocuğunuz dillendiğinde ilk evinizin içinden soru sormaya başlayacaktır. Ranga Yogeshwar'ın kitabının güzel tarafı sorulara verdiği cevapları, muhtemelen televizyoncu altyapısından dolayı, mümkün olduğunca sade, eğlenceli ve günlük hayata referanslı bir şekilde toparlamış olması. Hiç fizik, kimya, biyoloji ve matematik altyapınız olmasa bile soruların cevaplarını anlayıp çocuğunuza aktarabilirsiniz. Aslında kitap sadece çocukların soruları değil, yetişkin insanların da sorabileceği, merak ettiği soruları içeriyor. Bunların arasında en önemlileri: Kadınların ayakları neden soğuktur?, Duş yaparken duş perdesi neden içeri doğru kıvrılır?, Lotoda neden 1,2,3,4,5,6 sayılarını işaretlememeliyiz ve tabi ki en önemlisi İndirimli alışverişlerde aklımız neden durur?. Bu yazıda tanıtmak istediğim diğer kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından Bettina Stiekel'in Elif Günçe çevirisi ile yayınlanmış Çocuklar soruyor, Nobel'liler cevaplıyor adlı kitabı . Bettina Stiekel Der Stiegel'de çalışan bir gazeteci aslında, bilimkadını değil. Suddeutsche Zeitung'ta editör olarak çalıştığı dönemde çocuklardan sorular toplayarak bunlara Nobel almış insanlardan aldığı cevapları derleyerek oluşturmuş kitabı. Kitap aslında daha çok evrensel sorulara odaklanmış durumda. Bir çok çocuğun tüm dünyada sorduğu Neden okula gitmek zorundayım? , Neden fakir ve zengin var?, Neden oğlanlar ve kızlar vardır? ve herhalde cevaplanması en zorlarından biri olan Annem ve babam neden işe gitmek zorunda?. Her soruyu o soruya en yakın konuda çalışmış insanın cevaplanması amaçlanmış. Mikhail Gorbaçov'un Siyaset nedir? veya en azından Savaşlar neden var? soruları yerine Nasıl Nobel ödülü sahibi olurum? sorusunu cevaplaması ise müthiş bir ironi. Şaka bir yana, hakkını vermek lazım gerçekten güzel cevaplamış soruyu. İlerde Obama'nın da Bir şey yapmadan nasıl Nobel ödülü alırım? sorusunu cevaplamasını içtenlikle temenni ediyorum. Yes, we can! Kitabın en güzel yanı sorulara verilen cevapların bilimadamları tarafından belli bir düzen içinde verilmiş olması. Her soru önce parçalarına ayrılıp sorunun temeli irdeleniyor, daha sonra konunun Nobel'li uzmanı sorunun varsa eğer- tarihsel köklerini sunuyor ve daha sonra sorunun cevabına doğru adım adım okuyucuyu getiriyor. Burada bence en önemli nokta okuyan bir çocuğun bilimsel yöntemi idrak edebilecek olması. Nobel'li insanların soruları basitleştirebilme ve hatta çocuklara kendilerinin cevaplaması için yeni sorular yaratma gücüne hayran kalmamak elde değil. Bence bu kitap sadece çocuklar tarafından değil bir çok yetişkin tarafından da okunması gereken bir kitap. Her ne kadar kitap Nobel'liler cevaplıyor dese de aslında Nobel ödülü sahibi olmayan iki kişi var kitapta. Bunlardan biri Enrico Bombieri, kendisi matematik dünyasının en önemli ödüllerinden biri olan Fields madalyası sahibi. Diğeri ise Alternatif Nobel sahibi George Vithoulkas. Açıkçası en kritik sorulardan biri olan Neden hasta oluruz sorusunun cevabının bir biyolog veya doktorun değil de kendisinin seçilmesi hem şaşırtıcı hem üzücü. Zira Vithoulkas cevabında temel doğruları aktarırken aynı zamanda modern tıp tarafından kabul edilmeyen ve kesinlikle etkin olmadığı ispatlanmış Homeopati yöntemini öne çıkarmakta ve cevabını homeopati etrafında kurgulamaktadır . Sorunun cevabının en yakındaki aile doktorunuz tarafından daha bilimsel şekilde açıklanabileceğinden emin olabilirsiniz bence. Ve gelelim her iki kitabın da ortak sorusu ve bu yazının başlığı olan sorunun cevabına, yani her çocuğun mutlaka sorduğu Gökyüzü neden mavidir? sorusu. Nobel'lilerden ne eksiğim var diyerek kendi fizik bilgimi kullanarak soruyu cevaplamak istiyorum. En azından Mikhail Gorbaçov'dan daha iyi fizik bildiğim kesin. Soruyu yanıtlarken önce biraz temel fizik bilgisi vereceğim, sıkılan okuyucu direk sona atlayıp daha eğlenceli bir başka cevabı görebilirler . Bu yazının konusu olmadığından ışığın özellikleri ve tarihçesine girmeyeceğim . Ancak ışığın kabul edilmiş özelliklerinden biri olan Dalga özelliğini anlatacağım. Görünür ışık aslında aynı bir su dalgası gibi dalgalardan oluşmaktadır . Durgun bir denizde her iki elinizden aynı büyüklükte iki taşı suya attığınızı hayal edin. Taşların suya değdiği noktadan başlayarak yayılan dalgalar göreceksiniz. Eğer durgun bir suya taşları düşük bir hızla bıraktıysanız dalgalar düzgün oluşacak ve sanki sabit aralıklarla tepe-çukur-tepe-çukur şeklinde yayılıyor olacaktır. İki dalga tepesi arasındaki uzaklığa dalga boyu denir. Resim 4 dalga boyunu gösteriyor. İki tepe arası mesafe o ışınımın dalga boyunu gösteriyor. Dalga yayılımlarının bir özelliği de frekansı olmasıdır. Frekans dalga boyunun tersi olup, 1 saniyede belirli bir noktadan geçen 1 tam devri ifade eder. Kafanızda basitleştirmek için şöyle düşünün: Denizde ayakta dururken size belli aralıklarla dalgalar çarpıyor. Eğer dalgalar sık çarpıyorsa dalga boyu kısa ve frekansı yüksektir. Eğer dalgalar uzun aralıklarla çarpıyorsa dalga boyu uzun ve frekansı düşüktür. Frekans aynı zamanda o dalga yayılımının enerjisine işaret eder. Yüksek frekans yüksek enerji, düşük frekans ise düşük enerjili ışınım demektir. Yani, dalga yayılımının üç önemli özelliği birbiri ile bağıntılıdır. Yüksek dalga boyu düşük frekans ve düşük enerji demek iken, düşük dalga boyu ise yüksek frekans ve yüksek enerji demektir. Peki bütün bunların renklerle ne ilgisi var? Şöyle, renk dediğimiz şey aslında gözümüzün o rengin dalgaboyu ve frekansını beynimize iletilmesi sonucunda çıkan bir optik imgedir. Işık dediğimiz olgu aslında bir elektromanyetik dalga yayılımıdır, sudaki dalgalar gibi aynen. Misal, çok güzel kırmızı bir arabaya bakarken aslında arabanın yüzeyinden yansıyan ışığın gözümüze çarptığındaki dalgaboyu beynimize o arabanın rengi kırmızı ve maaşın asla öyle bir arabayı almaya yetmeyecek diyor. Aşağıdaki tablo renkler ve karşılık gelen dalgaboylarını gösteriyor. Resimden de görüldüğü gibi aslında gözümüz çok dar bir dalgaboyu aralığını algılayabilir. Nasıl köpekler bizlerden daha tiz sesleri duyabiliyor, biz duyamıyorsak aslında gözümüz de sadece belli renkleri algılayıp digger dalgaboyundaki renk veya imgeleri algılayamamaktadır. Morötesi ve kızılötesi dalgaboyundaki ışınımları gözünüz algılayamaz. Misal, tabloda görüldüğü üzere morötesi ışığın dalga boyu görünür ışığın dalga boyundan daha kısadır, yani frekansı ve dolayısı ile enerjisi yüksektir. Yazın korumasız güneşe çıktığınızda vücudunuza çarpan morötesi ışığı gözünüz görmeyecek ancak o ışık size akşam dayanılmaz acılar olarak geri dönecektir. Halk arasında buna ıstakoz gibi kızarmak da denir. Spektrumda dikkati bir noktaya daha çekmek isterim, ilginç bir noktaya. Psikolojik olarak kırmızı sıcak mavi ise soğuk bir renk olarak algılanır. Oysa fiziksel olarak bu tam terstir, mavi yüksek enerjili bir renk iken kırmızı düşük enerjili bir renktir. Peki, dalgaların özelliklerini, dalgaların birbirleri ile olan ilişkilerini ve rengin ne olduğunu gördüğümüze gore artık gökyüzünün neden mavi olduğunu açıklayabiliriz. Güneşten dünyamıza doğru yola çıkan ışık aslında görünür ışığın bütün dalgaboylarını içeren bir pakettir. Bu dalga atmosfere girdiğinde, aynı bir engelle karşılaşan dalgalar gibi, kırılmaya ve saçılmaya başlar. Bunu keşfeden bilimadamının onuruna bu saçılmaya Rayleigh saçılması denir. Rayleigh saçılması saçılmanın dalgaboyunun dördüncü dereceden kuvveti ile ters orantılı olduğunu anlatır. Yani dalgaboyu ne kadar küçükse saçılma o kadar şiddetli olacaktır. Atmosferimizdeki oksijen ve azot molekülleri ışığı saçarken kısa dalgaboylu ışığı daha fazla saçarlar. Yani aslında gökyüzümüz mor, mavi ve yeşil'in karışımı bir mavidedir öğlen saatlerinde. Işık dik olarak gelmekte, havada kısa dalgaboyları çokça saçılmaktadır. Akşama doğru, gurup vakti, ise göğümüz kırmızı görünür çünkü ışık gözümüze daha yatay pozisyondan gelmekte ve dolayısı ile öğlen vaktinden daha kalın bir atmosferden yani yoldan geçmektedir. En kısa dalga boyları saçıla saçıla geriye daha uzun dalga boyları yani kırmızı tonlar kalır. Bu yüzden günbatımı kırmızıya boyanır. Uçakta giderken gün batımına yakın gökyüzünde her tonu görmenizin sebebi de budur. Saint Exupery'nin ünlü kahramanı Küçük Prens'in gün batımlarını sevmesinin sebebi de bu olabilir. Her ne kadar kendisi günbatımlarını hüzünlü bulsa da aslında gün batımları bir renk şölenidir . Artık fiziksel açıklamayı biliyorsunuz. Gökyüzümüze beyaz olarak gelen ışık gündüz vakti kısa mesafede saçılırken gökyüzüne mavi rengini, akşam ise uzun mesafeden dolayı kırmızı rengini vermekte. Peki çocuğunuza bunu , muhtemelen daha da basitleştirerek, aktardınız ve çocuğunuzun sıkıldığını fark ettiniz. Çok doğal, ben de o yaşlarda olsam ve bana Rayleigh saçılması, azot , oksijen, uçak diyen bir ebeveyn görseydim ben de sıkılırdım. Çocuğunuza gökyüzünün neden mavi olduğunu sadece fiziksel olarak açıklamak zorunda değilsiniz, sanatı kullanarak da anlatabilirsiniz. Hem de gene işin içine dalgayı sokarak. Bakın nasıl : İşim gücüm budur benim Gökyüzünü boyarım her sabah Hepiniz uykudayken Uyanır bakarsınız ki mavi Dalgacı Mahmut Orhan Veli Meraklısına ilave notlar: Dalgaların en önemli özelliği ise birbiri ile etkileşime girebilmesidir. İki ayrı kaynaktan yayılan dalgaların birbiri ile karşılaştığını hayal edin. Deniz kıyısında iki elinizden bıraktığınız taşlar iki ayrı kaynaktan dalga yayılımı yapmıştı hatırlarsanız. Şimdi bu dalgaların birbiri ile karşılaştığını hayal edelim. Bazı tepe noktalar çukur noktalar ile karşılaşacak, veya bazı tepe noktalar gene tepeler ile karşılacak. Yanda benzer bir durumu gösteren resmi inceleyebilirsiniz: Dalga ve çukur karşılaştımı birbirini söndürür, yani deniz yüzeyini düzleştirir. İki tepe birbirinin üstüne bindimi daha büyük bir dalga tepesi oluşur ve iki çukurun bir araya gelmesinde de bu durumun tam tersi oluşur. Yukarıdaki resimde karanlık noktalar dalgaların birbirini söndürdüğü , yani dalga tepesi ile çukurunun karşılaştığı yerleri gösterirken aydınlık noktalar ise dalga tepelerinin üst üste bindiği alanları göstermektedir. Bu girişim deseni ışığın dalgalardan oluştuğunun en önemli kanıtı iken 1905 yılında Albert Einstein yazdığı bir makale ile ışığın aslında parçacık özelliği olduğunu kanıtlamıştır. Her iki özelliği kanıtlayan bir sürü deney var olduğu için fizikçiler uzun süre ışığın dalga mı parçacık mı olduğunu anlayamamıştır. Daha sonra De Broglie basit bir anlatım ile ışığın aslında hem dalga hem parçacık olduğunu kanıtlamıştır. Buna De Broglie dalga/parçacık ikililiği denmektedir. Sezen Aksu ise İkili Delilik demektedir bu duruma."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/hollywood-uzaylilari-uzaylilar-neye-benzer.html", "text": "Neden uzaylılara yönelik tek bir algı var? Bize benzemek zorunda olduklarını niçin düşünüyoruz? İki kolu ve iki bacağı olmayan uzaylıların öyküsü...Tek yönlü kitlesel iletişimin en büyük araçları olan yazılı ve görsel yayınlarda gördüğümüz öğeler algımızda önemli ölçüde yer eder. Belki de bu yüzden günümüzde sinemacılık ve reklamcılık çoğu zaman büyük ölçüde algıda/düşüncede yer etme amacı taşır. Güzel bir reklamın, etkileyici bir sahnenin sosyal ve kültürel hayatımıza yerleştiği sıkça görülür: Öyle ki ticaret yapmak için akımları takip edenler bunu kara dönüştürürler. Ülkemizde gündemde olan ve en çok izlenen dizilerden bazı öğelerin mücevher ve hatta sandviç olarak günlük hayata taştığını görürsünüz. Polat, hürrem yüzükleri, miroğlu ceketleri, mirkelam pantalonları, psikopat, gaffur adlı sandviçleri düşünürsek, bu öğelerin nasıl geçici bir furya olarak hayatımıza katıldıklarını anlarız. Bu etkilerden bir kısmı kalıcı olabilirler. Bunun en somut örneği Noel Baba adıyla bildiğimiz, hristiyanların inancında kutsal olan Santa Claus'un kıyafetleridir. Santa Claus'un kırmızı ve beyaz, pofudukumsu kıyafeti onun tarihsel bir betimlemesi değil, Coca Cola'nın 1930'larda yaptığı bir çalışmanın ürünüdür ve o renkler Coca Cola'nın kurumsal renkleridir. Coca Cola'nın reklam çalışması o kadar beğenilmiştir ki, Santa Claus o günden bu yana kırmızı ve beyaz renkli kıyafetleriyle temsil edilir. İnsanoğlu'nun bir öğeyi dosyalayabilmek için onun kesin bir şekil ve rengine ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz ve belki bu da Noel Baba figüründe bir standardizasyona gitmenin temel nedenidir. Noel Baba dendiğinde akla hep aynı figürün gelmesi oldukça anlaşılır bir sonuç: Zira ev dediğimizde de az çok gözümüzün önüne pencereli ve kapılı bir dört duvar, içerisinde odalar ve en az bir adet mutfak ve lavabo gelir. Çağımızda bu tip kültürel aktarımlara mem deniyor. Genetikteki gen kavramının kültürel bir karşılığı olarak, onlar da mutasyona uğruyor ve kültürlerce, toplumlarca en çok kabul edilenler ve yayılma imkanı gösterenler hayatta kalabilirken, diğerleri yok oluyor. Ortaya çıkıp kısa süre sonra kaybolan bazı akımları, zayıf ve yararsız genetik özellikler gibi düşünebilirsiniz. Diğer yandan kalıcı olan ve geliştirilmeye devam edilen her şey de yararlı değişinimler gibidirler. Yüzyıllardır arabaların farlarının, tekerlerinin ve kapılarının aynı yerde olması, evlerimizdeki muslukların şekil ve ebatları, bir icat olarak klozet gibi... İşte bu memlerden birisi de Hollywood içerisinde kendini tekrar eder bir öğe haline gelmiş halde. Uzaylı figürü. Bu figür o kadar kuvvetli ki ortaya atılan sahte uzaylı fotoğraflarından, karikatürlere, çizgi filmlere ve sinemalara kadar neredeyse ortak bir uzaylı figürü oluşmuş durumda. Çoğunlukla yeşil ya da ten rengi tonlarında, bizler gibi kolları, bacakları olan fakat tabi ki farklı olarak parmak sayıları, eklem yönleri, uzunluk ve kısalıkları değişen-, ve kol ve bacakların gövde üzerindeki yerleşimleri aynı olan, elbette gövdenin üzerinde bir kafa ve bu kafanın üzerinde gözler, kulaklar, burunlar, belki bazen kafalarının üzerinde bulunan, dünyamızın böcekleriyle aynı konumdaki antenler... Şimdi dilerseniz, uzaylıların vücut düzenleri hakkında bir düşünce turuna çıkalım. İnsana benzemeleri şart mı? Dünya... Güneş sisteminde onun çekim etkisiyle yörüngesinde dolanan, ondan ışık alan, yüzeyinde büyük ölçüde su barındıran, magnetosferi ve ozon tabakası sayesinde uzayın canlılar için zararlı ve tehlikeli ışınlarından korunan, korunaklı, özel ve güzel bir gezegen. Biz üzerinde yaşayan canlılar ise onunla büyük bir uyum içerisindeyiz. Vücut özelliklerimiz ve organ/uzuv dizilimlerimiz tamamıyla dünyanın niteliklerine uygundur. Dünya sakinleri, atmosfer yoğunluğunun iletebileceği makul bir frekans ayarında duyan kulaklara, renk olarak tanımladığımız elektronik dalgaları algılayabilen ve hatta insanlar dışındaki canlıları düşünürsek az da olsa mor ötesi, ya da kızıl ötesi ışığı da yakalayabilen bir görüş sistemine, ve yaşamımızı devam ettirebilmemiz için gerekli diğer üç duyuya, ya da bunların bir kısmına sahip sakinlerdir. Peki başka bir gezegende geliştiğini düşündüğümüz bir hayat, dünyadakine benzer şekilde mi gelişecektir? Eğer bizlerin özellik ve uzuv dizilimleri dünya gezegenine uygun ise, başka bir gezegende nasıl aynı sonucu elde edebiliriz? Uzaylı dostlarımızın nasıl olabileceğine düşünürken iki yol kullanılabilir: Bir gezegenin özelliklerinden uzaylıların nasıl olabileceği düşüncesine tahmin yoluyla ulaşılabilir. Ya da dünyadan yola çıkarak bizim nasıl olduğumuzu düşünüp, onlarda nasıl olmayacağına varılabilir. Biz bu yazımızda daha çok birincisini tercih edeceğiz. Alternatif bir ekosistem Şimdi alternatif bir ekosistem tasarlayalım, ama burada detaylara takılmayalım; zira detaylarına girdiğimiz zaman sonsuz ihtimali değerlendirmiş, her şeyiyle bir yaşamı anlatmış ve tanrısal bir davranış göstermeye kalkmış oluruz. Sadece beyin fırtınası: Öyle bir gezegen düşünün ki gezegen üzerinde doğal ve sürekli oksijen kaynakları var: Bu bir şekilde kimyasal bir reaktör gibi sürekli işleyen doğal olaylardan kaynaklanıyor, gayzerlerden fışkırıyor ya da onu sudan ayrıştıran bazı çevre olayları cereyan ediyor olsun. Üstelik bu gezegen genelde kalın ve yarı saydam bir bulut tabakasına sahip olsun. Böyle bir durumda bu gezegenin yüzeyine pek de güneş ışığı gelmeyecektir. Ancak karbon ve protein temelli bir canlılığın var olabilmesi için de yeteri kadar sıcak olsun. Zira kapalı hava, sera etkisini arttıracaktır ve sera gazlarının yoğunluğu da bize ideal bir ortam sağlasın. Bu karanlık gezegende bitkilerin fotosentez yapmalarına ve oksijen üretmelerine- olanak veren klorofillerin yer alması için hiç bir sebep olmazdı değil mi? Bitkilere aynı zamanda yeşil rengini veren klorofiller olmasa idi, bitki eşdeğeri olarak kabul edebileceğimiz, yani ototrof, yani kendi besinini kendi üreten türler yeşil olmayacaklardı. Bunun da bir sonucu olarak ototrof çok hücreli bitkilerimiz daha fazla güneş ışığı alabilmek için bir panel görevi gören yapraklara da pek ihtiyaç duymayacaklardı. Peki böyle bir gezegende temel besin kaynağı ne olurdu? Besin sentezlemenin tek yolu güneş ışığını kullanarak fotosentez yapmak mıdır? Değildir. Bir de kemosentez var. Kemosentetik bakteriler demir, kükürt, hidrojen, metan veya azot gibi maddeleri oksitleyerek karbonhidratlar gibi organik bileşikleri üretmek için gereken enerjiyi elde ederler. Daha sonra da bu organik bileşikleri besin olarak tüketirler. Yani ışık almayan bu gezegende canlılığın büyük ölçüde kemosentetik bakterilerle başlayacağını düşünebilirdik. Dünya'da da bir süre sonra tek hücreli canlıların organize davranışlar gösterecek biçimde çok hücreli hale geldiği gibi, bu gezegende de bir süre sonra kemosentetik bakteriler çok hücreli ilk grupları oluşturur, bunlar da zamanla gelişerek ortaya kemosentetik bitkiler ortaya çıkardı. . Besin döngüsü için kendi besinini kendi üreten bireylerin ortaya çıkması önemli bir başlangıç. Eğer dünyadaki senaryonun aynısı sürse idi bir süre sonra bu bitkilerin gezegenin mümkün olan her yerinde kendilerine yayılma alanı bulacağını söyleyebiliriz. Bu ototrof canlının detaylarına girmeden, ikinci bir sınıfı ortaya çıkaralım: Öncelikle kendi besinini üreten bakterileri kullanarak hayatta kalan ilk otçulları düşünelim. Kendi besinini sentezlerken çeşitli mutasyonlara uğrayarak bir şekilde diğer bakterileri de sindirebilir hale gelen ara bir tür bir süre sonra kendi besinini sentezleyemez hale gelse de diğerlerini tüketerek hayatta kalabilecektir. Kemosentetik bakterilerimiz kendilerine epey bir yayılma alanı bulduğuna göre, bu yeni arkadaşımız besinsiz kalmayacak ve üremek için de fırsat bulabilecektir. Bir süre sonra o da çok hücreli oluşumlar gösterecek, belki de bu işin sonu ilk böceklere varacaktır. Hatırlarsanız gezegenimiz pek de ışık almıyordu... Bu durumda görünür ışığı algılayabilecek gözlere pek de ihtiyaç yok. Bunun yerine kemosentetik bakterilerin sentezlediği besinlere duyarlı kimyasal duyargalar , ya da en azından onların ısısını algılayabilecek ilkel bir termal kameraya sahip olmaları yeterli olabilir. Böyle bir organ ilk kez gelişmeye başladığında ilgili çok hücrelinin eskiden türdeş olduğu diğerlerine göre önemli bir rekabet avantajı elde etmeyeceğini hangimiz söyleyebilir? Belki bu yeni dostumuz bir süre sonra hızını alamayarak biraz daha değişecek ve diğer otçul türü de tüketebilir hale gelecek ve böylece ilk etçil haline de gelmiş olacaktır. Bu canlıların illa ki bizler gibi ayaklara ve kollara sahip olacağını söyleyebilir miyiz? Diyelim ki söz konusu gezegen çok düşük bir yerçekimine sahip. Bu durumda bitkilerin sert ve odunsu gövdelere ihtiyacı yok. Zaten ışık almak gibi bir kaygıları olmadığı için daha yukarılara uzanmak ve daha fazla ışık alarak elde etmek istediği bir rekabet avantajı da yok. Şu halde bu bitklerin yerlerde süründüğünü, zira yerdeki metaller sayesinde besin ürettiklerini unutmayalım. Bu durumda milyonlarca yıl sonra bu gezegen üzerinde koca koca gövdeli ağaçlar olacağını da söyleyemeyiz. Ağaçlar olacağını söylemeyeceksek aktif bir yürüme, tırmanma, tırmanma yoluyla besin elde etme, ağaçlara çıkarak avcıdan kaçma ya da av elde etme gibi özelliklere de pek ihtiyaç yok. Belki de bu yüzden bu gezegendeki en gelişmiş canlılar, bizim dünyamızdaki yılana daha çok benzeyecekler. Aktif bir şekilde sürünen, hızlı, çevik, kızılötesi ışığı algılayan duyargaları gelişmiş, havanın sıcaklığı ve yoğunluğuna göre ses hızı değişeceğinden, varsa kulakları ya da belki dış derileri bu titerişimi duyup algılayabilen canavarlar... Kızılötesi gözleri bizim gibi başı üzerinde değil, belki vücudunun her yerine eşit aralıklara dağılmış olacak. Belki sinir sistemi kafasında yer alan bir beyinde değil, kuyruğundaki bir bölgede olacak. İletimi hızlandırmak için de gözler daha çok bu bölgede toplanacak ama başını ezdirmek onun için bir problem olmayacak; zira beyni arkada olduğu için girilecek bir savaşta başını verebilecek. Vücut şeklimiz bize özel Yukarıda alternatif bir ekosistem tasarladık; ve elbette biraz basitleştirme yoluna gittik. Ancak burada vermeye çalıştığımız anafikir, gezegenin koşullarının canlılığın gelişimini önemli etkilerde bulunduğunu göstermekti. Aynı egzersizi birer gaz devi olan Jüpiter ve Satürn benzeri gezegenler için de yapabilirdik. Böyle bir gezegende canlıların sıcak hava balonları gibi havada asılı kalabilecek şekilde olduklarını düşünürüz. Av ve avcıların mahiyeti de yine buna göre şekillenirler. Ellerin ve kolların araç kullanabilme yeteneği getirdiğini düşünürsek ileri bir medeniyet geliştirmek için büyük önemleri olduğunu söyleyebiliriz; fakat bu ileri bir medeniyet kurmak için illa ki onlara sahip olmanız gerektiği anlamına gelmiyor. Az önceki alternatif ekosistemimizde ağzını kullanarak alet kullanmaya başlayan türlerin bir süre sonra kaslarının uygun şekilde gelişerek ağızlarını bir el gibi kullanmalarını sağlamayacağını düşünmemiz için hiçbir sebep yok. Belki çok ileride keşfedeceğimiz bir gezegende kurduğumuz alternatif ekosisteme rastlayacağız ve masaların başında gövdelerinin alt kısmının üzerine oturarak kafalarını sallayan ve tartışan büyük yılan benzeri canlılara rastlayacağız. Onların hiç elleri ve kolları olmayacak ve yazılarını ağızlarında tutuğu kalemlerle yazarken, düğmelere de eğilip burunları ile basacaklar. Sonuç Sonuç itibariyle aklımızdaki uzaylı figürü insana çok benzemektedir. Bu hem evrimin o gezegenler için de tamamen aynı senaryoyu takip ettiğini, hem de gezegenlerinin bizim gezegenimizle neredeyse aynı konumda olduğu önermesini sorgulamadan kabul etmektir. Şansa, kimyaya, coğrafyaya, gezegen koşullarına ve elbette diğer canlılara, yani ekosisteme bağlı olarak gelişen canlılığın her yerde aynı şekilde geliştiğini söylemek neredeyse mümkün değil. En azından çok küçük bir ihtimal olurdu. Biraz hayal gücümüzü zorlarsak canlılar karbon temelli olmak zorunda da değil. Canlılık tanımımız saklı kalmak üzere, en az karbon kadar aktif ve kabiliyetli bir diğer element olan Silisyum da canlılığın temelini oluşturabilir. Silisyum karbon kadar yumuşak ve esnek değildir; ancak bir yerden düşerek bir tarafınızı kırmanın mümkün olmadığı ve çok da hareket etmek istemeyeceğiniz bir gezegende karbonlu bileşiklerin esnekliğine ve düşük tokluğuna ihtiyacınız yoktur. Ancak, zaten silikon bileşikleri oldukça reaktiftir ve kararsız yapıdadırlar. Doğada bulunabilen en karmaşık silikon molekülü altı molekül içerirken, karbon için bu rakam binlerle ifade edilebilir . Bu sebeple silikonla da çok temel düzeyde, ilerlememiş ve karmaşıklaşmamış bir canlılık hayal edebiliyoruz. Bu yüzden bir uzaylıya ait olduğu iddia edilen bir fotoğrafla ya da görüntüyle karşılaşırsanız, önce onun filmlerin etkisi altında kalarak, ve doğru olması çok düşük ihtimale sahip olan bu postülatları kabul ederek uydurulmuş bir fotoğraf olduğundan şüphe edin. İnceleme: War of the Worlds , 2005. Tevfik Uyar. http://nai.nasa.gov/astrobio/feat_questions/silicon_life.cfm"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/muthis-gun-11-11-11.html", "text": "Sayılar oldukça gizemliler; çünkü esnekler. Kelimeleri ve harfleri toplayamayız, çarpamayız ya da bölemeyiz; ancak sayılar bu işlemlere tabi tutulabilirler. Böylece size sınırsız bir yol da açmış olurlar. Sayılar bir ölçü olarak sınırlı bir büyüklüğü ifade etmekle beraber, sonsuzluğun da en temel ifadesidir. Örneğin bir sayı doğrusu üzerinde ya da sadece iki sayı arasında sonsuz sayıda reel sayı vardır. Bu kadar çok alternatif ve ihtimal sayıları ilginç kılıyor. Matematiğin sihrinin insanları cezbedişi çok eski bir konu. M.Ö. 5. yüzyılda yaşayan İyonyalı filozof Pisagor, sayıların doğanın tek gerçeği olduğuna ve her şeyin sayılarla ifade edilebileceğine inandı. Bu inancın kendisinde demircilerin çalışırken örslerine vurduklarında çıkan sesin ritiminden yola çıkıp, daha sonra da telin uzunluğu ile sesin arasındaki matematiksel ilişkiyi çözmesinden sonra ortaya çıktığı söylenir. Kendisinin bulduğu meşhur pisagor üçgenlerinin (3-4-5 üçgeni ya da 5-12-13 üçgeni) onu sayılar konusunda nasıl büyülediğini tahmin etmek zor değil. Geometriye ve astronomiye katkılarıyla oldukça nam yapan etkili filozof Pisagor'un Pisagorcu öğrencileri onun öğretisini devam ettirdiler ve Sokrates'e kadar da Pisagorculuk Antik Yunan'daki hakimiyetini hiç yitirmedi. Doğa'nın kendi kuralları içerisindeki matematiksel düzenin bir cazibe unsuru olduğunu inkar edemeyiz. Altın oran bunlardan birisidir. Fibbionacci serisi de yine bu ilgi çekici ortaklıklardan bir tanesidir. Albert Einstein'in doğa felsefesine olan ilgisinin Fibionacci serisini öğrenmesi ve bazı çiçeklerin yapraklanma ve dallanmalarının tamamen bu seriye uygun şekilde geliştiğini görmesi ile önüne geçilemeyecek bir hal alması, sayıların cazibesinin doğaya olan merakı kamçılayıcı bir unsur olduğunu gözler önüne sermektedir. Tüm çemberlerin çevresinin pi sayısı ile hesaplanması, hipotenüs formülü ve benzeri ilk keşiflerin sayılara ne kadar mana yüklediğini bir düşünün... Mesela siz M.Ö. yaşayan bir filozof olsa idiniz ve yer çekimi ivmesinin henüz fiziksel bir fenomen olduğunu bilmeseydiniz, cisimlerin her saniye 9,81 m/s hızlandığı bulmak sizi heyecanlandırmaz mıydı? Gerek Pisagor'un, gerekse Einstein'in ilgi duyduğu bu oran ve sayılar, doğada mevcut olan bir işleyişin keşfedilmeye çalışan kurallarıdırlar ve bu açıdan manalıdırlar. Doğa belli kurallar silsilesi içinde sürüp giden bir oyun; ancak takvim sistemleri için aynısını söylemek mümkün değil... 1.1.0 tarihinin önemi nedir? Takvimin ortaya çıkışı özellikle tarım ve hayvancılığın insan hayatında önemli bir yere sahip olmasıyla gerçekleşmiştir. Ekinleri ne zaman ekmesi, sulaması ve biçmesi gerektiğini merak eden çiftçi ile koyunlarının ne zaman çiftleşip, doğurup, öleceğini tahmin etmek isteyen hayvancının takvimin varlığına ne kadar minnet duyduğunu tahmin edebiliriz. Tarihte zaman aya, güneşe, güneşin takım yıldızlarındaki konumuna göre çeşitli şekillerde ölçülüş ve belirlenmiş, daha sonra da sistematik hale gelmiştir. Bugün yaygın olarak kullanılan miladi takvim yüzyıllar içerisinde gelişimini sürdürmüş ve son şeklini temel olarak 6. yüzyılda almış bir takvim sistemidir. İsa'nın doğumunu temel alarak hesaplanmış ve 1 Ocak 0 yılı yılbaşı kabul edilmiştir. Bugün milattan önce ve milattan sonra kavramları da bu tarihten öncesini ve sonrasını ifade eder. Takvimler, ayın, güneşin, dünyanın ve yıldızların şaşmaz işleyişini temel alarak oluşturulmuş, tamamen yapay olan ölçme sistemleridir. Bu sebeple takvimlerin kaynaklarında doğadaki matematiksel ortaklık ve bağlantıları aramak manalı olsa da, içerik ve sonuçlarında mana aramak oldukça anlamsızdır. Zira doğada, zamanın başlangıcına yönelik gerçek bir referans yoktur. Bugün herhangi bir olayı başlangıç kabul ederek bir takvim yaratabilir, zaman içerisinde buna yeni aylar, yeni günler de ekleyebilirsiniz. . Miladi takvim de Jülyen takvimin mirası temel alınarak, İsa'nın doğumuna atfedilen bir kutsiyet ile bu tarihte başlatılmıştır. Bu açıdan inançlı kimseler inançlı kimseler bu kutsiyet kaynağına dayanarak sayıların gerçekten özel manaları olabileceğine inanabilirler ancak önemli bir bilgi güncellemesi yapmak gerekiyor: Daha sonra yapılan araştırmalara göre İsa'nın doğum yılı M.Ö 6 ila M.Ö 2. Yani miladi takvimin başlangıcı birkaç yıl sapma ile hesaplanmış. Ayrıca 1 Ocak tarihinin yılbaşı olması, İsa'nın doğumundan tam 153 yıl önceki bir kabule, Romalıların kullandığı Jülyen takvimine dayanıyor. Basınımızın deyimiyle 11.11.11 Çılgınlığı! 11.11.11 sayısının çok estetik göründüğünü kabul etmek gerek. Burada 1'in de tekrarlı bir sayı olması ve daha önce tecrübe ettiğimiz 6.6.6 ya da 10.10.10 tarihlerinden, veya tecrübe edeceğimiz 12.12.12 tarihinden daha fazla tekrarlı sayı içeriyor. İnsanların 2222 ya da 5555 ile biten otomobil plakaları gördüğünde dilek tuttuğunu düşünürsek 11.11.11 müthiş bir gün. Ancak takvim siteminin yapaylığını burada da göz önünde bulundurarak alternatif bir tarih tablosu çizmek istiyorum: Örneğin bugün 10'luk sayı sistemi kullanmamızın muhtemelen parmak sayımızın on olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Bizler her elde üçer parmaktan altı parmaklı canlılar olabilirdik. Olalım! Bir yılda 12 ay bulunması, ayın bir döngüsünü 29,5 günde tamamlamasından kaynaklanıyor. Eğer ayın hallerini aydınlanma ve kararma olarak ikiye ayırsa idik ve bir yılda 24 ay olduğunu düşünse idik... Düşünelim! Yılları latin harfleri ile ifade ediyor olsa idik (A=0, B=1, C=2 olacak şekilde...) Edelim! 11.11.11 tarihinin alacağı yeni şekil şu olurdu: 15.21.CABA Bu şekliyle hiç de manalı gelmiyor değil mi? Biraz düşünülürse bu tip manalandırma çabalarının nereden kaynaklandığına dair fikir yürütülebilir. Naçizane ben, insanoğlunun genel ümitsizliğinin ve kurtarılmayı bekleyişinin bir etken olduğunu düşünüyorum. Belki içerisinde bulunduğumuz sistemde bir çoğumuz memnuniyetsiziz, ancak dışarıdan bir etki olmadıkça da sistemin bozuk çarkı olmaya pek de niyetli görünmüyor ve zincirlerimizi kırmıyoruz. Ruhlarla iletişim, fal gibi bir çok metafizik olgu ya da UFO'lar benzeri metafizik olmayan, ancak varlığı kanıtlanamayan fenomenlere olan ilgi gibi bu ilgi de aynı dış etki arayışının bir sonucu gibi duruyor. Mesela Türkiye'de, 11.11.11 öncesinde NTVMSNBC'nin yaptığı bir haberde geçen metin aynen şöyle: Bazı sayıbilimciler, metafizikçiler, fizikçiler ve komplo teorisyenleri de bu tarihte insanoğlunun büyük uyanışı için bazı işaretlerin geleceğini iddia ediyor. Yeni bir boyuta kapı açılacağına inanan bu grup, insan bilincinde büyük bir değişiklik olacağını söylüyor. Geçtiğimiz yıl Sabah gazetesindeki bir habere göre ise Ses terapisti Belma Yener 10.10.10 tarihi için şöyle söylüyordu: İnsanın birçok boyutu var. 10 Ekim 2010'dan itibaren de yeni bir boyutumuzun farkına varacağız. Yakında bizim boyutumuzla etkileşim alanına girecek olan bu yeni enerji, yepyeni boyutları anlamamıza yardımcı olmaya başlayacak. Başka ülkelere nasıl kolayca seyahat edip ulaşabiliyorsak birkaç yıl içinde de, diğer boyutlara bu kadar kolay ulaşabileceğiz. Bugün bütün dünyada meditasyon yapılacak. Türkiye'de de saat 10.00'da isteyen herkes meditasyon yapabilir. Evrene bizim ondan ne istediğimizi söyleyebiliriz. Bu ifadeler bahsettiğim arayışın bir örneği olmakla birlikte, dış etkinin nasıl bir ümitle beklendiğinin göstergesi. İşin kötüsü ne 10.10.10'da, ne de 11.11.11'de böyle bir kapı açılmadı. İlk paragraflarda anlatmaya çalıştığımız bir şeyi tekrar etmekte fayda var: Yapay, tamamen insan ürünü, dayandırılmış olduğu kutsiyetin bile yanlış hesaplanmış olduğu bir takvim sisteminde benzer sayıların yanyana gelmesinde büyük manalar aramak pek akılcı bir davranış değil. Yapay değil de doğal bir durum bile olsa, sayıların yanyana gelmiş olmasının boyutlar açacak manaya sahip olması gerektiği de başlı başına bir kabul. Zira bir bahçeye yanyana dikilmiş üç ayçiçeğinin tohum sayılarının aynı olması da herhangi bir boyut açmıyor. Bilim insanları bu tip ümitlere hep karşıymış ve dünyanın ilerleyişinden memnunmuş gibi görünebilirler. 11.11.11'in manalı olduğunu düşünen birisi de muhtemelen beni şu an çok mekanik ve duygusuz bulmaktadır. Belki haklı bile olabilir. Oysa ben sadece rasyonel düşünmeyi tercih ediyorum. İnsanların büyük uyanışı için gerçekten uyanmaları gerekir; takvimlerin 11.11.11'i göstermesi değil. Bu büyük ölçüde bir sorumluluk devridir. Karşı durduğumuz her ne varsa bunlara organize bir tepki oluşturmak yerine 1 rakamlarının organizasyonunu beklemek, insanların kendi inançlarını istismar etmeleri gibi duruyor. Konuyu daima fırsata çevirmek isteyenler de mevcut elbet. Örneğin e-posta kutuma üyesi olduğum bir çiçek mağazasından 11.11.11 bir daha gelmeyecek! başlıklı, çiçek almaya özendirici bir e-posta düşmesi başka nasıl açıklanabilir? İnsanların bu tarihte doğum yapmak ya da evlenmek için sıraya girdiklerini duyuyoruz. Ben düğün salonu sahibi olsa idim arz-talep eğrilerinin daha yüksek bir fiyatta kesiştiklerini keyifle izleyebilirdim. Daha önce geldi, yine gelir. 11.11.11 bir daha gelmeyecek diye boşuna üzülmeyelim. Miladi takvime göre ilk 11.11.11 zaten 11 Kasım 11 yılı idi. Her yüzyılda yılın son iki rakamını yazmayı adet edindiğimize göre bir önceki de 11 Kasım 1911'de gerçekleşmişti. Sıradaki da 11 Kasım 2111 yılında olacak. (ve hatta bence daha fazla bir (1) olması onu daha estetik kılıyor...) Ayrıca miladi takvim kullanmak zorunda da değiliz. Kavimler Göçü'nü, Fransız Devrimi'ni ya da İstanbul'un Fethi'ni milat alarak kendi göçi, devrimi, fethi takvimimizi oluşturabiliriz. Böylece tekrarlı sayılarla farklı zamanlarda da karşılaşabiliriz. Ben şimdilik Tevfiki takvimime bakıyorum: Yanyana gelen rakamlar değil belki ama üst üste biriken fatura ve ekstreler oldukça farklı boyutlar açabiliyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/sicak-hava-balonlari.html", "text": "İnsanoğlunu en çok meraklandıran konulardan biri. Kimileri için özgürlük, kimileri için zamansal kazanç ve kimileri için ise sadece bir merak... Uçmak dendiğinde bugün göz önüne daha çok uçaklar geldiğinden, ilk uçağın mucitleri Wright kardeşler, uçuşun da mucidi sanılabilirler. Oysa uçmayı başaran ilk araçlar uçaklar değil, sıcak hava balonlarıdır. Balon fikrinin ilk kez ortaya çıkışı çok enteresandır. Hidrojeni bulan Henry Cavendish'in 1766 yılında bu gazın havadan hafif olduğunu görmesi ve 1767'de Joseph Black'ın hafif bir aracın hidrojenle doldurulduğu zaman uçabileceğini öne sürmesiyle balon fikri doğdu. Bir cismin havaya yükselebilmesi için havadan daha hafif olması gerektiği ve sıcak havanın da soğuk havadan daha hafif olduğu fiziksel gerçeğinden yola çıkarak balonu bulanlar, Fransız Joseph Michel Montgolfier (1740-1810) ve Jacques Etienne Montgolfier (1745-1799) Kardeşler oldu. İlk insansız sıcak hava balonu uçuşu, Annonay köyünde çapı 10,5 metre olan ipek ve keten bir torbayı sıcak havayla doldurduktan sonra bunu serbest bıraktıklarında balonun yükselmesi ile oldu. Tarih 5 Haziran 1783 ü gösteriyordu. Bu balon, insanın uçurduğu ilk araçtı ve 450 metre kadar yükselerek 10 dakikada 2,5 km (1.5 mil) yol almıştı. Ancak ilk balon hidrojenle değil sıcak havayla doldurularak uçtu. Öz ağırlığı soğuk havadan daha düşük olan sıcak hava, bacadan tüten duman gibi soğuk hava üzerinde yükselir. Günümüzdeki balonlar bu basit ilkeye göre tasarlanır. Balon ana gövdesini oluşturan ve yanmaz kumaşlardan yapılan kısmın içi sıcak havayla doldurulur. Balonun ana gövdesinin altında, yolcuların ve havayı ısıtmaya yarayan yakıtın yer aldığı bir sepet bulunur. Gövdenin tepesinde yer alan ve paraşüt valfı olarak adlandırılan bir delikle, balonun içindeki hava kontrol edilebilir. Yolcu sepetinin üzerinde bulunan havayı ısıtan mekanizmanın ateşleyici bölümü ve deliği açıp kapatmaya yarayan ipler yardımıyla, balonun alçalıp yükselmesi sağlanır. Balonun yükselmesi istendiğinde, ateşleyiciyi çalıştıran ip çekilir ve ateş balonun gövdesindeki havayı ısıtarak yükselmesine neden olur. Bir balonu uçuşa hazırlamak birkaç adımdan oluşan basit bir süreçtir. Yer ekibi, balon teçhizatını muhafaza aracından çıkarıp açtıktan sonra dikey askıları sepete, brülörleri ve zarf kablolarını da askılara bağlar. Ardından zarfı serer ve şişirme vantilatörüyle soğuk şişirme işlemine başlanması için balonun ağzını açık tutarlar. Zarf, kapasitesinin %75'i kadar dolduğunda hala yana yatmış şekilde dururken, pilot brülörleri çalıştırarak şişirme işleminin sıcak havayla gerçekleşen aşamasında zafın içine propan ısısının aktarılmasını sağlar. Zarfın içindeki hava, dışındaki havadan daha sıcak olduğunda, balon yukarı dikilir ve balonun tepesine, diğer bir deyişle tacına bağlı bir ipi tutan bir ekip üyesi tarafından sabitlenir. Balon çeperinin dokusundan kaçakları önlemek için, kumaşa kauçuk ya da neopren emdirilir. Gazlı balonların zarfı küreseldir. Bağlanacak ağırlıkların eşit olarak dağılabilmesi için üzerine file geçirilir. File ipleri balonun altında birleşerek, bir yük halkasına bağlanır. Kişileri ve donanımları taşıyan sepet, bu halkaya asılır. Zarf tümüyle kapalı değildir. Alt kesimde ağız yada sap denilen düz, uzun ve açık bir tüp bulunur. Balon yükselirken atmosfer basınca azalır ve balon içindeki gaz genleşir. Ağız genleşen gazın fazlasının atılmasını sağlar. Böylece iç basınçtan dolayı balonun patlaması önlenir. Balon alçalmaya başlayınca ağız kendiliğinden kapanır. Bu durum, havanın zarf içine girip hidrojenle birleşerek yanıcı bir karışım oluşturmasına engel olur Standart bir balon şişirildiğinde, içinde yaklaşık 90.000 fit küp (2.548.515 litre) hava tutar. Kaldırma kapasitesi deniz seviyesinde, dışarıdaki hava sıcaklığı 65 Fahrenheit (18 Santigrat) dereceyken ölçülür. Toplam, diğer bir deyişle brüt kaldırma kapasitesi 725 kg.'dır. Balonların çoğu, gereken yakıt ve teçhizat yüklenip uçuşa hazır hale getirildiğinde yaklaşık 317 kg. ağırlığa ulaşır; böylece yolcular için 408 kg.'lık bir kapasite kalır. Orta büyüklükte bir balon deniz seviyesinde dört kişiyi taşıyabilir, ancak daha yüksek irtifalara, örneğin dağlara çıkıldığında, kapasite sadece iki kişiye düşebilir. Balonu havalandırmak için pilot brülörü ateşler, böylece zarfın içindeki sıcaklık artar ve bu hava dışarıdaki havadan daha hafif olduğundan balon yerden kesilir. Zafın dışındaki hava ne kadar soğuk ve nemsiz, zarf ne kadar büyük ve yolcu ağırlığı ne kadar az ise kalkış o kadar kolay olur. Ayrıca, bir sıcak hava balonu tıpkı uçurtma gibi rüzgarın hızına bağlı olarak uçar.Rüzgarın yönü ve şiddeti ise balona yön vermek için kontrol edilebilen bir olgu değildir. Her yükseklikte ve dakikada rüzgarlar balonlara farklı tepkiler verdirebilir; işte bu nedenle havacılık tarihinde sıcak hava balonları yerlerini zaman içinde uçaklara bıraktılar. Balonlara yön vermek hiç de kolay bir beceri değildir. Balon zaten aerodinamik bir yapıda olmadığından dolayı, dış etkilere açıktır. Balonun rotasını rüzgar belirlerken, pilotun yön seçmesi ancak başka bir yöne esen bir hava akımına doğru yükselme veya alçalma yoluyla mümkündür: Pilot, ateşleme yani zarfın içindeki ısıyı artırma yoluyla balonun yükselmesini, soğumasını sağlama yoluyla da balonun alçalmasını sağlar. Eğer balonun alçalması istenirse, tepedeki deliği kontrol eden ip yardımıyla delik açılır ve sıcak havanın balonun tepesinden uçup gitmesine izin verilir. Gövdesindeki hava soğuyunca balon yeniden alçalmaya başlar. İniş için pilot menfez ipini çeker ve zarftaki sıcak havanın manevra menfezinden boşalmasını sağlar. Bu sebeplerden dolayı, balonlar bir yerden bir yere ulaşmak için elverişli araçlar değildirler. Çok usta balon pilotları bile sıcak hava balonlarını tam anlamıyla kontrol edemez. Kimi zaman rüzgarlar istenmeyen yönden esebilir. Bu nedenle genelde ekipten birinin balonu yerden bir otomobille izlemesi ve nereye indiğini kontrol etmesi daha güvenli olur. Sıcak hava balonları geçmişte keşif, gözetleme ve askeri görevlere hizmet etmişti. Günümüzde ise daha çok turistik amaçlarla kullanılıyor. Havada huzurlu ve sakin bir uçuş yapmak için, çevre güzelliklerinin tadına varmak isteyenler için, balonlar çok uygun bir tercihtir. Ülkemizde Antalya ya da Kapadokya gibi turistik bölgelerde balon gezileri sıkça yapılır. Bunların dışında ise reklam amaçlı ilgi çekici değişik tasarımlardaki sıcak hava balonlarına da sıkça rastlamak mümkündür. Konuk Yazar: Onur Göktepe İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri fakültesi mezunu olan Uçak Mühendisi Onur Göktepe, uzun yıllardır havayolu ve özel jet işletmelerinde kalite ve emniyet alanında çalışmaktadır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/tekinsiz-vadi.html", "text": "Robotlar, zombilere ve insanlara karşı... Aklınıza hemen ikinci sınıf bir Hollywood filmi veya bir fantezi romanı senaryosunda harmanlanmış klişe sahneler gelmesin, tekinsiz vadi teorisini anlamaya çalışacağız. Tekinsiz vadi temelde bir robotun gerçek bir insan kadar olmasa bile, insana benzer niteliklerde görünmesi ve davranması karşısında yaşadığımız ani şaşırma, ürkme, tiksinti, nefret tarzı olumsuz tepkileri açıklamaya calışan bir varsayımın adı. İlk kez, Japon robotik profesörü Masahiro Mori'nin 1970 yılında dilimize Tekinsiz Vadi olarak çevrilebilecek Bukimi no Tani Gensho adlı makalesinde ortaya attığı sav üzerine ortaya çıkmıştır . Mori bu fikri geliştirirken Ernst Jentsch'in 1906 yılında açıkladığı Tekinsizliğin psikolojisive Sigmund Freud'un 1919 yılında detaylandırdığı Tekinsiz makalelerinden yola çıkmıştır . Kabaca tasvir etmek gerekirse bahsi geçen vadi, robotun insana benzerlik derecesiyle, insanın bu robota verdiği tepki arasındaki ilişkiyi gösteren bir grafikle açıklanabilir (bkz. Şekil 1). Genel olarak robotun dış görünüşü ve davranışları insanınkine yaklaştıkça, gözlemci insanın robota karşı gösterdiği duygusal tepki, olumlu ve empatik şekilde artmaktadır. Ancak robotu insansılığa yakınlaştırdıkça öyle bir noktaya geliriz ki, bu tepki olumludan olumsuza doğru bir sıçrama yapar. Eğer o noktayı aşabilir ve robota insansı özellikler katmaya devam edebilirsek, neredeyse insan ve tamamiyle insanı birbirinden ayıran o derin yarığa takılmaz ve böylece insan-robot ilişkisinde karşımıza çıkan, tarifi yerindeyse acayip hissin üstesinden gelmiş oluruz. Bu tarz bir robotla karşı karşıya kaldığımızda yaşayacağımız olumsuz hisler ve bu hislerin yoğunluğu tabii ki insandan insana değiştiği gibi, robotlara, bilim kurgu eserlerine aşinalığa bağlı olarak da değişkenlik gösterecektir. Bu bağlamda sizleri ürkütebilecek, şaşırtabilecek ve hatta rahatsız edebilecek birkaç videoyu paragraf aralarına serpiştirdim. Aşağılara doğru ilerledikçe kendi tekinsiz vadinizin genişliğine ve derinliğine kendiniz karar verebilirsiniz. Peki, ne tarz bir zihinsel süreç bizde bu hisleri tetikliyor olabilir? Şu ana kadar ortaya atılmış bazı varsayımlar şöyle: - Sağlıklı eş seçimi: Evrimde çok önemli bir rol oynayan içgüdülerden olan ve bizi çekici olmayandan uzaklaştırmaya programlanmış mekanizmanın harekete geçmesi, tetikleyici bir unsur olabilir. Doğurganlık ihtimali düşük, zayıf hormonal sağlık belirtileri gösteren, veya yetersiz bağışıklık sistemi izleri taşıyan yüz ve bedenin rahatsız edici görünümlerinin bizlerde oluşturduğu hissiyatın bir etmen olabileceği kaydedilmiştir . - Ölümlülüğün belirginliği: Genel olarak, kendisine bir gün öleceği hatırlatılan kişinin bu gerçeğin aklına gelmesi ile duyduğu farkındalık hissini belirtir. Bu tarz, parçalar halinde birleştirilmiş android bir robotun da aynı hisleri uyandırdığını savunan bilim adamları, bilinçaltımızdan şu düşüncelerin geçebiliyor olacağını iddia ediyorlar: (1) İnsan dış görünümlü ama mekanik iç parçalı bir varlığın bizde bıraktığı hepimiz birer ruhsuz makineyiz tarzı kekremsi tat. (2) Farklı evrelerde bozulan ve parçalanan insan görünümlü robotların zihnimizde savaş meydanı görüntüleri oluşturması. (3) İnsan kopyası olarak üretilen bu robotların, insanların benzeri olarak işimizde, ilişkimizde bizleri yerlerimizden edeceği hissi. (4) Sarsıntılı ve kesik kesik hareket eden robotun bizde uyandıracağı vücut kontrolümüzü kaybedebileceğimiz korkusu. - Patojenlerden kaçınma: Bu tarz bir robotla karşılaşma, tiksinme ve iğrenme şeklinde kendini gösteren, türlü kaynaklardan ortaya çıkabilecek patojenlerden sakınma güdüsüyle evrilmiş zihinsel mekanizmalarımızı tetikler. Ne kadar çok insana benzerlerse, robotların eksiklikleri o kadar göze batar ve bu eksiklikler de hastalıkların, bakterilerin, virüslerin ve diğer parazitlerin habercisi olabileceği izlenimi uyandırırlar, deformasyona uğramış, hasta insanlara baktığımızda hissettiğimiz gibi. Bu yüzden, robotlarda gözlemlediğimiz dış görünüş bozuklukları, cesetlere ve görünür hastalıklardan muzdarip insanlara karşı içgüdüsel olarak takındığımız korku, dehşet ve tiksinti tavırlanırını ortaya çıkarır . - İnsan normlarının ihlali: Eğer bir varlık yeterli derecede insan-dışı bir varlık olarak gözüküyorsa, insana benzeyen yanları farkedilip, bu tarz bir empati kurulacaktır . Ancak bu varlık insana çok benziyorsa, insan olarak algılanır ve yaptığı insandışı hareketler insanda gariplik veya tuhaflık hissi uyandırır. Diğer bir deyişle algıda belirsizlik ilkesi uyarınca, tekinsiz vadide sıkışıp kalmış o robotun insana benzeyen özelliklerinin övülmesi yerine, insana benzemeyen özelliklerinin yerilmesi yeğ tutulur ve başarısız bir robot olduğu izlenimi oluşur . Peki bu tarz android robotlara gerçekten ihtiyacımız var mı? Osaka Üniversitesi'nden Prof. Ishiguro, yaşadığı küçük Japon kasabası Keihanna'dan öğretim pozisyonunun bulunduğu Osaka Üniversitesi'ne gidip gelmekten bitap düştüğünde kendi mekanik ikizini yapmaya karar verdiğini söylüyor. Öğrencilerine video-konferansa göre daha zengin bir tecrübe yaşattığını söyleyen Ishiguro, konuşmacının görüntü ve sesinin iletiminin yanında sınıftaki varlığının da önemli olduğunu savunuyor (bkz. Şekil 2). Batının büyük korkusu olan androidlerin dünyayı ele geçirmesinin ve yer yer insanların düşmanları olarak gösterilmesinin tersine, Japonlar insan ve robotların beraber yaşadıkları ve beraber ürettikleri bir geleceği hayal etmeye daha meyilliler. Diğer taraftan tekinsiz vadi kavramı bilim dünyasında tartışmalı bir teori olmayı sürdürüyor. Kimi araştırmacılar insana benzediği iddia edilen robotların 1970'lerin teknolojisiyle zaten insana benzemekten hayli uzak olduğunu ve bu yüzden de bu tarz bir ölçüm yapılamayacağını iddia ederek bu teoriyi reddediyorlar. Robotik ve heykeltraşlık alanında eserler veren David Hanson gerçekliği grafikteki tek bir eksene indirgeme çabasının anlamsız olduğu kanısında. Benzer şekilde, Carnegie Mellon Universitesi'nden psikolog Sara Kiesler de bu teoriyi hem destekler hem de çürütür nitelikte kanıtlar bulunduğunu ifade ediyor. Aslına bakarsanız, Mori'nin kendisi bile tüm kariyeri boyunca kendi önerdiği derin vadi grafiğini destekleyecek herhangi bir veri sunmuş değil. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde kişisel robotlar bölüm başkanı olarak çalışan Cynthia Breazeal bu teori icin şu sözleri söylüyor: Bu bir teori değil, bir gerçek de değil. Yeterli bilimsel kanıt yok. Sadece sezgisel bir şey. Tekinsiz vadiyi eşelemeye devam ettikçe karşımıza bir de Türk bilim insanı çıkıyor. California Üniversitesi hocalarından Y. Doç. Dr. Ayşe Pınar Saygın da beynimizin derinliklerinden gelen bir hisle karşı karşıya olup olmadığımızın cevabını arayanlardan. Son çalışmasının bulgularını Akıllı Robotlar ve Sistemler konferansında (IROS 2011) da dinleme imkanı buldum. Dr. Saygın deneylerinde yaşları 20 ile 36 arasında değişen ve robotlarla uzaktan yakından bir ilişkisi olmamış 20 denek kullandığını belirtiyor. Geçmişte Osaka Üniversitesi'nde Prof. Ishiguro ile beraber calışmış olan Saygın, deneyinde aynı üniversitede yaratılmış Repliee Q2 adı verilen robotu kullanmış (Şekil 3). Bu robot oldukça donanımlı bir şekilde, yüzündeki 13 motoru sayesinde gözlerini, kaşlarını, yanaklarını, gözkapaklarını, dudaklarını ve boynunu kullanarak insanlar gibi yüz ve ağız şekilleri verebiliyor. Araştırmacılar bu robotun el sallarken, su içerken, kafa sallarken ve masadan bir parça kağıt alırken videolarını kaydetmişler. Bir başka seansta da Q2'nin replikası olduğu kadının da aynı hareketleri tekrarlamasını istemişler ve onun da videosunu çekmişler. Son olarak robotun sentetik derisini ve saçlarını soyarak, aynen Terminator filminde olduğu gibi ağzı yüzü yanmış, kabloları dışarı fırlamış robot kimliğine büründürülmüş robotun aynı hareketleri yinelemesi sırasında videoya almışlar. Daha sonra deneklere bu videolar izlettirilirken beyinleri işlevsel manyetik rezonans görüntüleme makinesinde taranmış. Sonuçlara gelince: Gerçek insan ve metalik robot görüntülerine deneklerin beyinleri beklenen tepkileri göstermiş. Ancak insansı davranışlar sergileyen robotun görüntüleri esnasında sıradışı bölgelerde hareketlilik sezilmiş. Paryetal korteks bölgesinin bazı özel bölgelerinde, ki bu bölgeler görsel korteks ve motor korteksi birbirine bağlayan ve empatiden sorumlu olan ayna nöronlarının bulunduğu düşünülen yerler oluyor, yüksek seviyede hareketlilik gözlenmiş (Şekil 4). Çıkardıkları sonuç ise hayli enteresan. Beynimiz, androidin insansı görünümü ile robotsu hareketi arasındaki aykırılığı işlemekte zorlanıyor. Oysa ki insanın insan gibi görünüp insan gibi hareket ettiği ve robotun robot gibi görünüp robot gibi hareket ettiği videolarda beynimiz beklenen tepkiyi gösteriyor. Görünen o ki, beynimiz için ne biyolojik görüntü, ne de biyolojik hareket sorun teşkil ediyor diyen Dr. Saygın ekliyor: Önemli olan beklentilerin karşılanması, yani görünüm ve hareketin ahenk içerisinde olması. İnsansı robotların kullanımının yaygınlaşmasıyla, belki de gelecekte algı mekanizmalarımız da yeni sosyal partnerlerimiz olacak robotlara uyum sağlayacak şekilde evrilecektir. Sonuç olarak bu robotlarla ilgili bizleri ürküten, korkutan, rahatsız eden, tiksindiren, vb. bir şeyler olduğu gün gibi ortada. Eğer ki bu robotlar hayatımızın bir parçası olacaklarsa, bu hislerin estetik ve hareketlerin uyumsuzluğuyla açıklamaya çalışan tekinsiz vadiden mi, yoksa başka bir mekanizmadan mı kaynaklandığı sorusunun cevabının verilmesi gerekiyor. Bu sebeple, robotik araştırmaları, tasarı metodolojisi geliştirme misyonuyla da insanın gizemini çözebilmek için büyük önem taşıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/uzay-boslugunda-hayatta-kalmak-tardigrada.html", "text": "Mutlak sıfıra yakın sıcaklık, tam vakum ortamı ve kozmik radyasyon... Bir canlı için belki de en zorlu koşul, uzay boşluğu olsa gerek. Bir insanın uzay boşluğuna korumasız olarak çıkması, saniyeler içinde donmasına, akciğerlerinin çökmesine, kanındaki tüm oksijenin gaza dönüşmesine neden olabilir. Durum, bizim gibi kompleks canlılar için bu kadar vahim iken, sıra dışı bir canlı türü, uzay boşluğunda zarar görmeden günlerce hayatta kalabiliyor. Tardigrad'lar... Günümüzde, Tardigrada şubesine bağlı 1000 farklı Tardigrad türü tanımlanmış durumda. Habitatları o kadar geniş ki, Himalaya'lardan(+6000 metre) derin denizlere (-4000 metre), ekvatordan kutuplara kadar her yerde bu türlere rastlamak mümkün. Aynı zamanda, göl, tatlı su kaynakları, taş duvarlar ve çatı gibi daha ılımlı ortamlarda da bu canlılar görülebiliyor. Genellikle nemli ortamlarda yaşayan bu türler, düşük nem ortamlarında da hayatta kalabiliyor. Tardigrad'ların popülaritesi de yaşadığı çevrelerin bu aşırı özelliklerinden kaynaklanıyor. Bir çok canlıyı öldürebilecek olan ortamlarda hayatta kalabiliyor. Mutlak sıfıra ( 273 C) yakın sıcaklıklarda yaşayabilirken, çoğu hayvanın dayanabileceği radyasyondan 1.000 kat daha fazla radyasyona direnç gösterebiliyor. Küçük Dev! Aynı zamanda Su ayısı olarak da adlandırılan Tardigrad'lar suda yaşayan, mikroskobik boyutlarda ve 8 bacaklı bir hayvan türü. İlk defa 1773'te Johann August Ephraim Goeze tarafından keşfedilen tür, su içinde yaşamasına rağmen bacaklara sahip olması yüzünden su ayısı lakabını almış. Keşfinden 3 yıl sonra İtalyan biyolog Lazzaro Spallanzani tarafından Yavaş Yürüyen anlamındaki Tardigrada adı verilmiş. Işık mikroskoplarında rahatlıkla görünen yetişkinlerinin boyu 1.5 mm'yi bulurken, en küçükleri0.1 mm'nin altında olabiliyor. Hayata yeni başlamış bir larvalarının boyutu ise sadece 0.05 milimetre. Tardigrad'lar, silindirik bir vücuda bağlı, biraz tombul sayılabilecek 4 çift bacağa sahip. Baş kısmını saymazsak, 4 bölmeli olan vücudu, her bölmesinde eklemsiz ve 4 pençeli bacaklar barındırıyor. Pençeli bacaklar, kum tanelerine veya bitki yüzeylerine tutunmalarını sağlıyor. Kitin'den oluşan dış katmanı ise periyodik olarak yenileniyor. Yapısal Özellikleri Tardigrad'ların bir diğer ilginç özelliği ise eutelic olması. Bunun anlamı, bireylerin doğum anında sahip olduğu hücre sayısının hayatları boyunca sabit kalması. Aynı türdeki tüm bireyler de aynı sayıda hücreye sahip. Kimi türler 40.000 kadar hücre barındırırken, kimileri daha az hücreye sahip. Üremeleri ise eşeyli olabileceği gibi, partenogenez ile gerçekleşebiliyor. Yani dişi yumurtası, döllenmeden bir birey oluşturabiliyor. Tardigrad'lar, bizim sahip olduğumuz gibi solunum organlarına sahip değiller. Gaz alışverişi, tüm vücut yüzeyi üzerinden gerçekleştiriliyor. Ağız kısmı ise stylet adı verilen keskin, bıçak benzeri yapılara sahip. Bu kısımlar ile bitki hücrelerini, algleri, küçük omurgasızları ve hatta diğer Tardigrad'ları tüketebiliyorlar. Tardigrad'ları Ne Yok Eder? Hiçbir Şey! Bu canlılar üzerinde gerçekleştirilen gözlemler, bu türlerin sıcak su kaynaklarında, Himalaya'ların tepe noktalarında, katı buz katmanlarının altında ve okyanus çökeltilerinde yaşam bulabildiğini gösteriyor. Şimdi Tardigrad'ların dayanabildiği bu aşırı çevre şartlarına biraz değinelim, ardından bu dirençlerini neye, hangi mekanizmalara borçlu olduklarına inceleyelim.. Sıcaklık: Tardigrad'lar, 151 C sıcaklıkta dakikalarca hayatta kalabiliyor. Aynı şekilde -200 C'de de zarar görmeden günlerce yaşayabiliyor. Mutlak sıfırın 1 C üstünde (-272 C'de) de bir kaç dakika boyunca canlı kalabilir. Basınç: Bu türler, aşırı derecede düşük basınçta da canlı kalabiliyor. Benzer şekilde atmosferik basıncın 1200 katı kadar yüksek basınçlarda da canlılığını kaybetmiyor. Yapılan önceki uzay deneylerinde, uzay vakumuna doğrudan 1o gün boyunca maruz kalan Tardigrad'ların Dünya'ya geri getirildiklerinde canlı kaldığı görülmüş. Tardigrad'ların bazı türlerinin ise atmosferik basıncın 6000 katına dayandığı bilinmektedir. Ki bu basınç, okyanus tabanının en derin noktasındaki basıncın yaklaşık 6 katı. Susuzluk: Tardigrad'lar, mutlak kuru bir ortamda 10 yıl boyunca hayatta kalabilmektedir. Radyasyon: Çoğu canlı için ölümcül radyasyon seviyelerinde, Tardigrad'lar hayatta kalabilir. 5000 Gy ve 6200 Gy gibi radyasyon seviyelerinde hayatta kaldığı gözlemlenmiştir. Kıyaslama yapmak istersek, insanlar için 10 Gy'nin ölümcül olduğunu söylemek yeterlidir. 2007 Ekim'de gerçekleştirilen Foton-M3 adlı uzay uçuşu sırasında kozmik radyasyona maruz kalan Tardigrad'lar Dünya'ya geri döndüklerinde%68'den fazla oranda hayatta kalabilmiş ve hatta sağlıklı yavru verebilmiştir. Mayıs 2011 yılında Endeavour mekiğinin son görevi STS-134'te de Tardigrad'lar üzerinde yoğun çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Çevresel Toksinler: Tardigrad'ları chemobiosis adı verilen evreye girerek, çevresel toksinlere karşı yüksek direnç gösterebilirler. Ancak, bu konuda gerçekleştirilen laboratuvar çalışmaları hala sürmektedir. Peki Nasıl? Peki Tardigrad'lar bu aşırı ortamlara nasıl dayanabiliyorlar? Öncelikle, şunu belirtmekte fayda var: Yukarı sayılan aşırı koşullarda, Tardigrad'lar aktif olarak hayatta kalmıyorlar. Onun yerine Cryptobiosis adı verilen yarı-ölü evreye geçiyorlar. Kış uykusuna benzer bu evrede, metabolizma hızı neredeyse sıfırlanıyor. Cryptobiosis evresinde en belirgin değişikliklerden biri ise programlı su kaybı. Aşırı düşük sıcaklıklarda, Tardigrad'ların vücutlarındaki su oranını %85'ten %3'e kadar azalıyor. Bu şekilde, düşük sıcaklıklarda vücut suyunun donması ile meydana gelecek hasarlar önlenmiş oluyor. Tardigrad'lar hücrelerindeki suyu atarak, olası kristallenmeleri önlüyor. Bu direnç mekanizmasına da Cryobiosis adı veriliyor. Su kaybı, radyasyon direncinde de rol alıyor. Bu konu ile ilgili çalışmalar sürse de, temel direncin, vücutlarındaki düşük seviye sudan geldiği öne sürülüyor. Radyasyonun hücre içinde meydana getirdiği reaktif moleküller, susuz ortamda tepkime veremiyor. Düşük miktarda su, olabilecek zararlı reaksiyonların da meydana gelme riskini bu şekilde azaltıyor. Tardigrad'lar vücutlarındaki tüm suyu attıklarında, kıvrılıp şekil değiştirerek tun adlı formu alıyor. Bu durumda, metabolizma, normal seviyesinin %0.01'inden daha az seviyede çalışıyor. Vücutlarındaki su seviyesi ise normalin %1'ine kadar inebiliyor. Tardigrad'lar Üzerine Gelecek Çalışmalar Cryptobiosis üzerinde gerçekleştirilecek çalışmalar, Tardigrad'ların bu hayatta kalma becerilerini diğer organizmalara da uygulanmasını sağlayabilir. Nitekim, 2004 yılında bu konu ile ilgili gerçekleştirilen çalışmalar, aşı teknolojilerinde bazı gelişmeleri sağlamış bile. Cryptobiosis özelliği ile, bazı patojenleri öldürmeden kurutmak mümkün. Bu sayede, aşının içeriğindeki zayıflatılmış organizmalar kuru şekilde saklanabiliyor. Genel kullanıma açılırsa kuru aşılar, soğutuculara gereksinimi ortadan kaldıracak, dağıtım ve depolama açısından önemli avantajlar yaratacak. Benzer teknolojiler, spermlerin, tohumların kanın ve farklı gıdaların saklanması için de ileride kullanılabilir. Kim bilir, olası insan uygulamalarında, gezegenler arası yolculuklarda, dondurarak uyutma işlemi pek ala mümkün olabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/dosyalar/zombilestirebildiklerimizden-misiniz-konagina-hukmeden-parazitler.html", "text": "Alien filminde anlatılan, sanıldığı kadar gerçeküstü bir hikaye değil. Doğa, bu filmden çok daha tuhaf ve bu senaryoyu aratmayacak kadar da korkunç, konaklarına hükmeden parazit örnekleri ile dolu. Eğer bilim-kurgu filmlere meraklıysanız, muhtemelen Alien fimini izlemişsinizdir. Serinin ilk filminde, parazitik bir uzaylı, filmin ana kahramanı olan Ripley'in ekibinden bir insanın içine yumurtalarını bırakıyor ve bu larva, insanın içinde büyüyüp gelişerek en sonunda olgunlaşınca konağının göğsünü yırtıp dışarı çıkıyordu. Takip eden devam filmlerinde de benzer parazitik ilişkiler mevcuttu, hatta serinin son filmi olan Alien 4'te baş kahraman Ripley'le genleri karışan parazit Ripley'in davranışlarını değiştiriyor ve kahramanın bu korkunç parazite empati duymasını sağlıyordu. Alien filminde anlatılan, sanıldığı kadar gerçeküstü bir hikaye değil. Doğa, bu filmden çok daha tuhaf ve bu senaryoyu aratmayacak kadar da korkunç, konaklarına hükmeden parazit örnekleri ile dolu. Leziz, kırmızı orman meyveleri Myrmeconema neotropicum adı verilen bir tür yuvarlak parazitik kılkurdu, Güney Amerika yağmur ormanlarında yaşayan Cephalotes atratus cinsi karıncalara musallat oluyor. Normalde renkleri siyah olan karıncalar, bu parazitle enfekte olduklarında inanılmaz bir değişime uğruyorlar. Sağlıklı karıncaların normalde siyah renkte olan gövde arka boğumları gittikçe kızarmaya başlıyor. Renk değişikliğinin yanısıra, hasta karıncalar davranış bozuklukları da göstermeye başlıyorlar. Duruşlarını değiştirerek, adeta amuda kalkmış gibi gövdelerinin arka kısmını havaya kaldırmaya başlıyorlar. Havaya dikilen bu kırmızı boğum, görsel olarak ormanda sık bulunan kırmızı orman meyvelerine çok benzer hale geliyor. Böylece, normalde karıncaları içerdikleri kimyasal maddelerden ötürü yemeyi tercih etmeyen kuşlar, bu hasta karıncaları leziz orman meyveleri zannederek yiyorlar. Arka boğumun kızarırken incelen kabuğu, gövdenin bu yarısının kolaylıkla kopmasına ve kuş tarafından yutulmasına imkan tanıyor. Bu leziz meyveleri yutan kuşlar, kızarmış karınca boğumu içinde gizlenmiş olan kılkurdu yumurtalarını da yutmuş oluyorlar. Yutma sırasında patlayan boğum içindeki yumurtalar kuş dışkısı ile dışarı atılıyor. Enfekte kuş dışkıları, orman tabanına düştükten sonra karıncalar tarafından yavru karıncaları beslemek için toplanıp yuvaya götürülüyor. Enfekte dışkıdan yiyen yavru karıncalar parazitin yaşam döngüsünü tamamlıyor, ve büyüdükçe orman meyvesini andırmaya başlıyorlar. İntihar komandosu çekirgeler Suda üreyen bir kılkurdu olan Spinochordodes tellinii larvaları, içinde yaşadıkları sudan içen çekirge türü böceklere ağız yolu ile bulaşıyor. Larva, çekirgenin barsaklarına geldiğinde barsaklara tutunuyor ve çekirgenin hayati olmayan organlarını, yumuşak dokularını yiyerek burada yavaş yavaş büyümeye başlıyor. Kılkurdu erişkin hale geldiğinde neredeyse 30 cm boya ulaşıyor ve yumak halinde kıvrılarak çekirgenin kafası ve bacakları dışındaki tüm gövesinin içini dolduruyor. Bu aşamaya gelen kılkurdu, çekirgenin sinir sistemindeki sinir iletiminde kullanılan maddelere benzeyen kimyasal bir madde salgılıyor ve çekirgenin etrafta bulduğu ilk su birikintisine atlayarak intihar etmesine neden oluyor. İntihar eden çekirge suya düştüğü anda, o çırpınadursun, zavallı kurbanının organlarını çoktan yiyip bitirmiş olan kılkurdu hızla çekirgenin anüsünden çıkıyor, yüzerek uzaklaşıyor ve aynı su birikintisinin içinde çiftleşebileceği bir başka kılkurdu aramaya koyuluyor. 30 cm'lik kurt ufacık çekirgeye nasıl sığar diye düşünüyorsanız Fransa'da bu parazitleri inceleyen ekibin çektiği videoyu izleyebilirsiniz. Çiftleşen kılkurdu, içinde bulunduğu suya yumurtluyor. Yumurtadan çıkan larvalar, kendilerini bekleyen korkunç sondan habersiz yeni kurbanları olacak zavallı çekirgelerin su içmelerini beklemeye koyuluyor. Kedilere kur yapan fareler Sıtma yapan parazitin cok yakın bir akrabası olan Toxoplasma gondii, özellikle bağışıklık bozuk olan kişilerde ve anne kardındaki fetüslerde ciddi riskler oluşturmasına rağmen, bağışıklık sistemi düzgün çalışan kişilere çok zararı olmayan bir tek hücreli parazit. Genelde enfeksiyonunun fark edilmemesi nedeniyle de inanılmaz yaygın: dünyadaki insanların üçtte bir kadarı beyinlerinde hiç bir zaman farkına varamayacakları toksoplazma kistleri ile yaşayıp gidiyorlar. Toxoplasma, gelişim süreci boyunca iki konağa ihtiyaç duyan bir parazit. Sadece kedilerin barsaklarında çiftleşebilen bu parazitler yumurta benzeri bir yapı oluşturuyorlar ve bu yumurtalar kedi dışkısı ile dışarı atılıyor. Dışarıda aylarca hayatta kalabilen bu yumurtalar fareler veya diğer memeliler tarafından yendiğinde barsakta aktif hale gelen toxoplasma paraziti kan dolaşımı ile beyine geçiyor ve burada kistler oluşturuyor. Kediler, bu hasta hayvanları, örneğin fareleri yediklerinde yetişkin parazite çiftleşme ortamı sağlayarak parazitin yaşam döngüsünü tamamlıyorlar. Fareler, normalde içgüdüsel olarak kedilerken korkmaları ve özellikle de bulundukları ortamda kedi idrarı kokusu aldıklarında kaçma eğiliminde olmalarına rağmen, Oxford ve Stanford üniversitelerinde çalışan araştırmacılar, toxoplasma ile enfekte farelerin kedi idrarı kokusundan kaçmadıklarını, aksine bu kokuyu aldıklarında kokunun bulunduğu yerde daha çok vakit geçirdiklerini buldular. Dahası, hasta farelerin kedi idrarı kokladıklarında beyinlerindeki cinsel haz merkezlerinin de aktif hale geldiğini saptadılar. Kısaca toxoplazma paraziti enfekte ettiği farelerin kedilerden kaçmasına engel oluyor, hatta bu farelerin kendi can düşmaları olan kedilere tuhaf bir cinsel istek duymalarına da neden oluyor. Böylece kendilerinden kaçmayan fareleri kolayca yakalayan kediler parazitin eşeyli üreme fırsatı bulacağı bir sonraki yaşam sürecine geçmesini sağlıyorlar. Beyin yıkayan mantarlar Cordyceps genusuna mensup parazitik bir mantar, oldukça çeşitli bir böcek grubuna musallat oluyor. Karıncalar başta olmak üzere, yusufçukları, hamamböceklerini, kınkanatlı böcekleri, bal arılarını ve eşek arılarını da enfekte edebilen bu mantar, sporlarının böceğin dış gövdesine yapışması ile bulaşıyor. Gövdeye yapışan sporlar burada tomurcuklanıyor ve böceklerin trake boşluklarının gövdeye açıldığı deliklerden içeri girerek böceğin gövdesinin içine doğru büyümeye başlıyorlar. Miçelyum adı verilen bu ince lifler, içeride büyürken böceğin yumuşak dokusunu emerek tüketiyolar, ancak hayati organlara zarar vermiyorlar. Hayvan, bu süreç boyunca normal yaşantısına devam ediyor. Mantarların sporlanma zamanı geldiğinde, işgalci mantar böceğin beynini ve feromonlarını etkileyen bir madde salgılıyor. Bu madde, hasta böcekte yükseğe tırmanma dürtüsü uyandırıyor ve böcekler bulundukları yerdeki en uzun bitkinin dalına tırmanmaya başlıyorlar. En tepeye vardıklarında kıskaçları ile çıktıkları dala kendilerini sıkıca tutturuyorlar. Böcek ebedi istirahat yerine vardığı ve kıskaçları ile sıkıca tutunduğu anda, mantar böceğin beynini yemeye başlayarak böceği öldürüyor. Büyüyen mantar, filizlenerek böceğin kafası ve vücudunun diğer yerlerinden dışarı uzuyor. Kısa zaman sonra sporları olgunlaşıyor ve bu yüksek yerde patlayan kapsülleri sayesinde sporlar daha geniş bir alana yayılarak bir sonraki nesil böcekleri kolayca enfekte ediyor. Yukarıdaki örnekler, konaklarına hükmeden parazitlilerin belli başlıları. Bu örnekler haricinde balıklardan kabuklulara, böceklerden memelilere dek farklı grup canlılara musallat olup onların davranışlarını değiştiren benzer parazitler mevcut. Peki nasıl oluyor da musallat oldukları konaklarından çok daha basit yapıda olan bu parazitler kendilerinden çok daha karmaşık konaklarına hükmedebiliyorlar? Elbette ki bu göreceli basit canlılar bilinçli olarak konaklarına müdahale etmiyorlar. Zaman içinde gelişen bu özelliklerini binlerce yıl süren evrim sürecindeki doğal seçilim ilkesinin işleyişine borçlular. Tüm canlı gruplarında mevcut olan çeşitlilik, grubun mensubu olan üyelerin mevcut özelliklerini bir sonraki nesile geçirme konusundaki başarılarından belirleyici bir faktör. Çevre koşullarıyla uyumsuz ve hayatta kalma ihtimalini azaltan veya üreme ihtimalini düşüren özellikler bireylerin çiftleşme fırsatı bulamadan ölmelerine ve yeni bir nesil oluşturamamalarına neden oluyor. Nesiller geçtikçe olumsuz özelliklere sahip bireylerin sayıları azalıyor ve böylece bu özellikler gen havuzundan yavaş yavaş siliniyor. Aksine, çevre koşulları ile uyumlu, hayatta kalma ve üreme ihtimalini artıran özellikler, bu özelliklere sahip bireylerin ölüm risklerini azaltıyor ve doğal olarak bu özelliklerin bir sonraki nesle aktarılmasını kolaylaştırıyor. Böylece zaman içinde bu olumlu özelliklere sahip olan bireylerin sayısı toplumda artıyor. Toksoplazma parazitlerinden örnek verecek olursak, farelerin kediler tarafından daha kolaylıkla yakalanmalarını sağlayacak madde üretenleri daha başarılı olmuşlar. Bu maddeyi değil belki başka maddeleri üreten toksoplazma parazitleri ise yaşam döngülerini tamamlayamadıları için zamanla yok olmuşlar. Günümüze gelen tüm toxoplazma parazitleri tesadüfen başarılı olmalarını sağlayan bir mutasyon geçirmiş parazitlerin torunları. Doğa, evrim sürecinde ortaya çıkan tesadüfi mutasyonlar sayesinde hayatta kalma ve neslini devam ettirme konusunda başarılı olmuş birbirinden ilginç canlıları barındırıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/gorsel/ben-goldacre-sahte-bilimle-mucadele-etmek.html", "text": "Her gün gazetelerde, medyada sağlıklı yaşam için pek çok öneri yayınlanıyor. Kimi zaman birbiriyle de çelişebilen bu önerilerin hangilerinin doğru, hangilerinin aldatmaca olduğunu nasıl anlayabiliriz? Doktor ve epidemiyolojist Ben Goldacre, hızlı bir sunumla bize asılsız beslenme önerisi iddialarından ilaç endüstrisinin yaptığı aldatmacalara giden örneklerle, kanıtların nasıl saptırılabileceğini gösteriyor. Ben Goldacre, 1976 doğumlu İngiliz doktor, psikiyatrist, araştırmacı, yazar ve gazetecidir. Bilimi anlatmanın en iyi yolunun, sahte bilimi didiklemek olduğunu her fırsatta vurgulayan Dr. Goldacre, halen The Guardian gazetesinde haftalık olarak yayınlanan Bad Science isimli köşenin yazarıdır. Yazılarında özensiz gazeteciler tarafından yazılan bilimle çelişen yazılar, özellikle sağlık konusunda ortaya atılan bilimsel geçerliği olmayan iddialar, ilaç firmalarının yaptığı etik dışı uygulamalar, tıbbi şarlatanlar ve bilimsel verileri saptıran her tür yayın ve kişiyi ele alan Dr. Goldacre'nin aynı isimli çok satan bir kitabı da mevcuttur."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/guncel/cocuklari-3-boyuta-hazirlamak.html", "text": "Chicago Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre, Anne-babalarından nesnelerin şekil ve büyüklüklerinin tanımlarını duyan okul öncesi çocukları, duydukları kelimeleri kendi cümleleri içerisinde kullandıklarında 3 boyutlu düşünme yeteneklerinde önemli ölçüde gelişme kaydediyorlar. Bu araştırma, okul öncesi çocukların kullanmayı öğrendiği konumsal ve geometrik kelimelerin, bu çocuklar büyüdüklerinde sahip oldukları 3 boyutlu düşünme yeteneklerini, dolayısı ile çocukların matematik ve diğer bilimlerdeki başarısını etkilediğini gösteren ilk çalışma. Fazladan 45 konumsal terim öğrenen ve bunları kullanan çocuklar, sözel olmayan 3 boyutlu düşünme değerlendirmelerinde ortalama yüzde 23 gelişme kaydettiler. Chicago Üniversitesi'nde psikolog olan ve çalışmayı yürüten bilim insanlarından biri olan Susan Levine, Ulaştığımız sonuçlar okul öncesi çocukların 3 boyutlu uzay hakkında konuşmalarının, daha sonraki hayatlarındaki 3 boyutlu düşünme yeteneklerinde belirleyici rol oynadığını gösteriyor. dedi. Bu bulgu, matematiksel kavramlarla ilişkili kelimelerin çocuklar tarafından erken yaşlarda öğrenilmesinin ne kadar önemli olduğuna dair yeni kanıtlar sunuyor. Psikolog Susan Levine ve meslektaşları, önceki çalışmalarında çocukların erken yaşlarda matematik hakkında konuşmasının matematiğe olan yatkınlıklarının çok büyük oranda artırdığını göstermişti. Anne babalar ile çocuklar arasındaki ilişki gözlemlendi Araştırmacılar, bu araştırma için anne-babaları tarafından eşlik edilen 14 ila 46 aylık çocukların görüntülerini 4 aylık aralıklar ile 90'ar dakika boyunca kaydetti. Araştırma için olağan günlük aktiviteleri boyunca çocuklarıyla etkileşim halinde olan annelere öncelik verildi. Çalışma takımı, Chicago bölgesinde ekonomik ve etnik olarak farklı ailelerden 52 çocuk ve 52 birincil bakıcı seçilerek oluşturuldu. Araştırmacılar, hem çocuklar hem de bakıcıları tarafından kullanılan geometrik kavramlarla ilgili sözcükleri kaydettiler. Bu sayede çember, üçgen gibi 2 ve 3 boyutlu nesnelerin isimlerinin, uzun ve geniş gibi büyüklük ifade eden kelimelerin, ve eğik, kenar, köşe gibi şekil tanımı yapan kelimelerin kullanımını kayıt altına aldılar. Matematiksel kelimelerin kullanımı ile ilgili yaptıkları araştırmada olduğu gibi, araştırmacılar, birincil bakıcılar ve çocukların geometrik kelime kullanımı ile ilgili çok çeşitli veriler elde ettiler. Çocukların 14 ile 46. ayı boyunca kaydedilen 13.5 saatlik görüntülerde birincil bakıcılar ortalama 167 geometrik kelime kullandılar. Bu süre boyunca en az geometrik kelime kullanan birincil bakıcı 5 kelime ile yetinirken en fazla kelime kullanan bakıcı ise 525 kelime kullandı. Çocuklar arasında da benzer bir çeşitlilik mevcuttu. Çocuklarda ortalama kelime kullanımı 74 adet olmasına rağmen, kayıtlarda 4'den 191 kelimeye kadar değişen bir çeşitlilik olduğu saptandı. Araştırma boyunca daha çok kelime kullanan çocukların, daha çok kelime kullanan bakıcılara sahip olduğu gözlendi. Araştırmacılar, çocuklar 4.5 yaşına geldiğinde, onların nesneleri zihinlerinde ne kadar iyi döndürebildiklerini, bütün halindeki tasarımları ne kadar iyi kopyalayabildiklerini ve farklı nesneler arasındaki 3 boyutlu benzetimleri ne kadar iyi yapabildiklerini değerlendirdiler. Değerlendirmenin sonuçları, günlük etkinlikleri sırasında daha fazla geometrik kelime duyan ve bunları kullanan çocukların, bu aktivitelerde daha başarılı olduğunu ortaya çıkardı. 14 46 aylık çocukların geometrik kelimeler öğrenmesinin, farklı nesneler arasında 3 boyutlu benzetimler yapmaları ve nesneleri zihinlerinde döndürebilmeleri üzerinde çok büyük etkisi olduğu gözlendi. Anne-babaları ile yaptıkları olağan konuşmalar sırasında kullandıkları fazladan her 45 geometrik kelime, çocukların nesneleri 3 boyutlu benzetim yeteneklerinde yüzde 23, nesneleri zihinlerinde döndürme yeteneklerinde ise yüzde 15 artışa sebep oldu. Araştırmacılara göre, anne-babaların geometrik kelime kullanımının artması, çocukların geometrik ilişkilere olan dikkatlerinin ve geometrik problemleri çözme yeteneklerinin artmasına sebep oluyor. Ayrıca araştırmacılar, geometrik dil öğrenmenin, çocukların geometrik problem çözmesi sırasında ortaya çıkan zihinsel yüklenmeyi de azaltabileceğini düşünüyorlar. Söz konusu araştırma, Amerikan Ulusal Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Enstitüsü tarafından desteklenmiştir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/guncel/deprem-icin-erken-uyari-mumkun-olabilir.html", "text": "Denetimsizlik ve bilgisizlik yüzünden hala can alan ve önceden tahmin edilemeyen deprem afeti ülkemiz için da hala büyük bir problem ve uzmanlar uzun zamandır bir erken uyarı yolu arayışındalar. Yeni bir çalışma yerdeki ozon ölçümlerinin bu yönde kullanılabileceğini ortaya koydu. Applied Physics Letters dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, çatlak kayalardan sızan ozon gazı, depremi önceden tahmin etmek için kullanılabilecek bir gösterge olabilir, çünkü yıldırım gibi enerji deşarjları ile sentezlenen doğal bir gaz olan ozon, yeni araştırmaya göre yüksek basınç altında kırılan kayalardan da kaynaklanabiliyor. Virginia Üniversitesi, Mühendislik ve Uygulamalı Bilim Okulu'nda Mühendislik Fiziği profesörü olarak görev yapan Raul A. Baragiola, granit, bazalt, kuartz, gnays ve riyolit gibi kayaların kırılması ve delinmesi ile açığa çıkan ozonu ölçmeye dayanan bir dizi deney gerçekleştirdi ve en üretkeni riyolit olmak üzere kayaların çeşitli miktarlarda ozon ürettiğini ortaya koydu. Bazı depremlerin derinlerdeki faylarda basınç artışı ile başlamasından yola çıkarak bu depremlerin yarattığı ölçülebilir ozon sayesinde tespit edilebileceğini düşünen Baragiola, aynı zamanda depremi önceden sezdiği iddia edilen bazı hayvanların değişen ozon seviyelerine duyarlı olup olmadıklarını araştıran bir çalışmaya da başladı. Çalışmasını araştırma asistanı Catherine Dukes ve misafir öğrenci Dawn Hedges ile birlikte gerçekleştiren Baragiola'ya göre eğer gelecekteki araştırmalar yerdeki ozon seviyesinin yakın zamanda gerçekleşecek olan deprem ve fay kırıklarıyla bir korelasyonu olduğunu gösterirse, bir ozon detektörü ağı yardımı ile bu anomaliler tespit edilebilir ve böylelikle de depremler önceden tahmin edilebilir. Profesöre göre sadece depremler değil, maden ve tünel göçükleri ve hatta heyelanlar da bu sayede ön görülebilecek felaketler listesine eklenebilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/guncel/dunyanin-en-hafif-maddesi-gelistirildi.html", "text": "HRL Laboratuvarları, California Teknoloji Enstitüsü ve California Üniversitesi Irvine Kampüsü bilimadamları, ortak yaptıkları araştırma sonucunu açıkladılar: özgül ağırlığı 0.9 mg/cc olan ve Styrofoam malzemesinden yaklaşık yüz kat daha hafif olan dünyanın en hafif malzemesi. Geliştirilen malzeme yeni mikro-dantel yapısı sayesinde şimdiye dek üretilmiş diğer tüm hafif maddelerin sınırlarını zorluyor. %99,99 oranında hava içeren bu malzemedeki %0,01 oranındaki katı maddeler, iç içe geçmiş içi boş tüplerden oluşuyor. Her bir tüpün duvar kalınlığı 100 nanometre, ki bu insan saçından 1000 defa daha ince. Resimde görülen örnek %90 nikelden üretilen bir prototip. Ancak HRL'deki yapay malzeme bölümü yöneticisi Bill Carter, bu malzemenin başka maddelerden de imal edilebileceğini söyledi. Prototipin niktlden imal edilmiş olmasının tek nedeni, nikelin işlenmesinin kolay oluşu. Malzemenin yapısı hafifliğin yanısıra, malzemenin metallerden beklenmeyen ilave özelliklere de sahip olmasını sağlıyor: enerji emilim katsayısı çok yüksek ve %50'den fazla esnemeden sonra bile eski şekline dönebiliyor. Amerika'daki Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı için geliştirilen bu yeni malzemenin havacılık endüstrisinde, pil elektrodlarında, veya ses, titreşim ve şok emici olarak kullananılabileceği öngörülüyor. Bu inanılmaz buluşa ait detaylar, geçtğimiz ayki Science dergisinde yayınlandı. HRL'deki Tasarlanmış Malzemeler grubunun yöneticisi Dr. Bill Carter'a bu malzemeyi havaya atarsak ne olacağını sorduk. Bize bu malzemenin bir kuştüyü gibi davranacağını ve yere düşmesinin şimdiye kadar bilinen en hafif malzemeden 10 sn daha yavaş olacağını söyledi. Dr. Bill Carter, mikro-dantel malzemelerin geleceğinin çok parlak olacağını düşünüyor: Modern binalar, örneğin Eyfel Kulesi veya Golden Gate Köprüsü, mimarlarının öngörüsü sayesinde göreceli olarak inanılmaz hafif, zamanın ötesinde yapılar. Bizler de benzer şekilde, hafif malzeme üretiminde doğru malzeme seçerek ve nano ölçekte uygun yapılar tasarlayarak hafif malzeme üretiminde bir devrim yapmak niyetindeyiz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/guncel/karadenizde-surpriz-ayak-izi.html", "text": "İçinde önemli Türk araştırmacılarının da olduğu Fransız paleontolog grubu, Türkiye'de sıra dışı fosilleşmiş ayak izlerini keşfetti. 280 milyon yıllık ayak izleri, Dinozorlardan önce yaşayan küçük kertenkelelerin evrimsel gelişimlerine önemli ışık tutuyor. Paleobiyoçeşitlik üzerine çalışan Jean-Sebastien Steyer, Ronan Allain ve Şevket Şen tarafından gerçekleştirilen çalışma, Fransa Ulusal Doğa Tarihi Müzesi tarafından destekleniyor. Çalışmanın destekçilerinden CNRS'in sitesinde yer alan açıklamalara göre bulunan izlerin, Hyloidichnus captorhinide adlı bir kertenkele türüne ait olduğu tahmin ediliyor. Fosilleşmiş ayak izleri üzerinde yapılan testler, izlerin yaklaşık 280 milyon yaşında oluştuğunu gösteriyor. Aslına bakılırsa, bu türe ait bulunan ilk izler bunlar değil. Daha önce de benzer ayak izleri bulunmuş. Ancak, Türkiye'nin olduğu bölgede, ilk defa bu türe ait ayak izleri bulunuyor. Esasında, dinozor fosillerinin arandığı kazılarda şans eseri ortaya çıkan bu küçük kertenkele ayak izinin bulunduğu yer ise Karadeniz kıyısındaki Çakraz bölgesi. Peki bu ayak izlerinin Türkiye'de bulunması neden bu kadar önemli? Çünkü 280 milyon yıl öncesi, Pangea kıtasının olduğu zamana denk geliyor. Yani, tüm kıtaların büyük, tek bir kıta olduğu zamanlara... Bu kertenkele türü, Pangea'nın doğusundaki ve batısındaki kertenkeleler arasındaki bağlantıyı oluşturuyor. Ve dinozor öncesi bu kertenkele türlerinin, Dünya üzerinde oldukça geniş alanda dağıldığını gösteriyor. Çalışmayı gerçekleştiren araştırmacılardan Jean-Sebastien Steyer, bu geniş dağılımın sebebinin, dinozorlardan 60 milyon önceki aşırı nemli ve sıcak iklimin olduğunu belirtiyor. Çünkü sıcak hava, soğukkanlı canlıların sevdiği ortamı oluşturuyor. . Sıcak ve nemli hava, kertenkelelerin daha hızla büyümesine ve daha geniş alanlara yayılmasını kolaylaştırıyor. Türkiye'de bu türün görülmesi bu yüzden önem taşıyor. Kertenkelelerin, oldukça geniş bir alana yayıldığını gösteriyor. Çalışmada, İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Mehmet Sakınç ve Celal Şengör gibi önemli bilim insanları da yer alıyor. Aşağıda, çalışmanın adı ve görev alan araştırmacıların yer aldığı referans bilgisini görebilirsiniz. G. Gand, O. Tüysüz, J.S. Steyer, R. Allain, M. Sakınç, S. Sanchez, C. Şengor, S. Sen, 2011 New Permian tetrapod footprints and macroflora from Turkey : biostratigraphic and palaeoenvironmental implications. C. R. Palevol (2011), doi:10.1016/j.crpv.2011.09.002"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/guncel/marmaray-projesi-istanbulun-sakli-tarihini-aydinlatiyor.html", "text": "2004 yılında başlanan Marmaray Projesi çalışmaları sırasında bulunan arkeolojik buluntular, İstanbul'un 8 bin yıllık tarihine ışık tutuyor. Marmaray Projesi; Üsküdar-Yenikapı istikameti üzerinde temellendirilen, batırma tüp tünel tekniği sayesinde Boğaz'ın aşılacağı, Avrupa-Asya arasında önemli bir bağlantı noktası olacak proje. Bu proje Türkiye'de ilk olmasının ve İstanbul içi ulaşım açısından büyük önem arz etmesinin yanı sıra kültürel miras noktasında da ilgi çekici. Nedir bu kültürel miras olarak kastettiğimiz durum? Şudur ki; Marmaray Projesi kapsamında yapılan çalışmalar esnasında Yenikapı ve Üsküdar'da Bizans dönemine ve hatta neolitik dönemlere ait buluntulara rastlandı. O dönem çok ses getiren bu durum karşısında Marmaray Projesi'nin inşaat çalışmaları bir süreliğine durduruldu ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne bağlı olarak, uzman arkeologlar ile kazı çalışmalarına başlandı. Şu anki çalışmalarda gelinen noktada, burada yaklaşık 7 senedir çalışmalarını sürdüren arkeologların yanı sıra, jeofizik uzmanı, fotoğrafçı, restoratör, konservatör, antropolog gibi farklı branşlardan uzmanlar da görev alıyor. Kazı çalışmaları yer yer devam ederken, çalışmaların sonlandırıldığı noktalarda ise hızlı bir şekilde Marmaray Projesi inşaat çalışmaları gerçekleştiriliyor. Bu durum, çıkan eserler üzerinde titizlikle çalışan arkeologların hemen yan tarafında iş makinelerinin çalışmasına olanak verdiğinden ilginç görüntüler ortaya çıkabiliyor. İstanbul... Tarihler boyunca farklı kültürlere ev sahipliği yapan, hem Osmanlı'nın hem de Bizans'ın izlerini barındıran kültür kenti. İstanbul'un eski dönem yaşamları düşünüldüğünde Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi gibi Osmanlı ve Bizans dönemlerini yansıtan tarihi eserler karşımıza çıkıyor. Fakat İstanbul'un, gördüğümüz tarihi eserleri dışında çok farklı bir geçmişi daha var. Bunu kanıtlayan Marmaray Kazıları bizleri İstanbul'da M.Ö 6000'li yıllara götürüyor. Kazılar kapsamında Yenikapı'da keşfedilen ilk buluntu; Theodisios Limanı kendi döneminin uluslararası ticaret merkezi sayılıyor. Yapım tarihi M.S. 379-395 yılları olarak belirtilen liman, dönemin Bizans İmparatoru Theodisios'un adını taşıyor. Mısır'la yapılan buğday ithalatının durması üzerine bir dönem sonra etkisini yitiren liman, Likos Deresi'nden gelen alüvyonlar yüzünden zamanla kullanılmaz hale gelmiş. Limanın aktif olarak kullanılmamasına karşın yine de burada demirli olan gemilerin, fırtına ve terk edilme gibi nedenlerle battığı düşünülüyor. Kazılarda yaklaşık 36 batık gemi bulunmuş durumda. Gemilerin tarihlendirilmelerinde ise farklılıklar mevcut. 5. yy. olarak tarihlenen batık üzerinde halen çalışılıyor, bunun haricinde 6yy. 11yy. ve 12yy. olarak tarihlenen batıklar da var. Bulunan gemilerle birlikte anforalar, keramik parçaları, çanak çömlekler, altınlar da var. Yaklaşık 55.000m genişliğinde olan, adı Langa Bostanları olarak geçen kazı alanında ayrıca bol miktarda ahşap taraklar, deri sandalet tabanları, altınlar ve ibrikler de bulunmuş. Ayrıca yine bu alanda ortaya çıkarılan; 4,5 metre genişliğinde ve 51 metre uzunluğundaki 1700 yıllık Konstantin Suru kalıntıları, başka bir yerde benzeri olmamasından ötürü de önem arz ediyor. Şapel kalıntılarının ve su kuyusunun da bulunması bir başka detay. Alanda açığa çıkan taşlık alanın İstanbul'un en eski dönemlerine ait olduğu ve bu taşların Marmara Denizi'nin henüz göl olduğu dönemlerde buraya taşınmış olması ilgi çekici. M.Ö 6000'li yıllara ait neolitik dönem eserlerinin denizin yükselmesi ile sular altında kalması sonrasında üzerlerinin zamanla kum ile örtülerek günümüze ulaşmış olması üzerinde duruluyor. Kazı alanlarında sadece gemiler, eşyalar değil insan ve hayvan iskeletlerine de ulaşılmış olması, en eski İstanbul yaşamının da izleri olarak sayılıyor. Bulunan 8500 yıllık mezarlar arkeoloji dünyasında heyecan yaratan bir husus. Deniz seviyesinin 8 metre altındaki katmanda bulunan neolitik döneme ait, yaklaşık 8000 yıllık ayak izleri de benzerlerinin az olması nedeniyle ilgi çekiyor. Ayak izlerinin deniz kumuyla kaplanmadan önce kuruyarak bozulmadan günümüze kadar geldiği belirtiliyor. Gerek 80 küsur iskelet gerekse ayak izleri, liman yakınlarında önemli bir yerleşim merkezinin bulunduğunu, bu alanın antropolojik ve kültürel tarih yönünden de önemli olduğunu gösteriyor. Yenikapı kazı alanın haricinde yine Üsküdar'da ortaya çıkan Antik Khrysopolis Kenti de M.Ö 7. yüzyıla ait olmasından ötürü dikkat çekiyor. Bugün Şemsi Paşa Camisi dolaylarında, denize uzanan basık çember biçimindeki bölümde kurulan kentin adı eski Helen dilinde altın kent anlamına geliyor. Bu alanda da çanak çömlek, sikke, madeni eşya gibi buluntuların yanı sıra Bizans dönemlerine ait çok sayıda bezemeli kap parçası, cam şişe bulunuyor. Marmaray kazılarında ortaya çıkan buluntuların tespit edilme ve korunma aşamaları da keşif kadar önemli. Arkeolojinin en mühim aşaması olan belgeleme, buluntuların nitelendirilmesi açısından ilk gerçekleştirilen safha. Buluntuların tarihlendirilmesi, ait oldukları dönemlerin belirlenmesi gerekiyor. Buluntuların aslına göre çizimlerinin yapılması ve fotoğraflarının çekilmesi bundan sonraki aşamalar olarak karşımıza çıkıyor. Çıkan eserlerin gelişigüzel kaldırılmaması gerekiyor; eserler konservatörler tarafından kaldırılıyor ve restorasyon ile konservasyon işlemlerine tabi tutuluyor. Buluntuların türlerine göre yapılan koruma çalışmaları sonrasında ise envanter çalışması yapılıyor ve son aşama olarak eserler müzeye teslim ediliyor. Marmaray Kazıları; tüm aşamalarıyla, bilinenin ötesinde en eski yaşam izlerini ortaya çıkarmasıyla, benzerleri az bulunabilen arkeolojik buluntularıyla özellikle İstanbul için büyük bir önem taşıyor. En büyük metropollerden biri olan İstanbul'un M.Ö. 6000'li yıllarda da önemli yerleşim merkezlerinden biri olduğu fikri, sadece arkeolojik miras noktası değil, insanlık tarihi açısından da aydınlatıcı bir role sahip. Burada kurulması planlanan müze sayesinde binlerce yıl öncesine yolculuk yapabilecek olmanın düşüncesi bile heyecan uyandırıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2011/12/guncel/nano-teknoloji-ile-tip-daha-cevreci-olacak.html", "text": "Kopenhag Üniversitesi'nden araştırmacılar, yeni buldukları bir yöntemin sağlayacağı gelişme ile daha hızlı ve çevreci bir şekilde ilaç geliştirilebileceğini gösterdiler. Çalışmaları, tüketiciler için daha ucuz ilaç vaat ediyor. 5 yılı aşkın bir zamandır Nano-Bilim Merkezi'ndeki Bionano Grup ile Kopenhag Üniversitesi Farmakoloji ve Nöroloji Bölümü, moleküllerin ne şekilde tepkimeye girdiği, bir araya gelip daha büyük moleküller oluşturduğu üzerine sıkı bir test ve karakterize etme çalışması sürdürüyor. Böylece bu gelişmeler tıptaki yeniliklere öncülük edebilecek. Nature Nanotechnology dergisinde yayınlanan bu icat, tepkimelerin 10-19 litre gibi çok küçük hacimlerde gerçekleşebilmesine olanak sağlıyor. Bu ortam daha önce çalışılanların milyarda birini temsil ediyor. Bundan daha merak uyandırıcı olansa, gerçekleşmesi halinde bir çip üzerinden aynı anda milyonlarca örneğin yapılabilecek olması. Bu yöntemle ilaçların daha hızlı, ucuz ve çevreci bir yöntemle araştırılıp geliştirilebileceğini belirten Doç. Dr. Dimitrios Stamou çalışmalarını şöyle anlattı: Dünyada bu kadar düşük miktarlarla çalışıp onları karıştırabilmeyi mümkün kılan ilk araştırmacılarız. Bu şekilde benzeri görülmemiş küçük hacimlere ulaştığımızda, aynı anda birçok tepkime gerçekleştirebiliriz ve bu yaptığımız yeni ilaç geliştirmelerinin temeli olur. Dahası, çalışmalarımız malzeme kullanımını da gözle görülür derecede azaltıyor. Bu da maliyet açısından düşük ve daha çevreci bir yöntem olduğunu gösteriyor. Bu uygulama üretimi daha çevreci yapar Dr. Stamou'nun takımının böylesine küçük bir ölçeğe ulaşabilmesinin arkasında kendiliğinden bir araya gelen sistemler kullanmaları yatıyor. Bu, herhangi bir dış kontrol mekanizması olmaksızın kendi kendilerini düzenleyebilen biyolojik sistemlerdir. Moleküller buna örnek olabilir. Bazı moleküller diğer bazılarıyla o kadar iyi uyuşurlar ki kendiliklerinden bir araya gelerek bir yapı oluştururlar. Kendiliğinden bir araya gelme doğanın temel esaslarından biridir ve güneş sistemlerinin oluşumdan DNA sarmalınınkine kadar çok geniş bir ölçekte gerçekleşir. Yapay Biyoloji Merkezi'nin bünyesinde çalışan ve Nanotıp'ta Lundbeck Merkez Biyomembran yöneticisi olan Dimitrios Stamou son durumu şu şekilde özetledi: Nanoteknolojiyi kullanarak biyomoleküller gibi kendiliğinden bir araya gelen sistemleri ve bunların farklı maddelerle nasıl tepkime verdiğini gözlemleyip ulaştığımız bilgileri yöntemimizi geliştirmek için kullanıyoruz. Kendiliğinden bir araya gelen sistemler bugün kullanılanların aksine tamamiyle biyolojik malzemeler içeriyor ve dolayısıyla çevreyi hiç bir şekilde etkilemiyor. Kullanılan malzemelerin doğallığı ve diğerlerinin kullanımında görülecek düşüş, yöntemimizi daha çevre dostu, 'çevreci' kılıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/bilgi-olgudadir-pozitivizm.html", "text": "Felsefe tarihinin en bilinen akımlarından biri olan pozitivizim diğer bir ifadeyle olguculuk 19. yüzyılda belirginleşen ve günümüzde hala tartışılan bir felsefe sistemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu inceleme yazısıyla; bir dönemin önemli akımlarından biri olan pozitivizmin tarihsel gelişimini, bu akımın önemli temsilcilerini, akıma karşı geliştirilen karşıt görüşleri ele almak istiyoruz. Pozitivizm; araştırmaları olgulara dayandıran, metafiziği reddeden, en güvenilir bilginin deneyler yoluyla elde edinilebileceğini savunan felsefe öğretisi ve akımıdır. Bir felsefe geleneği olarak eski yunan sofistlerine ve 3.yüzyıl düşünürü Sextus Empiricus'a kadar geriye gittiği de belirtilmektedir. Bu akımın temsilcisi bilim adamı Fransız Sosyolog ve Filozof Auguste Comte'dur. Bilimin olgulara dayalı verilerle olması gerektiği vurgusundan yola çıkan Comte pozitivizmi ömrü boyunca savunmuştur. Akımın temsilcisi Comte olsa da bu terimi ilk kullanan filozof Auguste Comte'un da hocası olan Claude Henri de Saint Simon 'dur. Claude Henri de Saint Simon ve Pozitivizm Fransız sosyalizminin kurucusu olan Henri de Saint Simon 1760-1825 yılları arasında yaşamış Fransız filozof ve iktisatçıdır. Bilimsel bilginin baskın olduğu bir toplum bilimi olması gerektiğini vurgulaması nedeniyle pozitivizmi ilk dile getiren filozof olduğu söylenebilir. Saint Simon'a göre batı toplumlarının geçirdiği teolojik, feodoral dönemlerden sonra endüstriyel çağ ile pozitivizm toplumlar için tek çözümdür. Aydınlanma ile birlikte pozitif bilim çağı başlamıştır ve uygarlıkların devamını sağlayacak olan toplumsal kuram, diğer bilimlerin yöntemlerini benimseyen ve olgulara dayalı olan bir kuram olacaktır. Toplumsal yaşam gözleme dayalı olmalı, ortaya çıkan bilgi somut verilerden oluşturulmalıdır. Saint Simon'un savunduğu pozitivizim kavramını; Ortaçağ'daki kısıtlayıcı ve baskıcı teolojik yapıya tepki olarak da yorumlamak mümkündür. Ortaçağ'da mevcut olan teolojik sistem yüzünden bilimsellik ön planda olamamış, toplumsal yapıda da bozukluklar görülmüş, baskıların yarattığı kaos ortamı yeni fikirlerin ortaya çıkışına neden olmuştur. Pozitivizm de bu noktada metafizik ve teolojiyi reddederek toplumun en güvenilir bilgi ile gelişimini sağlayacak öğreti olarak Saint Simon tarafından öne sürülmüştür. Auguste Comte ve Pozitivizm Gerçek adı; Isidore Marie Auguste François Xavier Comte olan Auguste Comte 1798 -1857 yılları arasında Fransa'da yaşamıştır. Sosyolojinin kurucusu olarak bilinen Auguste Comte aynı zamanda matematikçi ve filozoftur. Pozitivizm denildiğinde akla ilk gelen isim olan Comte, Saint Simon'un öğrencisidir. Comte'un pozitivizm akımını savunurken Fransız İhtilali'nin yarattığı karışık toplum yapısına çözüm arama ihtiyacı içerisinde olduğu söylenebilir. Toplumun yeniden düzenlenmesinde kullanılacak bilgi pozitif bilgi olmalıdır. Deney ve gözleme dayalı bilgiler belli bir sistem dahilinde din, siyaset gibi alanlarda kullanılmalıdır. Olgular araştırılmalıdır ve olgular arasındaki sabit ilişkiler gözlemlenmelidir. Bilgiye ulaşma sadece deney ve gözlem yoluyla olmalıdır ve bilginin doğruluğu duyular ile kanıtlanmalıdır. Yani bilinmezliklere , metafiziksel varsayımlara yer yoktur ve metafizik bu noktada pozitivizm alanından ayrılmaktadır. Comte yaşadığı dönemi bilgi çağı olarak nitelendirmiştir. İnsanlık yüzyıllar boyunca çeşitli aşamalardan geçerek bilgi çağı dönemine ulaşabilmiştir. Bilgi; insan düşünüşündeki farlılıklar sayesinde evrim geçirmiştir. Comte insanlığın geçirdiği süreci Üç Hal Yasası ismini verdiği bir yasa ile açıklamaktadır. Bu yasa şu şekildedir: 1. Teolojik dönem: Dinsel doktorinlere bağlı kalınan dönemdir. Bu dönem üç basamak olarak gelişmiştir. 1. basamakta; insan çevresindeki herhangi bir materyale anlamlar yüklemiş, onu akıllı olarak nitelendirmiştir. Bunu Putperestlik olarak da nitelendirebiliriz. 2. basamakta; insan yaşadığı olayların kendisinin göremediği güçler tarafından gerçekleştirildiği inancını benimsemiştir. Yani Politeizim ortaya çıkmıştır. 3.basamakta ise; gücün tek bir varlığa ait olduğu düşüncesi ortaya çıkmıştır. Tek tanrı inancı yerleşmiştir. 2. Metafizik dönem: Bu dönem soyut gücün ön planda olduğu dönemdir. Soyut güçten kastedilen; evreni yöneten insanlardan bağımsız bambaşka bir güçtür. 3. Pozitif dönem: Bu dönem Ortaçağ sonunda başlayan bilimin ön plana çıktığı dönemdir. Olgusal bilgi mutlak doğru bilgidir, felsefe de böyle bir dönemde olgusal bilgi üzerinde şekillendirilmelidir. Düşünce yapısı teolojik ve metafizikten ayrılarak olgulara dayalı olmalıdır. Pozitivist anlayış felsefe içerisinde metafiziğin yerini almalı, diğer felsefelerden ayrılarak yapıcı bir felsefe yani bilim felsefesi oluşturulmalıdır. Comte'a göre bilim görünmezleri, örnek olarak; ruhu açıklayamaz, sadece betimleyebilir. Bu noktada olgusalcılık kavramı içerisinde yine de bilinmezlikler yer almaktadır. Comte gözleme dayalı olarak toplum yapısının uğradığı değişiklikleri açıklamaya çalışmıştır. Bu açıklamayı Bilimlerin Hiyerarşisi başlığı altında yapmıştır. Bilimlerin Hiyerarşisi'ne göre sıralama şu şekildedir; 1. Matematik 2. Geometri 3. Fizik 4. Kimya 5. Biyoloji 6. Sosyoloji Bu sıralamada şöyle bir mantık vardır; her bilim kendinden önceki bilimi kapsamış ve matematikten sosyolojiye ulaşılmıştır. Bu durumda sosyolojinin kendinden önceki tüm bilimleri kapsadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Comte bilimleri Soyut Bilimler ve Somut Bilimler olmak üzere ikiye ayırmıştır. Hiyerarşik düzende ifade ettiği bu bilimleri soyut bilimler olarak nitelendiren Comte bunlara karşılık gelen somut bilimler de olduğunu vurgulamıştır. Bu somut bilim ve soyut bilim arasındaki ilişkiye bir örnek olarak; Biyoloji ve Botanik verilebilir. Soyut bilim olarak nitelendirdiği bilimler olguların yasalarıyla ilgilenmekte, somut bilimler ise bu yasalara tabi olan varlıklarla ilgilenmektedir. Toplum da yine ikiye ayrılmaktadır; Statik Toplum ve Dinamik Toplum. Statik toplum yasalarla ilgilenirken yani soyut bilimi temsil ederken, dinamik toplum bu yasaların toplum üzerindeki etkilerini incelemekte ve somut bilimi temsil etmektedir. Comte toplum üzerine yaptığı çalışmalarda tümevarım yöntemini kullanarak bilgiye ulaşmaya çalışmıştır. Yani olgulardan yola çıkarak genelleme yapma çabası içerisinde olmuştur. Toplum sisteminin temeli olan bireyin öznellikten sıyrılarak toplumsal bütünlüğe ulaşma amacı beş düşünsel görev ile mümkündür. Bunlar; 1. Bütünleme 2. Çözümleme 3. Genelleme 4. Sistemleştirme 5. İlişki kurmadır. Comte bu görevlerinin tümünü Beyin Kuramı olarak nitelendirmiş ve bu kuramın toplumsal mekanizma içerisinde olması gerektiği sonucuna varmıştır. Yeni bir sistem olarak ortaya attığı İnsanlık Dini temelinde sevgi olan olgusal bir yönetim anlayışını ifade etmektedir. Yaratıcı güç yerine sadece topluma inanmayı savunan Comte bireysel bir yaşam yerine kolektif bir yaşamın öne çıkması gerektiğini vurgulamıştır. Ortaya attığı bu yeni din anlayışının katolik inancına karşıt da olsa Comte, katolik inancının unsurlarını pozitivist yaklaşıma uyarlamaya çalışmıştır. Örnek olarak; pozitivist tapınakların kurulması, özel günlerin benzer tarihlere denk getirilmesi ve kutsal üçlemeye karşı gök-insanlık-dünya üçlemesi ilgi çekicidir. Comte savunucusu olduğu pozitivizmi kendi hayatı boyunca başarılı bir şekilde temsil etmiştir. Kuşkusuz getirdiği bu yaklaşımın toplum yapılarının incelenmesinde önemli faydaları vardır. Fakat toplumsal yapı gibi değişkenliği fazla olan bir sistemde pozitivizmin mutlak doğru olup olmadığı görecelidir. Temelinde insan olan toplumun sadece pozitivist yaklaşımla yorumlanması mutlak bilgiye ulaştırabilir mi? sorunsalı önemlidir. Comte sonrası pozitivizim: Mantıksal Pozitivizm Mantıksal pozitivizim, Comte tarafından savunulan pozitivizmin devamı niteliğinde olsa da değişikliklerin de gözlemlendiği, Viyana çevresindeki filozoflar tarafından savunulan bir sistemdir. Bu filozoflara Mantıkçı Empiristler de denilmektedir. Bu akımın başlıca temsilcileri; Moritz Schlick, Rudolf Carnap, Otto Neurath ve akımın yayılmasında önemli rolü olan Ernst Mach'dir. Yine John Stuart Mill, Herbert Spencer, Bertrand Russell gibi düşünürler de mantıksal pozitivizmin güçlü savunucularındandır. Mantıksal pozitivizmde; klasik pozitivizmde savunulan, bilginin olgulara bağlı olarak deney ve gözlemle elde edilmesi fikri devam ettirilmiştir. Fakat bu akımda dil ve mantık olmak üzere iki ayrı alan mevcuttur. Şöyle ki; pozitivizmin deney ve gözleme dayalı elde ettiği bilimsel bilgi kabul edilmektedir fakat deney ve gözlemin dışında kalan bilinmezlikler için metafizikten arındırma gerçekleştirilmelidir. Felsefenin alanı; dil çözümlemeleri olmalıdır, buna bağlı olarak mantıksal önermeler oluşturulmalıdır. Mantıksal pozitivizmin iki önemli görevi vardır ki bunlar; felsefeye bilimsel bir nitelik kazandırmak ve metafiziksel öğelerin kurumsal olarak arındırılmasını sağlamaktır. İki temel sorun ele alınır; anlam ve anlamsızlık. Bu sorun bilişsel anlamlılık ilkesi altında ele alınmaktadır. Burada mantıkçı pozitivistlere göre; olgulara dayalı önermeler anlamlıdır, bunların dışında kalan, deney ve gözlemle kanıtlanamayacak bilgiler ise anlamsızdır. Bilgi için doğrulama çok önemlidir. İlk yapılan doğrulama pozitivizmin klasik yaklaşımı olan duyular yoluyla doğrulamadır. Bu yolla doğrulanamayan her şey metafiziktir. Mantıksal pozitivistler için temel görev; metafizik olarak kabul edilen bilgileri metafizikten arındırma ve bilimsel ilkeler ışığında açıklayabilmedir. Mantıksal pozitivizm bilişsel anlamlılık, doğrulanabilirlik ilkelerinin yanı sıra tümevarım, karşılaşım ilkelerini de öne sürer. Tümevarım ilkesinde; bir olguyla ilgili genelleme yapılarak kesin bilgiye ulaşma çabası vardır. Karşılaşım ilkesinde ise; bir önermenin bilimsel olabilmesini sağlamak için, önermenin matematiksel bir mantığa sahip olması ve önermeyi oluşturan ifadelerin gözlemlenebilecek nitelikte olmasına yönelik çaba mevcuttur. Bu ilke sayesinde matematiksel işlemlerde teorik ifadeler, gözlemsel ifadeler halinde değerlendirilmektedir. Mantıksal pozitivizm, 1920'lerde baskın bir akım olmuş Viyana ve çevresindeki filozofların adlarını felsefe tarihi içerisine yazdırmıştır fakat zaman içerisinde etkisini yitirmiştir. Etkisini yitirmesinin nedenleri; doğrulama ilkesinin tam olarak gerçekleştirilememesi, kesin bir formülleşmeye ulaşılamaması, mantık ve matematiksel sistemde ele alınan önermelerin çözümleyici olup olmadıklarına dair duyulan kuşkulardır. Pozitivizme karşıt görüşler Pozitivizmin barındırdığı boşluklar ve tüm düşünce sisteminin ampirik bilgi üzerine kurulması, gelenek gibi dogmaların göz ardı edilmesi pozitivizmin etkinliğinin sorgulanmasına neden oluştur. Bu durum kuşkusuz anti-pozitivist yaklaşımları da beraberinde getirmiştir. Diğer felsefe akımlarının temsilcilerinden pozitivizme yönelik çeşitli eleştiriler gelmiştir. Bu karşıt görüşlerden bazıları şu şekildedir: Frankfurt Okulu'ndaki düşünürlere göre; pozitivizm insanın sosyal davranışını yeterince inceleyememiştir. Çünkü sosyal davranış kişiye bağlı olarak değişkendir. Sosyal davranışın mutlak doğruluğu üzerine yorum yapılamaz, bu göreceli bir durum olabilir. Erich Fromm'a göre; pozitivizm toplumu analiz etmek için yeterli bir sistem değildir. Toplumsal gelişimi takip etmek için ruhbilim de önemlidir. Psikanaliz yöntemlerinin uygulanması gereklidir. Bu noktada ruhbiliminin getirdiği sonuçların pozitivist bilim anlayışı ile uyuşmayacağı sonucuna varılabilir. Dilthey'e göre; gerçeklik sadece olgularla sınırlandırılamaz. İnsan dünyası, olgulardan ayrıdır. Olgulara dayalı bilgiler görülür, mutlak doğru olarak nitelendirilebilir, fakat insana ait bilgi matematiksel verilerle açıklanamaz, bu bilgi insanın bilincinde gizlidir. Bu bilgiye ulaşmak için duyguların incelenmesi gereklidir. Nihilizm akımını temsil eden Nietzsche'ye göre; toplumun temelini oluşturan insan davranışları belirli olgusal verilere dayalı değildir, insanın davranışları etkileyen prosedürler olmamalıdır. İnsanın davranışlarını belirleyen yine insanın kendisidir. İdealizm akımını temsil eden Hegel'e göre; metafizik önemlidir. Bilgi düşünce yoluyla sağlanmalıdır. Varlık bir bütündür, nesnel olarak kabul görmeyen bilgi düşünce yoluyla doğrulanabilir. Metafizik göz ardı edilemez. Bilgiye ulaşmada sadece nesnel veriler yeterli değildir. Romantizm akımının temsilcisi Kant'a göre; bilime karşı olunmalıdır. İnsan bir ruha sahiptir ve duygularıyla varlığını sürdürür. Bilimsellik ise insanın kendisini sınırlandırmasına yol açmaktadır. Bu nedenle mutlak bilgi insanın ruhunda aranmalıdır. Fichte'e göre; olgulara dayalı veriler yeterli değildir. Ahlak, bilinç gibi soyut unsurların ele alınması gereklidir. Sonuç Pozitivizm 19. yy. ve 20.yy.'da önemli bir akım olarak karşımıza çıksa da günümüzde etkisi süren bir akım değildir. Bilim ve teknoloji alanlarında pozitivist anlayışla karşılaşsak da sosyal bilimler alanında pozitivizmin yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Doğa bilimlerinde yararlanılabilen pozitivist yaklaşımın, temelini değişkenlik gösteren insanın oluşturduğu toplum sisteminde mutlak bilgiye ulaştırması kuşkuludur. Toplumlar farklı ahlak, inanç sistemlerine sahiptir. Pozitivist bir yaklaşım incelemelerin belli bir sistem dahilinde olmasını sağlayabilir fakat topluma dair genellemeye götüremez. Toplum hakkında varılacak yargılara ulaşılırken sadece deney ve gözlem yeterli olmayacaktır, soyut unsurların da ele alınması gereklidir. Pozitivizm; gerek savunduğu fikirlerle gerek felsefe tarihine kazandırdığı önemli isimlerle gerekse de karşıt olarak geliştirilen düşüncelerle önemlidir. Pozitivizm üzerine yapılan araştırmalara dayanarak şunu belirtebiliriz ki; savunucularından ziyade akımın karşısında olanlar tarafından daha çok ele alınan bir konu olup hakkında konuşturmaya devam ettirmektedir ve muhtemel olasılık gelecekte de konuşturmaya devam ettirecektir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/dunya-yine-de-donuyor-galileo-galilei-bilim-ve-dogma.html", "text": "Floransa'daki profesörlere teleskobumla Jüpiter'in uydularını göstermek istiyorum, ancak ne onlara ne de teleskoba bakıyorlar. Bu insanlar, doğada incelenmesi, gözlenmesi, araştırılması gereken bir şeyler olduğunu düşünmüyorlar. Onlara göre bilim, metinleri karşılaştırıp tartışmaktan ibaret. İnsanlığın mağaralardan uzaya olan yolculuğunda elinden tutan, ona daha uzun ve sağlıklı yaşamanın, daha uzaklara gidebilmenin kapısını açan şey bilim. Onun sayesinde bugün yaşadığımız dünyayı, gözle göremediğimiz mikro-evreni, ve parçası olduğumuz uçsuz bucaksız evreni daha iyi anlıyor ve bundan binlerce yıl önce yaşamış atalarımıza kıyasla çok daha konforlu, güvenli ve uzun bir yaşam sürebiliyoruz. Yaşantımızda böylesine önemli yer kaplayan ve her yönüyle onu derinden etkileyen bilim nedir peki? Türk Dil Kurumu'nun Güncel Türkçe Sözlüğü'nde Bilim kelimesini arayacak olursanız, karşınıza üç tanım çıkacaktır: - Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim. - Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi. - Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci. Genelde bilim deyince, bu tanımlardan ilk ikisini anımsıyoruz. Bilim, çoğumuz için okullarda zorla ezberlediğimiz fizik formülleri, akılda kalsın diye çeşitli tekerlemelere dönüştürdüğümüz kimyasal bileşik adlarından ibaret. Oysa ben bu yazıda, çok daha önemli olduğunu düşündüğüm ve sıklıkla ihmal edilen üçüncü tanıma değinmek istiyorum: belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci. Her ne kadar tüm düzenli bilgiler bilimin bir parçası ise de, bilim bu bilgilere ulaşmak için kullandığımız bir araç; doğrudan veya dolaylı olarak gözlemlediğimiz olayları anlamamıza yardımcı olan bir dizi özel düşünce ve davranış biçimi. Bu düşünce ve davranış biçimi, diğer tanımlardan ayırmak için bilimsel yöntem olarak da adlandırılıyor. Bilimsel yöntem Tarihe baktığınızda, ilk çağlarda atalarımızın yaşantısını gerek dini kaynaklardan, gerek gelenek ve göreneklerden köken alan dogmaların yönlendirdiğini görebilirsiniz. Dogma, kelime anlamı itibariyle sınanmadan benimsenen, bir öğretim veya ideolojinin temeli yapılan sav; deneysel kanıtları hiçe sayarak kanıtlarını inanç öğretilerinden çıkaran düşünce biçimi demek. Eski çağlarda, pekçok kültür, dünyanın bir tepsi şeklinde olduğu ve bu tepsinin iki adet öküzün üzerinde durduğuna inanıyordu. Eski Yunanlılara göre, Güneş altından bir arabaydı ve Apollo'nun komutasında her gün gökyüzünü boydan boya kat ediyordu. Vikingler, gökyüzünde koşan Sköll ve Hati isimli iki kurdun güneş ve ayı kovaladığına inanıyorlardı. Bir tutulma olduğunda tencere ve tava çalan vikingler kurtları korkutarak Güneş ve Ay'ı kurtarıyorlardı. Oysa günümüzde, bilimsel yöntemin sayesinde Dünya'nın şeklinin küre olduğunu, Güneşin hidrojen yakan dev bir yıldız olduğunu ve Güneş tutulmasının Güneş'le Dünya'nın arasına Ay'ın girmesi nedeniyle oluştuğunu biliyoruz. Zaman içinde, atalarımız düşünme ve sorgulama yetilerini geliştirdikçe bilimsel yöntem de gelişmeye başladı. Bilim tarihçilerine göre bilimsel yöntemin ortaya çıkması ve gelişmesi M.Ö. 2500 yılları civarında başlıyor. Bugün bilimsel yöntem, gözlem, teori geliştirme ve bu teorinin deneylerle ispatlanması üzerine dayalı. Ancak bilimin gelişmeye başladığı ilk yıllarda yapılan gözlemin deneylerle ispatı konularına çok fazla önem verilmiyordu. Bilimle felsefenin iç içe geçmiş olduğu bu çağlarda, doğa hakkında bilinen şeylerin genellikle düşünürün incelediği antik el yazmalarından edindiği bilgilerle, kendince akla yakın bulduğu görüş ve fikirlerinin bir karması olduğunu görüyoruz. Bu düşünürler, geliştirdikleri fikirleri kontrollü deneyler düzenleyerek sınama ihtiyacı hissetmiyorlardı, çünkü kendilerince zaten evrendeki tüm bilgeliği içerdiğini düşündükleri eksiksiz antik yazmaları inceliyorlardı. Kendisinden önce yazılanları inceleyerek oturduğu yerden bilimsel çalışma yapma alışkanlığı ortaçağa dek insanlığı kıskacına aldı. Elbette arada doğru bilgilere tesadüfen olsa da varılıyordu, ama insanoğlunun bilgi dağarcığının çok büyük bir kısmı hurafeler ve varsayımlara dayalı bilgi kırıntılarından ibaretti. Dogmatik bilimle ilgili en çarpıcı örneklerden biri 1485 yılında Almanya'da basılan ve o dönem yaşamış pek çok bilim adamının referans olarak kullandığı bir botanik kitabı olan Herbarius. Kitapta, yazar bizim Ademotu olarak bildiğimiz Mandrake bitkisini kökleri insan şeklinde bir bitki olarak resmetmiş. Bitkiye ilişkin bölümde ise şu açıklama var: Bu bitki sadece geceleri bulunabilir, çünkü kökü geceleri bir lamba gibi ışıldar. Onu yerinden çıkarmanın yolu, etrafındaki toprağı eşeledikten sonra kök hala toprağa bağlıyken bitkinin kökünü siyah bir köpeğin tasmasına bağlamaktır. Köpek koşturulunca bitki de yerinde çıkar ancak sihirli yapısı nedeniyle topraktan tam çıktığı anda köpeğin ölümüne neden olur. Her ne kadar Harry Potter filminde Ademotu bitkisi eğlenceli bir şekilde çığlık atan küçük cüceler şeklinde tasvir edilmiş olsa da, biz bugün bunun doğru olmadığını biliyoruz. Ama ortaçağda, felsefeyle uğraşan filozoflar bu bitkiyi belki de defalarca kendi gözleriyle görmelerine rağmen, Herbarius'taki bu tasviri doğru kabul etmekten ve kendi yazdıkları kitaplara kopyalamaktan çekinmediler. Rönesans ile birlikte gelen serbest düşünce akımı, dogmaların insan yaşantısındaki etkisini hafifletti ve pek çok bilim adamının çabalarıyla yavaş yavaş bugün kullandığımız bilimsel yöntem ortaya çıktı. Günümüzde, bilimsel yöntem dediğimiz kavram kullanılan yöntemler bilim dallarına göre çeşitlilik gösterse de dört temel bileşenden oluşan döngüsel bir yapıya sahip: - Gözlem : Herhangi bir olayın gözemlenmesi ve bu gözlemlere ilişkin veri toplanması. - Tümevarım : Verilerin incelenmesi sonucunda ortaya bir genelleme konulması ve hipotez oluşturulması. - Çıkarım : Hipotezin tahminlerde bulunmak için kullanılması. - Doğrulama : Tahminlerin deneylerle veya ek gözlemlerle, bağımsız araştırmacılar tarafından test edilmesi ve sonuçlar ışığında hipotezde gerekli değişikliklerin yapılması. Bağımsız ve kendini düzelten bilim Bir bilim insanı gözlediği bir olayı açıklayan bir hipotez geliştirip onu verilerle destekleyerek yayınladığında, diğer bilim insanları aynı hipotezi benzer deney ve gözlemlerle sınayabilirler. Bu tekrarlanabilirlik özelliği, deneyi ilk yapan kişinin yanlışık, dikkatsizlik veya önyargıları nedeniyle vardığı hatalı sonuçların tespit edilmesine ve düzeltilmesine olanak tanır. Zaman içinde tekrar tekrar işleyen bu geri bildirim mekanizması insanoğlunun kollektif bilgi dağarcığının adım adım artmasını sağlar, yanlış bildiklerimiz zamanla daha doğru olanlara dönüşür. Bilime adanmış bir yaşam: Galileo Galilei Tarihin sayfalarına dönüp baktığımızda, bilimsel yöntemin gelişmesine katkıda bulunmuş pek çok bilim insanı görüyoruz. Bu kişilerin arasında hayattayken buluşları sayesinde saygı görenleri olduğu kadar, kimi zaman saygınlıkları, kimi zaman özgürlükleri, hatta bazen de canları pahasına bilimsel yöntemi savunmuş olanları da var. Galileo Galilei bu ikinci gruba girenlerden biri, ve hatta belki de en önemlisi. Galileo Galilei 1564 -1642 yılları arasında yaşamış ve bilim devriminde azımsanmayacak katkısı olmuş bir bilim insanı. O dönemlerde yaşamış çoğu bilim insanı gibi tek bir alanda sınırlı kalmamış; fizik, matematik, astronomi ve felsefe konularında çalışmalarda bulunmuş. Sıkılıkla kendisinden modern gözlemsel astronominin babası ve modern bilimin kurucusu olarak bahsedilir. Evrenin merkezi mi? Güneşin etrafı mı? Kilisenin ve dini öğretilerden köken alan dogmaların hüküm sürdüğü orta çağda, ağırlıklı olarak kabul gören güneş sistemi modeli Dünya merkezli sistem modeliydi . Aristonun betimlediği bu modelde, Dünya evrenin merkezi olarak kabul ediliyor, tüm gök cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğüne inanılıyordu. Her ne kadar, tarih içinde zaman zaman tek tük bilim adamı Güneş merkezli sistem fikrini ortaya sürdülerse de, bu fikirler genelde felsefik tartışma boyutundan öteye gitmemiş ve hiçbir zaman genel olarak kabul görmemişti. 1543 yılında Polonya'lı Nikolas Kopernik Semavi Kürelerin Dönüşü Üzerine isimli kitabı yayınladı ve bu kitapta ilk kapsamlı Güneş merkezli sistem teorisini ortaya sürdü. Bu teorinin Avrupa'daki Rönesans ortamında yavaş yavaş yayılması ile çeşitli bilim adamları bu teoriyi incelemeye ve tartışmaya başladılar. İşte Galileo da bu bilim adamlarından biri idi. Yıldızsal Haberci Her ne kadar pekçoğumuz teleskobu keşfeden kişiyi Galileo olarak bilsek de bu doğru değil, ancak Galileo'nun teleskobu ilk defa gök cisimlerini incelemek için kullanan insan olduğunu söyleyebiliriz. Orta çağda teleskop benzeri dürbünler denizcilikte sıklıkla kullanılıyordu. Galileo 1609 yılında Hollanda'da yaşayan bir optik bilimci olan Lippershey'in teleskop benzeri bir düzenekle çok uzakları görüntüleyebildiğini duydu ve kendi optik bilgisini kullanarak cisimleri 30 kat yakın ve bin kat büyük gösterebilen benzer bir cihaz geliştirdi. Yaptığı teleskopla Galileo, Samanyolu, Ay, Venüs, Jüpiter ve Satürn'ü gözlemledi ve bu detaylı gözlemlerini, ekli çizimleri ve vardığı sonuçları ile birlikte 1610 yılında Venedik'te Yıldızsal Haberci isimli kitabında yayınladı. Siderus Nuncius için o zamana dek yazılmış en kapsamlı Astronomi kitabı denebilir. Galileo, o zamana kadar bulutsu bir madde sanılan Samanyolunun aslında milyonlarca yıldızdan oluştuğunu, yüzeyi pürüssüz sanılan Ay'ın kraterleri olduğunu, Ay-Güneş ve Dünya konumuna göre Ay'ın aydınlık yüzeyinin nasıl değiştiğini detayları ile kitabında anlattı. O tarihe kadar varlığı bilinmeyen Jüpiter'in en büyük dört uydusunu ilk defa gözlemledi ve bunları son derece aslına uygun şekilde resmetti. Galileo'nun yaptığı gözlemler, o zamana dek sorgusuz şekilde Dünya-merkezli sisteme inanan bilim adamlarını derinden rahatsız etti. Öyle ya, artık evrendeki herşeyin Dünya etrafında dönmediği, küçük de olsalar bazı gökcisimlerinin başka gezegenlerin Jüpiter'in etrafında döndüğü bulunmuştu. Aristo kozmolojik modeline göre uzaydaki tüm cisimler kusursuz ve pürüzsüz birer küre olması gerekirken Ay'ın yüzeyinin kraterlerle dolu olduğu ortaya çıkmıştı. Aristo modelini derinden sarsan bu buluşlar hakkında herkes Galileo kadar heyecanlı değildi, hatta dogmaları bilimin önünde tutan bazı bilim adamları Galileo'nun teleskobuna şüpheyle yaklaştılar. Galileo'nun çağdaşlarından olan ve Aristo sistemini savunan Cesare Cremonini, kuşkuyla yaklaştığı Ay ve Jüpiter ile ilgili bulguları teyit etmek için Galileo'nun teleskobu ile gökyüzüne bakmayı dahi reddemişti. Bir başka matematik profesörü teleskoptan bakıp kendi gözleriyle Jüpiter'in uydularını görmüş olduğu halde Galileo'nun cihazının hileli olduğuna, dürbün olarak doğru çalışmasına rağmen gökyüzüne çevrildiğinde insanı kandırdığına karar vermişti. Hatta Jüpiterin uydusu olarak görünen cisimleri teleskobun içine Galileo'nun yerleştirdiğine kendini inandırmıştı. Yaşadıkları dönemin dayattığı inanışların esiri olan ve kendi inançlarını sarsmamak için gözlem yapmayı dahi red eden bu bilim adamlarına Galileo'nun verdiği tepki dikkate değer: Floransa'daki profesörlere teleskobumla Jüpiter'in uydularını göstermek istiyorum, ancak ne onlara ne de teleskoba bakıyorlar. Bu insanlar, doğada incelenmesi, gözlenmesi, araştırılması gereken bir şeyler olduğunu düşünmüyorlar. Onlara göre bilim, metinleri karşılaştırıp tartışmaktan ibaret. Yaptığı gözlemler, topladığı veriler ve Kopernik teorisi ile ilgili edindiği bilgiler ışığında modern bilimsel yöntemin temellerini atan Galileo, evrenin merkezinin Dünya olmadığı, ve Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü sonucuna vardı. Her ne kadar ilk eseri Siderus Nuncius'tan sonra Katolik Kilisesi tarafından Güneş merkezli teori konusunda herhangi bir çalışma yapmaması konusunda uyarılmış olsa da, bilime olan inancı üstün geldi ve 1632 yılında Diyalog adlı eserini yayınladı. Galileo'nun Engizisyon mahkemesinde yargılanmasına neden olacak bu eserde, biri Dünya merkezli diğeri Güneş merkezli evren sistemini savunan iki bilim adamının kurgusal tartışmasına yer verilmişti. Kitap boyunca bu iki karakter tartışıyor, ve sonuçta Kopernik sistemi savunucusunun görüşleri baskın çıkıyordu. Kitabın üstü kapalı da olsa Güneş merkezli sistemin doğruluğunu savunuyor olması nedeniyle Kilise Galileo'yu Roma'ya çağırdı. Burada Engizisyon mahkemesi tarafından yargılanan Galileo Kafirlik suçu nedeniyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mahkemede olanların detaylarını bilmiyoruz. Ancak mahkemenin yayınladığı bildiriye göre Galilieo sıkı bir sorguya tabi tutuldu ve sorgulama sonrasında da suçunu yazılı olarak itiraf etti. O zamanki Engizisyon mahkemelerinde sorgulama denen sürecin aslında işkence olduğu bugün bilinen bir gerçek. Suçunu itiraf eden Galileo, yaşı ve sağlık durumu nedeniyle 1633 yılında ömür boyu ev hapsine mahkum edildi ve 9 yıl sonra, 1642'de evinde vefat etti. Galileo'nun Diyalog'ları 1835 yılına dek Katolik Kilisesi'nin Yasaklanmış Kitaplar listesinde yer aldı. Ancak yasaklı bir kitap olmasına rağmen, Galileo'nun fikirleri bir çığ gibi yayıldı. Zaman içinde Aristo'nun modeli terk edildi ve Güneş Merkezli Sistem Teorisi tüm bilim dünyasınca benimsendi. 1992 yılında, insanoğlu'nun Ay'a ayak basıp Galileo tarafından çizilen kraterleri kendi gözüyle görmesinden 23 yıl, Voyager'in ilk defa Galileo'nun varlığını duyurduğu Jüpiter'in uydularının yanından geçmesinden 13 yıl sonra Papa II. Jean Paul tarafından kaleme alınmış resmi bir özür ile Galieo'ya itibarı iade edildi. Dünya yine de dönüyor... Galileo'nun öyküsü, bilimin dogmanın güdümüne girdiğinde neler yaşanabildiğinin çok çarpıcı bir örneği. Bu öyküden çıkarılacak iki sonuç var: Bilimsel gerçekler ne kadar bastırılırsa bastırılsın, eninde sonunda açığa çıkarlar. Galileo'nun bulgularının katolik kilise tarafından yasaklı olduğu dönemde bile bilime yön vermesi bunun en güzel örneği. Bilim, kendisine yön vermeye çalışan ideolojik, politik, dini etmenlere, her tür baskı, yasak ve yasaya rağmen, doğası gereği eninde sonunda galip gelecektir. Bilimsel yöntemden uzaklaştıkça ve verilerin işaret ettiği sonuçları kabul etmek yerine belirli ideolojileri haklı çıkartmak için manipülasyonlara başvurdukça yanılgılara düşmemiz kaçınılmaz. Galileo'nun teleskobundan bakmayı bile red eden bilim insanlarını her zaman anımsamalı ve bilimin dogmalardan, kişisel ve kültürel inanç ve şartlanmalardan uzak, politikadan bağımsız şekilde bilimsel yönteme uygun şekilde yürütülmesini sağlamalıyız. Mahkeme kararından hemen sonra Galileo'nun mırıldandığı gibi : Dünya, yine de dönüyor... Bilim tarihçilerinin elinde Dünya yine de dönüyor. cümlesini Galileo'nun söylediğini kesin olarak kanıtlayan bir kaynak mevcut değildir. Buna rağmen genel popüler kültür bu cümleyi uzun bir zamandır Galileo'yla bağdaştırmıştır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/einsteinin-idraki-nazimin-hikmeti-zamanin-goreliligi.html", "text": "Zaman bir yanılgıdır , yemek zamanı ise iki kat yanılgıdır Otostopçunun Galaksi Rehberi Douglas Adams Martin Scorsese'nin son filmi Hugo tren istasyonunda yaşayan bir çocuğun trenler ve zaman ile ile ilişkisini anlatmakta. Filme adını veren Hugo tren garındakı mekanik saatlerden sorumlu, saatlerin düzenli bakımını yapıp, vakti geldiğinde kuran yetim ve öksüz bir çocuktur. Zamanı kontrol etmek dışında iki uğraşısı daha vardır kahramanımızın: mekanik bir robotu tamir etmeye çalışmak ve hayal kurmak. Tabi her kahraman gibi karşısında bir düşman da vardır ve bu düşman tren garının bekçisidir. Hugo bekçi ile, yani aslında otorite ile, sorunludur.Sürekli saklanmak ve ondan kaçmak zorundadır. Scorsese insanların içinde ama onlardan uzak münzevi bir hayat süren, otorite ile sorunlu ve hayalci bir kişiliği ve zamanla mekanik bir ilişkisi olan kahramanını ,diğer filmlerindeki karakterlerin aksine, yaşlandırıp geliştirmez. Sanki Hugo bir nevi Peter Pan'dır, bir tren istasyonunda yaşayan ve asla büyümeyecek olan bir Peter Pan. * 1885 yazında Münih'te bir baba hasta olan çocuğunu keyiflendirmek için ona bir pusula hediye eder.Hasta yatağında pusula ile oynamaya başlayan çocuk pusula'nın hareket eden iğnesinden büyülenir. Sanki gizli bir güç iğneyi hareket ettirmektedir. Nasıl bir güç görünmeden o iğneyi hareket ettirirebileceğini ve bunu nasıl açıklayabiliciğini düşünmeye başlar çocuk. Yıllar sonra şöyle ifade edecektir deneyimini: Bu deneyimin üzerimde derin ve devamlı bir etki yarattığını hatırlayabiliyorum. Gördüklerimizin ardında, derinlere gizlenmiş bir şeyler olmalıydı 1 Pusula iğnesinden etkilenen çocuk artık zihni ile etrafındakileri kavramaya ve gözlemlediklerini açıklamaya çalışır hep. Deney yapmak ona göre değildir, her şeyi zihninde kurar ve sınar. Her şeyi zihninde çözmeye alışan çocuk bilinen anlamda deneylere o kadar uzaktır kı 1899 Mart ayında okumakta olduğu Politeknik okulundan Fizik dersindeki laboratuar çalışmalarına gereken önemi vermediği için resmi uyarı alır. 4 Hugo gibi o da otorite ile sorunludur ve hayalperesttir, hatta yıllar sonra şu ünlü sözü edecektir Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Bilgimiz sınırlıdrı, ancak hayal gücümüz tüm dünyayı kavrar, ilerlemeyi ateşler ve evrime yol açar 2 Evet, hayalperest gencin adı Albert Einstein'dır. Bir çok yönden Einstein ve Hugo birbirine benzer. İkisi de hayalperesttir ve ikisi de otorite ile sorunludur. Einstein okuduğu bütün okullarda otorite figürleri ile kavga eder, onlarla alay eder ve bilerek onlara saygısızlık eder. 1901 yılında bir mektubunda şöyle der: Otoriteye duyulan aptalca bağlılık, gerçeğin en büyük düşmanıdır 3. Ömrü boyunca bu tavrını sürdürmüştür, öyle ki yıllar sonra iş iş istediği profesörün birine anlattığı konuların ne kadar zamanı geçmiş ve yanlış olduğunu küstahça belirtir mektubunda, iş istediğini belirttiği satırlardan hemen önce. Hugo ile Einstein'in zamandır. Hugo filmde tren garındaki saatleri kurarak zamanın akışını sağlamakta ve sürekliliğini sağlamaktadır. Einstein ise küçükken okuduğu bir bilim ansiklopedisindeki bir düşünce deneyinden yola çıkarak hareket eden bir tren ve onu gözlemleyen gözlemcinin fiziksel olguları aynı şekilde görüp görmediğini ve zamanın her ikisi içinde aynı şekilde ilerleyip ilerlemediğini merak etmektedir. Bu merakı kendisini 1905 yılında yayınladığı 3 makalenin 5 halk tarafından en çok bilinenini yazmaya kadar götürür kendisini Hareket eden cisimlerin elektrodinamiği üzerine Bu başlık bazı okuyucular için bir şey ifade etmeyebilir. Ancak bu makaleden çıkan iki çıkarım herhalde bir çok insan için Einstein ile özdeşleşmiştir. Birincisi Zamanın göreliliğidir, diğeri ise tüm zamanların en ünlü denklemi : e = mc2 Bu yazının konusu olmadığı için ünlü denklemin açılımına girmeyeceğim. 6 Ancak makalenin en önemli çıkarımlarından biri olan zamanın göreliliğini açıklamaya çalışacağım. Görelilik kavramı aslında Einstein'dan önce de bilinen bir kavram. Klasik görelilik veya diğer adı ile hareketin göreliliği ilk defa Galileo tarafından ortaya konmuştur. Buna göre mutlak hareket diye bir şey yoktur, bütün hareketler birbirine göre görelidir. Bir trenin içinde olduğunuzu varsayın. Hemen yanınızda da başka bir tren daha olsun. Başka hiçbir şeyi gözlemleyemeyip sadece diğer treni gördüğünüzü ve trenlerin sarsıntısız ve ivmelenmeden hareket ettiğini varsayalım. Hareket anında diğer trene bakarken kendi treninizin mi yoksa diğer trenin mi hareket ettiğini anlayamazsınız. Aynı şekilde diğer trendeki bir gözlemci de kendi treni mi hareket ediyor yoksa sizin treniniz mi anlayamaz. Bir çok kişi bunu bir otobüsün içinde veya trende iken deneyimlemiştir, sanki yandaki taşıt hareket ediyor gibidir ama aslında hareket eden sizin taşıtınızdır. Galileo bu görelilik ilkesini ortaya koyduktan sonra kendi adı ile anılan matematiksel ilkeleri yazdı: Galileo dönüşümleri. Buna göre bir gözlemcinin içinde bulunduğu referans sistemi ile gözlemlediği referans sistemlerinin hızları vektörel olarak toplanabilir. Bir trende saatte 100 km hızla yolculuk ederken karşıdan size doğru saatte 50 km hızla gelen bir tren size aslında (100+50) yani 150 km hızla geliyormuş gibi gözükür. Diğer gözlemci de sizi kendisine doğru 150 km hızla ilerliyor olarak görür. Eğer aynı yönde ilerliyorsanız ise diğer tren size göre 50 km hızle geri gidiyor gözükür, diğer trendeki gözlemci ise sizi 50 km hızla uzaklaşıyor olarak görür. Peki o zaman trenlerin söylediğimiz hızları olan 50 ve 100 km kime göre 50 kime göre 100 kmdir? Bu hızları ölçen ve sabit duran bir gözlemci olmalı, yani hızı sıfır olan. Resim 1'deki gözlemci bu tanıma uymaktadır. Peki yerde duran bu gözlemci sabit midir? Hayır, çünkü o da dünya ile beraber hareket etmektedir. Ancak trenler de dünya üzerinde onunla beraber hareket ettiği için dünyanın hızının bir önemi yoktur yerdeki gözlemci için. Ancak dünyaya dışardan bakan biri trenlerin hızlarını Dünyanın hızı + Trenin Dünyaya göre hızı olarak görecektir. Yani evrende herkes birbirine göre hareket halindedir ve hareket hızları birbirleri ile toplanılıp çıkarılabilir. Newton bu ilkeleri de kullanarak kendi mutlak uzay ve mutlak zaman kavramlarını yaratmıştır. Buna göre zaman doğrusaldır ve herkes için aynıdır ve evrenimiz bütün gözlemciler için sabit bir referans noktasıdır. Fizikçiler evreni mutlak hale getirmek için esir kavramını öne sürdüler. Buna göre esir bütün evreni dolduran ve hareketsiz bir ortamdır. Evrendeki bütün hareket ona göre göreli haldedir. Esir bütün gözlemciler için mutlak referans noktası oldu uzun yıllar boyunca. Tek bir sorun vardı, fizikçiler esir kavramını bir türlü deney yolu ile ispatlayamıyorlardı. Bugün nasıl fizikçiler Higgs bozonunun ve karanlık maddenin peşindeyse o zaman da esir'in peşindeydiler. Bununla ilgili en önemli deney 1887 senesinde amerikalı Albert Michelson ve Edward Morley tarafından yapıldı 7 Deneyde aynı kaynaktan çıkan iki ışlık hüzmesi birbirleri ile ters yönde gönderilip daha sonra aynı noktada tekrar buluşturuluyordu. Eğer esir denen hızı olmayan sabit bir ortam varsa zıt yönlere gönderilmiş ışık hüzmeleri birleştirildiğinde hızlarında farklılık ölçülmeliydi. Ne de olsa sabit ortama göre zıt yönlerde ilerlemekteydi ışık hüzmeleri ve bu sayede hızlarında dünyanın hızı kadar bir farklılık olmalı idi. Michaelson ve Morley deneyi defalarca tekrarladılar ancak ışık hızı hep aynı kaldı. Deney esiri ispatlamak için tasarlanmıştı ancak ispatlayamıyordu. Deneyin gösterebildiği tek şey ışığın hızının sabit olduğu idi. İşte Einstein burda devreye giriyor. Einstein esir kavramına zihninde yer vermediği için deneyin sonucunu şu şekilde yorumladı ve ünlü makalesinin de birinci postülatı olarak yazdı : Işığın boşluktaki hızı, hareketli veya sabit referans sistemlerinde, sabittir. Bu ilke ve hareketin göreliliği kavramı Einstein'in ünlü makalesinin çatısını oluşturmaktaydı. Einstein makalesinin hemen başında esir kavramının da ışığın hareketi için gereksiz olduğunu ve esir kavramını yok sayacağını belirterek fizikçileri esirin esaretinden kurtarmışdı . Az önce kurduğum cümle yıllardır içimdeydi, bu cümleyi kurmama fırsat verdiği için Açık Bilim ailesine ve değerli editörlerine teşekkür ederim. Sağolun, varolun . Peki Einstein zamanın mutlak olmadığını ve herkese göre göreli olduğu sonucuna nasıl varmıştı?. Makalesindeki tren örneğinden yola çıkarak bunu göstermeye çalışacağız. Kullanacağımız yöntem bir çok kitap ve makalede kullanılan yöntemle aynı olacak ve gerçekten basit bir yöntem. Diyelim ki tren raylarının kenarındaki bir gözlemcisiniz ve tren içindeki bir arkadaşınız ile konuşabiliyorsunuz. İkinizde de özel bir saat olduğunu varsayalım. Bu özel saati Resim 2'de görebilirsiniz. Resimdeki saat bir ışık saati. Birbirlerine L birim uzaklıkta iki levha arasında c hızı ile gidip gelen bir ışık hüzmesinden ibaret basit bir saat. Işık hızının sabit olduğunu varsaydığımız ve levhalar da birbirlerine göre sabit uzaklıkta olduğu için zamanı çok basit bir şekilde ölçebiliriz: katedilen yol/hız. İkinizde de ışık saati olduğu için artık saatleriniz birbirleri ile eşzamanlı. Çünkü Einstein'in önermesine göre ışığın hızı sabit ve hareketli sistemlerde herkes için aynıdır. İki levha arası uzaklık da sabit olduğuna göre zamanı yüksek bir keskinlikle ölçebilir iki kişi de. Şimdi de bu saatleri kullanarak bir deney yapmaya giriştiğinizi varsayalım. Arkadaşınız tam sizin konumunuza yaklaştığında sizi arıyor ve trenin sizin bulunduğunuz peronu geçip gitme süresini ölçmek istiyor sizinle aynı zamanda. Saat tam 19:00'da arkadaşınız perona girerken sizi arıyor ve kendi saatine bakmaya başlıyor. Kendi saati zamanı beklendiği gibi ölçmekte, yani zaman= 2L/c. Tam sizin önünüzden geçip giderken başınızı kaldırdığınızda garip bir şey farkediyorsunuz. Arkadaşınızın saati size şu şekilde gözükmekte (Resim 3). Neden? Çünkü yukarıda hareketin göreliliğini açıklarken bahsettiğimiz vektörel toplam ilkesinden dolayı. Arkadaşınızın fotonu yukarı aşağı hareket ederken, sizin önünüzden geçerken size göre de ileri doğru hareket etmektedir. Bu yüzden fotonun hareketi size aşağıdaki şekilde gözükmektedir. Aynı şekilde arkadaşınız da sizin elinizdeki saate bakarken sizin saatinizi Resim 3'teki gibi görmekte . Levhalar arasındaki mesafe sabit ancak ışık artık o L mesafesini değil D mesafesini kateder gibi görünmektedir gözlemciye göre . Ortokul'da gördüğü trigonemetri dersini hatırlayan arkadaşınız dik üçgenlerde D mesafesinin L mesafesinden uzun olduğunu hatırlıyor.Hemen kağıt kalemi eline alıp basit bir hesap yapar. Kendi saatine göre zaman= 2L/C iken sizde gördüğü zaman (2D/C) dir. D mesafesi L'den büyük olduğuna göre ışığın ölçtüğü zaman sizin saatinizde daha fazladır. Hemen bunu telefonda size söylüyor ama siz karşı çıkıyorsunuz. Sizein saatinize göre zaman beklendiği gibi 2L/C'dir ancak asıl onun saatinin zamanı 2D/C olarak ölçtüğü belirtiyorsunuz. Şimdi, basit bir hesap ile bunun ne anlama geldiğine bakalım. Diyelim ki iki levha arası 3 metre ve ışığın hızı saniyede 1 metre. Yani saatiniz her 3 saniyede bir tıklamakta ve siz bu şekilde zamanı ölçmektesiniz. Arkadaşınızın treninin de ışık hızının yüzde sekseni hızla yani saniyede 0.8 metre hızla ilerlediğini varsayalım. Bu durumda Resim 3'teki ABC eşkenar üçgeninde alt kenar uzunluğu eşdeğer kenarların toplamının %80'i olmalı. Yani D+D mesafesi 10 metre ise alt kenar 8 metre olmalı çünkü arkadaşınız ışık hızının %80'i hızla hareket etmekte. Diyelim ki peron uzunluğu öyle ki üçgenimizin alt kenarı tam 8 metre. Eşkenar üçgenlerde tam yukarıdan inen dikmenin alt kenarı tam ikiye böldüğünü trigonometriden biliyoruz. Dolayısı ile resim 3'teki eşkenar üçgeni oluşturan iki dik üçgenin alt kenarları 4'er metre ve ortak dikmeleri de 3 metre. Bu da klesik 3-4-5 üçgeni demek. Yani D mesafesi tam 5 metre. Işık saniyede bir metre yol aldığına göre trendeki saatte size göre her tık arası 5 saniyedir. Oysa o esnada sizin saatiniz göre 3 saniye olmalı. 15 saniye sonra sizin saatiniz 5 kere tık ettiğinde ve siz zamanı 5 tık olarak ölçtüğünüzde arkadaşınızın saatinde 3 tık geçmiştir. Yani arkadaşınızın saati size göre yavaşlamıştır. Hemen arkadaşınızı aradığınızda o daha garip bir şey söylemektedir: onun saati 5 tık ederken sizin saatinize baktığında 3 tık geçtiğini görmüştür. Yani onun saati düzgünken asıl sizin saatiniz yavaşlamıştır. İşte Einstein bu düşünce deneyinin sonuçlarından yola çıkarak mutlak uzay ve zaman kavramlarını sorgular. Eğer her gözlemci kendi zamanını 2L/c ölçerken, hareketli diğer referans sisteminin zamanı nasıl 2D/c olmaktadır? Einstein'a göre bu ancak zamanın göreliliği ile açıklanabilir. Zaman iki gözlemci için de farklıdır aslında. O zamana kadar kabul edilen görüş zamanın evrenin her noktasındaki gözlemciler için aynı olduğudur, yani mutlak bir zaman kavramı vardır. Einstein işte bu kabul edilmiş miti altüst eder. Zaman mutlak değildir, eşzamanlılık yoktur. Zaman bir boyuttur ve göreli bir kavramdır. Size göre zaman farklı, trendeki zaman ise farklıdır. Einstein kabul gören her şeyi yıkmış ve yirminci yuzyılın hemen başında müthiş bir devrim yapmıştır. Einstein'ın zamanın göreliliğini ortaya koyarken yazdığı trenin penceresidir çağdaşı bir devrimci ve o da zaman ile ilgili aynı sonuca varacaktır : Bir tren penceresiydim Bir istasyonum şimdi Evin içerisiydim Şimdi kapısıyım kilitsiz. Yüzyılın hemen başında doğan ve türk edebiyatına Putları yıkıyoruz diyerek giriş yapan Nazım Hikmet'tir tren penceresi. Putları yıkıyoruz diyerek edebiyatta devrimci yönünü gösterirken siyaseten de devrimci yönünü her fırsatta ortaya koyar. En sonunda yolu Bursa kalesine düşer, Bedrettin gibi taşımak için yükü. İdrak yolu ile zamanın evrendeki herkes için göreli olduğunu gösteren fizikçinin aksine kendisi hapishanede geçirdiği zamanın hikmeti ile varır o sonuca ve aşağıdaki dizeleri yazar: Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya Ona sorarsanız: Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman... Bana sorarsanız: On senesi ömrümün... Bir kurşun kallemim vardi, ben içeri düştügüm sene Bir haftada yaza yaza tükeniverdi Ona sorarsaniz: Bütün bi hayat... Bana sorarsanız: Adam sen de bi hafta. Şimdi on yaşina basti, ben içeri düştügüm sene ana rahmine düşen çocuklar. Ve o yilin titrek, uzun bacakli taylari, Rahat, geniş sagrili birer kisrak oldu çoktan. Fakat zeytin fidanlari hala fidan, hala çocukturlar. Onca hesap kitap ve denkleme gerek kalmadan, güneşten kaleme ve taylardan zeyttin fidanlarına uzanarak zamanın nasıl herkes için göreli olduğunu ispatlar büyük şair. Ve zamanın akışını kimsenin betimleyemeyeceği bir şekilde betimler şiirinde: Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman Yazımıza film ile başladık, gene bir film ile bitirelim. Ünlü yazar Paul Auster'ın senaryosunu yazdığı ve Wayne Wang'in yönettiği 1996 yapımı Smoke filmi bir tütün dükkanı sahibi Auggie'nin ve etrafındakilerin hikayesini anlatır. Auggie her gün bir kare fotoğraf çekmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Makinesini yerleştirdiği nokta, kadrajladığı kare ve deklanşöre bastığı saat hep aynıdır. Her gün aynı yer, aynı saat ve aynı kadraj. Çektiği fotoğrafları gün gün etiketleyerek albümlere yerleştirir. Bir gün müşterisi olan bir yazara fotoğrafları gösterir. Yazar fotoğraflara hızla göz gezdirmeye başlar ve bunların hepsi aynı der. Mekan aynı, saat aynı. Ne farkı var bunların? diye sorar Auggie'ye. Auggie farklı düşünmektedir, hızla baktığında anlaşılmaz fotoğraflar. Ve yazara yavaşla, yoksa anlayamazsın ve devam eder: Hepsi aynı, ama hepsi birbirinden farklı. Güneşli sabahlar, karanlık sabahlar var. Bazen yaz ışığı bazen sonbahar. Haftasonları, haftaiçleri. İnsanlar geçip gidiyor, bazısı palto giymiş bazısı tişört. Bazen aynı insanlar bazen farklı insanlar. Ve bazen, farklı olanlar aynı olurken aynı olanlar gözden kayboluyor. Dünya güneşin etrafında her gün dönmeye devam ediyor ve ışık dünyaya her gün farklı açıdan vuruyor. Yani, adamım, yavaşla yoksa anlayamazsın. Tamam? Bütün okuyucularımızın yeni yılını kutlar ve anlayışlarının arttıkları bir yıl dilerim. Zaman görelidir, yavaşlatmak elinizde. Resim 4 Yavaşla, yoksa anlayamazsın Meraklısına Notlar - Rivayet olunur ki, Einstein kendisine Zaman nasıl herkes için farklı olabilir? diye soran bir gazeteciye şu örneği verir: Güzel bir kadının yanında iken bir saat size bir aniye gibi gelir, ama eliniz sıcak bir tavaya değdiğinde bir saniye bir saat gibi gelir. - Einstein'in ünlü makalesi için : www.fourmilab.ch/etexts/einstein/specrel/www/ - Galileo'nun klasik görelilik kuramı ve fizik görüşleri için : İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog İş Bankası Kültür Yayınları - Einstein'in özel görelilik kuramı herkes tarafından kabul edilmemişti ilk yayınlandığında ve hala da kabul etmeyen fizikçiler var. Bilim ve Teknik dergisinin Ekim 2011 sayısında bununla ilgili Zeynep Ünalan imzalı Einstein'dan farklı düşünenler başlıklı bir makale yayınlandı. Meraklısına önerilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/fukusima-ve-sonrasi.html", "text": "Fukuşima Dai-içi Nükleer Enerji Santrali, 12 Mart 2011 gününden itibaren dünya gündemine yerleşti benimkine de: Japonya'da bir gün önceki 9.0'lık depremin artçıları yüzünden geceyi uykusuz geçirmişken, sabahleyin nükleer kaza haberleri gelmeye başlayınca sinirlerim daha da bozulmuş, hele ki santraldeki patlamayı ekranda görmemle kendime uçak bileti almam bir olmuştu. İstanbul'a gelince, bir yandan Fukuşima ve çevresinde neler olup bittiğini merak ederken bir yandan da nükleer enerji ve sağlığa etkisini öğrenmeye çalışıyordum. Bu yazıda bu sene bu konuda öğrendiklerimin bir kısmını paylaşacağım. Japonlar depreme hazırlıklıydı ve 9.0'lık bu muazzam depremde bile hemen hemen hiçbir bina çökmedi. Ama, daha önce anlattığım üzere, tsunami terimini bile icat etmiş Japonlar bu depremin meydana getireceğini dalgaları ve onların etkisini hesaplayamamıştı. Bütün hazırlıkları alt eden dalgaların okyanus sahilindeki şehir ve kasabaları dümdüz edişini canlı yayında izleyen dünya, deniz kenarındaki Fukuşima Nükleer Enerji Santrali'nden gelen arıza haberleriyle artık buraya odaklanmıştı. Patlama görüntüleri bütün bunların üzerine tuz-biber ekmişti. Depremi izleyen pazartesi sabahı bindiğimiz İstanbul uçağının tekerlekleri yerden kesilince rahat bir nefes aldığımı çok iyi hatırlıyorum. Ondan önceki iki gün herkes için bir hayli sıkıntılı geçmişti. Aslında Tokyo'da pek bir telaş kalmamıştı. Tren seferleri normale dönmüş, kaçan yabancıların yarattığı kalabalığa rağmen uçaklar çoktan saatinde kalkmaya başlamıştı. Ama etrafımızdaki ortam radyoaktivite açısından ne kadar güvenliydi, henüz bilmiyorduk. Bir nükleer kazanın anatomisi Hemen herkesin aklına, olabilecek en kötü örnek geldi: 1986'daki Çernobil nükleer kazası. Şimdi Fukuşima'nın o boyutlara varmadığını biliyoruz. Olayın temeline inerek durumu değerlendirelim: Fukuşima'da kullanılan reaktör, nükleer bozunmadan elde edilen enerjinin su buharında ısı enerjisi şekline, onun da türbinlerde elektrik enerjisine dönüştürülmesi ilkesine dayanıyor. Kazanda bulunan radyoaktif çubuklardan yayılan enerji kazanın içindeki suyu ısıtıyor ve buharlaştırıyor (Şekil 1A), yüksek basınçlı buhar kazandan çıkarak türbinleri döndürüyor ve bundan elektrik enerjisi elde ediliyor (Şekil 1B). Radyoaktif çubuklarda meydana gelen bozunma, bir zincirleme tepkimesi: Yani tepkimeler bir kere başlatıldıktan sonra, her tepkimeden açığa çıkan enerji yeni tepkimeleri tetikliyor, ta ki çubuğun içindeki yakıt bitene kadar. Çubuklardan yayılan bu muazzam ısı enerjisi eğer soğuk suyla giderilemezse çubukların kendilerini bile eritebilir. Nasıl koca bir haşlanmış patatesi dilimlemeden soğutmak kolay değilse, eriyerek kazan tabanına akan ve kaynaşan radyoaktif yakıtı da soğutmak çok zor. Bu tehlikeli durum, patlamaya yol açabilir veya kazanın dibini delerek radyoaktif maddelerin toprağa sızmasına sebep olabilir. Bu yüzden, türbinlerden gelen su, soğutularak kazana geri döndürülüyor ki radyoaktif çubuklar tarafından tekrar ısıtılırken o çubukları verimli bir şekilde soğutsun (Şekil 1C). O anda elektrik üretilmese bile, bu soğutmanın sağlanması şart. Ama işte 11 Mart 2011 günü depremin ardından gelen dalgalar, bu soğutma sisteminin pompasını besleyen güç birimlerini bozdu, hatta yedek güç birimlerini de devre dışı bıraktı. Dolayısıyla kazandaki radyoaktif yakıt fazlasıyla ısınmaya başladı. İlk önlem olarak kontrol çubukları (Şekil 1A) radyoaktif çubukların arasına girdi. Bu sayede çubuklardaki radyoaktif yakıtların birbirlerindeki tepkimeleri katalizlemesi önlendi. Ama soğutma sistemi işe yaramadığından çubukları başka yollardan soğutmak gerekiyordu. Bunun için reaktöre tepeden önceleri helikopter ile, sonradan ise yerden özel pompalar ile su doldurulmaya başlandı (Şekil 2). Bu esnada eldeki su da bitince mecburen deniz suyu kullanılmaya başlandı. Radyoaktif yakıtla temas ederek kirlenen tonlarca su, yavaş yavaş santralin atık su depolarını doldurmaya başladı, hatta kazanda hasar meydana gelmiş olmalı ki daha bu depolar taşmadan bile denizde radyoaktif madde tespit edildi. Nükleer kazanın sağlığa etkileri Bütün bu haberleri İstanbul'daki evden izlerken, Japonya'ya döndüğümde oradaki ışınımdan ne kadar etkileneceğimi merak ediyor, o yüzden Çernobil kazasına dair sağlık araştırmalarına göz gezdiriyordum. Çernobil kazasından en ağır şekilde etkilenenler benim gibi çevre illerin sakinleri değil, kazadan hemen sonra olay yerine sevk edilen acil müdahale ekipleri idi. Nükleer reaktördeki yangını söndürmek için pek az koruyucu donanım ile reaktörün içlerine kadar girmiş, hem vücut dışından, hem de radyoaktif gazlar soluyarak vücut içinden güçlü ışınıma maruz kalmışlardı. Çernobil kazasının ilk gününde acil müdahaleye katılan 600 kişiden 134'ü aşırı ışınımdan kaynaklanan ve sindirim sistemini, sinir sistemini, cildi ve bilhassa kemik iliğini etkileyen akut ışınım sendromuna yakalanmış, bunların 28'i ölmüştü. Fukuşima kazasına müdahale edenler ise daha şanslıydı: Koruyucu elbiseler kullanılarak (Şekil 3) ve çevredeki ışınım seviyesi sürekli izlenerek işçilerin ışınım maruziyeti sınırlandı ve hiçbir işçi akut ışınım sendromu geliştirmedi. Bununla birlikte, ölümcül miktarda olmasa da maruz kaldıkları ışınımın etkilerinin ileride görülmeyeceğinin garantisi yok. Reaktördeki yangın acil müdahale ekiplerinin canları pahasına söndürüldükten sonra Çernobil santrali ve çevresinde yıllar sürecek bir temizlik başlatılmıştı. Bu temizlik işinde çalışan yüz binlerce işçiye her yıl ücretsiz muayene imkanı sağlanarak sağlık durumları gözlenmişti. Ancak her bir işçinin ne kadar ışınıma maruz kaldığı bilinmiyor ve bu da bilimsel incelemeleri güçleştiriyor. Yine de, çevreye yayılmış radyoaktif madde zamanla bozunarak azaldığından, kazadan hemen sonraki yıl çalışan işçilerin, daha sonraki yıllarda çalışan işçilere oranla daha çok radyoaktif ışınıma maruz kaldıkları ve ışınımdan daha çok etkilenmiş olacakları varsayılıyor. Bu varsayımla yapılan araştırmalarda, bölgede 1986 yılında çalışanlardaki kan kanseri görülme oranının, 1987 yılında çalışanlarınkinin iki katı olduğu bulunmuş. Öngörülen ışınım dozuna bağlı bu fark, gayet anlamlı. Buna ek olarak, kazadan 1993 yılına kadar izlenen 168.000 Rus işçinin 48'inin kan kanserine yakalandığı biliniyor. Tabii bu sayı kendi başına bir şey ifade etmiyor, çünkü nükleer kaza olmadan da kan kanseri olduğuna göre bu vakaların kazaya bağlı olduğunu nereden bileceğiz? Onun için araştırmacılar bu oranı 1990-1995 arasındaki Rusya nüfusunun kan kanseri oranına kıyaslıyor ve ondan da yüksek olduğunu buluyorlar. Yani bölgede kazadan sonraki yıllarda çalışan işçilerde toplumdakinden yüksek oranda kan kanseri görüldü. Bunun muhtemel sebebi, yerde bulunan sezyum-137 gibi radyoaktif maddelerin ışınımı idi. Ancak Çernobil kazası sırasında buharla çevreye bir de iyot-131 yayılmıştı. İyot-131'in yarı ömrü 8 gün; yani her 8 günde bir çevredeki iyot-131 miktarı kendiliğinden yarılanıyor, kısa zamanda neredeyse sıfırlanıyor. Ama eğer bu madde solunursa, önce kana karışıyor, sonra da iyodu alıkoyan bir organ olan tiroit bezinde birikiyor ve tiroit kanserine sebep olabiliyor. Temizlik işçilerinde yapılan taramalarda tiroit kanserine rastlanmadı. Ama bu hastalığın Çernobil kazası sırasında orada büyüyen çocukları vurduğu kısa zamanda ortaya çıktı. Kazanın üstünden sadece 5 yıl geçmesiyle önce Ukrayna'daki, sonra Belarus'taki ve nihayet Rusya'nın radyoaktif serpinti altında kalmış bölgelerindeki çocuklarda yüksek tiroit kanseri oranları bildirilmeye başlandı. Bu üç ülkede 1992-2000 arasında 4.000 çocukta tiroit kanseri saptandı. Bu sayı ne kadar çarpıcı da olsa tiroit kanserlerinin radyoaktif serpintiye bağlı olduğunu ispatlayamayacağından, başka bir araştırma daha yapıldı: 107 tiroit kanseri vakasının, kaza esnasındaki yaşları ve yerlerine göre ne kadar iyot-131'e maruz kalmış olabilecekleri hesaplandı. Bu tahlillerin sonunda, daha yüksek miktarda iyot-131'e maruz kalmış çocukların tiroit kanseri geliştirme ihtimalinin daha yüksek olduğu görüldü. Bu doz-etki ilişkisi, bölgedeki çocuklardaki tiroit kanserinin iyot-131 serpintisine bağlı olduğuna dair güçlü bir delil sağladı. Fukuşima'ya dönelim. Kazanın üzerinden daha bir yıl geçmemişken ortaya uzun dönem etkilerinin çıkmasını bekleyemeyiz, ancak Çernobil'den gelen bilgilerden bazı kestirmelerde bulunabiliriz. Mesela, nükleer reaktör enkazında aylardır çalışmakta olan işçilerin bir kısmının kan kanserine yakalanacağını öngörebiliriz. Bunun için tıp dergilerinden birinde, bu işçilerden kan örneği alınması ve dondurularak saklanması önerildi. İleride kan hastalığı nedeniyle kan nakli gerekirse, işçinin bu kendi sağlıklı kan örneği çok işe yarayabilir. Aynı şekilde, iyot-131'e maruz kalan bazı çocukların tiroit kanserine yakalanacağını tahmin edebiliriz. Gerçi mart ayı sonunda bölgede taranan 1.080 çocuğun hiçbirinde ciddi bir etkilenme tespit edilmedi. Ama buradaki ciddi etkilenme sınırının neye göre çizildiği belli değil. Mesela aynı ölçümler Norveç'te yapılsaydı, oradaki doz Japonya'dakinin onda biri olduğundan o çocuklara koruyucu olarak potasyum iyodür hapları sağlanacaktı. Bu haplar tiroit bezine zararı nasıl önlüyor? Şöyle: O kadar çok iyot içeriyorlar ki tiroit bezi tıka basa iyotla doluyor ve artık etrafta radyoaktif iyot olsa da onu ememez hale geliyor. Endişe yaratan diğer bir kirleten ise kaza sırasında buharlaşarak çevreye yayılan sezyum-137. Bu maddenin genişçe bir alana yayıldığını bu ay öğrendik (Şekil 4). Üstelik yarı-ömrü 30 yılı aştığından, iyodun aksine, kısa sürede kendiliğinden bozunmuyor. Sezyumun çevrede bulunması önemli çünkü kimyevi yapısı vücudumuzda bolca bulunan potasyumunkine benziyor. O kadar ki vücudumuz potasyum yerine sezyumu alıp kullanabiliyor. Eğer etrafta radyoaktif sezyum atomları bulunursa, vücudumuza kolaylıkla girebilir ve oradan çıkmayabilir, ve zamanla zararlı ışınım yayarak etrafındaki hücrelerin kanserleşmesine sebep olabilir. Mesela köpeklere damar yoluyla verilen tek bir sezyum-137 klorür dozu birkaç organda, bazıları kötücül olmak üzere, ur oluşumuna sebep oluyor. Benzeri bir durum stronsiyum-90 için geçerli: Yarı-ömrü 29 yıl olan bu radyoaktif maddenin yapısı, kemiklerimizde bolca bulunan kalsiyumunkine benzediğinden vücuda girdiğinde kemiğe yerleşip hem kemik dokusuna, hem de kan yapımı için önemli olan kemik iliğine zarar verebilir. Nitekim stronsiyum-90 hayvan deneylerinde kemik kanserine sebep oluyor. Ancak dikkat: Bu saydıklarım, ya doğrudan yüksek dozda ışınıma doğrudan maruz kalanlarda, ya da radyoaktif maddeleri gıda yoluyla alıp belirli dokularında biriktirerek o dokuları yoğun ışınıma maruz bırakanlarda görülüyor. Peki bunlar olmasa da, sadece yerde bulunan radyoaktif madde, uzun vadede bir sağlık sorununa yol açar mı? Çernobil sonrasında buna dair sistematik bir çalışma yapılmadığından bu sorunun cevabı şimdilik kesin olarak verilemiyor. Bunun yerine tıbbi Röntgen cihazı ile çalışarak düzenli olarak düşük dozda ışınıma maruz kalanların takibine bakıldığında bu kişilerin kanser oranlarının normalin çok az üstünde olduğu görülüyor. Bazı araştırmacılar düşük dozda ışınımın etkisinin muhtemelen çok düşük olduğundan, ne çalışma yapılırsa yapılsın, sigara gibi daha ciddi kanser sebeplerinin etkilerinden kolaylıkla ayırt edilemeyeceğini iddia ediyor. Ancak Çernobil'den sonra yapılamayan o araştırma belki de şimdi gerçekleştirilebilir: Fukuşima kazasından etkilenenlere daha iyi sağlık hizmetleri götürülebilmesi amacıyla Japon Meclisi 1.2 milyar dolarlık bir sağlık ve araştırma bütçesini onayladı. Prof. Seici Yasumura yönetimindeki araştırmacılar bu 30 yıllık çalışmaya, Fukuşima kazazedelerine 12 sayfalık bir anket doldurtarak başladı. Bu anketle her bir kazazedeye kazadan sonra 15 gün boyunca saat saat nerede kaldıkları, ne yiyip ne içtikleri soruldu. Bu verilerle her bireyin ne kadar ışınıma maruz kaldığı kestirilecek, sağlık durumu yakından takip edilecek. Bunun yanı sıra, Çernobil'deki durumdan yola çıkılarak 18 yaşından küçük herkes tiroit muayenesine tabi tutulacak, hamilelerin de sağlığı yakından izlenecek. Böylece, ışınım ile hastalıklar arasındaki ilişki araştırılacak. Belirtildiği gibi yapılabilirse bu çalışmaların düşük dozdaki radyoaktif ışınımın da insan vücudu üzerindeki uzun dönem etkilerini aydınlatabileceğini düşünüyorum. Bütün bunların yanı sıra, bölgedeki insanların, özellikle de çocukların, tsunamiye bağlı can, mal ve iş kaybına, göç sonrası kalabalık yaşantıya, gıda sıkıntısına ve gelecek kaygısına bağlı ruhsal bozukluklar geliştirmesi de beklenmeli. Bunları da uzun zamanda daha iyi anlayabileceğiz. Kazanın toplumsal ve küresel yankıları Yaklaşık 3 haftayı Türkiye'de bunun gibi konuları okuyarak ve sabahtan akşama kadar haberleri izleyerek geçirdim. Zaman geçiyor ancak Fukuşima'da gözle görülür bir düzelme olmuyordu. Sonunda felaket bölgesi dışında durumun denetim altına alındığını umarak Japonya'ya döndüm. Oradaki kirli yiyecekleri tüketmemek için giderken yanımda şişe suyundan pötibör bisküviye kadar 2-3 hafta yetecek gıda taşımış, orada da ancak yabancı malları satın almayı tasarlamıştım. Bu yiyecek seçimini hala sürdürüyorum. Ama Tokyo'da havaalanından trenle eve giderken göze çarpan şey, sessizlikti. Kentin cıvıl cıvıl, renkli, hatta gürültülü havası kaybolmuş, ortaya sükunet çökmüştü. Bunun sebebi yalnızca ulusal matem değil, Fukuşima'dan gelen elektriğin kesilmesinden kaynaklanan tasarruf tedbirleri idi. Trenlerin ışıkları kısılmış, istasyonlardaki yürüyen merdivenler kapatılmış (Şekil 5), neon ışıklar söndürülmüştü. Yazın Tokyo'nun dayanılmaz sıcağında muhakkak çok daha büyük bir elektrik ihtiyacı doğacağından enerji kullanımı şimdiden azaltılmaya çalışılıyordu. Bilimsel etkinlikler de bu kısıtlamadan payını aldı: Bilgisayarların işlemcilerinin bir kısmı söküldü, derin donduruculardaki biyolojik örnekler azaltıldı. Bu şekilde hem bireysel, hem de kurumsal elektrik kullanımının ciddi miktarda azaltılması sayesinde Tokyo ve çevresi geçen yazı elektrik kesintisi olmadan atlattı. Bu kaza Japonya'da krizi ele alan bütün ekibe güvensizlik de yarattı. O kadar ki, biri eski başbakan iki Japon milletvekili, Nature dergisine yazdıkları yorumda, hükumetten bağımsız dört kişilik bir milletvekili ekibi kurarak durumu değerlendirmeye çalıştıklarını, ancak bilgi isteklerinin önce tamamen geri çevrildiğini, sonra da güvenlik gerekçesiyle ancak kısmen karşılandığını, ve hükumetin verdiği bilgilerin ne santraldeki durum ne de radyoaktif serpinti konusundaki soruları yeterince cevaplayabiliğini belirttiler. Gerçekten de santralin işletmecisi olan şirket, santral hakkındaki kılavuzu önce bir hayli kırpılmış şekilde yayınlamış, tamamını kamuoyuna ancak ekim ayında sağlamıştı. Hükumetin sağladığı verilere güvenmediklerinden bazı vatandaşlar bölgelerindeki ışınım miktarını kendileri ölçerek internetten duyurmaya başladılar. Hatta Tokyo'da yerel yönetim 100 noktadan ölçüm yapmaya başladı. Dahası, Fukuşima santralinde çalışan işçiler için geçerli güvenli dozun eskisinin iki buçuk katına, okullarınkinin ise yirmi katına çıkarılması hiç iyi niyetli görünmeyen girişimlerdi. Aslında bu olanlar, nükleer enerji değerlendirmelerinde, az sonra değineceğim nükleer reaktör teknolojisi kadar önemli sorular barındırıyor: Bir ülkedeki nükleer enerji santrallerinde bir kaza olması halinde santralin sorumlularının ve hükümetin halka hemen ve doğru bilgi vereceği muhakkak mı? Bu acil durumda öncelikle santral çevresindeki halkın ve tüm toplumun sağlığına yönelik kararlar mı alınacak, yoksa akla önce sorumluları kurtaracak, onların zararını azaltacak tedbirler mi gelecek? Bu soruların yanı sıra, Fukuşima kazası, her zamanki nükleer enerji tartışmasını alevlendirdi. O zamanki Ukrayna-Belarus Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri sınırındaki Çernobil kazası, yalnızca bu iki ülkede değil, Avrupa çapında nükleer serpintiye yol açmış, Rusya'daki çocukları da etkilemişti. Böyle felaketlerin sınır tanımadığı anlaşıldığından Fukuşima'nın etkileriyle bütün dünya ilgilenmeye başladı. Birçok Avrupa ülkesinde kazaya tepki gösterildi (Şekil 6). Tartışma yalnızca bu kazanın etkileriyle de sınırlı kalmadı, nükleer enerjinin verimliliği ve güvenilirliği de mercek altına alındı. Bunun ilk ve en çarpıcı örneği Almanya'da görüldü. Alman Şansölyesi Angela Merkel , bu kazadan önce nükleer enerjiyi tamamen güvenilir bulduğunu söylüyordu. Ancak ya bu kazadan çıkardığı ders sonucunda, ya da rakibi Yeşiller'in kazadan hemen sonra kaydettiği seçim zaferinden etkilenerek ülkede kalan 17 nükleer reaktörü kapatma ve yenilebilir enerjilere yönelme kararı aldı. Karar almak iyi de, bu karar uygulanabilir mi? Ünlü çevrecilerden, İngiliz yazar ve siyasetçi George Monbiot'ya göre Almanya'nın bunu yapabilmesi için enerji üretimi kadar elektrik dağıtım şebekesini de yeniden şekillendirmesi gerekecek. Alman ekonomisi bunu kaldırabilecek mi, göreceğiz. Monbiot, Merkel'in aksine, kazadan sonra bu konudaki kararsızlığını nükleer enerji lehine bozduğunu söyleyerek bir hayli yankı uyandırdı. Fukuşima'nın etkilerinin, eski püskü bir nükleer reaktörün bozulup patlaması gibi ağır bir olaya göre çok hafif kaldığını söyledi ki sadece kazaya doğrudan bağlı ölümlere bakarsak bu doğru sayılabilir. Ancak uzun dönemdeki sağlık etkilerini, yukarıda anlattığım üzere, henüz bilmiyoruz. Bunun dışında, Monbiot'ya göre, küresel ısınmaya sebep olan, kömür gibi fosil yakıtlardan enerji üretimini azaltmak istiyorsak en iyi seçenek nükleer enerji gibi duruyor. Hatta, diyor Monbiot, nükleer dışındaki yenilenebilir enerji seçeneklerinin potansiyeli o kadar zayıf ki, nükleer enerjiden vazgeçilirse eninde sonunda kömür tüketimine dönülecek. Bu da en istenmeyen şey. Ancak nükleer enerji bundan sonra daha pahalıya patlayabilir. Nükleer enerji uzmanları Bunn ve Heinonen, daha gelişmiş reaktörlerin tasarlanmış ve üretiliyor olmasına rağmen, Fukuşima gibi eski teknolojiye dayanan reaktörlerin de hala etkin olduğunu ve bunların daha sıkı denetim altına alınması gerektiğini vurguluyorlar: Bir kazaya daha iyi cevap verilebilmesi için santralden uzakta ek denetim odaları kurulmalı ki bazı çalışmalar santrale yaklaşılmadan da yürütülebilsin. Ayrıca santrallerin iç güvenlikleri kadar dış güvenlikleri de artırılmalı: Bazı terör gruplarının nükleer santrallere saldırmayı akıllarından geçirdiği biliniyor. Son olarak nükleer enerji endüstrisinin denetimini artırmak için uluslararası işbirlikleri geliştirilmeli, daha derinlemesine değerlendirmeler yapılmalı ve kuralların uluslararası düzeyde bağlayıcılığı olmalı. Bu kadar ek önlem ve bürokrasinin nükleer enerjinin maliyetini artırması muhtemel. Gelecekteki enerji politikalarını oluştururken bunu dikkate almak gerekecektir. Bununla birlikte yeni nükleer reaktör tasarımları nükleer enerjinin hanesine bir artı olarak kaydedilebilir gibi görünüyor. Yukarıda değindiğim gibi, Fukuşima'da soğutucu su pompasını besleyen elektrik devreleri ve yedekleri bozulmuş ve bu yüzden reaktördeki çubuklar ısınmaya başlamıştı. Nesil III+ denen yeni tür reaktörlerin tasarımı (Şekil 7) ise bunun gibi bozulabilecek işlemlerin etkin değil, edilgin süreçlerce halledilmesi, yani ek enerji gerektirmeden kendiliğinden hallolması. Mesela bir reaktör üreticisi, soğutucu su döngüsünün yerçekimi ve taşınım ile sağlanması sayesinde günlerce kendiliğinden soğuk kalacağını iddia ediyor. Nükleer reaktör tasarımından o kadar anlamadığım için bu iddiayı değerlendirmiyorum. Ama tasarım esnasında ne kadar değişik risklerin hesaba katılabildiğini de merak ediyorum. Mesela bu yazıyı yazarken Finlandiya'da bir nükleer santralin işletmecisi, İsveç karasularındaki bir tankerden sızan petrolün santralin soğutma sistemine girmemesi tıkamaması için önlem almaya çalışıyordu. Son söz Fukuşima kazasından sonra nükleer enerji hakkında çok şey öğrendim. Bu tartışmalardan eskiden beri haberdar olsam da üzerinde etraflı düşünmemiştim. Şimdi daha çok bilgilendikçe konunun niye çok tartışmalı olduğunu görüyorum. Nükleer enerji, birçoğunun yaptığı gibi baştan çöpe atılmaması gereken bir kaynak ve özellikle hem küresel ısınmanın hem de küresel ekonomi sıkıntısının sürdüğü şu günlerde işe yarayabilir. Ama evimin yakınına nükleer santrali kurulmasını ister miyim? Hayır. Demek ki bu teknolojinin insana yönelik riski hala o kadar da az görünmüyor bana. Şimdilik Fukuşima-sonrası Japonyası'nda yaşamaya devam ediyorum. Birkaç ay sonra buradaki işlerimi bitirince, nükleer enerjinin kullanıldığı başka bir ülkeye gideceğim. Herhalde bu nükleer enerji konusu beni uzun zaman daha meşgul edecek."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/kuresel-konumlama-sistemi-gps.html", "text": "Askeri amaçla icat edilen ama bugün günlük hayatımızın bir parçası olan internet gibi, GPS sistemi de bireysel kullanıcılar arasında yaygınlık gösteriyor. Neredeyim sorusunun yanı sıra, nasıl giderim? sorusuna da yanıt veren GPS'i artık neredeyse her telefon ve her otomobilde görmek mümkün. Küresel Yer Belirleme Sistemi ya da Küresel Konumlandırma Sistemi'nin temel çalışma prensibi düzenli olarak kodlandırılmış bilgilerin yollandığı bir uydular sistemi ile bu uydular arasındaki mesafeyi ölçmektir. Üç çemberin bir noktada ya da dört kürenin bir noktada kesişmesi prensibince uydular ile aradaki mesafelerin ölçülmesi ile Dünya üzerinde kesin yer tesbiti yapabilen sistem bireyler için askeri araçlarda olduğu kadar hassas olmasa da bu işlemi neredeyse hatasız gerçekleştiriyor. GPS'in öncelikli olarak ortaya çıkış sebebi roket ve füze atışlarının yön bulması, hedef belirleme ve hedefe asker çıkarma gibi askeri ve savunma sistemlerinde duyulan ihtiyaçlardı. GPS sistemi askeri alanda o kadar başarılı oldu ki, zamanla ticari kullanıma açılabileceği düşünüldü ve 1980'li yıllarda sivil hayata da uyarlanarak kullanılmaya başlandı. Sistemin temel çalışma prensibi en basit anlatımı ile şu şekildedir:: ABD Savunma Bakanlığı'na ait olan ve yörüngede sürekli olarak dönen 21'i aktif, 3'ü yedek 24 adet uydudan oluşur. Uyduların yaydığı radyo sinyalleri ile Dünya üzerinde bulunan bir noktadaki GPS alıcısı arasındaki haberleşmenin süresi ölçülerek, aradaki mesafe belirlenir ve böylece konum belirlemesi mümkün olur. GPS 'in askeri alandaki kullanımına o kadar gelişmiştir ki kıtalarası menzile sahip seyir füzeleri ve balistik ya da güdümlü füzeler hem fırlatma hem de hedef konumunun belirlenmesi amacı ile GPS'i kullanır. Ayrıca savunma ve saldırı amaçlı Amerikan Nükleer Patlama Gözlemleme Sisteminin büyük bir parçası olarak GPS uyduları nükleer patlama dedektörleri içerir. Yolcu uçaklarının tamamında GPS etkin bir şekilde kullanılır ve uçuşun emniyetle gerçekleştirilmesi için de büyük önem taşır. Askeri alanda çokça faydalanılan bu sistemi Türk Silahlı Kuvvetleri de komando birliklerinin intikal, travers, arazide yön bulma gibi birçok alanda kullanmaktadır. 1980'li yıllarda sivil alanda kullanımı artan GPS sistemlerinin, sağlık alanında da Görme Engelliler için Mobic, Drishti, Brunel Navigation System for the Blind, Noppa, BrailleNote GPS ve Trekker gibi projeler doğmuş ve yürütülmeye başlanarak geliştirilmektedir. Ayrıca dünya üzerinde sivil amaç için kullanılan en gelişmiş ve pahalı GPS alıcılarının haritacılar tarafından sınırların belirlenmesi, yapılan harita işaretlerinin, konum tespiti ve yol yapım çalışmalarında kullanılmaktadır. GPS sistemi UTC ve GMT'den farklı olarak kendi uyduları üzerindeki atomik saatleri kullanmaktadır. Bunlar 6 Haziran 1980'de sıfırlanmış ve artık saniyelerin düzeltilmesi yapılmadığı için UTC'den 14 saniye ileridedir.Bu nedenle periyodik olarak GPS alıcılarına UTC saat bilgisi gönderilir. GPS sistemini temel olarak dört ana bölümden oluşur. GPS sinyallerinin üretilmesini sağlayan NAVSTAR sistemi, uzay bölümü , kontrol bölümü ve kullanıcı bölümüdür. GPS projesi ilk uydunun 1978'de ABD'den ateşlenmesiyle başlamıştır. 24 uyduluk ağ 1994'de tamamlanmıştır. Projenin devamlılığı ve geliştirilmesi ile ilgili bütçe ABD Savunma Bakanlığı'na aittir. Uzay bölümü, GPS sisteminin oluşumunda en az 24 uydu (21 aktif uydu ve 3 yedek) yer alır ve sistemin merkezidir. Uydular, Yüksek Yörünge adı verilen ve dünya yüzeyinin 20.200 km üzerindeki yörüngede bulunurlar. Bu kadar yüksek irtifada bulunan uydular oldukça geniş bir görüş alanına sahiptirler ve dünya üzerindeki bir GPS alıcısının her zaman en az 4 adet uyduyu görebileceği şekilde yerleştirilmişlerdir. Uydular saatte 7.000 mil hızla (yaklaşık 11.200 km) hareket ederler ve 12 saatte, dünya çevresinde bir tur atarlar. Güneş enerjisi kullanılarak çalışırlar ve en az 10 yıl kullanılmak üzere tasarlanmışlardır. Ayrıca güneş enerjisi kesintilerine karşı yedek bataryaları ve yörünge düzeltmeleri için de küçük ateşleyici roketleri vardır. Bu roketler kullanımdan çıkartılacak uyduyu yörüngeden almak için de tasarlanmışlardır. Uyduların her biri, iki değişik frekansta ve düşük güçlü radyo sinyalleri yayınlamaktadır. (L1, L2) Sivil GPS alıcıları L1 frekansını (UHF bandında 1575,42 Mhz), ABD Savunma bölümü alıcıları L2 (1227,60 Mhz) frekansını dinlemektedirler. Bu sinyal Görüş Hattında Line of Sight ilerler. Yani bulutlardan, camdan ve plastikten geçebilir ancak duvar ve dağ gibi katı cisimlerden geçemez. GPS sinyalleri binalardan yansıdığı için şehir içlerinde araziye oranla hassasiyeti azalır. Yeraltına kazılan tünellerde ise sinyal elde edilemez. Hatalı sinyallerin elde edilebileceği ya da hiç sinyal elde edilemeyen bölgelerde kullanılmak üzere geliştirilen Diferansiyel GPS'ler tarafından bu hatalar en aza indirilerek daha hassas bir yer ölçümü yapılabilir ama başarı %100 değildir. Basit bir ifadeyle GPS sisteminin, bildiğimiz radyo istasyonu sinyalleri ile L1 frekansını kıyaslamak istersek; FM radyo istasyonları 88 ile 108 Mhz arasında yayın yaparlar, L1 ise 1575,42 Mhz'i kullanır. Ayrıca GPS'in uydu sinyalleri çok düşük güçtedirler. FM radyo sinyalleri 100.000 watt gücünde iken L1 sinyali 20-50 watt arasındadır. Bu yüzden GPS uydularından temiz sinyal alabilmek için açık bir görüş alanı gereklidir. GPS uyduları tarafından gönderilen elektromanyetik dalgalar atmosferden geçerken bükülmeye uğrarlar. L1 ve L2 bantları farklı dalga boylarına sahip olduğundan farklı oranda bükülmeye uğradığından aradaki farklılık hesaplanarak atmosferik bozulma engellenerek çok daha hassas bir yer bilgisi hesaplanabilir. Sadece L1 bandı kullanılarak 98 m. hassasiyet elde edilebilirken, L1 ve L2 bantlarının ortak kullanımı ile 1 m.'nin altında hassasiyete ulaşmak mümkün olmaktadır. Her uydu yerdeki alıcının sinyalleri tanımlamasını sağlayan iki adet özel pseudo-random kodu yayınlar. Bunlar Korumalı kod ve Coarse/Acquisition kodudur. P kodu karıştırılarak sivil izinsiz kullanımı engellenir, bu olaya Anti-Spoofing adı verilir. P koduna verilen başka bir isimde P ya da sadece Y kodudur. Bu sinyallerin ana amacı yerdeki alıcının, sinyalin geliş süresini ölçerek, uyduya olan mesafesini hesaplamayı mümkün kılmasıdır. Uyduya olan mesafe, sinyalin geliş süresi ile hızının çarpımına eşittir. Sinyallerin kabul edilen hızı ışık hızıdır. Gelen bu sinyal, uydunun yörünge bilgileri ve saat bilgisi, genel sistem durum bilgisi ve iyonosferik gecikme bilgisini içerir. Uydu sinyalleri çok güvenilir atom saatleri kullanılarak zamanlanır. Adından anlaşılacağı gibi, Kontrol Bölümü, GPS uydularını sürekli izleyerek, doğru yörünge ve zaman bilgilerini sağlar. Dünya üzerinde 5 adet kontrol istasyonu bulunmaktadır:Hawai, Kwajalein, Colorado Spring , Ascension adaları ve Diego Garcia. Bunlardan dördü insansız, biri insanlıdır . İnsansız kontrol merkezleri, topladıkları bilgileri ana merkeze yollarlar. Ana merkezde bu bilgiler değerlendirilerek gerekli düzeltmeler uydulara bildirilir. Kullanıcı bölümü ise yerdeki alıcılardır. Çeşitli amaçlarla GPS kullanarak yerini belirlemek isteyen herhangi bir kişi, sistemin kullanıcı bölümüne dahil olur. GPS Sisteminin alternatifi olarak geliştirilmiş diğer sistemler de mevcuttur. Amerikalı GPS'e karşılık Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere'nin AB ülkeleri olarak geliştirdiği Galileo projesi 1999 yılında hayata geçmiş ve 2003 yılında ise Avrupa Birliği ve Avrupa Uzay Ajansı tasarımı resmi olarak üstlenmiştir. Galileo projesi aynı yıl sınırlarını aşarak Çin'i de bünyesine dahil ederek bu yolda sınır kapılarını açmıştır. Proje kapsamında AB üyesi olmayan ülkelerden sadece Çin ile yetinmeyerek 2004 yılında İsrail, 2005 yılında Ukrayna ve Hindistan ve Fas son olarak da 2006 yılında Güney Kore ve Norveç projeye dahil olmuşlardır. Bununla birlikte AB üyesi 27 ülke ise bu projeye dahil olup olmama yönündeki tartışmalara 2007 yılında bir son vererek projeye dahil olmuşlardır. Galileo'nun GPS'ten en büyük farkı Sivil ve Endüstriyel alanlarda da kullanıma hitap etmesidir. GPS ise öncelikli olarak askeri kullanımın sonrasında sivilleştirilmiştir. Bunların haricinde Çin 2000 yılında Beidou 1 ve Beidou 2 sistemi ile benzer bir projeyi kendi başına oluşturmaya başlamıştır. Rus Glonass projesi ise yine aynı amaçla tüm dünyada kullanıma başlanmıştır ve kendi imkanları ile geliştirmiş oldukları bu sistem tamamen askeri alt yapı üzerinde hizmete devam etmektedir. Hindistan ise bölgesel olarak Hindistan Bölgesel Konum Belirleme Sistemi 'i geliştirmektedir. IRNSS GPS sisteminin yerel bir Hindistan versiyonu olarak değerlendirilebilir. Dünya üzerinde çeşitli konum belirleme sistemleri her geçen gün geliştirilmekte ve bu sistemler ile gerek askeri gerekse sivil hayatta ihtiyaç duyulan kullanım amaçlarına göre sınıflandırılarak kullanılmaya devam edilmektedir. Bu sistemler içerisindeki ilk proje GPS olduğundan dolayı mevcut sistemlerin tamamı halk arasında GPS olarak adlandırılmaktadır. Kullanım alanları ise hayal gücü ile sınırlıdır. Galileo sisteminin çalışması, uydular ve atomik saatler hakkında açıklayıcı bir videoyu aşağıdan izleyebilirsiniz:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/panik-yok-ortalanacaktir.html", "text": "Her kötü şeyin üstüste geldiğini mi düşünüyorsunuz? Bahtsız olduğunuza dair bir inancınız var mı? Her şey iyi giderken hep aksilik mi çıkıyor? Murphy kanunları sizce de geçerli mi? O zaman bu yazıya bir göz atın: Yalnız dikkat, bu yazı bir kişisel gelişim yazısı değildir. İstatistiğin yalan söylemenin bir yolu olduğu şeklinde zaman zaman doğru da yorumlanabilecek bir önerme herhalde duymuşsunuzdur, ancak zaten istatistiki bilgi bize neyin ne olduğunu değil, onun ne sıklıkta olduğunu söyler. Örneğin bir parayı havaya attığımızda yazı ya da tura gelme olasılıklarından her birinin değeri 1/2'dir. On defa attığınızda da, yüz defa attığınızda da bu olasılıklar değişmeyecektir, ancak atış sayısı arttıkça gerçeklerin daha önce hesaplanmış olasılık değerine yaklaştığı görülür. Zira art arda dört kez atılan bir paranın dördünün de tura gelmesi o kadar şaşırtıcı olabilir fakat size yüz defa atmama rağmen hepsinin tura geldiğini söylese idim, paranın her iki tarafının da tura olup olmadığına bakmamı tavsiye ederdiniz. Gerçekten de örnek olayların sayısı arttıkça istatistiki bilgiler gerçeğe daha çok yaklaşır. Bu yüzden yazı ve tura gibi iki seçeneği bulunan olaylarda bir ortalamaya dönme eğilimi mevcuttur. Belki çoğu zaman Murphy kanunu diye anılan garip olaylar silsilesinin temelinde bu yatıyordur. Aşağıdakine benzer bir deneyim yaşamayanımız var mı? Bir restorana gittiniz. Yemekler lezizdi. Servis muhteşem. Her şey harika! Dört dörtlük. Çok yüksek bir memnuniyet seviyesiyle oradan çıktınız. Elbette bu restoranı arkadaşlarınıza da tavsiye ettiniz ve hatta bir gün onları organize ederek birlikte yemek yemek üzere bu restorana geldiniz. Bir saat sonra çıkışta Hakikaten geçen çok güzeldi, neden böyle oldu anlamadım. O gün böyle değildi yemekler, üstelik servis de çok iyiydi diye açıklama yapıyorsanız, muhtemelen haklısınız. Olayın perde arkasındaki gizli el ortalamaya dönme eğilimine aittir. Tesadüf eseri tüm koşulların en iyi olduğu anda teşrif ettiğiniz restorana bir dahaki gittiğinizde aynı şekilde tatmin olmamanız, olasılığın bu kuramına göre oldukça tutarlıdır. Yargı hataları Bu etkinin zaman zaman yanlış kararlara sebep olduğu, hatta bilimsel olduğu düşünülen çalışmalarda yanılsamalara sebep olduğu da olmuştur. Örneğin İsrail Hava Kuvvetleri pilotları üzerinde ceza ve ödüllerin etkisi ile ilgili yürütülen bir çalışmada şu aşağıdaki hadiseler gerçekleşmiştir: Bir pilot çok kötü uçuş yaptığında kendisine ceza verildiğinde sıradaki uçuşunda daha yüksek performans göstermektedir. Çok iyi bir uçuş yaptığında takdir edildiğinde ise sıradaki uçuşunda daha kötü performans göstermektedir. Buradan elde edilen sonuca göre, cezalar pilotlar üzerinde etkiliyken, takdir ise tam ters bir etki yapmaktadır. Burada çalışmayı yürütenlerin es geçtiği önemli bir husus vardır: Bir pilot, herhangi bir sebepten ya da bir çok sebebin üstüste gelmesi sebebiyle çok kötü bir uçuş gerçekleştirdiyse onun sıradaki uçuşunun daha iyi olma ihtimali çok yüksektir. Benzer bir şekilde bir pilot, iyi bir motivasyon ve olumlu bir çok etkenden dolayı en iyi uçuşunu gerçekleştirdiyse kuvvetle muhtemel sıradaki uçuşu bundan kötü olacaktır. Aslında olay, ceza ya da ödülden bağımsızdır. İyiyi ve kötüyü belirleyen, ortalamaya dönme eğilimidir. İkinci yıl etkisi Amerikan beyzbolunda İkinci yıl etkisi denen bir etki de benzer sebeplerden ortaya çıkmaktadır: Bir oyuncu herhangi bir sezonda inanılmaz oyunları ve attığı sayılarla çok büyük bir yıldız haline gelir. Sıradaki sezon ise gözden düşer, eleştirilir, hala iyi oyuncudur tabi ki ama artık bir yıldız değildir. Gazeteler de bu konuda ilginç yorumlar yapabilirler: Evlendi, boşandı, kilo aldı, şımardı vb... Halbuki yapılabilecek en mantıklı yorum: Ortalamayı buldu olurdu. Bu düşünceyi baz alırsak istikrarlı bir şekilde yükselişini sürdürenleri açıklamakta zorlanıyor gibi görünebiliriz. Oysa öyle değil: Aynı şey muhtemelen bir çok meslek grubu için geçerlidir: Sanatçılar, oyuncular, filmler, yazarlar, yönetmenler... Başarıları sistemli çalışmalarına ya da yeteneklerine bağlı olmayıp, sadece en iyi anlarını şans eseri yakalayabilmiş olanlar, çabuk parladı, çabuk söndü dediğimiz sınıfta yerlerini alacaklardır. Bunu istatistiği ve olasılığın- bir dinamiği olarak anlattık, oysa yine istatistiklerle konuşacak olursak elbette yetenekli ya da mesleğine saygı duyarak disiplinli bir şekilde kendini geliştiren bir şahsın mesleğinde yükseleceği ve rakiplerine fark atacağı çok daha olasıdır ve istatistikler de bunun böyle olduğunu göstermektedir. Motivasyon / Moral Bozukluğu Hayatlarımızdaki tecrübeleri de değerlendirecek olursak, bir çok kararımızın arkasında ortalamaya dönme eğilimini hesaba katmadığımız için bazı hatalar yaptığımız gerçeğiyle karşılaşabiliriz. Mesela çok iyi başlamasına rağmen daha sonra çok kötü gittiği gerekçesiyle bir şeyden bıkıp bıraktıysanız belki de onu çok erken bırakmışsınızdır. Bu duruma özellikle iş sahasında, ya da dostluk, arkadaşlık, sevgililik gibi ikili ilişkilerde rastlanabilir. Evliliğin ilk iki-üç yılının çok zor geçtiği ancak bu eşik aşılırsa evliliklerin devam ettiğine dair yaygın bir inanış vardır. Bu ampirik bir bilgi olsa da çift danışmanlarının da bu cümleleri telaffuz ettiğini duyabilirsiniz. Yapılan araştırmalardan kimisi ise beş yılı işaret eder. Zira balayı, yoğun sevgi ve ortak heyecanların yoğun yaşandığı cicim aylarından sonraki süreçte bir süre hiçbir şeyin başlanıldığı gibi olmaması oldukça muhtemeldir. Tabi ki bu, bahse konu çiftlerin gerçekten sorunları olmadığı anlamına gelmiyor... Sadece bir bakış açısı. İyi başlangıçların bir süre sonra moral bozukluğuna kurban gitmesi ama bunun yanında kötü başlangıçların giderek daha iyi bir ortalamaya çekilmesinin de motive edici olması beklenebilir: Belki de bugün zenginlikleriyle ünlü iş adamlarının genelde anlattığı öykülerde tezgahtarlıkla, küçük bir dükkanla, seyyar satıcılıklı başlamış olmaları buna örnektir. Ya da insanların ikinci evliliklerinde ya da iş tercihlerinde birinci seferde olduklarından daha mutlu olduklarını söylemesi de bir ihtimal bu yüzdendir. Sonuç Ortalamaya dönme eğilimi, zıt sonuçları olan bir olay için örnek sayısı arttıkça oranların birbirine yaklaşacağına dair istatistiksel bir öngörüdür. Tabi ki yukarıda bahsettiğimiz, özellikle iyileşmeye dair durumlarda edinilen tecrübe, kazanılan bilinç gibi faktörlerin sayesinde daha iyi tercihlerde bulunmak çok daha gerçekçidir. Zaten ortalamaya dönme eğilimi, ilk paragrafta da söylediğimiz gibi, havaya atılan bir paranın yazı mı, yoksa tura mı geleceğinin asla bilinmeyeceği gibi ya da benzer bir belirsizlik ortamında, rastgele seçimler için geçerlidir. Biz yine de kıssadan hissemize bakalım: Şu an hayatta her şeyin kötü gittiğini düşünüyorsanız paniklemeyin! Ortalanacaktır... (1) Stuart Sutherland, İrrasyonel. Domingo Yayınları. 2009. (2) Jason Zweig, Do You Sabotage Yourself? Daniel Kahneman has done more than anyone else to explain why most of us make so many mistakes as investors and what we can do about it. CNN Money, 2001, 1 Mayıs. (2) İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyeleri Prof. Dr. Rian Dişçi ile Dr. Halim İşsever'in, 3 bin 60 boşanma vakasını inceleyerek yaptıkları araştırma, evlilikte en kritik dönemin, ilk 5 yıl olduğu bulgusuna ulaşmıştır. (İssever H, Dişçi R: İstanbul'da 1999 yılında sonuçlanmış boşanma davalarına boşanma nedenlerinin incelenmesi. Adli Tıp Bülteni Cilt 5, sayı: 3, 2000.) Tabi ki araştırma, boşanmaların hangi kritik sebeplerden kaynaklandığını da ortaya koymuştur."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/terapist-robotlar.html", "text": "Şimdilik robotları, istediğimiz seviyede karmaşık davranışlar sergileyemeyen aptal otomatlar olarak görüyoruz, ama otistik çocuklar bizimle hemfikir değil! Otistik hastalarda işlevlerini yerine getiremeyen ayna nöronlarından yola çıkarak, otizm tedavisinde en basit robotların bile nasıl olup da yetkin eğitmenler kadar faydalı olabildiklerini anlamaya çalışacağız. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS AYNA NÖRONLARI Son 20 yıldır zihinsel sinirbilim alanındaki gelişmeler, insanın taklit etmeden sorumlu beyin bölgelerinin yerlerini saptayabilmemizi sağladı. Taklit etme dediğimiz zaman, binaenaleyh veya ne'tekim tarzı yavan siyasi figür taklitleri anlaşılmasın. Taklit etmeyi, bebeklik dönemimizdeki dil öğrenme, beceri ve kültür edinme, sosyalleşme tarzı yeteneklerimizin temelinde yatan bir süreç olarak düşünmek gerekiyor. 90'larda Parma Üniversitesi'nden Giacomo Rizzolatti'nin maymun beyninin ön bölgesinde yer alan bazı nöronlarla ilgili yaptığı keşif çok ses getirdi. Bu nöronlar, maymun bir hareketi bizzat icra ettiğinde veya başka bir maymunda aynı hareketi gözlemlediğinde etkinlik gösteriyorlardı, örneğin maymun yerden fıstık alırken veya başka bir maymunu fıstık alırken gördüğü sırada. Ayna nöron ismi de bir ayna gibi aynı hareketin taklit edilmesini simgelediği için tercih edilmiştir. 2000'lerde ise beyin görüntüleme teknikleri sayesinde aynı bölgelerin insanlarda da var olduğu ortaya çıkarılmıştır (Broca bölgesi, 44. bölge adlarıyla da anılır.) . Bu bulgulardan yola çıkan bilim insanları, ayna nöronların bir başka işlevlerini ortaya çıkardılar. Bu nöronlar, başkalarında gözlemlediğimiz hareketleri kendi beyinlerimizde aynı hareketleri ifşa etmek için kullandığımız bölgelere de yansıtıyorlar. Bu sayede gözlemlediğimiz hareketi zihnimizde anlamlandırmamızı sağlıyorlar . Ancak işlevleri bu kadarla sınırlı değil. Çok daha önemli bir özellikleri ise, daha karmaşık ve yüksek seviyedeki zihinsel süreçlerin temel taşını oluşturuyor olmaları. Örnek vermek gerekirse, diğer insanların hareketlerini gözlemleyerek niyetlerini anlama yetimiz ve kendimizi o insanın yerine koyarak empati kurabilme becerimiz. Peki bu nöron aktiviteleri nasıl gözlemleniyor? Sinirbilim araştırmacıları bugüne kadar nöron sistemini görüntülemek için çeşit çeşit yöntemler kullandılar. Kısmen yeni sayılabilecek bir teknik olan işlevsel manyetik rezonans görüntüleme tekniğinde radyo dalgaları ve güçlü bir manyetik alan kullanarak insanın beyni taranıyor. Etkinleştiği için daha çok oksijenli kan kullanan beyin bölgeleri, tarama esnasında diğer bölgelere kıyasla daha çok manyetik sinyal veriyor ve bilgisayar ekranında çarpıcı renklerle vurgulanıyor. Örneğin, geçen ayki sayımızda bahsettiğimiz tekinsiz vadi teoremini araştıran Prof. Saygın bu tarz fMRI verilerinden yararlanmıştı (bkz. Şekil 3). Tekrar ayna nöronlarına gelecek olursak, Iacoboni 1999'daki deneyinde sağlıklı insan deneklerine diğer bir insanın el parmağını oynatmasını seyretmeleri sırasında kendi parmaklarını da oynatmalarını söylemiş. Parmak hareketinin, bu hareketin çizdiği rotadan bağımsız olarak, deneklerin aynı beyin bölgelerinde aktivasyon yarattığı gözlenmiş. Ancak daha da önemlisi, deneğin yaptığı parmak hareketinin, seyrettiği parmak hareketiyle tıpatıp aynı olması durumunda, bu aktivasyonun farklı rota çizerken veya farklı parmak oynatarken oluşan aktivasyondan daha yüksek olduğu belirlenmiş. Bu da gözlem ve uygulama hareketlerinin eşleşmesini sağlayan ayna nöron sisteminin varlığını destekleyen bir bulgu. Daha şaşırtıcı bir sonuç ise, bildikleri bir dans figürünü seyreden baletlerin, bilmedikleri bir dansı seyreden baletlere oranla daha yoğun ayna nöron aktivasyonu yaşıyor olmaları. Böylelikle bu sistemin öğrenmeye bağlı olarak geliştiğini iddia etmek yanlış olmaz . OTİZM Dünya çapında oldukça yaygın görülen ama fazla da tanınmayan bir hastalık olan otizm, her ırk, etnik ve sosyal grupta görülebiliyor ve temelde kişinin başkalarıyla iletişim kurma becerisini engelliyor. Otizm hastaları, duygularını, isteklerini anlatmakta, yeni insanlarla tanışıp onları arkadaş edinmekte ve diğer insanların ne düşündüğünü anlamakta zorlanıyor. Bazı otizm hastalıklarında görülen işlevsel bozuklukların ayna nöronlar tarafından kontrol edildiğini iddia eden araştırmacıların en büyük dayanakları da bu insanların ayna nöron bölgelerinde hiçbir hareketlilik gözlenmiyor olması . Özellikle insanların iletişimleri sırasında kullandıkları yoğun vücut hareketliliği otistikleri yoruyor, rahatsız ediyor ve hatta sonunda iletişimi tamamen koparmalarına sebebiyet verebiliyor. Bu hareketlilik aslında sağlıklı bireyler için çok sıradan olan ve iletişimimizi zenginleştiren göz hareketleri, ağız oynatma, baş hareketleri, ses ve tonlama değişiklikleri, el-kol hareketlerinden başka bir şey değil. Bu hareketleri algılayamama durumu ise çoğu zaman zeka geriliği ile karıştırılıyor. Otizme sahip bir çocuğun dünyaya bakışını Türkçe olarak dinlemek için aşağıdaki videoyu seyretmenizi öneriyorum: Her 110 çocuktan birinde gözlemlenen bu durumun sebepleri konusunda uzmanlar tartışmaya devam etse de, bu çocukların hayat kalitelerini artırmanın tek yolu vasıflı terapistler tarafından eğitilmelerinden geçiyor, çünkü otizmi olan bireyler birçok beceri geliştirip öğrenebiliyor. Bu terapistler, çocuklara sıra alma, rol yapma ve drama tarzı sosyal davranışları, tek bir objeye odaklanıp onu işaret etmeyi öğretiyorlar. Ayrıca, iletişim ve ortak dikkat gibi konularda eğitilmelerinden sorumlular. Bu da haliyle, özelleşmiş bir eğitim almaları gerektiği, uzun yıllar ve bolca maddi yatırım yapılması anlamına geliyor. Diğer bir kaygı verici durum da otistik çocuk sayısının terapist sayısından çok olması... OTİZM TEDAVİSİNDE ROBOTLAR Nihayet ayna nöronlarının ve otistik hastaların, robotlarla olan ilişkisine geliyoruz. Yakın zamana kadar bu nöronların sadece bir insanın başka bir insanı izlerken hareketlilik gösterdikleri düşünülüyordu, oysa ki son dönemlerde robotlarla yapılan deneyler şunu ortaya koyuyor: Eğer ki bir robot otonom hareketler yapabiliyorsa, yani kendi iradesiyle kararlar alıp eyleme dönüştürebiliyorsa veya en azından bizi bunu yaptığına inandırabiliyorsa, bizim ayna nöronlarımızı aktive etmeyi başarabiliyor. Demek oluyor ki, ayna nöronlarının tetiklenmesi için illa da bir insanı gözlemlememize gerek yok. Bu da hemen şu soruyu aklımıza getiriyor: Eğer ki insan eğitimi için taklit bu kadar önemliyse ve robotlar da insanlar gibi ayna nöronlarımızı tetikleyebiliyorlarsa, ucuz, kontrolü kolay, zaman, mekan sınırlaması tanımayan, bıkmadan usanmadan aynı işi tekrar tekrar yapabilen robotları neden eğitim amaçlı kullanmayalım? Tabii ki yukarıdaki araştırmaları izleyen yıllarda bu düşünce doğrultusunda, tıbbi amaca hizmet eden robotların ortaya çıkması gecikmedi. Tıp doktorları, beklenmedik durumlardan hoşlanmayan ve bildikleri ortamlarda kendilerini rahat hisseden otistik çocukların robotları severek izlediklerini ve robotların hareketlerini taklit ettiklerini ortaya koydu . Şaşırtıcı gelse de, bu çocuklar robotları insanlara oranla daha sıcak, cana yakın ve sosyalleşilebilir buluyorlar, çünkü robotlar tahmin edilebilir hareketler yapıyorlar. Bu sebeple mekanik ve elektronik dünya, bu tarz çocuklarla iletişim kurabilmek için biçilmiş kaftan. Yani geçen ay işlediğimiz tekinsiz vadi teorisi otistik çocuklar icin çok daha farklı bir şekilde işliyor. Özellikle basit hareketler yapan robotlara verdikleri tepki gerçek insanlara verdikleri tepkiden çok daha olumlu. Şu ana kadar otizm terapisinde kullanılmış bazı robotlara ve ilgili videolara kısaca bir göz atalım: Güney California Üniversitesi'nin araştırma platformu olan Bandit, otistik çocuklara hem bir terapist hem de oyun arkadaşı olabilmesi için sempatik ve yumuşak hatlarla tasarlanmış. Her ne kadar basit yüz ifadeleri ve hareketleri sergilese de, bu robotun esas özelliği çocukların her türlü tepkisine karşı en uygun cevabı verecek şekilde karmaşık kararlar alabilmesi. Bandit kızılötesi sensörleri ve kameralarıyla hastaların pozisyonlarını saptayabiliyor ve eğer hastanın ilgisi dağılırsa, tekrar odaklanabilmesi için uygun bir hareket yapıyor, örneğin elini gel anlamında sallıyor. Bu şekilde, çocukların sosyal aktivitelere olan ilgilerini artırmaları hedefleniyor. Uzaktan kumandayla yönetilen diğer bir robot olan Kaspar, gülümsemek, kaş çatmak, gülmek, göz kırpmak ve el sallamak gibi temel aktivitelerini otistik çocuklarla paylaşabilmek icin Hertfordshire Üniversitesi tarafından tasarlanmış. Karmaşık davranışlar sergilemekten ziyade, basit davranışlarla çocukların güvenini kazanması, ilgilerini çekip onlara temel davranış biçimlerini öğretmesi amaçlanmış. Merhaba, benim adım Kaspar. Hadi, beraber oyun oynayalım! gibi tanışma ve kaynaşma cümleleri kurması, vücudunun yanlarına veya ayaklarına dokunulduğunda kahkaha atması, kollarını kaldırıp indirmesi, yüzünü gizlemesi ve Ahhh, canım yandı! diyerek ağlaması, davranış repertuarından sadece birkaç örnek. Ancak bu kadarı bile otistik çocukları büyülemeye yetiyor. Çocukların, gıdıklanma davranışına karşılık olarak verilen gülme tepkisi ve kahkaha sesinin ne anlama geldiğini kavrayabilmeleri ve bu hareketlerin hepsini birbirleriyle ilişkilendirebilmeleri için seanslarda Kaspar bu davranışı defalarca tekrarlıyor. Bu sayede çocuklar gerçek hayatta bu tarz davranışlarla karşılaştıklarında, onları geçmiş tecrübeleriyle ilişkilendiriyor, ürkmüyor ve sonuçta kendilerini daha rahat hissediyorlar. Araştırmacılar Kaspar'ın Down sendromlu hastaların tedavisinde de kullanılabileceği konusunda hemfikir. Diz boyumuza gelen Nao ile duygusal bir bağ kurmak, Nao'nun gelişmiş nesne tanıma sistemi sayesinde mümkün. İnsan yüzlerini tanıyacak bir yazılım ve kameralarla donatılmış olan Nao, geçmişteki karşılaşmaları hafızasında tutarak, kiminle konuştuğunu ve karşısındaki kişinin hangi ruh halinde olduğunu anlayabiliyor. Ayrıca basit yüz ve vücut hareketleri eşliğinde hastaların duygularına uygun bir şekilde mutluluk, endişe, heyecan, kızgınlık ve korku sergileyen bir hale bürünebiliyor. Amerikan Carnegie Mellon Üniversitesi ve Japon Miyagi Üniversitesi ortak yapımı olan Keepon ise daha önce bahsettiğimiz insansı robotlara kıyasla oldukça basit bir tasarıma sahip. Bir sünger parçasını anımsatan kolsuz ve bacaksız fiziğiyle sadece 4 temel hareket yapabiliyor: kendi ekseninde dönme, iki yana yatma, öne arkaya eğilme ve olduğu yerde zıplama. Sadece 13 santimetre boyunda olmasına rağmen, gözleri arkasında iki kamera ve burnunun arkasında bir kamera mevcut. Projenin yaratıcılarından Marek Michalowski kendilerine robotun neden kol veya ağıza sahip olmadığı şeklinde sorular geldiğini ve kendisinin de amaçlarının zaten olabildiğince fazlalıklardan kurtulmak şeklinde yanıt verdiğini söylüyor. Hatta burnunun bile gereksiz olduğunu ekliyor: Önemli olan çift taraflı simetriye ve karşı tarafa görsel ipucu verebilecek bir çift göze sahip olması. İnsan morfolojisinden nasibini pek almamış bu robot, sosyallik açısından insansı bir görüntüye sahip olmanın illa da gerekli olmadığının bir kanıtı aslında. Japonya Gelişmiş Bilim ve Teknoloji Enstitüsü tarafından üretilen interaktif robot Paro hayvanların bulundurulmasının zor olduğu yerlerde, hayvan terapisinin yararlı olduğu hastalıklarla mücadelede etkili bir robot. Hasta ve refakatçi stresini azaltmada, aralarındaki iletişimin kuvvetlendirilmesinde, zihinsel gevşeme ve motivasyon sağlamada dünyanın en terapitik robotu olarak Guinness rekorlar kitabına girerek zaten kendini kanıtlamıştı. Özellikle Japonya ve Danimarka'daki sağlık merkezlerinde aktif olarak yaşlıların ve otistik hastaların tedavisinde kullanılmakta. Paro'nun beş ana sensör kümesi sayesinde çevresini ve insanları algılama yeteneğine sahip. Karanlık ile aydınlığı, ve okşanılması veya sert bir şekilde dokunulması arasındaki farkı ayırt edebiliyor. Robotun davranışını tasdik ettiğimizi onu okşayarak veya onaylamadığımızı ona vurarak öğretmemiz mümkün. Böylece aynı hareketi bir daha yapmamasını veya hoşlandığımız şekilde davranmasını sağlayabiliyoruz. Ama bu robotun belki de en can alıcı noktası bir bebek fokun sesini taklit edip ruhunuzu dinlendirmesi. An itibariyle çoğu robot gibi, bu robotlardan da teknik bazı yetersizlikler yüzünden istenilen verimi almak her zaman mümkün değil. Bunların başında ses tanıma sistemlerindeki yetersizlikler geliyor, bu sebeple bazen robotların uzaktan kumanda edilmesi söz konusu. Bu tarz robotların tasarlanması sürecinde, çocukları korkutmayacak zerafette ve yumuşaklıkta tepkiler verebilmesi ve otistik davranışları algılayıp ona göre tepki verebilecek bir yapay zekayla donatılmış olması birincil öncelik. Örneğin, çocuğun ileri geri sallanmasını, bir kaygı ve tedirginlik artışı olarak algılayabilmesi ve kendi hareketlerini de çocuğu yatıştıracak tarzda değiştirebilmesi gerekiyor. Robot terapistlerin diğer yararlarına gelince... Öncelikle sunulan terapinin niceliğinin artacağı aşikar. Robot etiğini bir kenara bırakacak olursak, hiçbir zaman yorulmayan ve şikayet etmeyen bir uşaktan bahsediyoruz. Ayrıca mekan ve zaman kısıtlaması olmadan her an evimizde bulundurmamız mümkün. İstenilen şekilde dış görünüşü modifiye etmek, robotun vücut dilini değiştirebilmek ve çocuğun rahatlık seviyesine göre ayarlamak mümkün. Gerçekçi olmak gerekirse, yakın zamanda insan terapistlerin yerlerini alacağını düşünmek biraz fazla iyimser bir düşünce olsa da, ebeveynlere ek yardım sunacakları ve çocukların gelişimlerini takip etme konusunda fazladan ipuçları verecekleri de ortada. KAYNAKLAR: Binkofski, F., Buccino, G., Posse, S., Seitz, R.J., Rizzolatti, G., Freund, H. (1999). A fronto-parietal circuit for object manipulation in man: evidence from an fMRI- study. European Journal of Neuroscience, 11, 3276 3286. Rizzolatti, G. & Craighero, L. (2004). The mirror-neuron system. Annual Review of Neuroscience, 27, 169 192. Calvo-Merino, B., Glaser, D.E., Grezes, J., Passingham, R.E., Haggard, P. (2005). Action observation and acquired motor skills: An fMRI study with expert dancers. Cerebral Cortex, 15, 1243 1249. Dapretto, M., Davies, M.S., Pfeifer, J.H., Scott, A.A., Sigman, M., Bookheimer, S.Y., Iacoboni, M. (2006). Understanding emotions in others: Mirror neuron dysfunction in children with autism spectrum disorders. Nature Neuroscience, 9, 28 30. Robins, B., Dautenhahn, Te Boekhorst, R., Billard, A. (2005). Robotic assistants in therapy and education of children with autism: Can a small humanoid robot help encourage social interaction skills? Universal Access in the Information Society , 4, 105 120. Dipnot 1: Ayna nöronları hakkında daha derin bilgiye ulaşmak ve hatta bizzat bu işin ehlinden dinlemek isteyenler için Dr. Ginger Campbell'in sinirbilim alanında hazırladığı podcastleri öneriyorum. Özellikle ayna nöronlarını ele aldığı podcastlere bu linkten ulaşabilirsiniz. Dipnot 2: Türkçe kaynak arayan okurlarımızı ise Nörobilim ve Genbilim sitelerinde yayınlanmış iki yazıya yönlendirmek istiyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/yeni-hucre-atlasi-bilinmeyen-organeller.html", "text": "Mitokondri, çekirdek, endoplazmik retikulum ve kloroplast... Bunları zaten biliyorsunuz. Peki diğerlerini? Hücreler, lise biyoloji derslerinde duyduklarınızdan çok fazlasını içeriyor. Hatta çok sıradışı olanlarını. Bu yazıda, daha önce duymadığınız, çoğu yeni keşfedilen organellere göz atacağız. Elbette, bu yazıda yer alan yapılar, içinizdeki mikro-evrenin sadece küçük bir alanını içeriyor. Her Gün Yeni Bir Hücre Yapısı Keşfediliyor! 2008 yılında California Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Chalongrat Noree, oldukça zahmetli bir dizi deneyi gerçekleştirmek için kolları sıvadı. Mikroskop altında, binlerce farklı maya hücresini inceledi. İncelediği her bir maya hücresi, floresans boyalarla etiketlenmiş farklı proteinler içeriyordu. Boya ile etiketli proteinler, mikroskop altında parıldıyor; bu sayede, Noree, hangi proteinin hücrede nerede toplandığını görebiliyordu. Henüz çalışması yeni başlamasına rağmen, Noree, çeşitli proteinlerin hücre içinde daha önce görülmemiş kümeler, yollar ve benzeri yapılar oluşturduğunu gördü. O günkü çalışmaları Noree'nin danışmanı Jim Wilhelm Her hafta yeni bir hücre yapısı buluyorduk. Gerçekleştirdiğimiz deneyler her defasında kazandıran bir kumar makinesi gibi sonuç veriyor. sözleri ile özetliyor. Hücreler Arası İletişim Hatları Hücre biyolojisine yeni giriş yapan yapılardan biri, hücreler arası uzanan nanotüpler... Bu zarla kaplı yapıların ortaya çıkışı ise tamamen bir rastlantı. 2000 yılında Heidelberg Üniversitesi'nde tümör hücreleri üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmada, hücre boyama işlemlerini yapan master öğrencisi Amin Rustom'un deney protokolünde bir basamağı atlaması sayesinde, bu nanotüpler görülür hale geliyor. Araştırma takımının 2004'te yayınladığı çalışmada, bu hatların, hücreler arasında, küçük organellerin taşındığı bir otoyol olduğu ortaya çıkıyor. Aynı yıl, İngiliz immünolog Daniel Davis, gerçekleştirdiği araştırma sonucunda bağışıklık hücrelerinin birbirine bu nanotüpler ile sinyal gönderebildiğini gösteriyor. İlerleyen çalışmalar, bu nanotüplerin, çok çeşitli memeli hücrelerinde olduğunu gösteriyor. Bunlar araştırmalar arasında en heyecan verici olanı akyuvarlar ile ilgili olanı. Buna göre, lenfositler bu nanotüpleri bir zıpkın gibi kullanarak, tümör hücrelerini kendilerine çekebiliyor. Ya da kanser hücrelerine ölüm sinyalleri yollayarak, tümörün kendini yoketmesini sağlayabiliyor. 2010 yılında gerçekleştirilen başka bir çalışmaya göre, bu nanotüpler, aynı zamanda elektriksel sinyalleri de taşıyabiliyor. Bu sayede hücre göçü veya yara iyileşmesi sırasında hücreleri yönlendirebiliyor. HIV'nin veya prionların da bu nanotüplerden geçebildiği biliniyor. Hücre İçinde Endüstriyel Devrim Hücreler, laboratuvarlarda çok maliyetli işlemleri kolaylıkla ve yüksek verimle gerçekleştirebiliyor. Bilim insanları bu metabolik olayların bu kadar iyi bir şekilde çalıştığını uzun zamandır inceliyor. Hücredeki bir çok malzemenin üretimi, birbirinden farklı onlarca enzimin beraber çalışmasına ihtiyaç duyuyor. Bir enzim, bir ürünün bir parçasını yaparken; bir diğeri bu parçayı, ürünün bütününe bağlıyor. Bir diğer enzim, oluşacak ürünün kararlılığını koruyor. Bir diğeri ise, ürünü test ediyor. Tıpkı, bir otomobil fabrikasında, üretim hattındaki farklı robotlar gibi... Bir robot, kaportayı yerine yerleştirirken, diğeri cıvatalarla kaportayı sabitliyor. Bir diğeri ise motoru takıyor. Ancak, hücreler 3 boyutlu... Ve fabrikalarda gördüğümüz gibi, düz şekilde hareket eden sabit bir sistem bulunmuyor. Bir enzim tarafından işlenen malzeme hücre içine bırakılıyor. Bu malzemenin, bir şekilde, sıradaki enzime gidip, sonraki işlemleri gerçekleştirmesi gerekiyor. Elbette, hücre içi oldukça kalabalık olduğundan, enzimler arasında sorunsuz şekilde yol almak pek kolay değil. Hücreler bu önemli sorunu oldukça basit bir şekilde çözüyor. Benzer görevlere sahip enzimleri bir araya toplayarak... Örnekle açıklayalım. Hücrelerin genetik bilgileri DNA'larında Adenin, Sitozin, Guanin ve Timin olarak moleküllerinin kombinasyonları ile kodlanır. Ki bu harflere nükleotit denir. Bu genetik harfleri de hücre kendisi üretebilir. Ancak, bu üretim bir çok enzimin beraber çalışmasını gerektirir. Her enzim, kendisine has olan bir görevi yerine getirir ve elindeki malzemeyi diğer bir enzime verir. Bu şekilde enzimden enzime atlayan ürün, sonuç olarak Adenin veya Guanin'e dönüşür. 2008'de ABD Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nde, bu üretimi sağlayan onlarca enzimin bir araya gelerek bir küme oluşturduğu keşfedildi. Purinosome adı verilen bu kümenin içinde, enzimler arasında hareket mesafesi kısaldığından, üretim veriminin arttığı ortaya çıkarıldı. 2010 yılında ise aynı araştırma grubu, ardışık görevlere sahip bu enzimlerin, hücre içinde mikrotübül adı verilen iplikçiklerle birbirine bağlanıp topaklar oluştuğunu gösterdi. Moleküler Sandıklar Ökaryotlarda yeni yapılar bulunur da, bakteriler de bulunmaz mı? Günümüzde bazı araştırmacılar, bakterilerde yeni bulunan protein sandıklarını inceliyor. İlk defa 50 yıl önce gözlenen bu hücre içi konteynerler, yapıları gereği virüslere benziyorlar. Ancak, virüslerin aksine, içlerinde hastalık yapıcı genetik materyal yerine, bakteri için önemli reaksiyonları gerçekleştirecek olan enzimleri içeriyor. Karbondioksit'i, hücrenin kullanabileceği diğer karbon kaynaklarına çevirmek gibi. Enzimleri bu şekilde moleküler sandıklarda tutan bakteriler, enzimleri çevredeki toksik malzemelerden koruyabiliyorlar. Bu sayede enzimler daha yüksek verimde çalışabiliyor. 2005 yılında protein araştırmacılarının yaptığı çalışmalar sonucunda, 6 yüzlü olduğu ortaya çıkarılan bu sandıkların her bir yüzünde deliklerin olduğu görüldü. Bu delikler sayesinde, sandık içine ve dışına doğru madde akışı gerçekleşebildiği anlaşıldı. Buna göre biyolojik malzemeler, bu deliklerden sandığa giriş yapıyor; sandık içindeki enzimler tarafından işleniyor ve aynı delikten dışarı atılıyordu. Araştırmacılar, artık bu moleküler sandıkları, endüstriyel kullanım için inceliyor. İstenilen enzimlerin, bu sandıkların içine konulması durumunda, sadece bu yapılar kullanılarak büyük çapta biyoyakıt üretimi gerçekleştirilebilir. Ancak, bu yapılar hakkındaki bilgilerimiz oldukça az. İç yapısı ve barındırdıkları enzimler hakkında henüz bir şey bilmiyoruz. Hücrenin Kargo Konteynerleri Günümüzde dikkat çeken diğer bir hücresel yapı ise exosome'lar. İlk defa 1980'de keşfedilen bu yapılar, yakın geçmişe kadar göz ardı edilmiş. Bugüne kadar, görevinin sadece, hücresel çöplerin dışarıya atılması olduğu sanılan exosome'lar, İsveçli araştırmacı Jan Lötvall ile farklı görevlere sahip olduğunu gösterdi. Akyuvarlardan B lenfositler üzerinde çalışan Lötvall, bu hücrelerin exosome'lar sayesinde patojenlere ait proteinleri hücre dışına saldığını gösterdi. Bu salınım ile, çevre hücrelerin o patojene karşı savunma durumuna geçmesi dürtükleniyor. Exosome'ların daha şaşırtıcı bir görevi ise yine Lötvall'ın takımı tarafından 2008'de ortaya çıkarıldı. Bu çalışmaya göre, exosome'lar hücre içindeki mesajcı RNA'ları da dışarı salabiliyordu. Salınan bazı mRNA'lar da komşu hücreler tarafından alınıp protein yapımında kullanıldığı anlaşıldı. Bu bağlamda, exosome'ların hücreler-arası iletişimde önemli bir potansiyelinin olduğu düşünülüyor. Araştırmacılar, exosome'ları kullanarak, dokuya spesifik ilaç taşınımı üzerinde çalışıyor. Bu yapıların doğal olması sebebiyle, toksik etkisinin olmaması ve bağışıklığı tetiklememesi önemli avantajlardan bir kaçı. Nitekim, Oxford Üniversitesi'ndefareler üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmada, exosome'lar kullanılarak, Alzheimer hastalığına neden olan bazı proteinler, beyin içinde başarıyla etkisizleştirildi. Hücre Yılanları Yeni hücre yapılarını incelerken, son başlığımızda oldukça sıradışı, bir o kadar da bilinmeyen bir proteini göreceğiz. Tüm hücreyi baştan başa saran ipliksi proteinleri. Tüm hücreyi boydan boya dolaşan bu ipliksi proteinler, üzerlerinde binlerce enzimi barındırıyor. Bu yılana benzer proteinler, meyvesineklerinden bakterilere kadar bir çok hücrede bulunuyor. Ne işe yaradıklarına dair kesin bilgiler henüz bulunmuyor. Ancak fonksiyonları hakkında atılmış bazı hipotezler bulunuyor. Bunlardan birine göre, bu ipliksi proteinler, üzerlerinde barındırdığı enzimleri aynı anda aktif hale getirebiliyor. Bu yolla, hücre bir enzimin çalışmasına aniden ve yüksek miktarda ihtiyacı olduğunda, bu iplikçikleri kullanarak, binlerce enzimi aynı anda aktifleştirebiliyor. Diğer görüşlere göre, bu iplikçikler, hücreye yapısal bir iskelet sağlıyor ve hücrelerin şekillerini değiştirebiliyor. İncelenecek Milyonlarca Tür Daha... Bu yazıda, yaşamın yapı taşı olan hücrelere ait yeni yapılardan sadece küçük bir kısmına değinebildik. Henüz keşfedilmeyi bekleyen onbinlerce tür canlı bulunuyor. Floresans boyama tekniklerinin yanı sıra, genomik bilginin okunmasındaki gelişmeler, yeni görüntüleme yöntemleri, hücrelere ait daha önce bilmediğimiz yapıları da gün yüzüne çıkarıyor. Hücre içinde yapılan bu keşifler, biyoteknoloji alanında, elimize yeni aletler sağlayacak gibi duruyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/gorsel/anthony-atala-bir-insan-bobregi-ciktisi-almak.html", "text": "Organ yetmezliği nedeniyle organ nakli sırasında kendi doku tiplerine uygun organ bekleyen binlerce insan var. Organ başığı ile ilgili toplumsal ve dini çekinceler, organ kabulü ile ilgili etik kaygılar, bu süreci tıptaki en hassas süreçlerden biri haline getirmiş durumda. Cerrah Anthony Atala, ileride organ bağışı sorununu çözmeye yarayabilecek bir icadın ilk safhaları üzerinde çalışıyor: Yaşayan böbrek hücrelerini kullanarak, nakle hazır bir böbrek basan 3 boyutlu bir yazıcı. Sahnede, bundan 10 yıl önce benzer bir teknoloji ile yapay bir mesaneye kavuşmuş olan Dr.Atala'nın genç hastası Luke Massella ile tanışıyor ve deneyimlerine kulak veriyoruz. Wake Forest Rejeneratif Tıp Enstitüsü direktörü olan Anthony Atala çalışmalarını doku ve organ rejenerasyonu üzerinde yürütüyor. Ekibi ile birlikte dünyada ilk defa insanlara nakletmek üzere laboratuvarda bir mesane üretti. Şu an, sipariş üzerine yazıcıdan çıktı alır gibi laboratuvarda üretimi yapılabilecek organlar üzerinde çalışıyor. 2007 yılında, Atala ve Harvard Universitesi araştırmacılardan oluşan bir ekip hamile kadınların amniyon sıvılarından kök hücreler elde edilebileceğini gösterdiler. Akıllı biyo-malzemeler ve doku üretim teknikleri ile ilgili bu ve benzeri gelişmelerin yakın gelecekte tıp alanında bir çığır açacağı düşünülmekte."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/guncel/2011-yilinin-ardindan.html", "text": "2011 yılını geride bıraktık ve yeni umutlarla birkaç gün önce yepyeni bir yıla adım attık. Geçtiğimiz yıl, gerek yaşanan üzücü olaylar, gerek bilimsel anlamda yapılan önemli buluşlar ile hatırlarda kalacak bir yıl oldu. Gelin, 2011 yılında olan önemli bilimsel olayları ve yaşanan gelişmeleri kısaca anımsayalım. Fukushima Depremi ve Tsunami 11 Mart 2011 tarihinde, kuzeydoğu Japonya'da 9.0 şiddetinde çok güçlü bir deprem meydana geldi. Japonya tarihinde kaydedilen en kuvvetli deprem olan bu sarsıntı ve sonrasında ortaya çıkan şiddetli tsunami, yaklaşık 16 bin kişinin ölümüne ve Fukushima Daiichii Nukleer Reaktorünün ciddi hasar görmesine neden oldu. Depremi takip eden günlerde Fukushima Reaktörü'nde bozulan soğutma sistemleri biriken sıkışmış hidrojen gazı patlamalarına neden oldu ve reaktörde erime meydana geldi. Kimi zaman 30 bin kilometrekare alana yayılan radyoaktif sızıntılar nedeniyle 88 bin kişi bölgeden uzaklaştırıldı. Yaşanan ardarda erimeler, kamuoyunda ciddi yankılara neden oldu ve dünya çapında küresel ısınmaya alternatif olarak görülen nükleer enerji projelerini yavaşlatma, hatta durma noktasına getirdi. Eylül 2011'de, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'ndeki bünyesinde Büyük Hadron Çarpıştırıcı'da atom altı parçacıklarla deney yapan OPERA isimli bir çalışma grubu, nötrinoların 730 kilometrelik hızlandırcı içinde hareket ederken ışıktan 60 nanosaniye daha hızlı gittiğini saptadıklarını açıkladılar. Deney sonuçları bilim dünyasında ciddi tartışma ve eleştirilere neden oldu. Saat senkronizasyonundan, GPS uydularının ölçüm hatasına dek pekçok konuda eleştirilen OPERA ekibi, Kasım 2011'de deneyi tekrarladıklarını ve yine nötrinoların ışıktan hızlı gittiğini saptadıklarını açıkladılar. Einstein'in izafiyet teorisine göre, parçacıkların ışıktan hızlı hareket etmesi olası değil. Dünya bilim çevreleri halen OPERA ekibi dışındaki başka ekiplerin benzer tasarımlı deneylerinin sonuçlarını merakla bekliyor. IBM'in ürettiği Watson İnsanlara Karşı Şubat 2011'de IBM tarafında üretilen bir bilgisayar olan Watson , ileri doğal-dil-işleme, hızlı bilgi erişimi, ve otomatik-öğrenme özelliklerini kullanarak Jeopardy! Genel Kültür Yarışması'nın en üst düzey şampiyonları olan Ken Jennings ve Brady Rutter'i yendi. Yapay-zeka alanında çığır açan Watson'un algoritmaları ve analitik yetenekleri şu anda sağlık endüstrisinde hastalara tanı koyma ve tedavi süreçlerinin iyileştirilmesinde kullanılmak üzere geliştiriliyor. Uzaydan Dünyaya Son Bakış Temmuz 2011 yörüngeye fırlatılan Atlantis Uzay Mekiği ile, Amerika Birleşik Devletlerinin 30 yıldan uzun süredir devam eden Uzay Mekiği Programı son buldu. Progam boyunca beş uzay mekiği ile toplam 135 uçuş gerçekleştirildi. Yaşanan kazalarda iki mekikteki toplam 14 astronot hayatını kaybetti. Atlantis, 8 Temmuz 2011'de son uçuşunda astronotları Uluslararası Uzay İstasyonu'na taşıyarak ABD'den yarım yüzyıldır devam eden insanlı uçuş programlarını noktaladı. Higgs Bozonu İle İlgili İşaretler Cenevre'deki parçacık hızlandırıcıda çalışan fizikçiler, fizik tarihinde en çok konuşulan parçacık olan Higgs bozonu ile ilgili bazı veriler elde etmiş olabileceklerini açıkladılar. Peter Higgs tarafından 1964 yılında teorik olarak ortaya sürülen Higgs bozonu, kütle kavramının açıklanmasında hayati öneme sahip teorik bir atom altı parçacık. Standart atom modelinde, henüz varlığı somut olarak saptanmamış olan Higgs bozonu, diğer parçacıkların nasıl birbiriyle etkileştiğini açıkladığından Tanrı parçacığı adı ile de anılıyor. Büyük Hadron Çarpıştırıcı'da çalışan bilim insanları yaptıkları iki deneyde Higgs bozonunun varlığını kanıtlayan bazı ölçümler yapmış olduklarını açıkladılar. Ancak, ekibin elinde halen kesin bir buluş yaptıklarını ispatlayacak güvenilirlikte veri yok. Higgs bozonunun tam ve güvenilir bir şekilde keşfedilirse, son 60 yıldır fizik alanında yaşanan en büyük buluş olabilir. HIV Aşısı İçin Dev Adım Kanada'daki Western Ontario Üniversitesi'nde çalışan bilim adamlarının geliştirdiği HIV Aşısı prototipi, FDA tarafından Ocak 2012'den itibaren insanlarda test edilmek üzere onaylandı. Onaylanan aşı, ölü ve genetiği değiştirilmiş HIV-1 virüsden üretilen ilk aşı. Aşının içeriğinde bulunan HIV virüsleri bağışıklık sistemini tetikleyerek çocuk felci aşısı, kuduz aşısı ve grip aşısındakilere benzer mekanizmalarla bağışıklık sağlıyor. Yaşlanmayı Anlamak Araştırmacılar, yıllardır yaşlanmanın organizma seviyesinde mi yoksa hücresel seviyede mi olduğunu tartışıyorlar. İnsanlar yaşlandıkça vücutları ve metabolizmaları hatalı çalışmaya mı başlar, yoksa zamanla bozulan hücreler organların yapısını bozduğu için mi yaşlanırız? Kasım 2011'de araştırmacılar, farelerin vücudundaki yaşlanmış hücreleri uzaklaştırarak, yaşlanmayı yavaşlatabildiklerini buldular. Varılan sonuç, yaşlanmanın hücre seviyesinde olması ihtimalini destekleyen bir bulgu. Elde edilen sonuç ve verilerin, yaşlanma ile ilgili araştırmalara çok önemli katkıları olacağı düşünülüyor. Antropologlar, yıllardır Homo Sapiens ile Neanderthal insanının çiftleşip çiftleşmediği sorusuna cevap arıyorlardı. Temmuz 2011'de, Max Planck Enstitüsünde çalışan Evrimsel Genetikçi Svante Paabo ve ekibi, Hırvatistan'da bulunan 38 bin yıllık bir Neandertal kadının genom analizini yaptı. Yapılan analiz sonucunda, atalarımızın Neanderthal insanları ile çiftleştiği kesinleşti. Araştırmacılar bugüne kadar insan ve Neanderthal genomlarının 14 bin adet protein kodlayan gen segmentini karşılaştırdılar. Bu segmentlerin 88 tanesi haricinde tamamının aynı olduğu saptandı. Araştırmacılar, ortak genlerimizin zeka gelişimi, psikoloji ve metabolizma ile ilgili genler olduğunu belirtiyorlar. NASA, 2011'in Aralıka ayında yaşanabilir kuşak içinde bulunan ve fiziksel özellikleri Dünya'ya çok benzer bir gezegen tepit ettiğini açıklayarak gezegen keşifleri açısından yılın son golünü attı. Bulunan yeni gezegen, Kepler-22b, Dünya ile oldukça ortak özelliğe sahip ve bizim Güneşimize çok benzer özelliklere sahip bir yıldızın yörüngesinde. Yıldıza olan uzaklığı Dünya ile Güneş arasındaki mesafeye yakın. Yıldızı etrafındaki bir dönüşünü bizim bir yılımıza epey yakın olan 290 günde tamamlıyor. Yüzeyinde su ve kayalar olması ihtimali olsa da onun bir gaz gezegeni olduğu düşünülüyor. Kepler teleskobu şu ana kadar güneş sistemimizin dışında 2,326 gezegen keşfetti. Bunların 139 tanesinde yaşanabilirlik kriterleri mevcut. Eylül 2011'de bir grup bilgisayar oyunu meraklısı, HIV virüsünün çoğalmasında anahtar rol oynayan bir proteinin detaylı yapısını çözdüleri. Söz konusu protein, yaklaşık on yıldan beri bilim adamlarının üzerinde çalıştığı ve katlanma paternini bulmaya çalıştıkları karmaşık bir enzim. Araştırmacılar, Foldit adını verdikleri oyuna 10 adet protein katlama modülü yerleştirdiler ve moleküller biyolojik prensiplere uygun şekilde katlandığında oyuncuya puan verecek bir yapı kurguladılar. Oyun, 236 bin oyuncu tarafından oynandı ve 10 gün içinde araştırılan enzimin detaylı yapısı ve katlanma paterni bulundu. Enzimin detalı moleküler yapısı ve katlanma paterninin bilinmesi, o moleküle karşı ilaç geliştirmede çok önemli bir adım. - Scientific American - Wired - Wikipedia"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/guncel/iklim-degisimleri-ekosistemi-sekillendirebilir.html", "text": "2100 itibariyle küresel iklim değişiklikleri, yeryüzünün yarısına yakınını sarmış olan bitki örtüsünü yeniden şekillendirecek. Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi ile Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nün beraber yürüttüğü çalışmaya gore, bu değişim -ormanlar, otlaklar, tundralar vs.- gibi büyük ekolojik topluluklarda yaklaşık %40'lık bir dönüşüme sebep olacak. NASA Jet tepkili çalışma laboratuvarı ile Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü araştırmacıları, önümüzdeki üç yüzyıl sonunda, yeryüzündeki bitki örtüsünün, insan kaynaklı sera gazlarına bağlı iklim değişikliğine ne şekilde tepki vereceğini araştırdılar. Araştırma sonuçları Climatic Change dergisinde yayımlandı. Öngörü modelleri artan ekolojik değişimin ve biyosferdeki gelişmelerin çok iyi tablolar çizmeyeceğini gösteriyor. Pekçok bitki ve hayvan türlerinin gittikçe artan bir şekilde hayatta kalma mücadelesi içine girecekleri, bazı yaşam alanlarında da tür değişimlerinin yaşanacağı, yani bazı türlerin başka türlerin yaşadığı alanları önemli ölçüde işgal etmeye başlayacağı öngörülüyor. Yeryüzündeki buzul ve çöllerle kaplı alanların dışındaki kısmın ı en az %30'luk bir parçası bitki örtüsü değişimine uğrayacak ve bunun sonucunda bu çevrede yaşayan insan ve hayvanlar değişen ortama uyum sağlamak ve sıklıkla yer değiştirmek yani göç etmek durumunda kalacaklar. Çalışmayı yürüten ekip üyesi bilim adamı Jon Bergengren 25 yıldan uzun bir süredir bilim adamları, insan kaynaklı iklim değişiminin yarattığı tehlike konusunda kamuoyunu uyardılar. dedi ve şunları ekledi: Çalışmamız birkaç derecelik küresel ısınmanın ekolojik etkilerini araştırarak iklim değişikliği modellerine yeni bir bakış getirdi. Buzulların erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi ve diğer çevresel değişiklikler yeterince bariz ve önemli, hatta şu anki ekolojik değişimin nasıl sonuçlar doğuracağının en önemli kanıtları. İklim değişikliğine maruz kalan bitkiler, genelde birkaç nesil boyunca hayatta kalabilecekleri ve üreyebilecekleri fiziksel koşullara sahip alanlara göç ederek iklimsel değişikliklere uyum sağlamaya çalışırlar. Ancak, günümüzdeki kentleşme ve doğal habitatın tahribi nedeniyle, canlıların son buzul çağının sonunda yaşanmış olana benzer bir göç etmesi mümkün olamayacak. Tarım ve kentleşme gibi insan aktivitileri bu göçlerin yolunu kesecek. Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde iklim öngörüleriyle uyum içinde olan doğal bitki örtüsünün gelecekteki durumu üzerine 10 farklı modelleme yapıldı. Modellemelerde Birleşmiş Milletler'in hükümetler arası İklim değişiklikleri Dördüncü Değerlendirme Raporu Paneli'ndeki sera gazlarının orta düzeyde artış senaryoları baz alındı. Araştırmada 2100 yılı itibariyle, sera gazlarının bugünkü seviyesinin iki katına çıkacağı varsayıldı. Sonuç olarak Dünya'nın daha sıcak ve daha nemli bir hal alacağı görüldü, modellerde küresel sıcaklık 3.6 ila 7.2 Fahrenhayt (2 ila 4 santigrat derece) yükseliyordu. Benzer bir ısınma son buzul çağının sonunda, yani günümüzden 20 bin yıl once de yaşanmıştı, ancak bu değişimin günümüzde 100 kat daha hızlı yaşandığı saptandı. Çalışma ekibinden Duane Waliser de şunları ekledi: Çalışmamız neticesinde iklim değişikliğinin ekosistemler üzerindeki etkilerini karakterize edebilen basit, tutarlı ve nicelikli bir yol geliştirdik. Bu çalışma ekosistemler ile iklim arasındaki ilişkiyi aydınlatacak ve sıcaklık değişiminin ekolojik duyarlılığa etkisini öngörebilecek. Bu çalışma NASA Jet tepkili çalışma laboratuvarında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü ekibince yürütülmüştür."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/guncel/kepler-22b-yasanabilir-kusakta-bir-dis-gezegen.html", "text": "Bulunan yeni gezegen, Kepler-22b, Dünya ile oldukça ortak özelliğe sahip. Bizim Güneşimize çok benzer özelliklere sahip bir yıldızın yörüngesinde, dolanıyor. Yıldıza olan uzaklığı Dünya ile Güneş arasındaki mesafeye yakın. Yılıdzı etrafındaki bir dönüşünü bizim bir yılımıza epey yakın olan 290 günde tamamlıyor. Yüzeyinde su ve kayalar olması ihtimali var. Aralık 2011'de NASA, bilim dünyasını oldukça heyecanlandıran bir açıklama yaptı: Bir başka güneş sisteminde, bizim günelimize oldukça benzeyen bir güneşin etrafında dolanan ve fiziksel koşulları yaşama elverişli bir gezegen! Astronomide yaşanabilir kuşak , bir yıldızın etrafında yaşamla bağdaşan ısı, atmosferik basınç, ve suyun sıvı halde kalmasını sağlayacak diğer fiziksel koşullara sahip bölge olarak tanımlanıyor. Bu kuşakta yer alan gezegenlerin, dünya dışı yaşamı barındırma konusunda en yüksek ihtimale sahip olan gezegenler olduğu düşünülüyor. Bulunan yeni gezegen, Kepler-22b, Dünya ile oldukça ortak özelliğe sahip. Bizim Güneşimize çok benzer özelliklere sahip bir yıldızın yörüngesinde. Yıldıza olan uzaklığı Dünya ile Güneş arasındaki mesafeye yakın. Yıldızı etrafındaki bir dönüşünü bizim bir yılımıza epey yakın olan 290 günde tamamlıyor. Yüzeyinde su ve kayalar olması ihtimali var. Tek sorun gezegenin büyüklüğünün dünyanın 2.4 katı olması. Bu büyüklük, gezegende yaşam ortaya çıkması ihtimalini düşüren bir faktör. Boyutu nedeniyle gezegenin Neptün gibi kaya çekirdeğe sahip bir gaz devi veya tamamen okyanusla kaplı bir su gezegeni olması mümkün. Yukarıdaki resim de, bir sanatçının, sularla kaplı olduğunu hayal ettiği Kepler-22b'nin tasviri. NASA Kepler projesinin lideri Nathalie Bathalda, gezegenin tamamı sularla kaplı olsa da, bu durumun tamamen sulardan köken alan bir yaşam olma ihtimalini ortadan kaldırmadığını söyledi. Kepler teleskobu şu ana kadar güneş sistemimizin dışında 2,326 gezegen keşfetti. Bunların 139 tanesinde yaşanabilirlik kriterleri mevcut. Yeni bulunan Kepler'22b ise her ne kadar Dünya'dan büyükse de, diğer adaylardan küçük. Yaşanabilirlik bölgesinde bulunan gezegenler içinde boyu ve yüzey ısısı Dünyamıza en yakın, yıldızı ise Güneşe en benzer olanı. Aşağıdaki temsili resim, bizim Güneş sistemimiz ile Kepler-22'nin bir karşılaştırmasını gösteriyor. Yeşil renkli kuşak, suyun sıvı halde bulunabilme olasılığı olan yaşanabilir kuşak. Üstte, Kepler sistemi ve Kepler-22b tasvir edilmiş, altta ise Merkür ve Güneş Sistemi'ne ait olan yaşanabilir kuşakta yer alan gezegenler olan Venüs, Dünya ve Mars mevcut."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/guncel/yasama-tutunan-gezegenler-bulundu.html", "text": "Astronomlar, yakıtını tüketerek kızıl deve dönüşmüş bir yıldızın içerisinde hayatta kalmayı başarmış, Dünya ile benzer ölçülere sahip iki gezegen keşfetti. Nature dergisinde yayınlanan keşif bizimki gibi gezegen ve yıldız sistemlerini anlamak açısından önem taşıyor, zira güneşimizin de akıbeti bir kızıl deve dönüşmek. Güneş'inkine yakın kütlelerdeki yıldızlar, hidrojen yakıtını tükettikten sonra iç basınç ile kütle çekimlerini dengeleyemedikleri için o andaki formlarından çıkar ve yeni bir denge kurmak üzere genişleyip kızıla yakın bir renk alır. Beş milyar yıl sonra güneşimizin de uğrayacağı tahmin edilen bu akıbet, yıldızın boyutlarını o kadar büyütür ki ona yakın gezegenler yıldız tarafından yutulabilir. Yıldızların dönüştükleri bu biçime kızıl dev adı veriliyor. Hesaplamalar beş milyar yıl sonra Merkür, Venüs, Dünya ve Mars'ın kızıl devimiz tarafından yutulacağını öngörüyor. Araştırmacılar bugüne dek kızıl deve dönüşme ve ardından gezegenleri yutma sürecinin bir çırpıda hallolduğunu düşünüyorlardı, ancak yeni bulgular öyle söylemiyor. Toulouse Üniversitesi Astrofizik ve Gezegen Bilimi Enstitüsü'nde görev yapan Stephane Charpinet liderliğinde gerçekleştirilen keşif, iki gezegenin ya da kalıntılarının yıldız tarafından yutulmaktan kurtulduğunu ve hatta yıldızın dış sınırları geri çekildikten sonra kızarmış bir şekilde varlıklarını sürdürdüğünü ortaya koydu. Aslında atarlı yıldızları inceleyen ekip için KOI 55.01 ve KOI 55.02 adlarını verdikleri iki gezegeni bulmak sürpriz olmuş. KOI 55.01 ve 55.02, kızıl devin zarfı içerisine girmiş, ancak orada hayatta kalmış. Dar bir yörüngede de olsa hala dönüşlerini devam ettiriyorlar. KOI 55 bir alt cüce B yıldızı. Yani kızıl dev çekirdeğini barındırıyor ancak zarfının tamamını neredeyse kaybetmiş bir dev. Araştırmacılar, kızıl dev zarfı içinde hayatta kalmayı başarmış gezegenlerin, yıldızların kütlelerini ve dolayısıyla zarflarını kaybederek bu tip bir şekil almasına katkıda bulunduklarını da düşünüyor. NASA'nın Kepler Uzay Teleskobu aracılığıyla sürdürülek araştırmaya katılan Arizona Üniversitesi Steward Gözlemevi astronomu Elizabeth Green, güneşimizin kızıl deve dönüşme halinde Dünya'nın kızıl dev tarafından yutulacağını, ve böyle bir ortamda 1 milyar yıl geçirdikten sonra tamamen buharlaşacağını söylüyor. Böyle bir durumda iken varlığını sürdürmesi muhtemel olan gezegenler çok daha büyük kütleli olmalı. Güneş sistemimizde bu tarife uyan gezegenler Jüpiter ve Satürn. KOI 55.01 ve KOI 55.02'nin yarıçapları Dünya yarıçapının sırasıyla 0.76 ve 0.87 misli... Yani aynı zamanda bu keşif, KOI yıldızının bu iki kızarmış gezegenini aktif bir yıldızın çevresinde keşfedilmiş en küçük gezegenleri ünvanına kavuşturdu."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/incelemeler/inceleme-kagidin-tutusma-sicakligi-451-f.html", "text": "Kağıdın tutuşma sıcaklığı; 451 F derece. Bu bilimsel doğruluğu kanıtlanmış veriyi, araştırıp öğrenebilirsiniz fakat eğer bu bilgiyi bir film sayesinde öğreniyorsanız durum biraz daha ilginç bir hale gelebilir. Bu bilgiyi bir film repliğinden öğreniyorsunuz ve belleğinize kazıyorsunuz. Bu film; Fahrenheit 451. Ray Bradbury'in 1951 yılında aynı isimle yayınlanan bilim kurgu romanının 1966 yılında sinemaya uyarlanmış hali olan film; 24. yüzyılda var olan baskıcı bir toplum düzeninin etkili bir şekilde ele alındığı, toplum-birey arasındaki ilişkiye dair bakış açınızı oldukça değiştiren bir film olma özelliğine sahip. Fahrenheit 451; distopik filmlere verilebilecek en güzel örneklerden biri. Distopik film demişken distopya kavramını kısaca açıklayalım; Yunanca'da kelime anlamıyla kötü yer anlamına gelen distopya; olumsuz ütopya ya da Türkçede kullanılan bir terim olarak korku ütopyası olarak da bilinmektedir. Yani Ütopya kavramıyla ifade edilen o muhteşem yerin tam zıddıdır. Distopik bir toplum; siyasi açıdan ele alındığında; totaliter bir yönetim ya da diğer baskıcı tüm sistemleri ifade eder. Bu toplumun bireyleri ise; baskı altında, yaşam hakları sınırlı, belli bir kalıba uygun olmak zorunda bırakılan gruplar olarak tabir edilebilir. Distopik olarak tabir ettiğimiz eserlerden Fahrenheit 451 ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört gibi en bilinenlerinin II. Dünya Savaşı sonrasında yazılmış olması dikkat çekicidir. II. Dünya Savaşı'nın yarattığı kaos ortamının izlerini taşıyan eserlerde ele alınan baskıcı toplum yapılarında komünist ve faşist yönetim anlayışlarından esinlenmeler de mevcuttur. Bir toplum düşünün; öyle bir toplum ki bireylerin düşünme yetileri yok... Fahrenheit 451 bu durumu oldukça ön plana çıkaran bir film. Filmin esas adamı olan Guy Montag bir itfaiyeci. Evet bir itfaiyeci fakat sandığınız gibi yangın söndürmekle değil, ateş yakmakla yükümlü zira filmde itfaiye çalışanlarının görevi oldukça ilginç; kitap toplayıp yakmak. Devlet için kitap yasaklanması gereken başlıca materyal. Kitap okumak, biriktirmek toplumsal bir suç olarak lanse ediliyor ve insanların beyinleri kitapların zararlarıyla dolduruluyor. Kitapların yasaklanma nedeni ise; kitap okumanın insan düşünme gücünü tetikleyen bir unsur olması. Kitaplar sayesinde insanlar farklı bilgileri alıyor, değişik duygularını aktif hale getiriyor, sorgulama yetisini kazanıyorlar. Bu durum devlet yönetim mekanizmasının sorgulanmasına yol açabileceğinden, birlik ve beraberliği bozabileceğinden, devlet kendi hakimiyetinin tehlike altına girmemesi için kitap okumasına karşı çıkıyor. Pazartesi Miller Yakarız, Salı Tolstoy, Çarşamba Walt Whitman. Cuma Faulkner, Cumartesi ve Pazar da Schopenhauer ve Sartre... Görevini böyle anlatıyor Montag. Kitap yakmak zevkli bir iş ve kitaplar günlere göre yakılıyor. Bu baskıcı toplumda, yasak olan sadece kitaplar değil. Devlet tarafından yayınlanan sözde eğitici olan programların yayınlandığı Televizör izlemek dışında diğer bilgi kaynakları da yasak. Kuzenler adı verilen sistem çerçevesinde, aileden atılma korkusuyla kuzenlerin birbirlerini izlemeleri en önemli etkinlik. Bunun dışında bireyler hap içip başka bir şey düşünmeden yaşamlarını devam ettiriyorlar. Beyin yıkayan, tek tip insan yaratmayı amaçlayan programlar gitgide insanları kişiliksiz hale getiriyor. Fahrenheit 451; konusunu okuduğunuzda ya da ilk izlediğinizde fantastik gelebiliyor fakat verdiği mesajları düşündüğünüzde ve filmdeki toplum yapısı ile çeşitli dönemlere ait toplum sistemlerini karşılaştırdığınızda çok farklı noktalara gidebiliyorsunuz. Filmde; devlete körü körüne inanan ve kuzen sistemi dışına çıkmaktan korkan bireylerin durumu, bireyleri tek tip haline getirmek ve başıbozukluktan korumak için kurulan sistem dikkat çekiyor. Kitapların geçmiş ve günümüzde suç unsuru olarak hep yok edilmeye çalışıldığı gerçeği, böyle bir sisteme muhalif olan bireylerin tutumları ve gördükleri tavır, sizi ister istemez geçmiş ve günümüzdeki durumlar hakkında sorgulama yapmaya götürüyor. Kitapların devlet tarafından suç unsuru olarak görülmesini tarihin bir tekerrürü olarak görüyoruz: Ortaçağ dönemindeki yaklaşımlarda da, putperestliği yayan kitapların olduğu bahane edilerek İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması gibi. Devletini sorgulamayan, daha açık bir tabirle düşünemeyen bireyler yaratma çabası da devletlerin tarihsel süreçleri göz önünde bulundurulduğunda takdire şayan nitelikte. Bu konuda enteresan gelebilecek iki örnek; Roma döneminde işsiz nüfusun devlete karşı başkaldırısını önlemek için arenada gladyatörlerin dövüştürülmesi ve 1930'larda Portekiz diktatörü Antonio de Oliveira Salazar'ın sarf ettiği Futbol olmasaydı, ülkeyi yarım saat bile yönetemezdim sözü. Her iki örnekte de devlet tarafından bireylerin tehlike arz etmemeleri için nasıl oyalandıklarını görebiliyoruz. Bu oyalama yöntemlerinin türevlerini yaşadığımız dönemde de görebilmek mümkün aslında. Örnek olarak; bilgi aktarımı hususunda faydası tartışılacak düzeyde az olan bazı televizyon programlarının etki alanlarının büyüklüğü ve yüksek izlenme oranlarını gösterebiliriz. Yine hayati önem taşıyan birçok mevzu varken günlerce meşgul olduğumuz suni gündemleri de unutmamak lazım. Fahrenheit 451 işte bu sorgulamaları yapabilmeniz için zihninizde ufak da olsa bir ışık yakıyor. Montag'ın sisteme sadık bir itfaiyeci olması, kendi eliyle kitapları yakmasına karşın yine de kitap okuma arzusunu da bastıramaması, muhalif karakterde bir kıza aşık olması, kendi evinde kitap biriktirmesi, saygı duyulan bir kişilikken bir toplum suçlusu haline gelmesine dek geçtiği aşamalar ilgi çekiyor. Kitapların insanını duygusal dünyası açısından da öneminin vurgulandığı film yine mesajlar vererek son buluyor. Muhalif grupların kitapları geleceğe taşımak için buldukları yöntemi şaşkınlıkla ve tebessümle izliyorsunuz. Roman mı filmi mi daha etkileyici? Fahrenheit 451 film olarak romandan biraz daha farklı. Bu noktada yönetmen François Truffaut'un kendi yorumunun izleri var. 112 dakika olan film; çekildiği tarih de düşünüldüğünde oldukça başarılı çekim tekniklerine sahip. İngiltere'nin o dönem ki atmosferinin de izleyiciyi etkisi altına aldığı bir gerçek ve başrol oyuncuları; Julie Christie ve Oskar Werner rollerinde oldukça başarılılar. Buna karşın kitabının daha etkileyici olduğunu belirtenlerin çoğunluğunu da dikkate almakta yarar var. Fahrenheit 451; eğer bilim kurgu filmlere ilginiz varsa, baskıcı rejimler hakkında sorgulama yapmak istiyorsanız ve kitapların bilgi aktarımı ve insanın duygusal dünyasına katkısı açısından önemini anlamak istiyorsanız mutlaka izlemenizi tavsiye edebileceğimiz bir film. Bundan 45 yıl önce çekilen bir filmin ön gördüğü toplum yapısının günümüz toplum yapıları içerisinde kısmen de gözlenebildiğine dair beyninize üşüşen fikirler sizi gelecek yıllar hakkında da düşünmeye sevk ediyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/aci-biberler-niye-aci.html", "text": "Acı biber, ağzımıza değdiğinde neden yakar? Çünkü acı biberde kapsaisin adlı bir madde vardır. Kapsaisin, ağzımızda bulunan, TRPV1 adlı bir almaç türünü uyaran bir bileşiktir. TRPV1 aslında sıcağa duyarlıdır, sıcakla temas edince üzerinde bulunduğu sinir hücresini uyararak beyne bir ileti gönderir: Bu çok sıcak! (Şekil 1A ve B) Biberdeki kapsaisin de işte bu almaçları uyarma kabiliyetine sahiptir. Yani aslında sıcaklık yükselmeden böyle bir şey oluyormuş hissi verir, olmayan bir tehlikeye karşı beyni uyarır (Şekil 1A). Bu yüzden acı biber yedikten sonra ağzımız yanar, sıcak basar. Kapsaisin sudan ziyade yağda çözündüğünden, acı yemeğin ardından su içmek pek işe yaramaz, ama ayran iyi gelir, çünkü yağ içerir. Ayrandaki yağ ağzınızdaki kapsaisini temizleyerek acı hissini ortadan kaldırır, su ise soğukluğundan dolayı ancak geçici bir etki sağlar. Biberler memelilere karşı Burada ilginç bir durum var: Yediğimiz biber, aslında bitkinin meyvesi, ve içindeki çekirdekler de tohumlarıdır. Yani biberin hayvanları cezbederek onlara kendini yedirmesi gerekir ki içindeki tohumlar sonra dışkıyla başka yerlere atılsın ve o tohumlar yeni birer biber bitkisine dönüşsün. O halde biber kendisini yayarak ona fayda sağlayacak hayvanları neden kapsaisin ile rahatsız ediyor? Bu çelişkinin sebebini ABD'li araştırmacı Joshua Tewksbury'nin Arizona'daki çalışmaları sayesinde öğreniyoruz. Tewksbury, kendisinden önce yapılan çalışmalardan görüyor ki memeli hayvanlar biberin lezzetinden rahatsız oluyor ama kuşlar olmuyor. Bunu kendi de sınayarak hem doğada hem de laboratuvarda fare ve sıçan gibi kemirgen memelilerin acı biberlerden uzak durduğunu, kuşların ise acı ve tatlı biberler arasında bir fark gözetmediğini tespit ediyor. Tabii akla ilk gelen soru, kapsaisinin neden memelileri hedef aldığı... Tewksbury, memelilerin sindirim sistemlerinin biber tohumlarına zarar veriyor olabileceğini, bu nedenle biber bitkisinin memelileri uzaklaştırmak için kapsaisin kullanıyor olabileceğini düşünüyor. Bu varsayımını sınamak için fare, sıçan ve kuşlara acı olmayan biberlerden yediriyor ve hayvanların dışkılarındaki tohumları topluyor. Bu tohumları ektiğinde görüyor ki kuşların dışkısından çıkan tohumlar her zaman gelişerek biber bitkisine dönüşüyor, ama kemirgenlerinkinden çıkanlar parçalanmış ve sindirilmiş olduğundan gelişmiyor. Yani kapsaisinin işlevi, biber için önemli bir iş gören kuşları rahatsız etmeden, tohumlarını parçalayan memeli hayvanları savmak olmalı. Biberler mikroplara da karşı Ama Tewksbury'nin Bolivya'daki bir çalışmasına göre kapsaisin, yalnızca memelilere değil, mikroplara karşı da etkili. Bolivya'daki bir biber türünün bazı bireyleri acı iken bazıları değil. Bunun sebebini merak eden Tewksbury'nin gözüne, biberlerde koyu renkli lekeler halinde görünen bir mantar bulaşı çarpıyor (Şekil 2B ve C). Biberin meyvesini çürüten ve tohumlarını öldüren bu bulaşı dikkatle incelediğinde, acı biberlerdeki oranının, acı olmayanlardakinin ancak yarısı kadar olduğunu görüyor. Yani acı biberlerdeki bir şey, bu asalak mantarın büyümesini önlüyor olmalı, ancak bu şey acaba kapsaisin mi? Bunu anlamak için laboratuvarında bu mantarı yetiştiriyor, ve her deneyde daha fazla kapsaisin ekleyerek deneyi tekrarlıyor. Ne kadar kapsaisin eklerse, mantar da büyümekte o kadar zorlanıyor. Yani kapsaisin, mantarın büyümesini engelliyor. Acı lezzetin bitkiye maliyeti Demiştim ki Bolivya'daki biberlerin bazıları acı, bazıları değil. Bunda bir yerel dağılım da söz konusu: Tewksbury'nin gözlem yaptığı bölgenin güneyindeki biberler hem acı, hem de bir yarımkanatlı böcek türünün saldırısı altında (Şekil 2A)... Kuzeyinde ise hem biberler tatlı, hem de pek böcek derdi yok. Öyle görünüyor ki güneyde böceklerin ısırıkları sebebiyle delinen ve bu yüzden mantar saldırısına maruz kalan biberlerin üzerindeki evrimsel baskı, antibiyotik özelliğine sahip kapsaisin üreten biberlerin orada yaygınlık kazanmasına neden olmuş. O zaman akla şu soru geliyor: Kapsaisin madem bu kadar faydalı, neden doğada hala kapsaisin üretmeyen biberler var? Acı ve tatlı biberler arasındaki bir fark bize ilk ipucunu veriyor: Acı biberlerin tohumlarının çeperleri, tatlı biberlerinkinden %10 kadar daha ince. İlk başta ilgisizmiş gibi gelebilir, ancak bir de meyvenin çeperlerine sağlamlık veren lignin maddesinin kapsaisinle aynı hammaddeden yapıldığını hesaba katalım. Ortada sınırlı miktarda hammadde varken, kapsaisin üretilecekse, lignin üretimini azaltmak gerekecektir. Bu da meyvenin çeperinin ince kalmasına sebep olacaktır. Eğer etrafta böcekler varsa, kapsaisin üreterek kendini mantardan koruyan biberler avantaj sahibi olabilir, ama böyle bir tehdit yokken kapsaisin yerine lignin üreterek kendini kalın çeperlerle koruyan biberler bu yarıştan galip çıkıyor. Bununla da kalmıyor: Yine Bolivya'daki araştırmalara göre, bir alan ne kadar yağış alıyorsa, oradaki biberler de o kadar acı oluyor. Zira mantarlar nemi seviyor, yağışlı havada çoğalıyor olduğundan, o bölgede ancak mantarı durdurabilen, yani acı biberler yetişebiliyor. Kurak bölgelerde ise durum farklı: Bibere kapsaisin ürettiren genler, aynı zamanda bitkinin yapraklarında daha çok havalandırma deliği açtıklarından, bitkinin içindeki suyun buharlaşarak bu deliklerden kaçmasına, bitkinin de kurumasına sebep oluyor. O yüzden de kurak bölgelerde, bu genlere sahip olmayan, yani acı olmayan biberler gelişiyor ve yayılıyor. Yani, acı biber olmak, tatlı biber olmaktan daha masraflı bir durum olduğundan, eğer acı olmaya gerek yoksa biberler o bölgede tatlı oluyor. Peki biz neden biber yiyoruz? Bilmiyoruz. Bu kapsaisin maddesi aslında biz onu yemeyelim diye evrilmiş bir silah. Bizden başka biberleri böyle iştahla yiyen bir memeli hayvan da bilinmiyor. Tewksbury'ye göre belki de antibiyotik özellikleri insanın böyle evrilmesine sebep olmuştur, ama biberin evcilleştirilmesi konusunda çalışan Linda Perry böyle bir iddiayı desteklemiyor, sadece biberlerin lezzetli geldiğini düşünüyor. İyi ama neden? Neden biberin acı lezzetinden sakınmayı bırak, ondan hoşlanıyoruz? Bu sorunun cevabı henüz ufukta görünmüyor. Bir ağrı kesici olarak kapsaisin Dikkat: Bunlar yalnızca bilimsel tartışma amaçlı bilgilerdir. Hekiminize danışmadan tedaviye başlamayınız ya da mevcut tedavinizi değiştirmeyiniz. Biraz garip gelebilir ama hep acıyla ve ilişkilendirdiğimiz biber ve etkin maddesi kapsaisin aslında ağrı tedavisinde de kullanılıyor. Bunun nasıl işlediğine bir bakalım: Kapsaisin ağız içinde etkisini TRPV1 adlı ısı almaçları üzerinde gösteriyor. TRPV1 geni çıkarılmış fareler zehir zemberek kapsaisin çözeltisini su gibi içiyor, çünkü bu almacı taşımadıklarından kapsaisinin farkına varmıyor. TRPV1, aslında ısı veya kapsaisine cevaben hücre dışındaki kalsiyum iyonlarının (Ca2+) hücre içine geçişine izin veren bir kanal (Şekil 1A). Hücre içindeki Ca2+ derişiminin artmasıyla hücrede, yani sinir hücresinde elektriksel bir uyartı başlıyor ve bu uyartı daha bir saniye geçmeden beyne iletiliyor. Bu hücresel düzeneğin bir benzeri, deri üzerindeki ağrılı uyaranın beyne iletilmesinde de görev alıyor. Bu TRPV1 almaçlarını ağrı kadar kapsaisin de uyardığından, bundan tedavide istifade ediliyor. Uzun süreli olarak kapsaisin uygulandığında hücre içine o kadar çok Ca2+ doluyor ki hücre işini yapamaz, yani ağrı duyusunu iletemez hale geliyor. Bu durum birkaç haftaya kadar sürebiliyor, ancak Ca2+ iyonlarının temizlenip hücrelerin normal duruma dönmesiyle bu etki sona eriyor ve kapsaisinin yeniden uygulanması gerekiyor. Bu tedavi her ağrı durumuna uygun değil, yalnızca belirli müzmin ağrı sendromlarında işe yarıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/adresini-bilmiyorum-sevgilim.html", "text": "Bu bir sevgililer günü özel yazısıdır: Hiçbir adres bilmiyordum. Oğuz Atay'ın Demiryolu Hikayecileri öyküsü ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağbaşı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayecinin belirsiz bir savaşın gölgesinde yaşadıklarını anlatır. Bir yahudi, bir genç kadın, istasyon şefi ve öykünün esas kahramanı hikayenin temel direklerini, istasyon ise arka planını oluşturmaktadır. Hikayeciler yoklukla mücadele etmekte ve savaş ortamında hikayelerini satarak para kazanmaya çalışmaktadırlar. Ama tren yolcuları, hikayeleri savaş döneminde lüks olarak görmekte ve fazla para vermek istememektedirler. Başka zenaatları ve gidecek yerleri olmayan hikayeciler gitgide bir yokoluşa doğru sürüklenirler. Hikayenin sonuna doğru kahramanımız istasyonda yalnız kalır, yapayalnız. Ve okuyucuya şöyle seslenir: ... Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hiçbir adres bilmiyordum. Bana inanmazlardı, bunun için utanıyordum. Bana herhangi bir adres söyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim için. ..... Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba? Bu kadar popüler olmak nasıl bir duygu? 1930'lu yıllarda genç bir delikanlı kalabalık bir ev partisinde eğlenmekte, yeni tanıştığı bir kızın omzuna elini koymak ve sarılmak için çeşitli cambazlıklar yapmaktadır. Genç delikanlının ismi yıllar sonra çok duyulacaktır, dünyanın gelmiş geçmiş en çok tanınan fizikçilerinden olacaktır ancak o yaşlarda ve o çevrede ondan daha çok tanınan biri vardır. Kendisinden daha çok tanınan kişi genç bir kızdır. Parti devam ederken duyduğu sesler üzerine başını çevirir: Arlene geliyor, Arlene geliyor. Arlene kim bilmemektedir ve neden bu kadar popüler olduğunu da. Kendisini görünce neden popüler olduğunu anlar. Kendi sözleri ile: Arlene çok ama çok güzeldi; neden bu kadar ilgi gördüğünü anlayabiliyordum. Arlene gerçekten çok güzel bir genç kadındır. Herkesin yanına yaklaşmak, sohbet etmek ve dans etmek istediği bir kızdır. Okul gazetesi editörüdür, çok güzel piyano çalmaktadır, sanat ve dekorasyon konularında çok yeteneklidir. Arlene Feynman için tam bir bütünleyicidir, Feynman'ın olamadığı her şeydir. Hiçbir sanat yeteneği olmayan, utangaç ve sadece bilim adamı olmaya çalışan bir genç için Arlene bambaşka bir dünyadır. Sanki birbirlerini tamamlamak için yaratılmışlardır. Feynman ilk görüşünden sonra defalarca Arlene'e yaklaşmaya çalışır ama hep önü kesilir. Bir şekilde ona yaklaşmanın yolunu bulmaya çalışır hep ve en sonunda başarır. Ancak bu daha ilk karşılaşmada ağzından, kendi deyişi ile, samimi ama aslında gayet cesur bir soru çıkar: Bu kadar popüler olmak nasıl bir duygu? Birbirimize asla yalan söylemeyeceğiz Her ne kadar yaklaşmayı becermiş olsa da, Feynman uzun sure Arlene'in hayatına giremez. Ne zaman beraber bir yere gitseler başka erkekler Arlene'e ilgi göstermekte, onu dansa davet etmekte ve o zamanlar utangaç bir karakteri olan Feynman bir türlü Arlene'e açılamamaktadır. Utangaçlığı yüzünden Arlene Feynman'dan başka bir erkek ile flört etmeye başlar, her ne kadar uzaktan uzağa onu beğense de. Feynman ne yapacağını şaşırmıştır. Arlene'e yakın olabilmek için onun katıldığı kulüplere üye olur, onun gittiği etkinliklere yazılır hep. Ve en sonunda bir gün şansı döner. Arlene erkek arkadaşından ayrılmıştır ve ilk fırsatta Feynman'ı eve ailesi ile yemeğe davet eder. Feynman için bu aldığı en güzel davettir o güne kadar. Arlene ile Feynman artık beraberdirler. Birbirlerini tamamladıkları gibi birbirlerinin kişiliklerini de şekillendirmeye başlarlar genç yaşta. Daha yolun başında birbirlerine söz verirler: Daima birbirlerine karşı dürüst olacaklar ve her şeyi apaçık konuşacaklardır. Birbirlerine asla yalan söylemeyecek ve birbirlerini kandırmayacaktırlar. Feynman ve Arlene kimsenin yaşamadığı bir aşkı ve ilişkiyi yaşamaya başlarlar. Birbirlerine çok düşkündürler ve her anlarını bir arada geçirmeye çalışmaktadırlar. Birbirlerine düşkünlükleri Feynman'ın ailesini endişelendirmektedir, zira oğullarının kariyerinin etkileneceğini düşünmektedirler ancak ses çıkarmazlar. Birbirlerine o kadar düşkündürler ki Feynman ilk yaz tatillerinde Chrysler'de araştırma işi bulduğunda Arlene ona yakın olmak için yakındaki bir kasabada geçici iş bulup çalışır. Feynman MIT'yi kazandığında aklında sadece mezun olduktan sonra Arlene ile evlenmek vardır. İki genç çok güzel bir aşk masalını taçlandırmak için sabırsızlanmaktadırlar. Aileler de artık gençlerin birbirine aşkını kabul etmiştir. Ancak Feynman'ın deyimi ile o yıllar bugünkünden çok farklıdır ve Feynman'ın evlenmek için önce kariyerinde biraz ilerlemesi gerekmektedir. Ancak bu onlar için sorun değildir, birbirlerini beklemek için söz vermişlerdir. Feynman MIT'de önce matematik okur, sonra fiziğe kayar ve daha lisans öğrencisi iken doktora düzeyinde konulara hakim olur. Mezuniyeti ile beraber önünde parlak bir kariyer vardır ve evliliği de yakındır artık. Ancak hayat önlerine ufak bir engel çıkarır. Evlilik kararlarını bir anda hızlandıran bir engeldir bu. Richard, gerçek hastalığım ne? Feynman'ın MIT'den mezun olduğu sene Arlene'in boynunda bir şişlik tespit edilir. Arlene endişelenmez. Amcası doktordur ve ona muayene olduğunda amcası da endişelenecek bir şey olmadığını, biraz omega yağı sürerek iyileştirebileceğini söyler. Gerçekten de şişlik iner ancak bir süre sonra tekrar nükseder ve bu sefer Arlene ateşlenir de. Doktorlar bu sefer tifo'dan şüphelenirler ve Arlene'i karantinaya alırlar. Feynman sıkılmıştır, doktorları kendi kısıtlı tıp bilgisi ile sorgulamaya başlar. Ancak hem kendi ailesi hem de Arlene'in ailesi Feynman'a aynı cevabı verirler: Feynman, onlar doktor ve bu işi biliyorlar. Sense sadece nişanlısısın. Feynman inatçıdır ve doktorların hastalığı düzgün teşhis edemediğine inanıp kütüphanede bulabildiği bütün tıp kitaplarına gömülür. Karşısına çıkan ilk hastalık lenf bezlerinde tüberkülozdur. Düşünür ve bunun olamayacağına karar verir. Zira teşhisi çok basittir ve doktorların bunu gözden kaçıramayacağını düşünüp daha karmaşık hastalıklara doğru okumayı sürdürür. Onlarca hastalık arasından bir tür lenf kanseri olan Hodgkin öne çıkmaktadır. En doğru teşhis Hodgkin hastalığı gibi gözükür Feynman'a. Ancak tüberküloz da olsa, lenf kanseri de olsa bütün hepsi aynı kapıya çıkar: Arlene'in hastalığı tedavi edilemezdir. Feynman iki aileye de nişanlısına gerçeği söylemesi gerektiğini ve dolayısı ile hastalığı açıklayacağını söyler. Ancak aileler Feynman'ı engeller, hasta ve ölmekte olan bir insana hastalığını söylemenin büyük bir kötülük olacağını söylerler. Arlene'e başka bir hastalık söylenecektir ve talihsiz kızın son zamanlarını rahat geçirmesi sağlanacaktır. Feynman karşı çıkar, Arlene ile olan ilişkilerinde yalan olmamalıdır. Aileler Feynman'a baskı yaparak yalan söylemesinin doğru olacağına inandırmaya çalışırlar. Feynman gördüğü baskı karşısında yalan söylemeyi kabul eder ancak bir veda mektubu da hazırlar. Çünkü Arlene onun yalan söylediğini anlarsa kendisinden ayrılacaktır, buna emindir. O an mektubu vererek aslında yalan söylemek istemediğini göstermek istemektedir. Feynman Arlene'in hastane odasına gittiğinde ailelerin önünde ona farklı bir hastalık söyler, Arlene rahatlar veya rahatlarmış gibi görünür herkesin önünde. Ancak bir süre sonra başbaşa kaldıklarında sorar: -Richard, sana yalan söyletiyorlar bunu anlayabiliyorum. Richard, gerçek hastalığım ne? Lenf kanserisin, ne yazık ki ölümcül. Aman allahım, yazık sana. Deminki yalanı söyletmek için çok baskı yapmış olmalılar sana. Bana kızmadın mı yani? Hem hastalığın da sana söylenenden daha kötü. Kızdım elbet, ama sakın bir daha bana yalan söyleme olur mu? Eh ne yapalım, hastalığımı kabullenmem lazım. Ne yapacağımıza bakalım bu konuda. Artık Karı Kocasınız Gelini Öpemezsin Teşhise göre Arlene'in iki yıl ömrü kalmıştır, hastalığın dalgalı seyredeceği bir iki yıl vardır önlerinde. Hemen bir plan yaparlar, Richard bitirmek üzere olduğu doktorasını bırakacak ve devrin fizikçiler için en büyük işverenlerinden Bell laboratuarlarına başvuracaktır. Queens'te ufak bir daire tutacaktırlar, iki sene küçük bir evde yaşayacaktır iki aşık. O öğlen hemen New York'ta evlenmeye karar verirler. Ancak sürpriz bir haber alırlar Arlene'in doktorlarından birinin ısrarla istediği lenf biyopsisinin sonucu gelmiştir. Sonuçlar çok nettir: Arlene lenf kanseri değildir, lenf bezlerinde tüberküloz vardır. Herkes çok şaşırır ama en çok Feynman şaşırır. Zira Feynman'ın kendi koyduğu ilk teşhis budur ama doktorlar gözden kaçıramaz diyerek atlamıştır. O yıllarda bu hastalık ta tedavi edilemezdir ama gene de kanserden iyidir, hastalar iyi bir bakım ile yedi seneye kadar yaşayabilmektedir. Ancak tüberküloz'un bulaşıcı yapısından dolayı kesinlikle fiziksel temas yasaktır, öpüşemeyeceklerdir bile. Bu sefer evlenmelerine aileler kesinlikle karşı çıkar. Arlene'in yakın temas ile bulaşan bu kadar ciddi bir hastalığı varken nasıl evlenirler? İki aile de endişelenmektedir, evlenmemeleri için baskı yapar. Baskılar sonuç vermez. Richard ile Arlene kararlarını vermişlerdir. Feynman ailelere Evlenmiş olsaydık ve onun tüberküloz olduğunu sonradan öğrenseydim boşanır mıydım? O zaman nasıl bir koca olurdum der. Richard ve Arlene 29 Temmuz 1942'de belediye binasında bir muhasebeci ve arşiv memurunun şahitliğinde evlenirler. Nikah memuru gülümseyerek: Artık evlisiniz, birbirinizi öpebilirsiniz der. Gelin ve damat birbirlerine bakakalırlar. Feynman karısını uzanıp yanağından usulca öper. Nikah memuru bunu gençlerin utangaçlığına verir. Başkalarının ne düşündüğünden sana ne? Feynman ve Arlene artık evlidir. Arlene bütün haşarılığı ve iyimserliği ile hastalığına meydan okumakta, Feynman da karısını rahat ettirmek için elinden geleni yapmaktadır. Savaş zamanıdır, şartlar gittikçe zorlaşmaktadır. Genç fizikçi devletin verdiği 18 dolar ek yardımı karısına daha iyi baksınlar diye her ay hastaneye bağışlar. Başhekim bunu yapmak zorunda olmadığını söyler ama Richard karısı için en iyisini istemektedir, gene de bağışlar o 18 doları. Arlene kocasına karşı müthiş sevgi ile doludur. İlk mektuplaşmalarının birinde şöyle yazar: Richard, sevgilim, seni seviyorum; belki sana söylediğimden de çok. Belki de hala yaşamımızla ilgili mutlu planlar yapabiliriz. Benim için bir şeylerden feragat etmeni istemiyorum. Benim mutluluğumun dışında aslında seninkini düşünmeliyiz ............ Aşkım, seni seviyorum. Eğer seni eleştiriyorsam bile, unutma, herkes farklı şekilde sever. ...... Aşkım daima sana ait olacağım ve daima seni seveceğim. Nerede ve ne zamanda olduğu önemli değil. Senin Putzie'n Arlene aynı zamanda şakacı bir karakterdir. Bir gün Feynman'a her birinin üzerinde Richard, sevgilim. Seni seviyorum, şaşkının yazan kalemler gönderir. Feynman akademik çevrede bunun yanlış anlaşılacağını ve ciddiyetine gölge düşüreceğini düşünerek kalemlerin üzerindeki yazıları tek tek siler. Bunu öğrenen Arlene çok üzülür ancak gene kendi yöntemleri ile Feynman'a ders verir. İngilizce argosunu kullanarak her gün Feynman'a bir yemiş ismi ile seslenerek taşlama şiirler yazar. Başka insanların düşünceleri niye umurunda ki? başlığı ile başlayan şiirlerin bir kısmının Türkçe çevirisi şöyledir: Sevdiğim şeyler hoşuna gitmiyorsa hoşuna Ne diyeyim, dostum, yazıklar sana! Gönlün dönmüşse tuhafiye dükkanına Ve gizlice ayna oluyorsa sana yaraşana Ne diyeyim dostum, yazıklar sana Feynman mesajı almıştır. Başkalarının ne düşündüğü umrunda olmamalıdır. Feynman bu felsefeyi hızla benimser, biraz da Arlene'e olan aşkından. O kadar ki herhalde tüm fizikçiler içinde en umursamaz ve dosdoğru konuşanlardan biri olur. Yıllar sonra en çok satanlar listesine girecek kitabın da adı olur: Başkalarının ne düşündüğü niye umrunda olsun? Karısı ile ilgilenirken bir yandan da akademik kariyerinde ilerlemeye çalışır hızla Feynman. Zaten yeterince dikkatini çekmiştir devrin büyük fizikçilerinin. Özellikle de Oppenheimer'ın. Oppenheimer devrin bütün fizikçilerini Los Alamosta özel bir proje için toplamaktadır: Manhattan Projesi. Einstein'in e=mc^2'si gerçeğe bürünecek ve ölüm saçacaktır atom bombası olarak. Oppenheimer Feynman'ı teorik bölümde çalışması için ikna eder. Feynman karısının hastalığını belirtir ancak hızla çözülür sorun. Karısı Albequarque'de bir sanatoryumda kalacak, Feynman istediği gibi karısını ziyaret etmeye gidebilecektir. Feynman işi kabul eder. Tüm bunlara katlanmamın yegane sebebisin Feynman karısını sanatoryuma yerleştirdikten sonra hızla projeye verir gücünü ve dikkatini. Arlene ise kocasından uzak bir hastane odasında kendisini oyalamak için sürekli bir şeyler düşünmektedir. Kocasına tapmaktadır, onun için her şeyi yapabileceğini göstermek ister. İlk ayrı kaldıkları doğum gününde Feynman çalıştığı binadaki herkesin posta kutularında özel baskı bir gazete görür. Bütün gazetelerin başlığında büyük puntolarla Bütün Ulus Profesör Feynman'ın doğum gününü kutluyor yazmaktadır. Herkes posta kutusundaki gazeteleri ve başlığını görünce gülmektedir. Arlene muzipçe ve coşkulu bir şekilde sevgilisinin doğum gününü kutlamıştır. Feynman utandığını belirtince Arlene'den hemen cevap gelir: başkalarının ne düşündüğü niye umrunda senin?. Arlene aynı zamanda istediğini yaptırmak ve aldırmak için de muzip yollara başvurmaktadır. Mesela bir gün sevgilisine bir tekne kataloğu gönderir, çok pahalı ve büyük bir tekne işaretlenmiştir: Richard, bunu alalım mı? Cevap elbet hayırdır. İkinci bir katalog gelir, bu sefer daha ucuz ama gene büyük bir tekne işaretlidir: Richard, ya bunu?. Cevap gene hayırdır. Defalarca kataloglar gelir gider ve en sonunda Richard, buna hayır demezsin herhalde diye yazılmış bir resim gelir: ufak, pleksiglas bir teknenin resmidir. Richard, tamam, ilerde bunu alacağız demek zorunda kalır. Arlene hem istediğini elde etmiş hem de kocası ile eğlenceli bir oyun oynamıştır. Ne kadar güzel olsa da soğuk bir hastane odasındadır ve düşünecek çok zamanı vardır. Bir başka gün karısı onu hasta yatağında elinde kömür torbası ve ufak bir mangal ile karşılar. Richard sevgilim, bana et pişirirsin diye düşünmüştüm der. Feynman elbette karşı çıkar, hastane odasında nasıl et pişiririlir. Arlene, hayır hayır, yanlış anladın. Otoyolun kenarına gitmeni ve orda pişirip bana getirmeni istiyorum der. Feynman insanların garipseyeceğini ve utanacağını belirtince Arlene her zamanki kartını oynar: Başkalarının ne düşündüğü niye umrunda senin? Feynman ünlü Route 66'nın kenarında karısına et pişirir ve bunu neredeyse her ziyaretinde tekrarlar. Karı koca iki haftada bir bazen haftada bir görüşmekte ve sürekli mektuplaşmaktadırlar. Mektuplarında her şeyden bahsederler, vergi borçlarından tutun da ilerde sahip olmak istedikleri Donald adlı erkek çocuğuna kadar. Hayat sanki onlar için masallardaki gibidir, her şey güzel olacaktır. Hatta mektupları askerler tarafından okunmaktadır ama ne gam onlar için. Hemen şifreli yazışmaya başlarlar kendi aralarında ancak bu sefer de askerler şifrelemelerini yasaklamaya çalışır. Tabi bu mümkün olmaz ve hatta çiftin askeri kurallar ile dalga geçecek şekilde bir şaka planlamalarına yol açar. Yaptıkları şaka bardağı taşıran son damladır ve en sonunda Feynman askerler tarafından uyarılır: Lütfen karınıza düzgün mektuplar yazmasını ve askeri kurallar ile dalga geçmemesini söyleyin. Ne Feynman ne de Arlene ciddiye almaz uyarıyı, hayat ve aşkları onlar için mektuplaşmalarından ibarettir. Arlene kocasına hayranlığını her zaman ifade eder. Feynman onun her şeyidir: Aşkım, seninle birlikte olmak, karı koca olmak çok eğlenceli. Seni bir koca, bir sevgili, bir baba, hayran olduğum bir bilim adamı, bağımlılık yaratan bir madde, yani her şeyinle seviyorum Richard Ne kadar iyi bakılsa da Arlene gitgide kötüye gitmektedir. Kan değerleri zamanla kötüye gider, öksürükleri artar ve gitgide zayıflar. Feynman karısına daha iyi bakılması için çırpınır ancak yatırıldığı hastane zaten bu tür hastaların bakımında uzmandır, yapılacak daha fazla bir şey yoktur. Arlene'in hayatı gitgide zorlaşmaktadır. Mektupların birinde Feynman'a şöyle der: Tek başıma her şeyin üstesinden gelemiyorum sevgilim. Arkamda senin desteğini hissetmeye, beni cesaretlendirmene o kadar muhtacım ki...Çünkü sen benim için tüm bunlara katlanmamın yegane sebebisin Hastalığın en kötü yanı ise seyri kötüye gittikçe hastayı depresyona sokmasıdır. Arlene depresyona gireceğini hissedince Feynman'a şunları yazar: Keşke bir ikizin olsaydı. Sana çok ihtiyacım olduğunu biliyorum. Gene depresyona girmek üzereyim... Kendimi çok mutsuz hissediyorum tatlım ve bu durumumu ancak sen değiştirebilirsin. Gelebilir misin aşkım, işlerini aksatmadan tabi ki? Seni seviyorum aşkım. Karın, şaşkının Feynman'ın elinden bir şey gelmez, haftasonları ziyaretten başka. Her mektubunda karısına, tek aşkına cesaret aşılamaya çalışır. Son bir umut onu çalıştığı projenin bulunduğu Los Alamos yakınında bir sanatoryuma yerleştirir. Ancak hastalığı nedeni ile gitgide bitkin düşmüş olan Arlene burdaki şartları sevmez, özellikle hemşirelerin yaklaşımını. Evet bu hastane Richard'ına daha yakındır ama Albequerque'de ona daha iyi bakmaktadırlar. Feynman ile Arlene uzun süre bu konuyu tartışırlar. Hatta Feynman en sonunda karısından üçüncü bir şahıs gibi bahsettiği bir mektup yazar ve sorunla ilgili akıl ister karısından. Karısı karısına nasıl davranılmasını istemektedir? Feynman ne yapmalıdır? Arlene, her ne kadar zor olacaksa da Albequerque'deki hastaneye dönmek istediğini söyler. Feynman kabul etmek zorunda kalır ve karısını o uzak hastaneye geri gönderir. Arlene bu git geller esnasında iyice bitkin düşmüştür. Kaçınılmaz son yaklaşmaktadır, ikisi de bunun farkındadır artık. Arlene'nin mektupları seyrekleşir gitgide. En sonunda bir gün... Senden sıkılmıştım, ama bak geri geldim aşkım! Bir gün Feynman kayınpederinden bir telgraf alır. Acele çekilmiştir telgraf ve Richard, buraya gelsen iyi olur demektedir. Feynman özel izinle tesislerden ayrılıp yola çıkar. Hastaneye ulaştığında Arlene'nin babası ile karşılaşır. Babası Buna dayanamayacağım, ben burada kalamam diyerek gider ve Richard'ı Arlene ile başbaşa bırakır. Feynman odaya girdiğinde iyice zayıflamış, gözleri uzaklara bakan ve sanki bilinci gitmiş bir Arlene ile karşılaşır. Nefes almakta güçlük çekmektedir, bazen solunumu durmakta ancak hemşirelerin yardımı ile tekrar kesik kesik nefes almaya başlayabilmektedir. Feynman karısını bu halde gördüğünde üzüleceğini zannetmiştir ancak hiçbirşey hissetmediğini farkeder. Dışarı çıkıp düşünmeye başlar. Neden böyle olmuştur diye düşünmenin anlamı olmadığını fark eder. Kader diye bir şeye inanmamaktadır, hayatta her şey açıklanabilmelidir ona göre. Başka çiftler daha uzun beraber olabilmektedir hayatta, 50 yıl beraber olan çiftler vardır tanıdığı. O çiftler ile aralarındaki tek fark süredir. Onlar sadece 5 yıl yaşayabilmişlerdir. Ama Feynman, muhteşem bir beş yıl geçirdik diye düşünür ve hastane odasına geri döner. Karısının yanına oturur ve gitgide nefesinin seyrekleşmesini seyreder, ta ki son bir nefes alıp bir daha almayana kadar. Yanlarına gelen bir hemşire Arlene'in öldüğünü teyit eder. Feynman eğilip karısını son bir kez öper ve ayrılır. Cenaze işlemlerini halledip Manhattan projesine geri dönen Feynman'ı arkadaşları kaygı ile karşılarlar. Hepsi kaygı ile karısını sorar. Feynman, hala bir şey hissetmemektedir ve kayıtsızca cevap verir: O öldü, program nasıl gidiyor? Feynman uzun süre bir şey hissetmez. Boşlukta gibidir, ne üzülmektedir ne ağlayabilmektedir. Yıllar sonra şöyle yazar: Bir gece rüyamda Arlene'i gördüm. Bütün mantığım onun öldüğünü ve onu göremeyeceğimi söylediği için ona bağırdım : Hayır hayır, bu sen olamazsın. Sen öldün . Arlene gülerek cevap verdi: Hayır hayır, seni kandırdım ben. Senden sıkılmıştım, o yüzden öldü numarası yaptım ki sen de ben de kendi yollarımıza gidelim. Ama bak, gene senden hoşlanıyorum ve o yüzden yanına geldim. Aklımı kaçırmak üzereydim. Her şey açıklanmalıydı, rüyalar bile. Öldüğü halde nasıl rüyamda canlı olurdu? Kendime psikolojik bir baskı yapmış olmalıyım. Bir ay boyunca ağlamadım. Sonra bir gün bir mağaza vitrininde çok güzel kırmızı bir elbise gördüm ve kendi kendime Arlene'e çok yakışırdı dedim. İşte o an ayırdına vardım, Arlene ölmüştü. Ağlamaya başladım. Yeni adresini bilmiyorum sevgilim Yıllar sonra Richard Feynman'ın çocuklarından Michelle Feynman babasının bütün mektuplaşmalarını kitaba dökmeye karar verir. Mektupları incelerken Arlene ile babasının mektuplarından biri özellikle dikkatini çeker. Arlene 16 Haziran 1945'te vefat etmiştir ancak babası Arlene'e son mektubunu 17 Ekim 1946'da yazmıştır yani Arlene'in ölümünden sonra ve bu mektup diğer mektuplara göre oldukça yıpranmıştır. Feynman, Arlene öldükten sonra ona yazdığı bu son mektubu defalarca okumuştur: Arlene'ciğim, Sana tapıyorum tatlım. Bunu duymaktan ne denli memnun olduğunu biliyorum ama sadeece sen sevdiğin için yazmıyorum. Bunu yazma sebebim sana bunları söyleyince içimi kaplayan o müthiş heyecan. Sana son mektubumun üzerinden iki yıl geçti, tam iki yıl. Ama benim ne kadar gerçekçi ve dik kafalı biri olduğumu düşünürsen beni affedeceğini biliyorum. Sana yazmamın bir anlamı olmayacağını düşünüyordum. ..................... Seni sevmek istiyorum. Seni daima seveceğim. Hala seni korumak, seninle ilgilenmek istiyorum. Senin de beni sevmeni, benle ilgilenmeni öyle çok arzu ediyorum ki. Oturup sorunlarımızı tartışmayı, seninle küçük planlar yapmayı istiyorum. Neler yapabilirdik? Kendi elbiselerimizi dikerdik. Çince öğrenirdik veya projeksiyon makinesi alırdık. Tüm bunları şimdi ben yapabilir miyim? Hayır. Sen benim fikir kadınım ve tüm sınırsız maceralarımın başlatanıydın. Hastayken benimle paylaşmak istediğin, benim de ihtiyacım olduğunu düşündüğün şeyi bir türlü yapamadığından dolayı çok üzülürdün. Buna hiç gerek yoktu. Çünkü ben seni çok çeşitli şekillerde seviyordum. Simdi sen bana bir şey veremezsin ama sana olan sevgim sürüyor. Seni bırakıp başka birini sevmem için engel yok ama ben seni sevmeyi sürdürüyorum. Sen öldün ama benim için herkesten daha değerlisin. Biliyorum, benim aptal olduğumu düşünüyorsun. .... Bir çok kızla tanıştım ama hepsi gözüme berbat görünüyor. Bana kalan tek kişi sensin. Gerçek olan bir tek sensin. Sevgili karıcığım, sana tapıyorum. Seni seviyorum karım. Karım öldü. Rich. Not: Bunu sana yollayamadığım için beni affet. Yeni adresini bilmiyorum Kimi Sevsem, Sensin... Feynman Arlene'e başka mektup yazmamıştır bundan sonra. Ama mektupta belirttiği bir şey hep gerçek olarak kalmıştır, Feynman Arlene'i hiç bırakmamıştır fikrinde. Başkalarının ne düşündüğü niye umrunda senin asla aklından çıkmamıştır. Artık her şeyi eğlenerek yapmaktadır, o kadar ki tüm dünyada en çok tanınan fizikçilerden biri olur bu sayede. Yıllar sonra çalışma arkadaşlarından Freeman Dyson onun için şöyle diyecektir: Arlene'in ruhu ömrü boyunca yanı başında kaldı ve geldiği noktaya katkıda bulundu İşte, dünyaca ünlü bir fizikçi ile asla unutamadığı aşkının öyküsü. Oğuz Atay'ın hikayesi savaş yıllarında geçer, Arlene ile Richard'ın aşkı da. İşte tam da o savaş yıllarında, sisler bulvarında bir ikinci kaptan aşağıdaki dizeleri yazar, sanki bu aşkı tarif etmektedir: Kimi sevsem, sensin... Kimi sevsem sensin/hayret Sevgin hepsini nasıl değiştiriyor Gözleri maviyken yaprak yeşili Senin sesinle konuşuyor elbet Yarım bakışları o kadar tehlikeli Senin sigaranı senin gibi içiyor Kimi sevsem sensing/hayret Senden nedense vazgeçilemiyor Attila İlhan"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/gercek-zombiler.html", "text": "Zombi deyince hemen aklınıza korku filmlerindeki gerilim dolu dakikalar gelecektir. George A. Romero'nun 1968 yılında çektiği Yaşayan Ölülerin Gecesi filmi bu anlamda çığır açmış, o yıldan sonra zombiler sıklıkla gerilim/korku kurgulu filmlerde boy göstermeye başlamıştır. Her ne kadar çoğumuz filmlerde izlediklerimizin kurgu olduğunu bilsek de geçmiş yıllarda yaşananlar, kitaplara konu olan bir takım hadiseler, zombi diyebileceğimiz bazı bireylerin varlığına işaret ediyor. Batı Afrika'daki voodoo inancına göre ölü bir insan, büyücü tarafından diriltilebilir ve sonrasında kendi bilinci yerinde olmayacağından o büyücü tarafından kontrol edilebilir: Zombiler hareket edebilir, normal insanlar gibi yemek yiyebilir, duyup konuşabilirler ancak hafızaları yoktur ve içlerinde bulundukları şartları idrak edemezler . Asırlardan günümüze gelen sayısız zombi efsanesinin yanında iki tanesi var ki gerçekten şaşırtıcı. Çünkü onlar gerçek yaşam öyküleri! İlk öykümüz 1937 yılında Zora Neale Hurston adlı bir araştırmacının Haiti'deki gelenek ve adetler üzerinde yaptığı bir araştırma sırasında açığa çıkıyor. Hurston, 1907 yılında 29 yaşındayken ölmüş ve gömülmüş Felicia Felix-Mentor ile ilgili bir söylentiyle karşılaştı ve olayı soruşturmaya başladı. Köylüler ölümünden 30 yıl sonra Felicia'yı yollarda sersem bir şekilde ve yanında birkaç kişi ile birlikte yürürken gördüklerini söylüyorlardı. Hurtson, bu bahsedilen insanlara çok güçlü ilaçlar verilmiş olduğu söylentilerinin peşine düştüyse de daha fazla bilgi vermeye istekli kimse bulamadı . Hurtson sonraki yıllarda kaleme aldığı bir yazısında bu konuya da değinerek şöyle demiştir: Eğer bilim kabile törenlerindeki figürler yerine Haiti ve Afrika'daki Voodoo'nun altını kurcalarsa, bugüne kadar tıp ilmi tarafından bilinmeyen bir takım tıbbi gizemlerin gücüne ulaşacaktır. Haiti'deki diğer bir hikaye 1962 yılına uzanıyor. Clairvius Narcisse, 2 Mayıs 1962 tarihinde öldü diye kayıtlara geçmiş ancak 1980 yılında Haiti'deki L'Estere köyüne canlı olarak geri dönmüştü. Olayın açığa çıkmasından sonra yapılan araştırmalar sonucunda Clairvius'un kendi toprak payını satmayı reddettiği için kardeşlerince bir büyücüye satıldığı ortaya çıktı. Resmi olarak ölümünün ardından gömülen Clairvius, kısa süre sonra gizlice toprak altından çıkarılmış ve diğer zombi kölelerle birlikte şeker kamışı tarlasında çalıştırılmıştı. 1964 yılında büyücünün ölmesinin ardından psikoz halinin verdiği sersemlikle ada içerisinde 16 yıl amaçsızca yaşadı, 16 yıl boyunca vücudundaki kimyasalların etkisinin yavaş yavaş ortadan kalkmasıyla birlikte şans eseri pazar yerinde kız kardeşiyle karşılaştı ve onu tanıyabildi. Kardeşi ilk başta onu tanıyamadı ancak Clairvius kardeşine çocukluklarına ait birtakım hikayelerinden bahsederek onu inandırmayı başardı. Peki Clairvius Narcisse'yi bu kadar etkisi altına alan kimyasallar nelerdi? Kimyasallar, bir insanın aklını bu derece bilinçsiz hale getirebilir miydi? Kanadalı etnobotanist Wade Davis, 80'li yıllarda hikayenin gerçeklerini araştırmak ve bu sorulara cevap bulmak üzere Haiti'ye gitti ve bir insanın nasıl zombiye dönüştürülebileceğinin kimyasını inceledi. Genel anlamda zombi köleler üzerinde yapılan, ilk olarak onları öldürüp gömmek, sonrasında toprak altından çıkarıp onları çıldırtmak yani beyinlerindekileri baştan yaratmaktı. Bu da ancak onlara gizlice ilaç vermekle mümkün olabilirdi. Büyücü kurbanına öncelikle kurbağa zehiri ile kirpi balığı zehirinden oluşan bir karışım veriyordu. Bunu ya yemeklerine katıyor ya da derisinin yumuşak, az hasar görmüş yerlerine sürüyordu. Kısa zaman içinde kurbanlar ölüye yakın bir duruma geçiyorlardı: Solumaları fark edilmeyecek kadar yavaş, kalp atışları belli-belirsiz ve son derece ağır olduğundan görünüşte ölü gibiydiler. Şimdi bunu hemen gömmek gerekiyordu. Ama Haiti'de -gerçekten- ölenler havanın çok sıcak olması ve cesedin soğutulamaması nedeniyle zaten çok çabuk gömülmek zorunda olduğundan, zombileştirme açısından bir sorun olmuyordu. Yalnız kurbanların gömüldükten en geç sekiz saat sonrasına kadar topraktan çıkarılması gerekiyordu, aksi halde havasızlıktan boğulup ölürlerdi. Davis, 80'li yıllarda yayınladığı The Serpent and the Rainbow (1985) ve Passage of Darkness: The Ethnobiology of the Haitian Zombie (1988) kitaplarında, Haiti'de yaptığı araştırmalar sonucuna göre bir insanın iki özel tür tozu almasıyla bir zombiye dönüştürülebileceğini iddia etmişti: Bunlardan ilki bir tür kara kurbağasının korku anında derisinden salgıladığı zehir ile Japonya'da fugo balığı (Şekil 2) olarak bilinen kirpi balığının zehir karışımıdır. Kurbağa zehri üç önemli madde içerir: biyojenik aminler, bufogenin ve bufotoksin. Bu maddelerin en etkili özelliklerinden birisi acıları önlemesi, insanı uyuşturmasıdır; bu yönleri kokaininkinden dahi güçlüdür. Kirpi balığının zehrinde ise tetrodotoksin adında, insanı öldürebilen bir nörotoksin bulunur. Bu maddenin uyuşturucu özelliği kokainden 160,000 kat daha etkilidir. Bu balığı yedikten sonra tetrodotoksin yüzünden vücudunuzda karıncalanma ile başlayan bir uyuşma hissi baş gösterecektir. Toksin, vücut ısısı ile kan basıncını düşürüp sizi derin bir koma haline sokabilir. Öldürücü etkisi olan bu karışımın 1 miligramı bile insanı günlerce bilinci açık ama yarı-ölü bir durumda bırakabilir. Bu vakalara Japonya'da rastlanmış, ölü olarak kayıtlara geçen bazı kurbanların birkaç gün sonra iyileştiği gözlenmiştir. İkinci tür özel toz ise datura adı verilen bitkiden elde edilir. Bu bitki içerdiği atropin, hyosiamin ve skopolamin maddeleri ile güçlü bir sanrı yaratır. Ayrıca bu kimyasallar daimi hafıza kaybına, felce, hatta ölüme bile sebep olabilir. Haiti'de yaşanan olayda büyücü, kölelerine düzenli aralıklarla datura verdiği için onları bilinçsiz ve kendi istemi dışında hareket eden zombi benzeri bir yaşam formuna sokmuştu. Bilinçlerinin, hislerinin düzelmeye başladığını fark ettiğinde kölelere yeniden datura vererek onları kontrolünde tutmuştur. Bu bahsettiğimiz kimyasalları kurbanlar üzerinde deneyen insanlar bu uygulamalar hakkında deneyim sahibi kimseler olduklarından, kurbanlarını sürekli ölüye yakın halde tutmayı başarabilmişlerdir. Bu kimyasalların bilinçsiz kullanımı ölüye yakın olmak ile ölü olmak arasındaki ince çizgiyi yok edecektir (5). Diğer taraftan, psikolog Terence Hines'e göre, bilim dünyasında tetrodotoksinin bu tür bir davranış şekline yol açtığı iddiası kabul görmedi. Ayrıca Hines, Davis'in yaptığı bu açıklamaları ve Haitili zombilerin doğası hakkındaki raporlarını da kendisinin son derece safdilliği olarak yorumlamıştır (6). Günümüzdeki birçok hastalığın tedavisinde kullanılan kimyasalların geçmişte bu amaçlar doğrultusunda kullanıldığını görmek insanın tüylerini ürpertiyor. Dileriz ki bu tür hikayeler geçmişteki halleriyle, tarih olarak kalsın."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/sesten-hizli-olmak.html", "text": "Eğitim ya da iş için Dünya'nın bir ucunda iken sevdiklerinize bir saate oradayım demek ister miydiniz? Öyle ya... İnsanoğlu yürüyerek başladığı yolculuğuna, binek hayvanlarla devam etti. Rüzgarın yardımıyla yelkenleri, kimi zaman esirlerin kol gücünü kullandı. Gün geldi, motoru icat etti, ama hep hızlandı. O halde bir gün o ya da bu şekilde böyle bir şey de mümkün olacak. Bilimkurgu filmleri bizleri ışınlanmaya özendirse de bu teknolojiden şimdilik pek ses seda yok. Ancak 1900'lerin başından bu yana gelişim gösteren hava taşımacılığı sesten hızlı yolculuk için ideallerini oluşturuyor. Concorde sivil alanda bir hezimetti, ancak olayın ekonomik boyutlarını aşacak teknolojik gelişmelerin olmayacağını söyleyemeyiz. Ses hızı çoktan aşıldı, askeri alanda böyle bir sınır artık yok. Sesten çok daha hızlı olan hipersonik uçuşlar için hala deneyler aşamasındayız ama kimbilir, belki bir gün hipersonik uçaklara binecek ve Dünya'nın diğer ucundaki o sevgiliye Az sonra oradayım diyecek, ya da bir saat önce telefonda konuşurken, kapıyı çalıp sürpriz yapabileceğiz. Ses sınırını aşmak... İnsan var olduğundan bu yana doğanın kendisine çizdiği sınırları aşmak için büyük mücadele veriyor. İster teknolojik üstünlük, ister ekonomik sebeplerle, ister sadece meraktan, bu bilim ve teknoloji tarihimiz için daima geçerli oldu. İşte insanoğlunun tarihinde aştığı doğal sınırlardan birisi de ses sınırıdır. Ses dediğimiz şey, bir titreşim dalgasıdır. Mühendisler ya da akışkan ile uğraşan fizikçiler buna bozuntu derler. Var olan o sakinliği düzenli bir şekilde ilerleyerek bozan o etki... Duyduğunuz herhangi bir ses, herhangi bir cisim tarafından yaratılmış bir tür bozuntudur. Bu bozuntunun hava molekülleri içerisinde yayılabilmesi için hava moleküllerinin birbirleriyle etkileşime girerek bu dalgayı transfer etmeleri gerekir. Bir leğen suya attığınız bir taşın yarattığı bozuntunun halka halka yayılması gibi. Zaten bu yüzden ses boşlukta yayılamaz. Sahilde otururken farkedildiği üzere, yakınlardan geçen bir geminin yarattığı ya da kuvvetlendirdiği dalgalara benzeterek anlaşılabileceği gibi, hava araçları da içerisinde seyrettikleri hava kümesinde bozuntu yaratırlar. Bizler bir uçağın gelişini o bize gelmeden önce ulaşan gürültülerinden anlarız, çünkü uçağın havada yarattığı bozuntular uçaktan hızlıdır, zira ses hızında hareket ederler. Peki bir cisim hareket ederken kendi yarattığı bozuntu ile aynı hızla ve hatta ondan hızlı gitmeye kalksa ne olurdu? Bu soru Einstein'in Toskana kırlarında gezerken bir ışığa binsem Dünya'yı nasıl görürdüm sorusu kadar yanıtları hayret verici bir soru olmasa da kavramsal olarak benzer bir sorudur. Yanıtı şu aşağıdaki şeklimizden inceleyelim: 1. Herhangi bir hızda seyahat eden bir uçak düşünün. Görüldüğü üzere ses dalgaları uçağın önünde seyretmektedirler. Bu uçak bize yaklaşırken, sesini görüntüsünden önce duyardık. 2. Uçak artık ses hızında gitmektedir, yani başka bir deyişle, uçak kendi yarattığı gürültü ile birlikte seyahat etmektedir. Üstüste binen bozuntu dalgaları ses duvarını oluştururlar. Tam bu noktada uçak transonik hızdadır. Yani geçiş hızında. Böyle bir uçağın gürültüsünü görüntüsü ile birlikte, şiddetli bir patlama olarak duyardık. 3. Uçak ses hızını aşmak istiyorsa, ikinci maddede bahsettiğimiz ses duvarını aşmak zorundadır, ve bunu yaparsa artık kendi ürettiği bozuntudan/gürültüden daha hızlı hale gelir. Böyle bir uçağın görüntüsü gürültüsünden daha önce gelecektir. Biz uçak geçip gittikten kısa bir süre sonra sesini yine şiddetli bir patlama olarak duyardık. 4. Dört ile gösterilen duvarlar, şok dalgaları olarak adlandırılırlar. Bizlerin uçağın sesini şiddetli bir patlama olarak duymamızın sebepleridir aynı zamanda. Şok dalgaları önemli bir süreksizliktir ve havanın kinetik enerjisini büyük ölçüde düşürür, ayrıca yapıya bir kuvvet uygular. 2 numaralı şekildeki şok dik şoktur ve bu şoka uğrayan havanın hızı tekrar sesaltına düşer. 3 numaralı şekildekiler ise eğik şoktur ve hava sesüstü rejimde kalmaya devam eder. Bu ses konisinin ve duvarının nasıl olduğunu anlayabilmek için, gürültüsüyle, görüntüsüyle bazı ses bariyeri aşma görüntülerini aşağıdaki video üzerinden izlemek faydalı olabilir: Ses hızının üzerinde seyreden bir akışkanın gösterdiği davranışlar büyük ölçüde bildiğimiz davranışlardan saparlar ve bambaşka bir hal alırlar. Örneğin tüm akışkanlar kapalı bir boru içerisinde akarken Bernoulli denklemine uygun olarak, kesit alanı ile hızları ters orantılı değişir. Yani bahçe hortumunun burnunu sıkar ve akışın geçtiği kesit alanını daraltırsanız akış hızlanır. Oysa sesüstü hızlarda bu durumun tam tersi gerçekleşir. Sesüstü bir akımla bahçeyi sulasa idiniz hortumun ucunu sıktığınızda akımın yavaşladığını görürdünüz. Serbest bıraktığınızda ise hızlanırdı. Bu hiç de verimli bir bahçe sulama işi olmazdı. Üstelik bu iş için çok sağlam bir hortuma ihtiyaç duyardınız, çünkü kesiti daralttığınız zaman ortaya çıkan şok dalgaları, kesiti genişlettiğiniz zaman ortaya çıkacak olan Prandtl-Mayer genişleme dalgaları hortumunuzu oldukça zorlardı. Örnekten de anlaşılşacağı üzere sesaltı aerodinamiği ile sesüstü aerodinamiği, çok farklı temellere dayanır ve sesüstü hızlar bize yeni problemler getirir. Bu yüzden havacılık tarihinde de sesüstü hızlara geçmek sadece daha kuvvetli motorlar tasarlamak ve üretmek olmamış; bu hızlarda güvenli olarak uçabilecek yeni tasarımlar oluşturulması anlamına gelmiştir. Sesaltı bir yolcu uçağı ile bir askeri uçak ya da bir Concorde arasındaki görüntü farkı oldukça algılanır bir farktır. Ses hızı 20 C'lik bir sıcaklıkta kuru bir havada 343.2 m/s hızındadır ve hava sıcaklığına göre değişir. Daha sıcak havalarda ses daha hızlıdır, daha soğuk havalarda ise daha yavaş. Çok duyduğumuz terimlerden olan süpersonik, hipersonik, transonik gibi terimler, sesten hızlı, sesten çok hızlı gibi anlamlara gelirler ve araçlar için kullanılırlar. Akımlar için kullanıldığında ise bu sıfatlar birer rejim adı olarak ifade edilmeye başlanır: Süpersonik rejim, hipersonik rejim gibi... Avusturyalı fizikçi Ernst Mach, ses hızı için birimsiz bir sayı tanımlamış ve buna Mach sayısı demiştir. Mach sayısı, bir hız değerinin ses hızının kaç katı olduğunun bir ifadesidir. 1 Mach hızı demek, o koşullar için ses hızı her ne ise o demektir. 2 Mach (ya da Mach 2) ise ses hızının iki katı. Rejimler akımın hızının kaç Mach olduğuna göre adlandırılırlar. 1 Mach'tan küçük hızlar Sesaltı , 0.8 Mach ile 1.2 Mach arasındaki hızlar Geçişli 1 Mach hızı sonik, 1.2 Mach'tan büyük, 5 Mach'tan küçük hızlar sesüstü ya da süpersonik, 5 Mach'tan büyük hızlar ise hipersonik hızlar olarak anılırlar. Bazı kaynaklarda 10 Mach'tan büyük hızlar için yüksek hipersonik hızlar dendiğine rastlanabilir. Ses hızını sürdürmek: Süperseyir Süperseyir ilk olarak ABD ordusunda tanımlanmıştır. İlk olarak bir uçağın düşman hava sahasında yirmi dakika sesüstü hızda seyredebilmesi olarak tanımlansa da bugün art yakıcı kullanmadan kararlı ve sürdürülebilir bir sesüstü uçuş rejimine denmektedir. Concorde ve Tupolev 144, süperseyir özelliğine sahip sivil uçaklardı, ancak Concorde'nin tedavülden kalktığı 2003 yılı Kasım ayından bu yana böyle bir sivil uçuş bir daha gerçekleşmemiştir. (Meraklıları için, Bkz: Notlar Concorde Rüyası nasıl sona erdi?). Askeri havacılık ve sivil havacılığın emniyet anlayışları birbirinden çok farklıdır. Bu yüzden kurallar ve standartlar da değişiklik gösterir. Bir askeri uçağın operasyonel gereksinimler ve taktik üstünlük amaçlı ses hızında seyretmesi ile yolcu uçağının mesafeleri ses hızından daha hızlı katetmesi arasında da önemli bir fark vardır. Zira sesüstü hızlarda seyretmenin yaratacağı sıkıntılar, alınacak riskin boyutlarını ve elbette aracın maliyetini de büyük ölçüde değiştirir. Sesüstü uçuşun başlıca sakıncaları öncelikle şok dalgaları ve genişleme dalgalarından kaynaklanıyor. Sesaltı uçuşlarda uçağın bir noktasının yaratacağı etkilerin diğer bir parçayı etkilemesi nadirdir, ancak sesüstü hızlara ulaşınca bu durum değişir. Daha önce de sözünü ettiğimiz sesüstü ve sesaltı uçakların arasındaki tasarım farklılıkları da problemi derinleştiriyor, zira tasarlayacağınız sesüstü bir uçak, sesüstü rejime geçene kadar mevcut sesaltı uçaklarla aynı yolu izleyecektir: Sesaltı rejimde kalkacak, tırmanacak, uygun ve güvenli bir irtifaya gelene kadar da sesaltı bir uçak gibi davranmak zorunda olacaktır. Yine de tasarım problemi üretim ve bakım maliyetlerini arttırmak pahasına çözümlenebilir: Uçağın değişebilen bir geometriye sahip olması gibi. Fakat bir de akışkanın kendi mekaniğinden kaynaklanan önemli bir engel mevcut: Aerodinamik ısınma. Süpersonik bir rejimde uçarken şok dalgalarının yarattığı sürtünme ve akışkandaki dinamik değişimler önce akışkanın, daha sonra da parçaların aşırı ısınmasına sebep olur. Örneğin bir SR-71 Blackbird bombardıman uçağı Mach 3.1 hızında uçarken gövde sıcaklığı 315 C'ye kadar çıkar, ki bu sıcaklık uçağın imalatında kullanılan malzemelerin yapısal özelliklerini değiştirebilecek bir sıcaklıktır. Uçağın kendi aerodinamik tasarımının yanısıra motor ve motor alıkları da başlı başına bir problem yaratır. Uçağın hangi Mach sayısıyla uçtuğuna göre geometrisi değişebilecek bir motor hava alığına ihtiyaç vardır; çünkü sesüstü hızdaki bir akışkan önüne gelen her geometride şok dalgaları oluşturmaya muktedirdir ve motora giden akımın bunu kontrolsüz bir şekilde gerçekleştirmesi hiç de istenen bir durum değildir. Motora girecek havanın hangi şok dalgalarından nasıl çıkacağı belirlenemezse, o avare akımın ve şok dalgalarının yapısal olarak motoru zorlaması mümkün olduğu gibi, motorun istediğiniz o sürekli itkiyi sağlamasını teminat altına almaz. Bunu önlemek için kullanılan alık rampaları bu problemi çözmektedir, ancak tahmin de edildiği üzere bu hem bakım, hem de üretim maliyetlerini arttıracak bir çözümdür. Bu tip gereksiz harcamalar savunma amacıyla hoş görülse de tedavülden kalkmadan önce bilet fiyatları 9000 USD'yi bulan Concorde'yi başarısız bir proje haline getiren yüzlerce ayrıntıdan birisidir. Ses hızını gerilerde bırakmak Bugün hipersonik uçuş gerçekleştiren bir uçak olsaydı İstanbul'dan New York'a yaklaşık bir saatte gidebilirdik. Bu kulağa oldukça hoş geliyor ve olası fiyatının ne olabileceğini düşünmediğimiz sürece de öyle olurdu. Ancak hipersonik uçuş süpersonik uçuşta olduğu gibi ekonomik sebeplerden ötürü es geçilen bir alan değil. Ses hızını aşmak insanlar için teknolojik bir problem olmaktan çıkmış olup daha çok ekonomik ya da stratejik bir karar haline geldi, ama ses hızını çok gerilerde bırakmak, yani hipersonik hızlarda seyahat etmek daha çok teknolojik bir sınır olarak görünüyor. Hipersonik hızlara ulaşan ilk hava aracı 2. Dünya Savaşı'nda Almanların kullanmış olduğu V-2 roketleridir . NASA'nın geliştirdiği X-15 ise 1959'dan 1968'e kadar gerçekleştirdiği 199 uçuşta araştırıcılara sağladığı bilgilerle hipersonik uçuşun atası olmuştur. Hipersonik uçuşa ait tüm temel bilgilerin emektar X-15 ile elde edildiği söylenebilir. Ay'a ilk ayak basan astronot Neil Amstrong'un da bir X-15 pilotu olduğunu söylemekte fayda var. Füze, bomba ya da benzeri mühimmatlar gibi, atıp sadece hedefi vurmasını ve dolayısıyla imha olmasını önemsemediğiniz bir aracın hipersonik hızlara ulaşması ile, tekrar tekrar kullanılmak istenen bir aracın hipersonik hızlara ulaşması çok farklıdır. Aracın bekası, onun emniyetli bir şekilde yere indirilmesinden geçiyor. Bu da onun hiç zarar görmemesi demek. Hele ki henüz deneysel bir aşamada ise, ölçümleri sağlıklı yapabilmek ve bunu tekrar edebilmek çok önemli. Bu yüzden hipersonik uçuşun yükünü hala deneysel uçaklar çekiyor. Bu deneysel uçakların başında NASA'nın X-43A'sı ile Boeing'in X-51'i geliyor, ancak bu uçakların X-15'ten önemli bir farkı var: İnsansız olmaları. İnsansız hipersonik uçaklar araştırmacılara daha geniş bir alan sunuyorlar, çünkü hipersonik uçuş risklidir ve uç bir seyir halidir. Hipersonik şok dalgaları o kadar güçlüdür ki, süpersonik hızlarda karşılaştığımız ve malzemelerimizin mukavemet özelliklerini değiştirmesinden endişe ettiğimiz o sıcaklık birkaç katına çıkar. Hipersonik ve yüksek hipersonik hızlara çıkıldığında uçağın yüzeyi ile şok dalgası arasında gazın ideal haline ve hatta maddenin plazma haline bile rastlanabilir. Ayrıca roket motoru bize tekrarlılık ve süreklilik sağlamayacağından hipersonik uçuş için başka tip bir motora ihtiyaç duyulmuştur: Şu an bu hızlara mahzar olan deneysel uçaklar, bildiğimiz jet motorları ile değil, scramjet adı verilen daha özelleşmiş bir motor çeşidi ile çalışmaktadırlar. Ramjet motorunun süpersonik hız üretmek üzere özelleşmiş hali olan scramjetler, tüm ramjet ailesinde olduğu gibi kompresör, fan gibi döner parçaları olmadan ve geometrisi sayesinde sıkıştırdığı hava/yakıt karışımını patlatmak suretiyle itki elde eten motorlardır. NASA'nın geliştirdiği ve hipersonik uçuş deneylerinde kullandığı X-43A'nın scramjet motoru 9.8 Mach'lık bir hız rekorunun mimarıdır. Ancak şöyle bir detay var: Scramjet motorlarının çalışabilmesi için öncelikle bir başlangıç hızına ihtiyaçları vardır. Bu yüzden gerek X-43A, gerekse Boeing X-51A, uçuşlarını gerçekleştirilmeden önce başka bir uçak yardımıyla yüksek bir irtifaya çıkarılarak belli bir hıza ulaştıktan sonra bırakılıp çalıştırılmışlardır. Sonuç Hız hayatımızı kolaylaştıran bir unsur ve hatta bir anlamda medeniyetimizin ölçüsü. Uzakları yakın hale getiren teknolojik bir vasıf olmasının yanısıra bu yönüyle stratejik ve askeri üstünlüğün de mihenk taşı. Sivil havacılık ve askeri havacılığın birbirinden farklı konseptleri olması, hıza olan yaklaşımlarını da büyük ölçüde değiştiriyor. Hep daha hızlı olmak isteyen insanın uzayı ve gezegenleri keşfedebilmesinin de anahtarı, geliştirdiği teknolojilerin onu ne kadar hızlandırdığı ile doğrudan ilgili. Yerçekimine karşı koymak için aerodinamik kuvvetlerden yararlanmak zorunda kaldıkça ya da ışınlanma gibi daha farklı ve fantastik yolları keşfetmedikçe, havadan ve hızlı seyahate muhtaciyetimiz devam edecek. Başta malzeme teknolojisi olmak üzere tasarıma yardımcı birçok bilgisayar teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte daha ucuz, daha emniyetli süpersonik yolcu uçaklarının kısa vadede tekrar kullanıma girmesini bekleyebiliriz. Birçok uçak üreticisi Concorde ile tarihe gömülen süperseyir özellikli yolcu uçaklarını küllerinden doğurmak için çalışmalar yapıyor. Öte yandan hipersonik uçaklarda yolcu olarak uçabilmemiz ciddi bir süre gerektiriyor, bu yüzden insansız hava araçlarının kabul gördüğü askeri sahada hipersonik uçakların etkin bir şekilde kullanılmasına daha makul bir süre içinde rastlayabiliriz. Şimdi bizlere düşen, İstanbul ile New York arasını İstanbul içi bir minibüs seferi ile aynı süreye düşürecek bu teknolojinin insanlığın kullanımına girmesini beklemek... Ömrümüz yeterse."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/seyirci-kalmanin-anatomisi-hello-kitty.html", "text": "Yolda yürürken birisi sizi kenara çekip boğazınıza bir bıçak dayasaydı, kaç kişi bu duruma şahit olsa kurtulma şansınız daha yüksek olurdu? Bir? On? Yüz? Tarihte karşılaşılmış bazı dramatik olaylar ve bu olaylardaki esrarı çözebilmek için çeşitli deneyler yürütmüş olan sosyal psikologlar, tek bir şahit olmasının onlarca şahit olmasından daha avantajlı bir durum olduğunu söylüyor. İlk olarak 1964 yılında gerçekleşen Kitty Genovese cinayetinden yola çıkılarak ortaya konan ve Seyirci Etkisi olarak anılan bu durumun tam olarak tahlilini yapmak zor, ancak bir fenomen olarak hayatımızda yer aldığı da bir gerçek... The New York Times: Biz nasıl insanlarız? Komşuların bizi gördüğünü fark ettim ve çekip gidecektim, ama hepsi korku içinde pencerelerini kapattılar ve uyumaya gittiler, ben de rahatça işimi gördüm Yukarıdaki sözler Winston Moseley isimli bir seri katile ait. Yakalandıktan sonra polis tarafından alınan itirafnamede geçiyor. Catherine Kitty Genovese 1964 yılının 13 mart sabahı saat yaklaşık 3:20 cıvarında çalıştığı kafeden çıkıp arabasına bindi. Evinin 100 adım mesafesindeki otoparka arabasını park etti. Sokak lambasının altına geldiğinde bir adam Genovese'yi yakaladı. Kadın bağırmaya başladı. Hemen yakındaki on katlı apatmanda ışıklar yandı. Kadın Beni bıçakladı Tanrım yardım edindiye bağırdı. Apartmandaki pencerelerden biri açıldı. Bir adamın 'kızı rahat bırak 'diye bağırdığı duyuldu. Saldırgan apartmana doğru baktı, omuzlarını silkti geri sokağın başına kadar yürüdü. Kadın güçlükle doğruldu. Apartmandaki ışıklar tekrar söndü. Saldırgan geri gelip kadını yeniden bıçakladı. Bayan Genovese Ölüyorum, Ölüyorum diye bağırdı tekrar. Etraftaki apartmanlarda ışıklar tekrar yandı. Saldırgan arabasına yönelerek uzaklaştı. Bayan Genovese yavaş yavaş doğrulmaya çalıştı. Şimdi saat 3:35 'ti. Saldırgan son kez geri döndü. Onu evinin merdivenlerinde yakaladı. Üç kez daha bıçakladı. Öldürücü darbeyi vurmuştu artık. Saat 3:50'de polis olay hakkında ilk telefonu almıştı. Hızlı bir şekilde olay yerine geldiklerinde Bayan Genovese çoktan ölmüştü. Arayan bir erkekti ve polise bir arkadaşı ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra haber vermişti. Daha sonraki ifadesinde olayın içinde yer almak istemediğini beyan etmişti. The New York Times gazetesi, cinayeti 27 Mart 1964 tarihli nüshasında yukarıdaki şekilde aktarmıştı. Başımıza iş almayalım... Böylesine trajik bir olayla karşılaşsanız ne yaparsınız sorusunun cevabının polisi aramak olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat o gece işler tam olarak düşünüldüğü gibi ilerlememişti. Polise zamanında ihbarda bulunulmamış, meskun mahalde gerçekleşen ve yaklaşık yarım saat süren acımasız bir saldırı hiçbir müdehale ile karşılaşmadan sonlanmıştı. En az cinayet kadar tüyler ürpertici olan bu ayrıntının sebepleri nelerdi peki? Sözkonusu bir insanın hayatı iken nasıl bu kadar duyarsız olunabilmişti? Tanıklardan bazıları olaya şahit olduğunu doğrulamış fakat basit bir taciz olayı veya sarhoş birkaç serseriden kaynaklanan sesler olabileceğini düşünerek üstünde durmadıklarını beyan etmişlerdi. Gazetelerde haber duyurulurken polisi arayanların olduğu fakat arayanların hiçbir bilgi vermeden telefonu kapattığı yazıyordu. O günlerde Amerika'daki acil telefon numarası olan 911 aranıldığında bazı belli başlı kişisel bilgiler soruluyor bu bilgileri yanıtlamak istemeyen görgü tanıkları, gördüklerinden emin olmadıkları gerekçesiyle telefonu kapatıyordu. Aslında ilk saldırı anı Kitty Genovese'nin iki komşusu tarafından görülmüştü. Bu tanıklardan biri olan Andree Picq, yerde yatan bir kadın gördüğünü doğrularken ifadesinde kadının bir erkek tarafından dövüldüğünü gördüğü beyan etmişti. Ikinci saldırı ise bir görgü tanığı tarafından kadının yere düştükten sonra ayağa kalkarak çantasını aradığı şeklinde tarif edilmişti. Kadının canına kastedildiğine dair herhangi bir emare görgü tanıklarının ifadesinde yer almamıştı. History Channel, konu ile ilgili belgeselinde olay anınında maktülün ayağa kalktıktan sonra sendeleyerek yürümeye başlamasını görgü tanıklarının tarif ettiği şekilde anlatmıştır. Tanıklar Genovese'nin yürüyerek bir ara sokağa saptığını ve kesintisiz bir şekilde olayı izleyemediklerini ifade etmişlerdir. 6 tanık yeminli ifadelerinde bayan Genovese'nin çığlıklarını duymadıklarını belirtmişlerdi. Yardım çığlığını duyan Robert Mozer adlı tanık çığlıkların ne anlama geldiğini tam çıkaramadığını, camı açarak kadını rahat bırak diye bağırdıktan sonra adamın arabasına koştuğunu ve bunun üzerine çığlıkların kesildiğini beyan etmiştir. Saldırgan yakalandıktan sonra soruşturmayı yürüten polis dedektifi Albert Seedman konu ile ilgili seslerin kesilmesi üzerine sokakta her zaman olabilecek bir tatsızlığın yaşandığını ve sonlandığını düşünen tanıkların yataklarına geri dönmüş olabileceği ihtimalinin gözden kaçırlmaması gerektiğini belirtmiştir. Gece bilinçlerinin tam açık olmadığı bir saatte duymayı beklemedikleri bir çığlığın kaynağının ölümcül bıçak darbeleri olduğunu kavrayamamaları akla yatkın görünmektedir. Madalyonun öteki yüzünde ise çığlığa yol açan sebebin nedenine dair kesin bir sonuç alınmadığı, belki de yeterince çaba gösterilmediği görülmektedir. Seyirci etkisi Sadece 1964 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde on bin civarında cinayet olayı yaşanmıştı. 13 Mart 1964'teki bu elim saldırı da bu cinayetlerden biriydi ve 28 yaşındaki Catherine Genovese adlı kadının hayatına mal olmuştu. Onu öldüren katil Winston Moseley, 29 yaşında, evli ve iki çocuğu olan ve daha once hiçbir suç kaydı olmayan bir seri katildi ve bu olayı 17 bıçak darbesiyle gerçekleştirmişti. (Moseley'in bir seri katil olduğu bu olaydan çok sonra, 1968'de hırsızlıktan yakalandığında açığa çıkmıştır. Moseley, Kitty'den başka iki kişinin daha katilidir.) Olayın gerçekleşme biçimi ise kısa sürede haberlerde yer bulmuş kamuoyunun dikkati çekti. New York Times haberi biz nasıl insanlarız manşetiyle duyurmuş ve A.M. Rosenthal isimli yazarı da Hastalığın Adı Duyarsızlık başlığı taşıyan bir yazı kaleme almıştı. 1968 yılında John Darlet ve Bibb Lateen adlı sosyal psikologlar olayı derinlemesine araştırmaya yönelik bir çalışma başlattılar. Acil durumlarda seyircilerin davranışını analize yönelik on iki yıl süren yaklaşık elli adet deney tasarlanmıştı. Bu deneyler ile seyircilerin acil durum karşısında ne kadar çabuk müdehale ettikleri, hangi şartlar altında müdehale etme kararı aldıkları gibi soruların yanıtları aranmıştı. Araştırmaların sonunda seyircilerin müdahale olasılığı ile seyircilerin sayıları arasında ters orantılı bir ilişki olduğu ortaya konmuştu. 2008 yılında ise Mark Levin adlı sosyal psikolog bir başka şiddet senaryosu ile yaptığı çalışmalarda farklı parametreler kullandı. Deneylerinde seyircilerin birbirlerini tanıyor olmaları ve saldırıya uğrayan kişiye sosyal statü açısından hissedilen yakınlık durumu gibi parametrelerin müdahale etme ihtimalini artırdığı sonucuna ulaştı. Bir başka çalışma erkeklik güdüsü ile korelasyon üzerine yapıldı, daha maskülen baskın karaktere sahip olan seyircilerin müdahale etme olasılığının potansiyel utanma duygusunda dolayı daha yüksek olduğu saptandı. Seyircilerin müdahalesiz kalmasının birçok nedeni olduğu söylenebilir. Fakat araştırmacılar sosyal etki ve sorumluğun yayılması olarak kategorize edilebilecek iki başlığın üzerinde durmuşlardır. Sosyal etki başkalarının acil durumu izlediği bilgisine sahip olması durumunda ortaya çıkar. Seyircinin bireysel olarak müdahale etmemesi ve gruptaki herkesin aynı şekilde düşünmesi müdahalenin gecikmesi, belki de hiç yapılmaması sonucunu doğurmaktadır. Bir diğer başat neden olan sorumluluğun yayılması da seyircilerin gruptaki diğer kişilerce müdahale edilmemesi durumunda sorumluluk hissini bireysel olarak daha aza indirmesi neticesinde oluşur. Bir başka neden de seyircinin müdahale etmeyeye yetkin olup olmadığını sorgulamasıdır. Örnek olarak seyirci duruma göre müdahalenin bir polis memuru veya doktor gibi nosyonlara sahip yetkin kişilerce yapılması gerektiğini düşünebilmektedir. 2007 yılında Robert Thoronberg tarafından yapılmış bir başka çalışmada çocuklarda da seyirci etkisi gözlenmiştir. Çocukların sıkıntı içine düşen sınıf arkadaşlarına yardım etmemeleri, sıradanlık hissi, çekingenlik, çoğunluğu takip etmek, sorumluluğun yayılması etkisi nedenleri ile açıklanmıştır. Seyirci etkisinin görüldüğü başka örnekler 16 Haziran 2008'de Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaletinde Sergio Aquiar adlı bir şahıs, bir yol kenarında aralarında arkadaşları, ailesi ve içinde bir itfaye şefinin bulunduğu bir grubun önünde iki yaşındaki oğlu Axel Casian'ı döverek öldürmüştü. İzleyicilerin donmuş bakışları arsında kendi oğlunu tekmeleyen adam en sonunda bir polis tarafından başından vurularak öldürülmüştü. 10 Nisan 2010 'da New york Queens'te Hugo Alfredo isimli şahıs sokak ortasında bir hırsız tarafından bıçaklanarak yaralandı. Yaklaşık bir saat yerde yatan adama yanından yaklaşık 25 kişinin geçmesine rağmen hiçbir yardım ya da destek görmedi. Hatta yanından geçen bir kişi adamın fotoğrafını çektikten sonra yoluna devam etti. 13 Ekim 2011'de Çin'in Foshan şehrinde Wang Yue adlı iki yaşındaki küçük kız dar bir sokakta yürürken bi kamyonetin çarpması sonucu yere düştü. Kamyonet sürücüsü durmak yerine yoluna devam etti. 18 kişi kızın yerde yattığını gördüğü halde hiçbir müdahalede bulunmadan yoluna devam etti. Bu sırada yolda yatan kıza sokaktan geçen bir kamyonet tekrar çarptı. Ilk müdehaleyi yapan kişi kızı kaldırıma çıkararak olay yerinden uzaklaştı. Tam yedi dakika sonunda bir kadın küçük çocuğu kucağına alarak hastaneye götürdü. Tüm bu olanlar yakındaki bir işletmenin güvenlik kamerası ile tesadüf eseri kayda alındı. Yazının sonunda yer alan videodan tüyler ürpertecek bu ilgisizliği seyredebilirsiniz. Abartı mı, yanılsama mı, gerçek mi? American Psycologists adlı dergide 2007 yılında yayımlanan bir yazıda Genovese Sendromu olarak literatüre geçen Genovese cinayetinin medya tarafından oldukça dramatize edildiği yorumunda bulunuldu. 1985 yılında Pensilvanya Üniversitesi'nden Prof. Lance Shotland, Genovese olayındaki izleyicilerin normal bir davranış gösterdiklerini, kafaları karışmış, korkmuş ve ne olduğu konusunda emin olmayan insanlar oldukları yorumunda bulundu. Nihayetinde Genovese olayında bir seyirci etkisi olup olmadığı konusunda net bir kanıya varılması güç görünüyor. Ne var ki olayın seyirci etkisi, sosyal etki, sorumluluğun yayılması kavramları ile tanışmamıza sebep olduğu açık. Peki izleyici etkisinde izleyicilerin sadece acil bir durumla karşılaşmış olmaları gerçekten sorumluluk yükler mi ? Yüklemeli mi? Gerçekten de vergisini ödeyen bir vatandaş için bu gibi konuları güvenlik güçlerinin yetki alanında görmesindeki beis nedir? Kral çıplak öyküsünü hepimiz biliriz. Üzerinde hiç giysi olmadan halkını selamlayan kralın içine düştüğü komik durumu dahası hiç kimsenin bunu krala söyleyememesi gülümsetici bir öykü olarak anlatılagelinir. Fakat seyirci etkisi her zaman böyle gülümsetici sonuçlar ortaya çıkartmıyor. İnsanlar kralların çıplak değil despot, zalim olduğunu söyleyemediği dönemler yaşamışlardır. Neredeyse bütün inanç sistemlerinin ortak paydası olan haksızlığa zulüme karşı davranmak modern zamanlarda gittikçe gözümüze daha çok batmakta. Bir başkasına yönelen tehditin hemen yakınlarında bulunmanın belli bir korku yaratacağı kabul edilebilir. Prof. Lance Shotland 'ın vurguladığı üzere böyle bir durumda müdehale etmemek bir insanın anormal olduğu anlamı içermez. Fakat iki yaşında daha yürümeye yeni başlamış bir çocuğun, bir insanın yerde yatarken yanından geçmek tarif edildiği üzere anonimleşmek, ya da daha gündelik bir deyimle duyarsızlaşmaktır. Belki de insan hayatına verilen değer nüfusun artması ile ters orantılı olarak düşüyor. Bireysellik gittikçe ön plana geçiyor. Yukarıdaki geçen dramatik olayların hepsinde söz konusu bir insanın hayatı. Ünlü fransız edebiyatçı Andre Malroux Bir hayat hiç birşey değildir, hiç birşey de bir hayat değildir demiş. Belki de insan hayatını temel alan bir sorumluluk bilinci geliştirmek ve tüm bu olayları bu kapsamda değerlendirmek, medeniyetimizin insani yönünü arttırmamız için esas teşkil edecektir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/stephen-hawking-als-ile-gecen-50-yil.html", "text": "Ünlü fizikçi Stephen Hawking, geçtiğimiz ay 70 yaşına girdi ve son 50 yılını pek çok kişide öldürücü seyreden çok ciddi bir hastalıkla mücadele ederek geçirdi. Stephen Hawking, günümüzde yaşayan en önemli teorik fizikçilerden biri. Çocukluğu, bilime ilgili duyan parlak bir öğrenci olarak geçti. 1962 yılında Oxford Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra once astronomi üzerine çalışmak için aynı üniversitede kalmak istedi. Ancak gözlemevinden Güneş lekelerini izlemek ona çok cazip gelmedi ve Oxford Üniversitesi'nden ayrılarak Cambridge Üniversitesi'nde teorik astronomi ve kozmoloji üzerinde çalışmaya başladı. 21 yaşındayken ciddi norolojik bir hastalık olan ALS haslatığına yakalanan Hawking, 1974 yılında neredeyse tamamen felç olmasına, ve 1985 yılında geçirdiği zatürre nedeniyle konuşma yetisini de tamamen kaybetmesine rağmen, 30 yıl boyunca Cambridge Üniversitesi'nde profesör olarak çalıştı. Halen, yine Cambridge Üniversitesi'ndeki Teorik Kozmoloji Merkezi'nin yöneticiliğini yürütüyor. Hawking, hastalığına rağmen inanılmaz başarılara imza atmış bir isim. Tamamen elektrikli sandalyeye mahkum olmasına ve sadece yanağındaki tek bir kası kullanarak özel bir bilgisayara yazdığı yazının sese çevrilmesi ile iletişim kurabilmesine rağmen özellikle kara delikler ve kuantum çekimi konularında çok önemli çalışmalarda bulundu ve teorilere imza attı. Yaşamdaki en önemli misyonlarından birini halka bilimi sevdirmek olarak tanımlayan Hawking, pekçok popular bilim kitabına da imza attı. 1988 yılında piyasaya çıkan ilk kitabı olan Zamanın Kısa Tarihi çok kısa zamanda çok-satanlar listesine girince, onu Ceviz Kabuğundaki Evren , Kara Delikler ve Bebek Evrenler, Zamanın Daha Kısa Tarihi ve 2010 yılında yayınlanan Her Şeyin Teorisi kitapları izledi. 2007 yılında, kızıyla birlikte çocuklara bilim ve evreni öğretmek amacıyla Evrene Açılan Gizli Anahtar kitabını yayımladı. Serinin ikinci kitabı George'un Kozmik Hazine Avı ise 2009 yılında piyasaya çıktı. Hastalığına rağmen üretkenliğinden bir şey kaybetmemiş olan Hawking'in kişisel yaşantısı da oldukça renkli. Çeşitli kongreler için sıklıkla seyahat eden yazar, 60 yaş gününü bir sıcak hava balonunun içinde kutladı. 65. Yaşgününden hemen sonra yerçekimsiz ortam yaratmak için özel tasarlanmış bir Boeing-727 uçuşuna katıldı. Bu maceralara katılmasının ardındaki itici gücü İnsanlara, ruhları engelli olmadıkça fiziksel engellerin onları durduramayacağını göstermek istiyorum.diye açıklıyor. Hawking, kişiliği ve zekasıyla olduğu kadar bir ALS hastası olarak da sıradışı. ALS tanısı alan hastaların pek çoğu, bu hastalığa genelde 50 yaşından sonra yakalanıyor ve tanı konduktan birkaç yıl sonra da yaşama veda ediyorlar. Hawking, 21 yaşında ALS tanısı aldığında, 25. yaşgününü görme ihtimalinin olmadığını sanıyordu. Peki bu hastalığa yakalanan pekçok insan birkaç yıl içinde ölmesine rağmen, Hawking'in bu denli uzun yaşamasının sırrı ne? Bu soruları Pennsylvania Üniversitesi ALS Merkezi Tıbbi Direktörü Leo McCluskey yanıtlıyor: ALS nedir ve birden fazla değişik türü var mıdır? ALS, aynı zamanda motor nöron hastalığı olarak da bilinen bir nörodejeneratif bir hastalık. Vücudumuzdaki her kas, beynimizde, öndeki frontal lobda yer alan ve motor nöron denen sinir hücreleri tarafından kontrol ediliyor. Bu hücreler, beynin alt tabakalarında yer alan diğer motor nöronlarla ve omurilikteki motor nöronlarla bağlantılı. Beyindekilere üst motor nöronlar diyoruz, omuriliktekilere de alt motor nöronlar. ALS, üst veya alt motor nöronların veya her ikisinin zayıflaması nedeniyle ortaya çıkabiliyor. Uzun bir zamandır ALS'nin birkaç alt türü olduğunu biliyoruz. Bunların biri ilerleyici kas erimesi . Klinik bulgulardan saptadığımız kadarıyla PMA sadece alt motor nöronları tutan bir hastalık. Ama aslında hastaya otopsi yaparsanız, üst motor nöronlarda az da olsa da tutulma olduğu görülebiliyor. Bir diğer alt tür ise Birincil Lateral Skleroz . Bu da aslında klinik olarak üst motor nöron tutulumu gibi görünmesine rağmen, otopsi bulgularında alt motor nöron tutulmaları da saptamak mümkün. Bir başka alt tür olan İlerleyici Supranükleer Felç daha çok kafatasındaki kasların zayıflığı ile seyrediyor: Yüz kasları, dil ve yutma kasları gibi. Ama zamanla kol ve bacaklara da yayılıyor. ALS'nin sıklıkla gördüğümüz formları bunlar. Bu nedenle uzun zamadır bu hastalığın motor nöronlarla sınırlı olduğunu zannediyorduk. Ama son yıllarda bunun doğru olmadığını farkettik. Artık, hastalığa sahip kişilerin yaklaşık %10'unda beynin diğer bölgelerinde de sinir hücrelerinde dejenerasyon olduğunu biliyoruz. Bu hastaların bazılarında bunama da görülebiliyor ki, buna frontal-temporal lob demansı diyoruz. Stephen Hawking örneği bu hastalık hakkında bize neler öğretti? Hawking'in hastalığının sıradışı seyri, bize ALS'nin çok faklı şekillerde ortaya çıkabileceğini bir kez daha gösterdi. Genelde, ALS tanısı alan hastalar tanı konduktan sonra ortalama bir-iki yıl daha yaşıyorlar. Elbette, ortalama demek bu kişilerin birçoğu bundan daha kısa, birçoğu da daha uzun yaşıyor demek. Uçlarda, çok çok uzun yaşayan insanlar da var. ALS hastalarındaki yaşam süresi beklentisi iki duruma bağlı: Nefes almamızı sağlayan diyafram kasına bağlanan motor nöronlarla, yutma fonsiyonumuzu yerine getiren kasları kontrol eden nöronlar. Bunlardan biri solunum, diğeri de beslenme ve sıvı alımı gibi hayati iki işlevi denetliyor. Diyafram çalışmadığı zaman solunum yetmezliği, yutma kasları çalışmadığı zaman dehidratasyon ve beslenememe ortaya çıkıyor. Eğer bu iki kas tutulumu yoksa, hastalar daha uzun sure yaşayabiliyor. Hawking'in durumu gerçekten çok sıradışı. Hawking'in uzun yaşamasının nedeni, hastalığı çok erken yaşta yakalanması ve bu alt türün gençlerde görülen bir tür ALS olması olabilir mi? Ergen- başlangıçlı dediğimiz durumlarda, hastalığın ergenlik çağlarında ortaya çıkması gerekiyor. Hawking'in bireysel sürecini çok iyi bilmiyorum, ama yakalandığı formun ergen-başlangıç formuna benzer olması muhtemel. Ergen başlangıçlı vakalarda çok ama çok yavaş ilerleme gözlüyoruz. Benim takip ettiğim ve ergenlik döneminde ALS'ya yakalanmış, şimdi 50 hatta 60 yaşına gelmiş hastalarım var. Ama muayene yapmadan kesin birşey söylemem çok olanaklı değil. Hawking'in hastalığı, ALS'nin beyindeki motor nöronlar dışındaki yerlere zarar vermediği durumlar için iyi bir örnek. Bu tip yavaş ilerleyen ALS hastaların ne kadarında görülüyor? Oldukça nadir. Hastaların %1-2'sini geçmez. Hawking'in ALS'ye rağmen bu kadar uzun siredir hayatta olmasında iyi bir bakımın rolü nedir? Hastalığın farklı bir türü olması yanında bunun da bir etkisi olabilir mi? Sanırım Hawking uzun yaşamını bu iki faktörün birleşmesine borçlu. Bence her ikisinin de etkisi var. Hawking'i sadece televizyondan gördüğüm kadarı ile tanıyorum. Ama solunum cihazına bağlı olmadığına gore, yaşamının uzaması büyük oranda hastalığının biyolojik durumu ile ilgili. Hawking, gördüğümüz kadarıyla aktif bir zekaya ve hastalığına rağmen hayata karşı olumlu bir bakış açısına sahip. Bu hastalığa yakalananlarının psikolojik durumunun hastalığın gidişini etkilediği yolunda veriler var mı? Böyle bir şey sizce mümkün mü? Bu durumun yaşamı uzatıcı bir etken olduğunu düşünmüyorum. ALS hastalığının halen bilinen bir tedavisi yok. Son yıllarda bu hastalık için daha iyi tedavi yöntemleri geliştirmemizi sağlayacak yeni birşeyler öğrendik mi? 2006 yılında yapılan çalışmalarda, ALS'nin de diğer nörodejeneratif hastalıklara benzer şekilde beyinde anormal proteinlerin depolanması nedeniyle ortaya çıktığını net olarak anladık. ALS vakalarının %10'u genetik, ve bu vakalar tek gen mutasyonuna bağlı olarak ortaya çıkıyor. Eminim ki ALS riskini artıran riskli gen grupları da mevcut. Ancak son zamanlarda ALS'nin ortaya çıkmasına neden olacak birden fazla gen grupları da saptanmaya başladı. Bu genlerin her biri beyinde farklı bir proteinin birikmesine neden oluyor. Bu genleri belirleyebilmek bize gelecekte her bir gene yönelik özel tedavi geliştirme konusunda imkanlar sunabilir. Ancak henüz bu konuda bir ilerleme yok. Stephen Hawking örneği bu hastalığa yakalanmış insanlar için ne ifade ediyor? Hawking'in durumu, bu hastalığın ne yazık ki çok çok nadir görülen inanılmaz bir türü. Bu örnek ALS hastalarına uzun yaşam ihtimali konusunda umut veriyor. Ama ne yazık ki bu durum sadece çok az sayıda hasta için geçerli."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/surucusuz-arabalar.html", "text": "Trafiğe, park yeri sorununa, kazalara ve saatler boyu direksiyon sallamaya son! Kara Şimşek günlerimizden beri gözlerimizin fal taşı gibi açılmasını sağlayan bu iddiaların odağındaki sürücüsüz araba rüyasını inceleyeceğiz. Benzinle çalışan içten yanmalı motora sahip ilk otomobil, 1885 yılında Alman mühendis Karl Benz tarafından yapıldığından beri arabalar büyük bir evrim geçirdi (Şekil 1). Motor verimi ve araç hızı artarken, otomobil fiyatları giderek düşmeye başladı. Sonuç olarak, kullanımdaki araç sayısının gün geçtikçe artması, yaya ve araç trafiğini düzenleyecek kuralların varlığını da gerekli kıldı. Trafik yoğunluğunun da zaman içinde artması, araç kazalarını, dolayısıyla maddi zararları, yaralanma ve ölüm olaylarını da beraberinde getirmeye başladı. Ülkemizde de bu durum dünyadakinden farklı değil. Hatta trafik bilinci eksikliğimiz ve trafik kurallarına uyma konusundaki umursamaz tavırlarımızın bir sonucu olarak, dünya ortalamasının üzerinde seyreden trafik kazası istatistiklerimiz net bir şekilde göze çarpıyor: Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Şube Başkanlığı'nın internette yayınladığı en güncel verilere göre (2010 yılı ortalamaları) trafikte 15.095.603 araç bulunuyor. Bunların neredeyse yarıya yakını (7.544.871) otomobil (Şekil 2). Bir yılda 1.104.388 trafik kazası yaşanırken, bu vakalarda 4.045 vatandaşımız ölüyor ve 211.496 tanesi yaralanıyor . En dikkati çeken istatistik ise trafik kazasına neden olan sürücü, yolcu, yaya, yol ve taşıtların kusur oranlarında gözlemleniyor. Ölümlü, yaralanmalı ve maddi hasarlı 157.970 adet kazada %0,36 oranında yolcular, %8,97 oranında yayalar, %0,63 oranında yollar ve %0,33 oranında taşıtlar kusurlu. Demek oluyor ki %89,72 oranla, yani 141.728 kazada sürücüler suçlu . Peki tüm bu can sıkıcı rakamlarla baş etmek için nasıl bir yöntem kullanılmalı? Öncelikle toplu taşımanın trafikteki araç sayısını ve kaza rakamlarını aşağı çekeceği aşikar. Ancak toplu taşımanın da kendince sınırları ve kısıtlamaları var: Esneklikten yoksun, yani istediğiniz saatte istediğiniz yere gidemiyorsunuz. Ayrıca büyük bir zaman kaybı söz konusu. Taşımacılık sektöründe maliyetleri azaltma adına kaliteden ödün vermek gibi doğal bir sonuçla karşı karşıya kalındığında, bunun faturasını tüm toplum ödemek zorunda kalmaktadır. Yani, bu tarz toplu taşıma hizmetleri genellikle niceliksel çoğunluğu hedef aldığı için, niteliksel anlamda kalitesiz bir yolculuk deneyimi de beraberinde gelmektedir. Buna çok insan taşıyarak daha ucuza ama az sefer yapılmasını örnek gösterebiliriz. Toplu taşımanın dezavantajlarını ortadan kaldıracak bir yöntem mümkün müdür? İşte, kişisel seyahat rahatlığımıza dizgin vurmadan, trafik sorunlarıyla başetmemizi de mümkün kılan yöntemin adı: Sürücüsüz arabalar. Bilimsel jargondaki adıyla otonom, gündelik hayatımızdaki adıyla sürücüsüz arabalar, kendi kendine aldığı kararlarla hareket edebiliyor. Bu arabaların, geleneksel sürücülü arabalardan farkı uzaktan veya içinden kumanda edilmeye gerek duymuyor olmaları ve bağımsız bir şekilde kendi kararlarını uygulayabiliyor olmaları (Şekil 3). Otonom araçlar elektro-mekanik aksamları ve kendilerine has yapay zekaları sebebiyle robot olarak nitelenmektedir. Aracın amacı ise geleneksel arabalarla aynı: İnsanları veya eşyaları bir noktadan diğer bir noktaya nakletmek. Bunun için çevreyi ve trafik unsurlarını bir insan kadar iyi algılamaları, analiz etmeleri ve kendi başlarına seyir halinde olmaları gerekiyor. Hedef noktasını insanın vermesi tabii ki makul bir istek, ancak bunun dışında insanın araca müdahelesi olmaksızın tüm kararların araç tarafından alınması gerekiyor. Peki bu fütüristik girişimle, yani insanı sürüş sırasında bertaraf ederek ve tüm kontrolü araca vererek ne tür avantajlar sağlayabiliriz? 1) Kazaları azaltmak: Otonom aracın, insan sürücülere kıyasla en büyük üstünlüğü daha az hata yapacak olması. Kulağa iddialı gelen bu söyleme peşinen karşı çıkmadan, yani hiçbir makine insandan daha iyi kararlar alamaz demeden önce, aklınıza bugüne kadar gazetelerin 3. sayfalarında okuduğunuz, trafik kurallarına uymayan, uykusuz, sarhoş, cep telefonuyla konuşan, ehliyetsiz, vb. sürücülerin kaza haberlerini getirin. Yol kenarlarında kendi gözlerinizle gördüğünüz, şasesi dağılmış, kaportası göçmüş, cam kırıklarıyla dolu araçları, fren ve kan izlerini ve ne yazık ki üzerinde gazete kağıdı serili talihsiz insancıkları anımsamaya çalışın. Hatta, kendinizin sebep olduğu veya sizin başınıza gelen, tampon müdahelelerini, kapı çiziklerini ve kendinizi şanslı hissettiğiniz tüm keskin frenlerinizi gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Bu iddialı söyleme inanmak için hepimizin yeterli sebebi var. 2) Yol kapasitesi arttırmak: Düşünün ki tüm kontrol arabalarda, yani insanların trafik oluşmasına sebebiyet verebilecek davranışları söz konusu değil. Örn: yanlış şeritten ilerleyip son anda şerit değiştirmek, kırmızı ışıkta zaman kaybetmek, bekleme veya durma yapılmayacak yerlerde aksi şekilde davranmak, araçlar arasındaki güvenlik mesafesini korumaya çalışmak, otobanda geri geri gitmek , vb. Sürücüsüz arabalar karınca kolonisinin yürüyüş stili gibi düzenli trafik akışı sağlayabilir. Hayal etmesi güç olsa da, her aracın çevresindeki diğer araçlarla nereye gideceği bilgisini takas ettiğini ve buna göre araçların birbirlerine öncelikleri ve trafik kuralları çerçevesinde yol verdiğini düşünün. Karmaşık ama kendi içerisinde tutarlı ve her daim akan bir trafikten söz ediyoruz. Trafik sıkışıklıklarının ve otobanda duran otomobillerin tarih olması söz konusu. 3) Yolcuları sıkıcı sürüş detaylarından azad etmek: Arabaya bindiğiniz andan itibaren, direksiyona, pedallara, vitese dokunmanıza gerek olmadığını, trafiğin o saatte sahil yolunda daha az olduğu bilgisinin sizi ilgilendirmediği, park yeri derdi yaşamayacağınızı bildiğiniz bir sürüş hayal edin. Çünkü tüm bu dertler artık sizin değil aracın derdi. Üstelik araçların internet, karşılıklı haberleşme ve anlık güncellemelerle sizin tahminlerinizi bile çürütecek seviyede detaylı bilgilere saniyeler mertebesinde ulaşabildiğini, park halinden hareket haline kendisinin geçtiğini ve sizi istediğiniz yerde indirdikten sonra kendisine tahsis edilmiş park yerine yönlendiğini düşleyin. Bu durumda size tüm yolculuk boyunca ayaklarınızı uzatıp arkanıza yaslanmak ve yapmak istediğiniz şeyleri yapmak düşüyor. Gazete okumak, mail cevaplamak, eşinizle sohbet etmek veya örgü örmek... 4) Sürüş kısıtlamalarından arınmak: İster ehliyet almak için yaşınız tutmuyor olsun, ister refleksleriniz araba kullanmanıza elvermeyecek kadar yaşlı olun. İster zihinsel olarak kendinizi yeterli görmediğiniz bir modunuzda olun , ister fiziksel olarak yetersiz olun . Artık araç sizin sorumluluğunuzda olmadığı için sadece gideceğiniz yeri belirlemeniz yeterli. 5) Gereksiz yolculardan kurtulmak: Arabaların artık sürücüye gereksinim duymamasından dolayı, araçlar gerektiğinde boş bir şekilde yük taşıyabilir. Bu sayede sürücü zaman kazandığı gibi, sürücü koltuğu ve teçhizatı atıl kalacağından dolayı araçların içleri de buna uygun bir şekilde yeniden tasarlanabilir. 6) Park sorunuyla başa çıkmak: Arabaların yolcularını hedeflerine ulaştırdıktan sonra, park yerine kendiliğinden gittiğini, hatta park edilemeyen yerlerde sizi bırakıp park yerlerinin daha bol olduğu yerlere gidebildiklerini ve tekrar çağırıldıkları zaman sizi kapınızdan aldıklarını düşünün. Bu sayede, saatlerce park yeri arama çilesi ve stresi de sona erecektir. Kısacası arabanızın konforunun, taksinin esnekliği ile birleştiğini hayal edin. 7) Taşımacılık sektörünün geleceğini yeniden şekillendirmek: Şimdiye kadar sıraladığımız avantajları ve senaryoları biraz daha büyük ölçekte hayal etmeye devam edersek herkesin bir arabaya sahip olmasına bile gerek olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer ki araçlar insanlardan bağımsız sürüş yeteneğine sahiplerse, neden kendimize ait bir arabaya ihtiyacımız olsun ki? Hepimizin kendine ait asansörü mü var? Hepimiz uzaya bir uydu atıp, televizyon mu seyrediyoruz? Hepimizin her köşe başında baz istasyonları mı var? Bahsi geçen araçları paylaştığımız gibi, otomobilleri de paylaşabiliriz. Tüm araçların daha kollektif bir yapay zekayla yönetildiğini düşünürseniz, her boşta kalan araç bir kullanıcıya atanabilir ve onun hizmetine sunulabilir. İşi biten araç tekrar kullanıma çağrılabilir; bu sefer başka bir kullanıcı için. Bu modeli sürücüsüz taksi modeli olarak düşünebilirsiniz. Böylece sizden aracın kullanım süresi, sıklığı, mesafesi ve saat dilimi oranında fiyat talep ediliyor olacak (bkz. Şekil 5). Bu tarz bir sistemin kazancı ise saymakla bitmiyor. Öncelile araçların tekrar kullanılırlığı özelliğinden istifade ederek, dünya üzerindeki araç sayısını azaltmak mümkün. Dolaylı olarak, trafiğin azalması, araçların kapladığı alanların azalması, park yerlerinin farklı amaçlarla kullanıma açılması, fosil yakıt kullanımının azalması, yüksek araç vergilerinden muafiyet, trafik polislerinin azalması, araç sigortalarının yeniden düzenlenmesi söz konusu olacaktır. Bildiğimiz anlamdaki ulaşım sisteminin daha iyiye evrilmesinden bahsediyoruz. Evet, bunca güzellikten sonra sürücüsüz araçların tek moral bozucu yanına geliyoruz, o da bu teknolojinin şu anda geniş çaplı bir kullanıma hazır olmaması. Hevesimizi kursağımızda bırakmamıza sebep olan teknolojik güçlüklere değinmeden önce, sürücüsüz arabalar konusunda bugüne kadar ne aşamalar kaydedildiğine ve bu teknolojiyi bize bahşedecek olan bilimsel mekanizmalara göz atacağız. Sürücüsüz Arabaların Tarihçesi İnsansız araçlar insanoğlunun zihnini uzun zamandır kurcalıyor aslında. Popüler kültüre de işlemiş olan bu araçlar, karşımıza Kara şimşek (orijinal adıyla KITT-Knight Industries Two Thousand bkz. Şekil 6), Yarasa Adam'ın akıllı arabası, Jetgiller'in uçan araçları, Azınlık Raporu'ndaki araçlar olarak kurgusal formlarında çıkmışlardı. Gerçek hayatta ise ilk otonom araç olarak 1980 yılında Mercedes-Benz mühendisi olan Ernst Dickmanns'ın tasarladığı kamera görüntüsü ile kendini süren robotik aracı gösterebiliriz. Dickmanns'ın başarısı 1987 1995 yılları arasında Avrupa Komisyonu'ndan 800 milyon Avro yatırım kazanmalarını ve sürücüsüz araçların geleceğe yön verecek bir teknoloji olduğunu kanıtlamasını sağladı. Bu gelişmelere paralel olarak Amerika'da ise DARPA'nın desteklediği otonom kara aracı ilk yol takibi gösterisini sundu. Bu araç kamera görüntülerini, lazer radarını ve robot kontrol mekanizmalarını kullanarak saatte 30 kilometre hız yapabiliyordu. 1987 yılında ise ilk kez tamamen sensör bazlı arazi sürüşünü gerçekleştirdi. Bu sürüşü, bulunduğu yeri hiç bilmeyen bir insanın direksiyon başına geçip, aracı A noktasından B noktasına sürmesi şeklinde düşünebilirsiniz. Yolun 600 metre olduğunu ve yokuşları, dönemeçleri, kayaları, bitki örtüsü ile karmaşık bir arazi yapısına sahip olduğunu ekleyelim. Bu ilkel sayılabilecek örneklerden sonra, henüz istenilen seviyede olmayan sensör teknolojileri ve yapay zeka eksikliklerinden dolayı, insanlarla etkileşimli robot araçların kullanımı yaygınlık kazandı. Bu tarz robotlara yarı-otonom denilmektedir, çünkü insan müdahelesine ihtiyaç duyabilmektedirler. Ernst Dickmanns'ın tasarımına devam ettiği VaMP ve Vita-2 adı verilen iki araç Paris'in 3 şeritli bir otobanında, sıradan bir yoğun trafik durumundayken saatte 130 kilometre hız ile 1000 kilometre yol kat etmeyi başardı. Aracın kontrolü tamamen devraldığı durumlar şunlardı: şerit boşken, konvoy şeklinde ilerlerken ve sağ ve sola doğru şerit değiştirirken. 1995 yılında Dickmanns S-sınıfı bir Mercedes-Benz'i 1600 km'lik mesafedeki Münih'ten Kopenhag'a gidip götürmeyi başardı. Araç 175 km/h'lik bir hıza ve %95'lik bir otonomluğa (yolun %95inde kontrol tamamen arabadaydı) ulaştı. Parma Üniversitesi'nden Alberto Broggi'nin tasarladığı araç normal bir otobanda trafik şeridi işaretlerini takip etmek üzere tasarlandı. Kuzey İtalya'da 2000 km'yi 6 günde katetmeyi ve ortalama 90 km/h bir hızla ilerlemeyi başardı. Yolun %94'ünde araç otonom olarak çalıştı. Bu aracın en etkileyici yönü ise, sadece ve sadece iki adet siyah-beyaz kamera kullanarak bu rotayı tamamlamış olmasıydı. 2002 yılında ABD Savunma Bakanlığı Büyük Mücadele anlamına gelen Grand Challenge adıyla bir yarışma başlattı. Sadece Amerikalı'ların katılabileceği bu yarışmada amaç otonom bir aracın Amerika'daki bir çölde belirlenmiş hedefe kendi kendine gitmesini sağlayabilecek bir sistem geliştirmekti. 2004 yılında sonlanan bu yarışmanın ödülü 1 milyon dolardı. Oysa katılan 25 takımdan bu hedefe ulaşabilen takım çıkmadı. Ancak 2005 yılında yinelenen yarışta beş takım 217 km'lik rotayı tamamlamayı başardı, böylece Stanford Üniversitesi'ni temsil eden takım 2 milyon dolarlık büyük ödülü kazandı. 2007 yılında 3.5 milyon dolara çıkarılan toplam ödül yarışmayı tamamlayabilen altı sürücüsüz araç tarafından paylaşıldı. DARPA Şehir Mücadelesi adıyla bilinen bu yarışmada hedef 89 km'lik şehir içi trafiğinde, ralli stili bir yarış sonunda hedefe ulaşmaktı (bkz. Şekil 7). Bu tarihten sonra tasarlanmış tüm araçlar, aracın güvenilebilirliğini, emniyetini, otonomluk oranını arttırmayı ve en önemlisi, şehrin veya arazinin neresinde olursak olalım, harita bilgisi olmayan yerlerde bile aracın istenilen hedefine kazasız bir şekilde ulaşmasını hedef aldılar. Ayrıca artık tek bir aracın kontrolü değil, çoklu araçların grupça kontrolleri amaçlanmaya başladı. Alberto Broggi'nin son çalışması ise bu noktada gelinmiş en büyük başarılardan biridir. Broggi 4 adet sürücüsüz elektrik arabasını, İtalya'dan 13.000 kilometre ötedeki Çin'e, 28 Ekim 2010 tarihinde yapılan Şangay Expo'ya yetiştirecek şekilde kıtalararası göndermeyi başardı (bkz. Şekil 8). Rotterdam'daki ParkShuttle sistemi, sürücüsüz araçların gündelik hayatımızda kullanılan en güzel örneğidir (bkz. Şekil 9). Ancak General Motors, Volkswagen, Audi, BMW, Volvo ve Google başta olmak üzere bir çok büyük otomobil ve teknoloji şirketi sürücüsüz araç sistemleri geliştirmeye devam ediyor. General Motors sürücüsüz araçları 2015 yılında test etmeye başlayacaklarını ve bu araçların 2018 yılından itibaren yollarda yerlerini alacaklarını belirtti . Volvo da 2020 yılını hedef gösterdi . Araç Donanımı Otonom araçlar dünyayı, lazer, radar, lidar, GPS ve kameralar sayesinde algılıyorlar (bkz. Şekil 10). Radarlar radyo dalgaları kullanarak objelerin mesafe, yükseklik, yön ve hızlarını belirlemeye yararken, lidarlar ise aynı amaç için optik ışıkları kullanıyor. Gelişmiş kontrol sistemleri, bu sensörlerden gelen işaretleri uygun sürüş rotalarını belirlemede ve çevrede bulunan trafik öğelerini tanımada kullanıyorlar. Sensör verileri, araba haritalarının güncellemesi için kullanılıyor, bu sayede aracın harita sisteminde bulunmayan dinamik objeler ve hatta statik yollar bile haritalara eklenebiliyor. Bu sayede güvenli bir sürüş deneyimi elde ediliyor. Aşağıdaki resim yardımıyla (bkz. Şekil 11) bazı sensörleri ve ne amaç için kullanıldıklarını anlamaya çalışalım : 1 Radar Yakın objeleri algılamak için radarlar biçilmiş kaftan. Arka tampondaki kaza önleyici sistemler aracın kör noktasında obje algıladığında alarm sinyali veriyor. 2 Şerit takip sistemi Ön cama monte edilmiş kameralar yol yüzeyi, yol kenarları ve şeritler arasındaki kontrastı algılayıp şeritleri tanımak üzere tasarlanıyor. Eğer araç kendi şeridini siz farkında olmadan terkederse, direksiyona gönderilen kısa süreli titreşimler sürücüyü uyarıyor. 3 Lidar Özellikle Google'ın aracında kullanılan Velodyne araç üstü Lidar sistemi 64 lazerin 900 rpm ile araca 360-derecelik bir nokta bulutu görüntüsü sağlıyor. 4 Kızılötesi kamera Gece görüşü sistemleri gözle görünmeyen ve yansımayan kızılötesi ışıkları yola yönlendiriyor. Ön cama monte edilmiş alıcılar ise bu ışığı algılayıp araç içi ekrana tespit edilmiş, olası objeleri yansıtıyor. 5 Stereo kameralar Ön cama monte edilmiş kameralar sayesinde aracın önündeki yolun gerçek zamanlı 3 boyutlu görüntüleri çıkarılabiliyor, bu sayede yayaların konum ve hızlarından yola çıkarak, gelecekte nerede olabilecekleri tahmin ediliyor ve araçla çarpışmalarının önüne geçilmiş olunuyor. 6 GPS/Atalet ölçüm ünitesi Araç nereye gideceği ve nerede bulunduğu bilgisini bu sensörler sayesinde biliyor. 7 Tekerlek kodlayıcıları Tekerleklere monte edilmiş sensörler sayesinde aracın hızı ölçülebiliyor. Ancak tüm bu sensörler güvenli bir sürüş için yeterli veriyi sağlamaya yeterli değil. Bazı sensörler bozulabilir, kör noktalara maruz kalabilir, alınan veriler diğer bir sensörün verileriyle çelişebilir, alınan verinin kalitesi gerçek dünya şartlarından dolayı düşebilir . Bu sebeple, araçlar çevredeki diğer araçlardan da bilgi alabilir ve bu bilgi paylaşımı sayesinde bilgi repertuarlarını genişletebilirler. Yani bilgi paylaştıkça çoğalıyor. Trafik sıkışıklıkları ve kaza bilgileri de bu tarz paylaşılan bilgiler arasında. Araç İletişim Sistemleri araçlar ve yol kenarlarında konuşlanmış istasyonlar arasındaki ağ iletişimini sağlıyorlar. Elde edilen verileri, kullanılabilir yararlı bilgiye çevirmek için ise yapay sinir ağları, görüntü, ses ve video işleme algoritmaları, makine öğrenmesi, istatistiksel veri analizi ve çok gelişmiş karar mekanizmaları kullanılıyor. Zaten, akıllı robot diyebileceğimiz bu arabaların tüm hünerleri işte bu algoritmalarda yatıyor. Sensörlerden gelen 1'ler ve 0'lardan, bir yayanın yola atladığını, yolda öndeki arabadan düşmüş bir parçanın veya çöpün tehlike teşkil ettiğini, yeşil ışığın yandığını anlaması, öndeki arabayı nerede, ne zaman sollaması, kaygan zemin tabelasını görünce hızını azaltması ve sahil yolu tıkalı olduğundan çevre yoluna girmesi gerektiği sonucuna varabilmeli. Tabii ki tüm bu bilgileri işleyecek, güçlü donanımlı bir bilgisayar sistemi de gerekli. Aşağıdaki videoda bu tarz bir aracın becerilerini görebilirsiniz. Aslında şu anda kullanımda olan bir çok araçta sürücü yardımcı sistemler mevcut. Tam otonom araçlarda da zaten kullanılan bu sistemler, yarı otonom araçlardan tam otonom araçlara geçiş evresi teknolojileri olarak da nitelendirilebilir. Bazı sistemlerin açılıp kapanma seçenekleri sürücülerin keyfine bırakılmış durumda. Bu sistemler üç ana kategoriye ayrılıyor. Uyarı sistemleri: Şerit değiştirme uyarı sistemi (bkz. Şekil 12 ) Arkadaki objeleri algılayan arka görüntü alarmı Gelişmiş görüntü sistemleri ve kör nokta yardım sistemleri Altyapı, üstyapı ve yollarla ilgili uyarı/bilgilendirme sistemleri Gözden sarhoşluk ve uyku durumunu algılayan uyarı sistemleri Kontrolü düzeltmeye yardımcı sistemleri: Kilitlenmeyi önleyen fren sistemi ve acil fren yardımı Anti patinaj sistemi Elektronik stabilite kontrolü ve elektronik diferensiyal kilidi . Dinamik direksiyon cevabı İsteğe bağlı kontrol sistemleri: Otomatik park sistemi Otoyolda öndeki aracı takip sistemi- adaptif seyir kontrolü Mesafe kontrol yardım sistemi (bkz. Şekil 12 ) Google otonom araç projesi Kişisel görüşümce şu anda rakiplerine bir boy fark atmış Google'un otonom araç projesinin detayları ortaya çıkmaya başladı. 2011 Eylül ayında IROS konferansında bizzat dinleme fırsatı bulduğum projeyle ilgili ilk kez bu kadar çok detay açıklandı. Google'ın üzerinde çalıştığı robotik Toyota Prius modellerinin şehir içi, kalabalık otoban, ve dağlık yolları da kapsayan ve 300.000 kilometreyi bulan yol deneyimlerinin paylaşıldığı bu konuşmada, projenin hala daha piyasaya sürülecek kadar güvenliği olmadığı da vurgulandı. Stanford Üniversitesi profesöru Sebastian Thrun'un yönettiği bu projeyle ilgili daha önce bilgiler ve bazı videolar paylaşılmış olsa da, ilk kez gerçek araç görüntüleriyle desteklenmiş demonstrasyon detayları verildi. Aracın çevresini nasıl algıladığıyla ilgili paylaşılan görüntülerde, diğer araçları, yayaları ve trafik ışıklarını ne denli başarıyla tespit edebildiği gerçekten de takdire şayan (bkz. Şekil 13). Özellikle de Prof. Thrun'un sunumu sırasında çekilmiş aşağıdaki videoyu seyrettikten sonra sürücüsüz arabalara inancınızın artacağından eminim: Eğer sadece GPS bazlı bir konum belirleme sistemi kullanıyor olsalardı, birkaç metre yanılma payı yaşayacaklarını belirten Google mühendisi Chris Urmson, aracın santimetreler hatta milimetreler seviyesinde yanılma payından ödün vermesi durumunda kazaların kaçınılmaz olduğunu vurguladı. Sabit objelerin , dinamik objelerden belirgin şekilde ayrılabilmesi için, altyapısal bilgilere de ihtiyaç duyduklarını söyledi. Bu verilerin bir şekilde, aracın elinde önceden bulunması kesinlikle bir avantaj teşkil ediyor. Veri dendiği zaman da hangi firmanın aklımıza geldiği çok açık. Google'ın bu işe neden bu kadar yatırım yaptığına şaşmamak lazım. Prof. Thrun'un iddiası, bu proje sayesinde, araçlar güvenli bir şekilde birbirleriyle haberleşip, birbirlerine daha yakın hareket edebileceklerinden dolayı, yoldaki boşlukların %80-90'lara varan oranda daha verimli kullanılacak olması. Sunumun beni en çok etkileyen noktası ise, araçların ortak kullanımda olduğu bir sistemin ilk kez lansmanının yapılıyor olması. Bu sistemde tek yapmanız gereken akıllı telefonunuzda bir tuşa basmanız, ve kapınızda beliriveren araca binip yola koyulmanız. Golf araçlarıyla sergiledikleri ufak çaplı demonstrasyon gerçekten de ağızları açık bıraktıracak cinsten: Araba sürmenin bir hobi olduğunu düşünen ve bundan büyük haz alan şoförler koltuklarını bu robotlara bırakırlar mı bilemeyiz ama sadece işe gidip gelmek için trafik çilesi çeken yüz milyonlarca metropol insanı, sürücüsüz arabalardan gelecek güzel haberleri beklemeye devam edeceğiz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/dosyalar/turkiye-genom-projesi.html", "text": "1990'da başlayan ve 2003'te sonlanan İnsan Genom Projesi kapsamında, ilk defa bir insanın tüm bir genomu dizilenmiş, insanın genetik kitabı okunmuştu. Geçen 9 yıl içinde DNA okuma teknolojilerinde büyük gelişmeler yaşandı ve DNA dizileme çalışmalarına yenileri eklendi. Günümüzde, 1000 Genomes Project ve Genome 10K Project gibi onlarca dizileme projesi sürmekte. Bu projelerden biri bizi oldukça ilgilendiriyor. Çünkü bu proje, Türkiye genomunu diziliyor. Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilen çalışma kapsamında, 17 Türkiye vatandaşının genom dizilemesi çoktan bitirilmiş durumda. Türkiye Genom Projesi olarak bilinen bu projenin sonuçları, geçtiğimiz günlerde (20 Ocak) Boğaziçi Üniversitesi'nde bir çalıştayda açıklandı. Türkiye'de ilk defa bu çapta bir dizileme çalışması gerçekleştirildiği için ilgi çeken çalıştaya ait notlara beraber göz atalım. Proje Nasıl Başladı? Projeyi başlatan kıvılcım, Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde gerçekleşen Behçet hastalığı üzerine gerçekleştirilen çalışmalar sırasında ortaya çıktı. Araştırma kapsamında 104 kişinin temel düzeyde genomları incelendi. Bu incelemeler sırasında Behçet hastalığı ile ilişkilendirilecek bazı mutasyonlar tespit edilse de, yeterli görülmediği için tüm genom taranmasının yararlı olacağı düşünüldü. Bu noktada Boğaziçi Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, Kore menşeili DNA Dizileme ve Analiz firması Macrogen ile görüşmeye geçti. Ancak, görüşmelerden sonra, eldeki verilerin kontrolünün Macrogen firmasında kalacağı fark edildi ve bu anlaşmadan vazgeçildi. Bunun üzerine, araştırmacılar, bu işi Türkiye içinde kendi olanakları ile gerçekleştirmeyi öne sürdüler. Ancak bu sefer çalışmalarını, genomdaki belirli bölgeleri değil; genomun tamamını dizilemeye yoğunlaştırdılar. Behçet hastalığı ile ilişkili olan genlerin bulunma projesi, Türkiye Genom Projesi'ne dönüştü. Kimler Seçildi? Örnekler, farklı illerde yaşayan 11'i erkek ve 6'sı kadın, 17 sağlıklı bireyden elde edilen kan hücrelerinden elde edildi. Türkiye coğrafyasına yayılan bu 17 kişi seçilirken, kişilerin 4 nesildir bulunduğu topraklarda yaşamasına ve bu 4 nesilin kalıtsal bir hastalığa sahip olmamasına dikkat edildi. İki etapta gerçekleştirilen projenin ilk basamağında 4 şehirden, İstanbul, Ankara, Nevşehir ve Diyarbarkır'dan bireyler seçildi ve yüksek kalitede DNA dizilemeleri gerçekleştirildi. Sonraki basamakta kalan 13 kişinin DNA örnekleri dizilendi. Bireylerin isim ve kimlik bilgileri açıklanmayacak ve diğer dizileme projelerinde olduğu gibi anonim olarak tutulacak. Dizileme Çin'de, Analizler Türkiye'de... Türkiye'deki bu bireylerden kan örneklerinin alınmasından sonra, hücrelerden genomik DNA toplandı. Elde edilen bu DNA örneklerinin dizileme çalışmaları Türkiye'de değil, Çin'de gerçekleştirildi. Dizileme konusunda Dünya devleri arasında sayılan Çinli BGI firması ile anlaşıldı. BGI'nın elde edilen DNA dizi bilgileri ise Türkiye'ye gönderildi ve tüm analizler yine Türkiye'de gerçekleştirildi. DNA Bilgileri Açıklanacak mı? Proje sonucunda elde edilen DNA dizileri, şimdilik sadece Boğaziçi Üniversitesi'ndeki analiz çalışmaları için kullanılıyor. Yani genel kullanıma kapalı. Ancak yakın zaman içinde TRGENOM veritabanı adıyla halka açılacak. Türkiye'de emsal bir çalışma olmadığı için, bu bilgilerin açıklanması hala yoğun olarak tartışılıyor. Bu noktada ilk dikkat çekilen nokta ise, DNA bilgilerinin sahiplerinin bu bilgilerin açıklanmasına izin verip vermeyeceği. Ancak, genel görüş bu bilgileri kamu malı olması yönünde. Olası hukuksal sorunları halletmek amacıyla, araştırma grubunun Bilim Bakanlığı'nın da desteğini aldığı belirtiliyor. İlk Bulgular Elde edilen bilgilerin yorumlanması oldukça önemli ve kritik bir nokta. Çünkü, Türklerde x geni bulundu ya da Türkler x hastalığına daha yatkın gibi kesin bir ifade, ciddi yanlış anlaşılmalara neden olabiliyor. Sadece Türkiye'de görülen bir gen diye bir şey olmadığı gibi. Türkleri diğer ülkelerden ayıran bir gen de yok. Sonuçların açıklandığı çalıştayda bu konunun altı dikkatle çizildi. Toplumları ayıran farklar, oldukça küçük genetik farklardan oluşuyor. Bu farkların büyük bir oranı tek harflik değişikliklerden ibaret. Bu değişiklikler, silinme, eklenme ya da harf değişimi olarak kendini gösterebiliyor. Önceki dizileme çalışmalarından ve Türkiye Genom Projesi'nden elde edilen bilgiler, genetik çeşitliliği sağlayan faktörün, ırk, din ten rengi veya dil olmadığını gösteriyor. Buna göre çeşitliliği sağlayan tek faktör coğrafi konum. Türkiye Genom Projesi'nde ortaya çıkan veriler, bu bağlamda Türklerin Avrupa genomuna oldukça yakın olduğunu gösteriyor. Ortadoğu'da benzeri bir çalışma olmadığından doğrudan kıyaslama yapılamıyor. Analizler hala devam etse de bazı bulgular ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan biri MAPT geni ile ilgili. Dünya üzerinde H1 ve H2 adı verilen iki versiyonu bulunan bu genin bazı hastalıklarla bağlantılı olduğuna dair önemli kanıtlar bulunuyor. Bu versiyonlardan H2'nin Alzheimer, Parkinson gibi nörodejeneretif hastalıklarla ilişkili olduğu biliniyor. Önceki çalışmalardan Avrupa'daki H2 oranının %20 civarında olduğu biliniyordu. Türkiye Genom Projesi kapsamında yapılan analizler, Türkiye'deki H2 oranının %35 olduğunu gösteriyor. Yani Avrupa'dan biraz daha fazla. Ancak, bu durum, Türklerin Alzheimer'a daha yatkın olduğunu göstermiyor. Hesaba katılması gereken diğer bir çok faktörün olduğunun altı çiziliyor. Yöntem ve Maliyetiler Dizileme projelerinin ilki olan İnsan Genom Projesi (1990) kapsamında 4 kişinin genomu okunmuş ve 3-10 milyon dolara mal olmuştu. Günümüz teknolojileri ile birlikte, bir insanın genomunun dizilenmesi yaklaşık olarak 5 bin dolara kadar inmiş durumda. Ancak, elde edilen dizinin analizi işin başka bir maliyetini oluşturuyor. Günümüzde dizileme projeleri Illumina, SOLiD, Ion torrent gibi sistemlerin cihazlarını kullanıyor. Bu DNA dizileme cihazları üreten firmalar, 1980'ler itibari ile eski dizileme yöntemlerinin yerini de almış durumda. Ancak, bu cihazların çalışma yöntemi gereği, her defasında 100-400 harflik okuma gerçekleştirebiliyor. 3 milyar harfin barındığı genomda, bu harf parçalarının okunması ve bütün oluşturacak şekilde birleştirilmesi büyük bir sorun. İnsan genomunun %50'si kadarı tekrarlardan oluşmasından dolayı, okunan DNA parçalarının, insan genomunda nereye denk geldiğini bulmak ve verileri birleştirmek ciddi emek istiyor. Bu noktada bilgisayar desteğinin önemi anlaşılıyor. Basit bir örnekle, TGP'de tek bir genomunun dizilenmesi için 200 işlemcinin paralel olarak 10 saat boyunca çalışması gerekmiş. Sol tarafta, Türkiye Genom Projesi'nde kullanılan işlemciler gözüküyor. Kullanılan dizileme cihazı popüler bir dizileme cihazı olan Illumina Hiseq2000. Her çalışmada 100 bazlık okuma yapabilen bu cihaz, kısıtlı okuması yüzünden, ciddi bir biyoinformatik yükü getiriyor. 1000 baz başına 0.04$ maliyet içermesi açısından oldukça uygun. Cihazın satış fiyatı ise 690.000$ civarında. Günümüzde kullanılan diğer dizileme cihazlarının maliyet bilgilerine aşağıdan ulaşabilirsiniz. (Ref: http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/21592312) |Cihaz |Nesil |Yöntem |Dizi Parça Uzunluğu |Hata Oranı |Cihaz Fiyatı |Dizileme Maliyeti |AB 3730xl |1 |Sanger |1000 |0.1 |376.000 |1.500 |454 FLX |2 |Sentez |700 |1 |500.000 |7 |Illumina HiSeq2000 |2 |Sentez |100 |0.1 |690.000 |0.04 |SOLİD 5500 |2 |Ligasyon |75 |0.1 |595.000 |0.07 |Pacific Biosciences |3 |Sentez |1500 |15 |695.000 |11 |Ion Torrent |3 |Sentez |200 |1 |50.000 |0.95 Bunun yanı sıra, güçlü işlemci ağları ile hesaplamalı çalışmalar gerçekleştiriliyor. Bu sayede, dizilenen parçalar, tek bir bütün olacak şekilde birleştirilebiliyor. Bu amaçla kullanılan programlar ise MrFast/MrsFast. Günümüzde dizileme maliyetini sınırlandıran en önemli etkenlerden biri de bu işlemci gücü olduğu belirtiliyor. Kimi firmalar, bu sorunu çözmek için, bir ağa bağlı onlarca bilgisayardan oluşan bulut işlemcileri kullanıyor. Ne İşe Yarayacak? Bu projenin oldukça geç kalınmış bir proje olduğu konusunda birçok araştırmacı hemfikir. İnsan genom projesin'de yer alan ABD, İngiltere, Çin, Japonya, Almanya ve Fransa'nın yanı sıra, bir çok ülke kendi genom haritasını çıkarmak için çoktandır araştırmalar gerçekleştirmekte. 2009 yılında sadece 6 kişinin genomu bilinirken, yıl 2011'e geldiğinde 2500'den fazla kişinin tüm genomu dizilendi. Bu konuda büyük bir yarışın olduğu aşikar durumda. Bu sebeple, Türkiye'nin genetik yarışta geri kalmaması ve bir adım atması açısından önemli bir basamak olacak. Anadolu'ya özgü bazı hastalıklar bulunuyor. Örneğin Ailevi Akdeniz Ateşi gibi. Türkiye'de gerçekleştirilecek geniş kapsamlı bir genom projeleri, bu hastalıkların genetik sebeplerini ortaya çıkarılması açısından da önem içeriyor. Her birimizin DNA'sında insanlığın geçmişi yatıyor. Bu bağlamda, Anadolu gibi önemli bir coğrafi geçiş bölgesine ait genetik izler, insanlığın tarihine dair önemli ipuçları verebilir. Her şeyin ötesinde, bu tür projeler, biyomedikal firmaların DNA dizileme teknolojilerine yatırım yapmasını teşvik ediyor. Gelişen teknolojiler, maliyeti düşürürken, dizileme ve analiz sürelerini kısaltıyor. Tüm bu gelişmeler, geleceğin kişiselleştirilmiş tıbbını bize daha yaklaştırıyor. Genel tedavi yöntemlerinden kişiye özel tedavi yöntemlerine geçişin kapılarını açıyor. Uluslararası Diğer Projeler Şu anda, Dünya üzerinde benzer projeler de sürdürülmekte. Bunlardan HAPMAP, 4 toplum üzerinde 270 bireyin genomunu dizilemeyi amaçlıyor. HGDP adlı başka bir proje de ise 52 toplum içinde 1050 bireyin genomunu dizilenecek. Bu projelerin de üstünde olan 1000 Human Genome Project'in amacı ise 2500 bireyin genomunun dizilenmesi. Eylül 2011 verilerine göre, bu proje kapsamında şimdiden 14 toplum içinde 1197 birey dizilenmiş durumda. 1000 Human Genome Project'teki DNA dizileme çözünürlük oranı* 5x iken, Türkiye Genom Projesi'ndeki çözünürlük oranının x36 olduğunu belirtmekte fayda var. DNA dizileme çalışmalarında, çözünürlük oranı, dizi üzerindeki bir harfin kaç defa bağımsız çalışmalarla doğru olup olmadığı anlatılıyor. 5x'lik bir oran, bir harfin doğruluğunun 5 kez test edilmesini gösterirken, 36x çözünürlük oranı, bir harfin doğruluğunun ortalama olarak 36 defa konrol edildiğini gösteriyor. Bu bağlamda, Türkiye Genom Projesi'nden elde edilen dizi bilgilerinin dünya şartlarına göre yüksek kalitede olduğu söylenebilir. Peki Bundan Sonra? Türkiye Genom Projesi'nin sonuçları henüz bir makalede yayınlanmadı. Muhtemelen analiz sonuçları tamamlanır tamamlanmaz, çalışmaya ait bir makale yayınlanacak. Bunun ardından, bu pilot projenin devamı gerçekleştirilecek. Araştırmacıların gelecek planlarından biri de Y kromozomunu ve Mitokondriyel genomu dizilemek. Y kromozomu sadece babadan, mitokondriyel genom ise sadece anneden kalıtıldığı için, bu bilgiler toplum genetiğinde önemli rol oynuyor. Gelecek projelerde geliştirilecek olan diğer bir nokta, örnek sayısı. İnsan nedir? sorusunda cevap aranıyor. Ancak, bu sorunun cevabı tek bir insana bakılarak verilemiyor. Popülasyona bakılmalı. Bu noktada DNA'yı bir araç olarak görmekte fayda var. Türkiye Genom Projesi kapsamında incelenen 17 kişinin tüm Türkiye'yi temsil edemeyeceği de altı çizilen diğer noktalardan biri. Zaten, araştırmacılar bunun bir pilot proje olduğunu, Türkiye'yi temsil edecek bir çalışma için en az 100 kişinin dizilenmesi gerektiğini beliritiyorlar. Bu sebeple, sonraki çalışmalar, 100 kişi ve üstüne çıkıp daha genel sonuçlar elde edecek."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/guncel/7-milyarinci-insana-mesaj.html", "text": "Yedi Milyarıncı insana bir mesajınız var mı? Yedi Milyarıncı İnsan Projesi size bu imkanı sunuyor. Yedi Milyarıncı İnsan Projesi, 2009 yılında Yale Üniversitesi'nde akademisyen ve aktivistlerin öne sürdüğü Küresel Sorumluluk ve Vicdan kavramından doğdu. Yedi milyarıncı insan için Birleşmiş Milletler'in simgesel olarak öngördüğü doğum tarihi 31 Ekim 2011 idi. Bilim insanlarına göre, insanın Afrika kıtasından dünyaya yayılması üzerinden, 60 bin ila 100 bin yıl arasında değişen bir zaman dilimi geçti. 1960'lı yıllara gelindiğinde ise dünyadaki insan nüfusu yaklaşık 3 milyarı bulmuş. Fakat işin çarpıcı yanı, 1960 2000 yılları arasında, yani sadece 40 yılda, 100 bin yıllık nüfus birikiminin iki katına çıkılmış olması. BM, 2037 yılında bu rakamın 9 milyara ulaşacağını söylüyor. Yani 20 yılda 2 milyar daha artacağız. Böyle bir üremenin içindeyken, sınırlı kaynakları olan dünyamızda gayet sınırsızmış gibi de tüketiyoruz. Durup, bunları düşünmek zorundayız. 7 milyarıncı insan projesi ile dünyada aciliyet kazanmış sorular üzerine kafa yormayı ve hızla akıp giden günlük aktivitelerimizden bir süreliğine sıyrılarak dünyamız hakkında bir muhasebe yapabilmeyi istedik. Fakat bu muhasebeyi demografik ve niceliksel çerçevenin dışına çıkartıp, rakamlara boğulan analizlerin ve tahminlerin ötesinde, 7 milyarıncı insana, ona bırakacağımız dünya üzerine samimi bir şekilde düşünerek, insancıl bir bağ ve küresel bir sorumluluk anlayışı yaratarak yapmak istedik. Bilimin, insan ve gezegen arasındaki rekabetin sonuçlarını kestiremediği günümüzde, çözüm insanoğlunun kendi sorunları için geliştireceği ortak akılda yatıyor. Zira insanlık tarihinde birbirimize bu kadar yakın olduğumuz, kaderlerimizin bu kadar iç içe ve bağlantılı olduğu başka bir dönem daha olmadı. İnsanlık ve geleceğinin sorunlarına yapısal ve kalıcı çözümler getirmek için kurumsal politikalarla yetinilemeyeceğinin anlaşıldığı bu dönemde, bireylerin birbirlerine karşı sahip oldukları küresel sorumluluk fikrinin geliştirilmesine ihtiyaç duyuyoruz. Hiç tanışmasak, aynı ülkeyi hatta aynı coğrafyayı paylaşmasak da, yaşdaşımız, vatandaşımız dahi olmayan tüm dünyalılarla bizi bir arada tutan, yegane ve en önemli ortak nokta, bu ortak aklın sebebini oluşturuyor. Düşüncelerimizi ve kaygılarımızı sadece kendimizle, ailemizle ve/veya yaşadığımız ülkeyle sınırlı tutma lüksüne artık sahip değiliz. Bu dünyada hep birlikte yaşıyoruz, artık birbirimizden daha çok haberdarız ve birbirimizden daha çok etkileniyoruz. Önümüzdeki nesillerin kaderi sadece kendi ulus devletlerinin içindeki dinamiklerle değil, dünyadaki dinamiklerle belirlenecek. Dolayısıyla bize vatandaşlık bağıyla bağlı olmayanlara karşı sorumluluğumuz veya borcumuz olup olmadığını da düşünmeliyiz. Kurumsal şirketler ve ülkeler bazında bakarsanız, çok büyük çalışmalara rastlayamazsınız. Mevcut sistemin yürüdüğü dünyada birtakım çıkarlar var. O yüzden, bireyler olarak da harekete geçmemiz gerekiyor. Bireylerin sorumluluklarını hatırlatmak, üzerine düşündürmek ve birtakım talepler için harekete geçirmek istiyoruz. Dünyaya kulak verip, sivil inisiyatifin gücünü göstermek istiyoruz ve buna www.7milyarinciinsan.com sitesinde sembolik dahi olsa, 7 milyarıncı insan için mesaj toplayarak başladık. Hep birlikte, ona düşüncelerimizi, kaygılarımızı, tavsiyelerimizi aktaralım ve böylece kısa da olsa yaşadığımız dünya ile ilgili bir muhasebe yapalım... Burcu Baran, Cansu Ekmekçioğlu ve Görkem Aydemir"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/guncel/buzullarin-altinda-yasam.html", "text": "Bir buzulun altı, pek de yaşanabilir bir yer değildir. Ama son araştırmalara göre en az iki cins bakteri burada mutlu bir şekilde yaşamını sürdürebiliyor. Chryseobacterium ve Paenisporosarcina cinsi bu bakteriler, kuzey ve güney kutup bölgelerindeki buzullarını hem soğukluk hem de besin içeriği açısından bire bir taklit etmek üzere tasarlanmış bir laboratuvarda yaşam belirtisi gösterdiler. Penn State Altoona Üniversitesi'nde görevli Asistan profesör Corien Bakermans, bakteri içeren laboratuvarda üretilmiş buz örneklerinde, bakterilerin -2 ila -4 C dereceler arası solunum yaptığını gösteren karbon dioksit seviyeleri saptadığını belirtti. İnsanların şeker molekülünü yakarak enerji elde etmesine benzer bir şekilde, bu bakteriler bir tür sirke olan asetat moleküllerini metabolize ederek enerji sağladılar. Asetat moleküllerini metabolize eden bakteriler, atık olarak ortama karbon dioksit saldılar. Deney sırasında, buzul içinde bakterilerin salgıladığı bu karbon dioksit miktarları ölçüldü. Gözlenen tüm ısılarda karbon dioksit salınımı tespit edildi, ancak ısı arttıkça gözlenen solunum hızında da artma saptandı. Bilim adamları, daha sonra bakterilerin gerçekten canlı kalıp kalmadıklarını özel boyalarla test ettiler. Deney sonuçlarına göre, bakterileri buz içindeki kabarcık ve çatlaklar içinde yaşamlarını sürdürebiliyorlar. Bu küçük çatlaklar, su kanalları oluşturarak besinlerin bakterilere taşınmasını sağlıyor. Bakermans' a göre bu çalışmanın Mars gibi dünya dışı gezegenlerde yaşam arama çalışmalarını ilgilendiren sonuçları olabilir. Deneyde bakterilerin canlılığını sürdürdüğü espit edilen kimi sıcaklık seviyeleri, Mars'taki bazı bölgelerle aynı sıcaklıkta. Bu bulgulara göre, şimdiye kadar yaşam olasılığı düşünülmeyen ekstrem ısılarda da bakteri benzeri yaşam formlarının varlığı mümkün. Buzullar, dünyadaki en büyük ekosistemlerden birini oluşturuyor: Dünya yüzeyinin %10'unundan fazlasını kaplıyorlar ve tatlı su kaybaklarının %78'ini barındırıyorlar. Yapılan çalışma Environmental Microbiology dergisinde yayınlandı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/guncel/nasa-gezegene-doymuyor.html", "text": "NASA'nın Kepler Görevi adı altında yürüttüğü Dünya benzeri gezegen bulma programı dahilinde Ocak ayında bir dizi yeni keşif yapıldı. Kepler 22b gezegeni ile dikkat kesildiğimiz bu program galaksimizin çok çeşitli ebatlara, yörünge çaplarına, dönüş sürelerine sahip gezegenlerle dolu olduğunu gösteriyor. Ocak ayında Kepler programı dahilinde yapılan keşifleri bir araya getirerek Açık Bilim okurlarına sunuyoruz. Üç adet en küçük gezegen İlk olarak, 11 Ocak 2012'de NASA tarafından yapılan açıklamaya göre astronomlar, bugüne dek yıldızımızın ötesinde keşfedilmiş en küçük üç gezegeni keşfetti. KOI-961 adındaki tek bir yıldızın yörüngesindeki bu gezegenler Dünya'nın çapının 0,78, 0,73 ve 0,57 katlarında çapa sahipler. Yani en küçüğü hemen hemen Mars boyutunda. Yıldızlarına yakın bir yörüngede olmalarına rağmen Dünya gibi kayalık olduğu düşünülen gezegenler yaşam için biraz fazla sıcaklar ve bu yüzden yüzeylerinde sıvı halde su bulunduğu düşünülmüyor, ancak bugüne dek keşfedilen 700 gezegen arasında kayalık bir yapıya sahip çok az gezegen bulunmasından dolayı heyecanlandıran bir keşif. KOI-961 güneşimizin altıda biri çapa sahip bir kırmızı dev ve bu da onun Jüpiter'den sadece %70 daha büyük olduğu anlamına geliyor. Çift yıldızlı gezegen sistemi NASA'dan yine 11 Ocak'ta yapılan başka bir duyuruda Star Wars filmindeki Tatooine gezegeni gibi çift yıldızlı bir sisteme ait başka bir gezegen daha olduğu bilgisine yer verildi. Çift yıldızlı bir sisteme ait olduğu bulunan ilk gezegen Kepler-16b, 2011 Eylülünde duyurulmuştu. Yaklaşık Satürn büyüklüğündeki iki gaz devi olan Kepler-34b ve Kepler-35b gezegenlerinden her birisi farklı iki çift güneş benzeri ikili yıldız sistemlerinin çevresinde dönüyor. Kepler 34b kendi sistemi çevresinde dönüşünü 289 günde tamamlıyor. Yıldızlar ise birbirleri çevresinde 28 günde bir dönüyor. Kepler 35b ise yıldız çiftinin etrafında 131 günde bir dönerken, yıldız çifti dönüşünü 21 günde tamamlıyor. Sırasıyla Dünya'ya 4900 ve 5400 ışık yılı uzaklıkta bulunan iki gezegen de yıldızlarına yaşam barındıramayacak kadar yakın. 11 yeni gezegen sistemi 26 Ocak'ta kamuoyuna yapılan son açıklamada Kepler programı kapsamında 11 yeni gezegen sisteminde keşfedilen 26 gezegenden bahsedildi. Bugüne dek varlığı doğrulanmış gezegen sayısını ikiye, birden fazla gezegene sahip yıldız sayısını üçe katlayan bu haber, Dünya'nın 1,5 katı çap ile Jüpiter çapı arasında büyüklüğe sahip bir dizi gezegeni literatüre katmış oldu. Hangilerinin kayalık, hangilerinin gaz yapıda olduğunu yeni gözlemler belirleyecek. Ancak gezegenlerin tamamı yıldızlarına Venüs'ün Güneş'e olduğundan daha yakın ve dönüş süreleri 6 günden 143 güne kadar değişiklik gösteriyor. Konuyla ilgili yorum yapan program bilim adamlarından Doug Hudgins, Bugüne dek 500'den fazla dış gezegen keşfedildi. Kepler ise 60'tan fazla gezegen ve 2300'den fazla gezegen adayı keşfetti. Bu da bize gösteriyor ki galaksimiz her türden yörüngeye ve ebata sahip gezegen barındırıyor. dedi. Notlar Son keşfedilen gezegenlerle ilgili makalelere aşağıdaki adreslerden ulaşılabilir: J. Lissauer vd., 2012.Almost All of Kepler's Multiple Planet Candidates are Planets, and Kepler-33 5-planet system. Arxiv E. Ford vd., 2012.Transit Timing Observations from Kepler: II. Confirmation of Two Multiplanet Systems via a Non-parametric Correlation Analysis. Arxiv J. Steffen vd., 2012. Transit Timing Observations from Kepler: III. Confirmation of 4 Multiple Planet Systems by a Fourier-Domain Study of Anti-correlated Transit Timing Variations. Arxiv D Fabrycky vd., 2012. Transit Timing Observations From Kepler: IV. Confirmation Of 4 Multiple Planet Systems By Simple Physical Models Ayrıca Kepler programı ile ilgili daha fazla bilgi için http://www.nasa.gov/kepler ve dış gezegenler ve NASA'nın gezegen bulma programı ile ilgili daha fazla bilgi için http://planetquest.jpl.nasa.gov adresleri ziyaret edilebilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/guncel/okyanus-dibinde-gevezelikler.html", "text": "Kayıt teknolojilerinin ucuzlamalarının ardından, Rodney Rountree, Francis Juanes ve ekip arkadaşları çoğu balığın birbirleriyle iletişime geçmeleri için çıkardıkları sesleri tespit etmek için, özellikle okyanusun derinliklerinde, zifiri karanlıkta yaşayan balıkları incelemeye başladılar. Massachusetts Amherst Üniversitesi'ndeki balık biyologları okyanusun derinliklerinde yaşayan balıkların sesleri üzerine ilk çalışmalarını bundan 50 yıldan fazla bir süre önce yayınlamıştı; veriler Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde, deniz seviyesinin 685 metre altından toplanmıştı. Rountree ve Juanes'in söylediğine göre, derinlerdeki balık seslerinin önemi hakkında günümüzde çok az bilgiye sahip olmamıza rağmen, bu pilot çalışma insanlarca yapılan gürültülerin diplerde yaşayan bazı önemli türler için problem teşkil edebileceğini gösteriyor. Ekibin konuyla ilgili yayını Gürültünün suda yaşayan canlılar üzerine etkileri isimli kitapta yer aldı. Deneysel tıp ve biyoloji alanındaki gelişmeler serisinin bir parçası olan bu kitap, İrlanda'da 2010 yılında gerçekleştirilen uluslararası bir çalıştaydaki makalele ve bildirilerin derlenmesiyle oluşturuldu. Rountree, Juanes ve ekip arkadaşları Kuzey Atlantik-Welker Kanyonu'nda balıkçıların kullandıkları hidrofonlar yardımıyla 24 saatlik bir ses kayıtı elde ettiler. Biyolojik seslerin zenginliğini oluşturan bu kayıt, yüzgeç sesleri ile denek balina, yunus ve diğer en az 12 türün yalın ve belirlenmiş seslerini içeriyor. Yeni makale günlük, dakika bazlı kaydedilmiş homurdanma, mırıldanma ve ördek-benzeri seslerin sayılarını ve ayrıca bu seslerin yoğunluğu ile frekansların tepe noktalarını içeren grafikler içeriyor. Seslerden bazıları geçici ama güçlü bir örüntü içeriyor; örneğin bazı yunus ve balina türlerinin sesleri gece saatlerinde tepe noktasına ulaşarak diğer sesleri bastırabiliyor. Kendi internet sayfasında insanları bilinçlendirme ve bilgilendirme amacıyla balık sesi kolleksiyonunu paylaşan Rountree, açıklamasında şunları belirtti: Bizler sualtındaki sesleri tanımlama işinin son derece değerli olduğunu düşünüyoruz. Tatlı ve tuzlu sulardaki seslerin önemi henüz yeterli seviyede algılanmış değil. Bu noktada, aslında, çalışmalarımızın büyük bir bölümü özverili gözlemler yapmayı içeriyor ve bu gözlemler de bilimsel sürecin ilk adımlarını oluşturuyor. MIT Su Araştırmaları ödeneğince desteklenen çalışmalarında pasif yankı görüntüleme tekniği kullanan araştırmacılar, bu tekniğin balıklara ve onların yaşam alanlarına zarar vermediğini söylüyorlar. Ses dalgaları gönderip toplayarak işleyen aktif yankı görüntülemenin aksine, bu teknik sadece dinlemekten oluşuyor. Juanes'e göre bazı balık türleri belirli sesleri çıkarmak için ses kaslarını kullanıyor ve farklı anlam ile işlevler içeren sesler oluşturabiliyor. İlgili kitap bağlantısı: http://www.springer.com/biomed/neuroscience/book/978-1-4419-7310-8 İlgili internet sayfası: http://www.fishecology.org/soniferous/Deep%20Sea%20Sounds/DeepSea.htm"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/02/incelemeler/kitap-gercegin-buyusu.html", "text": "Dünyanın önde gelen evrim biyoloğu ve memetik kavramının yaratıcısı olan Richard Dawkins, 2011 yılında Batman'den Sandman'a kadar pek çok grafik romanının çizeri grafiker David McKean ile bir araya gelerek çocuklara yönelik bir bilim kitabı yayınladı. Her ne kadar ikilinin bir araya geliş amacı çocuklar olsa da, ortaya çıkan eser, 12 yaş üstü çocuklardan yetişkinlere dek uzanan bir okuyucu kitlesine hitap edebilecek kadar renkli, ilginç ve eğlenceli. Eğer çocukluğunuz 1980'ler civarında geçtiyse aşağıdaki harf dizisi sizlere çok tanıdık gelmiş olmalı. -ayr, ayr-cis, cisi-düra, dürb-gari, gark-hol, hom-kard, kare-limo, limp-moto, moto-peda, peda-sara, sarp-tech, teda-zeyt..... Benim için öyle, çünkü bu harfler evimizdeki kütüphanede dizili duran Meydan Larousse ansiklopedisinin ciltlerinde yazan dizin harfleriydi. O yıllarda büyüyen çocuklar olarak, bizler günümüzdeki kadar zengin ve çok sayıda çocuk kitaplarına sahip değildik. Çocuk romanları ve hikayelerinin azlığı ve kalitesizliği yanısıra, çocuklara yönelik bilim kitaplarının yokluğu bizim kuşağın ortak özelliklerinden biriydi. O nedenle pekçoğumuzun bilimle ilk tanışması gazete promosyonları ya da aileler arasında ansiklopedi edinme modası sayesinde bir şekilde evlerimize girmiş, ciltlerinde bu harflerle bize kütüphaneden bakan kalın yaldızlı ansiklopedi ciltleri sayesinde oldu. Zaman ilerledikçe çocuk kitapları renklendi, şekillendi. Son yıllarda İş Bankası yayınları, Tübitak ve diğer yayınevlerinin yayınlamakta olduğu bilim kitapları artıyor. Bu kitapları gördükçe, Meydan Larousse ansiklopedisinin 30-40 yıl eski birikiminden birşeyler öğrenmeye çalışan çocukluğum gözümün önüne geliyor, zamane çocukları için seviniyorum, ama zaman zaman ne yalan söyleyeyim kıskanıyorum... Çocuk bilim kitaplarına çok değerli bir katkı da ünlü evrim biyoloğu Richard Dawkins'ten geliyor: Gerçeğin Büyüsü Dünyanın önde gelen evrim biyoloğu ve memetik kavramının yaratıcısı olan Richard Dawkins, 2011 yılında Batman'den Sandman'a kadar pek çok grafik romanının çizeri grafiker David McKean ile bir araya gelerek çocuklara yönelik bir bilim kitabı yayınladı. Her ne kadar ikilinin bir araya geliş amacı çocuklar olsa da, ortaya çıkan eser, 12 yaş üstü çocuklardan yetişkinlere dek uzanan bir okuyucu kitlesine hitap edebilecek kadar renkli, ilginç ve eğlenceli. Gerçeğin Büyüsü, son derece basit bir dil ve birbirinden keyifli resimlerle temel bilimsel bilgileri çocuklara öğretmeyi amaçlıyor. Kitap, her biri çocukların sıklıkla sorduğu birer sorudan ismini alan 12 bölümden oluşuyor: - Gerçeklik nedir? Sihir nedir? - İlk insan kimdir? - Neden bir sürü değişik hayvan var? - Gece, gündüz, yaz ve kış nasıl oluşuyor? - Güneş nedir? - Gökkuşağı nedir? - Herşey nasıl ve nerede başladı? - Evrende tek başımıza mıyız? Uzaylılar var mı? - Deprem nedir? - Neden kötü şeyler oluyor? - Mucize nedir? Dawkins, McKean'in birbirinden güzel resimleri ile her bölümde çocukların bu sorular üzerinden çocukları düşünmeye sevkediyor, onlara bilimsel yöntemi günlük hayattaki bu sorulara yanıt ararken nasıl uygulayacaklarını öğretiyor. Soruları çocukların anlayabileceği basit bir dille cevaplarken onlara son derece temel bilgileri aktarmayı da ihmal etmiyor: DNA'nın yapısı, doğal seçilim, atomlar ve maddenin yapısı, yerçekimi, yıldızların evreleri, supernovalar, kara delikler, fotosentez, ışığın yapısı, deprem ve tektonik plakalar..... Çoğu bölüm, bölüm başlığındaki soruya yanıt veren masallarla başlıyor. Dawkins, çocukların peri masallarına olan ilgisini başarılı bir şekilde kullanarak önce onlara aynı bilimsel durum için dünyanın çeşitli ülkelerinde anlatılan masalları aktarıyor. Masalların ardından sorunun bilimsel cevabını sunuyor... ve aslında bilimsel cevabın de en az peri masalları kadar muhteşem ve güzel olduğunu örneklerle gözler önüne seriyor. Örneğin, Güneş Nedir? bölümü önce Afrika kabilelerinin güneşle ilgili masalıyla başlıyor. Ardından İnka ve Aztek'lerin güneşle ilgili hikayelerini anlatan Dawkins, oradan Mısır mitolojisindeki Amon-Ra'ya, ve Yunan mitolojisinde altın arabası ile her gün gökyüzünü kat eden Apollo'ya ilişkin masallara geçiyor. Masal faslı bitince bilimsel açıklama faslına geliyor: Güneşin aslında ne kadar büyük ve sıcak olduğunu, yaşam için ne denli önemli olduğunu, bizi aydınlatan ve ısıtan ışınların nasıl ortaya çıktığını basitçe ve örneklerle anlatıyor. Ardından güneş ışınlarının yaşantımıza olan etkisi, fotosentez ve besin zinciri ile bölümü bitiyor. Kitap, 2011 yılının son yarısında İngilizce konuşan ülkelerde piyasaya sürüldü, Türkçe çevirisi halen sürüyor ve 2012 yılında Türkiye'de piyasaya çıkacak. iPad kullanıcıları için, ingilizce ve hareketli grafikleri olan bir versiyonu iTunes üzerinden satışa sunulmuş durumda. Çocuğu olanlara veya çocukluğu Meydan Larousse ile geçmiş olanlara duyurulur."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/2012den-m-o-3500lere-yolculuk-sumerler.html", "text": "Bu güzel ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, boy ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar Okuduğunuz paragraf; Nippur'lu Ludigirra'nın anılarından bir alıntı. Yanlış duymadınız; yaklaşık M.Ö 3500'li yıllarda yaşayan Ludingirra ülkesini, anılarını yazdığı tabletlerde böyle ifade etmiş. Kendisinden sonra gelecek kuşaklara medeniyetinden iz bırakma kaygısıyla kaleme aldığı notları bir medeniyetin izlerini günümüze ulaştırmayı da başarmış. Bu yazı sadece bir tarih yazısı değil; ismini tarihe altın harflerle yazdırmış bir medeniyete ufak bir yolculuk yapmak ve ömrünü Sümerlere adamış bir bilim insanı olan Muazzez İlmiye Çığ'dan da kısaca bahsetme amacı taşıyor. Bir medeniyet düşünün... Bu medeniyet yaklaşık M.Ö 3500-M.Ö 2000'li yıllarda Mezopotamya'da varlık gösteren, bolluk bereket içerisinde yaşayan bir halktan oluşsun. İşte Sümerler böyle bir uygarlık olarak karşımıza çıkıyor. Mezopotamya medeniyetlerinin temelini oluşturan Sümerler yazı ve astronominin mucidi olarak tarihte önemli bir yerde bulunuyor. Günümüzde Irak'ın güneyi olarak tabir edebileceğimiz; Dicle ve Fırat nehirlerinin kıvrımları boyunca Basra Körfezi'ne kadar uzanan topraklarda varlık gösteren Sümer Devleti, Sami kökenli olmayan bir halk tarafından kurulmuştur. Bazı kaynaklara göre bu halk; Ubaidliler olarak adlandırılmaktadır.Sümerlerin kökenleri noktasında net bir bilgi yoktur. Dağlık bölgelerden gelip yerleşmiş olma ihtimalleri üzerinde durulmuştur. Yerleştikleri Mezopotamya'yı dönemin en güçlü toprakları haline getiren Sümerler; tarımla uğraşan bir millettir. Bataklıkları kurutup tarım alanlarını çoğaltarak Mezopotamya topraklarını verimli hale getirdikleri belirtilmektedir. Sümerlerin devlet yapısını incelediğimizde karşımıza şehir devletleri çıkmaktadır. Sümerlerde dinsel doktorinler ve devlet yönetiminin iç içe olduğu monarşik bir sistemin olduğunu belirtebiliriz. Bu durumu; her şehir devletinde birbirinden farklı tanrılara adanmış, bir rahip ya da kral tarafından yönetilen ve en önemli merkez olarak görülen tapınakların varlığından anlayabiliriz. Sümer şehirlerinden bazıları şu şekildedir; Kiş , Uruk , Ur , Nippur , Lagaş ...vb. Yapılan araştırmalarda Sümer Devleti'nin en güçlü döneminde yaklaşık 35 şehir olduğu belirtilmektedir. Şehirler surlarla çevrilerek korunmuştur. Sümerlerde toplum yapısına baktığımızda ise; sınıfsal farklılıkların olduğunu görebiliriz. En güçlüden en güçsüze sınıflar şu şekildedir: 1) Din adamları ve askerler 2) Halk 3) Köleler. Bu sınıflara baktığımızda benzerlerini tarih boyunca ne kadar çok gördüğümüzü düşünebiliriz. Sümerlerde dinsel inanışların önemi anlaşılacağı üzere büyüktür. Sonraki dönemlerde din adamlarının güçlenerek kent yöneticileri haline gelmeleri hem dinsel hem de siyasi tüm işleri yürütmeleri, bir noktada Ortaçağ dönemiyle benzerlik taşımaktadır. Çok farklı coğrafi bölgelerde, çok farklı dönemlerde yaşayan toplumların benzer özelliklere sahip olması insanlık tarihi açısından oldukça ilginçtir. Sümerler'de din olgusu Sümerler çok tanrılı inanca sahip bir millet olarak tapınaklarına çok önem vermişlerdir. Ziggurat adını verdikleri tapınakları aynı zamanda onlar için sosyal merkez anlamına da gelmektedir. Ziggurat'lar üç kısımdan oluşmaktadır; ilk kat erzak deposu, orta kat; okul ve ibadethane, üst kat; rasathane. Sosyal hayatın tapınaklar etrafında şekillendiğini belirtmek yanlış olmaz. Sümerlerin en önemli tanrılarına örnek olarak; Anu: Gök tanrısı Enlil: Hava tanrısı Ki: Yer tanrısı Enki: Bilgelik tanrısı Nimmah: Ana tanrıça Nanna: Ay tanrısı Utu: Güneş tanrısı İnanna: Aşk tanrısı verilebilir. Evrenin oluşumuna dair Sümer bakışı Sümer mitolojisine göre insanın yaradılışı ve evrenin yaradılışı aşama aşamadır. İlk olarak deniz vardır, deniz ve yer birleşir, kozmik bir dağ ortaya çıkar, tanrılar insan haline gelir ve Anu ile Ki 'nın birleşiminden Enlil doğar. Enlil'in Ki'yi ele geçirmesiyle Nimmah ortaya çıkar ve dünyanın esas şeklini ve düzeni Nimmah tarafından oluşturulur. Bu durum Gılgamış Destanı'nda da ele alınmıştır. İnsanın yaradılışına bakarsak; insan tanrılara hizmet edilmesi için yaratılmıştır. Bilgelik tanrısı Enki'nin isteği üzerine insan, Ninmah ve Nammu tarafından dünyaya gönderilmiştir. Sümerler bu inanışa uygun olarak tarımla uğraşmayı tanrılara bir hizmet olarak görmüşlerdir. Bir bilim devleti olarak Sümerler Sümerlerin en eski medeniyeti oluşturmalarından, toplum yapıları ve dinsel inanışlarından bahsettik. Kuşkusuz tüm bunlar önemli fakat Sümerler dediğimizde esas önemli olan durum; bilime verdikleri önemde gizli. M.Ö 3500'lü yıllarda yaşayan bir uygarlığın evreni açıklama çabaları oldukça ilgi çekici. Sümerlerin sulama sistemleri oluşturmalarını, tarımı geliştirmelerini, tekerleği bulmalarını ve öküzlere bağlı sabanlarla toprakları sürer hale gelmelerini ihtiyaca yönelik gelişmeler olarak yorumlayabiliriz. Ama Sümerler bunların yanı sıra farklı buluşlara da imza atmışlardır. Matematik konusunu ele aldığımızda; 60 rakamına dayalı seksajismal sayı sistemini bulmuş ve bu sistemi tüm zaman ve mekan hesaplamalarında kullanmışlardır. Sümerlere göre ay; 30 gün, yıl; 360 gündür. Gece 12 saat, gündüz de 12 saattir. Bir yıl; 12 aydır. Dört işlemi, çarpma ve bölme cetvellerini bulmuşlardır. Yine dairenin 360 dereceye bölünmesi gerektiğini öne sürmüşlerdir. Bu bilgilere dayanarak; günümüz takvim sisteminin temelini Sümerler'e dayandırmamız kanaatimce yanlış olmayacaktır. Sümerler aritmetik ve geometrinin temelini atan medeniyet olarak kabul edilmektedir. Sümerlerin tapınakların en üst katını ayırdıkları rasathanelerle uzaya ilişkin yaptıkları çalışmalar astronomi biliminin temelini oluşturmuştur. Güneş ve ay tutulmalarını saptayabilmişler. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter'in hareketlerini takip edip kayıt altına almışlardır. En önemli merkezlerinde rasathaneleri kurmaları ve uzaya ilişkin bilimsel saptamaları onların bilime verdikleri önemi açıkça ortaya koymaktadır. Günümüzde popüler olan burçlar da yine Sümerler tarafından ortaya çıkarılmış ve günümüze ulaşmıştır. Alan, hacim, uzunluk ve ağırlık ölçülerini kullanan Sümerler; sütun, kubbe ve kemer yapılarını bulan ve bunları mimarilerinde kullanan uygarlıktır. Kabartmacılık, oymacılık, heykeltıraşlık, kuyumculuk yine o dönemde ortaya çıkmıştır. Çanak çömlek yapmışlar ve madenleri işlemişlerdir. İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından biri olan tekerlek; Sümerlerin vurgulanması gereken buluşlarından birisidir. Tarihi kayıtlara bakıldığında ilk tekerlek tasviri; M.Ö. 3.500 yıllarına ait, Sümerler tarafından resmedilmiş bir kızakta görülmektedir. Hukuk kurallarını da ilk kez bulan devlet yine tarihte Sümerler olarak belirtilmektedir. İlk kurallar Lugaş Kralı Urukagine tarafından oluşturulmuştur. Çivi yazısıyla tarihe imza atmak Sümerler tarihte, yazıyı bulan ilk medeniyet olarak yer almaktadır. Yazının bulunduğu tarih olarak M.Ö 2500'lü yılları söyleyebiliriz. Buldukları çivi yazısı sayesinde sonraki dönemlerde Sümerlerle ilgili bilgilere kolayca ulaşılmıştır. Sümerler fikirler ya da sözcükler için farklı grafik semboller kullanmışlardır. Bu semboller; İdeogram olarak adladırılmaktadır. Yine Sümerlerin yazınsal eserlerine bakıldığında pitogramlara da rastlanmaktadır. Pitogram da yine bir kavramı resmetme yoluyla temsil eden semboldür, fakat sadece somut kavramları temsil eder. Örnek verirsek; bir evi, bir tapınağı...vs. Sümerler buldukları çivi yazısı ile yazınsal alanda önemli eserler bırakmışlardır. Bunlara örnek olarak Gılgamış Destanı, Yaradılış Destanı ve Tufan Hikayesi verilebilir. Sümerler konuştukları dili; Emegir olarak adlandırmışlardır ve okullarda dil eğitimine önem vermişlerdir. Sümerce üzerine yapılan çeşitli araştırmalarda; Sümerce'nin Ural-Altay dil ailesine benzediği belirtilmekte, Türkçe ile benzerlik ve farklılıklara değinilmektedir. Bu çalışmalara örnek olarak; İbrahim Okur ve Muazzez İlmiye Çığ'ın araştırmalarını gösterebiliriz. Mustafa Kemal Atatürk'ün de Sümerce ve Sümerler'e verdiği önem büyüktür, bunu da belirtmeden geçemeyiz. Atatürk; Sümerceyi Türkçeye yakın bulmuş, Sümerlerin Asya'dan gelmiş olabileceklerini düşünmüştür. Sümeroloji bölümünün kurulmasını sağlamasından, 1933 yılında Sümerbank'a bu ismi vermesinden verdiği önemi açıkça görebiliriz. Sümerli Devleti'nin makus talihi Sümerli Devleti yaşadığı bolluk bereket döneminden sonra maalesef güçsüzleşmeye başlamış, Mezopotamya'ya göç eden Akkadların egemenliği altına girmiştir. Son kalan Ur Kenti'nin yönetiminin de düşmesi sonucu Sümerlilerin yönetimi son bulmuştur. Bundan sonra Mezopotamya'da Sümerli olmayan farklı grupların yönetimleri söz konusudur. Sümerlerden söz ederken Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'dan bahsetmemek olmaz. Muazzez İlmiye Çığ Türkiye'de bu alandaki az bilim adamlarından, aynı zamanda akla ilk gelen isimlerden de biri. Muazzez İlmiye Çığ 1914 doğumludur. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Fakültesi Hititoloji Bölümü'nden mezun olan Çığ, İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi'nde 31 yıl boyunca Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış on binlerce tableti temizleyip, sınıflamış, 74bin tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturmuş, üç bin tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımlamıştır. 1972 yılında emekli olana kadar bu alanda çeşitli kongre ve çalışmalara katılan Çığ, emekli olduktan sonra da bu alandaki çalışmalarına devam etmiştir. Samuel Noah Kramer'in yazdığı, Sümerleri anlatan en ünlü kitap Tarih Sümerlerde Başlar kitabını yine Türkçe'ye çeviren de Muazzez İlmiye Çığ'dır. Fahri Doktora ünvanına sahip olan Çığ yazdığı 13 kitapla Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtmaya çalışmıştır. Bu kitaplardan biri olan Sümerli Ludingirra ile Sümerli Devleti'ne orada yaşayan birinin gözüyle bakabilme imkanına sahipsiniz. Yazının girişinde anılarından bir alıntı okuduğunuz Sümerli Ludingirra kuşkusuz çivi yazısını etkili bir şekilde kullanan biri. Kendisi bir öğretmen, 70 yaşına geldiğinde ülkesinin gelecekte unutulmaması için bir şeyler yapmanın gerekli olduğuna inanıyor ve anılarını yazmaya başlıyor. Bunu neden yaptığını bir de kendisinden öğrenelim; Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum. Bir gün birdenbire aklıma geldi. Ben bir yazar olduğuma göre, ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişimizi, geleneklerimizi, ne kadar uygar olduğumuzu, gerek Sümerliliklerini unutmaya başlayan gençlerimize, gerek daha sonra gelecek kuşaklara neden yazılarımla bildirmeyeyim dedim ve yaşamöykümü yazmaya karar verdim. Böylece her tarafa, herkese, her çağa ulaşacağımı umut ediyorum Ludingirra'nın bu ifade ettiklerinin tamamı bir kurgu değil, gerçek. Bunları bize ulaştıran Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ.Sümerli Ludingirra isimli kitabında incelediği tabletlerden derlediği Ludingirra'nın anılarına yer vererek o döneme farklı şekilde bakmanızı sağlıyor. Ludingirra'dan son olarak: Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır. Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirası için teşekkür edebilseler. Ludingirra'ya Sümerler tarihini incelediğinizde şaşkınlıkla katılıyorsunuz. Kültür seviyesi yüksek, bilimsel yenilikleri gerçekleştiren bir medeniyetle günümüz medeniyetleri arasındaki benzerlikleri görüyor ve karşılaştırma yapma imkanına sahip olabiliyorsunuz. Günümüzde sahip olduğumuz teknolojik ve sosyolojik bazı imkanlarımızı onların medeniyeti sayesinde kazandık, bunu ön gören Ludingirra'ya hayran kalmamak imkansız. Mezopotamya'nın bu güçlü, bilgili toplumunun buluşlarının tarihimizde önemli bir yere sahip olduğu bir gerçek. Sümeroloji biliminin devamının ve gelişiminin desteklenmesi bu noktada büyük önem arz ediyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/besinci-sayimizla-karsinizdayiz.html", "text": "Bir ay daha geçti. 2012'ye girdik derken, neredeyse çeyreği bitti. Kış ise çok sert! Mersin'in, İzmir'in kar gördüğü bir kış geçiriyoruz. Üç kıtada yazarları ve editörleri olan dergimizin içerikleri doğal olarak farklı ortamlarda, farklı havalarda hazırlanıyor. İşin en güzel kısmı ise, yayın tarihi gelip çatmaya yaklaştığında, farklı zaman dilimlerindeki yazarların aynı amaçlarda buluşabilmesi. Komik yanı ise bir süre sonra kendinizi GMT'ye göre konuşmaya başlarken bulabilmeniz. Bu sayıda cepyayın serimize devam ettik ve Radyoloji Uzmanı Doç. Dr. Alp Dinçer'i konuk ettik. Yazarlarımız birbirinden ilginç konuları kaleme aldı ve zengin örneklerle süslemeye çalıştı. Radyo yayınlarımız tüm hızıyla sürüyor. Teknolojinin de nimetlerinden fayfalanarak hem dergi cepyayınlarımızı, hem de radyo programlarımızı gerek web'den gerekse iTunes'tan okur ve dinleyenlerimizle paylaşıyoruz. Facebook ve Twitter'dan da okurlarımızla sürekli olarak temasta kalıyoruz. Açık Bilim okurlarıyla bilgisini, araştırmalarını, yazılarını paylaşmak isteyenler varsa eğer, bunun mümkün olduğunu da belirtmek isteriz. Okurlarımız dilerlerse konuk yazar olabilirler. Bunda bir süreklilik sağlamak isterlerse de yazar kadromuza dahil olabilirler. Bunun için iletisim@acikbilim.com adresini kullanabilir, editörlerimize temasa geçebilirsiniz. Nisan ayında görüşmek üzere, Şimdilik hoşçakalın. (Editör anasayfa resmi: Flickr, Fiduz CC BY-NC-SA 2.0)"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/doping-ile-baskalasin.html", "text": "Gündelik hayatımızda dahi rekabetin önem kazandığı günümüzde, bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle birlikte spor dünyasında da bu rekabetin katbekat fazlasına tanık olmaktayız. Bu rekabet kendini teknik bilginin sürekli geliştirilmesinin yanısıra sporcu performansının da güçlendirilmesi olarak ortaya çıkarıyor. Peki, sporcu kendini geliştirebilmek için ne tür yöntemler kullanabilir? Bunları birkaç başlık altında toplamak mümkün; - Mekanik veya biyomekanik - Psikolojik - Farmakolojik - Fizyolojik - Nutrisyonel İşte bahsi geçen bu yöntemlerden farmakolojik ve fizyolojik desteklerin birçoğu, sporda eşitsizlik yaratıp rekabette adil bir ortamı ortadan kaldırdığı düşüncesiyle yasaklanmıştır. Genel itibariyle adı doping olarak geçen bu madde veya metotlar günümüzde Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin oluşturduğu Dünya Anti-Doping Ajansı tarafından denetlenmekte ve takip edilmektedir. Doping kelimesi genelde spor haberlerinde sporcuların belirli süreyle müsabakalardan uzaklaştırılma nedeni olarak karşımıza çıktığından halk arasında performans arttırıcı olarak bilinmektedir. Oysa ki Doping, spor müsabakalarında adaletsizlik yaratmaktan öte sporcu sağlığına verdiği zarar yüzünden de yasaklanmıştır. WADA tarafından yapılan resmi açıklamaya göre bir madde ve/veya yöntemin doping sayılabilmesi için onun sportif performansı arttırma potansiyeli olmalı ve, ya gereksiz zarar verme riski olmalı, ya da spor ruhuna aykırı olmalıdır. Özetle: Doping = a+b, veya a+c, veya a+b+c. Dünya Anti-Doping Ajansı bu üç ihtimali içeren kimyasal ve/veya yöntemleri her yıl güncellediği yasaklı listesiyle kamuoyuna sunmaktadır. Listeye buradan ulaşabilirsiniz. Doping Güney Doğu Afrika yerli dillerinden Hollandalı göçmenlerin diline giren dop sözünden gelmekte olup savaşçıların tapınma törenleri sırasında uyarıcı olarak kullandıkları, bazılarına göre özel bir bitki, bazılarına göre üzüm kabuğundan yapılan alkollü bir içecekten adını almaktadır. İngilizce dope sözcüğü uyuşturucu, ilaç, ilaç uygulaması anlamlarını taşır. Eylem haliyle doping şeklinde dilimizde doğrudan kullanılmaktadır. Doping olarak kullanılan çoğu kimyasal aslına bakılırsa amacı dışında kullanılan birer ilaçtan ibarettir. Örneğin; astım ilacı efedrin, sürat koşucusunun depara tepki süresini kısaltarak harekete geçisini çabuklaştırmaktadır; pediatride kullanılan büyüme hormonu, haltercinin adele ağırlığını, dolayısı ile gücünü arttırmaktadır; depresyon ilacı prozac, maratoncunun acıya direncini güçlendirmektedir; kansızlığa karşı tedavi ilacı eritropoietin yani EPO, kandaki oksijen dolaşımını artırarak bisikletçinin dayanıklılığını arttırmaktadır; Alzaymır hastalığında kullanılan tachrine, Formüla 1 pilotunun veya golf oyuncusunun katedeceği yolu daha iyi hatırlamasını sağlamaktadır; damarda yüksek tansiyonu düşürücü bir beta-bloker, atıcının titremesini azaltır; uyku halini tedavi eden modafinil, Körfez Savaşı sırasında askerler tarafından kullanılmış, sporda ise, tek başına uzun yelken yarışlarna katılanlarca kullanılmaktadır. Doping etkinliğinin henüz benimsenemediği yıllarda birçok sporcu bunu kendi lehinde kullanmış ve başarılara imza atmıştır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Doğu Almanya sporcularının başarı grafiklerindeki ani artıştır. 1956 Melbourne Oyunları'nda sadece tek bir madalya alabilen Doğu Alman sporcuları, 1960 Roma Oyunları'nda da yine tek madalya, 1964 Tokyo Oyunları'nda ise sadece dört madalya kazanabilirler. Sonrasında büyük patlama: 1972 Münih Oyunları'nda 70 madalya, 1976 Montreal Olimpiyatları'nda 90 madalya, 1980 Moskova'da 125 madalya. Doping etkisini fark etmemek elde değil. Tarih bu ve bunun gibi çarpıcı pek çok örnekle doludur. Sporun ana amacının sağlıklı birey ve toplumlar yetiştirmek olduğu düşünülürse, bu bağlamda doping, kazanma hırsına yenik düşen kişilerin sağlıkları pahasına göz yumdukları bir eyleme dönüşmektedir. Doping olarak kullanılan madde ve yöntemler sonucu sakatlıklar, anormallikler ve hatta ölümler bile gerçekleşebilmektedir. Bu nedenle bu tür madde ve yöntemleri kullanmadan önce mutlaka ve mutlaka yan etkilerini de göz önünde bulundurmayı ihmal etmeyiniz. Dünya Anti-Doping Ajansı'nın Türkiye'deki merkezi durumunda diyebileceğimiz kurumumuz Türkiye Doping Kontrol Merkezi de alanında uzman kişilerce son derece üstün bir performansla görevini sürdürmektedir. Doping kontrol teknikleri ve daha fazla bilgi için kurumun resmi internet sitesini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/gokyuzu-kadinlarindir.html", "text": "Sabah uyandı ve daha yüzünü yıkayamadan çocuğuna kahvaltı hazırlarken anne oldu. Kocası giysin diye ütücü oldu, gömleğini ütüledi. İşe gitti, işçi oldu. İsyerindeyken çocuğunun okulundan aradılar, veli oldu. Akşam eve vardığında cocuğu atesliydi, doktor oldu. Aşçı oldu, yemek hazırladı. Gece kocası eve geç ve sarhoş geldi. Tartışmaya başladılar, bıçağın parlayan ucu idi son gördügü. Dünya Kadınlar Günü idi o gün, üçüncü sayfa haberi oldu. Hayatıma giren ilk kadın, anneme Kadın Silüetinden Korkanlar Bütün eşyalar toparlanmış, artık son kontrolleri yapmaktadır. Tam iki yıl, sekiz ay ve yedi gün geçirdiği bu ülkedeki son gecesidir. Ülkelerarası taşımayı yapacak nakliye şirketinin temsilcisi evde eşyaları kontrol ederken bir anda panikler: Aman hanım! Etmeyin eylemeyin! Ev sahibi ne olduğunu anlamaya çalışırken adam söylenmeye devam eder: Hanım, bence biz bu tabloları başka bir şekilde göndermeye çalışalım. Bunları bu çıplak halleriyle gümrükten geçiremeyiz. O yüzden derim ki mahrem yerlerine kalın paket bantları yapıştıralım. Ev sahibi anlamaz gene. O güzelim tabloların üzerindeki küçük detayları, o kadın silüetlerini bantlamak mı? diye düşünür. İçi acır bir an, kendi emeği olan tablolar da vardır aralarında. Aklından binbir düşünce geçerken nakliye şirketinin adamı daha önce yaşadıklarını anlatır. Bir müşterileri için Tayland'dan gelen porselen çay takımlarının üzerindeki kulplarındaki minicik çıplak kadın heykelleri ve minyatürlerini kurtarmak için nasıl o boyutlarda minicik elbiseler diktiklerini ve heykelleri nasıl örttüklerini anlatır. Durum ciddidir, çıplak kadın silüetleri gümrükten böyle geçemez. Yapacak bir şey yoktur, o güzelim ülkedeki son gecesini tabaklardaki resimlerden, kitaplarının içindeki çizgi kadınlara kadar kadın silüetlerini tespit edip sansürleyerek geçirir. O ülkede kadının silüeti dahi rahatsız edicidir. Sabaha kadar kadın silüetlerini bantlayan kadın Şafak Pavey'dir ve ülke İran'dır. Şafak Pavey İran'da geçirdiği yılları anlattığı kitabının adını Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir koyar. Nereye giderse gökyüzünün sahibi olduğuna inanan kederli sürgünleri anmak için yazmıştır. Gökyüzü kadınlarındır. Güneşi Zapteden Kadın: Dilhan Eryurt 2010'un Ocak ayında gazetelerde ufak bir haber çıkar, ancak dikkatli gözlerin fark edeceği. Yıllarca devlete çeşitli kademelerde hizmet etmiş karı-koca tüm servetlerini Erzurum Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağışlamışlardır (1). 800.000 TL'lik bağış şartlıdır: Bir kısmı ile Erzurum merkezine anaokulu, kalan kısmı ile Pasinler ilçesine 100 öğrenci kapasiteli bir kız yurdu yaptırılacaktır. Bağışı yapan çift Erzurum eski milletvekili Sebahattin Eryurt ile Türkiye'nin astrofizik alanında gururu Dilhan Eryurt'tur. Çocukları olduğu halde neden tüm servetlerini bağışladıkları sorusuna kısa ama anlamlı bir cevap verir: Ömrümüzün sonuna geldik, memlekete vefa borcumuzu ödemek istedik Bağışın bir kısmının kızlar yurdu olarak harcanmasının istenmesi çok yerindedir; zira Dilhan Eryurt iyi bilmektedir zor şartlar altında çalışmanın ve okumanın ne demek olduğunu. 1926 doğumlu Eryurt, Ankara Kız Lisesi'ni takdirname alarak bitirmiştir. Üst üste üç yıl da iftihar listesine girdiği için dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan-Ali Yücel ona Nutuk'u hediye eder ve içine not düşer: Gönlümün bütün dileği bildiğiniz meslekte ilerlemeniz ve vatana faydalı işler yapmanız. (3) Dilhan Hanım üniversite eğitimi için İstanbul Üniversitesi Yüksek Matematik ve Astronomi Bölümü'nü seçer, o dönem astronomi matematiğe yardımcı olarak okutulmaktadır. Dilhan Hanım şanslıdır, zira Nazi zulmünden kaçan bir çok profesör o dönem İstanbul Üniversitesi'nde ders vermektedir. O zamanlar, Hitler'in Nazi Almanya'sından kaçan en değerli bilim adamları İstanbul Üniversitesi'nde çalışıyordu, bu insanların bilimsel temelleri çok güçlüydü. Bize de aynı şekilde iyi bir temel verdiler. (4) Bilimsel metodolojiyi o değerli insanlardan alan Eryurt'un tüm ilgisi astronomi üzerinedir. Astronomi o dönem hızla ilerleyen, neredeyse her gün yeni bir şeylerin keşfedildiği bilim dalıdır. Eryurt o kadar sevmektedir ki bilimi, iki yıl Ankara Üniversitesi'nde kadrosuz ve dolayısı ile ücretsiz çalışır. Üstelik iki günde bir Rasathane'deki saati kurma görevi de onundur ve bazen pazarları da gitmek zorundadır Rasathane'ye. Yaklaşık 50 yıl öncesinin Ankara'sını anlatıyorum. Bir gün Prof. Okyay Bey geldi, 'Bir şey söyleyeceğim ama utanıyorum. Seni hiç olmazsa laborant konumuna sokalım da, bari yol paran çıksın' dedi. (5) Kadro çıktığında daha önceden Amerika'ya gitmek için hazırlanmıştır çoktan Dilhan Hanım. İzin alır ve bir yıllığına Amerika'ya gider. Michigan Üniversitesi'ne başvurup astrofiziğe orada başlar ve yüksek lisansını orada tamamlar. Döndüğünde UNESCO'dan Hollandalı Profesör Kreirken'in asistanlığına başlar. Astrofizik alanına eğilmiştir. Ankara Üniversitesi'nde astrofizik alanındaki ilk doktorayı yapar, Amerika'dan getirdiği spektrum verileri ile. Doçentliğini tamamlamasının ardından 1959 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın bursu ile Kanada'ya Dr. Cameron'un yanına gider. Kendi deyimi ile gerçek astrofizik ile burada karşılaşır ve araştırmak için kendisine, olabilecek en zor konu olan hidrojen yıldızlarını seçer. Konusunun hesaplamaları için bir program yazmalıdır ama Dilhan Eryurt o güne kadar daha bilgisayar görmemiştir bile. Bir bilgisayar programı yapmam gerekiyormuş. Programa belli sıcaklık ve yoğunluk girilince, programın o gazda opozitenin ne olması gerektiğini bulmalıymış. Yani programın bunu yapması için, benim de programı yapmam gerekiyordu. Ama ben değil bilgisayar programını; bilgisayarı ve programlamayı bile bilmiyordum. Hemen kütüphanelere gittim, kitaplar aldım ve programlamayı öğrendim ve programı başardım. Dr. Cameron, şimdi bunu bilgisayara koy dedi, ama ben daha bilgisayarı görmemişim. Gittik kartları yerleştirdik ve Dr. Cameron git sonucu al dedi. Sonucu birkaç saniye içinde elimde görünce doğrusu çok şaşırdım. (7) Dilhan Hanım daha sonra ABD Bilimler Akademisi bursu ile Amerika'ya gider. NASA'nın Goddard Uzay Araştırma Enstitüsü'nde Astrofizik ve yıldız yapılar üzerine ders almaya ve çalışmaya başlayan Eryurt o kadar çok çalışır ki üstüste üç kere bursunu uzattırır ve esas kadroya alınır. Ne kadar maaş alacağını öğrendiğinde verdiği tepki ise genç cumhuriyetin kendisini ne kadar idealist yetiştirdiğinin ve yüksek çalışma ahlakının göstergesidir: Öyle bir ücret veriyorlardı ki, hayal etmeme bile olanak yoktu. Hemen, ama bu çok büyük para, her halde çok sıkı çalışmam gerekecek, deyiverdim. Profesör de 'aptal olma, sen bunu hak ediyorsun' diye çıkıştı. (8) Dilhan Hanım ücret alsa da almasa da sevdiği bilim dalında çok çalışacaktır zaten, zira genç bir kızken babası ona yazdığı mektuplarda öğütlemiştir: Mefkureli bilim muntazam ve disiplinli çalışma ile olur (9) Profesör Eryurt muntazam ve disiplinli çalışması ile alanında hızla ilerlemeye başlar. Yıldızların evrimi üzerine eğilir, küçük kütleli yıldızlardan büyük kütleli yıldızlara hepsinin oluşumunda geçirdiği evrimleri inceler. Yeni oluşmakta olan yıldızların nükleer reaksiyon oluşturmak için gerek duydugu kritik kütle hesaplamalarını yapar ve bu konudaki hesaplamalarda kullanılan fitting yöntemini geliştirir. Kanada'da beraber çalıştığı Profesör Cameron ile yıllar sonra Amerika'da tekrar karşılaşan Eryurt onunla beraber bu sefer Güneş'in evrimi üzerine çalışmaya başlar. Gezegenimizdeki hayatın kaynağı olan Güneş'in o zamanki evrim modeli yetersizdir. Eryurt, Prof. Cameron ile çalışarak tekrar modeli oluşturur ve 1963 senesinde hocası ile beraber The Early Evolution of the Sun adı ile yayınlar (10). Çalışma gerçekten önemlidir: Bu çalışmanın önemi ise şöyle açıklanabilir. Dünya, Güneş'in en parlak döneminde oluşmuşsa, bu gezegeni meydana getiren maddelerin on binlerce yıl ve binlerce derece sıcaklıkta kalmasıyla, Dünya'nın fiziksel ve kimyasal özelliklerine de doğrudan önemli bir etki yapmasıydı. Tabii aynı yöndeki bir etki, uydumuz Ay için de geçerliydi. O sıralarda yapılması tasarlanan Apollo Ay projesi nedeniyle, bu yüksek sıcaklık etkisi, Ay yolculuğuna çıkacak astronotların karşılaşacakları ortam nedeniyle önemliydi. (11) 1965 senesinde yine aynı ikili Güneş üzerine A Study of Solar Evolution başlıklı makaleyi yazar. Dilhan Eryurt, Güneş ve diğer yıldızların evriminde söz sahibi bir bilim kadınıdır artık. Dilhan Hanım Amerika'da çalıştığı yıllarda, sık sık Türkiye'ye gelip bilgi ve birikimlerini aktarmaya çalışır. 1968 senesinde ODTÜ'de misafir profesör olarak çalışır ve ülkemizin ilk ulusal astronomi toplantısını düzenler. 1973 senesinde Odtü Fizik bölümünde Astrofizik Anabilim Dalı'nı kurar. 1993'te emekli oluncaya kadar ODTÜ'de çalışır. Yıldızları Zapteden Kadınlar Pickering'in Haremi Profesör Eryurt gökyüzünü anlamaya dönük çalışmalara ülkemizde başladığında ne bilgisayar vardır ne de başka modern bir cihaz, yıllar sonra Amerika'da karşılaşır bilgisayar ile. Amerika bu alanda çok ileridedir, zira daha 1870'li yıllarda bilgisayar/computer kullanmaya başlamıştır astronomi alanında. Yani programlanabilir ilk bilgisayardan tam altmış yıl önce! Hem de onlarca bilgisayar/computer vardır Amerika'nın elinde. Göklerdeki yıldızlar ilkçağlardan beri insanoğlunun ilgisini çekmiştir ve bu yüzden en eski bilimlerden biri astronomidir. Bugün Hubble teleskopu sayesinde evrenin ilk oluşum zamanına dair görüntüleri bile elde edebiliyoruz. Ancak 1800'lü yılların ilk yarısına kadar gök gözlemlerini resmetmekten başka kayda geçirmenin yolu yoktu. Teleskoplar gelişkindi, dünyanın birçok şehrinde modern rasathaneler kuruluyordu ve bilim adamları günlerce gecelerce gözlem yapıyordu ama modern bir şekilde kayda geçiremiyorlardı. 1839'da Louis Daguerre, daguerrotip denilen ve bir görüntüyü metal plakaya kazıyan kimyasal bir işlemin ayrıntılarını yayımladı (12). Yani, fotoğrafın ayrıntılarını... Fotoğraf, astronomi alanında kendine hemen yer buldu. Fotoğraflar, astronomlara ihtiyaç duydukları nesnelliği kazandırdı (13). Artık bütün modern gözlemevleri fotoğraf çekip, plakalara basıp onları arşivliyordu. Bunlardan biri de Harvard Gözlemevi idi. Harvard Gözlemevi kendisine bağışlanan büyük bir miras sayesinde yüz binlerce fotoğraf çekebiliyordu. Ancak bir sorun vardı: Fotoğraflar analiz edilmeli idi. Her bir fotoğraf plakasında yüzlerce yıldız vardı ve bunların konumlarının bulunup parlaklıklarının ölçülmesi gerekiyordu (14). Gözlemevi Müdürü Edward Pickering bilgisayar/computer olmaları için bir grup erkeği işe aldı. O dönem computer, yani bilgisayar terimi, veri toplayan ve hesaplama yapan bu insanlar için kullanılmıştı. Görevleri plakaları tasnif etmek, üzerlerine pozlanmış olan yıldızların konumlarını bulmak ve parlaklıklarını ölçmekti. Bütün bunlar çok dikkat istiyordu, ancak erkeklerden oluşan ekip dikkatsizdi ve detaylar ile ilgilenmiyorlardı. Pickering, ekibinin hataları sonucu çileden çktığı bir gün bağırdı: Temizlikçim bile sizden iyi iş çıkarır! Ve dediğini ispatlamak için erkeklerden oluşan ekibini kovup temizlikçisi Wilhelmina Fleming'i işe aldı. Wilhelmina, kaderin garip bir cilvesi sonucunda kendisini Edward Pickering'in temizlikçisi olarak bulmuştu. Aslen İskoçya'da öğretmenlik yaparken Amerika'ya göç etmiş, hamile kaldıktan sonra kocası tarafından terk edilmişti. O da bulabildiği ilk iş olarak Pickering'in yanında temizlikçi olarak çalışmaya başlamıştı. Pickering haklıydı, Wilhelmina çok daha iyi iş çıkarıyordu. Hemen daha fazla kadını fotoğraf analisti olarak işe aldı. Bu kadın bilgisayarlar harıl harıl çalışıyor, yüzlerce plakayı inceleyip gökyüzünden plakalara zaptetikleri yıldızları sınıflandırıyorlardı. Hem de erkek emeğine biçilen paranın yarısına, saati 25 sente çalışıyorlardı. Daha da üzücü olan ise ekibe takılan addı: Pickering'in haremi. Erkek-egemen toplum asıl emek harcayan kadınları hem görmezden geliyor hem de onları bir erkeğin haremi olarak adlandırıyordu. Her ne kadar toplum onlara Pickering'in bilgisayarları gözü ile baksa da kadınlar kısa sürede kendi bilimsel tahminlerinde bulunmaya başladı. Örneğin, Annie Jum Cannon, 1911 ve 1915 arasında ayda ortalama 5000 yıldız kataloglamıştı ve her birinin konumunu, rengini ve parlaklığını bulmuştu. Bununla da kalmayıp, yıldızların sınıflandırılması için yeni bir teknik bulmuştu (17). Ekibin en çok tanınan üyesi Henrietta Leavitt ise evrenimizin nasıl doğduğunu açıklayan Büyük Patlama'ya kanıt olacak bulguları fotoğraf plakalarında ilk fark eden kadındı. Leavitt'in bulduğu yöntem sayesinde astronomlar bir Sefe yıldızının parlaklık değişimini ve Dünya'ya olan uzaklığını hesaplayabiliyordu. Bu keşif sayesinde Büyük Patlama ispatlanabilecekti, ancak mütevazı kadın hesaplamasını alelade bir başlık altında yayınladı. O kadar sessiz kalmıştı ki, hesaplamasının önemi anlaşılıp Nobel'e aday göstermek isteyen İsveç Bilim Akademisi Leavitt'e ulaşmaya çalıştığında onun üç yıl önce öldüğünü öğrenmişti. Leavitt'in keşfinden yararlanarak Büyük Patlama'yı ortaya koyan Edwin Hubble'ın adı dünyanın en önemli teleskobuna verilirken, Leavitt'in adını kimse hatırlamaz. Duygu Asena'nın dediği gibi, kadının adı yoktur. Kadınlar Günü Değil, Çalışan Kadınlar Günü Pickering'in haremi erkeklere göre yarı yarıya ücretle çalışır ve geri planda kalırken, Amerika hızla kapitalistleşiyordu. Büyük Buhran'a 20 sene vardı ve Sanayi Devrimi her alanda refahı arttırıyordu. Bu yeni dünya düzeninde sınıflar oluşurken işçi sınıfının haklarını savunacak oluşumlar da dünyaya geliyordu. Bunlardan biri de Amerikan Sosyalist Partisi idi. Nasıl bir tezattır anlaşılmaz ama kadın emeğinin, bilim de dahil her alanda sömürüldüğü ülkede çıkmıştır ortaya ilk defa çalışan kadınlar günü, 28 Şubat 1909'da. Rusya'daki şubat devrimi ile beraber, 8 Mart tarihinde kutlanmaya başlanmıştır. Halen bütün eski SSCB ülkelerinde 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaktadır ve kadınlar için resmi tatildir bu gün. Kendine pazar yaratmaya çalışan firmalar her yaklaşan 8 Mart'da Dünya Kadınlar Günü için ürünlerinde özel indirimler yapmakta ve kampanyalar düzenlenmekte. Üçüncü Dünya ülkelerinde ucuz kadın emeği sayesinde üretilen ürünleri gene kadınlara satmak için 8 Mart fırsat bilinmekte. Oysa ki Kadınlar Günü tüketimden haz duyan kadınlar için değil; soğuk gözlemevlerinde gözlerini kör edercesine çalışan ve sömürülen kadınlar için, ağır şartlarda hem çalışıp hem ailesini ayakta tutmaya çalışan kadınlar için, kendi sağlığını ve hayatını çocuğu için feda eden kadınlar için, askerdeki oğluna harçlık gönderebilmek için boğazından kesen kadınlar için, yeni doğmuş çocuğunu bırakıp sabahın köründe servis yollarına düşen kadınlar için, üretime katılan kadınlar için, çocuğunu iyi yetiştirmek için, emeğini evde değerlendiren kadınlar için, çalışma dünyasında var olmak için mücadele eden kadınlar için, fabrikalarda çalışan kadınlar için vardır. Ama en önemlisi, erkek şiddetinin kurbanı olup bir fotoğrafda yıldız olan Ayşe Paşalı ve onun gibi tacize, cinayete kurban giden kadınlar için vardır Kadınlar Günü. Dünya Çalışan Kadınlar Gününüz kutlu olsun."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/hayat-nasil-bir-oyundur.html", "text": "Bir gün Dünya'mızda bir tek canlı bile kalmadığında, yerimize bırakacağımız bir makina ırkı hatıramızı yaşatabilir miydi? Bu sorunun yanıtı belki hala meçhul ama Neuman'ın rüyası, Conway'in basit dehası, hayata dair çok şey öğretiyor. Jean-Pierre Jeunet'in yönettiği, ve beni büyüleyen müziklerini Yann Tiersen'in yaptığı 2001 yılında gösterime giren Amelie filmi bana göre etkileyici bir filmdi. Ne yalan söyleyeyim: Avrupa Sineması'nın pek alışılagelmedik bir ürünü olan filmden bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Film içerisinde, eminim ki onu severek izleyen bir çok insanın, özene bezene doldurduğu alıntı ya da fikir defterlerine ki bunlar genelde ajanda olurlar- geçmiş bir alıntı vardı: Hayat asla sahnelenemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibarettir. Hayatı kimi zaman bir tiyatro oyununa, kimi zamansa eğlenmek için kullandığımız oyunlara benzettiğimiz doğrudur. İlkine insanların rolleri bulunması ve çevrenin insanlardan bu rolleri yerine getirmesi beklediğinden, ikincisine ise rekabete dayalı içeriği, amaçlarımıza göre değişkenlik gösteren kazanmak ve kaybetmek gibi özellikleri barındırdığından benzer. İki kelimenin dilimizde sesteş olmaları oldukça güzel bir tesadüftür. Üstelik tamamlayıcıdır da. Her oyunun bazı temel sınırları ve kuralları vardır. Bu sınırlar ve kurallar, çok temel düzeyde olsa da, bunların yaratabileceği ve imkan sağlayabileceği tüm kombinasyonlar ortaya oldukça karmaşık yapıda bir düzen çıkarabilir. Daima basit yaşam formu olarak örnek verilen virüsler ve bakteriler, onların varkalımlarına hangi açıdan bakıldığı, yaşamlarına katkı sağlayan kurallar setinin hangi dereceden incelendiği kadar karmaşıklardır. Biyoloji tarihinde öncelikli olarak temel kurallar keşfedildiğinden basit yaşayışlı bu varlıkların doğadaki rolleri pek de anlaşılamamıştı. Hatta 17. yüzyıla kadar hastalıkların başka canlıların parazitik faaliyetlerinden olabileceği düşünülmemişti. İnsanın nasıl varolduğu, canlıların varlıklarını nasıl sürdürdüğü ve özelliklerini diğer bir nesle nasıl aktardığı, temel çözümü Mendel'in bezelyeler ile yaptığı çalışmalarla başlayıp, Watson ve Crick'in DNA'yı keşfine kadar süren uzun bir sınavdı. Yaşam, onun sırlarını keşfettikçe çok daha karmaşık hale geliyordu. Ancak... Soyut matematiğin yardımı ile, yaşam denen oyunun basit kurallar setine farklı bir açılım getirmek için 20. yüzyılın ortalarını beklemek gerekiyordu. Oyunu basit bir şekilde ele alalım: Bir besin nemli ve sıcak bir ortamda bırakıldığı zaman küflenecek, çürüyecektir. Başka bir deyişle besinin varlığı mikroorganizmaların çoğalmasına yol açacaktır. Bu mikroorganizmalar, besinin ve rekabetin elverdiği ölçüde nüfuslarını arttıracaklardır. Besin bittiği zaman, bu mikroorganizmalar da tükenmeye başlayacaktır. Besin yoksa, mikroorganizma da artık yoktur. Olan biten kimyasal reaksiyonlar, açığa çıkan enerji, harcanan enerji vb. bir çok detayı bir kenara bıraktığımızda, hayat oyunu bu kadar basittir. Yaşamı bu düzeyde ve hatta daha basit modellese idik, soyut matematiği kullanır ve hayatta olma durumunu bilgisayar matematiğinin de temelini oluşturan 1'ler ve 0'larla ifade edilecek kadar basitleştirebilirdik. Hayatta olma ve ölme durumları 1 ya da 0, siyah ya da beyaz, ya da True ya da False, yazılımcıların anlayacağı dille bir Boolean değeridir. O zaman... Matematiksel olarak bir evren tanımlayıp, onun içerisinde bir yaşam geliştirebilir miydik? Hücresel otomatlar Hücresel otomatlar, önceleri soyut matematiğin ve matematiksel mantığın, şimdilerde de bilgisayar biliminin kapsamında bir araştırma ve çalışma alanı olan Hesaplama Teorisi ürünü olup, aynı zamanda biyoloji, fizik ve daha bir çok bilimin disiplinerarası ilgisini üzerinde toplar. 1940'larda kristaller üzerine çalışan John von Neuman, yapay ve üreme ile tanımlanabilecek bir canlılık üzerine kafa yoruyordu. Belki savaş çağının da etkisiyle, insandan ümidi kesip, makinalar üzerinde fazla düşünüyor olmalıydı ki, onun hayali etraftan topladığı hammadde ile kendi kendini üreterek türünün muhafazasını sağlayan bir robot nesli olmuştu. Daha sonra kinematik model olarak anılacak olan matematik modeli ile ilk hücresel otomatı ortaya çıkardı. Neuman, bilgisayarın henüz var olmadığı zamanlarda zihinleri zorlayacak bir model ortaya koydu ve bunu yaptığında, verilen bir hücresel evrende kendi kendinin sonsuz kopyasını yapabilen bir doku parçasının var olabileceğini kanıtlamış oldu. Neuman bu modeli ilk olarak kendi kopyasını yapabilen basit bir elektrik devresi olarak düşünmüştü. 1970'lere kadar, Neuman'ın çıkış noktası oldukça farklı anlamlara kavuştu ve bu konuda farklı çalışmalar yapıldı. Soyut matematikle kurulmuş bir matematik modelden ileri gitmeyen ve belki de bu yüzden herkes tarafından anlaşılması güç olan bu çalışmaların ardından, hem en anlaşılır, hem de görsel olarak en kolay algılanabilecek hücresel otomatı John Conway ortaya koydu. Böylece hücresel otomatların popülaritesi arttı. Bilgisayarların kullanıma girmesiyle birlikte görsel bir otomat halini alabilen sürekli yaşam dizgelerinden bu en meşhur olanı Conway'in hayat oyunu olarak ele alınır. İlk koşulları tanımlayın ve arkanıza yaslanın İngiliz matematikçi John Horton Conway, her bir kutunun sadece beyaz ya da siyah olabileceği bir kutular evreni düşünmüştür. Conway'in kutuları için, görsellik ve duygusal dünyamızdaki manalarının aksine, beyaz kutuların boşluk, ölü, yokluk, siyah kutuların canlı, varlık, bakteri vs. olduğunu düşünebilirsiniz. Başka bir deyişle, Conway'in evreni, çok yükseklerden kuş bakışı baktığınız bir çayır çimenlik gibidir ve ineklerin olduğu noktalar siyah, olmadığı noktalar beyazdır. Bu noktaları, hücresel otomat kelime çiftini manidar kılan adıyla, hücre olarak adlandıralım. Kare hücrelerden müteşekkil bir düzlemde her hücre, çevresindeki komşu 8 hücre ile etkileşim içerisindedir. Tıpkı mayın tarlası oyununda olduğu gibi. Bu hücreler arasındaki etkileşim şu kurallara göre gerçekleşecektir: 1. İkiden az canlı komşuya sahip her canlı ölür. 2. İki ya da da üç canlı komşuya sahip hücre yaşamına devam eder. 3. Üçten fazla komşuya sahip canlı hücre ölür. 4. Net olarak üç canlı komşuya sahip boş hücrede yeni bir canlı ortaya çıkar. Conway'in kuralları, hayatın temel dinamiklerini çok temel matematiksel koşullara dökmüş oluyordu: Birinci maddeyi yeteri kadar sosyalleşemeyen, ya da başka bir bireyle işbirliği sağlayamayan canlıların, rekabet ortamında yaşamlarını sürdürememelerine benzetebiliriz. Üçüncü maddeyi ise, kaynakların kıt olduğu bir diyarda nüfusunu dengeleyemeyen toplumların rekabetin şiddeti dolayısıyla yok olmasına. İkinci madde, en uygun iki yaşam koşulunu belirler. Bunlardan birisi üremeye sebep olarak nüfusu arttırır (4. Madde). Diğeri ise duraklamış ama devam eden bir hayatı. Tabi burada tek bir tür olduğunu ve tek bir türe ait bu bireylerin birbirlerine karşı hiçbir rekabet avantajı olmadığını da hatırlatmak gerek. En iyisi olanları görsel olarak görmek: Fare ile hücrelere tıklayarak başlangıç koşulunu verebilir ve daha sonra Start tuşu ile başlatabilirsiniz. Slowun seçili olduğu liste sistemin hızını belirler. Dikkatli bir inceleme için Slow, sıkıcı olmayan bir izleme için Fast seçeneklerini kullanabilirsiniz. Her bir süreci tek tek incelemek için Next tuşunu kullanarak nesilleri el ile ilerletebilirsiniz. En solda yer alan ve mevcut haliyle Clear seçeneğinin işaretli olduğu listede, Conway'in ve Conway meraklılarının buldukları ilginç başlangıç koşulları bulunuyor. (Yukarıdaki hücresel evren görüntülenemiyorsa, http://www.bitstorm.org/gameof Conway evreninde özel oluşumlar Yaşadığımız gezegende de olduğu üzere, küçük elemanlar sistemleri, sistemler daha büyük sistemleri oluştururlar. Durağan ya da hareketli, üretken ya da baki, dinamik bir sistemde kararlı hale gelebilmiş unsurlar bulunabilir. Conway'in Hayat Oyunu benzeri bir hücresel otomatta da aynı şekilde, bir takım çeşitli özel yapılar oluşabilir. Conway'in Hayat Oyunu'nda -ve daha sonra bir çok benzer oyunda da kullanılmak üzere- bu özel yapılar şöyle sınflanırlar: 1. Sabit ve durağan unsurlar. 2. Osilatörler 3. Uzay mekikleri Sabit ve durağan unsurlar Statik unsurlar, sabittirler, durağandırlar ve kararlıdırlar.Bu unsurlar verilen kurallar içerisinde ne üremeye sebep olur, ne de herhangi bir hücresini kaybederler. Dolayısıyla nesiller boyunca yapılarını koruyabilirler. İlla ki canlı yapılara benzeteceksek, kristal halindeki virüslere benzetebiliriz. Zira bu unsurlar da başka bir cisimle ya da toplulukla etkileşime girmedikçe, nesiller değişirken onlar yerlerinde sayacaklar, oldukları konumlarda öylece kalacaklardır. Osilatörler Osilatörler yerlerinde sabit olup, nesilden nesile farklı görüntü veren, ancak periyodik bir şekilde hareketini tekrar eden unsurlardır. Osilatörler kaç kademede bir döngüyü tamamladıklarına göre adlandırılırlar. Bu osilatörlerden en basiti, Çakar adı da verilen, 2 kademeli bir osilatördür. Her kademe dikkatle incelendiğinde, olağanüstü bir şey olmadığı ve her nesil sadece dört adet kuralımıza göre bir takım ölüm/kalım vakaları gerçekleştiği anlaşılacaktır. Ortadaki hücre, her defasında iki komşu hücresi canlı kaldığından sürekli olarak varlığını sürdürecektir. Conway ile yaratılabilecek ilginçliklere en basit ama en iyi örnek ise 3 kademeli bir osilatör olan Pulsar'dır. Çok daha karmaşık osilatörler bulunabilir. Uzay mekikleri Uzay mekikleri yerlerinde sabit değildirler ve bir yöne doğru hareket ederler. Sadece şekil olarak ele aldığımızda onların da birer osilatör olduğunu söyleyebiliriz. Yani periyodik bir döngü mevcuttur. Ancak bu sırada hareket ederler ve konumları değişir. Planör, uzay mekiklerinden en temelidir. Planör Conway evreninde o kadar meşhurdur ki, Conwayseverler ve ona gönül verenler, sürekli olarak planör üreten sistemler tasarlarlar ve zaman zaman bir görsel şölen yaratabilirler . Planör Silahı adı verilen bu sistemlerden birisine alttaki başlıkta yer vereceğiz. Daha büyük yapılar Conway'in kendisi ve onun oyununun hayranları, enteresan denemeler sonucunda entresan görüntüler oluşturmayı başarabilmişlerdir. İnternette buldukları kombinasyonları diğer ziyaretçilerle paylaşan bir çok Conwaysever bulunuyor. Kimi zaman bir fabrikaya benzeyen bu yapılar içerisinde osilatör, uzay mekiği ya da sabit unsurlardan bir ya da bir kaçı beraber bulunurlar. Örneğin, planör silahı adlı yapı için başlangıç koşulu aşağıdaki gibidir: Çalıştığında ise açığa şöyle bir şey çıkar: Bilgisayarların da kullanıma girmesiyle birlikte Conway'in hayat oyununun matematiksel modeli kullanılarak anlamlı ve çok büyük yapılar da inşa etmek mümkün hale geldiğinden, çok daha büyük yapıları keşfetmek de imkanlı hale gelmiştir. Conway Hayat Oyunu'na dair bilgiler de birikimli ilerler. Örneğin, yukarıdaki planör silahının nasıl olması gerektiğine ait bilgimiz olduğuna göre, artık onun da alt elemanı olduğu daha büyük sistemler tasarlayabiliriz. Bu alt sistemlerinin her birisinin detaylarına ait bilgimiz de zamanla artacaktır; çünkü her yapının da kendi içinde daha karmaşık kuralları vücut bulacaktır. Örneğin, sabit unsurlardan olan Kovan, belli bir bozuma uğratıldığında açığa dört kovan daha çıkartabilir. Benzer şekilde bir süre sonra bir kaç planör üretebilecek bir sistemin temel kuralları artık bellidir. Genel Sistem Teorisi'ne uygun olarak bir yorum yapacak olursak bir süre sonra her bir elemanı daha küçük sistem ya da unsurlardan oluşan büyük sistemler tasarlamak her durumda mümkündür. Çok daha büyük bir yapının nasıl çalıştığını görmek için aşağıdaki videoya göz atabilirsiniz: Kurallar değişirse? Hücresel otomatların tamamı Conway'in Hayat Oyunu gibi değildir. Zira buradaki hücre kavramı yaşamın temel birimini değil, mekanın temel birimi olan boşluğu ya da birim alanı ifade etmektedir. Conway'in tarzındaki hayat oyunları Yaşam Benzeri Hücresel Otomatlar olarak adlandırılırlar. Aslında herkes kendi hücresel otomatını yapabilir, çünkü çok çeşitli kural kombinasyonları yaratılabilir. 2 boyutlu bir hücresel otomatta her bir hücrenin sekiz komşusu var ve bunların dolu ya da boş olmasına göre ortaya konabilecek bir çok kural var. Öte yandan sisteme bir de renk bilgisi ekleyerek bir boyut daha katılabilir ve böylece kural olasılıkları çeşitlenir ve üçe, beşe, yüze katlanabilir. Evreni 3 boyutlu hale getirmek ise başka bir çözüm. Her hücreyi çeşitli harflerle işaretlemek de yine oyuna boyut katabilecek başka bir seçenek olurdu, ancak her defasında gerçekten gözlemlenebilecek, manalı olabilecek bir kurallar bütünü ortaya koymak da o kadar mümkün değil Nitekim Conway de Hayat Oyunu'nu üretmeden önce çok çeşitli kurallar denemiş. Bu kurallardan bir kısmı hücrelerin çabucak ölümüne sebep olurken bir kısmı ise sürekli kaosa sebep olmuş. Bu yüzden kuralların sürekli ve gözlemlenebilir ve hatta belki de tanımlı unsurlara sahip olabilecek bir yaşam üretebilecek kapasitede olması istenebilir. Bu da bir optimizasyon problemidir. Tıpkı bizim yaşamlarımızın olduğu gibi... Kuralların bolluğu ve çeşitliliği açısından Yaşam Benzeri Hücresel Otomat'ların tamamından burada bahsetmek mümkün değil. Biraz matematik ve bilgisayar bilgisi olan amatörlerin de ilgi alanına girdiğinden, akademik ya da amatör, yüzlerce hayat oyunu olabilir. Yine de bir kaç örnek vererek, başka hayat oyunlarının nasıl olabileceğine dair fikir edinelim: Gece ve Gündüz Bunlardan ilki, Gece ve Gündüz adlı verilen, Conway Hayat Oyunu benzeri başka bir hücresel otomattır. 1997 yılında Nathan Thompson tarafından icat etilen bu hücresel otomatta 3, 6, 7 ve 8 komşulu hücre boşsa orada yeni bir hücre doğarken, 3, 4, 6, 7, 8 komşulu hücreler zaten doluysa orada hayat devam eder. Diğer durumlarda ölürler. Bu kurallar bütünü, Gece ve Gündüz otomatının simetrik yapılar haricindeki yapıların yaşamına izin vermemesi gibi bir sonuç ortaya çıkartır. Örneğini verdiğim animasyonda yer alan sistem, bir silah ve bir savunma sistemi olarak betimlenir. Amatör bir çalışma Bu yazı için internette gezinirken amatör bir çalışmaya daha rastladım. Basitçe, taş-kağıt-makas oyunu kurallarıyla çalışan sistemde yeşiller maviyi, maviler kırmızı, kırmızılar yeşili yiyor. Kiwibongo rumuzlu kişinin kaydetmiş olduğu videoda görüldüğü üzere, bu kuralla birlikte bir süre sonra spiral yapılar oluşuyor. Ölümsüzlük Conway'in Hayat Oyunu'ndaki 1 ve 3 no'lu maddelerin iptali ile ortaya farklı bir hayat oyunu daha çıkar. 1987 yılında Tommaso Toffoli ve Norman Margolus tarafından ortaya atılan bu yenı kuralların işletilmesiyle ortaya ilginç dokular çıkmıştır. Sistemin doğası gereği osilatörler, uzay gemileri ya da statik unsurlar yoktur. Sistem bir defa başlatılırsa, ortaya sürekli dokular çıkar ve zaman zaman da oldukça estetik görüntüler elde edilebilir. İlk durum etkisi / Son durum ne olacak? Aslında Conway'in hayat oyunu bize Olasılık & İstatistik temasıyla birlikte bolca işlenen ilk durum etkisi konusunda da epey fikir sunar: Kurallar ne kadar basit olursa olsun başlangıç durumu sonucu büyük ölçüde etkileyecektir. Başlangıç durumundaki tek bir hücrenin farklı olması, 500 nesil sonra ilgili hücre evreninde çok daha farklı bir görüntü almanıza neden olur. Bu fark binlerce nesil sonrası için daha da derinleşecektir. Kimi etkiler, popülasyonun tamamen yok olmasına sebep olacakken, kimi etkiler ise onları sürekli var olacak osilatörler yaratacaktır. Dönüp kendi Dünya'mıza ve tarihimize bakınca da benzer şeyler görebiliriz. Tarihteki tüm kavşak noktalarını düşünün. Güneşin bugün olduğundan daha soğuk bir yıldız olmasından tutun, dinazorları yok eden göktaşının çok daha büyük ve güçlü olmasına kadar, hatta ve hatta dinazorların yok olmamasına ve böylece primatların karada rahat rahat dolaşamayışına kadar, türlü türlü kavşak noktalarını düşünün. Öte yandan, Neuman'ın doğada bulduğu hammaddelerle yine kendisinden üretebilen robotlar hayali de son derece fütüristik, ama aynı zamanda dramatiktir. Bu fikrin Terimatör ve Matrix gibi popüler filmlere ilham kaynağı olduğunu söyleyebiliriz, ama daha dramatik olanı, robotların bizlerle savaşmak, bizleri hapsetmek ama yine de yaşatmak yerine, gerçekten bir gün tarih sahnesinden yok olduğumuzda insan türünün ve hatta karbon temelli, protein yapılı, DNA ve RNA aracılığıyla kalıtım gerçekleştiren canlılar bütününün ve o canlılar arasındaki en zeki ve yetenekli türün aklının bir mirası olarak kalmasıdır. Conway'in Hayat Oyunu'nun ve diğer yaşam benzeri hücresel otomatların- belki de en çok vurgulanması gereken özelliği sadece dört temel kural da olsa karmaşık ve manalı yapıların ortaya çıkabilmesidir. Bir yanıyla, sadece dört nükleik asitten bu kadar çeşitli canlılar ortaya çıkmasına benzemiyor mu? Notlar: Java ile geliştirmiş olduğu Conway Hayat Oyunu'nu kullanma izni veren Edwin Martin'e teşekkür ederim. Sabit ve hareketli tüm unsur görselleri ilgili maddenin Wikipedia maddesinden alınmıştır. Conway Hayat Oyunu hayranları çeşitli yapılar keşfetmek için çalışıyorlar. İnternette çeşitli topluluklar mevcut. Hatta kimi Conwayseverler kendi kataloglarını oluşturuyorlar. Dietrich Leithner tarafından geliştirilen, bilinen en küçük 15 kademeli planör silahını görmek için tıklayın. Siz de denemeler yapmak istiyorsanız en kullanışlı Conway simülatörü olan Winlife32 adlı yazılımı indirebilirsiniz: http://www.winlife32.com/ Meraklısına ilave bilgiler: (1) Conway'in Hayat Oyunu'nun kuralları ile müzik yapmak ister miydiniz? Game of Life Sequencer hakkında bilgi ve video için: http://www.synthtopia.com/content/2009/04/29/game-of-life-music-sequencer/ İndirmek için: http://grantmuller.com/projects/game-of-life/ (2) Conway'in Hayat Oyunu edebiyatta da kendine yer bulmuştur. 1998 yılında Wil McCarthy tarafından kaleme alınan roman, Mycora adı verilen, kendi kendini üretebilen nanomakinaların Dünya'ya hakim olması sonucunda asteroid ve Jüpiter'in Galileo uydularında yaşamak zorunda olan insanların öyküsünü içeriyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/kumarda-kaybeden-neyde-kazanir.html", "text": "Başlıktaki sorunun kaynaklandığı deyimden yola çıkarak yanıtını belki de hepimiz biliyoruz ama biz sevgililer gününü geride bıraktığımız için gerçeği söyleyeceğiz: Hiçbir yerde. İnsan olmanın en cilveli ve kimi zaman da belalı yanı sahip olduğumuz bazı irrasyonel davranışlardır. İrrasyonel davranışlar, duygularımızın ya da yanlış düşüncelerimizin esareti altında verdiğimiz mantıksız ve anlamsız kararlar, vardığımız gereksiz ya da çoğu zaman yanlış kararlardır. Bu davranışların bir kısmının kaynağında ümit olgusunun etkisi büyük ölçüde hissedilir. Dilimizde umut ya da ümit olarak adlandırdığımız beklentiler, kimi zaman yaşamamızın amacı olabildiği gibi kimi zaman büyük felaketlerin sebepleri de olabilirler. Bir çok insan her devirde boş umutlardan o kadar çok çekmiş olmalı ki, umut mitolojik kaynaklarda kendine insanlığın cezası olarak yer bulmuştur. Yunan mitolojisine göre Pandora, adlı bir kadın Zeus tarafından insanlığı cezalandırmak için görevlendirilir ve Zeus bu balçıktan yapılmış, güzel ve zeki Pandora'yı Epimetheus'a gönderir. Epimetheus, kardeşi Prometheus'un tüm uyarılarına rağmen Pandora ile evlenir ve Zeus da yeni evlilere düğün hediyesi olarak daha sonra Pandora'nın Kutusu olarak anılacak olan bir çömlek verir. Zeus bir de ön şart koyar: Bu çömlek ne olursa olsun açılmayacaktır. Ancak Pandora, merakına yenik düşer ve bir gün bu çömleği açar, çömlek içindeki kötülükler Dünya'ya yayılırlar. Pandora hemen çömleği geri kapatır. Burada efsane bir kaç yola sapıyor. Anlatılan bir hikayede Pandora'nın kötülüklerin tamamının yayılmaması için bir ümitle kutuyu geri kapattığı anlatılır ancak tam bu sırada Pandora kutunun içinden birinin kendisini kurtarması için seslendiğini duyar. Çömleği tekrar açınca görür ki kutunun içinde bir kelebek vardır. İşte bu kelebek, Pandora'nın kötülüklerin yayılmamasına dair ümididir. Diğer hikaye ise daha çarpıcı: Pandora'nın Kutusu'ndan çıkan son kötülük ümittir. Ya çıkarsa? Ümidin olumlu yanlarını bir kenara bırakalım... Evet, ümit çoğu zaman zor bir işi başarabilmemiz için gereken inanç, kimi zamansa hayata tutunmak için bir sebep, ve hatta bazen mucizeleri başarabilmek için gerekli güdü ve motivasyonun kaynağıdır. Ancak ümidi irrasyonel bir takım davranışların kaynağı olarak ele alacak olursak, ümidin herhangi bir olayın gerçekleşme olasılığıyla ilgili bariz matematiksel ya da istatistiksel gerçekleri göz ardı etmemize sebep olan mantıksız bir güdü olarak da tanımlayabiliriz. Zira ümit, piyango biletlerinin sloganında bile vücut bulur: Ya çıkarsa? Haydi itiraf edelim. Bir çoğumuz şans oyunları ve piyango çekilişlerinde büyük ikramiyenin bize çıkacağına bir an için inanıp, çıkması halinde neler yapacağımızı oturup ciddi ciddi düşünmüşüzdür. Hatta kimi ailelerin içinde ya da arkadaş grupları arasında bu bir sohbet konusudur. İnsanlar uzak hayallerini piyango ümidi atına bindirerek dört nala ileriye sürerler. Garip bir şekilde, imkansıza oldukça yakın bir matematiksel olasılığa rağmen kazanacağımıza dair ümit içimizde ateşleniverir. Sonuçları kontrol ederken neredeyse hayal kırıklığına uğrayacak kadar hatta... Burada neredeyse bütün irrasyonel davranış ve inançların temel türü olan bulunabilirlik hatası devreye girer. Piyango oynayıp ikramiye isabet etmeyen milyonlarca bilet yerine, isabetli bir kaç bileti, kazanamayan yüzbinler yerine kazanan bir kaç kişiyi düşünür ve ümitleniriz. Oysa o işimize gelmeyen grup çok daha kalabalıktır ve kuvvetle muhtemel kendimizi o grupta bulacağızdır. Ama onlar kimliksiz, isimsiz, sıradandırlar. Oysa kazananlar daha dramatik, daha bulunabilir haldedirler. Gazetelerde haber olurlar, dedikodularda bahsedilirler, bir anda zenginlerler, alem yaparlar, araba değiştirirler vb. Garip bir şekilde devlet de yasal piyangoları arttırma, ikramiyelerini yükseltme yoluyla bu durumu teşvik eder. Türkiye'de her hafta dört farklı şans oyunu oynatılmaktadır. Ayda ise 3 piyango çekilişi. Bu da her ay en az 20 kişinin zengin olması anlamına geliyor. Eski dostlarımdan biri, bir toplumun ilerlemesi için şans oyunlarının yasaklanması gerektiğini söylerdi, çünkü ona göre kısa yoldan zengin olma ümidi insanları yerinde saymaya teşvik ediyor. Bence de haksız değil. İnsanlar, rahat bir kazanca ve buna bağlı olarak zahmetsiz zenginleşmeye inanmaya meyillidirler. İlginçtir ama, özel bir fobimiz yoksa, olumsuzluklara olan inançlarımız genelde olumlu olanlara göre daha zayıftır. Burada inançlarımızın ve ümitlerimizin kendimize kıyak geçtiğini düşünebiliriz. Gelin popüler şans oyunlarının büyük ikramiyet tutturma olasılıklarına bakalım : Sayısal Loto'da altı tutturma olasılığı yaklaşık 14 milyonda 1'dir. (1/13.983.816) Şans topunda ise yaklaşık 4 milyonda 1'dir. (1/3.895.583) On numarada ise 2,5 milyonda 1'dir. (1/2.546.203) Aşağıda ise 2001 yılında ABD vatandaşlarının verileri kullanılarak hesaplanmış bir takım ölüm riskleri var : Elektrik çarpması sonucunda ölme olasılığı ise 5000'de 1'dir. (1/5.000) Uçak kazasında ölme olasılığı 20000'de 1'dir. (1/20.000) Bir selde ölme olasılığı 30000'de 1'dir. (1/30.000) Yıldırım düşmesi sonucunda ölme olasılığı 83930'da 1. (1/83.930) Köpek saldırısı 147717'de 1. (1/147.717) Havai fişek gösterisi sırasında bir patlamada ölme olasılığı ise 615.488'de 1. (1/615.488) Yani yağmurlu bir havada bir kolon sayısal loto oynayıp eve yürürken, büyük ikramiyenin bize çıkmasından ümitleniyor ancak o sırada yıldırım düşmesinden endişe etmiyorsak bu mantıksız bir davranış olur; çünkü o sırada tepemize bir yıldırım düşme olasılığı Sayısal Loto'da 6 tutturma olasılığının 166 katıdır. Yani 166 kez daha mümkün! Hesap yapabilen tek tür olmamıza rağmen hesap yapmadığımız müddetçe olasılıklara yönelik tahmin yeteneklerimiz oldukça zayıftır. Bunu anlatabilmek için bir örnek üzerinden soru soralım: Bir sınıf dolusu insan ele alsak, bu sınıf en az kaç kişi olsa idi sınıfta aynı gün doğmuş iki kişinin bulunma olasılığı neredeyse %100 olurdu? Hatta bir de şık verelim: a) 57 b) 183 c) 365 d) 1000 Doğumgünü paradoksu İlk etapta mantığımız bize 365 diyecektir. Basit mantıkla, 366 kişiyi aynı sınıfa doldurursam, 365'i farklı günde doğsa bile, bir tanesinin de bunlardan birisi ile aynı olacaktır ve böylece %100'e yakın sonucu elde edecektirim. Garip olan ise yanıtın 57 olmasıdır. Aslında garip değildir. Hesap yapmadığımız için beynimiz burada bir gariplik sezinler. Sanki bir bit yeniği vardır. Oysa ki olasılık hesapları 23 kişinin bulunduğu bir sınıfta aynı gün doğmuş iki insanın bulunma olasılığının %50 olduğunu evet, sadece yazı-tura oyunundaki bilme olasılığı kadar- gösteriyor. Sınıf mevcudu 57'ye çıktığında bu olasılık neredeyse %100 oluyor. Kağıt üzerinde falan da değil... Bunu bir gün deneyebilirsiniz hatta. İşin komiği ise bu problemin paradoks olarak anılması olayın mantıksızlığından değil, bizim mantıksızlığımızdan kaynaklanmaktadır. Gösterdiği şey ise olasılıklar hakkında genelde yanıldığımızdır. İkna olmak için problemi şu iki şekilde değiştirelim: Birincisi birebir benzetme olsun. Elimizde 1'den 365'e numaralanmış onlarca set tombala pulları olsun. Bunlardan 57 adedini bir torbaya koyalım. Bu torbada iki rakamın birbiriyle aynı olma olasılığı belki şimdi o kadar da uzak gelmemiştir. İkincisi ise daha farklı bir yoldan olsun. Diyelim ki şimdi evinizi kapısından çıktınız. Karşınızdan gelen 56 insanı durdurup doğum tarihlerini sordunuz. Bunu sadece siz yaptığınızda olasılık o kadar yüksek olmayabilir. Aynı işlemi 56 kişi daha yapıyor olsun... En azından bu 56 kişiden sadece bir tanesinin, karşılaştığı 56 kişiden sadece biriyle doğum tarihlerinin aynı olma olasılığı yüksek değil midir? Problemimize dönüp özetlersek: Yanıtın 1/365'ten daha karmaşık ve kolay- olmasının sebebi problemin çözümünün algılandığı gibi, bir A kişisinin kalan 56 kişiyle mukayese edilmesi şeklinde değil, oradaki her bir kişinin, kalan 56 kişiyle mukayesesi şeklinde olmasıdır. Kanıtlamak için özellikle bir sınıf dolusu insan bulmaya gerek yok. En iyi erkek oyuncu oskarını alan 73 aktör arasında aynı gün doğan 6 çift varken, 67 aktris için üç çift var. Birleşik Krallığın 52 başbakanı arasında 2 çift aynı gün doğan başbakan vardır. Bu bilgileri öğrendikten sonra ben de biraz daha bizim tarihimizden örnekler aradım. Mesela, Osmanlı Padişahlarından doğum tarihi gün ve ay olarak bilinen 25 padişahın arasında her ikisi de 2 Ocak'ta doğmuş bir çifte rastlıyoruz ve 21 Eylül'de doğmuş bir başka çifte rastlıyoruz. . Ayrıca magazinel içerikli bir web sitesinde ünlülerin doğumgünleri ve burçları başlıklı bir liste buldum . 53 kişilik bu listedeki tüm sanatçıları bir sınıfa toplasa idim, burada da değil 1, tam 4 çiftim olacakmış. Nicole Kidman Türkan Şoray (20 Haziran), Mehmet Aslantuğ Catherine Zeta Jones (25 Eylül), Nil Karaibrahimgil Tarkan (17 Ekim), Julia Roberts ve Teoman (20 Kasım). (Meraklıları için bir adet simülatör adresi ve çözüm sayfası bağlantısını yazı sonuna koyuyorum ) Oyun değerini bulmak Madem olasılıkları değerlendirmek konusunda bu kadar zayıfız, bir şans oyununun ya da kumarın mantıklı olup olmadığını nasıl anlarız? Bir defa yüksek bir olasılık olmadıkça kumar oynamak mantıklı değildir, ama küçük bir ümit karşılığında bir eğlence aracıdır. Bu yüzden zararsız miktarlarla küçük oyunlar oynamak kimseye büyük bir yıkım getirmeyecektir. Ancak yukarıda saydığımız olasılık oranlarıyla baktığımızda şans oyunlarına ya da kumara servet yatırmak ya da bir ihtiyacı erteleyip kazanma ümidiyle kumar oynamak mantıksız bir davranıştır. Yine de bize sunulan bir oyunun değerini basitçe hesaplayabilir ve en azından yatırdığımız değerin o kazanca değip değmeyeceğini, oyunun fiyatının pahalı olup olmadığını anlamanın bir yolu var. Küçük bir örnekten başlayalım: Diyelim ki size yazı tura oynamayı öneriyorum. Her atışımda 10 TL vereceksiniz. Tahmininiz doğru olursa size %50 fazlası ile iade edeceğim. Yani 15 TL. Kazanma olasılığı ½'dir. Ödül ise 15 TL. Şu halde her bir atışın gerçek değeri ödül ile olasılığın çarpımı olmak üzere 7,5 TL'dir. Her atış için 10 TL ödemeniz, her zaman geçerli bir kuralın işletilmesi demektir: KASA DAİMA KAZANIR. Bu mantıkla büyük ikramiye hedefiyle oynadığımız sayısal loto oyununu ele alalım. 25 Şubat tarihinde Milli Piyango İdaresi'nin düzenlediği Sayısal Loto çekilişi, 6 rakamı da tutturan 1 kişiye 1.501.527 TL kazandırmış. Bu oldukça büyük bir rakam. Hem de tek kişi kazanamış. İki başlık önce sunduğumuz olasılığı hatırlayalım: 1/13.983.816 Bu olasılıkla büyük ikramiyeyi çarparak oyun değerini bulalım: Yaklaşık 11 kuruş. Oysa Sayısal Loto çekilişi için bir kolon, yani tek bir tahmin ücreti 60 kuruştur. 49 kuruşluk bir fazla değer söz konusudur. Aynı işlemi Şans Topu çekilişi için gerçekleştirelim. Şans Topu çekilişi 22 Şubat tarihinde 5 kişiye 122 şer bin 903 TL vermiş . Olasılığımız ise 1/3.895.583 idi. Oyun değerini hesaplarsak yaklaşık 3 kuruş buluruz. O haftaki çekiliş için her bir kolon başına 57 kuruşluk bir fazlalık ödenmiş. Bu ikramiyeyi tek kişi kazansaydı oyun değeri 15 kuruş olurdu ve yine 45 kuruşluk bir fark doğardı. Tabi ki bu farklar, içerisinde bir takım vergileri barındırıyorlar, ancak yine de kural değişmez: KASA DAİMA KAZANIR. Sonuç Bazen ümit bizi gereksiz ve mantıksız davranışlara itebilir. Kumarın ve şans oyunlarının, küçük rakamların eğlence ve oyun amacıyla harcandığı basit ve işlevsiz araçlar olması halinde başımız belaya girmez, ancak insanlar varlarını, yoklarını, servetlerini kumarda kaybedebildiklerine göre, bu oyunlar ölçü kaçırıldığında tehlikelidir. Bir olayın ne kadar muhtemel olduğu konusunda kişisel yargılarımıza güvenmek genelde bizleri hataya sevkeder. Burada kendi deneyimlerimiz bizi yanıltabilirken, başkalarının çok dikkat çekici deneyimleri de bizi hataya sürükleyebilir. O yüzden, Siz yine de matematiğe güvenin. Notlar ve"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/neanderthal-genom-projesi.html", "text": "MÖ. 38.000... Bugünkü Hırvatistan'ın kuzey topraklarında, bir kadın, mağarasının içinden, dışarıda yağan yağmuru izliyor. Kaba yüzünde, zorlu hayatının açtığı yaralar, toprak lekeleri ile karışmış durumda. Belli ki zor günler geçirmiş. Gece boyunca, ellerini göğsüne bastırıyor. Çektiği acı da zaten yüzünden okunabiliyor. İki hafta önce göğsünden aldığı yara, iyileşmediği gibi daha da büyümüş. Belli ki enfeksiyon kapmış. Ama modern tıptan 38.000 yıl uzakta olan bu kadının, enfeksiyonun ne olduğu ve nasıl tedavi edileceği konusunda hiç bir fikri yok. Acısı gece boyunca giderek artıyor. Neyse ki o ağrı, gün ağarırken sona eriyor. O sabah, gözlerini kapıyor ve 30 yıla sığdırdığı kısacık hayatı, ileride Vindija adı verilecek olan mağarada sona eriyor... Ve hikaye'nin sonu. Yukarıdaki mutsuz hikaye, tahmin edeceğiniz üzere, bir kurgudan ibaret. Vindija mağarasındaki bu Neanderthal kadının, nasıl bir hayat geçirdiğini, gözlerini hayata nasıl yumduğunu belki de asla bilemeyeceğiz. Ancak, hiç tanımadığımız bu kadının, bize kendi türünü anlatacak güzel bir hediyeyi verdiğini yeni yeni anlıyoruz. Neanderthal'lerin hayat kodlarını... Genetik alanında sahip olduğumuz teknoloji, bu kadının 38.000 yıl boyunca sakladığı DNA mirasını artık okumamıza olanak veriyor. O mağarada ölen kadın, geleceğe gönderdiği mektubunda, kendi türünün genetik bir portresini modern insanlara iletiyor. Ve Vindija mağarasındaki yalnız ölen o kadın, kendi türünün tarih öncesi bir elçisi haline geliyor. Kim bu Neanderthal'ler? Bilindiği üzere, Homo cinsi, günümüzde sadece tek bir türü barındırıyor. Bu cinsin tek üyesi, Homo sapiens, yani biz modern insanlarız. Ancak, bundan 30.000 yıl öncesine kadar, durum böyle değildi. Özellikle, Avrupa, Batı ve Orta Asya'da yaşayan başka bir insan grubu daha bulunuyordu. Homo neanderthalensis, ya da Neanderthal olarak bilinen bu tür, 5000-8000 yıl boyunca insanlarla beraber yaşam sürmüştü. Şayet onlar hala yaşasaydı, Dünya iki farklı insan türüne ev sahipliği yapmaya devam edecekti. Bu durumda, insan evrimi de -muhtemelen- bambaşka bir yöne yönelecekti. Ama olmadı... İç içe yaşayan bu iki türden Neanderthal'ler -henüz bilinmeyen bir sebeple- bu yaşam savaşını kaybetti, ve meydanı modern insana teslim etti. Şu ana kadar bulunan en genç neanderthal fosilleri 25.000 yaşında. Bu sebeple, bu türün 25.000 yıl önce Dünya'dan silindiği düşünülüyor. Gelmiş geçmiş en yakın evrimsel akrabamız olan Neanderthal'lerin neden yokolduğunu henüz bilmiyoruz. Bu türün neslinin tükenmesi ile ilgili elimizdekiler, sadece hipotezlerden ibaret. Buna göre, 30.000 yıl önce gerçekleşen ani mevsimsel değişiklikler bitki örtüsü ve habitatı etkilemiş ve Neanderthal'lerin beslenmelerini zora sokmuş olabilir. Diğer bir hipoteze göre, 40.000 yıl önce Neanderthal'lerin yaşam alanına giren modern insanın , ev sahiplerini bastırmaları ve yerine geçmeleri de bu türü sonlandırmış olabilir. Bu arada Neanderthal'lerin adının nereden geldiğini de not düşelim. İlk Neanderthal fosili 1856'da Almanya'da Neander vadisi'nde bulunduktan sonra, adını bu vadiden alıyor. . Nesli tükenen bu akrabalarımızın biraz da fiziksel özelliklerine değinelim. Kafatası hacmine baktığımızda, insan ve neanderthal beyinlerinin doğumda aynı olduğu ancak yetişkinlerde neanderthal'lerin daha büyük beyine sahip olduğunu görülüyor. Kemikleri üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar, Neanderthal'lerin Homo sapiens'ten özellikle kol ve eller açısından çok daha güçlü olduğunu gösteriyor. Erkekleri 164-168 cm iken dişileri 152-156 cm uzunluğunda. Genellikle etçil beslendikleri düşünülse de, 2010 yılında yapılan bir çalışmada, Neanderthal dişinde pişmiş sebze kalıntısına rastlanması, bu türün beslenme konusunda esnek davrandığını gösteriyor. Fosil Biliminden Genetik Bilimine Geçiş İlk fosillerinin 1829'da keşfinden sonra, hemen hemen tüm Avrupa'yı kaplayan bir alanda yeni Neanderthal fosilleri gün yüzüne çıkmaya başladı. Çıkan her fosil, bu kayıp türün neye benzediğini daha iyi anlamımızı sağlarken, önemli bir soru hep varlığını sürdürüyordu. Neanderthal'ler gerçekte kimdi? Neanderthal'lerin ne olduğunu anlamamızda, aradığımız cevabı ancak, genetik bilgiler verebilirdi. İnsanın kendi genomunu, İnsan Genom Projesi ile 2003'te tamamen okumasından sonra, gözler bize en yakın türlere çevrildi. Elbette yaşayan adaylardan biri şempanzeydi. Aralık 2003'te başlayan Şempanze Genom Projesi, 2005 Eylül'de ilk sonuçlarını verdi. Şempanze ile insan arasındaki genom benzerlikleri, bir çok evrimsel çalışmaya ışık tuttu. Ancak, evrimsel açıdan bize şempanzelerden çok daha yakın bir tür daha vardı. Neanderthal'ler... Ancak, Dünya üzerine Homo sapiens'e en yakın bu tür artık hayatta değildi. Ve elimizdeki tek örnekler 30-40 bin yıllık kemik fosillerinden ibaretti. Neanderthal'ler üzerinde ilk kapsamlı çalışmalar, 1997 yılında başlamıştı. Ancak o yıllarda, tüm genomun dizilenmesi mümkün değildi. Çekirdekte tutulan DNA yerine, daha küçük bir organel olan ve DNA barındıran mitokondri seçildi. Mitokondriyel DNA üzerine yoğunlaşan araştırmacılar, Almanya'daki Neander Vadisi'nde bulunan ve ilk keşfedilen Neanderthal fosili kullandı. Bu fosilin mitokondriyel DNA'sının 360 harflik bir kısmı incelendi. (Mitokondriyel DNA'nın tüm uzunluğu 16569 harf içerir.) Ardından Neanderthal'lerin mitokondriyel DNA'sı , günümüz insanın ve şempanzenin DNA'sı ile kıyaslanmış ve ilgi çekici sonuçlar vermişti. Neanderthal'lerin mtDNA'sı, insana şempanze'den çok daha yakındı. İnsan ve Neanderthal mitokondri DNA'sında, incelenen 360 harflik bölgede ortalama 27.2 noktada farklılık olduğu bulunmuştu. Kıyaslama yapmak için, herhangi iki insan arasında mtDNA'daki bu bölgede ortalama 8 noktada fark gözükürken, insan-şempanze arasında ortalama 55.0 noktada farklılık olduğu belirtiliyordu. mtDNA üzerinde elde edilen bu bilgiler, insan ile Neanderthal'lerin ortak atasına da dair bir ipucu veriyordu. Genetik veriler, bu iki türün bundan 550,000 ila 690,000 yıl önce ayrıldığını gösteriyordu. Neanderthal'ler ile İnsan'lar o tarihten itibaren farklı yollar izlemişti. Neanderthal Genom Projesi: İlk Adımlar Mitokondriyel DNA, bize önemli bilgiler veriyordu. Ancak, soruların esas cevapları hala hücre çekirdeğinde yatıyordu. Neyse ki, Max Planck Enstitüsü Evrimsel Antropoloji Bölümü, tüm Neanderthal genomunu dizileyecek proje üzerinde çalışmaya başlamıştı. Sonuçları 2006'da açıklanan projenin teknolojik altyapısını 454 Life Sciences adlı biyoteknoloji firması üstleniyordu. Bu antik genomun, insan genomu ile aynı boyutta olması ve bazı genleri paylaşması bekleniyordu. İnsan ile Neanderthal'lerin karşılaştırılmasının insanın ve insan beyninin evrimsel gelişimine ışık tutacağı açıktı. Svante Paabo önderliğindeki, araştırma grubu, 70'den fazla neanderthal fosil örneğini kullandı. Çalışmaların odağında ise, bugünkü Hırvatistan topraklarındaki Vindija mağarasından çıkarılan fosiller vardı. 38.000 yıllık femur kemikleri, böylece geçmişin tanıklığını yapacaktı. Bu kemik örneğinin yanı sıra, İspanya, Rusya ve Almanya'dan elde edilen fosiller de kullanıldı. 2006'da ilk sonuçlar yayınlanmıştı. Neanderthal'lerin 3.2 milyar harften oluşan genomunun, 1 milyon harfi başarıyla okunmuştu. Analiz sonuçları, İnsan-Neanderthal ortak atasının 465,000 ila 569,000 yıl önce yaşadığını öne sürüyordu. Ayrıca, Neanderthal'lerin çok az çeşitliliğe sahip olan, küçük bir popülasyona sahip olduğunu işaret ediyordu. 1 milyon harf, tüm genom düşünüldüğünde çok küçüktü. Bu yüzden verdiği bilgiler de haliyle kısıtlı kalmıştı. Ancak, elde edilen veriler ve proje başarısı, sonraki büyük proje için sıçrama basamağı oldu. Neanderthal Genom Projesi 2010 yılı, Neanderthal genom araştırmaları için bir dönüm noktası oldu. Svante Paabo'nun laboratuvarı, Neanderthal genomunun tamamını taslak olarak çıkardıklarını yayınladı. Neanderthal genomu, Vindija mağarasındaki kemiklerden elde edilmişti. Çıkarılan Neanderthal DNA'ları, 5 farklı modern insanın DNA'sı ile kıyaslandı. Çalışma sonuçları, daha ilk analizlerde ilgi çekici sonuçlar vermeye başladı. Buna göre, Neanderthal DNA'sı, Afrikalı-olmayan insanların DNA'sı ile çok daha fazla benzerlik taşıyordu. Bu benzerliğin en basit açıklaması, Neanderthal'ler ile İnsan'lar arasında gen akışı olması idi. İnsanlar ile Neanderthal'ler arasında birleşmeler ve karışmalar olmuş olabilirdi. Sonuçlar, Afrikalı-olmayan insanların genomların %1-4'ünde Neanderthal'lerin katkısı olduğunu gösteriyordu. İlk çalışmalarda, modern insan ile Neanderthal'ler arasında 4 farklı gende anlamlı farklılıklar gözlenmişti. Bunlar, sperm hareketinden sorumlu SPAG17, yara iyileşmesinden sorumlu PCD16, gen okunmasında sorumlu TTF1 ve deri, ter bezi ve kıl köklerinde anlatımı yüksek olan RPTN genleri idi. Bunların dışında, Neanderthal genomu üzerinde yürütülen çalışmalar başka sonuçlara da varabiliyordu. Bunlardan biri, MRC1 geni ile ilgiliydi. Modern insanda da Neanderthal'lerde de bulunan bu gen hücre haberleşmesinde rol oynuyordu. Ancak, Neanderthal'ler, bu gende insanlarda gözükmeyen özel bir mutasyon taşıyordu. Bu mutasyon, soluk bir ten rengine ve kızıl saç oluşmasına neden oluyordu. Bu noktada, Neanderthal'lerin soluk ten renginin D vitamini sentezlenmesine avantaj sağlayabilmiş olacağı düşünülüyor. Sonuçlardan çıkan diğer bir gen ise FOXP2 geni. Modern insanda, bu genin çalışmaması durumunda, konuşma bozuklukları oluştuğu için, konuşma geni olarak adlandırılan FOXP2, Neanderthal'lerde ve şempanzelerde de bulunuyor, elbette önemli farklılıklar ile. Ancak, Genom Projesi kapsamında, İnsanlar ile Neanderthal'lerin FOXP2 geni içinde açısından, ortak özellikler bulunduğunu, bu ortak özelliklerin şempanzelerde bulunmadığını ortaya çıkardı. Ancak, bu durum Neanderthal'lerin sistemli bir konuşma yeteneği olduğunu kesinlikle göstermiyor. Diğer bir önemli bulgu ise kan grupları ile ilgili. Bilindiği üzere, insanlar AB0 sistemindeki kan gruplarına sahip. Öte yandan, şempanzelerin oldukça farklı kan grupları bulunuyor. İspanya'daki bir Neanderthal fosilinden elde edilen bilgilere göre, Neanderthal'lerin de 0 kan grubu taşıdığı, muhtemelen 0A veya 0B kan grubu da taşımış olabileceği ortaya çıktı. Bunlar gibi, bir çok gende daha DNA düzeyinde farklılıklar saptanmış durumda. Ancak, elde edilen sonuçlar, insan ile neanderthal genomunun %99.7'lik bir kısmı tamamen aynı olduğunu gösteriyor. Bu noktada, şempanze ile modern insan arasında olan benzerliğin %98.8 olduğunu belirtmekte fayda var. Ya Sonrası? İnsan Genom Projesi ile kendi DNA kodlarımızı okuduk. Ancak, hala kaç genimiz olduğunu kesin olarak bilmiyoruz. Hangi genin ne işe yaradığı konusundaki bilgimiz de hala çok kısıtlı. Genomu okuyabilmiş olmamız, onu anlamış olmamız anlamına gelmiyor. Aynı durum, şimdi Neanderthal'ler için geçerli. Her ne kadar, genetik çalışmalar, Neanderthal'lerin bazı özelliklerine ışık tutsa da, elimizdeki verileri anlamak daha çok zaman alacak. Unuttuğumuz akrabalarımızı yavaş yavaş tanımaya başladık. Zamanla daha da fazla tanıyacağız. Vindija mağarasındaki o kadını artık duyabiliyoruz. Ancak işin en zor kısmı bundan sonra başlıyor. Duyduklarımızı yorumlayabilmek..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/pan-am-da-olsa-gulumse-bana.html", "text": "Hadi gülümse bulutlar gitsin, İşçiler iyi çalışsın, gülümse. Yoksa ben nasıl yenilenirim? Belki şehre bir film gelir, Bir güzel orman olur yazılarda, İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse. Kemal Burkay Yalnızca Senin Gülen Yıldızların Olacak Saint-Exupery'nin ölümsüz eseri Küçük Prens uzak bir gezegenden gelen bir çocuk ile çölde kaybolmuş bir yetişkinin bir kaç gününü anlatır. Küçük Prens yetişkine geldiği yolları, karşılaştığı inanları anlatır ve ona sırrını verir. Veda vakti geldiğinde pilot acı içindedir, Küçük Prens'in gülüşünü bir kez daha göremeyeceği için. Bir kez daha, içimde onarılmaz bir acı duydum. Bu gülüşü bir kez daha duyamayacağımı düşünmek bile istemiyordum. Buna dayanamazdım. Gülüşü, çölün ortasında bir su kaynağı gibiydi benim için. Küçük prens, gülüşünü tekrar duymak istiyorum dedim. Ama o bana : Bu gece, Dünyaya ineli tam bir yıl oluyor. Gezegenim, geçen yıl Dünyaya indiğim yerin tam üstünde olacak bu gece. dedi. Küçük prens, lütfen bunun sadece kötü bir rüya olduğunu söyle bana dedim. Ama sorumu yanıtlamadı küçük prens. Onun yerine bana: En önemli şeyi gözler göremez dedi. Evet, biliyorum... Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde benim yaşadığımı ve orada gülüyor olduğumu bileceksin. Bu yüzden sana sanki bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Bütün dünyada yalnızca senin gülen yıldızların olacak. Gülmenin Mekaniği Gülmek insan yüzüne en yakışan duygusal ifadelerden biri. Sevincimizi, mutluluğumuzu gülme yolu ile ifade ederiz, gülünce yüzümüzde güller açar. Peki sadece mutlu olduğumuz için mü güleriz? Yoksa gülmenin başka amaçları da var mıdır? Bazen dalga geçmek için güleriz, bıyık altından. Bazen yasadığımız duruma tepki olarak acı acı güleriz. Yani gülmek için birden çok sebebimiz var aslında. Gülme konusuna ilk eğilen insanlardan biri evrim teorisinin en önemli ismi olan Charles Darwin. Darwin sadece gülümseme ve dolayısı ile mutluluk değil, insan yüzüne yansıyan duyguların evrensel olup olmadığını merak ettiği için dünyanın çeşitli bölgelerindeki tanıdıklarına 16 soruluk bir anket gönderdi. Aldığı sonuçları da 1872 yılında The Expression of the Emotions in Man and Animals adlı kitabında yayınladı. Kendi araştırması ve Guillaumme-Benjamin-Amand Duchenne'in çalışmaları sonucunda vardığı sonuç insan yüzüne yansıyan duyguların görünüşünün evrensel olduğu ve evrim sonucunda meydana geldiği idi. Darwin aynı duyguları gösteren insanların temelde aynı kas kasılmaları sonucunda duygularını ifade ettiklerine işaret ediyordu. Darwin haklı idi ama tam olarak onu kanıtlayacak deneyi bir fransız biliminsanı ondan yıllar sonra yapacaktı. Pan Am gülmesi /Duchenne Gülmesi/Önemli olan gözlerinin içinin gülmesi Hiç başınıza geldi mi ? Güzel bir ortamdasınızdır, her şey hoştur ve keyiflidir. Birden gruptan biri bir fıkra anlatır ve herkes güler. Ama bir dakika, siz fıkrayı anlamadınız ama zekanıza laf ettirmemek için güler gibi yapıyorsunuz. Acaba anlaşıldı mı yalandan güldüğünüz? Veya ilk defa buluştuğunuz güzel bir kıza bir fıkra anlattınız ve o da ne karşınızdaki kahkaha atmadı ama gülüyor. Acaba gerçekten mi gülüyor yoksa yalandan mı? Gerçek gülme ile yalandan gülmeyi nasıl ayırt edebiliriz? Devam etmeden önce öncelikle şu linke tıklamanızı ve kendinizi bu konuda sınamanızı öneririm. Linkte yer alan deneyle gerçek ve sahte gülmeyı ayırt etmede ne kadar başarılı olduğunuzu görebileceksiniz. Yazının devamında bunu nasıl yapabileceğinizi anlatacağım ancak önce kendinizi sınama zamanı. Deney en fazla beş dakikanızı alacak: http://www.bbc.co.uk/science/humanbody/mind/surveys/smiles/ Kolay değil, değil mi? Aslında gayet kolay, sadece kişinin gülme anında yüzünde nereye bakacağını bilmeniz gerekiyor. Gözlerinin kenarına. Şimdi aşağıdaki resme (resim 1) dikkatlice bakın lütfen. Aynı adamın iki farklı gülümsemesini görüyorsunuz değil mi? Peki hangisi gerçek? Dikkatlice bakılacak olursa iki resimde de dudakların kenarının yukarı doğru yükseldiği bariz, sadece dudaklara bakarsak ikisi de gerçek gülüş gibi duruyor. Gülme sırasındaki yüz fizyolojisini ilk inceleyenlerden biri 1806 doğumlu Guillaume-Benjamin-Amand Duchenne . Duchenne'in Teorisine göre insan ruhu ile yüz ifadeleri birbirine bağlantılı idi ve yüz kasları bu ifadeleri oluşturmakta önemli rol oynuyordu. Duchenne teorisini ispatlamak için ilginç bir deneye kalkıştı.Deneyi için yaşlı, dişsiz ve itaatkar bir adamı seçmişti özellikle. Bu saydığımız özelliklerine ilaveten yaşlı adamın Duchenne'in deneyi için hayati bir özelliği daha vardı: yüzü tamamen hissizde, acı hissetmiyordu. Böylece Duchenne deneğinin yüzündeki istediği kaslara elektrik akımı verip harekete geçirebiliyordu. Bir an için korkunç bir deneymiş gibi gelebilir ama unutmayın, deneğin yüzünde hiç his yoktu.(bkz Resim 2) Duchenne The Mechanism of Human Facial Expresssions adlı kitabında deneğini şöyle tarif eder: sanki bir kadavra üzerine çalışıyormuşçasına rahatlıkla yüz kaslarına istediğimi yaptırabiliyordum Deneyleri sırasında Duchenne sahte gülümseme ile gerçek gülümseme arasındaki farkı net bir şekilde gözlemler. Deneğinin yanaklarına elektrik verdiğinde Zygomatic Major kasları kasılıp dudaklarını gülümseme haline getiriyordu ve fakat yüzünün başka bir yerinde başka bir kas kasılmıyordu. Ne zaman ki deneğine komik bir fıkra anlatsa bu sefer sadece Zygomatic Major kasları değil aynı zamanda Orbicularis oculi kasları da kasılıyordu. Yani deneğin gözleri etrafındaki kaslar kasılıyordu ve kaz ayağı dediğimiz oluşum gözleniyordu. İnternet üzerinde yer alan bazı kaynaklar somurtmanın gülmekten daha fazla kas gerektirdiğini belirtiyor. Yaygın olan bilgi gülümsemenin 20 civarı, somurtmanın ise 43 kas gerektirdiği. Aslında gerçek bunun tam tersi. Gerçek bir gülme esnasında yüzünüzdeki kasların 12'si harekete geçmekte, somurtma esnasında ise 11. Gülme sırasında çalışan kaslar: Zygomaticus major ve minor. Ağzınızın iki köşesinde yer alan ve ağzınızı yanağınıza doğru uzatan kaslar (4) Orbicularis oculi. Gözlerinizi çevreleyen ve gülme esnasında kırıştıran kaslar. (2) Levator labii superioris. Dudak ve burnunuzun köşesini kaldıran kaslar (2) Levator anguli oris. Gülme esnasında ağzınıza açı kazandıran kaslar (2) Risorius. Ağzınıın kenarını yana doğru çeken kaslar (2) Gerçek bir gülme esnasında bu yukarıdaki on iki kas harekete geçip yüzünüzde güller açtırmakta işte. Peki gerçek olmayan bir gülmede? Gerçek olmayan bir gülmede sadece Zygomatic Major kaslarınız çalışıyor, orbicularis oculi kaslarınız çalışmıyor. Yani dudaklarınız kıvrılıyor ama gözlerinizin çevresi kırışmıyor. Sürekli gülme talimatı verilen ve yalandan da olsa yolculara sürekli gülümseyen Pan Am hosteslerine binaen psikologlar bu tür gülmeye Pan Am gülmesi diyorlar. (bkz. Resim 3) Resime dikkatlice baktığınızda hostesin sadece dudaklarının kıvrıldığını ama göz çevresinin kırışmadığını göreceksiniz. Çok sık ve içten gülen insanlarda göz çevresinin kırışması daha yüksek oranda bu yüzden. Gerçek gülümsemesi ile sahte gülümseme arasındaki farklar sadece kaslarla da sınırlı değil. Bu iki tip gülme beynin farklı bölgeleri tarafından kontrol edliyor. Pan Am gülmesi beynin motor korteksi tarafından kontrol ediliyor. Misal, beynin sol yarımküresindeki motor korteksi zarar görmüş bir hasta gülmeye çalıştığında dudaklarının sağ tarafı gerektiği gibi hareket etmiyor. Ancak içten bir gülümseme sırasında aynı hasta gayet güzel şekilde gülebiliyor. Yani, sahte gülme tamamen beynin motor korteksi tarafından kontrol edilen bir kas hareketi. Ama gerçek, içten bir gülme beynin içgüdü ve duyguları düzenleyen limbik bölgesi tarafından kontrol ediliyor. Yani gülümsemenin mekaniği aslında yüz kaslarımızın kasılmalarının sonucu. Yüzümüzdeki kaslar sayesinde nasıl güldüğümüzü açıklayabiliyoruz ve sahte ile gerçek gülümselemeri ayırt edebiliyoruz. Resim 1'e şimdi tekrar bakın lütfen? Hangisi gerçek gülüş? Evet, soldaki. Peki, ama neden gülüyoruz? Neden Gülüyoruz? Sevdiğimiz birini gördüğünde gülümseriz, bebekler annesini babasını görünce gülümser, sevdiğimiz biri güzel söz söyleyince güleriz, karşımızdakine dostluk mesajı vermek için güleriz vs vs. Gülümseme mutluluk ve neşe duygularının sonucu oluşan yüz ifadesinin önemli bir parçasıdır . Peki o zaman sadece mutlu olduğumuz için yalnızken de gülümser miyiz yoksa başkalarına mutlu olduğumuzu bildirmek için mi güleriz? İşte bu soru 1979 senesinde iki araştırmacının ilginç bir sosyal deney yapmasına yol açmış. İki araştırmacı, Robert Kraut ve Robert Johnston, gülümsemenin aynı hayvanlar dünyasında olduğu gibi karşıdakine dostane mesaj vermek için kullanılıp kullanılmadığını merak etmiş. Eğer evrimsel bakış açısı doğruysa gülümseme, aynı şempanzelerde olduğu gibi, sosyal ortamlarda daha çok gözlemlenmeli. Bu durumda gülümsemenin amacı dostluk kurmak veya karşımızdakine mutluyum mesajı vermek olacaktır. Kraut ve johnston deney gruplarını üç farklı şekilde oluşturmuş: Bowling oynayanlar, hokey maçı seyredenler ve yayalar. İlk grupta bowling oynayanlar farklı gözlemciler tarafından aynı anda gözlemlenir. Oyuncu labutlara doğru bakarken (yani kimse ile yüz yüze değilken ve oyuncu takım arkadaşlarına doğru döndüğünde. Gözlemciler aynı zamanda oyuncuların yaptıkları atışları ve başarılarını da ölçerler. Son olarak çeşitli yüz ifadelerini gruplarlar Böylece bir oyuncu bowling topunu yuvarladıktan sonra ve henüz arkadaşlarına dönmemişken ve daha sonra arkadaşlarına döndüğündeki yüz ifadeleri tek tek kayıt altına alır. Araştırmacılar ilk etapta 353 oyuncunun 1793 atışını incelerler, ikinci etapta ise 166 atış incelenir. Biraz daha farklı metodlar ama aynı mantık ile hokey taraftarları ve yayalar da incelenir. Hokey taraftarları takımlarının maç içerisindeki çeşitli durumlarına tepkileri uzaktan fotoğraflanır. Yayalar ise hava durumu ve sosyal etkileşime girmelerine göre gözlemlenir ve sonuçlar birbirine korele edilir. Sonuç olarak yazarlar her üç deneyde de gülümsemenin ,gülümseyen kişinin ruh halinden bağımsız olarak, daha çok sosyal etkileşim sonucu olduğu sonucuna varırlar. Daha önceden yapılan araştırmalar da, gülümseyenin ruh halinden bağımsız olarak, sosyal etkileşimin gülümsemenin önemli bir sebebi olduğunu gösteriyor. Yaptığımız 4 deneyde de gülümseme sosyal etkileşime kuvvetle bağlıdır. ..... Başka araştırmacılar da gülümsemenin çoğu zaman sosyal bağlamda gerçekleştiği sonucuna varmıştır. İlk andan itibaren gülümseme sosyallikle üretilmekte ve sosyal sonuçları vardır. Bebekler 1-5 aylık arası iken insan yüzü ve sesine gülümseyerek karşılık verirler (Sroufe and Waters, 1976). ..... Anaokulu öğrencileri arasında gülümseme sosyal etkileşimler bağlamında gerçekleşmektedir, mesela bir şey vermek, almak ve konuşmak gibi (Blurton-Jones, 1972). Anaokulu öğrencileri tanımadıkları birine yaklaştıklarında gülme eğilimindedirler ve aynı zamanda bir yabancı onlara gülümsediklerinde ona yaklaşma eğilimindedirler (Connoly & Smith, 1972) Yani, gülümseme aslında sosyal bir mesajdır. Gülümseme beraber yaşamak için etkileşime girmesi gereken türlerin üyeleri arasındaki etkileşimi kolaylaştırmak için evrilmiş bir sinyaldir . Gülümseme o kadar kuvvetli bir sinyalki otistik çocukların tedavisinde kullanılan robotların en temel aktivitelerinden biri. Uzaktan kumandayla yönetilen diğer bir robot olan Kaspar, gülümsemek, kaş çatmak, gülmek, göz kırpmak ve el sallamak gibi temel aktivitelerini otistik çocuklarla paylaşabilmek icin Hertfordshire Üniversitesi tarafından tasarlanmış. . California Üniversitesi insanlarla sosyalleşmek üzere geliştirilen bir robota iteratif bir süreç ile gülmeyi öğretmiş . Ama en önemlisi, gülmek iki yönlü bir süreç. İnsanlar mutlu olduğu için güldüğü kadar güldüğü için de mutlu olabiliyor. Yüzsel geribildirim hipotezine göre İstemsiz yüz hareketleri duygusal bir deneyim yaratacak çevresel bilgi sağlamaktadır . Stephen Davis ve Joseph Palladino tarafından 2000 yılında yapılan bir deneyde deneklere çizgifilm seyrettirilirken bir grup deneğe dudaklarının arasında, diğer gruba ise dişlerinin arasında kalem tutturulur. Dişlerinin arasında kalem tutan ve gülümseyebilen grup, dudaklarının arasında kalem tutan ve dolayısı ile gülümseyemeyen gruba göre seyrettikleri çizgifilmleri daha komik bulurlar. Daha da önemlisi sık ve içten gülen insanların hayatta başarılı olma ihtimali daha fazla. 1950'lerde California'da sadece kız öğrencilerin gittiği bir kolejdeki öğrenciler uzun süreli bir deneye gönüllü olarak katıldılar. Öğrenciler yıllar sonra araştırmacılar tarafından kendilerine yöneltilen ve özel hayatlarını, sağlıklarını ve mutluluk seviyelerini ölçen bir araştırmayı cevapladılar. Araştırmacılar daha sonra anket sonuçları ile öğrencilerin yıllık fotoğraflarını birleştirdiler. Sonuç olarak içten gülen öğrencilerin yalandan gülen öğrencilere göre ciddi bir fark ile evliliklerinin daha uzun sürdüğü, kişisel olarak daha mutlu ve daha sağlıklı oldukları ortaya çıktı. Gülüşün Gülden Güzel Gülmek her insana en yakışan yüz ifadesi. Karşımızdaki gülünce biz de rahatlıyoruz, biz de gülümsüyoruz çünkü gülümsemek bulaşıcı. Bu yazıyı hazırlarken bile sık sık gülümsedim, ne de olsa sadece gülümsemek bile insanı mutlu edebiliyor. Ama en önemlisi karşımızdakinin gülümsemesi bize kendimizi iyi hissetiriyor, hele ki sevdiğimiz insan gülümsüyorsa. Bir gün bir sahafta eski kitaplara göz gezdirirken elime aldığım bir kitabın arasından kağıt parçaları yere düştü. Kime yazıldığı belli olmayan bir not parçası, bitmemiş bir şiirin bir kaç dizesi gibiydi okuduklarım. Belli ki sevgiliye yazılmıştı, ne yazanın ne yazılanın kim olduğunu bilemiyorum. Kaç gülüşün var senin / kaç farklı şekilde kıvrılır o dudakların Sevindiğinde farklı / sevildiğinde farklı mı gülersin? Kaç gülüşün var senin / sayamadım bir türlü Sahafta bu toprakların yaşayan en büyük sesi yankılanıyordu... Gülüşün gülden güzel / Sevdim gönülden güzel Severim kiskanırım ben seni elden güzel Neşet Ertaş Not: Robert Johnson ve Rober Kraut'un makalesini paylaştığı için Nurdan Şentürk'e teşekkür ederim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/viking-savascilarinin-isildayan-ruhlari-kuzey-isiklari.html", "text": "Eğer günün birinde kış aylarında, açık bir havada yolunuz kuzey kutbuna yakın ülkelerden birine düşerse, başınızı kaldırıp gökyüzüne bakın. Gözünüzle görebileceğiniz en muhteşem doğa olaylarından birine şahit olabilirsiniz. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Kuzey Işıkları, ya da diğer adı ile auroralar yüzyıllar boyunca insanları büyülemiş, büyülerken bir yandan da merakını çelmiş astronomik olaylar. Kutup bölgelerinde karanlık gökyüzünde çoğunlukla florosan yeşil, nadiren de kırmızı, sarı ve hatta mavi görülen bu hareketli ışık huzmeleri, karanlık ve uzun kutup gecelerini büyüleyici bir şekilde aydınlatıyor. Astronomideki adı aurora olarak geçen bu fenomen, sıklıkla Kuzey Işıkları olarak adlandırılıyor. Aslında bu, çok da doğru bir ifade değil, çünkü auroralar aslında hem kuzey hem güney kutup bölgelerinde görülebiliyorlar. Kuzey kutup bölgesinden görülenlere Kuzey Işıkları , güney kutbundan görülenlere de Güney Işıkları adı verilmesine rağmen, güney kutup bölgelerinde Aborjinler dışında tarihsel bir yerleşim merkezi yokluğu nedeniyle Aurora Australis'ler çok ama çok geç fark edilmişler. Bu nedenle genelde Kuzey Işıkları ifadesi, yanlış olsa da hemen hemen her dilde kısaca auroralardan bahsetmek için kullanılıyor. Geceleri gökyüzünde birdenbire ortaya çıkan ve bir o kadar da beklenmedik şekilde kaybolabilen bu gizemli ışıklar, tarihler boyunca kutup bölgelerinde yaşayan çeşitli halkların efsanelerini süslemiş. Odin'in hizmetkarlarından, Kızılderililerin kutsal ruhlarına İskandinavya'nın kuzeyde yaşayan kavimlerden biri olan Vikingler, savaşta ölen kahramanların ruhlarını, Odin'in kadın savaşçı hizmetkarları olan Valkyrie'lerin taşıdığına inanıyorlardı. Valkyrie'ler, sadece savaş sırasında ölmek üzere olan savaşçılara görünüyorlar, savaşçı öldürücü darbeyi aldığında da onun ruhunu yanlarına alarak göklere yükseliyorlardı. İşte, auroralar atları ile kahramanları Valhalla'ya taşıyan bu kadın savaşçıların kalkanlarından ve silahlarından çıkan yansımalardı. Finlandiya, Norveç ve İsveç'in Kuzey Kutup Dairesi içinde kalan bölgelerinde çok eski tarihlerden bu yana yaşamakta olan bir etnik grup olan Laponlar bu ışıkların ölenlerin Dünya'yı terketmekte olan ruhları olduğuna inanıyorlardı. Işıklar gökyüzünde belirdiğinde herkes sessizleşiyor, çocuklar oyun oynamayı bırakıyorlardı. Işıklara saygısızlık etmenin çok büyük şanssızlık, hastalık ve hatta ölüm nedeni olduğuna inanıyorlardı. Lapon şamanlar, ışıklar ortaya çıktığında üzerinde aurora sembolleri resmedilmiş davullarını çalıp auroraların gücünü kendi bedenlerine hapsetmeye çalışıyorlardı. Kuzey Kanada ve Alaska kızılderililerinin mitolojilerinde auroralarla ilgili benzer inanışlar mevcuttu. Kanada kızılderilileri bu ışıkların ölen atalarının ruhları olduğuna inanırlarken, Yukon bölgesindeki kızılderililer avladıkları hayvanlara ait ruhlar olduğunu düşünmekteydiler. Grönland Eskimoları, doğum sırasında ölen çocukların ruhlarının gökyüzüne yükselip aurora haline geldiğini ve orada dans ettiklerine inanıyorlardı. Auroralar pekçok kavmin mitolojisini süslemekle kalmamış, ortaya çıkış nedenleri de uzun zaman insanların aklını meşgul etmiş. Mitolojik hikayeler bir yana, son yıllara kadar nasıl ve neden ortaya çıktıkları pek de bilinmediğinden yakın zamana kadar gizemlerini korumuşlar. Ancak, günümüzde artık bu müthiş ışık gösterisini Dünya'mızı aydınlatan Güneş ve Yerküre'nin manyetik alanına borçlu olduğumuzu biliyoruz. Güneş rüzgarları ve Manyetosfer Auroralar, Güneş'ten yayılan yüksek enerjili atomaltı parçacıkların, atmosferin üst tabakalarındaki atomlarla çarpışması sonucu ortaya çıkıyorlar. Güneş rüzgarları ile yayılan bu parçacıklar, Dünya'nın manyetik alanı etkisine girerek, manyetik kutup bölgelerinde atmosfere giriyorlar ve atmosferdeki atomlar ile çarpışarak bu atomların elektronlarının enerjisini artırıyorlar- ki buna eksitasyon deniyor-. Enerjisi yükselen elektronlar, orjinal enerji seviyelerine geri dönerken ortama bir foton salıyor, yani ışıldıyorlar. Atmosferdeki farklı atomlar farklı enerji seviyelerine sahipler. Bu nedenle, Güneş'ten gelen parçacıkların çarptığı atomun cinsine göre farklı miktarlarda enerji salınımı meydana geliyor, bu da farklı renklerde Aurora oluşumuna neden oluyor. Oksijen atomları kararlı hale dönerken iki farklı şekilde ışıyabiliyorlar: Saniyenin üçte ikisi gibi kısa bir süre ışıdıklarında yeşil ışık, 2 dakika gibi uzun süre ışıdıklarında ise kırmızı ışık salıyorlar. Atmosferin üst tabakaları oksijenden zengin olmasına rağmen buralarda madde yoğunluğu seyrek. Bu nedenle oksijen atomu ile Güneş'ten gelen yüksek enerjili parçacıkların çarpışması oldukça nadir oluyor ve yakında etkileşime geçecek başta atom olmadığı için uzun sürüyor. Bu nedenle atmosferin üst tabakalarında genelde kırmızı aurorlar görülüyor. Aşağılara inildikçe atomlar birbirine yaklaşıyor ve ışıma süresi düşüyor, böylece daha kısa süreli ışıma ile ortaya çıkan yeşil Aurorlar görülmeye başlıyor. Azot atomları ise maviden kırmızıya uzanan bir renk yelpazesine sahip ve ortaya çıktıklarında oksijen atomlarının ışımını engelleyerek kendi renklerini öne çıkarıyorlar. Aurorolar ortaya çıktıklarında sabit durmuyorlar, dalgalar halinde kıvrılıp bükülüyor ve gökyüzünde adeta dans ediyorlar. Bu hareketin nedeni ise Dünya manyetik alanındaki dalgalanmalar. Dünya'nın manyetik alanı dalgalandıkça atmosfere giren yüklü parçacıklar farklı yerlerdeki atomlarla çarpışıyor. Bu hareket, aurorların bir şelale gibi gökyüzünde akmasına, kıvrılıp bükülüp renk ve şekil değiştirmelerine neden oluyor. Ya diğer gezegenler? Auroralar, manyetik alanı olan hemen her gezegende gözlenebiliyor. Hubble teleskobu sayesinde artık oldukça şiddetli manyetik alanlara sahip olan Jüpiter ve Satürn gezegenlerinde de aurora görüldüğünü biliyoruz. İlaveten, Jüpiteri'in uydularından Io, Avrupa, ve Ganimet'teki Aurorolar da Hubble teleskobu ile görüntülendi. Daha zayıf manyetik alana sahip olan Venüs ve Mars gezegenlerinde de nadir de olsa auroraların ortaya çıktığı biliniyor. Kendi gözümle görmeden inanmam diyenlere... Auroraları görmek ne yazık ki biraz şans işi. Sırf auroraları görmek için kutup bölgesine gidip günlerce bekleyip göremeden dönen çok insan olduğu gibi, gidiş amacı olmamasına rağmen tesadüfen denk gelip izlemiş pek çok kimse de var. Auroraların gözlenebilmesi için birkaç koşulun bir arada bulunması gerekiyor. Öncelikle elbette yüksek bir aurora aktivitesi gerekli. Auroralar Güneş'ten gelen parçacıklar sonucunda ortaya çıktıkları için Güneş aktivitesinin yükseldiği zamanlarda görülme sıklıkları ve şiddetleri anlamlı şekilde artıyor. Güneş lekelerini ilk gözlemleyen kişi olan Galileo, zaman içinde bu lekelerin sayısında artış olduğunu fark etmişti. İzleyen yıllarda yapılan gözlemler sonucunda bugün Güneş'in ortalama 11 yıl süren bir devinim içinde olduğunu biliyoruz. Her 11 yıllık dönem, göreceli olarak az sayıda Güneş lekesi ile başlıyor, zamanla Güneş yüzeyindeki lekeler ve manyetik aktivite artıyor, hatta şiddetli manyetik fırtınalar ortaya çıkıyorlar. 11 yıllık dönemin ortalarında Güneş aktivitesi tepe noktasına varıyor daha sonra yavaş yavaş azalarak sönüyor. Şu anda Güneş aktivitesinin en yüksek olduğu döneme girmiş bulunmaktayız. 2012 yılı ve önümüzdeki birkaç yıl Güneş manyetik aktivitesi epey yüksek olacak ki bu da auroraların hem görülme ihtimalini hem de şiddetlerinin ciddi anlamda artıracak bir durum. Ama ne yazık ki ülkemizin bulunduğu bölgeden aurora gözlemleme şansı Güneş aktivitesi ne kadar yüksek olursa olsun oldukça düşük. Her ne kadar tarihte çok nadir de olsa Yunan Adaları kadar güney bögelerden bile birkaç defa aurora gözlemlendiğine ilişkin kayıtlar varsa da, illa kendi gözüyle görmek isteyenlere kuzey ülkelerinden birine gitmelerini öneririm. Yüksek manyetik aktivite zamanında kuzey kutup dairesinin daha da kuzeyinde hemen her gün aurora gözlemlemek mümkün, elbette hava bulutlu olmadığı sürece. Ve gelelim en önemli konuya, evet maalesef kuzey ışıkları karanlıkta görünüyor, bu nedenle önerilen kışın gitmeniz. Kışın derken, gideceğiniz yerin kutup bölgesi olduğunu ve kış mevsiminde ortalama sıcaklığın -40C ıle -20C civarında seyrettiğini anımsatmakta yarar var, sıkı giyinin. Kara kışta ne işim var kutuplarda, sıcacık evimde otururum diyorsanız, fotoğrafçı Terje Sorgjerd'in yüksek çözünürlükteki fotoğrafları ile oluşturduğu şu time-lapse video sizi o anı yaşamaya epey yaklaştıracaktır. Işıkları kapayın, arkanıza yaslanın ve bu büyülü doğa olayının keyfini çıkarın... The Aurora from TSO Photography on Vimeo. Meraklısına notlar: * Bilinen en eski aurora kaydı M.Ö. 560 yılında Kral Nabukadnezzar zamanında bir kil tablete düşülmüş. * Vikingler, pekçok diğer kavmin aksine ölümden sonra iyilik ve kötülüğün cezalandırıldığı bir cennet-cehennem kavramına inanmıyorlardı. Savaş ve cesaretin toplumun en önemli değeri sayıldığı bu toplum için ölümden sonraki yaşam ancak bir durumda anlam ve önem kazanıyordu: Savaşmak. Vikingler, günün birinde Dünya'yı yöneten Asgard Tanrıları ile bu tarnıların ezeli düşmanı olan Buzul Devleri'nin Dünya'ya hükmetmek için savaşa tutuşacağına inanıyorlardı. Bu savaşa hazırlanmak ölümden sonraki yaşamın tek amacı idi. Eceli ile, yaşlılık veya hastalıktan ölenlerin ruhları uçsuz bucaksız karanlıklar ülkesi Niflheim'da yitip gidecek olmasına rağmen, savaşırken ölenler kıymetliydi. Bu kahraman askerler son savaşlarındayken yanlarında Odin'in hizmetkarları kadın savaşçılar olan Valkyrie'ler beliriyor, yakında ölecek kahramanla birlikte kılıç sallıyor, öldürücü darbeyi alan savaşçının ruhunu atlarının terkisine atıp Valhalla'ya götürüyorlar, arkalarında gökyüzünde ışıldayan izler bırakıyorlardı. * Auroralar, kuzey yarımkürede Eylül-Ekim ve Mart-Nisan aylarında ortaya çıkıyorlar. * Sıklıkla aurora görülen belirli başlı gözlem evlerinde gerçek zamanlı webcamlar aracılığı ile auroraları görebilirsiniz. Ancak unutmayın, görebilmeniz için kameranın bulunduğu yerde gece olması ve havanın açık olması gerekli. Webcamlere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz. - Laponya, İsveç - Fairbanks, Alaska - Yellowknife, Kanada - Tromsö, Norveç * İlla kendi gözümle göreceğim diyenler için göreceli olarak kolay gidilebilecek yerlerden biri İsveç Kiruna kasabası. Kiruna ilgili detay bilgi Kiruna Turizm web sitesinde mevcut. * Aurora fotoğrafı çekmek oldukça zor, epey iyi bir makine ve soğuğa dayanıklı ekipman gerektiriyor. Fotoğraf çekmeyi planlıyorsanız ekipman, ayarlar ve diğer püf noktalarını araştırmanızı öneririm."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/dosyalar/yapay-zekam-civanim.html", "text": "Oyunlar ile bilgisayarlarımıza, akıllı makineler ile gündelik yaşamımıza girdi; yetmedi, robotlar ile geleceğimizin dünyasını şekillendiriyor. IBM'in Watson projesi ile de hastanelere ve hatta evlerimize sokulmaya çalışan yapay zekanın derdimize derman olup olamayacağını inceleyeceğiz. İnsan zekasını henüz tamamen açıklığa kavuşturamamış insan ırkı olarak, yapay zekayı tanımlamaya çalışmak ne kadar doğru bilemiyorum, çünkü teorik olarak yapay zekanın işleyişi makinelerin insan zekasını simüle edebilmeleri prensibi üzerine kurulu. Ancak çok kaba bir söyleyişle yapay zeka, insanlar tarafından programlandıkları çerçevenin ötesinde düşünme ve yaratma yetisine sahip olan makineleri betimlemek için kullandığımız tabir . Daha detaylı tanımlamalar illa ki içinde eksiklik veya çelişki barındırıyor. Üstelik, yapay zeka kavramı, insan algısının, bilimsel buluşların ve teknolojik gelişmelerin ışığında da zaman içinde değişimlere uğramış durumda. Örneğin 20. yüzyılda, bugün her yerde rastladığımız kahve veya kola makinaları yapay zekaya sahip robotlar olarak görülüyor olmuş olsa da, 21. yüzyılda artık bu aletleri sadece birer otomat olarak tanımlıyoruz. Bu yazının uzuncana bir felsefe yazısına dönmesini istemediğim için, yapay zekanın tanımı sorunsalını burada kesip, zaman içinde insan ve yapay zekayı karşı karşıya getiren mihenk taşlarına kısaca göz atalım. Yapay zekanın ilk örnekleri için zamanda yüz değil, bin değil, binlerce yıl geri gidiyoruz. Yunan mitolojisinde teknoloji ve artizan tanrısı Hephaestus ile mimar Pygmalion akıllı robot olan Talosu yaratırlar. Efsaneye gore bronzdan dev bir adam şekliyle vücut bulan Talos (bkz. Şekil 1), Europa isimli bir kadını korumak için Girit adasının çevresini her gün 3 kez dolaşıyordu. (Bekçilik işlerini üstlenen robotların atası olarak bakabiliriz .) Wolfgang von Kempelen tasarladığı satranç oynayan robotu Mekanik Türk ile 1769 yılında Avrupa turuna çıkar (bkz. Şekil 2). Vezir kıyafetli bir robotun o zaman için sadece satranç taşlarını hareket ettirecek mekanik hareketleri yapabiliyor olmasının inanılmazlığını bir kenara koysak bile, karşısına çıkan her rakibi bir bir yenmesi de muhteşem bir yapay zekaya sahip olduğa dalaletti. İçinde dönen çarklar, manivelalar ve mekanik aksamları ile herkese kendini hayran bırakan bir robot tasarlamıştı. Napoleon Bonaparte ve Benjamin Franklin gibi devlet adamlarının da yenildiği bu robotun foyası yaklaşık 50 yıl sonra ortaya çıktı . İçinde son derece yetenekli satranç oyuncularının oturuyor olması ve bu kişinin bir mekanizma yardımıyla robotun kolunu oynatıyor olması insanlık tarihinin en büyük hilelerinden biri olarak anılır. Ancak, burada vurgulanması gereken nokta, insanların belki de tarihte ilk kez insan ve hayvan dışı bir zeka gösterisinin, büyüyle veya mucizeyle değil de, bir düzeneğin kendine has zekası ile açıklanmasına inanmaya meyil göstermiş olmaları. 1950 yılında Alan Turing'in makine zekasının ölçüsü olarak Turing Testi'ni tanıtmasının hemen ardından, dama ve satranç oynayan programlar yazılarak yapay zekanın ilk pratik örnekleri de verilmeye başladı. Bir satranç programının insan ile kapışabilecek kapasiteye ulaşabilmesi için neredeyse 50 yıl daha gerekliydi. IBM'in satranç programı Derin Mavi Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov ile maça hazırdı (bkz. Şekil 3). Şah mat! İnsanlık olarak yapay zeka karşısında ilk büyük yenilgimizi almıştık. 2011 yılına geldiğimizde ise IBM hepimizi şaşırtacak bir başka uygulama ile insan zekasını karşısına aldı. Riziko adıyla da TRT 1 ekranlarında boy göstermiş olan Jeopardy! oyununda, insanlarla kapışacaktı. Bu oyunda amaç, yarışma sunucusu sorunun ipucunu verdikten sonra, bir butona olanca şekilde hızlıca basmak ve ipucuna karşılık gelen doğru soruyu bulmaktı. Bzzzttt! Butona erken basıp doğru cevapları veren Watson insanlığa yapay zeka karşısında ikinci büyük yenilgisini tattırdı! Watson'un rakiplerini silip süpürdüğü bir videoyu aşağıda seyredebilirsiniz. Watson'un 2011 yılında insan rakiplerini yenmesinin ardından, bir sonraki hedefinin tıbbi teşhis ve tedavi tavsiyesi alanlarında da boy göstermek olduğu haberleri yayılmaya başladı. Bu gerçekten de çok iddialı bir projeydi ve gerçekleşmesi halinde insanlığa faydası çok büyük olacaktı. Yazının ilerleyen bölümlerinde Watson'un nasıl olup da insanı yenebildiğini ve gelecekteki olası katma değerlerini inceleyeceğiz. Yapay Zeka Watson Watson (bkz. Şekil 4), IBM'in DeepQA projesinde çalışan bir araştırma takımının geliştirdiği ve doğal dil ile sorulan sorulara yanıt verebilme becerisine sahip akıllı bir bilgisayar sistemi. İsmini IBM'in ilk patronu olan Thomas J. Watson'dan almış. IBM Watson'un yapay zekasının doğal dil işleme, bilgi erişim algoritmaları, bilgi temsil ve muhakeme yöntemleri ve makine öğrenmesi teknolojilerini kullanarak hipotez geliştiren, çoklu kanıt toplayan, analiz yapabilen ve değerlendirmeye tabi tutabilen bir uygulama olduğunu söylüyor. 500 gigabaytlık veriyi bir saniyede işleyebilen Watson'un donanım maliyeti 3 milyon dolar. Bilgisayar konusunda uzman olan okuyucalarımız için şu iki bilgi ilgi çekici gelebilir. 1) Bu tarz bir donanımla (80 TeraFLOPS işlem yapma kapasitesine sahip) kendisine süper bilgisayarlar sıralamasında 94. sıradan yer buluyor. 2) Veri tabanındaki tüm içerik Watson'un sabit disklerine değil de, daha hızlı olduğundan RAM'ine yükleniyor . Ve sonunda tasarımı tamamlandıktan sonra, 2011 yılında Watson'un yeteneklerini insan-makine kapışması için yeniden düzenlenmiş olan Riziko yarışmasında görme imkanı bulduk. Watson'un rakipleri ise hiç de yabana atılacak cinsten insanlar değildi: Brad Rutter, Riziko'da tüm zamanların en çok para kazanan yarışmacısı ve Ken Jennings, bu yarışmayı en uzun süre kazanmayı başaran kişi olarak (74 kez üstüste) ün yapmışlardı. Watson ipuçlarını insanlara göründüğü anda elektronik yazılı metin formatında aldı. Bu metin içerisindeki anahtar kelimeleri ve cümle parçacıklarını istatistiksel cümleciklere çevirdi. Watson'un getirdiği yenilik bu işlemi yapacak algoritmaların yeni olması değil, binlerce dil analiz algoritmasını eş zamanlı olarak ve çok hızlı bir şekilde yürüterek doğru cevaba ulaşmaya çalışmasıydı. Watson, çoğunlukla birbirleriyle de yarışan bu algoritmaların, birbirlerinden bağımsız olarak kendi buldukları olası cevapları değerlendirme işini üstleniyordu. Ne kadar çok aynı sonuca ulaşılırsa, cevap da o kadar güvenli oluyordu. Ayrıca müstakbel cevaba karar verdikten sonra sağlamasını da tüm veritabanıyla karşılaştırarak yapıyordu. Watson metinden konuşmaya çevrilmiş elektronik sesiyle konuşuyor ve vermesi gereken cevabı programın formatı gereği soru cümlesi şeklinde iletiyordu. Yarışma sırasında gözlenen en belirgin detay Watson'ın düzenli olarak insan rakiplerinden hızlı bir şekilde cevap butonuna basmasıydı, ancak bazı kategorilerde hata oranının yüksek olması rakiplerine de oyunda kalma şansı veriyordu. Her ipucu için, Watson en olası üç adet cevabını güvenilirlik dereceleriyle ekrana yansıtıyordu. Yaklaşık 4 terabayta yaklaşan ve 200 milyon sayfadan oluşan, yapılandırılmış ve yapılandırılmamış veriye ulaşım imkanı vardı. Vikipedi'nin ingilizce versiyonundaki tüm verilere erişimi olan Watson'un internet bağlantısı yoktu. Bu yarışmanın sonunda Watson birincilik ödülü olan 1 milyon doları hanesine yazdırırken, rakipleri Ken Jennings and Brad Rutter 300,000$ ve 200,000$ ile yetinmek zorunda kaldılar. Doktor Watson Yarışmanın hemen ardından IBM, Nuance Communications Inc., Columbia Üniversitesi ve Maryland Üniversitesi ile gerçekleştirdiği işbirliği sonucu olarak Watson'u doktorların tanı koyma ve tedavi önerilerine yardımcı olacak bir teşhis aracı olacak düzenleyeceklerini duyurdu . Gerçek laboratuvar testlerinin ise 2012 yılında başlaması öngörülüyordu. Bu haberin üzerinden aylar geçmeden IBM'in ABD'nin en büyük sağlık yardım kuruluşu olan WellPoint ile vardıkları anlaşmanın detayları duyuruldu : IBM Watson teknolojisinin ilk ticari uygulamasını hayata geçirmek adına, WellPoint Watson bazlı çözümlerini hasta bakım hizmetlerini iyileştirmek üzere geliştirmeye karar vermiştir. Bu sayede milyonlarca Amerikalı'ya güncel ve kanıta dayalı sağlık hizmeti sunmayı taahhüt etmektedir. IBM ise bu çözümlerin üzerinde uygulanacağı temel Watson teknolojisini ve entegrasyonu sağlamakla yükümlüdür. Peki WellPoint'in bu politik açıklamasının altında yatan beklentileri, yani Watson'un bizlerin hayatlarını kolaylaştıracak, insanlığın yararına hizmet edecek faydaları nelerdir? Watson'un insan dilinin içerik ve anlamını analiz edebilme ve çok geniş kapsamlı bilgi bankasını çabuk bir şekilde işleyebilme yetileri sayesinde, hastanın durumuna uygun seçenekleri önermesi, karar verecek doktorlara ve hemşirelere en yüksek ihtimalli tanıları ve tedavileri önermeleri konusunda yardımcı olması projenin öncelikli amacı. Doktorlar Watson'a yüklenmiş hastanın tıbbi geçmişini, son test sonuçlarını, önerilen tedavi protokollerini, hastalıkla ilgili en son geliştirilen tedavi yöntemlerini ve hatta son yıllardaki dünya çapında yapılmış tüm bilimsel araştırma bulguları konusunda danışabilirler. Hatta Watson doktorlara farklı ilaçlar arasındaki etkileşimleri daha iyi bir şekilde dengeleyecek ve böylece başarı oranı en yüksek olacak tedavi seçeneklerini daraltarak en doğru ve en hızlı tedavinin seçiminde yardımcı olabilir. Ayrıca hastanın doktoru ve sağlık planı arasındaki iletişimi yöneterek, karmaşık vakaların klinik incelemerinin daha verimli bir şekilde sonuçlanmasını sağlayabilir. Hastaların yaşadıkları çevrede, belirli bir hastalığı tedavi etme konusunda en başarılı doktorlara yönlendirilmesini bile sağlayabilir. Bir diğer dikkate değer nokta da dünyadaki doktor açığı sayısı. Amerikada 20.000 doktor açığı olduğu iddia ediliyor . Keza, Türkiye'de durum daha da vahim: her 100 bin kişiye 86 uzman hekim düşerken, Avrupa'da bu rakam 272 . Watson'a ulaşım imkanının bu durumu düzeltmede faydası olabileceği söyleniyor. Watson'un faydalarını konuştuktan sonra, gelelim aynanın diğer yüzüne: Tüm bunların gerçekleşmesi için hastanın tıbbi geçmişinin Watson'un rahatlıkla ulaşabileceği ve anlayabileceği cinsten elektronik olarak saklanıyor olması gerekiyor. Şu anda sadece belirli hastanelerin belirli hastalıklarınızın bilgilerini, kendilerine has programlar yardımıyla tuttuğunu düşünürseniz, çok geniş çaplı, büyük yatırımlar ve neredeyse tüm sağlık bilgi-sisteminin bir revizyondan geçmesi gerektiği aşikar. Diğer bir sorun da, neredeyse hiçbir doktorun kendi profesyonel kararlarının başkaları tarafından yargılanmasından hoşlanmıyor olmaları, özellikle de bir yapay zeka tarafından . Ayrıca, doktorlar kendi tanılarının Watson'un koyduğu tanılarla mukayese edilip, üstüne bir de bu kararlar baz alınarak değerlendirmeleri konusunda çekinceli davranacaklardır. Ofis çalışanlarının günümüzde maruz kaldığı, her hareketlerinin denetlenmesini sağlayan işyeri gözetleme sistemleri, ses kayıtları, klavye tuşu takip sistemleri gibi doktorların da performansları, Watson'un vardığı kararlarla kıyaslanabilecek. Özellikle sigorta şirketlerinin sağlık hizmetlerini ve sektörünü domine edip şekillendirmeye başladığı günümüzde, bu şirketler Watson teknolojisinin kullanımını tanı koymayı hızlandırmasından dolayı tercih edebilirler . Bu da şu anda doktorunuzla hastalığınızı tartışarak geçirdiğiniz zamandan çok daha azına razı olmanız gerektiği anlamına geliyor. Haliyle doktorlar için ise günde daha fazla hastaya bakma zorunluluğu demek oluyor. Bu uygulamayı daha da çelişkili hale getirecek nokta ise hastaların Watson'a bizzat danışabilecek olmaları durumunda yaşanacak. Doktorlar, şu anda bile hastaların internette dolaşıp kendi hastalıklarına kalıcı çözümler aramalarından, okudukları şeyleri yanlış yorumlayıp kendilerine teşhis koymalarından ve hatta saplantılı bir şekilde bu yanlış teşhislerine kendilerini inandırmalarına müteakip ruhsal çöküntüler yaşamalarından şikayetçi durumdalar. Watson'un tanısı doktorun tanısından farklı olduğunda yaşanacak sorunlar her iki tarafta da çok derin yaralar açabilir . Diğer tartışmalı konu ise Watson'u kullanmanın yasal boyutu . Acaba Watson'un koyduğu tanının yanlış olması durumunda IBM'i dava edebilecek miyiz? Doktorlar yaptıkları hataları Watson'un üzerine yıkabilecekler mi? Watson'un teşhislerinin doğruluk beklentileri yasal çerçevede nasıl tanımlanacak? Sağlık hizmeti gibi kutsal bir amacı hedefleyen ancak doğası gereği de kar amacı güden bir sağlık yardım hizmeti şirketi, örn WellPoint, Watson'u çoğunlukla başarılı olan en ucuz tedaviyi seçmesi için mi programlar, yoksa bireysel olarak hastaya uygun olan daha pahalı bir tedaviyi mi? Watson'un da sağlık sektöründe boy göstermesiyle gelecek yıllar çok enteresan gelişmelere gebe olacak gibi. Ancak hepimizin cevaplaması gereken 3 önemli soru var: 1) Doktorunuzun Watson'u kullanarak hastalığınızı teşhis etmesi konusunda ne düşünürsünüz? 2) Kendinizin veya çocuklarınızın hastalıklarını teşhis edecek Watson'a birinci elden, evinizden, yani direk ulaşım imkanınız olsun ister misiniz? 3) Şayet Watson'un teşhisi doktorunuzun koyduğu teşhisten farklı olursa, hangisine inanırsınız?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/gorsel/eric-topol-tip-biliminin-kablosuz-gelecegi.html", "text": "Mobil cihazlar, son yıllarda iletişim teknolojilerinde en hızlı büyüyen pazar payına sahip sektör haline geldi. 2010 yılı sonunda dünya nüfusunun %70'i mobil bir iletişim cihazı kullanmaya başladı, 2014 yılında ise mobil inetrnet kullanımının masaüstü bilgisayar kullanımını kat kat geride bırakması bekleniyor. Mobil teknolojideki bu artış, insanların bilgiye bakış açısını da değiştiriyor. Artık çoğu kullanıcı online sosyal medya kullanarak ne yaptığını, ne düşündüğünü birbirleriyle paylaşıyor. Bu paylaşım ortamı, sağlık sektöründe artmış farkındalık olarak kendini gösteriyor. Sosyal medya, motivasyon verici uygulamalar, benzer hastalıklara sahip kişileri bir araya getiren siber-topluluklar sağlık sektörünün geleceğini şekillendirecek olan mobil sağlık teknolojisine de yön vermekte. Mobil cihazlar artık sağlık alanında veri toplama ve paylaşmada kullanılıyor, kayıt tutuyor ve kullanıcının verilerini analiz etmesini sağlıyorlar. Bunun sonucunda klinik karar destek mekanizmalarından, kronik hastalık yönetimine, davranış değişikliği programlarından veri analizine dek uzanan pek çok alanda yeni ufuklar açıyorlar. Dünyanın önde gelen Kardiyologlarından olan ve şu anda sağlıkta inovasyon, kablosuz sağlık uygulamaları ve genomik tıp üzerine çalışan California'daki Scripps Translational Science Institute yöneticiliğini yapan Dr. Eric Topol, 2009 yılında TEDMED bünyesinde verdiği ekteki konuşmasında yakında akıllı telefonlarımızı kullanarak yaşamsal verilerimizi ve kronik hastalıklarımızı nasıl kontrol edeceğimizi anlatıyor. Gelecekte, tıp alanında hepimizi hastane yataklarından uzak tutma konusunda yardımcı olacak tıp bilimine yön verecek kablosuz cihazlara dikkatimizi çekiyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/guncel/bir-baskadir-titanda-bahar.html", "text": "NASA'nın Cassini uzay aracından çekilen görüntülere dayanarak yapılan bir dizi çalışma, Titan'da Dünya benzeri bir mevsim döngüsü olabileceğini gösterdi. Kendi güneş sistemimizde olası konak hayallerimizi süsleyen Satürn'ün Titan uydusunu inceleyen bilim adamları, Cassini tarafından çekilen fotoğraflara dayanan bir dizi yeni çalışmayla Titan bulmacasını çözmeye yönelik önemli bulgular ortaya koydular. Cassini bilim adamı Conor Nixon ve Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Fizik Laboratuvarı'ndan Ralph Lorenz, Titan atmosferinde ve yüzeyinde Dünya'da olduğu gibi bulutlar, yağmurlar, vadiler ve göller olabileceğini, ayrıca beklenmedik bir şekilde Titan'da bir mevsim döngüsü bulunabileceğini ifade ettiler. Stephan Le Mouelic'nin liderliğindeki, Nantes Üniversitesi bünyesinde bulunan Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi 'te çalışan diğer bir Cassini ekibi Titan'ın kuzey kutbundaki bulutu inceleyerek mevsimsel değişimler hakkında yeni bulgular ortaya koydular. Mouelic ve ekibinin incelediği, beş yıldan uzun bir süredir Cassini'nin görsel ve kızılötesi haritalama spektrometresinden elde edilen ve yeni yayınlanan bir fotoğraf seti, kuzey yarım küreye yaz gelmesiyle birlikte bulut katmanının inceldiğini ortaya koyuyor. Cassini'nin 2004 yılında Satürn sistemine varmasıyla ilk kez tespit edilen bulutu incelemek için 2006 yılı Aralık ayında doğan fırsatı değerlendiren bilim adamları, kuzey kutbunun 55 derece kuzey enlemi üzerinde kalan kısmının tamamının bulutla kaplı olduğunu tespit etmişlerdi, ancak 2009 yılında incelen bulutlar yüzeyi açık ettiler ve Kraken Mare adı verilen hidrokarbon denizi ve onu çevreleyen gölleri gözlemleme şansı buldular. Le Mouelic'e göre her bir fotoğraf sırayla bakıldığında Titan atmosferinin mevsimlere göre değiştiğine dair önemli kanıtlar sunuyor. Titan'ın mevsimsel farkları değil, gece-gündüz farkları da araştırma konusu oldu. Cassini'nin kompozit kızıl ötesi spektrometresi, ise Titan'ın yüzey sıcaklığını inceledi ve Goddard'dan Valeria Cottini tarafından yönetilen başka bir ekip Titan'ın gece/gündüz sıcaklıkları arasında fark olduğunu ortaya koydu. Bu fark, 1,5 Kelvin kadar küçük, zira Titan'ın bir günü 16 Dünya gününe eşit. Londra Üniversitesi Akademisi'nden Dominic Fortes'a ait bir başka makale ise Titan'ın Dünya benzeri jeolojik yapıya sahip bir yüzeye sahip olabileceğini belirtti. Cassini Radyo Bilimi Deneyi kapsamında elde edilen verileri kullanarak çeşitli modeller geliştiren Fortes, uydunun çekirdeğinin beklenenden daha az yoğun ama yüzeyden daha yoğun olduğunu gösterdi. Fortes'in yeni modeli, Titan atmosferinde bulunan ve çekirdekten kaçamıyor gibi görünen metan ve argon-40 varlığını açıklamanın zorluğuna da dikkat çekiyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/guncel/dunyanin-en-kucuk-bukalemunu.html", "text": "Araştırmacılar, geçtiğimiz aylarda Madagaskar Yağmur Ormanları'nda dünyanın en küçük sürüngeni olduğu düşünülen dört yeni bukalemun türü keşfettiler. Türün yetişkinlerinin burun ucundan kuyruk ucuna uzanan boyu 2.5 cm civarında. Keşfedilen yeni bukalemunlar yaprak bukalemunları da denen Brookesia türünün üyeleri. Bu türe ait diğer bukalemunlar da oldukça küçük, yetişkinlik boyları diğer bukalemun türlerinin yavru halleri kadar. Ancak yeni keşfedilen Brookesia micra, türün diğer üyelerinden çok daha küçük. Brookiesa cinsi bukalemunlar çok dar bir alanda yaşıyorlar. Türün üyelerinin yarısı tek bir bölgede sınırlı. Yeni bulunan en küçük bukalemun türü olan Brookesia micra ise sadece Nosy Hara isimli küçük bir adada yaşıyor. Bu tip ekstrem minyatürizasyon, özellikle ada popülasyonlarında sıklıkla karşılaşılan bir durum. Ada Cüceleşmesi denen bu durum, genelde küçük adalarda mahsur kalan türlerde sık gözlenen bir evrimsel süreç. Ada cüceleşmesinin, kısıtlı çevrede yiyecek miktarının da kısıtlı olması ve bu ortamda yaşayan canlıların zaman içinde doğal seçilim ile boyutlarını küçülterek bu kaynak azlığına adapte olmaları sonucu ortaya çıktığı düşünülüyor. Küçük canlılar, daha az kaynak tüketiyorlar, bu da kaynakların sınırlı olduğu bir ortamda mensup oldukları türün başarısı için önemli bir faktör. Araştırmayı yürüten sürüngenbilim uzmanı Frank Glaw basın açıklamasında Bu cüce sürüngenlerin ekstrem minyatürizasyonu, beraberinde vücut yapılarında ve organ yerleşiminde de farklılıkları getirmiş olabilir. Bu uzun vadede araştırılması gereken önemli bir konu. Ama daha da önemlisi Brookesia micra ve benzer diğer dar alanda yaşayan türlerin Madagaskar bölgesindeki yağmur ormanlarının tahribatı nedeniyle yok olmasının önüne geçmek. dedi."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/guncel/laboratuvarda-diriltilen-32-bin-yillik-cicek.html", "text": "Bir grup Rus bilim adamı, 32 bin yıl önce ölmüş olan bir bitkinin meyvelerinden yeniden bir çiçek yetiştirmeyi başardılar. Bitkiye ait meyvelerin, 32 bin yıl önce yaşamış bir sincap tarafından kuzey Sibirya'daki bir tundrada toprağa gömüldüğü ve birkaç yıl önce yapılan kazılar sırasında bulunanan dek de donmuş halde kaldığı düşünülüyor. Bu çiçek, tarihöncesi çağdan kalan tohumlardan büyüyen en eski çiçek olma ünvanını elinde tutuyor. Bunda önceki en yaşlı çiçek, İsrail'deki tarihi Masada kalesinde bulunan 2 bin yıllık bir tohumdan büyütülen bir hurma bitkisi idi. Tohumlar ve bazı özel hücreler uygun koşullarda oldukça uzun süre bozulmadan kalabilir, anca daha önce bu tipteki iddiaların hemen hepsinin detaylı inceleme sonrasında asılsız olduğu ortaya çıkmıştı. Bu nedenle biyologlar, bu örneği de net olarak incelemeden önce temkinli davranarak bağımsız olarak onaylanmasını bekliyorlar. Daha önce, firavun mezarlarındaki tahıllardan çimlenen bitkilerle ilgili iddiaların asılsız olduğu saptanmıştı. Geçmişteki iddiaların güvenilmezliğine rağmen bu defaki radyokarbon yöntemi ile destekleniyor. Moskova yakınlarındaki Pushchino'da bulunan Rusya Bilim Akademisi'den bir grup bilim adamı Svetlana Yashina ve David Gilichinsky önderliğinde bulgularını The Proceedings of Academy od Sciences'da yayınladılar. Rus araştırmacılar, son buzul çağında mamutların ve tüylü gergedanların yaşadığı bölgelerden biri olan Kolyma nehri yataklarındaki kazılarda antik sincap oyuklarına rastladılar. Bız çağlarında yaşayan sincaplar tarafından bu oyuklara yerleştirilen tohumlar, gömüldükten hemen sonra nehirden gelen alivyonların altında kalmış ve soğuk rüzgarların etkisi ile -7 C derecede donmuşlar. Kazılarda, bazı deliklerden 600 bin tohum ve meyve çıkarılmış. Çıkan tohumların çoğunluğu bugün yaşayan bir tür ince yapraklı karanfil olan Silene stenephylla ile yakın akraba. Duvanny yar denen bölgedeki sincap deliklerinden birinde çalışan Rus bilim adamları önce karanfil tohumlarını normal yollarla çimlendirmek istemişler, ancak başarılı olamamışlar. Daha sonra donmuş meyvelerin içindeki tohumları üreten ve plasenta adı verilen organdan hücreler almışlar, hücreleri laboratuvar ortamında buzunu çözüp çoğaltmışlar, ve bu kültür hücrelerinden bitki elde etmişler. Araştırmacılar büyütmeyi başardıkları bitkilerin bağlı olduğu plasenta hücrelerinin radyokarbon yaşının 31.800 yıl olduğunu belirtiyorlar. Bitki tohumlarının bu denli uzun süre bozulmadan kalmasının birkaç nedeni olabilir. Sincaplar genelde stoklarını buzlu alanların yakınlarına yapıyorlar, böylece sakladıkları besinler bozulmadan uzun süre kalabiliyor. Meyveler içindeki plasenta hücreleri yüksek oranda sükroz ve fenol bileşikleri içeriyor ki bunlar antifriz etkisiyle hücrelerin bozulmasını engellemiş olabilir. Eğer Rus ekibin iddiaları doğruysa, bilim adamları bu bitkileri güncel karanfillerle karşılaştırarak bitkilerdeki evrim sürecini inceleyebilirler. Bu yöntem kullanılarak buzulların içinde saklı olan ve günümüzde soyu tükenen başka bitkiler de canlandırılabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/03/guncel/zebra-baligi-bazi-goz-hastaliklarinin-tedavisine-isik-tutuyok.html", "text": "Michigan Üniversitesi'nde zebra balıklarıyla hasarlı ağ tabakaların yenilenmesi konusunda yapılan çalışmalar, ileride benzer yollardan insanlar için de uygulanabilir. Bu gelişmeden elde edilen bilgiler, makula dejenerasyonu ile glokom hastalıklarının seyrinin yavaşlatılması veya tamamen iyileştirilmesinde işe yarayabilir. Michigan Üniversitesi Moleküler ve Davranışsal Sinirbilim Enstitüsü'ndeki çalışmalarında Prof. Daniel Goldman ve doktora sonrası araştırmacılar Jin Wan ile Rajesh Ramachandran, heparin-bağlayıcı epidermal-benzeri büyüme faktörü adlı molekülün ağtabaka yenilenmesi esnasında çok önemli bir rol oynadığını keşfetti. Bulguları, son çıkan Developmental Cell dergisinde yayınlandı. Goldman Bu faktörün tüm sürecin başlaması için yeterli olduğunu gördük diyor. Zebra balığının ağtabakası hasar gördüğünde, HB-EGF salgılanıyor ve bu salgı ağtabakadaki Müller gliası denen sinirsel destek hücrelerinin bazılarında bir dizi değişikliği tetikliyor. Bunlar da hasar görmüş dokulardaki hücreleri yeniden kök hücreye çevirerek hasarın tamirini gerçekleştiriyor. Hatta HB-EGF tarafından uyarılan Müller gliası, hasar görmemiş gözlerde dahi kök hücre dönüşümü sağlayabiliyor. Goldman'a göre şimdi, benzeri durumu memelilerde araştırmak gerekiyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/antikcagda-bilimin-kalbinin-attigi-yer-iskenderiye-kutuphanesi.html", "text": "Akdeniz'in kalbi Mısır'da bir kent... Bu kentte Antikçağ'ın en ünlü bilim merkezi...Karşınızda Antikçağ'ın İskenderiye Kütüphanesi. İskenderiye... Daha çok tarih derslerinde ismini duyduğumuz, adını Büyük İskender'den alan, feneriyle ünlü, Mısır'da bir liman kenti ama aynı zamanda bir dönemin ünlü bilim adamlarına ev sahipliği yapmış bir bilim yuvası olmasıyla da bilim tarihi için oldukça önemli bir yere sahip bir kent. Bu yazıda İskenderiye'nin nasıl bir bilim merkezi haline geldiği, İskenderiye Kütüphanesi'nin ve müzesinin kapsamı, burada hangi bilim dallarında çalışmaların yapıldığı, kütüphanenin nasıl yakıldığı hakkında kısaca bilgi vermek istiyoruz. Bundan yüzyıllar önce Büyük İskender'in başa geçmesiyle Akdeniz'de güçlü bir dönem başlamış, onun kurduğu İskenderiye de önemli bir liman kenti olmuştur. Büyük İskender'in ölümünden sonra yönetimi ele geçiren Ptolemaios I. Soter'in ilk olarak İskenderiye'de bir kütüphane ve müze kurması bu liman kentini aynı zamanda bir bilim kenti haline getirmiştir. Tarihe baktığımızda bilimsel gelişmelerin ortaya çıkışı büyük ölçüde toplumların bilime olan yaklaşımları ve yöneticilerin bilimi desteklenmelerine bağlıdır. Soter'in İskenderiye'de bilimin gelişimini destekleyici olarak kütüphane ve müze kurması bu noktada oldukça ilgi çekicidir. İskenderiye'nin kütüphane ve müzesi o dönemin en ünlü merkezi haline gelmiştir. Bir kütüphane düşünün; bu kütüphanede ve ona bağlı müzede o dönem bilinen tüm ülkelerdeki hayvan ve bitkilerin bir örneği olsun, rasathane ve botanik bahçesi kurulsun ve içerisinde farklı bilim dallarının öğretildiği evler olsun. Böyle düşünüldüğünde kütüphane ve müzenin büyük bir kompleks yapı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Helenistik kültürün temelinin atıldığı bir kent olan İskenderiye'nin o dönem gözde olmasını sağlayan şey; bu kütüphane ve müze olmuştur. Antikçağ'da en büyük dermeye sahip kütüphane İskenderiye Kütüphanesi Antikçağ'ın en büyük dermesine sahip kütüphanesi olmuştur. Yaklaşık olarak 900.000 el yazmasına sahip olduğu belirtilen kütüphanede geniş bir çalışan kadrosu da yer almıştır. Eserlerin papirüslere yazılarak rulo şeklinde saklandığı belirtilmektedir. Kral tarafından desteklenen kütüphanenin yayınevi görevi de görmüş olduğu rivayet edilmektedir. Yunan, Akdeniz, Ortadoğu, İran gibi medeniyetlere ait pek çok el yazması eserin Yunanca çeviri ve kopyaları burada hazırlanmıştır. İskenderiye Kütüphane'sinin dermesini geliştirmeye büyük önem verilmiş, gerektiğinde uzak bir yerden bir el yazması eser alabilmek için büyük meblağlar ödenmiştir. İskenderiye Kütüphanesi sayesinde bilimin gelişimi İskenderiye gerek coğrafi konumu gerekse kütüphanesi sayesinde dönemin ünlü bilim adamlarının merkezi haline gelmiştir. Kütüphane olarak adlandırdığımız komplekste yer alan bilim evleri farklı branşlardan birçok bilim adamını ağırlamış ve bilimin gelişiminde önemli rol oynamıştır. Bu bilim adamlarının bazılarına örnek verecek olursak; ilk söz etmemiz gereken isim; Öklides'tir. Öklides kütüphane içerisinde en büyük matematik okulunu kuran, Batı'da geometri eğitiminin temelini oluşturan Elementler adlı eseri hazırlayan isimdir. Apollonios da matematik okulunun önemli bir üyesi olmuştur. Konikler Hakkında isimli kitabında elips ve parabolleri inceleyen Apollonios bu eseriyle sonraki dönemler için önemli bir yere sahiptir. Bunun yanı sıra irrasyonel sayılarla da ilgilenmiş, astronomiye de ilgi duymuş ve özellikle ay üzerinde çalışmalar yapmıştır. Arkhimedes; Mekanik okulunu kurmuş ve Arkhimedes Burgusunu bulmuştur. Arkhimedes Burgusu; su çekmeye yarayan, içinde helezon şeklinde silindirler olan bir alettir. Mekanik dahisi olarak anılan Arkhimedes'in bir rivayete göre gök cisimlerini resmetmek için gökküreler, bir cins plantaryum inşa ettiği söylenmektedir. Matematik alanında da deha olan Arkhimedes dairenin alanını hesaplamada kullanılan pi sayısını da bulan kişidir. Yine su saatlerini bulan Ktesibios ve daha çok mekanik oyuncaklarla ilgilenen Hero da mekanik okulunun önemli temsilcileri arasında yer almıştır. Bu okulda yol uzunluğunu ölçmeye yarayan Odometre, yer ölçümü için kullanılan Dioptra gibi aletlerin bulunması oldukça önemlidir. İskenderiye Kütüphanesi tıp alanında da önemli isimlere ev sahipliği yapmıştır. Bu isimlerin başında Herofilos gelmektedir. Herofilos pratisyen hekim ve hoca olarak büyük ün kazanmış bir isimdir. İskenderiye içerisinde yaptığı kadavra incelemelerinin yanı sıra beyin, sinir sistemi, nabız, perhiz gibi alanlarda yaptığı incelemeler de önemlidir. Herofilos'tan sonra şüpheli ölümlerden sonra ölüm nedeninin bulunması için otopsi yapılması gerektiğini öne süren ve solunum üzerine araştırmalar yapan Erasistratos, tıp alanındaki bir diğer önemli isim olmuştur. İskenderiye Kütüphanesi bünyesinde astronomi ve bu alanda çalışmalar yapan bilim adamlarına da değinecek olursak; bu isimlerin başında Baş Kütüphaneci Eratosthenes'in olduğunu söyleyebiliriz. Eratosthenes'in yer yuvarlağına dair yaptığı gözlemler, güneş üzerine yaptığı çalışmalar önemlidir. Yazdığı Coğrafya isimli eseri uzun süre temel eser olarak kullanılmıştır. Yine önemli bir gözlemci astronom olan Hipparkos ve Batlamyus astronomi okulunun diğer önemli temsilcileri olmuşlardır. Batlamyus'un optik üzerine yaptığı incelemeler, Yunan astronomisinin geniş bir özeti niteliğinde de olan eseri Almagest bilim tarihi açısından önemlidir. Yine geometri alanında da önemli çalışmalara imza atmıştır. İskenderiye Kütüphanesi tüm bu çalışmalar ve bilim adamları sayesinde diğer bölgelerden gelen farklı gruplara da dönem dönem ev sahipliği yapmıştır. Kütüphane içerisinde bulunan okullar aynı zamanda dışarıdan gelenlere ders verilen kurumlar olmuştur. Bilimin tarihinin talihsiz olayı; İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması Kitaplar tarih boyunca bilginin kaynağı olarak, en değerli materyallerdir fakat olumsuz bir durumda da ilk zarar gören de yine onlardır. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda olsa da benzer durumlarla karşılaşmak dikkat çekicidir. Antikçağ'ın büyük bilim merkezi; İskenderiye Kütüphanesi'nin sonu trajik olmuştur; kütüphane yakılmıştır. Kütüphanede bulunan el yazmalarının büyük bir kısmı bu şekilde yok olmuştur. Kütüphanenin yakılmasına ilişkin çeşitli savlar öne sürülmektedir. Bunlardan en bilineni; Mısır'ın M.Ö 47 yılında Julius Sezar tarafından kuşatıldığı sırada kütüphane zarar görmüş, eserlerin birçoğu yok olmuştur. Bu olaydan kurtulan diğer kaynakların ise hristiyan inancına geçildikten sonra, paganizmi yayan nitelikte olmaları nedeniyle yok edildikleri belirtilmektedir. Bu olayın olduğu tarih 391 yılı olarak belirtilmekte ve kütüphaneden kalan tüm eserlerin şehrin hamamlarında yaktırıldığı söylenmektedir. İskenderiye Kütüphanesi'nin yakılması; çok net bir bilgi olmasa da sonraki yüzyıllarda, farklı kültürlerde bilginin yayılmasını engellemek amacıyla yapılanlarla önemli bir benzerlik göstermektedir. Bilginin yayılması; bilgi kaynaklarının ortadan kaldırılmasıyla engellenmeye çalışılmıştır. Günümüzde İskenderiye Kütüphanesi, eski kütüphanenin olduğuna inanılan alanda tekrar inşa edilmiş ve 2002 yılında hizmete açılmıştır. Eski kütüphaneye benzer büyüklükte inşa edilen kütüphane görkemiyle göz kamaştırsa da yitirilen değerli el yazmalarının bir benzerine sahip olmaması sebebiyle maalesef eski kütüphanenin yerini asla tutamayacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/balik-terbiyecisi-robotlar.html", "text": "Canlı-taklitçi robotlar yazı dizimizin ilk ayağında su altına inip, balıklara nereye gitmeleri gerektiğini öğretecek robot balıkları inceleyeceğiz. Biyomimetik veya canlı-taklitçilik doğaya, onun modellerine, sistemlerine, süreçlerine ve unsurlarına öykünerek insan sorunlarını çözmeye yarayan bir metodolojidir. Amerikalı bir mucit ve akademisyen olan Otto Schmitt'in, biyolojiden teknolojiye fikir transferi olarak ortaya attığı bir kavramdır. Doğanın en karmaşık varlıkları arasında olan hayvan ve insanların davranışlarını, dinamiklerini ve hareketlerini temel alarak ortaya konulmuş sayısız modelleme yöntemi ve gündelik hayatlarımızda yerlerini almış icat yapılmıştır (Şekil 1). Peki doğanın bize sunduğu bu fikirler nasıl oluyor da bu kadar etkin ve başarılı yöntemlerin geliştirilebilmesini sağlıyor? Aslında bunun basit bir sebebi var. 3.8 milyar yıl gibi insan zihninin algılamakta bile zorlandığı bir süre içerisinde, doğa deneme ve yanılma yöntemiyle Dünya üzerinde yaşayan organizmaları, maddeleri ve süreçleri Dünya şartlarına uyumlu hale getirdi. Bugün bilgisayarlarla bile modelleyemeyeceğimiz karmaşıklıkta etkileşimler barındıran Dünya doğası içerisinde şekillenmiş canlılarla birlikte yaşıyoruz. Hatta o canlılardan biriyiz. Süperbilgisayarlarla bile yüzlerce insan nesli boyunca sürecek simülasyonlar sonunda alabileceğimiz verileri, doğa zaten gözlerimizin önüne sunmuş durumda. Tek yapmamız gereken doğaya ters mühendislik uygulamak. Diğer bir deyişle gözlemlediğimiz olgunun, yani canlı, süreç veya maddenin teknik prensiplerini, yapısını, işlevini ve çalışma şeklini keşfetmek. Aslında insanlar var oldukları sürece sorunların çözümleri için ister istemez doğaya yöneldiler. Ne de olsa doğa günümüzün karmaşık mühendislik problemleri olan birçok sorunu evrim prensipleri çerçevesinde çözmeyi başarmıştı . Sonuç olarak biyomimetik, hem büyük ölçekli , hem de küçük ölçekli teknolojilerin doğadan esinlenmesiyle yoluna devam eden bir bilim. Yazının bir sonraki bölümünde biyomimetiğin gündelik hayatımızda yerini almış olan birkaç kullanım alanından bahsettikten sonra, bu ayın konusu olan balıklardan esinlenmiş robotlara odaklanacağız. Canlı-taklitçiliğin ilk ve çarpıcı örneklerinden biri insanın her zaman hayalini oluşturan uçma deneyimi için kuşların araştırılmasıyla ortaya çıktı. Uçabilen bir makine yapmayı başaramamış olsa da, Leonardo da Vinci (1452 1519) uzunca yıllar kuşların uçuşlarını ve anatomilerini inceledi. Aldığı notlar ve karaladığı taslaklarla geride birçok uçan makine eskizi bıraktı (Şekil 2). İnsanoğlu, uçma hayalini gerçekleştirmek için ise rivayetlere göre 17. yüzyıla, yazılı resmi kayıtlara göre ise 20. yüzyıla kadar beklemek zorunda kaldı. Evliya Çelebi'nin 1630-1632 yılları arasını tasvir eden günlüklerinde, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin geliştirdiği kuş kanatlarıyla Galata Kulesi'nden atlayıp İstanbul Boğazı'nı geçip 3358 m. ötede Üsküdar'a konduğu varsayılmaktadır. 1903 yılında ise bir uçak ile ilk başarılı insan uçuşunu gerçekleştiren Wright Kardeşler, güvercinlerin uçuşlarından ilham aldıklarını söylemişlerdir. Bir diğer biyomimetik uygulama ise yarasalara öykünerek yaratıldı. Yarasaların, karanlıkta seslerinin yankısını kullanarak yerlerini belirlemelerine yarayan eko-lokalizasyon yöntemi SONAR ve RADAR sistemlerinin temelini oluşturdu. Aynı yöntemle, UltraCane adı verilen akıllı bastonlar, görme engelli insanlar için algıladıkları çevreyi titreşim bilgisine çevirerek ellerine iletiyorlar. Örümceklerin ağ örme tekniklerini inceleyen bilim adamları, benzer bir teknolojiyle kurşun geçirmez yelek yapımında da kullanılan Kevlar'dan bile daha kuvvetli bir madde üretiminde çalışıyorlar. Bu ağın sırları hala bilim adamlarının zihinlerini kurcalıyor, çünkü çapı bir mikrometreden de küçük olan örümcek ipliğinin aynı kalınlıktaki çelik telden çok daha sağlam olduğu biliniyor (Şekil 3). Aynı zamanda ağ kendi uzunluğunun birkaç katı kadar esneyebiliyor ve son derece hafif. Kevlar teknolojisi ise yüksek sıcaklıklarda, petrol türevi malzeme ve sülfürik asit kullanılarak yapıldığı için hem enerji tüketimi yüksek hem de oluşan yan ürünleri zehirli. Örümcek ağlarından esinlenilen bu teknolojinin özellikle çelik halatlarda, su geçirmez maddelerde, paraşütlerde ve tıbbi yapay eklem üretiminde faydalı olacağına kesin gözüyle bakılıyor. Midyelerden ilham alınarak yapılmış yapıştırıcılar, yaprak şeklindeki güneş panelleri, köpekbalığı derisini andıran dokular, kelebeklerden ilham alınmış görüntüleme teknolojileri ve bunun gibi daha yüzlerce yenilik köklerini doğadan alıyor. Kişisel olarak en beğendiğim biomimetik projelerinden biriyle bu örnekleri sonlandırmak istiyorum. Bunun için sizleri Japonya'ya götüreceğim. Mermi tren adıyla da anılan Japon hızlı trenleri Shinkansenlerin çok rahatsız edici bir özellikleri vardı. Tren saatte 330km hız ile giderken tünele girdiği zaman, ön tarafında o kadar şiddetli bir basınç dalgası yaratıyordu ki, tünelden çıktığı noktada sonik patlama veya gökgürültüsüne benzeyen bir ses çıkarıyordu. Bu sebeple tünelin 500 metre uzağına mesafede yaşayan halk bu durumdan çok şikayetçiydi. Tren tasarım takımının liderlerinden bir mühendis olan Eiji Nakatsu şans eseri aynı zamanda da bir kuş gözlemcisiydi. Balıkçıl kuşlarının havada ve suda nasıl olup da en az şekilde türbülans yaratarak uçtuğunundan esinlenerek bu trenin burnunu balıkçılın burnuna benzetti. Bu sayede sadece bu can sıkıcı problemi çözmeyi başarmadı, aynı zamanda trenin %15 daha az elektrik harcamasını ve %10 daha hızlı ilerlemesini de sağladı (Şekil 4). Balıkların Efendisi Balıkların sürüler halinde yaşadıkları bilinen bir gerçektir. Bunun başlıca sebepleri arasında, avcılardan daha rahat korunuyor olmaları, kolayca eş seçebilmeleri ve sonuç olarak da gereksiz enerji kullanımını azaltmaları gösterilebilir. Bunun yanında kalabalık yaşamalarının dezavantajları da var. Örneğin, aynı besine ulaşabilmek için sürü içinde artan mücadele ve bulaşıcı hastalıklara karşı daha savunmasız hale gelmeleri bunlardan bir kaçı. Balıkların sürü oluşturma konusundaki dürtülerini daha iyi anlayabilmek amacıyla, Stefano Marras and Maurizio Porfiri küçük bir robot balık tasarladılar ve bu balığı laboratuvarlarında oluşturdukları yapay bir kanalın içinde akan suya koydular (Şekil 5). Hemen arkasına da gerçek bir çipurayı bıraktılar. Su akıntı halinde olduğundan balık kanal boyunca yüzmek zorundaydı. Bu deney çok ilginç sonuçlar ortaya koydu. Eğer robot hareketsiz kalırsa, canlı balık robotu görmezden geliyordu. Ancak robot balık kuyruğunu çipuranın hareketiyle aynı şekilde sallamaya başlarsa, düzen oluşturmaya meyillenip hemen arkasındaki yerini alıyordu. Daha da ilginci, sürü yüzüşüne başlayan balık hareketlerini yavaşlatabiliyor ve bu sayede enerjisini daha etkin bir şekilde kullanabiliyordu. Aşağıdaki videoda balığın davranışını inceleyebilirsiniz. Bu davranış bize kazların V formasyonuyla uçarak rüzgarın sürtünme kuvvetinden asgari şekilde etkilenişini hatırlatıyor. Bu formasyon içerisinde uçan her kuş, kanat çırptığında arkasındaki kuş için onu kaldıran bir hava akımı yaratıyor. Kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışlarındaki hava akımını kullanarak uçuş menzillerini uzatıyorlar . Peki bu robotun faydası ne olabilir? 2010 yılında Meksika Körfezi'nde meydana gelen petrol sızıntısı gibi büyük çaplı çevre felaketlerinde bu tarz robotlar sayesinde balıkları bir bölgeden başka bir bölgeye yönlendirmek ve balık nüfusunu koruma altına almak mümkün olabilir. İkinci olarak, bu tarz sürü oluşturmanın temelinde yatan motivasyonun gerçekten de enerjilerini koruma içgüdüsü olduğu çıkarımında bulunmamızı sağladı, çünkü çevrede bir avcı bulunmuyordu. Birçok balık ile tekrarlanan bu deneylerde bazı balıkların sürü oluşturmalarına rağmen robota ihtiyatlı yaklaşıp aralarına mesafe koydukları, çoğunun ise robot gerçek bir balıkmışcasına onu aralarına kabul ettikleri gözlendi, üstelik kendilerinden iki kat büyük olmalarına rağmen. Bu deney sonunda bilim adamlarının zihnini kurcalayan yeni bir soru oluştu: Nasıl oluyor da, balıklar aralarına katılan bu robotu sürülerinin yeni üyesi yapmak yerine lideri yapıyorlar? Ayrıca bu çalışma biyomimetik hareketin robot-hayvan etkileşimini etkin kılabilmek için ne kadar elzem olduğunu ve gelişmekte olan robotik teknolojilerinin kollektif hayvan davranışlarını inceleyip anlamamız konusunda ne kadar çok yardımcı olabileceğini göstermesi açısından çok önemliydi. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/bazi-yapraklar-neden-kirmizi.html", "text": "Çoğu bitki yeşildir, çünkü bitkiler klorofil adlı yeşil bir yapı sayesinde güneş ışınlarını yakalayarak besin üretiminde kullanır. Ama bazı yapraklar kırmızıdır. Yeni Zelandalı iki bilim adamı, Kevin Gould ve Nigel Perry, bunun sebeplerinden birini ortaya çıkarmışa benziyor. Gould ve Perry işe, ülkelerinde çok yaygın bir funda olan horopitoyu incelemekle başlamış. Horopitonun bazı yaprakları neredeyse tamamen yeşil, bazıları ise kenarında kırmızı bir şerit taşıyor (Şekil 1). Bu özelliğiyle, farklı renkteki yaprakların mukayesesine çok uygun bir bitki. Önceden bildikleri, horopitonun tadının acı olduğu, ve bu tadın kaynağı: Horopito yapraklarının içinde poligodial adlı tahriş edici bir bileşik var. Bu madde yaprağın kendisine de zarar verebileceğinden, özelleşmiş hücreler içinde depolanıyor, patlamaya hazır bir bomba gibi bekliyor. Bir hayvan, yaprağı ısırdığında, bu madde o hayvanı tahriş ediyor ve onun canını yakıyor. Ama bu esnada yaprağın kendisine de zarar veriyor. Yani aslında bitki de istiyor ki bu hadiseler hiç meydana gelmesin! O zaman, diye düşünüyor Gould ve Perry, belki de yaprakların kırmızı rengi, içindeki poligodial miktarı hakkında bir uyarı niteliği taşıyordur. Yani horopito bu işaretle hayvana daha baştan bana yaklaşma, yanarsın diyordur. Hakikaten de ölçünce görüyorlar ki horopito yapraklarının kenarındaki kırmızı şerit yaprağın ne kadarını kaplıyorsa, o yaprakta o kadar poligodial mevcut. Ama gerçekten hayvanlar bu mesajı alıyor mu? Öğrencilerden Luke Cooney bunu denemek için önce bu bitkiye sıkça musallat olan bir güve türü buluyor. Güvenin tırtıllarının önüne bazısı tamamen yeşil, bazısı ise kırmızı şeritli horopito yaprakları koyup olanları izliyor. Tırtıllar yeşil yaprakları tercih ediyor, kırmızı şeritli yapraklardan sakınıyor. Yani renge göre karar veriyor gibiler. Ama hatırlarsanız, kırmızı şeritli yapraklarda daha çok poligodial bulunmuştu, yani o yapraklar daha acı idi. Ya tırtıllar, yaprağın acı olduğunu renginden değil de, mesela kokusundan anlıyorsa? Bu ihtimali değerlendirmek için bir önceki deneyi araştırmacılar karanlıkta tekrarlıyor: Tırtıllar şimdi yapraklar arasında tercih yapmıyor. Aslında muhtemelen yapmak istese de yapamıyor, çünkü o renkleri göremiyor. Önüne ne gelirse mecburen onu yiyor. Eğer tırtıllar başka bir ipucundan yararlanıyor olsaydı, aynı davranışı karanlıkta bile sürdürebileceklerdi. Bu deney, tırtılların kırmızı şeritli yapraklardan sırf renkleri yüzünden sakındığını ispatlıyor. Bu gözlem ve deneylerden çıkan sonuç şu: Horopito, tırtılların yapraklarına zarar vermesini önlemek için acı bir madde salgılayacak şekilde evrilmiş. Ancak, tırtılın bu acı tadı alabilmesi için bitkiyi ısırması gerekiyor, ama horopito bunu da istemiyor. O yüzden kırmızı renkle işaret veriyor ki tırtıl o yaprağa baştan dokunmasın. Kırmızı rengin böyle bir faydası varsa niye bütün yapraklar kırmızı değil? Çünkü kırmızı bölgeler fotosenteze, yani güneş ışığından besin üretim sürecine katılamıyor. Bu nedenle bitkinin bazı yapraklarının, yalnızca tırtılları uzaklaştıracak kadarının kırmızı olması, besin üretimi ile asalaklardan korunma arasında bir denge kurmuşa benziyor. Yalnızca tırtılları uzaklaştıracak kadarının kırmızı olması dedim ki bu da çok ilginç. Yaprağın tamamının kırmızı olması gerekmiyor, yalnızca kenarındaki şeridin kırmızı olması, tırtılın uzaklaşmasına yetiyor. O kadar ki, aynı bölgede görülen diğer bir bitki, tırtıllardan kurtulmanın yolunu horopitonun görünüşünü taklit etmekte bulmuş. Bu bitkide poligodial yok, ama kırmızı şeritli yapraklarıyla horopitoyu çok andırıyor. Kevin Gould, bir bilim adamı temkiniyle bu bahsettiğim öngörüyü sınamak için halen çalıştıklarını ve daha çok yol almaları gerektiğini söylüyor. Bütün bunlar acı biberlerin acı olma sebeplerine çok benziyor. Bunlar ilginizi çektiyse, o yazımı da okumanızı tavsiye ederim!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/beyin-makine-arayuzleri.html", "text": "Sadece düşünerek bir robotu kontrol etmenizi sağlayacak bir teknoloji hayal edin. Yeni beyin-makine arayüzlerinin, beynin şekillendirilebilirlik prensibi çerçevesinde protezleri ve robotları nasıl kontrol etmemize yardımcı olacaklarını inceleyeceğiz. Her ne kadar zihin gücüyle kontrol edilebilen sistemler nesillerdir mühendislerin, bilim adamlarının ve bilim-kurgu yazarlarının hayallerini süslüyor olsa da, bu teknoloji ancak bundan on yıl öncesinde gerçekliğe bu kadar yaklaşabildi. Bu yüzden Beyin-Makine Arayüzü denilen ve sinirbilim, robotik, yapay zeka gibi birçok alanı kapsayan bu multi-disipliner alan hala bebeklik yıllarını yaşıyor diyebiliriz. Daha yolun başında sayılsa da, ulaşmaya çalıştığı hedefler dudak uçuklatacak cinsten. Bu araştırmaların kısa vade hedefi düşünceleri harekete dönüştürebilmek, özellikle de felçli insanların hayatlarını kolaylaştıracak tekerlekli sandalye, protez organlar, bilgisayarlar ve robotları kontrol edebilmelerini sağlamak. Ancak bu tabii ki bir başlangıç: uzun vadede beyne yerleştirilecek cihazlarla duyusal, zihinsel ve hareket kabiliyetlerini zenginleştirebilmek. Bu yazımızda öncelikle BMA'nın tarihçesini, kullanılan belli başlı BMA yöntemlerini ve günümüzdeki son teknolojik gelişmeler ışığında protez ve robotik uygulamalarını inceleyeceğiz. Beyin-Makine Arayüzü'nün Tarihçesi BMA'nın ilk adımları 1969 yılında, Eberhard Fetz tarafından atıldı . Prof. Fetz deneylerini maymunlar üzerinde yoğunlaştırdı. Beynin motor korteks adı verilen hareket planlama ve yürütme merkezine yerleştirilen elektrotlar sayesinde, maymunların beynindeki aktiviteleri inceledi. Bu teknik sayesinde, bir nöron belli bir süre boyunca aktivasyon sergilediği sürece, bu elektrot küçük bir elektrik akımı oluşturuyor ve diğer uca bağlı bulunan bir monitörden bu sinyaller gözlemlenebiliyor ve duyulabiliyordu. Deneyin prensibi, maymunlara bu sinyalleri gördükleri ve duydukları zaman tepki göstermelerini öğretmekti. Bunun için kendi zihinsel aktivitelerininin bir nevi geri beslemesi anlamına gelen bu sinyalleri algılayan maymuna bir ödül veriliyordu. Çok kısa bir sürede maymunlar kasten belli nöronlarını aktive etmeyi ve bu sayede olabildiğince çok ödül kazanmayı öğrenmişlerdi. Fetz'in bu muhteşem deneyi gösteriyordu ki, beynimize vücudumuz dışındaki bir harici cihazı kontrol etmeyi öğretebiliyoruz. 80'li yıllarda ise sinir-prostetik biliminin ilk tıbbi uygulanabilir örneklerini görmeye başladık. Bu süreçte beynin zarar görmüş veya eksik bölgelerinin yerine kullanılmak üzere yapay cihazlar üretilmeye başlandı. Bugün tedavisi tüm dünyada kabul görmüş olan, biyonik kulak olarak da nitelendirebilecek kohlear implant sayesinde tamamen veya ileri derecede sağırlık yaşayan hastalar tekrar duyabiliyorlar (Şekil 1). Bu hastaların tek ihtiyaçları, zarar görmemiş sinir uçları. Daha kısa bir geçmişe sahip olan bir diğer protez çeşidi görsel protez veya retina implantları (Şekil 2). Bu implantlar biyonik göz adıyla da anılıyorlar. Sinirleri uyarmaya yarayan bu cihazlar da ilerleyen körlükten muzdarip, fotoreseptör hücreleri zarar görmüş hastalar için geliştirildi. Temel olarak cihazın çalışması, görüntü tanıma ve sinirlere iletim üzerine kurulu. Her iki protezin de özelliği, BMA açısından beynin pasif alıcı rolünü üstlenmesi ve ne yazık ki henüz ters yönde, yani implantlara, sinyal gönderememesi. 1999 yılında John Chapin'in laboratuvarlarında sıçanlarla yaptıkları deneyler ve sonuç olarak sıçanların basit bir robotik cihazı sadece beyinlerini kullanarak kontrol edebilmiş olmaları bilim dünyasında büyük yankı uyandırdı . Bu deneyde susayan sıçanların patilerini kullanarak indirdikleri bir kol mekanizması bulunuyordu. Bu mekanizma, bir robot kolu tetikleyerek bir kamışı ağızlarına doğru yaklaştırmaya yarıyor ve bu sayede susuzluklarını dindiriyordu. Bu hayvanlara takılan bir beyin implantı motor kortekslerindeki beyin aktivitelerini kaydetmeye ve yorumlamaya yarıyordu. Bu cihazı kullanarak sıçanlar fiziksel olarak kolu indirme gereği duymadan, yani sadece kolu indirmeyi düşünerek, robot kolun kamışı ağızlarına doğru oynatmasını sağladılar. Belki de bilimsel olarak düşünce gücüyle bir nesneyi oynatabilen ilk canlıların sıçanlar olması da tarihe ilginç bir dipnot olarak düşmüş olsa gerek. BMA'nın artık pratik hayata uygulanabilir olduğunu gören bilim dünyası araştırmalara ivme vermeye başladı. 2000'lerden sonra bilim adamları sıçanların, maymunların ve insanların bilgisayar imleçlerini ve robotik protezleri beyin sinyalleri kullanarak gerçek zamanlı kullanabildikleri sistemlerin lansmanlarını yaptılar. Ses getirmiş birkaç uygulamaya yazının ilerleyen bölümlerinde değineceğiz. Beyin-Makine Arayüzünde Kullanılan Yöntemler BMA sistemlerinin elektrotları uyguladıkları yere göre çeşitleri de değişiyor. Bazılarında elektrotlar nöronların atış sıklıklarını gözlemlemek için beynin içine implant ediliyor. Diğer yöntemler ise kafatasının altı ve beynin üstüne yerleştirilen elektrokordiyografi bazlı sistemler ve kafatası derisi üzerine yerleştirilen elektroansefalografi bazlı sistemler. Her üç yöntem de büyük nöron gruplarının birlikte oluşturdukları davranışların ritmik aktivitelerini izlemek için kullanıyor. Nöronlardaki aktiviteyi ölçmek için her bir nöronun belli bir zaman dilimi içerisinde atış sıklığını sayıyorlar. Bu süre genellikle deneylerde 100 milisaniye olarak kabul edilmiş durumda. Bu süre içerisinde, sıfır veya birkaç adet atış gözlemlenebiliyor. Hangi nöronların, kaç defa attıklarını ve hangi hareketi temsil ettiklerini çözümleyebilmek ve buna uygun matematiksel modellere karşılık gelen nonlineer ilişkileri tanımlayabilmek gerçek bir emek ve maharet gerektiriyor. İmplantlar tarafından kaydedilen sinir sinyalleri kod çözücü adı verilen yazılıma iletiliyor ve burada sinir aktivitesini bilgisayarın imlecine veya robotun hareketine dönüştüren bir matematik model tarafından işleniyor. Kod çözücüdeki bu karmaşık modelleri oluşturmak için geleneksel olanı gözleme dayalı bir yaklaşım. Örnek vermek gerekirse, insanın kolunu oynatmasından sorumlu olan beyin bölgelerindeki nöronlardan uzunca bir süre boyunca yığınlarca veri toplanıyor. Öncelikle, denekler kollarını önceden belirlenmiş rotalarda kımıldatırlarken bu nöronların davranışları gözlemleniyor. Daha sonra nöron aktiviteleri ve bunlara karşılık gelen hareketler eşleştirilerek kod çözücünün parametreleri hesaplanıyor. Bugünün en gelişmiş BMA sistemleri en fazla birkaç yüz nöronun atışlarını birkaç çıktı parametresine çevirmek için kullanılıyor. BMA'nın en büyük sorunlarından biri her bir oturum için kalibrasyon gerektirmesi. Denekler bir oturumda başarıyla robot kolunu veya bilgisayar imlecini oynatabiliyorlarken, bir sonrakinde aynı sürekliliği gösteremiyorlar. Bu kısıtlamanın yapılması gereken işin karmaşıklığıyla doğru orantılı bir şekilde arttığı da aşikar. Teknik açıdan bir diğer kısıtlama da elektrotların beyin hareketliliğini gözlemedeki becerisinin zaman içerisinde azalması ve hatta bir süre sonra deneğin beyninden çıkarılmak zorunda olması. BMA'nın önündeki bu büyük engellerin aşılması gerekli ki, BMA hayatımızdaki yerini alabilsin. Berkeley Kaliforniya Üniversitesi'ndeki BMA laboratuvarı ise bu engellerden dolayı Şekil 3 ve Şekil 4'te gösterilen, geleneksel yöntemlerden çok farklı bir yöntem izliyor. Yeni bir protez cihaza beyin sanki bu cihaz kendi organıymışcasına nasıl adapte edilir? sorusunun cevabını arayan bilim insanları, yukarıda bahsettiğimiz öncelikle kendi organlarımızı hareket ettirmemiz için gerekli olan motor korteksi hareketliliği ile ilgili veri toplama gereksinimini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Böylece uzun yıllardır kabul edilen Eğer bir robotik protezi kontrol etmek istiyorsan, insanın kolunu hareket ettirirken kullandığı sinirsel aktivitelerin tümünü kod çözücüye aktarmak gereklidir savını yıkmaya çalışıyorlar. Bu soruna karşı ise insan ırkının en mucizevi silahını kullanmayı öneriyorlar: beyin plastisitesi veya beyin şekillendirilebilirliği , yani insan nöronlarının içinde bulundukları çevre, davranış ve fiziksel vücut değişikliklerine uyum sağlayabilme yeteneği. Aynı yeteneği, kör veya sağır olan insanların diğer duyularının kuvvetlenmesi ve düzenli yapılan tekrarlar sonunda o alanda ustalaşılması gibi beynin adaptasyon mekanizmalarını sergilemesi sırasında gözlemleyebiliyoruz. Bilim insanları beynin plastisite yeteneğinin harici bir cihazı kontrol etmek sırasında da ortaya çıktığını ve bu cihazı kullanmayı öğrenmenin kaymayı veya tenis oynamayı öğrenmekten farksız olduğunu ortaya koydular . Bu yeni BMA tasarımı, harici cihazı kontrol edebilmek için halihazırdaki sinir sistemini kullanmaya gerek duymadan, eski sinir sistemi ile paralel bir şekilde kullanılacak yeni bir sinir sistemi yaratma prensibine dayanıyor. Böylece hem biyolojik, hem de yapay bileşenleri kullanmak mümkün oluyor. Bu teoriyi test etmek için araştırmacılar 128 küçük elektrottan oluşan bir elektrot dizisini makak maymunlarının beynine gömdüler. Ancak diğer çalışmaların tersine bu elektrotlardan sadece 40 tanesini kullanmakla yetindiler. Ayrıca daha önce bahsettiğimiz kalibrasyonu yenilemek yerine sabit tuttular. Deney sırasında maymunların, bir bilgisayar imlecini ekranın ortasına kaydırmaları ve ekranda bir renk değişikliği olduğunda başka yerde beliren bir çemberin içerisine kaydırmaları isteniyordu. Bunu yapabilen maymunlar ödül olarak bir içimlik meyve suyu kazanıyorlardı. Deneyin birinci grubundaki maymunların kollarına geçirdikleri bir dış-iskelet robot yardımıyla bu imleci oynatmaları istendi. İkinci grubundaki maymunlara ise bu imleci sadece beyin hareketliliklerini kullanarak, yani kollarını hareket etmeden oynatmalarını öğrenmeleri sağlandı. Sonuç olarak bunu da rahatlıkla bir haftada öğrendiler, üstelik de günlerce unutmadan tekrarlayabildiler . İki hafta sonra, bir takip deneyi daha yapıldı. Öncelikle birinci gruptan seçilen ve daha önce beyninde implant olmayan bir maymun üzerinde çalışıldı. Bu maymuna yapılan implanttan sonra kısa sürede yeni kod çözücüsüne alıştı, aynen önceki deneydeki ikinci grup maymunları gibi. Ayrıca görüldü ki, maymunun beyni hem daha önce öğrendiği kod çözücüye hem de yeni öğrendiği kod çözücüye doğru tepkileri vererek imleci oynatmayı başardı. Deneyin ikinci kısmında ise, kod çözücüdeki tüm parametreler bilim insanları tarafından rastgele değiştirildi. Şaşırtıcı şekilde, maymun kısa süre içerisinde bu yeni parametrelere de uyum sağlayarak imleci oynatmayı başardı. BMA'nın robotik uygulamaları 2009 yılında Honda Araştırma Merkezi-Japonya , Gelişmiş Telekomünikasyon Araştırma Merkezi ve Shimadzu Corporation ortak çalışmaları sonucunda, EEG, yakın-kızılötesi spektroskopisi ve yeni bir bilgi işleme teknolojisi kullanarak sadece beynimizi kullanarak bir robotu kontrol etmemizi sağlayan teknolojiyi geliştirdiklerini açıkladılar . Bu BMA teknolojisinin diğerlerinden farkı, Honda'nın robotik departmanlarında geliştirdiği günümüzün en gelişmiş insansı robotu olan ASIMO'yu, dolayısıyla da yapay zeka ve robotiği de denklemin içine yerleştiriyor olmasıydı. Sadece beyin gücüyle kontrol edilen bir ASIMO fikri bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor (Şekil 5). Bu projenin diğer bir çarpıcı noktası ise ameliyata ve implanta gereksinim duymaksızın kafa derisinin üzerine yerleştirilen sensörlerle ölçülen EEG ve beyindeki kan akışındaki değişimleri gözlemlemeyi sağlayan NIRS'ten gelen karmaşık girdileri kullanarak veri işlemesiydi. Aynı araştırmanın 2006 yılındaki ayağında işlevsel manyetik rezonans görüntüleme kullanmalarına karşın, bu sistemin hacmen büyük olması ve güçlü bir manyetik alan yaratmasından dolayı seyyar ve portatif olmadığını belirten bilim insanları, bu sebeple görece daha küçük ebattaki EEG ve NIRS sensörlerini yeğlediler (Şekil 6). Böylece bu teknolojiyi, istisnasız herkesin, her zaman ve her yerde kullanabileceğini savundular. Bu deneyde kullanıcının kafasına sensörler takıldıktan sonra 4 adet vücut bölgesi tanımlanıyor ve denekten bu organlarını hareket ettirdiklerini düşünmeleri isteniyor. Kod çözücüden gelen çıktılara göre de ASIMO bahsi geçen organlarını oynatıyor. Deney sonucunda %90'ın üzerinde başarı sağlanıyor. Honda atak yapar da ezeli rakibi Toyota karşılık vermez mi? İnsansı robot teknolojisinin istediğimiz seviyeye gelmesine henüz zaman olduğunu düşünen Toyota ise beyin dalgalarını bir tekerlekli sandalyeyi gerçek zamanlı olarak sürmeye yarayacak BMA teknolojisini 2009'un sonuna doğru tanıttı . RIKEN, Toyota ve Genesis Araştırma Enstitüsü'nün ortaya çıkardığı bu teknoloji sayesinde her 125 milisaniyede bir beyin dalgaları incelenerek tekerlekli sandalyenin sağa, sola ve ileri hareketlerini yönlendirmek mümkün. Deneylerde %95'in üzerinde başarı sağlanmış durumda. Geliştirilen metot, rehabilitasyon, fiziksel ve psikolojik destek amaçlı kullanılacak. Şu an için zihnimizde el ve ayak kontrolleri düşünülerek elde edilen verilere dayanan bu teknolojinin ileride farklı zihinsel ve duygusal durumların tetiklediği beyin aktiviteleriyle de tetiklenebilecek olmasını umuyoruz. Peki ya BMA'nın protez uygulamaları? Yazının başında da belirttiğim gibi henüz hayatımızı kökten değiştirecek derecede güvenilir bir BMA'ya sahip değiliz veya bu tarz bir ürünü gidip raftan alamıyoruz. CEBIT 2010 fuarında tanıtılan ve sadece düşünerek zihninizdekileri ekrana yazabileceğiniz 12,000 dolarlık bu ürünü saymazsak. Protezlerden henüz yeterli derecede verim alamamızın temelinde yatan sebepler sırasıyla sensörlerin/implantların çok küçük olmaması, çok elektrik gücü harcamaları, ve kablosuz olmamaları. Diğer uğraş gerektiren alanlar ise genel olarak sistemin gürültüye fazlaca duyarlı olması ve yüksek konsantrasyon gerektirmesi. Ayrıca genel olarak BMA sisteminin her bir bileşeninin bir kez monte edilip/ayarlanıp bir ömür boyu kullanılabilmesi, istenen ancak henüz mümkün olmayan bir durum. Tüm bunların üstüne, protez aletlerin ilkel bir düzenek olmasını değil karmaşık biyonik protez robotlar olmasını istiyoruz (Şekil 7). Bunun için de çoklu serbestlik derecesine sahip robotların kullanımı gerekli. Tabii ki serbestlik derecesi arttıkça, beyin dalgalarının da karmaşıklığı artıyor ve ne yazık ki başarı oranları da düşmeye başlıyor. Son problem olarak da beynimizin geri-beslemeye bağlı olan düzeltme mekanizmalarının bu pasif sistemlerde henüz devreye girememesinden bahsetmek gerekiyor. Şu andaki protezler çoğunlukla sadece beyinden proteze sinyal iletimini destekler nitelikte. Oysa sağlıklı bir bireyin organlarına öykünerek protezden de beyne geri-besleme sinyallerinin gönderilmesiyle sadece protezleri kontrol etmek değil, onları hissetmek gerektiği de bir gerçek ve şu an için teknik bir yetersizlik. Bu problemlerle baş etmede en büyük başarıyı sağlamış sisteme gelelim. Gelişmiş sensör, eyleyici ve diğer mekatronik bileşenleri kullanarak son derece gerçekçi bir kol protezi yaratmayı başaran Dean Kamen, Amerika'nın Gelişmiş Savunma Araştırma Projeleri Birimi 'dan oldukça yüklü bir destek aldı . Segway'in de yaratıcısı olan Kamen, bu robotunun ismini Yıldız Savaşları filminde kolu kopan Luke Skywalker'dan esinlenerek Luke koydu. Protez tedavisi araştırmalarında ne noktalara gelindiğini görmek için aşağıdaki videoyu izlemenizi ve mümkünse de bu adresteki ve bu adresteki Türkçe altyazılı TED konuşmalarını dinlemenizi öneririm. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de elektrik mühendisliği, sinirbilim ve zihinbilim alanında profesör olan Jose M. Carmena'ya göre omurilik zedelenmesi ve nörolojik hastalıklardan muzdarip hastaların bu protezlerden yararlanabilmesi için 10-20 yıl gibi bir süre daha beklemeleri gerekecek . Ancak bu teknoloji kullanıma girdikten sonra, sağlıklı bireylerin duyusal, zihinsel ve hareket kabiliyetlerini zenginleştirebilmelerine de olanak sağlayacağı için bizleri büyük etik tartışmalar bekliyor olacak. O yüzden bir süre daha bu teknolojilerin keyfini çıkarmak veya bunları şiddetle eleştirmek için ekran karşısına geçip Blade Runner veya A.I. seyretmeye devam edeceğiz gibi gözüküyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/dogumunun-100-yilinda-unutulmus-bir-dahi-alan-turing.html", "text": "Bir adam düşünün. Öyle bir adam ki, II. Dünya Savaşı'nın seyrini değiştirecek bir buluşa imza atmış olsun, binlerce insanın yaşamını kurtarsın, Avrupa'yı sürekli Nazi işgalinden korumuş olsun. Hatta aynı adam bugün hepimizi elinin altındaki bilgisayarların ve yapay zekanın temellerini atmış olsun. Kavramsal olarak ortaya attığı fikirler ölümünden yıllar sonra bile yapay zekadan nano-teknolojiye, moleküler biyolojiden matematiğe kadar her alanda hala geçerli, hala kullanılır olsun... Ama insanlığı derinden etkileyen bu katkıları olmasına rağmen, bu adam ne okullarda fen derslerinde anlatılsın, ne de adı filmlerde geçsin.... İşte bu unutulmuş dahinin adı Alan Turing. 20. yüzyılın en büyük matematikçilerinden biri olan ve bilgisayar bilimlerinin, yapay zekanın babası sayılan Alan Turing çoğumuzun çok geç duyduğu ya da belki de hiç duymadığı bir isim. Tüm dünyada, bilim çevreleri doğumunun 100. yılında Alan Turing'i anarken biz de Açık Bilim ekibi olarak üzerimize düşeni yapalım ve kişisel tercihleri nedeniyle hırpalanmış ve tarihin tozlu sayfalarına gömülmeye çalışılmış bu dahiyi anımsayalım. 23 Haziran 1912 tarihinde, Londra'da bir erkek çocuğu doğar. Bu çocuk sayesinde yıllar sonra bilgisayarlar hayatımızın vazgeçilmez birer parçası haline gelecek, gene bu çocuk sayesinde İngiltere II. Dünya Savaşı'nda Nazileri alt edecek ve deniz kuvvetlerinde savaşan pekçok askerin hayatı kurtulacaktır. Dünya tarihini değiştirecek bu çocuğun adı Alan Mathison Turing'dir. Daha küçük yaşlardayken öğretmenleri Turing'in oldukça zeki, öğrenme isteğiyle dolu ve özellikle de matematik konusunda çok yetenekli olduğunu fark ederler. On dört yaşına geldiğinde, Dorset'te bulunan Sherborne Okulu'na başlar. Okula başlama tarihi İngiltere'deki 1926 büyük grevine denk gelir. Ama Turing okulun ilk gününe yetişmeye azimlidir, tek başına bisikletle 100 km pedal çevirir, yolda bir handa geceler ama okulun ilk gününe vaktinde yetişir. Sherborne, Turing'in yaşamının dönüm noktalarından biri olacaktır. Burada önce hayatının ilk aşkı Christopher Marcom ile karşılaşır Turing ve delicesine aşık olduğu bu hemcinsi sayesinde eşcinsel olduğunu fark eder. Daha sonra, Marcom'un okulun bitimine birkaç hafta tüberkülozdan ölmesi üzerine Tanrı'ya olan inancını kaybeder ve insan doğasındaki tüm olayların tamamen organik bir nedeni olduğu sonucuna varır. Sherborne'dan sonra Cambridge'de Kings College'a kaydolan Turing, burayı Matematik Onur Öğrencisi olarak bitirir. 1936 yılında, daha sonraki yıllarda bilgisayar biliminin temel yapı taşı olarak kabul görecek olan Hesaplanabilir Sayılar: Karar Verme Probleminin bir Uygulaması makalesini yazar. Bu makalede ünlü matematikçi Kurt Gödel'in 1931'de yaptığı hesaplamaları yeniden ve daha basit olarak formüle eder. Bu formülasyon sırasında, herhangi bir bilgisayar algoritmasını simüle etmeye yarayan ve kendi icadı soyut bir düzenek olan Turing makinesi kavramını da ortaya atar. Makine terimi yanıltıcıdır, kavram Turing tarafından ilk defa ortaya konduğunda görünürde somut bir mekanizma yoktur. Makina iki yonde sonsuz uzunlukta olduğu varsayılan ve üzerine karakter basılabilen bir kağıt şerit, bu şeridi okuyabilen ve üzerine yazabilen bir kafa ve belirli sayıda komutlar içeren bir komut tablosundan oluşur. Bu kavram, bilgisayar bilimlerinin doğmasına ön ayak olmuş bir soyutlamadır. Her ne kadar bu düzenek basit ve ilkel gibi görünse de, bugün modern işlemcilerin yaptığı her tür hesaplama bu makine ile yavaş da olsa yapılabilmektedir. King's College'den mezun olduktan sonra ABD'ye giden Turing 1936-1938 yılları arasında Princeton Üniversitesi'nde doktora yapar. Burada matemetik ve kriptoloji üzerine çalışır, 1938 yılında II. Dünya Savaşının göbeğindeki İngiltere'ye geri döner, döner dönmez de İngiliz ordusu tarafından kriptoloji ekibine dahil edilir. Yapay zeka konusundaki ilk fikirler ve Enigma Alman hükümeti, savaş sırasındaki haberleşmesinde değişen şifreli mesajlar kullanmaktadır ve bu şifreleri Enigma adı verilen bir makina ile oluşturmaktadır. İngiliz hükümetinin savaş iletişim üssü olan Bletchley Park'ta kriptoloji ekibiyle çalışan Turing, bir süreliğine Alman deniz kuvvetlerine ait şifrelerin kırılımı için çalışan kriptoanaliz ekibinin başına getirilir. Bu görevdeyken, Alman şifrelerini kırmak için farklı yöntemler geliştirir ve Enigma cihazı tarafından üretilen şifreleri kırmaya yarayan Bombe isimli bir elektromekanik makinanın tasarımına katkıda bulunur. Dijital bilgisayarlara giden ilk adım olarak görülen Bombe cihazları, Nazileri şifreli mesajlarını deşifre ederek müttefik devletlere Nazi Almanyası karşısında çok büyük bir avantaj sağlar. Turing sayesinde pekçok kişinin hayatı kurtulur ve savaşın seyri Nazilerin aleyhine döner. Turing, savaşın ardından kafasındaki matematiksel mantıktan kökenli fikirleri, kriptoloji üzerine çalışırken edindiği deneyimi ve daha önceden edindiği pratik elektronik bilgisini birleştirir ve hayali olan ilk modern bilgisayar tasarımı üzerinde çalışmaya başlar. İlk planları Londra Ulusal Fizik Laboratuarı tarafından onaylansa da, tasarımı aynı dönemde bilgisayar bilimi üzerine çalışan Amerikan proje ekiplerinin fikirlerinin gölgesinde kalır. Zira Turing'in savaş yılları sırasındaki başarıları ve geliştirdiği fikirler hala çok gizli statüsünde yer almaktadır ve bilimsel yayınlara konu olmaları mümkün değildir. Egzantrik Dahi Karşısına çıkan kısıtlamalardan bunalan Turing, endüstriyel ya da ticari projelerı bırakarak tekrar teorik yapay zeka üzerine çalışmaya koyulur. Bir yandan da kafasını boşaltmak için uzun mesafe koşmaya başlar. Her işe kendini sonuna dek adayarak yapan bu tuhaf adam stres atmak için başladığı koşma işini öylesine ilerletir ki, 1947 yılında Walton Atletik Kulübü'nde katıldığı maratonu 2 saat 46 dakika 3 saniyede tamamlar. 1948 Olimpiyatında maraton dalındaki altın madalyayı, aynı mesafeyi Turing'den sadece 11 dakika daha kısa sürede bitiren bir sporcu kazanacaktır. 1948 yılında Manchester Üniversitesi'nde çalışmaya başlayan Turing, burada egzantrik davranışları ile dikkat çeker. Allerjileri nedeniyle bisiklete binerken gaz maskesi takan, kahve fincanı çalınmasın diye onu kalorifere zincirle bağlayan, sıkıldıkça 40 km koşup gelen bu adam, bütün tuhaflıklarına rağmen zamanının çok ötesinde fikirler üretmektedir. 1949 yılında, Bilgisayar Mekanizması ve Zeka isimli ünlü makalesini yazar. Bu makalede özellikle yapay zeka konularına değinen Turing, bir makinanın akıllı sayılabilmesi için gereken standartları belirleyen bir deney tasarlar. Turing testi adı verilen bu test, makinenin karşısındaki deneğin, görmeden iletişime geçtiği şeyin makine mi yoksa insan mı olduğunu tahmin etmesi esasına dayanmaktadır. Eğer denek, karşısındakinin makine olduğunu anlayamazsa, makinenin bir nevi düşünme yetisine sahip olduğu söylenebilir. Bugün, esası Turing testine dayanan ve CAPTCHA adı verilen bir uygulama, internetteki kullanıcıların insan mı yoksa makine mı olduğunu anlamakta kullanılıyor. Son yıllarında matematiksel biyoloji üzerine çalışır. Özellikle bitkisel yapılarda görülen Fibonacci rakamlarını inceler ve 1952 yılında yazdığı Morfogenez'in Kimyasal Kökenleri isimli makalesinde doğada gözlemlenen çizgi, benek ve spiral gibi düzensiz yapıların homojen ve düzenli bir durumdan nasıl köken aldıklarını açıklar. Gökten üç elma düşmüş.... 1952 yılında, evine hırsız giren Turing, polise verdiği ifadede eşcinsel olduğunu açıkça söyler. O yıllarda İngiltere'de eşcinsellik suçtur. 1952'de eşcinsel olduğu için ahlaksızlık yasasından hüküm giyer ve uzun bir hapis cezası ile kimyasal hadım edilme arasında bir seçim yapması istenir. Hadım edilmeyi seçen Turing'e mahkeme kararı ile yüksek dozda kadınlık hormonları enjekte edilir. Bu tedavi sonucunda cinsel istekleri ortadan kalkar, göğüsleri büyür ama belki de kendisi için en önemli olarak düşünme yetisi sekteye uğrar. Yenilikçi ve sıradışı Turing gün be gün ortadan kaybolmaya başlamıştır. O yıllarda eşcinsel olmanın, ve bunu açık açık ifade etmenin cezası acımasızcadır. Vücudundaki ve zihnindeki bu değişiklikler yetmezmiş gibi bir de İngiliz gizli servisi Turing'i göz altına alır. Eşcinselliği nedeniyle daha güvenilmez, şantaja daha açık olduğunu düşünürler. Her hareketi izlenir, rapor edilir hale gelir. Bireysel tercihini açıklamasıyla herkes II. Dünya Savaşı'nda binlerce insanın yaşamını kurtaran Turing'i unutur. Arkadaşları birer birer azalır, evine kimse gelip gitmez olur. 1954 yılında, 42. yaşgününden birkaç hafta önce evinde ölü bulurlar Alan Turing'i. Başucunda yarısı yenmiş bir elma vardır. Yapılan otopside ölüm nedeni ortaya çıkar: Siyanür zehirlenmesi sonucu intihar. Resmi raporlara göre başucundaki elmayı once siyanüre batırmış, sonra kurumasını beklemiş ve ardından yemiştir Turing. Çocukluğunda en sevdiği masal Pamuk Prenses olan bu yalnız adam, masaldaki kötü kalpli cadının elmasını kendisi imal ederek, kendisini dışlayan, farklı olduğu için yargılayan dünyadan ilelebet kaçmıştır. Bireysel tercihleri yüzünden yargılanan, uğradığı ayrımcılık ve baskı nedeniyle intihar eden Alan Turing öldüğünde sadece 41 yaşındaydı. O güne dek ortaya sürdüğü fikirler bilgisayar ve yapay zeka konularında çığır açmıştı, belki yaşasaydı o egzantrik fikirler üretebilen beyniyle bilim ve insanlığa çok daha fazla katkıda bulunacaktı. Ama toplumsal tahammülsüzlük bu dahinin aramızdan çok erken yaşta ayrılmasına neden oldu. Doğumunun 100. yılında, bu dışlanmış, unutturulmaya çalışılmış dahiyi bir kez daha anımsayalım. Sizler de bir bilgisayar başında her oturduğunuz ya da cep telefonunuza her el attığınızda bunu Alan Turing'e borçlu olduğunuzu hatırlayın. Unutmayın ki, şu an bu yazıyı da onun geliştirdiği fikirlerin bilgi işlem uygulamalarında vücut bulmuş halleri sayesinde okuyabiliyorsunuz. Meraklısına notlar - Apple firmasının yarısı ısırlmış elma logosunun Turing'in dehasına ve ölüm şekline bir atıf olduğu yönünde bir şehir efsanesi var. Apple logosu olan ısırılmış elmanın eşcinsel hareket sembolü olan gökkuşağı renginde tasarlanmış olması bu söylentiyi güçlendirmiş. Logonun tasarımcısı ve Apple firması yetkilileri bunun doğru olmadığını açıklamışlar. Ancak, Steve Jobs'un bu söylentiyi duyunca Doğru değil, ama keşke doğru olsaydı. dediğini de belirtelim. - 2001 yılında çevrilen İngiliz yapımı olan ve başrollerinde Douglas Scorr ve Kate Winslett'in yer aldığı Enigma isimli filmde, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz gizli servisinin Enigma şifresini kırış öyküsü anlatılmaktadır. Film boyunca Alan Turing'den hiç bahsedilmez, filmin hiçbir sahnesine adı geçmez. - Turing'in yazdığı makalelere ekteki bağlantılardan ulaşabilirsiniz. Chemical Basis of Morphogenesis On Computable Numbers, with an Application to the Entscheidungsproblem Systems of Logic Based on Ordinals - Yapay Zeka konusunda çalışırken, satranç ile de ilgilenen Turing, satranç oyunu için bir algoritma programlar. Ancak bu algoritmayı çalıştıracak bir cihaz henüz ortada yoktur. Bunun üzerine 1952 yılında eline bir kağıt ve kalem alarak kendisi bilgisayarın yerine geçer ve adım adım yazdığı algoritmayı işleterek Allick Genie ile satranç oynar. Oyun sırasında beynini tamamen bir işlemci gibi kullanan Turing her bir hamleyi yarım saatte yapar ve sonunda Genie'ye yenilir. Bu oyun tarihe ilk Bilgisayarlı Satranç Oyunu olacak geçecektir. Oyun hamlelerini ekteki bağlantıdan izleyebilirsiniz. http://www.chessgames.com/perl/chessgame?gid=1356927 - Enigma cihazının Java üzerinden çalışan bir simülatörü şu bağlantıda mevcut: http://russells.freeshell.org/enigma/ - Kağııttan bir Engima makinesi yapmak, ya da Android telefonunuza çalışan bir Enigma simülatörü yüklemek isterseniz şu bağlantı hoşunuza gidebilir: http://mckoss.com/Crypto/Enigma.htm - Turing'in tasarladığı Enigma şifrelerini kıran Bombe makinası ile ilgili detaylar için: http://www.ellsbury.com/bombe1.htm - Turing Makinesi ve Java üzerinde çalışan bir Turing makine simulator için ekteki bağlantılara gidebilirsiniz:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/dunyanin-butun-robotlari-birlesin.html", "text": "Endüstriyel ve küresel ekonomi çağını borçlu olduğumuz öğelerden biri olan robotlar gün geçtikçe daha çok fabrika ve depoya konuşlandırılıyor. Mavi yakalı sınıfının yerini ucuz, dinamik, verimli, acıkmayan, yorulmayan, tatil kullanmayan, yaşamayan bir mavi motorlu sınıfına bırakma ihtimalini değerlendireceğiz. 2011 yılında Tayvan kökenli ve çoğunlukla Çin yerleşkeli elektronik üretim devi olan Foxconn yaptığı açıklamada, gelecek üç yıl içerisinde bir milyondan fazla robotu montaj hatlarına ekleyeceklerini söyledi (Şekil 1). Kısa bir kaç bilgi: Dünya çapında yapılan tüketici elektroniği cirosunun %40'ına sahip olan bu şirketin müşterileri arasında Apple, Acer, Amazon, Cisco, Dell, HP, Intel, Microsoft, Motorola, Nintendo, Nokia, Samsung, Sony ve Toshiba gibi dev firmalar bulunuyor. Çin'in en büyük ihracatçısı ve özel sektör işvereni durumunda. Yaptıkları bu açıklamanın spekülatif yanını bir kenara koyarsak, bahsi geçen bir milyon sayısıyla da ilgili biraz bilgi vermek gerekiyor. Öncelikle bu rakam şu anda dünya üzerinde bulunan endüstri robotu sayısına eşit. Foxconn açısından bakarsak bugün sahip olduğu robot sayısının yüz katına eşit. Daha da önemlisi neredeyse bugün sahip olduğu çalışan sayısına eşit (yaklaşık 1.200.000 işçi). Bu haberi bir başka bomba haber izledi: Mart 2012'de Amerikalı çevrimiçi satış şirketi Amazon.com'un depo otomasyonları için mobil robot sistemleri geliştiren Kiva Sistemleri adlı şirketi 775 milyon dolara satın alması büyük ses getirdi . Peki Amazon gibi bir devin sadece 2003 yılında kurulmuş olan bu şirketi uçuk bir fiyata satın almaktaki amacı ne olabilir? Sebebi basit. Amazon sahip olduğu depoları ne kadar etkin kullanabilirse, o kadar daha çok para kazanacaktır. Kiva, Amazon için depo operasyonlarını daha hızlı yönetecek, karınca kolonisi prensibine dayalı akıllı robotlar (Şekil 2) tasarlayabilirse, Amazon da bu robotlar sayesinde depo alanına daha çok ürün sıkıştırabilecek, havalandırma, ısıtma, ışıklandırma giderlerini azaltabilecek, insan eğitimine çok daha az para harcayacak ve hırsızlıktan kuşkulanmasına gerek kalmayacak. Tabii ki fazla mesai, sağlık poliçesi ve sigortalara da son! Ancak bu hizmetleri kiralamayıp, çılgın paralar karşılığında satın almasındaki temel neden esas vurgulamamamız gereken nokta: Robotlar artık üretim sonrası depolama sistemlerinin de vazgeçilmez unsuru. Aşağıdaki şaşırtıcı karmaşıklıkta işleyen robot ordusunun videosunu seyredince siz de hak vereceksiniz. Nerden çıktı bu sanayi robotu sevgisi? Robotların endüstriye girişi, patronların oyuncak sevgisinden kaynaklanmıyor. Kısaca robotların insan işçilere kıyasla avantajlarını sıralayalım: 1. Kalite: Yüksek hassasiyet (Şekil 3) ve yüksek tekrarlanabilirlik oranlarıyla ürün kalitesi artar. 2. Üretim: Robotlarla yapılan işin hızı artacağından, belli bir süre içerisinde üretilen iş miktarı da artar. Ara vermeksizin sabit hızda çalışan bir robot (Şekil 4) potansiyel olarak bir insan işçiden daha fazla iş çıkarabilir. 3. Güvenlik: Robotlar işyeri güvenliğini artırır. İşçiler ise daha çok teftiş ve denetleme mevkilerine yükseltilerek tehlikeli işlerden kaçınmaları sağlanır. 4. Para: İşyeri güvenliği ekonomik kazancı beraberinde getirir. Sağlık ve sigorta giderleri azalır. Robotlar bir kez satın alındıklarından, teorik olarak birim zamandaki ücretleri sabittir. Bir işçiye göre kendi maliyetini belli bir süre sonra amorti eder ve şirketi kara geçirmeye başlar. Mesai fazlası ödenmez. Dakiktirler. Hareketleri keskin ve hassas olduğu için üretim hammaddelerini ziyan etmezler. Bir kereye mahsus yüksek maliyeti ve sabit bakım giderleri robotların tek dezavantajlarıdır. Gün geçtikçe ucuzlayan ve kalite olarak da her geçen gün daha mükemmeleşen robotların lüks birer fabrika aleti olduğu zamanlar çok gerilerde kaldı. Ancak dünyanın farklı ülkelerindeki şirketlerin, robotlara kendi çıkarları doğrultusunda farklı açılardan baktıkları da bir gerçek. Şekil 5'deki robot kullanım rakamları çerçevesinde sırasıyla bu ülkelere bir göz atalım. Sanayide robot kullanımı özellikle 60'lı yıllarda başladı. Büyük ekonomilerden A.B.D., İngiltere, Almanya ve Japonya ilk olarak robotlara yönelen ülkeler oldular. Bunun üç ana sebebi vardı: 1) Gelişmiş ülke oldukları için işçi ücretlerinin yüksekliği, 2) Emekçi nüfusun göreceli olarak az olması ve buna bağlı yaşanan işçi açığı, 3) Teknolojik prestij. Özellikle otomotiv sektörünün lokomotifliğini yaptığı sanayi sektörlerinde robotların kullanımı hızla arttı. Örneğin, otomotiv denildiğinde ilk akla gelen isim olan Almanya'nın 150.000'e yakın robot sayısıyla tüm Avrupa'daki robotların yarısına sahip olduğunu görüyoruz. Aslında robot sayısı, teknolojik gelişmişlik, kuvvetli ekonomi ve siyasal nüfuzun bir yansıması gibi. Sırada ABD var. ABD'deki robot sayısının ülkenin gelişmişliğiyle paralel olmadığını görüyoruz. ABD, Kanada ve Meksika'daki sanayi robotu sayıları toplamının neredeyse Almanya'nınkine eş olması şaşırtıcı gibi gelse de, arkasında yatan birçok sebep var. Öncelikle ABD'nin nüfusu çok fazla. Üstüne üstlük göç alan bir ülke. Bu yüzden fabrikaların işçi bulamama gibi bir sıkıntısı yok. Ayrıca Amerika büyük şirketlerin karının, işçilerin sosyal güvencesinden daha öncelikli olduğu bir ülke olduğu için, ucuz işçi çalıştıramayan Avrupa ülkelerine oranla Amerika'daki patronlara daha fazla tolerans gösteriliyor. Ancak hızla artan robot rakamlarından da bu trendin değişmeye başladığını gözlemleyebiliyoruz. 2014 yılına kadar %30luk bir artış hedefliyorlar. Asya'ya geldiğimiz zaman uçuk bir rakamla karşılaşıyoruz. Japonya'nın endüstri robotlarının sayısı Almanya ve Amerika'daki tüm robotların toplamından bile fazla ve neredeyse tüm Avrupa'daki robotlara eşit. Japonya'daki robot sayısını yorumlamak için çok farklı parametrelere bakmak gerekiyor. Öncelikle insan sayısı, hammadde ve toplam yüzey alanı olarak belki de dünyanın en fakir memleketi. Buna rağmen dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olmasını etkin üretim tekniklerine borçlu. Robotların bu etkinlikte yadsınamaz bir payı var. Özellikle otomotiv ve elektronik sektörlerinin başı çektiği daha birçok teknoloji üretimi yapan alanda robotlar sayesinde bu kıt kaynaklar ikame edilebiliyor. Bu yüksek sayıdaki robotun bir diğer açıklaması da Japonların kültürleri gereği teknolojiyi ve neredeyse teknolojiyle eş anlamlı tuttukları robotları, hayatlarının, eğitimlerinin ve kültürlerinin bir parçası haline getirmiş olmaları (Şekil 6). Ancak Japonya'da trend tüm dünyanın tersine işliyor gibi gözüküyor. Sanayi robotları sayısı gün geçtikçe azalıyor. Bunun sebebi fabrikalarını ve üretimini her geçen gün daha fazla denizaşırı ülkelere kaydırıyor olması. Yurtdışındaki ucuz işgücünden faydalanmadan global firmalarla başetmesi artık mümkün değil. Ayrıca Fukuşima faciası gösterdi ki bir çok doğa felaketine açık bir ülke olan Japonya, büyük facialardan sonra kesilen üretim ve dağıtım akışından dolayı bir anda ekonomisini tepetaklak bulabilir. Ancak burada atlanmaması gereken bir nokta var. Japonya için sanayi robotu sayısının gün geçtikçe azalması ile toplam robot sayısı arasında bir bağ yok. Servis ve kişisel robot sayısında roketlemeye devam ediyorlar ! Aynı kıta içerisinde, bu sefer Çin'e geçelim. Ekonomisinin devasalığına oranla mütevazı görülebilecek bir robot sayısına sahip olan Çin'in 2014 tahminlerine göre 150.000 robota sahip olması bekleniyordu. 2010 yılında hazırlanan bu rakamlar aslında %200'lük bir artışla inanılmaz bir büyümeye işaret ediyordu. Yazının başında da bahsettiğimiz, 2011 yılında FoxConn'dan gelecek bir milyon robot satın alımının nasıl bir çılgınlık olduğunu sanırım şimdi daha rahat anlayabiliriz. Çin için %1600'lük bir artışa tekabül eden bu sayı, Çin'i sanayi robotları listesinde dünyanın zirvesine yerleştirmesini bırakın, FoxConn'u dünyanın robot mabedine çevirmeye yetecektir. Tabii ki FoxConn'un tüm fabrikalarını robot otomasyonu ile güncelleme isteğinin arkasında yatan motivasyonlardan biri üretimini arttırma çabası. Diğer sebep ise günlüğü birkaç dolardan çalışan Çin emekçi sınıfının artık gözünü açma eğilimi içerisinde olmaları. Eskiden duymadığımız tarzda ufak çaplı ayaklanmalar, boykotlar ve başkaldırı haberleri gelmeye başladı Çin'den. Yaptıkları zorlu, yorucu, yalnızlığa sürükleyici ve sıkıcı işlerden dolayı ruhsal bunalıma giren çalışanlara, yaşadıkları zorlu şartlara (Şekil 7) kulaklarını tıkayan patronlara ve devletlerine karşı seslerini duyurma çabasında olan işçiler de eklenince intihar vakaları hızla yükselişe geçti. FoxConn intihar sorununu yüksek binaların çevresine ağlar gererek çözmeye çalışsa da (Şekil 8), olası bir isyan dalgasını bastırmada ne FoxConn, ne de özel sektörden yana olan komünist polis devleti bile yeterli olmayabilir. Sadece FoxConn'un bahsi geçen işçi sayısı 1,2 milyon. Fazla gözlerini açmalarına fırsat vermeden korku salmanın yollarından biri, varlıklarına tehdit unsuru olan robotların konuşlandırılacağı söylentilerini yaymak da olabilir. Endüstriyel robotiğin geleceği Tüm bu gelişmelerin ışığında açık olan bir durum var. O da yeni nesil robotların, eski, hantal, tek bir işi yapabilen, pahalı ve kocaman üretim robotlarının aksine, esnek, yetenekli, güvenli ve ucuz olmaları gerektiği. İnsanlarla aynı çevre içerisinde yanyana hatta dirsek dirseğe çalışan robotlara ihtiyaç var, insana çarptığı zaman 5 metre ötedeki duvara yapıştıracak robotlara değil. Yani, hepimizin endüstri devlerinin üretim tesisleriyle ilgili videolarında görmeye alışık olduğumuz devasa ve gudubet robotların (Şekil 9) yerini, daha mütevazı robotlar almalı. Tek tip robot üretip, onu her işte kullanma döneminin sonuna gelindi. Artık çeviklik gerektiren işlerde esnek ve bol serbestlik derecesine sahip robotlar, ufak alanlarda hızlı üretim sağlayan küçük robotlar, göze güzel görünen ve şirkete prestij kazandıracak estetik robotlar vs. şeklinde bir çok robot kategorisinden üretim için optimal olanları seçilebiliyor. Yakın zamanda ortaya konulmuş şık ve estetik olduğu kadar hızlı, yüksek performanslı ve hassas robotlardan bir seçki sunmak istiyorum. Bu videolardaki robotları seyrederken, lütfen kafanızda canlandıracağınız bir ürünün üretim bandında, insanlarla beraber veya insanlar olmadan çalışıp çalışamayacaklarını hayal etmeye çalışın. Videolardaki robotların herhangi bir fabrikada, herhangi bir işi rahatlıkla yapabileceğini ve insan işçileri çok rahatlıkla yerlerinden edebileceklerini görüp şaşıracaksınız. İlk robotumuz Japon Kawada Industries çıkışlı Nextage robotu. Bu robot güvenlik bariyerlerine ihtiyaç duymuyor. Kafasındaki kameralar sayesinde bulunduğu yeri anlama ve çevresindeki objelerin 3 boyutlu görüntüsünü oluşturma özelliğine sahip olduğundan çalışma alanına biri girdiğinde otomatik olarak duruyor. Hafif ve tekerlekli olduğu için aynı fabrika içerisinde bile birçok farklı çalışma alanında ve görevde kullanılabiliyor. İşgal ettiği alan bir insanınki kadar. Sırasıyla seyredeceğiniz üç videoda, önce 3 robotun birbirleriyle etkileşimlerini, sonra robotun çevredeki obje ve araçlarla etkileşimini ve son videoda da robotun insanı algıladığında çalışmasına nasıl ara verdiğini ve insan ayrıldıktan sonra işine nasıl devam ettiğini göreceksiniz. 2011 yılında tanıtılan İsviçreli otomasyon devi ABB'nin yeni tasarımı olan FRIDA adlı robot (Şekil 10), bir insan tarafından tepesindeki bir tutamaçtan kaldırılarak istenilen çalışma bandına rahatça yerleştirilebiliyor. Güvenli olması açısından motorları kısıtlı bir güçle sürülüyor ve vücudunun dışında yumuşak tamponlar bulunuyor. Söylentilere göre bu robotlar FoxConn'un ısmarlayacağı seri. Sıradaki robotumuz Japon çıkışlı Yaskawa Endüstrilerinin robotu Motoman, tek koluyla 10 kiloya yakın kaldırma kuvvetine ve toplamda 15 serbestlik derecesine sahip bir robot. Kutulama işi gibi can sıkıcı bir işin üstesinden geldiği videoyu aşağıda seyredebilirsiniz. (Seyrederken de bu işi bir ömür boyunca günde 12 saat yaptığınızı düşünün.) Robot devrimi yakın mı? Geçen 20 yıl boyunca bilim adamları ve mühendisler, zorlu ve tehlikeli işlerde kullanılabilecek birçok robot tasarladılar. Depremde çöken binaların altında hayatta kalanları arayan robotlardan, ev ve bina temizliğinde kullanılan robotlara, resepsiyonist robotlardan, yemek yapan robotlara kadar. Fabrika ve depo robotları da istisna değil. Bu robotlar muhtemelen önce insanlarla yanyana aynı üretim bandında çalışacaklar. Kişisel görüşüm hem ucuz, hem kolayca eğitilebilir, hem de her işe koşulacak esneklikte olacakları için bir süre sonra tamamen insanların yerlerini alacaklar. How Stuff Works teknoloji sitesinin kurucusu Marshall Brain 2040 yılında robotların dünyadaki işlerin yarısını alacağını öngörüyor. Zaten 2013 yılında 1,2 milyon sanayi robotu öngörülüyor ki bu da dünya üzerinde yaşayan her 5000 insana bir robot karşılık geliyor demek. Peki ya robot çalışanlar insan çalışanlardan fazla olduğunda ne olacak? Günümüz işçi sınıfı zaten zar zor savundukları haklarını, işlerini hepten ellerinden alacak robotlar yüzünden istemeye istemeye feda etmek zorunda mı kalacaklar? Peki ya robotlar o zamana kadar daha güçlü bir zekaya sahip olurlarsa? Robotların insanların söylediklerini anlayıp doğru cevapları verdikleri bir zamandan , doğru hamleleri ve hareketleri yapmaya başladıkları bir döneme gelirsek? Acaba sonunda robotların haklarını sokaklarda Robotlar kardeş, patron kalleş! nidalarıyla (Şekil 11) aradıkları dönemleri görecek miyiz? KAYNAKLAR: http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/industrial-robots/foxconn-to-replace-human-workers-with-one-million-robots http://spectrum.ieee.org/automaton/robotics/industrial-robots/why-kiva-is-worth-775-million-to-amazon http://www.worldrobotics.org/uploads/media/2011_Executive_Summary.pdf http://www.wired.com/magazine/2011/02/ff_joelinchina/all/1"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/kizlar-pembe-giyer-erkekler-mavi.html", "text": "Hiç son zamanlarda büyük bir mağazanın oyuncak reyonunu gezdiniz mi? Ben uzun zamandır gezmemiştim, ta ki bundan birkaç ay önce biri kız biri erkek olan yeğenlerime hediye almaya gidene kadar. Amacım, her ikisine de içlerindeki bilim merakını körükleyecek yaratıcı birer hediye almaktı. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Erkek yeğenime hediye almak birkaç dakikamı aldı. Her ne kadar çeşit çeşit deney setleri, Lego ve benzeri mekanik oyuncaklar, küçük elektrikli cihazlar, mekanik düzenekler, süper kahramanlar ve uzay temalı oyun setleri arasında seçim yapmak epey zor olsa da hoşuna gideceğini düşündüğüm bir hediye seçtim. Kız yeğenime benzer bir hediye almak için kız oyuncakları reyonuna gittiğimde ise tam bir hayal kırıklığına uğradım. Pembe renge bulanmış ve simlerle bezeli reyonda, Disney prenseslerine ilişkin bebeklerin, prenses kıyafetlerinin, makyaj ve manikür setlerinin ve hatta üzerinde disney prensenlerinden birinin resmi olan oyuncak kredi kartlarının arasında kız çocuklarını bilimle tanıştıracak, onları düşünmeye sevk edecek bir tane bile oyuncak yoktu! Reyondaki tüm oyuncaklar adeta kız çocuklarına kafayı fazla detaylı işlere takmadan giyinip, süslenip, tüllere ve simlere bulanıp beyaz atlı prenslerini beklemelerini öğretir gibiydi. O gün bu konuya epey sinirlendiğimi ve sonunda pes ederek kız yeğenime de erkek reyonundan bir hediye seçtiğimi hatırlıyorum. Kız çocuklarının pembeyle bezenmesi oldukça yeni bir kavram aslında. Pembe ya da mavi gibi pastel renklerin bebek kıyafetlerinde kullanılması 19. Yüzyılın sonlarına rastlıyor. Bu tarihten önce her iki cinsten bebeklere en sık giydirilen kıyafet beyazdı, hatta hem kız hem erkek çocuklara temizliği kolay olduğundan beyaz elbiseler giydiriliyordu. 20. yüzyıla girerken tekstil endüstrisinin gelişmesiyle bebek giysilerine renk geldi ve ilginç olan şu ki, başta erkek çocuklara pembe, kız çocuklara mavi renkler önerilmişti. Earnshaw Bebek Mağazası'nın 1918 yılında yayınlanan bir gazete reklamında Erkek çocuklarınıza pembe giydiriniz. Pembe güçlü bir renktir ve erkeklere daha uygundur. Mavi ise daha narin olduğundan kız bebeklere uyar. yazılıydı. Başka reklamlarda cinsiyet ayrımı olmadan mavi rengin sarışın bebeklere, pembenin kumrallara yakıştığı belirtiliyordu. 1940 yılında Time dergisi bir tablo yaparak hangi mağazanın hangi cinsiyete ne rengi önerdiğini okurlarına duyurmuştu. 1950'lere gelindiğinde kız çocuklara uygun rengin pembe, erkeklere uygun rengin mavi olduğu konusunda hemen herkes hemfikir olmuştu, ancak her iki cinse de bu iki renk dışında pek çok renkte giysi giydiriliyordu. Oyuncaklarda ise nitelikleri haricinde cinsiyet ayrımına neden olacak bir farklılık söz konusu değildi. Kızlar bebeklerle daha çok, erkekler arabalarla daha çok oynamalarına rağmen her iki cinsin de ortak kullandığı her renkten pek çok oyuncak vardı: Doldurulmuş hayvanlar, tahta küpler, çıngıraklar, hayvan figürleri gibi. 1970'ler, kız çocuklarını sarmalayan pembe çılgınlığının tetiklendiği dönem. Artan seri üretim, yükselen kapitalizm, mağaza zincirlerinin doğuşu ve tüketim toplumunun güçlenmesi ile bebek kıyafeti ve oyuncak üreticileri cinsiyete özel oyuncak ve kıyafet üretimini artırdılar. Aynı yıllarda gebelik takibinde kullanılmaya başlayan ultrason, anne baba adaylarının bebek doğmadan cinsiyetini bilmesine olanak tanıdı, müstakbel anne babalar yeni bebekleri için o henüz doğmadan pembe ya da mavi kıyafetler, oyuncaklar, battaniyeler almaya koyuldular. Yavaş yavaş pembe çılgınlığı her yeri sardı, kıyafetlerden oyuncaklara, oradan yatak çarşaflarına kadar uzandı. Pembe çılgınlığı diyorum, çünkü kızlar artık pembe ve tonları dışında hemen hiçbir kıyafet giymezken, erkek çocuklarının kıyafetleri de, oyuncakları da hem renk hem fonksiyon olarak kız çocuklarınkinden çok daha fazla çeşitlilik gösteriyor. Yani bir mavi çılgınlığı söz konusu değil. Pembe çılgınlığına her geçen gün yeni firmalar da katılıyor. Uzun bir zaman boyunca cinsiyetsiz oyuncaklar üreten Lego, Friends kolleksiyonu adlı yeni bir seri ile kızlara yönelik oyuncak kampanyasına adım attı. Bildiğimiz klasik Legolar artık erkek çocuk raflarında bulunuyor sadece. Lego Friends serisi ise Barbie benzeri kıvrımlı vücut hatlarına sahip bebekler ve pastel renklerden oluşan ve cafe ya da güzellik salonu inşa etmeye yarayan Lego parçalarıyla pembeler reyonunda yerini aldı. Ürünün internet sitesindeki reklamındaki sanal şehrin asfaltının bile pembe ve eflatun rengi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Çocuklardaki oyuncak tercihinin doğuştan mı yoksa çevreden mi geldiği bilim çevrelerinde bir tartışma konusu. Kızların bebeklerle, erkeklerin arabalarla oynamasının doğadan gelen cinsel kimliğin bir parçası olduğunu gösteren bazı çalışmalar olduğu gibi, oyuncak seçiminin çevreden görülen davranışlarla şekillendiğini gösteren çalışmalar da var. Sonuçta, nedeni ister genetik, ister öğretilmiş davranışlar olsun, erkek çocuklar daha çok mekanik oyuncaklarla oynamayı severken, kız çocuklar üzerine hikaye anlatabilecekleri bebeklerle oynamayı tercih ediyorlar. Ancak yine çalışmalar gösteriyor ki, sağlıklı bir psikolojik gelişim için her iki cinsin de bebeklerden arabalara, doldurulmuş ayıcıklardan legolara kadar her tür oyuncakla oynaması, hatta bu oyuncaklarla birlikte oynaması gerekiyor. Okul öncesi çağ, çocukların beyinlerinin en hızlı geliştiği ve en çok etkiye açık olduğu çağ. Bu dönemde yaşanan her deneyim, her aktivite belirli sinir bağlantılarını güçlendirirken belirli bağlantıları zayıflatıyor. Yapılan çalışmalar, kızlarla birlikte oynayan veya bebeklerle ile de oynayan erkeklerin büyüdüklerinde bebeklerine karşı daha sevecen olduğunu, abileriyle ve erkek çocuk oyuncakları ile oynayan kızların ise üç boyutlu düşünce yetilerinin diğer kızlara göre çok daha güçlü olduğu saptamış. Veriler, erkek çocukların ilk bilgisayarlarına kızlardan daha erken yaşta sahip olduğunu, bilgisayar oyunları ve Lego gibi modüler oyuncaklarla oynamalarının bir sonucu olarak daha iyi mekanik ve soyut düşünme yetileri edindiklerini gösteriyor. Bu özelikler bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik ile ilgili kariyerler için hayati öneme sahip. ABD Ticaret Odası verilerine göre, bu mesleklerde çalışan kadınların sayısı toplam iş gücünün %20'sinden az. Kız çocukların çoğu bilim ve mühendislik konularına ilgileri olmadığını beyan ediyorlar. Amerika Kalite Topluluğu'nun 2009'da gençler üzerinde yaptığı araştırmada, erkeklerin %25'ine karşılık kızların sadece %5'i mühendislik kariyeri ile ilgilendiklerini beyan etmişler. Bir başka güncel ankete göre, üniversiteye gitmeyi planlayan 13-17 yaş erkek çocukların %74'ü bilgisayar mühendisliğinin kendileri için iyi bir kariyer olduğu görüşünü beyan ederken, kızlarda bu oran sadece %32'de kalmış. Kızlar, ergenlik çağından itibaren her yaşta bilim ve matematikle daha az ilgilendiklerini ifade ediyorlar, hatta okulda matematik dersinde çok başarılı olan kızlar bile, yaşları büyüdüğünde kariyer olarak bilim veya mühendislikten ziyade sosyal bilimler alanında çalışmayı seçiyorlar. Bu durum, kısmen cinsler arasındaki genetik veya doğumsal farklılıklara bağlı ortaya çıktığı kadar kısmen de kızlara dayatılan çevresel faktörlerden kaynaklanıyor. Bu çevresel faktörlerin en başta gelenlerinden biri de çocukların oynadığı oyuncaklar ve model olarak örnek aldıkları karakterler. Bilim adamları, kızların sadece güzellik, bebek ve ev işleri ile kısıtlı oyuncaklara maruz kalmasının ve baskın kadın stereotipi ile büyütülmelerinin uzun vadede zararlı olduğu görüşünde. Kızlara yönelik oyuncaklar genelde kız çocuklarının bilim yerine ağırlıklı olarak dış görünüş, güzellik, kılık kıyafet ve alışverişe odaklanmalarına ve sadece bu aktivitelerle uğraşan baskın kadın prototipiyle erken yaşta özdeşleşmelerine neden oluyor. Kız çocuklarının rol modeli olarak örnek aldıkları karakterler kendilerini kurtaracak bir prensi bekleyen, kendi inisiyatifi olmayan, dış görünüşleri dışında başka bir şeyle çok da ilgilenmeyen aciz karakterler. Bu ortam içinde büyüyen ve bu karakterleri örnek alan kız çocuklarının girişken, kendi ayaklarının üzerinde durabilen, bilim ve teknolojiye meraklı bireyler olması biraz zor görünüyor. Janese Swanson bu durumu çok güzel özetlemiş: Erkekler doktor olurken, kızlar hemşire oluyor; erkekler futbol oyuncusu iken, kızlar amigoluk yapıyor. Erkekler yeni icatlar yaparken, kızlar icat edilen cihazları kullanıyorlar.Erkekler tamirat yaparken, kızlar bozulan şeylerin tamir edilmesini bekliyor. Erkekler cumhurbaşkanı olurken, kızlara first ladylik düşüyor. Bu durumun önüne geçmek ve kız çocuklarına bilim aşkı aşılamak o kadar da zor değil. Elbette, onlar da prenseslerle ve bebeklerle zaman zaman oynamalı. Ama kimi zaman da erkek çocuklara yönelik olduğu düşünülen mekanik oyuncaklarla etkileşime geçmeli, manikür setlerini bir kenara atıp biraz da deney setleri ile oynamalı ya da arada Barbie'leriyle oynamaya ara verip, üç boyutlu düşünce ve tasarım yetilerini geliştiren oyuncaklara yöneltilmeliler. Gelecek nesillerde bilim ve teknoloji işle uğraşan kadın sayısını artırmak bu günkü anne ve babaların elinde. Bunu yapmanın yolu ise bilim ve teknolojiyle küçük yaşta tanışan kız çocukları yetiştirmekten geçiyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/sahte-ucan-daire-ve-uzayli-fotograflari.html", "text": "Bilimseverler hayatlarının bir döneminde evrende yalnız olmadığımız fikrinden ve Dünya'nın da zaman zaman uzaylılar tarafından ziyaret edilmiş olabileceğinden heyecan duymuşlardır. Hatta Erich Von Daniken kitaplarıyla geçtiyse çocukluğunuz, uzun bir süre eski uygarlıkların ürünlerini uzaylı ziyaretlerine yormuş olabilirsiniz. Saadettin Teksoy'un Teksoy Görevde adlı programını da heyecanla izlemiş olabileceğinizi tahmin edebiliriz. Bilinmeyene olan merak doğal bir güdü. Üstelik bilimi sevmek de aynı güdüden kaynaklanan bir duygu. Doğa son derece ilginç şeyler içeriyor. Auroralar, süpernova patlamaları gibi artık ne oldukları bilinen fenomenlerin yanısıra, Tunguska olayı gibi hala aydınlığa kavuşmamış gerçek olaylar da söz konusu. Bilimkurgu filmlerinin konularıyla insanların ilgisi arasında bir parallelik olduğunu var sayarsak neticede sinema da bir endüstridir ve daha çok insana satış yapmak ister-, uzaylıların, kıyamet senaryolarının ve zaman yolculuğunun bilimin en çok merak edilen kısımlarını oluşturduğunu iddia edebiliriz. Uzaylılar, bugünkü popüler deyişiyle UFO'lar, her dönem insanların ilgisini çekmiştir. Bunun sebebine ister yalnızlık duygusu deyin, ister sadece merak deyin, ister de korku deyin, insanların büyük bir yüzdesinin, inansın ya da inanmasın bu tip haberlere ilgi gösterdiği aşikardır. Belki de bu yüzden her ay bir iki haber ajanslara düşer. Öncelikle terminolojik bir hatanın artık kemikleştiğinden bahsetmekte fayda var: UFO , kelime anlamıyla Tanımlanamayan Uçan Nesne demektir ve ABD Hava Kuvvetleri'ndeki bir tanımlama ihtiyacından doğmuştur. Öncülleri Gizemli Hava Gemileri (20. yüzyıl başları), Foo Savaşçıları , Uçan Tabaklar idi. 1952'de Albay Edward J. Ruppelt tarafından UFO olarak tanımlanmasıyla bu ad bu kavrama yapıştı. Teknik anlamda ne olduğu anlaşılamayan uçan nesnelere verilen bu ad bugün uzaylılara ait hava aracı anlamında kullanılıyor. Ne isim verildiği mühim değil. Gerçekte bizden başka, bizim kadar zeki, hatta gezegenimizi ziyaret edebilecek kadar gelişmiş ve bizden de zeki canlıların olup olmadığı da olabilir; fakat şunu ifade edelim ki, bugüne dek somut, kimsenin inkar edemeyeceği bir kanıt elde edilememiştir. Uzaylıların varlığına fanatik bir biçimde inanmış kişiler, diğer pek çok kanıtlanamamış şeyde olduğu gibi, devletlerin kanıtları olduğunu ve bunu gizlediğini ifade edebilirler. Bizler işin burasıyla da ilgilenmeyeceğiz ve sadece inanan kişilerin oluşturduğu sahte fotoğraflarda dikkat edeceğimiz bir kaç küçük püf noktaya bakacağız. Bir kaç püf nokta Sahte fotoğrafları ayırt etmede sadece bir kaç püf nokta kullanılabilir. Bazı fotoğraflardaki açıklar ise detaylı incelemeyle bulunabilir. Fotoğrafları mutlaka dönemine göre incelemek gerekiyor. Dijital fotoğraf teknolojisi ve bilgisayarlarımızdaki görüntü işleme yazılımları ve teknolojisi elbette çok şey değiştirdi. Bu yüzden eski fotoğraflardaki sahteliği anlamak yenileirine göre oldukça kolay. Yeni fotoğraflarda ise daha çok detaylara bakmak gerekebilir. En azından eski fotoğrafların pek çoğunun sahteliğini anlamada kullandığım bir kaç püf noktadan bahsedeyim: Tek kanıt Genelde şehir, stadyum, kasaba, yol gibi yerlerde alınmış pek çok sayıda uçan daire fotoğrafı yer almaktadır. Bir defa insanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde çekilmiş UFO video ya da fotoğraflarının sadece bir tane olması oldukça kafa karıştırıcıdır. Eski fotoğraflar için aynı şeyi söyleyemesek de hepimizin cebinde kamera monteli telefonlarının olduğu bir çağda uzun süreli ve kalıcı bir UFO görüntüsünün tek bir kişi tarafından fotoğraflanmış ya da videoya alınmış olması imkansızdır. Bir çok fotoğrafta UFO'nun çok hızlı olduğu, fotoğrafın aniden çekildiği iddia edildiği olabilir. Böyle durumlarda da aşağıda bahsettiğimiz diğer problemler açığa çıkar. Tek açı Özellikle durağan, yani cismin varlığını hep korduğu sahte fotoğraflar ilgili nesneyi tek bir açıdan fotoğraflar. Sahte ve imal edilmiş cismin sahte olduğuna yönelik kanıtların gizlenmesi amacıyla cismin en iyi göründüğü açı kullanılır. Özellikle uzaylı yaratık görüntülerinde buna rastlanır. Muhtemelen kendisini oluşturan bağlantılar belli bir açıdan görünmeyecektir ve bu açı onun en iyi göründüğü açı olduğundan fotoğraf da bu açıdan çekilir. Solda görülen fotoğraf, Rus bir kadının bahçesinde bulduğu enkazdan çıkarıp buzdolabında sakladığı bir yaratığa ait. 2011 yılı sonlarında ajanslara düşmüştür. (Konuyla ilgili Yalansavar'a yazmış olduğum yazıya ulaşmak için tıklayın: http://yalansavar.org/2012/02/14/buzdolabinda-uzayli/) Kadraj Bazen öyle fotoğraflara rastlarsınız ki, fotoğrafın hem UFO'yu ya da yaratığı içermesi, hem de sıradan bir fotoğraf gibi görünmesi için özellikle uğraşılmıştır ve bu mantıksız bir kadraj ortaya çıkarır. Hatta zaman zaman bu kadraj oldukça komik de olabilir. Bu tip fotoğraflara daima şurada çekmiştik, eve gelince farkettik açıklamaları takip eder. Habersiz fotoğraflarda kadrajın niçin öyle ayarlandığını açıklayabilmek çok zordur. İlerleyen satırlarda verdiğim örnekler oldukça komik olan kadraj durumlarını yansıtmaktadırlar. Hız ve Hareketli Cisim Hızla uçtuğu iddia edilen bir uçan dairenin fotoğrafını net bir şekilde çekmek kolay değildir. Bilindiği üzere hareketli resimler fotoğraflarda hareket yönünde bulanık çıkarlar; çünkü fotoğraf makinasının diyaframı açılıp geri kapanana dek cisim yer değiştirmiştir ve bu yüzden pozlama süresi içerisinde sabit durmayan cismin görüntüsü net çıkamaz. Enstantane değeri çok düşük ayarlandığında hareketli cismin görüntüsü iyi bir şekilde yakalanabilir ancak bu defa da fotoğrafta yeteri kadar ışık olamaz ve aydınlık çıkmaz. Çok hızlı hareket ettiği iddia edilen bir cismin hem görüntüsü net, hem de fotoğraf aydınlık ise bu fotoğraftan rahatlıkla şüphelenebiliriz. Işık ve Gölgeler Şimdilerde bilgisayardaki görüntü işleme yazılımları fotoğrafa ilave edilmiş bir cismin ışık ve gölge durumunu muhteşem bir biçimde ayarlasa da geçmişte bunu ayarlamak o kadar kolay değildi. Eski fotoğraflarda ışık ve gölge hatası pek çok kez yapılmıştır. Işığın geldiği yönün daha aydınlık olma gerekliliği ya da metal olduğu iddia edilen cismin ışığı pek de metal ve dairesel bir cisim gibi yansıtamıyor olması bu fotoğrafların açıklarıdırlar. Cisim havada ise, fotoğrafta ilk önce kalan nesnelere ışığın nereden geldiğine bakılır ve cismin durumuyla karşılaştırılır. Cisim yerde ise bir de gölgesi için aynı araştırma yapılabilir. Gölgelerin yönleri farklı ise bu önemli bir açıktır. Özellikle bulandırma Hız ve Hareketli Cisim altbaşlığımızda yazdıklarımızın aksine, bazen montajın ya da sahteliğin anlaşılmaması için cisim özellikle bulandırılabilir. Diğer cisimlerin netliği ile UFO'nun netliğini karşılaştırmak bir çözüm olduğu gibi, eğer tüm fotoğraf net değilse, durağan cisimlerin neden net çıkmadığı sorgulanmalıdır. Örnekler: Bu fotoğraf ufoevidence.org web sitesinde gökte 9 adet cismin tespit edildiği şekilde anlatılıyor. Fotoğraf makinasına ait leke ya da pixel kayıpları gibi duran cisimlerin ne olduğu mühim değil; ancak başka kimsenin bu dokuz cisimden birini bile tespit edememiş olması düşündürücüdür. Bu fotoğraf yine ufoevidence.org web sitesinden. Quebec'te alınan fotoğrafta gökyüzünde bir nesne görünüyor. Fotoğrafı çeken kişi fotoğraftaki nesneyi evde farkettiğini söylüyor. Bu yüzden cismin gökyüzünde uzun bir süre kaldığını söyleyemeyiz, ancak eğer öyleyse, fotoğrafı çeken kişinin neyi çektiğini sorgulayabiliriz; çünkü çekmeye değer tek yapı olan kilisenin tamamı kadraja girmemiş bile. Aynı web sitesinden bir başka fotoğraf. Vancouver adasındaki liman üzerinde çekilmiş olduğu iddia edilen fotoğraf zaten perspektif olarak hatalı. Üstelik netliği de hatalı ve ilginç bir şekilde limanda başka kimsede fotoğraf makinası yokmuş ki, başka kimse cismin fotoğrafını çekememiş ve bu olaydan geriye kalan tek kanıt Robs adlı kişinin fotoğrafı olmuş. Ülkemizde faaliyet gösteren Sirius UFO ve Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi'nin websitesindeki galeride yer alan bu fotoğraf en sevdiklerimden. Çeken kişi kardan adamı ortalasaydı gerçekçi bir fotoğraf olabilirdi. Kardanadam bir UFO manzarasında kenara koyulmuş bir süs gibi duruyor. Uzaylıyı çekerken niçin kardanadamı da fotoğrafa alma ihtiyacı duyulmuş olabilir ki? Yok eğer kardan adam çekilirken UFO tesadüfen orada yer aldıysa, kardan adamı kadraja almama ihtiyacı nereden doğmuştur? Muhteşem fotoğraflardan birisi daha. Bu fotoğraftaki mantığı anlamak çok güç. Acemice ayarlanmış bir kadraj olduğu söylenebilir. Fotoğrafı çekilen çocuk kameranın başka bir yere dönmüş olmasına hiç tepki vermiyor. Çeken kişinin bir anda cismi farkedip onu çekmeye karar verdiği düşünülebilir, ama bu sırada illa ki küçük arkadaşını da fotoğrafa dahil etme isteğine ne demeli? Bu fotoğraf gerçekten de UFO'lar hakkında bilimsel çalışmalar yaptığını iddia eden bir kurumun sitesinde yer alıyor! Bu kadar bariz bir şekilde, salondan alınmış bir süs eşyası olduğu anlaşılan nesne zaten fotoğraf makinasının bir, bilemedik iki metre uzağında yer alıyor. Ne fotoğrafa oturmuş, ne de gerçekçiliği var. Uzaylılara ait bir uçan daire olduğu iddiası illa ki doğru olacaksa, söz konusu cisim onların en iyi sanatçısının elinden çıkmış olmalı. İşte bir gerçeklik testi: Şimdi... Aşağıdaki fotoğrafa dikkatle bakalım: Oldukça gerçekçi değil mi? Bir gazete küpüründe ya da internet sitesinde 2012 yılında Adapazarı semalarında çektim. Cisim bir süre yavaşça uçtuktan sonra ortadan kayboldu dense idi, bir an için inanmayı düşünürdünüz belki de. Ancak... İşte böyle gerçekçi fotoğrafların nasıl kolaylıkla yapacağınızı gösteren bir makale: http://www.instructables.com/id/How-To-Fake-A-UFO-Picture/?ALLSTEPS Bilgisayar tekniği ile metal bir duş kafası ya da kültablası ayağı muhteşem bir UFO'ya dönüşebiliyor.Bu da bir başkası: http://www.instructables.com/id/UFO-Hoax-Picture/?ALLSTEPS Sonuç Gezegenimizde kendilerini Ufolog olarak tanıtan bir grup insan var. Ufoloji ve Ufolog kelimeleri bize bir bilimi çağrıştırsa da Ufoloji sözdebilim alanında sınıflandırılır. Aslında böyle olmayabilirdi. Ufoloji hakikaten de bilimsel bir araştırma alanı olabilirdi, fakat kendilerini Ufolog olarak tanıtan kişiler genelde bu tip fotoğraflara kuşku ile yaklaşmak ve onların açıklarını bulmak yerine, somut bir kanıt olmadan onların gerçekten de uzaylılara ait uçan dairelere ait olduğunu iddia etmekte ve kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Oysa ki bilimin en önemli yöntemlerinden birisi yanlışlamaya ve çürütmeye çalışmaktır. Ayrıca, gezegenler arası seyahat etme, radarlara ve daha başka pek çok askeri teknolojiye yakalanmayacak kadar gelişmiş bir teknolojiye erişmiş bir ırkın, bir türlü bizim kamera ve fotoğraf makinalarımıza yakalanma konusunu halledememeleri, bugün karbon ve kompozit gibi, metaldan daha sağlam ve hafif malzeme teknolojisine erişilmişken, onların hala metal kullanıyor olmaları bana pek gerçekçi gelmiyor. Bu yazıyla ortaya koyduğumuz herhangi bir iddia yok. Şahsım adına kainatta bizden başka varlıkların olduğuna ve bunların gezegenler ve yıldızlar arasında seyahat edebilecek teknolojiye ulaşma ihtimalleri bulunduğuna inanmaktayım. Hatta ve hatta bu kainat hemşehrilerimiz gerçekten Dünya'yı da ziyaret etmiş olabilirler. Herhangi bir kimsenin kesinlikle etmemiştir ya da kesinlikle etmiştir diyebilmesi mümkün değildir; ancak ortaya konan fotoğraflar, daire tasavvurları büyük ölçüde sahtedir ve hiçbirisi somut kanıt teşkil etmemektedir. Emin olunuz bir çok bilim adamı gerçekten de somut bir şekilde elde edilecek o kanıtın geleceği günü de beklemektedir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/dosyalar/sazandan-elektrik-elde-etmek-yerseniz.html", "text": "Akşam güneşinin sarı ışığı jaluzi perdesinin arasından sızıp albayın kel kafasındaki ter damlacıklarını parlatıyordu. Hırsla sigarasını söndürürken bembeyaz dumanı ciğerlerinden dışarı saldı. Önündeki nota sinirli bir şekilde bakarken karşısındaki askere sordu: Gene mi o? Evet efendim. Notun sonundaki imza aynı şekilde atılmış. Aynı Kişi diyerek imzalamış Allah kahretsin çavuş. Bu adam üste ve atom bombası ile ilgili askeri sırlarımızı çalıyor ve üzerine bizimle dalga geçen notlar bırakıyor. Yakalamak için her şeyi yapın ve şu adamı bulun bana. Emredersiniz, onu yakalayacağız efendim Yukarıda biraz dramatize ederek aktardığımız sahne yarı kurgu-yarı gerçektir ve Aynı Kişi diyerek açtığı kasalara not bırakan kişi ünlü fizikçi Richard Feynman'dır. Şakacı karakteri ile tanınan Feynman atom bombası yapmak için oluşturulmuş Manhattan Projesinde askeri sırların saklandığı kasaların ne kadar kolay açılabildiğini göstermek ve en önemlisi eğlenebilmek için bu yola başvurmuştur. Her açtığı kasaya da dalga geçen bir not bırakmıştır, tabi önemli bir sır içerek kağıdı çaldıktan sonra. Ne de olsa bilim dünyası da şaka yapar. Ve Feynman o dünyanın en çok eğlenen ve şaka yapanlarından biridir Nisan 1 Sazanları 1 Nisan'da şaka yapmak tüm dünya'da yaygın ender geleneklerden biri. Tam olarak nasıl başladığı belli olmayan güne dair en yaygın inanış Miladi takvime geçerken hala eski takvime göre yılbaşı kutlayanlarla dalga geçmek için başladığı yönünde.(1) Eskiden yeni yıl Mart sonu başlayan festivallerle kutlanıp Nisan 1'de sona ererken miladi takvime geçince incanlar Ocak 1'de yıldönümü kutlamaya başlamışlardı. Bu tarihte kutlamayı reddeden veya takvim değişikliğini bilmedikleri için hala Nisan 1'de kutlayan insanlara dalga geçerken ingilizce April Fools yani Nisan şaşkınları denmeye başlanmış. Fransa'da insanlar başkalarının arkasına balık yapıştırıp arkasından Nisan Balığı diye bağırırlarmış. (2) Fransızca Poisson D'avril olarak ifade edilen bu terim aslında bir nevi argomuzdaki sazan'ın karşılığı. Yukarıda bahsettiğiklerimiz genelde 1 Nisan kültürünün başlangıcı için yaygın olarak bilinen inanışlar. Ancak İndiana Üniversitesinden antropolojist Moira Smith'in başla bir teorisi var: Nisan kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır minavlinde bir açıklama bu. Smith'e göre: Nisan ayı baharın başlangıcı olarak kabul görse de gene de hava çok değişkendir. Siz yünlüleri kaldırıp şortlarınızı giymişken bir anda soğuyan hava size Nisan 1 şakası yapabilir. (4) Nasıl başlamış olursa olsun gelenek, amaç hep aynı; Nisan 1'de çok saçma şeyler uydurup inanan insanlarla hafif dalga geçmek. Tabi bu şakalara inanan insanları da küçük düşürmeden. Bilimsel Nisan 1 Şakaları Nisan bir şakaları genelde günlük fenomenler üzerine de olsa bazı Nisan 1 şakaları bilimsel içerikli olabiliyor. Bazen gazeteler, bazen bilimsel yayın organları ve hatta bazen de biliminsanlarının kendileri şaka yapabiliyor. İşte tüm zamanların en garip 5 Bilimsel Nisan 1 şakası 1. Gökçekimi etkisi: 1976 yılında ingiliz astronom Sir Patrick Moore BBC'de bir duyuru yaparak 1 Nisan saat 09:47'de gezegenlerin üzel diziliminden dolayı yer çekiminin yok olacağını ve hatta göğe çekim hissi yaşayacaklarını söyleyip tam o saatte durdukları yerde zıplamalarını ve havada asılı kalma hissini yaşamalarını söyledi. Onlarca dinleyici radyoyu arayıp işe yaradı dedi ! Sir Patrick Moore şaka yapmış olsa da dünya üzerinde bir çok insan hala gezegenlerin sıralanmasının dünya ve insanlar üzerinde etkisi olacağına inanıyorlar ve ne yazık ki bu şaka değil. 2. Dünyanın en zararlı maddesi DihidrojenMonoksit: 1990 yılında California Üniversitesinden Erich Lechner usenet bilgisayar ağına bir gün mesaj bıraktı. Mesajda dihidrojenmonoksit adlıl bir maddeyi tanımlıyor ve zararlarını listeliyordu.5 İlgili kimyasalın zararları korkunçtu: - Endüstriyel solvent ve soğutucu olarak kullanılıyor ve strofom yapımında etkin maddeydi. - Nükleer enerji tesislerinin önemli bir parçasıydı. - Paslanmayı ve korozyonu hızlandırıyordu. - Üçüncü dünya ülkelerindeki ölümlerin çoğunun sebebi bu maddeydi. - Doğadaki erozyonu müthiş hızlandırıyor ve sera etkısıne katkıda bulunuyordu. İşin daha da korkuncu bu kimyasal nehirlerimizde, göllerimizde bulunuyor ve hatta evimizdeki musluklardan bile akıyordu. Zira bu kimyasal aslında su idi, yani İki Hidrojen, bir oksijen. Şaka yıllar sonra 14 yaşındaki bir öğrenci tarafından okulun bilim fuarı için tekrarlandı ve işin ilginci öğrenci bu maddeyi tanımladığı için bilim fuarında birincilik ödülü aldı! 3. Uçan Penguenler: 1 Nisan 2008'de BBC bir video yayınlayarak King George adası yakınlarında uçan penguenler keşfedildiğini duyurdu. Videoda penguenlerin uçtuğu açıkça görülebiliyordu. Bir yere kadar video inandırıcı gözükse de penguenlerin kış vakti tropic bir adaya göç ettiklerinin gösterilmesi videonun abzürt bir şaka olduğunu izleyiciye gösteriyordu. Video için : 4. Ejderhalar gerçek : Ünlü Nature dergisi 1999 yılında çevrimiçi baskısında bir makale yayınlayarak kuşların kökeninin Smaugia Volans adında uçabilen bir dinozor olduğunu iddia ettiler. Ejderhalar ve Dinazorlar Üzerine adlı makalede dinazorun özellikleri detaylı bir şekilde tariff ediliyor ve ilginç bir bulguya işaret ediliyordu: dinozorun boyun omurgası esnekti, sanki duş başlıkları gibi, ve içleri sanki ateşe maruz kalmış gibiydi. Yani Smaugia Volans hem uçabiliyor hem ateş püskürebiliyordu . Smaugia Volans, hiç şüphesiz ki bir ejderha idi ve günümüzdeki kuşların atası idi. (6) . Dikkatli okuyucular Smaugia'nın Tolkien'in The Hobbit adlı romanındaki ejderha'nın ismi olduğunu farketmişlerdi ama farketmeyenler Nature dergisinin 1 Nisan şakasının kurbanı oldular 5. Somondan Elektrik elde etmek: London Telegraph dergisi 2009 yılında yayınladığı bir makale ile özel bir balıkinetik teknolojisi sayesinde somon balıklarının nehirlerde su yğzeyinde sıçramasından elektrik elde edilebilecğini duyurdu. Hatta Poisson D'avril üniversitesinden Gavin roach adlı bir akademisyenin görüşlerine de başvurulmuştu. Poisson D'avril fransızca'da Nisan Balığı Sazan anlamına gelmekteydi Bu şakaların bir çoğu amaçsız ve sadece eğlenmek için yapılmıştı. 1996 yılında bir akademisyen farklı bir amaç için bir şaka tasarladı ve tüm zamanların en çok konuşulan şakasını yaptı. Sınırları Aşmak Kuantum Kütleçekimi ile Şaka olmaz! 1996 senesinde New York Üniversitesinden fizik profesörü Alan Sokal modern fizik kavramlarının sosyal bilimciler tarafından yanlış ve/veya yanlı kullanılmasından duyduğu sıkıntı ile bir şaka yapmaya karar verdi. Kendi alanı olan kuantum mekaniğinden yola çıkarak yazdığı Sınırları Aşmak: Kuantum Kütleçekiminin Dönüştürücü Bir Betimlemesine Doğru makalesini Social Text dergisine gönderir. Makale fizik bilen herkesin güleceği saçmalıklarla doludur. Fizik kuramlarını bilerek çarpıttığı ve saçma bir şekilde sunduğu bu makalesini Social Text dergisi yayınlar (7) Makale kuantum mekaniğindeki kavramları sosyal kavramlarla eşleştirmeye ve çıkarımlar yapmaya çalışmaktadır. Sokal makaleyi postmodern bilim eleştirisinin bir parodisi olarak tanımlar.(8) Makalesinin yayınlanmasına %50 ihtimal vermiştir ama makale sürpriz bir şekilde yayınlanır. Yayınlandıktan üç hafta sonra, Sokal şakasını Lingua Franca dergisisnde açıklar ve fizikçiler ile sosyal bilimciler arasındaki tartışmaların fitilini ateşler. Peki Alan Sokal bu şakayı neden yapmıştır? Sosyal bilimcileri aldatmak için mi? Onları küçük düşürmek için mi? Hiçbiri değil . Sokal, kendi ifadesi ile, eski kafalı bir bilimcidir ve postmodernist yaklaşımların fiziksel kavramları kullanarak sosyal gerçeklikleri açıklamaya çalışmasından rahatsızdır. Newton'un buluşları ile başlayan deterministik yaklaşım işe yarıyor gözükse de modern fiziğin kavramları sosyal dünyaya tam sığmamaktadır. Aslında Sokal'ın eleştirdiği her türlü hareket artık günlük hayata inmiştir. Kuantum Düşünce Yöntemleri Kuantum Hayat Kader Konusunun kuantum yorumu hemen internetten bir çırpıda bulunan başlıklar. Sadece kuantum mekaniği nasibini almıyor bu çapraşık birleşimlerden, bir zamanlar moda olan kaos teorisi de aynı şekilde yanlış anlaşılmıştı sosyal bilimciler tarafından. Aslında sadece sistemlerin ilk koşullarıa hassas bağlılığını ifade etmek için geliştirilmiş kelebek kasırga benzetmesi neredeyse bütün postmodern sosyal bilimciler tarafından çeşitli olayları açıklamak için kullanıldı. Öyle ki benzetmenin sahibi Edward Lorenz bundan duyduğu rahtsızlığı ve benzetmesinin yanlış anlaşıldığını özellikle belirtti. Şaka ile Nükleer Denizaltı imal etmek Yazımıza Feynman ile başladık onunla kapatalım. Los Alamos'ta atom bombası üzerine çalışırken Feynman ve diğer bilimadamlarına bir duyuru gelir: Nükleer enerji ile ilgili fikri olanlar fikirlerini patent ofisine bildirmeli ve patentlerini almalıdır. Feynman duyuruyu ciddiye almaz ancak patent ofisinin başındaki adamın ısrarlarına dayanamayıp sallamaya başlar: Nükleer denizaltı, Nükleer uçak, Nükleer arabalar vs vs. Patent ofisi araştırıp Feynman'a döner ve Denizaltı çoktan alınmış ama diğerlerinin patenti senindir. Feynman patentlerinin karşılığı olarak 1er dolar alır ve bu para ile çikolata alıp dağıtır arkadaşlarına. Yıllar sonra ise bir telefon gelir kendisine, bir havacılık firması nükleer güç ile çalışan uçak yapmak istemektedir ancak patent hakkı Feynman'dadır. Feynman'ın şaka olarak öne sürdüğü kavramı yıllar sonra gerçeğe dönüşterecektir firma. Bir de sorarlar Feynman neden bu kadar sevilir diye. Adamın şakası bile gerçek oluyor, daha ne olsun?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/guncel/hayat-kaynagi-kuyruklu-yildizlar.html", "text": "NASA bilim adamları geliştirdikleri yeni bir yöntemle hayat kaynağı moleküllerin Dünya'ya kuyruklu yıldızlar aracılığıyla geldiğine dair önemli bir bulgu elde ettiler. Astronomların kirli kar topları olarak adlandırdığı kuyruklu yıldızlar donmuş gaz, su, buz, kum ve kaya ihtiva ediyor. Çapları ise 16 km. ve hatta daha büyük olabiliyor. Milyarlarca yıl önce aydaki o görünür derin kraterleri de yaratan bir dolu kuyruklu yıldız ve göktaşı Dünya'mızı bombardıman altında tuttu. Sonuncusu 3.8 milyar yıl önce gerçekleşen bu ağır bombardıman bitmeden önce Dünya yaşamın gelişmesini engelleyecek ölçüde sıcaktı. Bugün ise fosiller ve bulgular yaşamın 3.5 milyar yıl önce başladığını söylüyor. Öyleyse ne oldu da bu kadar kısa sürede yaşam gelişti? Amerikan Kimya Derneği'nin 27 Mart'ta San Diego'da gerçekleştirdiği 243. Ulusal Buluşma & Sergisi'nde sunulan yeni bir araştırma gezegenimizde yaşamın yeşermesi için gereken temel maddelerin milyarlarca yol önce Dünya'yı bombalayan kuyruklu yıldızlar tarafından taşınmış olabileceği tezine destek sağladı. Araştırma ekibinin lideri Dr. Jeniffer G. Blank, geliştirdikleri laboratuvar deneyleri ve bilgisayar modellerini tanıtarak, bu deney ve modeller aracılığıyla saatte 40.000 km. hızla Dünya'ya çarpan gökcisimlerinin etkilerini simüle etmeyi başardıklarını aktardı. Milyarlarca yıl önce amino asit ve diğer organik bileşenlerin nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışan ekip, oluşan şok dalgası ve diğer aşırı koşullara rağmen kuyruklu yıldızlarda bulunan, yaşam için gerekli bu temel molekülleri bozmadığını ortaya koydu. Blank'a göre kuyruklu yıldızlar, bir gezegendeki kimyasal evrimin yaşamla sonuçlanması için en ideal paketler, zira amino asit, su ve enerji gibi bileşenleri içeriyorlar. Kuyruklu yıldızların amino asit içerdiğine dair kuşkular, NASA'nın kuyruklu yıldızdan örnek alarak gelen uzay aracı sayesinde artık varlığını sürdürmüyor denebilir. NASA Ames Araştırma Merkezi'ndeki Bay Area Çevresel Araştırma Enstitüsü bilim insanları Blank ve ekibi, kuyruklu yıldızın atmosferden girerek Dünya'ya çarptığı ve takip eden süreçte amino asitlerin bozulmadan kalabileceğini, bu aşırı koşullara rağmen peptit bağları ile protein oluşturma kabiliyetlerini yitirmediklerini göstererek kuyruklu yıldızların yaşamın başlangıcına katkı sağlamış olduğu tezini büyük ölçüde desteklemiş oldu."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/guncel/nazar-kavrami-ispatlaniyor.html", "text": "Bu yazı, bir 1 Nisan şakasıydı. Yazıda adı geçen kişiler ve olaylar hayal ürünüdür. Yurt dışında yaşayan ve göğsümüzü kabartan bilim adamlarından biri olan Prof. Dr. Sanin Akaş, kültürümüzde önemli yer tutan Nazar Kavramı hakkında yaptığı çalışmalarla önemli bulgulara ulaştı. Sanin Akaş'ın önerdiği deneyler, 15 Nisan'da CERN'de uygulanacak. 1958 doğumlu Sanin Akaş, fizik eğitimi için gitmiş olduğu Sorbonne'dan ABD'ye sıçradıktan sonra, Dünya'nın önde gelen matematikçi ve fizikçilerinden birisi oldu. Kısa zamanda Profesörlüğe yükselen Prof. Dr. Sanin Akaş, takyonlar üzerine yaptığı çalışmalar sırasında annesinin gönderdiği nazar boncuğunun kırılmasından yola çıkarak, fizikteki önemli gizlerden birini keşfetti. Hocası Prof. Dr. Knarp Pirla ile konuya eğilen Akaş, 34 yıllık tecrübeleri neticesinde CERN'e önerdiği deneyleri kabul ettirdi. 15 Nisan 2012 tarihinde gerçekleştirilecek deneyler, kültürümüzde önemli bir yer tutan nazar kavramı ve mavi boncuk konusuna bilimsel bir kanıt sağlayacak. CERN'deki deneylerin Akaş'ı doğrulaması halinde nazar kavramı bilim literatürüne girecek. Bugüne dek basında yer almayı tercih etmeyen Akaş, Açık Bilim dergisine röportaj vermeyi kabul etti. Yurtdışındaki Türk bilim adamları ile devam ettirdiğimiz röportaj serimiz Prof. Dr. Sanin Akaş ile devam ediyor. Kendinizden bahsedebilir misiniz? Tabii 1958 Gerze-Sinop doğumluyum. İlkokul ve ortaokulu orada bitirdikten sonra burslu olarak Galatasaray Lisesi'ne girdim. Lisede fizik hocamız meşhur Ziya Ötken beni çok etkiledi, Tübitak yarışmalarına hazırladı ve ben de kendimi fizik dünyasının içinde buldum. Galatasaray Lisesi'nden sonra fizik üzerine yüksek öğrenim görmeye Fransa'ya, Sorbonne'a gittim. Evliyim. Bir çocuğum var. Hem fizik hem de matematik alanında birçok çalışmalarınız var. Bu konularda çalışmaya nasıl karar verdiniz? Sorbonne'da iken rahmetli Aziz Nesin'in oğlu Ali Nesin ile tanıştım. Aziz Nesin de yanında idi. Öyleydi böyleydi derken epey lafladık ve samimi olduk. O gün beni ikna etti ve ben bir anda kendimi çift anadal yaparken buldum. Hem fizik hem matematik okudum. Biraz fazla heyecanlanmıştım, Ali Nesin bana senin hepsini öğrenmen gerek, eksik kalma dedi. Sağ olsun, sayesinde hiç eksik kalmadım. Sanırım 3 sene gibi kısa bir sürede bitirmişsiniz iki bölümü de? Doğru. Çok sosyal hayatım yoktu açıkçası ve bu yüzden vaktimi hep okulda geçiriyordum. Fransızlarla hiç anlaşamıyor olmamın bunda etksi var. Sonra yüksek lisans için Amerika'ya gidiyorsunuz. Neden Amerika? Fransa'da pek eğlenmiyordum. Fizik bölümünün tüm derslerini verdiğimde, hocam meşhur Farce D'avril'in dikkatini çekmiştim. Bana Senin ilgilendiğin konuda Amerika'da Michigan Eyalet Üniversitesi'nde bir deney yapılıyor, git ona katıl gözlemci olarak dedi. Gerekli tüm yazışmaları o yaptı ve yerimi ayarladı. İlgilendiğiniz konu neydi? Ben o zaman takyon dediğimiz parçacıklarla ilgileniyordum. Bunlar çok ilginç parçacıklardır, ışıktan hızlı hareket ederler teoriye göre. Biz sadece onlar yavaşladığında görebiliyoruz hatta yavaşladıklarında oluşan radyasyon çizgisini gözlemliyoruz ama o kadar. Amerika'ya gittikten sonra New York Üniversitesi'nden Alan Sokal ile tanıştım. Kendisi çok ilginç biri idi, takyonlar ile ilgili ilginç teorileri vardı ama Sokal sonra bıraktı peşini, ben devam ettim. Orda bir kaç deneye katıldım ve verileri yorumlayarak Takyon yoğuşması üzerine tezimi yazdım. Doktora tezim için Fransa'ya dönmem gerekiyordu ki işte orda kader denilen şeyin hayatımdaki etkisi ortaya çıktı. Ne oldu peki? Annem o zaman bana sürekli Türkiye'den hediye paketleri yollardı. Ben o yoğunlukta son geleni açmayı unutmuşum. Neyse, bir gün deney kontrol odasındayken annemin paketinden bir kırılma sesi geldi, cam kırılması gibi. Ben paketi açtım kı içinden bir nazar boncuğu çıktı. Nazar boncuğu kırılmış. Üstünde durmadım ben tabi, o zamana kadar nazar boncuklarının kırıldığını duyardım ama bunun malzeme ile alakalı ya da bir şekilde tesadüf olduğunu düşünürdüm. Annemle telefonda konuşurken laf arasında bahsettim, üzerinde nazar varmış, geçmiş evladım. dedi. Tabi ben yine ciddiye almıyorum. Annemin ısrarı üzerine aradım, taradım, ne yaptım ettim gene gittim bir nazar boncuğu buldum ve astım masama. Hatta fotoğrafını çekip içi rahat etsin diye anneme yolladım ve konuyu kapattım. Peki ne zaman konuya eğildiniz? Amerika'da aldığım nazar boncuğu kırılınca ben konuya değil ama neden kırıldığına eğilmeye başladım. Tabi şimdi yazdığım makalenin konusu şeklinde değil ama malzeme özellikleri, odadaki termal gerilim ve benzeri özellikleri incelemeye başladım. Aslında biraz yan proje, hobi gibiydi benim için. Bir sonuca ulaşmadı ama kafamı boşaltmış oldum. Takyonlarla da ilgilenmeye devam ediyorsunuz Evet evet, sürekli deney sonuçlarını yorumluyorum ve o dönemki hocam Knarp Pirla ile de verileri paylaşıyorum. Bir gün hocam bana deney verilerindeki iki anomaliden bahsetti. Benim hiç dikkatimi çekmemişti ama ağır su havuzundan geçen takyon sayısında iki kere düşüş olmuştu. Ben tabi bunu güneşteki patlamaların durulmasına ya da daha başka sebeplere bağlıyordum ama hocam sen bunu bir kurcala dedi, çünkü benim hipotezim geçerli olsa daha fazla sayıda düşüş olması gerekir. Bir süre sonra ben kurcalarken bir anda bir şey dikkatimi çekti. Takyon yoğunluğunun düşüşünden önce yoğunluk artıyor ve sonra bir anda düşüşe geçiyor. Yalnız bu düşüş kritik Planck zamanının çok üstünde. Planck Zamanı saniyenin 10 üzeri -43'te biridir. Ama bizim gözlemlerimiz bu yoğunluk düşüşünün 1 saniyenin az üstünde olduğunu gösteriyor ki bu astronomik bir zaman aralığı kuantum mekaniği için. Peki nasıl açıklamaya çalıştınız İşin doğrusu açıklayamadım ve kenara koydum ben bunu. Doktora tezimi verdim ve iş teklifi aldım. Nasıl bir işti? Şimdi o dönem benim tabi parçacık hızlandırıcılar üzerine tecrübem oluştu. Bir medikal firması için özel medikal izotop üretim işinde danışman oldum, şimdi çok gelişmiş bir dal oldu ama o dönem iki firma vardı. O firmada ufak bir hızlandırıcı imal ettik, çok küçük yani yaklaşık 0,5 Tev civarında. Orada medikal izotoplar üzerinde deneyler yapıyorum. Nasıl daha gelişkin ve radyoaktif ömrü daha uzun izotoplar yaparız diye. İşte orda Knarp ile önümüzdeki ay açıklayacağımız fenomeni de orada gözlemledim Yani bu asrın buluşunu! Alçakgönüllü olmak adına ben öyle demezdim... Şimdi ben ordayken gene tabi paketler gelip gidiyor. Orda da üçüncü kez bir nazar cam eşyası kırıldı. Bilim tesadüflerle ilerler sözünü doğru çıkarırcasına ben o sırada veri alıyordum bilgilsayardan. Hemen verileri temizledim ve takyon düşüşünü gözlerimle gördüm. Gene yükselmiş yükselmiş ve tam o anda müthiş bir düşüş var takyon yoğunluğunda. Şimdi bu tabi yoğunlaştığım bir konuydu ya bir ara, neden kırılıyor bu cam diye. Ama bırakmıştım sonra ama beyin tabi ilginç bir oluşum. Siz bıraktım zannetseniz de bırakmıyor. O üçüncü boncuk kırılınca benim kafamda ampul yandı. Ben bir ilişki olduğundan iyice şüphelendim ama hocam ve partnerim daha kuşkucuydu. O da tabi çok şaşırdı. Yanlış sebep sonuç ilişkisi kurup kurmadığımı merak etti. Ama tabi bu öyle bir şey ki koşulları tekrar oluşturmak imkansız gibi bir şey. E ne yaptınız peki? Şimdi o dönem çarpıştırıcı teknolojisi bugün gibi değil . Biz beklemeye başladık, her gün bütün Amerika'daki irili ufaklı çarpıştırıcı laboratuvarlardan takyon ölçümlerini aldık. Değişimleri görüyoruz, anlık düşüşleri ama o kadar fazla veri var ki. Biz de bu sefer Planck zamanını aşan düşüşleri inceledik. Ne buldunuz? Bu düşüşlerin yılda yaklaşık yüz civarı gözlemlendiğini. Hemen laboratuvarlara yazdık ama hepsinden gelen cevap biz bu düşüşleri anomali olarak kaydettik, ilgilenmedik dediler. Tabi o zaman anomaliyi bir yere de bağlayamıyorsunuz. Biz bütün laboratuarlara yazdık ama sonuç çıkmadı. Knarp ile bu fenomene ciddi ciddi eğildik. O zaman eski hocam Sokal bana bir eleştiri yazdı, metafiziksel bir fenomeni fizikle açıklamaya çalıştığım için. Ben de ona Eskiden metafizik olan şeyler bir gün fiziksel gerçeklik olur, açıklayabilirsek eğer. Açıklayamazsak metafizik olarak kalmaya devam eder diye. Peki kaç senedir bu fenomeni araştırıyorsunuz? 34 sene oldu ve en sonunda sonuçlar anlam kazandı. Takyon yoğunluğunun düşüşünün uzay zamanda belli noktalarda tekillik yarattığını ispatladık. Bu tekillikteki yoğuşma uzay zaman eğrisinde belli bir noktaya yoğunlaştığında bir enerji dalgası ortaya çıkıyor. Şimdi bizim laboratuvarda yaptığımız deneyler bu yoğunlaşmanın atomaltı dünyadan öteye geçip, yani Planck boyutunu geçip, fiziksel dünyada etkileri olabileceğini gördük. İşte yani, cam kırılmaları, su yüzeyinde titreşimler, bazı insan ve hayvanlarda irritasyon. Peki bu ne ile alakalı hocam? İşte şimdi sorumuzun ikinci kısmı bu. Tamam, takyon yoğunlaşması o nazar boncuklarını kırıyor ama Takyon neden orda yoğunlaşıyor? İşte o zaman biz şöyle bir şey düşündük. Eğer Takyon yoğunlaşması bir yere akıyorsa demek ki bir yerde boşluk oluyor. Takyon boşluğu dedik biz buna. Ve bu sefer oturduk Takyon boşluğu ölçmeye giriştik. Bunun için bir cihaz tasarladık ve bu cihaz sayesinde takyon yoğunluğunu gerçek zamanlı ölçmeye başladık. Ben bu sayede Fields madalyası aldım hatta. Bu cihaz gösterdi ki gerçekten bu yoğunluk bir anda kaybolabiliyor. İşin daha da ilgi çekici yanı bu tamamen bio enerji ile alakalı. Nasıl yani? Kontrollü deneylerle ispatladık ki boş bir odada herhangi bir takyon boşluğu oluşmuyor ama işte yaşayan insanların olduğu yerde bu boşluk oluşuyor. İşin garip tarafı genelde bu boşluk çok yoğun düşünen ve kritik iş yapanlarda çıkıyor. Şimdi zaten deneyimizin ikinci kısmı CERN'de başlayacak 15 Nisan'da ve bu konuya oadaklanılacak? Nazar konusuna? Nazar demeyelim ama bio enerji veTakyon ilişkisini inceleyeceğiz. Ben umutluyum, mutlaka bir sonuç çıkacak. Şimdi deney için insanları dörde ayırdık. Olumlu düşünenler, olumsuz düşünenler. Kendini şanslı ifade edenler ve şanssız olanlar. Bunların tabi kontrol grupları da var. Sonra oturup bunları belli bir süre gözlemleyeceğiz. Sonuç olarak gerçekten bio enerji seviyeleri ve Takyon yoğuşması arasında bir ilişki var mı göreceğiz. Peki ne işe yarayacak? Şuna yarayacak: Bazı eşyalar neden durduk yere gözümüzün önünde kırılıyor? Bilimin bir türlü açıklayamadığı ani insan parlaması/yanması neden oluyor? Ruslar bu konuda çok çalışma yaptı, neden insanlar durduk yere yanıyor diye. Sonra belki de gerçekten çekim yasası var mı onu açıklayacağız. Ben çok umutluyum. Sonuçta bio enerji kanıtlanmış bir şey. Takyon yoğuşması da. Bunları biribirine bağlamak mesele sadece. Sonra da belki bunu nasıl önleriz ona bakacağız. Tabi bunlar çok uzun deneyler ama ben umutluyum açıkçası. Umarız çalışmalarınız istediğiniz sonuçlara ulaşır hocam. Açık Bilim'e destek verdiğiniz için teşekkür ederiz"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/guncel/proteinlerin-uretim-hizini-belirleyen-yeni-genetik-kod.html", "text": "Kalifornia Üniversitesi, San Francisco kampüsünde çalışan bir grup bilim adamı, ribozom profiling denen bir teknik sayesinde, genetik kod içinde daha saklı bulunan ve daha önce farkedilmeyen bir grup kod keşfettiler. Ribozom profili denen teknikte, yaşayan hücrelerin içindeki gen aktivitesi ve poteinlerin yapım hızı ölçülebiliyor. Dünyadaki tüm yaşam formları genetik bilgilerini DNA olarak saklarlar ve hücrenin yapıtaşı olan proteinleri sentezlemek ve hücrenin yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmek için bu DNA'yı şablon olarak kullanırlar. Her bir organizma içindeki yaşayan her bir hücre, sürekli olarak genlerini kullanarak protein sentezler. Aldığımız enerjinin çok büyük bir kısmı bu temel süreç için harcanır. Genetik kod, basitçe DNA bilgisinin proteinlere çevrilmesine yarayan bir dizi evrensel kural içerir. DNA genleri nükleotid denen dört çeşit molekülden oluşur: A,G,T ve C. Bu proteinler, 20 değişik aminoasidin kodlanmasına yarar. Proteinlerin yapıtaşı olan bu 20 aminoasidin her biri, üç harften oluşan bir DNA dizinin okunması sonucunda üretilir. Bu üçlü DNA dizilerine kodon adı verilir. 4 farklı molekülü üçlü gruplar halinde sıralamanın 64 değişik yolu vardır, ancak kodlanması gereken sadece 20 aminoasid olduğu için olası kod sayısı aslında aminoasid sayısından oldukça fazladır. Bilim insanları bu tekrar kodonların 50 yıldır farkındalar, ancak son yıllarda evcil köpeklerden yabani pirince dek genom analizi yapılan canlılar sayesinde tekrar kodonlarının birbirinden farklı olduğunu fark ettiler. Pek çok organizma, son ürünü aynı olsa da bir tür kodonu diperine tercih eder gibi görünüyor. Bu durum ise yeni bir soruyu akla getiriyor: Eğer tekrar kodonları aynı aminoasitleri üretiyorsa, neden bazı kodonlar diğerlerine oranla daha çok rağbet görüyor? Bakterilerdeki protein üretim hızını ölçen ekip, ufak genetik değişikliklerin oldukça kayda değer etkileri olabildiğini keşfetti. Bu durum, genin nihai ürünü değişmeksizin ortaya çıkan ve tek bir DNA bazının yer değiştirmesi ile karakterize, sessiz mutasyon adlı önemsiz gibi görünen genetik değişiklikler için de geçerli. Bilim adamları, bu tip değişikliklerin protein üretim hızını önemli derecede azaltarak, normal hızının onda biri gibi bir değere düşürebileceğini buldular. 28 Mart 2012 tarihinde yayımlanan Nature dergisindeki makalede, protein üretim hızındaki bu değişimin, tekrar kodonları adı verilen DNA segmentlerinden kaynaklandığı belirtiliyor. Tekrar kodonlarının daha önce özgün DNA taşımadığı, bir başka segmentteki kodun kopyasını taşıdığı sanılıyordu. Bu yeni buluş, biyoloji bilimindeki son 50 yıllık bazı varsayımları temel olarak sarsabilecek nitelikte. Ayrıca, biyodizel ve sık görülen hastalıklarla savaşmada kullanılan biyolojik ilaç yapımı için temel olan endüstriyel protein üretim hızını da artırabilir. Söz konusu makale Nature dergisinin 28 Mart 2012 sayısında Bakterilerdeki translasyonel durgunluk ve kodon seçimlerini yöneten anti-Shine-Dalgarno dizilimleri adıyla yayınlandı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/04/incelemeler/kitap-onerileri.html", "text": "Bu sayımızdan itibaren hazırlayacağımız bu sabit köşemizde her ay sizlere iki veya üç adet kitap tanıtmaya çalışacağız. Bu ayki kitap önerileri konuk yazarımız Esra Öz'den. Aşk ve Beyin, Dr. Bülent Madi Nöroloji uzmanı Dr. Bülent Madi tarafından yazılan Aşk ve Beyin kitabında nöroloji ve psikoloji bir arada işlenirken, konuyla ilgili şiirler de yer alıyor. Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde nasıl aşık olunur?, aşk çeşitleri gibi konular yer alıyor. İkinci bölümde aşkın nörofizyolojisi hakkında detaylı bilgiler veriliyor. Üçünci bölümde ise aşkın devam ettirilebilir bir duygu olup olmaması üzerinde duruluyor. Kitapta oldukça enteresan bilgilere rastlayabiliyoruz; mesela aşk acısının artık fMR ile görüntülenebilmesi gibi. Madi'ye göre ilerleyen yıllarda insanlar aşklarını fMRI ile ispat edebilecekler, ancak günümüzde hala bakışların doğruluğuna güvenmek zorundayız. Madi sadece olan biteni anlatmıyor ve İlişkide çok gurur yapan biriyle birlikteyseniz o ilişkinin sonu yakındır çünkü her ilişkide fedakarlık yapmak ve gerektiğinde gururu çiğnemen gerekir. gibi nasihatlar da veriyor. Kitapta değinilen önemli konulardan biri de, aşkta kişilik tiplerinin etkisi. Madi İçedönük, agresif, duygu bozukluğu olan narsistler için aşk hemen hemen imkansızdır. İlişkilerini saygı ile sürdürmekte zorlanırlar. Duygularını devam ettirmek onlar için güçtür. Dışadönükler daha kolay aşık olurlar ve aşklarını coşkulu bir şekilde yaşarlar. Eğer iki kişi de dışadönükse ilişkileri sorunsuz ilerleyebilir. Ancak eşlerden bir dışadönük, diğeri içedönük kişiliğe sahipse ilişkiyi sürdürmek güçleşebilir. şeklinde genel tespitlerde de bulunabiliyor. Beynin bilinmeyen ve konuşulmayan pek çok konusu hakkında bilgi edinmek isterseniz zevkle okunacak bir kitap. Kalbinle Düşün Aklınla Hisset, Prof. Dr. Yankı Yazgan Prof. Dr. Yankı Yazgan tarafından yazılan Kalbinle Düşün Aklınla Hisset adlı kitapta dikkat çekici konular yer alıyor. Yazgan, beyni CEO olarak tanımlarken, sağ beyin sol beyin efsanesi başlığı altında, Sol yarımküre özellikle iletişime ilişkin işlevlerde özelleşmişken; sağ yarımküre uzaysal ve emosyonel işlevlerde özelleşmiş durumda. Beyindeki kimyasal iletici maddelerden serotonin daha çok sağ yarımkürede bulunduğu ve emosyonel işlevlerle ilgili olması nedeniyle bu durumun açıklanabileceği düşünülüyor. Ancak serotonin etki gösterme biçiminin, bulunduğu yerlerdeki miktarının azalış ve artışının her iki yarımkürenin ortak işlevi olduğu da aynı kesinlikte. gibi açıklamalara yer vererek inanılan pek çok şeyin aslının farklı olduğuna dikkat çekiyor. Hayır demenin nörofizyolojik mekanizması da gerçekten ilgi çekici şekilde anlatılmış. Yazgan'a göre herkesin yaptığını yapmamak, hayır demek, cesaret işidir, hatta acı vericidir. Yazgan, kitabında karar mekanizmalarının beyinsel temelini inceleyen bir beyin görüntüleme çalışmasında deneysel olarak herkesten farklı bir sözü dile getiren kişinin beynindeki aktifliğin çok daha fazla olduğunun tespit edildiğini söylüyor. Kitap hakkında son olarak ağrı ile ilgili bir çalışmayı paylaşmak istiyorum: Ağrının kontrolüne ilişkin bu deneyde, insanların ağrı algılarının yapısını anlamak maksadıyla ağrı verici bir madde enjeksiyonu çok yavaş yapılıyor. Birkaç dakika sonra enjekte edilen ağrı verici maddeye ağrı dindirici bir madde karıştırıldığı söyleniyor. Ama sadece söyleniyor. Ağrı kesici filan eklendiği yok, sadece basit bir tuzlu su çözeltisi ekleniyor. Ağrı kesici haberini almakla birlikte ağrısı dinen ya da azalan çoğunlukun o andaki beyin faaliyetini saptayan görüntülere bakıldığında, endorfin adı verilen vücudun kendi ağrı kesicilerinin salgısının arttığı apaçık gözleniyor. Ağrının dinmesini beklemek beynin ağrı dindiricilerini salgılatmaya yetebiliyor. Buna isterseniz kendi kendini kandırma deyin ama sonuçta ağrı diniyor. Konuk Yazar Hakkında Biyolog Esra Öz, çeşitli mecralarda yazmakta ve profesyonel gazetecilik yapmaktadır. Sağlık basınında uzman editörlük yapan Esra Öz, spikerlik ve fotoğrafçılıkla da ilgilenmektedir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/astronot-yarenleri-yorunge-robotlari.html", "text": "Uzay çalışmalarını yürütmek için yeryüzündeki laboratuvarlarda uzay şartlarını simüle etmek her zaman yeterli olmaz. Kaba bir tabirle, bir dili öğrenmek için o ülkeye gitmeniz gerektiği gibi, uzayı anlamak için uzaya çıkmak gerekir. Bu yazımızda da atmosferi arkamızda bırakıp Uluslararası Uzay İstasyonu'nda çıkacağız ve robotların astronotlara nasıl yardımcı olduklarını inceleyeceğiz. Uluslararası Uzay İstasyonu 16 ülkeden mikro-yerçekimli bir ortamda uzun süreli uzay deneylerini yapabilecekleri bir yörünge uydusu olarak inşa edildi (Şekil 1). Geleceğin insanlı uzay uçuşlarında da bir kalkış noktası olarak kullanılması umuluyor. Nasa'nın uzay mekikleri ve Rusya'nın Soyuz roketleriyle gönderilen yapı ve ikmal malzemeleri ile donatılan üs, yaklaşık yarım milyon kilogramlık ağırlığa ve 1200 metrekare yüzölçümüne sahiptir. İçerisinde 6 özel laboratuvar ve aynı anda 7 kişiyi barındırabilecek imkanları bulunan tesis yerküreden 354 km uzaklıktadır. 1998'de yapımına başlanan istasyonun 2020 yılına kadar kullanılması planlanıyor (Şekil 2). İlk kez Kazakistan'daki Baykonur uzay üssünden kalkan üç kişilik ekip, 2000 yılında ISS'te 4 ay boyunca yaşayarak insanoğlunun uzaydaki ilk kalıcı varlığını yaşama şerefine ulaştılar. (Tamamlanmış istasyonun içerisinde ve dışarısında 360 derecelik sanal bir tur atmak için bu linke tıklamanızı şiddetle tavsiye ediyorum.) ISS'ten dünyanın nasıl göründüğüne dair bir ipucu verecek aşağıdaki video oldukça göz kamaştırıcı: ISS'te genel olarak insanların ve diğer Dünya canlılarının uzun süreli mikroyerçekimli ortamlara ne şekilde uyum sağlayabilecekleri konusunda kapsamlı araştırmalar yürütülüyor. Uzay araçları ve ekipmanlarının testleri, bunların endüstriyel uygulamaları, ve Güneş Sistemi'nin kolonizasyonu için farklı düzenekler ve uygulamalar deneniyor . Yörüngede neler oluyor? Geçmişin aksine bugünlerde ISS bir robot istilasına uğramış durumda. İnsansı robot Robonaut2 ve ortalıkta fink atan SPHERES sürü robotları ile bilim kurgu filmlerinde görmeye alıştığımız sahneler gerçeğe dönmüş durumda; Yıldız Savaşları'ndaki uzay gemilerinde dolaşan altın sarısı robot C3PO ve havada asılı kalabilen IT-O robotlarını andıran bu robotlar şimdi ISS içeridinde geziniyorlar. NASA'nın Ames Araştırma Merkezi, Johnson Uzay Merkezi, ve MIT yörüngede neler döndüğüne dair aşağıdaki videoyu paylaştılar. SPHERES robotları sensör verilerini alma işleminden sorumluyken, Robonaut 2 astronotların ayak işlerini yapıyor. Genel olarak hareketlerinin biraz yavaş olduğu sizin de dikkatinizi çekmiştir, ancak bu durumu henüz uzay robotlarının da emekleme çağlarında olmasına bağlayabiliriz. Robonaut 2 2011 yılında gönderildi, SPHERES ise 5 yılı aşkın bir süredir ISS'te konuşlandırılmış durumda. Her iki robotun da orada bulunmalarının temel sebebi astronotların yoğun programlarında can sıkıcı ve rutin işleri astronotların kontrolünden almak ve bu sayede daha fazla bilimsel ve teknik işlerle uğraşmalarını sağlamak. Unutmamak gerekir ki yerden 354 kilometre yüksekte geçirilen her bir insan saniyesinin bedeli 1000'lerce dolar. İnsanlar ne kadar az angarya işle uğraşırlarsa, robotlar o kadar fayda sağlamış olacaklar. Bu gerçeklerden yola çıkarak, bu yazımızda Uzaya gitseniz, yanınıza almak isteyeceğiniz 4 şey? sorusunun cevabını aramaya çalışıyoruz. Robonaut 2 Uzay araçlarının Amerika merkezli kalkış istasyonu olarak da bilinen Florida'daki Cape Canaveral uzay üssü 24 Şubat 2011 tarihinde özel bir konuğa ev sahipliği yapıyordu. Discovery ile uzaya gönderilecek astronot tayfasının yanında bir de uzaya giden ilk insansı robot olan Robonaut 2 vardı. ISS'de Robonaut 2'nin astronotlara yardımcı olacak, kalıcı bir misafir olması kararlaştırılmıştı. Astronotlar robotu ISS laboratuvarlarından birine konuşlandırıp, düğmelere basması ve alet edevat tutması amacıyla sabit bir tabana yerleştirdiler (Şekil 3). Başlangıç olarak amaç uzayda el ile çalışan robotların performanslarını sınamak ve gelecek nesil uzay robotları için ön deneme sonuçları almak. Diğer bir deyişle, gelecekte astronotların tamir ve bilimsel görevlerinde yardımcı olacak bir çift el yardımı sağlayabilmek. Bu yüzden robot hem kendi kendine çalışabiliyor, hem de uzaktan kumanda ile kontrol edilebiliyor. İstasyondaki astronotların robotu programlayıp istedikleri şeyleri yaptırmalarının yanında, dünyadan da -birkaç saniye gecikme ile de olsa- bir kontrol çubuğu vasıtasıyla kontrol edilebiliyor. Acaba NASA, insanlı görevleri insansız görevlerle değiştirme çabası içinde mi? Aslında bu çok da mantıksız bir durum değil. Zira gezegen kaşifleri olarak Dünya yörüngesini terkeden robotlar yakın geçmişte çok başarılı sonuçlar aldılar. Üstüne üstlük, insanlı uçuşlara göre hem daha az tehlikeli, hem de daha ucuzlar. Ancak şu an için insan kabiliyetlerini, esnekliğini ve el kullanma becerilerini gösterme konusunda insanlardan daha yetenekli olmadıkları için, bir süreliğine sadece insanlara destek olmaları için programlamaları düşünülüyor. Robonaut 2 tasarlanırken işte bu amaca hizmet etme öngörüsüyle yola çıkılmış. Robotun insan yapısında her biri 80 santimetre olan ve 9 kilogram taşıyabilen kolları ve baş parmaklarda 4, işaret ve orta parmaklarda 3, ve diğer parmaklarda 1 serbestlik derecesi olmak üzere toplam 12 serbestlik derecesi içeren elleri bulunuyor (Şekil 4). Bu ellerin işleyişi de insan parmak kaslarını kemiklerine bağlamaya yarayan tendonları örnek alarak tasarlanmış. Aşağıda NASA'nın insansı robotu kadrosuna kattığı gün yayınladığı hoşgeldin mesajını seyredebilirsiniz. Robonaut 2 150 kilogram ağırlında ve ayaklara sahip değil. Her ne kadar uzay istasyonu içerisinde sabit duracak olsa da, NASA'nın gelecek nesillerde denenmek amacıyla ayaklı ve tekerlekli modeller üzerinde çalışmalar yaptığı söyleniyor. Böylece robot uzay aracının veya istasyonunun dışına da çıkarak görevlerini sürdürebilecek. NASA'nın bu projedeki destekçisi ve teknoloji üreticisi General Motors oldu. GM'in bir başka amacı da üretim tesislerinde kullanabileceği işçi robotlar tasarlamak olduğu için bir taşla iki kuş vurmuş oldular. Alüminyum ve çelikden imal edilen bu modelin toplamda 350'den fazla sensörü ve 42 serbestlilk derecesi bulunuyor. İlgilenenler için daha detaylı robot bileşenlerinin tasvir edildiği aşağıdaki videoyu öneriyorum. Bu projenin bir sonraki adımı ise aya bir insansı robot göndermek. Bu konudaki en büyük rakip ise 2015 yılından önce göndermeyi planlayan Japonya. Bakalım bu modern zaman teknoloji yarışının galibi kim olacak? SPHERES Uzay robotlarının enteresan bir niteliği de, yerçekimi olmadığından dolayı ağırlık ve denge gibi detayların gözardı edilmesidir. Diğer taraftan yerçekimi olmaması, yönelim ve kontrolü oldukça zorlu kılar. MIT'nin tasarladığı SPHERES robotları 2006'dan beri ISS'te tüm NASA projelerinin otonom navigasyon ve kenetlenme algoritmalarını test etmek amacıyla bulunuyor (Şekil 5). Bu tarz deneyleri yapabilmek için en uygun ortamın korunaklı bir ISS laboratuvarı olduğu aşikar. Her biri 20 cm çapında olan ve toplamda 18 yüzeye sahip, genel olarak da bir küreyi andıran bu robotların sıkıştırılmış karbondioksit ile çalışan 12 adet iticisi bulunuyor. Konumunu anlamak için ultrasonik ve kızıl ötesi sensörleri kullanan bu düzenekler kablosuz bağlantılarla birbirleriyle haberleşebiliyorlar. Kısaca sürü robotları olarak da niteleyebileceğimiz SPHERES'in aşağıda bir performansını ve hareketlerindeki hassasiyeti seyredebilirsiniz: Dextre ISS'in oldukça karmaşık bir sistem olmasından dolayı başına gelebilecek binlerce arıza var. Bunların arasında bozulan elektromekanik aksamlar başı çekiyor. Özellikle ISS'nin dışında yer alan veya içeriden ulaşmanın çok zor olduğu bir aksamda gelişen bir arızaya müdahele için astronotların ISS'nin dışına, yani uzay boşluğuna çıkmaları gerekiyor. Her ne kadar bahsi geçen astronotlar işlerinin ehli de olsalar, uzay yürüyüşü yapmak hem tehlikeli, hem de astronotlar için zaman kaybı. Bu sebeple Kanada'nın ISS'ye gönderdiği Dextre robotu büyük önem teşkil ediyor (Şekil 6). Uzaydaki mekanik kaportacımız olarak iş gören Dextre dünyadaki istasyondan kontrol edilebiliyor. Bozulan bir parçayı yenisiyle değiştirmek veya ISS'e yeni üniteler eklemek için astronotların değerli zamanlarından çalmaya artık gerek yok. Bu robotlar ISS içerisinde hayatta kalmaya çalışan, kırılgan ve olası bir terslikte saliseler içinde ölmeye meyilli astronotları hayatta tutmaya çalışıyorlar. Aşağıda Dextre'nin 28 Ağustos 2011 tarihinde başarıyla tamamladığı ve bir devre kesici parçasını değiştirdiği operasyonunun videosunu seyredebilirsiniz : Justin Alman Uzay Merkezi 'nde konuşlanmış Robotik ve Mekatronik Enstitüsü araştırmacıları tarafından geliştirilen Justin hünerli bir insansı robot. Araştırmacıların daha önce kendisine atılan topları tutmayı ve kahve yapmayı öğrettiği Justin de artık uydu onarmaya hazır olan diğer bir robot. Normalde tekerlekler üzerinde hareket eden Justin, uzay için modifiye edilmiş versiyonunda bir kafa, üst gövde ve kollara sahip (Şekil 7). Sebebi de aynı Robonaut 2'de olduğu gibi uzay aracına veya uyduya sabitlenecek olması. Bu sayede tamir ve yakıt yenileme tarzı görevlerde yer alabilecek. Uzun vadede bu işleri tamamen otonom halledecek robotlar için şimdilik televarlık stratejileri kullanılıyor . Bu sistemde Dünya'daki bir insan operatör, kafasına takılı olan bir ekran ile robotun gördüğü şeyleri görebiliyor ve koluna geçirdiği bir dış iskelet ile de robotun hissettiği kuvvetleri kendi kolunda hissedebiliyor (Şekil 8). Justin'in iki kamerası sayesinde stereo görüntü elde edilebiliyor ve derinlik farkındalığı yaşayarak kolu oynatılabiliyor. Kol ve parmaklardaki kuvvet ve tork sensörleri vasıtasıyla da robot operatörüne geri besleme gönderiyor. Böylece operatör yuvasında hareket eden bir vidayı hissedebiliyor ve onu sıkması gerektiğini anlıyor. HAL Bir robotik ve yapay zeka araştırmacısı olarak, bu yazıyı Arthur C. Clarke romanı olan ve Stanley Kubrick tarafından yönetilen 2001: Bir uzay destanı filminin unutulmaz HAL karakterini de listeye ekleyerek bitirebilmeyi çok isterdim. Ama diğer taraftan iyi ki de ekleyemiyorum. Neden mi? HAL'ın olanca sakin ses tonuyla astronotların istekleri yerine, kendi aldığı kararları uyguladığı sahneyi bir kez daha anımsayalım:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/buz-adam-otzinin-bize-anlattiklari.html", "text": "1991 yılında, Helmut ve Erika Simon isimli iki Alman turist, Alp dağlarının İtalya-Avusturya sınırında bir dağ yürüyüşü yapmak için yola çıkarlar. Tisenjoch bölgesindeki son zirveden geriye kestirme bir yoldan dönmek isterler ve buzları erimekte olan bir dere yatağının yanından geçerken gözlerine kahverengi bir leke takılır. Başta bu lekenin daha önceki tırmanıcıların bıraktığı bir çöp olduğunu düşünürler, ancak yaklaştıkça aslında buldukları şeyin bir insan cesedi olduğunu farkedeceklerdir. İzleyen günlerde bir jandarma ve dağ bekçisinden oluşan kurtarma ekibi, bu cesedi buzdan çıkarmaya çalışır. Bulunan cesedin ne kadar özel olduğunun henüz kimse farkında değildir, herkes buzlar arasında sıkışmış bu eksiksiz insan bedeninin birkaç yıl önce bögede kaybolan dağcılardan biri olduğunu düşünmektedir. Ceset kısmen buzulun içine sıkışmış olduğundan, kurtarma ekibi havalı matkap ve benzer cihazlarla cesedin dışarıdaki kısmı ve etrafını sıkıştıran buza girişirler. Kaba kuvvet sayesinde buzdan kurtulan ama bu sırada da sol kalçası epey zedelenen bu talihsiz kazazede Innsburck yakınlarındaki bir morga götürülür. Ertesi gün, bu kazazedenin kimliğini belirlemek için otopsi yapmaya gelen tıbbi ekip bu karşılarındakinin pek de alışıldık bir ceset olmadığını fark eder. Alp dağlarının Ötztal bölgesinde bulunduğu için Ötzi adı verilen bu ceset, incelenmek üzere Zürih'e gönderilir. Yapılan detaylı inceleme ve çekilen çeşitli röntgenler sayesinde M.Ö. 3300 yılından gelen Buz Adam Ötzi'nin 20. Yüzyıl macerası başlar. Ötzi, 5300 yıllık yaşı ile bulunan en eski mumyalardan biri olmasının yanısıra, mumyalaşma şekli açısıdan da oldukça farklılık gösteriyor. Mısır firavunları ve diğer kültürlere ait, ritüel amaçlı mumyalanmış cesetlerin çoğunda iç organları bozulmayı engellemek için bedenden çıkarılıyor ve ölünün bedenine mumyalandırmayı hızlandırmak için doku içindeki sıvıyı uzaklaştıracak çeşitli kimyasal maddeler veriliyor. Bu işlem, hücrelerin su kaybetmesine neden olduğu için, bu tip mumyalara 'kuru mumya' deniyor. Oysa Ötzi, bütün olarak, üzerinde günlük kıyafetleri, iç organları hatta midesindeki besin artıkları ile buzlar arasında mumyalaşmış. Böylelikle, bize Bronz Çağı Avrupası'ndaki insanlarının neler giydikleri, nelerle beslendikleri, genetik yapıları, ne gibi aletleri kullandıklarına ilişkin çok kıymetli bilgiler veriyor. Yaş tayinlerine göre, Ötzi öldüğünde 45 yaşlarındaymış. Boyu 165 cm, ağırlığı 13 kg. Yaşarkenki kilosunun 50 kg civarında olduğu sanılıyor. Öldüğünde üzerinde farklı hayvan derilerinden yapılmış bir pantolon ve bir ceket varmış. Bunların üzerine, otlardan dokunmuş bir pelerin giyiyormuş, kafasında da ayı kürkünden bir şapka varmış. Ayağında karda yürümeye uygun, geniş tabanlı su geçirmez ayakkabılar olan Ötzi, belindeki kesede ve yanındaki sepetlerde de ihtiyacı olabilecek ufak tefek aletler, matkap görevi görecek bir alet, çakmaktaşı, kurutulmuş mantar ve böğürtlenler taşıyormuş. Tıbbi dedektifler iş başında! Araştırmacılar, Ötzi'nin yanında bir yay, 14 ok, bir bıçak ve bakır bir balta taşıdığını tespit ettiler. Ancak Ötzi bu yanındaki silahlara rağmen kendini koruyamamış ve görünüşe göre cinayete kurban gitmiş. İlk bulunduğunda donarak öldüğü varsayılmasına rağmen, 2001 yılında yapılan detaylı röntgen incelemelerinde, sol omzunun içinde, hayati damarlardan birine saplanmış bir ok bulunması ve vücudunun muhtelif yerlerinde çürükler ve kesikler saptanması sonucu, bilim insanları Ötzi'nin bir cinayete kurban gittiği konusunda hemfikir. Ötzi'nin mide içeriğini inceleyen uzmanlar, ölmeden hemen önce geyik, dağ keçisi ve çeşitli tahıllar yediğini tespit ettiler. Bu bulgular, Ötzi'nin sinsice bir baskın sonucu öldürüldüğünü düşündürüyor. Zira uzmanlar, aktif olarak düşmanlarından kaçan birinin mükellef bir sofra kurup, uzun uzun yemek yemeyeceği görüşünde. Buz adamın son yemeğinin çeşitliği, onu öldüren düşmanların belki de o yemek üstüne ateş karşısında tembellik ederken sinsice arkasından saldırdıklarını gösteriyor. Bağırsak parazitleri, zehirli mantarlar ve dövmeler Ötzi'nin otopsisi, bizlere tarih öncesi çağlardan gelen bazı tıbbi uygulamalar hakkında da ipuçları veriyor. Barsaklarının incelenmesi sırasında oldukça sık rastlanan bir bağırsak paraziti olan bir tür kancalı kurt, Trichuris trichuria ile enfekte olduğu saptandı. Ancak bilim insanlarının esas ilgisini çeken şey, gene bağırsak içeriğinde, bilimsel adı Neckera complanata olan parazit öldürme özelliği olan bir tür ağaç yosunu bulunmuş olması. Bağırsakta bulunan yosun paketlerinin sayısı oldukça çok, bu nedenle Ötzi'nin yemeğini bilerek bu yosunlara sararak yemiş olduğu ve bu yolla barsaklarındaki parazitleri öldürerek kendisini tedavi etmeye çalıştığı sanılıyor. Bir başka ilginç bulgu da Buz Adam'ın omurgası, bilekleri ve dizinin arkasındaki dövmeler. Önceleri bu dövmelerin dekoratif veya dini amaçlı olduğu düşünülmüş. Ancak otopsilerde, bu bölgelerin içinde de kemik erimesi bulguları saptanınca, dövmelerin tıbbi amaçlı olduğu ve bu bögelerdeki kemik ağrılarını azaltacağı umuduyla yapıldığı görüşü güçlenmiş durumda. Genlerin söyledikleri Buz adam bulunalı 20 yıldan uzun bir zaman oldu. Bu süreçte tıp ve teknoloji ilerlerken, Ötzi'nin bize anlattıkları da bu ilerlemelere paralel olarak artıyor. Son yıllarda yükselişe geçen genetik bilimi, bu ünlü mumyaya da el attı ve 2008 yılında, pelvis kemiğinden örnek alan araştırmacılar, Ötzi'nin genomunun %96'sını haritaladılar. Ayrıca mitokondrilerinden alınan DNA zincirlerinin de tamamı incelendi ve detaylı analiz sonuçları geçtiğimiz ay bilim dünyasına sunuldu. Analiz sonuçları Ötzi'nin saç renginden hastalıklarına kadar çok çeşitli alanlarda bilgiler veriyor. Artık Ötzi'nin bulunduğu bölge halkıyla genetik yapısının pek benzeşmediği, muhtemelen genetik olarak İtalya veya çevresindeki gen havuzundan çok Sardunya ve Korsika adaları, hatta Orta Doğu gen havuzlarına daha yakın olduğunu biliyoruz. Yakın-Doğu ve Akdeniz genetik mirasına sahip olan bu 5300 yıllık mumyanın saç ve gözlerinin kahverengi olduğunu, ve laktoz intoleransı nedeniyle süt ürünleri ile arasının pek iyi olmadığını öğrendik. Bronz Çağı'nda yaşayan toplumlarda, laktoz intoleransı oranının bugüne oranla daha yüksek olduğu sanılıyor. Nedeni ise hayvancılığa daha yeni geçilmiş olması ve yetişkinlerin süt ürünlerini henüz çok yaygın olarak kullanmaması. Ötzi'nin genleri, bize kalp ve damar hastalığına karşı genetik yatkınlığı olduğunu da söylüyor. Otopsi sonucunda damarlarının içinde kolesterol birikim odaklarının bulunmuş olması da bu verileri destekler nitelikte. Bu bulgu, kalp ve damar hastalıklarının kökenindeki genetik yatkınlığın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor, çünkü Ötzi'nin kalp ve damar hastalıklarına ilişkin çevresel faktörlerden hemen hiçbirine sahip olmadığını biliyoruz: şişman değildi, oldukça hareketli bir yaşam sürüyordu ve işlenmiş besinler tüketmiyordu. Son bulgulara göre, genomunda kenelerden geçen Lyme hastalığı etkeni olan Borrelia bakterisine ait genlerin saptanması, Ötzi'ye tarihte bilinen ilk Lyme hastalığı vakası unvanını da vermiş durumda. Bakalım ilerleyen teknoloji sayesinde, Ötzi önümüzdeki yıllarda bizlere daha neler anlatacak?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/canli-taklitci-robotlar-02-duvar-gezginleri.html", "text": "Canlı-taklitçi robotlar yazı dizimizin ikinci ayağında düz duvarlara ve zor yerlere tırmanıp kurtarma, tamir veya casusluk işleri için gözetleme yapan robotları inceleyeceğiz. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Canlı-taklitçi veya biyomimetik robotların gün geçtikçe daha çok alanda karşımıza çıkıyor olması tesadüf değil. Bu yazı dizisinin ilk makalesi olan balık-taklitçi robot makalesinde bahsedildiği gibi çözümü doğada gizli olan problemleri çözmek için doğayı anlamaya çalışmak ve onu taklit eden teknolojiler ortaya koyabilmek en verimli yöntemlerden biri. Ancak doğayı taklit etmede insanoğlunun yaşadığı en temel sorun, aldıkları farklı eğitim tarzlarından dolayı biyologlar ve mühendislerin sahip oldukları farklı bakış açıları. Biyologların canlıları anlama yöntemleri ve mühendislerin bir ürünü/tasarımı oluşturmadaki uzmanlıkları arasında oluşan yaklaşım eksikliğini doldurma görevi ise vizyoner mühendis ve bilim insanlarına düşüyor. Bu yazımızda, insanların tırmanma konusundaki yetersizliklerini giderebilecek çözümlere odaklanacağız. Düz yüzeylere tırmanmanın zorluğunu kertenkelelerden esinlenerek çözmeye çalışan robotları inceleyeceğimiz bu makalede biyomimetik alanının öncülerinden Türk bilimadamı Metin Sitti'nin de bir çalışmasına yer vereceğiz. Robotların, insanların yapamadığı veya yapmakta zorlandığı şeyleri yapmaları, öncelikli beklentimiz. Yukarıdaki videoda yükseklik korkusu tanımayan ve Fransız örümcek adamı olarak adlandırılan Alain Robert gibi istisna akrobat, dublör, sporcu veya sokak sanatçılarını saymazsak, düz duvarlara tırmanmak ve orada asılı kalmak insanların kolaylıkla yapamadığı işler kategorisine giriyor. İskeleler kurarak tırmanmak veya yukarıdan iple sarkarak istenilen yüksekliğe ulaşmak ise pahalı ve tehlikeli. Bu sebeple robotlar tırmanma işi için biçilmiş kaftan. Bu robotlar yüksek binalara kolayca tırmanabilir, camlarda asılı kalabilir ve bu sayede çevrede veya binaların içerisinde olanları rahatlıkla dikizleyebilir. Ayrıca yardım ve kurtarma operasyonlarına yardımcı olabilirler. Uçak, uzay aracı ve köprüler gibi ulaşılması ve sabit kalınması zor olan bazı yüzeylerin kontolü ve tamiri için de kullanılabilirler. Bu amaçlara hizmet etmek için Stanford Üniversitesi'nde geliştirilen türünün ilk örneklerinden olan Stickybot adlı robot, gecko adı verilen bir çeşit kertenkeleden esinlenmiş (Şekil 1). Bir geckonun ayaklarında 200 nanometre genişliğinde uçları olan milyarlarca ipliksi doku bulunuyor (Şekil 2). Kertenkelelerin bir yüzeye yapışabilmelerinin altında yatan prensip moleküllerarası zayıf çekim kuvveti olan Van der Waals kuvvetine dayalı olan ve hayvanın ipliksi lifleri ile yüzey arasında oluşan etkileşim. Ancak burada önemli olan bir nokta daha var. Yapışkanlık tek bir yöne doğru. Bu lifler sadece kertenkele ayak parmaklarını aşağıya doğru çektiği zaman yapışkanlık sağlıyor, yukarı doğru kaldırdığında serbest kalıyor ve hayvanın tekrar hareket edebilmesini sağlıyor. Kertenkelenin bu stratejisini robot üzerinde gerçekleyebilmek için 30 mikrometre genişliğinde uçları olan polimer kesitler üretildi . Bu uçlar belli bir açı ile eğim verilerek kesildi ve bu sayede yönelimsel yapışkanlık sağlandı. Bir kertenkelenin ayak ve vücuduna sahip olan robot, cam ve düz yüzeylerde saniyede 4 santimetre ilerleyecek şekilde tasarlandı. Aşağıda videosunu izleyebileceğiniz Stickybot artık emekliye ayrılmış olup, araştırmalara StickybotIII ile devam ediliyor. Carnegie Mellon Üniversitesi Robotik Enstitüsü'nde çalışan Doç. Dr. Metin Sitti ise bu tarz robotların daha pürüzlü yüzeylerde de çalışabilmesi için robotların ayaklarına yapışkan altlıklar tasarlamak gerektiğini düşünenlerden. Bu düşünceyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla kertenkele parmağının karmaşık yapısını robota uyarlayarak, herbiri daha da küçük spatula şeklinde ipliksi dokulara ayrılan nano ölçekte lifler üretildi (Şekil 3). Bu sayede Waalbot adı verilen bu robot ahşap kapılar, tuğlalar ve boyalı duvarlara tırmanabiliyor ve palet tarzlı ayakları sayesinde de kendi etrafında dönerek istediği yöne ilerleyebiliyor. Stanford Üniversitesi'nin bir diğer robotu SpinyBot da StickyBot gibi çalışıyor, ancak nano değil de mikro mertebesinde pençeler kullanarak yüzeylere tutunuyor . SpinyBot 400 gram ağırlığında, bir adet kamera taşıyabiliyor ve gözenekli yapıya sahip herhangi bir yüzeye rahatlıkla tutunabiliyor. Bu robotların düşüp kırılmaları ihtimallerine karşın korunmaya ihtiyaçları olduğu çok açık. Bu sebeple kertenkelelerin düşerken izledikleri stratejileri gözlemleyen Berkeley Kaliforniya Üniversitesi araştırmacıları bu soruna da bir çözüm geliştirdiler. Havada kendisini döndüren robot, düşerken ayaklarının üzerine konmak üzere ağırlık merkezini ve duruşunu ayarlayabilecek şekilde tasarlanmış . Bunun için kertenkelenin kuyruğunu kullanarak vücudunu döndürebildiği videoları inceleyen bilimadamları, kertenkelelerin düşme davranışını bilgisayarda modellediler ve buna muktedir bir robot tasarladılar. Bu tarz robotların daha kuvvetli yapışma güçlerine ulaşmaları gerekiyor ki kendi ağırlıklarının üzerine bir de sensörler, vericiler veya yapacakları işlere göre alet edevatlar takılabilsin. Sıradaki robotun uyguladığı yöntem kelimenin tam anlamıyla robotu duvara yapıştırma esasına dayalı . Kullanılan malzemenin adı sıcak-eriyik yapışkan. Sıcak yapıştırıcı tabancalarında kullanılan bu madde ısıtıcı bir bileşenle reaksiyona girdiğinde katı halden, yapışkan sıvı hale dönüşüyor. Soğuduğunda ise tekrar sertleşiyor. Bu düzeneği kullanarak robot geçici olarak kullandığı bacaklarını sertleştirip duvara yapıştırırak ve kullanmadığı bacaklarını duvardan sökerek ilerliyor. Videoyu seyrettikten sonra muhtemelen farketmişsinizdir. Robot çooook yavaş ilerliyor; bunun sebebi yapışkanın ısıtılıp dondurulması için gereken sürenin 90 saniye olması. İkinci olarak da ilerlediği rota üzerinde arkasında yapışkan izleri bırakıyor ki, bir çok uygulamada yarardan çok zarar getirebilir. Ancak avantajları da bir o kadar kuvvetli. Öncelikle yüzeyin açısı ve pürüzsüzlüğüne bakılmaksızın her yüzeye yapışabilir. Ayrıca kurumuş 4 santimetrekarelik bir yapışkanın taşıyabileceği ağırlık tam tamına 60 kilogram. Bu ağırlıkla robotun üzerine neredeyse bir insan bile koyabilirsiniz. Son avantajı da bu ağırlığı taşımak için elektrikle sürülen robotlardaki gibi devamlı enerji harcamaya gerek duymaması."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/dikenli-col-bekcileri-kaktusler.html", "text": "Kaktüsler günümüzde hemen akla radyasyonu bünyesinde toplayan bitkiler olarak geliyor; geçmişteyse daha çok Amerikan filmlerinde çölde susuz kalan film kahramanlarının kurtarıcıları olarak karşımıza çıkarlardı. Öncelikle belirtmek gerekiyor ki kaktüslerin radyasyon ışınlarını topladığı konusunda bilimsel bir veri elde edilebilmiş değil. Bu haber şu an için halk arasında kulaktan kulağa dolaşan bir efsaneden öteye gidemiyor. Diğer yandan kaktüslerin susuzlukla nasıl baş ettiklerini bilmek bile onlara hayran olmak için yeterli. Peki ama kaktüsleri diğer bitkilerden farklı kılan ne? Dikenli yapıları onlara ne gibi özellikler kazandırıyor? Kaktüslerin çöllerle olan ilişkisi nereden geliyor? Çiçek açabilirler mi? Çölde yaşayan kaktüs türleri gerçekten birer su deposu mu? Kaktüslerin anavatanı Amerika ve çevresindeki adalar olup en çok kaktüs türüne Meksika'da rastlanıyor. Kaktüsgiller familyasından gelen bu bitkinin doğada 5000 türü bulunmakta. Bu kadar çeşitliliğe sahip olmasında en çok, sıcak ve kurak arazilere yüksek uyum kabiliyeti etkilidir diyebiliriz. Dünyanın en kurak çölü olarak bilinen Şili'nin kuzeyindeki Atacama Çölü'nde(yıllık yağış 200-500 mm) dahi yaşayabilme yetileri onların kurak yaşama olan uyumlarının ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Bu konuda kaktüslerin diğer bitki familyalarından üstünlüğünü anlatmadan önce kısaca fotosenteze değinelim: XVII. yüzyılda yaşamış Belçikalı bir fizikçi olan Jan Baptisa Van Helmont bitkisel materyal sentezi ile ilgili ilk araştırmaları yapan kişi olarak bilinir. Araştırmacı, 2,5 kg. ağırlığındaki bir söğüt fidanını içinde 100 kg. toprak bulunan bir saksıya dikmiş ve bunu 5 yıl süresince sadece yağmur suyuyla sulamıştır. Süre sonunda fidan 85 kg'lık bir ağaç olmuştur. Deneme sonunda toprak kuru ağırlığı 99,994 kg. olarak belirlenmiştir. Aradaki birkaç gramlık fark deney hatası olarak kabul edilmiş ve bitki ağırlığında oluşan 82,5 kg'lık madde artışının yalnız sudan kaynaklandığı kanısına varmıştır. Van Helmont'un keşfetmeye çalıştığı bu olay, bitkilerin güneş ışığı altında kendi besinlerini kendilerinin üretmeleri yani fotosentez işlemidir. Bitkiler besin üretirken sadece topraktan faydalanmazlar. Topraktaki minerallerin yanında, suyu ve havadaki CO2'yi de kullanarak gün ışığında ihtiyaçları olan besini üretirler. Bu aşamada devreye yapraklar girer; bitkilerin yaprakları ve gövdeleri üzerinde gaz alışverişini sağlayan gözenek adı verilen küçük delikler vardır. Topraktan alınan su, havadan alınan CO2 ve güneş ışığı, ışılbileşim tepkimeleriyle nişasta ve öteki yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Bu tepkime sonucunda ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. Bitki daha sonra besine gerek duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Bu arada gözeneklerin açılmasıyla yaprak içindeki su, buharlaşarak havaya geçer. Yitirilen suyun oluşturduğu basınç farkının da yardımıyla bitki, köklerinden yeniden su alır. Bu işlem denklem ile şöyle gösterilebilir: nCO2 + 2nH2O + Işık enerjisi > (CH2O)n + nO2 + nH2O Ancak kaktüs gibi etli ve kurakçıl bitkiler sıcak ve kuru ortamlarda yaşadıklarından, diğer bitkiler gibi ışılbileşim yapmaları ölmelerine sebep olacaktır. Çünkü CO2 aldıklarında içlerindeki suyu vermek zorunda kalacaklar ve su rezervleri tükeneceği için de kuruyacaklardır. Bu nedenle kaktüsler diğer bitkilerden farklı bir solunum tekniği geliştirmişlerdir: Krassulasean asit metabolizması ya da C.A.M. fotosentezi denen bu sistemle CO2, öteki bitkilerin aksine, geceleyin havadan alınır ve gözenekler açıkken tutularak depo edilir. Gündüz ise, terlemeyi ve dolayısıyla su kaybını önlemek amacıyla gözenekler kapanır, fakat depo edilmiş CO2 aracılığıyla ışılbileşim sürer. Tek dezavantajı, bu yolla yapılan ışılbileşimin normalden daha az enerji sağlaması nedeniyle bitkinin büyüme hızının düşük olmasıdır. Kimi türler ise bol su bulunan zamanlarda normal ışılbileşim yapar, sonra C.A.M. fotosentezi kullanır. Kaktüs gibi kurakçıl bitkilerde görülen bu solunum yöntemi onların kurak bölgelerde yaşayabilmelerini sağlamaktadır. Bu yolla kaktüslerin normal ağaç yapraklarındaki terlemeden 30'da 1'i kadar terledikleri belirtilmiştir. Diken biçimini almış yapraklar yüzey alanını en asgari düzeye indirmiş ve böylece terleme en alt seviyede tutulmuştur. Kaktüsler, terlemeyi azaltacak yapıdaki tasarımları sayesinde çöllerde susuzluktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalan insan ve diğer canlıların imdadına yetişirler. Örneğin, Arizona Çölü'ndeki dev kaktüslerin bulunduğu bölgeler gerçek birer vaha niteliğindedir. Bu dev kaktüsler, birer su istasyonu vazifesi görerek, başta kuşlar olmak üzere, susuz kalan tüm canlıların su ihtiyacını karşılarlar. Saguaro denen kaktüs cinsi, bu anlamda en büyük kaktüslerden biridir. Yetişkinleri genellikle 12 metre boya ulaşır, nadiren de 15 metreyi aşanları bulunur. Kaktüslerin birçoğu, çiçekli bitkiler gibi, bakım gördükleri takdirde her yıl düzenli olarak çiçek açıp büyürler. Uzunca bir süre su alamayan kaktüs, bir süre sonra uykuya geçecektir; bu da eğer uygun zaman değilse bitkinin büyümesini durdurması anlamına gelecektir. Normal şartlar altında, kaktüsler kış ve yaz mevsimleri ile bahar aylarının önemli bir bölümünü uykuda geçirirler. Bu safhada su, kaktüsün ağırlığının yaklaşık %75'ini meydana getirir ve kurak bir mevsim süresince de ağırlığının yaklaşık % 70'ini kaybeder. Kuraklık sorununu aşabilmek adına kısa bir yaşam döngüsü kurgulamışlardır. Böylece, yağmurların başlamasıyla birlikte çabucak gelişip çiçeklenir ve bir aydan kısa bir süre sonra tohum üretmeye başlarlar. Tüm bu güzelliklerinin yanında, bazı kaktüs türleri hem besin hem de ilaç kaynağı olarak kullanılmaktadır. Opuntia türlerinin meyveleri, özellikle de frenk incirinin hem meyvesi hem de yağından istifade edilir. Bileşiminde meskalin bulunan bazı kaktüs türleri de çok eski tarihlerden beri ilaç olarak kullanılır. Kaktüsler fazla su istemedikleri için evde bakıma en uygun bitki türlerindendir. Yılda bir kere gübreleme yaparak ve 5-6 yılda bir saksısını değiştirerek evinizin bir köşesini kaktüs bahçesine çevirebilirsiniz. Kaktüs yetiştirme konusunda tereddütler yaşıyorsanız, internet üzerinden bu konu hakkında size yardımcı olabilecek birçok forum bulabilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/eski-misirin-olumsuz-vucutlar-yaratma-sanati-mumyalama.html", "text": "Mumya denildiğinde çoğumuzun aklına korku filmlerindeki bandajı bol mumyalar gelir. Mısır'da kazı yapan arkeologların kazara buldukları mumyanın lanetini pek çoğumuz izlemişizdir. İlk Mumya filminde şöyle bir replik geçer: Ölüm sadece bir başlangıçtır. Bu inanca göre mumyalanan kişi yüzyıllar sonra rahatsız edilir, o da bunun karşılığı olarak lanetini gösterir. Biz korku film sevenler de büyük heyecanla mumyanın yok edilişini izleriz. Film endüstrisinin beynimize işlediği mumya ve mumyacılık kavramları bunlar. Bu yazıda ise mumyaları sadece korku öğesi olarak görmenin ötesine geçip, mumyacılığın ne olduğu ve mumyaların nasıl yapıldığı hakkında bilgi vermek istiyoruz. Mumyalama, aslında tahnitlemenin bir çeşididir. Bu iki kavram karıştırılsa da birbirinden farklıdır. Tahnitleme, cesedin ilaç yardımıyla muhafaza edilmesidir. Bu işlem için iç organların çıkarılması gerekmez. Mumyalama ise, çürümemesi için iç organlarını çıkardıktan sonra cesedi ilaçlama işlemidir. Çürümemesi için işlem görmüş cesede de mumya denir. Mısırlıların ölümden sonra tekrar aynı bedenlere dönüleceği inancı mumyalamanın yaygın olmasının nedenidir. Mısır'da mumyacılığın gelişimi Mumyalama tekniğinin tarihi, Eski Mısır dönemine kadar uzanmaktadır. Bulunan ilk mumya örneklerinin M.Ö 15. yüzyıla ait olduğu belirtilmektedir. Mısırlılar için ölümden sonra da bedenin muhafazası oldukça önemli olmuştur. İlk dönemlerde cesetlerin bele kadar kuma gömülerek çürümeden korunmasına çalışılmıştır. Fakat zamanla hırsızlık gibi durumlar sebebiyle kapalı mezarlar yapılmaya başlanmıştır. Oda şeklindeki bu mezarlara ölüler eşyalarıyla gömülmüştür fakat çürümenin önünde geçilememiştir. Bu durum da mumyacılığın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bilinen en eski mumyalar krallara aittir. Zaman içerisinde asiller ve halk da mumyalanmıştır. Mumyacılık Eski Mısır'da zamanla o denli önemli hale gelmiştir ki, buna bağlı olarak çeşitli meslek grupları ortaya çıkmıştır: Ölü yıkayıcılar, rahipler, kefen bezi üreticileri, mezarcılar, mezar süslemesi yapan ressamlar gibi. Bu grupların fazla olmasına karşın mumyalama işlemi yine de statülere göre farklılık göstermiştir. Krallara yani firavunlara halktan ayrı, çok daha özel bir mumyalama yapılmıştır. Mumyalama işleminin safhaları Mumyalama işlemi çeşitli aşamalardan oluşan bir işlemdir. Belirli bir düzen dahilinde adım adım ilerlenmiştir. Kullanılan temel madde zifttir. Mumyalama işleminin ancak hem dini hem de cerrahi birikime sahip rahipler tarafından yapılmasına izin verilmiştir. Mumyalama işleminde ilk adım cesedin bir süre bekletilmesidir. Bu süre yaklaşık üç gündür. Bunun nedeni, organik yapı taşlarının kendiliğinden yok olmasının beklenmesi olarak açıklanmaktadır. Bekleme süresinden sonraki üç gün boyunca ise vücut potasyum dolu bir alanda bekletilir. Bu işlemden sonra ise vücuttan organların çıkarılması evresine geçilmektedir. Organların çıkarılması, mumyalama tekniğinin önemli ve zor bir evresi olarak geçmektedir. Organlar vücuttan çıkarılacaktır fakat zarar görmemeleri gerekmektedir. Bu noktada iç organlarının düzenini sağlamak için vücudun içine de potasyum verilmektedir. Kimi mumyalamalarda bu çıkan organlar da kanope ya da kanopik olarak adlandırılan çömlek ve vazolara konularak mumyayla birlikte gömülmüştür. Organların çıkarılmasında ilk aşama kafatasının boşaltılmasıdır. Yani beynin parçalanarak, burun deliklerinden bir çengel ile çıkarılmasıdır. Bu işlemden sonra gözler de yerlerinden çıkarılır ve yerlerine yağlı keten bezleri, cam ya da çakıl taşı konur. Yanakların çökmemesi için de ağız içi çamurla doldurulur. Eski Mısır inancına göre kişi için önemli olan kalptir, kalp hayatın kaynağı olmuştur. Beynin bir önemi yoktur, bu nedenle ilk çıkarılan organdır. Beynin çıkarılmasından sonra sıra diğer organların çıkarılmasına gelir. Bunun için rahip, obsidyen ile vücudun sol tarafını keserek sırayla tüm organları çıkarır. Organlar daha önce de sözünü ettiğimiz kanope içine konulur. Bir tek kalp için durum farklıdır. Kalp, mumyalanarak tekrar vücudun içine yerleştirilir. Bazı durumlarda kanope içinde gömülür. Vücutta organlar çıkarıldığı için oluşan boşluk kokulu bitkilerle temizlendikten sonra kimyon, tarçın, soğan ile karıştırılmış saman ile doldurulmakta ve dikilmektedir. Açılan yerlerin dikilmesinden sonra vücut; keten bezi ile bandajlanmakta sonrasında ise Mısırlıların Net-jeryt denilen ve Kahire yakınlarındaki bir vadide bulunan natron tozu sodyum karbonat veya sodyum klorür ile karıştırılan madde içinde 40 veya 70 gün bekletilmektedir. Böylece vücuttaki nem emilmekte, organik yapı antibiyotik korumaya alınmaktadır. Krallar için bu süre daha uzun tutulmuştur. Bu safhadan sonraki son işlem ise kurutma işlemidir. Kadınların mumyalarının sarıya, erkeklerinkinin kırmızıya boyanması da dikkat çeken bir husustur. Bu işlemleri geçiren mumya için son hazırlıklar gömülmesine ilişkindir. Ölen kişinin statüsüne göre bu hazırlıklar farlılık göstermektedir. Genel olarak, mumya iç içe tabutlara konur, en son ölen kişiyi tasvir eden lahite yerleştirilir, bu aşamada ölünün değerli eşyaları, kanope içerisindeki iç organları, onu koruduğuna inanılan küçük heykelcikler de mezara konulur. Bunların dışında önemli bir nokta da ölü kitabının konulmasıdır. Bu kitap, tanrı Osaris'in sorgulamasından geçmesi için ölen kişiye kaynak niteliğinde olacaktır. Mumyaların mezarları oda şeklindedir ve bu odalara kurgan adı verilmektedir En ünlü Mısır mumyalarına örnekler Mısır'da mumyacılık tarihine bakıldığında önemli Mısır krallarının mumyalarına rastlanılmaktadır. Binlerce yıl sonra bulunan bu mumyalar, yalnızca mumyacılığın bilimsel yönünü yansıtmamakta, mevcut dönemin siyasi ve sosyal durumunu da aydınlatmaktadır. Bilinen en ünlü mumyalara örnek olarak iki önemli ismi verebiliriz. Bu isimlerden ilki; Kraliçe Hatşepsut'tur. Kraliçe Hatşepsut bilinen tek kadın firavun olarak Mısır tarihinde önemli bir yere sahiptir. M.Ö. 1458 yılından günümüze ulaşan bu mumya 1903 yılında Krallar Vadisi'nde bulunmuştur. Ünü oldukça büyük olan diğer isim ise Tutankamon'dur. Tutankamon'un mumyası yaklaşık 85 yıl önce Krallar Vadisi'nde bulunmuştur. M.Ö. 1323 yılında kadar hükümdar olan firavunun mezarından çıkanlar günümüzde Kahire Müzesi'nde sergilenmektedir. Mumyacılık ve mumyalar; sosyal bilimlerin yanı sıra insan bedeni üzerindeki değişimler, ölümden sonra bedenin çürümemesi için kullanılan maddeler itibariyle bilim tarihi açısından da önemli bir araştırma konusu olmuştur. Günümüzde DNA testi sayesinde kimlikleri tespit edilebilen mumyalar dönemlerinin kültürel mirasını da bugüne ulaştırmaktadır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/kazakistanda-veba.html", "text": "Hasta sıçanlardan pireler yoluyla insanlara geçen veba hastalığını unutmuş gibiyiz, ancak bu hastalık dünyanın bazı yerlerinde hala görülüyor. Yazar Penny Bailey, İngiliz sağlık vakfı Wellcome Trust desteğiyle vebayı Kazakistan'da inceleyen ekibin araştırmalarını sunuyor. Batı'da kara ölümü Ortaçağ Avrupası'nın görüntüleriyle hatırlarız: Bir zamanların meşgul caddelerinin ancak bir veba arabasının ziliyle bozulan garip sessizliği... Veba bulaşmış evlerin kapılarındaki kırmızı çarpılar... Havayı temizlemek için gece-gündüz yakılan ateşler... Yersinia pestis bakterisinin 1894'teki, ve bu bakterinin pirelerle yayıldığının 1898'deki keşfinden, ve en önemlisi 1940'larda antibiyotiklerin icadından bu yana veba eskisi kadar korkunç bir hastalık değil. Zamanında teşhis edildiği müddetçe tedavisi çok kolay. Ama tedavi gecikirse iş ciddiye binebilir. Bulaş, ilk yerleştiği akkan düğümlerinden kan vasıtasıyla akciğerlere ve diğer organlara yayılabilir. Liverpool Üniversitesi'nden Dr. Anne Laudisoit Solunum şikayetleri baş gösterdikten, yani bulaş akciğerlerine ulaştıktan sonraki 24 ila 48 saat içinde tedavi edilmeyen hastaların ölüm ihtimali %95-100 arasındadır diyor. Dr. Laudisoit, Wellcome Trust desteğiyle Y. pestis'in Kazakistan'daki hareketlerini araştırıyor. Tedavi edilmediğinde sebep olacağı hastalığın şiddeti , 2002'de New Mexicolu bir çiftin New York'ta tatil yaparken, gribinkine benzer şikayetlerle hekime başvurmalarıyla ortaya çıktı. Aslında çiftliklerindeki sıçanlardan bubonik veba kapmışlardı ve bu ihtimal akıllarına bile gelmemişti. Veba teşhisi konduğunda adam komaya girmiş, iki bacağı diz altından kesilmişti bile. İngiltere geçen asrın başında bile insanların vebaya yakalandığına şahit oldu. Ipswitch yakınlarındaki bir köyde, 1906'nın aralık ayı ile 1907'nin ocak ayı arasında yedi kişi vebaya yakalandı ve bunlardan ancak biri kurtuldu. Sonra hastalık kaybolur gibi olduysa da üç yıl sonra yeniden görülüp 1909 sonuyla 1910 başında yedi kişiye daha bulaştı. Bu defa üç kişi kurtuldu. Sonra, veba başta nasıl aniden ve esrarengizce ortaya çıktıysa, aynen öyle ortadan kayboldu. O günden bugüne İngiltere'de başka vebalı insan görülmedi. Ipswitch vakaları, vebayla ilgili olarak biyologların henüz cavaplayamadığı bazı ilginç soruların altını çiziyor. Antibiyotikler yokken, bazı insanlar hangi bağışıklık özellikleri sayesinde kurtuldu? Neden bu salgınlar hep yılın aynı zamanlarında ortaya çıkıyordu? Üstelik bu hastalık buraya nereden geldi? Araştırmacılar, yakındaki bir limana demirli bir gemideki vebalı sıçanlardan geldiğini varsayıyor ama aslında kimse emin değil. Ve, en önemlisi, salgınlar arasındaki üç senede vebaya ne oldu? Tamamen kaybolup başka bir yerlerden yeniden mi geldi? Ya da yakınlardaki bir konak canlıda mı saklandı? Wellcome Trust desteğiyle Anne ile Liverpool Üniversitesi'nden Profesör Mike Begon ve çalışma arkadaşları, vebayı doğal ortamlarından birinde, Orta Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında inceleyerek bu belirsizlikleri açıklığa kavuşturmayı umuyor. Dev sıçanlar Veba Kazakistan'da hala yaygın; Özbekistan'ın bazı bölgelerinde, Çin'in batısında ve Moğolistan'da da görülüyor. Birçok araştırmacı bunun Batı'ya, Moğolların taşıdığı pirelerle geldiğine inanıyor. Y. pestis'in hayatta kalma şansı tabii ki öldüremediği bir konağın üzerinde daha yüksek. İnsanlar ve kediler bu bulaşa fazlasıyla duyarlı ve mikrobu temizleyecek bir antibiyotik verilmezse çoğu zaman ölüyorlar. Bu da onları mikrop açısından kötü bir tercih haline getiriyor. Tersine, develer, keçiler, köpekler ve birçok kemirgen hayvan bakteriden pek etkilenmiyor ve bu yüzden iyi birer konak adayı meydana getiriyor. Kazakistan'da birçok insan vebalı deve etinden veba kapmış. İnsanlara genelde veba, hasta yaban kemirgenlerinden beslenmiş pirelerden geçer. Bu kemirgenler arasından Orta Asya'da vebaya en çok konak olanı ise büyük çöl sıçanlarıdır. Bu büyük kemirgenler, 20 santimetre boya sahip olabilir, büyük ve kolayca görülebilen delik ağlarında yaşar. Hakikaten de insan bunlardan veba kapabilir ve (Kazakistan'da 1960'lardan bu yana artan) benzin istasyonlarında çalışanlar buna karşı muhakkak aşılanmaktadır. Dev sıçan çukurlarının yakınındaki köylerde veba salgını görüldüğünde tüm köyün aşılanması gerekmektedir. Veba 1940'lardan önce çok daha ciddi bir sorundu ve her yıl onlarca kişinin ölümüne sebep olur, köyleri haritadan silerdi. Bölgenin o zamanki yöneticisi Sovyetler Birliği hastalığın üzerine gitti. Bozkıra 1949'dan itibaren, sıçan ve pire toplayarak vebanın sebebini araştıracak, salgınların boyutlarını belirleyecek ve gerektiğinde onu tedavi edecek ekipler gönderdi. O bilgiler, muazzam bir kayıtlar arşivi halinde bir araya getirildi ve veba araştırmacıları için bulunmaz bir veri kaynağına dönüştü. Demir Perde 1992'de kaldırıldıktan sonra, Belçika'daki Anvers Üniversitesi'nden çevrebilimci Profesör Herwig Leirs bu arşivi keşfetti. Prof. Leirs, bu zengin kaynağı değerlendirmek için Mike Begon, Dr. Stephen Davis ve diğerleriyle bir ekip oluşturdu. Verileri tahlil ederek, sıçan nüfusunun belli bir eşiği geçmesinden iki sene sonra veba salgınlarının baş gösterdiğini hesapladılar. Science dergisinde 2004'te yayınlandıkları bir makalede bu eşiğin vebanın ortaya çıkışına dair bir uyarı sistemi olarak kullanılabileceğini öne sürdüler. Ancak model denenince bazı sorunlar ortaya çıktı. Mike diyor ki Model nerede veba salgını olmayacağını öngörmekte hayli başarılı. Ancak sıklıkla, bir yerde veba olacağını öngördüğü halde orada veba görülmüyor. O zaman da halk sağlığı ekipleri olmayacak vebayı engellemeye çalışırken para ve zaman israf etmiş oluyorlar. Onlar açısından fazlasıyla sıklıkla yanlış uyarı verilmiş oluyor. Zıplayan sıçanlar Wellcome Trust desteğiyle Mike, Anne, Stephen ve çalışma arkadaşları bu sistemi geliştirmeye çalışıyor. Yeni veri toplayarak bu hatalı pozitiflerin sebeplerini bulup ortadan kaldırmayı umuyorlar. 2004'teki makale eski verilerin tahliline dayalı idi. Şimdi ise modelin öngörme kabiliyetini artırmaya yönelik yeni veriler toplamaktayız. diyor Mike. Yeni verileri iki şekilde toplayacaklar: sahanın dört bir yanında yakalanan sıçan ve pirelerden, ve uzaktan tetkik yöntemiyle delıklerin içinden. Uçsuz bucaksız alan 36 bölgeye ayrılmış. Bunların bazıları (2004'teki makalede kullanılan terimle) sakin, yani salgın çıkarmaya yetecek kadar sıçan bulundurduklarında bile vebanın nadiren görüldüğü ya da hiç görülmediği yerler, diğerleri ise etkin veba alanları. Uzaktan tetkik yöntemi kısmen, ilke olarak uydu görüntülerinden ne kadar veri elde edilebileceğini değerlendiren bir çalışma. Hedefi hem delik sayısını hem de bunların doluluğunu saptamak: Delik dolu mu, boş mu, yoksa kısa süreli olarak tek bir sıçana mı ev sahipliği yapıyor? Eğer faydası ve doğruluğu saptanırsa, bu tetkik çukurları gözlemek ve veba salgınlarını kestirmek için son derece ekonomik bir yöntem haline gelecek. Yeni biyolojik verilerin peşindeki Anne geçen yılın büyük bir kısmını böcek savucularla ve acil halde lazım olabilecek antibiyotiklerle donanmış olarak Kazakistan'da geçirdi. Hem etkin hem de sakin bölgelerden sıçan ve pire topladı, ve önümüzdeki iki yıl bunu tekrar edecek. Hayvanlara tuzak kurduğu bölgeler, uydu görüntüleme bölgelerine yakın ama onlarla aynı değil ki fiziksel hareketlilik uyduyu yanıltmasın. Ekip hem sahadan hem de uydudan gelen verileri inceleyerek, etkin ve sessiz alanlar arasında, vebanın belli bir zamanda ve belli bir yerdeki durumunu tespit etmede işe yarayacak farkları bulmaya çalışacak. Biz onu göremiyorken veba nerede saklanıyor? En büyük merakımız bu. diyor Mike. Bulabilirsek, ortaya çıkışını kestirebilir, bir salgın ortaya çıkmadan bulaşı kontrol altına alabiliriz. Ekip aynı zamanda vebanın yaban hayvanlarındaki hareketini de aydınlatmayı umuyor. Y. pestis'in bunlarda hayatta kalmasına hangi şartlar müsaade ediyor? Acaba önce tamamen ortadan kaybolup sonra uzaklardan bir yerlerden yeniden mi bulunup geliyor? Yoksa tetkik edemeyeceğimiz kadar düşük seviyelerde, sıçan-pire-sıçan bulaş döngüsündeki konak canlılarda mı kalıyor? Bu döngüye muhtaç olmadan, mesela toprakta, yaşayabiliyor mu? Sıçanların, deliklerindeki toprakta Y. pestis ile sürekli temas halinde olması, ve ona karşı sürekli bağışıklık geliştirmesi varsayımı, bakteriye karşı yüksek dirençlerini açıklayabilir. Bu soruların hiçbirine cevabımız yok diyor Anne. Bunlar yetmezmiş gibi, Kazakistan'ın dev sıçanları, vebanın buradaki tek kemirgen konağı da olmayabilir. Ruslar dev sıçanlara odaklanmıştı ama biz diğer yöresel kemirgenleri de sistematik bir şekilde örneklemek ve incelemek istiyoruz ki onların da veba deposu olup olmadıklarını anlayalım diyor Anne. Bunlardan zıplayan büyük jerboa adlı tür de dahil olmak üzere bazılarını yakalamak imkansız gibi görünüyor. Anne, hangilerinin veba taşıdığını görmek için sahada rastladığı her pire ve kene türünü de topluyor. Ekibi, yakaladıkları sıçanların başka bulaşlara yakalanıp yakalanmadığını da sınayacak: Eş zamanlı bulaşlar hayvanın bağışıklık durumunu etkileyebilir. Dolayısıyla diğer hastalık etmenlerini ve bunların her bir hayvanda vebayı nasıl etkilediğini araştırmak istiyoruz. Şimdiye kadar tifüs ve Lyme hastalığı buldular, Leishmania da bulacaklarını düşünüyorlar. Leishmania ülkenin batısında var ama bizim bulunduğumuz bölgedeki varlığına dair bir veri yok elimizde. İnsandaki veba salgınlarını tetikleyen bu etmenleri kesinleştirip erken uyarı sistemini güvenilir hale getirince Anne, Mike ve çalışma arkadaşları bu bilgileri daha ekonomik ve odaklanmış bir sistem geliştirmek için kullanacaklar. Teoride Kazakistan'a gidip yüksek riskli alandaki her deliği ilaçlayarak vebayı kontrol altına almak mümkün diyor Mike, Ama geniş kontrol çok pahalı ve çok büyük işgücü gerektiriyor. O yüzden doluluğu belli bir eşiğin üzerindeki delikleri veya vebaya müsait diğer özellikleri taşıyan delikleri hedef alarak sadece onları ilaçlamak daha mantıklı. Elimizdeki sınırlı imkanları iyice düşünerek kullanmamız gerekiyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/pragda-yildizlar-devrimciler-icin-parlar.html", "text": "Külahlı kuleler, kırmızı çatılar,taş sokaklar ve sanat. Avrupa'nın bu tarihi şehri iki bilimsel devrime ev sahipliği yaptı ve bir devrimciye... Yıldızlar bu şehrin gökyüzünde devrimcilere parladı... ... Paşalar onun arkasındaydılar. O, saati sordu Paşalar: Üç, dediler. Sarışın bir kurda benziyordu Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı. 19 Mayıs'ta Samsun'da başlayan destan Nazım'ın dizelerinde hayat bulur ve son bulur Afyon Ovası'nda. Büyük şair kurtuluş destanını dizelerinde ölümsüzleştirirken Gazi Paşa'yı da karanlıkta akan bir yıldıza benzeterek ölümsüzleştirir. Yıllar sonra, '68 Kasım'ında, 3 arkadaş Samsun'dan Ankaraya Mustafa Kemal Yürüyüşü düzenlerler. Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un bir kasım günü başlayan yürüyüşleri bir mayıs günü sona erecekti. En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de devrim o, onun en güzel yüz metresini koştu 6 Mayıs 1972, saat sabahın biri. Yıldızlar parlarken gökyüzünde son 100 metreye girdi Deniz, yaka paça kaldırıldığı yataktan bağcıkları bile bağlanmamış postalları ile yürüyerek. Hükümleri verilmişti, Ankara 1 No.'lu Askeri Mahkemesinin 9.10.1971 tarih ve 971-13 esas karar sayılı hükmü ile daha fazla zarar vermemeliydiler artık ülkeye ve insanlığa. Oysa onlar son mektuplarında bile kendilerini değil, insanlığı düşünüyorlardı. Annemi teselli etmek sana düşüyor. kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et, onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım. (1) Son ana giderken ne düşünüyordu, belki aklına sanki kendisi için yazılmış o şiir mi aklına gelmişti? Delikanlım!. Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir. Yıldızlar ve senin kafan kainatın en mükemmel şeyidir. Delikanlım!. Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin. İyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha... Sehpaya çıktı, son sözlerini haykırdı ve savcının bir işareti ile asıldı. 6 Mayıs 1972 sabaha karşı, darağacında üç fidan sallandı; yıldızları bir daha göremediler. Prağ Şehri Yaldızlı Bir Dumandır Yukardaki şiirin şairine 1956 senesinde Prag'da Narodni Caddesi'ndeki Kavarna Slaviada , yani Kafe Slavia'da, rastlarız. Tarihi tiyatro binası Narodni Divadlo'nun tam karşısındaki bu kafe Vltava nehrinin kenarındadır. Tiyatroya gelmiş şık hanımlara ve beylere servis yapan bu kafede sabahları kahve içmeyi sever şairimiz. Gene bu sabahlardan birinde penceresinden gözüken Karluv Most, yani Charles Köprüsü'ne bakarak iki dize yazar: Hele sabahları hele baharda Prağ şehri yaldızlı bir dumandır Yazarımız kafeden çıkıp nehir boyunca yürür; Karluv Most'un köşesinde arnavut taşlı Karlova sokağına sapar ve o sokağın bitiminde de Jilska sokağına. Sokağın bitimi tarihi bir meydana açılır, tam köşesinde dev bir saat kulesinin olduğu. Şairimiz saat kulesine bakar ve ağzından şu dizeler dökülür: Hasretlerle delik deşik Eski kentte duruyordu Meydanlıkta, yapayalnız Gotik bir duvar üstünde Hanuş Ustanın saati On ikiyi vuruyordu Güneşli bir güne özlem Şairin Eski Kent dediği Prag'daki Stare Mesto bölgesidir, çok değil 12 sene sonra Mayıs ayında Prag Baharı'nın yaşanacağı ve gene kısa bir sure sonra Sovyet tanklarının taş sokaklardaki baharı kışa çevireceği. Neyse, biz o zamanları Milan Kundera'ya bırakalım ve şairimizin şirine dönelim. Şair gotik bir duvar üstünde Hanuş Usta'nın saatinden bahsetmektedir. O saat meşhur Astronomi Saatidir Prag'daki, her turistin mutlaka görmek için ziyaret ettiği. 1410 yılında inşa edilmiştir ve en eski 3. astronomik saat olup, çalışır durumdaki en eskisi odur. Brahe aslında Danimarkalıdır, şimdi İsveç'te yer alan Scania bölgesinde aristokrat bir ailenin oğlu olarak doğmuştur (3). Yüzünde iki şey göze çarpar hemen: Birincisi, gözlerinden biri diğerinden daha büyüktür. Diğeri ise burnunun bir kısmı protezdir. Kuzeni ile duello ederken kılıcın parçaladığı burnunu düzgün gösterebilmek için parça bir protez takmaktadır; normalde bakır karışımı bir protez takarken özel günlerde altın-gümüş karışımı bir protez takar. Peki neden kuzeni ile duello etmiştir Tycho? Çünü Tycho'nun zamanında aristokrat ailelerin üyeleri aynı amanda savaşçı olarak yetiştirilmekteydi ve kendi aralarındaki anlaşmazlıkları duello ile çözmek bir gelenekti. Düelloya yol açan ise aralarındaki bir iddialaşmaydı. Tycho, dönemindeki her astronom gibi, aynı zamanda astroloji ile de ilgileniyordu ve 1566 yılındaki ay tutulmasından yola çıkarak Kanuni Sultan Süleyman'ın ne zaman öleceğini öngördü. Tycho astrolojinin ne kadar işe yaramaz olduğunu o zamandan ispat etmişti aslında; zira Kanuni Sultan Süleyman öngördüğü tarihten 6 ay once zaten ölmüştü (4). Bunu bilen kuzeni Tycho'yu alenen aşağıladı. Çabuk sinirlenen bir yapısı olan Tycho da bu aşağılama karşısında kuzenini duelloya davet etti ve dövüşün sonunda burnunun bir kısmını kaybetti. Tycho, kötü bir dövüşçü ama mükemmel bir astronomdu. Danimarka krallığında etkin bir yere sahip ailesi, geleneğe uyarak, onun avukat olmasını istiyor ve bunun için eğitimini destekliyorlardı. Tycho ise gizli gizli astronomi çalışıyor ve kendini sürekli bu konuda geliştiriyordu. Velisi olan amcasının ölümü ile kalan miras ile mali bağımsızlığına kavuşan Tycho kendini tamamen astronomiye verdi. (5) Gözlemleri için destek gerekiyordu. Aristokrat bir aileden geldiği için Kralın himayesine girmesi zor olmadı. Danimarka kralı II. Frederik kendisine Hven adasını gözlemlerini yapabilmesi için hediye etti (6). Tycho burada yaklaşık 20 sene gözlem yaptı. Gözlemleri zamanındakilerden yaklaşık 5 kat daha keskindi. Zamanının astronomlarının gözlemleri yaklaşık 10 dakikalık hata içerirken, Tycho'nun gözlemleri 30 saniyelik hassasiyetteydi. Bunun en önemli sebebi Tycho'nun kendi aletlerini kendinin yapması ve mümkün olduğunca büyük yapmasıydı. İlk yaptığı sektantlardan birini 50 işçi yerine oturtabilmişti. (7). Kendi yaptığı her aletten 4 set vardı ve böylece yıldızların ve gezegenlerin açısal konumları hesap edilirken hataların minimuma indirilmesi sağlanıyordu (8). 1572 yılında Tycho kayda geçen ilk süpernovayı gözlemledi, yani bir yıldızın ölümünü. O zamanlar süpernovalar bilinmediği için gökyüzündeki bu yeni parlaklığı Tycho yeni bir yıldız zannetmişti. Ölen bir yıldızın son muhteşem parlamasını ve uzun sure gözlemledi; bir yıl sonra parlaklığı geçince gözlemlerini De Stella Nova adlı eserinde topladı ve bu kitap sayesinde meşhur oldu (9). Tycho'nun gözlemleri ilerledikçe ve verileri arttıkça kendi evren modelini de geliştirmeye koyuldu. O vakitler geçerli iki modelin ilki Dünya merkezli evren modeli diğeri ise Kopernik'in geliştirdiği Güneş merkezli evren modeli idi. Tycho'nun gözlemleri Kopernik'inkini desteklemekteydi ancak Tycho aldığı eğitim ve dindar yapısı gereği Güneş merkezli bir evren modelini içine sindiremiyordu. Hem gözlemlerine uyacak hem de dünyayı merkeze koyacak kendi evren modelini geliştirdi ve De Mundi Aetherei Recentioribus Phaenomenis adlı kitabında yayınladı (10). Kitabın yayınlandığı sene, Kral Frederick öldükten sonra başa geçen Kral IV. Christian Tycho'nun gözlemlerini ve oldukça şatafatlı yaşamını desteklemeyi reddedince Tycho 1597 yılında Danimarka'yı terk etti. İki yıl boyunca Avrupayı dolaşan Tycho 1599 yılında Prag'a yerleşti ve İmparator I.I Rudolph tarafından imparatorluk matematikçisi olarak atandı (11). Tycho bütün gözlemlerini de yanında getirmişti fakat kıskanç yapısı gereği verilerini bir kişi hariç, onla da sınırlı bir şekilde, kimse ile paylaşmıyordu. Ama kader ağlarını örecek ve kendi iradesi dışında hem çalışmalarını paylaşmak zorunda kalacak hem de gözlemleri sayesinde, kendi inanmasa da, Güneş merkezli evren modeli sağlamlaşacaktı. Prag'daki henüz 15. ayında Tycho katıldığı bir davetten sonra ağır hastalandı ve 11 gün ateşler içinde kıvrandıktan sonra öldü. Efsaneye göre katıldığı bir davette tuvalete gitmek için masadan kalmayı kabalık olan addeden Tycho davet bitene kadar masayı terketmemiş ve böbreklerine geri dönülmez bir şekilde zarar vermişti. İçmeyi çok seven bir adam olan Tycho bütün içtiklerinin üzerine bir de kendi idrarı ile zehirlenmişti. 4 Kasım 1601'de Tycho'nun cenaze töreni Prag halkı ve soyluların katılımı ile ona yakışır şekilde Teynkirche kilisesinde yapıldı. Kilisededeki törende kralın ve soyluların huzurunda arkadaşı Jessenius bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: Bu büyük adam, astronomiyi tekrar kuran, kaderden kaçamadı ve işte burda cansız yatmakta(12). Tycho gökteki yıldızları, güneşi ve ayı gözlemleyerek geçirdiği ömrünün sonundaki ebedi uykusuna ,tam da ona yakışır şekilde , Astronomik Saatin karşısında dalıyordu. Cenaze merasimi daha bitmeden civardaki hemen yakındaki Karlova caddesindeki evinde bir adam Tycho'nun evinden aldığı ciltleri sıraya diziyordu. Bu adam Johannes Kepler idi. Hayatı apayrı bir yazının konusu olacak kadar ilginç Kepler ilk gözlemini 6 yaşındayken yapmıştı ve döneminin en iyi astronomlarındandı hem de . Tycho ününün doruğundayken onu yanına asistan olarak çağırmış, Kepler de sevinerek Prag'a Tycho'nun yanına gitmişti. İlk başlarda gözlemlerini kolay kolay paylaşmayan Tycho yeni asistanının zekasından etkilenip gözlemlerini kimseye açmadığı kadar ona açtı, ancak bir şartla: Tycho'nun rakibi Ursus'un evren modelini çürütmek için kullanılacaktı verileri Kepler tarafından. Kepler, istemese de pek, bu göreve başladıktan çok kısa bir sure sonra Tycho yukarıda yazdığımız acı dolu süreç sonunda öldü. Kepler zamanının bütün astronomların hayaline, Tycho Brahe'nin ömür boyu yaptığı hassas gözlem verilerine kavuşmuştu. Verileri ele alan Kepler'in ilk hedefi Mars problemini çözmekti. Mars neden belli dönemlerde ileri, belli dönemlerde geriye gidiyormuş gibi görünüyordu? Diğer gezegenlerin Dünya etrafında döndüğünü varsayan model bunu açıklayabilmek için garip düzeltmelere başvurunca mükemmellikten sapıyorlardı. İşte Kepler eldeki veriler ile önce bu problemi çözmeye karar verdi. İlk doğru varsayımı gezegenlerin Güneş etrafında döndüğü idi. Eh, elde Tycho'nun onlarca yıllık verisi de varken çok rahat ve kısa sürede, meseka 8 günde, çözebilirdi problemi. Kepler Mars problemini çözdü, ama 8 günde değil tam 8 senede. Sekiz sene sonra Kepler sadece Mars problemini çözmekle kalmamış aynı zamanda gezegenlerin hareketini açıklayan 3 yasasını da ortaya koyan Astronomia Novasını (1609) yayımladı.. Kitap bilimsel bir devrimin manifestosuydu ve gezegenlerin Güneş etrafında döndüğüne dair kesin kanıt vardı artık. Tycho Brahe'nin verilerinden yola çıkan Kepler ortaya koyduğu 3 yasa ile bütün evrendeki cisimlerin hareketini modelleyebiliyordu.Aristo zamanından beri süregelen dünya merkezli evren görüşü Prag'da yıkılmıştı. Evrenimizi anlamaya bir adım daha yaklaşmıştık. Bu Kepler, sensin Tycho öldükten yaklaşık 300 yıl sonra, sene 1915, gene Prag'dayız. Bir köşesinde Astronomik Saat Kulesi, diğer köşesinde Terynkirche kilisesi olan meydanın bir diğer köşesi şehrin yahudi mahallesindedir. Prag'daki yahudi topluluğunun önemli figürlerinden biri de entelektüel çevrelere düzenlediği partilerler meşhur Berta Fanta'dır. Düzenlediği partilere davetli olanlar arasında Prag'ın entelektüelleri davetlidir: Rudolf Steiner, Franz Kafka ve Max Brod gibi isimler (13). Max Brod o sene Tycho Brahe'nin Kurtuluşu adlı eserini yazmıştı ve Kepler karakterini kendini bilimsel çalışmaya adamış ve geleneksel düşünceyi bir kenara atmak için yanıp tutuşan biri olarak çizmişti (14). Eserdeki Kepler kişisel dünyasında mesafeli ve dalgın havasıyla kendini hislerin sapkınlığından koruyordu. Duygular ve sevgi ona uzaktı diye yazmıştı Max Brod. Eseri okuyanlardan biri de bilim adamı Walther Nernst idi. Bir gece gene Berta'nın evinde seçkin davetlilere keman çalan bir arkadaşını dinlemeye gitmişti. Keman dinletisinden sonra kemanı çalan kişiye hitaben, romanı kastederek, Bu Kepler, sensin demişti (15). Kimdi peki bu keman çalan Kepler? Walher Nernst'in seslendiği kişi Albert Einstein'dı. Einstein Prag'a 1911 nisanında gelmişti, Prag üniversitesinin Almanca eğitim veren bölümünde profesör olarak çalışıyordu. Özel görelilik teorisi sayesinde ünü o sıralarda hızla yayılan Einstein'ı kendi ülkelerine çekmek için İsveç ve Avusturya-Macaristan arasında bir mücadele vardı. Mücadeleye müdahale ünlü Max Planck'tan geldi. Planck,Viyana'daki eğitim bakanlığına Einstein için özel referans mektubu yazmıştı ve mektubunda Einstein'in özel görelilik teorisınden dünyamızın fiziksel algılamasında yalnızca Kopernik'in yol açtığı devrimle karşılaştırılabilecek bir devrim yaratmıştır diyerek söz etmişti. Einstein'in özel göreliliği gerçekten devrim niteliğindeydi ancak Einstein bunu daha da geliştirmenin, kütle çekimini de kapsayacak şekilde genişletmenin yolunu arıyordu. Prag şehrinde genel göreliliğe giden yolda 11 makale yazdı Einstein. Bunlardan genel göreliliğe en çok katkı sağlayanı ışığın ilerlemesinde kütleçekim etkisi adlı makalesi idi (16). Einstein'in hesaplamalarına gore ışığın yörüngesi yıldızların yanından geçerken kütleçekim etkisi yüzünden bükülmeli idi. Yani doğrusal ilerlemesi beklenen ışık bir yıldızın yanından geçerken belli bir derece ile eğilmeli idi. Teorisini 1917 yılında Genel Görelilik Teorisinde Kozmolojik Yaklaşımlar adı ile yayınladı. (17). İşte Prag ona bu teorisini genişletebilmek için düşünme ve çalışma fırsatı sunuyordu. Genel görelilik daha sonra Çekçe basıldığında kitabın önsözüne şöyle yazacaktı: Genel Görelilik teorisinin ana kavramlarının sergilendiği bu kitabın teoriye temel olan düşüncelerimin şekillendiği ülkenin dilinde basılmasından memnunum. (18) Devrim niteliğindeki bu çalışma büyük yankı uyandırdı, dünyanın bir çok ülkesinden deneysel fizikçiler teoriyi test etmek için çalışmalara başladılar. Işık gerçekten kütleli gökcisimlerinin yanından geçerken bükülüyorsa bunu gözlemlemenin en iyi yolu bir Güneş tutulması esnasında Güneş'in arkasında kalan yıldızların konumunu gözlemlemekti. Bambaşka bir yazının konusu olacak kadar uzun ve heyecanlı mücadeleyi Arthur Eddington ve ekibi kazandı. Gene bir mayıs günü, 29 Mayıs 1919'daki Güneş tutulması esnasında ışığın sapmasını Einstein'in hesapladığı ölçüde gözlemlediler. Einstein haklıydı, genel görelilik ilk sınavını başarıyla vermişti (19). Kepler Prag'da güneş sistemimizle ilgili düzeni kavramış ve tüm evrendeki gökcisimlerinin hareketini açıklayacak ünlü üç kanunu yazmıştı. Einstein da Prag'da geçirdiği kısa sure içerisinde Kepler'in astronomi'de yaptığı devrime eşdeğer bir devrimin ilk adımlarını atarak evrenimizi tüm boyutları ile algılayacak kapıyı aralamıştı. Külahlı Kuleler Pırağ Şehrinde Peki şairimize ne oldu? En son onu Hanuş Ustanın saatinin orda güneşli bir güne ve memleketine özlem duyarken bırakmıştık. Şair ne yazık ki çok sevdiği memleketine dönemedi ; oğluna ve memleketine hasret duyarak şiirler yazmaya devam etti: Külahlı kuleler Pırağ şehrinde, Ağarınca akşamın üzerinde Düşe giren dünyalar aydınlanır İstanbul'da bir Memet var Altısına bastı bu yıl."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/ruyalar-ve-video-oyunlari.html", "text": "Düşleriniz size film gibi mi geliyor? Gece yatağınızda mışıl mışıl uyurken bir anda kendinizi esrarengiz olay örgüleri içindeki kahraman olarak mı buluyorsunuz? Yoksa rüyanızı bir film gibi dışarıdan bakarak mı izliyorsunuz? Bu yazımda önce rüyalar ve video oyunları hakkında genel bilgiler verip, yazımın sonuna doğru da ikisinin bağlantısı üzerine yapılan çalışmalara değineceğim. Başlamadan önce psikolog ya da nörolog olmadığımı ve uykusunda vücutlarından çıkıp dolaşan ve bu sırada ufolar tarafından kaçırılan ruhlara da inanmadığımı söylemeliyim. Bana göre rüyalar yaratıcı üretime yaptıkları katkıların da ötesinde aslında insanın kendi kendine üretip izlediği bir sanat ortamı, başka bir deyişle kendi kendimize ve kendimiz için yaptığımız bir sanat dalı. Rüya ve oyun ikilisini biraraya getirirken karşılaşılan temel zorluk, her ikisi hakkında da ayrı ayrı toplumsal önyargıların bulunması. Video oyunları çok yeni olan, toplum tarafından şüphe ile yaklaşılan ve sık sık öcüleştirilen bir konu. Ancak son yıllarda oyunların bilgilendirme ve iletişim konusundaki yararları anlaşıldıkça, bu konuda yapılan araştırmalar da artmakta ve oyunlar da giderek ciddiye alınmakta. Gerçekten de 'ciddi oyunlar' olarak adlandırılan bir oyun türü de mevcut. Ciddi oyunlar sosyoloji, politika gibi 'ciddi' alanlardan içerikleri aktarmak için hazırlanmış oyunlar. Rüyalar ise oldukça eski, fakat spiritüel akımların ilgisi dışında batı dünyasında çok ciddiye alınmayan ve belki de unutulmaya yüz tutmuş bir alan. Bir Bilim Dalı: Oneiroloji Evet, rüyalar fazlaca üzerinde durmadığımız, ciddiye almadığımız bir konu. Oysa her gece 2 saat rüya görüyoruz, yani günün 1/12'si rüyada geçiyor. Bu da bize ortalama bir insanın, ömrününün 1/12'sini yani tam 6 yılını rüyalarda geçirdiğini gösteriyor. Üstelik rüyada geçen bu 2 saat, hemen hemen hiçbir bedensel ve zihinsel aktivitemizin olmadığı, bazı insanların büyük bir zaman kaybı olarak gördüğü, hayatımızın 1/3'ünü kaplayan 8 saatlik uykunun en aktif 2 saati. (1, 3) Genellikle sadece bir rüya diyerek geçiştiririz. Bunda materyal değerler üzerine kurulu dünyamıza rüyaların pratik bir etkisinin olmamasının rolü büyük. Çok istediğimiz bir yiyeceği, bir oyuncağı ya da hep gitmek istediğimiz yerleri ve yapmak istediğimiz eğlenceli şeyleri küçükken rüyamızda görüp, uyandığımızda hayal kırıklığına uğradığımız çok olmuştur. Belki de bu yanılsamalardan sonra giderek rüyalarımızı ciddiye almamaya ve hatırlamak için özen göstermemeye şartlandırmış olabiliriz kendimizi. Büyüdüğümüzde sabahları uyanınca çalar saatin yerini ararken kopuk kopuk hatırlasak da, yataktan fırladıktan bir kaç dakika sonra tamamen unuttuğumuz, eğer bizi çok etkilememişse de hatırlamak için çok uğraşmadığımız silik anılarımız haline gelebiliyor rüyalarımız. Oysa rüyaları hatırlamak, kaydetmek ve değerlendirmek için geliştirilmiş birçok yöntem ve bu yöntemleri kullanarak rüyaları inceleyen bilim insanları var. Bunun da ötesinde rüya görürken bilincimizi uyandırmaya ya da bilincimiz açıkken istemli olarak rüyaya dalmaya yarayan teknikler de geliştirilmiş rüya bilimciler tarafından. Rüyaları inceleyen bu bilim dalına Oneiroloji adı veriliyor. Geçen yüzyılda yapılan araştırmalar, rüyaların, yeni edinilen bilgileri eski bilgilerin arasına 'örmek suretiyle' eklediğini; bu şekilde duygusal dengeleme, hafızanın gözden geçirilmesi ve edinilen bilgilerin ayıklanarak işlenmesi gibi işlevleri gerçekleştirdiğini ve rüya görmenin evrimsel avantajlar sağladığını göstermiştir. Bilim ve Din Arasında Rüyaları denizin üzerindeki yoğun bir sis bulutu olarak gözümüzde canlandıralım. Bu denizin kıyısında iki kent var. Birinde bilime önem veren diğerinde ise din ile ilgilenen insanlar yaşıyor olsun. Her iki şehirde yaşayanlar da aslında denizin üzerindeki sis kümesini merak etmektedirler. Bilimsel olan grup sisin yoğunluğunu, ışığı geçirmesini ve yansıtmasını, nemini, rengini, hareketlerini kıyıdan yaptıkları ölçümlerle incelerken, dine önem veren grup daha çok sis bulutunun şekillerini hayvanlar, ejderhalar ve insan yüzlerine benzetip bunlara anlamlar vererek tanrısal mesajlar çıkartmak peşinde. Oysa ikisi de sisin içinde gerçekten neler olup bittiğinin pek de farkında değil. Bilimsel grup sislerin içinde hiç bir şey görülemeyeceğini, bu yüzden de içine girip inceleme yapmanın anlamsız olduğunu öne sürerken, din insanları ise sisin içine girmenin tanrılarla olan iletişimi koparacağını düşünmekte. Sebep-sonuç ilişkisine önem veren bilime göre rüyaların sebepleri araştırılabilse de; rüyanın kendisinin son derecede subjektif olması, yani rüya içeriğinin sadece rüyayı gören kişi tarafından gözlenebilmesi, elle tutulup incelenebilir kanıtlardan mahrum olması nedeniyle rüyalar pek de sağlam bir araştırma alanı oluşturmamaktadırlar. Bu zorluğa rağmen rüyaları araştırma konusu yapan nörolog ve psikologlara oneirolog deniyor. Uyuyan insan beynini sorunsuzca kablolara bağlayarak denek olarak kullanma fırsatını kaçırmayan nöroloji bilimi, rüyaların tekinsiz bölgesine girerken oldukça rahattır. Çünkü nöroloji, empirik bilginin mabedi olarak niteleyebileceğimiz beynimizi araştırma konusu yaptığı için üst düzey bir saygınlığa sahiptir. Bu saygınlığın getirdiği dokunulmazlığı sayesinde rüyaları araştırması cadılaştırılmaz. Aklı başında -yani beyninde- olan hiçbir bilim insanı nörolojinin bilimselliğini sorgulama cüretini göstermez. Aksi takdirde bu bilim insanının aklının başında olmamasından şüphe edilirdi. Nöroloji dışında rüyalarla doğrudan ilgilenen ve aslında rüyayı ana araştırma konularından biri haline getirmiş diğer bir bilim dalı olan psikoloji ise hafif hafif metafizik ülkesi sınırlarına doğru itilir; bilimselliği sık sık sorgulanarak, düzenli aralıklarla cadılaştırılır. Psikolojinin ağır toplarından saydığımız Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung rüyalar konusunda yapılan bilimsel çalışmaların da öncüleriydiler. Her ikisi de çalışmaları geçen yüzyıl boyunca en çok eleştirilen, fakat buna rağmen en çok tartışılıp tekrar tekrar gündeme getirilen bilim insanları arasında yer almaktadır. Oysa Jung ve Freud'un, hastalarının rüyalarını incelemeleri tıp açısından yeni bir buluş değildi. Antik çağlarda Doğu Akdeniz'de ve Mezopotamya'da hastaların rüyalarını yorumlayarak hastalıklarını teşhis ve tedavi etme amaçlı kurulmuş tapınaklar vardı. Bilim ve dinin içiçe olduğu o günlerde toplumsal kabullenmeler de oldukça farklıydı elbette. Ucuca eklenen düşünce parçaları ve hikayeler eğer kulağa yeterince tutarlı geliyorlarsa gözlemlenebilir deneyler kadar inandırıcı sayılıyorlardı. Din insanları rüyalara oldukça pragmatik yaklaştılar. Rüyalar doğaüstü güçlerle doğrudan bağlantıya geçmek konusunda eşsiz bir olanaktı. Modern bilim açısından bakınca rüyaların subjektif yönü, onları somut kanıt isteyen bilimsel çalışmalar için elverişsiz kılsa da, tam da bu özellik onları bol keseden yazılabilecek kehanetler için eşsiz bir hammadde haline getiriyordu. Nitekim dinsel metinlerde geçen kişilerin rüyaları büyük önem taşır. Bunun yanında bir çok dinsel mucize de sanki rüyalardan çıkmış ve anlatıla anlatıla gerçeklik kazanmış gibidir. (1, 4) Rüyaları bir fenomen olarak dışardan inceleyen modern bilim insanları ve onları doğaüstü varlıklarla iletişim amaçlı kullanan dinlerin yanı sıra üçüncü bir grup daha bulunmaktadır. Bu grupta yer alanlar rüyaları rüya sırasında inceleme yöntemleri geliştirmişler, yani kayıklarına binip denize açılmışlar ve sislerin içine dalmışlardır. Bu şekilde merak ettiklerini kendileri deneyimleyip rüyaların aslında ne oldukları konusunda daha iyi fikir sahibi olmuşlardır. Tibet'te 8. yüzyılda geliştirilen rüya yogası Dzogchen öğrencilerinin karşılaştıkları bir yan ürün sayılabilir. Dzogchen, zihnin asıl durumuna dönmesini hedefleyen bir felsefi aydınlanma yolu ve bu yoldaki öğretiler ve meditasyon pratikleri olarak tanımlanır. Tibet'te 1110 ile 1193 yılları arasında yaşayan Birinci Karmapa Lama olarak Karma Kagyu isimli Budist okulunun başında bulunan Düsum Khyenpa, rüya yogası tekniğini kullanarak insanın zaman algısını keşfetmiş büyük bir ustaydı. Öğrencileri tarafından ona verilen 'Düsum Khyenpa' ismi geçmişi, bugünü ve geleceği yani 'üç zamanı bilen' anlamına geliyordu. (1) Rüyaları içerden deneyimleyen başka bir grup ise Senoilerdi. Malezya'da yaşayan avcı toplayıcı Senoi toplumunun uygulamaları ise geçen yüzyıl başında Kilton Stewart ve 70'lerde Ann Faraday ve Patricia Garfield gibi araştırmacıların çalışmaları sonucunda keşfedildi. Senoiler rüyalara bireyin kişisel gelişimi açısından önem vermekteydiler ve toplumsal iletişim için her sabah toplanarak gördükleri rüyaları birbirlerine anlatma adetlerine sahiplerdi. Çocuklarını küçüklükten itibaren rüyalar konusunda eğitirlerdi. Bu eğitim sonucu rüyalarını bilinçli olarak yönlendirmeyi yani lüsid rüya görmeyi öğrenmişlerdi. Psikolog ve sosyolog G.Richard Domhoff'un Stewart, Faraday ve Garfield'in raporlarına dayanarak verdiği bilgilere göre bu öğretilerden bazıları şöyleydi: Rüyanda her zaman tehlike ile yüzleş ve ona egemen ol. Rüyanda ormanda bir hayvanla karşılaşırsan ondan kaçma ve peşinden git, Rüyalarda her zaman zevk almaya bak. Eğer birini çekici buluyorsan ona cinsel olarak yaklaşmaktan çekinme, eğer uçuyorsan ya da sallanıyorsan rahatla ve bunun tadını çıkar, Her zaman rüyalarını olumlu bir şekilde sonlandırmaya çalış ve rüya dünyasından şarkı, resim ya da şiir benzeri bir hediyeyi yanında getirmeye çalış. Ne yazık ki Freud ve Jung Kilton Stewart'ın 1948'de Senoiler hakkında yayınladığı ve uzun süre keşfedilmeden bekleyen doktora tezinden haberdar olamadılar. Eğer bilselerdi ikisinin de ayrı ayrı sebeplerden hayrete düşmeleri kaçınılmaz olurdu. Bölgede yaşanan İkinci Dünya Savaşı ve Vietnam Savaşı sonrasında ve modernizmin de etkisiyle bu toplumun değişmesi sonucu artık Senoilerin rüya kültürü hakkında bu eski raporları doğrulayıcı yeni çalışmalar ne yazık ki yapılamamaktadır. (2) Rüya sırasında bilincin açılması rüya yogasında kullanılan ve Senoilerin de hakim oldukları lüsid rüyalar yoluyla oluyordu. Lüsid rüyalara örnek olarak belki sizin de deneyimlemiş olduğunuz uçma rüyalarını verebiliriz. Lüsid rüyalardan birazdan daha detaylı olarak bahsedeceğiz ama önce rüyaların yapısına bir göz atalım. Rüyanın Yapısı ve İşlevi Rüya konusundaki somut bilgilerimiz, bütün diğer uyku araştırmalarında olduğu gibi, öncelikle polisomnografi ölçümlerine dayanıyor. Polisomnografi nabız , kas hareketliliği , göz hareketliliği , beyin dalgalarını ölçen elektroensefalografi , cinsel uyarılma düzeyi ve solunum hızı gibi verilerden oluşuyor. Mesela REM olarak sıkça duyduğumuz hızlı göz hareketleri de EOG ile ölçülüyor. Bunlara ek olarak rüya içeriğine ait birinci ağızdan anlatımları yani rüya günlüklerini de empirik yöntemle elde edilmiş bulgular olarak sayabiliriz. Rüya günlüklerinin içerik olarak analiz edilmesinde, psikolog Calvin S. Hall ve Robert Van de Castle tarafından 1960'ların ilk yarısında geliştirilen Hall/VDC yönteminden yararlanılıyor. Buna göre rüya içeriğine ait mekan, kişiler, objeler, sosyal ilişkiler, aktiviteler, yaşanan duygular, saldırganlık düzeyi, başarı-başarısızlık, şans-şanssızlık gibi olgular ele alınıyor. Örneğin rüyadaki kişiler, belirsiz-tanımlanabilir-metamorfoz, yakın-yabancı, yaş, cinsiyet gibi kategoriler üzerinden değerlendiriliyor. Rüyalar, bu ölçülen ve gözlemlenen verilerden yararlanılarak kendi aralarında gece rüyaları, kabuslar, kötü-rahatsız edici rüyalar, karabasanlar, lüsid-aydınlık rüyalar ve lüsid rüyaların alt türü olan kontrol rüyaları gibi kategorilere ayrılıyorlar. (1, 4, 7) Rüyanın oluşumu doğal olarak uyku sırasındaki zihinsel ve vücutsal aktiviteyle ilgilidir. Uyku sırasında vücudun iki koruma mekanizması devreye giriyor. Uyku felci dediğimiz vücudun uyku sırasında istemsizce hareket ederek kendine zarar vermesini engelleyen mekanizma ve duyu organlarının bloke edilmesi ile bilincin dış dünyadan izole edilmesi. Stanford Üniversitesi'nde 1980'li yıllarda önemli rüya araştırmaları yapan fizyopsikolog Dr.Stephen LaBerge'e göre uyku sırasında beyin, hafızanın gözden geçirilmesi görevini yürütmektedir. İşte bu hafıza gözden geçirimi sırasında bazı düşünceler, anılar ve hayaller algı eşiğini geçerek bilince ulaşmakta ve görüntü, ses ve tecrübe olarak rüyaya dönüşür. Sağlıklı bir durumda aslında orada olmayan şeyleri gördüğümüzde algı ve mantığımız hemen bizi uyarır. Peki neden aynı uyarı rüya görürken gelmez? LaBerge bunu uyku sırasında çok az ya da hiçbir algının bilince ulaşmamasına bağlıyor. Böylece beynimiz, kıyaslayacak başka bir algı olmadığı için eldeki verileri doğru kabul etmek zorunda kalıyor. Bazı sahte algılar bilince ulaşırken diğerlerinin algı eşiğini geçememesini de yine LaBerge'e göre uyanıkken olduğu gibi beklentiler ve motivasyon belirliyor. Bu aşamadan sonra algı eşiğini geçen görüntü, ses ve tecrübeler bir hikaye şeması içerisinde rüyaya dönüşüyorlar. Rüyalarımızda izlediğimiz ve bazen bizi çok etkileyen film gibi hikayeler ilk başta bilinçaltımızın üstün yeteneğiyle bize verdiği bir mesaj gibi gözükse de, LeBerge aslında hikaye ve anlatım şemalarının insan kültürünün basit ama evrensel bir parçası olarak her yerde mevcut olduğunu hatırlatıyor. (3) Rüyaların Dünyası ve Gerçek Dünyadaki Yansımaları Rüyaları inceleyen bilim insanları rüyanın çeşitli işlevlerini tanımlarlar. Bunlardan bir tanesi tehlike simülasyonlarıdır. Atalarımızdan gelen bir alışkanlıkla rüyamızda bizim için tehlike oluşturan durumlarla yüzleşip bir tür egzersiz yaparız. Başka bir grupta ise problem çözümlemeler yer alır. Hayatımızda bizi meşgul eden sorunlar rüyamızda karşımıza çıkarlar. Böylece gün içinde düşünmeye zaman bulamadığımız konuları vücudumuz uyurken rüya örgüsünün içinde çözmeye çalışırız. Rüyaların bize sunduğu bu olanak bazen kabuslara yol açsa da aynı zamanda yaratıcılığı ve hayal gücünü kullanarak yeni ve farklı düşünce şekillerini de ortaya çıkarmaktadır. Sanat tarihindeki birçok eserin rüyalardan ilham alınarak yapıldıklarını ve birçok bilim insanının uzun süre uğraşıp uyanıkken çözemedikleri soruları rüyalarında çözdüklerini biliyoruz. Bu buluşların en ünlüleri arasında Mendeleyev'in Periyodik Tablo'sunu, Descartes'in Analitik Geometri'sini, James Watt'ın suya kurşun dökerek elde ettiği küre şeklini, William Blake ve Henri Rousseau'nun resimlerini ve başta Federico Fellini olmak üzere bir çok yönetmenin filmlerini sayabiliriz. Federico Fellini bir röportajında şöyle demiştir: Rüyalar hakkında konuşmak sinema hakkında konuşmaya benzer, çünkü sinema rüyaların dilini kullanır. Yıllar bir saniye içinde geçer ve bir yerden diğer bir yere sıçrayabilirsiniz. Bu, görüntülerin dilidir. Ve gerçek sinemada her nesne ve her ışık bir şey ifade eder, tıpkı rüyalarda olduğu gibi.(8) Rüyaların sinemaya benzediklerini söylemek yerine, sinemanın ya da daha genel bir ifadeyle rüyalar da dahil anlatım içeren bütün eserlerin, Jung'un arketip olarak tanımladığı biraz önce sözünü ettiğimiz, insan kültüründe belirleyici olan anlatım şemalarından ve yapılardan etkilenerek şekillendiğini söylemek daha doğru olur. Filmlerin düşlerle olan benzerlikleri sinemanın ilk yıllarında bile film teorisyenlerinin dikkatlerinden kaçmamıştır. Ricciotto Canudo ve Jean Epstein gibi sinema teorisinin öncüleri de filmin düşsel niteliğini vurgulamaktadırlar. (1) Yirminci yüzyılın ortalarından bu yana bilgisayar teknolojisine paralel olarak gelişen video oyunları ise sinemayı etkileşimli hale getirdiler. Bütün anlatımlarda olduğu gibi sinemada da görülen şemaların video oyunlarında tekrarlanması, beklenilen bir gelişmeydi. Yalnız video oyununun şimdiye kadar olan anlatımlardan bir farkı vardı. Öncelikle sinema tek yönde sadece izleyiciye doğru ulaşan bir ortamdı. Oyunlar ise izleyiciyi pasif seyircilik konumundan aktif katılımcı konumuna getirdiler. İşte tam bu noktada karar verme mekanizmasının doğası gereği verilen bu özgürlük, seyirciyi yani oyuncuyu yalnızlaştırdı. Sinema öncülleri, tiyatro ve opera gibi bir grup tarafından izlenen ve birlikte içine girilen ve bittiğinde de üzerinde tartışılan yapay bir dünyaydı. Video oyunlarının, seyircisinin yani oyuncunun kararlarına dayalı olarak şekillenmesi bu tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. İlk oyun sistemlerinin yapısı gereği oyuncu, kararlarını verirken tamamen yalnızdı. Böylece aynı oyunu ayrı ayrı satın alıp oynayan iki kişi deneyimlerini birbirlerine anlatırken farklı tecrübelerden bahsediyorlardı. Bu durum son zamanlarda çok oyunculu oyunların olağanüstü bir biçimde gelişmesiyle birlikte daha da ilginçleşti. Binlerce oyuncunun aynı anda katılıp birlikte oynayabildikleri sanal dünyalarda yine her oyuncu kendi avatarının hikayesini deneyimlemektedir. Fakat bu dünyada gördüğü ve etkileşime girdiği diğer karakterlerin bir çoğunun kontrolü de gerçekten bilgisayarı ya da konsolu başında oturan oyuncuların elindedir. Kendi oyunlarının başrolünde olanlar başkalarının oyunlarında da figuran ya da yardımcı oyuncu olarak yer almaktalar. Yani aynı oyun dünyasını paylaşan oyuncuların her biri aslında kendi hikayesini arkadaşlarının, tanıdıklarının ve hatta tamamen yabancı insanların katılımıyla yaşamaktadır. Bu sadece oyunun gerçekçiliğini arttırmakla kalmıyor, aynı zamanda bir şeyler kaçırmak ve diğer oyunculardan geride kalmak endişesinde olan oyuncuyu iyice oyuna bağlıyor. Video oyunları, gerçekten de oyuncuları olabildiğince oyun dünyasının içine çekerek bu yapay dünyaya dalmalarını sağlamak amacıyla kurgulanırlar. Bu çekim 'immersion' kelimesiyle ifade edilir. Macar eleştirmen Bela Balazs'ın tanımıyla 'immersion', hareketli resimlerin keşfinden sonra ortaya çıkan bir olgudur. Balazs'a göre kameranın kullanımı opera ve tiyatroda mevcut olan seyircinin yapay dünya ile arasındaki mekansal farklılığı ortadan kaldırmıştır. Seyircinin gözü ve dolayısıyla bilinci artık kameradır. Video oyunlarında seyircinin yani oyuncunun kamerayı ve olayların akışını görünürde kontrol etmesi ise kişinin kendini oyuna kaptırma hissini arttırır. Oyun yapımcıları oyuncuya oyun içi özgürlükler vererek bu hissi arttırmaya çalışırlar. Ancak oyuncuya verilen her yeni özgürlük, daha fazla içerik ve buna bağlı olarak yapımcı için daha fazla masraf demektir. Bir video oyununun ticari başarısı büyük oranda bu ikisi arasında kurulan dengeye bağlıdır. 'Immersion' teriminin Türkçe karşılığı olarak 'filme dalmak' ve 'kendini oyuna kaptırmak' ifadelerini kullanabileceğimizi söylerken, göz kırparak 'düşlere dalmak' ve 'kendini rüyalara kaptırmak' deyişlerini de hatırlatmadan geçmeyelim.(1) Lüsid Rüyalar ve Kontrol Rüyaları Şimdi tekrar rüyalara dönelim. Rüyaların gece rüyaları, kabuslar, kötü-rahatsız edici rüyalar, karabasanlar, lüsid-berrak rüyalar ve lüsid rüyaların alt türü olan kontrol rüyaları gibi türlerinin olduğunu söylemiştik. Konumuz video oyunları olduğunda bu türler içinde bizim için en ilginç olanları lüsid rüyalar ve kontrol rüyaları. Lüsid rüya, kişinin rüya görmekte olduğunun bilincine varması olarak tanımlanıyor. Yani uyanık olmaya benzer bir bilinçle rüya görmeye devam ediyorsunuz. Lüsid kelimesi, Türkçe'ye terim olarak berrak olarak çevrilmiş olsa da aslında latince 'lux' yani 'ışık' kelimesinden türeyen 'aydınlık' anlamına geliyor. Terim ilk kez Hollandalı psikiyatrist Frederik Willem Van Eeden tarafından, 1880'lerde bohem bir hayat yaşadığı zamanlarda sahip olduğu sağlıklı bir ruh halini ifade etmek için kullanılmış. Bu terimin rüya bilimine kazandırılması ise psikolog ve filozof Celia Green'in 1968'de yayınladığı Lüsid Rüyalar' adlı kitap sayesinde olmuş. (1) Biraz önce söylediğimiz gibi, uyku felcinin etkin olduğu bir durumda ve algınız dışarıda olup bitenlere kapalıyken, bilincimiz rüyada olduğunu anlayıveriyor ve berrak bir rüyanın içine giriyoruz. Bundan sonrası ise bize kalmış. Paniğe kapılarak kendimizi uyanmak isteyip de uyanamadığımız karabasanın içinde itebilir ya da rüyada olmanın sunduğu olanaklardan faydalanmaya çalışabiliriz. Stephan LaBerge 1980'lerde lüsid rüyaların varlığını kanıtlamayı başardı. Daha sonra ondan bağımsız olarak başka araştırmacıların da tekrarlayıp onayladığı deneylerde, polisomnografi ölçümlerine göre uykuda olan kişilerin önceden belirlenmiş göz hareketleri ile verdikleri sinyaller sayesinde lüsid rüyada oldukları, yani rüya gördüklerinin farkında oldukları doğrulandı. Bu sinyallere bir örnek olarak mors alfabesi ile deneğin ismini yazmasını gösterebiliriz. LaBerge'in bu deneyi, George Trumball Ladd tarafından 1892'de öne sürülüp o güne dek kanıtlanamamış olan, rüyada bakılan yön ve gerçekte ölçülen göz küresinin hareketleri arasında doğrudan bir bağlantı olduğu tezini de aynı zamanda kanıtlamış oldu.(1, 3) Genelde öğleden sonra uykusu sırasında veya gece rüya görüp uyandıktan sonra tekrar uykuya dalındığında, bazen de yorgun bir günün sonunda uykuya dalmadan önce görülen lüsid rüyaların bir sonraki aşaması ise kontrol rüyalarıdır. (3, 5) Bu tür rüyalarda rüya gören kişi sadece rüya gördüğünün farkına varmakla kalmıyor, aynı zamanda rüyanın kontrolünü de kendi eline alıp rüyayı yönlendirmeye başlıyor. İşte istediğiniz gibi davranabileceğiniz, çatılardan atlayıp yere tek parça düşebileceğiniz hatta istemezseniz düşmeyip uçabileceğiniz bir oyun... pardon 'rüya' dünyasına hoş geldiniz. Üstelik bu oyunun sadece içeriğini değil kurallarını da siz belirliyorsunuz. Araştırmalar Uyku öncesi algınan uyarıların rüyalara olan etkisi 1800'lerde yapılan deneysel rüya araştırmalarından biliniyor. Bu eğlenceli örneklerin birkaçını vermeden geçmeyelim. 1867 yılında Fransız Markiz Hervey Saint-Denys, güzel bir kadınla birlikteyken sık sık üzerine parfüm sıktığı mendilini koklar. Daha sonra uşağından bu parfümü kendisine haber vermeden rastgele bir zamanda o uyurken yastığına sıkmasını ister. Markiz gerçekten de rüyasında o kadını gördüğünü rüya günlüğünde anlatır. Markiz bir başka deneyinde düzenli olarak her baloda belli bir valsi belli bir kadınla yapar. Daha sonra uykusunda yine rastgele bir zamanda, uşağı müzik kutusu ile bu valsi çalar ve markiz rüyasında -o kadınla dansetmese, hatta dans kıyafetleri içinde olmasa dahi- o valsle ilişkilendirdiği kadını görür. 'The World of Dreams' adlı kitabın yazarı Max Simon ise deneylerini ay ve güneş ışığıyla yapar. Perdesiz odasında sabahları üzerine vuran güneş ışığının etkisiyle gördüğü mutlu insanlarla dolu rüyalarını aktarır. 1877 yılında Avusturyalı doktor Otto Pötzl, tachistoscope adı verilen ve belirli bir hızda geometrik şekiller gösteren bir tür ilkel sinema makinası ile yaptığı deneylerde, deneklerin gördükleri şekilleri gösterimden sonra betimlemelerini ve daha sonra da o geceki rüyalarını not etmelerini istemiştir. Sonuçta, çok hızlı geçtikleri için deneklerin ilk betimlemelerinde yer almayan birtakım şekillerin, şaşırtıcı bir şekilde rüyalarında karşılarına çıktıklarını bulmuştur. Ancak yoğun bir görsel uyarı olarak filmlerin rüya içeriğine etkisi pek de beklenildiği gibi yüksek değildir. D.Foulkes ve A.Rechtschaffen'ın 1964 yılında Amerika'da üniversite öğrencileri arasında yaptıkları bir araştırmada deneklere şiddet içeren bir western filmi ve nötr bir romantik film izletildi. Deneklerin gördükleri rüyaları inceleyen hakemler sadece %5 oranında bir başarıyla, o da sadece görülen rüya içeriğinin açıkça filmle örtüştüğü durumlarda, deneğin hangi filmi izlediğini doğru olarak bilebildiler. D.Foulkes ve ekibinin 1967 yılında yaptığı benzer bir araştırmada 7-11 yaş arası erkek çocuklara izletilen western ve beyzbol konulu filmlerin içerik olarak sadece %8 oranında rüyalara yansıdığı tespit edildi. (4) Video oyunlarının uyku öncesi uyarı olarak rüyalara etkisi hakkında yapılan araştırmaların başında ise Harvard Üniversitesi'nde Robert Stickgold ve ekibinin ortaya çıkardığı 'Tetris Efekti'ni sayabiliriz. 'Tetris Efekti' fenomenine 1987'de yazdığı bir şiirle ilk değinen 'The Sandman' çizgi romanlarının yaratıcısı Neil Gaiman'ın oldu. Neil Gaiman 'The Virus' isimli şiirinde, ilk başta oyun disketinden bilgisayarına bulaşmasından korktuğu virüsün, aslında gerçek hayatındaki algısını değiştirerek her yerde oynadığı oyunu görmesini sağlayan, yani insan zihnine bulaşan bir virüs olduğunu anlatır. Robert Stickgold, 2000 yılında yaptığı deneyde anterograde amnesia hastalarının, yani zihinleri geçirdikleri beyin travmasından sonra yeni anı oluşturamayan, unutkanlıktan muzdarip hastaların, bütün gün tetris oynadıktan sonra oyun oynadıklarını hiç hatırlamamalarına rağmen gece rüyalarında düşen şekiller gördüklerini keşfetti. Hastaların unutkanlık şikayetlerinin olması, Tetris görüntülerinin özerk bir hafıza yaratmış olduğunu kanıtlıyordu. Bu araştırmadan esinlenerek 2009 yılında Oxford Üniversitesi'nde Dr.Emily Holmes'ın yürüttüğü bir diğer araştırma ise travma yaşayan insanların travmadan hemen sonra tetris benzeri oyunlar oynaması durumunda travmatik anılarını daha kolay unutulabileceğini ortaya çıkardı. 2010 yılında yine Prof. Robert Stickgold ve ekibi, bu kez 'Alpine Ski 2' isimli kayak simülasyonunu kullanarak yaptıkları deneylerde, oyuncuların rüyalarında da kayak yaptıklarını belirlediler. (1, 5) Tehlike Simülasyonu Teorisi Finlandiyalı psikolog Antti Revonsuo ve Katja Valli tarafından 2000 yılında yeni bir rüya teorisi ortaya atıldı: Tehlike Simülasyonu Teorisi . Revonsuo'ya göre rüyalar, özellikle de kabuslar, evrimsel açıdan yarar sağlayan tehlike simülasyonu işlevi görüyorlar. Rüyanın tehlikesiz ortamında kaçma, korunma, saklanma provaları yapan canlılar gerçek hayattaki tehlikelere hazırlıklı hissediyorlar. Tehlike Simülasyonu Teorisinden yola çıktığımızda, aslında çoğu bir simülasyon ya da en azından bir emulasyondan ibaret olan video oyunlarına ulaşmamız, çok uzun bir mesafe gerektirmiyor. Rüyalar da oyunlar da bize tehlike simülasyonu sunuyorlar. Yani hem rüyalarda, hem de oyunlarda birtakım engeller ve tehlikelerle risksiz bir ortamda karşılaşmakta ve gerçek bir engel ya da tehlike karşısında nasıl davranabileceğimizin provasını yapmaktayız. Revonsuo ve Valli'nin bu teorisi rüya alanında daha sonra yapılan araştırmaları oldukça etkiledi. (1, 5) Psikolog Prof.Jayne Gackenbach da video oyuncularıyla yaptığı araştırmalarda Revonsuo ve Valli'nin Tehlike Simülasyonu Teorisi'nden yararlanmıştır. Kanada'nın Edmonton kentindeki Grant MacEwan ve Athabasca Üniversiteleri'nde çalışmalar yürüten Gackenbach, araştırmalarında 'high-end gamer' olarak adlandırdığı ileri seviyedeki video oyuncularını ve onların rüyalarını inceliyor. Gackenbach ileri seviye video oyuncusunu şu şekilde tanımlıyor: İlkokul 3. sınıftan veya daha öncesinden bu yana video oyunları oynayan, hayatı boyunca 50'den fazla video oyunu oynamış olan, haftada birkaç kez ve bir seferde 2 saatten fazla süreyle video oyunu oynayan kişiler. İlk okuyuşta çok sıkı kriterler olarak gözükse de, çevremizde 40 yaşın altındaki kişiler arasında bu özelliklere sahip denekleri bulmak aslında hiç de zor değil. Üstelik her yeni kuşakla birlikte ileri seviye video oyuncularının sayısı da artıyor. (5) Gackenbach'ın yine rüya konusunda çalışmalar yapan Beena Kuruvilla ile 2008 yılında 35 erkek ve 63 kadın üzerinde yaptığı araştırmada, deneklerin rüyalarındaki tehlike düzeyleri karşılaştırıldı. Ulaşılan sonuç ise oldukça ilginç. İleri seviyedeki video oyuncuları kabuslarında daha az tehlike ile karşılaşmakla kalmayıp, bunun da ötesinde kendileri asıl tehlike kaynağına dönüşüyorlar. Yani av olmaktan avcı konumuna geçiyorlar. Böylece başkaları için korkunç olan rüya durumları, video oyuncuları için eğlenceye dönüşüyor. Çünkü tehlike karşısında kaçıp saklanmak yerine dönüp tehlikeyle savaşıyorlar. Ancak bunun bir yan etkisi de bulunmakta. İleri seviyedeki video oyuncuları tehlikeli kabuslarla daha nadiren karşılaşmakla birlikte, böyle bir durumda dehşet saçar hale geliyorlar. (5) 2011 yılında Gackenbach, araştırmalarını savaştan dönmelerinin ardından Travma Sonrası Stres Bozukluğu yaşayan ve bu yüzden normalden çok daha sık kabus gören askerlere yöneltti. Rakam vermek gerekirse, bir sivilin kabus görme oranı %3 ile %5 aralığında iken, bu sayı PTSD mağdurlarında %71 %96 gibi ürkütücü seviyelere çıkmaktadır. Gackenbach görevde bulunan ve aynı düzeyde şiddete maruz kalmış askerler üzerinde yaptığı çalışmada şu iki asker grubunu karşılaştırdı: Yoğun şekilde 'Call of Duty' ve 'World of Warcraft' gibi ileri düzeydeki oyunları oynayan askerler ve 'Bejeweled' gibi daha az şiddet içeren düşük seviyedeki oyunları oynayan ve genel olarak da video oyunlarıyla daha az ilgilenen askerler. Her iki grup da aynı yoğunlukta kabus görmüş olmakla birlikte, ileri düzeyde oyun oynayan askerlerin, kabuslarındaki tehlikelerle savaştıkları ve daha az yoğunlukta korku duydukları, düşük seviyede oyun oynayanların ise rüyalarındaki saldırgan düşmanlara karşı daha korunmasız kaldıkları ortaya çıkmıştır. (5) Video Oyunları ve Lüsid Rüyalar Jayne Gackenbach'ın 2009 yılında öğrenciler üzerinde yaptığı deney ise yoğun şekilde elektronik medya kullanımının lüsid rüya ve özellikle kontrol rüyaları görme olasılığını da arttığını gösterdi. Yani uzun süre televizyon izlemek veya film seyretmek de tıpkı video oyunları oynamak gibi rüyada rüya gördüğümüzün farkına varmamızı sıklaştırıyor. Lüsid rüyaların sıklığı konusunda ileri seviye video oyuncuları ile düşük seviyede video oyuncuları arasında bir fark yokken, kontrol rüyalarına baktığımızda ileri seviyedeki oyuncuların, rüyaları daha sık kontrol edebildikleri ortaya çıkmış. Kontrol rüyaları ve oyun oynama seviyesi arasındaki bu bağlantıyı daha da açmak isteyen Gackenbach, üç grubun lüsid rüya ve kontrol rüyaları görme oranlarını karşılaştırdı. Birinci grupta oyuncular, ikinci grupta meditasyon ve dua gibi aktivitelerle yoğun zaman geçiren denekler vardı. Üçüncü grup ise deneyin kontrol grubuydu. Meditasyon ve dua ile ilgilenenlerin daha sık lüsid rüya gördükleri önceki araştırmalarda tespit edilmişti. Bu karşılaştırmanın sonucunda yine meditasyoncuların en sık lüsid rüya gören grup oldukları ortaya çıktı. Ama yine de oyuncular kontrol grubundan, yani normalden, daha sık lüsid rüyalara dalmaktaydılar. Buna karşın kontrol rüyaları görme sıklığı karşılaştırıldığında oyuncular her iki grubun da önünde yer aldılar. (5) Rüyada Antreman Oyunların rüyalara değil de rüyaların oyunlara, en azından spora olan etkisini araştıran bir isim ise 2011 yılından beri Bern Üniversitesi Spor Biyolojisi ve Spor Bilimleri Enstitüsü'nde çalışan Dr. Daniel Erlacher. 2005 yılında yayınlanan ve Heidelberg Üniversitesi'nde kabul edilen doktora tezinde lüsid rüyaların motorik öğrenme yeteneğine etkilerini araştıran Erlacher lüsid rüya tekniğini kullanarak rüyada antreman yapan sporcuları incelemiş. Çıkış noktası yine Antti Revonsuo'nun tehlike simülasyonu teorisi. Revonsuo'ya göre tehlike simülasyonu rüyalarında merkezi sinir sistemi motorik hareketleri tetikliyor. Yani örneğin bir kabus sırasında tehlikeden kaçarken gerçekten vücut kaslarımız uyarılıyor. Erlacher'in sporcular üzerinde yaptığı EMG ölçümleri tehlike simülasyonu teorisini doğrular nitelikte. Lüsid rüya sırasında elini oynatması istenen deneklerde minimal EMG hareketi tespit edilirken beyindeki motorik hareketi sağlayan korteks de aktive oluyor. Bunun yanında sporcuların rüyada prova ettikleri hareketleri inceleyen Erlacher diz çökme hareketi örneğinde nefes alış verişlerin ve kalp atışlarının rüyada ve gerçek hayatta benzerlikler gösterdiğini buldu. Şaşırtıcı bir bulgu ise rüyada diz çökerken ve gerçekte diz çökerken geçen sürelerin her zaman birbirini tutmaması. Rüyada antremanı yapılan hareketlerin gerçekte de yararlı olabileceğini merak eden Erlacher, sporculardan rüyalarında bir fincana bozuk para atmaya çalışmalarını istemiş. Bu çalışma gerçekte de sporcuların bozuk parayı isabet ettirme oranlarını yükseltmiş.(6) Sonuç: Çeşitli örnekleri inceleyerek rüyalar ve oyunlar arasındaki benzerlikleri ve ortak noktaları belirginleştirmeye çalıştık. Toparlamak gerekirse; rüyalar da oyunlar da fiziksel gerçekliğe alternatif gerçeklikler oluştururlar. Bunları rüya gerçekliği ve sanal gerçeklik olarak adlandırabiliriz. Rüyaların da oyunların da fiziksel gerçeklikten esinlenen ama fiziksel gerçeklikten bağımsız kurallar ve kurgularla örülen içerikleri vardır. Bu içerik bizi fiziksel gerçeklikten alıp kendi gerçekliğinin içine alır. Rüyadaki simülasyonlar bize, ve aynı bizim gibi rüya gören canlılar olan kuşlar ve diğer memelilere, evrimsel olarak avantaj sağlayan bir özellik. Bu özelliğini bilinçli bir şekilde kullanmak için lüsid ve kontrol rüyaları görme yeteneğimizi geliştirebiliriz. Rüyaları kontrol yeteneğini sık sık video oyunu oynayarak arttırılabilir, yani sanal gerçekliği kontrol yeteneğini, rüya gerçekliğini kontrol yeteneğine dönüştürülebiliriz. Senoilerin çocuklarına verdikleri rüya eğitimini hatırlayalım. Hem tehlikelere karşı uykuda kendilerini hazırlıyorlar, hem ulaşılamaz zevkleri ve duyguları sansürsüz ve sınırsızca tadıyorlar, hem de yaratıcı güçlerini serbest bırakarak şiir, resim ve şarkı gibi sanatları besleyerek kültürel üretim yapıyorlardı. Bu şekilde Senoiler bugün elektronik ortamları kullanarak yaratmaya çalıştığımız sanal dünyaları masrafsızca ve mükemmel olarak yaratmışlardı. Üstelik her sabah bu dünyaları birbirleriyle paylaşıyorlardı, yani rüya bireysel bir olgu olmaktan çıkıp sosyalleşmişti. Size de rüyalar sanki video oyunlarının bir adım ilerisindeymiş gibi gelmiyor mu? Ne yazık bu adımı atabilmek için önce Senoi toplumunun modern uygarlık tarafından silinmesi nedeniyle kaybolan bilgileri yeniden keşfetmemiz gerekiyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/uzayda-hayat-var-mi-yorunge-disi-robotlar.html", "text": "Gezegenlerin keşfine kısa bir göz atacağımız bu yazıda, öncelikle Mars'a 250 milyon kilometrelik ufak bir yolculuk yapacağız. Hızımızı alamayıp bu keyifli yolculuğumuzu Satürn semalarında süzülerek sonlandıracağız. Maliyet, karmaşıklık ve risk öğeleri söz konusu olduğunda çok az mühendislik projesi uzay aracı üretmekle aşık atabilir. Parçalayıcı ivmeler, aşırı sıcaklıklar, radyasyon fırtınaları gibi en zorlu şartlar altında hassas aletlerin ve parçaların zarar görmemesi gereklidir. Ve tabii ki en dramatik öğeyi sona saklıyoruz: Bir kez havalandıktan sonra, uzay araçlarını geri çağıramazsınız! Gezegenlerin keşfini amaçlayan uzay projelerinde, özellikle de geçmiş 20 yılda gezegenlere indirilen arazi araçlarının öne çıktığını görüyoruz. Bu araçlar insansız uzay görevlerinin en çok faydalandıkları keişf robotları oldu ve üstelik dünyamızda otonom sürücüsüz arabaların gelişmesini de sağladı. 2004 yılında Spirit ve kendisinden 3 hafta sonra da ikiz kardeşi Opportunity yarı-otonom robot arazi araçlarının Mars'a inmeleri, belki de NASA'nın aya insan indirmesinden sonra en başarılı ve heyecanlı girişimiydi. . Neden bu kadar uzaktaki (Mars'ın Dünya'dan uzaklığı iki gezegenin yörüngelerindeki konumlarına göre 50 ile 400 milyon kilometre arasında değişiyor) soğuk ve yalnız bir gezegene gitmeye bu kadar emek verildi? Çünkü Mars'ın jeolojisi Dünya'mızın tarihini anlamamız açısından yardımcı olabilecek özellikler taşıyor; çünkü o gördüğümüz mars kayalarının ve kumlarının aralarında bir yerde Evrende yalnız mıyız? sorusunun cevabı yatıyor olabilir; ve çünkü belki ileride Mars bizim yeni anavatımız olacak. Bu yazımızda özellikle uzak gezegenlerde kendi başlarına çalışan/çalışabilecek robotları, evrimlerini ve en önemlisi insanlığa neler kattıklarını inceleyeceğiz. Mars arazi araçlarının tarihçesi NASA, Spirit ve Opportunity ortaya çıkmadan önce, kendine esin kaynağı olarak Sovyet uzay programı Lunokhod'u aldı. Lunokhod (Şekil 2), Ay yüzeyinde dolaşması için tasarlanmış, 8 tekerli, güneş enerjisiyle çalışan bir robottu. 1970 ve 1973 yıllarında Ay'a gönderilen bu iki robot da kameraları yardımıyla dünyadan -neredeyse gerçek zamanlı olarak- kontrol ediliyorlardı . Ancak iş Ay'dan daha uzak gezegenlere uçmaya gelince arazi araçları gözden düştüler; onların yerine boşlukta veya atmosferde asılı kalan uydular, yörünge sondaları, ve iniş yapan araçlar popülerlik kazanmaya başladı. Ayrıca Jüpiter gibi bir gaz bulutunda bu tarz arazi araçları tamamen kullanışsızdı. 70'lerin ortalarında NASA'nın Viking programı yaşam belirtisi için aramak amacıyla Mars'a yönlendi. Bu tarz iniş yapan modüller veya kapsüllerde sorun sadece bir noktada sabit kalmaları ve sadece ayaklarının dibindeki toprağa bakabiliyor olmalarıydı, bu yüzden çok fazla bilgiye ulaşılamadı. Aracın ayağının hemen yanında evrenin en enteresan taşı olsa bile, ona ulaşamadığın sürece arkasında yatan gizemleri anlamak mümkün olmuyor. 1996 yılında arazi araçları NASA'nın Pathfinder programı çerçevesinde tekrar sükse yaptı. Aslen bir iniş modülü olan Pathfinder ayrıca küçük bir arazi aracı olan Sojourner adlı robotu da içinde barındırıyordu. Bu araç başarıyla ortalıkta dolanıp resimler çekmeyi ve kayaların kimyasal analizini yapmayı becerdi. 1990'ların sonlarına doğru iki adet uzay aracını kaybeden NASA, başarılı bir görev tamamlamak zorundaydı. Jet Tahrik Laboratuvarı 'nın bir süredir üzerinde çalıştığı seyir ve robot teknolojilerini uygulamaya geçirmek için bundan iyi zaman olamazdı. Acaba NASA bir iniş kapsülünden ziyade bir arazi aracı indirebilir miydi? Bu fikri gerçekleştirmenin tek yolu, MARS'a ulaşmış bir uzay aracını Mars atmosferine girerken roket ve paraşütler kullanarak yavaşlatmak ve sonrasında hava yastıkları kullanarak da yere inmesini sağlamaktı. Aşağıda bu fikirlerin bilgisayar animasyonları ile modellendiği ağzınızı açık bırakacak videoyu izleyebilirsiniz. Bunun için hali hazırdaki Pathfinder tasarımlı bir iniş modülünü, dışını sabit tutup içine bir arazi aracı sıkıştıracak şekilde tekrar dizayn ettiler. 2003 yılında Mars ve Dünya yörüngelerinin en uygun şekilde konumlanmalarından faydalanacak şekilde 3 yıl içerisinde bu projeyi sonlandırmaları gerekiyordu. Üstelik başarı şansını arttırmak için NASA tasarından iki adet arazi aracı imal edilmesi gerektiği emri gelmişti. Spirit (Şekil 3) ve Opportunity (Şekil 4) bu şekilde doğdu. Üretim, fırlatma ve operasyon dahil her bir araç 400 milyon dolara mal olmuştu. Güneş panelleri origami gibi açılıp kapanıyordu. Araçların içinde koşan yazılım merkezden navigasyon talimatları alıp, daha sonra robotları otonom şekilde Mars yüzeyinde ilerletecek şekilde tasarlanmıştı. Bu sayede robotlar yüksek tepelerden ve uçurum kenarlarından uzak durmayı başarabileceklerdi. Ve iki robot da başarıyla Mars'a iniş yaptı. Panoramik kameralar, bir mikroskopik görüntüleyici, bir taş zımparalama aleti, ve 3 farklı spektrometri kullanan araçlar Mars'ın jeoloji ve minerolojisi hakkında bir çok bilgi toplamayı başardı. En önemli keşfi ise, Mars'ın bir zamanlar hayat için elzem olan suya sahip olduğu kanıtlarıydı. Tahmin edilen 90 günlük kullanım sürelerinin aksine tam tamına 7 yıl hayatta kalmayı başardılar. Spirit ne yazık ki kuma saplandı ve büyük ihtimalle de Mars kışını çıkaramadı. Ancak Opportunity hala ortalarda fink atıyor. Bu robotlar birçok soruyu yanıtladıkları gibi, yepyeni soruların oluşmasına da sebep oldular. İşte bu nedenle NASA Mars'a tekrar dönme kararı aldı, üstelik daha büyük bir arazi aracı ile! Bahsi geçen yeni robotun adı Curiosity (Merak, Şekil 5). Spirit ve Opportunity'e kıyasla yeni araç bir beden büyük oldu. 2.3 metre uzunluğunda robotik koluyla araç kayaları delerek kaylardan örnek toplayabilecek. Yarım metre çapında tekerlekleri zorlu arazilerde ilerleyebilmesine imkan verecek ve plütonyum-238 termoelektrik jeneratörü sayesinde de soğuk kış şartlarında ve ekvatordan uzak enlemlerde de çalışmaya devam edebilecek. Bu yetenekleri yeni görevinin başarısı için önem arzediyor, çünkü seleflerinin bıraktığı mirası bir adım ileriye götürmek zorunda. Mikroorganizmalar için yaşanabilir olan habitatlar olup olmadığını araştıracak. Bu proje sonunda su, enerji ve karbon gibi öğelerin Mars'ın yüzeyinde nasıl evrildiklerini daha iyi anlamak hedefleniyor. Curiosity, 5 ülkeden 10 deneysel ekipmanı taşıyor. Kaya ve toprak örneğini alıp, kütle spekrometresi, ayarlanabilir lazer spektrometresi ve gaz kromotografı kullanarak moleküler yapısını ve izotopik oluşumunu analiz edecek ve organik karbon olup olmadığını test edecek cihazlar bulunduruyor. 80 kilogramlık bilimsel donanımı araca yerleştirmek en büyük sorunlardan biriydi. Curiosity'nin önceki modelleri olan Spirit ve Opportunity kabaca golf arabası büyüklüğünde araçlardı ve sadece 5'er kilogram taşıyorlardı. Bu sebeple alçalan bir araçtan hava yastıklarıyla aşağıya atılmışlardı. Ancak yeni arazi aracının küçük bir araba boyutunda, 900 kilogram ağırlığında ve üzerinde nükleer güç kaynağı ve 10 adet hassas bilimsel ekipmanla dolu olmasından dolayı aynı yöntemin uygulanması mümkün değil. Bu yüzden NASA'nın yeni ama bir o kadar da riskli stratejisi aracı kablolar vasıtasıyla aşağıya doğru indirmek üzerine kurulu, aynen helikopterlerden aşağıya inen komandolar gibi. Aşağıdaki videoda Curiosity'nin nasıl indirileceğinin tasarlandığını görebilirsiniz : Buna göre Curiosity atmosfere girene kadar kapsül içinde seyahat edecek ve atmosfere girdikten sonra bir paraşüt açılacak. Ancak hala ses hızından yüksek hızlarda seyahat ettiğinden, araç ters yön motorlarını aktive edecek ve yerden 20 metre yüksekliğe gelinceye kadar yavaşlayacak. İşte bu noktada araç kendisine kenetlenmiş kapsülden ayrılacak ve kendisini halatlar vasıtasıyla aşağı indirecek. Yere değdiği zaman, patlayıcı çelik kesici düzenek kabloları koparacak ve bu sayede kapsül araçtan daha uzak güvenli bir mesafedeki bir alanda çakılabilecek. Programın son durumu hakkında bilgi vermek gerekirse: NASA'nın Mars Bilim Laboratuvarı diğer adıyla Curiosity, atmosferi beraber aşacağı Atlas V roketi ile Florida'daki Cape Canaveral Hava Üssü'nden başarıyla havalandı. Roketten başarıyla ayrılan modül, Mars'a doğru ilerlediğinin sinyallerini Dünya'ya iletti. Bütün sistemlerinin doğru çalıştığı bilgisi ulaşan Curiosity aracının 8,5 aylık bir yolculuk sonunda Ağustos 2012'de Mars'a inmesi bekleniyor. Son olarak da iki dipnot düşelim: Birincisi, arazi araçları sondaları ilerletmek için tasarlanmış tek yöntem değil. Aşağıdaki videodaki düşünce, sondaların kendilerini Mars rüzgarlarına teslim etmeleri ve zorlu vadilere aletler zarar görmeden inilmesi için tasarlanmış. Ancak bu teknolojinin henüz hayata geçmiş bir örneğini göremedik. İkinci olarak gezegen arazi araçları faaliyetlerini tabii ki bir tek NASA yürütmüyor. ESA ile NASA bir yandan da 2018'de gönderilecek geleceğin Mars araçlarını tasarlamakla meşguller . Aşağıda projenin videosunu seyredebilirsiniz: PEKİ YA RUSLAR? Bu kadar Amerikan merkezli uzay aktivitesinden sonra geçmişlerine saygımızdan dolayı Rusya'ya da kulak vermemek olmazdı. Uzay yarışı sırasında Amerika Birleşik Devletleri ile kapışan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 'nin devamı niteliğindeki Rusya'nın bir süredir sesinin sedasının çıkmadığını biliyoruz. 1957'den 1975'e kadarki süreç içerisinde ilk uzay aracı, uzayda ilk canlı, uzayda ilk insan ve uzayda ilk kadın gibi unutulmaz ilklere imza atan Rusya bu sefer de gözünü Mars'ın uydusu Phobos'a (Şekil 6) dikti. Patatese benzeyen bu ortalama asteroid büyüklüğündeki uydunun nasıl oluştuğuna ve Mars'ın çekim alanına nasıl girdiğine dair belirsizlik sürüyor. Ayrıca Mars'ın asteroidler tarafından bombalandığı bir evrede, Mars'ın yüzeyinden kalkan maddelerin uydularına serpildiği düşünülüyor. Ayrıca Phobos'a ulaşmak görece daha kolay, çünkü bu uydunun yerçekiminden kaçmak o kadar kolay ki, bilim insanları Mars'a insanlı uçuşlarda veya yerleşilmesi durumunda astronotlar için bir alıştırma imkanı sunabileceğini düşünüyorlar. Phobos Grunt (Şekil 7) denilen aracın 11 ayda Mars'a ulaşması, bir robotik kol yordamıyla 200 gram Phobos toprağı toplaması ve Ağustos 2014'te Dünya'ya geri dönmesi planlanıyor . Güzel haber: Rusya bu aracı 8 Kasım 2011'de yollamayı başardı. Kötü haber: Araç 15 Ocak 2012 yılında dünyaya düşerek hakkın rahmetine kavuştu. Aslında Rus'ların Mars'la arası hiçbir zaman iyi olmadı. Sovyetler Birliği'nin Mars'a gönderdiği 19 araçtan sadece 4 tanesi hedefine ulaşabildi ve genel olarak hedeflenen amaçlarının sadece küçük bir kısmını başabildiler . Anlaşılan Ruslar'ın şeytanın bacağını kırmaları için biraz daha çalışmaları gerekecek. Ancak proje 65 milyon dolar gibi çok da yüksek olmayan bir paraya malolduğu için (operasyon giderleriyle 163 milyon doları bulacağı düşünülüyordu ), projenin tekrarlanabileceğine inanmak istiyoruz. SATÜRN RÜYASI Mars'tan aracımıza atlayıp, Jüpiter'i solluyor ve Satürn'e iniyoruz... Huygens sondasının 2005 yılında Satürn'ün bir uydusu olan Titan'da yaptığı çalışmalardan öğrendiğimiz iki şaşırtıcı olay vardı: 1) Methan yağmurlarından dolayı birikmiş hidrokarbon gölleri, 2) Su ve amonyak fışkırtan volkanlar. Sadece bunlar bile Titan'ın nitrojen atmosferine bir uçak gönderip yakından izlemek için yeterli sebepler. Ancak bunun da ötesinde Titan Kendi güneş sistemimizde olası bir yeni konak hayallerimizi süslüyor (Şekil 8). Carolyn Porco'nun etkileyici Titan hakkındaki TED konuşmasına Türkçe altyazılarıyla buradan ulaşabilirsiniz. AVIATR adı verilen bu proje 750 milyon dolar gibi bir bütçeye sahip olduğu için, insanlık adına yeni sınırlara yelken açan projeler arasında ucuz sayılabilecek NASA projelerinden. Konan ve gezen araçların aksine, AVIATR elektrik pervanesi ile çalışan, büyük bir anten vasıtasıyla Dünya ile iletişime geçebilen, içerisinde bilimsel aletlerle yüklü 120 kilogramlık bir uçak olacak (Şekil 9). Yerde gezen araçlar kadar yakınlaşmasa da, tüm yüzeyi bir yörünge uydusundan çok daha yüksek hassasiyette, detayda ve çeşitlilikte araştırabilecek . Bilim insanlarını bu sıradışı araç seçimine iten sebep ise Titan'da uçmanın çok kolay olması. Dünya'ya kıyasla Titan'ın atmosfer yoğunluğunun dört kat fazla olması ve yerçekiminin 7 kat daha az olması, Titan'da uçmayı Dünya'da uçmaya oranla 28 kat kolaylaştırıyor. Mars ile kıyaslandığında ise yaklaşık 1.000 kat daha kolay. Birkaç radyoizotop enerji jeneratörüyle ağır bir AVIATR bir yıla yakın bir süre havada kalabilir. Titan'ın kendi etrafında dönmesinden dolayı, daima batıya doğru uçtuğu sürece Dünya'ya doğru bakacak olan AVIATR'ın bu sayede Titan'ın gece tarafıyla karşı karşıya kalması gerekmeyecek. Ayrıca bu araç uçuş yeteneğini bir pil gibi kullanacak şekilde tasarlandı. Yani yüksekte uçarken kendini şarj edecek ve süzülürken de enerjisini topladığı verileri dünyaya iletme gibi diğer işlere kanalize edebilecek. Peki NASA AVIATR'ı ne zaman yollamayı planlıyor? Titan'a gitmeyi öncelikleri listesine koyarsa 2020 diyelim. Olur da bu proje seçilirse, aracın Dünya'dan Titan'a varması da yaklaşık 7.5 yıl alıyor. Ancak NASA projelerinin ne kadar kırılgan oldukları da bilinen bir gerçek. Her başkan değişimi, her bütçe planlaması, her yeni bilimsel buluş ve her hedef revizyonunda işleyiş hızlanabiliyor da, projeler hepten rafa kaldırılabiliyor da. Bekleyip göreceğiz... KAYNAKLAR: http://spectrum.ieee.org/aerospace/robotic-exploration/forgotten-soviet-moon-rover-beams-light-back-to-earth/0 http://www.esa.int/SPECIALS/ExoMars/index.html http://spectrum.ieee.org/aerospace/robotic-exploration/a-russian-return-to-a-martian-moon/1 http://en.wikipedia.org/wiki/Fobos-Grunt http://spectrum.ieee.org/automaton/aerospace/robotic-exploration/cute-little-drone-could-soar-through-the-skies-of-titan"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/dosyalar/uzaydaki-ilk-insan-yuri-gagarin.html", "text": "Bundan 51 yıl önce, 12 Nisan 1961'de Yuri Alekseyeviç Gagarin, Vostok 1 uzay aracına binmiş, uçuş önceki kontrollerini tamamlamış ve geri sayıma hazırlanmıştı. Kalkıştan birkaç saat sonra, tarihteki 108 dakikalık ilk yörüngeye oturan insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirecek, bu uçuş sırasında basit ve bir o kadar da güzel şu cümleler ağzından dökülecekti: Dünya masmavi görünüyor. Ne kadar da muhteşem. İnanılmaz! Gagarin'in uzay aracının camından gördüğü Dünya gerçekten de muhteşemdi. O, bu kelimeleri yaşadığı dünyanın, evinin uzaydan nefes kesici görünümünden son derece etkilenerek sarfetmişti ve bu kelimeler Rusya'nın Kluşino köyünde doğan ve uzaya çıkıp yörüngeden Dünya'yı seyreden ilk insan olan Yuri Gagarin'in ağzından çıkan kelimeler olarak tarih sayfalarında yerini alacaktı. Gagarin bu sözleri söylediğinde, gezegenimizin yüzeyinin 300 km üzerinde uçmaktaydı. İlerleyen yıllarda, sayıları 500'ü bulan, farklı milletlerden astronotlar Gagarin'in ayak izlerini takip ederek yörüngeye çıktılar ve onlar da dünyamıza uzayın derinliklerinden baktılar. Tüm astronotların hissedecekleri şey bu sözlerde gizliydi. Uzaya ve diğer yıldızlara ulaşmak adına yapılmış bu girişim, hem Gagarin'e hem de tüm dünyaya gezegenimizin ne kadar kıymetli ve özel olduğunu bir kez daha anımsatacaktı. Yuri Gagarin'in görevinin başarısı inanılmaz yankı yaptı. Sovyet Rusya ile sürekli bir yarış halinde olan ABD, Yuri Gagarin'in uzaya çıkma haberi doğrulanır doğrulanmaz, uzaya astronot gönderme çalışmalarını hızlandırmıştı. Gagarin'in hemen ardından ABD'li bir astronot olan Alan Shephard, balistik bir füzeyle uzaya çıkıp, yörüngeye oturmadan hemen Dünya'ya dönerek ABD'nin uzaya çıkan ilk astronotu unvanını alsa da, ABD'nin yörüngeye oturacak bir aracın içinde astronot gönderebilmesi için bir yıl geçmesi gerekecekti. Bir yıllık çalışmanın ardından, ABD'li Astronot John Glenn, 7 Şubat 1962'de Friendship uzay gemisi ile Dünya yörüngesine çıkacak, ve 4 saat, 55 dakika ve 23 saniye yörüngede kalacaktı. Ne yazık ki, uzaydan döndükten sonra ulusal kahraman ilan edilmesine karşı Yuri Gagarin bir daha hiç uzaya çıkmadı. Komünist Sovyet rejimi, ABD ile olan uzay yarışında kendisine çok büyük bir avantaj yaratmış bu halk kahramanını kaybetme riskini göze almak istemiyordu. Bu nedenle o yıllarda son derece riskli olan uzay uçuşlarının kapısı artık Gagarin'e kapanmıştı. Sovyetler Birliği'nin uzay programlarını geliştirdiği merkez olan Uzay Şehri'ne geri döndü ve burada yeniden kullanılabilen uzay araçları ile ilgili araştırma ekibinde çalışmaya başladı. Sovyet hükümetinin önlemleri işe yaramadı, bu göreve gelmesinden birkaç yıl sonra, rutin pilotluk eğitimi uçuşu sırasında geçirdiği bir kaza sonucunda, 27 Mart 1968 tarihinde, 34 yaşında hayata gözlerini kapadı. Yuri Gagarin, uzayın bilinmezliğine adım atan ilk insan olarak sadece Rusların değil, tüm dünyanın sevgi ve saygısını kazanmıştı. Geçen yıl, Nisan 2011'de Yuri Gagarin'in uzaya çıkışının 50. yıl dönümünde Avrupa Uzay Ajansı ve Uluslararası Uzay İstasyonu'nun 26. ve 27. seferlerine katılan mürettebat, el ele vererek Yuri Gagarin'in gerçekleştirdiği yolculuğu yeniden yaşamamıza olanak veren bir film ortaya koydular. Vostok 1'in izlediği rotayı takip eden Uluslararası Uzay İstasyonu'nun dünyaya bakan penceresinden, astronot Paola Nespoli ve belgesel ustası Christopher Riley, Yuri Gagarin'in bundan 51 yıl önce baktığı dünyamızın yüksek çözünürlüklü görüntülerini kaydettiler. Bu kayıtlar Yuri Gagarin'in çıktığı yolculuğa ait özgün görüntü ve ses kayıtları ile birleştirildi ve besteci Phillip Sheppard'ın özgün müziği ile bu müthiş yolculuğun anısına yayınlandı. Gelin, uzaydan Dünyamıza Yuri Gagarin'in gözleri ile bakarak, insanlık için çok önemli bu 108 dakikayı bir kez de bizler yaşayalım."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/guncel/mayis-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Bu yeni köşemizde Mayıs ayında gökyüzünde nelerin nerede olacağını okuyacaksınız. Dünya Nerede? Dünya, Güneş etrafında dolanırken Mayıs ayı itibariyle Güneş'ten yaklaşık 1,00918 Astronomi Birimi uzakta olacak. Bilim dünyasında 1 AB, Yer-Güneş arası ortalama uzaklığı olarak kabul edilir. Bu değer de 149.598.000 kilometredir. Yani bu ay Güneş'ten 150,971,309.64 km uzakta olacağız. Venüs Nisan ayında akşam yıldızı ve gökyüzünün en parlak cismi olarak görsel bir şölen sunan Venüs gezegeni artık daha kısa süre gözükmeye başlayacak. Yörüngesinde Yer-Venüs-Güneş düzlemine doğru ilerlemekte. Güneş battıktan hemen sonra Batı ufkundaki en parlak cisim olarak görülmeye devam edecek. Mars Kızıl gezegen ve uzay araştırmalarının göz bebeği Mars gezegeni bütün ay boyunca gözlenebilir olacak. Ay sonuna doğru gittikçe batı ufkuna yaklaşacak ve haziranda ufkun altına inecek. Satürn Halkalı yapısı ile ufak bir teleskop ya da dürbün aracılığıyla harika bir görüntü sunan Satürn, ay boyunca gökyüzünde olacak. Mayıs'ın ilk günlerinde Doğu ufkuna yakınken ay içerisinde yükselmeye devam edecek. Merkür, Uranüs ve Neptün Merkür gezegeni Güneş'e çok yakın olduğundan gözlenebilir pozisyonda değil. Uranüs ve Neptün gezegenlerini ise gözlemleyebilmek için büyük çaplı teleskoplar ve gezegen olduklarını anlayabilmek için de uzun gözlem süresi gereklidir. Ay Nerede, Ne Zaman, Nasıl? Dünyanın tek doğal uydusu olan Ay tabii ki her zamanki gibi gözlenebilir ve gökyüzünde olacak. Fakat bildiğiniz üzere Ay, Dünya etrafında dolanırken konumuna göre evreler gösterir ve bazen bize bütün yüzünü gösterirken bazen de hiç göstermez. Ay ve evreleri aşağıdaki gibidir: Mayıs Ayı Genel Gökyüzü Görünümü"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/05/incelemeler/kusku-tuccarlari.html", "text": "Merchants of Doubt Naomi Oreskes ve Erik Conway Bloomsbury Press, New York 355 sayfa, kaynakça, dizin Geçen şubat ayında Amerikalı muhafazakar düşünce kuruluşu Heartland Enstitüsü'nün bazı iç yazışmaları kamuoyuna sızdırıldı. Bu belgelere göre birkaç kişisel veya kurumsal bağışçı tarafından desteklenen Heartland, küresel ısınma inkarcılarına maddi destek sağlıyordu. Mesela, Craig Idso adlı küresel ısınma inkarcısı blog yazarı, bu iş karşılığında enstitüden ayda 10.000 dolardan fazla para alıyordu. Heartland önce bu belgelerin uydurma olduğunu iddia etti, ama bu sırada belgeleri sızdıran kişi ortaya çıktı ve belgeleri değiştirmeden açıkladığını bildirdi. Bir bilim adamı olan Peter Gleick, sahte bir kimlikle bu belgeleri şirketten sızdırmayı başarmıştı. Bunu yapmasının sebebiniden bahsederken ise iklim bilimleri ile iklim bilimcilerine saldıran ve tartışmayı önlemeye yönelik çoğunlukla isimsiz, geniş maddi destekli ve iyi koordine edilmiş çabalara değindi. Alıntıdaki vurgu bana ait. Bu yazıda tanıtacağım kitap, Kuşku Tüccarları, tam da bu yöntemleri ve dört ustasını anlatıyor. Bunlardan biri, bu sızıntıya göre Heartland'ın ayda 5.000 dolar ödediği Fred Singer, diğerleri ise Frederick Seitz, William Nierenberg ve Robert Jastrow (Şekil 1A-D). İlk başta Seitz ve Nierenberg'in sigara-kanser ilişkisine itirazlarıyla başlayan bu beraberlik, Ronald Reagan'ın Yıldız Savaşları da denen silahlanma projesine verdikleri destekle devam ediyor, hatta buna destek için George C. Marshall Enstitüsü adı altında kurumsallaşıyor. Seitz ve Nierenberg ile onlara katılan Singer ve Jastrow, ozon deliğine insanların sebep olduğu gerçeğine de karşı çıkıyor, nükleer silahların dünya iklimini etkileyebileceğini ileri süren bilim insanlarına da itiraz ediyor, DDT adlı böcek öldürücüsünün canlıların vücudunda birikerek insanlara ve diğer canlılara zarar verdiğini de inkar ediyor, ve nihayet, küresel ısınmanın varlığını reddetmek için bin dereden su getiriyor. Yalnızca verilere itiraz etmekle kalmıyor, bu konulardaki bilimsel uzlaşmaları da inkar ediyorlar. Burada her konunun ayrıntılarına girmem mümkün değil, o nedenle kuşku ticaretinin örneklerini sigara-kanser ilişkisi üzerinden vereceğim. Sigara içmek kansere sebep olur mu? Bu sorunun cevabının evet olduğunu hemen herkes biliyor, ama bu günlere kolay gelinmedi. ABD'liler 1950'lerde sigara tüketimi ile akciğer kanseri arasındaki ilişkiyi fark ediyor. Bu bir anda meydana gelmiyor, bilimsel verilerdeki boşluklar zamanla yeni çalışmaların sonuçlarıyla dolduruluyor. Her gelen veri, sigaranın akciğer kanserine sebep olduğunu daha da doğrularken, tütün sanayii kendi pazarını daraltacak bu gelişmeleri izlemekle yetinmiyor. İlk olarak, gazetecilere bazı sorular gönderiliyor, mesela: Neden akciğer kanseri cinsiyet ve yaşa göre farklı oranlarda görülüyor? Sigara bağlı olsa bunların aynı oranda olması gerekmez miydi? Aslında bilim insanları bunun sigara tüketimindeki cinsiyet ve yaş farklarına paralel olduğunu, dolayısıyla sigara-kanser ilişkisini desteklediğini biliyor, ama gazeteciler bilmiyor. Onlar da kendi bilmediklerini hiç kimsenin bilmediğine hükmedip, sigaranın kansere sebep olduğuna dair ciddi şüphelerin varlığına ikna oluyor ve buna göre haber yapıyor. Böylece anlaşılıyor ki sadece soru ortaya atarak bile artık kesinleşmiş bir konu tartışmalıymış gibi gösterilebilir. Dahası var. Tütün sanayii basından her iki tarafa eşit söz hakkı tanınması için bastırıyor. Böylece sigaranın kansere sebep olduğunu keşfetmiş uzman bilim adamlarıyla bunlara sanayinin çıkarı için karşı çıkan, konunun uzmanı da olmayan birkaç kişi herkesin gözünde aynı kefeye konuyor. Ortaya atılan sorulara bilim adamlarının verdiği cevapların bir önemi yok. Halkın, yöneticilerin, hukukçuların kafasının karışması, bu bilimsel sonuçlar kesin değil galiba demesi yeterli. Çünkü o zaman sigaraya karşı bir önlem getirilemiyor, sigara nedeniyle kansere yakalananlar tazminat alamıyor. Ama deliller birikip de 1964'te ve 1967'de ABD'nin en üst düzey sağlık yetkilisi, sigaranın kansere sebep olduğunu kesin olarak dile getirince sanayi de strateji değiştiriyor. Madem kuşku kalmadı, biz yaratalım diye kansere sebep olabilecek başka şeylerin araştırılmasına para sağlanıyor. Burada devreye, eski ABD Bilimler Akademisi Başkanı olan Frederick Seitz girip 43,4 milyon dolarlık araştırma fonunun dağıtımını üstleniyor. Seitz'ın görevi öyle araştırmacılar bularak araştırmalarını desteklemek ki, hem gelecekte Kanserin başka sebepleri de var diye kuşku sürdürülebilsin, hem de mahkemelerde sigara sanayii lehine şahitlik yapacak yandaş bilim adamları yaratılsın. Bütün bunlar yazarların tahmini değil, sigara şirketlerinin sızdırılmış veya mahkemelerce açığa çıkarılmış iç yazışmalarından öğrenilmiş gerçekler. Edilgen içicilik ve kanser Sigaranın kansere sebep olduğuna dair deliller iyice birikip iş kesinleşince, araştırmacılar bir de sigara içmeyenlerin etraftaki sigara dumanından ne kadar etkilendiğini araştırmaya başlıyor. İlk deliller, edilgen içicilerin de kansere yakalanıyor olabileceğine işaret edince Japonya'dan Takeşi Hirayama, kendi sigara içmeyen, ama kocası sigara içen 540 kadını mercek altına alıp şunları buluyor: - Kocası sigara içen kadınlardaki akciğer kanseri oranı, kocası sigara içmeyenlerinkinden yüksek. - Ne kadar sigara, o kadar kanser: Sigara içmeyen bir kadının kocası günde ortalama ne kadar sigara içiyorsa, kadıncağızın akciğer kanserine yakalanma ihtimali de o kadar yüksek. - İçki aynı etkiyi göstermiyor. Sigaraya bağlı olmayan kanserlerin oranı da değişmiyor. Yani gözlenen etki, tütüne özgü. Bu dört dörtlük bilimsel çalışmanın sonuçları kesin: Sigara dumanı, sigara içmeyenlerde de akciğer kanserine sebep oluyor. Bu verilerle sigara dumanı artık çevresel bir sorun haline geldiğinden ABD Çevre Koruma Dairesi işin içine girip bilimsel bir rapor hazırlıyor. Rapora göre çevresel sigara dumanı erişkinlerde az da olsa kansere sebep oluyor, ama daha vahimi, çocuklardaki zatürre ve bronşit vakalarını artırıyor. Aslında sigara sanayii bütün bunları bilim insanlarından bile önce fark edip bu konuda ne yapacağını hesaplamaya başlıyor. Bunların ortaya çıkması çok endişe verici; zira başkalarının sağlığını etkileyen bir maddeyi savunmak çok zor: Hadi sigara içerek kendini zehirledin diyelim, ya başkaları, hele ki çocuklar? Derhal savaş açılıyor. Bilim insanları öne çıkarılarak önce araştırmaların açıkları bulunmaya çalışılıyor, tam sayfa gazete ilanlarıyla araştırmanın hatalı olduğu duyuruluyor. Sonra sıra araştırmayı yapan kuruma, EPA'ya geliyor. Paravan şirketler aracılığıyla yüz binlerce dolar halka ilişkiler firmalarına aktarılarak EPA'yı eleştirmeye özel broşür çıkarılıyor, kitap basılıyor. Bilim adamlarının birçok defa yanıldığı, bunun da o durumlardan biri olduğu hikayesi basına pompalanıyor. EPA'nın raporunun bilim dünyasında çok eleştirildiği yalanı atılıyor. Basın bunları olduğu gibi yayınlarken bilim insanlarının ve EPA'nın cevaplarını duymazdan geliyor, güçlünün tarafını tutuyor. Bitmedi. Sigara içenlere kılavuz hazırlanarak sigara dostu şirketleri tercih etmeleri tavsiye ediliyor, uçuşlara sigara yasağı getiren British Airways'in boykot edilmesi isteniyor. Sylvester Stallone'a en az beş filminde, sigara içen sağlıklı adamı oynaması için toplam yarım milyon dolar ödeniyor. Bütün bu çabalar, çevresel dumana karşı önlemleri engelleyemiyorsa da geciktiriyor. Bu gecikme, endüstriye zaman ve para kazandırıyor. Niye bu adamlar? Kitabın en önemli özelliği bunun ne ilk ne de son olduğunu göstermesi: Aynı kişileri, sigara konusundan başka, asit yağmurunun, ozon deliğinin, küresel ısınmanın varlığını, olmadı önemini inkar ederken, önemli olduğu anlaşıldığı zaman bunların nasıl olsa teknolojiyle çözüleceğini ve aslında herhangi bir şey yapılması gerekmediğini, yapılması gerekse bile yapılmamasının daha ucuza mal olacağını savunurken görüyoruz. Devletin etkinliğini sürekli azaltmaya çalışan bu kişiler, Ronald Reagan'ın Yıldız Savaşları projesine ise büyük destek veriyor! Aynı kişiler, ne zaman bilimsel veriler sanayinin çıkarına dokunacak olsa harekete geçiyor ve bilimsel görüşlerin kamuoyunca anlaşılmasını engellemeye çalışıyor. Bazen biri başrolü oynuyor, bazen diğeri. Ve bu işi çok iyi beceriyorlar. Hepsi, vaktiyle ya kendi alanlarına ya da soğuk savaşın kazanılmasına yönelik önemli bilimsel veya teknolojik katkılar yapmış bilim insanları... Ve bundan gelen prestijlerini, kamuoyunu ve basını etkilemek için kullanıyorlar. Şimdi ele aldıkları konularda uzmanlıkları yok. Verileri çarpıtan, okuyanı yanıltan bildiriler, raporlar hazırlıyor, veya hazırlanmasına aracı oluyor, bilimsel görüşleri kamuoyuna yanlış aktarıyorlar. Bilim insanlarına, araştırmalarına saldırıyor, uzmanların kamuoyu, basın veya siyasilerin gözündeki güvenilirliğini azaltıyor ve onları yıldırıyorlar. Basını çok iyi kullanıyor, tüm uzmanların görüş birliğinde olduğu konularda dahi kendi karşıt görüşlerine en az aynı ağırlıkta yer verilmesini sağlıyor, sanki o konuda hala önemli bir bilimsel tartışma varmış havası estiriyorlar. Özellikle büyük basın organlarında sadece kendi görüşlerinin yayınlanmasını, bilimsel görüşlerin ise ancak yine bilim adamlarından başkasının okumadığı dergilerde kalmasını sağlıyorlar. Dördünün de hedefi hep aynı ve çok açık: Beğenmedikleri bir bilimsel görüş hakkında tozu toprağa katıp şüphe uyandırarak o konuda somut adım atılmasını engellemek. Farklı durumlarda benzeri ama yine de değişik yöntemlerin aynı kişilerce uygulandığını gördükçe aklıma küçükken izlediğim çizgi diziler geldi. Bu bilim adamları, her bölümde karşımıza yeni bir hain planla çıkan İskeletor gibi görünmeye başladı gözüme. Benzeri oyunlar: Şimdi ve burada Bütün bunları okurken, ister istemez aklıma geçen yıl Wikileaks sızıntısıyla ortaya çıkan entrikalar da geldi. Külebi ve Eren'in (2011) bu sızan belgeler üzerindeki incelemesinden öğreniyoruz ki Türkiye'deki genetiği değiştirilmiş organizmaların üretimine ve tüketimine yönelik görüşlerin olumsuzluğundan yakınan ABD'nin Türkiye temsilcileri, ülkelerine yolladıkları kriptolarda bu yöndeki bilim propogandasının ipuçlarını veriyor. GDO'ların yaygın kullanımını savunan bir uzmanın Türkiye'deki üniversitelerde vereceği konferanslar ve Bilim ve Teknik dergisine vereceği mülakat Amerikalı yetkililerince ayarlanmış (Şekil 2A). Dergiye bakılınca (Şekil 2B) bu uzmanın Illionis Üniversitesi'nden Prof. Bruce Chassy olduğu anlaşılıyor. Kendi laboratuvarından 1998'den bu yana araştırma makalesi yayınlamamış, üniversitesinin sitesine göre yeni doktora öğrencisi kabul etmeyen ve tüm zamanını GDO savunmasına ayırmış Chassy'nin bu akademik profili, bahsettiğim dörtlününkine çok uyuyor. Chassy'nin bu konuda ilk bakışta mantıklı yüzeysel bilimsel cevaplarla işin ardındaki ekonomik ve siyasi gerçeklere değinmediğini görüyoruz, özellikle Öztürk'ün (2011) incelemesinde. GDO'lar konusundaki bilimsel tartışma hala sürüyor. Ancak bu girişimin bu tartışmadaki yeni veri ve kararlara, özellikte aleyhte olanlara, saygı duymasını beklemek güç. İdeolojilerin pençesindeki bilim Peki bu bilim adamları bu işlere bu kadar bulaşıyorlar? Para için mi? Conway ve Oreskes işin ardında çıkarcı değil, ideolojik bir yaklaşım görüyor. Seitz, Singer, Nierenberg ve Jastrow dörtlüsünün ortak yanları aşırı bir piyasa serbestçiliği: Onlara göre piyasanın gizli eli her sorunu çözecektir ve buna en ufak bir müdahale bile hürriyet düşmanlığıdır. O kadar ki devlet sigarayı sınırlamak yerine sağlıklı sigara araştırmalarını teşvik etmelidir, yeter ki sigara içme hürriyetine halel gelmesin! Bunun gibi, piyasanın çözemiyor olduğu, devlet müdahalesi gerektiren bir sağlık veya çevre sorununun var olabileceğini kabul edemiyor, bunlardan söz edenlerin karpuz gibi dışta yeşil, içte kırmızı, yani çevreci görünümündeki gizli sosyalist olduğunu düşünüyorlar. Bu yolda önlerine bilim bile çıksa ona saldırmaktan çekinmiyorlar. Aslında ideolojik sebeplerle karşı çıktıkları siyasi düzenlemeleri, işin ardındaki bilimin anlaşılmasını önleyerek engellemeye çalışıyorlar. Eklemek gerekir ki ideolojik önyargıların bilim anlayışına etkisi sosyalist sistemde de vakiydi: Sovyetler Birliği'nde tarımcı Trofim Lısenko (Şekil 3), devlet ideolojisine uygun, ama yanlış bir biyoloji anlayışını savunmuş, böylece Stalin'in desteğini alarak bütün ülkenin tarım politikasını belirlemişti. Lısenko'ya prestijini geçmişteki olmayan mesleki başarıları değil, çiftçi bir kökenden gelmiş, eğitimsiz biri olması sağlamış, sosyalist söylemle süslü, daha bitmeden başarılı ilan edilen uyduruk deneyleri onu partide yükseltmişti. Bu saçmalıklara itiraz eden bilim insanları ise sürgünü boylamıştı. Böylece Lısenko, bilimin kamuoyundaki görüntüsünü etkilemekle kalmamış, bilimsel araştırmaların kendisine de büyük bir darbe indirmişti. Bu ideolojik tercih Sovyetler'e çok pahalıya patlamış, tarım büyük sekteye uğrayınca milyonlarca insan açlıktan ölmüştü. Başarılı bir anlatım Beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan Kuşku Tüccarları konu aldığı olayları çok büyük bir başarıyla naklediyor. Her bir konudaki bilimsel gelişmeler herkesin anlayabileceği bir şekilde aktarılmış. Bu da kuşku tüccarlarının neleri çarpıttığını veya gizlediğini çok rahatça anlamamı sağladı. Yazarlar bazı durumlarda küçük bir hayali parantez içinde bilimin nasıl işlediğini, bilimsel kuşkunun yerini, bilim adamlarının nasıl tartışarak böyle konularda uzlaşmaya vardığına da değinmişler. Bu açıklamalar hakemli bilimsel yayın sistemine gereğinden fazla önem atfediyorsa da okuyanların bilimsel süreci anlamasına katkıda bulunacaktır. Bu sebeplerle İngilizce bilenlerin okumasını, birilerinin de Türkçeye çevirmesini temenni ettiğim bir kitap, Kuşku Tüccarları..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/100-yil-donumunde-kaptan-scottun-antarktika-macerasi.html", "text": "Bundan yüzyıl önce, Robert Scott ve dört meslektaşı Güney Kutbu'na yaptıkları talihsiz bir keşif yolculuğu sırasında öldüler. Christopher Riley, Antarktika'ya özgü uç koşulların insan vücudundaki etkilerini anlamamıza yarayan bilimsel süreçleri inceliyor ve bir araya geldiklerinde Scott ve beraberindeki ekibinin ölümüne neden olan bu koşulları gün ışığına çıkarıyor. 1912 yılında, Antarktika kıtasına olan ilgisizliğimiz, böyle bir yerdeki uç iklim koşullarının insan vücuduna olası etkilerine olan ilgisizliğimizle bir yarış halindeydi. İnsan ruhunun güçlükleri alt ettiği ve gezegenleri keşfetmeye giriştiği bu keşif gezileri çağında, insan vücudunun fiziksel kısıtları, üzerinde çok da düşünülen ve kabul gören konular değildi. O günlerde, Scott gibi maceraperest adamların bilime duydukları güven, bilmedikleri şeylerin kendilerine zarar veremeyeceği yolunda olan inançlarıyla perçinlenmişti. Bu sarsılmaz iyimserlik, genelde Viktorya dönem keşiflerinin temel kaynağını oluşturuyordu ve beraberinde biraz da iyi şans olduğunda genelde keşifleri zaferle sonuçlanıyordu. Ancak şans kaşiflerin yanında olmadığında, korkunç sonuçlara da yol açabiliyordu. Soğuk Scott, kendinden önceki kutup kaşifleri gibi, aylar boyunca soğuk bir ortamda kalmanın sonunda insan vücudunda bazı adaptasyonlara neden olacağına, bu adaptasyonların da insanların hayatta kalmalarını kolaylaştıracağına inanıyordu. Gerçek şu ki insanlar homeotermik canlılardır ve dondurucu soğuk yerine daha ılıman iklimlerde yaşamak üzere evrimleşmişlerdir. Soğuğa karşı olan en temel adaptasyonumuz olan ve kol ve bacaklarımıza giden kanı azaltmaya yarayan damar büzüşmesi, sadece ilave bir kat giysinin bize verebileceği kadar bir ısıl koruma sağlar. İronik olanı, damar büzüşmesi yoluyla sağladığımız bu koruma, bizi soğuk ısırığına karşı da savunmasız kılar. Soğuk ısırığı sırasında, hücrelerimizin içindeki sıvı donarak buz kristalleri haline gelir ve bu kristaller hücrelerde geri döndürülemeyen hasarlara neden olur. Scott ve ekibi, kutup bölgesinden dönerken -40 C'lik soğuk bir havayla karşılaştılar ve hepsi soğuk ısırığının kurbanı oldular. Aslında, Antarktika yaylasında bu denli soğuk havaların çok nadir olduğunu biliyoruz. 30 yıl boyunca yapılan meteorolojik ölçümler, Scott'un Güney Kutbu'na gitmeye çalıştığı mevsimlerde Antarktika'daki hava sıcaklığının ortalama 25 C civarında olduğunu gösteriyor. Scott'un deneyimlediği kadar soğuk günler ancak on yılda bir görülüyorlar, on yıldan dokuzunda hava sıcaklığı hayatta kalmaya çok daha elverişli. Ancak ne büyük şanssızlık ki 1912 yılı çok soğuk bir yıldı ve -40 C sadece soğuk ısırığı riskini artırmakla kalmıyor, aynı zamanda kayakların altındaki karların erimemesi nedeniyle kızakla kaymayı da imkansız hale getiriyordu. Bu durumda kaşifler, kızaklarını çekmek zorunda kalmışlar ve bu nedenle olması gerekenden çok daha fazla enerji harcamışlardı. Bu sıradışı hava sıcaklığı bölgedeki hava basıncını da artırmış ve bu artan basınç normalde yüksek yaylalardan sahile doğru esen rüzgarı da engellemişti. Normalde, bu rüzgarın keşif ekibini önüne katıp daha hızlı ilerlemerini sağlaması gerekirdi. Rüzgarın yokluğu ve karın kızakla kaymaya elverişsiz derecede soğuk olması ekibin ilerlemek için fazlasıyla çabalamasına neden olmuştu, böylece hem kendilerini sıcak tutmak hem de ilerleyebilmek için çok daha fazla kalori harcamak zorunda kalmışlardı. Açlık 1912 yılında beslenme bilimi hala emekleme aşamasındaydı.Besinler ve insan vücudundaki metabolizmalarının altındaki kimyasal ve fiziksel etkiler hakkında çok az şey biliniyordu. Ancak ana besin gruplarının sağladığı enerji miktarı 20. yüzyılın başlarında ölçümlenmişti, bu nedenle Scott'un yağın kalori değeri hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Ancak bu bilgiye rağmen, tıka basa dolu 100 kg ağırlığındaki bir kızağı buz üzerinde itmeye çalışmak gibi öngörülmeyen aktivitelerin vücutta doğuracağı artmış kalori ihtiyacı tam olarak hesaplanmamıştı. Bu hesap, Scott'dan yaklaşık 80 yıl sonra Dr. Mike Stroud ve Sir Ranulph Fiennes 1992-1993 yıllarında Antarktikayı yürüyerek kat etmeye kalkıştıklarında yapılacaktı. Stroud ve Fiennes, bu yürüyüş sırasında kişi başına günde 7000 kcal harcadılar, yokuş yukarı çıktıkları günlerde bu rakam 11.000 kcal'ı bulmuştu. Bu rakamlara karşılık, Scott'un ekibinin günlük porsiyonlarının kalori değeri sadece 4.400 kcal idi, yani kilo vermelerini önleyecek miktarın %60'ından daha azdı. Scott hesaplamalarını yaşadığı dönemde elinde bulunan en iyi veriler üzerinden yapmıştı, bu veriler ise Ernest Shackleton tarafından 1908 yılında yapılmış bir Antarktika keşif gezisinden geliyordu. Fizyolojist Lewis Halsey ve Mike Stroud'a göre, kalori alımındaki böyle bir eksiklik, ekip üyelerinin vücut ağırlığında haftada yaklaşık 1.5 kg kayba neden olmuş olmalı. Stroud, Güçlüler hayatta kalır isimli kitabında, bir insanın kayda değer şekilde güçten düşmeksizin vücut ağırlığının en çok %15'ini kaybedebileceğini belirtiyor. Arama ekibinin kayıtlarına göre, Scott öldüğünde vücut ağırlığının %40'ını kaybetmişti. Bu denli çarpıcı bir kaybın kalori eksikliğine ilaveten bir diğer nedeni de o yıllarda metabolizma ile ilgili çok temel bir yanlış anlaşılma idi. 20. yüzyılın başlarında, kasların egzersiz sırasında kasılmaları sonucunda kütlelerinin bir kısmını kaybettiklerine inanılıyordu. Bu nedenle, bu tip bir keşif seyahati için yağ yerine proteince zengin bir diyet önerilmişti. Bu öneri sonucunda erzaklarda ekip üyelerinin esas ihtiyacı olan yağ kısıtlanarak protein miktarı artırılmış ve bu da öğünlerdeki kalori miktarının ekip üyelerinin keşif sırasında yapacağı fiziksel aktiviteler için gerekli olacak kalori miktarının altına düşmesine neden olmuştu. Bugün artık yoğun fiziksel aktivite sırasında ilk üç saat içinde vücuttaki hazır glikoz depolarının tükendiğini biliyoruz. Bu sürenin sonunda , vücut karbonhidrat ve yağlardan enerji elde etmeye başlıyor. Vücuttaki proteinler, yani kas dokusu, ancak yağ ve karbonhidrat depoları bitince glikoza çevrilip enerji üretiminde kullanılıyorlar. Bir gram yağ yakıldığında 9 kalori enerji ortaya çıkarken, bir gram karbonhidrat veya protein yakıldığında sadece 4 kalori enerji ortaya çıkıyor. Olası kalori eksikliğinin önüne geçmek için bu bilgiler ışığında hazırlanan modern Antarktik diyetler oldukça yağdan zengin. Stroud ve Fiennes, 1992-1993 yıllarında teknolojik destek olmadan insan gücüyle yaptıkları Antarktika yürüyüşünde, kaslarını koruyacak yüksek enerjili bir diyet uyguladılar. Diyetlerinin %57'sini yağ, %35'i karbonhidrat ve sadece %8'i proteinden oluşuyordu. Bu yüksek enerjili diyete rağmen, harcadıkları günlük kalori, besinle aldıklarının üzerine çıktı ve her biri yaklaşık 20 kg kaybetti, seyahat sırasında ortaya çıkan kas dokusu kaybı nedeniyle de fiziksel kondisyonlarında %20 düşüş ortaya çıktı. Stroud ve Fiennes'in diyetinin aksine, Scott'un porsiyonları sadece %24 yağ, %29 protein ve %47 karbonhidrat içeriyordu. Bu oranlarla, Scott ve ekibinin attıkları her adımda kilo vermiş olması ve sonunda aşırı derece zayıflamaları çok da şaşırtıcı bir durum değil. Ekip üyeleri zayıfladıkça, vücut sıcaklıklarını sabit tutabilmek için daha çok çabalayacak ve hipotermiye daha da meyilli hale geleceklerdi. Bu diyete devam ettikleri sürece vücutlarındaki yağ ve protein depoları tamamen boşalacak ve artık hayati organları metaboliza etmeye başlayacaklardı. Bu durum nedeniyle kısa zaman içinde fizyolojik fonksiyonları bozulacak, kalp ve damar sistemi kapasitelerinde azalma, ve metabolizma hızlarında yavaşlama meydana gelecekti. Yavaşlayan metabolizma nedeniyle ısı üretimi mekanizmaları iyice bozulacak, bu yokuş aşağı süreç önce ciddi hipotermiye neden olacak ve ardından da ölümle son bulacaktı. İskorbüt C Vitamini Eksikliği Günümüzde raflarda sıra sıra gördüğümüz multi-vitamin tabletleri satan dükkanlar, vitaminlerin beslenmemizde ne kadar önemli bir rol oynadığını unutmamıza neden oluyor. Ancak Scott, vitaminlerin öneminin bilinmediği bir çağda yaşıyordu. Evindeki beslenmesi sağlıklı bir yaşam sürdürmesini sağlayacak kadar vitamin içeriyor olmasına rağmen, yolculuk için hazırladığı yiyecekler sağlıklı olmasını sağlayacak hayati mikrobesinlerinden yoksundu. Örneğin, o yıllarda uzun süreli seyahat edenlerin bir hastalığı olan C vitamini eksikliği yani skorbütün, besinlerin saklandıkları kaplardan yayılan zehirler yüzünden ortaya çıktığı sanılıyordu. Hatta bazıları, skorbütün bulaşıcı bakteriyel bir hastalık olabileceğine inanıyorlardı. Skorbütün en belli başlı belirtisi küçük damarların çeperlerindeki bozulma ve yara iyileşmesindeki gecikmeydi. Daha ileri vakalarda vücudun farklı yerlerinde iç kanamalar, hatta beyin kanaması görülebiliyordu. Sebze, taze meyve ve et gibi belirli başlı yiyeceklerin bu belirtileri iyileştirdiği biliniyordu. Ancak karanlık, soğuk ve yoğun bedensel aktivitenin de kötü beslenmenin yanı sıra skorbütün nedenlerinden olduğu sanılıyordu. Ne yazık ki ekibin bakterileri öldürmek için erzaklarını pastörize etmesi çok ciddi bir soruna neden olmuştu: Pastörizasyon işlemi sırasında skorbüt olmalarını engelleyecek tek şeyi de imha etmişlerdi: C vitaminini. Diğer vitaminlerin aksine, insan vücudu C vitamini sentezleyemez. Vücudumuz en çok 12 hafta boyunca C vitaminini askorbik asit olarak depolayabilir. Bu süre, Scott'un kutup noktasından geri dönüş yolculuğu ile aynı uzunluktaydı. Artık, C vitamininin bağ dokumuzun yapı taşı olan kollajen sentezi için hayati öneme sahip olduğunu biliyoruz. Kollajen eksikliğinde, deri, yara ve tendonların gelişimi bozulur, iyileşmeleri yavaşlar. Eksiklikten muzdarip olan kişilerin kasları -ki buna kalp kasları da dahil- zayıflar. Her ne kadar Dr. Edward Wilson'un günlükleri bu belirtilerden bahsetmemiş olsa da belirtilerin açlıktan kaynaklanan güçten düşmeden ayırdedilememiş olması mümkün. Bugün, skorbüt hastalığının ekibin güçten düşmesine büyük katkısı olduğunu düşünüyoruz. Gerçekten de ekibin çelimsiz vücutları yaklaşık 8 ay sonra bulunduğunda Astubay Edgar Ewans'ın cildinde iyileşmemiş yaralar mevcuttu, burnu çürümüştü ve ellerinde iltihaplı yaralar açılmıştı. Yükseklik Deniz seviyesinin 3000 metre yukarısındaki kutup yaylalarındaki havanın oksijen miktarı deniz seviyesine göre %30 daha azdır. Bugün, yüksekliğin insan vücuduna etkisi hakkında bildiklerimizin çoğunu son 50 yılda öğrendik. Scott bunların hiçbirini bilmiyordu. Soğuk ortamlara uyum sağlayamamızın aksine, vücudumuz düşük oksijen seviyesine kolaylıkla adapte olabilir. Önce hücre solunumumuzun verimliliğini artırırız, birkaç hafta içinde de kırmızı kan hücrelerimizin sayısını ve hemoglobin konsantrasyonunu yükselterek damarlarımızın oksijen taşıma kapasitesini artırabiliriz. 2007 yılında, Londra Universitesi'nde çalışan Dr. Daniel Martin, Everest'in tepesinde, yüksek irtifalarda kandaki oksijen miktarını ölçen bir deney yaptı. Everest dağının en yüksek zirvesinde atar damar kanında oksijen miktarı ölçülen Daniel, şimdiye kadarki bilinen en düşük kan oksijen seviyesini kayda geçirdi. Yaptığı bu deney, Gümüş Kulübe adıyla anılan ve 1960'lardan beri Akut Dağ Hastalığı 'nı anlamak için yapılan deneylerin son aşamasıydı. Bu deneyler gösterdi ki insan vücudu yüksek irtifaya hızla uyum sağlayacak fizyolojik değişimler gösterme kapasitesine sahip olsa da düşük basınçlı oksijene maruz kalmanın yine de istenmeyen ciddi fizyolojik etkileri mevcut. ADH'nin belirtileri arasında baş ağrısı, iştahsızlık, bulantı, kusma, baş dönmesi ve uykuda düzensiz nefes alma var. Kaşiflerin günlüklerinde bu belirtileri deneyimlediklerine dair notlar var. Bu deneyim, kesinlikle fiziksel anlamda çöküşlerini hızlandırmış, psikolojik durumlarının bozulmasını hızlandırmış ve iyileşmelerini engellemiş olmalı. Ancak, ADH'nın bugünkü kadar detaylı bilinmemesi nedeniyle Scott'un ekibinin bu durumun zaten bozulmaya başlamış fiziksel ve mental durumlarına olan etkisinin farkında olması ya da sürekli sıvı alımı ile ADH'yi tedavi etmeleri mümkün değildi. Peki bunlara değdi mi? Bu ekibin 1912 sonbaharında, Antarktika yaylasında geçirdikleri 50 gün boyunca çektikleri acılar günlüklerinin her sayfasına kazınmış durumda. Ancak çektikleri acılara rağmen, önceden yaptıkları programa uyarak kutup yolculuklarına devam ettiler, 7 Şubat'ta Mt. Buckley'den 14 kg kaya örneği toplamak ve bunların kaydını tutmak için durakladılar. Bu örnekleri toplamak, yaptıkları keşif gezisinin ana hedefiydi ve onları taşımanın getirdiği ilave yüke rağmen, ekibin bu keşif gezisini bilimsel veri toplamak için yaptığına olan inancı tamdı. İlerleyen haftalarda başlarına gelenlere rağmen, bir arama ekibi daha sonra topladıkları örnekleri bulacaktı ve ekip üyeleri boşu boşuna ölmemiş olacaklardı. Verdikleri moladan on gün sonra, bir süredir sürekli tökezlemeye başlamış olan Astsubay Evans tekrar düştü, yolculuktan zaten yeterince zayıflamış olan bedeni artık iflas etmişti ve 17 Şubat'da beyin sarsıntısı nedeniyle öldü. Evans'ın ölümü zaten kötü hava koşulları ve yetersiz besin nedeniyle morali iyice bozulmuş olan diğer ekip üyelerini çok etkilemişti ve onların da çöküşlerini hızlandırdı. O zamanlar tam nedeni anlaşılamayan ağrılı kar körlüğü bu dünyadaki son günlerini inanılmaz ızdıraplı hale getirmişti. Durumu diğer ekip üyelerinden daha hızlı bozulan kaptan Lawrence Oates, 16 Mart sabahı çadırından çıkıp yürümeye başladı ve bir kar fırtınası içinde kayboldu, vücudu asla bulunamadı. Scott, Bowers ve Wilson bir sonraki erzak depolarına kadar gitmeye çalıştılar, ancak bir fırtına nedeniyle duraklamak zorunda kaldılar ve fırtına geçene dek çadırlarına sığındılar. 800 millik dönüş yolculuğunu bitirip son erzak depolarına ulaşmaya sadece 11 mil yolları kalmıştı. Ancak tarih 29 Mayıs olduğunda fırtına hala dinmemişti, tüm enerjileri ve yemekleri son şansları ile birlikte tükenmişti. Scott'un son günlük yazısı şöyle diyor: Sonuna kadar dayanacağız, ama elbette ki gün geçtikçe daha çok güçten düşüyoruz, sonumuz çok uzakta olamaz. Yazık, ama artık daha fazla yazamayacağım.... Tanrı adına ailelerimize iyi bakın. Sekiz ay sonra bir arama ekibi Scott ve kalan iki ekip üyesinin cesetlerini çadırlarının içinde buldu. Donmuş bedenlerinin yanında topladıkları fosiller, tuttukları hava durumu kayıtları, çeşitli notlar ve Scott tarafından çekilmiş fotoğraflar vardı. Seyahatleri boyunca, karşılaştıkları korkunç sona kadar araştırma ve keşif amaçlarından sapmamışlardı. Antarktika'ya 45 yıl boyunca kimse gitmedi. Ancak Scott'un 1912'de yaptığı Güney Kutbu gezisinde toplanan veriler buzul bilimi, jeofizik, oşinografik akıntılar ve Dünya'nın manyetik alanları ile ilgili çalışmaları yıllarca besledi. Scott'un cesedinin hemen yanında bulunan fosillerden biri Glossopteris indica idi: 250 milyon yıllık, soyu tükenmiş bir tür huş ağacı. Bu ağacın Antarktika'da bulunması, tüm güney kıtalarının bir zamanlar birleşik olduğunu kesin olarak kanıtladı. Bu, kayan kıtalar teorisini destekleyen çok önemli bir veriydi ve gezegenimizi jeolojik olarak anlama sürecimizdeki çok önemli bir zinciri tamamlamıştı. Bu veriyi insanlığa sunmak, Güney Kutbu'na ilk varan kişi olmaktan çok daha büyük bir ödüldü, hatta uğrunda ölmeye değecek kadar büyük..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/antikorlar-mutasyonlara-hic-bu-kadar-ihtiyac-duyulmamisti.html", "text": "İnsanoğlu tarihi boyunca hastalıklardan pek çok sıkıntı çektiği gibi, hala bu sıkıntıları aşmak için yollar aramakta. Kimi zaman ciddi enfeksiyonlar, kimi zamanda basit enfeksiyonlar geçirsek de, hepimiz hemfikiriz ki; hastalıklar can sıkıcıdır! Peki bizim için can sıkıcı bu sürece sebep olan virüsler ve bakteriler gibi dış etmenleri vücudumuz nasıl önce nasıl tanıyor ve nasıl hafızasında tutuyor? Hastalıklar konusunda büyük bir avantajımız var ki, geçirdiğimiz bir hastalığa genelde tekrar yakalanmıyoruz. Bu görevi üstlenen kazanılmış bağışıklık sistemi elemanları, görevlerini şaşırtıcı bir teknikle yerine getiriyor ve bizi aynı hastalığa tekrar yakalanmaktan koruyor. Gelin, bunun için önce bağışıklık sistemimizin kısaca nasıl çalıştığını tekrar hatırlayıp, bu ajanların lenfositler üzerinde gerçekleştirilen genetik rekombinasyonlarla nasıl tanındığına ve bunun hayati önemine bir bakalım. Vücudumuz ile dışarıdan gelen tehditlerin ilk karşılaşması ilk olarak deri ve ağız-burun açıklıklarımızın iç yüzeyini örten mukoza zarlarında gerçekleşir. Bu yapılarımız da koruma için özelleşmiş salgılar üretir. Normal koşullarda; yaralanma ve benzeri bir durum yoksa, buralardan vücudumuza mikropların girmesi bir hayli zordur. Fakat tabii ki bu her zaman işe yaramamakta ve bu ilk savunma hattından içeriye mikroplar girmekte. İşte bu noktadan sonra bağışıklık sistemimiz devreye girer ve bu ilk savunma hattını aşan mikroplara karşı amansız savaşına başlar. Öncelikli olarak mikropların girdiği bölgedeki vücut hücreleri çeşitli moleküller salgılayarak o bölgede bir yangı oluşmasını ve bölgedeki kılcal kan damarlarının genişleyerek daha fazla geçirgenlik kazanmalarını sağlar. Ayrıca yaralı bölgedeki kan damarları yine bazı molekülleri salgılayarak fagositik akyuvarların bölgeye çağırılmasında rol oynar. Böylece alarm verilen bölgeye akyuvarlarımız hızla ulaşır. Dışarıdan gelen mikropların dış yapılarında bulunan çeşitli proteinleri tanıma özelliğine sahip ve fagositoz yapabilen akyuvarlarımız sayısını arttırır tanıdığı bütün davetsiz misafirleri yutmaya başlar. Bağışıklık sistemimizin bu kısmı çok özelleşmiş tanıma sistemleri kullanılmadığı için ve sonradan kazanılan tanıma sistemleri olmadığı için kalıtsal bağışıklık sistemi olarak adlandırılır. Peki, buraya kadar kısaca gözden geçirdiğimiz kalıtsal bağışıklık sistemimizin gözünden kaçan ya da bu savunma sisteminin yok etmekte zorlandığı mikroplar yok mu? Tabii ki var. Peki bunları kim, nasıl tanıyor? İşte asıl soruya şimdi geldik. Bildiğimiz gibi kanımızda fagositoz yapan akyuvarlar dışında başka akyuvar tipleri de var. Bu akyuvar tiplerinden biri; T hücrelerini, NK hücrelerini ve B hücrelerini kapsayan lenfositlerdir. Lenfositler; diğer kan hücreleri gibi fetusun kemik iliğindeki ya da karaciğerindeki pluripotent denilen kök hücrelerinden oluşur ve gelişimlerini tamamladıkları yere göre işlev kazanarak T veya B hücreleri olarak adlandırılırlar. Bu lenfositler edinilmiş bağışıklık sistemimizin yapı taşlarını oluşturular. Burada ele alıp inceleyeceğimiz temel lenfosit B hücreleri olacak. B hücrelerinin dış yüzeyinde yabancı yapıları tanıyan ve onlara bağlanan 'antikor' olarak adlandırdığımız glikoprotein yapılar vardır. Bu antikorlar immunoglobulinler olarak da adlandırılır. Tipik bir antikor molekülü Y şeklinde bir yapıdadır ve 4 polipeptid zincirinden oluşur. İç taraftaki diğerine göre uzun olan zincire ağır zincir, dıştaki kısa zincirlere ise hafif zincir denir. Antikorun bu temel yapısı yabancı proteinlere bağlanmak için hayati önem taşır. Çünkü ağır ve hafif zincirin ucundaki bağlanma bölgesi 'antijen' tanıma özelliğine sahiptir. (Şekil 1) Bu özel yapılara sahip B hücreleri yoğun olarak dalakta konumlanarak kan içerisinde önüne gelen her yapıya dokunur ve antikor yapısının bağlanabildiği antijeni arar. İşte bu noktada bu antikor yapılarının hangi antijenleri tanıyabildiği çok önemlidir. Kanda dolaşan farklı antijenleri tanımak için farklı antikorlar üretmek gerekmektedir ve B hücreleri bu işte gerçekten çok ustadır! Peki nasıl? Yukarıda bahsettiğimiz antikor yapısının uç bölgelerinde tanıma bölgeleri olduğunu söylemiştik. Bu uçların sürekli ve rastgele olarak değişmesi, herhangi bir antijeni tanıma ve yakalama olasılığı yüksek antikorların üretilmesi hayati önem taşır. Tek tip üretilen antikorlardan çok fayda göremeyeceğimiz belli! B hücreleri bu çeşitliliği sağlamak için, normal vücut hücrelerinde göremeyeceğimiz bir mekanizmayla tanıma bölgelerini kodlayan, yeri ve sayısı belirli olan çok sayıdaki genleri çok farklı yerlerden ve farklı biçimlerde kesip-biçerek ortaya tamamen yeni bir DNA dizisi çıkarır! Bu kesip çıkarılan bölgeler o kadar farklı şekillerde yeniden yapılandırılır ki, ortaya çıkan olasılık şaşırtıcı düzeyde olur. Ve bu genomdan kodlanan tanıma bölgeleri bir öncekinden farklı bir yapı kazanıp, farklı antijenler tanıyabilir. (şekil 2) Normalde bütün hücrelerimizdeki DNA'ların aynı olduğunu bilirdik, değil mi? Evet ama B hücrelerin buna dahil olmadığını söylebiliriz! B hücrelerindeki bu rekombinasyonal mutasyonlar hayat kurtarıcı özelliğe sahipler. Ve B hücreleri bu rekombinasyonu özel olarak idare eden ve özellikle hata yapmaya eğilimli enzimler üretirler. Son olarak; çok farklı şekillerde dizayn edilen bu antikorlar bütün vücudumuzda devriye gezer ve antijen arar. Antijenleri bulduğu zaman ise, bir kısmı büyük bir hızla kendilerini çoğaltır ve yüzeyindeki antikorları hücre dışına salgılar. Hücre dışına çıkan antikorlar yüzeyi ile yabancı maddelere tutunur ve onları işaretleyerek etkisiz hale getirmeleri için fagositik hücrelere sunar. Aynı antikoru içeren bir kısım B hücresi ise kendini bellek hücreleri olarak ayırır ve uzun süre kanımızda kalırlar. Daha sonra aynı antijenle karşılaştığında bellek hücreleri bu antijeni tanır. Böylece vücudun erken ve hızlı tepki üretmesini sağlarlar. Önceden hastalık simülasyonları: Aşı Yukarıda son olarak sarfettiğim cümle size de bir şeyleri çağrıştırmış olmalı diye düşündüm ve bu mekanizmayı kullanarak üretilen aşılardan kısaca bahsetmek istedim. Siz de çocukken kızamık aşısı oldunuz değil mi? Ya çiçek aşısı? Peki siz korkup bağıran çocuklardan mıydınız? Yoksa korktuğunu belli etmeyen, sınıfta kahraman olma umuduyla en öne atlayanlardan mı? Çocukken çok fazla kafa yormadığımız ya da anlayamadığımız aşı olayı tam olarak savunma sistemize karşılacağı tehlikeler için önceden bir uyarı ve destek niteliğinde. Aşı dediğimiz şeyin aslında kulaktan dolma da olsa 'zayıflatılmış mikrop'lar olduğunu biliyoruz hepimiz. Aslında tam olarak öyle olmasa da, temel olarak aynı etki mekanizması kullanılır. Aşı ile birlikte savunma sistemini uyarmak için sadece mikroplar verilmeyebilir. Örneğin bu mikropların salgıladığı toksik proteinler de verilebilir. Ya da hastalık yapıcı virüslerin dış yapılarında bulunan proteinler. Sonuç olarak vücdumuza giren, çok güçlü hastalık etkisi göstermeyen bu yapılar yukarıda bahsettiğimiz özel B hücreleri tarafından tanınır ve hafızaya alınır. B hücreleri artık aynı mikropların saldırısına çok hızlıca yanıt verip yok edebilecek teknik bilgiye sahiptir!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/baskasinin-sirtindan-gecinmenin-en-akademik-yolu.html", "text": "Bir bilim adamı önce okur. Sonra yine okur. Bir miktar daha okuduktan sonra bir değişiklik yapıp okumadıklarını da okur. Sonra düşünür, hipotezini kurar ve deneylerine başlar. Hipotezini destekleyen sonuçlar üretebilirse bunu yazar ve yayınlar. Hipotezi desteklenmiyorsa, ne olup bittiğini anlayabilmek için tekrar okumaya başlar. Döngü bu şekilde devam eder gider. Okumak, gerçek bir bilim adamının gerçekleştirdiği en elzem aktivitedir. Öyleyse bilim adamının okuyabilmesi için gerekli koşulların sağlanması gerekir. Bu koşullar bilimsel dergilere sınırsız erişimin sağlanması şeklinde olmak zorundadır ve bu, bilim adamının bulunduğu üniversitenin veya enstitünün kütüphanesinin sorumluluğu altındadır. Günümüzde kütüphaneler bu sorumluluğu yerine getirmekte güçlük çekiyor. Bunun sebebi, sayıları binleri bulan bilimsel dergilerin üyelik masraflarını karşılamak için büyük maddi kaynaklara ihtiyaç duymaları. Araştırmacıların hizmetine ihtiyaç duydukları zengin ve sürekli güncellenen arşivler sunulamadığı zaman bilgi paylaşımı ve dolayısıyla bilimsel ilerleme konusunda aksamalar meydana geliyor. Bu yazımda sorunun kaynağını inceleyeceğim ve çözümüne yönelik yapılabilecekleri aktaracağım. Akademik yayıncılık sektörü İlk hakemli bilimsel dergi 1665 yılında Philosophical Transactions adı altında yayınlanmaya başlanmış. Günümüzde ise 2.000 yayın evi, 23.000 dergiyle bilim, teknik ve tıp alanında yılda 1,5 milyon adet hakemlerce değerlendirilmiş makale yayınlıyor. Aşağıdaki şekilde görüleceği gibi tüm makalelerin %50'ye yakını, Elsevier, Wiley, Springer ve Taylor&Francis isimli yayınevleri tarafından piyasaya sürülüyor. Yaklaşık 19 milyar dolarlık akademik yayıncılık pazarının gelirlerinin dörtte biri bu dört büyük yayınevi tarafından paylaşılıyor. Aşağıdaki tabloda bu yayınevlerinin 2011 yılına ait gelirlerini, net karlarını ve kar marjlarını karşılaştırabilirsiniz. Zenginin malı züğürtün çenesini yorarmış. Akademik yayıncılık işinde çok para var. Bu işe bir el atmak lazım. gibi bir öneride bulunmaya niyetim yok. Amacım, bilimsel yayınlara bağımlı olan bir bilim adamı olarak bu sektörün para kazanma sistemini eleştirmek. Sisteme öyle bir kapitalist anlayış hakim ki, bilgi paylaşımına ciddi anlamda darbe vuruluyor. Fakat önce sistemin nasıl işlediğini anlayalım. Bilimsel bir makalenin yayınlanma süreci Olağan bir bilimsel makalenin yayınlanmadan önce izlediği süreç şu şekildedir: Bilim adamı makalenin taslağını hazırlar ve çalıştığı alanda makale yayınlayan bir dergiye gönderir. Derginin editörü, taslağı yayınlamaya değer bulduysa hakemlere yönlendirir. Hakemler bilgi ve tecrübelerinin ışığında taslakta sunulanları değerlendirirler ve eğer onlar da makalenin dergide yayınlanmasında sakınca görmedilerse metnin geliştirilmesi için bazı eklemeler ve değişiklikler isteyebilirler. Şu şu deneylerin de sonuçlarını ekleyin, şu şu soruya cevap bulmanız gerekiyor, kullanılan bu istatistiki yöntem yerine şunu kullanmalısınız, başlığı şu şekilde değiştirin, metinin düzenini şu şekilde ayarlayın gibi yorumları birer rapor halinde dergi editörüne yollarlar. Editör bu raporları inceler ve taslağın yazarına bildirir. Yazar gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra editöre geri döner. Eğer editör ve hakemler yapılan değişikliklerden tatmin olmuşsa basım için son ayarlamalar yapılır ve makale nihayet yayınlanır. Yayınevlerinin olağanüstü kar marjlarının kaynakları Bir makale yayınlanmadan önce, bilim adamı yaptığı çalışmanın finansmanını devlet, üniversite, araştırma enstitüsü gibi kaynaklardan sağlamıştır. Makale dergide kabul edildiği takdirde yazarın emeğinin karşılığının dergi tarafından maddi olarak ödenmesi söz konusu değildir. Aksine bazen, yazar yazarlık ücreti adı altında dergiye belli bir meblağ öder. Ayrıca dergi yayınlanmadan önce makalenin tüm telif hakları yayınevlerine devredilir. Yani yazarın, kendi yaptığı çalışmanın kendi yazdığı makalesine ulaşabilmesi için dergiye tekrar para ödemesi gerekir. Hakemler, dergi editörü tarafından benzer konularda çalışan bilim adamları arasından seçilir. Taslak yorumlaması işi onlar için bir prestij kaynağıdır. Aynı zamanda hakemler, yapılmış bir çalışmadan yayınlanmadan önce haberdar olma ayrıcalığına sahip olurlar. Fakat sağladıkları bu servis karşılığı maddi herhangi bir beklentileri yoktur. Yani bir nevi, bilgi ve tecrübelerini dergiye bağışlarlar. Bu zincirde sadece editörün maaşı dergi tarafından ödenir. Hatta bazı dergilerin editörlüğünü de bilim adamları yine maddi bir karşılık olmadan yaparlar. Kısacası akademik yayınevleri, yazarlık, hakemlik ve bazen de editörlük servislerini bedavaya getirir, üzerine bir de ücret talep eder. Yayınevleri kütüphanelere üyelik satar ki bu üyelik ücretleri bol sıfırlıdır. Örneğin Elsevier'in Biochimica et Biophysica Acta dergisinin yıllık üyelik ücreti 20.930 dolar. Dergilerin basılmış hali kütüphanelere sadece birkaç kopya halinde postayla gönderilir. Fakat kütüphaneden yararlananlar makalelere çoğunlukla internet üzerinden erişir. Yani dergilerin kağıda basılmış hali günümüzde pek de gerekli değildir. Bu sayede yayınevleri basım ve dağıtım masraflarından tasarruf eder. Ayrıca basılmış dergilere ve internet sitelerine reklam alarak da ek gelir sağlar. Müşterinin pazarlık etme kabiliyetini düşürmek için yayınevlerinin uyguladığı ilginç bir taktik ise kütüphanelere dergi paketleri sunmak. Yani kütüphane, üye olmak istediği bir dergiyle aynı pakette sunulan ama istenmeyen başka bir dergiye de üye olmak zorunda bırakılır. Dolayısıyla üyelerine geniş bir arşiv sağlamak isteyen kütüphaneler bütçelerinin büyük bir bölümünü dergilerin yayınevlerine vermek zorunda kalır. Dünyanın en geniş arşivine sahip Harvard Üniversitesi Kütüphanesi'nin dergilere ödediği para yılda 3,5 milyon dolar. Harvard zengin bir üniversite olmasına rağmen kütüphanesinin yüksek maliyetlere ve sürekli artan fiyatlara dair yakınmaları geçenlerde gazetelerde çıktı. Kaçınılmaz olarak bazı üyeliklerini iptal edeceklerini söylüyorlar. Akademisyenleri açık ulaşım imkanı sağlayan dergilere yönelmeleri konusunda teşvik ediyorlar. Harvard bile böyleyse gelişen ülkelerin üniversiteleri ne yapsın? Kullanılan işletme sistemi ve pazarlama taktiği sonucu yayınevlerinin %32-42 aralığında değişen kar marjlarına ulaşması hiç şaşırtıcı değil. Aslında her sektörün kendine özgü kar marjı olur. Örneğin parekende satıcılığın kar marjı %3-4 civarındadır ki dünyanın en yüksek gelire sahip firması Wal-Mart %3.5 kar ediyor. Yatırım maliyetleri düşük düzeyde olan yazılım firmaları nispeten yüksek kar oranlarına sahiptir. Örneğin, Facebook'unki %17 ve Google'ınki %25. Eğitim, iş dünyası ve tüketime yönelik kitap basımında dünya lideri olan Pearson yayınevinin kar marjı %10 civarında. Elsevier yetkilileri, yüksek kar oranlarını verimli çalışma prensiplerine bağlıyorlar. Hiç de haksız sayılmazlar: Yayınlanan makalelerin yazarlarına herhangi bir kaynak sağlanmaması, hakemlik ve bazen editörlük hizmetinin bedavaya getirilmesi, üstüne telif haklarının elde edilerek yüksek fiyatlara satış yapılması, günümüzde dergilerin dağıtımının internet üzerinden yapılabilmesi sonucu şirket için oldukça verimli bir işletim sisteminin ortaya çıkması kaçınılmaz! Çözüm önerileri Akademik yayıncılığın bencil düzenine karşı herkesin yapılabileceği bir şeyler var. Cambridge Üniversitesi'nden matematikçi Tim Gowers'ın önayak olduğu The Cost of Knowledge isimli, özellikle Elsevier'i hedef alan bir protesto kampanyası sürüyor. Web sitesine girerseniz imzalayabileceğiniz bir dilekçe göreceksiniz. Elsevier'de makale yayınlamayacağım, hakemlik yapmayacağım veya editör olmayacağım. diyerek imzalayabiliyorsunuz. Bu yazı yazıldığında 11.940 kişi imza atmıştı. Ama Mesela Cell bir Elsevier dergisi. Orada bir makale yayınlama fırsatım olursa boykotun arkasında duramam. derseniz sizi anlarım. Bu durumda şöyle bir öneride bulunuyorum: Beyaz Saray'ın bir uygulaması var. Herhangi bir konuda hazırlanan bir dilekçe 30 gün içinde 25.000 kişi tarafından imzalanırsa Beyaz Saray çalışanları dilekçeyi dikkate alıyorlar. İmzalamak için ABD vatandaşı olmaya gerek yok. Şu anda vergi ödeyenlerce finanse edilmiş araştırmaların makalelerine internet üzerinden ücretsiz ulaşımının sağlanması başlıklı bir dilekçe mevcut. 25.000 imzaya ulaşmak için 19 Haziran'a kadar zaman var. Bu yazı yazıldığında 4.339 imza daha gerekliydi. Sizin için küçük ama insanlık için büyük bir imza atabilirsiniz. Bugüne kadar bilimsel bilginin yayılması misyonunu üstlenen akademik yayınevleri, bilgi paylaşımın hızlandığı ve ucuzladığı günümüzde bilim adamlarının emeğini ve devlet kaynaklarını sömüren bir konumdadır. Sorun, akademik yayıncılığın kar amacı güdüyor olması değil. Sorun, adil olmayan çıkar dağılımı ve bilgiye erişimin kısıtlanması. Bu konuda bilinçli bir direniş göstermek bilimin geleceği için önem arz ediyor. Ana sayfa resmi: Flickr'da Giulia Forsythe'nin CC BY-NC-SA 2.0 izinli eserinden değiştirilerek kullanıldı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/bizi-kanser-yapan-mikroplar.html", "text": "İlerleyen tıp sayesinde bugün, eskiden pekçok insanın ölüm nedeni olan çoğu bulaşıcı hastalığı tedavi edebiliyoruz. Ancak enfeksiyonların toplam ölüm oranlarındaki etkinliği azalırken, bir başka hastalık grubu istatistiklerde onlardan boşalan yeri hızla dolduruyor: Kanser. Kanser, çoğunlukla tek bir hastalık gibi algılansa da, aslında birbirinden neden, gidişat ve tedavi yöntemleri açısından çok ciddi farklılıklar gösteren pekçok farklı hastalıklardan oluşan bir hastalık grubu. Bu hastalıkların, kanser ortak adı altında toplanmalarının nedeni, hepsinin kendi vücut hücrelerimizin anormal şekilde çoğalması ve kontrolden çıkması ile karakterize olması. Vücudumuzda trilyonlarca yaşayan hücre var. Normal hücreler büyüyor, bölünüyor ve yaşam süreleri dolduğunda da ölüyorlar. Kanser hücreleri ise bu rutinin dışına çıkıyorlar. Normal şekilde yaşantılarını sürdürmek yerine kontrolsüz olarak çoğalıyor ve yeni anormal hücrelere dönüşüyorlar, bazen bu hücreler daha sağlıklı dokulara yayılıp, oraları da işgal edebiliyorlar. Kanser hastalıklarının nedenleri çeşitli: genetik faktörler, şişmanlık, sebze ve meyve açısından yetersiz beslenme, sigara kullanımı, UV ışınlar, zararlı kimyasallar, bazı enfeksiyonlar. Belki genetik faktörlere bugün yapılabilecek çok fazla birşey yok ama, yaşam alışkanlıklarımızı değiştirerek düzenli spor yapıp, dengeli beslenip, güneşten korunup sigarayı bırakırsak kanserlerin %30 gibi önemli bir oranda korunmak mümkün. Çeşitli virüs ve bakterilerin neden olduğu kanser vakaları ise, engelleyebileceğimiz bir başka grup. Dünya çapında yapılan bir çalışmaya göre, 2008 yılında ortaya çıkan 12.7 milyon kanser vakasının, 2 milyonunun enfeksiyona bağlı kanserler olduğu saptanmış. Bu enfeksiyonların başında da mide ülseri nedeni olan Helicobacter pylori bakterisi, hepatit virüsleri HBV ve HCV, ve genital siğil virüsü olan HPV geliyor. Virüsler ve diğer enfeksiyon etmenleri, iki mekanizma ile kanser oluşumuna neden oluyorlar. Direkt onkojenik mekanizma dediğimiz durumda, virüsler ya hücrelerdeki mevcut onkojenik genleri aktive ediyor ya da kendi genetik materyallerini hücreye aktararak yeni onkojenik odaklar yaratıyorlar. Bu genler aktive olduğunda hücreler kontrolsüz olarak bölünmeye başlıyor ve kanser ortaya çıkıyor. Enfeksiyon etmenlerinin kansere neden olduğu bir diğer mekanizma ise kronik enfeksiyon hali. Sürekli enfeksiyon vücutta yangısal süreçlerin aktif hale gelmesine neden oluyor. Yangısal süreçler uzun süreler, yıllar boyunca devam ettiğine hücreler kendilerini tamir edebilmek için normalden daha hızlı çoğalmaya başlıyorlar. Bu hızlı çoğalma, mutasyona uğramış hücre sayısını artırıyor ve mutant hücrelerin kontrolden çıkan kanser hücrelerine dönüşmesine neden olabiliyor. Lancet Oncology dergisinde, 8 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan çalışmayı yürüten ekibin başı Dr. Catherine de Martel bu kanserleri engellemenin oldukça mümkün olduğunu belirtiyor: Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için uyguladığımız aşılama, antiviral ve antibiyotik tedavisi, enjektör ve benzeri malzemelerin uygun şekilde sterilize edilmesi gibi basit koruyucu hekimlik yöntemleri, dünya üzerindeki kanser hastalığının getirdiği yükü önemli azaltarak, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. Enfeksiyona bağlı kanserler Çalışmaya göre, enfeksiyona bağlı kanserler, gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelerden üç kat daha fazla görülüyor. Çalışmayı yürüten bilim adamları, 2008 yılında her altı kanser vakasından birinin ( %16) enfeksiyonlara bağlı ortaya çıktığını belirtiyorlar. Bu rakam gelişmekte olan ülkelerden %22.9 iken, gelişmiş ülkelerde %7.4. En düşük enfeksiyona bağlı kanser oranı Avusturalya'da görülürken (%3.3), en yüksek oran %32.7 ile Aşağı-Sahara Afrika'sında. Rahim ağzı kanseri, kadınlarda enfeksiyonlara bağlı gelişen kanserlerin %50'sini oluşturuyor. Erkeklerde en sık görülen enfeksiyon kökenli kanser ise tüm enfeksiyona bağlı kanserlerin %80'i olan mide ve karaciğer kanserleri. de Martel ve çalışma arkadaşları, dünya çapında yaptıkları araştırmada pekçok kaynaktan gelen verileri topladılar, dünyanın sekiz bölgesindeki halk sağlığı istatistikleri ve 184 ülkedeki 27 tür kanser ile ilgili verileri içeren Küresel Kanser İstatistikleri 'dan edindikleri sağlık verilerini birleştirip sistematik olarak analiz ettiler. Çalışmaya dahil edilen kanser türleri ve bu kanserlere neden olan enfeksiyon etmenleri şunlar: |Kanser Türü |Neden olan enfeksiyon etmeni |Mide |Helicobacter pylori |Karaciğer |HBV, HCV, Opisthorchis viverrini, Clonorchis sinensis |Rahim ağzı |HPV |Anogenital |HPV |Burun boşluğu ve geniz |Epstein-Barr virus |Ağız boşluğu ve gırtlak |HPV |Kaposi Sarkomu |Human herpes virüsü tip 8 |Non-Hodgkin Lenfoma |H pylori, EBV , HCV, İnsan T-cell lenfotrofik virüsü tip 1 |Hodgkin Lenfoma |EBV |Mesane |Schistosoma haematobium Masrafları, Finovi ve Bill & Melinda Gates Vakfı tarafından karşılanan çalışma ile ilgili görüşlerini dile getiren Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Fakültesi öğretim üyesi Dr. Goodarz Danaei, enfeksiyona bağlı ortaya çıkan kanserlerin epidemiyolojik anlamdaki önemini vurguladı: Bu kanserler, tüm kanser ölümlerinin %16'sını oluşturuyor. Bu, oldukça büyük bir rakam. Bu hastalıkların çoğu için elimizde koruyucu aşılar mevcut. Kanserden ölüm oranlarını azaltmak için, özellikle bu oranların yüksek olduğu ülkelerde etkin aşılama çalışmaları yürütülmesi öncelikli hedef olmalı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/canli-taklitci-robotlar-03-gokyuzunun-hakimleri.html", "text": "Doğadaki canlılardan esinlenilerek şekillendirilen robotlar serimizin 3. ayağında gökyüzüne yükseliyoruz. Önceki yazılarımızda denizlerde yüzen ve duvarlara tırmanan robotları incelemiştik. Canlı-taklitçi robotların en şaşırtıcı ve etkileyici örneklerinden birine sıra geldi. Uçan canlılardan ilham alınan ve Ata'mızın da çok doğru öngördüğü gibi, istikbali göklerde arayan robotları inceleyeceğiz. Uçan canlılar Öncelikle uçan canlılar dediğimiz zaman kendi yetileri doğrultusunda bulundukları herhangi bir yerden havalanıp istedikleri yere uçup istedikleri yere tekrar konabilen canlıları kastediyoruz. Bu gruba giren canlılar böcekler, kuşlar, teruzorlar ve yarasalar . Bunların dışında doğada uçan ismini almasına karşın sadece havada süzülebilen bir çok hayvan mevcut, örneğin uçan balık, uçan yılan, uçan sincap, uçan kurbağa vs. Bu hayvanların uçabilme prensipleri, potansiyel enerjilerini veya kinetik enerjilerini aerodinamik vücut yapıları sayesinde, havada süzülerek yol katetme amacıyla kullanabilmelerine dayalı. Buna karşılık kanatlarını çırparak uçan ilk gruptaki canlılar biyomekanik özelliklerini yerçekimine karşı gelebilmek için kullanıyorlar. Uçmanın biyomekaniğini kavrayabilmek için önce havanın da bir akışkan olduğunu anlamamız gerekli. Sadece sıvılar değil, gazlar da akışkandır. Temel olarak üç önemli kuvvet çerçevesinde şekil değiştirirler ve içlerinde bulunan katı cisimlerin yer değiştirmesini sağlarlar. Çok kısaca bahsetmek için basit örnekler vererek anlatacağım: - Sürüklenme: Havanın akış yönüne ters yöndeki kuvvet. Rüzgarlı havada, rüzgarın tersi yönüne doğru ilerlemeye çalıştığınızda hissettiğiniz kuvvettir. - Taşıma: Sürüklenmeye dik yönde olan, genellikle de hayvanın ağırlık kuvvetinin tersi yönde olan kuvvettir. Bu kuvvet eğer hayvanın kanatları genişse, hayvan hızlı hareket ediyorsa ve havanın viskozitesi ve yoğunluğu daha fazlaysa büyür. - İtki: Hayvanın uçuş yönüyle aynı yöne doğru, yani sürüklenmenin tersi yönde uygulanan kuvvettir. Uçaklarda motor tarafından sağlanan basınçlı egzoz itme kuuvvetine tam ters yönde, uçağın ileriye doğru gitmesini sağlayan kuvvet buna bir örnektir. Bu kuvvet sadece kanat çırpan hayvanlarda gözlenir, süzülen hayvanlarda gözlenmez. Kanatlarını 8 rakamı şeklinde çırpan bir kuş yarattığı girdaptan ötürü kendisini ileri doğru atılmış bulacaktır. Aynı hareketin defalarca tekrarı, kuşun ileri doğru mesafe katetmesini sağlar. Uçmak için uygulanan hayvan stratejileri Gerçek uçma yetisine sahip hayvanlar nasıl uçar? Yani sürükleme, taşıma ve itki kuvvetlerini nasıl kullanırlar? - Öncelikle sürüklenme kuvvetlerini minimize etmeye çalışırlar. Kendilerini havanın akış yönüne ve hızına bırakırlar ve sürüklenme kuvvetine karşı gelmeye çalışarak boş yere enerji harcamaktan kaçınırlar. Ayrıca yüzey alanlarını ufaltarak bu kuvveti azaltmaya çalışırlar. Bu kuvvet uçuş sırasında her daim etkindir, ancak hayvan yavaşlamaya veya konmaya çalıştığı sürece faydalıdır da. Bu sebeple iniş yapmak isteyen kuşların kanatlarını olabildiğince geniş açtıklarını gözlemlemişsinizdir. - Taşıma kuvveti, canlının havada kalabilmesi için son derece önemlidir. Eğer bu kuvvet olmazsa, her cisim gibi kendisini yerçekimine yenik düşmüş bir şekilde yerde buluverir. Vücut ağırlığının azalması önemlidir. Kanatların hızlı çırpılması ve geniş kanat açıklığı, kaldırma kuvvetini artırarcaktır. - İtki gücü olmadığı sürece sürüklenme gücü hayvanı yavaşlatacak ve bu sayede de kaldırma kuvveti yeterli boyutlara ulaşmadığından hayvan yere inecektir. Uçakların inmeye yakın zamanlarda hız kesmelerinin sebebi de işte budur. Kuvvetli kaslara sahip kuşların daha çok çekiş gücü sağladığı söylenebilir. Bu sebeple çoğu yırtıcı kuş, kuvvetli kaslara sahiptir. Peki ya canlı-taklitçi robot dünyasında uçma prensipleri nasıl uygulanıyor? Böcekopter Böcekopter (Şekil 1) olarak da adlandırılan uçan böcek robotların ilk örneği, CIA'in araştırma ve geliştirme departmanı tarafından 1970'lerde bir insansız hava aracı olarak tasarlandı. Bir yusufçuğun kopyası şeklinde tasarlandığı için kolayca kamufle olabiliyordu. Soğuk savaş döneminde ivme kazanan minyatür düzenekler kullanarak bilgi toplama furyasının bir devamı niteliğindeydi. Normalde kullanılan gizli kamera ve mikrofon düzeneklerini bir seviye daha ileri götürüp, onlara hareket kazandırmak amacıyla kullanılan bu robotlar bir nevi günümüz insansız hava araçlarının da ataları sayılabilir. Bahsi geçen böcekopter, robotun kanatlarını çırpması için yetecek büyüklükte bir motora sahipti . Az bir miktar benzin ile hareket eden bu robot, arkasından çıkardığı egzoz gazını da daha kuvvetli bir itiş gücü sağlamak için kullanıyordu. Rüzgardan çok etkileniyor olması en büyük dezavantajıydı. Projeyle ilgili birkaç enteresan detay daha vermek gerekirse, robotun lazer güdümlü kontrol ediliyor olması ve motorunun ve kanat çırpma sisteminin bir saatçi tarafından tasarlanmış olmasıydı. Nano Hummingbird AeroVironment adlı şirketle kontrol edilebilir bir gözetleme robotu yapma konusunda anlaşmaya varan Amerikan Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı , gerçek boyutlu, üstelik gerçeğinden ayırt edebilmenin çok güç olduğu bir sinek kuşu yapılmasını istedi. Bu robot yapılırken dikkat edilmesi gereken hususları da şöyle belirledi : - İki metre çaplı bir küre içerisinde nokta atışı yapılacak keskinlikte hareketler sergilemesi - 8 dakika boyunca dış güç kaynağı kullanmadan havada asılı kalması - Havada asılı kalınan uçuştan, 18km/s hızla bir yöne doğru yapılan uçuşa geçiş yapabilmesi - Rüzgardan çok az etkilenmesi - Normal bir kapıdan kapalı alanlara ve açık alanlara rahatlıkla geçiş yapabilmesi - Kapalı alanlarda bir pilot tarafından sadece canlı video görüntülerine bakılarak veya dinlenilerek kontol edilebilmesi - Asılı kalma ve yönelimli uçuşları bir kuş edasıyla sürdürmesi. 2009 Temmuz'unda ilk kez testlerine başlanan bu robot, 2011 yılında istenilen seviye gelebildi. Nano Sinek Kuşu (Nano Hummingbird, Şekil 2) adı verilen bu robot gerçek sinek kuşlarından daha gürültülü olmasına karşın, kesinlikle bir gözetleme robotu izlenimi uyandırmıyor. Diğer bir kabiliyeti olan kendi çevresinde 360 derecelik bir döngü yapabiliyor olması. Robotun ağırlığı sadece 19 gram, kanat genişliği 16 santimetre ve gerçekten de DARPA'ya söz verildiği gibi saatte 18 kilometre hız yaparak 10 dakika havada kalabiliyor. Kanatlarını tahrik ve dümen amaçlı kullanarak istediği yöne uçabiliyor ve bir helikopter gibi kendi ekseni çeevresinde rahatlıkla dönebiliyor. Üstelik robot otonom, yani kendi kendisini kontrol ederek de çalışabiliyor. Aşağıda robotun üretim sürecini anlatan ve son olarak da insan tarafından kumanda edilirken çevreyle ilgili görüntü ispiyonluğu yaptığı bir video var: Her ne kadar prototip olsa da, tüm işlevselliğiyle karşımızda rüştünü ispat etmiş bir teknolojiyi gördük. Bu teknolojinin geleceğini sorgulayacak olursak, şaşkınlıkla alkışlamamamız mı yoksa korkmamız mı gerektiği konusunda karar sizin. Ancak gelecek on yıl içerisinde bu robotun daha da ufalacağını ve eninde sonunda küçüklüğünden dolayı insanların gözlerinin bile farkedemeyeceği büyüklüklere ineceklerini öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Samarai Gene DARPA tarafından desteklenen, akça ağaç tohumunun havada süzülmesi prensibiyle uçan bir robot projesiyle devam edelim. Bu robot, akça ağaç tohumunun daldan düştükten sonra kendi etrafında dönerek havada asılı kalması ve rüzgarın da yardımıyla kilometrelerce öteye sürüklenebilmesini sağlayan aerodinamik yapısından esinlenerek tasarlanmış. Savunma ve hava araçları sanayilerindeki milyar dolarlık projeleriyle adını duyuran Amerikan Lockheed Martin şirketinin Akıllı Robot Laboratuvarları'nın bir projesi olarak ortaya çıkan bu robot, uzaktan kumanda edilebiliyor ve dikine kalkış yapabiliyor . Samarai (Şekil 3) adı verilen bu robot, 5 yıllık bir araştırma geliştirme sürecinden sonra 30 santimetrelik bir ürüne çevrilmiş durumda. Kullanılma amacı ise hayli ilginç. Askerler bu hava araçlarını çantalarında taşıyabilirler ve aynı bir bumerang gibi fırlattıktan sonra, uzaktan kumandayla kontrol edebilirler. Bu sayede, köşeden döndükten sonra onları neyin beklediğini, pozisyonlarını kaybetmeden görebilirler veya bir binanın içerisine yollayarak içeriyi gözetleyebilirler . SmartBird Alman endüstriyel kontrol ve otomasyon devi Festo, Biyonik Öğrenme Ağı araştırma projeleri çerçevesinde işbirliği yaptığı üniversiteler ve araştırma gruplarıyla imza attığı etkileyici bir projeyle devam edelim. Festo'yu geçmişte uçan penguen kavramını hayatımıza katan firma olarak da hatırlıyoruz. Festo sonunda uzun soluklu robotik, mekanik, dinamik ve pnömatik deneyimleri ve uzmanlığından yola çıkarak geliştirdiği Akıllı Kuş adlı robotu 2011 yılında tanıttı. Benzin kullanılmayan bu robot tasarımı sayesinde yarım kilodan az bir ağırlığa inilmiş. Bahsi geçen robot iki metre genişliğindeki kanatlarını kullanarak otonom bir şekilde kalkış yapabiliyor, uçabiliyor ve konabiliyor. Bir martının uçuşundan esinlenilen Akıllı Kuş vücudunu, kanatlarını ve kuyruğunu kullanarak uçuyor. Aşağıdaki gibi kafasını döndürerek, gideceği yöne doğru yönelecek bir hava dinamiği etkisi yaratması şahane bir düşünce: Bu robotun hikayesi, tasarımı, kullanım alanları ve yukarıdaki videolardan çok daha da etkileyici bir gösterisi için projenin lideri Markus Fischer'in 6 dakikalık TED konuşmasını türkçe olarak bu linkten izlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/floresin-kucuk-insanlari.html", "text": "Flores Adası'nın ismini hiç duydunuz mu? İlk bakışta Endonezya'da şirin bir tatil yeri gibi görünen bu ada aslında tarih öncesi çağlarda barındırdığı, küçük insanları yani Homo Floresiensisleri sebebiyle arkeoloji ve antropoloji dünyasında önemli bir yere sahip. Kayıp medeniyetler üzerinde araştırma yaptığınızda karşılaşacağınız muhtemel isimlerden biri; Flores Adası. Burada yüzyıllar önce yaşadığı tespit edilen, fiziksel özellikleri açısından küçük olarak tabir edebileceğimiz Homo Floresiensisler ve onların bu alanda nasıl yaşam sürdükleri konusu oldukça ilgi çekici. Antrolopoloji ve arkeoloji alanları için ilk medeniyetler, ilk insanlar, kullandıkları aletler..vs. hakkında bilgi sahibi olmak oldukça önemlidir. Bulunan kalıntılar insanlık tarihine ışık tutar. Mısır, Mezopotamya uygarlıklarını çoğumuz biliriz, bu alanlar hala gözde alanlardır. Fakat dünyanın bilinmeyen noktalarında kazara keşifler yapmak ve aslında oldukça şaşırtıcı sonuçlara ulaşmak da mümkün. Bu durum Flores Adası için de geçerli bir durum. Flores Adası'ndaki insanlık tarihi için önemli bir adım sayılan keşif; New England Armidale Üniversitesi'nden Michael Morwood, Endonezya Arkeoloji Merkezinden R. P. Soejono ve ekibi tarafından gerçekleştirilmiştir. Ekip 2003 yılında Liang Bua adı verilen bir mağarada kazı çalışması yaparken 800 bin yıl öncesine ait olduğu belirtilen taş aletler ve sonrasında Homo Floresiensis olarak adlandırılacak olan insan kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu önemli bir buluştur çünkü bulunan insan kalıntıları normal olarak tabir edebileceğimiz fiziksel özelliklerden oldukça küçük niteliklere sahiptir. Şöyle ki; radyometrik tespitlere göre bulunan insan kalıntılarının yaklaşık 1 metre boyunda, 25 kilo ağırlığında bir kadına ait olduğu tespit edilmiştir. Kafatasının oldukça küçük olması ilgi çeken diğer bir husustur. Kalıntıların en eskisinin 94.000 yıl en yenisinin ise 12.000 yıllık olduğu belirlenmiştir. Tüm bu bilgiler 2004 yılında Nature isimli dergide büyük bir heyecanla paylaşılmış ve yeni bir türün ortaya çıktığı belirtilmiştir. Bu durum da insanın evrimi üzerine yeni tartışmaları gündeme getirmiştir. Bu tartışmaları ve öne sürülen savları kısaca ele alacağız fakat öncesinde homo florensis'in insanın evrimi tablosunda aldığı konumdan kısaca bahsetmenin faydalı olacağı inancındayız. Homo Floresiensis'in aile içindeki yeri Flores Adası'nda bulunan insan buluntularının yeni bir tür olduğu savı bir dönemin ses getiren konusu olmuştur. Homo Floresiensis olarak adlandırılan bu yeni türün Avrupalı Neandertalların doğu ayağını temsil eden; Homo Erectus ve modern insan olarak tabir edilen Homo Sapiensden önce yaşadığı Australopithecus Afarensis ile yakın özelliklere sahip olduğu savunulmuştur. Homo Floresiensis'in küçük ama oldukça zeki bir tür olduğunu savunan araştırmacılar bu savlarını onların kullandıkları karışık yapıda taş aletler ile güçlendirmeye çalışmışlardır. Homo Floresiensis'in beyin büyüklüğünün Homo Saphiens'in sahip olduğu beyin büyüklüğünün 1/3'ü olmasına rağmen zeki oldukları düşünülmektedir. Bu küçük insanların yaşadıkları çağın tehlikelerine karşı kendilerini korudukları, kullandıkları aletlere bakıldığında avcılıkla ilgilendikleri belirlenmiştir, bunların tümüne bakıldığında yüksek bir zekayı temsil ettikleri savı güçlenmektedir. Homo Floresiensis'e yazın ve sinema tarihinde önemli yere sahip, J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi isimli eserinden esinlenerek Hobbit adı da verilmiştir. Dünya çapında bilinen önemli eserlerden biri olan bu eserde önemli karakterlerden birini temsil eden hobbitler, küçük cüsseleri ve zekalarıyla dikkat çekmektedir. Gerçekte de hobbitlerin var olabileceğinin savunulması heyecan uyandırmıştır. Homo Floresiensis'e dair tartışmalar Flores Adası'nda bulunan kalıntıların daha önce keşfedilmeyen yeni bir tür mü yoksa Homo Saphiens'in farklılık geçirmiş bir türü mü olduğu sorusu keşiften günümüze kadar devam eden bir tartışmaya neden olmuştur. Yazılan bilimsel makalelerde yıllara bağlı olarak gözlemlenen farklı yorumlar ilgi çekicidir. Keşfin yapıldığı 2003 yılında kesin bir şekilde dile getirilen yeni tür bulunduğuna dair sav, yapılan araştırmalar sonucu eski etkisini yitirmiştir. Bulunan kalıntıların sadece dokuz tane olması, bu alanda kapsamlı bir fikir yürütmeyi engelleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk bulunan kadın iskeletinin Homo Saphiens'in uzak bir türünü temsil ettiği, LB1 adı verilen iskeletteki anormallik nedeninin Mikrosefali isimli bir hastalık olduğu savı güçlenmeye başlamıştır. Mikrosefali; beyinde ortaya çıkan küçük bir urun sebep olduğu bir rahatsızlıktır ve zihinsel engele yol açmaktadır. Bu kuramı destekleyen anatomist Maciej Henneberg mikrosefalik kafatasıyla LB1 arasında muhtemel benzerlikleri vurgulamıştır. Ama az sayıda bulunan iskeletlerden yola çıkarak bir medeniyetin tamamında mikrosefali rahatsızlığının var olduğunu söylemek mümkün değildir. 2005 yılında Homo Floresiensis için en kapsamlı araştırma yapılmıştır. Florida Eyalet Üniversitesi'nden Dr. Dean Falk'un liderliğini yaptığı uluslar arası bir uzman grubu LB1 kafatasının üç boyutlu bir maketini yapıp, bunu şempanze, modern insan , mirosefalik bir beyin ve Homo Eractus ile karşılaştırmıştır. Bu incelemeye göre LB1; modern cüce beyninden ve mikrosefalik beyinden daha farklı bir özellik taşımakta ve yeni bir türü temsil etmektedir. Bu araştırmanın doğruluğu halen tartışılan bir konudur. Kimi bilim adamlarına göre bu çalışmada mikrosefalik beyin örneği kullanılmamıştır. 2010 yılında gelindiğinde ise; bu türün Homo Saphiens'in bir türü olduğu, Kretenizm adı verilen hastalığın ve yaşanılan ortamın da getirisi olarak küçük bir yapıya sahip olduğu savı ortaya çıkar. Günümüzde o bölgede yaşayan halkın da minyon bir tipe sahip olması bu savı güçlendiren bir unsur olmaktadır. Bu sav belki doğru olabilir çünkü antopolojik çalışmalara göre yaşam alanının sahip olduğu coğrafi koşullar canlılarda fizyolojik farklılıklara neden olabilmektedir. Kazılarda Homo Floresiensis ile birlikte ortaya çıkan balık, kurbağa, yılan, kaplumbağa, dev sıçan, kuş, yarasa ve Stegodon , Komodo ejderi ve dev kertenkele gibi diğer iri hayvanlara ait iskeletler Flores Adası'nın doğal ortamını gözler önüne sermiştir. Homo Floresiensis bu doğal ortamda varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Fiziksel yapının da zaman içersinde Flores'in kaynakları doğrultusunda şekillendiği inancı dikkat çekicidir. Aynı bölgede özellikle Stegodon 'in görülmesi bu inancı güçlendirmektedir. Homo Floresiensis'in yok oluşu Homo Floresiensis'in nasıl yok olduğu sorusunun cevabını aradığımızda kesin bir bilgiye ulaşmamız mümkün değil fakat bu konudaki en baskın görüş; Flores Adası'nda gerçekleşmiş olan bir volkanik patlama sonucu Homo Floresiensis'in yok olmasıdır. Bu görüşün kesin bir veriyi sunması imkansızdır çünkü böyle bir doğal felaketten kurtulanların olup olmadığı ve başka bir yerde yaşamlarını devam ettirip ettirmediklerine dair bir iz yoktur. Homo Floresiensis keşfin yapıldığı 2003 yılından günümüze yaklaşık 9 yıldır tartışılan bir konu olma özelliğine sahiptir. Paleoantropologlar, anotomi uzmanları gibi farklı branşlardan bilim adamlarının ilgisini çeken bu konu her geçen sene farklı savları ortaya çıkarmaktadır. Bu konudaki son görüş; yeni bir tür olmadığı yönündedir. Fakat ilerleyen senelerde bu konuda belki de bulanacak başka veriler ışında çok farklı savlar ortaya çıkacaktır. İnsanın evrim süreci her daim merak uyandıran bir konu olduğundan bu açıdan dikkat çekici olan Homo Floresiensis'in yeni bir tür olup olmadığı sorunsalının daha pek çok yıllar tartışılması muhtemeldir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/irtifamiz-10-000-feet-yemegimiz-kotu.html", "text": "Uzun mesafe uçak yolcuları arasında, uçakta verilen yemeklerin lezzetsiz olması, sıkça konuşulan bir konu. İlk başta, havayolu firmalarının maliyeti düşürmek için ucuz malzeme kullandığı düşünülse de bu durumun ardında bir bilim yatıyor. Kokusuz Bir Yemek, Kanatsız Bir Uçağa Benzer! Genel kanı olarak, tat alma yeteneğimizin dilimizdeki tat tomurcuklarına bağlı olduğunu zannetsek dahi bu durum büyük ölçüde koku alma özelliğinize bağlıdır. Diliniz acı, tatlı, ekşi gibi sadece temel tatları ve bunların farklı kombinasyonlarını algılayabilir. Ancak, tüm yemekleri sadece bu temel tatlar ile nitelendirmemiz mümkün değildir. Kereviz gibi bir sebzenin tadı ekşi, tatlı, acı gibi temel özelliklerle nitelendirilemeyecek kadar karmaşıktır. Bu karmaşık tat vücudunuzun işin içine burnunu sokması ile mümkün olur. Burnunuz olmaksızın, karmaşık tatları olan gıdaları tadamazsınız. Bunu çok zevkli bir deneyle de test edebilirsiniz. Burnunuz ve gözünüz kapalı iken arkadaşınızdan, sizin diliniz üzerine herhangi bir baharat koymasını isteyin. Burnunuz kapalı olduğu sürece, o baharatı tanıyabilmeniz mümkün olmayacaktır. Ancak, burnunuzu açtığınız anda dilinizdeki baharatı tanıyacaksınız. Özellikle tarçınla çok ilginç deneyimler yaşayabilirsiniz. Koku alma özelliğinizin çalışması için, kokunun kaynağı olan objeden , koku moleküllerinin hava yolu ile burnunuza gelmesi, burnunuzun iç yüzeyindeki nemli yüzeye tutunması ve bu sıvıda çözünmesi gerekir. Bu nemli yüzeyde çözündükten sonra, burun almaçlarınız bu farklı molekülleri tespit eder ve beyninize ulaştırır. Burun almaçları, burnun iç kısmını kaplayan burun epiteli üzerinde kısıtlı bir alanda toplanmıştır. Bu bölgede kokunun tespitini sağlayan almaçlar, vücudunuzun diğer bölgelerindeki almaçlardan farklı özellikler gösterir. Vücudun diğer bölgelerindeki sadece bir molekülü tanıyabilen almaçların aksine, koku-almaçlarının her biri, birçok molekülü aynı anda tanıyabilir. Her almaç, belirli bir set kokuyu ayırt edecek şekilde programlıdır. Örneğin, bir et sote yemeği önünüze geldiğinde, içerisindeki pişmiş etten, eklenilen sostan, yanında getirilen garnitürden, yüzlerce farklı koku molekülü burnunuzdaki almaçlara gelir ve buradaki farklı tipteki almaçları uyarır. Koku alma duyusu o kadar önemlidir ki burnunuz iç yüzeyinde, 1000'den fazla çeşitte almaç bulunur. Tüm genomunuzdaki genlerin %3'ü koku alma duyunuz ile doğrudan ya da dolaylı olarak görev alır. Tüm bunlar, yemek yerken, burnunuzun en az diliniz kadar çok çalıştığını gösterir. Şimdi esas konumuza gelelim. Uçak yemekleri de tam bu noktada devreye giriyor zaten. İrtifamız 10.000 feet, Burnumuz Kuru ve Yemeğimiz Kötü Burun burun burun... Neden önemli olduğunu anladık. Peki, uçak yemekleri ile ne ilgisi var? Az kaldı, hemen cevaba geçiyoruz. Ancak, önce uçak atmosferi ile ilgili kısacık bir bilgi. Uçaklar irtifa kazanıyorken doğal olarak hem dışarıdaki, hem de dışarıdaki hava basıncı düşer. Hiçbir müdahele olmadığı takdirde iç ve dış basınç daima eşit olacaktır. Ancak yükse irtifalarda insanların yaşayabileceği kadar oksijen bulunmadığından 8 bin ft. irtifadan itibaren basınçlandırma devreye girer ve uçağın iç basıncını 8 bin ft. yükseklikteki basınçta sabit tutar. Basıncın düşmesi ile birlikte, havadaki nem miktarı, dolayısı ile burnunuzun iç yüzeyindeki nem de azalır. Seyir irtifasına varıldığında, burun yüzeyi sahip olduğu nemin yarısına yakınını kaybeder. Uçak içerisindeki hava temizleme filtrelerinin nemi tuttuğunu da hatırlatmak gerek. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, kokunun algılanması için koku moleküllerinin burnun iç yüzeyindeki nemli sıvıda çözünmesi gerekir. Burun almaçları sadece çözünen molekülleri tanıyabilir. Ancak, seyir halindeki uçaktaki düşük nem miktarı, burun iç yüzeyindeki nemi de azaltır. Gittikçe azalan nem ile birlikte, burun da işlev göremez hale gelir. Normalde rahatlıkla aldığı kokuları almak güçleşir. 2008 yılında, 75 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada da düşük basınç ve nem durumunda koku alma eşiğinin yükseldiği, uçuş sırasında normalde rahatlıkla tespit edilen kokuların alınamadığı görülmüştür. Soğuk algınlığı, alerjik rinit, burun polipleri ve sigara tüketimi de burun iç yüzeyini tıkadığı/tahrip ettiği için benzer şekilde koku ve tat alma özelliğinizi köreltir. Yani, normalde rahatlıkla tat alabileceğiniz yemeklerin size lezzetsiz gelmesinin sebebi aslında yemekler değil, kuruyan burnunuz. Yemekler muhtemelen lezzetli ve iştah açıcı kokularını dışarı salsa da siz bunların küçük bir miktarını alabiliyorsunuz. Koklayamadığınız için de yemek lezzetsiz geliyor. Ve Domates Suyu Popülerleşmeye Başlar! Yurt içi uçuşlarda fazla olmasa da yurt dışı uçuşlarda, domates suyu sıkça tüketilen bir içecek. Lufthansa Havayolları'nın açıklamasına göre, bu sebze suyu yılda 1.500.000 litre tüketim ile neredeyse bira ile yarışıyor. İşin ilginç kısmı, domates suyu tüketen yolcular, bu içeceği yer seviyesinde hemen hemen hiç tüketmediklerini, sadece uçuşlarda içtiklerini belirtiyorlar. Peki, domates suyu havada neden bu kadar revaçta? Uçaklarda basınç ve nem ile ilgili değişimler, uçuşlarda domates suyunun neden bu denli popüler olduğunu açıklıyor. Görünüşe göre, domates suyu, ilginç bir şekilde, uçuş sırasındaki atmosfer koşullarında asidik özelliğini kaybediyor ve içimi çok daha rahat hale geliyor. Öte yandan, yer seviyesindeki domates suları daha asidik özelliği ile pek tercih edilmiyor. Bu da domates suyunu, gökyüzünün resmi içeceği yapıyor. Uçuş firmaları, yemeklerle ilgili sorunu çoğu zaman baharat, tuz ve diğer sosların miktarını artırarak çözmeye çalışsa da genel kanıyı bundan sonra değiştirmek zor. Yine de bundan sonraki uçuşunuzda, yemeği kötülemeden önce burnunuzu iyice nemlendirin, yemeğinize iyice baharat ekleyin."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/karinca-surusu-optimizasyonu.html", "text": "Bir karınca için yuvadan ayrılmak devler ülkesine girmek demektir ama yiyecek bulmanın da başka hiçbir yolu yoktur. Doğal olarak, karınca bu tehlikeli devler ülkesinde en kısa sürede yiyeceği bulmak ve hemen yuvaya dönmek ister ve bunun için iyi bir yol bulma stratejisine ihtiyaç duyar. Benzer bir sorunla karşılaşan insansı topluluklar, bu sorunu evrim süreçleri içinde karmaşık bir sinir sistemi geliştirerek çözdüler. Bu da bazı bilim adamlarına göre modern insanın yolunu açtı. Oysa, sinir sistemi oldukça basit olan karıncanın insandaki kadar karmaşık stratejiler geliştirmesine olanak yoktu. Bununla beraber, karıncanın evrimi böceklerin zaten oldukça gelişmiş olan koku sistemlerini oldukça basit bir algoritma(1) ile birleştirdi, ve karınca ve benzeri böceklerin yol bulma sorununu müthiş bir şekilde çözdü. Karıncaların yol bulma stratejileri, bu sürüleri inceleyen bilim insanlarına ilgi çekici gelmiştir. Çünkü karıncalar oldukça basit bir yöntem kullanmalarına rağmen, yol bulmakta insansılarla yarışacak kadar başarılı olabiliyorlar. Matematikçi ve mühendisler karınca davranışlarını taklit ederek oldukça karmaşık optimizasyon problemlerini çözebiliyorlar. Optimizasyon, belirli matematiksel bir fonksiyonun en yüksek veya en düşük olduğu değerini bulmaya çalıştığımız matematik problemlerinin genel adıdır. Devler ülkesine adım atan karıncanın en büyük problemi şudur: yiyeceği yuvasına taşımalı ama devler ülkesinde olabildiğince az kalıp dönmelidir. Ayrıca strateji, bir sürü üyesinden yardım alınmadan ve farklı yer şekillerinde de uygulanabilmelidir. Bu problem insanların da çözmek zorunda olduğu birçok probleme benzer. Örneğin Ankara'da basılan gazeteleri Türkiye'nin her iline dağıtmakla yükümlü bir gazete dağıtımcısının, ekonominin gereği olarak dağıtım yaparken en az benzin harcamak istemesi gibi, devler ülkesindeki karınca da aynı sorunla karşı karşıyadır. Öyleyse, bu tür problemlerde neden karıncaların izlediği stratejiyi kullanmayalım ki? Karıncaların Yol Bulma Stratejisi Karıncalar, insan dahil birçok canlının cinsel eşini bulabilmek için kullandığı koku yayma ve yayılan kokuları takip etme yönteminin benzerini kullanırlar. Karıncaların koku yayma ve koku alma yetenekleri oldukça güçlüdür ama yol bulma stratejisinde takip edilen koku, koku yayıcı karıncanın cinsiyetine bağlı değildir. - Yuvadan çıkan karıncalar, bulundukları yerde diğer karıncalardan kaynaklanan baskın bir koku yoksa tamamen rastgele hareket ederler. - Eğer herhangi bir yönden diğer karıncaların yaydığı bir kokuyu alabilmişse, karınca o tarafa yönelir. Birden çok yönden koku alıyorsa kokunun geldiği en baskın tarafa yönelir. - Karıncanın yaydığı koku bir süre o bölgede kalabilir. Bu sayede bir yolu birden çok karınca tercih etmişse aradan belirli bir süre geçmiş olsa bile daha çok tercih edilen bölgeden daha baskın bir koku gelir. Sürüdeki bütün karıncalar bu stratejiyi izlediğinde, başlangıçta rastgele başlayan sürü hareketi zamanla belli bir yol üstünde sabitlenir ki bu yol, yuva ile yiyecek arasındaki en kısa yoldur. Yukarıdaki video, antsim programına ait bir animasyon. Görüldüğü gibi, karınca yuvası ile yiyecek arasında herhangi bir engel yok. Bu tür durumlarda karınca yuvası algoritması çok avantajlı değildir. Ama yine de karıncaların konumu hakkında hiçbir bilgisi olmadığı yiyeceğe nasıl ulaştığını görebilirsiniz. . Karıncıların Koku Alma Sistemleri Yukarıda da incelediğimiz gibi karıncalar yol bulmak için ait olduğu sürüyle iletişim kurmalıdır ve bu iletişimi böcekler de oldukça gelişmiş olan koku yoluyla yapar. Birçok canlı çevresindeki kokuları algılar ve bu kokuları güzel ve kötü olarak sınıflar. Bu davranış, canlının ihtiyacı olan maddelere ulaşmasını ve ona zarar verebilecek olanlardan uzak durmasını sağlar. Ama, kendi türünden olan canlılarla iletişim kurmak için bunun yanında canlının koku üretebilmesi de gerekir. Bir canlının diğer canlılarla kokusal yolla sosyal ilişki kurmak için havaya yaydığı kimyasallara feromon diyoruz. Bilim insanları feromonların temelde hayvanların hemen tamamında cinsel partner bulmak amacıyla evrimleştiğini düşünüyorlar. Feromonların, karınca ve arılarda ana işlevleri olan cinsel eş bulma amacı dışında, sürü iletişimi için kullanılması Darwin'in fark ettiği, bir amaç için evrimleşmiş bir yapının evrim süreci içinde başka amaç için kullanılmasının iyi bir örneği. Her ne kadar feromonların yapay taklitleri olan parfümlerle bu koku sistemini aldatıyor olsak da, insanlarda da cinsel sinyal vermek için koku kullanımı geçerli. Doğadan Aldığımız Diğer Algoritmalar Karınca Takip Algoritması bilim insanlarının doğayı gözlemleyerek keşfettikleri tek algoritma değil. Kuş Sürüsü Optimizasyonları, yani kuşların, karıncalara benzer şekilde çok uzun mesafeleri kat ederken kullandıkları algoritmalar da bilim insanlarına ve mühendislere esin kaynağı oldu. Bunun yanında evrim teorisini temel alan çok sayıda algoritma kullanıyoruz. Bu algoritmaların bütününe Sezgisel Algoritmalar diyoruz. Karınca Kolonisi dışında en yaygın kullanılan sezgisel optimizasyon algoritmalarını şöyle sıralayabiliriz: - Tavlama Taklit Algoritması : Özellikle kristal atomlarının ardı sıra ısıtma ve soğutmalarla kristalin içindeki kusurların giderilmesi yöntemini taklit eder. - Kuş Kolonisi Algoritması: : Kuş sürülerinin uzun mesafeleri kat ederken kullandıkları takip yöntemini kullanır. - Arı Sürüsü Algoritması: Karınca yerine arı davranışını taklit eden algoritmalardır. - Genetik Algoritma: Evrimsel algoritmaların en ünlüsü, kusurları olan ve optimize edilmesi gereken veri bir DNA olarak kabul edilir ve üreme, mutasyon ve Darvinci doğal ayıklama sürekli uygulanır. Kullanım Alanları Karınca Sürüsü Algoritmasının ve diğer sezgisel algoritmaların kullanım alanları en kısa zaman problemleriyle sınırlı değildir. Karıncalar yalnızca bu amaç için kullansa da matematiksel formüller değiştirilerek aynı yapı en az kaynak veya başka optimizasyonlar için kullanılabilir. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz gibi bir kargo şirketinin dağıtım rotasını belirlemek için kullanabilir -ki kargo şirketleri için sezgisel algoritmalar kullanan bu tür yazılımlar vardır. Bunun yanında en kısa zaman yerine maksimum sözcük ilişkisi koyarsak, rahatlıkla Google benzeri bir metin tarama ve arama sistemi elde ederiz. Google ve benzeri arama motorları arka planda sözcük ilişkisi ve sayfa değerini maksimize etmekte optimizasyon algoritmalarını kullanırlar (2). Google optimizasyon için kullandığı algoritmayı açıklamamaktadır. Bununla beraber örneğin Karınca Optimizasyonu Algoritması bir arama motoru tarafından bu amaçla kullanılabilir (3). Sonuç Şu anda optimizasyon amacıyla yazılmış birçok programda yukarıda bahsedilen Karınca Sürüsü Optimizasyonu algoritması kullanılıyor. Bununla beraber, bu yöntem, optimizasyonla uğraşan mühendislerin doğadan esinlendikleri tek yöntem değildir. Bu bakımdan insan için hala doğa, bulunabilecek en iyi öğretmendir. Notlar: (1) İsmini İslam Rönesansı matematikçilerinin en ünlüsü Harezmi'nin batı dillerindeki söylenişinden alan algoritma, bir problemi çözmek veya bir veriyi işlemek için kullanılan yönergeler bütünüdür. Akla hemen bilgisayar yazılımlarını getirse de çok daha geniş bir kavramdır. Örneğin yemek tarifi veya bu yazıda bahsettiğimiz gibi bazı hayvanların bilişsel olmayan ama kurallı refleksleri de algoritmalardır. (2) http://www.sirgroane.net/google-page-rank/ (3) http://www.hindawi.com/archive/2008/316145/ref/"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/ogullar-ogulluktan-sessizce-cekilmesini-bilmelidir-abiler.html", "text": "7 Aralık 2006, Stockholm Belediye Sarayı'nın Mavi Salon'unda orta yaşlı bir adam kraliyet ailesi ve diğer seçkin konukların arasından geçip sahneye yürümekte. Hayatı boyunca yakasını bırakmamış o duygu gene üstündeydi, huzursuz ve tedirgindi. Adımlarını ağır ağır atarken içinden konuşmasını tekrar ediyor; kendi içindeki karanlığı ve duyguları yıllarca kelimelerle insanlığa anlatırken hissettiklerinin daha yoğun bir şekilde hisediyordu. Ne de olsa şimdi bir salon dolusu seçkin davetliye yıllarca sakladığı bir sırrı anlatacaktı, hem de sırrının öznesi orada değilken. Yerini aldı, ufak bir baş hareketi ile davetlileri selamladı ve konuşmasına başladı: Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi. (1) Konuşmayı yapan kişi Orhan Pamuk'tur ve kendisi eriştiği en büyük maddi ödüllerden birine babasını anlatarak başlar. Konuşması boyunca babası ile arasındaki ilişkiyi, babasının bavulunu ve içindekileri keşfederken kendi hayatına dair kaygıları, kırgınlıkları ve pişmanlıklarını babası aracılığı ile anlatır. Nobel ödüllerinin verildiği Mavi Salon'a baba-oğul konuk olan sadece Pamuk ailesi değildir, bugüne kadar 6 Baba-oğul, hepsi de fizik dalında, o salona konuk olmuş ve ayrı ayrı ödüllerini almıştır. Bunlardan en ilginci baba-oğul Bohr'larınkidir. Danimarkalı Niels Bohr 1913 senesinde İngiltere'deki bir konferansta kendi atom modelini açıklamıştı. Teorik ve deneysel fizikçilerin en büyük uğraşılarından biri, o zamanlar, atomu ve yapısını anlamaktı. Yapılan deneylerden çıkan sonuçlara gore bazı modeller öngörülüyor ancak bütün modeller klasik fizik kuralları ile çeliştiği için bir türlü kuramsal olarak yaygınlaşamıyordu. Evet, deneyler atom yapısının merkezde çok çok çok çok çok küçük bir çekirdek ve etrafında elektron denilen negatif yüklü parçacıklardan oluştuğunu gösteriyordu ve yaygın olan görüşe gore elektronlar atom çekirdeğinin etrafında dönüp duruyordu. Sanki atom çekirdeği Güneş, dönüp duran elektronlar ise gezegendi. Rutherford'un adı ile anılan bu model ilk duyulduğunda çok mantıklıydı ancak çok temel bir fizik kanunu ile çelişiyordu: Dairesel yönde hareket eden elektrik yüklü parçacıklar elektro manyetik ışıma yayar. Bu kanuna gore elektronların dönerken ışınım yapması ve Einstein'in ispatladığı gibi enerji kaybedip hızla merkezdeki çekirdeğe düşmeleri gerekirdi. Felaket! Evrendeki hiçbir atomun dengede olmaması anlamına geliyordu ama algılarımız bize gayet dengede atomlardan müteşekkil bir evrende yaşadığımızı gösteriyordu. Fiziksel gerçeklik ile model uyuşmadığına gore daha farklı bir model gerekiyordu. İşte Niels Bohr kendi adı ile anılan modelle bu soruna çözüm getiriyordu Bohr modeline gore elektronlar gene çekirdeğin etrafında idi ama aynı Satürn etrafındaki halkalar gibi merkezden sadece belli uzaklıklarda bulunmalarına izin vardı. Bohr'un modeline göre merkezdeki çekirdek sıkıştırılamaz bir nükleer küre/damla idi. Bohr modeli ile hidrojen atomunu, en basit atomu açıklıyabiliyordu ama çekirdeğin yapısı hakkında yanılıyordu. Yanılgısını ortaya koyan kişi ise oğlu AAge Bohr oldu ve Aage, aynı babası gibi, atom modelinin geliştirilmesine yardımcı olan keşfi ile (2 kişi ile ortak) Nobel ödülü kazandı babasının hatalı olduğunu ispatlama pahasına da olsa... Neyse, biz Orhan Pamuk'un konuşmasına geri dönelim. Yazar babasının bavulunun içindekilerini ve dolayısı ile bir nevi kendi içini dökmüştür. Konuşmasının sonlarına doğru babasının kendisine, bavulu bıraktıktan sonraki ziyaretini anlatır. Bakın nasıl anlatır bu anları: Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. /// Evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı. ... Ama hikayemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları'nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. /// Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi. Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona bir gün paşa olacaksın! diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu. Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü. İsveç Akademisi'nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim. Ben aslan evlatlarıma güvenirim Orhan Pamuk'un babası, Gündüz Pamuk, oğlunun ödül aldığını görmek için o salonda olamamıştır ama oğlunun o ödülü alacağını çok önceden hissetmiştir. Orhan Pamuk babasının bavulunda onun Paris seyahatlerine dair notlar, mektuplar bulur. Söylemediği için bilemiyoruz ama acaba kendisinin New York seyahatine dair ipuçları da var mıdır acaba? Çünkü, Gündüz bey 1948 Mart'ının son haftasında kardeşi Aydın Pamuk ile beraber New York'tadır. Nereden mi biliyoruz? Amerika'da o sırada henüz lisans düzeyinde fizik eğitimi gören ünlü bir türk fizikçinin babasına yazdığı mektuptan. Şöyle der fizikçi: New York'tan Aydın ve Gündüz Pamuk geldiler, bir hafta kadar kalacaklar, dönüşte Ömer de belki onlarla gidecek. Gündüz, Ankara'dan iyilik haberlerinizi getirdi. Gündüz Pamuk fizikçinin babasının yakın arkadaşıdır ve ikisinin de ortak merakı edebiyattır. Hatta Gündüz Pamuk ortak bir sohbetlerinde kendisine Bizim neden uluslararası bir yazarımız yok? diye sorar. Babanın ne cevap verdiğini bilmiyoruz ama Gündüz Pamuk'un oğlu yıllar sonra bu soruyu cevaplar, uluslararası bir şöhret olarak. Türk fizikçi, babasının tavsiyesi üzerine fiziği seçmiştir. Lise dönemindeyken, ileride ne olmak istediğini soran babasına Felsefeci veya fizikçi olmak istiyorum diye cevap verir. Babası bunun üzerine ona: Felsefeye ömür verilmez. Ama fizikçi olman iyi olur. Ben de küçüklüğümde, gençliğimde bilimle uğraşmak istemiştim (2) Babasının bu yönlendirmesi üzerine genç adam 1 numaralı öğrenci olarak Ankara Fen Fakültesi'ne girer. Mezun olunca da o zaman bilimsel araştırmada önde giden ülkelerinden biri olan Amerika'da okumaya kardeşinin yanına gider. Memlekete faydalı bir ilim adamı olarak yetişmeye çalış (3) Kardeşi ile beraber oradayken babası ile sık sık mektuplaşan genç fizikçi babası ile çok çeşitli konularda görüşmektedir. Babası ona gittiği operaları ve tiyatroları anlatırken genç fizikçi de fen dünyasındaki ilerlemeleri anlatmaktadır. Babası ile bu mektuplaşmaları sırasında sadece fen ve edebiyat konuşulmaz, bazen politik durumlar da konuşulur. Ülke'nin politikası ve dünya politikası baş konularıdır. Tabi o dönem resimler de mektuplar ile değiş tokuş edilir ama babasının oğlu bu konuda şanslıdır. 1949'un Ekim'inde aldığı Time dergisinde babasının resmi ile karşılaşır. Kendi ifadesi ile keyifli görünmektedir babası. Dünya siyasetinin iki dünya savaşı sonrasında hala karmaşık olduğu zamanlarda babasının keyifli hali Erdal İnönü'yü sevindirir. Evet, Amerika'daki türk fizikçi Erdal İnönü'dür ve ünlü CALTECH üniversitesinde okumaktadır. Fizik her zaman tek tutkusu olmuştur ve o dönem de amacı Amerika'da fizik konusunda doktora yapmaktır. Doktorasını yapar ve sonrasında da ünlü fizikçi Wigner ile tanışır. Wigner'in önerisi ile grup değişimlerindeki sınır durumları incelerler beraber ve en sonunda fizik tarihine İnönü Wigner Büzüşmesi adı ile geçecek akademik çalışmayı yayınlarlar. Galilei Grup ile Lorentz grubu arasındaki iilişkiyi inceleyen bu Makalenin tamamı: http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1063815/?tool=pmcentrez Wigner, Erdal İnönü'nün sadece çalışma arkadaşı değil aynı zamanda bir nevi akıl hocasıdır. Erdal İnönü Türkiye'ye döneceğini açıklayınca kendisine Dikkat et, Türkiye gibi ülkelerde bir insan bir alanda sivrildi mi, artık her alanda ondan görev beklerler. der. Erdal İnönü inanmaz ama döner dönmez Wigner'in haklı olduğu ortaya çıkar. ODTÜ'de doçent olarak başladığı bilimsel kariyeri idari görevlerle paralel gider ve üniversite rektörlüğüne kadar yükselir. Ama, nasıl Orhan Pamuk babasının bavulunu taşıdıysa o da babasının bavulunu taşımaktadır ve kader onu babası ile aynı yola, yani siyasete sokar. Babasının izlerini takip eder; babası 4. O ise 32. Dışişleri bakanı olur Türkiye Cumhuriyeti'inin. Babasından farklı olarak fizik dalında bilimsel ödüllü (1986 Wigner Madalyası fizikte Nobel'den sonraki en prestijli ödüllerden biri) bir bakandır. En usta sinek avcısı sen olmalısın Böyle seslenir şair çocuklarına şiirinde: De ki sinek avlıyorsun sinek En usta sinek avcısı olmalısın Dünya sinek avcıları örgütünde yerin başta Örgüt yoksa seninle başlamalı Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum Düşlerini som somut görüp şaşsınlar Böyle dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler Çocuklarıma adlı şiirin şairi babasız/annesiz kalmış çocuklara şefkatle eğitim veren Darüşşafaka mezunudur, kendi deyimi ile, yarım Darüşşafakalıdır. Neden yarımdır yıllar sonra öğreniriz Darüşşafaka'da yaptığı bir konuşmada. Darüşşafaka'ya yazıldığı sene babası hayattadır ama kaybolmuştur, kimse yerini bilmez. Aile dostları Şevket Bey'in iltiması ile babasının öldüğüne dair ilmuhaber düzenlenerek Darüşşafaka'ya girer ve 917 numarayı alır. Artık 917 Nusret'tir, toprak yüzlü , tıkız oğlan. Okuldayken mektuplar yazar babasına, nerde olduğunu bilmediği babasınına özlem ve gerçekten babasız çocukların Darüşşafaka'da okuma hakkını gasp ettiği zannı ile suçluluk duyarak. Okuldaki ikinci senesindeyken babası çıkar gelir. Küçük çocuğun babasına kavuşma sevinci babasız arkadaşlarının ekmeğini yemenin acısına karışır, kendi anlatışı ile. Kararını verir ve okuldan kaçıp Kuleli Askeri Lisesi'ne yazılır. Daha sonra harp okulunu bitirip teğmen olur ama askerlik hayatı uzun sürmez. Yedi sene sonra ayrılır ve yazın hayatına atılır. Dergi çıkartır, köşe yazıları yazar, kitaplar çıkartır. O kadar başarıldır ki, İsmet İnönü her yazını yeni Türkçe'nin bir ileri eseri olarak görmeye çalıştığını, bu inançla ve zevkle okuduğunu söyler. Yazarımızın 3 çocuğu olur ve bir tanesi var ki onunla ilişkisi daha farklıdır. Ne tesadüf, o da Erdal İnönü gibi bir karar vermek ister seçmek istediği disiplin konusunda. Babası şöyle der: Matematikçi olduğun zaman soyut şeyler yapacaksın, hiç kimsenin bir işine yaramayacak. Fizikçi ol da bir şeyler yap, görelim neler yapıyorsun . Oğlu babasının nasihatine uymaz ve matematik okumaya Paris'e gider, oradan Yale Üniversitesi'nde doktorasını verir ve ünlü bir matematikçi olur. Babasının nasihatine uymadı dedik ama aslında uyar yıllar sonra. Ne de olsa babasının bavulu orada durmaktadır, o bavulu taşıma sırası ondadır ve taşır da. Babasının, yani 917 Nusret'in, boyunu geçen kitapların geliri ile kurduğu ve onlarca yoksul ve öksüz/yetim çocuğa şefkatli bir yuva olan Nesin Vakfı'nın başına geçer babasından sonra Ali Nesin. 917 Nusret Aziz Nesin'dir ve ömrü boyunca biriktirdiği maddi manevi her şeyi Çatalca'da çocukların yetişmesi ve eğitimleri için vakfeden Nesin hem türk mizahının babalarındandır hem de yüzlerce çocuğun manevi babasıdır. Yayınlanmamış bir derleme Aziz Nesin'in Türk mizahına katkısı sadece kitapları ile sınırlı değildir, aynı zamanda en kapsamlı mizah antolojilerinden birini derlemiştir. Cumhuriyet Dönemi Türk Mizahı adlı bu eser kütüphanemde durmakta ve 317. Sayfasında bana özel bir not var, kendi babamın düştüğü. Hiç kitabı yayınlanmadığı halde üç mizah antolojisine girmeyi başarmış babam kendi öyküsünün olduğu sayfayı imzalayarak hediye etmişti bana o kitabı. Akbaba dergisinde yayınlanmış onlarca öyküsü, radyo tiyatrosu eserleri ve sürü sepet bir sürü ödülü olan bir yazardır, bu satırların yazarının babası. Ve bütün bunların dışında bir adet yayınlanmamış derlemesi var.İşte benim babamın bavulu da kütüphanemde beyaz kapaklı yayınlanmamış bir derleme olarak duruyor. Ve ben ona her baktığımda babamın biz oğullarına bırakacağı değerler ve mirasın en değerlisi olarak görüyorum o derlemeyi. Belki Gündüz Pamuk'un oğluna verdiği bavuldan küçük ama en az onun kadar ağır. Sazım Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı Ben babamı sen ustanı unutma hey Bütün babaların babalar günü kutlu olsun..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/senin-genom-kac-megabayt.html", "text": "Harici bellekler, bilgisayarlar, mp3 çalarlar... Bellek kapasitesi, günümüz elektronik eşyaların olmazsa olmaz özelliklerinden biri. Aldığımız cihazların kaç gigabayt'lık veri tutabildiği, veri aktarımının ne kadar hızlı olduğu bizim için önemli kriterler arasında. Peki, kendi işletim sistemimiz? İnsan DNA'sındaki toplam verinin ne kadar büyük olduğunu, cinsel birleşme sırasında gerçekleşen veri akışının ne boyutlarda olduğunu biliyor musunuz? İnsan Genomundaki Veri Nasıl Tutuluyor? Sahip olduğunuz genetik veri, yaklaşık 100 trilyon hücrenizin her birinde bir kopya olarak tutuluyor. Bu veriyi, yarısı annemizden diğer yarısı da babamızdan gelen 46 ciltlik bir ansiklopedi serisi gibi düşünebilsiniz. Tipik bir ansiklopedinin yazıldığı 27 harf yerine, genomik ansiklopediniz sadece 4 harf ile yazılıyor. Ve bunlar, Adenin , Timin , Sitozin ve Guanin olarak adlandırılıyor. ATGTCATGCA... şeklinde sürüp giden 6 milyar harf, sizi siz yapan tüm özelliklerinizi ortaya koyuyor. Genom ile Bilgisayar Veri Depolama Arası Kıyaslama Bu yazımızda, genetik bilginin, bilgisayar sistemlerindeki karşılığını bulmak istediğimiz için, iki farklı dili birbirine çevirebilmemiz gerekiyor. Bunun için her iki dile kısaca değinelim. Bildiğiniz üzere, bilgisayar sistemleri, ikili kod esasına dayanır. Türkçe bir yazı nasıl 29 harf barındırıyor ve genetik kod nasıl 4 harf barındırıyorsa, bilgisayarlar da sadece iki karakter kullanarak ile çalışır: 0'lar ve 1'ler. 010100010001... şeklinde giden diziler, şu anda bu yazıyı okuduğunuz uygulamalardan, işletim sistemlerine kadar herşeyin çalışmasını sağlar. DNA dizilerinin bilgisayar verisi olarak gösterebilmemiz için, 4 farklı DNA seçeneğinin ikili kod (0 ve 1) ile tasvir gerekir. 0'lar ve 1'ler gruplaştırarak daha büyük birimleri tanımlayabilirler. Bu grupların en küçüğü bayt olarak adlandırılır ve 8 bit'ten oluşur. 0-0-1: 3 bit 0-1-1-0-0-1-0-0: 8 bit veya 1 bayt İkili kod, sadece iki harf içerdiği için, tek bit kullanarak (yani sadece 0 ya da 1) yalnıza iki DNA harfini tanımlayabiliriz. Oysa ki, genomunuz 4 farklı DNA harfi içerir. Bu sebeple, 4 farklı DNA harfini tanımlayabilmek için minimum iki bit kullanmamız gerekir. Böylece, iki bit ile yazılabilecek 4 farklı kombinasyonu da (00, 01, 10 ve 11) elde edebiliriz. Örneğin DNA harfleri: A:01 C:11 G:10 C:00 şeklinde ikili koda çevrilebilir. Bu şekilde, 01001001 şeklinde yazılan bir ikili kodun ACGA olarak belirtilecek DNA koduna denk geldiğini anlayabiliriz. Her iki bitlik veri, bir baz çiftine denk geldiğinde, bir bayt (yani 8 bit) içinde 4 harflik bir DNA dizi bilgisini kaydedebiliriz. Tüm diploid insan genomunun bit olarak karşılığını hesaplamak istediğimizde, aşağıdaki işlemleri gerçekleştirmemiz gerekir. 6x10^9 baz çifti/diploid genom x 1 bayt/4 baz çifti = 1.5x10^9 bayt Diğer bir deyişle, 1.5 Gigabayt'a denk gelen bu veri, yaklaşık 2 CD'ye sığabiliyor. Bu bağlamda 3 farklı kişinin DNA bilgisini (birbirinden farklı 3 genomik veri) tek bir DVD içine koyabiliyoruz. Kopyala-Yapıştır Hiç Bu Kadar Büyük Olmamıştı! Şimdi başka bir noktaya değinelim. Kemik iliklerinizde her saniye yaklaşık 2.6 milyon yeni kan hücresi oluşturuluyor. Bu hücrelerin oluşumu da mitoz adı verilen hücre bölünmeleri ile gerçekleşmekte. Her bir bölünme esnasında, varolan hücre kendi genomunu kopyalıyor ve yeni kopyayı yeni hücreye taşıyor. Bu şekilde aynı genoma sahip yeni bir hücre meydana getirilmiş oluyor. Peki bu işlemler sırasında ne kadarlık bir veri kopyalanıyor? 1.5 Gigabayt/hücre * 2.6 milyon hücre = 3.900 Terabayt 3.900 Terabayt'lık veri, vücuduzda her saniye kopyalanıyor! Günümüzde bu boyutta bir veri kopyalama işlemini yapacak bilgisayarların sayısı muhtemelen bir elin parmaklarını geçmez, belki de yoktur. Tüm Organizmadaki Toplam Veri Ne Kadar? Yukarıdaki hesaplamayı daha da ilginç bir hale getirelim. Yukarıda, tek bir hücre içinde 1.5 GB'lık bir DNA verisi olduğunu gördük. Peki, tüm insan vücudunda tutulan genetik bilginin boyutu ne kadar tutar? Basit olması açısından şimdilik mirobiyom'u göz ardı edip, sadece kendi hücrelerimizi düşünelim. Tahminler, insan vücudu üzerinde 10 trilyon ile 100 trilyon arasında hücre olduğunu gösteriyor. Hücre sayınını 100 trilyon ve tek bir hücredeki genetik veriyi 1.5 GB olduğunu varsaydığımızda, vücudumuzdaki tüm verinin boyutunu şu şekilde hesaplayabiliriz. 1.5 Gigabayt x 100 trilyon hücre = 150 trilyon Gigabayt = 150 Zettabayt (10^21)!!! Bu noktada, Zetabayt gibi bir terim yabancı gelebilir. Bu terimi anlamak için şöyle bir örnek vermekte yarar var. Günümüz tahminleri internet üzerindeki tüm bilginin 0.5 Zettabyte olduğunu gösteriyor. Diğer bir deyişle, hücrelerinizde, insanoğlunun yarattığın en büyük kütüphaneden 300 kat daha büyük bir veri var. Müthiş değil mi? Cinsel Veri Aktarımı Bu veriler ışığında, tipik bir cinsel birleşme sırasında ne kadar genetik veri aışverişi yaşanıyor olabilir? Erkekten gelen her bir sperm hücresi bir set kromozom (22 kromozom + X veya Y kromozomu) taşır, bu nedenle haploid'dir. Diğer bir deyişle, vücut hücrelerinizin taşıdığının yarısı kadar genetik bilgi taşır. Her bir sperm hücresi 3 milyar harften oluşan bir genetik veri barındırdığı düşünülürse, bir sperm hücresinin yaklaşık 750 MB'lık bir veri taşıdığını yukarıdaki verilerden çıkabiliriz. Son olarak, ortalama bir erkeğin her bir ejakülasyon sonucunda 180 milyon kadar sperm hücresi bıraktığını da not edelim. 180x10^6 haploid hücre x 750 MB/haploid hücre = 135 x 10^9 MB ya da 135.000 Terabayt 135.000 Terabayt! Daha iyi anlayacağımız bir şekilde anlatmak gerekirse, bir cinsel birleşme sırasında, yaklaşık 1000 adet yüksek çözünürlüklü filmi aktaracak kadar veri akışı meydana gelir. İşi daha da ileriye götürelim. Bu büyüklükte bir veri transfer edilirken, yalnızca tek bir sperm hücresi istenilen veriyi hedefe kadar ulaştırabilir. Bu da 135 Terabayt'lık bilginin sadece 750 MB'lık kısmının hedefe gönderilebildiğini gösterir. Diğer bir deyişle, cinsel birleşme sırasında gönderilen bilginin %99.9999999....'luk bir kısmının yolda kayıp olur. Neyse ki, hedefe ulaşan %0.000...01'lik oran bile sağlıklı bir birey oluşturmak için yeterlidir. Elbette, bu sayıların sadece eğlence amaçlı olarak hesaplandığını belirtmekte fayda var. Genomunuz, sahip olduğu veriyi basit bir harf kodundan çok daha kompleks şekillerde depolar. Genomik verinizin depolanmasında, binlerce protein ve RNA, oldukça kompleks etkileşimlerle görev alır. Tüm bu verilerin ne kadar olduğunun bilinmesi şimdilik mümkün değil. Yine de, bu yazının üzerinizde taşıdığınız verinin ne kadar büyük olduğuna dair size ipucu vereceğine inanıyoruz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/sibernetik-organizmalastirdigimiz-bocekler.html", "text": "Diğer bir adıyla sayborg böcekler, yani Robocop gibi böcekler. Vücutlarına eklenen teknolojik araçlarla normalinden daha gelişmiş yeteneklere sahip olan canlıların prototiplerini oluşturmak için kullanılan böcekleri inceleyeceğiz. Sibernetik organizma , kısaltılıp dilimize girmiş haliyle sayborg hem biyolojik hem de yapay parçalardan oluşmuş canlılara deniyor . Sayborgların insan olması gibi bir anlayış hakim olmasına karşın, bu tarz bir kısıtlama kesinlikle yok. Mikro-organizmalar bile bu tanımlamaya dahildir. Zaten sibernetik organizma adının çağrıştırdığı gibi herhangi bir organizmaya uygulanabilir; yeter ki bu teknolojik ve yapay öğeler, bahsi geçen organizmanın değiştirilmemiş haline kıyasla daha yüksek seviyelerde özelliklere sahip olmasını sağlasın. Diğer taraftan bir elektromekanik sisteme veya bir robota eklenecek olan canlı organlar veya dokular da robotun sayborga dönmesine sebep olacaktır. Popüler kültürden örnekler vermek gerekirse, organik ve sentetik parçalardan oluşturulan Robocop, Star Trek'teki Borg Queen (Şekil 1) veya Battlestar Galactica'daki insan saylonlar ve Terminatör'ler en akılda kalan sibernetik organizmalardır. Yeri gelmişken sıkça karıştırılan iki terim olan sayborg ve androidin ayrımını da yapalım. Android insan dış görünümünü andıran robotlara verilen isim. Farkettiğiniz üzere bir android aynı zamanda bir sayborg olabilir de , olmayabilir de . Sayborgların sadece bilim kurgu öğeleri olduğunu zannetmeyin, bu paragrafın sonunda neredeyse hepimizin birer sayborg olduğuna ikna edeceğim belki de sizleri. Öncelikle tanımı gereği gündelik hayatlarımızda kullandığımız bazı elektronik fiziksel eklentiler, bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Kalp pilleri, kohlear ve retinal implantlar, insülin pompaları bazı organlarımızın yerini alarak değiştirilmiş vücut organlarımız haline geliyor. Bu sebeple bir başka yazımızda işlediğimiz beyin-makine arayüzleri olarak kullanılan protez kollar ve bacaklar da bizleri birer sayborga dönüştürüyor. Hatta bazı filozoflar ve teorisyenler işi daha da ileri götürerek, kontak lensler ve işitme cihazlarını bile eksik olan biyolojik yetilerimizi güçlendirmeye yaradıkları için sibernetik güçlendirmeler olarak görüyor, ancak ben bu fikire kesinlikle katılmıyorum. Çünkü bu şekilde insanların kullandığı bütün aletleri listeye eklemek mümkün. Sayborg böcekler Berkeley bilim insanları 2009 yılında bir böceğin uçma yetilerini kontrol edebildiklerini iddia ettiler (Şekil 2). Bir beyin-makine arayüzü olan ve sinirsel uyarım yapan bir implant sayesinde böceğin uçuşunu başlatıp, yönetip, durdurabildiklerini de aşağıdaki video aracıyla kanıtladılar. Hatta bazalar kasları uyararak böceği istedikleri yöne doğru döndürebildiler. Ama esas işin enteresan kısmı böceğin sadece gerektiği zaman istenilen yöne gitmesine izin veren implantın gömülme detayları (Şekil 2). Eğer böcek istenilen yöne doğru uçuyorsa, yönelim sinyali kesiliyor ve böcek kendini tekrar stabilize edip yoluna koyulmaya devam ediyor, ancak bu sefer bilim adamlarının istediği yöne doğru uçuyor. Aslında bir nevi kontrol edilebilir zombiye dönüşmüş durumda, çünkü bu mekanizma sadece böcek istenilen hareketleri yapmadığında devreye giriyor. Kalkış ve inişlerde böcek kendi karar verip hareketleri otonom olarak yönlendiriyor, çünkü bu tarz bir karmaşık bir bilgiyi böceğe gönderip böcek dinamiğini kontrol etmek oldukça meşakkatli bir iş. DARPA sibernetik böceklere yönelik her türlü araştırmayı destekliyor . Gaz sensörleri, mikrofonlar ve video kameralarla donatmayı planladıkları böceklere utanmasalar bir de minik roketler takacaklarını söyleyecekler Bu projedeki esas zorluk henüz koza evresinde olan canlıların Mikro ElektroMekanik Sistem devrelerini içerilerine alarak büyümelerini sağlamak ve elektronik-biyonik hibrit böcekler üretmek. Böylece güve (Şekil 3) veya böcek büyüdüğü zaman içlerindeki elektronik devrelere kontrol komutları gönderilebilecek . Aynı takım bundan önce de aşağıda videosunu seyredebileceğiniz sayborg güvelerle çalışmıştı. Gaz sensörleri, düşük çözünürlüklü kameralar ve mikrofonları da kapsayan silikon zihin arayüzleri hayvanların koza evresindeyken beyinlerine yerleştirilebiliyor (Şekil 4). Bu şekilde güve büyüdüğünde arama-kurtarma ve gözetleme görevlerinde kullanılabiliyor. Bir işitme cihazı piliyle beslenen bu elektromekanik düzeneğe sahip güvelerle çalışmanın bir dezavantajı mevcut, o da güvelerin kısa ömürleri. Ayrıca farkettiğiniz üzere USB girişi bulunan bu güveler yukarıdaki böcekler gibi serbest değiller. Enerji ihtiyacı nasıl karşılanıyor? Sayborg böcekler uzunca bir zamandır kullanılıyor olsalar da, minicik cüsseleri onları tam olarak istenilen birer insansız hava taşıtına çevirmiyor. Bu böcekler genellikle sadece kendi ağırlığının %30'unu taşıyabiliyorlar ki bu da 2.5 grama tekabül eder. Böcekler kendi hayatta kalma enerjilerini kendileri üretiyor olsalar da, eğer bu böceğe kamera veya başka yükler takmak isterseniz, dışarıdan enerji üretmeniz gerekiyor. Eğer sabit bir pil eklerseniz de zaten pilden geriye yer kalmayacağı için yeni sensörler eklemek de imkansız hale geliyor. Az güç harcayan bir alıcı-verici kullandığınızı düşünseniz bile düzenli veri işleme ve aktarımı için yaklaşık 1 ile 100 miliwatt arası enerji gerektiriyor. Bu noktada bilim insanlarının uyguladığı iki adet yöntem var. Birincisi böceğin kendi kaynaklarından enerji elde etmek. Michigan ve Western Michigan Üniversitesi bilim insanları piezoelektrik maddeden yaptıkları bir enerji jeneratörünü, böceğin kanat çırpmasından elektriğe dönüştürecek bir sistem geliştirdiler (Şekil 5). Her kanada takılacak her bir yaydan, 100 mikrowatt enerji üretilebiliyor ki, böceği yönetmek için kullanılan ortalama 80 W'tan bile daha fazla . Bu tarz bir enerji kaynağında karşılarına çıkabilecek tek sorun böceğin kendi enerjisini toplamak için bir meyve arası vermesi. İkincisi enerji sağlama yöntemi ise nükleer pil kullanmak. Cornell Üniversitesi araştırmacıları 12 yıllık yarı ömre sahip, radyoaktif nikel-63 (Ni-63) izotopu kullanarak enerji sağlanan bir mikro elektromekanik sistem radyo frekans alıcı-vericisi kullandılar. Bu sayede onlarca yıl kendi enerjisini kendi sağlayan bir böcek yaratmış oldular . Bu düzenek 10 mikrosaniyede bir, 5 miliwattlık ve 100 Megaherzlik radyo frekansı yayınlayabiliyor. Tabii ki gene Amerikan Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı sponsorluğunda yapılan bu projede kontrol devreli güveler ve böcekler kullanılmış. Peki radyoaktif enerji veri transferini sağlayacak enerjiye nasıl dönüştürülüyor? İzotoptan çıkan elektronlar, silikon ve piezoelektrik bir manivela (40 mikrometre kalınlığında ve 4-8 milimetre uzunluğunda) üzerinde negatif yük birikimine sebep oluyorlar . Bu manivela görece daha pozitif olan Ni-63 tabakaya doğru yaklaşmaya ve bükülmeye başlıyor. Tam değeceği sırada, bu negatif yük, tabakaya zıplama yapıyor ve yükünden kurtulan manivela tekrar başlangıç pozisyonuna geri dönüyor. İşte hareket enerjisi de tam bu geri dönme hareketi sırasında elde ediliyor. Bu döngü, izotop tüm enerjisi tükenene kadar devam ediyor, yani yaklaşık 100 yıl kadar. Her bir zıplama hareketi yaklaşık 3 dakika alıyor. Bu da her 3 dakikada bir elektrik üretildiği ve veri transferi yapılabileceği anlamına geliyor. Eğer daha farklı zaman aralıkları hedefleniyorsa, biriken elektron sayısına göre ayarlanmış bir MEMS sistemine ihtiyaç var, ve bu rahatlıkla mümkün. Tüm bu düzeneğin büyüklüğü 1 santimetrekare alan kaplıyor. En önemli çekince, bu radyoaktif kaynaktan aynı zamanda beta yayılımı yapılıp yapılmadığı ve hayvanın ve üzerindeki mekanizmanın zarar görüp görmediği. Bilim adamları sadece 21 nanometre penetrasyon yapan bu nükleer kaynağın zararsız olduğu iddiasında. Sayborg Sinekler: ETH Zürih Üniversitesi Robotik ve Akıllı Sistemler departmanında çalışan bilim insanları 2010 yılında meyve sinekleri üzerinde yaptıkları araştırmalar sonunda, odada bulunan engellerin etrafından uçurabildikleri bir sayborg sinek yaratmayı başardılar. Bunun için yarattıkları deney koşulları çok sıradışı (Şekil 6). Aldıkları bir sineği sabit bir yulara bağlayarak (Şekil 7), çevresine 360 derecelik bir LED ekran yerleştirilmek suretiyle farklı görüntülere maruz bıraktılar . Bu görüntüler sineği sağ veya sol kanatlarını hızlı veya yavaş şekilde çırpmak için tahrik eden görüntülerdi. Yani sineğe bir nevi sanal gerçeklik yaşatıyorlardı. Bu esnada aynı ortamda bulunan bir kamera sistemi de sineğin kanat çırpma hareketlerini bir robotu kontrol etmek için gerekli komutlara çeviriyordu. Bilim insanları amaçlarının sineklerdeki temel uçuş kontrol mekanizmalarını anlayıp, daha iyi canlı-taklitçi robotlar yapmak olduğunu söylüyorlar. Kamera düzeneği kanat çırpış frekansı, pozisyonu, fazı ve genliğini algılabilecek kalitede seçilmiş. Bu bilgiler bir algoritma sayesinde robotun hareketlerine çevrilmiş ve hareket eden robotun üzerinde bulunan kamera ve yakın mesafe sensörleri sayesinde ise tekrar sineğin çevresinde gördüğü LED ekrandaki hareket görüntülerine çevrilmiş. Benzer düzenekleri popüler sinemadaki Matrix ve özellikle de Avatar filmlerinden hatırlarsınız. Böylece sinek kendisi hareket ettiği için ve çevresi de hareket ettiği simülasyonunu gerçekleştirdiği için, gerçek dünyada ilerlediği izlenimine kapılıyor. Sonsöz İstekleri dışında uçmak zorunda bırakılan, bir düzeneğe bağlanan veya radyoaktiviteye maruz kalan bu hayvancağızların, hem zihinsel olarak hem de fiziksel olarak birer zombiye döndükleri aşikar. Acaba bu tarz sorunları hedef alan ve bilimsel araştırma kisvesi altında da olsa hayvanlara eziyeti suç sayan bir sayborg etiğinin bilime sunulma vakti gelmedi mi ?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/suradan-iki-neptun-uzatir-misiniz.html", "text": "İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Acenta onu kırmadı: 500 Şilin o tarihte 20 USD- kaparo aldıktan sonra rezervasyonunu gerçekleştirdi... talebi uzay yarışındaki iki ülkeni sivil havacılık sahasındaki bayrak taşıyıcıları Pan Am ve Aeroflot'a iletti. Aeroflot yanıt olarak, ilk uçuş için yer kalmadığını, ikinci uçuş için belki yer olabileceğini söylerken, 2 hafta sonra Pan Am rezervasyonu kabul etti ve uçuş tarihi olarak 2000 yılını verdi. Bir düşünün. Esenler Otogarı'nda ana baba günü. Yolda yürürken birileri kolunuza sarılıp Mars mı abi? diye sizi sarsıyor. Arkanızdan biri size sesleniyor: Jupiter hemen kalkıyor!. Valizinizi elinizden almaya kalkan görevli tecrübeli, şirket montunuzdan anlıyor Neptün'e gideceğinizi ve Satürn'e uğramadan, Neptün'e, ekspres gidiyor... Koltuklar tekli... diyor. Sizi cezbedip, kazanıyor. Daha aşağıda Fatih'ten dolmuşlar var. Nispeten daha ucuz ama dolmadan da kalkmıyor. Sizin aceleniz olduğundan tarifeli seferi tercih ediyorsunuz. Bayram için geldiğiniz baba gezegenini terketmek zor olsa da 2 güne Neptün'de olmak zorundasınız, zira hayatınızı kazanmak için başka bir gezegende iş buldunuz ve bir süredir orada çalışıyorsunuz... Günümüzün geleceğe bu kısa mizahi yansıması küçük sallardan, deve kervanlarından, bir ada büyüklüğündeki yolcu ya da yük gemilerine, A380 gibi devasa uçaklara ulaşmış, ses bariyerini yıkmış ve güneş sistemini keşfe çıkmış medeniyetimizin sıradaki adımı olabilir. Öncelikle bu imkana gereksinim duymak için gezegenlerdeki kolonizasyon çalışmalarının tamamlanmış olması, ister kalıcı, isterse geçici ve iş için olsun, orada bir yaşam başlatılması, yüzeylerinde olmasa bile her birinin yörüngesine devasa istasyonlar kondurulması şart. Belki de ilk etapta sadece turizm yapılacak... Ancak başladığı noktadan tüm kıtaya, oradan diğer kıtalara yayılmış insanoğlunun bir gün güneş sistemini de fethedeceğinden şüphe duyan kaldı mı? Jüpiter, Satürn gibi gaz devlerinin yaşamaya elverişli bir toprağı bile olmadığını bilsek de onları şöyle bir dünya gözüyle görmek isteyecek insanlar olmayacağını, güneş sistemimizin pek çok köşesinin turizme açılıp açılmayacağını bilemeyiz. Bu yazımızda, geçtiğimiz günlerde (22 Mayıs 2012) Falcon 9 roketiyle Uluslararası Uzay İstasyonu'na ilk ticari kargo taşımacılığını gerçekleştiren SpaceX'in rüştünü ispat etmesinin ardından, uzay turizminden ve uzay taşımacılığından bahsedeceğiz. Biraz Mars kumu, biraz Titan denizi... Uzay turizmi! Bilimkurgu tarihinde uzayda cirit atmak ile uzay turizmini birbirinden ayırmak gerekiyor. Elbette çok ileri tarihlerde geçen uzay operalarında insanoğlu vızır vızır uzayı gezmektedir. Ancak uzaya çıkışın ve seyahat etmek, bir turizm endüstrisi olarak ilk kez 1957 yılında Robert Anson Heinlein'in Dünya'dan Bir Baş Belası adlı kısa öyküsünde geçer. Pek çok Siberpunk öyküsünde de yörüngedeki lüks otellere yer verilir. Kimi zaman bilimkurguların geleceğe dair algılarımızı değiştirdiği, kimi zamansa o eserlerin yaratıcılarının insanların gelecek beklentilerinden kaynaklandığı görülür. 1957'de Heinlein ile başlayan uzay turizmi hadisesi ABD ve Sovyetler arasında tutuşulan uzay yarışının da etkisiyle 1960-1970 yılları arasında pek çok hikaye, roman ve filme sirayet etti, uzay yolculuğu heyecanı dalga dalga yayıldı. Hem de öyle yayıldı ki, ABD menşeili havayolu firması Pan Am, ay biletleri satmaya başladı: İnsanın aya ayak basmasından 5 yıl önce, 1964 yılında Avusturyalı gazeteci Gerhard Pistor bir turizm acentasının kapısından içeri girip aya bir bilet istedi. Acenta onu kırmadı: 500 Şilin o tarihte 20 USD- kaparo aldıktan sonra talebi uzay yarışındaki iki ülkeni sivil havacılık sahasındaki bayrak taşıyıcıları Pan Am ve Aeroflot'a iletti. Aeroflot yanıt olarak, ilk uçuş için yer kalmadığını, ikinci uçuş için belki yer olabileceğini söylerken, 2 hafta sonra Pan Am rezervasyonu kabul etti ve uçuş tarihi olarak 2000 yılını verdi. Özellikle 1969 yılındaki başarılı Ay inişinden sonra olmak üzere, 3 Mart 1971'e dek tam 93.000 kişi, Pan Am'ın bu müstakbel uçuşlarına yer ayırttı. O tarihten sonra da yeni rezervasyon kaydedilmedi . Pan Am hayal ettiği yolculuğu hala gerçekleştiremedi ancak 1999 yılında o güne dek sadece hükümet programları olarak icra edilen uzay yolculuklarının sivilleşmesi ve akabinde ticarileşmesiyle birlikte yeni bir endüstri ortaya çıktı. 90'larda hükümet programları kapsamında hem ABD, hem de Rusya tarafından başta gazeteciler olmak üzere bir takım insanlar uzaya gönderilse de Dennis Tito'nun servet mukabilindeki bir ücreti ödeyip istasyona çıktığı 2001 yılına dek yine de uygulamaya geçmedi. 1999'da Mir Uzay İstasyonu'na götürecek turist arayan ve sadece bu amaçla kurulan- MirCorp firmasının ilk müşterisi Dennis Tito oldu. Tito bu göreve hazırlanırken Mir Uzay İstasyonu'nun lağvedilme kararıyla birlikte yönünü Uluslararası Uzay İstasyonu'na çevirdi. NASA'dan bazı kesimlerin itirazına rağmen MirCorp ve ISS'in acentası Space Adventures arasında bir anlaşma gerçekleştirildi. İlk etapta turistlere açık olması planlanmayan ISS, 2001 yılında Dennis Tito, 2002 yılında Mark Shuttleworth, 2005 yılında da Gregory Olsen tarafından ziyaret edildi. İlk üç yolcu, onar günlük bu turistik gezileri için $20.000.000'u gözden çıktılar. 2009 yılına dek aralarında Virgin Galactic adlı bir uzayyolu firmasının sahibi de bulunan dört yolcu daha ISS'yi ziyaret ettiler. Bu yolculardan ikisi $35.000.000 ödedi. Yörünge altı uçuşlar Uzayı görmeye ayıracak serveti olmayanlar için bazı başka şirketlerin önerdiği, ancak henüz hiç gerçekleşmeyen, nispeten çok ucuz uçuşlar da olacak. Ancak bu uçuşlarda Uluslararası Uzay İstasyonu'nun özel bir konuğu olunmayacak; uzaya şöyle bir bakılıp geri dönülecek. Bu uçuşlar Yörüngealtı Uçuşlar olarak nitelendirilecek. Bir uçuşun yörüngealtı uçuş olarak nitelendirilmesi için ilgili aracın en az 100 km irtifaya ulaşması ve elbette yolcularını sağlıklı bir şekilde karaya indirmesi gerekiyor. 100 km'lik bu irtifa Karman Çizgisi olarak adlandırılır ve aerodinamik taşıma kuvveti ile ulaşılacak kabaca en yüksek irtifayı ifade eder. Yolcularına Karman Çizgisi'ne ulaşmayı ya da onu geçmeyi vaat eden çeşitli firmalar mevcut. Bunlardan ilki gariptir ama- 1966 yılında Robert Truax tarafından kurulan Truax Engineering firmasıydı ve yeniden kullanılabilen ucuz roketlerle seyahat ettirmeyi amaçlıyordu. Bugün var olan ondan fazla şirket ise bu irtifaya çıkabilecek uçak/mekikler ile yolcularına yakın zamanda bu imkanı sunmayı planlıyorlar. Bugüne kadar 4 araç yörüngealtı uçuş gerçekleştirdi. Hükümet projeleri olan ilk üçü (Mercury, X-15 ve Soyuz 18a) sırasıyla 1961, 1962 ve 1975'te imal edildi ve yine sırasıyla 2'şer, 13'er ve 1'er kez bu irtifaya ulaştılar. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere ikisi ABD, birisi Sovyet projesi. 2004 yılında ise hükümet projesi olmayan ilk araç, SpaceShipOne, astronot Mike Melvill tarafından 2 haftalık bir periyotta 2 kere Karman Çizgisi'ne ulaştırıldı. Aynı yıl içerisinde yaklaşık bir ay sonra, 4 Ekim 2004'te astronot Brian Binnie, aracı 112 km. irtifaya uçurdu. Daha önce uzay turisti olarak da seyahat eden Virgin Atlantic havayollarının sahibi olan Richard Branson'ın Scaled Composites ile müştereken kurduğu Virgin Galactic adlı şirket de yukarıda bahsettiğimiz SpaceShipOne üzerine geliştirilmiş olan iki adet SpaceShipTwo gemisiyle yörüngealtı uçuş hizmeti vermeye hazırlanıyor. Virgin Galactic, bu iki gemisine, Star Trek'in unutulmaz gemisinin adını da yaşatmak üzere, VSS Enterprise ve VSS Voyager isimlerini verdi. Anagemilerin adları ise VMS Eve ve VMS Spirit of Steve Fossett . Anagemi demişken, bu tip araçların yerden havalanmadığını, başka bir uçaktan yüksek bir irtifada bırakıldığını laf arasında söylemek gerek. Aracın düşük sürüklemeli, yüksek hızlı tasarımının getirdiği kalkış, pist uzunluğu, küçük alanlı kanatlar vb. dezavantajlar, bu dezavantajları bertaraf eden geleneksel uçaklarla ön bir tırmanma gerektiriyor. Bu rakam SpaceShipTwo'nun son testinde 15.200 metre (50.000 ft.) oldu. Kargo taşımacılığı Aracın içine yolcuyu dahil ettiğimizde emniyet konusuna verilen önem epey bir artıyor, ve insansız bir araca göre ilgiyi daha çok hakediyor. Uzaya yolcu taşımacılığının kargo taşımacılığından önce ilerlemesi bu mantıkla bakıldığında biraz ters görünebilir, fakat kargo taşımacılığının çalışabileceği müşteri sayısının daha az olduğunu da unutmamak gerek. Yine de kargo taşımacılığı önemli bir yol katetti. 22 Mayıs 2012 tarihinde SpaceX firmasının kendi roketi Falcon 9 aracılığıyla Uluslararası Uzay İstasyonu'na ilk kurye hizmetini vermesi ile, Özel Uzay Kargo Taşımacılığı önemli bir kilometre taşını geride bırakmış oldu. 2006 yılında NASA ile ISS'ye ve ISS'den Kargo Taşımacılığı konusunda sözleşme imzalayan ve 2010 yılında yörüngeye bir aracını sorunsuz gönderip, tekrar döndürebilen şirket, bu yazıyı gördüğünüz tarihten bir gün önce, 31 Mayıs'ta yükünü boşaltıp geri dönüyor olacak. Aynı şirket, 2013 yılında ay yörüngesini dolaşıp geri dönecek kabiliyete sahip Falcon Heavy adlı roketinin üzerinde hala çalışıyor . Yüksek ihtimalle güneş sistemimizdeki diğer gökcisimleri ilk etapta yaşam alanları olarak değil, hammadde temini için kullanılacağından, kargo endüstrisinin orta vadede yolcu taşımacılığından daha geniş bir pazara hitap eteceği ve daha fazla gelecek vaat ettiği tahmin edilebilir. Sözleşmeye dikkat edin! Araçların uzaya vızır vızır yolcu taşıdığı günlerin hayali şimdilik fantastik dursa da uzay, isteyenlerin turistik amaçlarla gezebileceği bir yer haline geldi. Elbette ilk önce bundan imkanları dünya ortalamasının pek üstünde olanlar faydalandı. Bir zamanlar pek çok teknolojik imkan gibi, cep telefonu ile iletişimin de oldukça pahalı olduğunu, ancak teknoloji ilerleyip, oyuncular çoğaldıkça bu imkanın da oldukça ucuzladığını düşünürsek, bir gün bu hizmetin de ucuzlayacağı öngörüsünde bulunabiliriz. Şimdiden bilet alacaklar Pan Am benzeri bir tezgaha düşmemek için bilet sözleşmesine iyi baksınlar: En azından bilet başkasına devredilebiliyor olsun ki, siz faydalanmazsanız bile, belki çocuklarınız faydalanabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/uzay-cagi-henuz-baslamadi-oneillin-uzay-kolonileri-vizyonu.html", "text": "Dünya'daki nükleer santrallerin Ay'ın arka yüzünde biriktirilen atıkları 13 Eylül 1999 günü bilinmeyen bir sebeple patlar. Yörüngesinden çıkan Ay, uzay araştırma merkezi Ay Üssü Alfa'da çalışan 311 kişiyi uzayın derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkarır. İnsanlığın galaksideki ilk temsilcileri yıldızlar arasında kendilerine yeni bir ev ararken, çeşitli medeniyetler, farklı kültürler ve akıl almaz olaylarla karşılaşırlar. Bu hikaye, yaşı kırk civarında olanların hatırlayacağı, siyah-beyaz televizyon zamanındaki en popüler dizilerden Uzay: 1999a ait. 1975-1977 arasında yayınlanmış ve dünya çapında başarılı olmuş bu diziyi hala internette seyretmek mümkün. Uzay: 1999un iyimserliğine dikkat edin. 1999 yılında Ay'da yüzlerce kişinin yaşadığı yerleşim yerleri mevcut. Atıklarımız oraya rutin olarak taşınıyor. Yirminci yüzyılın sonu gelmeden Uzay Çağı olgunluğa ulaşmış bile. Tarihi perspektiften bakınca haklı bir iyimserlik aslında. Atmosferden çıkabilen ilk roketler 1944'de yapıldı. Sadece onüç sene sonra, 1957'de Sputnik ilk yapay uydu olarak Dünya yörüngesine yerleşti. Üstünden dört sene geçmeden Yuri Gagarin Dünya çevresinde tur atan ilk insan oldu. SSCB'nin bu başarılarının ABD'yi hırslandırması sayesinde 1969'da, ilk roketlerin yapımından sadece 25 yıl sonra, insanlar Ay'a ayak bastı. Aynı dönemde fırlatılan keşif amaçlı sayısız insansız uyduyu saymıyorum bile. 1970'den bakınca, bu tempoyla 1990'larda Ay'da üs kurulabileceğini düşünmek çok makul. Ayağı yerden kesen planlar Uzaya yerleşmek fikri sadece bilim-kurgu konusu değildi; ekonomik ve konforlu uzay yerleşimlerinin nasıl inşa edilebileceğine dair ciddi planlar da yapılıyordu. Özellikle, Princeton'da çalışan deneysel fizikçi Gerard K. O'Neill de bu konuda ayrıntılı olarak düşünmüş, diğer bilimcilerle fikir alışverişi yapmış ve 1970'de ana hatlarıyla bir plan hazırlamıştı. Ancak bütün bilimsel şöhretine rağmen dört yıl boyunca bu planını yayınlayacak bir dergi bulamadı. Hazırladığı makale sonunda Physics Today dergisinin Eylül 1974 sayısında yayınlandı . O'Neill her şeyden önce gezegen şovenizmi olarak adlandırdığı, yerleşimlerin bir gök cisminin yüzeyine kurulması gerektiği fikrini reddetti. Yerleşimlerin uzayda belirli noktalara yerleştirilen yapay adalar şeklinde olması gerektiğini söyledi. Bu durumda bir gezegenin yerçekimi kuyusuna girip çıkmaya gerek kalmaz, hem taşımacılık kolaylaşır, hem güneş enerjisi bir atmosfer tarafından emilmeden kullanılabilir, hem de yerçekimsiz ortamda özel sanayi üretimleri yapılabilirdi. O'Neill'in hayalindeki yerleşim istasyonu, Arthur Clarke'ın Rama'sı gibi, sekiz-on kilometre çapında, otuz kilometre uzunlukta içi boş bir silindir biçimindeydi. Plana göre insanlar, tamamen yalıtılmış istasyonların iç yüzeyinde yaşayacaklardı ve istasyonun dönme oranı merkezkaç kuvvetini yerçekimi kuvvetine eşitleyecek şekilde ayarlanacaktı. Uzayda sürtünme olmaması sayesinde ilk döndürmenin ardından uzun zaman istasyona müdahale gerekmeyecekti. Silindirler, bir kere eksenleri güneşe yönelik olarak döndürülmeye başlayınca açısal momentumun korunumu ile aynı yönde kalacaklardı. İstasyonun içi altı şeride bölünmüştü: Üç dev pencere ve üç yerleşim alanı . Bunlar her yerleşim alanının tepesinde bir pencere olacak şekilde dönüşümlü olarak yerleştirilmişti. Her pencerenin dışında, güneşten uzak uca menteşelenmiş dev bir ayna bulunacaktı. Bu aynalar gün içinde açılıp kapanarak gündüz-gece döngüsünü taklit edecekler, istendiğinde de tamamen geri çekilebileceklerdi; böylelikle yeryüzünde asla görülemeyecek bir galaksi manzarası seyretmek mümkün olacaktı. Plana göre üretim tesisleri ana silindirin dışında kurulacağı için, iç kısımlar sadece ikamet ve eğlence için kullanılacaktı. Üç kilometre eninde, otuz kilometre uzunluktaki vadiler, sakinlerinin tercihine göre, ya dağınık müstakil evlerle, ya da aralarında ormanlar ve dağlar bulunan yoğun yerleşimli kasabalarla doldurulacaktı. Her istasyon onbinlerce, hatta yüz bin kişiyi konfor içinde barındırabilecekti. O'Neill böyle bir koloninin kendine yeterli olmakla kalmayıp, Dünya ekonomisine büyük katkıda bulunabileceğini savundu: İstasyonun dışında kurulacak büyük güneş panelleri sayesinde enerji neredeyse bedavaya gelecekti. Güneş ışığının bir kısmını emecek bir atmosfer olmadığı için enerji daha verimli olarak elektriğe dönüştürülecek, bu da hem kolonide yaşayan insanların ihtiyacını karşılayacak, hem de büyük bir sanayiyi destekleyebilecekti. Böyle bir istasyonun besin ihtiyacını Dünya'dan karşılamak hem Dünya'ya aşırı yük getirecek, hem de nakliyesi aşırı masraflı olacaktı. Bu yüzden istasyonların yiyeceklerini kendileri üretmeleri gerekecekti. O'Neill ana silindirin dışında, silindirle aynı eksende bir halka şeklinde dizilmiş, nitratlarla ve işlenmiş organik atıklarla zenginleştirilmiş Ay toprağı kullanan küçük tarım alanları tasarladı. Gün ışığının bolluğu ve iklimin sabitliği sayesinde bu alanlar sadece istasyonu beslemekle kalmayacak, Dünya'ya da ihraç edilebilecek kadar çok mahsul sağlayacaktı. Dahası, uzay istasyonunda tarım zararlıları bulunmayacağı için böcek öldürücü kullanmadan organik tarım yapılabilecekti. Uzay sanayii Uzay istasyonlarını kurmak için en büyük motivasyon sanayiden gelecektir. Mesela, ağırlıksız ortamda Dünya'da mümkün olmayacak kadar büyük ölçeklerde tesisler kurulabilir. Başlangıçta bunlar metalürji tesisleri olabilir. Dünya'da az bulunan titanyum, bakır, altın, kobalt gibi bazı metaller Ay, meteorlar ve asteroidlerde bol miktarda bulunur. Buralardan toplanan cevherler istasyonlara getirilebilir ve, Güneş enerjisinin bolluğu sayesinde, yüksek sıcaklıklar gerektiren izabe ve döküm işlemleri yapılabilir. Bu uzay fabrikaları önce istasyonun inşası için malzeme sağlamakta kullanılıp sonra başka istasyonların veya Dünya'nın ihtiyacı için işletilebilir. Ağır sanayinin ötesinde, uzay ortamında Dünya'da mümkün olmayacak sanayi dalları kurulabilir, özel malzemeler üretilebilir. Sözgelişi, ağırlıksız ortamda çökelme olmayacağı için, yeryüzünde birbirine karışmayan maddeler uzayda karıştırılabilir ve yeni alaşımlar hazırlanabilir. Uzay boşluğunun sterilliğinde mükemmele yakın saflıkta kristaller ve nanoyapılar oluşturulabilir. Apollo keşifleri ile getirilen numunelerin analizi Ay kayalarının ağırlıkça üçte birinin çeşitli metaller, beşte birinin ise silisyum olduğunu gösterdiği için, O'Neill hammadde kaynağı olarak öncelikle Ay'ı, sonra asteroidleri kullanmayı öngördü. Ay'da küçük bir madenci yerleşimi kurulacak, bu grup otomatikleştirilmiş işlemlerle madenleri işletip cevherlerin yörüngeye fırlatılmasını sağlayacak, madeni işlemek için tesis kurmaya lüzum olmayacaktı. Cevherlerin Ay'dan istasyona ulaştırılabilmesi için O'Neill elektromanyetik kütle fırlatıcısı ismini verdiği bir cihaz tasarladı. Güneş panelleriyle üretilecek enerjiyle çalışan bu cihaz, içine maden cevheri konan metal kutuları manyetik darbelerle hızlandırarak fırlatır ve yörüngeye oturtacak, içindeki cevher alınıp istasyona götürülecekti. Fırlatma kutusu ise geri çekilip tekrar kullanılacaktı. Peki madem malzeme Ay'dan gidecek, neden istasyonu Ay yüzeyinde kurmayalım? O'Neill Ay'ın sağladığı imkanların daha az olduğuna işaret etti. Bir kere Ay'ın yerçekimi sabittir ve insan fizyolojisinin alıştığından çok daha düşüktür. Ay üzerinde yaşayan insanlar kas ve kemik erimesinden kaçınmak için katı bir düzen içinde spor yapmak zorunda kalır. Ağırlıksız ortamın sağlayacağı sanayiler Ay'da kurulamaz. Ayrıca, istasyonun kendi ihtiyacını aşan üretimini Dünya'ya gönderebilmesi için Ay'ın çekiminden kurtulması gerekir, bu da nakliye masraflarını çok artırır. Üstelik, Ay gecesi 14 gün sürdüğü için, Ay'ın her iki yüzünde birbirine bağlantılı güneş enerjisi santraller kurulması gerekir. Lagrange noktaları: Uzaydaki otoparkınız İstasyonların uzay boşluğunda kurulmasının faydaları açık. Ancak, Dünya'ya çok yakın olmamalılar, yoksa radyasyon kuşaklarının zararlı etkilerine maruz kalırlar. Ay'dan çok uzakta da olmamalılar, yoksa malzeme tedariki zorlaşır. O'Neill bu etkenleri düşünerek istasyonların dördüncü ve beşinci Lagrange noktası (L4 ve L5) olarak bilinen konumlara yerleştirilmeleri gerektiğini söyledi. Lagrange noktaları, birbiri çevresinde dönen iki büyük gökcisminin etkisi altındaki özel denge noktalarıdır. Bu noktalarda çekim kuvvetleri, dönmeden kaynaklanan merkezkaç kuvvetini dengeler. Böylelikle, bu noktalara yerleştirilen küçük cisimler diğer iki cisme göre hareketsiz dururlar. Başka bir deyişle, onlarla beraber aynı hızda dönerler. Her gök cismi çiftinin çevresinde tam beş tane Lagrange noktası vardır. Bunlardan üç tanesi (L1, L2 ve L3) cisimleri birleştiren çizgi üzerinde bulunur. Kalan iki nokta ise cisimlerle eşkenar bir üçgen oluşturur. Bu noktalardaki dengenin istikrarı da önemlidir. L1, L2 ve L3 noktaları yayvan bir tepenin zirvesi gibidirler; tam tepeye denk getirebilirseniz uydunuz orada kalır, ama basit bir fiske yavaş yavaş dışarı kaymasına yol açacaktır. Buna karşılık L4 ve L5 noktaları, büyük cisimlerden biri diğerinden 25 kat veya daha fazla kütleye sahipse, sığ bir çukur gibidirler. Dünya'nın kütlesi Ay'ınkinin 81 katı olduğu için, bu noktalara konan bir uzay istasyonu küçük saptırmalar olsa bile yerinden uzaklaşmaz. L4 ve L5 noktaları hem Dünya'ya hem Ay'a eşit uzaklıktadırlar, ve Güneş'i rahatlıkla görecek konumdadırlar. Üstelik bu denge noktalarında bulunabilecek asteroidler toplanıp hammadde kaynağı olarak kullanılabilirler. Uzay bilimi ve uzayda bilim Eğer inşa edilebilirlerse, uzay istasyonlarının bir sanayi kasabası olmakla kalmayıp, temel bilim ve mühendislik araştırmaları için önemli bir çekim merkezi haline gelmesi muhtemeldir. Astronom ve astrofizikçilere, atmosferin dışında gözlem yapma imkanı çok çekici gelecektir. Şimdi de uzaya yerleşmiş özel teleskoplarımız var gerçi, ama bunlar büyük girişimler olduğu için katı bir programla çalışırlar, bireysel araştırmacıların akıllarına geliveren bir gözlemi yapmalarına zaman ayırmaları mümkün değildir. Oysa uzay istasyonlarında, küçük araştırma bütçeleri ile alınabilen teleskoplar bile önemli bilimsel gelişmeler sağlayabilir. Deneysel atom fizikçileri için uzay ortamı neredeyse ders kitabı idealliğinde şartlar sağlar. İstenmeyen etkileri engellemek için hassas atom fiziği deneylerinin çoğunda havasız ortama ihtiyaç vardır. Bazen de çok düşük sıcaklıklara inmek, atomları mümkün olduğunca yavaşlatmak gerekir. Dünya'da çok zor sağlanan bu şartlar uzayda doğal olarak mevcut olduğu için, kuantum fiziğinin en ince noktalarını test eden deneyler uzay istasyonlarında yapılabilir. Süperiletken teknolojisi sıçrama yapacaktır. İletken maddeler belirli bir sıcaklığın altında süperiletken hale gelirler, yani elektriği kayıpsız olarak iletirler. Dünya'daki olağan sıcaklıklarda süperiletken madde yok, ama uzayın mutlak sıfıra yakın soğuğunda bu teknolojinin rutin hale gelip geliştirileceği kesindir. İstasyonların günlük problemleri, yeni istasyonların ve ulaşım araçlarının tasarımı gibi ihtiyaçlar yeni teknolojilerin gelişimini kamçılayacaktır. Muhtemelen bu teknolojilerin bir kısmı Dünya'nın refahına katkıda bulunacak, ama bir kısmı sadece uzayda pratik olarak kullanılabilecek, uzay kolonilerinin gitgide gelişmesini sağlayacaktır. Uzay toplumu Bu istasyonlarda doğup büyüyen Uzaylı nesillerin zihniyetinin ve toplum düzeninin nasıl olacağını kestirmek zor, ama Dünyalılardan çok farklı olacağı kesin. Küçük dünyaları bir istasyonun iç çeperinden ibaret de olsa, ufukları her gün seyrettikleri uzay boşluğu kadar geniş olacak. Yaşadıkları ortamın sınırlılığı onları israftan kaçınan, her şeyi geri dönüştüren, verimli yaşayan insanlar haline getirecek. Dünyalılar uçsuz bucaksız gezegenlerini vurdumduymazca harcarken, Uzaylılar kırılgan bir ekosistemde, her şeyin birbirine bağlı olduğu idrakiyle yetişecekler. Uzayda doğanlar sosyal ve psikolojik olarak uzaya açılmaya çok daha yatkın olacaklar. Bir gezegende yaşamak fiziksel olarak bir kuyunun dibinde olmaya benzer; yüzeyinden kurtulmak için büyük enerji harcamanız gerekir. Psikolojik olarak da benzer: Kuyunun içinden dışarıdaki evrenin çok küçük bir kısmını görürsünüz. Kuyudan çıkan Uzaylı nesil çok daha geniş bir gökyüzü görecek; evren onlar için yukarıda değil çevrelerinde olacak. Bu nesil sürekli yayılmak ve genişlemek isteyecek, Güneş Sistemi'nin kaynaklarına el atacak, şimdi hayal bile edemeyeceğimiz yeni bir medeniyet kuracak. Gerçekleşebilir mi? 1970'lerde uzay yerleşimleri planları ciddiye alınmış, ince ince hesaplar yapılmıştı . İyimserlik hakimdi. O'Neill, yavaş ve emin adımlarla giderek bile 2010'da ilk uzay istasyonlarının kurulabileceğini öngörmüştü. Bu öngörünün gerçekleşememesi onun kabahati değildi. Hızın kesilmesi 1980'lerin sonunda başladı. ABD-SSCB arasındaki soğuk savaşın bitmesi ve akabinde Doğu Bloku'nun çöküşüyle görüldü ki, hayallerimizi besleyen uzay yarışı aslında iki süper güç arasındaki bir horoz dövüşünden ibaretmiş. Kavga bitince iki taraf da uzay teknolojisinde vites küçülttü. Ay'a üs kurmayı bırakın, bir daha ayak basılmadı bile. Uydu teknolojisi ve insansız uzay araçları çok gelişti ama, atmosferin hemen dışındaki Uluslararası Uzay İstasyonu hariç, uzayda insan yerleşimi kurulmadı. Gözümüzü içeriye çevirdik. Küresel iletişim ve tıp alanında çok ilerledik, ama bir yandan da gezegenimizin tahribatını hızlandırdık. Yine de uzayın keşfi için girişimler durmuş değil. Özel girişimciler, devlet kurumlarının sağladığı altyapının da desteğiyle, insanlı uzay uçuşlarını ucuzlaştırmanın yollarını arıyorlar. Asteroidlerden malzeme elde etme fikri geçen ayın sonunda dünya çapında yankı yapan bir açıklamayla tekrar canlandı. Planetary Resources ismiyle kurulan bir şirket, robot uzay araçları kullanarak Dünya'ya yakın asteroidleri tespit etmek, toplamak ve Dünya'nın yakınına getirmek amacında olduğunu açıkladı. Dünya dışı cisimlerin mülkiyet hakkı şimdilik belirsiz. 1967 Dış Uzay Anlaşması'na göre hiç bir devlet bir gökcismine bayrak dikip sahiplenemez, ama bireyler madenleri işleyebilir mi, tutulup Dünya yakınına getirilen bir asteroidin statüsü değişir mi, tartışmalı. Elbette fiili bir durum oluştuğunda kanuni düzenlemeler hızla yapılacaktır. Planetary Resourcesin kurucuları Eric Anderson ve Peter Diamandis'in aynı zamanda ticari uzay uçuşlarını geliştiren şirketlerin sahipleri olması tesadüf değil. Asteroidleri Dünya yakınına getirmek mümkün olduğunda, insanların uzaya çıkması için ekonomik sebepler olacak, bu da ticari uzay teknolojisine desteği artıracak. Daha şimdiden, asteroidlerin yeryüzüne indirilmesi yerine uzayda işleme tabi tutulmasının daha makul olduğu ifade ediliyor. Yakın gelecekte, işlemlerin robotlara yaptırılmasının mümkün olamadığı noktada insanların uzaya çıkarılması gerekebilir. O zaman O'Neill'in planları raftan indirilip tekrar masaya yatırılabilir. Notlar/"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/venus-gecisi.html", "text": "Bu ayki gök olaylarından biri çok özel: Ömrümüz boyunca bir daha şahit olamayacağımız kadar nadir, ama bilim tarihinde 18. yüzyılın Apollo programı olarak anılacak kadar önemli bir yeri var. 6 Haziran sabahı Venüs gezegeni Dünya'yla Güneş'in arasından geçecek ve Güneş'in küçük bir kısmını kapatacak. Yani Dünya'ya Venüs'ün gölgesi düşecek. Ancak Venüs çok uzakta olduğu için, özel araçlarla gözlenmezse farkında bile olamayacağımız kadar küçük bir gölge bu. Venüs geçişi tabir edilen bu olay teleskoplu gözlemlerin başlamasından bu yana sadece yedi sefer gözlendi (1631, 1639, 1761, 1769, 1874, 1882 ve 2004 yıllarında). Elbette bu geçişler aksak da olsa bir düzene sahip. Hesaplara göre iki geçiş arasında 8, 121.5, 8, ve 105.5 yıl geçmesi gerekiyor; sonrasından aynı kalıp tekrarlanıyor. Geçişler sadece Haziran başı veya Aralık başında olabiliyor. Bu ay, sekiz yıl farkla gerçekleşen bir çiftten ikincisini yaşayacağız. Bir sonraki geçiş ancak 2117 yılının 11 Aralık günü görülebilecek. Kozmik cetvel Venüs Venüs geçişi sadece ilginç bir olay olmakla kalmıyor, astronomi tarihinde önemli bir yeri var. Çeşitli tarihlerdeki bu geçişler Güneş sisteminin boyunu ölçmek için bir cetvel gibi kullanıldı, Dünya-Güneş mesafesinin yaklaşık 150 milyon kilometre olarak belirlenmesini sağladı. Onsekizinci yüzyıla gelene kadar, her gezegenin Güneş çevresinde attığı turun kaç yıl sürdüğü hassasiyetle ölçülmüştü. Dönme süresi bilindiğinde de, Kepler'in üçüncü kanunu sayesinde gezegenin Güneş'ten mesafesi bulunabiliyordu. Ama Kepler yasası bu mesafeleri kilometre olarak değil, Dünya-Güneş mesafesinin oranı olarak vermeye uygundu sadece. Eğer Dünya-Güneş mesafesi ölçülebilirse, bütün diğer gezegenlerarası mesafelerin kaç kilometre olduğu hesaplanabilecekti. 1677'deki Merkür geçişini izleyen astronomlardan 21 yaşındaki Edmond Halley , gezegenlerin Güneş önünden geçişlerinin Güneş-Dünya mesafesini hesaplamak için kullanılabileceğini farketti. Halley Venüs geçişini Dünya'nın birbirinden uzak bölgelerinden gözlemeyi teklif etti. Kolunuzu ileri uzatarak başparmağınızı havaya kaldırın ve önce bir gözünüzle, sonra öbür gözünüzle bakın; arkada kalan cisimler başparmağınızın bir soluna bir sağına geçecektir. Bu etkiye paralaks adı verilir. Paralaks sebebiyle Venüs'ün Güneş üzerinde takip ettiği yol, değişik gözlem noktalarından çok az da olsa farklı görünecektir. Geçişin başlama ve bitme zamanları da farklı olacaktır. Bu farkları kaydederek Dünya-Güneş mesafesini, oradan da Venüs'ün ve Güneş'in büyüklüğünü hesaplamanın mümkün olduğunu farkeden Halley, bir sonraki Venüs geçişi zamanında uzak bölgelere bilim seferleri düzenlenmesini teklif etti. 1761'de gerçekleşecek olan geçişe ömrünün yetmeyeceğinin bilse de, gözlemleri işleyecek gerekli teorik hesaplamaları yaparak gelecek nesil astronomları gerekli gözlemleri yapmaya teşvik etti. Venüs şart değil tabii; Merkür'ü gözleyerek de aynı iş yapılabilir, hem de Merkür'ün geçişleri daha sık (yüz yılda 13-14 kere) olduğu için daha çok fırsat bulunur. Ama Merkür Venüs'e göre epeyce hızlı hareket ettiği için geçiş daha çabuk biter, gözlem için zaman daha dardır. Ufaklığından dolayı Merkür'ü gözlemek daha zor olacaktır. Üstelik Merkür Güneş'e daha yakın olduğu için zaten küçük olan paralaks etkisi iyice küçülecektir. Bu sebeplerle Venüs geçişi kaçırılmayacak bir fırsat olarak görüldü. 1761 ve 1769 geçişleri 1761'i görmeye Halley'in ömrü yetmese de, önayak olduğu bilimsel hazırlıklar tamamlanmıştı. Ancak o dönemde dünya Yedi Yıl Savaşları ile kaynamaktaydı. Avrupalı güçler arasındaki savaş Amerika, Afrika ve Hindistan'daki kolonilere yayılmış, deniz yollarının emniyeti ortadan kalkmıştı. Yine de çeşitli ülkelerden bilim adamları yola çıkmaktan çekinmediler. Bazıları hedeflerine ulaşamadı, bazıları ise astronominin o zaman bugünkünden çok daha heyecanlı bir meslek olduğunu düşündüren maceralar yaşayarak gözlemlerini yapmayı başardı. Bu ekipler Sibirya, Kanada, Güney Afrika, Hindistan, ve tabii Avrupa'nın çeşitli yerlerinde 62 ayrı ölçüm yaptılar. Fakat sürpriz bir fenomen ölçümlerin isabetliliğini azaltmıştı. Halley'in teklif ettiği yöntem, Venüs'ün yuvarlağının kenarının Güneş'in kenarına temas anının bir saniyelik hassasiyetle kaydedilmesini gerektiriyordu. Fakat Venüs ve Güneş'in kenarları değmeye yaklaşınca iki dairenin arasında damla biçimi bir yayılma görülüyor, temas anı ancak otuz saniyelik bir hata payı ile ölçülebiliyordu. Bu Kara Damla etkisi, başka açılardan çok hassas olan ölçümlerin hata payını büyük miktarda artırıyordu. Sekiz yıl sonra bir şansları daha olduğunu bilen astronomlar, kara damla etkisini hesaba katarak tekrar hazırlıklara başlamışlardı. 1769'da, savaş bittiği için nispeten emniyetli hale gelen bir ortamda, İngiliz, Fransız, İspanyol, Rus, ve kolonilerden Amerikalı bilim adamları yine dünyanın dört bir tarafına dağıldılar. Uzak coğrafyalardaki tehlikeler yüzünden gerçek birer maceraya dönüşen bu geziler sonucunda tam 77 değişik konumdan rasatlar yapıldı. Bu seferlerden biri, daha sonra ün kazanacak kaptan James Cook'un ilk keşif gezisiydi. Geçişi Tahiti'de kaydeden Cook'a, geri dönmeden önce, o zamanlar mevcut olduğu zannedilen büyük güney kıtasını araması emredilmişti. Böyle bir kıta bulunamadı, ama Cook, Venüs geçişi için çıktığı yolculuk sırasında Avustralya'nın doğu kıyılarını, Yeni Zelanda'yı, ve sayısız Pasifik adasını keşfetti. Sonraki yıllarda Fransız astronom Jerome Lalande, 1761 ve 1769 geçişlerinde yapılan ölçümleri birleştirerek Dünya-Güneş arası mesafeyi 153 milyon kilometre olarak açıkladı. Kara damla etkisi yüzünden bu tahmindeki hata payı 1 milyon kilometre gibi yüksek bir değerde çıktı. Kara damla etkisine neyin sebep olduğuna dair çeşitli tahminler yapılsa da, yakın zamana kadar kesin bir cevap bulunamamıştı. 1999'da astronom Jay Pasachoff, TRACE uydusuyla yapılan Merkür geçişi gözlemlerini inceledi. Kara damla yine mevcuttu, ama Merkür'ün atmosferi olmadığı, gözlem de uzaydan yapıldığı için, etkinin atmosferlerden kaynaklanmadığı anlaşıldı. Pasachoff'un analizine göre kara damlanın sebeplerinden biri her teleskopta az veya çok bulunan bulanıklaştırma etkisi. Diğer sebep ise Güneş'in bir gaz topu olması, keskin bir bitiş yerinin bulunmaması. Güneş diskinin hemen dışı siyah görünse de, orası boşluk değil, nispeten daha soğuk olduğu için karanlık görünen gazla dolu bir bölge. Bu iki etkinin birleşimi kara damlaya yol açıyor. Bugün gelişkin teleskoplar ve uydular sayesinde çok daha temiz gözlemler yapılabiliyor, veri işleme yöntemleri sayesinde kara damla tamamen ortadan kaldırılabiliyor. 1874 ve 1882 geçişleri Aradan geçen 105 yılda hassas rasat araçları barındıran gözlemevleri yerkürenin birbirinden uzak bölgelerine yayılmıştı. Yeni Venüs geçişleri zamanı geldiğinde eskisi kadar çok sayıda ekipler oluşturmak gerekmedi. Kerguelen adası gibi özel yerlere bilimsel seferler yine düzenlendi, ama çoğu gözlem yerleşik astronomlar tarafından yapıldı. Telgraf, demiryolları ve buharlı gemiler sayesinde iletişim çok hızlanmıştı ve koordinasyon çok daha rahat sağlandı. Dahası o dönemde fotoğrafçılık icat edilmiş, insan gözüne güvenmek gerekmeden geçişin kayıt altına alınması mümkün olmuştu. Kara damla yine mevcuttu, ama gelişmiş teleskoplar ve fotoğraflama tekniği sayesinde hata payı azaltılabilmişti. Bu geçişlerde ve 1761-1769 geçişlerinde elde edilen verilerin birleştirilmesiyle Dünya-Güneş mesafesi 149.59 milyon kilometre olarak tespit edildi, 0.31 milyon kilometrelik bir hata payıyla. Venüs'ün verebileceği bilgi bu kadardı. Kısa süre sonra 1898'de keşfedilen göktaşı Eros, aynı ölçümü daha hassas yapma imkanı sağladı. Dünya'ya yakın geçmesi sayesinde Eros daha büyük bir paralaks sağlayacak, atmosferi olmadığı için çeperinde bulanıklık görülmeyecek, dolayısıyla hata payı çok azalacaktı. Bilimciler yeni bir rasat seferberliğine girişti, ve Eros rasatları sayesinde 20. yüzyılda Dünya-Güneş mesafesi sadece birkaç bin kilometrelik hata payıyla belirlenebildi. Bu sonuç ne kadar etkileyici olsa da, sadece otuz yıl sonra aşıldı. Sonraki yıllarda yakın gökcisimlerinin mesafelerinin radarla tespit edilebilmesi, Dünya-Güneş mesafesini çok büyük bir hassasiyetle belirleme imkanı verdi. Bugün kabul edilen değer 149,597,870,691 metre. Hata payı ise sadece 30 metre. Bu, bir insanın boyunu sadece bir atomun büyüklüğü kadar bir hata payıyla ölçmeye denk bir hassasiyet. Halley torunları ile kesinlikle gurur duyardı. Yeni bir amaç Geçişler hala astronomi camiasi için önemli gözlem fırsatları sağlıyor, ama bu seferki amaç değişik. Astronomlar, bir yıldızın önünden bir gezegenin geçmesinin ne çeşit görünür etkiler yarattığını ölçmek istiyorlar. Son yirmi yılda astronomlar uzak yıldızların çevresindeki gezegenleri tespit edebilmeye başladılar. Olağanüstü hassas ölçümler gerektiren bu gözlemler için çeşitli yöntemler kullanılıyor. Bunlardan biri gezegen geçişi yöntemi. Bir gezegen, yıldızının önünden geçerken yıldızın ışığı birazcık azalır, sonra eski haline gelir. Gezegenin kendisi görülemese de, yıldızın ışığının değişimi ile gezegenin büyüklüğünü ve periyodunu, dolayısıyla yıldızdan uzaklığını, yaşamaya uygun sıcaklıkta olup olmadığını tahmin etmek mümkün olur. Gezegen geçişi yöntemi her zaman işlemez. Öncelikle, gezegenin yörüngesinin Dünya'dan bakış çizgimizle hizalanmış olması lazım, yoksa gezegenin gölgesi üzerimize düşmez. Ayrıca algılamanın çok hassas olması gereklidir . Bu sebepler yüzünden geçiş yöntemi ile Dünya benzeri küçük gezegenler değil, yaklaşık Jüpiter büyüklüğündeki dev gezegenler algılanabiliyor. Bu zorluklara rağmen yöntem başarılı oluyor. NASADışGezegenKataloğu'na göre, şimdiye kadar tespit edilmiş olan 691 dış gezegenden 188'i geçiş yöntemiyle saptanmış. Gezegen geçişi sırasında yıldız ışığı sadece azalmakla kalmıyor, gezegenin atmosferinden geçerek geldiği için spektrumu, yani renkleri de değişiyor. Değişen spektruma bakarak gezegenin atmosferinde hangi gazlar bulunduğunu kestirmek mümkün. Venüs geçişi burada devreye giriyor. Geliştirilen bu hassas tekniklerin doğru işleyip işlemediğini anlamak, varsa hatalarını ortaya çıkarmak için bir deneme sürüşü yapmak lazım. Venüs'ün atmosfer yapısını zaten biliyoruz. Geçiş sırasında yapılacak gözlemler bildiklerimize uyan sonuçlar verirse ne ala, yoksa araçları tekrar gözden geçirmek gerekecek. İşi zorlaştıran bir etken daha var. Bu gözlem Hubble teleskobu ile yapılacak, ama Hubble doğrudan Güneş'e bakamaz, yoksa hassas alıcı devreleri şiddetli Güneş ışığı ile kavrulur. Bu yüzden astronomlar geçiş günü Hubble'ı ters yöne, Ay'a doğrultacaklar ve Ay'dan yansıyan zayıf ışığı kaydedecekler. Nasıl gözlemeli? Geçiş, Türkiye saatiyle 6 Haziran 01:05'de başlayacak, 07:55'de sona erecek. Venüs Güneş'in üst kısmından geçtiği için Güneş tam yükselmeden de görebilirsiniz. Fotoğraf çekmek için gündoğuşu güzel bir enstantane sağlayabilir, ama daha sonra güçlü bir Güneş filtresi gerekir. KESİNLİKLE ÇIPLAK GÖZLE, GÜNEŞ GÖZLÜĞÜYLE, İSLİ CAMLA VEYA DÜRBÜNLE GÜNEŞE BAKMAYIN. Eğer 1999 veya 2006 güneş tutulmaları için özel gözlüklerden almış ve bir köşede saklamışsanız onları kullanabilirsiniz. 14 numara kaynakçı camı kullanmak da güvenlidir. Teleskobunuz varsa, Güneş'e yönlendirip , göz kısmının arkasına bir beyaz kağıt tutarak Venüs'ün gölgesini görebilirsiniz. Tavsiye edilen başka bir yol kutu kamera yapmak. Bir tarafı uzunca bir kutu alın. Küçük yüzlerini kesip atın. Yüzlerden birini alüminyum folyoyla kaplayın. Folyonun ortasına, bir toplu iğnenin ucuyla küçük bir delik açın. Delik ne kadar küçük olursa o kadar iyi. Kutunun öbür ucuna yakın bir yerde yanına bir pencere kesin. O pencereden kutunun kapalı yüzüne düşen güneş görüntüsünü seyredebilirsiniz. Uzun bir kutunuz varsa Güneş daha büyük gözükecektir. Ayrıntılar için Exploratorium websitesindeki resimlere bakabilirsiniz. Daha profesyonel bir ortam arzu ediyorsanız, geçiş sırasında halka açık olan AnkaraÜniversitesiRasathanesi'ni ziyaret edebilirsiniz. İmkanınız yoksa, bulunduğunuz yerde hava bulutlu ise, veya sabahın köründe açık alana gidemiyorsanız, NASA'nıninternettenyapacağınaklenyayını seyredebilirsiniz. Her halükarda 6 Haziran sabahı işe giderken Güneş'e yan gözle bir anlığına bakın, bu tecrübeyi hiç olmazsa hayalinizde canlandırarak yaşayın ve astronomların yüzlerce yıllık heyecanına ortak olun."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/vucudumuzu-yeniden-yaratmanin-kimyasi-zayiflamak.html", "text": "Vücudumuzu tanımamız bize gündelik yaşamımızda birçok kolaylık sağlar. Küçüklüğümüzden başlayarak fiziksel yapımızı ve iç dengemizi keşfetmemiz, yıllar geçtikçe hangi spor dallarına yatkın olduğumuzu, hangi tür besinlere vücudumuzun alerjen olduğunu, ne tür belirtiler sonrasında hangi hastalıklara yakalandığımızı, fiziki görünüşümüzdeki değişiklikleri vb. bir sürü gerçeği fark etmemizi sağlar. Böylece ileriki yıllarda herhangi bir hastalık habercisi olabilecek tüm belirtileri vücudumuzda hisseder, gerek kendi araştırmalarımızla gerekse bir uzman yardımıyla bu belirtilerin varacağı noktaları erkenden görebiliriz. Vücudumuzun bu bağlamda sağlıklı sayılabilmesi için ağırlıkça belirli bir aralıkta olması gerekiyor. Ağırlık dengemizi ise yediğimiz besinlerin miktarı belirler. Eğer vücudumuzun ihtiyacı kadar besin tüketiyorsak formumuzu korur ve vücudumuzda herhangi bir besin depolamaya ihtiyaç duymayız. Eğer ki ihtiyaç duyduğumuzdan fazla bir miktar besin tüketmeye başlarsak vücudumuz bunu bir felaket habercisi olarak algılar ve hemen harekete geçer; fazla yiyeceğimiz her besin vücudumuzca ihtiyaç fazlası sayılacağından hareketin az olduğu bölgelerde saklanmak üzere yağ olarak depolanacaktır. Şimdi de vücudumuzun bu süreçte yaşadıklarını bilimsel bir gözle inceleyelim: Beslenmemiz sonrasında vücudumuzda birtakım ardışık tepkime zincirleri gerçekleşir. Tükettiğimiz her besin bize doğrudan veya dolaylı olarak enerji verir ve aldığımız bu enerjiyi kalori cinsinden takip edebiliriz. Kalori nedir? Kalori , bir enerji birimidir ve normal şartlarda 1 gram suyun sıcaklığını 1 C artırmak için gerekli olan enerji miktarı olarak tanımlanır. Kilokalori ise 1000 kaloriye eşittir. Aklınızda daha kalıcı olması açısından, bir kalori 4 adet kibrit çöpünün yanmasıya açığa çıkan enerjiye eşittir diyebiliriz. Enerji vücudumuzda ne şekilde depolanabilir? Kimyasal enerji vücudumuzda yağ, karbonhidrat ve protein şeklinde depolanır. Vücut, fazla gördüğü enerjiyi yağ olarak uzun bir süre saklayabilir. Sonrasında vücut, besin kıtlığı çektiği durumlarda -diyet veya ağır egzersizler sonrasında- depolanan bu yağları önce yağ asidi ile gliserollere sonrasında da hareket enerjisi ile ısıya dönüştürür. Karbonhidratlarsa, diğer yandan, kısa sürede vücudumuza yüksek enerji verebilirler çünkü enerjiye dönüştürülmeleri yağ ve proteinlerden daha kolaydır. Bu moleküller ne şekilde enerjiye dönüştürülürler? Vücudumuzdaki besinler, hareket ettiğimiz her süreçte hareket enerjisi ile ısıya dönüştürülür. Vücudun ilk yaptığı iş büyük molekülleri küçük moleküller haline getirmektir. Proteinler amino asitlere, glikojenler glikoza, yağlar da yağ asitlerine dönüştürülürler. En basit şeker molekülü olan glikoz, oksijenle tepkimeye girmesi sonrasında karbondioksit, su ve enerji açığa çıkarır. Bu olaya hücre solunumu da denir. Tepkime en basit haliyle şu şekilde özetlenebilir: C6H12O6 + O2 -> H2O + CO2 + ATP Eğer vücudumuzun hareketliliği devam ediyorsa enerji bakımından zengin moleküller parçalanmaya devam eder ve bizler de kaslarımıza daha çok oksijen sağlamak için daha sık nefes alıp vermeye başlarız. Spor yaparken nefes nefese kalmamızın sebebi budur. ATP nedir? ATP , molekül adının baş harflerinden oluşan ve hücrelerimizdeki enerji dönüşümünü sağlayan moleküldür. Vücudumuz içinde enerji, ATP molekülleri sayesinde dönüşüm ve devinim sağlar. ATP, vücudumuzdaki hücresel fonksiyonların ve tepkimelerin temel enerji kaynağını oluşturur. Şekilde görmüş olduğunuz molekül, herhangi bir enerji ihtiyacı durumunda üzerindeki bir ya da iki fosfat bağının su ile tepkimeye girmesiyle enerji açığa çıkarır. Hücrelerimizin hepsi ihtiyaç duydukları tüm enerjiyi bu yolla elde ederler. Daha zayıf bir vücuda nasıl sahip olabiliriz? Vücudumuzda yağ olarak depolanan enerjiyi kullanmanın zayıflamanın- iki yolu vardır: Ya vücudumuza giren besin miktarında kısıtlamaya gideriz -diyet yaparız- ya da vücudumuzun hareketliliğini arttırarak daha çok kasımızın işlemesini sağlarız -spor yaparız. Dikkat ettiyseniz, her iki durumda da vücudumuz bir nedenle ekstra bir enerjiye ihtiyaç duyacak ve biz bu enerji yani ATP ihtiyacımızı vücudumuzda depolanan yağlardan sağlamaya çalışacağız. Uzmanlarca önerilen zayıflama yöntemi, yediklerimizi kontrol altına alarak spor yapmamız şeklindedir. Burda amaç, bilinçli bir şekilde vücudumuza giren enerji kaynaklarını sınırlı tutarak aldığımızdan daha fazla enerjiyi spor aktiviteleri sayesinde harcamaktır. Böylelikle vücut, besinden karşılayamayacağı enerjiyi, depoladığı yağları daha küçük moleküllere dönüştürerek oluşturma yoluna gidecektir. Bu noktada vücudun depo yağları kullanmak için göstereceği direnç de çok önemlidir. Vücut depo yağlarını ne kadar uzun süredir barındırıyorsa o kadar yüksek oranda geç parçalamaya başlayacaktır. Spora yeni başlayan bireylerin kısa süre içinde yaptıklarının bir işe yaramadığını düşünmeleri bu direncin geç kırılmasından kaynaklanmaktadır. Zayıflamaya metabolizmanın da etkisi büyüktür. Metabolizma nedir? Metabolizma, canlının yaşamını sürdürdüğü sırada gerçekleşen tüm kimyasal tepkimelere verilen addır. Her insanın metabolizma hızı birbirinden farklı değerdedir. Bu nedenle bir arkadaşınızın uyguladığı diyetin onu forma sokması sizde de aynı sonuca varacağını garanti edemez. Belki çok uzun vadede etkisini gösterecek, belki de hiç etkili olmayacaktır. Bu nedenle diyet yapmayı düşünüyorsanız bir diyetisyene danışmayı asla ihmal etmeyiniz. Spor yapmanın asıl amacı vücudumuzdaki büyük kas gruplarını çalıştırarak kas kütlelerini artırmak ve dolayısıyla sindirim, dolaşım, solunum, boşaltım ile iskelet sistemimizin işlerliğini kolaylaştırmaktır. Spor yaparak nabız atış hızımızı artırmak kanın vücudumuzdaki dolaşım hızını arttıracak, böylece hücreler ihtiyaç duyduğu oksijene daha çabuk ulaşma hatta oksijensiz solunum yaparak bu yönde kendilerini geliştirme yoluna gideceklerdir. Nabzımızı artırmak kalp sağlığımız açısından da çok yararlıdır. Karın kaslarının çalıştırılması bel bölgemizin ve dolayısıyla sindirim sistemimizin sağlıklı bir şekilde işlemesini sağlar; karın kaslarının gelişmiş olması sindirim hareketlerinin, kasılmaların daha sağlıklı yapılması anlamına gelir. Sırt kaslarımızı geliştirmemiz ise vücudumuzu ayakta tutan iskelet sistemimize en büyük desteği sağlayacaktır. Sporun uzun vadede vücudumuza etkisi nedir? Düzenli spor yapan bir kişinin vücudunda belirli oranda bir kas kütlesi oluşacaktır. Kasların birer enerji merkezi olduğu düşünülürse düzenli spor yapan bir kişinin istem dışı kilo alması düşünülemez. Vücuda alınan her ek besin vücutta spor aktivitelerinde çalıştırılan kaslarca kullanılarak hareket enerjisi ile ısı enerjisine çevrilecek ve depolanma ihtiyacı duyulmayacağından kilo sorunu yaratmayacaktır. Vücut kimyamızın zayıflama sırasında ne şekilde işlediğini hep birlikte gördük. Yeniden başa dönecek olursak zayıflayabilmemizin yolu vücudumuzu iyi tanımamızdan geçiyor. Aslında kilo almak da vermek de tamamen bizle alakalı . Sonrasında yaşananlarsa vücudunuzun sizin eylemlerinize verdiği tepkiden başka birşey değil. Dengeli ve yeterli beslenip kendimize vakit ayırabildiğimiz sürelerde sportif aktivitelere katılırsak vücudumuzu daha iyi tanımak adına en sağlam adımı atmış oluruz. Hepinize sağlıklı yaşamlar!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/yedek-dunya-millennium-seedbank.html", "text": "Yer İngiltere, Batı Sussex... Ülkenin güney sahilinde yer alan bu küçük bölge, omuzlarında büyük bir mirası taşıyor. Bu miras, 300 milyon yıldır gittikçe büyüyen, dev bir alemin hayattaki son bireylerini içinde saklıyor. 300.000'den fazla çeşidi ile tohumlu bitkilerin her bir üyesi, bu mirasın parçası. Bu kıymetli miras da, önemine yakışır bir şekilde, güvenli bir bankada tutuluyor. Bir tohum bankasında... Millenium SeedBank'ta. İngiltere tabanlı bir vakıf olan Wellcome Trust'un desteklediği, uluslararası bir koruma programı olan Millenium SeedBank Projesi, hayatına 2000 yılında başlamış. Amacı, soylarının tükenme riskine karşılık, tüm bitkiler için bir nevi sigorta poliçesi oluşturmak... Bu bağlamda, Dünya'daki tüm bitki türlerinin tohumlarının saklanması ve gelecekteki kullanımlarına kadar korunması, projenin ana görevini oluşturuyor. Elbette bu oldukça zor bir görev. Buna rağmen, tohum bankası, şimdiden Dünya'nın en büyük tohum rezervi durumunda. Öyle ki, merkez 2007 yılında, Oxytenanthera abyssinica ile 1 milyarıncı tohumunu depolamış. SeedBank, nihai amacı olan tüm yabani bitki tohumlarını toplanmaya hala uzak. Proje, ilk basamakta, tüm tohumlu bitkilerin %10'una denk gelen 24.000 farklı türü 2010'a kadar toplamayı hedeflemiş. Ancak, Dünya çapında paralel olarak çalışan diğer projelerin desteği ile bu amacına hedeflenenden bir yıl önce (2009'da) ulaşmayı başarmış. %10'luk barajın 2009'da aşılmasının ardından, proje, tohumlu bitkilerin %25'inin de 2020 yılında toplanmış olacağını belirtiyor. Dünya üzerindeki 54 ülkeden 120 organizasyondan destek alan proje, bu barajını da çok daha yakın zamanda geçebilir. Farklı Kaydet... Habitat_depo_dosyasi Proje, şu anki durumunda 1 milyarın üstünde tohum örneğine sahip ve Dünya üzerinde insan eliyle yaratılmış en büyük biyoçeşitlilik noktasını oluşturuyor. Toplanılan tohum örnekleri, ehlileştirilmemiş, yabani türlerden elde ediliyor. Bu bitkiler, çöllerden, dağlardan, adalardan ve diğer çeşitli habitatlardan getiriliyor. Bu projeye tohum katkısı olan ülkeler arasında, Avustralya, Meksika, Şili, Kenya, Çin, ABD, Mali, Madagaskar, Burkina Faso, Botswana, Tanzanya, Suudi Arabistan, Lübnan ve Güney Afrika bulunuyor. Bu ülkeler arasında Avustralya başlı başına bir önem içeriyor çünkü bu bölge, Dünya'daki yabani bitki florasının %15'ini teşkil ediyor. Öte yandan sahip olduğu bitki türlerinin %22'si de nesil tükenme tehlikesi altında. Bu bağlamda, Millennium SeedBank, bu bölge için ayrı bir önem taşıyor. Dünya üzerindeki yüzlerce farklı noktadan toplanan yabani tohumlar, merkeze getirildiğinde dikkatlice temizleniyor, x-ışınları ile taranıyor, kurutuluyor, sayılıyor ve en sağlıklı örnekler seçilip, -20 derecedeki depolarda saklanıyorlar. Düşük sıcaklıkta, tohumların metabolik aktiviteleri duruyor. Bu sebeple, çimlenmedikleri gibi aynı zamanda ölmüyorlar. Bir tohum açısından düşünüldüğünde, bu merkez, bir zaman makinasından farksız denilebilir. Her tohum, gelecekte kullanılacağı anı bekliyor. Elbette tüm bu depolama-arşivleme işlemlerinin de bir maliyeti var. Proje, ilk başladığı tarihten itibaren şimdiye kadar 73 milyon dolar gibi yüksek bir fiyata mal olmuş. Tahminlere göre, tohum bankasının sonraki aşamalara geçmesi için, 140 milyon dolara daha ihtiyacı olacak. Ancak kabul edersiniz ki, tüm bir bitki alemini sigortalatmak için çok da yüksek bir miktar sayılmaz. On Binlerce Farklı Tohum... Bir bitki açısından düşünüldüğünde, özgürce hareket edilebilen tek an, tohumun düşüş anı. Bitkiden ayrılan tohumun, çevre bölgelere dağılma yolu, bitkiden bitkiye değişiklik gösteriyor. Kimi tohumlar, bir planör gibi kanatlara sahip iken; diğer bir bitkinin tohumları , paraşüt benzeri yapılara sahip olabiliyor. Dağılma stratejilerinin yanı sıra, bitkilerin bulunduğu habitatın iklimsel özellikleri de, tohum yapıları üzerinde önemli etkilere sahip. Tüm bu farklı tohum yapı çeşitliliği, Millennium SeedBank arşivinde açıkça gözüküyor. Arşivde, kanatlı olanlardan paraşütlü olanlara kadar binlerce tipte tohum bulunuyor. Sonuç... Dünya üzerindeki, bir çok nadir bitkinin tohumu artık SeedBank'te duruyor. Bu bankaya bir tohum girdikten sonra, o bitkinin artık yokolmayacağını bilmek insana bir güven veriyor. Proje'nin hala büyük eksiklikleri var. Toplanacak daha binlerce tohum var. Ancak, gerçekleştirilen bu toplama yönteminin daha iyisi şu an mevcut değil. Dünya'daki tüm tohumlu bitkilerin bu şekilde toplanmasını engelleyecek teknik bir zorluk da yok. Gereken tek şey zaman ve iş gücü. O zaman geldiğinde de, Dünya'nın bitkilerinin yedeği alınmış olacak. Ancak, yedek bir habitatın olduğunu bilmek, bizi daha dikkatli mi olmaya itecek yoksa, daha hoyrat davranmaya mı? İşte bu da cevaplanması gereken bir soru."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/zenginlestirilmis-gerceklik-artik-gozumuzde.html", "text": "Sadece gözünüze takacağınız bir lens veya gözlükle, çevrenizdeki konuşmaların altyazıya dönüştüğü, navigasyon sisteminizin her adımınızda güncel görüntüler sunduğu, ve çevrenizde gelişen olaylarla ilgili anlık bilgilerin gözlerinizin önünde belirdiği bir gerçeklik hayal edin. Zenginleştirilmiş bu gerçekliğin, hayatımızı nasıl şekillendirdiğini ve şekillendireceğini inceleyeceğiz. Zenginleştirilmiş gerçeklik veya diğer adıyla artırılmış gerçeklik fiziksel ve gerçek dünyadaki algılarımızın, bilgisayarlar yardımıyla eklenen ses, görüntü, video veya GPS verileriyle birlikte çoğalması anlamına geliyor . Aslında bu kavram, teknolojinin sayesinde insanın gerçeği algılamasını zenginleştiren tüm aktiviteleri içeriyor. Yani kısaca, gerçek dünyanın sanal öğelerle birleştirilmesi. Zenginleştirilmiş gerçekliğin sanal gerçeklik ile arasındaki temel farklılık şu: sanal gerçeklik zaman, fizik kanunları ve malzeme özelliklerinin simüle edildiği taklit bir gerçeklik iken, zenginleştirilmiş gerçeklik gerçekliğe sadık kalarak gerçek öğeleri de hala içinde barındırıyor. Çok basit bir örnekle iki kavramı kıyaslamak gerekirse, televizyonda seyrettiğiniz bir futbol maçını gözümüzün önüne getirelim. Bu futbol maçını en kaba haliyle sahada koşuşturan adamları görüp, seslerini duyduğumuz bir gerçeklik olarak kabul edelim. Eğer bu maç sırasında arkada bir spiker maçı anlatırsa veya maç sırasında sol üst köşede maçın skoru veya ekrana maçla ilgili istatistikler yansıtılırsa, bir anda zenginleştirilmiş gerçeklikle karşılaşmış oluyoruz. Eğer ki bu seyrettiğimiz maç gerçek insanların maçı değil de, bir bilgisayar veya konsol oyunu görüntüleriyse bunun adı sanal gerçeklik oluyor. Zenginleştirilmiş gerçekliğin arkasında yatan temel çalışma prensibi, gelişen kamera teknolojileri ve nesne tanıma algoritmaları sayesinde çevre öğelerinin insan ile etkileşimli ve değiştirilebilir hale gelmesi. Gerçek görüntülerin üzerine bu nesnelerle ilgili bilgiler veya yeni görüntüler eklenebiliyor. Bugün için en çok kullanılan teknolojik ortam kafaya takılan ekranlar (Şekil 1), sensör ve motorlarla hazırlanılmış düzenekler (Şekil 2), ve sanal retina ekranları. Yazının ilerleyen bölümlerinde, ZG'nin hayatımıza çoktan girmiş uygulamalarını inceleyip, özellikle de sanal retina ekranları için hazırlanan kontak lenslere odaklanacağız. Var Olan Uygulamalar Konumuza geçmeden önce, zenginleştirilmiş gerçekliğin nerelerde kullanıldığına kısaca ve bolca örnekli bir şekilde göz atalım : Reklam ve pazarlama: Karşılıklı etkileşime dayanan ve ZG kullanan reklamlarla bugünlerde sıkça karşılaşmak mümkün. Elinizdeki kameralı cep telefonu veya tablet bilgisayarla bir arabayı 3 boyutlu inceleyebilirsiniz: Yolda yürürken yanı başınıza bir meleğin inmesi de söz konusu: Görev yardımı: İnsanın kendi gözleriyle görmekte veya duyularıyla algılamakta zorlandığı özel görevlerde sıkça kullanılıyor. Birçok sensör görüntüsünün gerçek kamera görüntülerinin üzerine bindirildiği ZG doktorlara yardımcı oluyor. Aşağıda tüm bu öğelerin bir arada kullanıldığı bir ameliyata doktorların bakış açısından şahit olabilirsiniz : Ayrıca fabrika işçilerinin işlerini daha etkin bir şekilde yapabilmeleri için ve öğrenme sürelerini kısaltmak için verilen eğitimlerde kullanılıyor. Aşağıda orduya ait bir aracın tamiri konusunda deneyimsiz bir tamir personeline ne yapması gerektiği konusunda yardımcı olmaya yarayan bir ZG örneğini seyredebilirsiniz: Navigasyon: Savaş uçaklarındaki kafa üstü ekranları veya arabalardaki ön cama yansıtılan navigasyon ve trafik bilgileri sürücüler için çok yararlı olabiliyor. Bu tarz sistemler aracın sürücüyle karşılıklı etkileşimini ve bakış yönü takip sistemlerini içeriyorlar. Özellikle de BMW, Corvette ve GM gibi araba üreticileri tarafından üretilen arabalarda bu sistemler sıkça karşımıza çıkıyor. Aşağıda gelecekte arabalarımızda bizleri neler beklediğine dair öngörülen bir videoyu seyredebilirsiniz: Eğlence ve eğitim: Müze, sergi, eğlence merkezleri, oyunlar ve kitaplarda kullanılıyor. Çalışma masanız bir anda savaş alanına veya otopsi masasına dönebiliyor: Alışveriş: ZG bazı ürünlerin, fiziksel olmasa da sanal olarak farklı şekilde gösterilmesine yardımcı olabiliyor. Schaumburg'daki Lego dükkanında, merak ettiğiniz ürünlerin karşılık gelen QR kodlarını kullanarak farklı varyasyonlarını görebiliyorsunuz: Sanat: ZG konser ve tiyatro oyunlarında da kullanıyor. Bazı sanatçılar kendi performanslarını, seyircilerinin katkılarıyla birleştirerek, onlarla aralarında daha güçlü bağlar kurmayı ve daha keyifli tecrübeler yaşatmayı sağlıyorlar. Aşağıdaki video klipte olduğu gibi: Çeviri: Film ve videolarda dinamik altyazılar hazırlamak ve anında çeviriler yapmak mümkün. İspanyolca'yı anında İngilizce'ye çeviren bir teknoloji ilginizi çeker miydi?: Tüm bu uygulamalardan sonra gelelim esas konumuza: Geleceğin teknolojisi ZG kontak lensleri Her ne kadar insan gözü milyonlarca rengi görebilse de, ışık değişiklerine reaksiyon verebilse de ve en hızlı internetten bile daha hızlı bir şekilde bu görüntüleri beyne yollayabilse de, beynin görüntüleri işleme kapasitesi ve hızı sınırlıdır. Peki ya bu kapasiteyi ve hızı artırabileceğimiz bir sistem olsa? Ne demek istediğimi sinema dünyasının ölümsüz sahnelerinden biriyle özetliyim: Terminatör 2 filminde bir sayborgun, gördüğü ve algıladığı detayları ZG kullanarak birleştirdiği ve tüm bu görüntülerin robotun görüş açısında belirdiği sahneleri hatırlatayım sizlere : Bu bilgi akışı içerisinde birkaç saniye içinde çevrede olan biteni anlamak ne kadar da kolay değil mi? Bu tarz bir görme yetisi gerçekten de mümkün mü acaba? Günümüzde 100 milyonun üzerinde kontak lens kullanıcısı var ve aslında bu kontak lensler gözümüzün önünde bulundurduğumuz birer küçük ekran. Eğer lenslerimizi birer bilgisayar ekranı veya televizyon olarak kullanabilirsek teorik olarak kontak lenslerimizde ZG'yi yaşamak mümkün. Sadece sıradan bir kontak lense eklenecek LED'ler, kontrol ve haberleşme devreleri ve antenlerle, lensi takan kişinin gözlerinin önünde resimler, yazılar ve grafikler belirlemesini sağlamak gerekiyor. Ayrıca bahsi geçen bütün bu donanımın yarı transparan olması gerekiyor ki, insanlar gerçek dünyayı görmedeki becerilerinden ödün vermesinler. Ayrıca taşınacak bir elektronik gereç sayesinde de tüm işlenen bu veriler, kontak lensteki optoelektronik elemanlara gönderilebilir ve gerçek görüntülerin üzerine binecek resim oluşturulabilir. 2011 yılında Vaşington Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları ürettikleri tek bir LED'e sahip bir kontak lensi, radyo frekanslarıyla kablosuz haberleşebilecek şekilde tasarladılar (Şekil 3). Prof. Babak Parvis, bu tarz lenslerin yararlı olabilmeleri için çok karmaşık olmalarına gerek olmadığına inananlardan. Tek bir pikselden oluşan bir LED olsa bile, fazladan bir bilgi ileteceğinden işitme engelli insanların işine yarayacaktır. Eğer daha çok renk ve çözünürlüğe ulaşabilirse, bir önceki bölümde örneklendirdiğimiz tüm uygulamaları bu kontak lenste gerçeklemek mümkün olacak. Resim işleme teknikleri ve internet erişimi ile fiziksel bir ekrana gerek bile duymadan gözünüzün önünde yepyeni bir dünya belirecek. Görüntü zenginleştirmenin diğer olası avantajlarına gelecek olursak... Vücudunuz ve sağlığımız hakkında elde edebileceğiniz tüm bilgileri, anında lenste gösterebilmek ve değerleri kontrol edebilecek bir arayüze sahip olmak çok enteresan bir fikir olabilir. Çoğumuzun bilgisayar oyunlarından bildiği, ekranın bir köşesinde beliren ve ölmek üzereyken bandaj, sağlık iksiri, yemek vs. bulmamız için bize uyarı sinyalleri gönderen, kahramanımızın sağlık durumunun gösterildiği köşedeki minik ikonlardan ve sayılardan bahsediyorum. Babak Parvis ve ekibi yaptıkları deneylerde, glükoz gibi bazı moleküllerin yoğunluğunu ölçerek, örneğin kan şekeri düşen veya çıkan diyabet hastalarına uyarı göndermeyi başardılar. Günümüzde kullanılan kontak lensler gözümüzle arasında ihtiva ettiği sıvı sayesinde uzunca bir süre vücuttaki biyolojik ve kimyasal aktivitelerimiz hakkında kan testindeki verilerle ilişkili olabilecek önemli bilgiler toplayabilir. Bunların arasında kolesterol, sodyum ve potasyum değerleri gibi bugün genellikle kan testleriyle ulaştığımız veriler de var. İleride tasarlanacak lensler bu bilgileri kullanıcıya anında gösterebilir ve hatta daha da ileri giderek lens bu verileri hastanenize, doktorunuza, hemşirenize veya kişisel doktorunuza ulaştırabilir. Bu tarz lenslerin (Şekil 5) tasarımı ve üretilmesi oldukça zahmetli. Tüm bileşenlerinin sıfırdan ayrı ayrı üretilmesi gerekiyor. Silikon devreler ve LED'leri doğrudan lensin üzerinde üretmeniz mümkün değil, çünkü yüksek sıcaklıklar ve aşındırıcı kimyasallar kullanmak gerekiyor ve her iki üretim tekniği de lense zarar veriyor. Ayrıca üretilen bu malzemelerin normal boyutlarından çok daha ufak olmaları gerekiyor ki, 1.5 santimetrekarelik bir alana sığabilsinler. Prof. Parvis'in ekibi bu sorunu %100 çözememiş olsa da, kendilerine özgü bir birleştirme süreci geliştirmişler. Tabii ki bu tarz bir lens üretilirken diğer önemli kıstas kullanıcının sağlığına zarar gelmemesi. Çoğu LED zehirli olan alüminyum galyum arsenit içerdiğinden biyo-uyumlu bir kapsülün içerisine yerleştirilmesi gerekli. Bugüne kadar grup, nano mertebesinde bazı biyo-sensörler, tek kristalli silikon transistörler, antenler, yongalar, dirençler, LED'ler ve silikon bazlı fotodetektörler üretmeyi ve mikrometreler kalınlığından bağlantılarla tek bir devreden oluşan kontak lens haline getirmeyi başarmışlar. Bu lenslerin güvenli olup olmadıklarını canlı tavşanlarda 20 dakika süren oturumlarda test etmişler. Sonuçlar olumlu. Bu lensler nasıl çalışıyor? Cisimleri görmemize yarayan prensip basit. Bir ışık kaynağından gelen ışık görüş alanımızdaki nesneye çarparak onu aydınlatır ve bir fotoğraf makinesi gibi görev yapan gözlerimize ulaşır. Işık, göze, gözbebeğinden girip billur merceklerden geçer ve gözbebeğinin karşı duvarında bulunan özel bir dokuya, retinaya yansır ve daha sonra sinirsel olarak beyne iletilir. Yeterli ışık olmadığı durumlarda ise nesneleri göremeyiz. Bu lens nesnelere kıyasla zaten bize çok yakında bulunduğu için, nesnelerin aydınlatılması gibi yüksek güç tüketen aydınlatma mekanizmalarına gerek duymaz. Lensi güçle beslemenin iki yolu var. Birincisi lensin üzerine bir sıra LED pikselleri dizerek aktif ekran oluşturmak. İkincisi ise dışarıdan gelen ışığı renk ve transparanlığını modüle eden bir pasif ekran kullanmak. İkinci yöntem küçük sıvı kristallerin arkadan verilen beyaz ışığı kırmızı, yeşil ve mavi filtreler kullanarak kestiği veya geçirdiği, ve bu sayede renkli görüntülere dönüştürdüğü LCD teknolojisini andırıyor. Normalde insan gözü korneasına 10 santimetreden daha yakın olan objelere odaklanamaz. Bu sorunu ortadan kaldırmak ve LED'lerde oluşacak görüntüyü lens kullanıcısına keskin bir şekilde göstermek için çok hoş bir yöntem kullanıyorlar. Teorik olarak oluşan görüntünün korneadan uzaklaştırılması prensibine dayanıyor. Fiziksel olarak bu mümkün olmadığı için, göz anatomisi ve fizyolojisi hesaba katılarak daha minik, mikro-lensler kontak lensin üzerine gömülüyor. Bu sayede lens üzerindeki her piksel veya bir grup piksel göz ile lens arasındaki bu mikro-lenslere atanıyor. Lensin kendisi ile mikro-lensler arasında 360 mikrometre gibi bir aralık bırakıldığı zaman oluşan sanal görüntü yaklaşık yarım metre geriye atılmış oluyor ve gözümüz de görüntüye rahatlıkla odaklanabiliyor. Tüm bu bilgiler ışığında ortaya çıkan bir gerçeklik var ki, o da bu lensin gözümüze oturabilmesi için çapının 1.2 milimetre olması gerektiği. Bu kadarlık bir alana minyatür bir pil koymak zor gibi duruyor. Ayrıca bu tarz pilleri şarj etmesi zor ve bir kaza durumunda göze lityum iyonlarının sıçrama ihtimali var. Bu sebeple geliştirilen iki yöntemden birincisi çevre titreşimlerini enerjiye çevirmek , ikincisi ise güneş ve radyo frekans enerjisi kullanmak. Güneş panelleri kullanarak 1 santimetrekarelik alanı güç üretimine ayrılırsa, %10 verimlilikle en az 30 mikrowatt enerji elde edilebiliyor. RF enerjisi kullanılırken bu alan antenlerle kaplı oluyor ve kullanıcının cebine yerleştirilmiş bir RF enerji kaynağından beslenebiliyor. Örneğin, 900-Megahertz ve 6-GHz aralığında çalışıldığında 100 W enerji elde etmek mümkün. Google Gözlük Projesi 2012 Nisan ayında duyurulan Google'ın gözlük projesi şu an için sadece bir konsept video yayınlamış durumda . İnternet, konum servisleri ve sosyal medyayı direk gözlerimizin önüne getirmeyi hedefleyen Project Glass, anladığımız kadarıyla bir akıllı telefonun yapabileceği tüm şeyleri, takılabilen bir gözlükte toplamaya kararlı. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz kontak lens projesinin mimarı Prof. Babak Parvis'in ve sürücüsüz arabalar projesinden tanıdığımız Prof. Sebastian Thrun'un da bu Google projesinde imzalarının olduğunu görüyor olmamız, Google'ın gözlük projesini ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor. Projenin tanıtım videosunu aşağıda seyredebilirsiniz: Freni patlamış kamyonun yokuş aşağı gittiği hızla ilerleyen teknolojinin gelecekte önündeki yegane bariyerin güvenlik ve mahremiyet konuları olacağını düşünüyorum, ama o konuya da başka bir yazıda değinelim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/gorsel/bir-ozgun-yapim-dogma.html", "text": "Modernizmin sorunları üzerine bugüne kadar çok yazılıp çizildi. Konuk yazarımız Mert Akbal, 'Dogma' isimli çizgi filmiyle bu engin literatüre kendi anlatım diliyle katkıda bulunuyor. 'Dogma', Johann Sebastian Bach'ın coşkulu ve tanrısal 'Toccata ve Füg' bestelerini ödünç alıyor ve onların eşliğinde izleyiciye binbir gece masallarında olduğu gibi hikaye içinde hikayeler anlatıyor. Filmin başında üç ana karakterimizle tanışıyoruz: Bilgisayarının başında internete giren bilgi çağı insanı, bir ortaçağ simyacısı ve odun kesmeye giden bir eski çağ insanı. Bilgi çağı insanı bilgisayarın ekranında simyacı hakkında bir video izlemekte. Belki de ortaçağ hakkında bir belgesel bu. Simyacı elindeki kitapta oduncunun hikayesini okumakta, oduncu ise ağaçların arasından bir ayıyı izlemekte. Her üçünün bakışlarında da gerçek bilimin tek dogması olması gereken 'merak'ı görüyoruz. Oduncumuzun bir ayının arı kovanını parçalayarak bal yemesine tanık olduğu anda merak olgusunun kökenine, yani doğaya duyduğumuz meraka ulaşıyoruz. Simyacı, bu kadim meraktan esinlenerek bilimsel yöntemi yani meraka dayalı gözlemlere ve deneylere başlar. İlk gözlem nesnesi de yaşamın kaynağı olan yumurtadır. Ancak sonunda merakı onu o kadar etkisi altına alır ki, bir yumurtaya benzettiği kafatasını açıp kendi beynini incelemek ister. Deney ve gözleme dayalı bilimin ulaştığı sınırların bir simgesi olarak da okunabilir bu. Ama aynı zamanda gözlemcinin her zaman deneyin bir parçası olacağını da hatırlamasıdır. Oduncu ise ayıyı safça taklit ederek bir ağacı parçalar. Parçalarken kütüğün içinde bir şey ona göz kırpar. Oduncu devam edip ağacın kütüğünü şekillendirerek merak tanrıçasını doğanın içinden çıkartır. Onu önce yüceltir ve tapınma derecesinde sevgi duyar ama sonra ondan korkar ve nefrete kapılır. İnsanlığın tarih boyunca bilimi bazen yasaklayıp bayen yücelttiği dönemler gibi. Bu korkunun bir nedeni de bilimin zamanla saf bir meraktan uzaklaşıp aşırı faydacılığa yönelmesi ve bir yerden sonra faydacılığın insanın kendi doğasını gözardı etmesine sebep olmasıdır. Filmimizde buna benzer bir durumu derisi ayı kadar kalın olmayan bir insanın kovandan akan balı yemek isterken arılar tarafından sokulup öldürülmesi hikayesinde izleriz. Günümüzde bilgi artık toplanan, ölçülerek depolanan ve satılan bir maldır. Enformasyon toplumu bilgiyi güç ve para ile aynı çekmeceye koyar. Bilgi o kadar para eder ki, merak olsun olmasın her yerden ve herşeyden ve herkesten bilgi üretilir. Artık bilgi faydacılığın aracı olmanın da ötesinde iktidar için bir kontrol mekanizmasıdır. Yani bilginin insana kendi doğasını unutturmasının da ötesinde, bilgi de kendi doğasına yani 'merak'a yabancılaşmıştır. Müzeler ve bilgi bankaları, kullanıcı ve tüketici istatistikleri, yeniliği ve başkalığı herkesten önce bilme ve ona sahip olma isteğinin 'değerli' kıldığı ürünlerle dolup taşarlar. Bilgi artık merak duyulan değil yeni ve farklı olandır. Kahramanımız oduncu, bu yeni çağda bir kez daha ortaya çıkar ve bilginin pazarlandığı arşiv-müze-hayvanat bahçesi arası bir kurumu ziyaret eder. Burada yoluna çıkan hayvanları yani esaret altındaki doğayı serbest bırakır. Hatta bilimsel dogmanın izole ederek cam fanusa koyduğu simyacının beynini de camı kırarak kurtarır. Meraklı sinekler de hemen beynin üzerine üşüşürler. En sonunda oduncu kendi yarattığı ama sonra kırdığı merak tanrıçası ile karşılaşır. Onu müzeden kaçırıp günümüzde ait ve layık olduğu yere, yani internete kavuşturur. Merak tanrıçası aslında bütün film boyunca ara sahnelerde izlediğimiz, giderek kalitesi azalan kablosuz ağ bağlantısını canlandırmak için ellerini anten olarak kullanan bilgi çağı insanından başkası değildir. İzlediğimiz bütün filmin ise onun kendi hikayesini merak ederek internette yaptığı bir araştırma olduğunu anlarız. Konuk Yazar Hakkında İstanbul Lisesi'ni bitirdikten sonra Almanya'nın Saabrücken kentindeki Saar Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim, performans ve yeni medya sanatları öğrenimi gördü. Halen aynı okulda animasyon ve oyun tasarımı dersleri vermekte. Lüksemburg, Stuttgart, Münih, Bükreş, İstanbul, Pekin ve Belgrad gibi şehirlerde açılan sergilerde resim, heykel ve animasyon alanında ürettiği işler sergilendi. Sanat tarihinden çok bilim tarihine meraklı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/06/guncel/haziran-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Merhaba sevgili Açık Bilim dergisi okurları. Yeni sayımızın gökyüzünde neler var köşesinde Haziran ayında gezegenlerin konumları, takımyıldızların konumları ve bu döneme özel gök olaylarından bahsedeceğiz. Keyifli okumalar! Merkür Merkür , Güneş sisteminde Güneşe en yakın olan gezegendir. Güneşten uzaklığı ortalama 57,909,050 km'dir. Güneşe bu kadar yakın olması maalesef gözlemlenmesini çok zorlaştırmaktadır. Konumu gereği bu ayda da güneşe çok yakın olmasından dolayı bu ay gözlenemeyecektir. Venüs Venüs gezegeni Güneşe 2. en yakın gezegendir. Güneşe uzaklığı 108,209,184 km'dir. Fakat geçen ayda olduğu gibi konumu gereği Güneşin görünen diski üzerine ilerlediğinden bu ay gözlemlenemeyecek. Ama Venüs gezegeninin bu ay size bir sürprizi var. En sonuncusu 8 Haziran 2004 tarihinde gerçekleşen ve tekrar gözlemlemek için 100 yıl kadar beklemeniz gereken Venüs Geçişi 6 Haziran tarihinde gerçekleşecek. Ayrıntıları dergimizin bu sayısında yayınlanan konuyla ilgili yazısında okuyabilirsiniz. Mars Güneş'e uzaklığı bakımından 4. Olan kızıl gezegen bu ay tamamen gökyüzünde ve batı ufkundan yüksek bir biçimde gözleme uygun. 25 ve 26 Haziran tarihlerinde uydumuz Ay ile yakın gözükecekler. Saturn Çeşitli sayılarda irili ufaklı taş ve buz parçalarından oluşan halkasıyla bütün ihtişamıyla ay boyunca gökyüzünde olacak. Günler ilerledikçe batı ufkuna yaklaşacak. Ay Evreleri:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/canli-taklitci-robotlar-04-dort-bacaklilar.html", "text": "Doğadan esinlenilerek yaratılan robot tasarımları serimizin dördüncü ayağı şerefine dört bacaklı robotlara göz atıyoruz. Yürüyen memeli türünün neredeyse tamamının dört bacağını kullanmasında bir keramet olmasından öykünerek yapılmış robotları inceleyeceğiz. Atlardan köpeklere, kedilerden fillere kadar tüm memeliler aynı temel vücut öğelerine sahiptirler: Kafa, omurga, bacaklar ve ayaklar. Ayakları saymazsak, ön ve arka bacak takımları birbirlerinin neredeyse aynısı, fakat ayna görüntüsü gibidirler ve tüm vücudun ağırlığını taşıyabilecek şekilde evrilmişlerdir (Şekil 1). Bu formasyonun getirdiği iki önemli avantaj vardır: 1) Hayvan rahatça bacaklarını kırarak vücudunun altına alabilir. Böylece soğukta ısısını koruyabilir ve uykusu sırasında diğer hayvanların bacaklarına saldırmalarını engelleyebilir. 2) Bacaklarını makas gibi kırarak yere serilirken veya ayağa kalkarken, vücudunun ağırlık merkezinin her zaman ayakların üzerinde kalmasını sağlar. Memelilerin bacak anatomileri arasında da fark vardır. Özellikle hızlı olmak için uygun anatomiye sahip hayvanların bacaklarının alt kısımları daha uzunken, esas bacak kaslarının gövdeye yakın bölgede yoğunlaştıkları söylenebilir (Şekil 2). Bu da daha büyük adımlar ve daha yüksek hızda koşmak demektir. Buna karşın, pati ve ayakları daha az beceri ve hüner gösterebilecekleri bir tasarıma sahiptir. Köpekler birşeyleri itelemek, çekiştirmek, kazmak ve yürümek dışında patilerini başka bir amaç için kullanamazlar. Ayrıca köpekler veya atlar nesneleri kavrayamazlar. Kediler familyasına gelecek olursak bunların hız, güç ve oldukça yüksek bir ivmeye sahip olduklarını biliyoruz. Köpek ve atlara kıyasla alt bacak bölgeleri daha kısa ve daha kaslıdır (Şekil 3). Zebra gibi 65 km/saat hızla koşan ve 200 kilo çeken avlarına kıyasla, daha yavaş (50 km/ saat), daha hafif (100 kg) ve dayanıklılıkları daha az olsa bile, güçlü bacak kasları onlara öyle bir ivmelenme verir ki, avları daha azami hızlarına çıkamadan kedigillerin patilerinde can verirler (Şekil 4). Kedilerin bir diğer avantajları ise, patilerinin objeleri kavrayıp tutmalarına izin vermesidir. Köpek ve atlara kıyasla, bilek eklemleri patilerini istedikleri yöne özgürce döndürmelerine izin verir. Kendilerini tımar etme, kavrama, büyük objelere sarılma, avlarına pati atma, ve tırnaklarını etkin bir şekilde kullanma gibi faydalar sağlar. Sıradan bir ev kedisi bile tırmanma ve çeviklik yeteneklerinde köpekleri solda sıfır bırakır. Bu yazımızda aynı şirket tarafından her üç hayvana da öykünerek tasarlanmış üç farklı robotu inceleyeceğiz. Cheetah Boston Dynamics'in Amerikan Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı ile ortak yürüttüğü proje çerçevesinde 30km/saat hızla koşturmayı başardıkları Cheetah robotu, bacaklı robotlar arasında hız rekorunu kırdı. Biyomimetik kullanılarak hazırlanan bu robotun tasarımı için gerçek çitaların anatomisi ve koşma dinamikleri robota aktarılmış. Cheetah oynak bir omurgaya sahip, gelecekte de eklemli kafa ve boyuna sahip olacakmış (Şekil 5). Sıradan dört bacaklı robotlarda gördüğümüz sadece bacakların mekanik hareketliliğine dayalı yürüyüşü bir seviye daha geliştirerek, aynı hayvanların yaptığı gibi, her adımda sırtını da oynatacak şekilde hareketi tüm vücuda yayma prensibine dayalı bir tasarıma sahip. Aşağıdaki videoda bu davranışı gözlemleyebilirsiniz: Amaçlarının Cheetah'nın açık alanda daha hızlı koşması olduğunu söyleyen ekip lideri Alfred Rizzi, öncelikli olarak kapalı alan testleri yapmaya devam edeceklerini söylüyor . Hatta bunun için saatte 80 kilometre hızla dönen bir yürüyen bant tasarlamışlar . Not düşmek gerekirse, 80km/saat bir çitanın şu ana kadar ölçülmüş en yüksek hızı olan 110 km/saatten biraz yavaş. Ancak hedefledikleri hız bile gerçek aslan ve ceylanları geçmek için yeterli. Üstelik gerçek hayvanlar yorulurken, robotun dayanıklılığı ve sürekliliği teorik olarak kalan benzini ile doğru orantılı. Projenin para destekçisi konumundaki DARPA'nın açıklaması, şu anda bu araştırmanın temel araştırma niteliğinde olduğu yönünde, ancak ileride askeri uygulamalarını görmek bizi şaşırtmayacaktır. Absolut Vodka'nın hazırladığı ve gelecek köpek yarışlarının nasıl olacağını resmettiği aşağıdaki video, sanki bugünün robotik araştırmalarının geleceğe izdüşümünü yansıtıyor: BigDog Cheetah'dan önce Boston Dynamics'in sükse yapmasını sağlayan proje DARPA tarafından desteklenen BigDog idi. Köpekten ve dağ keçilerinden esinlenilerek tasarlanan bu robotun temel amacı askerlerin sırt çantalarını hafifletmek. Tekmeleseniz, ittirseniz, ve zorlu yüzeylerde yürüse bile dört bacaklı yapısı sayesinde sendelemesine karşılık tekrar dengesini kazanıp düşmemeyi başarabiliyor. Üstelik 35 derece eğime kadar tırmanma yetisine ve 150 kilograma kadar taşıma kapasitesine sahip . Aşağıda viral haline gelmiş videoyu keyifle izleyebilirsiniz . Ancak öncesinde sesi kısmanızı öneriyorum, çünkü arı saldırısına uğramışcasına yüksek sesli ve rahatsız edici bir motor gürültüsü duyacaksınız: BigDog saatte 10 kilometre hızla koşabiliyor, ancak koşarken denge problemleri yaşıyor. Henüz BigDog yerden kendi başına da kalkmayı beceremiyor. Gelecek nesillerinde bu robotların bel veya omuz eklemlerinin de olması planlanıyor. Bu sayede robot bacaklarını vücudunun altına alabilecek. Üzerinde çalıştıkları elektrik motoru ise sadece 10 dakika dayanabiliyor ve ne yazık ki sağladığı güç BigDog'un gerçek benzin motorundan daha az. Hibrit bir sistem ile, elektrik ve benzin motoru arasında geçiş yaparak sessizlik ve operasyon süresi arasında takas yapılabilecek. Lazer sensörleri ile çalışan LIDAR sistemi kullanılarak önündeki insanı takip edebilen bu robot tarafından takip edildiğinizi düşünsenize; insanın korkudan tüyleri ürperiyor. Aşağıdaki videoda, BigDog'un geçirdiği test evrelerini seyredebilirsiniz: Alphadog BigDog ne kadar havalı olsa da, sınırlı ağırlık taşıyabilme kapasitesi, yürüme mesafesi ve çıkardığı korkunç gürültü onun gerçek askeri uygulamalarda kullanılmasını olanaksız kılıyor. Bu sebeple Boston Dynamics'in Eylül 2011'de tanıttığı yeni robotu AlphaDog, BigDog'un hem hormonlusu, hem sessizi. AlphaDog şu haliyle bir katırı andırıyor (Şekil 6). Amacı BigDog gibi askerlerin alet edevatlarını taşıması. Yinelemek gerekirse, en önemli özelliği BigDog kadar gürültü yapmaması. Bu yüzden düşman mevzilerinde daha az farkedilebilir olma yolunda bir adım atılmış. Hemen videoyu seyredelim, arkasından robotun şaşırtıcı özelliklerine geçeceğiz: Zorlu yüzeylerde yürüyebilen bu robot yaklaşık 180 kilogram taşıma kapasitesine sahip ve 32 kilometrelik bir rotayı 24 saat gidebilecek kadar benzin taşıyor . Bir sürücüye sahip değil, çünkü önündeki askeri görme ve onu takip etme becerisine sahip. Ayrıca hedeflenen noktalaya GPS ve yakın mesafe sensörleri sayesinde ilerleyebiliyor. 30 ayda tamamlanan bu robot 32 milyon dolara mal olmuş durumda. Eğer küçük bir birlikteki her bir askerin sırtından 23 kilogram yük azaltsa, savaş yaralanmalarını ve yorulmaları azaltacağını ve askerlerin savaş etkinliğini arttıracağını söylemek yanlış olmaz. Düşse bile kendi başına kalkma özelliğine sahip bir robot olsa da, bu koşma gösterisi sırasında iki insanın robotu itip kakmalarının AlphaDog'u hiç etkilemediğini görüyorsunuz. Robot etiğine ihtiyaç duymaya başladığımız günler yaklaşıyor mu dersiniz?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/dr-robot-dr-robot-lutfen-ameliyathaneye.html", "text": "Tıp ve teknolojinin kesiştiği noktada cerrahi robotlar parlamaya başladı. Henüz robotlara ameliyatlarımızı tamamen devredecek kadar güvenmesek de, robotlar doktorlara yardım etmekten onları eğitmeye kadar geniş bir yelpazeye yayılmış görevleri çoktan üstlenmiş durumdalar. Bu yazımızda ameliyathanelerde kullanılan robotları inceleyeceğiz. Amerikan Sağlık Araştırmaları ve Kalite Kurumu tarafından yapılan bir araştırmaya göre Amerika'da sadece bir yıl içerisinde (2000), ameliyat sonrası enfeksiyonları, ameliyatlarda unutulan yabancı cisimler, tekrar açılan ameliyat yaraları ve ameliyat sonrası kanamaları gibi bazı cerrahi komplikasyonlardan dolayı 2.4 milyon gün fazladan hastane konaklaması, 9.3 milyar dolar fazladan tedavi masrafı ve 32.000 adet ölüm vakası gerçekleşmiş. Dudak uçuklatan bu rakamlar ortaya koyuyor ki sağlık sektöründe de hatalar yapılıyor ve bedelleri ağır olabiliyor. Buradan çıkarılacak dersler ve alınması gereken önlemler olduğu aşikar. Bu yazıda doktor kaynaklı hataları azaltmamıza yardımcı olacak robotlara göz atacağız. İşleyen demir ışıldar. Doktorlar da bir istisna değil. Özellikle de cerrahların, hem yeni çıkan ameliyat tekniklerine ve teknolojilerine alışmaları, hem de kendilerini formda tutabilmeleri için düzenli olarak idman yapmaları gerekiyor. Her ne kadar zaten işleri başlarından aşkın olsalar da , sadece hareketleri elleriyle tekrarlamaları değil, mümkünse cansız modeller veya simülasyonlar üzerinde çalışmaları gerekiyor. Ancak bu eski teknolojiler hem doktorlara gerekli olan geri beslemeyi vermekte yetersiz kalıyorlar, hem de -kabul etmek gerekiyor ki- can sıkıcılar. İşte bu noktada devreye robotlar giriyor. Cerrahi yetenekler kabaca iki bileşenden oluşuyor: teorik yetenekler ve pratik bilgiler . Teorik bilgi sınıflarda, okullarda öğreniliyor ve gene aynı yerlerde sınavlarla test ediliyor. Pratik yetenekleri değerlendirmek ise çok daha zor. Bunun için uygulama, demonstrasyon ve birinci elden tecrübe gerekiyor. 1800'lerden gelen cerrah yetiştirme felsefesi olan Birini izle, birini yap, birine öğret, metodu, yani uzun yıllar süren stajerlik-olgunluk-danışmanlık evreleri, doktorların ameliyatları gözleyip, yapıp, öğrencilerine öğretme sistemine dayalıydı. Her ne kadar bu yöntem yetenekli cerrahlar yetiştiriyor olsa da, zaman kaybına sebebiyet verdiğinden ve usta/çırak arasında gerçekleşen objektif olmayan bir değerlendirmeye tabi olduğundan çok da etkin bir yöntem olduğu söylenemez. Gelişen robotik cerrahi sistemleri ve tıbbi robotik destekli simülatörler ile cerrahların ameliyat hareketlerini kendileri analiz etmeleri ve objektif olarak değerlendirip cerrahi müdahele yeteneklerini geliştirmeleri mümkün. Bu tarz cerrahi eğitimler ve yardımcı sistemleri dört ana başlık altına toplayacağız. Birincisi, insanları ve çevreyi analiz edebilen sistemler. İkincisi, zenginleştirilmiş gerçeklik ile doktorları eğiten sistemler. Üçüncü çeşit sistemler ise robotların doktorlara yardımcı oldukları sistemler ve sonuncu sistemler robotların otonom olarak hastalara müdahelede bulundukları sistemler. Cerrahi müdaheleleri değerlendiren sistemler Cerrahi eğitim ve değerlendirmeleri daha etkin kılmak amacıyla, hareket tanıma ve beceri değerlendirme sistemleri ameliyathanelerde yerini almaya başladı. Genellikle kamera görüntülerini işleyen ve karmaşık ameliyat sekanslarını daha küçük parçalara ayırmaya dayanan bu sistemler, ameliyat hareketlerini doktorların yaraya dikiş atma, neşter vurma, kesme gibi daha küçük hareketlerine ayırıyor. Her hareket kümesi için oluşturulmuş matematiksel modeller, doktorun yaptığı müdahelelerle kıyaslanıyor ve sonuçta her hareket notlandırılıyor. Doğru sıralama izlenmediğinde veya hareketlerin rotası veya tutarlılığı zayıf olduğunda görüntülerden elde edilen verilere dayanarak, doktor düşük not alıyor. Bu yöntem doktorun robotik cerrahi kollarını kontrol ederken gösterdiği başarı için de uygulanıyor. Bu tarz bir objektif değerlendirmenin amacı standart işlemlerin her doktor nezdinde aynı uygulanmasının garantisini sağlamak. Stajerler eğitimlerinden sonra usta bir doktorun hareketleri ile kendi hareketlerini senkronize kıyaslayabiliyorlar (Şekil 1) ve bu sayede öğrenmeleri hızlanıyor. Cerrahi çevre için zenginleştirilmiş gerçeklik sistemleri Robotların hassasiyet ve keskinliğini, insan zekasıyla buluşturmak belki de en etkin ameliyat yöntemi. Bilgisayarların ve robotların dahil olduğu ameliyatlar insana daha fazla bilgi sağladığından, başarıyı artırıyor. Hastanın çalışılan bölgesinin üzerine bindirilmiş bir sanal tümör tomografisi ve doktorun kalbe müdahelesi sırasında doktorun eline gönderilen kuvvet geri beslemesi, cerrahın o anda sanki hasta gerçekmişcesine idman yapabilmesini sağlıyor. Bu tarz sistemler örneğimizdeki gibi genellikle grafik, ses ve kuvvet gibi geri beslemeler vererek, doktorun anlık gelişmelere ve şartlara uyum sağlayarak, çok daha gerçekçi bir ameliyat deneyimi edinmesini sağlıyorlar (Şekil 2). Bu sistemler tabii ki sadece idmanlarda değil aynı zamanda gerçek ameliyatlarda da kullanılıyor. Aşağıda bilgisayarlı tomografi görüntüsünün gerçek zamanlı bir video üzerine bindirilmesiyle gerçekleştirilen bir ameliyatı seyredebilirsiniz. Bu uygulamada da doktorun eline kuvvet geri beslemesi verilmesi yerine, zenginleştirilmiş gerçeklikle kuvvet ve renk değişimi arasındaki ilişkinin video görüntüsü üzerine yansıtılması gösteriliyor: Akıllı sensörlere ve manipülatörlere sahip robotlar insan doktorların görme zorlukları veya el titremesi gibi fizyolojik kısıtlamalarını giderici nitelikte. Kuvvet algılayıcı akıllı cerrahi robotlar daha güvenli ve etkin ameliyat imkanları sundukları için en deneyimli ve hünerli cerrahlar tarafından bile olumlu karşılanıyor. Bu aletler, dokundukları bölgelerdeki yerel dokunun oksijen doyumunu ölçerek hasar verilmesini engelliyorlar. Johns Hopkins Üniversitesi bu alanda yoğun faaliyet gösteren üniversitelerden . JHU Sabit-el Göz Robotu adı verilen bir robot, retina mikrocerrahisi sırasında doktor tarafından kontrol ediliyor. El titremesinin önüne geçen bu sistem doktorların nokta atışı yapmalarını sağlıyor. Böylece cerrahi alet, cerrahın belirlediği noktayı merkez alarak sadece belirli sınırlar çerçevesinde hareket edebiliyor ve el titremesinden dolayı göze verilebilecek olası bir zararın önüne geçilmiş oluyor. da Vinci Sırada tüm cerrahi robotlar arasında en meşhur robot var: da Vinci (Şekil 3). Bu ünü kazanmasının en büyük sebebi, minicik kıskaçları, son derece yüksek hassasiyeti ve fütüristik tasarımı. Da Vinci sistemi cerrahlara kontrol edebilecekleri robot kolları ve minicik mandalları sayesinde dar alanlarda yüksek bir hareket kabiliyeti imkanı veriyor. Bu da hastalar için daha küçük yarıklar ve daha çabuk iyileşme süreci, doktorlar için ise artık -kelime anlamıyla- hastanın içine girmek zorunda olmamak anlamına geliyor. Şu an için otonom özellikler sergilemese de doktorlardan şimdiden olumlu not almış durumda. Aşağıda bozuk para büyüklüğünde bir kağıt parçasından uçak yapan çılgın bir doktorun videosunu seyredebilirsiniz. Kağıdın büyüklüğünü ameliyatın sonunda gördüğünüz zaman şaşıracağınıza garanti veriyorum: Bu robotlar hakkında biraz bilgi vermek gerekirse: Da Vinci'nin tasarımcısı olan Intuitive Surgical 1995 yılında kuruldu ve kendi üretimi olan bu robotları hastanelere ve araştırma kurumlarına satıyor. Robotlar özellikle ürolojik, jinekolojik ameliyatlarda, kalp ve göğüs cerrahisinde, genel, kafa ve boyun ameliyatlarında kullanılıyor. 2011 yılının sonu itibariyle satılmış olan toplam 2132 adet da Vinci robotuyla 2011 yılında toplam 360.000 ameliyat yapıldığı rapor edilmiş. Bu robotların her biri 2 milyon dolar ediyor ve oldukça yüklü bir bakım giderine sahip. Robotlarla kalp ameliyatı Dünyanın en zorlu ve en hassas ameliyatları sayılan beyin ve kalp ameliyatları söz konusu olduğu zaman robot kullanımı konusunda durum değişebilir. Düzensiz kalp atışından muzdarip bir hasta olduğunuzu ve damarlarınızdan geçip kalp odacığınıza giren bir kateter ile kalp dokunuzun dağlanmasını ve sizi iyileştirecek bir yara bırakmasını gerektiren bir tedavi göreceğinizi hayal edin? Bu tarz karmaşık ve zorlu bir ameliyatta kalbinizi bir robota mı yoksa bir insana mı teslim etmeyi tercih edersiniz? Bu soru sizi ameliyat edecek doktorlara sorulduğu zaman alacağınız yanıt ise belli, doktorlar robotları kullanmayı tercih ediyor! Şu anda bu tarz bir sondalama operasyonu için doktorların yetenek ve hassasiyetine muhtacız. Bacak damarından hastaya sokulan sert ancak esnek bir kateter, kalbe kadar yönlendirilmek zorunda. Sondanın arkasından iterek ön tarafını kontrol etmeye çalıştığınız oldukça zorlu bir süreçten bahsediyoruz. Doktorları bu sancılı operasyondan kurtaracak robot olan Niobe'nin tasarımcısı Stereotaxis firması, bu robotun hem elle hem de otomatik olarak kontrol edilebileceğini söylüyor . Robotu damara soktuktan sonra, kateterin ön tarafındaki metal ucu (Şekil 4), dışarıdan sağlanan bir manyetizma sayesinde kontrol edebiliyorsunuz (Şekil 5). Bu süreç içerisinde Niobe kalbin odacıklarının haritasını çıkarıyor ve bilgisayarda kalbin topografik bir resmini oluşturuyor. Cerrah istediği zaman kontrolü tekrar eline almakta ve süreci kendi yönetmekte serbest. Yaratılan haritadan ve Niobe'nin kalbin tüm elektrofizyolojik bilgisini elektrotları sayesinde toplamasından sonra kardiyolog, hangi bölgenin sorunlu davranış sergilediğine karar veriyor. Doktorun elinde bu aşamada iki seçenek var: Birincisi, doktor bilgisayarda belirlediği koordinatlara robotu gönderebilir ve robot oraya kendi başına gider, veya robotu bir çubuk vasıtasıyla kendi elleriyle istediği bölgeye yönlendirir. Daha sonra geleneksel sondalarda olduğu gibi robot sıcaklık yayarak belirlenen bölgeyi dağlar ve tedavi sonlanır. Niobe'nin avantajları bu kadarla da sınırlı değil. Ucu ve birkaç ince metal halkası dışında, sonda normal sondalardan daha yumuşak (Şekil 6) ve bu sebeple kalpte oluşturacağı komplikasyonlar da azaltılmış oluyor. Ayrıca normal bir sondalama ve kateteri ilerletme işlemleri sırasında, düzenli olarak kalbin ve kateterin gerçek zamanlı röntgeninin çekilmesi gerekiyor. Bu operasyonu elle yapan doktorlar kurşun ve çok ağır bir gömlek giyerek yarı eğilmiş bir vaziyette uzunca süre durmak zorunda kalıyorlar. Üstelik X-ışınlarına maruz kalmamaya özen göstermek zorundalar. Ancak Niobe sayesinde doktor odadan dışarı çıkabiliyor ve tüm süreci uzaktan kumanda edebiliyor. Hansen Medical'in robotu olan Sensei ise motorları vasıtasıyla kendi başına itme ve bükülme işlemlerini halledebiliyor. Niobe'ye kıyasla çok daha ucuz, çünkü Niobe'nin aksine, tüm odaya manyetik enerji yayan bir sisteme ihtiyaç duymuyor. Bu sebeple de tüm hastaneyi, odanın manyetik etkilerinden arındırmaya gerek kalmadığından maliyetler de haliyle düşüyor. Her iki sistemin de bir zayıf noktaları var, o da insan faktörünün her halükarda devrede olması. Doktorlar sistemleri ve ne kadar kuvvet uygulamaları gerektiğini öğrenene kadar bir süre tehlikeli operasyonlar çıkarabiliyorlar. Yani oluşabilecek komplikasyonların suçlarını sadece robotlarda değil, biraz da doktorlarda aramak gerekiyor. Ancak doktorlar bu aletleri kullanabilmek için düzenli olarak eğitimler alıyorlar ve simülasyonlar yapıyorlar. Cerrahların ve öğrencilerin farklı ameliyat robotlarını kullanarak nasıl idman yaptıklarını merak ediyorsanız size birkaç örnek vereyim. : Raven Artık insanlarla robotların beraber bir hasta üzerinde paylaşımlı ameliyat yapma zamanı geldi. Zorlu bir müdahelenin belli parçalarını robotlar için otomatize ederek cerrahın yükünü azaltmak veya cerrahın niyetinden hangi aleti kullacağını tahmin etmek mümkün. Bu sayede ikiden fazla kol kullanılabilir. Da Vinci robotunun 4 adet kolu olsa da (3 tanesi aletleri tutmak, 1 tanesi ise kamerayı yakınlaştırmak üzere tasarlanmımş), iki tanesi doktor tarafından kullanılıyor, bu yüzden üçüncü kol genellikle atıl duruyor . Vaşington Üniversitesi'nin Raven Sistemi (Şekil 7) uzaktan ameliyat için kullanılan bir cerrahi robot. Raven mobil bir laparoskopik ameliyat robotu. Parçalanıp birleştirilebilen bir yapıya sahip olan bu robotun en büyük avantajı diğer ticari robotlara (500kg) kıyasla daha hafif olması (23 kg). Bu yüzden acil yardım gerektiren bölgeler için biçilmiş kaftan. Uzaktan ameliyat deneyleri, denizaltıya yerleştirilmiş veya çölün kavurucu rüzgarları ve sıcağına konuşlandırılmış bir Raven robotu ve uzakta güvenlikte onu kontrol eden bir cerrah tarafından gerçekleştiriliyor. Uydu veya internet üzerinden gönderilen komutlar ve sensör geri beslemeleriyle operasyonu yapmak mümkün. Bağlantıdaki gecikmeler, aynı anda birden fazla cerrahın farklı lokasyonlardan ameliyatı yapmaları ve bu cerrahların nasıl eğitilecekleri araştırma konularını oluşturuyor. Tıbbi otonom robotlar Söz konusu insan sağlığı olunca, teknoloji düşkünleri bile otonom robotlar konusunda durup düşünüp, geleneksel yöntemleri tercih edebiliyorlar. Birazdan ele alacağımız robotlar zorlu ameliyatları yapmayacaklar tabii ki, ancak basit ve rutin tıbbi müdaheleleri gerçekleştirerek doktorlara ve hastalara zaman kazandırmaları mümkün. Örneğin, Bloodbot bir kol, kolun ucuna bağlı olan bir iğne ve sondadan ibaret (Şekil 8). Girebileceği damarı bulabilmek için kolunuzun üzerindeki en yumuşak noktayı arıyor, ki her insanın damar yerleşimi farklı farklıdır, bu yüzden de en zorlu aşama bu. Daha sonra bir miktar ilerleyip damarın içerisinde kalarak kanınızı emiyor. Deneylerin %78'inde başarı sağlandığı iddia ediliyor, ancak esas ben kalan %22'nin bir uçtan girip diğer uçtan çıkmış olabilecek bir iğneye nasıl tepki verdiklerini merak ediyorum. Zaten 2001'den sonra projeye devam edilmediğini görüyoruz... Başka bir araştırmada da, Duke Üniversitesi bilim insanları ultrason verileri kullanarak biyopsi yapabilen tamamen otonom bir robot kolu tasarladılar. İnsanlarda olmasa da, deney için kullandıkları ölü hindilerde başarılı sonuçlar elde ettiler . Hindi kullanılmasının sebebi, insan etine olan benzerliği ve ultrasonda benzer özellikler göstermeleri. Deneylerin %93'ünde robot, hindi prostatının sekiz farklı noktasına başarıyla ulaşabildi. Farkettiğiniz üzere ciddiye alınabilecek otonom robotlar, henüz ameliyathanelere girebilmiş değil. Ancak başlamak bitirmenin yarısıdır! Robotlarla tıp pek mi mükemmel? Robotların her zaman hastalar için daha iyi sonuçlar verdiğini söylemek de doğru değil . Henüz robotlu tedavinin, prostat kanseri tedavisinde geleneksel yöntemlere göre daha iyi sonuçlar verdiği kanıtlanamadı. Hatta istatistiksel verilere bakılacak olursa daha çok bel gevşekliği ve iktidarsızlık vakaları gözlemlenmiş. Olaylar bununla da kalmıyor. Nisan 2012'de da Vinci'nin de üreticisi olan Intuitive Surgical şirketine, New York şehrinde vuku bulan bir ölüm olayından dolayı dava açıldı . Dava sahibi Gilmore McCalla 2010 yılında 24 yaşındaki kızının histerektomi ameliyatı sırasında, robotun bir damarda ve bağırsaklarda yanığa sebebiyet vererek iki hafta sonra ölümüne neden olduğunu iddia etti. Da Vinci robotunun tasarım kusurundan, yalıtılmamış ameliyat kollarından ve sağlıklı iç organ ve dokulara sıçrayabilecek elektrik akımlarından dolayı kaynaklandığını savunan aile, ayrıca doğru eğitimi almamış doktorların ve Intuitive Surgery'nin de robotun komplikasyonlarıyla ilgili yeterli testleri gerçekleştirmediğini iddia etti. Ayrıca üretici firmanın bazı komplikasyon raporlarını hasıraltı ettiğini ve da Vinci'yi sattığı hastanelere de robotun yeteneklerini kapasitesinin üzerinde övmesinden yakındı. Her ne kadar kesikler robotla yapıldığı zaman daha ufak olsa da, robotların yardımcı olduğu ameliyatlar geleneksel ameliyatların iki katı kadar daha uzun sürebiliyor. Ayrıca hastalar veya sigorta şirketlerinin standart bedelin üzerine ödemeleri gereken binlerce dolar fark oluyor. Sadece daha havalı olduğu için bu robotlar tarafından ameliyat edilmek istediğini söyleyen hasta sayısı hiç de az değil . Beklenenin tersine, bazı hastalar doktorun odada olup olmamasını bile umursamıyor (Şekil 9). Yan odadan kolları kontrol eden bir doktoru tercih ediyorlar. Hatta bazı doktorlar, hastaların kendilerini sorguladıklarını ve eğer robotları yoksa başka doktora gittiklerini söylüyorlar. Bu sebeple, robotlara milyonlarca dolar harcayıp, sonra da hastanelerinin reklamlarını yapan iş adamlarına ileride sıkça rastlayacağız. Sonuç olarak her yeni gelişen teknolojinin artıları ve eksileri olduğu gibi, cerrahi robotların da avantaj ve dezavantajları var. Belli ki bu konuyu açıklığa kavuşturabilmek için, gıda ve ilaçlarda olduğu gibi, uzun süreli istatistikler ve testler öngören devlet kontrollü denetleme kurumlarına ihtiyacımız var. O gün gelene kadar karar mekanizmaları tamamen doktorların ve hastanelerin ellerine teslim..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/fakir-anneler-kizlarina-yatirim-yapiyor.html", "text": "Başlık garip gelebilir; ama araştırmanın sonucu tam olarak da böyle. Tabi buradaki yatırım yapma biyolojik bir yatırımı kastediyor ve evrimsel antropolojik bir hipoteze işaret ediyor. Eski Türk filmlerinin bazı klişelerini hatırlayalım: Kızlar ağa ile ya da zengin bir çocuk ile evlendirilmeye çalışılır. Kimi zaman sevdiği adam sırf fakir diye kız verilmez. Ya da tam tersi: Zengin çocuk fakir kızı sever, ama babası kızdan ve ailesinden şüphelenir. Kızlarına zengin bir koca bul diyen anneler de vardır hatta. Bir de tarihi düşünün: Osmanlı padişahları pek çok kez evlenmişlerdir ama saraya ortak bir aile çıkmaması için evliliklerini Türk ailelerin kızlarıyla yapmamışlardır. Başka coğrafyalarda başka çağlarda kızını bir prens ya da hakanla evlendirerek o prensin, hakanın ülkesinden koruma, imtiyaz alan devletlere de rastlayabiliriz. Tamam, kabul ediyorum, varsayımsal konuşuyorum belki ama ben bunu söyledim diye bana kızmayın. Kız verme aracılığıyla sosyal statü değişimi özellikle ataerkil ve çok eşliliğin yaygın olduğu toplumlarda rastlanan bir gerçek. Peki... Sizce bu durum kız ve erkek doğum oranlarına etki edecek evimsel bir gelişime sebep olmuş mudur? 1970'li yıllarda kızıl geyiklerin beslenme olanakları ile kız/erkek yavrulamaları arasında bir ilişki olduğunu düşünen araştırmacılar beslenme olanakları zayıf olan kızıl geyiklerin dişi yavruladığını, ve olanakları iyi olan kızıl geyikler için de tersinin geçerli olduğunu, yani daha çok erkek yavruladığını buldular. Buna bir açıklama getirmek isteyen ekolojist Robert Trivers ve matematikçi Dan Willard, 1973'te kendi isimleriyle Trivers-Willard hipotezi olarak anılan hipotezi ortaya attılar ve yoksul aileler kız çocuğuna, zengin aileler erkek çocuğuna yatırım yapıyor olabilir, çünkü kız çocuğu yoksul aile için statü değiştirme şansı yaratır dediler (1). Başka bir deyişle evrimsel seçilim sürecinde kızlarına iyi yatırım yapabilmiş olan 'güçsüz' aileler, kızlarının güçlü bir aileye gelin olma yoluyla statü değiştirerek hayatta kalma olasılıklarını arttırıyor ve bu sayede nesillerini sürdürüyor. Bu da dişi yavru sahibi olan ve üstelik ona iyi yatırım yapabilen ailelerin soy devamlılığı konusunda bir avantaja sahip olması anlamına geliyor. Trivers ve Willard'ın bu hipotezi önce bazı başka gözlemsel çalışmalarla desteklendi. Statünün farklı anlamlar ifade ettiği farklı türlerde ise varyasyonlar arandı. Nitekim makaklar üzerine yapılan bir çalışmada da benzer bulgulara rastladılar: Baskın olmayan makak dişilerinde dişi yavrulama oranı yüksekken, baskın makak dişilerinin ise daha çok erkek yavrusu oluyordu. 2001 yılında Larson ve arkadaşları ise Trivers ve Willard'ı biyolojik bulgularla desteklediler. Araştırmacılar büyükbaş hayvanlarda kanda dolaşan yüksek seviye glukozun erkek blastosistlerin hayatta kalma şansını arttırdıklarını bularak Trivers ve Willard hipotezinin biyolojik mekanizmasını örneklendirdiler (2). Trivers-Willard'ın hipotezi, özellikle erkeklerin çok eşli olduğu türler/toplumlar için ortaya atılmıştı. Hipoteze göre bu türlerde zengin erkekler pek çok eş sahibi iken, fakir erkekler ya bir eşe sahiptir, ya da hiç eşleşemez. Öte yandan zengin erkekler pek çok dişiyle eşleşirler. Dişiler, yoksul ailenin statü değiştirme ya da hayatta kalabilmesi için anahtar rolü oynar. 2006 yılında Hindistan'daki 1.1 milyon hanede yapılan bir araştırma annelerin eğitim durumu ile erkek çocuk sahibi olma arasındaki ilişkiyi ortaya koydu. 2007 yılında Columbia Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, 48 milyon doğumu ve 310.000 çocuk ölümünü masaya yatırdılar ve evli, iyi eğitilmiş ve genç annelerin daha çok erkek çocuk doğurduğunu, erkek bebek ölümlerinde ise evlenmemiş, genç annelerin öne çıktığı sonuçlarına ulaştı . Zira Trivers-Willard'ın varsayımları geçerli olmadığında sonuçlar tutarsız da olabiliyor. Sözgelimi Cameron ve Dalerum, Forbes'un milyarder listesi için de aynı şeyin geçerli olup olmadığına baktılar: Ortada bir ilişki yoktu (3). Haziran ayında yayınlanan bir çalışma, Trivers-Willard'ın hipotezini insan türü için de doğrular nitelikte. American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayınlanan, Michigan Eyalet Üniversitesi'nden Masako Fujita liderliğinde yürütülen çalışma, erkeklerin çok eşli olduğu Kenya kasabalarında 83 anneden alınan süt örnekleri üzerine yapılan bir incelemeyi içeriyordu (4)(5). Nature dergisinde de yayınlanan araştırmanın sonuçları ilgi çekici: Yoksul annelerin kız çocukları olduğunda verdikleri süt, erkek çocukları olduğunda verdikleri sütten besin değeri ve yağ içeriği açısından daha zengindi. Kanımca Fujita'nın çalışması daha pek çok topluma uygulanarak enteresan bulgulara ulaşılabilir. Özellikle Türkiye'de bu durumun nasıl olduğunu da merak etmiyor değilim. Notlar: (1) İlgili yayın: Trivers, R.L., & Willard, D.E. (1973). Natural selection of parental ability to vary the sex ratio of offspring. Science, 179: 90 92. (2) Larson, M. et al. (2001). Sexual Dimorphism among Bovine Embryos in Their Ability to Make the Transition to Expanded Blastocyst and in the Expression of the Signaling Molecule IFN- . Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America. 98:17; 9677 9682 (3) http://www.plosone.org/article/info:doi/10.1371/journal.pone.0004195 (4) Anthropology: Rich milk for poor girls. Nature, 07 June 2012 (5) İlgili yayın: Masako Fujita, Eric Roth, Yun-Jia Lo, Carolyn Hurst, Jennifer Vollner, Ashley Kendell. In poor families, mothers' milk is richer for daughters than sons: A test of Trivers-Willard hypothesis in agropastoral settlements in Northern Kenya. American Journal of Physical Anthropology, 2012"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/kanser-tedavisinde-bakteriler-ve-nano-robotlar.html", "text": "Kana enjekte edilen ilaçların hastalıklı hücrelere adrese teslim ve nokta atışı ulaştığı zamanların eşiğindeyiz. Bizleri gereksiz bıçakaltı işlemlerden ve ilaçların yan etkilerinden koruyacak, bakteri ve nano robotların insanların iyiliği için işbirliği yaptıkları tıbbi yöntemleri inceleyeceğiz. Askerleri küçültüp mikro boyutlara getirebilecek teknolojinin sırrına sahip bilim adamı Jan Benes, CIA ajanlarının yardımıyla SSCB'den kaçar. Ancak bu esnada profesörü Amerika'ya götüren konvoy KGB ajanları tarafında saldırıya uğrar. Kafasına darbe alan Benes'nin beyninde ne yazık ki bir pıhtı oluşur. Bir grup bilim adamı ve teçhizatlı askerler Benes'nin beynindeki tıkanıklığı açmak için küçültülerek profesörün beynine doğru yola çıkarlar. Bu görevi başarıp tekrar eski boyutlarına dönmek için sadece bir saatleri vardır. Bir bilim kurgu filmi olan Olağanüstü Yolculuk'un , minik bir geminin insan vücudundaki hastalıklarla savaşmasının kurgulandığı 1966 yapımlı senaryosunu okudunuz. Bundan neredeyse 40 yıl sonra Kanada'nın Montreal Politeknik Üniversitesi araştırmacıları aynı hedefe ulaşmak için kolları sıvadılar. Bu tarz bir gemi yaratmak için 70li ve 80li yılların klişe bilim kurgu teknolojisi olan küçültücü lazer ışınlarını kullanmadılar. İzledikleri yöntem nanoteknoloji sayesinde ürettikleri mikroskopik aletleri damarlarımız içerisine vererek, doğrudan hastalığın merkezine yönlendirme üzerine kurulu. Bu sıradışı yöntemle ilaçların kanserli dokulara adrese teslim gönderilmesi ve böylece sağlıklı hücrelerin bundan zarar görmemesi mümkün. Ayrıca ameliyatsız, kesiksiz ve kansız bir işlem. Özellikle kanser tedavisi başta olmak üzere, neredeyse tüm tıbbi yöntemleri kökten değiştirebilecek olan bu yaklaşımın 2008'den 2012 yılına kadar gelişimine göz atacağız. Makaledeki tüm gelişmelerin arkasında yatan beyin Kanada Montreal Politeknik Üniversitesi bilgisayar mühendisliği profesörü Sylvain Martel. Martel'in araştırmalarının temelinde yatan teknik aslında basit bir nakliyat işini andırıyor. Damarlarımızdaki kan içerisinde rahatça dolaşan bir bakteri kirala, ilaçları bakteriye yükle, hastalığın adresini ver ve nakliyat sonlandığında bakteriyle işin bitsin. Ancak ne yazık ki bakteriler kredi kartı kabul etmiyorlar. Bu yüzden Profesör Martel, oldukça sıradışı bir fikir geliştiriyor. Kanda yüzebilen, canlı bakterileri alarak onlara mikroskopik boncuklar ekliyor. Bu boncuklar yük taşımak için ideal boyutlarda. Bu sayede bakterileri birer kamyonete çeviriyor. Martel'den önce de bu fikir vardı, ancak diğer bilim insanları bu bakterilerin kendi kendilerine yüzme özelliklerinden faydalanmaya çalışıyorlardı. Martel'in sıradışı fikri ise, bu minik kamyonları manyetik rezonans görüntüleme yardımıyla kendi kontrolüyle sürüyor olmasıydı. Bunun için Martel doğal halinde manyetik zerreler barındıran bakteriler kullanmayı düşündü. Doğada bu zerreler bakterilerin derin sularda oksijenden uzaklaşacakları şekilde ilerlemelerine yardımcı oluyorlar. Aynen bir pusulanın iğnesinin doğrultusunu kullanma prensibimiz gibi. İşte bu noktada MRI aleti devreye giriyor. MRI ile yaratılacak yapay manyetik alan sayesinde bu bakterilerin istenilen doğrultuda ilerlemesi sağlanıyor. Bu sebeple Martel bu bakterilerini nanobot olarak nitelendiriyor. Bahsi geçen bakteriler flagella adındaki kuyruklara sahip ve hızlı bir şekilde kan içerisinde yüzebiliyorlar. Her bir bakteri iki mikron çapında olduğundan insan vücudundaki en küçük damara bile rahatça sığabiliyor. 2008 yılında 150 nanometre büyüklüğünde olan bu römork boncuklarıyla ilk olarak antikor hücreleri taşımak üzere tasarlandı. Doğadan esinlenmekten de öte, doğayı kullanan bu yöntemde temel amaçlardan biri de boncuk hacminin büyütülmesi. Bu boncukların boyutlarının büyümesi daha çok madde taşınabilmesi anlamına geliyor. Yani kamyondan, tıra geçiş yapmak gibi. Sonuç: Deneylerde saniyede 10 santimetre ilerleyen bakterilerle, bir domuzun şahdamarında 1.5 milimetrelik bir boncuğu taşıtmayı başardı . Bu bakterilerin bir dezavantajı, geniş damarlarda kendi başlarına yüzemiyor oluşları. Debiye karşı koyabilecek kadar kuvvetli değiller. Bu yüzden araştırmacılar bakterileri de içinde taşıyacak büyüklükte manyetik olarak kontrol edilebilen bir aracı hastalıklı bölgeye kadar taşımayı önerdiler. Bir çeşit polimerden yapılan bu araç bakterileri salıverdikten sonra kanda çözünüyor. İçerdiği nano taneciklerle kontrol edilebilen bu araç saniyede yaklaşık 200 mikron hızla ilerleyebiliyor ve saniyede 30 defa yönü değiştirilebiliyor . Bu araştırmaya gelen eleştiriler kanda çözünen manyetik partiküllerin nasıl kandan uzaklaştırılacakları ve bakterilerin hedefe ulaşmadan vücudun bağışıklık sistemi tarafından yok edilip edilmeyeceği üzerine. Ancak Mantel deneylerde çıkan sorunçların bu tarz bir durumu yansıtmadığı ve bakterilerin bağışıklık sistemi tarafından zaten henüz tanınmadığı için nanobotların rahatlıkla hedefe ulaşacak kadar vakitleri olduğu yönünde görüş bildiriyor. Bakteriler illa gerekli mi? Peki ama bu nanobotlar neden bakterilere ihtiyaç duyuyor? Neden bilim insanları kendi pervanelerine sahip robotlarla antikorları veya ilaçları hasta bölgelere taşıyacak bir düzenek tasarlamıyorlar? Aslında bu mümkün. Bu tarz robotlar zaten tasarlanmış durumda. Ancak sorun bu robotlara gerekli olan gücü sağlayacak bir düzeneğin henüz keşfedilmemiş olması. Ayrıca, büyük çaplı sistemlerde etkin olan tahrik sistemleri ve yüzme hareketlerinin mikro çaplı sistemlerde çok daha karmaşık olması. Bu sebeple robotları kontrol etmek oldukça güçleşiyor. İşte bu yüzden işinin ehli olan ve milyonlarca yıldır en iyi bildiği işi yapan bakteriler kullanılıyor. Seçilen bakteri, MC-1 adı verilen, dönen kırbaçımsı kuyruğu sayesinde çoğu türden 10 kat daha hızlı yüzebilen, ve saniyede 200 mikrometre hızlara çıkabilen bir bakteri. Aynı grubun 2009 yılında sıçanlar üzerinde yaptığı deneylerde 50 mikrolitrelik bakteri içeren bir çözeltiyi enjekte ettiklerini ve ne bakterilerin hayvanlara zarar verdiğini, ne de bakterilerin genel olarak zarar gördüğü gözlenmiş. Zehirlenmeye sebebiyet vermeden yaklaşık 40 dakika sonra kan içerisinde öldükleri ve daha sonra da bağışıklık sistemi tarafından temizlendiği belirtilmiş . Bakterileri robota dönüştürmek 2010 yılında aynı araştırma ekibi bu sefer akıllara zarar bir demonstrasyona imza atıyorlar. Bakterileri mikro-manipülasyon işleri için kullanıp mikro-robotları sürmelerini sağlıyorlar. Bu deneyin sonunda bize göstermek istedikleri şey, bu bakterilerin sadece basit nakliyat işleri için kullanmak zorunda olmadıkları. Eğer doğru şekilde kontrol edilebilirlerse, ilaç taşımanın yanında patojenleri algılamakta, farmakolojik ve genetik testleri bulundukları yerde ifşa edebilecek mikro laboratuvarlar inşa etmekte bakterileri kullanmanın mümkün olabileceğini kanıtlamak istiyorlar. Bunun için de bakterilere Mısır'daki Djoser piramidini örnek alan bir mikro-piramit inşa ettiriyorlar. 5000 bakterisinin bir sürü halinde çalıştıkları ve sadece minik epoksi tuğlalar kullarak 15 dakikada bir piramit oluşturdukları videoyu aşağıda seyredebilirsiniz : Her bir bakteri 4 pikoNewtonluk kuvvet uygulayabilecek kuyruk organellerine sahip. Tek başına küçük olmasına karşın 5000 tanesini birlikte çalıştırdığınız zaman bir piramit yaptırabiliyorsunuz. Hayvanlar üzerindeki ilk klinik deneyler 2011 yılının başında Mantel ve ekibi, hazırladıkları tüm sistemi gerçek anlamda ilk kez bir canlıda denediler, tek bir farkla bu kez bakterileri es geçtiler. MRI kullanarak yönlendirdikleri bir mikro taşıyıcı sistemi karaciğerinde tümör olan bir tavşana doxorubicin adlı bir kemoterapi ilacı taşımak için kullandılar. Bu taşıyıcı sistem iddia edildiği gibi vücut içerisinde yok olacak cinste bir polimerden üretilmişti. Polimerin tasarımı, farklı hızlarda çözünecek şekilde yapılmıştı, böylece yeterli dozda ilaç iletimi sağlanıyordu. Her bir taşıyıcının yüzde otuzu manyetik nano taneciklerken kalan yüzde yetmişi ilaçtı. Mantel sadece kemoterapi değil, radyoterapi ilaçları olan radyoaktif maddelerin de iletiminin mümkün olduğunu belirtti . Bazı kan damarları Y şeklinde çatallandıklarından geleneksel ilaç iletim sistemlerinin yaklaşık yüzde 50 ihtimalle tümörlü dokunun olduğu yöne, yüzde 50 ihtimalle de karaciğerin alakasız bir bölgesine gidip yan etkiye sebebiyet veriyorlar. İşte Mantel'in bu sistemi manyetik kontrolü sayesinde hiçbir çatallanmadan etkilenmeyecek bir özelliğe sahip olduğu için fark yaratıyor. Ayrıca hiçbir kan damarına zarar vermiyor. Geleneksel kemoterapide kateter ile yapılan bir ilaç sevkiyatı, kateterin tümöre çok yaklaşıncaya kadar karaciğerin dibine kadar sokulması ve bu sırada da tabii ki bir çok damara zarar verilmesi anlamına geliyor. Bu sebeple de hastalar günlerce, hatta haftalarca damarlarının iyileşmesini bekliyorlar ki, yeni bir doz daha alabilsinler. Ancak manyetik mikrotaşıyıcı robotlar kullanıldığında, sondanın damarlara bu kadar yakınlaşmasına gerek kalmıyor. Zarar görmeyen damarlar sayesinde de hasta arka arkaya günler içerisinde birçok dozu az az ancak hızlı bir şekilde alabiliyor. Bu şekilde de kimyasal zehirlenmelerin önüne geçiliyor. Ekip, 2011 yılının sonunda tekrar bakterili nanobot sisteminin testlerine yöneldi. Ancak Mantel'in görüşüne göre bu metodlar her ne kadar hayvanlar üzerinde etkili olsa da pratik hayatımızdaki uygulamalarından 4-7 yıl uzaktayız. Not: Konuyla ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere Sylvian Mantel'in İngilizce altyazılı Fransızca bir TEDx sunumunu seyretmelerini öneriyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/kanun-namina-dur-yoksa-integralini-alirim.html", "text": "Jaluzinin yarı açık kanatları arasından geçen akşamüstü güneşinin amber rengi ışığı elindeki viski bardağına vururken Dedektif Joe McNash purosundan derin bir nefes çekti. Çok sıcak diye düşünürken önündeki kağıtlara göz attı. Ona katilin kim olduğunu söyleyecek ipucu onlarca rakam, işaret ve bilinmeyen arasında duruyordu; son derece emindi bundan. Viskisinden büyük bir yudum almak için bardağı kaldırdığında göz göze geldi kapıdaki kızılla. Ne zamandır orda durduğunu bilemediği kadın kendinden emin adımlarla yürüyüp masasının karşısındaki deri koltuğa oturdu. Kısa ve kat kat kesilmiş kırmızı saçları, uzun boyu ve saçlarından da kırmızı dudakları ile dedektifi hemen etkilemişti. Kadın güneş gözlüğünü çıkartıp konuştu: Dedektif McNash? Benim Joe, benim adım da Rose, Rose Jewel. Kocam iki ay önce bir anda nedensiz kayboldu. Senden onu bulmanı istiyorum. Ararım, ama hizmetlerim size pahalıya mal olur Bayan Jewel Çok zenginim, lütfen parayı düşünme. En hızlı şekilde bulmanı istiyorum onu. Kolay, bana yeterince veri sağlarsanız matematiksel bir model yaratıp kocanızın bulunma ihtimali yüksek coğrafi alanları belirleyebilirim size. Lütfen ne gerekiyorsa yapın Bay McNash, size minnettar kalırım Lütfen, Joe de bana Peki, sen de bana Rose de Kadın son cümlesini flörtöz bir gülümseme ile söylemişti. Kocasını bulsam bile bu kadının integralimi almak isterim, ne zamandır asal sayılar gibi yalnızım zaten diye geçirdi içinden dedektif, kadının binomial dağılım gibi eğrisi olan dudaklarına bakarken Matematik sayesinde suçlu yakalamak Neyi bildirir sayılar Neyi Bildirmeli Yaklaşan nedir size Uzaklaşan nedir bizden Nazım Hikmet Yukarıda okuduğunuz satırlar sanki bir Mike Hammer romanından fırlamış gibi dursa da içindeki matematik terimleri insanın kafasını karıştırıyor. Mike Hammer'ın ne işi var integral ile, türev ile? Dedektifler iz sürer, sorgulama ile bilgi toplar ve ellerinde silahlar ile suıçlu kovalarlar. Hangi dedektif veya suçla savaşan devlet organı matematik kullanır ki? O yüzden 23 Ocak 2005'te CBS'te yayına giren dizinin plot bölümünüm izleyicicleri muhtemelen yok artık demişlerdir seyrettikleri karşısında. Önce FBI ajanı Don Eppes'i görürüz, masasının üzerine yaydığı Los Angeles haritası üzerinde düşünceli bir şekilde göz gezdirmektedir. Harita üzerinde işaretlenmiş noktalar vardır, kimliği belirsiz bir katilin işlediği seri cinayetlerin yerlerini gösteren. Don katil tekrar birisini öldürmeden yakalamak istemektedir ancak hiçbir ipucu bulamamaktadır. Kardeşi Charles yardım edebilir miyim? diye sorar. Charles Eppes kardeşinden beş yaş küçük olmasına rağmen onun ile aynı gün liseyi bitirmiş ve CalSci üniversitesinde kısa sürede matematik profesörü olmuş bir dahi. Her ne kadar Don Charlie'nin zekasına güvense de sonuçta bu iş matematikle alakalı değildir ona göre ve kardeşine Charlie, bu vaka sayılarla alakalı değil der. Charlie cevap verir: Her şey sayılarla ilgilidir Numbers dizisinin ilk bölümü bu şekilde açılır. Charlie Don'ın üzerinde çalıştığı haritadaki noktalı yerleri bir kalıba uydurmaya çalışır her uygulamalı matematikçi gibi. Uygulamalı matematik doğada sürekli tekrarlanan olguları bir kalıp halinde düzenleyerek formüle etmeye ve düzenin geleceğini tahmin etmeye çalışır sonuçta. Meteoroloji biliminde kullanılan denklemler bunların en güzel örnekleridir herhalde. Ama bu harita üzerinde Charlie bir türlü kalıbı göremez, sürekli Charlie'nin düşünceli yüzünü gösteren kamera arada dışarıda çimleri sulayan fıskiyeyi gösterir. Fıskiyeden fışkıran su damlaları çim üzerinde rastgele dağılmaktadır. Charlie iyice yoğunlaştığı bir anda, bahçe fıskiyesinden de ilham alarak, cevabı bulur ve kardeşine dönüp: Katilin bir daha kimi nerede öldüreceğini bulamayız belki ama nerede yaşadığını tahmin edebiliriz der Don, şaşırmış ve biraz da kuşkucu bir ifade ile Nasıl yani, elimizdeki verilerden yola çıkarak katilin adresini bulabilir misin? diye sorar. Charlie, hayır, ama yüksek ihtimal ile yaşadığı bölgeyi sana çizebilirim harita üzerinde der ve her bölüm tekrarlanacak bir tarz ile kafasındaki matematiği günlük hayattan örnekleyerek anlatır: Bak şimdi, dışarıda bahçeyi sulayan fıskiyeyi ve su damlalarının yayıldığı alanı düşün. Su damlalarının düştüğü noktaları analiz ederek fıskiyenin muhtemel yerini tespit edebiliriz. Aynı şekilde, cinayetlerin yerlerini ve diğer verileri kullanarak katilin yaşadığı muhtemel yeri belirleyebilirim Don, pek inanmasa da, kaybedecek bir şeyi olmadığından Charlie'ye elindeki verileri verir ve çalışmasını söyler. Tipik hollywood kurgusuna uygun şekilde Charlie'yi heyecanlı bir şekilde kara tahtanın başında çalışırken görürüz ve en sonunda Charlie tahtaya nihai denklemi yazar: Denklem Los Angeles haritası üzerinde renklerle gösterilmiş şekilde değişik yoğunlukta bölgeleri tanımlar. Kırmızı bölge katilin en yüksek ihtimal ile yaşadığı bölgeyi göstermektedir. Don ve ekibi bu alanda araştırmalarını yoğunlaştırır ve en sonunda katili yakalarlar. Resim 2 Charlie ve Don Eppes kardeşler Bölüm bittiğinde izleyiciler ne tepki verdi bilemiyorum ama büyük çoğunluğunun bir denklem ile katilin yaşadığı bölge mi tespit edilirmiş, senaryo bunlar hep dediğini tahmin etmek güç değil. Ama diziyi izleyen bir kişi var ki o muhtemelen gurur ve heyecanla karışık şekilde seyretmiştir ilk bölümü ve denklemin ilk gösterildiği sahneyi. Bu kişi Kim Rossmo'dur, dizide gösterilen denklemi yaratmış ve gerçek hayatta bir katilin yakalanmasına bu denklem sayesinde yardımcı olmuş kanadalı bir matematikçi. Evet, dizide gösterilen denklem bilimsel gözüksün diye yazılmış bir denklem değil, gerçek hayatta kullanılmış ve hala kullanılan bir denklem. Yaratıcısı Kim Rossmo aslında bir polis, ama lise yıllarında matematik dersinden muaf tutulacak kadar matematiği kuvvetli bir polis. Krimonoloji üzerine doktora yağtığı Simon Fraser üniversitesindeki tez danışmanları matematiksel modellemeyi krimonolojiye uyarlamaya çalışan iki profesör olması Kim'in hayatını ve çalışmalarını etkilemiş. Resim 3: Kim Rossmo O dönemki suç dosyalarını incelerken sürekli polisin araştırmasına yardımcı olacak bir matematiksel model geliştirmeye çalışan Kim en sonunda Eureka anını 1991'de Japonya'da trenle seyahat ederken yaşar. Yanında kağıt olmadığı için aklına gelen modeli peçeteler üzerine not alan Kim, Kanada'ya döndüğünde modelini geliştirir ve yukarıdaki formülü yazar. Veri girişi ve hesaplama için de RYE-gen adlı bir program yazan Kim'in formülünün ilk büyük ve sükse yapan başarısı Loıisana eyaletindeki Güney Yakası tecavüzcüsünün yakalanmasına yardımcı olmasıdır. Tam on yıl yakalanamayan tecavüzcünün yaşadığı muhtemel bölge Kim'in programı sayesinde belirlenir. Polis uzun süre bölgedeki muhtemel şüphelileri takip eder ve DNA örneği toplar ama başarılı olamaz. Daha sonrabir muhbirin yönlendirmesi ile başka bir bölgedeki şüpheli üzerine yoğunlaşırlar. Şüpheliyi takip eden polis şüphelinin bulunduğu bölgeye son cinayetin işlendiği tarihten hemen sonra taşındığını öğrenir, geldiği yer ise Kim'in formülünün işaret ettiği bölgededir! DNA örneklerini karşılaştıran polis tam on yıl sonra suçluyu yakalar, Kim Rossmo'nun matematiksel modeli işe yaramıştır. Kim Rossmo bugün formülünün içerdiği programını dünyanın bir çok ülkesindeki polis ve suçla savaşan resmi örgütlere pazarlamakta Resim 4: Rossmo'nun formülü iş başında Peki sadece bunla mı sınırlıdır matematiğin suçla savaştaki rolü? Hayır, dizide de gösterildiği gibi polis, FBI, CIA ve daha bir çok örgüt suç ve suçlularla savaşırken matematiksel modellemeleri kullanmakta ve bu modellemeler için bünyesindeki matematikçileri ve bazen de üniversitelerdeki matematikçileri kullanmakta. Hatta bazen çeşitli suç ve terör senaryolarını test etmek için de matmeatiksel modellemelerden faydalanmaktadırlar. Bunlardan en ünlü olmuş olanı 2001 Mayıs ayında dünyadaki amerikan askeri üslerine gönderilen bir programdır Program Bayes çıkarımı ile terör saldırılarının olma olasılığını hesaplamak için kodlanmıştır. Sistem kullanılmaya başlanılmadan önce defalarca test edilmiştir ve en çok olasılığı yüksek çıkan sonuçlardan biri Pentagon'a terör saldırısdır. Ne yazık ki ne askeri yetkililer ne de programın yapımcıları bu sonucu değerlendirmezler ve hatta programın yapımcıları bazı sonuçlar marjinal sayılmalıdır, misal Pentagon'a saldırı gibi diye rapor yazarlar. Program kullanılmaya başlanıldıktan kısa bir süre sonra, tam da öngördüğü gibi, 11 Eylül saldırıları olur ve askeri üs olarak Pentagon'a saldırılır. İnsan faktörü matematiksel olasılığı kendi tecrübe ve kibri ile gözardı etmiştir. İntegralimi al abi Ben küçükken TRT 1'de Pazar günleri yayınlanan bir dizi vardı,okuyucularımızdan hatırlayan vardır belki ismini. Dizide biri kadın diğeri erkek iki dedektif basit matematiksel formüller kullanarak bazı vakaları çözüyorlardı. Numbers dizisine göre çok basit kalan bu dizi matematiğin ilk defa günlük hayatta nasıl kullanılabileceğini bana göstermiş diziydi ve ben çocukluğumda sahip olduğum kasetçalardan en çok o şarkıyı dinliyordum içinde matematik olan: Senle topla beni /Çarp uzaklarla / Ekle sensizliği/ ne kaldı ne kaldı? Kayahan'ın anlatymaya çalıştığı benim çocuk aklım ve kalbim için anlaşılmaktan uzaktı, bırakın uzaklardayı yakınlarda bile sevdiğim kız yoktu. İlkokuldaydım ve Kayahan dört işlemle şarkı yapıyordu.Yıllar geçti, daha farklı müzikler ve müzisyenleri keşfettim ve artık integral'in öğretildiği lisedeydim. Kasetçalarımın yerini cd çalar almıştı ve ilk aldığım albümden Bülent Ortaçgil'in sesi yükseliyordu: İntegralimi al abi Limit sıfıra gider İstediğini yap bana Sessizlik sonsuzda nasıl olsa"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/karacigerin-alkolle-imtihani.html", "text": "Karaciğerin pek bilinmeyen yönleri ile alkolle olan ilişkisini, kendimce anlatılmaya en değer konulardan sayarım. Öyle ki karaciğerimiz soluduğumuz havayla, yiyip içtiklerimizle vücudumuza giren toksik* maddelerle uğraşadursun, biz bunun üzerine onu bir de alkolle sınamaya kalkarız. Hiç merak edip alkolün vücudumuzda izlediği yolu araştırdınız mı? İşte size fırsat! Gelin, hep birlikte alkol alımından sonra vücudumuzda yaşananlara bir göz atalım: Halk arasında alkollü içki olarak bilinen içeceklerin alkol oranını, içindeki etil alkol miktarı belirler. Diğer bir deyişle, içinde %0,5'ten fazla alkol bulunan ve keyif veren içkilere Alkollü içkiler diyebiliriz. Etil alkol ayrıca vücudumuzda ayrıştırılarak kullanılabilen, dolayısıyla toksik etkisini azaltabildiğimiz, tek alkol türüdür. Diğer alkol türleri vücudumuzda parçalandıklarında zehir etkisi yaratan kimyasallar açığa çıkarır ve sonuç ölümcül olabilir . Alkolün vücudumuzdaki yolculuğuna geçmeden önce başrol oyuncumuzu tanımakta yarar var: Karaciğer. Vücudumuzun en büyük iç organı olan karaciğer, oniki parmak bağırsağına salgıladığı safra ile yediklerimizin hazmedilmesini kolaylaştırır. Karnımızın sağ üst bölgesinde bulunur. Esas görevi, sindirim sisteminden gelen kan içindeki karmaşık molekülleri parçalayarak kullanılabilir ve depolanabilir hale getirmektir. Bir nevi süzgeç görevi görür. Örnek verecek olursak, yediğimiz proteinlerin parçalanması sırasında açığa çıkan amonyak, toksik etkisi çok yüksek bir maddedir. Karaciğer, amonyağı daha az toksik etkiye sahip üreye dönüştürür. Açığa çıkan üre, kan yoluyla böbreklere iletilir ve oradan da idrarla vücuttan atılır. Büyük ölçüde sindirimde görev alan karaciğer, bu yönüyle boşaltım sistemine de yardımcı olur. Karaciğerin diğer görevlerine buradan ulaşabilirsiniz . Karaciğerimiz birkaç ilginç özelliğe de sahip: Mesela kendi kendini onarabiliyor ve %70'i alınsa dahi metabolizma hızına bağlı olarak 6 ay ila 1 yıl gibi bir zamanda kendini yenileyebiliyor. Kötü sayabileceğimiz bir özelliği ise görevini yapamayacak derecede yıpranana kadar göze çarpan bir belirti göstermemesi. %80'lere varan işlev bozukluğunda ancak anlayabiliyoruz karaciğerimizin artık işlevini yerine getirmediğini, fakat düzenli kan testleri yaptırarak ve dengeli beslenerek karaciğer sorunlarımızı kökünden çözebiliriz . Alkol almak bir bakıma kendimizi zehirlemek sayılabilir mi? Aslına bakarsak belirli bir limite kadar içilen alkollü içeceklerin damarları genişletip kan akışını kolaylaştırdığı için koroner kalp hastalıkları riskini azaltığı belirtiliyor, ancak çoğu insan bu limitle sınırlı kalmıyor. Dahası, kalp hastalıkları riskini azalttığı öne sürülen bu alkol limiti de hala tartışma konusu. Diğer etkileri de dikkate alan daha kapsamlı çalışmalarda, riskteki azalmanın düşük miktarlarda alkol tüketimine bağlı olarak oluştuğu bulunmuştur. Riskteki en büyük azalma her gün ortalama 10 gr alkol alınmasıyla gerçekleşmektedir. Günde 20 gr alkolün üzerinde en düşük riskli alkol tüketim miktarı alkol alımı koroner kalp hastalığı riskini artırmaktadır. Çok ileri yaşlarda riskte azalma görülmemektedir. Kalp hastalığı riskini azaltan ana neden içilen içki çeşidinden çok, alkolün kendisidir . Bahsi geçen miktardan fazla alkollü içecek tüketimi karaciğerin aşırı çalışıp yorulmasına, yağlanmasına ve sonrasında işlevini yerine getirememesine neden olmaktadır. Bu bağlamda, alkolün vücudumuza vereceği etkinin boyutu birkaç faktöre bağlıdır: Alındığı miktar, içilme şekli, içildiği şartlar , kişisel özellikler ve midenin durumu . Alkol vücuda alındıktan sonra hangi yolları izler? Her besin gibi alkol de öncelikle midemize gelir. Mideye gelene kadar ağız ve yemek borusundan da eser miktarlarda emilim gerçekleşebilir. Alkol molekülleri çok küçük olduğu için mide yüzeyinden hemen hücrelere geçiş yapabilir. Alkolün kana karışma süresi midenin boş ya da dolu olmasına göre değişkenlik gösterir. Alkolün büyük bir kısmı, midede emilmeyi beklemeden doğrudan ince bağırsağa geçer ve oradan emilerek kana geçer. Sonraki durak karaciğerimizdir. Karaciğere ulaşan alkolün bir anda parçalanması mümkün değildir. Bu nedenle alkol içeren kanımız, yoluna kalp üzerinden devam eder. Kalbe ulaştıktan sonra akciğerlerimize pompalanan kanımız ve içindeki alkol, bronşlara ulaştığında bir kısmı kanın temizlenmesi sırasında kirli havayla birlikte dışarıya atılır. Ağzımızın alkol kokmasının başlıca nedeni verdiğimiz nefesimize karışan alkol molekülleridir. Alkolün akciğerlerimize ulaşmasının akabinde beyne ulaşması çok zaman almaz. Beyne iletilmesi ve kalp ile tüm vücuda pompalanmasının ardından alkol, vücuda alındığı ilk andan itibaren sadece 3dk sonra vücudumuzdaki tüm hücrelere ulaşacaktır. Vücudumuzda dakikada ortalama 5lt kanın pompalandığını düşünürsek, alkol içeren kan defalarca karaciğerimiz tarafından süzülür. Her defasında yakalanan belli bir miktar alkol, karaciğer bünyesindeki alkol dehidrogenaz enzimleriyle önce asetaldehite, sonra da aldehid dehidrogenaz enzimleriyle asetik asite ve sonrasında karbondioksit ile suya dönüştürülerek parçalanır . Aklınızda daha kalıcı olması açısından aşağıdaki videoyu izlemenizi tavsiye ederim. Karaciğerin normal şartlarda önceliği yağ asitleridir, onları yakarak enerji elde eder. Ancak işin içine alkol girince öncelik alkole verilir, çünkü kandaki seviyesi arttıkça vücut alarm vermeye başlayacaktır. Karaciğer sürekli alkolü parçalamak için vakit harcarsa normal süreçte parçalayacağı yağ asitleri karaciğer bünyesinde birikmeye başlar ve karaciğer yağlanır. Alkolü fazlaca tüketenlerin karaciğerlerindeki yağlanmanın sebebi budur . Alkolün sinir sistemine olan etkisi nedir? Beyne ulaşan alkol, merkezi sinir sistemi üzerinde de birtakım değişikliklere yol açar. İlk önce düşünme, duygu ve muhakeme alanları etkilenir, içmeye devam ettikçe beyindeki hareket kontrol alanları da etkilenerek konuşma ve denge bozukluğu oluşur, sonrasında tepkiler yavaşlar. Doz arttıkça vücut, dikkatini toparlayamayacak noktaya ulaşır ve dış tepkilere duyarsızlaşmaya başlar. Bunun akabinde de halsiz düşerek uyku haline geçer. Alkol kullanımından sonraki gün ortaya çıkan baş ağrısı ve ağız kuruluğunun nedeni pek belli değildir. Olası bir neden, alkolün idrar söktürücü etkisi nedeniyle oluşan su kaybıdır. Bu, dehidratasyona neden olabilir. Bu şikayetlerin ortadan kalkması için dinlenmek, bol miktarda sıvı ve bir ağrı kesici almak gerekir .Normal bir bireyin bünyesi bir saatte ortalama 8.5gr alkolü(bir şişe biranın 2/3'ü) vücuttan uzaklaştırabilir. Elbette bu miktar yaşa, vücut yapısına, metabolizma hızına vb. pek çok etmene bağlı olarak değişiklik gösterebilir . Her alkol alımından sonra vücudumuzun dengesi bozulur ve bu denge alkolün sindirilmesinden sonra yeniden düzene girer. Bu durumun sık ve artan miktarlarla tekrarlanması, karaciğer başta olmak üzere vücuttaki tüm işleyişi yavaş yavaş köreltecek duruma getirir. Alkolün saydığımız yan etkiler dışında pek çok hastalığı da tetiklediği bilinen bir gerçektir. Bu nedenle tüketebildiğiniz kadar az tüketmeniz, hatta hiç tüketmemeniz, sağlığınız açısından en iyi davranış olacaktır. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS*toksik: zehirleyici ve/veya kanserojen etkisi bulunan."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/morotesini-gormek.html", "text": "Sonunda, resimleri artık doğru düzgün yapmak bir kenara, onları iyice bozduğumu fark ettim. Birkaç tablomu bu nedenle imha ettim. Artık neredeyse körüm, ve bundan böyle resim yapmayı bırakmam gerekiyor. Bunu kabullenmem çok zor, ressamlık kariyerim bitiyor, ve sağlığım gözlerim harici neredeyse mükemmel! Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Yukarıdaki satırlar, empresyonist resim akımının öncüsü olan, hatta bu akıma Impression, Sunrise isimli tabloyla adını veren ünlü ressam Claude Monet'e ait. Monet, bu satırları ölümünden 4 yıl önce, 1922 yılında, yakın dostu Marc Elder'a gönderdiği bir mektuba yazmıştı. Monet'in görme ile ilgili sıkıntıları 1905 yılında, 65 yaşındayken başlamıştı. Renkleri kendine özgü bir şekilde kullanarak manzaradaki dokuyu keskin fırça darbeleriyle resmetmesiyle ünlü olan Monet, artık renkleri eski yoğunluğunda göremez olmuştu. Resimlerindeki mavi, beyaz ve yeşil renkler zamanla daha bulanık sarı ve mor tonlara doğru kaymaya başlamıştı. 1915 yılında, resimleri iyice bulanıklaşmaya ve donuklaşmaya başlayan Monet, parlak kırmızıları, donuk ve soluk pembeler olarak görmekten ve tüm görüşüne hakim olan sarı tonlardan şikayet ediyordu. Monet'in bu şikayetlerinin nedeni, ileri yaşlarda oldukça sıklıkla gözlenen katarakt rahatsızlığına bağlıydı. Katarakt, göz küresi içinde bulunan göz merceğinin kendisinin veya merceği saran zarın şeffaflığını kaybederek ışık geçirgenliğinin bozulmasına verilen isim. Çoğunlukla ileri yaşa bağlı olarak göz merceğinin yapısının bozulması sonucu ortaya çıksa da, nadiren çocuk ve bebeklerde de görülebiliyor. Opak hale gelen göz merceği, gözün içine giren ışığı engellediği için, zaman içinde hastanın görmesinin bozulmasına neden oluyor. İlk belirtisi renklerin matlaşması ve bulanık görme olan katarakt, tedavi edilmediğinde körlüğe bile neden olabiliyor. Merceğin saydamlığının bozularak, opak hale gelmesine neden olan pek çok faktör var. Bunların en başında uzun süreli ultraviyole ışınlara maruz kalmak geliyor. Hepimizin maruz kaldığı UV ışınların ana kaynağı ise Güneş, bu nedenle de kataraktlar güneş altında geçirdiğimiz süreyle paralel olarak, ileri yaşla birlikte daha sık görülmeye başlıyorlar. UV ışınları haricinde şeker hastalığı, hipertansiyon, travma, yaşlılığa bağlı olarak lens yapısındaki bozulmalar da katarakt oluşumuna katkıda bulunabiliyor. Pilot ve astronotlar, atmosferin üst tabakalarında bizlere göre daha fazla UV ışınlarına ve iyonize radyasyona maruz kalıyorlar, Apollo uzay projesinde görev alan 39 astronotun, 36 tanesine uzaydaki görevlerini takiben erken dönem katarakt tanısı konmuş. Demir çelik işçileri, cam işçileri gibi yüksek ısıya maruz kalan kişilerde de normaldan daha fazla oranda katarakt görülüyor. Katarakt, günümüzde tedavisi oldukça kolay bir hastalık. İlerlemiş cerrahi tekniklerle, gözün ön kamarasına girilerek artık görevini tam anlamıyla yerine getiremeyen opaklaşmış lens bütün olarak veya parça parça çıkarılıyor. Çıkarılan eski lensin yerine, şeffaf yapay bir lens takılıyor. Ortlama süresi 30 dakika gibi kısa ve başarı oranı %90'ın üzerinde olan bu girişim sayesinde hasta, ameliyatı takiben çok kısa bir sürede hastalalığından önceki net ve berrak görüşüne kavuşuyor. Modern katarakt ameliyatının geliştirildiği 1940'lara dek, tarih boyunca pek çok hekimin sayısız kişinin kör olmasına neden olan bu hastalığı tedavi etmeye çalışığını biliyoruz. Göz anatomisini anlamaya başlayan ve kataraktın matlaşan lense bağlı olduğunu fark eden hekimler, eski çağlarda katarakt hastalarını gözlerindeki işlevini yitiren lensi çıkartarak tedavi etmeye çalışıyorlardı. Katarakt ameliyatına ilişkin ilk kayıtlara M.Ö. 700 yıllarında, Hindistan'da rastlıyoruz. Hindistan'dan Çin'e oradan da Orta Doğu'ya geçen bu yöntemde, sivri bir iğne ile hastanın gözüne bir delik açılarak veya içi boş bir çubuk ile göze vakum uygulamak suretiyle kataraktlı lens gözden çıkarılıyordu. Bu işlem sonucunda hastanın kataraktlı lensi çıkarılmış olsa bile, uygulanan yöntemin travmatikliği nedeniyle hastalar genelde tedaviye rağmen kör oluyorlardı. 1700'lerde katarakt ameliyatı Avrupa'da da uygulanmaya başlamıştı. İlerleyen yıllarda, gözlerindeki lens çıkarılan hastaların görmelerini bir nebze olsun düzeltmek için, çıkarılan lensin işlevini üstlenecek kalın mercekli gözlükler reçete ediliyordu. 1940 yılında, çıkarılan kataraktlı lensin yerine konacak suni lensin imal edilmesi sonucunda, katarakt hastaları da ameliyat sonrası katlanmak zorunda kaldıkları bulanık görüntü ve ağır gözlüklerden kurtudular, hastalanmadan önceki keskinlikteki görüşlerine kavuştular. Ne yazık ki, büyük ressam Monet, bu gelişmelerden önce yaşamıştı. Katarakt tanısı aldıktan sonra, bozulan görüşüne rağmen resim yapmayı sürdürdü. Monet'in resimlerine bakarsanız, hastalığının farklı dönemlerinde, kataraktlarının olgunlaşma süreciyle paralel olarak resimlerdeki tema renklerinin yavaş yavaş değiştiğini, resimlerindeki detayının zamanla azalarak fırça darbelerinin daha kaba hale geldiğini görebilirsiniz. Bu durum, ressamın 1800'lerin sonu ile 1926'ya kadar yaptığı 250 kadar tablodan oluşan Nilüferler serisinde oldukça belirgin bir şekilde gözlenebiliyor. Kataraktları ilerledikçe, Monet göz doktorundan göz doktoruna dolaştı. Fransız bir göz doktoru olan Charles Coutela, sol gözü için gözbebeğini büyüterek göreceli olarak biraz daha iyi görmesini sağlayan bir göz damlası önerdi. Monet, başlangıçta sonuçtan çok memnun olsa da damlanın etkisi zamanla azaldı ve sonunda 1923 yılında, 82 yaşındayken sağ gözünden katarakt ameliyatı oldu. Çağdaşı empresyonist ressam Marry Cassat'ın katarakt ameliyatından sonra neredeyse tüm görme yetisini kaybettiğini gören Monet, iki gözünden de ameliyat olmayı reddetmiş, ve sadece tek gözünden ameliyat olmuştu. Ameliyat sonrası, Monet'in sol gözü hala kataraktın etkisiyle mavi ve mor tonlarını pek göremezken, sağ gözü birden bire mavi tonlarına, hatta mavinin de daha ötesine kavuştu. Sağlıklı bir gözde lens ve renkleri algılamamızı sağlayan retinamızdaki koni hücreleri, görünür ışık dediğimiz, algılayabildiğimiz ışık spektrumunu belirler. Gözümüzle algılayabildiğimiz renkler, tüm ışık tayfının oldukça küçük bir kısmını içerir. Gözlerimiz, 400 nanometre (0,0000004 metre) dalga boyundaki mor ışıkla, 700 nanometre (0,0000007 metre) dalga boyundaki kırmızı ışık arasındaki renkleri algılayabilir. İnsan gözünde, renkleri algılamamızı sağlayan üç değişik tür koni hücresi vardır: L hücresi denen ve kırmızı tonlarını içeren uzun dalga boyundaki ışığı algılayabilen hücreler, yeşil tonlarının hakim olduğu orta boylu dalgaları algılayabilen M hücreleri, ve kısa dalga boyuna sahip mavi-mor tonlarını algılayabilen S hücreleri. Bu üç tip hücreden algılanan sinyaller, beyinde bir araya getirilir ve böylece görünür ışıktaki tüm renk tonlarını görebiliriz. Yandaki şekilde de görüldüğü üzere, aslında S hücrelerinin algıladığı ışık boyu, kısmen mor ötesi ışık spektrumuna da uzanmakta. Ancak, sağlıklı bir insan gözündeki S hücreleri morötesi ışığın bir kısmını algılayabiliyor olsa da morötesini göremez. Zira, göz lensimizdeki kristal yapı morötesi ışıklar daha gözümüzün içine girmeden onları filtre eder. Böylece göz içindeki hücrelerimiz kısmen UV ışığa hassas olmasına rağmen, etrafa baktığımızda arılar veya diğer UV dalga boyunu gören canlılar gibi bir görüntü göremeyiz. Geçirdiği katarakt ameliyatı sonunda, Monet'in sağ gözündeki opaklaşmış lens çıkarılmıştı. Böylece, lensin UV süzme etkisi ortadan kalınca, gözündeki S hücreleri az miktarda da olsa normal insanların göremediği UV ışınları algılamaya başladı. Bir gözü kataraktlı ve mor-mavi tonlarına neredeyse kör olan, ancak ameliyat olan diğer gözüyle morları, mavileri hatta mor ötesi tonları bile görmeye başlayan Monet, sağ ve sol gözüne ait renk algılarındaki derin fark nedeniyle, bir daha aynı anda iki gözünü kullanamadı. Ama tek gözünü kullanarak resim yapmaya devam etti. Çiçekler hala en sevdiği objelerdi, ancak artık onları daha farklı görüyordu. Pek çok kimse, nilüferlere baktığında onları beyaz renkte görür. Ancak Monet, katarakt ameliyatından sonra sağ gözüyle baktığı nilüferleri mavi-beyaz görmeye başlamıştı, ve bu çiçekleri tuvaline gördüğü tonlarda yansıttı. Yaşı daha da ilerleyen ve sol gözündeki katarakt iyice ilerleyen Monet, artık resim yaparken iyice zorlanmaya başlamıştı. Renkleri ayırdedebilmek için boyalarını tuvaline dikkatle sıralıyor, lensi alınmış gözünü fazla gelen güneş ışığından korumak için resim yaparken geniş kenarlı panama şapkaları takıyordu. 1926 yazında, artık resim yapmaya devam edemeyeceğine karar veren Monet, üvey kızı Blanche'nin yardımıyla, stüdyosundaki beğenmediği 60 kadar tabloyu imha etti ve resim yapmayı tamamen bıraktı. Monet, tablolarını imha ettikten birkaç ay sonra, 5 Aralık 1926 tarihinde, 86 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Vasiyetinde, cenazesinde hiç bir çiçek olmasını istemediğini belirtmişti: Beni, buranın yerlilerini gömdüğünüz gibi, basit bir törenle gömün. Tabutumun arkasından sadece akrabalarım yürüsün. Unutmayın, cenazemde ne çiçekler ne çelenkler olsun istiyorum. Böyle bir gün için, bahçemdeki bu güzel çiçeklerin koparılıp öldürülmesi günahların en büyüğü olacaktır. Meraklısına notlar: - İnsanların pek çoğunda S hücreleri kısmen de olsa UV ışık dalga boylarına duyarlı, ancak bu hücrelerin UV ışın spektrumunun ne kadarını algıladıkları kişiden kişiye göre değişebiliyor. Artık katarakt ameliyatlarında, çıkarılan göz lensi yerine suni lens takılsa da, bazı kimseler takılan lensin de cinsine bağlı olarak zaman zaman UV spektrumu görebildiklerini ifade ediyorlar. - Arılar, UV spektrumunu çok iyi görebilmelerine rağmen, kırmızı tonlarını çok iyi göremiyorlar. Ancak UV'ye hassas gözleri, onların çiçekleri bizden çok daha farklı görmelerini sağlıyor. - İnsanlar normalde UV dalga boylarını göremezken, kimi böcekler, kuşlar, kaplumbağalar, kertenkeleler ve pek çok balık görebiliyor. Memelilerin çoğundaki göz lensi, insanlarda olduğu gibi UV dalga boylarının görülmesini engelliyor. Ancak bazı kemirgenler, geyikler ve ren geyikleri memeli olmalarına rağmen UV dalga boylarını görebilen canlılardan. - Katarakt oluşumunun en önemli nedeni güneşten gelen UV ışınları. Bu nedenle katarakt olmaktan korunmak için en başta gelen şey gözleri güneş ışınından korumak. Her ne kadar artık tedavisi olsa da, katarakttan korunmak için UV filtreli bir güneş gözlüğünü sürekli kullanmanız öneriliyor. UV filtresi olmayan güneş gözlüklerinin ise yarardan çok zararı var. Zira, gözlerinize karanlık hissi vererek göz bebeğinizin genişlemesine ve gözünüzün içine daha fazla UV ışını girmesine neden oluyorlar. Kısaca ya iyi bir güneş gözlüğü kullanın, ya da hiç kullanmayın."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/mucizelere-ulasma-cabasi-simya.html", "text": "Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki, neden bilir misin? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar Simyacı Simya kelimesini duyduğumuzda belki de birçoğumuzun aklına yukarıda alıntı yaptığımız Simyacı isimli roman gelir. Hayatta mutlu olmayı öğütleyen, bir çobanın altın bulma amacıyla çıktığı Mısır yolculuğunu anlatan bu roman satış rekorları kırmış, bizim belleğimize de kazınmıştır. Fakat simya denildiğinde bilmemiz gereken bundan fazlası olmalı. Keza simyacılık, tarih boyunca ilgi çeken bir uğraş olarak karşımıza çıkmaktadır. Biz de bu yazıda simyanın ne olduğunu, niçin ilgi çektiğini, bilimsel yönü olup olmadığını kısaca ele almak istiyoruz. Diğer bir adı alşimi olan simya; bir dönemin felsefesini ve doğanın ilkel yollara araştırılmasını ifade eden bir kavramdır. Arapça'daki alkheemee kelimesinden dilimize geçen simya İngilizce olarak da alchemy olarak adlandırılmaktadır. Simya; değersiz maddeleri altına çevirme, çaresiz hastalıkların tedavisini bulma ve ölümsüzlük iksirine sahip olma amacıyla yapılan geçmiş çalışmaları ifade etmektedir. Simya, simya kaynaklarının ifadesiyle, yer ve insan arasındaki etkileşimi inceler, insanı sonsuz bir varlık haline getirme amacı taşır. Bu anlayışa göre insan altına kavuşacaktır, çaresiz hastalıklardan ölmeyecektir ve bunun ötesinde ölümsüzlük iksiriyle sonsuza dek dünyada kalacaktır. Böyle bahsedildiğinde hayali çalışmaları ifade ettiğini düşünebileceğimiz simya ile ilgilenenleri ve 2500 yıllık geçmişini dikkate aldığımızda ilgi çekici bir konu olduğunu söylemek mümkün. Kimya, Metalurji, Fizik, Tıp, Astroloji, Semiotik, Mistisizm, Spiritüalizm ve Sanat... Birbirinden farklı alanlar... Hem sanat hem tıp hem mistisizm, hepsi bir arada... Simya tüm bu alanları barındıran bir uğraş olduğu iddiasında olmuştur. Bilimin temellerinin atıldığı Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan, Çin'de uğraşılan simya, sonraki dönemlerde Yunanistan, Roma İmparatorluğu, İslam devletlerinde de görülmeye başlamıştır. 12.yüzyıldan sonra Ortaçağ Avrupası'nda önemli bir uğraş haline gelmiştir. Görüldüğü gibi farklı coğrafyalarda, farklı kültürlere rağmen simyacılık rağbet görmüştür. İnsanoğlunun sonsuz olma arzusunun ve zenginlik hayalinin inanç, kültür ayrımı olmaksızın yayılımı dikkat çekicidir. Simya bir bilim dalı mıdır? Simya; kimya ile olan kelime benzerliği ile bir bilim dalı olarak düşünülme tehlikesini taşımaktadır. Şunu kesin olarak belirtebiliriz ki; simya bir bilim dalı değildir. Simyacıların kullandıkları deneysel yöntemler kimya ile benzeşebilir fakat kimyada görülebilecek olan pozitif yaklaşım simyada yoktur. Günümüzde kullanılan bazı maddelerin yüzyıllar önce simyacılar tarafından kullanıldığı, kimyanın temelini atan uğraşın simya olduğu belirtilmektedir. Kostik soda, kükürt, civa, sönmüş kireç, nitrik asit gibi maddelerin yüzyıllar önce kullanılmış olması ilgi çekici görülebilir. Fakat bu maddelerle uğraşılırken varılmak istenen sonucun felsefi boyutlarının ağır olması ve zaman zaman da büyücülüğe benzer bir hal alması, onu bilimsellikten uzak kılmaktadır. Simyacılık barutun bulunması, madenlerin rafine edilmesi, kozmetiğin gelişimi, seramik, cam ve boyanın üretimini sağlaması, likör ve esans üretimini başlatması gibi kimyasal gelişime katkılarının olduğu belirtilse de yöntemi kimyadan farklıdır. Başka bir bakış açısıyla astroloji ve astronomi arasındaki ilişkinin simya ve kimya arasında da olduğu söylenebilir. Yani, geçmiş çağların insanları fiziksel fenomenlere mistik anlamlar yüklemişlerdir. Mesela simyacılar da tıpkı diğer ilkel bilimler ve bugünkü sözdebilimcilerin kabul ettikleri gibi, Platon'un dile getirdiği dört elementin varlığını kabul etmektedir. Bunlar; Ateş, Su, Hava, Topraktır. Bu elementler genel anlamlarından öte bazı özelliklerin simgesi olarak kullanılmışlardır. Ateş; İlahi gücü temsil etmektedir. Işık verdiği için aydınlığı temsil eder. Erkeklik unsuru içerir. Genel olarak aydınlanmayı aynı zamanda azabı, yıkıcılığı da temsil etmektedir. Su; Ateşin zıddıdır. Dişiliği temsil etmektedir. Su değişkendir, Ay'ı temsil eder. Hayat verici ve arındırıcı olmasının yanı sıra gizliliği de temsil etmektedir. Hava; Nötr bir element olup ateş ve suyun özelliklerini içermektedir. Zihni temsil etmektedir. Toprak; bereketi ve kazancı simgelemektedir. Özellik olarak diğer üç elementin özelliklerini barındırmaktadır. Simya bu elementlerle ilgili düşünce sistemini pratiğe de aktarmıştır: Bu elementler ısıtmak, kızdırmak, dökmek, buharlaştırmak, süzmek gibi eylemlerle ilişkilendirilmiştir. Dahası, simyaya göre dişi ve erkek ayırımı vardır. Bu ayırıma göre güneş erkek, dünya dişidir. Yine simya öğretilerinde üç dünyadan söz edilmektedir; Arketipler , Macrocosmos ve Microcosmos . İnsan da ruh, can, beden olmak üzere üçlemeden oluşmaktadır. Elementler dünyasında bunun karşılığı ise; kükürt, tuz, cıva olarak yer almaktadır. Burada kükürt ve cıva karşıt iki prensibi, tuz ortada olan prensibi temsil etmektedir. Simyacılar kuşkusuz çalışmalarında maddelerle deney yapmışlardır fakat görüldüğü üzere amaç ve anlam metafiziksel boyutlarda yoğunlaşmaktadır. Simyacıların elde etmek istedikleri pancea ve madenlerin altına çevrilmesi isteği uzun çalışma dönemlerini kapsamıştır. Ölümsüzlük iksirinin yapı taşı olan felsefe taşı bulunması mümkün olamasa da en büyük hedeflerden biri olmuştur. Simyanın metafizik yorumlamalardan ayrılmaması zaman içerisinde onu metafizik temeli esas alan, kimyasal maddeleri spiritüel varlık ile ilgili bilgi veren araçlar haline getiren bir uğraş yapmıştır. Kimyevi alandaki terminoloji eksikliği simyacıları zamanla pagan mitolojisi, astroloji ve kabala terimlerini kullanmaya itmiştir. Bu nedenle simyacılar en basit deneyleri bile mistik bir uğraş olarak karışık terimlerle ifade etmişlerdir. Simya, Hermetizm ve Ezoterizm ilişkisi Simya konusunu araştırdığınızda karşınıza çıkması muhtemel iki kavram vardır, bunlar; Hermetizm ve Ezoterizm'dir. Ezoterizm; bir üstat tarafından inisiyasyon yoluyla yetkin kişilere aktarılan felsefe öğretileridir. Bilgi ehil olmayanlara aktarılmamalıdır. Hermetizm ise; Eski Mısır'da yaşamış olduğuna inanılan ve ilahlaştırılan bir simya bilgesinin, Hermes Trismegistus'un öğretileridir. Bu iki kavramın ortak özelliği felsefi-spiritüel dünyaya ait olmalarıdır. Simyanın bu iki öğretiyle yakından ilişkili olmuştur. Bu nedenle simya zaman içerisinde felsefe alanının inceleme konusu haline gelmiştir. Değersiz maddelerden altına yolculuk Tarih boyunca simyacıların değersiz maddelerden altın yapmakla uğraştıklarına inanılmaktadır. Sadece bu amaçla çalışmalar yapanlar olmuştur ama işin ruhani yönüyle ilgilenen simyacılara göre asıl amaçları felsefe taşına ulaşmaktır. Felsefe taşından yine ayrıca söz etmek istiyoruz ama öncesinde altın yapma uğraşı hakkında bilgi vermek yerinde olacaktır. Simyacıların kırmızı iksir adını verdikleri karışım ile değersiz metalleri altına dönüştürmeye çalışmışlardır. Metalin altına dönüşmesi aşama aşamadır, önce hamdır, arındırılır, tamamen arındıktan sonra altın olabilmektedir. Altın yapma çalışmaları genellikle kurşun ve cıva üzerinde yapılmıştır, bazı simyacılar tarafından cıva ile kükürt, arsenik ve amonyum klorür karıştırılmıştır. Kullandıkları büyülü sözler ve karışık çizimler bu konuda detaylı bilgi edinmeyi zorlaştırmıştır. Simyacılar kimyasal incelemeleri altın yapmanın yanı sıra, zehir, sihirli iksirler yapmak amacıyla da yapmışlardır. Bulunamayan sır; Felsefe taşı Simyacılara göre ölümsüzlüğün sırrını bulmanın temeli felsefe taşına dayanmaktadır. Bu felsefe taşı ruhani dünyanın da kilit anahtarı niteliğindedir. Felsefe taşına olan büyük inanç bu durumdan faydalanan dolandırıcıları da beraberinde getirmiştir. Günümüzde artık felsefe taşına olan inanç oldukça düşüktür. Simya bir dönemin gözde uğraşlarından biri olsa da günümüzde etkisini yitirmiştir. Tarih boyunca simyacılara dolandırıcı gözüyle bakılmıştır. Pek çoğu böyle olsa da simya ile bir dönem Isaac Newton, Robert Boyle, Fizikçi Arnaldus de Villa Nova gibi bilim adamlarının da ilgilenmesi ilginç bir noktadır. Simya bilimden ayrı bir uğraş olarak kabul edilmelidir, tarih boyunca simyanın başarısı kanıtlanamamış, ulaşılmak istenen hedefler rivayetlerden öteye geçememiştir. Simyacıların çalışmalarını ehil olmayan kişilerden koruma istekleri sebebiyle arkalarında bıraktıkları karışık terim ve şekillerin deşifrelerinin zorluğu bu uğraşın incelenmesini de zorlaştırmaktadır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/dosyalar/uzak-gezegenler-1-ordaaa-bir-gezegen-var-uzakta.html", "text": "Güneş sistemi dışındaki gezegenler hakkındaki bilgilerimiz giderek artarken, bilim kurgu filmlerinde hayal edilmiş manzaraların bir yerlerde gerçek olduğunu öğrenmeye devam ediyoruz. İlkokul sıralarında iken hepimizin söylediği o meşhur şarkıyı hatırlamayan var mı? Ordaaa, bir köy var uzakta... dizeleriyle öğrendiğimiz o şarkının bestesini hala anlayabilmiş değilim. Niçin uzaktaki o köy, ev bizimdir! diye coşkuyla değil de acıyla söylenir bilemedim ve bilemeyeceğim de. Ancak... Belki de bu şarkıyı günü gelince değiştirmek gerekecek. Henüz erken ama, keşfedilen yeni gezegenlerle her geçen gün evrenin kalabalıklığını anladıkça, merak, keşif ve belki de fetih duygularımız giderek kabarıyor; bu kürede sıkışıp kalmış türümüz için yeni umutlar doğuyor. Güneş sistemi dışındaki gezegenleri keşfimizden çok önce, aslında kendi güneş sistemimizde bizden başka gezegenler olduğu bilgisine bile sahip değildik. Hatta o günün astronomi bilgileri, Dünya'nın da bir yıldız çevresinde dönüp duran herhangi bir gezegen olduğunu söylemekten çok uzaktı ve Dünya diğer cisimlerin çevresinde döndüğü bir merkez kabul ediliyordu. Diğer gezegenlerin her zaman yerinde duran yıldızların aksine oldukça hareketli ve manasız hareketlere sahip olmaları yeryüzündeki meraklı toplulukların ilgilerini çok çekmişti. O günkü insanları şaşırtacak bu hareket dinamikleri, onların kutsal olduğunun düşünülmesine ve sonunda ortaya astrolojinin çıkmasına sebep olacaktı. Bir idam ve hayal kırıklıkları... Antik Yunan'da gökyüzü hakkında pek çok düşünce kol gezse de diğer yıldızlar ve olası gezegenleri hakkındaki bugünkü bilgilerimize en yakın önerme gezegenlerin ne olduklarını anladıktan bir süre sonra, 16. yy sonlarında, Bruno tarafından ortaya atıldı: İtalyan filozof, matematikçi ve astronom Giordano Bruno, güneşin de bir yıldız olduğunu, ve daha bir çok yıldız olduğuna göre onların çevresinde de bizimki gibi başka dünyaların olabileceğini öne sürdü, ama maalesef kabul görmedi. Hatta bu iddia onun 1600 yılında Roma Engizisyon Mahkemesi tarafından kazığa bağlanarak diri diri yakılarak öldürülmesine sebep oldu. Engizisyon mahkemesinin gücünü yitirmeye başladığı zamanlarda, mahkemenin nüfuzunun erişmediği Prag şehrinde Kepler'in gezegenlerin eliptik yörüngesini keşfederek güneşi merkeze oturtması, tabiri yerindeyse güneşin bir yıldız olarak, gezegenlerin de onun çevresinde dönen gökcisimleri olarak tescili oldu. Göğe dair bildiklerimiz hızla değişirken kilisenin iddiaları bir bir çürüdü. Kısa süre sonra Bruno'nun fikirleri de pek çok düşünür tarafından benimsendi. Hatta kütleçekim esaslarını bulan Isaac Newton da, yıldızların güneş benzeri sistemlerin merkezi olabileceğini, dolayısıyla onların etrafında da gezegenler bulunabileceğini öne sürenler arasında yer aldı. Ne var ki o zamanın teleskopları uzak yıldızları detaylı bir şekilde incelemekten çok uzaktı ve gökyüzü gözlemlerinde çok hassas ölçümler yapabilmek mümkün değildi; ama teknik imkansızlıklar hep böyle sürmedi. 19. yy. ortalarına doğru gerek teleskop, gerekse radyo astronomi alanındaki gelişmeler çok daha uzak yıldızları çeşitli açılardan inceleyip değerlendirmemize, hassas ölçümlerle onların o değişmeyen görüntüsünde bir takım anormallikler ya da dengesizlikler olabileceğini hissedebilmemize imkan vermeye başladı. 1855 yılında Capt. W. S. Jacob 16.6 ışık yılı uzaklıktaki 70 Ophiuchi çifte yıldız sistemini izleyerek yıldızların yörüngesel durumunda orada başka bir cisim varmışçasına görünen bir anormallik olduğunu raporladı. 1890 yılında bu bilgiye Chicago Üniversitesi'nden Thomas J. J. See'nin gözlemi eklendi. See'ye göre yıldızlardan birinin yörüngesinde var olması muhtemel bir cisim sebebiyle yıldızın konumunda 36 yılda bir anormallik oluşuyordu. Bu fikir onu benimseyen astronomlara büyük heyecan verse de Forest Ray Moulton'un iddia edildiği şekildeki bir üçlü sistemin kararlı olamayacağını ispatlayan makalesiyle gözlemcilerin uzak bir gezegene yönelik umutları tarihin mezarına gömüldü. 1950'li yıllarda ise Swarthmore Kolejinden Peter van de Kamp, Ophiuchus takım yıldızında yer alan ve Dünya'mıza 6 ışık yılı mesafesiyle en yakın üçüncü yıldız konumunda olan Bernard'ın Yıldızı'nı gözlemleyerek çevresinde bir gezegen olabileceğine yorulabilecek ve bugün hatalı olduğu kanıtlanan- bulgulara ulaştı. Bir süre sonra Hollandalı bilim adamının keşfettiği anormalliklerin teleskopun lensi çıkarılıp, temizlenip tekrar takıldığında oluştuğu ve hatta bu durumun sadece Bernard'ın yıldızında değil, lens her çıkarılıp temizlendiğinde diğer yıldızlarda da gerçekleştiği ortaya çıktı. Buna rağmen Kamp, 1980 yılına kadar iddiasından vazgeçmedi ama asla doğrulayamadı. En son 1991'de PSR 1829-10 atarcası çevresinde bir atarca gezegen keşfedildiği iddia edilse de, bir süre sonra bu ekip kendi gözlemlerini çürüterek iddialarından vazgeçti. Ve nihayet: Yalnız değiliz... 1991'de Lyne ve ekibi yukarıda bahsettiğimiz atarca gezegeninin varlığını doğrulamaya çalışırken aslında çok daha sağlam bir bulguya ulaşılalı 3 yıl olmuş ancak henüz doğrulanamamıştı. 1988 yılında Kanadalı astronomlar Campbell, Walker ve Yang, Cepheus takım yıldızında bulunan ve bize uzaklığı 45 ışık yılı olan Gamma Cephei yıldızı çevresinde var olan bir gezegene dair gözlemlerini yayınladılar. 1990'da bu keşfi destekleyecek yeni bulgular ortaya çıksa da zamanın gözlem teknolojisinin henüz kanıtları sunacak kadar gelişmemiş olması bu keşif hakkındaki kuşkuların sürmesine yol açacak, hatta gezegenin varlığı 2003 yılına dek doğrulanamayacak, araya başka bir çok gezegenin keşifleri girecekti. Gözlemlenen ilk gezegen 1988'te gözlenen bu gezegen olsa da varlığı ilk doğrulanan gezegen 1992'de Aleksander Wolszczan and Dale Frail tarafından PSR 1257+12 atarcası çevresinde keşfedilen bir atarca gezegenidir. Bir atarca gezegenin keşfi elbette bizim güneşimiz gibi bir anakol yıldızı çevresinde dönen bir gezegenin keşfiyle aynı tadı vermez, çünkü Dünya bir anakol yıldızı olan güneşin etrafında dönmektedir. Eğer içimizde bir yerlerde Dünya'mız gibi gezegenler olduğu ve bir gün o gezegenden bu gezegene cirit atacağımızı ya da gidip yeni bir yuva sahibi olacağımızı düşünüyorsak bir atarca gezegeni keşfetmeyle bitmemiştir bu iş. Uzaklardan bize gülümseyen, bizim yıldızımız gibi bir yıldız etrafında da gezegenler olduğunu gözlemleyebilmeliydik! İşte bu gözlem haberi üç yıl sonra, yüksek çözünürlüklü spektroskopi teknolojisinin yardımıyla, 1995'te Cenevre Üniversitesi'nden geldi. Michel Mayor ile Didier Queloz, Dünya'mıza 50.9 ışık yılı uzaklıkta bulunan, güneşimizle aynı tipteki bir yıldız olan 51 Pegasi yıldızı çevresinde bir gezegenin varlığına parmak bastılar. Bu keşiften sonra yöntemlerin gelişmesi ve çeşitlenmesi ile güneşötesi gezegenlerin yenileri bir çorap söküğü gibi geldi. Üniversiteler yeni gezegen keşfetmede birbirleriyle yarışır hale geldiler ve 20 yılda daha bir çok gezegenin keşfine imza atıldı. O kadar ki, bu yazının yazıldığı tarihte (24.06.2012) toplamda 778 güneş sistemi dışı gezegen keşfedilmiş ve kataloglarda yer almıştı. Keşif yöntemleri İnsanın varolmasından başlayarak, günümüzden50-60 yıl öncesine değin büyük ölçüde çıplak gözün esiri olan astronomi, fotoğraflama, görüntüleme ve en nihayetinde hassas ölçüm aletleri ve bilgisayarlar yardımıyla büyük bir sıçrama gerçekleştirdi. Başta spektroskopi teknolojisi olmak üzere, gözlem, ölçüm ve görüntü işleme teknolojilerindeki ilerleme, evrenin sırlarını ve evrendeki diğer coğrafyaları keşfetmemize büyük katkıda bulundu. Güneş sistemi dışındaki gezegenlerin keşfi, bir ya da bir kaç yöntemin birlikte kullanılması ile gerçekleştirilir. Artık oldukça da kolaylaşmıştır. Bu yöntemlerin tamamının temelindeki teorik bilgiye on yıllardır sahip olduğumuzu da tekrar hatırlatmak isterim: 1992 yılına değin güneş sistemi dışında gezegen keşfedilmemiş olması bilgilerimizin yetersizliğinden değil, gözlemlerimizin imkansızlıklarındandır. Gezegenlerin büyük çoğunluğu, kendi varlıklarının yansıttığı ya da yaydığı ışınların gözlemlenmesi ile değil, yarattıkları dinamik etkilerin ölçülmelerine dayanan yöntemlerle keşfedilmiştir. Dolaylı yöntemlerden bahsetmeden önce, bazı gezegenlerin güçlü teleskoplarla elektromanyetik spektrumun çeşitli bantlarındaki ışıklarının analiziyle doğrudan gözlenebileceğini, fakat ancak otuz kadar gezegenin doğrudan gözlemle görülebildiğini de ilave etmek gerekir. . Ancak büyük bir çoğunluğu, gezegenin yıldızı üzerinde ya da yıldıza ait ışık üzerinde yarattığı kinematik ya da optik etkiler sayesinde keşfedilmiştir. Bu etkileri kullanarak ortaya çıkarılan keşif yöntemleri aşağıdaki gibidir: Açısal Hız ve Doppler Yöntemi: Hızla giden bir ambulansın bize yaklaşırken siren sesinin tizleşmesi ve bizden uzaklaşırken de pesleşmesi Doppler tarafından formülize edilmiştir ve bu yüzden Doppler Etkisi olarak anılır. Genelleştirilmiş bir tanım yapacak olursak, dalgalar onu yaratan kaynağın hızından etkilendikleri için, kaynak bize yaklaşırken dalga boyu kısalır , uzaklaşırken ise uzar . Şu halde bir yıldızı gözlemleyerek onun bizden uzaklaşma ya da bize yaklaşma hızındaki değişikliklerini, onun ışığının maviye ya da kırmızıya kayma oranlarından anlayabiliriz... İşte bu prensip, gözlenen bir yıldızın çevresindeki gezegenin yıldıza olan kütle çekimi etkilerini anlamamıza yardımcı olur. İyi bir spektrografla bir yıldızın açısal hızındaki 1m/s'lik değişim bile kolaylıkla tespit edilebilir. Yüksek çözünürlüklü teleskoplar ve alınan görüntüyü işleyen spektrograflar sayesinde bu yöntem gezegenlerin keşfinde etkin olarak kullanılmıştır. 716 gezegen bu yolla keşfedilmiştir. Geçişlerin Tespiti: Bir yıldızın çevresinde dönen gezegenlerin belli bir periyotta döndüğünü ve bu dönüşleri aynı sürede tamamlayarak yıl kavramını oluşturduklarını yüzyıllardır biliyoruz. Bu adet, bittabi güneş sistemi dışındaki gezegenler ve onların kendi gezegenleri için de geçerlidir. Gözlemlediğimiz bir yıldızın çevresinde dönen gezegen her geçişinde bir tür minik tutulma yaratarak onun parlaklığında bir miktar azalmaya sebep olacaktır. İşte bu azalmanın periyodu ve miktarı anlaşıldığında artık elimizde bir adet gezegen gözlemi vardır. 205 adet gezegen bu yolla keşfedilmiştir. Yıldızın çevresinde birden fazla gezegen dönüyorsa eğer, yöntem biraz daha değişir ve adı Geçiş Zamanlaması Değişim Ölçümü adını alır. Bu yöntem aynı zamanda bize gezegen hakkında bilgi sağlar; zira gözlenen yıldızın bu gezegenin atmosferinden geçerek gelen ışığı da spektroskopi yöntemiyle incelenebilir ve gezegenin atmosferi hakkında hatırı sayılır bilgiler elde edilir. Geçiş Zamanlaması Değişim Ölçümü: Geçişlerin Tespiti yönteminde anlatılanlar, yıldızı çevresinde tek başına dönen yalnız bir gezegen için uygun olsa da gezegenler birbirlerini de etkilediklerinden gezegen sayısı arttıkça durum farklı bir hal alır. İşte bir yıldızın çevresinde birkaç gezegen var ise, bunu da anlamamıza yarayan başka bir yöntem daha vardır. Bu yöntem, alttaki videoda gösterildiği gibi, tek başına bir gezegenin sabit periyodu olmasına karşın, birden fazla gezegenin birbirlerine olan etkileri sebebiyle belli bir hesaplama ile erişilebilecek çoklu etki sonucu oluşan bir periyodu verir bizlere. Örneğin tek başına bir gezegen 136 gün 12 saat 14 dakika 25 saniyede bir dönüş gerçekleştirirken, başka gezegenlerin varlığı sebebiyle bu durum her dönüşte dakikalar veya saniyeler mertebesinde bir fark yaratabilir. NASA'nın hazırladığı aşağıdaki video, söylenmek isteneni iyi bir şekilde açıklayacaktır. Video: NASA, Tek ve çift gezegenli yıldızların geçiş zamanlamalarının ölçülmesi Kütleçekimsel Mikromercekleme: Einstein fotonların da kütleçekiminden etkilendiğini iddia etmiş, bu iddiası bir süre sonra bir güneş tutulması sırasında ispatlanmıştı. Bugün pek çok gözlemle zaten kanıtlanan bu olayın varlığından şüphe etmiyoruz. Gözlemlediğimiz yıldızlar da arka planda yer alan diğer yıldızların ışığında sapma meydana getirerek bir mikromercekleme durumu yaratırlar. İşte bu mikromercekleme durumu da bölgeden geçiyor olan bir gezegen tarafından küçük değişikliklere uğrar. Bölgenin sürekli izlenmesi halinde tespit edilen bu küçük değişimlerin ölçümü, bize orada yer alan gezegen hakkında fikir verir. Diğer yöntemlere göre daha az kullanılan bu yöntem sadece 16 adet gezegenin varlığını anlamada kullanılmıştır. Atarca Zamanlaması: Atarcalar, döndükleri sırada periyodik olarak radyo dalgaları yayarlar. Tıpkı bir deniz feneri gibi. Bir atarca çevresinde yer alan bir gezegense, bu periyodik yayınlamada küçük zamanlama sapmalarına sebep olurlar ve bize orada var olan bir gezegeni keşfetmek için yeteri kadar bilgi verirler. 15 adet gezegen bu yolla keşfedilmiştir. Yıldız Halkaları Ölçümü: Satürn benzeri gezegenlerde olduğu gibi, yıldızlar da yaşamlarının farklı evrelerinde çevrelerinde gaz, toz, göktaşları gibi atıklardan oluşan bir halka bulundurabilirler. Bu halkalar yıldızın ışığını emerek yaydıkları kızılötesi ışınlardan tanınır ve tespit edilirler. Bazı gezegenlerin varlıkları, bu kızılötesi ışınımlar gözlemlenerek anlaşılabilir. Bu yöntem bir gezegenin varlığını tespit etmede birincil bir yöntem olmasa da varlığının doğrulanmasına bir araç olarak kullanılabilir. Astrometri: Astrometri yöntemi bir yıldızın konumunun kesin olarak ölçülmesine ve bu yıldızın çevresinde bir gezegen var ise bu gezegenin dönüşü sırasında kütleçekiminden dolayı yıldızın konumunu bir miktar değiştireceği ilkesine dayanan bir yöntemdir. Bu yöntem gezegenlerin keşfinde çok sağlıklı sonuçlar vermez; zira hayalkırıklığı yaratan ilk keşifler de astrometrik gözlemlere dayanıyordu, ancak astrometri varlığı kesin olarak tespit edilmiş gezegenlerin kinematik özelliklerinin anlaşılmasında ve varlıklarının doğrulanmasında önem kazanır. Gezegenin Evreleri: Keskin bir tespit yöntemi olmamakla birlikte iki gezegenin keşfinde ana yöntem olmuştur. Gezegenler de yıldızlar çevresinde dönerlerken konumlarına göre tıpkı ayın evrelerinde olduğu gibi evrelere sahip olurlar. Bugünkü teleskoplarımız bu evreleri kesin olarak tespit edemeseler de yıldızlan alınan ışınlardaki değişimler ve oluşan kombinasyonlar gezegenler hakkında fikir verir. Polarimetre: Olası bir tespit yöntemi olan polarimetre ile henüz hiç gezegen keşfedilmemiştir ama yeri gelmişken teorisinden bahsedelim: Yıldızlardan gelen ışıklar düzensiz ve polarize edilmemiştir, ancak bu ışıklar bir gezegenin atmosferinden geçerek geldikleri zaman atmosferdeki moleküller sebebiyle polarize olurlar. Polarimetre yoluyla gezegenlerin keşfedilebileceği düşünülmektedir. Fikri bir devrim! Uzay canlılar için hiç de uygun bir boşluk değildir. Boşluğun bulunmadığı yerde de büyük ölçüde, şiddetli patlamaların meydana geldiği yıldızlar bulunur. Gezegenler, korkunç büyüklükteki uzayda, canlıların sığınabileceği nadir, ender bulunur güvenli limanlardır. Görece evrenin çok ama çok küçük bir hacmini kaplamaktadırlar. Tüm uzayı düşündüğünüz zaman canlıların var olabileceği ve yaşayabileceği alanların oranı, bir anlam ifade etmeyecek kadar küçüktür. Şimdilik üzerinde canlı varlıkların yaşadığını bildiğimiz tek gezegen Dünya gezegeni. Belki de bu yüzden insanlığın kainatı anlamaya başladığı ilk andan bu yana Dünya'nın kainatta özellikli bir konuma sahip olduğu,başka bir gezegen olmadığı ve canlıların da sadece burada var olabileceği düşünüldü. Dünya'nın ayrıcalıklı konumu olduğuna karşı düşüncelerin her çağda can aldığını ya da sahiplerine acılar çektirdiklerini biliyoruz. Galileo ve Bruno bunun en bilinen örnekleri. Felsefe'nin altın çağında, Antik Yunan'da dahi bu görüşlerinden dolayı acı çeken filozoflar biliyoruz. Fakat bu inanç, önce kendi sistemimizdeki gezegenlerin varlığının anlaşılmasıyla, daha sonra da diğer yıldızlardaki gezegen sistemlerinin keşfiyle ciddi sarsıntıya uğradı. 1992 yılından bu yana 778 adet gezegen keşfedildi! Hatta Kepler 22b'nin keşfiyle, Dünya'ya ölçü ve özellik bakımından benzer gezegenlerin varlığı da keşfedildi ki, bu keşif başka gezegenlerin hayat barındırabileceği ihtimalini destekleyen önemli bir bulgu. Keşfedilmiş ve daha keşfedilmemiş pek çok gezegenin muhtemelen bir kısmı Dünya'ya çok benziyor. Hatta bir kısmı Dünya'dan çok daha güzel manzaralara, dağlara, taşlara, yaylalara bile sahip olabilir. Artık bilimkurgu filmlerinde hayal edildiği ve arzulandığı gibi, bir ikili yıldız sistemine dahil olan, günde iki kez günbatımı manzarası veren gezegenler bile bulunduğunu biliyoruz. Biliyoruz ki, güneş de anakol yıldızlarından herhangi bir tanesidir ve daha onun gibi nice yıldız ve o yıldızlar çevresinde nice gezegenler var. Güneş sistemimizde olduğu gibi pek çok gezegen, evrende kendi yıldızlarının çevresinde milyarlaca yıldır dönüp durmaktadır. Bu, ümit demektir. Bu hem evrendeki derin yalnızlığımızın geçerli olmadığı, hem de eğer ki yerküremiz bir felaketle karşılaşır ise, ve teknolojimiz de buna müsait olursa, başka gezegenlere göç etme deneyimini yaşayabileceğimiz anlamına gelmektedir. Aslına bakarsanız bu adım, insan medeniyetinin en önemli adımlarından birisidir ve fikirlerde gerçekleşmiş bir devrimdir. Geçmişte insanın coğrafi keşifler gerçekleştirmesi ve en büyük atılımlarını da bu keşiflerden sonra yapmış olduğu gibi; biz de sıradaki büyük adımları bu keşifleri takiben atacak olabiliriz. Hele ki bir gün, evren denen sonsuzlukta bizden başka canlıların olduğunu öğrenirsek, ve hatta bir gün bu gezegenlerden birinde doğal olmayacak kadar anormal, gelişmiş bir uygarlığa ait bir mesaj keşfedersek, bu burnu büyüklüğümüzün ve kibrimizin de sonu olacaktır. Yazımıza son verirken, daha önce Açık Bilim ekibi olarak hazırladığımız, bu konuda yazılmış en güzel metinlerden birini, Carl Sagan'ın Soluk Mavi Noktasını da paylaşmak isteriz. ."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/guncel/marslilarin-izi-phobosta-bulunabilir.html", "text": "Evrende yalnız mıyız? sorusu bir madalyondur. Bu madalyonun bir yüzü, ümit ve dostluktur. Diğer yüzü ise 'korku'. Uzaylılar dendiği zaman akla şirin komşular getirenler de var; Dünya'yı istila eden düşmanlar da. Komşu gezegen Mars, teleskoplarla detaylı olarak gözlenebildiği günden bu yana istila paranoyalarının merkezi oldu. Öyle ki H. G. Wells'in Dünyalar Savaşı radyo tiyatrosu olarak oynatıldığında halk paniğe kapılmıştı. O dönemde Mars, hala koruduğu birçok gizemle, insanlara kızıl bir korkuyu anımsatıyordu. Marslılar üzerine yüzlerce kitap yazıldı, filmler çekildi... Şarkıları bile var. Ne var ki o günden bu yana Mars hakkında çok şey öğrendik. En azından Mars'ta şu an süren bir canlı hayat olmadığını biliyoruz, ya da başka bir deyişle henüz canlı bir hayatın varlığına dair bir işaret ya da ize ulaşamadık. Ancak, 26 Haziran tarihinde NASA'nın düzenlediği Mars Keşif Konseptleri ve Yaklaşımları çalıştayında Mars'ın uydularının bize Mars hakkında bilgiyi daha ucuz ve kolay bir şekilde sunabileceği konusu gündeme geldi. Çalıştayda sunulan, Purdue Üniversitesi'nden Jay Melosh ve ekibine ait araştırma, Phobos'taki örneklerin Mars organizmaları hakkında bilgi içerip içermeyeceği konusunu ele alıyordu. Rusların 2011 yılı için planladıkları ancak iptal edilen Phobos görevi öncesinde yapılan çalışma, eğer Mars'ta son 10 milyon yıl içerisinde bir hayat barınmış ise, kuvvetli göktaşı bombardımanları ile kopan ve Phobos'a düşen parçaların bize gerekli izleri sağlayacağını öne sürüyor. Phobos'a taş yağıyor Çalışmasında Melosh'a Uçak ve Uzay Mühendisliği Profesörü Kathleen Howell ve lisansüstü öğrencileri Loic Chappaz ile Mar Vaquero eşlik ettiler. Araştırmacılar, kendi uzmanlık sahalarındaki bilgileri birleştirerek bir göktaşı darbesiyle ne kadar maddenin Mars'ı terkederek ne şekilde ve nerede yörüngeye girebileceklerini hesapladılar. 10 milyon farklı çarpma senaryosu deneyen ekip bir miktar maddenin iki Mars uydusundan Mars'a yakın olan Phobos'a, Mars çevresindeki 8 saatlik turu sırasında kolaylıkla düşebileceğini gösterdiler. Ekibe göre Phobos yüzeyinden alınacak her 200 gramlık bir numune ortalama 0,1 mg. -varsa organik madde içerikli- Mars toprağı içeriyor. Aslında son 3,5 milyar yıldaki çarpmalar düşünüldüğünde numunenin yerine göre bu rakam 50 miligramı bile bulabilir; ancak araştırmacılara göre son 10 milyon yıla ait materyal daha önemli, zira Phobos'taki yüksek radyasyon organik maddelerin izini bu sürede ortadan kaldıracak nitelikte. Son 10 milyon yıl içinde en az 4 adet çok şiddetli çarpma olduğu kraterlerden biliniyor. Mars her yerde! Dünya'ya her yıl bir tona yakın Mars kaynaklı madde girdiği düşünülüyor. Bunların pek çoğu, tahmin de ettiğiniz üzere girişleri sırasında atmosferde yanarak kül oluyorlar. Bekasını koruyarak yüzeye kadar da ulaşabilenler var. Hatta ve hatta arada bir Mars kaynaklı taşlar bulunduğu bile oluyor. Bugüne dek Mars kaynaklı olduğu doğrulanan 106 adet göktaşına kalıntısına rastlandı (1). Bu göktaşlarından 1996 yılında Antartika'da keşfedileni, içerdiği Dünya kaynaklı mı yoksa Mars kaynaklı mı olduğu konusunda mutabakata varılamamış olan bazı fosil yapılar nedeniyle tartışmalara sebep oldu (2). Ancak araştırmacılar, daha önceki çalışmaların kozmik radyasyonu tolere edebilen mikroorganizmalar olabileceğini göstermiş olmasından yola çıkarak, Dünya'ya getirilecek olan Phobos toprağında canlı organizmalarla bile karşılaşılabileceğini düşünüyorlar. NASA Mars keşif programını bir Phobos görevi içerek şekilde revize ederse analizlerini heyecanla bekliyor olacağız."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/guncel/temmuz-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Açık bilim okurlarına merhabalar, Gündüzleri bunaltıcı hava sıcaklığına eriştiğimiz bu günlerde serin ve açık gözlem geceleri bizleri bekliyor. İyi seyirler! Merkür Küçük karasal gezegenimiz Merkür halen Güneş diskine yakın. Bu nedenle Merkür'ü bu ay da gözlemleyemeyeceğiz. Venüs 6 Haziran'da bu yıl için şovunu yapıp Güneş diskine yakın olarak ilerlemekte olan Venüs gezegeni Temmuz ayında, ay ortasından itibaren Güneş doğmadan hemen önce doğu ufkunda parlak bir şekilde gözükecektir. Hatta 16 Temmuz tarihinde hemen yakınlarında bulunan Jupiter ve Ay ile birlikte harika bir görüntü oluşturacaklar. Bu tarihte Ay, hilal evresine çok yakın olduğundan Venüs ve Ay bir Türkiye bayrağı oluşturacaklar, fotoğrafçıların dikkatine. Mars Kızıl Gezegen, Mars, Temmuz ayının ilk bir kaç gününde batı ufkunda görülecek ve gün geçtikçe ufkun altına doğru ilerleyecektir. Bu nedenle Temmuz ay'ı Mars gözlemi için uygun olamayacak. Jüpiter Güneş sistemimizin en büyük çaplı ve kütleli gezegeni dev gaz gezegen Jupiter nihayet bu ayın son günlerinde Doğu ufkundan yükselmeye başlıyor. Ufak bir teleskop ile dahi disk şeklinde görebilir, biraz daha büyük çaplı teleskoplar ile yüzeyinde ki fırtınaları görebilirsiniz. Satürn Mars'ı takip eden Halkalı dev gezegen Satürn ise ay ortalarına kadar batı ufkunun hemen üzerinde gözlemlenebilir. Fakat ay ortasından sonra ufkun altına girecek ve gözleme uygun olamayacak. Ring Nebulası Astronomların evlenme teklifi ederken kullandığı ve verilebilecek en büyük yüzük olan Yüzük Nebulası bu ay boyunca gökyüzünde. Lyra takımyıldızının alanı içerisinde bulunan Yüzük Nebulasını gözlemlemek için teleskopunuzun olması şart. Fakat 10 cm ve yukarısı çapa sahip teleskoplar ile rahatlıkla halka yapısı gözlenebilir ve ortasında duran Beyaz Cüce yıldızını görebilirsiniz. Nebula veya Türkçe adı ile Bulutsu, en basit haliyle yıldızlararası uzayda bulunan çoğunlukla hidrojen, helyum ve diğer gazlardan oluşan toz bulutudur. Yıldızlar doğar, büyür ve ölürler. Bir yıldız sahip olduğu kütleye göre yaşamının sonunda farklı şiddetlerde patlar ve arkasında artıklar bırakır. Ring Nebulasını oluşturan artıklar ve ortasında bulunan Beyaz Cüce yıldızı kendisinin bir nesil önceki yıldızdan kalanlardır. Güneşimizin kütlesi gereği yaklaşık 4.5 milyar yıl sonra Güneşimiz de benzer bir nebula bırakacaktır. Ay Evreleri:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/guncel/voyagerden-gunes-sistemine-veda.html", "text": "Birbirinin eşi olan Voyager 1 and 2 uzay araçlarının amacı, daha önce hiçbir uzay aracının ulaşmadığı mesafelere giderek buraları keşfetmekti. Bu yıl, uzaya gönderilişlerinden 35 yıl sonra, bu iki uzay aracı Güneş Sistemi'ni terk etmek üzere. Ben bu satırları yazarken Voyager 1 Dünya'dan 18.006.323.650 km, Voyager 2 ise 14.674.878.252 km uzaklıkta. Her ikisi de, saniyede ortalama 17 km hızla, Pluto'nun da ötesinde bulunan Heliosheath denen bir bölgede seyretmekte. Heliosheath, Güneşimizden gelen güneş rüzgarlarının, yıldızlararası gazlar tarafından yavaşlatıldığı bir bölge. Her iki uzay aracı da, çevreleri ile ilgili verileri Derin Uzay Bilgi Ağı aracılığı ile Dünyaya göndermeye devam ediyor, gönderilen verilerin NASA'ya ulaşması 16 saat 38 dakika sürüyor. Heliosheath katmanının ne kadar kalınlıkta olduğunu tam olarak bilmememize rağmen, Voyager'lerin birkaç yıl içinde Güneş Sistemi'mizden tamamen çıkarak yıldızlararası boşluğa girecekleri tahmin ediliyor. Voyager uzay araçlarının ilk görevi hakkında çok az şey bilinen Jüpiter ve Satürn hakkında bilgi toplamaktı. 1979 yılının Ocak ayında Jüpiter'e ulaşan Voyager 1, buradan 19 bin kadar fotoğraf ve pek çok bilimsel ölçüm verisini Dünya'ya iletti.Nisan ayında görevini Voyager 2 'ye teslim etti ve iki araç birlikte Jüpiter'in ve uydularının 33 bin fotoğrafını çektiler. Bu fotoğraflar sayesinde, Jüpiter'de süregelen fırtınaları, uydusu İo'daki aktif volkanları öğrendik. 1980-1981 yılları arasında Saturn'e ulaşan Voyager araçları, bize Satürn'in halkalarının karmaşık yapısını, atmosferindeki gazların bileşimi, manyetosferi ve görülen manyetik kutup ışıkları hakkında detaylı bilgiler aktardılar. Gene bu görev sırasında, daha önce Açık Bilim'de yer verdiğimiz, Dünya'mızın en uzaktan çekilen görüntüsü olan Soluk Mavi Nokta fotoğrafı çekildi. Voyager'ler 1986-1989 yılları arasında Uranüs ve Neptün'ü incelediler.Bu incelemeler sırasında bir gaz devi olan Neptün'ün yapısı hakkında yeni bilgiler elde edildi, Üranüs'in daha önce keşfedilmemiş 10 yeni uydusu keşfedildi. Artık Voyagerlar, Güneç Sistemimizin dışına çıkmaya hazırlanıyorlar. Bu yolculuk sırasında, kalan enerjilerini kullanarak bize 2025 yılına dek veri iletmeye devam edecekler. Bu sürenin sonunda, uzak sistemlerdeki gezegenlere doğru olan ilerleyişlerine aynı hızda, ama sessiz olarak devam edecekler. NASA, her iki Voyager aracına da, olası dünya dışı varlıklar tarafından bulunmaları halinde Dünyadaki yaşam ve kültürü dünya dışı varlıklara anlatacak kayıtları içeren altın kaplama birer veri diski yerleştirmiş durumda. Altın Plak adı verilen bu disklere kaydedilen ses ve görüntüler, Dünya'daki farklı tür ve kültürlerin yaşantılarından örnekler içeriyor.Her iki disk koruyucu birer aluminyum kılıfla kaplı ve berberlerinde nasıl çalınacaklarını sembolik olarak açıklayan bir kullanım kılavuzu ve çalınmalarına yarayacak bir iğne ile paketlenmiş durumdalar. Bu disklere kaydedilecek bilgiler, Carl Sagan'ın başkanlık ettiği bir komite tarafından seçildi. Kaydedilen veriler arasında 115 fotoğraf, muhtelif doğaya ait sesleri , farklı kültürlere ait çeşitli müzik eserleri mevcut. İlaveten disklerde 55 dilde selamlama mesajları, dönemin ABD başkanından ve Birleşmiş Milletler genel Sekreteri General Waldheim'den yazılı birer selamlama mesajı mevcut. Voyager'lar gezegen sistemimizi terkettikten sonra, en erken 40 bin yıl sonra bir başka gezegen sistemine yakınlaşacaklar. Carl Sagan'ın dediği gibi: Bu uzay aracındaki kayıtlar ancak gelişmiş bir uygarlığa ve uzay teknolojisine sahip akıllı bir yaşam formunun eline geçerse dinlenecekler. Ama bu kozmik okyanusa fırlatılan, bu küçük şişenin içindeki mesaj, küçük gezegenimizde yaşayan insanların gelecekle ilgili umutları hakkında çok şey söyleyecek. Meraklısına Notlar: - Voyager araçlarının içindeki ses ve görüntülerden bir seçki görmek isterseniz ekteki videoyu izleyebilirsiniz. - Altın Plak'taki Türkçe mesajı dinlemek için tıklayın. - Voyager görevine ait tüm detaylar NASA'nın Voyager Görevleri web sitesinde mevcut."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/07/incelemeler/panamarenkonun-ucmayan-ucaklari.html", "text": "Sineklerden esinlenen 4 kanatlı uçma bisikletleri, helikopterlerin 8 çizebilmeleri için yerçekiminden en iyi nasıl yararlanmaları gerektiğini hesaplayan projeler, uzay gemileri için elektron ve atom çekirdeği arasındaki merkezkaç kuvvetinden yararlanarak çalışacak motorlar, insan gücüyle uçan uçaklar, kaportası lastikten yapılmış jet motorlu arabalar, deniz uçaklarına benzeyen gemiler... Bunlar Belçikalı Sanatçı Panamarenko'nun eserlerinden bazıları. 1940 doğumlu Panamarenko, asıl adıyla Henri Van Herwegen, sanat ve bilim arasında çok özel bir noktada yer alır. Sanatçı olduğu tartışılmamasına rağmen, onu üretken olduğu 1970'li yıllarda bol sayıda türemiş sanat akımlarından hiçbirine yerleştirebilmek mümkün değil. Bilimkurgu yazarlarının kağıt üzerinde ürettikleri teorilerin aksine pratik olarak bilim ve teknikle uğraştı. Hiçbirisi bir kez bile çalışmamış otomobiller, gemiler, uçmayan araçlar, balonlar, uçaklar ve helikopterler üretti. Detaylandırılmış projelerinde mühendis çizimleriyle, mantıklı ve tutarlı anlatımlarla ve formüllerle yeni ve değişik mekanizmalar öne sürdü. Hiçbir zaman çalışan bir buluş yapamamış birinin, neden bir kaçık değil de yüzyılımızın en sıradışı sanatçılarından biri olarak kabul edildiğini, eserlerinin dünyanın belli başlı müzelerinde sergilendiğini sorabiliriz. Bunun sebebi 'ikinci doğaya' olan merakı ve ondan uzak durmak istememesi. Kendi sözleriyle aktarmak gerekirse: Bir ağacın çiçek açtığını ve bir roketin uçtuğunu görüyoruz. Her ikisi de eşit derecede büyük gizemler. Dünyada hazır bulduğumuz doğa ve ona duyulan hayranlık sanatın daha 40.000 yıl önce mağaralarda ilgilendiği bir konu. Panamarenko bu birincil doğanın yanında insan tarafından keşfedilen ikinci doğayı da incelemekte ve sanatsal bir konuya dönüştürmekte. İkincil doğayı, yani bilim ve onun getirdiği tekniği konusu yaparken de bir çok sanatçının yaptığı gibi bilimi ve tekniği uzaktan kuşkuyla, eleştirel, doğanın saf halini özleyen bir nostaljiyle değil de bilim insanlarının coşkularını paylaşan bir şekilde okuyarak ve anlamaya çalışarak izlemekte. Yaptığı icatlarla ilk bakışta Leonardo Da Vinci'ye benzetilse de aslında bu benzetme abartılı olur. Panamarenko'nun detaylı tasarımlarının, modellerinin ve prototiplerinin hiçbiri gerçek bir tasarımın özünde bulunan fonksiyonelliğe sahip değil. Strafor kanatlı bir uçuş bisikletinin kırılganlığını ve asla uçamayacağını ilk gördüğünüz anda anlasanız da, ikinci bakışta içiniz bisikletin koltuğuna atlayıp oradan uçarak yükselme isteğiyle dolabilir. Panamarenko bilim literatürü ile yakından ilgilenmiş. Sadece bilimsel önbilgilerle ve uzun bir eğitimle öğrenilen olguları anlamak için uğraşmış. Bilim insanlarının dolaylı olarak aktardıkları gizemli terimler ve formüllerden korkmayıp, basit açıklamalarla yetinmeyip ikinci doğayı kavramak için uğraşmış. Onun 'hayalci' eserlerinin etkileyiciliği sadece matematik ve fiziği bir zanaat haline getirip onlarla bir sanatçı becerisiyle oynamasından, bir an için bile olsa gerçekten uçacak gibi gözükmelerini sağlamasından, yani sanatçıların sevdikleri şakacı bir aldatmacılıktan gelmiyor. Aslında ondaki bu hayalcilik, işlerini gören izleyicilerde alaycı bir yaklaşım ortaya çıkarabilir, yani geri tepebilirdi. Bunun olmamasının sebebi Panamarenko'nun eserlerine yansıyan insani yan. Birincisi az önce söylediğimiz gibi bilimi bilmek için çabalarken ürettiği teorilerin içindeki meraklı insancıllık, ikincisi ise hayallerine bu kadar bağlı olmasının insancıllığı. Fanteziyi ütopya olarak yani ulaşılamayacak, varolmayan bir ideal olarak yüceltmek yerine onu ulaşılabilir gerçekçi bir obje olarak bize sunması ve bunun da ötesinde 2005 yılında emekli olana kadar hiç vazgeçmeden insanın kendi gücüyle uçabileceğine inanması. Panamarenko'nun eserleri bize gerçekten kaçma fırsatı vaadeden sahte bir bilimkurgu değil, tam tersine bize bilinmeyene doğru keşif gezileri düzenleme hevesi veren; gelişimi, değişimi istemeye ve gizli olasılıkları ortaya çıkarmaya cesaretlendiren gerçek bilimkurgu. Sonuç olarak Panamarenko'nun işleri bilimkurgu türünün sadece film, hikaye ve çizgi-roman ortamlarıyla; bilimle sanat arasındaki ilişkinin de Leonardo Da Vinci ile sınırlı olmadığına somut kanıtlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/camlarda-supernova-izleri-mi-var.html", "text": "Japon ekibin izini ağaç halkalarında bulduğu kozmik bir olayın niteliğini, ABD'den astronomi meraklısı öğrenci mi buldu? Daha ilkokulda öğretildiği üzere, ağaçların yatay kesitlerine baktığımızda, her biri bir yılda oluşmuş iç içe halkalar görürüz. Uzmanlar bir yöredeki ağaçların halkalarının sırasını ve genişliklerini dikkatle inceleyerek her bir halkanın tam olarak hangi yılda oluştuğunu bulabilir (Şekil 1). Japonya'nın Nagoya Üniversitesi'nden Profesör Toşio Nakamura ve ekibi bu yöntemi, M.S. 750-820 yılındaki atmosferde ne kadar radyoaktif karbon atomu bulunduğunu belirlemek için kullandı. Bu tarihlerin özelliği şuydu: Daha önce yapılmış bir araştırmada, binlerce yılın her bir 10 yıllık diliminde Dünya atmosferindeki karbon-14 oranı belirlenmişti. Bahsi geçen yıllarda önemli bir artış görülmüş ama bunun sebebi henüz araştırılmamıştı. Ağacın içlerinden, buzun diplerinden gelen veriler Japon ekip öncelikle bu artışın tam olarak hangi yılda meydana geldiğini bulmak için Japon çamlarının (Şekil 2) halkalarınındaki karbon-14 oranını inceledi. Bu yöntem, her bir halkanın oluşum yılında Dünya atmosferindeki göreli karbon-14 oranını verir. Oluşum yılından sonra halkanın atmosferle alışverişi kalmadığından karbon-14 miktarı yalnızca bu radyoaktif izotopun bozunmasıyla değişir. Bu bozunmanın hızı bilindiğinden oluşum zamanındaki karbon-14 oranı hesaplanabilir. Nakamura ve ekibi iki Japon çamı ağacının her bir halkasındaki karbon-14 oranının değişimini hesapladı ve özellikle 774-775 yıllarındaki halkada bu değerin sıçradığını gördü (Şekil 3). Bu değişimi 10 yıla ortaladıklarında da kendilerinden önceki verilerle uyum sağladığını gördüler. Yani bu değerler muhtemelen aynı olayın etkilerini gösteriyordu. Ekip ayrıca bu değeri Japonya'nın Antarktika'daki araştırma merkezinde buzdan elde edilen bulgularla kıyasladı. Bu kıtaya yağan kar, her sene önceki buz tabakasının üzerinde yeni bir buz tabakası meydana getirir. Dolayısıyla daha derindeki buz daha önceki yıllara aittir ve bu buzlar geçmiş çağların atmosferine ve önemli atmosfer olaylarına dair izler barındırır (Şekil 4). Mesela, bilinen yanardağ püskürtmelerinin de izleri bu buzlarda bulunur. Bu izler her bir buz tabakasının hangi yıllarda oluştuğunun, ağaçlardaki çemberler kadar kesin olmasa da, tayin edilmesini sağlar. Bu şekilde 775 yılları civarında oluşmuş buz tabakasını inceleyenler bu tabakada berilyum-10 artışı gözlemişlerdi. Bu da kozmik olaylar sırasında artan bir berilyum izotopu olduğundan Nakamura'nın ve ekibinin sonuçlarını destekledi. Güneş'ten mi yoksa bir süpernovadan mı? Nakamura ekibinin ölçümleri Japonya'dan, onlardan önceki 10 yıllık değerler Kuzey Amerika ve Avrupa'dan, buz ölçümleri ise Antarktika'dan geliyor ve birbirini destekliyordu. Bu da bunlara sebep olan olayın yerel değil, tüm gezegeni etkileyen, muhtemelen uzaydan gelen, kozmik bir hadise olduğunu düşündürüyordu. Akla önce Güneş'in her 11 yılda bir tekrar eden alevlenmeleri geldi. Bu alevlenmelerin ağaç halkalarında karbon-14 artışına sebep olduğu biliniyor. Hatta önceki ölçümlerden bu artışın oranı da biliniyor, ve bu oran araştırmacıların şimdiki bulgusunun yirmide biri. Dolayısıyla sebep buymuş gibi görünmüyor. Diğer bir ihtimal ise Güneş'ten aniden gelecek yüksek sayıda proton. Ne var ki bu protonların çoğu Dünya'nın manyetik alanınca saptırılacağından Güneş'te bildiklerimizden çok daha büyük bir tepkimenin olması lazım. Dolasıyla bu da mümkün görünmüyor. Son olarak araştırmacılar acaba bu bir süpernova patlaması olabilir mi? diye düşünüyor. Biliniyor ki süpernovalardan gelen gama ışınları, protonların aksine, manyetik alanından etkilenmeden Dünya'ya ulaşabiliyor. Bu ışınlar nötron oluşumunu tetikleyebilir; oluşan serbest nötronlar da bir azot atomunun protonunun yerine geçerek onu karbon-14 atomuna çevirebilir (Şekil 5). Miktarı böylece atmosferde artan karbon-14 atomları, ağaç çemberlerinde iz bırakabilir. Bu iyi bir fikir; ama bilinen süpernova patlamalarından sonra böyle bir etki görülmemiş. Dahası, süpernova patlamaları astronomların gözleyebildikleri hadiseler olmakla birlikte araştırmacılar 774-775 yıllarına ait bir süpernova patlaması gözlemi bulamamışlar. Üstelik, o zaman gözden kaçmış olsa bile hiç değilse bugün kalıntıları hala gözlenebiliyor olmalıydı, ama yok. Nihayet Japon ekip olayı yılına kadar tespit edip kaynağını bulamadan araştırmalarını yayınlamak zorunda kalmış. Derken, ABD'li öğrenci Jonathon Allen, internette bir kopyası yayınlanan Anglo-Sakson Kronolojisi adlı 9. asır eserinde bunun muhtemel bir izini bulmuş. İngiltere tarihini yıl yıl ele alan bu eserde 774 yılında 'gökte, günbatımından sonra görülen kırmızı bir haç'tan bahsediliyor. Astronomi meraklısı biyokimyacı Allen'a göre bu görüntü, uzaydaki bir toz bulutunun ardında saklı bir süpernovaya ait olabilir. Çünkü toz bulutu bu süpernovadan gelen ışığı emebilir ve saçabilir. Böylece patlamanın Dünya'daki görüntüsünü kırmızı bir sızıntıdan ibaret olacaktır, neredeyse 'kırmızı bir haç' gibi. Üstelik aynı toz bulutu, süpernova kalıntılarının günümüzde gözlenememesini de açıklayabilir. Allen'ın iddiasını sınamak nasıl mümkün olabilir bilmiyorum. Ama diğer bulgularla şimdilik uyumluk görünüyor. Allen bence Japonlardan bir de rövanş almış gibi: 2008 yılında Cascadia bölgesinin 1700 yıllarındaki depremi ve yarattığı dalgaları inceleyen bilim adamları, bu depremin tam gününü Japon kaynaklarından öğrenmişti. Çok iyi kayıt tutan Japon tarih yazarları , 1700 yılında kıyılarına vuran 'depremsiz tsunami'den bahsediyorlardı. Belki de bu sefer Japon bilim insanlarının buluşlarını Amerikalı biri tamamlamış olacak.."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/canli-taklitci-robotlar-05-surungenler.html", "text": "17 Ağustos depreminin yıldönümünde, canlı-taklitçiliğin en pragmatik örneklerinden olan ve arama ve kurtama çalışmaları için biçilmiş kaftan olan yılan robotları inceleyeceğiz. Genellikle uzunlukları, bacaksız olarak sürünmeleri, her deliğe girmeleri, sinsilikleri ve kıvraklıklarıyla zihinlerimizde yer edinmiş yılanlara öykünerek üretilmiş robotlar robotik arenasında gün geçtikçe daha çok sahne alıyor. Boy gösterdikleri alanlar ise genellikle arama, kurtarma ve denetleme görevleri. Üzerlerine eklenen birçok sensör ile çevrelerinde olan bitenleri algılama kapasiteleri artırılan bu robotların diğer canlı-taklitçi robotlardan temel farkı, yılanlardaki gibi sürünerek ilerleme avantajlarını kullanmaları. Yılanlar nasıl sürünür? Yılanlar, kol ve bacakları olmamasına rağmen yılanlar evrimleri süresince farklı yüzeylerde ilerlemelerini sağlayan bir çok teknik geliştirdiler (Şekil 1). Sürekli bir adım ilerletme hareketi sergileyen ayaklı hayvanların aksine, yılan hareketinin farklı halleri bulunmaktadır : Dalgalanma hareketi Kara üzerindeki yılanların çoğunun ve denizdeki yılanların en çok tercih ettiği hareket şeklidir. Yılan bir sağa bir sola doğru kıvrılarak sanki bir dalga hareketiyle ilerler. Karadaki harakette, yılan çevredeki objelerden de güç alarak kendini ileri doğru ittirecek çekiş gücünü bulur. Sonuç olarak yılanın vücudunun her bir parçası kendisinden önce gelen parçanın bulunduğu konuma doğru ilerleyerek sürekli ve kesintisiz bir hareket oluşturur. Bu sayede de oldukça yoğun bitki örtüsü veya küçük açıklıklardan rahatlıkla geçer. Aşağıdaki video bu harekete bir örnek teşkil ediyor: Yana dalgalanma hareketi Engerek yılanlarında da gözlenen bu hareketi yılanlar, eğer çevrede kendilerini ittirebilecekleri düzensiz objeler yoksa gerçekleştirirler. Örneğin, kum havzaları, çöller ve bataklık içerisinde normal dalgalanma hareketi yapamadıklarından, vücutlarının bir kısmı yerle kontak halindeyken bir kısmını yerden kaldırarak sanki bir yuvarlanma hareketi yaparlar. Böylece tutuş ve kavrayış sağlayamadıkları düz yüzeylerde kaymaların önüne geçmiş olurlar. Akordiyon hareketi Gene, bulunan yüzeyde itiş kuvveti sağlayacak objeler eksikse ve yana dalgalanma hareketine yetecek kadar geniş alan yoksa bu hareket gözlenir. Bu durumda yılanın arka tarafı daralıp büzülürken ön tarafı esneyip genişler. Bir sonraki adımda tam tersi şekilde ön taraf büzülürken arka taraf düzleşerek ileri doğru hareket sağlanır. Bu hareket oldukça yavaştır. Düz çizgi hareketi Tüm yılan hareketleri içerisinde en yavaş olanıdır. Özellikle solucanlardan bildiğimiz bu harekette vücudun belli bölümleri yukarı kaldırılarak, kalan bölümlerin ileri doğru çekilmesi sağlanır ve bu sayede ileri yönelmiş bir hareket gerçekleşir. Özellikle büyük pitonlarda, boa yılanlarında ve engereklerde, açık alanda avlarını sessiz ve sinsice takip ederlerken gözlenir. Tüm bu kıvrak hareketlerden esinlenerek yaratılmış robotlara kısaca bir göz atalım. OmniTread Yıkılmış binaların altında ve buna benzer felaket bölgelerinde sıkışmış insanlara yardım etmek amacıyla tasarlanmış bir robot OmniTread (Şekil 2). Yılan biçimiyle küçük deliklerin arasından geçerek zorlu yüzeylerde sürünebilme ve yüksek engellerin üzerinden aşma özelliklerine sahip. Bu robotun zorluğu, şu an için üç adet operatör insan gerektirmesi. Her bir operatörün 6 eklemli robotun ikişer eklemini kontrol etmesi gerekiyor. İki adet modeli var. OT-8 12 kilogram ağırlığında, OT-4 ise 4 kilogram. Pnömatik körükler sayesinde hareket ediyr. Biraz zamanın gerisinde kalmış bir robot, zaten yapım yılı 2005. Robotik teknolojilerin 1 yılda bile tarihe gömüldüğü bir teknolojik gelişme çağında miyadını doldurduğunu söyleyebiliriz. ACM-R4H İsmiyle Yıldız Savaşları robotlarını andıran ve bir Japon robot firması olan HiBot tarafından üretilen ACM-R4H (Şekil 3), havalandırma borularından ve buna benzer dar alanlardan girip ilerleyebilen bir tasarıma sahip. Özellikle arama ve kurtarma operasyonları için ve girilmesi zor yerlerin teftiş ve denetimi için ideal bir robot. Küçük tekerlerini kullanarak hareket edebildiği gibi yılanlara benzer dalgalanma hareketlerini kullanarak da ilerleyebiliyor. Bir kontrol çubuğu, robotun bütün eklemlerini kolayca kontrol etmeyi mümkün kılıyor. Kafa ve kuyruk bölümlerinin yukarı ve aşağı hareketleri ile orta eklemlerin sağa ve sola oynaması, robota dar alanlarda hareket serbestliği sağlıyor. Robotun teknolojik özelliklerine gelirsek bir kamera ve ışık kaynağı olarak da LED'ler kullanıp video çekebiliyor. Yaklaşık yarım metre uzunluğunda ve 4.5 kilogram ağırlığındaki bu robot ucuna mekanik tutamaçları ve istenilen sensörleri eklemek mümkün. 14 santimetreden büyük çaplardaki borularda ilerleyebilen robot 90 derecelik dönüşler yapabiliyor. Pili üç saatten fazla dayanabiliyor . Tokyo Teknoloji Enstitüsü'nin Hirose-Fukushima Laboratuvarı'ndan doğan ve düzenli destek alan HiBot şirketi üniversiteden çıkan bilimsel gelişmelerin, insanlık yararına teknolojik ürünlere dönüştürülmesini sağlayan bilim-teknoloji döngüsünün en güzel örneğini sergiliyor. Kısaca bu robotun diğer versiyonlarına da yer vermek istiyorum. ACM-R3H, bir TIR'ı andıran görüntüsüyle tekerlekleri üzerinde ilerlerken: ACM-R5H diğer robotlardan farklı bir özelliğe sahip, o da yüzebilme yeteneği. Denizde ilerleyen bir yılanı andıran hareketleriyle ve su geçirmez korumasıyla su içerisinde de rahatlıkla görevini yerine getirebiliyor. CardioARM Yılandan esinlenerek yapılmış robotlar sadece arama kurtarma çalışmalarında faaliyet göstermiyorlar. Şimdi tanıtacağımız yılan robot, kalp ameliyatlarında doktorlara yardımcı olmak üzere tasarlandı. Yılanın esnek omuriliği sayesinde daracık ve kıvrımlı alanlarda hareket edebilmesine öykünerek üretilen CardioARM (Şekil 4), ABD'deki Carnegie Mellon Üniversitesi'nde tasarlandı . 30 santimetrelik uzunluğu ile göğüste açılan 2 santimetrelik bir yarıktan göğüs kafesine ilerliyor. Cerrah robotu kontrol çubuğuyla ilerletirken, robotun 102 eklemi birden oynuyor. Robotun ucundaki kamera sayesinde doktorlar doğru yön için düzeltmeleri yapabiliyorlar (Şekil 5). Bu robot sayesinde artık hastanın göğüs kafesini açmaya gerek kalmıyor ve daha az travmayla hastayı ertesi gün evine gönderebiliyorlar. İlk denemelerinde hastaların kalp içi haritalarının çıkarılması görevini üstlenen bu robot, ileride kalp ameliyatlarına da yardımcı olacak. Damarlarımızda gezen buna benzer bir kaç robotu daha önce cerrahi robotları incelediğimiz yazımızda da incelemiştik. Titanoboa Sıradaki robot diğerlerine oranla biraz büyük. Sizi yutabilecek kadar büyük! İsmini de bu sebeple tarihöncesi dönemden kalma devasa bir boa yılanından almış . 15 metre boyu, bir ton ağırlığı ve 0.3 ile 1 genişliği ile 18 beygirgücü oluşturabilecek bir lityum-iyon pile sahip. Şov amaçlı bir robot. Expliner Sıradaki robot yüksek gerilim kablolarının bakımından sorumlu. Pahalı, zor ve tehlikeli olduğu için uzman kişilerce yapılması gereken bu iş, her benzer özelliklere sahip iş alanındaki gibi robotlar için biçilmiş kaftan. Expliner (Şekil 6) adındaki bu robot güç iletim hatlarında bir akrobat gibi dengesini sağlayabiliyor ve ilerleyebiliyor. Gene HiBot tarafından geliştirilen bu robot 500 kilovoltluk hatlar üzerinde uzaktan kumanda ile yönetilebiliyor, bu yüzden yarı otonom . İnsan dikkatinin gerektirmeyeceği detayları kendisi halledebiliyor. Örneğin, yüksek seviyede hassasiyet gerektirecek denge sağlama ve gerekli parçaları belli bir açıyla hareket ettirme işlerini kendisi halledebiliyor. Japonya'da satışa sunulan bu robotun gelecekte yurtdışında da hizmete konulması planlanıyor. Expliner tekerlekli bir teleferik gibi kabloların üzerinden ilerliyor. Hem kablo aşınma veya zedelenmelerini algılayabilecek lazer sensörlerle hem de cıvatalardaki ve direklerdeki insanların bile farkına varamayacağı detayları saptayabilecek yüksek çözünürlüklü kamerayla donatılmış. Eşzamanlı olarak dört kabloyu denetleyebilen bu robot (Şekil 7), yazılımı sayesinde tehlike arz eden bir duruma denk geldiği zaman insan operatörünü uyarıyor. Robotun en etkileyici özelliği ise, hatların yüksekte asılı kalmasını sağlayan direkler ve kesiciler arasında tamamen otomatik olarak kendini bir taraftan öteki tarafa aktarabilmesi: Tüm bu robotları ve gelişmeleri göz önünde bulundurursak, arama kurtarma faaliyetlerinde aktif bir şekilde yer alacak, yıkılmış bir binanın altında küçük açıklıkları keşfede keşfede ilerleyen ve olası yaşam belirtilerine ulaşmaya çalışan robotları ilerleyen zamanlarda daha çok göreceğiz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/cunku-dogayi-kandiramazsiniz.html", "text": "28 Ocak 1986, Cape Canaveral Hava Üssü, Florida 11:37 Doğu Yakası Zamanı Mekanik bir ses geri sayımı tüm dünyaya duyuruyordu : 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1... Fırlatma Yıllardır hayal ettiği an işte gelmişti. Sanki hiç durmayacakmış gibi titreyen roket hızla göğe yükselirken aklından binlerce şey geçiyordu. Çok heyecanlıydı; uzaya çıkan ilk sıradan insandı ve tam 11.500 kişinin arasından seçilmişti. İçi içine sığmıyor; öğrencilerine uzaydan vereceği dersi düşünüyordu. Uzaya çıkan ilk sıradan insan ve ders verecek ilk öğretmendi Christa McAuliffe. Mekiğin insanın limitlerini zorlayan titremesine alışmaya çalışırken bir anda pilot Michael J. Smith'in sesini duydu: Uh oh! Ne olduğunu anlayamadan bir anda müthiş bir g kuvvetini üstünde hissetti, dayanılacak gibi değildi. Mekiğin hareketi yerde simülatörde gösterildiği gibi değildi; bir şeyler ters mi gidiyordu? Kimseden ses çıkmıyordu ve artık dayanalacak gibi değildi üstündeki g kuvveti. Bayılmadan önce zorla göz kapaklarını zar zor açtığında bir mavilik gördü. Yükseliyoruz, gökyüzü bu diye düşündü ve kendinden geçti. Gözlem noktası Cape Canaveral Hava Üssü 11:38 DYZ Mekiktekilerin aileleri için gurur verici bir gündü. Kiminin oğlu, kiminin kocası, kiminin de karısı uzaya çıkıyor ve buna canlı şahit oluyorlardı. Uluslarının uzun zamandır önde olduğu uzay yarışında yeni bir sayfa açılıyor ve bunun haklı gururunu yaşıyorlardı. Kamera onların yüzünden mekiğe doğru geçiş yaptığında bir anda bir parlama ve ardından beyaz bulut gördüler. Kamera ailelerin yüzüne döndüğünde az önce heyecanlı ve gülen yüzler şimdi endişe içindeydi. Normal miydi böyle bir bulut görülmesi? Bir anda parmaklar gökyüzünü göstermeye ve insanların ağızlarından çığlıklar yükselmeye başladı. Challanger parçalanmıştı ve parçaları yere düşüyordu. Sonradan anlaşıldı ki Christa Mcauliffe ve diğerleri mekik düşerken hayattaydılar. 28 Ocak 1986, uzay çağının en trajik faciası milyonlara canlı yayınlandı. Faciadan bütün insanlığın çıkaracağı bir ders vardı. Tamam, önümüzdeki altı ay intihar edeceğim 30 Ocak 1986, Californi Sakin bir öğleden sonra çalan telefona cevap veren adam karşısındakine kısa kısa cevaplar veriyordu: Evet, evet hatırladım. Hmm, anlıyorum ama olmaz. Hayır, hayır gerçekten. Benden başka yapabilecekler var, Al Hibbs ve Dick Davies gibi. Anlıyorum, ama hayır. Peki, düşüneceğim ama zor. Kimdi telefondaki? Diye sordu adamın karısı. William Graham, Caltech'ten eski bir öğrencim. Şimdi NASA'nın başındaymış anladığıma göre. Neyse, şu mekik faciasını inceleyen komisyona katılmamı istiyor. Ve sen de kabul etmedin? Washington'a ve hükümet/devlet işlerinin yoğun olduğu herhangi bir yere gitmeme kararımı biliyorsun. Üstelik 12 kişiden oluşacak bir komisyonmuş; eminim kazanın sebebini bulurlar. Hayır, sen olmazsan o on iki kişi bir grup halinde toplanıp; bir grup halinde dolaşacaklar ve on iki kişi bir sonuca varacaklar. Ama sen katılırsan, grup halinde on bir kişi ve onlardan farklı yerlere bakıp olayın bütününü kavrayabilen artı bir kişi olacak ve doğru sonuca varacaklar. Senden başka kimse senin gibi yapamaz bu işi. Lütfen, kabul et. Kafasında binbir düşünce belirdi bir anda. Karısı haklıydı, ama nasıl olacaktı? Kanser tedavisi görüyordu ve yorgundu. Üniversitede verdiği dersler vardı ve en önemlisi çözmeye çalıştığı fizik problemleri. Karısının yüzüne baktı ve kararını açıkladı: Tamam, önümüzdeki altı ay intihar edeceğim. İntihara kalkışan adam tüm zamanların en büyük fizikçilerinden, ve şüphesiz en iyi öğretmenlerinden, Richard Feynman idi. Ve onun bile haberi yoktu, en büyük dersini milyonların önünde vereceğinden. Conta hatası mı, yönetim hatası mı? ABD başkanının emri ile oluşturulan ve eski devlet bakanı William Rogers'ın başkanlık ettiği komisyon toplam 14 kişiden oluşuyordu. Komisyondaki en tanınmış kişi Neil Armstrong idi, Ay'a ilk ayak basan insan. Feynman'ın dikkatini çeken komisyon üyesi ise bir askerdi. Feynman kitabında şöyle anlatır karşılaşmalarını: Toplantının bitiminde generalin bir görevliye en yakın metro istasyonunu sorduğunu duydum. İçimden bu adam iyi biri olmalı. Çok gösterişli bir giyimi var ama özünde düzgün bir adam dedim ve daha sonra haklı da çıktım Feynman, diğer komisyon üyelerinin aksine, araştırma için roket hakkında her şeyi ama her şeyi öğrenmeye çalışır. Katı yakıt tankları, ana yakıt gövdesi, mekiğin fırlatma prosedürleri, motorların nasıl çalıştığı vs. vs. Bunun için her gün farklı uzmanlar Feynman'a mekik parçaları ile ilgili bilgi vermektedir ve bunlardan biri de sızdırmazlık uzmanı Mr. Weeks'tir. Weeks Feynman'a roketteki sızdırmazlık elemanlarını anlatırken en önemlisinin katı yakıt tankı ile ana yakıt tankının birleşme noktasındaki contalar olduğunu söylemiştir. Bu contalar 6 mm kalınlığında ve yaklaşık 3,5 metre çapındadır. Aslında temelde evlerdeki musluk contası veya arabanızdaki sızdırmazlık contaları ile aynı işleve sahiptir bu contalar. Tek fark, evlerimizdeki musluk contaları sabit bir ortamda çalışırken bu contalar değişken bir ortamda çalışmaktaydı. Ancak kalkış anında tank duvarları genleşirken contayı da kaldırmakta ve yanma gazlarının dışarı çıkması için uygun bir aralık yaratmaktaydı. İşte bu noktada contanın esnekliği, yani hızla genleşmesi ve boşluğu kapatması çok önemli idi. Ancak o güne kadarki neredeyse bütün uçuşlarda conta sızdırmazlığının tam olmadığı görülmüş ve mühendislerce fotoğraflarla raporlanmıştı. Hatta raporlardan birinde aynen şöyle yazıyordu: İkinci bir sızdrımazlık elemanının yokluğu endişe verici boyuttadır ve kalkış anında contanın kalkmasının önlenmesi gerekir Feynman mühendislerin bu yorumuna karşı yönetim kademesinin tavrının şoke edici olduğunu görür. Yönetim tüm contalardan değil, sadece bir-iki conta açıklığından sızan gazlara rağmen uçuşlarda bir sorun olmadığını ve dolayısı ile problemin ciddi olmadığını düşünür. Rus ruleti oynamak ile aynı mantık: tetiği çektiniz ve kurşun çıkmadı ise oyuna devam edebilirsiniz. Feynman bu olaydan sonra dikkatini mühendislerin yazdığı raporlara çevirir. Ne de olsa yönetim kademesinin tek derdi uçuşların ve NASA'nın başarılarının sürekliliğidir. Feynman kendi araştırmasına devam ederken General Kutyna ona bir soru sorar: Profesör, çok iyi anlamam ama bu sabah aklıma bir soru geldi contalar hakkında. Soğuk havada contalara ne olur? Feynman'ın cevabı: Sertleşirler elbet, bir miktar da çekerler. İşte kazanın ana sebebine giden soru da budur ve Feynman kitabında generale özellikle teşekkür eder bunun için. Çünkü kendisinin düşünmesi gereken bir şeyi gözden kaçırmıştır. General Kutyna profesöre bakması gereken yeri işaret etmiştir bilmeden. Dahası tam da o günlerde komisyona sunulan fotoğraflarda tam da o contanın olduğu bölgede ve roket havadayken yakıt sızması gözlemlenmektedir. Feynman dikkatini conta sızdırmazlığına yoğunlaştırdığı sırada sürpriz bir ziyaretçisi olur. Çağrılmadığı halde soruşturma komisyonuna ifade vermek isteyen bu kişi roketin yapımından sorumlu Thiokol firmasından bir mühendistir. Mühendis komisyona uçuştan bir gece önce NASA ile Thiokol mühendisleri arasındaki telekonferanstan bahseder. Thiokol mühendisleri o geceki sıcaklığın çok düşük olmasından dolayı endişelidirler ve roketin kalkış anında parçalanabileceğini öngörmektedirler. NASA ise uçuşu, daha önce de iki kere ertelendiğinden, daha fazla ertelemek istememektedir. Sonuçta contalarla ilgili kanıtlar kesin değildir ve Thiokol mühendislik grubuna kararlarını tekrar düşünmeleri için bir süre tanırlar. Sürenin sonunda Thiokol mühendisleri uçuşa olur vermiştir ancak bu tamamen Thiokol yönetiminin baskısındandır. Komisyona ifade veren mühendis muhalafete şerhini koymuştur ancak içi rahat etmemiştir. Mühendisi dinleyen komisyon şoke olmuştur. Sadece contalar değil, NASA yönetimi de sorunludur. Dünyanın en basit fizik deneyi Feynman sorunu anlamıştır. Kalkış sabahında hava sıcaklığı 0 derece iken contalar küçülmüş, kalkış anında hava biraz ısınsa bile tam olarak yerlerine oturmamıştır. Komisyonun NASA sorumlularından birini dinleyeceği gün önce bir hırdavatçıya gider ve bir mengene alır. Daha sonra mekikte kullanılan contadan bir miktar örnek alır ve örneği mengene ile sıkıştırıp buzlu bir bardak suyun içinde bekletir. NASA yetkilisi sızdırmazlıkla ilgili yerleri anlatırken Feynman bir soru sorar: Mr. Mulloy, sızdrımazlık contalarının esnekliği ne kadar önemlidir? Çok, Bay Feynman. Peki soğuk havada contalar bir miktar çekerse ve kalkış anında tam yerine oturuncaya kadar bir iki saniye kadar geçse yani conta tam yerine oturmasa o sürede? Ne olur? İstenmeyen bir durum, gerçekten tehlikeli olur. Peki öyleyse. Bakın, ben şimdi o koşulları yarattım sizin için. Kullandığınız conta örneğini mengene ile bir miktar sıkıştırdım, yani basınç uyguladım. Buzlu su sıfır derecede olduğu için onun içine attım ve beklettim. Yani, o sabahki koşulları burada tekrar ettim. Bakınız, şimdi sudan çıkarıyor ve mengeneyi gevşetiyorum. Normalde beklenen contanın hemen eski haline geri dönmesidir, değil mi? Evet İşte tam burada Feynman anahtarı gevşetir ve contayı serbest bırakır. Conta esnek değildir, eski haline geri dönemez. Zaten daha önceki uçuşlarda sızdırmazlığı tam olmayan conta bir de o sabahki soğukta iyice küçülmüş ve sızdırmazlığını tamamen kaybetmiştir. Komisyon üyeleri bu basit fizik deneyinden çok etkilenirler. Feynman sorunun fiziksel sebebini bulmuştur! Hem de ufak bir conta parçası, İngiliz anahtarı ve bir bardak su ile! Doğa kanunları olması gerektiği gibi çalışmıştır ve mekik de bu kanunlardan bağımsız hareket etmemektedir. Doğayı Kandıramazsınız! Feynman bu bulgusundan sonra NASA'da mühendisler ve yönetim arasındaki ilişkiyi gözlemler ve görür ki mühendisler ile yönetim arasındaki iletişimde ciddi bir sorun vardır. Mühendisler doğa kanunları ile uyuşmayan ve sorun çıkaracak durumları raporlamakta ancak yönetim bunların bir çoğunu ya sümenaltı etmekte ya da geçici çözümlerle örtbas etmeye çalışmaktadır. Rogers komisyonunun raporunun nihai halinde Feynman'ın özel bir ek raporu bulunur bu konu hakkında ve Feynman şunu yazar: Başarılı bir teknoloji için gerçeklik halkla ilişkilerden önemli olmalı, çükü doğayı kandıramazsınız! Büyük fizikçi ve öğretmen Feynman ölmeden önce en güzel dersini kameralar önünde milyonlara vermiştir. Doğa kanunlarını kimse alt edemez, doğayı kandıramayız. Ülkemiz bir deprem ülkesi ve en son Van depremi ile sarsıldık. Ben kendi ömrüm boyunca 3 büyük deprem gördüm ve bunların sonucunda hayatlarını kaybetmiş on binlerce insan. Her depremde gözünü para bürümüş müteaahhitler ve onlara izin vermiş yetkililer yüzünden insanlar yok yere ölüyor. Bunlardan biri de Van depreminde yıkılan bir binanın altında kalıp hayatını kaybeden Yunus idi. Sadece 13 yaşındaydı Yunus Geray ve sebepsiz yere öldü. Malzemeden çalıp kazanan müteahhit yüzünden hayatını kaybetti Yunus ve fotoğrafıyla simgesi oldu Van depreminin! Oysa ki yaşayabilirdi Yunus ve içinde yeralmazdı o çerçevenin şimdi, eğer ki bu ülkedeki müteaahhitler, bürokratlar ve siyasiler çerçeveletip assalardı aşağıdaki sözleri başuçlarına: ÇÜNKÜ DOĞAYI KANDIRAMAZSINIZ"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/domatesin-cekirdegi-kirmizi.html", "text": "Yemek yapanlar zaten biliyorlardır, ama yapmıyorsanız bile olur da bir gün heveslenir ve annenizden tencere yemeği tarifi öğrenmek isterseniz, tariflerin hemen hepsinin aynı şekilde başladığını göreceksiniz: Önce yağda soğanları pembeleşinceye kadar kavur, sonra içine domatesini ekle.... Gündelik hayatımıza bu kadar girmiş olan, ister etli, ister zeytinyağlı olsun neredeyse tüm Türk yemeklerin ana malzemesi haline gelmiş olan domatesin, Türk, hatta Avrupa mutfağına girişi oldukça yeni aslında. Domatesin anavatanı Güney Amerika. Peru'dan Meksika'ya dek pek çok Güney Amerika ülkesinde yüz yıllardır yetiştirilen ve tüketilen domatesin adı Aztek'lerin bu meyve için kullandığı ve şişkin meyve anlamına gelen tomatl kelimesinden geliyor. Domates, Amerika kıtasınından, burayı işgal eden İspanyollar aracılığı ile Avrupa'ya ve oradan da dünyaya yayılmış. İspanya ve İtalya'ya 16. yüzyılda gelen ve yaygın şekilde tüketilmeye başlanan domatesin Türkiye'ye gelmesi daha da uzun sürmüş. Yemek meraklıları fark etmiş olabilirler, bugün son derece yaygın kullanılmasına rağmen, çoğu klasik Osmanlı yemeğinde domates yoktur. Bunun nedeni, domatesin rutin olarak kullanılmaya başlayıp yemeklere girmesinin 18. yüzyılı bulmuş olması. 18. yüzyıldaki domatesleri bilemem ama, çocukluğumdaki domatesleri hatırlıyorum. Tek bir domatesi bile kestiğimizde bütün mutfağı saran yoğun bir domates kokusu olurdu. Oysa şimdi, süpermarketten aldığımız domateslerin kokusu neredeyse yok denecek kadar az, tadı da oldukça yavan. Domates, bugün dünyada en çok tüketilen besinlerden biri. Üretildiği yerlerden çok uzaklara soğuk zincir ile taşınıyor, bu sırada da bozulmaması için henüz yeşil ve sertken dalından koparılıyor. Bu uygulama domateslerin kasalar içinde uzun yollara dayanmasını sağlasa da, domateslerin tadının yavanlaşmasına, kokularının olmamasına neden oluyor. Ancak yavanlaşmanın tek nedeni bu değil. Yakın zamanda keşfedilen ilginç bir başka nedeni daha var. Bundan 70 yıl kadar önce, domatesler şu an oldukları gibi homojen kırmızı renkte değillerdi. Olgunlaşmış domateslerde bile, sap çevresinde yeşil bir halka gözleniyordu. Ancak üreticiler, müşterilerin kırmızı domatesleri daha çok tercih ettiğini fark edince, çapraz üreme yöntemi ile daha kırmızı domates elde etme arayışına girdiler. Sonunda seçici üreme teknikleri ve hibridizasyon ile olgunlaştığında her yeri homojen olarak kızaran bir domates elde etmeyi de başardılar. Ancak bu yeni, mükemmel domatesi, ardında bıraktığı tek şey yeşil bir halka değildi. Lezzetinin büyük bir bölümünü de o yeşil halkayla birlikte geride bıraktı. Geçtiğimiz ay Science dergisinde yayınlanan bir makalede, araştırmacılar, bu yeşil halkayı oluşturan genin aynı zamanda da domateslerin daha tatlı ve aromatik olmasını sağlayan gen olduğunu saptadıklarını açıkladılar. Domateslerin kırmızı olması için tüm dünyada üreticilerin yaptığı hibridizasyon sonucu, satılan tüm ticarı domatesler artık bu genden yoksun. Böylece domatesler homojen kırmızı bir renk alarak olgunlaşıyorlar. Bu durum domates üreticilerinin işine geliyor, zira hem tüketiciler daha kırmızı domatesleri tercih ediyorlar, hem de domates endüstrisi salça, ketçap, domates suyu gibi ürünleri üretirken kullanılan domateslerin yeşil kısmı olsun istemiyor. Science dergisinde yayınlanan makalenin yazarlarından Dr. Powell, ayrıkotu genleri ile çalışırken bu genleri bitki genetik araştırmalarında sıklıkla kullanılan domates bitkisinin hücrelerine yerleştirmiş. Şaşırtıcı bir biçimde domatesler, olgunlaşmadan önce bildiğimiz açık yeşil yerine koyu yeşil bir renk almışlar. Dr. Powell, Bu beni düşünmeye sevketti. diyor. Neden meyveler koyu yeşil renk alsınlar ki? Yeşil rengin kaynağı bitkilerde fotosentez işlevini yerine getiren koloroplastlar. Kloroplastların bünyesinde olan kimyasal tepkimeler sonucunda şeker ortaya çıkıyor ve bitkiler de bu şekeri besin olarak kullanıyorlar. O zamana dek, bitkilerin yapraklarında sentezlediği şekerin, bitkilerdeki kanallar aracılığıyle meyvelere taşındığı düşünülüyordu. Ancak Dr. Powell, yaptıkları genetik modifikasyonun, neden yaprakların değil de sadece domateslerin rengini değiştirdiğini merak etmişti. Yaptıkları araştırma sonucunda Dr. Powell ve meslektaşı Dr. Giovanni önderliğindeki araştırma ekibi, ayrıkotundan gelen genin, domateslerin meyvelerindeki görevini yapmayan bir geni yeniden etkinleştirdiğini buldular. Bu gen etkinleştiğinde, domatesler olgunlaşmadan önce koyu yeşil hale geliyorlardı. Ekibin yaptığı detaylı çalışmalar sonunda vardığı sonuca göre domateslerin günümüzde açık yeşil olmasının nedeni zincirleme bir tepkime başlatan bir olgunlaşma mutasyonu. Bu mutasyon, domateslerin homojen bir şekilde kızarmasına neden oluyor, ama bir yandan da olgunlaşmada görev alan diğer bazı genlerin etkinliğini durduruyor. Bu genler arasında meyvenin kendisinin şeker sentezlemesini sağlayan genlerle, domates aromasının oluşmasına katkıda bulunan karotenoid içeren genler de var. Bu buluşu test etmek için, genetik mühendislik yöntemleri ile aktivitesi durmuş olan genleri tekrar aktif hale getiren araştırma ekibi, başlangıçta koyu yeşil olan domatesler elde etmeyi başarmış. Bu domateslerin olgunlaştıktan sonra yapılan analizlerinde, içlerindeki şeker miktarının %20, karotenoid mikarının ise %20-30 daha yüksek olduğunu saptamışlar. Araştırmacılar, halen ticari amaçla üretilmeyen ve yadigar domates adı altında satılan hibritleşmemiş domateslerin çoğunda bu genin hala aktif olduğunu ifade ediyorlar. Bu çalışmayı da, tüketicilerin, domates üreticilerinin ve tohum endüstrisinin dikkatini çekmek için yayınladıklarını belirtmişler. Zira, üreticiler ve tüketiciler eğer görüntü uğruna lezzetten feragat ettiklerini fark edelerse, belki de hepimizin tekrar kesildiğinde tüm mutfağı kokutan leziz domateslere yeniden kavuşması mümkün."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/havva-mi-ademden-adem-mi-havvadan.html", "text": "Ben bir erkeğim. Kadınların biyolojik ve psikolojik açılardan erkeklerden daha üstün olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden onlara hayranlık duyuyorum. Hayranlık duyduğum şeyleri de anlamaya, bilmeye çalışırım. Fakat itiraf etmeliyim ki kadınları anlamak konusunda büyük bir başarısızlık içindeyim. Özellikle davranışlarındaki sebep-sonuç ilişkilerini bir türlü çözemiyorum. Bu söylediğime şöyle bir tepki verir. diyorum, tahminimden çok farklı bir karşılık alıyorum. Aldığım bu hediyeyi kesin beğenir diyorum. Kibarca aa ne güzelmiş! diyor ama anlıyorum ki iki gün sonra değiştirme kartıyla mağazaya gidip hediyeyi değiştirecek. Bana gak diyorlar. Ben de gak anlıyorum zaten fakat meğerse guk demek istediklerini iş işten geçince fark ediyorum. Süt siyah mıdır beyaz mıdır? gibi bir tartışmaya girsem öyle çetrefilli bir dille öyle argümanlar öne sürüyorlar ki sütün beyaz olduğuna dair inancım sarsılıyor. Onları anlamak için dünyalarının ne kadar derinine inersem o kadar kaybolduğumu hissediyorum. Kompleks bir sisteme sahipler. Kafamı karıştırıyorlar. Diğer yandan, biz erkekler öyle değiliz. Basitiz. Davranışlarımızı öngörmek mümkün. Basit bir fomülümüz var sanki. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak eminim ki aynı deneyimlere sahip hem cinslerim vardır şöyle bir iddiada bulunuyorum: Kadınlar, düzenin var olmasını sağlayan KAOSUN yeryüzündeki temsilcileridir. Neden böyle bir iddiada bulunduğumu kadın ve erkek arasındaki farklılıkları biyolojik açıdan inceleyerek açıklamaya çalışacağım. Cinsiyete özgü kromozomlar farkın kaynağını oluşturuyor Klasik bir bilgi; kadınlarda 46 kromozomun iki tanesi X kromozomudur. Erkeklerde ise 1 X, 1 Y kromozomu vardır. Şimdi biraz daha derine inelim ki bu kromozomların marifetlerini daha iyi anlayalım. Y kromozomunda testis belirleyici faktör isminde bir gen bulunur. Bu gene Y kromozomunda cinsiyet değiştirici de denir. Anne karnında gelişmekte olan sağlıklı bir ceninde Y kromozomu, yani SDY geni varsa, cenin testis geliştirmeye başlar. SDY yokluğunda ise yumurtalıklar oluşur. Her ne kadar her iki cinsiyette iki hormon bulunsa da miktarları ve etki alanlarına bağlı olarak erkek ve kadın cinsiyetlerine özgü özellikler geliştirmeye başlar. Kadın ve erkek davranışlarındaki farklılıkların temeli anne karnındaki gelişim sırasında atılıyor Davranışlarda erkeğe erkeksi, kadına kadınsı özellikler katan ve beyni etkileyen olaylar hamileliğin ikinci üç aylık evresinde başlar. Anne karnında gelişen erkek ceninin testislerinden salgılanmaya başlayan testosteron sinir hücrelerine girer. İlginç olan; belli sinir hücrelerinde aromataz adlı enzimin, testosteronu östrojenin bir formu olan östradiola çevirmesidir. Östradiol, hücreyi kendi bildiği gibi dönüştürmeye başlar. Yani erkek ceninin sinir hücrelerine etki eden ve beynin bir erkek beyni olarak gelişmesini sağlayan aslında kadınlık hormonudur . Erkekliğiyle ve testosteronuyla gurur duyan erkekler; bu çelişkinin farkında mıydınız acaba? Annenin kanında dolaşan östrojenin ceninin davranış gelişimine bir etkisi yok Annenin kanında ve plasentada östrojen var. Bu durumda anne kaynaklı östrojenin cenine etki etmesi beklenebilir. Madem östradiolün beyne etki etmesi sonucu beyin erkekleşiyor, nasıl oluyor da kadın beyni erkeklikten korunuyor? Şu şekilde: Gelişmekte olan memelilerin kanında -fetoprotein isimli bir protein bulunur. Bu protein sadece östrojene bağlanır ve östrojenin hücrelere etki etmesini engeller. Yani dişi cenin, gelişimi sırasında östrojen ve testosteron hormonlarına maruz kalmaz. Hormona maruz kalmayan beyin, kadın beyni olarak gelişir. Gelişim tamamlandıktan sonra da cinsiyet hormonları beyni etkilemeye devam ediyor Şimdiye kadar anlattıklarım şöyle bir intiba yaratıyor: İnsan gelişiminin temelinde, öngörülen bir beyin gelişimi yolu var. Bu gelişim yolu, beyne kadın beyni özellikleri katıyor. Fakat diğer yandan, kadınlık hormonundan etkilenmiş beyin erkeksileşiyor. Peki gelişim tamamlandıktan sonra beynin cinsiyet hormonlarına maruziyeti kesilirse ne olur? Bu soruyu sormak önemli, çünkü gelişmiş bir beynin sinir hücrelerinde testosteron ve östrojeni algılayan almaçlar bulunur. Yani hormonların hücrelerle teması hücrelerin özelliklerini etkileyebilir. Birkaç ay önce Kaliforniya Üniversitesi, San Francisco'daki araştırmacıların yayınladığı makalede bu konuyla ilgili çok çarpıcı sonuçlar var . Deneylerinde normal erkek, normal dişi, kısırlaştırılmış erkek ve kısırlaştırılmış dişi fare kullanıyorlar. Bu farelerin beyinlerinin cinsiyete bağlı davranışları yönettiği bilinen bölgelerinde ifade edilen belli genlerin üretim miktarlarını karşılaştırıyorlar. Bu genlerin cinsiyete bağlı davranışların oluşumunda etkili olduğu daha önceden biliniyor. Dolayısıyla miktarlarındaki değişimler davranışlarını da etkileyebilir. Görüyorlar ki, normal erkek beyni ile normal dişi beyninin gen ifade profilinde kayda değer farklar varken, bu farklar erkeğin kısırlaştırıldığı durumda azalıyor. Yani testosterona maruz kalmayan erkek beyni kadın beynine benzemeye başlıyor. Fakat dişi fare kısırlaştırıldığında beynin gen ifadesi profilinde büyük farklar görülmüyor. Bu bulgular yukarıda anlattıklarımın sonucunda oluşan intibayı destekler nitelikte. Adem, Havva'dan geliyor olabilir mi? Tüm bu bilgiler ve deney sonuçları bizi şu yargıya götürebilir. Dişi beyni, baslangıç, çıkış noktası, yani temelde, özde olandır. Bu beyin formatına erkeklik hormonuyla ince ayar çekildiğinde ortaya erkek beyni çıkar. Yani erkek, adeta kadının farklılaştırılmış bir versiyonu. Bugüne kadar hep Havva, Adem'den geldi diye bilirdik. Yoksa Adem mi Havva dan geldi? Adem'in özü Havva mı? Kaossuz olmaz. Şimdi söyleyeceklerimin kendi görüşlerim olduğunu belirtmeliyim. Yazı boyunca anlattıklarımın kendi çapımda yaptığım sentezinin spekülatif bir yorumu. Yani tartışmaya ve eleştiriye açık. Canlılığın, hatta varlığın temelinde kaos yatar. Birbiri içine giren ve birbirinden etkilenen karmakarışık sistemler, ortaya çıkardıkları düzenin parçalarıdır aslında. Doğayı düşünün: Binlerce tür hayvan, bitki, böcek, bakteri... Sanki hepsinin kendine has bir görevi var ve bu görevlerini ciddiyetle icra ediyorlar. Bu sırada da birbirleriyle etkileşim içine giriyorlar. Onları yöneten merkezi bir sistem yok. Aslolan tam bir kaos. Kaosun sonucu bir sistem, yani bir düzen ortaya çıkıyor. Canlılar bu düzen sayesinde varlığını devam ettirebiliyor. Kadınları doğaya benzetirim. Doğada da hep bir kadın figürü vardır. Bundan olsa gerek, efsanelerde doğa ana olarak nitelendirilir. Örneğin toprak, doğurganlığı ve karşılıksız özverisi ile, anneye benzer. Kadının olmadığı yer yapaydır, estetikten yoksun, yani çirkindir. Aynen doğanın olmadığı yer gibi. Doğa kaostur. Anlaması zordur. Şaşırtır insanı. Tıpkı kadın gibi. Ve düzen, kaosa hayrandır. Ona ulaşmak ister, termodinamik yasalarının dediği gibi."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/uzak-gezegenler-2-kayda-deger-gezegenler.html", "text": "Geçtiğimiz ay Güneş Sistemi dışı gezegenler hakkında başladığımız UZAK GEZEGENLER yazı dizimize devam ediyoruz. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum. Orhan Veli Kanık Göç... İnsana sadece kendi varlığı ile pek çok duyguyu tek seferde anlatan pek az kelimeden birisidir. Göç hem ümittir, hem de acı. Bir defa insan niçin doğup büyüdüğü, yerleştiği toprakları terk etsin? Eder. Tarihte pek çok zaman etmek zorunda kalmıştır. Bunun sebebi değişen iklim, yapısı bozulan alanlar, ortaya çıkan kıtlık olabileceği gibi, istenmemek, baskı altında kalmak, huzurun ve düzenin başkaları eliyle aleyhte bozulması olabilir ve göçler çoğu zaman tarihi değiştirmiştir. İnsanın azmi ve imkanı olduktan sonra erişemeyeceği hiçbir şey olmadığına inananlardanım. Tamam, kabul ediyorum: Bu çok iyimser bir yaklaşım. Pek çok insanın arzu ettiği mutlu bir dünyanın hala yaratılamamış olduğu gerçeği önümüzde kaskatı duruyor, ancak yaşama arzusu o kadar güçlü bir duygu ki, tüm bu gerçekliğin aksine, belki kavramlara ve hayallere erişememiş olsak da umutlarımızı yeşertmek için yeni topraklara daima ve daima göç etmişiz. Başta Paskalya Adası olmak üzere Pasifik adaları bu açıdan oldukça ilgi çekicidir: Paskalya Adası en yakın kara komşusu 3700 km. doğudaki Şili kıyısı ile 2000 km. batıdaki Pitcairn Adaları iken, M.S. 600 yılında sadece sandallarla yanlarında tavukları ve köpekleri ile buraya gelip yerleşmiş insanlar olmuş (1). Jared Diamond'un tabiriyle bu ada o kadar küçüktür ki, insan uçakla oraya alçalırken, ya uçak bu adayı ıska geçer ve sonra kaybeder de inemezse? diye düşünür... Ama göç güdüsü, denizciliğin gelişmediği, pusulanın olmadığı bir tarihte insanları tahta kanolarla okyanusa açılarak bu küçük adayı bulmaya ve oraya yerleşmeye itmiştir. Peki bu kadar tehlikeyi göze aldıran nedir? Zulümden ya da yoksulluktan kaçmak mı? Belki... Ama muhtemelen tek başına bu sebep yetersiz. Zira daha başka yerlerde çoktan yerleşildiği bilinen başka topraklar var. Ya merak ve keşfetme arzusu? Olabilir... Kimi insanlarda ve insan topluluklarında merakın ve ümidin diğer insanlardan çok daha fazla olduğu aşikar. Tarihte yeni yerleri, yeni kavramları, yeni buluşları ortaya çıkaranlar bu arzu ve meraklarının peşlerinden gidenlerdir. Bu arzuların peşinden gitmek için, mevcut durumdan da epey bir rahatsızlık çekiliyor olunmalı. Mesela Orhan Veli'nin meşhur Anlatamıyorum şiirinin son dört dizesi bu dünyadan pek de keyif almayanların ümidini yansıtır dizelere. Peki... Dünya bizleri kesmiyor. Bu gezegenden de artık ümidimizi kesmişiz. Gelecek de pek iyi görünmüyor zaten: Yeni teknolojiler geliştirmediğimiz sürece çözemediğimiz enerji ve çevre problemlerimiz olacağı çok net olarak görülüyor. Günü geldiğinde ve ihtiyaç duyduğumuzda başka gezegenlere göç edebilecek miyiz? Kolonizasyon ve dünyalaştırma, dergimizdeki daha önceki yazıların konusuydu (2, 3). Biz bu yazımızda, 1992 yılından bu yana keşfedilen gezegenlerden bahsedecek, Bize anayurdumuzu aratmayacak gezegenler var mı? sorusunun yanıtlarını arayacağız. Öncelikle keşiflere genel olarak bakalım: Keşiflerin karnesi Yazı dizimizin ilk yazısında ilk gözlemin 1988'de yapıldığını yazmıştık. Bu keşfe yönelik gözlemler 1989 yılında tamamlandıysa da bunların doğrulanması 2003 yılını buldu. Eğer gözlenmiş ve daha sonra doğrulanmış olan uzak gezegenleri gözlendikleri tarihlere göre sıralayacak olursak aşağıdaki grafik karşımıza çıkar: Bu grafikten görüleceği üzere keşif sayılarında çeşitli sıçrama noktaları bulunuyor. Bunlardan birincisi 1998 yılı. Bir önceki yıl hiçbir keşif yok iken, 1998 yılında 7 keşif yapılmış, ancak bu tarihten sonra keşifler sabit bir seyir izleyerek 2002 yılına dek yeni bir sıçrama yapmamış. 2002 yılında ise keşif sayısı 30'ları bulmaya başlıyor ve 2007 yılına dek böyle sürüyor. 2010 yılı itibariyle keşif sayıları üç basamaklı sayıları bulmaya başlıyor. Bu sıçralamaların arkasında hem gözlem kabiliyetlerinin artışı, hem de giderek daha çok gözlemevi ve çalışma grubunun yeni gezegenlerin keşfine yönelmesi ve elbette finansman bulması var. Özellikle bu görev için fırlatılan uyduların ve bunlara bağlı başlatılan programların etkisi yadsınamaz. Örneğin 2007 yılındaki artış, büyük ölçüde 2006 yılında Fransızlar tarafından fırlatılan ve Avrupa Uzay Ajansı ESA ile ortak yürütülen COROT uydusunun devreye girmesinden besleniyor. Üç basamaklı sayılara ulaşmamızda ise 2009 yılında NASA tarafından başlatılan Kepler programı var. Mart ayında fırlatılan ve geçişlerin tespiti yöntemi konusunda uzmanlaşmış olan Kepler uydusu görevde olduğu 2 yıl boyunca 63 gezegenin keşfini sağladı. Bu sayının doğrulanmış gezegen keşiflerini ifade ettiğini tekrar söylemek isterim; zira Kepler'in toplamda gözlemlediği gezegen adayı sayısı 2300'ü aşıyor (5). Gözlem kabiliyetlerindeki artışın gezegen keşiflerinde ne kadar önemli rol oynadığını anlayabilmek için birkaç grafiğe daha göz atmakta fayda var. Exoplanet.eu adresinin sağladığı diyagram oluşturma olanağı sayesinde keşfedilen gezegenlerin bir takım özellikleri 2 boyutlu bir şema üzerinde resmedilebiliyor. Örneğin gezegen yarıçapları ile keşif yılları arasındaki ilişkiyi görmek istediğimizde ortaya çıkan manzara şöyle: Grafikten de görüleceği üzere, kabiliyetler arttıkça daha küçük yarıçapa sahip gezegenlerin keşfi de mümkün hale geldi. İşte gezegenimize benzeyen, yaşanabilir kuşaktaki gezegenlerin keşifleri de böylelikle başlamış oldu. Kayda değer keşiflerden bahsetmeden önce gezegenlerin nasıl ve neye göre isimlendirildiklerinden bahsetmekte fayda var; ki böylece bir gezegenin adını söylediğimizde onun hangi yıldız çevresinde döndüğü ve o yıldıza ait keşfedilen kaçıncı gezegen olduğuna dair bilgileri hemen anlayabilelim. Eğer standart bir formattan bahsedebilecek olsaydık bu az çok şöyle bir şey olurdu: Gezegen adı = Yıldız Sisteminin Adı + + Gezegenin Bulunuş Sırası Yıldız sistemlerine isim vermenin şekli Güneş Sistemi dışındaki gezegenlerin keşfinden çok daha uzun yıllar önce gelenekselleşmiştir. Bir yıldız sistemindeki en parlak yıldıza A kodu verilirken, diğerlerine parlaklık sırasına göre harfler verilmeye devam eder. Eğer bu yıldız sisteminde birbiri etrafında dönen yakın çift yıldızlar varsa bunlar ikinci bir küçük harfle temsil edilirler. Aa, Ab, B ve C gibi. Ancak bazen bu kuralın işlemediği durumlar da oluşur. Örneğin Alpha Centauri üçlü bir yıldız sistemidir ve iki yıldızı birbirinin çevresinde dönerler. Fakat bu yıldızlar Aa, Ab ve B olarak değil, A, B, C diye adlandırılmıştır. Tekli yıldızlarda herhangi bir harfli gösterim yoktur. Yıldız sistemi adı ve parlaklık sırasına göre kodu belirlendikten sonra onun çevresindeki gezegenin adlandırılmasına b, yani küçük b harfinden başlanır. Daha sonra bulunuş sırasına göre ingilizce alfabedeki harfleri takip eder. Doğrulanmış gezegenler arasında en ileri harfe HD 10180 h sahiptir. Başka bir deyişle HD 10180 yıldızının doğrulanmış 7 gezegeni vardır . Gezegen adayları arasındaki en ileri harfe yine aynı yıldıza ait bir gezegen, HD 10180 j sahiptir. Bu da bize aynı yıldızın doğrulanmamış ama gözlenmiş iki gezegen adayı daha olduğu bilgisini veriyor. Çift yıldız sistemine ait bir gezegenin isimlendirilişine bir örnek vermek gerekirse HD 142022 Ab konumuza uygundur. Gezegen, bahse konu yıldız sisteminin en parlak üyesinin çevresinde keşfedilen ilk gezegendir. (Parlak olmayan üye etrafında dönüyor olsayd HD142022 Bb olacaktı.) Ne var ki bu kurala aykırı isimlendirmeler de yapılmıştır. Örneğin Tau Boötis b gezegeni, bir çift yıldız sistemine ait olup, en parlak yıldızın çevresinde dönmesine karşın Tau Boötis Ab olarak isimlendirilmemiş ve A düşürülmüştür. Bu isimleri karışık bulanlar da olmuş ve tıpkı bilim kurgu eserlerinde olduğu gibi bu gezegenlere özel isimler vermek isteyenler de ortaya çıkmıştır. Osiris (HD 209458 b), Bellerophon (51 Pegasi b), Zarmina (Gliese 581 g) ve Methuselah (PSR B1620-26 b) bu özel isimlere örnektir. 2009 Ekim'inde Max Planck Enstitüsü'nden W. Lyra, çoğu Roma ve Yunan mitolojisinden edinilmiş 403 isimlik bir liste oluşturmuştur, ancak Uluslararası Astronomi Birliği bu durumu pratik bulmadığı için bu konuda herhangi bir plan ya da öneriyi ne kabul etmiş, ne de tasarlamıştır. Yani şimdilik bu isimlendirme sistemi olduğu şekliyle devam ediyor. Kayda değer keşifler Şimdi de bu gezegen keşiflerinin ilklerinden bahsedelim: Önceki yazımızdan ilklerin bazılarını biliyoruz. Bunlar 1992 yılında keşfedilerek ilk keşfedilen gezegen olma özelliğine sahip olan atarca gezegenleri PSR 1257+12b, PSR 1257+12c ve PSR 1257+12d. Güneş benzeri bir anakol yıldızı etrafında döndüğü belirlenen ilk gezegen ise 1995 yılında keşfedilen 51 Pegasi b. 48 ışıkyılı uzaklıktaki gezegen Dünya'nın 150 katı kütleye sahip. Yaşanabilir bölgede keşfedilen ilk gezegen: 2007 yılında Terazi takımyıldızında keşfedilen Gliese 581 d, yaşanabilir bölgede bulunan ilk gezegen olma unvanına sahip. 2011 yılında keşif hakkında yapılan güncellemelerle gezegenin yıldızına ilk düşünüldüğünden daha yakın olduğu bulunarak, gezegenin yaşanabilirlik vasfı da artmış. Gliese 581 d en olası okyanus gezegeni adaylarından. Yani gezegenin tamamı derin okyanuslardan oluşuyor olabilir. Aslında gezegenin güneşinden aldığı ışık, Dünya'nınkinin %30'u oranında, ancak sera gazlarının sıcaklığı gezegen içerisinde sıvı suyun varlığı destekleyecek ölçüde arttırdığı düşünülüyor. Gliese 581 d keşfedildiğinde Avustralyalı ve Ukraynalı astronomlar ayrı ayrı oraya bir selamlama mesajı gönderdiler. 2008 yılı sonunda gönderilen mesaj 2029'da gezegene ulaşacak. Olası bir yanıtın bize dönmesi için tarihse 2049. Kayaç yapıya sahip olduğu keşfedilen ilk gezegen: 2009'da keşfedilen CoRoT-7b ise Dünya gibi kayaç yapıya sahip ilk gezegen olma özelliğini taşıyor, ancak bu kayaların buharlaşarak kaya bulutları oluşturduğu ve arada bir de kaya yağmurlarına rastlanılan ilginç bir meteorolojisi var. Yıldızının çevresinde 1 dünya gününden çok daha kısa sürede dönen gezegen, ilk keşfedildiğinde üzerinde yaşam barındırma potansiyeli bulunduğu düşünülen ilk gezegendir ve 2011 Ocak'ında Kepler 10b keşfedilene kadar sahip olduğu, Dünya'nın 1,58 katı çapıyla, keşfedilen en küçük boyutlu gezegen ünvanını da taşımıştır. CoRoT 7b'nin kütlesi Dünya'nın 4,8 katıdır. Keşfedilen ilk Süper Dünya: Yine 2009'da keşfedilen GJ 1214 b, gözlenebilen bir atmosfere sahip ilk Süper Dünya'dır. Süper Dünya, gaz cücesi olarak da anılan ve gezegenin kütlesine atıfta bulunan bir terimdir. Dünya'dan daha ağır olup, Uranüs ve Neptün'den daha küçük olan gezegenlere Süper Dünya denmektedir. Galaksi değiştiren ilk gezegen: HIP 13044b'nin ise ilginç bir özelliği var. 2010 yılı Kasım ayında Şili'deki La Silla gözlemevi tarafından keşfedilen Jüpiter benzeri gezegenin düzensiz yörüngesinden dolayı, onun başka bir galakside oluştuğu ancak 6 ila 9 milyar yıl önce Helmi akımından bizim galaksimize dahil olduğu düşünülüyor. Helmi akımı, galaksimiz tarafından absorbe edilmeye başlanarak bir yıldız takımına dönüşmüş cüce galaksidir. Dünya ölçülerinde olduğu keşfedilen ilk gezegen: 2011 yılında keşfedilen Kepler 20e ve Kepler 20f ise Dünyamız ölçülerindeki ilk gezegenlerdir. Kepler 20 yıldızı neredeyse güneşimizle aynı boyutta iken Kepler 20e ve 20f ise Dünya ölçülerine çok yakındır. Bu ölçüler Kepler 20e ve 20f'yi özel kılmaktadır. Gezegenlerin karşılaştırılması, geçiş yönteminin nasıl gerçekleştiği ile ilgili NASA'nın hazırladığı bir animasyona şu adresten ulaşabilirsiniz: http://kepler.nasa.gov/Mission/discoveries/kepler20e/ Olası bir yeni dünya: 2011 yılındaki bir başka keşifse Kepler 22b'dir. Daha önce de sıkça bahsedilen Kepler 22b ise Güneş benzeri bir yıldızın yaşanabilir alanında bulunmasından dolayı onu keşfedenler için heyecan verici olmuştur. Yaşanabilir bölgede bulunduğu tespit edilen ilk gezegen, Gliese 581d'den farkı öncelikle yıldızının Güneş benzeri bir yıldız olmasıdır. Diğer bir farkı da Kepler 22b'nin muhtemelen kayaç bir yapıya sahip olma olasılığı (5). Gökyüzüne el sallamak: Komşu gezegenler: Kepler 36b ve Kepler 36c aynı yıldız çevresinde dönen birbirine çok yakın iki gezegendir. Her 97 günde bir, bir gezegenin gökyüzü manzarasını diğer gezegen oluşturmaktadır. İki gezegen birbirine yaklaştığında aralarındaki mesafe Dünya ile Ay arasındaki mesafenin 5 katından daha az bir uzaklığa denk düşmektedir. Tatooine / Fazla güneş göz çıkarmaz: Kepler 34 ve Kepler 35 çift yıldız sisteminin çevresinde dönen gezegenler, Kepler 34b ve Kepler 35b, Star Wars filmindeki Tatooine gezegeni gibi, iki güneşin batışına şahit olmaktadır. Yıldız olmaya ramak kala: HAT-P-2b gezegeninin neredeyse tüm atmosferi hidrojen gazından oluşmaktadır. Jüpiter'in 8,2 katı kütleye sahip olmasına karşın çapı Jüpiter'inkinin sadece 1,18 katı. Bu da demek oluyor ki, eğer bu gezegen sahip olduğu kütlenin yarısına daha sahip olsaydı, mevcut koşullar orada bir fizyon başlatmaya ve gezegeni bir yıldıza çevirmeye yeterdi. Seninle cehennem ödüldür bana: WASP-12b, 2250 derecelik yüzey sıcaklığı ile keşfedilen en sıcak gezegen unvanını elinde bulunduruyor. Yıldızının çevresinde sadece bir Dünya gününde dönen gezegen, günün birinde ne için kullanılır bilinmez. Kuyruklu gezegen: Bir gezegen düşünün ki, yıldızına çok yakın ve yıldızının buharının içerisinden geçiyor. HD 209458b böyle bir gezegen ve döndükçe arkasından kuyruğu uzanıyor. Başka gezegenlerden kaderimizi okumak Şüphesiz yeni keşfedilen gezegenler bizlere Dünya'nın ve Güneş Sistemimizde bulunan diğer gezegenlerin yaşam döngüleri, geçmişleri ve akıbetleri hakkında da fikir veriyor. Evrende çok çeşitli kütlelerde, çok çeşitli konumlarda pek çok gezegen var. Hayal gücümüzün sınırları bu gezegenlerin gerçekliğine kavuşurken, onlara şöyle bir uzaktan bakmaktan ötesini yapabileceğimiz bir zaman olup olmadığını bilemiyoruz. En azından bu satırlar yazılırken, NASA'nın Mars'a gönderdiği Curiosity aracı Mars'a bir günlük mesafede ve kendisi bize komşu gezegenimiz hakkında pek çok bilgi verecek. Keşfedilen dış gezegenlerden bize en yakın olan HD 20794 b 6,06 ışık yılı uzaklıkta ve sahip olduğumuz teknoloji ile oraya başarılı bir görev gerçekleştirerek bilgi almak imkanımız maalesef yok. Fakat teknik ilerledikçe uzaktan algılayabildiğimiz boyutların da değişeceğini öngörmek zor değil. Şimdilik sadece bekliyor olacağız ve Orhan Veli gibi bizler de Bir yer var biliyorum... demeye devam edeceğiz. Notlar (1) Jared Diamond, Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır? Timaş Yayınları. (2) Kaan Öztürk, Uzay Çağı Henüz Başlamadı: O'Neill'in Uzay Kolonileri Vizyonu , Açık Bilim Çevrimiçi Dergisi, Haziran 2012. (3) Tevfik Uyar, Kızıl Mars: Kolonileştirme Nelere Gebe? , Açık Bilim Çevrimiçi Dergisi, Ocak 2012. (4) http://exoplanet.eu/catalog/ adresinde yer alan veriler veritabanı olarak indirilebiliyor. CSV olarak indirilerek Excel üzerinde çalışılabilir. (5) Işıl Arıcan, Yaşanabilir Kuşakta Bir Dış Gezegen, Açık Bilim Çevrimiçi Dergisi, Ocak 2012."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/gorsel/ayin-fotografi-sofra-tuzu.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, hepimizin yakından tanıdığı bir madde var: Sofra Tuzu, ya da bilimsel adıyla Sodyum Klorür . Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Makine: Canon 7D Lens: Canon MP-E65 Tarih: 30 Mayıs 2012 Yüksek çözünürlük için tıklayın. Sofra tuzu, ya da Sodyum Klorür, her ne kadar gözümüze toz gibi görünse de, aslında küp şeklindeki küçük granüllerden oluşuyor. Softa tuzunun bu kübik yapısı, NaCl bileşiğinin kristalize yapısından kaynaklanıyor. Tipik bir iyonik bileşik olan Sodyum Klorür, ardışık örgü sistemi ile kararlı hale gelmiş çok sayıda iyondan oluşan bir kristal yapıya sahip. Artı ve eksi değerdeki çok sayıda iyon, kararlılık sağlayacak şekilde diziliyorlar ve gözle zor farkedilen ama iyi büyüten bir kamera veya büyüteçle gözlenebilen küp şeklinde kristaller oluşturuyorlar. Alttaki temsili çizim, Na ve Cl iyonlarının ne şekilde bir araya gelerek bu kristalleri oluşturduğunu gösteriyor. Dikkat ederseniz, bu yapıda, her bir Na ve Cl iyonu, üç boyutlu düzlemde karşıt yüklü iyonlarla çevrelenecek şekilde diziliyorlar. Alttaki şekilde görüldüğü gibi sadece aynı çizgi üzerinde yer alan iyonlar birbirlerine değiyorlar. Kübün merkezinde yer alan Cl iyonu ise, 6 adet Na iyonu ile çevrelenmiş durumda. Benzer durum, daha çok sayıda iyon içeren olası bir başka çizimdeki Cl iyonları için de geçerli. Bu nedenle, bu yapıya 6:6 dizilimli kristal yapı deniyor. Sodyum Klorür'in 6:6 dizilimli kristal yapısının avantajı ne peki? Pozitif ve negatif iyonlar arasında ne kadar fazla sayıda bağ olursa, molekül yapısı o kadar kararlı hale geliyor. Her bir tuz kristalinde milyarlarca sodyum ve klorür iyonları mevcut olabilir. Kristal zerresinin büyüklüğünü, bu iyonların sayısı belirliyor. Kristal yapısının kesitini ve detayını üç boyutlu olarak görmek için ekteki videoyu izleyebilirsiniz:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/guncel/agustos-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Serin gecelerde, açık gökyüzünde, gözlemlenebilecek milyarlarca cisimlerden bahsettiğimiz bu köşemizden tekrar merhabalar. Bu ay astronomi açısından oldukça hareketli. Özellikle, gözlemleyebilmek için herhangi bir gözlem aletine ihtiyaç duymadan katılabileceğiniz etkinlikler mevcut. Gökyüzünüz açık olsun. Perseidler Meteor Yağmuru Güneş sistemimizin pek çok üyesi vardır: Güneşimiz, gezegenler, asteroidler, kuyrukluyıldızlar gibi. Kuyruklu yıldızlar Güneş'in etrafında dolanırlar. Bazılarının belli yörüngeleri vardır. Bazıları da Güneş'in etrafında dolanırken Güneş Sistemi sınırlarının dışına çıkabilirler. Kuyrukluyıldızlar donmuş halde çamur ve taş parçalarından oluşur. Belli bir şekilleri yoktur. Bilinen en meşhur kuyrukluyıldız Halley kuyruklu yıldızıdır. Kuyrukluyıldızlar yörüngelerinde ilerlerken güneşe yaklaştıklarında yüzeyindeki donmuş çamur çözülmeye başlar. Üzerindeki taş parçalarını irili ufaklı olarak atmaya başlayarak ismini aldığı şekli oluşturmaya başlar. Kuyrukluyıldızlar Güneş'e yaklaştığında iki kuyruk oluşur: Birisi taş parçaları ve gaz bulutlarından kendi yörüngesi doğrultusunda oluşan, diğeri ise Güneş'in radyoaktif etkisinden ve Güneş rüzgarlarından kaynaklanıp Güneş'e dik doğrultuda oluşan ince bir gaz tabakasıdır. Güneş'ten uzaklaştığında bu ikinci gaz tabakası kaybolsa da taş parçaları kuyrukluyıldızın yörüngesi üzerinde kalmaya devam eder. Dünya, Güneş etrafındaki yörüngesinde dolanırken bu taş parçalarının olduğu alana girebilir. Böyle olunca da pirinç büyüklüğündeki taş parçalarından daha büyüklerine kadar cisimler Dünya atmosferine yüksek hızla girer. Boş uzaydan dolu atmosfere girerken parçacık hızla ısınır ve yanar. Bu sayede büyüklüğüne göre parlak bir şekilde anlık olarak gökyüzünde görülebilir. Halk arasında yıldız kayması olarak bilinen olay budur. Gene büyüklüklerine göre tamamen buharlaşırlar veya bir kısmı yere ulaşabilir. Bu parçalara uzaydayken meteorid, atmosfere girdiğinde meteor, yere ulaştığında da meteorit denir. Kayan yıldızlar uzun süre gözlendiğinde gökyüzünde tek bir noktadan yayılıyor gibi görülürler. Bu noktaya radyan noktası denir. Radyan noktası hangi takımyıldız üzerindeyse o takımyıldızın ismi ile isimlendirilir. Örneği Perseidler meteor yağmuru Perseus takımyıldızından geliyormuş gibi görünmektedir. Perseidler en meşhur meteor yağmurudur. Saatte 60'a yakın yıldız kayması görebilirsiniz. Maksimuma genellikle 13 ve 14 Ağustos'ta erişir. Fakat 23 Temmuz ile 22 Ağustos arasında Perseus takımyıldızından geliyormuş gibi görünen kayan yıldızlar bilin ki Perseidlerdir. Şehir ışıklarından biraz uzaklaşma imkanınız varsa bu şöleni kaçırmamanızı tavsiye ederim. Venüs Güneş doğmadan hemen önce doğu ufkunda gökyüzünün en parlak cismi olarak görülecektir. Mars ve Satürn Bu iki gezegen ufkun altında kalacağından gözlemlenemeyecek. Jüpiter Dev gaz gezegeni Jüpiter bu ay saat 02'den sonra doğu ufkundan yükselmeye başlıyor. Ay boyunca gözlemleyebilir ve meşhur Galileo uyduları Ganimet , Io, Avrupa ve Callisto'yu da görebilirsiniz. Ay Evreleri Ağustos Ayında Gökyüzünün Genel Görünümü"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/guncel/aydaki-kayip-bayrak.html", "text": "Efsanevi Apollo 11 görevi sırasında Neil Armstrong ve Buzz Aldrin'in aya diktikleri bayrağın yerinde olmadığı düşünülüyor. NASA'nın Ay Gözlem Yörünge Kamerası programında görev yapan yetkililerden Mark Robinson, LROC'tan elde edilen verilere dayanarak yazdığı bir raporda aydaki ABD bayraklarından birinin yerinde olmadığını belirtti. Ay'daki bayrakların yeri, günün değişik saatlerde alınmış fotoğraflardaki gölgelerin değişimi ile tespit ediliyor. Robinson'a göre Ay üzerinde yer alan ABD bayraklarından biri hariç tamamı tespit edilebiliyor ancak efsanevi görev Apollo 11'in bayrağı yerinde yok. Apollo 11 görevi dönüşünde Astronot Buzz Aldrin, görevleri sırasında diktikleri bayrağın yükseliş aracının eksozu yüzünden uçtuğunu sandığını söylemişti. Kendisinin 1969 yılında yaptığı bu gözlemi 2012 yılında alınan bu fotoğraflara bakılırsa doğru gibi görünüyor. Apollo 12'nin iniş sahasındaki bir günü gösteren aşağıdaki video, bayrakların yerlerinde durduğunun nasıl anlaşıldığına dair bir örnek: (Apollo 12'nin iniş sahasında dikilen bayrak videonun tam ortasında görünüyor ve farklı görüntülerde gölgesi de farklı şekillere dönüşüyor. Ayrıca ışık değiştikçe, inişten kalan ayak ve araç izleri de belli oluyor. Ay'da atmosfer ve dolayısıyla hava olayları olmadığından bu izler varlığını koruyabiliyor.) Aldrin haklıysa bayrak çoktan uçmuş ve şu an tespit edilemeyecek bir yer ve hale ulaşmış olabilir. Ya da hesaba katılmayan ancak bayrağın da görülmesini engelleyecek başka unsurlar var. Komplo teorisyenlerinin aydaki esrarengiz olaylar başlığı altında bu konuya değinecekleri günü de merakla bekliyoruz. Kimbilir, komplo teorisyenlerine göre bayrağı kaybedenler ya da çalanlar uzaylılar, esrarengiz güçler ve hatta belki Sovyetler bile olabilir. Zira bilindiği üzere aya gidilmediğine, tüm o ay görevinin uzay yarışında öne çıkmak isteyen ABD'nin bir oyunu olduğuna dair pek çok komplo teorisi ortalıkta gezmeye devam ediyor. Yukarıdaki videoda ve aşağıda verdiğimiz bağlantılardan ulaşılacak onca yüksek çözünürlüklü fotoğrafa karşın hala Ay'a gidilmediğini iddia eden kişiler bulunması oldukça ilgi çekicidir. Tüm bu fotoğrafları aynı yalanı korumak için üretmek oldukça maliyetli ve gereksiz olmalı; kaldı ki diğer milletler de çoktan uzaya çıktılar ve bu görüntüleri özellikle bu kadar net olmasa da alabiliyorlar. LROC'tan alınan tüm görüntülere http://lroc.sese.asu.edu/images/ adresinden ulaşılabilir. Mark Robinson'un ilgili yazısına fotoğraf ve videolarıyla birlikte aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz: http://lroc.sese.asu.edu/news/?archives/620-Question-Answered!.html"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/guncel/buyuk-depremler-baglantisiz.html", "text": "Deprem felaketinin en büyük handikapı öngörülemiyor olması. Toplumlar herhangi bir önlem almaya vakit bulamadan büyük depremlerle yüzleşebiliyorlar. Türkiye neredeyse her on yılda bir, bir deprem felaketinin acısını yaşıyor. 2000'lerin başından bu yana Dünya üzerinde farklı ülkelerde deprem ve ona bağlı Tsunami felaketleri sebebi ile binlerce hayatlarını kaybetti. Elbette Türkiye'de yaşayan insanlar olarak deprem haberlerine pek çok ülkeye göre daha fazla ilgi gösteriyoruz. 17 Ağustos 1999 depreminin yıldönümü yaklaşırken ulusumuzun başından geçmiş ve acıları halen taze olan deprem konusunda kamuoyuna bir takım yanlış bilgilerin aktarılabileceğini de tahmin ediyoruz. Zira başka bir ülkede gerçekleşen büyük bir deprem sonrasında ekranlarda yer alan uzmanlara sorulan ilk sorulardan biri de Bu deprem Türkiye'yi etkiler mi? sorusu. Bir takım uzmanlar ilgisi olmadığını söylerken, uzak bir coğrafyadaki depremin Türkiye'de bir deprem tetikleyebileceğini ifade eden uzmanlar da mevcut. En azından, art arda gerçekleşen Sumatra, Şili, Haiti, Japonya, Hindistan, Pakistan ve Türkiye depremleri insanlarda böyle bir kanı oluşturuyor. Genel kanı bu yönde olsa da ABD'de gerçekleştirilen bir çalışma depremler arasındaki bağlantı fikrine o kadar da prim verilmemesi gerektiğini iddia ediyor: ABD'li bilim adamları Tom Parsons ve Eric Geist'in henüz tamamladıkları bir çalışma, 2004 yılından bu yana gerçekleşen depremlerin birbirleriyle bağlantılı ve birbirini tetikler nitelikte olduğu iddiasının geçerli olmadığını, bu depremlerin rastsal bir şekilde gerçekleşmiş olabileceğini destekleyen bulgulara ulaştılar. Geçtiğimiz 100 yıl içerisinde şiddeti 8.3 ve üzerindeki tüm depremleri inceleyen ve listeleyen bilim insanları, yarattıkları simülasyonla elde ettikleri 100 yıllık rastgele deprem listesini karşılaştırdılar ve anlamlı bir bağlantı bulamadılar. Başka bir deyişle, küresel çapta etkili büyük ve yıkıcı depremlerin oluş periyotları zaman içerisinde değişmiyor ve bugüne kadarki depremler de bu rastgele seyre uygun bir seyir izlemiş. Bu olasılığın sabit olması aslında güzel bir haber: Zira geçtiğimiz 10 yıl içerisinde o kadar çok büyük deprem oldu ki, uzun bir süre bu denli büyük bir deprem zinciriyle karşılaşma ihtimali çok zayıf. Tabi bu durumun birbiriyle ilişkili olmadığı bilinen, birbirinden uzak coğrafyalar için geçerli olduğunu da vurgulamak gerek. Tek bir fay hattı üzerindeki kırılmalar hala bu gibi analizlere açık bir konu. Özellikle bizim gibi bir deprem ülkesinde bilim insanlarının deprem konusuna daha çok eğilinmesi ve bu çalışmaların sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılması beklentilerimiz arasında."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/guncel/higgs-bozonu-aramizda.html", "text": "4 Temmuz 2012 tarihinde, İsviçre-Fransa sınırındaki Avrupa Çekirdek Araştırmaları Merkezi'ndeki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı adlı atomaltı parçacık hızlandırıcısında çalışan bir grup bilim insanı, Higgs bozonu ile uyumlu olduğunu düşündükleri deney sonuçlarını açıkladı. Higgs bozonunun ne olduğunu anlamak için, evrenin nasıl işlediğini açıklayan standart modelden bahsetmemiz gerekir. Yüzlerce yıldır maddelerin yapıtaşlarını anlamaya çalışıyoruz, ve son yıllarda bu konuda çok büyük aşamalar kaydettik. 1970'lerde geliştirilen standart modele göre, tüm evren 12 parçacık ve dört kuvvetten meydana gelmiş durumda. Bu parçacıklardan 6 tanesi kuark ve 6 tanesi lepton. Kuarklar proton ve nötronların yapıtaşları iken, leptonlar elektron ve elektron nötrinolarından ibaret. Bu 12 atomaltı parçacığa ek olarak, standart model dört kuvvet içeriyor: Çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü ve zayıf çekirdek kuvvetleri. Bilim insanları, bu kuvvetlerden her birini taşıyan, ve madde ile etkileşime giren bir bozon, bir parçacık olduğu görüşündeler. (Böylece aslında evreni oluşturan parçacık sayısı, bu dört bozonunun da 12 atomaltı parçacıklara eklenmesi ile 16'ya çıkıyor.) Bozonlar, kuvvetlerin oluşumunda rol oynuyorlar. Örneğin elektromanyetik alanın ortaya çıkması, bir fotonun maddeye elektromanyetik güç aktarmasına bağlı. Fizikçilerin tahminlerine göre, Higgs bozonu da, benzer şekilde maddenin kütlesinin ortaya çıkmasını sağlıyor, bu nedenle 'Tanrı parçacığı' adıyla da biliniyor. Yakın zamana kadar Higgs bozonu, maddenin yapıtaşı olan temel atomaltı parçacıkları ve bu parçacıkların birbiriyle olan etkileşimlerini açıklayan matematiksel modeldeki eksik halka idi. Standart model, pek çok matematiksel hesaba göre yaptığı çıkarsamalarında son derece başarılı olmasına rağmen, kimi atomaltı parçacıkların neden kütlesi olduğunu açıklayamıyordu. Fizikçi Peter Higgs, 1960'lı yıllarda, kendi adını taşıyan bir teorik parçacık içeren, olası bir matematiksel açıklama yapmış olmasına rağmen, bugüne kadar Higgs bozonunun varlığına dair bir delil bulunamamıştı. 27 km uzunluğundaki BHÇ'nin temel hedeflerinden biri, hızlandırılmış protonları birbirine çarptırarak yaptığı deneyler sırasında Higgs bozonunu açığa çıkarıp saptamaktı. Bu ekip, 4 Temmuz tarihine kadar yaptıkları deneylerde elde ettikleri sonuçların daha önce teorik olarak hesaplanan Higgs bozonu değerleri ile uyumlu olduğunu açıkladı. Ekip, çalışmalarına devam ediyor. Bu yılın sonuna kadar, Higgs bozonunun varlığını gösteren daha fazla veri toplayarak bunları analiz etme niyetindeler. Higgs bozununun keşfi ile evren hakkındaki soru işaretlerimizin biraz azaldığını ve evrenin nasıl oluştuğunu biraz daha anladığımızı söylemek mümkün. Bu buluşun şu an için günlük hayatımızı nasıl etkileyeceğini tahmin etmek zor. Ancak şunu söyleyebiliriz: 1897'de elektron keşfedildiğinde, elektronu bulmamızın ne işimize yarayacağı hakkında hiçbir fikrimiz yokken, günümüzde her gün defalarca kullandığımız elektronik cihazları, elektronunun bulunmasına borçuyuz. Higgs bozonu da, benzer şekilde yaşadığımız evren hakkındaki bildiklerimizi artırarak, güncelik hayatımızda bize yardımcı olacak pek çok buluşun kapısını açabilir. CERN'deki ekip çalışmalarına devam edip Higgs bozonuna ilişkin daha fazla veri toplayadursun, gelin bizler de kısa bir film izleyerek, Higgs bozonu ve standart modeli daha iyi anlamaya çalışalım. Video: J. Cham ve D. Whiteson, 2012. The Higgs Boson explained. PhD Comics"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/guncel/kirlenmek-guzel-midir.html", "text": "Kırdaki toz-topraklı hayatın aksine, şehirlerde börtü-böcekten uzak, temiz apartman dairelerinde mikroplara, asalak canlılara muhtemelen daha az maruz kalıyoruz. Bu daha temiz yaşantının genelde daha sağlıklı olduğunu söyleyebiliriz. Ama son zamanlarda araştırmacılar hijyenin de fazlasının zarar olduğunu düşünerek yeni çalışmalar yapıyor. Kirin, pasın ne yararı olabilir? Bunun cevabı, bağışıklık sistemimizin kendini etrafımızdaki hastalık yapıcı canlılara karşı nasıl ayarladığında gizli. Hala süren bu çalışmalara Doğu Finlandiya Üniversitesi araştırmacılarından bir katkı geldi. Geçen ay Pediatrics dergisinde yayınlanan araştırmalarında, Fin hekimler 397 çocuğun sağlığını ana karnından itibaren izleyerek, ev içindeki kedi ve köpek mevcudiyetiyle bunun arasındaki bağlantıyı incelediler. Bunun için çocukların doğumundan sonraki her hafta, her bir anneden bebeğinin sağlık durumuna dair bilgi aldılar. Ayrıca evde kedi veya köpek besleyip beslemediklerini, besliyorlarsa bu hayvanların her gün evin içinde ne kadar zaman geçirdiğini öğrendiler. Çünkü evdeki hayvanlar da çocuğun hastalanmasını etkileyebileceğinden, daha önce buna dair bazı araştırmalar yapılmış, ancak bunlardan çelişkili sonuçlar çıkmıştı. Bu önceki sonuçlar geçmişe yönelik araştırmalardan geldiğinden, Fin ekip daha zor ve masraflı, ama daha güvenilir bir yöntem olan ileriye yönelik bir araştırma yapmaya karar vermişti. İleriye yönelik araştırmaların önemli bir avantajı, daha çok değişkenin denetim altında tutulabilmesidir. Sözkonusu araştırmada da hekimler, kendi sonuçlarını yanıltabilecek birtakım değişkenleri denetlediler. Mesela, anne veya babanın sigara içmesinin de bebekte üst solunum yolu hastalığına yol açabildiğini bildiklerinden, bu gibi verileri de toplayıp hesaba kattılar. Bu verilerden, köpek bulunan ve bulunmayan evlerdeki bebeklerin hastalandıkları hafta sayısını hesaplayıp bunları mukayese ettiler. İlk olarak, evin köpeği evde günde 6 saatten az zaman geçirdiğinde bile, bebeğin hastalanmadan geçirdiği hafta oranı %64,8'den %75,7'ye yükseldi (Şekil 1). Köpekli evlerdeki çocuklarda daha az öksürük, daha az kulak ve burun iltihabı görüldü. Yani köpekle aynı ortamda bulunan bebekler daha az hasta oluyordu. Köpekle daha da çok temas halindeki bebeklerin sağlık durumunun daha da çok düzelmesi bekleniyordu. Düzelme yine de görüldü, ama biraz daha azdı: Günde 6 saatten az köpek teması %75,7'lik oran sağlarken, 6-16 saat arası temas %74,2, 16 saatten çok temas ise %72,2'lik bir oran sağlamıştı (Şekil 1). Bu beklenmedik bulgu, köpekte bebeğe yarayan ne varsa hayvanın bunun dışarıda gezinerek edindiğini, daha çok evde vakit geçiren köpeklerin ise dışarıda yeterince kirlenmediklerinden bu kadar yararlı olamadıklarını akla getiriyor. Ne var ki bu varsayımın yeni araştırmalarla sınanması gerekecek. Ekibin toplayıp denetlediği diğer veriler arasında bebeğin cinsiyeti, doğum ağırlığı, mevsimi, kardeş sayısı, annesinin sigara alışkanlığı, anne-babasında alerji varlığı, emzirme gibi etkenler vardı. Bunların hesaba katıldığında da sonuç değişmedi. Bu sonuçlar aslında evcil dostlarımızın bebeklere faydası açısından ilk değil. Daha önce ABD'li bir ekip, doğumdan sonraki bir yıl içinde köpekle temas eden çocukların, 6-7 yaşına geldiklerinde daha az allerjik sorun yaşadığını göstermişti. On yıl önceki bu çalışma ile yukarıda bahsettiğim güncel araştırma bir arada bağışıklık sistemine işaret ediyor. Bağışıklık sistemimiz bazı düşmanlarını daha doğuştan tanırken, bazılarını ancak onlarla karşılaştıkça öğreniyor. Öyle görünüyor ki, özellikle birçok Batı ülkesindeki hijyenik şartlar çocukların bağışıklık sistemlerinin bu maddelerle tanışmasını geciktiriyor. Ancak köpeklerle eve giren az miktarda kir, bu görevi yerine getirebiliyor. Ancak bu varsayımların hepsinin daha çok sınamadan geçmesi gerekecek. Ve şimdi bir de itiraf: Yukarıda hep köpeklerin faydalarından bahsettim, ancak bu sonuçlar kediler için de geçerli. Gerçi kedilerdeki sonuçlar daha zayıf, ancak yine de anlamlı. Ama benim evde bir köpeğim olduğundan hikayeyi köpek ile anlattım. Diğer bir itiraf da benim geçmişte bu çalışmanın yapıldığı üniversitenin öğrencisi olmuş ve hala da araştırmanın yapıldığı Kuopio şehrinde oturuyor olmam. Bu çalışmayı anlatmayı biraz da bu yüzden seçtim. O yüzden Kuopio'nun üniversite yerleşkesinin güzel bir yaz günü çekilmiş bir fotoğrafını sizlerle paylaşayım (Şekil 2). Gerçi yaz demek doğru olmayabilir, zira derler ki Finlandiya'da iki mevsim vardır: Beyaz kış ve yeşil kış. Kışın bütün bu manzaranın karla kaplı olduğunu söylememe gerek var mı?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/guncel/usain-boltla-9-48lik-rekor-hayal-degil.html", "text": "Şöyle bir ortam hayal edin: 100 metre finallerinde, Londra'dasınız. Jamaikalı atlet Usain Bolt 100 metre yarışını kazanmış. Buraya kadar her şey normal; Usain Bolt'un eski rekorunu 9.48sn'lik yeni bir rekorla kırması dışında! Yeni Zelandalı araştırmacılara göre, böyle bir rekor ancak yarış günü atletlerin arkasından 2m/s hızla esen bir rüzgar ve koşu pistinin deniz seviyesinden 999 m yüksekte olmasıyla mümkün. Bu rekor elbette ki biraz beklemek zorunda, zira Londra deniz seviyesinden sadece 24 metre yükseklikte. Bu bağlamda bilim adamları, çevresel koşulların sportif performansları ciddi şekilde etkilediklerini düşünüyorlar. Birkaç saat önce yapılan 100 metre finalinde Bolt'un 9.63 sn ile yarışı tamamlaması da bu araştırmayı destekler nitelikte. 2008'de Pekin'de gerçekleştirilen olimpiyat oyunlarında dünyanın en hızlı sporcusu ünvanını Jamaikalı atlet Usain Bolt almıştı. 100 metreyi 9.69 sn'lik dereceyle koşan atlet, bir yıl sonrasında Berlin'deki dünya şampiyonasında kendi rekorunu 9.58 sn ile geliştirerek dünya rekoruna ulaşmıştı. Bolt'un yeteneği ile yaptığı antremanlardan bağımsız olarak, rekorunu pek çok çeşitli faktör etkileyebilir: Rakımın deniz seviyesinden 1000m'nin üstünde veya altında olması; yarış pistinin koşulları ; yarışın tipi ; elektronik bir kronometrenin kullanılıp kullanılmaması vs. Onun yarıştığı son iki yarış arasındaki tek fark ise rüzgardı. Bolt'un rekorunu ilk kırdığı olimpiyat oyunlarında hiç rüzgar yokken, rekorunu geliştirdiği Dünya Şampiyonası'nda arkadan esen 0.9 m/s hızında bir rüzgar vardı. Yeni rekor rüzgarın yardımıyla mı geldi? sorusunu soran Steve Hollings, aynı zamanda European Journal of Sports Science'de yayımlanan çalışmanın da baş yazarı. Kendisi Yeni Zelanda'da Auckland Üniversitesi bünyesinde bulunan Sportif Performans Araştırma Enstitüsü'nde çalışıyor. Bu soruyu cevaplayabilmek için sürdürdükleri çalışmada, takım olarak rüzgar hızının, rakımın ve diğer çevresel faktörlerin etkilerini tahmin etmek üzere ampirik yaklaşıma dayalı bir çalışma yürüterek 619 erkek atlet üzerinden 44000 sonuca ulaştılar. Bu çalışma bazı çevresel ve diğer faktörlerin mesela rekabet seviyesi, zaman tutma yöntemi ve açık/kapalı alan gibi etkenlerin ortaya çıkmasını sağladı. Berlin'deki yarış baz alınarak yapılan performans hesaplamalarında, Jamaikalı atletin 100 metreyi rüzgarsız olarak 9.62 saniyede koşabileceği hesaplandı. Basit bir hesapla rüzgarın etkisinin 0.04 saniye fark yarattığını söyleyebiliriz. Fakat, bilim adamları bu konuda biraz daha ileri giderek Bolt'un rekorunun arkadan esen 2m/s 'lik bir rüzgar ve 999 metrelik bir rakım ile 9.48 saniyeye kadar inebileceğini dile getiriyorlar. Deniz seviyesinden yükseklik, sürat koşucularına yardımcı bir etken 100 metre, 200 metre ve 110 metre engelli koşuları süresince rüzgar hızının ölçülmesi 1936 yılından bu yana (200 metre koşusu için 1950'den bu yana) sporda en çok tartışılan konulardan biri olagelmiştir diyor Hollings. Popüler inanışa göre bu ölçümler her zaman geçerli ve güvenilir değil. Yine de, son yıllardaki yarış verileri dahilinde, araştırmacılar yarış sırasında koşucuların arka taraflarından esecek 2m/s hızındaki bir rüzgarın 100 metre derecelerine 0.07 ila 0.09 saniye kazandıracağını hesapladılar. Rüzgar kadar, rakım ve rekabet seviyesinin de farklı saha şartlarında koşan atletlerin performanslarına etkisi olduğu biliniyor. Beş sürat koşusu türünde(100, 200 ve 400 metre ile 110 ve 400 metre engelli), deniz seviyesinden yükseklik ne kadar fazla olursa atletler o derece hızlı koşabiliyorlar. Hollings önderliğinde çalışan uzmanların belirlemelerine göre 100, 200 ve 400 metre ile 110 ve 400 metre engelli koşularındaki dereceler dünya şampiyonasındayken diğer şampiyonalara kıyasla daha iyi geliyor. Yani atletler dünya şampiyonalarında daha hızlı koşuyorlar, bu da yarış seviyesinin atletlerin hızlarını etkilediğini kanıtlıyor. Uzmanların son olarak sıraladıkları veriler ise şu şekilde: Büyük organizasyonlardaki zaman performansları 400 metrede %0.7 ve 400 metre engellide %0.8 oranında artarken, 1500, 5000 ve 10000 metrelerde sırasıyla %0.6, %1.2 ve %0.2 oranında düşmüş. Bu da organizasyonun büyüklüğündeki değişimin çeşitli uzunluktaki koşularda farklı sonuçlar doğurduğunu gösteriyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/08/incelemeler/ayyas-yuruyusu.html", "text": "Ayyaş Yürüyüşü Leonard Mlodinow April Yayıncılık, 2009 Orijinal adı: The Drunkard's Walk: How Randomness Rules Our Lives, Penguin, 2008). Leonard Mlodinow parlak bir fizik kariyerinin ardından Hollywood'da çalışmaya karar vermiş, aralarında Uzay Yolu: Yeni Nesil ve McGyver'ın bulunduğu dizilerin bazı bölümlerine senaristlik yapmış, ardından yazarlığa yönelmiş bir bilimci. Geometri hakkında yazdığı Euclid's Window ve Richard Feynman'a dair kişisel gözlemlerini anlattığı Feynman's Rainbow kitaplarının ardından Stephen Hawking'le beraber A Briefer History of Time ve The Grand Design başlıklı iki kitap kaleme aldı. Ayyaş Yürüyüşü'nde ise rastgeleliğin hayatımızdaki yerini ve psikolojik yansımalarını ele alıyor. Ayyaş Yürüyüşü olasılık teorisinin ve istatistiğin temel kavramlarını tanıtan, bu teorilerin tarihi gelişimlerinden kısaca bahseden bir popüler bilim kitabı. Bu kavramları matematik kullanmadan, gündelik olaylardan verdiği örneklerle sağlam bir temele oturtuyor . Daha önemlisi, dünyadaki karmaşıklığı düzene sokma çabası içindeki zihnimizin yaptığı hatalar, ve istatistiğin doğru kullanılmasıyla bu hatalardan nasıl kaçınabileceğimiz kitabın ana konularından biri. Kitabın adı teorik bir rastgele süreçten alınmış: Zilzurna sarhoş olmuş birisinin rastgele adımlar attığını düşünün. Her adımda sağa, sola, ileri, veya geri gitme ihtimali aynı olsun. Bu ayyaşın hareketi, fiziksel dünyadaki birçok sistemin davranışı için bir model oluşturuyor, sözgelişi suyun içindeki polenlerin hareketi, parfüm kokusunun havada yayılması, uzun molekül zincirlerinin büyümesi, hisse senetlerinin değerlerinin değişmesi gibi. Kitapta birbirinden çok farklı görünen, ama Mlodinow'un mükemmelen kaynaştırarak sunduğu iki ana konu var. Birincisi, olasılık teorisinin temelleri, istatistiksel yaklaşım, ve olasılıklarla düşünmeyi öğreten örnekler. İkincisi ise insan zihninin rastgele süreçlerde ne kadar zorlandığını ve hatalara yatkın olduğunu gösteren psikolojik araştırmalar. Mlodinow bu psikolojik hataları, teorik kavramları sunmak ve örneklemek için ustaca kullanıyor, böylece bu hatalardan nasıl kaçınabileceğimizi gösteriyor. Rastgeleliği anlamak zordur, çünkü zihnimiz, hayatta kalma mücadelesi içinde, dünyanın kaosunu süzmek ve az bilgiyle sonuçlar çıkarmak için evrilmiştir. Bu yüzden gerçek rastgeleliği kabul edemez, olayları düzenli bir kalıba oturtmak isteriz. Gökyüzündeki yıldızlarda aslan, koç, akrep biçimleri görürüz, başımıza gelenlerin bir ilahi plan içinde olduğu düşünmek isteriz. Bu yanılgının yol açtığı safsatalardan ikisi kumarbaz safsatası ve sürekli başarı safsatasıdır. Diyelim yazı-tura atıyorsunuz, ve arka arkaya on sefer yazı geldi. Demek ki diyorsunuz, artık tura gelecek, çünkü çok yazı geldi. Oysa ki paranın hafızası yoktur, önceden kaç kere ne geldiğini bilemez, o yüzden tura gelmesi ihtimali, bütün önceki oyunlardaki gibi %50'dir. Bu yanılgıya kumarbaz safsatası denir; dünyada kaç kişinin bu safsata yüzünden malını mülkünü kaybettiğini tahmin etmek imkansızdır. İyi ama diye itiraz edebilirsiniz, arka arkaya on bir kere yazı gelmesi ihtimali çok düşüktür. Orası öyle, ama bu ihtimal parayı atmaya başlamadan önce geçerlidir. On kere attıktan sonra, artık öncekilerin ihtimali diye bir şey yoktur. Sürekli başarı safsatası ise bunun tersi gibi görünür, ama aynı yanılgıya dayanır. Bir basketbolcunun arka arkaya sayı yapması, veya bir poker oyuncusunun arka arkaya oyun kazanmasında bir düzen görürüz, rastgelelikten kaynaklandığını düşünmeyiz. Demek ki başarısı devam edecek demeye meylederiz. Oysa, kişilerin başarıları rastgele süreçlere bağlıdır, ve ortalamanın üstü bir başarı uzun süre devam etmez. Elbette ortalama başarı oranı kişisel yeteneğe ve çalışmaya bağlıdır, ama gündelik performans ortalamanın etrafında dolaşacaktır. Sürekli başarı safsatası, altta yatan rastgeleliğe gözümüzü kapadığımız için haksız sonuçlara götürür. Sözgelişi, her maçta ortalama on basket atan bir oyuncu, bir maçta on beş basket atabilir. Belki o gün keyfi iyidir, zihni biraz daha açıktır, salonun havalandırması daha iyidir, vs. Antrenörü onu tebrik eder. Sonraki maça çıkılır, bu sefer oyuncunun şansı ters gider ve toplam sekiz basket atar. Antrenör pişman olur tebrik ettim, şımardı, gevşedi diye düşünür, gider oyuncuyu azarlar. Bir sonraki maç gelir, oyuncumuz on iki basket atar. Antrenör memnundur, demek ki der, tebrik etmek değil azarlamak lazım. Aslında antrenörün yaptığı bir şey yoktur . Ortalaması on basket olan oyuncu her maçta on basket atmaz, bazen daha az, bazen daha çok atar. On iki basket atma ihtimali ile sekiz basket atma ihtimali aşağı yukarı aynıdır. Bu yanılgı basit bir azardan çok daha kötü sonuçlar da doğurabilir. Sözgelişi birkaç kere ortalama üstü performans gösteren bir çalışan, ortalamanın altına geçtiğinde düşük performans nedeniyle işinden kovulabilir. Rastgelelik bazen geçici düzen de doğurabilir. Mesela beş yüzde bir ihtimalle, atılan bir paranın on kere aynı yüzü gelebilir. Ama zihnimizin bunu kabullenmesi zordur, parada bir dengesizlik olduğundan şüpheleniriz. Apple, iPod müzikçalarlarında bu yüzden bir sorun yaşadı: Şarkılar gerçek rastgelelikle seçildiğinde, ara sıra tekrarlamalar yaşanıyordu. Aynı şarkının, veya aynı şarkıcının tekrarlandığını gören kullanıcılar karıştırmanın rastgele olmadığını düşündüler. Böylece Apple iPod'a daha az rastgele olan, ama daha rastgele görünen bir seçme algoritması kurdu. Olasılık teorisi tuzaklarla doludur; Mlodinow teorinin temellerini anlatırken bu tuzakların özellikle üstüne gidiyor. Mesela en basit tuzak soru: İki çocuğum var, biri kız. İki kızım olması ihtimali nedir? En yaygın cevap: İki çocuktan biri kızsa diğeri ise ya kızdır ya erkek, demek ki ihtimal %50 olmalı. Ne yazık ki bu cevap yanlış. Soru bir kızım olduğunu söylüyor, ama onun büyük veya küçük çocuk olduğunu söylemiyor. Bu fark, sonucu çok değiştiriyor. İhtimal hesabı yapmanın püf noktası mümkün durumları tek tek saymak. İki çocuğum varsa cinsiyetlerini , , ve olarak sıralayabilirim. ve nin ayrı olarak bulunması önemli; birincide büyük çocuk erkek, diğerinde büyük çocuk kız. Bir kızım olduğunu baştan söylediğime göre elimde sadece üç mümkün durum kalıyor: , ve . Bu üç durumun hepsi aynı ihtimalde olduğu için , iki kızım olması ihtimali %33 olur. Matematik eğitimi almamış olanların bu konularda bocalaması doğal. Olasılık teorisi ve istatistik, profesyonel matematikçilerin bile bazen kafasını karıştırabiliyor. Ancak, istemeyen bilmeyiversin deyip geçmek çok kötü sonuçlara yol açabilir. Mlodinow, Bayes teoreminin uygulamalarını anlattığı bölümde, bu teoremi bilmemenin tıp ve hukuk alanında nasıl kötü sonuçlar doğurduğuna dair örnekler veriyor. Doktorunuza gittiniz ve bir kan testi yaptırdınız. Test sonuçlarını almaya gittiğinizde doktorunuzu neşesiz gördünüz. Sizi koltuğa oturttu, biraz kekeledi, sonra baklayı ağzından çıkardı: HIV testiniz pozitif çıkmış! Yüzünüzden kanın çekildiğini hissettiniz. Doktora Emin misiniz? diye sordunuz. Evet, 1000'de 999 ihtimalle cevabını aldınız. Sakin kafayla düşünecek halde değilsiniz tabii, ama hemen vasiyetinizi yazmaya başlamayın. Doktor sağlıklı olma ihtimalinizin binde bir olduğunu söylerken yanılıyor. Doğrusu, kanınızda HIV yoksa, test binde bir ihtimalle pozitif çıkabiliyor. Aynı şey değil. Şöyle ki: İstatistiklere göre, heteroseksüel, damardan uyuşturucu kullanmayan, beyaz, erkek Amerikalıların yaklaşık on binde birinde HIV var . 10 000 kişilik bir grup alalım. Bu gruptan 1 tanesi gerçekten hasta olduğu için test sonucu pozitif çıkacak. 10 kişi de hasta olmamasına rağmen pozitif sonuç alacak, testin hatalı pozitif oranı binde bir olduğu için. Pozitif test sonucu alan on bir kişiden sadece biri gerçekten hasta. Yani, elinizde pozitif test sonucu varsa, sağlıklı olma ihtimaliniz aslında on birde on, yani %91. Doktorun yanlışı, hastalık varsa testin pozitif çıkması ihtimali (%99,9) ile, test pozitif ise hastalık bulunması ihtimalini (%9) birbirine karıştırması. Bayes teoremi, bu ihtimallerin birinden diğerine geçişi sağlar. Veya, yukarıdaki gibi bir akıl yürütme de kullanabilirsiniz. Eğer doktorlar Bayes teoreminden habersizlerse sadece hastaların moralini yerle bir etmekle kalmazlar, yanlış ihtimallerden yola çıkarak gereksiz tedaviler de uygulayabilirler. Sadece doktorlar değil yargıçlar da aynı hataya düşüyor, bu yanılgı sebebiyle haksız yere mahkum edilen çilekeşler var. Hepimiz karmaşık dünyada bir düzen bulmak, yüzlerce ihtimal içinde doğru kararı verebilmek isteriz. Bilgimizin yeterli olmadığını hissettiğimizde uzmanların fikrine güveniriz. Uzmanlar kendi alanlarına ömürlerini vermişlerdir, muhakkak bizim görmediğimiz şeyleri görürler, doğru karar verirler. Sözgelişi, kaliteli bir şişe şarap alacaksınız. Verdiğiniz paraya değip değmeyeceğini bilmek istiyorsunuz. ABD'deyseniz, şarapları puanlayan uzmanların çıkardığı dergilere bakar, elinizdeki şarabın yüz üzerinden kaç puan aldığına bakarsınız. Bir şey sayılara döküldüğünde çok bilimselmiş gibi gelir bize, ama şarap tadı gibi sübjektif bir konuda puanlama çok sağlıklı olmuyor. Bir kere yüzlük bir ölçekte karar vermek imkansız (75 ve 76 puan arasındaki fark nedir ki?) Dahası, Mlodinow'un atıf yaptığı araştırmalar gösteriyor ki, tadımcılar birçok sebeple sistematik hatalar yapıyorlar. Mesela birbirlerinden etkileniyorlar veya beklentilerinin kurbanı oluyorlar: Bir deneyde uzmanlara içine az miktarda kırmızı gıda boyası karıştırılmış beyaz şarap veriliyor ve uzmanlar bu sahte roze şarabın, beyaz şaraptan daha tatlı olduğunu söylüyorlar. Beş farklı şişedeki şarapların tadıldığı başka bir deneyde, şarap tadıcılar 90 dolar etiketli bir şişedeki şarabı 10 dolar etiketli şişedekinden daha güzel buluyorlar, ama aslında deneyciler bütün şişelerde aynı şarabı koymuşlar. Haydi şarap neyse, ama para meseleleri gibi ciddi işlerde uzmanlara güvenebilmemiz lazım. Kendi halinde birisi olarak hangi yatırım aracının en fazla kazanç sağlayacağını bilemezsiniz. Borsayı ve ekonomik göstergeleri takip edecek vaktiniz de yoktur. Bir uzmana sorarsınız. Yazı tura atın daha iyi, uzmana vereceğiniz ücret elinizde kalır. Mlodinow'un atıf yaptığı araştırmalar, uzman geçinenlerin doğru hisseleri seçme konusunda kayda değer bir becerileri olmadığını gösteriyor. Akla yatkın aslında; doğru hisseyi seçebiliyorsan niye başkasına söyleyesin, kendin alır zengin olursun. Peki neden bazı isimler çok başarılı yatırım danışmanı olarak öne çıkar? Yine basit olasılık. On binlerce kişiden arka arkaya doğru karar veren birkaç kişi çıkması kaçınılmazdır. Bunlar bir kere guru olarak tanındıktan sonra, başarı oranları düşse bile insanlar onlara güvenirler. Teyit eğilimi insan zihninin başka bir zaafıdır. Doğru varsaydığımız şeyleri destekleyen kanıtları görürüz, çürütenleri ise görmezden geliriz. Bu yüzden güvendiğimiz danışman kendini bir kere ispatladıktan sonra performansına bakmayız, hele de başka binlerce insan onun ağzına bakıyorsa. Bu gözlemlerden Mlodinow bir ders çıkarıyor: Kişilerin başarısı veya başarısızlığı sadece kendi yeteneklerine ve çalışmalarına bağlı değildir. Karmaşık bir dünyada tahmin edilemeyecek bir yığın etki vardır. Talih, başarıyı veya başarısızlığı etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Başarı ve performansa bakarak insanların kişiliği hakkında karar vermek yanlıştır. Biz Doğu toplumları bunu kader ve kısmet olarak eskiden beri biliriz, ama özellikle ABD'liler için bu çok yeni ve önemli bir mesaj. Ayyaş Yürüyüşü matematik, bilim tarihi, ve psikolojiyi ustaca harmanlıyor ve zor kavramları gündelik örneklerle açıklıyor. Kitabın İngilizce alt başlığının dediği gibi, rastgelelik hayatımızı yönetiyor. Olasılık kavramları ve istatistik bilgisi ile bu rastgeleliği azaltmak ve yanlış kararları biraz olsun engellemek mümkün. Ne yazık ki istatistik ve olasılık hakkında fazla popüler kitap yok. Meraklısına bu kitabın tamamlayıcısı olarak İstatistik İle Nasıl Yalan Söylenir? ve Şansın Matematiği kitaplarını tavsiye ederim. Malcolm Gladwell'in Outliers kitabı başarı ile şansın yakın ilişkisine dair bir yığın örnek veriyor. Zihnimizin bizi nasıl yanılttığına dair ilginç araştırmalar bir çok popüler psikoloji kitabında anlatılıyor. Akıldışı Ama Öngörülebilir ve Karar Anı bunlardan sadece ikisi. Bunların yanı sıra, iktisat psikolojisi alanında yaptığı çalışmalarla Nobel Ekonomi ödülü alan Daniel Kahnemann'ın Thinking, Fast and Slow kitabı tavsiye edilir. Ne yazık ki henüz Türkçeye çevrilmedi."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/10-soruda-curiosity.html", "text": "2012 yılının Ağustos ayında insan elinden çıkmış yeni bir gezgin daha Mars yüzeyine konmuş bulunuyor. Bu ilk Mars aracı değil elbette, ancak Curiosity'nin asli görevlerinden birisinin Mars'a insanlı bir görev için ön araştırmayı yapacak olması onu tutkulu bir yolculuğun önemli bir kilometre taşı haline getiriyor. Ağustos ayı boyunca hakkında pek çok kez yazılıp çizilen Curiosity aracını ve Mars gezegenini 10 soruda özetlemeye ve merak edilenler hakkında derli toplu bir Türkçe kaynak yaratmaya çalıştık. Kendi oluşturduğumuz ve daha önce NASA bilim adamlarına sorulmuş olan bir takım soruları bir araya getirerek oluşturduğumuz 10 soru ve yanıtları aşağıda: 1. Curiosity kimdir, kimlerdendir? Curiosity, NASA'nın bir birimi olarak görev yapan Jet İtki Laboratuvarı'nca yürütülen Mars Bilim Laboratuvarı programının ana aracıdır. Curiosity Mars'a iniş sağlayaran aracın adıdır, ancak aracı da içinde barındıran ve onun Mars'a güvenle varıp inmesini sağlayan tüm sistem Mars üzerinde kurulu bu seyyar laboratuvar olarak kullanılacak olmasına atfen MSL olarak anılmaktadır. Sistemin ana yüklenicileri gerek sivil gerekse askeri havacılık sahasındaki ürünleriyle bildiğimiz Boeing ve Lockheed Martin'dir. Aracın üzerindeki pek çok alet, araç ve gereç geniş bir yelpazedeki farklı tedarikçilerden temin edilmiştir. 2. Curiosity'nin gönderilmekteki amacı nedir? NASA JPL'nin 2004 yılında başlattığı program 4 ana amaç içermektedir: Mars'ta suyun rolünü incelemek İnilen bölgenin olası bir insanlı görev için yaşanabilirliğini test etmek Mars'ın iklimini araştırmak Mars'ın jeolojisini araştırmak MSL'nin bu 4 amaç içerisinde 8 bilimsel görevi var. Bunlar da şöyledir: (1) Organik karbon bileşiklerinin varlığını araştırmak (2) Yaşamsal organik bileşiklerin varlığını araştırmak (3) Biyolojik izlerin varlığını araştırmak (4) Mars yüzey şekillerinde kimyasal, mineral ve izotopik yapıları araştırmak. (5) Mars toprağının oluşum süreçlerini araştırmak (6) Mars atmosferinin evrim sürecini araştırmak (7) Karbondioksit ve su döngüsünü araştırmak (8) Yüzey radyasyonunu analiz etmek 3. Yolculuk nasıl geçti? 26 Kasım 2011'de Atlas V roketi ile birlikte Capa Canaveral'daki Hava Kuvvetleri Üssü'nden 15:02 GMT'de fırlatılan MSL Dünya atmosferini terkettikten sonra saatte 36210 km. hızla Mars'a yol almaya başladı. 6 Ağustos 2012 tarihinde Mars'a ulaşan MSL neredeyse 8 ay 10 gün süren yolculuğu boyunca 563 milyon km. yol almış oldu ve MSL'ye özel tasarlanan Sky Crane sistemi ile inişini sorunsuz gerçekleştirdi. Dünya yerçekiminden Atlas V roketi sayesinde kurtulan MSL, uzayda da üzerindeki iki titanyum yakıt tankında muhafaza edilen hidrazin ile çalışan sekiz adet minyatür iticiyi kullandı. Üzerindeki güneş panelleri sayesinde kendi elektriğini kullanarak telemetrik verileri Dünya'ya göndermeye devam eden MSL bu sayede konumunu ve durumunu hassas biçimde Dünya'ya iletti. Modülleri hassas bir biçimde izleme şansına sahip olan NASA, Mars'a varış öncesinde bir kaç küçük manevra ile MSL'nin rotasında küçük sapmalar yaptırarak inişin doğru gerçekleşmesini sağladı. 4. Neden 26 Kasım 2011? Her 26 ayda bir Mars ve Dünya yörüngeleri olası bir Mars görevi için en uygun konuma gelir ve Fırlatma Penceresi adı verilen bu süreç yaklaşık 2 ay boyunca geçerli olur. Her 8 fırlatma penceresinden birisi diğerlerine göre çok daha uygundur ve çok daha az enerji gerektirir. (Bu da her 16 yılda bir daha ucuza Mars yolculuğu yapılabileceği anlamına geliyor.) Resimde de görülebileceği üzere, amaç Mars'a en kısa yolu elde etmek değildir, zira uzay bir boşluk olduğundan orada hareketimizin her safhasında yakıt harcamayacağız ve ne kadar yol aldığımız mühim olmayacak. Başka bir deyişle ne kadar enerji harcadığımızı Mars'a giderken katettiğimiz yol değil aracımızı Dünya'dan fırlatmak için gereken güç ve aracın sahip olduğu yörüngeyi değiştirmeye ya da kontrol etmeye ne kadar çaba harcadığımız belirleyecek. Bu da uzayda hali hazırda bulunan kütleçekim kaynaklarından faydalanmak ve yüksek bir enerji kaynağını bedava kullanabilmek demek. Resimdeki yeşil rota aracımızı Dünya atmosferinden kurtardığımızda ilk hızını hem Dünya'nın çizgisel hızından hem de Dünya'nın Güneş çevresindeki dönüşünden alır. Tıpkı 100 km/h hızla giden bir otomobilin camından ileriye doğru attığımız bir nesnenin ilk hızını otomobilin hızından alması gibi. Ve araç, güneş çevresinde bir yörüngeye sokulmuş olur, ki böylece güneşin çevresinde dönen araç hesaplandığı zamanda hesaplanan noktada Mars ile buluşabilir. 5. Mars atmosferine nasıl girildi? MSL Mars'a vardığında öncelikle seyir boyunca MSL'ye eşlik eden itme aracı konma noktasına uygun bir iniş yörüngesi elde ederek MSL'den ayrıldı ve böylece Mars atmosferine girmeden önce, konma sahası için en uygun yörünge belirlendi. Bu belirleme işlemi Dünya'dan yönlendirme ile değil, araç üzerinde bulunan bir otopilot kontrol sistemi aracılığıyla gerçekleşti. Daha önceleri yüzlerce kilometre olan konma noktası hassasiyeti 20 kilometreye kadar düşüren bu sistem ile birlikte MSL, bu tip bir keskin konma sisteminin ilk kez kullanıldığı gezegen keşif programı oldu. Bu ayrılmadan bir dakika sonra Mars atmosferine uygun açıda girmeye hazırlanan araç kendisini atmosferik sürükleme ile yavaşlayacak aerodinamik pozisyonu almak için geniş ve ısıya dayanıklı yüzeyi aşağıya dönük olacak şekilde döndürüldü. Bunu üzerindeki küçük iticilerle 2 rpm hızda gerçekleştiren aracın geniş yüzeyinde bulunan ısı kalkanı bugüne dek uzaya gönderilmiş olan en büyük ısı kalkanıdır. Bu hareket sayesinde atmosfere girdikten sonra dört dakika içerisinde hızı 5800 m/s'den 578 m/s'ye düşen araç böylelikle paraşüt açabilir hale geldi (bu sırada ısı kalkanının yüzey sıcaklığı tam 2090 C'ye ulaştı!). Şeklimizde bu safha azami ısınma ve azami yavaşlama olarak gösteriliyor. 6. Mars'a nasıl inildi? MSL paraşüt açabilir hale geldiğinde atmosfere giriş safhası tamamlanmış oldu ve bu noktadan sonra ilk kez kullanılan Sky Crane dikey iniş sistemini de içeren bir konma programı devreye girdi. Bu program üç aşamadan oluşuyor: 1. Paraşütlü alçalma, 2. Tepkili alçalma ve 3. Sky Crane . Modülün hızı 10 km. gibi bir irtifada 578 m/s'ye düştükten sonra süpersonik paraşüt (çünkü hız Mars koşullarında 1.7 Mach'a, yani ses hızının 1.7 katına tekabül ediyordu) açıldı. Modüle 50 metre uzunluğunda 80 adet ip ile bağlı olan 16 metre çaplı paraşüt Viking, Pathfinder ve Mars Exploration görevlerindeki tecrübe ile üretildiğinden bu safhada hiçbir sorun çıkmadı. Paraşüt modülün hızını 1.8 km. irtifada 100 m/s gibi bir sürate düşürdükten sonra Sky Crane aerodinamik kabuktan çıktı ve sekiz adet hidrazin yakıtlı roketi çalıştırarak yavaşlamaya devam etti. Her biri 400 N'dan 3100 N'a kadar spesifik tepki üreten bu roketler modülü neredeyse durma noktasına kadar yavaşlattı. Kabaca 7.5 metreye kadar alçalan Sky Crane, kapaklarını açıp ipler yardımıyla Curiosity'i yere indirdi ve 2 saniye boyunca tekerler üzerindeki ağırlığın ölçülmesi vasıtasıyla gezginin sağ salim indiğinden emin olduktan sonra iniş bölgesinin 650 metre uzağına düşmek üzere kendini fırlattı. Aşağıdaki video söz konusu aşamayı gösteriyor. Paraşüt açıldıktan sonra dengesiz bir şekilde inen araç, paraşütten ayrılıp Sky Crane'in devreye girmesiyle 7.5 metreye kadar düzenli bir iniş sağlıyor. Video sonunda ayrılan ısıl kalkanın yere vuruşuna dikkat çekiliyor. 7. Neden Sky Crane? Curioisty, Mars'a daha önce gönderilen Pathfindir, Spirit ve Opportunity gezginlerine göre çok daha büyük ve ağır bir araç. Bu ağırlık daha önceki gezginlerde kullanılan hava yastıklarının kullanılması önünde önemli bir tasarım engeliydi. Curiosity'yi hava yastıklarıyla yüzeye düşürmenin mümkün olmadığını gören NASA mühendisleri onu Mars yüzeyine indirmek için farklı bir yol bulmak zorundaydılar. Elbette havadan bir vinçle indirmek yerine doğrudan dikey motorlarla yumuşak iniş gerçekleştiren bir başka yol da tercih edilebilirdi. Ya da başka bir deyişle Sky Crane Curiosity'i havadan indirdikten sonra kendini bir tarafa fırlatan bir araç olmayabilir, doğrudan yere konarak Curiosity'i de beraberinde yumuşakça indirmiş olabilirdi ancak bu defa da ateş gücüyle yerden kalkan toz ve toprağın konma bölgesine ve Curiosity'nin üzerindeki tehçizata zarar vermesi ihtimali doğuyordu. Bu ve buna benzer daha pek çok problem ve yarattığı riskler Sky Crane gibi Curiosity'i suya sabuna dokunmadan bırakıp bölgeyi terkedecek bir çözümü gerekli kıldı. İlk kez kullanılan bu yöntemin başarı sağlaması uzay tarihi açısından yeni bir kilometre taşıdır ve bundan sonraki görevlerde de kullanılacağını şimdiden öngörebiliriz. Aşağıdaki video yukarıda sunulan gerçek görüntülerin daha önceden planlanmış ve animasyona dökülmüş bir halini sunuyor. Bu videoda ise daha önceki Mars gezginleri için kullanılan hava yastıklarıyla konma yöntemi gösteriliyor: 8. Curiosity görev süresi ne kadardır ve kimler nasıl görev yapıyor? NASA planlarına göre Curiosity 2 yıl kadar görev yapacak, ancak ürün ömrü çok daha uzun ve bataryaları onu yaklaşık 14 yıl destekleyececek kapasiteye sahip. Daha önce Reddit aracılığıyla NASA'ya sorulan kullanıcı sorularından birisi hedeflenen görev süresi ile alet kapasitesi arasındaki farka işaret ederek bu farkın neden kaynaklandığını sorduğunda programın Haber ve Medya sorumlusu Veronica McGregor bu soruyu şöyle yanıtladı: Curiosity'nin hedeflenen görevleri başarıyla yerine getirmesi için gerekli süre 23 ay ancak bu Mars Exploration Rovers'ta olduğu gibi uzatılabilir. Opportunity'nin görev süresi 90 gündü ama 8 yıldır çalışıyor. Tam bu noktada ABD'denin NASA'ya ayırdığı bütçe problemi devreye giriyor. Bir programın belirli bir süresi olmalı, zira fizibilitesi buna göre yapılıyor. Bu süre içerisinde çalışanların, programın ve dairenin harcaycacağı bir bütçe olacak ve dolayısıyla hedeflere bu süre içerisinde ulaşılmalı. Bu hedeflere ulaştıktan sonra araçlar hala çalışıyorsa dileyenler çalışmalarına devam ediyor olabilecekler ama resmi olarak MSL görevi sona ermiş olacak. Bittabi MSL'yi içeren yeni bir araştırma programı bütçe onayına sunulabilir ve görev böylelikle devam ettirilebilir. 250 bilim adamı ve 160 mühendis şu an bu programda 7/24.6 görev yapıyor. 24.6yı özellikle yazdım çünkü bu bilim adamı ve mühendisler Mars gününe göre vardiya değiştiriyorlar. Bir Mars günü Dünya saatine göre 24 saat, 40 dakika sürüyor. 9. Curiosity üzerindeki işlemciler neden antika? Yine Reddit'ten bir soru. Bu soruya ise Aviyonik Sistemler Mühendisi Jonny Grinblat yanıt vermiş. Grinblat soruyu soranın işlemcilerin antika olduğu hissine kapılmasında haklı olduğunu belirttikten sonra Curiosity üzerindeki işlemcilerin çağımızın neden gerisinde olduğunu açıklıyor. Grinblat'a göre görevde kullanılan bilgisayar sekiz yıl önce seçildi ve diğer parçalar da bu işlemci ile uyumlu olarak seçildiler. Yani daha sonradan bir modifikasyon o kadar da kolay bir iş değil. İkincisi, söz konusu işlemci o tarihte uzayda kullanılabileceğinden emin olunan en kararlı ve kendini ispat etmiş işlemci idi. Ayrıca uzaydaki radyasyon koşullarının silikon üzerinde bir takım etkileri var. Silikon işlemcilerde kullanılan bir yarı iletken olduğundan radyasyona dayanıklılık konusunda hız da bir parametre olarak devreye giriyor. Ayrıca Curiosity üzerindeki yazılımlar öyle ahım şahım yazılımlar değil ve o kadar ince ayrıntıya dayanmıyor. Bütün programlama çok bilinen bir yazılım dili olan C ile gerçekleştirilmiş. 10. Curiosity hayat bulursa ne olacak? Öncelikle rezil olmamak için ilgili veri pek çok sınamaya tabi tutulacak... Rezil olmamak tabirini kullandım, zira 1960'larda Sovyetler kuasarlar henüz hiç keşfedilmediğinde CTA-102 kuasarını periyodik bir yayın yaptığı için basın toplantısı aracılığıyla zeki bir uygarlıktan alınan mesaj olarak duyurmuşlardı. Bu daha sonra onların fazlasıyla aceleci olmalarından dolayı utanmalarına sebep oldu. Bilim tarihi özgüveni yüksek açıklamaların yarattığı utanç ve sonrasında bilim insanlarında gelişen temkinli olma durumunu yaratmıştır. Nötrinoların ışıktan hızlı olabileceği şüphesini yaratan CERN açıklamasında olduğu gibi: Bu deneyin sonuçları biz böyle bulduk ama başkalarınca da sınanmalı ibaresiyle duyurulmuştur. Nitekim daha sonra sistematik bir alet hatası varlığı ortaya çıkmıştır. Nitekim son üç sorumuza kaynaklık eden yazıya göre Reddit'te sorulan Eğer bir uzaylı/bakteri ya da fosil bulursanız buna yönelik bir prosedürünüz var mı? sorusuna Keri Bean yanıt veriyor ve böyle bir bulguya rastlanırsa bilim ekiplerinin bu konuyu hassasiyetle inceleyecekleri ancak çeşitli şekillerde yapılan çalışmalarla bu konudan tamamen emin olunmadıkça basına duyurulmayacağını söylüyor. Basına duyurma işleminin ancak yeteri kadar kanıt elde edilirse gerçekleştirileceğini söyleyen Bean, her tür ilginç buluş için bu prosedürleri takip edeceklerini söylüyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/canli-taklitci-robotlar-06-suruler.html", "text": "Canlı-taklitçi robotlar dizimizin altıncı yazısı sürüleri ele alıyor. Bireyden çok sürü olmanın avantajlarını kullanan bu robotlar, grup içinde birbirleriyle haberleşerek hem daha güvenli veriye ulaşıyorlar, hem de devre dışı kalan robotların görevlerini üstlenerek görevi riske atmamış oluyorlar. Hayvan sürülerinden esinlenilen robotlara göz atacağız. Sürü terimi, bir araya gelerek aynı noktada buluşan veya başka bir noktaya topluca hareket eden, ve her bir bireyin benzer büyüklükteki hayvanlardan oluştuğu birliktelikler için kullanılıyor. Sürü halinde toplanan, avlanan, akın eden, saldıran, beslenen kısacası yaşayan hayvanların davranışlarından yola çıkarak geliştirilen canlı-taklitçi robot tasarımlarını inceleyeceğiz bu yazıda. Sürü davranışını tanımlayan olmazsa olmaz kriter, kendi otonom hareket mekanizması bulunan bireylerin kollektif uyumu sonucu oluşması. Matematiksel olarak modellemek gerektiğinde basit kuralların geçerli olduğu ve çoğu zaman merkezi bir koordinasyon mekanizmasının bulunmadığı bir birliktelikten bahsedebiliriz. Bu basit kurallar çerçevesinde kuşların (Şekil 1), balıkların ve diğer sürüler halinde yaşayan canlıların hareketlerini açıklamak mümkün oluyor. Basit bir algoritma oluşturmak gerekirse, her bir birey genel olarak aşağıdaki kuralları takip eder : - Komşularıyla aynı yönde hareket etmek. - Komşularına yakın olmak. - Komşularıyla çarpışmaktan kaçınmak. Temel olarak bu model baz alındığında, her hayvanın kendi merkezi çevresinde belirlediği alanı ve mesafeyi koruduğu sürece çelişen bir kural olmadığı gözüküyor. Bu sayede sürü elemanlarından bir tanesi sürünün dinamiğini bozduğu anda, diğer sürü elemanları o elemanın konumuna göre sürüyü tekrar kararlı ve düzenli bir hale sokacak şekilde yapılandırabiliyorlar. Bu sayede hataların düzeltilmesi sağlanıyor. Ancak sürekli sürüyü bozarak sürünün geleceğini riske atan elemanlar bilindiği gibi doğada ya dışlanıyor ya da cezalandırılıyor. Sonuçta sürüden ayrılmak da bir hayvanın isteyeceği son şeydir. Unutmamak gerekir ki sürüden ayrılanı kurt kapar gibi son derece gerçekçi bir atasözümüz vardır. Tüm bu kurallar ve dinamikler, her ne kadar fiziksel vücut hareketi koşullarını açıklıyorsa da, sürü psikolojisi adıyla anılan ruhsal durumu tasvir etmek için de geçerli olduğu söylenebilir. İşin ilginci, her hayvan kendine özgü kişisel alan belirleme yetisine sahip. Bu da hayvanın kendi duyu organlarının gelişmişliği ve kapasitesiyle ilişkili. Örneğin kuşlar arkalarında neyin uçtuğunu göremezlerken, balıklar görme ve hidrodinamik almaçları sayesinde sürü mesafesini belirliyorlar. Kuş ve balıkların oluşturdukları sürülere önceki yazımızda kısaca değinmiştik. Bu sefer sürüleri karıncaların ve arıların sürü dinamiklerine ve davranışlarına odaklanarak inceleyelim, çünkü robotikte kullanılan sürü zekası genel olarak bu iki hayvanın feromonları sayesinde sergiledikleri sürü zekasından esinlenerek gerçekleştiriliyor. Genel olarak koloniler halinde yaşayan böcekler, karıncalar ve arılar bireysel hareketlerini merkezi bir kontrol mekanizmasına bağlı kalmaksızın yaparlarken, koloniye bir bütün olarak baktığımızda koordine bir şekilde çalıştıklarını görüyoruz (Şekil 2). Oysa bu işbirliği özdüzenlemeli bir şekilde gelişirken, bir liderin kararlarına dayanmaz, koloniyi oluşturan her bir bireyin birbirleriyle etkileşiminin bir sonucu olarak kendiliğinden gelişir. İşin garip kısmı besin hedefine gidilecek en kısa rotanın belirlenmesi gibi son derece karmaşık hareketlerin oluşumuna sebebiyet veren bu etkileşimlerin, oldukça basit yapıtaşlarından oluşması. Örneğin, sadece bir karıncanın başka bir karıncayı takip etme içgüdüsü. İşte bu tarz organize davranışların arkasında yatan kollektif zekaya verilen addır sürü zekası . Karıncalar Normal bir karınca sıradışı hareketler sergilemese de, koloni olarak hareket ettiklerinde yuva inşa etmek, yiyecek toplamak, gelecek nesillere besin sağlamak, köprüler kurmak ve hatta birbirleri üstüne tırmanarak yüksek hedeflere ulaşabilmek gibi karmaşık davranışlara imza atabiliyorlar (Şekil 3). Yuvaya en yakındaki besin kaynağına nasıl ulaşılabileceklerini sürü zekaları sayesinde bulabiliyorlar. Karıncalar birey olarak yolları üzerlerine bıraktıkları kimyasal izlerle, yani feromonlarıyla, diğer karıncaların da onları takip etmesini sağlıyorlar. Bu sayede yuvaya ilk dönen karıncanın rotasını, yani en kısa rotayı tercih etmeleri gerektiği bilgisini çıkarabiliyorlar. Bir mühendislik problemi olan rota optimizasyonunu sürü zekaları sayesinde biyolojik bir şekilde çözüyorlar. Karıncaların gizemli ve karmaşık etkileşim dünyasını yakından anlamak için biyolog Deborah Gordon'un Türkçe altyazılı bu TED videosunu seyretmenizi öneriyorum. Ayrıca Haziran'12 sayımızda, konuk yazarlarımızdan Ceyhun Çakar'ın kaleme aldığı Karınca Sürüsü Optimizasyonu konulu yazısını da daha detaylı bilgi edinmek isteyen okurlarımıza önerebiliriz. Canlı-taklitçilik bilimi karınca zekasını kullanarak, robotik, arama motorlarının ve ağ algoritmalarının tasarımı konularında çözümler sunuyor. Arılar Arılar sürü olarak yeni kovanlarına taşınacakları zaman, önce eski kovanlarını terkederler, sonra da ilk iş olarak yakınlardaki bir ağaç veya dalda toplanırlar (Şekil 4). Kraliçe arının çevresinde kümelenen arılar 20-50 arası öncü arıyı yeni ve uygun bir kovan konumu keşfetmeleri için yollarlar. Keşiften dönen arılar özel danslarını kullanarak mesafe ve yön bilgilerini kümedeki diğer arılarla paylaşırlar. Keşfettikleri konum hakkında ne kadar heyecanlılarsa, o kadar da coşkulu dans ederler. Eğer bir öncü arı, diğer öncü arıları da bulduğu konumun elverişli olması konusunda ikna edebilirse, öncelikle öncü arılar olarak hep beraber o alana gidilir, inceleme yapılır ve gerçekten de elverişli ise diğer arılarla paylaşılır. Sırasıyla diğer öncülerin de önerdikleri mekanlar gezildikten sonra , ortak karar verme mekanizmaları vasıtasıyla son bir konumda karar kılınır ve o bölgeye uçulur. Kilometrelerce uzaklıkta olabilecek bu mesafe önemsizdir. Önemli olan tüm sürüyü barındırabilecek büyüklükte (yaklaşık 15 litre) olması, dış etkenlerden korunaklı olması, güneşten yeterli miktarda ısı alabilmesi ve karıncaların baskınlarına uğramayacaklarından emin olmalarıdır. Sürü Robotları Karınca ve arı tarzı böcek kolonilerinden esinlenerek üretilen onlarca, yüzlerce hatta binlerce minik robotlar (Şekil 5) bir araya gelerek kayıp bulma, temizlik ve gözetleme tarzı operasyonlarda kullanılmak için tasarlanıyor. Her bir robot oldukça basit olmasına karşın, bir araya gelip bilgilerini paylaştıklarında sürü zekası devreye girerek çok daha güçlü bir robotik sistem oluşturabiliyorlar. Sürü robotlarının tasarlanmasının ve bazı durumlarda yeğlenmesinin arkasında yatan en önemli sebep sürülerin bireysel başarısızlıklara karşı dayanıklı olmalarıdır. Mesela, bir penguenin veya antilopun sürüden kaybolması, veya ölmesi sürüyü daha güçsüz kılmaz. Doğadan öykünülen bu felsefe çerçevesinde, bozulan robotların da sürü robotları içerisinde yerleri doldurulabiliyor. Bu yüzden tek bir büyük robot yapıp, robot bozulduğu zaman projenin suya düştüğünü görmektense, sürü içerisindeki bir robotun arıza yapmasından etkilenmeyen sürü robotlarına sahip olmak büyük bir avantaj getiriyor. Özellikle uzay görevleri ve depolama sistemleri gibi tek bir robotik sistemin başarısızlığının pahalıya patlayabileceği sistemlerde sürü robotları ve sürü zekası kullanılıyor. I-SWARM I-SWARM, 1000 adet mikro-robotun bir sürü oluşturması prensibine dayalı bir robotik sistem . Küçük dediysek, gerçekten küçük: 2 x 2 x 1 mm boyutlarında. Küçük olmalarının dezavantajı sensör ve işlemci güçlerinin düşük olması, ancak hep beraber oluşturdukları sürü zekası bu eksikliklerini gideriyor. Güneş enerjisiyle çalışan ve birbirleriyle iletişim halinde olan bu araçların mikro montaj, biyolojik, tıbbi ve temizlik işleri için elverişli oldukları öngörülüyor. KIVA ve Fraunhofer Enstitüsü'nün depo robotları Amazon'un Kiva Sistemleri 775 milyon dolara satın alma hikayesini anlatmıştık, ancak Kiva bu tarz akıllı depo robotları üreten tek firma değil. Alman Fraunhofer Enstitüsü araştırmacıları sürü zekası kullanarak birbirinin aynısı olan ve birbirlerinin işlerini kolaylıkla devralabilecek depo robotlarını birbirleriyle işbirliği yapacak şekilde programlamışlar . Kiva robotları merkezi bir kontrol ünitesi tarafından yönetilirken, Fraunhofer'in sisteminde ise her bir robot kendi içerisindeki dahili bilgisayarları ile kararlar veriyor. Birbirleriyle kablosuz ağlar üzerinden iletişim içinde olan robotlar, aynı karıncaların yiyecek ararken yaptıkları gibi hangi ürünü hangi robotun alması gerektiğine kollektif bir biçimde karar veriyorlar. Her saniye kendilerine yeni yollar bularak birbirleriyle, depodaki mallarla ve içeride dolaşan insanlarla çarpışmadan hedeflerine yönelik en kısa rotayı çizebiliyorlar. Bu yüzden son derece etkin kullanılabiliyorlar ve ölçeklenebilir olan bu sisteme yeni robotlar eklendiği zaman tüm sistemi baştan tasarlamanıza gerek kalmıyor. Aynen sürüye yeni katılan bir karıncanın hemen işe koyulması ve sürünün onu benimsemesi gibi. Ayrıca bozulan bir robot da büyük bir sorun teşkil etmiyor, çünkü onun görevini hemen başka bir robot üstleniyor. Kilobot'lar Harvard Üniversitesi tarafından tasarlanan Kilobot'lar bozuk para büyüklüğünde titreşen bacakları, parlayan ışıkları ve birbirleriyle iletişim kurabilme özellikleriyle oldukça basit işlevselliğe sahip robotçuklar . Her biri 14 dolar değerinde olan bu robotlar da binlerle ölçülen rakamlarla sürüler oluşturuyorlar. Bu tarz büyük robot ordularıyla yaşanacak en büyük sorun, doğru algoritmaların programlanması ve tabii ki şarj problemi. Eğer bu sorunlar çözülemezse sürü robotları bir anda dert ve tasa robotlarına dönüşüp tüm cazibesini kaybediyor. Kilobot'larda programlama sorunu kızılötesi veri transferiyle bir kerede hepsinin aynı kodu yüklemesiyle çözülmüş. Robotları şarj etmek için ise robotları iletken iki yüzeyin arasına yerleştirmek yeterli oluyor. Ayrıca Kilobot'ların fiyatının düşük olması en büyük avantajı. Quadrotor robot sürüleri Dört pervaneli helikopterler son dönemde kolay kullanılabilir olmaları ve manevra yetenekleri sayesinde oldukça popülerlik kazanmış durumdalar. Bu robotları ufaltarak, nano helikopterler boyutlarına getiren ve Dünya'nın en tanınmış robotik laboratuvarlarından biri olan Pennsylvania Üniversitesi GRASP laboratuvarı araştırmacıları, sürü robotlarını böylece gökyüzüne taşımış oldular . Bu robotların küçülen boyutlarıyla artık daha karmaşık işler yapabilmeleri de mümkün olacak. Oldukça esnek ve hafif olan bu robotları elinizle bile istediğiniz noktaya fırlatmanız mümkün. Bu robotlar istenilen 3 boyutlu hareketleri sanki tek bir vücutmuşcasına yapabiliyorlar. GRASP laboratuvarı araştırma lideri Vijay Kumar'ın etkileyici TED konuşmasını Türkçe altyazılarıyla bu adresten seyredebilirsiniz. Ancak laboratuvar üyeleri, bu aralar nano helikopterlerinin hünerlerini, bilimsel araştırmalardan ziyade şova dökmüş durumdalar. Aşağıda James Bond'un açılış müziğini çalan bu robotların videosunu seyredebilirsiniz: Swarmanoid Farklı işlevlere, fiziksel yeteneklere ve görüntülere sahip olan Swarmanoid robotları (Şekil 7), sevilen çizgi film Transformers'ta veya Voltran'da birleşerek tek bir robot haline gelen kompozit robotları andırıyor. Bir düzine robottan oluşsa da her biri farklı işlevlerden sorumlu oldukları için birbirlerine bağımlılar . Bu robotlar sırasıyla şöyle: Ayak-Botlar yatay olarak hareket edebiliyorlar ve diğer robotlara bağlanabiliyorlar. El-Botlar manipülatörlere ve kendilerini diklemesine oynatabilen manyetik bir kancaya sahipler. Göz-Botlar uçabiliyorlar, tavana konabiliyorlar ve kameraları sayesinde El-Botların ve Ayak-botların hareketlerini kontrol edebiliyorlar. Bu robotlar arama ve kurtarma çalışmalarında birbirlerinden bağımsız hareket ederek ve kendilerine özgü avantajları kullanarak çalışabilirler. Aşağıdaki videoda, hep beraber çalışıp otonom bir şekilde bir görevi yerine getirdikleri videoyu seyredebilirsiniz. Görevimiz: kitabınızı çalmak. Disney'in artist robotları Disney araştırmacılarının ETH Zürih ile ortaklaşa çalışmaları sonucunda hedefledikleri şey, yumuşak ve görsel olarak cezbedici hareketlerle farklı şekiller oluşturabilecek sürü robotları yapmak . Bu robotların çevre değişimlerine ve istem dışı müdahelelere hemen tepki gösterip, yeni formasyon oluşturmaları gerekiyor (Şekil 8). Hayvan sürülerinden esinlenilerek tasarlanmış robotları kısaca tanımış olduk. Bu robotları köle gibi çalıştırıp, isteklerimiz doğrultusunda suistimal edeceğimiz gerçeği düşünüldüğünde, sürü olmaları belki de onlar adına faydalı olabilir. Şu dünyada, robotun robottan başka dostu yok arkadaş!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/dunyanin.html", "text": "Fizikçiler gözlemledikleri fenomenleri hipoteze dönüştürdükten sonra doğrulama için deneylere başvururlar. Bugün fizik tarihine geçmiş birçok deney sayesinde dünyayı ve evreni algılayışımız değişmiştir. Galileo'nun eğik düzlem deneyleri sayesinde hareketin doğasını kavradık, Rutherford'un atom yapısını anlamak için yaptığı deney sayesinde atom çekirdeğinin boyutunu anladık, Young'ın çift yarık deneyi sayesinde ışığın ikili yapısını çözdük. Zaman geçtikçe deneyler karmaşıklaştı ve uzamaya başladı. Öyle ki teorik fizikçiler ve deneysel fizikçiler diye bir ayrım oluştu. Deneylerin maddi yükü özerk enstitülerin ve üniversitelerin bütçelerini zorladıkça devletler bir araya gelip büyük deneyleri finanse etmeye başladı ki bunlardan en önemlisi kuşkusuz CERN projesi ve alt deneyleridir. CERN'de gerçekleşen Atlas deneyi sayesinde standart modeli neredeyse ispatlamış bulunuyoruz. CERN deneyi ile kamuoyunun ilgisini çeken bir şey daha oldu: Fizik deneyleri ne kadar uzun sürüyordu öyle? 2009 Kasım'ında başlayan deney ilk olası pozitif sonuçlarını Temmuz 2012'de verdi. Bu kadar uzun süren başka fizik deneyi var mıydı? Aslında vardı, hatta 170 yıldır süren fizik deneyi bile mevcut. İşte tarihin en uzun 3 fizik deneyi: 1. Katran Damla Deneyi: Katran damla deneyi dense de aslında deneyin amacı katranın viskozitesini ölçmek. Normalde oda sıcaklığında katı hatta kırılgan bir madde olan katran ısıtıldığında akıcı, sıvı halde oluyordu. Queensland Üniversitesi'nin ilk fizik profesörü Thomas Parnell tarafından 1927'de başlatılan deneyde amaç katran'ın viskozitesini ölçmek. Bir akışkanın akışmazlık derecesini (akmaya karşı direnci ifade eden viskoziteyi ölçmek için Parnell katranı ısıtıp akışa bıraktı. Amaç basitti, katran yukarıdaki deney tüpünden aşağıya doğru akacak ve akış süresi hesaplanacaktı. Fakat katranın deney tüpüne yerleşmesi 3 sene sürdü ve deney ancak başlayabildi. Ve sonraki 82 yılda ancak 8 damla gözlemlenebildi! Pardon, daha doğrusu gözlemlenemedi çünkü kimse damlaları düşerken canlı göremedi! 2000 yılında düşen sekizinci damla için modern bir dijital kamera sistemi kurulmuştu ama tam düşme zamanında kameranın bozulacağı tuttu ve sonuç olarak gene katranın damlasını kimse göremedi. 9. damla için şimdi herkes pür dikkat bekliyor, kim bilir belki insanlık bu sefer görür o damlayı. Higgs bozonunu gören insanlık elbet bunu da görecektir. Deneyin tarihçesi: 1930 Deney başladı 1938 1'inci damla düştü 1947 2'nci damla düştü 1954 3'üncü damla düştü 1962 4'üncü damla düştü 1970 5'inci damla düştü 1979 6'ncı damla düştü 1988 7'nci damla düştü 2000 8'inci damla düştü 2013 9'uncu damlanın düşmesi bekleniyor Deneyi gözlemlemek isterseniz, adresi: http://smp.uq.edu.au/content/pitch-drop-experiment 2. Beverly Saat Deneyi: Otago Üniversitesi'nde 1864 yılında başlatılan bu deneyde mekanik bir saat deneyin başlangıcında kuruldu ve bir daha hiç kurulmadan hala çalışmakta. Peki bu bir devridaim makinesi mi? Hayır. Aslında sistem çok basit: Hava geçirmez bir muhafazanın içindeki hava, etraftaki hava basıncı ve sıcaklığındaki değişimler sayesinde büzüşüp genleşiyor ve saati çalıştıran bir diyaframa baskı yapıyor. Hava sıcaklığındaki 6 derecelik bir değişim 2 kilo ağırlığı 5 santimetre yükseltecek kadar enerji sağlamakta. 3. Oxford Elektrikli Zili: İşte tarihin en uzun deneyi. Oxford Üniversitesi'ndeki bu düzenekte iki pirinç direk, bir çan zili ve bir çift kuru voltaik pil var ve bu basit elemanlardan oluşan deney düzeneği 1840'dan beri çalışıyor ve yaklaşık 10 milyar kez çaldığı tahmin ediliyor. Kuru pillerin nasıl yapıldığı kaydedilmediği için bilinmemekte ancak dış kaplamanın sülfür olduğu biliniyor. Pillerin içeriği bilinmiyor ama deneyin süresi sayesinde Guinness rekorlar kitabına Dünyanın en dayanıklı pilleri şeklinde geçmiş bulunmaktalar. Çan zili direklere çarptıkça 2 hz frekansında ses çıkarıyor ki bu da bir insanın duyabileceği en düşük frekans olan 20 hz'ten on kat daha düşük, yani aslında kimse zilin çaldığını duymuyor. Çan zili direklerden birine çarptığında pilden şarj edilmekte ve daha sonra elektrostatik güçle diğer direğe itilmekte. Bu şekilde zil 170 senedir çalışmakta. İşin ilginci, bu şekilde çalışmaya devam ettikçe pilin ömründen ziyade çanın aşınmasından dolayı deneyin durması beklenmekte. Peki bu üç deneyin yıllardır sürmekten başka ne ortak noktaları var? Üç deney de bulundukları üniversitelerin koridorlarında bulunuyor! Hiçbiri için özel bir oda veya alan ayrılmış durumda değil, hepsi öğrencilerin ve hocaların dolaştığı koridorlarda alelade bir şekilde gözlemlenmekteler! Tarihin en uzun ve en gösterişssiz 3 deneyine Açık Bilim ailesi olarak uzun ömürler dileriz!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/geri-donduler.html", "text": "Onlar da tıpkı sizler ve benim gibi çoğu insanın gündelik hayatta kullandıktan sonra gelişigüzel şekilde attığı birer atıktılar, ama geri döndüler! Hem doğadaki parçalanma süreçlerini es geçtiler, böylece bu parçalanma süreçlerinde doğayı kirli gösterip ona zarar vererek doğal dengeyi bozmadılar hem de doğadan çaldığımız cevherlerin miktarını azalttılar. Çaldığımız diyorum çünkü tüketim toplumu haline geldiğimiz şu günlerde yaptığımız sadece doğanın nimetlerinden faydalanmaktan ibaret ve ne yazık ki bunun karşılığında doğa için hiçbir şey yapmıyoruz. En basitinden şöyle düşünelim; geçtiğimiz on yıllardaki şehirleşme sürecinde betonlaştırdığımız her yeşil alan için şehir dışındaki kıraç bir araziyi yeşillendirseydik vardığımız nokta aynı mı olurdu sizce? Çoğumuz durup düşünsek de cevap pek değişmeyecek. Hangi atığın ne şekilde geri dönüştüğünü arama motorlarından herhangi birinde aratarak kolaylıkla öğrenebiliriz. Aradığımız bilgiye ulaşmak artık neredeyse bir tık ötemizde, ancak çevremizde o kadar çok uyaran mevcut ki hangi etkinliğe ne kadar zaman ayıracağımızı ve bunların önem sıralarını kestiremez olduk. Tüm bunların ötesinde kendi hayatımızı yaşamaya çalışırken üzerinde barındığımız yerkürede ne değişiklikler oluyor bunu düşünebiliyor muyuz? İşte bu yazı biraz da bizler bu hayat koşuşturmacası içinde oradan oraya sürüklenirken ülkemizde ve dünyada geri dönüşüm adına neler yaşanmış, geri dönüşümde ne durumdayız bunu sizlere özet geçebilmenin derdinde. İki sene önce, Alman atık enerji şirketlerinden bir yöneticiyle yapılan röportajda Türkiye'nin geri dönüşümde Avrupa'nın çok gerisinde olduğu, hatta Türkiye'de geri dönüşüm seviyesinin %4-5'lerde iken Avrupa'da %40 civarında olduğundan bahsediliyor . Bu üzücü durum geri dönüşüm tesislerinin ülkemiz endüstrisinde payını gün geçtikçe arttırmaya başlamasıyla seviyeyi %25'lere çekmiş durumda. Ülkemizde şu an günde yaklaşık 65 ton çöp açığa çıkıyor ve geri dönüşüm tesislerimizde açığa çıkan bu miktarın yalnızca dörtte biri ayrıştırılıp geri kazanılabiliyor. 2011'de 200 civarlarında olan tesis sayısı ise bugün 500'e yaklaşmış durumda . Tablo çok iç açıcı görünmese de iki yıl içinde almış olduğumuz yol da yabana atılamaz. Bu bağlamda en büyük görev aslında öncelikle çöplerin ilk kaynağına yani evlerimize, sonra da belediyelere düşüyor. İşe eğitimin ilk yıllarından başlamak gerekirse, çocuklarımıza daha ilkokul çağından başlayarak çöplerini ayrı kutulara atma alışkanlığını kazandırmamız gerekiyor. Yeri gelmişken Doğu Marmara Kalkınma Ajansının desteği ile Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan animasyon tam da küçüklerimize örnek olacak cinsten, buyrun izleyin: Evlerimizde kendi çabalarımızla yemek artıkları ile dönüştürülebilir artıkları ayırsak dahi burada devreye belediyeler giriyor. AB uyum yasaları kapsamında 2004'te oluşturulan Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği gereği Türkiye çöplerini ayrıştırmak zorunda; belki de bu uyum sürecinin kazandırdığı ivmeyle olsa gerek belediyelerin atık merkezleri ile birlikte yaptıkları işbirliği çalışmaları son birkaç yılda hız kazanmış durumda.Bu konuda henüz bilinç kazanamamış belediyelerimizin imdadına ise sokaklarda sıkça gördüğümüz çöp toplayıcıları koşuyor. Bu toplayıcılar, gün boyu sokak sokak dolaşıp çöp alanlarındaki tüm torbaları teker teker karıştırarak içlerinden yemek artığı dışındaki dönüştürülebilir atıkları topluyorlar. Bu toplayıcıları konu alan bir tez çalışması yapan İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri Işıl Gülkaynak ve Erdem Üngür'e göre sadece İstanbul'da 100 bin sokak toplayıcısı bulunuyor. Türkiye genelindeyse bu sayının 200 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Çevrenizdeki geri dönüşüm etkinliklerine biraz da olsa dikkat etmişseniz, bu etkinliklerin daha çok kağıt çevresinde yoğunlaştığını görürsünüz. Veriler de bunu doğruluyor: Türkiye'de geri dönüşümü en çok yapılan katı malzeme kağıt. Bu sırayı metal, plastik ve cam takip ediyor . Belediyelerin temel olarak yapmakla yükümlü olduğu işleri ve geri dönüşümün temel bilgilerini aşağıdaki videoda bulabilirsiniz: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Teknoloji Araştırma Merkezi'nde görev yapan Prof. Dr. Muammer Kaya'nın birkaç yıl önce yayınladığı bir raporda gelecek 10 yılın umut vaat eden sektörlerden birisi de Çevre ve Geri Dönüşüm sektörü. Prof. Kaya, bu makalesinde geri dönüşümün gelecek yıllarda gündeme sıkça geleceğini ve gençlerin bu sektöre yardımcı dallara yönelmeleri gerektiğini vurguluyor. Kaya'nın yaptığı araştırmalardaki verilerde özellikle öne çıkansa 2006 yılında Amerika'nın geri dönüşüm sektör hacminin 65 milyar $, direkt çalışan sayısının da 50000 kişi olması. Bu konuda daha alacak çok yolumuz var gibi görünüyor . Geri dönüşüm hedeflerimize varmak için yürüyeceğimiz bu yolda: - 1 ton plastik atığın geri dönüşümü ile %95 oranında enerji tasarrufu sağlandığını, - Dünyadaki kağıt tüketiminin yarısı geri kazanılsa, her yıl 8 milyon hektar orman alanının korunabileceğini, - 1 ton cam atığın geri dönüşümü ile 100 litre petrol tasarrufu sağlandığını, - Alüminyum atıklar geri kazanıldığında %99 oranında kirletici baca gazı emisyonu azaldığını, - 1 ton kağıt/karton atığın geri dönüşümü ile 17 ağacın kesilmesinin önlendiğini, - Bir cam şisenin doğada 4000 yılda, plastiğin 1000 yılda, sakızın 5 yılda, sigara filtresinin 2 yılda yok olduğunu biliyor muydunuz? NOT: Paylaşılan veriler çoğunlukla evden açığa çıkan geri dönüşüm atıkları üzerinedir. Geri dönüşüm oranlarında e-atık ve sanayideki fabrikaların kendi atıklarını dönüştürmeleri dikkate alınmamıştır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/gunumuzun-populer-olusumu-scientology.html", "text": "Scientology... Bu kavramı duymayanınız kaldı mı? Kimilerine göre çağımızın gözde dini, kimilerine göre bir tarikat, kimilerine göre Tom Cruise'un ta kendisi... Özellikle Science yani bilim kelimesinden türediği düşünülen Scientology'i biz de merak ettik ve bu ayki sayımızda bu konuya yer vermek istedik. Okuyacağınız bu yazıda kısaca Scientology'nin ortaya çıkış, gelişim öyküsünü ve yöntemlerini ele alacağız. Özel bir ordu, yakışıklı aktörler, güzel aktristler, güçlü bir bütçe; karşınızda Scientology. Reklamını en ünlü Hollywood yıldızları sayesinde güçlü bir şekilde gerçekleştiren Scientology, saygı duyulsun duyulmasın herkesin duymuş olma ihtimalinin yüksek olduğu bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Scientology kelimesinin kökenine baktığımızda; Latince tam anlamıyla bilmek anlamına gelen Scio kelimesinden türediğini görürüz. Yaygın olarak bilinen anlamı; evren ve diğer yaşamla ilgili olarak ruh üzerine çalışmadır. İngilizcedeki Science yani bilim kelimesiyle olan benzerliği sebebiyle pek çok yerde farklı tanımlara rastlamak mümkündür. Scientology'in tarihine baktığımızda kurucusunun aynı zamanda bilim kurgu yazarı olan L. Ron Hubbard olduğunu görüyoruz. İlk çıkışında kişisel gelişim amaçlı bir felsefe olan bu akımın zamanla güçlenerek ayrı bir din olarak kabul edilmesi, başarısının büyük olduğunu gösteriyor. Peki bu oluşumun temel amacı ne? Bu sorunun yanıtı Hubbard tarafından 'Dianetik: Ruh Sağlığının Modern Bilimi' adlı eserde şöyle açıklanıyor: Bundan 75 milyon yıl önce Xenu adında kötü bir savaşçı diğer gezegenlerdeki yaşayanları öldürüp ruhlarını dünyaya getirir. Tetan isimli bu ruhlar atmosfere yayılır ve insanların bedenlerine girer. Scientologistler bu ruhları bedenlerden kurtarma amaçlı çalışmaktadır. Kurucusunun bilim kurgu yazarı olmasının etkilerini hissettiğimiz bir varoluş amacına sahip olsa da Scientology'nin günümüzde 8 milyona yakın müride sahip olması oldukça dikkat çekicidir. Scientology; nasıl bilmek gerektiğini bilmek öğretisinin savunucusudur. Buraya kadar bahsettiklerimiz bir tarikat ya da bir din olarak nitelendirilen Scientology'nin genel bir çerçevesiydi. Fakat Scientology denildiğinde bizim esas olarak ilgimizi çeken faktör kullandıkları yöntemler, kullanılan bu yöntemlerin yüksek bedellere sahip olması işin farklı bir boyutu, uygulamalar da ilgi çekici. Scientology yöntemlerinin temeli R. Hubbard'ın 1950 yılında öne sürdüğü Dianetik'e dayanmaktadır. Kelime anlamı; zihin aracılığıyla olan Dianetik; insan davranışları ve psikolojik rahatsızlıklarla ilgilenen birbiriyle bağlantılı sistemler bütünü olarak açıklanmaktadır. Dianetik sayesinde kişinin belleğinin temizlendiği belirtilmektedir. Hipnozdan daha farklı bir yöntem olan Reverie olarak adlandırılan bu metot sayesinde kişi yaşadığı travmaları silebilmekte, kendinden saklanan olaylara ulaşabilmektedir. Scientologistlere göre dianetik zihnin kapasitesini arttıran, insanın temel doğasını ortaya çıkarmaya çalışan bir sistemdir. Bu sistem sayesinde psikiyatri bilimine ihtiyaç yoktur, kişi dianetik sayesinde kendi bilincine ulaşabilecektir. Dianetik beyni engramlardan kurtarmayı hedefler, peki bu engram dediğimiz şey nedir? Kısaca onu da açıklayalım: Beyin reaktif bölge olarak adlandırılan bir bölgeye sahiptir. Bu bölge dışında hata yapmaz, mantıklı düşüncenin olmadığı bu bölge bilinçsiz olduğumuzda ortaya çıkmaktadır. Buradaki bilinçsizlik, bilinen anlamının yanı sıra üzüntülü olunan ve acı çekilen dönemi de kapsamaktadır. Böyle bir durumda olan kişinin beynindeki reaktif bölge sinir uyarılarını engram olarak kaydeder. Yani engramlar bir kişinin yaşadığı tüm sıkıntıları ve acıları kaydetmektedir. Dianetik sayesinde kişi bu engramlardan arınır. Scientology; mertebelerden oluşan bir sistemi ifade etmektedir. Scientologistler belli teknikleri geçtikleri ve eğitim aldıkları takdirde yükselmektedir. Yaklaşık 20 yılsonunda gelinebilen en üst mertebe kişiye üstat vasıfları kazandırmaktadır. Elektrometre ile ruhsal durumu inceleme Scientology denildiğinde karşımıza çıkan elektrometre; kişinin ruhsal durumunu incelemeye yaradığı savunulan bir çeşit dedektör olarak nitelendirilmektedir. Hubbard'ın bu elektrometre sayesinde domatesin kesilirken acı çektiğini savunması ilginç bir husustur. Elektrometre sayesinde kesin bilgiye ulaşabileceğini söylememiz mümkün değil fakat Scientology içerisinde özel danışmanlar sayesinde kullanılan bu araç belli fiyatlar karşılığında belli seanslar dahilinde kullanılmakta ve oldukça öneme sahip olmaktadır. Mertebelere özel seanslar düzenlemesi de dikkat çekici bir başka noktadır. Dünyada Scientology Scientology dünyada gittikçe güçlenen bir oluşumdur. Kendine özel bir kilisesi olan Scientology'nin 3000'den fazla kilisesi ve 8 milyona yakın müridi olduğu belirtilmektedir. Bu veriler oldukça önemlidir. Keza mürit olmanın bir bütçe dahilinde olmasına karşın mürit sayının fazlalılığı ve gün geçtikçe bu oluşumun yayılması, Scientology'nin güçlü yönünü ortaya koymaktadır. Scientology'nin güçlü bir oluşum olmasında daha öncede bahsettiğimiz ünlü yıldızların rolü de oldukça büyüktür. Tom Cruise, John Travolta gibi isimlerin sürekli savunduğu Scientology gücüne güç katmış hatta Sea Org adında kendi ordusunu kurmuştur. 1967 yılında kurulan bu ordu özel üniformaya ve kesin kurallara sahiptir. Hatta burada belli bir yaşı tamamlayan çocuklara özel eğitim verilmektedir. Verilen eğitimlerin katı kurallar çerçevesinde olduğu belirtilmektedir. Sea Org çeşitli kamplar açmakta, gerektiğinde bir sığınak olarak kullanılacak şekilde tutulmaktadır. Burada görev alan Scientologistlerin uymaları zorunlu olan belli kurallar vardır; bu kuralların önemli bir kısmı evlilik ve aile ilişkileri üzerinedir. Müritlere imzalatılan 1 milyar yıllık sözleşme de oldukça ilgi çekicidir. Bu sözleşme sembolik bir nitelik taşısa da Scientology'e olan bağlılık noktasında oldukça önemsenmektedir. Scientology; bir magazin haberinde de, bilimsel yönü ile ele alınan bir yazıda da, günümüz din ve tarikatları ile ilgili bir araştırmada da karşımıza çıkabilecek bir oluşumdur. Günümüzün popüler konularından biri olduğu hususu gerçektir. Biraz incelediğinizde; bazı ülkelerde tehlike niteliğinde değerlendirildiği, bazı ülkelerde ise kiliselerine büyük önem verildiğini görebilirsiniz. Sürekli artan gücü, ünlü yıldızların reklamları, karşıt fikirlilerin protestoları sayesinde Scientology muhtemelen uzun yıllar daha gündemi meşgul etmeye devam edecektir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/hasta-bakici-robotlar.html", "text": "Nüfuslarının giderek yaşlanması ve bu nüfusa kimin bakacağı konusu gelişmiş ülkelerde kaygı yaratıyor. Sağlık ve sosyal yardım paketlerini her geçen gün kısmak zorunda kalan hükümetler, bakım hizmetleri için daha ucuz yollar ararken, bir yandan da robot bakıcı araştırmalarına her geçen gün daha fazla yatırım yapıyorlar. Hasta bakımında insanlara yardımcı olan robotlara göz atacağız. Genel olarak sıhhati bozulmuş olan, ızdırap çeken ve hatta hayatından endişe eden bir hasta ister hastanede, ister evinde olsun etrafından daima yakın alaka, yardım ve ihtimam bekler. Bu ihtiyaca karşılık vermekle yükümlü hastabakıcıların temel görevi hastaya bakmak ve onu rahat ettirmektir. İşte tam da bu noktada robot hastabakıcı paradoksu ortaya çıkıyor. Nasıl olur da empatik dokunmadan, ruhsal durum analizinden veya tıbbi içgüdülerden yoksun olan metalik, mikroçipli ve ikili sayı sistemi üzerinden düşünen bir robot, insan hastabakıcının yerini alabilir? Ancak robotik araştırmacıların amacı da kısa vadede bu değil zaten, yani kesinlikle yerlerini almak gibi bir durum sözkonusu değil. Sadece hastabakıcılara, doktorlara veya hemşirelere yardımcı olan ve onların yüklerini azaltan robotlar kullanıma girebilir. Hastaların beslenmesi, taşınması, sağlık çizelgelerinin toplanması, laboratuvar sonuçlarının bir noktadan başka noktaya taşınması gibi rutin veya zaman kaybına sebebiyet veren işler tam da robotların uzmanlık alanına giriyor. Ancak robotik araştırmalar sadece bunlarla sınırlı kalmıyor. Otizm veya Alzheimer gibi bazı hastalıklara karşı geliştirilmiş terapi yöntemlerinde, robotların da fayda sağlamış olması, bilim insanlarını daha derin hasta-robot ilişkileri incelemeye itiyor. Aşağıda sırasıyla robotların hastalara doğrudan veya dolaylı olarak hangi alanlarda faydalar sağlayabileceklerini inceleyeceğiz. RoboCart Hastanelerde kullanılmaya başlayan ilk robotlardan olan RoboCart, 2004 yılında hizmete başladı. Çarşaf, tıbbi malzeme, röntgen görüntüleri, yiyecek ve diğer hastane malzemelerini hastane içerisinde oradan oraya taşıyan motorlu basit bir masa olarak düşünebilirsiniz. Bu robot kablosuz bağlantı ile asansörlerle haberleşirken, etkileşime geçtiği kişiye sözlü olarak mesajını iletme becerisine de sahip. Oldukça sıradan bir getir-götür robotu olduğu için sadece videosunu paylaşmakla yetiniyorum: Riba Japonya'daki RIKEN ve Tokai Kauçuk Endüstrileri'nin beraber geliştirdikleri robot olan, RIBA'nın asli görevi istendiğinde bir hastayı kaldırmak . İlk bakışta bu iş için robot kullanmak belki çok da mantıklı gelmeyebilir. Sonuçta soğuk ve metalden yapılmış çatallı kaldırıcı benzeri bir makine kullanılabilir. O da olmazsa iri kıyım, güçlü kuvvetli bir insan hastabakıcı da aynı işi görecektir. Ancak ikisi de uygun çözümler değil. Öncelikle hastane ortamında en önemli şey moral ve ruh sağlığıdır. Fiziksel bir hastalıkla boğuşan bir insana destek olabilmek için daha şirin ve yumuşak hatlı bir robot kullanımı, hastaların morallerini de yükseltecektir. Tatlı bir robotla iletişime geçen hasta, kendini daha mutlu veya az acılı hissedecektir (Şekil 1). İkincisi ise, ağır hastaları kaldıran insan hastabakıcıların da sakatlanma ve uzun vadede kalıcı hasar görme ihtimali. RIBA insanı sarılmak istetecek kadar yumuşak. Kaldırma süreci ise hem konforlu, hem de eğlenceli. Ayıya benzer görünümü ise hastaların rahatlamasını sağlıyor. RIBA-II hem dokunma hem de sesli komutlarınıza karşılık veriyor ve yaklaşık 80 kilogram kaldırabiliyor. Japon hastalar için bu kaldırma gücü yeterli olabilir, ama Amerika'daki hastalar için kesinlikle biraz daha güçlenmesi gerekecek. Toyota Hastabakıcı Robotu Japonya'da özellikle sağlık ve yaşlı bakımı, üzerinde çok durulan konulardandır, çünkü Japon kültürü gereği yaşlıya hürmet esastır. Japon'ların hızla yaşlanan nüfusu ve nüfusun az doğum/uzun yaşam özellikleri de Japonya'da robotlara bu kadar yatırım yapılmasının sebepleri arasında. Toyota da Honda'nın yürüme yardımcısı sistemlerinden esinlenerek benzer sistemler üretti ancak burada çok daha farklı bir robot çözümünden bahsetmek istiyorum. Hastalardan ziyade hastabakıcıları hedef alan bu sistemin görevi RIBA II gibi, hastayı bir konumdan başka bir konuma taşımak. Örneğin yatağından tuvaletine (Şekil 2). Toyota 2013 yılında bu sistemleri ticarileştirebileceğini belirtti : AVA Tam olarak detayları açıklanmamış bir proje olsa da, iRobot firmasının uzaktan erişim tıp hizmetleri sunan InTouchHealth adlı şirket ile ortaklaşa başladıkları projenin televarlık robotu Ava'yı kullanacağını biliyoruz (Şekil 3). Ava hastane içerisinde, ortalarda dolanarak hastaların doktorlarla etkileşime geçmesini sağlayacak . Örneğin bulunduğu şehir dışında yaşayan ve alanında uzman olan bir doktorla iletişime geçmek isteyen bir hasta olarak, sadece telefonla görüşmekten çok daha fazla bilgi iletebileceksiniz. Muhtemelen insanların yerlerini belirleyebilecek, onları tanıyabilecek, hatırlatma yapabilecek, sorgulama yapmanıza izin verecek, acil bir durumda yardım çağırabilecek, ilaç saatlerinizi takip edebilecek ve sağlığınızla ilgili uyarılarda bulunabilecek bir yapay zekaya sahip olacak. Benzer bir uygulama ev robotu olarak çoktan faaliyette: PARO Terapist Robotlar makalemizde daha önce kendisiyle tanıştığımız robot fok Paro sadece otistik çocuklara yardımcı olmuyor, aynı zamanda yaşlılığa bağlı unutkanlık ve bunama tedavilerinde de kullanılıyor. Japonya'da Gelişmiş Endüstriyel Bilim ve Teknoloji Enstitüsü tarafından tasarlanan Paro ile kısa-süreli deneyler yapan Amerikalı ve Japon rehabilitasyon araştırmacıları yaşlıların akıl sağlığı konusunda pozitif gelişmeler yaşandığını söylüyorlar . Uzun vadeli araştırmalar ise Avrupa'da yapılıyor. Bu deneylerin sonuçlarına göre Paro'nun yaşlılara ve otistik çocuklara göre daha faydalı olacak farklı versiyonları tasarlanacak. Haykıran, göz kırpan, kafasını ve kollarını oynatan Paro okşanmaktan ve şefkat gösterilmesinden hoşlanıyor (Şekil 4). Duyma, görme ve dokunma duyularına sahip olan bu robot yapay zekası sayesinde de sahibinin cümlelerine göre davranışlar sergilerken uzun süre ilgi görmezse ağlamaya başlıyor. Danimarka Teknoloji Enstitüsü'nde 30 bunama hastası ile yürütülen araştırmalarda ortaya çıkan sonuçlara göre hastalar kendilerini daha iyi hissederken, kendilerine bakan insanlar başta olmak üzere çevrelerindeki insanlarla daha iyi iletişim kurabildikleri ortaya çıkmış. Konuşma becerilerini unutmuş insanların Paro'yu geçmişte sahip oldukları bir hayvanmışcasına okşadıklarını gözlemleyen bilim adamları, aslında kendilerine bakmaktan aciz hastaların, Paro'ya bakmak istediklerini belirtiyorlar. Kanıtlanmış olan hayvan terapisinin yerini alacak bu terapi çeşidi, gerçek hayvan kullanılarak uygulanan terapiden daha az kirlilik yaratıyor ve daha ucuz. Ancak Paro'nun normal hayvanlara kıyasla en önemli avantajı canı sıkılınca çekip gitmek yerine, hastanın keyfi süresince onunla etkileşime girmesi. 2009 yılında Amerika'da tanesi 5000 dolardan satışına başlanan Paro şu anda birçok hastanede yerini almış durumda. Bu arada hoş bir detay: robotun ağzına takılan bir emzik (Şekil 5), robotun görünümünü bozmadan şarj olmasını sağlıyor: Tüm bu yapılan testlerin sonuçları robotla oynayan yaşlıların saatlerce çekilmiş video görüntülerinden, stresle ilgili hormon ölçümlerinden ve beyin aktivitelerinin analizinden yola çıkılarak elde ediliyor. Araştırmacıların de doktorların testlerden alacakları geribeslemelerle gelecekte Paro'ları sahiplerine göre ayarlayabilecekleri ve çok daha fazla davranışın ekleneceği söyleniyor. Örnek vermek gerekirse, dil ve konuşma yetilerini yitiren hastalara daha fazla ses ve sözlü tepkiler gösteren robotlar tasaralanacak. NAO Avrupa Komisyonu tarafından desteklenen ALIZ-E projesi hastanedeki hastalarla uzun süreli bağlar kurabilecek robotları üretmek için düğmeye bastı. 2010 yılında başlayan ve 5 yıl sürecek olan bu proje kapsamında, Aldebaran Robotik firmasının Nao insansı robotu kullanılarak (Şekil 6), Milan'daki San Raffaele Hastanesindeki çocuklarla iletişim kurabilecek bir yapay zeka oluşturulmaya çalışılıyor . Diyabet hastası olan hedef kitlesindeki çocuklar sadece 8 yaşındalar (Şekil 7). Kendi hastalıkları hakkındaki detayları eğlenceli bir şekilde öğrenebilmek ve hastanede kaldıkları süreyi katlanılabilir kılmak için göreve gelen bu robotların hayvan terapisi kadar başarılı olup olamayacağını araştıran bilim insanları, Paro ile benzer bir rota çiziyorlar. 20 adet robotu, doğal dil işleme, ses tanıma, konuşma tanıma, yüz ifadesi tanıma ve anlamsal hafıza gibi zihinsel yetenekler vererek programlayan araştırmacılar hasta çocukların refakatçileriyle etkileşimlerini takip ediyorlar. Bu sayede bir hemşirenin mi yoksa bir robotun mu hasta üzerinde daha pozitif etki bıraktığını araştırıyorlar. Gelecek 3 yıl içerisinde sonuçları açıklanacak olan bu araştırma sonrasında teşhis koyan ve ameliyat yapan doktor robotlardan sonra hasta bakıcı robotların da hayatımızı nasıl şekillendireceklerine dair bir çok ipucu elde etmiş olacağız."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/ingiliz-hasta-turk-hemsire.html", "text": "Ateşler içinde yanıyordu; gözlerinin üzerinde siyah bir sargıdan dolayı gözleri görünmüyordu ama yüzünün geri kalanından ne kadar genç olduğu anlaşılıyordu. Zar zor açtığı ağzından su kelimesi döküldü. Hemşiresi damla damla su verdi ve delikanlının yüzünü sildi. İngiliz delikanlı savaşta ağır yaralanmıştı, sürekli öleceğim diye sayıklayıp arkasından nişanlısının adını söylüyordu. Hemşire bu genç askere şefkatli gözlerle bakıp konuştu: Hayır, ölmeyeceksin korkma. Nişanlına kavuşacaksın ve çok mutlu olacaksınız. İngiliz asker hemşirenin sakinleştirici sesinde bulduğu huzur ile yavaşça sakinleşti ve gülümsedi. Son anlarında nişanlısına kavuşacağı umudu ruhunu sakince teslim etmesini sağladı. Savaş dışarıda devam ediyordu, delikanlı istatistiklerde bir rakamdan ibaretti artık. Ölü bir asker... ****** 2012 Londra olimpiyatları açılışında İngilizler tarihlerini müzikal bir koreografi ile sergilerken en çok üzerinde durdukları sağlık sistemleri oldu. Kısaca NHS olarak bilinen sağlık sistemleri İngilizlerin en büyük övünç kaynaklarından biri; Stephen Hawking bile NHS olmasa ben yaşayamazdım demişti. İngiliz halkına ücretsiz sağlık hizmeti sunan NHS'in tanıtımında gene bu sistemdeki doktor ve hemşireler görev almıştı. Koreografinin mimarları hastaları için canla başla çalışan bu insanları çok güzel bir şekilde hatırlamış ve onurlandırmıştı. Ama benim gözlerim bu isimsiz kahramanların yanında hep onu da aradı, ne yazık ki organizatörler onu hatırlamamışlardı. Kim miydi o? Babası William ve annesi Frances'in iki çocuklarından küçük ve zeki olanıydı, 1820 yılında Floransa'da doğdu. Daha ufak yaşta babasından aldığı eğitim ile Yunanca, Latince, Fransızca, Almanca, İtalyanca dileri ile tarih,felsefe ve matematik öğrendi. Matematik eğitimi özellikle sıkı tutulmuştu, dönemin ünlü matematikçileri James Sylvester ve Arthr Cayley'den eğitim alıyordu .Daha küçücük yaşında insanlara yardım etmeyi sevdiğini fark etti, yardım ettikçe mutlu oluyordu. İnsanlığa en büyük katkısını ilerde eğitimini gördüğü matematik ile yapacağından habersiz, hemşire olmaya karar verdi 25inde. Ailesi karşı çıktı kararına, ne de olsa hemşirelik onun gibi bir zengin çocuğu değil çalışan kadınlara göre bir işti. O dönem hemşireler eğitimsiz, flörtöz ve çoğunlukla sarhoş olarak addedilirlerdi .Kararı kesindi, hemşire olarak savaştaki askerlere yardım edecekti. Şansına tam o zamanlarda ilk Amerikalı kadın doktor Elizabeth Blackwell ile tanıştı. Elizabeth onu hemşire olması için iyice cesaretlendirdi ve en sonunda babasından 31 yaşındayken izni aldı hemşire olmak için. Almanya'da hemşirelik okudu ve iki sene sonra Londra'da bir hastanede çalışmaya başladı. Tam yeni başlamıştı hemşireliğe ki, 1853 yılında Kırım harbi patlak verdi. Gazeteler savaşta bir çok askerin kolera ve sıtmadan öldüğünü yazıyordu. The Times gazetesi 1854 Eylül'ünde okurlarına şu çağrıyı yapıyordu: Aramızda Üsküdar'daki hastanelerde yatan çaresiz ve hasta askerlerimize yardıma gidecek kadınlar yok mudur? İngiltere'nin kızları bu merhamet gerektiren görev için hazır değiller midir? Gazetenin çağrısı çok etkili oldu ve 1854 yılında Üsküdar'a geldi, Florence veya bizim daha çok bildiğimiz tam adı ile: Florence Nightingale. Florence Üsküdar'daki Selimiye kışlasında göreve başladı ve başlar başlamaz çok radikal değişiklikler yaptı. O dönem hijyen koşullarına çok dikkat edilmiyordu ve hastane tam anlamı ile pislik içindeydi. Daha ilk haftasında kanalizasyonu 19 kere boşalttırdı, yüzlerce el arabası dolu pislik attırdı ve bahçedeki ölü hayvanları gömdürdü. Bu yaptıkları hemen sonuç vermeye başladı, artan hijyen koşulları sayesinde sadece 6 ayda askerlerin hastanedeki ölüm oranı %43'ten %2ye düştü. Hastalar arasında bir efsane idi o artık, herkesin yattığı ve sadece iniltiler ve kuru öksürüklerin duyulduğu uzun gecelerde lambası ile hastaların arasında dolaşmasından dolayı Lambalı kadın olarak biliniyordu. Hastalar arasında bir efsane idi ama doktorlar arasında ona kuşku ile yaklaşanlar vardı. Sesini yükseltenler ölüm oranlarının düşmnesini Florence'in temizlik konusundaki çabalarına değil, başka sebeplere bağlıyorlardı: Daha hafif yaralı askerler, yumuşak havalar veya belki de daha bilemediğimiz başka bazı faktörlerden dolayı düşmüştü ölüm oranları. Florence kendinden ve yaptıklarının sonuçlarından emindi ve ispatlamak için de matematik eğitimini kullanmaya karar verdi. İstatistik konusunda eğitimliydi ve bunu kullanarak Selimiye kışlasındaki koşulların iyileştirilmesinin ölüm oranlarını düşürdüğünü ispatladı. Bir grup yaralı ama hala cephede bulunan asker ile Selimiye'deki hijyenik olmayan koşullardaki benzer yaralardaki askerlerin ölüm oranını karşılaştırdı. Cephede bulunan askerlerde ölüm oranı 1000de 27 iken Selimiye'nin hijyenik olmayan koşullarında bu oran 1000de 427 idi. Hijyen şartlarının iyileştirilmesi işe yarıyordu. Florence bütün tıbbı gelişmenin kanıta dayalı olmasını dilediği için ulaşabildiği her türlü istatistiği derleyip tablolar hazırlamaya başladı ve hatta günümüzdeki daire grafiğinin benzeri bir grafik icat ederek verilerini görselleştirdi. Bu veri tabloları ve grafikler sayesinde bir çok fikrini kanıtları ile sunabiliyordu devlet organlarına. Hatta bu istatistikleri ve veri tablolarını hemşirelerle ilgili suçlamaları cevaplamak için de kullanıyordu. O yıllarda bir grup insan hemşirelerin eğitilmemesini çünkü eğitimli hemşirelerin baktıkları hastaların arasında ölüm oranının daha fazla olduğunu savunuyordu. Florence bunun çok doğal olduğunu çünkü ağır hastaların eğitimli hemşirelere verildiğini ve bir çoğunun zaten ölümcül vaka olduğunu belirtti karşı olarak. Bunu ispatlamak için de hastaları rastgele eğitimli ve eğitimsiz hemşirelere dağıttığı deneyler tasarladı ve ölüm oranlarını dikkatle ölçtü. Sonuçta eğitimli hemşirelerin gruplarında ölüm oranının daha düşük olduğu ortaya çıktı. Florence ülkesine döndüğünde artık bir kahramadı. Gücünü ve istatistiki verilerini kullanarak orduda bir sağlık komisyonu kurulması için bastırdı ve başarılı da oldu. Daha sonra bu komisyonun tavsiyesi doğrultusunda askeri bir tıp akademisi kurulacak ve Florence'in veri tabloları benzeri veri tabloları hazırlanıp hangi tedavilerin etken olduğu araştırılacaktı. Çalışmaları Kraliçe Victoria'nın da dikkatini çekmişti ve onun sayesinde adına açılan bir vakıf hesabı ile hemşire okulu finanse edilebildi. Florence Nightingale sayesinde hem tıp hem de hemşirelik önemli bir ilerleme kaydediyordu ve Lambalı Kadın hem modern hemşireliğin kurucusu olarak yüzlerce askerin hayatını kurtaran bir melek olarak tarihe geçiyordu. Florence Nightingale 1910'da gözlerini hayata yumdu. ****** 1912 Gelibolu ... Cebinden mendilini çıkardı. Erin yüzündeki, alnındaki ve boynundaki terleri güzelce sildi. Er gözlerini açtı ve hafifçe tebessüm ederek konuştu: Melek misiniz? Hemşire ne diyeceğini bilemedi. Değilim diyecekti ki vazgeçti. Keşke olsam... Meleksiniz, melek gibisiniz. Az sonra öleceğim, ölecekleri hep koyu gölgelere yatırıyorlar. Ancak acım yok, sadece dilim damağım kurudu. Biraz su içseydim Hemen vereyim dedi hemşire. Bardağa biraz su koydu ve erin dudaklarına götrdü. Az ama sıkça için dedi. Az mı? Bu bizim yanmışlığımıza bir bardak su ne der ki hemşire? Deryaları içeceğim geliyor. Hararetim çok ... Yazımızın başında bahsettiğimiz hikayedeki İngiliz askere bakan hemşire de yukarıdaki hikayedeki Türk askere bakan hemşire aynı hemşiredir: İlk Türk hemşirelerinden Safiye Hüseyin Elbi. Safiye Hüseyin, aynı Florence gibi, iyi bir ailenin eğitimli, dil bilen ve yardımsever kızıydı. Besim Ömer Akalın'ın kurduğu Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin İstanbullu kadınlar için açtığı hemşirelik kursunun ilk mezunlarındandı. Onu diğerlerinden ayıranlar bilgisi, cesareti ve hizmet için her türlü fedakarlığı gösterme arzusudur. Çanakkale savaşı çıktığında cephe gerisinde hemşire almak için gönüllü olur ve Reşit Paşa hastane gemisi ile savaşa gider. Daha ilk gününde bir ampütasyon ameliyatına girer, kan görmekten korkmaması ve yaraları sarmadaki mahareti ile doktorların övgüsünü alır. Ama daha da önemlisi yaralılara dost düşman diye ayırmadan bakmaktadır. Onun için önemli olan bu ana kuzularının sağ salim vatanlarına dönmesidir. Ama o yaralarını iyileştirdiği İngiliz askerlerinin devletinin uçakları adet edinmiştir, Reşit Paşa vapuru ile her İstanbul'a gidişinde gülle yağmuruna tutulur vapur. Hatta bir keresinde öyle şiddetlidir ki, İstanbul'a Reşit Paşa vapuru batmış diye haber gider. Vapur limana yanaştığında aileler gözlerine inanamaz, kimilerinin gıyabında cenaze namazı kılınmıştır bile. Gitmeden önce kendisini vazgeçirmeye çalışanlara Her sardığım, iyileştirdiğim yara benim için küçük madalya olacak diyen Safiye Hüseyin yüzlerce madalya ve iyileştirdiği gencecik delikanlıların şükranları ile savaştan sonra İstanbul'a döner ve Türkiye'de hemşirelik mesleğinin yayılması ve tanınması için çalışır. ******* Bu topraklarda iki büyük millet çarpışmış ve bu iki milletin kadınları çarpışan askerlerin yaralarını sarmış, onları son anlarında teselli etmiştir. Florence Nightingale modern hemşireliğin tohumlarını burada atmış ve sayesinde belki binlerce asker basit yara ve hastalıklardan ölmek yerine sağ salim vatanlarına dönmüştür. Kendisinin adının hastane isminde yaşaması ne kadar doğruysa, Safiye Hüseyin'in adının hiçbir hastane isminde yaşatılmaması o kadar yanlıştır. Umarız bir gün Safiye Hüseyin hastanesi açılır ve melek hemşireleri onun ismine yaraşır şekilde görevlerini yaparken görürüz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/isiktan-hizli-seyahat-mumkun-mu.html", "text": "Bilimkurgunun en sevilen öğelerinden biridir ışık hızıyla seyahat. Yıldız Savaşları'nda sadece ışık hızıyla bir anda galaksinin öbür ucuna gidilebilmektedir. Bu sayede Galaktik Cumhuriyet kurulmuştur. Uzay Yolu'nda ışıktan hızlı seyahat eden Atılgan, yeni uygarlıklar keşfetme amacındadır. Ve bir uygarlığın Galaktik Federasyon'a kabul edilme koşulu, ışık hızını aşabilmesidir. Savaş Yıldızı Galactica'da FTL ya da Türkçe kısaltmasıyla IDH motoru sayesinde, insan türünden geriye kalan az sayıda insan, Cylon adlı robot ırkından kaçmakta ve dünyayı aramaktadır. Bu dizide ise uzay gemileri sıçrama yapmaktadır. Şüphesiz ışık hızından daha hızlı seyahat edebilmek ve evreni keşfetmek, kolonileştirmek çok güzel bir rüya. Gerçek olmasını kim istemez ki? Belki de bu nedenle bilimkurguda bu kadar önemli bir yere sahip. Öte yandan yukarıda adı geçen yapımların bel kemiğini oluşturan bu fikrin ne yazık ki bilimsel geçerliliği yok. Ufocular geçmişte ve günümüzde pek çok dünya dışı uygarlığın Dünyamızı ziyaret ettiğini ve etmekte olduğunu söylüyorlar. Eğer Dünyamıza çok yakın bir yerlerdeki bir gezegenden bahsetmiyorsak bu o kadar kolay değil. Çünkü ışıktan hızlı seyahat olanaksız ve ışık hızıyla gitseniz bile binlerce yılda Dünya'ya ancak ulaşacaksınız. Dolayısıyla eğer bizim Güneş Sistemimizde veya ona yakın bir yerde değillerse bu yabancı uygarlıkların buraya gelmesi, uzaklıklarına göre yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca yıl sürecektir. Her gün yeni bir UFO vakası yaratacak kadar çok ziyaretçi göndermeleri de daha da zor bu durumda! Ufoculara bunu hatırlattığımızda bilim bir yolunu bulur cevabını alıyoruz. Bilime duyulan bir inançmış gibi görünüyor bu. Fakat sadece gerçekliği çarpıtmaktan ibaret. Çünkü bilim ışıktan hızlı seyahati hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir rüya olarak görüyor. Özel Görelilik Einstein'ın, zamanın, kütlenin, hareketin göreli olduğunu ileri sürmesinin üzerinden bir yüzyıl geçti. O, bir dizi yeni fikirle fizikte bir devrim yaptı. Başta özel görelilik ve genel görelilik olmak üzere ortaya attığı teoriler yepyeni fikirlerle doluydu. Einstein'dan önce fiziğe Newton fiziği hakimdi. Elbette Newton fiziği pek çok konuda yeterli açıklamalarda bulunsa da her yeni keşifle birlikte doğayı açıklamakta biraz daha yetersiz kalıyordu. Einstein'ın görüşleriyse yepyeni bir soluk getirecekti. Eskiden ışığın küçük madde zerreciklerinden oluştuğu sanılıyordu. 1678'de Christian Huygens, ışığın dalgalardan oluştuğunu ileri sürdü fakat dalgaların yayılmak için maddeye ihtiyaç duyduğunu düşünerek evreni dolduran görünmez bir maddenin olduğunu varsaydı. Buna esir adını verdi. Newton ise 1704'te yayınladığı eseri Opticks'de ışığın parçacıklardan oluştuğunu ama dalgalardan da etkilendiğini sürdü. Fakat çelişik görünen bu öğeleri harmanlayan bu duruma yeterli bir açıklama getiremedi. Işığın dalga kuramı James Clerk Maxwell ile atılım yaptı. Maxwell 1860'larda elektrik ve manyetik kuvvetlerin ışık hızıyla yayılacağını hesapladı. Fakat teorisinde esire ihtiyaç duymaya devam etti. 1887'de yapılan deneylerde ise esirin ışıkla bağlantısı bulunamadı. 1900'de Max Planck, ışığın hem dalgalardan hem de parçacıklardan oluştuğunu öngördü. Işık kendisiyle çelişiyor görünüyordu. Planck'ın kendisi bile vardığı bu sonuca bir anlam veremedi. Einstein ise klasik fiziğin sonunu getirecekti. Önce fotoelektrik olayı açıklayarak esir adlı hayali maddeye ihtiyacı ortadan kaldırdı. O ışığın çelişik durumunu mantıksal bir temele oturttu. Işığın doğasını ve fotonların varlığını göstererek yepyeni bir dönem başlattı. Şimdi gelelim görelilik kuramlarına. Özel görelilik Teorisine göre evrendeki hiçbir şey sabit değildir ve gözlemcinin konumuna değişir. Zamanın hızı sabit değildir, cismin hareket hızı ne kadar artarsa zaman o kadar yavaşlar. Uzay-zamanda hiçbir şey sabit değildir. Bir tek şey hariç: Evrende sabit olan tek şey ışık hızıdır ve ışık hızı asla aşılamaz. Peki, neden? Birincisi, cisimlerin hızlarıyla zaman birbirine bağlıdır. Cisimler hızlandıkça o cisim için zaman daha yavaş akmaya başlayacaktır. Yani bir uzay gemisi ne kadar hızlı hareket ederse onun için zaman daha yavaş akacaktır. Dünya'daki bir insan için örneğin 50 yıl geçerken Dünya'dan çok daha hızlı hareket eden bir uzay aracındaki insan için bu süre daha da kısadır. Hız ne kadar artarsa zaman da o kadar yavaşlayacaktır. Ve hız eğer ışık hızına ulaşırsa bu da zamanın durması anlamına gelir. Dolayısıyla ışık hızına ne yetişmek ne de ışık hızını aşmak imkansızdır. İkincisi, e=mc2 formülünde cisimleşmektedir. Bu formül fizikteki kütle-enerji eşitliğinin formülüdür. Bu formülün içindeki c ışık hızını simgelemektedir. Hız arttıkça kütle de arttığı için ivmelenme zorlaşmaktadır. Dolayısıyla kütlesi olan hiçbir cisim ışık hızına ulaşamaz. Parçacık hızlandırıcı deneylerinde bugüne kadar bu hiç başarılamamıştır. Yakın zamanda CERN bünyesindeki OPERA Deneyinde parçacıkların ışıktan hızlı hareket ettiğinin gözlemlendiğinden şüphe edildiyse de bu tekrarlanamadı ve reddedildi. Karadelikler Peki, bunu doğrulayan kanıtlar var mı yoksa bunlar sadece fikir mi diye sorabilirsiniz. Evet, kanıtlar var. Birincisi, hassas atom saatleridir. İçine bu saatlerden yerleştirilen uçaklar farklı hızlarda farklı yönlere gönderilmiştir. Ve her uçakta saatin farklı bir sonuç verdiği gözlemlenmiştir. İkincisi, Güneş'ten gelen nötrino ve muonların ışık hızına çok yaklaştıkları için Dünya'da üretilen durağan olanlara göre daha uzun ömre sahip olduğu tespit edilmiştir. Üçüncüsü ise karadeliklerdir. Karadelikleri kısaca tanımlamak gerekirse ışığın bile kendisinden kaçmasına izin vermeyecek kadar büyük kütleli kozmik cisimler olarak tanımlayabiliriz. Karadeliklerin çekimsel tekillik denilen bir noktada toplanmış bir kütlesi vardır. Yani olağanüstü çokluktaki kütle, olağanüstü dar bir alana sığmıştır. Bu da o cisme olağanüstü bir kütle çekimi kazandırır. Yıldızlar ömrünü tamamladıklarında boyutları ve kütlelerine bağlı olarak iki farklı son yaşarlar. Ve boyutlarına göre hangisini yaşayacakları baştan bellidir. Güneş kütlesinin 10 katı kütleye sahip yıldızlar yakıtlarını tükettiklerinde bir süpernova patlaması yaşarlar ve geride kalan madde tekillik boyutuna kadar çöker. Bu da onların aşırı sıkışmış olması demektir ki ortaya bir karadelik çıkarır. Daha büyük yıldızlar ise bir süpernova patlaması geçirerek artlarında, merkezinde pulsar bulunan bulutsular bırakırlar. Güneşimiz boyutundaki yıldızlar ise süpernova patlaması yaşamazlar ve daha uzun ve aşamalı bir süreç yaşayıp beyaz cüceye dönüşürler. Karadeliklerin ne kendi ışığı vardır ne de başka bir cismin ışığını yansıtır. Yüksek çekim kuvvetiyle ışığı da yutmaktadır. Bu nedenlerle karadelik olarak anılmaktadır. Karadelikler tamamen karanlık olduğu için sadece dolaylı olarak gözlenebilmekte, farklı dalga boylarında tespit edilmektedir. Biraz daha açalım. Diyelim ki bir gökcisminin öyle güçlü bir kütle çekimi var ki bir şeyin ondan kaçıp kurtulabilmesi için farz edelim ki 1.000.000.000 metre/saniye hızla gitmesi gerekir. Yani ışıktan daha hızlı gitmesi gerekir. Işığın hızı 299.792.458 metre/saniyedir ve bu hız aşılamaz. Dolayısıyla ışık da dahil olmak üzere bu cismin çekim alanına giren her şey yutulur. Ve bu cisme karadelik adı verilir. Karadelikler ışık hızının aşılamazlığının birer sonucudur. Karadeliklerde ışığın dahi çekime kapıldığı bölge olay ufku olarak adlandırılır. Bu bölgede her şey karadelik tarafından çekilmekle birlikte içeride tam olarak neler olduğu hakkında henüz net bir bilgimiz yoktur. Zamanın daha farklı bir hızda işlediği tahmin edilmektedir. Varsayımlardan birisi de aşağıda değineceğimiz Einstein-Rosen Köprüsüdür. Bu Bir Çelişki mi? Görelilik kuramları ilk başta kendi içinde çelişirmiş gibi görünür. Nasıl mı? Bir cismin üzerinde bulunan başka bir cisim de onunla birlikte aynı hıza sahiptir. Örneğin 100 km/s ile hareket eden bir arabanın içindeki insanlar ve bütün nesneler de 100 km/s ile hareket eder. Hareket eden bir nesnenin üzerinden harekete geçen bir başka nesne de kendi hızı + üzerinde bulunduğu cismin hızıyla harekete geçer. Örneğin, saatte 500 km/s ile hareket eden bir uçaktan bir roket fırlatıldığında bu roket 500 + kendi hızıyla gider. Öyleyse, hareket eden bir cisimden çıkan ışık, cismin hızı + ışık hızıyla hareket etmesi gerekmez mi? Bu durumda o ışık, ışık hızından daha hızlı ilerlemiş olmuyor mu? Hani ışık hızı aşılamazdı? Bu gerçekten güzel bir soru. Ortada gerçekten de bir çelişki varmış gibi görünüyor. Fakat cevabı da bir o kadar basit. Işık hızının aşılması mümkün olmadığına göre üzerinde bulunulan cismin hızının etkisi yoktur. Işık, yine ışık hızıyla gider. Einstein taşıyıcı cismin hızını denkleme dahil etmememizi önermiştir. Solucan Delikleri Sonuç olarak ışık hızını aşmak mümkün değildir. Aynı şekilde ışık hızına ulaşmak da mümkün değildir. Yapacağımız en hızlı araç en iyi olasılıkla ışık hızının %99'99999...'una ulaşabilir ama asla %100'üne değil. Öyleyse kısa sürede galaksinin öbür ucuna seyahat etmek için ne yapacağız? Bu konuda alternatif bir yol olarak solucan delikleri önerilmiştir. Nitekim Carl Sagan da sinemaya uyarlanan Contact adlı romanında bu yolu kullanmıştı. Peki, nedir solucan deliği? İlk olarak Nathan Rosen ile Albert Einstein tarafından öne sürüldüğü için Einstein-Rosen Köprüsü olarak da bilinen solucan deliği uzay-zamanda bir kısa yoldur. Genellikle karadeliğe düşen bir maddenin bir beyaz delikten çıktığı ve ikisi arasındaki bağlantıyı bir solucan deliğinin sağladığı görüşüdür. Burada evreni bir elmaya benzetebiliriz. Ve bir elma kurdu elmanın öbür ucuna geçmek için etrafından dolanmak yerine daha kısa bir yolu tercih eder: İçinden geçer. İşte bu yol bir solucan deliğidir. Bir anda milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir yere ya da başka bir evrene açılmayı sağlar. Fakat ortada bir sorun var. Bugüne kadar ne bir beyaz delik görüldü ne de solucan deliklerinin varlığına dair en küçük bir kanıt bulunabildi. Sadece teorik düzeyde varlar. Hatta hiç var olmayabilirler. Sonuç Günümüz teknolojisi ve bilgisiyle ışık hızını aşmak veya evrenin öbür ucuna başka bir yolla gitmek mümkün değil. Öte yandan bunun aksi kanıtlanacaksa eğer bunun asla olmayacağını da iddia edemeyiz. Eğer fizikte bildiğimiz teorileri yıkacak ve yepyeni anlayış getirecek bir gelişme olursa bu konu yeniden ele alınabilir. Fakat şu an elimizde görelilik teorisi var ve bu teori ışık hızını evrendeki en yüksek hız kabul ediyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/kimerler-kediler-tuhafliklar.html", "text": "Eğer benim gibi bir kedisever iseniz, son birkaç haftadır internette dolanan çok tuhaf bir kedi resmini görmüş olabilirsiniz. Ben, resmi ilk gördüğümde, bunun kesinlikle fotoğraf hilesi olduğunu düşünmüştüm. Ancak biraz araştırınca öğrendim ki, artık kendi facebook sayfası olan Venüs isimli bu kedi bir fotoşop hilesi değil, capcanlı bir kedi. İnanmıyorsanız kendi Youtube sayfasındaki videosunu görebilirsiniz. Venüs, bir internet fenomeni olduktan sonra yayınlanan pek çok blogda kendisinden 'kimer' olarak bahsediliyor. Kimer, bu yazımızda bahsedeceğımız bir tür genetik fenomen aslında. Venüs'ün bir kimer olup olmadığını söylemek ise çok zor. Zira bir canlıya kimer tanısı koymak için oldukça detaylı genetik analizler yapmak gerekiyor. Kedilerdeki kürk renklerini belirleyen farklı mekanizmalar var. Venüs'ün desenlerinin çok daha sık görülen bu mekanizmalardan birine bağlı ortaya çıkmış olma olasığı, bir kimer olma ihtimalinden çok daha yüksek. Bu ihtimallerden yazımızın sonunda bahsedeceğiz, ama gelin önce bu genetik duruma ismini veren Kimera'dan bahsedelim. Homeros'tan Yanartaş'a Kimera, mitolojide antik çağda bugünkü Güney Anadolu bölgesinde yaşamış olan Likya uygarlığına ait mitolojik bir figür. Ozan Homeros'un yazdıklarına göre, bu yaratığın gövdesi pekçok hayvanın birleşmesinden oluşmuştu: başı bir aslana, arka ayakları bir keçiye, kuyruğu ise bir sürüngene aitti. Ağzından bir ejder gibi alevler çıkaran bu canavarı, epik kahraman Bellerophon üzerine bindiği kanaltı atı Pegasus yardımıyla öldürmüş. Antalya'nın Çıralı beldesindeki sönmeyen volkanik alevler, adlarını bu canavarın ağzından çıkan alevlerden alıyor. Bu bölgeye Yanartaş ya da Kimera adı veriliyor. Biden fazla canlının kaynaşmasından oluşmuş bu ilginç mitolojik canlı, çok nadir görülen ve oldukça şaşırtıcı olan bir genetik duruma isim babalığı yapmış durumda: Kimerizm. Kimerizm 1998 yılında, 31 yaşındaki bir anne adayı ve 41 yaşındaki bir baba adayı, tüp bebek sahibi olmak için doktora başvururlar. Tüp bebek girişimi sırasında, annenin rahmine döllenmiş üç embriyo yerleştirilmesine rağmen, çoğu tüp bebekte denemesinde olduğu gibi embriyolardan sadece bir tanesi gelişimini tamamlar ve çift, gebelik süresinin sonunda, normal doğum ile 3.46 gramlık sağlıklı bir erkek bebek sahibi olur. Yeni doğan bebeğin, sağ testisi normal olup, sol testis torbasının içi boştur. Bu bebeklerde çok sık rastlanan bir durum olduğu için bir süre, sol testisin de yerine inmesi için beklenir. Bebek 15 aylıkken, bu durumun ameliyatla düzeltilmesine karar verilir. Ameliyat sırasında, bebeğin sol kasığnda bir fıtık olduğu ve fıtık içinde bozunmuş testis benzeri bir yapının olduğu fark edilir ve bu dokular ameliyat sırasında alınır. Daha sonra yapılan patolojik incelemede, bu dokuların aslında körelmiş bir rahim ve yumurtalık kanallarına ait dokular olduğu saptanır. İleri tetkiklerde, bebeğin kanındaki akyuvar hücrelerinde iki dizi hücre olduğu tespit edilir: kadınlara özgü 46, XX ile erkeklere özgü 46, XY. Gene aynı yıllarda, 26 yaşındayken çocuklarına bakamadığı gerekçesiyle devlet yardımına başvuran Lydia Fairchild, bu yardımı alması için çocukların biyolojik annesi olduğunu ispat edecek olan zorunlu olan genetik testleri yaptırır. Test sonuçlarını almak için başvurduğunda, Sosyal Yardım dairesi'ndeki görevliler onu bir odaya alırlar ve Sen kimsin?, Bu çocuklar kimin çocukları, onları nereden buldun?, Bu çocukların gerçek annesi kim? sorularıyla başlayan, uzun ve yıpratıcı bir süreçten geçer. Çocukların tamamının kendi çocuğu olduğunu iddia etmesine rağmen, ifadesine inanılmaz ve hakkında devleti dolandırmaya çalışmaktan işlem yapılmaya başlanır. Tekrarlanan testler aynı sonuçları vermektedir, bu testlere göre çocuklarının DNA'sı ile kendi DNA'sı uymamaktadır. Bu konuya anlam veremeyen ve çocuklarının hastanede başka bebeklerle karışmış olmasından şüphelenmeye başlayan Lydia, bu sırada dördüncü çocuğuna hamiledir. Avukatından, doğum sırasında şahitlik etmesini ve doğar doğmaz bebeğe tetkik yapılmasını ister. Bebek anne rahminden çıkar çıkmaz kan örnekleri alınır. Sonuç gene aynıdır, yapılan DNA testine göre Lydia çocuklarının genetik annesi değildir. Bu sırada, bir başka şehirde, Karen Keegan isimli bir hasta, son dönem böbrek yetmezliğinden muzdariptir ve böbrek nakli için sıra beklemektedir. Karen'in üç oğlu da, annelerine böbreklerini bağışlamak için gönüllü olurlar. Yapılan doku uygunluk tetkiklerinin sonucu tuhaftır. Testlere göre, Karen'in oğullarından sadece biri kendisine aittir. Diğer iki oğlunun genetik yapısı tamamen farklıdır. Bu tuhaf durumu çözmek isteyen doktorlar seferber olurlar, Karen'in hemen her dokusundan örnekler alınır, ama sonuç aynıdır. Daha sonra Karen, birkaç yıl önce ameliyatla çıkarılmış olan tiroid bezinin de test edilmesini ister. Yapılan incelemelerde, Karen'in iki oğlunun genetik yapısının kendisiyle olmasa bile, birkaç yıl önce aldırdığı tiroid beziyle aynı olduğu saptanır. Bu birbirinden ilginç vakaların ortak özelliği, her birinin Tetragametik Kimerizm adı verilen nadir bir genetik fenomen olmaları. Tetragametik kimerizm, iki farklı yumurta hücresinin, iki farklı sperm tarafından döllenmesini takiben, oluşan blastosit evresindeki ikiz embryoların birbirileri ile kaynaşması sonucunda ortaya çıkan ilginç bir fenomen. Embriyo büyüdükçe, farklı embriyolardan gelen hücre grupları farklı organların oluşumunda yer almaya başlarlar. Bir kimerin karaciğerinin bir hücre grubundan, böbreğinin de diğer embroya ait hücre grubundan köken almış olması mümkündür. Bu durumda bu iki organın genetik yapıları birbirinden farklı olacaktır. Çoğu kimer, bu örnekler kadar çarpıcı deneyimler yaşamaz. Eğer birbiriyle kaynaşan iki embriyonun cinsiyeti ve fiziksel özellikleri kodlayan genleri aynıysa, tetragametik bir kimer, hayat boyu bu özelliğinin farkına varmayabilir. Bazı kimselerde, iki gözün renginin birbirinden farklı olması gibi küçük belirtiler olabilir. Nadir olarak buradaki örneklerdeki, farklı organların farklı genetik yapıya sahip olması gibi kimerizm vakaları da olabilir. Çoğu kimerin cildinde, ancak UV ışık altında görülen Blaschko çizgileri mevcuttur. Bu çizgiler, iki ayrı ten rengi tonu kodlayan farklı embriyo hücrelerinin rahim içindeki gelişimleri boyunca yaşadıkları hücre göçü nedeniyle ciltte farklı iki tonun girdap benzeri desenler oluşturmasından kaynaklanır. Blaschko çizgilerini çıplak gözle görmek zordur, genelde UV ışık altında belirgindirler. Kimerizm, ilginç bir konu olması nedeniyle popüler kültürde de sıklıkla yer buluyor. CSI dizisinin 4. sezoununun 23. bölümünde, kahramanlarımız bir tecavüz zanlısının peşindedirler. Zanlıdan alınan kan örnekleri, suç mahalindeki sperm örnekleri ile karşılaştırılır. Sonuç negatiftir, iki örneğin genetik yapısı farklıdır. Zanlı salıverilmesine rağmen, tüm şüpheler genetik tanı ile aklanan bu kişiyi göstermektedir. Kahramanlarımız, zanlının kolundaki mitolojik canavar Kimera dövmesini fark edince, bu dövmeden yola çıkarak olayı çözerler. Zanlının bu defa kan hücreleri değil, başka hücrelerinden örnekler alınır, sonuç sperm analiziyle uyumludur. Adalet bir kez daha yerini bulur. Bir başka kimera öyküsü ise ünlü korku yazarı Stephen King'den. Türkçeye Hayatı Emen karanlık diye çevrilen The Dark Half romanı ve aynı isimli filmde, bir yazarın beyninde ve bedenine yaşayan ikiz kardeşinin öyküsü anlatılmaktadır. Thad isimli kahramınımız, zaman zaman bilincini kaybetmekte, bu zamanlarda, masasının üzerinde Stark isimli gizemli birinden kendisine hitaben yazılmış notlar bulmaktadır. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Stark'ın, anne karnındayken Thad ile bütünleşen kötücül ikizi olduğu anlaşılır. X Kromozom İnaktivasyonu Gelelim, yazımızın başında bahsettiğimiz, İnternet'te milyonlarca hayranı olan Venüs'e. Her ne kadar Venüs, internette Kimer Kedi olarak ünlü olmuş olsa da, gerçekte kimer olma ihtimali oldukça düşük. Kimerizm, çok nadir görülen bir durum. Oysa kedilerdeki bu tip renk örgülerine neden olan ve oldukça sık görülen bir başka nedeni var: X Kromozom İnaktivasyonu. Memelilerde, erkek ve dişilerde cinsiyet kromozomları birbirlerinden farklıdır. Dişiler iki adet X kromozomu taşırlarken , erkekler bir X bir Y kromozomuna sahiptirler . Genden fakir Y kromozomunun aksine, X kromozomunda her iki cinsiyetin de hücre gelişmesinde anahtar rol üstlenen binden fazla gen mevcuttur. Ancak iki set X kromozomu hücre fonksiyonları için gerekli değildir. Bu nedenle, dişilerde X kromozomlarından biri inaktif hale getirilir ve paketli bir halde hücre çekirdeğinin bir köşesinde durur. Bu paketlenmiş X kromozomuna Barr Cismi adı verilir. Keselilerde genelde babadan gelen X kromozomu inaktif hale getirilirken, memelilerde anne ve babadan gelen X kromozomları hücreden hücreye değişiklik gösterecek şekilde rastgele inaktive olurlar. Kediler de memeli hayvanlardır, bu nedenle aynı insanlardaki gibi dişi kedilerde de, hücreler içindeki X kromozomlarından biri rastgele inaktif hale gelir ve Barr cismi oluşturur. Kedilerde, tüy rengini belirleyen genlerden bir tanesi X kromozmunda yer alır. Bu genin iki varyasyonu vardır. Bir tanesi , kedi tüylerinin sarı olmasını sağlarken, diğeri siyah tüyleri kodlar. Sarı tüyleri kodlayan gen, siyah tüy genine göre daha baskındır. Normalde, bu durumda, ebeveynlerinden farklı genleri alan kedilerin tüylerinin sarı olması beklenir. Ancak, bu şekilde heterozigot genlere sahip olan dişi kediler , gövdelerinin farklı yerlerinde hücrelerdeki X kromozomlarından birinin rastgele inaktif olması nedeniyle sarı ve siyah lekeli olarak doğarlar. Lekeleri yama şeklinde dağınık olan bu tip kedilere tortoiseshell kediler denir. Bu renk bir kedi gördüğünüzde, o kedinin çok yüksek ihtimalle dişi olduğunu söyleyebilirsiniz. Peki erkek tortoiseshell kediler yok mu? Çok nadir olsa da var. Ancak bu desene sahip kedilerinin hepsinde genetik bir problem olduğunu, çoğunun XXY gibi bir kromozom anomalisine sahip olduklarını gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz. Elbette, çok daha nadir olabilecek bir başka ihtimal daha var: o da bu erkek kedilerin kimer olması. Venüs' e baktığımızda, yüzündeki desen her ne kadar çok ilginç de olsa, dişi bir kedi olduğu için bu desenin büyük ihtimalle yukarıda X inaktivasyonu nedeniyle oluştuğunu söylemek daha olası bir iddia olacaktır. İnternette kısa bir araştırma yaparsanız, Venüs kadar artistik olmayan pekçok yamalı yüzlü tortoiseshell kedi bulmak olası. Kimer olsun veya olmasın, gene de çok şirinler ama değil mi?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/mars-kesif-seferlerinin-kisa-tarihi.html", "text": "Son olarak , 26 Kasım 2011'de gönderilen Mars Bilim Laboratuarı ve beraberindeki Curiosity gezgini, 5 Ağustos 2012'de Mars'a başarılı bir iniş yaptı. Bu sayımızdaki başka bir yazıda ayrıntıyla ele alınan Curiosity, elli yıl önce başlayan Mars keşfi seferlerinin son halkası. Bu yazıda daha önceki başarılı ve başarısız Mars seferlerinin kısa, ama tam bir dökümünü vereceğiz. Mars keşif araçlarının üç tipinden birincisi ve en eskisi, flyby tabir edilen, uzaklaşan açık bir yörüngede hareket ederken, gezegene mümkün olduğunca yaklaştırılan ve bu fırsatı kullanarak mümkün olduğunca veri toplayan uzay araçları. Bu veriler radyoyla Dünya'ya iletilir, uzay aracı ise uzay boşluğuna doğru yolculuğuna devam eder. Keşif araçlarının ikinci tipi, orbiter denen, gezegenin yörüngesine oturtulan araçlar. Bunlar gezegenin çevresinde defalarca dönerek çok daha kapsamlı veri toplar, harita çıkarırlar. Üçüncü tip ise lander ve rover tabir edilen, gezegenin katı yüzeyine iniş yapan, yüzeyden fotoğraf çeken, havayı ve toprağı analiz edecek araçları olan araçlar. Landerlar indikleri yerde kalırken, gezginler motorları sayesinde çevrede dolaşabiliyorlar. Bir bütün olarak bakıldığında, Mars seferlerinin başarı oranı yaklaşık yarı yarıya. En iyi şartlarda beş altı ay, çoğunlukla onbir ay süren uzun yolda, haşin uzay ortamında, her türlü arıza çıkabiliyor. Bunları düzeltmek ise ancak Dünya'dan yollanan komutlarla mümkün. Önceden akla gelmedik bir sorun çıktıysa, milyonlarca dolarlık yatırımın üstüne bir bardak soğuk su içiyorsunuz. 1960'lar Mars'ı insansız araçlarla keşfetmenin ilk denemeleri Sovyetler Birliği'nde başladı. 1960'da Korabl 4 ve 5 araçları hazırlandı, ama yerden havalanma sırasındaki bir arızayla tahrip oldular. 1962'de Korabl-11 aracı Dünya yörüngesine yerleşebildi, ama yörüngede parçalandı. Tam o sırada Küba krizi devam ediyordu. ABD'nin Alaska'daki balistik füze uyarı sistemi bu parçaları tespit edince bir an için Sovyetler'in nükleer saldırıya geçtiği düşünüldü. Korabl-11'in hemen ardından, 1 Kasım 1962'de havalanan Mars-1 aracı daha başarılı oldu. Mars'ı yakın geçişle tarama amacıyla yola koyuldu ve uzay ortamı hakkında düzenli olarak değerli veriler gönderdi. Ancak 23 Mart 1963'de, Dünya'dan yüz milyon kilometre uzaktayken anteni bozuldu ve Mars-1 ile iletişim kesildi. Yoluna devam eden araç, 19 Haziran'da Mars gezegeninin 193.000 kilometre yakınından geçti, ardından Güneş etrafında yörüngeye oturdu. Amerika'nın ilk Mars denemesi olan Mariner-3, aracın roketten ayrılması sırasında çıkan bir arıza yüzünden başarısız oldu. Üç hafta sonra, 28 Kasım 1964'de ikizi Mariner-4 başarıyla yola çıktı, yedibuçuk aylık bir yolculuktan sonra 14 Temmuz 1965'de Mars'a ulaştı. Gönderilen fotoğraflar ve diğer veriler sayesinde Mars'ın atmosferinin çok ince ve havanın çok soğuk olduğu, dolayısıyla bildiğimiz gibi bir hayat barındırma ihtimalinin çok düşük olduğu tahmin edildi. Mariner-4, geçişten sonra Güneş yörüngesine girdi ve beklenenden çok uzun bir süre çalışmaya devam ederek üç yıl boyunca Güneş rüzgarı hakkında veriler sağladı. Yine 1964'de, Sovyetler Birliği Zond programı kapsamında iki araç gönderdi, fakat araçların biri kalkış sırasında roketin arızalanması sebebiyle tahrip oldu. Diğeri yola çıkmayı başardı ama bir manevra sırasında araçla iletişim koptu. 1969'da hazırlanan iki yeni Sovyet aracı yine roket arızası sebebiyle kalkış sırasında tahrip oldu. ABD'nin 1969'da birer ay arayla gönderdiği Mariner-6 ve Mariner-7 araçları Mars'a başarıyla ulaştılar. Biri ekvator, diğeri güney kutup bölgesinden geçti. Atmosferi ve yüzeyi uzaktan algılama sistemleriyle analiz ettiler ve ayrıca Dünya'ya iki yüz fotoğraf gönderdiler. Bu fotoğraflar sayesinde, Mars yüzeyinde gözlenen biçimlerin 1800'lerde ve 1900'lerin başında sanıldığı gibi kadim Marslı bir topluluk tarafından inşa edilmiş yapay kanallar olmadığı, doğal oluşumlar olduğu tespit edilebildi. 1970'ler 1971'de ABD, Mars yörüngesine yerleştirme amacıyla Mariner-8 ve Mariner-9 araçlarını hazırladı. Mariner-8, 8 Mayıs'daki kalkış sırasındaki bir arıza ile tahrip oldu, ama 30 Mayıs'da gönderilen Mariner-9 Mars'a başarıyla ulaştı ve Mars yörüngesine oturan ilk araç oldu. Mariner-9 Mars'a ulaştığında bütün gezegen dev bir toz fırtınası ile örtüdüğü görüldü. Bu fırtına tam bir ay sürdü, bu süre içinde fotoğraf çekimine başlanmadı. Fırtınadan sonra çekilen fotoğraflar Mars'ın devasa volkanlar, 4800 kilometre uzunlukta bir vadi, ve eski nehir yatağı gibi görünen yapılar barındırdığını gösterdi. Mariner-9 bir yıl boyunca yedi binden fazla fotoğraf çekerek Mars'ın bütün yüzeyinin haritasının çıkarılmasını sağladı. Aynı ay içinde Sovyetler Birliği hem yörüngeye oturacak hem de yüzeye inebilecek şekilde tasarlanan Mars-2 ve Mars-3 araçlarını gönderdi. Her iki araç da Mars yörüngesine ulaşabildi, bol miktarda veri ve toplam 60 kadar görüntü sağladılar. Mars-2 yüzeye inerken bilgisayar arızasından dolayı atmosfere yanlış girerek parçalandı. Mars-3 ise Mars yüzeyine başarıyla inen ilk uzay aracı oldu. Fakat iletişimi sadece onbeş saniye sürdürebildiği için işe yarar veriler gönderemedi. Sovyetler Birliği Mars programını devam ettirdi ve 1973'de dört araç daha yolladı. Mars-4 ve Mars-5 çifti yörünge araçları olarak, Mars-6 ve Mars-7 çifti ise geçiş ve iniş aracı olarak tasarlanmışlardı. Mars-4, bir entegre devrenin arızalanması yüzünden fren roketlerini zamanında çalıştıramadı ve Mars'ı geçip gitti. Yine de bazı resimler çekebildi ve Mars'ın gece tarafında iyonosferin varlığını tespit etti. Mars-5 başarıyla eliptik bir yörüngeye oturdu ve kısa bir süre güney bölgelerini fotoğrafladı, ancak dokuz gün sonra bozuldu. Mars-6 Mars yüzeyine inmeyi başardıysa da, dört dakikanın ardından iletişim koptu. Mars-7 aracı, entegre devrelerdeki bir hata yüzünden iniş sondasını çok erken bıraktı, sonda gezegenin yanından geçip gitti. ABD sonraki hamlesini 1975'de Viking-1 ve Viking-2 araçlarıyla yaptı. Bu araçların her biri bir yörünge aracı ve bir yere iniş aracından oluşuyordu. Her iki iniş aracı da başarıyla Mars yüzeyinde farklı noktalara yerleşti. Yer araçları Mars yüzeyinde fotoğraf çekmenin yanı sıra, özel otomatik deney düzenekleri ile toprağı analiz ederek hayat belirtisi aradılar. İniş noktalarında mikroorganizma tespit edilemedi. Araştırmacılar Güneş'in morötesi ışınları ile toprağın aşırı kuruluğu ve oksitleyici kimyası yüzünden Mars'ın tamamen cansız olduğunu düşünüyor. Viking keşif gezisinin yer inişten itibaren 90 gün sürmesi planlanmıştı. Hem yörünge araçları hem de yer araçları bu sürenin çok ötesine geçtiler. Viking-1 yörünge aracı dört yıl, Viking-2 yörünge aracı ise iki yıl işlevini sürdürdü. Nükleer güç kaynaklı yer araçları ise, Viking-1 altı yıl ve Viking-2 dört yıl olmak üzere, uzun zaman yüzeyden veri ve fotoğraf göndermeye devam ettiler. 1990'lar Soğuk Savaş'ın bitmesiyle uzay yarışı yavaşladı. Yetmişlerde Mars'ın elverişli konumda olduğu neredeyse her dönemde süpergüçler keşif gezileri düzenlerken, seksenler durgun geçti. Bu dönemdeki tek Mars seferi Sovyetler Birliği'nin 1988'de gönderdiği Phobos-1 ve Phobos-2 araçları oldu. Bu sefer de başarısız oldu; birincisi Mars yolunda kayboldu, ikincisi ise inişe geçme hazırlığındayken araçla iletişim kesildi. ABD 1992'de, Viking seferlerinden onyedi yıl sonra, Mars Observer isimli yeni bir yörünge aracı geliştirdi. Jeoloji, jeofizik ve iklim gözlemleri yapmak üzere tasarlanan araç Mars'a ulaştı, ama yörüngeye girmeden az önce araçla temas kesildiği için sefer başarısız oldu. Dört yıl sonra NASA yeni bir uydu olan Mars Global Surveyor aracını hazırladı. 1996 Kasım ayında yola çıkan araç başarıyla Mars yörüngesine yerleşti. Dairesel bir yörüngeye yerleşmesi Mart 1999'u buldu, ve o tarihten 2006'ya kadar çok ayrıntılı resimler göndermeye devam etti. Sonunda bilgisayar hatasından kaynaklanan bir sebeple bataryası bozulup işlemez olduğunda, projede planlananın dört katı kadar bir süre işler halde kalmıştı. Mars Global Surveyor o zamana kadarki Mars seferlerinin hepsinden daha fazla bilgi topladı. Lazer altimetresi ile Mars'ın çok ayrıntılı topografyasının çıkarılmasını sağladı. Güney kutbunda büyük bir karbondioksit buzu kütlesi tespit etti. Aracın küçük hızlanmalarından yerçekimi farklılıkları ölçülerek gezegenin iç yapısını tahmin etmek mümkün oldu. Radyo sinyalleriyle atmosferin dikey yönde sıcaklık ve basınç profilleri çıkarıldı. Manyetik ölçümler, Mars'ın Dünya gibi bir iç manyetik alan yaratmadığını, ama kabukta yer yer manyetik bölgeler olduğunu gösterdi. Surveyor'ın Mars iklimi gözlemleri, Mars'da hava durumunun yıl içinde son derece düzenli olduğunu da gösterdi. Surveyor ile çekilen delta biçimi oluşumlar ve yamaçlardaki akış yataklarının yüksek çözünürlüklü fotoğraflarına bakarak araştırmacılar Mars'ın yüzeyinin altında su bulunduğunu ve bu suyun ara sıra yüzeye çıkarak yamaç aşağı aktığını, sonra buharlaştığını tahmin ediyor. Pathfinder aracı, Global Surveyor'dan sadece bir ay sonra yola çıktı. Bu seferde ilk olarak hareketli bir aracı yüzeye indirmek denenecekti. İniş yöntemi öncekilerden çok farklıydı: Paraşütle aracın hızı kesildi, ve dev hava yastıkları düşüşün darbesini emdi, ve hem sabit yer aracı hem de hareketli araç salimen Mars yüzeyine ulaştı. Pathfinder araçları planlanandan çok daha uzun bir süre, yaklaşık üç ay kadar çalışır durumda kaldılar. Araçların amacı uzun dönemli veri toplamak değil, bir robot sistemini emniyetle Mars'a ulaştırabilmekti. Buna rağmen binlerce fotoğraf, kimyasal analiz verisi, rüzgar ölçümü ve diğer veriler gönderdiler. Bu veriler, Mars'ın bir zamanlar sıvı su ve yoğun bir atmosferi bulunan ılık ve nemli bir gezegen olduğuna dair belirtiler taşıyor. Sonraki birkaç yıldaki denemeler hüsranla sonuçlandı. Rusya'nın hazırladığı Mars-96 aracı fırlatma roketinin tam olarak yanmadığı için Dünya'ya geri düştü. Japonya uzay ajansı JAXA'nın ilk Mars denemesi olan Nozomi 1998'de fırlatıldı, ama elektrik sistemindeki arıza sonucu yörüngeye oturamadı. Yine 1998 yılının sonunda NASA'nın gönderdiği Mars Climate Orbiter yörüngeye oturma aşamasında yanlış bir yol izleyerek atmosfere girdi ve parçalandı. Arızanın sebebinin bir programlama hatası olduğu ortaya çıktı: Yörüngeye girişi yöneten programda metrik ölçü birimleri yerine emperyal birimler kullanılmıştı. Keza, 1999 başında yola çıkan Mars Polar Lander ile gezegene iniş yaptıktan sonra iletişim kesildi. Mars Climate Orbiter başarısızlığının üzerinden sadece iki buçuk ay geçmişken gelen bu yeni arıza NASA'ya prestij kaybettirdi. 2000'ler Fakat bu aksaklıklar uzun sürmedi ve 21. yüzyıl seferlerinin çoğu başarılı oldu. İsmini Arthur C. Clarke'ın romanından alan 2001 Mars Odyssey aracı yörüngeye yerleşti ve halen çalışıyor. Mars'ın iklimi, jeolojisi, mineral yapısı, yüzey sıcaklığı, ve gömülü buz tabakaları hakında veriler topluyor. Aynı zamanda, gezegenin çeşitli yerlerindeki gezgin araçların sinyallerini Dünya'ya aktaran bir istasyon görevi görüyor. Avrupa Mars'a ilk seferini 2003'de gönderilen Mars Express ile başlattı. Bu seferde bir uydu aracı ile bir sabit yer aracı beraber gönderildi. İngiliz yapımı yer aracı Beagle Mars yüzeyinde biyoloji ve jeokimya deneyleri yapmak için tasarlanmıştı, ancak iniş başarısız oldu ve Beagle ile iletişim kesildi. Ancak Express'in uydu kısmı halen Mars yörüngesinde iklim, yeraltı yapıları, mineraloji hakkında veriler toplamakta. ABD'nin ikiz Mars gezginleri Spirit ve Opportunity 2003'de fırlatıldılar ve 2004 başında 21 gün arayla Mars yüzeyine ulaştılar. Pathfinder ile kendini ispatlayan paraşüt ve hava yastığı sistemi burada yine başarıyla kullanıldı. Spririt ve Opportunity gezginleri Mars arazisinin yanı sıra, kaya ve toprak yüzeylerinin de çok sayıda mikroskopik fotoğrafını çektiler. Taşıdıkları dört değişik spektrometre Mars toprağının kimyası ve mineral yapısına dair çok ayrıntılı bilgiler sağladı. İlk kez kullanılan zımparalama araçları ile kayaların yüzeyi kazınıp iç yapıları görüntülendi. İki aracın da sadece üç ay çalışması planlanmıştı, ama bu süreyi çok aştılar. Opportunity sekizbuçuk yıldır çalışmakta, şimdilik 35 kilometre yol yapmış durumda, analizler yapmaya ve Dünya'ya veri göndermeye devam ediyor. Spirit ise daha şanssız çıktı. 1 Mayıs 2009'da yumuşak toprağa takıldı. NASA sekiz ay boyunca durumu analiz etti, aracı kurtarmak için gerekli manevraları simülasyonlarla test ederek belirledi. Ancak uzaktan komutlar başarılı olamadı ve Spirit çakılı kaldı. 26 Ocak 2010'da NASA kurtarma çabalarını bıraktı ve Spirit olduğu yerde bilimsel veri toplamaya devam etti. Ancak 22 Mart 2010'a Spirit ile bütün iletişim kesildi ve iki aylık çabaya rağmen tekrar bağlantı kurmak mümkün olmadı. ABD aracı Mars Reconnaissance Orbiter 2006 Mart ayında yörüngeye oturdu. Orbiter çok hassas kamerası sayesinde Mars yüzeyinde bir metre büyüklüğündeki ayrıntıları bile görebiliyor. Bu görüntüler hem bilimsel veri olarak, hem de sonraki iniş seferlerinin emniyetini sağlamak için kullanılıyor. Ayrıca atmosferi, toprak yapısını ve yer altını inceleyecek uzaktan algılama cihazları taşıyor. Orbiter'in başka bir görevi de diğer araçlar ve Dünya arasında iletişim sağlamak. İleriki yıllarda gönderilecek araçların oluşturacağı gezegenlerarası internetin ilk bağlantısını oluşturuyor. NASA'nın sonraki aracı, sabit yer istasyonu Phoenix 25 Mayıs 2008'de Mars kutup bölgesine indi. Birçok bilimsel analiz aracı taşımakla beraber, seferin asıl amacı toprağı kazıp yer altında buz halinde su olup olmadığını araştırmaktı. Nitekim, toprağın hemen altında, 5-18 santimetre arasında değişen derinliklerde, bir buz tabakası bulundu. Phoenix üç ay sürmesi planlanan görevini başarıyla tamamladı. Daha sonra, Mars kışının başlaması, ve fırtınalar yüzünden üstünün tozla kaplanması yüzünden yeterli güneş enerjisi alamadı. Araçla temas kesildi. Üstelik, Orbiter'dan alınan fotoğraflar Phoenix'in bulunduğu bölgenin kalın bir kuru buz ile kaplandığını gösterdi. Ağır buzun kırılgan güneş panellerini tahrip ettiği anaşılınca iletişim kurma çabaları kesildi. Phoenix açlıktan ve soğuktan donarak ölmüştü! Mars'ta şansını tekrar denemek isteyen Rusya 2011 Kasım'ında Fobos-Grunt aracını fırlattı. Bu seferde daha önce yapılmamış bir şey amaçlanmıştı, Mars toprağından bir numuneyi Dünya'ya geri getirmek. Çin'in geliştirdiği Yinghuo-1 aracı da Mars yörüngesine oturtulmak üzere Fobos-Grunt ile beraber yola çıktı. Fobos-Grunt roketlerindeki bazı arızalar yüzünden Mars'a gidiş için gerekli ivme sağlanamadı, araç kısa bir süre Dünya yörüngesinde kaldıktan sonra Dünya'ya geri düşerek tahrip oldu. Son olarak , 26 Kasım 2011'de gönderilen Mars Bilim Laboratuarı ve beraberindeki Curiosity gezgini, 5 Ağustos 2012'de Mars'a başarılı bir iniş yaptı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/matematik-ve-kriptoloji.html", "text": "Bir üniversite öğrencisi olarak ilk karşılaştığımda soyut matematiğin matematikçilere eşsiz gelen problemleri bana oldukça anlamsız görünmüştü. Bir mühendislik öğrencisi sayısının değerine hemen her derste ihtiyaç duyar, ama sayısının aşkın(1) olup olmadığını umursamaz. Ya da bir elementin atom numarasının asal bir sayı olması pek bir şey ifade etmez. Zaten 19. yüzyıl (ve 20. yüzyılın ilk yarısı) matematikçileri için soyut matematik, yalnızca matematik için matematik yapmanın bir yoluydu ve kimse matematik dışı alanlarda uygulama alanı bulacağını düşünmüyordu(2). 20. yüzyıl ortasında elektronik bilgisayarın bulunması ve bilgi saklama ihtiyacı bu durumu kökten değiştirdi . Kriptoloji ile birlikte soyut matematik, gündelik ve somut hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Asal Sayılar Bir Mühendisin Ne İşine Yarar? Lisede ve üniversite giriş sınavında hesap makinesi yasak olduğundan testlerde verilen sayılar özel seçilir. Genellikle bu sayılar ya çok büyük değildir ya da soru içinde öğrenciden fark etmesi beklenen bir çok sadeleştirme vardır. Bu, hesap makinesi olmayan öğrencilerin hesap yapmasını kolaylaştırır. Tabi ki, bir programcı olarak kredi kartı numaralarını ele geçirmek isteyen birine bu kadar nazik davranmak istemem. Tersine bu kişinin işini olabildiğince zorlaştırmak isterim. Öyleyse test hazırlayanların tam tersi bir strateji izlemeliyim. Seçtiğim sayılar olabildiğince büyük ve sadeleşmeyen sayılar olmalı. Tutulan sayıların büyük seçilmesinin şifre güvenliğini arttırdığı genellikle bilinir. 128-bitlik(3) bir şifre 64-bitlik olandan daha iyidir. Ama eğer sayının sadeleşmemesini istiyorsam kendinden ve birden başka hiçbir sayıya bölünmeyen sayıları yani asal sayıları tercih etmeliyim. Bu durum sadece bölme işlemi değil yine bölmeye bağlı bir işlem olan mod(4) alma işlemi içinde geçerlidir (mod alma işlemi şifreleme algoritmalarında 128-bitlik sayının 128-bit kalmasını sağladığı için sürekli kullanılırlar.). SADECE ASAL SAYILAR MI? MATEMATİĞİN ZORLU YOLLARI VE KRİPTOLOJİ Bütün şifreleme algoritmaları temelde şifrelenecek verinin şifre anahtarı ile matematiksel bir işleme sokulmasıdır. Örneğin küçük harfler, boşluk, nokta ve virgül'den oluşan bir alfabe belirleyelim (Toplamda 32 karakterimiz var). |0 |1 |2 |3 |4 |5 |6 |7 |8 |9 |10 |11 |12 |13 |14 |15 |a |b |c |ç |d |E |f |g |ğ |H |ı |i |j |k |L |m |, |. |z |y |V |ü |u |t |Ş |s |R |p |ö |O |N |16 |17 |18 |19 |20 |21 |22 |23 |24 |25 |26 |27 |28 |29 |30 |31 |N |O |Ö |p |r |s |Ş |t |u |ü |v |y |z |. |, |M |L |K |j |i |ı |H |ğ |g |f |e |d |ç |c |b |a 2. tablo alfabemizin tersten yazılmış şekli. Şifrelenecek verimiz ise matematiğin zorlu yolları, yukarıdaki tablodan her harf yerine o harfin altındaki harfi seçersek şifreli metne ulaşırız. |m |a |t |E |m |a |t |İ |ğ |İ |n |Z |O |r |l |u |y |o |l |l |a |r |ı |n |, |ğ |V |n |, |ğ |R |t |R |m |C |Ç |L |i |o |g |c |d |l |o |o |, |i |s Şifreli metnimiz n,ğvn,ğrtrmcçliogcdloo,is. Alıcı eğer üsteki tabloya sahipse bu işlemi tersten yapacak ve orijinal metne ulaşacaktır. Ama, bu tür bir şifreleme de bazı sorunlarımız var. 1. g karakteri u ya gidiyor ama bunun tersi de doğru. Öyleyse g->u ilişkisini bulan şifre avcısı u->g ilişkisini de bulmuş oluyor ki bu işini oldukça kolaylaştırıyor. 2. Daha önemlisi orijinal metnin son harfini çıkarıp tekrar şifrelersen şifreli metnin son karakterinin çıkmış haline ulaşıyoruz. matematiğin zorlu yollar->n,ğvn,ğrtrmcçliogcdloo,i Bu sayede şifre çözücü tüm metnin şifresine onun parçalarında adım adım ulaşabilir. Oysa metnin her bir karakterinin şifreli metnin tüm karakterlerini etkilediği bir fonksiyon kullansaydım bunu yapamazdı. Öyleyse, seçtiğim fonksiyon aşağıdaki özellikleri içermeli. 1. Olabildiğince simetri içermemeli. 2. Orijinal metnin her bir öğesi, şifreli metnin tamamını etkilemeli. 3. Fonksiyonun tersi, kendisinden çok daha zor olmalı . AES (5) Matematik, bize yukarıdaki özellikleri gösteren bir çok fonksiyon sunar. Ama örnek olarak en yaygın kullanılanlardan biri olarak AES'i gösterebiliriz. AES kendi şifresini ve verinin AES şifresi kadarlık bir parçasını alır ve 4x4 iki matris yaratır. Bu iki matris'e aritmetik işlemleri uygularken bir yandan da iskambil kağıtlarının karıştırılmasına benzer sürekli karıştırır. Bu parça şifrelendikten sonra yine aynı uzunlukta bir veri parçası alır ve aynı işlemi yapar. Bu işlem veri bitene kadar devam eder. AES, Belçikalı Joen Daemen ve Vincent Rijmen tarafından Rijndael adıyla geliştirildi ve ABD'nin Ulusal Standart ve Teknoloji Enstitüsü tarafından 2002 yılında benimsendi ve o günden bu yana yaygın olarak kullanılıyor. DIFFIE HELLMAN ANAHTAR TAKASI(6) ve RSA(7) ALGORITMALARI AES ve benzeri algoritmalar oldukça başarılı algoritmalar olmalarına karşın temel bir problemleri vardır. Hem alıcı hem gönderici aynı şifreyi bilmek zorundadır. Bu göndericinin alıcıya kısmen güvendiği durumlarda sorun çıkarır. Örneğin bağlanıp işlem yaptığınız banka size AES için kullandığı şifreyi veremez. Eğer bunu yaparsa sizin başka müşteri hesaplarına ulaşmanız söz konusudur. Bu sorun başka ve daha karmaşık bir algoritma grubu oluşturulmasına neden oldu. Asimetrik Anahtar Algoritması denilen bu yapıda iki şifre anahtarı var. Birinci anahtarla veriyi şifrelerseniz şifreyi ancak ikinci anahtar çözebiliyor. Eğer ikinci anahtarla şifrelerseniz ise şifreyi açmak için birinci anahtarı kullanmak zorundasınız. Bu tip algoritmaların birinci tip kullanımı, örneğin banka ve müşteri her ikisi de tek kullanımlık bir şifre ikilisi oluşturup bunlardan birini karşıya gönderirler ve bunu AES şifresini göndermek için kullanırlar. Bağlantı kurulduktan sonra veri AES kullanılarak gönderilip alınır. Buna anahtar takası deniyor. Örnek olarak yaygın kullanılan Diffie-Hellman anahtar takasını inceleyelim. Öncelikle iki asal sayıya ihtiyacımız var. p=23, q=5 alalım ve Ayşe'nin Berk'e bir şifre yollamak istediğini düşünelim. Ayşe ve Berk her ikisi de bir gizli anahtar belirler ama bu anahtarı aradaki birinin ele geçirebileceğini düşünüp birbirlerine göndermezler, ama p ve q'yu birbirlerine gönderirler. Bunun yanında p ve q'yu içeren bir matematiksel fonksiyon kullanarak açık anahtarlarını üretip birbirlerine gönderirler. Bu yeni anahtarı her iki tarafta p ve q'yu içeren başka bir fonksiyona sokar ve iki tarafta gizli bir şifre elde eder . Ama Diffie-Hellman algoritması öyle bir matematik fonksiyon çifti seçer ki Sa ve Sb aynıdır ve bu şifre hiçbir zaman Ayşe ile Berk arasında birinden diğerine gönderilmediği için AES şifresi olarak kullanılabilir. |Ayşe'nin Bilgisayarı |Hattı Dinleyen Şifre Çözücünün Görebildiği |Berk'in Bilgisayarı |p = 23 |p = 23 |p = 23 |q = 5 |q = 5 |q = 5 |a = 6 |b = 15 |A = qa mod p = 56mod23=8 |B = qb mod p = 515mod23=19 |A=8 |A=8 |A=8 |B=19 |B=19 |B=19 |Sa = Ba mod p = 196mod23=2 |Sb = Ab mod p = 815mod23=2 Sa=Sb ulaşılınca bu değer AES veya benzeri bir simetrik algoritmanın şifresi olarak kullanılır. Algoritma Withfield Diffie ve Martin Hellman tarafından 1972 yılında bulundu. Hemen ardından çok benzer bir sistemi kullanan RSA algoritması Ron Rivest, Adi Shamir ve Leonard Adleman tarafından 1978 yılında öne sürüldü. Bu algoritma Diffie-Hellman'ın tersine başka bir algoritmanın şifre anahtarını takas etmiyor kendisi bir anahtar çifti ile veriyi şifreliyordu. Bunun yanında Diffie-Hellman'da sabit olan asal sayı çifti her veri parçası gönderiminde rastgele iki büyük asal sayı bulunarak tekrar oluşturuluyordu. Bu tür asimetrik şifreleme bugün bankacılık ve benzer ihtiyaçlarda yaygın olarak kullanılır. SONUÇ Matematiğin bazı alanları dışarıdan bakınca o kadar soyut görünür ki Öğretmenim bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak? diye sormadan duramayız. Açıkçası matematikçilerin çoğu buluşlarını günlük hayatta bir işe yarasın diye değil, onu yiyip bitiren doğaya dair bir merakını gidermek için yapar. Yine de gündelik hayatımız matematiğin en soyut ve en işe yaramaz formül ve kavramlarıyla tıkla basa dolu olduğunu fark edebiliriz. Kriptoloji bize bunun en ilginç örneklerinden birini veriyor. (1, 2) Tony Crilly, Büyük Sorular / Matematik, Versus Yayınları, 2011 (3) 1-bit bilgisayardaki 0 veya 1 değerini saklayan en küçük bilgi birimidir. 128-bit içinde 2128 farklı sayı saklayabilirim. (4) Mod Bölme işleminin kalanını veren aritmetik işlem. 23 mod 4 = 3 sayısını verir. (5) http://en.wikipedia.org/wiki/Advanced_Encryption_Standard (6) http://en.wikipedia.org/wiki/Diffie-Hellman_key_exchange (7) http://en.wikipedia.org/wiki/RSA_ (8) Kapak Resmi: http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Ternary_Walsh_matrix_27.svg?uselang=tr Konuk Yazar Hakkında Ceyhun Çakar 1979 İstanbul doğumlu. 2002 yılında Orta Doğu Üniversitesinde Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Lisansını tamamladı. Şu anda Gömülü Yazılım ARGE Yöneticisi olarak çalışıyor. Aynı zamanda Başkent Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Ana Bilim Dalında yapay zeka ile tanıma sistemleri üzerine Yüksek Lisans yapıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/dosyalar/neil-armstrongun-ardindan-1930-2012.html", "text": "Test pilotu, havacılık mühendisi, astronot, Apollo 11'in komutanı, Ay'a ayak basan ilk insan Neil Armstrong 25 Ağustos 2012'de, kalp ameliyatından kaynaklanan komplikasyonlar sonucunda 82 yaşında hayatını kaybetti. Neil Armstrong 5 Ağustos 1930'da ABD'nin Ohio eyaletinin Wapakoneta şehrinde doğdu. Pilotluğa ilgisi çok genç yaşta başladı. Bölge havaalanında uçuş dersleri aldı ve 15 yaşında, henüz sürücü belgesi yokken, pilot sertifikası aldı. 1947'de Purdue Üniversitesi'nin havacılık mühendisliği bölümüne girdi. Kore Savaşı'nda görevlendirilmesi yüzünden ancak 1955'de mezun olabildi. 1949 başında askere çağrıldı ve 18 aylık bir eğitimden sonra Deniz Kuvvetleri pilotu oldu. 1951'de Kore Savaşı'nda görevlendirildi, 78 uçuş görevi tamamladı. 1952'de Deniz Kuvvetleri'nden ayrıldı ve eğitimini tamamlamak üzere Purdue'ya döndü. Mezuniyetinin ardından deneme pilotu olarak çalışmaya karar verdi. NASA'nın selefi olan NACA kurumuna katıldı. Birçok deneysel uçağın yanı sıra, ünlü X-15 roket uçağını da uçurdu. Mühendislik bilgisi ile deneysel araçların gelişimine katkıda bulundu. Kariyeri boyunca jetler, roketler, helikopterler ve planörler dahil olmak üzere ikiyüzden fazla değişik hava aracı kullandı. 1962 yılında astronot statüsüne atandı. Gemini 8 görevinde komuta pilotu olarak 1966'da iki uzay aracının ilk başarılı birleşmesini gerçekleştirdi. Zor durumlarda soğukkanlı düşünebilme yeteneği, tecrübesi ve birikimi sayesinde Ay uçuşlarına katılacak küçük bir astronot grubuna dahil oldu. Apollo 8 uçuşu için yedek komutan görevinin ardından, insanlı ilk Ay inişi olacak olan Apollo 11 görevinin komutanlığına atandı. Apollo 11 uçuşu 16 Temmuz 1969'da başladı. Armstrong, Edwin Buzz Aldrin ve Michael Collins'i taşıyan modül 20 Temmuz'da Ay'a vardı. Armstrong ve Aldrin Ay Modülü ile yüzeye indiler, Collins ise dönüşlerinde onları karşılamak üzere yörüngede kaldı. Ay Modülü, inecek uygun bir yer aramanın uzun sürmesi yüzünden yakıtı bitmek üzereyken, UTC ile 20:17'de Ay yüzeyine indi. Armstrong Dünya'ya Houston, burası Sükunet Üssü. Kartal kondu. mesajını gönderdi. Önceden kararlaştırıldığı şekilde modülden önce Armstrong çıktı. Merdivenin son basamağına gelince kısaca durup yüzeyi tarif etti: Çok ince taneli, neredeyse pudra gibi. Şimdi iniyorum... Sol ayağıyla attığı ilk adımın ardından, kendisini dinleyen yaklaşık 450 milyon Dünyalıya o ünlü sözünü söyledi: Bir insan için küçük bir adım, insanlık için dev bir sıçrayış. Yirmi dakika sonra Aldrin de Ay'a ayak bastı. Astronotlar iniş noktasına bir plaket bıraktılar, ABD bayrağını diktiler, 20 kg taş örneği topladılar ve üç tane bilimsel araştırma cihazı kurdular. Son olarak Armstrong 60 metre uzaktaki bir kratere yürüdü ve oraya, hayatını kaybeden Sovyet kozmonotları Yuri Gagarin ve Vladimir Komarov ile Apollo 1 astronotları Gus Grissom, Ed White ve Roger B. Chaffee anısına bir paket bıraktı. Astronotlar iki buçuk saati araç dışında olmak üzere ay yüzeyinde toplam 21 saat 37 dakika zaman geçirdiler. Yürüyüş sırasında Armstrong ne ezan sesi duydu, ne de iyi şanslar Bay Gorsky dedi. Dünyaya döndükten sonra Armstrong tekrar uzaya çıkmadı. Astronot olmadan önce başladığı lisansüstü çalışmalarını Apollo 11'in teknik özellikleri hakkında yazdığı bir tezle tamamladı ve 1970'de University of Southern California'nın Havacılık Mühendisliği bölümünden yüksek lisans derecesi aldı. 1970'de Apollo 13 arızasını inceleyen komisyona katıldı. Kısa bir süre idari görevler üstlendikten sonra 1971'de NASA'dan emekli oldu. Doğduğu Ohio eyaletine döndü ve Cincinatti Üniversitesi'nde Havacılık Mühendisliği Üniversite Profesörü ünvanıyla ders vermeye başladı. 1979'da, sebebini açıklamadan bu görevden istifa etti. İş hayatına girdi. 1986'da Challenger faciasını inceleyen komisyona başkan yardımcısı olarak atandı. Ünlü fizikçi RichardFeynman da aynı komisyonun üyesiydi. Hayatı boyunca birçok ödül ve ünvan kazandı. Dünyada birçok okul, cadde ve binanın yanı sıra, Apollo 11'in iniş noktasından elli kilometre uzaktaki Armstrong krateri ve 6469 Armstrong asteroidi onun adını taşır. 2010'da yapılan bir ankette en sevilen uzay kahramanı seçildi. Hayatının sonuna kadar takdir edilerek yaşadı, fakat şöhreti onu rahatsız ediyordu. Her zaman alçakgönüllü ve sessiz olmayı tercih etti. Bir konuşmasında kendini beyaz çoraplı, cep koruyuculu, termodinamiğin ikinci kanununa saygılı, buhar çizelgelerinde pişmiş, serbest cisim diyagramlarına aşık, Laplace ile dönüşmüş ve sıkıştırılabilir akışla güdülen bir inek mühendis diye tarif etmişti. Bu alçakgönüllüğüne rağmen, NASA yöneticisi Charles Bolden'in dediği gibi, tarih kitapları var olduğu sürece Neil Armstrong onların içinde yer alacak ve dünyamızın ötesine insanlığın ilk küçük adımını atan kişi olarak hatırlanacak. Ailesi, Armstrong'un ölümünün ardından yaptığı açıklamayı şöyle bitiriyor: Neil'in hatırası için ne yapabileceğini soranlardan basit bir ricamız var. Onun hizmet anlayışını, başarılarını ve alçakgönüllüğünü örnek alın, ve bulutsuz bir gecede dışarıya çıkıp Ay'ın yukarıdan size gülümsediğini gördüğünüzde Neil Armstrong'u düşünün ve ona bir göz kırpın."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/gorsel/ayin-fotografi-mayisbocegi.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, Mayıs aylarında kırlık alanlarda sıkça gördüğümüz bir tür sinek var: Mayıssineği. Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Makine: Canon 7D Lens: Canon MP-E65 Tarih: 30 Mayıs 2012 Yüksek çözünürlük için tıklayın. Mayıssineği, dünyanın hemen her yerinde çok sık rastlanan, Ephemeroptera takımından gelen Palaeoptera grubundan bir böcek. Aynı grupta yer alan yusufçuklarla da yakın akraba olan bu böcek, hayatının büyük bir kısmını nimfa olarak tatlı su birikintilerinde geçiriyor. Suda geçirdiği bir yıla yakın sürenin ardından, erişkin haline dönen mayıssineklerinin ömrü çok kısa. Alt türe göre değişiklik göstermekle birlikte, erişkin hale geldikten sonra birkaç saatle birkaç gün arası yaşıyorlar. Zaten mayıssineğinin ait olduğu takımın adı olan Ephemeroptera, Yunanca ephemeros ve pteron kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Dünyada her yerde yaygın olarak bulunan mayıssineklerinin, yaklaşık 2500 türü var. Nimfa evresinde suda yaşayan mayıssinekleri, kayalara tutunarak suda sürüklenen besinleri yiyorlar. Kısa ömürlü erişkin hale geçtiklerinde ağız fonksiyonu gören organlarını kaybediyorlar. Çünkü kısacık yetişkin yaşamları boyunca tek bir hedefleri var: üremek. Resme dikkat ederseniz, mayıssineğinin en ilginç özelliklerinden biri de gözleri. Böceğin kafasının neredeyse tamamı göz olarak görev yapan bir grup organdan oluşmuş. Erkek Mayıssineklerinde, göz işlevi gören 7 yapı mevcut: 3 basit göz, 2 birleşik göz, 2 türbinat göz. Mayıssinekleri, nesillerini devam ettirebilmek için hayatta kaldıkları kısa süre içinde hızla eş bulup üremek zorundalar. Bu nedenle erkek mayıssinekleri, çok da işlerine yaramayan yemek yeme organlarından kurtulup, yerine dişileri daha kolay bulmalarını ve avcılardan kurtulmalarını sağlayan karmaşık bir göz yapısı geliştirecek şekilde evrimleşmişler. Yandaki yakın çekim fotoğrafta, bir erkek mayıssineğinin ağzından kalan yeri kaplayacak şekilde evrilmiş 7 adet gözünü daha yakından görebilirsiniz. Başın üzerinde gördüğünüz çanaka antene benzer yapılar, mayıssineği erkeklerine özgü türbinat gözler. Dişi böceklerde türbinat göz bulunmuyor. Aşırı gelişmiş gözleri saysinde, havada uçuşan dişi mayıssineklerini bulan erkek böcekler, dişileri yakalamak için evrimleşmiş olan uzun ön bacakları ile dişilere tutunarak çiftleşiyorlar. Dişi mayıssinekleri, su birikintilerinin üzerinden alçaktan uçarak yumurtalarını suya bırakıyorlar, ve genelde yumurtalarını bırakır bırakmaz da suyun üzerinde ölüyorlar. Suya düşen yumurtalardan çıkan nimfalar, zamanı gelip kanatlanarak eş bulacakları günü beklemeye koyuluyorlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/guncel/2011-2012-itunun-yili-oldu.html", "text": "Ülkemizin önde gelen üniversitelerinden İstanbul Teknik Üniversitesi, lisans ve yükseklisans seviyesinde öğrenci yarışmalarında Dünya'nın pek çok üniversitesini geride bırakarak önemli başarılar elde ediyor. Son on yılda pek çok öğrenci yarışmasına katılan İTÜ'lü öğrenciler yıllar içerisinde edindikleri tecrübeyi 2011-2012 eğitim döneminde kayda değer başarılara dönüştürdü. Bunlardan ilki ATA Takımı. Amerikan Cessna Uçak Şirketi ve Raytheon Füze Sistemleri'nin destekleriyle ABD'de yapılan Tasarla, Yap, Uçur İnsansız Hava Aracı yarışmasına dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerden 68 takım katıldı. İstanbul Teknik Üniversitesi ATA Takımı, Illinois, Virginia Tech, MIT gibi Amerika'nın en iyi üniversitelerini geride bırakarak 4. oldu. Bu sonuçla, yarışma tarihi boyunca Türk takımlarının aldığı en iyi dereceye ve Amerika dışından katılan ülke takımları içinde alınan en başarılı ikinci dereceye imza atıldı. Bu yıl 16. sı düzenlenen yarışmada takımlardan, insansız, elektrik motorlu ve uzaktan radyo kontrollü olarak uçurulan bir hava aracının tasarımı, üretimi ve görevleri yerine getirecek uçuşlarını gerçekleştirmesi istendi. Bu sene temel uçuş görevleri olarak 4 dakikalık boş uçuş, 3 tur boyunca 8 adet alüminyum bloğu taşıma uçuşu ve iki litre su barındıran bir su tankından 100 m irtifada suyun tahliye edilerek geri dönülmesi olarak belirlendi. İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi öğrencilerinden oluşan ATA Takımı, görev uçuşlarından sonra 167,41 puanla yarışmayı 4. olarak tamamladı. UYARI Model Uydu Takımı ise başka bir başarıya imza attı. ABD başta olmak üzere dünyanın en iyi üniversitelerinden 35 ekibin yer aldığı Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Araştırmaları Merkezi , Amerikan Havacılık ve Uzay Enstitüsü ve Amerikan Astronomi Topluluğu katkılarıyla her yıl ABD'nin Texas eyaletinde düzenlenen geleneksel Mikro Uydu Yarışması'nda Türkiye'yi İstanbul Teknik Üniversitesi temsil etti. Mikro Uydu Yarışması Tasarla, Yap, Fırlat 'a katılan İTÜ UYARI Model Uydu Takımı tüm rakiplerini geride bırakarak Dünya 1. si oldu. İTÜ UYARI ekibi yarışmada hem tasarım hem performans bakımından yarışma jürisinden tam not aldı. Takım Kaptanı Uzay Mühendisliği öğrencisi Süleyman Soyer, Uçak Mühendisliği öğrencileri Muhammed Yılmaz ve Veysel Yağmur Saka, Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği'nden Onur Şahin, Yunus Buğra Özer, Metalurji ve Malzeme Mühendisliği'nden Emre Atay ve MYO Elektronik ve Haberleşme Bölümü öğrencisi Murat Can Kabakcıoğlu'ndan oluştu. Öğrenciler mikro uydu ile ilgili çalışmalarını Elektrik-Elektronik Fakültesi bünyesindeki RF Elektronik Laboratuvarı'nda gerçekleştirdi. İTÜ Güneş Teknesi Takımı ise ABD'de düzenlenen Solar Splash yarışlarında Türkiye'den katılan tek takım olarak ABD'li 22 takımı geride bırakarak Dünya Şampiyonu oldu. ABD'nin Iowa eyaletinde bu yıl 18'incisi düzenlenen yarışlarda Türkiye'yi İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı ve Deniz Bilimleri Fakültesi öğrencilerinden oluşan Güneş Teknesi Takımı'nın Odabaşı isimli teknesi temsil etti. İTÜ, Muavenet isimli tekneyle Solar Splash 2007 ve 2008'de Dünya ikincisi olmuştu. İTÜ Kuzgun Uçak Motoru Tasarım Takımı ise Amerikan Havacılık ve Uzay Enstitüsü ve Amerikan Makine Mühendisleri Odası Uluslararası Gaz Türbin Enstitüsü tarafından ortaklaşa düzenlenen Motor Tasarım Yarışmasında İstanbul Teknik Üniversitesi'nin Kuzgun Takımı hazırladıkları TURKjet-1 isimli tasarım projeleri ile Dünya ikincisi oldu. ABD'de on yılı aşkın süredir düzenlenen yarışmanın 2012 yılı konsepti; F-35 Müşterek Taarruz Uçağı'nın yarı boyutlarında olacak bir insansız savaş uçağı hava aracının yüksek elektrik ihtiyacını motor performansından taviz vermeden karşılayacak bir ardyakıcılı turbofan motor tasarımı gerçekleştirilmesiydi. 48. Joint Propulsion Conference etkinliği kapsamında 1 Ağustos 2012 tarihinde Amerika'nın Atlanta Kenti'nde düzenlenen finallere, İTÜ Uçak Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Onur Tunçer danışmanlığında Uçak Mühendisliği öğrencilerinden Coşku Çatori , Başar Burak Özkahya, Cihat Akın ve Oğuz Eren'den oluşan ekip katıldı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/09/guncel/eylul-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Sıcak havaların yavaş yavaş yurdu terkederek yerine sonbaharın o serin bulutlarını getirmeye başlamasıyla, açık gece sayısı gittikçe azalacak. Ama bu tabi ki gök olaylarını ve bunları gözlemlememize engel olamaz. Hepinize geceleri yıldızlar dolu, mutlu bir Eylül ayı diliyorum. Venüs Sabaha karşı gökyüzünü parlaklığıyla aydınlatmaya devam ediyor. -4 kadir parlaklığıyla gökyüzünün en parlak gezegeni olarak gözlenecektir. Mars Ufkun altında olduğundan gözlemlenemeyecek. Jüpiter -2 kadir parlaklığıyla Venüs'ten sonraki en parlak gezegen olacak Jüpiter, ay boyunca gökyüzünde yükselmekte. Batı ufkuna yakın olacak Jüpiter'i parlaklığıyla tanıyabilir, ufak bir teleskobunuz varsa Jüpiter'in yüzeyindeki fırtına çizgilerini görebilir, Galileo Uyduları olan Io, Ganymede, Callisto ve Europa'yı -4 meşhur uyduyu- gözlemleyebilirsiniz. Satürn Ufkun altında olduğundan gözlemlenemeyecek. Uranüs Uranüs 29 Eylül gününde güneşin batmasıyla doğacak, doğmasıyla batacak. Yani tüm gece gökyüzünde olacak. Bu duruma karşı konum denmektedir. Sırasıyla Güneş, Dünya ve Uranüs aynı hizada olacak. Uranüs'ün Dünya'ya en yakın olduğu zaman olacak. Uranüs'ü gözlemleyebilmek için muhteşem bir fırsat. Ama unutmayın Uranüs bize yaklaşık 3 milyar kilometre uzaklıkta. Hiç bir zaman çok büyük göremeyeceğiz. Hatta Uranüs'ü teleskopsuz görmek neredeyse mümkün değildir. Parlaklığı 6 kadir civarindadır. 22 Eylül 22 Eylül tarihi önemli bir tarih. Sonbahar Ekinoksu olarak da bilinen bu günde, gece ve gündüz süreleri neredeyse eşit olacak. Aynı zamanda kuzey yarı küre için sonbaharın ilk günü olacaktır. Astronomide Parlaklık Dikkatle okuduğunuz yazılarımızda gökcisimlerinin parlaklıklarından bahsederken kadir gibi bir kavram ile karşılaştınız. Peki nedir bu kadir? Parlaklık nedir? Bir yıldız parlaksa yakın mıdır büyük müdür? Veya tam tersi mümkün mü? Bu bilgi köşemizde parlaklık kavramını açıklayacağım. Hipparchus (M.Ö. 120) ve Ptolemy (M.Ö. 180) gökyüzündeki yıldızların sınıflandırılması gerektiğini düşünerek , onları sınıflandırabilmek için o zamanlar için yıldızların en belirgin özelliklerini kullanmışlardır. Gözden başka bir gözlem aleti olmadığından direkt yıldızların gözle görülen parlaklıklarına göre sınıflandırma yapmışlardır. Bu sınıflandırmaya Kadir sınıfı denmektedir. Bu sınıflandırmaya göre en parlak yıldız 1. Kadir, en sönük yıldız 6. Kadir olarak nitelendirildi. İnsan gözünün görebildiği en sönük yıldız 6. Kadir oldu böylelikle. Daha sönüklerini çıplak gözle göremiyoruz. 1856 Yılında İngiliz Astronom Sir Norman Robert Pogson, 1. Kadir bir yıldızın, 6. Kadir bir yıldızdan 100 kat daha parlak olduğunu gösterdi. Böylelikle 1 kadirin değişimi, parlaklığın 2.512 katı oluyordu. Buraya kadar ölçülen parlaklığa görünür parlaklık denir. Fakat bu parlaklık biçimi bize çok bilgi vermemektedir. Çünkü yıldızlar bize göre farklı uzaklıklardadır. Bu uzaklık farkı görünür parlaklıklarda hatalara sebep olabilmektedir. Bu durumdan kurtulmak için bütün yıldızları dünyadan 10 parsek (3.26 ışık yılı, 30.9 trilyon kilometre) uzaklığa koyduğumuzu düşünelim. Uzaklık hatasından kurtulmuş oluruz. Bu kadar uzaklıktan görünen parlaklıklarına Mutlak Parlaklık denir. Teknolojinin gelişimiyle daha sönük cisimlerin gözlemlenebilmesi daha farklı parlaklık sınıflarının ortaya çıkmasını sağladı. Fotoğraf filmi göze göre mavi ışığa daha duyarlıdır. Bu farktan dolayı fotoğraf filmi ile çekilen görüntülerdeki sınıflandırmaya fotoğrafik parlaklık denir. Bir cismin tüm dalgaboylarındaki parlaklığına ise bolometrik parlaklık denir. Görünür ve mavi renklerin parlaklık farkları yıldızın rengini, dolayısıyla sıcaklığının belirlenmesine olanak tanıyor. Farklı filtreler kullanılarak yıldızın parlaklık gözlemleri yapıldığında B-V değeri yıldızın sıcaklık ölçeğini verir. Bu değer küçükse yıldız sıcak, büyükse soğuktur. Bir yıldızın görünür parlaklığı ile mutlak parlaklığını biliyorsak gerçek uzaklığını bulabiliriz . Bir yıldızın parlaklığındaki değişim bize o yıldızın doğası hakkında bilgi verir. Bir zamanlar çok popüler olan bu konu şimdi amatör astronomların ilgi odağı. Ay Evreleri Ağustos Ay'ı Gökyüzü Genel Görünümü"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/ceviri/yardimci-nineler-ve-menopozdaki-katil-balinalar.html", "text": "İnsanlar, hayvanlar alemindeki diğer canlılara göre daha tuhaf özelliklere sahipler. Bunlardan biri de menopoz. 40 yaş civarına gelince, kadınlar çocuk yapma yetilerini kaybediyorlar, ama menopoza girdikten sonra yıllarca yaşamlarını sürdürüyorlar. Evrimsel açıdan, bu durumda sormamız gereken bir soru var: Genlerini bir sonraki nesile geçirme yetisini kaybeden bir canlının daha uzun yıllar yaşamını sürdürebilmesinin nedeni nedir? Ya da bir başka deyişle, neden ölene dek bebek sahibi olamıyoruz? Bu soruyu yanıtlamaya yönelik ilk girişim, 1966 yılında öne sürülen yardımcı nineler kavramıydı. İleri yaştaki kadınlar, üreme kabiliyetlerini kaybetmiş olsalar bile, çocuklarına yardım ederek, torunlarının büyütülmesine destek olarak, genlerinin bir sonraki nesile geçmesini garantiliyorlar. Elimizde, bu yardımcı nineler hipotezinin insanlarda da geçerli olduğunu gösterecek bazı veriler var. Yapılan çalışmalara göre, anneler, kız çocukları üreyebilecek yaşa geldiklerinde çocuk doğurma yetilerini kaybedip, çocuk yetiştirmeye yardımcı bir role büründüklerinde, hayatta kalan torun sayılarında artma oluyor. Böylece bu nineler, genlerinin bir sonraki nesillere daha başarılı bir şekilde aktarılmasını sağlıyorlar. Yakın zamanda, Exeter Üniversitesi'nden Emma Foster, menopoza giren bir diğer tür olan katil balinalarda da benzer süreçler gözlemledi. Katil balinalar, ya da orkalar, 30-40 yaşlarında üreme kabiliyetlerini kaybetmelerine rağmen 90 yaşlarına dek yaşayabiliyorlar. Katil balinalar, doğdukları sürü içinde kalıyorlar, böylece yaşlanan annelerin kendi yavruları ve torunlarına yardım etme şansları oluyor. Mike Bigg'in 1970'lerde yüzgeç fotoğraflarına bakarak katil balinaları birbirinden ayırabildiğini keşfetmesinin ardından, bilim insanları Kuzeybatı Pasifik sahillerinde, Washington ve British Colombia bölgesindeki balinaların nüfus sayımını yapmaya koyuldular. Ken Balcomb'un önderliğindeki ekip, 589 balina tespit etti, hatta bu balinaların aile bağlarını da kayda geçirdi. Foster, bu verileri inceleyerek, annenin varlığının yavruların hayatta kalmasında çok önemli bir faktör olduğunu buldu. Bu durum, yavruların yetişkin olmaları halinde de geçerliydi. Anneleri öldüğünde 30 yaşında veya daha genç olan erkek yavruların, annenin ölümünü izleyen yıl içinde ölme ihtimalleri 3 kat daha fazlaydı. Anne öldüğünde 30 yaşından büyük olan erkek yavruların ölme ihtimali ise 8 kat artıyordu. Çalışmaya göre, menopoza girmiş annelerin etrafta bulunması, hala doğurgan olanların etrafta olmasından daha avantajlıydı. Ortalamada, 30 yaşından büyük erkek balinaların ölüm oranları, annelerinin hayatta ve menopozda olması halinde, anneleri ölenlere göre 14 kat daha fazla oluyordu. Bu veriler, annelerin yetişkin erkek balinaları hala gözettiğine işaret ediyor. Belki anneler oğullarının avlanmasına yardım ediyor, ya da rakipleri ile kavga sırasında onları koruyup kolluyorlar. Foster, dişi yavruların, annelerine erkek yavrular kadar bağımlı olmadığını saptadı. Annenin ölümü, genç dişi yavruların yaşama şanslarını etkilemiyor. Yaşlı dişi yavruların ölüm ihtimali ise, annenin ölümünü izleyen yıl içinde üç kat artıyor. Exeter Üniversitesi'nden Michael Cant, Orkaların sosyal davranışlarını, özellikle de annelerin varlığının sunduğu avantajları öğrenmek çok iyi olurdu. Ama bu hayvanlarla çalışmak çok zorlu, elimizdeki verileri çok uzun zamanda ve meşakkatle toplanan veriler. Bu kısıtlayıcı faktörlere rağmen, varılan sonuçlar çok motive edici. diyor. Foster, dişi yavruların, annelerinin yokluğundan erkeklere göre çok daha az etkilendiğini de saptadı. Annenin ölümünün ardından, genç dişi yavruların ölüm ihtimalinde herhangi bir değişiklik olmuyordu. Sadece yaşlı dişi yavruların ölüm ihtimali 3 kat artıyordu, ki bu erkeklerin ölüm oranına göre çok daha az. Yukarıdaki grafikte de görebileceğiniz gibi, annelerin ölümünün dişi yavrulara olan etkisi ile erkek yavrulara olan etkisi oldukça farklı. Cinsiyetler arasındaki bu fark, aslında tam da öngürdüğümüz durum. Kendinizi anne katil balinanın yerine koyun. Katil balinalar, gruplar arası çiftleşirler, yani oğlunuzun yavruları bir başka sürüde doğup yetiştirilirken, kızınızın yavruları kendi sürünüzde kalıp, kaynaklar için sizinle yarışmaya başlayacaklardır. En az rekabetle, en fazla sayıda torun sahibi olmak için, kızlarından ziyade oğullarına destek olması anne katil balina için çok daha avantajlıdır. Cant, Bu sonuçları görmek bizim için çok heyecan verici diyor. Eğer deniz memelilerindeki menopozu iyi anlayabilirsek, bu kendi tarihimizi şekillendiren etmenleri de daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Meraklısına Notlar: İnsanların neden menopoza girdiklerine ilişkin daha önce yapılmış pekçok çalışma ve öne sürülen açıklama var. Bunların büyük bir kısmını, bugün elimizdeki verilerle eleyebiliyoruz. Önceleri, yaşlılığın modern toplum yaşantısının bir sonucu olduğu, ve insanların menopoz sonrası yaşları aslında göremedikleri öne sürülüyordu. Oysa artık biliyoruz ki, avcı toplumlarda da menopoz kavramı vardı ve kadınlar menopoza girdikten sonra oldukça uzun süreler yaşıyorlardı. Paraguay'daki Ache kavmi ve Tanzanya'daki Hadza kabilelerindeki kadınların en az yarısı 45 yaşına dek yaşıyor. 60'lı yaşların sonuna dek hayatta kalanlar da azımsanmayacak sayıda. Bazı başka bilim insanları, kadınların belirli bir zaman sonra yumurta hücrelerinin tükenmesi nedeniyle menopoza girdiklerini düşünüyorlar. Kadınlar sabit sayıdaki yumurta hücrelerine sahipler, hayatları boyunca bu hücreleri harcıyorlar. 40'lı yaşlarda harcanan hücre sayısı iki katına çıkıyor. Ancak, uzun yaşam yumurtalıkların çalışmasının belirli bir zaman sonra durmasını gerektirmiyor. Uzun ömürleri olan filler ve mavi balinalar gibi diğer memeliler 60, hatta 90 yaşına dek üreme yetilerini muhafaza edebiliyorlar. Menopoz nedenlerine ilişkin bir başka teori de, 2007 yılında Dustin Penn ve Kenn Smith tarafından ortaya atılan bir teori. Kadınların, çocuk doğurmayı bırakma nedeni, aynı atletlerin erken yaşta spor yapmayı bırakması gibi bir durum, vücutları artık bu yükü kaldıramaz oluyor. Çocuk doğurmak, kadın bedeni için ciddi bir yük, belirli bir yaştan sonra hem anne hem de çocuk için tehlikeli olmaya başlıyor. Menopoz, çocuk sahibi olma yükünü evrimsel olarak ortadan kaldıran bir süreç."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/dosyalar/analog-bir-dunya-steampunk.html", "text": "İletişim, elektronik ve bilgisayar teknolojisindeki ilerlemeler dijital dünyayı hayatımızın her alanına soktu. Peki ya sokmasaydı? Bu yazıyı okuduğunuz bilgisayarı düşünün. Bir ucu prize bağlı ve elektrik geliyor. İçerisinde milyarlarca transistör barındıran bir işlemci, karşınızda çağımızın büyük icatlarından LCD bir ekran. Muhtemelen bilgisayarınız içerisindeki tek hareketli parça işlemciyi soğutmak için dönen fan. Tabi bir de farenizin düğmeleri ve klavye var, ki dokunmatik bir ekranda çalışıyorsanız ya da elinizde tuttuğunuz cihaz bir tablet ise bu hareketli parçalar da yok. Haydi şimdi buhar çağı teknolojisinin dijital çağa uğramadan ilerlediğini canlandırın kafanızda. Yani elektriği bu kadar küçük voltajlarda iletmediğimiz, dijital aletlere sahip olmadığımız ve bir elektronik kart ya da devre oluşturamadığımız bir dünya... İşte o dünya bir Steampunk dünyasıdır. Steampunk, tıpkı daha önce incelediğimiz siberpunk gibi, bilimkurgunun geç türlerinden birisi. 1980'lerde ortaya çıkan ve 1990'larda gelişen Steampunk, genel olarak buhar makinasi devrini konu alır. Giyim, kuşam ve hatta kimi adetler Britanya'daki Kraliçe Victoria Dönemi'nden (1837-1901) beslenir, ancak tabi ki biraz daha kurgulanmış ya da modernize edilmiştir. Victoria Dönemi Steampunk türünde, kasıtlı bir anakronizm(1), yani tarihleme hatası vardır. Alternatif bir endüstriyel çağı ifade eder ve Victoria dönemi İngiltere'sinin keskin izlerini taşır. Genel olarak bakıldığında 19. Yüzyıl bilimkurgu yazarları Jules Verne, H.G. Wells ve Mary Shelly'nin tarzları görülür -zira bu yazarlar o tarihlerde bilimi kurgularken bilgisayar teknolojisini düşünemediklerinden hayallerinin sınırlarını analog cihazlarla çizmişlerdi-. Ancak özellikle Victoria döneminin seçilmesinin bir sebebi vardır: 63 yıl 7 aylık hükümranlığı ile tarihte tahtta en uzun kalan kadın mutlak hükümdar ve Britanya tarihinde en uzun tahtta kalmış olan hükümdar ünvanlarını birlikte taşıyan Kraliçe Victoria, İngilizler ve Britanya tarihi için bir semboldür. Yaşadığı döneme Victoria Dönemi adı verilir. Victoria dönemi mühendislikle ilgili ve teknolojik açıdan pek çok yeniliğe sahne olmuştur. Şehir içindeki su kanalları ve ilk olarak Londra'da inşa edilen şehir su şebekesi Avrupa'da hijyen ve suya ulaşma kolaylığı açısından devrim yaratmıştır. Ancak şüphesiz en büyük icatlar ilk transatlantik buharlı gemiler ve ülkeye örülen demiryollarıdır. Bu dönemde buharlı motoru mükemmelleştiren İskoç mühendisler sayesinde İngiltere buharlı gemiler cenneti haline gelirken, yine buhar gücü sayesinde hareket eden trenler döşenen demiryolları ile Victoria döneminde insan ve yük taşımaya başlamıştır(2). Ülkedeki ulaşım olanaklarının artması posta sistemini de geliştirmiştir. Victoria dönemi İngiltere'de fotoğrafçılığın doğuşuna sahne olurken fotoğrafçılar için üretilen selüloid filmlerin hareketi kaydetme imkanının da olabileceğini düşünen İngiliz fotoğrafçı Eadweard Muybridge 1878'de bir atın dörtnala koşuşunu 24 ayrı fotoğraf makinası ile çekerek ilk sinema filmini çekmiştir Londra'da ilk su şebekesini inşa ettiren Victoria hayalindeki model kasaba olan Saltaire'i inşa ettirmiş, pek çok yenilik pilot olarak burada uygulandıktan sonra tüm İngiltere'ye yayılmıştır. Şehre inşa edilen gaz şebekesi aracılığıyla sokakların gaz lambası ile aydınlatılması yine bir Victoria eseriyken elektrik ampulü de icat edildikten kısa süre sonra 1882'de Londra sokaklarındaki yerini almıştır. Charles Darwin'in evrim teorisini ilk olarak ortaya attığı Türlerin Kökeni adlı meşhur eserini yine Victoria Dönemi İngiltere'sinde yazdığını ayrıca belirtmek gerek. Westminster Projesi 1860 yılında Kraliçe Victoria; Başbakan, Bakanlar Kurulu, İmpartorluk'un önde gelen bürokratlarını ve İngiliz bilim adamlarını bir araya toplar ve onlardan sesini ve mümkünse görüntüsünü ülkenin her yerine aktarabileceği bir teknoloji geliştirmesini ister. Bunun nasıl yapılacağı konusunda elbette en ufak bir fikri yoktur ama nasıl yapılamayacağını bilir: Borular, teller vs. ile olmayacak. Bir milyon pound ayrılan -ve gerekirse daha da sağlanacağı söylenen- bu projede istenen aslında bugün radyo ve TV olarak andığımız teknolojilerdir, ancak henüz radyo dalgası bile keşfedilmemiştir. Hatta ve hatta James Clerk Maxwell henüz elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi ortaya koymamıştır. Henüz iletişim yolu olarak ancak telgrafın kullanıldığı bu çağda elbette bu proje başarısızlığa uğramıştır (3). Fakat ya olsa idi? O zaman teknolojinin evrimi nasıl gerçekleşecekti? Steampunk için de kısa bir tarihçe Teknoloji büyük ölçüde birikimli ilerler. Bugün evren hakkında yeni bir şey keşfettiğimizde onu uygulamaya sokmak, yani başka bir deyişle temel bilim alanlarındaki gelişmelerin teknoloji olarak hayata girebilmesi için malzeme, imalat, elektronik gibi alanlarda tamamlayıcı ve destekleyici buluşlar olmak zorundadır. Örneğin bugün Higgs Bozonu'nun varlığını görmeye çalışan bilim adamları onun teknolojideki uygulama sahasının ne olacağını henüz kestiremiyorlar. Ancak destekleyici buluşlar gerçekleştikçe belki de kütlesizliği sağlayarak uçan arabalara giden yolu açabileceğiz. Bernouilli'nin 1700'lerde akışkanların davranışlarına dair buluşlarından bugünkü uçakların icadına giden yolun haberleşme, seyrüsefer, motor ve malzeme teknolojilerindeki gelişmeleri de barındırması iyi bir örnektir. İşte Steampunk'taki kasıtlı anakronizm, alternatif bir tarih yaratma çabasıdır. Steampunk bir anlamda Westminster projesi başarılı olsa idi teknoloji nasıl görünürdü? sorusuna kurgu yazarlarının bir yanıtıdır. Steampunk kavramının adı 80'lerde meşhur olan Siberpunk türünün adından devşirilmeden önceki yapıtlara bakıldığında Steampunk eserlerin 1960'larda yazılmaya başladığı söylenebilir. Örneğin 1999 yılında sinema filmi olarak karşımıza çıkan Wild Wild West, CBS televizyonunda 1965 ve 1969 yılları arasında dizi olarak yayınlanmıştır. (Ama Steampunk türü sinemada 1985 yapımı Brazil filmiyle oturur...) (5) Amerikalı Bilimkurgu ve Korku yazarı Kevin Wayne Jeter, ABD'de yayınlanan Locus bilimkurgu dergisine 1987 yılında bir mektup yazarak Tim Powers (Anubis Kapıları The Anubis Gates, 1983), James Blaylock (Homunculus, 1986) ve kendisinin (Morlock Gecesi Morlock Night, 1979 ve Şeytani Cihazlar Infernal Devices, 1987) yazdığı romanların Victorian dönemi yansıtan ortak özellikleri olduğunu belirtmiş ve siberpunk kavramından türeterek bu romanları steampunk olarak nitelendirmiştir (4). Bu eserler, yazarları bilinçli mi yazmışlardır bilemem ama, Victoria dönemindeki Westminster Projesi'nin başarıyla uğramış halini yansıtıyor gibidirler. Halbuki Morlock Gecesi'nden daha önce de Victorian dönemi yansıtan, nükleer enerjili trenler, kömür itkili uçanbotlarla dolu bir İngiliz İmparatorluğu tanımlayan kitaplar olsa da Jeter'in bahsettiği dört kitap bu eserlerden pek çok açıdan farklıdır. Nihayet Steampunk'ın terim olarak bir kitap adında yer alması 1995'i bulmuştur ve Paul Di Filippo 1995 yılında üç kısa romandan oluşan Steampunk Üçlemesi'ni yayınlamıştır. Belki çok fazla anglosakson kültürünü yansıttığından Steampunk ülkemizde çok popüler olmasa da o günden bu yana pek çok steampunk yazın eseri kaleme alınmış ve sinema filmi çıkmıştır. İşte böyle bir şey... Tarihçe, tarihleme ve edebi analiz edebiyatçılara kalsın. Biraz gözümüzde canlandırmaya çalışalım... Westminster projesi başarılı olsa, Victoria bir yirmi yıl daha yaşasa, bilim ve teknik ilerlemeler o dönemin altyapısı üzerinde gelişerek, ürünlere yönelik estetik algımız sabit kalsa ne olurdu? Birkaç örneğe göz atalım: Bir bilgisayar klavyesi Resimdeki klavye Steampunk Workshop adlı web sitesinden. Bu sitede Steampunk severlerden birisi, Jake von Slatt bu klavyeyi nasıl yaptığını adım adım anlatmış. Elbette bu klavye sadece dekoratif amaçlı modifiye edilmiş. Yoksa buradan da görüldüğü gibi içerisindeki tüm tesisat ve tehçizat bildiğimiz klavyeye ait. Bu yazıyı yazarken aklıma ilk gelen cihaz bilgisayar klavyesi oldu. Şüphesiz bunda şu an bu yazıyı bir klavye aracılığıyla yazıyor olmamın etkisi varsa da Animatrix animasyon serisinde Bir Dedektif Hikayesi adlı Steampunk öğeleri içeren kısa animasyonda klavyeyi görür görmez Steampunk diye sıçrayışımın etkisi vardır. Hatta ve hatta gördüğüm ilk Steampunk eser bu eserdir. İzlediğim şeyin oldukça güzel bir fikir olduğunu düşünmüştüm ancak böyle bir kavramın varlığını ve bunun bir tür haline geldiğini çok daha sonra öğrendim. Telif hakları sebebiyle ilgili animasyona bir bağlantı vermiyorum ama biraz google ile benden duymamış gibi bu parçayı bulup izleyebilirsiniz. USB bellek Herhangi bir filmde kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum ama internette gezinirken rastladığım çok güzel örneklerden birisi de yukarıda görünen USB bellek. İçlerinde küçük bir termik santral barındıran robot nitelemeleri düşünüldüğünde bir Steampunk içerisinde bir USB bellek de böyle olmalıydı herhalde. Bu resimde görünen cihaz dekoratif amaçlı yapılmış olsa da insanın bir tane edinesi geliyor. Robotlar Steampunk bilimkurgu eserlerinde de robotlara rastlamak mümkündür ancak bu robotlar verimli bir enerji kaynağına sahip, fütüristik görünümlü değillerdir. Hatta pek çoğu hurdacıdan alınmış parçaların birleşimini bile andırabilir(6). Steampunk'ta robotların enerji ihtiyacı içlerindeki küçük bir termik santralden karşılanabilir. Bu termik santralden elde edilen elektrik, ya da doğrudan doğruya buhar gücü robotun ya da yetenekli bir makinanın enerji kaynağıdır. Eeee... Robot olur da robot kolu olmaz mı? Siberpunk eserlerde olduğu gibi, insanlar da çağın imkanlarını kullanarak eksik organlarının yerine yapayını kullanmak isteyebilirler. Steampunk kurgu yazarı Geoffrey D. Falksen'in yanda gördüğünüz pozunda sanatçı Thomas Willeford tarafından üretilmiş olan robot kolunu takıyor. Ayrıca kıyafeti ve saç modeli de tahmin edileceği üzere Victoria dönemine ait. Uçaklar ve diğer makinalar Elektronik olmadığından tüm güç ve hareket aktarımlarının fazlasıyla dişli kullanılarak yapılması gerektiği az çok tahmin edilebilir. Bu yüzden Steampunk dendiğinde akla buharla birlikte gelen diğer kavram çark / dişli kavramıdır. Steampunk'ta uçaklar biraz daha zeplinvaridir ve anakronizmden nasibini aldıkları için oldukça farklı görünürler. Aşağıda yer alan Steampuk animasyon buharlı bir gemi, zeplin ve uçağı bir bünyede birleştirmiş hava aracını göstermesi açısından çok başarılı bence: EYE OF THE STORM | Lovett from Lovett on Vimeo. Bir İngiliz yapımı TV dizisi olan Doctor Who'yu izleyenler onun uzayda ve zamanda bir polis telefon kulübesi aracılığıyla gezdiğini bilirler. Bu polis telefonu kulübesinin Graham Bell'in telefon şirketini kurmasını mütakip, ilk olarak 1877'de New York'ta kullanılması ve Britanya'ya ise 1891'de Glasgow'dan giriş yapması izleyici de Steampunk'a dair bir şeyler uyandırıyor. Yapımcıların böyle bir şeyi açıkladığına rastlamasam da Doctor Who'nun çok da kompeks görünmeyen uzay ve zaman aracının kabiliyetleriyle pek de örtüşmeyen mekanik görüntüsü bu bilgiyle birleşince manidar hale geliyor. Ya elektrik olmasaydı? Ve aslında söylemek istediklerimizi bir çırpıda anlatan başarılı bir videoya da aşağıda yer veriyoruz: . DİPNOTLAR/KAYNAKLAR: (1) Anakronizm: Anakronizm özellikle bir sanat eserinde anlatılan herhangi bir olay ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi ile kronolojik açıdan uyumsuz olmasıdır. Tarih çalışma sahasında yapılan sık hatalardan birisidir. (Osmanlı döneminde demokrasi arayışları ya da 6. yüzyıldaki bir olay tarif edilirken kol saatinden bahsedilmesi gibi.) (2) Bugün İngiltere Başbakanı'nın Victoria dönemini kastederek Ne ördün? diye sorduğu rivayet edilmektedir . (3) Westminster projesi hakkındaki bilgiler Carl Sagan'ın Karanlık Bir Dünya'da Bilimin Mum Işığı adlı kitabından aktarılmıştır. (4) Siberpunk kavramına adını veren anlayış, sibernetik teknolojilerin yaşam kalitesini düşürebileceği fikri dolayısıyla ona bir başkaldırıştır . Steampunk'ta bir karşıduruş söz konusu değildir. Siberpunk alt türünün popülerleşmesinin bir etkisi olarak bir alternatif tarih senaryosu olan Victoria Dönemi Bilimkurgu'ları için Siberpunk ismi devrişilmiş ve Steampunk denmiştir. (5) Wikipedia, Steampunk maddesi. (6) Aşağıda bir resmi de görünen Machinarium adlı oyun Steampunk çizgileri taşıyan bir Dünya'da yine Steampunk romanlarından fırlamış bir robot uygarlığında sevgilisini kurtarmayı amaçlayan bir robotun macerasını konu alıyor. Resimde de görüldüğü üzere robotlarımız sevimli olsalar da pek şık değiller ve alışılagelmiş bilimkurgu eserlerindeki robotları andırmıyorlar. (Haksızlık etmeyelim, Star Wars'taki 3PO nispeten benzer ve dökme demir gibidir...) Yararlanılan Diğer"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/dosyalar/bir-ihtimal-daha-var-kedicik.html", "text": "Üçyüzonda gelmiş idim cihana Dünyaya bakmadan ben kana kana Kader böyle imiş çiçek bahane Levh-i kalem kara yazmış yazımı 1 Böyle dile getirir Aşık Veysel hayatını bir dörtlüğünde. Küçükten iki gözü kör kalmış, annesi daha 27 yaşında vefat etmiş, hiç okuyamamaış ve ilk karısı onu bırakıp kaçmıştır. Yüreğinden geçenleri her derdine ortak sazı ile anlatır dünyaya ve kendi içgörüsü ile yaşamın ne olduğunu da. Uzun ince bir yoldayım Gidiyorum gündüz gece Bilmiyorum ne haldeyim Gidiyorum gündüz gece Dünyaya geldiğim anda Yürüdüm hayli zamanda İki kapılı bir handa Gidiyorum gündüz gece Yani hayat iki gerçekliğin arasıdır; bir han kapısı doğmak/varolmak iken diğer han kapısı ölmek/yok olmaktır. Bu ikisi arasında ne halde olduğunu ise bilmemektedir. Bu ikiliğe ve bilinmezliğe kendi içgörüsü ile ulaşmıştır, başkalarının matematik ile ulaşacağını bilmeden Hayat nedir? 1943 yılının şubatında Dublin'deki Trinity Koleji'nde beyaz saçlı bir profesör kendisini bekleyen öğrencileri selamlayarak amfiye girer. Notlarını kürsüye koyduktan sonra sınıfı gözden geçirir ve kendisini dinlemeye gelmiş öğrencilerine seslenir: Hayat nedir? Dersim hayatın ne olduğunu, biyolojik varlıkların sınırları içinde ve uzay / zamanda gerçekleşmiş olayların fiziksel ve kimyasal olarak nasıl açıklanabileceği üzerine olacak. Sözlerine öğrencilerinden temel fizik ve kimya konusunda belli bir yetkinlik istediğini belirterek devam eden profesör Erwin Schrödinger'dir, dünyaca ünlü düşünce deneyi Schrödinger'in kedisinin yaratıcısı ve kuantum fiziğine Schrödinger dalga fonksiyonu ile katkıda bulunmuş ünlü fizikçi. Schrödinger dersi verdiğinde 50'li yaşlarının başındaydı ama daha ilk gençliğinden beri felsefi konulara çok meraklıydı, özellikle Doğu felsefesine. Fizikte ilerlemeye başladığı ilk yıllarda o dönemki olağanüstü gelişmeler ile Doğu felsefesindeki çıkarımları birleştirmeye çok meraklıydı. Farklı disiplinleri birleştirme eğilimi eğitiminden kaynaklıydı. Küçük yaştan itibaren iyi ve çok yönlü bir eğitimden geçmişti. Yunanca, İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve Latince biliyordu. Bu dilleri sadece konuşacak kadar değil, o dilde fizik dersi verecek kadar iyi biliyordu. Felsefe ve edebiyata hakimiyetinin yanısıra tiyatro, şiir ve sanata düşkündü 2. Bu çok yönlü kişiliğine ilaveten, yakışıklılığı ve şık giyimi sayesinde kadınlar arasında da ün yapmıştı. Aslında Schrödinger için tüm zamanların en çapkın ve özel hayatı en karmaşık fizikçisi diyebiliriz. Her zaman kendinden genç hanımlara ilgi duyuyor ve aynı anda birden çok kadınla ilişki yaşıyordu hep, evliyken bile. Hatta bir ara o kadar ileri gitti ki karısı ve metresi ile aynı evde yaşamaya başladı. Rivayet odur ki Oxford Üniversitesi'nde kadro alamamasının sebebi de bu yaşam tarzıdır. Bu Dolce vita hayatını yaşarken aslında akademik olarak sıkıntılı bir dönemden geçiyordu. Çok zeki ve idrak kabiliyeti yüksek bir insan olarak tanınmasına rağmen bir türlü fizik alanında çığır açıcı bir buluş yapamamıştı 30'lu yaşlarının sonuna yaklaşmasına rağmen. Oysa teorik bir fizikçi olarak en geç 30'lu yıllarının başında yapmalıydı büyük buluşunu. Bütün örnek aldıkları, 20'li yaşlarının başında en büyük buluşlarını yapmışlardı, o kadar ki o dönem kuantum mekaniğini genç çocukların fiziği olarak değerlendirenler bile vardı. Çok çalışkandı, sürekli yayın yapıyordu değişik konularda, ama bir türlü parlak bir akademik yayın yapamamıştı. Oysa bu büyük fizikçi o dönemki gerçeklik tartışmasına en büyük katkıyı yapacaktı, kendi adını taşıyan dalga fonksiyonları ile. Fizikçiler 20. yüzyılın başında atomun derinliklerine olan yolculuklarını sürdürürken sıkıntılarının en büyüğü atomları matematiksel olarak modelleyebilmekti. En basit atom olan hidrojeni modelleyebiliyorlar ancak daha ileriye bir türlü gidemiyorlardı. Sağlam bir matematiksel araca ihtiyaçları vardı, deneylerde gözlemledikleri sonuçları açıklayabilecek. Fiziğin bu büyük sorununu çözen, fiziğe en büyük belirsizliği de getirmiş olan Heisenberg idi. Heisenberg geliştirdiği Heisenberg matrisleri ile o gözle görülmeyen parçacıkların davranışlarını modelleyebiliyordu. Tek sorun vardı: Fizikçiler bu matris denklemlerinden hoşlanmamıştı. Görselleştiremiyorlardı matrisleri, uymaları gereken bir sürü matris kuralı vardı ve açıkçası kolay da değildi matrislerle uğraşmak. Ama en önemlisi matematiksel zerafetten yoksundu bu model. Fizikçileri memnun edecek matematiksel modeli Schrödinger getirecekti dünyaya. Schrödinger 1925 aralığında karısı ile arasındaki sorunlarından uzaklaşmak ve dinlenmek için Zürih'e gitmişti. Her ne kadar dinlenmeye de gitmiş olsa orada onu bekleyen eski bir aşkı da vardı. Yalnız kalmak için Zürih'in temiz ve soğuk havasını ciğerlerine çektiği uzun yürüyüşlerinde aklında sürekli De Broglie'nin yazdığı son makale vardı. De Broglie'ye gore tüm temel parçacıklar hem parçacık hem dalga idi, ikili bir delilik hali! Bir elektron hem bir bilye gibi hareket edebilr, hem de bir su dalgası gibi dalga özellikleri sergileyebilridi. Zaten bütün deneyler de parçacıkların bu özelliklerine işaret ediyordu. Evet, dalga parçacık ikililiği akla yatkın geliyordu ama matematiksel temelden yoksundu, zira Einstein'in görelilik ilkeleri ile uyum sağlamıyordu çoğu durumda. Schrödinger eğer bu temel sorunu çözerse büyük bir başarı kazanacağının bilincinde olarak günlüğüne şu notu düşüyordu 27 Aralık'ta: Şu an yeni atom teorisi ile boğuşuyorum. Keşke matematik bilgim daha fazla olsaydı. Bu şey hakkında gayet iyimserim. Eğer çözebilirsem ... çok güzel olacak.3 En sonunda çözdü de; bir parçacığın dalgaboyunu formüle eden De Broglie formülünden yola çıkarak kendi adı ile anılacak dalga fonksiyonunu oluşturdu. Schrödinger hemen denklemini denemeye koyuldu ve büyük mutlulukla o dönemki bütün deneysel gözlemleri denkleminin açıklayabildiğini keşfetti. Heisenberg'in kaba matrisleri yerine artık zarif defransiyel denklemler vardı fizikçilerin elinde. Soyuttan somuta dev bir adım atılmıştı teorik fizikte. Schrödinger başarısının keyfini sürerken, Max Planck ve Einstein'dan gelen mektuplar mutluluğunu katlıyordu. Hele Einstein'in maktubundaki şu cümle Schrödinger'in artık fizik dünyasında bir efsane olduğunu kanıntlıyordu: Çalışmanızın fikri gerçek bir zekanın ürünüdür.4 Schrödinger'in denklemleri fizikçiler tarafından kabul görürken hemen çeşitli yorumları yapılmaya başlandı. Bu yorumlardan en önemlisi Max Born'dan geldi. Max Born'a gore Schrödinger'in denklemleri olasılık dağılımlarını betimleyen dalgaları doğuruyordu. Bir elektron uzayda kendisine eşlik eden Schrödinger dalga denkleminin betimlediği her yerde olabilirdi. En yüksek ihtimalle dalganın tepe yaptığı yerde bulunuacaktı, ama orda olmayabilirdi de. Dalga fonksiyonu demek tamamen olasılık demekti ve Newton fiziğinin o deterministik yapısına aykırıydı. Merhaba olasılık dünyası, elveda belirli Newton dünyası! %50 ihtimalle Allah rahmet eylesin kedicik!, % 50 ihtimalle Allah uzun ömür versin Schrodinger'i tüm dünyada meşhur eden ise ünlü düşünce deneyi Schrödinger'in kedisi olmuştur. Teorik fizikçilerin durmaksızın makale yayınladığı ve neredeyse her fizikçinin önemli bir buluş yaptığı 20. yüzyılın ilk yarısında Bohr önderliğindeki bazı fizikçiler ünlü Kopenhag Yorumunu ortaya koydular. Çeşitli ilkeleri olan yorumun en önemli dayanaklarından biri Schrödinger'in dalga fonksiyonları diğeri ise gözlemci ilkesiydi. Gözlemci ilkesi, çok basitçe ifade edecek olursak, biri tarafından gözlemlenmediği sürece bir parçacığın durumunun bütün olasılıklarının süperpozisyonu halinde olduğudur. Bir parçacık gözlemlenmediği müddetçe dalga fonksiyonunun izin verdiği her yerde olabilir, biri gözlemlediği anda ise dalga fonksiyonu çöker ve gerçeklik meydana gelir. Gene kedi ile açıklamaya çalışalım. Bir evin kapısının dışında olduğunuzu ve evin içinde bir kedi olduğunu bildiğinizi düşünün. Kedi nerededir? %50 olasılıkla mama kabının başında, %25 olasılıkla yatağınızda, %10 olasılıkla salonda, %10 olasılıkla mutfakta ve %5 olasılıkla banyodadır. İşte Schrödinger'in denklemi kedinin olabileceği yerleri ortaya koyarken Kopenhag yorumunun gözlemci ilkesi kedinin siz kapıyı açıp bakmadığınız zaman evin her yerinde olabileceğinizi söyler. Ancak siz kapıyı açıp içeri baktığınızda kedinin olasılık dalgaları çöker ve gerçeklik oluşur, kedi mama kabının başındadır. Keşke sabah çıkarken mamasını verseydiniz. Einstein bu yorumdan çok rahatsızdı, Schrödinger'in de bu olasılıkçı yorumdan rahatsız olduğunu bildiği için onla yazışmaya başladı ve ikisi beraber dünyanın en bahtsız kedisini dünyaya getirdiler. Deneyin temel halini bir kedi ve barut fıçısı ile Einstein planlasa da asıl haline getiren Schrödinger oldu. Schrödinger, Kopenhag yorumundaki gözlemci ve olasılık dağılımını eleştirmek için şöyle bir deney kurguladı: Kapalı ve içi görülmeyen bir kutuya bir kedi koyduğumuzu düşünelim. Kedinin yanına da radyoaktif bir element ve o radyoaktif elementin bozunumu ile tetiklenebilen bir zehirli gaz düzeneği yerleştirelim. Dalga fonksiyonuna gore radyoaktif element herhangi bir zamanda bozunabilir de, bozunmayabilir de. Bozunduğu an kedi ölür, bozunmazsa yaşar. Kopenhag yorumu kutu gözlemlenmediği sürece bozunma ve bozunmama olasılığının aynı olduğunu söyler. Yani kutu içindeki kedi %50 ölü %50 canlıdır. Schrödinger saçma gibi gelen ama çok akıllıca bir deney tasarlamıştı. Eğer, Kopenhag yorumuna göre, kutu içi gözlemlenemiyorsa kediyi öldürebilecek olan tetikleme gerçeklemiş de olabilir, gerçekleşmemiş de olabilir. Ancak biri gözlemlerse tetiklemenin dalga fonksiyonu çöker ve bu iki olasılıktan biri gerçekleşir. Tetikleme olursa kedi rahmetlik olurken, tetikleme olmazsa muhtemelen yüzünüze cırmık yersiniz. Gerçekten kedi hem canlı hem ölü müdür? Niels Bohr'a gore deney aslında Kopenhag yorumunu destekliyordu ve bundan rahatsız olmamıştı. Kedinin durumu gerçekten de olasılıklar dahilinde belirsizdi, biri açıp bakmadığı sürece. 1957 yılına gelene kadar tartışmalar sürerken ilk defa bir fizikçi farklı bir yorum dile getirdi: Genç bir yüksek lisans öğrencisi olan Hugh Everett çoklu dünyalar teorisini ortaya attı. Everett'e gore kedi gözlemlendiği anda ikiye ayrılıyordu dünya ve birinde kedi gözlemcinin yüzünü cırmalarken diğerinde uykuya dalıyordu. Hugh Everett'e gore her olasılığın kendine ait bir dünyası vardı ve evrendeki ne kadar çok şeyin olasılığı varsa o kadar çok evren oluşuyordu. Her olasılığın kendi evreni vardı nerdeyse ve ama hiçbir evren başkası ile haberleşemediğinden diğer evrenlerdeki halimizden haberimiz yoktu. Belki bir başka evrende loto kazanmış bir milyoner olabilirsiniz, kim bilir? Sayısal loto oynadığınızda çekiliş esnasında elinizdeki kuponun tutma olasılığı bir evrende gerçekleşmiş olabilir ve siz bunu bilmeden bu evrende borçlarınız ile boğuşuyor olabilirsiniz. Zalim kuantum mekaniği, adaletin bu mu? İşte, varlığı ve yokluğu aynı anda mevcut bulmuş bir garip kedidir Schrödinger'in kedisi. Olmalı mı olmamalı mı diye şarkı da söyleyemeyeceğine gore muhtemelen ne yapacağını bilmeden olmak ve olmamak arasında bütün ömrünü geçirir. Bir ihtimal daha var! To be or not to be Olmak ya da olmamak Böyle dedirtir Shakespeare, karakteri Danimarka Prensi Hamlet'e, Schrödinger'in kedisinden yüzlerce yıl önce. Kedi ile ilgili tartışmalar sürüp giderken ve de Shakespeare'den yüzlerce yıl sonra, bir başka şair de kafa yoruyordu o dizelere. Kendi şiirlerinin yanında çeviri de yapıyordu, ama kendi yorumu ile. Nasıl anlatmalıydı o hayatın ikili yanını? Shakespeare gibi mekanik bir şekilde değil daha şairane bir şekilde ifade etmek istiyordu, sevmiyordu aslına birebir sadık kalmış çevirileri. Düşündü düşündü düşündü ve bir anda aklına gelen dizelerle keyiflenip aldı kalemi eline ve yazdı şair: Bir ihtimal daha var / O da ölmek mi dersin? Can Yücel Dipnotları 1. s. 17 , Türküz Türkü Çığrırız ; Alptekin, Berat 2. s. 202, Quantum ; Kumar, Manjit 3. s. 207, Quantum; Kumar, Manjit 4. s. 209, Quantum; Kumar, Manjit"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/dosyalar/canli-taklitci-robotlar-07-boceklerden-hexapodlara.html", "text": "Canlı-taklitçi robotlar serisi, böceklerden esinlenmiş altı bacaklı robotlarla devam ediyor. Böcekler Okyanuslardaki az sayıdaki türleri dışında, böcekleri hemen her tip çevrede görmek mümkündür. Bilinen canlı organizmaların yarısından fazlası böcektir (Şekil 1). Bu da onları, gezegendeki en çok türe sahip hayvan grubu yapar. Böcekler, kitinden oluşan dış iskeletleri, üç parçalı gövdeleri, üç çift bacakları , birleşik gözleri ve bir çift antenleriyle ortak özellikler gösteren bir canlı sınıfıdır. Nicelik olarak dünyadaki hayvanların %90 kadarını oluştururlar . Böcekler genellikle yürüyerek, uçarak ve çok nadiren de olsa yüzerek hareket ederler. Hızlı ve buna rağmen oldukça dengeli bir harekete izin verdiği için, çoğu böcek 3 bacaklarını eşzamanlı olarak yere değdirerek ilerler. Birbirlerini takip eden, sonraki hamlelerinde diğer 3 bacaklarıyla düzenli olarak değişen bir döngü içerisinde yürürler. Aşağıda saniyede 1000 görüntü alabilen bir kamerayla çekilmiş, yavaşlatılmış bir hamamböceği yürüyüşünü seyredebilirsiniz. Bacakların havada kalma sürelerine özellikle dikkat ediniz. Böceklerden Esinlenmiş Robotlar Bir nesnenin stabil bir biçimde, bulunduğu noktada ayakta kalmasının en kolay yolunun üç adet bacak üzerinde duracak bir tasarıma sahip olması gerektiğini hepimiz biliriz. İki ayak üzerinde durmak hüner ister. Vücudun ağırlık merkezinin düzenli olarak hesaplanması ve dengenin her adımda korunması gerektiğinden, genellikle gelişmiş sinir sistemine sahip hayvanlar çift bacakları üzerinde durabilirler. Üç bacak ise, herhangi bir nesneyi dik tutmak için yeterlidir. Hatta bu amaçla tasarlanmış fotoğraf makinesi sehpalarına üç-bacak adı verilir (Şekil 2). İşte böceklerden esinlenmiş bu robotları popüler kılan etkenlerden en önemlisi, hareketlerinin her adımında üç bacaklarıyla sağladıkları bu denge. Bu yüzden de bacakları üzerinde hareket eden çoğu robot da altıbacaklı olarak tasarlanıyor. Altı bacak kullanmanın tek avantajı denge problemine olan kurnazca yaklaşımı değil elbet. Eğer bazı bacaklar bozulursa, robot kalan bacaklarını doğru bir strateji kullanarak hareket etmeye devam edebilir. Ayrıca denge için kullanılmayan bacaklar etkileşime geçilecek nesneleri kavramak ve hareket ettirmek için kullanılabilir. Bu robotların bazıları böcek sinirbilimi, motor sinir kontrolü ve yürüme konularındaki biyolojik teorileri test etmek için kullanılmaktadır. DASH Hamamböceğinden öykünülerek tasarlanmış Dynamic Autonomous Sprawled Hexapod'un kısaltması olan DASH, altı bacaklı robotları yapmanın ve hareket ettirmenin temelde ne kadar da kolay olduğunu gösterir nitelikte. Bir saatten kısa bir sürede birleştirilen mukavva, polimer levhalar, bir doğru akım motoru ve bir servo motor sayesinde, sağa-sola dönebilen, yüksek objelere tırmanabilen, 28 metreden düşse bile kırılmayan, oldukça hızlı (1,5 m/s) bir robot yapmam mümkün. RHex Pennsylvania Üniversiteli araştırmacıların 1998 yılında aldıkları bir DARPA projesi ile hayata geçirdikleri RHex'in amacı, böceklerin türlü doğal yeryüzü şartında hayatta kalabilmesinden esinlenerek bir otonom ve mobil bir robot tasarlamaktı. Bu sayede kayalık alanlar, çamur, kum, bitki örtüsü, merdiven, yokuş dinlemeyen bir robot ortaya çıkardılar. O günden günümüze geliştirilmeye devam eden bu robot artık ticari olarak AlphaDog ve Cheetah robotlarından tanıdığımız Boston Dynamics firmasının bünyesinde üretiliyor (Şekil 3). Bu tarz robotların tasarımında dikkat edilen husus, robotun bacaklarındaki dinamiklerin her tür arazinin şartlarına uyum sağlayabilmesidir. İnsan da ağırlık taşıyıp taşımadığına, hangi yüzey üzerinde yürüdüğüne bağlı olarak bacaklarındaki esneme ve katılık düzeylerini ve vücut şeklini her adımda ayarlar. Bu sayede dinamik bir şekilde yüzeye uyum sağlanır. Üstelik bu robotu da düştüğü zaman kırılmasını engelleyecek bir aparatla desteklemek mümkün. Daha önce kertenkelelerden esinlenerek yapılan robotlar ile ilgili yazımızda bahsettiğimiz gibi denge sağlayıcı olarak kullanılacak bir kuyruk vasıtasıyla, robot havada yönelimini değiştirebiliyor. RHex'in küçük bir versiyonu olan X-RHex Lite üzerinde yapılan ilk denemeler bu kertenkele ve hamamböceği hibritinin oldukça iyi sonuçlar çıkarabileceğini ortaya koydu. A-POD Sıradaki robot bir karıncadan esinlenilerek tasarlanmış. Üstelik bu robotu evinizde kendiniz yapmanız için de tüm proje detaylarını sitesinde halka açılmış. Hareketlerindeki akıcılık ve vücut parçalarının harmonisi, gerçekten bir karıncanın hareketini andırıyor. Aşağıdaki ilk videoda robotun vücut dinamiklerini, ikincisinde ise yürüyüş dinamiklerini seyredebilirsiniz. STOMPY En son açık bilimin ruhuna en uygun robotla yazımızı sonlandırıyoruz. Stompy (Şekil 4) adı verilen bu robot Boston'daki bir hackerspace tarafından tasarlandı. Hackerspace genellikle bilgisayar, teknoloji, bilim, dijital ve elektronik sanatları da kapsayan ortak ilgi alanları bulunan insanların buluşup sosyalleştikleri, kaynak paylaşımı ve işbirlikleri yaptıkları yerler olarak adlandırılabilir. Bu tarz mekanları açık toplum laboratuvarları olarak görmek mümkün. Stompy projesine Barrett, Boston Dynamics ve DEKA gibi büyük robotik firmalarında çalışan gönüllüler destek veriyorlar. Amaçları 135 beygir gücüne sahip bir motorla kullanacakları, hidrolik bacaklara sahip, sürülebilir ve en önemlisi DEVASA (Şekil 5) bir altıbacaklı robot yapmak. Bunun için gerekli olduğunu hesapladıkları 65.000 doları da Kickstarter üzerinden toplamışlar ve kolları sıvayarak atölyelerine girmişler. Bağış yapanlara da bir tur bindirme sözü vermişler. Projenin aşamalarını gün be gün bu linkten takip edebilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/dosyalar/incecik-kanallar-ve-sivilar-mikroakiskanlar.html", "text": "Bitkisel dokular denince hepimizin aklında ışıklar çakar: pek doku, sürgen doku, koruyucu doku, iletim doku vs... Saydıklarımız arasından bu yazımız için önemli olan ise iletim dokusu. İletim dokusu, odun ve soymuk boruları başta olmak üzere, kanallar aracılığıyla su, besin ve mineralleri bitkinin bütün bölümlerine iletir. Evet, hatırlar gibisiniz. Gene de, bitkilerin ve dğer canlıların bütün bu işlemleri ne kadar başarılı bir şekilde yaptıkları çoğunlukla gözümüzden kaçar. Aslında bitkisel iletim, yarıçapı santimetreden nanometreye değişen on binlerce esnek kanalda, kılcallık ve deformasyona uyumlu şekilde taşıma yapma becerisine sahiptir. Bu sistem akışkanlara mikro ve nano, yani metrenin milyonda ve milyarda biri düzeyinde hükmedebilir. Bilimin günümüzde ulaştığı noktalardan biri, her ne kadar doğa kadar başarılı olmasa da, akışkanların mikro- ve nanometre mertebesindeki dinamiklerini çözerek metrenin milyonda/milyarda biri boyutlarında mühendislik yapabiliyor olmak. Misal, yarıçapı 10 mikrometre olan kanallar üretip (Şekil 1) içlerine onlarca hücreyi tek tek yerleştirebiliyor, sonra her bir hücrenin etrafındaki ortamı aynı anda değiştirip etkileri gözlemleyebiliyoruz. Veya proteinlerin bir araya gelip daha büyük yapılar oluştururken çevrelerine uyguladığı kuvvetleri ölçüp hesaplayabiliyoruz. Kısacası, mikroakışkan teknolojisi uygulayabiliyoruz. Yazımızın ilerleyen kısımlarında sizlere mikroakışkan teknolojisinin heyecan verici dünyasından bahsetmek istiyoruz. Mikro ve nano hacimlere sahip sıvıları mikrometrelik kanallarda dolaştırmaya ve yapılan her türlü mühendislik mikroakışkan teknolojisi olarak tanımlanıyor . Hayatımızın birer parçası olan tesisatlar, musluklar, borular ve bahçe hortumlarında suyun litrelercesini bir arada akarken görmeye alışkın olan bizler için, bu sistemlerin metrenin milyonda birine inmesi çok büyük bir şaşkınlık yaratmayabilir. Ancak boyutlar küçüldükçe akışkanların değişen özellikleri, bu yazıda belirteceğimiz pek çok farklı fiziksel yapının işlemesine izin veriyor. Öte yandan mikroakışkan teknolojisi, bazı fiziksel olguların ve öngörülerin incelenmesi, hassas kimyasal ve biyolojik analiz, hasta başında ve hastaya özel teşhis, özelleşmiş reaktörler ve çip üstü laboratuar gibi birçok muhteşem uygulamanın yapılabilmesini sağlayan bir harikadır. Nerelerden Geldik? Maddenin temel yapılarina ilişkin bilgilerimiz, Antik Yunan'daki felsefi yaklaşımları ve çıkarımları bir kenara bırakırsak, 16. yüzyılda başladı. Maddenin temeliyle ilgili çalışmalara paralel olarak akışkanlar üzerindeki bilgimiz de arttı. Arşimet'ten sonra Isaac Newton, Daniel Bernoulli, Blaise Pascal gibi bilim adamlarının yaptıkları çalışmalar sayesinde insanlık akışkanların, ya da bildiğimiz şekliyle sıvıların ve gazların, kuvvet altında ne şekilde davrandığını keşfetti. Yirminci yüzyılda kimya ile kuantum mekaniğindeki gelişmeler sayesinde maddenin yapısına dair bilgilerimizi genişlettik ve mikro düzey, yani bir canlı hücresinin boyutları seviyesinde işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya başladık. Lakin mikro dünyayı bilmek ile mikron mertebesinde çalışmak ve mühendislik yapmak farklı şeylerdir . Bundan dolayı, her ne kadar gözümüzün önünde bu işi başarıyla yürüten bitkiler olsa da, insanlık metrenin milyarda biri düzeyinde mühendislik yapabilmek için çok güçlü bilgisayarları cebimize sokan yarıiletken teknolojisini beklemek zorunda kaldı. Yarıiletken teknolojisi, 1850'lerden sonra silisyum, germanyum ve galyumun, iletken metallerinkiyle yalıtkan ametallerinki arasındaki elektriksel iletkenliğinin kullanılmasıyla hayatımıza girmeye başladı. Özellikle kauntum mekaniğinin, yani atom seviyesindeki dünyanın işleyişini ortaya koyan yasaların ortaya çıkarılması bu malzemelerin daha iyi anlaşılmasını sağladı. Yarıiletken teknolojisi ile birlikte gelişen mikroelektronik, sadece elektronik yapıların değil, ısıl ve mekanik sistemlerin de küçültmesine ve hızlandırılmasına ön ayak oldu. Bütün bu gelişmelerin sonucu, MEMS olarak kısaltılan mikroelektromekanik sistemlerdir. MEMS'in örnekleri arasında yazıcıların mürekkep püskürtmesini sağlayan yapılar ile algılayıcılar var. Akışkanların da MEMS teknolojisine dahil edilmesiyle mikroakışkan teknolojisi kendini tarih sahnesinde buldu. İyi de, ne işimize yarıyor? Mikroakışkan teknolojsinin uygulama alanı, temel fizikten moleküler biyolojiye, kimyadan tıbba kadar uzanıyor. Üretiminin oldukça ucuz olması, kütlenin ve ısının çabuk ve kolay iletimiyle dağıtımı ile dizayn konusundaki esnekliği gelecek için de büyük umutlar beslenmesine sebep oluyor. Mikro ve nano seviyeyi kontrollü bir şekilde çalışabilmemiz, analiz yöntemlerini hassaslaştırmamızı ve geliştirmemizi kolaylaştırıyor. Özellikle kimyacıların örneklerin içeriğini belirlemekte kullandığı kromatografi gibi metotların keskinleştirilmesi, çok daha az örnek ile daha hassas işlem yapılabilmesine olanak veriyor . Gözümüzde daha rahat canlanması için gaz kromatografisini ele alalım: Bu metot bozulmadan buharlaşabilen örneklerin kimyasal yapısının belirlenmesinde ve bileşenlerine ayrıştırılmasında kullanılır. İncelenecek örnek, içi seçici-tutucu bir maddeyle dolu olan tüpe verilir. Gazın içerisindeki bileşenler bu madde ile farklı oranlarda etkileştiğinden, tüp içerisindeki hızları da birbirinden farklı olur. Farklı hızlarla hareket eden gazlar, işlemin pek çok kez tekrarlanması ile verimli bir şekilde ayrıştırılabilir. Mikroakışkan teknolojisiyle ise 10-15 m yarıçapında kanallar üretip ve onları alanı birkaç santimetrekareyi geçmeyecek bir yüzeye monte ediyoruz Böylece metrelerce uzunlukta bir tüpü birkaç santimetrekareye sıkıştırmış oluyoruz. Bu sayede, bütün GC sistemi minyatürleştirilmiş oluyor ve çok daha hızlı ve verimli işliyor . Mikroakışkanların en heyecanlandırıcı uygulamalarından biri, çip üzerinde laboratuar teknolojisi (Şekil 3). LOC'nin temeli, bir laboratuarda yapılan bütün işlerin birkaç mm uzunluğundaki çiplerde gerçekleştirilmesi. Böylece çok küçük hacimlerdeki örneklerin kimyasal ve fiziksel yapılarının, birbirlerine paralel olarak, hızlı ve doğru bir şekilde belirlenebilmesi sağlanıyor. Çok farklı ve kompleks dizaynlara sahip olabilen LOC sayesinde, bir damla kan ile kan hücresi sayımı, olası hastalıkların teşhisi, tek kanserli hücrelerin tayini gibi farklı işlemleri tek bir yapıda toplamamız mümkün olacak. Bir diğer önemli uygulama ise, kişi odaklı ve hasta başında teşhis. Gelişmiş LOC cihazları ile, hastaların hastaneye gitmeden gerekli tahlilleri yapabilmeleri, mikroakışkan teknolojisinin sağlık bilimlerine önemli bir katkısı . Mikrocihazların boyutları, 1 ila 100 m boyutlarındaki hücreleri tek tek incelememizi sağlıyor. Hücreleri içlerinde bulundukları dokudan ayırıp ayrı ortamlara aktarabiliyor ve aynı anda pek çok hücrenin ayrı ayrı hangi değişkenlere ve maddelere tepki verdiklerini, cihaz içerisindeki sıvının niteliğini değiştirerek takip edebiliyoruz. Öte yandan, biyoteröre karşı savaşta, zar zor elde edilen çok küçük örneklerin içerdiği eser miktarda maddenin analizi de bu yolla gerçekleştirilebiliyor (Şekil 4) . Sağlık alanındaki uygulamaların pazar büyüklüğü, uygulamanın gelecekteki ekonomik değerine ışık tutuyor: 2010 yılı itibariyle iki milyar dolarlık bir pazar yaratılmış durumda. Paralel kanallarda gerçekleştirilen farklı kimyasal reaksiyonlar ile, reaksiyonların gerçekleştiği ortamlar da küçülmüş oluyor. Mikro seviyede ısı ve kütle transferlerinin kolaylaşması da cabası . Hedef, aynı anda kimyasal tepkimeleri gerçekleştiren, ürünleri ve atıkları ayrıştırabilen, ürünlerin kimyasal yapısını belirleyebilen, küçük, dayanıklı ve taşınabilir sistemler üretmek. Mesela, 1998 yılında, Ann Arbour'daki Michigan Üniversitesi'nde geliştirilen bir cihaz ile araştırmacılar, nanolitre hacmindeki DNA örneklerini karıştırma, çoğaltma ve parçalama ile tepkime sonunda oluşan ürünleri belirleme işlemlerini aynı anda yapma şansını buldular . Şu anki seviyemiz ile bir fabrika seviyesinde üretim henüz söz konusu deği, ancak gelişmeler yakın gelecekte bunu da gerçekleştirebileceğimizi gösteriyor . Peki, tam olarak ne yapıyoruz? Mikroakışkanlar, insanlığın akışkanlara dair bilgisini mikro düzeye indirmesi ve metrenin milyonda biri mertebesinde manipülasyonlar, değişimler yapabilmesinin ifadesidir. Artık o dünyayı sadece anlamıyor, değiştirebiliyoruz da. Makrodan mikro seviyeye indiğimiz zaman, akışkanların davranışları farklılık göstermeye başlıyor. Kütleçekimi gibi uzaysal/hacimsel, yani etkisini üç boyutta gösteren kuvvetlerin önemi azalıyor. Buna karşılık kılcallık; sıvının kanal duvarlarıyla güçlü etkileşimi ve yüzey gerilimi; sıvı yüzeyinin kuvvete karşı gösterdiği direnç, yani yüzeysel kuvvetler daha çok önem kazanmaya başlıyor. Temelde gözümüzde canlanan günlük tesisattan pek farkı olmamasına rağmen, kütleçekiminin önemini kılcallık ve yüzey gerilimi gibi kuvvetlere bırakması, cihazlarda günlük hayattan farklı dizaynlara yönelmemize neden oluyor. Mikroakışkanlarla çalışmak için, akabilecekleri kanallar, akışı sağlayacak mikropompalar, işleyişi düzenleyecek mikrokapılar ve mikrovanalar yapmamız gerekiyor. Bu yapıları gerçekleştirebilmek içinse, silikon, polimer veya cam malzemeler kullanıyor ve hayalgücümüz ve fiziksel yasalar arasında kalan bölgede cihazlarımızı yaratıyoruz. Sonuç Bu yazımızda heyecan verici uygulamaları ve parlak bir geleceği olan mikroakışkan teknolojisinden bahsettik. Mikrometre boyutlarındaki kanallarda akışkanların kontrol edilmesiyle gerçekleştirilen bu uygulama ile tıbbi teşhis ve kimyasal analiz için gerekli olan madde miktarı azaltılmış, tıp ve temel bilim uygulamalarında çığır açabilecek sonuçlar elde edilmiştir. Gelecek, mikrodan nanoakışkanlara doğru evrilecek olsa da, bu konuya yazımızda değinmedik. Mikroakışkan teknolojinin şu anki durumu ve gelecekteki beklentiler göz önüne alındığında, alınması gereken çok yol olduğu aşikar; ancak karşılığında bu teknolojinin insanlığa hizmetleri o denli büyük olacak."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/dosyalar/kadinlarin-vazgecilmezi-kremler-1.html", "text": "Krem dendiğinde akla ilk olarak kadınlar gelse de, sadece kadınlar değil, günümüzde erkekler de başta nemlendirici özellikte olmak üzere krem ve türevi birçok ürün kullanıyor. Kremi krem yapan kimyasalları merak ediyorsanız bu yazı dizisini kaçırmayın! İlaç endüstrisinde çalışan biri olarak alanımın yarı katı yani pomat bazlı ürünler olması sebebiyle önümüzdeki birkaç ay krem ve türevleri konusunda bilgi vermeyi amaçlıyorum. Bu ay yarı katı ürünlerin ne kadar doğal olduğunu, kremin oluşumu, diğer türevlerinden farkı ile sağlığımıza olan olumlu/olumsuz etkilerini ele alacağız. Krem genel olarak kozmetik sektörünün pazarlama reklamlarıyla öne çıkan bir ürün; bu nedenle aklımızın bir köşesinde sürekli doğal, organik ve kanıtlanmış formül şeklinde tabular oluşmuş durumda. Eğer ki bir kozmetik dükkanına aklınızda herhangi bir fikir olmadan giderseniz, satın alacağınız ürün az önce bahsettiğim özelliklerden en az birini taşıyor olacak. Ne yazık ki çevremizde bize dayatılan bu inanış çok da gerçekleri yansıtmıyor. Çünkü krem yapısı gereği içinde pekçok kimyasal barındırmak zorunda ve bunlar birbirlerinin ya eksiklerini kapatmak ya da zararını azaltmak üzere bir araya geliyorlar. Hal böyle olunca da içinde doğal yollarla elde edilmiş madde içerse dahi kimyasal sürece maruz kaldığı için, oluşan ürünün doğallığından ve organik oluşundan bahsetmemiz mümkün değil. Her medikal ve kozmetik kremin patentli bir formülü olduğunu düşünürsek kanıtlanmış formül söyleminin de ne kadar yersiz olduğu ortaya çıkıyor . Elbette TV reklamlarını izlerken bu sözcükleri duyduğumuz anda içimizde bir güven oluşmuyor değil . Krem içeriğinde bulunan kimyasalların genel anlamda ne amaçla kullanıldığını göreceğiz, ancak bunun öncesinde kabaca krem imalatından bahsedelim: Krem imalatı nasıl gerçekleşir? Bahsedeceğimiz üretim endüstrideki işleyiş olduğundan üretim miktarlarını en azından 800 kg ve fazlası olarak düşünmelisiniz. Krem içeriğinde iki faz vardır: Sulu faz ve yağlı faz. Yağlı fazı oluşturan hammaddeler 70-80 C'ye varan sıcaklıklarda karıştırılarak homojenizasyonu sağlanır ; sulu fazda ise çözünme çoğunlukla kimyasal olduğu için karıştırma işlemleri daha düşük sıcaklıklarda gerçekleşir. Kreme özelliğini katacak olan aktif maddeler genelde 40 C dolaylarında işlem görür ve sulu faz ile yağlı faz karışımına bu sıcaklıklarda eklenir. Sulu faz ile yağlı faz birbirine karıştırıcılı sistemlerle eklenir ve oluşan ürünün homojenize olması çok önemlidir. Ürünün homojenize olmasını sağlayan öncelikle emülgatör denilen kimyasallardır, -emülgatörler krem içindeki hammaddelerde olası faz ayrışmalarını engellerler- sonrasında ise devreye imalat kazanlarındaki homojenizatör sistemleri girer. Homojenizatör denen sistem imalat kazanı içindeki ürünü devirdaim ettirerek -içinden geçen maddeyi mikron seviyesine kadar un ufak edecek- bıçaklı bir mekanizmadan geçirir. Bu mekanizmadan geçen maddelerin birbiriyle karışmama ihtimali yok denecek kadar azdır. Sonrasında sulu faz, yağlı faz ve aktif madde birbirlerine çok yakın sıcaklıklarda bir araya getirilip karıştırma işlemiyle birlikte soğutmaya alınırlar. Krem soğudukça gerçek kıvamına kavuşur. En son aşamada dolum sürecinde sorun yaşamamak adına vakum ile krem içindeki hava çekilir ki hava kaçağı ihtimalini ortadan kaldırarak dolumda gramaj dalgalanmasının önüne geçilmiş olur- ve kremimiz dolum aşamasına hazır hale gelir. Krem, içeriğinde ne tür maddeler barındırır? Krem içeriğindeki en temel hammadde aktif madde denilen bileşendir. Bu madde kreme nemlendirici, yumuşatıcı, besleyici vb. kendine has özellikler katar ve kremin karakteristiğini oluşturur. Genelde krem içinde az miktarda bulunmalarına rağmen çok etkilidirler; kreme özelliğini kazandırdığı için de çok pahalıdırlar. Medikal kremler içinde de anti-bakteriyel, anti-mikrobiyel, kaşıntı önleyici, kızıştırıcı, ağrı kesici, kas gevşetici vb. özellik taşıyan aktif maddeler mevcuttur. Kremin içeriğini oluşturan kimyasalların estetik açıdan hoş oldukları söylenemez; kokuları, kıvamları, renkleri göze hitabetmeyebilir. Bu nedenle kreme estetik katarak müşterileri etkileyecek kimyasallar kullanılır; kıvam arttırıcılar, opaklık kazandırıcılar, renklendiriciler, parfüm, esans gibi... Kimyasal olarak beklenen sonucun oluşması için de birtakım yapay kimyasallar kullanılır, çünkü büyük miktarlardaki üretimlerde istediğimiz maddelerin birbirine kimyasal yollarla bağlanmama, pH dengesizliği, düşük kıvam, faz ayrışması vb. ihtimallerini en aza indirmeliyiz. Bu işi üstlenen kimyasalları da bağlayıcılar, stabilizatörler, emülgatörler, nötralizasyon sağlayıcı asit ve bazlar ile koruyucu maddeler olarak sıralayabiliriz. Diğer yandan, pazarlama bölümünün de piyasada kremin reklamını yapabilmesi için kullanabileceği bazı maddeler olmalı; bunlar aloe vera özü gibi bitki özleri de olabilir, ya da mentol, nane gibi kokusuyla ferahlatacak maddeler de olabilir . Tüm bu maddeler dahilinde kremimiz istediğimiz pH aralığında, kıvamda, renkte, kokuda ve oranda hazırlanmış olacaktır. Krem ile losyon, jel ve merhem arasındaki fark nedir? Kremin, sulu ve yağlı olmak üzere iki fazdan oluştuğunu öğrenmiştik. İşte kremde yağlı fazın sulu faza oranı 40/60 civarlarındayken bu oran losyonda 20/80, merhemde de 60/40 şeklinde kendini gösteriyor*. Bu oranlardan da anlaşılacağı üzere losyon kremden daha sulu bir kıvamdayken, merhem kreme kıyasla koyu ve yağlı bir kıvama sahip. Losyon türündeki nemlendiriciler deri tarafından daha çabuk emildiği için uzmanlar günde iki hatta üç kere uygulanmasını tavsiye ederler. Kremin emilme ve deride yayılma süresi losyona göre daha uzun olduğu için günde bir defa nemlendirici krem kullanmak cildinizi nemli tutmak için yeterlidir. Merhemin koyu ve yağlı yapısı ona kozmetikten çok medikal bir uygulama alanı oluşturur. Genel olarak merhemler anti-bakteriyel, anti-mikrobiyal ve yara iyileştirici özellik taşırlar. Deri üzerindeki tatbik alanları küçüktür ancak deri tarafından kolayca emilmemeleri, içerdikleri aktif maddelerin etki süresini uzatarak maksimum verime ulaşmalarını sağlar. Jeller ise içeriklerindeki alkol türevleri ile deri tarafından çabuk emilme ve ferahlatma özelliğine sahiptirler. Oda sıcaklığındaki bir jeli kullandığınız anda onu sürdüğünüz bölgede bir soğukluk hissedersiniz; çünkü içeriğindeki alkol buharlaşmak için derinizdeki sıcaklığı kullanır ve bu size soğukluk olarak yansır. Jellerin çabuk emilme özelliği onların burkulma, ezilme, kas tutulmaları ve eklem ağrılarında kullanılmalarının temel nedenidir; böylece ağrı hissi en kısa sürede dindirilir. Kremin sağlığımıza olumlu/olumsuz yöndeki etkileri nelerdir? Bu konuda açık konuşmak gerekiyor; hiçbir krem tamamen iyileştirici bir etki göstermez. Örneğin gündüz ve gece kremleri kullanarak kırışıklıklarınızı engelleyemezsiniz, sadece onların açığa çıkmasını geciktirebilirsiniz. Ayağınız burkulduğunda o bölgeye jel sürmeniz sadece ağrınızı aktif maddenin etki süresince dindirir; burkulmuş kısımdaki hasarı iyileştiremezsiniz. Her kimyasalın bir etki süresi vardır; kremi de kimyasal bir bileşik sayarsak etki süresi içeriğindeki etken maddelere göre değişecektir ancak bu süreler sadece saatlerle sınırlıdır. Sonuçta vücudumuz sürekli çalışan bir hücre topluluğu ve sürülen kremler de vücuda dışarıdan alınan kimyasallar; hücrelerimiz, bu kimyasalları tatbik edildikleri andan itibaren vücudumuzdan uzaklaştırmak için var güçleriyle çalışırlar. Tüm bu nedenlerden dolayı kremin yararı bize sağladığı geçici faydalardır diyebiliriz; yaşlanmayı geciktirici, nemlendirici, ağrı kesici, kas gevşetici, uyuşturucu, anti-bakteriyel, anti-mikrobiyal, kaşıntı önleyici, ateşlenmeyi önleyici vb. etkiler. Zararları ise içeriğindeki kimyasalların herhangi bir uzman kontrolü dışında bilinçsizce kullanımı sonucunda oluşan yan etkileridir; alerjik, tahriş edici vb. etkiler. Konu çok derin olduğu için bu yazıda genel hatlarıyla kremi tanımış olduk. Önümüzdeki ay da örneklemeler üzerinden gündelik hayatımızda kullandığımız kremlerin içindeki kimyasalları tanımaya çalışacağız. Bağlayıcıların kimyasal yapılarından tutun da nötralizatörlerin işlevlerine, her kremin yapısındaki olmazsa olmaz hammaddelerden tutun da bu kimyasalların bilinmeyen diğer yönlerine, koruyucuların görevlerini nasıl yerine getirdiğinden başlayarak kremlerin raf ömürlerinin oluşmasına etki eden kimyasallara dek tüm ayrıntıları Kasım ayı sayımızda bulabileceksiniz. *Bu oranlar ortalama değerler olup sadece sulu faz ile yağlı faz baskınlığını göstermek amacıyla kullanılmıştır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/dosyalar/ressamlikta-gizlenen-bilim-leonardo-da-vinci.html", "text": "Mona Lisa... Hemen hemen herkesin bildiği ünlü tablo. Dünya sanat tarihinin en önemli eserlerinden biri olan Mona Lisa'nın ressamı Leonardo da Vinci de bir o kadar önemli bir isim olarak karşımıza çıkıyor. Belki pek çoğumuz Leonardo da Vinci'yi ressam kimliğiyle tanıyoruz. Mona Lisa'nın yanı sıra; Kayalıklar Bakiresi, Son Akşam Yemeği, Bacchus gibi diğer önemli eserlerin de sahibi olan Leonardo da Vinci'nin pek bilinmeyen yönlerinin olduğu da bir gerçek. Vinci'nin bir ressam olmasının yanısıra mühendis, mucit, mimar, filozof, matematikçi, heykeltıraş ve anatomi ile ilgilenen bir bilim adamı kimliğine de sahip olması, bu isime eşsiz bir önem kazandırıyor. Biz de bu yazıda Leonardo da Vinci'nin bilinmeyen yönlerinden, özellikle de anatomiye olan ilgisinden söz etmek istiyoruz. Asıl adı Leonardo di ser Piero da Vinci olan Leonardo da Vinci İtalya'da doğmuş, 1452-1519 yılları arasında yaşamıştır. Floransa'lı noter Pietro da Vinci'nin oğlu olan Leonardo'nun sanata karşı olan ilgisi küçük yaşlarda başlamıştır. Bu yüzden sanatçı Andrea del Verrocchio'nun atölyesine çırak olarak girmiştir. Bu atölye onun hayatında önemli bir yere sahip olacaktır. Burada perspektif sanatını öğrenir, mekanik ile ilgili çalışmalar yapar, heykeltıraşlıkla ilgili de kendini geliştirir. Leonardo'nun mekaniğe olan ilgisi sonucunda mekanikle ilgili eskizler yapmaya başlamıştır. Öyle ki, defterleri mekanik aletlerin çizimleriyle doludur. Bu çizimlerin çoğu kendisinin daha önce görmediği mekanik aletlere aittir. Leonardo'nun mucitliği burada ön plana çıkmaktadır. Kuşları inceleyerek uçuş makinesini betimlemesi oldukça ilgi çekicidir. Bu uçuş makinesi uzun bir dönem gerçekleştirdiği gözlemlerin ürünüdür. Leonardo'nun mucitliği maalesef çizimlerinde gizli kalmıştır. Üniversite okumaması ve Latince bilmemesi onun mekaniği bir bilim olarak geliştirmesine engel olmuştur. Yine de mekaniğe olan ilgisi ona ün kazandırmış, bu sayede Milano Dükü tarafından istihkam müfettişi olarak göreve getirilmiştir. Leonardo, görevde bulunduğu 17 yıl boyunca makine ve silah tasarımları yapmış bunlara ek olarak sanatsal çalışmalarını da yürütmüştür. Leonardo çok yönlü kişiliği sayesinde her geçen gün yeni bir ilgi alanına sahip olmuştur. Bu alanlardan biri de ışıktır. Sanatçı kimliğinin getirisi olan merakının yanı sıra ışığın bilimsel yönünü de merak etmiş, ışığın yansımasını ve kırılmasını incelemiştir. Işık gözden geçerken nasıl yansıma yapmakta ve kırılmaktadır? Bu soruya aradığı cevaplar onun sanatına da yansımıştır. Karanlıkta kalan çalışmalar; anatomi Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi Leonardo da Vinci'nin gizli kalmış anatomi çalışmaları bilim için büyük önem taşımaktadır. Bir sanatçının insan ve hayvan anatomisini inceleme ihtiyacı duyması o dönem için oldukça ilgi çekicidir. Dönemin şartlarına bakıldığında bu incelemelerin çok da kolay olmadığı bir gerçektir. Fakat Leonardo'nun sahip olduğu merak, tüm zorluklara göğüs germesine neden olmuştur. Sadece damarların nasıl çalıştığını, işlevini anlayabilmek için 10 tane cesedi açmak zorunda kaldım. Yaşadığı zorlu süreçleri notlarında ifade eden Leonardo bir notunda böyle der. Damarların işlevini anlamak için 10 cesedi açması, parçalaması ve incelemesi onun ne kadar detaycı ve araştırmacı olduğunu göstermektedir. Kadavralarla olan çalışmalarını Floransa'nın en eski hastanesi Santa Maria Nuova'nın mahzeninde yapan Leonardo, ortamın soğuk olması sayesinde ölülerin çürümesini yavaşlatarak daha rahat çalışmış ve Vatikan'dan da gizlenebilmiştir. Ölüleri parçalaması ve incelemesinin dini açıdan hoş görülmemesi Leonardo'yu Vatikan'dan özellikle de Papa'dan gizli çalışmak durumunda bırakmıştır. Çalıştığı gizli hastane bodrumunda şartlar oldukça zordur, kadavraları açacağı aletleri azdır. Bir rivayete göre kullandığı en önemli alet uzun tırnaklarıdır. Gördüklerini, sık sık duraklayıp yavaş yavaş çizmesi de çalışmalarının sürelerini uzatmıştır. Tüm bunlara rağmen asla vazgeçmemiş, yaklaşık otuz kadavra üzerinde inceleme yapmıştır. Leonardo gizlilik açısından geceleri çalışmaktadır, bu durum fetusu incelediği dönemde Papa'ya şikayet edilmesine kadar devam eder. Bu şikayetin sonrasında tahmin edilen olur ve Leonardo'nun kadavra inceleme çalışmaları yasaklanır. Bu yasağın Leonardo'yu çok etkilediği söylenemez çünkü o zamana kadar Leonardo kendisini tatmin edecek kadar inceleme yapmış ve bunları kağıtlara dökerek hala büyük öneme sahip eskizler oluşturmuştur. Kalbi tüm detaylarıyla çizdiği eskizler sonraki dönemlerde bilim adamları için büyük öneme sahip olmuştur. Kafatası çizimleri, insan vücudunun oranlarını ifade ettiği meşhur Vitrivius adamı, karaciğer, akciğer, cinsel organların kusursuz çizimleri onun çalışmalarının ne derece kapsamlı olduğunu göstermektedir. Leonardo'nun anne karnındaki fetus çizimi özellikle dikkat çekilmesi gereken bir çizim olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü bu çizimde insan kadavrası üzerinde inceleme yapmamıştır. İnekler üzerinde inceleme yapıp bunu insan vücuduna uyarlamıştır. Bu durum oldukça önemlidir, keza onun hayal gücünü ne denli kullandığını ve bu hayal gücünü bilimle nasıl bağdaştırdığını göstermektedir. Mona Lisa tablosunu yaparken de bu anatomi çalışmalarından yararlandığı öne sürülmektedir. Leonardo, tablolarındaki kusursuz portre çizimlerinde kadavralar üzerinde yaptığı çalışmaların izlerinin yer aldığı belirtilmektedir. Kuşkusuz bu denli inceleme yapan ve resim, bilim arasında bir ilişki arayan bir dahinin bilimsel incelemelerinden feyz alarak çizim yapması olağandır. Tablolarında hala bilimsel araştırmalarının izlerini yaşatan Leonardo'nun eskizleri için aynı şeyi söylemek çok mümkün değildir. Eskizleri onun ölümünden çok sonra değerli hale gelse de yayınlanmamıştır. Leonardo'nun, bilgisini başkalarına aktarma isteğine sahip olmaması, çizimlerinin büyük kısmının karanlıkta kalmasına neden olmuştur. Leonardo da Vinci 1516 yılında önemli bir değişiklik yaparak İtalya'dan Fransa'ya gitmiştir. Bunun nedeni; baş ressam ve mühendis olarak çalışması için Fransız Kralı 1. Francis'den davet almasıdır. Ölümüne kadar da (1519) yılına kadar burada ikamet etmiştir. Leonardo da Vinci, sanat tarihinde önemli bir isim olduğu kadar bilim dünyasında da önemli bir yere sahip bir dahidir. Sanatçı ruhu ile bilimsel bakış açısını buluşturabilen kimliği onu eşsiz dahiler sınıfına sokmuştur. Mükemmeliyetçi ve araştırmacı yapısı, arkasında kusursuz yapıtlar bırakmasına yol açmıştır. Sanatçı kimliğinin bu denli ön plana çıkmasında, geri planda kalan bilimsel çalışmalarının rolünün de büyük olduğu bir gerçektir. Onun olanaksızlıklar içerisinde gerçekleştirdiği bilimsel çalışmaları gelecekte de ona hayranlık duyulmasını sağlayacaktır. Video : Leonardo Da Vinci'nin anatomi üzerine diğer eskizlerinden örnekler."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/dosyalar/somon-olusunden-alinan-ders.html", "text": "Her sonbahar Nobel ödüllerinin açıklanmaya başlanmasından önce, mizahi Ig Nobel ödülleri verilir. Bu ödüllerin konusu önce güldüren, sonra düşündüren araştırmalardır: İlk duyulduğunda araştırma biraz komik gelse de, incelendiğinde altında bir mantık yattığı anlaşılır. Mesela bu sene ölü bir somon balığının (Salmo salar, Şekil 1) beyninin etkinliğini araştıran ekip, sinirbilim alanındaki ödülün sahibi oldu. Böylelikle Harvard Üniversitesi'ndeki ödül törenine seyahat masraflarını kendi ceplerinden karşılayıp katılma hakkını kazandılar! Araştırmacılar zavallı hayvanın ölüsünü işlevsel manyetik rezonans görüntülemesi adlı işleme sokarak beyninde etkinlik saptamışlardı! Bu gerçekten de ölü balığın beyninin işlediği manasına mı geliyor? Hayır, dikkatle kullanılmazsa fMRI yöntemiyle yanlış bulgular elde edilebilir demek oluyor. İşin düşündüren kısmı da burası. 'Optegenetik' araştırmasından fMRI yöntemini destekleyen bulgular Neredeyse hepimiz em-ar denen işlemi duymuşuzdur. Burada kast edilen manyetik rezonans görüntülemesi, su moleküllerinin manyetik özelliklerinden yararlanarak, taradığı vücut bölgesinin şekli hakkında bilgi sağlar. Mesela beyni açmadan beynin şeklini yeterince ayrıntısıyla gösterdiğinden (Şekil 2) nöroloji ve beyin cerrahisi uzmanı hekimlerin tercih ettiği bir yöntemdir. fMRI ise bunu bir adım ileriye götürerek, belirli bir anda beynin hangi alanının etkin olduğunu gösterir (Şekil 2). Nispeten ucuzlamasıyla birlikte fMRI araştırmaları pıtrak gibi çoğaldı. Mesela insan deneklere fMRI sırasında bazı bilişsel görevler veriliyor, sonra bu görevler esnasında hangi beyin bölgelerinin sinyal verdiği izleniyordu. Bunlardan çıkan sonuçlar birçok defa basına da beyindeki aşk merkezi bulundu gibi başlıklar eşliğinde yansıdı. Ancak... Beynin etkinliği elektrikseldir, ve fMRI yöntemi bunu doğrudan saptayamaz. Ama onun yerine beyinde hangi bölgenin kanlandığını ölçebilir. Yukarıda andığım araştırmalarda da daha çok kanlanan bölgenin daha etkin olduğu, bu yüzden daha çok kana ihtiyaç duyduğu varsayılıyordu. Ama acaba bu doğru muydu? Bu varsayıma ilk destek 2010 yılında Stanford Üniversitesi'nden geldi. Optogenetik adlı bir yöntemin geliştiricilerinden olan genç profesör Karl Deisseroth, ekibiyle fMRI yöntemini sınadı. Bunun için de optogenetik yöntemini kullandı. Yani ışığa maruz kalınca hücreyi etkinleştiren bir proteini, belirli sinir hücrelerinin zarlarına genetik yöntemlerle yerleştirdi. Bu proteinler sayesinde araştırmacılar, fare beyinlerinde istedikleri sinir hücresi grubunun etkinliğini ışıkla başlatıp sonlandırabiliyordu (Şekil 3). Deneyde böylece etkinleştirilen sinir hücrelerinin bulunduğu beyin alanları, fMRI'de de etkinlik göstermeye başladı. Böylece fMRI verilerinin en azından bir kısmının gerçek sinir hücresi etkinliğine karşılık geldiği anlaşıldı. Ama bu her fMRI araştırmasına inanmamız gerektiği manasına gelmiyor. fMRI deneylerinin dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor Dört ABD'li araştırmacı ise fMRI yönteminin dikkatsizce kullanıldığınca kolaylıkla yanlış sonuçlar verebileceğini göstermek için şova benzer bir deney yaptı: Ölü bir somon balığına çeşitli fotoğraflar gösterildi. Fotoğraflarda insanlar çeşitli toplumsal durumlarda resmediliyordu ve ölü somondan her bir fotoğrafın nasıl bir durumu yansıttığını düşünmesi istendi . Bu esnada ölü somonun beyni fMRI işleminnden geçirildi. Bu işlemden gelen veriler basit istatistik hesaplamalara tutulunca ölü somonun beyninde etkin bölgeler ortaya çıktı (Şekil 4)! Tabii ki bu saçma bir sonuç. Araştırmacılar da makalelerinde Ya ölüm-sonrası balık bilişimi açısından çok muhteşem bir keşif yaptık, ya da istatistik yaklaşımımızda bir hata var. diyerek basit istatistik hesaplamanın yetersizliğine dikkat çekiyor. Dikkat çekmekle de kalmıyorlar, bu hata payının neye dayandığını ve hangi istatistiksel hesaplarla düzeltilebileceğini de gösteriyorlar. Bu hesapları kullanınca ölü balık beyni daha sessiz ve sakin bir görüntü veriyor. Bütün bunlarla araştırmacıların anlatmak istediği, fMRI çalışmalarının yanlış olduğu değil. Yalnızca fMRI kullanan araştırmacıların ve bu deneyleri değerlendiren diğer araştırmacıların, fMRI verilerinin analizini sıkı tutmasını ve iyi yapılmamış istatistik değerlendirmelere şüpheyle yaklaşmasını tavsiye ediyorlar. ABD'deki Yale Üniversitesi'nde nöroloji uzmanı olan Dr. Steven Novella buradan şu sonucu çıkarıyor: Bunlar fMRI araştırmalarının hepsinin geçersiz olduğunu ve ihmal edilmesi gerektiğini göstermiyor. Ama fMRI araştırmalarının yanıltıcı olabileceğini, bazılarının güvenilir olmakla birlikte birçoğunun da şüpheyle karşılanması gereken niteliksiz veri olduğunu gösteriyor. Hiçbir fMRI araştırması tek başına kesin veya güvenilir değil. Yalnızca en titiz çalışmaların bir faydası olabilir, onlardaki olumlu verilerin de gerçekliğinin anlaşılması için araştırmanın tekrarlanması gerekir. Sahanın bu değerlendirmeleri yapmasını sağlayan somonun hatırası önünde eğiliyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/guncel/ekim-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Sevgili Açık Bilim dergisi ve gökyüzü severler, gökyüzü rehberi köşemizde bu ay her zaman olduğu gibi bazı gökcisimlerinin pozisyonlarından bahsedeceğim. İyi okumalar, ay boyu mutluluklar. Venüs Güneş gökyüzünü aydınlatmadan önce saat 03:30 civarında doğu ufkunda yükselmeye başlıyor. Bir iç gezegen olduğundan tıpkı doğal uydumuz Ay gibi evreler gösteren Venüs, bu ay yarım Venüs'ten biraz şişkin. Mars Kızıl gezegen Mars, ufkun altında olduğundan bu ay gözlemlenemeyecek. Jüpiter Artık saat 23:00 civarında doğmaya başlayan Jüpiter tüm gece boyunca gökyüzünde. Kendinize uygun bir teleskop seçerek Galileo uydularını kesinlikle görmelisiniz. Satürn Satürn de tıpkı Mars gibi ufkun altında olduğundan gözlemlenemeyecek. Uranüs Karşı konumunu biraz geçmiş Üranüs tüm gece gökyüzünde gözlemlemeye uygun olmaya devam ediyor. Orionidler Meteor Yağmuru Orionidler saatte 20 meteor ile ortalama bir meteor yağmuru. Genellikle ayın 21'nde maksimuma ulaşsada 20-24 arası izlenmesini tavsiye ederim. Ama güzelce izleyebilmek için Ay evrelerine bakmanız ve şehir ışıklarından uzakta ışık kirliliğinin az olduğu bir yere gitmeniz gerekir. Ay Evreleri: Ekim Ay'ı Gökyüzü Genel Görünümü:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/guncel/kendimizi-anlamaya-bir-adim-daha-yaklastik.html", "text": "Eşim sağolsun, Kiril harflerine bir hayli aşinayım. Yavaş da olsa gördüğümü doğru telaffuz ediyorum ama bu sırada birkaç kelime dışında hiçbir şeyi anlamıyorum, çünkü Rusça bilmiyorum. Kalıtım bilgimize bakışımız biraz buna benziyor. Hangi maddeden yapıldığını, bilgiyi nasıl kodladığını artık biliyoruz. Hatta o kodun tamamını 1990'lardan 2003'e kadar çalışarak ortaya çıkarmış, harf harf dizmiştik bile. Ama bu koddaki harfleri görmekle birlikte, kelimeleri birbirinden yeni ayırt etmeye başlıyor gibiyiz. Kalıtım maddesi olan deoksi ribonükleik asitteki kodu kullanan hücre, bir aracı molekül olan ribonükleik asiti oluşturduğuna, ondaki kod ile de protein üretimi gerçekleştirildiğine göre artık işimiz kolaydı. DNA diziliminden proteinler hakkında birçok çıkarsama yapabilecektik. Ancak 2003'te İnsan Genomu Projesi tamamlandığında görüldü ki DNA'mızın ancak yüzde ikisinden azı protein kodluyor. Bu bulgudan önce, bu projenin ardından bir biyolojik keşif ve tıbbi icat patlaması beklenirken, şimdi artık DNA'nın geri kalanının ne yaptığını bulmak gerekmişti. İşte geçen eylül ayında otuz ayrı bilimsel makaleyle ilk sonuçları duyurulan ENCODE, bunu aydınlatmaya yönelik bir proje. Bunun nasıl yapıldığını özetleyeyim: Hücrelerimizin çekirdeğinde bulunan kromozomlar, aslında DNA'nın kıvrılmış da kıvrılmış bir halidir. Histon adlı proteinler DNA'nın bu şekilde kalmasını sağlarlar (Şekil 1). Bu kıvrılmış yapı, DNA'dan bilgi alınması gerektiğinde enzimlerce açılır ve sonrasında eski haline döndürülür. Ancak histonların biyokimyasal durumu, bu hücresel düzeneğin DNA'ya erişimini ve dolayısıyla genlerin işlevini etkiler. Mesela bir histonun yapısına bir asetil (CH3CO; Şekil 1) eklenmesi, onun şekillendirdiği DNA parçasındaki genlerin etkinliğini genelde artırır. DNA'nın kendisine eklenen bir metil (CH3; Şekil 1) grubu da genlerin etkinliğini düzenler. Dolayısıyla DNA'nın etkin kısımlarının birçok proteinle etkileşiyor olması lazım. İşte ENCODE projesi bu özelliği kullandı: DNA'nın etkileşimlerini incelediler. Bunun yanı sıra hücrelerdeki RNA'ların dizilimini çıkarıp bunların DNA üzerindeki dizilimlerle karşılaştırdılar. Böyle 24 tür deney ile DNA'nın hangi kısımlarının kullanıldığını buldular. Üstelik değişik hücre türlerindeki DNA aynı olsa da, değişik etkileşimlerden geçtiğinden, bu yukarıdaki incelemeleri 147 ayrı hücre türünde yaptılar. Bu iş, 32 ayrı laboratuardan 440'tan fazla araştırmacı tarafından yüklenildi, 185 milyon dolardan fazlasına mal oldu. Bu sonuçların ayrıntıları internet üzerinden herkese açık ve önümüzdeki yıllarda birçok yeni araştırmayı körükleyecek. Ancak bunların tümüne bakıldığında şu görüldü: İnsan genomunun %80,4'ü en az bir hücre türünde bir etkileşimde rol oynamıştı. Yani biz henüz tam işlevini keşfetmemiş olsak da bu bölgelerin her birinin insan vücudunda en az birer işlevi olması lazım. Bu işlevler, kodlayıcı değil, düzenleyici işlevler: Yani mesela bir proteinin yapısını değil, ne zaman, nerede ve ne kadar üretildiğini belirleyen bölgeler bunlar. Bu düzenleyici bölgeleri bulmak her zaman kolay olmuyor: Bazen genin kodlayıcı bölgesinin yakınındayken bazen uzağında oluyor (Şekil 1). ENCODE projesi araştırmacılara bu açıdan çok değerli veriler sunuyor. Bu sonuç yukarıdaki devasa projenin sonuçlarından yalnızca biri. Önümüzdeki aylarda, bu projenin sonuçlarını duyurmaya devam etmeyi umuyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/guncel/mars-tamam-sira-titanda.html", "text": "Curiosity ile birlikte Mars'a araç göndermek konusunda epeyce tecrübe sahibi olan insanoğlu'nun sıradaki hedefi neresi olacak? Bu sorununu yanıtı için daha önce gönderilen Huygens sondasıyla sadece 90 dakikalığına veri alınan Titan ismi üzerinde yoğunlaşılıyor. Titan Satürn'ün en büyük uydusu. Dünya'ya benzerlikleri ise oldukça fazla. Hatta ve hatta Dünya'ya o kadar benziyor ki, olası bir kolonileştirme ya da göç senaryolarında ismi Mars'tan daha fazla öne çıkıyor. Bugün Mars üzerine yoğunlaşılmasının sebebi Mars'ın en yakın komşumuz olması ama Titan'ın havası, suyu şüphesiz daha güzel. Titan uydusu bizim sistemimizde yoğun bir atmosfere sahip olduğu bilinen tek uydudur, aynı zamanda yüzeyinde kalıcı olarak sürekli sıvı bulunduran tek gökcismidir. Aynı zamanda üzerinde epey yer barındırır ve hacmi itibariyle de güneş sistemimizdeki ikinci büyük uydudur. 1655 yılında Christian Huygens tarafından keşfedilen Titan'ın çapı Dünya ile Merkür arasında bir değere tekabül ediyor ve yüzeyi büyük ölçüde su ile kaplı ancak bu özelliği kalın ve opak atmosferi yüzünden 2004 yılında gerçekleştirilen Cassini-Huygens Titan keşif programına kadar tam olarak anlaşılamadı. Deniz, göl ve ırmakların kol gezdiği gezegenin yüzeyinde kayaç yapılar ve kutuplarda da canlılık konusunda umut sağlayan hidrokarbon denizleri bulunuyor. Atmosferi büyük ölçüde azottan oluşan uyduda yer yer etan ve metan bulutları görülüyor. Ayrıca gezegenin yüzeyi yine azotça zengin organik molekülleri barındıran bir sisle kaplı. Metan'ın dünyamızdaki su döngüsüne benzer bir döngü ile çevrime uğradığı uydu güneş sistemimizde organik bir yaşam barındırması ya da yaşam öncesi ortama sahip olduğu düşünülen tek gökcismi. Tabi güneşe olan uzaklığı Titan'ın oldukça soğuk bir havaya sahip olmasına sebep oluyor, fakat Titan'ın kayaç yapıları astrobiylogların iştahını kabartacak cinsten. Sıra Titan'da mı? Yukarıda saydığımız özellikleri dolayısıyla hepimizin merakını cezbeden Titan için Cassini-Huygens görevinin sağladığından daha fazla bilgi gerekiyor. Bunu elde etmenin yolu giderek uzmanlaştığımız bir yol: Gezici araç yollamak. Tabi Titan'da gezmek öyle Mars'ta gezmek kadar kolay değil. Bu yüzden Titan'a gönderilmesi düşünülen olası bir aracın, Curiosity, Spirit ya da Opportunity gibi bir araba olması değil, bir bot olması düşünülüyor. Zira daha önce Cassini uzay aracından Titan'a bırakılan Huygens sondası yüzeye inmiş, 90 dakika boyunca bir takım detaysız veriler göndermişti. Ancak bu veriler Titan'ın yüzeyini az çok tanıyabilmemiz için yeterli olsa da tam anlamıyla anlayabilmemiz için yeterli değildi. Titan'ın yüzeyinin büyük ölçüde sıvı ile kaplı olması orada bizler için görev yapabilecek gezici bir aracın amfibik, yani hem suda hem de karada hareket edebilecek bir araç olmasını gerektiriyor. Daha önce gönderilen Huygens sondası hareketli değildi. Okyanusa düşmesi ihtimali hesaba katılarak tasarlanmış olsa da Mars'a gönderdiğimiz araçlar gibi mobil olmaması alınacak veriyi de sınırlı hale getirmişti. Bugünlerde Titan'ın keşfi için önerilen planlar biraz daha farklı. Bunlardan birisi olan ve 27 Eylül'de Avrupa Gezegen Bilimi Kongresi'nde sunulan Yerinde Örnekleyebilen Hareketli Titan Göl Kaşifi tekerler, kızaklar ve uskurlara sahip bir hareket sistemi içeriyor. Titan'ın kuzey kutbundaki Ligeia Mare gölüne indirilmesi planlanan kaşif altı ay ile bir yıl kadar bir süre boyunca Titan kıyılarını ziyaret edebilecek ölçüde tasarlanmış. TALISE, İspanya'nın savunma ve mühendislik devlerinden SENER ile Madrid'teki Astrobiyoloji Merkezi'nin müştere çalışmalarının ürünü. TALISE'nin yenilikçi takat sistemi aracın gölde ve kıyıda hareket edebilmesini sağlarken aynı zamanda ona hem karadan hem de sudan örnekleme imkanı tanıyor. Şimdilik kavramsal tasarımları belirlenen görev ve aracın ilerleyen aşamalarda fizibilite ve görev mimarisi çalışmaları gerçekleştirilecek ve uygun bulunması halinde hayata geçirilecek."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/10/guncel/xviii-ulusal-astronomi-kongresi-uak-ve-eso-turkiye.html", "text": "Ülkemizde 2 yılda bir farklı şehirlerde düzenlenen Ulusal Astronomi Kongresi , 2012 yılında 27 Ağustos 1 Eylül tarihlerinde Malatya'da ve Malatya İnönü Üniversitesinde gerçekleştirildi. Turgut Özal Kongre Merkezi'nde düzenlenen kongreye ülkenin dört bir yanından astronomlar, astrofizikçiler ve astronomiye ilgi duyanlar katıldı. Sadece Türkiye'deki bilim insanlarının yanı sıra yurtdışında akademik hayatlarına devam eden çok önemli bilim insanları katılım gösterdiler. Organizasyon Malatya İnönü Üniversitesi Fizik Bölümü'nden Yrd. Doç Dr. Tuncay ÖZDEMİR tarafından düzenlendi. Böylesine büyük çaplı bir organizasyonda bir çok şeyle tek başına ilgilenmiş olsa da gayet başarılı bir iş çıkarıldı. Kongre, İnönü Üniversitesi'nin kurmuş olduğu teleskopun resmi açılışını da yapmış oldu. Kongreye katılım bana göre azdı. En son katıldığım 2008 Çanakkale 18 Mart Üniversitesi'ndeki UAK, hem bilim insanları hem de adayları yani öğrenciler bakımından çok daha fazla bir katılımcı nüfusuna sahipti. Ayrıca bilimsel içerik açısından da epey değişmiş olduğunu farkettim. 2008 yılında poster ve sunum konularının neredeyse tamamı çift yıldızlar, değişen yıldızlar gibi konularken, şimdi neredeyse tamamı uzay teleskoplarından yapılan gözlemler ile elde edilen verilerin işlenmesi sonucunda ortaya çıkan çalışmalardı. Aslında bu iki kongre arasında 2010 yılında Adana Çukurova Üniversitesi'nde gerçekleşen kongrede bunun olacağı gözlenebiliyordu. Günümüzde uzay teleskoplarının sayısındaki artış, farklı dalgaboylarındaki gözlemler ile veri sayısındaki artışın yanı sıra bütün bunları analiz edecek astronom sayısındaki azlık bu işlerin gittikçe artacağını gösteriyor. ESO Türkiye Kongrede belkide bütün dikkatleri üzerine çekerek büyük bir ilgi uyandıran konu, Türkiye'nin ESO yani Avrupa Güney Gözlemevi'ne üyeliği idi. Öncelikle ESO'yu biraz tanıyalım: Avrupa Güney Gözlemevi ESO, Avrupa'daki en önemli hükümetlerarası gökbilim kuruluşudur ve dünyanın en üretken gökbilim gözlemevidir. 15 ülke tarafından desteklenmektedir: Avusturya, Belçika, Brezilya, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Finlandiya, Almanya, İtalya, Hollanda, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre ve İngiltere. Tasarıma, inşaya ve önemli bilimsel keşiflere olanak sağlayan güçlü yer tabanlı gözlem faaliyetlerine odaklanan iddialı bir program yürütmektedir. ESO ayrıca gökbilim araştırmalarında teşvik edici ve düzenleyici bir dayanışma konusunda öncü bir rol oynamaktadır. ESO Şili'nin Atacama Çölü bölgesinde benzeri olmayan üç adet birinci sınıf gözlem yerleşkesi işletmektedir: La Silla, Paranal ve Chajnantor. ESO Paranal'da dünyanın en gelişmiş optik gökbilim gözlemevi olan Çok Büyük Teleskop'u , ve iki tarama teleskopu işletmektedir. Kırmızı ötesi gözlem teleskopu VISTA dünyanın en büyük tarama teleskopudur ve VLT tarama teleskopu ise sadece görünür ışıkta gökyüzünü taramak için tasarlanan dünyanın en büyük teleskopudur. ESO varolan en büyük gökbilim projesi ve devrimsel gökbilim teleskopu ALMA'nın Avrupalı ortağıdır. ESO şu anda gökyüzünü izleyen dünyanın en büyük gözü olacak 40-metre sınıfında Avrupa Aşırı Büyük optik/yakın kırmızı ötesi Teleskopu, E-ELT'yi inşa etmeyi planlamaktadır. Bu imkanlara ülkemizinde ortak olması, bilim insanlarımızın o kadar çabasına rağmen kısır döngüde olan Türkiye astronomisini geliştirmeyi, çağımızın ve meslektaşlarımızın şartlarına erişmeyi sağlayacaktır. Bu projeye, yani ESO Turkiye'ye, bu umuda gönül veren bilim insanlarından Umut YILDIZ, Kongrede konu hakkında sunumlarını sunarak türk astronomlara avantajları konusunda bilgiler verdi ve konu uzun uzun tartışıldı. Bu ekibin istekleri sonucu Bruno Leibundgut, kongreye katılarak bizlere ESO'yu ve katılım süreçlerini anlattı. Kendisiyle konuşma fırsatı bulduğumda kendisine üye olunmadan da ESO teleskoplarının kullanılıp kullanılamayacağını sordum, kendisi elbette kullanılabilir fakat vereceğiniz projenin kabul edilebilmesi için çok eşsiz bir konu olması ve artık çözüm olarak sadece gözleme kaldığı durumlarda ele alındığını söyledi. Eğer üyelik sonuçlanırsa teleskopların en azından bazılarında kullanım süresi hakkımız olacak. Sonuç olarak bilim insanlarının hemen hemen hepsi olumlu yaklaşıp destek vereceklerini söylediler. Nihayetinde bu olay da devletin desteğine kalmış durumda. Bu konu ile sizde ilgilenmek ve takip etmek istiyorsanız http://esoturkiye.org/ adresini ziyaret etmenizi öneririm. Umarız işler başarıya doğru yürür. ninde onunda lacak."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/dokuma-tezgahlarindan-ana-bilgisayarlara-delikli-kartlarin-250-yili.html", "text": "Teknolojinin ilginç özelliklerinden biri geçmişin geleceği belirlemesidir. Yeni teknolojiler seleflerinden tamamen farklı olmazlar, hatta genellikle onlarla büyük ölçüde benzeşirler. İşe yarayan alışılmış yöntemler azıcık biçim değiştirerek yeni sistemlere uyarlanır ve hayatlarına devam eder. Bu açıdan teknolojinin evrimi biyolojik evrime çok benzer. Bilgisayar programlamada kullanılan delikli kartları bugün bilen pek kalmadı. Şimdi ellili yaşlarını süren kuşaktan birkaç kişi son zamanlarına yetişmiştir ancak. Küçük ve önemsiz bir aksam gibi görünebilirler, ama delikli kartların bilgisayarlardan çok önceye, günümüzden üç asır geriye dayanan heyecanlı bir hikayesi var. 1. Dokuma tezgahları Onsekizinci yüzyılın başında Fransız dokumacılarının derdi büyüktü. Hani Allah başka dert vermesin derler ya, öylesinden: Karmaşık desenli ipekli kumaş talebine bir türlü yetişemiyorlardı. Dokuma tezgahları, çözgü adı verilen, tezgah boyunca gerili ipliklerin bir kısmının yukarı çekilmesi, ve arada oluşan boşluktan atkı denen enine ipliklerin mekikle geçirilerek örülmesi prensibiyle çalışır. Kumaşta istenen desen kareli kağıda işlenerek desen patronu hazırlanır, sonra desenin her atkı sırası için farklı bir çözgü demetini bir kordona iliştirip, hep birlikte yukarı çekmek gerekir. Düz renkli veya basit desenli kumaşlar oluşturmak nispeten kolaydı. 18. yüzyıl tezgahlarında bu işi çocuklar üstleniyordu. El tezgahlarında desenli dokuma hem yorucu hem de sıkıcıydı. Uzun saatler boyunca durmadan çalışan çocukların eninde sonunda yorularak yanlış ipleri çekmesiyle desen sık sık bozuluyordu. Dokuma ustası hatayı görene kadar çok geç oluyor, kumaş işe yaramaz hale geliyor, emekler boşa gidiyordu. 1725'te, Lyon'lu tekstil işçisi Basile Bouchon bu hataları giderecek bir sistem geliştirdi. Bir org imalatçısının oğlu olan Bouchon otomatik orgların çıkıntılı, dönen silindirlerinden ilham aldı. Önce desen patronunu geniş bir kağıt şeride aktardı ve boyalı noktalarda delikler açtı. Hazırladığı dokuma tezgahında çözgü ipliklerini yatay şişlerin bulunduğu bir mekanizmaya bağladı. Şişler kağıttaki deliğe denk geldiklerinde delikten içeri giriyorlar ve çözgüler arasında mekiğin geçirileceği bir boşluk kalmasına sebep oluyorlardı. Üç yıl sonra Bouchon'un asistanı Jean-Baptiste Falcon kağıt şeridi, kenarlarından iplerle bağlanmış delikli kart zinciriyle değişirdi. Bu değişiklik sayesinde zincire yeni kart ekleyerek var olan deseni genişletmek mümkün olabiliyordu. Ayrıca, bir yer yırtıldığında bütün şeridi atmaya gerek kalmadan sadece yırtık yeri değiştirmek yeterliydi. Bouchon ve Falcon'un icadı desenin yanlış dokunmasını önleyebildiği için çok önemliydi, ama tam otomatik değildi. Bir işçi kağıdı yavaş yavaş içeri kaydırmakla görevlendiriliyordu. Daha hızlı üretim için otomatik bir sistem gerekliydi. 1741 yılında Jacques Vaucanson kral tarafından Fransız ipek üretimini teftiş etmekle ve İtalyanlara göre geri kalmış olan Fransız ipek sanayiini yeniden düzenlemekle görevlendirildi. Vaucanson, çok gerçekçi şekilde hareket eden insan ve hayvan otomatları inşa etmekle ün yapmış bir mucitti. Teftiş görevine atandığında 32 yaşındaydı ve bir mekanik dahisi olarak biliniyordu. Müfettişlik görevi sırasında tekstil sanayiinin eksiklerini ve ihtiyaçlarını öğrendi ve mekanik dehasını kullanarak yenilikler yaptı. 1745'de düz renkli kumaşlar için otomatik bir tezgah üretti. 1748'de Bouchon ve Falcon tezgahını geliştirerek, desenli kumaşları elle müdahale gerekmeden dokuyabilecek bir sistem yarattı. Vaucanson'un makinesinde kumaşın deseni yine delikli bir kağıt ile belirleniyordu. Bu kağıt, üzeri düzenli açılmış deliklerle kaplı, dönen bir metal silindirin çevresine sarılıyordu. Kontrol çubuklarının silindirin içine girebildiği yerlerde çözgü iplikleri yukarı çekiliyordu. Vaucanson silindirin kenarına tek yönde ilerleyen bir dişli sistemi koymuştu. Böylelikle delikli kağıdın elle itilmesi gerekmeden makine kumaşı otomatik olarak işliyordu. Ne yazık ki, zekice tasarlanmasına rağmen, silindirin çevre uzunluğunun kumaşın desenini sınırlaması Vaucanson'un tezgahının yaygınlaşmasını engelledi. Tasarıma son cilayı atmak başka bir Lyonlu tekstilciye, Joseph Marie Jacquard'a nasip oldu. Jacquard 1805'te Falcon'un delikli kart zinciri ile Vaucanson'un tek yönlü çark kullanan otomatik mekanizmasını birleştirdi. Kartların oluşturduğu şerit, bir silindir değil de bir dikdörtgen prizma tarafından itilerek mekanizmaya sokuluyordu. Uzun kart zinciri, istenen karmaşıklıkta desenlerin üretilmesine imkan sağlıyordu, ve ayrı bir işçiye ihtiyaç duymadan otomatik olarak çalışıyordu. Türkçede karmaşık desenli kumaş anlamındaki jakarlı terimi Jacquard'ın adından gelir. Jacquard tezgahı Lyon dokumacılarına çağ atlattı, Jacquard'ı zengin etti ve tekstil sanayiine damgasını vurdu. Dokuma işçileri işsiz kalma korkusuyla yeni sisteme karşı çıksalar da, Jacquard tezgahı hızlı ve hatasız çalışması sayesinde on yıl içinde bütün Fransa'ya yayıldı. Ondokuzuncu yüzyılın ortasında hem Fransa'da hem İngiltere'de standart teçhizat haline gelmişti. Ancak, Lyon'lu mucitlerin dehası, tekstil sanayiinin çok ötesinde yankı bulacaktı. 2. Charles Babbage ve Analitik Makine Charles Babbage (1791-1871) bugün 19. yüzyılın en parlak bilimcilerinden biri olarak kabul ediliyor, fakat yaşadığı dönemde dar bir çevre dışında tanınmıyordu, hatta ölümünden sonra uzun bir süre unutulmuş olarak kaldı. Babbage gerçek anlamda çağının ötesinde denebilecek bir insandı. Otomatik hesaplama fikrini ortaya attı, ömrünü bunu gerçekleştirmeye adadı, ama çağının imalat teknikleri, mühendisliği ve vizyonuna sıkışıp kaldığı için hayalleri gerçekleşemedi ve çalışmaları unutuldu. Zengin bir aileden gelen Babbage Cambridge'de matematik okumuştu. Hareketli bir sosyal hayatı vardı, ama bilimsel ilgilerini de takip etmeyi ihmal etmiyordu. Birçok önemli başka şeyin yanı sıra, matematik tablolarına özel ilgisi vardı. Matematik tabloları trigonometrik, logaritmik, ve diğer fonksiyonların değerlerinin listelendiği kitaplardı ve astronomi, mühendislik, denizcilik gibi amaçlarla yapılan karmaşık hesaplar için hayati önem taşıyorlardı. Ancak bu tablolar, elle hazırlandıkları için çok sayıda hata içeriyorlardı; çok kullanılan bir kitapta 1000'den fazla hata tespit edilmişti. Bu hataların her biri bir ölüm tuzağıydı, çünkü açık denizdeki bir gemide enlem-boylam hesabı yaparken hatalı bir sayı kullanmak rotanın kilometrelerce sapmasına ve mürettebatın ölümüne yol açabilirdi. Bu hatalardan sıtkı sıyrılan Babbage, 1821'de astronom arkadaşı John Herschel'e bu hesapların buharla yapılabilmesini isterdim diye yakındı. Bu öylesine bir yakınma değil, ciddi bir tasarıydı. Babbage sonraki on yılını bu hayalini gerçekleştirecek bir makine yapmaya adadı. Fonksiyon değerlerini farklar yöntemiyle hesapladığı için Fark Makinesi adını verdiği tasarımı başta heyecan uyandırdı, hatta İngiliz hükümetinden makineyi inşa etmek için ödenek bile aldı. Ancak Fark Makinesi asla çalışır hale getirilemedi. Makine o çağa göre çok karmaşıktı. Tahmin edilenden çok daha fazla masraflı olmuştu, ve on yıllık bir çalışmanın sonunda gösterilebilecek bir ürün çıkmamıştı. Hükümet para desteğini kesti. 1833'de Fark Makinesi projesi daha doğmadan öldü. Her şeye rağmen Fark Makinesi tamamlanabilirdi, ama Babbage'ın yerinde duramayan, sürekli ileri gitmek isteyen zekası tasarıma yeni şeyler eklemeden duramıyordu. Fark Makinesi'nin özel amaçlı bir hesaplayıcı olduğunun farkındaydı. Çok daha genel amaçlı, her türlü formül için programlanabilecek bir makine yapabileceğini farketti. Analitik Makine adını verdiği yepyeni bir makine tasarladı, ancak bu makine de kağıt üzerinde kaldı. Babbage, Analitik Makine'yi iki bağımsız parça olarak tasarladı: Hesaplamaları yapan değirmen kısmı ve sayıları gösteren çark sütunlarından oluşan depo kısmı. Bu bağımsız parçalar bugünkü bilgisayarlarda işlemci ve ana bellek olarak mevcut. Babbage, 1940'larda deneme-yanılmalar sonucu tekrar icat edilen bilgisayar mimarisini, yüz sene önceden öngörüp kullanmıştı. Tasarıma göre, Analitik Makine uygun talimatları arka arkaya gelen delikli kartlarla makineye aktarmakla programlanacaktı . Babbage döneminde Jacquard tezgahı iyi biliniyordu, ve Babbage delikli kartların sadece dokumacılıkta değil, her türlü soyut enformasyonun aktarılmasında kullanılabileceğini idrak etmişti. Yetenekli matematikçi Kontes Ada Lovelace da bu benzerlikten hareketle, Analitik Makine hakkında yazdığı el kitabında Jacquard tezgahının çiçekler ve yapraklar dokuması gibi, cebirsel desenler dokuduğunu yazıyordu. Babbage hayallerinin gerçekleştiğini görmeden öldü, ismi de makineleri de uzun süre unutuldu. Ölümünden yıllar sonra tekrar keşfedilen Babbage'ın icatları bugün ondokuzuncu yüzyılın en büyük entelektüel başarıları arasında sayılıyor. 3. Hollerith'in tablolama makinesi Babbage'in icadının unutuluşundan elli yıl sonra, Atlantik'in diğer kıyısında delikli kartları genel amaçlı bilgi işleme için kullanma fikri yeniden keşfedildi. Bu keşfin arkasındaki itici güç akademik hesaplamalar veya sanayi otomasyonu değil, hızla büyüyen bir ülkenin nüfus istatistiklerini çıkarma ihtiyacıydı. Anayasa gereği ABD'de on yılda bir ülke çapında nüfus sayımı yapılıyordu. Ülkenin ilk yüz yılında nüfus, sayımların sonuçlarının kolayca derlenebileceği kadar düşüktü, ancak ondokuzuncu yüzyılın yarısından sonra işler zorlaşmaya başladı. Ülke genişledi, göçler sonucu nüfus hızla arttı, dahası her sayımda eskisine göre daha ayrıntılı bilgi toplanır oldu. Böylece nüfus sayımını değerlendirip istatistikler çıkarma işi gitgide daha uzun zaman almaya başladı. 1880 sayımının derlenmesi tam yedi yıl sürmüştü. Görünüşe göre 1890 sayımının derlenmesi bitmeden yeni sayım zamanı gelecekti. 1889'da sayımın derlenmesi işini hızlandıracak araçlar için bir ihale açıldı. Başvuran üç projeden ikisi, elle yapılan düzenlemelerin birazcık daha verimlileştirilmiş halleriydi. Üçüncüsü ise, 29 yaşındaki bir mühendis olan Hermann Hollerith'in tasarladığı, bireysel bilgilerin farklı noktalardaki deliklerle kodlandığı kartları yarı otomatik olarak işleyen bir makineydi. Üç proje, 10 491 kişilik bir mini sayımı derleyerek yarıştılar. Makinesinin olağanüstü işleme hızı sayesinde yarışmayı Hollerith kazandı. Hermann Hollerith (1860-1929) New York'lu bir makine mühendisiydi. 19 yaşında Columbia üniversitesinden mezun olmasının ardından 1880 sayımındaki veri analizinde görev yapmıştı ve bu görevi ona sayımın inceliklerini ve derleme zorluklarını gözleme fırsatı vermişti. Sayımdaki görevinden sonra 1882'de MIT'de makine mühendisliği bölümünde okutman olarak, sonra da patent ofisinde patent inceleme memuru olarak çalıştı. 1884'de patent ofisinden istifa etti, bir mucit/girişimci olarak serbest çalışmaya başladı. Bu dönemde, sayımı kolaylaştıracak bir makine tasarlamakla uğraştı. Hollerith'in nüfus sayımı dairesine sunduğu tablolama makinesinin basit bir tasarımı vardı: Delikli kart cihaza yatırılır. Kartla aynı büyüklükte, ve deliklere rast gelecek şekilde ayarlanmış yaylı iğneler barındıran bir pres kartın üstüne indirilir. Kartın altında, delik olabilecek her yerin hizasında cıva dolu dikey tüpler vardır. Kartın delinmiş kısmına denk gelen iğneler cıvaya temas edince bir elektrik devresi kapanmış olur. Geçen akımla, cihazın üst kısmındaki kadranlardaki gösterge bir hane oynar. Makine, sayım işinin çok verimli yapılabilmesine imkan verdi. Dakikada kırk karta varan hızlarda işlem yapılabiliyordu. Sadece altı haftada toplam nüfus sayıları ilan edilmişti. Ardından, anket formlarındaki bilgiler delikli kartlara aktarıldı ve ayrıntılı tablolama işlemleri başladı. Altmış üç milyona yakın sayıda kart farklı istatistikler için yedi sefer makinelerden geçirildi. 1890 sayımının bütün işlemleri iki yılda tamamlandı. İş önceki sayıma göre çok daha hızlı bitirilmekle kalmamış, eskisine göre çok daha ayrıntılı tablolar oluşturulabilmişti. Bu sonuç Hollerith için büyük bir teknolojik ve mali başarı anlamına geliyordu. Hollerith'in delikli kart kullanma fikrini nereden edindiği net değil. Babbage'in tasarımını duymuş olması pek muhtemel değil, ama mühendislik eğitimi sırasında yüksek ihtimalle Jacquard tezgahından haberdar olmuştur. Ayrıca, 1880'deki sayımda çalıştığı sırada tanıştığı başka bir mucit olan John Billings'in delikli kartlar ve mekanik işleme fikrini ortaya attığı biliniyor. Hollerith bir ifadesinde, tren biletlerinin yolcunun eşkalini belirtecek şekilde farklı yerlerden delindiğini gözlediğini, delikli kart kullanma fikrini buradan aldığını söylüyor. Her halükarda, bu fikri uygulama aşamasına getirebilmek için Hollerith büyük çaba göstererek birçok teknik zorluğu aştı, ve bilgi işleme teknolojisinde önemli bir çığır açtı. Hollerith, şirketini 1896'da Tabulating Machine Company adıyla anonim şirkete dönüştürdü. 1900 sayımında da aynı makineler kullanıldı . Aradaki dönemde Hollerith, tablolama makinelerini gitgide daha fazla otomatikleştirmiş, hızlandırmış ve kullanımını kolaylaştırmıştı. Özel sektöre yöneldi ve şirketini olağanüstü bir hızla büyüttü. 1911'e gelindiğinde yüzden fazla müşteriye hizmet veriyordu. Zirveye çıktığı bu dönemde, mucit karakterli Hollerith şirketin gitgide karmaşıklaşan yönetimiyle uğraşmaktan bıktığını farketti. 51 yaşına gelmişti, sağlığı da çok iyi değildi. 1911'de şirketi devretti. Yeni yönetim altında şirket, ofis otomasyonu cihazları üreten başka iki şirket ile Computing-Tabulating-Recording Company adı altında birleştirildi. Birleşmenin ardından şirket büyümeye devam etti, uluslararası bir şirket haline geldi ve ürünlerini çeşitlendirdi. 1924 yılında ismini International Business Machines olarak değiştirdi. 4. IBM kartları ve elektronik bilgisayarlar 1930'lara gelindiğinde delikli kart desteleriyle bilgi işleyen makineler iş dünyasında iyice yaygınlaşmıştı. Öyle ki, 1929'da başlayan ve etkisi yıllarca süren iktisadi buhran bile delikli kart makineleri sanayiini yıkamamıştı. Önde gelen iki şirket olan IBM ve Remington Rand arasındaki rekabet sonucunda tablolama makineleri gitgide karmaşıklaştı, gelişti, hızlandı. Farklı şirketler farklı biçimlerde delikli kartlar kullansa da, IBM'in 1928'de geliştirdiği 80 sütunlu kart en yaygın ve en uzun ömürlü form oldu. Neredeyse elli yıl boyunca kullanıldı ve bilgisayar çağının ilk döneminin ikonu haline geldi. 1960'lardaki bilgisayar terminallerinin ekranlarının 80 harf genişliğinde olması bu kartların mirasıdır. Kartların hassasiyetle ve çok sağlam olacak şekilde üretilmesi gerekiyordu. Diğer üreticiler IBM kartlarını yeterli derecede taklit edemedikleri için, sarf malzemesi olarak kart satışı IBM'in önemli gelir kaynaklarından biri oldu. 1930'larda IBM yılda üç milyar kart satıyor, gelirinin %10'unu ve karının %30-40 kadarını bu satıştan elde ediyordu. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla ar-ge öncelikleri değişti, tablolama makinelerinin gelişimi durdu. Ama şirketler, özellikle IBM, yeni makineler üreterek talebe cevap vermeye devam ettiler. Bu makineler bir deste kartı alıp hepsine aynı işlemi uyguluyor, bütün kartları bir seferde işliyorlardı. Makineler belli bir amaca yönelik hazırlandıkları için genellikle kart destesini bir makineden diğerine elle taşımak gerekiyordu. Bu da hem zahmetli, hem de çalışmayı yavaşlatan bir işti. Dahası, büyük ölçekli şirketler o kadar çok işlem yapıyorlardı ki, depoları delikli kartlarla dolup taşmaya başlamıştı. 1951'de piyasaya çıkan ilk genel amaçlı, ticari, elektronik bilgisayar olan UNIVAC veri depolama için manyetik teypler kullanıyordu. Kullaıcılar açısından bu özellik UNIVAC'ın diğer devrimci niteliklerinden daha önemliydi, çünkü delikli kartlardan kurtulma imkanı sağlıyordu. IBM elektronik bilgisayar işine girmekte tereddütlü davrandı. 1952 sonunda piyasaya sürdüğü IBM 701, birçok açıdan UNIVAC'dan geriydi, fakat IBM'in yerleşik müşteriler ve saldırgan bir pazarlamacı ordusu gibi avantajları vardı. Devrim değil evrim sloganıyla, varolan sistemlerle entegre edilebilecek modüler bilgisayarlar üretti. Varolan kartları okuyup işleyebilen arayüzler yarattı. 1957'de IBM bugünkü sabit disklerin atası olan manyetik diski icat etti, böylece manyetik teyplerden daha kullanışlı bir saklama ortamı yaratmış oldu. Elektronik bilgisayarların yayılması yavaş oldu. İş dünyası kartlardan, ve kendini ispatlamış tablolama makinelerinden hemen vazgeçmedi. Bu makinelerin üretimi 1960'ların sonlarına kadar devam etti. Delikli kartların hükmü bir süre daha devam etti. 1960'lar ve 1970'ler boyunca, büyük bilgisayarların kullanılışı belli bir kalıba oturmuştu: Kullanıcılar programlarını yazıyorlar ve kartlarda delikler açarak işletilmeye hazır hale getiriyorlardı. Programı içeren kart destesi operatöre veriliyor, operatör bu kartları bir yorumlayıcı kısımdan geçiriyordu. Program işletiliyor, çıktısı sürekli form kağıdına basılmış olarak programcıya geri veriliyordu. Kullanıcıların bilgisayara doğrudan bağlanamadığı, disket gibi taşınabilir veri saklama araçlarının bulunmadığı bir dönemde mecburi olan bu çalışma usulü, 1970'lerde çok kullanıcılı işletim sistemlerinin ortaya çıkmasına kadar devam etti. Disketlerin, terminallerin ve kişisel bilgisayarların ortaya çıkmasıyla da delikli kartlar tarihe karıştı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/insanlik-nasil-olur.html", "text": "Dünya. Samanyolu galaksisinin dış kollarından birinde öylesine parlayan bir yıldızın üçüncü gezegeni. Bu mavi gezegene dışarıdan baktığımız zaman zekaca baskın görünen insan türüne ev sahipliği yaptığını görürüz. Gezegenin kaynakları sınırlı ve nüfusu sürekli artıyor. İçerisindeki zeki ve baskın tür henüz başka diyarlara göç etme ya da başka türlerle ticaret yapma imkanına kavuşamadığı için kaygan bir zeminde duruyor. Gezegene halel gelmesi halinde evrenin değerli türlerinden birisi olan Homo Sapiens Sapiens kainat tarihinin tozlu sayfalarına gömülebilir. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Dünya'nın baskın sahipleri olan bizler bir gün değişen iklim, küresel ısınma, tükenen kaynaklar, savaşlar ve belki de henüz hiç düşünemediğimiz olumsuzluklar sebebiyle yok olacak olsak nasıl yok olurduk? Temelde yok oluşumuzun kaynağı neye dayanır, ana sebebi ne olurdu? Bizden arta kalan son nüfusun akıbeti neye benzerdi? Kendi gezegeninde kendi tarihini yazan, evrendeki diğer türlere görece değerini hiç bilemeyeceğimiz bu ilginç, histerik, hırslı, karbon temelli, protein yapılı ırk ortadan nasıl kaybolurdu? Kurgu dünyası ve özellikle de Hollywood, kıyamet senaryolarını çok sever ve bunu çeşitlendirirler. Bu yok oluşlar davetsiz bir kuyruklu yıldız, uzaylı istilası ya da makinaların gerçekleştirdiği bir isyana dayanabilir. Bunlar yok oluşumuzun fantazileridir; ancak bir de gerçekler var: Dünya, pek çok yönüyle okyanus ortasındaki bir adaya ya da küçük bir adalar grubuna benzer. Dört bir yanı uzayla kaplıdır. Devingen ama doğal olarak kapalı bir coğrafyaya, iklime ve kırılgan bir dengeye sahiptir. Yakınlarında kendisine benzeyen başka bir yaşam alanı yoktur. Sınırlı sayıdaki limanından sınırlı sayıda kano ya da sandal kalksa da bunlar kendi sistemine pek bir şey katmaz. Hatta adadan denize açılan sandal, ağzına kadar balık dolu bir şekilde dönse de insana kimse balık tutmayı öğretmediği gibi, balık verecek birisi de yoktur. Peki tarihi bilgilerin ve arkeoloji/antropoloji bilimlerinin bize sağladığı imkanlarla türümüzün sonunun nasıl geleceğine dair bir kestirim yapabilir miyiz? Bu sorumuza okyanusun ortasında izole bir yaşam süren Pitcairn ve Henderson adalarının ve bunların en iyi komşusu olan Mangareva adasının eski sakinlerinin geriye bıraktıkları yanıt vermeye adaylar. Tanıştırayım: Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları Birleşik Krallık'a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya'sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya'da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti'ye uzaklığı 2300 km'den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km'den fazladır. Anlatmaya bu adaların hangisinden başlamak gerektiğine karar vermek kolay değil. Kronolojik olarak, adaların yerleşim sırasının önce Batı Polinezya'ya daha yakın olan Mangareva, daha sonra Pitcairn ve en sonunda da Henderson adası olduğu düşünülüyor. Ancak ben bu adalardan bahsederken öncelikle 67 nüfuslu Pitcairn ve 0 nüfuslu Henderson adalarından bahsetmek istiyorum, zira Mangareva günümüzde hala 1600'den fazla nüfus barındırır ve Mangareva Adası üzerinde bir havaalanı bulunduracak kadar da işlekken Pitcairn ve Henderson vahşi ve ulaşılmaz hallerini korumaktadırlar. Pitcairn Adası 2011 nüfus sayımıyla nüfusu sadece 67 olarak tespit edilen, Birleşik Krallık'a bağlı olan, Dünya'nın en küçük ülkesi Pitcairn Adaları toplamda dört adadan oluşur. Bu adaların isimleri Pitcairn, Henderson, Ducie ve Oneo Adalarıdır. Ducie ve Oneo Adaları üzerinde nüfus barındıramayacak kadar küçüktürler ve atol adı verilen yapılarıyla üzerinde yaşanılacak toprak barındırmazlar. Bu yüzden bu küçük ülkenin iki ana adadan, 4.6 km2'lik minik bir volkanik ada olan Pitcairn Adası'ndan ve 37.3 km2'lik alanıyla Henderson Adası'ndan oluştuğunu varsayabiliriz. Var olan 67 kişi, tahmin edilenin aksine büyük ve geniş olan Henderson Adası'nda değil küçük bir volkanik ada olan Pitcairn Adası'nda yaşamaktadır . 37.3 km2'lik bir alanın ne kadar büyük olduğunu anlatmak için gerçek bir kentle benzetme yapmak çok zor, zira en küçük ilimiz olan Yalova'nın yüzölçümü 850 km2'dir. Ancak bu benzetmede İstanbul'un ilçelerini kullanmak faydalı olabilir: Sözgelimi Küçükçekmece ilçesinin ya da Beylikdüzü ilçesinin yüzölçümleri hemen hemen Henderson Adası'nınki ile aynıdır ve 37 kilometrekaredir. 8,96 km2'lik Beyoğlu ilçesi ise Pitcairn Adası'nın hemen hemen iki katıdır. Bugün bile tarifeli deniz ve hava araçlarının ticari olarak işletilmesinin mantıksız bulunacağı kadar uzak ve ıssız olan Pitcairn Adaları'na MS 800-1000 yıllarından itibaren yerleşildiği düşünülüyor. Muhtemelen bu adalara Mangareva'dan geldiler. Mangareva'ya ise daha batıdan, Tahiti ya da Markiz adalarının da yer aldığı Orta ve Batı Polinezya'dan geldiler. Hiçbir teknolojik donanımları bulunmadan, sadece sahip oldukları kanolarla Batı Polinezya'dan yola çıkıp bu adaları bulmak toplamda 2000 yıl almış. Bu adaların öncüllerini belki bir kaç haftalık deniz yolculuğuna karşılık gelen, şans eseri bu adaları bulmak üzere hedefsiz bir yola çıkaran sebeplerin ne olduğunu söylemek zor. Pitcairn Adası'nın büyük gemilere sahip modern batılı toplumlarca keşfi 1790 yılında İngiliz Kraliçesi'nin Bounty adlı gemisinden kaçan isyancıların buldukları ilk kara parçasına sığınmasına rastlar. İsyancılar buraya uğradıklarında bir hayalet ada ile karşılaştılar ve adada kimsenin yaşamadığını fark ettiler. İsyancılar bu adada bir zamanlar birilerinin yaşadığını, buldukları tapınak ve alet kalıntılarından anladılar. Görünen o ki buradaki nüfus ya adayı terketmiş, ya da yaşama dirayeti gösterememişti. Adanın asıl sahiplerinin yok oluşlarının sebeplerini anlatmadan önce geçmişe dönüp bu adanın bir fotoğrafını çekmekte fayda var. Büyük kısmını Antropolog Marshall Weisler'in gerçekleştirdiği çalışmalara göre Polinezyalılar adaya ilk yerleştiklerinde ada yaşamaya oldukça elverişliydi, çünkü: Pitcairn Adası Güneydoğu Polinezya'nın tek kullanılabilir volkanik camını barındırır. Ayrıca ince damarlı siyah mermer madeni de barındırır ki bu Polinezya'nın en önemli keskin alet kaynağıdır. 30-40 metrelik ağaçların varlığı adalardan avlanmak ya da başka bir adayla ticaret yapmak için gerekli organı, kanoları yapmayı mümkün kılar. Pitcairn'de az da olsa dereler mevcuttur ve bu sayede hem içilebilir su kaynağına sahiptir, hem de tarıma imkan sağlar. Fakat toplayıcılığın önemli bir kısmını oluşturan deniz canlıları için iç açıcı bir tablodan bahsedilemez: Kıyılarında resif bulunmaması sebebiyle birden derinleşen Pitcairn kıyıları deniz kabukluları ve balık avı için sağladığı imkan açısından çok fakirdir. Bu yüzden adanın barındıracağı nüfus büyük ölçüde onların yapabilecekleri tarıma bağlıdır. Kıyılardan kabuklu avlanamadığı gibi, Pitcairn adası Henderson adası ya da Mangareva kadar kuş barındırmaz. Henderson Adası Pitcairn'in kuzeydoğusunda bulunan ve daha büyük olan Henderson iki yüz yıl kadar önce 1606 yılında Avrupalılarca keşfedildiğinde orada da manzara farksızdır ve adada kimse yaşamaz, ancak daha önce de yaşam barındırmış gibi değildir. Pitcairn'e göre biraz daha vahşi bir ortamı bulunan Henderson kullanışsız bir görünüme sahiptir, zira Henderson büyük yüzölçümüne rağmen mercanların yüzeye çıkmasıyla oluşmuş, kaynaklar açısından son derece fakir bir adadır. Henderson'da alet yapımına uygun bazalt veya kaya yoktur. Adanın gözenekli kireç yapısı yüzünden dere ya da akarsu oluşması imkanlı değildir. Adanın tarih boyunca tek su kaynağının yağışlardan sonra mağara tavanlarından akarak tabanda biriken su birikintileri olduğu düşünülüyor. Kireç taban arasındaki ceplerde biriken toprağın izin verebildiği en uzun ağaç 15 metre olup bu ağaçlar kano yapımına uygun değildir. Pitcairn Adası'nın aksine, bu adanın da mercanlarında ve sığ sularında yengeç, istakoz, ahtapot ve bir miktar balık ile kabuklular yaşamaktadır. Güneydoğu Polinezya'nın bilinen tek kaplumbağa yumurtlama kumsalı da Henderson'dadır. Geçmişte Henderson da 17 çeşit kuş yaşamıştır ve diğer şartlar uygun olsa ve su da bulunursa sadece bu kuşlar yüz kişilik bir nüfusu beslemeye yetecek miktardadır; ancak öyle olmamıştır. Zira bu yazıya kaynaklık eden Çöküş kitabının yazarı Jared Diamond'a göre tüm bu özellikler adayı bir yerleşim yeri değil, geçerken uğranan bir mesire yeri haline getiriyor . Yine de yüzeyi sert ve vahşi makilerle dolu bu adada elde edilen arkeolojik bulgular iki-üç düzine kadar nüfusun bu adada tüm zorluklara rağmen yaşadığını gösteriyor: Henderson'da bir nüfusun sürekli olarak ikamet ettiğini gösteren delillerden birisi 275 metre uzunluğunda ve 27 metre genişliğindeki çöplüğüdür. Weisler ve arkadaşları bölgede 14 bin 751 balık kemiği, 42 bin 213 deniz kuşu kemiği ve binlerce de kara kuşu kemiği bulmuştur Henderson, Polinezya'da insan yaşamış olan adalar arasında üzerinde hiçbir bina olmayan tek adadır. Adada inşaata dair sadece üç iz vardır: Bunlardan birisi temel seviyesinde kalmış bir ev inşaatı, rüzgarlık amaçlı bir duvar ve mezar kemeri olarak kullanılmış birkaç parça taş. Bunun dışında yaşam izlerine sadece mağaralarda rastlanır. Weisler toplamda 18 adet mağara sığınağı bulmuştur. Mangareva Adası Pitcairn Adaları grubunda yer almasa da Pitcairn'in 482 kilometre batısındaki Mangareva adası diğer iki adadan daha farklıdır ve bölgede kilit bir rol oynar. Her şeyden önce Pitcairn ve Henderson adalarına göre çok büyüktür. Dışı mercan resifleriyle korunaklı 24 kilometre çapında bir körfez, iki sönmüş yanardağ ve toplamda 25 kilometrekareye yayılmış mercan adaları ile oldukça fazla alan sunan bu ada balık ve kabuklu deniz canlıları açısından da oldukça bol zamanlar geçirmiştir. Bugün siyah incileri borçlu olduğumuz kara dudaklı inci istiridyesi geçmişte bu adada bol miktarda varmış. Bu istiridye besin kaynağı olarak yenebildiği gibi, kalın kabukları sayesinde balık oltası, rende, soyma bıçağı gibi mutfak ve süs eşyalarının yapımına olanak sağlıyormuş. Adanın sönmüş yanardağlarına borçlu olduğu yüksek kesimleri ise bir zamanlar ormanla kaplıymış ve dereler oluşturup onu besleyecek kadar da yağmur alıyormuş. Taro, patates, muz ve ekmek meyvesi tarımına da olanak veren bu topraklar binlerce kişilik bir Mangareva nüfusu yaratmış. Fakat... Mangareva'da yüksek kaliteli taş ve kayalar bulunmuyor. Alet yapımında istiridye kabuğunun önemi buradan doğduğu gibi Mangareva nüfusunu bir süre sonra Pitcairn ve Henderson adalarına yönelten eksiklik de bu olmalı. Zira daha önce de söylediğimiz gibi, komşu Pitcairn Adası Güneydoğu Polinezya'nın tek kullanılabilir volkanik camını barındırır. Ayrıca ince damarlı siyah mermer madeni de barındırır ki bu Polinezya'nın en önemli keskin alet kaynağıdır. Pitcairn Adası'nda kano yapımı için uygun ağaçlar bulunması, az da olsa küçük derelerin yer alması ince damarlı siyah mermer için adayı gözüne kestiren Mangarevalıları orada bir tarım kolonisi kurmaya ikna etmiş olmalı. Zira bir koloni kurmadan, sürekli olarak geçici kamplar kurmak, devamlı olarak da gidip gelmek hem riskli, hem de o kadar kolay değil. Adalar arasındaki mesafe açık okyanusta birkaç günlük kano yolculuğuna tekabül eder. O da hedef kesin olarak bilinirse tabi... Bu yüzden Pitcairn yerleşiminin kaynağının Mangarevalılar olduğu düşünülmektedir. Bir ticaret ağı da Buralarda kurulan koloniler sayesinde böylelikle ortaya çıkmıştır. Yaşamın can damarı ticaret Weisler'in araştırmalarına göre ticaret MS 1000 yıllarında, yani adalara yerleşilme kararı alındıktan hemen sonra başlamış. Ticaretin açık ve kesin kanıtı gelenlerin ilk geldiklerinde yanlarında taşıyabileceklerinden çok daha fazla ve farklı zamanlara ait siyah mermer, volkanik cam ya da kara dudaklı istiridyeden imal edilmiş aletlere rastlanmasıdır. Weisler adaların ikisinde ya da üçünde de bulunan malzemelerden inşa edilmiş aletlerin menşeini bulabilmek için yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem volkanik lav içerisinde bulunan kurşunun izotoplarının birbirine oranlarının karakteristik olmasına dayanıyor. Zira bu izotopların oranları aletin hangi maden ocağının taşından yapıldığını anlamak adına bir parmak izi niteliği taşıyor. Weisler de bu parmak izlerini doğru okuyarak Henderson'daki tüm volkanik cam parçalarının Pitcairn'deki maden ocağına ait olduğunu ortaya koydu . Mangareva'daki bazı taş aletlerin de Pitcairn'den ithal edildiği de böylelikle ortaya çıktı. Yine Mangareva'da var olduğu düşünülen domuz hayvanına ait kanıtların daha önce domuz yaşamadığı düşünülen Pitcairn ve Henderson'da da görülmesi yine başka bir ticaret olayına işaret etmektedir. Bu hayvanların kolonileşme sırasında kanolarla getirilmiş olması ve adada yetiştirilmiş olması da mümkün. Ancak yiyecek değiş tokuşu kadar önemli bir alışveriş daha var ki bu da adalar arasındaki seyahat sıklığını arttıran ana etkenlerden olabilir: Yüz kişi dolaylarındaki Pitcairn ve iki-üç düzinelik Henderson'daki nüfusta evlenecek çağdaki kadın ve erkeklerin birbirlerine akraba düşme olasılıkları çok yüksektir. Üstelik kadın-erkek sayısı eşitliğinin de kolaylıkla sağlanabildiği söylenemez olsa gerek. Bu gibi etmenlerin adalar arasında kız alma / kız verme olayını tetiklediği düşünülüyor. ÇÖKÜŞ Bu başlığa özellikle Çöküş adını verdim, zira bu yazı için büyük ölçüde faydalandığım kitabın da ismi bu. Kendisi, kitabının bu adalar hakkındaki final bölümüne Filmin Sonu demiş . Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya'daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti. Ancak MS 1500'de tüm Güneydoğu Polinezya'da aniden sona erdi. Bize Ev alma komşu al lafını hatırlatacak cinsten gelişen bu olay komşunun ekonomik durumunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Zira Güneydoğu Polinezya'da hayatın durması Mangareva'da işlerin bozulmasından kaynaklanıyor. Mangareva'da birkaç yüzyıl boyunca sorunsuz ilerleyen yaşam bozulmaya başladığında bundan Pitcairn ve Henderson da nasibini aldı. Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Mangareva'daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek... Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi sadece ağaçların tükenmesi anlamına gelmiyor. Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797'de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar efektif değillerdi. Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problem devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması bir paylaşım sorunu açığa çıkardı. Diamond'un kitabında yazdığına göre Mangareva'da hala yaşayan nüfus iç savaşın görünen ya da anlatılan detaylarını hala hatırlıyorlar: Bu detayın en dikkat çekici noktası, adadaki protenin kaynaklarının tükenmesi sonucunda yamyamlığın ortaya çıkmasıdır. Bir süre sonra hem arazi için birbiriyle savaşan, ama bu savaş sonunda rakiplerini mideye indiren gruplar ortaya çıktı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı. Sosyal problemler hemen ardından siyasi değişimi de getiriyor elbet: Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirmiş ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bırakmış. Diamond 8 kilometrelik ada için yapılan saçma savaşları oldukça tirajikomik buluyor. Mangarevalıların bu durumda ticarete önem verdiklerini söylemek çok zor. Kaldı ki az kalan verimli topraklarını bırakarak uzun yolculuklara çıkmaları da mümkün değil. Mangareva'da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan ne yapılabilirdi? Özellikle Mangareva'dan gelen aletler ya da alet yapımında kullanılabilecek hammadde Hendersonlular için çok önemliydi. Bu kaynak tamamıyla kesilmiş oldu. Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar. Aletsizlik besin eldesini de zorlaştırmış. Mesela olta yapımında kullanılan kara dudaklı inci istiridyesi üzerine birkaç tane çengel takılabilirken, daha küçük olan Henderson kabukluları tek çengele izin veriyor, bu da balık avını da zorlaştırıyoruş. Henderson'un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson'da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson'un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında artık kimse yaşamıyormuş. Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn'e gelirsek... Küçük bir toprakta Henderson'a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn de komşuda bozulan işlerden nasibini almış fakat Weisler'in Pitcairn'in sunduğu kısıtlı bulgulardan çıkardığına göre Pitcairn'de de çöküşün sebebi toprak erozyonu ve orman tahribatı. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin bozulan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmamış. Bugün Pitcairn'de yaşayanlar eski Polinezyalılar değil, daha sonraki koloniler. Ya bizim sonumuz? Bu adalarda yaşayan son aile ya da insanı düşündünüz mü? Muhtemelen son aile çocuklarına bir zamanlar buralarda gürül gürül dereler çağlar, binbir çeşit kuş oradan oraya uçarmış diye anlatıyordu... Tabi galip çıktıkları bir savaştan arta kalan mızrak yarasıyla değil de, tabiri caizse ecelleri ile öldülerse. Tarihlere baktığımız zaman adalarda meydana gelen değişimlerin bir nesil tarafından gözle görülür biçimde gerçekleştiğini varsayabiliriz. Güzel çocukluk anılarının etkisiyle yaşlandıkça nasıl korkunç bir dünya ile yer değiştiklerine şahit olmaları ihtimal dahilindedir. Bugün yadırgadığımız yamyamlığın hangi koşullar sonrasında ortaya çıktığını görünce bir an için ürpermiş olabilirsiniz, ama görüldüğü üzere ekosistemin bozulması, paralel olarak sosyal değerleri ve siyasal sistemi de değiştirebiliyor. Gezegenimizdeki kıtaları tıpkı Pitcairn Adaları ve Mangareva Adası gibi düşünürsek ne kadar birbirlerine bağlı olduklarını ve dengelerin ne kadar kırılgan olduğu konusunda bir fikir sahibi olabiliriz. Dünya'nın başka bir ucunda meydana gelen çevre tahribatının ya da bozulan ekosistemin bizlerle ilgisiz olduğuna dair bir sanrıya kapılmamamız gerekir. Ticari ilişkilerin birbirine girdiği küreselleşmiş Dünya'da bu durum sadece çevre konusunda değil, ekonomi konusunda da son derece geçerlidir. Avrupa Birliği'nin Yunanistan'ı kurtarmak için çabalamasının nedeni kısmen bu ada komşu ilişkileridir . Kısacası, yok olan türler, zarar gören çevre, erozyon, küresel, kıtasal ya da bölgesel felaketler... Henüz Dünya'dan başka gidecek hiçbir yerimiz olmadığından bu tip olumsuzluklar bizleri çok farklı bir hale dönüştürebilir. Kanımca, gün gelip de yamyamlık yapmayacağımızın bile garantisi yok. O yüzden... İyisi mi gezegenimize iyi bakalım... Notlar ve"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/kanser-tedavisinde-yeni-silahlar.html", "text": "İnsanlık, bildiğimiz kadarı ile, yazılı tarih boyunca kendi tarihi kadar eski ve bir o kadar da ürkütücü kanserle mücadele etmiş ve hala bu mücadelesine devam etmekte. M.Ö. 3000 yıllarında yazıldığı tahmin edilen eski Mısır metinlerinde meme ülserlerinin koterle yakılarak alındığı anlatılıyor. Günümüzde ise kanser hastaları radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi müdahaleler ile tedavi edilmeye çalışılmakta. Bu tedavi yöntemlerinin kanserli hücre kadar sağlıklı hücrelere de saldırması nedeni ile kusma, saç dökülmesi, enfeksiyon riskinin artması gibi istenmeyen etkiler hastalarda sıklıkla görülüyor. Kanser araştırmacıları, sağlıklı hücrelere zarar vermeyecek, ancak kanserli hücreleri öldürecek ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştirmeye çalışmaktalar. Sağlıklı hücreler ile kanser hücrelerini birbirinden ayırmak için kanser hücrelerinin genetik yapısının anlaşılması önemli olduğu biliniyor. Nitekim, 2010 yılında yapılan bir meta-analiz çalışması, kanser araştırmacıları arasında tümör biyolojisi ve kanser genetiği araştırmalarının popüler olduğunu gösteriyor . Meme ülserlerinden bahseden eski Mısır metinlerinin üzerinden 5000 yıl, Hipokrat'ın karsinoma terimini kullanarak çeşitli kanser türlerini tanımlamasından 2400 yıl sonra kanser araştırmaları on beş yıldır umut vaat eden yeni bir alanda seyrini sürdürüyor: Kanser kök hücreleri . Kanser, basitçe anlatımı ile hücrelerin kontrolsüz büyümesi nedeni ile oluşan yüzden farklı hastalığa verilen genel bir isimdir. Ancak bu kadar basitçe tanımlanabilmesi kanserlerin basit, kolay anlaşılır hastalıklar olduğu anlamına gelmiyor. Kanserli bir dokuda farklı kanser hücreleri bulunuyor. KKH hipotezine göre bu hücrelerin bir kısmı tedavi süresince ilaçlara dayanıklılık geliştirebilen kanser kök hücreleri. Kök hücreleri bölünmeleri sırasında kendilerinin birebir aynısı iki kopya yapmazlar. Oluşan yavru hücrelerin bir tanesi ana hücrenin tıpkı kopyası iken diğer hücre planlanan işleve göre farklılaşır. Kanser kök hücreleri de benzer bir şekilde asimetrik olarak bölünür. Bu hücrelerin bölünmesi sırasında oluşan hücrelerden bir tanesi standart kanser hücresi olarak yaşamına devam ederken diğer hücre kanser kök hücresi olarak kalır ve daha fazla kanser hücresi üretmeye devam eder . Yavru kök hücrelerinin kendilerini yeniden üretme yetilerine sahip oldukları kadar radyoterapiye ve kanser ilaçlarına direnç kazandıkları da gözlemlenmiştir. Kanser araştırmalarında kök hücre fikrinin aslında çok yeni bir fikir olmadığı söylenebilir. Tümörlerin heterojen histolojik özellikler gösterdiği 19. yüzyıldan bu yana araştırmacılar tarafından biliniyor. Ancak kanser kök hücrelerinin varlıkları akut myeloid lösemi üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılmış. AML hücrelerinin sık bölünmediğini gören araştırmacılar temel bir hücre tipinin AML hücrelerini ürettiği fikrini test etmek amacı ile fareler üzerinde çeşitli deneyler yapmışlar. Bu deneyler sırasında araştırmacılar insan kökenli AML hücrelerini fareye nakil etmişler ve bir tip hücrenin kemik iliğine yerleşerek lösemi hücreleri ürettiğini gözlemlemişler. Gözlenen bu hücreler kanser kök hücreleri olarak adlandırılmış. Daha sonraki çalışmalar meme ve kalın bağırsak kanseri başta olmak üzere pek çok katı tümörde de KKH'lerin bulunduğunu gösteren sonuçlara ulaşmış. Önceleri tümörlü bir yapı içerisinde kanser kök hücrelerinin oranının çok düşük olduğu varsayılmaktaymış ama 2007 yılında yapılan bir çalışma farelere enjekte edilen lösemi ve lenfoma hücrelerinin %10 kadarının in vivo ortamda kanser geliştirme yetisine sahip olduğunu göstermiş. Başka bir çalışma ise ileri derece melanomlardan toplanan hücrelerin %25'inin bağışıklık yetmezliği olan fareler üzerinde kanser hücreleri oluşturduğunu belirlemiş . Tümörler içerisindeki KKH miktarı konusunda hala tartışmalar devam etmekte olsa da yapılacak çalışmalar ile önümüzdeki yıllarda bu sorunun yanıtına ulaşılacak gibi gözükmekte. Kansere karşı etkili, tümör oluşturan hücreleri hedefleyen tedavi yöntemleri geliştirilerek tümörleri yok etmek için , kanserli doku içerisindeki oranları ne olursa olsun KKH hipotezinin test edilmesinin gerekli olduğu araştırmacılar tarafından vurgulanıyor. Konu ile ilgili bilim insanları KKH'lerin kanser hücresi üretme yetilerine yol açan özel biyolojik ve genetik yapıları ile uyumlu olarak bu hücrelerin antitümör ilaçlarına karşı duyarlılıklarının da diğer kanser hücrelerinden farklı olabileceğini düşünmekteler. Bu hücrelerin nasıl yok edileceği sorusu ise bilim dünyasını meşgul eden diğer bir soru. Ama bu soruya yanıtlar gelmeye başlamış. Bilim insanları, KKH'lerin bölünmesi sırasında kullandıkları üç farklı moleküler yolağı tanımlamayı başarmışlar: Notch yolağı, Hedgehog yolağı ve Wnt/beta-katenin yolağı. Bu üç yolağı kullanarak kanser kök hücrelerinin tümör üretim aktivitelerini durduracak tedavi yöntemleri üzerine çalışmaların devam ettiği çeşitli kaynaklarda bildiriliyor. Her ne kadar tümör içindeki oranları, her bireyde ve kanserli yapıda gösterdikleri farklılıklar hala tartışmaya açık olsa da KKH hipotezi gelecekte kanser tedavileri için bir umut ışığı yakmış gibi görünmektedir. Üniversiteler ve araştırma kuruluşları AML hücrelerinde kanser kök hücrelerinin tanımlanmasından bu yana KKH araştırmalarına yüksek miktarlarda yatırım yapmışlardır. A.B.D. Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yönetilen Kanser Genom Atlası Projesi kapsamında binlerce tümör örneğinin gen dizilimlerinin belirlenmesi çalışmalarına önümüzdeki beş yıl içerisinde 1 milyar dolar harcanması planlanmaktadır. Bu çalışmaların kanser kök hücreleri ve kanser biyolojisine ait bilgilerimizi arttıracağı tartışma götürmezken, kanser tedavisinde yeni çığırlar açma olasılığı da hem bilim dünyası hem de kanser hastaları için heyecan vericidir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/kozmetigin-vazgecilmezi-kremler-2.html", "text": "Kremler öncelikli olarak bizlere kokuları ve görünüşleri ile hitap etseler de aslında farkında olmadan hepimiz kullandığımız kremlerin kıvamına, yağ oranına dikkat ederiz; hatta kullandıkça renk değişimini dahi gözlemleriz. Bunlar tüketici gözüyle normal davranışlardır, ancak çoğu krem günümüzde tenimizin yağ oranına, amacımıza ve kullanım sıklığımıza bağlı olarak bizlere sunulduğu için bahsettiğim kontrolleri yapmak -eğer bu konularda titiz biri değilseniz- gereksiz hale geliyor. Artık teknoloji gelişti ve piyasadaki sıkı rekabet koşulları kozmetik firmalarını doğrudan tüketici ihtiyaçlarına yönelik kremler üretmeye zorluyor. Bu bağlamda da onlar klasik kremlerinin beraberinde (Şekil 1) klinik araştırmalarla, geri bildirimlerle veya uygulanan anket vb. gereçlerle ihtiyaç duyulanı bularak onu üretme yoluna gidiyorlar. Medyayı kullanarak ya da kataloglar üzerinden hedef kitlelere bu ürünleri sunuyorlar. Kozmetik dünyasına göz attığımızda karşımıza kremler ile losyonlar çıkarken, medikal olarak tüm krem türevlerini görmek mümkün. Bu yazı sonrasında hangi türevin hangi işlevlerde daha etkin kullanıldığını daha iyi kavrayacaksınız. Bilimsel açıdan tüm krem ve türevleri yarı-katı ürünler başlığı altında toplandıkları için merhemlerin de, losyonların da, jellerin de aslında bir çeşit krem sayılabileceğini de belirtmek istiyorum. İsimlerindeki farklılık sadece kullanım alanları ile ilişkilendirmede öne çıkıyor. Şimdi losyondan başlayarak kıvamımızı arttıralım ve krem türevlerinin ne tür kimyasal tepkimeler içerdiğini, hangi ihtiyaçlarımızı karşıladıklarını gözlemleyelim: Losyonlar ve kullanım alanları Losyonlar, hasar görmemiş vücut yüzeylerine tatbik edilen, düşük ve orta kıvama sahip krem türleridir. En bilinen losyon türü şampuanlardır; bir şampuan belirgin bir biçimde losyonun tüm özelliklerini bünyesinde barındırır (Şekil 2): Belirli bir amaç için kullanılırlar , düşük kıvamlı oldukları için geniş yüzeylerde etkili olurlar, uzun raf ömrüne sahiptirler, yağ oranları düşük olduğu için suyla temas ettikleri anda vücut yüzeyinden büyük oranda temizlenirler. Bu özellikleriyle şampuanlar saçlarımızı temizler, kepek oluşumunu/çoğalmasını engeller, saç derimizin pH/yağ dengesini korunmasına yardımcı olur. Losyonlar su içindeki yağ emülsiyonlarıdır. Emülsiyon, birbiri içinde çözelmeyen sıvı sıvı karışımlarına verilen addır. Miktarca az olan sıvı diğer sıvı içerisinde dağılmış durumdadır. Buna en iyi örnek süttür. Emülsiyonları kararlı kılmak için emülgatörler kullanılır. Emülgatörler sürfaktan özellikli maddelerdir: Sürfaktanlar yüzey gerilimini düşürerek bir yüzey için daha kararlı bir yapı oluştururlar, böylece faz ayrımı önlenerek düzensiz yayılma engellenmiş olur. Losyon içinde kullanılan emülgatörlerden bazıları parafin, setearil alkol, polisorbat 20 ve setearet 20 olarak sıralanabilir. Emülgatörler aynı zamanda losyona stabilite kazandırdıkları için stabilizatör ajanı olarak da görev alırlar . Medikal anlamda ise losyonlar, mikroplara karşı aşırı hassasiyeti olan kimselerce, vücudun herhangi bir bölgesinde mantar tedavisi amacıyla, egzema veya diğer alerjik deri semptomlarına yönelik tedavilerde, yumuşatıcı, ağrı giderici olarak da kullanılabilir. Kremlerin özellikleri ve kullanım alanları nelerdir? Kremlerin losyonlara oranla biraz daha yoğun ve merhemlere kıyasla daha akıcı olmaları, onlara hem losyon gibi hem de merhem gibi kullanılabilme esnekliği sağlamıştır. Bu nedenle medikal açıdan kremler, merhemlere ve losyonlara tercih edilirler. Jellerin çabuk emilme ve dolayısıyla çabuk tepki verme özelliklerinden dolayı kremlerle kıyası pek mümkün değil. Kremlerin biraz daha yoğun kıvamları olduğunu düşünürsek losyonlarda kullanılan hammaddelerin üzerine bağlayıcı özellikte olan veya başka bir amaca sahip olan ancak bağlayıcı özelliği de bulunan kimyasalların eklenmesi sonucu doğuyor. Bu kimyasallar çoğu zaman kıvam arttırma özelliklerinin yanında sürfaktan, deri yumuşatma vb. özellikler de taşırlar. Bağlayıcılara örnek olarak miristil alkol, setil alkol, karbomer verilebilir. Karbomer içeren kremler çoğunlukla beraberinde nötralizatör olarak sodyum hidroksit ve trietanolamin de içerir . Bunun nedeni karbomerin asidik değerini nötralize etmek içindir. pH dengesi yani kimyasal karışımın içindeki H+ iyon derişimi çok olursa krem fazla asidik, az olursa da bazik olur. Nötralizasyon tepkimelerinde asitler ile bazlar tepkimeye girerek su ve tuz açığa çıkarırlar. En bilinen örneklerden biri sofra tuzunun oluşum tepkimesidir : HCl + NaOH NaCl + H2O (Hidroklorik asit + Sodyum hidroksit Sofra tuzu + Su) Sık kullanılan diğer nötralizatörler içinde potasyum hidroksit ile sodyum hidroksimetil glisinat da sayılabilir. Kremler, genel olarak losyonların kullanım alanlarına ilave olarak nemlendirmenin daha çok ihtiyaç duyulduğu durumlarda kullanılırlar. Merhemlerin bu kadar yoğun kıvamda olmalarını hangi kimyasallar sağlar? Merhemlerin kıvamlarındaki akmazlık daha çok içeriklerindeki parafin, vazelin gibi petrol türevlerinden ve hidrojene lanolin gibi yoğun maddelerden ileri gelir. Hidrojene lanolin oda sıcaklığında taş sertliğindedir, merhem yapısına eritilerek ilave edilir ve doğal olarak merheme koyu kıvam verir. Merhemlerin içeriğinde bağlayıcılardan çok, bahsettiğim koyu kıvamlı hammaddeler olduğu için imalatları esnasında kremlerden daha az kimyasal tepkimeye sahiptirler. Genel kullanım alanları arasında ağrı kesici, anti-mikrobiyal, deriyi yumuşatma ve kuruluğunu önleme gibi özellikler sayılabilir. Jellerin diğer krem türevlerine baskın yönleri nelerdir? Jeller içeriklerinde deri yüzeyini emilime hazırlayan maddeler barındırırlar. Benzil alkol, izopropil palmitat gibi kimyasal maddeler deri yüzeyini aktif maddenin hızlıca emilebilmesini sağlayacak biçimde şekillendirerek kamfor, ibuprofen, levomentol, diklofenak dietilamin, dimetinden maleat gibi acı dindirici, kaşıntı önleyici, alerjik tepkileri dindirici özellikteki aktif maddelerin en kısa sürede görevlerini yerine getirmelerini sağlarlar. Jellerin kıvamları neredeyse merhemler kadar yoğundur; içeriklerindeki bağlayıcılar ve sürfaktanlar jellerdeki bu koyu kıvamın başlıca etkenleridir. Tüm krem ile türevlerinde tüm bu kimyasalların yanında olmazsa olmaz diyebileceğim koruyucu/katkı maddelerini es geçmeyelim. Bu kimyasallar genel anlamda kreme ömrünü biçen kısmını oluşturur ve çoğu yapısal olarak anti-mikrobiyal etkiye sahiptir. Bu maddelere örnek olarak metil paraben, etil paraben, propilen glikol, benzil alkol ile propil parahidroksibenzoatı verebiliriz. Kremler nasıl bozunurlar? Aslına bakarsanız kremler gıda maddeleri gibi görünürde bozunmalarını belli etmezler. Örneğin raf ömrü geçmiş bir peynir kolayca küflenir ve bunu kolayca anlayabiliriz, ancak raf ömrünü tamamlamış bir kremin veya türevinin etkisini kestirmek güç. Çünkü bozunmalar çok çeşitlilik gösterebilir: Örneğin nötralizatörü işlevini kaybeder ve raf ömrü sonrası yoğun asidik/bazik bir hal alırsa krem tahriş edici bir özellik kazanabilir. Diğer yandan aktif maddesi etkinliğini kaybetmiş olabilir ve bu durumda ne kadar kullanırsanız kullanın size olumlu bir etki sağlamayacaktır. Emülgatörler, çevrenin etkisiyle işlevini yerine getiremeyebilir; böylece bir anlamda stabilizatör etkisini kaybetmesiyle yağlı faz ile sulu faz ayrışmaya başlayıp beyaz olan krem gitgide sarımsı bir hal alabilir. Tüm bunlara rağmen raf ömrü 5 yıl olan kremi bir 5 yıl daha kullanmanız da olası elbette. Raf ömrü neye göre belirlenir? Kremlerin formülasyonları oluşturulduktan sonra belirli periyotlar dahilinde üretilen numunelerden analizler yapılır, elde edilen sonuçlar kıyaslanır ve eldeki değerlerin limit içinde kaldığı optimum süre gözetilerek raf ömrü belirlenir. Kremin tazeliğini koruması için en önemlisi hava ile temas etmemesidir. Bu nedenle medikal kremlerin tüpleri, kapaktaki delgeç ile delinene kadar kullanıma kapalıdır (Şekil 4). Kremlerin içeriklerindeki gizleri böylelikle açığa çıkarmış olduk. Rehber niteliğindeki bu iki aylık yazı dizisinin ufkunuzu genişletmiş olması dileklerimle... Serinin ilk yazısı için buyrunuz: Kozmetiğin Vazgeçilmezi: Kremler 1"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/schrodingerin-kedisi-ve-kuantum-klasik-dunya-siniri-2012-nobel-fizik-odulu.html", "text": "Bu yılın Nobel Fizik ödülü ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Ensitüsü'nden David Wineland ve Paris'te College de France'dan Serge Haroche'a tek kuantum sistemlerin ölçümü ve manipülasyonu konusunda yaptıkları çığır açan deneyler sebebi ile verildi. Bu yazıda önce kuantum dolanıklıktan ve daha sonra çığır açan deneylerden ve bu deneylerin nasıl yapıldığından bahsetmeye çalışacağız. Dolanık durumlar Schrödinger'in Kedisi bilimle biraz ilgilenen hemen herkesin duyduğu talihsiz bir kedidir. Kısaca özetlemek gerekirse, kuantum fiziğine dalga fonksiyonu konseptini kazandırarak en büyük katkılardan birini yapan Erwin Schrödinger, Niels Bohr'un önderlik ettiği kuantum mekaniğinin Kopenhag Yorumu'nun klasik dünyadaki cisimlere uygulandığında ortaya çıkan garipliklere dikkat etmek için bu düşünce deneyini ortaya atmıştı. Kopenhag Yorumu'na göre, dalga fonksiyonu bir sistemin gerçekliğinden ziyade, onun olasılık dağılımını vermekte ve sistem üzerinde bir ölçüm yapıldığında sistem bu olasılık fonksiyonu tarafından rastgele, izin verilen durumlardan birine bürünmekte ve ölçüm sonucu olarak o durum elde edilmekte. Bu yoruma göre ölçüm yapılana kadar sistem izin verilen bütün durumların lineer süperpozisyonu durumundadır. Bu ise ölçüm yapılıncaya kadar sistemin aynı anda tüm durumlarda birden olduğu, ve ölçüm yapıldığında rastgele o durumlardan birine çökmesi olarak özetlenebilir . Yukardaki durumun tuhaflığına 1935 yılında Einstein, Podolsky ve Rosen dikkat çekmişlerdi (Figür 1). Son yıllarda laboratuvarlarda rutin olarak gerçekleştirilen bir örnek ile açıklayalım: özel bir atomik olayda ortaya iki foton çıkar , bu elektronik geçişlerdeki momentum korunumlarına göre, ortaya çıkan fotonların polarizasyonları ya yatay/dikey, ya da dikey/yatay olmak zorundadır. Ama hangi fotonun polarizasyonun yatay, hangisinin dikey olduğu bilinmemekte, tek bilinen birisinin yatay, diğerinin dikey olduğudur. Bu deneyde fotonlardan birisinin polarizasyonu ölçüldüğünde, Kopenhag yorumuna göre foton rastgele bir şekilde iki durumdan birine çöker, ve ölçüm sonucu olarak ya dikey ya yada yatay bulunur. Yapılan bu ölçüm ile diğer fotonun polarizasyonu da otomatikman öğrenilmiş olur. Ölçüm yapılan foton dikey polarizasyona sahip ise, diğer foton yatay olmak zorundadır. EPR paradoksu da tam burada devreye girer. Kopenhag yorumuna göre, diğer foton da aynı anda iki polarizasyonda birden bulunuyor olması gerekiyordu, ve ilk foton üzerinde yapılan ölçüm ile bu ikinci fotonun da aynı anda, aradaki mesafeden bağımsız olarak dalgafonksiyonun yatay duruma çökmesi gerekiyor. Yani ikinci foton bir şekilde ilk foton üzerinde yapılan ölçümden anında haberdar oluyordu. İlk bakışta mantığa aykırı gelen bu bağlantıya dolanıklık adı verilir, bu iki foton dolanık fotonlar olarak adlandırılabilir. Bu durum bilinen hiçbir etki ışıktan hızlı ilerleyemez prensibi ile çelişiyor gözüküyordu. Bu çelişkiyi ilk defa ortaya atan ünlü EPR makalesinde çözüm olarak ise henüz bilinmeyen, denklemlerdeki bir takım gizli değişkenlerin bu mantıksızlığı açıklayabileceği fikri ortaya atılmıştı. Bu makaleden yaklaşık 30 yıl sonra John Bell basit bir matematik ile gizli değişkenler teorisinin hangi koşullarda test edilebileceğini ortaya koymuş ve 1980'lerden itibaren Bell testi deneyleri başarı ile yapılmaktadır. Bu deneyler Haroche ile Wineland'in deneyleri kadar önemli olsa da arada farklar vardır. 2012 Nobel Fizik Ödülü Erwin Schrödinger EPR makalesinde öne sürülen paradoksal duruma daha çok dikkat çekmek için yeni bir düşünce deneyi öne sürer: bu deneyde bir kedi, küçük bir miktar radyoaktif madde, bir radyasyon sayacı ve bu sayaca bağlı bir çekiç ve zehir kapalı bir kutu içine konur. Radyoaktif madde o kadar azdır ki, bir saat içinde ortalama bir atom bozunacaktır ve sayaç tıkladığında bir mekanizma ile çekici zehir şişesinin üzerine düşürerek kediyi öldürecektir. Kopenhag yorumuna göre bu bir saat içinde ölçüm yapmadığımız için, sistemin dalga fonksiyonu aynı anda hem atom bozunmuş hem de bozunmamış durumlarındadır. Atomun bozunması kedinin ölümü anlamına geldiğinden, ölçüm yapılıncaya kadar kedi hem ölü hem de canlı durumlarının süperpozisyonundadır. Bu ise sağduyuya aykırı bir sonuçtur. Bu durum ise kuantum dünya ile klasik dünyayı birbirinden ayıran bir sınır olup olmadığını, eğer böyle bir sınır varsa hangi boyutlarda kendini gösterdiği sorularını ortaya çıkarmıştır. İşte bu noktada Haroche ve Wineland'in deneyleri ve geliştirdikleri teknikler fizikte ders kitaplarına girecek ölçüde önemlidir. Serge Haroche, süper aynaları, tek atomlar ve tek fotonlar Paris'teki deneyleri mümkün kılan düzeneğin merkezinde birbirinden bir kaç cm uzakta yer alan, birbirine bakan çok yüksek kalitede iki ayna yer alır (Figür 2) ve bu iki ayna bu sayede bir kovuk cavity oluştururlar (Figür 3'de C). Bu aynalar düşük sıcaklıkta (bu durumda 0.8 K) mikrodalga fotonlar için neredeyse mükemmel bir yansıtıcıdırlar. Bu sayede dikkatli bir şekilde sisteme gönderilen fotonlar iki ayna arasında çok uzun süreler (ilk zamanlar 160 mikrosaniye, daha sonra 2007 yılında bu süreyi 100 kat artırmışlar) yansıyabilmekte. Bu fotonların kuantum durumlarını takip etmek, ölçmek için ise aynalar arasına yine çok özel şekilde hazırlanmış Rubidyum atomları gönderilir. Bu atomlar kovuğa girmeden önce bir lazer pulsu ile (Figür 3'de B) çok yüksek elektronik orbitallere uyarılırlar (n=50, 51 gibi) ve bu sayede dipol momentleri normal atomlardan çok daha yüksek olduğu için ışıkla da o derece hassas bir şekilde etkileşebilirler. Bu sistemde ise kovuktaki mikrodalga fotonlarının frekansı n=50 ve n=51 seviyelerinin arasındaki frekansın çok yakınındadır (51 GHz civarı). Bu iki enerji birbirine eşit olmadığı için atom kovuktan geçerken kovuktaki mikrodalga fotonu absorbe edemez, ama birbirine de çok yakın olduğu için fotonun fazında bir değişime sebep olur. Fazdaki bu değişim ise atom kovuğu terk ettikten sonra çeşitli detektörlerle atomun durumuna bakılarak ölçülebilir. Buraya kadar her hangi bir dolanıklıktan ve Schrödinger'in kedisinden bahsetmedik. Schrödinger'in kedisi deneyinde ise atom n=50 ve n=51 seviyelerinin süperpozisyonu durumunda hazırlanır (Figür 3'de R1'de gösterilen mikrodalga pulsu ile). Yani bu, atomun hangi durumda olduğunu ölçüm yapılıncaya kadar bilemiyoruz demek. Yapacağımız ölçümlerin ise, istatistiksel olarak yarısında n=50, yarısında n=51 durumu bulacağız demek. Bu kuantum durumda hazırlanan atom, içinde tek bir mikrodalga foton olan kovuğa girdiğinde, yine yukarda bahsettiğimiz mekanizma ile fotonun fazında bir değişme olur. Fakat bu sefer, foton, atomun iki durumuna (n=50, n=51) tekabül eden iki farklı faz kazanır. Bu şekilde iki atomik seviye ile fotonun iki farklı faz durumu arasında dolanık bir kuantum durum yaratılmış olur. Atom kovuktan çıktığında başka bir mikrodalga pulsu bu iki durumu yine birbiri ile karıştırır (Figür 3, R2). Daha sonra ise atom n=50 mi yoksa n=51 durumunda mı olduğu kaydedilir (Figür 3, D). Kovuktan önce ve kovuktan sonra iki farklı mikrodalga pulsu ile bu iki seviyeyi karıştırdığımız için, daha sonra atom üzerindeki ölçümde atomun ne zaman hangi durumda hazırlandığı bilgisini kaybetmiş oluyoruz. Atomu n=50 seviyesinde ölçtüysek, bu ilk puls n=51'e çıkarttı, ikinci puls geri n=50'ye getirdi, yahut ilk puls n=50 seviyesinde tuttu ikinci puls da n=50 seviyesinde tuttu diye yorumlayabiliriz. Bu iki seçenek, ya da yol , bu durumda birbirinden ayrılamazdır. Bu deney, tam bu yüzden bir çift yarık deneyi olarak görülebilir. Çift yarık deneyinin kuantum mekaniği yorumuna göre, iki yarığa doğru gönderilen bir tek fotonun yarıklardan geçme ihtimali eşittir. Bu durumda yarıkların arkasında oluşan girişim deseni, fotonun hangi yarıktan geçtiğini bilmediğimiz için oluşmaktadır. Bu hangi-yol bilgisini edindiğimiz anda girişim deseni kaybolur. Haroche'un deneyine dönersek, yaptığımız ölçümde atomu n=51 durumunda bulduğumuzu varsayalım. Bu duruma iki seçenekten hangisi ile gelindiğini bilmediğimizden, bir girişim deseni görmemiz beklenebilir. Çift yarık deneyinde girişim desenini fiziksel uzayda görürüz . Çünkü desen yarıkların büyüklüğü ve birbirinden uzaklığı gibi parametrelere bağlıdır ve girişime sebep olan yarıkları uzunluk boyutu ile tanımlayabiliriz. Haroche'un deneyinde ise girişim özellikleri atomların enerji seviyelerindeki farka, bunun kovuk içindeki mikrodalga fotonun enerjisi ile olan ilişkisine göre değişir. Yani frekans uzayındadır . Bu yüzden girişim deseni de frekans uzayında olmalıdır. Bunu incelemek için ise, önce kovuk boş tutulur ve atom boş kovuğa gönderilir. Daha sonra atomu bu iki atomik seviyede (n=50, n=51) eşit olarak hazırlayan iki mikrodalga pulsun frekansı değiştirilir, atomun herhangi bir seviyede öçülme ihtimalinin (mesela n=50) frekansa göre bir sinüs şeklinde değiştiği görülür. Bu ise bir girişimdir. Ardından aynı deney, kovuğa mikrodalga fotonları gönderildikten sonra tekrarlanır ve elde edilen iki girişim deseni karşılaştırılır. İki desen arasındaki faz ve büyüklük farkından kovuk içindeki fotonlar ve oluşturulan Schrödinger'in kedisi durumu hakkında bilgi edinilir. Bu deneyin, tek atomlarla tek fotonların kontrollü etkileşmesine olanak vermesi haricinde çok önemli olduğu bir diğer nokta da, hazırlanan Schrödinger'in kedisi kuantum durumunun, zamana göre de değişiminin ölçülebilmesi olmuştur. Bunun için kovuğa gönderilen atomdan hemen sonra bir atom daha gönderilir ve aynı deney tekrarlanır. Bu sefer iki atomun gönderilme zamanları değiştirelerek, kovuktaki fotonların durumunun zamana göre nasıl değiştiği gözlenebilir. Böyle bir deneyde zaman artırıldıkça iki peşi sıra gönderilen bu iki atomun durumları birbiri ile ilişkisini kaybettiği görülür. Bu ise çeşitli çevresel faktörler yüzünden faz bilgisinin yavaşça kaybolması ve bir noktada gelişigüzel bir değere doğru kaymasının gözlemlenmesidir. Eşfazlı olma durumunun bu şekilde kaybolmasına decoherence denir ve gerek temel fizikte, gerekse kuantum hesaplama alanında çok ama çok önemli bir yere sahiptir. Fiziğin Behzat Ç.'si David Wineland Bu yılki Nobel Ödülü açıklanmadan bir kaç gün önce bir arkadaşım Fiziğin Behzat Ç.'si kim acaba? sorusuna anında, David Wineland, diye cevap vermiştim. Çünkü Figür 4'te de görülebileceği üzere, Wineland fiziğe yaptığı katkılar kadar karakteristik bıyıkları ile de ünlü bir fizikçidir. Kendisi Ramsey girişim tekniğini bulan Nobel ödüllü Norman Ramsey'in öğrencisidir. 1970'lerden beri Colorado-Boulder'da Amerikan Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü'nde çalışmaktadır. Wineland'in sistemi ise Haroche'unkinin aksine fotonlarla tuzaklanmış tek iyonları ölçmek üzerinedir. İyon tuzağı olarak bilinen teknikte ise iyonize edilen bir atom, dikkatlice hazırlanmış elektrotlar ile tuzaklanır ve yine düzgün bir şekilde odaklanmış lazer pulsları ile iyonun çeşitli elektronik ve hareket kuantum durumları manipüle edilir. 1970'li yıllarda Hans Dehmelt ve Wolfgang Paul (bu ikili 1989 Nobel Ödülü'nü Ramsey ile paylaşırlar) tarafından ilk defa öne sürülüp geliştirilen bu teknik bugün tek kuantum sistemleri çok büyük bir hassasiyetle manipüle etme adına en başarılı sistemlerden biridir. Figür 5.'te görüldüğü üzere tek iyonlar elektrik alan altında yanyana tuzaklanabilmekte ve fluoresans emilimi ile tek iyonlar görüntülenebilmektedir. David Wineland yaptığı temel fizik deneylerine ek olarak, bu deneylere uygulama alanları da yaratan biridir. Bunlar arasında çok yüksek hassasiyetli atomik saatler ve kuantum hesaplama alanındaki deneyleri sayılabilir. 1995 yılında ilk defa bir kuantum CNOT mantık kapısı gösterimini yine tuzaklanmış iyonlarla yapmışlar ve bu çalışma deneysel kuantum hesaplamanın en temel çalışmalarından biri olarak gösterilmektedir. Bunlar haricinde iki iyon arasında deterministik dolanıklık ve daha sonra dört iyon arasında dolanıklığı yine ilk defa deneysel olarak göstermişlerdir (şu anda rekor 14 iyon ile Innsbruck'tan Rainer Blatt'ta). Yine prensip olarak benzer Schrödinger'in kedisi tipi kuantum durumlarını, Haroche'un aksine ışık ile değil , ilk defa kütlesi olan bir parçacıkla, bu durumda tuzaklanmış iyonlar ile göstermiştir. Wineland'in kedisi ise aynı iyonun farklı iki mekanik hareket modunun süperpozisyonu idi. Wineland de yine daha sonra Haroche gibi bu hassas kuantum durumların decoherence'ını yani eşfazlılığını nasıl kaybettiğini inceleyerek klasik ve kuantum dünyalar arasındaki sınırları da ilk defa deneylerle çalışmışlardır. Özet olarak, Wineland ve Haroche, isimlerini birlikte anmamız gereken bir çok diğer isimle birlikte daha 30 yıl öncesine kadar hayal olan deneyleri gerçekleştirmişler; yüzyılın başında yine kolektif olarak bir çok büyük ismin ortak çabası olarak ortaya çıkarak sadece bilim dünyasını değil, tüm dünyayı yerinden sallayan kuantum fiziğine yepyeni boyutlar kazandırmışlardır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/suluk-mu-alirdiniz-eroin-mi-19-yydan-tuhaf-tip-uygulamalari.html", "text": "Tıp tarihi, insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar da renkli. Tarihler boyunca, farklı uygarlıkların karşılaştıkları hastalıklar ve ölüm için birbirinden farklı sebeplere inandıkları, bu farklı sebeplere ilişkin birbirinden ilginç tedavi yöntemlerinden medet umduklarını biliyoruz. Antik çağlardaki tıbba baktığımızda, hastalık nedenlerinin çoğunun doğaüstü güçlerle ilişkilendirildiğini, yapılan tedavi edici uygulamaların da bu güçleri memnun etmek amaçlı olduğunu, kötü ruhları kovmak gibi törensel öğeler içerdiğini görüyoruz. Adaklar, dualar, kan akıtmak, tütsüler ve kullanılan çeşitli sanrı yaratıcı otlar bunların güzel örnekleri. Yıllar geçtikçe, insanoğlu gözlem yaparak hastalıkların kökenine ait neden sonuç ilişkileri hakkında fikir sahibi olmaya başladı. Rönesans dönemi ile başlayan aydınlanma hareketi, bilimsel yöntemin gelişmesi ve 19. yüzyılda hastalık yapan mikropların keşfi gibi önemli buluşlar, zamanla tıbba yön veren mistisizm ve doğaüstü inanışları büyük ölçüde ortadan kaldırarak, kanıta dayalı tıp uygulamalarına öncülük etti. Bugün, eskiden ölümcül olan veba gibi, verem gibi pek çok hastalığın bizler için artık tehdit oluşturmamasını bu gelişmelere borçluyuz. Geleneksel inanca dayalı tıp uygulamalarından modern tıbba geçiş süreci içindeki en ilginç dönemlerden biri 18. ve 19. yüzyıl ve Viktorya dönemindeki tıp uygulamaları. Gelin kısaca, tıp tarihine tuhaflıklarıyla damgasını vurmuş bu dönemin uygulamalarına ve bu uygulamaların altındaki inanışlara bakalım. Viktorya döneminde yaşayan doktorlar, bedenin anatomik yapısı hakkında kabaca bir fikre sahip olmalarına rağmen, organların işleyişi hakkındaki bilgileri oldukça yetersizdi. Organların anatomik yapılarına aşina olsalar da, çoğu hekim, kökeni eski Yunan filozoflarına dek giden Humorizm adı verilen bir tıbbi teoriye inanmaktaydı. Humorizm ya da Dört Sıvı Teorisine göre, insan vücudunda siyah safra , sarı safra , balgam ve kan adında dört adet sıvı mevcuttu. İnsan vücudundaki organların fonksiyonları, vücutta mevcut bulunduğuna inanılan bu dört sıvının dengesi sayesinde düzenleniyordu. Bunlar arasındaki dengesizlik, organik veya psikolojik tüm hastalıkların ortaya çıkma nedeni olarak görülüyor, hatta insanların mizacını dahi bu sıvıların yönlendirdiği düşünülüyordu. Örneğin kolera hastalığının, adından da anlaşılacağı gibi sarı safranın fazlalığından, depresyonun ise siyah safra fazlalığından ortaya çıktığına inanılmaktaydı. Depresyon yerine zaman zaman kullanılan melankoli kelimesinin, siyah safra sıvısının Yunanca adı olmasına şaşırmamak lazım. Humorizm teorisine inanışın devam etmesinin yanısıra, bu dönemde biyokimya, hormonal sistemler, sinir sistemi gibi disiplinlerin hemen hiç bilinmediğini de anımsatmakta fayda var. Kadınların, genital organları dışarıdan görünmediği için erkeklerin eksik birer formu olduğuna inanılıyor, sperm hücrelerinin içinde tüm organları yerinde küçük bir insancık olduğu sanılıyordu. Erken Vikitorya döneminde, henüz mikrop teorisi bilinmediğinden, bulaşıcı hastalıkların kişinin karakter özelliklerinden ve etraftaki iklimden, solunan hastalık yapıcı gazlardan köken aldığına inanılıyordu. Mesela, Buchan'ın 1848 tarihli Domestic Medicine adlı tıp kitabında, su çiçeği, kızamık ve kabakulak hastalıklarının nedenleri baskı yapan ebeveynler, gece havası, hareketsizlik, kızgınlık, ayakların ıslak tutulması ve ısı değişimi olarak sayılmıştı. İngiltere'de pek çok şehirde salgınlara neden olan kolera hastalığının sebepleri ise bozulmuş meyveler, kötü hava, salatalık veya kavun yemek veya kontrol edilemeyen öfke sahibi olmak şeklinde açıklanmıştı. Bu dönemde, ölüm nedenleri de günümüzden oldukça farklıydı. Bulaşıcı hastalıkların önemli bir ölüm nedeni olmasının yanısıra, mesleki kazalar da oldukça yaygındı. Erkekler, henüz toksik etkileri bilinmeyen maddeleri kullanan endüstrilerde çalışmaya başlamışlardı ve cıva, kurşun gibi maddelerin zehirlenmelerine bağlı ölümler sıklıkla görülüyordu. Kadınlardaki en sık görülen ölüm nedeni ile doğum sırasında ortaya çıkan komplikasyonlara bağlı ölümlerdi. Hastalıkların nedeninin tam bilinmediği, ancak batıl inançların etkisini de yavaştan kaybetmeye başladığı bu yıllarda uygulanan tedavi yöntemlerinin kısmen tıbbi, kısmen mistik, kısmen de gözü kara olduğunu söyleyebiliriz. Yeni keşfedilen kıtalardan gelen şifalı maddeler, yavaştan gelişen kimya endüstrisinin yaptığı yeni buluşlar doktorlara tuhaf bir cesaret vermişti. Bütün bunlara Humorizm teorisinden gelen dört sıvının dengelenmesi kavramlarının da eklenmesi sonucu oldukça tuhaf, zaman zaman gülünç ama çoğu zaman oldukça da tehlikeli tıbbi uygulamalar bu döneme damgasını vurdu. Kan Akıtma Kan akıtma, bu dönemde en sık kullanılan tedavi yöntemlerinden biriydi. Humorizm teorisini benimseyen hekimlerin sıklıkla başvurduğu kan akıtma işleminin hemen hemen her hastalığa iyi geldiği sanılıyordu: hazımsızlık, cüzzam, suçiçeği, verem, felç, gut, akne, astım, kanser, kolera, koma, sara, diyabet.... Hatta burun kanaması, aşırı adet kanaması gibi kan kaybıyla karakterize şikayetlerin tedavisinde de sıklıkla kan akıtma yöntemine başvuruluyordu. Ameliyatlardan önce, ameliyatın başarısını artırmak için hastanın kanı akıtılıyordu. Kan akıtma yöntemleri çeşitliydi. Kimi zaman hastanın damarı kesici bir cisimle direkt olarak açılıp, ciddi oranlarda kan kaybetmesi sağlanıyordu. Bu tip cerrahi girişimlerin yanısıra, sülük kullanarak kan akıtılması da oldukça popülerdi. Avrupa'nin çeşitli ülkelerinde kayda değer bir sülük ticareti sürmekteydi, Fransa'dan İngiltere'ye pek çok ülke milyarlarca sülük ithal etmişti. Bir diğer kan akıtma yöntemi, bizim hacamat adıyla bildiğimiz yöntemdi. Hastanın sırt bölgesine açılan kesiklerin üzerine vakum yapacak cam bardaklar yerleştirilerek, bu yaralardan çıkan kanın, bardaklara dolması sağlanıyordu. Bu şekilde, akan kanla birlikte hastalık yapan etkenlerin, kötü etkilerin de hastanın vücudundan çıkacağına inanılmaktaydı. Hijyen uygulamalarının tam olarak bilinmediği bu çağlarda yapılan bu girişimlerin pekçok hastanın kan kaybı ve enfeksiyon nedeniyle ölümüne neden olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım. Ancak, gözü kara tıp uygulamaya meraklı doktorların benimsediği bu kan akıtma yöntemin neden olduğu çok meşhur bir ölüm var ki bahsetmemek olmaz. Amerika Birleşik Devletlerinin kurucusu George Washington, 1799 yılında bir gün boğaz ağrısıyla uyandı. Birkaç gün içinde durumu ağırlaştı ve solunum sıkıntısı çekmeye başladı. Washington'un özel doktoru olan Dr. James Craik, solunum sıkıntısının küçük dilin şişerek boğazı tıkamasına bağlı olduğuna kanaat getirdi. Bu durumu tedavi etmek isteyen Dr. Craik, önce George Washington'a kurutulmuş böceklerden yapılmış bir ilaç verdi. İlaçtan sonuç alamayınca kan akıtma yöntemi ile tedaviye başladı. İzleyen gün içinde farklı zamanlarda George Washington'dan yaklaşık 2.5 litre kan akıtıldı. (İnsan vücudundaki toplam kan hacminin 5 lt olduğunu anımsayalım.) Zaten hastalıkla boğuşan Washington, doktorunun tedavi amaçlı uyguladığı yönteme bağlı akut kan kaybının da etkisiyle 17 Aralık 1799'da vefat etti. Dişiniz ağrıyorsa kokain verelim? Viktorya döneminde gördüğümüz absürd uygulamalardan bir diğeri de bugün ne kadar tehlikeli olduğunu bildiğimiz bazı maddelerin şuruplarda ve diğer kozmetiklerde yaygın olarak kullanılıyor olması. Bu dönem, kokain, eroin gibi maddelerin yeni keşfedildiği, nasıl etki ettiklerinin pek anlaşılmadığı, ve bağımlılık yapma etkileri ile diğer ciddi yan etkilerinin bilinmediği bir dönemdi. Daha önce de belirttiğimiz gibi, kimya bilimi henüz emekleme aşamasındaydı. Hal böyle olunca, yaramaz ve huzursuz bebeklerin ağlamasını azaltan, onları mışıl mışıl uyutan şurup ve ilaçlara rağbet büyüktü. Piyasada, çocukların diş ağrıları için kullanılan kokain içeren diş çıkarma şuruplarından, çocukların yaramazlık yapmaması için kullanılan eroin, morfin, afyon karışımı şuruplara dek muhtelif ilaç mevcuttu. O dönemki çocukların biraz sessiz ve yavaş olmasına şaşırmamak lazım sanırım. Öksürük probleminiz mi var? Afyon 'dan elde edilen morfin, çok uzun bir zamandır hem ağrı kesici, hem de kronik öksürük tedavisinde kullanılıyordu. Ancak son yıllarda morfinin bağımlılık yaptığını fark eden bilim adamları yeni alternatifler aramaktaydılar. Alman ilaç firması Bayer, 1895 yılında morfinin yerini alacak yeni bir mucize ilaç bulduğunu duyurdu. İlaç ismini, kullanan kişide korkusuz ve kahramanca hisler uyandırdığı için eski Yunanca'da kahraman anlamına gelen heros kelimesinden alınmıştı: Eroin . Kısa bir zaman içinde, eroinin aranan mucize öksürük baskılayıcı ilaç olmadığı, iddia edildiğinin aksine çok ama çok ciddi bağımlılık yaptığı anlaşılacaktı. Ancak bu durum anlaşılıp müdahele edilene dek, eroin, eczanelerde öksürük ilacı olarak serbestçe satıldı. Yasaklandığında sene 1910 idi. Sigaranın Dumanı Lavman uygulamaları bu dönemde oldukça yaygındı. Zira, barsaklara verilen madde ile vücuttaki dört ana sıvının dengeleneceği, kötü ve hastalık yapan maddelerin lavmanda kullanılan madde aracılığıyla vücudu terkedeceğine inanılıyordu. Lavmanın yanısıra, hastaları kusturmak amaçlı ipeka şurubu, bitki özleri gibi maddeler de sıklıkla kullanılıyorlardı. Bu uygulamaların çoğu hastaların aşırı sıvı ve elektrolit kaybetmesine neden oluyor, daha da hastalanmalarına, hatta ölmelerine yol açıyordu. Ancak bu lavmanlar arasında belki de en ilginci sigara dumanı lavmanı idi. Tütün, Amerika'nın keşfinden sonra Avrupa'ya yeni yeni gelmişti ve çok popüler olmaya başlamıştı. Pek çok hastalığın tedavisinde kullanılıyordu. Lavman formu da, özellikle karın ağrısı, boğulma veya nefes durmalarında kullanılmaya başlamıştı. Nefesi duran kişi yere yatırılıyor, tütün lavmanı yapmak için özel olarak tasarlanmış bir cihazla, yakılan tütünden çıkan duman ve sıvı karışımı makat yoluyla hastaya veriliyordu. Çoğu hekim, bu uygulamanın kişinin soluk alışını düzelteceği ve barsak ağrılarına iyi geleceğine inanmaktaydı. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, nikotinin zehirli olduğu farkedildikten sonra bu uygulamaya son verildi. Kalan sağlar bizimdir Bu uygulamalar sayesinde pek çok hastanın, kolayca iyileşen hastalıkları olmasına rağmen sadece gözü kara hekimlerce tedavi edildikleri için telef olduklarını tahmin etmek çok zor değil. Neyse ki, ilerleyen yıllarda hastalık yapan mikroplar teorilerinin gelişmesi, fizyoloji, biyokimya ve diğer bilim dallarındaki bilgi dağarcığımızın artmasıyla modern tıbbın ve kanıta dayalı tıp uygulamalarının temelleri atıldı. Viktorya çağında uygulanan etkisiz ve hatta zararlı tedavilerin pek çoğunun bugün modern tıp uygulamarında artık yeri yok. Ancak şunu da belirtmek gerekli ki, bu ve benzer uygulamaların etkin olduğuna inanan ve bunu hasta kişilere uygulamaya devam eden kimseler az sayıda olsalar da, hala mevcutlar. 19. yüzyılın tozlu sayfalarına gömülmüş bu yöntemleri uygulayan kimselere karşı şüpheci yaklaşmanız ve George Washington'un acı sonunu anımsamanız sağlığınız açısından faydalı olacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/gorsel/kim-bu-dr-karl.html", "text": "Açık Bilim artık her hafta Dr. Karl ile Bilim Sohbetleri sunacak. İyi ama kim bu Dr. Karl?! Avustralya radyolarının sıkı takipçisi olmadığımdan Dr. Karl Kruszelnicki ile BBC yayınlarından tanışmıştım. Dinleyecek yeni bilim programları arıyordum BBC sitesinde, Dr. Karl'ınkini de bir denedim. İngiltere'de sabahın üçünde yayınlanan bu programa Avustralya'dan bağlanan Dr. Karl, telefonla gelen bilim sorularını cevaplıyordu. Ama ne cevaplamak! Fizikten tıbba, kimyadan bilgisayarlara dek çok geniş bir yelpazeden soruları anında karşılıyordu Dr. Karl. İlk başta işin içinde bir bit yeniği var sandım. Ancak bu cevaplar aslında yılların birikimiydi. Dr. Karl, fizik-matematik, tıp, cerrahi ve biyomedikal mühendisliği alanlarında akademik derece sahibi, bilim dergilerini hala takip eden bir bilim meraklısı. Araştırma tecrübesi de var: Gözün ağtabakasındaki elektriksel etkinliği ölçen bir aygıt geliştirdiği gibi, göbek pamukçuğu üzerine yaptığı araştırmalarla güldürürken düşündüren araştırmalara verilen Ig Nobel Ödülü'nü kazanmış. Avustralya'nın en sevilen isimlerinden İngiltere saatiyle sabahın üçünde BBC'nin konuğu olan Dr. Karl aslında bundan hemen önce Avustralyalı gençlerin sorularını cevaplıyordu, gençlik radyosu TripleJ'de. Avustralya'da saat 10'a denk gelen bu programı arayan gençlerin seslerindeki cıvıltı ve merakı, zamanla uykulu İngilizlerinkine tercih eder oldum. Perşembe sabahları TripleJ'de Karl'ın programı başlayınca, soru sormak isteyenlerin aramalarından radyo istasyonunun telefonları kilitleniyor. Çünkü Dr. Karl onların dilinden konuşuyor, en güncel ve karmaşık görünen kuramları bile sade ve esprili bir dille anlatıyor, okunacak kaynak gösteriyor. Ayrıca bilimi herkesin anlayabileceği ve öğrenip yapabileceği bir uğraş olarak tanıtıyor: Kendi gözlem veya deneylerini anlatanlar eğer ki gözlemlerini ve ölçümlerini bir kağıda yazmışlarsa uyduruk hediyeler bile kazanabiliyor! Bütün bunlar sayesinde birçok Avustralyalı, bilim merakını Dr. Karl'dan kazanmış. Şimdi Sydney Üniversitesi Fizik Bölümü'ndeki özel kadrosuyla Avustralya'daki ilkokul öğrencilerine fiziği ve bilimi sevdirecek etkinlikler düzenlemekle de meşgul. Bütün bunlar Dr. Karl'a hem haklı bir şöhret hem de güvenilirlik getirmiş. En güvenilir Avustralyalılar sıralamalarında her sene hatırı sayılır bir yer ediniyor. Ayrıca ismi bir göktaşına verilmiş: '18412 Kruszelnicki'. Dr. Karl ile Bilim Sohbetleri Açık Bilim'de dinleyeceğiniz ve okuyacağınız ise yaklaşık beşer dakikalık bilim sohbetleri. Avustralya'nın kamu yayıncısı ABC'nin radyolarının bu kısa yayınlarında Dr Karl çok geniş bir yelpazeden konuları ele alıp özetliyor, ama özetlerken neyi nasıl bildiğimize odaklanıyor, deneylerden, araştırmalardan bahsediyor. Bu sohbetleri Açık Bilim'de yayınlamak için kendisine yazdığımda, Dr Karl öneriyi sevinçle karşıladı ve bize bu dizisinin Türkçeye çevrilip yayınlanması için izin verdi, para pul da istemedi! Burada Türkçe olarak bile olsa kendisine çok teşekkür ediyorum. Dr. Karl'ın yardımcısı Sophie Hamley'ye de ve Açık Bilim ekibinden tercüme ve seslendirme konusunda hemen gönüllü olan arkadaşlarıma da çok çok teşekkürler. Yakında hem web sitemizden hem de cepyayın olarak taşınabilir cihazlardan ulaşabileceğiniz bu serimizi ilgiyle dinleyeceğinizi umuyoruz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/guncel/kasim-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Herkese merhabalar. Kasımda gözlem başkadır diyerek bu ayın gökyüzü rehberini başlatıyorum. İyi okumalar! Leonid meteor yağmuru Leonidler nispeten daha iyi gözlemlenebilen meteor yağmurlarından biridir. Saatte ortalama 40 meteor gözlenebilir. Leonidler 33 yılda bir maksimum gösterir. Bu maksimumlarda saatte 100'lerce meteor gözlenebilir. En son maksimum 2001 yılında gerçekleşmişti. Meteor yağmuru genellikle 17 ve 18'i arası maksimum gösterecek ama 13-20 Kasım arasında da gözleyebilirsiniz. Bu tarihlerde hilal evresindeki Ay erken batacağından Ay'dan oluşacak ışık etkisi de olmayacaktır. Gözleyebilmek için gece yarısından sonra ışık kirliliği olmayan bir yerde hazır olmanız gerek. Venüs Güneş doğmadan hemen önce doğacak ve doğu ufkunda en parlak cisim olacaktır. Günler ilerledikçe alçalacaktır. Mars Artık ufaktan kendini göstermeye başlayan kızıl gezegen Mars, Güneş battıktan hemen sonra batı ufkunda olacak. Ay sonuna doğru gittikçe alçalmaya devam edecektir. Jüpiter Geçen ay olduğu gibi bu ay da tüm gece gökyüzünde olacak Jüpiter. Satürn Gökyüzünün güzeli, halkalı gezegen Satürn yükselmeye başlıyor. Ayın 20'sinden itibaren doğu ufkunda güneş doğmadan önce gözlenebilir. Gittikçe yükselmekte. 13 Kasım tam Güneş tutulması Efsanevi bir gökyüzü şovu olmasına rağmen ülkemizden gözlemlenemeyecek. Aslında sadece Kuzey Avustralya'dan ve Pasifik Okyanusu'nun güney kesimlerinden gözlenebilecek. Parçalı tutulma olarak da Doğu Avustralya ve Yeni Zelanda'dan gözlenecek. Tutulmanın NASA tarafından hazırlanan grafiği: 28 Kasım Parçalı Ay Tutulması Tutulma şovlarının ikincisi Ay tutulmasında da ülkemizin pek şansı yok. Ay saat 16.50 civarında doğu ufkumuzdan yükselirken tam o sırada parçalı tutulma sona erecek. Ayrıntılı bilgi için NASA'nın hazırladığı tutulma dosyasına göz atmakta yarar var. Ay'ın evreleri Kasım ayında gökyüzünün genel görünümü"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/11/incelemeler/bilgi-kimi-zaman-oldurucudur-gulun-adi.html", "text": "Karanlık sisli bir gece... Lanetli ve karanlık manastırda kütüphaneci Malachi, bastıramadığı bir merak içerisinde... Yaşlı Jorge ortalarda yokken aklındakini gerçekleştirmeli mi? Yavaşça ilerliyor, gizli bölme buralarda bir yerde olmalı... Evet işte orada, etrafına bakınarak yavaşça gizli şifreyi giriyor. Her yer çok sessiz, aslında manastır bir süredir oldukça karışık, içinde büyük korku var... Manastırda işlenmiş cinayetleri çözmek için gelen eski bir sorgucu William'ın da gözü kütüphanenin üzerinde... Tüm bunlar zihninde dolaşırken yavaşça merdivenlerden çıkıyor. Gizli bölüm boş, hızlıca rafları inceliyor, işte aradığı tam elinin altında, Aristoteles'in Poetika'sının yasaklı cildi. Karşı koyamıyor, kitabı eline alıyor, kitap ne kadar da eski ama bir o kadar özenle saklandığı belli, acaba William'ın bahsettiği gibi komedi üzerine mi? Eldivenini takıyor, sayfaları çevirmeye başlıyor ve... Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Ortaçağ İtalya'sında bir manastır... Yedi günlük bir zaman dilimi çerçevesinde işlenen cinayetler ve onları çözmeye çalışan bir Frensisken ve eski sorgucu William, yardımcısı Adso... Tarihsel gerçeklere uygun bir şekilde kurgulanan bir eser; karşınızda Gülün Adı . 1980 yılında Umberto Eco tarafından kaleme alınan roman ve 1986 yılında çekilen film sizi Ortaçağ'a doğru kısa bir yolculuğa çıkarıyor; ruhban sınıfının gücünü ölçüsüz bir şekilde kullandığı, skolastik düşünce yapısının egemen olduğu, kilise-devlet-tarikatlar arası çekişmelerin yaşandığı bir döneme... Manastır kütüphanesi etrafında gelişen olaylar zinciri ve dinsel hoşgörüsüzlüğün kütüphaneye olan yansımaları izleyeni oldukça etkiliyor. Gençler artık hiçbir şeyi öğrenmek istemiyor, bilim geriliyor, tüm dünya tepetaklak olmuş, körler körleri yönetiyor ve onları uçuruma sürüklüyorlar... Yazar Umberto Eco eserinde Ortaçağ'daki durumu böyle ifade ediyor. Yazardan söz etmişken; Umberto Eco İtalyan yazar, Bologna Üniversite'sinde akademisyen, Ortaçağ ve Göstergebilim Uzmanı... Romanını kurgularken yapmış olduğu derin tarihi araştırmalardan beslendiğini açıkça ifade ediyor. Bu sayede okuyucularına polisiye bir romanın yanı sıra tarihin izlerini de sunuyor. Eski bir sorgucu olan William, yardımcı Adso ile başrahibin odasında... Son birkaç gün içerisinde kardeş olarak tabir ettikleri değerli rahipler teker teker ölmüş. Başrahip bunun bir lanet olduğu kanısında ama William'a göre bunun ötesinde bir sır olmalı... İpuçlarını bulmalı, öncelikli olarak da kütüphaneyi incelemeli... Ama nasıl? Eserde manastır kütüphanesi en iyi korunan yerlerden biri. Kütüphaneci ve yardımcısı haricindeki diğer kişilerin kütüphane okuma salonu dışındaki diğer bölümlere girişi yasak. El yazması eserler keşişler tarafından yazılıyor, çoğaltılıyor fakat bir eseri yazan keşişin yazılan diğer kitaplar hakkında en ufak bir bilgisi yok. Tinsel bir labirent olduğu kadar, dünyasal bir labirenttir o. İçeri girebilirsiniz, ama dışarı çıkamazsınız. Kütüphane böyle betimleniyor. Labirent şeklinde tasarlanmış olan kütüphaneye izinsiz giren kişinin çıkması imkansız. Finis Africae olarak adlandırılan gizli bir bölmede saklanan yasaklı kitap herkesten saklanıyor. Özellikle yaşlı Jorge bu konuda çok katı. Kitabın varlığını inkar ederek inandıramadığı keşişler için başka düşüncelere sahip. Bu kitap asla okunmamalı, acı dolu yaşaması gerekirken komedi içeren bu cildi kimse eline geçirmemeli. Tek bilinmesi gereken dinin öğretileri; bilim ilerlememeli, inanç sarsılmamalı. Eserde işlenen bu tema oldukça ilgi çekici çünkü kitap ve bilgiye erişim karşısındaki bu tutum değişik yüzyıllarda farklı kültürlerde karşılaşılan bir durum olma özelliğine sahip. Çin İmparatoru Qin Şi Huang'in M.Ö. 212 yılında ülkedeki felsefe ve tarih kitaplarından sadece imparator kütüphanesi için bir nüsha bırakarak yaktırması bu durumun yüzyıllar öncesine dayandığına, o dönemde bile kitapların iktidar karşısında tehlike unsuru olarak görüldüğüne dair dikkat çekici bir örnek. Eserin konu aldığı Ortaçağ dönemindeki tutuma değinmişken, bu konuyu biraz açmakta; bilme olan bakış açısından söz etmek de yarar var. Ortaçağ 4. ve 14. yüzyıllar arasındaki bir zaman dilimini ifade eder. Ortaçağ'ın karanlık olarak nitelendirilmesindeki başlıca etken skolastik düşüncedeki skolastik sözcüğü, Latince schola kelimesinden gelmekte ve okulcu anlamını taşır. Bu kelime, o dönemde eğitimin manastırlarda ve katedral okullarında olmasından dolayı ilk bakışta ruhban sınıfını akla getirir. Düşüncelerde dinileşme süreci sonucunda Eskiçağ'ın ilk yıllarında geçerli olan doğru bilgi arayışı yerini doğru davranış arayışına bırakır. Bilimsel bilgiyi destekleyecek çok fazla çalışma olmaz ve önceki çağların bilgi birikimi de büyük ölçüde unutulur. Bu dönemde mevcut olan dini koruma arzusu, doğayı araştırmak yerine büyük ölçüde diğer din ve felsefeleri araştırmaya iter, Hıristiyanlığın liderliğini sağlamlaştırma arzusu ve rakipleri eleme isteği dönemin kutsal kitaplar çerçevesinde şekillenmesine neden olur. İnanç ve akıl arasında bağdaştırma yapabilmek için Aristoteles'in fikirlerinden yararlanılır. Ortaçağ döneminde eğitim büyük ölçüde manastır ve katedral okullarında verilir. Skolastik düşüncenin hakim olduğu bu eğitim düzeni 12. yüzyılda ortaya çıkan üniversitelere kadar devam eder. 1088 yılında kurulan Bologna Üniversitesi ; İtalya'nın Bologna şehrinde hukuk eğitimi almak isteyen öğrencilerin bir öğrenci locası kurması ve buraya Universitas adını vermeleri ile ortaya çıkar. Universitas kelimesi bugünkü üniversitenin bilinen anlamından farklı olarak dernek anlamında kullanılır. Bir yüzyıl sonra felsefe ve tıp fakültelerinin eklenmesiyle Bologna Üniversitesi ilerlemeye başlar. Bu üniversiteyi, Oxford, Cambridge, Padua, Ravenna ve Paris Üniversiteleri izler, her üniversite, ilahiyat, kilise hukuku, tıp ve genel meslekler olmak üzere dört bölümden oluşur ve öğretim üyeleri yine din adamları olur. Hemen hemen tüm programlarda dersler Yedi Özgür Sanat'a uygun olarak iki ana gruba ayrılır: birinci grup Trivium olarak adlandırılır ve gramer, retorik ve diyalektikten oluşur; ikinci grup ise Quadrivium olarak isimlendirilir ve aritmetik, geometri, müzik ve astronomiden oluşur. Daha sonra, bu bölümlere, felsefe ve mantığın yüksek kısımları da ilave edilir. Ortaçağ dönemi baskıcı bir yapıya sahip olsa da yine bilim adamlarının da yetiştiği bir dönem olur. Doğa ve Bilgi Felsefesi ile ilgilenen Albertus Magnus , tıp alanında çalışmalar yapan Paul Aeginata, fizik alanında Roger Bacon dönemin ünlü isimlerindendir. Yine bu dönemde katedral okulları, üniversiteler kadar önemli başka oluşumlar da ortaya çıkar. Bu oluşumlar; 1209'da kurulan Fransisken Tarikatı ile 1215'de kurulan Dominiken Tarikatı'dır. Başlangıçta dinsel amaçlara sahip olan bu tarikatlardan Fransisken Tarikatı zamanla bilime, Dominiken Tarikatı ise felsefeye yönelir. Özellikle Fransisken Tarikatı oldukça etkili olur. Gülün Adı'nda Frensisken olması sıkça vurgulanan ve bu özelliğiyle saygı duyulan William yardımcısıyla cinayetleri araştırmaya devam eder. Evet manastırın büyük kütüphanesinde çalışan Adelmo'nun kuleden düşmesi sonucu ölümü intihar olarak görülmektedir fakat Yunanca-Arapça çevirmeni Venantius, retorikle uğraşan Benno, kütüphane yardımcısı Brengar, yazmaları kopya eden Aymora, kütüphaneci Malachi ve şifalı otlar uzmanı Severinus'un ölümleri oldukça trajiktir ve gizli bir sırrı korumak için öldükleri şüphesini uyandırmaktadır. Eserde William kadar ilgi uyandıran karakter yaşlı keşiş Jorge yenilikçi düşüncelere olan sert tutumu ile oldukça ilgi çeker. Jorge hayatını buradaki kitapları okumaya adamış ve bu uğurda kör olmuştur. Kör olmasına karşın yasaklı kitabı okumak isteyenler için hazırladığı tuzaklar oldukça şaşırtıcıdır. Kitaba dokunan ve parmağına zehir bulaşan kütüphaneci Malachi, ayin sırasında tüm keşişlerin gözleri önünde ölür. William'a güvenmeyen başrahibin engizisyon yargıcını manastıra çağırması ve onun sergilediği tutum da Ortaçağ'a bir gönderme olarak karşımıza çıkar. Gülün Adı; bir polisiye eser olmasının yanında çok önemli bir tarihi eserdir. Düşünmenin yasaklanması, dinsel öğretilerinin dışında yenilikçi fikirlere olan katı tutum, devlet- kilise- tarikatlar arasındaki ilişki arasında çatışma noktasında öğretici bir niteliğe de sahiptir. Bu özelliğini günümüz şartları bağlamında düşündüğünüzde oldukça farklı noktalara geçiş yapabilirsiniz. Ayin sırasında yardımcısı Adso'yu gizlice yanına çağıran William nihayet gizli geçidin yerini bulduğunu söyler. Aradığı tüm soruların yanıtı ordadır, bundan artık emindir... Kimseye görünmemeye çalışarak hızlı bir şekilde gizli bölmeye giderler, şifreyi doğru tahmin edip merdivenlerden çıkarlar, karşılarında siyah cüppeli yaşlı rahip vardır, beni buldunuz der yaşlı rahip ve elindeki yasaklı kitabı William'a verir, ama her şey göründüğü kadar sorunsuz değildir. William ve Adso'nun gizli bölümden çıkışı kolay olmayacaktır, elindeki meşaleyle raflardaki diğer kitapları tutuşturur. İşte o an William elindeki Poetika'ya sarılarak her şeyin bittiğini düşünür...Acaba gerçekten de her şey bitmiş midir? 1986 Yapımı filmin fragmanı:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/22-aralikta-gorusuruz-sozde-maya-kiyameti.html", "text": "Bir Aralık akşamı dersaneden çıkmış, yeni tanıştığım ve aynı mahallede oturuyor olduğumuzu öğrendiğim bir arkadaşla beraber evlerimize yürüyorduk. 1999 yılıydı. On beş dakikalık mesafe süresince kişisel konularımızı konuşabileceğimiz kadar samimiyetimiz olmadığından gündemdeki bir konuyu seçmek akıllıcaydı. Birlikte yürüdüğüm genç kız, 2000 yılının girmesi ile birlikte kıyametin kopacağına inandığını söylüyordu. Kıyamet kopmasa dahi, kesin bir şeyler olacak, eminim... diye de devam ediyordu. Basın, tüm kıyamet senaryolarına olduğu gibi 2K yani 2000 kıyamet senaryosuna da haddinden fazla ilgi gösteriyor, astrologlar, sayı bilimciler başımıza gelebilecek türlü felaketlerden ya da insanoğlunun yaşayacağı değişimlerden bahsediyorlardı. Felaket senaryoları arasında akla en yatkın olanı eski bilgisayar teknolojilerinin 31.12.1999'dan sonra tekrar 01.01.1900'e dönecek olmasının yaratacağı sorundu. Ona da dijital kıyamet dendiğinden diğer sözde kıyametlerden kolaylıkla ayrılıyordu ve en azından mantıklıydı. Bildiğiniz üzere 2000 yılbaşında ne dijital ne de küresel bir kıyamet gerçekleşti. 5 Mayıs 2005 yılında gezegenlerin bir hizaya dizilmesinden kaynaklanacak olan kıyamet de kopmadı. 2006 yılında çarpması beklenen göktaşından iz yok. 2012'ye geldik ve şimdi de Maya kıyametini bekliyoruz. Maya kıyameti ya da doğru tabirle Mayalılara ait olduğu iddia edilen kıyamet kehaneti, pek çok bilgi kirliliği ile birlikte sulandırılmış, magazinleştirilmiş bir konu. Maalesef Dünya'da pek çok inananı var. Bu kuvvetli inancın arkasında tabi ki her zaman olduğu gibi bilgisizlik, araştırma eksikliği ve duyulana sorgusuzca inanma eğilimleri yer alıyor. Aşağıdaki satırlarda Maya'lıların kim olduğunu, bu takvimin aslında ne olduğu ve kıyamet senaryosunun hangi olmayan varsayımlara dayandırıldığını ortaya koyduğumuzda, konunun varmış olduğu noktayı hayretle karşılayabilirsiniz. Maya Medeniyeti Maya medeniyeti, Orta Amerika'da Meksika'nın güneyinden Honduras'ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya'nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler. Mayalıların kentlerini İspanyollar işgal etmişlerdi ama Mayalıların kalıntıları 1839 yılında John Stephens ve Frederick Catherwood tarafından yeniden keşfedilene dek Mayalılar hakkında hiçbir şey bilinmiyordu. Günümüzde mayalıların başkentleri Azteklerinki gibi modern binalarla kaplanmadığından, balta girmemiş ormanlar arasındaki kalıntıları arkeologlar için paha biçilmez bilgiler sundu, ancak yine de kalıntıların biz modern insanlara anlattıkları çok yeterli değil. Kuşkusuz 1549-1578 yıllarında Maya eyaletlerini ele geçirmeye çalışan İspanyollar putperestliği yok etmek adına tüm Maya el yazmalarını yakmasa idi onlar hakkında daha çok şey bilirdik. Neyse ki bu kararı veren ve bir tarihi küle dönüştüren Piskopos Diego de Landa bir yandan Maya el yazmalarını yakarken onlar hakkında detaylı bir eseri de kaleme almış ve bu sayede yüzyıllar sonra Maya metinlerinin çözülmesine katkıda bulunmuştur. Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya'da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya'ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır. Ancak Mayalar, bırakın astronomik ya da jeolojik bir kıyametin tarihini tayin etmeyi, pek çok teknolojiyi icat edecek kadar ilerleyememişlerdir. Çömlekçilik, köyleşme, şehirleşme, yazı, ilk devletler, 365 günlük güneş takvimi ve ay takvimi diğer Orta Amerika toplumlarınca bulunmuş, Mayalılar tüm bunları bir ya da birkaç yüzyıl gecikmeyle ithal etmişlerdir. Tabi tüm bu teknik ve teknolojiler Maya toprakları dışında gelişse de Mayalıların bunları ilerlettikleri inkar edilemez, lakin Mayalılar her yok olmuş topluluk gibi kendi sonlarını getirecek tehlikelere karşı tedbir alamayan, sıradan bir topluluktur. Mayalılardan korunarak kalan ve yaklaşık 15 bin yazıttan oluşmuş mevcut Maya külliyatının tamamı taş ve çömlek üzerine yazılmış olup sadece krallar ve soylulardan bahsetmiş, halk hakkında tek bir kelime etmemiştir. El yazması eserlerden Piskopos Landa'nın kıyımından kurtulanlar ise sadece 4 kitaptır ve bunlar da astronomi ve takvimle ilgilidir. Uzun Sayım Takvimi Mayalıların astronomi ve takvim ile ilgili el yazmalarından anlaşılmaktadır ki, Mayalılar için takvimin özel bir anlamı vardır. Krallar astronomik ve takvimsel ayinlere bir rahip olarak katılmak zorundadır. Kralın katılımı yağmur ve bereket getirir, çünkü krallar ve aileleri ilahlarla ilişkilere sahiptir ve bu sayede doğaüstü güçleri bulunmaktadır. Bu inanç o kadar geçerlidir ki, yağmur yağmadığı kuraklık zamanlarında kralla halkın araları bozulmaktadır. İşte bu özel takvimlerden birisi Maya Uzun Sayım Takvimi'dir. İlk olarak Maya Bölgesi'ndeki bir anıt üzerinde M.S. 197 yılında işlenmiş olduğu görünen bu takvim çözüldüğünde M. Ö. 355 civarında kullanılmaya başlandığı anlaşılmıştır. Takvimde geriye gidildiğinde M. Ö. 11 Ağustos 3114'te 0.0.0.0.0 tarihini başlangıç aldığı anlaşılmaktadır. Beş haneli bu takvim karmaşık görünse de çalışma prensibi basit. En sağdaki hane günleri gösteriyor. Bugün 0.0.0.0.2 olsa idi, yarın 0.0.0.0.3 olacaktır. Bir hafta sonra ise 0.0.0.0.9. Tıpkı bizim takvimizde olduğu gibi. Ancak Mayalılar takvimlerinde 20'lik tabana dayalı bir sistem kullanmışlardır. Yani takvim 0.0.0.0.19'u gösterdiğinde, ertesi gün 0.0.0.1.0'a karşılık gelir. Bu hanelere karşılık gelen zaman birimlerini sıralayarak takvim sistemi için şu genelleştirmeye ulaşırız: BAKTUN.KATUNN.TUN.UINAL.KİN (400YILLIK-20YILLIK-YILLIK-YİRMİLİK-GÜNLÜK) KİN, gün demektir. UINAL ise 20'lik gün. Yani 20 KİN, bir UINAL yapar. Bir TUN ise 360 güne denk gelir. Bir KATUNN 7200 gün, yani 20 TUN yapar. Bir BAKTUN ise 20 KATUNN, yani 400 yıl, başka bir deyişle 144 bin gün yapar. 1.2.2.5.8 gibi bir tarihi çözümleyecek olursak bu 1 BAKTUN, 2 KATUN, 2 TUN, 5 UINAL ve 8 KİN'e karşılık geldiğini buluruz. (Benzetim yoluyla bizimkini YIL.AY.GÜN olarak sıralasa idik, miladı 0.0.0 olarak almak üzere, 21 Aralık 2012 tarihini 2012.12.21 olarak yazardık. Bizde de GÜN, bir gün demekken, AY 30 gün, YIL ise 365 güne ya da 12 AY'a denk gelir. Bu kadar basit.) 21 Aralık 2012 günü, Maya takvimleri 13.0.0.0.0 tarihini gösterecek ve 0.0.0.0.0 tarihinden bu yana 5126 yıl geçmiş olacak. Ancak Mayalılardan kalan kitaplardan ya da çömleklerden hiçbirisi bu tarihte Dünya'nın yüzleşeceği herhangi bir kıyametten haber vermez. Kıyamet senaryosu nasıl doğdu: 13. Baktun... Mayalıların uzun sayım takviminin miladı kendilerinin yaşadığı bir döneme rastgelmemektedir. Uzun sayım takvimini ilk kez kullanmaya başladıkları günün özelliği nedir ve o gün rakamları nasıl ve neden böyle seçmişlerdir bilinmez ama tüm Maya medeniyeti 8, 9 ve 10. Baktun'da yaşanmıştır. Bu süre zarfında takvim bir sona ulaşmadığından ki 5126 yıllık bir takvimin sonlanıp başa dönmesi çok zordur- Mayalıların kendi takvimlerinin sonu hakkında ne düşündüğü kesin olarak bilinmiyor. Kendi takvimimize bakalım: 365 günlük miladi takvimin her bir yılı 31 Aralık'ta sona eriyor ve bu tarihte herhangi bir kıyamet kopmuyor. Yıl sayısını bir arttırarak tekrar 1 Ocak'tan başlatıyoruz. Eğer Maya takvimini kullansa idik ve gerçekten de 13.0.0.0.0 tarihinde sonlansa idi tıpkı yılbaşlarında 31 Aralık tarihinden sonra 1 Ocak ile yeniden başladığımız gibi 0.0.0.0.0 tarihi ile takvime yeniden başlayabilirdik. Gerçi 14'e devam ettirmek, ya da aşağıda bahsettiğimiz bulgulardan birinin de işaret ettiği gibi olsa olsa sola bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 yapmak da mümkün olabilirdi. Zaten 13.0.0.0.0 tarihinin önemi de oldukça şaibelidir. Sadece tek bir Maya anıtında, Tortuguero bölgesindeki bir anıtta yer alan ifadeler 13. Baktun başının önemine işaret etmektedir ve hakkında yazılan kralın hakimiyetiyle ilgilidir. Muhtemelen bu ifadelerin kısa sürede bir kıyamet senaryosunda dönüşmesinde batı ülkelerinin 13 sayısı konusundaki mevcut inançlarının payı bulunmaktadır. Kıyamet senaryosu sayesinde kitap yazarak epey bir para kazanan spekülatörlerin atladığı ve kıyamet senaryosunu körükleyen basının görmek istemediği başka bulgular da var: Bu bulgular 13.0.0.0.0 tarihinden sonralarına işaret ediyorlar. E hani Maya takvimi 13.0.0.0.0'da bitiyordu sorusunu sormamamız için bizlerle paylaşılmayan kehanetlerden birisi 21 Ekim 4772 tarihine işaret ediyor. Bir diğeri ise Maya takvim sisteminin başka bir özelliğini ortaya çıkarması açısından manidar. Çünkü bu bulgu şöyle bir tarihi referans veriyor: 13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.13.0.0.0.0 Buradan anlıyoruz ki, Mayalılara göre her 13 Baktun solda yeni bir birim , her 13 Tevfik de bir başka yeni birimi devreye sokacak ve 41 oktilyon yıl sonra takvim yukarıdaki hali olacak (evrenin mevcut ömrünün tahminen 3 oktilyona karşılık geldiğini düşünürsek Mayalıların astronomi bilgisinin iddia edildiği kadar ileride olmadığını da çıkarabiliriz.). O halde sözde kıyametten bir gün sonrasını, yani 22 Aralık tarihini, Maya takvimini soldan bir hane daha ekleyerek 1.0.0.0.0.0 olarak kaydedebiliriz. Zaten araştırmaların hala sürdüğünü de eklemek gerek. Bu araştırmalar, 13. baktundan sonrasından bahseden yeni kanıtlar ortaya çıkarıyorlar. 2012 yılında Guatemela'da yapılan kazılar sırasında 17. Baktuna işaret eden yeni yazıtlar ortaya çıkarıldı. Dünya'nın 21 Aralık'ta sona ereceğini ifade eden hayali yazıt hala ortada yok! Görünen o ki, Maya takviminin 13. Baktunda sona erdiği, Mayalıların 13. Baktun'da Dünya'nın yok olacağına inandıkları koca bir yalandır. Ve Mayalıların Sonu Yaptıkları müthiş astronomik ölçümlerle Dünya'yı bekleyen bir tehlikeyi farkedip, bunu takvim sistemlerine yansıttıkları düşünülen bu medeniyet maalesef kendi sonunu göremedi ve gerekli önlemler alamadı. Peki Mayalılar nasıl yok oldu? Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten'i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Ancak kuraklık, kıtlık ve savaşlarla birlikte epey bir kan kaybettiler. İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında açlıktan ölmek üzere olan nüfus 30 bin kadardı. Peten'de işgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu medeniyetten sadece üç bin kişi kaldı. Mayalıların kendi çöküşlerinin kabaca beş nedene dayandığı düşünülüyor: Hızlı nüfus artışı, orman katliamları ve erozyon, artan savaşlar, su kaynaklarının azalması ve kralların bu sorunları çözmedeki başarısızlığı. Zira krallar genelde birbirleriyle mücadele etmiş, kendi ceplerini doldurmuş, ağır vergilerle kendilerini zenginleştirirken diğer yandan anıt diktirme yarışına girmişler. Kısacası Maya medeniyetinin sahipleri, bırakın Dünya'nın sonunu, kendi sonlarını dahi ön görememişlerdir. Bu da yazının sonu Takvimlere, sayılara ve bunların oluşturduğu anlamlı gibi görünen rakamlara iyi ya da kötü mesajlar yüklemek insanoğlunun adeti gibi geliyor. Bugüne dek Dünya'nın sonunun geleceğinin iddia edildiği ve kayda değer sayıda ya da nitelikte insanın da inandığı 242 adet muhtemel kıyamet tarihi ortaya atıldı. Bu yazıyı okuyabildiğinize göre bunların hiçbirisi gerçekleşmedi. Bu arada, 21 Aralık'ta gerçekten de kıyamet kopacağına inanan, kitaplar yazan ve bunu basında bas bas bağıranların kredi kartı hesaplarını inceleyebilsek ne güzel olurdu değil mi? Zira bu kehanetten bu kadar emin olduklarına göre, nasılsa ödemeyeceklerine güvenerek sonuna kadar harcamış ve son günlerinde epey eğlenmiş olmalılar, ama eminim öyle değildir. Sözdebilimcilerin kitap yazması, basın-yayın organlarında görünüp büyük laflar etmesi için illa ki kıyamet senaryosu var olmasına da gerek yok. Kullandığımız takvimin 10.10.10 ya da 11.11.11 gibi tarihlere denk gelmesi de çeşitli senaryoların ortaya atılmasına sebep olabiliyor . Bu yıl 12.12.12 tarihi 21 Aralık senaryosunun gölgesinde kalmış gibi görünüyor. Her neyse... 22 Aralık sabahında bu yazıyı hala okuyorsanız Maya kehaneti de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş olacak. Yok eğer okuyamıyorsanız ve bu kehanet gerçekleşmiş ise en azından yaaa, ne oldu, çok güveniyordun kendine? diyecek kimsenin de kalmayacak olması beni rahatlatıyor. Benim tuzum kuru, ötekiler düşünsün."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/antibiyotigin-fazlasi-zarar.html", "text": "Tıp fakültesinde özellikle bulaşıcı hastalıklar uzmanlarının vurguladığı bir konuydu: Antibiyotik kullanımı ciddi bir işti. Herhangi bir durumda antibiyotik kullanılıp kullanılmayacağı, kullanılacaksa hangisinin tercih edileceği dikkatle değerlendirilmeli, bu karar bir kere verildi mi de ciddiyetle, sonuna dek uygulanmalıydı. Hocaların bunları vurgulamasındaki sebep, gerçekte tam da aksine, antibiyotiklerin hastalara pek düşünmeden verilmesi, verildikten sonra da kullanılıp kullanılmadığının birçok zaman takip edilmemesiydi. Bu gevşek kullanımın uzun vadede büyük zararı var: Bakteriler elimizdeki antibiyotiklere böyle böyle direnç geliştiriyor ve birer birer tıpta kullanılamaz hale geliyor. Buna daha sonra değineceğim. Ama önce antibiyotiklerin daha yakın zamanda anlaşılmış bir özelliğinden bahsedeceğim: Antibiyotikler bakterilere karşı kullanılan silahlar olduklarından, yalnızca bize zararlı bakterileri değil, yararlı olanları da etkiliyor. Yararlı bakteri tedavisinde alışılmadık bir yöntem: Dışkı nakli Bize yararlı bakteriler mi dedim? Evet. Vücudumuzda çooook bakteri var. Aslında bağırsaklarımızdaki mikrop sayısı, bizim kendi hücre sayımızın neredeyse on katı. Bu mikroplar arasında hastalık çıkarmaya fırsat kollayanlar da var ama birçoğu zararsız, hatta yararlı: Bizim sindiremediğimiz bazı besinleri sindiriyor, bağırsaklarımızdan emilebilir hale getiriyor, ayrıca B7 ve K vitaminlerini üretiyorlar. Bu bakteriler sadece mevcudiyetleriyle bile, zararlı olabilecek olanlarına yer bırakmamak yoluyla bize fayda sağlıyor. Bu yararlı bakteriler aldığımız bir antibiyotikten etkilenirse, meydan o antibiyotiğe dirençli ve bize zararlı bakterilere kalabiliyor. O kadar ki Clostridium difficile adlı bakteri, bir insanda bu şekilde ağır ishale, hatta ölüme sebep olabiliyor! Minnesota Üniversitesi'nden Alex Khoruts, artık başka tedavilerden fayda görmeyip ölümü bekleyen bir hastasına çok başka bir yöntem uyguladı: Kocasından aldığı dışkıyı, hastasına nakletti. . Naklin hemen ertesi günü ishal durdu, sekiz ay sonrasında hasta sağlığına kavuştu. Kocasının bağırsaklarından dışkı yoluyla gelen yararlı bakteriler, Clostridium difficile'yi yenmiş gibi görünüyordu. İngiltere'deki Sanger Enstitüsü'nden Gordon Dougan ve ekibi ise bu tedaviyi kontrollü bir deneyle sınadı (Şekil 1): Yedi gün boyunca sularına klindamisin adlı antibiyotiği ekledikleri farelere bir yandan ağız yoluyla C. difficile bulaştırdılar. Böylece yararlı bakterileri, bu zararlı mikropla değiştirdiler. Bu bulaşı vankomisin adlı antibiyotikle tedavi etmeye çalıştıkları her deneme sonrasında bakteri yeniden hortladı (Şekil 1). Sonunda sağlıklı farelerden aldıkları dışkılarla bu fareleri ağızdan tedavi edince C. difficile giderek azaldı, kaybolmadıysa da tehlikesiz seviyelere düştü (Şekil 1). İğrenç bir şey ama hiç değilse bağışçı sıkıntısı çekilmez, diye düşünebilirsiniz. Ama bireylerin bağırsaklarında yaşayan bakteriler toplum genelinde farklılık gösterdiğinden, birbirlerine yakın bakteri taşıyanları bulup onlar arasında nakil yapmak gerekiyor. Bu çok zor değil, birbirine yakın yaşayan insanlar benzeri bağırsak bakterileri taşıyor olduğundan nakle uygun olabilir, yukarıdaki karı-koca örneğindeki gibi. Buraya kadar antibiyotiklerin kısa süreli kullanımının açtığı bir sorundan bahsettim. Antiyotiklerin uzun vadeli kullanımı ise daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. En azından kasaplık hayvanlarda! Kasaplık hayvanlara verilen antibiyotikler, faydalı bakterilerine zararlı Vaktiyle Erman Toroğlu tavuklara antibiyotik veriyorlar diyerek memleketin tavukçuluk sanayiine bir darbe vurmuştu. Bizde gerçekten de öyle mi bilmiyorum ama ABD'de sadece tavuklara değil, sığır, domuz, koyun ve hindilere de su veya yem yoluyla düşük dozda antibiyotik veriliyor. Bu da hayvanları ortalama %15 ağırlaştırıp çiftçinin karını artırıyor. Avrupa'da ise buna yönelik kısıtlamalar var. İyi de mikroplarla savaşsın diye kullandığımız antibiyotikler, nasıl olup da hayvanın ağırlığını etkiliyor? New York Üniversitesi'nden Martin Blaser ve ekibinin eylül ayında yayınlanan araştırmasına göre bunun sebebi, antibiyotiklerin bağırsaklarımızdaki mikroplar üzerindeki etkisi. Blaser'in ekibi, bu etkiyi araştırmak için farelerin içme sularına 7 hafta boyunca düşük dozda antibiyotik ekledi. Bu işlem, erişkin farelerin vücutlarındaki yağ oranını artırdı, bağırsaklarındaki bakterilerin de dengesini değiştirdi: Besinlerdeki karbonhidratları yağ asitlerine çeviren bakterilerin diğerlerine oranı arttı, bu tepkimeleri düzenleyen genlerin de antibiyotik alan hayvanların bağırsaklarında daha etkin olduğu görüldü. Üstelik, düzenli antibiyotik alan farelerin karaciğerleri daha çok yağ üretir oldu. Bütün bunlar esnasında farelerin iştahı etkilenmedi, yani hayvanlar aynı miktarda besinle daha yağlı bir bedene sahip oldu. Yani hayvana yedirdiğimiz antibiyotik, bağırsaklarından geçerken oradaki mikroplar vasıtasıyla tüm vücut üzerine etki gösteriyor. Sonra ne oluyor? O antibiyotikler dışkıyla atılıyor, yani toprağa geçiyor. Toprakta biriken antibiyotikler, uzun dönemde ciddi tehdit oluşturabilir Özellikle ABD'deki hayvancılığın boyutlarını düşündüğümüzde büyük miktarda antibiyotiğin hayvan dışkısıyla toprakta bittiğini söyleyebiliriz. İnsandaki çok daha sınırlı kullanımında bile mikropların direnç geliştirdiği bu antibiyotiklere, topraktaki mikroplar direnç geliştiriyor olamaz mı? Bu sorunun cevabını St. Louis'deki Washington Üniversitesi'nden Gautam Dantas ve ekibi araştırdı. Bunun için ABD'de 11 ayrı noktadan aldıkları toprak örneklerini laboratuvarda belirli antibiyotikleri içeren çözeltilerde yetiştirdiler. Bu yöntem dirençsiz bakterileri durduracak, dirençlileri ortaya çıkaracaktı. Aslında bu, antibiyotik direncinin oluşumu için kabul edilmiş mekanizma (Şekil 2). Ortamda antibiyotik yokken bile, rastgele kalıtsal değişinimlerle belirli antibiyotiklere direnç kazanmış bakteriler diğerleriyle bir arada yaşar (Şekil 2A) ve aynı kaynaktan beslenir. Ortama antibiyotik girdiğinde dirençsiz bakteriler ya ölür ya da duralar (Şekil 2B), böylece meydan dirençlilere kaldığından onlar çoğalır (Şekil 2C). Nitekim bu araştırmada da böyle oldu, toprakta halihazırda bu antibiyotiklere dirençli bakteriler vardı ki çoğalıp ortaya çıktılar. Ekip bunlardan özellikle insanlarda hastalık yapanları toplayıp kalıtım maddelerindeki antibiyotik direnci sağlayan genleri inceledi. Gördüler ki bu bakterilerdeki direnç genleri, insanlara musallat olan mikropların genleriyle ya tamamen ya da neredeyse tamamen aynı. Eğer bu genler birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıkmış olsalardı, dizilimleri bu kadar benzerlik göstermeyeceklerdi. Demek ki bu genler, bir bakteriden diğerine aktarılıyor olmalıydı. Bu, bakterilerin çok özel yeteneklerinden biridir ve yatay aktarım diye bilinir. İster aynı türden olsun, ister farklı türden, iki bakteri birbirleriyle gen alışverişinde bulunabilir. Bu durumda aktarılan genlerin etrafında bu işlemi sağlayan belirli uç diziler bulunur ve bakterilerin genomunda bu bölgeler bu dizilerden tanınabilir. Araştırmacılar da hem genlerin dizilimleri birbiriyle aynı olduğundan, hem de genlerin etrafında bu uç diziler bulunduğundan, gördükleri direnç genlerinin ayrı ayrı oluşmadığını, aynı direnç geninin bir kere oluştuktan sonra değişik türden bakterilere yayıldığını belirledi. Peki bu genler insanda mı oluşup da topraktaki bakterilere geçti, yoksa tersi mi oldu? Bu araştırmanın verileri bunu cevaplayamıyor. Ancak yine de toprakta antibiyotik bulunmasının, insanlardaki bakterilerin elimizdeki antibiyotiklere direnç kazanması açısından riskli olduğunu düşünmemize yetiyor. Bu çok ciddi bir konu. Bir antibiyotiğin geliştirilmesi yıllarca sürüyor ve yüz milyonlarca, belki milyarlarca dolara mal oluyor. Sonra ilaç şirketi bu masrafı çıkarmak için ilacı mümkün olduğunca pazarlıyor, ki bu da o ilaca karşı direnç gelişimini hızlandırıyor. Bu nedenle antibiyotik kulanımının düzenlenmesi ve denetlenmesi gerekiyor, Avrupa ülkelerinde hayvanlara verilen antibiyotiğin sınırlandırıldığı gibi. Aynı şekilde, antibiyotik üretimiyle kendilerini zararlılardan koruyan genetiği değiştirilmiş bitkilerin etkileri bir de bu açıdan değerlendirilmeli. Sonuç Antibiyotikler günümüz tıbbının vazgeçilmez bir parçası, ancak bunları dikkatle kullanma gereğini gün geçtikçe daha çok hissediyoruz. Bunun sebebi antibiyotiklerin hem canlılara hem de çevremize yeni ve beklenmedik etkilerini görüyor oluşumuz. Bakterilerin elimizde kalan antibiyotik ilaçlara da yaygın direnç geliştirmesini, torunlarımızın bu bakterilerin yol açtığı hastalıklara karşı savunmasız kalmasını istemiyorsak, hem tıpta hem de tarımda antibiyotikleri daha dikkatli kullanmalıyız."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/ayna-noronlarinin-gunluk-hayatimizdaki-yeri.html", "text": "1990 yılının Ağustos ayında Vittorio Gallase, Giacomo Rizzolatti ve ekibi makak maymunlarının beyinlerini incelerken ilginç bir durum dikkatlerini çekti: Maymunun üzüme uzanırken uyarılan nöronu, bir başkası üzüme uzanınca da uyarılıyordu. Gallase ve Rizzolatti makak maymunun beynine, saç teli kalınlığında bir elektrot yerleştirmiş ve sinir hücresi etkinleşir etkinleşmez elektrottan ölçülen zayıf akımı güçlendirmişlerdi. Daha sonra bu akım hoparlörle bir sese dönüştürülmüş ve bir osiloskopun ekranında yeşil bir çizgi olarak görünmüştü. Maymun üzüme uzandığında da başkasının üzüme uzandığını gördüğünde de aynı nöron uyarılıyordu ve aynı sesler duyuluyordu. Bu olay bilim dünyasında yeni bir buluşun sinyalleriydi. Birçok bilim adamı bu olayı yakından incelemeye başladılar, benzer deneyler yaptılar ve ayna nöronlarını keşfettiler. Daha sonra başka bilim adamları da ayna nöronlarıyla ilgili yeni deneylerle ayna nöronlarının özelliklerini detaylandırdılar. Maymunlar üzerinde çalışan bir diğer bilim adamı Christian Keysers da bunlardan biriydi. Bir deneyinde maymunun önüne fıstık koydu ve maymun fıstığı alırken nöronun uyarıldığını amplifikatörden duydu. Maymunun fıstığı alırken uyarılan nöronu, deneyi yapan Keysers de fıstığa uzanınca uyarıldı. Bunun üzerine Keysers fıstığı diğer eliyle maymuna göre farklı bir açıdan aldı ve yine aynı nöron uyarıldı. Keysers ayna nöronlarıyla ilgili yeni bir bilgi keşfetmişti: Ayna nöronları eylemin nasıl yapıldığıyla değil, sadece yapılıp yapılmadığıyla ilgilenir. Keysers'in bir diğer deneyi şöyleydi: Maymunun görmeyeceği şekilde arkasında bir kağıt yırttı ve çıkan sesle birlikte maymunun beyninde bir nöron uyarıldı. Daha sonra maymuna ıslak bir kağıt verildi. Islak kağıttan ses çıkmayacağı için nöronun vereceği tepki çok önemliydi. Maymun ıslak kağıdı yırtarken de aynı nöron uyarıldı. Keysers yeni bir şeydaha keşfetmişti: Ayna nöronları beynimizin görsel, işitsel ve motor bölümlerini birleştirerek cevap veriyor, bir başka deyişle ayna nöronları görme, ses ve eylem uygulamasını birleştiriyor. Makak maymunları üzerinde yapılan deneyler insanlar üzerinde de yapıldı ve aynı sistemin insanlarda da bulunduğu görüldü: Ayna nöronları başkalarının yaptığı eylemleri, sanki biz yapıyormuşuz gibi algılamamızı sağlıyor ve beynin ilgili nöronlarını uyarıyor. Bir deneyde bir grup katılımcıdan somurtmaları ve biraz öfkeli görünmeleri istendi, karşılarındaki katılımcılarının ise benzer yüz ifadelerine sahip oldukları ve benzer duyguları hissettikleri rapor edildi. Daha sonra katılımcılardan gülümsemeleri ve mutlu olmaları istendi. Bu deneyde de karşılarındaki katılımcıların aynı şekilde benzer yüz ifadelerine sahip oldukları ve benzer duyguları hissettikleri bildirildi. Bu nedenle ayna nöronları bir nevi Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim atasözünü doğrular niteliktedir. Çünkü çevremizdeki insanların ruh halleri ve eylemleri ayna nöronları aracılığıyla kopyalanıyor ve aynı duyguları hissetmiş, aynı eylemleri yapmış gibi oluyoruz. Bu durumla ilgili olarak Keysers ne kadar çok tecrübe sahibiysek karşımızdakileri o kadar iyi algılayabileceğimizi belirtiyor. Keysers'e göre ayna nöronlarının bir diğer faydası ise herhangi bir spor dalındaki temel hareket ve etkinlikleri algılamamızı sağlamalarıdır. Yalnız, Keysers ayna nöronları aracılığıyla bir spor dalında ilk defa öğrendiğimiz hareketlerin ancak temel özelliklerini algılayabilecekken eğitimli olduğumuz alanlardaki hareketleri daha kapsamlı algılayabileceğimizi belirtiyor. Buna ek olarak, Keysers bir eylemi nasıl yapacağımızı öğrenmenin algımızı da değiştireceğini söylüyor. Ayrıca Keysers ayna nöronları sayesinde karşımızdakilerle empati kurabildiğimizi belirtiyor. Örneğin, elini kesen birini gördüğümüzde o acının benzerini biz de hissederiz, çünkü ayna nöronları gördüklerini kendi deneyimlerimizle eşleştirir ve benzer duyguyu bizlere yaşatır. Özetle şunu belirtmeliyiz ki ayna nöronları aracılığıyla biz çevremizi etkiliyoruz, çevremiz de bizi etkiliyor. Bu nedenle hem kendimizin hem de karşımızdakilerin eylem ve duygularına dikkat etmekte yarar var."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/bir-yara-kabugunun-hayati-1.html", "text": "Metin, Metin, Metin... Henüz 13 yaşında ve yaşıtlarından çok çok daha hareketli ve yaramaz. Bulduğu her aleti kurcalayan, her şeyi tamir etmeye çalışan ve genelde başarısız olan bir çocuk Metin. Son 2 ayda 5 defa çarpılmasının ardından, neyse ki elektriğe ve prizlere olan ilgisini yitirmiş durumda. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Yeni ilgisi ise sanat. En azından kendisi öyle zannediyor. Okul dersi için aldığı maket bıçağı, birkaç dakika içinde, sanata olan bu yoğun ilgisini, bütün keskinliği ile ortadan ikiye kesecek. Ve kesilen tek şey sanata duyduğu ilgi olmayacak, sol başmarmağı da bu keskinlikten nasibini alacak. Nihayetinde, Metin, 2 hafta içinde, Yara Kabuğu adını verdiği, çok eski bir arkadaşı ile tekrar görüşecek. Peki, bu tanışma gerçekleşene kadar içeride neler yaşanacak? Metin'in içindeki muhteşem onarım sistemleri, o yarayı nasıl kapatacak? Düşen savunma sistemi kendini nasıl koruyacak? İçeri girip bakmakta yarar var. O an Görüntüyü biraz geriye saralım ve o şanssız an'a geri dönelim. Görüntümüzde, maket bıçağının keskin ucu, kartondan kopuyor ve hızını kesmeden, yolu üzerindeki bir sonraki hedefe, Metin'in bahtsız baş parmağına doğru ilerliyor. İlk Durak Epidermis Kaçınılmaz buluşmada maket bıçağını, Metin'in derisinin en üst tabakası epidermis karşılıyor. Bu ilk tabakanın en üstü, stratum corneum adı verilen ve ölü hücrelerden oluşan katmandan oluşuyor. Hemen altında ise, önemli işlevlere sahip canlı hücreler yer alıyor. Epidermis'te bulunan hücrelerin büyük bir kısmı, ince bir protein ağı ile örülmüş durumda. Bu protein ağının temel maddesi ise keratin. Keratin, aslında, lifsi yapıda bulunan bir grup proteine verilen ad. Lif şeklinde, hücre içinde boydan boya uzandığı için bir nevi hücresel çimento görevi görüyor. Keratin, hücrelere yapısal bütünlük sağlıyor. Nitekim, Metin'in saç ve tırnaklarının bu kadar sağlam olmasının temel sebebi de keratin protein ailesi. Epidermis'in de %90'ını keratin açısından oldukça zengin olan keratinosit adlı hücreler oluşturuyor. Diğer tüm insanlar gibi, Metin'in epidermis'i de sürekli bir devinim içinde. Ölü derinin alt kısmında yeni hücreler oluşurken, eski hücreler yaklaşık 28 gün süren bir süreçte giderek derinin dış kısmına itiliyor. Bu itilme sırasında, aşağıdaki damarlardan uzaklaştığı için ve dışarıdan gelen fiziksel darbelerle birlikte ölüyorlar. Nihayetinde, ölen hücreler deriden koparak ayrılıyorlar. Bu devinim o kadar etkili gerçekleşiyor ki, Metin her dakika 30.000-40.000 kadar hücreyi sadece derisinden kaybediyor. Epidermis'i oluşturan ölü ve canlı hücreler birbirlerine boşluk kalmayacak halde, bir yapbozu andıracak şekilde düzenlenmiş duruyorlar. Bunun yanı sıra, hücreler desmosom adı verilen hücreler arası bağlantılarla birbirlerine sıkı sıkı kenetlenmiş haldeler. Tüm bu özellikler sayesinde, Metin'in derisi büyük oranda su geçirmez halde. Bu şekilde, vücuttaki fazla su kaybı da önleniyor. Eğer, bu 1 milimetrelik katman olmasaydı, Metin ciddi oranda su kaybı yaşayıp çok kısa zamanda hayatını kaybedebilirdi. Bu tabaka, sık dokusu ile vücuda patojenlerin ve suyun girişini önleyebilse de, hızla gelen keskin bir maket bıçağına karşı yapabileceği pek bir şey yok. Bıçak, sadece 1 milimetre kalınlığındaki bu dış zırhı kolaylıkla kesip geçebilir. Nitekim, geçiyor da. Şu ana kadar, bıçağımız epidermisin hemen altındaki serbest sinir uçlarına varmadığı için, Metin'in bu kazadan henüz haber yok. Ancak, çok yakında olacak. Nitekim, bıçak yoluna devam ediyor ve karşısında, epidermisin hemen altında, onu bekleyen geniş bir sinir ağı var. Birinin canı çok yanacak. Acı yok, Acı Aslında Beyinde! Tabii canım! Bıçak, yolu üzerindeki doku ve hücreleri parçalayarak ilerlerken, normalde hücre içinde olması gereken moleküller hücre dışına sızmaya ve yayılmaya başlıyor. Etrafa saçılan bu hücresel ve moleküler cesetler, bölgedeki serbest sinir uçları tarafından algılanıyor ve acıdan sorumlu sinir almaçları bir tahribat olduğunu anlıyor. Benzer şekilde, kesik bölgesinde meydana gelen gerilmelerde sinir uçlarında sinyal iletimini başlatıyor. 1-2 dakika içinde Metin'in diyaframını son güçte kullanıp ağlamasına neden olacak olan zincirleme olaylar da bu an itibari ile başlıyor. Acı sinyalinin başlangıcı artık veriliyor. Sinir uyarıları, gitmesi gereken beyine omurilik üzerinden ulaşıyor. Acının hızlı iletilmesi, beynin gerekli önlemleri alması açısından oldukça önemli olduğu için, bu yol üzerinde, uyarıyı oldukça hızlı ileten A delta nöral lif adlı nöronlar görev alıyor. Nitekim, parmakta başlayan sinirsel uyarı, saniyenin onda birinde Metin'in beynine çoktan iletilmiş olacak. Saniyenin onda biri kısa bir süre gibi gelse de, olası hasarların önlenmesi için aslında uzun bir süre. Buna ek olarak, sinyalin beyine ulaşması, ilgili bölgelere ulaşıp orada bu sinyallerin işlenip, anlamlı hale getirilmesi ve en nihayetinde hasarı önleyici bir harekete karar verilmesi, yarım ya da 1 saniyeyi bulacak. Neyse ki, Metin'in vücudu bu gibi durumlarda, beyinde gerçekleşen tüm bu bürokrasiyi atlayıp, kendi insiyatifini kullanabiliyor. Şöyle ki; Parmaktan gelen acı sinyalleri , omuriliğin arka kapısı olan dorsal boynuz'dan merkezi sinir sistemine giriş yapıyor. Sinyaller burada ikiye ayrılıp, bir kısmı beyine doğru yol alırken, bir kısmı da omurilikte hemen o anda, beyinden gelecek cevabı beklemeden, harekete dönüştürülüyor. Metin'in sol elini geriye çekmesine neden olacak olan sinyal, omuriliğinin ön kapısı olan ventral boynuz'dan çıkıyor ve sol kol kaslarını hareket ettirmek üzere yol çıkıyor. Beyin bürokrasisinin atlandığı bu kısa yola refleks adı veriliyor. Omurilik, sol kolun geri çekilmesi için gerekli kararları çoktan vermiş olsa da, Metin'in bu kesikten haberi olması gerek. Çünkü, gelecek hayatında, maket bıçağına karşı daha dikkatli olmasını sağlayacak anıların ve korkuların oluşması lazım. Bu haberi beyine taşıyacak olan sinyaller ise omurilik üzerinden taşınıyor. Kesik acısının beyindeki ilk durağı ise talamus. Beynin tam ortasında bulunan yarım bir yumurta boyutundaki bu küçük yapı, tüm duyu organlarından gelen sinyallerin dağıtım öncesinde toplandığı bölge. Bir nevi santral. Buraya gelen duyusal sinyaller, talamus tarafından ilgili bölgeye yönlendiriliyor. Yönlendirilen bu bölgeler, gelen sinyallerin anlamlı hale getirip işleyen, beynin kabuk kısmındaki çeşitli bölgeler oluyor. Örneğin gözden gelen veriler, beynin arkasında bulunan birincil görsel kortekse gönderiliyor ve orada anlamlı hale getirilip işleniyor. Metin'in sol elinden gelen acı sinyalleri ise talamus'u geçtikten sonra, başka bir bölgeye, birincil somatosensör korteks adlı bölgeye gönderiliyor . Somatosensör korteks, gelen sinyalleri deşifre ettikten sonra, Metin'in beyni artık, a.) Bir hasarın meydana geldiğinin, b.) hasarın sol el başmarmağında olduğunun ve c.) Bir şey yapılmasının gerektiğinin farkına varıyor. Bu noktada, işlerin daha karıştığını da söylemekte yarar var. Son çalışmalar, talamus'a gelen sinyallerin, birçok farklı kortekse dağıldığını ve hatta duygu ve anılardan sorumlu olan limbik sisteme kadar gittiğini gösteriyor. Bu çalışmalar, bu tür çevresel hasarların unutulmayacak anılar oluşturup, gelecekteki olası kazaları önleyebileceğini öne sürüyor. Sinir sisteminde biraz fazla kaldık. Beyinde tüm bunlar sürerken ve refleks sinyalleri Metin'in sol koluna doğru ilerlerken, bıçağımız, uzun ince yoluna devam ediyor. Bu noktada, damar açısından oldukça fakir olan epidermis bölgesini geride bırakıyoruz. Artık önümüzde, gittikçe daha büyüyen ve genişleyen bir damar ağı ile birlikte başka dokular var. Maket bıçağımız şimdi dermis denilen bölgede. Dermiş'im, ortamı gerermişim Maket bıçağı dokuları parçalayarak ilerlerken, keskin ucuna gözle görülemeyecek kadar küçük liflerin takılmaya başladığını görüyoruz. Lifler o kadar yoğun ki, maket bıçağının şu ana kadar hiç azalmayan hızı, düşmeye başlıyor. Epidermis'in hemen altında uzanan dermis adlı bu doku, kolajen adı verilen çok güçlü protein liflerinden oluşuyor. Metin'in korneasından tendonuna kadar hemen hemen her dokusunda kolajeni bulmak mümkün. Nitekim, vücudundaki tüm proteinlerin %25-%30'unu tek başına kolajenler oluşturuyor. Ancak, kolajenler her ne kadar fiziksel direnç sağlasalarda, fazla elastik değiller. Bu noktada, deriye elastiklik kazandıran elastin adı verilen liflerini de görüyoruz. Maket bıçağının hızı azalırken, ilk damar buluşması da gerçekleşiyor. Dermis bölgesi sadece kılcal damarlar içerdiği için şanslı sayılırız. Bu kılcal damarlar, hem üstteki epidermisteki hücreleri besliyor hem de Metin'in vücut sıcaklığını korumasını sağlıyor. Adlarının hakkını veren bu kılcal damarları saran doku, sadece bir hücre kalınlığında bir tabakadan ibaret. Diğer bir deyişle, damar yüzeyinde delik açmak için bir grup hücreyi parçalamak yeterli. Bir saç telinden 10 kat daha ince olan bu damarların, bir bıçak konusunda fazla direnç göstermesi mümkün değil. Bıçağımız yoluna devam ederken, önündeki kılcal damar ağını parçalayarak geçiyor. Damarlardaki akış hızı oldukça düşük olduğu için, Metin'in kanı fışkırmadan ziyade sızma şeklinde dışarıya akmaya başlıyor. Bıçak yolu üzerindeki 100'e yakın kılcal damarı biçmiş durumda. Bu noktada, bıçağımız 2 milimetre kalınlığındaki dermis'in de sonuna yaklaşıyor ve daha derindeki bağ dokulara doğru yol almaya başlıyor. Metin'in refleks uyarıları, sol koluna biraz daha geç ulaşırsa, dermisinin altındaki daha büyük damarlar da bıçaktan nasibini alacak. Neyse ki, omurilik tarafından gönderilen sinir uyarıları, kol kaslarına ulaşıyor. Sol kolu geri kaçarken, 4 milimetre kadar içeri girmiş olan bıçak da Metin'in derisinden ayrılıyor. Bıçağın ayrılması sonucunda, Metin'in geride 1 santim uzunluğunda ve 4 mm derinliğinde bir yarası, parçalanmış deri dokuları, deli gibi sinyal gönderen serbest sinir uçları, parçalanmış onlarca kılcak damarı kalıyor. Metin'in artık ağlamaktan başka yapabileceği bir şey yok. Ancak, vücudunun yapması gerekenler, daha yeni başlıyor. (1. Yazının sonu)"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/farkli-disiplinlerin-bilgini-ibn-i-sina-avicenna.html", "text": "Ruhum kitaplarda yeni ile eskiyi aramasına ve kılı kırk yarmasına rağmen idrak edemedi bir tekini dahi. Gönlümde binlerce güneş yanarken, Çözemedim tek bir zerrenin manasını dahi. Okuduğunuz dörtlük Batı'da Avicenna olarak bilinen İbn-i Sina'ya ait. İslam dünyasının bilim insanları denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri olan İbn-i Sina, Avrupa bilim tarihinde de öneme sahip bir isim olarak karşımıza çıkıyor. M.S. 980 yılında İran, Buhara yakınındaki Efşene'de doğan İbn-i Sina, tıp bilgisi sayesinde ün kazanmış olsa da matematik, fizik, kimya, jeoloji, felsefe, şiir ve müzik alanlarında da çalışmalara imza atmıştır. Çok yönlü özelliği ve yaratıcı zekası onu tarihin önemli dehaları arasına sokmuştur. Kuşkusuz İbn-i Sina'nın büyük ünü öncelikle başarılı bir doktor olması sayesindedir. Kuşyar isimli bir doktorun yanında ve okuduğu tıp kitapları sayesinde kendini geliştirmiş, 18 yaşına geldiğinde klasik tıp alanında oldukça bilgili hale gelmiştir. Genç yaşta doktorluğa başlayan İbn-i Sina, Samani hanedanından Nuh ibni Mansur'u tedavi etmiş bu sayede saray kütüphanesini kullanma hakkına sahip olmuştur. Burada başka disiplinlere ait öğretileri de öğrenme fırsatını yakalamıştır. Hiçbir ülkeye sığmayacak kadar büyüktü ünüm, Kimsenin ödeyemeyeceği kadar yüksekti ücretim! Bir dönem şehir şehir gezen İbn-i Sina yoldayken bu dizeleri kağıda dökmüştür. Evet, İbn-i Sina'nın ünü İslam dünyasında yayılmıştır. Genç yaşına rağmen önemli bir doktor oluşu, yeni bilgi kazanmaya duyduğu istek onu bu noktaya getirmiş olabilir ama İslam dünyasının yanı sıra Avrupa'da da ününe ün katmasının nedeni, ansiklopedik bir eser olan El Kanun Fi't Tıb isimli eseridir. Yaklaşık altı yüzyıl boyunca Asya ve Avrupa'daki tıp okullarında etkili olan bu eser 5 ciltten oluşmaktadır ve Çin, Hint, Mısır'ın geleneksel tıp bilgilerini de içermektedir. Defalarca Latinceye çevrilen eserin ilk çevirisi XIII. yüzyılda Cremonalı Gerard tarafından yapılmıştır. Peki, bu eserin içeriği nedir? Kısaca bunu ele alırsak; eserde kanıta dayalı tıp, deneysel tıp, klinik testler, verimlilik analizi, risk faktörü ve sendroma dayalı hastalık teşhisi gibi konular yer almaktadır. Ayrıca farmakoloji alanında önemli bilgilerin olması dikkat çekicidir. Ancak eserde, dönemin ampirik ama bir yandan da hurafelerden tam olarak da kurtulamayan özelliği de görülmektedir. Tümörün nasıl temizleneceği, ameliyat esnasında narkoz etkisi yaratacak bitkiler, şeker hastalığı ve tedavisi ve benzeri konular eserde yer alan diğer konulardır. 700 küsur ilacın da yer aldığı eser XIX. yüzyıla kadar tıp okullarında el kitabı olarak kullanılmıştır. İbn-i Sina'nın tıp alanında yazdığı diğer önemli eseri ise; Kalp İlaçları Risalesi'dir. Bu eser kalp hastalıkları ile ilgili yazılmış, eczacılığa da yer veren monografik bir eserdir. Kalp ile ilgili genel teoriler ve ilaçların genel özellikleriyle başlayan eserin devamında kalp ilaçları ele alınmış ve alfabetik düzende hangi kalp hastalıklarına hangi kalp ilacının kullanılması gerektiği belirtilmiştir. İbn-i Sina'nın bir ruh hekimi olarak da çalışmalar yapması ilgi çekicidir. Ona göre insanı oluşturan iki unsur vardır: ruh ve beden. Ve bu iki unsurun kendilerine özgü hastalıkları da vardır. Örnek olarak melankoli ruha dair incelenmesi gereken bir konudur ve İbn-i Sina buna dair değerlendirmelerde bulunur. İbn-i Sina'nın Kasr-i Meyl'i: İbn-i Sina, ona asıl ününü kazandıran tıp alanı dışında diğer ilgilendiği alanlarda da önemli çalışmalara imza atan bir bilim insanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Fizik alanında; optik ve dinamik konularına ilgi duyan İbn-i Sina, hareket konusuyla ilgili Kasr-i Meyl kavramını ortaya koymuştur. Ona göre bir cisim, engelleyici bir unsur olmaması durumunda sürekli hareket edebilir. Kasr-i Meyl, cismin hızı ve hareket hızıyla doğru orantılıdır. Kasr-i Meyl kavramı Batı'da İmpetus adıyla bilinmektedir. İbn-i Sina bunun yanı sıra görme konusunda da araştırmalar yapmış, ışığı ele almış ve ışığın hava içerisindeki hareketi ile ilgilenmiştir. Ona göre görme; dışarıdan göze gelen ışınların hareketi ile mümkün olmaktadır. Transmutasyon teorisine bakışı: İbn-i Sina'nın kimya alanında da transmutasyon teorisinin doğru olup olmadığını araştırmış, araştırmaları sonucunda ise bu teoriyi reddetmiştir. Su üzerinde deneysel bir çalışma yapan İbn-i Sina deney sonunda su içindeki tuzlara bağlı olan beyaz renkli bir sıvıya ulaşmış, bunun zaten olağan olduğu varsayımından yola çıkarak simyaya karşı çıkmıştır. Aristoteles'den etkilenen düşünceler ve İbn-i Sina Felsefesi İbn-i Sina felsefe alanına da yakınlık duymuş, duyduğu bu yakınlık sayesinde İslam dünyasının önemli filozoflarından biri haline de gelmiştir. El-Kindi, El- Farabi ve İbn-i Rüşd ile birlikte dört Aristotelesçi İslam filozofu arasında yer alan İbn-i Sina'ya göre; bilgi üç aşamalıdır. - Temel bilim - Doğa bilimleri bilgisi - Felsefe incelemeleri Bu düşüncesi doğrultusunda El- Farabi'nin el yazmalarını okuyarak felsefe alanında kendini geliştirmeye başlayan İbn-i Sina, El-Farabi'nin Aristotelesçi fikirlerini Yeni Platoncu öğretilerle birleştirmeye çalışsa da tam olarak bir bütünlük kuramamıştır. Dünyanın ebedi olduğunu, ölümden sonra insanların tekrar dirileceğini reddeden düşünceleri eleştirilmesine neden olmuştur. Özellikle tutucu bir filozof olan Gazali, onu sert bir şekilde eleştirmiştir. Düşünceleri nedeniyle ülkesini terk etmek durumunda kalmış, tutuklanarak zindana bile atılmıştır. Tutuklandığı dönemde de çalışmalarını sürdüren İbn-i Sina aşağıdaki dizelerle iğnelemelerde bulunmuştur: Gördüm ki İbn-i Sina hükmedenlerce aldatılmış ve en beter ölümlere terk edilmiş zindanda, Eseri Şifa kavuşturamadı sağlığına, Necat dahi kurtuluşu sağlayamadı ona. Bu dizelerde geçen Şifa ve Necat onun önemli eserleridir, burada onlara da göndermelerde bulunmaktadır. İbn-i Sina Aksam el-ulum adlı eserinde felsefeyi şöyle tanımlamıştır; Felsefe spekülatif bir sanattır, insan buradan tüm varoluşunu belirleyen ve eylemlerini yönlendiren şeyleri özümseyerek yararlanır, böylelikle ruhu inceler ve yetkinleşir, bilgisi artarak izan ve feraset sahibi olur, mevcut dünyaya benzer hale gelir ama insani yetilere uygun olarak başka bir dünyadaki en büyük mutluluk için kendini hazırlar. Yine ona göre felsefe ilimleri teorik ve pratik olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Teorik olanlar yani matematik, doğa bilimi ve metafizik aklı sürekli düşünür bir hale getirerek, ruha düşünme yetisini kazandırır. Pratik felsefe yani etik ise; teorik düşünme yetisini kişinin karakter özelikleriyle birleştirerek eylemler ile de ilişkilendirir. İbn-i Sina bu çalışmalarının yanısıra kuramsal felsefe bilimlerini de sınıflandırmıştır. Kuramsal felsefeyi üç bölüme ayırır; 1. Bölüm: gök cisimleri, öğeler gibi tanımı maddeye, maddenin hareketine bağlı şeyleri ele alır. 2. Bölüm ara bir aşamadır ve bu aşamada, varoluşu maddeye ile harekete bağlı ama tanımı ikisinden de farklı kavramlar bulunur; mesela geometrik biçimler ve sayıları ele alır. 3. Bölümde ise; varoluş ve tanımın olmadığı hareketten bağımsız şeyler vardır. Gök cisimleri, öğeleri ele aldığı ilk bölümü doğa felsefesi olarak nitelendiren İbn-i Sina doğa bilimlerini ise felsefenin hareketleri ve değişimlerini ele alan bölümleri olarak ele almıştır. Bunları Aristotales'e göre sınıflandırmıştır, ona göre bu bölümler şu şekildedir; 1.Bölüm: Tüm doğal cisimlerde ortak olan madde, biçim, hareket, hareket eden ve hareketler arasındaki ilişki...vb. bunların hepsi fiziktir ve ilk bölümdedir. 2.Bölüm: Evrenin temelini teşkil eden cisimler, yani gökyüzü ve gökyüzü cisimleri bu bölümdedir. 3. Bölüm: Oluş ve bozuluş evreleri, tanrısal yaratışın güzelliği oluş ve bozuluş ilkelerle bu bölümde yer alır. 4.Bölüm: Yıldızların kayması, gökkuşağı, depremler, deniz ve dağlar bu bölümü oluşturur. 5.Bölüm: Madenler ve madenlerin durumları bu bölümü oluşturur. 6.Bölüm: Bitkilerin durumları bu bölümü oluşturur. 7.Bölüm: Hayvanlar ve hayvanların doğası bu bölümdedir. 8.Bölüm: Ruh bilgisi son bölümdür. İbn-i Sina ilk aşamayı çok önemsemiş ona bağlı olarak alt sınıflandırmalar yaparak ve bunları bilimsel ilkeler ve felsefi ilkeleri harmanlayarak kendi düşünce sistemindeki sınıflandırmayı oluşturmuştur. Bilimlerin ara aşaması olarak nitelendirdiği ikinci aşama yine ona göre kendi içinde sınıflandırılmalıdır. Ona göre matematik şu konuların birleşimidir: i) Aritmetik ii) Geometri iii) Uzay bilimi iv) Müzik aletleri öğretisi Ara sınıf olarak nitelendirilen matematiğe değinmişken, İbn-i Sina'nın matematik alanındaki düşünceleri ve çalışmalarına yer vermemiz de iyi olacaktır. Matematik, varlıkta maddeden ayrılmayan ama yansıtma sırasında ayrılması mümkün olan durumların ilmidir. Matematiği böyle tanımlayan İbn-i Sina Hint aritmetiğine ilgi duymuş ve Hint rakamlarını eserlerinde kullanmıştır. Öklid'in geometri kavramlarının yorumunu yapmış, astronomini ve matematik arasında ilişki kurmuş, trigonometri hesapları ile ilgilenmiştir. Astronomik incelemeler ve İbn-i Sina İbn-i Sina astronomi konusunda kuramsal sorunlara eğilen en az yedi risale ele yazmıştır. Bu alandaki en önemli eserleri Astronomi Müşahedeleri Kitabı ile Almagest Elkitabıdır. Almagest Elkitabı isimli eserinde İbn-i Sina, ilkesel ve öze ilişkin sorunları ele almıştır. Gerçekleştirdiği gözlemleri ve astronomi araçlarındaki değişiklikleri ele alan İbn-i Sina bunları da eserine yansıtmıştır. Müziğin doğası ve İbn-i Sina Müziği matematiğin dördüncü bölümü olarak nitelendiren İbn-i Sina bu konuda Antikçağ örneklerine bağlı kalmıştır. Ses perdeleri, kakoforiler, harmoniler, sistemler, ritimler vb. konularda makaleler yazmış, çoksesliliğe ilişkin yorumlarda bulunmuştur. Müziği tıp içerisinde de kullanmaya çalışmıştır. Örnek olarak; bir ruh hastasının tedavisinde müzikten yararlanılabileceğini öne sürmüştür. İran'dan Batı'ya yayılan bir ün, tıp alanından felsefeye kadar bilgi arayışında olan bir bilim insanı. 57 yıllık yaşam öyküsüne sığdırdığı sayısız bilimsel çalışma ve eser. Başarılarıyla hala anılan, adı Ay'da bir kratere ve üniversiteye verilen bir dönemin ünlü kişisi. İşte İbn-i Sina bu tanımlamalarla karşımıza çıkmakta ve çok yönlü kişiliği ve bilgiye olan düşkünlüğü ile kendine hayran bırakmaktadır. Bu yazıda kısaca onu anlatmaya çalışsak da kapsamlı araştırma yaptığınızda onun farklı branşlardaki derin araştırmaları onun neden hala konuşulduğunu anlamanıza yardımcı olacaktır. Yazımıza yine onun dizeleriyle son verirken, uzun yıllar boyunca bilim tarihi denilince akla gelen ilk isimlerden biri olmasını dilediğimizi belirtmeden geçemeyeceğiz. Kapkara toprağın derinliklerinden Zühal yıldızına kadar evrende karşılaştığım tüm sorunları çözdüm. Tüm bağlar çözülmüş yalnız biri kalmıştı geriye, o da ölümün bağıydı işte."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/kavanozdaki-beyin-einsteinin-tuhaf-son-yolculugu.html", "text": "Albert Einstein ismini duymayanımız var mı? Bilimle ilgilensin veya ilgilenmesin, büyükten küçüğe hemen herkesin ismini bildiği, az çok hayatı hakkında bir şeyler duyduğu büyük bir dahi Einstein. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Bu yazının konusu, ne Einstein'ın fizik alanında bir devrim yaratmış olan görelilik kavramı, ne dünyanın en meşhur denklemi olan E = mc2 'nin bulunuş öyküsü. Aldığı Nobel ödülünden de bahsetmeyeceğiz, zira bütün bunları zaten daha önce, Einstein'in İdrakı, Nazım'ın Hikmeti isimli bir başka Açık Bilim yazısında anlatmıştık. Bugünkü konumuz, hikayesi sahibinin ölümü ile başlayan, Einstein'in beyninin tuhaf hikayesi. Albert Einstein, 17 Nisan 1955 tarihinde, 76 yaşındayken, göğüs ağrısı şikayeti ile Amerika'nın New Jersey eyaletindeki Princeton Hastanesi'ne başvurur. Ünlü fizikçi kurtarılamaz ve ertesi sabah, patlamış aort anevrizması nedeniyle vefat eder. Vefatın hemen ardından, Einstein'in cenazesine otopsi yapılmaya koyulur ki, bu genelde bu tip ani ölümlerde, ölüm nedenini anlamak için yapılan rutin bir uygulamadır. Hastane patoloji uzmanı Dr. Thomas Harvey, tüm dünyanın saygısını kazanmış bu dahiye otopsi yapma fırsatı bulduğu için çok heyecanlanır, hattta bu heyecanına yenilerek rutin otopsi sınırılarının oldukça dışına çıkar. 18 Nisan 1955 yılında yapılan otopsi kayıtlarına göre Einstein'in beyni erişkin bir erkek beyni için normal sınırlarda, 1230 gram ağırlığındadır. Dr. Harvey, beynin bol bol fotoğrafını çeker, ardından beyni 170 parçaya böler. Beyin parçalarını, fotoğraflarını çektikten sonra kafatasına geri koymak yerine, gizlice formaldehit dolu bir kavanoza koyar, kavanozu evine götürür ve masasının altına gizler. Ayrıca Einstein'in gözlerini de çıkararak, gene kimsenin haberi olmadan Einstein'in göz doktoru olan Henry Abrams'a verir. Einstein'ın beyin ve gözleri eksik olan cesedi, krematoryumda yakılmak üzere ailesine teslim edilir. Thomas Harvey, her ne kadar bazı röportajlarında otopsi için hastanenin aileden izin aldığını iddia etmiş olsa da işin aslı başkadır. Harvey, tıp fakültesinden eski bir öğretmeni olan ve aynı zamanda Einstein'ın özel doktorluğunu yapan Dr. Harry Zimmerman'a Einstein'ın beynini otopsi sırasında çıkardığını ve bazı kesitleri kendisine vermeyi planladığını söyler. Bu tarihi fırsatın heyecanına yenilen Dr. Zimmerman, New York Times gazetesine, yakında Einstein'in beynini incelemeye başlayacakları ve bunun nöroloji alanında bir çığır açacağını söyleyen bir demeç verir. Einstein'ın ailesi, bu gazete haberi sayesinde beynin olması gereken yerde, cesedin içinde olmadığını oldukça nahoş bir biçimde öğrenir. Ama artık cenaze töreni yapılmış, Einstein'dan geriye kalanlar vasiyeti gereği krematoryumda çoktan yakılmıştır. Einstein'ın oğlu, Hans Albert, oldukça sinirli bir şekilde hastaneye gelir, ancak hastane yönetiminin skandalı önleme çabaları sayesinde uzun tartışmalardan sonra, beyninin bilim için kullanılması ve bulunanların güvenilir bilim dergilerinde yayınlanması kaydıyla, babasının beyninin incelenmesine biraz da mecburen izin verir. Princeton Hastanesi, Dr. Harvey'in bu izinsiz girişimi ve neden olduğu skandaldan çok rahatsız olmuştur. Hastane yönetimi, Dr. Harvey'den beyni Einstein'in ailesine iade etmesini ister, ancak Harvey, aileden emrivaki ile de olsa geriye dönük alınan izni bahane ederek bu isteğe karşı çıkar. Kısa bir zaman sonra Dr. Thomas Harvey'in işine son verilir. İşten kovulan Dr. Harvey, elindeki beyin dolu kavanozla bu defa Philedelphia Hastanesi'nin yolunu tutar. Burada, bir teknisyenin yardımı ile beyni 200 tanesi mikroskopla incelemeye uygun ince kesitler olmak üzere toplam 240 parçaya böler. Thomas Harvey, bir sinirbilimci değildir. Patoloji konusundaki uzmanlığının Einstein'in beynini ailenin istediği şekilde bilimsel ve detaylı bir şekilde incelemeye yetmeyeceğinin farkındadır. İzleyen yıllarda, gerek beyni çalarken hayalini kurduğu büyük buluşa imza atmak, gerek Einstein'in ailesinin öne sürdüğü ciddi bilimsel araştırma ve yayın şartını yerine getirmek için kavanozdaki beyni parçalar halinde dünyanın çeşitli yerlerindeki bilim adamlarına gönderecek, onların Einstein'in dehasını anlamak için gönderdiği örnekleri inceleyeceklerini ve çalışmalarını yayınlayacaklarını umacaktır. Kısa bir zaman sonra, Harvey'in evliğinde de sorunlar baş göstermeye başlar. Karısının, masa altında evin demirbaşı haline gelmiş kavanozdaki beyin parçalarını atacağını söylemesi üzerine, yanına Einstein'ın beynini de alan Harvey evi terk eder ve Kansas eyaletine yerleşir. Harvey, 1988 yılında girdiği tıbbi lisans yenileme sınavından kalınca patolog lisansını kaybeder ve bir plastik fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlar. Bu arada, epey renkli bir de komşu edinir: Beat kuşağının öncülerinden meşhur yazar Willian S. Burroughs. İş dönüşü, iki komşu verandada oturup bira içer ve şakalaşırlar. Harvey, William Burroughs ile ahbaplık ettiğiyle övünürken, Burroughs Einstein'in beynine istediği anda dokunabildiğini anlatmaktadır eşe dosta. Bu bira sohbetleri sırasında beyin, masanın altındaki bir kavanozda beklemektedir. Kırk yıldan uzun bir süre, beyne ne olduğunu soranlara, onu incelemeyi sürdürdüğünü, yakında kapsamlı bir rapor yazacağını söyler bıkıp usanmadan Thomas Harvey. Ancak bu arada, beyinden kestiği parçaları Amerika'nın dört bir yanındaki sinirbilimcilere göndermeyi teklif etmekten de geri durmaz. 1985 yılında, California Berkeley Üniversitesi'nden, Marian C. Diamond, Harvey ile iletişime geçer. Beyin plastisitesini inceleyen Diamond, Einstein'ın beyin dokusunu benzer yaş grubundaki 11 kişiyle karşılaştırarak, bulgularını 1985 yılında Experiemental Neurology dergisinde Bir Dahinin Beyni: Albert Einstein başlığıyla yayınlar. Diamond, Einstein'ın beyninin kimi bölümlerinde glia hücrelerinin sinir hücrelerine oranının diğer deneklerinkinden daha yüksek olduğunu, bu durumun glia hücrelerienin bazı fonksiyonlar üstlenmesi ile açıklanabileceğini iddia eder. Ancak çalışma başta çok ses getirse de, kısa bir zaman sonra metodolojisindeki ciddi hatalar nedeniyle dikkate alınmaz. Thomas Harvey, 1990 yılında, ani bir kararla 40 yıldan uzun bir süredir kavanozda muhafaza ettiği beyni Einstein'ın torununa teslim etmeye karar verir. 78 yaşında gelmiş bu acayip adam, beynin hikayesini yazmak isteyen Michael Paterniti isimli bir yazarla, kıtayı bir uçtan diğerine kat edecek bir araba seyahatine çıkar. Bir Buick arabayla, New Jersey'dan yola çıkan Harvey Paterniti ikilisinin hedefi Einstein'in torununun yaşadığı California eyaletidir. Bagajda Einstein'ın beyni bulunan bir Tupperware saklama kabıyla kıtayı kat eden ikili, sonunda Enstein'ın torunu olan Evelyn'e ulaşır. Evelyn, dedesinin beynini aradan geçen yarım yüzyıldan sonra teslim almaya pek hevesli olmaz, Harvey elinde beyin kavanozu ile evine geri döner. Harvey, rastgele bir şekilde beyin parçalarını farklı biliminsanlarına göndermeyi yıllar boyu sürdürür. Kimi zaman kendisi, adı duyulmaya başlamış bir sinirbilimciye Einstein'ın bir parçasını teklif eder, kimi zaman da beynin onda olduğunu duyan biliminsanları kendisinden beyin parçaları ister. Bunlardan en tuhaf olanı, 1994 yılında, Japonya'daki Kinki Üniversitesi'nde profesör olan Sugimoto Kenji'nin talebidir. Profesör Kenji, Einstein'a hayrandır ve Einstein'ın beyninden bir parça edinebilmek en büyük hayalidir. Bu hayalini gerçekleştirmek için yollara düşer ve beraberinde bir belgesel film ekibiyle Amerika'ya gelir. Beynin izini süre süre, sonunda Thomas Harvey ile buluşur. Artık yaşlı bir adam olan Harvey'in evine gelir ve ondan ünlü fizikçinin beyninden bir parça ister. Harvey kıa bir tereddüt geçirdikten sonra bu talebi kabul eder, mutfağa giderek buradan ekmek tahtası ve bir adet bıçak getirir. Kenji ve kameramanın önünde seki ve kapağı zor açılan bir kavanozdan, meşhur beyni çıkarır, ekmek tahtasının üzerinde beyni dilimler ve ayırdığı parçayı eski bir ilaç kavanozuna koyar. Kavanozun üzerine formaldehit ilave eder ve kendisini biraz şaşkınlık biraz da heyecanla izleyen Prof. Sanji'nin eline ilaç kutusunu tutuşturur. Thomas Harvey, 2007 yılında ölmeden önce beynin elinde kalan parçalarının büyük bir kısmını Princeton Üniversitesi'ndeki Patoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Dr. Elliot Krauss'a teslim eder. Böylece, Einstein'ın beyninin tuhaf yolculuğu ailesinin Harvey'de kalan son parçaları da 2010 yılında, Maryland eyaletindeki Ulusal Sağlık ve Tıp Müzesi'ne bağışlamasıyla son bulur. Meraklısına notlar - Einstein'ın beyni, farklı zamanlarda pekçok biliminsanı tarafından incelenmiş. Genel olarak varılan kanı, beynin büyüklük olarak normal insanların beynine göre bir farkı olmamasına rağmen yapısal olarak bazı küçük yapısal farklarının olduğu yönünde. Bilim insanları, beynin kimi bölgelerindeki girintilerin daha derin olduğunu, sağ beyin yarımküresindeki pre-frontal korteks bölgesinin göreceli olarak geniş olduğunu saptamış durumdalar. Bu bulguların, Einstein'in ileri bilişssel yetenekleri ve matematiksel dehası ile uyumlu olduğunu düşünüyorlar. Beyne ait detaylı bulguları özetleyen güncel bir makaleye Brain isimli bir nöroloji dergisinden ulaşmak mümkün. - Ulusal Sağlık ve Tıp Müzesi, Einstein'ın beyninden alınan kesitlerin mikroskopik görüntüleri ve yapılan incelemelerde saptanan bulguları içeren bir iPad uygulaması yayınlamış durumda. Einstein Brain Atlas isimli uygulamayı iTunes'dan indirebilirsiniz. - Aşağıdaki klip, Prof. Kenji'nin başrolü oynadığı, Einstein'in Beyni isimli belgeselin en çarpıcı sahnesini içeriyor. - Michael Paterniti, Thomas Harvey ile Amerika kıtası boyunca bagajında Einstein'ın beyni ile yapmış oldukları yolculuğu Driving Mr. Albert isimli kitapta anlatıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/kek-kabartmak-bir-bilimdir.html", "text": "Rahmetli Arman Kırım ve Tuğrul Şavkay ustalarımın anısına... Kek inşa eden Hemşinliler Polonya'nın Suwalki kentinde bir pastane, sene 1898. Pastane önünde bembeyaz önlükleri ve şapkaları ile aşçılar poz veriyor. Pastanenin vitrinini göremeyiz ama kapının iki yanındaki tabelaların üzerindeki kek ve pastalar iştah açıcı, belli ki ustalar işinin ehli. Pastanenin adı, Pıekernia i Cukıernia Konstantinopolska dır ve sahibi Hemşinli Şerif Gulaboğlu'dur. Şaşırdınız mı? Şaşırmayın. Muhtemelen sabah poğaçanızı aldığınız fırındaki usta, sevgilinize aldığınız o güzel doğumgünü pastasını süsleyen yamak ve sabahleyin sıcacık pandispanyaları vitrine dizen pastane sahibi hep Hemşin'lidir. Çarlık Rusyası döneminde göç ettikleri Rusya'da annelerinin oğlum, karnını da doyurabileceğin bir yerde çalış öğüdüne uyan Hemşin'liler o dönemki rus pastanelerinde işin sırrını öğrenirler ve memlekete geri döndüklerinde bugün meşhur olmuş bir çok pastanenin ilk dükkanını açarlar. Bir kısmı da Şerif bey gibi başka ülkelere göç ederek pastane açarlar. Aslında Hemşin'lilerin kek yapımında usta olması hiç de tesadüf değildir. Kek aslında bir müteahhit eseridir ve diğer karadenizli müteahhitler çimento, demir ve tuğladan ibaret binalar inşa ederken Hemşin'liler Un, şeker, yağ ve yumurtadan ibaret kekler inşa ederler. Peki nasıl kabarır o kek? O sulu hamur nasıl ağız dolduran, hafif ve lezzetli bir yapıya dönüşür? İşte kek yapının kimyası... Cıvık hamur'dan Maillard Reaksiyonlarına Her kekin aslında 5 ana hammaddesi var: Un, yumurta, şeker,yağ ve hava. Bu malzemelerden un ve yumurta yapı kurucu iken, şeker ve yağ ise yapı zayıflatıcı olarak görev yapıyor. Undaki nişasta ve gluten ile yumurtadaki protein kekin iskeletini oluştururken şeker ve yağ sayesinde keke lezzet katıyor ve en önemlisi hava sayesinde kekimizi kabartıyoruz. Nasıl mı? 1. Çırpın çırpın çırpın (1-2 saat kadar): Kek yapımının ilk aşaması cıvık hamur elde etmek ve bunun için şeker ve yağı uzun süre çırpmak gerekiyor. Neden? Çünkü kekin kabarması için gereken hava kabarcıkları işte tam bu aşamada kek hamurunun içine giriyor. Şekerin kristal yapısı sayesinde hava molekülleri şeker ile beraber cıvık hamurun içerisine karışmakta. Bu yüzden normal şeker yerine caster şekeri denilen daha ince şeker kullanmak lazım daha kabarık kekler için. Normal şekere göre daha ince yapıda olduğu ve daha fazla girinti çıkıntısı olduğu için daha fazla havayı cıvık hamurun içine hapsedebiliyoruz. Caster şekeri elde etmek için bir miktar sofra şekerini blender'dan geçirmek gerekiyor ancak çok inceltip pudra kıvamına da getirmemek gerekiyor çünkü o zaman da şeker topaklanabiliyor Peki ne kadar çırpacağız? Mümkün olduğu kadar çok çırpmak gerekiyor, en az 1 saat. 1857 yılında yemek yazarı Eliza Leslie cıvık hamuru 1 saat yorulmadan çırpın, mümkünse hizmetçinize bunu yaptırın diye yazmış .Bugün evlerimizdeki elektrikli çırpcılar sayesinde işimiz daha kolay ama onlarla bile mümkün olduğunca çırpmak gerekiyor gene. Aslında çırpma sadece şeker ve yağ ile olmak zorunda değil, pasta ustaları kek hamurunu havalandırmak için değişik yöntemler deniyor. Yumurta ve şekeri çırpmak, bütün malzemeleri çırpmak gibi teknikler de mevcut ama en temel kek hamuru için önce şeker ve yağı çırpıyoruz. Piyasada satılan kek hamurlarını ise çok çırpmak gerekmiyor çünkü özel un işleme yöntemleri sayesinde daha siz çok çırpmasanız da kabarabiliyor Şeker havayı taşıyor dedi, peki yağ ne yapıyor? Yağ şekerin taşıdığı hava kürelerinin etrafını kaplayarak onların kaçmamasını sağlıyor, en azından pişene kadar. Yağ şekerin taşıdığı havanın etrafını köpük şeklinde sararak havanın cıvık hamur içinde hapsolmasını sağlıyor. Aynı zamanda undaki nişasta ve proteinleri de kaplayarak pişme esnasında çok sertleşmesini engelliyor 2. İki yumurta kırın: Kekin ilk cıvık hamuruna kırılan yumurtanın görevi kek yapısını ayakta tutmak. Yumurtanın beyazı ve sarısı kekimizde farklı görevleri olacak. Yumurta, ünlü kimyager ve yemek yazarı Herve This'in deyimi ile pişirmenin tanınmayan yıldızıdır.Çok doğru, mutfaktaki bir çok temel sosun ana maddesi, pastanecilik ürünlerinin ise birleştirici ve destekleyici harcı ve Pazar sabahlarının en lezzetli kahvaltı malzemesi yumurtadır. Yumurtanın beyazı yumurtanın toplam ağırlığının üçte ikisini oluşturur ve beyazın %90'ı aslında sudur. Basit bir hesap ile yumurtanın da yaklaşık %75'inin su olduğunu burdan çıkarabiliriz. Kekimizin o hafif nemli yapısı işte burdan geliyor. Ayrıca yumurtanın sarısı da yağlı yapısı sayesinde kekimizin nemli ve yumuşak olmasını sağlıyor Peki Geri kalan % 10? Protein, protein ve protein, yaklaşık 8 farklı protein var! Yumurtanın beyazında bir miktar mineral, yağ ve glukoz da var ama çoğunluk protein aslında. Kekimiz için önemli olan da bu proteinler. Çünkü proteinler yağ/hava kürelerinin etrafını saracaklar ve pişme esnasında bu kürelerin patlamasını engelleyeccekler. Kekinizi kestiğinizdeki o küçük küçük yuvarlak kesitler işte o küreler. Bu küreler için gene uzun uzun çırpmak gerekiyor cıvık hamur ve yumurta karışımını, elektrikli çırpıcıyı keşke kaldırmasaydınız Yumurta üzerine sayfalarca yazılabilecek bir malzeme ama kek için önemi pişirme esnasında ortaya çıkacağı için şimdi sıradaki malzememize geçelim. 3. Unu okside et yoksa o gluteninler bir işe yaramaz: Yemek kitaplarında kulak memesi kıvamı denilen hamuru düşünün. Hafifçe bastırdığınızda içine çöker ama sonra büyük ölçüde geri döner, yani malzeme bilimi dilinde hem elastik, hem plastik. İşte bunu sağlayan madde gluten. Gluten'in bu plastik/elastik yapısı sayesinde.. Çinliler Gluten'e unun kası adını vermişler; çok büyük protein moleküllerinden oluşan bir molekül için gayet uygun bir ad. Gluten iki farklı protein yapısından oluşuyor, gliadin ve glutenin. Gliadinler birbirleri ile zayıf bağ yaparken gluteninler birbirlerine bağlanarak uzun, yay gibi bir yapıya kavuşabilirler. Her glutenin zincirinin sonunda diğer glutenin zincirlerine bağlanmayı sağlayan sülfür içerikli amino asitler vardır. Ama bu aminoasitlerinin birbirine bağlanıp o yay yapısını sağlamaları için ortamda oksidasyon sağlayan bazı yardımcı elementlerinin olması lazım ki bunların en önemlisi havadaki oksijendir. İşte bu yüzden kek unlarının mümkün olduğunca havalandırılması istenir, bazı tarif kitapları ise unların açıkta bir kaç hafta bırakıldığında daha iyi sonuç verdiğini yazar ki bu da gluten zincirlerinin havadaki oksijen sayesinde daha iyi bağ kurmaları sayesinde oluyor. Peki gliadinler? Gliadinler ise glutenin zincirlerinin birbiri ile bağ kurmadan birbirinin üzerinden kayıp gitmesini sağlayan moleküller. Gluten zincirleri bu sayede hamuru esnetip genleştirebiliyor ve pişme bittiğinde çökmesini engelleyebiliyorlar. Aşağıdaki resim bu durumu çok güzel açıklıyor: Gluten pişme sırasında genleşen hava kabarcıkları sayesinde yay gibi uzayarak kekin çökmeden kabarmasını sağlarken belli bir sıcaklıktan sonra katılaşarak kekin dokusunu belirliyor. Eğer yüksek proteinli bir un kullanırsanız sert bir hamur elde edersiniz, bu yüzden kek için satılan unlar nispeten düşük proteinlidir. Bazı tariflerde kek hamuruna bir tutam tuz katılması tavsiye edilir. Tuz şekerli bir karışım için tat arttırıcı olarak kullanılırken bu tür glutenli karışımlarda ise içinde barındırdığı pozitif sodyum ve negatif klor iyonları sayesinde glutenin yapısında açıkta kalmış yüklü proteinlere yapışarak glutenin moleküllerinin birbirini itmesini engeller. Unu cıvık kek karışımına karıştırırken çok dikkatli olmak şart, bir anda karıştırır ve çırparsanız bütün o hava kürecikleri patlayabilir. Unu bu karışıma nazikçe ve parça parça karıştırmanız tavsiye edilir yemek kitaplarında 4.Fırının sıcaklığını doğru ayarlayın: Kimya laboratuarınızda, aman mutfağınızda bütün malzemeleri bir araya geitrdiniz ve artık tepkimeye sokma zamanı. Şimdi işte bütün bu karışımın içindeki malzemeler belli görevleri yerine getirerek keki kabartacaklar. Pişme esnasında üç safha var: - a. Genleşme: Fırına konulan kek karışımının cıvık hamuru bu aşamada genleşebildiği kadar genleşir. Sıcaklık hava küreciklerinin içindeki havanın genleşmesini sağlar ve yaklaşık 60 santigrat derece sıcaklıkta su buharı da artar ve hava kürecikleri iyice genleşir. Genleşen binlerce küre kek hamurunu yavaş yavaş kabartır.b.Dokunun oluşması:Hava kürecikleri genleşirken etrafındaki yumurta proteinleri de yavaş yavaş katılaşır, 70-80 derece sıcaklığa gelindiğinde yumurta karışımı katılaşır, undaki nişasta suyu emer, şişer ve jelleşir ve gluten uyapısı elastikiyetini kaybeder. Yani kekinizi kestiğinizde oluşan doku bu esnada son halini alır. Eğer şekeri biraz fazla koyduysanız bu doku oluşumu sıcaklığı 100 dereceye kadar çıkabilir çünkü şeker protein katılaşması ve nişastanın şişmesini geciktirir. Bu aşamada hava küreleri artık son hacimnlerine ulaşmıştır ve gluten ile yumurta sayesinde kek soğusa bile çökmezler c. Renk ve tat oluşumu: Fırından çıkan sıcacık bir kekin o güzel kokusu ve rengi işte tam bu aşamada oluşuyor ve burda devreye giren Maillard reaksiyonları. Sıcacık ekmeğin o çıtır kabuğuna lezzet veren, ızgaraya attığınız etin yüzeyini renklendiren, yağda sotelenen soğanın tadını değiştiren ve tost makinesinde bastığınız ekmeği kahverengileştirip lezzet veren kimyasal tepkimelere Maillard reaksiyonları diyoruz. Yemeklerdeki protein ile şekerin sıcaklıkla tepkimeye girmesi sonucu orataya çıkan bu reaksiyonlar sayesinde değişik yemeklerde onlarca değişik tat ortaya çıkar. İşte kekimizin fırında son anında hafifçe kahveringileşmesini ve hafif karamelize tadı bu sayede ortaya çıkar. Yalnız bu son pişirme aşamasının en önemli adımı baştan fırının sıcaklığını çok doğru ayarlamak lazım. Tavsiye edilen sıcaklık aralığı 175-190 derecedir, fırınınızı iyi tanırsanız doğru sıcaklığı bir iki kerede yakalayabilirsiniz. Eğer gerektiğinden soğuk olursa ilk sıcaklık, hava kürecikleri daha genleşmeden birleşip sönük ve kaskatı bir kek ortaya çıkarır. Daha yüksek sıcaklıkta ise kürecikler çok hızlı genleşeceği için içi pişmemiş, fazla kabarmış ve üst tarafı aşırı kızarmış bir kekiniz olur Kekiniz kabarmasa da olur, yeter ki... Jean Pierre Jeunet'nin 2001 yapımı filmi Amelie'nin son sahnesinde Amelie mutfağa girer ve kek yapmaya koyulur. Üzgündür, sinirlidir çünkü ona kavuşamamıştır. Malzemeleri bir araya getirirken kabartma tozu paketinin boş olduğunu farkeder ve tam o esnada hayal kurmaya başlar. Hayalinde sevdiği adam yağmura rağmen dışarı çıkmış ve köşedeki bakkala gitmiştir. Bakkal Amelie o meşhur erikli kekinden mi yapacak gene diye sorar, cevap evettir. Daha sonra adam elinde kabartma tozu paketi ile hızla merdivenleri çıkar, sessizce mutfağa süzülür, mutfağa girmeden kendini gizler ve kapıdaki boncuklu ipleri şöyle bir sallar Amelie'nin hayalinde. Tam o esnada gerçekten mutfak kapısındaki ipler sallanır; Amelie irkilerek ve büyük bir umutla kapıya bakar ama kapı bomboştur. Gelen kedidir sadece; Amelie gözyaşlarına boğulur... Kek pişirmek bir mutfakta yapılabilecek en güzel, en keyifli şeylerden biri. Hazırlaması esnasında tatmak, pişerken çıkardığı kokular ve sonrasında yemeden önce soğumasını beklemek. Ama yalnız başınıza kek yapmanın hiçbir anlamı yoktur, bunları paylaşamadıktan sonra. ama yanınızdaysa sevdiğiniz eğer, kekiniz kabarmasa da, istediğiniz gibi pişmese de dert etmeyin. Afiyet olsun!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/lodosla-gelen-sinsi-olum-karbonmonoksit-zehirlenmesi.html", "text": "Lodos'u biraz araştırdığımızda, karşımıza güneybatı yönünden esen masum bir rüzgar çıkıyor. Ancak bu masumiyet aslında pek çok olumsuzluğu da barındırıyor. Yapısı gereği Lodos, estiği bölgelerde aşağıya doğru bir basınç oluşturmakta, dolayısıyla da bacalardan çıkan gazların salınımını engellemektedir. Haberlerde kesin denk gelmişsinizdir; spikerler Lodos uyarısı yaptığı zaman sobayla ısınan kişileri özellikle uyarırlar, çünkü en büyük risk grubunu onlar oluşturur. Her yıl yüzlerce kişi bu uyarıları dikkate almadığı için bir nevi ihmalkarlıklarından dolayı hayata veda ediyor. Olayların perde arkasındaysa çok sinsi bir gaz çıkıyor karşımıza: Karbonmonoksit . Sinsi bir gaz deniyor, çünkü karbonmonoksitin herhangi bir rengi, tadı, kokusu yok ve maruz kalmış kişiler durumu ancak zehirlenmenin son safhalarında farkedebiliyor. Belirtilerse baş dönmesi, aşırı halsizlik , görme bozuklukları, nefes alma güçlüğü vb. şekillerde ortaya çıktığından, bu zor anda yardım istemek neredeyse imkansızlaşıyor. Ne hareket edebilmek mümkün, ne de bağırabilmek... Karbonmonoksit nasıl oluşur? Karbonmonoksit, kısaca CO, yanma tepkimesi ile açığa çıkar. Yanma tepkimesi herhangi bir molekülün oksijen gazıyla tepkimeye girmesi ve ısı açığa çıkarması şeklinde özetlenebilir. Yapısında bolca karbon bulunduran kömür ve petrol türevi yakıtların yakılması sonrasında oluşan tepkime dizilerini en basit haliyle şu şekilde formüle edebiliriz: C + O2 > CO2 Ancak tepkime dizileri her zaman CO2 gazının açığa çıkmasıyla sonuçlanmaz; bazılarında tam yanma gerçekleşmez ve CO2 yerine CO gazı açığa çıkar. Evlerimizde amacımız ısınmak olduğu için biz işin bu kısmıyla pek ilgilenmeyiz tabi ki, ama yanma sonrasında açığa çıkan dumanın yüksek oranda CO ve CO2 gazlarını içermesi bazen bizlere problem çıkarabilir. ... ve Lodos devreye girer. Lodos'un etkili olduğu günlerde baca işlevini yerine getiremeyebilir, başta da bahsettiğimiz üzere Lodos aşağı doğru bir basınç oluşturduğu için baca gazlarını geri teper. Ancak bu geri tepme, yoğunluğuna bağlı olarak sadece dumanlı yani gözün görebileceği şekilde gerçekleşmez. Siz farkında olmadan bacadan geri dönen gazları solumaya başlarsınız, bir noktadan sonra rahatsızlıklar görülmeye başlar: baş ağrısı, halsizlik, baş dönmesi, uyuşukluk ya da bulantılar. Karbonmonoksit vücudumuzu ne şekilde etkiler? Karbonmonoksit, onu soluduğumuz anda akciğerlerimiz üzerinden kanımıza geçer. Normal şartlarda akciğerlerimiz oksijence bol temiz havayı alyuvarlarımızla buluşturur, ancak CO soluduğumuz anda alyuvarlarımızdaki hemoglobin molekülleri oksijen yerine CO ile birleşir. Çünkü CO gazı hemoglobine oksijenden daha kolay bağlanır. Akciğerlerimizde bulunan tüm CO molekülleri bitmeden O2 molekülleri hemoglobine bağlanamaz. Bu nedenle kanımızda oksihemoglobinler yerine karboksihemoglobinler çoğalmaya başlar. Maruz kaldığımız süre boyunca alyuvarlarımızdaki hemoglobinler oksijen yerine CO taşırlar ve hücrelerimize oksijen taşıyamadıkları için hücrelerimiz bir bir ölmeye başlar. Bu hücre ölümleri kendini ilk merkezi sinir sistemi üzerinde gösterdiğinden vücudumuzun ilk tepkisi baş dönmesi ile baş ağrısıdır. İşin ciddiyeti beyin hücrelerinin oksijensiz kalması sonucunda ortaya çıkar. Belirli bir seviyeden sonra hasta, müdahale ile kurtarılsa dahi beyin hücrelerinde ölüm gerçekleştiği için vücutta tahmin edilemeyecek türde geri dönüşü olmayan hasarlar oluşabilir. Karbonmonoksit zehirlenmesinden hayatını kaybeden insanların çoğu bu gaza gece, uykuları esnasında maruz kaldıkları için hiçbir şey anlamadan hayata gözlerini yumarlar. Hemoglobinin %20'si karboksihemoglobine dönüştüğü anda vücudumuzdan ilk sinyaller gelir: - baş ağrısı, - baş dönmesi, - bulantı, - kusma, - taşikardi ve kan basıncı yükselmesi, - kulak çınlaması, - dalgınlık, - genel bitkinlik, - bazen kas krampları, - ciltte kiraz kırmızısı renk Oran %50'ye vardığında bilinç kaybı oluşur; %60-70 civarlarındaysa ölüm gerçekleşir. Zehirlenme olayları başka ne şekilde gerçekleşebilir? Bu olay sadece soba ile ısınan evlerin dışında şofben kullanımında da görülebilir. Bunun haricinde araba ile jeneratörlerden çıkan egzoz gazları da CO barındırır . Bu nedenle kapalı park alanları, feribotlar veya motor onarımı, bakımı yapılan yerler de risk bölgeleridir. Ne gibi önlemler alınabilir? CO zehirlenmelerinin önüne geçmenin en kolay yolu CO dedektörü kullanmaktır. Sızıntı ihtimali olan bir yerin en yüksek noktasına yerleştireceğiniz bir dedektör hayatınızı kurtarmanın en kolay yoludur. Bunun dışında baca temizlikleri, bakımları zamanında yapılmalı ve özellikle Aralık aylarında olası lodos uyarılarını göz ardı etmemek gerekli. Bacaların uçlarına takabileceğiniz döner bacalar da çıkan gazların dışarı atılmasını sağlarken rüzgarın geri tepmesine engel olur (Şekil 3). İlk müdahale ve sonrası için ne yapılabilir? Olası bir zehirlenmede yapılacaklar şu şekilde sıralanabilir: - Kişinin olay mahallinden uzaklaştırılması, - Temiz havaya çıkarılması, - Hastanın battaniye ile sarılarak vücut ısısının korunması, - Acil sağlık hizmetlerine haber verilmesi, - Ambulans gelene kadar solunumu engelleyebilecek ağız ve burundaki kusmuk, balgam gibi maddelerin temizlenmesi, - En yakın sağlık kurumuna hastanın nakledilmesinin sağlanması. Bunun dışında karbonmonoksit zehirlenmesinin mutlaka hastanede tedavi edilmesi gerektiğini ve Sağlık Bakanlığı'na bağlı, 114 Zehir Danışma Merkezi'nin telefon numarası aranılarak zehirlenmelerde yapılacak ilk yardım hakkındaki gerekli bilgilerin alınabileceğini çevrenizdeki insanlarla paylaşabilirsiniz. Lodos'un sadece güneybatıdan esen ve sıcaklığı artıran bir rüzgar olarak anılması dileğiyle... Yararlanılan kaynaklar: - http://tr.wikipedia.org/wiki/Lodos - http://www.sciencedaily.com/releases/2012/11/121112171217.htm - http://www.pendikdevlethastanesi.gov.tr/news.php?ID=24 - http://www.cdc.gov/co/faqs.htm - http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=382354&kn=7&ka=4&kb=7 - http://tr.wikipedia.org/wiki/Karbonmonoksit - http://tr.wikipedia.org/wiki/Karbon_monoksit_dedekt%C3%B6r%C3%BC"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/mucize-malzeme-grafen.html", "text": "Evinizde, ofisinizdeki çekmecelerde, dolaplarda uçları kırık bir halde terk edilmiş kurşun kalemlerine dikkatlice bakın; bir parça selobandın yardımı ile Nobel Fizik ödülüne layık görülebilecek bir bilimsel araştırmayı başlatabilirsiniz. İnanmadınız mı? 2004 yılında Manchester Üniversitesi'nden Andre Geim ve Konstantin Novoselov'un yaptığı tam da buydu, bilim dünyasını heyecanlandıran grafeni elde ettiklerinde. Grafen iki boyutlu, bir atom kalınlığında, mekanik, elektrik, termal ve optik özellikleri ile bilimde çığır açan yeni keşfedilmiş bir karbon allotropu*. Bilim dünyasında heyecan yaratmış olsa da aslında çok nadir bulunan bir malzeme değil grafen. Kurşun kalemlerin içindeki grafit grafen tabakalarının üst üste binmesinden oluşuyor. Bir grafen tabakası küresel halde yuvarlandığında yine zamanında bilim dünyasında yankı uyandıran fulleren, silindir şekli verildiğinde ise karbon nanotüp oluşturuyor. Karbon atomlarının iki boyutlu altıgen bir yapıda dizilmiş bu formu, doğada iki boyutlu tek malzeme örneğini oluşturmasının yanı sıra, grafene olağanüstü özelliklerini de kazandırıyor. Elektronlar bu tek atom kalınlığındaki karbon tabakası içerisinde sanki hiç kütleleri yokmuşçasına hızlı hareket ediyorlar. Dijital teknolojinin süper starı silikon silisyum, grafen ile karşılaştırıldığında bir kaplumbağa gibi kalıyor. Elektronların silikon silisyum içindeki hızları grafen içindeki hızlarına göre 100 kez daha yavaş. Grafenin elektrik özellikleri bu sıra dışı malzemenin tek olağanüstü özelliği değil. Bilinen en ince malzeme olmasına rağmen aynı zamanda en güçlü malzeme. Aşağıdaki grafiklerde göreceğiniz gibi çelikten 100 kat daha güçlü. Isıyı en iyi ilettiği düşünülen diğer bir karbon allotropu olan elmas, grafenin keşfi ile tahtından inmiş durumda. Grafen şu anda bilinen en iyi ısı iletkeni. Atomları çok sıkı bir şekilde dizilmiş olan grafen içerisinden en küçük atom dahi geçemiyor. Buna rağmen grafen kolayca esneyebiliyor ve değişik formlardaki bir çok malzemenin yüzeyine kolayca kaplanabiliyor. Elektronik yarıi letken transistörleri açık kapalı ya da dijital anlamı ile 0 1 konumlarına getirmek için gerekli olan bir özellik olan bant-aralığı** grafende yok. Ancak bu özelliğin eksikliği grafeni optik alanında özel bir malzeme haline getiriyor. Grafen ışık tayfının bütün dalga boylarındaki ışıkları aynı derecede soğuruyor. Grafenin bu sıra dışı özellikleri bilim dünyasında bir araştırma çılgınlığına yol açmış durumda. Grafeni selobant ile ayırıp içinden elektronları geçiren araştırmalarıyla 2010 Nobel Fizik ödülüne layık görülen Geim ve Novoselov'un grafen üzerine yazdıkları iki makaleye sırası ile 4300 ve 3000'den fazla atıf yapılmış ve bu iki makale şimdiden son on yılın en çok atıf yapılan 20 makalesi arasına girmiş. Nitekim Thomson Reuters tarafından Haziran 2011'de hazırlanan Küresel Malzeme Bilimi ve Teknolojisi Araştırmaları Raporu grafenin en çok araştırılan malzemelerden biri olduğunu gösteriyor. Sadece fizikçilerin ve kimyacıların değil bilimin farklı dallarında çalışan araştırmacıların grafene gösterdiği ilgiyi Thomson Reuters'in raporundan görmek mümkün (Tablo 1). Elbette bu kadar araştırma ve çalışma grafenin gerçek hayattaki uygulama alanlarını ve üretim metotlarını geliştirmek için yapılıyor. Grafenin şu an için yüksek kalitelerde seri üretimi oldukça zor; bu nedenle gerçek hayattaki uygulamaları henüz emekleme aşamasında. Ancak bu süper malzemenin potansiyel uygulama alanları oldukça geniş. Bu malzemenin uygulamada ne kadar başarılı olacağını ya da en sık kullanıldığı alanın ne olacağını bizlere zaman gösterecek olsa da potansiyel uygulamalara kısaca bir göz atmakta fayda var. Elektronların içerisinde kolayca hareket edebiliyor olması grafeni entegre devreler için ciddi bir alternatif malzeme haline getiriyor. IBM araştırmacıları 2011 yılında ilk grafen içeren transistörü üretmeyi başardılar. Grafenin kullanımı ile süper hızlı bilgisayarlar üretmek mümkün olabilecek. Elektrik özelliklerine ek olarak en küçük atomu bile geçirmeyen iki boyutlu sık kafes yapısı grafenin teorik olarak mükemmel bir sensör olmasını sağlıyor. Bütün hacminin kendisini çevreleyen ortama açık olması, yüzeyine tutunan molekülleri hızlıca belirlememize olanak tanıyor. Bir takım teknolojik problemler çözülebilir ise grafenin kullanıldığı sensörler ile tek bir gaz atomunu tespit eden araçlar yapmak çok da olanaksız gözükmüyor. Grafen vücut içerisinde bulunan iyonik sıvılarda yapısı bozulmadan kalabildiğinden dolayı biyolojik uygulamalar için de umut vaat eden bir malzeme. Biyonik kulaklar, biyonik gözler grafen teknolojilerinin geliştirilmesi ile mümkün olabilecek. Henüz biyoelektronik ve biyomalzeme olarak kullanımı için yapılan araştırmalar çok başlarda olsa da araştırmacılar gelecek için oldukça umutlu. Bunlar grafenin yüksek teknoloji olası uygulamalarından bir kaç tanesi. Fotovoltaik hücreler, katlanabilir elektronik araçlar, optik cihazlar ve araştırmacıların hayal güçlerinin el verdiği bir çok uygulama bu malzemenin ümit vaat ettiği alanlar. Sekiz yıl önce varlığından bile haberdar olunmayan grafen belki de bugün mucize diye adlandıracağımız ama gelecekte yaşamımızın ayrılmaz parçası olacak bir çok bilimsel ve teknolojik gelişmenin öncüsü olabilir; bu mucize malzemenin insanlığa neler kazandıracağını hep beraber göreceğiz. * allotropi: Bazı elementlerin, kristal ya da molekül yapıları birbirinden farklı biçimler halinde bulunması ve bu biçimlerden her biri . ** bant aralığı: Katılarda hiç bir elektron durumunun var olamayacağı enerji aralığına bant aralığı adı verilir. Temelde çekirdek etrafında dönen en dışarıdaki elektronu yörüngesinden kurtaracak ve bu elektronu bir elektrik yükü taşıyıcısı haline getirecek enerji seviyesidir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/oturdugu-yerde-kul-olan-insanlar-cehennem-atesi-mi-metabolik-bozukluk-mu.html", "text": "2006 yılında, Fransa'nın bir köyünde yalnız yaşayan 57 yaşında bir adam, evinde yanmış halde bulundu. Başı, göğsü, kolları ve ayakları neredeyse sapasağlamdı, ama vücudunun karnından bacaklarına kadar olan kısmı tamamen kül olmuştu. Yanmış bedenin birkaç santim yanındaki gazeteler, hasır iskemle, ve diğer nesneler isten kararmış, fakat yanmamışlardı. Evin kapısı içeriden kilitliydi ve anahtar içeriden kilide takılmıştı. Kapıyı kırmaktan başka içeri girme yolu yoktu. 2006 yılında, Fransa'nın bir köyünde yalnız yaşayan 57 yaşında bir adam, evinde yanmış halde bulundu. Başı, göğsü, kolları ve ayakları neredeyse sapasağlamdı, ama vücudunun karnından bacaklarına kadar olan kısmı tamamen kül olmuştu. Yanmış bedenin birkaç santim yanındaki gazeteler, hasır iskemle, ve diğer nesneler isten kararmış, fakat yanmamışlardı. Evin kapısı içeriden kilitliydi ve anahtar içeriden kilide takılmıştı. Kapıyı kırmaktan başka içeri girme yolu yoktu. Yine 2006'da, 55 yaşında bir adam Cenevre'deki evinde ölü bulunduğunda bedeninin dizlerinden göğsüne kadar olan kısmı, kemikleri dahil, bütünüyle küle dönmüştü. Fakat başı, bacaklarının alt kısmı ve ayakları çok az zarar görmüştü, çorapları ve ayakkabıları hala üzerindeydi. Ceset halının üzerindeydi ve halının sadece cesede temas eden kısmı yanıktı, vücudun etrafındakı kısmında hasar yoktu. Ahşap mobilyalar, kanepe, masa, çok yakında olmalarına rağmen yanmamışlar ama yağlı, sarımtırak bir maddeyle kaplanmışlardı. Bu vakalar, ve nice benzerleri, adli tıp araştırmacılarının alışık olduğu yanmalardan ve olağan ev kazalarından çok farklı özelliklere sahip. Geçmiş yüzyıllardan bu yana defalarca benzer nitelikte vakalar anlatılageldi. Bu olguya, 19. yüzyıldan kalma bir terimle Ani İnsan Yanması adı veriliyor. Bu tür yanmalara dair bilinen en eski yayın 1663'de, Paris'te yatağında yanarak ölen, ama yatağının çoğu ateşten etkilenmemiş olan bir kadına dair bir rapordur. Ondan seksen yıl sonra, 1745'te Philosophical Transactions of the Royal Society'de başka bir vaka aktarıldı: 62 yaşındaki zarif ve asil Cesena Kontesi Cornelia Baudi, 1731 yılında bir sabah yatağıyla penceresi arasında bir kül yığını olarak bulunmuştu. Kül haricinde geriye sadece çoraplı bacakları kalmıştı, odadaki eşyalar yangından etkilenmemişti. Makalede En iyi açıklama, içten gelen bir ateşle yanmış olduğudur diye yazıyordu. 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa'da yeni vakalar rapor edildi. 1832 yılında yazılan bir derleme, 1692 ve 1829 arasında gerçekleşen on dokuz ani yanma vakası listeledi. Kurbanların çoğunun sık sık veya sürekli olarak alkol aldığı belirtildi. Tartışmalar başladı, ama vakaların nadirliği yüzünden veriler yetersizdi. Ani yanma diye bir şey olmadığını, ifadelerin güvenilmez olduğunu söyleyenlerin yanı sıra, kurbanların çoğunun alkolik ve Viktoryen ahlakın sınırlarını zorlayan insanlar olmasına işaret ederek, tanrının gazabı olduğunu ima edenler de vardı. 1888'de British Medical Journal'da yayınlanan bir raporda, samanlıkta uyurken yanarak kül olan bir adamdan bahsedildi. Elleri ve sağ bacağı kopup aşağıdaki ahıra düşmüştü. Doktor, yakındaki saman yığınının ateş almadığına bakarak, ateşin dış sebeplerden değil, kurbanın içinden başladığına kanaat getirdi. Kurban aşırılığa kaçan davranışları ile bilinirdi diye yazarak, arif olan anlar demeye getirdi. Dönemin ruhçuluğa ve paranormale yatkın romantik havasında, cehennem ateşi imgesi ve nokta vuruşlu ilahi gazap algısı, ani yanma olayını mistik bir haleye büründürmüş olsa gerek. Nitekim ani yanma, dönemin edebiyatında Dickens, Zola, Balzac, Twain, Verne gibi yazarların eserlerinde yer bulur. Belki biraz da bu mistik hava yüzünden bilimciler ani yanma olaylarına bir süre sırt çevirdiler. Ancak, 20. yüzyılda benzer vakalar görülmeye devam etti. Adli araştırma yöntemlerinin gelişmesi sayesinde daha ayrıntılı belgelemeler yapmak mümkün oldu. Mary Reeser'in 1951'deki ölümü en iyi incelenen vakalardan biri oldu. Florida'da yaşayan Reeser, 2 Temmuz 1951 akşamı oğlunu ve torununu ziyaretine geldiğinde uyku haplarını almış, uyumaya hazırlanıyordu. Ertesi sabah bir komşusu onu uyandırmaya geldiğinde kapı kolunun tutulamayacak kadar sıcak olduğunu gördü. İçeri girildiğinde odanın dumanla kaplı olduğu görüldü. Odanın ortasında, içinden tek bir bacak çıkan bir kül yığını vardı. Tavandaki kiriş hala küçük alevlerle yanmaya devam ediyordu, ama diğer eşyalar isle kararmalarına rağmen yanmamışlardı. Aynı korkunç kader başka yer ve zamanlarda tekrarlandı. 8 Kasım 1964'de Helen Conway, Pennsylvania'daki evindeki koltukta, bacakları sapasağlam ama geri kalanı kül olmuş olarak bulundu. 5 Aralık 1966'da Dr. John Irving Bentley aynı kadere Coudersport, Pennsylvania'daki evinin banyosunda yakalandı, geriye sadece bir bacağının dizden aşağısı ve giydiği ayakkabısı kalmıştı. Bu şanssız insanların akıbetleri fotoğraflarla kayda geçti. Bu fotoğraflar çok itici ve korkunç olduklarından bu yazıya hiçbirini eklemedim. İlgilenenler verilen isimlerle internet araması yaparak veya kaynaklara bakarak resimleri görebilirler. Jenny Randles ve Peter Hough, tarihi vesikaları tarayarak 1613 ve 1990 arasında 111 tane ani yanma vakası tespit etti. Bunların çoğu İngiltere ve Fransa'dandı. 1988-2000 arasında Fransa'da beş ayrı vaka , 2000-2011 döneminde ise Avrupa ve ABD'de oniki vaka bildirildi . Tarih boyunca bildirilen ani yanma vakalarının toplam sayısı 150-200 arasında. Uzunca bir zaman ani yanma diye birşeyin olmadığı söylenirdi, ama artık adli tıp bu olguyu gerçek olarak kabul ediyor . Elbette paranormal veya ilahi değil, sadece yeterince açıklanamamış nadir ve şaşırtıcı bir olay. Ortak özellikler Ani yanma terimiyle tanımlanan olaylar, başka yanmalardan farklı özellikler taşıdıkları için şaşırtıcı ve ürkütücü. Bu vakaların hepsinde vücudun orta kısmı, kemikler dahil olmak üzere, tamamen kül oluyor, fakat kafa, kollar veya bacaklar sağlam kalmış olabiliyor. Alelade yangınların kurbanlarında ise tam tersine, en büyük zarar kafa, eller ve ayaklarda görülüyor. Başka bir şaşırtıcı ortak özellik, cesedin yanı başındaki eşyaların hiç yanmamış olması. Yanan vücuttaki yağın sıvılaşarak yere akmış olduğu görülüyor. Kurbanların hiç birinin yanında şiddetli bir ısı kaynağı veya ateşleyici madde bulunmuyor; en fazla sigara, çakmak, su ısıtıcısı gibi basit nesneler var. Bu eksiklik garip, çünkü et, çoğunlukla su barındırmasından dolayı kolay ateş alabilen bir madde değildir. Kurbanların hepsinin olmasa da birçoğunun kanında yüksek oranda alkol tespit edildi. Bu yüzden 19. yüzyılda alkolün dokuları yanıcı hale getirmiş olabileceği ileri sürüldü. Ancak, alkol safken bile yandığında güçlü bir ateş yaratmaz. Alkol alevinin içinden elinizi rahatlıkla geçirebilirsiniz. Ünlü kimyacı Justus von Liebig, bu hipotezi test etmek için 1851'de yaptığı bir deneyde, %70'lik alkol çözeltisi içinde muhafaza edilen numunelerin Bunsen ocağı alevinde bile tutuşmadıklarını gösterdi. Ne kadar alkol alırsanız alın, etiniz yanıcı hale gelmez. Kurbanların neredeyse hepsi orta yaşın üstünde, sağlıkları çok iyi değil, ve yalnız yaşıyorlar. Bir kısmı multipl skleroz veya kalp-damar hastalıklarından muzdarip, bir kısmı da sigara ve alkol bağımlısı. Vakaların kundakçılık ve cinayet olduğuna dair hiçbir delil yok. Kendini yakarak intihar muhtemel değil, çünkü kendini yakanların giysilerinde yakıt kalıntısı gözlenir, yakıt kabı da cesedin yakınında bulunur. En büyük acayiplik kemiklerin bile kül olması. Şiddetli yangınlarda veya cenaze ateşlerinde, yumuşak doku tamamen kül olsa da, kemikler geriye kalır. Krematoryumlar, cenazeyi çok yüksek sıcaklıklarda bir iki saat yakarak tamamen külleştirebilirler, ki o zaman bile geriye birkaç küçük parça kalır. Kemikleri külleştirecek kadar güçlü, ama birkaç santim uzaktaki eşyalara zarar vermeyecek kadar zayıf bir ateş nasıl ortaya çıkabilir? Fitil teorisi Vücut yağının ateşi devam ettirecek muhtemel bir yakıt olabileceği 1830'da ortaya atılmıştı, ama daha kapsamlı bir açıklama 1965'te geldi. Adli tıp uzmanı D. J. Gee, yanan bir insanın elbiselerinin vücuttaki yağın tutuşmasını kolaylaştırdığını, böylece uzun süreli, dokuları tamamen tüketen bir ateşin idame ettirilebileceğini ileri sürdü. Bir kap dolusu zeytinyağının içine attığınız bir kibrit söner gider; yağı bütün halde tutuşturmak zordur. Oysa kabın içine bir fitil koyarak onu bir kandil haline getirirseniz, saatlerce yavaş yavaş yanan bir ateş yaratabilirsiniz. Gee'nin fitil teorisi insan yağının da aynı şekilde yandığını öne sürüyor. Eğer vücudun bir noktasında deri altına inen bir yara veya yanık varsa, oradan çıkan yağ giysiye bulaşır. Yanarak kömürleşen pamuk veya yün dokuma, yağı azar azar çeken ince gözenekli bir malzemeye dönüşür. Bu ateş çok kuvvetli değildir, ama uzun saatler boyunca yavaş yavaş yanarak bütün vücudu tüketebilir. Fitil teorisi ani yanma olaylarının birçok ortak özelliğini açıklayabiliyor. İnsan yağı epeyce su barındırdığı için, yandığında fazla ısı vermiyor. Bu yüzden şiddetli alev görülmüyor ve yakındaki eşyalar tutuşmuyor. Deri altında fazlaca yağ barındıran göğüs-karın-kalça bölgesi kül olurken, daha az yağ barındıran veya giysiye temas etmeyen kısımlar etkilenmiyor. Ateşin hükmü sınırlı kalıyor . Bu teoriyi denemek için yapılan ilk deneylerde, bir parça insan yağı, önce bir parça insan derisine, sonra birkaç kat kumaşa sarıldı ve açık alevle tutuşturuldu. Yağ, açık alev olmadan bir saat için için yanarak tükendi. Harici bir ateşleyici fitil teorisinde kilit rol oynuyor. Ama ev şartlarında böyle bir ateşin nasıl oluştuğu konusunda görüş birliği yok. Bazıları, kurbanların sigara alışkanlığından yola çıkarak düşen bir izmaritin tutuşmaya yol açtığını söylüyor, ama bir sigara yanığının deri yağını açığa çıkarabilecek kadar derin bir yara açıp açmayacağı meçhul. Başka vakalarda yakındaki bir odun sobası, hatta cesetten altı metre uzakta bulunan bir su ısıtıcısı, ateşleme kaynağı olarak gösterildi. Görünüşe göre, her türlü basit ısı kaynağını ateşleyici olarak görme hevesi var. Adli araştırmacı John DeHaag, fitil teorisini daha gerçekçi şartlarda denemeye tabi tuttu. Domuzların doku ve yağ yapısı insanınkine benzediği için, ilk deneylerinde, temizlenmiş ve buzdolabında saklanmış bir domuz bedenini kullandı. Yeni bir çalışmasında ise insan kadavraları kullandı . Her iki deneyde de, bedendeki yağ yanmanın çok uzun süre devam etmesini sağlıyor, yanan bedene temas etmeyen eşyalar zarar görmüyor. Tavanda, bedenin üstüne denk gelen yerde çok yüksek sıcaklıklar oluşabiliyor. Bu gözlem, tavanın nasıl ateş aldığını açıklayabiliyor. Böylece, ani yanma olaylarının adli tıpta genel kabul gören açıklaması ortaya çıkıyor: Genellikle kurbanlar kalp krizi vb. doğal bir sebeple can veriyorlar, ya da uyku ilacı veya aşırı alkol alımından dolayı hissizleşiyorlar. Yakındaki bir ısı kaynağından gelen bir tutuşturma sonucu deri deliniyor, yağ açığa çıkıyor. Kurbanların giydikleri veya örttükleri kumaşlar bu yağı emiyor, ve yağın yavaş yavaş yanmasına, bedenin kül olmasına yol açıyor. Vücudun giysili olmayan baş, el gibi kısımları bu yüzden zarar görmüyor. Yakıt vücudun içinden dışarı çıktığı için ve büyük alevler oluşmadığı için çevreye zarar gelmiyor. Bu açıklamanın kabulünden sonra ani yanma terimi artık kabul edilmiyor, onun yerine devam eden yanma terimi teklif ediliyor. Zaten yanmanın ani olduğunu gören kimse yok; tarihteki hiç bir vakada bedenler alevler içinde gözlenmemiş. Gel gör ki, kadavralı deneylerde ortaya çıkan manzara, olay yeri fotoğraflarındakilere hiç benzemiyor. Gerçek vakalarda eller ve bacaklar bir vitrin mankeninden kesilip konmuşçasına sağlam kalabiliyorken, DeHaag'ın deneyinde bütün vücudun kömürleştiği görülüyor . Bu muhtemelen kadavranın bir yatağa yatırılmış olması ve yatağın dokumasının fitil etkisi yapmasından ileri geliyor. Ancak, daha önemli olan nokta, deneylerde kemiklerin sağlam kalmış olması. Oysa ki olay yeri raporlarına göre kemiklerin kül olması gerekiyor. Aseton teorisi Araştırmacı Brian J. Ford, etin tutuşturulmasının çok zor olduğuna, ve fitil etkisiyle bile kemiklerin sağlam kaldığına dikkat çekti ve alternatif bir teori teklif etti . Ford, çok daha hızlı ve kuvvetli bir yanma gerektiğini savunarak, metabolizmadaki bir dengesizliğin böyle bir yanıcılık sağlayabileceğini ileri sürdü. Karbonhidrat içeren gıdalar aldığımızda kanımızdaki glikoz artar. İnsulin hormonu, bu glikoz moleküllerinin başlıca karaciğerde bir zincir haline yani glikojene dönüştürülmesini sağlar. Karaciğerde depolanan glikojen gerektikçe parçalanır ve glikoz olarak kana salınır. Glikojen depoları tükendiğinde, vücut enerjiyi yağlardan elde etmeye yönelir. Yağlar metabolize edilirken hücrelerin enerji üretmekte kullandığı çeşitli moleküller ortaya çıkar. Uzun süren bir açlığın sonunda karaciğerde bu moleküllerin bazıları, keton cisimleri adı verilen moleküllere dönüştürülür ve hücreler enerji üretiminde bu molekülleri kullanırlar. Metabolizmanın bu acil durum planına ketoz adı verilir. Keton cisimleri vücutta beş saat içinde kullanılmazlarsa kendiliklerinden parçalanarak asetona dönüşür. Bu aseton idrarla ve nefesle vücut dışına atılır. Ketoz, uzun süren açlık ile ortaya çıkabilir. Nefesle atılan aseton açlıktan nefesimizin kokmasına sebep olur. Ayrıca uzun süren egzersiz, Atkins gibi karbonhidratsız diyetler, aşırı alkol alımı, ve tip-1 diyabet ketoza yol açabilir. Ketosis durumunun sağlığa zarar verdiği düşünülmüyor, ancak aşırı olması kandaki asit-baz dengesini bozacağı için zararlı olabilir. Ford'a göre, ketoz durumunda vücudun her yerinde çok miktarda aseton bulunacağı için, etin alev alması mümkün olabilecekti. Ani yanma olaylarının ortak özelliği olan bütünüyle külleşme bu şekilde sağlanabilirdi. Dahası, Ford ani yanma raporlarında güçlü mavi alevlerden bahsedildiğini, fitil teorisinin bunu vermediğini söyledi. Ford, bu teorisini denemek için, bir domuzun karnından, bir insanın 1/12 ölçeğinde biçimlendirilmiş bir parça aldı ve beş gün aseton içinde bekletti. Asetonu iyice emmiş olan et parçası, bir alevin yaklaştırılmasıyla hemen ateş aldı. Yaklaşık bir saat içinde numune kül oldu, fakat iskemleye oturur şekilde yerleştirilen modelin ayakları sağlam kalmıştı. Sonuç Ford'u çok etkiledi. Eldeki ceset modelinin bacakları sağlam kalmış, üst kısmı kül olmuş görünüyordu. Beklediği gibi, çok hızlı bir yanma gerçekleşmiş ve mavi alevler çıkmıştı. Bununla beraber, aseton teorisinin açıkları ve eksikleri, alternatifi olmayı iddia ettiği fitil teorisine göre çok daha fazla. Ford aseton yanışındaki yüksek hızın ve mavi alev fışkırmasının ani yanma raporlarına uygun olduğunu, fitil etkisinde böyle alev görülmediğini, dolayısıyla kendi teorisinin daha doğru olması gerektiğini iddia ediyor. Oysa bilimsel makalelerde ve tarihi kaynaklardaki vakalarda böyle bir gözlem yok. Ford'un verdiği mavi alevli yanma örneklerinden birinin ani yanma olduğu şüpheli, diğeri için ise literatüre değil, bir TV haber programına atıf yapıyor. Ford'un deneyinde modelin bacakları, alevler yukarı doğru uzandığı için sağlam kalıyor. Eğer yatar durumda olsaydı tamamının kül olması beklenirdi. Aseton teorisi kol, bacak ve kafanın neden sağlam kaldığını açıklamakta yetersiz kalıyor. Ford yanlış olarak, 1/12 ölçekli model ile gerçek bir kadavranın aşağı yukarı aynı sürede yanacaklarını iddia ediyor. Bu, bir ağaç kütüğü ile ince bir çıtanın aynı sürede yanacağını söylemek gibi birşey. Tam ölçeğe taşındığında hem yanma süresi, hem de yanmanın biçimi çok değişecektir. Daha da önemlisi, yaşayan insan dokusunda bulunabilecek azami aseton miktarının bu tür bir yanma için yeterli olup olmayacağını bilmiyoruz. Ford beş gün marine ettiği on beş santimlik et parçasının içinde ne miktarda aseton bulunduğunu ölçmemiş, ama canlı dokuda bulunabilecek miktardan çok fazla olduğunu tahmin edebiliriz. Yani, aseton teorisi fos çıktı. Kötü bilim Biraz konu dışına çıkıp, bilimsel görünen her şeye inanmamak hakkında ahkam keselim. Aseton teorisini Ford 2011'de ortaya attı, deneyini ise 2012'de yayınladı. Teori, muhtemelen zayıf noktaları yüzünden, bilimsel çevrelerde pek bir tesir yaratmış gibi görünmüyor. Ford'un yazdığı makalenin, bilimsel dergilerdeki başka makalelerin aksine, hakem incelemesinden geçmediği çok açık. Bağımsız gözlerle değerlendirilseydi, kolayca bulunabilecek hatalarla yayınlanamazdı. Ford'un The Microscope isimli, pek tanınmayan bir dergide, serbestçe yazabildiği düzenli bir köşesi bulunduğu anlaşılıyor, bu hipotez de bu köşede yayınlanmış . Ford'un hipotezi, popüler bilim dergisi New Scientist'te yayınlanmasından sonra internete ve çeşitli haber sitelerine yayıldı . Konuya meraklı olup da bir internet araması yaptığınızda öncelikle bu haberlere ulaşırsınız. Teorik bir mekanizma belirlemiş, deneyini de yapmış, demek ki şüpheye yer bırakmadan ispatlamış diye düşünebilirsiniz. Oysa bu iddiaya, önceki çalışmaların da ışığında, eleştirel bir gözle baktığınızda açıklarını görmeniz kolaylaşıyor. İnternette sık sık Cambridge profesörü olarak anılsa da, Ford aslında profesör filan değil . Herhangi bir konuda uzmanlık diploması yok, hatta üniversite diploması da yok. Cambridge ile tek bağlantısı Sürekli Eğitim Enstitüsü'nde mikroskop meraklılarına üç günlük bir ders vermiş olması . Ford iki yıl Cardiff Üniversitesi'nde biyoloji okumuş, sonra da kendi ifadesiyle bilimin gidişatı onu tatmin etmediği için üniversiteyi bırakıp bilimsel araştırmaya yeni bir disiplinlerarası yaklaşım getirmek için kendi laboratuarını kurmuş . Bunda kötü birşey yok, ama bağımsız çalışan bir bilimci de genel bilimsel kriterlere uymak zorundadır. Ford'un yazdığı çeşitli kitaplar, bilimsel konulara dair hazırladığı radyo ve TV programları var, ama kendisini bir bilim yazarından çok araştırmacı gibi göstermeyi tercih ediyor. Birçok değişik alanda spekülasyon yapmaya bayılıyor, ancak hepsine yabancı olduğu için temel hatalar yapıyor. Sözgelişi, büyük dinozorların karada değil suda yaşamış olması gerektiğini iddia ediyor. Bu iddia paleontologlar arasında yüz küsur sene önce yaygındı, ama artık çürütüldü. Alandaki temel bilgilere sahip olmadan özgüvenli iddialarda bulunması yüzünden epeyce tepki çekti. Ford ayrıca hücrelerin bireysel zekaya sahip oldukları, Darwinizm'in bir din haline geldiği gibi spekülasyonlar yapıyor. Aseton teorisinin de diğerleri gibi kafasına esiveren bir fikir olduğu anlaşılıyor. Skepticblog'dan Donald Prothero, Ford'u abartılmış amatör bilim meraklısı ve medya meşhuru olarak tanımlıyor. İngiliz bilim camiasında, hiç bir alanda ileri seviye eğitimi veya niteliği olmayan bir çatlak olarak biliniyor. Anlaşılan bütün olayı, pek bilgi sahibi olmadığı farklı bilim alanlarına bulaşıp parlak birşeyler ortaya atarak medyaya konu olmak, ve sonra başka bir şeye geçmek. Yani, bilimsel terimler kullanan, bilimsel görünen her şey bilimsel değildir. Bilim disiplininin gerektirdiği özenle yapılıp yapılmadığına bakmak gereklidir. Bu elbette kolay bir şey değil. Ani yanma olayını merak edip okumaya başladığımda aseton teorisine rastlayıp ondan çok etkilenmiştim, ama biraz daha düşünmeye vaktim olması sayesinde açıklarını görebildim. Herkesin bu kadar vakti olmayabilir, veya daha derin inceleme hevesi olmayabilir. O yüzden Yalansavar gibi siteleri takip etmeniz, ve Palavra Tespit Kiti'ni aklınızın bir köşesinde bulundurmanız çok faydalı olur."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/yeraltindan-gelen-kuresel-tehdit.html", "text": "24 Ağustos günü, öğleden sonra, annem alışılmadık bir büyüklük ve görünümdeki bulutu farkederek amcama gösterdi. Amcam, dışarıda güneş altında soğuk duşunu almış, uzanarak öğle yemeğini yemiş, kitapları üzerinde çalışıyordu. Ayakkabılarını getirtti ve bu fenomeni en iyi görebileceği yere tırmandı. Bu uzaklıktan bulutun hangi dağdan çıktığı anlaşılmıyordu, ancak şekli bir şemsiyeye benziyordu. Önce yukarı yükseliyor, sonra kollara ayrılıp havaya dağılıyordu... (1) MS 79 yılında Genç Pliny'nin donanma komutanı amcası Yaşlı Pliny ile birlikte gördükleri şey aslında Azrail'in yoğun mesaisini haber veren bir mesajdı. Genç Pliny, Napoli'deki Vezüv yanardağının aktivitesini kağıda dökerek bu alanda kayda geçen ilk gözlemi bilim camiasına sunuyordu arkadaşı Tacitus'a yazdığı mektupla. Doğayı anlamaya adanmış beyinler sayesinde bin yıllar sonra volkanlara olan bakışımız daha bilimsel bir hal aldı. Önce olup biteni anlamaya çalıştık, sonra zaman boyutuyla değerlendirmeye başladık, fotoğraf giderek karmaşık hale gelince sınıflandırmaya yöneldik, büyük resmi görmüş olduk: Yerküre'nin en büyük hobilerinden biri volkanik battaniyeyi üzerine örtmesi, ya da daha bilimsel bir ifade ile volkanik aktiviteler, yerkabuğunun dinamik yapısının kaçınılmaz bir sonucudur. Milyonlarca yıl öncesini görme kabiliyetine sahip jeoloji gözlüğü ile, Yerküre'nin volkanik aktivitelerle dolu geçmişini ayrıntılı olarak görebiliyoruz artık. En net olarak görebildiklerimiz 4,5 milyar yıllık yerküre tarihi için çok kısa sayılabilecek Kuvaterner periyodunda (2,6 milyon yıldan günümüze) aktif olmuş volkanlardır. Ayrıntılı jeoloji ve volkanoloji haritaları yapılması ve yeni yöntemlerin kullanılması ile bu volkanların aktivitelerinin boyutları ortaya çıkarılmaya başlanmıştır. Yerkürenin güç gösterisi 18 Mayıs 1980... Berrak bir pazar sabahında kameralar volkanik bir aktiviteyi ilk kez canlı olarak kaydetme fırsatı buldular. ABD'nin batı kıyısındaki Washington eyaletinde yer alan St. Helens Dağı inanılmaz bir gürültü ile neredeyse ikiye bölündü! O andan itibaren dağ, kendisini çevreleyen gri kül kütlesiyle görünmez oldu! Yavaş yavaş büyüyen dev bir patlama bulutu geniş bir alanı kaplayarak atmosferde yükselmeye başladı. Sonra gri toz bulutlarının arasında kırmızı tonlarında renkler görülmeye başlandı, bunlar patlamanın yarattığı basınç ferahlamasıyla yukarı çıkan lavlardı. Kısa süre sonra hava kararmasıyla başlayan kül yağmuru 11 eyaleti etkileyecek büyüklükteydi (2)! Patlamanın kümülatif etkileri günler sonra anlaşılacaktı. Patlama kolonu atmosferde 24,4 km yüksekliğe kadar ulaşmış, patlamanın buzul örtüyle etkileşimiyle oluşan çamur akıntısı 80 km uzaklıktaki Kolombiya nehrine kadar ulaşmıştı. Olaya tanık olmak isteyen bir yerbilimci ve bu görülmemiş olayı görüntelemek için orada bulunan bir fotoğrafçının da aralarında bulunduğu 57 kişi 483 km/s hıza sahip, 360 C sıcaklığındaki gaz ve kaya parçalarından oluşan piroklastik akıntının etkisiyle yanarak can verdi (3). Aktivitenin azalmasının ardından olay yerine ulaşan bilim insanları ve medya mensupları gördüklerine inanamadılar. Ağaçlar, dairesel şok dalgası etkisi ile topograyaya bir halı gibi yayılmış ve 9.400.000 m3'lük bir yığın oluşturmuşlardı (Şekil 2). Patlamanın ürettiği 1 km3 hacmindeki malzeme , 596 km2'lik bir alana yayılmış, bacanın 27 km kuzeybatısına kadar ulaşmıştı (3). Patlama, Hiroşima'ya atılan atom bombasının 1.600 tanesine eşdeğerdi (17). Spirit gölü, dev dalgalara dönüşerek eski yatağından 61 metre yüksekliğe kadar ulaştıktan sonra ağaçları da bünyesine katıp zaman içinde eski havzasına ağaç çamuru olarak geri dönmüştü (4). Bu büyük felaketten sonra bilim insanlarıyla birlikte kamuoyu da volkanlara karşı ilgi duymaya başladı. Popüler bilim statüsüne ulaşınca ardı ardına yapılan çalışmalar üpertici gerçekleri halkın da bilgisine sundu. 1883 yılında 36.417 kişinin ölümüyle sonuçlanan Krakatoa akvititesi St. Helens'e göre çok daha büyük bir felaketti. Ancak hem patlamasına an be an şahitlik edilmesi hem de olayın Amerika'da gerçekleşmesi St. Helens'in toplumda daha büyük bir etki yaratmasına neden oldu. Olaydan iki yıl sonra Newhall ve Self, bir volkanik patlama endeksi (5) tanımlayarak tarihsel ve güncel volkanik patlamaları püskürme sırasında atmosfere ve yeryüzüne bıraktıkları kül ve kaya parçalarından oluşan volkanik malzemenin hacmine göre göre sıraladı. 2,5 milyar dolarlık bir zarara yol açan St Helens aktivitesi, 0 ile 8 VEI arasında sıralanan listede 5 ile orta sıralarda yer aldı. Korkunç bir afet olan ve beyaz perdede de hayat bulan (6) Krakatoa aktivitesi ise 6 büyüklüğündeydi. Bu liste aynı zamanda doğanın sahip olduğu ihtişamlı gücü ölçen bir skala olarak düşünülebilir. Şu ana kadar sayılan afetlerin hiçbiri Endonezya'daki Tombora volkanınınkiyle ile boy ölçüşemez! 1812 yılında başlayan aktivite 3 yıl boyunca devam etmiş ve 1815 yılında olağanüstü bir patlama ile sonlanmıştır. Kayıtlı tarihin gördüğü en büyük patlama olması sebebiyle üretilen en yüksek ses gibi birçok rekora da sahip küresel bir olaydır. Patlama ile 100 km3'ten fazla malzeme üretilmiş, patlama kolonu ise atmosferde 40 km'den fazla yükselmiştir. 50 km3'lük magma yeryüzüne ulaşmıştır. Aktivite sonrası oluşan kırıklarla zayıflayan kabuğun içeri doğru çökmesi sırasında meydana gelen deprem 500 km ötedeki Surabaya'da hissedilmiştir! (7, 8). Yer sarsıntılarının büyüklüğünü saptamaya yarayan sismometre 19. yüzyılın sonu yerine, başında icat edilmiş olsaydı bu deprem muhtemelen kaydedilmiş en büyük deprem olurdu! 1816 yılında, yaz mevsiminin gelmesini bekleyen Avrupa ve Kuzey Amerikalı büyük hayal kırıklığı yaşadı. Tombora aktivitesi ortalama küresel sıcaklıkta 3 C'lik bir düşüşe neden olmuştu. Bu sayı küçükmüş gibi görülebilir ancak küresel boyutta çok büyük ve ani bir değişimdir. 1816 yılı, tarihe yazsız yıl olarak geçmiştir. Tombora gerek aktivitesi sırasında, gerekse sonrasında neden olduğu değişimler nedeniyle aktivite listesinde 7 büyüklüğüyle yer alır. Küresel etkileri göz önüne alındığında Tombora sıradan bir volkandan farklıdır. Oregon'daki eski volkanların aktivitelerini çalışan F. M. Byers Jr., 1949 yılında küresel etkiye neden olan volkanlar için süpervolkan adlamasını kullandı (9). Bu adlandırma, iddialı kelimelerden kaçınan bilim camiasınca benimsenmedi. Bilim için kaçınılması gereken spekülatif adlama ya da teoriler, medya için ise kaçınılmaz gerekliliktedir ve haber değeri taşır. Dünyanın en çok izlenen ve en eski belgesel serilerinden birisi olan BBC Horizon, 2000 yılında Supervolcano adlı bir bölüm yayımlayarak süpervolkan adlandırmasını dimağlara kazıdı. Artık bilimsel makalelerde de beni oku diyen başlıklar görmek mümkün. Küresel tehdit Büyük yıkımlar, küresel değişimler... Yerküre'nin jeolojik tarihi boyunca küresel afetlere sahne olduğunu ve bunun neredeyse döngüsel bir gerçek gibi göründüğünü söyleyebiliriz. Peki size bu döngülerden birinde olduğumuzu söylesem ve uyanmak üzere olan bir devden bahsetsem? Vezüv, St Helens, Krakatoa ve Tambora volkanlarının tümünü toplayıp 10 ile çarpın desem? Yazının başından beri zikredilen akıl almaz olay ve rakamları cüceleştiren ve yeğ kılan bir süpervolkan var desem? Aktivitesi halinde bulunduğu kıtadaki yüz milyonlarca insanı doğrudan, tüm dünyayı ise dolaylı olarak tehdit edebilecek küresel bir afetten bahsetsem? Bu volkan, eşsiz derecede güçlü olan Yellowstone süpervolkanıdır (şekil 3). ABD'nin Wyoming eyaletinin kuzeybatısında yeralan bu megakaldera, aynı zamanda bir doğa harikası olan Yellowstone Doğa Parkı olarak bilinir. Evet, tahmin ettiğiniz gibi bu doğa parkını ziyaret edenler 45 km x 85 km büyüklüğündeki megakaldera üzerinde yürüyorlar! Kalderanın genişliği, muazzam: Park, dünyanın geri kalanından daha fazla gayzere sahip.. Bu olağandışı aktivite geçmişte gerçekleştiğinde ne oldu? Bu denli büyük bir etki, nasıl bir tepki doğurdu? Yaklaşık 640.000 yıl önce gerçekleşen aktivite Lava Creek Tüfü olarak bilinen dev volkanik kül birikimini yarattı. 1.000 km3'lük kaya, toz ve kül, 7.500 km3 lik bir alana yayıldı! (10). Patlama o denli güçlüydü ki (VEI 8) 2000 km uzaklıkta aktiviteye bağlı küllere rastlandı! Bu kül birikimi Kuzey Amerika'nın neredeyse yarısını örttü. Yellowstone süpervolkanı VEI listesinin zirvesi olan 8 büyüklüğündedir. Patlama kolonunun, atmosferde 50 km'den fazla yükselmesi iklim değişimi için yeterlidir. 640.000 yıl önce meydana gelen bir erüpsiyonun iklimdeki etkilerini takip etmek zor olduğu için bu felaketin iklimi ne denli değiştirdiğini bilemiyoruz. Ancak yaklaşık 75.000 yıl önce meydana gelen Toba aktivitesinin 1000 yıl süren bir buzul çağının başlamasına neden olduğu (11), insan evrimini derinden etkilediği (12) ve nüfusu 10.000'den de aza indirmesine neden olduğuna dair teoriler vardır (13). Yellowstone megakalderasının güneybatı yönünde keşfedilen bir diğer kaldera 16 km x 16 km büyüklüğünde ve 1,3 milyon yaşındaydı. Sonra tüm bu aktivitelerden daha büyük olan (75 km x 95 km) bir kaldera daha bulundu ve bunun 2,1 milyon yıl önce patladığı anlaşıldı. Bu aktivitenin döngüsel olarak devam eden bir sıcak nokta olduğunu anlayan bilim insanları yaptıkları hesaplarda yeni bir süper-patlamanın periyodu içerisinde olduğumuzu, yani zamanın yaklaştığını anladı. Modern aletlerle sürekli olarak izlenen Yellowstone, 2004-2008 yılları arasında ortalama 7,6 cm/yıl'lık eşi görülmemiş bir yüzey kabarması gösterdi (14). Bilim insanlarını korkutan bu gelişme Amerikan basınında ilk haber olarak verildi. Daha sonra kabarma ortalaması zaman içinde düşerek normal değerlere döndü. Son dönemde, Yellowstone'nin ne zaman patlayacağının yanı sıra patlayınca neler olabileceği de tartışılıyor. Tüm kariyeri boyunca Yellowstone volkanizmasını çalışan Robert Smith'in tahminlerine göre patlama anında 87.000 kişi ölecek (15). Zaman biriken etkiler önce Amerika, sonra tüm dünya hissetmeye başlayacak. Patlamanın yarattığı damlacıkların 1 ay içerisinde stratosferi kaplayacağı düşünülüyor (şekil 4; (16)). Bundan sonrasını öngörmek zor olmasa gerek. Patlamanın doğrudanve dolaylı etkilerini sıralayalım: Doğrudan etkiler: - Patlama anında büyük ölçekli bir deprem meydana gelecek. - Sıcak dairesel şok dalgası olağanüstü bir hızla önüne geleni yakıp/yıkıp geçecek. - Sıcak gaz ve kaya parçalarından oluşan piroklastik akıntı ve lavlar kilometrelerce uzağa akacak ve önüne geçilemeyecek dev yangınları tetikleyecek. - Günler, hatta haftalar sonra etkiler daha dayanılmaz hale gelecek. Kül yağmuru aylarca devam edecek, milyonlarca insan için büyük bir tehlike oluşturacak. - Volkana uzaklığına göre 2-3 katlı evlerin tamamı kül yağmurunca örtülebilecek. - Zehirli gazlar çevre eyaletlerdeki insanları tehdit edecek . Dolaylı etkiler: - Zamana bağlı olarak kaçacak yer kalmayacak. Çünkü uçakların havalanması aylar sonrasını bulabilecek. Kuzey Amerika'ya uzun bir süre ulaşılamayacak. - Avrupa hava trafiğinde de aksamalar meydana gelecek. - Enerji hatları zarar görecek ve su sıkıntısı baş gösterecek. - Açlık binlerce insanın ölümüne neden olacak. - Wall Street'in çöküşü tüm dünya borsalarını peşinden götürecek. - Yaklaşık 1 ay sonra aerosoller stratosferi kaplayarak iklimi değiştirmeye başlayacak. - Yıllık ortalama sıcaklık düşüşü 3-7 C'i bulacak. - Tarım zarar görecek ve tüm dünyada besin sıkıntısı baş gösterecek. - Tüm dünyayı etkileyen bir kaos süreci başlayacak... Bunlar sadece akla ilk gelenler. Dolaylı etkiler, yaşama bağlı her olguyu etkileyecektir. Bu boyuttaki bir patlamanın medeniyeti yok edebileceğini iddia edenler de mevcuttur (18). Son olarak Yellowstone aktivitesinin kıracağı rekorlara bakalım: - Görülmüş en büyük patlama - Görülmüş en büyük patlama kolonu (40-50 km) - Kaydedilmiş en yüksek ses - Tek afetle en büyük can kaybı - Tarihin en büyük ekonomik kaybı - Kayıtlı tarihin en uzun süren kışı (muhtemelen 100-1000 yıl arasında) - En uzun süren kül yağışı - Dünyanın eksenindeki en yüksek açı değişimi Sonuç Jeolojik katmanlar bu gibi büyük olayların binlercesinin izlerini barındırır. Yerküre için bu olaylar yabancı değildir. Yüz milyonlarca yıl dünyaya hakim olan dinozorlar da büyük yok oluşların kurbanı olmuşlardır. Asıl soru, medeniyetimizin böyle bir felaketi kaldırabilecek güçte olup olmadığıdır. İzlanda'daki sadece 4 büyüklüğündeki Eyyafyallayöküll aktivitesi Avrupa'da küçük çaplı bir ulaşım krizi çıkarmaya yetti. Bir süper patlamanın görünen en büyük tehdidi hayatta kalırsak yaşam stardartımızda büyük bir değişim yaratacak olmasıdır. İnsaoğlu, 75.000 yıl önce mağaralarda hayatta kalmayı başardığına göre bunu yeniden başarabilecek güçte. İnsan üzerindeki etkisi unutulmaya yüz tutmuş doğal seçilim mekanizması sazı yeniden eline almayı bekliyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/dosyalar/yoldan-cikan-psikoloji-deneyleri.html", "text": "Bilimde insanlarla deney yapmanın çeşitli riskleri olduğu için deney hayvanları bir alternatiftir, ancak söz konusu olan sosyal psikoloji deneyleri ise konu direk olarak insan olduğu için deney hayvanı kullanma şansı bulunmuyor. Hayvanlar konuşamadığı için ise beyne ya da psikolojiye ait pek çok konuyu araştırmak için insanların birebir kullanılması bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor. Podcast : Play in new window | Download Subscribe: RSS Günümüzde sosyal psikoloji deneyleri katılımcılara zarar vermemek, bir zarar verilse dahi bunu telafi etmek üzerine kurgulansa da geçmişte bu etik kuralların bulunduğunu ya da bulunsa bile bilim insanlarının bu kurallara uymak konusunda çok da hevesli olduklarını söyleyemiyoruz. Ayrıca bazı etkenlerin insanda ne çeşit bir tepki yaratacağını ancak yine deneylerle gözlemlemek mümkün. Tarihte yoldan çıkarak amaçlanandan farklı bir noktaya sapan, iyi niyetli başlasa da kötü sonuçlar doğuran, katılımcılarına acılar ya da kalıcı ruhsal bozukluklar yaşatan psikoloji ya da sosyal psikoloji deneylerinin ardında kabaca üç nedenin yattığını söyleyebiliriz: 1. Bilim insanının deneyi tasarlarken olabilecekleri ön görememesi, 2. Bilim insanının etik kurallarını, insan ya da hayvan haklarını önemsememesi 3. Bilim insanının tezini kanıtlayabilmek için aşırı hırslı davranması ve deneyin başarısızlığının birinci dereceden etkileyeceği kişiler arasında kendisinin bulunmaması. Bu yazımızda katılımcılarına zarar veren ya da tahminlerin çok ötesinde sonuçlar verdiği için yarıda kesilen deneylerden bahsedeceğiz. Canavar Çalışması (1939) Iowa Üniversitesi'nden, kendisi de kekemelikten mustarip olan Wendell Johnson tarafından tasarlanan ve 1939 yılında 5 ila 15 yaş arasındaki 22 yetiştirme yurdu öğrencisiyle gerçekleştirilen deney, deneklerde kalıcı hasar yaratma konusunda akla gelen ilk örneklerden biridir . 10'u kekeleyen, 22 öksüz ve yetim çocuğun kontrol ve deney grupları olarak iki gruba bölündüğü çalışmada her iki gruba da diksiyon dersleri verilmiştir. Bir gruba doğru telaffuzlarında pozitif geri besleme verilirken, diğer gruba yaptıkları telaffuz hatalarında dayak atma ve kekeme olduğunun yüzüne vurulması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Bu 6 aylık çalışmanın sonuçları ortaya korkunç bir manzara çıkarmıştır: Negatif geri besleme alan gruptaki çocuklardan sadece kekeme olanlar değil, normal olanlar dahi hayatları boyunca konuşma güçlüğü çekmişlerdir. Sonuçları halen Iowa Üniversitesi kütüphanesinde bulunan araştırma, tarihin tozlu sayfalarına gömülü idi. Ancak 2001 yılında California eyaletinde yayınlanan San Jose Mercury News konu hakkında bir makale kaleme aldı. Bu makaleyi ihbar kabul eden savcıların devreye girmesiye deney ulusal bir skandala dönüştü. Haberlerden sonra Iowa Üniversitesi özür diledi, ancak 2005 yılında Iowa yüksek mahkemesi davayı görüştü ve 2007 yılında kalıcı hasara uğramış 6 denek, toplamda 925.000 ABD doları tazminata hak kazandı. Dava böyle sonuçlanmış, Wendell Johnson ve Iowa Üniversitesi suçlu bulunmuş olsa da bazı meslektaşları Wendell Johnson'ı savunuyorlar. Aslında Johnson saygın bir bilim adamı. Adı böyle bir deneyle tarihe kötü geçmiş olsa da konuşma bozuklukları ve kekemelik tedavisindeki başarılı çalışmaları sebebiyle hala iyi bir şekilde anılıyor. Üniversite'nin savunma zemini ise daha farklı: İnsan kullanılarak yürütülecek deneylerle ilgili Nuremberg Kanunları 1948 yılında yayınlandığından, 1939 yılındaki bu deney o günün kurallarına uygun görünüyor . Milgram Deneyi (1963) 1963 yılında Yale Üniversitesi'nde Profesör Stanley Milgram tarafından tasarlanan deney insanların belli bir rol altında anonimleşerek kendi kimliklerinden sıyrılacağını ortaya koymayı amaçlıyordu. Denekler gazete ilanları ve posta yoluyla bulundular ve 20 ila 50 yaşlar arasında toplumun her kesiminden erkekler seçildiler . Katılımcılara grubun öğretici ve öğrenci olarak iki gruba bölündüğü bilgisi verildi. Oysa öğrenci tekti ve tüm katılımcılar öğretici olarak görev yapacaktı; tabi ki deneklerin bundan haberleri yoktu. Zira öğrenci bir işbirlikçi idi, ve iyi rol yapabilen bir muhasebeciydi. Denekler, rastgele verilen kağıtlardan öğretmen yazanın şans eseri kendilerine geldiğine inandırıldıktan sonra öğretmen ve öğrenci birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deney gözlemcisi -yine işbirlikçi-, gri bir laboratuvar önlüğü giyen, sert ve hissiz bir biyoloji öğretmeni rolünde idi. Deney başlamadan önce öğretmene 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak öğrenciye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyordu. Öğretmene daha sonra öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu. Cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyordu aslında elektrik verildikçe çığlık atılan, önceden kaydedilmiş bir kaset aracılığıyla öyle olduğu sanısı veriliyordu-. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra işbirlikçi, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikayette bulunmamaya başlıyordu. Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek için deneyi durdurmak istediklerini ifade ettiler. Kimi denekler 135 voltta durup deneyin amacını sorgulamaya başladı, ama bunların çoğu sonuçlardan sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam etti. Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sırasıyla aşağıdaki sözlü uyarılarda bulunuluyordu: 1. Lütfen devam edin. 2. Deney için devam etmeniz gerekiyor. 3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli. 4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız. Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu. Sizce deneklerden ne kadarı 450 volta kadar çıkmış ve öğrenciyi öldürmeyi, öldürmese bile onu çok büyük acılara maruz bırakmayı göze almıştır? %5? %10? Hatta yarısı? Milgram, deneyini gerçekleştirmeden önce Yale üniversitesinin 14 psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket yapmış ve katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1,2) en yüksek voltajı uygulayacağını düşünmüştü. Psikiyatristler ise sadece onbinde 12'sinin (%0,12) 450 volta kadar çıkabileceğini düşünmüşlerdi . Oysa sonuçlar dehşet vericiydi: Bu ilk deneyde 40 denekten 26'sı, yani %65'i deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu -her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da- uygulamışlardı. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi, ancak bir çoğu bunu yapmamıştı. Hatta katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmemişti. Üçüncü Dalga (1967) Milgram Deneyi'yle benzer özellikler taşıyan bu deney, California, Palo Alto'da bulunan Cubberley Lisesi'nde, tarih dersi kapsamında gerçekleştirilmiştir. Nazi Almanyası konusu kapsamında gerçekleştirilen uygulamanın amacı demokratik toplumların dahi faşizme meyilli olduklarını anlatmayı amaçlamış, ve aslında deneyin sahibi, tarih öğretmeni Ron Jones bir bakıma bunu kanıtlamıştır da. Jones ilk gün bir kaç basit kural getirmiştir: Ders zili çalmasıyla birlikte öğrenciler 30 saniyede yerlerini alacak, söz almadan ve ayağa kalkmadan konuşmayacak, söz alırsa söyleyecekleri üç beş kelimeyi geçmeyecek ve her cümlelerinin sonunu Bay Jones diye bitireceklerdir. İkinci gün Jones mevcut sınıfın özel olduğunu belirtmiş, diğerlerinden ayırmış ve disiplinin sağlanmasından sorumlu kılmıştır. Onlara Üçüncü Dalga adını veren Jones, bir okyanusun en güçlü dalgasının üçüncü dalga olduğu gibi sahte bir efsane uydurarak ismi anlamlandırmıştır. Bu gruba Nazi selamını öğreten Jones, bu grup öğrencilerinin sadece sınıfta değil, dışarıda dahi birbirlerini bu şekilde selamlamalarını emretmiştir. Öğrenciler bu kurala istisnasız uymuşlardır. Üçüncü gün Jones deneyin kapsamını büyüterek okula yaymıştır. Gün başında 30 öğrencilik sınıf, 13 katılımcıyla beraber 43'e yükselmiştir. Öğrencilerin hepsi derslerine hevesle sarılmaya başlamış, katılımlarında artış olmuştur. Ron Jones'un konuyla ilgili kendisinin kaleme almış olduğu makalede belirttiğine göre, kimi öğrenciler İlk defa adam akıllı bir şeyler öğrendiklerini beyan etmişler ve hatta Bay Jones, niçin diğer konuları da bize böyle öğretmiyorsunuz? şeklinde sitem etmişlerdir . Kendilerine bir üye kartı düzenleyen öğrenciler, bir de logo tasarlayarak kurumsallaşmışlardır ve grup üyesi olmayan öğrencileri sınıfa sokmamışlardır. Yeni üye bulma koşul ve kurallarının da belirlendiği üçüncü günün sonunda toplam katılımcı sayısı 200'ü bulmuştur. Gün içerisinde bazı grup üyeleri diğer grup üyelerini kurallara uymadıkları gerekçesiyle jurnallemeye başlamışlardır. Dördüncü gün Jones, öğrencilerin projeye haddinden fazla dahil olduklarını, disiplin kurallarına görülmemiş bir liyakatle bağlandıklarını farkedince, olayların kontrolden çıkacağını sezerek deneyi durdurmuştur ancak bunu yaparken, bu hareketin ulusal bir hareket olduğunu, ertesi gün, yani cuma günü başbakanlıktan bir açıklama yapılacağını belirterek yapmıştır. Ertesi gün vaat ettiği gibi sınıfa bir televizyon getiren Jones, bir kaç dakika karıncalı ekran izlettikten sonra gerçeği açıklamış, bunun Nazi Rejimi dersi kapsamında faşizmi anlatmak için yaptığını belirtmiş, hemen ardından bir Nazi belgeseli izleterek amacını doğrulamıştır. Çocukların olayı velilerine söylemesinden sonra gerçekleşenler ilginçtir: Bir haham velilerin kaygılarını iletmek için Jones'u aramışlardır. Jones amacını anlattıktan sonra haham velilerin kaygılarını giderme sözü vermiş hatta deneyin bir parçası olmuştur . En nihayetinde deney sonlanmış ve deneyin okul yönetimince duyulmasından sonra Jones çalıştığı okuldan kovulmuştur ama kovulma gerekçesinin bu deney olduğu resmi olarak belirtilmemiştir . Ron Jones'un Üçüncü Dalga deneyi, 2008 yılında Alman yapımı Die Welle adlı filmde işlenerek beyaz perdeye aktarılmıştır. Zimbardo Hapishane Deneyi (1971) Zimbardo deneyi, beyaz perdeye de farklı şekillerde yansımış olan bir deneyi konu alır. 1971 yılında Stanford Üniversitesi ve ABD Deniz Kuvvetleri ile ortaklaşa gerçekleştirilen bu deneyi kabaca özetlersek, hiçbir psikolojik sorunu bulunmayan sıradan insanların bir deney için hapishane ortamına sokulmaları ve gardiyan ve mahkum olarak ikiye bölünmeleri sonrasında neler olduğunu incelemiştir. Asıl amaç kişilerin sosyal rollerine nasıl ve ne kadar kolay uyum sağladıklarını gözlemleyebilmektir ancak çok başka sonuçlar doğurmuştur. Stanford Üniversitesi'ne ait bir binanın altında kurulan hapishane benzeri odalarda gerçekleştirilen deneyde, mahkumlar daha ilk günden edilgen, gardiyanlar ise daha ilk günden agresif olmak üzere, rollerine çok çabuk bir şekilde uyum sağlamışlardır. İkinci günden itibaren deney öngörülenden daha fazla duygusal şiddet barındırmaya başlamış ve iki hafta olarak planlanan deney 6. gününde mecburen sona erdirilmiştir. Zimbardo deneyi öngörülen sınırların dışına çıkıp deneklerine tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma gelmiştir. Mahkumların ikisi daha deneyin başında zorunlu olarak deneyden ayrılmışlardır. Birçok mahkum duygusal olarak travma geçirirken gardiyanların üçte biri gerçek sadistik eğilim sergilemekten yargılanmıştır. Konuyla ilgili müdahalede bulunulmamasından dolayı eleştirilen Philip Zimbardo, bir gözlemci bulunması halinde deneyin gerçek sonuçlar vermeyeceğini düşünüldüğünden gözlemci bulundurulmadığını ve müdahalede bulunulmadığını belirtmiştir . David Reimer Vakası (1966) Tarihte bir vaka daha var ki, yukarıda saydığımız deneylerden bir çok yönüyle ayrılmaktadır, fakat yine de bir bilim insanının hatasının ya da hırsının hastayı ya da deneği nerelere sürükleyebileceğini göstermesi açısından manidardır. Ayrıca söz konusu deney, on iki yıl kadar uzun sürmüş, psikoloji sınırlarını aşmış ve çeşitli ameliyatları ve hormon tedavilerini de içermiştir.22 Ağustos 1965 yılında Kanada'da ikiz kardeşi Brian Reimer ile birlikte Dünya'ya gelen David Reimer adındaki erkek çocuk, 8 aylıkken ailesi tarafından sünnet ettirilmek istenmiş, sünnet sırasında kazara penisi yanmış ve hasar görmüştür. Profesyonel destek almak isteyen aile Baltimore'daki John Hopkins Hastanesi'ne, televizyondaki bir programda cinsiyet konuları tartışılırken tanıdıkları ve gayet de bilgili gördükleri Psikolog John Money'e başvurmuşlardır. Psikolog John Money durumu dinledikten ve inceledikten sonra aileyi bebeğin cinsiyetini değiştirmek üzere yönlendirmiş ve bu seçeneğin kesinlikle daha iyi olacağını söylemiştir. Ancak John Money, cinsiyetin doğuştan gelmediği ve öğrenilmiş olduğuna yönelik bir teorinin taraftarı olduğunu ve bir ikiz kardeşi de bulunduğu için aynı zamanda kontrollü deney olanağı sağlayacak olan David Reimer'ı bu teoriyi ispatlamak adına denek olarak kullanmak istediğini itiraf etmemiştir. David'in testisleri 22 aylıkken orşidektomi operasyonuyla alınmıştır ancak henüz yapay bir vajina tesis edilmemiştir. Ona yeni bir isim verilmiştir: Brenda. Vakaya epey vakit ayıran Money, sosyal öğrenme yoluyla cinsiyetin sağlıklı bir şekilde değiştirilebilmesini garanti altına almak için enteresan uygulamalarda da bulunmuştur. Çocuklukta gerçekleşen seks provalarının cinsiyetin edinilmesinde önemli rolü olduğunu düşünen Money, kardeşleri cinsiyetlerine göre çeşitli cinsel pozisyonlara sokmuş, hatta bir kısmını fotoğraflamıştır. Bir başka uygulamada da ikisini de soyarak birbirlerinin cinsel organ farklılıklarını incelemelerini istemiştir . Bir süre için gerçekten de şirin, küçük bir kız çocuğu gibi davranan Brenda ve kardeşi için durum sütlimanken zamanla durum değişmiştir. Göğüslerinin gelişmesi için verilen östrojen işe yaramamış, kendisine bir kız çocuğuymuş gibi davranılmasına rağmen Brenda kendisini bir kız çocuğu gibi hissetmemiştir. 22 aylıkken gerçekleşen operasyondan ergenlik çağına kadar karın bölgesinde tesis edilmiş bir delik aracılığıyla idrarını yapan Brenda, tekrar Baltimore'a götürülürse intihar edeceğini beyan edince ona yapay bir vajina tesis edilmesini isteyen Dr. Money ile ilişkiler kesilmiştir. 13 yaşında iken, endokrinoloğu ve psikiyatristinin tavsiyesiyle birlikte, aile Brenda'ya gerçekleri açıklamıştır. Brenda, tekrar David adını almış, bir süre sonra da ameliyatla süreç tersine çevrilmiştir. Ayrıca 1990 yılında Jane Fontain ile evlenmiş, onun üç çocuğuna babalık yapmıştır. Maalesef Reimer kardeşler için hayat mutlu bitmemiştir. Money'nin terapi uygulamalarından kaynaklanıp kaynaklanmadığı bilinmiyor ancak şizofreni hastası olan Brian, 2002'de aşırı dozda şizofreni ilacı alımı sebebiyle hayatını kaybetmiştir . Ağabeyinin acısını yaşayan David, 2 Mayıs 2004'te bir de karısı Jane'in kendisinden boşanmak istediğini öğrenmiştir. 5 Mayıs 2004'te henüz 38 yaşındayken kendi kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihar etmiştir , . Brian'ın sahip olduğu şizofreninin ve David'in intiharının sebebinin kesin olarak Money'nin uygulamaları olduğu iddia edilemez. Her şeyden önce David, sünnet uygulaması sırasında cinsel organını kaybettiği için daha sekiz aylıkken ruh sağlığı açısından olası bir olumsuz geleceğe aday olmuştur. Ancak burada doktorun hastasını taraftarı olduğu bir teori uğruna denek olarak kullanması, David Reimer'ı yazımızın konusu haline getirmiştir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/gorsel/ayin-fotografi-kizilotesi-dunya.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, insan gözüyle göremediğimiz bir diyara adım atıyoruz: Kızılötesi Dünya. Fotoğraf: Zeki Melek Makine: Canon A610 P&S Makine Detayları: R72 IR Filtre, f2.8 1/2 saniye Yer ve Tarih: 16 Subat 2006, College Station, Teksas Yüksek çözünürlük için tıklayın. İnsan gözünün algılayabildiği rekler, elektromanyetik spektrumun oldukça dar bir kısmını içerir. Çıplak gözle 400 nanometre (0,0000004 metre) dalga boyundaki mor ışıkla, 700 nanometre (0,0000007 metre) dalga boyundaki kırmızı ışık arasındaki renkleri algılayabiliriz. Gözümüz, bu aralıktaki farklı dalga boyu aralıklarını, farklı renkler olarak algılar. Örneğin 450-495 nanometre arası dalga boyuna sahip ışınları mavi, 620-750 nanometre arası ışınları da kırmızı renk olarak görürüz. Dalga boyu 400 nanometrenin altındakı ışıklara ultraviyole ışınlar, dalga boyu 700 nanometrenin üzerindeki ışınlara da infrared denir. İşte, kızıl ötesi fotoğrafları sayesinde, insan gözünün normalde göremediği 750-900 nanometre dalga boyundaki alana bakabiliyoruz. Bu ayki fotoğrafımız da, kızılötesi dünyayı görmemizi sağlayan bir teknikle çekilmiş, adeta bir masal dünyasından fırlamış bir fotoğraf. Kızılötesi dünyaya kaçamak bakışlar atmamızı sağlayan bu fotoğrafçılık tekniğini, ve bu fotoğrafla ilgili detayları, gelin bu fotoğrafı çeken Zeki Melek'in kaleminden okuyalım: Fotoğrafçılıkta kullanılan filmler normalde IR ışınlara hassas değil, bunun için özel üretilmiş filmler kullanmak gerekiyordu. Ancak dijital fotoğraf makineleri ile beraber IR filmlere görünen ihtiyaç ortadan kalktı, hatta Kodak, popüler IR filmi HIE'nin üretimini 2007'de durdurdu. Dijital fotoğraf maiknelerinin IR ve UV hassasiyetleri normal filmlerden epey farklı. Mesela, normal filmler UV dalgaboyuna çok hassas oldukları için, fotoğraf makinalarımızda eskiden UV filtre takılırdı, ama dijital sensörler artık UV ışınlara hassas değil, onun için sadece lensi koruma amaçlı filtre kullanıyor. Öte yandan dijital sensörler IR alanına hassas, hatta bu yüzden dijital sensörlerin üzerine IR dalga boylarını fıltreleyen kalıcı bir filtre ekleniyor. Tabi, IR fotoğraf çekmek isteyen biri için, bu sonradan eklenen filtre büyük bir engel. Çeşitli şirketler, mevcut fotoğraf makinenizin üzerindeki IR filtresini sökerek, yerine görünür ışığı engelleyen filtre takma hizmeti sağlıyorlar. Ancak bu geri dönüşü olmayan bir işlem ve bu filtre değişikliğini yaptırdığınız makine artık sadece IR çeken, normal resim çekmeyen bir makine haline geliyor. Diğer bir alternatif IR fotoğrafçılık yöntemi ise fotoğraf makinasının önüne görünür ışığı bloke eden R72 filtresi yerleştirmek. Bu filtreyi takarak, makinaya sadece IR ışınların ulaşmasını sağlayabiliriz. Sensörün üzerindeki IR filtresi, bu gelen IR ışınların bir kısmını engellese de, sensöre az miktarda da olsa IR ışın ulaşacaktır. Böylece sensöre ne kadar IR ışın ulaşırsa, onun resmini çekebiliriz. Ancak bu durumda kullandığınız makinenin sensöründeki kalıcı IR filtresinin ne kadar güçlü olduğu önemli. Genelde DSLR makinaların oldukça güçlü bir filtresi oluyor, P&S makinalarda ise daha güçsüz bir filtre oluyor. Elbette bu, makinadan makinaya değişebilir, örneğin benim bu fotoğrafta kullandığım A610'un filtresi çok güçlü değildi, ama daha sonra denediğim çeşitli P&S makinalarında hep daha güçlü filtreler vardı. Biz filtre ile üzerindeki görünür ışığı bloke ettik, sensör üzerindeki filtre de IR ışınlarını engelledi, dolayısıyla sensöre gelen foton sayısını bu iki filtre ile oldukça azalttık. Bu nedenle artık fotoğrafı oldukça uzun sürede çekebiliriz. Örneğin, ben bu fotoğrafı o sırada öğlen güneşinde olmama rağmen f2.8 ve 1/2 saniyede çekmiştim. Halbuki elimde IR dönüşümü olan makinem olsaydı, aynı fotoğrafı f8 ve 1/125 saniyede çekebilirdim. Ayrıca IR dönüştürülmüş makinelerde filtre makinanın sensörünün üzerinde olduğu için vizörden bakınca ne çektiğimi de görebilirdim. IR fotoğraf çekerken dikkat edilmesi gereken bir diğer konu da IR dalgaboyunda odak noktasının değişmesidir. Otomatik netlik sistemleri görünür ışıkta çalıştığı için, dar bir alanda çekim yapıyorsak IR dalgaboyuna güvenmemek gerekir. Eskiden lenslerin üzerinde uzaklık işaretleri olurdu, bazı lenslerde de bunların yanında kırmızı harflerle IR dalga boyunda neye denk geldiği yazardı. Sadece IR dalga boyunda çekilen fotoğraflar siyah beyaz işlenirken, görünür ışığın tamamını filtrelemez ve fotoğrafa katkıda bulunmasına izin verirsek sahte-renkli kızılötesi fotoğraf çekebiliriz. Bu fotoğraflar, işlenmemiş halde koyu kırmızı bir filtreye çekilmiş gibi görünürler. Genelde mavi ve kırmızı kanalların yerini değiştirdiğinizde bildiğimiz mavi renkli gökyüzü görüntüsü elde edilebilir. Meraklısına notlar: - Zeki Melek'in çektiği diğer IR fotoğraflara kendisinin flickr hesabından ulaşabilirsiniz. - Fotoğraf makinanızı kalıcı IR makineye çevirmenize yardım eden oldukça çok sayıda firma var. İsterseniz, doğrudan IR çekim yapan fotoğraf makineleri almanız da mümkün. İyi bir internet araştırması ile bu firmalara ve ürünlere ulaşabilirsiniz. Araştırmanız sırasında IR filter, IR conversion gibi arama kelimelerini kullanabilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/12/guncel/aralik-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "2012 yılının bu son ayında Dünya, Güneş etrafındaki dolanımını bir kez daha tamamlayacak ve 2013 yılına merhaba diyeceğiz. Şimdiden herkese mutlu yıllar, bol yıldızlı yıllar!... Merkür, Venüs, Satürn Ufuktan yüksekliği gün geçtikçe azalan ve Güneş'in arkasına doğru ilerleyen Venüs'ün aksine gittikçe yükselen ve ay boyunca yükselmesine devam edecek olan Satürn'e sabahları Güneş doğmadan önce kısa bir süre de olsa Merkür eşlik edecek. Satürn gezegenini ufak bir teleskop ya da dürbün ile gözlemleyebilir, doğu ufkundaki parlak cisimlerden biri olacağından kolaylıkla bulabilirsiniz. Satürn'ün halkalarının ihtişamını kaçırmayın. Mars Mars ufkun altında olduğundan Aralık ayında gözlemlenemeyecek. Jüpiter 3 Aralık'ta karşı konumda yani Dünya'ya en yakın konumunda olacak olan Jüpiter ay boyunca gökyüzünde olacak. Ay boyunca doğu ufkuna doğru alçalmaya başlayacak olan Jüpiteri ve 4 Galileo uydularını ufak bir teleskop veya dürbünle rahatlıkla görebileceksiniz. Gökyüzünün en parlak cismi olarak bulmakta zorluk çekmeyeceksiniz. İkizler Meteor Yağmuru İkizler meteor yağmuru, saatte 60 adet ve birçok renkte gözlenebilecek meteorları ile en iyi meteor yağmurları arasındadır. Maksimuma 13 ve 14 Aralık'ta ulaşmasına rağmen 6-19 Aralık tarihleri arasında gözlenmeye başlanabilir. Meteor yağmurunun merkezi yani radyan noktası İkizler takım yıldızı üzerindedir. Bu tarihlerde Ay yeni ay evresinde olduğundan, ışık kirliliğinden uzak ve açık bir gökyüzünde harika bir şov sizleri bekliyor. Kış Gündönümü 21 Aralık Kış gündönümü Türkiye saati ile 13:12 saati itibariyle gerçekleşecek. Güney kutbu yüzünü güneşe dönecek ve bu kuzey yarıküre için kış mevsiminin ilk günü olurken, güney yarıküre için yaz mevsiminin ilk günü olacaktır. 21 Aralık ve Maya Takvimi İnsanları heyecanlandıran bir diğer olay 21 Aralık tarihinde Maya takviminin bitişi ile Dünyanın sonunun geleceği ya da gelmeye başlayacağı söylentisi. Bu konuyu Astronomi açısından bilimsel bir yaklaşımla ele alan, Kayseri Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümü öğrencilerinden Aziz Kayıhan'ın, astronomi topluluğu ASTER'in 5. Astronomi Günleri'nde konu ile ilgili yaptığı sunumu izleyebilirsiniz: Ay Evreleri: Aralık Ay'ı Gökyüzü Genel Görünümü (15 Aralık 00:00:00):"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/dosyalar/agrin-neredeyse-canin-oradadir.html", "text": "Atalarımız ağrının yarattığı duygusal şiddeti oldukça dramatik bir şekilde ifade etmişler. Ağrı, Latince adıyla aljezi TDK'da vücudun herhangi bir yerinde duyulan şiddetli acı olarak tanımlanmaktadır. Uluslararası Ağrı Araştırmaları Teşkilatı ağrıyı doku hasarı veya potansiyel doku hasarı ile birlikte olan ya da böyle bir hasar süresince tanımlanan duyusal ve emosyonel deneyim olarak tanımlamıştır. Ağrı, insanlık tarihi kadar eski bir duygudur. İlaç endüstrisinin gelişiminden önce bitkisel kaynaklı etkin maddeler günümüzde kullanılan ilaçlara göre daha basit formülasyonlar şeklinde kullanılmakta idi. Özellikle Papaver somniferum bitkisinden elde edilen opium ve söğüt kabuğu sıklıkla kullanılan ağrı kesicilerdi. 1500'lü yıllarda Paracelsus afyonun alkolde daha iyi çözündüğünü farkeder ve yeni çözeltisine Laudanum adını verir. Ebers Papirüslerinde, Hipokrat ve Galen zamanından günümüze ulaşan kaynaklarda söğüt kabuklarının ağrıyı ve ateşi azaltıcı özelliklerinden bahsedilmiştir. Söğüt kabuklarından aspirinin hammaddesi olan salisilik asit molekülünün elde edildiğini bilmeyenimiz yoktur. Şüphesiz ki bu konuda en büyük gelişme 1897 yılında Bayer'de çalışan kimyager Felix Hoffman tarafından salisilik asidin asetillenmesi ile oluşan asetilsalisilik asit etkin maddesinin, bildiğimiz adıyla Aspirin'in bulunması ile olmuştur. Opium'a gelince bağımlılık yapıcı etkileri keşfedilince kullanımı kısıtlanmıştır. Ağrı kesicilerin yanı sıra ağrı mekanizmasının aydınlatılması, yeni ağrı kesici keşifleri için büyük önem arz etmekteydi. İngiliz farmakolog John Vane ağrıya neden olan prostaglandin ve ilgili biyoaktif maddelerine dair keşfi nedeni ile 1982 yılında Nobel Ödülü almaya hak kazanmıştır. Ağrı kesiciler artık kolayca ulaşabildiğimiz, hemen herkesin çantasında, evinde, çekmecesinde bulunur ilaçlar haline geldi. Ülkece sıklıkla tükettiğimiz ilaç grubu olan ağrı kesicileri kullanırken hemen herkesin aklından Ağrı kesici benim neremin ağrıdığını nereden biliyor? sorusu geçmiştir. Bu soruya cevap bulabilmek için öncelikle ağrının nasıl oluştuğunu bilmemiz gerekmektedir. Vücudumuzun sinir hücrelerinden oluşan bir ağa sahip olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu sinir hücrelerinin ağrıyı algılayan reseptörlerine nosiseptörler denilir. Nosiseptörler sinir hücrelerinde olduğu gibi vücudumuzun her yerine dağılmış halde bulunmaktadırlar. Normal dokunma duyusu ile ağrıyı ayıran da bu reseptörlerdir. Zaten adı da Latince nocere yani zarar vermek ten gelmektedir. Nosiseptörleri zararı/hasarı algılayan reseptörler olarak anlamlandırabiliriz. Eğer ucu sivri bir cisme dokunursak bu his duyu reseptörleri aracılığı ile beynimize iletilirken, sivri cismi elimize daha yüksek bir basınç uygulayarak batırdığımızda bu his nosiseptör aracılığıyla beynimize iletilir. Vücudumuz buradaki ayrımı eşik değeri ile ayırt eder. Parmak ucuna yaptığımı uyarı belirli bir şiddeti aşınca-yani eşik değerini aşınca- devreye duyu reseptörleri değil ağrı reseptörleri girmektedir. Buradaki eşik değeri ağrı eşiğidir. Bireyler arasında ağrıya karşı verilen cevapta oluşan farklılık da ağrı eşiklerinin farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu eşik bireylere veya cinsiyete göre farklılık gösterebilmektedir. Meditasyon, kendi kendini motive etmek, derin nefes almak gibi faktörler ağrı eşiğini yükselten psikolojik yöntemlerdir. Bununla birlikte, vücudumuzda meydana gelen herhangi bir hasar sonrasında ortaya çıkan kimyasal maddeler ağrı eşiğini düşürürler. Kötümser bir senaryo ile ağrı mekanizmasını anlamaya çalışalım. Diyelim ki kolunuz kırıldı. Bu vücut için bir hasar demektir. Bu uyarı bölgedeki hücrelerin hücre zarında bulunan araşidonik asit denilen 20 karbonlu bir yağ asidinin koparak COX enzimleri ile reaksiyona girmesine neden olur. COX enzimleri ile reaksiyona giren araşidonik asitten prostaglandinler denilen kimyasal maddeler salgılanır. Prostaglandinlerin pek çok alt türü dolayısıyla pek çok fonksiyonları bulunmaktadır. Uterus kasılmasından, mide iç çeperinin korunmasına kadar pek çok yolakta görev alan prostaglandinler ağrı mekanizmasından da sorumludurlar. Peki ağrı kesiciler bu reaksiyonun neresinde yer almaktadır? Ağrı kesiciler kimyasal yapılarına göre farklı mekanizmalarla etki etmekle birlikte, büyük bir kısmı araşidonik asidin prostaglandinlere dönüşümünü sağlayan enzimi bloke etmektedirler. COX enzimleri hücre zarında bulunan reseptörlerle anahtar kilit ilişkisi içerisindedir Bu kilide COX yerine ağrı kesici etkin maddeler anahtar olursa COX enzimleri reseptöre bağlanamayacak ve dolayısı ile prostaglandinler salgılanmayacaktır. Böylelikle de ağrı eşiği düşmeyecek ve nosiseptör faaliyeti de azalmış olacaktır. Ağrı uyarısını iletme faaliyeti de azalınca doğal olarak ağrı hissinizin azaldığını hissedeceksiniz. Peki ağrı kesici benim kolumun kırıldığını veya neremin ağrıdığını nereden biliyor? Aslında bilmiyor. Ağrı kesici bir tablet, kapsül, şurup gibi ağız yolu ile aldığımız etkin madde kan dolaşımına geçerek tüm vücuda dağılır ve verildiği doz kadar vücuttaki COX enzimlerini bloke eder. Yani elinden geldiğince kilitleri kapar. Burada ağrı kesici etkin maddenin vücudun ağrılı veya ağrısız bölgesini tercih etmek gibi bir özelliği ne yazık ki yoktur. Dolayısıyla ağrı kesici almak tedavi edici değil, semptom gidericidir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/dosyalar/az-bir-dnadan-leelooyu-yaratmak.html", "text": "23. yüzyıldayız, uçuk mavi nokta Büyük Ateş Topu tarafından yutulmak üzere. Dünyayı kurtaracak Leeloo'yu taşıyan Mondoshawan uzay gemisi gezegenimize yaklaşırken savaşçı Mangalore ırkına ait gemiler tarafından düşürülüyor. Leeloo'dan arta kalan sadece bir kol. Dünyanın büyük kötülükten kurtulma umudu artık doku mühendislerinin ellerinde. Sinema tutkunları Luc Besson'ın eğlenceli bilim kurgu filmi Beşinci Elementi hemen hatırlamışlardır yukarıdaki özetten. Leeloo'yu geride kalan azıcık bir DNA'dan yaratmaya henüz çok uzak bilim dünyası. Yine de insanlık eğer bir gün Leeloo'yu tekrar yaratmayı başaracaksa, bu şüphesiz mühendislik, tıp, biyoloji, malzeme gibi bir çok bilim dalının bir arada çalışmasının sonucu olacak. Sadece bir parça DNA'dan Leeloo'yu tekrar yaratmak Langer ve Vacanti'nin Doku Mühendisliği tanımına bire bir uyuyor: doku mühendisliği, dokuların çalışmalarını iyileştirmek, düzeltmek, eski haline getirmek için mühendislik ve fen bilimleri prensiplerinin uygulanarak biyolojik alternatifler geliştirmeye çalışan disiplinler arası bir bilim dalıdır. Amaç sadece Leeloo'yu hayata döndürerek, dünyayı kurtarmak değil elbette. Hasta ya da hasarlı dokunun/organın vücut dışında üretilip hastaya nakledilerek hastanın yaşam kalitesinin arttırılması, doku ve organ kayıpları nedeni ile meydana gelen ölümlerin önüne geçilmesidir doku mühendisliğinin hedefi. Bu hedefe ulaşmak için doku mühendisliği alanında çalışan bilim insanları hastadan hücreleri toplar, bu toplanan hücrelerden uygun olanlarını seçer ve laboratuvar ortamında büyütüp, çoğaltır. Bu hücreleri, üretilecek doku için hazırlanmış iskele* yapının içine yerleştirdikten sonra dokuya uygun büyüme faktörleri, kimyasal ve mekanik uyaranlarla istenilen doku oluşuncaya kadar büyütür. Üretilmiş doku artık hasta dokunun/organın yerine vücutta normal işlevini sürdürmek üzere hastaya nakledildiğinde hastanın kendi hücreleri kullanıldığı için organ nakillerinde görülen doku uyuşmazlığı ihtimali çok düşüktür ve bu yeni gelişen bilim dalının uygulayıcıları bir hastanın daha umutlarını gerçeğe dönüştürmüş olur (Şekil 1). 1970'li yıllarda Dr. W.T. Green kondrosit** hücrelerini kemik parçaları üzerine ekerek yeni bir kıkırdak üretilmeye çalışması ile doku mühendisliğinin temellerini attığı söylenebilir. Her ne kadar bu çalışmaları başarısızlıkla sonuçlansa da Dr. Green inovatif biyouyumlu malzemelerin geliştirilmesi ile hücrelerin uygun iskele yapılar üzerine yerleştirilerek dokuların üretilebileceğini tahmin etmiştir . Dr. Green'in bu ilk çalışmalarının ardından geçen yıllarda bilim insanları biyouyumlu malzemeleri geliştirerek, hücreleri vücut dışında büyütmenin değişik yollarını araştırmaya devam ediyorlar. Charles Vacanti ve ekibinin ünlü faresinin (Resim 3) BBC'de yayınlanması ile ana akım medyada kendine bir parça yer bulan doku mühendisliği uygulamaları şu anda vücuttaki neredeyse bütün dokuları kapsayacak şekilde ilerlemiş durumda. Embriyonun erken safhalarında başkalaşarak merkezi sinir sitemi, deri, kornea, saç ve tırnak gibi yapıları oluşturan ektodermik hücreler üzerinde çalışan araştırmacılar bugün Parkinson gibi dejenaratif sinir sistemi hastalıklarının tedavisinde önemi yol kat etmiş durumdalar. Ayrıca, kopan ve cerrahi müdahale ile tamir edilemeyen sinir hücrelerinin kendi kendilerini tedavi etmesine destek olacak sinir grefleri ile hastaların sinir kopması ya da zedelenmesi sonucu kaybettikleri fonksiyonlarının geri kazanması için çalışmalar yapılmakta. Deri dokusunun in vitro olarak üretilmesi ve yanık tedavilerinde kullanılması bu yeni gelişen bilim dalının bir başka uygulama alanı. Araştırmacılar ağır yanık vakalarında kullanabilecek yöntemler üzerinde çalışmalarını sürdürmekteler. Doku mühendisliği uygulamalarının geniş yer bulabileceği alanlardan bir diğeri de kemik ve kıkırdak üretimi. Örneğin kırıkların tedavisinde kullanılan metal çivilerin yerine kırığın şekline uygun olarak laboratuvarda üretilen iskele üzerine yerleştirilecek kök hücrelerin kemiğe dönüşmesini sağlamak ya da kaybedilen kıkırdak dokunun in vitro olarak üretildikten sonra hastaya nakledilmesi olası bir alternatif olarak doku mühendislerinin çalışmaları arasında yer alıyor. Kıkırdak ve kemik dokularının üretildiği mezoderm hücreleri ile yapılan çalışmaların arasında kas ve damar kayıplarının giderilmesi, hatta kırmızı kan hücrelerinden bağımsız hemoglobin üretimi çalışmaları da var . Doku mühendislerinin çalışmaları hali hazırda kemik, deri ve kıkırdak üzerine ticarileşmiş ürünlere dönüşmüş durumda. Biyolojik yapay karaciğer cihazları, sidik torbaları, pankreas gibi organlar da doku mühendisliği dalının ilgi alanı içinde. Bu bilim dalının önde gelen araştırmacılarından Dr. Anthony Atala hastaların hücrelerini biyo-bozunur iskeleler üzerine ekerek yapay sidik torbası üretmiş. Bu sidik torbaları 7 hasta üzerinde halen normal işlevlerini sürdürüyorlar . Dr. Atala ve ekibinin bir diğer çalışma alanı da penis dokusunun biyomühendislik teknikleri ile üretilerek doğumdan gelen ya da sonradan oluşan penis fonksiyon bozukluklarını gidermek . Yukarıdaki az sayıda örnekten anlaşılacağı üzere doku mühendisliği vücudu oluşturan bütün dokularla uğraşıyor. Bireylerin yaşam kalitesini arttıracak çalışmaların yanı sıra küresel açlık problemine çözüm olabilecek, hayvan hakları savunucularının et tüketimine bakışlarını değiştirebilecek yapay et üretimi de doku mühendislerinin üzerinde çalıştığı konulardan biri. Doku mühendisliği alanı günümüzde doku ve organ kayıpları nedeni ile yaşam kaliteleri düşmüş, hatta ölümü bekleyen on binlerce hastaya alternatif tedaviler arayan bir bilim dalı kısaca. Doktorlar bu hastaları diyaliz makinaları, kalp-ciğer by-pass sistemleri gibi mekanik uygulamaların yanı sıra organ nakilleri ve rekonstrüktif cerrahi müdahaleler gibi yöntemlerle hayatta tutmaya devam ediyorlar; ancak yetersiz organ bağışı, nakledilen organların ve dokuların reddi, enfeksiyon riski gibi nedenlerle belki de daha iyi sonuçlar verecek bir çözüm arayışının sonucu ortaya çıkmış bu alanın gelecekteki başarısı hücre biyolojisi ile ilgili bilgilerimizin artması, embriyonik ve yetişkin kök hücrelerin başkalaşım süreçlerinin daha iyi kavranması gibi alanlarda yapılacak çalışmalara bağlı. Doku mühendisliği bireylerin yaşam kalitesini arttıracak ve ömürlerini uzatacak potansiyele sahip disiplinler arası bir alan olarak insanlığa yeni umutlar sunuyor. *iskele: Hücre tutunması ve üremesi ile yeni dokuların istenen şekilde oluşturulması ve hücrelere gerekli mekanik desteğin sağlanması için biyouyumlu ve biyobozunur malzemelerden üretilen, üç boyutlu ve gözenekli taşıyıcı. **kondrosit: sağlıklı kıkırdakta bulunan, kıkırdağın üretim ve fonksiyonelliğinden sorumlu olan, mezenşimal kökenli bir bağ doku hücre tipi gref: bir kişiye kendisinden ya da başka birinden alınarak nakledilen doku ya da organ parçası Meraklısına: Açık Bilim'de yayınlanmış Dr. Atala'nın doku mühendisliği üzerine ilginç çalışmalarından birini anlattığı TED konuşması."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/dosyalar/fosillere-yasi-sorulmazmis-radyokarbon-teknigi.html", "text": "Radyoaktivite, karbon testi, ışıma, yarılanma süresi, tanecikler... İlk okuduğunuz anda bu kelimeler arasında anlamlı bir ilişki kuramıyorsunuz belki, ancak bu yazıyı okuduktan sonra her biri hafızanızda birleşerek anlamlı hale gelecek. Hatta edineceğiniz birkaç bilgi ile bir fosilin yaşını bile hesaplayabileceksiniz! Öncelikle biraz altyapı oluşturmak adına en basit haliyle terminolojiler üzerinden gidelim: Radyasyon kelimesine hepimiz aşinayız. Ancak radyasyon nedir? diye bir soru sorarsak kendimize, biraz duraksayabiliriz. Aslında cevap basit: radyasyon, radyoaktif ışımalara verilen addır. Radyoaktivite de bu ışıma türünün adıdır. Temelde proton , nötron ve elektron taneciklerinden oluşan atomlardaki 1 ve 1'e yakın n/p oranı, onlara kararlılık kazandırır; yani çekirdekleri parçalanmaya veya nükleer bozunmaya karşı daha dayanıklı hale gelir. En büyük atom numarasına sahip kararlı çekirdek Bizmut çekirdeğidir; bu elementten büyük atom numarasına sahip tüm elementler radyoaktif özelliktedirler, yani radyasyon yayarlar. Radyasyon yaymasından kasıt, atomun yapısından bazı taneciklerin ayrılması yani birtakım bozunmalar ve ışımalardır; bunlar bozunması, bozunması ve ışıması şeklinde sıralanabilir. Ayrıntılı bilgi için vikipediyi okuyabilirsiniz. Radyoaktif bir elementin bütün atom çekirdeklerinin zamanla tükeneceğini söyleyebiliriz. Her bir element kendine özgü bir bozunma hızına sahiptir. Bu bozunma hızları da yarılanma süresi(t1/2) adı verilen bir ifadeyle belirtilir, diğer bir deyişle yarılanma süresi maddenin yarısının bozunması için geçen süredir. Bir radyoaktif parçalanma için eşitlik şu şekildedir: N0: Radyoaktif çekirdeğin başlangıçtaki sayısı N: Herhangi bir t anındaki çekirdek sayısı veya miktarı k: Parçalanma hız sabiti t: Zaman Yarılanma süresince (t1/2) zaman ile parçalanma hız sabitinin eşitliğine ulaşmak için N yerine N0/2 yazmamız yeterlidir, sonuç olarak değerine ulaşırız. Bu tür bozunmalar kendiliğinden olduğu gibi dış etkenlerce de yapılabilir, yani birtakım ışınlara maruz kalan çekirdek de değişime uğrayabilir. Atmosferimizden karbon testine uzanan hikayemize gelecek olursak... Atmosferin üst katmanlarında bulunan CO2 gazı uzaydan gelen kozmik ışınlarca bombardımana tutulur. Bu esnada doğada Karbon 12 olarak bilinen atomu içeren karbondioksit gazı içindeki karbon yapısına iki nötron daha katarak Karbon 14 izotopuna dönüşür. Karbon 14 yapısıyla karbondioksitin yapısına giren karbon, fotosentez amacıyla bitkiler tarafından kullanılarak karbondioksit döngüsüne katılmış olur. Sonrasında bu bitkileri yiyen hayvanlar, insanlar ve diğer canlıların yapısına da Karbon 14 ulaşmış olacaktır. Geçmiş zamanda yaşayan canlıların yapısında bulunan Karbon 14 miktarı da böylece günümüze dek sıkça kullanılan bir yönteme ön ayak olmuştur: Karbon 14 atomunun özelliği radyoaktif olmasıdır ve günümüzde pek geçerliliği olmasa da radyoaktif özelliğinden faydalanılarak fosillerin, arkeolojik kalıntıların yaşlarını hesaplamada kullanılır. Karbon 14 (C 14) miktarı kullanılarak yaş tayin etme tekniğine ise Radyokarbon tekniği adı verilmiştir. Yöntem genel olarak canlının ölümünden günümüze dek vücudunda kalan Karbon 14 radyoaktif atomlarının bozunmaları sonrasındaki miktar ile atmosferde, dolayısıyla canlı vücudunda, sabit olduğu varsayılan* Karbon 14 miktarı arasında ilişki kurarak günümüze kadar geçen süreyi hesaplamayı hedefler. Geçerliliği konusunda şüpheler, günümüzde hatalı olduğu düşünülen bir varsayımdan kaynaklanmaktadır. Eski zamanlardan günümüze kadar geçen zamanda atmosferde kozmik ışınlara maruz kalan CO2, dolayısıyla Karbon 14 miktarı sabit kabul edilmiştir. Ancak bugüne kadar yapılan pek çok araştırma atmosferdeki Karbon 14 miktarının belirli yıllarda sıçrama yaptığını, yani sabit kalmadığını, göstermiştir*. Dergimiz yazarlarından Çağrı Yalgın'ın bu konu hakkında yapılan bir araştırmayı içeren yazısını inceleyebilirsiniz. Ağustos '12 sayımızda yayınlanan bu yazımızda süpernova patlamalarının atmosferdeki Karbon 14 miktarında bir sıçrayışa sebep olduğu anlatılmıştı. Sonuç olarak, Karbon 14 miktarının sabit olmadığını düşündüğümüzde açığa çıkabilecek sapmalar da yöntemin güvenilirliğini zedelemektedir. Herşeye rağmen basit sayılabilecek bir matematik hesabı ve birkaç bilgiyle fosillerin yaşını hesaplayabilmek heyecan verici! Gelin şimdi gerçek bir fosilin yaşını hepberaber hesaplayalım. Fosilimiz ise çok uzaklardan değil, Yenikapı çalışmalarından olacak. Bildiğiniz üzere, Marmaray projesi kapsamında İstanbul-Yenikapı çevresinde yapılan kazılarda Bizans dönemine ait pek çok kalıntı bulunmuştu. İşte fosil örneğimiz o kazılar esnasında açığa çıkarılan bir ata ait, yani yapacağımız işlemler sonunda Bizans atı olduğunu anlayacağımız ata. Bu fosilde 1 gram karbonda 1 dakikada 12,75 Karbon 14 bozunması olduğu biliniyor. Günümüzde yaşayan bir organizmada 1 gram karbonda 1 dakikadaki Karbon 14 bozunması 15,30'dur. Bu bilgiler ışığında fosilimizin yaşını hesaplayalım**: C 14'ün yarı ömrünün (t1/2) 5730 yıl olduğunu biliyoruz. t zaman sonra bir örnekteki çekirdek miktarını k = 0,693 / t1/2 eşitliği şeklinde yukarıda görmüştük. N0/N oranını bulmak için atmosferdeki C 14 ve C 12 oranının sabit kaldığını varsaymak gerekir*. N0/N = 15,30 / 12,75 = 1,2 ve t1/2 = 5730 yıl olduğuna göre, fosilin yaşı yaklaşık olarak: bulunur. Bu yaş bize kalıntının 2011-1508=503 yılına ait olduğunu gösterir ve bizleri 6.yy dolaylarına götürür ki bu dönemler de Erken Bizans dönemi olarak bilinir. Gördüğünüz üzere artık hesap makinesini kullanarak bir fosilin yaşını hesaplayacak durumdayız. Her ne kadar sapması konusunda tartışmalar sürse de Radyokarbon tekniğinin 1960 Nobel Kimya Ödülü'nü kazandıracak kadar ses getiren bir yöntem olduğunu hatırlatmakta yarar var. **Söz konusu problem Tübitak sitesinden alınmış olup sadece farklılaştırmak amacıyla Yenikapı kazılarıyla ilişkilendirilmiştir, bunun ötesinde bilimsel bir gerçekliği bulunmamaktadır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/dosyalar/hayat-kurtaran-benzerlikler-mimikri.html", "text": "Yeryüzündeki canlı çeşitliliği ve onların birbirleriyle ilişkileri çoğu zaman onu gözleyenler için alabildiğine karmaşık ve etkileyicidir. Haliyle bu karmaşıklığı oluşturan süreçleri anlamak üzere yapılan çalışmalar bizlere oldukça değerli bilgiler sunmaktadır. Bu yazımızda, canlılar arasındaki etkileşimlerden bir hayli ilginç olan mimikri konusuna göz atacağız. Mimikri, bir türün avcılarından kurtulması, çiftleşmesi ve hatta soyunu sürdürebilmesi için diğer bir türe benzemesi ya da her iki türün de birbirine benzemesi olayıdır. Değişiklikler canlıların davranışlarında olabileceği gibi, sesi, kokusu daha da önemlisi görünüşlerinde de ortaya çıkabilir. Mimikri olgusu, ekoloji ve genetik çalışan evrimsel biyologlar için her zaman ilgi çekici ve önemli olmuştur. Canlıların hayatta kalmak için böyle karmaşık süreçler içerisinden geçmesi sadece gözlerimizle gördüğümüz benzerliklerin ötesinde, bize türlerin evrimi, doğal seçilim baskısı ve en önemlisi genetik hakkında önemli bulgular sunar. Bu yazımızda özellikle mimikrinin iki alt başlığına göz atıp, bu çeşitliliğin genetik temellerine bakacağız. Batesian Mimikrisi: Yalan Beyan Bildirimi! Hayatta kalmak bir bedel ister! Canlılar, bu karmaşıklık içinde bu bedeli ödemenin bir yolunu her zaman bulur. Hatta gerekirse yalan söyleyerek! Türler, doğada avcıları tarafından sürekli tehdit altında olduklarından, bu tehditlerle baş edecek şekilde evrimleşme eğilimindedirler. Avcılarını kendinden uzak tutan her türlü özellik -haliyle- çok değerlidir. İşte bu mekanizma sayesinde bazı türler, zehirli ya da tehlikeli olduklarını göstermek için bazı renklere bürünür. Bu duruma aposematizm denir. Tamamen olmasa bile genelde bu renkler canlı ve ilgi çekici renklerdir. Uyarı yeterince açıktır: Beni yersen, başına bela olabilirim! Uzak dur! Fakat avcılar için işler bu kadar da basit değil. Darwin'in çağdaşı bir doğa bilimcisi olan Hanry Walter Bates yaptığı keşifler ve gözlemler ile mimikri kavramı hakkında önemli bulgular elde eder. Bu bulguları 1862'te bir makale ile bilim camiasına sunar. Ayrıca Bates, Amazonda yaptığı keşifleri 1863'te The Naturalist on the River, Amazons (1) kitabında yayınlamıştır. Bates, aslında zararsız olan bazı türlerin, kendini tadı kötü olan ya da zehirli olan canlılara benzettiğini tespit etmiştir. Tahmin edildiği gibi bu mimikri Bates mimikrisi olarak anılmaktadır. Yukarıda bahsedildiği gibi Bates mimikrisinin temel özelliği, tadı kötü olmayan ya da zehirsiz olmayan türlerin yalan beyanda bulunarak avcılardan korunmasıdır. Bates mimikrisinin en bilindik örneklerinden biri mercan yılanları ve taklitçileridir. Mercan yılanları zehirli ve avcılar tarafından tercih edilmeyen bir yılan türüdür. Bu tür ile aynı yaşam alanlarını paylaşan bazı zehirsiz yılanlar mercan yılanlarındaki aposematik renklenmeyi taklit ederler. Mimikri mekanizması burada da devreye girerek zehirsiz yılanları tıpkı zehirli yılanlar gibi renklendirir. Bu örnekler, her ne kadar aynı tür olmasa da, akraba türlerdir. Bu tür benzerlikler de şaşırtıcıdır ama başka sınıflara ait canlıların birbirine benzemesi durumu çok daha ilginçtir. Yukarıdaki kelebekler ve yılanlar, yalan söylerken ne olduklarını inkar etmez. Sadece tadı ve tehlikesi konusunda yalan söyler. Fakat bu hayatta kalma mücadelesinde çok daha ekstrem durumlar da ortaya çıkmıştır. Tetraponera mocquerysi , Afrika'nın ekvatoral kesimlerinde gözlenen bir karınca türü. Bu türün ısırıklarının güçlü olduğu biliniyor. Muhtemelen avcıları uzak tutma konusunda da başarılı. Salticidae cinsinden bu örümceğin morfolojisi ise avcıları kendinden uzak tutmak için Tetraponera'ya benzeyecek şekilde evrimleşmiş. İlk bakışta ayırt etmesi zor gelse de, aslında arada hala ciddi farklar var! Bilindiği gibi karıncalar, sistematik olarak Arthropoda 'nın Insecta alt şubesinde kategorilendirilir. Karıncaların, diğer Insecta'lar gibi antenleri ve 3 çift bacakları vardır. Bu özellik karakteristiktir. Fakat örümcekler Arthropoda'nın Arachnida sınıfına dahildir ve bir çok açıdan böceklerden farklıdır. Bu farklardan biri de böceklerin 3 çift bacakları varken örümceklerin 4 çift bacaklarının olmasıdır. Kuşların, bu örümceğin bacaklarını sayıp, karınca olmadığına dair bir açıklama getirmesini bekleyemeyeceğimizden bu ayrıntının örümcekler için çok şey değiştirmediğini gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz! Ayrıca merak edenler, bitkilerdeki bazı mimikri mekanizmaları için Çağrı Yalgın'ın Nisan ayında yazdığı şu yazıya bir göz atabilirler. Müllerian Mimikrisi: Biz Ciddiyiz, Bizimle Uğraşma! Peki sadece zararsız türler mi zararlı türleri taklit eder? Tabi ki hayır. Alman doğa bilimci Fritz Müller 1878 yılında bu durumu açıklığa kavuşturur. Müller, kelebekler üzerine yaptığı araştırmalar sonucu, tadı kötü olan ve avcılar tarafından tercih edilmeyen türlerin de mimikri yolu ile birbirlerine benzediğini tespit eder. Peki ama, zaten avcılar tarafından tercih edilmeyen bu türler neden diğer türlere benzer? Bu sorunun cevabı aslında çok basit. Avcılar tarafından pek tercih edilmeyen türler, aposematik olarak renklenmesine rağmen işleri iyice garanti altına almak için Müllerian Mimikrisi gibi başka yollar da tercih ederler. Bunun temel sebeplerinden biri, avcının av arama maliyetinin birçok türe yaymaktır. Örneğin bir kuş belli bir alanda kelebekler üzerinden besleniyor olsun. Bu kuş, hangi kelebeğin tadının kötü olduğunu öğrenmek için her kelebekten 4'er tane yemek zorunda olsun. Eğer ortamda bir aposematik kelebek popülasyonu bulunuyorsa, bu popülasyon her yeni kuş için 4 bireyini feda etmek zorunda kalır. Eğer bir Müller kompleksinde 8 türün populasyonu bulunursa, her populasyon bir kuşun eğitimi için yarım bireyini feda etmek zorunda kalır. Bu ortak uyarı sistemi, popülasyonları avcılardan korunmakla kalmıyor, olası tehditleri de en aza indiriyor! Kelebek örneklerinden bahsetmişken, -bu konuya ek bilgi olarak- kanatların bu motifleri nasıl kazandığı sorusu, bu türler üzerinde yapılan genetik çalışmalar ile açıklığa kavuşuyor. Eylül 2011 yılında, Nature dergisinde bu konu ile ilgili yayınlanan bir makalede(2) konu detaylıca ele alındı. Kelebek kanatlarının morfolojisini belirleyen dar gen gruplarında -süpergenler- kromozomal yeniden düzenlemeler ile oluşan motifler ve bu motiflerin kelebek popülasyonlarındaki devamlılığı ele alınıyor. Ayrıca Nature dergisinin YouTube kanalı olan NatureVideoChannel bu makale ile ilgili güzel bir video yayınlamış. İşte o video:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/dosyalar/herkes-icin-astronomi-gokyuzunde-ne-goruyoruz.html", "text": "Galaksi tarihiyle ilgili önemli gerçekler, no. 1: Krikkit gezegenindeki gökyüzünün gece görüntüsü bütün Evrenin en az ilgi çeken manzarasıdır. Dünya öyle bir gezegen olsaydı ki sürekli bulutlarla kaplı olsaydı, ve bu bulutlar alacalı değil de düz bir görüntü sergileseydi, orada bir şeyler olduğuna kanaat getirip, yine de ne olduğunu keşfetmeye çalışır mıydık? Douglas Adams'ın mizahi bir radyo tiyatrosu olarak yazdığı Otostopçunun Galaksi Rehberi adlı kurgusunda bu sorunun hayali bir yanıtı var: Aynı zamanda Kabalcı yayınlarından kitap serisi olarak yayınlanan bu oldukça eğlenceli bilimkurgu şahseserinde Krikkit adlı bir gezegen mevcut(1). Bu gezegenin gökyüzü tamamıyla siyahtır ve Krikkitliler kendi gezegenlerinden başka bir şeyin var olduğu fikrine asla kapılmamışlardır. Bu yüzden de onlar için gökyüzü ya da uzay gibi kavramlar yoktur. Öyle ki onların aşk şarkılarındaki hikayeler yıldızların altında ya da ay ışığında değil, çimenlerin üstünde geçer... Gelelim bizim manzaramıza... Bir Krikkitli olsa idik gökyüzünde varlığını merak edecek pek bir şey bulamayabilirdik ama bir Dünyalı olarak evrende var olan pek çok türde şeyi çıplak gözle görme şansına sahibiz. Hele bulutsuz, açık bir havada, çevrede gökyüzünü kirleten ışık kaynakları da yoksa, gökyüzünü izlemeye doyamayabilirsiniz. Gökyüzünde görmeye alışık olduğumuz o güzel gece manzarası içerisinde neler olduğunu düşündüğümüzde aklımıza öncelikli olarak yıldızlar, gezegenler ve bir de gecenin en parlak cismi, biricik uydumuz ay gelir. Oysa yıldızlar diye genellediğimiz parlak cisimlerin arasında başka türler de mevcut... Ayrıca çoğu zaman uçak, ya da daha spekülatif bir şekilde uçan daire olduğunu düşündüğümüz yapay ya da doğal başka cisimler de var. Yazımızın devamında gökyüzünde çıplak gözle görebileceğimiz cisimlerin hepsinden, bir elin parmaklarını geçmeyenlerini sayısı ve isimleriyle anarak da bahsedeceğiz. Ancak hepimizin tanıyıp bildiği cisimlerin dışındaki cisimlerden daha detaylı bahsedeceğiz. Ama önce kadir kavramından bahsedelim. Kadir kavramı, gökcisimlerinin parlaklıklarını uzaklıklarından bağımsız olarak tanımlamamıza yarayan ölçü birimidir ve V ile gösterilir. Batlamyus tarafından MS 2. yüzyılda oluşturulmuştur ancak daha sonra astronomi bilgi ve gözlem kabiliyetimiz artınca biraz revize edilmiştir (Batlamyus çıplak gözden başka bir araca sahip olmadığı için 6 kadirden sonrasını tanımlayamamıştır). Negatif veya pozitif değerler alabilir, ama ters bir ölçülendirme söz konusudur: Yani negatif kadir değerleri çok iyi gözlenebilir ve bu sayı arttıkça görünürlük düşüyor demektir. Bizim görüp görebileceğimiz en parlak gökcismi güneş, -26,8 kadir değerine sahiptir. Dolunay biçimindeki ay ise -12,5. Vega hemen hemen 0 kadir değerine sahiptir ve Vega'dan daha az parlak cisimler için artık pozitif değerler kullanılmaya başlanır. 6 kadir çıplak göz sınırıdır. 6'dan daha büyük kadir değerlerine sahip gökcisimleri çıplak gözle tespit etmek mümkün değildir. Kadir kavramı görünen kadir ve mutlak kadir olarak ikiye ayrılır. Görünen kadir Dünya'dan izlenen parlaklıktır ve biz de bu yazı boyunca bu değerleri kullanacağız. Mutlak kadir ise Eğer bu cisim Dünya'dan 32.6 ışık yılı uzakta olsa idi, görünen kadri ne olurdu? sorusunun yanıtıdır. GÖKYÜZÜNDE NELER VAR? Güneş ve Ay Öncelikle en bilinenleri tekrar edelim. Güneşi gece göremiyoruz; bu yüzden bize en yakın ve dolayısıyla en parlak görülen yıldız gündüzün de mimarı oluyor. Onu es geçiyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi Güneş'in kadir değeri -26,8. Parlaklık bakımından ikinci sırada tabii ki Ay var. Uydumuz Ay'ın ilkokul kitaplarında duyduğumuz ama ilk etapta pek de anlam veremediğimiz özelliği, bir ışık kaynağı olmaması. Güneşin Ay yüzeyine vurmasıyla onu görüyoruz ve o da bu ışığı bize yansıtarak Krikkitlilerden daha sanatkar olmamızı sağlıyor. Gezegenler Bir de gezegenler var. Gökyüzünde güneş sistemimizde yer alan beş gezegen çıplak gözle görülebiliyor . Bu yüzden eski uygarlıklar gezegenlerin gezegen olduklarını bilmezlerken, yıldızlardan ayrı olarak gezinip duran bu beş gezegene tanrısal özellikler atfetmişler. Yıldızlar arasında gezinip durmaya belki biraz daha açıklık getirmek gerek: Yıldızlar gerçekte sabit değildirler ancak birbirlerine göre bizim yüzlerce yıl boyunca algılayamayacağımız kadar belirsiz bir hareketleri vardır. Bu yüzden onların bulundukları konumda sabit oldukları düşünülür. Dünya'nın bir günlük hareketi boyunca yıldızlar dünyanın dönüş ekseni etrafında tur atarlar. Bu dönüş ekseninin uzandığı noktada Kutup Yıldızı bulunur. Tüm yıldızlar hareket ederken Kutup Yıldızı'nın hep kuzeyi göstermesi bundandır. Öte yandan Dünya'nın güneş çevresindeki hareketinden dolayı yıl içerisinde yıldızların konumları biraz değişse de birbirlerine göre olan uzaklık ve açıları değişmez. Ancak gezegenler tamamen anlamsız bir rota çizerler, çünkü hareketleri bir çok hareketin üstüste binmesinden doğar: Gezegenlerin kendilerinin Güneş çevresinde attığı eliptik tur, Dünya'nın kendi ekseni çevresindeki dönüşü, Dünya'nın Güneş çevresindeki eliptik yörüngesi. Bu hareketlerin birleşimi zaman zaman gezegenlerin bir harekette bulunurken birden vazgeçip geri dönüyormuş gibi bir görüntü vermesine dahi sebep olur. Bugün astroloji adı altına icra edilen sözdebilimin kaynağı yıldızlar bu kadar sabitken, gezegenlerin ilk bakışta anlamsız gelen hareketleri, bu hareketlerden dolayı onlara atfedilen tanrısal özellikler, yani ilkel bir astronomi bilgisine dayanıyor. Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenler daha sonra keşfedildiler ve hatta Güneş Sistemi dışındakiler de. Güneş sistemi dışındaki gezegenleri ise çıplak gözle göremiyoruz; hatta teleskoplarla da görebildiğimizi söyleyemeyiz. Bu gezegenlerin keşfedilme yöntemleri hakkında daha önce detaylı bir yazı kaleme almıştık. Beş gezegen çıplak gözle görünebilirken Uranüs (V=6) ve Neptün (V=8) çıplak gözle görünebilecek kadar parlak değildirler. Yıldızlar ve Takımyıldızları Gökyüzünde gördüğümüz parlak cisimlerden en kalabalık nüfusa sahip olanlar yıldızlardır. Çeşitli uzaklık ve büyüklüklerde olduğundan her birisi birbirinden farklı boyut ve parlaklığa sahiptir. Bu yıldızlardan aynı parlaklığa sahip olanları birliktelermiş gibi bir izlenim yaratır ve bu birlikteliklerden takımyıldızları doğmuştur. Büyük Ayı, Küçük Ayı ve yine burç kuşaklarına adını veren ve böylece astrolojiye kaynaklık eden İkizler, Akrep, Balık vb. pek çok takımyıldız, eski uygarlıklara gökyüzünü haritalama şansı da tanımışlardır. Ancak bu takımyıldızlarının üyelerinin birbiriyle pek de ilgileri yoktur. Hatta yıldız sanılan takımyıldızı üyelerinin bazıları tek başına bir galaksi bile olabilir. Gökyüzünde görünen yıldızlardan en parlak onu aşağıdaki gibidir(2): |Sıralama |Yıldız Adı |Uzaklık |Görünen Kadir |1 |Sirius |8,6 |-1,46 |2 |Canopus |74 |-0,72 |3 |Alpha Centauri |4,3 |-0,27 |4 |Arcturus |34 |-0,04 |5 |Vega |25 |0,03 |6 |Capella |41 |0,08 |7 |Rigel |1400 |0,12 |8 |Procyon |11,4 |0,38 |9 |Achernar |69 |0,46 |10 |Betelgeuse |643 |0,5 Yukarıdaki tabloda da görülebileceği gibi, yıldızların parlaklıkları sadece uzaklıklarından kaynaklanmaz. Onların türleri ve büyüklükleri de oldukça belirleyicidir. Sözgelimi, ismi Arapçadan türemiş olan Betelgeuse yıldızı bir kızıl devdir. Yani bir zamanlar bizim güneşimiz gibi anakol yıldızıyken, yakıtını tüketmiş ve birden genişlemiştir. İçerisinde gerçekleşen kimyasal kıyamet bir anakol yıldızına nispeten daha az enerji açığa çıkartır, bu yüzden rengi kızıldır. Ancak o kadar büyüktür ki oldukça parlak görünür. Galaksiler ve Yıldız Kümeleri: Gelelim yıldız sandıklarımıza... Galaksiler büyük yıldız topluluklarıdır. Onlar da kendi içlerinde galaksiler, cüce galaksiler, uydu galaksiler olarak sınıflandırılsa da temelde yıldız kümeleridirler. Bizim yıldızımız Samanyolu Galaksisi'nin bir üyesi olduğu için berrak ve açık bir gökyüzünde samanyolu hakikaten de samanların dökülmüş olduğu bir yolmuşçasına uzanıp giderken görünür. Gördüğümüz bu yol, bir spiral galaksi olan Samanyolu'nun güneşimizin de bulunduğu dış koludur. Ancak bizlere yıldız gibi görünen bazı gökcisimleri de yıldız topluluklarıdır. İlk bakışta bir yıldızdan farksız görünen, dikkatle bakıldığında bir ihtimal hafif bulanık olduğu anlaşılabilen bu kümeler parlaklıklarına göre sıralanırsa aşağıdaki tabloyu elde ederiz: |Galaksi |Uzaklık |Not |Geniş Magellan Bulutu |160 bin |Sadece güney yarımküreden görünür. (V=0,9) |Küçük Magellan Bulutu |200 bin |Sadece güney yarımküreden görünür. (V=2,7) |Andromeda Galaksisi |2,5 milyon |Andromeda Takım yıldızının bir üyesidir. (V=3,4) |Omega Centauri |18 bin |Önceleri yıldız ya da küresel yıldız kümesi olarak adlandırılırken Nisan 2010'da merkezinde bir karadelik olduğunun keşfedilmesiyle birlikte galaksi olarak anılmaya başlanmıştır. (V=3,7) |Triangulum Galaksisi |2,9 milyon |Oldukça zor da olsa çok açık ve ışıksız bir gecede seçilebilmektedir. (V=5,7) Aslında Samanyolu Galaksisi, Yerel Grup adı verilen 30 galaksilik bir grubun üyesidir ve bu grubun diğer üyeleri Samanyolu Galaksisi'ne yakındırlar. Ancak bu yakın galaksilerden Centaurus A, Bode Galaksisi, Heykeltraş Galaksisi ve Messier 83 de çok istisnai şartlarda bazı gözlemciler tarafından görülebilmiştir. Samanyolu'nun arkasında kaldığı için göremediğimiz ama Samanyolu olmasaydı oldukça parlak olarak seçilebilecek galaksiler de vardır. Bunlardan birisi de Maffei 1'dir. Süpernovalar ve Bulutsular Edwin Hubble galaksilerin varlığını keşfedene kadar gökyüzündeki tüm bulutsu cisimler nebula olarak adlandırılıyordu. Andromeda Galaksisi buna bir örnektir. Ancak nebulalar yıldız kümeleri değildir. Bir toz toprak kümesi olarak anılsa yeridir hatta. Nebulalar toz, hidrojen, helyum ve pek çok iyonize gazı bünyelerinde barındırırlar. Bu tozlar eğer yeteri kadar fazla ise, nebulalar yeni yıldız ve gezegenler doğurmaya gebedirler. Girişte resmini verdiğimiz Orion Bulutsusu (V=4), yine resmi aşağıda yer alan Pipo Bulutsusu ve Güney Yarımküre'den de Kömür Bulutsusu çıplak gözle görülebilen bulutsulardır. Bir de karanlık bulutsular vardır ve Samanyolu galaksisi içindekiler de aslında çıplak gözle görülürler; zira Samanyolu'na bakarken gördüğünüz katran karası bölgeler aslında karanlık bulutsulardır. Diğer bazı karanlık bulutsular, bir başka yıldızı örttükleri zaman görülebilirler. Süpernovalar ise bulutsuları ortaya çıkarak yıldız patlamalarıdır. Güneşimizin 1,4 ila 3 katı kütleye sahip yıldızlar yakıtları bittiği zaman iç basıncı kütleçekimini dengeleyemez hale gelir ve olanca kütle, kütle merkezine çöker. Bu sıkışma hareketi evrende şu ana dek tespit edilmiş en güçlü patlama tipini yaratır. Bu patlamanın gücüyle yıldızların yakıtlarını yaktığı olağan süreçlerinde üretilemeyen elementler üretilir ve çevreye bir çok yıldız artığı saçılır. Yukarıdaki satırlarda bahsettiğimiz bulutsular genelde süpernova artıklarıdırlar. Samanyolu galaksisinde ortalama her elli yılda bir yeni bir süpernova patlaması gerçekleştiği düşünülmektedir ancak bu patlamaları çıplak gözle görebilmek için çok şanslı olmak gerekiyor, zira en sonuncusu 1604'te Johannes Kepler tarafından gözledi. Kuyruklu Yıldızlar Kuyruklu yıldızlar gökyüzünün daimi üyesi değildirler. Çok uzak mesafelerde hızla turladıklarından bazı kuyruklu yıldızlar zaman zaman Dünya'da da çıplak gözle rahatlıkla gözlenebilir. Estetik kuyrukları sayesinde bir yıldızdan kolaylıkla ayırt edilebilir. Bu arada her kuyruklu yıldız periyodik bir yörügeye sahip olmadığını da hatırlatalım. Yarımküremizdeki kaydadeğer en son çıplak gözle kuyrukluyıldız seyri 1996-1997 yıllarında Hale Bopp ziyaretiyle yaşanmıştı. Ancak astronomlar yeni bir müjde verdiler: 2012'de keşfedilen 2012 S1 kuyrukluyıldızı 2013 sonlarında en parlak kuyruklu yıldız gözlemlerinden birisini sağlayacak ve bu hepimizin hayatındaki en ilginç deneyimlerden birisi olacak. Göktaşları Uzayda başı boş dolaşan göktaşları zaman zaman kendinden büyük başka bir cismin çekimine girer ve o cismin yüzeyine düşmek isterler. Eğer gezegenin kaydadeğer bir atmosferi varsa bu düşüş sırasında yanıp kül olurlar. Halk arasında yıldız kayması olarak da bilinen bu olay hemen hemen her gece gerçekleşir. Bu yıldız kaymaları gökyüzünde gördüğümüz, saman alevi misali bir anlık olaylar olabildiği gibi, dumanını seçebileceğimiz bir şiddette de gerçekleşebilir. Hatta Dünya yüzeyine ulaşmayı başaran göktaşları da vardır. Yapay Uydular ve ISS İnsan yapımı uydular ya da uluslar arası uzay istasyonu da zaman zaman bir gökcismiymişçesine gözümüze takılabilir. Yapay uydular açıları ve konumlarına göre -1'den +5'e kadar kadir değerlerine sahip olabilirler(4). Çok açık ve berrak bir gecede bu cisimlerin hareketleri rahatlıkla seçilebilir. Güneş ışığını bir anlığına yansıttıkları zaman beliren ve bir süre sonra kaybolan görüntüleriyle pek çok kimsenin aklına ilk olarak uçan daireleri de getirdiği oluyor. En azından kendilerini ufolog olarak tanıtan ve tanınamayan her nesneye uçan daire demeye eğilimli kimseler tarafından bu nesneler örnek olarak gösterilebiliyor. Şu an Dünya çevresinde 3000'den fazla yapay uydu var ancak bunlardan birkaç yüz adedi faal. Kalan gayrifaal uydular Dünya'nın çevresinde bir enkaz olarak dolaşıyorlar. Diğer yandan günde 15 defa Dünya çevresini dolanan Uluslar arası Uzay İstasyonu da çıplak gözle en iyi seçilebilen insan ürünü gökcisimlerinden. Öyle ki bazen kadri -8'i bulabiliyor! (5) http://www.heavens-above.com/ adresinden ISS'in konumunu öğrenebilir, ve eğer denk getirebilirseniz uygun bir havada gözlemleyebilirsiniz de."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/dosyalar/kisisel-verileri-koruma-bilmecesi-koruyalim-ama-nasil.html", "text": "Teknoloji hayatımızın her alanına girdikçe her birimiz elbet bir noktasından siber aleme bulaştık ve her an veri üreten kullanıcılar haline geldik. Sosyal medyada hayatlarımıza dair her türlü detayı paylaşmak oldukça sıradan günlük işlerimizden biri haline geldi. Bunun dışında da bilgisayarlarımız, mobil cihazlarımız, tabletlerimizle internette yaptığınız her hareket ya da telekomünikasyon şebekesinden aldığınız her türlü hizmet, teknoloji ve telekom şirketlerinin veri tabanlarında kayda geçiyor. Kontrolümüz dışında arka planda üretilen bu verilerin şirketlerce ne amaçla ve nasıl kullanıldığı hakkında da çoğunlukla sınırlı bilgiye sahip oluyoruz. Bu verilerin şebekenin yönetilmesi, internet ve ses hizmetlerinin sağlanması veya faturalandırma gibi sektörün ve işletmecinin devamlılığını sağlayacak süreçler için kullanılması ve saklanması gerekiyor,ancak amacının dışındaki kullanımlar kişinin özel hayatına ve gizliliğine ihlal haline dönüşebilir. İşte tam da bu adımda yasal düzenlemeler kullanıcıları var gücüyle koruyacak yükümlülükleri sektörlere şart koşuyor çünkü 'biz'e ilişkin olanın üzerindeki denetimimizi kaybettiğimiz noktada kendimiz olmamız ve bireysel özerkliğimizi korumamız da olanak dışına çıkacaktır. Kişisel verilerin korunması konusunda en sistematik yasal altyapıya sahip bölge Avrupa Birliği ve 1995 yılında yayınlanmış 95/46/AT sayılı Kişisel Verilerin Korunması Yönergesi ile çerçeve kanun yaratılmış. Bunu takiben 2002 yılında 2002/58/AT sayılı Özel Yaşamın Ve Elektronik İletişimin Korunması Yönergesi ile iletişim sektöründe kişisel verilerin korunması ve işlenmesi süreçleri düzenlemiştir. Şu anda Türkiye'de kişisel verilerin korunmasını düzenleyen bir kanun bulunmuyor ancak yaklaşık 1995'ten beri tartışmaları süren bir kanun taslağımız mevcut. Halen tasarının son haline getirilerek yayınlanması ve kişisel verilerin korunması hakkında tüm sektörleri kapsayacak yasal çerçevenin oluşturulması bekleniyor. Diğer taraftan, kanunun yayınlanması beklenmeden elektronik haberleşme sektöründe kişisel verilerin gizliliğini düzenleyen yönetmelik ilk olarak 2004 senesinde elektronik haberleşme sektörünü denetleyen ve düzenleyen kurum BTK (kurumun adı o dönemde Telekomünikasyon Kurumu olarak geçerken 2008'de yayınlanan 5809 no'lu kanunla ismi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu olarak değiştirilmiştir) tarafından yayınlandı. Bu yönetmelik ile elektronik haberleşme sektöründe kişisel verilerin işlenmesi, saklanması ve gizliliğinin korunması için elektronik haberleşme sektöründe faaliyet gösteren işletmecilerin uyacakları usul ve esasları belirlenmiş oldu. Yönetmelik bu sene Temmuz ayında revize edilerek yeniden yayınlandı ve yürürlük tarihi de Ocak 2013 olarak belirlendi. Bu zaman zarfında elektronik haberleşme sektöründe hizmet veren kuruluşlardan beklenilen, yayınlanan mevzuata uyumlu hale gelebilmesi ve kişisel verilerle ilgili süreçlerini hukuksal çerçevede tasarlamasıdır. Kanun geldi, uygulama nerede kaldı? Mevzuata uyum, en basit haliyle düzenleyici kurum tarafından yayınlanan bir hukuksal metne gerçek hayatta işleyen bir sürecin veya akışın adapte edilmesidir. Diğer deyişle kanun koyucunun hazırladığı ifade, sistemde bir süreç olarak tasarlanmalı veya işleyen sürece dahil edilmeli diye kabul ediyoruz. Ancak ne yazık ki bu işin planlanması her zaman operasyonunu yönlendirecek seviyede kurgulanamıyor ya da elektronik haberleşme sektörünün yaramaz çocuğu yakınsama tüm teknolojileri aynı platformda birbirleriyle entegre hizmet verebilir hale getirdiğinden peki şimdi ben hangi veriye ne yapacağım? diye soran sistem yöneticilerine veya mimarlarına elimizde yoruma açık metinlerle boş gözlerle bakar hale geliyoruz. Elektronik haberleşme sektöründe düzenlemelerin hayata geçirilmesinde en temel sıkıntı, kuralları tasarlayanların hukukçu, kuralları sisteme tanıtanların mühendis olmasından kaynaklanıyor. İki birbirinden farklı altyapıya sahip uzmanlığın ortak bir paydada buluşması ve birbirini anlayabilmesi oldukça güç. Bunların yanında bir de hukukun düzenlemeye alıştığı gerçek dünyanın ölçütleri ne yazık ki iletişim teknolojilerinin bütününden oluşan siber alem dinamiklerini karşılamaya yetmiyor. 1993 yılında Norveç'te Dag Wiese Schartum isimli doktora öğrencisi, hazırladığı tezde regülasyonlara istinaden hazırlanmış bilgisayar kodlarının birbirini ne ölçüde karşıladığını incelemiş ve sonuçta yazılımcıların, hukuk metinlerindeki genel ifadelerden dolayı kuralları yorumlayarak ve adeta düzenleyici otorite gibi davranarak programları tasarladıklarını tespit etmiştir. Bu çalışmada Schartum, her bir hukuk kuralını ve bu kuralları hayata geçirebilmek için tasarlanmış kod parçalarını semantik olarak birebir kıyaslamış ve birbirlerini karşılamadıklarını görmüş, muğlak ifadeler söz konusu olduğunda yazılımcının sistem mimarisi için en uygun seçimi yaparak çerçeveyi kendisinin belirlediği sonucuna varmıştır. Yoruma açık yükümlülük: Aydınlatılmış rıza Veri paylaşımı, aktarımı, saklanması gibi konularda en tartışmalı süreç ilgilinin rızasını almak söz konusu olduğunda yaşanıyor. Regülasyonlardan doğan bir yükümlülüğün sistemde en sırıtan hali belki de rıza toplama sürecidir diyebiliriz. Telefonunuzu açmak veya alışveriş yapmak istediğiniz sitede bir hesap yaratmak teknoloji şirketleriyle verilerinizi paylaşmak için yeterli aktivitelerdir. Bütün bu aktiviteler kapsamında kişisel verilerinizin onları paylaştığınız şirketlerce işlenebilmesi belli istisnalara tabidir. Bu istisnalardan en önemlisi ilgili kişinin rızasıdır. Yani siz görüntülediğiniz sayfada yer alan kutucukları işaretlediğinizde veya tabletinizde kendi kendine açılan pop-up mesajlara izin ver dediğinizde arka planda rıza göstermiş sayılırsınız. İlgilinin rızası verilerin işlenmesinin en önemli meşruluk temellerinden biridir. Böylelikle işletmeci ilgilinin rızasını elde ederek kişisel verileri işleme konusunda önündeki tüm engelleri atlamış olur. Çünkü burada temel olan işletmecilerin veri işleme hakkına ilgilinin rızası ile kavuşabilmesidir. Yani kişisel verilerin işlenmesi istisna, yasal temel ve ilgilinin rızası olmadan işlenememesi ise kural olmalıdır. Peki işletmeci müşterinin rızasını nasıl toplar? Literatürde rıza beyanının taşıması gereken özellikler şöyle özetleniyor; AB yönergesinde rıza kişinin kendisiyle ilgili verilerin işlenmesini kabul ettiğini gösteren belirli ve aydınlatılmış özgür ifadesinin her türlü işareti olarak tanımlanmıştır. Ayrıca yine yönergeye göre bunun bir hukuka uygunluk koşulu olarak değerlendirilebilmesi için, ilgili kişinin şüpheye yer bırakmayacak nitelikte, bir başka anlatımla kesin olması gerekir. İşte tam da hukukun yaratmak istediği düzenle iletişim teknolojilerinin sanal dinamikleri bu noktada çakışıyor. Bir yazılımcının kodlamakta olduğu uygulamaya aydınlatılmış özgür ifade, kesin, şüpheye yer bırakmayacak şekilde gibi genel ifadeleri tanıtma şansı yok. Bilgisayar kodları salt mantıksal döngülere ve algoritmalara sahip, bu durumda kesin dediğinizde neden bahsettiğinizi anlayabilmesi için bu tanımın algoritmasını bir formülle oluşturup kodlarla tanımlamanız gerekiyor. Hal böyle olunca tasarımcılar sistem için en uygun ve maliyetsiz çözümü geliştiriyorlar; derdini anlatan upuzun kullanım koşulları metinleri ve bu metinlerin altında yer alan ve kabul ettiğimizi beyan eden bir kutucuk. Böylece hukuk kodun tasarımına eklenmiş oluyor ama bir farkla; uygulama amacının dışına çıkarak. Çünkü çoğunluk bu metinleri okumadan, okusalar bile işin uzmanı olmadıkları konuları anlamadan, sadece rızalarını vermiş oluyorlar. Yani pratikte kullanıcı aydınlatılmış bir özgür irade gösteremiyor. Aynı durum sitelerde sayfalarca yayınlanan gizlilik politikaları için de geçerli. İşletmeciler gizlilik politikalarını uzun uzadıya anlatarak kullanıcıda güven yaratabileceklerini düşünüyor olmalılar ki hemen her sitede sayfalar süren örneklerine rastlayabiliyoruz. Amerikalı ünlü hukuk profesörü ve aktivist Lawrence Lessig Kod 2.0 isimli kitabında şu soruları soruyor; Bütün bu gizlilik politikalarını birileri okuyor mu? Eğer okuyorlarsa bile bir siteden diğerine geçerken her birini akıllarında tutabiliyorlar mı? Amazon ile Google'ın gizlilik politikaları arasındaki farkları biliyor musunuz? Neye rıza gösteriyorum? Yükümlülüklerin özellikle dikkat çektiği üzere, önemli olan kullanıcının neye rıza gösterdiğini açık bir şekilde anlayabilmesi ve rıza vermesi halinde bilgilerinin ne şartlarla, nasıl kullanılacağının farkına varabilmesidir. Akıllı telefonunuza indirdiğiniz ve oynamak için sabırsızlandığınız o çok popüler oyun küçük bir pop-up ile sizin rızanızı aldıktan sonra siz oyunu oynarken rehberinizdeki kontakları kendi veri tabanına aktarıyor ve sonrasında da bunları ne iş yaptığını bilmediğiniz şirketlerle paylaşıyorsa rıza gösterdiğiniz oyunun mağduru durumuna düşebilirsiniz. Bu bağlamda yaklaşık son 10 yıldır gelişimleri hız kazanmış gizlilik teknolojileri,veri paylaşımında kullanıcının kontrolünü arttıracak teknik çözümler üretmeye çalışmaktadır. Başlıca örneklerinden biri, gizlilik politikalarının uzun uzadıya metinler olarak yayınlanması yerine yazılım uygulamaları tarafından otomatik olarak algılanmasını sağlayanP3P teknolojileridir. P3P teknolojileri ile metinler, XML işaretleme ve etiketleme dili ile standart bir formata sokularak, yazılımlar tarafından otomatik olarak okunabilir hale getirilir. P3P projesi internet sitelerinin gizlilik uygulamalarını kullanıcıların tarayıcıları tarafından otomatik olarak erişilebileceği ve kolaylıkla yorumlanabileceği standart bir formatta ifade edebilmesine olanak sağlar. P3P teknolojileri sayesinde arka planda kullanıcının tarayıcısı ve internet siteleri arasında kodlanmış gizlilik doğrulamaları gerçekleşecektir. Hatta kullanıcının yapacağı ayarlara uygun olarak sitenin her talebi kullanıcıya bir uyarı olarak gösterilebilir. Örneğin kullanıcı, bir sitenin telefon numarasına erişmek istemesi halinde tarayıcısında bir uyarı ekranının çıkmasını sağlayabilir ve o anda vereceği karara göre onaylayarak veya reddederek işlemine devam edebilir veya işlemi sonlandırabilir.Böylelikle kullanıcının sitenin her türlü sorgulamasına ve bilgi talebine karşı uyarılması ve bilinçlendirilmesi esas alınmış olur. Bir diğer örnek ise kullanıcıların işlem yapmak istedikleri sitenin gizlilik durumlarını basit ve görsel yöntemlerle takip edebilmesine yöneliktir. Bu yapıya en güzel örneği uzun süre yazılım yapmış Amerikalı teknoloji uzmanı JonathanZuck verdi. Bu sene 4 Aralık'ta Brüksel'de üçüncüsü düzenlenen Avrupa Veri Korumasi ve Gizliliği Konferansı'nda yaptığı konuşmasında, kullanıcıların doğru bilgilendirilerek rızalarının toplanmasını sağlamak için geliştirdikleri uygulamaların önemini anlatırken o anda salonda yer alan katılımcılardan şu adrese girmelerini istedi : http://privacydashboard.s3.amazonaws.com/index.html Katılımcılar, adrese girdiklerinde karşılarında örnek olarak hazırlanmış aşağıdaki bilgilendirme panelini gördüler: Jonathan Zuck, kullanıcının sayfalarca metin içinde görmesini istedikleri önemli tüm gizlilik ayarlarının görsel olarak tek sayfada ifade edildiğini aktardı. Ek olarak elde edilecek verilerin ne amaçla kullanılacağı ve bu verilerin diğer partilerlene kapsamda paylaşılacağı detaylarınada görsel olarak ulaşmak mümkün hale geliyor. Bunun dışında talep edilirse sayfanın üzerinde yer alan Short Form veya Full Policy başlıklarından gizlilik politikalarının özetine veya tam metnine erişilebiliyor. Uyumlu mu? Uydurulmuş mu? Teknoloji bu kadar hızlı dönüşürken hukuk ve sosyal bilimler onun peşinden koşup yakalamak için uğraşmaya muhtaç gözüküyor. Bilgi öyle müşterekbir hale geldi, öyle hızla yayılıyor ki bilgiye dayalı gelişen teknolojilerin yasal çerçevelerini ve sosyal etkilerini çok sonradan kurgulamak zorunda kalıyoruz. Diğer taraftan da alışılagelmiş yaklaşımlarla, sınırları olmayan bilgi teknolojilerini bir altyapıya oturtmaya çalışmak amacından sapan ve neredeyse gereksiz bir bürokrasi yaratan süreçlere dönüşebiliyor. Hal böyle olunca da mevzuata uyumlu hale gelebilmek için uydurulmuş çözümlerle işler daha da karmaşıklaşabiliyor. İşte verilerin işlenmesi için kullanıcıdan toplanan rıza tam da böyle amacından sapmış ve amiyane tabirle dostlar alışverişte görsün tadında bir örnek. Sonuç Sürecin, teknolojileri tasarlayan mühendisler ile yasal bir çerçeve yaratmaya çalışan hukukçular tarafından ortak yaratılacak bir dille kurgulanması gerekiyor. Birbirinden oldukça uzak gözüken iki çalışma alanı ortak bir paydada buluşabildiği sürece anlamlı ve güvenli bir platform yaratılabiliyor. Bir hukuk metninin içinde uygulamaya dair detaylar bulunmadığı, sadece genel çerçeveleri tasarlayan yüzeysel ifadeler yer aldığı ve o yükümlülüğü hayata geçirecek kişiye yol gösterecek örnekli açıklamalar bulunmadığı sürece tüm bu karmaşa devam edecektir. Özellikle elektronik ortamlarda kişisel verilerimizin korunması gibi hayati önem taşıyan konularda yasal veya teknolojik açıklar kabul edilemez bir boyuta ulaşmışken uygulaması sağlanamayan teorik bilginin faydası değil zararı dokunacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/dosyalar/monty-hall-problemi.html", "text": "Matematik zordur dersem, herhalde çok şaşırtıcı bir şey söylemiş olmam. Soyutlanıp saf özüne indirilmiş düşünceyi evirip çevirmeyi öğrenmek çok çetin bir iştir. Tabii ki imkansız değil. Ne de olsa dünyada onbinlerce profesyonel matematikçi var, ve başka insanlardan hiç farkları yok. Çalışınca her şey öğrenilir. Öte yandan matematikte öyle şeyler çıkabiliyor ki karşınıza, uzmanım diyenleri bile ters köşeye yatırabiliyor. Monty Hall problemi de masum görünen, ama adamı iki seksen yere yatırabilen bir olasılık problemi. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Problemin kaynağı bir yarışma programı. ABD televizyonlarında 1963'den 1977'ye kadar yayında kalan Let's Make A Deal isimli programda sunucu Monty Hall konuklarla çeşitli oyunlar oynuyordu. Bu oyunların ortak özelliği, yarışmacıların küçük bir ödülü alıp gitmek veya riske girerek büyük bir ödül kazanmak arasında karar vermelerinin gerekmesiydi. Monty Hall'un sunduğu oyunlardan birisi, 1975'de The American Statistician isimli akademik dergide Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de çalışan matematikçi Steve Selvin tarafından bir olasılık problemi halinde sunuldu. Makalede Monty Hall Problemi olarak anılan bilmece şöyle: Önünüzde üç tane kapalı kapı var. Bunlardan birinin arkasında son model bir otomobil, diğer ikisinin arkasında ise birer keçi var. Kapılardan birini seçiyorsunuz, ama henüz açılmıyor. Monty Hall hangi kapının arkasında araba olduğunu biliyor. Seçmediğiniz iki kapıdan birini açıyor ve o kapının arkasındaki keçiyi görüyorsunuz. Monty Hall isterseniz tercihinizi değiştirip, açılmamış diğer kapıyı seçebileceğinizi söylüyor. Arabayı kazanma ihtimalinizi artırmak için ne yapmalısınız? Başka bir deyişle, tercihinizi değiştirmekle araba kazanma ihtimaliniz artar mı, azalır mı, yoksa hiç mi değişmez? Bu problemi duyan çoğu kişinin, uzmanlar dahil, ilk tepkisi Değişmez demek. Başta doğru kapıyı seçme ihtimali idi. Şimdi iki kapalı kapı var, ve oyuncunun seçtiği kapının arkasında araba bulunması ihtimali ½. Yani tercihi değiştirmek kazanma ihtimalini artırmayacaktır. Fakat işler o kadar basit değil; Monty'nin arabanın hangi kapı arkasında olduğunu bilmesi ve özellikle keçili kapıyı açıyor olması problemi değiştiriyor. Oyuncu için doğru strateji kapıyı değiştirmek. Nasılını sonraya bırakalım, böylece biraz düşünmeye zamanınız olsun. Olasılık tuzakları Monty Hall probleminin, ve genel olarak şans ve risk içeren bütün karar problemlerinin, kesin kazanç getiren stratejileri yok. Yapabileceğimiz tek şey kazanma ihtimalimizi mümkün olduğunca yükseltmeye çalışmak. Bu her zaman kolay değil, çünkü insan zihni için olasılıklarla düşünmek çok zor. Birçok kez, varsayımlarımız ve ön kabullerimiz bizi yanıltıyor. Psikologlar olasılık problemlerinin algılanışı ve cevaplanmasıyla yakından ilgileniyorlar, çünkü bu konudaki düşünce tarzımız zihnimizin nasıl çalıştığına ve ne tür hatalara yatkın olduğuna ışık tutuyor. En basitinden, şöyle bir soru düşünelim: İki çocuğumdan biri erkek. Diğerinin de erkek olması ihtimali nedir? Çoğu kişi gibi bu soruya %50 cevabını vermiş olabilirsiniz. Ne de olsa bir çocuğun cinsiyeti, ailenin diğer çocuğunun cinsiyetine bağlı değildir. Sorudaki ilk bilgi aslında gereksizdir, tuzağa düşmemiş olmanın haklı gururu ile gülümsersiniz. Maalesef yanlış. Doğru cevap %33. Bunu görmek için durumları tek tek saymak gerekir. Erkek çocuğu E, kız çocuğu K ile gösterelim. İki çocuklu bir ailenin çocuklarının ikisi de erkek , büyüğü erkek küçüğü kız , büyüğü kız küçüğü erkek , veya ikisi de kız olabilir. Soruda çocuklardan birinin erkek olduğu söylenmiş, yani mümkün olan durumlar sadece EE, EK, KE . Bunlardan da sadece birinde diğer çocuk erkek olduğuna göre, ihtimal , yani %33 olur. Yani sorudaki bilgi şaşırtmaca değil, gerekli. İşin püf noktası, soruda erkek çocuğun büyük mü küçük mü olduğunun söylenmemiş olması. Eğer soru İki çocuğum var, büyüğü erkek. diye başlasaydı %50 cevabı doğru olurdu. Şimdi, psikoloji araştırmalarında sıkça rastlanan bir probleme göz atalım. Bir şapkada üç kart var. Birinin iki tarafı kırmızı , birinin iki tarafı beyaz , sonuncusunun ise bir tarafı kırmızı bir tarafı beyaz . Gözlerimizi kapatarak şapkadan bir kart seçiyoruz ve masaya koyuyoruz. Gözlerimizi açtığımızda kartın yukarı bakan yüzünün kırmızı olduğunu görüyoruz. Kartın altta kalan yüzünün de kırmızı olması ihtimali nedir? Bu soruya ezici çoğunluğun cevabı %50'dir. BB kartının çekilmediği belli, o zaman masadaki kart ya KK ya da KB'dir. Rastgele çektiğimiz için ikisinin de ihtimali aynı olmalı. Ancak doğru cevap %66. Önümüzde gördüğümüz yüz KK'nin iki kırmızı yüzünden biri olabilir, veya KB'nin tek kırmızı yüzüdür. Yani, diğer yüzün kırmızı olduğu iki durum varken, beyaz olduğu bir durum var. Bu yüzden aranan ihtimal olur. Her iki soruda da düşülen bilişsel hata aynı: Sezgilerimizle düşünüyor, ortaya çıkan gözlemin gerçekleşme ihtimalini hesaplamaya çalışıyoruz. Oysa, sorularda bize verilen bilginin mümkün durumların sayısını azalttığını hesaba katmak gerekiyor. Kapıyı değiştirmek Monty Hall probleminde oyuncu için kapıyı değiştirmenin neden daha avantajlı olduğunu anlamak için oyunda üç değil, bin tane kapı olduğunu hayal edelim. Oyuncu yine kapılardan birini seçer. Binde bir ihtimalle araba seçtiği kapının arkasındadır, 999/1000 ihtimalle seçmediği bir kapının arkasında. Monty oyuncunun seçtiği kapı haricindeki kapılardan 998 tanesini açar, hepsinin arkasında bir keçi olduğunu gösterir. Geriye iki kapalı kapı kalır: Oyuncunun seçtiği, ve Monty'nin kapalı bıraktığı. Arabanın 999/1000 ihtimalle, seçilmeyen bir kapı arkasında olduğunu biliyoruz, ve açılmadık tek kapı kaldı. Yani oyuncu tercihini değiştirirse arabayı kazanma ihtimali birdenbire 999/1000'e yükselir. Bin yerine üç kapı varsa, aynı akıl yürütmeyle oyuncunun arabayı kazanma şansı başta iken, tercihini değiştirirse 'e yükseleceğini görebiliriz. Kapıyı değiştirmek her zaman daha avantajlı. İkna olmadıysanız, etkileşimli bir simülasyonu tekrar tekrar oynayarak her iki stratejinin ne sıklıkta kazandırdığını görebilirsiniz. Let's playe tıklayıp oyunu başlatın. Üç kapalı kapıdan birine tıklayın. Bundan sonra Continueya bastığınızda Monty arkasında keçi bulunan başka bir kapıyı açacak. Bu aşamada kapı tercihinizi değiştirmek veya değiştirmemek kararı vereceksiniz. Kararınızdan sonra seçtiğiniz kapı açılacak. Try Again ile oyunu istediğiniz kadar tekrarlayabilirsiniz. Sağ taraftaki çizelgenin en altındaki % Won satırında, yaptığınız oyunlar arasında, karar değiştirerek ve değiştirmeyerek ne oranda başarı kazandığınızı görebilirsiniz. Oyun sayınız arttıkça bu oranlar yavaş yavaş %66.7 ve %33.3'e yaklaşacak. Tarayıcınız çerezleri kabul ediyorsa siteye daha sonra tekrar gittiğinizde kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Kapı değiştirmenin kazanma garantisi demek olmadığına dikkat edin. Kapıyı değiştirdim ama yine keçi çıktı! diye şikayet etmeyin, olabilir, şans bu. Şansa ve riske dayalı işlerde hiç bir strateji kazanma ihtimalini yüzde yüze çıkarmaz. Kazanma ihtimalinin olması, mesela üç milyon kere bu oyunu oynasanız, tercihinizi değiştirdiğinizde yaklaşık iki milyon seferinde arabayı kazanabileceğiniz anlamına gelir. Ters köşeye yatan uzmanlar Steve Selvin Monty Hall probleminin şaşırtıcı çözümünü 1975'de yayınlamıştı, ama bu çözüm onbeş sene akademik kütüphane raflarında unutuldu. 1990'a gelindiğinde ana akım medyada ortaya çıktı. Ardından kopan fırtınayla Monty Hall problemi matematiğin unutulmuş köşelerinden çıkıp popüler kültürün bir parçası haline geldi. Marilyn Vos Savant dünyanın en zeki kadını olarak bilinir. 190 IQ puanıyla kadınlarda en yüksek IQ kategorisinde Guinness Rekorlar Kitabı'na girmişti. (Kadın ve erkek IQ'larının ayrı sınıflandırılması eski önyargıların kalıntısı olsa gerek. Zaten Rekorlar Kitabı IQ kategorisini 1990'da kaldırdı). Vos Savant 1986'da magazin dergisi Parade'de Marilyn'e Sorun isimli bir köşe yazmaya başladı. Okurlar merak ettikleri soruları gönderiyorlar, o da cevap yazıyordu. Soruların çoğu basit gündelik konularla ilgiliydi, ama arada bir akademik sayılabilecek sorular da geliyordu. 9 Eylül 1990 günü yayınlanan soru Monty Hall problemini tarif ediyordu. Vos Savant takdire şayan bir öngörü ile şu cevabı verdi. Evet, tercihi değiştirmelisiniz. Birinci kapının kazanma şansı , ama ikinci kapının şansı . Olan biteni şöyle gözünüzde canlandırabilirsiniz: Varsayalım ki bir milyon kapı var ve siz 1 numaralı kapıyı seçtiniz. Kapıların arkasında ne olduğunu bilen ve ödüllü kapıya dokunmayan sunucu bütün kapıları açıyor, bir tek 777 777 numaralı kapıya dokunmuyor. Hemencecik o kapıya dönerdiniz, değil mi? Sen misin böyle diyen! Parade dergisine binlerce eleştiri mektubu yağdı. Birçok matematikçi bu kadar basit bir meseleyi bile doğru bilemeyen magazin dergisi yazarını hizaya getirmek için seferber oldu. Matematikçilerin yazdığı mektuplardan biri şöyle: Karıştırmışsınız! Açıklayayım. Bir kapının yanlış olduğu gösterildiğinde, bu bilgi geri kalan tercihlerin ihtimalini ½ değerine getirir, kapıların birinin diğerinden daha muhtemel olması için bir sebep yoktur. Profesyonel bir matematikçi olarak halkın matematik bilgisinin eksikliğinden çok rahatsızım. Lütfen hatanızı itiraf edin ve ileride daha dikkatli olun. Başka biri: Karıştırdınız, çok fena karıştırdınız! Buradaki temel ilkeyi kavramakta zorluk çeker gibisiniz, açıklayayım. Sunucu bir keçi gösterdikten sonra doğru seçim yapmış olma şansınız bire ikidir. Tercihinizi değiştirseniz de değiştirmeseniz de bu şans aynıdır. Bu ülkede yeterince matematik cahilliği var, ve dünyanın en yüksek IQ'sunun bunu yaygnlaştırmasına ihtiyacımız yok. Utanın! Bu ve benzeri mektuplara cevaben Vos Savant biraz daha teknik bir çözüm yayınladı, ama bu da tartışmayı bitiremedi. Görünüşe göre koca koca matematikçiler bir magazin dergisi yazarının haklı olabileceğini kabul etmeye hazır değildiler. 1991 Şubat'ında Vos Savant aynı konuya tekrar değindi ve yine mektuplar yağdı. Bir daha bu tipte bir soruya cevap vermeye yeltenmeden önce ihtimal hesabına dair bir ders kitabı edinmenizi tavsiye edebilir miyim? Bir başkası: Yarışma sorusu açıklamanız tamamen hatalı, umarım bu tartışma matematik eğitimindeki ciddi milli krizimize kamuoyunun dikkatini çekmeye yarar. Hatanızı kabul ederseniz rezil bir durumun çözümüne yapıcı bir katkınız olur. Fikrinizi değiştirmeniz için kaç kızgın matematikçi gerekli? Bir diğeri: Bir hata yaptınız, ama olaya olumlu açıdan bakın. Bütün bu doktoralılar hatalı olsalardı ülke çok ciddi bir derde batmış olurdu. Sahi mi? Öte yandan, bu problemin özellikle kafa karıştırıcı olduğunu da kabul etmek lazım. Yirminci yüzyılın en büyük matematikçilerinden biri, ihtimal hesabı teorisini çok iyi bilen Paul Erdös bile, tercihi değiştirmenin kazanma ihtimalini artıracağını inatla reddetmiş, doğru çözümün ispatı gösterildiğinde bile fikrini değiştirmemişti. Ancak daha sonra bilgisayar simülasyonlarını görünce ikna oldu . Vos Savant cevabında sebat etti. Zamanla gelen tepkiler değişmeye başladı. Öğretmenler sınıflarında simülasyonlar yaptılar. Öğrencilerini iki gruba ayırdılar, grupların biri her zaman tercihini değiştirirken diğer grup hiç değiştirmedi. Sekizinci sınıf öğrencilerimle teklif ettiğiniz deneyi yaptık. Teoriniz için bir denklem nasıl kurulabilir anlamıyorum, ama kesinlikle işe yarıyor. Olasılık kitaplarının tekrar yazılmasına katkıda bulunmanız gerekecek. Los Alamos Laboratuarı'ndaki araştırmacılar aynı simülasyonu bilgisayarla yaptılar. Los Alamos laboratuarında epeyce tartışma ve kararsızlık yaşadıktan sonra iki meslektaşı birbirlerinden ayrı olarak problemin programını yazdılar. Bir milyon deneme içinde, karar değiştirmek %66,7 oranında başarılı oldu. Şamata dindiğinde Vos Savant'ın ününe yakışır bir öngörüye sahip olduğu teslim edilmişti. Monty Hall problemi akademik makalelerde etraflıca incelendi. Matematikçiler ve istatistikçiler, problemin çeşili varyasyonlarını analiz ettiler. Psikologlar ve bilişçiler insanların neden bu ve benzeri olasılık sorularında bu kadar zorluk çektiklerini sorguladılar. İktisatçılar bu problemdeki yanılgının iktisadi davranışa ve karar verme işlemlerine nasıl yansıdığını araştırdılar. Parade olayı ise, uzmanların da ara sıra yanılabileceğinin ispatı olarak matematik tarihine geçti."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/dosyalar/yumurta-pisirmek-bir-bilimdir.html", "text": "Kadınlar eşlerinden, erkek arkadaşlarından veya erkek tanıdıklarından mutfak konusunda hep şikayet etmişler ve bunu benimki/bizimki yumurta bile kıramaz diye dile getirmişlerdir. Ben ne zaman bunu duysam şaşırırım, yumurta kırmak ve yumurta pişirmek kolay mıdır ki erkeklerden bunu yapamadıklarından dolayı şikayet ederler diye düşünürüm. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Oysa yumurta bir mutfaktaki en önemli malzemedir: en temel sosların ana maddesi, bir çok tatlı ve kekin bağlayıcısı, çorbaları kalınlaştıcı ve tek başlarına da besleyici bir öğündür. İçinde barındırdığı protein, vitaminler ve yağlar sayesinde hem besleyici hem de rejim yapanların kurtarıcısıdır. Bu kadar önemli bir malzemeyi doğru pişirmek ve kullanmak da aşçılığın en temel yeteneklerindendir. Grimod De la Reyniere eğer kullanmasına izin verilmezse bir çok aşçı sanatını icra edemeyecektir der, Herve This ise onu mutfağın tanınmayan yıldızı diye tanımlar. Romalılar yumurtayı çeşitli şekillerde pişirmenin yanısıra yılboyu kullanım için turşusunu da kuruyorlardı tuzlayarak. Fransızlar omlet ve soslarının yapımında yumurtayı kullanmakta ustalaşırken İngilizler ise poşe / çılbır yapıp yemeyi tercih ediyorlardı. 1900'lu yılların başında meşhur fransız şef Auguste Escoffier'in tarif defterinde 300'den fazla yumurta yemeği vardı. Yani, yumurta basit bir yemek değildir. Sarıııı, Beyaaaaaaz, Havaaaa Yumurta, en az bir kere yumurta kırmış herkesin bildiği gibi, iki bölümden oluşur: sarısı ve beyazı. Aslında yumurta bundan daha çok bölümden oluşur. Kabuk, hava boşluğu, sarısı ve beyazı diye ayırırsak daha doğru olur. Peki, yumurtayı kırdık ve içinden vıcık vıcık beyazı ve sarısı düştü. Nelerden oluşuyor sarısı ve beyazı? Yumurta Sarısı: Yumurtanın esas besleyici yeri. Yumurtanın ağırlığının sadece üçte birini oluşturmasına rağmen yumurtanın toplam kalorisinin dörtte üçü burdan gelir. Ayrıca Ayrıca A,D ve E vitaminlerinin, tiamin ve demir içeriğinin önemli bir kısmı da buradadır. Temel besin maddeleri açısından yumurta sarısı % 48. 7 su, % 32. 6 yağ, % 16. 6 protein, % 1 karbonhidrat ve % 1. 1 oranında mineral içerir. Peki neden sarı burası? Sarı olmasının sebebi tavuğun beslendiği darı bitkisindeki Xanthophylls içeriği. Bazı üreticiler, yasaların izin verdiği ölçülerde, verdikleri katkılarla bu rengi daha koyu yapabilirler. Peki yumurtanın kabuğu? Tamamen tavuğun genetik geçimişi ile alakalı olup kesinlikle besleyici öğelerle bir alakası yok. Hatta bazı nadide tavuk türleri mavi kabuklu yumurta bile yumurtlar Yumurta beyazı: Yumurtanın beyazı yumurtanın ağırlığının üçte ikisini teşkil ederken, kendisi ise % 90 sudan meydana gelmekte. Geri kalan %10un büyük çoğunluğu protein olup bir kısım vitaminleri de içermektedir. Yumurtanın beyazında farklı oranlarda 7 protein vardır ve en fazla bulunun protein %54 ile Ovalbumindir. Kalanlar %12 ile ovotransferrin, % 11 mucoid, % 8 glubolinler, %1,5 ovomucin ve çok az miktar da avidindir. İlerde pişirme sırasında aklımızda kalması gereken en önemli bilgi ise bu proteinlerin farklı derecelerde katılaştığıdır. Misal ovotransferrinler 60 derecede katılaşırken albuminler 80 derecede katılaşır. Çırptığımız yumurta beyazını köpük köpük yapan ise ovamucinlerdir. Yuıurtanın beyazı aslında gelişecek civciv embriyosuna su ve protein sağlamak içindir. Ayrıca içindeki proteinlerin bir kısmı vitaminleri kendine bağlayarak başkaları tarafından sindirilmesini önlerken, lysozyme proteini bakterilerin hücre duvarlarını parçalar ve ovomucin ise virüs çoğalmasını engeller. Yani yumurtanın beyazı civciv embriyosunu hem beslemek hem de onu korumak için gelişmiştir. Yumurtam taze mi? Peki yumurtanın kalitesini nasıl anlayacağız? Eskiden mum ışığına tutup insan gözü ile yumurtanın içinin kalitesini değerlendirmeye çalışırlarmış. Artık elbette endüstri farklı, daha modern ve hızlı yöntemler kullanıyor. Ama tüketici nasıl anlayacak peki kalitesini? Artık ülkemizde de yürürlükte olan yumurta sınıflandırmasına göre yumurtalar kabuk, hava boşlukları, sarı ve beyazlarının durumuna göre 4'e ayrılmaktadır. Bunlar: AA, A, B ve C sınıfı yumurtalardır. En kalitelisi AA sınıfı olup, diğer harflerde kalite giderek düşmektedir. Misal, AA sınıfı bir yumurta bakın nasıl olmalı: -AA sınıfı yumurta Kabuk: Temiz,lekesiz, lekesiz,şekil ve kabuğu normal,sağlam yapılı,çatlaksız kırksız Hava boşluğu: Tek, sabit ve derinliği 4 mm'den az Ak: Berrak, homojen, Haugh birimi 72 ve yukarısında Sarı: Ortada,yuvarlak, tek, homojen renkte, çevresi belirsiz, ak pıhtısı, et ve kan pıhtısı görülmemelidir. Peki, marketten aldığınız yumurtanın gerçekten taze ve kaliteli olduğunu evde nasıl anlayacaksınız? Basit, kırarak! Taze yumurta kırıldığında sarısı tam küre şeklinde olup, beyazı hafif sisli yapıda ve jöle kıvamındadır. Ama gün geçtikçe yumurtanın hem sarısı hem beyazı daha alkalin hale gelir yani PH seviyesi artar. Taze yumurtanın sarısı hafif asidik 6.0 iken nötr bir 6.6'ya kadar yükselir. Beyazı ise 7.7'den 9.2 ve hatta daha fazlasına yükselir PH derecesinde. Yumurta daha taze iken beyazındaki albumin proteinleri yumka şeklindedir ve bu yüzden göze hafif sisli yapıdadır, sanki tam şeffaf değildir. Ama gün geçtikçe ve beyazın PH seviyesi yükseldikçe albumin proteinleri birbirini iter ve bu sayede ışık daha rahat geçer aralarından ve beyaz daha şeffaf bir yapıya kavuşur. Ve son olarak, her gün yumurtanın o gözle görülmeyen delikli yapısından her gün yaklaşık 4 mg su kaçar ve hem beyazının hem sarısının küçülmesine sebep olur. İşte bu bilgiyi kullanarak yumurtanın tazeliğini onu kırmadan anlayabiliriz. Yumurta su kaybettikçe içindeki hava boşluğu büyüyecektir ve gitgide sudan daha hafif hale gelecektir. Taze bir yumurtanın içindeki hava miktarı az olduğu için suyun dibine çökerken, bayatlamış bir yumurta suyun yüzeyinde yüzecektir! Sarısı sulu, beyazı katı yumurtayı nasıl yapmalı? Yumurta pişirmek aslında tam bir sıcaklık kontrolü. ama önce yumurtanın pişerken neden katılaştığını inceleyelim. Yumurta sarısı ve beyazı aslında bol su ve çeşitli proteinler içeren kapalı yapılar yukarıda yazdığımız gibi. Çiğ yumurtada bu proteinler ufak yumak şeklindedirler. Yumurta beyazındaki proteinler eksi yüklü olup birbirlerini iterken, sarısındakilerin bir kısmı bir kısmı birbirini iterken bir kısmı birbirine bağlıdır. Yumurta piştikçe, yani ısı uygulandıkça, bu protein yumakları daha hızlı hareket etmeye ve o yumak yapısını terkedip açık zincirler haline gelmeye başlarlar. Bu açılan zincirler bir süre sonra birbirleri ile bağ kurmaya ve daha uzun bir protein zinciri oluşturmaya başlarlar. Gitgide katılaşan yapımızda su hala vardır ama artık o uzun protein zincirlerinin arasında sıkışıp kalmıştır. Uzun zincir yapısı ışığı da yansıttığı için artık şeffaf yapıda değildir pişen yumurta. Beyazın ve sarının içinde farklı proteinler olduğundan bahsetmiştik. Yumurta pişirme sırasındaki en temel problem de bütün bu proteinlerin katılaşma sıcaklıklarının farklı olması. Nasıl mı? Yumurtayı tavaya ilk kırdığınızda yumurtaya iletilen ısı yumurtanın sıcaklığını gitgide arttırmaya başlayacaktır. 65 dereceye geldiğinde ilk katılaşma başlar; Ovotransferrin proteini 65 derecede artık katıdır. Sıcaklık arttıkça Lysozyme (70 derece) ve en son 80 derecede albumin katılaşır. İşte tam bu esnada pişirmeyi durdurmalı. Zira bu noktadan sonra yükselen sıcaklık protein zincirlerini daha da sıkıştırıp aralarındaki suyu dışarı atar ve elinizde lastik gibi ve kuru bir beyaz kalır. Daha da çok ısıtırsanız albumin proteinleri kendilerine bağlı olan sülfür atomlarından kurtulur ve bu sülfür atomları gidip H2s bileşiği oluştururlar. İşte o kötü çürük yumurta kokusu! Peki, acaba hem sarısı sulu hem beyazı katı ama lastik gibi olmayan bir yumurta nasıl pişirebiliriz? İşte 4 temel pişirme yöntemi: 1. Haşlama : En temel yumurta pişireme tekniği ama başında durmazsanız kaskatı ve hatta yeşillenmiş bir yumruta sarısı olan yumurta ile karşılaşabilirsiniz. Öncelikle yumurta kabuğunu çatlamaması için yumurtanın oda sıcaklığında olması lazım. Dolaptan çıkarılan yumurtanın kabuğu sıcak suda aniden çatlayacaktır. Haşlama suyunun derecesi 80-85 derece civarında olmalı. Bu şekilde yumurtanın beyazı 60-65 derecelerde olacak ve katılaşacaktır. Süre arttıkça beyazın katılaşma oranı da artacak ve en sonunda sarısına kadar katılaşacaktır. Eğer beyazınızı sulu istiyorsanız 2-3 dakika, biraz daha katı arzu ediyorsanız 4-5 dakika yeterlidir. 5 dakikadan sonra beyaz tamamen katılaşacak ve sarısı da yarı katı hale gelecektir. Haşlamanın en büyük avantajı suyun ısı iletkenliğinin mükemmel olması, yani ısıyı değdiği yüzeye verimli şekilde aktarabilmesidir. Aynı pişirmeyi fırında yapacak olsak 80 derecedeki fırında yaklaşık 1 saat bekletmemiz gerekecekti, zira havanın ısı iletkenliği suya göre çok düşüktür. Bu yüzden 180 derecede ısıtılmış fırına elinizi sokar ama fazla yanma hissetmezsiniz ama sadece 70 derecedeki suya elinizi sokarsanız ciddi şekilde yakabilirsiniz. 2. Kızartma: Tereyağ veya benzeri bir yağda kızartma yumurtaya harika bir lezzet katar.Pazar sabahı vazgeçilmezi tereyağda yumurtanın sarısı katılaşmaması ama beyazının katılaşması için öncelikle dikkat edilmesi gerekilen şey tava sıcaklığı. Tavanın yüzey sıcaklığı 120 derece civarında olmalı. Peki bunu nasıl anlarız? Tereyağımızın daha kahveringileşmediği ama cızırdamayı henüz kestiği an yumurtanızı kırabilirsiniz. Daha yüksek sıcaklıklarda yumurtanızın beyazı çok çabuk katılaşacak ve çıtırlaşacaktır, ama bu sıcaklıkta tutarsanız o protein katılaşmasını adım adım takip edebilirsiniz. Peki en can sıkıcı problemi nasıl çözeceksiniz? Yumurtanın sulu ve etrafındaki beyazın katı kalmasını? Yumurtanın etrafındaki beyaz albumin olup en geç katılaşan proteindir. Bu durumda iki yöntem kullanabilirsiniz: 1. O beyazı hafifçe kaşıkla karıştırarak tava yüzeyindeki sıcaklıkla pişmesini sağlamak 2. Çok az sirkeyi o bölgeye pişme esnasında damlatmak. Sirkenin iyonik yapısı proteinlerin o yumak yapıdan uzun yapıya geçip birbirleri ilebağ kurmasını yani katılaşmayı hızlandırır. Bunların dışında yapılabilecek bir şey daha var: beyaz katılaşması ilk başladığında tavaya bir çay kaşığı su dökmek ve kapağı kapatmak. O suyun buharı yüzeydeki katılaşmayı hızlandıracaktır. Ancak unutmayın, beyaz katışaltığı an pişirmeyi bırakmak önemli yoksa içindeki su kaçar ve lastikleşir. Ayrıca unutmayın, tavayı ateşten çekseniz bile tavanın sıcağı yumurtayı pişirmeye devam edecektir 3. Çılbır/poşe: Yumurtayı poşe etmek ile kabuğu ile haşlamak aslında aynı mantık. Suyun ısı iletkenliğini kullanarak beyazı hızla katılaştırıyor ve katılaşan beyazın sarı etrafında yalıtkan bir duvar oluşturmasını sağlayarak sulu kalmasını sağlıyoruz. Ama burda da dikkat etmemiz gereken noktalar var, ne de olsa bu yöntemde kabuk yok: Öncelikle poşe edeceğimiz tava ne çok derin ne çok sığ olmalı. Kullanacağımız yumurta taze, oda sıcaklığında ve mümkünse AA derecede olmalı. Bu yumurtaların beyazı en az şekilde dağılır. Markette bu yumurtaları boylarına göre XL ve L olarak bulabilirsiniz. Ve son olarak su asla kaynama sıcaklığında olmamalı. 80-85 derece sıcaklıkta olmalı ki yumurtayı kırdığımız an ilk katılaşma hemen başlasın ama daha ileri gitmesin -içindeki suyu atacak kadar-. Ayrıca yumurtayı doğrudan suya kırmadan önce bir ufak tabağa kırıp ordan suya aktarmak ve aktarırken suyu hafifçe bir yönde çevirmek önemli, yani bir girdap yaratmak önemli. Yarattığımız girdap yumurtanın kendi etrafında dönmesini sağlamalı ama çok da sert olmamalı ki yumurtanın henüz katılaşmamış beyazı dağılmasın. Bu yöntemde 3-4 dakika içinde beyazı katı ama nemli, sarısı ise sulu sulu bir yumurta elde etmek çok kolay. Peki suya sirke atmalı mı bu yöntemde? Aslında çok tartışmalı bir konu bu. Bazı yemek yazarları sirkeyi tavsiye ederken bazıları gereksiz buluyor. Genelde önerilen 2 litre suya 1 çorba kaşığı eklenmesi. Ancak sirkenin beyazın yapısını da biraz bozacağını belirtmeli. Bence yumurtanız taze ise, yani daha henüz alkali tarafa kaymamışsa ph skalasında, sirke kullanmanın pratik bir faydası yok. 4. Çırpılmış yumurta: Basit ama sabır isteyen bir teknik. Yumurtanın sarısı ile beyazını iyice çırptıktan sonra tava çok sıcak değilken karışımı tavaya döküp pişirme müddetince sürekli karıştırmanız gerekiyor. Neden? Çünkü proteinlerin sıcaklıkla katılaşmasını engelleyip kremamsı ve sulu bir yumurta olması için. Tavanız çok sıcak olursa hızla katılaşır proteinler, eğer karıştırmayı unutrsanız da gene proteinler katılaşır ve elinizde sadece çırpılmış katı yumurta kalır! Unutmayın, çok sıcak olmayan tavada sürekli karıştırarak. Daha bunların dışında yumurta ile yapabileceğiniz yemekler onlarca. Omletler, frittatalar, kişler ve daha neler neler. Hatta poşe edilmiş yumurtanın üzerine ingilizlerin gene yumurtadan yapılan creme anglaise sosunu veya hollandaise sosunu dökebilirsiniz. İşte 4 temel yumurta pişirme tekniği ve püf noktaları. Aslında her şey işin fiziğini ve kimyasını bilmekte ve ona göre pişirmekte saklı. Evet hanımlar, hala hayatınızdaki erkeğin bir yumurta bile kıramadığından şikayetçi misiniz? :) Herkese afiyet olsun, sofranız hep bereketli olsun!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/gorsel/ayin-fotografi-kar-tanesi.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, donmuş su kristallerinin inanılmaz geometrisine bir bakış atıyoruz: Kar Tanesi. Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Makine: Canon 7D Lens: Canon MP-E 65mm lens, Yardımcı Ekipman: Canon MT-24EX flaş, Ev yapımı flaş difüzörü Yer ve Tarih: 25 Aralık 2012, Tahoe Gölü Yüksek çözünürlük için tıklayın. Kar, her ne kadar soğuk ve trafik kaosunu beraberinde getirse de, gene de görünce hemen hepimizin kalbini ısıtan bir atmosferik olay. Çoğumuz, eğer uygun iklimli bir yerde yaşıyorsak, yılın ilk karını heyecanla bekleriz, hatta sabah perdeyi aralarken için için kar görmeyi umarız. Şehrin kaosunu gizleyen bu beyaz örtünün, yakından görüşü de ayrı bir güzelliğe sahip. Kar kristalleri, suyun fiziksel özellikleri sayesinde birbirinden farklı şekillerde gökten yere iniyorlar. Her biri eşsiz güzellikte olan bu minik kristalleri biraz uğraşarak fotoğraf karesine hapsetmek mümkün. Su, donarken buz kristalleri haline gelir. Bu kristaller, suyun kimyasal formülü (H2O) gereği altıgen şeklindedirler. Kar tanelerinin de altıgenlere dayalı yapısı buzun bu kristal yapısından köken alır. En basit kar kristalleri bu nedenle altıgen prizma şeklindedirler. Bu yapı, kristal tabakaların üzerinde yavaş yavaş üstüste birikmesiyle oluşur. Bir altıgen prizmada, taban ve tavanlar altıgenlerden oluşurken, prizmanın yan yüzeyleri dikdörtgen şeklindedir. Çoğu kar kristali, hayatına bu çok küçük altıgenler prizmaları olarak başlar. Daha sonra, ısı ve atmosferdeki nem gibi çevre koşullarının etkisiyle kristalleşme reaksiyonu başlar. Gelin, bundan sonrasını bu güzel fotoğrafı çeken Cüneyt Özdaş'ın kaleminden okuyalım: Kar taneleri 0 C'den soğuk atmosferde süper soğuk halde bulunan minik (yaklaşık 10 mikrometre çapında) sıvı su damlacıklarının donmaya başlaması ile oluşur. Normalde su 0 C'den daha düşük bir sıcaklığa soğutulursa katı faza geçerek buza dönüşür. Ancak eğer ortamda su kristallerin etrafında oluşmaya başlayacağı bir çekirdek yoksa, su sıfır derencenin altında da sıvı halde kalabilir, ki buna süper soğuma denir. Eğer ortamda kristalleşmeyi sağlayacak, çekirdek görevi görecek bir parçacık yoksa suyun -35 C'ye kadar sıvı halde kalabildiği deneylerde görülmüştür. Ortamda bulunan toz parçacıkları 0 C ile -35 C arasındaki süper soğumuş suyun kristalleşmesini başlatabilir. Kristal bir kere oluşmaya başlayınca etraftaki su damlacıklanın yapışarak donmasını sağlayacak çekirdek görevi yaptığı için zincirleme bir donma reaksiyonu başlatır, böylece yakındaki sıvı suyu kullanan kristal gittikçe büyür. Oluşan kristalin şekli havadaki süper soğuk su miktarına ve sıcaklığa bağlıdır, her kar tanesi değişik bir yoldan geçtiği için, haliye zaman içerisinde değişik sıcaklık ve su derişimi ile karşılaşır, böylece şekli diğerlerinden farklı olur. Ben bu fotoğrafı, oldukça soğuk bir günde araba üzerine yeni yağmış karda çektim. Metal yüzeyler iyi soğudukları ve soğuk kaldıkları için, kar taneleri erimeden fotoğraflarını çekmek için ideal yüzeyler. Meraklısına notlar: Çevre koşulları ile oluşan kristallerin şekillerinin arasındaki bağlantıyı ekteki grafikten görebilirsiniz: Aşağıdaki filmde, Caltech üniversitesi laboratuvatında suni olarak yaratılmış kar kristalerinin oluşmasını izleyebilirsiniz: Süper soğumuş suya atılan bir parça kar kristalinin, ani kristalleşmeye neden olmasını ekteki video çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/guncel/2012-yilinin-ardindan.html", "text": "2012 yılını geçtiğimiz günlerde tamamlayarak, 2013'e adım attık. 2012 yılında, bilim dünyası önemli başarılara ve sınırları zorlayan önemli gelişmelere sahne oldu. Gelin yeni yılın ilk günlerinde 2012 yılının önemli bilim haberlerini kısaca anımsayalım: Merkür'de buz bulundu. Merkür gezegeninin yörüngesine inceleme yapmak amacıyla NASA tarafından gönderilen Messenger uydusu, Merkür'ün Kuzey Kutbu'ndaki kraterlerin içinde buz olduğunu tespit ett. Güneşe en yakın gezegen olan Merkür'de hava sıcaklığı, 427 dereceyi buluyor. Merkür'de buz bulunduğuna dair ölçümler 20 yıl geriye gidiyor. Ancak, dünya dışındaki bir gezegende suya ait bulguların teorinin ötesine geçerek fotoğraflanması bilim insanlarını heyecenlandırdı. Venüs Geçişi. 5-6 Haziran tarihlerinde, bir sonrakini ancak 2117 yılında gözlemleyebileceğimiz nadir bir astronomik fenomen yaşadık: Venüs geçişi. Venüs geçişi, Venüs gezegeninin Dünya ve Güneş arasından geçerken, siluetinin Güneş diski üzerinde görüntülenmesine deniyor. Oluşma mekanizması güneş tutulması ile aynı olmasına rağmen, Venüs gezegeni bizden çok uzakta olduğu için tüm güneşi örtmüyor. Güneş yüzeyinde ufak siyah bir zerre olarak görme şansına eriştiğimiz Venüs Geçişi için, Açık Bilim ekibi olarak güzel bir yazı da yayınlamıştık. Higgs Bozonu. 4 Temmuz 2012 tarihinde, İsviçre-Fransa sınırındaki Avrupa Çekirdek Araştırmaları Merkezi'ndeki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı adlı atomaltı parçacık hızlandırıcısında çalışan bir grup bilim insanı, Higgs bozonu ile uyumlu olduğunu düşündükleri deney sonuçlarını açıkladı. Higgs Bozonu'nun ne olduğu ve önemine ilişkin bir yazımız, bu keşfi takiben Ağustos 2012 sayımızda yayınlandı. Felix Baumgartner. Avusturyalı paraşütçü Felix Baumgartner, 14 Ekim tarihinde 39 km. yüksekliğindeki balondan paraşütle atlayarak, ses hızını bir aracın içinde olmaksızın geçen ilk insan ünvanını aldı. Atlayışı sırasında saatte 1324 km. hız'a ulaşan Baumgartner'in serbest düşüşü ise 4 dakika 19 saniye sürdü. Curiosity Mars'ta. 6 Kasım 2011 tarihinde uzaya fırlatılan NASA'ya ait Curiosity keşif robotu 26 Ağustos 2012 tarihinde Mars'a iniş yaptı. NASA'nın bir birimi olarak görev yapan Jet İtki Laboratuvarı'nca yürütülen Mars Bilim Laboratuvarı programının ana aracı olan robotun görevleri arasında Mars'ta suyun rolünü incelemek, inilen bölgenin olası bir insanlı görev için yaşanabilirliğini test etmek, Mars'ın iklimini araştırmak, Mars'ın jeolojisini araştırmak bulunuyor. Curiosity hakkında daha detaylı bilgi edinmek isterseniz, geçmiş sayılarda yayınlanan 10 Soruda Curiosity yazımızı okumanızı öneririz. İnsan Genom Projesi'nde yeni bir sayfa: ENCODE. Eylül 2012'de, 440 biliminsanının oluşturduğu ENCODE projesinin sonuçları 30 ayrı makale olarak farklı bilim dergilerinde yayınlandı. Bu makaleler, kodlama yapmayan DNA kısımlarının yaklaşık %20'sinin, protein kodlamasına katılmasalar da hayati işleve sahip bölgeler olduğunu açıkladılar. İnsan genomundaki 3 milyar DNA harfinin %1'den biraz fazlası, yaklaşık 20.000 gen protein kodlamada görev alıyor. Ancak kodlama yapmayan bölümler de hayati fonksiyonlara sahip. Bu bölgeler genomun nasıl paketlendiğini, nasıl düzenlendiğini ve farklı hücreler tarafından nasıl okunduğunu düzenliyorlar. ENCODE projesi, Amerika Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü tarafından 2003 yılında kurulmuş bir proje. Projenin amacı, İnsan Genom Projesi çerçevesinde, genom haritasının çıkarılmasını takiben, genomdaki tüm fonksiyonel alanların bulunmasını sağlamak. Encode hakkında kaleme aldığımız yazı detaylı bilgi sunacaktır. Voyager, güneş sistemini terkediyor. Aralık 2012'de, NASA Voyager uzay aracının, güneş sisteminin, derin uzaydan önceki en son katmanına girdiğini duyurdular. Biliminsanları, güneşten gelen manyetik alan çizgilerinin, yıldızlararası manyetik alan çizgileri ile birleştiği bu katmana manyetik otoyol adını veriyorlar. Voyager 1 ve 2 1977 yılında uzaya fıtlatılmıştı. Halen, Voyager 1, 18 milyar kilometre ile dünyadan en uzakta bulunan insan yapımı nesne. Voyager görevleri ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek isterseniz, geçmiş aylarda yayınladığımız Voyager'den Güneş Sistemine Veda yazımızı okumanızı öneririz. Küresel ısınma tüm hızıyla devam ediyor. Küresel ısınmanın varlığıyla ilgili politik tartışmalar devam ededursun, Amerika'nın Kolorado eyaletinde bulunan Amerikan Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi, Ağustos 2012 sonunda gözlenen kutuplardaki buzul erimesinin yeni bir rekor seviyeye ulaştığını açıkladı. 26 Ağustos 2012 tarihinde yapılan açıklamaya göre, Kuzey Kutbu'ndaki buzul alanı, 4.10 milyon kilometre kareye düştü. Bu rakam, bundan önceki en düşük buzul alanı rekoru olan 2007 yılında ölçülen alandan 70.000 kilometre kare daha az. 9 Eylül 2012 tarihinde ise, Kuzey Kutup buzul alanı, yeni bir rekora imza atarak daha da daraldı ve 3.52 milyon kilometrekareye indi. Kutup bölgelerindeki bu buzul daralması, biliminsanları tarafından bugüne kadar öne sürülmüş her tür bilgisayar modelleme tahminini de geride bıraktı. Küresel ısınma, kutup bölgelerindeki ekolojik dengeleri bozduğu gibi, dünyanın diğer bölgelerinde de iklimsel ve ekolojik değişikliklere neden oluyor. Sürücüsüz arabalar yollarda. Son 10 yıldır hızla ilerleyen şoförsüz araba teknolojisi, 2012 yılında bir zafer kazandı. İlk olarak, Amerika'nın Nevada eyaleti'nde sürücüsüz araba teknolojisiyle donanmış bir Toyota Prius, trafiğe çıkma iznine kavuştu. Hemen ardından üç eyalette çıkarılan yasalarla, bu tip sürücüsüz araçların trafiğe çıkmasına izin verildi. Böylece şimdiye kadar deneysel amaçlı kullanımları olan sürücüsüz arabaların, günlük hayatın bir parçası olması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Yapılan araştırmalar, son yıllarda öncülüğünü Google'ın yaptığı bu teknolojiyi kullanan araçların kaza yapma ihtimallerinin kullanılan lazer ve GPS teknolojileri sayesinde insanların kullandığı arabalara göre 3.000 kat daha az olduğu yönünde. Bu olumlu istatistik ve destekleyen yasalar sayesinde, 2012 yılının son günlerinde iki otomotiv devi Toyota ve Audi, önümüzdeki yıl sürücüsüz araba prototiplerini üreteceklerini açıkladılar. Sürücüsüz araba teknolojisinin detayları ile ilgileniyorsanız, daha önceki sayılarımızda yayınlanan Sürücüsüz Arabalar isimli makalemizi okumanızı öneririz. Bakalım, 2013 yılı ne gibi bilimsel gelişmelere, bizi şaşırtan ama bir o kadar da sevindiren bilim haberlerine sahne olacak. Hepinize iyi yıllar!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/guncel/ocak-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Yepyeni bir yılın yepyeni bir Açık Bilim sayısında daha karşınızdayız. 2013 yılının, herkese bol yıldızlı, ışık kirliliğinden ve hava muhalefetinden uzak gözlemler getirmesi dileğiyle. Merkür Güneş'e yakın konumda olacağından gözlemlenemeyecek. Venüs Güneş'e yakın konumda olacağından gözlemlemek çok zor ve çok kısa sürecektir. Yine de Ocak ayının ilk günlerinde görmek isterseniz gün doğumundan önce yerinizi almalı ve doğu ufkunu izliyor olmalısınız. Mars Kızıl gezegen Mars'ı, gökyüzünde Güneş'e yakın bir konumda olacağından Güneş battıktan hemen sonra kısa bir süre için batı ufkunda görebilirsiniz. Jüpiter Güneş sistemimizin gaz devlerinden Jüpiter, Ocak ayı boyunca gökyüzünde. Satürn Halkalı gaz devi Satürn, gece saat 02:00 den sonra doğu ufkunda görülmeye başlayacak ve Güneş doğana kadar gözlenebilecek. Ufak bir dürbün veya teleskop ile halkasını ve gezegen üzerindeki kırmızı atmosfer çizgilerini görebilirsiniz. Quadrantids Meteor Yağmuru Saatte yaklaşık 40 meteor ile ortalamanın üzerinde olan Quadrantids meteor yağmuru 1-5 Ocak tarihleri arasında gözlenebilir. 3 ve 4 Ocak'ta maksimuma ulaşacak Quadrantids'leri neredeyse sondördünde olan ay battıktan sonra ışık kirliliği az olan bir yerde gözlemlemek en iyisi olacaktır. Radyan noktası çoban takımyıldızı olacağından sırt üstü uzanıp bu takımyıldıza doğru bakarsanız sönük olanları bile yakalayabilirsiniz. Ay Evreleri: Ocak Ay'ı Gökyüzü Genel Görünümü:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/incelemeler/eskimolarin-mevsimsel-degisimleri.html", "text": "Eskimolar... Pek çoğumuzun ismini duyduğu avcı ve toplayıcı halk. Kendi içinde İnuit ve Yupikler olmak üzere ikiye ayrılan bu halk özellikle Alaska ile özdeşleşmiş şekilde akıllara yerleşmiştir. Okuyacağınız bu yazı Eskimolar üzerine yapılan Eskimo Toplumlarındaki Mevsimsel Değişimler Üzerine Bir Deneme çalışmasına dair bir incelemedir. Üniversitede öğrenciyken bir seminer dersi sayesinde okuduğum, Fransız Sosyolog ve Antropolog Marcel Mauss'un Sosyoloji ve Antropoloji isimli kitabının bir bölümünü oluşturan bu sosyal morfoloji denemesi aklımda kalan sosyolojik çalışmalardan biri oldu. Bunun nedenini büyük ölçüde Eskimoları ele almasının yanı sıra Eskimo kültürü ile mevsimsel değişiklikler arasındaki bağlamı tanıtmasına da bağlıyorum. Keza, mevsimsel değişikliklerin bir toplum üzerindeki yansımaları oldukça ilginç. Konuya geçiş yapmadan kısaca morfoloji kavramı üzerinde durmanın yararlı olacağı inancındayım. Morfoloji; toplumların maddi dayanağını yani toprağa yerleşme biçimlerini, nüfusun hacmini, yoğunluğunu, dağılma biçimini ve toplumsal yaşamın merkezini oluşturan bütün şeyleri betimlemek ve daha önemlisi açıklamak amacıyla inceleyen bilim dalını ifade eder. Bu çalışma büyük ölçüde Eskimolar'a dair genel geçer ilişkileri ortaya koymak amacını taşımaktadır. Eskimolar'ın Genel Morfolojisi üzerine... Eskimo toplumları; 78,8' kuzey ve düzenli olarak gittikleri fakat kalmadıkları en uç sınır olan Hudson körfezinde sonlanan 53,4' güney enlemleri arasına yerleşmişlerdir. Labrador kıyılarında 54. Dereceye ve Pasifik'te ise 56,44 kuzey enlemine kadar uzanmaktadırlar. Bu yerleşkelerinin haricinde Asya'da da yerleşkeye sahiptirler. Kral Guillaume topraklarının pek bilinmeyen kıyı bölgeleri ve deltalar dışında benzer özelliklere sahip kıyılarda yaşayan Eskimolar bu nedenle diğer bütün kuzey toplumlarından farklıdır. Yaşadıkları bölge sırasıyla deltalardaki tundralar , dağ ve plato yükseltilerinin az olduğu yerlerden oluşmaktadır. Eskimolara göre kıyı onlar için sıradan bir şey değildir, onlara göre kıyı; Deniz ile kara arasındaki ya da kara ile daha uzak olan diğer kara parçaları arasındaki bağlantı noktasıdır. Eskimoların habitatı bu şekilde. Bundan sonraki aşamada karşımıza şu sorular şu çıkıyor; peki bu topluluk yerleştikleri bu alana nasıl dağılmıştır, kendi aralarında çeşitli gruplara bölünmüş müdür? Eskimoların farklı kabilelerden oluşan bir topluluk mu yoksa bir ulus olup olmadığı tam olarak netlik kazanmış bir konu değildir. Kuşkusuz bir topluluk ya da ulusu tanıtan başlıca unsur dildir. Oldukça geniş bir alanda dil birliğine sahip görünen Eskimolar'da lehçe farklılıkları bulunmaktadır. Örnek olarak Alaska'nın kuzeyinde iki ya da üç lehçenin kendi içinde 10-12 lehçeye ayrıldığı gözlemlenmiştir. Bu konuda araştırma yapanlar bu grupları birbirinden farklı kabile olarak nitelendirmiştir. Eskimolarda kabileler arasında farklılık yaratan en önemli unsurlardan birisi de kabile üyelerinin taşıdıkları ortak isimdir. Fakat kabilelere ait ortak isimlere göz atıldığında ortaya çıkan isimlerin özel isimden ziyade adalılar ya da uzaktan gelenler gibi çok da öznel olmayan sözcükler olması özel bir kabileye ait olup olmadığı sorununu karşımıza çıkartmaktadır. Alaska'daki ve orta bölgelerdeki kabileler dışında bilinen kabile savaşları da yoktur. Kabilelerin olduğu kabul edilmekte fakat kabilelerin kendine has özellik gösteren, belirgin sınırları olan ve kendine ait bir toprağa sahip bir oluşumdan ziyade bir araya gelen ve iletişimlerinin kolay olduğu bir grubu nitelendirdiği söylenebilir. Eskimo kabileleri olarak tabir edebileceğimiz toplulukları birbirinden ayıran en önemli fark; yaşadıkları ıssız alanlar ve her zaman geçmelerinin zor olduğu burunlar nedeniyle olmaktadır. Bu yüzden bir yerden başka yere geçişleri oldukça nadirdir ki bu da onları bir kabileye ait olma durumunda bırakmıştır. Tam anlamıyla bir kabile görüntüsü veren tek grup Smith boğazındaki Eskimo grubudur. Coğrafi şartlar nedeniyle diğer tüm gruplardan ayrılan bu grubun üyeleri tek bir aile gibi özelliğe sahiptir. Eskimolarda birliği sağlayan temel şey; yerleşkedir. Yerleşke, özel bağlarla bir araya gelen toplu aileler grubunu ifade eder. Yerleşkenin kalıcı bir ismi vardır ve kabileye ait diğer deyimsel adlardan bu noktada ayrılır. Dil, din ve ahlak birliğinin sağlayıcısı olan yerleşkenin sınırları net bir şekilde çizilmiştir. Dil ve din arasında ilginç bir bağ vardır. Bu bağı şöyle açıklamak gerekir; reenkarnasyon gibi dini inançlara sahip Eskimolar'da ölülerin isimleriyle ilgili bir tabu sistemi kurulmuştur, yani bir kişi ölünce onun özel ismini içeren bütün ortak isimler kaldırılmaktadır. Bu durum konuşulan dil üzerinde dini inancın etkisini gösterir. İlginç başka bir nokta da son ölen kişinin isminin ilk doğan bebeğe verilmesidir. Burada yeni doğan çocuğun ölen kişinin ruhunu taşıdığına inanılmakta ve aynı isimler tekrarlanmaktadır. Yerleşkeden bahsetmişken, yerleşkelerin dağılımı üzerinde de kısaca durabiliriz. Grönland'ı ele alalım, 1821'de Farvel burnundan Graah adasına kadar yapılan araştırmada sadece 17 yerleşim yeriyle karşılaşılmıştır. Yerleşke sayısı giderek azalmış günümüzde ise bölgede her yer ıssız hale gelmiştir. Bunun nedeni büyük ölçüde 1825'den itibaren güneydeki Avrupa yerleşim yerlerinin ve zengin kaynaklarının Eskimolar'ı doğrudan Frederiksdal'a çekmesidir. Yani yeni ortaya çıkan kaynaklar ve hayat şartları göçe neden olmuş, bunun sonucunda günümüzdeki dağılım ortaya çıkmıştır. Eskimo yaşam alanlarından bir diğeri olan Alaska'da da en yüksek dağılım Togiak nehri çevresindeki yerleşim yerleridir. Burada en güçlü kabile Kuskowigmiutlar olsa da nüfus açısından en kalabalık kabile değildir. Balık açısından son derece zengin nehirlerin yanına yerleşmiş olmaları onları güçlü kılmıştır. Bu da coğrafi şartların kabileler üzerindeki etkisine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Alaska'da da coğrafi şartlar doğrultusunda bir dağılım söz konusudur. Zaten küçük ölçekli bir yerleşim Eskimo doğasında mevcut olan bir durumdur. Eskimolar'ın zaman içerisinde Avrupalıların etkisinde kaldığı da gözlemlenmiştir. Sömürgeci bir zihinle bölgeye gelen Avrupalılar özellikle Alaska'daki Kassiamiut yerleşkesinde belirgin izler bırakmıştır. Yerleşkenin bulunduğu bölge Avrupalı balina avcılarının gözde duraklarından biri haline gelmiştir Eskimolarda yaşlı ve çocuk sayısı azdır. Dul kadın sayısı fazladır ki bunun nedeni büyük ölçüde meydana gelen deniz kazalarına bağlıdır. Çevrelerindeki koşullara göre davranan Eskimolar balık ve hayvan avcılığıyla geçimlerini sağlamaktadır. Kış ve ilkbaharda fok avına çıkan Eskimolar yazın ise kara hayvanlarının avlanabileceği alanları tercih ederler. Mevsimsel morfoloji Eskimolar'ı nasıl etkiler? Eskimolar'ın genel morfolojisini kısaca açıklamaya çalıştık. Eskimolar'ın yaşamları hakkında temel unsurları kısaca ele aldık. Peki, mevsimlerin Eskimo sosyal yaşamı üzerinde ne gibi bir etkisi olabilir? İşte bu nokta keyifli ve ilginç bir bölümün başlangıcını teşkil ediyor. Yazın çadırlarda ve dağınık bir şekilde yaşayan halkın kışın bir yerleşke içerisinde sıkışmış bir halde barınması kuşkusuz sosyal yaşam üzerinde değişiklik yaratmaktadır. Öncelikli olarak kısaca kısaca konutlar üzerinde duralım. Eskimolar'ın yazın konakladıkları Tupik ismini alan çadır, koni biçiminde yerleştirilen sırıklardan oluşmaktadır. Kimi yerlerde çadırlar fok derilerinden de yapılabilmektedir. Temel olarak eğimin keskin olduğu yerde kurulması amaçlanır, bu dayanaklı olması içindir. Çadırda yaşayan kişiler çekirdek bir ailenin üyesidir. Her çadırda tek bir lamba bulunur ki bu Eskimo dünyasına ait ilginç bir kuraldır. Aynı şekilde çadırda deriden yapılan ve uyumak amaçlı kullanılan tek bir bank bulunur, misafir için ayrı bir bölme bulunmaz. Kışın çadırdan eve geçen Eskimolar, kışlık evlerini de eğimli bir alana inşa ederler. Eskimo evinin tipik özelliği uzun bir ev olmasıdır. Evi oluşturan üç unsur; dışarıdan başlayan ve yarı çukur olan bir kulvar, lambalar için yerleri olan bir bank ve bölme duvarlardır. Bulunulan bölgenin coğrafi şartları, kullanılabilecek materyaller evlerde farklılıklar göstermektedir. Örnek olarak Mackenzie'de bolca sel kütüğünün olması evlerin kütüklerden yapılmasına neden olurken, bazı bölgelerde balina kemikleri kullanılmıştır. Bilinen en meşhur Eskimo evi olan İgloo, Eskimoların temel hammaddelerinden oluşmuştur; yani kardan. Amerika'nın kuzey kıyılarında görülen İgloo'lar büyük evler olup, birden fazla yapıyı içermektedir. İki üç İglou bir arada olur, ucu yer altına inen bir kulvar içerir. Ağaç ve balina kemiklerinin olmaması taş evlerin de yapılmasına yol açmıştır. Yoksulluğun olması zamanla büyük evler yerine daha küçük evlerin inşasına neden olmuş, konutlar çeşitli unsurlar dahilinde şekillenmiştir. Çadırda daha öncede bahsettiğimiz gibi tek bir aile yaşarken, kışlık konutta birden fazla aile bir arada yaşamaktadır. Grönland'da ev içinde her ailenin kendine ait yeri vardır. İgloolar'da her ailenin kendine özel bir bankı vardır. Yine kışlık bir ev olarak tasarlanan fakat evlerin dışında bir yapı olan Kashim günümüzde birçok yerde olmasa da Alaska'nın tamamında görülmektedir. Bölmenin olmadığı bu yerleşim yapısı bütün yerleşim yerine ait ve sadece kışlık bir yapıdır. Yazları dağınık bir şekilde çadırlarda yaşayan Eskimolar'ın kışın bir arada aynı çatı altında yaşamaları ve ortak kullanıma sahip Kashim'de toplanmaları kuşkusuz sosyal hayat üzerinde ciddi farklılıklar yaratmaktadır. Dini inançları konusunda mevsimsel değişimler oldukça etkilidir ve bu konu oldukça ilginçtir. Kış döneminde katı bir şekilde bağlı olunan inançlardan yaz döneminde bir kopuş söz konusudur. İnanç kavramı aile içinde doğum, ölüm ayinlerine ve bazı yasakların gözetilmesine dönüşür. Kış mevsiminde dini taşkınlık söz konusudur. En basit olaylar bile büyücülerin müdahalesini gerektirir. Şaman ayinleri söz konusu olabilmektedir. Alaska'da ve özellikle de Saint Michel körfezinde Unalitler'de yapılan sidik torbası bayramı da dini bir bayramdır. Yine benzer şekilde ölüler bayramı da ölüler ve dünyadakiler arasında bir bağ oluşturan bayram olarak kutlanmaktadır. Kışlık evlerde yaşam ahlaki açıdan da kuralları beraberinde getirmektedir. Aile ve akrabalık ilişkilerine benzer bir sistem aynı İglou içerisinde yaşayan ailelerde de vardır. Kışlık sistemde iyi avcı olan ve yaşlı olan biri Şef olarak seçilir. İç anlaşmazlıklar Şef tarafından çözülür. Kışlık sistemde toplumsal bir birlik söz konusudur ve hukuk sistemi kuralları uygulanır. Yazlık yerleşim sisteminde fazla bir mülkiyet yoktur. Elbiseler, muskalar, silahlar, kayık ve kadına ait olan lamba. Yani aileler taşınabilir az sayıda mala sahiptir. Kış sisteminde ise; ortaklık rejimi söz konusu olur. Bireysel mülkiyet yerine paylaşımcı bir sistem ön plana çıkar. Görüldüğü gibi Eskimolar'da ikili bir yaşam şekli söz konusudur. Birbirinden tamamen kopuk olmasa da yazlık yerleşim sistemi ile kışlık sistem arasında farklılıklar göze çarpmaktadır. Mevsimler sadece fiziksel olarak etki etmemekte sosyal hayatın şekillenmesini de büyük ölçüde etkilemektedir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/01/incelemeler/yeni-yil-kitaplari.html", "text": "Yeni yıl kararlarınız arasında daha çok kitap okumak varsa, işte size kitapçı raflarından bir seçme. Bol okumalı bir yıl dileğiyle. Gerçeğin Büyüsü Richard Dawkins Richard Dawkins'in yazdığı ve Dave McKean'in resimlediği Gerçeğin Büyüsü geçtiğimiz Ekim ayında Türkçe yayınlandı. Bu kitabı geçen Şubat ayında etraflıca tanıttığımız için, burada fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Ama, kitabın çevirisinde ve üretimindeki özeni alkışlamadan geçemeyeceğim. Fiyatına (30TL) göre çok kaliteli bir baskı ile hazırlanmış. Okuduktan sonra salonunuza süs diye koyabilirsiniz. Çeviri bilim kitaplarının önemli bir kısmının Türkçesi çok bozuk, hatta yanlış olur, insanı okuduğuna pişman eder. Gerçeğin Büyüsü ise tam tersine, çok güzel ve akıcı şekilde Türkçeleştirilmiş. Türkçeleştirme sadece cümleleri aktarmaktan ibaret değil. Sözgelişi, Dawkins, dillerin de türler gibi evrilip farklılaştığını anlatırken ortaçağ metinlerinden örnek vermiş, çeviride bu örnek Yunus Emre'den alınan bir şiirle karşılanmış. Lehçelerden bahsedilen paragrafta İstanbul, Karadeniz, Ege ağızlarından bahsediliyor. Başka dillerden geçen kelimelerden bahsedilirken Türkçeye geçen kelimeler örnek veriliyor. Bu tercihler sayesinde kitap tercüme edilmekle kalmamış, gerçekten Türkçeleşmiş. Fizik Aşkına Walter Lewin Walter Lewin, MIT'deki dersleriyle ünlü bir fizikçi. Fiziğe giriş derslerinde, matematiksel formülleri gündelik hayatta gördüklerimize bağlayarak anlatıyor ve derste yaptığı deneylerle fiziksel kavramların dinleyicilerin kafasına kazınmasını sağlıyor. Popüler fizik kitaplarının çoğu sicim teorileri, parçacık fiziği, kozmoloji gibi genel okuyucu için egzotik sayılabilecek konuları işlerken, Lewin çoğu kişinin liseden ve üniversiteden aşina olduğu mekanik, optik, elektrik, manyetizma gibi konulardan bahsediyor. Bunları anlatmaya çok temelden başlıyor ve kavramları günlük hayat tecrübelerimize bağlıyor. Sözgelişi, basınç kavramını anlatan bölümde, dalgıçların neden çok uzun bir şnorkel kullanamayacağını öğreniyorsunuz. Optik konusunda gökkuşağı, titreşimler konusunda da müzik aletleri örnek olmuş. Elektrik ve manyetizma konuları kutup ışıklarına, motorlara ve manyetik trenlere bağlanmış. Enerji korunumu kanunu ve enerji kavramı, metabolizma, diyet, enerji santralleri ve füzyon reaktörleri ile genişletiliyor. Alex Sayılar Diyarında Alex Bellos Alex Bellos, Oxford'da matematik ve felsefe okumuş bir gazeteci. İngilizcede 2010'da yayınladığı bu kitap birçok olumlu eleştiri aldı. Türkçede geçtiğimiz Eylül ayında yayınlandı. Alex Sayılar Diyarında matematiğe genel bir bakış. Matematiksel konular, matematik tarihi, kültürü ve etnolojisi ile beraber sunuluyor. Rahatlıkla okunuyor, ilginç ve eğlenceli. Her okuryazarın sahip olması gereken matematik genel kültürünü edinmek için çok uygun bir kitap. İlk bölümde sayı kavramı, rakamlar, ve çeşitli insan gruplarının icat ettiği sayma yöntemleri konu ediliyor. Sonraki bölüm geometri üzerine; Öklid, düzlem geometrisi, mozaikler, ve origami konu ediliyor. Daha sonra aritmetiğin tarihi, toplama ve çarpma için kullanılan parmak hesabı, ve Hint-Arap rakamlarının hesap yapmayı nasıl kolaylaştırdığını okuyabilirsiniz. Matematiğin en büyülü kısımlarından biri olan pi sayısına bir bölüm ayrılmış. Bu bölümde pi'yi hesaplamak için kullanılan formüller, pi'nin basamaklarını ezberleme yarışları, süperbilgisayarların sınırlarını zorlamak için pi'nin nasıl kullanıldığı konu ediliyor. Ardından cebrin gelişimi, sembolik hesabın icadı, x değişkeni, logaritma, ve analitik geometriyi konu eden bir bölüm geliyor. Sonraki bölümlerde matematiksel oyunlar, sudoku, tangram, sabır küpü, sayı dizileri, asal sayılar konu ediliyor. Altın oran ve Fibonacci dizisi de tabii ihmal edilmemiş. Olasılık, şans oyunları, kumar stratejileri, istatistik, çan eğrisi gibi konuların da eklenmesiyle, dört başı mamur bir popüler matematik kitabı ortaya çıkmış. Matematik ve Sanat Ali Nesin Türkiye'de matematik eğitimi ve popüler matematik denince ilk akla gelen isim elbette Ali Nesin. Olağanüstü üretkenliği ile yazdığı kitaplardan en yenisi Matematik ve Sanat bir dizi düşündürücü matematik yazısının derlemesi. Yazılar genel olarak popüler matematik kategorisine giriyor, ama benzerlerinden, sözgelişi Alex Sayılar Diyarında'dan daha fazla çaba gerektiriyor. Ali Nesin'in en büyük ustalığı, ileri matematik bilgisi gerektirmeyen problemler sunarak okurlarını bir matematikçi gibi düşünmeye sevketmek. Nesin çözüm bulmayı değil, ispatlamayı ön planda tutuyor. Sunduğu problemlerin küçük halini açıkladıktan sonra, daha genel çözümlerin nasıl bulunabileceğini de anlatıyor. Matematiğin hesap yapmaktan öte bir şey olduğunu bilen, matematiksel problemlerle oynamasını seven, kağıt kalemle uzun süre düşünmeye zaman ayırabilen okurlar için Nesin'in bütün kitapları mükemmel bir zihin gıdası sağlıyor. Logicomix Apostolos Doxiadis, Christos H. Papadimitriou, Alekos Papadatos, Annie Di Donna. Albatros Kitap. Çeviren Özge Özgür. Felsefe ve matematiğin kesiştiği yerde bulunan mantık bilimi, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı arasında kalan dönemde bir devrim yaşadı. Matematiğin temelleri kısmen daha sağlam bir zemine oturtuldu, kısmen de zeminin sağlam olmadığı ispatlandı. Logicomix bu devrimci dönemin kavramlarını hikaye eden bir çizgi roman. Hikaye, matematiksel mantığın en büyük isimlerinden Bertrand Russell'ın ağzından anlatılıyor. Russell'ın gençliği, eğitimi, ve matematiğin sınırlarını zorlamasıyla başlıyor, diğer bir büyük mantıkçı olan Alfred North Whitehead ile tanışması ve işbirliğine başlamasıyla devam ediyor. Russell ve Whitehead'in yıllar süren zor işbirliği, Hilbert'in aksiyomatik yaklaşımına karşı Poincare'nin sezgiciliği, Frege'nin çalışmaları, hatta Russell'ın özel hayatındaki fırtınalar hikayeye dahil edilmiş. Soyut mantığın en büyük eserlerinden birini yazan Wittgenstein, ve eksiklik teoremi ile matematiğin asla cevaplayamayacağı sorular bulunduğunu ispatlayan Gödel de kitapta uzun yer bulan kahramanlardan. Logicomix pek kolay bir okuma sayılmaz, ama matematiğe veya felsefeye ilginiz varsa zevk alacağınız bir eser. Evrenin Çizgi Tarihi 1, 2 Larry Gonick Derin Kitap. Çeviren Şirin Okyayuz Yener. Üretken bir çizer olan Larry Gonick'in en büyük ustalığı derin konuları çizgi kitaplar biçiminde sunmak. Harvard'dan matematik alanında lisans ve yüksek lisans derecesi almış. Uzun yıllar güncel bilimsel konularda kısa çizgi açıklamalar hazırlamış. Bilgisayar, fizik, kimya, matematik, istatistik, genetik, çevre gibi konularda kitaplar hazırlamış. Evrenin Çizgi Tarihi ise adının en çok duyulmasını sağlayan eseri. Gonick Evrenin Çizgi Tarihi projesini uzun zamanda tamamladı. İlk cilt 1990'da, son cilt ise 2011'de yayınlandı. Bunlar resimli kitap değil, çizgi roman formatında hazırlanmış kitaplar. Bu format sebebiyle kalın bir kitapta bile çok fazla ayrıntıya girmek mümkün değil. Bu yüzden Gonick çok kapsamlı bir araştırmayla en önemli ana hatları aktarmaya çalışmış. Bunu yaparken her kareye ince bir mizah katmayı da ihmal etmemiş. Gonick'in üslubunun en sevdiğim tarafı hürmetsizliği. Tarihte geçen büyük isimleri insani ölçeğe indiriyor, abartılmış kahramanlıkları basit çıkar ilişkileri şeklinde sunuyor. Kahramanlar, krallar, peygamberler, Gonick'in fırçasında haris ve uzlaşmaz tipler olarak hayat buluyor. Evrenin Çizgi Tarihi'nin şimdiye kadar iki cildi Türkçeleştirildi. Birinci ciltte hayatın oluşumu, insanın evrimi, tarihöncesi dönemler, Mezopotamya uygarlıkları, Mısır, İsrail, Pers imparatorluğu, Yunanistan yer alıyor. İkinci cilt Hint ve Çin uygarlıkları, Roma'nın kuruluşu ve çöküşünü konu ediyor. Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji Zafer Toprak Boğaziçi Üniversitesi'nde çalışan tarihçi Prof. Zafer Toprak bu çalışmasında, bilim tarihi ile siyasi tarihin kesiştiği noktalardan birini, 1930'larda Türkiye'de antropoloji biliminin bir devlet bilimi olarak gelişmesini inceliyor. Toprak'ın kendi ifadesi ile bu kitap, Atatürk'ün 30'lu yıllarda gerçekleştirdiği bilimsel ve kültürel devrimi yorumlamaya yönelik bir girişim. Kitabın merkezinde antropoloji var, çünkü Cumhuriyet okullarında eğitimin çağdaşlaştırılması ve laikleştirilmesi antropoloji ile başlamıştı. O döneme kadar okullarda insanın gelişimi Adem ve Havva'ya, insan çeşitliliği ise Nuh'un oğullarına dayandırılan efsanelerden ibaretken, 1930'lardan itibaren evrimsel kavramlara dayandırılan kitaplar yazılmaya başlandı. Dönemin ilk ve orta seviye okul kitaplarında Darwin ve evrim teorisine atıf yapılarak hayat zincirinden bahsedildiği görülüyordu. Ancak Atatürk'ün ölümünden hemen sonra hayat zincirinin ve evrimsel bakışın ders kitaplarından çıkarıldığını öğreniyoruz. Toprak, o çağda dünyada hakim olan bilimsel bakışı kitaba dahil ederek bir karşılaştırma yapabilmemizi sağlıyor. İki savaş arasındaki dönemde antropolojide ırk kavramının önemli bir yer kapladığını öğreniyoruz. Çeşitli vücut özelliklerinin, sözgelişi kafatası biçiminin, ırkların niteliğini ölçmekte kullanılabileceği varsayılıyordu. Ve tabii, Avrupalıların fiziksel özelliklerinin üstünlük belirtisi olduğu kabul ediliyordu . Cumhuriyet'in ilk yıllarında antropoloji, saf bilimsel merakın ötesinde, bir siyasi program olarak da destekleniyordu. Bunun temel sebebinin Türk milletinin Batı'ya kabullendirilme çabası olduğu anlaşılıyor. O dönemdeki uygulamalar kafatasçılık olarak nitelense de, özellikle ırkçılık amacını taşımıyorlardı. Nitekim 1940'ların ortasından sonra ırk temelli tartışmalar devam ettirilmedi. Toprak'a göre son kertede Erken Cumhuriyet'in 'ırk sorunu' 'defansif'ti. İçe değil, dışa dönüktü. Batı'daki önyargılara, kalıtımsal mitlere karşı direnişi simgeliyordu. Türkler de Avrupalılar gibi 'uygar' bir 'ırk'tan geliyordu. Antropoloji tartışmaları çerçevesinde ortaya atılan Türk Tarih Tezi de, Toprak'tan öğrendiğimize göre, benzer bir amaç güdüyordu. Dahası, bu tür tezler Türk entelektüel hayatının laikleşmesi için çok önemli adımlar olmuşlardı. Kitabın bir bölümü, Atatürk'ün uydurma Mu kıtasına olan ilgisinin nasıl gelişip sona erdiğini inceliyor. 1920'lerde James Churchward isimli bir İngiliz albay, eski Atlantis efsanesine karşılık, Pasifik okyanusunda bulunan Mu isimli bir kıta, ve aynı adda bir uygarlık hayal etmişti. Bu fikre göre, Atlantis gibi Mu da sulara batmış, ama üzerindeki eski uygarlık bugünkü diller ve dinlerde iz bırakmıştı. Meksika büyükelçisi Tahsin Bey, Mu hikayesini bazı eski Maya eserleri ile bağlantılandırmış, biraz da hayal gücü ile Türkçe ile Maya dili arasında bağlantılar kurmuş, fikirlerini raporlarla Atatürk'e bildirmişti. Mu varsayımı Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisine yakın geldiği için Atatürk'ün başta ilgisini çekmişti. Ancak Toprak, Mu konusundaki kitapların geniş ölçekte basılıp yayılması talimatı vermemesine bakarak, bu uçuk teorinin Atatürk'ün aklına yatmadığı sonucunu çıkarıyor. Halkın Bilim Tarihi Clifford D. Conner TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları. Çeviren Zeynep Çiftçi Kanburoğlu. Bilim tarihi konusundaki birçok kitap bir kahramanlar geçidi gibidir. Bu kitaplarda bilimin Galileo, Newton, Einstein, Pasteur, Gauss gibi birkaç nadir dahi tarafından inşa edildiği izlenimine kapılırsınız. Bilimsel literatürdeki Pisagor teoremi, Newton yasaları, Maxwell denklemleri, Coulomb kanunu, Gauss dağılımı gibi isimlendirmeler de bu izlenimi pekiştirir. Halkın Bilim Tarihi bu yaklaşımı eleştiriyor, ve bilimsel bilginin çoğunlukla, bilimci sayılmayan isimsiz bireyler tarafından biriktirildiğini savunuyor. Madenciler, demirciler, otları toplayan kadınlar, denizciler, makine ustaları, saatçiler, ve benzeri el işçilerinin çok üst seviyede biimsel bilgi ürettiğini, bu bilgilerin meslek sırları olarak grup içinde aktarıldığını anlatıyor. Dahası, elit bilimcilerin, bu meslek gruplarının getirdiği bilgiler veya yarattıkları teknik beceri sayesinde bilim geleneği oluşturabildiklerini savunuyor. Conner'a göre bilim dediğimiz şey tamamen halktan ve zanaatten elde edilen bilgilerden oluşturulmuştur, bugünkü haline de bu kaynaklardan beslenerek ulaşmıştır. Conner, bu savını desteklemek için birçok örnek veriyor. Dahası, ilkel toplulukların zannedilenin aksine son derece yetenekli olduklarını, bilimsel düşünmeye dayalı teknikler geliştirdiklerini anlatıyor. Büyük Okyanus adalarında yaşayanların, kuşaklar boyunca aktarılan gözlemlere dayalı olağanüstü yön bulma bilgileri buna bir örnek. Özünde uygulamalı genetik bilimi olan tarımın büyük bir hızla gelişmesi de tarihöncesi insanların bilimsel yeteneğine başka bir örnek.Dünyadaki yenebilecek bitkilerin tamamının tarihöncesi çağlarda yapay seçilimle evcileştirilmiş olması bu üstün başarının ispatı. Halkın Bilim Tarihi dünya hakkındaki bilginin tarihine değişik bir açıdan bakmayı sağlayan, içeriği çok zengin bir kitap. Zanaatkarların bilgi birikimine dair listelediği ilginç ayrıntılar toplumsal tarihle ilgilenen herkesin ilgisini çekebilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/dosyalar/bir-yara-kabugunun-hayati-2.html", "text": "Özet: Previously on Metin'in Parmak Yarası... (1. Bölüm'den devam) Metin, henüz 13 yaşında yaramaz bir çocuktur. Sanat merakı yüzünden aldığı maket bıçağı ile başparmağını kesmiştir. Bu bıçak, Metin'in epidermisini ve dermisini kesmiş, yolu üzerindeki bir çok kılcal damarı ve dokuyu parçalamıştır. Metin'in refleksi sayesinde daha büyük hasarlar önlenmiş olsa da, yara çoktan oluşmuştur ve Metin'in vücudunun yapması gerekenler daha yeni başlıyordur. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS İlk emir: Dengeyi yeniden kur! Metin'in vücudunda hasar sonrasında oluşturulan kriz masası, birçok adımdan oluşan bir koruma-onarma planını hemen devreye sokuyor. Bu adımlar bir an önce hayata geçirilmeli; Çünkü kısa zamanda, çok işler yapılması gerek... Hasarlı dokunun onarılmasındaki ilk basamak, kriz bölgesindeki dengenin tekrar kurulması ile başlıyor. Metin, henüz Homeostazi adlı terimden bihaber olsa da, vücudu bu terimin ne anlama geldiğini gayet iyi biliyor. Homeostazi, yani hücrelerin çevresel olaylar karşısında, kendi düzenini koruma ve tekrar sağlama eğilimi, yaranın kapatılması için önemli basamaklardan biri. Ancak, bu dengenin sağlanmasında önemli bir engel var. Parçalanan damarlardan sızan kan... Sızıntı az gibi gözükse de, bu damarlardan her saniye 5 milyon kadar alyuvar, 10 bin kadar akyuvar vücut dışına akıyor. Bu kaybın bir şekilde önlenmesi gerek. Sızıntılar Kapatın! Hasar bölgesindeki bir kanamanın durdurulmasında bir protein grubu önemli görev üstleniyor: Kolajen'ler... Metin'in vücudundaki hemen hemen her bölgede kolajen adlı proteinleri bulmak mümkün. Nitekim, maket bıçağı dermis'i parçalarken de bu kolajen proteinleri ile karşılaşmıştı. Bu proteinler, vücut dokuları içinde bir çelik halat görevi görerek yapısal bütünlük sağlıyor. Normal koşullarda, dokular içerisinde bulunan kolajenler, damar içinde dolaşan kan ile hiç temas etmiyor. Ta ki, o damarlar yırtılıp, damar dışına yani doku içerisine kan sızmaya başlayana kadar... Kanın içerisinde yer alan trombosit adı verilen hücreler, kolajen proteinlerine değdiği anda, bir şeylerin ters gittiği anlaşılıyor. Kolajene temas eden o trombositlerden şu cümleleri duyuyoruz: Bir dakika bu kolajen de nereden çıktı? Demek ki ben artık damar içinde değilim. Demek ki bir sızıntı var. Benim bu sızıntıyı durdurmam gerek. . Bu hücreler, temas ettiği kolajen proteinine sıkıca tutunuyor. Hasar bölgesindeki tüm trombositler de benzer yollarla, kolajenlere yapışarak orada bir kümeleşme gerçekleştiriyor. Ancak bu kümeleşme yeterli değil... Yara açılalı şimdiden 5 dakika oldu ve hala sızıntı devam ediyor. Artık bu sızıntının kapatılması için Metin'in vücudunun daha büyük kozları oynamak gerek: Fibrinojen'leri... Kan plazmasının neredeyse %5'ini oluşturan büyük bir protein topluluğu fibrinojen'ler. Normal koşullarda kan içerisinde çözünmüş şekilde dolaşan bu proteinler, hasar bölgesine geldiğinde, çevresel uyarıların yardımı ile fibrin adı verilen başka bir proteine dönüştürülüyor. Fibrin, kanda çözünmüyor ve hasarlı bölge üzerinde bir ağ şeklinde çökerek sarıyor. Gelecek günlerde, Metin'in habire koparmak için uğraşacağı yara kabuğunun da bu şekilde temelleri atılmış oluyor. Yara oluşalı 10 dakika oldu. Ve sızıntılar büyük ölçüde kapatıldı. Bu noktada yara oluşumu sırasında parçalanan hücrelerden çıkan thromboxan ve prostaglandin gibi moleküller, o bölgedeki damarlar büzüşmesine neden oluyor. Bu sayede hasarlı bölgedeki kan akışı da azalıyor. 15.dakikada kan sızıntıları büyük ölçüde duruyor. Ve nihayet Metin'in ağlaması da... Olay Yeri İnceleme Daralan damarlar her ne kadar kanamayı azaltsa da, Metin'in artık daha önemli bir sorunu var: Enfeksiyon. Metin'in kendini kestiği o maket bıçağı, alındığından beri sokağa, okul bahçesine, banyoya defalarca düştü. Şu anda üzerinde onlarca farklı türde mikroorganizma ve spor yer alıyor. Normalde, Metin'in derisi bu organizmalara karşı müthiş bir savunma sağlasa da, maket bıçağı, bu mikroplar için çok iyi bir arka kapı oluşturdu. Bu sayede, bu mikroorganizmalar, tüm savunma katmanlarını geçip hassas bölgelere doğrudan girebiliyor. Metin'in vücudunun acilen bir şey yapması gerek. Metin'in savunma sisteminin en önemli elemanlarından biri Nötrofil'ler, olay yerine gelmek üzere... Ancak, bölgedeki damarlar daraldığı için akış da oldukça kısıtlı. Sızıntı kapandıktan sonra (20. dakika itibari ile) trombositler'den Histamin adlı kimyasal salgılanmaya başlıyor. Bu molekül daralan damarları genişletiyor. Bu sayede, o bölgeye kan akışı artmaya başlıyor. Metin'in yarasının etrafındaki kızarıklığın sebebi de, genişleyen damarlar ile birlikte artan kan akışı... Metin, yarasındaki kızarıklığın yanı sıra, çevre bölgenin de hafifçe şiştiğini farkediyor. Bu şişikliğin sebebi de yine histamin. Çünkü bu kimyasal, aynı zamanda damarların geçirgenliğini artırıyor. Bu geçiş, savunma hücrelerinin dolaşım sisteminden çıkıp hasarlı dokulara girmesini kolaylaştırıyor. Ancak, artan geçirgenlik yüzünden, kandaki suyun bir kısmı da dokulara geçiyor ve yara çevresi hafifçe şişiyor. Savunma Sistemi Olay Yerinde! Yaranın oluşmasından yaklaşık 1 saat geçti. Ve genişleyen damarlar sayesinde savunma hücreleri de artık dokudaki yerlerini almaya başlıyor. Vücudun surları düştükten sonraki, en önemli savunma hattı nötrofil'ler... Bu hücreler, önümüzdeki 2 gün boyunca hasar yerindeki aktif rol alacak. Ve yapmaları gereken çok iş var. Nötrofiller, önümüzdeki bu 2 gün boyunca, hasar bölgesindeki ölü dokuların parçalanması ve yokedilmesinde, bölgedeki yabancı bakterilerin yok edilmesinde, ölü bakterilerin ortamdan alınmasında görev alacak. Görevlerinin sonunda ise intihar edip hayatlarını sonlandıracaklar. Metin, hücrelerinin bu fedakarlıklarını belki de hiç bilmeyecek. Yaranın oluşmasının ardından 2 gün geçti... Artık, nötrofillerin görevini makrofaj adı verilen başka bir hücre grubu alıyor. Dalaktan gelen bu hücreler tam anlamıyla bir obur. Önüne gelen her türlü yabancı dokuyu ister bakteri olsun ister ölü doku olsun, yutan ve sindiren bir hücre türü. Makrofajlar aynı zamanda ortamda bulunan damar çevresindeki pıhtı çökeltilerini de sindirirerek hasar bölgesindeki kan akışını eski haline getirmeye yardımcı oluyor. Bu savunma görevlerinin yanı sıra, makrofajlar, salgıladığı büyüme faktörleri ile onarım ve yenilemeden sorumlu bazı hücreleri de yara bölgesine çekiyor. Küllerinden Doğan Damarlar Gelecek günlerde yaranın derin ve üst kısımları tamir edilerek kapanacak. Ancak bu kapama süreci, yüksek miktarda oksikene, enerjiye ve ham maddeye ihtiyaç duyuyor. Gerekli olan bu maddelerin taşınmasını sağlayacak tek kaynak olan damarların çoğu da parçalanmış ve kesilmiş durumda. Tamirin ilk basamağında hasarlı bölgeye yeni damar yollarının açılması gerek. Metin, parmağını keseli 3 gün oldu. Bu süreç içinde sızıntılar kapatıldı. Olası enfeksiyonlar başlamadan bitirildi. Şimdi ise onarım zamanı. Onarım süreci, hasarlı bölgeye fibroblast adı verilen hücrelerin gelmesi ile başlıyor. Bu hücreler, çevredeki hasar görmemiş damarların, yeni damar yolları oluşturmasını, dallanmasını tetikliyor. Çevredeki damarlar, oksijen açısından aç yerlere uzantılar oluşturuyor. Bu süreçte yara kabuğundan ve hasarlı dokudan gelen sinyalleri takip ediyorlar. Angiogenez adı verilen damar oluşumunun arttığı bu süreçte, Metin'in yara bölgesi de kırmızı-pembe bir renk alıyor. Hasarlı bölgedeki oksijen miktarı normal seviyelere yükseldiğinde ise damar oluşumu durduruluyor. Yapı İskeletinin Kurulması Damarlar oluşurken, aktif onarım süreci de başlıyor. Yaranın oluşumundan tam 1 hafta geçti. Şu anda, hasarlı bölgedeki hücrelerin büyük bir çoğunluğunu, fibroblast oluşturuyor. Bunlar oldukça hareketli hücreler. Açılan yaranın iki duvarı arasında gidip geliyor. Ve bu hareket sırasında, bir örümcek gibi fibrin moleküllerinden bir ağ oluşturuyor. Bu ağ, zayıflamış olan hasarlı bölgenin tekrar açılmasını önlenmesine yardımcı olsa da yeterli değil. Yaranın stabil halde kalması için daha güçlü proteinlere ihtiyaç var. Kolajenlere... Bir süreden sonra, fibroblast'lar hasarlı bölgede kolajen proteinleri de oluşturmaya başlıyor. Bu proteinler aynı zamanda, yara kapanırken yeni oluşacak hücreler tutunacak bir yüzey sağlayacak; Fibroblast hücrelerinin yara içinde bir yapı iskeleti üzerinde onarım gerçekleşecek. İnşaat Mahaline Yaklaşmayın! Şu anda, yara kabuğunun altı tamamen lifsi yapılar ve yeni oluşan damarlar ile dolu. Bu kabuk yakın zamanda düşecek ve o zamana kadar bu damarların üstünün epitel doku ile kapanması gerek. Bu kapanma sürecinde, çok tanıdık bir hücre grubu işe başlıyor. Kerationositler... Hani ilk bölümde, bıçağın kesmeye ilk başladığı epitel hücreleri... Şimdi bu hücreler çekildikleri bölgeye geri dönüyorlar. Büyük bir keratinosit göçü başlıyor. Yaranın hemen yanındaki sağlıklı bölgelerden, keratinositler, kesik bölgesine doğru göç ediyor. Lifsi yapının üstüne ve yara kabuğunun tam altına doğru. Bu hücreler, göç sırasında şekillerini değiştirerek daha geniş ve ince bir yapıya sahip oluyor. Amaçları az sayıda hücre ile daha büyük bir alanı kapatabilmek. Yara kapanırken, bir diğer göç dalgası da öncekinin üzerini kaplıyor. Bu şekilde yara bölgesi kat kat kapanıyor. Keratonsitler yarayı kapadıkça, yara kabuğu ile hemen alttaki lifsi yapıyı birbirine bağlayan dokular birbirinden ayrılıyor. Bu hücreler, aynı zamanda yolları üzerindeki kabuğu da parçalıyor. Metin, yerinden oynayan bu yara kabuğunu çok yakın zamanda oradan çekip çıkaracak. Şu ana kadar yaranın üstünün kapanması sadece çevre bölgelerden gelen göçlerle meydana geliyor. Yaranın üstünde herhangi bir hücre bölünmesi gerçekleşmiyor. Yara tamamen iyileştikten sonra, bu bölgede de normal bölünme işlemleri görülmeye başlanacak. Çevre bölgelerden göç eden keratinositler, yaranın tam ortasında buluştuğu anda göç artık sona eriyor. Metin'in yarasının üstü nihayet kapandı. Bir Yara Kapanıyor! Maket bıçağı, Metin'in elinde 5 milimetre genişliğinde bir yara oluşturmuştu. Bu yaranın üstü kapanmış olsa da bu kadarlık bir genişlik kabul edilemez. Bu yara bölgesinin büzülmesi, kesik bölgenin birbirine yanaştırılması gerekiyor. Yaranın iki duvarının birbirine yanaştırılması için yine fibroblast'lar görev alıyor. Bu hücreler, yaranın üstü kapandıktan sonra, miyofibroblast adı verilen ve kas hücresine benzeyen başka bir hücreye dönüşüyor. Kas hücresi gibi kısalıp uzayabilen, aynı zamanda göç edebilen bu hücreler, yaranın içindeki birbirine bakan duvarlara veya lifsi ağa tutunuyor. Tutunma sonrasında, tüm miyofibroblastlar kasılarak, yaranın iki duvarını birbirine doğru çekmeye başlıyor. Bu süreçte, Metin'in yarası her gün 0.75 mm daha daralıyor. Yara normal ölçülere geldiğinde bu hücreler de intihar ederek ortamdan ayrılıyor. Olgunlaşma Dönemi Metin parmağını keseli 10 gün oldu. Yara kabuğu düştü ve yarası da kapandı. Metin görmese de, vücudun içeride yaptığı işler daha devam ediyor. Yara içinde, hızlıca ve rastgele yayılmış olan kolajen lifleri, yerlerini daha düzenli şekilde dizilmiş liflere bırakıyor. Yaranın fiziksel direnci de düzenli liflerin oluşturulması ile gittikçe artıyor. 3 ay içerisinde yara bölgesi, diğer dokuların direnme gücünün %50'sine varacak. Birkaç yıl içinde sağlıklı derisinin gücünün %80'ine ulaşacak. Son Metin'in başparmağının 10 gün süren macerası, bu noktada son buluyor. Oldukça basitleştirilerek anlatılan bu onarım süreci, Metin'in bilincinden tamamen bağımsız şekilde gerçekleşti. Metin okulda derslerine devam ederken, uyurken, televizyon izlerken, vücudu 1 santimetrekarelik alanda müthiş bir kriz yönetimi gerçekleştirdi. Bir sakarlık ile başlayan sorun, problemsiz şekilde atlatıldı. Benzer onarım süreci, daha yüzlerce defa tekrarlanacak. Metin'in vücudunda da... Sizin vücudunuzda da... Tüm hepsi sizin hayatına devam edebilmesi için... Vücudunuza iyi bakın, çünkü o size çok iyi bakıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/dosyalar/cadilik-mi-kotu-yoksa-insanlik-mi-avrupada-cadi-kadin-avlari.html", "text": "Üst tarafları kadındır onların ama alt tarafları hayvandır; bellerinden yukarısı tanrılarındır ama aşağısı şeytanın malıdır... Cehennem, zulmet, kükürt kuyuları, alev alev ateşler, kaynar sular, pis kokular hep, hep oradadır... Yukarıda okuduğunuz mısralar, Shakespeare'nin Kral Lear adlı oyunundan... Peki, böylesine kötü olarak betimlenen kimler mi? Cadılar. Şu bizim masal ve filmlerden aşina olduğumuz sevimli cadılar ya da çirkin, süpürgesiyle uçan cadılardan değil de bir dönem diri diri yakılan ya da asılan kadınlar! Bu konuda araştırma yaparken bir kadın olarak kendimi tuhaf hissettiğimi belirtmeliyim. Okuyacağınız bu yazı Cadı kavramı üzerine kurgulanmış olsa da arka planda çağlar boyunca kadınlara karşı gösterilen saldırgan tutumları, kadın cinselliğinin nasıl kullanıldığını da gösteriyor. Benim cadılarla tanışmam çocukluğuma denk gelir, birçoğumuzun da öyle değil midir? Masallarda dinlediğim kötü yürekli, çirkin, süpürgesiyle uçan yaşlı cadı, bir iki çizgi filmde geçen iyi yürekli, sevimli cadılar... Eğer sizin için de cadılık bunlarla sınırlıysa bu yazıda cadıları bir de benden dinlemenizi öneririm. Keza benim anlatacağım cadılık hikayeleri biraz daha farklı gelebilir. Bakalım sizi aşina olduğunuz cadı hikayelerine mi götüreceğim yoksa tarihin karanlık sayfalarına mı? Genel tanımıyla cadılık; tarihi, antropolojik, dini kaynaklarda sihir ve büyü yetenekleri olarak tanımlanır. Cadı ise cadılık öğretilerini uygulayan kişi olarak ifade edilir. Cadı ve cadılık, tarihi araştırmalarda izine az rastlanılan bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun nedenlerinden biri bu sebepten kurban edilen kadınların çoğunun fakir köylü kadını olması olabilir. Yaklaşık 200.000 kadının yakılarak öldürülmesi gibi büyük bir katliam maalesef Avrupa tarihinde çok önemli bulunmamaktadır. Cadı avının ortaya çıkışı ve ilerlemesi: Cadı avları ilk olarak 15.yüzyılda Fransa'nın güneyinde, Almanya'da, İsviçre ve İtalya'da görülmeye başlanır. Avrupa köylülerinin en çok güçlendiği dönemde başlayan cadı avları, devletin ve soyluların giderek artan saldırgan tutumu karşısında köylülerin direncini büyük ölçüde kırmıştır. Cadı avlarının Ortaçağ'da başladığına dair bir kanı olabilir, fakat karanlık çağ olarak tabir edilen Ortaçağ'da toplu olarak infazlara rastlanılmamıştır. 15.yüzyıla gelindiğinde halk ayaklanmaları, salgınlar ve cadı avları bir kriz dönemini ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde gelişimine inanılan cadı öğretileri zaman içerisinde büyücülüğün, doğaya, devlete ve Tanrı'ya karşı yapılan en büyük suç olduğuna karar verilmesine yol açmıştır. 1435 1487 yılları arasında cadı avı üzerine 28 inceleme yazılmıştır. 1486'da yayınlanan Malleus Maleficarum'da , Summis Desiderantes (1458) adlı papalık bildirisi incelenmiş, kiliseye göre cadılığın büyük bir tehlike olarak görüldüğü belirtilmiştir. 16.yüzyılın ortalarından sonra cadı olarak yargılanan kadınların sayısı artmış ve cezalandırma yetkisi Engizisyon'un elinden alınarak seküler mahkemelere verilmiştir. 1580-1630 yılları arası feodal ilişkilerin kapitalizme özgü siyasi kurumlara dönüşmesiyle cadı avları doruk noktasına ulaşmıştır. Cadılığın cezasının ölüm olması, 1532'de Katolik V. Charles tarafından yürürlüğe konan Emperyal Yasa Carolina, Protestan İngiltere'de 1542, 1563 ve 1604 yıllarında geçirilen üç Parlamento Yasası ile yasal hale getirilmiştir. Bu yasaların devamında halkı birbirinden şüphelenecek duruma getiren ve dirençsiz kılan, cadılara yardım edenlerin cezalandırılacağını öngören otoriteler gittikçe daha baskıcı bir role bürünmüştür. Öyle ki, Almanya'da Alman Prensliği'nin onayıyla Lüteriyen Kilisesi tarafından görevlendirilen ziyaretçiler halkı şüphelendikleri kişileri ihbar etmeleri yönünde kışkırtma görevine sahip olmuştur. Kuzey İtalya gibi bazı ülkelerde yetkililer şüphelenme olaylarını abartarak, halka deşifre etme amacıyla şüphelenilen kişilerin elbiselerine işaretler koymuş, onları tecrit etmeye çalışmışlardır. Söz konusu durum bile o dönemin korkunç yaklaşımını göstermektedir. Cadı avları çok çeşitli propagandalarla meşrulaştırılan katliamları ifade etmektedir. Bu dönemde cadıların yakalanış, yargı ve infaz süreçleri yazılı basının başlıca konularından biri olmuştur. Bu zulme katkıda bulunanlar arasında yargıçlar, jüriler ve demonologların yanı sıra Alman Hans Baldung gibi sanatçılarında olması oldukça ilgi çekicidir. Yine bu dönemde cadı avlarını toplumsal bir kontrol açısından onaylayan İngiliz siyaset kuramcısı Thomas Hobbes ve enflasyon üzerine ilk bilimsel çalışmayı yapan Jean Bodin'in cadılara karşı olan nefret dolu söylemleri oldukça etkili olmuştur. Öyle ki Bodin'in sık sık bu davalara katılması, cadıların diri diri yakılmaları hatta çocuklarının da yakılması yönündeki beyanlarını içeren Demomania adlı eseri bakış açılarının ne denli ürkütücü olduğunu göstermektedir. Cadı avı üzerine, Bacon, Kepler, Galileo, Shakesperare gibi dahiler döneminde de tartışılmaya devam edilmiş ve cadılık yine büyük bir suç olarak görülmeye devam edilmiştir. Cadı avlarının politik nedenlerden ötürü arttığı varsayımına ulaşılsa da kilisenin de rolü büyüktür. Papalık bildirileri, kilisenin kadın düşmanı tavrı cadılık avını tetiklemiştir. Ancak sanıldığı gibi cadı avları Katolik kilisenin tekelinde değildir. Protestan inancının hüküm sürdüğü ülkelerde de cadı avlarının sayısı oldukça fazladır. Öyle ki seküler mahkemelerin infazları Engizisyon Mahkemeleri'nin infaz sayısından daha fazla olmuştur. Cadı avı zamanla sınır tanımaksızın ilerlemiş, tuhaf bir şekilde Avrupa ülkeleri arasında birleştirici bir unsur haline gelmiş, Fransa'dan İsveç'e kadar uzanan bir alanda oldukça etkili olmuştur. Cadılık Suçlamaları: Buraya kadar kısaca cadı avının ortaya çıkışını ele aldık. Sıra ilginç bölümlerden birine geldi. Cadı avı altında yüzlerce kadın yakılmış ama acaba hangi suçlardan dolayı? Cadı olduğu iddia edilenlere karşı en genel suçlamalar olarak, bedenlerini ve ruhlarını şeytana satmaları, büyü yaparak çocuk öldürmeleri ve onların kanlarını emmeleri, hayvanlara ve mahsullere zarar vermeleri, fırtınalar çıkarmaları olarak belirtebiliriz. Bu suçlamalara karşı cadı olarak suçlanan kadınların savunmalarının da olmayışı oldukça ilginçtir. İşkence altında alınan ifadeler dışında yazılı beyanların olmayışı dönemin yargı sürecinin ne denli sert olduğunu göstermektedir. Cadı avları kadın bedeninin, emeğinin, cinselliğinin ve yeniden üretim yetilerinin devlet kontrolü altına alındığı bir dönemin başlangıcını teşkil etmiştir. Öyle ki toplum içerisinde hoş görülmeyen kadın davranışları bile zamanla cadılıkla özdeşleştirilmeye başlanmıştır. Kanıt bulunamasa dahi gerçekleştirilen infazlar dönemin cadı avlarının sadece büyücülükle ilgili olmadığını göstermektedir. Cadı avlarının arka planındaki belirleyici unsurlar olarak, topraklara el konulması, kolektif ilişkilerin yok olması ve kırsal kapitalizmin gelişimi olarak belirtmek mümkündür. Korku ve zulmün artması, zaman içinde durumu en yakın kişilerin birbirlerinden şüphelenmesi noktasına getirmiştir. İngiltere'de cadı olarak suçlanan kadınların, yardımlarla ayakta duran yaşlı kadınlar ya da yemek dilenen kadınlar olması ilginçtir. Bu kadınların aşırı yoksul olması, onların yiyecek için şeytanla işbirliği yapmış olmaları gibi tuhaf kanılara yol açmıştır. Kendilerine sadaka vermeyenleri lanetlemeleri, mahsullere zarar vermeleri... vb. suçlamalarla bu kadınlar infaz edilmiştir. Bu noktada kayıt altında bulunan ilginç bir suçlama metnini paylaşmak isterim: Komşusunun tarlasından izin almadan bir sepet armut topladı. Geri vermesi istendiğinde öfkeyle armutları fırlattı, o günden sonra tarlada bir daha armut yetişmedi. Sonra William Goodwin'in uşağı mayasını almak istemedi, bunun üzerine birası kuruyup gitti. Efendisinin toprağından odun çalarken bir görevli tarafından yakalandı, sonra görevli delirdi. Bir komşusu atlarından birini ödünç vermeyi reddedince atlarının hepsi öldü. Bir beyefendi hizmetçisine onun ayranını almamasını söyledi, daha sonra ne yağ ne de peynir yapabildiler. Bu suçlamalara maruz kalan kadın, 75 yaşında Margaret Harkett isimli bir İngiliz vatandaşıdır. 1585 yılında Tyburn'de infaz edilmiştir. Trajikomik değil mi? Buna benzer birkaç örnek daha vermek gerekirse; Waterhouse Ana: Ekmek ve yağ dilenirken komşularıyla münakaşa etmekten infaz edilmiştir.(1566) Elizabeth Francis: Kendisine maya vermeyen komşusunu lanetlemiş, komşusunu hasta etmiştir. Ursula Kemp: Kendisine biraz peynir vermeyen bir Dük'ü topal etmiştir.(1582'de infaz edilmiştir) Alice Newman: On iki pens istediği ama alamadığı yoksulların tahsildarı Johnson'un vebaya tutularak ölmesine neden olmuştur. Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi ölen kadınların çoğunluğu yoksul sınıfın üyeleridir. O zaman zengin kesimin alt sınıflara karşı takındıkları tutumlardan kaynaklı ölümlerin yaşandığı varsayımında bulunmak da çok yanlış olmayacaktır. Büyüye olan savaş altında aslında kadınlara yönelik savaş söz konusudur. Kadınların büyüye daha yatkın olarak görülmelerinin yanı sıra bazı köylü ayaklanmalarında görüldüğü gibi (Montpellier-1645) kadınların köy hayatında önemli bir güce sahip olmaları ve bu gücün kırılmasını sağlamak amaçlı kadınlara yönelik saldırgan bir tutum geliştirildiği varsayımları da ilginçtir. Cadıların geceleri Cadı Sabbatı olarak adlandırılan gizli toplantılara katıldıkları, belli bir örgütlenme çalışması yaptıklarının savunulması ve bunun otoriteyi sarsacak nitelikte bir tehlike olduğunun savunulması cadılık olayının boyutlarını değiştirmektedir. Bu toplantılarda daha çok çocuk olmak üzere insan etinin yendiği savunulmuş hatta bu varsayımlar tasvir edilmiştir. Cadı avlarının ilk ortaya çıktığı bölgelerin, heretiklerin zulme uğradığı bölgeler olarak ortaya çıkması ilginçtir. Heretikler de yine büyüyle uğraşan bir gruptur. Cadılığın o emrine giren gerçek dine hakaret, oğlancılık, bebek katli, hayvanlara tapınma gibi suçlarla itham edilen heretikler de kazıklarda yakılarak öldürülmüşlerdir. Heretikler ve cadılar arasındaki en önemli fark cadılığın kadınlara ait bir suç olarak görülmesidir. Bu durum özellikle 1550-1650 yılları arasında geçerlidir. Cadının bir kadın olduğu, Tanrı'nın erkekleri böyle bir musibetten koruduğuna dair beyanlar ilginçtir. Mallus Maleficarium yazarları kadınların asla tatmin edilemeyen şehvetleri yüzünden cadılığa daha yatkın olduğunu öne sürmüş, Martin Luther gibi yazarlar ise kadınların ahlaki ve zihinsel zayıflıklarını bu sapkınlığın kaynağı olarak göstermişlerdir. Bu duruma göre kadınların cinsiyet yüzünden baştan böyle bir şeye meyilli olabileceği öne sürülmektedir. Cadılık davalarında göze çarpan önemli bir unsur üreme suçlarının da vurgulanmasıdır. Cadılar insanların üreme gücünü elinden almak, kürtaj yapmak ve çocukları öldürerek soyları tüketmekle suçlanmıştır. Cadı olarak tabir edilen kadınlar arasında ebelerin de olması buna bağlanmıştır. Cadılığa atfedilen önemli suçlardan birisi de cadıların erkekleri baştan çıkarmalarıdır. Öncelikli olarak şeytanın baştan çıkardığı kadın, diğer erkekleri de yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. Malleus'da bu durum şöyle ifade edilmiştir; Cadıların cinsel ilişkiye ve gebe kalmaya sirayet edebilmesinin yedi yolu vardır: Birincisi erkeklerin zihnini aşırı tutkuya yöneltmek, ikincisi onların üreme güçlerini ellerinden almak, üçüncüsü bu işi gerçekleştiren uzvu ortadan kaldırmak, dördüncüsü erkekleri hayvanlara çevirmek, beşincisi kadınların üreme güçlerini ellerinden almak, altıncısı kürtaj yapmak ve yedincisi şeytana çocuk kurban etmek... Cadılıkla suçlanan kadınların maruz kaldıkları işkencelere bakıldığında oldukça ürkütücü bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Standart olarak cadılıkla suçlanan kişi, çırılçıplak soyulmakta, tamamen tıraşlanmakta, cinsel organı dahil olmak üzere tüm vücuduna uzun iğneler batırılmaktadır. Bakire olup olmadığının anlaşılması için tecavüze uğramakta, daha da ileriki boyutlarda etleri lime lime edilmekte, kemikleri kırılmaktadır. İnfaz edilmesine karar verildiğinde ise herkese ibret olması için topluluk önünde asılmakta ya da yakılmaktadır. Bu vahşi durum karşısında erkeklerin bu duruma karşı çıkacak bir şey yapmamaları da oldukça trajiktir. Avrupa'da cadı avları 17.yüzyılın sonralarına doğru son bulmuştur. Bu dönemde sağlanan toplumsal disiplin sonrasında cadı davaları ve cadılık alay konusu haline gelmiştir. İki yüzyıl boyunca öldürülen yüzlerce kadından sonra birden bire cadı davalarının unutulması, durumun sadece büyücülükle ilgili olmadığını bir kez daha göstermektedir. Avrupa'daki cadı avlarının benzeri Yeni Dünya'da da görüldüğünden buradaki durumdan da kısaca bahsetmemizde yarar var. Bu bölgeye gelen İspanyollar bu bölgede yaşayan ve çok tanrılı eski dine inanan kadınları şeytanla anlaşma, havada uçma, balmumundan putlar yapma gibi cadılığa ait suçlarla suçlamışlardır. Amerika'da da suçlananlar Avrupa'dakine benzer şekilde infaz edilmişlerdir. Salem Cadı Mahkemeleri'nde yargılanan ve infazına karar verilen kişiler arasında 9 erkeğin de olması dikkat çekici bir durumdur. Tüm bu bilgiler ile Avrupa'da cadı avını ele aldığımızda sadece büyücülükte bağlantılı kalmayan zamanla özellikle kadınlara yönelik saldırgan bir tutumu yansıtan bir katliam olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Cinselliği kötüye kullanma, küfür, kavgacılık gibi olumsuz olarak tabir edilen tüm davranışlar da zamanla cadı adı altında kadınlara atfedilerek, suçu kanıtlanamasa dahi yüzlerce kadın katledilmiştir. Bunun kadınların güçlü olduğu bir dönemde başlaması ve toplumsal sistemlerin değişimine kadar devam etmiş olması bu avların büyük ölçüde devlet otoritesi çerçevesinde şekillendiğini göstermektedir. Cadı avları büyücülüğe karşı bir savaştan çok kadınlara yönelik bir savaş olarak yüzlerce kadının yok olmasına neden olmuştur."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/dosyalar/gozlemlerle-hava-durumu-tespitleri.html", "text": "Hemen hepimizin yakın çevresinde, hava raporunu bizlere üşenmeden özetleyen arkadaşlarımız vardır. Hele içlerinden kimileri vardır ki tahmin raporlarının üzerine kendi yorumlarını da eklemeyi ihmal etmezler; anlayacağınız hava durumunu doğru tahmin etmek onlar için bir görevdir artık. Lise çağlarınızda coğrafya dersleriyle biraz ilgiliyseniz, hava durumunun gelişimini takip etmek aslında çok da zor olmuyor. Bulutlar, çiçekler, kuşlar, havanın sakinliği veya rüzgarlı olması... Her biri kendi içinde anlamlı ve hepsi bize birşeyler anlatmaya çalışıyor. Aslında çoğu zaman, doğadaki işaretleri iyi okumak doğru hava tahmini sağlar. Bu işaretleri merak mı ettiniz? Gelin hep birlikte bu işaretlere bir göz atalım: Bulutlar Bize havanın geleceği konusunda en büyük yardım, şüphesiz bulutlardan gelir. Örneğin bir kış akşamında gökyüzünde bulutlu bir havanın olması, nispeten az soğuk havaya işaret eder. Çünkü bulutlarla kaplı gökyüzü yeryüzündeki ısının uzaklaşmasını önleyecektir. Açık hava için de tam aksini söylemek mümkün. Kendi içinde pek çok çeşidi bulunan bulutlar, gökyüzündeki kümelenmeleri ve yapıları gereği bizlere farklı hava koşullarını anlatır. Mesela kümülüs kastellanus bulutları günün ilerleyen saatlerinde muhtemel yağışın habercisidirler(Şekil 1). Farklı yönde seyreden bulutlara şahit olursanız kötü hava yaklaşıyor demektir, dolu yağması da muhtemeldir. Eğer ki kümülonimbus bulutları günün erken saatlerinde görünüyor ve gün içinde çoğalıyorsa bu havanın bozacağına işaret eder(Şekil 2). İlginç görünümlü mammatus bulutları ise fırtınanın uzaklaştığını, rüzgarlı havanın dindiğini belirtir(Şekil 3). Havada kesikli kesikli ve uzun çizgiler halinde görülen sirrüs ailesi bulutları da gökyüzünü saracak kadar çoğunluktaysa 36 saat içinde havanın kötüleşeceğini anlatır (Şekil 4). Altokümülüs bulutlarının da sık olması benzer şekilde birkaç gün içinde havanın kötüleşeceğini bildirir(Şekil 5). Pamuksu şekilleri ile koyu renkli bulutları bir arada görürseniz ertesi gün için yağmura hazırlıklı olun. Nem Eğer yüksek nem içermeyen bir iklimde yaşıyorsanız, havada bulunan nem oranındaki artış yakın zamanda bir yağış olacağının habercisidir. Havadaki nem artışını anlamanın pek çok yolu vardır. Mesela nefes alırken zorlanırsınız ve saçlarınızda hafif nemlenmeler gözlenir. Basık havalarda yoğun nemden dolayı ağaçların geniş yapraklarında kıvrılmalar olur, bu da şiddetli yağışın habercisidir. Nemli havalarda tahtalar şişer , yemek tuzları topaklaşır. Hayvanlar Hayvanları gözlemlemek hava durumu tespitlerinde çok önemlidir. Zira onlar havadaki basınç değişimlerine bizlerden çok daha fazla duyarlıdırlar. Örnek verecek olursak, kuşlar eğer yüksek irtifada uçuyorlarsa bu iyi bir havanın yaşanacağını gösterir. Yaklaşan bir fırtınanın yol açtığı alçak basınç kuşların kulaklarını huzursuz eder. Yüksek gerilim tellerinde tüneklemiş sıra sıra kuşlar, alçak hava basıncının varlığını gösterir(Şekil 6). Martılar genel olarak fırtına öncesinde uçmayı keser ve sahile tünerler. Hayvanlar, özellikle de kuşlar, yağmur taneleri düşmeden önce seslerini tamamen keserler. İnekler fırtına öncesinde yere uzanırlar. Kötü havanın yaklaştığını hissettiklerindeyse birbirlerine yakın durmaya çalışırlar. Karıncalar yuvalarının girişi olan tepecikleri yağmur öncesinde yükseltirler. Kaplumbağalar uzun süreli yağış olacağını hissettikleri zaman daha yüksek yer arayışına girerler. Bu süreçte onları yollarda görebilirsiniz yağmur yağışından 1-2 gün evvel. Eski bir inanışa göre eğer kuşları bir fırtınada beslenirken görürseniz bu havanın daha uzun süre yağacağını gösterir. Ortalıkta değillerse, yağmur kısa zamanda dinecektir. Gökkuşağının batıda olup olmadığına bakın Büyük fırtınaların çoğu batıdan doğuya doğru hareket eder, ve batıda görünen gökkuşağı havanın nemlendiğini gösterir. Yakın zamanda yağmur yağacaktır. Diğer yandan, doğu yönünde gün batımı dolaylarında açığa çıkan gökkuşağı uzaklaşan yağışlı havayı işaret eder(Şekil 7). Güneşli günlere hazırlanabilirsiniz. Kırmızıya çalan gökyüzü Gün batımı esnasında kırmızıya yakın bir gökyüzüne şahit olmuşsanız kuru havanın geleceğini söyleyebiliriz. Kuru havayla birlikte yüksek basınç merkezi yerdeki toz parçacıklarını savurarak göğe çıkarır ve gökyüzünde kırmızımsı bir görüntüye sebep olur. Bu kırmızımsı görüntüye sabahleyin şahit olduysanız kuru hava dalgasının sizi aştığını ve arkasından alçak basınçla birlikte nemli bir havanın geleceğini öngörebilirsiniz. Soluğumuz hava Derin bir nefes alın, gözlerinizi kapatıp havanın kokusunu içinize çekin. Bitkiler alçak hava basıncı altında atıklarını dışarı salarak gübrevari bir kokunun yayılmasına sebep olurlar ki bu da gelen yağışlı havanın habercisidir. Eğer aldığınız koku bu türdense yağmura hazırlıklı olun. Eski bir deyişe göre Çiçeklerin en iyi koktukları anlar yağmurun hemen öncesidir, çünkü kokuları nemli havada daha etkilidir ve nem de yağışı getirecektir. Geceleyin ayı gözleyin Gökyüzünde hafif bir yoğunluk olmasına rağmen ay halen parlak ve keskin görünüyorsa, bu alçak basıncın, dolayısıyla da yağmurun habercisidir. Sirrostratüs bulutlarının gökyüzünü incecik bir örtü gibi kapladığı gecelerde, ayın çevresinde bir ışık halkası oluşur(Şekil 8). Bu görsel şölenin ardından büyük ihtimalle 3 gün içinde bir yağmur bekleyebilirsiniz. Rüzgar Güçlü rüzgarlar büyük basınç farklarını gösterir, bu da fırtınanın yakınlarda olduğuna işaret eder. Önleminizi almayı unutmayın. Kamp ateşi Ateş ve duman normal seyirinde yükseliyorsa hava güzeldir. Ancak girdap şeklinde ve alçalıp yükselen bir şekilde tütüyorsa alçak basınç etkisindedir, yağmur habercisi olabilir. Sabahları çimenlerin üstündeki çiyi kontrol edin Çimler kuruysa bu rüzgarın habercisidir ve yağmur yağabilir. Ancak yapraklar üzerine çiy düşmüşse, yüksek ihtimalle o gün yağmur yağmayacaktır(Şekil 9). Gördüğünüz üzere çevremizde olup biteni gözlemlediğimiz zaman yağmurun veya güneşli havanın bize ne kadar yakın olduğunu daha rahat bir şekilde anlayabiliriz. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Eğer ki gözlemek bana göre değil; ben öyle bulutuymuş, çiçeğiymiş, nemiymiş, karıncasıymış uğraşamam derseniz sizler için de bir yöntem geliştirdik. John sizler için keşfetti: Hava tahmin taşı (Şekil 10). En sevdiğiniz havalar sizlerle olsun."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/dosyalar/insanligin-yapay-zekayla-imtihani.html", "text": "Kuşkusuz ki, yapay zeka alanındaki bilimsel araştırmalar ve eşzamanlı yürütülen teknolojik gelişmeler insanlığın yararına ilerleme kaydediyor. Hatta potansiyel faydalara bazen kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, madalyonun diğer tarafında yer alan yıkıcı etkileri de görmezden gelebiliyoruz. Toplumdaki konumumuz ve gelişmelere bakış açımız ışığında safımızı belirliyoruz: Yapay zeka ve bu temelde çalışan teknolojik sistemler hayırdır/şerdir! O halde bu yazıda biraz da ötekinin perspektifinden bakmayı deneyelim. Bazıları teknolojiye insanları sıkıcı ve zorlu işlerden özgürleştirip, daha eğlenceli ve keyifli bir yaşam sürdürebilmelerine olanak sağladığı için, adeta insanlığa sunulmuş bir hediye gözüyle bakıyor. Diğer tarafın argümanları da sağlam: teknoloji en genel haliyle insanların işlerini ellerinden alıyor; güçlüyü daha güçlü zengini daha zengin kılıyor. Mahatma Gandhi, Hindistan'ın refahı için devasa makinelerle dolu tekstil atölyeleri yerine, her köylünün evine yerleştirilecek yün eğirme aletleri ve dokuma tezgahları vermeyi savunuyordu. Bu sayede az sayıda insana iş imkanı sağlayan, merkezi bir seri üretimden ziyade, toplulukların yararına olan dağıtılmış seri üretim sağlanmış olacaktı. Yıllar geçtikçe, zamanın teknolojileri yerini yepyeni teknolojilere bıraktı, ancak tartışma baki kaldı. Bu sorunun yakın zaman teknolojileriyle vücut bulmuş en somut halini, fabrikaların üretim bantlarında çalışan insan işçilerin sorumlu oldukları işlerin, artık robotlara teslim edilmesi ile ilgili yazımızda görmüştük. Tarih, temeli gelir ve imtiyazların orantısız dağılımından kaynaklanan sıkıntılara dayanan devrimlerle doludur. Eğer ki gelecek teknolojileri bu amaca hizmet edecek şekilde kullanılacaksa, nice felaketler bizi bekliyor olacaktır. Ancak zekası artan makineler üretmek, toplumun farklı katmanları arasında yaşanan güç savaşından daha da önemli bir sorun teşkil ediyor: Benlik bilinci. Diğer bir deyişle kişinin kendisi hakkında hissettiklerinin ve düşündüklerinin toplamı. Örneğin, 19. yüzyılda Charles Darwin'in evrim teorisini ve insanların daha değersiz yaşam formlarından evrildiği fikrini ortaya atması zamanında fırtınalar yaratmıştı. Hatta bu teorinin üzerinden geçen neredeyse 2 yüzyıl sonrasında bile, insanlık bu düşünceyle cebelleşip durmaktadır. Olur da geleceğin hızla ilerleyen teknolojisi, insanla kapışabilecek zihinsel yetilere sahip makineler üretebilirse toplum nasıl bir tepki verecektir? Geçmişte teknolojinin daha yavaş adımlarla ilerlemesi, benlik bilincimizin zeka kavramına adapte olarak kendisini korumasına olanak sağladı. Zeka ile şunu kastediyorum: Ağaçlardan meyve toplayarak hayatını idame eden veya mızrak, kılıç sallayan atalarımız 19. yüzyıldaki pistonlu, manivelalı, dişli, çarklı, buhar çıkaran sıradan makineleri görse, muhtemelen doğaüstü bir zekayla karşı karşıya kaldıklarını düşüneceklerdi. Ancak günümüzde bu aletlerin herhangi bir zekaya sahip olmadıklarını bildiğimiz gibi, oldukça karmaşık otomatlar olan günümüzün otomatik içecek ve bilet satış makinelerini veya para çekme makinelerini bile yapay zekaya sahip makineler olarak tanımlamıyoruz. Peki ya teknolojik gelişmelerin korkunç bir ivmeyle arttığı günümüzde veya yakın gelecekte bu makinelerin insan zekasına meydan okuduğu durumlarla karşılaşsak ve hatta bizim adapte olamayacağımız hızlarda zekamızı geçtikleri gerçeğiyle yüzleşecek olursak, acaba biz nasıl bir tepki vereceğiz? İnsanlığın buna vereceği tepkiyi tahmin etmek için, insanlığın geçmişte başına gelmiş benzer bir olaya verdiği tepkiden yola çıkacağız ve elimizde kökleri 20. yüzyıla dayanan ufak bir ipucunu takip edeceğiz: Zeka Katsayısı veya İngilizce'deki karşılığıyla Intelligence Quotient testleri. Bu testler çocukların zekasını ölçmek için kullanılmaya başlanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri'nde çocuklar bu testteki performanslarına göre sınıflandırılır ve eğitimlerine bu test sonuçları baz alınarak yön verilirdi. İyi skor alanlar iyi okullara, kötü derece alanlar ikincil kalitede okullara gönderilir, ek derslerle desteklenmeye teşvik edilirlerdi. Yani biz insanlar olarak, elimize zekayı ölçebileceğimizi düşündüğümüz bir ölçüt geçtiği anda , hemen sınıflandırma, ayrımcılık ve yabancılaştırma rotasına yöneliyoruz. Peki ya makinelerin zekası bizimkileri yakalarsa, veya yakalayabileceğine dair belirtiler ortaya koymaya başlarsa ne olacak? Makinelere karşı daha aşağı zekaya sahip insanlara toplum olarak nasıl davranacağız? İnsanın onuru ve haysiyeti bu tarz bir kıyaslamaya kurban gidebilir mi? Aslına bakarsanız, makinelerin insan zekasına meydan okuduğu durumlarla karşılaşmaya başladık bile. Deep Blue Kasparov'u satrançta yendi, IBM Watson insan rakiplerini Riziko oyununda alt etti, bilgisayarlı uzman sistemler sağlık konusunda doktorlara tavsiye verecek algoritmalarla donatıldı, sürücüsüz arabalar Amerika'da birçok eyalette kullanılmaya başlandı, emekçi sınıf işlerini kendilerinden daha hızlı, etkin ve hatasız çalışan robotlara kaptırdı. Peki ya yenilenlerin veya işlerini yapay zekaya kaybeden insanların sayısı artmaya devam ettikçe veya kendilerini makinelerin tehdidi altında hissettikleri branşların sayısı artmaya başladıkça, bu insanların benlik bilinçleri ne olacak? Edge isimli dernek dünyanın en başarılı ve zeki filozoflarına, bilim adamlarına ve sanatçılarına her sene tek bir soru yöneltiyor ve cevaplarını internetten paylaşıyor. 2013 senesinin sorusu ise şu oldu: Gelecekte neden endişe duymalıyız? . Cevaplardan bazılarını paylaşmak istiyorum: Wired dergisinin kurucusu ve editörü Kevin Kelly, azalan genç nüfusa karşın artan robot nüfusunu en büyük tehdit olarak gösteriyor. Silikon Vadisi'nde çalışan teknoloji gurusu Paul Saffo ise gelecekte bizi bekleyen mühendisler ve kendi deyişiyle rahipler olarak iki sınıf arasında yaşanacak savaş konusunda uyarıyor. Ona göre temelde teknoloji kullanımı konusunda iyimser ve kötümser olanlar olarak nitelendirilebilecek bu iki gruptan rahipler, robot araçların güvensiz olduğunu, mühendisler ise insanların araba kullanmalarına bile en baştan izin verilmemesi gerektiğini şiddetle savunacak. Daha onlarca düşünür ortak payede cevaplarda buluşuyor: robotlar ve makine zekası. New York Times çok satanlar listesine girmiş Robot Mahşeri isimli kitabın yazarı Daniel H. Wilson zeki robotların dünyayı ele geçirmesi durumunda, onlarla nasıl baş edeceğimize dair kafa patlatmış olanlardan. Aşağıda kendisiyle yapılmış bir söyleşinin çizgiye dökülmüş, oldukça eğlenceli bir videosunu seyredebilirsiniz. Makinelerin zekasının doğası gereği insanınkinden daha farklı olduğunu savunanlar var; sonuçta insanlar biyolojik bir varlık, makineler ise değil. Bu sebeple makinelerin, insanların karar mekanizmalarında yaşadıkları süreçleri taklit edebilmeleri mümkün değil. Aynı kararları alsalar bile, bu kararlar aynı temele dayanarak alınmıyor olacak. O halde, farklı zekaları birbirinden ayıran sınırlar nelerdir, ve toplum olarak bir makinenin aldığı kararı takip etmek ne derece etiktir? Bu konular belki kulağa bilim kurgu sohbeti gibi geliyor olabilir. Ancak uzunca bir süredir, zaten hiçbir zaman gerçekleşmeyeceyeceğini iddia ederek Bilgisayarlar topluma hükmetmeye başlarsa ne olur? sorusunu gözardı ettik, ancak alametler gösteriyor ki artık bu soruyu sormanın vakti geldi. Eğer ki bir gün bir bilgisayar veritabanı hatalı olarak kredi güvenilirliliğinizin kötü bir sicilden dolayı düşük olduğunu, sabıka kaydınız bulunduğunu veya hesabınızdaki tüm parayı çektiğinizi iddia ederse, size mi yoksa bilgisayardaki verilere mi inanılacak? Eğer navigasyon sistemi uçağınızı sis yüzünden yanlış olarak tanımlanmış bir piste, örneğin pistin sonundaki çimenlik araziye indirmeye çalışırsa ne olacak? Eğer ki hastanedeki bilgisayar programı veya donanımı topladığı verilerde bir hataya sebebiyet veriyorsa ve kanser olduğunuz izlenimi oluşturuyorsa, bu teşhisi koyan doktorun suçu mudur? Bankada, devlet dairesinde, hastanede, alışverişte kaç kez Bilgisayar çöktüğü için size yardımcı olamıyorum sözünü işittiniz? O halde, kontrol kimde? Toplum çoktan makinelere teslim olmadı mı? Aslında yazıyı üst paragraftaki kasvetli ve iç karartıcı son cümle ile bitirebilirdim. Ancak ben karamsar bir gelecek kurgulayan insanlardan değilim. Teknolojiler, gelişimleri süresince sorunlar yaratacaklardır, ancak eninde sonunda düğmeye basan ve bu teknolojilerin geleceğine hükmedenler biz insanlar olacağız. Eğer ki insan tarafından yaratıldılarsa, insanlar tarafından da yok edilebilirler. İnsanın olduğu yerde umut vardır; umudun olduğu yerde de yaşam devam eder. Senin boş umut vaat eden sözlerinden kime ne, makineler bizi ele geçirmiş, hepimiz öleceğiz! diye ortalarda elleri havada bağırarak koşuşturmaya başlayan okurlara, umut dolu bir haber vereyim: Cambridge Üniversitesi'nden bir grup filozof, bilim adamı ve girişimci iş adamının başlattığı Varoluşsal Riskleri Araştırma Merkezi , bizi hangi teknolojik risklerin beklediğini, bu teknolojilere karşı ne tarz önlemler almamız gerektiğini ve bu teknolojilerin beklenmedik sonuçlarını araştırmak için kolları sıvadı . Böylece kendimizi geleceğe daha iyi hazırlayabileceğiz. Grubun ilgilendiği konular arasında sentetik biyolojinin biyoterör amaçlı kullanılması, siber saldırılar ve ağ sistemlerinin hepten çökmesi olduğu gibi, bilgisayar ağlarının gelecekte ortak bir zihin oluşturup son derece güçlü bir yapay zeka ile insanlığı tehdit etmesi gibi senaryolar üzerine kafa yoruyorlar. Ancak yukarıda bahsi geçen Edge araştırmasında Indiana Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği profesörlerinden Andy Clark'ın da söylediği gibi süper yapay zekadan korkmamız için şu an için bir sebep yok, eğer ki kültür bilincini -ki insanların bunu geliştirmesi milyonlarca yıllarını aldı- önceden geliştirmeyi başaramazlarsa."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/dosyalar/selam-uzayli-biz-dostuz.html", "text": "Changeux: Matematiksel dil açıkça orijinal bir dildir. Ancak, bu nedenle tek gerçek dil midir? Connes: Hiç şüphesiz ki tek evrensel dildir . Birçoğumuz yıldızlı bir gecede kafamızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda evrende bizden başka canlılar olup olmadığını merak etmiştir. Nedense tek hücreli ilkel yaşam formları yerine hep bizimle iletişim kurabilecek zeki canlılar hayal ederiz. Aynı dünyayı paylaştığımız milyarlarca insanın bile Türkçe ya da İngilizceyi anlamasını beklemezken evrenin binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir köşesinde yaşadığını varsaydığımız bu zeki canlıların gökyüzünden bize Selam dünyalı, biz dostuz kıvamında sesleneceğini düşünürüz. Oysa daha farklı, daha evrensel bir dil kullanacaklarını düşünmek çok zor olmasa gerek: matematiğin dili. Matematik, ünlü matematikçi Alain Connes'in ifade ettiği gibi evrensel bir dil ise asal sayılar bu dilin en ilgi çekici öğeleri olsalar gerek. Asal sayılar sadece kendine ve bire bölünebilen sayılardır, hepimizin ilkokul bilgilerinden hatırladığı gibi. Matematikçilerin yüzyıllardır heyecanla araştırdıkları doğanın bu gizemli sayılarının aritmetik için önemi bütün diğer tamsayıların iki ya da daha fazla asal sayının çarpımı olarak ifade edilebilmesinden kaynaklanıyor: 35 = 5 x 7 ya da 40 = 2 x 2 x 2 x 5 gibi. Başka bir deyişle asal sayılar (2, 3, 5, 7, 11, ...... ) diğer bütün sayıların yapıtaşları . Bu işleme asal çarpanlarına ayırma adı veriliyor. Asal sayıların bir diğer özelliği de bilinen en son asal sayıdan sonra gelecek asal sayıyı tahmin edecek bir formülün olmayışı. Örneğin 23 ve 29 asal sayı iken 25 ve 27 değil. Ne zaman ortaya çıkacaklarını bilemiyoruz, bir kuralları ve düzenleri yokmuş gibi görünüyor. Bu düzensizlikleri ve diğer sayıların yapıtaşları olmaları asal sayıları gezegenler arası iletişimde kullanılabilecek en önemli araç haline getiriyor. Amerikalı astronom Frank Drake 1974 yılında asal sayıların bu iki özelliğinden yararlanarak bir mesaj hazırlıyor. Drake'in hazırladığı mesaj 16 Kasım 1974 tarihinde Arecibo Gözlemevinde yeni kurulan Arecibo Radyo Teleskobu ile 25,000 ışık yılı uzaklıktaki M13 yıldız kümesine doğru gönderiliyor. Arecibo mesajının arkasında yatan matematiği bir diğer ünlü matematikçi Carl Pomarence'in Prime Numbers and the Search for Extraterrestrial Intelligence isimli makalesinde verdiği örnek ile takip edelim , sonra da bu tarihi ve önemli mesajın detaylarını inceleyelim. Diyelim ki noktalardan ve çizgilerden oluşmuş şöyle bir mesaj aldınız: Bu mesaj arka plandaki gürültüden iki tekrar arasındaki kısa bir duraklama ile ayrılıyor. Diğer bir deyişle her kısa duruştan sonra mesaj kendini tekrar ediyor. Mesajın tekrar eden doğası hemen ilgimiz çekecektir. Ama çözmek biraz çaba gerektiriyor. Mesaj toplam 55 sembolden oluşuyor. Yukarıda gördüğümüz gibi 55 sayısı iki asal sayının çarpımı olarak yazılabiliyor: 5 x 11 ya da 11 x 5. Mesajı 5 satır ve 11 sütundan oluşacak şekilde bölmeyi deneyelim. Elde edeceğimiz yeni görsel aşağıdaki gibi olacaktır. Bu hali ile mesajın orijinal halinden çok daha anlamlı değil. 55 sayısının diğer asal çarpımı yani 11 satır 5 sütuna bölmeyi denediğimizde elde edeceğimiz yeni şekil artık hiç de anlamsız ya da karmaşık gözükmüyor. Yeni şeklin üst yarısında baklava şekli çok net gözüküyor. Bu baklava görünümünden mesajı gönderenin baklava yemeyi sevdiğini çıkarmak yanlış olacaktır. Düşünsenize dünya dillerini bilmeyen bir uzaylı baklavayı nerden bilsin, ilgimizi çekmek için hazırlanmış bir şekil olması daha olası. Alt yarıda rastgele gibi görünen şekiller ise iyi bir matematik eğitimi almış bir göz için aslında çok düzenli. Çizgileri 0, noktaları 1 olarak düşünelim. Bu yarıdaki şekil sihirli bir şekilde her sütunu yukarıdan aşağı doğru okunduğunda 001, 010, 011, 100 ve 101 sayılarına dönüşüyor. İkilik düzende bu sayılar 1, 2, 3, 4 ve 5 karşılık geliyor. Evreka!. Mesaj bize 1 den 5 kadar olan sayıları anlatmaya çalışıyor. Şekil 2' de verilen mesajın bu kadar kolay çözülebilmesinin anahtar noktası mesajın uzunluğunun iki asal sayının çarpımına eşit olması. Eğer mesaj 55 sembol yerine 56 sembolden oluşsa idi 2 x 28, 28 x 2, 4 x14, 14 x 4, 8 x7, 7 x 8 gibi farklı şekilde düzenlenebilecekti ve çözmek çok daha zor olacaktı. Yukarıda görüldüğü gibi 55 sembol ile dahi kısa da olsa bir anlamlı bir mesaj hazırlamak mümkün. Astronom Frank Drake'in hazırladığı mesaj ise çok daha uzun ve birçok bilgi içeriyor. Arecibo Mesajı 1974 yılında dünyanın en büyük araştırma merkezlerinden biri olan SRI International Arecibo, Porto Riko'da kurulu radyo teleskobunu yenilemişti. Yapılan yenilemenin teknolojik yeterliliğini tüm dünyaya göstermek amacı ile uzaya gönderilecek bir mesaj hazırlanması işi Frank Drake düşmüş. Carl Sagan ve diğer biliminsanlarının da yardımı ile yukarıdaki kilime benzer mesajı oluşturuyor. Mesaj 16 Kasım 1974 tarihinde 25,000 ışık yılı uzaklıktaki açılışın yapılacağı zaman gökyüzünde en yoğun olarak görülen M13 yıldız kümesine doğru yayınlanıyor. Mesajın amacı kesinlikle uzaylı komşularımızla bir iletişim kurmak değil, sadece radyo teleskobun marifetlerini sergilemek. Mesajın en önemli özelliği ise uzaya bilerek ve isteyerek yolladığımız ilk -ve uzunca yıllar boyunca tek- mesaj olması (2008'de Ukrayna'dan bir radyo mesajı yollandı). Arecibo mesajı Pomerance'in 55 sembollük küçük örneğine göre çok daha fazla sembolden oluşuyor; 1679 sembol var bu mesajda. Tahmin edeceğiniz gibi 1679 sayısının iki asal çarpanı olmalı. Bunlar 23 ve 73. Mesaj 73 satır ve 23 sütun olarak düzenlendiğinde yukarıda gördüğünüz görsel ortaya çıkarken 23 satır 73 sütunluk düzenleme karmaşık ve anlamsız bir görüntüye dönüşüyor. 73 satır ve sütundan oluşan görüntü 7 parçadan oluşuyor. Yukarıdan aşağı doğru bakıldığında - 1 ile 10 arasındaki sayılar - DNA'yı oluşturan elementler hidrojen, karbon, azot, oksijen ve fosforun atom numarası - DNA nükleotitleri içinde bulunan şeker ve bazların formülleri - DNA'da bulunan nükleotitlerin sayısı ve çift sarmal yapısı - Grafik bir insan figürü, insanlığın ortalama boyu ve 1974'teki tahmini nüfus - Güneş Sisteminin grafik tanıtımı - Arecibo radyo teleskobunun grafik gösterimi ve yayını yapan antenin çapı Maalesef bu kadar çok bilgiye sahip mesaj hedeflediği M13 yıldız kümesine asla varamayacak. Mesaj 25,000 ışık yılı sonra hedeflediği noktaya ulaştığında M13 yıldız kümesi evrenin başka bir noktasında olacak. Sayılar 1'den 10'a kadar olan sayılar mesajın ilk kısmında ikilik düzende gösteriliyor. Her ne kadar kolay bir bilgiyi içeriyor olsa da sayıların ayırdına varabilmek bir parça çaba gerektiriyor. Aşağıda verilen tabloda sarı ile boyanmış satır önemsiz basamağın olduğu satır. Bu satırda verilen 1 'ler üzerindeki sayının başlangıç noktasını, 0'lar ise sayının devam eden basamaklarını gösteriyor. İkilik düzende yazılmış olduğu için 1 sayısını 000001 olarak ifade edilirken 8 sayısı 001000 olarak ifade ediliyor (sarı ile boyalı satırdaki 1'lerin yerlerine dikkat edin.) Diğer bir deyişle sarı ile boyalı satırın hemen üstünden yukarı doğru başlayıp sağdan sola 1 ve 0'ları yazıyorsunuz (001 gibi) daha sonra yandaki sütuna geçip oradaki basamaklar ile aşağıdan yukarı devam ediyorsunuz (001010 = 10 gibi.) Bu sayılar aşağıda DNA elementlerinde göreceğimiz gibi 3 satır ve 2 sütun kullanmak yerine sadece 4 satır ve 1 sütun kullanarak kolayca yazılabilirdi şüphesiz. Ancak 1679 sembol ile sınırlı bir mesaja bu kadar çok bilgiyi sığdırmak için Frank Drake'in bulduğu yönteme şapka çıkarmak gerekli. DNA Elementleri Mesajın ikinci kısmı DNA'da bulunan hidrojen, karbon, azot, oksijen ve fosfor elementlerinin atom numaralarını simgeliyor. Bu bölümde de en alttaki satır önemsiz basamağı işaret ediyor. Buradaki 1 ve 0'ları ikilik düzende yazdığımızda 1, 6, 7, 8 ve 15 sayılarına ulaşıyor. Mantık tamamen sayıların gösterilmesi ile aynı ancak burada yukarıdan aşağı okunacak satır sayısı 3 yerine 4; o nedenle bir sütun içerisinde 8 ve 15 yazmak mümkün olmuş. Şeker ve Bazlar Mesajın bu bölümünde DNA'da bulundukları halleri ile şeker ve bazların formülleri verilmiş. Deoksiriboz, Adenin, Timin ve tekrar Deoksiriboz en yukardaki grupta verilen bilgiler. Hemen altında fosfat var; fosfatı takip eden grup Deoksiriboz, Sitozin, Guanin ve Deoksiriboz'dan oluşuyor. En alt grup yine fosfat. Mesajın bu bölümünde verilen bilgiler DNA elementleri ile yakından ilintili ve yukarıda verilen H,C, N, O, P sıralamasına dikkat etmek gerekli. Peki bu ikilik sistemde verilen sayılardan bu bilgileri nasıl çıkaracağız? Yukarıda adı geçen şeker ve bazların formüllerine bakalım: Deoksiriboz: C5H7O Adenin: C5H4N5 Timin: C5H5N2O2 Fosfat: PO4 Sitozin: C4H4N3O Guanin:C5H4N5O Şimdi en üstteki gruptan ikinci şekli seçelim. Bu şekil 1 ve 0 olarak aşağıdaki tablodaki halde gösterilir. Sütunların onluk sistemdeki değerleri soldan sağa sırası ile 001 = 4, 101= 5, 101= 5, 000 = 0 ve 000 = 0 oluyor. Yukarıdaki H, C, N, O, P sırasını hatırlayalım. Her sütun bu elementlere denk geliyorsa seçtiğimiz şeklin şifresini 4 Hidrojen, 5 Karbon, 5 Azot, hiç oksijen, hiç fosfor olarak çözebiliriz; yani C5H4N5 = Adenin. Diğerlerini çözmeyi siz okuyucularımıza bırakıyorum. Nükleotitlerin Sayısı ve Çift Sarmal Yapı Ortada beyaz renkli olarak gösterilen sütun yaklaşık olarak 4.3 milyar sayısına denk gelirken beyaz sütunun etrafındaki mavi ile gösterilmiş alan çift sarmal yapıya işaret ediyor. Her ne kadar insanda 3.2 milyar civarında baz çifti olmasına rağmen mesajın bu kısmında verilen sayı çok daha yüksek. İnsan, İnsanlık ve Güneş Sistemi Mesajın göresel olarak en kolay ayrılan kısımlarına geldik. Ortadaki insan figürü çok açık görülebiliyor. Figürün sol yanında ikilik düzende verilen 1110 sayısı 14'e eşit. Burada hemen bir not düşmeliyiz mesajın gönderildiği dalgaboyu 126 mm. Mesajın dalga boyu ile 14 sayısını çarptığımızda yaklaşık olarak ortalama bir insan boyunu elde ediyoruz: 1764 mm = 1.764 m. İnsan figürünün sağında yer alan şekil ise yaklaşık 4 milyar 293 milyon sayısına denk geliyor ve bu sayı 1974 yılında dünyanın yaklaşık nüfusunu simgeliyor. İnsan figürünün hemen altında güneş sistemi yer alıyor. Güneşten başlayıp Pluto'ya kadar bütün gezegenler mevcut. Pluto artık cüce gezegen statüsünde olsa da o tarihte gezegen olarak kabul edildiğinden gezegenler arasında bulunuyor. Dünya bir parça yukarıda gösterilerek mesajın yayınlandığı gezegenin hangisi olduğu gösterilmiş. Ayrıca insan figürü dünyayı simgeleyen noktanın hemen üzerinde durarak bizim güneşten 3. gezegende yaşadığımıza işaret ediyor. Arecibo Radyo Teleskobu Mesajın son kısmı yayının yapıldığı radyo telekobunu simgeliyor. Dairesel şeklin hemen altındaki M şekli dairesel şeklin çukur ayna olduğunu gösteriyor. Bildiğiniz gibi çukur aynalara sonsuzdan gelen ışınlar odak noktasından geçecek şekilde yansıtılırlar. Mesajın son sayısı hemen aynanın altında yer alan 100101111110 sayısı onluk düzende 2430'a eşit. 2430 ile mesajın dalgaboyunu çarptığımızda 306.18 m olan aynanın çapını buluyoruz. Frank Drake ve arkadaşlarının hazırladığı bu zekice mesaj zeki bir uzaylı medeniyete ulaşır mı bilemeyiz. Ama dünyada yaşayan Ufoloji ve ekin çemberleri meraklılarına ulaştığı kesin. 2001 yılında Arecibo'ya yanıt olarak bir ekin çemberi kandırmacası yapıldı. Bu kandırmacanın öyküsünü de sizlere Yalansavar'da anlatayım. - http://www.math.montana.edu/~sobek/m147/mathis.html - The Music of Primes: Searching to solve the greatest mystery in Mathematics, Marcus Du Sautoy - Prime Numbers and the Search for Extraterrestrial Intelligence Carl Pomerance, Bell Labs Lucent Technologies - It's the 25th anniversary of Earth's first attempt to phone E.T. - Ithaca Times, Making Contact - Wikipedia Arecibo Message - Mesajın ikilik düzende tam metni buradan indirilebilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/dosyalar/sufle-kabartmak-bir-bilimdir.html", "text": "Ankara'daki öğrencilik yıllarımda arkadaşlarımla en keyif aldığımız şeylerden biri de Göksu lokantasına gitmekti. Topluca siparişlerin verildiği zaman garson kibarca uyarırdı bizi: Sufle yiyecekseniz şimdiden sipariş vermeniz gerek, yemeğin sonuna ancak yetişir. Lokantanın suflesi çok ünlüydü, mutlaka ısmarlardık. Yemeğin sonunda gelen tabağın içinde çikoltalı sufle, krem şanti ve pudra olurdu. Üstü kıtır kıtır sufleyi kaşıkladığımda altındaki akışkan çikolata her zaman şaşırtırdı beni. Nasıl olur da kabarmış bir kekin içindeki çikolata akışkan kalabilirdi? İşte nasılı: Yumurta başrolde! Sufle Fransızca kabarmış, havalanmış anlamına geliyor. Genelde çikolatalı sufle olarak karşılaşılsa da, aslında temel bir yemek pişirme tekniğidir sufle ve bu tekniğe hakim olduğunuzda sadece çikolatalı değil sade, meyveli, limonlu, peynirli, sucuklu vb çok değişik ve etkileyici sufleler pişirebilirsiniz. Yumurta sufle'nin de en temel malzemesi, aslında yumurtanın kendisinden çok yumurtanın beyazı suflenin en temel malzemesi. Sufle tekniği de aslında basitçe şöyle: İçine hava kabarcıkları hapsedilip sertleştirilmiş yumurta beyazı içine sos, krema veya benzeri şeyler katılarak oluşturulan karışımın özel ramekin kapların içinde fırında pişirilmesi. Çırpılarak havalandırılmış ve sertleştirilmiş yumurta beyazı sufleyi kabartırken içine katılan sos veya malzemeler de suflemizi tatlandırıyor. Peki yumurta beyazını hem sertleştirip hem de içine nasıl hava hapsedeceğiz? Çok basit, aynı kek yaparken yaptığımız gibi: çırparak! Yumurta beyazını çırpmaya girişmeden önce daha önce yumurta üzerine olan yazımdan bir alıntı yaparak yumurtanın beyazını tanımlayalım: Yumurtanın beyazı yumurtanın ağırlığının üçte ikisini teşkil ederken, kendisi ise % 90 sudan meydana gelmekte. Geri kalan %10'un büyük çoğunluğu protein olup bir kısım vitaminleri de içermektedir. Yumurtanın beyazında farklı oranlarda 7 protein vardır ve en fazla bulunan protein %54 ile Ovalbumindir. Kalanlar %12 ile ovotransferrin, % 11 mucoid, % 8 glubolinler, %1,5 ovomucin ve çok az miktar da avidindir Yumurta beyazını çırparak sertleştirmek ve içine hava hapsetmek 17. yüzyılda bulunmuş. O zamanlar çatal hala lüks bir malzeme olduğundan yumurta beyazını çırpmak zor olsa da 1650'li yıllarda çırpıcı'nın icadı ile sufleler ve bezeler yemek kitaplarında yerini almaya başlamış. Yumurta beyazını çırparken yukarıda saydığım proteinler yumak hallerinden kurtuluyor ve uzun zincirler halinde açılıyorlar. Çırpıcınızı yumurtanın beyazı içinde hareket ederken yavaş çekimde seyrettiğinizi hayal edin: metal çırpıcı tel yumurta beyazının içindeki sıvıları da kendisi ile beraber sürüklüyor ve bu sayede o protein yumakları açılıyor. Dahası çırpma sırasında yumurta beyazı içine giren hava da proteinlerin açılmasına yardımcı oluyor. Globuin ve ovotransferrin proteinlerinin bir kısmı suyu severken bir kısmı sudan kaçmaktaır. Bu zıtlık sayesinde proteinler birbirleri ile birleşmeye ve içlerinde su/hava bulunan köpükleri çevrelemeye başlamaktadırlar. Dikkatli okuyucularımız beyazıniçinde en çok bulunan ovalbumin proteini bu sırada nerde? diye sorabilir. Ovalbumin çırpılma sırasında açılan bir protein değil ama sıcaklıkla açılan ve sertleşen bir protein. Bu yüzden pişirme esnasında ovalbumin proteinleri şişe yumurta beyazının içindeki hava kabarcıklarının etrafındaki protein yapısının sertleşmesine katkıda bulunuyor. Çırpmak bir bilimdir! Peki beyazı çırparken nelere dikkat edeceğiz? : 1.Yumurta seçimi: Oda ısısında tutulmuş ve taze olmayan yumurtalar beyazları daha akışkan olduğu için daha rahat köpürür ama taze yumurtalar daha alkalindir ve köpüklerin daha kararlı olmasını sağlar. O yüzden taze yumurta kullanmak suflenin düzgün kabarması ve kolay sönmemesi için önemli. 2. Köpük oluşumu: Yumurta beyazının köpürmesinin önünde temelde üç engel var: yumurtanın sarısı, yağlar ve tuz. Yumurtanın sarısı ve her türlü yağ hem protein moleküllerinin birbirleri ile birleşmesini engelliyor hem de o hava/su köpüklerini zayıflatacak şekilde köpükleri çevreleyen proteinlerle yer kavgasına tutuşuyor. O yüzden yumurtanın beyazını sarısından ayırırken çok dikkatli olmalı ve içine hiç sarı karışmamasını sağlamalıyız. İşte bunun için çok basit bir püf nokta: soğuk yumurta sarılarının beyazlardan ayrışırken daha zor parçalanır. O yüzden dolaptan çıkardığınız taze yumurtaları kullanırsanız hem daha rahat ayırırsınız yumurtanın beyazını sarısından hem de daha kararlı köpükler elde edersiniz. Tuz da aynı yağ gibi köpüklerin etrafındaki protein molekülleri ile yer kavgasına tutuşup köpükleri zayıflattığı için tuzu çırptığınız beyazlara atılması tavsiye edimiyor. Bazı yemek kitapları şeker katılmasını tavsiye etmekte. Doğru ama zamanlamasına dikkat etmeniz lazım. En başta katarsanız köpükleriniz zayıf, küçük ve kararsız olur. Ama köpük oluşumu başladıktan sonra katarsanız çırpılmış beyazın içindeki suyu daha kıvamlı hale getirip köpük içinden kaçmasını zorlaştırmakta ve aynı zamanda sıcak fırın içinde suyun buharlaşmasını zorlaştırmaktadır. Bu sayede beyaz içindeki ovalbumin proteini katılaşana kadar köpük daha çok şişmektedir 3. Çırpma kabı: Sufle yaparken beyazları çırpacağınız kap ta önemli. Yemek kimyası üzerine araştırmalar yapılmamışken, 1700lü yıllarda fransız şefler bakır kapların yumurta beyazı çırpmak için kullanılması en doğru kaplar olduğunu keşfetmişlerdi. Bakır yumurta içindeki protein moleküllerindeki sülfür grupları ile bağ kurarak çırpma esnasında proteinlerin birbiri ile sıkı bağ kurmasını engellediği için çırpmayı diğer kaplara oranla daha kolay hale getiriyordu, hele ki elektrikli çırpıcıların olmadığı bir dönemde. Evde bakır kaplarınız yok mu? Kimyaya başvurun: Protein moleküllerinin sülfür bağı kurması için sülfürün öncelikle kendisine bağlı hidrojenlerden kurtulması lazım. Eğer ortasmdaki hidrojen iyonlarının sayısını arttırısanız sülfürlerin hidrojenlerden kurtulması zorlaşır. Yazıyı bırakıp kimya kitaplarına sarılmanıza gerek yok, beyazları çırpmadan önce yumurta başına 2 ml limon suyu sıkmanız gene protein moleküllerinin bağ kurmasını zorlaştırıyor. Çırpmak için de cam kap kullanmanızı tavsiye ederim ama kesinlikle plastik kap kullanmayın zira plastik kaplar da aynı yağlar gibi çırpmayı zorlaştırıyor. Ayrıca seçeceğiniz kabın hacmi içine koyduğunuz beyazların hacminin en az sekiz katı olmalı, zira çırpıldıkça ve içine hava girdikçe yumurta beyazları şişecektir. 4. Çırpma şekli: Köpüklerin homojen dağılmasını sağlamak için mutlaka çırptığınız kap içinde çırpıcıyı hareket ettirmeniz gerekiyor. En temel teknik 8 çizmek. Sürekli 8 çizerek çırpıcınızı kap içinde dolaştırırsanız beyazlarınız hem daha çabuk kar gibi olacak hem de her yerde köpük dağılımı eşit olacaktır. 5. Çırpma süresi: Yumurta beyazını çırpmak için ne yazık ki elimizde net bir süre yok dakika ve saat ölçüsünde. İşte sufle yapma tekniğinin en dikkat edilmesi gereken noktası da bu. Eksik çırparsanız yumuşak bir sufle temeliniz olur ve aşırı kabarabilir sıcak fırında. Fazla çırpıp aşırı sertleştirirseniz de yeterince kabarmayabilir sufleniz. Peki nasıl test edeceğiz çırptığımız beyazların kıvamını? İki yol var. Birincisi, çırpılmış beyazlar üzerine konulan bir yumurtayı taşıyabilmeli. Bu güzel bir yöntem ama aşırı sertleşmiş yumurta beyazları da yumurtayı taşır. Daha güzel bir yöntem yumurta beyazlarını çırptıkça oluşan küçük tepecikleri ve çırptığımız beyazların sertliğini kontrol etmek. Öyle bir nokta gelecek ki çırptığınız kabın içine kaşık daldırıp çıkardığınızda oluşacak küçük dikitler kendi başlarına ayakta kalabilecekler ve kaptaki çırpılmış beyazların görüntüsü de parlak olacak. İşte bu noktada çırpmayı bırakabilirsiniz. Daha fazla çırparsanız bu sefer o hava küreciklerinin etrafındaki proteinler kürecikleri sıkıştırmaya ve içlerindeki suyu dışarı atmaya başlarlar ki bu da çırpılmış yumurta beyazlarını mahveder. Suflemiz tuzlu mu olsun tuzsuz mu? Suflenin en önemli kısmını yani beyazları çırpmayı bitirdikten sonra sıra geldi suflemizi tatlandırmaya. Sufle ilk keşfedilmeden önce Fransız aşçılar çırptıkları beyazlara yumurta sarısını karıştırarak tavada pişiriyorlar ve buna omelette souffle diyorlardı. Çırpılmış beyaz pişme sırasında içindeki hava kabarcıklarının sıcaklık ile genleşmesi sayesinde şişiyor, beyazdaki proteinler de katılaştırıyordu omleti. Böylece yumuşacık ve kabarık omletler elde ediliyordu. Daha sonra pastacı kreması, meyve püreleri, etler ve hatta balık gibi malzemeler sufleye katılıp fırında pişirilerek değişik sufleler elde edilmeye başlandı. En temel suflede yumurta sarısı ile hazırlanan beşamel sos çırpılmış beyazlara karıştırılıp fırında pişirilir. Fakat suflenin tat veren kısmını yani sufle bazını hazırlarken, onu çırpılmış beyazlara karıştırırken ve son sufle karışımını fırında pişirirken dikkat etmemiz gereken noktalar var. Neler mi 1.Sufle bazı: Suflenin bazını hazırlarken miktar ve kıvamına dikkat etmek gerekiyor. Temel kural çırptığımız beyazların çindeki köpükleri patlatmayacak kadar bazı karıştırmak. Bunun için de ölçeğimiz 1 yumurta beyazına 125 ml sufle bazı. Kıvamı da ne çok sıvı ne çok katı olmalı. Çok sıvı olursa sıcaklıkla beraber hızla kabaran sufle çırptığımız yumurta beyazları katılaşmaya vakit bulmadan fırına dökülür. Çok katı olursa da tam tersi, sufleniz yeterince kabarmaz. Ayrıca sufle bazının içine atacağınız un, nişasta gibi bazı malzemeler de suflenizin kabarırken katılaşmasına da yardımcı olacaktır. 2. Yavaşça karıştırın: Her ne kadar yumurta beyazlarını çırparak sertleştirmiş olsanız da gene de içindeki köpükler çok hassas. Sufle bazını kaptaki çırpılmış beyazlara yedirirken çok nazik ve yavaş olmanız önemli, yoksa köpükler patlayarak azalabilir ve sufleniz kabarmaz. Önce bir miktar sufle bazını karıştırıp daha sonra elinizdeki spatula ile diklemesine kesikler açarak bazın kalanını karışıma yedirmek ve nazikçe karıştırmak. 3. Fırın sıcaklığı: Suflenin kabarması, aynı kekteki gibi, kabarcıklar içindeki havanın genleşmesine bağlı. Fırın sıcaklığı hem kabarma hem de suflenizin içindeki bazın akışkanlığı için önemli.200 derece ve üstü sıcaklıklarda hem sufleniz hızlı kabarır hem de dış kısmı çabuk katılaşacağı için içine daha az ısı gider ve iç kısmı akışkan kalır. Eğer 160-180 deree gibi sıcaklıklarda pişirirseniz kabarma daha yavaş olacaktır ve yüzey katılaşması da her yerde eşit olacaktır. Düşük sıcaklıklardaki tek risk sufle yüzeyinin katılaşmasının içerideki kabarcıkların genleşmesinden yavaş olması ve sufle karışımının kap dışına taşması. Tavsiyem kullandığınız fırında bir kaç kere deneme yaparak kendi zevkinize göre doğru sıcaklığı bulmanız. Bir çok yemek kitabı fırın kapağının açılmamasını tavsiye etse de çok kısa süre açıp kapamalar herhangi bir etki yapmaz. Unutmayın, hava dolu küreler zaten orada. Soğuktan dolayı büzüşseler bile tekrar sıcaklıkla şişeceklerdir. Bir çok yemek kitabı sufle kaplarının yağlanması ve tatlı sufleler için şekerle, tuzlu sufleler için ekmek kırıntıları ile kaplanmasını tavsiye etmekte ancak bunların hiçbirinin suflenin kabarmasına etkisi yok aslında. Yağlamak sadece suflenizin kaptan daha rahat ayrılmasını sağlayacaktır o kadar, şeker ve diğer kırıntılar da yüzeyin daha kıtır olmasını sağlar sadece. İşte, sufle pişirmenin arkasındaki bilim ve sufle yapma tekniği bu kadar basit aslında. Yumurtanın beyazlarını ayır, sertleşip kar gibi parlak beyaz hale gelinceye kadar çırp ve içine tat verici sufle bazını katıp fırında pişir. Sufle tek başına yenmez Radyo Biyoloji'de Fatma Akın'ın konuğu olduğum programda mutfak ve temel bilimler ilişkisini aktarırken gelen sorulardan biri şuydu: Bu kadar işin temelini bilmek aldığımız tadı/hazzı arttırır mı?. Yemeklerden aldığımız tat bir çok şeye bağlı aslında: koku, görsellik, doku ve tat reseptörlerimizin duyarlılığı. Ama bir yemekten aldığımız tadı en çok etkileyen şey aslında psikolojimiz. Annelerimizin yemekleri güzeldir çünkü sevgi ile sunulur ve bize güven içinde olduğumuz ve dünyadan keyif aldığımız çocukluk zamanlarımızı hatırlatır hep. Sevgili ile paylaşılan basit bir yemek yalnız başına yemek yemekten her zaman daha keyiflidir. Göksu lokantasında arkadaşlarımla en son yediğim yemeğin üzerinden yıllar geçti. Zaman içinde savrulduk, dağıldık ve bir avuç kaldık. Sorunlarımız arttı, o zamanlar bilmediğimiz acılarla karşılaştık ve hayat gitgide daha karmaşık hale geldi. O zaman suflenin nasıl kabardığını bilmiyordum; okuyarak ve yaparak öğrendim ama hiçbir zaman o yıllarda dostlarımla yediğim suflenin tadını bir daha bulamadım. Afiyet olsun... Meraklısına notlar ve çikolatalı sufle tarifi: Genelde mutfakla ilgili en büyük yanılgı yemek pişirmeyi öğrenmek için tarifleri takip etmek gerektiği. Aslında yemek yapmayı öğrenmenin tek yolu var: teknik öğrenmek. Rahmetli Arman Kırım'ın güzel bir deyişi ile: Mutfakta uzmanlık, tarif bilmekle değil, teknik bilmekle kazanılır Ünlü şef Gordon Ramsay ise Ultimate Cookery Course adlı kitabında teknik bilmenin önemini şöyle belirtiyor: Yemek pişirmek temel teknikleri çok iyi anlayarak desteklenmelidir. Temel teknikler her yemeğin yapı elemanlarıdır Önceki yazılarım ve daha sonra yazacağım yazılarda hep bu teknikleri ve bu tekniklerin arkasındaki bilimi aktarmaya çalışacağım. İnanın, en temel pişirme tekniklerine hakim olarak bir çok yemeği kolaylıkla yapabileceksiniz Ve işte, güzel bir çikolatalı sufle tarifi. Tarif ünlü şef Gordon Ramsay'e aittir: Malzemeler: 1. 20 gr mısır unu 2.200 ml süt 3. 200 gr çikolata (tercihen bitter, %70 kakao oranlı) 4. 4 büyük boy yumurta (70 gr) 5. 150 gr ince çekilmiş şeker Tarif: Fırını önden 180 dereceye ısıtın Sufle kaplarınızı yağlayın Yumurtaların sarı ve beyazlarını ayırın. Çok az sütü mısır unu ile karıştırın ve iyice çırpın. daha sonra sütün geri kalanını ekleyip karışımı sürekli karıştırarark kaynatın kısık ateşte. Kaynamaya yakın ateşten alıp çikolataları içine alıp iyice çırpın. İyice çırpılmış çikolatalı karışımın içine yumurta sarılarını dikkatlice karıştırıp gene çırpın ve daha sonra soğuması için kenara alın Beyazları çırpın . Sertleşmeye yakın şekeri azar azar eklemeye başlayın. tüm şeker bittiğinde parlak bir görüntüsü olmalı ve kaşığı içinden çektiğinizde oluşan tepeler dik kalmalı Çikolatalı karışımı çırpılmış yumurta beyazlarına dikkatlice karıştırın ve sufle kaplarına paylaştırın Fırında 8-10 dakika pişirin Afiyet olsun! Not: Fırında hemen pişirmeyecekseniz bu karışımı buzdolabında 4-5 gün saklayıp istediğiniz zaman pişirebilirsiniz. Buzlukta ise 1 yıl saklayabilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/dosyalar/yakisikli-cocuklar-cekici-kadinlar.html", "text": "İyi çocuktur, hayatta demez öyle şey... Çok cici kızdır, böyle yaptığını sanmıyorum Senin gibi zeki birisi nasıl böyle bir şey yapar anlamıyorum? Melek kadar güzelsin! Senden bana bir zarar gelmez... Bu gibi cümleleri günlük hayatınızda sıklıkla duymuş ve hatta sizler de sarfetmiş olabilirsiniz. Hatta ve hatta zaman zaman bu yargılarınızdan dolayı şaşkınlığa uğramış, hayretlere düşmüş de olabilirsiniz, çünkü insanlar onlardan hiç beklemediğiniz gibi davranmışlardır. Bir kişinin karakteri hakkındaki yargımızın onun bazı diğer iyi özelliklerinden -özellikle de görüntüsünden- etkilenmesine hale etkisi veya ayla etkisi denir. İlk olarak psikolog Edward Thorndike tarafından tanımlanmış ve bu etki daha sonra pek çok deneyle kanıtlanmaya çalışılmıştır. Biraz düşündüğümüzde hayatımızın pek çok alanında hale etkisinin altında olduğumuzu ve daha önce verdiğimiz pek çok kararın altında hale etkisinin yattığını görebiliriz. Elbette başkalarının kararlarının altında da! Zaman zaman birilerine sırf daha güzel, daha seksi, ya da cinsiyeti dolayısıyla kıyak geçildiğini düşünüyorsanız, bu sizin bir kuruntunuz olabileceği gibi, gerçeklik de barındırabilir. Şekilcilik ve Estetik Hale etkisini gösteren ilk örnek çalışma , içerikleri aynı olmasına rağmen farklı notlar alan sınav kağıtlarıyla ilgilidir. Bu araştırmada sınav kağıtları biri güzel, diğeri kötü el yazısıyla iki kopya olarak hazırlanmıştır ve değerlendirmesi için sınav okuyacak gruplara dağıtılmıştır. İçerikleri aynı olmasına karşın güzel yazılı kağıtların daha yüksek not aldığı görülmüştür. Burada güzel ve estetik olan kağıda yüksek not verme eğiliminin mi, yoksa güzel yazanların daha zeki olabileceğini ve daha doğru yazabileceğini düşünmenin mi etkisi olduğu tartışmalıdır, ancak her iki durumda da estetik bir avantajın içerikten bağımsız olarak daha iyi bir sonuç verdiğini görürüz. David Landi ve Harold Sigall'ın 1974'te yaptığı diğer bir çalışma ise daha çarpıcıdır. 60 adet lisans öğrencisinin denek olarak kullanıldığı çalışmada kız öğrenciler tarafından yazıldığı söylenen kompozisyonlara not vermeleri istenmiştir. Bu kompozisyonlardan 3'te birine oldukça çekici bir kadın/erkek fotoğrafı iliştirilmiş, 3'te birine çekici olmayan bir kadın fotoğrafı iliştirilmiş, kalanlarına ise kontrol amacıyla fotoğraf konmamıştır. Ayrıca bu kompozisyonların yarısı başarılı bir şekilde yazılmış, diğer yarısı ise kötü yazılmıştır. İyi yazılmış kompozisyonlarda hale etkisi hafifçe hissedilmiştir: Çekici yazarların kağıtları 9 üzerinden ortalama 6,7 puan alırken çekici olmayan yazarların kağıtları ortalama 5,9 puan almıştır. (Kontrol grubu ortalama puanı 6,6). Ancak iş kötü yazılmış kompozisyonlara gelince, çekici olmak burada baya işe yaramış olmalı: Çekici yazarların kağıtları 9 üzerinden ortalama 5,2 alırken, çekici olmayan yazarlarınki bu puanın neredeyse yarısı kadar, ortalama 2,7 puan almıştır. (Kontrol grubu ortalama puanı 4,7). Eğitim sahasında sıkça rastlanılan bu duruma yargıda da rastlamak mümkündür. Bir saygı ifadesi olarak duruşmalara şık katılmak bir gelenektir ancak bu şıklığın hakimlerin kararına etkisi olup olmadığı ciddi bir tartışma konusudur. ABD'de bizdeki ve Avrupa'da yaygın olan pek çok hukuk sistemininkinden farklı olarak halktan jüriler bulunmaktadır ve jürilerin kararı hüküm üzerinde oldukça etkilidir. Bu yüzden ABD mahkemeleri kimi zaman jüriyi etkilemeyi amaçlayan tiyatro sahnelerine dönüşebilir. Hakim kararları bireysel olduğundan Avrupa hukuk sistemlerinde böyle bir araştırmanın doğruluğu ve güvenirliği şüphe götürür ama ABD gibi bir kaç kişinin birlikte karar verdiği, jüriye dayalı sistemlerde bu sosyal etki daha rahat araştırılabilir. 1974'te ABD'deki davaları araştıran M.G. Efran, geçmişteki davalara yönelik ampirik bir çalışma yürüterek, jürinin sanığın çekiciliğinden etkilenip etkilenmediğini bulmak istemiştir ve jürinin çeşitli davalarda aynı suçtan yargılanan iki ayrı sanığa çekiciliklerine göre daha ılımlı ya da daha sert yargılara sahip olduğuna yönelik önemli kanıtlar tespit etmiştir . Efran mahkeme ortamını simüle edip çeşitli deneyler gerçekleştirerek fiziksel görünümün kararları etkilediğini ortaya koymuştur . Aslında Efran'ın çalışması, 1972'de güzel olanın iyi bulunmasıyla ilgili başka bir çalışmayı doğrulamıştır. Dion, Berscheid & Walster imzalı bu çalışma kapsamında Minnesota Üniversitesi öğrencilerine verilen düşük, orta ve yüksek çekiciliğe sahip insan fotoğraflarına görüntülerine göre ellerindeki listede bulunan kişilik özelliklerinin atfedilmesi, genel olarak mutlu olup olmadıklarını belirlemeleri, iyi bir anne-baba olup olmayacaklarını ve işteki başarılarını tahmin etmeleri istenmiştir. Sonuçlar yardımseverlik, kararlılık, dürüstlük ve kibarlık gibi özelliklerin daha çok çekici fotoğrafa atfedildiğini gösterirken, çalışmada çekici olanların daha mutlu ve daha iyi anne-baba olabileceği tahmin edilmiştir. Ayrıca çekici olanların meslek tahminlerine bakıldığında onlara prestijli işlerin yakıştırıldığı görülmüştür. Aşağıdaki bir belgeselden alınmış video kesiti, 1972 tarihli çalışmanın bulgularına paralel bulgular ortaya koyuyor ve hem kadınlarda hem de erkeklerde çekiciliğin nasıl bir hale etkisine yol açtığını gösteriyor. Videoda altyazı maalesef bulunmuyor, bu yüzden olan bitenin küçük bir açıklamasını da video altında sunuyorum: Videonun birinci kısmında birisi özellikle çekici olmak için hazırlanmış, bir diğeri ise çekici olmaması için hazırlanmış iki kadın görüyoruz. Bu kadınlardan ikisinin ağır olan valizlerini merdivenden çıkarmaya ihtiyacı var. Video, çekici olan kadının çekici olmayan kadına göre çok daha çabuk yardım bulduğunu gösteriyor. Ayrıca çekici kadın kendisine yardım eden birinden borç para istediğinde adam düşünmeden ona borç veriyor. Bu durumun illa ki hale etkisini yansıttığını söylemek zor, zira kadına yardım edenlerin çekici ve seksi kadınla iletişim kurmayı avantajlı bulma ihtimalleri var. Burada cinsel bir çıkar güdülmediğini söyleyemeyiz. Ancak videonun ikinci kısmı hale etkisine daha iyi bir kanıt teşkil ediyor: Yaşları ve kıyafetleri aynı olmasına karşın birisi oldukça uzun, diğeri ise oldukça kısa olan iki erkek birey hakkında sokaktaki insanların fikirleri alınıyor. Sorulara yanıt veren insanlar, uzun erkeğin mesleğini tahmin etmeleri istendiğinde doktor, finansçı gibi tahminlerde bulunuyorlar ve tahmini yıllık kazancı sorulduğunda verilen yanıtların ortalaması $220,000'e karşılık geliyor. Kısa adam için ise tablo bu kadar iç açıcı değil. Meslek tahminleri daha çok emeğe dayalı meslekler olarak değişiklik gösterirken, ortalama yıllık kazanç tahmini ise $20,000'e düşüyor. Aşağıdaki video ise Türkçe altyazılı. Bu videoda da bir kadının çeşitli erkeklerden talep ettiği ücretsiz ürün ya da hizmetlerin onun bakımlı olup olmamasına göre nasıl yanıt bulduğu ortaya koyulmaya çalışılıyor. Bilimsel çalışmaları ve kanıtları bir kenara bırakıp günlük hayatımıza baktığımızda da farklı bir tabloyla karşılaşmayız. Örneğin çok güzel bir sevgilinin ya da aşık olunan kadının melek gibi diye tanımlanması aslında önemli bir hale etkisi örneğidir. Bildiğiniz üzere melekler dini literatürde, kötülük yapma kabiliyetleri olmayan, günahsız varlıklar olarak tanımlanırlar. Güzelliğin günahsızlık, masumiyet ya da iyilikle herhangi bir korelasyonu bulunmamasına rağmen böyle düşünmeye eğilimli olduğumuzu bu deyimden rahatlıkla anlayabiliyoruz. Ayrıca Robert M. Kaplan'ın 1978'de işaret ettiği özel bir durumu da belirtmek gerek: Denekler kadın olduğunda ve değerlendirilen örnekler erkek olduğunda hale etkisi yukarıda ifade ettiğimiz gibi ortaya çıkıyor. Yani çekici olanlar daha olumlu değerlendiriliyorlar. Ancak hem denekler kadın, hem de değerlendirilenler kadın olduğunda etki tersine dönüyor ve espirili bir hal alıyor: Kadın değerlendiricler, çekici kadınlara daha olumsuz puanlar veriyorlar. Burada da bir tür rekabet algısı devreye giriyor olmalı. İsim yapmak Hale etkisinin güzel görünenin iyi olduğu kanaati sağlamasının yanısıra bir etkisi daha var: Tarafsız değerlendirmeye ket vurması. Türkiye'de, bilhassa üniversite tercihleri söz konusu olduğunda bir takım üniversitelerin anne, bana, öğretmenler ya da rehberlik servislerince en azından ismi var diye önerildiğini duyarsınız... Bir üniversitenin meşhur olmasının o üniversitenin her bölümünde iyi ve kaliteli bir eğitim verildiği anlamına gelmediği aşikardır, ancak bu tavsiyenin arkasında piyasada personel alımı söz konusu olduğunda kişilerin hale etkisi altında kalması bulunduğunu öne sürebiliriz. Bu durum ülkemize has değildir. Ya da en azından söz konusu bilimsel literatür olduğunda ABD'de de benzer etkilere rastlandığı ispatlanmıştır: Bilindiği üzere hakemli dergiler, kendilerine gönderilen makaleleri konusunda uzman iki-üç hakeme yollarlar ve makaleyi basıp basmamaya bu hakemlerin raporları doğrultusunda karar verirler. 1982'de iki psikolog hakemli dergilerin işleyiş şeklindeki hale etkisini ortaya çıkarmak için bir tezgah kurdular. Önce hakemli dergilerden Harvard ya da Princeton gibi en itibarlı psikoloji bölümlerinin üyeleri tarafından yazılmış makaleleri çıkardılar. Bu makalelerden seçtikleri bir kısmını kopyalayıp, üzerlerine sahte isimler koyduktan sonra, üniversite isimlerini de bilinmeyen, adı da oldukça şaibeli görünen merkez isimleriyle değiştirdiler . Makalelerde ana fikri değiştirmeyecek, ama daha önce yayınlandığının anlaşılabileceği küçük değişikliklerde bulundular, ama hipotez ya da sonucu asla değiştirmediler. Sonuç şöyle oldu: 12 dergiden sadece 3'ü makaleyi daha önce bastıklarını fark ederken, kalan 9 dergiden 8'i makaleleri reddetti. Dahası bu 8 derginin 16 hakemi ve 8 editörü makalenin yayınlanmaya uygun olmadığını belirtti . Buna benzer bir tezgaha da edebiyat alanından örnek verelim: Polonya asıllı ABD'li yazar Jerzy Kosinski'nin 1968'de yazdığı Adımlar adlı romanı büyük bir başarı yakaladı ve 1969 yılında kurgu dalında Amerikan Ulusal Kitap Ödülü'nü aldı. Yani kitabın edebi başarısı büyük ölçüde tescillendi. Ancak, kitabın bu ödüle layık görülmesinden sekiz yıl sonra, 1975 yılında bir şakacı, kitabı yeniden yazdı ve dosyayı başlıksız halde, sahte bir isimle, kitabın yayıncısı olan Random House da dahil ABD'deki on dört yayınevine ve on üç edebiyat ajansına gönderdi. Gönderilen yirmi yedi kurumdan -kitabın yayıncısı olan Random House da dahil- birisi dahi kitabın zaten yayınlanmış olduğunu farketmediği gibi, hepsi de dosyayı başarısız bularak reddetti . Ancak isim yapmış olma temelli hale etkisini Bir Bilsen Safsatası dediğimiz safsatadan iyi ayırmak gerekiyor. Bir bilen safsatası, herhangi bir konunun uzmanının o konu hakkında söylediklerinin doğru olduğuna inanma eğilimi olarak tanımlanır. Oysa yukarıdaki örneklerle vurgulamak istediğimiz etki, başarılı bir yazar ya da başarı düzeyi yüksek bir üniversite olmanın değerlendirilen diğer özellikler üzerindeki rasyonel olmayan, yani mantıklı olmayıp yanlış değerlendirmelerin sonucu olan etkileridir. Geniş anlamda hale etkisi Hale etkisi temelde estetik ve şekilcilik düzeyinde tanımlansa da genel olarak olumlu ve görünen bir niteliğin diğer niteliklere yönelik yargılarımıza bulaşması olarak da tanımlanır. Öğretmenlerin derslerinde başarılı bir öğrencinin kötü alışkanlıklara sahip olmasına inanmakta çektiği güçlük, başarılı şarkıcıların kokain ticaretine bulaştığını duyduğumuzda yaşadığımız hayret ya da özellikle iş yerlerinde başarılı çalışanların etiğe aykırı davranışlarda bulunmayacağına dair olan inançlarımız yayılma etkisine örnektir. Bir başka örnek ise tarihteki başarılı liderlerin ve karizmatik kişiliklerin bazı başka konularda hatalı karar vermiş olduklarını kabul etmekteki zorluktur. Arzularımızın da böyle bir yayılma etkisine destek çıktığını söylemek gerekir. Örneğin bir otomobil alacaksınız ve hayatlinizde X markasının Y modeli var. Bu model hakkında araştırma yaparken ya da otogaleriye gidip gözlemlediğinizde arzu ettiğiniz özelliği karşıladığı için otomobilin diğer her konuda da iyi olduğunu düşünmeye yatkınızdır. Oysa bir otomobil çok iyi bir güvenlik sistemine sahip olmasına karşın sorunlu bir şanzımana sahip olabilir. Ya da bir otomobil sadece çok güzel gözüktüğü için onun verimli ve iyi bir makina olduğunu söylemek imkanlı değildir. Ye kürküm ye... Ne kadar kusursuz düşünmeye çalışsak da yargılarımızın ve davranışlarımızın arkasında her zaman mantığın bulunduğunu iddia edemeyiz. Thorndike'nin ortaya koyduğu hale etkisi mantıksız ve rasyonel olmayan davranışlarımızdan sadece birisidir. Çağımızda ortaya çıkan lüks tüketim arzusunun arkasında da iyi olarak değerlendirilme arzusunun yattığını söylemek zor olmasa gerek. Kullandığımız arabaların, giydiğimiz markaların bir statü göstergesi olarak algılanmasının yanısıra, çevredekilerin bize olan davranışlarından olumlu bir geri besleme almadığımızı söyleyemeyiz. Hatta bu durum halk edebiyatına da oldukça net bir şekilde yansımıştır. Yazımızı Nasreddin Hoca'nın Ye kürküm ye adlı, güzel bir hale etkisi eleştirisiyle bitirelim: Nasreddin Hoca'yı bir şölene, ziyafete çağırmışlar. Hoca günlük kıyafeti ile gitmiş. Kendisiyle pek ilgilenen olmamış. Hemen evine gidip, en yeni ve gösterişli elbiselerini, üzerine de kürkünü giymiş. Davet edildiği ziyafet konağına tekrar gelmiş. Daha kendisini kapıda görür görmez, büyük bir hürmet göstermişler. Yukarıya çıkarıp salonda baş köşeye oturtmuşlar. En iyi yemekleri evvela ona ikram etmişler. Hoca her ikram edilen şey önüne konduğunda, kürkünü yakasından özenle tutup, ye kürküm ye diyormuş. Bu hareketi salondakilerin dikkatini çekince Hocam, bu nasıl iş, hiç kürk yemek yer mi? diye sormuşlar. Ne yapalım, davet sahibi bunları kürküme ikram ediyor. Sonradan kürkümle aramda bir sorun çıkmasın diye ben de kürkümü uyarıyorum, demiş."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/gorsel/ayin-fotografi-merhaba-dunya.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, yumurtasını kırarak yaşama merhaba diyen bir güve tırtılı var: Merhaba Dünya! Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Makine: Canon 7D Lens: Canon MP-E 65mm lens, Yardımcı Ekipman: Canon MT-24EX flaş, Ev yapımı flaş difüzörü Yüksek çözünürlük için tıklayın. Güveler, yaşamlarına önce tırtıl olarak başlayıp, ardından başkalaşım geçirerek devam eden canlılar. Bahar aylarında, dolap içlerindeki yün kazaklarımızda delikler açan ve naftalinle kaçırmaya çalıştığımız türlerden, lahanalara dadanan ve çiftçilerin başbelası olan türlerine dek, oldukça geniş bir aile güve ailesi. Yaklaşık 35 bin türleri ile, dünyanın hemen her yerinden mevcutlar. Çoğu da parazit veya zararlı canlılar olarak biliniyorlar. Oldukça benzedikleri kelebeklerden güveleri ayırmak başta zor gibi görünse de, aslında bariz farklılıklarını bilince, bu ayrımı yapmak oldukça kolay. Kelebeklerin gövdeleri daha ince ve uzunken, güveler fırça gibi antenleri, daha tüylü ve kalın olan gövdeleri ve kanatlarının katlanma şekli ile kelebeklerden ayrılıyorlar. Kelebekler bir yere konduklarında kanatlarını kondukları yere dik hale getirip katlarken, güveler, genelde kanatlarını duvarla paralel tutuyorlar. Kelebekler, genelde gündüzleri aktifken, güveler geceleri daha aktif. Cüneyt Özdaş, bu ayın fotoğrafında, yumurtadan yeni çıkmakta olan bir yavru güve tırtılının, yaşama merhaba dediği o özel anı yakalamış. Yavru güve tırtılı, annesi tarafından bir yaprağın alt yüzüne sıkıca yapıştırılmış 0.65 mm boyunda, cam görünümlü yumurtanın kapağını açmış ve dünyaya ilk adımını atmaya hazırlanıyor. Hemen yanında ise, henüz yumurtadan çıkmamış kardeşi, son hamleyi yaparak yumurtanın kapağını kırmak için hazırlanıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/gorsel/evrende-bir-toz-tanesiyiz.html", "text": "Bizler, içinde dünyada yaşayan insan sayısından daha fazla galaksi olan uçsuz bucaksız bir evrende, evrenin önemsiz bir köşesine sıkışmış bir galaksinin, sıradan bir güneşinin etrafında dönen, mütevazi bir gezegende yaşayan canlılarız.... Yukarıdaki satırlar, ünlü astronom Carl Sagan'ın Milyarlarca ve Milyarlarca isimli kitabından, benim en sevdiğim dizeler. Ben de bu dizelerde anlatılan evrenin büyüklüğünü hep kafamda canlandırmaya çalışmıştım. Ancak, insan beyni büyük sayıları hayal etmek için çok uygun değil. İnsan ne kadar hayal etmeye çalışırsa çalışsın, hayalindeki görüntü, tahayyül edebildiği en büyük rakamlarla sınırlı kalıyor, daha öteye gidemiyor. Derken, geçtiğimiz ay, Sloan Dijital Gökyüzü Araştırma programının son ürünü olan aşağıdaki videoyu gördüm... ve evrenin benim hayal bile edemeyeceğim kadar büyük olduğunu fark ettim. Sloan Dijital Gökyüzü Araştırma Programı , evrenin yapısını ve nasıl oluştuğunu anlamamıza yardımcı olmak amacıyla astronomik veri toplayan ve bu verileri detaylı bir şekilde arşivleyen bir çalışma. Astronomik Araştırma Konsorsiyumu desteğiyle, tasarlanmış özel bir teleskop aracılığıyla galaksileri, kuasarları ve diğer kozmolojik fenomenleri izleyip kaydediyor ve bu kayıtları arşivliyor. SDSS tarafından toplanan veriler, evreni oldukça detaylı bir şekilde tasvir etmemizi sağlıyor. Ekteki animasyon, Johns Hopkins Universitesi'nden Miguel Aragon ve Alex Szalay ile, Adler Planetaryumundan Mark Subbarao tarafından hazırlanmış. Filmde, SDSS'inin topladığı ve düzenlediği 7. Veri Paketi kullanılarak, görünür uzayda, bu güne dek varlığını saptadığımız yaklaşık 400.000 galaksi, uzaydaki gerçek pozisyonlarında resmedilmiş. Bu filmi tam ekran yaparak, karanlıkta ve sessiz bir şekilde izlemenizi öneririm. Animasyonda gördüğünüz her bir noktanın, bizim galaksimiz olan Samanyolu benzeri bir galaksi olduğunu anımsamayı ihmal etmeyin. Evrende bir toz tanesinden daha küçük ve önemsiz olabiliriz, ama umutsuz değiliz. Sizleri yine Carl Sagan'dan bir alıntı eşliğinde, bu büyüleyici filmle başbaşa bırakıyorum: Evrenin yaşı ve boyutları, insan aklının alabileceğinden çok ötede. Bu yoğunluk ve sonsuzluk içinde, bizim yuvamız olan küçük gezegenimiz bulunuyor. Evrensel bakış açısıyla düşüncek olursak, insanlığa ait pekçok endişe anlamsız ve önemsiz gibi görülebilir. Ama, bizler genç, meraklı, cesur ve oldukça umut vaad eden bir türe mensubuz. Son birkaç bin yıldır, insanoğlu olarak Evren ve bizim onun içindeki yerimize ilişkin son derece müthiş ve beklenmedik keşiflere imza attık, hayal bile edemediğimiz araştırmaları sonuçlandırdık. Bütün bunlar biz insanoğlunun merak etmek için evrimleşmiş olduğunu, birşeyleri keşfetmenin nasıl bir haz verdiğini, ve bilgi dağarcığımızı artırmanın hayatta kalmak için ne denli vazgeçilmez olduğunu bir kez daha anımsatıyor. Ben, geleceğimizin, içinde bir toz tanesi gibi yüzdüğümüz bu Evreni ne kadar iyi anladığımıza son derece bağlı olduğunu inanıyorum..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/guncel/subat-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Şubat ayının tatil dolu günlerini, sıkıca giyinip, açık gökyüzünde saatlerce gözlem yaparak geçirmeniz dileklerimle Şubat ayı gökyüzü rehberini başlatıyorum. İyi okumalar! Merkür Görmeyi bilen gözler için, Güneş'in ilk komşusu Merkür gezegeni ay boyunca günbatımından sonra kısa bir süre gözlenebilecek. Görmek için teleskopla veya dürbünle bakmak isteyen okuyucularımız bir güneş filtreleri yoksa bu fikirden vazgeçmeliler. Venüs Şubat ayı ilerledikçe Güneş'e iyice yaklaşmakta olan Venüs ancak güneş doğmadan önce çok kısa bir süre görülebilmekte. Mars Güneş battıktan sonra 1 saat kadar gökyüzünde kalıp, batı ufkundaki ilerleyişine devam edecek. Jüpiter Güneş battıktan sonra meridyen çizgisi üzerinde olacak dev Jüpiter, gece yarısına doğru batı ufkuna ulaşacak ve batacak. Bu süre içerisinde görülmeye değer gökcisimlerinden. Satürn Jüpiter ile birbirini kovalayan diğer bir gaz devi, halkalı şeker Satürn gezegeni gece yarısından sonra doğmaya başlıyor ve her geçen gün daha erken doğuyor. Ay Evreleri: Şubat ayı gökyüzü genel görünümü:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/incelemeler/hayli-muhim.html", "text": "Evde rahat koltuğunuz kurulmuş çocuklarınızı yatırmış olmanın getirdiği sessizlik ve sakinlik içinde şarabınızı yudumlarken kitabınıza kendinizi kaptırmışsınız. Huzur verici sakinlik ve keyif koridordan gelen Babaaaa!!! ) Solucan yememde bir sakınca var mı? sorusuyla paramparça oluyor. Neyse ki bu tip sorulara verilecek yanıtlarınız aklınızın bir köşesinde hazır: Yanında kırmızı şarap içersen yok. Beyaz şarap yalnız balıkla içilir. ya da Solucan açısından bakacak olursak evet. Bu yanıtlarından birini seçmekte zorlanıyorsunuz ama iyi bir ebeveyn olarak gezgin ve hayatta kalma uzmanı Bear Grylls'in makul yanıtında karar kılıyorsunuz: Hayatın buna bağlıysa tabii ki solucan yiyebilirsin hayatım. Ama bunu her gün yapmak istemezsin inan bana. Bu harika yanıtlar ebeveynliğin karmaşası ve koşturmacası içinde akla hemen gelecek gibi değilse de Gemma Elwin Harris tarafından derlenmiş Küçük İnsanlardan Büyük Sorular, Hayli Mühim İnsanlardan Basit Cevaplar isimli kitabı okumuşsanız işiniz oldukça kolay demektir. Gazeteci Gemma Elwin Harris yaşları dört ile oniki arasında değişen on okulun öğrencilerinin ve aile dostlarının çocuklarının yanıtlarını en çok merak ettikleri soruları toplamış. Bu sorular arasında en çok merak edilenleri, en ilginç olanları dünyanın dört bir yanından konusunda uzman hayli mühim biliminsanlarına, filozoflara, sanatçılara, sporculara yanıtlamaları için yollamış. Çocukların harika sorularına basit, anlaşılır yanıtlar verenlerin isimlerine baktığımızda kendimizi bir ünlüler geçidinin içinde buluyoruz. Filozof ve dilbilimci Noam Chomsky, filozof A.C. Grayling, geçtiğimiz ay Açık Bilim'de tanıtımını yaptığımız Gerçeğin Büyüsü isimli kitabın yazarı ünlü biliminsanı Richard Dawkins ilk göze çarpanlar ama Alain De Botton, ünlü matematikçi Marcus du Sautoy, Dr. Simon Singh gibi daha bir çok önemli insan çocukların sorularını yanıtlayanlar arasında. Sorular yanıtları veren mühim insanlardan çok daha dikkat çekici. Çiş neden sarıdır?, Neden kızların bebeği olur da erkeklerin olmaz?, İçimi açıp midemi çözselerdi uzunluğu kaç metre gelirdi? çocukların ilginç sorularından sadece bir kaç tanesi. Kitabın en önemli sorusu ise kapakta okuyucularla paylaşılmış: Bir inek bir yıl boyunca osurmayıp biriktirdiği gazı bir kerede osursaydı uzaya fırlar mıydı?. Yazar Mary Roach'un roketbilimci Ray Arons'ın da katkısıyla verdiği yanıtı öğrenmek için Şiirsel Taş'ın çevirisi ile Aralık 2012'de yayınlanan kitabı almanız gerekiyor. Not: Bir tek kitabın isminde Hayli Mühim sıfatını çocuklar için kullansalar daha şirin olacakmış."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/02/incelemeler/kitap-dunya-beni-bekler-mi-bir-fizikcinin-zihni.html", "text": "Başka insanların beni anlaması için milyarlarca ışık yılı yol kat etmesi gerekirken ona olan uzaklığım Planck ölçüsü kadar. Çağdaş Türk Romancılığı'nı pek takip ettiğim söylenemez. Aslında geç doğduğuma üzülüp dururum, zira hem bilimi, hem de Türk edebiyatını çok ileri bir noktadan geriye dönük takip etme ya da hiç takip edememe sıkıntısı büyük. Kitap severlerin -özellikle de yazın sanatının bir kaç çeşidiyle ilgili olanların- en büyük derdi okunacakların üstüste dizilerek yaptığı kuledir. Türk romancılığı dendiğinde Sabahattin Ali'ler, Peyami Safa'lar, Ahmet Hamdi Tanpınar'lar, Kemal Tahir'ler ve daha adını sayamadığım niceleri bitmeden yenilerine geçmeye kıyamıyorum ben, ki muhtemelen benim kişisel bir takıntımdır. Araya pek az çağdaş roman alabiliyorum. Öte yandan söz konu bilim kitaplığı olunca da bu defa eskilere dönemiyor insan: Çok temel eserleri okurken artık değişmiş olan bakış açıları, mülga olan fikir ve kanunların bir şeyleri yanlış idrak ettirme riski var. Dünya değişmiş, imkanlar değişmiş... DNA'yı Francis Crick'ten okumakla, Richard Dawkins'in görece yeni bir kitabından okumak arasında fark var. Bilim kitaplarında başka bir derin yara daha var: İnsan biraz da kendi anadilinde yazılmış bilim kitapları arzu ediyor... Kitap bilim kitabı da olsa, kendi toplumundan, kendi çevresinden örnekler hem daha akılda kalıcı oluyor, hem de insan kitabı ve yazarı daha da benimseyebiliyor, ama bu kitapların yazılma, basılma oranı ile ülkedeki bilim üretimi arasındaki paralellik Türkçe bilim kitaplığını belli sınır şartları arasına sokuşturuyor. Velhasıl... Bundan yaklaşık üç ay önce Bir fizikçinin zihni sloganıyla Dünya Beni Bekler mi? adlı bir kitaba rastladım. Kitap hakkındaki bilgi bana bir Facebook mesajı olarak geldi. Elbette herkes gibi romanın arka kapağın göz attım. Son derece iddialıydı: Evrende yalnız mıyız? Elbette! Evrende yalnızız. Yalnız olmalıyız. önemli şeylerden bir tane olur. Koskoca Evren, trilyarlarca yıldız, milyarlarca gezegen; neden başkalarında da hayat olmasın? Fazla basit bir mantık. Onun yerine, neden bu kadar büyük bir boşluk içinde hayat meydana gelmiş diye şaşırmak lazım. * Işıktan daha hızlı olan ne? * Solucan deliklerinden geçerek başka evrenlere seyahat edilebilir mi? * Zamanın boyutu ve akışı nasıl tanımlanmalı? * Küresel ısınma, ne tür bir ana nedenden kaynaklanıyor? * İnsanın kişiliği, genetiğe indirgenebilir mi? * Eşeysel çekicilik unsurları mı DN yı reklam ediyor, DNA mı çekiciliği vurgulatıyor? Kuvantum teorisinden iklim değişikliğine; yapay zekadan evrenbilime, kadın-erkek ilişkisinden psikanalize, zaman yolculuğundan determinizme çoğu bilimsel problemi ve felsefi sorguyu ele alan bir düşünsel ziyafete katılmak isterseniz bu romanı okumalısınız. Böyle bir tanıtımdan sonra kitabı merak etmemek mümkün mü? Değil elbet, ama yazarı da mühim. Ardından bir astrolog, kuantum olumlamacı, melek terapisti çıkma riski de az da olsa var... Şükür ki değil, ve hatta yazarın çok disiplinli görünen geçmişi de kitaba duyduğum ilgiyi arttırdı: Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü mezunu, aynı zamanda Fizik ve Matematik Bölümleri'nde yan dal yapmış, Yüksek Lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü'nde gerçekleştirmiş olan ve doktora eğitimini halen Roma Üniversitesi Astrofizik Bölümü'nde gezegenbilimleri üzerine sürdüren yazarın, Gül Sevin Pekmezci'nin nasıl bir roman kurguladığını görmek benim için bir mesele haline geldi. Bu mesele biraz uzun sürdü; zira kitap diyalog yönünden zayıf, ama tahlil açısından zengin. 391 sayfalık roman, diyaloglara sık yer veren bir kitap olsa idi 600 sayfayı bulabilirdi. O yüzden ağır ağır, sindire sindire okudum ve kendi kişisel yoğunluklarımla birlikte kitabı bitirmem 2 ayı buldu. Dünya Beni Bekler mi?, doktora konusunu seçmeye hazırlanan, hırslı, idealist ve zeki bir erkek fizikçi olan Taşkın'ın doktora konusu seçim sürecindeki zihnini resmediyor ve karakterin düşünce dünyasında yol alıyor. Roman, disiplinlerarası çalışmak isteyen ve doktora konusu ile insanlık tarihinde çığır açmayı hedefleyen Taşkın'ın birlikte çalışmak istediği ve çok saygı duyduğu hocasının -ve rakibi olan diğer doktora adaylarının- çalışmak istediği konuyu biraz küçümsemiş olması ile vücut buluyor ve hayalkırıklığına uğrayan Taşkın pek çok sorunla aynı anda yüzleşmeye başlıyor: Birlikte çalışmak istediği Taner Hoca'nın açık kalan tek kontenjanı için iyi bir rakiple yarışmak ve yeni bir doktora konusu bulmak. Üstelik Taner Hoca teorik bir çalışmayı kabul etmeye daha yatkın, oysa Taşkın uygulamalı çalışmak, laboratuvarda yatıp kalkmak istiyor. Taşkın'ın bir sorunu daha var üstelik: Yıllardır birlikte olduğu, evlenme hayali kurduğu Dilara'nın bir proje için ABD'ye gitmiş olması ve proje sürecinin -biraz da Dilara'nın istek ve arzusuyla- sürekli uzaması. Ve tüm bunların yarattığı çelişkiler, sorgular ve soruşturmalar, romanın bütününü oluşturuyor. Bir bilim kitabı olarak... Bence kitabın en olumlu yönü oldukça öğretici olması. Görünen o ki didaktik sorgulamalar kurgunun bir parçası değil, yazarın bir amacı. Bu yüzden kitap pek çok açıdan bir ders kitabı gibi -hatta kimi yerde asgari düzeyde de olsa şekilli anlatımlar mevcut-. Doktora konusunu seçmek için kendi kendine beyin fırtınası gerçekleştiren Taşkın, fiziğin, matematiğin, astronominin, biyolojinin pek çok konusunu temel düzeyde ele alıp, kendi zihninde karmaşıklığa doğru yol aldırıyor. Bu da temel bilimler hakkında yeteri kadar eğitime sahip olmadığını düşünen bir okuru pek çok konu hakkında bilgi sahibi yapabiliyor. Bununla beraber, bazı noktalarda bilgi hataları ve bir takım yanılgılar mevcut. Bu hataların ve yanılgıların illa ki kötü olduğunu söyleyemeyiz, neticede tüm roman ana karakterin düşüncelerinden oluşuyor ve karakter her şeyi bilme iddiasında olmayabilir, fakat az önce bahsettiğimiz, temel bilimlerde yeteri kadar eğitime sahip olmayan okuru yanlış yönlendirme riski ortaya çıkıyor. Mesela Taşkın'ın telekinezinin varlığına inandığı yönündeki imaları ve beyni tamamen kullanıyor olsaydık, ne kadar kusursuz bir dünya sağlardık kendimize minvalinde cümleler, bazı yeni çağ safsatalarını destekler nitelikte. Bir kaç yerde de doğallık safsatası ya da diğer adıyla doğaya yönelim safsatası mevcut, ve hatta buna bağlı olarak geçmişteki tüm toplumların kaynakları iyi kullandığı ve doğayla içiçe yaşadıkları ve doğaya zarar vermedikleri ifade ediliyor, fakat tarih Mayalar, Vikingler gibi çok bilinen toplulukların da dahil olduğu, aşırı üreme, kaynakları aşırı tüketme, ormanları yok etme gibi nedenlerden ötürü çökmüş olan topluluk ailelerine sahip. Yine de bu örneklerin sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini vurgulamalıyım. Öte yandan kitapta çok önemli bir bilim insanı eleştirisine de rastlıyoruz. Ki benim altını çizdiğim satırların hep bu bölümlere yoğunlaştığını söyleyebilirim. Bu satırları okurken, Taşkın'dan çıkıp kendi beyninize dönmeniz çok olası. Hatta dışarıdan nasıl görünüyorum acaba? sorusunu sorma ihtimaliniz de yüksek. Bir edebi ürün olarak... Kitabı bir bilim kitabı olarak değil de, salt bir roman olarak değerlendirdiğimizde karşımıza çetrefilli bir hayat çıkıyor. Kitabın büyüsünü bozmamak adına detaylarını vermeyeceğim bu durum bazı sosyal kurumları soruşturmaya açıyor. Özellikle de kadın-erkek ilişkilerinin değerlendirmesi baskın. Taşkın'ın zor bir süreçten geçerken sürekli olarak varlığına ihtiyaç duyduğu Dilara karakteri yazarın toplumsal cinsiyet eleştirisinin bir aracı haline geliyor. Hatta toplumsal cinsiyet ile insanın sosyal ihtiyaçlarının çatışması belirgin bir biçimde göze çarpıyor. Kitaptan seçmiş olduğum şu aşağıdaki alıntı çatışma ve aşk sentezinin çarpıcı bir vurgusunu içeriyor. İnsanın sevgilisiyle aynı dilden konuşmasndan daha iyi bir iletişim olamaz... Dilara'yla yaptığımız tartışmaların verdiği tatminlik, cinselliği solda sıfır bırakır. Bunu anlatamazsın işte kimseye. İki bedenin değil, iki beynin birliği! Daha üstün bir birleşme yok, ya da diğer boyutlarda mümkün olacak ancak. Kitap bu yönüyle salt bilimsel anlatımın olası sıkıcılığından uzaklaşıp, okuru da bilimsel bilgilenme sürecinden çıkarıp, kendi hayatı ve deneyimlerini sorgulamaya götürüyor. Yazarın kadın, ana karakterin ise erkek olduğunu daha önce özellikle tırnak içerisinde ifade etmiştim, çünkü bir kadın olan yazar, karşı cinsten bir ana karakter kurgulamanın zorluklarıyla daha ilk kitabında yüzleşmeye karar vermiş gibi görünüyor. Açıkçası bunu da iyi başarmış... Ama zaman zaman maskülist yaklaşımları çok abarttığını da belirtmeden geçemem. Evet, haklıdır, Türkiye'nin ataerkil toplum yapısından kaynaklandığı üzere varsayılan bir düzeyde maskülizme ortalama her erkek bireyde rastlanır, fakat doğaya, çevreye saygılı, analitik düşünebilen, bilimsel ve eleştirel düşünüşü şiar edinmiş roman karakteri üzerinde kimi zaman biraz eğreti durabiliyor. Kitabı şeklen değerlendirmek de gerekirse, en önemli probleminin, diyalogları olduğunu düşünüyorum. Kesintisiz, önünde ya da arkasında bir hareket ya da kişi adı taşımayan diyalog satırlarında bir süre sonra kaybolabiliyor, hangi cümleyi kimin söylediğini unutabiliyorsunuz. En nihayetinde söyleyeceğim bu kitabın mutlaka okunması gerekliliğidir. Ayrıca doktora, yüksek lisans hatta liseden yeni mezun olmuş ve üniversite seçimi arefesinde olan okurların da kendilerinden pek çok şey bulabileceklerini, neye karar verecekleri hususta Taşkın'ın düşüncelerinden faydalanabileceklerini düşünüyorum. Tabii bir de, bilim insanlarımızın yazmaya teşvik edilmesi önemli ve edebiyata yeni bir bakış ve sıradışı eserler kazandırabildikleri için özellikle de edebi eser vermelerinin teşvik edilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bir yazar için en güzel teşvik, onu okumaktır. Eline sağlık Gül Sevin Pekmezci! Yeni romanlarını bekliyoruz... Bağlantılar: * Kitaba ait facebook sayfası: http://www.facebook.com/dunyabenibeklermi"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/ceviri/genleri-isimlendirirken.html", "text": "Audrey Nailor'un aşağıdaki yazısı İngiltere'deki Wellcome Trust'un 2012 yılı bilimsel yazı yarışmasının finallerine seçilmişti. Ucuz Randevu. TıraşlıBebek. TenekeAdam. Groucho Marx. Sıyrık Deli. Düş Geber. Daha Ölmedim. Methüselah. Ether-a-go-go. Kirpi. Antarktikalı Scott. Hıristiyan mitolojisinde, hayvanlara, en azından gökteki kuşlara ve kırdaki hayvanlara isimlerini Adem vermiş, daha zor olan deniz memelilerini, dinozorları ve platipüsleri ise herhalde Havva'ya havale etmişti. Çağımızda ise buluşlarını isimlendirme işi bilim insanlarının kendilerine düşüyor ve onlar da ancak birer fani olduklarından ortaya çıkan sonuç da gerçekçi ve göz kamaştırıcı oluyor. Yukarıdaki sözler manalı şiir gibi gelse de aslında saatler boyu ağır alın terini ve azmi, daha keşfedilmemiş bir çok moleküler yolak ve gizemi barındırıyor, minyatür bir evren gibi. Bunlar, ilk olarak sirke sineğinde ortaya çıkarılmış gen isimleri. Bunlara bir de bilim mizahı gözüyle bakarsanız daha da anlam kazanıyorlar. Gen adlandırırken adet olduğu üzere, birçoğu edebiyata veya popüler kültüre akıllıca göndermeler içeriyor. Bazıları da kötü kelime oyunlarından ve ancak erbabının anlayacağı esprilerden ibaret. Bu alışılmadık isimler, komik ve hatırda kalır, ileride bir ara sohbette anabileceğiniz türden şeyler olduklarından işe yarıyor. Ucuz Randevu genindeki değişinimler sirke sineklerini alkolün etkilerine daha hassas kılıyor. Daha Ölmedim ya da Müthüselah genlerinde değişinim bulunan sinekler, Düş Geber geninde değişinim taşıyanlardan daha uzun ömre sahip... Groucho Marx değişiniklerinin suratlarında normalden daha çok kıl var. Ve evet, TenekeAdam geni değişmiş sineklerin kalpleri gelişmeden kalıyor. Sirke sineği genetikçilerinin bu meşhur gen adlandırma eğilimleri diğer organizmalarınkini de etkiliyor. Kirpi geninin insandaki şeklinin adı gayet de münasip olarak Sonik Kirpi . Bazen doğa da espriye bir el atıveriyor. Arabidopsis adlı bir bitkinin Süpermen adlı bir geni var ki bitkiye fazladan cinsel organ sağlıyor. Böyle tuhaf gen isimleri en çok 1990'larda modaydı ve o günden bugüne biraz duruldu. İnsanlar ve sirke sineklerinin birçok geni ortak ve ismiyle müsemma İnsan Genomu Örgütü Gen İsimlerdirme Komitesi de bazı isimlerin uygun olmadığını düşündü. Hangi hekim, dediler, hastalarının ana babasına oğullarında Sonik Kirpi geninde ölümcül bir değişinim olduğunu söylerken rahatsız olmaz? Bu ciddi bir sorun. Sirke sineklerindeki Kirpi geni gelişim esnasında vücut bölümlenmesini düzenliyor ve değişinik kurtçuklar tıknaz, yuvarlak ve kıllı doğuyor. Niye kirpi adı verildiği buradan belli. Ama insanlarda gördük ki Sonik Kirpi geninin zeka geriliğinden kansere, yarık damaktan iki suratlı kedilere kadar geniş bir etki yelpazesi var. Bu tür sorunları bir video oyunu kahramıyla ilişkilendirmek sorumsuzca, akılsızca ve saygısızca görünüyor. Ne var ki bilim insanları da çalışmalarıyla ilgili genlerin isimlerini hatırlamak zorunda ve MCOPCB5 gibi isimlerin ne bir bağlantısı ne de bir esprisi var. Araştırmacılar ne kadar bu garip isimlerin bilim kültürünü, mizahını ve kişiselliğini yansıttığını iddia ettilerse de isimler değiştildi ve şimdi Sonik Kirpi kibar muhitlerde SHH diye anılıyor. Ama üzülmeyin, bilimsel adlandırmalarda daha çok garabet ve abuk mizah var. Her organizmaya çifte Latince ismin verildiği tasnif sisteminde de birçok şahsi tercih göze çarpıyor. Kabasabasından alımlısına kadar. Carmenelectra shechisme diye bir güve var ama bu artık bayat espri: Victoria döneminden bir bilim insanı kendi cinsel maceralarını Polychisme, Marichisme ve Peggichisme adlı böceklein isimlerinde ebedileştirmişti. Bu zevk sadece biyologlara kalmıyor: Fizikçiler de her bir kuarkı yukarı, aşağı, garip, büyülü, gerçek ve güzellik aromaları olarak sınıflandırmışlardı. Zaten kuark kelimesinin kendisi James Joyce'tan aşırılmıştı, ki garip ama o da bir peynir türünün de adı. Yani ne olursa olsun, ne kadar keşfedilecek şey varsa insanın lügata o kadar çok şekilde katkı yapma fırsatı var. Bilim kültürünün bu yönlerinin varlığı ve boyutları, bilim insanı olmayıp pop kültürden araştırmacıları beyaz önlüklü, şakadan anlamaz garabetler olarak algılayanları hala şaşırtıyor. Ama bilim, yalnızca garip isimler ve hatırlanabilirlik demek değil. Adem'in hayvan isimlerindirmesine -yani insanın doğaya üstünlüğü iddiasına- taban tabana zıt olarak, engin bilimsel araştırma denizindeki bu garip komik anlar, evrenin inadına mizah ve insaniyet öne sürüyor, ki bu da dikkate değer."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/acdc-savaslari-nikola-tesla-thomas-edisona-karsi.html", "text": "Lise yıllarında, fen derslerinde hepimiz dünyanın seyrini değiştiren icatlara imza atmış bilim insanlarını, mucitleri yüzeysel de olsa öğreniriz: Arşimet, Newton, Pasteur, Marie Curie, Edison... Ama 20. yüzyıl ile gelen teknolojik gelişime önayak olmuş, ancak adı neredeyse müfredatta hiç geçmeyen bir mucit daha var: Nikola Tesla. Tesla ismi, benim fizik derslerinde hatırladığım kadarı ile sadece manyetik alan yoğunluğunu belirten bir birimden ibaretti. Lise bitip de, üniversiteye başlayınca, derslerden ilgisiz şekilde iki yerde daha Tesla adının karşıma çıktığını anımsıyorum. İlk olarak, 90'lı yılların kült oyunlarından Command & Conquer'da, karşısında kimsenin duramadığı müthiş bir silah olan Tesla Coil ile, daha sonra da ünlü Amerikalı rock grubu Tesla sayesinde. O zamanlar kimsenin doğru düzgün internet erişimi yoktu, onun için Vikipedi'ye girip Tesla kimdir, ne yapmıştır bulmak şimdiki gibi kolay değildi. Ama Tesla grubunun Edison's Medicine isimli şarkısının sözlerini duyduğumda merakım iyice artmıştı. Şarkı sözlerine göre, Tesla isimli bir adam vardı, ve zamanında Edison ile epey bir sorun yaşamıştı. O 'Yıldırımların Kralı' idi, sosyal hayatı ise biraz garipti... Hayatımın on iki yılı geçti, Ama ne bu adamı ne de onun çılgın dehasını öğrendim... Zamanının ötesinde bir adam, Herkes seni deli sandı, ama sen aslında çok özeldin. Zamanla, yaygınlaşan internet sağolsun, ulaşılabilir kaynaklar arttıkça, zamanında okul müfredatımıza girmemiş bu mucidi öğrendim. Sadece ben değil, pek çoğumuz öğrendik; zira Tesla gerek 20. yüzyıl başındaki teknolojik gelişmelere olan katkısı, gerek Edison ile bitmek tükenmek bilmeyen inanılmaz mücadelesi sayesinde internette bir fenomen haline gelmiş durumda. Yeni nesil artık onu tanıyor, hatta zamanında hakkı epey yendiğinden olsa gerek popüler kültürde zaman zaman biraz da abartılıyor. Bu ay, hakkında şehir efsaneleri üretilmiş, komplo teorisyenlerinin popüler ismi haline gelmiş bu müthiş mucitin, delilikle dahilik arasındaki ince çizgide gidip gelen yaşantısındaki önemli bir süreçten bahsedeceğiz: Alternatif Akım Doğru Akım savaşları. Balkanlar'dan Amerika'ya Nikola Tesla, 9 Temmuz 1856'da, Hırvatistan'ın Smiljan köyünde, Sırp kökenli bir ailenin ikinci erkek çocuğu olarak dünyaya gelir. Küçük yaştan itibaren okumayı ve araştırmayı seven Tesla, matematik ve bilime ilgilidir. Ancak, o zamanlar erkek çocuklar için çiftçilik dışındaki meslek imkanları oldukça sınırlıdır. Erkek çocuklar ya asker ya da din adamı olarak yetiştirilirler. Tesla'nın Ortodoks Hristiyan rahibi olan babası da, oğlunun kendi izinden gitmesini istemektedir. Ancak küçük Tesla'nın aklı mühendisliktedir. Daha küçük yaşta çizimler yapar, hatta mayısböceklerinin kanatlarını dönen çarklara yapıştırarak, muhtemelen dünyadaki ilk mayısböceği gücüyle çalışan motoru icat eder. Köydeki ufak tefek makinalar, su değirmenleri bozulduğunda onları keyifle tamir eder. Tesla, büyüdükçe mühendisliğe olan ilgisi artmaktadır. Ancak babası, din adamı olması konusunda ısrarcıdır. On yedi yaşına geldiğinde kolera hastalığına tutulur, durumu çok ağırdır. Hastalığı sırasında, babasını eğer iyileşirse mühendislik okuması için ikna eder. Babasının onayını koparan Tesla, bir süre sonra iyileşir ve Graz'daki politeknik okuluna yazılır. Okulu bittikten sonra Budapeşte'ye gider ve amcasının yardımıyla Macaristan Telgraf Müdürlüğü'nde iş bulur. Bir yandan da, okul yıllarında gördüğü ve o yıllarda sıklıkla kullanılan doğru akım üreten Gramme dinamolarının nasıl daha etkin hale getirileceği konusunda düşünmeye başlamıştır. Bir gün, bahçede yakın arkadaşı ile yürüyüş yapıp, Goethe'den dizeler okurken, aniden üzerinde düşündüğü sorunun çözümünü bulur: alternatif akım ile beslenen, dönen bir manyetik alan! Çoğu kaynakta, Tesla'dan alternatif akımın mucidi gibi bahsedilmesine rağmen bu doğru değil. O yıllarda AC üzerine çalışan pek çok bilim insanı mevcuttur. Faraday prensipleri ile çalışan ilk AC elektrik dinamosu 1832 yılında Fransız mucit Hippolyte Pixii tarafından geliştirilmiştir. İzleyen yıllarda da Avrupa'daki çeşitli bilim insanları AC üzerinde çalışmışlardır. Tesla'nın kafasındaki sistem, aynı prensipler üzerine kurulu olsa da, o dönemde geliştirilen cihazlardaki sorunların üstesinden gelen bazı yeni fikirler içermektedir. İlerleyen yıllarda Tesla'nın icadı olan AC motorlar, mevcut örneklere göre daha etkin olduğunu ispat edecek ve endüstriyel açıdan bir çığır açacaktır. Budapeşte'den sonra Paris'e giden Tesla, burada önce Edison'a ait telefon şirketinde ve enerji santrallerinde mühendis olarak çalışır. Bu sırada da, kendi icadı olan AC motorun ilk prototipini yapar ve yalnız teoride değil, gerçekte de çalışıp çalışmadığını test eder. Edison'un firmasında yönetici olarak çalışan Charles Batchelor, Tesla'yı Amerika'ya gitmesi konusunda ikna eder. Tesla, Saturnia gemisine binerek Edison'la tanışmak üzere Yeni Dünya'nın yolunu tutar. Gemide çıkan isyan sırasında ölümden dönen ve yolda paralarını çaldıran Tesla, cebinde yalnızca 4 sent ve Batchelor'un Edison'a kendisi için yazdığı tavsiye mektubu ile Amerika'ya ayak basar. Amerikan espri anlayışı! Edison'un akkor lambayı bulmasının ardından, Amerika'da elektrik alanındaki çalışmalar hızla ilerlemektedir. 1870 yılında, New York'ta Edison'un Manhattan'da kurduğu doğru akım santralinde üretilen elektriği taşıyan elektrik telleri mevcuttur. Sokaklarda sayısız elektrik direğinden sarkan teller, kıvılcım atlamalarına neden olmaktadır. Meraklı çocuklar telleri çubuklarla dürterek elektrik çarpması nedeniyle ölmekte, yoldan geçen atların nallarından kıvılcımlar fışkırmaktadır. Şehirde sıklıkla elektrik kaçaklarına bağlı yangınlar çıkar. Ancak bu tehlikelerine rağmen, zenginler evlerine elektrik çektirmek konusunda yarış halindedirler, bu durum da hem mevcut DC elektrik şebekesinin sahibi, hem de akkor lambaların mucidi Edison için oldukça iyi bir geçim kaynağıdır. Tesla, Edison'a giderek büyük bir hayacanla kendisini tanıtır. Cebindeki mektupta, Sevgili Edison, bu hayatta iki büyük insan tanıyorum. Biri sensin, diğeri de bu mektubu sana getiren bu genç Sırp. yazmaktadır. Bu onore edici referansı görmezden gelmeyen Edison, Tesla'yı işe alır. Tesla, heyecanla Edison'a AC ile ilgili buluşlarından bahsetmek istese de Edison ilgilenmez, ona göre doğrusu DC'dir, AC ile ilgili her tür öneriyi spekülasyon olarak görmektedir. Tesla'nın AC konusundaki fikirlerini dinlemez ve onu kendi DC şebekesinde mühendis olarak çalıştırmaya başlar. Edison ile Tesla, birbirlerine taban tabana zıt kişiliklerdir. İkisi de büyük birer mucit olmalarına rağmen, Edison çekirdekten yetişmedir, oysa Tesla Avrupa'da ciddi bir mühendislik eğitiminden geçmiştir. Edison, olaylara bir iş adamı edasıyla bakıp, bir teknolojinin yatırım ve getiri hesaplarını yapmakta, oysa Tesla para konularına fazla kafa yormayı sevmemekte ve işin işletme boyutu ile pek de ilgilenmemektedir. Onun için heyecan verici olan yeni birşeyler bulmaktır. Bu nedenle de zaman zaman parasal konularda ciddi sıkıntılar yaşayacak, bazen kafasındaki bir hayal uğruna milyonlarca doları gözünü kırpmadan harcayacaktır. Edison ve Tesla'nın arasındaki bu temel ayrılıklar günden güne birlikte çalışmalarını zorlaştırmaktadır. Edison, bir gün Tesla'dan bozulmuş olan bir DC jeneratörünü tamir etmesini ister ve karşılığında 50 bin dolar ikramiye önerir. İcadını geliştirmek için yüklüce paraya ihtiyaç duyan Tesla, jeneratörün tamirini beklenenden de önce tamamlar. Parasını almak için Edison'un karşısında çıktığında, Edison büyük bir soğukkanlılıkla kendisini süzer ve Sen de Amerikan espri anlayışından eser yok Tesla! der ve mükafat olarak mucidin haftalık 10 dolar olan maaşını 18 dolara çıkardığını söylemekle yetinir. Şapkasını alan Tesla, ardına bakmadan Edison'un yanından ayrılır. Westinghouse'un himayesinde Edison'un yanından ayrılan Tesla, bir süre kablo döşemesi için çukur kazıp, kürek sallayarak hayatını kazanır. Ancak çok geçmeden, parlak bir elektrik mühendisinin iş ve sermaye aradığı bilgisi ortada dolanmaya başlayınca, bazı küçük yatırımcılar kendisinden bir ark lambası icat etmesini isterler. Önerilen ücret çok az da olsa, Tesla teklifi kabul eder, aldığı parayla da Tesla Elektrik Işık Şirketi'ni kurar. Kısa bir süre sonra, bir başka yatırımcı, Tesla'nın hayalindeki AC motor fikri üzerine yatırım yapmayı kabul eder. Kısa bir zamanda, Tesla motorun üretimini tamamlar ve tam hayal ettiği gibi çalıştığını büyük bir memnuniyetle izler. Tesla, 1887 yılında AC motor ve enerji iletimi ile ilgili jeneratörlerden, transformatörlere kadar yedi ayrı patent başvurusunda bulunur. Benzer herhangi bir teknoloji bulunmadığı için tüm patentleri hızla onaylanır. Bu patentler, telefonun keşfinden sonra belki de ABD ekonomisini en derinden etkileyecek patentler olacaktır. AC ile çalışan motor, jeneratör ve diğer elektrikli aletler tamamdır, artık iş AC ile çalışan motor fikrini topluma kabul ettirmeye kalmıştır. Westinghouse firmasının kurucusu, endüstri girişimcisi George Westinghouse, zaten bir süredir AC ile ilgilidir ve Avrupa'da yapılan çalışmaları takip etmektedir. Önce William Stanley isminde bir mühendisi işe alır ve kendisinden AC dağıtım şebekesi geliştirmesini ister. Stanley'nin firmayı bırakmasından hemen sonra, Tesla'nın patentlerini gören Westinghouse bunlardaki müthiş potansiyeli fark eder. Tesla'nın laboratuvarını ziyaret ederek kendisine AC patentleri için 60 bin dolar ve Westinghouse firmasının 150 adet hissesini teklif eder. Satılacak her bir AC ile çalışan ve Tesla'nın patenti ile üretilen üründen de 2.5 dolar telif ödemeyi önerir. İlaveten, Tesla'yı Westinghouse'a bir yıl süreyle danışman olarak işe alır. Tesla kabul eder ve aldığı paranın yarısını hemen yeni bir laboratuvar kurmak için harcar. AC teknolojisinin, ardında Westinghouse gibi dev bir isimle atağa geçmesi, Edison'un işine gelmez. Zira kurduğu düzen sayesinde, ABD'yi tekeline almış, DC şebekesi, DC ile çalışan motorlar ve akkor lambalarla kendisine oldukça iyi bir gelir kaynağı yaratmıştır. Zeki bir insan da olsa, teyit önyargısına düşmekten kendini kurtaramaz, DC'nin kısıtları ve tehlikelerini görmezden gelir. Bu körlemesine inanç, zamanın en büyük mucitlerinden biri olan Edison'un izleyen yıllarda akıl almaz işlere kalkışmasına neden olacaktır. DC'nin kısıtları Elektrik akımının sağladığı güç, akım ile gerilimin çarpımıyla hesaplanır. Yani sabit bir akımın geçtiği kablonun çapı, gerilim ile ters orantılıdır, gerilim azaldıkça kablonun çapı artar. Elektrik akımı metal tellerde taşınır, ve metaller dirençeleri nedeiyle akımı taşırken bir kısmını kaybederler. Direnç nedeniyle kaybedilen enerji, Jül yasası gereği akımın karesi ile orantılıdır. Bütün bu matematiksel formüller ne mi demek? Kısaca, eğer aktarılan elektrik enerjisi sabitse, yüksek akımlı ve düşük gerilimli sistemlerdeki kayıp, tersinden, yani düşük akımlı, yüksek gerilimli sistemlerden çok daha fazladır. Bu durum hem AC hem DC için geçerlidir. Hem AC hem de DC sisteminde gerilimi değiştirmek mümkündür. Ancak DC sistemlerde bu işlemi yapmak için hareketli ve oldukça büyük dönüştürücüler veya jeneratörler gereklidir. Bunların hem bakımı, hem işletmesi oldukça pahalı ve zahmetlidir. Oysa AC akımın gerilimi, son derece basit ve küçük dönüştürücelerle değiştirilebilir. Bu fizik kuralları, DC sisteminde ciddi sorunlara neden oluyordu. DC sistemlerde gerilimi değiştirmek çok zahmetli olduğu için, Edison'un sistemi jeneratörden kullanıcıya kadar aynı gerilimde seyrediyordu. Akım, düşük gerilimle seyrettiği için uzun mesafeler söz konusu olduğunda, kullanıcıya vardığında büyük kayba uğruyordu. Edison, bu sorunu yaklaşık 2 km'de bir yeni bir jeneratör kurarak çözdüğüne inanıyordu. Ancak bu çözüm çok maliyetli ve zahmetli bir çözümdü ve elektriğin uzun mesafeler taşınmasını, büyük şehir merkezleri dışındaki ufak şehirlerin elektriğe kavuşmasını engelliyordu. DC şebekede gerilimin değiştirilmesindeki zorluk, farklı gerilimle çalışan cihazlar açısından da bir sorun yaratmaktaydı. Aydınlatma ve elektrik motorları farklı gerilimlerde çalışıyorlardı, bu nedenle bu ikisini de barındıran yerlere iki ayrı elektrik hattı çekmek gerekiyordu. Bu durum hem masrafları iki katına çıkarıyor, hem zaten henüz yeterince güvenli tasarlanmamış elektrik hatlarının sayısını artırarak ilave risk yaratıyordu. New York şehrinde, 1888 yılında yaşanan büyük kar fırtınasında ölenlerin bir kısmı soğuktan değil, kar ağırlığı ile kopan ve devrilen elektrik kablolarından elektrik çarpması nedeniyle ölmüşlerdi. AC şebekesi, geriliminin kolayca değiştirilebilmesi sayesinde bu sorunların üstesinden gelebiliyordu. AC şebekelerde, akım kullanıcıya yakın bir noktaya gelene kadar yüksek gerilim ile taşınabiliyor, böylece yolda kaybolması önlendiği gibi, kullanıcıya yakın noktada farklı gerilimlere çevrilebiliyordu. Böylece birden fazla şebeke çekmeye gerek kalmadan, çok daha az sayıda kablo ve direkle, çok daha uzun mesafelere elektriğin kayıpsız bir şekilde varması sağlanıyordu. Önce kedi ve köpekler, sonra insan ve filler... Edison, kurduğu düzenin bozulmasından son derece rahatsızdır. Westinghouse, Tesla ve AC şebekesine yönelik eşi görülmemiş bir karalama kampanyası başlatır. Her tür platformda, Westinghouse'un desteklediği AC şebekesinin son derece tehlikeli olduğunu söylüyor, kullanımı aleyhine yasa tasarılarını finansal olarak destekler, bir yandan da sokaklarda AC'nin tehlikelerine ilişkin halkı korkutacak broşürler dağıttırır. Kısa zamanda, AC'nin önlenemez yükselişini gördükçe daha da ilginç yöntemlere başvurmaya başlar. Edison'un yanında çalışan iki teknisyen, Arthur Kennely ve Harold Brown, sokaktan topladıkları kedi ve köpeklerle halka AC'nin tehlikeleri hakkında gösteriler yaparlar. Yüksek bir platforma çıkarak, burada kedi ve köpeklere canlı canlı elektrik verirler, ve yüzlerce izleyicinin önünde hayvanları feci bir şekilde öldürürler. Zamanla, kedi köpeklerden daha çarpıcı olduklarını düşündükleri at ve büyükbaş hayvanlarla gösteriler yapmaya başlarlar. Elbette, aslında bir insanı elektrikle öldürmek daha ikna edici olabilirdi. Edison'un kendisi ölüm cezasına karşı olmasına rağmen, New York eyaletinin 1888 yılında, mevcut idam yöntemlerinden daha insani olduğu gerekçesi ile idam cezasında elektrik akımının kullanılabileceği kararının açıklanmasının ardından, elektrikli sandalyenin DC değil, AC akımla çalışmasını sağlamak için elinden geleni yapar. Edison'un ekibinden Harold Brown, Westinghouse'a ait birkaç Tesla patentini de kullanarak ilk elektrikli sandalyeyi tasarlar ve New York hapishanelerine teslim eder. 6 Ağustos 1890 tarihinde, Edward Kemmler isimli suçlu, Edison'un ekibi tarafından Tesla'nın teknolojisi kullanılarak tasarlanan AC akımı ile çalışan ilk elektrikli sandalyeye oturtulur. Sandalye, ani kalp durmasına neden olacağına inanılan 1000 Volt'a ayarlanmıştır. Bu ayar, bir gün önce bir at üzerinde denenmiş, ve ani ve temiz bir ölüme yol açacağına kanaat getirilmiştir. Kemmer, sandalyeye otutulur ve 17 saniye boyunca vücuduna akım verilir. Akım kesildiğinde, şahitler idam mahkumunun hala nefes aldığını söylerler. Doktorların, mahkumun yaşadığını teyit etmesi üzerine, Kemmer'a bu defa 2000 volt akım verilir. Toplam sekiz dakika süren infaz adeta bir korku filmine dönüşür, mahkumun damarları patlar ve vücudu alev alır. İzleyenler, dehşet içinde hapishaneden kaçarlar. Elektrikli sandalyenin ilk infazının bu başarısızlığı üzerine, Edison'un ekibi daha büyük bir hedefe gözlerini dikerler: Bir fil! New York sirkinin meşhur fili Topsy, üç kişinin ölümüne neden olduğu için ölüme mahkum edilir. Edison bu fırsatı kaçırmaz, filin elektrik verilerek öldürülmesini teklif eder. Zavallı fil, 4 Ocak 1903 tarihinde, Edison'un gözetiminde vücuduna bir AC kaynağından 6000 volt elektrik verilerek 1500 kişi önünde öldürülür. Edison, filin infazını baştan sona filme alır, ve sonrasında da sürdürdüğü AC anti-propoganda kampanyasında kullanmaya devam eder. Ve savaşın sonu... 1893 yılı, Tesla ve Westinghouse için bir dönüm noktası olacaktır. Chicago'da, Kristof Kolomb'un Amerika kıtasının keşfinin 400 yılını kutlamak amacıyla o güne dek görülmemiş bir fuar düzenlenir. Fuarda, Amerikan rüyasını simgeleyen son teknolojik gelişmeler de sergilenecektir, bunların başında da elektrik gelmektedir. Hem Westinghouse, hem de Edison'un şirketiyle birleşmiş olan General Electric firması fuarın aydınlatma işleri için ihaleye katılırlar. General Electric ve Edison'un teklifi 1 milyon doların üzerindedir, oysa Westinghouse daha mütevazi 400 bin dolarlık bir teklif vermiştir. Aradaki fiyat farkı, General Electric ve Edison'un açgözlülüğünden değil, bu denli büyük bir alanı aydınlatmak için DC sistemin ihtiyacı olan ilave kablo ve jeneratör masraflarından kaynaklanmaktadır. İhale, Westinghouse'a kalır. Bu Tesla için çok büyük bir fırsattır. Sonunda, dünyaya AC'nin avantajlarını, Edison'un karalama kampanyası olmadan gösterebilecektir. İhaleyi kaybetmekten hiç de mutlu olmayan General Electric grubu ise son kozunu oynayarak, Westinghouse ve Tesla'nın fuarın ışıklandırmasında patenti Edison'un olan akkor lambalı ampulu kullanmasını yasaklar. Westinghouse ekibi, hızla bu ambargoyu delmek için iki pinli yeni bir ampul icat eder. Chicago Dünya Fuarı, 1 Mayıs 1893 tarihinde açılır. Açıldığı günün akşamında, ortalık karardığında o zamanki ABD başkanı Glover Cleveland, ışıkları yakan ana şalteri indirir, birden fuar alanındaki neoklasik binalar yüzbinlerce akkor ampul sayesinde ışığa boğulur. Bu, fuara katılan herkesin nefesini kesen, muhteşem bir manzaradır. Bu ışık şehri, Tesla'nın ana fuar salonuna yerleştirdiği on iki jeneratör sayesinde çalışmaktadır. Ziyaretçiler, hem AC jeneratörleri, hem fuarın parıldayan ışıklarını, hem de AC ile çalışan Westinghouse yapımı farklı elektrik aletlerini görme fırsatı bulurlar. Tesla, bu pozitif havanın getirdiği müthiş fırsatı kaçırmaz, fuar alanında AC'nin güvenli olduğunu gösteren ve izleyenlere sihirli görünen gösteriler düzenler. Siyah smokini, beyaz gömlek ve kravatı, melon şapkası ve altı kauçuk kaplı botları ile AC akım kullanarak ellerınen kıvılcımlar çıkarır, elinde tuttuğu kablosuz ampulleri yakar ve gelenleri büyüler. Fuarı 27 milyon kişi gezer, ki bu rakam o zamanki ABD nüfusunun dörtte biridir. Fuarın ve yıllar süren AC/DC savaşlarının galibi ise tartışmasızdır: Alternatif Akım. Mutlu son? Akımlar savaşı, dünyanın AC üstünlüğünü ve Tesla'nın dehasını tanımasıyla sonuçlanır. Bu, Tesla için büyük bir zaferdir. Fuarın hemen ardından Westinghouse firması, ABD doğu kıyısına AC akım üretmek için Niagara şelalerinde dev bir hidrolik santral kurma ihalesini kazanır. Hatta AC'nin üstünlüğü artık o kadar tartışmasızdır ki, Westinhouse'un ezeli rakibi General Electric bile, Edison'un itirazlarına kulaklarını tıkayarak AC sistemi ile çalışan ürünler yapmaya başlar. Tesla ise, savaştan galip çıkmanın verdiği kendine güvenle, yeni projelere yönelir. İzleyen yıllarda, radyodan X ışınlarına, uzaktan kumanda sistemlerinden radar teknolojisine pek çok yeni teknolojiye imza atacak, yeni icatlar yapacak veya diğer mucitlere bilgi esin kaynağı olacaktır. Bunlar da bir başka yazının konusu olsun... Meraklısına notlar: - Teorik olarak Tesla'nın AC başarısı ardından Westinghouse ile imzaladığı patent telif hakkı sözleşmesi uyarınca milyarder olması beklenirdi. Öyle ya, satılan her bir cihaz başına 2.5 dolar alacaktı. Ancak kaynaklara göre, AC/DC savaşları sırasında, Westinghouse firması batmanın eşiğine gelir. George Westinghouse, Tesla'dan bu telif hakkından vazgeçmesini rica eder. Bazı kaynaklarda, bunun karşılığında Tesla'ya 1 milyon dolar net ücret ödediğinden bahsediliyor. Tesla'nın bu parayı alıp almadığını bilemiyoruz, ancak AC'nin yaygınlaşması adına 2.5 dolarlık telif hakkı kontratını yırtıp telif hakkından vazgeçtiğini biliyoruz. Bu feragat karşılığında Westinghouse firması uzun yıllar Tesla'nın icatlarına sponsorluk yapar. Ancak ilerleyen yıllarda, George Westinghouse öldükten sonra, ünlü mucit yaşlanıp, icatları pratik değerleri kaybedip gittikçe daha egzantrik ve çoklukla teorik hale gelmeye başlayınca Tesla'nın icatlarına yatırım yapmaktan vaz geçer. Yine de sıkıntılı zamanlarında yaşlı mucide danşmanlık ücreti adı altında zaman zaman ödemeler yapar. - Bu yazıdan AC'nin elektrik uygulamalarında tamamen galip geldiği ve DC'nin hiç kullanılmadığı gibi bir sonuç çıkmamalı. Şehir şebeke sistemi ve uzun mesafelere elektrik götürme konusunda AC'nin avantajlarını yazıda uzun uzun anlatmıştım, Akımlar savaşının galibi de bu nedenle Tesla- Westinghouse idi. Ancak DC'nin, halen bazı yerlerde kullanılmakta olduğunu belirtmekte yarar var. Özellikle düşük voltaj gerektiren sistemlerde, elektronik devreler, piller ve telefon sistemlerinde hala DC kullanılıyor ve bu uygulamalarda kendine göre avantajları var. Ayrıca güneş enerjisi sistemlerinde de halen DC kullanılmakta, zira güneş pillerinden sadece DC akım elde edilebiliyor. DC akım, ,üretildiği yerde kullanıldığı sürece avantajını koruyor, ama akımı bir başka yere taşıma söz konusu olduğunda AC'ye çevirmek hem maliyet hem de kayıpları önlemek adına çok avantajlı. - Edisonun, zavallı fil Topsy'nin infazı sırasında çektiği film ekte. - Tesla grubunun, Edison ve Tesla arasındaki kıyasıya mücadeleyi konu olan Edison's Medicine şarkısının klibi ekte: > - Yazının kapak resmi, Thinkgeek web sitesinde t-shirt olarak satılmaktadır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/adini-felaket-koydum.html", "text": "Saat 07.17... Baykal Gölü'nün kuzaybatısındaki sırtlarda yaşayan Evenkler, gökyüzünde güneş kadar parlak, mavimsi bir ışık hüzmesi gördü. 10 dakika sonra inanılmaz bir parlamaya eşlik eden topçu ateşine benzer bir ses duydular. Birkaç saniye sonra orta dereceli bir deprem meydana geldi. Olaydan uzun bir süre sonra, yüzlerce kilometre uzaklıktaki evlerin camlarının bu tuhaf doğa olayı nedeniyle kırıldığı anlaşıldı. Tarihe, Tunguska Olayı olarak geçen ve kayıtlı tarihin en büyük göktaşı patlaması 1908 yılında Sibirya'da gerçekleşti. Görgü tanıklarının bildirimleriyle şekillenen olay insanoğlu için bir ilk değildi. Tarihte göktaşlarıyla ilgili -olması muhtemel- bilgiler mevcuttur. Söylence, efsane ve özellikle kutsal metinlerde gökten inen taşlar yada yanan taşlardan bahsedilmektedir. Yunanlılardan, Romalılara ve Amerika yerlilerine kadar, meteorlardan bahsedilmiş ve birçoğunda bunların kutsallıklarına vurgu yapılmıştır . Amerika'da özellikle Hopewell kültüründe (M.Ö. 200) mezar taşlarında kuyruklu yıldızlara tapıldığını gösteren çizimler mevcuttur . Kuran'da ise Şuayp peygamber ve çevresindekilerle şöyle bir konuşma geçmektedir: Eğer doğrulardansan o halde üzerimize gökten parçalar düşür. Bu veriler insanların göktaşlarıyla ilişkilerinin binlerce yıllık bir geçmişe dayandığını ortaya koymaktadır. . Modern çağda göktaşlarına yaklaşıma geçmeden önce yazıda kullanılacak bazı kavramları tanımlamakta fayda var. - Asteroid: Yıldıza-benzer anlamına gelen asteroid, terim olarak yörüngeleri Güneş Sistemi'nde Mars ile Jüpiter gezegenleri arasında kalan ve sayıları yaklaşık 40.000 kadar olan gök cisimleridir. Bu küçük gezegenler, küçük kütle ve hacimlerinden ötürü 'gezegenimsi' olarak da bilinirler. Bizi ilgilendiren tarafı atmosfere girmemiş olmalarıdır - Meteor: Göktaşı; asteroid ya da diğer uzay cisimlerinin atmosfere girmesiyle kazandığı isim. - Meteorit: Meteor parçası; demir ya da taş olmak üzere iki cinsi mevcuttur. 19.Yüzyıldan bu yana meteorlar, insanların daha akılcı yaklaşımlarını hak etmeyi başardı. Aydınlanma çağı, bilimin tüm alanlarında olduğu gibi gökbilimde de önemli aşamaları katettirdi. Ancak meteor çarpmaları ile ilgili gelişim oldukça ağır bir seyir izledi. 20.Yüzyıl ile birlikte gelişen teleskoplarla asteroidler, gökbilimcilerin yeni akademik ilgi alanı olmuştu. Tahmin edilen hareketleri sayesinde birçok asteroid sınıflaması yapılmıştı. Ancak aynı şey meteor ve meteoritler için söylenemiyordu. Yerbiliminin özellikle analitik olarak- gelişmesi diğer yardımcı bilimlerin gelişmesini izlediğinden göktaşı çarpmalarının jeolojik olarak tanımlanması ancak 20.yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşti. Yeryüzünü şereflendiren meteorlarla ilgili bilgi birikimimizin artmasıyla meteor boyutları, -varsa- krater çapı ve çarpma sıklıklarıyla ilgili bir sınıflamaya gidildi. Bu sınıflamaya göre çapı 4 m ile 85 m arasında olan meteorlar yerkabuğuna ulaşamadan atmosferde imha ediliyor. Basitçe, her katında 8 daire bulunan 28 katlı bir binanın, yerden yaklaşık 580 metre yükseklikte infilak ettiğini düşünebiliriz. İstatistiksel olarak böyle bir olay 3300 yılda bir gerçekleşiyor. Çapı 100 metrenin üzerinde olan meteorlar ise atmosferin durduramadığı, yaşam için risk oluşturan meteorlardır. Bunlar çarpmaya bağlı çökel kayalar ve kraterler oluştururlar. Söz konusu hesaplardan yola çıkarsak, Gize'deki Keops Piramidi yerini yadırgayarak atmosfer dışına çıkıp geri dönse, atmosfer tarafından durdurulamayacak ve yaklaşık 100 megaton TNT büyüklüğünde bir kinetik enerjiyle yere ulaşıp yaklaşık 2 km çapında bir çarpma krateri yaratırdı (Şekil 1). Böyle yıkıcı bir olay 11000 yılda bir gerçekleşiyor. Benzer şekilde, ebedi istirahatgahında sıkça rahatsız edilen Titanik, üzerindeki yoğun ilgiden sıkılarak uzayda bir yolculuğa çıkıp kafa dinlemeyi tercih etse, tamamen buz kütlesine dönüşmeden geri dönmeye karar verse 600 megaton TNT gücüyle yerkabuğunda yaklaşık 4 km çaplı bir krater oluştururdu. Böyle bir olayın gerçekleşme sıklığı ise 59000 yılda bir. Peki ya 800m çaplı, yani üzerinde Vatikan şehrini barındırabilecek kadar geniş bir kütlenin üzerinize düşmesine ne dersiniz? Kütle, Roma'ya düşmeden önce atmosfere girdiğinde yaklaşık 20.000 megaton TNT değerindeki enerjisiyle bu kez hatırı sayılır bir parlaklıkla aydınlatır. Yere ulaştığında ise 11 km çaplı dev bir kraterle Roma'yı ve çevresini haritadan siler. Böyle bir felaketin gerçekleşme sıklığı ise 250.000 yıldır. Söz konusu sınıflamalarda göz ardı edilen önemli bir değişken var aslında, meteorun geliş açısı. Kısaca, göktaşı ne kadar dik gelirse, yere ulaşma ihtimali o kadar artar. Ne kadar düşük açıyla girerse atmosferde infilak ihtimali o kadar artar. Geliş açısı ise genelde gökcisminin hızı ile ilişkilidir. Bu kadar teorik bilgi yeter sanırım. Jeolojik kayıtlara geçmeden önce yakın ve dar bir tarih aralığına bakalım, tam olarak Homo Sapiens'in tecrübelerine. Yaklaşık 10.000 yıl öncesine kadar uzanan ve doğruluğu tartışmaya açık veriler mevcut. Buna göre son 10.000 yılda 500'e yakın göktaşının atmosfere yada yerkabuğuna ulaştığı iddia ediliyor . Bunların büyüklüğünün 70 m ile 150 m arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu göktaşı olaylarının %70'i nin' Tunguska-tipi olarak sınıflanan ve patlamanın yere ulaşmadan atmosferde gerçekleştiği ve yerde çarpma kraterinin oluşmadığı göktaşı olaylarıdır. 1908 yılında, Tunguska 'da gerçekleşen olayda, tahminen 50 m çaplı göktaşı, Hiroşima'ya atılan atom bombasının 185 tanesine eşit, 10-15 PJ (petajoule: 1015 joule) büyüklüğünde korkunç bir enerji üretmiştir. Şok dalgası, Avrupa ve Asya'daki sismik istasyonlarca kaydedilmiş ve 80 milyon ağacı yok etmiştir (Şekil 2) . Bölge, yaşama çok fazla elverişli olmadığından ölü sayısı bir elin parmaklarını geçmemiştir. Olay, kayıtlı tarihin en büyük göktaşı çarpmasıdır . (Bu olayla ilgili enteresan bir anekdota göre Nikola Tesla, o sırada Long Island, Amerika'da uzak mesafelere kablosuz enerji transferi üzerinde çalışıyordu. Projenin yan etkisi olarak Ölümcül Işın adlı bir silaha da dönüşebileceğini düşünüyordu. Bir gece projesini test etmeye karar verir ve bunu yapmadan önce Kuzey Kutbu'nda trekking yapan Robert Peary'den gökte gerçekleşebilecek enteresan bir olay için gözlem yapmasını ister. Deneyi, 30 Haziran 1908'de gerçekleştirir ancak ne gazetelerden ne de Peary'den tuhaf bir olayın varlığı hakkında bilgi yoktur. Sonraları, Kuzey Kutbunda esrarengiz bir olay gerçekleştiğine dair söylentiler yayılır ve kimilerince Tunguska Olayı bu silahın bir denemesi olarak görülür. ) Tunguska-tipi bir göktaşı olayının Akdeniz'de Bronz Çağı uygarlıklarını etkilemiş olabileceğine dair fikirler mevcuttur . Benzer dönemlerde apokaliptik din anlayışının önemli hale gelip daha çok taraftar bulması da dikkate değerdir. Holosen döneminden (10.000 yıl önce) bu yana krater oluşturan herhangi bir patlama kaydedilmemiştir. Basit bir çıkarımla, son 10.000 yıldır tepemizden aşağı 100 metrenin üzerinde herhangi bir gök cismi atmosfere girmedi. Ancak bir meteorun krater oluşturmaması zararsız olacağı anlamına gelmiyor. 1490 yılında, Çin'de büyük bir göktaşı felaketinin gerçekleştiğine dair izler görüyoruz. Ming Hanedanlığı'nın kayıtlarına göre onbinlerce insanın öldüğü ve bugün meteor yağmuru olarak tanımladığımız olay, Tunguska gibi atmosferde infilak eden ve görece küçük parçaların insan yerleşimlerinin olduğu geniş bir alana yayılarak önemli bir yıkım yaratmasıyla meydana gelmiştir . Sözü, nihayet söylence ya da test edilmesi güç olan şeylerden bilime, jeolojiye getirelim. Tarih algımızı genişleterek daha büyük şeylerden bahsedelim. 20.Yüzyılın başlarında yerbilimciler, meteorların infilakından geriye kalan meteoritlerin varlığından haberdardılar. Hatta bu tuhaf kayaların dünyaya ait olamayacağından emindiler. Ancak bundan daha fazlasına sahip değildiler. Ta ki Barringer Krateri keşfedilene kadar. Yeni bir bilim alanı doğuyor Yer, Arizona, Amerika... Tarih 50.000 yıl öncesi... Yaklaşık 90 metre çaplı bir göktaşı atmosferi yenmeyi başararak yere ulaşıyor ve 1,2 km çaplı bir krater yaratıyor (Şekil 1). Yerbilimciler, 50.000 yıl sonra olay yerine gelip soruşturma başlatıyorlar. Önce enteresan kaya tiplerinin varlığına şahit oluyorlar. Bunlar dar bir alanda oluşmuş çökel kayalar. Daha sonra Barringer Krateri'ne benzer kraterler bulunuyor. Ve bu çökel tabakalar arasında enteresan bir bölüm keşfediliyor: bolca zenginleşmiş iridyum içeren seviyeler. Yerkabuğundaki ortalama bileşiminin çok çok üstünde zenginleşme gösteren ve bu tabakanın yer kökenli olamayacağını düşündüren bir seviye bu. 70'lerin sonunda Yucatan Yarımadası'nda petrol arayan Pemex firması, Antonio Camargo ve Glen Penfield adlı iki jeofizikçiyi petrol sondajı için görevlendirmişti. Penfield muhtemel sondaj konumlarını saptıyordu. Yaptığı çalışmalar sırasında su altında 70 km çapında yay şekilli dev bir sualtı havzasının varlığına ulaştı. Sonra, yıllar önce yine şirketin yaptığı ve gizlilik ilkesi nedeniyle yayımlanmamış olan gravite haritasını aldı ve yarımadanın üzerinde de sualtı yayının devamının var olduğunu gördü ve bu yayları birleştirerek yaklaşık 180 km çapında, merkezi Chicxulub köyüne denk düşen dev bir çembere ulaştı ve bunu jeolojik tarihteki yıkıcı bir olayın yapabileceğini düşündü. Pemex şirketi verilerin yayımlanmasına sıcak bakmadı ve Penfield'a izin vermedi. Veriler, şirket yetkilisi Camargo tarafından, 1981 yılında, katılımı düşük bir konferansta sunuldu. Bilim insanları tarafından fazlaca kurgusal bulundu ve beklenen etkiyi yaratmadı. Penfield sadece jeofiziksel veri setiyle fazla iddialı bulunmuştu ve elinde her hangi bir kaya örneği bulunmuyordu. Aynı yıl Penfield ve bulgularından habersiz Luis Walter Alvarez ve çalışma arkadaşları, yaklaşık 65 milyon yıl yaşında bir tabakanın neredeyse tüm dünyaya yayılmış olduğunu, normalden 20 ila 160 kat daha fazla iridyum içerdiğini ve bununla dünya dışı dev kütlelerin jeolojik geçmişte dünyayı sarsmış olması ihtimalinin yüksek olduğunu savundu. Alan R. Hildebrand ve William Boynton da çalışmaları ile katkı sağlayıp çok yüksek basınçlarda durağan olan stişovit minerali (Şekil 5) ve çok ani bir ısınmanın yarattığı camsı özellikteki tektit kayasını içeren iridyumca zengin yeşil kil tabakalarının (Şekil 5) çarpma kraterleri için önemli bir delil olabileceğini ortaya attılar. Her geçen yıl bölge ve çevresiyle ilgili enteresan veriler elde edildi. Çok kalın kaba taneli çökel kayaların belli bir yerden taşındığı ve böyle bir şeyin mümkün olabilmesi için ancak devasa tsunami dalgalarının oluşmuş olması gerektiğine yönelik teoriler ortaya atıldı. Tüm yap-boz parçaları yerine otururken nihayet 1990 yılında Hildebrand, Penfield'ın çalışmalarından haberdar oldu ve Penfield, Pemex firmasını bu kez ikna ederek iki adet kuyu logunu incelenmek üzere Hildebrand'a yolladı. Kısa bir incelemenin ardından Hilderand şok metamorfizma izlerini gördü ve kaya örneklerinin tipik bir çarpma kraterine işaret ettiğini belirtip söz konusu bulguları bir yıl sonra bilim dünyasına sundular. Böylece Chicxulub Krateri o zamana kadar bilinen en büyük çarpma krateri oldu (Şekil 6). Uydu görüntüleme teknolojilerinin daha yüksek çözünürlüklü topografya resimlerini elde etme kabiliyeti arttıkça yeni veriler elde edildi. 1996 yılında bilim insanları yeni uydu görüntüleri ile Penfield'ın bulgularını test etme imkanı buldu ve söz konusu çemberin meteor çarpması sırasında çöken 180 km çapında dev bir çöküntü alanı olduğunu doğruladılar. İşin bundan sonrası hesaplara kalıyordu. NASA'nın tahminlerine göre söz konusu meteor 10 km çapında dev bir yok ediciydi. Çarpma sırasında ortaya çıkan enerji, bilinen en büyük patlama olan ve 240 gigaton TNT büyüklüğünde enerji açığa çıkaran La Garita Kalderası ile karşılaştırıldığında bundan 400 kat daha güçlü bir patlama olduğu ve ortaya çıkan enerjinin yaklaşık olarak 4,2x1023 joule gibi muazzam bir değerde olduğu hesaplandı. Adını Felaket Koydum: Evrimin Yolu Günümüzde meteor çarpmalarıyla ilgili sağlam bir bilgi birikimine sahibiz. Gökbilimciler havaya bakıp gelecekten haber vermeye çalışırken, yerbilimcilerin gözü yerde, yani yerkürenin tecrübelerinde. Artık tüm kıtaların jeolojik geçmişte, başına kötü bir tecrübe geldiğini biliyoruz. Bunların kimisi ucuz atlatılırken kimisi yerkürenin kaderini değiştirdi. Göktaşı çarpmalarının fiziği ve jeolojisi üzerine uzun uzun lafladıktan sonra asıl soruya gelme vakti: Dev meteor çarpmalarına dünya nasıl tepki verdi? Paleontoloji ve klimatoloji nin uzak ve yakın geçmişle ilgili bize sunduğu verilere göz atmakta fayda var. Özellikle paleontoloji, türlerin zaman içinde sadece evrilmediği aynı zamanda çeşitliliğin de değiştiğini gözler önüne sermekte, çeşitli zamanlarda tür sayısında büyük anomaliler gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Jeolojik zaman tablosu da genel olarak çağ ve devir gibi katları birbirinden ayırmak için bu ani değişimleri kullanır. Tür çeşitliliğindeki ani değişimlerin nedenlerini araştıran bilim insanları birkaç konu üzerinde uzlaşmış gibi görünüyorlar. Tarihin gördüğü en büyük beş yok oluş vakasından Permiyen yokoluşunda (yaklaşık 250 milyon yıl önce) denizel canlıların %90'ı yok olmuş, ekosistem sert bir değişime zorlanmıştır. Diğer önemli yok oluş vakası ise K-T Sınırı olarak da bilinen Kretase-Tersiyer (65 milyon yıl önce) yok oluşudur. K-T sınırında hayvan ve bitkilerin %75'i yok olmuştur! K-T sınırı ile ilgili dünya genelinde sıradışı bir jeolojik oluşum gözlenmektedir. Karasal ve denizel kayalar içinde iridyumca zengin bir kil tabakası bulunmaktadır. Bu tabaka, 65 milyon yıl yaşındadır ve uzantısı Yucatan Yarımadası'ndadır! Fosil kayıtları, olayın muazzam boyutlarını gözler önüne serer. Karanın devleri dinozorlar, denizin devleri mosasorlar başta olmak üzere, birçok kara ve deniz canlısı bir daha görülmemek üzere tarih sahnesinden silinmiştir. Bu yok oluşlar sadece birkaç bin yıl içinde gerçekleşmiştir ki bu süre yerbilimi açısından son derece kısa bir zaman aralığıdır. Dolayısıyla bu sonuçlar çok ani ve yıkıcı bir değişimin varlığını zorunlu kılar. Ani değişime neden olabilecek ve önceki bulgularla da desteklenen en güçlü model meteor çarpması modelidir. Buna göre çarpmanın hemen ardından, - Dev küresel deprem fırtınası başladı - Yerküre tarihin en büyük megatsunamilerinden biri oluştu. - Süper-sıcaklıktaki toz ve kül atmosferde yükselmeye başladı. - Ani CO2 üretimi dünyanın çok hızlı bir şekilde sera etkisine girmesine neden oldu. - Volkanlar püskürmeye başladı. Özellikle Hindistan'daki Deccan volkanları 1-2 milyon yıl boyunca devasa magmatik malzemeyi yeryüzüne taşıdı - Volkanik aktiviteler de sera etkisine girilmesini kolaylaştırdı. - Toz ve parçalar dünya yüzeyini en azından 10 yıl boyunca örttü ve canlı yaşamını tehdit etti. - Uzun bir süre boyunca güneş ışınları atmosferdeki toz partiküllerince engellenerek yeryüzünde ani bir soğumaya neden oldu. - Güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşamaması fotosentezi askıya aldı ve bu olay tüm ekosistemi derinden etkiledi. - Fotosentezin sekteye uğraması, oksijen ihtiyacı yüksek olan iri cüsseli yaratıklarda daha büyük bir etki yaptı. Yüksek dozda kıyamet senaryolarının ardında tuhaf bir ikilem de var. Yaşanan gerçekten saf bir yok oluş muydu? Bu tür ani yok oluşlar evrimin gidişatını tamamen değiştirebilecek kadar güçlü olaylardır. Örneğin dinozorlar yaklaşık 150 milyon yıl boyunca dünyaya hükmederken karaların yegane hakimi konumundaydılar. Denizdeki devler için de aynı şey geçerliydi. Bu koşulların devamında mükemmel yırtıcıların avantajına yönelmiş olan evrim günümüzde nasıl bir sonuca varırdı bilinmez ancak görebildiğimiz kadarıyla K-T sınırı, uzun süredir dünyayı yöneten seçkinlerin hakimiyetlerine zorla son verip yerine daha basit ve mütevazi bir yaşama adapte olmuş türleri öne çıkardı. Dev yırtıcıların terk-i diyar eylemesiyle dünya bambaşka bir yere büründü. Meteordan sonraki çağın hanedanları, dünyayı sürüngenlerden daha farklı yöntemlerle ve onlardan çok daha baskın bir şekilde yöneten memeliler oldu. Meteor, evrim için sadece bir başka yola sapmak iken memeliler ve türümüz için gerçek bir milattı. Sonuç: Yakın Gelecekte Başımıza Taş Düşer mi? Discover dergisi, 2000 yılında, dünyada yaşamı yok edebilecek bir tehditler listesi yayımladı . Listenin bir numarasında muhtemel bir göktaşı çarpması yer aldı. Gerçekten bu kadar büyük bir tehdit var mı peki? Bu konuda biraz ihtiyatlı yaklaşmakta fayda var. Kayıtlı tarihin en büyük göktaşı olayları listesinin zirvesinde yer alan Tunguska olayı, ciddi bir rakip için 105 yıl beklemek zorunda kaldı. 15 Şubat 2013 tarihinde, yine Rusya hava sahasında, bir göktaşı patlaması gerçekleşti. Tahminlere göre 15 metre çapındaki meteor , 18 m/s hızla, yerden 15-25 km yükseklikte infilak etti . Patlamanın ortaya çıkardığı enerji 2,1 PJ (petajoule: 1015 joule) yani Hiroşima'ya atılan atom bombasının 20-30 katı kadar güçlüydü. Bu rakamlar, onu Tunguska'nın ardından kayıtlı tarihte yaşanmış en büyük 2. göktaşı olayı yaptı. Daha geriye gidersek, 15.Yüzyılda Çin'de meydana gelen göktaşı olayı ile karşılaşıyoruz. Yani 600 yılda, en büyükler listesine girebilecek 3 adet göktaşı olayımız var ve bunlar türümüz için çok büyük tehdit değiller. Türümüzü yok edecek denli büyük göktaşı olayları için milyonlarca yıllık bir periyoda ihtiyacımız gibi görünüyor. Yaşamı tehdit edebilecek büyüklükteki göktaşı olaylarını sıralayalım: - Chesapeake Bay Krateri, Amerika, 35 milyon yıl önce, - Popigai Krateri, Rusya, 35,7 milyon yıl önce - Chicxulub Krateri, Meksika, 65 milyon yıl önce - Kara Krateri, Rusya, 70 milyon yıl önce - Morokweng Krateri, Güney Afrika, 145 milyon yıl önce - Manicouagan Krateri, Kanada, 215 miyol yıl önce - Woodleigh Krateri, Avustralya, 364 milyon yıl önce - Acraman Krateri, Avustralya, 580 milyon yıl önce - Sudbury Baseni, Kanada, 1,8 milyar yıl önce - Vredefort Krateri, Güney Afrika, 2 milyar yıl önce (Google Earth kullanıcıları için çarpma kraterlerini içeren kml dosyası kaynaklar bölümüne eklenmiştir ) Listeye bakarak bir iyi, bir de kötü haber verebilirim. İyi ile başlayalım, en yakın çarpma periyodu homo sapiens'in yaşının 3 katı kadar. Genelde milyonlarca yıllık bir periyod gözleniyor. Kötü habere gelince, en son 35 milyon yıl önce medeniyetimizi sonlandırabilecek büyüklükte bir göktaşı olayı yaşanmış, yani istatistiksel olarak artan bir ihtimal söz konusu. İyi-kötü haber silsilesine bir yenisini daha ekleyelim. Bu sefer kötüden başlayalım, bu liste sadece tespit edebildiklerimizden oluşmakta ve jeoloji haritalamaları tamamlanmamış alanlar göz önüne alındığında, jeolojinin dünyanın sadece üçte birine tam olarak vakıf olması. İyi haberse, dev göktaşlarının tüm sistemi alt-üst etmesine rağmen yaşamı taşıyan dinamiklerin, inatla ayakta kalmayı başarıyor olması. Bu mükemmel sistem, en kötü senaryoda bile inanılmaz çözümler üretip başkaldırıda bulunuyor ve yaşamın devamlılığı için savaşıyor. Şunu da unutmamak gerekir ki fosil kayıtları bu tarz yıkıcı olayların daima en karmaşık canlıları hedef aldığını gösteriyor. Anlaşılan, komplekslik sadece içinde yaşanılan koşullar için geçerli, sistemdeki ani değişim daima basitliğin avantajına işliyor. Dev bir göktaşı medeniyetimizi sonlandırmak için yeterli olsa da yeryüzündeki hayatı silmesi düşük bir ihtimal; en azından şimdiye dek bunu başaramadı. Tüm sistem, Yaşam devam edecek! emrine boyun eğdi ve eğmeye devam edecek gibi görünüyor. Konuk Yazar Hakkında: Ömer Kamacı Şu anda İstanbul Teknik Üniversitesi'nin Jeoloji Mühendisliği Bölümü'nde doktora çalışmalarını sürdüren Kamacı, lisans ve yüksek lisansını Kocaeli Üniversitesi'nde tamamlamış."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/aman-beni-sahit-yazmasinlar-yanilabilirim.html", "text": "Her hangi bir yerdeki adaletsizlik başka yerlerdeki adalet için tehdittir. Martin Luther King Jr., Televizyonda yayınlanan suç ve polisiye dizilerinden en çok Law & Order'ı severim. Sonuna ek almış olan SVU ve Criminal Intent'i değil ama 1990'da yayınlanmaya başlayanı. 45 dakikalık dizi bir cinayet kurbanının bulunması ile başlar; ilk 20 25 dakikasında New York dedektiflerinin suçluyu yakalayışlarını izleriz. Kalan sürede ise Amerikan adalet sisteminin yargılama, savunma, iddianame hazırlanması gibi süreçleri gösterilir izleyicilere. Dizinin bu basit akışı polis suçluyu yakaladı ve adalete teslim etti cümlesinin ne kadar yanlış olduğunu, polisin takip ettiği delil toplama, sorgulama, görgü tanıklarının ifadelerini alma süreçlerinin adaletin nasıl ayrılmaz bir parçası olduğunu gözler önüne serer. Mahkeme önüne gelen sanığın suçlu ya da suçsuzluğunu gösterecek, polisin çalışmaları ile elde ettiği deliller içerisinde belki de en makbul olanı son yıllarda en geçerli delil haline gelen DNA analizlerini saymazsak- görgü tanıklarının ifadeleri olsa gerek. Oysa, 90'lı yıllardan bu yana suçluların bulunmasında adaletin en önemli aracı haline gelen DNA analizleri ve psikoloji araştırmaları masum insanların görgü tanıklarının bilmeden yaptıkları hatalardan korunması gerektiğini gösteriyor. Örneğin Innocenceproject.org isimli site A.B.D'de 1989 yılından bu yana suçsuz oldukları halde ceza aldığı ispatlanan 302 masum insanın adaletsizliğe uğramasında en büyük katkının görgü tanıklarının suçluyu yanlış teşhis etmesi olduğunu aktarıyor. Az bir oran değil verilen; 302 vakanın % 72'isinde görgü tanıklarının hatası rol oynamış . Bilimsel çalışmalara azıcık değer verilmekle önlenebilecek bu adaletsizlikler bilime ve biliminsanlarının çalışmalarına kulak kabartılmasının önemini vurguluyor neresinden bakılırsa bakılsın. Görgü tanıklarının sorgulama sırasında yönlendirmeye açık oldukları iddiası ilk olarak 1900 yılında Alfred Binet tarafından ortaya atılıyor olsa da görgü tanıklarının doğruluğunu ve güvenilirliğini ciddi anlamda sorgulayan ilk araştırmacının Hugo Munsterberg olduğu biliniyor. 20. Yüzyılın başlarında çeşitli araştırmacılar görgü tanıklarının olayları yanlış hatırladıklarına dair yayınlar yapıyorlar. Bu araştırmalar daha çok bir fikri test eden ilginç deneyler olarak kendilerini gösteriyorlar. Nitekim modern veri toplama standartlarına göre oldukça zayıf verilerle yayınlanan bu araştırmalar pek kabul görmüyor ve adalet sisteminde herhangi bir etki yaratmıyorlar . Yine de bu ilginç deneylerden birinden örnek olması için kısaca bahsetmekte fayda var: 1901 yılı sonunda Prof. Franz von Liszt ders verdiği sınıfta bir tiyatro oyunu sergiliyor. Sınıfta ders içerisinde iki öğrenci aniden ateşli bir tartışmaya tutuşuyorlar. Tartışmanın hararetinin arttığı bir anda öğrencilerden biri tabanca çekiyor ve araya girmeye çalışan profesörü vuruyor. Dersi izleyen öğrenciler korku içerisinde bakınırken profesör ayağa kalkıyor ve olayın düzmece olduğunu açıkladıktan sonra öğrencilerden gördüklerini yazmalarını istiyor . Öğrenciler gerçekte hiç olmayan konuşmaları kavgacıların ağzından duyduklarını anlatıyorlar. En doğru şekilde olayı anlatanın bile ifadesinde olmamış olayların oranı %25'i buluyor. İşin ilginç tarafı hikayesini anlatan öğrenci ne kadar çok kendine güveniyorsa anlattıkları o kadar hatalı oluyor . Hafızamızın sanıldığı kadar güvenilir olmadığını gösteren çalışmalar yapan deneysel psikologlar içerisinde Elizabeth Loftus'un özel bir yeri var . 1970'li yılların ortalarında başlayan araştırmalarında Loftus hafızanın olayları nasıl hatırladığı konusunda çeşitli yayınlar yapıyor. 1974 yılında yayınlanan çalışmasında Loftus deneklere bir araba kazasının videosunu izlettiriyor; daha sonra denekleri aracın hızı konusunda sorguya çekiyor. Deneklerden araçların hızını tahmin etmelerini isterken sorduğu sorunun biçimini değiştirerek dışarıdan verilen bir bilginin bir olay hakkındaki anılarımızı nasıl etkilediğini belirlemeye çalışıyor. Araçlar birbirine dokunduğunda yaklaşık hangi hızda gidiyorlardı? sorusunu sorduğunda aldığı tahminler araçlar birbirine girdiğinde yaklaşık hangi hızda gidiyorlardı? sorusuna verilen tahminlere göre çok daha düşük oluyor; ilk soruya verilen ortalama hız 31.8 mil/saat iken ikinci soruya verilen yanıtların ortalaması 40.5 mil/saat . Bu çalışması ile sorunun soruluş biçiminin olayları hatırlayış şeklimizi değiştirdiğini, yönlendirici soruların hafızamızda önemli etkileri olduğunu gösteriyor. Ayrıca Loftus The Formation of False Memories isimli makalesinde ise hiç yaşanmamış olayların bile yaşanmış gibi hatırlanmasının mümkün olduğuna dair güçlü kanıtlar sunuyor, olmamış olayların hafızamıza yerleştirilebileceğine işaret ediyor . Bir olayı hatırlarken dışarıdan gelen hatalı ya da gerçek dışı bilgilerin anılarımız çarpıttığını gösteren çalışmalara imza atan Loftus'tan farklı olarak insan hafızasının insanları nasıl hatırladığı üzerinde çalışan başka bir biliminsanı Robert Buckhout insanları nasıl hatırladığımız ile ilgili çalışmalar yapıyor. Buckhout'un çalışmaları çok prestijli dergilerde yayınlanmasa da görgü tanıklarının şüpheliyi teşhis etme süreçleri konusunda bir çok genç araştırmacıyı etkileyen Buckhout filmlerden aşina olduğumuz Amerikan karakollarında 6 kişi içinde şüpheliyi teşhis eden görgü tanıklarının sıklıkla hata yaptığını ilginç bir çalışma ile kamuoyuna göstermiş. Buckhout, New York şehir televizyonunun tarafından yayınlanan bir kapkaç olayı sahneliyor. Daha sonra 6 kişilik bir şüpheli grubu içinden izleyicilerden doğru kişiyi teşhis etmelerini istiyor. Geri dönüş yapan 2145 izleyicinin yaklaşık 2000'i yanlış kişiyi saldırgan olarak teşhis ediyor . Loftus, Buckhout ve yüzlerce başka araştırmacı 1900'lerin başından bu yana hafızanın bir video kamera olmadığını anılarımızın her anlatılışta tekrar tekrar yaratıldığını, bazı detayların eklendiğini/çıkarıldığını, hatırladıklarımızın zaman içinde değiştiğini gösteren çalışmalar yapmış olsalar da bu çabaların meyvelerini vermeye başlamaları 1999 yılını buluyor; Amerikan Adalet Bakanlığı o yıl görgü tanıklığı konusunda uzman olan değişik dallardan 34 kişilik bir ekibin önerileri doğrultusunda Görgü Tanıklığı: Kanun Uygulayıcılar için Kılavuz isimli bir dokümanla ilgili birimlere yol göstermeye başlıyor. 34 kişilik ekibin içerisinde kriminal psikoloji alanında önde gelen araştırmacılarından Gary Wells de var. Gary Wells görgü tanıklarının güvenilirliği ile ilgili çalışmalardan ziyade görgü tanıklarının performanslarını etkileyen faktörler üzerinde çalışıyor. Profesör erken dönem deneylerinden birinde bir suça tanık olan 100 kişiye içlerinde gerçek suçlunun da bulunduğu 6 kişi arasından suçluyu teşhis etmelerini istemiş. 54 kişi gerçek suçluyu seçerken, 25 kişi masum birini suçlu olarak teşhis etmiş. Kalan 21 kişi ise suçlunun grup içinde bulunmadığını belirtmiş. Bu rakamlar oldukça iç karartıcı ama aynı suça tanıklık eden başka 100 kişinin verdiği yanıtlar kadar değil. İkinci denek grubuna gösterilen 6 kişi içerisinde gerçek suçlu bulunmamasına rağmen sadece 32 kişi gerçek suçlunun altı kişi arasında olmadığını söylerken kalanların nerede ise tamamı suçluya en çok benzeyen masum birini teşhis etmiş . Benzer sonuçları veren diğer çalışmalarının ışığında Wells görgü tanıklarının performanslarını etkileyen 2 ayrı grup değişken olduğunu söylüyor: sistem değişkenleri ve kestirici değişkenler. Kestirici değişkenler tanıkların suçluyu teşhis ederken hata yapmalarına yol açan fakat adalet sisteminin kontrol edemediği faktörler. Suça tanık olmanın getirdiği stres, başka ırktan bir suçluyu teşhis etmenin getirdiği zorluklar, suç esnasında silaha odaklanmanın olumsuz etkileri, suça tanık olunan sürenin uzunluğu, tanıklık ile ifadenin alınması arasında geçen süre kestirici değişkenlerden bazıları. Sistem değişkenleri ise adalet sisteminin üzerinde etkisi olan doğru uygulamalarla tanıkların hafızaları üzerindeki olumsuz etkileri en aza indirilebilecek faktörler. Örneğin aynı suça tanık olan kişilerin olaydan sonra detayları birbirleri ile paylaşırken karşı tarafın hafızasını kirlettikleri çeşitli araştırmalar tarafından ortaya koymuş. Suç mahalline ilk olarak intikal eden polislerin tanıkları birbirinden ayırması tanıkların hafızasının mümkün olduğunca dış faktörlerden etkilenmemesini sağlıyor . Adalet sisteminin tanıkların ifadesini alırken ya da tanıklar suçluyu teşhis ederken dikkat edeceği tanığa gereksiz bilgi vermemek, yönlendirmemek hatta tanığa suçlu bu grubun içinde olabilir de olmayabilir de diye küçük bir hatırlatma yapmak bile tanıkların doğru kişiyi teşhis etme, olayı gördükleri gibi anlatma olasılıklarını arttırıyor. Prof. Wells teşhis sürecinin bilimsel bir deney gibi düşünülmesi gerektiğini söylüyor ve David A. Harris'in Failed Evidence: Why Law Enforcement Resists Science isimli kitabında aktarıldığı şekliyle bu fikrini şöyle açıklıyor: polisin bir hipotezi vardır ; hipotezlerini test etmek için materyal toplarlar ; bir deney sistemi hazırlarlar , deneklere gerekli talimatları verirler; deneyi yaparlar ; verileri kaydederler ; elde edilen veriler ışığında hipotezlerini değerlendirirler . Biliminsanlarının bir bilimsel deney gibi gördükleri suçluyu teşhis etme ve hafızamızın oyunlarına, yanılgılarına açık olan sorgulama süreçlerinin toplumsal adaletin sağlanmasındaki rollerinin önemi sadece masum insanların suçlu ilan edilmesini önlemekle sınırlı değil. Gerçek suçlu yerine masum birinin ceza çekmesi aslında gerçek suçlunun yakalanıp adalete teslim edilmediği ve suç işlemeye devam ettiği anlamına geliyor. Gerçek suçlunun yakalanamamış olması masum insanların hayatlarından çalar belki de ölüme sürüklerken başka birinin yakalanmış ya da şüpheli konumunda olmasından faydalanarak serbestçe aramızda dolaşabiliyor ceza alması gerekenler. Görgü tanıklarının hataları nedeni ile A.B.D'de idam edilmeyi beklerken DNA testleri ile aklanıp cezaevinden kurtulanlar şanslı olanlar. Ülkemizde kaç kişinin görgü tanıklarının hatası nedeni ile ceza aldığını gösteren bir çalışmaya rastlamadım. Hatta ceza aldıktan sonra DNA testi ile aklanan var mı yok mu onu dahi bilmiyorum. Ancak 28 Mayıs 2011'de tecavüze uğrayan 85 yaşındaki kurbanın kendine tecavüz eden kişi olarak gösterdiği, teşhisin ardından tutuklanıp mahkemeye sevk edilen ve kefaletle serbest bırakılan Hamdi Kayar'ın bu tutuklanmayı gururuna yediremeyip yaşamına son verdikten 2 sene sonra DNA testi ile aklanması ülkemizde de benzer adaletsizliklerin yaşandığına işaret ediyor . Umarım kanun yapıcı olan T.B.M.M bundan sonraki yargı paketlerini hazırlarken bilime ve biliminsanlarının çalışmalarını bir parça inceler ve gerekli önlemleri alma yönünde az da olsa adımlar atar; yoksa aman beni şahit yazmasınlar diyerek olay yerinden hızla uzaklaşanları ayıplamak yerine olası bir adaletsizliğe sebep olmadıkları için alkışlamamız gerekebilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/asigin-sarabi-sohbetin-demi-cay.html", "text": "Ağustos 1938, Rize. Rize'nin Garal dağının tepesinde Rize ziraat bahçesi vardır. Bahçenin girişinde bir adam, henüz daha o gün gelmiş Rize'ye ve hemen koşmuş hocasının yanına. Ziraat bahçesinin girişi mandalina ağacı doludur, ağaçların hemen ilerisi ise deneme amacı ile dikilmiş çay bitkileri ile doludur. O kadar yeşildir,o kadar bereketlidir ki bahçe; Hüseyin Cahit Yalçın hatıratında Az kalsın bastonum da yeşerecekti der. İçerlerde bir yerde iki küçük ahşap ev vardır, evlerden birinin alt katı laboratuar üst katı ise hocanın odasıdır. Hocam, ben geldim Ooooo, hoşgeldin yahu. Ne zaman geldin sen? Bugün, vapurla geldim ve hemen size uğradım. Nasılsınız hocam? İyiyim iyi, hele dikim başlasın daha da iyi olacağım. Gel otur, çay içelim Köylülerle konuştunuz mu hocam? -Her gün konuşuyorum. Sen biliyorsun, kanun çıktığından bu yana tam 14 yıldır uğraşıyorum. Çok zor çok, köylü istemiyor çay fidanı dikmek. Lahanası var, mısırı var, kabağı fasülyesi var; var oğlu var. Bunlar para ediyor asıl onlar için. Erkekler de ya Rusya'da, ya Gürcistan'da ya da cephede. Kadınlar işliyor burda toprağı, çay onlar için tam kumar. Nasıl yaparız bilmiyorum. İnönü de bizi destekliyor ama halkın oluru olmazsa hükümetin desteği olsa ne olur olmasa ne olur. Kanun çıkarsak hocam, kanunla köylüye avans versek mesela, çay dikimi karşılığı? Sonra, diktiği alana karşılık mısır versek? Mısır iyi para bu ara, kilosu 3 kuruş ve daha da artacak diyorlar Ha, ne dersiniz? Valla olur, ama nasıl ikna edeceğiz Ankara'dakileri? Biz bir taslak hazırlayalım hocam, beraber yazarız. Bunca yıl uğraştınız hocam, bu kadar çaba boşa mı gitsin? Bu topraklar çay için en elverişli topraklar. Tamam be, yazalım. Ben atlar giderim Ankara'ya hemen, kapı kapı dolaşırım gerekirse. Ben ölmeden göreceğeim buraların çaylıklarla yemyeşil olduğunu, ahdım var. Ama önce çayımızı içelim gel, taze demledim. İçelim hocam, içelim. Es-Şayü şarabü'l aşıkın , değil mi? Öyle vallahi, çay aşıkların şarabıdır. 1938 yılının Ağustos'unda, Rize'de fidanlıktaki bu iki isimden biri hoca lakaplı Zihni Derin, diğeri ise Asım Zihnioğlu'dur. Türk çaycılığının babalarıdır ikisi, bugün içtiğimiz her dem çayda emekleri vardır. Emekleri zayi olmadı, çaycılık Tükiye'de tutundu ve gelişti. Bu yazı onlar içindir Araştırsan eski çağı Rize'dir ana yatağı Zihni Derin hoca ile Dikilmiştir ilk ocağı Her dem yeşil bitki: Camellia sinensis Çay ilk olarak milattan önce 2700'lü yıllarda Çin'de yetiştirilmiştir. Söylenceye göre Kutsal çiftçi lakaplı imparator Shen Nung tarafından keşfedildi çay . Bitkiler ve bitkilerle iyileştirme üzerine hayatını harcayan impartor, çay bitkisinin kaynar su içerisine atıldığında güzel bir içecek çıkardığını keşfetti ve halkına yaydı. Bitkilerle iyileştirme üzerine hayatını adayan Shen Nung'un bitkisel ilaçlar denerken aşırı dozdan zehirlenmesi ise trajikomik bir anektoddur. Çay sözcüğü de çince T'e ve ch'a kelimelerinden gelmekte. Dünyanın bir kısmı t'e kelimesinden türettikleri kelimeleri kullanırken diğerleri Ch'a kelimesinden türettikleri kelimeleri kullanmakta. Peki neden bir kısmı t'e diğerleri ch'a'yı temel alarak kelime üretmişlerdir? Cevap çayın ticaret yolunda saklı. 1600'lerin sonunda çayı Hollanda'ya taşıyan tacirler çay için t'e kelimesini kullandılar ve tee dediler. Ordan çayı alan ingilizler Tea dediler ve ordan da bütün ingiliz ticaret rotasına yayıldı. Çayın karadan götürüldüğü ticaret rotası üzerindeki bir bölge ise ch'a kelimesini kullandığı için bu rotanın devamındaki ülkeler o kelimeden türettiler çay isimlerini. Yani çayın denizden ulaştığı ülkeler t'e derken, karadan ulaştığı ülkeler Ch'a dedi. Çay bitkisi Camellia familyasından Camellia Sinensis olarak sınıflandırılmaktadır ve her zaman yeşil kalır. Camellia Sinensis'in toplam 3 varyasyonu vardır: (1) C.Sinensis (2) C. Sinensi Assamica ve (3) C. Sinensis Cambodiensis . Bu 3 çeşitten birinci ve ikincisi çay için kullanılmakta olup ülkemizdeki çaylıklarda Camellia sinensis ekilmektedir. Bütün içtiğimiz çaylar Camellia Sinensis bitkisinden geliyor, yeşil veya siyah farketmez. Evde demlediğimiz çayları birbirinden ayıran nasıl işlem gördüğü. Yeşil çay çay bitkisinin özel bir işlemle oksidasyona uğramasının engellenmesiyle meydana gelirken, siyah çaylar ise yeşil çay bitkisinin okside edilmesi ile meydana geliyor. Siyah çaylar da işlenme biçimlerine göre ikiye ayrılıyor: Kara çay ve oolong . Yani toplamda 3 çeşit çay var: yeşil, oolong ve kara çay. Peki nasıl oluşuyor bu çaylar aynı bitkiden? Yeşilden siyaha yolculuk Çayın bardağımıza olan yolculuğunun her aşaması çayımızın tadını etkiliyor. Çay bardağımıza dökülmeden önceki işlenme safhalarındaki yolculuğunun ilk aşaması toplama 1. Toplama: Çay bitkileri ilk sürgünü nisan ayında vermeye başlar. Filizlerin taze ve körpe iken toplanması şarttır, eğer yapraklar kartlaşırsa sürgün kaybedilir. Bu ilk toplamadan sonra ikinci sürgün mayıs ayının başında olur ve daha sonra on günlük aralıklarla kışa kadar devam eder. Her sürgünün toplanmasında çay bitkisinde balık yaprağı denilen noktaya dikkat ediler. Bu nookta sürgünün başlangıç noktasıdır ve her yeni sürgün bu noktadan doğar. Bu yüzden Hindistan'da bu noktaya doğurucu anlamında Jhanım denir Çay toplama dünyanın bir çok yerinde elle yapılmakta ve toplama esnasında ikibuçuk yaprak toplanmaktadır. Elle toplama esnasında taze sürgün yapraklardan en üstteki iki tanesi ve tepe tomurcuğu toplanır ve en kaliteli çay yaprağı ürünü bu şekilde elde edilir. Ama ne yazık ki ülkemizde çay toplamassı makas ile yapılmaktadır ve makas el kadar hassas olmadığı için her türlü istenmeyen yaprak ve dal da çay ürününe karışmaktadır. Daha da kötüsü makas balık yaprağı noktasını da ayırt edemeyeceğinden diğer sürgünler de riske atılmakta. Ne yazık ki Türkiye'de çaylık sahipleri maddi sebeplerden dolayı makası tercih etmekte bu da türk çayının kalitesini olumsuz etkilemektedir. 1981 yılında çıkarılan bir yasa ile makasla toplamacılık yasaklanmış olsa da yasanın pek etkili olmadığı görülmektedir gerçekte. Temelde çay bitkisinde bir çok biyokimyasal bileşik bulunmakla beraber en önemli üç grup şunlardır: Enzimler, alkaloidler ve polifenoller. Çaydaki en önemli enzim polifenol oksidaz enzimidir zira ileride anlatılacağı üzere- polifenolik moleküllerin birbirine bağlanmasında ve yapğrağın renginin kahverengileşmesinde önemli rol oynar. Polifenoller ise çayın işlenmesi sırasında çeşitli kimyasal tepkimelerle çayın tadının, kokusunun ve gövdesinin oluşmasında önemli rol oynarlar. Üç halkalı basit fenolik bileşen olan kateşin renksiz ve acıdır. Alkaloid madde olarak ise çayda kafein vardır. Kafein (C8 H10 N4 O2) miktarı kuru siyah çayda yaklaşık %4 civarındadır ve demlenme esnasında%80'i suya geçer 2. Soldurma: Soldurmada amaç kısmi kurutma ile yaprak içerisindeki mevcut suyun buharlaştırılarak azaltılması ve yaprağın fiziksel olarak kıvırma işlemi için uygun şekle dönüştürülmesidir. Taze çay yaprağında % 70 83 arasında değişen miktarlarda su mevcut bulunmaktadır. Soldurma işlemi çayın toplandığı gün yapılması gerekmektedir zira çay toplandıktan hemen sonra zaten durduğu yerde bu işleme başlamıştır. Oolong çayı için çay yaprakları sadece 20 dakika soldurulurken, siyah çay için bu işlem saatler sürer. Soldurma işlemi sırasında çayın tadı değişmekte ve fiziken daha kırılgan hale gelmektedir. Soldurma işlemi uzadıkça çayın tadı daha belirgin hale gelmekte ve rengi koyulaşmaktadır. 3. Kıvırma: Kıvırmada amaç çay yapraklarındaki hücrelerin özsuyunu parçalamak ve içindeki enzimler ile polifenolları açığa çıkarmaktır. Kıvırma işlemi sırasında açığa çıkan polifenol oksitler havadaki oksijeni kullanarak çaydaki fenolik bileşenleri birleştirerek çayın tadının oluşmasında yardımcı olurlar. Oolong çayı kıvrılmaz, çok hafif ezilir böylece içindeki enzimlerin tamamının açığa çıkmasına engel olunur 4. Oksidasyon: Oksidasyon çayın işlenmesi sırasındaki en önemli aşamadır. Kıvırma işlemi esnasında açığa çıkan kimyasal bileşenler bu aşamada bir araya gelerek çayın tadını, kokuısunu ve dem rengini belirlerler. Üç halkalı fenolik bileşen kateşinin çayda altı farklı bileşeni bulunmaktadır. Bunlar, Kateşin , Epikateşin , Epikateşin Gallat , Gallokateşin , Epigallokateşin ve Epigallokateşin Gallat dır. Kateşin bileşenleri polifenol oksitler sayesinde birleşerek daha büyük moleküller olan theaflavinlere dönüşürler. Aşağıdaki resimde en soldaki molekül kateşin olup, ortadaki iki kateşin molekülünün birleşimi ile oluşmuş theaflavin olup en sağdaki ise theaflavin digallate'dir. Kateşin renksiz ve acı iken, theaflavin sarımsı renkte, çok acı ve buruktur. Oksidasyon süresi uzayınca oluşan theflavin digallate ise daha kırmızımsıdır, orta acılıktadır ve buruk tad verir. Ama çaya rengini veren sadece Theraflavinler değildir, diğer bir kimyasal bileşen olan therabuginler de çaya rengini verir. Oksidasyon işleminin uzunluğu çayın rengi ve tadı üzerinde doğrudan etkilidir. Oksidasyon süresi çok uzarsa theflavin miktarı azalıp therabugin miktarı artacaktır.Kısa oksidasyon süresinde ise tam tersi. Theflavinler tat ve burukluk, therabuginler ise renk üzerinde etkili olduğu için çay üreticisi oksidasyon süresini ayarlayarak son ürünün tat, burukluk ve renk özelliklerini belirler. 5.Kurutma: Bu aşama oksidasyon işlemini ve enzim aktivitelerini durdurur. Bu sayede hem çayın kalitesi korunur hem de çay paketleme ve tüketiciye ulaşma safhalarında stabil hale gelir kimyasal açıdan 6. Eleme: Çay çeşitli boydaki eleklerden geçirilerek standardize edilir ve büyük çay parçaları elenir Çay, bütün bu işlemlerden sonra paketlenir ve raflarda yerini alır. Bütün bu işlemlerin herbiri mutfağınızdaki çayın kalitesini doğrudan etkilemektedir. Ne yazık ki ülkemizde toplama aşamasında makas kullanılması, kart yaprakların da alıma dahil edilmesi ve benzeri nedenlerden dolayı çay kalitesi yıllar içinde gitgide düşmüştür. Asım Zihnioğlu doğu karadeniz'de çay yetiştiriciliğinin ilk yıllarında bilimsel kaidelere uymaya özen göstermiş ve elde ettiği ürünleri mutlaka yurtdışındaki yetkin laboratuarlarda kalite testlerine tabi tutturmuş. Bir yeşilin peşinde kitabında örnek verdiği raporlar bir zamanlar bu ülkedeki çay kalitesinin dünyanın diğer bölgelerindeki yüksek kaliteli çaylarla yarışır düzeyde olduğunu göstermiştir. Ne yazık ki yıllar içinde siyasetin de işin ieçrisine girmesi ve alım standartlarını oy kaygısı için düşürmesi yüzünden çayımızın kalitesi gitgide düşmüştür. Gül rengi çay demlemek bir bilimdir! Gelelim işin keyifli kısmına,yani çayın demlenmesine. Çayın demlenmesi gerçekten tam bir bilim, mutfaktaki her şey gibi çay damlemek için de ölçü, sıcaklık ve süre standartları var. Çay, su ve çaydanlık seçimi, suyun sıcaklığı, çayın ve suyun oranı ve demleme süresi vb hep çayın demlenmesinde önem sahibi. Çayın demlenmesi için ISO 3103 kodu ile bir standart çıkarmıştır. Bir çok kaynaktaki demleme önerileri de bu standart ile uyum göstermektedir. Burada bu standardı ve diğer demleme önerilerini derleyerek sizlere kendi demleme önerilerimi yazdım: 1. Su: Çayın demlenmesinden önceki en önemli aşama doğru demleme suyunun seçilmesi. Bardağınızdaki çayın % 95-98'i su olup son demin tadını doğrudan etkilenir. Suyun ph seviyesi nötr olmalı, yani ph skalasında 7 olmalı. Daha düşük PH seviyesi asidik, daha üstü baziktir. Çay demlendiğinde zaten içindeki maddelerden dolayı son dem çay yaklaşık PH 5 olacaktır. Ayrıca su içindeki mineral bileşiklerinin toplamı 150 pm'i geçmemelidir. Kalsiyum ve magnezyum gibi minerallerce zengin sular çay yüzeyinde köpürme yapar. Marketten aldığınız suların veya eve gelen damacana suların etiketlerinde ph seviyesi ve mineral içerikleri yazmaktadır. Buna göre seçiminizi yapabilirsiniz. Su demliğe soğuk konmalı ve sadece bir kere kaynatılmalı. 2. Demlik seçimi: Daime porselen demlik kullanılmalı. Metal bileşikli demlikler çay tadı üzerinde olumsuz etki yapmaktadır.Porselen demlik çayın tadına herhangi bir şekilde etki etmez Çay suyunu kaynatırken demlik daima üstte tutulup ısıtılmalı içine çay konulmadan önce. 3. Su sıcaklığı: Siyah çaylar daima kaynar su ile demlenmeli. Oolong çayı daha düşük, yaklaşık 90 derece sıcaklıkta ve yeşilçaylar 75-80 derecede su ile demlenmeli. Yani ne kadar çok okside edilmişse yaprak, o kadar sıcak su kullanılmalı. 4. Çay-su oranı: ISO standardı 100 ml suya 2 gr çay öngörmekte. Bu yazıyı yazarken taradığım diğer bazı kaynaklar ise yaklaşık 200 ml suya 3-5 gr arası çay öngörmekte. Ne yazık ki bu oran hem sizin zevkinize hem de kullandığınız çayın tipine bağlı. Evde kendi yaptığım denemeler sonucu (14 demlik) bu oranın türk çayı için yaklaşık olarak doğru olduğunu gördüm. Eğer demli çay istiyorsanız 100 ml suıya 3 gr'a çıkarabilirsiniz çayınızı. Çayınızı koymadan önce mutlaka demliğinizin aldığı su miktarın öncede ölçün ve bunun sadece 4'te 3ü kadar suyu kaynatın. Çayın üzerine dökülecek su çay yapraklarını şişireceğinden bir miktar boş hacim bırakılmalı. Önemli bir husus ta çay yapraklarının su kaynadıktan sonra demliğe konması ve kaynar vaziyette suyun çayın üstüne dökülmesi. Ne yazık ki piyasadaki bir çok çay markasının paketinde bunun tam tersi yazılmış durumda. Çayın içindeki aromatik maddelerin düzgün ve etkin şekilde açığa çıkması ancak kaynar suyun demlikteki çayın üzerine dökülmesi ile olur. 5. Demlenme süresi: İşte en önemli parametre ve diyebilirim ki Türkiye'de herhalde en çok yanlış bilinen parametre de budur. Türkiye'nin ilk çay kitabını yazan Edirneli Hacı İzzet efendi 1878 yılında yayımladığı eserinde keyif çayının hazırlanması için iki yöntem belirtir. Birinde çay yarım saat demlenirken, fransız bir yazardan aldığı yöntemde çay 6 dakika demlenmektedir. Hacı İzzet Efendi otuz yıllık tiryakiliğini dayanak göstererek çayın 6 dakika demlenmesinin doğru olduğunu, yarım saat demlenmenin çayı acıtmaktan başka işe yaramadığını savunmaktadır. Bir çok kaynak çay demleme süresinin 6-8 dakika olması gerektiğini savunur. Demleme süresi aslen çayın tipine ve fermente edilme süresine göre değişir. Bazı yeşil çaylar sadece sıcak suda bir dakika demlenebilirken, oolonglar 2-3 dakikada demlenebilir. Çayın fermentasyon süresi uzadıkça demleme süresi de uzar. Ayrıca, kaliteli çaylar birden fazla kere demlenebilir ve her demlemede sürenin uzatılması gerekir. Gene de, üçüncü demlemede bile demleme süresi çaylarda 5 dakikayı geçmez. Oysa piyasadaki bir çok çay paketinin yanında en az 10-12 dakika, 15 dakika ve hatta 20 dakika demlenme süresi yazmaktadır. Türkiye'de yetişen çay ise, burada çok detayına giremeyeceğimiz sebeplerden dolayı, en fazla 8 dakika demlenmesi gerekmekte, daha fazlası çayın içindeki acı bileşikleri açığa çıkarmakta ve çayın tadını bozmakta. Ne yazık ki çayın tadının buruk olması gerektiğini düşündüğümüz için uzun demlemeyi seviyoruz millet olarak. Oysa doğru miktardaki siyah türk çayının üstüne kaynar su ilave edip 5, en fazla 8 dakika demlerseniz çay gerçek tadına kavuşur. Doğru süreyi, demlemeyi tercih ettiğiniz çayda deneme yanılma yöntemiyle bulabilirsiniz. Önce 5 dakika demleyin, sonra kendi damak tadınıza uygun hale gelinceye kadar yarımşar dakika artırın dem süresini. Doğru demlenme süresi sonucunda çayı bardağınıza döktüğünüzde hiç su ekleme ihtiyacı hissetmediğinizi göreceksiniz. Ancak aşırı demlenen çaylar rengini açmak ve tadını normalde döndürmek için ilaveten suya ihtiyaç duyarlar. 6. Çaya karbonat atılır mı? Hem evet hem hayır! Çay asit ve bazik kimyasallara farklı tepkiler verir.Çaydaki polifenollerin bazıları asitle rekasiyona girince sarı renge döner, mesela limon sıktığınızda çaya. Tam tersi, karbonat gibi bazik bir kimyasal da aynı bileşenleri kırmızımsı bir kahverengiye büründürür. Bazı çaycıların az miktarda çay bol su ile nasıl tavşan kanı çay demlediğini şimdi daha iyi anlaşılmıştır umarım. İşte bu kadar, eğer demleme aşamalarındaki belli kaidelere ve ölçülere titizlikle uyarsanız gül rengi çay demlemek çok basit. Gül rengi mi, neden tavşan kanı değil diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çay aşığın şarabıdır demişler ya, elbette ki rengi de gül rengidir bu yüzden. Bülbül aşkın cenginde Dök Çayı gül renginde Erenler meclisinde Doldur aşık çay doldur"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/asiri-cep-telefonu-kullaniyorsaniz-dikkat.html", "text": "Uyurken dahi telefonunuz kendinize yakın mı olsun istiyorsunuz? Ya da cep telefonunuzu kullanmaktan günlük işlerinize vakit ayıramadığınız oluyor mu? Hatta, moraliniz bozukken cep telefonunuzu kullanmak size iyi mi geliyor? Daha da ötesini düşünülelim: Mesela, bir arkadaşınızla buluştuğunuzda cep telefonunuzla ilgilenmekten arkadaşınıza vakit ayıramadığınız oluyor mu? Arkadaşınızla değil de cep telefonunuzla mı buluşmuş oluyorsunuz acaba ne dersiniz? Bu sorulara yanıtınız genellikle evet ise cep telefonu bağımlısı olabilirsiniz. Günümüzde teknolojik araçların gelişimi hızla devam ediyor. Peki, cep telefonlarımızın bu değişimden etkilenmediğini söyleyebilir miyiz? Eskiden kullandığımız cep telefonları ile şu an kullandıklarımız arasında dağlar kadar fark var. Cep telefonlarımız sadece bir iletişim aracı olmaktan çıktı; adres defteri, kişisel hatırlatıcı, video kamera, saat, takvim, kronometre, pusula, video oynatıcı, usb bellek, navigasyon cihazı hatta kredi kartı gibi farklı görevler gören kompleks cihazlar haline geldi. Bu kadar çok uygulamanın telefonlarımızın içinde entegre olması onu cazip hale getirdi. Biz bu duruma yakınsama diyoruz. Teknolojide yakınsama, farklı cihazlarda yaptığımız işleri gittikçe gelişen teknolojik tek bir cihazla yapabilmenin terminolojik bir tanımıdır . Ya da başka bir anlamda, tüm cihazların giderek birbirine benzemesi, birbirini besler hale gelmesi. Günümüzde yaygınlıkla kullanılan akıllı telefonlar yakınsamaya iyi bir örnek. Bu sebepten dolayı cep telefonu sahipliği gün geçtikçe artıyor. Türkiye'deki cep telefonu sahiplik oranları incelendiğinde, hanelerde cep telefonu sahipliği oranının 2011 yılı itibariyle %90,5'e ulaşması ve bu sahipliğin kentsel ve kırsal alanda (%92,8 ve %85) birbirine yakın değerde olması, cep telefonu sahipliğinin ülke genelinde yaygınlığını gösteriyor . Cep telefonlarımız günlük hayatta pek çok işe yarıyor ve yaygın olarak kullanılıyor. Fakat, birtakım problemleri de beraberinde getiriyor. Örneğin bireylerin bir kısmı cep telefonu kullanımını ihtiyaçları doğrultusunda sınırlayabilirken, bir kısmı da sınırlayamamasından dolayı problemler yaşıyorlar. Cep telefonu kullanımından kaynaklanan problemler incelendiğinde, aylık cep telefonu faturası ödeyememe, cep telefonunu hırsızlık yaparak yenileme, düşük özsaygı gibi pek çok davranışsal ve psikolojik problemler raporlandığı görülüyor . Bir araştırmada, aşırı cep telefonu kullananların, konuşma yaparken harcadıkları zamanı kontrol etmede güçlük çektiklerinden zaman yönetimi konusunda problemler yaşadıkları ve bu sebepten dengelerinin bozulmuş oldukları belirtilmiştir . Aşırı cep telefonu kullanımının klinik seviyelere ulaşıp ulaşmadığı halen tartışılsa da, bu kişilerin suçluluk, hassasiyet, depresyon gibi özellikler göstermesi dikkat çekmektedir. Yine bu kişilerde, kişilerarası ilişkilerindeki başarısızlıklarından dolayı, bağımlı davranışlarda da sık görülen düşük özsaygı durumu görülmektedir. Bağımlılık ile ilgili yapılan pek çok araştırmada bağımlı kişilerin aynı zamanda düşük özsaygı göstermesi bu durumu doğrulamaktadır . Örneğin, internet bağımlılığı ile ilgili bir araştırmada internet bağımlısı genç bir grupta depresyon, düşük öz saygı, aşırı hassaslık, suçluluk, umutsuzluk gibi benzer davranışlar gözlenmiştir . Psikolojik ve davranışsal problemlerin yanı sıra, cep telefonundan kaynaklanan fiziksel hastalıklar da raporlanmaya başlamıştır. Bir örnek olay raporunda, 25 yaşındaki bir cep telefonu kullanıcısının yüzünün belirli bölgelerinde deri lezyonu görülmüş olup, hastaya Allerjik Kontakt Dermatit tanısı koyulmuştur. Bahsi geçen rahatsızlığa nikelin yol açtığı ve cep telefonu aracılığıyla hastaya alerjik etkide bulunduğu bildirilmiş olup, araştırmada, buna benzer 2 örnek olay raporlanmıştır .Cep telefonunu kullananlar incelendiğinde, özellikle cep telefonunu aşırı kullanan grup olarak gençlerin önce çıktığını görürüz. Gençler açısından cep telefonu özellikle onu cazip ve teşvik edici kılan pek çok niteliğe sahiptir. Gençler için cep telefonuna sahip olma ve kullanma, onların kişisel özelliklerini göstermektedir. Özellikle, internet ve sosyal ağ paketlerinin cep telefonlarımızın içine girmesiyle, cep telefonları, gençlerin sosyal ilişkilerini sağlayacakları uygun bir platform olmuştur. Bu durumda, bağımlılık telefona mı yoksa içinde bulundurduğu uygulamalara mı sorusu akla gelmektedir. Bu konu tartışıladursun, aşırı cep telefonu kullanan gençlerin bağımlılık açısından riskli grup olduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda yapılan bir araştırmada gençlerin cep telefonlarına aşırı bağlı olduğu, birtakım bağımlılık belirtileri gösterdikleri ortaya çıkmıştır . Dolayısıyla, gençler, cep telefonuna olan bağlılıklarından sınıf ortamında da vazgeçmemekte, cep telefonlarıyla ders esnasında da meşgul olmakta ya da cep telefonu zihinlerini meşgul etmektedir. Yapılan başka bir araştırmada üniversite öğrencilerinin günde 50-100-150 gibi sayılarda mesaj alıp gönderdiği ortaya çıkmıştır. Bahsi geçen gruptaki gençlerin cep telefonlarına günlük olarak 5 saat ve üzeri zaman ayırdıkları belirlenmiştir . Sonuç olarak, özellikle gençlerin, cep telefonu kullanımlarını sınırlayamamasından dolayı akademik, ailevi ve sosyal çevrelerinde, maddi, davranışsal ve psikolojik seviyede ciddi problemler yaşamakta olduğunu söyleyebiliriz. Cep telefonu bağımlılığına dair yapılan araştırmalar incelendiğinde, diğer bağımlılıklarla benzer birtakım davranışlara rastlanmakta ve bu davranışların çoğunun kişide görülmesiyle bağımlılığa bir eğilimi olup olmadığı tespit edilmektedir. Örneğin, Kimberly Young, 1996 yılında internet bağımlılığı için tanı ölçütleri geliştirmiştir. Kişi, 8 ölçütten 5'ini bulunduruyorsa internet bağımlısı olarak nitelendirilmiştir . Günümüzün telefonlarının nitelikleri düşünülürse internet bağımlılığa dair davranış ölçütleri cep telefonu bağımlılığına da uyarlanabileceğini düşünebiliriz. Peki siz de bir cep telefonu bağımlısı mısınız? Buradaki bağımlılık ölçütlerinden yola çıkarak cep telefonu bağımlılığımızın olup olmadığı hakkında öğrenebilirsiniz. Aşağıdaki cümlelerin en az 5'ine katılıyorsanız bir cep telefonu bağımlısı olduğunuzu söyleyebilirsiniz: 1 Uyuduğumda cep telefonum ulaşabileceğim yerde durur. 2 Sık sık cep telefonu melodimi değiştiririm. 3 Cep telefonumu her zaman yanımda taşırım. 4 Cep telefonumu sık sık kontrol ederim. 5 Cep telefonumu kullanmaktan günlük işlerime vakit ayıramıyorum. 6 Kendimi kötü hissettiğimde cep telefonumu kullanmak bana iyi gelir. 7 Başkalarıyla sohbette veya yemekte birlikteyken bile cep telefonumu sık sık kullanırım. 8 Cep telefonumu kullanmadığım zamanlarda kendimi kötü hissederim. Sonuç olarak, cep telefonu bağımlılığı, internet bağımlılığı, bilgisayar ve oyun bağımlılığı gibi bağımlılığa dair pek çok kavramla karşılaşmaktayız. Aslında pek çoğunun benzer bir mekanizmada birleştiğini söyleyebiliriz. Örneğin; cep telefonu bağımlılığı ile internet bağımlılığı benzer bir mekanizmada birleşebilir. Çünkü cep telefonuna bağımlı olan kişiler, aslında cep telefonunun sunduğu internet, sosyal ağ paketleri gibi imkanlara bağımlı olabilir. Bu durumda, internet bağımlılığı ile cep telefonu bağımlılığına dair bağımlılık kriterlerinin fazla farklılaşması beklenemez. Öyleyse, genel olarak teknolojik araçlara olan bağımlılığın yukarıda verildiği gibi benzer ölçütlere göre belirlenmesi mümkün olabilir. Konuk Yazar: Aylin Tutgun Ünal Marmara Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Maltepe Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümünde Öğretim Görevlisi ve Bölüm Başkan Yardımcısı olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda Marmara Üniversitesi Bilişim bölümünde doktora eğitimine devam etmektedir ."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/bir-sivilcenin-hayati.html", "text": " Metiiiiiiiin.... Kime diyorum ben! Gel, çabuk kahvaltını yap. Tamaaaam anneee. Nerdesin sen? Hemen gel buraya. Servisin gelecek şimdi! Banyodayııım. Geliyorum şimdiii. 15 yaşında genç bir çocuk olan Metin'in banyoda bu kadar uzun kalmasının sebebi, yapmakta olduğu cerrahi müdahaleler. Metin'in son 1 aydır, başta yüzü olmak üzere birçok yerinde kırmızı kırmızı noktalar oluşmaya başladı. Ve Metin bu kırmızı noktaları hiç sevmiyor. İçgüdüsel olarak bu noktaları patlatarak bunlardan kurtulabileceğini umuyor. Ama nafile... Her gün yenileri çıkıyor. Yanaklarında, çenesinde ve hatta burnunun tam ucunda... İşte Metin'i banyoya hapseden şey burnunda çıkan o kırmızı nokta. Dilerseniz biraz daha geriye, Metin'in ilk sivilcelerinin çıkmaya başladığı günlere dönelim. Bakalım, Metin'in vücudundaki hangi değişiklikler, bu kırmızı noktalara neden olmuş. Ergenliğe Giriş 101 Metin, genç yaşının getirdiği genç bir vücuda sahip. Vücudunun tüm katmanlarındaki yenilenme hızı, hayatı boyunca bir daha bu kadar yüksek olmayacak. Vücudu canla başla, büyümeye ve gelişmeye çabalıyor. Buna derisi de dahil. Metin'in derisi, dışarıdan basit bir örtü gibi gözükse de, ayrıntılı olarak bakıldığında bir çok yapıyı barındırıyor. Kıl foliküleri, ölü deri parçaları, yağ bezleri, gözenekler vs. Her biri büyük bir düzenin birer parçası. Metin'in derisi, onu birçok dış etkenlere karşı başarıyla koruyabiliyor. Mikropların içeri girmesini önlerken, vücuttan atılan su miktarını da kontrol edebiliyor. Sıcak ve soğuk durumlarında yapısını değiştirerek, vücut ısısını korumada yardımcı oluyor. Elastik özelliği sayesinde, fiziksel darbelere karşı bir kalkan görevi görüyor. Ancak tüm bu özelliklerini sağlayabilmesi için, derinin nemli kalabilmesi şart. Kurumuş bir deri, ne fiziksel direnç gösterebiliyor ne de mikroorganizmalara karşı bir savunma gerçekleştirebiliyor. Yani su yoksa, savunma da yok. Öte yandan, deri üzerinden her saniye su kaybı gerçekleşiyor. Ve Metin'in vücudu, deriyi nemli tutabilmek ve su kaybını düzenlemek için akıllıca bir yol izliyor. Derinin üzerini koruyucu bir sıvı ile kaplıyor. Sebum ile... Vıcık Vıcık Sebum'lar, Gelir Derimi Kaplar! Sebum, derinin hemen altında yer alan yağ bezleri tarafından salgılanan, yağlı bir sıvı. Yoğun bir işgününden sonra, elinizle alnınızı sildiğinizde, elinizde hissettiğin yağlı sıvı sebum'un ta kendisi. Biliyorum, pek sevmiyorsunuz o yağlı şeyi. Metin de sevmiyor zaten... Sebum, deri üzerinde bulunan gözeneklerin içindeki yağ bezlerinden üretiliyor ve gözeneklerden dışarıya atılarak deri yüzeyine yayılıyor. Metin'in derisinde bu gözeneklerden yaklaşık 5 milyon adet olsa da, hepsindeki sebum üretim miktarı aynı değil. En yüksek miktarda yağ bezi yüz ve saç derisinde bulunurken; el ayası ve ayak tabanında neredeyse hiç bulunmuyor. Metin'in saçlarının yağlanmasının sebebi de işte bu sebum. Pis Metin! Normal koşullar altında, bu yağlı sıvı gözenek içinde üretilmekte ve akabinde deri dışına atılsa da, bu durum her zaman böyle işlemiyor. Önceki yazımızda da (Bir Yaranın Hayatı 1) değindiğimiz gibi, Metin'in derisi sürekli bir devridaim içinde. Üstteki hücreler ölürken, alttan yeni hücreler oluşturuluyor. Aşağıdan yukarıya doğru sürekli bir hareket var. Bu hareket süresince, üsstteki ölü derinin vücuttan atılması gerekiyor. Bunun en iyi yolu da yıkanmak. Ama burada Metin'den bahsediyoruz. Kendisinin suyla da hiç mi hiç alakası yok. Az yıkandığı için, yüzündeki ölü hücreler deri yüzeyinde birikiyor. Bu birikme, yukarıda bahsettiğimiz, gözeneklerden birini kapadığında da o kırmızı sivilcelerin de başlangıcı verilmiş oluyor. Metin gerçekten de son 4 gündür yüzünü yıkamıyor. Annesi henüz farkında değil. Aslına bakılırsa Metin de değil. Ancak biri farkında... Burnunun tam ucundaki deri gözeneği. Bu gözeneğin ağzı, 4 gündür biriken ölü hücrelerle neredeyse tıkanmak üzere. Üstüne üstlük, Metin, yeni yeni ergenlik çağına girdiği için, erkeklik hormonu diye bilinen androjenlerin miktarı da oldukça fazla. Bu hormon, deri altı yağ bezlerinin çalışmalarını da normalden kat be kat arttırıyor. Metin'in derisi canla başla yağ üretiyor ve üretilen bu yağın dışarıya gideceği tek açıklık da kapalı. Bir Sivilce Doğuyor! Üstü tamamen kapanan gözeneğin içi sebum ile dolmaya başlıyor. Daha da kötüsü, gözenekte miktarı artan tek şey de sebum değil. İstenmeyen başka bir misafir de var. Bakteriler... Metin'in derisi 100'den fazla bakteri türünden, trilyonlarca bakteriye ev sahipliği yapıyor. Her ne kadar bu bakteriler, deri altına geçemese de, es kaza gözeneklerin içine girebiliyor. Ancak, sebumun akış yönü içeriden dışarıya olduğu için, bu yağlı sıvı ile tekrar dışarıya atılıyorlar. Tabii, dışarıya atılacak bir çıkış olursa... Ne yazık ki, Metin'in burnundaki o gözeneğin içindeki bakterilerin atılacağı bir delik yok. Sıcaklık ve besin açısından mükemmel olan o gözeneğin içinde sebum miktarı artarken, mikroorganizmaların miktarı da hızlıca artmaya başlıyor. Artan mikroorganizma sayısı, Metin'in bağışıklık sistemini de aktif hale getiriyor. Metin'in vücudu, giderek şişen deri gözeneği yetmezmiş gibi bir de, bakteri istilası ile uğraşmak zorunda. İlgili bölgeye bağışıklık hücrelerinin en kısa zamanda, konuşlanması için bölgedeki kan damarlar genişliyor ve kan akışı hızlanıyor. Bu an itibari ile, sivilce de tipik olan kırmızı rengi almaya başlıyor. Sivilceyi Sıkmanın da Bir Zamanı Var! Metin, burnunun ucundaki bu kırmızı noktadan hiç memnun değil. İçgüdüsel olarak onu patlatmaya çalışacak. Derkeeen, Metin sivilcesini patlatıyor. Şu anda sebum ile birlikte bir bakteri çorbası dışarı çıkmış durumda. Sivilcenin patlaması, her ne kadar o beyaz noktayı çözse de, geride tamir edilmesi gereken büyük bir yara bırakıyor. Normalde 2 gün içinde sönecek bir sivilce, şimdi ancak 5 günde iyileşecek bir yaraya dönüşmüş durumda. Öte yandan, Metin o sivilceyi patlatmak için 15 dakikasını harcadı. Bu süreç içinde, ilk cerrahi müdahalesi olan iki parmakla sıkma, yarardan çok zarar getiriyor. Sıkma işlemi, her ne kadar sebum ve bakterilerin bir kısmını dışarı çıkarsa da, bir kısmını da derine itiyor. Bu sebeple, bakteri enfeksiyonu bir 4 gün daha sürecek. Pis Metin, bu cerrahi müdahale sonrasında, yüzünü yıkamayı yine unuttu. Kurumuş sebum ve kalabalık bakteri grubu şimdi de çevredeki gözeneklere yayılmış drumda. Ve gözeneklerin tıkanması için zemin oluşturuyor. Metin farkında olmasa da, bu sabah yaptığı işlem ona 1 hafta içinde 6 sivilce olarak geri dönecek. Metin'in sivilceleri ile olan bu savaşı, hormon seviyesi stabil hale gelene kadar, yani 25 yaşına kadar devam edecek. Bu süre sonrasında, yağlanma seviyesi azalacak ve yıkanma alışkanlığı edinecek . Elbette, sivilcenin tek sebebi, yıkanmamak değil. Bazı kişilerin bünyeleri bu şekilde gözenek kapanmalarına daha yatkın olabiliyor. Bu kişilerde gözeneklerin ağızlarının çapı daha dar olabiliyor. Bu da gözeneklerin kapanmasını kolaylaştırıyor. Yine de sivilcelerden korunmak elinizden gelebilecek en iyi önlem, derinizi temiz tutmak. Bunu olabildiğince yüzünüzü temiz tutarak, ölü derilerimizden kurtularak sağlayabilirsiniz. Derinize iyi bakın. Çünkü, değiştiremeyeceğiniz yegane kıyafetiniz o. Gözenekleriniz açık, yüzünüz temiz olsun. Nisan'da görüşmek üzere... Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/canibadan-hannibale-yamyamlik-antropafaji.html", "text": "Ve böylece, Karaipli kafatasının, burjuvanın siyah ipekten şapkasının altından çıkması gibi, yamyam da halk kitlelerinin içinde ortaya çıkmaya başladı. Gustave Flaubert, 1854 Kanibalizm, Antropafaji, İnsan Yiyicilik ya da en çok bilinen karşılığıyla Yamyamlık, ilk duyulduğunda Kuzuların Sessizliği'ndeki Hannibal Lecter'ı, bir kazan içinde bölgeye gelen masum turistleri pişiren yerlileri ya da bir çeşit ruhsal bozukluk sonucu insan yeme eyleminde bulunan insanları akla getiriyor olabilir. İnsan, başka bir insanı neden yer ki? Bu ne kadar iğrenç bir şeydir! gibi düşünceler sonucu edindiğim merak bu ay bu konuda araştırma yapmamı sağladı ve ilginç bilgilere de ulaştım. Bu yazıda yamyamlık kavramının ortaya çıkışını, nedenlerini ve günümüzdeki durumunu kısaca paylaşmaya çalışacağım ama sakıncalı olma ihtimaline karşı görselleri minimum düzeyde tutacağım. Merak ederseniz internette ilgili görsellere ulaşabilirsiniz. Kelime olarak Antropafaji, Yunanca anthropos ve phagein kelimelerinin bir araya getirilmesinden oluşur ve insan yiyicilik anlamına gelir. Bu kavram 16. yüzyıla dek yamyamlık sözcüğünün yerine kullanılmış, Amerika'nın keşfiyle birlikte de yamyamlık ile birlikte anılır olmuştur. Avrupa dillerinde Cannibale kökünden türeyen yamyam sözcüğünün gerçek kökeni Arawak dilindeki Caniba sözcüğüne dayanmaktadır. Küçük Antiller'in Kızılderilileri, kendilerini gözüpek anlamına gelen Caniba ile adlandırırken zamanla bu sözcük değişime uğramış, yamyam anlamında kullanılmıştır. Bu halkın düşmanlarına göre bu sözcük, barbarlık ve vahşet anlamına gelmektedir. Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb aynı zamanda yamyam tabirini de icat etmiştir. Üstelik ona göre yamyam sözcüğü tıpkı Küba Arawakları'nda olduğu gibi barbarlık ve vahşet anlamına gelmektedir. Daha ileride insanları yiyen, bazıları tek gözlü bazıları ise köpek suratlı adamlar vardı. Hartmann Schedel'in Tarih Kitabı'nda rastlanılan canavar türlerinden biri olan bu betimlemenin bir benzeri Kristof Kolomb tarafından da kullanılmıştır. Kolomb'un Batı Hint adalarına yaptığı ilk keşif gezisinde defterine buranın yerlilerinin Bohio Adası'nın tek gözlü, köpek yüzlü ve insan yiyen sakinleri olan Canibalardan çok korktuklarını yazmıştır. (14 Kasım 1492) Bu, gerçekliği ispat edilemeyen bir bilgi olarak kalsa da yamyamlık bu sayede gözde bir konu haline gelmiş, çeşitli kaynaklarda sıklıkla ele alınmaya başlanmıştır. Örneğin; 1544 yılından itibaren Alman Sebastien Münster'in Evrensel Kozmografyası'nı koyun gibi şişte çevrilen, kafaları koparılmış insanlar süsler. Hatta bu tasvir Yeni Dünya'nın barbarlığını temsilen Münster'in haritalarının kenarlarında da yer alır. Avrupalılar'ın hayal gücüyle şekillenen bu tarz resimler başka yayınlarda da geçer. 1506'da basılan Martin Waldseemüller'in Carta Marina'sında ve 1516 yılında Bale'de yayımlanan Simon Grynaeus ve Holbein le Jeune'un dünya haritasındaki benzer betimlemeler oldukça ilginçtir. Dünya haritasındaki betimlemede baltayla insan etinin parçalandığı kasap tezgahı, közün üzerinde şişe geçirilmiş kollar ve bacaklar yer alır. Bu tarz örneklerle yamyamlık konusunda Kristof Kolomb'un ortaya attığı zayıf sav gittikçe güçlenmeye başlar, bir malzeme haline gelir. Örneğin; Aziz Benot tarikatından Avusturyalı Philoponus Amerika'ya giden misyonerleri ve dini savunan kitabında yamyamları kullanır. Ona göre Yeni Dünya'da her taraf kızartılmak için bekleyen çocuklar, kasap tezgahları üzerinde kesilmiş kadın bedenleri, şişte pişen adamlar ile doludur. Çocuklarını ve karısını yiyen bir adam bile görülmüş. Bir adam tanıdım, onunla konuştum, üç yüzden fazla insan bedeni yediğini itiraf ediyordu. Böyle iddialarla gün geçtikçe güçlenen yamyamlık kavramı zaman içerisinde ensest ilişki, çocuk katli, insan eti yeme gibi insanlığın en büyük suçlarını kapsayan bir kavram haline gelmiştir. Küçük Antil Takımadaları'yla ışığa çıkan yamyamlık kavramı zaman içerisinde Kuzey Amerika, Kuzeydoğu Brezilya, Afrika, Avustralya gibi birçok bölgeyle anılmaya başlanmıştır. İnsanın etini yiyen Kanını içen Bir Scytheli'den de acımasız Yamyamı gördün. Guy Le Fevre de la Boderie,1575 Buraya kadar yamyamlık kavramının ortaya çıkış ve yayılım sürecini ele aldık. Peki insan yeme eyleminin amacı nedir? Antropafaji bir yeme alışkanlığından mı kaynaklıdır yoksa bir çeşit güç gösterisi midir? Sigmund Freud öncülüğünde geliştirilen psikanaliz kuramı İnsan Eti Yeme, Hemcinsinin Bedenini Yeme eylemini bir tür psikolojik özdeşleşme olarak görmektedir. Sigmund Freud, antropofaji eylemi hususunda şunları söylemektedir: İnsan eti yeme esnasında bir kişinin bedeninden parçalar ve uzuvlar yenirken, yenilen kişinin sahip olduğu özelliklere de sahip olunacağı düşünülür. Freud'un psiko-seksüel bir rahatsızlık olarak gördüğü antropofajinin iki türü vardır. Biri antropologlar arasında Gynophaji olarak değerlendirilen kadınların yenmesi, diğeri de Androfaji olarak değerlendirilen erkeklerin yenmesi eylemidir. Antropologlara göre ise, antropofajinin üç türü vardır. Birincisinde; yaşamları tehdit altındaki insanlar, ölmemek için insan eti yemek zorunda kalırlar. İkincisinde; insan etine önemli bir yiyecek gözüyle bakılır ama bunu kanıtlayan veriler net değildir. Üçüncüsünde ise; dinsel törenler ya da geleneklerle ilgilidir. Öldürülen bir düşmanın ya da ölen bir akrabanın eti, ölünün güçlerine sahip olmak için yenir. Bu kategoride yamyamlık, animist toplumların ilkel dönemden bu güne dek taşıdıkları bir inançtır. Bu noktada ünlü antropologlar Richard E. Leakey ve Lewin yamyamlığı iki kategoriye ayırmaktadır. İçe dönük yamyamlık : Sadece kabile içi ölü bedenlerinin yenmesi. Dışa dönük yamyamlık : Düşman ya da kabile dışından insanların yenmesi. Bu durumla günümüzdeki yamyamlık olaylarını bir görmek yanlıştır. Günümüzde gerçekleşen yamyamlık olaylarıyla eski kültürlerindeki, ilkel kabilelerdeki, klanlardaki, anlayış arasında fark vardır. İlkel toplumların insan eti yeme anlayışıyla, zevk için insan eti yiyenler aynı amaca sahip değildir. İnsan yeme eylemine başvuran kabileler bağlı oldukları ritüeller ve ayinler doğrultusunda Freud'un da üzerinde durduğu gibi öldürülen kişinin ruhunu kendi ruhuna katma arzusuyla bu eylemi yapmaktadır. Düşmanıysa onun kahramanlığını ruhuna ekleme, dostuysa mezarda onu böceklere yedirmektense kendi bedeninde onu saklama, muhafaza etme ve sonsuz kılma arzusuyla bunu gerçekleştirmektedir. Bunu sırf ritüel olduğu için mi gerçekleştirdikleri, açlık içgüdüsünün olup olmadığı çok net değildir ama genel kanı bir ayinin parçası olarak görüldüğüdür. Açlık, kıtlık, dinsel ritüeller... Nedeni ne olursa olsun Batı toplumları tarafından aşağılamak amaçlı kullanılan yamyamlık, bulunulan coğrafi bölgeler ve amaç hususlarında farklılık gösterse de hala karşımıza çıkmaktadır. Amerika'nın keşfiyle ortaya çıktığına inanılan bir kavram olsa ve günümüzde ilkel kabilelere atfedilse de Durham Üniversitesi hocalarından Richard Sugg'un Mumyalar, Yamyamlar ve Vampirler adlı eserinde Batı toplumlarının eski dönemlerinde de benzer vakaların olduğu öne sürülmesi dikkat çekici bir durumdur. Richard Sugg'a göre; Avrupa'da da eski çağlarda insan eti yeme, kemiklerini ve kanını kullanma gibi olaylar görülmüştür. Yamyamlık barbar toplumlarla ilişkilendirilirken, uygar toplumu temsil eden Avrupa'nın tarihinde de eski dönemlerde yamyamlık vakalarının görülmesi çelişkili bir durum yaratmaktadır. Kitapta çarpıcı örneklere yer verilmiştir. Mesela; insan yağının şifa kaynağı olarak görüldüğünden, hayat iksiri adı altından ölü bedeninin kullanımından bunun yanı sıra ölülerin kanlarının da içildiğinden bahsedilmiştir. Eğer bu savların doğru olduğu kabul edilirse, yamyamlığın eski dönemlerde sadece barbar ve ilkel olarak tabir edilen toplumlarda görülmediği sonucuna ulaşılabilir. Yamyamlığın tarihsel süreci ve antropolojik ve psikolojik boyutlarına kısaca değinmişken bilinen yamyamlık olaylarından örnekler verelim. Kabilelerde yamyamlık durumuna baktığımızda, hemen hemen tüm kıtalarda benzer örneklerin görüldüğünü söylemek mümkün olsa da bir iki örnek olarak, Yeni Zelanda'da da Polinezya'da bazı adalarda, Fiji'de yamyamlığın görüldüğünü belirtebiliriz. Tarihe yamyamlıkla adlarını yazdıran kişilere örnek verirsek; Alferd Packer: Amerikalı altın arayıcısı olan Packer, Colorado dağlarına gittiği 5 kişiyi hayatta kalmak için öldürüp yediğini belirtmiş, bu nedenle de 40 yıl hapis cezası almıştır. Albert Fish: Kuzuların Sessizliği filminin ilham kaynağı olan Fish'in 100'e yakın cinayet işlediği tahmin edilmektedir. Genellikle masum çocukları hedef alan ve kurbanlarına çeşitli işkenceler yapıp, etlerini yiyen seri katil elektrikli sandalye ile infaz edilmiştir. Andrei Chikatilo: Ukraynalı seri katil, 52 kişiyi kaçırmış, tecavüz etmiş ve öldürüp yemiştir. Yamyamlığın kısaca hikayesi bu şekilde. Peki günümüzde durum nasıl? Günümüzde yamyam kabilelere ilişkin net bir bilgi bulunmuyor. Bir varsayıma göre Güney Afrika'nın iç ormanlarında yaşayan kabilelerde yamyamlık bir ritüel olarak devam etmektedir. Son olarak güncel yamyam olaylarına değinirsek belki pek çoğumuzun aklında kalan olayı paylaşmak da yarar var. 26 Mayıs 2012 tarihinde ABD'nin Miami şehrinde uyuşturucunun etkisinde olan Rudy Eugene sokakta yaşayan Ronald Poppo'ya saldırarak yüzünü parçalamış ve yemiştir. Eugene, polis tarafından vurularak durdurabilmiştir. Bu olay o dönem büyük ses getirmiş, özellikle medeniyetin merkezinde gerçekleşen bir yamyamlık vakası olarak oldukça dikkat çekmiştir. Genel olarak değerlendirildiğinde yamyamlık ister dini bir ritüelin parçası olsun, ister psikolojik bozukluk sonucunda gerçekleşsin hala ürkütücü bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarih boyunca hemen hemen tüm kıtalarda gerçekleşme ihtimali olan yamyamlığın sadece korku filmlere ilham veren bir konu olarak kalmasını diliyorum. Meraklısına Not: National Geopraphic Chanel'de bu konuyu ele alan güncel bir belgesel var: Yaşayan Yamyamlar . Piers Gibbon ve ekibinin Güney Pasifik'in uzak adalarına yaptığı yolculuğun oldukça ilgi çekici olduğunu belirtmek isterim. Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek isterseniz mutlaka göz atın."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/engelleri-kuantumla-asmak-kuantum-tunelleme.html", "text": "Başlık sizi yanıltmasın, bu bir kişisel gelişim yazısı değil; başkalarıyla ilgili sorunlarımızı değişik kuantum mekaniksel yöntemlerle aşmaya çalışmayacağız. Bu yazı, günlük hayatta, duvarları yıkmadan içlerinden geçmek kadar değişik ve sıradışı, ancak atomik boyutlarda alışılagelmiş bir etki olan, kuantum tünelleme ile ilgilidir. İşe giderken virajı alamayıp arabanızı köşedeki apartmanın bahçe duvarına doğru sürdüğünüz zaman ne olacağı açıktır: o duvara çarparsınız. Yeteri kadar hızlıysanız, o duvarı yıkıp arkasına geçersiniz. Ama ne kadar denerseniz deneyin, o duvarın içinden ne arabanıza ne de duvara zarar vermeden geçemezsiniz. 400 metre engelli koştuğunuz zaman, eğer o engellerin üstünden geçecek kadar zıplayamazsanız, engelleri aşamazsınız. Oldukça açık, değil mi? Günlük hayatımızı yöneten ve hepimizin sağduyusuna güvenerek açıklayacağı bütün bu olayları fizikte klasik mekanik ile açıklamamız mümkün; yani 1600'lerde Galileo ve 1700'lerde Newton tarafından temelleri atılıp geliştirilen fiziksel sistem ile. Alışkın olduğumuz Newton fiziği ile atomların davranışlarını açıklamaya çalıştığımız zaman, oldukça sıradışı ve klasik fizik sınırları içerisinde gerçekleşmesi mümkün olmayan olgular gerçekleşmeye başlar Bütün bunları ise günümüzde kuantum mekaniği ile açıklıyoruz ve işte kuantum mekaniğinin biraz önce bahsettiğimiz bu engellerle ilgili kararı: bütün parçacıklar , enerjileri yetmediği halde karşılarındaki engeli aşma olasılığına sahiptir. Peki ama nasıl? Bunu anlayabilmek için kuantum mekaniğinin biraz derinlerine inmemiz gerekiyor. Öncelikle, kuantum mekaniğinin bize ne verdiğine bakalım. Mekanikte esas amacımız, cisimlerin kuvvet ve yer değiştirme altında nasıl davrandığını bulmak. Bunun için, klasik mekanikte Newton'un bulduğu kuvvet=kütle*ivme denklemini kullanmamız ve bildiğimiz kuvvetler için bu denklemi çözmemiz lazım. Cisme etkiyen kuvvetler için bu denklemi çözmek demek, kısaca bu cismin zaman içerisinde izleyeceği yolu bulmak demektir. Yani, bir topu belirli bir yükseklikten bıraktıktan sonra izleyeceği yolu, herhangi bir anda tam olarak nerede ve hangi hızda olacağını buluyoruz. Kuantum mekaniğinde ise, Schrödinger denklemini çözmemiz gerekiyor. Bu denklemin çözümü ise, klasik mekanikten farklı olarak, m kütleli bir cismin belirli bir noktada bulunma olasılığını veriyor. Diğer bir deyişle, kütlenin tam olarak nerede olduğunu bu denklemi çözerek tam olarak belirleyemiyoruz, sadece o noktadaki bulunma olasılığını hesaplayabiliyoruz. Bu teorinin bir eksikliği mi? Hayır, kesinlikle değil, doğanın işleyişinin bir sonucu. Klasik mekanik, eğer herhangi bir koltukta oturuyorsam, bize benim şu anda bir koltukta oturduğumu söyleyecektir; kuantum mekaniği ise büyük ihtimalle orada olduğumu belirtecektir. Kısacası, kuantum mekaniği ile pozisyonumuz için bir olasılık dağılımı elde ediyoruz. Tam olarak nerede olduğumuzu anlamamız için ise, bir ölçüm yapmamız gerekiyor. Kuantum mekaniğinde ölçüm, sistemin üzerinde oldukça ilginç, geri dönüşü olmayan ve tahmin edilemeyen etkiler bırakıyor. Yuvarlanan bir topun pozisyonunu ölçtüğünüzde, zaten klasik denklemlerin size verdiği noktayı belirlemiş oluyorsunuz. Ama kuantum mekaniği gibi size bir olasılık dağılımı veren sistemde ise, yaptığınız ölçüm sistemi dramatik ve önceden kestirilemez bir şekilde değiştiriyor. Siz kuantum mekaniksel denklemleri çözüp oturduğum yer için olasılık dağılımını elde ettikten ve benim oturduğum yeri ölçtükten sonra artık biliyorsunuz ki o koltukta oturuyorum. Koltuk üzerinde oturmam gerçekleştiğine göre, kuantum denkleminin de aynı cevabı vermesi lazım. Bu da, olasılık dağılımının ancak bir nokta üzerinde toplanması, teknik deyişle o noktaya çökmesi ile gerçekleşiyor. Yani, sizin yaptığınız herhangi bir ölçüm, olasılık dağılımının bir noktaya çökmesine sebep oluyor. Olasılık dalga fonksiyonunu ve onun çökmesini şöyle toparlamaya çalışalım: siz benim nerede olduğumu bilmek için Schrödinger denklemini çözüyorsunuz. Bu denklem size, misal, %10 ihtimalle koltukta oturduğumu, %15 ihtimalle masanın altında saklandığımı, %2 ihtimalle evin dışında olduğumu vs. veriyor. Bu olasılıklar, siz sisteme dokunmadığınızda, yani 'Hey Batu, neredesin?!' diye sormadığınız durumda mevcut. Ne zamanki siz bana nerede olduğumu soruyorsunuz, o zaman bütün bu olaslıklar, kendi içlerinde tek bir duruma toplanıyor ve siz de cevap olarak bunu elde ediyorsunuz . Oldukça ilginç, değil mi? Ama durun, devamı var. Kuantum mekaniğinin bir diğer ilginç özelliği ise size asla ve asla bir parçacığın konumunu ve hızını aynı anda sonsuz kesinlikte ölçmenize izin vermiyor oluşu. Herhangi bir parçacığın konumunu ölçtüğünüzde, onun hızı, dolayısıyla da momentumu hakkında bütün bilginizi kaybediyorsunuz. Tam tersi durumda ise, hızını ölçtüğünüz parçacığın nerede olduğunu bilmiyorsunuz! Heisenberg'in ünlü belirsizlik ilkesi işte tam olarak da bundan bahsediyor; bir parçacığın aynı anda konumunu veya hızını ile enerjisini veya zamanı tam olarak belirleyemiyorsunuz. Koltuk örneğinden devam edecek olursak, benim o koltukta oturduğumu bildiğinize göre, hızım hakkında neredeyse hiçbir bilginiz yok; duruyor da olabilirim, ışık hızına yakın bir hızda gidiyor da olabilirim! Peki, bütün bunların tünelleme ile ne ilgisi var? Bunu anlamak için daha farklı bir örneği inceleyelim. Resimde x=0 noktasında çok yüksek bir potansiyel olan sistem için kuantum mekaniksel çözümlerden birisini görüyorsunuz. Burada kırmızıyla gösterilen grafik, parçacığımızın herhangi bir noktada bulunma olasılığı. Klasik mekanikte bu engeli aşmamızın tek yolu, o engeli aşacak potansiyel enerjiye sahip olmamızdır. Fakat kuantum mekaniğinde işler farklı yürüyor. Bir an için parçacığımızın soldan engele doğru yaklaştığını varsayalım. Eğer enerjisi potansiyelden düşükse, klasik olarak engele çarpıp geri dönmesini bekliyoruz. Ama bu parçacık için denklemleri yazıp kuantum ile çözdüğümüzde, enerjisi yetmese bile engelin sağına geçebileceğini buluyoruz! Nasıl açıklıyoruz? Konu ile ilgili kabul görmüş bir yaklaşım var. Bu yaklaşıma göre, parçacığın yerini ölçmeye çalıştığımız zaman yaptığımız ölçümün bu olasılık dağılımının engelin sağ tarafına çökmesini sağladığı ve gerekli enerjinin de çevreden ödünç alındığı . Kısacası, yaptığımız ölçüm parçacığın konumunu bir anda engelin sağına çökertebiliyor ve parçacığımız, en başta yeterli enerjisi olmasa bile, engeli aşabiliyor! Bu etkiye ise kısaca kuantum tünelleme diyoruz. Sağduyumuza bu kadar karşı olan bir fenomenin varlığını nasıl biliyoruz veya ona sadece matematiksel nedenlerden dolayı mı inanıyoruz? Hayır. Kuantum tünelleme etkisi üzerine inşa ettiğimiz sistemler, tam da beklediğimiz gibi çalışıyor. Bu noktada kuantum tünellemenin etkileri ve bize yardımı konusunda iki tane örnek vermek isterim. Birincisi, yüzey biliminde oldukça sık kullanılan taramalı tünelleme mikroskopu . İkincisi ise, kimyasal tepkimelerde hıza etkisi. STM, Gerd Binnig ve Heinrich Rohrer tarafından IBM'in Zürih'teki araştırma merkezinde icat edilen bir elektron mikroskopu, aynı zamanda mucitlerine 1986 Nobel Fizik Ödülü'nü de kazandırdı . Yüzeydeki atomların yerlerini tek tek belirlememize ve gerektiğinde de onlarla oynamamıza yarayacak kadar yüksek çözünürlüğe sahip. Çalışma prensibi ise temelde kuantum tünellemeye dayanıyor. Çok çok ince bir mikroskop ucu inşa ediliyor. Daha sonrasında bu uç yüzeye yaklaştırılıyor ve uç ile yüzey arasına bir potansiyel farkı uygulanıyor. Eğer uç, yüzeye yeterince yakınsa, elektronlar bu potansiyel farka rağmen arayı tünelliyor ve bir akımın oluşmasını sağlıyor. Bu akım, hem ölçülebilir, hem de ucun konumuna, uygulanan potansiyel farkına ve yüzeydeki atomların yoğunluğuna bağlı. Son olarak ölçülen bu akım, kompleks bir takım matematiksel işlemlerden geçtikten sonra yüzeyin görüntüsü elde ediliyor . STM ile yüzeydeki atomları tek tek görerek çok ileri düzeyde ve hassasiyette inceleme yapabiliyoruz. Hatta, istediğimiz zaman ise gene bu mikroskop ile yüzeydeki atomları istediğimiz gibi hareket ettirebiliyoruz. Kuantum tünellemenin bir diğer etkisi ise kendini kimyasal tepkimelerin hızında gösteriyor. Özellikle hidrojen veya elektron gibi düşük kütleli parçacıkların alışverişine dayanan tepkimelerde, kuantum tünelleme etkisi tepkime hızının klasik tahminlerin çok ötesinde gerçekleşmesine sebep oluyor . Resimde gördüğünüz grafik, klasik bir reaksiyon için potansiyel enerji grafiğini gösteriyor. R'ile gösterilen kısım, tepkimeye giren maddeleri, P ürünleri, TS ise reaksiyonun gerçekleşmesi için ulaşılması gereken minimum enerjiye sahip yapıyı gösteriyor. Aslında bu grafik, biraz önce bahsettiğimiz gibi reaksiyonun önünde bir 'engel' teşkil ediyor. Kuantum tünelleme sayesinde, hidrojen, elektron gibi hafif parçacıklar, enerjileri yeterli olmasa bile bu engeli aşıp ürünlere gidebiliyorlar ve tepkime hızlarının beklenenden çok daha fazla olmasına sebep oluyorlar. En baştaki durumumuza gelecek olursak, günlük hayatımızda neden kuantum tünellemeyi görmediğimizi anlayabiliriz. Her kuantum mekaniksel olay gibi tünellemenin de belli bir gerçekleşme olasılığı var. Bu olasılık ise, parçacığın kütlesinin yanında engelin ve kütlenin enerjisi arasındaki farkla ters orantılı. Yani, kütle ve enerji farkı ne kadar artarsa, tünelleme olasığılı o kadar düşük oluyor. Elbette ki, duvara doğru sürüklenen bir arabanın tünelleme ile karşı tarafa geçme ihtimali var. Fakat arabanın kütlesi (ortalama 1500-2000 kg) bir elektronun kütlesinden (9.1 10^-31 kg) o kadar büyük ki, tünelleme olasılığı neredeyse sıfıra yakın; arabanızla duvara her saniye bir kere çarparak bu olasılığı tutturmaya kalksanız, karşı tarafa tünellemek için harcayacağınız süre evrenin yaşından (13.77 milyar yıl) bile daha fazla olacaktır!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/dosyalar/panspermia-hepimiz-uzayliyiz.html", "text": "Sessizlik... Sadece sessizlik. Yoğun demir içerdiğinden henüz hiç mavi olmanın tadına varamamış olan yeşil bir denizin doğu ve güney yakalarında birkaç yüz milyon yıl sonra bitkilerin yeşereceği yeni bir kıtanın hazırlığı var. Batısı ise olabildiğince ufka uzanıyor ve ufuk gün ortası olmasına karşın turuncu; zira henüz oksijen düzeyi çok az ve yoğun metan kızıl rengi çok seviyor. Renkler hiçbir ses çıkaramıyorlar ve bu gezegenin bir mikrobu dahi yok. Şu birkaç ay önce baş vermiş volkanın hemen dibindeki metalce zengin çamur deryası bir hayat doğurmaya çok hevesli görünüyor, ancak neye niyet, neye kısmet... Ve Sessizlik... Sadece sessizlik. Üstelik çok da nadir bir hali sessizliğin. Gören bir göz olsa idi, kuzeydoğu tarafında bir anda beliriveren ve giderek büyüyen parlak noktanın farkında varırdı, ama böyle bir göz yoktu. O gözün sahibi, parlak nokta alevden çemberini fark ettirecek kadar yaklaştığında, belki eliyle siper alıp yere bile yatardı: ama yoktu. Kocaman gökyüzü içerisinde perspektif algısı bir hayli karıştığından onun ne kadar uzakta olduğunu da anlayamazdı, ama zaten yoktu işte... İyi ki de yoktu, çünkü ses duvarını aşan nesnenin gerisinden gelen şok dalgaları belki de gören gözün sahibine zarar verir, duyan kulağı da rahatsız ederdi. Birkaç milyar yıl sonra da dev dinozorların akıbetini hazırlayacak olan neden, yeşil gezegenin çekimine kapıldığı anda belki daha sonra bu satırları yazan ve okuyanların türüne doğru uzanan bir zinciri başlattığını pek de bilmeden büyük bir gürültüyle yere çarptı. Ardında bıraktığı dumana düştüğünde buharlaştırdığı sığ denizin molekülleri karıştı. Yerde açtığı geniş kratere yavaş yavaş dolan deniz onu şöyle bir gıdıklayana kadar hiç kıpırdamadan ve değişmeden de orada kaldı. Normalde bu çarpışma yüzünden kuşlar havalanır, belki ağaçlar yanar, orman hayvanları panikle kaçışırlardı, ama yoktular. Hiçbirisi henüz yoktu. Zaten bu çarpışma olmasaydı, belki de hiç olmayacaklardı. Kimsenin merak etmediği davetsiz konuğun dış yüzeyinde atmosfere girişiyle birlikte birden artan sıcaklık yüzünden korunaklı ve sert bir tabaka oluşmuştu. İyi kızarmış bir patatesten, ya da dolgulu bir çikolatadan farklı değildi bu haliyle. Bu kızarmış dış çeperin içerisinde kendi değerlerinin bilincine varamayacak olan epey kıymetli yolcular bulunuyordu. Aylarca süren uzay yolculuğuna dayanabilmişler, şimdi ise bilinçleri olsaydı yerlerini çok uzun süreler yadırgayacakları ya da bilakis başarıyla tamamladıkları bu göçün sevincini yaşayacakları ana ulaşmışlardı. Birer ressamdı aslında onlar... Yardırgamak ya da sevinmek yerine, az sonra çatlayacak olan çeperin arasından okyanusa, çamura ve havaya karışacaklar, milyarlarca yıl içerisinde önce denizin, sonra toprağın ve en sonunda da gökyüzünün renginin değişeceği olaylar zincirini başlatacaklardı. Denizi ve göğü maviye, toprağı yeşile boyayacaklardı. *** PANSPERMIA! Yukarıda verdiğim çok kısa öyküyü panspermia fikrinden Açık Bilim'de bahsetmeye karar verdikten sonra yazdım. Tarif edilen ortam 2,5 ila 4 milyar yıl önceleri arasında yaşandığı tahmin edilen Arkeyan Devri'ndeki Dünya gezegeni. Yaşamın Dünya'nın bu döneminde geliştiği düşünülüyor ama ilk canlının nasıl ortaya çıktığına dair pek çok spekülasyon var. Panspermia da bunlardan birisi. Panspermia özetle yaşamın tüm kainatta zaten var olduğu ve meteorlar ya da kopmuş gezegen parçaları ile kainatta dolaştığı fikrine deniyor. Panspermia fikri yaşamın ilk olarak nerede ve nasıl oluştuğu sorusuna yanıt aramaz, ancak Dünya'daki yaşamın ekzogenez ile, yani Dünya dışından tohumlanmasıyla oluştuğunu öne sürer. Destekleyen hiçbir kanıt olmasa da mümkün olması ve böyle bir olayın imkanlı olduğuna dair bir takım bulgulara ulaşılması onu yaşamın başlangıcına yönelik değerlendirilen teorilerden birisi haline getiriyor ve fikir bilim dünyasında yadsınmıyor. Nitekim yaşamın bulunduğu geniş bir alanda canlılığın hareket ettiğini, göç ettiğini biliyoruz: gezegenler birer ada olarak düşünüldüğünde tıpkı adadan adaya uçabilen kuşlar ya da kanolarıyla seyahat eden insan toplulukları gibi, hatta ve hatta rüzgara kapılıp uçan tohumlar gibi, eğer evrende bir yerde uzay boşluğunda ya da bir gezegende- mikroorganizma yaşamı oluştuysa bu yaşamın çeşitli şekillerde diğer yaşanabilir ortamlara dağılabileceği düşünülüyor. Bu spekülasyonun kayda değer olmasını sağlayan dört önemli sacayağı var: 1) Gezegenlerden gezegene kaya transferlerinin mümkün olması. Yaşamın kayalarla transferi anlamına gelen litopanspermia terimi, gezegenler ya da gezegen sistemleri arasında astreoidler yoluyla yaşam transferini ifade ediyor ve bu teorinin önemli bir ayağını oluşturuyor. Litopanspermia'nın mekanizması iki türlüdür: Gezegenler arası transfer ve yıldızlar arası transfer. Dünyamız 3,9 milyar yıl önce Geç Dönem Ağır Bombardımanı adı verilen bir astreoid yağmuru dönemi geçirdi. Aynı bombardımandan nasibini alan ve yüzeyi değişmediğinden incelemesi Dünya'ya göre çok kolay olan Ay'ı tetkik eden bazı bilim insanları bombardımanın büyük ölçüde iç güneş sistemimizin astreoidleri tarafından gerçekleştirildiğini düşünüyorlar . Ancak güneş sisteminin içinden de gelse, dışından da gelse Panspermia fikrinin destekçileri Dünya'da bulunan en yaşlı canlı fosilinin 3,5 milyar yıl yaşında ve bu döneme ait olmasını manidar buluyorlar. 1984'te Antarktika'da bulunan Marslı göktaşı ALH 84001 gezegenler arası göktaşı seyahati için örnek oluşturuyor, ancak tek özelliği de bu değil. Her şeyden önce oldukça yaşlı. Güneş sisteminin en yaşlı parçalarından biri olduğu kabul edilen 4 milyardan biraz fazla yaşa sahip, ama bir özelliği daha var ki, dönemin ABD Devlet Başkanı Bill Clinton'ı TV'de hakkında açıklama yapmaya zorladı: O da 1996'da bu kaya üzerinde keşfedilen bakteri benzeri fosilimsiler. NASA'dan David McKay'in Science dergisinde yayınladığı çalışmasıyla duyurulan, elektron mikroskobuyla alınmış fotoğraf bildiğimiz yaşam formlarına göre fazlaca küçük 20-100 nanometre çapa sahip yapıları içeriyor. Nanobakteri fosili olarak adlandırılarak piyasaya bomba gibi düşen yapılar epey tartışma yarattı elbet. Öncelikle bu yapılar bir tür mikroorganizmaya ait olsa dahi kaynağının Dünya mı yoksa Mars mı olduğu teyite muhtaçken, 2004'te NASA'da çalışan başka bilim insanları söz konusu şekillerin biyolojik olmayan süreçler sonucunda da oluşabileceğini gösterdi ve morfolojinin bir canlılık işareti olarak tek bir kıstas olarak kullanılamayacağını ortaya koydu. Bugün tartışma hala sürüyor ve teknik yetersizliklerden ötürü ALH 84001 içindeki nanobakteri adaylarının yapısı ortaya konamıyor. 2) Uzayda hayatta kalan ekstremofiller Panspermia'nun dayandığı desteklerden ikincisi ise bilim insanlarının bazı bakterilerin, likenlerin, alglerin ve hatta hayvanların kısaca ekstremofillerin- uzay koşullarında hayatta kalabildiğini keşfetmiş olması. Ekstremofil, yani Dünya'daki yaygın yaşam formlarının yaşadığı koşulların çok dışındaki uç koşullarda yaşamını sürdürebilen ya da hayatta kalabilen canlılara verilen bir isim. Çok soğuk, çok sıcak, aşırı bazik ya da asidik, aşırı düşük basınç, aşırı yüksek basınç, yüksek radyasyon vb. özelliklerin birinden, çoğundan ya da hepsinden etkilenmemeyi başarabilen, hatta ve hatta doğal yaşam ortamları bu özelliklere sahip olan organizmalar bulunuyor. Astrobiyoloji için ekstremofiller çok önemli, çünkü hem Dünya'nın erken evrelerinde canlılığın oluşumuna ışık tutuyorlar, hem de sistemimizin bize göre yaşanabilir olmayan diğer gezegen ve uydularında ya da yaşanabilir kuşakta olmayan güneş sistemi dışındaki gezegenlerdeki yaşam araştırması için veri sağlıyor. Ayrıca gün gelip de insan eliyle başka gezegenlere hayat taşıyacak olursak bu organizmaların hayat aktarma aracı olarak etkin bir şekilde kullanılabileceği düşünülüyor. Bazı mikroorganizmaların uzayda durgun bir cisim üzerinde ya da bu cismin iç kısımlarında hayatta kalması Panspermia fikrini destekiyor. Öte yandan Japon bilim insanları biraz daha ileriye giderek çok çeşitli bakteri kültürlerini santrifüjlerde 403 bin 620 G'ye (Yer çekiminin 403.620 katı) maruz bırakmak suretiyle deneyler gerçekleştirdiler. Bazı bakteri çeşitleri bu şartlar altında hayatta kalmayı başarırken Paracoccus denitrificans türündeki bakteri hayatta kalmanın yanısıra hücresel gelişimine devam ettiği görüldü, ki bu deney de sadece kozmik koşullarda görülen aşırı ivmelenmeler ve aşırı çekim koşullarında bazı yaşam formlarının hayatta kalabileceğini göstererek Panspermia fikrinin bazı boşluklarını dolduruyor . 3) Elektrik alanla spor saçılması Aslında çok önceleri ortaya atılan ama geç doğrulanan bir diğer dayanak ise yaşamın elektromagnetizma aracılığıyla yayılıyor oluşu. Panspermia fikri genel olarak önce felsefi bir düşünce olarak Antik Yunan'da, daha sonra da başta 19. yüzyılda olmak üzere modern çağda pek çok düşünür tarafından ortaya atıldı. Bu düşünürlerden birisi olan Svante Arrhenius, 1903 yılında daha spesifik bir tahminde bulunarak mikroorganizmaların güneş rüzgarı ile hareket ederek uzaya dağılabileceğini öne sürdü. Arrhenius'un bu fikri o dönemde pek tutmasa da 2006 yılında Thomas Dehel, Dünya'nın magnetosferinin bazı bakterileri elektrik alan yoluyla uzaya saçabileceğini ortaya koydu. Amerikan Havacılık Otoritesi FAA'de çalışan ve aslında Dünya Atmosferi ve GPS ile ilgili bir çalışma yürüten Dehel, bu çalışmasında elektrik yüklü bir bakteri kullanınca, bu bakterinin kutup ışıklarını yaratan etki sayesinde kolaylıkla Dünya yerçekiminden kurtulduğu gördü. Dehel'in çalışmasını takip eden araştırmacılar bakteri sporlarının her gün uzaya saçılabileceğini gösterdiler. Hem de çok yüksek bir hızla . 4) Uzaylı Organik Materyaller Tüm bu etmenlerin yanısıra uzayda başı boş dolaşan kuyrukluyıldızlar ya da meteorların da organik materyaller içermesi uzay boşluğunun yaşama başlangıç teşkil etmesine yönelik önemli bulgulardan sayılıyor. Murchison meteoriti adı verilen göktaşı kalıntılarında yapılan bir inceleme bu bulgulardan birisi. 2008 yılında yayınlanan bir analizde göktaşının içerisinde urasil olduğu saptandı. Bilindiği üzere urasil, RNA'nın yapıtaşlarından olan bir nükleik asit. Bu urasilin göktaşına Dünya'dan bulaşmış olabileceği şüphesine yer bırakmayacak bir inceleme daha yapıldı: Meteoritte yer alan organik moleküllerde yapılan karbon analizi. Bu analizin ortaya koyduğu 12C ve 13C oranı, urasil de dahil olmak üzere meteorit üzerindeki organik moleküllerin Dünyalı olmadığını gösteriyor! Bu buluştan bir yıl kadar sonra, 2009'da NASA'nın Wild-2 kuyruklu yıldızından örnek almak üzere gönderdiği Stardust aracının topladığı örnekler üzerinde yapılan analiz, kuyruklu yıldızın bir başka yapıtaşı olan aminoasitlerden birini, glisini içerdiğini gösterdi . Geçtiğimiz son iki yılda ise son derece ilgi çekici başka bulgulara ulaşıldı: Dünya yüzeyinde bulunan meteoritler üzerinde yeni bir çalışma gerçekleştiren NASA bilim insanları, meteorların DNA'mızı oluşturan nükleik asitler de dahil olmak üzere organik yapıtaşları konusunda bir hayli zengin olduklarını gösterdiler. Bir diğer çalışmada ise yıldızlararası tozun da organik yapıtaşları olmasa da organik materyaller açısından zengin olabileceğini gösterdi. 2012'de ise birbirinden farklı araştırmalar uzak yıldız sistemlerinde glikoaldehit, aromatik hidrokarbonlar olduğunu ortaya koydu . Sözdebilime dikkat! Dünya'da yaşamın ortaya tam olarak nerede çıktığı hala tam olarak kestirilebilmiş değil. Volkanik faaliyetler, atmosferik çevrim ya da deniz dibindeki hidrotermal bacalar güçlü adaylardan. Panspermia da yabana atılmıyor ancak daha büyük kanıtlara ihtiyaç var. Fakat Panspermia'nın önemli bir sorunu, onu destekleyen bulguların sözdebilimsel iddialar için de sık sık kullanılması. Günümüzde Dünya dışı yaşamın var olduğuna yönelik hiçbir ciddi, bilimsel olarak geçerlilik görmüş kanıt bulunmuyor. Bilim var olduğundan şüphelendiği bir durum için yoktur demez, ama vardır da demez, sadece kanıtlarla konuşur. Bu yüzden evrende başka bir gezegende yaşamın var olması, bu yaşamın o gezegendeki bir çarpma sonucu fırlamış bir göktaşı aracılığıyla başka bir gezegene bulaşması mümkündür, ama bu uzaylı bir medeniyetin yaşamı Dünya'da tohumlamış olduğu, ya da İnsanoğlu'nun kökeninin başka bir gezegende olduğu anlamlarına gelmemektedir. Carl Sagan'dan çok sevdiğim bir alıntı yapacak olursak: Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir. Panspermia'nın niçin bilim dünyasında dikkate alındığını yukarıda sunduğumuz dört ana destekle birlikte öne sürdük. Tutarlı bulgular oldukları için akla yatkın görünse de, yaşamın ilk olarak nasıl ve nerede vuku bulduğuna yönelik araştırmalar sürmekte. Belki yakın gelecek, bu sorunun kesin bir yanıtını içeriyordur. Kim bilir?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/gorsel/ayin-fotografi-ilkbaharin-basbelasi.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, yaklaşan bahar aylarında allerjisi olanlarımızın baş belası olan küçük baloncuklara yakından bakalım dedik: Hatmi çiçeği polenleri! Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Makine: Canon 7D Lens: Canon MP-E 65mm lens, Yardımcı Ekipman: Canon MT-24EX flaş, Ev yapımı flaş difüzörü Yüksek çözünürlük için tıklayın. Bahar son hızıyla yaklaşırken allerjik bünyelilerin kabusu olan polenler havada uçuşmaya başladı. Bu uçuşan polen popülasyonuna oldukça büyük bir katkıyı da, dünyanın pekçok ülkesinde yaygın olarak yetişen, bizde de hatmi çiçeği ya da çin gülü adıyla bilinen hibiscus çiçeği yapıyor. Polenler, tohumlu çiçekli bitkilerin erkek gametleri tarafından üretilen üreme hücrelerini taşıyan küçük baloncuklar. Eşeyli üreyen bitkilerde, bitkinin erkek organında üretilen üreme hücreleri, polenler halinde paketleniyor ve böcekler veya rüzgar yardımıyla çiçeklerin dişi organlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Her bir polenin içinde birden fazla hücre bulunuyor: vegetatif bir grup hücre ve dölleme fonksiyonu olan tek bir üretken hücre. Tüm bu hücreler, yağ ve protein bakımından zengin polen duvarı ile çevrili bir şekilde korunuyor, böylelikle içeriğindeki üreme hücreleri, kuruluktan, aşırı sudan, güneçten gelen radyasyondan korunabiliyor. Çoğu polen yüzeyinde, buradaki fotoğrafta da görüldüğü gibi dikenler veya çukurlar mevcut. Bu diken ve çukurların birden çok işlevi var. Hem polen yüzeyini pürüzlendirerek, polenlerin düştükleri yüzeyde daha sağlam tutunmalarına yarıyorlar, hem de ortamdaki su miktarı değiştiğinde polenin genişlemesi ve sönmesi halinde taşıdığı genetik materyalin zarar görmesini engelliyorlar. Bilim insanları, polenleri bu diken ve çukurlarından tanıyabiliyorlar. Polenler, allerjiye neden olup canımızı sıkıyorlar ama, bize pekçok konuda faydalı bilgiler de veriyorlar. Fosil kayıtlarında rastlanan polenler paleontoloji ve evrim hakkında bize ışık tutuyor, polenlerin bulunduğu zaman ait ortam hakkında bilgi edinmemizi sağlıyorlar. Adli tıp alanında da sıkıklıkla polenlerden faydalanıyor. Olay mahalinde bulunen eşya, ceset ve diğer delillerin üzerinde bulunan polenler, adli tıp uzmanlarına, suçun işlendiği mevsimden, suç mahaline dek pekçok farklı ipuçları verebiliyorlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/03/guncel/mart-ayi-gokyuzu-rehberi.html", "text": "Mart'ın yaz mevsimine selam çakması fakat bu durumun tamamen bir kandırmaca olduğunu atalarımız uzun yıllar önce belirtmiş . Bu durum hava açık olursa eğer yapabileceğiniz en iyi gözlemlere bir delalettir. Havanın soğuk ve açık olması atmosferik etkiyi en aza indirir. Dolu dolu bir Mart ayında herkese iyi gözlemler! Merkür Güneşe yakın bir konumda olacağından Merkür bu ay yok. Venüs Merkür ile aynı kaderi paylaşan bir diğer iç gezegen Venüs de bu ay gözlenemeyecek. Mars Mart ay'ı gezegenler için oldukça fakir bir ay oldu bu yıl. Mars da Güneş'e yakın olacağından gözlenemeyecek. Jüpiter Her ay bizi yalnız bırakmayan Jüpiter, her gün gözlenme süresi azalmasına rağmen, Güneş battıktan sonra meridyen civarında bizleri bekliyor olacak. Jüpiter'in bir de doğal uydumuz Ay ile dansı var bu ay gözlemlerimize sunacağı. 17 Mart tarihi akşam üstü, Jüpiter -2.2 kadir parlaklığıyla, -11.4 parlaklığındaki Ay'ın yakınında görülecek. Literatürde Conjunction diye adlandırılan gök olayına Türk Astronomlar Örtülme demektedir. Bu Ay-Jüpiter yakınlaşmasının bizler için manevi bir anlamında var. 17 Mart'ta hemen hemen Hilal evresinde olacak Ay, Jüpiter'i karşısına alınca ülkemizin bayrağı gökyüzünde oluşacaktır. Satürn Jüpiter batarken, Satürn gezegeni yükselmekte. Ay'ın ilk günlerinde gece yarısından sonra doğu ufkundan yükselmeye başlayan Satürn, ay boyunca yükselmeye devam ederek daha fazla gözlenme zamanına erişecek. 10 Mart Çok ilgi çeken bir gökolayı olan Kuyruklu Yıldız yaklaşması 10 Martta kendini gösterecek. Adı Comet Pan-STARRS olan kuyruklu yıldız güneşe en yakın 10 mart tarihinde olacak. Bu bizlere akşam üstleri güneş batarken ve battıktan hemen sonra Güneşin solunda olacak şekilde gözlemlememizi sağlayacak. Dürbün veya küçük bir teleskop ile bakabilirsiniz fakat her hangi bir gözlem aracı ile filtre kullanmadan, direk güneşe veya çevresine asla bakmayınız! Ay Evreleri: Mart Ay'ı Gökyüzü Genel Görünümü:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/binlerce-opucukten-tatli-kahve.html", "text": "Kahveciye kız vermezler Belirsiz bir zaman... Urfa... Selamın aleyküm ağam Ve aleyküm es'selam. Hoşgelmişsen, geç buyur otur. Hoşbulduk, hoşbulduk. Hele kahve içelim. Çıraaaaak, biz kahve kaynat hadi Yahu, nedir senin bu kahve düşkünlüğün be ağam? Ne zaman misafirin olsa kahve kaynattırırsın; maşallah gelenin gidenin de eksik değildir sen de tüm gün kahve içersin. Bizde adet böyledir, biz böyle görmüşüz. Ağa misafirine illa kahve ikram edecek. Sağlığın bozulacak, bu kadar çok kahve fena değil midir? Olur mu yahu, şifadır şifa. Rivayet o ki, Hz. Süleyman bir gün bir köyden geçerken tüm köyün hasta olduğunu farkeder. Köyün derdine çare ararken Cebrail buyurur Süleyman'a kahve kavurup öğütmesini ve suda kaynatarak hastalara içirmesini. Hz. Süleyman işte o kahve ile tüm köyü iyileştirir. Hele o yüzden, bize şifadır kahve. E peki senin şu çırağının derdine neden şifa olmaz bu kahve? Neymiş bakayım derdi benim çırağın? Derken kahveci çırağı odaya üzerinde kahve cezvesi ve fincanları olan tepsi ile girer. Ağa ile konuğu sessizce çırağın kahveleri dökmesini bekler. Çırak kahveleri ikram ettikten sonra geldiği gibi sessizce çekilir yanlarından E sen bilmez misin bu çırağının derdini be ağam. Dile düştü oğlan aşkından, herkes konuşur. Haaaa, şu mesele. Bilirim ya bilirim, için için yanar kavrulur. Niye gülüyorsun be ağam, yazık değil mi oğlana? Sen bilirsin, bu memlekette hamamcıya, kuşçuya ve bir de kahveci çırağına kız vermezler. Bu oğlan harap oldu aşkından, bir yol çaresini bulalım. Bilmem mi töreyi, bilirim de sen merak etme ben çözeceğim o meseleyi. Ama işte daha vakti vardır, beklerim ki biraz daha kavrulsun aşkından. Nasıl yani? Bak şimdi, bu kahvenin ilk hali ham, yeşil bir çekirdektir. Bu çekirdeği alır kavurursun, kızgın ateşte çevire çevire. Az kavurursan hiç tadı olmaz, çok kavurursan acı olur. Çekirdekleri tam kıvamında kavuracaksın ki içene hoş tad versin. Hele bu aşk ta öyledir, aşığı içten içe kavurur. Beklerim ki bu çırak ta biraz daha kavrulsun, daha hamdır o. Kıvamı gelsin hele, ben sonra ağası olarak onun derdine derman olurum. Ah be ağam, vallahi billahi senin işine akıl sır ermez Hadi hadi, kahvemizi içelim. Ağa ile misafiri kahvelerini yudumlarken uzaktan kahveci çırağı kısık sesle türküsünü söylemekteydi Kahveyi kaynatırlar Fincana damlatırlar Sahipsiz aşıkları Vururlar ağlatırlar Qahwa'dan Kahve'ye Kahve kelimesinin etimolojisi hakkında bütün kaynakların birleştiği nokta kelimenin arapça qahwah kelimesinden türediği ve dünya dillerine geçtiği. Avrupa dillerine geçiş Türkçe kahve kelimesinden olmuş. Avrupa dillerinde türemiş kahve kelimelerinin bazılarında kelimenin ikinci harfi o iken , bazılarında ise a harfidir . Bugün dünyanın tüm dillerinde kahve kelimesi arapça kökeninden türemişken sadece Habeş dilinde bunn denmekte ve bu kahve ağacı anlamına gelmekte. Bazı etimolojistler ve tarihçiler kahvenin kelime kökeninin Habeşistan'ın Kaffa bölgesine dayandığını iddia etse de buna dair hiçbir ispat bulunamamıştır. Evet, kahve bitkisinin ilk yetiştiği yer bugün Habeşistan olarak kabul görmüş durumda. Fakat o zamanlar kahve tohumları içecek için kullanılmak yerine yiyecek olarak kullanılıyordu. Yerli halk kahve tohumlarını un haline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu, muhtemelen bu ekmeği yiyenler uzun süre zinde kaldığı için çok rağbet gören bir yiyecekti. Kahve ağacının başka bir ürünü de yapraklarıydı. Yerli halk yapraklarını sıcak suda haşlayıp bir çeşit çay olarak içiyorlar ve bunu sağaltıcı olarak görüyorlardı. Kahve yapmak için meyvesinin çekirdeği kullanılan 3 ağaç vardır: Coffea Arabica, Coffea Robusta ve Coffea Liberica. Hepsi de botanik biliminde Rubiaceae familyası altında sınıflandırılmıştır. Kahve ağacı daima yeşil kalır; koyu yeşil yapraklara, beyaz hoş kokulu çiçeklere (Resim 1) ve kirazı andıran meyvelere sahiptir (Resim 2). En kaliteli kahve çekirdekleri Coffea Arabica'dan gelir; sadece bol yağışlı ve yüksek yerlerde yetişir ve dünya kahve ticaretinin % 80'ini oluşturur. Coffea Robusta ve Liberica ise daha düşük rakımlarda yetişebilir ve daha kolay erişime sahipse de Coffea Arabica kadar kaliteli çekirdek vermezler. Robusta daha çok karışık menşeili kahveler ile hazır kahvelerde kullanılır ve Arabica'ya göre daha acı bir tada sahiptir. Mahbub-ı cihan: Kahve Kahve ağacının meyvesini kavurma ve öğüterek içme geleneği ilk kez Yemenli sufiler arasında yaygınlaşmıştır. Kahve hakkındaki en eski eser olan Abdülkadir el-Ceziri'nin Umdetü's-Saffe fi Hilli'l-Kahve adlı risalesinde kahvenin 14. yüzyıl Yemen'inde halk tarafından büyük rağbet gören bir içecek olduğu ve sufi dervişlerinin gece ayinlerinde dinç kalmak için içtikleri yazmaktadır. Araplar kahve konusunda kıskanç olduklarından bu bitkinin ve çekirdeklerininin dışarı çıkmasına izin vermezler ancak kahvenin hem hac hem de ticaret yollarının merkezinde olmasından dolayı önce Kahire, sonra Şam ve Halep'e ve en nihayetinde 1543 yılında İstanbul'a ulaşmıştır. Kahve Yemen'den İstanbul'a doğru yolculuk ederken, Mekke'ye gelen hacılar tarafından dünyanın diğer taraflarına da yayılır. 1600'lü yılların başında Hintli bir hacı olan Baba Budan bitkiyi Hindistan'a götürür ve bahçesine eker. Yazar William Utkers 1922 yılında yayımlanmış All About Coffee adlı başyapıtında Baba Budan'ın ilk ektiği ağacın kalıntılarına şahsen rastladığını nakleder. Baba Budan kahve ağacını Hindistan'a taşırken Hollandalı tacirler ise kahve ağacını Hollanda'ya taşırlar. Araplar ne kadar sakınsa da, kahve artık dünya yolculuğuna başlamıştır. İstanbul'da ilk kahvehane 1554 (kimi kaynaklara göre 1555) yılında Halepli Haken ve Şamlı Şems adlı iki tüccar tarafından Kiva Han adı ile Tahtekale'de açılır. Kahve içmek bir anda o kadar popüler olur ki Divan şairi Nev'i şöyle yazar: Kahveye tebdil idüp cam-ı şarabun lezzetin Bağladılar savt ü nakşun yirine efsaneyi Yani, Şarabın lezzeti yerine kahveyi tercih edip / ilahi ile gerçek yerine efsaneyi tercih ettiler . Anlaşılan Nev-i pek sevememiş meyhane yerine kahvehanelerin tercih edilmesini. Oysa arapça kahwa kelimesi ilk zamanlarda şarap kelimesi yerine kullanılmıştı ve kahve ile şarap uzun süre eşdeğer görülmüştü. Nev'i den başka bir çok divan şairi de kahvehane ile meyhane karşılaştırması yapıp meyhaneleri ve şarabı kahveye tercih etmişse de kahveyi tercih edenler de yok değildir. Mesela, Vehbi kahveyi cihan güzeline benzetir: Bir Yemen dilberi mahbub-ı cihandur kahve Bir siyah cemalli esmerce cüvandur kahve Yeşil altın: Kahve çekirdeği Kahve, fincanlara hoş kokular saçarak dökülmeden önceki yolculuğuna ilk yeşil çekirdek olarak başlar. Çay yaprakları ile kahve çekirdeklerinin ortak tarafı ikisinin de acı bir alkaloit olan kafein ve bol fenolik bileşik içermesidir . Arabica türü çekirdekler ağırlıkça %1.5 kafein, %6.5 fenolik bileşik, %16 yağ ve % 7 şeker içerir. Robusta türü çekirdekler ise daha fazla kafein ve fenolik bileşen içerirken, arabica'ya göre daha az yağ ve şeker içerir . Kahve bitkisinin meyveleri toplandıktan sonra çekirdeklerinin işlenmesi için iki yol vardır: 1. Kuru işleme, 2. Islak işleme . Kuru işlemede kahve meyveleri önce güneşte kurutulur ve daha sonra makine aracılığı ile içindeki çekirdekler alınır. Islak işleme'de önce kahve çekirdekleri suya batırılır ve taze ile bayat kahve meyveleri ayrıştırılır. Daha sonra kahve çekirdeklerinin etrafındaki posa makineler tarafından soyulur ve geri kalan posanın sıvılaşması için fermentasyona bırakılır. Daha sonra bolca suyla yıkanan çekirdekler nihayetinde %10 nem oranına kavuşana kadar kurutulur. Islak işleme esnasında bazı şeker ve mineraller kaybolduğu için kuru işlenmiş çekirdeklere göre daha az gövdeli ve daha çok asidik olurlar. Ancak aromaları ve kahve çekirdeklerinin kalitesi daha düzenlidir. Yeşilden kahverengine: Kavurma Kahvenin yolculuğunun ikinci ve en önemli aşaması yeşil kahve çekirdeğinin kavrulmasıdır. Kahve kavrulurken yeşil çekirdeğin hem rengi değişir hem de en son demleme sırasında açığa çıkacak lezzet öğeleri belirginleşir. Bugün bir çok firma kahve kavurmayı bilgisayar kontrollü özel makinalar aracılığı ile kontrollü şekilde yapmakta. Evde kavurmak isteyenler için özel makinalar yaygınlaşmakta, ancak dikkat etmeli zira oldukça dumanlı bir işlemdir kahve kavurmak Kayfeyi kavuranlar Dumanın savuranlar Cennet yüzü görmesin de Seveni ayıranlar Kahve kavurma esnasında kahve çekirdeği yeşilden siyaha doğru gider. Aşağıdaki resim en hafif olan Tarçın LCR- Light Cinnamon Roast seviyesinde kavurmadan en ağır İtalyan IT seviyesinde kavurmaya çekirdeğin geçirdiği değişimi göstermekte. En hafif seviye olan tarçın seviyesinde kavurma 107 derecede olur ve kahve tadı daha gelişmemiştir. Sıcaklık arttıkça önce çekirdek içerisindeki nem buharlaşarak çekirdeği şişirir. Daha sonra kahve çekirdeği içerisindeki protein, şeker ve fenolik maddeler sıcaklıkla beraber parçalanmaya ve birbirleri ile etkileşime girmeye başlarlar. Kek kabartmak bir bilimdir yazımda bahsettiğim Maillard reaksiyonları da kavurma esnasında işbaşındadır. Kavurma sıcaklığı 160 derece civarında iken artık bu reaksiyonlar kendi kendilerine devam etmekte ve parçalanan moleküller daha fazla su buharı ve karbondioksit ortaya çıkarmaktadır. 200 santigrat derece civarında karbondioksit ve su buharı oluşumu tavan yapar. Bu dereceden yukarı çıkılırsa kahve çekirdeğinin yüzeyi çatlamaya ve yüzeyden yağ sızmaya başlar. Yağ sızıntısı kavrulmuş kahve çekirdeğinin parlak görüntüsünden anlaşılır. Naci Özgür'ün Türk Kahvesi Standartları ve Pişirme Ekipmanları Teknik Analizi adlı çalışmasında Türk Kahvesi için kavurma derecesini kahve çekirdeğinin ilk çatırdadığı an olarak tanımlamıştır. Bu da resimdeki CR ve CRP seviyelerine denk gelir . Halk dilinde çifte kavrulmuş olarak bilinen kavurma derecesi ise ikinci çatırdamanın olduğu seviyedir ve resimdeki FCPR ve VR seviyelerine denk gelmektedir. İki kavurma derecesi arasındaki ton farkında dikkat çekmek isterim. Peki ya tat farkı nasıl? Kahve çekirdeği kavruldukça asitliği, gövdesi ve aroması değişir. Hafif kavrulmuş kahvelerin gövdesi ve -henüz maillard reaksiyonları devreye girmediği için- karamel tadı zayıf, asidite oranı ise yüksektir. Asidite kahvenin tadına etki eden en önemli özelliklerden biridir ve kavrulma derecesinin en başında çekirdeklerin asiditesi içeriklerindeki klorejenik asit yüzünden keskin ve acıdır. Kavrulma derecesi yükseldikçe klorejenik asit klorojenik asit laktonlarına parçalanır ve asidite oranı kahvenin tadını olumlu yönde etkileyecek şekilde gelişir. Fakat kavrulma derecesi CR'ı geçtikten sonra asidite seviyesi düşmeye başlar ve kahvenin tadı gitgide yavanlaşır. Konuyu merak edenler için güzel bir bilimsel makale şurada . Türk kahvesi için de en uygun derece olan CRP seviyesi tam gövdeli, asiditesi dengeli ve maillard reaksiyonlarının tam başında olduğu içinde şeker tadının diğer tadları bastırmadan hissedildiği seviyedir. Oysa çifte kavrulmuş VR seviyesinde gövde tam, şeker orta seviyede iken asiditesi zayıftır. Ayrıca kahve artık iyice kavrulduğu için kahve çekirdeğinin kendisinden gelen tadlar artık zayıflamıştır ki bu da istenmeyen bir şeydir. Çarşıdan aldım bir tane, değirmenden çıktı on beş bin tane: öğütme Kahve pişirmedeki en önemli etmenlerden biri de kahve çekirdeklerinin öğütülme boyutudur. Kahve çekirdeklerinin öğütülme boyutuna göre kahve ile su/buhar temas alanı değiştiği için hem demleme zamanları hem de ortaya çıkan tatlar değişir. Filtre kahveler daha kaba öğütülürken, türk kahvesi pudra kadar ince öğütülür. Aşağıdaki resim tek bir kahve çekirdeğinin değişik pişirme yöntemleri için öğütüldüğünde kaç parçaçık ortaya çıktığını gösteriyor Bu yazı kapsamında sadece Türk Kahvesi pişirme yöntemine anlatacağım, diğer kahve pişirme/demleme yöntemleri apayrı bir yazının konusudur. Bu yüzden kahvenin öğütülmesi konusuna çok girmeyeceğim. Ancak iki noktayı belirtmem gerekiyor: - Kahve daha ince öğütüldükçe su ile temas alanı artar ve bu sayede kahvenin tadı suya daha çabuk geçer. Bu da pişirme/demleme süresini etkiler - Kahve öğütüldüğü andan itibaren oksijen ile de daha fazla temas edeceği için hızla okside olmaya ve dolayısıyla bayatlamaya başlar. Taze elden taze pişmiş bayat kahvenin hatırı olmaz! Kahve hakkında en çok bilinen ve söylenen iki maniden biri Ehl-i keyfin keyfini ne tazeler? / Taze elden taze pişmiş taze kahve tazeler. Peki gerçekten taze kahve içiyor muyuz? Ülkemizde son yıllarda hem uluslarası hem de ulusal kahve zincirleri hızla yayılıyor, insanlar daha fazla kahve çeşidine aşina oluyor ama ya taze kahve? Ne yazık ki gerçekten taze kahve içmek bugünlerde lüks. Önce taze kahvenin ne olduğunu tanımlayalım: Kavrulduktan sonra en fazla 7 ila 14 gün geçmiş kahve çekirdeklerinin öğütüldükten hemen sonra pişirildiği kahve taze kahvedir! Kahve kavrulduktan sonra 1 gün kadar dinlendirilir öncelikle ve daha sonraki 7 gün kahvenin aromatik tüm bileşenlerinin (ki 800'den çok aromatik bileşen vardır) kahveye tad verdiği ve kahvenin gerçekten taze olduğu günlerdir. Kahve kavrulduktan sonra yaklaşık 14 gün tazeliğini korur ve daha sonra tadını kaybetmeye başlar. Bu yazımı yazmadan önce kavrulmuş kahve satan kahve zincirlerindeki kavrulmuş kahve paketlerinin üzerindeki kavurma tarihlerine baktım. Kavurma ve paketlenme tarihleri 3 aydan başlayıp nerdeyse 1 yıla kadar uzanıyordu! Kavrulmuş kahve çekildikten sonra ise daha hızlı, neredeyse saatler hatta dakikalar içinde, bayatlamaya başlar. Sebebi çok basit, öğütülen kahvenin yüzey alanı arttığı için daha fazla oksijenle temas eder ve bu da kahveyi hızla bayatlatır. Kahve çekildikten hemen sonra demlenmeli/pişirilmelidir. Marketlerde satılan öğütülmüş ve paketlenmiş kahveler taze değil bayattır bu yüzden. İstenildiği kadar çekildiği an vakumla paketlenmiş olsun, hava ile temas ettiği için bayatlama süreci başlamıştır. Siz de evde açtığınızda pakete daha fazla hava dolmakta ve bayatlama süreci hızlanmaktadır. Türk kahvesi pişirmenin bilimsel standardı! Tüm dünyada en çok bilinen kahvelerden biri olan Türk kahvesinin gerçekten bir standardı yok. Kahve pişirme esnasında tadı etkileyen bir çok değişkeni düzenleyen ulusal bir standardı yüzyıllardır oluştur madık! Kahvenin öğütülme derecesini , kahve/su oranını, kahve için kullanılacak suyun özelliklerini, kahvenin pişme süresi ve sıcaklık derecelerini düzenleyen bir standardımız yok. Bu kadar çok kahve meraklısının olduğu, herkesin Türk kahvesi pişirmeyi en iyi bildiği ve bütün yabancı misafirlerimize övünerek tattırdığımız kahve ile ilgili bu eksikliğimizle ne kadar övünsek azdır. Bulabildiğim tek standart Naci Özgür'ün Türk Kahvesi Standartları ve Pişirme Ekipmanları Teknik Analizi adlı harika çalışması. Naci Bey'in çalışması Türk Kahvesi için yapılmış en güzel çalışmalardan biri ve bence bir gün uluslararası kabul görmüş bir standardımız olursa o standarda en yakın çalışma budur. Ben de türk kahvesi pişirme yöntemini anlatırken Naci beyin çalışmasını ve internette kahve üzerine yazdığı harika yazıları ile tanınan www.home-barista.com üyesi kahvedelisi rumuzlu hanımın şuradaki forum yazılarını temel alacağım. Buyurun bol köpüklü, taze Türk Kahvesi pişirmenin sırlarına 1. Tazelik: Daima taze kavrulmuş kahve kullanın ve pişirmeden hemen önce el değirmeninde pişireceğiniz miktara uygun çekin. El değirmenleri çok ucuz ve etkilidir. Taze kahvenin köpüğü de kahve fincanında 1 mm kalınlığında, düzgün ve kremamsı yapıya yakın olacaktır 2. Kahve miktarı: Fincan başına 7 gr, okkalı isterseniz 9-10 gr kahve kullanın. 3. Su: Oda sıcaklığında taze içme suyu kullanın. Kahvenin %90-95'i sudan oluşur ve tadı doğrudan etkiler. SCAA kahve demleme esnasında kullanılacak su için oluşturduğu standartta suyun özelliklerini şöyle belirlemiş: Klorinsiz, ph seviyesi 6.5-7.5 arası, sodyum seviyesi 10mg/l veya ona yakın ve kalsiyum miktarı ise 17-85 mg/l olmalı Suyun miktarı 90-100 ml civarında olmalı. 4. Cezve: Isıyı homojen ileten bakır cezve veya çelik cezve kullanın. 5.Kahveyi kaynatmayın : Kahve pişerken su sıcaklığı yükseldikçe kahve taneciklerindeki tadlar da suya karışmaktadır. Ancak bir yerden sonra sıcaklık kahvenin tadını acılaştıracağından kahveye temas eden suyun sıcaklığı belli bir dereceyi geçmemelidir. Bu derece de 88+-2 derecedir. Aşağıdaki resim Naci Özgür'ün çalışmasından alınmıştır ve kahvenin tadının en güzel olduğu ve tam köpürdüğü anda sıcaklığı 80 dereceyi geçmediğini göstermekte. Yani, kahveyi fokur foku kaynatmayın ve birden fazla kez cezveyi ateşten çekip tekrar ateşe sürmeyin. Kahveniz kabardığı anda kahveniz içime hazırdır, kaynatarak acılaştırmaya hiç gerek yok. Naci bey çalışmasında iki kere kabartılabilir ama fokurdatılmaz diye özellikle belirtiyor. 6. Pişirme süresi: Türk Kahvesi pudra inceliğinde çekildiği için hızla pişirilmelidir. Kahvenin demlenme süresi kahve tadını doğrudan etkiler. Kahvenin tat verici bileşenleri ağırlıkça yaklaşık %30'undan oluşur. Kahve pişirme sürecinde amaç, suda çözünebilen bu kısmının en az %80 verim ile suya geçmesini sağlayarak ekstraksiyonu %18 ila 22 arasında tutmaktır . Tatların ekstraksiyonu, değişik kademelerde gerçekleşir. Kahve pişirirken farklı tat veren bileşenler aşağıda verilen sıraya göre suya geçerler: 1. Hassas tatlar; meyvemsi, çiçeğimsi tatlar 2. Orta tonlar; ağacımsı, fındıksı 3. Tatlı; karamelize, vanilya 4. Acı; karbonumsu, tütsü Naci bey'in de bahsettiği gibi pişirme süresi uzadıkça kahvenin içindeki acı tatlar kahveye geçecektir. Her ne kadar atasözleri ve deyimlerde kahve acı olarak bahsedilse ve öyle bilinse de aslında kahvenin acısı makbul değildir. Acı olmayan, dengeli tatların olduğu bir türk kahvesi için en doğru pişirme aralığı 2-3 dakika arasıdır. Yani ağır ağır değil, harlı ateşte hızla ve sıcaklığı 88-90 dereceyi geçmeden pişirilmelidir kahve. Bu sırada karıştırılmamalıdır, sadece en başta homojenize etmek için bir kere karıştırılması yeterli olacaktır Yani özetle: taze çekilmiş 7 gr kahve ile 100 ml suyu karıştırıp bakır cezvede harlı alevin üzerinde 2-3 dakika arasında kabaracak şekilde pişirin ve kabardığı an daha fazla ısınmasına izin vermeden fincanlara servis edin. Sonuç: Ah Kahve, Binlerce öpücükten tatlı İşte, Habeşistan'da başlayan ve 15. yüzyıl'dan sonra hızla dünyaya yayılan kavenin öyküsü.2. Viyana seferinden sonra terkedilmiş kahve çuvallarını sahiplenen Franz Georg Kolscitzky sayesinde Türk Kahvesi ile tanışan Avrupa'da kahve hızla popülerleşmiş ve herkesin gözde içeceği olmuştur. Öyle ki Johann Sebastian Bach Avusturya'da bulunduğu dönemde ender dindışı kantatlarından birini Alman şair Friedrich Henrici'nin şiirinden bestelemiştir. Bakın nasıl: Ay bu kahve ne kadar tatlı Binlerce öpücükten daha çok sevimli Muskat şarabından daha yumuşak Bana bir şey ikram etmek isteyen varsa Ah! Bana kahve hediye etsin Kahveniz acı değil, taze ve binlerce öpücükten tatlı olsun! Meraklısına Notlar: 1. Yazımı yazmadan önce sohbet etme imkanı bulduğum ve Türk kahve kültürüne önemli katkıları bulunan Öznur hanıma özellikle teşekkür etmek isterim. Kendisine söz verdiğim için bahsedemiyorum ama ilerde kendisini çok güzel projeleri ile duyacak kahve sevenler. 2. Hz. Süleyman'ın hikayesine benzer bir öykü de Şeyh Şazili'ye dairdir. Derler ki Yemen hükümdar Emir Sadeddin Şeyh Şazili'yi dağlara sürer. Şeyh ve müritleri kahvenin meyvesini yiyip, suyunu içmişlerdir. Sonrasında bir gün salgın bir hastalık çıkar Muha'da, herkes kaşınmaya başlar. Derler ki Şeyh Şazili kahve ile tedavi eder hastaları da, affolunur bu sayede hükümdar tarafından. 3. Taze kahve konusunda yazdıklarımı okuyup Peki nereden bulacağız taze kavrulmuş kahveyi? diye soracak okurlara ne yazık ki bu yazıda cevap veremiyorum, reklam olmasın diye. Ancak Türkiye'de kahve kavurma işini gerçekten profesyonelce yapan ve taze kavurup dağıtan firmalar var. Ne yazık ki ürünlerini marketlerde veya başka satış noktalarında bulamıyorsunuz. 4. Kahve konusunda güzel bir yazı/tartışma için: http://www.kahve.gen.tr/news.php?id=175 Alıntılar 1. S433, McGee Harold, On food and cooking. 2. S442, McGee Harold, On food and cooking. 3 http://scaa.org/PDF/ST%20-%20WATER%20STANDARD%20V.21NOV2009A.pdf 4. S10. Özgür, Naci, Türk Kahvesi Standartları ve Pişirme Ekipmanları Teknik Analizi"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/bir-seyler-biliyorsun-john-snow.html", "text": "Jon Snow ismi sanıyorum bu sıralar herkese oldukça tanıdık gelecektir. Çoğumuzun severek seyrettiği ya da okuduğu Taht Oyunları serisindeki ana karakterlerden biri Jon Snow. Evini, sevdiklerini geride bırakarak, Duvar'a gidiyor, ve burada soğuk ve karlı kuzeyden gelecek ölümü durdurmak için kıyasıya bir mücadele veriyor. Ölüme karşı en az Jon Snow kadar önemli bir mücadele vermiş, yaşadığı yıllarda sayısız insanı öldüren bir başka korkunç tehdite karşı durmuş ve geçtiğimiz ay 200. yaşgününü kutladığımız bir başka kahraman daha var: Dr. John Snow. Dr. John Snow, 15 Mart 1813 yılında, bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ondört yaşında, bir cerrahın yanında asistan olarak çalışmaya başlayan Snow, 23 yaşında Londra'ya taşınarak tıp eğitimi görmeye başladı. 1844 yılında doktor olarak tıp fakültesinden mezun oldu ve 1850 yılında İngiliz Kraliyet Doktorları Birliği'ne kabul edildi. Tıbbın pekçok farklı alanında çalışan Dr. John Snow, bir hezarfen idi. O yıllarda anestezi yeni keşfedilmişti ve cerrahi müdaheleleri daha insani hale getirme konusunda ciddi umut vaat ediyordu. Dr. Snow, özellikle kloroform maddesi ile ilgili çalışmalarda bulunuyordu, hatta dönemin İngiltere Kraliçesi Victoria'ya doğum sırasında anestezi vermişti. Ancak Dr. John Snow'u tıp tarihinde saygıyla anılan bir kahraman olmasının sebebinin dönemin en korkutucu hastalıklarından biri olan kolera ile savaşta edindiği zafer ve bu vesile ile epidemiyoloji bilimine yaptığı katkı olduğunu söyleyebiliriz. Daha önce, 19. Yüzyıldaki tuhaf tıp uygulamaları yazımızdan da hatırlayacağınız üzere, o yıllarda henüz mikropların hastalık kaynağı olduğu bilinmiyordu. Kolera ve veba gibi hastalıkların, kötü havadan ve havadaki kötü kokulardan kaynaklandığı düşünülüyordu. Bu nedenle bu tip hastalıklarda bir bulaş etmeni olduğu kimsenin aklına gelmiyordu. Snow, 1854 yılında Londra'nın Soho mahallesinde yaşıyordu. O yıllarda, ülkenin pekçok yerinde sıklıkla kolera salgını görülmekteydi. Bu salgınların en büyüklerinden biri de, Dr. Snow'un ikamet ettiği Soho bölgesinde ortaya çıktı. 31 Ağustos 1854 tarihinde ortaya çıkan salgında, ilk üç günde 127 kişi hayatını kaybetti. İzleyen bir hafta içinde, bölgede yaşayanların dörtte üçü şehri korkuyla terk ettiler. Takvimler 10 Eylül'ü gösterdiğinde ölü sayısı 500'e ulaşmıştı. Bu korkutucu salgının Dr. Snow'un dikkatini çekmesi uzun sürmedi. Dr. Snow, o yıllarda kabul gören koleranın kötü havadan kaynaklandığı görüşüne karşı oldukça şüpheyle yaklaşıyordu. Hastalığın etmeninin ne olduğunu bilmemesine rağmen, araştırmaya koyuldu. Önce mahallede yaşayanlarla konuştu, kimlerin hastalandığının envanterini tutmaya başladı. Zamanla, topladığı veriler arttıkça bunları grafik olarak gösterecek bir yol düşünmeye başladı. En sonunda, bugün adının tarihe geçmesini sağlayan meşhur Soho 1854 Kolera Salgını Haritası'nı oluşturdu. Bu harita, basitçe şehrin sokaklarını ve şehirde bulunan su tulumbalarını gösteren bir haritaydı. Dr. John Snow, ölüm vakalarını bu haritaya bir bir işaretlemeye başladığında ilginç bir sonuçla karşılaştı: Ölüm vakaları bir noktada kümelenmişti. Ölenlerin çoğunluğu, içme suyunu Broad Sokağı köşesinde yer alan su tulumbasından alan evlerde meydana gelmişti. Dr. Snow, söz konusu tulumbayı yakından tetkik etti, tulumbanın çektiği suyu kimyasal ve mikroskopik incelemelere tabi tuttu, ancak bir şey bulamadı. Lakin elindeki tüm veriler, ölümlerin bu tulumba etrafında kümelendiğini gösteriyordu. Bu nedenle önlem olarak, tulumbanın kolunu söktürdü. Salgın tulumbanın kullanılmaz hale gelişinden sonra kısa zaman sonra duruldu . Dr. John Snow'un kolera salgınına yaklaşımı adeta CSI dizilerindeki vakaların çözümünü anımsatıyor. Ölüm vakalarını harita üzerinde işaretlemeye başladıktan sonra, fark ettiği şablona uymayan vakalar olduğunu da gördü. Örneğin, tulumbaya çok yakın olmasına rağmen yakındaki bir manastırdaki papazlardan hiçbiri kolera olmamıştı. Daha detaylı araştırma sonucu, manastırdaki keşişlerin su içmedikleri, sadece kendi binalarının içinde bulunan bir kuyudan alınan suyla bira imal ettikleri ve onu içtiklerini saptadı. Bir başka ilginç vaka da, Soho'dan oldukça uzakta olan West Hampstead'de görülen koleralı bir kadındı. Bu durum ilk başta hastalığın başka bir kaynağı daha olabileceğini düşündürmüştü. Ancak, çok geçmeden söz konusu hastanın, Broad Sokağındaki bu tulumbadan çıkan suyu çok beğendiği, bu nedenle de Soho'da yaşayan oğlunun her gün kendisine at arabası ile bir damacana su gönderdiğini saptadı. Dr. Snow, bulgularını zamanında Medical Times isimli tıbbi dergiye yazdığı mektupta şöyle ifade etmişti: Ölümlerin neredeyse hemen hepsinin Broad Sokağı tulumbasına yakın olduğunu tespit ettim. Bu tulumbadan uzakta, bir başka sokak tulumbasına yakın olan evlerde ise sadece on ölüm vakası meydana gelmişti. Burada ölen kişilerin ailelerinden beşi ile konuştuğumda, evlerine daha yakın bir tulumba olmasına rağmen, Broad Sokağı tulumbasının suyunu daha çok beğendikleri için damacanalarını oradan doldurduklarını öğrendim. Diğer üç ölü ise, Broad Sokağı'na yakın bir okula giden çocuklardı. Şüpheli tulumba yakınındaki evlerde ise 61 adet ölüm vakası tespit ettim. Bu kişilerin tamamı Broad Sokağı tulumbasından su içen kişilerdi. Bulgularımı, 7 Eylül'de St. James Manastırındaki yöneticilere aktardım. Onlara sunduğum veriler sayesinde, ertesi gün tulumbanın kolu söküldü. Daha sonra, söz konusu tulumbanın, eski bir foseptik çukurunun 1 metre kadar yakınında olduğu saptandı. Bu foseptik çukuru, kolera salgınının kaynağı idi. Daha önce kolera olan bir bebek bezi bu foseptik çukura atılmış, çukurdan sızan lağım suyu, hemen yakındaki sokak tulumbasının kuyusuna karışmış ve yüzlerce kişinin ölümüne neden olmuştu. Tulumbanın kolunun çıkarılmasıyla salgın kontrol altına almıştı. Ancak, devlet görevlileri salgın sonlandıktan hemen sonra tulumba kolunu tekrar yerine taktılar ve salgın nedeninin sudaki bir etkenden kaynaklanmış olma ihtimalini asla resmen kabul etmediler. Zira Dr. Snow'un bulguları ne kadar ikna edici olsa da, bu teoriyi kabul etmeleri, koleranın kötü havadan ziyade, insanların lağım suyu karışmış suyun tüketilmesi sonucu meydana geldiğini kabul etmek demekti. Bu, belediye ve diğer yönetim kadrosunun politik olarak kabul etmek istedikleri bir durum değildi. Öyle ya, insanlara temiz su sağlamak onların göreviydi ve lağım suyunun içme suyuna karıştığını kabul etmeleri işlerini iyi yapmadıklarını kabul etmeleri demek olacaktı. Politik engellemelere rağmen, Dr. John Snow, yaptığı bu çalışma ile halk sağlığı ve epidemiyoloji alanında bir çığır açmıştı. Zamanın kabul gören kötü hava teorisine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşması, veri toplamadaki titizliği, tuttuğu sistematik kayıtlar ve yaptığı istatistik analiz, bugün kullandığımız epidemiyoloji metodolojisinin temellerini oluşturuyor. Bugün, 2000'den fazla üyesi olan Kraliyet Halk Sağlığı Birliği, her yıl Dr. John Snow anısına Tulumba Kolu isimli bir kongre düzenliyor. Dünyanın dört bir yanından epidemiyoloji ve halk sağlığı uzmanlarının katıldığı bu kongrede, güncel halk sağlığı konularıyla ilgili sunum ve toplantılar yapılıyor. Ardından, halk sağlığı alanında yüzleştiğimiz zorlukları sembolize etmek adına, Dr. John Snow'un karşılaştığı engelleri anarak, bir tulumbanın kolu önce törenle yerinden çıkarılıyor, daha sonra tekrar takılıyor. Epidemiyoloji: Toplumdaki hastalık, kaza ve sağlıkla ilgili durumların, görülme sıklıklarını, dağılımlarını ve bu görülme sıklıklarını etkileyen süreçleri araştırıp inceleyen bir tıp bilimi dalıdır. Epidemiyolojinin hedefi, bu süreçleri ortaya çıkararak toplum sağlığını iyileştirmektir. Hezarfen : Birden fazla bilimsel alanda yetkin olan biliminsanı. Bazı kaynaklar, kolera salgınının durmasında Dr. John Snow'un tulumba kolunu çıkarttırmasının büyük etkisi olduğuna inanmasına rağmen, salgının tulumbanın çalışmaz hale gelmesinden önce şiddetini yitirmeye başladığını düşünen bir görüş de mevcut. Meraklısına Notlar: - Dr. John Snow'un Medical Times dergisine yazdığı mektubu şuradan okuyabilirsiniz. - Medical London isimli belgeselin, Londra kolera salgını ve Dr. John Snow'u anlatan bölümünü ekte izleyebilirsiniz. ."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/higgs-parcacigi-ile-ilgili-yeni-haberler-ve-bu-bahane-ile-higgsi-aciklamak.html", "text": "Tanrı Parçacığı1 galiba kesin bulundu gibi. Gazetelerimizden birinin, geçtiğimiz günlerde Higgs parçacığı ile CERN'den gelen açıklama ile ilgili olarak verdiği haberin başlığı buydu. Bu şaka gibi ifade aslında önemli bir noktayı açığa vurmakta: Daha geçen sene bu parçacığın keşfini Science dergisi yılın çağır açan atılımı ilan etmemiş miydi?2 (Dergimizde de bu haber Ağustos 2012 sayısında yer almıştı.) Peki, bu ikinci duyuru da ne oluyordu? CERN'den gelen basın açıklaması aslında şöyleydi: Yeni sonuçlar, CERN'de keşfedilen parçacığın bir Higgs bozonu olduğuna işaret ediyor. Çok güzel. Ama sorumuzu yinelemek gereği duyuyoruz: Bu duyuru ne demek oluyordu? Standart Model ve Higgs Parçacığı Soruyu cevaplamadan önce, zamanda biraz geriye gidelim. Yaklaşık 14 milyar yıl kadar geriye, yani evrenimizin doğduğu düşünülen Büyük Patlama diye adlandırdığımız olayın yer aldığı zamanlara. Evrenin bu ilk zamanlarında herşeyin inanılmaz derecede enerji yüklü bir ışınım halinde olduğunu düşünebiliriz. Bu durumda, temel parçacıklar kütlesiz bir şekilde ışık hızında sağa sola vınlamaktadırlar. Ancak, zaman geçtikçe evren de soğumaktadır. Evrenin sıcaklığı kritik bir dereceye düştüğü zaman evreni dolduran Higgs alanının sayesinde Higgs mekanizması dedigimiz mekanizma devreye girer ve evrendeki temel parçacıklardan bir kısmı kütle kazanırlar. İşte bildiğimiz anlamda maddenin ilk adımı da böylece atılmış olur. Yukarıda basitleştirerek anlattığımız kozmik öyküdeki Higgs mekanizmasına şimdi bilinen parçacıkları ve temel kuvvetleri açıklayan kuram olan Standart Model çerçevesi içinde bakalım. Standart Model'in kapsadığı temel parçacıklar şunlardır: Kuarklar, leptonlar, kuvvet taşıyıcılar ve Higgs parçacığı. Bu sembollerden bize muhtemelen en tanıdık geleni elektronu temsil eden e sembolüdür; elektrik yüklü en hafif lepton. Kuarklardan, kütleleri en ufak olan up ve down kuarklar, atomun çekirdeğindeki proton ve notronları oluşturur. Örneğin, hidrojen atomunun çekirdeği tek bir protondan oluşur , ve tek bir elektronu vardır. Bütün kuark ve leptonlar, kütle, yük ve diğer temel özellikleri ile farklılık gösterirler. Kuvvet taşıyıcı parçacıklar , evrende gözlemleyebildiğimiz üç ayrı kuvvetin parçacıklarıdır. Modelin bütün parçacıkları gözlenmiştir. Higgs parçacığı da kuvvet taşıyıcılar gibi bir bozondur. 3 Elektrik yükü sıfırdır. Standart Model, Higgs bozonunun kütlesinin ne değerde olduğunu belirtememektedir. Standart Model'in en büyük başarısı elektromanyetizma ile zayıf kuvveti elektrozayıf kuvvet olarak birleştirmesi olmuştur. Elektromanyetik kuvvet elektronla protonun arasındaki çekimi sağlayarak atomu birarada tutan kuvvettir. Taşıyıcısı kütlesiz bir parçacık olan fotondur . Zayıf kuvvet ise atomun çekirdeğinin bozunmasını sağlayan kuvvettir ve taşıyıcıları W+, W ve Z bozonlarıdır. Elektromanyetik kuvvetin erimi sonsuzdur, ancak zayıf kuvvetin erimi sınırlıdır . Kuvvetlerdeki bu farklılık, W ve Z bozonlarının kütleli parçacıklar olmasından kaynaklanmaktadır. İşte, Standart Model'in cevaplaması gereken de buydu: Eğer foton, W, ve Z vaktiyle kütlesiz yola çıktılarsa, aralarındaki bu simetriyi bozup da yollarını ayıran neydi? Bu sorunun kısa cevabı, kendiliğinden simetri kırılmasıdır. 1964'te P. Higgs, R. Brout, F. Englert, G. Guralnik, C. R. Hagen ve T. Kibble tarafından kuramsal olarak ortaya atıldı ve 1970'lerde Standart Model'e uygulandı ve günümüze kadar Higgs mekanizması olarak bilinegeldi. Kendiliğinden simetri kırılmasını klasik bir örnekle açıklayalım. Dönmekte olan bir topaç düşünün. Topaç için bu durumda her yön simetriktir, her açıdan aynı şekilde geçmektedir. Topaç, hızını kaybedip yere düştüğü anda, rastgele bir yön seçmiş olacaktır. Yani, simetriyi bozmuş olacaktır. Evreni kapladığını düşündüğümüz Higgs alanının başına gelen de böyle birşey. Higgs alanının elektrozayıf simetri kırılmadan önce aslında 4 tane Higgs bozonu vardır. Topaç düşüp simetri kırılınca, Higgs'lerden üçü W+, W ve Z bozonlarına kütle kazandırıp ortadan kaybolurlar. Son Higgs ise bildigimiz elektrik yüksüz Higgs parçacığı olur. W ve Z ile eşdeğerliği bozulan foton ise kütlesiz olarak devam eder. Kütlesiz olduğu için de Higgs bozonu ile eşleşemez . Higgs'in kuark ve leptonlara (yani madde parçacıklarına4) kütle kazandırması ise biraz daha farklı bir etkileşmenin ürünüdür. Bir parçacık Higgs alanı ile ne kadar kuvvetli etkileşiyorsa, kütlesi de o kadar fazladır. Örneğin, up kuarkın 80000 katı kütleye sahip top kuark, Higgs alanından çok daha fazla etkilenecektir. Başka bir deyişle, Higgs parçacığı ile daha kuvvetli eşleşecektir. Higgs Alanını bir Analoji ile Anlatmak... Higgs alanının parçacıklara nasıl kütle kazandırdığına dair güzel analojilerden biri bir İngiliz fizikçinin 1990'larda zamanın Bilim Bakanı için yaptığı açıklama olsa gerek. Analojideki tiplemelere isim vermeden, şöyle anlatalım: Şekilde görüldüğü üzere, birörnek insanlarla dolu bir oda düşünün. Odayı dolduran insanlar, evreni kaplayan Higgs alanını temsil ediyor olsun. Odaya ünlü bir kişi gelir ve aniden bütün insanlar onun etrafını sararlar. Ünlü kişi odada ilerlemeye çalıştıkca insanlar onun etrafında kümelenmeye devam etmektedir. Bu kümelenme yüzünden, yürümek için sarfettiği enerji de fazla olacaktır. Başka bir deyişle, kendisini saran insanlar sayesinde yüksek bir kütleye sahip olacaktır. İşte bu, en basit haliyle Higgs'in kütle ile olan ilişkisinin tanımı: Uzayı dolduran Higgs alanı içinden bir parçacık geçerken alanla etkileşmesi. Şimdi, birisinin odada bir dedikodu ortaya attığını düşünelim . Bu dedikodu da insanların kümelenmesini sağlayacaktır. Bir önceki örnekte ünlü kişiye kütlesini veren böylesi bir kümelenme olduğuna gore, bu dedikodu kalabalığının da bir kütlesi olacaktır. İşte, Higgs bozonu da Higgs alanı içinde böyle bir uyarılmayla oluşan kümelenmenin sonucu olarak düşünülebilir. 5,6 Higgs bozonunu bulup, kütlesini ölçersek, Higgs alanının varlığını kanıtlama yolunda en büyük adımı atmış olacağız anlamına gelir bu. Parçacık Fiziği Deneyleri İşte burada söz deneysel parçacık fiziğine geliyor. Higgs bozonunu bulmak, özelliklerini ölçmek için, deneysel yollara başvurmamız gerek. Evrenin başlangıcındaki yüksek enerjili evreleri anlamak, yüksek kütleli parçacıkları araştırmak için iki ana yöntemimiz var. Birincisi, evrenin kendisini dinlemek. Yani, uzaydan gelen ışınları gözlemek. Buna yağmurla kova doldurmak tabirini yakıştırırsak, çarpıştırıcı fizikçilerinin de yaptığını kuyu kazıp su doldurmaya benzetebiliriz. CERN'de dünyadaki birkaç kuyu merkezinden biri. Hatta en büyüğü. CERN Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi, 1954 yılında 12 Avrupa ülkesi tarafından İsviçre ve Fransa sınırı üzerinde kurulmuş bir parçacık fiziği araştırma laboratuvarı. Günümüzde, 20 kadar asil üyesi var ve on binin üzerinde biliminsanının çalışmalarına ev sahipliği yapıyor. Çeşitli sayıda parçacık hızlandırıcısı ve deneyi bulunduran CERN'in en büyük hızlandırıcı projesi şu an dünyanın en hızlı protonlarını çarpıştıran Büyük Hadron Çarpıştırıcısı . . BHÇ, yerin yaklaşık 100 m altında protonların ışık hızının %99.999998 kadarıyla dönüp durduğu 27 km uzunluğunda bir çember. Protonların bu hıza erişmesi için BHÇ onları 4 TeraelektronVolt , yani protonun kendi kütlesinin 4000 katı kadar bir enerjiye çıkartır. (Protonun kütlesinin yaklaşık 1 GeV olduğunu hatırlatalım). Bu protonlar çemberin üzerinde 8 TeV'lik toplam enerji ile dört ayrı noktada çarpıştırılıp, o noktalardaki devasa boyutlardaki deney aygıtları ile veri toplanır. Bu dört algıçtan sözkonusu Higgs sonuçlarını çıkaranlar genel amaçlı olanlar, yani ATLAS ve CMS. Genel amaçlı çarpıştırıcı algıçları üç aşağı beş yukarı birbirlerine benzerler. Size, ATLAS'i örnek olarak anlatalım. ATLAS deneyi her anlamda uç noktaların deneyi. Mikrometre seviyesinde çözünürlüğe, 100 milyon kadar veri toplama kanalına sahip, 25 metreden daha yüksek ve 7000 Ton ağırlığında bir büyük dijital video kamera. 7000 Ton rakamı size birşey ifade edemediyse, çok bildik bir bina ile karşılaştıralım: ATLAS'in ağırlığı Paris'teki Eyfel kulesinin ağırlığına eşit. Kısaca, bu devasa algıçlar her anlamda mühendislik harikaları. Alttaki resimde Sir Peter Higgs'i, yerin 100m altına şişe içinde gemi misali yüzeydeki bir delikten parça parça indirilerek kurulmuş bu algıcı incelerken görebilirsiniz. Sizi umarız bu sayılarla etkileyebildik. Peki, teknolojinin ve mühendisliğin sınırlarını bu kadar zorlamanın sebebi nedir? 8 TeV'lik çok sayıda protonu algıçın merkezinde çarpıştırdığınız zaman, ortaya çok sayıda (1000'ler mertebesinde) yüksek enerjili parçacık çıkar. Aynı, tenis topu yüklü iki hızlı kamyonunun kafa kafaya çarpışıp bütün topların etrafa saçılması gibi, bu parçacıklar hızla algıcın merkezinden dışarı yol almaya başlarlar. Saniyede 600 milyon kere olan bu çarpışmalarda ortaya çıkan bu parçacıkların büyük çoğunluğu bildik Standart Model süreçlerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi, bir proton-proton çarpışmasında Higgs bozonunun yaratıldığını düşünün. Higgs'in ömrü çok kısadır; ortaya çıkar çıkmaz diğer Standart Model parçacıklarına bozunur. Biliminsanları da bu parçacıklardan yola çıkarak Higgs'in kütlesini ve diğer özelliklerini hesaplarlar. Bu hesapların doğruluğunun yüksek olması için Higgs'in bozunduğu parçacıkları algıçtaki diğer parçacıklardan ayırt edebilmek, ve enerji ve momentumlarını yüksek hassasiyetle ölçebilmek gerekir. Algıçlar mikron seviyesinde hassasiyete sahip olmalıdır, çünkü her bir parçacığın izlediği yolu kaydedip, sonra bilgisayar programlarıyla yeniden oluşturabilmemiz gerekir. Algıçlar büyük olmalıdır, çünkü en azından saçılan parçacıkların enerjisini soğurabilecek kadar materyal barındırmalıdır. Higgs Bozonunun Keşfi 4 Temmuz 2012'de yarım asırdır beklenen duyuru CERN'den geldi: Yaklaşık 6000 kişilik ATLAS ve CMS deneyleri 2011 yılında ve 2012 yazına kadar topladıkları BHÇ verisini çözümlemişlerdi. İki deney de Higgs parçacığına benzeyen bir parçacık keşfetmişti. Parçacığın kütlesi 125 GeV civarındaydı (protonun kütlesinin 130 katı kadar) ve gördükleri sinyalin istatistiksel gücü de fizikçilerin bir keşif duyurusunda bulunmak için gerekli kıstasını sağlıyordu (5 sigma). Bu, şimdiye kadar bulunan en ağır bozondu ancak bir Higgs bozonu olduğunu ve daha da ötesi Standart Model'in öngördüğü Higgs bozonu olduğunu göstermek için daha fazla veri toplamak ve parçacığın daha fazla özelliklerini ölçmek gerekecekti. Peki 2012'deki sonuçlar için hangi ölçümler yapılmıştı? Hatırlarsanız, Higgs'in özelliklerini bozunduğu parçacıklardan yola çıkarak buluruz demiştik. İlk göze çarpan ölçümler kütlesi ve beklendiği gibi sıfır çıkan elektrik yükü oldu. Ayrıca, Higgs'in temel parçacıklarla kütleleri ile orantılı bir şekilde eşleştiğini söylemiştik. Bu da verideki Higgs adaylarının çeşitli bozunum kanallarındaki sinyallerin birbirine olan oranlarının beklenen değerlerini belirler. Geçen sene bakılan kanallar da bir Higgs bozonuyla hemen hemen uyumlu sonuçlar verdi. Örneğin, Higgs bozonunun iki Z bozonu yoluyla 4 tane leptona bozunduğu kanalın sinyali gibi. CERN'den ikinci duyuru ise 14 Mart 2013'te geldi. ATLAS ve CMS, 2012'deki keşif duyurusundaki verinin iki buçuk katı kadar daha fazlasına baktılar (toplam 2000 trilyon proton çarpışması). Bu artış, geçen seneki ölçümlerin iyileştirilmesinin yanısıra, daha fazla sayıda özelliklerin incelenmesini sağladı. İncelenen özelliklerin de Higgs bozonu ile uyumu ölçülüp bulunan parçacığın Higgs bozonu olup olmadığını daha iyi anlamaya çalışıldı. Yeni ölçümlerden özellikle iki tanesi önemlidir: Higgs parçacığının dönüsü, yani kendi çevresinde dönmesi diye tabir edebileceğimiz iç açısal momentum değeri, ve paritesi, yani aynadaki görüntüsünün nasıl davrandığının bir ölçüsü diye tabir edebileceğimiz uzamsal bir simetri özelliği. Higgs bozonu dönüsü sıfır, paritesi de pozitif olan bir parçacıktır. ATLAS ve CMS keşfedilen parçacığın bu iki özellikle uyumlu olduğunu gösterdiler. Artık, deneyler gönül rahatlığı ile ellerinde bir Higgs bozonu olduğunu söyleyebiliyorlar. Higgs bozonunun keşfi ile Standart Model'in temel taşı yerine oturtulmuş olduğu sanılabilir. Ancak öykü burada bitmiyor. Öncelikle, bazı verilerde hala cevaplanmamış sorular var. Bazı bozunum kanalları için eldeki istatistikler yeterince kesin sonuç verememekte. Bu da bu parçacık Standart Model Higgs'ini andıran bir başka Higgs bozonu olabilir mi? sorusunu akla getiriyor. Bu sorunun cevabı evet ise, şüphesiz Standart Model ötesinde bir kurama çatmış oluyoruz. Bu durumda akla en yatkın cevap, süpersimetri denen bir kuram. Eğer süpersimetri doğruysa, bir tane Higgs değil, herbiri birbirinden farklı özelliklere sahip kardeş Higgs'ler olacağını biliyoruz. Bu da aslında parçacık fiziği için çok heyecanlı bir aşama olurdu. Belki bu sayede BHÇ'de cevaplanmamış daha bir sürü soruya da cevap bulabiliriz. Örneğin, son zamanların en büyük gizemlerinden karanlık madde ve karanlık enerjinin sebepleri. BHÇ, şu an 14 TeV'lik çarpışma enerjisine hazırlanmak üzere kapatılmış durumda. Deneyler, bu arada muhtemelen çözümlemelerine devam edip, sonuçlarını güncelleyecekler. Belki böylece keşfedilen Higgs bozonunun tam olarak ne tür bir Higgs bozonu olduğu anlaşılacak. Ya da akıldaki soruların çoğu, 2015'te BHÇ tekrar veri toplamaya başlayıp bizi gerçeğe biraz daha yaklaştıracağı zamanı beklemek zorunda kalacak. Keşif niye 50 sene bekledi? Higgs mekanizması ortaya atılalı yarım asır oldu. Peki, Higgs bozonunu görebilmek niye bu kadar uzun sürdü? Bu soruya verilebilecek kısa cevap şu olabilir: Güçlü çarpıştırıcıların inşasını beklemek gerekiyordu. Bir parçacığın, bir çarpıştırıcıda ne sayıda oluşabileceği, o parçacığın kütlesinin küçüklüğüne, parçacığın kendini üreten parçacıklarla eşleşmesinin kuvvetine, çarpıştırıcının enerjisinin yüksekliğine ve saniye başına yaptığı çarpışmaların sayısının çokluğuna bağlıdır. Yüksek kütleli Higgs bozonu nadir sayıda oluşur. Örneğin, BHÇ'de, bir Higgs bozonunu gözlemek için bir trilyon proton carpışmasına ihtiyaç vardır; yani samanlıkta iğne aramak gibi birşey. BHÇ faaliyete geçene kadarki çarpıştırıcıların nitelikleri ve ömürleri bu önemli keşfi gerçekleştirmeye yetecek düzeyde değildi. Nitekim, ABD'deki Tevatron hızlandırıcısının geçen seneki sonuçları BHÇ'de keşfedilen parçacık ile uyumlu idi, ancak 2011 sonunda kapatılmıştır. Son olarak... Ne işimize yarayacak bu Higgs? Parçacık fizikçisinin sıkça karşılaştığı bir soru: Benim vergi paramla bana ne geri veriyorsunuz? Bu gibi sorulara basmakalıplaşmış yol, su, elektrik lafıyla cevap verseler bile doğru bir cevap duymuş olursunuz. 1600'lerde ilk defa kitaplarda gördüğümüz elektrik, ancak 1700'lerde pratik olarak kullanılmaya başlandı. 400 yıl sonra ise bu yazıyı okumak için kullandığınız aletin gücünü sağlamakta. 1600'lerde ilk çalışmaları yapan biliminsanına kime yarayacak bu elektrik? diye sorulsaydı, cevap muhtemelen şimdilik bilmiyorum, ama ileride bir işe yarayacaktır olurdu. Higgs için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Şu an gündelik hayatımızda bu keşfin yerini kestirmek zor. Biz kaç yüzyıl daha bekleriz bilinmez ama, gelin bu arada Higgs bozonu gibi evrenin temel taşlarını inceleyen parçacık fiziğinin bize kazandırdığı WWW ile yeniliklerden haberdar olmaya devam edelim. 1 Bu yazıda Tanrı parçacığı tanımı ilk ve tek olarak burada geçmektedir. Bu yakıştırma, Nobel ödüllü fizikçi Leon Lederman'ın 1993'te yazdığı populer bir bilim kitabının ardından basın-yayın tarafından anlamsızca benimsenmiştir. 2 CERN 2012'deki basın duyurusunda da Higgs'i keşfettik dememiş, Higgs olması çok muhtemel bir parçacık keşfettiklerini ifade etmişlerdi. 3 Parçacıkları iki sınıfa ayırabiliriz: Aynı kuantum durumunu paylaşabilenler ve paylaşamayanlar . Bozonlar iç açısal momentumları tamsayı olan parçacıklardir. Fermiyonların dönü değerleri ise tamsayıların yarısı şeklindedir . Kuvvet taşıyıcı parçacıklar bozon, madde parçacıkları ise fermiyondur. 4 Maddenin yapıtaşı olarak kabul edilen atomun toplam kütlesinin nereden geldiğini açıklamak icin Higgs mekanizmasından daha fazlasına ihtiyacımız var. Atomun kütlesinin yaklaşık %99'undan sorumlu olan, Standart Model'in güçlü kuvveti açıklayan kısmıdır. 5 Bu, katı hal fiziğinde de görülmektedir. Odayı ve içindeki insanları, artı yüklü atomların dizildiği kristal bir yapı olarak düşünün. Bu kristal yapının içinden geçen bir elektrona, atomların uyguladığı çekim, kendi öz kütlesinden kat be kat daha büyük bir kütleye sahip olmasını saglayacaktir. Kristal yapının içinden elektron geçmeden de kümelenmeler oluşabilir. 6 Meraklısı için, bu analojideki kavramları açıklayan teknik terim kuantum alan kuramıdır. Şimdiye kadar bahsedip durduğumuz, alan, alana ait parçacık, temel parçacık seviyesinde etkileşmeler gibi kavramların hepsi bu kuramın çerçevesinde anlam kazanan tanımlardır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/insanligin-doga-karsisindaki-caresizligi-1-yildirim-carpmasi.html", "text": "İnsanoğlunun, onbinlerce yıldır üzerinde yaşadığı yerküreye iyi davrandığı söylenemez. Doğanın bu yapılanlara kayıtsız kalmadığından mıdır bilinmez, doğal olarak yaşadığımız pek çok olay afet derecesinde sonuçlar doğurabiliyor. Gerek yerküredeki değişimlerin sonucu olarak gerekse doğal hayatın bir parçası şeklinde ilerleyen bu olaylar biz insanoğlunu tehdit etmekte. Bu ayki sayımızda, doğanın insan hayatını tehdit eden ve en çok ölüme sebep veren doğa olaylarından birini yıldırım çarpmalarını inceleyeceğiz. Bilinenin aksine, her yıldırım çarpmasının sonucunda insanlar kül olmuyor. Çarpılma neticesinde olayın ölümle sonuçlanması ihtimali dünya genelinde yaklaşık olarak %20'lerde ; yani kurtulma şansınız daha yüksek. Hatta yere düşen yıldırım hizası boyunca -tabi mümkünse- üst üste dizilmiş insanlar olmadığı sürece de herhangi bir yıldırım çarpması toplu ölümlere sebebiyet vermiyor. Toplu ölümler, tarih boyunca yıldırımla etkileşen patlayıcı maddelerin oluşturduğu tahribatla yani dolaylı yollarla gerçekleşmiş . Konuya ilginç bir Guinness dünya rekoruyla başlayalım; yıldırım çarpması olayıyla ilgili en ilginç rekor, Roy Sullivan adında bir Amerikalı'ya ait . Roy Sullivan tam tamına 7 kez yıldırım tarafından çarpılmasına rağmen hayatta kalmayı başararak bir rekora imza atmış ve bu konuda onunla kapışabilecek birinin varlığına da pek ihtimal verilmiyor. Zira, yapılan araştırmalara göre 80 yıllık ortalama bir insan ömrü süresince, bir insanın yıldırım tarafından çarpılma ihtimali 1:10000 . Ne olur ne olmaz diyerek yıldırımın kötü etkilerinden korunmak için yapılması gerekenleri ilerleyen satırlarda paylaşacağım. Gelelim işin bilimsel boyutuna... Yıldırım olarak adı geçen hava olayı terimi aslında bir şimşek çeşidi. Bulutların içinde yer alan elektrik yüklü bölgeler arasındaki devasa elektrostatik boşalmalar şimşek olarak adlandırılıyor ve bu tür boşalımlar bulutlar arasında olabildiği gibi bulutlar ile yer arasında da gerçekleşebiliyor. Bu yolla atmosferin, kendi içinde bulunan ve fakat farklı elektriksel yoğunluğa sahip bölgelerinin enerji yoğunluklarını eşitlediği biliniyor. Bulutlar arasındaki bu enerji etkileşimi çakma , bulutlarla yer arasındaki enerji etkileşimi ise çarpma olarak söylenegeliyor. Yıldırım öncesinde bulutun içinde üst bölge pozitif yüklü iken yere bakan kısmı ise negatif yükle yüklüdür. Bu yüklerin dağılım süreci tam olarak açıklanamasa da bulutların üst bölgesindeki buz kristallerinin görece pozitif yüklü, alt kesimdeki -yağışa hazır- su taneciklerinin de görece negatif yüklü olduğu tespit edilmiştir. Negatif yüklerin bulutların alt kısmında yoğunlaşması bulutun altında kalan yerküre alanındaki negatif yüklerin o alandan uzaklaşmasına sebebiyet verir. Böylece bulutun altına denk gelen yerküre alanı pozitif yüklü hale gelir. Bulutun altındaki negatif yükler yerdeki pozitif yüklerden etkilenir ve aşağı doğru bir akıma zorlanır. Yere doğru uzanan negatif yükler yere yakın kısımdaki molekülleri de bir anlığına -negatif yükleri uzaklaştırdığı için- pozitif yüklü hale getirir. Ancak yere doğru uzanan akım öylesine kuvvetlidir ki yere ulaştığı anda yerkürenin o alanını yeniden nötr hale getirecek negatif akımı iletir. Bu -saniyenin üç ila dörtte biri kadar sürede gerçekleşen- iletim esnasında açığa çıkan enerji, hava moleküllerinde bir anlık basınç artışı neticesinde havanın akımdan dışarı doğru ani bir şekilde genleşmesine sebep olur. Sonrasında da duyulabilir bir şok dalgası meydana getirir ki bu sesi bizler gök gürültüsü olarak biliriz. Bu olay kinetik teorinin doğal bir sonucudur. Animasyondaki(Şekil 2) yerden yukarı doğru hareket ediyormuş gibi görünen pozitif yükler sizi yanıltmasın; bilindiği üzere akımı yaratan negatif yüklerdir ve o pozitif yükler negatif akımın yere yakın kısımdan uzaklaştırdığı anlık negatif yük göçü ile oluşurlar . Işık hızının 300 000 km/s ve ses hızının 340 m/s olduğunu düşünürsek 1 km uzaklıktaki şimşek çakmasının ardından sesin bize ulaşması yaklaşık 3 saniye sürecektir. Doğal olarak yağışlı bir havada görülen şimşek çakmasının ardından gök gürültüsü duyulacak ve elektrik akımın meydana getirdiği O3 kokusu toprak kokusuna benzer bir kokuyla kendini hissettirecektir. Yıldırım çarpması için havanın yağışlı olmasına gerek yoktur. Bu nedenle bulutlar arasında şimşek çakması gördüğünüz veya duyduğunuz anda o çevreye yıldırım düşmesi ihtimali de doğar. Şehir merkezinde doğrudan insana yıldırım çarpması pek muhtemel değildir, çünkü alanda insan boyundan daha yüksek pek çok cisim vardır. Dolayısıyla negatif akım yere en kolay ulaşma şeklini yani yüksek noktaları tercih ederek yolunu bulacaktır. Ancak açık alanda bu durumu yaşarsanız, en güvenli korunma biçimi yere ayaklarınızı birleştirerek çömelmeniz ve başınızı olabildiğince öne eğmenizdir. Binalar yıldırımdan korunmak için en güvenli sığınaklardır, çünkü binalar sizin üzerinizde kalkan görevi görür ve akımı doğrudan toprağa iletebilirler. Yüksek binaların en uç noktasında bulunan paratonerler de üzerlerine gelen akımı doğrudan toprağa iletecek şekilde kurulmuşlardır. Yağışlı bir havada evinizde otururken, balkonunuzdan, çakan şimşekleri izlemek ve ozon kokusuyla doğayı hissetmekse herhalde şimşeğin bize doğrudan sağladığı tek iyiliktir diyebiliriz. Meraklısına notlar Eğer ki yıldırım üzerine yapılmış araştırmalar hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, BBC'nin yıldırım üzerine yapmış olduğu 7 bölümden oluşan belgesel serisini izlemenizi tavsiye ederim. Bir diğer tavsiye de Amerika'daki tutulan istatistikler üzerine. 2012 yılında Amerika'da gerçekleşen yıldırım çarpması olaylarına bu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.lightningsafety.noaa.gov/fatalities12.htm Yararlanılan kaynaklar: http://www.nationmaster.com/graph/mor_vic_of_lig-mortality-victim-of-lightning http://en.wikipedia.org/wiki/Lightning_strike http://en.wikipedia.org/wiki/Roy_Sullivan http://www.lightningsafety.noaa.gov/medical.htm http://regentsprep.org/Regents/physics/phys03/alightnin/ http://en.wikipedia.org/wiki/Lightning http://www.fizikist.com/icerik-yildirim-nasil-olusur yildirimdan-nasil-korunulur 837.html http://www.turkcebilgi.org/bilim/cografya/yildirim-ve-olusumu-32346.html Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/kelvin-darwine-karsi-dunyanin-yasi-tartismasi.html", "text": "Charles Darwin'in 1859'da Türlerin Kökeni'ni yayınlamasının ardından evrim teorisi şiddetli saldırılara maruz kaldı. Bu saldırılar sadece muhafazakar kesimden gelmiyordu. Dönemin en önde gelen fizikçileri, hesaplara dayanarak Dünya'nın sadece 20 milyon yıl yaşında, yani evrime imkan vermeyecek kadar genç olduğunu iddia ediyorlardı. Biyologlar ve jeologlar ile fizikçiler arasındaki uyuşmazlık 20. yüzyılın başına kadar sürdü. Lord Kelvin Ondokuzuncu yüzyıl İngiltere'sinde, isimleri bugün temel ders kitaplarımıza yerleşmiş birçok bilimci yetişti. Bunlardan en önde gelenlerinden biri, ömrünün sonuna doğru Lord Kelvin ünvanını alacak olan William Thomson (1824-1907) idi. Thomson 10 yaşında, babasının da hocalık yaptığı Glasgow Üniversitesi'nde eğitime başladı. O dönemde İskoçya üniversitelerinde küçük yaşta eğitime başlamak yaygındı. Genç Thomson Glasgow'da Fransız matematiği ve fiziğini öğrenme fırsatına dört elle sarıldı. Özellikle Fourier'nin Isının Analitik Teorisi kitabını hatmetti. 1841'de, 17 yaşındayken yazdığı ilk makaleleri Fourier'nin çalışmalarıyla ilişkiliydi. Thomson 1841'den 1845'e kadar Cambridge'de matematik eğitimi gördükten sonra Paris'e kısa bir ziyaret yaptı. O dönemde İngiliz üniversiteleri çok içe kapalıydı ve özellikle Fransa'da geliştirilen güçlü analiz yöntemlerinden habersizdiler. Thomson bu matematiksel yöntemlerin Britanya'ya aktarılmasında kilit rol oynadı. Paris'teyken Sadi Carnot'nun (1796-1832) termodinamik biliminin başlangıcı sayılan çalışmasından haberdar oldu. Paris'ten döndükten sonra hayatının geri kalan elli üç yılını geçireceği Glasgow Üniversitesi'nde çalışmaya başladı. 1849'da ilk büyük çalışması olan Manyetizmanın Matematiksel Teorisi 'ni yayınladı. 1851'de yayınladığı Isının Dinamik Teorisi'nde termodinamiğin yasalarını listeledi, maddenin hareketinin durduğu bir mutlak sıfır sıcaklığı kavramını ortaya attı ve bugün onun adıyla Kelvin ölçeği dediğimiz sıcaklık ölçeğini geliştirdi. 1867'de Tait'le birlikte yazdığı Doğa Felsefesi İncelemesi fiziğin derli toplu olarak sunulduğu bir ders kitabı olarak klasikleşti. Thomson parlak bir matematikçi olduğu kadar da pratik zekalı bir uygulamacıydı. Britanya'daki ilk araştırma laboratuvarını kurdu ve deneysel çalışmalar başlattı. Zırhlı gemilerde kullanılabilecek bir mıknatıs başta olmak üzere birçok icat yaptı. İngiltere ve Amerika arasına telgraf döşeme projesinin baş aktörlerinden ve beyinlerinden biriydi, ki bu projeye katkısından dolayı 1866'da şövalye ünvanı aldı. 1892'de asalet ünvanı aldı; üniversite arazisinden geçen Kelvin ırmağının ismini ünvan olarak benimseyerek Lord Kelvin olarak anılmaya başladı. Hayatı boyunca 650 bilimsel makale yazdı, 70 patent başvurusu yaptı. Kısaca, William Thomson/Lord Kelvin 19. yüzyılın en büyük ve saygın bilimcilerinden biri, fizik konusunda önünde durulmaz bir otoriteydi. Kelvin için bilim sayılara ve sağlam verilere dayanmalıydı. 1883'deki bir konuşmasında yaklaşımını şöyle özetlemişti: Fizik biliminde herhangi bir konuyu öğrenme yönünde ilk asli adım, sayısal işlem yapma prensiplerini, ve olguyla ilişkili nitelikleri ölçebilmek için uygulanacak yöntemleri bulmaktır. Hakkında konuştuğunuz şeyi ölçebiliyorsanız ve sayılarla ifade edebiliyorsanız onun hakkında birşeyler biliyorsunuzdur. Ama ölçemiyor ve sayılarla ifade edemiyorsanız, bilginiz zayıftır ve tatmin edici olmaktan uzaktır. Bu bilginin başlangıcı olabilir, ama düşüncelerinizde bilim aşamasına ilerlemiş olmazsınız. Dünya kaç yaşında? 19. yüzyılda yeni yeni serpilmeye başlayan jeoloji bilimi, Dünya'nın kaç yaşında olduğu sorusuna cevap bulamıyordu. 1778'de Fransız doğabilimci Buffon, erimiş demirin soğuma hızının ölçümlerini esas alarak, Dünya'nın 75 000 yaşında olduğunu ileri sürmüştü, ama o zamandan 19. yüzyıl ortasına kadar birbirini tutmayan birçok başka tahmin mevcuttu. Jeolojik süreçlerin yavaşlığına bakarak Dünya'nın çok çok yaşlı olması gerektiğinde herkes hemfikirdi, ama birçok jeolog Dünya'nın yaşını tespit etmenin mümkün olduğundan bile şüphe duymaya başlamıştı. Kelvin gençlik döneminde Dünya'nın yaşı problemini temel fizik prensipleriyle çözmeye girişti. Fikri basitti: Başlangıçta erimiş halde bulunan Dünya zamanla soğuyacaktır. Fırından çıkmış bir patates gibi, dış kabuğunun serinlemiş olmasına rağmen iç kısımları çok sıcak kalmış olacaktır. Derin madenlerde aşağı inildikçe sıcaklığın arttığı zaten bilinen bir şeydi. Eğer Dünya çok çok yaşlıysa, çok uzun zaman boyunca ısı kaybetmiş olacağından derine gittikçe sıcaklık yavaş yavaş artacaktı. Genç ise tam tersine, sıcaklık metre başına daha hızlı artacaktı. Kelvin 1846'da madenlerde değişik derinliklerden toplanan verileri bir araya getirerek Dünya'nın 100 milyon yaşında olduğunu ilan etti. Ölçümlerdeki hata paylarını hesaba katınca, bu sayının 20 ila 400 milyon yıl arasında değişebileceğini de ekledi. Kelvin daha önce, bağımsız bir yöntemle Güneş'in yaşını da hesaplamıştı. Güneş'in ışımasının maddenin merkeze doğru çökmesi ile enerji kazanan kimyasal reaksiyonlardan kaynaklandığını varsaydı. Bu yaklaşımla Güneş'in en fazla 100 milyon yaşında olabileceğini hesapladı. İki ayrı hesabın sonuçları birbirini tutuyordu. Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasının ardından kopan fırtınaya Kelvin de dahil oldu. Elde ettiği sonuçlara göre, doğal seçilim ve evrim mekanizması ile bugünkü çeşitliliğe ulaşmak için yeterli zaman olmadığını savundu. Kelvin evrime inanmıyordu, ama o dönemin yaratılışçılarıyla aynı kafada olduğunu söylemek doğru olmaz. Her şeyden önce, yaratılışçılar Dünya'nın sadece 6000 yaşında olduğuna inanıyorlardı. Kelvin'e göre hayat cansız maddeden ortaya çıkamazdı, ama belki uzaydan düşen meteorlar ilk tek hücreli canlıları Dünya'ya taşımış olabilirdi. Kelvin'in Darwin'e itirazları dine değil, fiziğe ve ölçümlere dayanıyordu. Kelvin'in yüz milyon yıllık tahmini sadece evrimsel gelişim için değil, jeolojik süreçler için de çok yetersiz bir süreydi. Biyolojideki şöhretinin yanı sıra seçkin bir jeolog olarak da isim yapmış olan Charles Darwin, İngiltere'deki Weald vadisinin aşınması için üç yüz milyon yıl gerektiğini hesaplamıştı; elbette Dünya çok daha yaşlı olmalıydı. 1860'lardan sonra fizikçiler ve natüralistler arasında bir uçurum oluştu. Taraflar sözlü ve yazılı tartışmalarla fikirlerini çarpıştırdılar. Doğabilimciler gözlemlerine güveniyorlardı, ama mükemmel bir matematikçi olan Kelvin'in çalışmasında bir hata da bulamıyorlardı. Bazıları jeolojinin basit bir matematiksel modele uydurulamayacak kadar karmaşık olduğunu ileri sürdüler . Darwin 1869'da Alfred Wallace'a şöyle yazdı: Thomson'ın Dünya'nın yaşına dair görüşleri uzun zamandır en büyük dertlerimden biridir. 1871'de aynı sıkıntı devam ediyordu: Eksik halkalar hakkında şimdiye kadar söylediklerimden daha fazla birşey söyleyemem. Silüryen öncesi zamanlara bel bağlasam, Sir W. Thomson korkunç bir hayalet gibi karşıma dikiliyor. Evrimsel biyologların sözcüsü Thomas Huxley ise basitçe, Dünya yüz milyon yaşındaysa, evrimin hızlı işlemesi gerektiğini söyledi. Herkes bu çözümü kabul etmedi. Zaten yeni verilerle Thomson Dünya'nın yaşı konusundaki tahminini gitgide aşağı çekmekteydi, ta ki sonunda 20 milyon yıla inene kadar. Bu kadar genç bir Dünya ile jeolojik verileri bağdaştırmak mümkün değildi. Radyometrik tarihleme Dünya'nın yaşı tartışması bir sonuca ulaşmadı, hatta yirminci yüzyılın başına kadar sürüp gitti. Ancak yeni yüzyılın keşifleri yepyeni yöntemler geliştirilmesini sağladı. Bugün, Dünya'nın yaşı için kabul edilen değer dört milyar beşyüzkırk milyon. Kelvin'in en cömert tahmininden kat be kat fazla. Bu önemli sonucu elde etmek ancak 19. yüzyılın sonunda radyoaktivitenin keşfedilmesiyle mümkün oldu. Radyoaktivite bazı elementlerin atom çekirdeklerinin, istikrarsız olmaları sebebiyle parçalanıp, yeni ve daha hafif elementlere dönüşmeleridir. Radyum, uranyum gibi birçok ağır element radyoaktiftir. Ama karbon gibi hafif elementlerin de bazı izotopları radyoaktif olabilir. Radyoaktif bir atom çekirdeğinin ne zaman parçalanacağını bilemesek de, elimizde birçok atom varsa, bu atomların belli bir zaman sonra ne kadarının ortadan kalkacağını bilebiliriz. Her radyoaktif maddenin azalması yarı ömür denilen bir sayıyla gösterilir. Sözgelişi karbon elementinin 14 ağırlıktaki izotopunun yarı ömrü 5370 yıldır. Bunun anlamı, bugün elinizde bir milyar karbon-14 atomu varsa, 5370 yıl sonra beşyüz milyon, 10740 yıl sonra ikiyüzelli milyon tane atom kalacağıdır. Başka elementlerin yarı ömürleri çok daha uzun olabilir. Sözgelişi, uranyumun en yaygın izotopu olan uranyum-238'in yarı ömrü 4.5 milyar yıl, daha nadir bir izotopu olan uranyum-235'in yarı ömrü ise 704 milyon yıldır. Radyoaktif bozulma dış etkilerden tamamen bağımsızdır, bir atom takvimi gibi işler. Elinize aldığınız bir taş parçasında belli bir radyoaktif elementten başlangıçta kaç tane atom olduğunu biliyorsanız , ve şu anda kaç tane kaldığını ölçerseniz, taş parçasının kaç yaşında olduğunu tespit edebilirsiniz. Veya tersine, radyoaktif bozulma sonucunda ortaya çıkan elementten kaç tane atom olduğunu da sayabilirsiniz. Bazı izotoplar sadece radyoaktif bozulmayla elde edilebildiği için, başlangıçta kaç atom olduğunu bilmenize bile lüzum kalmaz. Yeryüzünün çeşitli yerlerinden toplanan kayaların ve göktaşlarının radyometrik analizle incelenmesi sonucunda, Dünya'nın milyarlarca yıllık bir tarihi olduğu artık oybirliğiyle kabul edilmiş durumda. Ay'dan getirilen taş numuneleri de bu sonucu destekledi. Böylece konu kapandı, tartışma bitirildi. Artık Dünya'nın gözlenen jeolojik ve biyolojik süreçlere bol bol fırsat verebilecek kadar yaşlı olduğunu biliyoruz. Hatta, Dünya tarihinde birçok kitlesel yokolma yaşandığını , ve hayatın bu yokolmaların ardından tekrar tekrar çeşitlenip yayıldığını da biliyoruz. Kim haklı çıktı? Bilimsel tartışmalara bir boks maçı gibi bakarsak, Kelvin'in haksız olduğunu, jeolog ve biyologların ise öngörülü davranıp haklı çıktıklarını düşünebiliriz, ama bu yanlış bir değerlendirme olur. Bugünden geriye baktığımızda, Kelvin'in hakikaten bazı yanlış varsayımlarda bulunduğunu görüyoruz , ama Kelvin daha sonra yapılacak keşifleri tahmin edemezdi. Zamanının fizik bilgisi sınırları içinde çalışmak zorundaydı. Kelvin çok daha önemli ve çığır açıcı bir iş yaptı: Temel fizik prensiplerini uygulayarak karmaşık bir sistemi basitleştirilmiş bir teorik model ile tasvir etti, ve modeli elindeki verilere göre ayarlayarak matematiksel bir sonuç elde etti. Neden olduğu tartışma jeologları da benzer yöntemler kullanmaya teşvik etti. Sonuç olarak bilimsel çalışmaların çıtasını yükseltmiş oldu, ki bu haklı veya haksız çıkmasından daha önemliydi. Kelvin radyoaktiviteyi bilseydi fikri değişir miydi? Olan biten bu kadar, ama yeri gelmişken, bilimsel tartışmaların bugünden geçmişe bakarak hikaye edilmesi hakkında da birkaç söz etmeye değer. Bu tür tartışmalarda sık sık efsaneler yaratılır ve gerek ders kitaplarında, gerekse popüler kitaplarda tekrar tekrar anlatılırlar. Bu efsanelerden biri de, Kelvin döneminde bilinmeyen radyoaktivitenin yerküreyi ısıtacağını hesaba katarsak Kelvin'in tahminini düzeltebileceğimizi ve milyarlarca yıllık bir sonuç elde edeceğimizi söyler. Dünya'nın yaşı tartışmasını aktaran birçok kitapta bu ifadeyi görürsünüz. Ancak, 1986'da jeolog Frank M. Richter bu efsanenin yanlışlığını gösterdi. Richter, dünyadaki bütün radyoaktif elementlerin yerküreye düzgün olarak dağıldığını varsayarak Kelvin'in hesabını tekrarladı. Elde ettiği sonuca göre, radyoaktivite Kelvin'in yüz milyon yıllık tahminini sadece önemsiz bir miktarda değiştirebilirdi. Yani Kelvin radyoaktif elementler hakkında bugünkü bilgimize sahip olsaydı da tahminini değiştirmezdi. Zaten Kelvin radyoaktiviteden habersiz değildi. Ömrünün sonuna kadar yeni keşifleri takip etti. Ünlü atom fizikçisi Ernest Rutherford, radyoaktif atomların parçalanmasıyla, atom içinde saklı enerjinin açığa çıktığını ilk keşfedenlerdendi. 1904'de, Kelvin'in de katıldığı bir toplantıda bazı güncel sonuçları sundu. Rutherford o günü şöyle aktarıyor: Loş odaya girdiğimde, dinleyiciler arasında Lord Kelvin'i hemen farkettim ve Dünya'nın yaşına dair konuşmamın son kısmındaki, onunla çelişen görüşlerim yüzünden başıma iş açılacağını idrak ettim. Derin uykuya dalmasıyla rahatladım ama önemli noktaya geldiğimde ihtiyar kuş doğruldu, bir gözünü açtı ve bana kötü bir bakış fırlattı! Ani bir ilhamla, Lord Kelvin'in yeni bir ısı kaynağı keşfedilmemesi şartıyla Dünya'nın yaşını belirlediğini söyledim. Bu kehanet bugün konuştuğumuz konuyla, radyumla ilgili. Ve gördüm ki ihtiyar delikanlı bana gülümsedi. Doğru cevabın radyoaktivitede gizli olduğuna dair efsane, Rutherford'un sık sık aktarılan bu anısından kaynaklanmış gibi görünüyor. Ancak Kelvin radyoaktiviteden haberdar olduktan sonra hesaplarını baştan yapmadı. Dünya'daki radyoaktif malzemenin Dünya'yı ısıtmakta yeterli olmadığını savundu. O zamanki bilgiler çerçevesinde haklıydı. Radyum hem çok nadirdir, hem de yarı ömrü sadece 1600 yıldır, milyonlarca yılın yanında bir göz açıp kapama süresi. Uranyum ve toryum gibi daha uzun yarı ömürlü ve daha yaygın, dolayısıyla yeryüzünü ısıtmakta daha fazla rol oynayan elementler daha sonra keşfedildi. Öte yandan, Richter'in gösterdiği gibi, bütün radyoaktif malzeme bile Dünya'yı yeterince ısıtmaya yetmeyecektir zaten. Peki Kelvin'in yanlışı burada değilse neredeydi? Hatalı varsayım Kelvin'in asıl hatası yerküreyi kaldırım taşı gibi tekdüze bir cisim olarak ele almasıydı. Bugün biliyoruz ki, yerkabuğunun altında çok kalın bir manto tabakası mevcut. Bu manto tabakasında bulunan malzeme çok koyu bir sıvı gibi, uzun zaman ölçeklerinde akar ve hareket eder. Merkezdeki yüksek sıcaklık sebebiyle mantodaki magma, bir tencerede ısınan süt gibi yukarıya doğru yükselir, yerkabuğuna gelince daha yükselecek yeri kalmadığı için yanlara döner, ve tekrar aşağı iner. Yerkabuğu plakalarını hareket ettiren, depremlere sebep olan mekanizma da budur. Magmanın aşağı yukarı hareketi mantoyu karıştırır, ve manto içinde sıcaklığın düzgün dağılmasını sağlar. Kelvin ısı iletiminin bu karışmayla sağlanabileceğini hesaplarına dahil etmemişti, o yüzden onun matematiksel modelinde sıcaklık Dünya'nın merkezinden dışına doğru düzenli olarak azalıyordu. Ama eğer yerkabuğunun altındaki malzeme sürekli karışıyorsa, çekirdek ile yerkabuğu arasındaki derinliklerde sıcaklık değişmemeliydi. Bu da işleri çok değiştirebilirdi. Bu durumu incelemeyi Kelvin'in eski asistanlarından John Perry akıl etti. Perry, Kelvin ile aynı verileri kullanarak gerekli hesaplamaları yaptığında Dünya'nın iki milyar yaşında olmasının mümkün olduğu sonucuna vardı. Sonuçlarını 1895'de Nature dergisinde yayınladı. Perry'nin yeni hesabı ve eleştirisi çok önemli idi, ama döneminde fazla ses getirmedi ve sonradan unutuldu. Jeologların çoğu basitleştirilmiş matematiksel modellere sırt çeviriyordu; onlara göre jeoloji bu tür modellerle açıklanamayacak kadar karmaşıktı. Bu yüzden Perry'nin çalışması jeologlara ulaşamadı. Perry'nin hesabı fizikçiler arasında da yankı uyandıramadı. Yerkürenin içinin yumuşak ve akışkan bir malzemeyle dolu olması Kelvin'in aklına yatmadı. Kelvin büyük bir otorite olduğundan, onun bir fikre inanmaması başkalarının da inanmaması için yeterli bir sebepti. Kelvin elbette Perry'nin varsayımını körcesine değil, bilimsel sebeplerle reddetti. Perry karşı argümanlar sunsa da Kelvin'in fikri değişmedi. Kelvin muhafazakarca inatçılık mı yapıyordu, yoksa Perry'yi ikna edici bulmuyor muydu, orasını bilemiyoruz. Bilinen şu: Dünya'nın yaşı tartışması, jeologların Kelvin'in hesabında bir yanlışlık bulmaları ile sona ermedi. Apayrı bir yönden gelen bir keşif sayesinde değişik bir tarihlendirme yöntemi geliştirildi, ondan sonra da Kelvin'in hesabının nerede yanlış olduğunun önemi kalmadı. Yorgan gitti ve kavga bitti. Gavroğlu'nun yazdığı gibi Bilimsel tartışmaların karakteristik özelliği, hiç bir tartışmanın açık şekilde sonuçlanmamasıdır. Bilim kendini düzeltir ve gerçek eninde sonunda ortaya çıkar, ama bu kendini düzeltme mekanizması her zaman soğukkanlı değerlendirmeler sonucunda haklı olanın tezinin kabul edilmesi şeklinde çalışmaz. Bilginin sınırında çalıştığınızda belirsizlikler çoktur ve kimin haklı kimin haksız olduğunu anlamak o kadar kolay değildir. Max Planck'ın sözleri ister istemez akla geliyor: Yeni bir bilimsel gerçek, muhaliflerini ikna edip doğruyu görmelerini sağlayarak değil, bu muhaliflerin eninde sonunda ölüp, o gerçeğe alışık olan yeni bir neslin gelmesiyle kabul edilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/sehirlerdeki-gizli-hazine-cop.html", "text": "Ülkemizde çevre bilincinin artması ile hayatımıza plastikleri ve kartonları ayırma, pilleri toplama, geri dönüşüm, yeşil okullar gibi kavramların girmesinin üstünden epey zaman geçti. Devlet bazı kanunları ve genelgeleri çıkarırken, özel sektör ve belediyeler artan atık probleminin çözümü için çalışmalar yapıyorlar. Ancak hala ürettiğimiz atıkların ekonomiye faydalı, olumsuz çevresel etkilerini minimuma indiren çözümleri bütün ülkeyi kapsayacak şekilde hayata geçirdiğimizi söyleyemeyiz. Ülkemizde Atık Problemi Atık probleminin boyutlarını kavramak için önce bir takım istatistiklere bakmakta fayda var. TUİK 2010 yılı verilerine göre ülkemizde yaşayan bir kişi ortalama olarak günde 1.14 kg atık üretiyor. Bu rakama bakarak çok fazla atık üretmediğimizi düşünebilirsiniz; ancak uç uca eklenmiş çöp dolu 4,000 kamyon belki ulus olarak bir günde ürettiğimiz atık miktarını daha iyi anlatır, hani buradan Fizan'a yol olur derler ya işte öyle. Atık probleminin çözümünde atık oluşumunu önlemek ve atıkları kaynağında azaltmak atıklardan kazanılan enerji ve malzeme konusunda en verimli stratejiler. Nitekim atık yönetim stratejilerini özetleyen Atık Hiyerarşisi ters piramidi (Şekil 1) bu iki yöntemi en çok tercih edilen stratejiler olarak en yukarıya çıkartıyor. Geri dönüşüm ise malzemelerin tekrar kullanımı ve enerjiden tasarruf konusunda üçüncü sırada yer alırken, atıkların diğer endüstriyel üretim tesislerinde üretim süreçleri içerisinde enerji girdisi olarak kullanılması listenin ortalarında yer alıyor. Atıkların yakılması, düzenli depolama alanlarında depolanması ya da çöplüklere gelişi güzel atılması ise en az tercih edilen üç strateji. Ülkemizde tüketiciler geri dönüşüm konusunda bilinçlendirilirken kaynakta azaltma ve atık üretiminin önlenmesi hala gerekli ilgiyi görmüyor. Belediye ve kamu kuruluşlarının önem göstermesi gereken çöplerin toplandıktan sonra değerlendirilmesi adımlarında da benzer eksikliği görmek mümkün. Yine 2010 yılı TUİK verilerine göre belediyelerin topladığı evsel atıkların çok önemli miktarı düzenli depolama alanları ve çöplüklerde toplanıyor (Şekil 2). Oysa bu atıklardan enerji üreterek atıkları hem ekonomiye kazandırmak hem de çevresel etkileri en aza indirmek mümkün. Atıktan Enerjiye Atıklardan biyogaz üretmek ya da çimento, alçı fabrikalarının ya da termik santrallerin fırınlarında kömür yerine kullanılabilecek Atıktan Türetilmiş Yakıt günümüzde gelişmiş ülkelerde atık problemlerinin çözümünde sıklıkla kullanılan çevre çözümleri olarak karşımıza çıkıyorlar. Biyogaz: Biyogaz terimi genel olarak organik maddelerin oksijensiz ortamda bozunması sonucu ortaya çıkan gazlara verilen isim. Gübre, belediye atıkları, kanalizasyon suları ya da tarla atıkları gibi yöresel olarak kolayca bulunabilen hammaddelerden üretilen biyogaz güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji kaynağı. Biyogaz genel olarak metan (CH4), hidrojen ve karbon monoksit gazlarını içerir. Bu gazların yanması sonucunda ortaya çıkan ısı enerjisi evleri ısıtma, yemek pişirme gibi amaçlarla kullanılabileceği gibi elektrik üretimi içinde kullanılabiliyor. Sıkıştırılan biyogaz tıpkı doğalgaz gibi motorlu taşıtlarda benzin ya da mazot yerine yakıt kaynağı olarak da kullanılabilmesi nedeni ile şehirlerin daha yaşanılabilir, havası solunabilir olmasını sağlayacak önemli bir alternatif yakıt. Sadece şehirlerdeki atıklardan değil, atıkların toplanmasının zor olduğu, büyük ve küçükbaş hayvanların bolca bulunduğu kırsal alanlarda çok düşük maliyetli biyogaz sistemlerinin kurulması mümkün. Özellikle fermantasyon için gerekli dış ortam sıcaklığı olan 36 oC'nin yaz aylarında kolayca ulaşıldığı güney bölgelerinde yaşayan az sayıda büyükbaş hayvana sahip küçük çiftçilerin hayvan dışkıları, fosseptiği kullanarak tuğladan yapılmış basit bir sistemle (Şekil 3) biyogaz elde etmesi ve bu gazı evlerde kullanması için gerekli olan yatırım kazanılacak ekonomik ve çevresel fayda ile kıyaslandığında çok düşük kalıyor. ATY : Biyogaz tanımı gereği organik maddelerini çürütülmesi ve fermantasyonu ile üretilen atıktan enerji üreten bir yöntem ancak hepimizin bildiği gibi günlük hayatımızda sadece domates, karpuz gibi organik atıklar üretmiyor aksine enerji ihtiyacı yüksek olan çimento fabrikaları, termik santraller gibi tesislerde yakılarak değerlendirilebilecek farklı atıklar da üretiyoruz. ATY, atıklardaki yanmaya müsait olmayan metal, kum, cam gibi inorganik maddelerin ayrıştırılmasından sonra arta kalan yanabilir, parçalanmış atıklara verilen isim. Belediye atıklarından ATY üreten bir tesiste gelen atıklar ya biyolojik kurutma ile parçalanmaya hazırlanır ya da ön işleme tesisinde farklı şekilde kullanılmak üzere ayrılırlar. Şekil 4'te görülebilecek tipik bir ATY üretim tesisinde tesise ulaşan ve organik kısımları kurutulmuş ya da ayrıştırılmış atıklar önce ayrıştırılabilecek boyuta gelecek şekilde parçalanır. . Parçalanan atıklar içerisindeki demir içeren parçalar bildiğimiz mıknatıs yolu ile ayrılır. Daha sonra kum, seramik, cam, taş, toprak gibi yanmayacak malzemeler daha sonra inşaatlarda dolgu malzemesi olarak kullanılmak üzere ayrıştırılırlar. Her ne kadar demir içeren metaller ayrılmış olsa da mıknatısa duyarlı olmayan çinko nikel ), alüminyum, bakır gibi malzemeler hala atığın içinde olduğundan manyetik separatör adı verilen bir ekipman aracılığı ile sistemden dışarı alınırlar. Kalan atıklar içerisindeki ağır plastikler ve eser miktardaki inorganikler ağırlıklarına göre ayrıldığında elde edilen yüksek ısıl değer sahip alternatif bir yakıttır. Kullanılacak tesisinin isteklerine göre ATY üreticileri son aşamada daha küçük (genelde 25 mm ancak üreticiye ve ihtiyaca göre değişen) boyuta indirilir. ATY üretim tesisleri bir yandan alternatif yakıt üretirken bir yandan da atıklar içerisinde bulunan farklı malzemeleri sınıflandırarak bu maddelerin tekrar kullanımına ya da geri dönüştürülmesine olanak sağlıyorlar. Belediye atıklarından üretilen 1.7 ton ATY'nin yanarken verdiği enerji yaklaşık olarak 1 ton pet-kok kömürünün yanarken verdiği ısı enerjisine eşdeğerdir (Tablo 1). Buna karşılık ATY'nin yanması sonucu çıkan CO2 miktarı fosil yakıtlara göre çok azdır (Tablo 2). Atıklardan elde edilen yakıt hem yerel hammaddeler kullanılarak üretilmekte hem de fosil yakıtlara göre daha temiz bir yakıt türüdür. Ancak üretilen yakıtın kalitesi büyük oranda gelen atığın içeriğine bağlıdır. Ülkemizin büyük şehirlerinde üretilen atıklar yüksek ısıl değere sahip ATY üretimine uygundurlar. Örneğin günde 3,000 ton civarında atık üreten bir şehrin atıklarının işlenmesi sonucu elde edilecek ATY'nin kabaca eşdeğeri günlük 500 600 ton kok kömürüdür. Sonuç Gelecek kuşaklara temiz ve sağlıklı bir çevre bırakmak, çöp dağlarında boğulmamış şehirlerde yaşayabilmek için artan atık probleminin çözümünde tüketicilerin atık üretimi konusunda bilinçlendirilmesi, geri dönüşüm oranlarının artırılmasından sonra atıklardan enerji olarak faydalanmak önemli bir basamak olarak karşımızda durmakta. Ülke olarak bu kaynağı değerlendirmeye başlamış olsak da şehirlerimizin çöplüklerinde hala kendi kendine çürümeye bırakılmış gizli bir hazine kullanılmayı bekliyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/sen-neymissin-smiley.html", "text": "Ülkemiz bir turizm ülkesi olunca otelcilik hizmetlerinin Dünya ortalamasının üzerinde olduğunu tahmin edebiliriz. Sık seyahat edenler bilirler ki, gerçekten de Türkiye'de otelcilik hizmetleri insana kendini iyi hissettirecek üzere gelişmiştir. Peki otelcilikteki en önemli kurallardan birisi nedir biliyor musunuz? Hareket eden her şeye gülümseyeceksin... Evet evet... Bu kural otelciliğin altın kuralıdır ve otel yöneticilerinin geneli bu kuralın kesinlikle faydalı olduğu ve müşterilerin memnuniyetlerine katkıda bulunduğuna inanırlar. Hareket eden her şeye gülümsemeyi tavsiye eden bu kural otelcilikte kalıplaşmışsa da her sektörde pazarlamanın temel kurallarından birisidir. Pazarlama teknikleri amacı gereği insan ilişkilerine odaklanır. Tüketici Davranışları başlığı altında incelenen konular satıcı davranışlarının tüketici üzerindeki etkilerini de kapsar. Dolayısıyla insanların hangi etkiye ne tepki verdikleri pazarlamacılar açısından son derece önemlidir. Sosyal psikologların gülümseme ile ilgili araştırmaları sadece pazarlama sahasında değil, çocuk gelişimi, eğitim, adli psikoloji gibi daha pek çok alanda kullanılır. Fakat sadece pazarlama odaklı da düşünmeyelim: Araştırmalar yüz ifadelerinin ve vücut dilinin iletişimin ana kaynaklarından birisi olduğunu düşünüyorlar. Pek çok şeyi sözlerle değil, mimiklerimizle anlatıyoruz. Herkesin bildiği üzere geçmişte yüzyüze bakarak gerçekleştirdiğimiz pek çok eylem günümüzde yerini farklı iletişim tekniklerine bırakmış durumda. Hele ki sosyal medyanın doğması, akıllı telefonların piyasaya çıkması, paralel olarak internet bağlantılarının ucuzlaması, Facebook, Twitter, Whatsapp derken, sadece yüzyüze iletişim değil, sesli iletişimin de tahtı sarsılmış görünüyor. Bir yandan iletişim kurduğumuz saatlerin sayısı artarken, diğer yandan bu iletişim giderek daha yazılı hale dönüşüyor. Sadece günlük hayatta değil, iş hayatında da e-posta ve diğer yönetim sistemlerinin sağladığı imkanlarla birlikte Kızım bana Rauf Bey'i bağla ya da Yüzünü gören cennetlik dönemi bitmiş görünüyor. Yüzyüze ya da sesli iletişimde duyguları ifade etmek kolay. Türümüzün yüzbinlerce yıldır yaptığı şey bu zaten; yeni olan ise yazılı iletişim. Gerçi mektup da yüzyıllardır var, ancak mektubun geçmişi eski olsa da, mektup yazan kişinin anlık duygularını hızlı bir şekilde ifade etmeye ihtiyacı olmadığı malumdur. Bir an için kızgınlık duysa da mektubu bitirmeden kızgınlığı geçecektir elbet de, ya da mektubu yazarken gülümsüyorsa An itibariyle cemalimde bir tebessüm hasıl oldu diyebilir. Hem zaten her ne yazıyorsa o kadar acelesi olmadığı gibi, hata yaparsa telafisi de kolay: Yazdıklarını değiştirebilmek için postaneye gidene kadar epey bir vakti var ne de olsa. Günümüzün yazılı iletişimi ise daha farklı, çok daha hızlı ve haberleşmeden ziyade günlük iletişim ihtiyaçlarına hizmet ediyor. Hal durum böyle olunca tonlamaların ve mimiklerin yerini alması gereken yeni şeylere ihtiyaç duyuluyor: Emoticon ya da daha çok bilinen adıyla Smiley'ler. Gülen Suratın Doğuşu Emoticon ya da Smiley kelimelerinin maalesef Türkçe'de genel kabül görmüş karşılıkları yok. İngilizcesi Emoticon, duygu anlamına gelen emotion ve simge anlamına gelen icon kelimelerinin birleşiminden oluşuyor ve yüz ifadelerinin yazıya dökülmüş hali anlamına geliyor. Tescilli bir marka ve şekil olan Smiley'nin farklı bir öyküsü var. Genel kabül görmüş çevirileri olmadığı için ve emoticon ya da smiley kelimelerini yazı boyunca böyle kullanmaktan rahatsız olacağımı tahmin ettiğim için gülen surat olarak kullanmak istiyorum. Gülen suratın tarihçesine baktığımızda atalarının hakikaten de hızlı iletişimin ilk örneğiyle, telgrafla ortaya çıktığını görüyoruz. 1857'de Amerika'nın ulusal telgraf kurumu National Telegraphic Review and Operators Guide 73 rakamının karşılığını Sevgiler olarak belirledi. 1859'da da Western Union aynı sayıyı İltifatlarımı kabul edin. olarak tescilledi (1). Bugünkü gülen suratlara karşılık gelmeseler de duyguların kısa yolla ifadesinin ilk örneklerini teşkil ettiler. SOS, LOL gibi kısaltmalar da bu rakamları takip etti. ABD'de yayınlanan bir hiciv dergisi olan Puck dergisinin 30 Mart 1881 yılında çıkarttığı sayısında yer verdiği küçük bir mizahi karede harf karakterleri kullanılarak oluşturulan ilk gülen suratlar ortaya çıktı. Tam bu noktada tarihçeyi ikiye ayırmak gerekiyor: Birincisi, metin formatındaki gülen surat. Diğeri ise sarı daire zemine konmuş oval gözlere sahip olan grafik gülen surat. Bugünkü anında mesajlaşma ürünleri metin gülen suratlarımızı otomatikman grafik gülen suratlara dönüştürüyor fakat eskiden böyle değildi. Grafik gülen surat 1950'lerde bazı reklam kampanyalarında kullanılmaya başlandıktan bir on beş yıl kadar sonra orijinal ve tescilli sarı renkli grafik gülen surat 1963'te bir sigorta şirketinin çalışanlarının moral ve tatminlerini arttırmaya yönelik bir çalışmasının ürünü olarak ortaya çıktı. Sırf bu amaç için istihdam edilen Harvey Ball'un 10 dakikada ortaya çıkardığı eser elli milyondan fazla düğme üzerine basıldı. 1970'lerde Smiley adında bir şirket bu sarı suratı tescilledi. Bugün yüzlerce hukuk bürosu aracılığıyla sadece telif hakları yoluyla kar eden şirket kısa yoldan köşeyi dönmek isteyenlerin zihinlerinin baş köşesinde tuttuğu bir örnektir. Grafik olmayan, yazı karakterleriyle kullanılan gülen suratların :-) ve :-( ilk mucidi olarak belgelenen kişi ise Carnegie Mellon Üniversitesi araştırmacısı Scott Fahlman'di. Burada geçmiş zaman kullanıyorum çünkü öyküsü biraz karışık: Scott Fahlman çalıştığı anabilim dalındaki zümreye şakaların ve ciddi olan önerilerin birbirine karışmaması için bir işaret sistemi olarak önerdiği bu işaretler, aynı zamanda yazı karakterleri yoluyla sunulan ilk ifadeler olarak biliniyordu, ancak daha sonra Reader's Digest dergisinin 1967 Mayıs'ında yayınlanan sayısında çıkarılmış bir dili temsil etmek üzere ) işaretlerinin kullanıldığı tespit edildi. Böylece Fahlman'in unvanı üç karakterli gülen surat modelinin mucidi ve ilk çevrimiçi kullanıcısı olarak düzeltildi. Neyse ki Fahlman'ın bu keşfini paraya dönüştürmek gibi bir amacı olmamış. Bir İletişim Katalizörü Şimdi gelelim yazımızın diğer kısmına... Gülen suratların günümüzün iletişim alışkanlıkları içerisinde duyguları ve düşünceleri ifade etmenin bir yolu olduğuna değinmiştik. Bilim insanları bu durumun gerek sosyal, gerekse nörolojik alt yapılarını araştırmakta elbette gecikmediler. Gülmenin kökenlerine dergimizde yayınlanan başka bir yazıda değindiğimiz için tekrar değinmeyeceğim. Burada odaklanacağımız kısım yüz ifadeleri olacak. İletişimde yüz ifadeleri iki şekilde sınıflandırılır: Soyutlama Derecesi ve Anlamlılık. Soyutlama derecesi gerçekten ne kadar uzaklaşıldığının, detayların ne kadar asgariye indirildiğinin bir ölçüsüdür. Yüksek soyutlama derecesi demek, en basit tanımlama demektir. Denizli horozu için, kümes hayvanı ya da kuş demek yerine, canlı demek, hatta nesne demek yüksek bir soyutlama derecesidir. Yani ne kadar genel tanımladığımıza akar. Denizli Horozu dersek düşük bir soyutlama derecesi olur. Bir anlamda benzerleriyle grupladığımızda elde ettiğimiz nüfus gibi düşünülebilir. Anlamlılık ise bir yüz ifadesinde yüklü olan anlam ve bu anlamın ne kadar analiz edilebilirliğidir. Başka bir anlamda, bir gerçekçilik ölçüsüdür. Bir bilgisayar ekranında görebileceğimiz profillerin soyutlanma dereceleri ve anlamlılıkların şu şekilde değiştiği düşünülmektedir (2): Bugüne kadar yapılan araştırmalar neticesinde beynimizde yüzleri tanımakla görevli bölgenin sağ fuziform girus bölgesi olduğu düşünülüyor. Yazılı ya da sözlü olmayan bilginin işlendiği bölgenin ise frontal girus olduğu düşünülüyor. 2011'de Yuasa ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği bir fMRI çalışması, grafik gülen suratlara verdiğimiz tepkide yüz tanıma ile ilgili bölgelerin tamamının etkin olarak görev aldığını gösterdi. Başka bir deyişle bir gülen surat ile gerçekten gülen surat arasında pek bir ayrım yapmıyoruz(2). Bilim insanları buradan yola çıkarak gülen suratların iletişimi zenginleştirdikleri kanaatine varıyorlar. Bu durum gülen suratların önemini arttırıyor. Grafik gülen suratı gülümseyen bir insan gibi algılıyorsak gülen suratların ruh halimize iyi gelebilecek bir şekilde programlanabileceğini de varsayabiliriz. 2009 yılında gösterime giren Moon filminde ayda görev yapan astronotlara yarenlik eden GERTY adındaki yapay zeka donanımlı süper bilgisayarın astronotla etkileşime giren yüzünün sadece tescilli sarı gülen surattan oluşmasının da belki bu bağlamda bir anlamı vardır. Gülen suratların duygu durumuna katkıda bulunmak üzere kullanılması elbette ikinci bir alan oluyor, çünkü birincil alanımız iletişim. Pek çok çalışma gülen suratların yazılı iletişimi güçlendirdiğini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Aslında bu kadar açık bir şeyi bilimsel bir çalışmayla ortaya koymaya çalışmayı anlamsız da bulabilirsiniz, fakat bir simge üretme etkinliği olan kültürü anlayabilmek, fMRI çalışmaları ile gösterilen beyin aktivitelerini tamamlayabilmek, daha da önemlisi veriyle konuşabilmek için bu çalışmalar önem taşıyor. Ayrıca iletişim şeklimizin değiştiği bilgi çağında yeni bir dilbilim ortaya koymanın gereksiz olduğunu söylemek zor. Gülen suratların anlayışımız üzerine etkisi hakkında bulduğum ilginç bir çalışma cümlelerin anlamlarından ziyade gülen suratları dikkate aldığımızı gösteriyor (3). 137 anında mesajlaşma programı kullanıcısının 3 gruba ayrıldığı ve gruplardan birinin kontrol grubu olarak kullanıldığı çalışmada gruplara cümle ya da diyalog gösterilmiş, bir dakikalık bir değerlendirme sonrasında cümle sahiplerinin duygularını tahmin etmeleri istenmiştir. Aşağıdaki tabloda hangi cümlenin hangi gruba hangi gülen suratla gösterildiği ve verilen 9 dereceli skalanın (-4 ve 4 arasında dokuz kademe içeren skala. Örneğin ölçülmek istenen şey mutluluk ise, -4 Çok mutsuz, +4 ise Çok Mutlu.) doldurulması istenmiştir. Araştırmacının ulaştığı sonuçlara göre gülen suratlar cümle sahibinin algınlarır duygu, tutum ve dikkatini belirliyor. Örneğin bir cümle olumlu olsa dahi olumsuz bir gülen surat cümle sahibinin algılanan duygu durumunu değiştiriyor. 2008 yılında gerçekleştirilen bir başka çalışma ise yabancılara ve arkadaşlarımıza karşı ifade kullanımımızın sözlü iletişimdeki ile fark göstermediğini ortaya koyması açısından dikkat çekici. 1251 kişiyi kapsayan araştırma gülen surat kullanımında arkadaşlarımıza karşı bonkör davrandığımızı, buna karşılık yabancılarla yazışırken pek de renk verdiğimiz sonucuna ulaştı (4). Gülen Suratlarda Kültür Farklılıkları Kültürden kültüre farklılık gösteren pek çok şey gibi gülen suratlar da fark gösteriyor. Dünya'da yaygın olarak kullanılan gülen surat stillerinden birisi Amerikanlara, diğeri Japonlara ait. Soğuk Savaş Dönemi'nde Rus Salatası'nın bile adını Amerikan Salatası olarak değiştiren bizler kültürel hegamonyayla doğrudan ilişkili olmasa da gülen surat stillerinde de Amerikan standardını takip ediyoruz. Ancak Amerikan standardının Avrupa kıtasında da geçerli olduğunu belirtmek gerek. Yukarıdaki tabloda görüldüğü ve zaten de bildiğimiz üzere Amerikan ifadeleri yataydır ve gülen suratın duyguyu anlatan kısmı ağızdır. Japon ifadelerinde ise duyguyu anlatan gözlerken yönelimin bu defa dikey olduğunu görüyoruz (5). Günümüzde Batı Stili ve Doğu Stili olarak ayrılmış olan bu iki karakter seti aynı amaca yönelik sembollerin iki farklı kültürde nasıl değişiklik gösterdiğine iyi bir örnek teşkil etmesinin yanı sıra ülkeden ülkeye de farklılık göstererek bir küyerelleşme örneği de ortaya koyuyor. Mesela bizler, Amerika'dakinden farklı olarak genelde iki karakter kullanıyoruz ve burun kısmını es geçiyoruz: :) :( :/ Çin ve Kore gibi yaygın alfabelerden oldukça farklı alfabelere sahip ülkelerde Amerikan ya da Japon stilleri gibi bir ifade zenginliği söz konusu değil -aslına bakarsanız Japon alfabesi de farklı değil, ancak küresel olanı yerelleştirmek konusunda Japonların özel bir yeteneğe sahip olduğunu düşünüyorum-. Bize baktığımızda, burnu es geçmemiz bir karakterden tasarruf etmek gibi görünüyor, ama en azından kolaylıkla erişebileceğimiz tuşlarla kendimizi iyi bir şekilde ifade edebilecek bir alfabeye sahibiz. Siz yine de gerçekten gülün... Değişen iletişim yolu gülme, gülümsemeye, somurtmaya, ağlamaya, üzülmeye ama daha da önemlisi bunları belli etme isteğimize engel olmamış gibi görünüyor. Bu oldukça insani. Üstelik yüzyüze iletişimde farkında olmadan duygudurumumuzu ya da tutumumuzu belli etsek de yazılı iletişimde bu gösterim tamamen bilinçli yapılıyor ve bunu da sık sık yapıyoruz. Görünen o ki gülen suratlar, -yani smiley ya da emoticon'lar- çevrimiçi iletişim dünyasında vücut dilinin yerini aldı... Hatta ve hatta her kültürde vücut dillerinin farklı olmasına paralel bir şekilde, gülen surat kullanımları da değişiklik göstererek kültürün de değişken bir parçası olduğunu ispatlamış. Ancak... İnsanların yüzlerine takındığı ifadeler kimi zaman sahte olabilir ve kimileri de bu sahte ifadeleri kolaylıkla anlayabilir ve kendini savunabilir. Oysa çevrimiçi bir yazışmada gönderilen bir gülen suratın sahtesi ile gerçeğini ayırt etmek mümkün değil... Siz siz olun, -internette- yüzünüze gülen herkesi dost sanmayın... Benden söylemesi. Meraklısına ilave notlar: Sarı zemindeki gülen suratın telif getirisinin iştah kabartması üzerine metin tabanlı gülen suratları da tescillendirmek isteyenler ortaya çıkmadı değil. İşte bir kaç örnek : 2000 yılında Despair, Inc. :-( simgesinin tebrik kartı, poster ve baskılarda kullanılmasının telif haklarını satın almak istedi. 2001'de de şaka yollu bir basın duyurusu yaparak bunu duyurdular, ancak şakanın etkileri ters tepri ve şirket oldukça tepki gördü. Gülen suratlar doğrudan tescillenmese de onları içeren pek çok ürün ve fikir tescillenebiliyor. Mesela US6987991 nolu patent, gülen suratların cep telefonunda açılır bir listeden seçileren gönderimini içeriyor. Finlandiya Yüksek İdari Mahkemesi 2012 yılında çıkarttığı bir kararla 2006 yılında :-), =), = ve :( gülen suratlarının tescili ile ilgili bir kararın yürütmesini durdurarak gülen suratların tescillenemeyeceğine hükmetti. 2008 yılında Rus girişimci Oleg Teterin göz kırpmalı gülen suratı ;-) adına tescil ettirmek istedi. Teterin'in gülen suratı için düşündüğü lisans fiyatı tasarısı şirketler için bir kaç on bin dolar, kişisel kullanıcılar içinse ücretsizdi."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/sonsuzlugu-sayamamak.html", "text": "Algılarımız sonsuzluğa dair bizleri kandırır. Türkçede sonsuza kadar diye bir kalıp vardır. Tren rayları sonsuz'da buluşacakmış gibi görünür. Sanki sonsuz çok uzaklarda, hiç ama hiç bir zaman ulaşamayacağımız bir yer gibi gelir. Ya da varıldığı zaman neler olacağı bilinemeyen mistik bir yer gibi. 19. yüzyılın sonlarına kadar matematikçiler arasında da sonsuz kavramı üzerinde bir anlaşma yoktu, sonsuzluk matematiksel bir kavram olarak tanımlanmamıştı. Sonsuzun matematiksel olarak tanımlanması Georg Cantor'un kümeler kuramını geliştirmesiyle beraber oldu . Sonsuzun matematikçiler tarafından nasıl algılandığına dair ipuçları veren ve günlük sonsuzluk algımıza uymayan bir kaç soruyla başlayalım: Hilbert Oteli: Alman matematikçi David Hilbert tarafından yaratılan bu farazi otelin amacı tam da matematiksel sonsuzun günlük sonsuzluk algımızla, sezgilerimizle uyuşmadığının altını çizmek. Hilbert Oteli sonsuz sayıda odaya sahip bir otel. Odalar doğal sayılarla numaralanmış: 0,1,2,3,4,5,... Her odanın bir numarası var, her odanın numarası bir doğal sayı; ama odaların sonu gelmiyor. Hangi doğal sayıyı alırsanız alın, numarası o sayı olan bir oda var. Bu otele, aynı şekilde sonsuz sayıda koltuğu olan bir otobüs dolusu misafir geldiğini düşünelim. Koltuklar da doğal sayılarla numaralanmış: 0,1,2,3,4,5,... . Bu yolcuları otele yerleştirmekte bir zorluk yok. Şimdi otele sonsuz koltuğa sahip, ve bütün koltukları dolu iki otobüs geldiğini varsayalım. İki otobüsteki yolcuların hepsini, her bir odaya bir yolcu düşecek şekilde otele yerleştirebilir misiniz? İtiraf etmek gerekirse sezgilerimize çok uygun bir durum değil. İlk bakışta oteldeki oda sayısının iki misli kadar yolcu gelmiş gibi görünüyor. Sahi, otelde kaç tane oda vardı? Sezgilerimize uymayan şey tam da bu soruda gizli. Sonsuzu bir sayı gibi düşünmek bizi yanıltıyor. Yapmamız gereken her yolcuyu bir odayla eşlemek, ve iki farklı yolcuyu aynı odayla eşlememek. Öncelikle otobüsleri isimlendirelim, birine 0 otobüsü diğerine 1 otobüsü diyelim. Sonra da yolcuları kodlayalım. 0 otobüsünün 0 numaralı koltuğunda oturan yolcunun kodu (0,0), 0 otobüsünün 1 numaralı koltuğunda oturan yolcunun kodu (0,1), 0 otobüsünün 2 numaralı koltuğunda oturan yolcunun kodu (0,2), Bu şekilde 0 otobüsünün bütün yolcularını kodlayalım. Genel olarak (0,n), 0 otobüsünün n numaralı koltuğunda oturan yolcunun kodu olacak. Aynı şekilde 1 otobüsündeki yolcuları da kodlayalım. (1,m), 1 otobüsünde m numaralı koltukta oturan yolcuyu kodlasın. Şimdi yolcuları odalarına yerleştirelim. 0 otobüsündeki yolcuları kodlarındaki ikinci sayının iki katı olan doğal sayıyla numaralandırılmış odalara yerleştirelim. Yani kodu (0,0) olan yolcu 0 numaralı odaya yerleşecek, kodu (0,1) olan yolcu 2 numaralı odaya, kodu (0,2) olan yolcu 4 numaralı odaya. Genel olarak kodu (0,n) olan yolcu 2n numaralı odaya yerleşecek. 0 otobüsünün bütün yolcularını bu şekilde, her odaya tek bir yolcu düşecek şekilde yerleştirelim. 0 otobüsündeki bütün yolcular odalarına yerleştikten sonra numarası tek sayı olan bütün odaların hala boş kaldıklarına dikkatinizi çekerim. Tahmin ettiğiniz üzere 1 otobüsündeki yolcuları da tek sayılarlarla numaralanmış odalara yerleştireceğiz. Genel olarak kodu (1,m) olan yolcu 2m+1 numaralı odaya yerleşecek. Böylece her odada bir yolcu olacak şekilde bütün yolcuları yerleştirdik. Soruyu daha da zorlaştıralım. Bu şekilde üç otobüs yolcu geldiğini düşünelim. Yolcuları otele hala her odada tek bir yolcu olacak şekilde yerleştirebilir miyiz? Cevap yine evet. Aynı şekilde bütün yolcuları kodlayalım. Bu sefer bir otobüs daha var, ona da 2 otobüsü diyelim. 2 otobüsünün yolcularını da ayın şekilde kodlayalım. Genel olarak (2,k) 2 otobüsünde k numaralı koltukta oturan yolcunun kodu olacak. Şimdi gelelim yerleştirmeye: 0 otobüsün yolcularını kodlarındaki ikinci sayının üç katı olan odalara yerleştirelim. Yani (0,n) kodlu yolcu 3n numaralı odaya yerleşsin. 0 otobüsündeki herkes yerleştiğinde sadece 3'e bölünebilen sayılarla numaralanmış odalar doldu. 1 otobüsünün yolcularını şöyle yerleştirelim: kodu (1,m) olan yolcu 3m+1 numaralı odaya yerleşsin. Yani 1 otobüsünün yolcularını da 3'e bölümünden 1 kalan sayılarla numaralı odalara yerleştirdik. 2 otobüsünü de elbette 3'e bölümünden 2 kalan sayılarla numaralanmış odalara yerleştireceğiz. Kodu (2,k) olan yolcu 3k+2 numaralı odaya yerleşecek. Yine bütün yolcuları her odada bir kişi olacak şekilde, kimseyi açıkta bırakmadan yerleştirdik. Üçte durmaya gerek yok. Bütün doğal sayılar için açıkça aynı yöntemi kullanabiliriz. Sayılabilir ve Sayılamaz Sonsuzluk: Biraz daha matematiksel sorularla devam edelim. Doğal sayılar N = ve tamsayılar... Z = kümelerine bakalım. Hangisinin daha çok elemanı vardır? Tıpkı Hilbert Oteli'nde olduğu gibi ilk bakışta Z'nin daha çok elemanı var gibi görünüyor. N'deki her elemana karşılık Z'de iki eleman var gibi. Benzer bir argümanla Z ve N'nin aynı miktarda eleman içerdiğini göstereceğiz. Biraz daha matematiksel olmak gerekirse Z'nin elemanlarını N'nin elemanlarına götüren, ve hiç bir doğal sayıyı açıkta bırakmayan ve farklı iki tamsayıyı farklı doğal sayılara götüren bir f fonksiyonu bulacağız. Bulduğumuz f fonksiyonu Z'nin ve N'nin elemanlarını birebir ve örten olarak eşleştirdiğinden aynı miktarda elemanları olacak. Fonksiyonumuzu önce 0 ve pozitif sayılarda tanımlayalım, n pozitif bir tamsayı veya 0 ise f = 2n olsun. Yani f fonksiyonu 0 ve pozitif sayıları iki katlarına götürüyor. Negatif sayılarda da şöyle tanımlayacağız: n yine pozitif bir tamsayı ise f = 2n 1 olsun. Yani negatif sayılar da tek sayılarla eşleştiler. Tanımladığımız f fonksiyonunun birebir ve örten olduğu açık. Dolayısıyla doğal sayıları tam sayılarla birebir ve örten olacak şekilde eşledik. Demek ki Z ve N kümeleri aynı miktarda eleman içeriyor. Yine burada durmaya gerek yok 2N = , 3N = ve daha genel olarak nN = kümeleri ve N arasında birebir ve örten bir fonksiyon bulunabilir. Yani bu kümeler de N ile aynı miktarda eleman içerirler. Daha da ileri gidelim. Rasyonel sayılar kümesi Q'ya bakalım. Q'nun elemanları a ve b ortak böleni olmayan tam sayılar ve b sıfırdan faklı olmak üzere a/b kesirleri. Aynı soruyu soralım, Q'nun mu yoksa N'nin mi daha çok elemanı vardır? Bu kadar da olmaz Q'nun daha çok elemanı olmalı herhalde. Ama işin aslı hiç de öyle değil. Yine bu iki küme arasında birebir ve örten bir fonksiyon bulmak mümkün. Yani Q'nun ve N'nin aynı miktarda elemanı var yine. Bu sefer söz konusu fonksiyon biraz daha zor. Fonksiyonu açık açık yazmak için uzunca bir hesap yapmak lazım, hesaptan kaçmak istersek bir kaç tane teknik teoreme ihtiyacımız var . Hesapta ve detaylarda boğulmadan, sezgisel olarak da olsa ikna etmeye çalışayım. Rasyonel sayılar, a ve b aralarında asal tam sayılar olacak şekilde kesirleri demiştim, a ve b aralarında asal olmasalar da rasyonel sayı olarak düşünebiliriz. Mesela 1/2 = 2/4 gibi. Bu eşitlikleri gözardı ederek aşağıdaki resimdeki okları takip ederek Q ile N'yi eşleyebiliriz. Yani fonksiyonumuz 1/1'i 1'e, 2/1'i 2'ye, 1/2'yi 3'e, 1/3'ü 4'e götürüyor. Diğer elemanlarında nereye gittiğini görmek için okları sırasıyla takip etmek yeterli. N ile arasında birebir ve örten bir fonksiyon bulanabilen bir X kümesinin eleman miktarı için sayılabilir sonsuzlukta denir ya da X kümesi sayılabilir denir. İşi biraz daha ileri götürelim reel sayılar kümesi R'ye bakalım. R sayılabilir bir küme midir? Soruyu görür görmez içinizden yok artık bu kadarı da fazla demek gelmiş demek olmalı. Ama bir önceki örnekten dolayı içinizde bir taraftan da küçük de olsa bir şüphe var. Ama bu sefer bu işin olamayacağını düşünmekte haklısınız, bu kadarı gerçekten de fazla. R sayılabilir bir küme değildir. Böyle kümelere, yani N ile arasında birebir ve örten bir fonksiyon olmayan kümelere, sayılamaz denir veya sayılamaz sonsuzlukta elemanı var denir. Şimdi R'nin sayılamaz olduğunu göstereceğiz. Daha doğrusu sadece (0,1) aralığının sayılamaz sonsuzlukta eleman içerdiğini göstersek yeterli. Öncelikle bu aralıktaki sayıların 0.1415926535... gibi ondalık uzantılı şekilde yazılabileceğini hatırlayalım. Varsayalım ki (0,1) aralığında sayılabilir sonsuzlukta sayı var, yani bu aralığı N kümesi ile birebir ve örten olacak şekilde eşleyebiliyoruz. Başka bir ifade ile, bu aralıktaki sayıları belli bir sıralamayla listeleyebiliriz. Mesela, ilk birkaç elemanı yazdığımız, şu şekilde sıraladık: Şimdi ilk satırda noktadan sonraki ilk sayıyı, ikinci satırda ikinci sayıyı, üçüncü satırda üçüncüyü, genel olarak n'inci satırda noktadan sonraki n'inci sayıyı alarak yeni bir sayı yazalım. Bizim durumumuzda sayımız şöyle başlayacak. 0.134373... Şimdi bu yeni elde ettiğimiz sayıda noktadan sonraki her sayıya bir ekleyelim ve 0.245484... sayısını elde edelim (karşılaşmadık ama noktadan sonra 9 gelirse, bir eklediğimizde 10 yerine 0 yazacağız). Bu sayı yukarıdaki listedeki bütün sayılardan farklıdır. Bu sayı listedeki ilk sayı olamaz çünkü listedeki ilk sayı noktadan sonra 1 ile başlıyor, oysa bizim sayımız 2 ile başlıyor. Bu sayı listedeki ikinci sayı da olamaz çünkü listedeki ikinci sayının noktadan sonraki ikinci basamağı 3, oysa bizim sayımızın noktadan sonraki ikinci basamağı 4. Bu sayı listedeki üçüncü sayı da olamaz çünkü listedeki üçüncü sayının noktadan sonraki üçüncü basamağı 4, oysa bizim sayımızın noktadan sonraki üçüncü basamağı 5. Sürekli böyle devam edersek bu yeni yazdığımız sayının yukarıdaki listede hiçbir zaman beliremeyeceğini görürüz. Oysa bu sayı bariz bir şekilde (0,1) aralığında! Bir çelişki elde ettik. Yani (0,1) aralığı iddia ettiğimiz gibi sayılabilir olamaz. Yukarıdaki listede sıralamayı tamamen rastgele verdiğimize okuyucunun dikkatini çekerim. Başka şekilde sıralasak yine aynı argümanı kullanabiliriz. Bu argüman ilk defa Georg Cantor tarafından sayılamaz kümeler oluşturmak için kullanılmıştır. Bu sebeple Cantor diyagonal argümanı olarak bilinir. Demek ki matematiksel olarak sonsuzluk günlük hayatta algıladığımızdan oldukça farklı. Şimdiye kadar bahsettiğimiz sonsuzluk, kümelerin ne kadar çok eleman içerdikleriyle ilgili bir kavram. Yukarıdaki örneklerden gördüğümüz üzere sonsuzluğun dereceleri var. Sayılabilir ve sayılamaz sonsuzluktan bahsettik. Sayılamaz sonsuzluk sanki algısal olarak daha bir sonsuz. Resmi biraz daha dramatikleştirmek mümkün. X herhangi bir sonsuz küme olsun, P de X'in alt kümelerinin kümesi. P 'e X'in kuvvet kümesi denir. X'den P giden örten bir fonksiyon olamaz. X'den P 'e giden herhangi bir f fonksiyonu alalım. X'in öyle bir alt kümesini bulmamız lazım ki f altında X'in hiçbir elemanı bu kümeye gitmesin. Şu kümeye bakalım: A= . Bu durumda f fonksiyonu X'in hiç bir elemanını A kümesine götüremez. Götürdüğünü varsayalım, diyelim A kümesinin öyle bir a elemanı var ki, f = A. O zaman a elemanı f kümesinin bir elemanı olamaz. Dolayısıyla A'nın tanımı gereği A kümesi a'yı içermeli. Ama f = A olduğunundan A kümesi a'yı içeremez. Bir çelişki elde ettil. Dolayısıyla böyle bir a elemanı olamaz. Öyleyse P 'in X'den daha fazla elemanı var. Reel sayılar kümesi R'ye geri dönelim. Bu kümenin sayılamaz olduğunu gösterdik. Ama yukarıdaki argümandan dolayı P 'nin R'den daha fazla elemanı var. Demek ki P , R'den daha sayılamaz. P 'nin sayılamazlığı bir üst seviyede. Genel olarak herhangi bir sonsuz X kümesi sabitlesek, ve kuvvet kümesini alsak, sonra kuvvet kümesinin kuvvet kümesini alsak, ve sürekli böyle devam etsek her adımda elde edeceğimiz küme bir öncekinden daha sonsuz ve hatta daha sayılamaz olacak. Demek ki sonsuzluğun çok daha fazla derecesi var. X,P ,P(P ,P(P(P ,... gibi. Neredeyse kendi içinde bir hiyerarşiye sahip birçok çeşit sonsuzluk var! Durum gerçekten de tam olarak böyle. İşte bu sonsuzluğun derecelerini, ve kendi içinde hiyerarşiye sahip birçok çeşit sonsuzluk olabileceğini ilk farkeden Georg Cantor. Bu sonsuzluklar kümeler kuramının nesneleri; kümeler kuramında bu nesnelere Cantor'un sonsuz sayıları, ya da Cantor'un sonlu ötesi sayıları denir. Daha da matematiksel terminolojiyle kardinal sayılar denir. Kardinal sayılar bir çok anlamda doğal sayılara benzer. Kardinalleri de doğal sayılardakine benzer şekilde toplamak, çarpmak mümkündür. Ama kardinal sayıların aritmetiğini tanımlamak için biraz daha teknik kümeler kuramı ve özellikle birebir ve örten fonksiyonlarla bolca haşır neşir olmak gerekir. Meraklısına Sorular: 1) Sonsuz sayıda yolcu içeren 2 hatta 3 otobüsün yolcularını sonsuz sayıda odası olan bir otele yetleştirdik. Yerleştirme işlemini başka şekillerde de yapabilir misiniz? 2 otobüsün bütün yolcularını yerleştirdiğinizde otelde hala sonsuz sayıda boş odanın kalacağı bir yöntem var mı? Bu yöntem n tane otobüse genellenebilir mi? Peki ya sonsuz otobüs gelirse, hala bütün yolcuları yerleştirebilir misiniz? 2) Sonlu 01-dizilerinin (uzunluğu sonlu bir doğal sayı olan, ve 0 ve 1'den oluşan diziler) kümesinin sayılabilir olduğunu kanıtlayın. 3) Reel sayıların sayılamaz olduğunu gösterirken 9 a bir ekleyip 10 yerine neden 0 yazdık? 4) (0,1) aralığının sayılamaz olduğunu bu aralıktaki sayıları ikilik tabanda yazarak Cantor diyagonal metoduyla yeniden gösterin."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/toplum-tarihinin-karanlik-dunyasi-buyu.html", "text": "Büyücü, sana büyü yaptılar, beni bıraktılar, ben özgürüm; Elamitli büyücü, ben özgürüm, Küteli büyücü, ben özgürüm; Süteli büyücü, ben özgürüm; Lülibiyeli büyücü, ben özgürüm; Şanigalbiyeli büyücü ben özgürüm. Büyü kavramına hemen hemen hepimiz aşinayız. Kara büyü, büyü bozanlar, bu uğurda dolandırılanlar, korku filmleri derken toplumsal belleğin içine yerleşen büyünün, kökeninin çok eskiye, antik çağlara dayandığını söylemek mümkün. Farklı çağlarda, farklı coğrafyalarda ve farklı toplum yapılarında büyünün nasıl var olduğu sorusuna takıldığımdan beri bu yazıyı yazma amacını taşıdığımı belirtmeliyim. Okuyacağınız bu yazı, büyünün ortaya çıkışı, büyünün zararları ya da büyüye olan inanç üzerine tarihsel bir yazı olmayıp, büyünün toplum mekanizmasındaki durumu üzerine antropolojik ve sosyolojik kısa bir incelemedir. Büyü; insanların doğaüstü, mistik yöntemlerle doğal dünyayı etkileyebildiklerini öne sürdükleri uygulamalar ve bunların çevresinde oluşturulan kültürel sistem olarak tanımlanabilir. Büyü, ajanlar, hareketler ve temsiller içermektedir. Büyü hareketlerini yapan kişi, büyücü, büyü hareketlerine karşılık düşen düşünce ve inançlar büyüsel temsil, büyü hareketleri ise büyü ayinleri olarak adlandırılmaktadır. Bunları daha detaylı ele alacağız. Büyü geleneksel olayları ifade eder. Bunu biraz açarsak, büyü tekrar eden olaylardan oluşur ve bu olaylara inanan bir grup vardır. Kimi zaman simya ile iç içe olan büyü kimi zaman tıbbın içine de karışmıştır. Esas olarak büyünün birlikte anıldığı ama zıt kutuplarda görüldüğü olgu dindir. Büyü ayinleri adını verdiğimiz büyü hareketleri kötü amaçlı olarak nitelendirilmiş, dini ayinlerden ayrı görülmüş ve çoğu zaman yasaklanmıştır. Kötü olarak tabir edilen ayinlere, ölüm ayinleri... vb. örnekler verilebilir. Dinler, iyiye yönelten, ilahilerin, adakların bulunduğu, yasaklarla örülen bir ideali temsil ederken, büyü bu unsurlardan uzak kalır. O halde büyü dine karşı olarak kötüye yöneltir. Bir dini ayin yapan kişi ile büyü ayini yapan kişi farklıdır. Dini ayin, kitleler önünde saygı duyularak gerçekleştirilen bir ritüel iken, büyü ayini genellikle ormanda, ıssız yerlerde, evlerin gizli köşelerinde gece yarısı gerçekleştirilir. Büyücü, gizemini korumak ve halktan uzakta kalmak durumundadır. Büyü ayini, karanlık yönünü ve esrarını daima korumalıdır. Peki, büyü ve inancın bir arada olduğu durumlar yok mudur? Ortaçağ'da papazların şeytana karşı büyü kullanmaları, Hindu tanrılarından Rudra-Çiva inancı, büyünün tuhaf bir şekilde inanç formunun içinde yer almasına örnek olarak gösterilebilir. Büyünün, yazının başında da belirttiğimiz gibi, unsurları vardır; büyücü, büyüsel temsil ve büyü hareketleri. Bu tanımların içeriğini kısaca ele almamızda yarar var. 1. Büyücü: Büyücü olarak tabir ettiğimiz kişi, toplum içinde belli bir güce sahip kişidir. Her isteyen kişi büyücü olamamakta, büyücüye özel nitelikler onu diğer insanlardan ayırmaktadır. Söz konusu nitelikler kimine göre doğuştan gelmiştir, kimine göre ise sonradan kazanılmıştır. Büyücülerin, gölgeye sahip olmadığı, bazı duyularını yitirdikleri gibi ilginç inanışlar mevcuttur. Ayin sırasında kendinden geçen büyücüler, çevresindeki kitlenin ona olan inancını sağlamlaştırmaktadır. Kendini insan-üstü varlık olarak hisseden ve öyle görünmeye çalışan bu kişiler, toplumda ilginç bir sınıf olarak var olmuşlardır. Bu noktada enteresan bir durum; büyücü olarak tabir edilen kişilerin büyük bir oranının kadınlardan oluştuğu inancıdır. Kadının, erkekten daha çok gizemli olayların merkezinde olduğuna dair oluşan algı, din olgusu içerisinde yerinin erkekten sonra gelmesi ve buna karşı çıkarak farklı yollara yönelme ihtimali, kadının büyüye daha yatkın görülmesine neden olmuştur. Yaşlı kadınların büyücü, bakirelerin yardımcı, adet kanının büyü malzemesi olarak görülmesi dikkat çekicidir. Büyü yaptıklarına inanılan birçok kadın hunharca katledilmiştir. Daha önce ele aldığımız, tarihte cadı diye yakılan kadınları büyü yapmakla suçlanmıştır. Bu konuya güncel bir örnek olarak da; çok yakın bir zamanda Papua Yeni Gine'de büyücü olduğu için diri diri yakılan kadını gösterebiliriz. Tarih boyunca büyücülük bazı meslekler ile de bağdaştırılmıştır. Mesela mezarcılar, ölülerle temas halinde olduklarından, çobanlar, yıldız ve bitkilerle iç içe olduklarından büyüye yatkın görülmüşlerdir. Bunun yanı sıra toplum içerisindeki konumlarından ötürü büyücülüğün atfedildiği kişiler de vardır. Buna örnek olarak; Avustralya'daki Aruntaslar'da grubun şefi hem ayin şefi hem de büyücüdür. Bu kişinin, tinsel güçlere sahip olduğuna ve ruhlarla temas kurabildiğine inanılmaktadır. Dinlerini terk eden insanlar, mesela kiliseden kopan papazların büyücü haline geldiği inancı da dikkat çekicidir. Yani dini sapkınlık, büyücülük ile özdeşleştirilmiştir. Yabancılar da potansiyel birer büyücüdür. Örneğin, Avustralyalı kabilelere göre, her ölüm, kabile dışındakilerin yaptıkları büyülerin sonucudur. Brahmanlar da, Araplar, Yunanlılar ve Cizvitlere göre büyücü olarak görülmüşlerdir. Büyücü olarak tabir edilen kişi, bağlı olduğu toplum içerisinde her zaman özel bir konuma sahip olmuş, kendisine ustalık atfedilmiştir. Olağanüstü niteliklere sahip olan büyücüler, birçok hikayenin ve efsanenin baş kahramanı da olmuşlardır. Bu hikayeler ve efsaneler, büyücünün imajını toplum önünde daha da pekiştirmiş ve ona yakıştırılan insan-üstü durumlar artarak devam etmiştir. Büyücü, insanlara, doğaya, ruhlara gerekirse tanrılara boyun eğdirecek bir etki yaratır. Yer çekimi onu etkilemez, aynı anda birden çok yerde bulunabilir, şeytan ile iş birliği yapabilir. Büyücünün ruhu normal insanların ruhundan çok daha farklıdır. Bedeninden kolaylıkla ayrılabilir, daha karanlık yönleri vardır. Büyücü gerektiğinde iki ayrı kişi haline gelmektedir. Uçması da buna bağlıdır. Sabbat ayinlerine (şeytanın başkanlığında büyü ile uğraşanların her cumartesi gittikleri gece toplantısı) giden büyücünün, yerine kendinin birebir kopyası olan, Vicarium daemonem bir iblis bıraktığına inanılmıştır. Büyücü aynı zamanda gerektiği zaman metamorfoz yaşamaktadır. Yani insan formundan, hayvan formuna kolaylıkla geçiş yapmaktadır. Buna örnek olarak; Ortaçağ'da yer alan Striga kavramını gösterebiliriz. Striga, hem büyücü hem de bir kuştur. Büyücü, rastgele bütün hayvan biçimlerine geçiş yapamaz, kendine özel bir biçime sahiptir. Kimi kedi olur, kimi kurbağa. Birçok büyücünün de hayvanlardan oluşan yardımcıları vardır. Bu tip durumlarda büyücünün gücü hayvanlarla olan ilişkilere dayandırılmıştır. Hindistan'daki büyü geleneği hala metamorfoz ile beslenmektedir. Büyücünün hayvan yardımcılarından başka bir de yardımcı ruhları vardır. Bu sayede, ölülerin ruhlarıyla, perilerle irtibata geçebilmektedir. Çok ilginç bir şekilde büyücü, tüm ruhların dillerini bilir, yaptığı ayinlerle onlara ulaşır. Büyücünün ataları arasında başka büyücüler olduğu ve onların ruhları sayesinde büyücülüğün korunduğuna inanılmıştır. Ruhlarla ve iblislerle yakın ilişkiler söz konusudur. Bu yakınlık, cinsellik olarak düşünülebilir. Örnek verirsek, kadın büyücüler şeytanla birlikte olur ve bu, onlara özel bir güç katar. Sabbat ayini şeytanla birlikte olunan bir ayin olarak tasvir edilmiştir. Bu tarz birliktelikler kimi zaman evlilik aşamasına bile taşınmıştır. Bu inanç bir dönem Avrupa'yı saran bir inanç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka inanca göre ise, büyücü, şeytandan izler taşımaktadır. Mesela büyücünün dili deliktir ve bu şeytana ait bir izdir. Hristiyan Avrupa'da büyücü olan kişi kötü ruhların etkisi altındadır. Şeytan Çıkarma ya da diğer adıyla Ruh Kovma adı verilen ayinlerin temeli bu inanca dayanmaktadır. Büyücü, kendine atfedilen ilginç özellikleri, efsaneleri ile toplumsal yapı içerisinde önemli bir yer bulmuştur. Kuşkusuz onu böyle bir noktaya taşıyan, kamuoyu ve onun etkileridir. Büyücünün her şeyi yapabileceği düşüncesi içinde bulunduğu toplumun inancıyla alakalıdır. Yani büyücülüğü, bir uzmanlık alanı haline getiren toplumun ta kendisidir. Büyü bir gelenek olarak görülmüş, bu gelenek tıpkı diğer gelenekler gibi, kuşaktan kuşağa aktarım süreci yaşamıştır. Büyücü kesim, seçilmiş kişilere büyüsel sırları aktararak onları yetiştirmiş, büyü geleneğinin devamını sağlamıştır. Büyücü aileler, büyü meclisleri büyü geleneğinin birer sonucudur. 2. Büyü hareketleri: Büyücünün gerçekleştirmiş olduğu tüm hareketler ayin olarak tanımlanmaktadır. Bu noktada ayin koşulları önemlidir. Ayinin gerçekleştirileceği zaman özel olarak saptanır, mesela bazı ayinler gece yarısı yapılmak zorundadır. Bazı ayinler güneşin doğuşu ve batışı arasında yapılmalıdır, özellikle Cuma ve Cumartesi günleri özel günlerdir. Eski Hindistan'da ayinler yeni ay ve dolunay dönemlerinde yapılmıştır. Buradan anlaşılacağı gibi ayın hareketleri, yıldızlar, güneşin hareketi gözlemlenerek bunlara bağlı olarak ayin dönemleri tespit edilmiştir. Bu nedenle astrolojinin büyüye bağlı olduğu da sanılmıştır. Eski Yunan büyü metinlerinin bir kısmının astrolojik çalışmalar içerisinde yer alması bu duruma güzel bir örnektir. Büyü mekanları özel olarak seçilmiş nitelikli alanlardır. Genellikle dini ayinlerin yapıldığı mekanlardan uzak yerler; ormanlar bataklık kenarı... vb. alanlar tercih edilmektedir. Kuşkusuz bunda bu alanlarda şeytanın yaşadığına dair var olan inanç oldukça etkilidir. Bunun yanı sıra evlerin çatıları, sokaklar, mezarlıklar, köylerin sınır noktaları da yine uygun görülen yerlerdir. Büyü için uygun olan bir yer bulunmadığında ise büyücü etrafında büyülü bir daire ya da kare çizer ve ayin orada başlatılır. Büyü ayinlerinde özel araç ve malzemeler kullanılması gereklidir. Bunlar sıradan malzeme ve araçlar değildir, hazırlanmaları belli bir uğraş gerektirmektedir. Örneğin, Hindistan'da bir muskanın hazırlanmasında kullanılan birleşim önceden hazırlanmış olmalıdır. Büyü malzemelerin çoğu önceden okunup üflenerek bekletilmektedir. Şaşırtıcı olsa da, ölü kemikleri, cenin, kesik saçlar, adet kanı, dışkı...vb. şeyler büyü malzemesi olarak kullanılabilmektedir. Kimi zaman büyülerin türlerine özel malzeme listeleri hazırlanmakta, bu şekilde büyülerin unutulmasının önüne geçilmektedir. Malzemelerin yanı sıra kullanılan araçlar da önemlidir. Bunların en basiti çoğumuzun bildiği sihirli değnektir. Bunun yanı sıra leğen, merdiven, çark, iğne, anahtar, ayna gibi aletler de kullanılmaktadır. Çinliler'in kullandığı kahin pusulası en ilginç büyü aletlerinden biridir. İrokualı bir büyücünün yanında daima kuş tüyleri, taşları, kuru kemikleri, dua çubukları, okları bulunmaktadır. Büyü yaptıranlara gelirsek, onların da ayin öncesinde uymaları gereken kurallar vardır. Bunlar kimi zaman bir yiyecekten uzak durmak, kimi zaman oruç tutmak, kimi zaman da özel bir elbise giymek gibi kurallardır. Bunlara ayin sırasında yüzlerini boyamaları, başlarını sarmaları, çıplak olmaları...vb. kurallar da eklenebilir. Büyü ayinleri yapılmadan önce bazen hazırlık ayinleri yapılmaktadır. Büyü dansları, müzik, tütsülemeler bu hazırlık ayininde gerçekleşebilir. Büyü ayini sırasında ortaya çıkan güçlerden katılanların etkilenmemesi için büyücü kendince önlemler alır, mesela ayin bittikten sonra ayin alanının temizlenmesi gerekmektedir. Bunlar kişisel tedbirler olmayıp, Cherokee ve Arthava ayin kitaplarında yer almaktadır. Ayinlerin yapılarına baktığımızda; farklı ayin yapıları karşımıza çıkmaktadır. Harekete dayalı ayinler; tütsülemeler, buhar banyoları, ateşte yürüme, suya girme gibi eylemlerin yer aldığı ayinlerdir. Kurban ayinleri de bilinen büyü ayinlerinden biridir. Özellikle çocukların kurban edilmesi, Antik Çağ ve Ortaçağ'daki büyülerin ortak özelliklerinden ve efsaneleşen konulardan da biri olarak karşımıza çıkar. Kurban ayinlerinde ruhlara ya da şeytana kurban olarak sunulan insan ya da hayvan sayesinde isteklere kavuşulacağı inancı vardır. Tüm büyülerde kurban sunmanın olduğunu söyleyemeyiz fakat tarih boyunca karşılaşılan bir durum olduğunu söylemekte yarar vardır. Büyü hareketlerinin önemli bir aşaması büyü uygulamalarıdır. Büyücünün büyü yaptığı yer, yaptığı karışımlar onun bu konudaki uzmanlığını simgeler. Büyünün ürünleri; yemek, içmek, saklamak... vs. amaçla hazırlanmış şeyler olup, kimi zaman bir muskadır, kimi zaman ise tütsülenmiş bir yiyecektir. Bu uygulama süreci başlı başına bir ritüeldir. Büyü mutfağı, büyü ayininin en önemli aşamasıdır. Kimi zaman büyü ile ilgili kuklalar hazırlayan büyücü kimi zaman papirüsten, kağıttan, parşömenden, ağaçtan imgeler hazırlar. Diğer bir ayin türü olan sözlü ayinlere kısaca değinirsek; sözlü ayinler daha çok okuyup üflemelerle ifade edilmektedir. Dinde yer alan bütün sözlü ayin şekillerini büyü ayininde de görmek mümkündür. Bunlara örnek olarak; dilek ve istekler, dualar, ilahiler, yakarmaları gösterebiliriz. Buradaki farklılık söz konusu yakarmaların büyük kısmının şeytana ve iblislere yönelik olmasıdır. Fin büyülerinin bir kısmı sadece sözlü ayinlere dayanmaktadır. Sözlü ayinlerin özelliklerinden biri yapılan konuşmaların destansı bir havaya sahip olmasıdır. Bu konuşmalarda ya da yakarışlarda kutsal görülen ya da efsaneleştirilen kişilere atıfta bulunulur. Sözlü büyüler tanrının, büyünün ve ruhların diliyle yapılır. Latince, İbranice, Yunanca, Sanskritçe gibi bazı diller bu şekilde değerlendirilmiş ve sözlü büyü ayinlerinde kullanılmışlardır. Sözlü ayinlerde büyücü tonlamalara özellikle dikkat eder, hareketlerini ve sözleri tekrarlamayı belli sayılar dahilinde yapar. Bu sayılar rastgele değil, kutsal sayılar olarak görülen tek sayılar arasından seçilmektedir. (3,5,7...vs.) Büyü ayinleri ister sözlü ister harekete dayalı olsun, büyücünün kendini ispatladığı zamanlardır. Genel olarak ayinler kendi aralarında ayrılıyor gözükse de yapıları tam olarak ayrıştırılamayan büyü ayinlerinde olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. 3. Büyüsel temsil ve tasvirler: Büyüsel pratikler birtakım temsil ve tasvirlere karşılık gelmektedir. Ayinler belli bir düşünceyi nitelemektedir ve bu düşünceyi ifade eden tasvirler de önemlidir. Her ayinin kendine özel bir karakteri vardır. Ayinin etkileri somut bir şekilde ifade edilmeye çalışılır. Mesela; barış, aşk, baştan çıkarma, adalet gibi imgeler ayini tanımlamakta kullanılabilir. Ayine ait düşüncelerden somut bir nesneymiş gibi bahsedilir, büyü yok edilir, atılır... vs. Yine tasvirlere göre ayin esnasında ilişkiler ele alınır. Örneğin; Asur-Babil ayininde şeytan ve onları temsil eden imgeler arasında evlilik bağı varmış gibi davranılır. Kişilerin olmadığı soyut tasvirler, simyacılar tarafından kullanılan büyü yasalarıdır. Büyünün kendine özel formülleri vardır. Yakınlık, karşıtlık ve benzerliklerden yararlanılır. Yakınlık derken kastettiğimiz; parçanın bütünle özdeşleştirilmesidir. Mesela kesik bir saç parçasının ayin esnasında sahibini temsil etmesi buna bir örnektir. Buradaki saç parçası o kişinin yaşamsal prensibini temsil etmektedir. Yakınlık, doğrudan kişiye temas eden, elbise, yatak, koltuk, gibi eşyaları da ifade eder. Kişinin yemek artığı bile büyü malzemesi olarak kullanılabilir. Kullandığı eşyalara, yattığı yatağa büyü yapılabilir ve kişinin bu eşyalara teması sağlanır. Yakınlık teması akrabalar, aile üzerinden de ele alınabilir. Kişinin ailesi ya da akrabalarıyla olan yakınlık dereceleri de büyü için kullanılabilir. Benzer şekilde hasta olan bir kişiyi iyileştirmek amaçlı yapılan büyüde, hayvanlar ile hasta arasında bir yakınlık kurmaya çalışarak hastalığın hayvana geçmesini sağlamak da karşılaşılan büyü olaylarından birisidir. Kötü ruhların bir bedenden diğerine transferi gibi durumlar da hep yakınlık kurma üzerine temellendirilmiştir. Benzerlik; basit bir figürün asıl düşünceye benzetilmesidir. Bir kukla yoluyla da, bir desen yoluyla da benzerlik sağlanabilir. Benzerlik işlevselliği sağlama amacı taşır. Büyü içerisinde büyü yapılan kişi ya da grubu başka bir şeye benzetme vardır. Örneğin; Brahmanlar'a ait bir büyü ayininde kertenkele, hem kötülüktür, hem kötülüğü yapan kişidir hem de kötülüğe neden olan maddedir. Bu noktada önemli olan sembollerin doğru şekilde belirlenmesidir, bunun için de büyücünün yorum gücü ön plana çıkar. Mesela; büyücü sembol olarak seçtiği nesnelerden belli bir nitelik alır, kilin sertliğini vs. Sembolleri de kendine göre yorumlar büyüyü yaparken ona göre kullanır. Benzer benzeri etkiler mantığında da büyücü, bir soruna benzer şekilde çare bulmaya çalışır. Yine bir Brahman'ın vücudu su toplayan bir hastayı yıkayarak tedavi etmeye çalışması, hastaya acı veren suyu yine benzer şekilde su ile yok etme isteğinden kaynaklıdır. Karşıtlık; benzerliğin olduğu yerde olması gereken bir unsurdur. İstenilen durumun karşıtı da büyü içerisinde yer alır. Mesela büyü ayininde yağmur tasvir edilirken onun karşıtı olarak da güneş de vardır. Yine ayin esnasında bir taraftan ateşin yakılması bir taraftan da yanan ateşin söndürülmesi başlangıç, sonuç olayını tasvir etmektedir. Somut kişisiz tasvirler; düşüncenin somut nesnelerle ifade edilmesidir. Muskalar, nazarlıklar bu nesnelere örnek olarak verilebilir. Bunlar ve diğer değerli taşlar ayin sonrasında da kullanılabilir ve belli nitelikleri ve güçleri temsil eder. Kişili tasvirler ise; büyücünün ikinci eşi , hayvan yardımcısı gibi büyücünün gücünü temsil eden tasvirlerdir. Bunların haricinde kimi zaman bir hastalık, kimi zaman bir güç kişiselleştirilmiş hatta Hindistan'daki Çalki gibi güç tanrılaştırılmıştır. Balkan folklorundaki hastalık cinleri, hastalıkların kişiselleştirilmesine güzel bir örnektir. Bu tasvirlerin yanı sıra daha önce de kısmen bahsettiğimiz tinsel varlıklar büyü için oldukça önemlidir. Büyüsel tin adını verebileceğimiz ruhlar dünyası büyü ayinlerinin vazgeçilmezidir. Ölü ruhları ilk akla gelenlerdir. Ama bu ölü ruhların, henüz gömülmeyen ölülere, doğum sırasında ölen kadınlara, kötü bir şekilde ölenlere ait olması istenir. Yine benzer şekilde şeytanlar da ayinlerin vazgeçilmezidir. Bu şeytanlar dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış haldedir ve büyüsel isimlere sahiplerdir. Ayin esnasında bu isimleri telaffuz edilerek davet edilirler. Buraya kadar kısaca büyünün ne olduğu ve büyünün unsurlarını ele aldık, şimdi çok kısa bir şekilde büyünün analizini ele alalım. Büyü; bir bütündür ve tarih boyunca din gibi varlığını devam ettirmiştir. Büyüye olan inanç bilimsel inançlardan farklı olarak pozitif ve deneysel bakış açısıyla değil kişinin kendi kontrolüne bağlı olarak gerçekleşmektedir. Yani bir ruh çağırma seansına giden kişi ona inandığı için gider ama ruhun orada olup olmadığını deney ve gözlem yoluyla açıklayamaz. Büyü her türlü denetimin dışındadır. Çağlar boyunca anlatılan hikayeler ve efsanelerle toplumlar arasında kendine yer bulmuştur. Bu hikaye ve efsanelerin doğruluğu da net değildir, o zaman büyü dediğimiz oluşumun uydurmaları da içerdiği savını savunabiliriz. Bir büyücünün bir bez parçasını yakarak, o bez parçasının sahibini öldürebileceği inancı uydurma olabilir, bu noktada bu büyüye inanan kişinin kendi düşünce sistemi devreye girmektedir. Büyünün uydurma olduğuna dair inanca karşılık büyü tarih boyunca inanılan bir olgu olma özelliğini de göstermiştir. Farklı milletlerde farklı şekillerde de olsa büyünün varlığı bunu desteklemektedir. Büyücünün toplum içinde sahip olması gereken bir rolü vardır, bu noktadan bakıldığında büyücü asla özgür değildir. Ayin esnasında sergilediği tavırlar, kendine olan inancı toplum tarafından görülmek istenen tutumla yakından ilişkilidir. Büyünün ön plana çıktığı dönemler büyük ölçüde toplum yapılarındaki değişimlerle, toplum içindeki bireylerin inançlarıyla da yakından ilgilidir. Genel olarak incelendiğinde; büyü toplumsal bir olgudur. Çabadan kaçınır, gerçeğin yerine imgeler koyarak başarıya ulaşmaya çalışır. Büyü ve büyücünün toplum içerisindeki konum ve önemi tamamen toplumun kendisine bağlıdır. Büyü dediğimiz olgu, kendi içinde tekniklere, uygulayıcıya ve tasvirlere dayalıdır. Farklı toplum yapıları ve farklı inançlar içerisinde büyünün ilginç bir şekilde yer bulabilmesi kuşkusuz insanoğlunun bilinmezliklere karşı olan merakından da kaynaklıdır. Büyücülük dini inançlar tarafından kabul edilmiyor olsa da dini inançlar ile paralel şekilde varlığını sürdüren bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır. İlkel toplumlarda da gelişmiş toplumlarda da uygulanan büyü yöntemleri farklı olsa da aynı temele dayanmaktadır. Dini inanç sistemiyle halledilemeyen tüm sorunların üstesinden farklı yollar sayesinde gelme arzusu büyünün varlığını daima güçlü tutmuştur. Büyü yapma suçuyla öldürülen kadınlar ya da değersiz maddeleri büyü kullanarak altına çevirme hayaliyle çalışma yapan simyacılar tarihte büyü ile anılmaktadır. Kökeni Antik dönemlere uzanan büyücülük, Mısır, Yunanistan, Avustralya gibi farklı coğrafyalarda varlığını sürdürmüştür. Günümüzdeki büyücüğün durumuna değindiğimizde; ilkel toplumlarda yine önemli bir konumda bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu hepimizin kabul edebileceği bir sav olsa da sadece ilkel toplumlara ait olduğunu da söyleyemeyiz. Günümüzde hala büyü kavramının ismi varsa, büyü ile ilgili olaylar duyabiliyorsak, tıbbi tedavilerin yanında kocakarı ilaçlarına başvuranlar varsa ve aleni olarak olmasa da hala büyücülükle uğraşanların varlığını biliyorsak büyücülüğün şekil değiştirse de toplumsal mekanizma içerisinde hala varlığını devam ettirdiği aşikardır. Kuşkusuz toplumların gelişmişlik düzeyi büyücülüğün rolünü azaltmıştır fakat tamamen yok edememiştir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/yatak-odasindan-gecen-bir-nobel-hikayesi.html", "text": "Kapılar, genç bir hekim ve parlak bir araştırmacı olan Rita'nın yüzüne kapanıyordu. Mussolini İtalyası'nın üniversitelerinde, hastanelerinde artık Yahudilere yer yoktu. Aryan olmayanlar kütüphanelerin de kapısından içeri adım bile atamayacak, İtalyan akademik dergilerinde makale yayınlatamayacaktı. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Halbuki Rita Levi-Montalcini'nin aklında yapılması gereken deneyler vardı. Genelde merak ettiği, sinir hücrelerinin nasıl olup da tam olarak nereye gideceklerini ve uzanacaklarını bildikleriydi. Tam o zamanlarda Washington Üniversitesi'nden Viktor Hamburger bu konuda önemli bir araştırma yayınlamıştı: Bir tavuk yumurtasının içindeki embriyonun ileride kanat olacak kısmını körelttiğinde, oraya gidecek sinirlerin sayısında büyük bir azalma görülüyordu. Bu körelttiği dokuda sinir hücrelerinin oluşumunu sağlayan bir madde olmalıydı. Genç Rita'nın elinde bu yorumu sınayabilecek bir yöntem vardı. İtalyan hekim Camillo Golgi'nin icat ettiği ve İspanyol hekim Ramon y Cajal'ın geliştirdiği yöntemle, bu gelişmeyen hücrelerin şekillerini görebilir, onların ne hücresi olduğunu anlayabilirdi. Bu yöntemi avucunun içi gibi biliyordu. İyi ama işinden olmuştu, bir laboratuvarı da yoktu. Kendi yatak odasını laboratuvara çevirdi. Bir mikroskop satın aldı, evdeki dikiş iğnelerinden aletler imal ederek tavuk embriyoları üzerinde cerrahi işlemler gerçekleştirdi. Onca aksilik yetmezmiş gibi bir de yumurta sıkıntısı baş göstermişti. Etraftaki çiftliklerden yumurta satın alıyor, embriyolarını çıkarıyor, geri kalanı ise akşam yemeğine saklıyordu. Viktor Hamburger'in deneyini Cajal'ın yöntemiyle birleştirince Rita Levi-Montalcini çok önemli bir yeni bulgu elde etti: Evet, Hamburger'in dediği gibi kanat öncülü hücreler köreltilince oraya gidecek sinirlerin sayısı azalıyordu. Ama bu azalma sinirlerin gelişme yetersizliğine bağlı gibi görünmüyordu. Sinirler yine gelişiyor ve çoğalıyordu, ama sonra bunların birçoğu ölüyordu. Yani hedef organda ne varsa, sinir hücrelerinin gelişmesine değil, gelişmiş sinir hücrelerinin hayatta kalmasına destek oluyordu. İsviçre, Belçika ve Vatikan'daki dergilerde yayınlanan bu araştırmalar Viktor Hamburger'in dikkatini çekince Hamburger onu St. Louis şehrindeki Washington Üniversitesi'ne, kendi yanına davet etti. Birkaç ay çalışıp bu zıt sonuçları açığa kavuşturacaklardı. Rita Levi-Montalcini orada 30 yıl geçirdi (Şekil 1). Burada ilk yaptığı çalışmalar önceki bulgularını doğrular nitelikteydi: Çok sayıda sinir hücresi üretiliyor, bunlardan bazıları uzandıkları yönde bir maddeyle karşılaşıyor ve hayatta kalıyordu. Bu maddenin olmadığı yerlerde ve yönlerdeki sinir hücreleri ise ölüyordu (Şekil 2). Peki bu madde neydi? O sırada aynı laboratuvarda çalışmaya başlayan biyokimyacı Stanley Cohen ile öncelikle bu maddenin bir protein mi, yoksa nükleotit yapısında mı olduğunu bulmaya karar verdiler. Yılan zehiri nükleotitleri yok ediyordu, eğer yılan zehiri kullanarak sinirleri öldürebilirlerse bu madde nükleotit yapısında demek olacaktı. Deneyin sonucu ise tam tersiydi: Sinir hücrelerinin uzantıları coşmuştu, yani aradıkları maddeden yılan zehirinde bolca olmalıydı. O zaman memelilerin benzeri organı olan tükürük bezlerine de bakıp bu maddeyi orada bolca buldular ve yalıttılar. Buldukları bir proteindi, buna sinir büyüme etmeni adını verdiler. NGF, bu tür proteinlerin ilk bulunanıydı, bundan sonra sinir sisteminde veya diğer sistemlerde görev yapan benzeri birçok molekül bulundu. Ayrıca NGF'in görev yaptığı başka durumlar da keşfedildi. Giderek artan önemi karşısında bu alanın öncülüğünü yapan Rita Levi-Montalcini ve Stanley Cohen 1986 yılındaki Nobel Tıp/Fizyoloji Ödülü'nü paylaştı. Gençliğinde karşılaştığı zorluklardan yılmayan Rita Levi-Montalcini, yaşlılığında da değişmemişti: Geçen yılın Aralık ayında 103 yaşında vefatına kadar, 1982'de kurduğu Avrupa Beyin Araştırmaları Enstitüsü'nde, Afrikalı bilim kadınlarına destek amacıyla kurduğu Rita Levi-Montalcini Vakfı'nda ve hayat boyu senatör olarak atandığı İtalya meclisinde çalışmaya devam ediyordu (Şekil 3). İmkansızlıklardan, zorluklardan şikayet edeceğimiz zamanlarda aklımıza gelmesi gereken, azmin simgesi bir isim Rita Levi-Montalcini. Nur içinde yatsın."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/04/gorsel/ayin-fotografi-karinca-postuna-burunmus-esek-arisi.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, ilginç bir canlıya yakından bakacağız. Ancak önce fotoğrafçımız sevgili Cüneyt'in çektiği bir fotoğraftaki canlının ne olduğunu düşünmenizi istiyoruz sizden: Bu böcek sizce gerçekten bir karınca mı? Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Makine: Canon 7D Lens: Canon MP-E 65mm lens, Yardımcı Ekipman: Canon MT-24EX flaş, Ev yapımı flaş difüzörü Yüksek çözünürlük için tıklayın. Bu ayki fotoğrafımız, böcekler dünyasından. Fotoğrafta gördüğünüz canlı, her ne kadar ilk bakışta bir karıncayı da andırsa da, aslında bir tür yaban arısı! Kanatsız yaban arılarından biri olan ve Ichneumonidae ailesinin Gelis genusuna ait bu arılar, karıncalara şaşırtıcı derece benzemelerine rağmen, karınca değiller. Gövdeleri karıncaya benzeyen bu arıları karıncalardan ayıran en belirgin özellikleri ise antenleri. Parazitik canlılar olan bu arılar, aynı amanda savunma amaçlı olarak da kullandıkları uzun iğneleri yardımıyla diğer böceklerin içine yumurtalarını enjekte ediyorlar. Larvalar, enjekte edildikleri böceklerin içinde yumurtadan çıkıyor, enjekte edildikleri konakların iç organlarını yiyerek içeriden dışarıya büyüyorlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/ceviri/kuantum-mekaniginden-gelen-kotu-kokular.html", "text": "Geçenlerde burnumuzun değişik maddelerin kokularını nasıl aldığına dair yeni bir araştırma yayınlanınca koku duyumuz haberlere düştü. Diğer duyularımız yani görme, işitme, dokunma ve tat iyice anlaşıldı ama kokunun mekanizması esrarını hala koruyor. Her bir molekülün ayrı bir şekli var: Molekülde ne kadar atom varsa şekli o kadar karmaşıklaşabilir. Moleküllerin muhtemel şekilleri saymakla bitmez ve genelde bir maddenin kokusunun bu şekilden kaynaklandığı düşünülür. Burnumuzun her bir bölgesinde belirli moleküllerin şekline uyan almaçlar bulunur. Doğru molekül doğru almaça rastladığında, bir anahtarın bir kilide uyması gibi, ne kokladığınızı bildiren bir sinyal beyne doğru yola çıkar. Ama Dr Luca Turin, daha önce kokunun mekanizması üzerine daha tartışmalı bir kuram üzerine araştırmalar yayınladı. Koku almaçlarımızın değişik molekülleri nasıl algıladığını, kimyasal bağların titreşimiyle ve kuantum etkileriyle açıklayan farklı bir yaklaşımı var. Kuramını sınamak için Dr Turin basit bir molekülü alıp içindeki tüm hidrojen atomlarını döteryumla değiştirdi. Molekülün şekli aynı kaldı, ama döteryum hidrojenden ağır olduğundan molekülün içindeki kimyasal bağların titreşimi değişti. İnsanların hidrojenli molekülün kokusunu döteryumlu molekülünkinden ayırt edebildiğini gösteren Turin, bunu klasik anahtar-kilit kuramının hatalı olabileceğine dair güçlü bir delil olarak görüyor. Dr Jennifer Brookes, University College London'da ve Harvard Üniversitesi'nde koku algısı üzerinde çalışan bir Sir Henry Wellcome burslusu. Koku algımızın kuantum mekanik temelini de, deneyselden ziyade kuramsal verilerle araştırıyor. Brookes'un kuramları anahtar-kilit modeliyle uyuşmayarak Turin'inkileri destekliyor. Mesela, en keskin kokulu kükürt bileşiklerinden biri çürük yumurta kokusu veren hidrojen sülfür. Hidrojen sülfür, merkezinde bir kükürt atomuna ve bundan V şeklinde uzanan iki hidrojen atomuna sahip küçücük bir molekül. Ama bu belirgin kokuyu veren tek molekül bu değil. Dekaborun kokusu buna çok benziyor, ama bunun on bor atomundan oluşan sepet gibi bir şekli var. Anahtar-kilit modelinin bunu açıklaması çok zor, ama iki molekül de aynı enerjiyle titreştiklerinden Turin'in ortaya attığı kuantumlu kurama uyuyor. Ayrıca, Brookes şekli birbirine benzeyen ferrosen ve nikelosen adlı iki bileşikten bahsediyor. İkisinin de merkezinde bir metal atomu ve bu atomun etrafında özdeş yapılar var. Şekilleri ve boyutları birbiriyle aynı, ancak ferrosenin kokusu baharlı, nikeloseninki yağlı. Merkezdeki atom farklı olduğundan kokuları da farklı ve bu da Turin'in kuramını destekliyor. Brookes şekli önemsiz bulmuyor. Moleküllerin almaçlara uyması açısından şekil önemli, tıpkı manyetik bantlı kartlardaki gibi: Kartın okuyucudan geçebilmesi için belirli bir şekilde olması gerekiyor, ama asıl önemlisi karttan okunan bilgi. Bu örnekler anahtar-kilit modeline karşı delil sağlasa da manyetik kart kuramına yönelik şüphe hala çok. Bilim camiasındaki yerleşik kuramlara meydan okuyan yeni araştırmalar hem tartışmalı hem de heyecan verici oluyor. Manyetik kart modelinin bulduğu olumlu yankı sayesinde diğer araştımacıların da bunu biraz daha incelemeye başlamasını umuyor Brooks. Hatta kim bilir, belki canlılardaki diğer sistemlerin de işleyişlerini sorgulatmaya başlatabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/antik-caglardan-gelen-korkulu-bir-ruya-kuduz.html", "text": "Sokakta her gördüğüm kedi köpeği sevmeye çalışan bir çocuk olarak, kuduz kelimesini ilk defa beni başıboş hayvanlardan uzaklaştırmak isteyen anne babamın tembihleri sırasında duymuştum. Sokak köpeklerini sevme, ısırırlar, kuduz olursun! Bu uyarıya rağmen, kuduz hastalığının tam ne olduğu çocuk kafasıyla pek de algılayabildiğim birşey değildi doğrusu. Sonraları, ilkokulda okuduğum bir öykü kitabında denk geldiğim, Kuduz Düğünü adlı öykü ile kuduz hastalığının ne kadar korkunç bir hastalık olduğunu kısmen de olsa anlayacaktım. ...Sabah yağmur yağmıştı. Arkadaşlarıyla oynamakta olan küçük Kaşıkçıoğlu, yağmur damlaları dökülmeye başlayınca birden bire oyunu bıraktı. Yüzü sararmış, bakışları garip, koşa koşa eve gitti, boş odalardan birisine saklandı. Bu da yetmiyormuş gibi, odadaki yüklüğün içerisine girdi ve kapaklarını üzerine çekti. Akşam, yemek vakti onu araya taraya yüklükte bir yorgana sımsıkı sarılmış yüzükoyun yatar buldular.Küçük Kaşıkçıoğlu o gün yemek yemedi. Hele suyu, uzakta, bardakta bile görmeye dayanamıyordu. Hastalığın üçüncü günü küçük Kaşıkçıoğlu artık yüklükte de duramaz oldu, Elleriyle yüklüğü eşelemek, daha derine, daha karanlıklara inmek istiyordu. Bir süre tilki bayılması gibi dalgın yatıyor, sonra ağzından köpükler saçarak kendini yerden yere vuruyordu... Ahmet Naim, Kuduz Düğünü Yıllar sonra, Tıp Fakültesi'nde, İntaniye bölümünün bodrum katındaki dersanemize yürürken, kuduz hastaları için ayrılmış, üzerinde küçücük parmaklıklı bir penceresi olan, ağır ve kilitli demir kapıların yanından her geçişimde, kapıların yanındaki tabelaya bakıp içimin ürperdiğini anımsıyorum: Kuduz Gözlem Odası. Kuduz, gerçekten de insanlık tarihinin ilk çağlardan beri bilinen en korkutucu hastalıklarından biri. Antik çağlardan beri, sinir sistemini tutarak, akut ensefalite neden olan bu viral hastalığa ilişkin kayıtlara pekçok uygarlığa ait belgelerde rastlamak mümkün. Elimizdeki kuduz hastalığına ilişkin yazılı kayıtlar Sümerlere dek uzanıyor. Hammurabi kanunlarında, bir kuduz köpeğin bir kimsenin ölümüne neden olması halinde, köpeğin sahibinin tazminat ödemekle yükümlü olduğu belirtiliyordu. Eski çağlarda, pek çok toplum kuduz hastalığının kökeninin hayvanlar, özellikle de köpekler olduğunu biliyordu. Her ne kadar, o çağlarda hastalıklara neden olan mikro-organizmalar bilinmese de, hastaların ortak hikayelerinden yola çıkılarak hastalığın genellikle köpek ısırığı sonucunda ortaya çıktığı fark edilmişti. Ancak, her insan ısıran köpek kuduz olmadığından, ya da köpek kuduz da olsa ısırıdığı kişilerin azının kuduz olmasından dolayı, işin içine pek çok batıl inanç da karışmıştı. Uzunca bir süre kötü ruhların, köpekleri ve nadir de olsa kuduran diğer hayvanları ele geçirdiğine, hayvan ısırığı ile de bu ruhların insanlara geçtiğine inanıldı. Hatta, pek çoğunun kökeni orta çağa dayanan vampir, kurt adam ve zombi hikayelerinde kuduz hastalığından izler bulmak mümkün: zavallı kurbanlar, ısırımalarını takiben, kimliklerini kaybederek kana susamış, saldırgan yaratıklar haline dönüşürler ve kendilerine yeni birer kurban aramaya başlarlar. Hastalığın bu korkutucu ve anlaşılmaz niteliği, bir o kadar da tuhaf tedavi yöntemlerinin uydurulmasına neden olmuştu: Yaraya kuduz köpek tüyleri doldurmak, köpeği öldürüp tüylerini yakmak, yaraya işemek, yaraya canlı tavuk anüsü bastırmak... İngilizce konuşan kültürlerde, akşamdan kalma insanları ayıltmak için kullanılan karışımlara günümüzde hair of the dog that bit you deniyor ve bu deyimin eski kuduz tedavi ritüellerinden kaldığına inanılıyor. Anadolu'da ise, yakın zamana dek kuduz hayvan tarafından ısırlan kimselere Kuduz Düğünü ya da Çakal Düğünü denen bir tören uygulanıyordu. Bu törende, ısırılan kişi saatlerce uyanık tutuluyor, sopayla dövülüyor, köpek tüyleri ateşte yakılırken ateş üzerinde tütsüleniyor, hatta ismi kuduz böceği olan böcekler hastaya canlı canlı yutturuluyordu. Çağlar boyunca, bu ve benzeri ayinsel tedavilerin etkili oldukları düşünüldü, çünkü kuduran bir hayvan tarafından ısırılan herkes kuduz olmuyordu, bu da yapılan törenlerin bazı kişileri iyileştirdiğine ilişkin sahte bir kanı oluşmasına yol açmıştı. ...Kuduz düğününün dehşetli görüntüsü ile üç gündür uyutulmayan çocuğun gözleri kan çanağına dönmüştü. Kafası öne sarkıyor, yürürken baskın bir sarhoş gibi ayakları birbirine dolanıyordu. Kuduz köpeğin leşi yerde yatmaktaydı...Küçük Kaşıkçıoğlu, ellerinden tutanların yardımıyla önce köpek leşi üzerinden, leşi tekmeleyerek geçti. Geçerken de İlyas Dayı'nın elindeki çubuk kıçına indi. Atla komutuyla ateşin alevlerin arasından sıçradı. Bu hareket kırk defa tekrarlandı... Sayı kırkı bulunca, kuduz köpek leşinin kuyruğundan, belinin ortasından ve kulaklarından birer tutam tüy yolundu. Bu tüyler ateşe atıldı ve çıkan dumanı üzerinde küçük Kaşıkçıoğlu baş aşağı tutularak tütsülendi... İlyas Dayı, çocuğun üzerinden çıkan elbiseleri bir çukura gömdü, daha sonra cebinden çıkardığı bir kibrit kutusundaki üç tane kuduz böceğini canlı olarak çocuğa yutturduktan sonra omuzlarını sıvazladı: Haydi artık, piripak!... Ahmet Naim, Kuduz Düğünü İlk çağlardan beri tüm toplumlara korku salmış bu hastalık nasıl ortaya çıkıyor? Kuduz, Rhabdoviridae virüsü ailesinden Lyssavirus genusuna ait RNA içeren virüslerinin neden olduğu viral bir hastalık. Kurbanın kan dolaşımına, ısırık yoluyla, hasta hayvanın agzındaki salyalardan bulaşıyor. Yara yerine bulaşan kuduz virüsleri, burada sinir dokusuna yerleşiyorlar. Yerleştikleri sinir dokusunda yavaş yavaş ilerleyerek, sonunda beyne ulaşıyorlar. Bu süreç hastadan hastaya değişebiliyor. Virüslerin beyne ulaşma hızında kişisel bağışıklık olduğu kadar, yaranın yeri de önemli bir etken. Ayaktan olan ısırıklarda virüslerin beyne ulaşma hızı çok daha yavaşken, baş ve boyun ısırıklarında bu süreç çok daha hızlı. Yara yeri hastanın bağışıklık sistemi ve yaraya giren virüs sayısına bağlı değişkenlik göstermekle birlikte, bu süre 10 gün ile 6 ay arasında değişebiliyor. Hastalığın ilk belirtileri, hemen her viral hastalıkla görülen genel halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık. İlaveten ısırık yerinde kaşınma veya ufak seyirmeler görülebiliyor. Zamanla, virüsler sinirleri takip ederek beyne ulaştıkça, hastalık sinir sistemi belirtilerini göstermeye başlıyor. Kuduz virüsleri, beyne ulaştıklarında beyindeki limbik sisteme yerleşerek burada ensefalit dediğimiz beyin iltihabı oluşturuyorlar. Hastalar yavaş yavaş ajite, saldırgan ve etraflarındaki uyaranlara aşırı tepki verir hale geliyorlar. Beyinde bu enfeksiyon hali devam ederken, virüsler tükürük bezlerine de ulaşıyor ve burada hızla çoğalmaya başlıyorlar. Böylece, kuduz virüsü bir yandan kurbanının beynine hükmederek onu yavaş yavaş saldırgan ve mantıksız hale getiriyor, bir yandan da kendini bir sonraki kurbana bulaştırmak üzere çoğaltmaya koyuluyor. Daha öncekisayılarımızda yayınladığımız Zombileştirebildiklerimizden misiniz? isimli yazımızda, bazı enfeksiyon etkenlerinin, kurbanlarının davranışlarına hükmederek kendi yaşam döngülerini nasıl tamamladığına ilişkin doğadan farklı örnekleri incelemiştik. Kuduz virüsü de bu yaşam döngüsünü, kurbanın davranışını değiştirerek tamamlayan ilginç hastalık etmenlerinden biri. Kuduz hastalığının en sık bilinen iki belirtisi ağız köpürmesi ve sudan korkma hastalığın orta döneminde ortaya çıkan belirtiler. Hidrofobi, hastanın gırtak kaslarındaki ağrılı spazmlar nedeniyle ortaya çıkıyor. Hastalar susamış olmalarına rağmen, su içmeye çalıştıklarında, gırtlak kasları acılı bir şekilde kasılıyor ve hastaya boğulma hissiyatı veriyor. Birkaç su içme denemesinde bu şekilde şiddetli öksürük nöbetleri geçiren ve boğulma hissiyatı yaşayan hastalar, önce su içmeye karşı fobi geliştiriyor. Bu aşamada, zaten beyin iltihabı nedeniyle artık pek de mantıklı düşünemeyen hastalarda kısa zamanda su içmekten duyulan korku, yerini suya karşı olan şiddetli korku ve paniğe bırakıyor. Hastalar sadece su içmekten değil, traş olmak, yıkanmak, tenkeye binmek gibi su ile ilgili her tür aktiviteden korkar hale geliyorlar. Su korkusuna kısa zamanda ışıktan rahatsız olma, halisünasyonlar, aşırı saldırganlık, istemsiz kasılmalara bağlı tuhaf vücut postürü ekleniyor. Bu evre ilerlediğinde, hastaların tükrük bezlerindeki aşırı çalışma nedeniyle ağızda köpürme görülmeye başlıyor. Kuduz hastalarının içinde bulunduğu ajite durum, hastalık ilerledikçe yerini komaya bırakıyor. Sinir sistemi belirtilerinin ortaya çıkmasından 2-10 gün sonra hastalar komadayken ölüyorlar. Kuduz, insanlık tarihinin en büyük korkulu rüyalarından biri olmuş. Neyse ki Louis Pasteur tarafından 1885 yılında Kuduz aşısının bulunması sayesinde bu korkutucu hastalığın görülme sıklığı oldukça azalmış. Günümüzde, her yıl, dünyada 15 milyon insan şüpheli hayvan ısırıkları sonrasında kuduz aşısı oluyor. Ancak aşının mevcudiyetine rağmen, aşılama programlarının ulaşamadığı ülkelerde, özellikle kırsal kesimlerde hala her yıl 55.000 insan kuduz nedeniyle ölüyor. Ölenlerin %95'i Asya ve Afrika ülkelerinde yaşayanlar ve tüm ölümlerin %40 gibi büyük bir kısmını ise ne yazık ki çocuklar oluşturuyor. Louis Pasteur'un Büyük Başarısı 1800'lü yıllara dek kuduz bir hayvan tarafından ısırılmak Avrupa ve Amerika da dahil olmak üzere tüm dünyada bir ölüm fermanı olarak görülüyordu. Bugün, kuduz nedeniyle olası ölümlerin o zamanlardaki milyonlarca kişiden 55.000 kişiye düşmüş olmasını ve gelişmiş ülkerlerde bu hastalığın görülme sıklığının neredeyse sıfıra yaklaşmasını ünlü bilim insanları Louis Pasteur ve çalışma arkadaşı Emile Roux'a borçluyuz. Pasteur, o yıllarda özellikle hayvan hastalıkları üzerine çalışıyordu. Tavuk kolerası ve şarbon hastalığına yönelik birer aşı geliştirmiş, ve bu aşılarla ilgili çok başarılı sonuçlar almıştı. Ancak, halk tarihin her döneminde olduğu gibi aşılardan ürküyor, etkinliği kanıtlanmış olmasına rağmen bu aşıları kullanmaya yanaşmıyordu. Tavuk kolerası ve şarbon aşılarını geliştirirken kullandığı yöntemin, tüm bulaşıcı hastalıklara uygulanabileceğini düşünen Pasteur, bir sonraki hedefini, biraz da bilerek herkesin korkulu rüyası olan bir hastalık olarak seçti: kuduz. Eğer kuduz hastalığına yönelik bir aşı geliştirebilir ve bu hastalığın ortaya çıkmasını engelleyebilirse, halkın aşılara olan güveninin artacağını düşünüyordu. Çok geçmeden, meslektaşı Emile Roux ile laboratuvarında hummalı bir çalışma başlattı. Pasteur ve Roux, kuduz hastalığına yönelik bir aşı için kolları sıvarken virüs nedir bilmiyorlardı. Bulaşıcı hastalıklara gözle görünmeyen küçük canlıların neden olduğu biliniyordu, ama bulunan hastalık etmenleri besi yerlerinde üretilebilen bakterilerle sınırlıydı. Virüsler kültürde büyümedikleri ve mikroskopla görülmedikleri için henüz varlıkları bilinmiyordu. Pasteur, ne kadar uğraştıysa da, daha önce üzerinde çalıştığı tavuk kolerası ve şarbon bakterilerini ürettiği ortamlarda herhangi bir hastalık etmeni üretemedi. Bunun üzerine, canlı hayvanlarla çalışmaya karar verdi ve laboratuvarını kuduz köpek ve tavşanlarla doldurdu. Hastalığın etkeninin bilinmemesine rağmen, salyalar yoluyla bulaştığı bilinen bir durumdu. Pasteur ve Roux, kendilerini oldukça ciddi anlamda riske atarak kuduz hayvanlardan salya toplayarak hastalık etkenini izole etmeye çalıştılar. Bunda da başarılı olamayınca, sonunda kuduz hayvanların sinir ve omurilik hücrelerini kullanarak ilk aşıyı biraz da körlemesine ürettiler. Aşı, ilk olarak 11 köpek üzerinde denendi ve başarılı olduğu görüldü. 6 Temmuz 1885 tarihinde, kuduz bir köpeğin saldırısına uğrayarak ciddi şekilde yaralanan ve kuduz olacağına kesin gözüyle bakılan 9 yaşındaki Joseph Meister aşılanma için Pasteur'a getirildi. Hastanın durumunun umutsuzluğu ortadaydı, böylce küçük Joseph Pasteur ve Roux'un geliştirdiği kuduz aşısının yapıldığı ilk insan oldu. Aşılamayı takip eden günlerde herkes merak içindeydi. Aşılamanın üzerinden üç-dört ay gibi bir süre geçtikten sonra, Pasteur, kucağında küçük Joseph ile basın mensuplarının karşısına çıktı. Joseph Meister kudurmadığı gibi son derecede sağlıklıydı! Küçük Joseph'in kuvvetle muhtemel bir ölümden kurtulması gerek bilim çevreleri, gerek halk tarafından büyük sevinçle karşılandı. Zamanla, insanların kuduz aşısına olan güvensizlikleri kayboldu, kuduz aşısı standartlaştı ve kuduz hastalığının tedavisinde vaz geçilmez bir yöntem haline geldi. Kuduz aşısı, kuduz hayvan tarafından ısırılan kimselere, temas sonrası uygulanan ve %100 oranında etkili olan bir tedavi. Etkin olması için, tedavisinin kuduz hayvan tarafından ısırıldıktan hemen sonra başlaması gerekiyor. İlk doz aşı, hastanın ısırıldığı gün beraberinde kuduz serumu ile birlikte uygulanıyor. Ardından 3., 7. ve 14. günlerde aşı tekrarlanıyor. Aşılar günümüzde, eskiden olduğu gibi karın bölgesine değil, diğer tüm aşılar gibi küçük bir enjektör ile koldaki kas içine yapılıyor. Milwaukee Protokolü: Bir Ölümden Dönme Öyküsü Kuduz aşısı, ancak ısırılmanın hemen ardından aynı gün veya en geç bir gün içinde uygulanırsa etkili oluyor. Isırıldığını fark etmeyen veya ısırılmasına rağmen aşı olmayan kimselerde, hastalık belirtileri gözlenmeye başladıktan sonra yapılacak pek bir şey kalmıyor ne yazık ki. Ancak 2004 yılında, ABD'deki yaşayan Dr. Rodney Willoughby, bir hastayı kuduz belirtileri ortaya çıktıktan sonra Milwaukee protokolü adıyla da bilinen deneysel bir yöntem ile tedavi etmiş gibi görünüyor. Kuduz bir yarasa tarafından ısırılan ve ısırık çok ufak olduğu için doktora gitme ihtiyacı görmeyen 15 yaşındaki Jeanne Giesse, ısırıldıktan 37 gün sonra ortaya çıkan nörolojik belirtilerle ile Wisconsin eyaletindeki St. Agnes hastanesine başvurdu. Hastaya kuduz tanısı koyan Dr. Willoughby, daha önce hiç denenmemiş bir tedavi yöntemi denemeye karar verdi: hastayı koma döneminde ilaçlarla uyutmak ve beraberinde yüksek miktarda antiviral ilaç vermek. Dr. Willoughby, hastanın akut koma evresinde bağışıklık sisteminin virüsü alt etmesine yardımcı olmanın tedavi edici olabileceğine inanıyordu. Jeanne Giesse, ilaçla sınu komaya sokulduktan sonra ölmedi ve komada geçen 31 gün sonunda uyandırıldı. Başlangıçta hastalığa bağlı küçük bir beyin hasarı ve buna bağlı nörolojik bulguları olmasına rağmen, kısa zaman içinde rehabilitasyonla eski fonksiyonlarınıa geri dönebildi. 2005 yılı başında artık kendi başına yürüyebiliyor, yemek yiyebiliyor ve okula gidebiliyordu. Jeanne'in ardından 42 hastaya daha aynı protokol uygulandı ancak bu hastaların ancak 5 tanesi iyileşebildi. Bu başarı oranı ile Milwaukee protokolünün şu an tam olarak işe yaradığını söyleyemeyiz. Ancak bu konuda araştırmalar sürerken Jeanne Giesse, tıbbi tedavi ile kuduz hastalığına rağmen iyileşen ilk insan ünvanını elinde tutuyor. Kuduzdan korunmak Ne yazık ki, gerek aşılara gerek Milwaukee protokolüne rağmen, kuduz hastalığı hala can almaya devam ediyor. Ülkemiz de, bu hastalığın zaman zaman görüldüğü bölgelerden biri. Bu nedenle, şüpheli bir hayvan ısırığında temel ilkyardım bilgilerini uygulamak ve hayvanın kuduz olma ihtimaline karşı gerekli önlemleri almak son derece önemli. Peki, nedir bu hepimizin bilmesi ve uygulaması gereken önlemler? - Evcil hayvanlarınızı mutlaka aşılatın ve başıboş bırakmayın. - Sokakta gördüğünüz tanımadığınız başıboş hayvanlardan ve vahşi hayvanlardan uzak durun. - Etrafta tuhaf davranan, kuduz olma ihtimali olan hayvanlar varsa, bunları yetkililere bildirin. - Tanımadığınız, başıboş veya aşılı olup olmadığından emin olmadığınız bir hayvan tarafından ısırılırsanız, yarayı hemen 10-15 dakika süreyle su ve bol sabunla iyice yıkayın. - En kısa zamanda aşılanmak için bir sağlık merkezine başvurun. - Hayvanın kuduz olma şüphesi varsa yaşadığınız yerdeki yetkilileri uyarın. Elbette, bir hayvansever olarak sokak hayvanlarından uzak durmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Özellikle yardıma muhtaç ve hasta görünen hayvanlara yardım eli uzatmak çoğumuz için bir refleks. Bu nedenle, ikinci maddedeki öneriyi yerine getiremiyorsanız, üçüncü maddedeki öneriyi uyguladığınızdan emin olun. Tanımadığınız bir hayvan tarafından ısırılırsanız, mutlaka kuduz aşısı olmak üzerei bir sağlık kurumuna başvurun. Unutmayın, korkulu rüya görmektense, uyanık durmak yeğdir. Meraklısına notlar: - Kuduz hastalığının ingilizce ismi olan rabies, Latince saldırgan, öfkeli anlamına gelen rabere kelimesinden köken almış. Latince kelimenin de kökeninin de Sanskritçe olan rabhas kelimesinden geldiği sanılıyor. Hastalığın Yunanca adı ise lyssa ya da lytta olarak geçiyor. hastalık etmeni keşfedildikten sonra, Yunanca isim virüs ailesine verilmiş ve kuduz virüsleri Lyssavirüs ailesinin bir üyesi olmuşlar. - Joseph Meister, kuduz aşısı sayesinde hayatını kurtaran Pasteur'a büyük bir bağlılık göstermiş. Yetişinlik yıllarında Pasteur Enstitüsünde gönüllü olarak hastabakıcı olarak çalışmaya bailayan Meister, 1940 yılında, 64 yaşında iken Nazilerin Fransayı işgali sırasında intihar ederek yaşamına son vermiş. Bazı kaynaklar, Nazilerin pasteur'un mezarını yağmalamasına çok içerlediğini ve bu nedenle intihar ettiğini iddia ediyorlar. - Türkiye'de kuduz hastalığı en sık köpeklerden insanlara geçiyor. İkinci sırada ise tilki, çakal kurt gibi vahşi hayvanlar mevcut. ABD'de ise kuduz bulaştırma ihtimali olan hayvanların başında rakunlar ve yarasalar geliyor. - Kuduz vakalarında görülen hidrofobi halinin çarpıcı bir videosu ekte. - Literatüre geçmiş klasik bir kuduz vakası. 0:49'da kuduzun orta evresinde ortaya çıkan hidrofobiyi görebilirsiniz. 1:33'te hastanın ağzı köpürmeye başlıyor ve ajitasyon başlıyor. kasılmaları ve ani hareketleri engellemek için bu dönemde hasta yatağa bağlanıyor. 2:30 dan sonraki görüntüler ise kuduzun son dönemi olan paralitik dönemi içeriyor. Hasta sakinleşiyor ve önce felç, sonra koma hali gelişiyor. Bu dönemin sonunda koma derinleşiyor ve hasta ölüyor. - Türk sinemasında, 1983 yapımı Çocuklar Çiçektir isimli, başrollerini Necla Nazır ile Tarık Akan'ın oynadığı filmde, bir köyde kuduz köpek tarafından ısırılan çocukların hikayeleri anlatılıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/apartman-cocugu-olmak.html", "text": "Her canlının doğada yaşamayı tercih ettiği, uyum sağladığı, beslendiği, ürediği yani hayatta kalabildiği yerler vardır. Bu alanlara bilimsel litaratürde habitat denir. Örneğin balıkların habitatı göller, nehirler, okyanuslar veya denizlerken, bir filin habitatı Afrika bozkırları, bir bülbülün habitatı altın kafes, farenin habitatı ise evinizin bodrum katı olabilir. Hoşunuza gitse de gitmese de bilimsel sınıflandırmada hayvanlar alemi altında olan insanın da habitatları var elbette. Örneğin şehirleri ve kırsal alanları habitatlarımız olarak düşünebiliriz. Köyden kente göç 1950 yılında dünya nüfusunun %30'u şehirlerde yaşıyordu. Günümüzde iki kişiden biri şehirde yaşıyor. 2050'de bu oranın %70'e kadar yükseleceği tahmin ediliyor. Önümüzdeki 10-15 yıl içinde kırsal kesimde yaşayan insanlerın oranının her kıtada %50'nin altında kalacağı görülüyor (Grafik 1). Türkiye'de şehirde yaşayan insanların oranı %70 civarındayken, 2050'de %90'a yaklaşacağı öngörülüyor (Grafik 2). Şehir hayatı ve ruh sağlığı Toplum sağlığını belirleyen en önemli faktörlerden biri yaşadığı ortam. Daha önce yapılan çalışmaların gösterdiğine göre şehir hayatının insanların bir takım ruhsal bozukluklar geliştirmesinde katkısı var(1-3). Örneğin tüm şizofreni vakalarının üçte birinin bir şekilde şehir hayatına ve şehirde yetiştirilmiş olmayla bağlantılı olduğu biliniyor(3). Fakat şehir hayatının ruhsal bozukluklara sebep olmasının altında yatan mekanizma bilinmiyordu. Almanya'da bulunan Heidelberg Üniversitesi'ndeki araştırmacılar şehir hayatıyla ruhsal bozukluklar arasındaki ilişkiye dair ipuçlarını Nature dergisinde yayınladılar(4). Araştırmacılar şehiri 100000'den fazla nüfusu olan, ilçeyi 100000 ile 10000 arasında sakini olan, kırsal kesimi ise 10000'den az kişiye ev sahipliği yapan yerler olarak tanımladılar. Şehirden ve kırsal kesimden gelmiş bir grup üniversite öğrencisi gönüllüden yoğun zaman baskısı altında ve deneyi yapan kişinin aşağılayıcı tavırlarına maruz kalarak zor matematik problemleri çözmeleri istendi. Bu sırada manyetik rezonans tomografi yöntemiyle beyinlerinin o an aktif bölgelerinin haritası çıkarıldı. Amigdala ve pACC bölgelerindeki aktivite şehir hayatıyla ilintili Aktif hale gelen beyin bölgelerinden özellikle ikisi dikkat çekti. Bir tanesi amigdala denen bölge ki o bölgedeki aktivite, üstünde deney yapılan kişinin sakini olduğu yerin büyüklüğüyle ilişkiliydi. Kişi ne kadar büyük bir şehirde yaşıyorsa, stresli durumlarda amigdala o kadar aktifti. Temporal lobun derinlerindeki kiraz büyüklüğündeki amigdala, hayat boyu maruz kalınan durumların, olayların veya maddelerin tehlike sensörü olarak çalışır. Savaş veya kaç tepkisini yönetir. Ayrıca korku gibi duyguları kodlayan bölgedir. Deneklerde aktivasyon gösteren ilgi çekici bir diğer bölge ise perigenual anterior cingulate cortex denen ve amigdalanın patronu olarak bilinen bölgeydi. pACC'de gözlenen aktivite deneğin şehirde yaşadığı süreyle doğru orantılıydı. Yani stresli anlarda şehirde doğup büyüyen kişiler, kırsal kesimde yaşamış olan kişilere göre pACC'lerinde daha fazla aktivite gösteriyorlardı. Normalde pACC'nin görevi amigdala'nın aktivitesini baskılamaktır. Daha önce yapılan araştırmalara göre pACC'nin aşırı aktif olduğu durumlarda amigdala ve pACC arasındaki bağlantı zarar görür. Bu durumda pACC amigdalayı yönetemez olur ve amigdala kontrolden çıkar(5). Araştırmacılar bu durumun şehirde büyüyen denekleri için de geçerli olduğunu buldular. Sadece şehirde yaşıyor olmak mı etkiliyor amigdala ve pACC aktivitesini? Araştırmalarınızda kullandığınız model organizmanız insansa kontrol edemediğiniz bir sürü paramatre vardır. Her denek kendine hastır ve bu durum verilerin yorumunda zorluklara neden olur. Bu yüzden sonuca etki edebilecek tüm paramatreleri göz önünde bulundurmak gerekir. Söz konusu çalışmayı yapan araştırmacılar, gönüllülerin yaşı, eğitim durumu, geliri, medeni hali, ailevi durumu, kişiliği, deney yapılırkenki psikolojik durumu ve sahip olduğu sosyal destek gibi değişkenleri de göz önünde bulundurduklarında bu özelliklerin amigdala ve pACC aktivasyonuyla bir bağlantısı olmadığını gördüler. Yani şehirde yaşıyor olmak, şehirde yetiştirilmiş olmak ve amigdala-pACC ilişkisi bilimsel olarak oldukça anlamlı. Şizofreni, şiddet ve şehir Duygular birbirlerine bağlı olan amigdala, orbital frontal cortex ve anterior cingulate cortex bölgeleri tarafından yönetiliyor. Genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle duygu yönetimindeki bozuklukların şiddet ve saldırganlığa yol açtığı biliniyor(6). Yukarıdaki bilgilere dayanarak, şehir hayatının olumsuzluklarının amigdala ve pACC üzerinden duygu yönetimini kötü yönde etkileyen bir faktör olduğunu, bu yüzden de şehirlerde yoğun görülen şiddet eylemlerinin sorumlularından biri olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca pACC'nin şizofrenin gelişiminde rol oynadığı ve pACC hacminin hastalarda daha küçük olduğu manyetik rezonans görüntüleme yöntemiyle gösterilmiş7. Yukarıda da bahsettiğim gibi şizofreni vakalarının üçte biri şehir hayatı kaynaklı. Öyleyse; şehirde büyümek şizofreniye yakalanma ihtimalini arttıran bir faktördür diyebiliriz. Şehir hayatı: Ne onunla ne onsuz Şehirde yaşamanın birçok avantajı vardır. Örneğin ulaşmak kolaydır. Evde yoğurt mu kalmadı? Yoğurda ulaşmak iki adımlık yoldaki markete gitmektir. Kırsal kesimde yoğurdun kalmadığı durumlarda inekten sütü sağmakla başlayan işlem sütün gece boyunca mayalanmasıyla son bulmalıdır. Onun dışında daha iyi eğitim ve sağlık hizmetleri sağlayabilir şehirler. Şehirlerde iş olanakları daha fazladır. Bazı şehirler için taşı toprağı altın diye boşuna denmez. Yani günümüzde şehire göç boşuna yaşanmıyor. Fakat kontrolsüz göç çarpık kentleşmeye ve çarpık sosyal yapılanmaya neden olur. Çarpık kentleşmenin beraberinde getirdiği olumsuzlukların yanısıra kalabalıklar içinde yalnız kalan bireyler ruh sağlıklarını yitirme riskiyle karşılaşıyorlar. Araştırmacıların daha önce yaptığı bir çalışmaya göre insanlar arasında bağ kurulduğu durumlarda vasopressin hormonu salgılanıyor. Bu hormon pACC'deki aktiviteyi azaltıyor ve amigdala'ya gönderdiği geri bildirimi güçlendiriyor(8). Yani insanlar arasında kurulan bağların bireyleri rahatlatan yönü bu mekanizmayla sağlanıyor olabilir. Bu durumda şehir hayatının bireyselliğinin aksine kırsal kesimin toplumcu yapısı pACC'yi destekliyor ve çalışmada da gözlendiği gibi kırsal kesim insanının stresli durumlarda amigdala düzeyinde daha sakin kalabilmesini sağlıyor olabilir. Beynimiz şehirde başka ne gibi sebeplerle kontrolünü kaybediyor olabilir? diye düşününce... Şehir hayatının beynimizi çileden çıkaran yönünün olası sebeplerine dair benim şahsi kanaatim ise şu: Şehirde herşey dikkatiniz çekmeye çalışır. Örneğin merkezi bir yerde iki dakika durun ve etrafınıza bakın. Trafik ışıkları kırmızı yanıyorsa sana dur! der, yoksa ölürsün. Tabelalar nereye gidip nereye gidemeyeceğinizi söyler. Reklam afişleri dikkatininizi çekip beni al beni al'a getirir lafı. Vitrinlerdeki spot ışığı altında parıl parıl parlayan ürünler gözünü alır. Karşıdan size doğru yürüyen insanlara çarpmamak için kıvrak dans figürleri sergileyerek yana çekilmeniz gerekir. Zamanlamanız doğru değilse saygısız birinin omuz darbesini yersiniz. Yerler kirlidir çoğunlukla. Pisliğe basmamaya çalışırsınız. Ortada kuyu vardır, yandan geçmeniz gerekir. Hava kirliliği ve gürültüden bahsetmeye gerek yok bile. (Resim 1,2) Fakat bir köyde olduğunuzu düşünün. Trafik yok, kalabalık yok, reklam yok, gürültü yok. En fazla havlayan bir köpek, uzaktan gelen bir traktörün sesi, bir de kuş sesleri... Yani şehirdeki gibi sürekli bir input, kronik bir sakınma, korkma ve kaçma durumuna maruz kalmıyorsunuz. Komşuda pişenin size de düşmesi, insanlar arasındaki sıcak muhabbet de cabası. Uzun lafın kısası, biraz uzak durun şehirlerden. Özellikle yetiştirdiğiniz çocuklarınızın ruh sağlığı için yapın bunu. REFERANSLAR 1 Peen, J., Schoevers, R., Beekman, A. & Dekker, J. The current status of urban-rural differences in psychiatric disorders. Acta Psychiatr. Scand. 121, 84-93, doi:10.1111/j.1600-0447.2009.01438.x (2010). 2 van Os, J., Kenis, G. & Rutten, B. The environment and schizophrenia. Nature 468, 203-212, doi:10.1038/nature09563 (2010). 3 Krabbendam, L. & van Os, J. Schizophrenia and urbanicity: a major environmental influence conditional on genetic risk. Schizophr. Bull. 31, 795-799, doi:10.1093/schbul/sbi060 (2005). 4 Lederbogen, F. et al. City living and urban upbringing affect neural social stress processing in humans. Nature 474, 498-501, doi:10.1038/nature10190 (2011). 5 Meyer-Lindenberg, A. & Tost, H. Neural mechanisms of social risk for psychiatric disorders. Nat. Neurosci. 15, 663-668, doi:10.1038/nn.3083 (2012). 6 Davidson, R. J., Putnam, K. M. & Larson, C. L. Dysfunction in the neural circuitry of emotion regulation a possible prelude to violence. Science 289, 591-594 (2000). 7 Takahashi, T. et al. Perigenual cingulate gyrus volume in patients with schizophrenia: a magnetic resonance imaging study. Biol. Psychiatry 53, 593-600, doi:10.1016/S0006-3223(02)01483-X (2003). 8 Zink, C., Stein, J., Kempf, L., Hakimi, S. & Meyer-Lindenberg, A. Vasopressin modulates medial prefrontal cortex-amygdala circuitry during emotion processing in humans. The Journal of neuroscience : the official journal of the Society for Neuroscience 30, 7017-7022, doi:10.1523/JNEUROSCI.4899-09.2010 (2010)."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/astronom-ve-astrofizikcilerin-ruya-takimi-ilk-11-bolum-i.html", "text": "Belki 30 yıldır futbol izliyor, en az 20 yıldır okuyor ve 10 yıldır da astronomi ve astrofizikle ilgileniyorum. Bu iki ilgi alanım zaman içinde ilginin de ötesine geçip tutkularım oldu. Artık bir profesyonel olarak da içerisinde yer aldığım astronomi ve astrofizik alanına bir de diğer tutkum futbolun gözüyle bakayım dedim. Astronom ve astrofizikçilerden bir futbol takımı oluşturmak fikri uzun zamandır aklımda var. Ancak orjinal bir fikir olduğunu da söyleyemem. İlk olarak Radikal gazetesinin salı günleri verdiği Futbol ekinde yazar ve düşünürlerden oluşan bir benzerini okuduğum bu kurgunun Batı'da uzun zamandır başka alanlar için de yapıldığını daha sonra okudum. Doğrudan astronom ve astrofizikçilerden oluşan bir kadro var mı bilemiyorum. Bir ilki gerçekleştirdiğm iddiasında olmadığım gibi kurduğum kadronun en ideal kadro olduğunu da söylemiyorum. Son derece kişisel olan bu kadroyu söz konusu bilim adamlarının çalışma alanları ve kişiliklerine uygun saha içi pozisyonlarını belirlemeye çalışarak oluşturdum. Umarım özellikle astronomi öğrencileri, astronom ve astrofizikçiler için eğlenceli, astronomi ve astrofizikle daha önceden ilgilenmemişler için de anlaşılır olmuştur. #1 Nicolaus Copernicus Astrofiziğin kalesi Güneş desek yanılmış olmayız. Tüm yıldızlar arasında Güneş'in yeri, bize en yakın yıldız olması sebebiyle diskini gözleyebildiğimiz tek yıldız olduğu için farklıdır. Güneş'i ve Güneş Sistemi'ni çalışan astrofizikçilerin avantajları tıpkı bir kalecinin diğer tüm oyunculardan farklı olarak belli sınırlar içinde dahi olsa ellerini kullanma avantajına benzer. Ayrıca Güneş'imizin, büyük çoğunluğu çift olan yıldızlardan farklı tek, yalnız başına, çevresinde bir gezegenler takımının dolandığı bir yıldız olması da onu ancak yalnız bir adamın, bir kalecinin, temsil edebileceğini düşündürür. Güneş merkezli evren modelinin kurucusu değil belki ama kuramsal temelini ortaya koyan adamın takımımızn kalesini koruması bu anlamda doğal sayılmalı. Copernicus'un dindarlığı da bir kilise takımında futbola başlayan Claudio Taffarel'i, kalecinin dar ağacı üç direğin arasına geçerken haç çıkaran Faryd Mondragon'u, hatta ibadet etmek için Pazar günleri oynanan maçlara çıkmadığı için Avrupa futbolunda barınamayan bir dönemin Arjantin ulusal takımının kalecisi Carlos Roa'yı hatırlatır biraz. Roa gibi bağnaz olmayan bizim kalecimiz, getirdiği kuramla dönemin Katolik anlayışını derinden sarsarak, gerektiğinde ceza sahası dışına çıkıp, bir libero gibi top karşılayabilecek modern bir futbol file bekçisi olduğunu da göstermiştir. #2 Sir William Herschel Futbolun emekçileri bekler ise, gökbilimin emekçileri de gözlemcilerdir. Satürn'ün iki uydusunun ve iki uydusuyla birlikte Uranüs'ün kaşifi, yaptığı söylenen dört yüzü aşkın teleskopla sağladığı gözlemsel veriyle kuramcılara hizmet etmiştir yıllarca.. Emek emek topu santraforlara taşıyan bir beke benzetilebilecek bu gözlemci, gökbilimin gözlemsel temelini ağır bir işçi edasıyla da savunmuştur yıllarca. Herschel'in az bilinen bir yönü 24 senfoni bestelemiş bir besteci olmasıdır. Bu anlamda vatandaşı olduğu ülkenin milli takımının sağ beklerinden çok Cafu gibi, ya da doğduğu ülkenin enerjik ve yaratıcı sağ beki Phillip Lahm gibi sanatçı sağ beklere benzer. #3 Galileo Galilei Modern astronominin kurucusu sayılan bu fırlama İtalyan aslında kanadın neresinde olsa oynayabileceklerden. Katolik Klisesi'ne diklenebilecek kadar hücumcuyken, Copernicus modelini cesaretle müdafa edebilecek kadar da savunmacı. Uzaktan şutlarına da dikkat edilmesi gereken sert sol ayaklılardan; Sinisa Mihajlovic gibi, Roberto Carlos gibi. İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı eserini bir diyalog formatında yazma kıvraklığını göstererek, kiliseye sağlam bir çalım atan Galilei, İtalyan futbolunun gerektirdiği sertliğe de sahip olmanın avantajıyla gökbilim dünyasının sol beki olmak için en ideal isim olsa gerek. #4 Meghnad Saha Gökbilim dünyasının tandemi için iki önemli ikili ön plana çıkıyor: Saha-Boltzmann ve Hertzsprung-Russell. Ancak yıldızların sıcaklıklarıyla parlaklıkları arasındaki ilişkiyi birbirinden bağımsız olarak şimdi adlarıyla anılan grafiğe aktaran Hertzsprung-Russell'dansa birbirini çok iyi tamamlayan Saha ve Boltzmann'ın tercih edilmesi defansın uyumu açısından gerekli. Savunmanın bel kemiği oyunu da dikte eden yerdir. Bu nedenle sert, cesaretli ama bir o kadar da akıllı ve oyun bilgileri yüksek adamlara ihtiyaç duyar. Pratik becerileri kadar teorileri de kuvvetli olmalı modern futbolun temel direklerinin. Bugün yıldızların tayflarını bu ikilinin uyumu sayesinde anlayabiliyorsak ve oyunumuzu onların ortaya koyduğu ifadelerin üzerine kuruyorsak, bu ikiliye güvenmenin takımımız için de ne kadar doğru bir seçim olduğunu anlamış oluruz. #5 Ludwig Boltzmann Rapid Wien'de , Bülent Korkmaz'a oyunun tüm inceliklerini öğreten Popescu gibi ona yardımcı olan, hocası ve yoldaşı Joseph Stephan'la gösterdiği uyumla gökbilime bir yıldızın yaydığı toplam enerjinin sıcaklığın bir fonksiyonu olarak ifade edildiği ve şimdi kendi adlarıyla anılan denklemi kazandıran bu sağlam Avusturyalı, takım oyununa olan sadakatiyle gökbilimin uluslararası takımına kadar yükselmeyi başardı. Saha'nın gençliği ve cesareti, Boltzmann'ın tecrübesi ve takım oyunu anlayışıyla birleşince arkada takıma güven veren, sağlam, oyunu bilen ve kurallarını koyan, ama öne çıkmaya fazla da hevesli olmayan bir ikili oluştu. Bu ikili gökbilimin şanlı tandemidir ve en az Costacurta-Baressi tandemi kadar da uzun ömürlüdür. #6 James Clerk Maxwell Türkiye'de inatla ön libero diye dünya futbol literatüründe olmayan bir isimle adlandırılan savaşçı orta sahacıların yerini oyunun iki yönünü de çok iyi oynayan orta sahacılar alalı çok oldu. Orta saha elektrikli bir alandır. Top rakipteyken rakibi yıpratacaksınız, top size geçtiğinde hızla boş adam ve alanı bulup hücuma çıkacaksınız. Bazı oyuncular vardır, sahada izlemezsiniz dev bir mıknatıs olduklarından şüphelenirsiniz Takipçilikleriyle, top nereye gitse adeta orada biterler . Bunları yapabilmek için sağlam bir elektrik ve manyetizma bilgisine ve bu ikisini birleştirebilmeye ihtiyaç var. Bu da şüphesiz elektromanyetiğin kurucusu Maxwell'in alametifarikası. Futbolun beşiğinden geliyor olması da bir başka avantajı, öyle ya orta saha herşeyden önce bir bilgi ve gelenek işidir. #7 Edwin Hubble Gözlemciler emekçi beklerle özdeşleştirilebileceklerse eğer, açıklar da gözlemci oldukları kadar evren algımızı da değiştiren, gözlemsel astronomlarla özdeşleştirilebilir. Açıklar, forvetlerin nereye hareket edeceklerini iyice ve dikkatlice gözlemeli, topu tam ve doğru anda doğru yere gönderebilmeli, gerektiğinde de kendi alanlarını yaratarak gollerini atabilmeliler. Arkalarındaki beklerle uyumları da çok önemli şüphesiz. Zamanın en büyük teleskoplarıyla yaptığı gözlemlerle evrenin genişlediğini keşfeden Hubble, arkasındaki Hershel'le hem büyük teleskopların ne demek olduğu konusunda anlaşır, hem de aynı dili konuşur. Andromeda gökadasının uzaklığını hesaplayışı, evrenin büyüklüğü algısına yapılan bir muz ortadır adeta. Gökada tayflarındaki çizgilerin kırmızıya kayma hızlarının uzaklıklarıyla orantılı olduğunu ortaya koyuşu ise kıvrak bir sağ açıktan beklenen ve uğraştığımız alanı bir hayli genişleten fuleli bir depardır. #8 Sir Isaac Newton Bazı oyuncular vardır, sahada ne olsa altından onlar çıkar. Tüm atakları onlar başlatır, top rakibe geçtiğinde ilk onlar basar. Uzaktan şut atar, iki ciğerli gibi koşar, çalışır, maç uzasa da yorulmazlar. Gerektiğinde faulden kaçmayacak kadar da gözleri karadır. Bu özelliklerin bugünkü en yetkin iki temsilcisi Frank Lampard'la Steven Gerard ise gökbilimde bütün bunları bu kadar etkin yapmış kişi de onlarla aynı topraklarda yetişmiş olan Isaac Newton'dur hiç şüphesiz. O, gök cisimlerini ve evreni anlamamızı sağlayacak en önemli fiziksel olguyu, ışığı çalışarak en seri ara pası yapmış, ama Lagrange gibi rakiplerine de en sert, belki de kart gerektiren müdahaleleri yapmaktan da geri durmamıştır. Buna kızıp kafasına elma falan atmayın, onu kafasındaki her şeyi sahaya koyacak kadar azdırmaktan başka bir işe yaramaz. Bugün birer yasa olarak kabul ettiğimiz mekanik kuramıyla oyunun temposunu belirleyen de odur. Bir orta saha oyuncusundan daha fazla ne isteyebilirsiniz ki? #9 Albert Einstein Futbolun amacı gol ise gökbilimin amacı da evreni anlamaktır şüphesiz. Belki yedek açık Heisenberg'in ortaya çıkardığı topu kaçırdı ama Newton'un ara paslarının hiçbiri onun ofsayta düşmeyen takipçiliği ve bitirici dokunuşu olmasa takımımızın gol potansiyelini bu kadar yükseltemezdi. Büyük golcüler, büyük goller kaçırırlar ne de olsa. Kendisini transfer eden dönemin ABD başkanına atom bombası konusunda yazdığı mektupsa maç sonrası teri ve adrenalini üstündeyken saçmalayan futbolcuların sert açıklamaları gibi PFDK'da cezasız kalmaması gereken hareketler sınıfındandır. Büyük golcüler biraz arızalı adamlardır ama size göre, bize göre fark etmez, Einstein golcülerin en büyüğüdür. Ayrıca yaptığı çapraz koşularla arkasından gelenlere de boş koridorlar açmış, bir yıldızın olmazsa olmazı, manşetlere çıkan özel hayatıyla da akıllarımızda yer etmiştir. #10 Max Planck Her takımın disipline ihtiyaç duyduğu şüphe götürmez bir gerçek. Alman demek, disiplin demek. Ama bazı Almanlar var ki disiplinli oldukları kadar yaratıcılar da . Bize de Newton'la Einstein'ın arasına aralarındaki gerginliği dizginleyecek, sakin, ne yaptığını bilen, disiplinli ama bir o kadar da pasör, yaratıcı, oyun sıkıştığında kendi kuralını koyacak bir forvet arkası lazım. Max Planck'tan daha iyisi düşünülemez herhalde. Kara cismin nasıl ışıdığını koyduğu yasayla bize anlatan büyük kaptan, bazen kararan oyunda, duran toplardan attığı şık gollerle içimizi rahatlatan bir maestrodur. Bize de modern futbol oynayabilmemiz için pırpır tabir edilen tarzıyla bir Güney Amerikalıdansa, güvenilir, oyunu bilen, çalışkanlığı ve disipliniyle herkese örnek bir forvet arkasının lazım olduğuna sanırım herkes hak verecektir. #11 Hipparchus Sağ açığa bir gözlemsel astronom koyduktan sonra sol açığıa da oyun karakteri benzer bir oyuncu almazsak takımın oyunu asimetrik olur. Bu anlamda öne çıkan iki isim Karl Werner Heisenberg ve Hipparchus. Ancak bir karmada iki Alman, karmaların gerektirdiği görsel şöleni eksik bırakıp, bizim sadece maç kazanmaya oynayan bir takım olduğumuzu düşündürür ki yaptıkları iş dünyanın en keyifli işlerinden biri olduğundan mütevellit biraz da keyif adamları olan gökbilimcilere bu düşünceyi yakıştırmak en hafifinden haksızlık olur. Keyif deyince de aklımıza Akdeniz'den başkası gelmez hiç şüphesiz. Bu toprakların gördüğü en atılgan ve cesur gözlemsel astronomlardan Hipparchus, hem bir açığın kanatta kuracağı sağ bek-orta saha oyuncusu köşeli her bir üçgenin tüm açı ve kenar uzunluğu kombinasyonlarını ortaya koyabilecek kusursuz trigonometri bilgisi , hem de tutulma zamanlarını belirlemekteki becerisinden de anlayabileceğimiz tahmin gücü ve gol sezgisiyle, dikine ve hızlı oynamakta kararlı takımızın 11 numarası için mükemmel adaydır. Ayrıca arkasındaki Akdenizli sol bekle daha iyi iletişim kurabilecek bir başka Akdenizli, takımın sol taraftan geliştireceği akınları sıfıra kadar indirebilecek uyumu da sağlamış olur. Gelecek ay: ASTRONOM VE ASTROFİZİKÇİLERİN RÜYA TAKIMI TEKNİK KADRO Bölüm II Konuk Yazar Hakkında: Özgür Baştürk / Ankara Üniversitesi Doktorasını astrofizik alanında tamamlayan Özgür Baştürk, Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi'nde uzman olarak görev yapıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/bu-sarki-tutar.html", "text": "Tüm anakentlerde olduğu gibi mesai başlangıç ve bitiş saatleri şehir içi toplu taşıma araçlarını kullanmak yorgun bünyelerin mükemmellik yolunda attığı önemli bir adaptasyon adımıdır. Oturabilenler kitap, dergi ve gazete ile bu eziyeti çekilebilir hale getirmeye çalışırken, ayakta kalanlar yorgun bedenin tüm yükünü kulaklıklarına iletirler. Düzenli ses dalgaları, adını doğru dürüst telafuz edemediğimiz işitme korteksi, talamus ve superior pariental korteksin uyarılmasıyla, ortamdaki ter ve bilumum moral bozucu kokudan kurtararak hayaller dünyasında temiz ve imrenilecek bir yolculuğa çıkartır, bir sonraki durakta inmek üzere. Sinemada yer gösterici olarak çalışan 16-17 yaşlarında kıvırcık saçlı, hafifçe toplu bir genç de 32 numaralı otobüs hattında rutin ve sıkıcı yolculuklarından birini gerçekleştiriyor. Birkaç yıl sonra büyük bir halkça tutulma ile yaygınlaşmaya başlayacak olan walkmanler henüz piyasada yoklar. Babası kebapçı olan kıvırcık saçlı gencin istenilmeyen ortamdan uzaklaşmasını sağlayacağı başka bir formülü var: şarkı yazmak. Dengesini sağlamaya yardımcı olan el tutacakları tarafından alıkonulmuş ellerini kullanamadığından aklına yazmak zorunda olduğunu biliyor ve unutmadan not alması gerektiğini. İyi bir şarkı için kaçınılmaz olan şeye doğru son hızla ilerliyor: müzik. Bunun için de bir şeyler yapması gerektiğini biliyor. Yardımına otobüste duyduğu ritmik sesler yetişiyor. Bir eureka! anından sonra kendisi gibi bir göçmen çocuğu olan en yakın dostu Andrew ile şarkıyı tamamlıyorlar. Andrew ile birkaç şarkı daha kaydedip bir plak şirketine gidiyorlar. Demo kaydını dinleyen şirket yetkilisi otobüste yazılan şarkı bittikten sonra Bu gerçek bir hit! diyor ve mukaveleyi bu iki gencin önüne atıyor. Şarkı bütünlüğe aykırı olduğu gerekçesiyle yüksek tempolu ilk albüme konmadı. Dinleyiciyle buluşması için uzun süre bekleyecekti. İlk albüm çok ses getirmese de ikili otobüs şarkısı üzerinde çalışmaya devam etti. Nakarat bölümü hangi çalgı aleti ile daha etkili olurdu diye fazla düşünmediler, sadece saksafonun hangi türü ile daha uyumlu oluru düşündüler ve ünlü İngiliz caz saksafoncusu Steve Gregory'e götürdüler. Gregory müthiş bir iş çıkardı. Artık şarkı yayımlanmaya hazırdı. Şarkı ikinci albümden kaçamayacaktı. Ancak ilk şarkı olarak yayımlanmadı. Plak şirketi ile ortak bir noktada buluşup daha hızlı bir şarkı olan Wake Me Up Before You Go Go ile 1984 yazının hemen başında listelere girdiler. Albüm yayımlanmadan hemen önce ikinci tekli olarak otobüs şakısı Ağustos 1984'te 12 numaradan İngiltere tekli listesine girdi. İkinci hafta üçüncülüğü, üçüncü haftasında zirveyi gördü. Şarkının asıl başarısı aylar sonra oldu ve tüm dünyada listeleri alt-üst etti. Radyo istasyonları gün içinde onlarca kez aynı şarkıyı çalıyordu ve Avrupa'dan Asya'ya, Amerika'dan Afrika'ya şarkının ulaşmadığı ve hit olmadığı yer kalmamıştı. Şarkı yıllar sonra 80'lerin imza şarkılarından biri ve en iyi bilinen saksafon riflerini barındıran şarkı olarak tarihe geçecekti. Bu şarkı yer gösterici çocuk George Michael'ın otobüs şarkısı Careless Whisper'di... Hit bir şarkı yaratmanın matematiksel bir ifadesi mümkün mü? Örneğin yılın hiti olabilecek bir şarkı nasıl formüllere dökülebilir? Ya da bu da sosyolojik olayların tümünü nicel bilimle ifade etmeye çalışırken yaşanan bir çuvallama teşebbüsü mü? İspanya merkezli, yapay zeka ve istatistik üzerine çalışan araştırmacılardan kurulu Polyphonic Human Media Interface adlı şirket 2000'lerin başında, hit olabilecek şarkıları yüksek ihtimalle tahmin edebileceğini iddia eden bir program tasarladı. Hit Song Science adlı programın on binlerce şarkıdan oluşan bir veri bankası mevcut. Şarkılar, tempo, perde, melodi ve akor gibi özellikleriyle sınıflandırılmış. Programa bir şarkı yüklediğinizde, 60'lardan günümüze hit olan parçalar ile şarkınızı belli bir algoritma ile test ederek hit olma ihtimaline dair bir puan veriyor. 2003 yılında Arista Kayıt şirketinden bir yetkili, ünlü radyo programcılarına Hey Ya! isimli funk, R&B ve rock türünün karıştırılmasıyla yapılmış bir şarkıyı önerdi. Sadece önermekle de kalmadı şarkının mükemmel bir hit olacağını iddia etti. Radyocularsa tam tersini düşünüyorlardı. Yine de şarkıyı çaldılar. Ancak şarkı gerçekten tutmamıştı. Haftalık dinlenme verileri değerlendirildiğinde dinleyenlerin çoğu şarkı çıktığında radyo kanalını değiştiriyordu. Arista firmasındaki yetkili olanlara anlam veremedi. Şarkıyı, Hit Song Science programında test ettirmiş ve mükemmele yakın bir puan almıştı. Bunu gördükten sonra da şarkı için önemli miktarda bir parayı gözden çıkarmıştı. Şarkıya olan inancını kaybetmeden desteğini ve şarkının çalınmasını sağlamayı sürdürdü. Birkaç hafta sonra şarkı yükselmeye başladı ve zirveyi gördü. Bununla da yetinmeyip Amerikan müzik listeleri tutucusu Billboard tarafından 2000'lerin en iyi şarkısı seçildi! Outcast grubu Hey Ya!'dan önce de ünlüydü. Yani üne dayalı bir halkça tutulma hesaba katılmalıydı. Ancak kulaktan kulağa yayılmış daha enteresan bir deneme de henüz kimsenin tanımadığı Norah Jones'un Come Away with Me adlı ilk albümüydü. HSS, sihirli küresine bakarak Norah Jones'un falında keramet gördü ve üç güne kalmaz bir başarıyı fısıldadı. Albümle ilgili genel kanı vasatı geçemeyeceği yönünde olmasına rağmen uzmanlar değil, yine HSS kazandı ve albüm zirveyi gördü. Vasatı biraz olsun aşmış sayılabilirdi zira albüm 8 Grammy ödülü kazandı ve 2002 yılına damga vurdu! HSS'ten yüksek puan alan Maroon5, R Kelly ve Clay Aiken'in albümleri başarı sağladı. Brad Paisley ve Jennifer Hanson ise HSS'den düşük puan aldılar. Buna rağmen plak şirketi teklileri piyasaya sürdü. Sonuç hüsrandı, iki şarkıcı da ilk 40'ta kendilerine yer bulamadılar. Artık müzik sektörünün elinde sondaj yapmadan petrol bulan ucuz bir yöntem vardı. Yöntemin başarı sağlaması bu alanda yeni bir araştırma çılgınlığını başlattı. İstatistikçiler Billboard'un hazinesine umarsızca saldırıp verileri istedikleri gibi sınıfladılar. Yeni algoritmalarla daha karmaşık formüller geliştirdiler. Melodi bireşimi , harmoni, darbe, tempo, ritim, oktav, perde, akor, geçiş, ses dolgunluğu, ahenk ve sonik parlaklık gibi ondan fazla değişkeni hesaba katarak şarkıları sınıflandırdılar. Bu sınıflamalar sonrası hit kümeleri yaratıldı. Eğer şarkınız bu kümeler içinde yer bulursa, spor arabalarınız ve villalarınız için de yer bulmanız gerekecek (Şekil 1). Şekil 1. HSS ve türevlerinin hit kümeleri Şekil1'de X sanatçısına ait şarkıların dağılımı gösterilmekte . Buna göre 13 ve 17 numaralı hit kümelerine düşen şarkıların hit olma ihtimalleri var. X şarkıcısı, kümelere uzak şarkıları için karalar bağlayabilir. Ancak dağılımların saçılması şarkıcının zengin bir albüm yaptığı anlamına da gelebilir. Gönül isterdi ki tüm şarkılar ayrı bir kümenin merkezinde olsun... George Michael klip için Miami'yi tercih etti. Ancak öncesinde bir imaj yenilemesine gitmesi gerektiğini düşündü. Kilo verdi, saçını uzattı, renklerini açtı ve fönledi. Beyaz çorapların görünmesini sağlayan kısa paçalı pantolonu ile dönemin görüngüsü olma peşindeydi. İnsanlar sadece şarkıyı dinlemeyecek, bu yakışıklı adamı izlemek de isteyecekti. Müzik şirketi de George Michael'ın çekiliğini kullanması için telkinler veriyordu. Şarkının başarısıyla birlikte, Andrew ile kurdukları Wham! grubu sadece 4 yıl içinde 40 milyon albüm sattı. Gruptaki tüm başarının mimarı olan George, beklendiği gibi yola tek devam etmeye karar verdi. R&B ve soul müziğe olan merakı nedeniyle Elton John, Stevie Wonder ve Aretha Franklin gibi önemli isimlerle takılmaya başladı. İlk solo albümü için yeni bir imaja ihtiyacı vardı. Deri mont, yırtık kot pantolon, sivri uçlu ayakkabılar, aviator gözlükler ve kirli sakal bireşimi ile Faith albümünü tanıtmaya başladı. Tekliler ve klipler arka arkaya geldikçe George Michael bir dünya starı oldu. Elvis Presley'den bu yana kadınların bu kadar ilgi duyduğu dalgalandırıcı başka bir isim gelmemişti. Faith, 1987-89 yılları arasında 4 tanesi bir numara olmak üzere ilk 5'e 6 adet şarkı soktu ve bunu başaran ilk albüm olarak Billboard listesinin rekorunu kırdı; hem de pop müzik tarihinin en büyük ismi Michael Jackson'un önünde! George Michael'ın bir seks sembolüne dönüştüğünü haber veren albümün ilk teklisi I Want Your Sex idi. Sıra dışı sözlere sahip şarkı, müstehcen klibi nedeniyle önemli bir sansüre uğradı. İngiltere'de şarkının, gece 10'dan önce çalınması yasaktı . MTV, klibi sadece geç saatlerde yayımlamak zorunda kaldı. Sansür olayı uzun süre tartışıldı. Reklamın iyisi kötüsü olmaz; George istediğini almıştı, herkes onu ve şarkısını konuşuyordu. Sansasyonel olmak popstarlığa giden yolda ulaşılmazlığın önemli bir adımıydı. İkinci tekli, albüme ismini veren Faith oldu. Şarkı klasik altyapısı ile basit bir pop şarkısıydı. Ancak akıllara kazınan melodisiyle listeleri alt-üst etti. İmajını sergilediği klip onu bir moda ikonuna dönüştürdü. Birkaç hafta sonra albüm piyasaya çıktı ve peynir ekmek gibi sattı. Sadece Amerika'da 11 milyon, dünya genelinde 30 milyona yakın bir satış rakamı yakaladı. Aralıklarla 51 hafta ilk 10'da yer alarak Billboard tarihinin en başarılı albümleri arasına ismini yazdırdı. One More Try yılın aşk hiti, Kissing A Fool caz hiti (5 numara) olurken, Monkey ise 1989'da dans listelerinde zirveye çıktı. George Michael, ne yapsa hit oluyordu. Grammy ödüllerinde yılın albümü ödülünü alırken, Amerikan Müzik Ödülleri'nde ise tarihte eşine nadir rastlanan bir başarıya ulaştı. En iyi albüm ödülünün yanında hem en iyi pop/rock şarkıcısı hem de en iyi soul/R&B şarkıcısı dallarında ödüllerin ikisini birden aldı. Tarihe geçen diğer bir olay ise o zamana kadar hiçbir beyazın ulaşamadığı soul/R&B kategorisinde Michael Jackson'un önünde ödüle uzanmasıydı. Londra'nın varoşlarında büyüyen, Kıbrıs Rum'u bir kebapçının çocuğu seksenlerin sonunda dünyanın en büyük popstarı olmuştu... HSS ve türevleri gün geçtikçe daha çok sayısal veriyi analiz ederek algoritmalarını zenginleştiriyordu. Ancak bilim dünyasından aykırı sesler yükselmeye de başlamıştı. Sayısal yöntemlerle hit öngörüsü yapmanın yeterli olamayacağına inanan bilim insanları gün geçtikçe artıyordu. Bazı bilim insanları şarkı sözünün, şarkının hit olması üzerindeki etkisinin bariz bir şekilde yadsındığını ortaya koydu ve HSS'in henüz bir bilim alanı olarak kabul edilemeyeceğini savundu. Büyük resme baktığımızda, HSS, öncülleri birleştirerek sonuca ulaşmayı hedefleyen tümden gelim mantığı üzerine işleyen bir sistematik gibiydi. * Careless Whisper büyük bir hitti. * Meaningless Kiss, Careless Whisper'ın ses özelliklerini taşıyor O halde, * Meaningless Kiss bir hittir/ hit olacaktır. Bilim insanlarının çoğu buna karşı çıktı. Örneğin şarkıcının imajı, popülerliği, çekiciliği, dansı, sıra dışılığı , çevresi, video klipleri ve kariyeri gibi önemli faktörler tamamıyla göz ardı edilmişti. Bir şarkının hit, şarkıcının da star olması -bilimsel olarak- öngörülmesi oldukça zor olgulardır. Bu tarz çıkarımlar nicel bilimlerden çok nitel bilimlerin alanına girer... Seksenlerin ortalarından itibaren Michael Jackson, Madonna ve George Michael pop müziğe damga vurmuş önemli yıldızlardı. Peki, modern anlamda popüler müziği inşa etmiş ve günümüzdeki starların öncülleri olan bu yıldızları bu kadar popüler yapan ne idi? Bu soruya verilebilecek en doğru cevaplar, Nasıl star olunur? sorusuna nitel bir yaklaşım olacaktır. Basitçe Michael Jackson, güçlü şarkı sözleri, yüksek tempo şarkıları, imajı ve eşsiz dans yeteneği ile görüngü oldu. Önemli dostlukları ve profesyonel yaklaşımı onu büyük bir yıldız yaptı. Tarzından ödün vermedi. Madonna ise marjinallik, aktif kariyer yönetimi ve sanatsal dinamizmi ile öne çıktı. Ekranda sık sık görünmesine rağmen yüzünün eskimesine engel olmayı başardı. George Michael, çekicilik, güçlü yorumculuk, çok yönlülük , yol gösterici güçlü dostlar ve sıra dışılık gibi imkan ve özelliklere sahipti. İzlenmesi zor olan bu özellikler elbette formüllerde yer almıyor. Bu şarkıcıların ürettiği ya da yorumladığı şarkılar ortalamanın üzerinde kalitelere sahipler. Yani iyi şarkıların yanına bir ya da birden fazla artı eklediğinizde başarı olasılığı daha çok artar. Yukarıda saydığım özelliklere dış etkenler diyelim. Bu nedenle kendine has özelliklere sahip starların ürettiği hitler, sadece müzikal kalitesiyle hit olmuş sayılamazlar. Şarkıların zirveyi bulmasında yukarıda sayılan dış etkenler de önemli rol oynamış olmalıdırlar. HSS projesine tamamıyla nicel olarak bakıldığında da şu basit çıkarıma varmak mümkündür, hit veri tabanında yer alan ve starlara ait olan tüm şarkılar dış etkenlerden etkilendiği için bundan sonraki tüm şarkılarda bu etkiler birikecektir. Bu etkilerce evrilmiş veri tabanı sadece nicel olarak incelendiğinde bile yanlış sonuçlar verecektir. Günümüzde bu starların türevlerinin ürettiği hitler de benzer şekilde veri tabanında doğru kabul edilen bir yanlıştan başka bir etki bırakmayacaktır. Sadece starlara bağlı kalmaksızın çekici bir hanımefendinin yer aldığı yada ilgi çekici, özgün bir klip de bir şarkıyı izlenebilir olduktan sonra dinlenebilir yapabilir. Alışılagelmemiş bir şarkının başarısı genelde sık dinlenilmesine bağlıdır. Buna örnek olarak Hey Ya!'nın kaderi olabilir. Outcast'in Hey Ya! ile zirveye çıkmak için uzun süre beklemesinin ve zirveyi görmesinin nedeni alışılagelmemiş şarkıların özümsenme süresi olarak değerlendirilebilir*. Zaman içinde şarkı değişmediğine göre insanların ona bakışının değişmesi için başka bir neden göremiyorum. Sonuç olarak dış etkilerin gözardı edilmesi sadece şarkıları yanlış tanımlamış olmuyor ayrıca veri tabanında da eksik ve dolayısıyla hatalı veriler biriktiriyor. Örneğin bir doksanlar çılgınlığı olan Macarena ve modern bir benzeri olan Gangnam Style sadece sayısallaştırılabilen özellikleriyle incelenip programcılar tarafından veri tabanına bu bir hittir diye tanıtıldığında özgün danslar, neşeli klipler, yapışkan nakaratlar ve dünyanın önemli bir bölümü tarafından anlaşılamayan ve komik bulunan şarkı sözleri gibi çok önemli değişkenler atlanmış olur... Dünyanın en büyük müzik şirketine savaş açarsanız kazanması zor bir kumar oynamışsınız demektir. George Michael tam olarak bunu yaptı ve uzun süren dava sonunda önemli miktarda para kaybetmesinin yanında uzun bir süre albüm de yapamadı. Müzik şirketi ile savaşmasının nedeni klasik bir bedenime sahip olabilirsin ama ruhumu asla! tepkisiydi. Şirket, ikinci solo albüm için en önemli dış etkenlerden olan seks sembolü imajını devam ettirmesini isterken George Michael bu rolü beğenmeyip sanatıyla öne çıkmayı tercih edip kliplerde dahi oynamadı. Bunun üzerine -Michael'ın iddiasına göre- şirket albüm için tanıtım yapmaktan vazgeçti. Dış etkenlerden neredeyse bağımsız olan ikinci albüm ticari bir fiyasko ile sonuçlanınca ipler gerildi ve meşhur profesyonel kölelik davası başladı. Beklendiği gibi George Michael kaybeden taraf oldu. Tam 6 yıl boyunca albüm yapamadı. Popüler kültürden beslenen bir sanatçı için altı yıl süren durağanlık, kış uykusuna yatmış canlı türlerinin yaşadıkları algı değişimine benzer bir etki yaratır. Döndüğünüz yer terk ettiğiniz yer değildir. 1966 doğumlu Serhat isimli bir müzik sever, Careless Whisper'i 18 yaşındayken dinliyor ve George Michael hayranı oluyor. 1990 yılına kadar George Michael teklilerini ve albümlerini satın alıyor. Altı yıl süren sessizlikte 30 yaşına geliyor ve muhtemelen bir aile kurmuş oluyor. Gördüğü şarkıcı ise onun için bir nostaljiye dönüşüyor... Bristol Üniversitesi'nde çalışan bilim insanları hit tahmini üzerine çalışmaya karar verdiklerinde daha bilimsel sorular sordular ve 2011 yılında ScoreAhit adlı kapsamlı bir program yarattılar. Yaptıkları şey, daha bilimsel olduğundan salt ticaret amacıyla piyasada bulunan rakiplerine oranla daha az şey vadediyordu. İstatistik yalan söylemenin bilimsel yöntemidir ilkesinin iticiliğinden haberdardılar. Bulguları daha dikkatli yorumladılar. Çalışmayı yürütenler arasında bulunan yapay zeka alanında çalışan Dr. Tijl De Bie, Müzik yerinde durmaz, evrim geçirir. Bu da basitçe şu anlama gelir 'potansiyel hit eşitlikleri' de evrilmelidir. Çok bariz bir şey bulduk: bir şarkının hit olma potansiyeli ait olduğu zamana bağlıdır. Bir olayın içine bilim ne kadar entegre edilebiliyorsa o kadar az hayal kırıklığı yaşanır. De Bie ve Bristol'deki ekibi bu alanda en doğru yolda ilerliyorlarmış gibi görünüyor; en azından matematiksel eşitliklerle... Son turnenin üzerinden 15 yıl geçmişti. Serhat da artık 40'ına ulaşmıştı. Saçlarına ak düşmüş ve müzikten fazlaca uzak kalmış George Michael riskli bir hareketle turneye çıkmaya karar vermişti. Canlı şarkı söylemeyeli uzunca bir süre geçmişti, çekinmesi normaldi. Unutulmaya yüz tutmuştu; koca bir nesil onu sadece skandallarıyla tanımıştı, sanatıyla değil. Korkulan olmadı. Aksine birçok stadyumda, konser biletleri dakikalar içinde tükenmişti. Galatasaray'ın UEFA kupasını kaldırdığı 50 bininin üzerinde kişi kapasiteli Parken Stadı'nda biletler 6 dakika içinde tükendi! Promosyon şirketi kısa süre içinde, ertesi güne de konser koydurdu. O da 16 dakika içinde tükendi, bu bir rekordu. Belli ki George Michael ölmemişti. Turne başladığında kameralar tribünlere her döndüğünde 40'lı-50'li yaşlardaki Serhatları gösteriyordu. Birçoğu 1986 çıkışlı yavaş şarkı A Different Corner'da gözyaşlarını tutamıyordu. Yaşanan şey bir popstar konserinden çok nostalji gecesi gibiydi. George Michael'ın 1 numaraya yükselmiş en son şarkısının üzerinden 10 yıldan fazla bir süre geçmişti, o artık kayan bir yıldızdı. Kitlenin genç olması beklenemezdi. Onu bir numaraya taşıyacak bir kitle yoktu artık, ne de olsa dış etkenlerin çoğunu kaybetmişti. Seksenlerde ne yapsa bir numara olan adam artık hit üretemiyordu. Biraz kızgın, aslında tam olarak kırgın bir ruh haliyle Pop öldü! dedi, Bildiğimiz manada klasik pop artık yok... Bristol araştırmacıları sadece program üretmediler. Ne de olsa bilim insanları her zaman yazacak bir şey kovalarlardı. Ticari firmaların aklına gelmeyen şey bilim insanları tarafından görülmüştü, pop müziğin matematiksel evrimi: - Seksenlerden önce bir şarkının dans özelliği onun hit olması konusunda kaçınılmaz bir nitelik değildi. Yetmişlerin sonu ve seksenlerden itibaren dans şarkıları hit olma formülleri içinde önemli bir etken oldu. Hızlı ya da yavaş. - Seksenlerde baskın olan gelişme balad gibi yavaş müzik türünün (70-89 bpm, beats per minute: dakika başına düşen vuruş sayısı) sıkça hit olmasıdır. . - Program, bazı zamanlardaki özellikle 70'lerin sonu ve 90'ların ortasına kadarki zaman aralığı- hitleri anlayamadı, çözemedi. . - Doksanların ortası ve 2000'lerde programın hit bulma ihtimali oldukça yükseliyor. - Doksanlara kadar hitler bariz olarak daha basit bir harmoni içeriyorlar. Doksanlardan sonra ise ritim basitleşiyor. - En bariz sonuçlardan biri de hitler yıllar içinde daha gürültülü oluyor (Şekil 2). Şekil 2: ScoreAhit'e göre pop müziğin gürültülü evrimi Bu enteresan verilerin etkilerini, video paylaşım ortamlarında, eski bir hit şarkının altında yapılan yorumlarda görmek mümkündür (Şekil 3). Elbette bu tarz yorumlardaki nostalji etkisi ve kör hayranlık gibi öznel görüşlerin varlığını göz ardı etmemek gerekir. Şekil 3 a,b,c: Video platformlarında yapılan yorumlar. A: Sadece 70'ler, 80'lar ve 90'ların müziklerini dinliyorum, günümüzde müzik berbat. B: Tüm söyleyebileceğim 1987, 2013'ten daha iyi bir müzik yılıydı. C: Bu gibi müzikleri dinleyerek büyüdüğümüz için şanslıydık . Araştırmacıların 3. Maddedeki tespitinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Programın hitleri çözemeyişinin nedeni o dönemin pop çılgınlığı olarak bilinen özel bir dönem oluşu daha mantığa yakın duruyor. Ya da sıkça atıf yaptığım dış etkenler bunda başrol oynamış olabilir. 4. Madde ise müziğin artık matematiğe döndüğünün göstergesi. Artık birbirinin kopyası şarkıları liste başında görmemizin nedeni bu olsa gerek. Neyse ki arada Amy Winehouse ya da Adele gibi özgün sanatçılar geliyor ve damaklarda güzel bir tat bırakıyorlar. . Sadece tüm ihtimalleri hesaplanmış bir gelecek öngörülebilir. Bilimin bunu çok iyi başardığı örnekler vardır. Mesela bir sonraki tam güneş tutulması 20 Mart 2015'te 2 dakika 47 saniye sürecek, Kuzey Atlantik ve Faroe Adaları'nda görülecek. Ya da 25 Ağustos 2030 tarihi pazar gününe denk gelecek, salıya değil. Ancak hesaplanması -şimdilik- mümkün olmayan değişkenler yüzünden geleceği kesin olarak bilmemiz mümkün değildir. Yazı boyunca olabilecek tüm değişkenleri içine almayan bir formülün yetersiz olacağını göstermek amacıyla nicel bilimi, nitel verilerle karşılaştırdım. Nitel veriler için George Michael'ın ders niteliğindeki hayatından kesitler sundum. Ve gördük ki matematik, sosyal olguları kavramada yetersizdir. Zaten bunu iddia etmek de ancak ticari kaygılar güdülerek mümkün olabilir. Yine de Bristol yapay zeka ekibi matematiksel olarak bir hiti tahmin etmede en iyi noktaya ulaşmış gibiler. Günümüzde yapılan hitlerin tahmin edilebilme ihtimalinin yüksek olmasının bilimciler için gurur, sanatı icra edenler içinse sıradanlığa işaret ettiğini dolambaçlı yollardan söylemeye çalıştım; HSS ya da ScoreAhit'in yalancısıyım. Bunun delilleri de hit kümelerinin genişlemiyor olması. Bu durum bir hitin başarısını etkiliyor elbette. Dahi olmayı gerektirmeyen bir çıkarıma göre, sürekli benzer şarkılar yapıldıkça popülasyon içindeki yoğunlaşma nedeniyle farklı ve özgün şarkılar düşük puan almaktan kaçamayacak ve fallarında kara bahtı, kem talihi görecekler. Arada bazı sürprizleri beklememiz gerekiyor. Yakın gelecekte matematiksel öngörülük dış etkenleri de hesaba katarak dinamik hit kümeleri oluşturabilir. Yani tek bir ortalama yerine dinamik ortalamanın çalıştığı bir sistematik getirilir. Dış etkenler, matematiksel öngörünün yarattığı noktaya sürekli bir değişkenlik sağlar. Bu değişkenliklerin sınırları çizilerek yapılacak ihtimal hesapları bir şarkının hit olma ihtimalini gerçeğe çok yakın bir yüzde ile hesaplayabilir. Ancak yine de hazinenin anahtarını veremez. Bruce Springsteen'in Born in The USA teklisi ve albümünün olağanüstü başarısı dönemin dar bir aralığında ve belirgin bir coğrafyada gerçekleşmiş nev-i şahsına münhasır bir hikayedir. Son söz olarak şunu söylemekte fayda var, yakın gelecekte mükemmel bir hit tahmin programı yaratılmış olmayacak; değişkenlerin -yani dış etkenlerin- sayısını artırarak mükemmele yakınlaştığı oranla başarılı olabilecek bir program olacak."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/dogadan-bilime-yeni-bir-ilham-orumcek-aglari.html", "text": "Son yıllarda büyük ivme kazanan nanobilim sayesinde malzeme bilimi de büyük adımlar atmaya başladı ve akıllı malzemeler de yavaş yavaş eski türdeşlerinin yerini almaya başladı. İşte bu akıllı malzemelerin çok önemli bir kolunu doğadan esinlenilen, biyomimetik dalının da konularından birisi olan yapay malzemeler oluşturuyor. Sineğin kendini her daim temiz tutabilen kanadından köpekbalığının düşük sürtünme katsayısına sahip derisine, kertenkelenin düz duvara tırmanmasını sağlayan ayak dokularından yaprakların yüksek randımanlı bir güneş pili olarak iş gören klorofillerine kadar doğa bize sayısız ilham kaynağı sunuyor ve biz bunların daha yeni yeni farkına varıyoruz. Örümcek ağları da doğada bulunan akıllı malzemelerden sadece birisi, ama bize sunduğu olanaklar eğer sırlarını çözmeyi başarabilirsek sayısız.Hepimiz zaman zaman örümcek ağlarıyla istemedigimiz halde muhattap oluyoruz. Örümcekler zorlanmadan ördükleri o tasarım harikası ağlarıyla biz bulundukları tozlu köşeleri temizleyene kadar hayatlarını sessiz bir şekilde devam ettiriyorlar. Fakat örümcek ağlarının biz onlardan kurtulmaya çalıştıkça nasıl hala o köşelere yapıştıklarını ve çekiştirildikçe de uzamaya devam edip nasıl da bir türlü kopmadıklarını hiç merak ettiniz mi? İşte bu kısa yazıda size örümcek ağlarının yapısını ve bunca zamandır gözümüzün önünde durmasına rağmen malzeme bilimi tarafından yeni yeni keşfedilen özelliklerini anlatmaya çalışacağım. Sade ama bir o kadar etkili bir tasarım Örümcekler geniş bir takım olmakla birlikte ördükleri ağlar ve bu ağları oluşturan proteinler birbirilerine oldukça benzerdir . Örümcek ağları çok yüksek oranda proteinden oluşurlar. Protein dışında az miktarda şeker, ve yağ gibi organik yapıtaşları ve çevresel faktörlere bağlı olarak belli miktarda su da içerirler . Ama örümcek ağlarına mühendisleri kendilerine hayran bıraktıran o kendilerine özgün mekanik özelliklerinin kaynağı ağ tellerinin içinde düzenli bir şekilde dizilmiş proteinleridir. Bir örümcek, ihtiyacına göre değişik esneklik ve mukavemete sahip ağlar üretebilir . Yapması gereken tek şey vücudundaki farklı ağ bezlerini hareket geçirmektir. Bu ağ bezleri aynı tür proteinleri farklı miktarlarda bulundurduklarından salgılanan örümcek ağları da değişik oranlarda sert protein kristalleri ve yumuşak protein demetleri içerirler . Toz tutmuş herhangi bir köşede görebileceğiniz bir örümcek ağını incelerseniz (Resim 1) merkezden dışa doğru gerili ışınsal tellerin çevrel tellere kıyasla daha az esnek ve daha sert bir doğaya sahip olduğunu görebilirsiniz. Çünkü ağın yapısal sağlamlılığı açısından ışınsal teller daha yüksek oranda sert protein yapıları bulundurur. Diğer taraftan çevrel teller ise darbe ve sarsıntılara karşı dayanıklılık sağlayabilmek için çok daha yüksek oranda yumuşak protein demetleri barındırır . Resim 2'de örümcek ağının ışınsal tellerinin moleküler düzeydeki detaylarını görebilirsiniz. Teller sert protein yapıları ve yumuşak protein demetleri barındıran ipçiklerden oluşur. İpçiklerin bu iki protein bazlı yapıtaşı birbirlerine karmaşık bir şekilde bağlıdır ve örümcek ağının ağır yük altında bile kopmadan yüksek oranlarda uzamasını sağlarlar.Göreceli inceliklerinden ötürü örümcek ağları yumuşak bir malzeme olarak aklımızda yer etmiş olabilir. Aslında örümcek ağları günümüzdeki en ileri teknoloji ile üretilmiş yapay elyaflara hala kafa tutmaktadır. Daha da fazlası bir çok ağ çeşidi aynı kalınlıktaki çelik bir tel kadar güçlüdür ama bunun üstüne çelikle kıyaslanamayacak bir esnekliğe sahiptir . Öyle ki örümcek ağları kurşun geçirmez yeleklerde kullanılan Kevlar adlı sentetik malzemeden 10 kat fazlaya kadar darbe emebilir . Mühendislik derslerinde meşhur olmuş bir örneği de burada vermek sanırım örümceklerin kişisel başarısını perçinlemeye yetecektir. Basit bir hesapla saatte 1000 km hızla uçan 180 tonluk bir Boeing 747yi durdurabilmek için 1 km uzunluğunda ve sadece 21 cm kalınlığında örümcek ağından yapılma bir halata ihtiyacımız olduğunu bulabiliriz (tabii bu hesap uçağın 300 m içinde duracağını ve içindeki yolcuların 15g kuvveti ile uçaktan fırlayacağı sonucunu da beraberinde getiriyor!) . Örümcek ağlarından halatlar üretebilseydik hangi ağırlıkta yükler taşıyabileceğimizi varın siz düşünün. Peki bilim yolun neresinde? Peki örümcek ağları nasıl oluyor da yeri geldiğinde hem uzunluklularının 5 katına kadar esneyebilirken hem de bu kadar çok yükü kopmadan taşıyabiliyorlar? Bilim adamları deneysel yöntemlerle örümcek ağlarının ana yapıtaşlarından biri olan sert protein yapılarının kimyasal ve fiziksel özelliklerini elde etmeyi başarmışlar . Yalnız diğer ana yapıtaşı olan yumuşak protein demetlerinin fiziksel özellikleri ve onların kristaller ile etkileşimleri üzerine hala kesin bir kanıya varılmış değil , çünkü deneysel yöntemler burada kapasitelerinin artık uç noktalarındalar ve işi bu noktada hesaplamalı modellemeler devralıyor. Birçok araştırma grubu örümcek ağlarını hem moleküler hem de makro düzeyde hesaplamalı modeller ile araştırıyor ve şimdiden birçok bulguya ulaşıldı. Mesela, örümcek ağlarının kopması sert protein yapılarının aşırı yük altında dağılmasına bağlanmışken, ağların yüz milyonlarca yıllık evrimi süresince gerçekten de ideal bir sert/yumuşak yapılı protein oranına ulaştığı moleküler düzeydeki simulasyonlarla da kanıtlandı . Alışık olduğumuz ölçeklere dönecek olursak, örümcek ağlarının o alışılagelmiş geometrik yapısı da usta bir mühendisin elinden çıkmış gibi (Resim 1). Bilim insanları yine hesaplamalı modeller ile ışınsal ve çevrel tellerin birleşiminden ortaya çıkan tasarımın sadece esnek, sağlam ve işlevsel olmadığını, aynı zamanda ağda meydana gelecek tel kopması gibi durumlara karşı da gereken telafiyi gösterecek beceride olduğunu gösterdiler . İşte bu tasarımları sayesinde örümcek ağları biz onları temizlemeye çalışırken kopan tellerine rağmen yapısal bütünlüklerini korumayı başarıyorlar. Örümcek ağlarının muhteşemliği hakkında bu kadar yazdık ama niye hala mühendislerin çelik halatlar kullandığını merak ediyor olmalısınız. Yabancı bir deyimin dediği gibi her şeyin bir fiyatı vardır. Yukarıdaki durdurulan uçak örneğinde 1 km uzunluğunda ve 21 cm kalınlığında örümcek ağından yapılma bir halattan bahsetmiştik. İşte böyle bir halatı yapabilmemiz için neredeyse 3 milyar örümceğe ihtiyacımız var . Tahmin edersiniz ki kimsenin böyle bir fanteziye harcayacak kaynağı yok. Durum böyle olunca böyle büyük miktarlardaki örümcek ağlarını da başka yollardan üretmek gerekiyor. Malzeme bilimi ve moleküler biyoloji kulağa çok uzak iki çalışma alanı gibi gelse de yolları aslında biyomimetik alanında sıkça kesişiyor. Yapay örümcek ağı üretiminde en umut vaat edici çözümler yine moleküler biyoloji ve genetiğin yardımıyla ortaya çıkmış. İlk alternatif örümcek ağını ipek böceklerine ürettirmek. İpekböceklerinin ürettikleri ipek ile örümcek ağları arasında yapısal olarak yakın bir akrabalık olduğu zaten biliniyor . İpek örümcek ağına kıyasla biraz daha güçsüz olmasına rağmen gösterdiği mekanik özellikler yine de azımsanamayacak kadar dikkat çekici . Üstelik ipek böcekleri bin yıllardır insanların emrinde. Eğer örümceklerden de ipek böceklerinden elde edebildiğimiz randımanda ağ üretebilseydik şu anda ipekle birlikte örümcek ağından da giysiler dokuyor olurduk (Resim 3). Ne yazık ki örümcekler ipek böcekleri kadar barışçıl değiller ve aynı ortamda türdeşleriyle yan yana durmaktan hazzetmedikleri için seri şekilde ağ üretimi mümkün değil.Konuya dönecek olursak ipek böceklerinin genetiği ufak oynamalarla örümcek ağı üretilebilecek duruma getirilmiş ve bilim insanları doğal yollardan yapay ağ üretmeyi başarmışlar . Başka çalışma grupları ve şirketler benzer bir yaklaşımla ama bu sefer bakterileri genetik olarak programlayarak yine örümcek ağı elde etmişler . Doğal örümcek ağıyla karşılaştırınca yarı-doğal yollardan elde edilen bu ağlar hala farkedilir derecede daha güçsüz. Yine de ilk aşamada örümceklere bağımlı olmadan bu kadar yüksek randımanla ağ üretebilmek gerçekten büyük bir başarı (Resim 4). Tahmin edileceği üzere hedef artık üretilen ağların kalitesini doğal örümcek ağının seviyesene yükseltebilmek ve üretimdeki verimi daha da yukarı çekebilmek. Eğer talep ve üretim miktarı istenilen seviyelere çekilebilirse kimbilir belki yakın gelecekte çelik halatların yerini sentetik örümcek ağları alabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/filmler-neden-cuma-gunleri-vizyona-girer.html", "text": "Yıl 1995. Soyadıyla piyasaya çıkmaya karar veren Fergan Mirkelam, İskender Paydaş'ın düzenlediği Her Gece şarkısıyla Türk pop müzik listelerine bomba gibi girer(1). Sadece müzik piyasasına girmekle kalmaz; Umur Turagay'ın yönettiği klipte bir cadde boyunca önce yürüyen, sonra koşan ve bu yüzden Koşan Adam olarak anılmaya başlayan- Mirkelam'ın pantolonu da meşhur olur. Bir süre sonra Erkek adam renkli pantolon giymez inancının yaygın olduğu toplumumuzda her yerde renkli renkli, çeşit çeşit Mirkelam Pantolonları türemeye başlar. Türkiye'de gelişmiş bir sektör olan tekstil sektörü ve onu besleyen kanallardan birisi olan işporta- bu eğilimi iyi yakalamıştır. Peki ne olmuştur da, bu pantolon bu kadar hızlı yayılmış, kadın ve erkek giyimleri konusunda katı kalıp düşünceleri olan bir toplumda böylesine bir moda haline gelebilmiştir? Pantolonlar mı çok güzel? Yoksa taktik mi doğru? Ya da çok mu ucuzdu acaba? Giyen neden giydi? Giymeyen neden giymedi? Ya da kimler hemen giydiler? Kimler, dur bakalım deyip beklediler... Gelin hep beraber modaya, pazarlamaya, sosyal ilişkilere modelli bir bakış yapalım ve pantolondan filme şöyle bir uzanalım... Ayrışma ve Benzeşme Dünya nüfusu yedi milyar mertebesinde, binlerce farklı kültür içerisinde yaşamlarını sürdürüyor. İki insanı karşılaştırdığımızda daha ilk bakışta pek çok benzer ya da farklı özelliklerini söyleyebiliriz. Kimi zaman aynı çağda yaşamış insanları karşılaştırabilirsiniz, kimi zaman ise aynı coğrafyada yaşayanları. Gerek coğrafya, gerek zaman, gerek ise de ait olduğu kültüre göre grupların bir takım benzer özelliklere sahip olduğu göze çarpabilir. Özellikle aynı mekanda bulunan insanlara bakıyorsanız benzerliğin iki sebebi vardır: Birincisi ayrışma. Yani benzer özellikler gösteren insanların aynı yerde toplanması. Önceki sayımızda da yer verdiğimiz ayrışma modeline göre, insanlar çevrelerinde kendilerinden daha yabancı kalabalıklar gördüğü zaman, kendilerine daha benzer olanları bulmak için harekete geçerler. Bu etkinin özelliklerini özellikle kentleşmede görürüz: Çin mahalleleri, İtalyan mahalleleri, Karadenizli taksiciler, doktorlar sitesi vb... Bir diğeri ise benzeşme ya da başka bir deyişle gruba uyma davranışıdır. Burada da insanlar bulundukları gruba uyarlar , ya da bazen bir miktar çoğunluğa uyarlar. Yani bir X eylemini gerçekleştirmek için çevrelerindeki Y kadar insanın da X eylemini gerçekleştirmesini beklerler ve istenen koşul oluştuğunda da gerçekleştirirler. Dikkat edilirse ayrışma ve benzeşme birbirlerinden farklıdırlar ve bu ince çizgi önemlidir: Çin mahallelerini oraya taşınanların giderek bir Çinliye dönüşmelerinden değil, Çinlilerin genelde o mahalleye taşınmalarından kaynaklanır. Bu durum ayrışmadır. Öte yandan bir şehirde insanların genelde kırmızı renk giyindiklerine rastlıyorsanız, bu durum da kırmızı giymeyi sevenlerin o şehre taşınmalarından değil kırmızı giyinmenin moda olmasından, insanların birbirlerinde kırmızı kıyafetler gördükçe bunu yapmaya artan meyillerindendir. Bu durumsa benzeşmedir. Geçtiğimiz sayımızda ayrışmayı anlatan modellerden birine yer vermiştik... Bu sayımızda da benzeşme modelinden biraz bahsedeceğiz ve başlıkta da yer vermiş olduğumuz Filmler niçin Cuma günü vizyona girer? sorusuna yanıt arayacağız. Ayakta alkış! Diyelim ki bir tiyatroya gittiniz. Bir buçuk saatlik, iki perdelik oyun sona erdi. Oyuncuların performansını çok beğendiniz. Her şey gerçekten de harikuladeydi. Şimdi oyuncular sizi, yani seyircileri selamlamak için sahneye geliyorlar. Ayakta alkışlar mısınız? Pek çoğumuz takdirimizi ifade etmek için ilave yollar ararız tabii ki. Sahne sanatları ya da sahnede icra edilen eylemlerin pek çoğunda takdiri daha güçlü ifade etmenin yolu ayakta alkışlamaktır. Fakat bir oyunu herkesin eşit derecede takdir etmesi ne kadar mümkündür? Elbette mümkün değildir. Herkesin oyundan beklentisi, oyuncudan beklentisi, beğenisi, geçmiş deneyimleri ve oyunun içeriği ile ilgili duyguları ayağa kalkma kararını etkileyecektir. Aşağıdaki model Ayakta Alkış modeli olarak geçiyor ve bize ayağa kalkma etkisinin nasıl yayılabileceğine dair matematiksel bir model sunuyor(2): T: Ayağa kalkma eşiği K: Oyunun kalitesi Ç: Çeşitlilik ve S: Sinyal Olmak üzere: S > T ise, yani sinyal eşikten büyük ise, ayakta alkış durumu gerçekleşir. Dikkat edilirse S, oyunun kalitesi ve seyirci çeşitliliğinin bir toplamı. Yani oyunun kalitesi yeteri kadar yüksek ise ve salonda da kalite beklentisi çok çeşitli seyirciler bulunuyorsa, şartlarımız ayakta alkış için gerek olgunluğa sahip demektir. İlk bakışta karmaşık görünebilecek bu hesaplamayı birkaç şekil yardımıyla anlatmaya çalışalım: Şekilde de görüldüğü gibi ayakta alkışı belirleyen faktör kalite, başka bir deyişle modaya konu olan ürün, nesne ya da halin kabul edilebilirlik düzeyi, bunun belirli sınırlar içerisinde gerçekleşme koşulu ise eşiği bu kabul edilebilirlik düzeyi altında olan insanlar bulunması. Daha basit kelimelerle ifade edecek olursak, bir ürünü kullanmak, ya da bir konuda harekete geçmek için o şeyin sunduklarının sizin beğeninizin üstünde olması gerekiyor. Ancak bu basit modelde ihmal edilen önemli bir unsur var: Diğerlerinin ayağa kalkması. Evet! Sadece beğeni ve kalite yetmiyor; çünkü seyirci takdirini bu kadar göstere göstere ifade edeceğinden burada sosyal cesaret ve kişiliğin de önemi devreye giriyor. Bazı insanlar oyunu beğendilerse kimse ayağa kalkmadan ayakta alkışlamayı tercih edebilir. Bir kısmı ancak salonun %5'i ayağa kalkarsa kalkar, bir kısmı ise %10'u. Herkes ayağa kalksa da kalkmamayı tercih edecekler bile olabilir. Eminim Sürü psikolojisi deyimini çok duymuşsunuzdur. Sürü psikolojisi, başka bir deyişle sosyal grup davranışları daha ana bir başlıkta toplanırsa sosyal etki olarak adlandırılır. Kaba tanımı bireylerin kendi davranışlarında içerisinde bulundukları grubtan etkilenerek karar vermeleridir. Özellikle çevremizi inceleyerek neyin doğru olduğuna karar veriyorsak, bu kararımızın arkasında bilgilendirici sosyal etki vardır. Çevremizdeki insanların davranışlarını inceleyerek doğru hareketin ne olduğuna dair bilgi elde etmeye çalışır ve o hareketin doğru olduğunu düşünerek uygulamaya geçeriz. Aşağıdaki videoda sosyal etki altındaki davranışa ait bir deney görülüyor, ve bir kamera şakasından da farksız. Asansöre binen deneklerin asansördeki diğer kişilerin hareketi karşısında nasıl tepki verdiklerini izlemek eğlenceli olabilir: Şimdi dilerseniz bir toplum modelleyelim. Bu toplumun bireylerinin eşiklerini de yüzdeler olarak değil, sayılar olarak verelim. Mesela bu toplumun yedi üyesi olsun ve Mirkelam Pantolunu giyme eşikleri 0, 1, 2, 2, 3, 6, 6 olarak sıralansın. Yani bu üyeler hiç kimse giymese de bu pantalonu giyeceklerden 6 kişi giyerse ben de giyerim diyenlere kadar sıralanıyor. Önce yanıtı düşünün: Bu toplumun her üyesi Mirkelam pantolonu giyecek midir? Yanıt ikisi hariç evet. Çünkü bu akım şöyle ilerliyor: Şekildeki durumu biraz açıklamak gerekirse şunları söyleyebiliriz: Bu toplumda 0 eşiği olan kişi, herhangi bir başkasından görmeye gerek duymadan bu ürünü satın alır. Artık bu bir kişinin varlığı, eşiği bir olan üyeyi harekete geçirir. Şu durumda artık elimizde 2 adet Mirkelam Pantolonu kullanıcısı olur. Bu durumda eşiği 2 olan iki üye de diğer gün harekete geçecektir. Eşiği üç olanın canına minnet, çünkü hal-i hazırda dört kişi ürünü satın almış bile. En nihayetinde beş kişi Mirkelam Pantolonu giymiş oluyor. Bu pantolonu giymeyen iki üyemiz kalacak en sonunda, çünkü onların eşikleri 6. Kabul-Karar Eğrisi Bir ürüne, hizmete ya da akıma karşı eşiklerimizin çeşitli olması bizi birbirimizden farklı kılıyor ve bu farklarımızla herhangi bir etkiye karşı, yine bir normal eğrisi üzerinde diziliyoruz. Bu normal eğrisine kabul karar eğrisi deniyor. Örneğin, iPhone 5'in piyasaya sürüleceği haber veriliyor. İlk olarak da ABD'deki mağazalarda satışa çıkacağı bildiriliyor. Bir bakıyorsunuz ki, insanlar geceden dükkanın önüne birikiyorlar ve kapının önünde kuyruk oluyorlar. Amaç: iPhone 5'i çıkar çıkmaz almak! Benzer sahnelere çok kült filmlerin devam serilerinde, kullanmanın bir ayrıcalık olarak sayıldığı motorsikletlerde, ya da bir kitabın ilk imza gününde rastlayabiliyoruz(3). İşte bu kuyrukta bulunanlar eşiği 0 olanlardır. Ancak kabul karar eğrisi üzerinde farklı bir isme sahip oluyorlar: Öncüler! Pazarlamacıların doğru olduğunu varsaydığı bu teoriye göre yeni bir ürün ya da hizmete öncelikle öncüler sahip olur. Örneğin Matrix devam filmini daha vizyona girdiği ilk gün izlemek isteyenler bu gruba girer. Daha sonra ilk dalga, yani ürünü bekleyen, ama öncüler gibi heyecanlı olmayan (yukarıdaki örneğimizde eşiği 1 olanlar bu grupta sayılabilirler) kimseler gelir. Matrix'i ilk hafta içinde izleyecek olanlar yani. Erken çoğunluk ürünün yaygın kullanıcılarıdır ve çok beklemeden ürüne sahip olurlar. Aynı örnekten gidecek olursak, ilk iki haftada izlemek isteyenleri bu gruptan sayabiliriz. En sonunda geç çoğunluk gelir. Bu kullanıcılar biraz beklemiş olanlardır. Heyecanlı olanlar artık gitmiştir, film gitmeden bir gidelim diyen çoğunluk geç çoğunluktur. Ve nihayet, filmin gösterimden kalkacağı sıralarda, herkesten filmin adını duymuş olup, e hadi biz de gidelim diyenler filme gidecektir. Pantolon örneğimizde eşiği 5 olan bir üye olsa idi onu bu gruba örnek verebilirdik. Peki eşiği 6 olan bu eğride nerede yer alıyor? Hiçbir yerde. O üye ürüne ilgi göstermemiş oluyor... Peki filmler neden Cuma günü gösterime girer? Şu halde artık başlıkta sorduğumuz soruyu artık yanıtlayabiliriz: Toplumlar örneğimizdeki gibi altı kişiden ibaret değildirler, ama içlerinde altı kişilik pek çok alt grup barındırabilirler ve hepimizin herhangi bir yeni ürün, hizmet ya da akıma karşı çeşitli eşikleri vardır. Bazılarımız bir filme iki ayrı arkadaşımızın, bazılarımız beş ayrı arkadaşımızın tavsiyesiyle gideriz. Gittikten sonra biz de tavsiye edebiliriz. Bir kısmımız ise o filmi zaten bekliyordur ya da tesadüfen görmüştür- ve tavsiye eden pozisyonda başlarız. İşte sinema endüstrisi ilk seferde daha çok kişiye izletmek, başka bir deyişle öncü nüfusunu arttırmak için haftasonu tatilini kullanmak ister. Cuma akşamı vizyona giren film, Cumartesi ve Pazar günü olabildiğince insana ulaşmış olur. Daha gösterimin ilk günlerinde fazla izleyiciye ulaşma şansı bulan film böylece birkaç eşiği birden devirmiş olur. Ayrıca pazarlamacıların esas aldığı kabul-karar eğrisinin gerçeği yansıttığı varsayılırsa, öncülerin nüfusunun artması doğal olarak eğrinin yukarı ötelenmesine ve böylece çok daha fazla insan tarafından seyredilmesine yol açar. Tabi bu durum sadece eşik ile ilişkin değildir: Ayakta alkış modelinde gördüğümüz gibi, temelde filmin kalitesi belirleyici olacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/her-seyin-ozu-maddedir-materyalizm.html", "text": "İstediğince yalın görünsün göze Kuşkuyla bakın en küçük olaya bile! Sınayın gerekli olup olmadığını, Hele alışılagelmiş türden ise! Açıkça istiyoruz şunu sizden: Sakın doğal bulmayın hep alışılageleni! Çünkü artık hiçbir şeye doğal denmemeli; Şu kanlı kargaşanın, şu düzenli geçinen düzensizliğin, serserice başına buyrukluğun ve insanla ilintisini yitirmiş insanlığın egemen olduğu dönemlerde kimse demesin: Doğaldır bu olup bitenler; böyle denmesin ki. Her şeyin değişebileceğine inanılsın. Bertolt Brecht Okuduğunuz satırlar ünlü bir şaire ait... Bir dönemin ünlü Alman şair ve oyun yazarı Bertold Brecht'e... Materyalizmi anlatan bir kitabın girişini süsleyen bu satırların hala güncelliğini koruduğunu görünce özellikle yer vermek istedim. Materyalizm diğer adıyla Maddecilik, onunla iç içe geçmiş Marksizm... Bu kavramları duyduğumda aklım hep lise yıllarıma gider. Dönemin eylemci arkadaşlarından duyduğum, kendime göre yorumlamaya çalıştığım bu kavramların yerine oturması ancak üniversitede ders konusu olarak karşıma çıkınca gerçekleşti. Peki, nedir bu materyalizm? Marksizm ile bağı nedir? Materyalizm her şeyden önce Pozitivizm gibi bir felsefe akımıdır ve oldukça geniş bir konudur. Okuyacağınız bu yazıda, felsefi bir akım olarak materyalizmi ele alıp, Marx sonrası materyalizminden de kısaca bahsedeceğiz. Materyalizmin birçok alanda kullanılan farklı anlamları vardır. En yaygın bilinen anlamı, tüm gerçekliğin sadece maddeden oluştuğu inancıdır. Felsefi olarak ise, bir dünya anlayışını ifade eder; belli ilkelerden hareket ederek doğa görüngülerini ve bunun doğal sonucu olarak toplumsal yaşamın görüngülerini anlama ve yorumlama tarzıdır. Materyalizm denildiğinde çoğumuzun aklına Marx ve Engels gelse de onların döneminden çok önce de var olan bir kavram olduğunu belirtebiliriz. Materyalizm tarihine ilişkin kaynaklarda karşımıza iki dönem çıkar, bunlar; 1. Antik dönemden Marx ve Engels'e kadar olan dönem 2. Mark ve Engels'in materyalizminden günümüze kadar olan dönemdir. Kısaca bu dönemlerden söz edelim, 1. Antik dönemden Marx ve Engels'e kadar olan dönem: Materyalist felsefenin kökeni, M.Ö. 6. yüzyıl Antik yunan felsefesine kadar gitmektedir. Dönemin ünlü düşünürleri sayesinde materyalizm büyük ölçüde şekillenmiştir. Tarihsel sıralama içerisinde bu düşünürleri ve materyalizmin gelişimini kısaca ele alalım. M.Ö. 6. yy.'da yaşayan Heraklitos ilk bahsedebileceğimiz düşünürdür. Heraklitos'un öne sürdüğü Logos materyalizmin ilk fikirlerini oluşturmaktadır. Peki Logos nedir? Bunu kısaca şöyle açıklayabiliriz; doğal olaylar yalnızca bir maddi kaynağa dayanmaktadır, bu kaynak ateştir. Bu ateş de sonsuz, başlangıcı olmayan bir dünyayı yaratan Logos'tur. Heraklitos'a göre dünyada karşıtlıklar vardır ve bu karşıtlıklar doğadaki her şeyin oluşumuna katkı sağlamaktadır. Maddecilik üzerine eski ve etkileyici diğer yorumlar, M.Ö. 5. yy.'da Demokritos ve Leucippos tarafından yapılmıştır. Leucippos, Atomizm'in kurucusudur. Uzay boşluğunun varlığını iddia eden filozof, küçük olmaları nedeniyle görülemeyen sonsuz gerçeklerden söz etmiştir. Yine ona göre, tüm maddeler de sayısız atom parçalarından oluşmakta, maddeler arasındaki farklılıklar ise, atom sayılarındaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Leucippos'un atom teorisini genişleten, Demokritos (M.Ö. 460-370), parçaların bölünmezliği üzerinde durmuştur. Uzay boşluğu, doğanın sonsuzluğu üzerine araştırmalar yapmıştır. Gereklilik kuralından söz etmiş ve bunu hepimizin aşina olduğu kavramlar, Etki-Tepki ayrımına dayandırmıştır. Ona göre dünya sayısız atomdan oluşmaktadır, benzer şekilde insan ruhu da vücut ateşinin küresel atomlarından meydana gelmiştir. Leucippos ve Epiküros'un savundukları bu Atom Teorisi Sokrates ve Aristotales tarafından reddedilse de M.Ö. 1. yy.da Romalı Lucretius tarafından bir süreliğine tekrar canlandırılmıştır. Lucretius Doğa'nın Evrimi isimli kitabında dünyanın atomik yapısını bu düşünceler doğrultusunda ele almıştır. M.Ö. 3. yy.'da yaşayan Epiküros materyalizmi ele alan diğer bir filozoftur. Epiküros, evrenin iki parçadan oluştuğunu, bunların, madde ve maddenin içinde hareket ettiği boşluk olduğunu savunmuştur. Demokritos'a benzer şekilde, bir yaratıcının varlığını reddetmiştir. Ona göre sonsuza dek var olan atomlar mevcuttur ve tüm fiziksel olaylar bu atomlara bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ruh ve beden de atomlardan oluşmakta, öldükten sonra bu atomlar dağılarak yok olmaktadır. Yunan felsefesinin bu materyalist görüşleri tahmin edersiniz ki Hristiyanlığın ortaya çıkış ve güçlenmesiyle bir dönem geri planda kalmıştır. Materyalizmin ruhu inkar etmesi, kilise tarafından açıkça kınanmıştır. İdealizmi temsil eden Aristotales'i destekleyen kilise için materyalizmi savunmak anlamsızdır. Ama buna rağmen materyalizm, üzerinde çalışılan bir konu olmaya da devam etmiştir. M.S. materyalizmin gelişimini ele aldığımızda, ilk olarak Pierre Gassandi'den söz edebiliriz. Gassandi de Atomizm ile ilgili araştırmalar yapmıştır. Ama onun savunduğu fikirler gerek tepki çekmemek gerekse Atomizm'i kabul ettirmek amaçlı değişikliğe uğramıştır. Ona göre evet, atomlar vardır ama bu atomlar tanrı tarafından yaratılmıştır. Bacon da yine materyalizm tarihinde ismi geçen bir diğer düşünürdür. Doğa deneyine dayanan bilim, onun gözünde gerçek bilimdir ve fizik gerçek bilimin en soylu bölümüdür. Skolastik düşünceye karşı çıkan Bacon için, fikirlerin nereden geldiği sorusu önemlidir. Ona göre fikirler sadece görülenler ve dokunulanlar üzerine şekillenebilir, fikirleri tanrı yapmamıştır. Bacon'un savunduğu fikirler İngiliz materyalizminin simgelerinden biri haline gelmiştir. 17. yy.'a geldiğimizde materyalizm konusunda ünlü isimler karşımıza çıkmaya devam eder, Gottfried Leibniz ve Thomas Hobbes. Leibniz, çok yönlü bir Alman filozofudur, matematikçi ve aynı zamanda da tarihçidir. Onun materyalizmine göre var olan her şey maddesel ve fizikseldir. Gerçeklik üzerine yaptığı araştırmaları bu temel üzerinde şekillendirmiştir. Hobbes ise, Aristotales felsefesi ve skolastik düşünceye karşı durmuştur. Leviathan isimli eserinde şöyle der: Evren tamamen gerçektir, gerçek olan her şey maddedir, madde olmayan gerçek değildir. Hobbes'e göre uzay denilen bir boşluk vardır ve bu boşluk, görünemeyen ve dokunulamayan Eterden oluşmaktadır. Diğer bir materyalist düşünür; Paul Henri baron d'Holbach' da Fransız materyalizminin gelişimine katkı sağlamış, materyalizmin yanı sıra ateizm ile ilgili de çalışmalar yapmıştır. 1770 yılında yayınlanan System of Nature adlı eserinde tüm gerçekliğin maddenin hareketi ve dağılımına bağlı olduğunu savunmuştur. Aynı eserde insanların da birer makine olduklarını ve özgür iradeye sahip olmadıklarını belirtmiş, dinle dalga geçmiş, bu nedenle tepki de çekmiştir. Sonraki dönemlerde Marx ve Engels için önemli bir isim haline gelecek olan Ludwig Feuerbach de materyalist düşüncenin temsilcilerindendir. Ona göre akıl, maddenin bir ürünüdür, hatta en yüksek ürünüdür. Materyalizm insan özünün ve bilginin temelidir. Tanrının özündeki giz, insanın özünde gizlidir. Bu dönemde materyalist felsefenin gelişime dolaylı olsa da katkıda bulunan bir isimden daha söz etmek gerekir ki bu kişi, Descartes'tir. Descartes skolastik anlayışın karşısında durarak insanın dine ister inansın ister inanmasın akıl yoluyla gerçeğe ulaşabileceğini savunmuştur. Materyalist bir bilimi savunurken aynı zamanda idealist yönünü de korumaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu çelişkili durum nasıl olabilir derseniz, şöyle açıklayabiliriz: Hayvanlar üzerine yaptığı araştırmalarda onların sadece kas ve etten oluşan maddeler olduğunu savunmuş fakat söz konusu durumun insan için aynı olmadığını belirtmiştir. Çünkü insanın Ruhu vardır. Buna benzer fikirleri hem materyalist felsefeyi hem de idealist felsefeyi beslemiştir. Yukarıda filozofların düşünceleri ve çalışmaları ile açıklamaya çalıştığımız 18. yüzyıla kadar olan dönem, genel olarak antik çağdan gelen fikirlerin gelişimine dayanmaktadır. Bu dönemde gelişen materyalist fikirlerin büyük çoğunluğu dine karşı savunulan düşüncelerden oluşmaktadır. Hareketin, etkinliğin, yaratıcı gücün ruha ait olduğunu savunan ve dinlerden türemiş olan İdealist Felsefe ile arasında bir savaş vardır. Materyalist felsefe, idealist felsefenin aksine, tamamen madde odaklıdır, bu felsefelere ait zıt fikirler, tarih boyunca düşünürleri karşı karşıya getirse de birbirini besleyerek geliştirmiştir. Bu dönemde materyalizm, bilimin gelişmesine bağlı olarak duraklamış ya da ilerlemiştir. 18. yüzyıl materyalizminin mekanikçi bir anlayışa sahip olduğunu belirtmek gerekir. Mekanikçi bir anlayışa göre sonuçlar çıkarılmaya çalışılmıştır. Mesela, düşünce için şöyle bir açıklama getirilmiştir: Nasıl karaciğer safra salgılıyorsa, beyin de aynı şekilde düşünce salgılar! Bu yargı sadece bu haliyle oldukça anlamsız gelebilir. Çünkü böyle bir yargı için daha fazla açıklama gerekmektedir. Düşüncelerimiz yalnızca beynimizden salgılanan halde olmayabilir, düşüncelerimizin etkilendiği toplum, çevre... vb. faktörler de işin içine katılmalıdır. Bu tarz kapsamlı açıklamalar, Marx sonrası materyalizmde başlar. Yunan felsefesinde ortaya çıkan ve gelişerek ilerleyen materyalizm, İngiltere ve buna bağlı olarak Fransa'da gelişmeye başlar ve bilinen önemli akımlardan biri haline gelir. Sonraki dönemlerde Marx İngiliz materyalizmi için şu yorumu getirir: Materyalizm, Büyük Britanya'nın gerçek çocuğudur. İngiliz materyalizmi ve Fransız materyalizmi başlarda iki farklı akım olarak nitelendirilse de zamanla tek bir akım haline gelir ve 18. yy. materyalizmine güçlü bir zemin oluşturur. 2. Marx ve Engels sonrası Materyalizm Buraya kadar materyalizmin tarihsel gelişimini ele aldık. Şimdi sıra, Marx sonrası materyalizmi ele almaya geldi. Günümüzde materyalizm denildiğinde aklımıza Marksizm geldiğine göre, antik çağlardan gelen materyalizmi esas dikkat çekici noktaya taşıyanın Marx olduğunu söylemek yanlış olmaz. Marx sonrası materyalizmi ele almadan önce Marx ve Engels hakkında da kısaca bilgi vermek iyi olacaktır. Karl Marx ve Friedrich Engels Karl Marx, 19. yüzyılda yaşamış Alman filozof, politik ekonomist ve devrimcidir. Özellikle politika ve sosyo-ekonomiye dair araştırmaları onun hala önemli bir isim olarak anılmasına vesile olmuştur. Berlin'deki Friedrich Wilhems Üniversitesi'de okurken katıldığı Genç Hegelciler onun ve Engels'in fikirlerinde önemli role sahiptir. Prusya hakkında toplum üzerindeki diyalektik süreçlerin ele alındığı bu grubun diyalektik materyalizme katkıları büyüktür. Daha önce bahsettiğimiz, Alman materyalist filozof Ludwig Feuerbach'dan etkilenme dönemi de yine bu dönemdir. Onu eleştirdiği sonraki dönemde ise tarihsel materyalizm kavramının temelini atar. Alman İdeolojisi isimli eseri, onun materyalizm çalışmalarının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Marx birlikte çalışmalara imza attığı yakın dostu Engels ile Paris'e gittiği dönemde tanışır. Engels da 19. yüzyılın önemli Alman politik filozoflarından birisidir. Karl Marx ile birlikte hazırladıkları Komünist Manifesto ile tüm malların ortak mülkiyetine dayalı bir sistem olan komünist kuramın ortaya çıkış ve gelişiminde önemli rol oynamıştır. Engels ve Marx'ın Genç Hegelciler grubunda yer almaları, Hegel'in diyalektiğinden ve Ludwig Feuerbach'ın materyalizminden etkilenmeleri onları diyalektik materyalizm üzerine çalışma yapmaya itmiştir. Peki, diyalektik materyalizm nedir? Diyalektik materyalizmden bahsetmek için önce diyalektik kavramını açıklayalım. Diyalektik eski yunan filozoflarının atışarak gerçeği bulma sanatına verilen isimdir. Bu kavram, zaman içerisinde gerçeğin bilinmesi olarak nitelendirilmiştir. Diyalektik bilimsel bir yöntemi de ifade etmektedir. Evrendeki her şeyi hareket ve değişme sürecinde görür. Bunu temel alan diyalektik materyalizm ise, nesnel gerçeği kavrama çabasıdır. Toplumsal mekanizma içerisinde bu durum işçi sınıfının devrimci yöntemini ifade etmektedir. Yani burjuva dünyasına karşı savaşan işçi sınıfının yol göstericisidir. Doğanın nesnel yasaları vardır, diyalektik materyalizm benzer yasaların toplum içerisinde de olduğunu savunmaktadır. Toplumun ve doğanın yasaları insandan bağımsız şekilde gelişmektedir. İnsan bu nesnel dünyalara uyum sağlamaya çalışır ve yine bu yasalardan kendi çıkarları doğrultusunda faydalanmaya çalışır. Diyalektik materyalizm, karşıtların birliği ve çatışması, niceliksel değişmelerin niteliksel değerlere dönüşmesi ve inkarın inkarı gibi yasaları ele alır. Bunları kısaca açıklayalım. Karşıtların birliği ve çatışması; evrenin özünü ifade etmektedir. Evrenin hareketi karşıtlıklar ile gerçekleşir. Karşıtların bir arada olması bir yasadır. Buna örnek olarak; atomun, hem artı, hem de eksi yüklere sahip olmasını gösterebiliriz. Bu örneğin toplumsal sistemdeki karşılığı ise; burjuva ve proletaryadır . Tıpkı atom örneğinde olduğu gibi toplum içerisinde bu iki grup birbirine zıttır ama aynı zamanda birliktedir. Diyalektik materyalizmin varsayımına göre; bu iki sınıf bir arada yaşamak zorundadır, fakat bir süre sonra proletarya sınıfı burjuva sınıfını ortadan kaldıracak ve sosyalist toplumun kurulmasını sağlayacaktır. Bu ikili sınıf mücadelesinde çelişkiler söz konusu olacaktır. Bu çelişkiler çıkarların farklı olmasına büyük ölçüde bağlıdır. Yine örnek verirsek; proletarya sınıfı, sömürüden kurtulmak isterken, üretim gücünü ve parayı elinde bulunduran burjuva sınıfı ise sonsuza dek gücünü korumak ister. İşte bu çelişkili durum sınıflar arası çatışmanın devam etmesine yol açar. Diyalektik materyalizme göre bu çelişkili durumun kaldırılması ancak kapitalist düzenden sosyalist düzene geçiş ile mümkün olacaktır. Ortak çıkarlara sahip sınıflar arasındaki çelişkiler uzlaşılabilir niteliktedir. Buna örnek olarak ise; ezilen işçi sınıfının ve köylü sınıfının burjuvaya karşı birleşmeleri gösterilebilir. Yine diyalektik materyalizme göre temel çelişki kapitalizm ve sosyalizm arasındadır, çünkü onların arasındaki mücadele diğer tüm çelişkilerin gidişatını belirlemektedir. Niceliksel değişmelerin niteliksel değişmelere dönüşme yasasında ise ifade edilmek istenen şudur; nasıl ki doğada bir nesneyi özellikleriyle tanıtabiliyorsak benzer şekilde toplumları da özelliklerine göre ayırabiliriz. Örnek olarak; feodal toplumlar, sosyalist toplumlar, kapitalist toplumlar...vb. Bu bahsettiğimiz toplumların niteliğidir. Nicelik ise; nesnelerin sayıları, büyüklüklerini ifade eder. Nitelik ve nicelik birbiriyle bağlantılıdır. Toplum içerisinde nicel birikim dediğimiz Evrimi ifade ederken, nitel değişiklikler Devrimi ifade etmektedir. Evrim dediğimiz nicel birikim yavaş gerçekleşen bir olgu iken, devrim aniden olur. Örneğin; kapitalist düzenden sosyalist düzene geçiş bir devrimdir. Evrim ise yavaş ve kesintisiz ilerlemektedir. Evrimsel olgular devrimlere zemin hazırlamaktadır, diyalektik materyalizm evrim olmadan devrimin olmayacağını savunmaktadır. İnkarın inkarı yasası ise şunu ifade etmektedir; yeni eskiyi olumsuz hale getirerek gelişir. Eskiyi tamamen yok etmez, belli özelliklerini yok eder, yerine yeni olgular ekler. Örnek olarak; yeni bir yönetim sistemi, eski sistemin yönetim biçimini tamamen ortadan kaldırmış görünse de onun olumlu yönlerini de barındırmaya devam edebilir. Örneğin; sanayisini...vb. Bunun üzerine kendi olumlu yönlerini de eklemektedir. Diyalektik materyalizm, Marksizmin temelidir. Marksizm; Marx'ın Fransız politikası burjuvazi ve sınıf mücadelesi üzerine yaptığı analizlerle şekillenmiş bir felsefedir. Aynı zamanda İngiliz kapitalizmi üzerine yapılan incelemelerden de beslenmiştir. Marksizm'e göre topluma dair her şey maddi dünyadan kaynaklıdır. Düşünceler de benzer şekilde maddeye dayanmaktadır. Tarihsel materyalizmden kısaca söz edersek; tarihsel materyalizm Marksist yaklaşımın tarihsel gelişmeye uyarlanması olarak nitelendirilebilir. Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı başlıklı yapıtında tarihsel materyalizmin dayandığı ana fikri şöyle ifade etmiştir: İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir, tam tersine onların bilincini belirleyen toplumsal varlıklarıdır. Burada ifade edilmek istenen şey, insanların hayalleri, düşüncelerinden değil, onların eylemleri ve yaşam süreçlerinden yola çıkarak hareket edilmesi gerektiğidir. Yine Marx'a göre, maddi şartlar insan üretimini ve yaşam sürecini etkileyen önemli unsurlardır. Pozitif bilim maddi yaşam şartlarını ve üretim süreçlerini kendine konu olarak almalıdır. İnsanların ihtiyaçları onları bir arada tutmaktadır. Toplum içerisinde bireyler arasında iş ve üretime göre dağılımlar vardır. Üretim sonucunda ise yapılan paylaşımlar eşit değildir, bu durum aile içinde başlamaktadır. O halde güveni sağlayacak bir kurum gereklidir, o da devlettir. Böyle bir devletin kuruluşu özgür iradeye değil birliktelik ilkesine dayanmalıdır ki bu yönetim biçimi komünizmdir. Genel olarak bu sistemde özel mülkiyet kavramı ortadan kalkacak, eşit bir toplum yapısı oluşturulacaktır. Mevcut toplum yapısında, ezenler ve ezilenler olmak üzere iki sınıf vardır. Toplum tarihi sınıflar arası savaşlara sahne olmuştur. Ezilen taraf olan işçi sınıfının devrimi, diğer tüm sınıfların yok edilmesine bağlıdır. Marx Kapital isimli yapıtında kapitalist devlet düzeni üzerine yaptığı incelemeler sonucunda eleştirilerini yazmıştır. Bu esere göre iş gücü satın alınabilir bir metadır. İşçiler emeklerinin karşılığını alamamakta, kapitalistler emek hırsızlığı yapmaktadır. İşçiler her zaman aldığı ücretten fazla mal üretmekte, ortaya artı değer çıkmaktadır. Ortaya çıkan bu artı değer, işçi sınıfının cebi yerine işverenin cebine girmektedir. Bu durum düzeltilemez bir durumdur, tek kurtuluş yolu devlet düzeninin değişmesidir Kapitalist düzende sermaye sahibi, gün geçtikçe zenginleşirken, işçi sınıfı emeğini daha ucuza satmaktadır, bu durumdan kurtuluş, üretimin kamulaştırılması ve işçi sınıfının devrimini gerçekleştirmesi ile mümkün olacaktır. Engels'ın tarihsel materyalizm üzerine görüşleri ise şöyledir; Materyalist tarih anlayışı şu savdan hareket eder: üretim ve üretimden sonra ürünlerin mübadelesi, her türlü toplumsal düzenin temelini oluşturur. Tarih boyunca her toplumda, ürünlerin bölüşümü ve onunla birlikte sınıflar halinde toplumsal sıralanma üretilmiş olana, bunun üretilme biçimine ve üretilmiş şeylerin bölüşüm biçimine göre düzenlenir. Bundan ötürü bütün toplumsal değişimlerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini, insanların hafızasında değil, üretim ve mübadele biçimlerinin değişmesinde aramak gerekir; bu nedenleri felsefede değil söz konusu dönemin iktisadi yaşamında aramak gerekir. Marx ve Engels'ın düşüncelerine bakıldığında toplum düzenin temeli üretime dayanmaktadır. Üretilen ürünün paylaşımındaki adaletsizlik, sınıf kavramlarının varlığına ve çatışmaya neden olmuştur. Bu sistemin ezilen sınıfı olan işçi sınıfının kurtuluşu devrime bağlıdır. Materyalizm üzerinde değineceğimiz son konu materyalizm-bilim ilişkisidir. Materyalizm 19. yüzyılda bilimsel bir görünüme büründürülmüştür. Bu dönemde materyalizme olan ilgi, onun bilimsel olarak da ele alınmasına yol açmıştır. Freud'un psikoloji çalışmalarının yanı sıra Darwin'in evrim teorisi materyalizme büyük katkı sağlamıştır. Darwinizm'in canlıların oluşumunu maddesel faktörlerle, maddenin kendi içindeki etkileşimlerle açıklaması materyalistler için önemli bir gelişme olmuştur. 19. yüzyılda gelişen bu bilimsel materyalizm bazı iddialarda bulunmuştur. Bunlar; evrenin hacim olarak sonsuz olduğu, maddenin yaratılmadığıdır. Madde ve zaman birer mutlak kavramdır, yani hep var olmuştur ve hiç değişmemişlerdir. İnsan zihni de sadece maddesel faktörlerle açıklanabilmektedir. Madde ötesi bir ruh yoktur ve bütün zihinsel olaylar maddeye bağlıdır. Genel olarak materyalizmin tarih içerisinde yer alışı bu şekildedir. Materyalizm denildiğinde günümüzde akla Marx ya da onun ifade ettiği komünizm, kapitalizm gibi kavramlar gelse de çağlar öncesinde atomun ele alınması da materyalizm açısından önemli bir konudur. Marx'ın fikirlerinin sonraki dönemlerde yönetim biçimlerini büyük ölçüde etkilemesi, kapitalist düzen karşısında hala savunulur olması, kısacası güncelliğini koruması materyalizmin onunla birlikte anılmasını sağlamaktadır fakat Marx'ın etkilendiği önceki dönemlerin materyalist düşünceleri de göz önünde bulundurulmalıdır fakat Marx'ın kendinden önceki filozoflardan etkilendiği bir gerçektir, o filozofların fikirleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Not: Marx ve Hegel'in toplumsal materyalizm ve diyalektik materyalizmi başlı başına ele alınması gereken kapsamlı bir konudur, bu yazıda genel hatlarıyla ele almak istedik. Ve son söz: Bu yazıyı tamamladığım gün 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı'ydı. O nedenle yazımı Marx'ın tabiriyle proletarya sınıfına ithaf ederek, yine onun şu söylemi ile bitirmek isterim; Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri yok, kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri birleşin!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/kerem-kaynar-neden-yemek-yazilari-yaziyor.html", "text": "İbretlik bir hayat öyküsü... Trendleri iyi yakalamayı bilen bir yazarın trajikomik öyküsü. O biiiiiiiiiiir makine mühendisi Yazısını hep geç gönderir ama -tanırım iyi çocuktur- Kaçak giriş: arasındaki yorumlar Kerem Kaynar'ın yazı ile ilgili yorumlarıdır! Bir süredir davranış bilimlerinde ve özellikle de endüstriyel psikolojide çok önemli bir konu olan motivasyon teorilerinden bahsetmek istiyordum, ancak buna paralel olarak bir süredir Kerem Kaynar'ın niçin yemek yazıları yazıp durduğu üzerine de düşünüyordum. Baktım ki bu iki faaliyeti birleştirebilirim ve başka bir yazar hakkında yazı kaleme alarak Açık Bilim'de de bir ilke imza atmış olabilirim. O yüzden hiç düşünmedim, yaptım. Böylelikle de ortaya bu yazı çıktı. Umarım gerisi gelmez ve misillemesi de olmaz. Bu yazımızın konusunun Motivasyon Teorileri mi yoksa Kerem Kaynar mı olduğunu kestirmek güç. Aslında Kerem Kaynar'ın romantik bir aşk hikayesi yazarı mı, bir gurme mi yoksa bir bilim yazarı mı olduğunu kestirmek de güç. Üstelik hiçbir fotoğrafına erişilemediği için profil fotoğrafına koyduğu robotun kendisi olduğunu düşünmek de mümkün olabilir ama bu kadar duygu yüklü yazıları bir robotun yazabileceğine de ihtimal veremiyoruz. İşte bu yüzden bu yazıda hem Kerem Kaynar'ı analiz edip anlamaya çalışıyoruz hem de okurlarımıza motivasyon teorilerinden bahsediyoruz. Bakalım nasıl olacak! Haydi bakalım rasgele... Motivasyon Kuramları Açık Bilim yazarı Kerem Kaynar. İyi bir bilim okuyucusu. Yıl 2011, aylardan Ekim. Açık Bilim Dergisi kurulduğunda Çağrı Yalgın tarafından bu dostumuz kitap incelemeleri yazabilir diye tanıtıldı. Böylece kendisine de bir davet götürüldü. Sanayi devriminden sonra Dünya oldukça şekil değiştirdi. Devrim Avrupa'da ortaya çıktığı için feodalite ortadan kalkarken diğer yandan yeni bir sanayici sınıfı oluştu. Böylece feodal düzende tarla işleyerek hayatını kazanan aşiret yapılı aileler kentlere göç etti, yalnızlaştı ve artık kentlerde üretim makinalarını elinde bulunduran sınıfın işlerini gören işçi haline geldiler. Ancak ortada adam akıllı bir yönetim uygulaması olduğunu söylemek zordu. Yıl 1880'lere geldiğinde bazı düşünürler böyle rasgele yönetim olmaz deyiverdi ve yönetim hareketini başlattılar. Yönetim hareketi savunucularının fikirlerini düzenli hale getirip daha sonra da geliştirerek bilimsel yönetimi başlatan kişi hem iktisatçı, hem de mühendis olan Frederick Winslow Taylor'dur. Taylor'un 1911'de yayınladığı yönetim ilkeleri ile işletmeler maliyetlerini 20-30'da birine düşürürken, işçiler de daha çok kazanmaya başladılar. Fakat Taylor'un önemli bir eksiği vardi: Taylorizme göre işçiler rasyoneldir ve onlar da sadece daha çok para kazanmak ister. Onları daha çok ya da o zaman yeni bir kavram olan: daha verimli- çalıştırmanın tek yolu onlara daha çok prim, teşvik ya da ücret vermektir. İşte Klasik Yönetim Teorisinin en büyük eksiği budur: İnsanın duygularını dikkate almamak. Bu yüzden önce neo-klasik, sonra modern yönetim yaklaşımları ve en sonunda da postmodern yönetim yaklaşımları ortaya çıkmıştır. İnsanın yönetimin asli unsuru sebebi olması ise bu teoriler yönetim teorisi diye anılmaz. Onları adları artık örgüt teorileridir. Örgütler, belli bir amaç için bir araya gelmiş insanlardır. Bu insanların motivasyonları, yani amaç için güdülenmeleri amaca ulaşmanın şartıdır ve motivasyon ne kadar yüksek olursa amaca ulaşmak da o kadar mümkün ve verimli olacaktır. Motivasyon türkçesiyle güdü-, bir canlının herhangi bir ihtiyacı gidermesi amacıyla harekete geçmesini sağlayan güçtür. Bu ihtiyacın giderilmesi ise canlıya tatmin getirir. Daha kronolojik olarak sıralarsak, bir ihtiyaç hasıl olur, o ihtiyaç için motive olunur ve sonrasında ihtiyacı gidermek için bir davranış gerçekleştirilir, bu davranış amacına ulaşırsa ihtiyaç giderilir ve daha sonrasında da tatmin duyulur. Eğer tatmin gerçekleştirilen bir iş yoluyla elde edilmişse buna iş tatmini denir. Kerem'in Açık Bilim için yazması onun için bir iş olduğu için motivasyonu biz daha çok iş tatmini kapsamında ele alacağız. (Motivasyonun genel anlamı ve sinirbilimsel mekanizması hakkında harika bir sesli yayına ulaşmak istiyorsanız Bilim Kazanı'nın ilk bölümünü tavsiye ederim: Bilim Kazanı Bölüm 1: Motivasyon) Daveti alan Kerem Kaynar, bakarız minvalinde bir cevap verdi. Bu kadar zamandır okuyup duran Kerem'in artık entelektüel kapasitesini paylaşmaya ihtiyacı vardı. Çok beğendiği ve takdir ettiği fizikçi Richard Feynman, bildiklerini öğrencilerine ya da halka kolaylıkla aktarabilmesiyle meşhurdu. Kerem niçin böyle bir projede yer almasındı ki? Hem belki kendisi de bir gün meşhur olurdu, olur ya? Motivasyon kuramları ikiye ayrılır: Kapsam Kuramları ve Süreç Kuramları. Kapsam kuramları ihtiyacı sadece ihtiyaç duyan kişi penceresinden inceler ve karşılığında ne alındığının motivasyonu nasıl etkilediğiyle pek ilgilenmez. Kapsam kuramlarından en meşhuru Maslow'un motivasyon kuramıdır. İhtiyaçlar piramidi olarak anılan bu kurama göre canlıların ihtiyaçları bir piramit halindedir ve bir kattaki ihtiyaçlar tatmin edilmeden diğer kata geçilmez. Abraham Maslow'un 1943 yılında ortaya koyduğu ve kendi adıyla anılan kuramına göre fizyolojik ihtiyaçların giderilmesi güvenlik ihtiyacından daha önceliklidir. Aslan riskine karşın otlamaya devam eden geyikler, çölde iken su mu çadır mı? sorusuna vereceğimiz su yanıtı bundandır. Güvenlik konusu halledilmeden de sevgi arayışına, ait olmaya gerek duyulmaz. İnsan üçüncü basamağı da geçince artık takdir ve saygı görmeye yönelik ihtiyaçlar duyacaktır. Tüm bunları tamamlayınca da artık kendini gerçekleştirecek, hobilerine yönelecek ya da ideallerine ulaşmaya çalışacaktır. İyi bir işi olan Kerem Kaynar'ın ilk üç basamakla ilgili bir sıkıntısı olduğu düşünülemez. Ayrıca işindeki pozisyonunun da ona takdir ve saygı ihtiyacını giderecek kadar şey sunduğunu düşünülebilir. Peki sırada ne var? İlk dört basamaktaki ihtiyaçları giderdiğimize göre sıradaki adıma göre artık yaratıcı ve üretici olmanın sırası gelmiş olamaz mı? Peki Maslow gerçekten haklı mı hakikaten? Yoksul olmasına rağmen sanatçı olanlar yok mu? Ya da kimi insanlar için sevgi ve ait olma duygusu güvenlikten öncelikli gelmiyor mu ki, sırf bu aidiyetin yarattığı tatmin için, ya da kendilerini gerçekleştirmek için yasadışı örgütlere üye oluyorlar? Neyse. Maslow haklı olsun ya da olmasın, zaten Kerem Kaynar'dan istenen şey o kadar da zor ve matah bir şey değildi: Büyükçe kitaplığından bir kitap seçilip tanıtılması, o kadar. Hem ürünlerini severek okuduğu, deneyimlerinden çok şey öğrendiği büyük bir yazara olan borcunu da bu yolla ödeyebilirdi. Bu yüzden ilk sayıda da Richard Feynman'ın Altı Kolay Parça kitabı hakkında bir inceleme yazmaya karar verdi. İhtiyaç kuramcılarından Clayton Alderfer, Maslow'un katı hiyerarşisine karşı çıktı ve Hiyerarşiye bağlı olmadan, herhangi bir ihtiyaç giderildiğinde o ihtiyaca ait güdülenme azalır, ve öncesinde olmayan ya da az olan başka bir ihtiyaca ait güdülenme devreye girer dedi. İhtiyaçları VİG baş harfleriyle anılacak şekilde üçe ayırdı: Var olma, İlişkide bulunma ve Gelişme. Alderfer'e göre bazı ihtiyaçlar var olmaktan kaynaklanır; yani doğuştandır: Yeme, içme, barınma gibi. Var olmaya devam içinse bu ihtiyaçlar devam eder. İlişkide bulunma ihtiyacı ise sosyal ihtiyaçlara karşılık gelir ve insanın çevresindeki diğer insanlarla ilişkileri hem işte, hem de iş dışında tatmine etkide bulunur. Gelişme ihtiyacı ise kişinin kendi kişisel gelişimini, başka bir deyişle yetenek ve kapasitelerini geliştirmesine yöneliktir. Kerem Kaynar'ın ülkemizde kendisi kadar okuyan birisiyle oturup şöyle hakkıyla bilim ve edebiyat sohbeti yapması kolay değildi, zira böyle birine rastlama olasılığı düşüktü. Açık Bilim yazarlarının kendisi gibi insanlar olabileceğini düşünerek belki de en azından böyle bir grup içerisinde yer almanın güzel bir şey olabileceğini düşündü. Yazısı hakkında düşünürken derginin diğer kurucusu Tevfik Uyar ile Gtalk üzerinden bir ilişki teşebbüsünde bulundu. Daha sonra kendilerinin de okuyup ne kadar resmiymişiz diye kahkahalarla gülecekleri sohbetin başlangıcı Rus romanlarını aratmıyor. Tevfik: Selam Kerem: Selam, nasılsınız? Tevfik: Sağolun,sizleri sormalı. Kerem: Ne olsun, evden çalışan bir insan olarak bilgisayarın başındayım bu saatte :) Tevfik: Kolay gelsin, evden çalışmak zevkli olsa gerek, Kerem: sağolun. ... Ve nihayet Kerem Kaynar, karar verdiği yazıyı yazıp gönderdi ve ilk sayının yayınlanmasını beklemeye başladı. Amerikan Psikolog Frederick Herzberg Maslow'dan ve Alderfer'den farklı olarak özellikle iş tatminine odaklanmış ve 1960'larda iki faktör teoremini ortaya koymuştur. Herzberg'e göre her faktör ya da ödül tatmini, dolayısıyla da motivasyonu sağlamaz. Faktörler ikiye ayrılır: Koruyucu Faktörler ve Güdüleyici Faktörler. Koruyucu faktörler sadece işi bırakmayı engeller. Mesela ücret sanıldığı gibi güdüleyici bir faktör değil, koruyucu faktördür. Pek çok insan işinden nefret etmesine rağmen sadece ücreti için işinde kalabilir. Buna karşılık prestij, başarı, bunlara bağlı olarak terfi, tanınma gibi faktörler güdüleyicidir. Bir çalışan, ücreti iyi olmasa dahi prestijli olduğu, ya da başarılı olduğu veyahut tanınmasını sağladığı için işte kalmaya devam edebilir. Herzberg ödülleri de iki şekilde değerlendirdi: İçsel ödül, dışsal ödül. Dışsal ödül ödülün kendisidir. Para, terfi, prim gibi. İçsel ödül ise dışsal ödülün kişideki yansımaları ya da kişinin amaçlarına hizmetidir. İstediği bisikleti satın alabilmesi, başarılı olduğu hissi, prestij gibi... Kerem Kaynar ilk yazısından sonra banka hesabını kontrol etti. Baktı ki herhangi bir hareket yok. Bekledi ve iki gün sonra tekrar kontrol etti. Yine yok. Anladı ki bu yazı çizi işlerinde ekmek yok. Bu durum biraz canını sıkıyordu ama öte yandan Açık Bilim'in yeni bir bilim dergisi olarak bilim çevrelerinde oldukça beğenildiğini görüyordu. Baktı ki, başarılı olmaya aday bir dergiye bir tuğla koymuştu Kerem Kaynar. Tevfik Uyar ile bir önceki konuşma kadar yumuşak geçmeyecek bir konuşma yapmaya kararlıydı ama Dur bakalım, iki üç sayı daha yazalım, eğer hiç gelirim olmazsa giderim, köle miyim ben arkadaş dedi. McClelland diğerlerinden farklı olarak ihtiyaçların kişinin kendisinde var olduğunu değil, öğrenmeyle edinilebileceğini öne sürer. McClelland da ihtiyaçları üçe ayırmış, bunları başarı ihtiyacı, ilişki ihtiyacı ve güçlülük ihtiyacı olarak sınıflamıştır. McClelland'a göre insanların kendi meslek alanlarındaki mükemmeliyetçi tutku ve duygularının ardında başarı ihtiyacı saklıdır ve başarı güdüsü toplumu ve bireyi en çok etki altında bırakan güdüdür. Açık Bilim'in okunurluk ve bilinirlik düzeyi giderek artarken Kerem Kaynar da Açık Bilim'in okunan yazarları arasındaki yükselişini sürdürüyordu. Yazarlık işini iyi başardığını düşünen Kerem Kaynar, 14 Şubat Sevgililer Günü münasebetiyle Şubat 2012 tarihli 4. sayı için Richard Feynman ile karısı Arlene Greenbaum arasındaki efsanevi aşkı anlatmaya karar verir. Bu yazı sıkı bir edebiyat okuyucusu olan Kerem Kaynar'ın bilim yazarlığı yanısıra edebi yazarlık kabiliyetlerini de ortaya koymasını da sağlar, Bu bir sevgililer günü yazısıdır cümlesiyle başlayan Adresini Bilmiyorum Sevgilim adlı yazı patlama yaratır. Derginin o güne dek en çok paylaşılmış, tıklanmış ve okunmuş yazısı olur. Hatta aylarca da liste başından düşmeyecektir. Görüldüğü gibi kapsam kuramları kişilerin güdülenmelerine karşılık ne aldıkları, böylece sıradaki güdülenmelerinde daha önce aldıklarının ne gibi etkileri olduklarıyla ilgilenmez. Yani kapsamları biraz daha anlıktır. Oysa süreç kuramları öyle değildir ve ihtiyaç-güdülenme-tatmin eksenindeki durumun, sıradaki güdülenmeye ne gibi bir etkide bulunacağını da dikkate alır. Süreç kuramlarından en çok öne çıkanlarından birisi 1960'larda Victor Vroom tarafından geliştirilen Ümit Kuramıdır. Vroom kişinin bir davranışı karşısında beklediği şekilde ödüllendirilmediği ya da ödüllendirilmeyeceği beklentisinin bulunduğu durumlarda güdülenmenin olumsuz etkilenebileceğini ileri sürmüştür. Bunun tersi de geçerlidir: Kişinin beklediği ödülü alacağı ve ödülün büyüklüğü düşüncesi onun ne kadar güdüleneceğini belirler! Sevgililer günü yazısıyla patlama yaratan Kerem Kaynar, sevgililer günü gibi özel günlerin kaymağını yiyebileceğini farkedince, Vroom'un beklenti teorisine uygun olarak, büyük bir zevk ve şevkle 8 Mart Kadınlar Günü'nü listesine almıştır. Böylece Mart 2012 tarihli Açık Bilim sayısına Gökyüzü Kadınlarındır isimli bir yazı yazmış, yine derginin en çok okunan yazısını yazmayı başarmıştır. Muhtemelen İyi ki şu özel gün ve haftalar var diyen Kerem Kaynar, nihayet Haziran'da Babalar Gününü kullanacak, daha sonra da 2013 Şubat'ta da tekrar Sevgililer Günü'nü kendi hırsına alet edecek ve yeterli tatmini elde ettikten sonra bu davranışına bir son verecektir. Süreç kuramlarına en büyük katkı B. F. Skinner'dan gelmiştir. Yazının başında bağlantısını vermiş olduğumuz Bilim Kazanı adlı programda da anlatıldığı üzere, canlıların herhangi bir davranışı göstermesi karşısında aldığı ödül, o davranışın pekişmesine neden olur. Skinner, Pavlov'un meşhur köpeğiyle birlikte ortaya koyduğu şartlanma durumuna böylelikle farklı bir bakış açısı getirmiş, dolayısıyla eğitim bilimlerinde önemli bir yeri olan teşvik hususunda da çığır açmıştır. Kerem Kaynar için ilk etapta ödül kavramı okunma sayısına karşılık geliyordu. Bir süre sonra özel gün ve haftalar da tükenince Kerem Kaynar biraz gerilere düşmeye başladı. Açıkçası ödüle bu kadar alışmış birisi için bu biraz sıkıntılı bir süreçti . Bir süre sonra Teoman'ın müziği bırakması gibi, Kerem'de de yazmayı bırakmak gibi bir etki yaratma riski vardı! Yeni bir patlama yapmak gerekiyordu. Artık okunma sayısı Kerem'i tatmin etmiyordu, çünkü daha geçenlerde bir köşe yazarı Kerem'den övgüyle bahsetmiş, zaten yüksek olan egosunu biraz daha yükseltmişti. İşte tam olarak da bu ödülün devamlılığını sağlamak gerekiyordu! Kerem istatistiklere şöyle bir göz attı: 2012 Aralık sayısında yazmış olduğu Kek Kabartmak Bir Bilimdir hem bilim okurlarının hem de ev hanımlarının, yani çok daha geniş bir kitlenin dikkatini çekmişti. Twitter paylaşımlarını da kontrol eden Kerem Kaynar yeni madeni keşfetti! Motivasyon yaşam kaynağımızın ta kendisidir ve aslında nereye baksanız konuların bir şekilde motivasyonla ilişkili olduğunu görürsünüz: Depresyon hastalığı bir çeşit motivasyonsuzluktur. İşimizi yapmaktan zevk almıyorsak aslında şartlar ya da işin doğası bizi motive etmiyordur. Sevgiliniz size çiçek almıyorsa bu davranışı pekiştirmediğiniz içindir, çocuğunuz ders çalışmıyorsa bir ödül beklentisi yoktur... Kısacası bir tutum ya da davranışın kaynağı güdüdür, güdülenme ise davranışın gerçekleşmesi için gerekli güçtür. Kamuya yönelik bir platformda yazmayı güdüleyen şey elbette ki okunmaktır. Her yazar okunmak, okunma yoluyla bildiklerini, düşündüklerini okurlarına aktarmak ister. İşte biz de tam olarak bu yüzden Kerem Kaynar yemek yazıları yazmaya başlayınca Twitter'den ev hanımı ve manken görünümlü 300-400 sahte hesap açarak kendisinin yazılarını paylaştık, güzel güzel yorumlar yaptık. Böylece de onu yemek yazıları yazmak konusunda güdülemeye devam ettik. Kerem Kek'ten sonra yumurtaya, yumurtadan sonra sufleye, sonra da sırasıyla çaya, kahveye el attı. Bu sayıda da Çikolata hakkında bir yazı yazarak ev hanımlarından bekar genç kadınlara doğru bir seyir izleyeceğini tahmin ediyoruz. Yeni sahte hesaplarımız hazır. Haydi Kerem! Seni bekliyoruz!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/murmansk-isigindan-d-vitaminine.html", "text": "Murman, Saami dilinde yeryüzünün kenarı demektir. Evet, orada kendi halinde bir şehir var; adı Murmansk. Sovyetler Birliği'nin kahraman şehirlerinden biri, I. Dünya Savaşı'nda müttefik ülkelerden gelen yardımı karşılamak amacıyla bir liman şehri olarak kurulmuş. 1942'de Alman bombardımanıyla neredeyse yok edilmiş ancak destekle yeniden toparlanmış. Daha da ileri giderek ilk buzlanmaya karşı dayanıklı petrol platformuna ev sahipliği yapmaya başlamış. Rusya'nın en güçlü dönemlerinde de şehir unutulmamış. Öyle ki bugün şehirde atom enerjisi kullanan denizaltı ve buzkıran filoları bulunmakta. Kendi adıyla anılan oblastın merkezi olan şehir, Rusya'nın kuzeybatı ucunda, Barents Denizi'ne 50 km uzaklıkta. Kuzey Kutup Dairesindeki en büyük şehir olan Murmansk'ta 2010 yılında yapılan nüfus sayıma göre 307.257 kişi yaşıyor. Gelelim bu liman-şehrin iklimine. Yıllık sıcaklık ortalaması 0 C olan şehirde kuzey ışıklarını görmek de mümkün. Karların mayıs ayında tamamen kalkmasıyla ağustos sonuna kadar süren yaz aylarında Güneş ışınlarının şehir ile yaptığı maksimum açının 44 olması sebebiyle sıcaklık 13 -8 C arasında değişiyor. Tabi burada yaz ayları olarak geçen günler Türkiye'dekilerden biraz farklı. Güneş, ışınlarının gün sonunda yeryüzü ile yaptığı 0,5 derecelik açıdan sonra batmak yerine tekrar yükseliyor. Ekim ayında geri gelen kar yağışı ile giderek gün ışığını kaybeden halk, yılın en zor dönemine giriyor. Aralık ve Ocak aylarını neredeyse karanlıkta geçiren halk Mayıs ayına kadar psikolojik açıdan baş etmesi oldukça güç, güneşsiz, yarı aydınlık bir havada yaşamak zorunda kalıyor. Yirmi dört saatten uzun bu geceler coğrafi literatürde Kutup Gecesi olarak adlandırılıyor. Kutup bölgelerinde bu durumun yol açtığı bir sağlık sorunu olan Kutup Gecesi Stresi kilo kaybı, metabolizma aksaklıkları gibi fizyolojik, depresyon gibi psikolojik sorunlara yol açıyor. Vücudun biyolojik saatini dengeleyen ve ritmini kontrol eden melatonin hormonu normal şartlarda gece saatlerinde salgılanır. Kutup bölgelerindeki fizyolojik stresin önemli sebeplerinden biri de bu sürekli gece durumudur. Sürekli geceler halkı çeşitli önlemler alarak yaşamaya sevk ediyor. Yoğun kış döneminde okullar eğitime kısa sürelerle devam ediyor. Bu sırada çocuk yaştaki öğrenciler gün içinde özel egzersizler yapıyor ve özel bir diyete göre besleniyor. Konuyla ilgili olarak National Geographic 2013 Nisan sayısında bir fotoğraf görüyorum. Fotoğrafı telif hakları sebebiyle yayınlayamıyorum ancak fotoğrafın altında şöyle yazıyor: 1977, Rus kenti Murmansk'ta yaşanan uzun kış sırasında D vitamini eksikliğini bertaraf etmek için ultraviyole lambası etrafında toplanmış çocuklar. Sovyetler döneminde gelişme çağındaki çocuklara devlet tarafından normal günün sabah saatlerine denk gelecek şekilde rutin bir şekilde bu kuvars lamba terapileri uygulanırmış. Kısılan eğitim bütçesi ve değişen yönetimler bu terapileri halk kliniklerinde reçeteli seanslara çevirmiş. Zamanla çeşitli sebeplerden bu terapileri bitirmek zorunda kalmışlar. Bunu telafi etmesi ümidiyle bugün hala sürdürülen özel spor kompleksleri ve medikal tedavi yöntemleri kullanımına geçilmiş. O günden sonra bazı aileler ve özel kurumlar kendi imkanları doğrultusunda bu elzem terapileri de sürdürmüş. Murmansk'taki bu uygulama aslında tıbbi alanlarda yaygın olarak kullanılan bir tür ışık terapisi. İhtiyaca göre uygulanan bu çeşitli fototerapilerin yaygın kullanım alanı deri dokusundaki eksikleri dolayısıyla vücudun eksikliklerini gidermek. Ayrıca psikolojik olarak stresi ya da depresyonu tedavi etmek için de kullanıyor. Uyku düzeni oluşturmak, biyolojik zamanlamayı düzenlemek gibi bir çok amaç için kullanılan bu yöntemin bitkisel kullanımları da var. Bu yönteme özellikle uyuşturucu üreticileri, uyuşturucu maddeleri elde ettikleri bitkileri kapalı alanlarda yetiştirebilmek adına başvuruyor. Murmansk halkı bir yana dursun; hepimizin ihtiyacı olan şeylerden biridir D vitamini. Balık, yumurta, tereyağı gibi kaynaklardan alabildiğimiz gibi D vitamininin büyük bir kısmı deride UVB ışınları yardımı ile sentezlenir; bu sentez ise vücuda gene besinlerden alınan bir tür molekül olan provitamin D varlığında mümkün olur. Güneşli ülkelerde bu en son akla gelen şeylerden biri olsa da kutup dairelerindeki insanlar için hayati öneme sahiptir. Prohormon olan, kalsiyum ve fosfat metabolizmasının işleyişini düzenleyen D vitamini iki çeşittir. Bunlar bitkisel kaynaklı D2 ve hayvansal kaynaklı D3'tür. Karaciğerin ve kemiklerin D vitamini depolama kapasitesi oldukça sınırlıdır. Tek seferde alınan 600.000 IU* miktarın ancak %15'i depolanır, bu stok ise sadece 1 hafta tedavi edici etki gösterebilir. O yüzden derideki üretimle desteklenmelidir. Derideki üretim -Murmansk'taki uygulamada olduğu gibi- ışık yardımı ile olmakta. Gözümüzle göremediğimiz morötesi ultraviyole ışık UVA, UVB ve yeryüzüne pek uğrayamayan UVC ışınlarından oluşur. UVC, ozon tabakası tarafından tutulur ve bunun bize kadar çok az bir miktarı ulaşır. UVA ışınları ki tehlikelidir derinin en üst tabakası olan epidermisi geçerek bir sonraki kısım olan dermisin derinlerine kadar ilerleyebilir. UVB ise epidermiste tutulur. Melanin salgısını artırarak derinin koyu renk almasını yani bronzlaşmayı sağlar; ayrıca D vitamini sentezini de uyaran bu ışındır. UVA'dan ne kadar korunursak o kadar iyi, ancak uygun miktarda UVB ışınlarına sağlıklı bir yaşam için ihtiyacımız vardır. Derimize yeterince ayrıntılı bakarsak en dıştaki koruyucu deri, epidermis, beş katmandan oluşur ve UVB uyaranlı D vitamini en alt iki katmanda sentezlenir. Bunlar Stratum spinusum ve dokunma hissini algılayan Merkel hücrelerini barındıran Stratum basale'dir. Vücuda provitamin olarak giren -besinlerden alınan- bu D vitamininin hayvansal formu 7-dehidrokolesterol, bitkisel formu ise ergosterol'dür. İki form da eş güçtedir ve eğer bu provitaminler alınmadan önce kaynak canlıda D vitaminine dönüşmüş ise direkt emilimi gerçekleşerek etki gösterir. Bu amaçla bitkilerden ticari olarak da üretilir. Bazı D vitamini destek hapları bu yöntemle üretilir. UVB ışını her iki provitamin formundaki B halkasını kırar. B halkası kırılarak, UV yardımı ile oluşan D3 vitamini karaciğer tarafından alınır ve endoplazmik retikulum üzerinde sırasını bekleyen 25-hidroksilaz enzimi ile 25-hidroksivitamin D3'e dönüşür. Bu formu karaciğerdeki temel depo formudur. Bir miktarı enterohepatik dolaşım denilen, kolesterol, safra tuzları ve diğer bazı moleküllerin bağırsak tarafından emilip kapı toplar damarı ile karaciğere geri döndüğü dolaşıma katılır, bir miktarı da böbreklere geçerek kalsitriol hormonuna dönüşür Bu çeşitli formlardaki moleküller ilgili yerlerde gerekli görevleri üstlenmek üzere kullanılır. Kemik yapısı, kemik ve dişlere kalsiyumun mineralizasyonu, kalp ritminin düzenlenmesi ve hücresel metabolizma görev aldığı yerlerden temel olanlarıdır. Peki eksikliğinde veya aşırı alımda neler olur? D vitamini eksikliğinin yaygın olarak yol açtığı hastalık gençlerde raşitizmdir, Bu, bozulan kalsiyum ve fosfat metabolizması nedeni ile kemiklerin mineralizasyonunun aksaması sonucu kemiklerde yumuşamaların görüldüğü hastalıktır. Yetişkinlerde ise raşitizmin çok benzeri olan osteomalazi hastalığı görülebilir. Gene D vitamininin eksikliğinde aksayan diğer önemli metabolik fonsiyonlar, yaşamı tehdit edebilir. Yüksek toksik özellik gösteren bir vitamin olması aşırı alımlarda zehirleyici, istenmeyen etkilere neden olur örneğin kalp ve damar kireçlenmeleri, yumuşak olması gereken dokularda sertleşme, verimsizleşme ve daha da kötüsü kandaki artan kalsiyum miktarı ile bağlantılı nörolojik etkiler görülebilir. Son olarak... Malum yaz ayları geliyor; güneş fazlasıyla bizimle olacak. Güneşten korunmanın güneş görmeden geçmesi gereken bir yaz demek olmadığını biliyoruz. Aşırı güneşlenmenin kötü sonuçları olabilir ancak güneş, sağlıklı bir yaşam için temel gereksinimlerimizdendir. Gerektiği kadar güneşi tenimizde hissetmek hepimizin yararına olacaktır. Nina Simone'un sözleriyle: Kuşlar yükseklerde uçuşuyor, ne hissettiğimi biliyorsun Gökte güneş, ne hissettiğimi biliyorsun Kiraz kuşları süzülüyor, ne hissettiğimi biliyorsun Yeni şafak Yeni gün Yeni hayat, benim için Ve güzel hissediyorum... *IU: Enternasyonel Ünite, 1 IU = 0,025 g D vitamini"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/otizm-atalarimiza-fayda-saglamis-olabilir-mi.html", "text": "Raymond: 82, 82, 82. Charlie: 82 ne? Raymond: Kürdanlar. Charlie: Orada 82 kürdandan çok daha fazlası var Ray. Raymond: Toplam 246 tane. Charlie: Kaç tane? Sally Dibbs: 250. Charlie: Çok yakın. Sally Dibbs: Kutuda 4 tane kalmış. Bir neslin otizm ve otistik spektrum bozuklukları ile tanıştığı filmdir Yağmur Adam . Sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim eksikliği ve sürekli yinelediği davranışları ile biz nörotipik insanlardan oldukça farklı olan Raymond inanılmaz zihinsel yetenekleri ile farklı olanın her zaman kötü olmayacağını bizlere hatırlatır. Geçtiğimiz günlerde otizm ve otistlere yönelik önyargı ve yanlış düşüncelerin toplumumuzda var olmaya devam ettiğini öğrendik . Oysa belki de bu farklı fakat güzel zihinlerin günümüz modern toplumunun şekillenmesinde önemli bir payları var. Otizm sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim eksikliği ve sürekli yinelenen davranışlar ile karakterize, bireyleri erken çocukluk döneminden itibaren etkileyen bir zihinsel gelişim bozukluğu olarak tanımlanıyor. Otizm, otistik spektrum bozuklukları adı verilen ve yaşam boyu süren güçlükleri tanımlayan yaygın gelişimsel bozukluklar arasında yer alıyor. Dünyada otizmin görülme sıklığı 1.000 bireyde 6 civarında. Ülkemizde sağlıklı istatistikler bulunmasa da bu oranlar kullanılarak 0 14 yaş aralığındaki 125.000 çocuğumuzun otistik olduğu tahmin ediliyor. Birçok gelişimsel bozukluk gibi otizmin de yüksek oranda kalıtsal olduğu bilinirken farklı genetik ve çevresel risk faktörlerinin etkileri tartışılıyor. Otizmin karmaşık kalıtsal yapısı ve evrimsel bakış açısı araştırmacıları Eğer bu gelişimsel bozukluklar bireyin hayatta kalma şansını olumsuz şekilde etkiliyorsa doğal seçilim yoluyla otizme yol açan genlerin gen havuzu içinde görülme sıklığının azalması gerekirdi. Oysa dünya popülasyonu içerisinde otizmin yüksek oranda görülmeye devam etmekte. Bu durumun nedenleri ne olabilir? sorusunu sormaya yöneltiyor. Bu soruya yanıt olarak bazı araştırmacılar otizme yol açan genlerin avcı-toplayıcı atalarımıza fayda sağlamış olabileceğini, hatta otistik genlere sahip atalarımızın avantajlı bir durumda olduğunu öne sürüyorlar. Bu araştırmacılardan Jared Edward Reser, 2011 yılında Evolutionary Pscyhology isimli dergide yayınlanan makalesinde avcı toplayıcı toplumlarda otizme yol açan genlerin doğal seçilim tarafından tercih edildiğini öne sürerken, otizmle ilişkilendirilen bilişsel ve sosyal yetersizliklerin evrimsel ve uyarlanmacı avantajları olabileceğini belirtiyor. Ancak modern toplumun sosyal ve üreme davranışlarının bu avantajları gizlediğini düşünüyor. Arkeolog Penny Spikins de, atalarımızın garip ve farklı düşünen bireyleri kucaklayarak, uyum sağlama ve yeni icatlar yapma yeteneklerini arttırdıklarını ve diğer insansılara karşı üstünlük sağladıklarını öne sürenlerden. Otistik Avantaj Atalarımızın 2,6 milyon yıl önce ilk kaba taş aletleri yaptığını ve sadece 100.000 yıl öncesine kadar aynı aletleri kullandığını belirten Penny Spikins yeni ve daha hassas aletlerin arkeolojik kayıtlarda aniden ortaya çıktığına dikkat çekiyor. Spikins bu ani değişimin diğer bir deyişle atalarımız ölçüsündeki teknolojik devrimin avcı-toplayıcı topluluklarda otistik spektrum özellikleri gösteren bireylere daha fazla tolerans gösterilmeye başlanmış olması ile açıklanabileceğini öne sürüyor. Yeni icatların ve inovatif gelişmelerin daha çok sistematik, detaycı ve hassasiyete odaklanan bireylerce gerçekleştiriliyor olmasını ise iddiasını destekleyen bir kanıt olarak sunuyor. Spikins günümüzden 35.000 100.000 yıl öncesine ait kalıntılarda taş devri toplumlarında otizmin oynadığı role dair olası kanıtların bulunacağını aktarıyor. Özellikle Üst Paleolitik döneme ait kalıntılardaki doğal olayların, özellikle astronomik sistemlerin kayıt edilmesindeki odaklanmanın ve detayın bugün Aspergers sendromu ile teşhis edilmiş bireylerin detaylara odaklanması ile paralellik gösterdiğini söylerken bu kalıntılar arasında Abri Blanchard (Şekil 1) plağının belki de en önemlisi olduğunu belirtiyor. Teknolojik gelişmelere paralel olarak atalarımızın mağara duvarlarına yaptıkları doğal ve gerçekçi resimleri, sıradışı detaya sahip maskotları da iddiasını destekleyen kanıtlar arasında sunuyor Spikins: Buz devri sanatçılarının otistik olduklarını söylüyor olmasak da otistik algılamanın ve otistik bireylerin toplumun sanat anlayışında önemli etkileri olduğu sonucuna varmak mantıksız olmayacaktır . Otistik özelliklere sahip bireylerin riskli ve soğuk iklime sahip bölgelerde hayatta kalmak için teknolojiye ve inovasyona duyulan ihtiyaç nedeni ile buz devri toplumlarında kabul gördüklerini, bu nedenle otizme yol açan genlerin doğal seçilim tarafından tercih edildiğini öne süren Spikins otistik avcı-toplayıcı atalarımızın insanlığa önemli katkılar sağlamış olabileceğini belirtiyor: Otizmin toplumun dışında olmaktan ziyade 'insanlığın' başlangıcı hikayesinin önemli bir parçası olduğuna inanmak için her türlü neden vardır. Otizme sahip bireyler takvim bilgimize yaptıkları katkılar, geliştirdikleri verimli teknolojik uygulamalar ve sanata getirdikleri farklı bakış açıları ile doğal sistemlerin anlaşılmasında özel bir rol oynamışlardır . Yalnız Gezgin Hipotezi Spikins gibi Reser de otistik spektrum içerisinde yer alan bireylere farklı bir açıdan bakılması gerektiğini düşünüyor. Reser makalesinde otistik bireylerin gösterdiği bir çok davranış ve bilişsel eğilimlerin yalnız bir yaşam biçimini destekleyecek adaptasyonlar olduğunu söyleyerek otistik spektrum içerisindeki bireyleri atalarımızın yaşadığı çevreye uyumlu, avlanma ve toplama yeteneklerini öğrenme ve uygulama konusunda becerikli bireyler olarak tanımlıyor. Reser, adaptasyonlara örnek olarak günümüzde obsesif, sistemli, tekrarlanan blokları dizme, eşyaları düzenleme gibi davranışların geçmişte avlanma, su ve yiyecek bulma gibi faaliyetlere odaklanan davranış modelleri olabileceğini gösteriyor. Modern toplumda otistik bireylerin yinelenen ve takıntılı davranışları uygunsuz hatta anlamsız olarak görülüyor. Ancak Reser görünüşte anlamsız ve gereksiz olan bu davranışların atalarımıza belirli avantajlar sağladığını öne sürüyor: Günümüzde her acıktıklarında ebeveynlerinin kendilerini beslemesi nedeniyle açlıkları onları yiyecek bulma tekniklerini geliştirme yönünde motive etmiyor. Modern insan sosyal ve akademik öğrenme sorumluluğunu taşırken başarılı yiyecek bulma çabasının getirdiği olumlu destekten yoksun kalıyor. Vahşi hayvanlar için önemli olan öğrenme ve doygunluk arasındaki zamansal ve nedensel ilişki modern çocuklardan yapay bir şekilde koparılıyor. Zorlayıcı ve itekleyici doğal açlık içgüdüsü otistik modern bireyleri harekete geçirmiyor ve motive etmiyor; çabaları ve becerileri ilgisiz uyaranlara yöneliyor . Reser, modern otistik bireylerde görülen güçlü takıntıların ve uğraşların tarih öncesi otistik bireylerin hayatta kalmasına yardımcı olabileceği fikrini aşağıdaki cümlelerle açıklıyor: İnsanlar ilgilerini çekmeyen şeylere alışırlar; motive edici, ödüllendirici ve içsel olarak ilginç buldukları şeyleri ise sistemli bir şekilde sınıflandırırlar. Tarih öncesi zamanda açlığın doyurulması sonucuna yol açan faaliyetler yüksek derecede ödüllendiriliyor olabilirdi. Bu nedenle yiyecek bulma ve yiyecekleri işleme stratejilerinin tarih öncesi otistik bireylerin ödül mekanizmasının en önemli değişkenleri olması muhtemeldir. Belki de günümüz otistik çocukları ebeveynlerinin sıkıcı ve anlamsız buldukları sosyal davranışlarını göz ardı ederken, tarih öncesinde yaşayan otistik çocuklar ebeveynlerinin avlanma ve yiyecek bulma faaliyetlerinden ilham alıyorlardı. Bugün yemekleri aileleri tarafından sağlandığından ötürü açlıklarını tatmin etme şansı olmayan ya da ebeveynlerini yiyecek ararken izleyemeyen otistik bireylerin ilgisi, blokları sıralamak, ışık anahtarlarını açıp-kapamak, oyuncakları sıralamak, akan su ile oynamak, elektrik süpürgelerini kovalamak ya da kapak toplamak gibi göze batan, asosyal faaliyetlere yönelmiştir. İçsel eğilimlerin bu şekilde yanlış yönlendirilmesi insan etolojisinde 'vakum aktivite olarak adlandırılır . Reser bu vakum aktivitelerin zaman zaman dahilik derecesine varacak yetenekler olarak kendilerini gösterdiklerini, geçmişte bu sıra dışı yeteneklerin sürekli tekrar ve çalışma ile yiyecek bulma tekniklerine denk gelebileceğini aktarıyor. Avcı-toplayıcı gruplar üzerinde çalışan diğer antropologların, atalarımızın mükemmel doğal yetenekleri olduğunu düşündüğünü belirten araştırmacı bu yeteneklerin otistik ya da otistik dahilerde görülenlere benzer olduğunu vurguluyor. Reser, günümüzde otizmin görülmeye devam etmesinin nedeninin geçmişteki başarısı olduğunu ve bu nedenle otizmin bir hastalık olarak görülmemesi gerektiğini, aksine nörolojik farklılık olarak görülmesi gerektiği sonucuna varıyor: utanılacak bir şey olarak düşünülmemeli, tam tersine bağımsızlığın, bireyselliğin ve kendine yetmenin bir ifadesi olarak görülmelidir . Sonuç Bu fikirler ilk bakışta oldukça varsayımsal ve teorik olarak gözüküyorlar, ancak pataloji ya da bozukluk olarak nitelediğimiz otistik davranışlara farklı bir bakış açısı sunuyorlar. Bu davranışların faydalı hatta avantajlı olduğunu öne sürmeleri açısından üzerinde düşünülmesi ve çalışılması gereken hipotezler. Belki de modern sosyal kurallarımız ve beklentilerimiz ile otistik bireyleri öteki, garip ya da hastalıklı olarak görüyor olmamız bu bireylerin topluma katabileceği faydalardan mahrum kalmamıza yol açarken, otistik bireylerin yaşamlarını da zorlaştırıyor olabilir. Meraklısına: Yaşamı filme çekilmiş olan otistik biliminsanı Temple Grandin tarafından TED.com'da yapılan konuşma."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/dosyalar/uc-asagi-bes-yukari-fermi-problemleri-ve-tahmin-sanati.html", "text": "Dünyanın ilk atom bombası 16 Temmuz 1945 sabahı şafak sökmeden hemen önce, ABD'de bir çölün ortasında patlatıldı. Sabahın alacakaranlığını birdenbire aydınlatan korkunç patlamanın ürettiği olağanüstü enerji ile aniden ısınan hava, dışarıdaki soğuk havada hızla ilerleyen bir şok dalgası oluşturmuştu. Denemeyi izleyen asker ve bilimci grubunun içindeki ünlü fizikçi Enrico Fermi, avucunda tuttuğu kağıt kırpıntılarıyla şok rüzgarının gözlem yerine ulaşmasını bekliyordu. Patlamadan yaklaşık 40 saniye sonra hava darbesi bana ulaştı. Şok dalgasının geçmesinden önce, geçişi sırasında, ve sonrasında yaklaşık 180 cm yüksekten küçük kağıt parçaları bırakarak dalganın şiddetini tahmin etmeye çalıştım. O sırada rüzgar olmadığı için şok dalgasının geçişi sırasında kağıt parçalarının düşene kadar ne kadar ilerlediklerini açıkça gözleyip ölçebildim. Yaklaşık 2 ½ metre kadar ilerlediler ve bu bilgiyle şok dalgasını üreten patlamanın on bin ton TNT gücünde olması gerektiğini tahmin ettim. Fermi bu tahmine ulaşmak için önceden kaba bir hesap yapmış ve bir sayı tablosu hazırlamıştı, böylelikle bu basit deneyle bombanın ürettiği enerjinin ne kadar olduğunu hemen söyleyebilmişti. Patlamadan sonra çevreden alınan numunelerin ayrıntılı analizi sonucunda bombanın 18,6 bin ton TNT gücünde olduğu ortaya çıktı. Fermi, fiziki bilimcilerin mertebe hesabı dediği yöntemin ustalarındandı. Mertebe hesabının amacı virgülden sonra bilmemkaç basamak doğrulukta sonuçlar üretmek değil, belli bir sayının üç aşağı beş yukarı ne büyüklükte olacağını hızlı bir şekilde tahmin edebilmektir. Bu tür akıl yürütmede mesela 1 ve 3 aynı mertebededir, fakat 1 ve 10 arasında mertebe farkı vardır. Atom bombası örneğinde Fermi'nin basit hesabı ve kaba ölçümleri, doğru cevaba mertebe olarak yakın olduğu için başarılıdır. Mertebe hesabı matematiksel kesinliği olmayan, biraz keyfi bir yöntem olsa da, araştırmaya başlarken bir yol gösterici olarak çok yararlıdır: Bir araştırma probleminde beklenen sayıların hangi ölçekte olduğunu kestirmemizi sağlar; böylece deney araçlarını nasıl ayarlayacağımıza, simülasyonlarda parametrelerin ne civarda olacağına, analizde hangi matematiksel yöntemleri kullanmamız gerektiğine karar verebiliriz. Hızlı mertebe hesabı yapma yeteneği en çok, değişik alanlardaki temel bilgileri bir araya getirebilen çok tecrübeli araştırmacılarda bulunur. Sadece azıcık abartarak diyebiliriz ki, yaşlı profesörler kahve içerken bir parça kağıda mertebe hesabı yaparlar, sonra o kağıdı bir doktora öğrencisine verirler, o da ondan bir tez çıkarır. Chicago'da kaç piyano akortçusu var? Fermi, tahmini hesap yeteneğini fizik dışı problemlere de uygulamayı severdi. Chicago Üniversitesi'ndeki derslerinde, makul tahminlerde bulunma sanatını beylik bir örnekle öğretirdi: Chicago'da kaç piyano akortçusu vardır? Elbette bunu bilmek zor; hesaplanabilecek birşey değil. Ama bir dizi makul varsayımla, üç aşağı beş yukarı doğru bir tahminde bulunabiliriz. Chicago'da beş milyon kişi yaşadığını varsayalım. Her ailede ortalama dörder kişi olsa, 1 250 000 aile vardır. On aileden birinin evinde piyano var desek, 125 000 piyanomuz olur, ve bunların her yıl akort edilmesi gerekir. Bir piyano akortçusu yılda 50 hafta, haftada 5 gün çalışıyor olsun. Yolda geçirdiği zamanı da hesaba katarak günde 4 piyano akort edebildiğini varsayalım. O zaman bir akortçu bir yılda 50x5x4 = 1000 piyano akort eder. Demek ki talebe yetişebilmek için Chicago'da 125 akortçu olması gerekir. Bu sonuç kesin değil elbet; elli de olabilir, iki yüz de. Ama mesela ondan fazla, beş yüzden az olacağı kesin. Tamamen yararsız bir sonuç değil; sözgelişi, akortçular için malzeme satan bir dükkan açacaksanız, dükkanın kendini döndürüp döndüremeyeceğini basitçe tahmin edebilirsiniz. Piyano akortçusu sayısı gibi sorular Fermi problemleri diye bilinir. Tek bir doğru çözümleri yoktur, cevapları belirsizdir. Zincirleme varsayımlar yapılır, bu varsayımlardaki hataların birbirini götürdüğü umulur. Uzmanlık bilgisinden çok, temel bilgileri yaratıcılıkla birleştirmek gereklidir. Bu yüzden işe alma mülakatları yapanlar bu tür soruları severler. İşte size uzmanlık bilgisi gerektirmeyen Fermi problemlerinden bir seçme. Zırhlı banka araçları ne kadar para taşır? Bu belirsiz sorunun tek bir cevabı yok elbet. Aracın ne kadar dolu olduğuna, para balyalarının ne kadar sıkı paketlendiğine, banknotların değerine bağlı olarak değişir. Ama diyelim ki para nakil araçlarını sigortalayan bir şirkette çalışıyoruz, ve primi belirlemek için tahmini bir değer bulmamız gerekiyor. Bunun bir yolu aracın iç hacmini kestirmek, taşınan paranın hacmini kestirmek, toplam para hacmini bir banknotun hacmine bölerek kaç banknot taşıdığını bulmak, ve bu sayıyı tipik bir banknot değeri ile çarpmak. Aracın para taşınan kısmının hacmini tam olarak belirlemek zahmetli, ve zaten gereksiz. Diğer varsayımlarımızın hataları da büyük olacak zaten. Amacımız hızlı bir şekilde, doğru mertebede bir cevap elde etmek. Aracın içine paranın yanı sıra bir veya iki güvenlik görevlisi de gireceğine göre, boyutları bir metreden fazla olmalı. Öte yandan otobüs kadar büyük olmayacak, yani boyutları on metreye çıkmıyor. Yaklaşık olarak 2m x 2m x 2m boyutlarında olduğunu varsayabiliriz, o zaman iç hacim 8 m3 olur. Paralar genellikle bu hacmin tamamını kaplamayacaktır. Mesela sekizde birini kaplıyor olsun ; yani taşınan paranın hacmi 1 m3 = 106 cm3. 106 cm3 hacme kaç banknot sığacağını bulmak için bir banknotun hacmini kestirelim. Banknotlar yaklaşık 16 cm boyunda ve 6 cm enindedir. Ya kalınlıkları? Yanımdaki yazıcıya koyduğum bir top kağıtta 500 yaprak var, ve yüksekliği yaklaşık 5 cm. O zaman bir yaprak kağıdın kalınlığı 0,01 cm olur, banknot da yaklaşık olarak aynı kalınlıktadır. Böylece bir banknotun hacmi 15 cm x 6 cm x 0,01 cm ~ 1 cm3 olacaktır. Burada 0,9 değerini 1'e yuvarladım. Mertebe hesabında küsuratla yorulmaya lüzum yok. Böylece 106 cm3 / 1cm3, yani bir milyon banknot taşındığını kestirebiliriz. Peki bu kaç para ediyor? Banknotların ortalama değerini kestirmeliyiz. Banka nakil aracının 5 TL'lerle dolu olduğunu düşünmek pek makul değil, bankaların daha büyük kupürlere ihtiyacı olur. Tamamen 200 TL'lerle dolu olması da akla yakın gelmiyor. İşlemler için her türlü kupürden bulunması lazım. Üstelik 20 TL ve 50 TL'lik banknotlar, 100 TL ve 200 TL'liklerden daha çok kullanılır. Tipik bir banknotun 20 TL olduğunu varsayarsak, araçta 20 milyon TL taşındığını tahmin ediyoruz. Büyük para! Tahminimizin doğruluğunu nasıl kontrol ederiz? Mesela Türkiye'de 2011 yılında gerçekleşen bir zırhlı araç soygununda çoğu Avro ve ABD doları olmak üzere iki milyon TL'lik para çalınmış. Yirmi milyondan çok az. Tahminimiz aşırıya mı kaçtı acaba? Habere göre soygunu yapan kişi yaya olarak kaçmış, yani parayı üstünde taşımış. 1 m3 hacminde paranın ağırlığı ne kadardır? Elde taşınabilir mi? Kütleyi bulmak için hacmi yoğunlukla çarparız. Paranın yoğunluğu yaklaşık suyun yoğunluğu kadardır, yani 1000 kg/m3. Yani 1m3 paranın kütlesi yaklaşık bir tondur. Bir insan bu ağırlığı bırakın sırtlanıp götürmeyi, kaldıramaz bile. O zaman ya araç tam dolu değildi, ya da hırsız sadece taşıyabileceği kadarını aldı. Çalınan paranın en fazla 50 kg olduğunu düşünelim . Dahası paraların çoğu döviz ve muhtemelen büyük kupürler, yani yükte hafif pahada ağır. TL olsalardı değerleri iki milyon değil de, belki bir milyon olurdu. Yirmiyle çarparsak, ilk tahminimiz olan yirmi milyon TL'ye ulaşırız. Bir kilo üzümde kaç üzüm tanesi vardır? Bunda da yoğunluktan gidebiliriz: Organik maddelerin çoğu sudur. Diğer organik malzemenin de yoğunluğu suya yakın değerdedir. O zaman üzümün yoğunluğunun 1 g/cm3 olduğunu varsayabiliriz. Bir üzüm tanesinin 2cm çapında bir küre olduğunu varsayalım. Hacim formülünde (4 r3 / 3) 'yi 3 alıp, yarıçap r = 1 cm aldığımızda, bir üzüm tanesinin hacmini 4 cm3 olarak buluruz. Hacim formülünü hatırlamıyorsanız, kürenin hacminin, içine tam oturduğu küpün hacminin yaklaşık yarısı olduğu bilgisini kullanabilirsiniz. Yoğunluk 1 g/cm3 olduğundan, üzüm tanesinin kütlesi 4 gram olur. Böylece bir kg üzümde yaklaşık 1000g/4g = 250 üzüm tanesi olduğu sonucuna varırız. Bu sonuç makul mü? Diyet listelerinde 90 gramlık bir porsiyon üzüm 15 iri tane olarak açıklanır, yani tanesi 6 gram. Hesabımız doğru mertebede. Kitapları rafa yerleştirmek Büyük bir depremde bir üniversite kütüphanesindeki iki milyon cilt kitap raflardan düştü. Bütün kitapları üç haftada yerine yerleştirebilmek için kaç öğrencinin çalışması gerekli? Öğrenciler kitapları öylesine kaldırıp koymayacaklar; kataloglama sistemine göre doğru sırada koymaları gerekiyor. O yüzden her kitap için biraz zaman harcayacaklar. Öte yandan, kitapların düştüğü yer bulunmaları gereken raftan çok uzakta değil, o yüzden dolaşmakla zaman kaybetmeyecekler. Bir öğrencinin bir kitabı yerine koymasının birkaç saniye ile bir dakika arasında vakit alacağını kestirebiliriz. O zaman, bir öğrenci bir saatte 60 ila 600 kitabı rafa yerleştirebilir demektir. Bir öğrencinin yaklaşık olarak saatte 200 kitap yerleştirdiğini varsayalım. Bu sayı 60'ın üç katı, 600'ün üçte biri . Günde sekiz saat, haftada beş gün çalışan bir öğrenci üç haftada 3 x 5 x 8 x 200 = 24 000 kitap yerleştirir. Yuvarlak hesap 20 000 diyelim. İki milyon kitabı üç haftada yerine yerleştirebilmek için 2 000 000 / 20 000 = 100 kişinin çalışması gerekir. Yaklaşımımızın doğru olup olmadığını nasıl anlarız? Benzer bir durum daha küçük ölçekte 23 Ağustos 2011 günü ABD'de yaşandı. Güçlü bir deprem sonucu, Maryland Üniversitesi kütüphanelerinden birinde 27 000 kitap raflardan düştü . Kütüphaneciler bir gün içinde kitapları yerden toplayıp, zarar görüp görmediklerini kontrol etmek üzere arabalara yerleştirdiler. Bu durumda kitapların uygun sırayla yerleştirilmesi gerekmediği için her kitabın birkaç saniyede kaldırıldığını varsayabiliriz. O zaman bir kişi bir saatte 600 kitap, sekiz saatte 5 000 kitap kaldırabilir. Yoğun çalışan beş altı kişi, veya dinlenerek çalışan on kişi 27 000 kitabı bir iş günü içinde toplayabilir. Bir kütüphanede bu sayıda çalışan bulunması da normaldir. Bir insandan ne kadar enerji yayılır? Vücudumuzdan sürekli olarak ısı yayarız. Bu ısı çıktısı, bildiğimiz diğer ısı kaynaklarına göre az mıdır çok mudur? Bir cismin bir saniyede ürettiği enerji Watt ile ölçülür. Bir cihaz olsaydık, paketimizin üzerine kaç Watt yazarlardı? Tabii gün içinde sürekli hareket eden, bir şeyler taşıyan insanlar daha fazla enerji kullanacaklardır. Ancak, fazla hareket etmeden sakince otursak bile vücudumuz hayati işlemler için bol miktarda enerji kullanır. Bazal metabolizma denen bu enerji kullanma oranı kişiden kişiye değişir, ama yaklaşık bir değer olarak 2000 kalori varsayabiliriz. Diyetisyene gidenler bu sayıya aşina olabilirler. Gündelik dilde kalori denen birim aslında fizikteki kilokaloridir. Yani günlük enerji girdimiz 2 milyon kalori. Bu enerji eninde sonunda ısı olarak dışarı çıkacaktır, böylece ısı çıktımız da günde 2 milyon kalori demektir. Bu az mı çok mu? Başka ısı kaynaklarıyla karşılaştırabilmek için Watt birimine çevirmeliyiz, yani saniyede kaç Joule harcadığımızı belirlemeliyiz. Bir kalori yaklaşık 4 Joule enerjiye eşittir. Yani toplam enerji çıktımız 8 milyon Joule. Bunu bir gündeki saniye sayısı olan 24x60x60 = 86 400'e bölmeliyiz. Hesap makinesi aramanıza gerek yok, yaklaşık bir hesap yeterli: 8 000 000 / 86 400 ~ 8 000 000 / 80 000 = 100 Joule/saniye = 100 Watt Yani vücudumuz parlak bir akkor ampul kadar enerji yayıyor. Bir odada oturan onbeş kişi, odayı 1500 Watt'lık bir elektrikli soba kadar ısıtabilir. Vücudumuzda kaç hücre var? Vücudumuzun hacmini tahmin etmekle işe başlayalım. Bunu iki şekilde yapabiliriz. Tatlı su dolu bir havuza girdiğimizde vücudumuz hafifçe batar, ama taş gibi batmaz, kolaylıkla suyun yüzünde durabiliriz. Buradan da vücudumuzun yoğunluğunun suya yakın olduğunu, yani 1 g/cm3 olduğunu çıkarabiliriz. Yoğunluk, kütlenin hacme bölümüne eşit olduğundan, yuvarlak hesap 100 kg'lik bir kütlenin hacmi 100 000g/ (1 g/cm3) = 105 cm3 olur. Yani 0.1 m3. Başka bir yöntem olarak üç boyuttaki ortalama uzunluklarımızla vücudumuzu bir dikdörtgen prizması olarak görebiliriz. Ortalama boy 170cm, ortalama genişlik 30 cm , ortalama derinlik ise 20 cm diyelim. Böylece 170 x 30 x 20 = 102000 cm3 ~ 105 cm3, tekrar aynı sonucu elde ederiz. Şimdi bir hücrenin büyüklüğünü, oradan da hacmini tahmin edelim. Gözlerimiz milimetrenin onda biri büyüklükte noktaları seçebilir. Hücreleri göremediğimize göre 0.1mm'den daha küçük olmalılar. Buna karşılık, fazla gelişkin olmayan ilk mikroskoplarla hücreleri görmek mümkün oldu, demek ki çok da küçük değiller. İlk mikroskopların 10 kat ila 100 kat büyütme sağladıklarını düşünürsek, hücreler 0.01 mm ila 0.001 mm büyüklükte olmalı. Büyük sınırı alalım ve hücrenin 0.01 mm = 10-3 cm olduğunu varsayalım. O zaman bir hücrenin hacmi yaklaşık 10-3 x 10 -3 x 10-3 = 10-9 cm3 olur. Hücre küre biçimindeyse bu değerin yarısını alırız, ama mertebe hesabında 2 gibi çarpanları hesaba katmıyoruz. O zaman hücrelerimizin toplam sayısını yaklaşık 105 cm3 / 10-9 cm3 = 1014 olarak buluruz. Her birimizin yüz trilyon mertebesinde hücresi var. Ufak tefek bir kadınsanız belki elli trilyondur, iki metrelik kaslı bir basketbol oyuncusuysanız belki 150 trilyon. Hücreleri küp değil küre biçimli varsaysaydık yüz değil ikiyüz trilyon bulurduk. Her halükarda büyük bir sayı. Astronomlar Samanyolu galaksisinde 200 ila 400 milyar yıldız bulunduğunu tahmin ediyorlar. Yani, bir bebeğin vücudunda bile yüzlerce galaksideki yıldız sayısı kadar hücre yaşıyor. Dünyanın kütlesi ne kadar? Dünyanın kütlesini tam olarak belirlemek için etraflı jeoloji ve astronomi gözlemlerinden elde edilen verileri kullanmak gerekli, ama üç aşağı beş yukarı taktiğiyle bir tahminde bulunabiliriz. Dünyanın kütlesini belirlemek için, Dünyanın ortalama yoğunluğu ile hacmini çarpalım. Suyun yoğunluğu 1 g/cm3, yani 1 cm3 hacimdeki suyun kütlesi 1 gramdır. Her türlü kaya suda batar, yani aradığımız yoğunluk değeri suyunkinden yüksek olmalı. Ne kadar yüksek? Bir sonraki mertebede 10 g/cm3 değeri var. Bu yoğunluğa sahip bir su bardağı (200 cm3) büyüklüğünde bir taşın kütlesi 2 kg olur. Gündelik tecrübemizden bu hacme göre bu kütlenin çok fazla olduğunu biliyoruz. Bu iki mertebe arasında bir değer alalım ve Çok fazla. Bunun yarısını alalım, Dünyanın ortalama yoğunluğunu 5 g/cm3 = 5000 kg/m3 olarak varsayalım. Eskiden pazarcıların askılı terazide demirden ağırlıklar kullandıklarını hatırlarsınız. Bir kiloluk ağırlık, yaklaşık bir su bardağı büyüklüğündeydi, ki bu da tahminimizi doğruluyor. Dünya'nın hacmini 4 x R3 formülünden bulalım ( ve 3 birbirini götürdü). Dünyanın yarıçapı R'nin değerini bulmalıyız. Dünya'nın çevresini tahmin edebilirsek, bu değeri 6'ya (yaklaşık 2 ) bölüp yarıçapı bulabiliriz. Okuldaki derslerden Ekvator çevresinin yaklaşık 40 000 km olduğunu hatırlıyorsanız mesele yok. Hatırlamıyorsanız, Türkiye'nin doğu-batı uçları arasının yaklaşık 1500 km olduğunu hatırlıyor olabilirsiniz. Peki bu mesafe Dünya'nın kaçta kaçıdır? Ramazanda iftar vaktini beklerken, doğu illeri ile batı illeri arasındaki farkın bir saati bulduğunu görmüşsünüzdür. Yani Dünya'nın dönüşü sonucu batı bölgesinin gölgeye girmesi doğudan bir saat sonra gerçekleşiyor. Bir saatlik fark 1500 km ise, 24 saatlik fark 24 x 1500 = 36 000 km olur. Yarıçap da 36 000 / 6 = 6 000 km = 6 x 106 m olarak bulunur. Böylece hacmi 4 x 63 x 1018 ~ 8 x 1020 m3 olarak buluruz. Yoğunlukla çarparsak Dünya'nın kütlesini 5000 x 8 x 1020 ~ 4 x 1024 kg olarak tahmin ederiz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/gorsel/ayin-fotografi-yuzey-gerilimi.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, yüzey gerilimi sayesinde bozulmadan su yüzeyinde kalan bir su damlacığı var. Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Makine: Canon 7D Lens: Canon MP-E 65mm lens, Yardımcı Ekipman: Canon MT-24EX flaş, Ev yapımı flaş difüzörü Yüksek çözünürlük için tıklayın. Suyun üzerinde, su damlalarını kısa süreli de olsa yüzdürebileceğinizi biliyor muydunuz? Eğer suya çok az miktarda deterjan ekler ve bu deterjanlı suyu, durağan bir su yüzeyine, yüzeyi bozmayacak şekilde usulca damlatırsanız, ayın fotoğrafındaki gibi bir damla suyu siz de yüzdürebilirsiniz. Bu fenomenin nedeni, suyun yüzey gerilimi. Yüzey gerilimi, sıvı yüzeylerin dış kuvvetlere karşı daha dayanıklı olmasını sağlayan fiziksel bir fenomen. Bitkilerdeki odun borularında enerji gerektirmeden su taşınmasını sağlayan kohezyon kuvvetini biyoloji derslerinden hatırlıyor olabilirsiniz. Kohezyon kuvveti sayesinde bitkinin kökünden alınan su metrelerce yukarıya kadar çıkabilir, çünkü su molekülleri birbirlerini çekerler. Sıvılarda her bir molekül diğer moleküllerce her yönden eşit bir kohezyon kuvvetiyle çekilirler. Böylece iç kısımdaki bir moleküle etki eden bütün kuvvetler dengede olur -bu sayede de moleküller arası mesafe sabit kalır-; ancak sıvının yüzeyinde bulunan moleküller için bu durum biraz farklıdır: Yüzeydeki bir molekül, sıvının iç moleküllerince alt tarafınan çekiştirilirken, üst tarafta -yani sıvının dışında kalan tarafta- bu kuvvetleri dengeleyebilecek bir kuvvet oluşmaz. Başka bir deyişle sıvı içindeki bu çekim yüzey üzerindeki gaz ortamın molekülleri tarafından dengelenemez. Bunun sonucunda yüzeydeki moleküllerde diğer moleküllerce dengelenmemiş kuvvetlerden doğan bir kuvvet fazlası ortaya çıkar ve sıvı yüzeyi bir zar gibi davranmaya başlar. Bu olaya yüzey gerilmesi adı verilir ve bu gerilme dengelenmemiş kuvvetlerin bileşkesine eşittir. Yüzey gerilimi, su yüzeyinin dış etkenlere karşı dayanıklılığını artırır. Bu sayede, bazı böcekler su üzerinde yürüyebiliyorlar, veya hidrofobik yüzeye damlatılan su, küresel damlacık şeklini koruyabiliyor. Grostonluk gemilerin su üzerinde kalabilmesi hatta ve hatta sıkça duyduğumuz gibi çok yükseklerden atlandığında suyun bir betondan farksız davranması bu sebeptendir. Gene yüzel gerilimi etkisi yardımıyla ve hidrofobik malzemeler kullanarak bir su damlasının bıçakla ikiye kesmek de mümkün. Bu deneyi gösteren ilginç bir videoyu aşağıda görebilirsiniz:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/05/guncel/mayis-ayi-gokyuzu-rehberi-2.html", "text": "Yeni bir açık bilim sayısının gökyüzü rehberinden herkese selamlar. Yaz mevsiminin kendini hissettirmesiyle beraber açık gece sayısı iyiden iyiye arttı. Bu durum daha çok yıldız daha çok gözlem demektir. Bakalım bu ay neler oluyor. İyi okumalar. Merkür, Venüs ve Mars Dünyamızın karasal kankaları bu ay Güneş'e yakın olduklarından dolayı gözlenemeyecekler. Dünyanın da dahil olduğu bu grup, karasal, diğer gezegenlere göre epey küçük olmaları ve birbirlerine yakın olmalarıyla meşhurdur. Bu nedenle iç gezegenler diye sınıflandırılır. Jüpiter Güneş sistemimizin en büyüğü gaz gezegenimiz Jüpiter, Güneş battıktan sonra batı ufkuna yakın bir yükseklikte parlak bir şekilde gözlenebilecek. Ufak bir teleskop veya dürbününüz varsa Jüpitere' bakıp yüzeyindeki gaz yapılarını ve meşhur 4 adet Galileo uydusunu gözlemleyebilirsiniz. Satürn Gökyüzünün görsel şöleni, Güneş sistemimizin en hafifi ve ikinci en büyüğü Satürn, Güneş batarken doğu ufkundan yükselmeye başlıyor ve bütün gece sürecek şekilde kendini bizlere gösteriyor. Satürn herkes tarafından en çok dikkat çeken cisimdir. Bu durumun böyle olmasını sağlayan elbette meşhur halkasıdır. Belli boyutlarda buz ve taş parçalarından oluşan bu halkayı ilk gözlemleyen Galileo Galilei olmuştur. Tabi ki o zaman kullandığı teleskop pek kaliteli olmadığından halka yapısını tam seçememiştir. Üranüs ve Neptün Bize uzak, Güneş sisteminin sınırlarına yakın bu iki gezegen Güneş'e yakın olduklarından gökyüzünde Güneş battıktan sonra kısa bir süre kalıyorlar. Uzaklıkları, parlaklıklarını etkilediği için bu cisimleri görebilmeniz için teleskoba kesinlikle ihtiyacınız var. Hatta teleskop ile baktığınızda her hangi bir yıldızdan ayırt etmeniz çok zor. Üranüs'ün uzaklığı ortalama 3 milyar km, Neptün'ün uzaklığı 4.5 milyar km'dir. Plüto? Yıllardır 9. gezegen olarak öğretilen Plüto gezegeni 2006 yılında Uluslararası Astronomi Birliği'nin kararı üzerine Cüce gezegen olarak yeniden tanımlandı. Bunun sebebi ise Plüto yörüngesinde Plüto gibi bir çok cismin keşfiydi. Eğer Plüto'ya gezegen denilmeye devam etseydi gezegen sayısı 20'yi geçecekti. Bunun üzerine gezegenin tanımı değişerek oluşturulan yeni sınıfa Plüto ve benzeri cisimler yerleştirildi. Yeni tanıma göre gezegen, yörüngesini temizlemiş olmalı yani yörüngesinde kendisinden başka cisim olmamalı. Bu Ay Kaçırılmaması Gerekenler 4-5 Mayıs: Eta Aquarids Meteor Yağmuru. Eta Aquaridler ortalamanın üstünde bir meteor yağmurudur. Güney yarım kürede saatte ortalama 60 meteor gözlenebilirken, kuzey yarım kürede bu sayı 30-40 civarındadır. Bu meteor yağmuru Halley kuyrukluyıldızının artıklarından oluşmaktadır. 19 Nisan'dan, 28 Mayıs'a kadar gözlenebilen bu meteor yağmurunun maksimumu 4 Mayıs gecesi 5 Mayıs sabahı tarihlerindedir. Uydumuz Ay'ın yarım ay evresinde olması biraz ışık kirliliği yaratsa da yapay ışık kirliliğinden uzakta gözlem yaparsanız bir çok meteor gözlemleyebilirsiniz. 10 Mayıs: Annular Güneş Tutulması. Annular tutulma Ay'ın Dünya'ya en uzak olduğu zamanda gerçekleşen tutulmadır. Ay, Güneşi tam olarak örtemez ve karanlık Ay'ın etrafında Güneşin halkası oluşur. Ne yazıkki bu tutulma güney yarım kürede gözlenebilecek, ülkemizden gözlenemeyecektir. Ayrıntılı bilgi için: http://eclipse.gsfc.nasa.gov/SEplot/SEplot2001/SE2013May10A.GIF 25 Mayıs: Yarı gölge Ay tutulması. Ay, Dünya'nın oluşturduğu gölge konisinde yarı gölge üzerinden geçecek. Tam olarak bir kararma görülmeyecek. Ve gene maalesef ülkemizde de gözlenmeyecek. Ayrıntılı bilgi için: http://eclipse.gsfc.nasa.gov/LEplot/LEplot2001/LE2013May25N.pdf Ay Evreleri Mayıs Genel Gökyüzü Görünümü"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/ceviri/okaryotlar-kulubune-giremeyen-bakteri.html", "text": "Bilimsel çalışmaların olumsuz sonuçları da bilime katkı sağlar. Bu yazıda da böyle bir sonuçtan bahsediliyor. Dr Roli Roberts, editörlüğünü yaptığı PLOS Biology dergisinde yayınlanan bir araştırmayı tanıtıyor ve sonuçlarını tartışıyor. Lisede öğrettikleri üzere hücre hayatının iki şekli vardır: Prokaryot veya ökaryot . Prokaryotik hücreler açık bir ofis planına sahip gibidir, tüm biyolojik işlevler tek bir hücre boşluğunda meydana gelir. Ökaryotik hücrelerin ise genel müdür , maliye , satış ve pazarlama ve diğerleri için ayrı ayrı bölümleri vardır. Ama arada bir kendine verilenle yetinmeyen prokaryotlar da ortaya çıkıyor. PVC üstşubesi diye bilinen bir grup garip mikrobun örneklerinden Gemmata obscuriglobus bunlardan biri. Gemmata'nın karmaşık bir zar şekli var ve üç boyutlu yapısı üzerine çalışmalar bu bakterinin bölümlenmiş, ökaryot tipi bir hücreye sahip olduğunu, kalıtsal maddesinin çekirdek gibi bir cismin içine tıkıldığını düşündürüyordu. PLOS Biology dergisinde yeni yayınlanan bir makalenin yazarları olan Rachel Santarella-Mellwig, Damien Devos ve çalışma arkadaşları, teknik cambazlıklarla ve sıkı bir çalışmayla tipik bir Gemmata hücresinin iç zarlarının yapısını en derin ayrıntısına kadar ortaya çıkardı. On mikrobu plastiğe gömüp her birini onar dilime ayırdılar, sonra da her bir Gemmata diliminin elektron mikroskobuyla görüntüsünü elde ettiler. Sonra da, bunu yapacak bir yazılım olmadığından, her bir dilimin görüntüsündeki zarları teker teker bulup bizzat takip ettiler. Böylece ortaya zarların ve diğer yapıların üç boyutlu şekilleri ayrıntılı olarak ortaya çıkmış oldu. Sonuçta, maalesef diyebiliriz, Gemmata'nın gayet sıradan bir mikrop olduğu ortaya çıktı, en azından topoloji açısından. Yazarların ortaya koyduğu muhteşem resimler ve video görüntülerine göre, bu zarlar çok kıvrımlı olmakla beraber hiçbir bölümü diğerinden tamamen ayırmıyor. Gemmata olabildiğince prokaryot. Yazarlar PVC üstşubesinin orta atalarından birinin, zarlarını kıvıracak şekilde evrimleştiğini iddia ediyor. Peki ama bu ne anlama geliyor? Yazarlar Gemmata'yı, bir laboratuvar emekçisi ve tabloid gazete korkuluğu olan, en klasik bakteri yapısına sahip koli basili ile kıyaslıyor. Hem Gemmata hem de E. coli, gram negatif denen mikroplardan, yani iki zarları var; biri hücre duvarının dış tarafında, biri de iç tarafında, aralarında da periplazmik boşluk mevcut. Bir istisna olarak Gemmata'nın dış zarı olmayabileceği düşünülüyordu , ama bu çalışmaya göre bal gibi de var ve sitoplazma ve periplazmadan başka diğerlerinden ayrılmış bir bölüm yok. Gemmata 2 mikronluk bir küre. E. coli ise 1,5 mikronluk çubuk şeklinde bir şey. Her iki halde de periplazmik boşluk, yani zarlar arasındaki boşluk, hücrenin toplam hacminin üçte birine denk geliyor. Gel gör ki asıl fark zarların yüzey alanına bakınca ortaya çıkıyor: E. coli'nin iç ve dış zarlarının yüzey alanları birbiriyle neredeyse aynıyken Gemmata'nın kıvrımları iç zarın alanını dış zarınkinin üç katına çıkarıyor. Bu fazladan zar alanının maksadı belirsiz, ancak yazarlar ökaryotların endoplazmik retikulumundan yola çıkarak Gemmata ve dğer PVC üyelerinin bunu sterol üretimi için kullandığını tahmin ediyor. Steroller, ökaryotlarca haberleşme amacıyla ve zarların fiziksel özelliklerini değiştirmekte kullanılan karmaşık kimyasal maddelerdir. Ama Gemmata ve akrabalarının sterol üretebilen birkaç bakteriden biri olduğu düşünüldüğünde böyle şık bir zar yapısı pek de tesadüf eseri sayılmaz. Tam bir bölümlenme bulunamamışsa da PVC bakterilerinin şık iç zarı ile ökaryotların endoplazik retikulumları arasında şaşırtıcı benzerlikler var. Acaba PVC'ler klasik gram negatif mikroplarla bizim aramızdaki evrimsel bir basamak mı, yoksa zarların bu ortak özellikleri evrim süresince iki kere mi meydana geldi?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/astronom-ve-astrofizikcilerin-ruya-takimi-teknik-kadro-bolum-ii.html", "text": "Geçen aydan devam Yedekler Kaleci, 12. Aristarchus Evrenin merkezinin Yer değil, Güneş olması gerektiğini ilk öneren kişi Samos'lu Aristarchus'tur. M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış bu bilge, modern Güneş merkezli evren yaklaşımının kurucusu as kalecimiz Copernicus'un yedeği olmak için tecrübesiyle de biçilmiş kaftandır. Yedek kalecimiz, arkasında bıraktığı matematiksel çalışmaları ile çizgi kaleciliğini, geometri çalışmaları ile alanın tümüne hakim olmayı, Güneş'in uzaklığını zamanı için en iyi hesaplayabilen kişi olması hasebiyle uzak mesafelere topu isabetli bir şekilde göndermeyi hem takımın as kalecisine hem de arkasından gelecek gençlere öğretebilecek ideal tecrübeli eldivendir. Gereğinde kaleye geçtiğinde de bilimsel yaklaşımıyla defansına ve tribünde olan bizlere güven verecektir. Ama ne de olsa ne refleksler eskisi kadar hızlı, ne de oyun o eski oyun; tecrübeli yedek kalecimiz için. Defans, 13. Ejnar Hertzsprung ve 14. Henry Norris Russell Birbirinden bağımsız olarak yıldızların ışınım güçleri ile sıcaklıkları arasındaki ilişkiyi inceleyen, şimdi her ikisinin ismi ile anılan ve her gökbilimcinin çok iyi anlaması gereken Hertzsprung-Russell diyagramını oluşturan bu iki sağlam defans oyuncusu, her zaman görev bekleyen iki sadık takım oyuncusudur aynı zamanda. Yedek kalmayı dert etmeyen iyi yedekler futbolda her takımın ihtiyacı olsa gerek. İhtiyaç duyulduklarında ise pratik yaklaşımlarıyla canla, başla savunmanın her noktasında oynayabilecek bu iki adam, geriden oyun kurmanın inceliklerini de öğretmeleri açısından kadronun vazgeçilmezleridir. Açık, 15. Karl Werner Heisenberg Adıyla anılan belirsizlik ilkesini ortaya koyan bu Alman açık her iki kanatta da oynar. Ancak bu kadar belirsizlikle yedek olması da kaçınılmaz. Karar verdiğinde her maçı alabilecek kadar yetenekli, ancak istemediğinde de topa ayağını sürmeyen, Tanrı'ya bile zar attıran bu kumarbaz, ayağına çabuk, hızlı, bir anda yön değiştirebilen, ne yapacağı pek de belli olmayan, günümüz futbolundaki karşılığını en çok Frank Ribery'de bulabilecek bir oyuncu tipiyle özdeşleştirilebilir. Konumunu ölçtüğünüzde hızınızı ölçemeyeceğiniz, siz ne kadar hızla geliyor acaba derken, konumunu ölçemediğinizden yanınızdan geçiverecek olan yedek açığımız bu özelliğiyle hem onu takip etmek zorunda olan ilk 11 santraforu Einstein'a, hem de tribünde onun ne yaptığını anlamaya çalışan bizlere, en çok da teknik kadroya çok saç-baş yoldurmuştur. Orta saha, 16. Tycho Brahe Güneş merkezli evren modelini dinsel gerekçelerle kabul etmeyerek, gökcisimlerinin görünen hareketlerini oldukça iyi açıklayan melez bir model üretmesi onun ne kadar inatçı ve inançlarına bağlı bir insan olduğunu gösterir. Modelini gözlemlerle destekleyebilmek için iki gözlemevi kurmuş, bu gözlemevini kendi yapımı gözlem aletleriyle donatmış ve pek çok gökcismini gözlemiştir. Yani inatçı ve inançlı olduğu kadar, mücadeleci, kararlı ve azimlidir de. Böyle bir oyuncuyu bir futbol takımında yerleştirebileceğiniz en iyi yer orta saha olsa gerek. Doğru olmayan bir modelde ısrarı onu biraz eski moda yapıyor ama skoru korumak gerektiğinde onun mücadeleciliği, kararlılığı ve yerinde sertliğine ihtiyaç olacak. Zaten oynadığı bölge futbol için de eski moda. Dünya futbol literatüründe yeri olmayan, Türkiye'deki adıyla ön libero, aslında defensive midfield teriminden çeviriyle defansif orta saha ya da Mehmet Demirkol'un adlandırmasıyla çapa tabiriyle adlandırılan orta sahanın emniyet sübaplarının yerini oyunun iki yönünü aynı etkinlikte oynayan orta sahacıları alalı çok zaman oldu . Ancak yine de üst düzey takımlar dahi bu tür oyuncuları kadrolarında bulundurmaya devam ediyor, takıma biraz sertlik ve gerektiğinde orta sahaya azim ve katılık getirsinler diye. Biz de bu gözlemci, ağır işçi, inançlı orta sahacıyı kadromuza alacağız, gerektiğinde defansta hatta bekte bile oynatabilelim diye. Ayrıca, hem gözlemci, hem de yanlış da olsa bir model kurucu, yani futbol deyimiyle volatile bir oyuncu yedek kulübesinin olmazsa olmazıdır. Forvet arkası, 17. Johannes Kepler Kimin kimin etrafında nasıl dolandığını, herkesin nasıl hareket ettiğini görmek bir forvet arkasının alameti farikası olsa gerek. Gerektiğinde doğru adamı doğru yerde topla buluşturabilmek için onun nasıl hareket ettiğini bilmek lazım öncelikle. Gezgenlerin mükemmel çemberler üzerinde değil, eliptik yörüngelerde dolandığını ortaya koyan Kepler, gezegenlerin hareketlerini açıklamakta zorlandığı için tıkanan Güneş merkezli evren modelinin de önünü açmıştır. Tıpkı sıkışan bir oyunda oyuna giren yedek hücüm oyuncusunun oyunu açması gibi. Ondan beklenen kanatları işler hale getirmesi, aksayan pas bağlantılarını tekrar kurması, gerektiğinde doğrudan gole gidebilmesi. Hem bir gözlemci, hem de kuramcı olan bu Alman, sahadaki herkesi anlayabilecek özelliklere sahip. O da hocası Tycho Brahe gibi birden fazla pozisyonu oynayabilir. İkisi birden oyuna girdiğinde oyunun ihtiyaç duyduğu dinamizmi, usta-çırak uyumu içerisinde sağlayabilirler. Yedeği olduğu Max Planck kadar oyunu dikte edemeyecektir belki ama mutlaka yedek kulübesinde bulunması gereken bir enerji küpü olduğu da bir gerçektir. Forvet, 18. Sir Edmund Halley Böylesi bir yıldız bir daha ancak 76 sene sonra gelir.. Ona sorarsanız tam olarak kaç yıl kaç gün sonra geleceğini tam olarak size söyleyecektir. Nasıl hücumcu orta sahacıların görevi doğru zamanda topu doğru adama geçirmek ise, bir forvetin görevi de doğru zamanda doğru yerde olmak ve o saniyenin kesri ile sınırlı zamanda topu en kestirme ve etkin şekilde kaleye göndermektir. Adıyla anılan kuyrukluyıldızın yörüngesini ortaya koyan ve ne zaman nerede olacağını belirleyen Halley'de bu özellikler fazlasıyla mevcut. Üstelik sadece kuyrukluyıldızlar konusunda değil daha pek çok gökcisminin gözlemlerinde bir uzman. Zamanının tüm gökbilim camiasının saygı duyduğu bir tecrübe. Ayakları biraz yavaşladı belki ama Ian Rush'ın, John Benjamin Toshack'ın, Gary Lineker'in, Alan Shearer'ın ileri yaşlarında neler yapabildiğini görmüş bizler, onlarla aynı topraklarda yetişmiş bu ihtiyar delikanlının da karanlıkta kaldığımızda soğukkanlılığıyla bizi tünelden çıkarabileceğini biliriz. Teknik Kadro Teknik Direktör, Stephen Hawking Teknik direktörün bütün oyuncuları tanıyan, herkesi anlayan, kimin ne yapıp neyi yapamayacağını çok iyi bilen ve zamanının en geçerli futbol anlayışına sahip kişi olması gerekir. Günümüzün en az eksiği bulunan evren modelini ortaya koyan Stephen Hawking, kendinden önceki tüm astronom ve astrofizikçilerin ne yaptığını en iyi inceleyen ve bilendir hiç şüphesiz. Ayrıca, bugünkü haliyle futbol oynayamayacağı da kesin. Hem teknik direktörün oyuncularla biraz mesafeli, gerektiğinde onlar hakkında zor kararları da alabilen bir adam olması şart. Konuşmak için yararlandığı düzenek ona bu duygusal uzaklığı sağlayacaktır. Türkiye gibi motivasyon ustalarına ihtiyaç duyulan yerlerin aksine, işini bu kadar iyi yapanlardan kurulu bir kadronun ihtiyacı bütün bir oyuna uzaktan bakabilen onun gibi bir taktik ustasıdır. Yardımcı, Sir Arthur Eddington Takımımızı futbolun beşiğinden çıkma bir ikiliden başkasının yönetmesi düşünülemez. Yılların birikimini ve kültürünü yok sayamayız. Bir yardımcının görevi oynanacak taktiğe karar vermekte teknik direktöre yardım etmek olduğu kadar, rakip takımları izlemek, hem rakip oyuncuların hem de kadronun istatistiklerini teknik direktöre veri oluşturacak şekilde yorumlamak ve antreman programlarını düzenlemektir. Kişiliği onu hiçbir zaman teknik direktörün önüne çıkarmayacak kadar mütevazi, görevlerini yerine getirmesini sağlayacak disipline sahip ve olgun olmalıdır bir yardımcının. Taktiğin yetmediği yerlerde gri atmosfer yaklaşımı gibi, durumu basitleştirecek pragmatik bir takım yaklaşımları da olmalıdır. Tüm bunlar için mütevazi, biraz muhafazakar, kuramı doğrulamak için sırtına çantayı vurup Güney Afrika'ya gidebilecek kadar çalışkan, ancak öne çıkmayı sevmeyen bir adama ihtiyaç var ki Sir Arthur Eddington da bu rol için biçilmiş kaftan. Antrenörler, Gerard P. Kuiper , Jan Hendrik Oort Antrenörler sistemin kaynaklarını en iyi bilen, tehlikenin nereden gelebileceğini en iyi anlayan ve oyun içi ahengi oluşturmakta görevli bulunan adamlar olmalıdır. Güneş Sistemi'nin sınırlarını koyan ve sisteme zaman içerisinde giriş yapan kuyrukluyıldız ve küçük gezegen gibi cisimlerin geldikleri yeri belirleyen bu ikili çok iyi birer altyapı uzmanı değilse nedir? Bu cisimlerden hangileri sistem içerisinde kalacak gençlerdir, hangisi tehlike oluşturur onlardan iyi bilecek yoktur. Hocalar tarafından belirlenen sistemi kadroya en iyi anlatacak, onları yüreklendirmeleriyle motive, yaptırdıkları antremanlarla da diri tutacak olan yine onlardır. Bu özellikler altyapı ve genç takımlar konusunda her zaman yetkin olan Hollandalıların birer klasiği. Genç ve altyapıdan oyuncu yetiştiren organizasyonlara baknızı orada mutlaka Hollandalı antrenörler göreceksiniz İdari Menajer, Hendrik Antoon Lorentz 1927'de Brüksel'de düzenlenen ve zamanının tüm büyük fizikçilerinin bulunduğu Solvay konferansının grup fotoğrafına bakınız, neden idari menajerliği bu Hollandalının yapması gerektiğini hemen anlayacaksınız. Grubun en ön sırasında takımın yıldızı Einstein'la birlikte oturuşundaki eda, kararlılık, tecrübe, idareci sertliği ve delici bakışlarıyla Lorentz, tüm takım üzerinde gerekli etkiye ve zor zamanlarda zor kararları alablme becerisine sahip olduğunu göstermektedir. Kendisini istifaya davet edebilecek tribünler karşısında da aynı kararlı tutumu göstereceğinden şüphe olmaz. Futbol oynadığı yıllarda kendisi de bir hücum oyuncusu olan Lorentz, kendisinden sonraki forvetlerin oyuna neler getirebileceğini görerek, onlara gerek duyacakları alanı ve olanakları sağlamak üzere idari meajerlik yapmaya karar vermiştir. Yönettiği kurumlardaki başarısı ve birikimi onu bizim rüya takımımızın idari menajeri olmasını da sağlamıştır. Astronomi ve astrofizik alanında çalışmalar yapmış Enrico Fermi, Paul Dirac, Richard Feynman, Robert F. Gray gibi bu kadroda yer alabilecek pek çoklarını kadroya alamadım ne yazık ki. Ama rüya takımların kaderi de bu... Ne olursa olsun biraz kişiseller. Bazı büyük oyuncular takımı kuranların kişisel tercihlerine kurban olabiliyorlar. Dolayısı ile herkesin rüya takımı farklı, futbolda da uğraştığı alanda da. Bunu da benim kişisel rüya takım önerim olarak kabul ediniz. Takımı oluştururken mümkün olabildiği kadar takım içi uyumu gözetmeye, bu büyük yeteneklerden bir takım oluşturmaya çalıştım. Yaptıkları ile bugünkü evren anlayışımıza yön veren bu büyük değerleri, bir de futbol gözlüğüyle değerlendireyim istedim. Artık bana düşen bu takımın maçlarını keyifle seyretmek, içeride ve dışarıda boğazım patlayıp sesim kısılana kadar bu takımı ve onun ortaya koyduğu değerleri desteklemek. Bilimle hasbelkader ilişki kurmuş biz tüm taraftarlara düşen onların gücüne güç katmak ve formalarında ter olmak. Bilimde çabanın büyüğü var, küçüğü yok. İnsanlığın bilgi dağarcığına tribünden de olsa bir damla eklemek, bunun için bir taraftarın sadakatiyle takımına bağlı olmak ve en önemlisi her zaman yanında olmak gerek. Astronom ve Astrofizikçilerin Rüya Takımı, yenilsen de yensen de taraftarın senle, üzüntünde sevincinde hep seninle birlikte.... Konuk Yazar Hakkında: Özgür Baştürk / Ankara Üniversitesi Doktorasını astrofizik alanında tamamlayan Özgür Baştürk, Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi'nde uzman olarak görev yapıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/bak-oglum-buna-dna-derler.html", "text": "1962 yılının Nobel Tıp Ödülü, 1953 yılında DNA molekülünün yapısını keşfeden 3 bilim insanı tarafından paylaşılmıştı: James Watson (d. 1928), Francis Crick (1916 2004), and Maurice Wilkins (1916 2004). (Nobel ödülleri, sadece hayattaki bilim insanlarına verildiği için, Wilkins'in ekip arkadaşı Rosalind Franklin (1920-1958) ne yazık ki ödüle ortak olamadı. Zira ödül tarihinden kısa bir süre önce, 37 yaşında kansere yenik düşmüş ve hayata gözlerini yummuştu.) Genetik materyalimizin ana yapı taşı olan DNA, vücudumuz için gerekli olan proteinleri ve protein yapısındaki enzimleri sentezlemeye yarayan şablonlar içerir. DNA'nın ve yapısının keşfedilmesi, genetik bilimi ve kalıtsal hastalıkların anlaşılmasında çok önemli bir aşama kaydetmemizi sağladı. Bugün, artık DNA molekülünün birbiri etrafına sarılı çift sarmal bir yapıda olduğunu, ve bu iki zincirin organik baz çiftleri arasındaki hidrojen bağları sayesinde bir arada tutulduğunu biliyoruz: Adenin , timin ile bağ yaparken, guanin de sitozin ile bağ yapıyor. Biyologlar, DNA'yı artık bilinen bu yapısal özelliği sayesinde modifiye edebiliyor, hücrelere istekleri proteinin yaptırabiliyor. Şeker hastalarının tedavisinde kullanılan insülin, kemik erimesi tedavisinde kullanılan kalsitonin gibi hormonların üretimi, temelini DNA'nın yapısından alan bilgi dağarcığımız sayesinde mümkün hale geldi. Bu keşfe imza atanlardan İngiliz biyolog Francis Crick, 1953 yılında, 12 yaşındaki oğlu Michael'e yazdığı bir mektupla, meslektaşları ile birlikte yaptıkları bu buluşu ve DNA'nın yapısını, Michael'in anlayacağı dille aktarmaya çalışmıştı. Michael, bu yılın nisan ayında, babasının yazdığı mektubu New York şehrindeki ünlü müzayede salonu Christie's aracılığı ile açık artırma ile satışa çıkardı. Mektup, müzayedeye telefonla katılan ve ismini açıklamayan bir alıcı tarafından, yaklaşık 6 milyon dolara satın alındı. Crick'in oğlu Michael, bu paranın yarısını, babasının 2008 yılında ölene dek çalışmalarını sürdürdüğü meşhur Salk Biyolojik Bilimler Araştırma Enstitüsü'ne bağışladı. Gelin, babalar günü yaklaşırken, bir babanın oğluna kendisi için müthiş derecede heyecan verici olan buluşunu kendi el yazısıyla aktardığı bu mektubu birlikte okuyalım: 19 Portugal Place, Cambridge 19 Mart 1953 Sevgili Michael, Jim Watson ve ben büyük ihtimalle çok önemli bir buluş yaptık. Birlikte, kısaca D.N.A. denen de-oksi-riboz-nükleik-asit molekülünün yapısını keşfettik. Kromozomlar üzerinde bulunan ve kalıtsal özellikleri taşıyan genlerin protein ve D.N.A.'dan meydana geldiğini anımsıyor olabilirsin. Bulduğumuz yapı çok güzel. D.N.A., kabaca, düz parçaları dışarıya uzanmış uzun bir zincir gibi hayal edilebilir. Bu düz kısımlara baz deniyor. Formülleri şuna benziyor. Şimdi, elimizde birbirine dolanan iki zincir var -her bir zincir bir sarmal-, ve bu zincirin dışa bakan kısmı şeker ve fosfordan oluşuyor, bazlar ise iç kısımda kalıyorlar. Çok güzel çizemedim ama biraz şuna benziyor. Bizim bulduğumuz yapı bundan çok daha güzel görünüyor. Şimdi işin heyecanlı kısmına gelelim. Dört tane farklı baz var, ve bunlar ancak ikişerli olarak eşleşebiliyorlar. Bu bazların isimleri şunlar: Adenin, Guanin, Timin ve Sitozin. Onlara, kısaca A, G ,T ve C diyeceğim. Bu bazlar, ikişer ikişer, birinin baz zinciri diğerinin baz zinciri ile birleşerek eşleşiyorlar. A, sadece T ile, G ise sadece C ile eşleşebiliyor. Şimdi, bir zincirdeki bazlar gördüğümüz kadarıyla rastgele dizilebilir, ancak bir defa dizildikten ve sabitlendikten sonra, diğer zincirdeki sıralama da sabitlenir. Diyelim ki, ilk zincir böyle başladı, diğeri de mecburen bu şekilde sıralanmak zorunda. Bir şifre gibi. Eğer elinde bir zincirdeki harflerin sıralaması olursa, diğer zincirdekileri bulabilirsin. Şimdi, biz D.N.A.'nın gerçekten bir şifre olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bazların sıralanışındaki tek bir fark, bir geni diğerinden farklı hale getiriyor . Bu yapı sayesinde, Doğa'nın genleri nasıl kopyaladığını görebilirsin. Eğer iki zincir birbirinden ayrılırsa, her biri kendini tamamlayan yeni bir zincir oluşturabiliyor. A her zaman T ile, G de her zaman C ile eşleştiğinden, sonuçta yeni ortaya çıkan zincirler eski ayrılan zincirin birebir kopyaları oluyorlar. Örneğin; Bir diğer deyişle, sanırım biz hayatın devamlılığını sağlayan temel kopyalama mekanizmasını keşfettik. Bulduğumuz modelin güzelliği, bu zincirde, her bir bazın eşi belli olduğu için ancak bir şekilde birleşebiliyor olmalarında yatıyor. Oysa ortalıkta serbest yüzüyor olsalardı, daha farklı şekillerde de eşleşebilirlerdi. Tahmin edersin ki, bu bizi çok heyecanlandırdı. Bir-iki gün içinde bir mektup yazarak Nature dergisine buluşumuzu göndereceğiz. Buluşumuzu anlayabilmek için, bu mektubu dikkatlice oku. Yakında eve döndüğünde sana modeli de göstereceğiz. Sevgilerimle, Baban"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/ciglar-depremler-devrimler-karmasik-sistemler-ve-gezi-parki.html", "text": "Mayıs sonunda başlayan Gezi Parkı Hareketi kısa zamanda bütün ülkeye yayılan bir protesto zinciri haline dönüştü. Milyonlarca insan sokağa çıktı. Polisin şiddetli cevabı sonucunda dört kişi hayatını kaybetti, on bir kişinin bir gözü kör oldu, 60'ı ağır olmak üzere en az 7832 insan yaralandı. Bu satırları yazdığım sırada Gezi Parkı dışında ülke çapında çeşitli barışçı eylemler devam etmekte. Büyük ölçekli olaylar insanları hazırlıksız yakalar. Olayların neden ve nasıl olduğunu anlamaya çalışırız, ama daha önce tecrübe edilmemiş olayları anlamlandırabilmek için yeterli bilgimiz yoktur. Yapabileceğimiz tek şey, gördüklerimizi eski tecrübelerimizle oluşturulan kalıplara sokmaya çabalamaktır, gerekirse olayları bükerek ve budayarak. Sözgelişi, ilk tepkimiz üç beş çapulcu olarak küçümsemek olabilir, çünkü daha önce protestocuların çoğunun küçük ve tesirsiz bir gruptan ibaret olduğunu görmüşüzdür. Tahminimizden daha kalabalık olduklarını farkedersek de, arka planda ipleri çekip çeviren bir kuklacı ararız, faiz lobisi veya büyümemizi istemeyen güçler gibi. Hiyerarşik örgütlenmeye ve merkezi düşünme tarzına alışıksak, Bunun arkasında kim var? gibi, aslında yanlış bir soru sorarız. Başka yanlış sorular da vardır, mesela Yüzbinlerce insan birkaç ağaç için mi eylem yapıyor? sorusu , ve bunun akla getirdiği Neden daha önce bir şey demediler? sorusu. Bu iki yanlış soruyu arka arkaya sormak, otomatikman Demek ki maksat çevre koruma değil; kirli bir amaç var sonucunu düşündürür. Bu sorular, benzer sebeplerin benzer sonuçlar doğurduğu varsayımıyla sorulur, fakat bu varsayım her zaman doğru değildir. Bu yazıda, bazı matematiksel modellerden yola çıkarak insan toplumu gibi bir karmaşık sistemde bu soruların neden yanlış olduğunu açıklamaya çalışacağım. Yanlış soru ile kastım, sistemin tabiatını anlamamaktan kaynaklanan, yanlış kabullerle oluşturulmuş sorulardır. Mesela, atomun çevresindeki elektronun yörüngesi elips midir? veya Amerika'ya gitmek için hangi otobüse binmeliyim? gibi sorular, yanlış sorulardır. Küçük sebeplerden devasa sonuçlara Gezi Parkı Eylemleri, küçük ve önemsiz gibi görünen bir konunun çığ gibi büyümesine ilk örnek değil. Brezilya'da hala devam eden büyük protestonun başlamasının çıkış sebebi otobüs ücretinin 3 Real'den 3.20 Real'e çıkarılmasıdır, yani bizim paramızla sadece 17 kuruşluk bir artış. Asıl sebepler ise daha derin: Brezilya halkının süregelen fakirliği, yolsuzluğun bitmemesi, devletin eğitim ve sağlığa yeterli yatırım yapmaması, buna karşılık Dünya Kupası için çok büyük miktarda para harcaması . Benzer şekilde, 2005'teki Paris isyanı, iki göçmen çocuğun polisten kaçarken sığındıkları trafo kulübesinde çarpılıp ölmesiyle başlamıştı . Daha çarpıcı bir örneği hepimiz okul kitaplarından biliyoruz: Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand'ın 28 Haziran 1914'de suikaste uğraması ile tarihin o zamana kadar gördüğü en kanlı savaş başladı. Ardından gelen gergin barış dönemi sadece yirmi yıl sürdü; ardından dünya ikinci bir vahşetin pençesine düştü. Sonunda barış sağlandığında siyasi güç dengeleri tamamen değişmiş, haritalar yeniden çizilmişti. Türkiye'de daha önce de birçok ağaç kesildi. Brezilya'da daha önce de otobüslere zam yapıldı. Paris'te daha önce de göçmenler kaza geçirerek öldü. Devlet adamları daha önce de suikaste kurban gitti. Neden o zaman böyle büyük olaylar olmadı? Brezilya halkı 17 kuruş için mi sokaklarda? Milyonlarca insan, bir veliahtın intikamını almak için mi öldü? Bunların yanlış sorular olduğu bariz. Neden daha önce olmadı? sorusunu çağrıştıran da pek çok örnek var. Sözgelişi, Amerika kıtasına 1492'den önce Vikinglerin ulaştığını biliyoruz. Neden önceki keşifler, 1492 ile aynı etkiyi yaratmadı? İskenderiyeli Hero 1. yüzyılda buharla çalışan makineler inşa etmişti, 12. yüzyılda El Cezeri gayet karmaşık mekanik cihazlar tasarlamıştı. Neden Sanayi Devrimi çok daha önce başlamadı? Çin'de çok eski zamanlardan beri kullanılan matbaa ve barut, neden sadece Avrupalıların eline geçince dünyayı değiştirdi? Bunlara verilebilecek kısa cevap Ortam uygun değildi. Ama ortamı uygun kılan şeyi, olay gerçekleşmeden öngörebilen de yok. Kritiklik ve Kum Yığını Modeli Fizikte karmaşık sistem terimiyle, birbiriyle etkileşen çok sayıda basit bileşenin toplamı kastedilir. Bu terimin çok kesin bir tanımı yok. Sözgelişi, bir balonun içindeki çok sayıda hava molekülü genellikle bir karmaşık sistem olarak anılmaz. Keza, yüz milyar yıldız içeren bir galaksi de bir karmaşık sistem olarak düşünülmez. Buna karşılık, bir arada uçan kuşlar, yürüyen insanlar, otoyoldaki trafik, Twitter'deki arkadaşlık ağı, beynimizdeki nöron şebekesi karmaşık sistemlerdir. Bir sistemi karmaşık yapan şeyin, sistemin bir bütün olarak, bireysel bileşenlerden beklenmeyen davranışlar sergilemesi olduğu kabul edilir. Karmaşık sistemlerin ilginç modellerinden birisi 1988'de Per Bak, Chao Tang ve Kurt Wiesenfeld tarafından ortaya atıldı . Araştırmacıların amacı, kendi kendini kritik adı verilen özel bir duruma getiren sistemleri incelemekti. İlhamlarını şöyle özetlediler: Basit bir kum yığınını ele alalım. Sıfırdan başlayalım ve kumları tek tek rastgele yerlere koyarak yığına ekleyelim. Yığın büyüdükçe yamacının eğimi artacak. Sonunda eğim kritik bir değere ulaşacak; eklenen kum aşağı kayacak. Diğer taraftan, yığının çok dik olduğu bir durumdan başlarsak yığın kritik açıya ulaşana kadar çökecektir, böylece yığın her an ucu ucuna dengede olacaktır. ... Yığın büyüdükçe, çığların azami büyüklüğü de artacak, ta ki kritik noktaya ulaşılıp, sistemin büyüklüğüne varana kadar her büyüklükte çığlar görülene kadar. Bazı fiziksel sistemler, bazı dış parametrelerin değerine göre iki ayrı davranış gösterirler; sıcaklığa göre bir maddenin sıvı ya da gaz olması gibi. Bir demir parçasının mıknatıs özelliği göstermesi veya göstermemesi de, sıcaklığa bağlı olan iki ayrı davranış halidir. Mıknatıslanma için demir atomlarının manyetik momentlerinin birbirine göre aynı hizaya gelmesi gerekir. Yüksek sıcaklıklarda atomlar çok hareketli olduğundan bu hizalanma gerçekleşemez. Başka bir deyişle, atomların hareket enerjisi manyetik momentler arasındaki çekim enerjisinden yüksektir. Sıcaklık düştükçe atomların hareket enerjisi azalır, Curie sıcaklığının (demir için 1043 K) altına düşünce manyetik momentler arasındaki çekim gücü baskın çıkar ve bütün cisim bir anda yekpare bir mıknatıs haline gelir. Bu iki halin arasında, tam Curie sıcaklığında olanlar da ilginçtir. Sistemde, mıknatıslanması aynı yönde olan bir yığın küçüklü büyüklü öbek oluşur. Bu öbekler birbirine girmiştir, ve her büyüklükte bulunabilirler. Sabit kalmazlar, sürekli olarak değişim içindedirler, ama büyüklüklerinin istatistiği değişmez. Birkaç tane büyük öbeğin yanı sıra, pek çok küçük öbek de bulunur. Bu, mıknatıslanan demirin kritik halidir. Ancak kritik mıknatıslanma elde etmek için sıcaklığın tam olarak belli bir değere ayarlanması gereklidir, bu da bir kalemi sivri ucunda dengelemek kadar imkansızdır. Bak, Tang ve Wiesenfeld, idealize bir kum yığınının kendi kendini kritik duruma ayarlayabileceğini düşündüler. Teorik fizikçilerin adeti olduğu üzere, sadece en önemli özellikleri içeren, karikatür derecesinde basitleştirilmiş bir kum yığını modeli kurdular: Çok büyük bir satranç tahtası alın ve her karesine 0 ve 3 arasında rastgele sayılar atayın. Bu sayılar o noktada kum yığınının ne kadar dik olduğunu temsil eder. Değeri 3 olan kareler hassas dengededir, bir tane daha eklenirse devrilirler. Rastgele bir kare seçin ve karedeki sayıyı bir artırın. Bu işlem o noktaya kum dökmeye karşılık geliyor. Eğer karedeki sayı 3 ise, o kareye bir eklemek orayı dengesiz hale getirir. Karedeki sayı 0 değeri alır, ve dört yöndeki komşularının her birine 1 eklenir. Bu kural yamaçtaki eğimin belli bir eşiği aşmasıyla kumların dökülmesini ve bir çığın başlamasını temsil eder. İlk devrilen karenin komşuları da hassas dengedeyse (3 değerindeyse) onlar da devrilir, ve böyle böyle bir zincirleme reaksiyon oluşabilir. Tahtanın kenarındaki karelerden dışarı çıkan taneler kaybedilmiş sayılır. Bir çığ tamamen bittikten sonra, yeni bir rastgele noktaya bir kum eklenir, aynı işlem tekrarlanır. Aşağıdaki şekil bir çığın nasıl yayıldığını adım adım gösteriyor. Başlangıçta rastgele dağılmış değerler var, ve bir sonraki ekleme tam ortadaki kareye düşüyor . Ardından bu karedeki değer sıfırlanıyor ve komşularına 1 ekleniyor. Bunun sonucunda doğu ve güney komşular dengesiz hale geliyorlar . Onlar da sıfırlanıyor ve komşularına bir ekleniyor, ve dengesiz hiç bir kare kalmayana kadar çığ devam ediyor. En son resimdeki siyah bölge dengesiz hale gelip devrilmiş kareleri gösteriyor . Bu idealize modeli daha iyi anlamak için NetLogo ile hazırlanmış kum yığını simülasyonuyla oynayabilirsiniz. Sayfada Run Sandpile in your browser linkine tıklayın. Bilgisayarınızda Java (5 veya üstü versiyon) kuruluysa program doğrudan tarayıcınızda çalışacaktır. Önce Setup Random düğmesine tıklayarak rastgele bir başlangıç durumu yaratın. Animate-avalanches düğmesini On durumuna getirin, böylece çığların kolay görülmesini sağlarsınız. Go düğmesine basarak bir süre (5-10 dakika) çalıştırın. Özellikle 6000 ticksden sonra kum yığını kritik duruma ulaşır ve onu bu kritik durumda tutmaya yarayan büyüklü küçüklü birçok çığ görmeye başlarsınız. Simülasyonu Go düğmesine tekrar basarak durdurabilir, Go once düğmesiyle de tek tek kum eklenmesini sağlayabilirsiniz. Yeterli bir süre geçtikten sonra sağ alttaki grafikte, küçük çığların çok, orta boyların daha az, en büyüklerin ise sadece birkaç kere gerçekleştiğini görebilirsiniz (eksenlerde sayıların logaritmaları yazıldığı için 0ın karşılığı 1, 2nin karşılığı 100, 4ün karşılığı ise 10 000 olur). Modeldeki en önemli nokta şu: Bir yere rastgele eklenen kum çoğunlukla küçük ve önemsiz bir döküntü yaratırken, arada bir, bütün yığın boyunca yayılan devasa bir heyelana yol açıyor. Yeni kum tanesinin nereye düşeceğini bilmediğimizden, her an her şey olabilir. Kum yığını bize ne söylüyor? Kum yığını modelinin davranışı üç özelliğe dayanıyor: - Eşik: Her karenin belli bir dayanma eşiği var. Gerçek bir kum yığınında bunun kaynağı taneler arası sürtünmedir. Ama sözgelişi bir insan topluluğunda bu eşik tahammül, çekingenlik veya korkudan kaynaklanıyor olabilir. - Yavaş birikim: Yığına yavaş yavaş kum ekleyerek belli bir gerilim birikimi oluştururuz. Çığların oluşma sebebi bu birikimdir. - Etkileşimin ağırlıklı rolü: Her kare, sadece komşusu olan karelerden etkileniyor ve onlardan aldığı kum taneleri ile harekete geçme eşiğine ulaşıyor. Dış etkiler modele katılmıyor. Bu özellikleri birçok başka sistemde de görürüz. Sözgelişi, yerkabuğunu oluşturan plakalar arasında bulunan sürtünme, harekete geçmeden önce aşılması gereken bir eşik oluşturur. Plakaların hareketi yavaş yavaş bir gerilim biriktirir, ve gerilim belli bir eşiği aşınca bir yerel deprem oluşur. Depremin oluşma noktasının hemen yakınındaki noktalarda da gerilim kritik noktadaysa, o noktalarda da deprem olur. Depremleri incelemek için basitleştirilmiş, kum yığını modeline benzer modeller kullanıldı ve bunların simülasyonlarında, depremlerin büyüklüklerine göre ihtimallerinin ne kadar olduğunu veren Gutenberg-Richter yasasıyla matematiksel olarak aynı formda sonuçlar elde edildi. Yani, yerkabuğu kendi kendisini kritik duruma örgütlüyor gibi görünüyor. Kum yığını modeli, daha genel ifadesiyle kritik duruma örgütlenme , birçok duruma uygulanabilir gibi görünen, güzel ve çekici bir teori. Per Bak hevesle bu teorinin doğanın nasıl çalıştığını açıkladığını iddia etmişti . Fakat karmaşık sistemler, adı üstünde, karmaşık, ve şimdilik tek bir teoriye sığdırılamıyor. Kritik duruma örgütlenme fikri herhangi bir fiziksel veya toplumsal olayı, mesela Maxwell denklemlerinin elektromanyetizmayı açıkladığı kuvvette açıklayamıyor. Bununla beraber, tamamen faydasız bir zihin cimnastiği zannetmek de haksızlık olur. Bu teori, yakın komşularıyla etkileşen, belli bir tahammül eşiğine sahip bireylerden oluşan ve zamanla biriken bir gerilim altında bulunan toplulukların davranışlarına dair bir kavramsal çerçeve sağlar. Bize kesin cevaplar vermese bile, en azından bazı yanlış sorulardan kaçınmamıza yardımcı olur. Toplumsal tepkilerin kum yığını modelindeki çığlara benzediğini, toplumun kritikliğe örgütlenen bir halde bulunduğunu varsayarak, yazının başında sorduğumuz sorulara dönelim. Daha önce de ağaç kesildi, niye ayağa kalkmadılar? veya X olduğunda neredeydiniz?: Kum tanesinin düştüğü yere göre çığlar küçük veya büyük olur. Daha önceki kum tanelerinin çığ yaratmamış olması etkisiz oldukları, unutuldukları anlamına gelmiyor. Gerilim birikmeye devam etti, ve başka bir kum tanesinin eklenmesiyle daha büyük bir tepki ortaya çıktı. Bu büyük bir olay, arkasında kim var?: Birisinin olması gerekmiyor. Eğer birbirinin komşusu olan birçok birey tahammül sınırına gelmişse, birinin patlaması diğerlerine de hızla yayılır ve birdenbire büyük bir sosyal hareket başlayabilir. Sosyal gruplarda çığların yayılması satranç tahtası gibi dört yönde değil de, tanışıklık ağları üzerinden olacaktır ve insanların arkadaşları çoğunlukla kendileriyle aynı kafadadırlar. Belli bir kesimin rahatsızlığının sürekli arttığı bir politik ortamda, büyük bir çığın sadece komşular arası etkileşimle oluşması ihtimal dışı değildir. Bunların hepsi birkaç ağaç için mi?: Büyük olsun küçük olun bütün çığlar bir tek kum tanesiyle başlıyor, ama devam etmelerini sağlayan şey tanenin düştüğü yerde tahammül sınırına gelinmiş olması. Ağaçlar sadece bardağı taşıran damla. Gezi Parkı olaylarının kum yığını modelinden bir farkı var: Modelde bir çığ bitmeden yeni bir kum tanesi düşmüyor, ayrıca çığ geçtikten sonra noktaların çoğunun gerilim seviyesi azalıyor. Oysa Gezi Parkı'nda ilk çığ daha devam ederken ardarda gelen polis şiddeti yeni çığları tetikledi. Hükümetin sert beyanları da, bireylerin gerilim seviyesini tekrar tahammül sınırına çekti. Bu iki etkenin eylemlerin büyüyerek yayılmasına sebep olduğunu söylersek, sosyal bilimcilerin analizlerine pek fazla ters düşmüş olmayız."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/direntrpv1.html", "text": "Biz söylemiştik Mayıs sayımızdaki Apartman Çocuğu Olmak başlıklı yazıda söylemiştik: Şehirlerde büyüyen ve yaşayan insanların şizofreni gibi ruhsal rahatsızlıklara yakalanma riskleri kırsal kesimdeki insanlara göre daha fazla. Beynin şiddet ve öfke içerikli davranışlarla ilişkilendirilen amigdala bölgesindeki etkinliğin kontrolü, şehir hayatına bağlı faktörlerden dolayı kayboluyor. Şehir planlamaları bu ayrıntı göz önüne alınarak yapılmalı. Daha fazla yeşil, daha çok doğa, daha sakin ortamlara ihtiyaç var şehirlerde. Biz bunları ay başında söylerken ay sonuna doğru dünyadaki diğer metropollerin parklarıyla karşılaştırılamayacak kadar küçük ama yine de İstanbullunun yeşile duyduğu hasreti biraz olsun gidermesine yardımcı olan Gezi Parkı'nın yıkım çalışmalarına başlanacağından haberimiz yoktu. Tesadüf oldu. Ağaçların kesilmesine direnenlerin ne kadar haklı olduğunu bilimsel çalışmaları göz önünde bulundurarak anlatmış olduk. Olaylar sırasında biber gazı bol bol kullanıldı. Peki nedir bu biber gazı ve çalışma mekanizması nasıldır? Biber gazı ne kadar acı? Biber gazının içindeki etken madde bibere de acı tat veren kapsaisindir. Kapsaisinin yoğunluğuna göre farklı biber türlerinin acılığı da değişir. Biberlerinin yakıcılığı Scoville Acılık Birimi kullanılarak yandaki figürdeki gibi ölçeklendirilebiliyor. Bu ölçeğe göre dolmalık biber hiç acı değilken, yani 0 SHU iken, Türk sofralarında sıkça kullanılan acı biberler 100-500 SHU kadar acı olabiliyor. Biber gazının acılığı ise kapsaisin yoğunluğuna göre 2 milyon ile 5 milyon SHU arasında değişiyor. Yani ağzınızı yakan acı biberin onbinlerce kat daha acısını düşünün... Bir terleme hissettiniz mi? :-) Kapsaisin nasıl acı verir? Çağrı Yalgın'ın Şubat 2012 sayısında bahsettiği gibi kapsaisin, TRPV1 (VR1) isimli bir reseptör tarafından algılanıyor. Aynı zamanda sıcaklığa da duyarlı olan bu reseptörü üreten C-fibre ve A denen sinir hücreleri deri, dil, omurilik, eklemler, iç organlar, solunum yolları ve mesaneden gelen bilgileri beyne iletiyor1,2. TRPV1, en basit tanımıyla, bir kalsiyum iyonu (Ca2+) kanalı. Yani, sinir hücreleri arasındaki sinyal iletimi sırasında gerekli olan Ca2+ iyonunun hücre içine girişini sağlayan bir geçit. Sıcaklık ve kapsaisin varlığına bağlı olarak uyarıldığı zaman kanal açılıyor ve hücre dışındaki Ca2+ iyonlarının hücre içine girmesini sağlıyor. Örneğin, TRPV1, 42 C sıcaklığa maruz kaldığı zaman çalışmaya başlıyor. TRPV1'e sahip olmayan farelerden elde edilen sinir hücreleri üzerinde yapılan deneylerde, hücrelerin 42 C'ye tepki vermediğini, fakat 55 C'den sonra TRPV2 denen başka bir reseptörün devreye girmesiyle hücrelerin sıcaklığı algılamaya başladığı gözleniyor3,4. Acı biber yediğimizde, yaptığımız yaramazlıktan sonra annemiz ağzımıza acı biber sürdüğünde veya direndiğimizde devlet babamız üstümüze biber gazı veya kapsaisinli su sıktığında sıcaklık-yanma hissetmemizin sebebi kapsaisinin ve sıcaklığın aynı mekanizma tarafından algılanıyor olması. Kapsaisin, madde-P ve astım şeytan üçgeni Kapsaisin sadece yanma hissine neden olmuyor. Aynı zamanda sinir hücrelerinden madde-P isimli bir mesajcının hücrelerden salgılanmasını sağlıyor. Madde-P'nin iltihap başlatma özelliğinin yanı sıra akciğerlere giden havayollarının daralmasına neden olduğu biliniyor5. Bu yüzden biber gazına maruz kalan insanlarda solunum zorluğu görülebiliyor. Astım hastalarının madde-P'ye karşı hassasiyetinin daha yüksek olduğu tespit edilmiş5. Buna bağlı olarak astım hastalarının biber gazına tepkileri çok daha kuvvetli olabiliyor ki ölüme kadar giden sonuçlar doğurabiliyor. Bu yüzden protestolar sırasında astım hastalarının da olabileceği göz önünde bulundurularak göstericilere müdahale edilmesi hayati önem taşıyor. Türkiye'de coğrafi konuma bağlı olarak astım görülme sıklığının %2-6 arasında değiştiğini düşünürsek; 1000 insanın olduğu bir toplu gösteriye biber gazıyla müdahale edildiği durumlarda biber gazının astımlı 20-60 kişiyi etkileme ihtimali unutulmaması gerekiyor. Şifa niyetine kapsaisin Madalyonun bir de öteki yüzü var. Istıraba neden olan kapsaisin aynı zamanda şifa niyetine de kullanılabiliyor. Bazı ağrı kesici ilaçların içinde kapsaisin bulunuyor. Örneğin Capzasin-P isimli ilaç eklem ve kas ağrılarına karşı kullanılıyor. Çünkü kapsaisine maruz kalmış sinir hücreleri belli bir süre sonra duyarlılıklarını yitiriyor ve sinyal iletemez hale geliyorlar. Kapsaisinin TRPV1'i yoğun miktarda uyarmasıyla sinir hücreleri içinde aşırı miktarda Ca2+ birikiyor. Bu birikim sonucu sinir hücrelerin stoğundaki tüm madde-P'ler salgılanıyor, hücre üzerindeki diğer iyon kanalları kapatılıyor ve hücrelerin sinyal iletimi duruyor. Bunun yanı sıra, ağrı sinyalini ileten sinir hücrelerinin aşırı aktivasyon sonucu ölmesinin de ağrı algısını azalttığı düşünülüyor1. Direnişçilerin kapsaisine karşı direnişleri TRPV1 reseptörünün ilginç bir özelliği ise bulunduğu ortamdaki asitliğin artmasıyla kapsaisinden ve sıcaklıktan bağımsız olarak etki göstermeye başlaması. İltihaplanan bir yerinize dokunduğunuz zaman ağrı hissedersiniz. İşte bunun sebeplerinden biri iltihaplanan bölgenin asitliğinin artması ve buna bağlı olarak TRPV1'in ağrı sinyalini oluşturması6. Özellikle direnişçilerin malumudur; gösteriler sırasında biber gazına maruz kalan insanlara antasit'li su uygulanarak ağrıların azalması sağlanır. Talcid ve Maalox antasitlere örnektir. Normalde bu ilaçların mide asiditesini azaltması mide ağrısı şikayetlerine karşı kullanılmasını sağlar. Biber gazının verdiği acıyı da uygulandığı yerin asiditesini, dolayısıyla TRPV1'ın aktivitesini düşürerek dindirdiği söylenebilir. Antasitlerin biber gazına karşı bir faydası daha var. Ortamdaki Ca2+ iyonlarının kaldırılmasının TRPV1 reseptörünün kapsaisin varlığına duyarlılığını yitirmesini engellediği biliniyor7. Öyleyse ortama antasitlerle dışarıdan sağlanan Ca2+, TRPV1'in duyarlılığını kaybetmesine yardımcı olabilir. Bu sayede deride veya gözlerde kapsaisin olsa bile acı hissedilmeyecektir8. Acı biberinin özü yemeklerimize tat veriyor. Şifa niyetine bile kullanılabiliyor. Sorumlu, bilinçli ve kanunlara uygun şekilde kullanıldığında güvenlik güçlerinin elinde etkili bir silah olabiliyor. Aksi taktirde hem kullananların hem de maruz kalanların başına iş açıyor. Dost acı söyler."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/laboratuvardan-yaralarin-uzerine-yapay-deri.html", "text": "Leeloo'yu hatırlıyor musunuz Ocak 2013 sayımızdan? Doku mühendisliğinin temel fikirlerine ve uygulama alanlarına çok kısaca değinmiştik Leeloo'dan bahsederken. Bu yazımızda ise vücudumuzun en büyük organı konusunda doku mühendisliğinin neler yaptığına bakmaya çalışacağız. Deri ya da cilt, insan ve hayvan bedeninin üstünü kaplayan çok katmanlı bir yapı olup vücudun en büyük organı. Ağırlığı yetişkin bir insanda 15 ila 20 kg (kabaca tartıda gördüğümüz rakamın %20'si) arasında değişirken yüzölçümü 1,8 2 m2 civarında. Epidermis, dermis ve hipodermis adı verilen 3 tabakadan oluşan deri (Şekil 1) hayatta kalmamız için gerekli çok önemli işlevleri yerine getirmekte; mekanik etkilerden koruma, vücut sıcaklığının düzenlenmesi, hissetme, cinsel uyarı, mikroorganizmalara karşı ilk bariyer olma bu işlevlerden başlıcaları. Doku mühendisliğinin deri konusunda çalışmalarına geçmeden önce biraz deriyi tanıyalım. Epidermis 3 tabakadan oluşan derinin en üst katmanı epidermis olarak adlandırılıyor. Milimetrenin onda biri kalınlığında olan bu tabaka hemen altında bulunan dermis tabakasının kıvrımları ile iç içe geçmiş bir yapıda. Epidermal tabakayı oluşturan hücrelerin büyük çoğunluğu (%90 95) keratinosit adı verilen hücrelerdir. Bu hücreler sürekli bölünerek epidermisin bazal tabaka adı verilen en alt kısmından yüzeye doğru hareket ederler. Keratinosit hücreler patojenler, UV ışınları, sıcaklık gibi çevresel tehlikelere karşı bariyer oluşturma işlevlerinin yanı sıra yara iyileşmesinde de görev alırlar. Dermis Epidermis ile deri altı diğer dokular arasında bağlantıyı sağlayan kan ve lenf damarları, sinirler, deri kasları, ter ve yağ bezlerinin bulunduğu tabaka Dermis olarak adlandırılan tabaka. Eğer cildinizin esnekliği ile sıkıntınız varsa dermis tabakası olağan şüphelidir çünkü cildimize esnekliğini, kıvamını, dayanıklılığını veren tabaka dermistir. Epidermis dermis içerisine el parmağı şeklinde girer , dermis de epidermise aynı görünümde ilerler . Bu iki katın birleşim yerinde bazal membran denilen bir bölge bulunur. Hipodermis Derinin en önemli işlevlerinden biri olan vücut sıcaklığını düzenleme işini yapan bu tabaka derinin en alt katmanını oluşturur. Hipodermis yoğun olarak damar ve sinirlerden oluşur. Doku Mühendisliği, Cerrahi Çözümler ve Deri Değişik katmanlardan oluşan ve çok önemli yaşamsal faaliyetleri yerine getiren bu karmaşık organın işlevlerini yerine getiremez hale gelmesi ölüme kadar varabilen ağır sonuçlara yol açabiliyor. Yaralanmalar, genetik problemler, cerrahi müdahaleler derinin bir kısmının ya da tamamının işlevini kaybetmesine yol açan etkilerden. Çok miktarda derinin geri dönülemez şekilde kaybolmasına ve yaşamsal tehlikelere yol açan travmaların başında ise yanık ve haşlanmalar geliyor. Doku mühendisliği ve cerrahi çalışmaların henüz bu kadar ilerlemediği dönemlerde 3. dereceden yanıklarla mücadele eden hastaların büyük bir çoğunluğu yaşamlarını kaybediyorlardı. 1970'lerde yanmış derinin hastanın yaşamı için tehlikeli bakteriler üremesi için uygun ortam yarattığının fark edilmesi ile yanık derinin cerrahi müdahale ile alınmasına başlanması açık halde kalan yanık yaralarının kapatılması için gerekli deri ya da suni deri üretilmesini gerekli hale getirmiş. Araştırmacılar ilk başlarda değişik hücrelerle çalışarak kaybolan derinin kopyasını yapmaya çalışsalar da derinin karmaşık ve çok fonksiyonel yapısı birebir aynı işlevlere sahip derinin üretimini mümkün kılmamış. Araştırmacılara en çok zorluk çıkaran hücreler ise yukarıda bahsettiğimiz keratinosit hücreleri. Bazal membranda bölünmeye başlayarak yüzeye doğru çıkan bu hücreler salgıladıkları kimyasal sinyaller ile yeni derinin büyümesi ve deri yenilenmesinin sağlanmasında anahtar işleve sahipler. Derinin kendisini nasıl yenilediği ve yaraları nasıl iyileştirdiğini sevgili Can Holaykin daha önce Bir Yara Kabuğunun Hayatı 1 ve Bir Yara Kabuğunun Hayatı 2 isimli iki ayrı yazıda detayları ile anlatmıştı bizlere. Ancak derin yanık yaraları gibi derinin önemli bir kısmının kaybolduğu ve kendilerine yol gösterecek fonksiyonel bir deri yapısının bulunmadığı durumlarda keratinositler beklendiği gibi çalışmıyor ve istenilen deri dokusunu üretmiyorlar. Keratinositlerin normal şekilde üremeleri için fibroblast adı verilen hücrelerce üretilen kollajenlerden oluşmuş hücre dışı matris yapıya ihtiyaç duyduğunu gözleyen araştırmacılar bu kollajen yapıları inek ve köpekbalıklarından elde etme yolunu seçmişler. Hastaya implante edilen kollajen içinde yeni dermis oluştuğunda fibroblast hücreleri bu dışarıdan elde edilen kollajen iskelenin* çökmesini tetikleyerek yeni dokunun iskelenin yerini almasını sağlıyor. Dermis tabakası bu sayede üretilmiş olsa da yanık hastalarının epidermal tabakaya ihtiyaçlarına yanıt vermiyor bu yöntem. Epidermal tabakanın üretimi ise 20 yılı aşkın süredir otolog keratinosit kültürleri aracılığı ile yapılıyor. Otolog keratinosit kültürleri yanık hastalarının hasar görmemiş derisinden bir parça alınıp laboratuvarda kültüre edilerek büyütülmesi ve hastanın yanık bölgesine uygulanmasına verilen ad. Hastanın sağlıklı derisinden alınan parçanın laboratuvar ortamında 100 kata kadar büyütülmesiyle elde edilen deri grefleri kalıcı yara örtüsü olarak kullanılıyorlar. Kültüre edilen bu otolog greflerin üretimi 3 4 hafta gibi uzun bir süre alıyor; hastaya nakil edildiğinde de sadece kısmi anatomik ve fonksiyonel tedavi sağlıyorlar. Ancak inek ve köpekbalığı kollajenleri ile üretilen dermis tabakası ile otolog keratinosit kültürlerinden elde edilen epidermal tabakanın birbirine gerçek anlamda bağlandığı söylenemez. Epidermal ve dermal tabakaları bu şekilde yenilenen hastalarda epidermisin kolayca ayrılabilmesi gibi sorunlar yaşanabilmesine rağmen oldukça başarılı olan bu yöntem ülkemizde de sıklıkla kullanılıyor. Otolog keratinosit kültüre grefler halen yanık tedavilerinde en etkili yöntem olarak kullanılıyor olsa da özellikle yeterli kalitede ve büyüklükte greflerin elde edilememesi ve diğer yaşanan sorunlar doku mühendisliğinin geliştirdiği ve üzerinde çalışmakta olduğu çözümlere klinik merakın artmasına yol açmış. Doku mühendisliğinin deri üretmedeki potansiyeli ve sınırları sadece yapısal ve fonksiyonel kısmi tedavilerin sağlanması ile sınırlı değil. Açık Bilim okuyucularının hatırlayacağı gibi doku mühendisliğinin hedefi hasta ya da hasarlı dokunun/organın vücut dışında üretilip hastaya nakledilerek doku ve organ kayıpları nedeni ile ölümlerin önüne geçmek ve hastanın yaşam kalitesini arttırmaktır. Doku mühendisleri hastanın tedavisi için gerekli hücrelerin bir iskele yapı üzerinde doğru uyaranlar aracılığı ile büyüterek mümkün olduğunca doğal dokuyu taklit eden yapıları üretme fikri ile çalışmalarını sürdürüyorlar. Günümüzde doku mühendisliği modelleri ile yapılan deri alternatiflerini 3 ayrı kategoriye koymak mümkün: sadece epidermal tabakayı sağlayan modeller, sadece dermis tabakasını sağlayanlar ve her ikisini birden sağlayan modeller. Epicel, Myskin, Laserskin ve EpiDex epidermal tabakayı sağlayan ticari ürünlerden bağzıları. Herbirinin üretim yöntemi farklı olsa da hepsinin üretimi laboratuvarda hücrelerin kültüre edilmesi temeline dayanıyor. Doku mühendisliği çalışmaları epidermisi bire bir mimik etmeyi başarmış olsalar da dermis için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Dermis tabakasının karmaşık ve farklı hücrelerden oluşmuş yapısı henüz tam olarak doku mühendisliği çalışmaları ile taklit edilememiş durumda. Dermis içerisinde bulunan kan ve lenf damarları, kıl kökleri, kas yapıyı aynen üretmeye çalışmak doku mühendisliğinin deri ile ilgili hedeflerinden birisi. Ancak doku mühendisliğinin geliştirdiği deri modellerinin en önemli sorunu kan damarlarının oluşmasını sağlamak. Kan damarlarının oluşturulması için geliştirilen ticari çözümler bulunmasına rağmen bu çözümlerin hastalar için önemli olan esneklik, estetik gibi özellikleri hala idealden çok uzakta olması nedeni ile klinik araştırmacılar ve doku mühendisleri deri çözümleri konusunda çalışmaya devam ediyorlar. Alloderm, Dermagraft, Integra, Transcyte ve Permacol isimli ürünler sadece dermis tabakasını sağlayan çözümlerden. Bu ürünler kadavra derisinin işlenmesinden tutun , yenidoğan fibroblast hücrelerinin değişik matris ve iskele yapılarda büyütülmesine kadar çok farklı yöntemlerle elde ediliyorlar. Apligraf ve OrCell adı verilen ürünler her iki tabakayı da sağlıyor. Bu iki ürün de yenidoğan keratinosit ve fibroblast hücrelerinden üretiliyor ancak kullanılan iskeleler farklı. Her iki üründe kullanılan fibroblast hücreler çöpe gideceğini düşünebileceğiniz yenidoğan erkek bebeklerin sünnet derisinden elde ediliyor. Bunun nedeni yenidoğan bebeklerden elde edilen hücrelerin hastanın bağışıklık sistemini zorlamaması. Deri yerine kullanılmak üzere doku mühendisliği çalışmaları ile hali hazırda üretilmiş deri çözümleri bütün derinin kaybedildiği ağır derece yanıkların tedavisinde çok mükemmel olmasa da derisini kaybetmiş hastaların hayatta kalma ihtimallerini ve hasar sonrası yaşam kalitelerini artırıyor. Modern mühendislik araştırmaları ve klinik çalışmalar ile derisinin büyük bir kısmını kaybetmiş hastaların çok da uzak olmayan bir gelecekte otolog keratinosit kültürlere ihtiyaç kalmadan tedavi edildiğini görmek mümkün olabilecek gibi görünüyor. Araştırmacılar yeni ve inovatif deri mühendisliği yaklaşımları deneyerek normal derinin bariyer oluşturma, sıcaklık düzenlenmesi, estetik, mekanik koruma gibi bütün işlevlerini yerine getirecek yapay dokuları elde etme yönünde hızlı ilerlemeler kaydediyorlar. *iskele: Hücre tutunması ve üremesi ile yeni dokuların istenen şekilde oluşturulması ve hücrelere gerekli mekanik desteğin sağlanması için biyouyumlu ve biyobozunur malzemelerden üretilen, üç boyutlu ve gözenekli taşıyıcı. gref: bir kişiye kendisinden ya da başka birinden alınarak nakledilen doku ya da organ parçası"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/otoriteye-itaat-ve-otekilestirme.html", "text": "Haziran ayı başından beri ülke olarak çok ilginç, bir o kadar da adrenalin dolu günler yaşıyoruz. Onbinlerce insan bireysel özgürlük arayışıyla sokaklara dökülüp, barışçıl yöntemlerle protesto hakkını kullanmaya çalışırken orantısız bir polis müdahalesi ile gaza boğuluyor, dövülüyor, basınçlı su ile püskürtülüyor, bazen gözlerinden ve hatta canlarından oluyorlar. Sahilde durduk yerden saçından sürüklenen genç kızlardan, tekerlekli sandalye ile TOMA suyuna maruz kalan direnişçiye, bir otoparkta kıstırılan üç gencin kendilerinden sayıca çok üstün bir polis grubu tarafından sıkıştırılıp dövülmesine kadar pek çok video seyrettik. Çocukların, yaşlıların suratına biber gazı sıkılışına, mahallede devriye gezen polisin evlerin camını kıtıp içine gaz bombası attığına, hastane içine TOMA ile su sıkılışına şahit olduk. Peki bu polisler içinde hiç mi vicdan sahibi kimse yok? Nasıl oluyor da polis birliklerinin tamamı, her sağduyulu vatandaşın tüylerini ürpertecek müdahalelerde bulunuyor, insanların yüzüne doğrudan ateş edip gözlerinin akmasına sebep oluyor, ancak bu dehşet verici sahnelere rağmen aldıkları emirleri uygulamaya tereddütsüz devam ediyorlar? İşte bu soruların yanıtları toplum psikolojisinin çok ilginç konuları olan otoriteye itaat ve ötekileştirme başlıkları altında gizli. Milgram Deneyi: Otoriteye Hayır diyememek.... Yale Üniversitesi Psikoloji bölümünde çalışan Stanley Milgram, meşhur Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann'ın mahkemesinden üç ay sonra şu soruyu sorar: Nazi Almanyası'nda yaşanan soykırıma aktif olarak katılan binlerce kimse yaptıkları korkunç şeyin ne kadar bilincindeydi? Bu kötülükleri bilerek, isteyerek ve farkında olarak mı yapmışlardı, yoksa toplu bir ahlaki değişim ile kendi değer yargılarını görmezden gelerek otoritenin isteği doğrultusunda sadece emirleri mi uyguladılar? Bu hipotezini test etmek isteyen Milgram, psikoloji tarihine geçecek meşhur Milgram Deneyi'ni düzenler. Önce, deneye katılacak gönüllüler bulunur. Gazete ve sokak ilanları ile toplanan gönüllüler, cezalandırmanın hafıza ve öğrenme üzerine etkisi konulu bir deneye katkıda bulunacaklarını sanmaktadırlar. Gönüllüler laboratuvara geldiklerinde, üzerinde otorite sembolü olan beyaz önlük giymiş olan bir deney gözetmeni ve kendileri gibi bir başka gönüllü ile karşılaşırlar. Deney gözetmeni, gönülllere, bu deneyin cezalandırmanın öğrenme üzerinde etkisi ile ilgili olduğunu söyler, ve gruptakilerden birinin öğretmen, diğerinin de öğrenci olacağını anlatır. Öğretmen, öğrenciye sorular soracak, öğrenci soruları bilemediğinde gittikçe artan elektrik akımı ile öğrenciyi cezalandıracaktır. Kura yöntemi ile kimin öğrenci, kimin öğretmen olacağı belirlenir. Rollerin belirlenmesinin ardından, gözetmen, öğretmen ve öğrenci, öğrenciye ait cezalandırma odasına girerler. Burada, öğretmen vereceği elektrik akımının nasıl bir mekanizma ile öğrenciyi cezalandıracağını görür. Öğrenci sandalyeye oturtulur, kolları kayışlarla bağlanır. Deney gözetmeni ve öğretmen deneyi başlatmak için bitişik odaya geçerler. Bu odada, öğretmen'in oturacağı bir masa ve masanın üzerine elektrik şoku vermesini sağlayacan bir düzenek vardır. Düzenek üzerinde 15 Volt arayla 15 Volttan, 450 Volta dek uzanan şiddet seçenekleri mevcuttur. İlaveten, belirli aralıklar düşük şok, orta şiddette şok, şiddetli şok, çok şiddetli şok, hayati tehlike ve xxx olarak etiketlenmiştir. 220 Volt'un şehir akımı olduğu ve oldukça tehlikeli olduğunu anımsamakta fayda var. Milgram şokmetresinde, 300 Volt civarı çok şiddetli şok 400 Volt civarı, hayati tehlike ve 450 Volt'luk şalter de xxx olarak etiketlenmiştir. Ancak öğretmen rolünü oynayacak gönüllülerin bilmedikleri birkaç şey vardır. Hem deney gözetmeni, hem de öğrenci rolünü oynayan diğer gönüllü aslında deneyin birer parçası, Milgram ile çalışan profesyonel aktörlerdir. Kura ile roller belirlenirken de, hile yapılmış ve gerçek gönüllü her zaman öğretmen, aslında bir aktör olan gönüllü ise her zaman öğrenci rolüne atanmıştır. İlaveten, öğretmenler, deney gözetmeni ile şok odasını terk ettikleri anda, öğrenci rolü oynayan aktör sandalyesinden kalkmış, yerine bir teyp cihazı bırakmıştır. Öğretmen her bir şok seviyesindeki düğmeye basarken, karşılık olarak önceden yapılmış bir ses kaydı çalmaktadır. Öğretmenin verdiğini sandığı şokun şiddetine göre bu kayıttaki ifadeler değişmektedir. Düşük akımlar için sadece hafif acı nidaları varken, yüksek akıma karşılık gelecek kayıtlar iç paralayıcı çığlıklar, artık öğretmene durması için yalvarmalar şeklinde hazırlanmıştır. Hayati tehlikenin başladığı 300 V civarındaki kayıtlardan birinde öğrenci'nin iç paralayıcı bir şekilde çığlık attıktan sonra Yalvarırım artık durun, dayanamıyorum! Ben kalp hastasıyım. Kalbim tekliyor, kendimi iyi hissetmiyorum! diye bağırdığı duyulur. 350 V ve sonrası ise, öğrencinin bilincini kaybettiği, hatta öldüğü izlenimini verecek şekilde sessiz bırakılmıştır. Gönüllüler, her yanlış cevapta, öğrenci rolünü oyandığına inandıkları kişiye artan miktarda şok vereceklerdir. Gönüllü, şok verme konusunda tereddüte düştüğünde deney gözlemcisi lütfen devam edin veya deneye devam etmemiz gerekli gibi cümlelerle gönüllüleri devam etmeye teşvik edecektir. Ancak son karar gönüllünündür, bu teşviklere rağmen deneye devam etmek istemediklerini söylemeleri halinde deney sonlandırılacaktır. Deneyi bırakmak istediklerini ifade etmezlerse, deney ölümcül şok seviyesi olan 450 V kadar sürdürülecek ve gönüllü üç defa 450 V şoku uyguladıktan sonra sonlandırılacaktır. Deneye başlamadan önce, gönüllülere 45 Voltluk akım verilerek, verdikleri akımın ne kadar acıyacağı konusunda bir fikir sahibi olmaları sağlanır. Deney başlar... Pekçok gönüllü 135 Volt civarında tedirgin olmaya başlayarak, arkalarında duran beyaz önlüklü 'deney gözetmeni'ne sorular sorarak deneyi sorgulamaya başlarlar. Çoğu, gözetmenin lütfen devam edin uyarısının ardından vücut dilleri oldukça bariz tedirginlik ve stres belirtileri göstermesine rağmen öğrenciye artan miktarda elektrik şoku vermeye devam ederler. Gönüllülerin pek çoğu, yan odadan gelen acı dolu çığlık seslerini duyduklarında kendi kendine gülme, oturduğu yerde kıpırdanma gibi sinir bozukluğu belirtileri göstermelerine rağmen deneyi sürdürürler. Milgram deneyi, sıradan insanların otoriteden aldıklar emirler karşısında kendi değer yargılarını bir kenara koyup, otorite emirlerini teredüttsüz uyguladıklarını gösteren çok çarpıcı bir örnektir. Deneyin sonuçları öylesine beklenmediktir ki, ne Milgram ne fikirleri sorulan muhtelif üniversitelerden diğer psikiyatristler deneyin sonuçlarını öngörebilmişlerdir. Deney öncesinde yapılan anketlerde, 100 gönüllüden en fazla 3 tanesinin en yüksek akım seviyesine çıkacağı öngörülmüştür. Çoğu anket katılımcısı, gönüllülerin çoğunun en fazla 10. seviyeye (150 Volt) geleceğini tahmin etmiş, hemen hepsi 100 gönüllünün en fazla 4 tanesinin 300 Volt civarına kadar çıkacağını düşündüklerini belirtmişlerdir. Oysa Milgram'ın sonuçları tek kelimeyele tüyler ürperticidir. İlk yapılan deneyde, katılımcıların %65'i (40 gönüllüden 26 tanesi), deneyi sonlandıran en yüksek ceza seviyesi olan 450 Volta kadar çıkmıştır. Bu insanların çoğu, karşılarında kendileri gibi bir deney gönüllüsü olduğunu sandıkları insana bu seviyelerde elektrik akımı verirken soğuk soğuk terlemelerine, dudaklarını kemirmelerine, inlemelerine, sinir krizi geçirmelerine rağmen öldürücü seviyede akım vermekten imtina etmemişlerdir. Tekrarlayan deneylerde de, insanı dehşete düşüren benzer rakamlara ulaşılmıştır. 1999 yılında, Milgram deneylerinden 35 yıl sonra maryland Üniversitesi'nden Thomas Blass, pekçok farklı kurum ve kişi tarafından yürütülen Milgram deneylerini toplayarak bir meta-analiz yapmış, ve deneklerin otoriteye sorgusuz itaatinin pekçok deneyde benzer seviyelerde olduğunu ve ortalama itaat oranının %61-%66 civarında olduğunu saptamıştır. Aşağıda, orjinal deneyden sonra yapılan bir benzer deneyden görüntüler mevcut. Stanford Hapishane Deneyi: Bir ötekileştirme klasiği Milgram deneylerinden yaklaşık 8 yıl sonra, 1971 yılında, Philip Zimbardo isimli bir psikoloğun önderliğinde Standford Üniversitesi'nde bir başka tarihi deney gerçekleştirir. Deneyin esas amacı, hapisane koşullarının tutukluları ve gardiyanların psikoloji ve davranışlarını nasıl etkildiğini ve hapishanelerdeki kötü muamelenin nedenlerini bulmaktır. İki hafta sürmesi planlanan deney, katılımcıların beklenmedik davranış ve hareketler sergilemesi üzerine 6. günde sonlandırılacaktır. Zimbardo ve ekibi, iki hafta sürecek olan bu hapisane deneyine katılmayı kabul eden 70 deneğin en sağlıklı olan 24 tanesini seçerler. Seçilen 24 kişinin tamamı psikolojik testlerden geçirilir, psikolojik ve fiziksel sağlıklarının yerinde oldugu, herhangi bir uyuşturucu kullanım öykülerinin olmadığı onaylanır, hepsinin sabıkaları incelenir ve geçmişte herhangi bir suçtan sabıkalı olmadıkları teyit edilir. Deney hakkında bilgilendirilen ve yazılı olarak izinleri alınan katılımcılar, yazı tura yöntemi ile rastgele bir şekilde iki gruba ayrılırlar. Gruplardan biri, izleyen iki hafta boyunca mahkum, diğeri de gardiyan rolu oynayacaktır. Gardiyan grubuna, üniformayı andıran tek tip haki gömlek ve pantolonlar, göz temaslarını engellemeye yarayacak aynalı güneş gözükleri ve tahta coplar dağıtılır. Zimbardo, mahkum rolü oynayanların hapisaneye geliş sürecini gerçek tutuklama sürecine benzetmek için bölgedeki polislerden yardım ister. Polislerin de işbirliği yapması ile, mahkum olarak seçilen 12 gönüllünün evine polis arabaları giderek gönüllüleri silahlı soygun suçundan tutuklarlar. Stanford Üniversitesi laboratuvarlarında kurulmuş olan sahte hapishaneye getirilen mahkumlara, gerçekte tutuklanıp hapse atılan kimselere uygulanan muamelenin aynısı uygulanır. Hepsinin sabıka fotoğrafları çekilir, soyulurlar, üzerleri aranır ve göğüs kısmında numara olan tek tip birer kıyafet giydirilirler. Gardiyanlar ve deneyde hapisane müdürü rolu oynayan Zimbardo, bu aşamadan sonra, tutuklulara isimleriyle hitap etmeyi bırakırlar ve numaralarıyla hitap ederler. Ardından, gerçek tutuklulara yapılan kafa kazıma sürecini taklit etmek adına saçlarını gizleyen birer bone giydirilir ve hücrelerine gönderilirler. Amaç, tutuklu rolü oynayan gönüllülere, özellikle birseyselliklerini tehdit altına sokacak muamele yaparak, gerçek tutukulularla özdeşmelerini sağlamaktır. Deneyin ilk günü sakin geçer. Ancak ikinci gün, tutuklular beklenmedik bir şekilde isyan çıkarırlar. Karyolalarını kapının arkasına barikat olarak yığar ve gardiyanların komutlarına karşı gelirler. Bu reaksiyona karşı, gecikmeden gardiyanlardan beklenmedik bir tepki gelir. Gardiyanlar, tamamen kendi inisiyatiflerini kullanarak, araştırma ekibinin müdahalesini beklemeden, bir yangın söndürme tüpünü kullanarak, tüpten dondurucu soğukluktaki karbondioksit köpüğünü mahkumların üzerine püskürterek onları etkisiz hale getirmeye çalışırlar. Kısa zaman içinde, düzme hapisanedeki koşullar tuhaflaşır. Her iki rolü oynayan denekler de, bunun aslında bir rol olduğunu bildikleri halde gerçeklikten kopmaya başlarlar. Mahkumlar gittikçe daha sinik bir hale gelir, gardiyanlar mahkumlara zulüm edecek yeni yeni yöntemler keşfetmeye başlarlar. Gardiyanlar, mahkumların şiltelerini alıp onları yerde uyumaya zorlarlar. İttatsizlik eden mahkumların tuvalete gitmelerine engel olur ve ihtiyaçlarını, hücre içinde, verdikleri kovaya yapmalarını isterler. Gardiyanlara karşılık veren veya emrileri dinlemeyen mahkumların hücrelerindeki pislik kovalarının boşaltılmasına müsaade etmezler. Mahkumların kafasına kesekağıdı geçirip, zaman zaman anadan doğma soyarak onları aşağılamaya, verdiği cevapları beğenmedikleri mahkumları ancak ayakta duracak kadar büyük ve karanlık bir hücrede, hücre hapsine mahkum etmeye başlarlar. Deney gözlemcileri, daha sonra yazdıkları raporlarda, gardiyan rolü oynayan deneklerin yaklaşık üçte birinin ciddi sadistik eğilimler sergilediklerini rapor edeceklerdir. Gardiyanlar sadistleşirken, mahkumların psikolojisinde de ciddi bozulmalar baş göstermeye başlar. Kimi mahkumlar, ağlama ve sinir krizlerine tutulmaya başlarlar. Aralarındaki birlik hissiyatı bozulur, her biri sinik ve silik bireyler haline gelirler. Ondört gün sürmesi planlanan deneyin altıncı gününde, Zimbardo'nun o zaman kız arkadaşı olan psikolog Christina Maslach, deneyin gerçekleştirildiği düzmece hapishaneyi ziyaret eder ve gördüklerine inanamaz. Maslach'ın tepkisi, kendini hapisane müdürü rolüne iyice kaptırmış olan Zimbardo'nın hapisanede yaşanan ve artık işkence haline gelmiş olan durumu görmesini sağlar ve deney altıncı günde, ani bir şekilde sonlandırılır. ( İşin ilginç tarafı, deney hapisanesine, o ana kadar dışarında yaklaşık 50 gözlemci ziyaretçi olarak gelmesine rağmen, Maslach'a kadar hiçbir gözlemci, hapisanede yaşananlar konusunda bir tepki vermemiştir.) Deney bittiğinde, mahkum rolü oynayan denekler rahat bir nefes alırken, gardiyan rolü oynayan denekler, deneyin erken bitirilmesinden duydukları hoşnutsuzluğu dile getirirler. Milgram ve Stanford deneyleri, son bir aydır ülkemizde de net olarak gözlemlediğimiz bir duruma ışık tutuyor: Son derece normal insanlar, otoriteden emir aldıklarında kendi değer yargılarını bir kenara bırakabilir, ahlaki değerlerle bağdaşmayacak davranışları kendilerine mazur göstermeye başlayabilirler. İlaveten, normal insanlar kolaylıkla bulundukları mevki, üzerlerindeki üniforma ve birbirlerinden aldıkları güçle kısa zamanda gözü dönmüş şiddet uygulayıcılarına dönüşebilirler. Hepimiz, hayatımız boyunca otoriteye itaat etmemiz gerektiği söylemleri ile büyütülürüz. Çocukluktan itibaren önce anne babamızın sözünü dinlememiz öğretilir, sonra öğretmenlerimizin, güvenlik güçlerinin, patronumuzun.... Bu söylemle yetiştiğimizden, pekçoğumuz için otoritenin istekleri, uyulması gereken birer emir olarak algılanır. Çoğu insan, bireysel konumda olduğunda, yasal bir otorite tarafından kendisine söyleneni düşünmeden, yargılamadan kabul etme ve yerine getirme eğilimindedir. Bu refleksten kurtulmak için yapmamız gereken şey, öncelikle insan psikolojinde böyle bir zayıf nokta olduğunu bilmek, bu durumu kabullenmek ve yukarıda anlatılan deneklerin durumuna düşmek üzere olduğumuz anlarda bu zayıflığımızı anımsayıp birlik olmaktır. İnsanların birbirlerinden aldıkları destek, baskıcı otoriteye karşı gelme yolundaki en önemli araçtır. Milgram'ın 1974'teki bir sözü ile bitirelim: Bizler, ipleri toplum tarafından yönetilen birer kukla olabiliriz. Ama en azından, çevresini algılayabilen, irdeleyebilen kuklalarız. Özgürleşmemizin ilk adımı da bu farkındalık olacaktır. Notlar: - Günümüzde, hem Milgram hem de Stanford deneyi benzeri düzenekteki deneyler artık etik komitlerince onay verilmeyen deneylerdir. İki deney de katılımcılarına acılar ya da kalıcı ruhsal bozukluklar yaşatma potansiyeli olan deneyler olduğundan, artık tekrarlanmamaktadırlar. Daha önceki sayılarımızda, iyi niyetle başlayıp sonu kötü biten deneylere ilişkin bir yazı yayınlamıştık. Konu ilginizi çektiyse Yoldan çıkan psikoloji deneyleri başlıklı yazımızı da okumanızı öneririz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/parmak-izlerine-nanoteknolojik-cozum.html", "text": "Yakın geçmişte hayatımıza girmiş olan cep telefonları teknoloji ilerledikçe kabuk değiştirmeye devam ediyor. Bununla birlikte, artık hayatlarımızın bir parçası haline geldikleri için hepimiz ister istemez taşınabilir telefonlar ile ilgili teknolojik gelişmeleri takip etmeye başladık. Bildiğiniz üzere son süreçte cep telefonları, bünyelerine sürekli güncellenen işletim sistemlerinin de dahil edilmesiyle birlikte akıllı telefon olarak adlandırılmaya başlandılar ve akıllı telefonlar arasında da en çok rağbet görenleri kuşkusuz dokunmatik ekranlara sahip olan modeller. Dokunmatik özellikli akıllı telefonların piyasaya çıktığı ilk günlerde dikkat çeken yanları dokunmaya karşı hassasiyetleri, sayfalar arası geçişteki hızları, kapasiteleri, renkleri gibi ilk bakışta cazip gelen özellikleriydi. Ancak gün geçtikçe bu özelliklerin çoğu hemen hemen tüm rekabetçi firmalarca sağlandığı için müşteriler daha nitelikli akıllı telefonlar talep etmeye başladılar. Bu taleplerin başında pil ömrünün uzatılması, darbelere/suya/toza dayanıklılıkları ve elbette dokunmatik ekranlarda yaşanan sorunların çözümlenmesi geliyor. Aslına bakarsanız tüm bu sorunların çözümlenmesi tek bir alandaki gelişmeler ile mümkün görünüyor: Nanoteknoloji. Şimdi yaşanan bu sorunlardan bir tanesinin nanoteknoloji kullanılarak nasıl bertaraf edildiğini inceleyeceğiz. Henüz akıllı telefon teknolojisi ile tanıştınız mı bilmiyorum ancak kullanmasanız da akıllı telefonların çoğunun ekranlarındaki parmak izleri mutlaka dikkatinizi çekmiştir. Bu sıkıntının giderilmesinden önce gelin parmak izlerimizin nasıl oluştuğuna bir göz atalım: Parmak izlerimiz nasıl oluşur? İnsanların ve diğer primatların parmaklarının iç yüzeyindeki deriler girintili çıkıntılı bir yapıya sahiptir . Parmakların iç yüzündeki bu girintili çıkıntılı yapı kişiye özgüdür ve herhangi bir yüzeyle temasında, üzerindeki su bazlı yağ tabakasını iz bırakacak şekilde bulaştırır. Bu biçimde oluşan izlere parmak izi denilir . Parmak izi tutmayan bir yüzey mümkün müdür? Gerçeği söylemek gerekirse son yıllarda yapılan araştırmalar sonucunda ulaşılan noktada dahi parmak izinin bulaşmasını tamamiyle önleyebilecek bir yüzey henüz geliştirilememiştir. Sadece bu yönde geliştirilmiş bir yüzey ile normal yüzeyler arasında gözle görülebilecek düzeyde farklar vardır diyebiliriz . Akıllı telefon ekranlarında kullanılan teknoloji bize nasıl bir fayda sağlıyor? Yapılan çalışmaların çoğu parmak izi oluşmasına neden olan parmak izi yağlarının yüzeye tutunmasını engellemek ve bu şekilde ekranın temiz görünmesini sağlamak amacıyla gerçekleştiriliyor. Yağ tutmazlıktan bahsedebilmemiz için bahsi geçen yüzeyin oleofobik yani yağ tutmaz özellikli olması gereklidir. En bilinen oleofobik özellikli molekül ise su. Sonrasında ise florokarbonlar geliyor. Üretici firmaların akıllı telefonların ekran teknolojisinde kullandıkları teknik ise oleofobik maddelerden ekran yapmaktan çok ekranları oleofobik -örneğin çoğunlukla- floropolimer tabanlı katmanlarla kaplamak ve bu yolla uzun süreliğine ekran yüzeylerinin yağ tutmalarını engellemekten ibarettir . Yapılan kaplamayı mikroskobik düzeyde inceleyecek olursak, Şekil 2'de de gördüğünüz üzere ekran üzerindeki girintili çıkıntılı katmanın yağ tutmasını engelleyecek şekilde kaplandığını görebiliriz.Bu tür bir kaplamanın avantajı uzunca bir zaman bizi parmak izleri veya çeşitli kirlerden uzak tutacak bir ekran sunmasıdır diyebiliriz. Ancak ne yazık ki belirli bir süreden sonra bu özellik kaybolacağından ekranlarımızı yeni bir ince film tabakasıyla kaplamamız veya piyasadaki bu özelliği sağlayacak solüsyonlar ile ekrana iyileştirme yapmamız gerekiyor. 2009 yılında 3GS modeli ile parmak izi tutmayan teknolojiyi ilk su yüzüne çıkaran firmalardan biri diyebiliriz Apple için . Zira, Apple Ağustos 2011'de aldığı patentle birlikte, 2011 ve sonrasında piyasaya süreceği telefonlarda kullanacağı kaplama teknolojisine ve bu yöndeki gelişmelere duyarlı olacağının sinyallerini vermişti . Şekil 3 üzerinde çok belirgin olmasa da oleofobik özellikli katmana sahip 3GS modelin parmak izlerinden arınmasının daha kolay olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Nanoteknolojinin hız kesmeden ilerleme kaydettiği günümüzde yağ tutmayan ve su tutmayan yüzeyleri çok yakın gelecekte banyomuzda , teknik işlerde, teknik malzemelerde, gündelik kullandığımız eşyalarımızda vb. pek çok yerde göreceğiz. Bu noktada nanoteknolojinin varabileceği noktaları daha iyi hayal edebilmeniz için sizleri aşağıdaki video ile baş başa bırakıyorum:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/toplumsal-intihar-orman-katli.html", "text": "Toprağa su yürür... Toprağa yalın ayak. Ve insan elbet bir gün anlayacak: Toprak insanın. Toprak da yalın ayak. Tevfik Uyar Tarih: 2250, Yer: Zamonia'da Bir Okul Öğretici sınıfın kapısında belirince az önce gürültülü bir şekilde yaramazlık yapan on iki çocuk bir anda susuverdi. Varkalım Tarihi dersi öğretmeni Aldebaran Sorgun biraz bekledikten ve sınıfı süzdükten sonra kafasını hiç çevirmeden kürsüsüne yürüdü. Yine hiç kimseyle göz teması kurmadan sanal sahnenin düğmesine bastı. Sınıfta konuşlandırılmış üç adet hologram motoru çok tiz bir sesle çalışırken dersin konusu sınıfın ortasında üç boyutlu olarak beliriverdi: Bilgi Çağı Çöküşleri. Aldebaran Hoca, öksürerek genzini temizledi ve İnsanların daha önce kültürel kimliklerine göre millet denilen kümeler halinde örgütlendiğinden ve bunlarında devlet adı verilen biçimsel kurumlar içinde yaşadıklarından bahsetmiştim. Şimdi size MÖ 6. Yüzyılda ilk yazılı anıtları ile tarih sahnesine çıkan, çeşitli imparatorluklar kurduktan sonra coğrafyalarındaki kaynakları hızla tükettikleri ve çağa ayak uyduramadıkları için MS 22. Yüzyılda tarih sahnesinden tamamen silinen bir milletten bahsedeceğim. Bilgi çağı olarak adlandırılan önceki çağda gerçekleşmiş pek az çöküşten birisi olduğu için bu konu önemli. Sınavda kesin sorarım, o yüzden zihin çiplerinizi iyi açın. diyerek bir girizgah gerçekleştirdi. Herkesin dinlemeye, kaydetmeye ve anlamaya hazır olduğundan emin olduktan sonra dersine başladı. Sorgun, bir saat boyunca neredeyse nefes almadan konuştu. Anlattıklarına göre önceleri bu ülke neredeyse kendi başına yetebilecek kadar üretken, toprakları verimli bir ülke idi, ancak ne acıdır ki art arda gelen yönetimler, zaman zaman kendilerine de çıkar sağlamak üzere ülkenin her yerinde önce toprağa sonra doğaya onulmaz zararlar vermiş, ormanları yok etmiş, akarsuları kurutmuş, yakılan ve yıkılan bu alanlara dev tesisler, verimsiz santraller inşa edilmesine izin vermişti. Ulus Devletler Çağı'nın son zamanlarına doğru ülkenin doğal zenginlikleriyle meşhur olan pek çok bölgesi betona ve çöle dönmüştü. O dönemde pek çok ülke üretimi halinde açığa zehirli atık çıkaran fabrikaları topraklarında istemiyorlardı. Bu ülkede iktidara sahip olanlar çıkar ve rant amacıyla küresel işletmelerin zehirli atık üreten fabrikalarını birer birer bu ülkeye kaydırmalarına imkan vermişlerdi. Tüm bunların doğal bir sonucu olarak bir süre sonra hava ve su ileri derecede kirlenmeye uğramış, insanlar çok ciddi hastalıklarla burun buruna gelmişti. Toprağın da kirlenip verimsizleşmesiyle tarım yapamaz hale gelen halk roket gibi fırlayan gıda fiyatları karşısında iyice ezilmiş, gıda üretimi neredeyse sıfıra indiğinden bir süre sonra da kıtlık baş göstermişti. Zaten sayıları giderek artan fabrikalarda birer birer ucuz işçiye dönüşen halk sağlığını kaybedip, kıtlıkla da yüzleşince kitlesel olarak kırıma uğramaya başlamıştı. İmkanı olanlar diğer ülkelere yasal ya da yasadışı olarak göç etmişler, kalanlar ise bir süre sonra hayatlarını ve kimliklerini tamamen kaybetmişlerdi. Öğrencilerin pek çoğu şaşkın, kaşlarını kaldırmış, hocalarının ağzından çıkacak bir cümle daha için sabırsızca bekleşiyorlardı. Aslında Aldebaran Hoca bu dramın bu kadar ilgi çekeceğini tahmin etmemişti, o yüzden böylesine önemli bir konunun öğrencileri bu denli cezbetmiş olmasından memnundu. Her zaman yaptığı gibi ayağa kalktı ve kaşlarını kaldırarak sınıfa baktı. Bu sorunuz var mı? bakışıydı. Arkalardan genç bir kız elini kaldırdı. Buyrun hanımefendi? Hocam, bir şey sormak istiyorum ama doğru ifade edebilir miyim emin olamadım: Bu süreç boyunca nasıl oldu da bu insanlar, böylesine tehlikeli bir durumun farkına varamadılar? *** ARA NOT: Bu yazıyı Gezi Parkı eylemleri başlamadan önce kaleme almıştım. Bu yüzden öğrencinin sorusu nasıl oldu da bu durumun farkına varamadılar? benim için çok acıklı bir soruydu. 21 Aralık 2012 tarihi dolayısıyla hemen hemen herkesin mutlaka en az bir defa duymuş ve bir defa da telaffuz etmiş olduğu Mayalar pek az insanın tarihsel anlamda ilgisini çekmiştir. Bir Orta Amerika topluluğu olan Mayaların daha önceleri gelişmiş bir uygarlık inşa ettiklerini hemen hemen hepimiz biliyoruz, ama Mayalıların nasıl ortadan kaybolduklarından kimse bahsetmiyor . Mayalar hakkında çeşitli kitaplar okumadan önce ben de onların tıpkı Aztek ve İnkalar gibi sömürgeci İspanyollar tarafından yok edildiğini sanırdım. Oysa Mayalar, Aztekler ve İnkalardan farklı bir toplum oldukları gibi, akıbetleri de hiç benzer değildir. Mayalar aşağıda adını anacağımız diğer bazı uygarlıkların yaptıkları gibi topraklarını ve ormanlarını hesapsızca tükettikleri için yok olan topluluklardan sadece birisi imiş. Jared Diamond'un Timaş Yayınları'ndan çıkmış olan Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır Ya da Yıkılır adlı kitap, bugüne dek çöküşe uğramış olan uygarlıkların bu akıbetlerini sınıflandırarak ele alıyor. Daha önce kaleme aldığımız İnsanlık Nasıl Ölür adlı yazımızda yine bu kitaptan faydalanarak Pitcairn, Mangareva ve Henderson adalarındaki toplumların nasıl yok olduğundan bahsetmiştik. Bu yazımızda ise yine aynı kitaptan faydalanarak ortadan kaybolmuş olan uygarlıkların çöküşlerinin arkasındaki doğa katline ilişkin nedenleri ortaya koymaya çalışacağız. Yazımız sonunda da bir takım çevre-insan ilişkisi teorilerinden bahsedeceğiz. BANA DOĞAYA SAYGINI SÖYLE, SANA NE KADAR YAŞAYACAĞINI SÖYLEYEYİM! Paskalya Adası Paskalya Adası. Dünya'nın üzerinde insan yaşayan en ücra toprak parçası olarak tanımlanan bu ada en yakın kara olan Şili'ye 3700 km. uzaklıktadır. Üzerindeki taş heykellerle meşhur olan bu ada Pasifik okyanusundaki en büyük orman tahribatının adresidir. 18. yüzyılda Avrupa'lılar bu adayı keşfettiklerinde üzerinde bir kaç bin kişilik insan topluluğu yaşıyordu. Bilinen diğer pasifik adalarıyla karşılaştırıldığında bu adanın nüfusunun çok daha fazla olması gerekirdi; ancak öyle değildi. Zira ada üzerinde bulunan heykeller, oymalar, taş platformlar ve daha pek çok kalıntılar bu birkaç bin insanın geçmişteki birkaç yüz atası ile yapılamazdı. Adanın günümüzdeki bitki örtüsüne bakılırsa en uzun ağaç iki metre idi ki bu da Paskalya'nın şatafatlı kalıntılarını açıklayamıyordu. O halde ne olmuş ve nasıl olmuştu? Tarih öncesi Polinezya yayılması olarak adlandırılan dönemde insanların kanolarla pek çok ada keşfettikleri düşünülüyor. Bu ücra köşe de korkusuzca denize açılanların adayı bir zamanlar Pasifik'teki en büyük su kuşu kolonisine sahip olması sayesinde keşfettiklerine inanılıyor: Zira bu kuşlar 160 km'lik bir çap içerisinde avlanırlar. Bu da o dönemde ada keşfetmekte uzmanlaşmış olan ve o sırada bu bölgeden geçen Polinezyalıları adaya getirmiş olmalı. Çeşitli arkeolojik bulgular üzerinde gerçekleştirilen radyokarbon tarihlemelerinden çıkan sonuç Paskalya adasının biraz şüpheli de olsa- MS 300 ile 400 yılları arasında keşfedildiğine işaret ediyor. Bulgulara göre Paskalya Adası ilk başta muazzam bir ormana sahipti. Bu orman en az 25 deniz kuşu türüne ev sahipliği yapmaktaydı ve deniz kuşları, kara kuşları ve yunuslar ilk yerleşimcilerin ana gıdaları idi. Ancak gerek alan açmak, inşaat yapmak, kano yapmak için yapılan orman tahribatları, gerek Paskalya adası sakinlerinin ölü yakma gelenekleri sebebiyle sürekli olarak bu amaçla odun tüketmeleri, gerekse de zamanla adada sayıları artan farelerin ağaçlara kemirerek zarar vermeleri bir süre sonra ormanların ortadan kalkmasına sebebiyet verdi. Ormanların tahribatı ile birlikte özellikle kara ve deniz kuşlarının ortadan kaybolmasına sebep oldu. Bu besin kaynaklarını kaybeden halkın bir süre sonra da kano yapamadıkları için denize açılamamak gibi bir dertleri oldu. Böylece adalılar vahşi doğal ortamlardan elde edilen yiyeceklerin büyük çoğunluğunu kaybettiler. 1500'lere gelindiğinde adalıların sadece olta ile sığ kıyılarda tutabildikleri yetersiz miktardaki türleri tüketiyorlardı. Palmiyeleri kemiren fareler yavaş yavaş mutfakları süslemeye başlarken, bir yandan palmiyelerin de tüketilmeye başlaması erozyonu tetikledi. 1400 yılı dolaylarında yokuşlarda kalan tarlalarını terkeden halk 200 yıl içerisinde 15000 kişilik bir nüfustan yaklaşık 2000-3000 kişilik bir nüfusa düştüler. Bu ormansızlık şartları kalan halkın adetlerini de değiştirdi: Bir süre için ölülerini şeker kamışı ya da tarım artıklarıyla yakan halk en sonunda cenazelerin yakılmasından vazgeçip gömme ya da mumyalamaya yoluna gitti, ve daha sonra olabilecek en kötü şey baş gösterdi: YAMYAMLIK! . 1722 yılında Roggeveen tarafından keşfedilen adayı 1774'te Kaptan Cook ziyaret ettiğinde ada sadece birkaç bin nüfusa sahipmiş. Ada halkı Avrupa kapitalizmi ile karşılaştığı için elbette daha kötü bir sona sürüklenmeye başlamıştı, zira Kaptan Cook'tan sonra adaya ziyaretler devam etti. 1805 yılında ada halkından köle devşirme modası başladı. 1836 yılında Avrupalıların bulaştırdığı çiçek hastalığı nüfusu epey kırdı.1862-1863 yıllarında iki düzine Peru gemisi 1500 kişiyi kaçırıp Peru'nun Guano madenlerinde esaret altında çalıştırmaya başladı. Pek çoğu burada öldüler. Kalanları bir takım siyasi baskılarla iade edildiler, ancak bu defa da ikinci çiçek salgını adayı kırdı. 1872 yılına gelindiğinde ada nüfusu sadece 111'di. Pitcairn, Henderson ve Mangareva Adaları Birleşik Krallık'a ait Pitcairn, Henderson adaları ve bunların epeyce bir batısında yer alan Fransız Polinezya'sına ait Mangareva Adası, Güneydoğu Polinezya olarak adlandırılan bölgede yaşamaya ve sürekli ikamete elverişli tek yerlerdir. Bu adaların Dünya'da yaşam olduğu bilinen diğer yerlere ve anakaraya olan uzaklıkları insanın aklını başından alabilir. Zira Pitcairn adasının en azından dağları, ovaları olan büyük bir adaya, Tahiti'ye uzaklığı 2300 km'den fazla iken en yakın anakaraya uzaklığı 5000 km'den fazladır. Bu adalar hakkında daha fazla bilgiye İnsanlık Nasıl Ölür adlı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Bu üç adanın her birisi farklı stratejik kaynaklara sahipti ve her birisinin varlığı aralarında süregiden ticarete dayanmaktaydı. Radyokarbon tarihlemelerine göre Güneydoğu Polinezya'daki ticaret ağı MS 1000 yıllarından MS 1450 yıllarına kadar devam etti, ancak MS 1500'de tüm Güneydoğu Polinezya'da aniden sona erdi. Bu ticaretin sona ermesi bu adalardan birindeki çöküşün tıpkı ticari mallar gibi adalar arasındaki ihracından kaynaklanmaktadır. Zira Güneydoğu Polinezya'da hayatın durması temelde Mangareva'da işlerin bozulmasından kaynaklanmıştır. Burada her bir adadaki medeniyetin çöküşünü kısaca ayrı ayrı ele almak gerekiyor: Mangareva'daki çöküşün başlıca sebeplerinden birisinin orman tahribatı olduğu düşünülüyor. Yüksek rakım, azalan yağmur, tarım alanı açabilmek ya da kano yapabilmek için ağaçların sürekli olarak kesilmesi ve yerlerine yeni ormanlar yeşermesi için yeteri kadar beklememek... Bu sebepler bir adadaki dengeyi bozmak için yetiyor. Zira ağaçların tükenmesi tıpkı Paskalya örneğinde olduğu gibi sadece ağaçların tükenmesi anlamına gelmiyor: Mangareva da ağaçlar tükendikçe yağmur daha yüksek rakımlara çıktı, ormanlar ağaçsız büyük ovalara döndü, ağaçların azalması sebebiyle kuşların sayısı giderek azaldı ve hatta bazısının soyu tükendi. Bir taraftan kuşların sayısı azalırken diğer taraftan kano yapacak ağacın kalmaması balıkçılığa da balta vurdu. Ayrıca kanonun yokluğu ticarete de ket vuruyordu. Avrupalılar 1797'de bu adayı keşfettiğinde insanların artık kanoları yoktu ve sallarla idare etmeye çalışıyorlardı. Sallar kanolar kadar etkin ve verimli değillerdi. Ağaçların yok oluşu ile ortaya çıkan zincirleme problemler devamında sosyal problemleri de getirdi: Ağaçların ve besin kaynaklarının azalması sonucunda yamyamlık ortaya çıktı. Bir sürearazi için birbiriyle savaşan rakipler savaş sonunda düşmanlarını mideye indirmeye başlamıştı. Kıtlık bir süre sonra o kadar ilerledi ki sadece savaşan ve savaşta ölen yeni taze ölüler değil, mezarlardaki cesetler de çıkarılıp yenmeye başladı. Besin azlığı siyasi sistemi de değiştirdi ve birkaç yüz yıl çalışan, nesilden nesile aktarılan kabile reisliğini yerine savaşçı liderliğine dayalı bir despotizme bıraktı. Mangarevalılar değişen sosyal ve siyasi şartlar altında ticareti bıraktılar, çünkü savaş sürerken zaten çok az kalan verimli topraklar bırakılarak uzun yolculuklara çıkılması mümkün değildi. Ayrıca savaş az sayıda kereste ile kano inşa etmekten ve bu kanoyla denize açılmaktan daha çok ilgi ve enerji gerektiriyordu. Mangareva'da işler bozulunca öncelikle Henderson sakinleri büyük sıkıntıya düştü. Bir kireçtaşı kayalığından oluşan bu adada ithal mallar olmadan hiçbir şey yapılamazdı. Zavallı Hendersonlular, komşuda işlerin bozulmasından sonra keser yapabilmek için taş yerine dev deniz tarakları, delik açmak için kuş kemikleri, fırın taşı için kireç taşı, mercan ya da dev istiridyeler kullanmaya çalışmışlar. Bu malzemeler oldukça kullanışsız ve kırılgan olduğundan da verim alamadan, sık sık değiştirmek zorunda kalmışlar. Henderson'un bir düzinelik nüfusunun ticaret bittikten sonra bu şartlarda ancak bir yüz yıl daha dayanabildiği düşünülüyor çünkü her yerde olduğu gibi Henderson'da iç tahribat ilerlemiş: Dokuz kara kuşundan beşinin ve altı deniz kuşunun soyu tükenmiş ve besin kaynakları azalmış. Henderson'un Avrupalılarca keşfedildiği 1606 yılında adada artık kimse yaşamıyormuş. Yine de kendi kendine yetebilecek olan Pitcairn'e gelirsek... Küçük bir toprakta Henderson'a görece daha yoğun nüfus barındıran Pitcairn aslında kendi kendine yetebilirdi. Fakat Pitcairn'de de toprak erozyonu ve orman tahribatı halkın sonunu getirdi. Bu tahribat yüzünden Pitcairn sakinlerinin zaten bozulmuş olan ticaret durumunu dengelemesi mümkün olmadı. Anasaziler İsimleri diğer Yeni Dünya toplulukları Mayalar, Aztekler ve İnkalar kadar popüler olmayan, 1880'lerde ilk çelik gökdelenler yapılana kadar en yüksek yapıların mimarı ünvanının sahibi olan Anasaziler bugün ABD'nin Güney Batısı'ndaki Kolorado eyaletine ait topraklarda yaşamışlardır. Chaco Kanyonu'nu mesken edinen Anasaziler, MS 600 yıllarında ortaya çıkmış, 1150-1200 yılları arasındaki elli yıllık bir süreçte ortadan kaybolmuşlardır. Chaco Anasazilerinin yaşadığı topraklarda bugün Chaco Kanyon Milli Parkı bulunur ve bu alan bugün üzerinde hiçbir ağaca rastlanmayan, sadece tuza dayanıklı çalıların yer aldığı, ıssız bir bölgedir. Bu kadar çorak topraklarda bir zamanlar çok büyük şehirler kurulduğunu hayal etmek güçtür. MS 600 yıllarında bölgeye gelen Anasaziler, diğer Güneybatı Amerikan yerlileri gibi önceleri yer altındaki odalarda yaşayacaklar, MS 700 yıllarında taş yapılar yapmak üzere özgün teknikler geliştirecekler, MS 920'de iki katlı binalar yaparken daha sonraki iki yüzyılda altı katlı, içinde 600 oda bulunan, tavanları yaklaşık 5 metre uzunluğunda ve 318 kilogram ağırlığındaki kerestelerle inşa edilen dev yapılar inşa etmeye başlayacaklardır. İlk etapta yakındaki ardıç ormanlarını inşaat ve yakacak temini için kullanmaya başlayan Anasazilerin su kanallarını inşa edip suyu kendileri yönetmeye başlayınca sonu başlattıkları düşünülüyor. Bölgedeki kemirgen gübrelerinden yapılan analizler MS 1000 civarında artan nüfusun orman katliamına neden olduğu ve MS 1000 yılından itibaren bölgedeki çam ve ardıç ormanlarından eser kalmadığı ortaya çıkardı. Sebebi Paskalya ve Pitcairn-Henderson adalarınınkine benzer: Kuru iklimde ağaçların tekrardan büyüme hızının ağaçların kesilme hızının çok gerisinde kalması. Yakın çevredeki ormanların yok olması Anasazileri 80 km. ötedeki Pandorasa çamı, ladin ve köknar ormanlarına yöneltti. Devasa binaları için gereken 318 kg. ağırlığındaki 200 bin keresteyi insan gücü ile taşımak oldukça zor olmalı ama görkemli binaları için oluşturdukları tedarik zincirleri sayesinde bunu yaptılar. Bir süre sonra bu kaynakları da tüketen Chacolular ağaç ithal etmeye başladılar. Bu durum sosyal sisteme de yansıdı: 5 bin kişilik olduğu tahmin edilen Chaco toplumu, iyi beslenen ve lüks içinde yaşayan elit bir sınıf ile tarımla uğraşan köylü sınıfı olmak üzere iki sınıflı hale geldiler. Ancak garip bir avantajları vardı: Bu sıralarda muhtemelen görkemli binaların dini bir anlamı olduğu için, diğer bölgelerden Chaco'ya yardım yağıyordu. Fakat bu da uzun sürmedi. Her ne olduysa 1100'lü yıllarda çatışmalar ve yamyamlık baş göstermeye başlamış. Ağaç halkalarından yapılan analizler MS 1130'da bir kuraklığın baş gösterdiğini ortaya koyuyor. Chaco'lu rahiplerin yağmur vaatlerinin tutmamasının onlara olan inancı zedelediği ve yardımların kesilmesinde rahiplerin yağmur yağdıramamasının etkisi olduğu düşünülüyor. 1200 yılına gelindiğinde bu bölgede tek bir insan bile kalmamıştır. Zaten Anasazi kelime olarak eski halk anlamına gelmektedir ve bu isim yok oluşlarından 600 sene sonra bölgeye gelen, içi boş bina kalıntılarını bulan Navajo çobanları tarafından verilmiştir. Mayalar Maya medeniyeti, Orta Amerika'da Meksika'nın güneyinden Honduras'ın batısına kadar uzanan küçük bir kısımda kuruldu. Yeni Dünya'nın anlaşılabilir yazılı metinlere sahip olan tek kültürüydüler. Mayalılar gerçekten de pek çok alanda harikalar yaratmışlardı. Mezoamerikan toplulukları metal araç gereçlerden, saban ve diğer makinalardan, tekerlekten, yelkenli gemilerden ve Avrasya'da olduğu gibi büyük yükleri taşıyacak ya da sabanı sürecek büyükbaş hayvanlardan yoksun olduğundan Maya'ların bugün keşfedilen o tapınakları taş ve ahşap araç gereçlerle inşa etmiş olmaları, matematik ve gökbilim alanında ilerlemeleri gerçekten de takdire şayandır. Ayrıca Maya medeniyeti oldukça kalabalık bir nüfusa sahipti. Merkez Peten'i bir referans olarak kullanacak olursak; klasik çöküşlerinden önce sadece Peten merkezinin nüfusunun 3-14 milyon arasında bir rakama ulaştığı tahmin ediliyor. Bu nüfusu besleyebilmek kolay bir iş değildi. Parlak zamanlarında düşünmeden çoğalan bu medeniyet bir süre sonra tüm nüfusu yerleştirebilmek ve besleyebilmek için ormanlık alanları tahrip ederek büyümüşler, ormanlar yerine çiftlikler kurmuşlardı. Bu çiftliklerde toprağın canını çıkarana dek tarım yapılması bir süre sonra toprağı son derece verimsiz hale getirecekti. Ayrıca ormanların yok edilmesinin başka etkileri de vardı: İklim değişikliği, erozyon ve kuraklık. Tüm bu sorunların yanısıra, krallar bu problemleri bertaraf edecek politikalar geliştirmek yerine vergi oranlarını arttıracak, birbirleriyle anıt diktirme yarışına girecekti. Velhasıl İspanyollar bu bölgeye ilk ulaştığında bir zamanlar milyonlar mertebesine ulaşan nüfustan geriye açlıktan ölmek üzere olan 30 bin kadar kişi kalacaktı. İşgalden sonra ortaya çıkan hastalık ve işgal etkilerinden ötürü bu rakam üç bine kadar düşecekti. Viking Dramı: İzlanda ve Grönland İskandinavları MS 8 Haziran 793'te İngiliz kıyısı açıklarındaki Lindisfarne Adası manastırına yapılan saldırı ile başlama vuruşu yapılan Viking akınları Vikinglerin sonbaharda eve dönmek yerine kışları buldukları yere koloni kurarak ikamet etmeleriyle çok farklı bir hal aldı ve kısa süre sonra Faroe Adaları (MS 800), İzlanda (MS 870), Grönland (MS 980), Newfoundland (MS 1000) ve hatta Colomb'un keşfinden çok önce Kuzey Amerika'nın kuzeydoğu kıyı kesimlerini içine alan bir bölgede Viking istilasına dönüştü. Amerikan yerlilerinin kendilerini püskürtmesiyle Vinland istilası kısa sürede sona erdi ama Vikingler İzlanda ve Grönland'da kalıcı oldular. Vikingler İzlanda'ya geldiklerinde İzlanda'nın dörtte biri orman kaplıydı. Ormanların %80'i ilk birkaç on yılda, %96'sı ise modern zamanlarda otlak alanlar açmak, yakacak odun elde etmek, kereste ve mangal kömürü temin etmek amacıyla yok edildi. Bugün İzlanda'nın sadece %1'i ormanlıktır, çünkü yüzeyi volkanik aktivitelerden oluşan toprakla örtülü olan İzlanda da ağaçların yok olması ile birlikte toprak da rüzgarla birlikte kolaylıkla sürüklenmiş, geriye taştan başka bir şey kalmamıştır. İzlanda iskandinavları bol miktarda bulunan balık sayesinde yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün de İzlanda'nın ekonomisi ihraç ettikleri balık sayesinde varlık göstermektedir ve söylenene göre İzlanda'ya giderseniz en ufak bir ağaç kümesinin bile hayvanların zarar vermemesi için çitle çevrildiğini görürsünüz. Grönland'a gelince... Anakara Norveç'ten çok daha uzak olan Grönland'a MS 980'de gelen vikingler burada çeşitli çiftlikler kurmuşlardır. Dört bin kadar nüfusa ulaşan Gröndland İskandinavları arkeologların ve antropologların da sebebini merak ettiği bir tabu geliştirmiş ve neredeyse hiç balık yememiştir! Bu yüzden tamamen av hayvanlarına ve yetiştirdikleri küçükbaş hayvanlara bağımlı olan Gröndlandlı İskandinavlar bir de Eskimolarla dostane ilişkiler kurmak ve onların yöntemlerini öğrenmek yerine onları daha ilk gördüklerinde öldürmüşlerdir. İgloo'larda yaşayan, her tür fok ve balinayı avlayabilen, keresteye ihtiyaç duymayan Eskimoların aksine, evlerini ahşap ve samanlarla inşa eden, koyun yetiştiren, balık yemeyen İskandinavlar önce ormanları tahrip etmiş, soğuk iklim dolayısıyla kendini zor yenileyen bitki örtüsünü koyunlarına kurban etmiş, çıplak hale gelen toprağı sert rüzgarlarla kaybetmiştir. Önce ev ve gemi yapacak keresteden yoksun kalan Gröndlandlılar, donan deniz nedeniyle Norveç ile de bağlantısını yitirince 1300'lerde bir kişinin dahi canlı kalamayacağı biçimde yok olmuştur. SONUÇ İngiliz düşünür Thomas Robert Malthus, 18. Yüzyılda ortaya attığı nüfus kuramı ile meşhurdur. Malthus'a göre insanlar bolluk zamanlarında bol bol ürerler, ancak besindeki ya da her tür kaynağın- artış hızı nüfus hızının gerisinde kalır, bu da bir süre sonra kıtlığı ortaya çıkartır. Yukarıda bahsettiğimiz pek çok medeniyet zenginlik zamanlarında çok hızlı üremişler, hızla artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için de çevrelerini tüketmişlerdir. Bu tüketim, çevrenin kendini yenileme hızının da önüne geçince çöküşleri kaçınılmaz olmuştur. Tarih, Malthus'un teorisine kabaca uymaktadır, bu yüzden Malthus'un kuramı kendisine oldukça fazla sayıda taraftar bulur. Günümüzde Yeni Malthusçuluk olarak adlandırılan çevreci akımlar, nüfus artışının durdurulmasını ya da keskin sınırlarla sınırlandırılmasını savunurlar. Günümüzde ülkemizin nüfusu da hızla artmaktadır. Ekonomideki tartışmalı canlılık, siyasetçilerin kaç çocuk sahibi olmamız gerektiğine yönelik telkinleri ve hızla artan nüfusun taleplerini karşılamak üzere inşa edilecek olan İstanbul'a üçüncü köprü, İstanbul'a üçüncü havalimanı, Karadeniz kıyılarına kurulması planlanan onlarca enerji santrali bize Malthus'un işaret ettiği ve Malthus işaret etmeden çok önce yaşanmış olan ve onu tasdik eden acı sonları hatırlatmaktadır. Amerikalı Uçak Mühendisi ve Felsefeci Peter Senge'in deyimiyle, dünün çözümleri, bugünün sorunlarıdır. Dolayısıyla bugün günü kurtaran tüm çözümler de yarının sorunları olmaya adaydır. Malthus'u haklı çıkarmamak ve 24. Yüzyılda çökmüş medeniyetler arasında yer almamak için bilinçli olmak zorundayız. Yeşil bir gelecek ümidiyle..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/dosyalar/yasayan-biyolojik-isik-biyoluminesans.html", "text": "Gecenin karanlığında denizden yükselen garip mavi ışıklar eski Yunanlılara göre yıldırımlar ile aynı doğaya sahipti. Zeus'un yıldırımlarına inananlar bir yana çoğu, bu yıldırımların bulutlarda meydana gelen patlamalar sırasında oluştuğuna inanıyordu. Denizden yükselen bu mavi ışıklar elektrik ile haşır neşir bir hayat süren Benjamin Franklin'in de dikkatini çekti. Başta bu ışıkların elektriksel etkileşimlerden meydana geldiğini düşündüyse de kıyısına gittiği o ışıklı denizden aldığı bir şişe su ile bu fikri anında değişti. Şişeyi salladığında içindeki su mavi renkte ışıldıyor, su durağanlaştığında ise ışık kayboluyordu. Denizlerin gündüzleri emdikleri ışığı geceleri geri verdiğine inanılan bir dönemde elindeki bir şişe deniz suyuna bakan Franklin bu ışığın suyun üst yüzeylerinde yoğunlaşan canlıların oluşturduğunu düşündü. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Ateşrengi algler olarak bilinen bu canlıların bir çok türü vardır ve genellikle rahatsız edildiklerinde ışık yayarlar. Halk arasında yakamoz, genelikle Ay'ın su yüzeyinde oluşturduğu parıltılara denmekle birlikte balıkların sudaki kımıldanmalarıyla oluşan parıltılara denir. Bu, yaygın bir yanlıştır. Oysa günümüzden üç asır önce Franklin'in keşfettiği şey yakamozun gerçek sebebidir. Yakamoz, biyolojik ışık üretme özelliğine sahip alglere verilen isim olmasının yanında onların meydana getirdiği parıltıyı da ifade eder. Geceleri yüzmeyi seviyorsanız onlarla birlikte yüzme keyfini, her hareketinizle daha da parlayan mavi suları hiç beklemediğiniz bir anda deneyimleyebilirsiniz. Latince bios ve lumen kelimelerinden oluşturulan biyolüminesans kelimesi, canlılar tarafından meydana getirilen biyolojik ışıldamayı ifade eder. Bu tür ışığın yani biyolüminesansın temel özelliği çıplak gözle görülebilir olmasıdır. Lüminesan canlılar genel olarak 440 480 nanometre dalga boyu arası ışık yayar ve bu da insan gözü ile görebilidiğimiz mavi-yeşil ışık aralığına denk gelir. Canlılar neden ışık yayar? Henüz tamamı keşfedilmemiş olsa da bilinen lüminesan canlıların çoğu derin denizlerde ve okyanuslarda bulunur. Güneş ışığının ya ulaşamadığı ya da çok azının ulaşabildiği okyanus bölgelerinde yaşayan canlıların, karanlıkta yaşıyor olsalar dahi biyolüminesansı aydınlatma amacı ile kullanmayı pek tercih etmedikleri görülür. Avlarını çekmek, karşı cinsi cezbetmek, sürü içi iletişim bu ışığın yaygın kullanılma sebeplerindendir. Bunların yanında doğanın bizlere sunduğu bir hayli ilham verici kullanımları da vardır. Bazı balıklar, lüminesan tepkime ürünlerini vücut dışına açılan salgı bezlerinden suya püskürerek, avcıların kendi yerlerini bulmasını zorlaştırarak hayatta kalırlar. Daha dolaylı bir savunma yöntemi olarak, saldırı altındaki lüminesan bir canlı ışık yayarak daha büyük bir avcının dikkatini kendi bulunduğu bölgeye çeker ve kendi yaşamını tehdit eden avcıyı av konumuna düşürerek hayatta kalır. Karada ise bazı bitkiler, mantarlar ve ışıldayan canlı denildiğinde hemen herkesin aklına gelen ateşböceği gibi bazı böcekler bu özelliğe sahiptir. Lüminesan bitki ve mantarlar uyaranlardan bağımsız, karanlıkta sürekli olarak ışıldar. Böcekler ise belirli aralıklarla ve uyarıldıkları zaman ışıldarlar; bu uyarmalar dokunmayla, ışıkla, kimyasal veya elektriksel olabilir. Yaygın bilinen lüminesan canlı ateşböcekleri, bu özelliği tür içi iletişimde kullanır. Belirli aralık, uzunluk ve miktarlardaki bu parlamaları kendi aralarında özel iletişim kodları gibi kullanırlar. Yolunuz Yeni Zelanda, Waitomo'ya düşerse oradaki ateşböceği mağaralarını mutlaka ziyaret edin. Mağaranın duvarlarında yüzlerce ateşböceği larvası yıldızlar gibi parlayarak size gökyüzü manzarasını aratmayacaktır. Canlılar nasıl ışık yayar? Lusiferin, lusiferaz enzimi varlığında ATP harcanarak oksijen ile birleşir ve bizim gözlemlediğimizi ışığı yayar. Tepkime sonunda inaktif oksilusiferin maddesi oluşur. Oksilusiferin, kimyasal işlemlerden geçirilerek aktif lusiferine geri dönüştürülür ve tekrar tekrar kullanılır. Kıyı şehirlerinde hemen her köşede satılan, şekillerine aşina olduğumuz midyeler ile aynı sınıfa dahil bir yumuşakça türü olan lüminesan Pholas dactylus'u inceleyen Raphael Dubois, 1887'de bu tür ışıkla bağlantılı lusiferin maddesini keşfeder. Sonraki yıllarda süren incelemelerde görülür ki lusiferin tek bir molekül değildir. Birbirinden farklı lusiferin türleri farklı canlılarda ufak farklılıklarla ışık oluşumuna katılır. Temel olarak kimyasal süreç şu şekildedir: Bir tür deniz anası olan Aequorea victoria'da olduğu gibi bazı canlılar GFP şeklinde İngilizceden kısaltılan ve bir tür fluoresan protein yani kendiliğinden ışıldamayan, Yeşil Fluoresan Proteini sayesinde ışıldarlar. Bu özel protein, mavi ve mor renk ışığa maruz kaldığında parlak yeşil bir ışık yayar. Bu protein günümüzde çeşitli araştırmalarda da kullanılmaktadır. Genetik bilimindeki gelişmeler sayesinde bugün ultraviyole ışık altında parlayan tavşanlar dahi üretilebiliyor. Balıklar zaman zaman da lüminesan bakteriler tarafından enfekte olabilir. Balık, yaralanarak enfekte olduğunda bu durum yaradan sızan mavi ışık şeklinde görülebildiği gibi balığın yediği bir besinden aldığı bakteriler balığın içinden yayılan sönük bir ışık şeklinde de görülebilir. Bu bakteri-balık birlikteliği bir tür ortak yaşam örneğidir. Bakteriler balıktan kendileri için gerekli besini alır ve bunu ışık şeklinde geri verir. Bu bakteriler balığa zarar vermez. Anomalopslarda göz altlarında görülen ışık organlarında lüminesan bakterilerden devamlı olarak bulunur. Işık, balık yüzerken seri flaşlar halinde görülür. Anomalopslar ışık organlarını insanlardaki göz kapaklarına benzer bir sistemle perdeleyerek kapatabilir. Göz altında bu tür ışık organı bulunduran bir diğer balık ise loosejaw türüdür. Dinoflagellatlar olarak adlandırılan algler besinlerini fotosentez ile üretebilir. Bu yüzden denizin üst kısımlarında yaşarlar. Bu canlılarda lusiferin, klorofil benzeri bir yapıya sahiptir. Bu nedenle güneşli günlerin sonunda daha parlak ışık yayarlar. Bugün hala keşfedilmemiş, keşfedilse dahi ışığı oluşturma sistemleri çözülememiş bir çok canlı var. Farklı şekillerde ışık üreten canlılar incelenedursun, biyolüminesansa günlük hayatlarımızda yer verebilmek amacıyla başlatılan Glowing Plants projesini Kickstarter üzerinden desteklemeye ne dersiniz? Açık kaynaklı bu proje bizlere parlayan bitkiler vaat ediyor. Bakteriyel lüminesansı genetik olarak bitkilere uyarlamaya çalışan proje, sitesinden bu özel tohumları ve projeye dair diğer ürünleri satışa bile sunmuş durumda. Bir zamanlar Watson ve Crick'in yapısını çözmek adına kafa patlattıkları ve o dönemde pek az kişinin yüksek meblağlar ile sentezleyebildiği DNA'lar, teknolojinin bugün geldiği noktada oldukça makul bir fiyata isteyen herkesçe sipariş edilebilmekte. Hemen herkese bilgisayar başında rekombine DNA oluşturma ve bunu sipariş etme imkanı sunan bir çok yazılım internetten indirilebilir durumda. Örneğin Genome Compiler programı söz konusu parlayan bitkiler projesinin genetik bilgileri üzerinde oynama imkanı verirken bunları sipariş etme lüksünü de sunuyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/gorsel/ayin-fotografi-muzigi-gormek.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, bir müzik CDsi üzerindeki dijital bilgiye yakından bakıyoruz. Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Makine: Canon 7D Yardımcı Ekipman: Hobi mikroskobu Yüksek çözünürlük için tıklayın. Yukarıda gördüğünüz fotoğrafta bir müzik CDsi üzerindeki dijital verinin CD üzerindeki çukurlar aracılığı ile nasıl saklandığını görüyoruz. Açık renkte görülen alanlar 600 nm genişlikte ve 100 nm derinlikteki küçük çukurlardan oluşur. Bu çukurlar CD yüzeyinde spiral şekilde sıralanır. Spiralin iki çizgisi arasında 1600 nm aralık mevcuttur. Çukurlar ve düzlüklerin sıralaması bir çeşit kodlama ile 0 ve 1 değerlerini saklar. Merak edenler için, bu resim Iron Maiden grubunun Somewhere in Time albümünün ilk parçası olan Caught Somewhere in Time'in fotoğrafı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/guncel/50-yilinda-bir-rasathane-aukr.html", "text": "Yeni ve vefa örneği adıyla Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi bu yıl 50. yılını kutluyor. Bir kurumun, 50. yılı olması, 50 yıl boyunca astronom yetiştirmiş olması ve halen çalışmaya devam ediyor olması gerçekten ülkemiz için saygı duyulası bir başarıdır. Özellikle toplumumuzdaki temel bilimlere karşı olan umursamazlığın gölgesinde AUKR'nin verdiği mücadele okumaya değer. Her Zaman Önce Geçmiş Biz astronomlar, yıldızların geçmişlerine bakarız. Işık hızının sonlu olması yıldızlara baktığımız zaman onların şu andan çok daha önceki zamanlarını görmemizi sağlar. Yani astronomi, geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. sözünü doğrular niteliktedir. AUG'nin geçmişine baktığımızda kısa zamanda çok hızlı gelişen bir rasathane görüyoruz. 1954 yılında Ankara'da gözlemsel astronomi başlatmak adına Ankara Üniversitesi Fen Fakültesine bağlı bir gözlemevi kurulması kararlaştırılıyor. Fakülte binalarının şehir içinde olmasından dolayı, bu iş için görevlendirilen Hollanda'lı astrofizikçi Prof. Dr. Egbert Adriaan KREIKEN, gözlemevinin, Ankara'nın 18 km güneyinde, şehir ışıklarından uzak , ulaşımı kolay ve yıllık yaklaşık 300 açık gözlem gecesine sahip bir yer olan Ahlatlıbel'de olmasını sağladı. Bu bölge anlatılanlar kadarıyla ODTÜ'ye ait idi ve ODTÜ'den satın alındı. Ormanlık alanın içerisinde bulunan arazide çalışmalar 1959 yılında başlatılabildi. O zamanın maliyeti ile yaklaşık bir milyon lira harcanarak bir merkez bina ve üç gözlem binası yapıldı. Gözlemevi binalarının tamamlanması ile Kreiken'in bağlantıları sayesinde Hollanda PTT'si tarafından üretilen radyo teleskop, 15 cm çaplı f/10 odak oranına sahip bir astrograf, 15 cm çaplı güneş gözlemleri için yapılmış bir Zeiss Coude teleskop, Hilger Watt mikrofotometre ve iris fotometresi satın alınarak gözlemevine yerleştirildi. Rasathane, 26 Ağustos 1963'te ülkemizde düzenlenen Uluslararası Astronomi Toplantısı ile resmen açıldı. O dönemde yapılan bazı çalışmalara gelince, Prof. Kreiken tarafından ana binanın çatısında çıplak gözle, bugün yoğun bir şekilde yapılmakta olan çalışmaların temeli olan fotometri uygulamaları gerçekleştirildi, Astrograf ile çekilen fotoğraflar Blink komparatörde incelenerek değişen yıldız, küçük gezegen ve kuyrukluyıldız konularında ilginç çalışmalar ortaya kondu. Radyo teleskop ve Zeiss Coude teleskobu kullanılarak 1968 yılından 1989 yılına kadar Zürich Gözlemevi ve daha sonra Belçika'daki Sunspot Index Data Center ile yapılan işbirliği ile Güneş leke gözlemleri yapıldı. 1970 Yılında Prof. Dr. Herczeg'in önerisi ile yıldızların fotoelektrik fotometri gözlemlerinin yapılmasına karar verildi. Bu amaçla İsviçre'den 30 cm çaplı bir teleskop alındı. Eski teleskoplardan birinin yerine konulan bu teleskopta ilk fotometrik gözlem Türk astronomisine sayısız katkıda bulunmuş Zeki ASLAN ve Zeki TÜFEKÇİOĞLU tarafından gerçekleşmiştir. Bu teleskop 1991 yılında modernize edilmiş fakat kurulduğu ilk yıldan beri sayısız çalışmaya imza atılmasını sağlamıştır. 2009 yılında yerine 35 cm'lik daha modern bir teleskop yerleştirilecek diye emekliye ayrılmıştır. Bu teleskopla da bu yaz çalışmaya başlanılması planlanıyor. 2007 Yılında rasathanenin modern astronomi çağını yakalaması 40 cm'lik teleskop ve yüksek çözünürlüklü CCD kamera alınmasıyla devam ediyor. Rasathane sadece gözlem aleti alışveriş yeri olmamış, Türk astronomisinin lokomotifi olan sayısız insan yetiştirmiştir. Burada çalışmış, Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümünden mezun olmuş kişilerin bir çoğu uluslararası çapta başarılarının yanı sıra ülkemizde diğer bölümlerin ve rasathanelerin açılmasında ön ayak olmuş insanlardır. Prof. Kreiken ülkemiz ve rasathanemiz için çok önemli bir kişidir. Onun sayesinde bu çalışmalar başlatılmış ve bir çok öğrencisini yurt dışına gönderip orada eğitim almalarını sağlamıştır. Bir işbirliğiyle, daha o zamanlarda ülkemize 1 metrelik teleskop getirtmek planı gerçekleşmek üzereyken zamansız bir kalp krizi ile aramızdan ayrılması belki de astronominin ülkemizdeki gelişimini yavaşlatacak bir büyüklükte bir olaydır. Günümüz Günümüzde mevcut gözlem aletleriyle bilimsel çalışmalarına devam eden rasathanede 35 cm'lik teleskobun açılması heyecanı var. Bina düzenlenmesinin tamamlanmasının ardından bu yaz yerleştirilip bilimsel çalışmalara başlanılacak. Böylelikle rasathanede proje usülüyle çalışacak 2 adet teleskop olacak. Bunlar sevindirici haberler tabi. Şehrin ahlatlıbel tarafına genişlemesi, İncek'e siteler yapılması rasathaneyi maalesef daha çok ışık kirliliğinin içerisinde bırakıyor. Dolayısıyla bilimsel gözlemler ciddi oranda sınırlandırılmış oluyor. Diğer bir rahatsız edici olay merkez binasına ekler yapılarak Ankara Üniversitesi Vakıf Okulları yapılmış olması ve arazinin neredeyse tamamının o okulun bir parçası olmasıdır. Bu durumun Prof. Kreiken'in kemiklerini sızlatıp sızlatmadığını merak etmekteyim doğrusu. Tabiki rasathaneyi sadece bu kıstaslar belirlemiyor. Yapılan bilimsel çalışmalar buranın kalitesini belirliyor ve geleceğe umutla bakılmasını sağlıyor. Günümüzde bilimi toplum ile yakınlaştırabilmek adına 2006'da başlatılan halk günleri ve özel etkinlikler astronomi ile insanların ortak payda da buluşmasını sağlıyor. Etkinlikler ve 50. Yıl Rasathane aslında rutin etkinliklerine tüm hızıyla devam etmekte. Her ay düzenli olarak düzenlenen halk günlerinde belirlenen bir konsepte göre içerik ve gözlem imkanları halka sunuluyor. Kurulan seyyar teleskoplar ile gözlemler yapılıyor, her yerde olan uzmanlara istenilen sorular sorulabiliyor, gökyüzü anlatımı dinlenilebiliyor ve rasathanede o güne kadar kullanılan bütün cihazların bulunduğu müzeyi ziyaret edebiliyorsunuz. Özel etkinliklerin tek farkı konsepti orada çalışanların değil evrenin belirlemesi. Göktaşı yağmuru, tutulma veya geçiş gibi nadir görülen olaylarda düzenlenen etkinliklerdir. Bu etkinliklerin yanı sıra randevu ile ayarlanan okul ziyaretleri veya grup ziyaretleri de yapılabiliyor. Her seferinde sizlere istenen konu hakkında sunum ve eğer hava koşulları uygunsa gözlem yaptırıyorlar. 50. yıl olması sebebiyle aslında her zaman düzenlenen etkinliklere daha bir organize ve içeriği dolu şekilde hazırlanan rasathane asıl kutlamayı rasathanenin kuruluş tarihi olan ağustos ayında perseidler ile birlikte düzenleyecek. Gelecek Benim açımdan şu anda pek parlak gözükmeyen ülkemizin geleceğine, bu tarz kurumların ve çalışanlarının işlerine bağlılığı, severek yapmaları ve devamlılıkları ışık tutmaya devam edecektir. Astronomi gibi insanın hayata bakışını tamamen değiştirebilecek bir bilim dalı ne kadar çok insana, özellikle de çocuklara ulaşırsa o kadar iyi olacağı aşikardır. Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi özellikle bu konuda üzerine düşeni uzun zamandır fazlasıyla yapmakta. Bu konular böyle güzel ilerlerken bilim'e katkıda bulunmayı ihmal de etmemek gerekir. Rasathane birbirinden değerli bilim insanlarını barındırıyor. Fakat bu popüler uğraş vakitlerinin büyük bir kısmını aldığından bilim yapmaya ayrılabilen zamanın verimsiz olması gayet normal. Eğer yükseklerde bulunan öğretim kurumlarımız bu ihtiyacı görebilir ve bölüm kapatmak yerine bu şekilde kadrolar açılabilirse hem bilim hem de bilim-toplum çok verimli ilerleyebilir. Bahsettiğim etkinlikler ve diğer bilgileri ayrıntılı olarak öğrenmek için:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/07/incelemeler/kitab-ul-hiyel.html", "text": "Kitab-ül Hiyel İhsan Oktay Anar İletişim Yayınları, 1996 Size hepimizin yakından tanıdığı yazar İhsan Oktay Anar'ın 1996 tarihli ikinci kitabını bir mühendisin gözünden tanıtmak istiyorum: Kitab-ül Hiyel ya da günümüz Türkçesine kelimesi kelimesine çevirirsek Hileler Kitabı. Aslında gerçek tercümesi Mekanik Kitabı'na denk geliyor ve sanırım bu ikili anlam durumu mekanik biliminin eski İslam alimlerinin gözünde nasıl bir yere sahip olduğunu da bir nebze anlatıyor, zira kitabın ana konularından birisi de mekanik bilimi sayesinde yapılan makinelerin, sahipleri tarafından zorbalık amacıyla nasıl da suistimal edilebileceğidir; yani mekanik aslında doğanın güçlerine hükmedebilmek için yapılan bir hiledir. Kitab-ül Hiyel, İhsan Oktay Anar'ın diğer birçok eseri gibi bilim kurgu edebiyatının alt kollarından birisi olan alternatif tarih tarzında yazılmıştır. Yani kitapta anlatılan olaylar tarihte hiç gerçekleşmemiştir, ama büyük bir inandırıcılıkla ve dönemin koşullarına el verdiğince sadık kalınarak yazılmıştır. Bu eseri ayrıca steampunk tarzı bilim kurguya dahil etmekte de sakınca görmüyorum. Kitab-ül Hiyel'i daha etraflıca anlatmadan önce İhsan Oktay Anar'dan da kısaca bahsetmek gerek. Yazar yakın zamana kadar lisans ve yüksek lisansını felsefe üzerine yapmış olduğu Ege Üniversitesi'nde akademisyenlik yapıyordu, son kitabında artık emekli olduğu yazıyor. Kitaplarındaki tanıtımlara göre ne mühendislik ne de fizik eğitimi almış. Bu çok önemli bir detay çünkü fizik ve mühendislik konuları yazarın birçok eserinin temel taşlarından birisidir. Hele Kitab-ül Hiyel'de bu konular kitabın artık temel direği haline gelmiştir. Osmanlı'nın ilk makine mühendisi: Yafes Çelebi Kitapta anlatılan fantastik olaylar Padişah 3. Selim zamanında kurgulanmış ve bu olaylar iki ana karakterin başından geçiyor. İlk karakter Yafes Çelebi adında, mekaniğe doğuştan yeteneği olan bir mühendis. Yafes Çelebi önce demirci çırağı olarak işe başlar ve demir dövmeyi öğrenir. Kendisinin ilk özgün tasarımı ise makas benzeri bir mekanizmaya sahip, açılır bıçaklı bir kılıçtır . Bu sıradışı icadının yaratabileceği rekabetten korkan meslektaşları yüzünden Yafes Çelebi esnaf loncasından kovulup işinden olur. Daha sonra hem yeteneğinin hem de şansının yardımıyla Osmanlı donanmasına bağlı mühendishaneye girmeye başarır. Burada geçirdiği vakit boyunca budasyom, yani potasyumla tanışır ve patlayıcılar konusunda tecrübe kazanır. Ne var ki burada da şansı yaver gitmez ve buradan da kovulur. Bu noktadan sonra Yafes Çelebi yoluna ya sponsorlar bularak ya da ufak hilelerle devam eder. Görüldüğü gibi Yafes Çelebi kötü bir karakter olmamasına rağmen, yeri geldiğinde bilimi sinsi emellerine alet etmekten de çekinmiyor. Kendisinin hikayede hayata geçirmeye çalıştığı projeleri sırasıyla debbabe , düşahi ve zülkarneyn , kallab ve tahtelbahirdir . Anlatılan bu projelerle yakından alakalı bazı fizik ve mühendislik konuları ise şöyle sıralanabilir: Balistik, momentum, statik, mukavemet, batmazlık, iş-güç-enerji, makine elemanları, kalıp ve döküm işlemleri, ısı transferi, akışkanlar ve hatta elektrostatik. Bu noktada projelerinden örnek olarak torpidoyu yani kallabı inceleyelim. Osmanlı torpidosu: Kallab Yafes Çelebi'nin bütün icatları gibi kallab da doğal olarak Osmanlıca bir ada sahip. Torpidonun Latinceden gelen adı, Türkçede sokar balık diye tanımlayabileceğimiz torpido balığından geliyor . İhsan Oktay Anar'ın torpidoya karşılık kallab kelimesini kullanmasının sebebini ise maalesef çıkaramadım, çünkü Osmanlıca'da kallab düzenbaz anlamına geliyor ve kalb kelimesinden türemiş. Kalb de değişme, hal değiştirme anlamlarına sahip . Resimde gördüğümüz, kitaptan alınan çizimde kallab 6 temel parçadan oluşuyor. Parça 1 içi patlayıcı dolu bir başlık. Patlayıcı olarak barut veya rum ateşi adlı karışım kullanılabilir. Başlığın ucunda balmumuyla sıvanmış potasyum var, böylece kallab hedef gemiye çarptığı anda balmumu ezilir, potasyum suyla temas edip tepkimeye girer, tepkimenin yan ürünü olan enerji de patlayıcı başlığı ateşler. Kallab suya bırakılınca tahta fıçıcıklar (parça 5) su yüzüne çıkmak isteyecekleri için kallabdan ayrılırlar ve kendilerine bağlı olan kurşun ağırlıkları da (parça 6) serbest bırakırlar. Kurşun ağırlıklar suyun dibine doğru hareket ettikçe iplerle bağlı oldukları makaraları da (parça 3) çevirmeye başlarlar. Bu makaralar da uskurları, ya da modern adıyla Arşimet vidalarını (parça 4) döndürecekleri için kallab da yatay olarak yol alır. Son olarak kallabda içi boş tahta odacıklar var (parça 2). Bunların amacı, Arşimet'in batmazlik prensiplerinden faydalanarak kallabın suyun dibine batmasını engellemek. Şimdi gelelim kallabın zayıf noktalarına. Kitapta da belirtildiği gibi kallabın menzili makaralardaki ipin uzunluğuyla sınırlı. Çünkü ip ne kadar uzunsa kurşun ağırlık ancak o kadar derine inebilir, dolayısıyla uskurlar da ancak o kadar dönebilir. Tabii bu arada su da yeterince derin olmalı ki kurşun ağırlık ip bitmeden önce dibe dokunmasın, yoksa kallab ilerleyemez. Yafes Çelebi bu sorunu daha sonraki icadı tahtelbahirde teorik olarak hallediyor gerçi. Bir başka sorun da kallabın doğru yol alabilmesi. Kitaba göre kallab öyle tasarlanmış ki, bulundurduğu içi boş tahta odacıklar sayesinde suya bırakldığında yarım kulaç kadar su yüzeyinin altına iniyor, ama batmıyor. Bu da kallabın toplam yoğunluğunun suyla aynı olmak zorunda olması demek. Otomatik bir denetleme mekanizması olmadan kallabın yoğunluğunu bu derece hassas ayarlayabilmek ve de sabit tutmak zor olmalı. Ama asıl sorun kallabın su yüzeyine paralel gitmesi. Şöyle ki, eğer kallabın toplam yoğunluğu su ile aynıysa, suyun neresine hangi yönde bırakılırsa o şekilde yol almak zorunda. Eğer bırakıldığında düşey düzleme göre eğri yol almaya başlarsa ve de hedef gemi yeterince uzaktaysa, kallab gemiye ulaşamadan ya su yüzüne vuracak demektir ya da dibe. Kallab için sorun yaratabilecek başka unsurlar da tabii ki bulunabilir, ama benim anlatmak istediğim aslında gerekli iyileştirmeler yapılmadan Yafes Çelebi'nin tasarımlarının ilk denemede çalışabilmesi gerçekten çok zor. Kallab da dahil olmak üzere Yafes Çelebi'nin bütün diğer projeleri bir dizi trajikomik olayı takiben zaten hem teknik hem de bürokratik sebeplerden dolayı başarısızlıkla sonuçlanır. Yine de bana göre önündeki en büyük engel kapıcıdan vezire kadar bütün saray memurlarının her daim rüşvetçi olmasıdır. Zaten Yafes Çelebi'nin maymun iştahlılığı yüzünden de gereksiz gecikmeler sonucu aklı sürekli bir sonraki projesine kayar ve o an üzerinde çalıştığı projesi de hep yarım kalır. Yafes Çelebi'nin bu yarı üretken ve şanssız durumu, teşbihte hata olmazsa, bana biraz da Tesla'nın hayatını anımsatmadı değil. Tesla da devlet yerine Edison'la sürekli bir didişme halindeydi ve Edison da nüfuzu sayesinde Tesla'nın önünü tıkamayı hep başarmıştı . Mühendislerin yüz karası Calud Yafes Çelebi, son hezimeti olan tahtelbahir projesinde geçirdiği bir kaza sonucu işlerini çırağı Calud'a devreder ve mekaniğe tövbe ederek bir kenara çekilir. İkinci ana karakter olan Calud da doğuştan mekaniğe karşı yeteneklidır ama ustası Yafes Çelebi'nin aksine saf emellere sahip bir mühendis değildir. Calud'un amacı sonsuz gücün sırrına vakıf olmak ve nihayetinde yapacağı dev yılan makinesiyle bir silah tüccarı olup, yaratacağı terörle herkesi önünde dize getirmektir. Calud ilk çalışmalarına çırakken saat ve tabanca tamirciliği ile başlar. Sonra eline yeterli para geçince devridaim makinesi yapmayı kafasına koyar. Yazar bu noktada termodinamiğe kenarından dokunarak böyle bir makinenin yapılamayacağını ve Calud'un termodinamiğin birinci ve ikinci kanunlarına karşı gelmek için nafile bir çaba gösterdiğini anlatır . Kısaca anlatmak gerekirse, devridaim makineleri sınırlı bir enerji girdisiyle sonsuz miktarda enerji elde etmeyi amaçlar. Maalesef bu durum termodinamiğin birinci kanununa aykırıdır, çünkü enerji yoktan var edilemez veya yok edilemez, sadece bir biçimden diğerine dönüşebilir. Dolasıyla bir fiskeyle dönmeye başlayan bir devridaim makinası sürtünme gibi enerji kayıplarından muzdarip olmasaydı bile en fazla bir fiskelik bir enerji üretebilirdi. Tam bu noktada tahmin edileceği üzere devridaim makinaları termodinamiğin ikinci kanununa da aykırıdır, çünkü bir makina çalışırken sürtünme gibi nedenlerden dolayı iş ve enerji kayıplarına uğrar ve en başta girdi olarak verilen enerjinin bir kısmını ısı olarak kaybeder ve entropiye dönüştürür. Özetlemek gerekirse Calud'un bir fiskeyle dönmeye başlayacak makinesi eninde sonunda durmaya mahkumdur. Calud devridaim makinesinin, dolayısıyla da sonsuz enerjinin, 'fani' yöntemlerle elde edilemeyeceğini öğrenir ve bunun tek çözümünün iktidar taşını bulmak olduğunu anlar. Yazar bu noktada sayısız hikayeye ve efsaneye konu olan felsefe taşını da hikayenin içine sokarak hikayeye mistik ve felsefi bir hava ekler. Hikaye bu noktadan sonra daha da eğlenceli ama bir o kadar da müstehcen bir hal alarak Calud'un cinsel saplantılarıyla içiçe olan dev yılan makinesini yapmaya çalışmasını ve bu makineyi çalıştıracak enerjinin kaynağı olan felsefe taşını aramasını anlatır. En sonunda Calud da sonsuz hırsının kurbanı olup, makinesini tamamlayamadan hayata veda eder ve bütün işlerini çırağı Üzeyir'e bırakır. Üzeyir'in başına gelenler ise çoğunlukla felsefe ve tasavvuf boyutunda anlatılır ve hikaye Üzeyir'in yılan makinesini ve felsefe taşını bir kenara bırakıp sonunda kendini bulmasıyla biter. Sonsöz İhsan Oktay Anar'ın Kitab-ül Hiyel'i bilimin, felsefe ve mizahla bana göre çok dengeli bir harmanı. Yer yer teknik detaylara fazla giriyor gibi görünse de, teknik konular aslında kitabın temel direklerinden birisi, dolayısıyla bu konuları yüzeysel geçmek sadece kitabı daha boş kılardı. Yazar yine de teknik içeriği dengede tutuyor ve okuyucuyu yormuyor. Bu kitabı beğenenlere yazarın diğer kitaplarından Puslu Kıtalar Atlası, Suskunlar ve Yedinci Gün'ü tavsiye ediyorum, ama bana göre birincilik tacını Kitab-ül Hiyel hakediyor. Kitab-ül Hiyel kısa ama dopdolu bir kitap. Yine de insan okurken anlatılan makineler hakkında daha fazla bilgi istiyor. Mesela tahtelbahir bir bütün halinde nasıl çalışıyor, ya da çift ve dört gülleli topların karmaşık güzergahı gerçekten de planlandığı gibi mümkün mü? Umarım vakti ve motivasyonu bol Kitab-ül Hiyel severler duruma el koyar ve üç boyutlu animasyonlar ve hesaplamalı modellerle bu güzel esere destek verirler."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/aklini-kaciranlara-biyolojik-yaklasimlar.html", "text": "Normal diye bir kelime mevcut dilimizde! Halk arasında normal tanımlaması genelde orta karar durumlar için kullanılırken sosyolojik olarak birkaç anlam içeriyor. Kimi araştırmacılara göre normal olma durumu sağlıklı olmakla eşdeğerken kimine göre normallik, organizmadaki tüm kişilik yapılarının birbiri ile uyum ve denge içinde olmasını ifade ettiği için bu kavramdan söz edemiyoruz, yani böyle bir şeyin mümkün olmadığını iddia ediyorlar. Bir grup araştırmacı ise normal kavramının ortalamaya karşılık geldiğini savunuyor. Bu kavramı süreç olarak tanımlayan araştırmacılar içinse normallik biyolojik, psikolojik ve toplumsal değişikliklerin katkısıyla ve zamanın sürekliliği içerisinde işlevin sürdürülebilmesidir; bunu işlerin olağan haliyle yürümesi diye özetleyebiliriz. Anlayacağınız, normal deyip geçmemek gerek... Bu tanımlamalar ışığında normal dışı davranmak bireyin fiziksel ve psikolojik olarak dengede olmadığını gösterir.Ancak akıllara ilk gelen genelde şu oluyor: Rahatsızlığın belirtileri çok çeşitli olabilir ve insan yapısının karmaşıklığını düşünecek olursak uzmanlar teşhis koyarken bu birliği nasıl sağlıyorlar? Bu konudaki ilk adım 1952 yılında Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından atılmış; oluşturulan Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı ile normal dışı davranışlar sınıflandırılmış ve bunun bir sistematiği oluşturulmuş. 1994 yılındaki güncellemenin ardından, geçtiğimiz Mayıs ayında beşinci kez güncellenen bu kitapla konulacak tanıların daha güvenilir olması amaçlanıyor . Normal dışı davranışlarla ilgili olarak kuramcılar iki farklı yaklaşıma sahipler, bunlar biyolojik yaklaşım ve psikolojik yaklaşımlardır. Biz bu sayımızda biyolojik yaklaşımların günümüzdeki kullanım şekilleri ve insan vücudundaki işleyişleri üzerinde duracağız. Biyolojik yaklaşım anormal davranışları sinir sistemi, salgı bezleri gibi organik işlev bozuklukları ve kalıtsal faktörlerle ortaya çıkan yanlış işleyiş çerçevesinde açıklamaktadır. İlk tedavi yöntemi birazcık elektrik içeriyor. Biyolojik yaklaşım olarak nitelenebilecek ilk tedavi hepimizin filmlerden, kitaplardan aşina olduğu bir yöntem aslında: Elektrokonvülsif Tedavi . Şimdi bu ismi duyunca aklınızda bir şey canlanmadıysa, hani filmlerde kontrolden çıkmış akıl hastalarını sedyelere bağlayarak bir odaya alırlar ve başlarına bağladıkları elektrotlarla şakaklarından elektrik akımı verirler ya desem gözünüzün önüne birkaç sahnenin geleceğinden eminim(Şekil 2). EKT yöntemi, çıktığı 1938 yılı sonrasında başlangıçta bıraktığı iyi izlenimler nedeniyle sıklıkla kullanılır olmuştu. Ancak verilen akımın vücutta yaratabileceği tahribat ilk başlarda hesaba katılmadığı için kötü durumlar ortaya çıkmaya başladı. Verilere göre EKT uygulanan hastaların %40'ında kemik kırılmalarına yol açan şiddetli kas kasılmaları yaşanmış, %1'inde ise hastalar kalp krizi veya diğer beklenmeyen etkiler dolayısıyla ölmüştür . Uygulama esnasında yaşanan bu üzücü olayların yanında EKT hastalarından gelen en önemli geribildirimlerden biri de hafıza kayıplarıydı. Kiminin yakın dönem hafızası EKT sonrasında silinmişken, kimisi son 20 yılını hatırlayamadığını söyledi. Bazı hastalar eşleri ve çocuklarını dahi çok zor hatırladığını bildirmişti . Tek başına bu yan etkisi bile EKT yönteminin ne kadar kötü sonuçlar doğurabileceğini dünyaya göstermiş oldu. Washington Post gazetesinde Şok Tedavisi adı altında yayınlanan makale sonrasında, bu tedaviyi deneyen hastalardan gelen mektuplar durumun vahametini gösteriyor. Bu hayat hikayelerini merak eden okuyucularımız ilgili arşive buradan ulaşabilirler. 1940 ve 50'li yıllarda yaşanan bu üzücü olaylar sonrasında yöntem üzerinde pek çok değişiklik yapıldı. Hastaya uygulama öncesinde, genel anestezi ve kasılmaları önlemek için kas gevşeticiler verilmektedir. Eskiye oranla daha hafif bir elektrik akımının da verilmesiyle günümüzde kayıt altındaki ölüm oranı 4:100000 olarak ifade edilmiştir. Ölüm oranının bu kadar düşük olmasında alınan önlemler kadar, EKT yönteminin zorunlu olmadıkça kullanılmamasının da etkisi büyüktür. Vücuda verilen düşük dozlu elektrik akımının kalp ve beyin üzerinde yarattığı ufak krizler ile şizofreni ve majör depresyon hastalıklarında pozitif etki yarattığı bilinmektedir. Günümüzde geliştirilen daha etkin tedaviler nedeniyle bu yöntemin son çare uygulamaları arasında yer aldığını da belirtelim . Dışardan elektriksel müdahale yerine doğrudan beyne müdahale etsek? Tahmin edilebileceği gibi dışardan müdahalenin yetersiz kalacağını savunan bazı uzmanlar psikocerrahi adında bir yöntem geliştirdiler. Bu yöntem kabaca, beynin anormal işleyen kısımlarını almak ya da kısımları etkisiz hale getirmekten ibaretti. En bilindik örneği ise lobotomi adı verilen bir yöntemdir. Lobotomi ile frontal lobu beynin geri kalanına bağlayan nöronlar kesilmektedir(Şekil 3). Başlangıçta, depresyondan psikoza kadar pek çok ciddi psikolojik problemde lobotominin işe yarayacağı, hatta üç hastadan birinde iyileşme sağlanacağı öngörülmüştü. Uygulamanın yapıldığı bazı hastalarda bu yöntem o kadar iyi sonuçlar verdi ki medya yaptığı sansasyonel haberlerle bunu iyice yaydı ve kullanımının artmasına sebep oldu. Hatta ve hatta 1930'ların ortalarında psikocerrahiyi dünyaya tanıtan Portekizli nörolog Egas Moniz, 1949 yılında Nobel ödülü bile aldı.Ancak bu yöntemin de yarattığı tahribatın açığa çıkmasıyla birlikte psikocerrahi uygulamaları 1950'li yıllarda yasaklandı. Risk olarak aşırı kanama, enfeksiyon, nöbet, duyguların kalıcı kaybından söz edilebilir. Günümüzde dahi beyin içi etkileşimin tam olarak çözülememiş olması o yıllardaki uygulamanın olumsuz sonuçlar doğurabileceğini öngörmemiz için yeterlidir. 60'lı ve 70'li yıllarda psikocerrahi üzerinde çokça tartışılmış ve sonrasında bazı ülkelerde bu yöntemin çok basite indirgenmiş halleri kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin beynin limbik sisteminde çok küçük parçaların alınmasını kapsayan bir yöntemle ağır depresyon, iki uçlu duygudurum bozukluğu ya da kronik kaygıda olumlu sonuçlar gözlenebilmektedir. Elbette bu müdahaleler de bir son çare tedavisi olarak görülmeye devam etmektedir . Günümüzde hemen her tedavide kullandığımız ilaçlar davranış bozukluklarında da tarih sahnesine çıkıyor. En başarılı biyolojik temelli tedaviler olarak görülen ilaçla tedaviler 1950'li yıllardan günümüze dek gelişim gösterdiler. Önce şizofreni semptomlarını hafifleten ilaçların, sonrasında da ciddi depresyonu hafifleten ilaçların keşfiyle birlikte ilaçla tedavi, EKT ve lobotomilerin yerini aldı . Antipsikotik ilaçlar olarak geçen ilk grup 1950'de geliştirilmiş ve hastaları sakinleştirmede işe yaramışlardır. Bunların ilki reserpindi, ancak reserpin içeren ilaçların önemli yan etkiler oluşturması bu ilaçların kullanımını sınırlandırdı. Sonrasında geliştirilen klorpromazin ile daha ciddi başarılar elde edildi. Bugün kullanılan tipik antipsikotik ilaçlar ile varsanı, hezeyan gibi şizofreni semptomlarında önemli azalmalar gözlenmiştir. Yapılan araştırmalar neticesinde şizofreninin ortaya çıkmasında dopaminin artması ya da dopamine duyarlılığın artması önemli bir rol oynamaktadır. Bu ilaçlar etki mekanizması olarak sinir uçlarındaki dopamin alıcılarını bloke ederek ilgili şizofreni semptomlarının bastırılmasında rol alırlar. Bu ilaçları kullandıktan sonra bırakıldığında çok daha ağır semptomlarla karşılaşıldığı için hastaların aynı anda psikoterapi desteği almaları da önerilmektedir . Antidepresan ve antimanik ilaçlar ise ikinci grubu oluşturuyor. Klorpromazinin ortaya çıkışından sonra depresyonu da etkili biçimde azaltan ilaçlar geliştirildi. 1980'lerin sonuna kadar Monoamin Oksidaz İnhibitörleri ve Trisiklikler olmak üzere iki çeşit antidepresan bulunuyordu. Bu antidepresanlar başta norepinefrin ve serotonin olmak üzere belirli taşıyıcı maddelerin yoğunluğunu artırma amacı taşıyordu. MAO inhibitörleri bu işlevi norepinefrin ve serotonini yok eden enzimi durdurarak, Trisiklikler ise bu taşıyıcı maddelerin geri emilimini engelleyerek sağlarlar. Bu ilaçların depresyonun etkilerini hafifletme gibi etkileri bulunsa da yan etkilerini bilmekte yarar var: MAO inhibitörleri hipertansiyona yol açarken, Trisiklikler uyuşukluk, kalp atımlarında düzensizlik, görmede bulanıklık ve kabıza neden olur . 1980'lerin sonlarındaysa yan etkileri daha az olan antidepresan bir ilaç geliştirildi. Prozac adı verilen bu antidepresan ise serotoninin geri emilimini bloke ederek depresyon etkilerini dindirmeyi amaçlıyordu(Şekil 4). Medyada harika ilaç olarak tanıtılan bu ilaç az sayıda hiperaktivite, manik durum ve tehlikeli saldırganlıklar içeren geribildirimler alsa da günümüzde hala tartışılan bir ilaçtır . Hızlı bir tedaviyi gerektiren iki uçlu bozuklukların manik dönemlerinde ise semptomları hafifletmek, hatta geriletmek için Lityum Karbonat kullanılmaktadır. Bileşiminde doğal olarak bulunan tuzun manik semptomları gerilettiği gözlemlense de Lityum'un bu etkiyi nasıl yarattığı tam olarak bilinememektedir. Yorgunluk, aşırı susama, aşırı idrara çıkma ve bellek/konsantrasyon kayıpları gibi yan etkileri olan bu ilacı aniden bırakınca semptomların birkaç hafta içinde tekrar nüksettiği gözlemlenmiştir. Son ilaç grubu olarak kaygı giderici olarak kullanılan anti anksiyete ilaçlarından bahsedebiliriz. Bu grup içinde en yaygın kullanılan ilaçlar benzodiazepinlerdir. Benzodiazepinler, beynin doğal kimyasal işleyişinden sorumlu reseptörlerin etkinliğini artırarak nöronlar arasındaki etkileşimi azaltıcı yönde bir uyarı sağlarlar. Bu da beyinde ve dolayısıyla bireyde sakinleşme etkisi yaratır. Bu ilaçlar düzenli alındığında panik bozukluk, fobi ve genelleşmiş anksiyete bozukluğu olan hastaların çoğunluğunda semptomları azaltırken travma sonrası stres bozukluğu ile obsesif-kompulsif bozukluklarda etkili değildir. Benzodiazepinlerin uzun süreli kullanımları sonrasında birdenbire kesilmesiyle hastaların daha önce yaşadıkları kaygıdan daha yoğun bir kaygı yaşadıkları gözlemlenmiştir. Bu nedenle ilacın zamana yayılarak kesilmesi tavsiye edilmektedir . Tüm bu bilgiler ışığında unutulmamalıdır ki zihinsel bozuklukların tedavisinde kullanılan ilaçların hiçbiri iyileştirici bir etkiye sahip değildir, sadece hastalıkların semptomlarını geriletir veya hafifletirler. Etkileri güçlü olduğu için bu tür ilaçların doktor kontrolünde ve yalnızca belirlenen dozlarda alınması gerektiğini unutmayalım! Yararlanılan kaynaklar: Tuna Y. & Kayaoğlu A. 2013. Birey ve Davranış. T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2329, Eskişehir. Uba L. & Huang K. 1999. Psychology. New York: Longman. https://en.wikipedia.org/wiki/Electroconvulsive_therapy#Mechanism_of_action http://en.wikipedia.org/wiki/Psychosurgery#1960s_to_the_present Baron, R. A. (1996). Essentials of Psychology. Allyn & Bacon, Boston. Morris, C. G. (2002). Understanding Psychology. Çev. Ed. H. Belgin Ayvaşık ve Melike Sayıl, Psikolojiyi Anlamak , Türk Psikologlar Derneği Yayınları No:23, Ankara."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/algidir-yanilir-dildir-yalan-soyler.html", "text": "Şimdi ıssız bir adaya düşecek olsanız siz yine aynı siz olur muydunuz? Ya da üç yıldır bir dağ köyünde yalnız yaşıyor olsa idiniz, alışkanlıklarınız ve huylarınız şimdiki gibi mi olurdu? Daha güncel bir soru soralım: Yanlış olduğuna, haksızlıkta bulunulduğuna ve insani olmadığına adınız kadar emin olduğunuz bir olayın savunucularının bulunduğunu görerek hayrete düşüyor musunuz? Hepimiz muhtemelen tahminlerimizin ötesinde bir sosyal etki altındayız. Sosyal etkiler çeşitlidir: Mahalle baskısı, sosyal uyum, itaat, toplumsallaşma veya gruplaşma... Sosyal etkiyi kısaca tanımlayacak olursak, bir bireyin düşüncelerinin, davranışlarının, alışkanlıklarının ya da duygularının başkası veya başkaları tarafından etkilenmesi olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal etki çok çeşitli şekillerde ve boyutlarda gerçekleşebilmektedir: Seyirci sayısı çokken heyecandan daha düşük performans gösteren bir lise basketbol oyuncusu, bir taraftar grubuna girmekle birlikte daha fanatikleşen ve hatta şiddete yönelen bir taraftar, sırf onay görmek için yanlış olduğuna inandığı bir şekilde davranan genç... Tüm bunlar sosyal etki altında kalmış bireylere birer örnektir. Ancak biz bu yazımızda Asch Paradigması olarak da anılan sosyal uyum konusuna eğileceğiz. Asch Uyum Deneyleri Sosyal uyum, bireylerin durum, davranış ve inançlarını grup normlarına göre değiştirdikleri bir sosyal etki biçimidir. Asch Paradigması olarak da anılır. Böyle anılmasının nedeni, 1950'li yıllarda Polonyalı Psikolog Solomon Asch'in gerçekleştirdiği bir dizi deney ile ortaya konmuş olmasıdır. Aslında sosyal uyuma yönelik ilk deneyler 1936 yılında Türk Psikolog Muzaffer Şerif tarafından o sırada doktorasını yapmakta olduğu Columbia Üniversitesi'nde otokinesis fenomeni kullanılarak yapıldı. Otokinesis, çoğumuzun da tecrübe ettiği gibi, karanlık bir ortamdaki ışık kaynağının hareket ettiğine yönelik göz yanılsamamızı ifade eder. Şerif'in denek grubu laboratuvarda karanlık bir ortama alındı, noktasal bir ışık kaynağının yaklaşık 5 metre önünde konumlandırıldı ve her bir denekten ışık kaynağının ne kadar hareket ettiğini tahmin etmeleri istendi. Aslında ışık kaynağı hareket etmedi; fakat denekler otokinesis etkisi yüzünden hatalı bir algıyla kaynağın 20 cm'den 80 cm'e kadar değişen bir aralıkta hareket ettiğini tahmin ettiler. İlginç olan şey aynı insan grubunun deneyin tekrarlandığı ikinci günden dördüncü güne dek yanıtlarının giderek birbirine benzemesi ve en nihayetinde aynı yanıtta buluşmuş olmalarıydı. Gruptaki insanlar aslında olmayan ama olmadığını da bilmedikleri yanılsamalı bir algının sayısal değeri üzerinde mutabık olmuşlardı ve deney bu hayret verici sonucu nedeniyle sosyal psikoloji açısından önem kazanarak tarihe geçmişti. Solomon Asch ise bu deneyden 25 yıl sonra grup normlarına yönelik yeni deneyinde konuya çok farklı bir perspektiften yaklaştı ve kendi adıyla meşhur olan deneylerinden ilkini 1951'de gerçekleştirdi. Asch ilk deneyinde Swarthmore Yüksekokulu öğrencilerinden tamamı erkek olan sekiz kişilik bir grupla çalıştı. Bu gruptakilerin yedisi, Asch'in asistanıydı ve işbirlikçiydi. Sekizinci kişi olan gerçek denek diğerlerinin işbirlikçi olduğunu bilmemekte, kendisi gibi birer denek olduklarını sanmaktaydı. Aşağıdaki videoda ve yandaki resimde de görüldüğü gibi, Asch gruba üçü A, B ve C olarak işaretlenmiş üç adet çubukla birlikte bir adet de işaretsiz bir çubuk göstermekte ve bu işaretsiz çubuğun A, B, C çubuklarından hangisi ile eşit boyda olduklarını sormakta ve tüm katılımcılardan sesli olarak yanıtlamalarını istemekteydi. Deneyde toplam 18 kez soru soruluyor, yani 18 kez farklı çubuklar gösterilerek karşılaştırma sonrasında hangi çubuğun boyunun eşit olduğunun ifade edilmesini istiyordu. İşbirlikçilerin hepsi sırayla ve sesli olarak sorulan soruya yanıt veriyordu, ancak bu 18 sorudan 12'sinde işbirlikçiler, sorulan soruya ağız birliği içerisinde özellikle yanlış yanıt vermekteydiler. Sıra gerçek deneğe geldiğinde Asch paradigması ortaya çıkmaktaydı: Gerçek denek, yanlış olmasına karşın grubun yanıtını tekrarlamaktaydı. Asch'in ilk deneylerinde katılımcıların %75'i en az bir soruda yanlış yanıt vererek grup yanıtına uymayı tercih ettiler. Yani kimi denekler kimi zaman diğerlerinin verdiği yanıtın yanlışlığı bariz bir şekilde ortaya olmasına rağmen aynı yanıtı tekrarladılar. %25'i ise her ne olursa olsun doğru yanıtı vermeyi tercih etmişti, fakat bu doğrucu grubun da zaman zaman şüphelendiği, strese girdiği ve vazgeçmek istediğine de şahit olunmuştu. Asch deney sonrasında deneklerle mülakat yaparak bu paradigmanın zemininde yer alan mekanizmaları çözmeye çalıştı. Bu mülakatlardan çıkan sonuca göre gruba uyanların çok küçük bir kısmı kendi algılarında bir problem olduğunu düşünerek bu şekilde davranımışlardı. Öte yandan büyük bir çoğunluğu ise yargılarına güvenememiş ve belki de diğerleri haklıdır diyerek kendi kararlarından vazgeçmişlerdi. Yine çok küçük bir kısmı ise doğru yanıtın verdiğim yanıt olmadığına emin olmama rağmen grup ile ayrı düşmek istemedim demişti. Deneyin varyasyonları ve sonuca etkiyen diğer parametreler... Asch karşılaştığı bu fenomen üzerinde daha fazla araştırma yapmaya karar verdi ve 1952'de deneyi biraz daha değiştirdi. 12'si yanıltmacalı 18 olan soru sayısını 7'si yanıltmacalı olan 12 soruya düşürdü ve bir adet gerçek denek daha ekledi. Ortamda başka bir deneğin bulunması ya da doğru yanıt vermeye programlanmış başka bir işbirlikçinin bulunmasının sosyal uyum etkisini azalttığını tespit etti. 1955 yılında 3 farklı üniversiteden 123 kişinin katıldığı, ve yedi ila dokuz kişiden oluşan grupların yer aldığı bir başka çalışma daha gerçekleştiren Asch, 1956'da deneyini yine 123 kişiyle tekrarlayarak farklı parametrelerin sosyal uyum üzerindeki etkilerini inceledi. Mesela daha önceki deneylerde yanlış yanıt veren çoğunluk yedi kişilikti ve denek bu çoğunlukla birlikte deneye giriyordu. Asch çoğunluk sayısının miktarıyla oynadı; çoğunluk bir veya iki kişiden oluşurken sosyal uyum çok düşük oluyordu. Bu sayı üçe çıktığında değişim bariz bir şekilde gerçekleşiyor, sosyal uyum yüksek miktarda artıyordu. Üçten büyük sayılarda belirgin bir artış görülmemesi üzerine Asch grup normlarının algıya müdahalesi için yeter sayıyı üç olarak belirledi. Ancak Asch deneyi daha sonra o kadar çok tekrarlandı ki, bu kritik sayının ne olduğu sorusuna yanıt verebilmek için elde daha çok veri birikmeye başladı. 1980'lerde yapılan yeni çalışmalar ve geçmişe dönük metaanalizler sosyal uyumun sabit bir üç sayısıyla ilişkili olmaktan çok çoğunluk sayısına bağlı bir S-tipi büyüme eğrisi modeline uygun olarak arttığını gösterdi. Yine 1996'da geçmişteki tüm uyum deneylerini inceleyerek bir meta-analiz çalışması gerçekleştiren Bond ve Smith ülkelerin kültürel özellikleri ile uyum oranlarını karşılaştırdı. Bond ve Smith'in çalışmasına göre ABD'de tekrarlanan Asch uyum deneyleri incelendiğinde 1950'den meta-analizin yapıldığı 1996 yılına kadar sürekli olarak uyum oranları düşüş gösteriyordu. Bu durum tüm dünyadaki demokratikleşme hareketleri sonucunda farklı fikirlerin dile getirilme cesaretindeki artış ve eleştirilme korkusundaki düşüş ile açıklanabilir. Öte yandan 17 ülkeden 133 çalışmanın incelendiği araştırmada sosyal uyum oranları ile ülkelerin bireysellik / toplumsallık derecelerinin birbiriyle ilişkili olduğu gözlendi. Yani toplumsallığın daha yüksek olduğu gelişmemiş ülkelerdeki deneyler bireyselliğin yüksek olduğu ülkelerdeki deneylere göre anlamlı bir şekilde daha yüksek uyum oranları içeriyordu. Asch deneyi tekrarları daha bir çok parametrenin sosyal uyum üzerindeki etkisini anlamaya çalıştı. Sözgelimi 70'lerin sonlarında cinsiyet farklılıklarının sosyal uyuma olan etkisini araştırmak üzere yapılan çalışmalar kadınların erkeklere oranla daha fazla sosyal uyum gösterdiklerini ortaya koydu. Ayrıca deneğin yanıtlarını sözlü ya da yazılı verme seçeneklerinin yarattığı etki de araştırıldı. Bu araştırmalara göre deneklerin yanıtını sözlü olarak değil de yazılı olarak verdiği Asch deneylerinde sosyal etki ciddi derecede düşüyordu. Bu yöntem değişikliğinin özellikle doğru yanıtı bilmesine ve kendi fikrine güvenmesine karşın grupla ters düşmemek için onların verdiği yanıtı veren denekler üzerinde etkili olduğu düşünülüyor. Asch deneyleri insan ve toplum ilişkisi hakkında tuhaf sonuçlar ortaya çıkardığından bilim dünyasında sıkça tartışılagelmiştir. Herkes Asch ile aynı şekilde düşünmüyor: Kimi düşünürler Asch paradigmasının sosyal etki olmadığı yönünde karşı görüş belirtiyorlar. Bu düşünürlere göre her ne kadar başkaları sebebiyle yanıtlarını değiştirmiş olsalar da sonuç itibariyle denekler doğru yanıtı bilmektedir ve olan biten bir sosyal etkiden ziyade, grupla tutarlı olma arzusundan başka bir şey değildir. Kendini konumlandırma bireyin kendisini belli bir gruba ait görmesi ve o grubun norm ve değerlerini kabul etmesidir. Çoğunluğun yanlış yanıt veriyor olması kişilerin algısını değiştirmediğine göre, bireylerin bile bile yanlış yanıt vermeleri bir kendini konumlandırma etkisidir. Sonuç Dışarıdan baktığımızda Asch deneyinin sonuçları hayret verici gibi görünebilir. Eğer deneklere deneyin mahiyeti açıklanmasa idi, algılarına ya da muhakemelerine güvenmeyenler ve bu yüzden gruba uymayı tercih edenler muhtemelen gerçeğin herkesin verdiği yanıt olduğunu sanarak deney binasından ayrılıp gideceklerdi. Bu çerçeveden bakıldığında sahip olduğumuz pek çok düşüncenin gerçekten kendi bilgi ve inançlarımızdan örülü olup olmadığını anlayabilmenin zor olduğunu düşünebiliriz. Zaman zaman belki de kendimize sormak gerekiyor: Sahip olduğumuz tüm düşünce ve inançlar sadece kendimize mi ait? Onlara kendi aklımız yoluyla, bilinçli bir şekilde mi ulaştık? Yoksa çevremizdekilerin düşünce ve inançlarını mı dile getiriyoruz? Acaba bir hususta yargıya varırken gerçekten algıladığımızı mı söylüyoruz? Yoksa grubumuzun normlarını mı dile getiriyoruz? Birbirinden bariz bir biçimde boyut farkı bulunan üç çubuk için yargıda bulunurken dahi kasıtlı ya da kasıtsız yalan söyleyebilen insan, gözle görülür bir ölçüte sahip olmayan sosyal konularda acaba kendini nasıl kandırabiliyor? Asch deneyini düşününce haksızlık ya da saygısızlık içeren pek çok olayı haklıymış gibi algılayan ya da bunu bu şekilde dile getirenlerin hangi etkiler altında bunu gerçekleştirdiğini anlayabiliyoruz. Asch deneyinde de görüldüğü gibi: Miktarı değişmekle birlikte deneklerin %75'i en az bir soruda yanlış yanıt verererek gruba uymayı tercih etmiştir ve ancak %25'i her soruda, her ne olursa olsun doğru yanıtı vermeyi tercih etmiştir. E... Ne diyelim: Göz yanılır, dil yalan söyler. Meraklısına: Dergimizde daha önce sosyal etkiye dair yayınlanmış diğer yazılara göz atmak isterseniz Ömer Cansızoğlu'nun anonimleşme hakkında kaleme aldığı Seyirci Kalmanın Anatomisi: Hello Kitty, Işıl Arıcan'ın itaat hakkında kaleme aldığı Otoriteye İtaat ve Ötekileştirme ve benim kaleme aldığım Ayakta Alkış ve Mahalle Baskısı etkilerini içeren Filmler Neden Cuma Günü Vizyona Girer? adlı yazılara göz atabilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/amazonlarda-bir-mehteran-takimi-tirtillar.html", "text": "Kırmızı ışıkta birikmiş araçları anımsayın; en ön sırada ışığı bekleyen araçlar var ve onların arkasına dizilmiş olan diğerleri. Farzedelim ki siz de bu kuyrukta ortalarda bir yerdesiniz. Sizin ilerleyebilmeniz için önce önünüzdeki aracın ilerlemesi lazım. Sizin arkanızdaki araç da sizi beklemek zorunda. Tabii bütün araçlar da en öndeki aracın hareketine bağımlı. Aynı durum herhangi bir kalabalık caddede yürüyen insanlar için de geçerli. Bu ve benzeri örneklerdeki ortak durum şu: Hareket tek bir düzlemde yapılıyor ve bu hareketi de en öndeki birey yönlendiriyor. Bir başka deyişle trafikteki arabalar birbirinin üstünden gidemiyor, ya da siz caddede yürürken önünüzdeki insanın üstüne çıkamıyorsunuz. Peki ya çıkabilseydiniz? Farklı bir yürüyüş tarzı Çeşitli sürü hareketleri uzun süredir bilim insanlarının ilgisini çekiyor ve bu konuda halihazırda bir çok karmaşık teori var . Yalnız, Amazonlar'da yaşayan bir tırtıl türüne ait aşağıdaki videoda daha önce hiç görmediğim bir sürü hareketine rastladım. Videoda görüldüğü üzere bir grup tırtıl sürü halinde, ama belli bir düzene uyarak birbirlerinin üstünden giderek yol alıyorlar. Bu düzen ise görüldüğü kadarıyla şöyle; tırtıllar iki-üç katman halinde bir müddet ileriye gidiyorlar, sonra en arkadan öne doğru ilerleyen bir sinyalle duruyorlar. En arkadaki ve alttaki tırtıllar bu durma sürecini başlatıyor. Amaçları ise tekrar üst katmanlara çıkabilmek için bir fırsat yakalamak. Daha sonra tırtıllar hep birlikte harekete devam ediyorlar, ta ki en alt katmandan yeni bir sinyal gelene kadar. Sonra yine duruyorlar. Bu durumu alışageldiğimiz trafik düzeniyle karşılaştırırsak inanılmaz bir tezat ortaya çıkıyor. Trafikte veya kaldırımda herkes önündeki bireye bağımlıyken, tırtıllar en arkadakilere bağımlı. Peki kulağa komik gelen bu durumun nasıl bir amacı olabilir? Anlamak için ufak bir simülasyon Tanım olarak simülasyon, ya da Türkçesiyle benzetim, gerçek zamanda gerçekleşen bir olayın belirli varsayımlara dayanarak, daha basit ve tanımlı koşullar altında tekrarlanmasıdır. Bu varsayımların ve koşulların bir araya gelmesiyle bir model oluşturulur, dolayısıyla simülasyon yapma işine modelleme de denir. Amazon tırtıllarının yukarıda anlatılan bu ilginç yürüyüşlerini anlayabilmemiz için bir simülasyon yapmamız lazım. İlk videoyu izlemeye devam ederseniz, tırtıllardan sonra legolarla yapılmış basit ama etkili bir modelleme göreceksiniz. Bu modelde tek başına giden bir tırtıl üstüste ilerleyen tırtıllarla karşılaştırılıyor. Yani alışageldiğimiz trafik sistemi Amazon tırtıllarına karşı. Farkedeceğiniz üzere birbirlerinin üstünden ilerleyen tırtıllar tek başına ilerleyen bir tırtıldan daha hızlı hareket ediyor! Yani bütün bu dur kalk tarzı yürüyüşün amacı daha hızlı ilerleyebilmek. Peki ne kadar daha hızlı? Hangi durumda ne olurdu... Herhalde ilk açıklanması gereken, katmanlar halinde ilerleyen tırtılların niye daha hızlı gittiği. Bir görüntü bin kelimeye bedeldir deyip sizi ikinci videoyu izlemeye davet ediyorum. Maalesef videonun Türkçe altyazıları yok, ama seslendiren arkadaş en başta kendi hesapladığı şekilde katman sayısının hız artışına olan etkisini gösteriyor. Katman sayısı, yani N, arttıkça tırtıl grubu da tek bir tırtıla nazaran o kadar daha hızlı gidiyor. Mesela çift katman halinde giderlerse 1,5 kat, üç katman halinde giderlerse 2 kat daha hızlı. Gösterilen formüllerin detaylarına girmekten ziyade katman sayısının hızı niye arttırdığını anlatmak istiyorum. Farzedelim ki tek bir tırtılın yapabileceği hız saniyede v milimetre olsun . Resimde de göreceğiniz gibi en alt katmandaki tırtılların yere göre hızı da v olmak zorunda. İkinci katmandaki tırtıllar da aynı türden canlılar dolayısıyla onlar da v'den daha hızlı gidemezler, ama üzerinde ilerledikleri düzlemin zaten kendine ait bir hızı olduğu için ikinci katmanın yere göre hızı aslında 2v. Dolayısıyla alt katman bir adım ilerlerken, üstteki katman yere göre 2v hızla ilerliyor. Anlamak zor geliyorsa havaalanlarındaki yürüyen bantları aklınıza getirin. Eğer hareketli bandın üzerinde normal hızınızla yürümeye başlarsanız sizi beton zemin üstünde takip eden insanlardan iki kat hızlı ilerleyeceksiniz. O zaman şöyle bir durum oluşuyor: Çift katmanlı bir grupta tırtılların bir kısmı v, bir kısmı da 2v hızla hareket ediyor. Dolayısıyla sürünün ortalama hızı da tek bir tırtılın hızından, yani v'den daha fazla oluyor. Haliyle eğer üçüncü bir katman daha olsaydı orada ilerleyen tırtılların da hızı yere göre 3v olacaktı ve sürünün ortalama hızı daha da yükselecekti. Basit ama çok etkili değil mi? Bazen beklemek iyidir Şimdi gelelim ikinci soruya: Hareket halindeki tırtıllar niye bir anda durup arkadakileri bekliyorlar? İkinci videoyu izlemeye devam edersek şöyle bir simülasyon göreceğiz: Tırtıllar çift katman halinde ilerlemeye başlayacak, ama arkadaki tırtıllar için hiç durmayacaklar. Farkedeceğiniz gibi eğer öndeki tırtıllar durup arkada açıkta kalan tırtılların tırmanmasına fırsat vermezlerse, bir süre sonra tek katmana düşecekler ve tren benzeri bir yapı oluşturacaklar. Bu da sürünün hızının tek bir tırtılınkine, yani v'ye düşmesi demek. Demek ki en arkadan durma sinyali geldiğinde öndeki tırtıllar hareketin devamlılığı için durup beklemek zorunda. Aksi taktirde üst katmanlar erozyona uğrayacak. Tabi bu beklemelerin de ufak bir götürüsü var. Sürünün ilerlemesi bir süre duruyor, o yüzden en başta hesaplanan teorik hızlara (misal çift katman için 1,5v) ulaşılamıyor. Yine de uzun vadede tırtıl sürüsü katmanlar halinde v'den daha hızlı hareket ediyor. Gelelim detaylara Ana noktaları açıkladıktan sonra biraz da detayları irdeleyelim. Burada soru cevap tarzında ilerleyelim. Soruların cevaplarını kendi hesaplamalarıma dayanarak veriyorum. -Katman sayısını arttıkça sürünün hızı da artıyor, o zaman niye çok daha fazla katman yok? +Sorunun biyolojik cevabı basit, tırtıllar da nihayetinde bir dayanma haddine sahip, dolayısıyla bir yerden sonra alttaki tırtıllar ezilecek. Sorunun fiziksel cevabı ise daha çetrefilli. Eğer yüksek katmanlı bir yapının denge sorunlarını görmezden gelirsek (elinizde içiçe geçmiş 5 bardak taşımayı denerseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız), üç katmandan sonrası sorun yaratıyor. Kendi mini simülasyonlarıma göre üç katmandan sonra maalesef sürdürülebilir, yani döngüsel bir hareket oluşmuyor ve daha üst katmanlar erozyona uğruyor. Bir diğer deyişle uzun soluklu bir yürüyüş, üçüncü katmandan sonra mümkün değil. Bu da aslında ilk videoda gösterilen sürünün yapısıyla örtüşüyor diye düşünüyorum. Kısa süreli olarak tırtıllar üçüncü katmandan sonra ara sıra kaçak kat çıkabilirler, ama dediğim gibi uzun vadede kalıcı olmasını beklemiyorum. -Sürünün nüfusu sürünün hızını etkiler mi? +Hayır. Nüfusu farklı iki sürüyü ele alalım. Eğer bütün tırtılların aynı uzunlukta olduklarını ve iki sürünün de aynı sayıda katmana sahip olduğunu farzedersek, hesaplarıma göre kalabalık olan sürünün hızlanma konusunda bir avantajı yok. +Tırtılların uzunluğu sürünün hızını nasıl etkiler? -İşte bu önemli bir nokta. Tırtılların uzunluğu arttıkça sürünün hızı da artıyor. Yine iki farklı sürüyü ele alalım. Bu sefer sürülerdeki katman sayılarının ve nüfuslarının aynı olduğunu farz edelim ama değişkenimiz tırtıl uzunluğu olsun. Tırtıllar ne kadar uzunsa, sürü hızı da o kadar artıyor, ama belli bir noktaya kadar. İkinci videonun başında teorik olarak çift katmanlı bir sürünün 1,5v ve üç katmanlı bir sürünün de 2v hızla gideceği gösterilmişti. İşte tırtıllar uzadıkça sürülerin hızları da bu değerlere yaklaşıyor . Bundan çıkan başka bir sonuç ise katmanlar halinde ilerleme yöntemi tırtıl gibi yatay olarak uzun hayvanlar için son derece ideal. İnsanlar gibi dikine uzun canlılarda tahmin edeceğiniz gibi bu yöntem pek başarılı olmayacak. Sonuç Türünü bile bilmediğim ve şans eseri gördüğüm bu Amazon tırtılları fizikteki basit hareket prensiplerini kullanarak içinde bulundukları koşullara göre muhteşem bir hareket yöntemi geliştirmişler. Hedeflerine tek başlarına ya da alışageldiğimiz şekilde yanyana ilerlemek yerine, yere dikine paralel sıralar halinde 2 kata kadar daha hızlı yol alabiliyorlar. Daha da önemlisi bir grup bilinci oluşturarak yeri geldiğinde birkaç birey için bütün sürüyü bekletmeyi düşünebilmeleri. Bana göre buradan çıkarılacak ders ise ilk duyuşta kulağa mantıksız gelen kim bilir nice fikrin doğada nasıl bir avantaja dönüştüğünü görebilmek."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/bilim-insanlarinin-spor-dunyasinda-ne-isi-var.html", "text": "2011 yılında Bennett Miller tarafından çekilen ve başrolünde Brad Pitt'in Oakland Athletics beyzbol takımının efsanevi menajeri Billy Beane'i canlandırdığı Kazanma Sanatı (1) isimli sinema filmi, yazar Michael Lewis tarafından 2003 yılında yazılan aynı adlı kitaptan (2) uyarlanmıştır. Oakland A's takımının 2002 ve 2003'teki beklenmedik başarısının nedenlerine odaklanan kitap, spor endüstrisindeki profesyonellerin de başucu kitabı haline gelmiş ve beyzbol; klişe deyimle bir daha asla eski beyzbol gibi olmamıştır. Peki bu girişin bir bilim sitesinde işi ne? Anlatmak istediğim, ne Oakland A's takımının başarısı ne de filmin dramatik yapısı. Bu yazıda amacım daha çok spor endüstrisi ile bilim arasındaki ilişkiden, üniversitelerde kadro bulmakta zorlanan bilim insanları arasında sporla da ilgilenenler için ortaya çıkan yeni fırsatlardan bahsetmek, en basitinden haftasonu izlediğiniz ya da çevrenizde izlenirken, detayları bilmeseniz bile muhabbetine katılmak isteyebileceğiniz spor karşılaşmalarına bir de bilimin gözlüğüyle bakmanızı sağlayabilmek. Türkiye'de çok izlenen bir spor olmaması dolayısı ile beyzbola odaklanmak yerine, daha çok izlenmesi dolayısıyla futboldan örnekler seçeceğim. Neyse ki Kazanma Sanatından ilham alan, Financial Times spor yazarı Simon Kuper ve ekonomist Stefan Szymanski'nin birlikte yazdıkları Futbolun Şifreleri (3) kitabı bu alanda yapılmış onlarca çalışmanın sonuçları ve örnekleriyle dolu. Bilime ve spora, özellikle futbola ilgisi olan herkesin okumasını öneririm. Kitap, kornerden rakiplerine oranla az sayıda gol atan bir İngiliz Premier Lig takımında, pek çok ligden seçilmiş 400 korneri incelemekle görevlendirilmiş bir analiz ekibinin, en etkili korner türünün çizgiden dışarı, ön direğe doğru falsolu kullanılan korner atışları olduğunu sayısal olarak tespit edişini anlatan örnekle açılıyor. Kulübün teknik direktörü, eski bir futbolcu olarak, en etkili korner türünün ceza alanına dıştan içeri falsoyla gönderilen korner atışları olduğunu herkesin bildiğini söyleyerek eldeki sayısal veriye karşı çıkıyor. Zira bu tür korner atışları çoğunlukla akılda kalıcı, güzel gollerle sonuçlanırken, analiz ekibinin önerdiği korner türü, futbol jargonunda pis diyebileceğimiz, karamboller, çarpmalar, güzel vuruşlardan çok dürtmeler ve hatta savunma oyuncularının ters vuruşlarıyla sonuçlanan gollerle nihayete erdiği için pek sevilmiyor ve hatta unutulmak isteniyor. Ama bu goller de maç kazandırıyor ve analiz ekibi bu şekilde gol atma olasılığının yükseldiğini de eldeki veriyle açıkça ortaya koyuyor. Verinin söylediğine inanmak yerine ben gözüme inanırım diye özetlenebilecek yaklaşım klasik fizikle görelilik, görelilikle kuantum fiziği karşılaştırıldığında problem olabilir ancak bu derece basit bir olguda veriyi reddetmek, milyar dolar hacime ulaştığı söylenen bir endüstride artık mümkün olabilir mi? Spor kulüpleri, bunun mümkün olmadığını bir süredir görüyor ve artık bilimden yardım almanın, bilim insanları ve profesyonel veri analizcileri çalıştırmanın değerini anlıyor. Eylül 2008'de Abu Dhabi United Group tarafından satın alınmasıyla bir anlamda kaderi değişen ve 2012'de tam 44 yıl sonra şehrin diğer takımı United'ın önünde ilk kez şampiyonluğa ulaşan Manchester City futbol takımının performans analiz ekibinin başında yer alan Gavin Fleig'ın sözlerine kulak verelim. Premier Lig'de ilk dört sırada yer alan takımların sahanın son üçte birlik alanındaki başarılı pas sayısı diğer takımlara göre çok daha yüksek. Carlos Tevez, David Silva, Adam Johnson ve Yaya Toure'nin transferleri sonrası bu alandaki başarımız ilk altı ay içerisinde %7.7 arttı. Profesyonel kulüpler açık ki bu oyunculara ödenen yüksek maaşlara, taraftarların bu oyunculara karşı ilgisine değil, analizlerin sonuçlarına dayanarak razı oluyorlar. Yine Futbolun Şifreleri kitabında yayınlanan bir çalışma, 1998 2007 yılları arasında İngiliz kulüplerinin oyuncularına ödedikleri toplam maaşla lig sonunda sıralamadaki yerleri arasında, korelasyon katsayısı (Şekil 1) hayli yüksek olan, lineer bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Üstelik bu ilişki, oyuncuları bu kulüplere getirmek için ödenen yüksek kontrat fesih tazminatlarından da bağımsız. Aynı araştırma bu ilişkiden olumlu yönde en çok sapan, yani oyuncularının maaşlarına ödediği paraya kıyasla daha fazla başarı kazanan takımların, Manchester United, Arsenal, Preston North End ve Plymouth olduğunu gösteriyor. Son ikisi hakkında, en sıkı futbol izleyicilerinin dahi net bilgi sahibi olamayabileceği bu kulüplerden ilk ikisinin, futbolcularını doğru zamanda transfer etme (20'li yaşların başlarında), bu oyuncuları doğru zamanda elden çıkarma , problemli oyuncuların sorunlarını çözme ve oyuncuların atletik ve teknik niteliklerini sayısal olarak ifade eden sistemler geliştirmiş olma gibi bilimsel yöntemleri takip ettiği neredeyse artık herkes tarafından bilinen gerçekler. İlişkiden olumsuz anlamda en çok sapan ve geçen yıl Premier Lig'den düşen Queens Park Rangers kulübünün geçtiğimiz sezon, araştırmalar tarafından her zaman değerinden daha yüksek ücretlerle transfer olduğu ortaya konan yaşlı, sadece bir uluslararası turnuvada kendini göstermiş ya da performansının en üst seviyesini yeni geçmiş olan oyuncuları tercih etmiş olması da futbol seyircisince iyi bilinen bir başka gerçek. Her ne kadar bu araştırma, 1998 2007 arasını kapsasa ve özellikle Arsenal'de alışkanlıklar olumsuz yönde bir miktar değişmiş olsa da, QPR'da harcanan para miktarının önemli ölçüde artmış olması dışında fazlaca bir değişikliğin olmadığını söylemek gerek. Öte yandan, Hollanda futbol ligi gibi skor yapılması daha kolay liglerden, oyunun savunma ağırlıklı olduğu İtalya ligine transfer olacak oyuncuların ne kadar başarılı olabileceğini belirlemek üzere atılan gol sayılarını ligten lige dönüştürebilen bir formül üretebilecek istatistik departmanınız yoksa dış transferde başarı şansınız da o kadar düşük demektir. Araştırmalar basketbolda bir oyuncunun kalitesini sayısallaştırmak üzere sık kullanılan sayı pası , hatta asist / top kaybı oranı, şut yüzdesi gibi istatistiksel niceliklerin daha büyük bir endüstri olan futboldaki profesyoneller için de kullanılmasına yönlenmiş durumda. Massachusetts Institute of Technology , ekonomi bölümünde yüksek lisans yapan Farhan Zaidi'nin futbol sahasını gridlere ayırarak, her bir grid için o griddeki topun 5 dakika sonra gol olma olasılığını hesapladığı, oyuncuların en düşük olasılıklı gridden en yüksek olasılıklı gride topu geçirme başarısıyla performansının ölçüldüğü sistemi gibi nicel performans ölçüm sistemleri büyük ilgi görüyor ve büyük kulüplerce kullanılıyor. Bir gün teknik direktörlerin de başarısını ölçen bir istatistiksel nicelik belirlenebilecek mi bilemiyorum ama genel performanslarının sporculara oranla çok daha inişli çıkışlı ve önemli oranda çalıştıkları kulüplerin olanaklarıyla belirlenmesi; teknik direktörlerin performans yükseltici ve sonuç belirleyici niteliklerinden daha çok, kulüplerce basınla ilişkileri yönlendiren, taraftar ve oyuncunun güvendiklerini hissedebilecekleri bir halkla ilişkiler figürü olarak görevlendiriliyor olması daha yüksek bir olasılık gibi görünüyor. Yine araştırmalar her ne kadar futbolun karlı bir endüstri olmadığını (bütçesi en büyük kulüplerden Real Madrid, mevcut karlılık oranıyla Finlandiya gibi küçük bir ülkenin bile ilk 150 şirketi arasında ancak yer alabilir) gösteriyor olsa da özelde futbolun, genelde tüm sporların bilim insanları ile daha yakın çalışmasına, veri analiz ekipleri kurmalarına ve tüm aksiyonlarını buna göre belirlemelerine ihtiyaç var. Giderek daha büyük bir endüstri haline gelen spor endüstrisindeki ekonomist açığından hiç bahsetmiyorum bile. Spor meraklısı genç bilim insanları için burada büyük bir fırsat olduğu görünüyor, zira hala bu ilişkiler tam anlamıyla kurulamamış olsa da piyasanın büyüklüğü bir gün mutlaka kurulacağını gösteriyor. Kazanma Sanatının yayınlanması sonrası beyzbolda yaşananlar, bir gün, bu yaklaşımdan şu an en uzak görünen spor dallarından biri olan futbolda da yaşanacak. Fenerbahçe'nin yeni teknik direktörü Ersun Yanal'ın bilimsel yaklaşıma ilgisi değerlendirildiğinde bu gelişmeler ülkemizde dahi yaşanmaya başladı. Yine de benim gibi arada sırada rakamlardan biraz uzaklaşıp, futbolun romantizmine kendinizi kaptırmak isterseniz Nick Hornby'nin Futbol Ateşi (4) ve Tanıl Bora'nın Radikal gazetesine yazdığı köşe yazıları ile Turgut Yüksel'in aynı gazetedeki karikatürlerinden oluşan harika seçki, Çizgi Açığını (5) okumanızı en az Kazanma Hırsı ve Futbolun Şifreleri kadar tavsiye ederim. Yararlanılan kaynaklar: (1) http://www.imdb.com/title/tt1210166/?ref_=fn_al_tt_1 (2) Lewis, Michael, M., Moneyball, W W Norton & Company Incorporated (3) Kuper, Simon; Szymanski, Stefan, çev. Akbaş, Elif Nihan,Futbolun Şifreleri, İthaki Yayınları (4) Hornby, Nick, çev. Erten, Bağış, ,Futbolun Ateşi, Sel Yayınları (5) Bora, Tanıl; Yüksel, Turgut, ,Çizgi Açığı, İletişim Yayınları Özgür Baştürk / Ankara Üniversitesi Doktorasını astrofizik alanında tamamlayan Özgür Baştürk, Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi'nde uzman olarak görev yapıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/ilk-ask-dondurma.html", "text": "Eğer yeniden başlayabilseydim yaşama, İkincisinde daha çok hata yapardım, Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye, Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine... J.L.Borges Hikmet Kurter Dondurmam adlı biyografik öyküsünde çocukken dondurma satıcısı olmaya heveslendiğini anlatır. Dondurma satmak karlı iştir, bir koyup üç alacaktır hem, istediğinde de sermayeden yiyebilecektir sıcak yaz günü. Babası oğlunun ısrarlarına dayanamayarak onu mahallenin dondurma ustasına götürür. Küçük Hikmet ustanın gözünü korkutmak için: Yavrucuğum, sen daha çok küçüksün dedi. Böyle ağır bir şeyi nasıl taşıyabilirsin ki? demesine cevap olarak dondurma kabını kaptığı gibi sokak boyu taşıyıp geri getirir. Bu küçük güç gösterisi ve heyecanı sayesinde dondurma ustasından olur cevabını alır. Heves ile ertesi gün işe başlayan küçük Hikmet'in gün boyu satış yapma çabası akşam hüsranla biter. Bütün sokakları arşınlamış, ancak öğlen sıcağı bastırana kadar karşısına müşteri çıkmamıştır. Çıktı mıydı da öyle bir çıkmıştır ki, her bir müşteriye dondurma vereceğim derken kapların kapaklarını dondurmayı koyduktan sonra kapatmayı unutur her seferinde. Kapakları kapattığında ise öğle sıcağında dondurmanın önemli bir kısmı erimiştir. Akşama kadar dondurmanın yarıdan fazlası erir, erimeyen kısmı da zaten pelte gibi olmuştur. Akşam ustasının yanına döndüğünde de ortaya çıkar ki sadece 50 kuruş kazanmıştır koca gün. Akşama babasına evde Ben artık dondurma satmayacağım der, neden mi? Çünkü: Dört tekerlekli, üstü tenteli arabası ile evimizin yakınlarında bulunan dondurmacının o ezgili, o tınılı sesiyle, Dondurmam kaymak! diye bağırdığını duyar duymaz heyecanla dışarı uğramak, kaşıkla külaha doldurduğu o nefis dondurmayı yalaya yalaya eve doğru yürümek dondurma satmaktan çok daha güzeldi de onun için. Oysa, küçük Hikmet fiziğin temel bazı kanunlarından haberdar olsaydı hem dondurması akşama kadar erimez, hem de daha fazla para kazanabilirdi. Hatta bisikletle gezse bisikleti sayesinde dondurma bile yapabilirdi yolda, bu yazının sonunda tarifini vereceğimiz şekilde. Neyse, küçük Hikmet de haklıdır. Doyasıya dondurma yemek hayatta daha önemlidir, değil mi? Kralların sofrasından halkın sofrasına... İngilizce kökeni ile ilk Ice cream yani donmuş krema yemek kitaplarında 17. yüzyıl'da gözükür. Rivayete göre ilk ice cream Kral II. Charles için yapılmıştır. Aslında ondan daha önce İtalyanlar meyveli buzlar ile kendilerini serinletiyor, Asya'daki bir çok topluluk dağlardan getirdikleri karların içine çeşitli şerbetler katarak dondurma benzeri yiyecekler yapıyordu ama bugünkü anlamı ile dondurma tarifine ilk 1671 yılında Kral II. Charles'ın bir davetinde rastlanıyor. Dondurmayı ilk geliştirenler Fransızlar oluyor. Önceleri sadece krema ve meyveden ibaret karışıma yumurta sarısı ekliyorlar. Dondurma gitgide popüler bir yiyecek olmasını ise içinde olmayan bir maddeye borçlu: Tuz! Evet, tuz olmasaydı belki daha uzun süre dondurma mutfaklara girmeyecekti. Peki tuzun etkisi nedir dondurmada? Kışları asfalt üzerineki kardaki etkisi neyse o. Hayır, eritmek değil donma noktasını düşürmek. Donma noktası basitçe bir sıvının katılaştığı sıcaklık olarak ifade edilir. Donma noktası temelde basınca ve sıvının saflığına da bağlıdır. Mesela, saf su 1 atmosferik basınçta, yani deniz seviyesinde, sıfır derecede donar. Suyun içine karıştırılan malzemeler suyun donma derecesini düşürür. İşte, yolların tuzlanmasının sebebi de budur. Tuzlanan karın donma derecesi çevre hava sıcaklığının altına düşer ve dolayısı ile erir. Aynı etkiyi suyun içine alkol karıştırarak da yakalayabilirsiniz. İşte, dondurma yapan ilk aşçılar bu fiziki fenomeni kullanıyorlardı 17. yüzyılda dondurma yaparken. Dondurma karışımını hazırladıktan sonra karışımın yer aldığı kabı bol tuz ve buzu karıştırdıkları bir başka kabın içine yerleştiriyorlardı. Buz-tuz karışımının donma noktası düştüğü için erimeye başlıyordu. Erime çevreden sıcaklık transferi anlamına gelir ve termodinamik ilkelerine göre ısı daima sıcaktan soğuğa doğru akar. Eriyen tuz-buz karışımı da ısıyı içine yerleştirilmiş diğer kaptan çekiyor ve böylece dondurma karışımı donuyordu. Tam burda Neden sadece buz kullanmıyoruz? Sonuçta o da erirken ısı alır etrafından. diyebilirsiniz. Doğru, sadece buz da kullanılabilir ama o zaman dondurma karışımını donma sıcaklığına getiremezsiniz, zira dondurma karışımı sıfırın çok altında bir sıcaklıkta donar. Dolayısı ile buzun erimek için çekeceği ısı, yani dondurma karışımının ısı kaybı o karışımı dondurmaya yetmez. Peki, nedir bu dondurma karışımının içeriği? Neden bazı dondurmalar yumuşak iken, bazıları çok sert? Dondurma eridikten sora tekrar dondurulduğunda neden büyük buz kristalleri oluşuyor üzerinde? Soruları cevaplamaya karışımdan başlayalım: Dondurmam hava, buz, yağ ve şeker Dondurma aslında donmuş bir emülsiyon, yani aslında normalde karışmayacak farklı malzemelerin karışmış hali. Misal, yağ ile su normalde karışmaz ama bir kaba yağ ve su döküp daha sonra hızla karıştırırsanız karıştığını görürsünüz. Tabi belli bir süre bekledikten sonra ayrışıcaktır gene bu ikisi ama karıştıkları sürece bir emülsiyon olmuşlardır. Dondurma da yağ, su, hava ve şeker karışımı aslında, bakalım bütün bu malzemeler nasıl dondurmayı oluşturuyor 1. Yağ: Yağ molekülleri sütten gelir ve dondurmanın kıvamına etki eder. Ne kadar çok yağ molekülü olursa o kadar yağlı ve kremamsı bir dondurma elde edersiniz. Bu yüzden pahalı dondurma markaları yüksek yağ oranlı sütleri kullanırlar. Fransızlar ilk dondurmaları yaparken sadece süt kreması kullanırlarken ilerde dondurma karışımına bir de yumurta sarısı eklemeye başlamışlardı. Yumurta yazımı okuyanlar hatırlayacaktır, yumurtanın sarısı yüksek yağ oranlıdır: %35. Peki yağ sadece yapısından dolayı mı kremamsı yapıya katkıda bulunuyor? Hayır, yağ aynı zamanda buz kristallerinin yoluna çıkarak birbirlerine yapışmalarını ve büyümelerini engelliyor. Dondurmadaki buz kristalleri ve hava kürecikleri ne kadar küçükse dondurma o kadar kremamsı oluyor. Türk gıda kodeksi çeşitli dondurma tipleri için aşağıdaki yağ oranlarını vermiş: |Ürün Grupları |Özellikler |Toplam Kuru Madde |Süt Yağı |Yağsız Kuru Madde |Yağsız Süt Kuru Maddesi | | | | |Tam Yağlı Dondurma |40 |12 |28 |10 | |Yağlı Maraş dondurması |32 |4 |28 |8 | Ancak piyasadaki ucuz, fabrikasyon dondurmalar ise maliyetten dolayı düşük yağ oranlı sütleri veya sadece bildiğimiz süt tozunu kullanmakta. Peki nasıl oluyor da bu tür dondurmalar dakremamsı bir yapıya sahip oluyor? Çok basit, şişirildiklerinden dolayı! Neyle mi? Hava ile elbette. Eğer yeterince küçük hava kürecikleri ve bunları saracak küçük buz kristalleri elde ederseniz sonuç ağzınızda kremamsı bir doku tadı veren dondurma olacaktır. 2. Buz kristalleri: Buz kristalleri karışımın içindeki su moleküllerinin donması ile oluşur. Dondurma karışımımız donarken oluşan buz kristallerinin büyüklüğü dondurmanın kıvamını belirler. Buz kristrallerinin büyüklüğünü belirleryen bir çok faktör olsa da en önemli faktör kristallerin oluşma süresi. Eğer kısa sürede kristalize edilirse bu sayede kristaller çok küçük ve sayıca fazla oluyor, dolayısı ile daha kremamsı bir dondurma meydana geliyor. Eğer oluşma süresi uzarsa hem kristaller bir araya gelip büyük parçalar oluşturuyor hem de sayıca az buz kristali meydana geliyor. Eğer evinizde sıvı nitrojen varsa şu adresteki tarifi kullanarak çok hızlı ve muhteşem bir dondurma yapabilirsiniz: http://chemistry.about.com/od/demonstrationsexperiments/ht/n2icecream.htm Dondurma dolaplarının üstünden alınan dondurmalarda karşılaşılan büyük buz yapılarının sebebi de bu işte. Sık sık açılan kapak üstteki dondurmadaki kristallerin erimesine yol açıyor, tekrar donma süresi de uzadığı için büyük ve az sayıda buz kristali oluşuyor. Yani, daima dondurma dolabının en altından alın dondurmanızı! 3. Hava: Havanın esas görevi, aynı kekteki gibi, yapıyı kabartmak. Aynı zamanda mümkün olduğunca yumuşak bir yapıya sahip olmasını sağlamak. Dondurma karışımınıza ne kadar hava karıştırırsanız o kadar hacimce artış sağlarsınız. Bunu bilen fabrikasyon dondurma üreticileri dondurmalarını hava ile şişirirler. Yani, aslında 1 birim hacimlik dondurma karışımını mümkün olduğunca küçük ve bol hava kabarcığı ile 2 birim hacme çıkarırlar. Buna overrun, yani Türk gıda kodeksi tabiri ile hacim genişlemesi deniyor ve Maraş dondurması hariç diğer dondurmalarda %100'e kadar hacim genişlemesine kodeks izin veriyor. Eve getirdiğiniz market dondurması kap içinde eridiğinde kabın ancak yarısını doldurması işte bu yüzden. Kahrolsun bağzı havalı dondurmalar! Buz kristalleri ve hava ile ilgili bilgileri verdikten sonra Maraş dondurmasının karakteristiği daha iyi anlaşılabilir. Maraş dondurması hacim genişlemesi en fazla %50 olan ve içindeki buz kristallerinin boyu çok küçük olan bir dondurma. Bunun sebebi hem kullanılan süt, hem kullanılan kuru madde sahlep hem de sürekli dövülerek sertleştirilmesinden dolayı sert ve uzun süre erimeyen bir yapıya sahip. Keçi sütü, inek sütüne göre, renginin -karoten ve karotenoidleri içermemesinden dolayı- daha beyaz; toplam kuru madde (ortalama keçi sütünde % 13.3, inek sütünde % 12.5) bakımından da daha zengin olması; salep de içerdiği maddelerden, özelikle glikomannan'dan, dolayı adeta bir harç maddesi gibi stabilizatör özelliğiyle dondurmaya kısmen arzulanan yapı ve kitleyi vermesi, erimeyi geciktirmesi, yapım ve muhafazası sırasında büyük buz kristallerinin oluşumunu engellemesi bakımından üretimde önemli bir yere sahiptir. 4. Şeker: Şeker sadece dondurmaya tat vermez, aynı zamanda karışımın donma noktasını düşürerek dondurmanın kaskatı olmasını engeller. Dondurma pişirmek bir bilimdir! Evde dondurma yapmak hem eğlenceli, hem de bir çok fizik kuralını gözlemleyebileceğiniz bir aktivite. Yazımın bundan sonrasını da okunmasını garantilemek için fizik kurallarını bir kenara bırakıyorum sevgili okur. Bakalım evde nasıl dondurma yapılır ve en önemlisi buzdolabı olmadan, bisiklet ile nasıl dondurma yapılır? Karışım: Temel malzemelerimiz şeker, süt ve krema. Kaliteli ve lezzetli bir dondurma için yağ çok önemli. Mümkünse süt kreması veya yüksek yağlı süt kullanın. Benim tarifini vereceğim dondurma karışımı Fransız usülü dondurma karışımı. 500 ml süt kreması, 300 ml tam yağlı süt, 6 yumurta ve 125 ml şeker ile yapılıyor. Geleneksel tariflerde krema-süt oranı normalde birebir iken bu karışımda 1,5-1 olmuş durumda. Siz kendi damak tadınıza göre değiştirebilirsiniz. Aroma ise size kalmış, eğer vanilya çubuğu kullanırsanız çubuğu sadece ilk ısıtma anında kullanıp sonra çıkarmayı unutmayın. Normalde bütün tariflerde bu karışım 85 dereceye kadar ısıtılıp pastorize edilirken eğer pastorize süt kullanıyorsanız aslında buna gerek yok. Ama pişirme sadece pastorizasyon için değli, aynı zamanda tat değişimi ve doku için de gerekli olduğu için ben pişirmeyi öneriyorum. Misal, Kulfi adı verilen hint dondurmasında süt o kadar çok ısıtılıyor ki en sonunda maillard reaksiyonları sayesinde karamelimsi bir tada kavuşuyor. Bütün malzemeleri, yumurta hariç, güzelce karıştırıp kaynayana kadar pişirin. Kaymak bağlamasına yakın kenara alıp biraz soğuttuktan sonra çırpılmış yumurta sarılarının üzerine karışımınızı çok yavaşça yedirin. Daha sona bu karışımı iyice çırpın. Karışımınız hazır olduktan sonraki en önemli aşama hızla soğutma. Bunun için içi buz ve tuz karışımı olan bir kapa karışımınızın bulunduğu kabı oturtun. Tuz-buz karışımı kabınızdan ısı çektikçe karışımın kabınızın duvarlarına yakın olan kısmı donmaya başlayacaktır. Bu kısmı sıyırarak karışıma yedirmeye ve karışımı karıştırmaya başlayın. Oturttuğunuz tuz-buz karışımı ne kadar çabuk dondurmanızı soğutur ve siz bu sırada ne kadar çabuk ve etkili karıştırırsanız o kadar küçük buz kristalleri ve hava kürecikleri elde edersiniz. Aslında dondurma makinelerinin yaptığı da budur. Dondurmanızı karıştırmak yeterince zorlaştırdığında karışımı dolabınızın buzluğuna koyun ve iki saat boyunca her yarım saatte bir çıkarıp karıştırın. İki saat sonunda yeterince sertleşmiş ama kaymak gibi bir dondurmanız olacak! Peki, ya buzdolabı kullanmadan hem de bisiklet ile dondurma nasıl yapılır? Çok basit, aslında yazı boyunca anlattığımız buydu. Aslında bu yöntem bisikletsiz de olur ama aşağıdaki youtube videosunda bu işin bisiklet ile nasıl yapılacağı anlatılmış. Bisikletiniz yoksa şöyle yapılıyor: Hazırladığınız karışımı bir buzdolabı poşetinin içerisine doldurup, sızdırmaz şekilde kapatıyorsunuz. Daha sonra daha büyük bir torbanın içine buz ve tuz karışımını doldurup üstüne karışımın olduğu poşeti koyuyorsunuz. Daha sonra bu poşeti 20-25 dakika sürekli çeviriyor, sallıyorsunuz. Aman dikkat, tuz-buz karışımı her yerden ısı çekeceği için elinizi dondurabilir. Mümkünse bir eldiven giyin. Ya da siz gelin bu işi bisikletle halledin, aynı bu videodaki gençler gibi: Meraklısına kişisel notlar: İşte böyle, dondurma dediğimiz donmuş bir karışım. Eriyip gider damağımızda, arkasında hoş tatla rayihalar bırakarak. İlk çocukluk aşkımızdır, dondurmaya aşık olur bütün çocuklar. Dondurmacının kaşığı dondurmalara daldırıp çıkarması, yükselen kokular, o renkler ve şeker tadı... Hangi çocuk dondurma sevmeyecek kadar büyüyebilir ki? Şair nasıl zor karar vermiştir, çocuklar şeker de yiyebilsinler mi desin, yoksa dondurma da yiyebilsinler diye. Berkin Elvan 14 yaşındaydı, belki ekmek alırken kendine de dondurma alacaktı. 48 gündür komada Berkin, bütün gençliği artık derin uykuda. Ve bugün 4 Ağustos, şair Ahmet Erhan öldü. Berkin dirensin diye Ahmet Erhan'dan sesleniyorum, bu son olsun ve çektiğimiz acıyı varsın bilmesin çocuklar. Diren Berkin... Buz üstüne yazmak isterdim Bütün bu şiirleri Üç beş gün öyle kalır Sonra eriyip giderdi Kaybolursa da ne çıkar Yazılmış o kadar şiir ? Onca acı, tedirginlik Bir avuç su oluverir Buz üstüne yazmak isterdim Bütün bu şiirleri Ya da denizin yaladığı Bir kıyıya bırakmak... Boğulup gitsin sesim Uçsuz bucaksız bir koroda Duyulmayacaksa silah sesleri Girdiğimiz her sokakta Çektiğimiz bunca acıyı Varsın hiç bilmesin çocuklar Barışa, kardeşliğe dair Yarın nice şiir yazarlar Buz üstüne yazmak isterdim Bütün bu şiirleri Ve sonra çekip gitmek Dalgın bir cırcır böceği gibi. Ahmet Erhan"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/kader-ayirdi-bizi-levha-tektonigi-ve-evrim.html", "text": "Douala, Kamerun... Bugün de ilikleri donduran bir soğuk var. Değişen bir şey yok, dağlarda beyazdan başka bir renk görmek mümkün değil. Kamaşan gözlerimizi daha düşük kotlarda yeşile adapte etmekle uğraşıyoruz. Bugün de bitki örtüsünün yarattığı problemlerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. Jeolojik açıdan oldukça durağan bir alan burası. 13 gündür aynı şeyleri görüyoruz: Eski dünyanın kayaları. Anlatacak yeni bir şey yok yani, sıkıcı. Yarın 20 km batıdaki Natal'a geçmeyi planlıyoruz, Brezilya'ya ... Evet evet, hayali hikaye aşağı yukarı böyle olurdu; hahaha! Ne kadar tuhaf, inanılması güç ama gerçeğin ta kendisi bu! Bunu yazmalıyım. Milyar yıllık yaşlara sahip eski dünya kayaları neredeyse tüm Güney Afrika'da görülüyor. Tuhaf olanı ise aynı kayaların Brezilya boyunca da görülmesi! Aynı durum Kuzey Amerika ve Kuzey Avrupa'nın bir kısmı için de geçerli. Bu önemli bir veri ama yeterli mi? İnsanları buna inandırmak kolay olmayacak, kıtaların hareket ettiğine! Daha fazla veriye ihtiyacım var... Dağ kuşakları? Evet, dağ kuşaklarını takip edebilirim! Peki hangisini? Ayrıntılarda boğulmadan her zaman yaptığım gibi büyük fotoğrafa bakmalıyım. İşte bu! Kaledonya Orojenezi'ne ait dağ kuşağı Afrika, Güney Amerika, güney Avrasya, Avustralya ve Antarktika'da görülüyor. Mükemmel bir veri bu! Yok artık! Bir parçası İngiltere'de olan kuşağın diğer parçası Kuzey Amerika'da! Bu veri bana, kıtaların ne zaman ayrılmış olabileceğiyle ilgili kaba bir bilgi de verecek. Ne de olsa Kaledonya dağ kuşağının 490-390 milyon yıl önce oluştuğunu okumuştum. Yani kıtaların ayrılması en erken 390 milyon yıl önce gerçekleşmiş olmalı... Dünya haritasındaki yap-bozu benim gibi herkes görmüştür, bir daha bakayım. Evet, orada işte, gün gibi ortada, Amerika kıtası tüm endamıyla Avrupa ve Afrika'ya veda edip çekip gitmiş gibi. Bunun yanına Jeolojik ve tektonik kanıtlar da koydum. Peki yetecek mi? Yani eski kayalar sadece bu alanlarda tesadüfen yüzeye çıktılarsa? Ya da dağ kuşağı ile ilgili öngörüm yanlışsa? Öngörüler üzerinden teori üreten bir çılgına dönüşüyor gibiyim. Sadece mekana değil zamana da odaklanmalıyım. Örneğin, 390 milyon yıldan bu yana dünyada neler oldu? Tarihsel jeolojiyi derinlemesine incelemeliyim... Mesela yere bakmak yerine biraz da havaya baksam? Çok sevdiğim iklimleri neden bu teoriden uzak tutayım? İklimlerin jeolojik kalıntıları buzullara bakmalıyım. Güney Afrika'nın tamamının zaman içinde buzullarca örtüldüğünü biliyorum. Zaten hikayemde gözleri kamaşan jeolog dostum da bu zamanlarda geziyordu o topraklarda. Güney Amerika'nın batı sahilleri de buzul örtü ile örtülmüş, çok dar bir alan. Hindistan ve Avustralya'daki buzulların yaşları benzer miydi? Antarktika da uzunca bir süre buzul örtü altıdaydı. Fotoğraf karmaşıklaşıyor. Literatürde boğulma zamanı... Bunların hepsi benzer yaşlarda! Karoo Buzul Çağı bu! 360-260 milyon yıl önce gerçekleştiğini nasıl da gözden kaçırmışım?... Demek ki bu kıtalar 260 milyon yıla kadar bir bütündü. Kıtaların ayrılması en geç 260 milyon yıl önce gerçekleşmiş olmalı... Zamanı ölçebileceğim bir şey daha var: Paleontoloji; biyolojik saat. Tamam, fosil kayıtlarındaki eksiklikler benim de işimi zorlaştıracak ama hali hazırdaki birkaç tür de işimi görecektir. Eğer evrime de teorimde bir rol verirsem bu durum evrimin işleyiş mekanizmaları için de önemli veriler sağlayacaktır. Çalışmaya başlamalıyım. Özel örneklere ihtiyacım var. Her yerde görülebilir ancak kıtalar ayrılmaya başladığında orada olmamalılar. Ayrıca bulacağım örnekler yüzmeyi bilmiyor olmalı! Böylece Atlantik Okyanusu'nu aşmak zorunda kalmazlar... - Glossopteris, Güney Amerika, Afrika, Madagaskar, Hindistan, Antarktika ve Avustralya'da fosillerine rastlanmış, dile benzeyen yapraklarıyla tanınan bir bitki. Yüzemeyeceği söyleniyor! Fosil yaşları, 299-252 milyon yılları arasında. Sanırım zamanı biraz daha geri çekebilirim. - Mesosaurus, Güney Amerika ve Güney Afrika'da yaşamış bir sürüngen. Kıyıda, sahilde yaşadığı düşünülüyor. Timsahı andırıyor. Yani okyanusu aşacak kabiliyete sahip değil. Bulunan fosilleri 299-280 milyon yıl yaşında . Güzeeel! - Cynognathus, sadece Güney Amerika ve Afrika'da yaşamış. Memelileri andırıyor, ama sürüngen. Yani bir kara hayvanı. Fosillerinin yaş aralığı 247-237 milyon yıl. Teorimin başlangıcını 20 milyon yıl kadar geriye çektirdiğin için teşekkürler Cynognathus... - Lystrosaurus, Afrika, Hindistan ve Antarktika'da fosilleri bulunmuş bir otçul, kara hayvanı. Yani yüzemez! Fosil yaşları 255-230 milyon. Bölgede bulunan fosillerin %95'ini bu tür oluşturuyor. Teorimin başlangıcını 7 milyon yıl daha çekebilirim. Yaş düzeltmeleri tek hanelere indiğine göre hedefe doğru yaklaşıyorum. O halde, 230 milyon yıl önce kıtalar halen bir aradaydı... Alfred Lothar Wegener, 1915 yılında Kıtasal Kayma teorisini anlattığı Kıtaların ve Okyanusların Kökeni başlıklı makaleyi yayımladı. Sonraki yıllarda teorisinin delilleri için bol bol gezdi. Böyle bir teori için çok yönlü yaklaşımlarda bulunması gerektiğini biliyordu, böyle de yaptı (Şekil 1 ve Şekil 2). Jeoloji, paleoklimatoloji ve paleontoloji gibi bilim dallarından beslenerek güçlü bir teori yarattı. Ancak hala soru işaretleri vardı. Kıtalar kayıyor evet, peki neden? Bu sorunun cevabı için ömrü yetmedi Wegener'in. Daha kötüsü oldu. Wegener, teoriyi yayımladıktan sonra önemli bir çoğunluk tarafından alay konusu haline geldi. Bu verilerin bu kadar büyük bir iddia için yeterli olmayacağı ve herhangi bir mekanizma sunulmadığını için yetersizliği görüşü hakimdi. II. Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusunda, okyanus tabanı projesinde yer alan Princeton Üniversitesi'nden Harry Hammond Hess, sonar teknolojisinin kullanıldığı gemilerden birinde görevliydi. Sonar yardımıyla okyanus tabanının haritasını çıkarırken tuhaf yükseltiler keşfetti. Bu yükseltilere odaklanan Hess, yükseltiler boyunca hareket ederek okyanusun neredeyse merkezinde gezindiğini fark etti. Sonraları bu yükseltinin tüm okyanusun merkezinde olduğunu anladı. Merkezden kıyılara doğru gidildiğinde derinliğin arttığını da gördü. Daha enteresan bir keşif de yükseltilerin üzerine gelindiğinde sıcaklıklarda önemli bir artış gözlenmesiydi. Bu yükseltilerden bazalt isimli mantoya ait kayalar geliyordu! (Şekil 3). Hess, 1962 yılında tüm bulgularını Deniz Tabanı Yayılması teorisi çevresinde Okyanus Havzalarının Tarihi başlığı ile yayımladı. Hess, yaptığı çalışmalarla Wegener'in teorisine önemli bir katkı sağlamış oldu. Frederick Vine ve Drummond Matthews, Hess'ten sadece 1 yıl sonra 1963'te deniz tabanı yayılmasıyla ilgili çok önemli bulgularını Nature dergisinde yayımladı. Yazarlara göre deniz tabanından alınan bazaltlar soğuduklarında yerkürenin o zamanki manyetik özelliğini kaydediyordu. Buna göre, okyanus merkezleri yani sırtlarından alınan örnekler günümüzün manyetik özellikleriyle örtüşürken, sırttan simetrik olarak uzaklaştıkça manyetik anomaliler görülmeye başlıyordu. Yani manyetik kutbun sürekli olarak değiştiği, kayalarda çok güzel bir şekilde kaydedilmişti. Ve bu değişiklikler okyanus sırtlarının iki tarafında da sırtlara aynı uzaklıkta yani simetrik olarak değişiyordu (Şekil 4). Dolayısıyla okyanus tabanı yayılıyordu... Ünlü jeofizikçi John Tuzo-Wilson, Hawaii adalarının oluşumu için bir sıcak noktanın , Pasifik levhasının altında olduğunu ve levhanın kabaca kuzeybatıya doğru hareketinin bu adaları oluşturduğu modelini ortaya arttı. Adalardaki magmatik kayaların yaşlarının güneydoğu yönünde azalmasını ve ana adanın çok genç kayalardan oluşmasını modeli için delil olarak sundu. Sonuçta Pasifik levhasının kabaca kuzeybatıya doğru hareketinin bu adaları oluşturduğunu düşünüyordu Wilson (Şekil 5). (Hot-spot volkanlarının nasıl çalıştığını kavramak için sıcak noktayı temsilen bir ateş kaynağı alıp levhayı temsil eden bir kağıdı, sabit tuttuğunuz ateş kaynağının üzerinde kağıdı kuzeybatıya doğru hareket ettirin. Yanan her noktayı söndürmeyi ihmal etmeyin. Dolayısıyla yanmış bir şerit elde edeceksiniz. En son yaktığınız nokta en sıcak noktadır ve bu nokta diğerlerine göre güneydoğuda yer alır. İşte o nokta Hawaii dediğimiz yerdir. Not: Bu deneyi riskli olabilecek kapalı alanlarda gerçekleştirmemeye özen gösteriniz.) Aynı Tuzo-Wilson, 1965 yılında transform fayları da keşfederek modern Levha Tektoniği kuramının temellerini atıyordu. Wilson'a göre levhalar birbirlerine yaklaşır ya da uzaklaşırken bu iki zıt hareketi karşılayacak bir tepki gerekiyordu, buna da transform fay ismini verdi... Jack Oliver, 1968 yılında Güney Pasifik'e sismografik istasyonlar kurarak depremleri kaydederken aynı zamanda çok önemli bir gerçeği de kaydetmişti: Okyanus tabanının hareket ettiğini. Bu bulgu, Wegener'in teorisi için sayısal bir kanıttı. Levha Tektoniği için daha karmaşık bulgular, doktorasını Cambridge Üniversitesi'nde tamamlayan Dan McKenzie'den geldi. Kolejde fizik eğitimi alan McKenzie sonra jeofiziğe yöneldi. Termodinamik hesaplamalarla yeriçinde neler olup bittiğini ortaya koymaya çalıştı. McKenzie'ye göre manto tabakasında reolojisi farklı ve dinamik iki alan bulunuyor ve levhaların hareketini sağlayan mekanizma aslında bunlarla ilişkili. McKenzie sadece bunları yapmadı, okyanus sırtları ve hot-spotlarda magmanın nasıl oluştuğu da modelledi. Mantonun bölümsel ergimesi gibi anlaşılamamış konuları oturtarak Levha Tektoniği'ni yarattı. Bununla da yetinmeyip Venüs ve Mars'taki tektoniği ele aldı ve tektonik kavramını evrensel yaptı. McKenzie doktorasını yayımladığında Wegener'in teoriyi duyurmasından bu yana 51 yıl geçmişti. 51 yıl önce fazla kurgusal bulunan düşünceler birikimsel bulgularla doğrulanmış ve Kıtaların kayma teorisinin Levha Tektonik kuramının bir parçası olduğu anlaşılmıştı. (Öncülerden bahsetmişken, Celal Şengör ve Yücel Yılmaz, 1981 yılında yayımladıkları Türkiye'nin Tetis Evrimi: Levha Tektoniği Yaklaşımı başlıklı klasikleşmiş makaleleri ile kuramın bölgemizdeki işleyişini Türk ve dünya yerbilim camiasına sundular.) Günümüzde fotoğraf çok daha net. Levha tektoniğinin uzak geçmişten günümüze neler yaptığını aşağı-yukarı tahmin edebiliyoruz (Şekil 6). Mesela Wegener'in öngördüğü kıtaların birleşip ayrılmasının süper kıta döngüsünün bir parçası olduğu anlaşıldı. İlk süper kıtanın 3 milyar yıl önce birleşmiş Ur olduğunu; en son süper kıta olan Pangea'nın da 175 milyon yıl önce ayrılmaya başladığını biliyoruz (Şekil 7). Levha Tektoniği bu dinamizmi sağlarken elbette yıkıcı olaylara da neden olmuştur, olmaktadır. Depremler ve volkanik faaliyetlerin baş sorumlusu levha tektoniğidir. Ancak bunları yaparken bizlere iyilik yapmayı da ihmal etmemiş, faylar ve volkanlar sayesinde mineralce zengin katı ve sıvıları yeryüzüne çıkarmış, bu ortamları verimli kılmıştır. Levha Tektoniği'nin sadece yeri biçimlendirmediğini görmek zor olmayacaktır. Biçimlendirdiği en değerli şeyi sona bıraktım: Yaşam. Tektoniğin, ilk canlının ortaya çıktığı uygun ortamı yaratmasından, canlılığı karaya çıkmaya zorlamasına, kimi zaman süpervolkanlarla birçok canlıyı doğal seçilimin keskin dişlerine teslim etmesine, coğrafi izolasyonla bölgesel iklimleri değiştirerek evrimsel süreci hızlandırarak, diğer bir deyişle Doğu Afrika Rift Vadisi'nde kıtaların ayrılmasıyla oluşan yeni ortamın insanın evrimine tanıklık etmesine kadar başrolü hak ettiğini göstermiştir. Çoğu zaman evrimin mekanizmaları sayılırken göz ardı edilen Levha tektoniği aslında doğal seçilimin yoğun mesai harcamasında en çok rol oynayan mekanizmalardandır. Bir örnekle açıklayalım: - A hayvanı hızlı koşan, görüş mesafesi yüksek bir avcıdır. Ağaçlara tırmanamaz, avını hızı ile yakalar. Pusu kurmayı bilmez. - B hayvanı hızlı koşamayan, görüş mesafesi düşük bir avcıdır. Ağaçlara tırmanma ve pusu kurma yeteneğine sahiptir. - C hayvanı hızlı koşan, algıları gelişmiş bir otçuldur. Kısa bitki örtüsüne adapte olmuş ve hayatta kalmayı tamamen hızlı koşmasına izin verecek alanlara borçludur. Ortam 1: Günümüzdeki Afrika gibi geniş düzlüklere sahip. Ağaç örtüsü olmayan bir coğrafya. Soru: Kim, nasıl hayatta kalır? - A hayvanı, C hayvanının varlığına ve yeterliliğine bağlı olarak doğal seleksiyon tarafından seçilecektir. - C hayvanı, hızlı koşma yeteneğinin ilerlemesi ve gelişmiş algıları sayesinde hayatta kalacaktır. - B hayvanın hayatta kalma ihtimali, A ve C hayvanının başarısızlığı ile doğru orantılı olacaktır. Ortam 2: Levha tektoniği, kıtaları doğu-batı olmak üzere ayırır. Doğu, aynı nitelikte devam etmektedir. Ancak batıya giden parça günümüzde yağmur ormanlarına benzer sık orman örtüsüne sahip, koşma ve görüş alanının çok az olduğu bir ortama bürünür. Şimdi işler değişmiştir. - A hayvanı artık hızlı koşacak alan bulamaz, ağaca tırmanmayı ve pusu kurmayı bilmediği için muhtemelen doğal seleksiyon, yani mantığın doğadaki işlemesiyle, nesli azalacak ya da tükenecektir. - B hayvanı yeteneklerini daha iyi sergileyebileceği ve diğerlerine oranla daha hızlı uyum sağlayabileceği bir ortamda olduğundan başarılı olacaktır. Afrika'daki hızı burası için yeterlidir. Ağaçların arasında rahatlıkla saklanarak avlanabilir. Doğal seçilim emreder; çoğal! - C hayvanı için çok hüzünlü ve üzücü bir ortamdır burası. Bu yeni ortamın yemeklerini beğenmez, ben hesabı ödemeden kaçıyorum! da diyemez; çünkü koşabileceği bir alan yoktur. B hayvanı dişlerini bilemiştir, artık daha değerlidir ne de olsa... Acıklı hikayenin gösterdiği üzere, levha tektoniği dünyayı biçimlediği gibi yaşamın biçimlenmesinde de önemli görevler üstlenmiştir. Kimi zaman sessizdir, kimi zaman sazı eline alıp söze gelir. Sazını ele aldığında çok şeyi değiştirebilir ve ortaya daha önce eşine hiç rastlanmamış bir şey çıkarabilir. Bu satırları yazan ben ve okuyan siz gibi..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/memedeki-saatli-bomba-brca-geni.html", "text": "Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Bundan birkaç ay önce, sinema dünyasının ünlü isimlerinden Angelina Jolie, The New York Times gazetesi için hakkında oldukça çok konuşulacak bir makale kaleme aldı. 14 Mayıs 2013 tarihinde yayınlanan bu makalede Jolie, BRCA1 geni taşıdığını öğrenmesinin ardından, kanserden korunma amacı ile sağlıklı olmalarına rağmen iki memesini de aldırarak yerine protez taktırdığını kamuoyuna açıkladı. Çocuklarımla konuşurken, onlara sıklıkla anneannelerinde bahsediyorum, ve onu bizden alan hastalığı onlara anlatmaya çalışıyorum. Bana, aynısının benim başıma gelip gelmeyeceğini soruyorlar. Şimdiye dek onlara buna üzülmelerine gerek olmadığını söyledim, ama aslında ben de problemli BRCA1 geni taşıyorum. Bu gen meme ve yumurtalık kanserine yakalanma ihtimalimi ciddi oranda artırıyor. Doktorlarım, meme kanserine yakalanma riskimi %87, yumurtalık kanserine yakalanma ihtimalimi ise %50 olarak belirlediler. Bu oranlar her kadın için farklı olabilir. Meme kanserlerinin küçük bir kısmı bu tip kalıtsal gen mutasyonlarına bağlı ortaya çılıyor. Arızalı BRCA1 geni taşıyanların kansere yakalanma ihtimali ortalama %65 civarında. Bunu öğrendikten sonra, bu riski elimden geldiğince azaltmaya çabaladım. Her iki mememi de aldırma konusunda önemli bu kararı aldım. Makalenin yayınlanmasının ardından Jolie'yi annesinin de ölümüne neden olmuş bu hastalık için önlem aldığı için kutlayanlar ve henüz sağlıklı olan vücut organlarını aldırarak kendisine gereksiz müdahale ettirdiği gerekçesiyle ciddi anlamda kınayanlar oldu. Bu tartışmalar ile birlikte meme kanseri, kalıtsal kanserler ve BRCA geni konuları gündemin üst sıralarında yerini aldı. Kanser ve kanserleşme Kanser, çoğunlukla tek bir hastalıkmış gibi algılansa da, aslında kontrolsüz hücre çoğalması ile karakterize bir hastalıklar grubudur. Tüm hücreler, bölünerek çoğalırlar. Sağlıklı hücrelerde bu bölünme oldukça kontrollü bir süreçtir ve pek çok kimyasal sinyaller aracılığı ile düzenlenir. Kanser hücreleri ise bu düzenleyici mekanizmalar tarafından engellenemeyen, kontrolsüz şekilde çoğalan hücrelerdir. Çoğalan kanser hücreleri, önce yakın dokuları sarar, daha sonra da lenf ve kan dolaşımları sayesinde uzak organlara yayılabilir. Genlerimizin bu kontrolsüz üreme sürecine katkısı farklı şekillerde olabilir. Onkojen denen kanser yapıcı genler hücrelerin kanser hücresine dönüşerek kontrolsüz çoğalmasına neden olur. Tümör baskılayıcı bir başka grup gen ise, bu süreci durdurarak, kanser hücrelerinin çoğalmasını önlemeye çalışır. Onkojenler, hücrenin ne zaman ve ne sıklıkta bölüneceğini kontrol eden ve proto-onkojen denen genlerin mutasyona uğraması ile oluşurlar. Bu mutasyon sonunda, hücreler bölünme mekanizmasındaki kontrollerini kaybederek kontrolsüz çoğalır hale gelirler. Tümör baskılayıcı genler ise, hücre bölünmesini yavaşlatan, hücrelerin ne zaman öleceğini belirleyen ve hücredeki DNA hasarını tamir eden genlerdir. Bu genlerin çalışmasının aksaması da benzer şekilde kontrolsüz bölünme ve kanseleşme ile sonuçlanır. Sağlam genlerle doğmuş olsak bile, taşıdığımız genler zaman içinde mutasyona uğrayarak değişebilirler. Hücrelerin kontrolsüz çoğalmasına neden olan mutasyonların çoğu sonradan edinilmiş mutasyonlardır ve genelde çevresel faktörlerden biri veya birkaçının kombinasyonu ile ortaya çıkarlar. Bu tip kanserojen mutasyonlara neden olan faktörlerin başında tütün ve benzer kanserojenik maddeler, beslenme alışkanlıkları, bazı enfeksiyonlar, radyasyon, şişmanlık ve çevresel kirlilik gelir. Tüm kanserlerin yaklaşık %5-10'u ise kalıtsal kanserlerdir. Bu durumda, anne veya babamızdan zaten kanserleşme olasılığı yüksek olan bir mutant geni miras alırız. Bu genlerin ilave mutasyonlarla onkojenlere dönmesi, normal genlere göre çok daha kolaydır. Bu durumda, kalıtsal olarak kanser geni taşıyan bireylerde, bu genin kanserleşmesi sonucunda ortaya çıkan kanser çok daha fazla oranda ve daha erken yaşlarda ortaya çıkar. Meme kanseri Meme kanseri, tarih öncesi çağlardan beri bilinen bir kanser türü. Vücut boşukları içinde yer alan iç organ kanserleri, bulundukları alanda geliştiği ve son evreye, hatta çoğu hastanın ölümüne dek dışarıya belirti vermedikleri için eski çağ hekimlerince fazla bilinmiyorlardı. Ancak, memelerde oluşan kitleler konumları gereği çok daha kolay fark edildiğinden, meme kanseri antik çağlarda yaşamış pek çok hekim tarafından bilinen bir hastalıktı. Tarihte kayda geçmiş ilk meme kanseri vakası, M.Ö. 2625 yılında, bir hekim ve aynı zamanda Firavun Djozer'in veziri olan Imhotep tarafından kaleme alınmış: Eğer, meme üzerinde şişlik yapan kitleler görürseniz, onlara elinizle dokunun. Kitleler elinize sıcak gelmiyor, içlerinden bastırınca sıvı çıkmıyorsa, ve elinizle ona dokunduğunuzda kitlenin kıvamı hemat meyvesini andırıyorsa, bu hastalığın tedavisi yoktur. Bir diğer antik meme kanseri kaydı ise Heredot'un yazmalarında yer alıyor. Heredot, M.Ö. 440 yılında kaleme aldığı Tarihler adlı eserinde, Pers Kraliçesi Atossa'nın hayatını anlatıyor. Atossa, memesinde kanayan bir kitle olduğunu fark eder. Doktorlara başvurmak yerine kendini inzivaya çeker ve kat kat örtülerin altına gizlenir. Kraliçenin hastalığını duyan Demodekes isimli bir Yunan savaş esiri, kraliçeden tümörü ameliyat etmesine müsaade etmesini ister. Kraliçe izin verir, ve Demodekes tarihte kayda geçen ilk meme kanseri ameliyatını yapar. Atossa ameliyattan sağ çıkar ve ülkesine dönmek isteyen esir Demodekes'i ödüllendirmek için, kocası İmparator Kirus'un askerlerini doğudan çekerek batıya, Yunanistan'a hücum emri vermesini ister. Atossa'nın ameliyattan sonra ne kadar yaşadığını ise bilmiyoruz, Heredot savaş konusunun daha heyecanlı olduğuna karar vermiş olacak ki, Pers ordularının Yunanistan'ı işgalini anlatmaya başladıktan sonra bir daha Atossa'dan hiç bahsetmez. Meme kanserine karşı insanoğlunun başlattığı savaş antik çağlardan günümüze kadar sürüyor. İlerleyen bilim ve teknoloji sayesinde meme kanserinin erken tanı ve tedavisinde, Atossa'nın zamanına göre pek çok zafer kazanmış olmamıza rağmen, bugün meme kanseri hala kadınlara özgü kansere bağlı ölüm sebeplerinin en başında geliyor. Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre, kadınlar arasındaki kansere bağlı ölümlerin %14'ün nedeni meme kanseri. 70 yaşına ulaşan kadınlarda, meme kanseri görülme oranı 8'de 1. Saatli bombalar: BRCA1 ve BRCA2 gen mutasyonları BRCA1 ve BRCA2 adıyla bilinen genler, tümör baskılayıcı gen ailesinin üyeleri. Normalde bu genler, hücre içindeki genetik materyalin stabilitesini sağlayarak istenmeyen hücre çoğalmasını engelliyorlar. Her ikisi de, kodladıkları proteinler aracılığıyla, DNA çift sarmalında radyasyon veya diğer etmenler sonucu oluşan kırılma ve bozulmaları tamir ediyorlar. Bu genler mutasyona uğradığında, kodladıkları proteninin yapısı değiştiğinden, tümör baskılayıcı özelliklerini kaybediyorlar ve kanser oluşumuna zemin hazırlıyorlar. BRCA1 ve BRCA2 genlerinde ortaya çıkan mutasyonlar, başta meme ve yumurtalık kanseri olmak üzere, pek çok farklı kanser türünün ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Her iki genin de birbirinden oldukça farklı fazla sayıda mutant versiyonu var. Farklı mutasyonların, kansere neden olma riski de birbirinden oldukça farklı. BRCA'nın bazı mutasyonları, kanser olma riskini normale göre kısmen artırırken, kimileri Angelina Jolie örneğinde olduğu gibi bu riski %87 gibi yüksek oranlara çıkarabiliyor. Genelde, mutant BRCA varyantı taşıyan kadınların miras aldıkları mutasyonun çeşidine göre yaşantıları boyunca meme kanseri olma ihtimali %40-85. Bu rakamları basitçe şöyle açıklayabiliriz. Bugün sağlıklı olan ve mutant BRCA geni taşıyan 100 kadından 40-85 tanesi yaşamlarının bir noktasında meme kanseri tanısı alacaklar. BRCA1 mutasyonları meme ve yumurtalık kanserine ilaveten rahim ağzı, rahim, pankreas ve kalın bağırsak kanser riskini artırırken, BRCA2 mutasyonları ilaveten pankreas, mide, safra kesesi kanserleri ve malign melanoma yakalanma risklerini artırıyor. Mutant gen taşıyan erkeklerde de bu kanserlere yakalanma ihtimali artıyor. Ameliyatla kanserden korunmak mümkün mü? BRCA mutasyonu taşıyan kadınlara yapılan koruma amaçlı meme ameliyatlarının, kanserin ortaya çıkmasını engelleme konusunda etkili olup olmadığı, tıp dünyasının epeydir üzerinde çalıştığı bir konu. Çalışmalar, koruyucu amaçlı mastektomilerin , BRCA1 mutasyonu taşıyan kadınların kanser riskini ciddi oranda azalttığını gösteriyor. Hollandalı bilim insanları, Nisan 2013'te Annals of Oncology'de yayınlanan çalışmalarında, BRCA mutasyonu taşıyan 570 kadını içeren birkaç yıllık gözlemlerini anlatıyorlar. Çalışmanın başlangıcında 570 kadının tamamı da sağlıklıymış ve mutant geni taşıyan bu kadınlardan 212 tanesi koruyucu mastektomi ameliyatı geçirmiş. İzleyen yıllarda, koruyucu mastektomi ameliyatı olmamış kadınların %16'sı meme kanseri tanısı almasına rağmen, Angelina Jolie ile aynı ameliyatı olan kadınların hiçbiri meme kanserine yakalanmamış. Elbette, cerrahi müdahale tek alternatif değil. Gelişmiş tıbbi teknoloji, yeni ve güçlü kemoterapi ilaçları ve ilerleyen cerrahi teknikleri sayesinde, meme kanseri erken tanı konduğu takdirde oldukça başarılı tedavi edilebilen bir hastalık. Sağlıklıyken böylesine radikal bir ameliyat olmak istemeyen kimseler için düzenli ve sıkı mamografi ve MR kontrolleri yapılması da bir diğer alternatif. Bu şekilde, olası bir kanser oluşumunda, tümörü çok küçükken erken evrelerde yakalamak ve oldukça etkin bir şekilde tedavi etmek de mümkün. Ne yapmalı? BRCA testi pahalı bir test, bu nedenle de rutin olarak yapılması önerilmiyor. Ancak aşağıda listelenen durumlardan herhangi biri aile öykünüzde mevcutsa, sizin de mutasyona uğramış BRCA genini taşıyor olma ihtimaliniz var. - Anne veya kız kardeşinize, 40 yaşından önce meme kanseri tanısı konmuş olması. - Anne tarafından yakın akrabaların en az ikisinde meme kanseri tanısı konmuş olması - Yakın akrabalarınızın üç tanesinin kaç yaşında olurlarsa olsunlar meme kanseri tanısı almış olması. - Babanızın ya da erkek kardeşinizin yaşlarına bakılmaksızın meme kanseri tanısı almış olması. - Anne veya kız kardeşinizin her iki memesinde de ayrı ayrı kanser ortaya çıkmış olması ( ilk kanserin 50 yaşından önce saptanması halinde) - Akrabalarınızdan birinde yumurtalık, bir başkasında ise meme kanseri tanısı mevcut olması Bu maddelerden herhangi birisi size uyuyorsa, sizin de mutant BRCA geni taşıyor olma ihtimaliniz var. Bu durumda, siz de oransal riskinizi anlamak için test yaptırmak isteyebilirsiniz. Ancak, bu testi yaptırmaya karar verirseniz, mutlaka bir genetik uzmanınından danışmanlık almanızı öneririz. Zira, ancak bir uzman sizin şahsi ve ailevi hikayenizi uygun şekilde değerlendirecek bilgi birikimine sahiptir ve size bu testin gerçekten sizin durumunuza uygun olup olmadığı konusunda bilgi verecektir. Ayrıca testin sonuçlarını yorumlama ve sizin bireysel riskinizin belirlenmesi konusunda da size yardımcı olacaktır. Test sonuçlarını aldıktan ve genetik danışmanınızdan sonuçların analizini dinledikten sonraki karar ise artık size ait... Meraklısına Notlar: - BRCA kısaltması Breast Cancer Gene kelimesinden geliyor. - Araştırmacılar, BRCA1 ve BRCA2 mutant geni taşıyan kadınların meme kanseri riskleri kadar doğurganlıklarının da arttığını bulmuşlar. BRCA geni, aynı zamanda hücrelerdeki telomer boyutunu da kontrol ediyor. Araştırmacılar, mutant BRCA geni olan kadınlarda, yumurta hücrelerindeki telomerlerin uzun olduğunu, bu durumun da döllenmiş yumurtanın hayatta kalma şansını artırdığı görüşünde. Bu durumun olası sonuçları ise oldukça ilginç. BRCA mutasyonu taşıyan kadınlar, daha çok meme kanseri olmalarına rağmen, daha fazla çocuk sahibi oldukları için, artan zamanla toplumda BRCA mutasyonuna sahip birey sayısının artacağı düşünülüyor. - BRCA1 ve BRCA2 mutasyonlarının saptanmasına ilişkin genetik test yakın zamana kadar bir Amerikan genetik firması olan Myriad'ın tekelinde ve patentli idi. Bu durum, söz konusu genetik testin oldukça bahalı olmasına neden oluyordu. ( ABD'de söz konusu testin fiyatı 2013 yılı başlarında 3.000 USD civarında idi.) Ancak Amerikan Yüksek Mahkemesi, 13 Haziran 2013 tarihinde aldığı bir kararla, bu testin üzerindeki patenti geçersiz ilan etti. Bu kararın sonucu olarak da yakın zamanda BRCA testlerinin oldukça yaygınlaşması ve ucuzlaması bekleniyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/tony-stark-ile-fuzyon.html", "text": "Bilim ve teknoloji bazen filmlerden ya da çizgi romanlardan ilham alsa da bunun tersi de oldukça sık karşılaşılan bir durum. Bilimin deneysel, adım adım ve gerçekçi ilerleyişine karşın hayal gücünden beslenen süper kahramanlar bu konuda sınır tanımıyor. Fantastik film yapımcıları çoğu zaman bilim danışmanları ile çalışıyorlar. Onlardan aldıkları ufak fikirlerin engellerini hayal güçleri ile kaldırıp seyirciye sunuyorlar. Orijinal adı ile Iron Man, Marvel'in sinemaya uyarlanmış popüler çizgi roman kahramanlarından sadece biri. Anthony Edward Tony Stark'ı çoğumuz Demir Adam kostümünün içindeki kurgusal karakter olarak tanıyoruz. Tony, 15 yaşında Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün elektrik mühendisliği programına kabul ediliyor ve 2 doktora derecesi ile mezun oluyor. Gerçek dünyadan kurumlarla olan bu ilgisi takipçilerinin bir yakınlık hissetmesini amaçlıyor olsa gerek. Yirmi bir yaşına geldiğinde ailesini trafik kazasında kaybeden Tony, Stark Endüstri'nin tek mirasçısı oluyor. Kısa sürede çapkın tavırları ve mühendislik dehasıyla ülkenin gündeminden hiç düşmeyen teknoloji devi bir silah üreticisi haline geliyor. Film sektörü ise kollarını bu çizgi roman için tam da buradan sonra sıvamış. Film şöyle başlar: Yeni ürettiği üstün teknoloji roketleri Amerikan hükümetine tanıtmak amacıyla yola çıktıkları konvoya dönüş yolunda Stark şirketinin ürettiği silahları kullanan bir örgüt tarafından bir saldırı düzenlenir ve Tony, yaralanarak esir düşer. Gözlerini açtığında göğsünde bir delik ve o deliğe yerleştirilmiş araba aküsüne bağlı bir elektromıknatıs vardır. Elektromıknatıslar, elektrik akımı kullanılarak mıknatıs özelliği kazandırılan metallerdir. Akım var olduğu sürece mıknatıs özelliği de devam eder. Filmde bu prensiplerden yararlanarak Tony'yi hayatta tutan Profesör Ho Yinsen'dir. Saldırı sırasında Tony'nin vücuduna onlarca şarapnel parçası saplanmıştır ve bir tanesi kalbine çok yakın bir yerde, bir hafta içinde kalbine ulaşacak şekilde ilerlemektedir. Onu oradan alamayan Profesör şarapnel parçasının Tony'nin kalbine ilerleyişini durdurmak için bir elektromıknatıs kullanmıştır. Örgüt, Tony Stark ve Prof. Yinsen'den bir roket yapmalarını ister. Roket tamamlanana kadar onların tutsağı olacaklardır. Demir Adam zırhının temelleri bu şartlar altında bir kaçış planı olarak atılır; ama öncesinde Tony'nin beraberinde taşıdığı aküden kurtulması gerekmektedir. Bunun için babasından kalan bazı belgelere dehasını ekleyerek bir avuç içi reaktör yapar ve göğsüne yerleştirir. Bu, filmdeki adıyla bir ark reaktörüdür. Reaktör hakkında filmde fazla bilgi yok ancak paladyum çekirdeğe sahip olduğunu biliyoruz, bununla beraber çizgi romanda bunun füzyon enerjisi olduğu da belirtilmektedir.Filmin, 20. yüzyıl bilim dünyasını bir süre meşgul edeip sonunda fiyaskoya dönüşen soğuk füzyondan ilham aldığını göz ardı edemeyiz. Sonuç olarak Tony, göğsünde nükleer reaktör taşıyan bir süper kahraman. Bu reaktör, Yinsen'in yerleştirdiği elektromıknatısa enerji sağladığı gibi Demir Adam zırhının da enerji kaynağı. Füzyon tepkimeleri Bilindiği gibi bir atom çekirdeğinin içinde atom altı parçacıklar bir arada durur. Onları tutan nükleer kuvvet, protonların birbirini itme kuvvetinden çok daha güçlüdür. Bu güce bağlı olarak da bir bağlanma enerjisi vardır. Bu enerji bir çekirdek oluşturmak istersek bir araya getireceğimiz protonların ve nötronların açığa çıkaracağı enerji kadardır. Füzyon tepkimelerinde iki hafif çekirdek bir araya getirilerek daha yüksek enerjili daha ağır bir çekirdek oluşturulur. Bu çekirdek de başka bir çekirdeğe bozunarak kütle kaybeder. Einstein'in E=mc bağıntısı ile bu kütle kayıplarının enerjiye dönüşümü hesaplanabilir. Çekirdek içerisindeki nükleer kuvvet ancak çok kısa mesafelerde etkili olur. Bu durumda protonların birbirini itmesi sonucu oluşan kuvveti yenip çekirdekleri birleştirmek için aşılması gereken çok yüksek bir enerji engeli ortaya çıkar. Bu tür füzyon, buna uygun şartları nedeniyle yıldızlarda sürekli olarak meydana gelmekte. Bize en yakın yıldız olan Güneş'teki patlamalar bu tür tepkimelerle ortaya çıkmaktadır. Dünya'da ise füzyon için gerekli şartları sağlayabilecek özel makineler üzerine çalışılıyor ancak henüz bu yöntem ile tam kontrollü füzyon enerjisi üretilebilmiş değil. Bu amaca yönelik ITER projesi, 2018 yılında işlevsel hale gelmesi planlanan bir proje. Bu projeyle nükleer füzyonun kontrol edilmesi planlanmaktadır. Projede Tokamak adı verilen, füzyon için kullanılan plazmanın halkasal -toroidal- bir manyetik alan bölgesi içinde hapsedildiği plazma tutucu sistemler kullanılmaktadır. Plazma milyonlarca derece santigrat sıcaklığa sahip olduğundan, sistemin duvarlarına çarpmaması için boşlukta tutulması gerekir, bunun için vakumlu bir bölge içinde manyetik alandan faydalanılır. Tokamaklar bu iş için üzerinde çalışılan günümüz sistemleridir. Tony Stark'ın göğsüne yerleştirdiği ark reaktörünün de bu Tokamak reaktörlerine benzediğini söyleyebiliriz. Soğuk füzyon yanılgısı Soğuk füzyon bir balon gibi sönene kadar bilim insanlarını meşgul etmiştir. Filmde reaktör paladyum sayesinde çalışıyordu. Paladyumun hidrojen tutucu özelliği 19. yüzyılın başlarında Thomas Graham tarafından tanımlandı. 1920'de iki Avusturyalı bilim insanı, Friedrich Paneth ve Kurt Peters, hidrojenin doğada kendiliğinden gerçekleşen nükleer kataliz tepkimeleri ile helyuma dönüştüğünü bildirdi. Peters'e göre hidrojen, paladyum tarafından emildiğinde bu oluyordu. Daha sonra anlaşıldı ki havadan deneye karışan helyum, tepkime sonucu oluşmuş gibi algılanmıştı. 1927'de İsviçreli J. Tandberg paladyum elektrotlarda hidrojenin helyuma dönüştüğünü belirtti ve patent başvurusunda bulundu, ancak alamadı. 1932'de döteryumun keşfedilmesi ile Tandberg çalışmalarına ağır su, yani döteryum oksit (D2O) ile devam etti. Ağır su molekülünde hidrojen, izotopu döteryum ile değiştirmiştir. Hidrojen, çekirdeğinde bir proton etrafında dönen bir elektrondan oluşurken, döteryum çekirdeğinde fazladan bir nötron bulunur. Soğuk füzyon kavramı Cecil Powell ile çalışan F. Charles Frank tarafından 1947'de ortaya atıldı. Frank, elektrondan 207 kat daha ağır ve negatif yüklü parçacıklar olan muonlar ile ilgileniyordu. Frank'e göre eğer bir atomun elektronlarını muonlar ile değiştirilirse muonların yörüngeleri çekirdeğe 207 kat daha yakın olur ve bu çok daha küçük atomları çarpıştırmak için daha az enerji harcamamız gerekirdi. Ancak Frank asla başarılı olamadı çünkü muonlar milisaniyeler içinde bozunan kararsız parçacıklardı. Ardından bir çok bilim insanı Frank'in fikrinden yola çıkarak çalışmalar yaptı fakat çoğu kuramsal olmaktan öteye geçemedi. 23 Mart 1989'da ABD'deki Utah Üniversitesi'nden bilim insanları şaşırtıcı derecede basit bir yöntemle, oda sıcaklığında nükleer füzyon gerçekleştirildiğini iddia ettiler. Martin Fleischman ve B. Stanley Pons, tez öğrencisi Martin Hawkins'in elektroliz hücresini uzun süre çalıştıklarında ortaya bir miktar ısı çıktığını gözlemlediklerini söylediler.. Amaçları ağır suya (D2O) batırılmış platin anot ve paladyum katota elektrik akımı uygulayarak, paladyum içine döteryum fırlatmaktı. Isının füzyon sonucu ortaya çıktığını iddia eden bir makale alelacele yayınlandı çünkü bu sonucu o sırada benzer deneyler yapmakta olan Steven Jones'tan önce duyurmak istiyorlardı. Ancak yayınladıkları makale için 19 düzeltme yayınlandı. Erken yayınlama kaygısıyla bilimsel hassiyet ihmal edilmiş, bu da sonuçları güvenilmez kılmıştı. Çalışmalar konusunda bazı tutarsızlıklar da vardı. Fleischman ve Pons'un bildirdiği ısının füzyondan kaynaklansaydı hayatta kalmaları mümkün olmayacaktı, zira saniyede 100 trilyon nötron açığa çıkması gerekiyordu. Makaledeki nötron sayımları olması gerekenden 9 kat daha düşük idi. Sonrasında bilim insanları bu deneylerin üzerine gitti, hararetli tartışmalar yaşandı. Tartışılan konu soğuk füzyonun varlığıydı. Tartışmalar soğuk füzyon deneylerinin bir yanılgı eseri olduğunu gösteriyordu. Iron Man'in soğuk füzyonu Sonunda, Iron Man'in yapımcıları bu bir hevesle ortaya çıkmış ancak sonu gelmiş konudan ilham alarak Tony Stark'ın göğsüne bir soğuk füzyon reaktörü yerleştirdi. Madem soğuk füzyon mümkün değildi, bu teknolojinin bilim kurgu zamanı gelmiş de geçiyor olmalıydı. Filmde reaktör hakkındaki kısıtlı bilgi verilmesine rağmen paladyum çekirdek kullanıyor olması ve göğsünde taşıyacak kadar soğuk olması soğuk füzyondan ilham almış olması ihtimalini güçlendiriyor. Bunun yanında günümüzde füzyon tepkimeleri için kullanılması planlanan Tokamak'ları andıran bir yapısı olduğunu da görüyoruz. Tony'nin göğsünde bir reaktör taşımasının bedelleri de var. Filme göre reaktördeki paladyum Tony'yi zehirliyordu; ancak eğer göğsündeki bir füzyon reaktörü ise bundan daha önemli bir sorunu daha olması gerekir. Fleischman ve Pons'un deneyinin sonucundan hatırlayacağımız nötronlar. Filmde, Prof. Ho Yinsen reaktör olmadan bir kaç gün bile hayatta kalması mucize olan Tony'nin kalbini 50 yıl fazla çalıştıracağını öngörüyor, zehirlenmenin önüne geçilebilirse. Bunun için Stark'ın evindeki yapay zeka ona geçici bir çözüm bulmuş gibi. Yeşil bir sıvı olarak görülen bir içecek. İlerleyen sahnelerde bunun klorofil olduğu da ayrıca açıklanıyor. Klorofil mi? Klorofil, günümüzde buğday çimi, suyu gibi isimlerle diyet sitelerinde karşımıza çıkan bir tür besin olmasının yanı sıra lise biyoloji derslerinden hatırlarsınız, bitkilerde fotosentezin olmazsa olmazıdır. Tony'nin kanında artan paladyum miktarını kontrol etmek için klorofil kullanması mantıklı bir uygulama gibi görülüyor. Klorofil, yapı olarak hemoglobine benzemektedir ve bir şelattır. Şelatlar metal tutucu özelliklere sahip bileşiklerdir. Klorofil de bu özelliği ile filmde kullanılmış, Günde 2,5 litre içiyor olmasının yol açabileceği yan etkiler göz ardı edilse bile Tony paladyumdan zehirlenmesini bu şekilde önleyemiyor ve nötronlara rağmen bir şekilde hayatta kalıyor. Yakın gelecekte göğsümüzde Tony'ninki gibi bir reaktör taşımak bu istenmeyen etkilere bakılırsa mümkün değil. Yeni bir element Tony periyodik tabloda ark reaktörü için onu zehirlemeyecek, uygun bir element bulamıyor ve tabii ki bir dahi olması, babasının da bir dahi olması nedeniyle, içinde bulunduğu kurgusal şartları da kullanarak ne mi yapıyor? Filmi izleyenlerin yok artık dediği sahnelerden biriyle, yeni ve kararlı bir element üretiyor. Evet, hem de gerçekten kararlı bir element. Biraz daha ayrıntılandıralım. Babası, zamanındaki teknolojinin kendisini kısıtladığını ancak Tony'nin kendi zamanın bunu başarabileceğini anlatan bir video bırakıyor. 1974 Stark Fuarı'nın maketinde atomun yapısına benzer bir düzen dikkatını çekiyor. Maketin, evindeki gelişmiş yapay zekalı teknolojisi ile dijital bir modelini çıkartıyor Modelin üzerinde çalıştıkça periyodik tabloda olmayan bir atomun çekirdek yapısına benzetmeye başlıyor.Bu element paladyum yerine kullanılabilir diyor yapay zeka. Anında hazırlıklara başlıyor kahramanımız. Bundan sonra olanları aşağıdaki videodan da izleyebilirsiniz. İnsanoğlunun hızlandırılan parçacıkları Bundan yaklaşık 140 yıl önce İngiliz William Crooks vakumlanmış cam bir tüpün iki ucuna iki metal parça yerleştirip voltaj uygulandığında eksi uçtaki metalden çıkan şeylerin, uçlar arasında oluşan potansiyel fark nedeniyle artı uca doğru ilerlediğini, tüpün içine küçük bir pervane yerleştirdiğinde ise o pervanenin döndüğünü gözlemledi. O günün fizikçileri tüpte gözlenen bu ışınlara katot ışınları adını verdiler. Daha sonra -1897'de- J. J. Thomson bu ışınlara negatif yüklü tanecikler adını verdi, elektronlardan bahsediyordu. Bu gelişmelerle insanoğlunun televizyonlardan, CERN deneylerine kadar süregelen parçacık hızlandırma macerası da başlamış oldu. 1895'te elektronlar tanımlanmadan iki yıl önce, Nobel Fizik Ödülü'nün ilk sahibi Willhem Röntgen tungsten bloğa çarpan bu hızlandırılmış elektronların radyasyon oluşturduğunu keşfetti. Bu radyasyon, bugün tıbbi görüntülemede de kullanılan X-ışınlarıdır. 1928'e gelindiğine daha yüksek enerjili X-ışınları elde edebilmek için Cockcroft ve Walton'ın tasarlamaya başladığı bir güç kaynağı 1932'de onları protonları hızlandırarak lityum atomunu bölmeye kadar götürdü ve 1951'de Nobel Fizik Ödülü'nü kazandılar. Takip eden yıllarda bilim insanları parçacıkları hızlandırmanın en verimli ve en ekonomik yöntemlerini araştırmaya devam etti. Bir çok sistem tasarlandı, bir çoğu rafa kaldırıldı. 1945'te senkrotron adı verilen bir tür hızlandırıcı yapıldı. Bu hızlandırıcının çalışma prensibine bakacak olursak, yüklü parçacıkların simit benzeri, vakumlanmış, metal bir yapının içinde manyetik alan yardımı ile döndürüldüklerini görürüz. Bu sistem doğrusal şekilli hızlandırıcılara göre daha kısa mesafeler içinde çok daha verimli sonuçlar vermektedir. Parçacığın hızı arttıkça manyetik alan da artırılır. Böylece parçacıkların yörüngesi korunarak hızlandırılması mümkün olur. Bu teknoloji günümüzde CERN sayesinde hepimizin aşina olduğu hızlandırılmış parçacıkları kullanarak evrenin yapısından anti-maddelere kadar bir çok soru işareti çözebilecek bir sistem olarak insanoğlunun hizmetinde. Hollywood'un hızlandırıcısı Tabii ki Hollywood bunu da filmlerinde işlemekte geç kalmadı. Demir Adam'a dönersek, videoda yeni bir element üretmek için bir senkrotron kullandığını artık anlayabiliriz. Yeni bir element üretmek bir yana dursun, bir senkrotronun bir parçacığı ışık hızına yakın hızlara çıkartabilmesi için iki çok önemli şeye sahip olması gerekir: manyetik alanı oluşturacak mıknatıslar ve enerji. Günümüzde Brookhaven Ulusal Laboratuvarında bulunan süperiletken hızlandırıcı 10 ila 15 megawatt güce gereksinim duyuyor ki bu en az 10.000 eve yetecek bir miktar. Enerji sorunu, göğsünde reaktör taşıyan biri için sorun olmasa gerek, çünkü serinin ilk filminde evinin arka bahçesinde bir reaktör olduğunu kendisi söylemişti. Sahip olduğu servete bakılırsa da bu denli yüksek bir enerjiye sahip olabilmesi oldukça mümkün. Tony Stark'ın gerçekten çok çok güçlü mıknatıslar kullanmadıkça parçacıkları yörüngede tutması mümkün değil ve filmdeki sahnede bu tür mıknastıslardan eser yok. Bunun yanında büyük bir parçacık hızlandırıcının bazı karmaşık parçacıklara da sahip olması gerekir. Radyofrekans kaviteleri gibi, ekranda gözükmeyen ancak mıknatısların aksine duvarın arkasındaki kısımlarda olması mümkün. Mıknatısların belli bir sayıda ve düzende olması gerekirken diğer parçalar tek bir yerde birer adet olabilir. Stark bütün olan biten sırasında senkrotronun başında duruyor ve bir İngiliz anahtarı ile ışını yönlendiriyor. Bunu yapmadan önce ortamdaki radyasyonun onu çoktan öldürmüş olması gerekirdi, ancak bir şekilde hayatta kalıyordu. Tamamen vakumlanmış bir boşluğun içerisine eli ile bir prizma yerleştirdiğini görüyoruz ki hızlandırılmak istenilen parçacıkların önüne bir engel koymak ne kadar mantıklıdır bilinmez. Bunu bir İngiliz anahtarı ile döndürerek ışını senkrotron dışına yönlendirmesi gerçek bir Hollywood işi. Neden mi? Bir kaynaktan çıkan ve ışık hızına yakın bir hıza kadar hızlandırılması planlanan bir parçacığın -ki yeni bir element üretecekse bunun için bir elektron ya da proton değil bir atom çekirdeği kullanması gerekir- çembersel yörüngeye bağlı kalması gerekir. Eğer bir ışın Tony gibi yörüngenin dışına yönlendiriliyorsa ışının fizik kurallarına göre tek yönden gelmesi gerekir ve bu bir senkrotron yapmasına aslında gerek olmadığını, sistemin yarısının yeterli olabileceğini gösterir! Işının prizmaya ve senkrotronun yüzeyine çarptıktan sonra aynı çizgisel yörüngeyi koruması için gene mıknatıslar kullanması gerekir, ama Tony bunu sadece bir İngiliz anahtarı ile yapıyor! Günümüzden bir örnek Almanya'da GSI, 121 metrelik bir hızlandırıcı ile ışık hızının onda birine hızlandırdıkları titanyum (22 proton) atomlarını beş ay boyunca doğru pozisyon ve doğru hıza ulaşana dek berkelyum (97 proton) atomları ile çarpıştırdılar. Atom numarası 119 olan yeni, radyoaktif bir element elde etmeyi başardılar. Yeni oluşan elementi güçlü mıknatıslar kullanarak diğer iki elementten ayırıp detektörlerle sadece 200 mikrosaniyeliğine gözlemleyebildiler. Oysa Tony, Bu beş aylık süreyi otuz saniyeye indiriyor, üstelik bir de kararlı bir element üretiyor. İnsanoğlunun ürettiği elementlerin şu an için hemen hepsi en fazla bir kaç milisaniye içinde bozunarak kayboluyor. Tony ise elle tutulur derecede stabil -kararlı- bir element üretmeyi tüm zorluklara rağmen başarıyor! Bu yeni elementin adı filmde verilmiyor ancak Iron Man çizgi romanlarında Stark'ın Kaptan Amerika'nın kalkanının yapıldığı madde olan ve kurguya göre Afrika'da Wakanda bölgesine düşen meteordan elde edilen vibranyumu meteor düşmeden önce elde etmiş olabileceğini söyleyebiliriz. Vibranyum tamamen kurgusal bir elementtir ve atom yapısı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Hollywood, bilimi yarım yamalak kullansa da bilim insanlarını engelleyen sorunlara takılması da kabul edilemez. Hayal gücünü kullanarak bunları seyirciye vay canına dedirtecek şekillerde kullanmaları oldukça da gerekli. İnsanların bilime, ilerlemeye özendirilmesi ya da uzay teknolojilerine ulaşma hevesi oluşturulmasında en az bilim insanları kadar önemli bir yere sahipler. Özellikle onları izleyen genç ve gelecek vadeden nüfusa ilham kaynağı olabilirler ancak insanlar yaygınlaşan iletişim teknolojileri sayesinde bilimsel ilerlemeye kayıtsız kalamıyor ve Holywood gibi hayal gücüyle beslenen bir kurum bile yetersiz kalabiliyor. Artık insanlar bir hızlandırıcının temel çalışma prensiplere dair bilgilere kolaylıkla ulaşabiliyorken filmler, bu sorgulayan kesime hitap etmekte zorlanmaya başladılar bile."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/dosyalar/yeni-nesil-malzemelerin-anahtari-tavuklar.html", "text": "Gelişen teknoloji ile birlikte, bu teknolojinin ihtiyaçlarını karşılayacak hammadde kaynaklarının sınırlı olması günümüzün en büyük sorunlarından bir tanesidir. Bu nedenle alternatif hammadde kaynakları, gelecek yıllardaki nesiller için hem ekonomik hem çevresel olarak büyük bir önem teşkil etmekte. Günden güne tüketim miktarı artan doğal kaynaklar yerine, alternatif hammadde kaynağı olarak, tavuk tüylerini kullanabileceğimizi söylersek, sanırım bu birçoğumuz için sürpriz olacaktır. Her yıl dünya çapında tonlarca tavuk tüyünün sadece atık olarak işlem gördüğünü düşünürsek, başta ekonomik ve çevresel olarak ciddi bir hammadde kaynağının detaylarından bahsedeceğimizi söyleyebiliriz. Günümüzde, hızla gelişen teknoloji ile birlikte, her türlü araçta, cep telefonunda, ev aletlerinde ya da en küçük ihtiyaçlarımızda bile üstün teknoloji ile üretilen, dayanıklı ve teknolojik olarak gelişmiş malzemeleri kullanmak hayati önem taşıyor. Bugüne kadar, bu tarz gelişmiş ve dayanıklı malzemelerin üretimini gerçekleştirmek, hem ekonomik hem de çevresel olarak bazı problemler barındırmaktaydı. Üretilen malzemelerin dayanıklı olmasını sağlamak için kullanılan hammaddelerin hem pahalı olması hem de çevre ve insan sağlığı açısından güçlü soru işaretleri barındırması, bugün alternatif olarak karşımıza çıkan, organik tavuk tüyü hammadde kaynağını çok daha fazla değerli kılmakta. Günümüzde, üretilen malzemelere istenilen özellikleri veren ve katkı malzemesi olarak adlandırdığımız yüzlerce farklı inorganik malzemenin, çevreye verdikleri zarar, maliyetleri, atmosfere karbondioksit salınımı artışına neden olmaları gibi farklı dezavantajları mevcut. Ancak tavuk tüyünden bahsettiğimizde ise, düşük maliyeti, doğal kaynaklardan elde edilebilirliği ve çevre dostu olması, avantajlarından ilk akla gelenler. Tüm bu sebepleri yanyana koyduğumuzda, tavuk tüyü ile ilgili araştırmaların dünya çapında neden bu kadar popüler olduğunu anlayabiliriz. Elbette doğadan direkt olarak elde edilen tavuk tüyleri katkı malzemeleri olarak kullanılamıyor. Laboratuvar ortamlarında detaylı bir kimyasal süreçten geçiyorlar. Ancak bu kimyasal süreç, doğal özelliklerini bozmak için değil, gelişmiş malzeme üretiminde kullanılacak olan ana madde ile uyumunu sağlamak için gerçekleştirilmekte. Bu işleme karbonizasyon adı veriliyor. Tavuk tüylerinin karbonize edilmesi demek, organik tavuk tüylerinin, saf su ile yıkanması ve oda sıcaklığında kurutulmasının ardından, belirli yüksek sıcaklık değerlerinde, ısıya maruz kalmasından ibaret yalnızca. Bu sayede tavuk tüyü içerisinde karbon olmayan bağların yakılması ve karbon miktarında artış amaçlanmaktadır. Elbette yeni nesil malzemeler dediğimiz zaman, sadece tavuk tüyünü alıp, onu işlenmeye hazır hale getirmekten bahsetmiyoruz. Burada asıl dikkat çekici nokta, katkı malzemesi olarak başarılı bir şekilde üretilmesinin ardından, piyasadaki muadillerinin yerine kullanılabileceğimiz bir potansiyele sahip olmasıdır. Tavuk tüyleri hazır hale getirildikten sonra, bunları kullanılabileceğimiz alanlara örnek verelim biraz da. Bilim insanları, tavuk tüyünden elde ettikleri hammaddeleri pahalı ve çevreye zararlı hammaddeler yerine kullanmaya başladıklarında, ürettikleri malzemelerin, en az karbon nanofiber veya karbon nanotüp gibi pahalı hammaddeler ile üretilen malzemeler kadar dayanıklı olduklarını gözlemlediler. Havacılık sektörüne baktığımızda, ilk örnek olarak, İspanya'daki dünyanın en büyük turbo pervaneli havacılık motorunun üretiminden bahsedebiliriz. Bu motor daha önceden standart olarak maliyeti yüksek olan hammaddeler kullanılarak üretilirken, günümüzde tavuk tüyünden elde edilen katkılar ile üretilmeye başlandığından ve malzeme kalitesinde aynı sonuçları alabildiklerinden bahsedebiliriz. Bir diğer örnek olarak, kargo uçakları sınıfının en gözde modellerinden biri olan, 4 turbo pervaneli motor, üst kanat ve gövdesinin arkasında kalan 2 adet kargo kapağından oluşan bir dizayna sahip A400M kargo uçağını verebiliriz. Bu uçakta, üst kargo kapısı kanatların üzerinde kalmakta ve içeri doğru açılmaktayken, alt kargo kapısı metal bir rampa ile desteklenmiş ve dışarıya doğru açılarak araçların ve kargonun yüklenip indirilmesine olanak sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir. A400M'in alışılagelmedik kargo kapak dizaynı, herhangi bir iniş ve kalkış gerçekleştirmeden malzeme bırakımı gibi taktiksel manevralara izin vermektedir. Kapı mekanizmasındaki yükü azaltmak için üst kapının oldukça hafif olması gerekmekte ve A400M'in toplam 63500 kg olacak ağırlığının sağlanmasına yardımcı olmalıdır. Bütün bu koşullar altında üretilen A400M'in kargo kapağının tavuk tüyünden hazırladığımız katkı hammaddeleri ile üretildiğini ve sonuçların tamamen istenilen seviyelerde olduğunu söylemek sanırım gelinen noktayı daha iyi özetleyecektir bizler için. Bilimsel araştırmalarda yeni bir malzemeye yaklaşım temkinlidir, yeni bir malzemenin kabülü de oldukça zordur. Hele ki bu yeni malzemenin piyasadaki muadilleri çok farklı çalışmalarda kendilerini ispatlamış, üreticilerin ve araştırmacıların şüphe duymadığı malzemelerse. İşte bu noktada, çoğu katkı malzemesine büyük bir rakip olabilecek tavuk tüylerinin de bu aşamadan geçmesi zorunlu bir durum. Farklı ürünlerde ve uygulama alanlarında en az muadilleri kadar denenmedikçe, hemen bugün onların yerini alacak diyemeyiz elbette. Bu nedenle gerek yerli gerek uluslararası araştırmacıların bu konudaki çalışmalarını takip etmek, sonuçlarını değerlendirmek, ülkemiz araştırmacılarının önemli bir görevi diyebiliriz. Biliyoruz ki, dünya üzerindeki bütün hammedelerin sınırlı bir kaynağı var ve bizler bu kaynakları hızla tüketiyoruz. Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz kazanımlardan bir tanesi şüphesiz ki doğal kaynaklardan, hele hele atık olarak sarf edilen doğal kaynaklardan elde edilebilecek olan hammedeleri işleyebilmektir. Kim bilir belki de tavuk tüyünden üretilen katkı malzemeleri, yazının başında da bahsettiğimiz gibi insanların umursamazca harcayıp, tükettiği hammadde kaynakları yerine, yüzlerini tam anlamıyla tekrardan doğaya dönüşlerinde bir başlangıç kıvılcımı olur?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/gorsel/ayin-fotografi-soluk-mavi-nokta-2013.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, çok çok uzaklardan mavi gezegenimize bakıyoruz. Fotoğraf: NASA/ JPL Caltech / Space Science Institute Makine: Cassini Uzay Aracı Yüksek çözünürlük için tıklayın. Bu olağanüstü fotoğraf, 19 Temmuz 2013 tarihinde, NASA'ya ait Cassini uzay aracındaki geniş açılı kamera tarafından, Dünya'dan 1.44 milyar kilometre uzaklıktan çekildi. Fotoğrafta, Saturn'ün halkaları, gezegenimiz Dünya, ve uydusu Ay aynı kareye sığmış görünüyor. Cassini, Satürn'ün halkalarını detaylı inceleme amacı ile 33 seri fotoğraf çekti. Bu fotoğraf, halkalarla birlikte Dünya'nın da yer aldığı tek kare. Fotoğrafta, Satürn'ün karanlık yüzü ve F, G ve E halkaları net olarak görülüyor. Çekilen bu fotoğraf netliği ve çarpıcılığına rağmen, Dünya'nın en uzaktan çekilmiş fotoğrafı değil. Daha önceki sayılarımızda, 1990 yılında Voyager I uzay aracı tarafından Dünya'dan 6.4 milyar kilometre uzaktan çekilen ve Carl Sagan'ın Soluk Mavi Nokta kitabına ilham olan fotoğrafı sizlerle paylaşmıştık."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/guncel/agustos-ayi-gokyuzu-rehberi-2.html", "text": "Sıcak yaz aylarının sonuncusuna girerken herkese merhaba. Gökyüzünün bol bol açık olduğu Ağustos ayının muhteşem sürprizleri bizleri beklemekte. Rehberi okuyup, hemen gözleme! Merkür Güneşe yakınlığıyla bilinen, çekingen karasal gezegen Merkür, ay başlarında, Güneş'ten 1 saat kadar önce doğarken ilerleyen günlerde gittikçe güneşe yaklaşacak. Bu durum gözlenmesini engeller. Venüs Gökyüzünün en parlak yıldızı halk arasında kutup yıldızı olarak bilinir. Fakat bu yanlış bir bilgidir. Aksine, kutup yıldızı pek de parlak olmayan ve dikkat çekmeyen bir yıldızdır. Venüs gezegeni, Venüs ve dünya yörüngelerindeki konumlara göre dünyadan sadece 2 zamanda görülebilir; ya Güneş doğmadan önce doğu ufkunda ya da Güneş battıktan sonra batı ufkunda. Ağustos ayı boyunca Venüs, Güneş battıktan sonra batı ufkunda gökyüzünün en parlak cismi olarak görülecektir. En parlak cisim olmasını bırakın yıldız bile değil, sadece Güneş'ten aldığı ışığı yansıtan bir gezegendir. Mars Güneş doğmadan hemen önce kızıl kızıl yükselmeye başlayacaktır. Gözleme süresi kısa olmasına rağmen kolaylıkla doğu ufkunda görülebilir. Jüpiter Mars ile Jüpiter birbirine çok uzak olmalarına rağmen bu ay gökyüzünde yakın görülecekler. Güneş doğmadan önce doğan Jüpiter hava aydınlanana kadar 2-3 saat gökyüzünde olacaktır. Satürn Ay boyunca güney-batı yönünde olacak olan halkalı gezegen, günler ilerledikçe doğu ufkuna yaklaşmakta. Bu Ay Kaçırılmaması Gerekenler 11 12 Ağustos: Takip edenler bilir, bu başlık altında birçok meteor yağmuru haberi yazdım. Fakat hiçbiri beni bu kadar heyecanlandıramamıştır. Meteor yağmurlarının, saatte ortalama 60 yıldız kaymasıyla kralı olan Perseidler bizlere muhteşem bir 2 gece hazırlıyorlar. Bir pirinç tanesinden 1 metre genişlikteki büyüklüğüne kadar her boyutta meteor, dünya atmosferine saniyede 120 km gibi yüksek hızlarla giriş yapabilirler. Aslında bu her gün olabilecek bir şey. Fakat Ağustos ayında bu olayın meydana gelmesi çok artmakta. Bunun sebebi olarak vakti zamanında Güneş'in etrafındaki yörüngesinde dolanıp gitmiş olan Swift-Tuttle kuyrukluyıldızının ardında bıraktıklarıdır. Dünya kendi yörüngesinde ilerlerken bu artıkların içerisine girer. Meteorlar, gökyüzünde her yerde görülebilir. Fakat bütün meteorlar gözlenip, parlamaya başladıkları ve söndükleri yerin yönü gökyüzünde bir noktayı gösterir. Buna meteor yağmurunun radyan noktası denir ve bulunduğu takımyıldızına göre meteor yağmuruna isim verir. Perseid'ler, Perseus takımyıldızından geliyormuş gibi gözükür. Doğal uydumuz Ay'ın ilkdördün evresinde olup erken batması ile Ay'ın oluşturduğu aydınlık etkisi ortadan kalkacak ve daha sönük meteorları bile görmenizi sağlayacaktır. Tabi ki ışık kirliliğinden uzak bir yerde gözlem yapmanız bu ihtimali çok daha fazla artırır. Ankara Üniversitesi Kreiken Rasathanesi her iki günde de etkinlik düzenleyerek bu eşsiz doğa olayını izlemek üzere sizleri rasathaneye davet ediyor. Ayrıntılarını rasathane web sitesinden veya facebook adresinden takip edebilirsiniz. Meteor yağmurlarını anlatan bu video gözlem öncesi harika olur: Ay Evreleri: Ağustos ayı gökyüzü genel görünümü:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/08/incelemeler/yasam-nedir.html", "text": "İnsanın doğayı ve evreni anlama serüveninde, canlılık olgusu hiç şüphesiz en çok üzerinde durulan gizemlerden birisidir. Nasıl oluyor da evren canlılar ve cansızlar diye kabaca iki gruba ayrılabiliyor ve bu iki grubu birbirinden tam olarak ne ayırıyor? Canlılık olgusunu nasıl anlayabiliriz ve bu mekanizma ne şekilde işliyor? Canlılık nasıl ortaya çıktı ve nasıl bu kadar farklılaşabildi? Bunlar ve benzeri soruların üzerinde insanlık binlerce yıldır düşünüyor ve cevapların peşinden koşuyor. Net bir cevaba, en azından bilimsel bağlamda, varabildik mi diye sorarsanız, cevabım kısa ama umutlu bir şekilde hayır olacaktır; çeşitliliğin mekanizmasından neredeyse eminiz, halbuki canlılığın ortaya çıkışı henüz netlik kazanmadı. Cevabım henüz hayır olduğu için, gerçeğe ulaşmamızda bize yol gösterebilecek çok değerli eserlerden birisi olan, Nobel Ödüllü fizikçi Erwin Schrödinger'in 1944 yılında basılan kitabı Yaşam Nedir i incelemek ve sizlerle paylaşmak istedim. 19. yüzyıl ile bilim dünyasında yer etmeye başlayan termodinamik ilkeleri, ve daha sonrasında gelişen istatistiksel fizik ve kuantum mekaniği, Newton zamanından kalma düşünce şeklimizde çığır açmıştır; 20. yüzyılın hemen başlarına denk gelen bu gelişim sürecinin canlılığa uygulanması ve canlılık kavramı üzerine yeni fikirlerin ortaya atılması, kendisini Schrödinger'in bu kitabında oldukça sade ve açık bir şekilde göstermektedir. Yazının henüz çok başlarında dikkatinizi çekmek istediğim nokta, insanlık olarak tarihimizdeki bilgisel anlamda büyük ilerlemelerin ardından, elde ettiğimiz bu yeni bilgileri bir şekilde canlılığa uyarlamakta gecikmiyor oluşumuzdur. Bir örnek; ilkçağ Yunan felsefesinde Empedokles ile başlayıp daha sonrasında Aristo'nun katkılarıyla gelişen beş element teorisi, insanın yapısını oluşturduğu düşünülen dört temel sıvı kuramının gelişmesine yol açmış ve tıp biliminin kurucusu olarak anılan Hipokrat tarafından da ateşli bir şekilde savunulmuştur . Zamanı ileriye sardığımız zaman, 16 ve 17. yüzyıllarda başlayan ve Galile ile Newton'un çalışmalarıyla gelişen mekanik bilimi, Descartes'ın öncülüğünü yaptığı analitik düşünme ve varlık felsefesi ile birleşerek bütün canlıların birer makina olduğu ve onların bütün davranışlarının aslında klasik mekanik ile açıklanabileceği fikrini ortaya çıkarmıştır. Benzer şekilde, Benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün; ancak kendimi doğru şekilde ifade edebildiğimi düşünüyorum. Hal böyle olunca, modern fiziğin, yani kuantum ve istatistiksel mekaniğin yaşam üzerine uygulamalarından bahseden kitaba giriş yapabiliriz. Erwin Schrödinger'e dair Schrödinger denince genel olarak aklımıza ilk başta ünlü 'Schrödinger'in kedisi' gelir. Kendisiyle ilgili çok detaylı bir biyografik bilgi vermek niyetinde değilim; kuantum mekaniğinin en temel denklemlerinden birisi olan 'Schrödinger dalga denklemi'ni bulmuş olmasını ve bundan dolayı atomik fiziğin kurucusu olarak anılmasını, öte yandan Doğu felsefelerine merak duymasını ve tam da bu sebepten dolayı hayata ve hayatın temellerine büyük ilgiyle yaklaşmasını kısaca eklesem bu yazı için yeter. Daha detaylı ve çok daha güzel hazırlanmış bilgiler için Açık Bilim'den Kerem Kaynar'ın makalesine başvurabilirsiniz. 1887 yılında Avusturya'da doğan Erwin Schrödinger, oldukça çalkantılı ve hareketli geçen bir akademik hayatın ardından, aradığı huzuru İrlanda'nın başkenti Dublin'de bulur. İrlanda Başbakanı'nın 1939 yılında yaptığı teklifi değerlendiren Schrödinger, Trinity College Dublin'e bağlı İleri Araştırmalar Enstitüsü'nün kuruluşuna yardımda bulunmak için İrlanda'ya gider. 1943 yılında halka açık olarak vereceği Yaşam Nedir? başlıklı dersi elimizdeki kitabın çıkış noktası olur. Akıl ve Madde ile bazı otobiyografik kesitlerin de eklenmesi ile birlikte, 1944 yılında Cambridge Üniversitesi Yayınları tarafından okuyucuyla buluşturuluyor. Hayata 'klasik' yaklaşmayın Schrödinger, kitaba fizik yasalarının istatistiksel yapısından bahsederek, bunun aksine klasik bir yaklaşım içerisinde hayata baktığımız zaman ne sorunlarla karşılaşabileceğimizi anlatıyor. Gözümüzle gördüğümüz, günlük hayatımızın içinde olan her şey sayılamayacak kadar çok sayıda parçacık içeriyor. Parçacıklar birbirlerinden bağımsız hareket ediyor olsalar bile, bu düzensiz hareketler düzenli sonuçlar doğurabiliyor: Odanın bir ucunda sıkılan kokunun, kokuyu ve havayı oluşturan parçacıklar rastgele hareket ediyor olmasına karşın, kısa sürede bütün odaya yayılması ve bizim de bu yayılmayı fiziksel yasalar ile tarif edebiliyor olmamız, yasaların istatistiksel yapısını anlatmak için kullanabileceğimiz bir örnek. Biraz daha basit bir örneği ele alalım ve gene ideal gazları inceleyelim. Gaz parçacıkları, birbirlerinden bağımsız ve rastgele şekilde hareket etmektedir. İçlerinde bulundukları kabın duvarlarına sürekli çarpmaları bizim basınç olarak adlandırdığımız etkinin temelidir. Her an, birbirinden farklı sayılarda duvarla çarpışma gerçekleşir, bir an hiç gerçekleşmeyedebilir. Buna rağmen, yani sabit bir çarpışma sayısı olmamasına karşın, biz gazların basıncını oldukça net bir şekilde gazın sıcaklığına ve hacmine bağlayıp ideal gaz denklemini yaratabiliyor. Elbette, parçacık sayısı azaldıkça, bu istatistiksel yapıdan sapmalar ve beklenmedik sonuçlar doğabiliyor; nasıl ki on kere tamamen gelişigüzel atılan bozuk paranın sekiz kere tura gelmesi atış sayımızın düşük olmasına bağlanabiliyor, az sayıda parçacığın da hareketinde bildiğimiz fiziksel yasaların ihlallerini görmemiz mümkün olabiliyor. Halbuki, hayat, oldukça düzenli ve neredeyse kesin bir şekilde devam ediyor; bir anda hücre sayımız iki katına çıkmıyor, kollarımız vücudumuzdan ayrılmıyor, saç rengimiz sarıdan siyaha gidip gelmiyor. Schrödinger'in vardığı nokta, klasik bir bakış açısıyla yaşama yaklaştığımız zaman, fizik yasalarının istatistiksel yapısı bizim için her zaman büyük bir engel olacağı ve çözülmesi zor sorunlar ortaya çıkaracağıdır. Farklı yaklaşımlar denemeli ve hayatın gizemini, mekanizmasını daha farklı şekillerde aramalıyız. Bu farklı yaklaşımlardan bir tanesi de, Schrödinger'in ortaya attığı negentropy, yani negatif entropi kavramı. Evreni oluşturan bütün sistemlerin düzensizliği zamanla artmaktadır; ancak canlının birarada kalabilmesi ve kendi düzenli yapısını devam ettirebilmesi için bu eğilime karşı durması ve bir şekilde dışardan entropi tüketmesi lazımdır, tıpkı açlıktan ölmemek için yemek yememiz gibi. Kalıtım ve genetiğin yasaları, istatistiksel fizik ile başlayan kitabın geri kalanı için ana tartışma konusunu oluşturuyor. Dinleyicilerinin bu konudaki bilgi eksiğini gidermek için, uzun bir kalıtıma giriş dersi verildikten sonra, konu kalıtımsal mekanizmanın düzenliliği ve kesinliği üzerine yoğunlaşıyor. Nasıl oluyor da, binler mertebesindeki parçacıktan oluşan kalıtsal malzeme, ki bin aslında insan vücudunu oluşturan atomların ve moleküllerin sayınının yanında oldukça düşük bir sayıdır, yüz binlerce yıl boyunca bozulmadan veya çok ufak değişikliklerle aktarılan pek çok özelliğin devamını sağlıyor? Eğer istatistiksel olarak bakarsak, bu düzeni sağlayabilecek tek şeyin, binlerce atomun biraraya gelerek oluşturacağı bir molekül olacağı ve bu molekülün çok büyük ihtimalle birbirini tekrar etmeyen birimlerden oluşacağının vurgusunu yapıyor Schrödinger; çünkü atomları birbirine bağlayan kuvvetler olmadıkça kalıtsal yapının düzenliliği ve kararlılığı asla sağlanamayacaktır. Schrödinger'in kendi fikrine göre bu bir protein molekülü olacaktır. Schrödinger bu kitabı yazdığı zaman kalıtsal özelliklerin proteinler aracılığıyla aktarıldığı düşünülüyordu ve DNA'nın bu konudaki önemi henüz keşfedilmemişti. Her ne kadar yıllar Schrödinger'i proteinler konusunda haksız çıkarsa da, DNA'nın yapısını oluşturan dört temel bazın ve onların birbirlerini tekrar etmeyecek şekilde dizilmesinin aslında Schrödinger'in öne sürdüğü bu fikirden pek de farklı olmadığı oldukça açıktır. Mutasyonlar, Schrödinger'in özel olarak ilgilendiği ve kuantum mekaniksel olarak açıklamasını yaptığı bir başka olgu. Biz de mutasyonlar ile ilgili kısa bir özet geçelim. Mutasyonlar, yani değişinimler, kalıtsal yapımızı oluşturan DNA molekülü üzerinde meydana gelen değişikliklerdir ve canlılar dünyasındaki çeşitliliğin de ana kaynağıdır. Mutasyon denilince genelde akla kötü ve ölümcül değişiklikler gelir. Ne var ki, mutasyonlar canlıda yarattıkları değişiklikler ile o canlının hayatta kalma şansını ve doğaya uyumunu da arttırabilir. Schrödinger'in sorduğu soru şudur; değişinimlerin kaynağı nedir ve kalıtsal malzememiz eğer bir molekül ise, bu molekülde ne gibi değişiklikler meydana geliyor? X-ışınlarının mutasyon sıklığını ve hızını arttırdığının altını çizerek Schrödinger mutasyonların kaynağının kalıtsal malzemenin izomerleşmesi, yani yapıyı oluşturan parçacıklar hiç değişmeden sadece bu parçacıkların birbirlerine olan bağlanış sırasının değişmesi olduğunu iddia ediyor. İzomerleşmenin olabilmesi için belli bir enerjinin moleküle verilmesi gerekmektedir; bu enerji doğal olarak çevreden karşılanabileceği gibi, X-ışınları gibi yüksek enerjide ışınım ile de yapay olarak moleküle aktarılabilmektedir. İşte bu enerjinin gerekliliği ve bir molekülde atomları bir arada tutan kuvvetlerin çok güçlü olması, mutasyonların az sayıdaki parçacığın sebep olacağı istatistiksel dalgalanmalardan bağışık ve genelde de tekil görülen olgular olmasına sebep oluyor. Bu tıpkı, elli yüzünden sadece bir tanesi kırmızıya boyanmış beyaz bir zarın atıldığı zaman çok nadir olarak kırmızı yüzünü göstermesine benzer. Her ne kadar Schrödinger X-ışınlarının yarattığı etkiyi doğru tahmin etmiş olsa da, şu anki bilgimiz mutasyonun, yani DNA üzerindeki baz diziliminin değişiminini, Schrödinger'in öngördüğünden daha karmaşık mekanizmalar tarafından kontrol edildiği yönünde. Gene de, DNA'nın yapısı çözülmeden önce ortaya atılan bu fikrin, çok ufak değişikliklerle ne kadar doğru ve anlaşılır bir resim çizdiği bence gerçekten takdire şayandır. Peki, hayat fizik yasaları ile açıklanabilir mi? Yaşamın temellerini temel fizik kanunları ile açıklamaya dair Schrödinger'in öne sürdüğü fikir, fizik yasalarının hayatı anlamlandırmada yetersiz kalacağıdır; çünkü hayat fizikçilerin uğraştığı bütün sistemlerden çok daha karmaşık bir yapıdır ve basit sistemleri inceleyerek ortaya çıkmış olan yasaların eldeki halleriyle canlılar dünyasında uygulanabilmesini beklemek de yanlış olacaktır. Hayatın temelindeki bütün yapıtaşlarının her birinin fiziğin temel yasalarına uyacağı aşikardır; sonuçta bir protein molekülündeki azot atomu ile havadaki azot molekülünün yapısındaki azot atomları aynıdır, ancak bütün bu temel yapıların biraraya gelerek oluşturduğu karmaşık sistemin içerisinde bizim bildiğimiz fizik yasalarının ötesinde yeni düzenler ve eğilimler keşfetmemiz de olasıdır. Şu anda doğayı anlamlandırmamızda en temel yardımcımız olan istatistiksel ve kuantum mekaniklerinin temellerinden sarsacak yeni mekanizmalar keşfetmeyi beklemiyoruz. Bu tıpkı, bütün ömrü boyunca buhar makinesiyle uğraşmış birisine elektrikli motoru takdim etmeniz gibidir; her ikisinde de kullanılan malzemedeki atomlar birbirlerinin aynısıdır fakat buhar makinesinde gözlemlediğiniz her şeyi elektrikli motorda gözlemleyemeyecek ve hatta daha önce hiç karşılaşmadığınız mekanizmalar farkedeceksinizdir. Bütün bu benzetmeleri ve örnekleri kullanarak, Schrödinger hayatın düzenden düzen oluşturma mekanizması ile ilerlediğini, oysa ki fizikçilerin genelde düzensizlikten düzen oluşturmaya daha alışkın olduğunu söylüyor ve bakış açımız ile araştırmalarımızı ilk mekanizmaya odaklamamız gerektiğini salık veriyor. Son cümlede, aslında bütün kitap çok net bir şekilde özetleniyor; ..... her dişli,...... Tanrı'nın kuantum mekaniğinin yolunda ortaya çıkmıştır. Kitabın ilk basım tarihinden beri geçen yaklaşık yetmiş yılda kuantum mekaniğinin hayata uygulanması konusunda ne gibi gelişmeler yaşadık? Giderek artan sayılarda teorik fizikçi araştırmalarını biyoloji bilimine doğru kaydırdı, pek çok farklı grup arasında ortak çalışmalar yürütülmeye başlandı. En ilgi çekici ve popüler araştırma konularından bir tanesi fotosentez oldu. Bitkiler üzerlerine düşen güneş ışığını nasıl kullanıyorlar ve belki daha önemlisi, bitkilerdeki bu yeteneği inceleyerek daha verimli güneş pilleri yapabilir miyiz? DNA sarmallarını birbirine bağlayan hidrojen bağları, kuantum tünelleme ile mutasyonlara ne ölçüde yol açıyor? Kuantum bağlaşıklık, yani bir sistemi oluşturan bütün parçacıkların birbirleriyle anında iletişim kurabilmesi, biyolojik olarak ne derece önemli? Proteinler, düz birer amino asit zincirinden katlanıp nasıl eşsiz üç boyutlu yapılarını alıyor? Benzeri sorular, kuantum mekaniğinin yardımıyla birlikte çözülmeye çalışılan sorulardan sadece birkaçı. Kim bilir, belki kuantum mekaniğini daha iyi anladıkça ve yaşam üzerine yeni teknikler geliştirdikçe, Schrödinger'in tartıştığı konuların gerçekliği ve uzak görüşlülüğü daha iyi ortaya çıkacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/ceviri/galaxy-zoo-2-gonullu-bilimadamlarinin-donusu.html", "text": "Sloan Digital Sky Survey ile, 2000 yılından beri, gökyüzünün %35'inin görüntülerini ve tayfsal verilerini alarak sayısı 1 milyonu geçen galasi gözlemi yapılmaktadır. Bu büyük sayı galaksi popülasyonunun istatistiksel analizi için büyük avantaj sağlamaktadır. Örneğin, spiral galaksiler ile eliptik galaksilerin bulunma frekanslarının hesaplanması ile galaksilerin nasıl evrildiğini anlayabiliriz. Fakat bu kadar büyük veri seti nasıl analiz edilir? Galaksileri spiral veya eliptik diye sınıflandırmak bile çok zordur. Bilgisayarlar ile otomatik olarak görüntü işleme ile sınıflandırılması, insan gözüyle bakılması gibi kesin sonuçlar vermemektedir. Fakat bu durumda bu kadar fazla sayıda veri için çok zaman almaktadır. Galaxy Zoo projesi, internet üzerinden, bu kadar çok veriye çok sayıda insanın katkıda bulunabilmesi için kuruldu. 2007 yılından başlayarak, gönüllülerin, görüntülerdeki galaksileri eliptik, spiral yada birleşik olarak sıralamalarını istediler. 250000 kadar gönüllü yaklaşık 1 milyon galaksinin sınıflandırılmasını sağladı. Her galaksi birden fazla gönüllünün elinden geçerek daha doğru sonuçlara ulaşılması sağlandı. Ardından düzinelerce makale Galaxy Zoo 1 verileri kullanarak yayınlandı. Hatta bazıları Astrobites'da incelenmişti. 2009'dan başlarayak, 300000 parlak galaksinin ayrıntılı sınıflandırılması ile Galaksi Zoo 1 verileri güncellendi. Galaxy Zoo 2 verileinin gönüllülerine bu sefer, galaksilerin ortasında bir bar yapısı olup olmadığı, kalınlığı, spiral galaksilerin açıklığı ve eliptik galaksilerin yuvarlaklığı gibi ayrıntılı karakteristik bilgiler soruldu. Şekil 1, gönüllü bilim adamlarının, galaksileri doğru bir biçimde sınıflandırabilmesi için hazırlanmış akış şemasıdır. İncelemiş olduğumuz makale 300.000'in üstünde yeni ve daha detaylı sınıflandırılmış galaksileri göstermektedir. Gönüllü bilim adamları, galaksilerin sınıfını oylayarak, belirlenen sınıfa ağırlık verilmesini sağlıyor. Makalenin yazarları da bizzat dahil olarak bir çok düzeltmede bulunmuşlardır. Örneğin, bar'lar ve spiral kollar gibi iyi ve detaylı yapıları tanımlayabilmek yüksek kırmızıya kayma'dan dolayı daha zordur . Bundan dolayı kırmızıya kayma oranının sonuçlarda düzeltilmesi gerekir. Şekil 2, oyların dağılımına karşılık şekil 1'de ki görüntülere karşılık gelen kırmızı kayma miktarlarını göstermektedir. Kırmızıya kayma düzeltmesi olmadan oy dağılımı düzeltmeden sonrakine göre bir azalma göstermektedir. Bu yapı, Pürüzsüz yada hatlara sahip, Bar ve Spiral yapı grafiklerinde daha iyi görülmektedir. Yazarlar Galaxy Zoo 2 sonuçlarını, gönüllü bilim adamlarının Galaxy Zoo 1 sınıflandırmaları ile kıyasladılar. Bu kıyaslamalar bilgisayarlı sınıflandırma ile Huertas-Company et al. (2011), görsel sınıflandırma ile Nair & Abraham (2010), ve Baillard et. al. (2011) yayınlarına verilmişti. Galaxy Zoo 2 sınıflandırmaları ile yapılan spiral ve eliptik galaksilerin, Galaxy Zoo 1 sınıflandırmalarıyla yaklaşık olarak tuttuğunu buldular. Galaxy Zoo 2'nin, bar ve halka yapılarının sınıflandırılması tutarlı olmasına ragmen daha sönük cisimleri tanımlamakla ilgili sorunları var. Galaxy Zoo 2 sınıflandırma kataloğu herkesin ulaşımına açıldı. http://data.galaxyzoo.org/ adresinden bakabilirsiniz. Eğer sizde Galaksi sınıflandırmak isterseniz http://www.galaxyzoo.org/ adresine bakabilirsiniz. Ya öncelikle Citizen Science sayfasına bakarak buna benzer bir çok gönüllü yapabileceğiniz astronomi verilerini bulabilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/agzimizin-tadi.html", "text": "Dünyanın en iyi aşçılarına, annelere... Küçükken evde annemin pişirdiği en güzel yemeklerden biri mantı idi. Evimizin mutfağına nazaran oldukça büyük, yuvarlak bir ahşap yemek masamız vardı ve mantı hazırlarken bu masa olduğu gibi boşaltılırdı annem tarafından. Sonra unu tepeleme ortaya koyar, yumurtalarını kırar ve su ile karıştırarak mantı hamurunu yoğurmaya başlardı. İyice yoğurduktan sonra hamurları bir kenara üstlerine nemli bir bez örterek dinlenmeye bırakır, bu sırada harcı için soğan maydanoz ve kıymayı karıştırmaya başlardı. Daha sonra mantının üstüne konacak yoğurt sarımsaklanırdı. Daha sonra hamuru güzelce masa boyunca açar, iki farklı eksende dilimleyerek kare şeklinde parçacıklar elde eder ve sonra her parçacığın ortasına kıyma konur ve tek tek kapatılırdı. Bu zahmetli işin sonuna doğu tencerede su kaynatılır, mantılar suyun içine atılır ve kaynatılırdı. Mantı piştikten hemen sonra annem bir küçük tavada tereyağını kızdırır, içine salça ve pul biber karıştırırak sosunu hazırlardı. Mantıları kevgirle suyunu süzerek aldıktan sonra o kocaman masanın neredeyse tamamını kaplayan aluminyum bir tepsiye mantıları alır, üstüne yoğurdu döker ve üzerine henüz cızırdaması yeni durmuş salçalı tereyağ sosunu gezdirirdi. Bütün aile masanın etrafına toplanır ve annemin o muhteşem mantısını yemeye koyulurduk. Şimdi artık ailem farklı bir evde, mutfak masası ve aluminyum tepsi de yok. Ama annem hala mantı yapıyor ve hatta artık mantının üzerine, italyanların gremolatasına benzer, kıyılmış maydanoz koyuyor son anda ve mantı'nın tadını daha da zenginleştiriyor. Hala çocukluğumdaki lezzeti alsam da o masadaki herkesin beraber yediği mantı tadı bambaşka idi. Çocukluğumun en lezzetli zamanlarıydı. Tat almak Büyüdükçe ve gastronomi üzerine okudukça kafamda bir çok soru oluşmaya başladı. Neden herkesin annesi en güzel yemeği yapar? Tat duyumuz çocukluğumuzda mı gelişir ve öyle kalır mı yoksa daha sonra eğitilebilir ve değiştirilebilr mi? Ya da daha basit sorular soralım, neden yemeklere bazı maddeleri sıra ile koyuyoruz ve maydanoz gibi maddeleri en son kıyıp üzerine koyuyoruz yemeklerimizin? Farklı tatlar bir araya gelebilir mi? Tat duyumuz öznel mi yoksa belli bir nesnelliği var mı? Soruları cevaplamak için önce temel kavramlar üzerinde durmak gerekiyor. Öncelikle tat almak nedir, onu netleştirelim. Tat, hepimizin ilkokul sıralarında öğrendiği gibi, beş temel duyumuzdan biri. Bir besini ağzınıza aldığınızda besindeki moleküller dilinizdeki papillaların, yani dilinizdeki pütürcüklerin içinde bulunan tat tomurcuklarındaki kimyasal alıcılarla temasa geçerek beyne bir elektrik sinyali iletilmesini sağlıyor. Dilinizin üzerinde binlerce papilla ve her papilla'da yüzlerce kimyasalalgılayıcı tat tomurcuğu mevcut. Her tat tomurcuğunda da elli ila yüz arası tat algılayıcı hücre mevcut ki bunlar kemoreseptör olup ağzınıza besinden gelen tatlar ile kimyasal bağ kurup beyninize tat sinyali gönderilmesini sağlarlar. Tat tomurcukları dilinizden başlayarak gırtlağımıza kadar, hatta mideye kadar uzanır. Ancak buralardaki tat tomurcuklarının görevi tadı algılamaktan çok zehirli/acımtırak maddeleri algılayıp vücudu uyarmak içindir Ağzınızdaki tomurcukları görmek isterseniz çok basit bir deney var. Dilinize süreceğiniz mavi boya tat tomurcuklarını gözle görülebilir ve sayılabilir hale getiriyor. Tat fizyolojisi üzerine çalışanlar tat tomurcuğu sayısı ile tatları ayırt etme konusunda bir ilişki olup olmadığını araştıırken teste katılanların dillerini boyayarak bu tomurcukları sayarlar. Eğer dilinizin milimetrekaresinde bir veya birden fazla tomurcuk varsa tebrik ederiz, Süper tat alıcı bir insan olarak nitelendiriliyorsunuz. 0,3-1 arasında tat tomurcuğu olanlar normal sayılıyor. Aşağıdaki resim bir tat fizyolojisi deneyine katılan deneğin halini gösteriyor: Tat tomurcuklarının sayısı bazı insanların tatları nasıl en düşük düzeyde bile olsa ayırt edebildiğini de gösteriyor. Ne kadar çok tat tomurcuğunuz varsa o tatları algılamanız o kadar iyi oluyor. Ne yazık ki tat tomurcukları yaşlandıkça azalıyor, yani gitgide tat alma kabiliyetimiz azalıyor. Tam burada kardeş sitemiz Yalansavar 'ın konusuna girip uzun zamandır ve bazı insanlarca hala yanlış bilinen bir bilgiyi aktarmak istiyorum. 20. yüzyılın başında Harvard üniversitesinden Edwin Boring'in bir makalesindeki yanlış anlama yüzünden insanlar dilin belirli bölgelerinin belirli tatlara daha duyarlı olduğunu düşündüler. Buna göre dilimizin ucu şekerli tatları hisssediyor, yanlar tuzlu biraz daha gerisi ise ekşi tatları hissediyormuş. Fakat bu tamamen yanlış bir bilgi ve ev ortamında basit bir deney ile de bunu çürütebilirsiniz. Misal, biraz toz şekeri dilinizin arkasına ve yanlarına, yani normalde şekerli tatları hissetmeyecek bölgeler, koyun. Nasıl, şeker tadını alabiliyorsunuz değil mi? Ne yazık ki insanlar bilimsel metod yerine aktarılan bilgiyi doğru kabul etmelerinden dolayı bu bilgi yıllarca yanlış bir şekilde yayıldı. Koklamasak da biliriz tadını! Tat kimyasal bir duyu ve benzer bir kimyasal duyumuz da koku almak. Peki koku ile tat almak birbirine bağlantılı mıdır? Hayır! Tat almak ile koku, genel inanışın aksine, aynı şey değil. Bir çok kişi koku almazsak tatlar alamayacağımızı düşünüyor ama gerçekte koku alamasanız da tatları alabilirsiniz. Koku alamadığınızda görme duyunuz veya dokunma duynuzda bir değişiklik olmaz iken neden tat alma duyumuzda olsun ki? Kaşlarını kaldıran bazı okuyucularımızın İyi ama, nezle iken mesela, yediğimiz içtiğimizin tadını anlayamıyoruz dediğini duyar gibi oluyorum. Kendileri haklılar ama semantik bir düzeltme yapmamız gerek. Tat ile lezzet ayrı şeylerdir! Tat tomurcukları tat algılamaya yarar ve koku duyusundan tamamen bağımsız çalışır. TDK tanımı ile: Canlıların besinlerdeki uçucu olmayan bileşikleri damak, boğaz ve dil yüzeyindeki mukoza noktaları aracılığıyla algıladığı duyum. Gastronomik açıdan kesinlikle doğru bir tanım Ama lezzet dediğimiz bir çok değişik duyunun ve bileşenin bir araya getirdiği histir. Lezzet kişinin psikolojisine, yemeğin sunumuna ve en önemlisi yemekten gelen kokular ile ağzına ilk aldığı anda hissettiği tatlar ile ilgilidir. Tat bilimi üzerine okuduğum makalelerin bir çoğu bu ayrımı yaparak başlıyor konuya zira bir çok kişi bu ikisini birbirine karıştırıyor. Tat olmasa bile, lezzet kesinlikle koku ile çok alakalı. Yemekten yükselen kokular burnumuzdan ve dahası damağımızın arkasındaki boşluktan da geçerek beynimizi uyarır. Aslında lezzet alma önce koku ile başlar ve bir çok aşçı da yemek yapımı esnasında yemeği koklayarak neyin eksik olduğunu saptamaya çalışır. 5 Temel tat var iken binlerce farklı koku/aroma lezzete katkıda bulunur. Elmayı elma yapan kokusudur mesela. Koku almadığınız sürece şekerlilik oranları ve dokuları birbirine çok benzeyen elma ile armutu ayırt edemezsiniz. Koku duyumuz besinlerdeki uçucu maddeleri saptar. O yüzden mesela, taze maydanoz ilk kesildiği anda burnumuza gelen kokusu ile aldığımız lezzet ile bir süre bekledikten sonraki lezzeti, çok farklı. Terpen bileşikleri bir çok yeşil sebze ve baharatta bulunur ve son derece uçucudur. Bu yüzden taze maydanozu ilk kestiğinizdeki ayırt edici kokusu bir süre sonra kaybolur ve yerini başka aromalara bırakır. İşte bu yüzden yemeklerinize maydanoz ve benzeri şeyler katacaksınız son anda kıyıp atın. Kıyarken de keskin bir bıçak kullanmaya dikkat edin, ezildikçe hücrelerden çıkacak bazı fenolik bileşenler yemeğinizin tadını bozabilir. Size basit bir deney önerisi yapacağım, ben de bu yazıyı yazmadan önce kendim yaptım. Şimdi yemişin, yani incirin, tam zamanı. Burnunuzu iyice tıkadıktan sonra yemişinizden bir ısırık alın. Eğer iyi bir şekilde koku almanızı bloke ettiysseniz şekerli bir tat almış ama ayırt edici yemiş tadı almamış olmanız lazım. Şimdi burnunuzu serbest bırakın ve yemişten yükselen kokularla beraber bir ısırık alın. İşte, tat ile lezzet arasındaki fark. Yani, tat almak ile koku birbirine bağlı olmasa bile lezzet ve koku birbirine ayrılmaz şekilde bağlılar. Evrim sürecinde atalarımız bir çok sebze ve meyveyi de önce koklayarak tehlikeli olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Şimdilerde ise moleküler gastronomi şefleri kokuları kullanarak farklı lezzet deneyimleri yaşatmaya çalışıyorlar konuklarına. Yemekte olmayan bazı aromaları konuklarına sundukları yemeğin üzerine basit bir parfüm düzeneği ile sıkarak veya ortamda o kokuları kullanarak yemekten alınan lezzeti değiştiriyorlar. Neyse, moleküler gastronomi bambaşka bir yazımın konusu. Biz tat alma duyusuna geri dönelim en iyisi. (Not: koku ve lezzet üzerine benden önce Can Holyavkin harika bir yazı yazmıştı, kendisinin yazısı için: http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/irtifamiz-10-000-feet-yemegimiz-kotu.html) Temel tatlar (4 + 1 + daha var?) Tat fizyolojisi üzerine çalışan ilk bilim insanları önce 4 temel tat tanımladılar: şekerli, tuzlu, ekşi ve acımtrak . Dikkatli okuyucu sondaki kelimenin acı olarak değil acımtırak olarak çevirildiğini farketmiştir. Evet, zira acı diye bir tat yok aynı buruk diye bir tat olmadığı gibi. Şekerli tatlar muhtemelen eskiden de atalarımızı en sevdiği tatlardandı zira hem zararsızdı hem de yüksek kalori demekti. Şeker tadı içeren karbohidratlar atalarımızın ihtiyacı olan yüksek kaloriyi sağlamaktaydı. Şeker aynı zamanda dopamin salgılamamıza yani beynimizin ödül mekanizmasını çalıştırmamıza yarıyor. Bugün atalarımız kadar kalori harcamasak bile şekerli yiyeceklere düşkünlüğümüzün sebeplerinden biri de bu. Jacob Steiner tarafından yapılan bir deneyde yeni doğmuş bebeklere bir damlalık ile su verildiğinde herhangi bir tepki gözlenmemiş bebeklerde. Gene damlalıkla ekşi bir tat verildiğinde bebekler dudaklarını büzmüş, acımtrak tat verildiğinde ise ağlayanlar bile olmuş. Ama şeker tadı verildiğinde bebekler dudaklarını emmeye ve ellerini kollarını oynatarak sevinçli olduklarını göstermeye başlamışlar. Yani daha bebeklikten başlıyoruz şeker tadına olumlu tepki göstermeye. Bitter tat ise ilginç bir sınıflandırma. Genelde kahve, kakao gibi bitkilerde bulunan bitter tatlar aslında insan evriminde tehlike işareti olarak sınıflanmıştı. Zira acımtrak bileşenlerin bir çoğu zehirlidir, hatta bu tür bileşenleri üretip aroma olarak dağıtan firmalar ambalaj üzerine zehirli olduğunu belirten işaretler koyarlar. Evrim sürecinde bitter tadını algılama atalarımızın bir çok zehirli bileşenden korumuş olmalı. Peki neden şimdi bitter tatları hala yemeklerimizde ve içeceklerimizde kullanırken zehirlenmiyoruz? Çok basit, zehirin bizi hasta edecek ve öldürecek kadarını değil ama çok azını alıyoruz. Bitter tat veren moleküllerin oranı sizi zehirleyecek kadar değil ama yemeğinize lezzet verecek kadar. Tuzlu tatlar sodyumdan gelir. Bir maddenin tuzluluk oranı sodyumklorür olarak bildiğimiz sofra tuzu na göre ölçülür . Sofra tuzunun tuzluluk oranı birdir. Tuz tadı sevmiyor veya tuz tüketiminizi kısmanız mı gerekiyor? Onun yerine Potasyumklorür bazlı tuzları deneyin. Potasyumklorür'ün tuzluluk oranı 0,6 dır ve eczanelerde tuza alternatif olarak satılan bir çok marka potasyumklorür bazlıdır. Türkiye'nin Manimarka'sında bişeyler kokuyor Kimine göre tuz, kimine göre et, Hamlet! Hamleeeet! Ekşi tat ise asit tadı aslında. Ekşilik, aynı tuzluluk gibi, bir indeks ile ölçülüyor. Hidroklorik asitin ekşilik derecesi bir iken limonun sitrik asidinin ekşiliği 0,46 mesela. Peki sadece 4 tat mı var? ASlında uzun süre öyle zannedildi ta ki umami keşfedilene kadar. 1908 yılında Kikunae Ikeda adlı Japon kimyager japon aşçıların kullandığı kombu suyunun monosodyumglutamat yönünden zengin olduğunu keşfetti. MSG yanlış bir inanış sonucunda bugün zararlı olarak ilan edilmiş bir bileşen. MSG hakkında yazarlarımızdan Bahadır Ürkmez'in derli toplu bir yazısı için: http://yalansavar.org/2012/11/28/aci-tatli-eksi-tuzlu-metalik-ve-msg/ MSG diğer bilinen 4 tattan farklı bir tat sağlıyordu. Ikeda iyi bir kimyagerdi ama yaratıcılığı aynı şekilde iyi değildi herhalde ki bu tadı Umami yani Japonca lezzetli olarak isimlendirdi. Bugün tat fizyologları Umamiyi 5 temel tat arasında sayıyor. Bugün sadece kombuda değil bir çok yerde umami tadını bulabiliyoruz zira umami tadını veren temel glutamik asitler aslında bir çok sebze meyvede, peynirde var. Umami tadını içeren en güzel meyvelerden biri ise domates! Evet, domates bir meyvedir ve içerdiği glutamik asit domatese o eşsiz tadını verir. Ve domatesin içerisindeki tat bileşenlerinin bir kısmı uçucu olduğundan salatalarınıza domatesi en son anda doğramanızı tavsiye ederim. Gene bu uçucu bileşenler soğukta domates içinden kaybolduğundan domateslerinizi asla dolaba koymayın, tam tadını almak için. Gene basit bir deney, pazardan aldığınız domateslerin bir kısmını dolaba koyun diğerlerini güneş görmez şekilde dışarda bekletin. Ertesi gün dolaptakileri çıkarıp oda sıcaklığına gelene kadar bekletip diğer dışarda bekleyen domateslerle tadını karşılaştırın. Dışarda beklemiş domatesin hala kesildiğinde o aromasını saldığını ve tadının daha kuvvetli olduğunu keşfedeceksiniz. Mutfakta genel kural, domates gibi, sıcak iklim sebze ve meyvelerini dolapta korumamaktır. Domates başlı başınba incelenmeyi hak eden bir sebze. Domates hakkıında benden önce Işıl Arıcan çok güzel bir yazı yazmıştı, onun yazısı için: http://www.acikbilim.com/2012/08/dosyalar/domatesin-cekirdegi-kirmizi.html Dikkatli okuyucu şu ana kadar iki genel tat duyusundan bahsetmediğimi farketmiştir. Biri buruk diğeri acı. Bahsetmedim çünkü bu kelimeler herhangi bir tat duyusunu simgelemiyor. Buruk tat reseptörü diye bir reseptörümüz mevcut değil. Burukluk aslında dokunma duyusu ile alakalı. Şimdiden bir çok okurun hadi canım sen de, olur mu öyle şey dediğini duyar gibi oluyorum. Ama doğru, burukluk tamamen dokunma duyusunun harekete geçmesi ile oluşan bir his. En basit örneği çay. Çaydaki tannin dediğimiz fenolik bileşenlerin bir özelliği ayrı duran protein moleküllerini birleştirebilmektir. Tükürüğünüz içinde bulunan ve gıdaların dil üzerinde rahatça akmasını sağlayan proteinler tanninler ile birbirine bağlandığı için ytüzeydeki sürtünme artar. İşte bu his burukluk oalrak adlandırılır. Tanninler aslında fenol bileşikleridir ve tarih boyunca deri tabaklamada kullanılmıştır. Peki burukluk istenmeyen bir tat mı? Hem evet hem hayır. Tam burukluğun gelişmeye başladığı an bazı içecekler için kabul edilebilir, mesela bazı şaraplarda. Ama sorun şu ki tannin miktarı dilimizde artmaya başladıkça bir süre sonra tat alma duyunuz yorulacak ve muhtemelen diğer tatları almaz olacaksınız. O yüzden üreticiler ve aşçılar tannin bileşenleri ile çalışırken çok dikkatli olurlar ve burukluğun istenenden fazla gelişmesine izin vermezler. Acı ise aslında bir yanma hissi. Çeşitli baharatlar ve biberlerin acı ve yanma hissi yaratırlar ama bunlar tat değildir. Biberdeki acı Çağrı Yalgın'ın makalesi Acı biberler niye acı? makalesinde belirttiği gibi Kapsaisin içeriğinden dolayıdır. Demokratik haklarınızı kullanırken üzerinize sıkılan gaz ve suda da kapsaisin vardı. Erdem Erikçi'nin makalesi #direntrpv1i okuyarak daha detaylı bilgi alabilirsiniz. ama kısa yoldan şunu söyleyeyim, kapsaisin sadece yağda çözünür. Acı bir şey yediğinizde ayran için, demokratik hakkınızı kullanırken ise Talcid kullanın! Damak eğitilebilir mi? Yukarıda belli şartlarına değindiğimiz lezzet aslında o kadar çok bileşene bağlı ki. Yapılan bir araştırmada sofradaki tabak renklerinin bile algılanan lezzeti değiştirdiği görülmüş. ( araştırma: http://www.flavourjournal.com/content/2/1/24) Gıdaların renkleri de etkili değil mi? Yemek tabağında ne kadar renk görürsek, ne kadar canlı renkler görürsek o kadar lezzetli olduğunu düşünmeyiz? Ya da Maillard reaksiyonlarının yüzeyini kahverengileştirdiği bir ekmek bize simsiyah bir ekmekten daha çekici gelmez mi? Yemek yediğiniz kapların şekli, içtiğniz içeceğin bardağı da aldığınız lezzeti etkiliyor. Bir çok içecek markası hem kendini diğer markalardan ayrıştıırmak hem de kendi tariflerine uygun şekilde lezzeti açığa çıkaracak bardakları ürettirmekte markaları için. Şarap kadehlerinin çeşit çeşit olması da bu yüzden, her şarap farklı kadehte tam lezzetini ortaya çıkarıyor. Daha önce yazdığım gastronomi konulu makalelere gelen tepkilerden bazıları önerdiğim pişirme yöntemlerinin alışagelmedik veya yaygın şekillerin aksi olduğu yönündeydi. Mesela, çay yazımda önerdiğim demleme şekli ve süresi bir çok kişi tarafından yadırgandı. Ancak gelen bazı tepkiler bir süre sonra o şekilde demlenen çaya da alışıldığı ve hatta keyif alındığını da belirtti. Uzun süre şekersiz veya tuzsuz beslenenler bir süre sonra bu maddelere hassasiyetlerinin artacağını keşfedeceklerdir. Uzun süre çayınızı şekersiz içmeye başladıktan sonra sadece yarım kesme şeker bile çayınızı nasıl tatlandıracaktır. Tuzsuz beslenmeye başlayanlar maden suyu içerken daha önce almadıkları tuz tadını alabilirler. Yani damak tadınız değişebilir ve dolayısı ile eğitilebilir de Paul Bloom Hazzın Bilimi kitabında bir insaın hangi yemeklerden hoşlandığını anlamak için tek soru yeter diyor: Nerelisiniz?. Ülkemizde de öyle değil mi? Doğu ve güneydoğu anadoludaki insanlar acılı yemekleri yerken, ege yöresi sebzeli yemekleri sever. Kimsenin yemediği salyangoz Samsun'dan Fransa'ya ihraç edilir ve orda yenir. Çekirgeyi ağzımıza koymayı bile düşünmeyiz ama afrikalı bir çocuk çekirge kızartmasını afiyetle yiyebilir. Aynı coğrafyada bile farklı dönemlerde gastronomik lezzetler değişebilir. Size şimdi kuzulu saray pilavı desem muhtemelen bir çok okurumun ağzı sulanır . ama bunun kavun içinde servis edildiğini söylesem orjinal şeklinde? Ya da gene başka bir Osmanlı spesyalitesi olan sakızlı pilav desem? Bir çok insan bugün deniz böcekleri ve kabuklularına burun kıvırırken Topkapı sarayına alınan besin maddeleri içinde Haşerat-ı bahriye adı ile bir sürü deniz kabuklusu ve böceği yer almaktaydı. Bir çok insanın internetten yayılan mailler sayesinde öğrendiği ve kırmızı renk elde etmek için kullanılan Cochineal böceği saraya Kırmız böceği olarak giriyordu. Yani, damak tadı ve sevdiğimiz lezzetler kültürel ve coğrafi bağlamda ve zaman uzamında çok farklılıklar gösterebilir. Çocuklar bu konuda iki kişiden etkileniyor: anne ve baba! Annenin yediği maddeler ileride çocuğun sevdiği tatlara dönüşüyor. Annem yediyse bir bildiği vardır diyor bebekler. Ama damak tadı geliştikçe kendisine sunacağınız lezzetler de sizin o lezzetleri nasıl ona pazarladığınız ile alakalı. Bir çok anne baba çocuğuna sebzeleri sevdirmek için tabakta onları eğlenceli bir şekilde düzenler: Yani, damak tadı gayet değişebilir ve gelişebilir. Uzakdoğu mutfakları farklı tatları yemeklerinde bir arada kullanırken batı mutfakları daha benzer tatları bir arada kullanıyor. Scientific American kendi sitesinde bir rehber olması açısında harika bir diyagram hazırlamış ve besinlerin tat benzerliklerini ortaya koymuş: http://www.scientificamerican.com/article.cfm?id=flavor-connection-taste-map-interactive&WT.mc_id=SA_printmag_2013-09 Buradaki tat benzerliklerini veya benzemezliklerini kullanarak yemeklerinizi geliştirebilirsiniz. Ayrıca hangi besinlerin birbirine benzer tatlar taşıdıklarını da görmek için harika bir rehber. Zamanında dergimizi köşesine taşıyarak bize destek veren sevgili Seyit Ali Aral'ın deli mutfağı diye isimlendirdiği tariflerinn tat uyumlarını buradan da bakarak görebilirsiniz. Ağzımızın tadı eksik Ama lezzetteki en önemli etken psikolojimiz. Acılarımız artmışken gözümüz yemek görmez, ağzımın tadı kaçtı deriz. Ya da tam tersi,arkadaşlarımızla hep beraber sofra kurduğumuzda her şey ne kadar lezzetli gelir değil mi? İftar sofralarındaki paylaşım, öğrenci evinde ayın ilk günü yatmış burslarla yapılan güzel yemekler veya sabahın köründe sokaktaki simitçiden aldığımız gevrek ile köşedeki kahvehanede ettiğimiz kahvaltı. Ama en önemlisi, çocukluk mutluluğumuzun mimarları annelerimizin yemekleri herkes için en lezzetli olan. Bütün anneler dünyanın en iyi aşçılarıdır ve onların aldığı lezzet çocuklarının mutluluğu ile orantılıdır. Annelerin mutlu olduğu, çocukların eşitçe en güzel lezzetleri tattığı ve şairlerin ağzının tadının kaçmadığı günler dileğiyle: Afiyet bal şeker olsun yedikleriniz! AĞZIMIN TADI Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem, Boğazımda düğümleniyorsa lokma, Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli, Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa, Denize bile iştahsız bakıyorsam, Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen, Bu darağacı suratlı toplum! Oktay Rıfat"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/bakarken-gormemek.html", "text": "Akşam işten eve döndünüz. Zihniniz hala işteki bir sorunla boğuşurken kapıyı çaldınız. Eşiniz, sevgiliniz açtı. Merhaba dediniz, öpücük kondurdunuz ya da genelde ne yapıyorsanız onu yaptınız. Bir süre sonra yemeğe oturduğunuzda kapıyı gülümseyerek açan o güzel kadının yüzünden düşenin bin parça olduğunu ama neye sinirlendiğini bilmediğinizi fark ettiniz. İlgili, sevgili dolu biri olarak hemen olarak hemen sordunuz. Hayatım canını sıkan bir şey mi var? Saçlarımın rengini beğenmedin galiba, hiç bir şey söylemedin. Bir anda 13. Cuma filmini müziği kulaklarınızda çınlamaya başladı. Bu noktadan sonra vereceğiniz hiç bir yanıt sizi içine düştüğünüz çukurdan çıkaramayacak; fark etmedim deseniz ayrı bir dert, beğendim deseniz ayrı bir dert, beğenmedim seçenek bile değil. Hepimiz benzer durumlarla karşı karşıya kalmışızdır mutlaka. Çevremizde olan biteni, etrafımızda olan değişiklikleri hemen fark edebileceğimizi, hiç bir detayı atlamayacağımızı düşünürüz; ne de olsa hiç bir şey dikkatimizden kaçmaz. Oysa dikkatimiz sadece sınırları olan bir kaynak değil aynı zamanda bir çok bilişsel ve psikolojik faktöre bağlı sonlu miktarda bir kaynaktır. Bilişsel psikolojini kurucusu Ulric Nessier'in ilk olarak ortaya attığı dünyayı algılayışımızda dikkatin önemli olduğu fikri daha önceki sayılarımızda bahsettiğimiz görgü tanıklarının sanıldığı kadar da güvenilir olmadığının fark edilmesi ile modern psikoloji araştırmalarının önemli bir konusu haline gelmiş. Bu araştırmalar içinde önemli yer tutan iki farklı kavramdan bahsetmeden önce küçük bir oyun oynayalım sonra okumaya devam edelim. Oyunumuz için önce aşağıdaki kartlardan birini seçin. Aklınızda kalacağına emin olana kadar içinizden yüksek sesle kartı tekrar edin. Hatırlayacağınıza emin olduğunuzda alttaki gözlerden istediğiniz birine dikkatle bakın ve sonra yazının sonundaki Şekil -7'de göreceğiniz kartları kontrol edin. Eğer verilen yönergeleri takip ettikten sonra buraya geldiyseniz büyük bir olasılıkla Bunu nasıl yaptı? diye merak ediyorsunuzdur; iki şekildeki kartları tekrar kontrol edin ama bu sefer kartların renklerine dikkat ederek. Aslında iki kümedeki tüm kartlar birbirlerinden farklı ama özel olarak çaba sarf etmezsek sadece kendi kartımızın kümeden çıkarıldığını algılarken diğer kartların da aslında desteden çıkarıldığının farkına bile varmıyoruz. Bilişsel Psikolojide bu duruma değişim körlüğü adı veriliyor. Görüş alanımız içindeki her şeyi tam olarak algılamıyoruz. Her ne kadar çevreden gelen uyaranların tamamı beynimize ulaşsa da beynimiz sadece eldeki göreve ait ya da başka bir deyişle dikkatin verildiği uyaranların filtrelerinden geçerek zihnimizce algılanmasını sağlıyor. Yukarıda da kısaca değindim gibi fikir ilk olarak Ulric Nessier tarafından ortaya atılıyor. Nessier sabah saatlerinde tan ağarmak üzere iken pencereden dışarı baktığında ya camda odanın yansımasına ya da dış dünyaya odaklandığını ancak ne kadar istese de ikisine birden dikkatini veremediğini fark ediyor. Hangisine dikkatini verirse diğeri odaktan çıkıyor. Nessier bu durumu seçici görme olarak adlandırıyor. Nessier laboratuvarında aynı ekranda deneklerine farklı iki film seyrettirdiğinde deneklerin filmlerden birini kolayca takip ederek diğerinde olan beklenmedik bir olayı tamamen kaçırdıklarını, farkına bile varmadıkları tespit ediyor. Nessier'in fikirleri çeşitli araştırmacılar tarafından defalarca test edilmiş. Çalışmalar çevremizdeki zengin uyaranları bilinçli bir şekilde algılamak için bir miktar dikkatin gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Klasik bir değişim körlüğü deneyinde araştırmacılar deneklere harfler, noktalar ya da kelimeler gösterilerek seyredilen iki sahne arasında hangi görsel bilgilerin bir sonrakine aktarıldığını ve aradaki farklılıkların bilinçli bir şekilde algılanıp algılanamadığına bakıyor. Noktalar, harflerden oluşan deneylerin sonuçları ile gerçek dünyanın karmaşıklığı arasında korelasyon kurmak zor ancak azimli araştırmacıların her zaman bir çözümleri oluyor. Araştırmacılar basit verilerle yapılan deneylerden elde edilen sonuçların daha doğal görüntüler içeren çalışmalarda da geçerli olup olmadığını tespit etmek için farklı yöntemler kullanıyorlar. Titreşim Paradigması: Bir biri ile aynı gibi görünen fakat aralarında büyük değişiklik olan iki sahne arasındaki değişikliği görmek özellikle iki görüntü arasında dikkatimiz dağıtan görsel bir etmenin bulunması durumunda oldukça zor. Bu zorluğu test etmenin en kolay yolu aralarına boş bir resim gibi dikkat dağıtan görsel bir etmen konulmuş orijinal ve değiştirilmiş iki fotoğrafı izleyiciye göstermek (Şekil 2). Bu deney düzeneğine Titreşim Paradigması adı veriliyor. Şekil 2'de iki resim arasına konulan boşluk değişimi kolayca fark etmemize yol açan otomatik kontrol mekanizmasını devre dışı bırakarak sahnenin daha yavaş taranmasına ve kontrol edilmesine yol açıyor. Başka bir deyişle dikkatimizi dağıtıyor. Bu etkiyi Şekil 3 ve Şekil 4'te kendinizde gözleyebilirsiniz. Çamur At İzi Kalsın Paradigması: Bu deney yönteminde kullanılan çamur ne gerçek ne de mecazi anlamıyla çamur fakat görüş alanımız içinde olup görsel algımızı sekteye uğratan yüksek kontrastlı ancak değişikliği saklamayan küçük şekiller. Tıpkı titreşim paradigmasını kullanan deneylerde olduğu gibi görüş alanımız içerisindeki bütün detayları hafızamızda saklamadığımızı, görsel algımızın sandığımız kadar mükemmel olmadığını gösteriyor bu paradigma kullanılarak yapılan deneyler de. Şekil 5' te bu şekilde hazırlanmış deneylerde kullanılan bir örnek resimde atılan küçük çamurların görsel algımızı şaşırttığını ve bir kere tespit ettiğimize nasıl da farkına varmamışım dediğimiz değişimi görmemizi engellediğini görebiliriz. Ön Plan Arka Plan Ayırma: Karmaşık ve gerçeğe yakın bir görsele baktığımızda retinada oluşan görüntüyü değişik reseptörleri uyaran, iki boyutlu, farklı şiddette ışıklandırılmış ve birbiri ile ilgisiz bir uyaran serisi olarak düşünülebiliriz. Oysa dünyayı retinada oluşan görüntü gibi birbiri ile ilgisiz uyaranlardan oluşan bir karmaşa olarak değil her biri diğerinden ayrılmış nesnelerden oluşan anlamlı bir bütün olarak algılıyoruz. Her bir nesneyi diğerinden kolayca ayırabilmemizin altında imge ayırma süreçlerinin yattığı düşünülüyor. İmge ayırma süreçleri aynı nesneden gelen uyaranları bir araya gruplayarak bu uyaranları gerçek dünyada farklı nesnelerden gelen uyaranlardan ayırıyorlar. Dikkatin değişim körlüğü üzerinde etkisi diğer deney yöntemleri ile gösteriliyor. Ancak bir görüntüdeki değişikliğin yerinin ne kadar önemli olduğu ve imge ayırma proseslerinin bir görüntünün hangi kısmına öncelik verdiği sorularına yanıtını ön plan arka plan ayırma deneyleri ile arıyor araştırmacılar. Yapılan çalışmalar algımızın ön planda olan küçük değişiklikleri bile kolayca fark ederken arka planda olan büyük ve önemli değişikliklerin görülmesinin çok daha zor olduğunu gösteriyor. Değişim körlüğü konusunda bilime meraklı okuyucular tarafından belki de en çok bilinen araştırmaları yapmış, ülkemizde de kitapları Türkçe olarak yayınlanmış Daniel Simons ve Christopher Chabris'in çalışmalarına ve değişim körlüğünün günlük hayatımızdaki etkilerinden bahsetmeden önce Richard Wiseman'ın şaşırtıcı renk değiştiren kart numarasını izleyelim. Artık değişim körlüğünün gündelik hayatımızın bir parçası olduğuna ikna olmuşsunuzdur sanırım. Ama daha bitmedi... Simons ve Chabris değişim körlüğü üzerine yapılan çalışmalarının en temel varsayımının dikkat sarf edildiğinde gördüğümüz her şeyin kodlandığı ve hafızada saklandığı varsayımı olduğunu aktarıyorlar. Çevremizdeki bütün görsel bilgiler dikkat içeren süreçlerin değerlendirmesine hazır haldeler ancak dikkat edilmediğinde bu bilgiler hafızamızda saklanmıyorlar; algılıyoruz ancak hatırlamıyoruz kısacası. Simons ve Chabris dikkatin başka bir göreve ya da nesneye odaklandığı durumlarda kişilerin beklenmedik bir nesneyi hatırlamamaktan ziyade aslında hiç algılamadıklarının altını çiziyorlar. Bu olaya dikkat eksikliğine bağlı körlük adı veriliyor. Aşağıdaki ünlü videoda bütün dikkatinizi vererek beyaz giymiş oyuncuların kendi aralarında kaç pas yaptığını sayın sanki hayatınız bu soruya doğru yanıt vermeye bağlıymışçasına. 15 pası sayabildiniz mi? Peki goril, gorili fark ettiniz mi? Eğer Hangi goril? sorusunu kendinize soruyorsanız endişelenmeyin. Dört farklı koşul altında deneklere beklenmedik bir olayı sergileyen ünlü çalışmalarında Simons ve Chabris deneklerin sadece %54'ünün beklenmedik olayı algıladıklarını kalan %46'nın ise bu olayı hiç görmediklerini tespit etmişler. Dinamik bir olay sırasında önemli bir miktar dikkat eksikliğine bağlı körlük yaşıyoruz. Simons ve Chabris bilinçli olarak çaba sarf etmezsek etrafımızdaki görsel elementleri bırakın hatırlamayı algılamadığımızı ifade ediyorlar. Etrafımızdaki zengin görsel şölenin her detayını algıladığımızı, hatırladığımızı düşünüyoruz gündelik hayatlarımızda. Oysa değişim körlüğü ve dikkat eksikliğine bağlı körlük çalışmaları bir görüntüden diğerine geçerken çevremizde olan bitenin detaylı bir kaydını tutmadığımızı hatta doğal ortamlarda dahi beklenmedik olayları algılamadığımızı gösteriyorlar. Gerçekte görsel dünyamızın çok azını deneyimliyoruz. Bu deneyim eksikliği ve algılarımıza olan aşırı güvenimizin gündelik hayatımıza yansımaları olması kaçınılmaz. Önce eğlenceli olanlardan başlayıp daha ciddi olanlara doğru gidelim. Film hataları: Sinema sektörü bizlerin değişim körlüğü ve dikkat eksikliğinden kaynaklanan körlük yaşıyor olmamıza bel bağlayan bir sektör aslına bakarsanız. Film yönetmenleri sahneleri farklı zamanlarda çekip, montaj aşamasında parçaları bir araya getiriyorlar. Bazen aynı sahnenin devamının farklı zamanda çekilmesi gerekiyor. Sahnenin görsel olarak rahatsız etmeden devam edebilmesi için arka planın, kadrajda olan görsel elementlerin, oyuncuların vücut pozisyonlarının daha önce çekilen kısmı ile uyumlu olması gerekiyor. Her ne kadar setlerde devamlılıktan sorumlu bir kişi bulunsa da bazen hatalar kaçınılmaz oluyor. Devamlılık sorumlusu dikkat etmiyor, yönetmen montajda kaçırıyor ve biz izleyiciler de devamlılıkta hatayı farkına bile varmadan keyifle izliyoruz film ve dizileri. Bütün bu hataların temelinde dikkat eksikliğine bağlı körlük ve değişim körlüğü yaşıyor olmamız yatıyor. Eğer bir sinema meraklısı iseniz Google'da movie continiuty errors aramasını yaptığınızda çok eğlenceli sonuçlara ulaşacaksınız. Görgü tanıklığı: Daha önceki bir yazımızda bahsettiğimiz görgü tanıklığının sanıldığı kadar güvenilir olmamasının nedenlerinden biri de bakarken görmememiz. Örneğin bir suça tanık olduğumuzda elinde silah olan saldırganın silahına dikkatimizi odakladığımızda kişinin fiziksel özelliklerine ilişkin detayları algılamıyoruz. Ancak yaşadığımız olayın anlamlı olabilmesi zihnimiz için önemli. Bu nedenle kişinin fiziksel özelliklerine ilişkin detayları gerçekte o kişiye ait olmayan özelliklerle dolduruyoruz. Değişim körlüğü ve dikkat eksikliğine bağlı körlük üzerine yapılan çalışmalardan haberdar olmak sağlıklı ve güvenilir bir adalet sistemi için olmazsa olmaz koşullarından biri; ne de olsa tanıklarınız ne kadar güvenilirse doğru kişiyi suçlu olarak yakalama şansınız o kadar fazla. Çokgörevlilik : Dikkatimiz sonsuz miktarda ve sınırları olmayan bir kaynak değil aksine dikkat kapasitemiz sınırlı. Buna rağmen aynı anda bir çok işi yapmak hepimizin en sevdiği aktivitelerden olsa gerek. Çokgörevlilik söz konusu olduğunda araç kullanırken birden fazla işe dikkatimizi vermemizin sürüş yeteneklerimize etkisi hemen ilk akla gelenlerden. Özellikle araç kullanırken cep telefonları ile konuşmanın sürüş yeteneklerimizin üzerindeki olumsuz etkileri artık çok iyi biliniyor. Elde edilen veriler cep telefonu ile konuşan sürücülerin görüş alanlarındaki nesnelere baksalar bile görmekte zorlandıklarını, algılamadıklarını gösteriyor. Kısacası araç kullanırken birden çok işle ilgilendiğimizde dikkat eksikliğine bağlı körlük yaşıyoruz. Trafik kazaları: Araç kullanırken cep telefonları ile konuşmanın tehlikeleri artık yeteri kadar biliniyor ancak telefonla konuşmayıp yola bakar, ellerimizi direksiyonda tutarken her şeyi göreceğimizden, aniden gelişen tehlikeli bir durumu algılayabileceğimizden emin olabilir miyiz? Yanıt maalesef hayır. Araç kullanan herkesin en az bir tane Bu nereden çıktı görmedim dediği olay olmuştur. Eğer özel olarak dikkat etmiyor ve beklenmedik olaylara karşı hazır değilsek görüş alanımız içinde duran kamyonu, sola dönen motosikletliyi ya da topları yola kaçmak üzere olan çocukları fark etmeme olasılığımız çok yüksek. Peki bakarkörlüğün üstesinden gelmek mümkün mü? Dikkatimizin sınırsız olduğu fikri konfirmasyon yanılgısına tipik bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Dikkatimizi çeken değişiklikleri, beklenmedik olayları algılayıp hafızamıza kaydederken dikkatimizden kaçan olaylardan haberdar bile olmuyoruz. Dolayısı ile dikkatimizi değerlendirirken kullandığımız bütün veriler dikkatimizden hiç bir şeyin kaçmayacağı fikrini destekleyen veriler oluyor. Kısacası dikkatimize olan güvenimiz bir yanılgıdan ibaret. Dikkatimizi bir nesneye odakladığımızda diğer nesneleri algılamamamız beynimizin normal işleyiş süreçlerinin bir doğal bir parçası. Bu sayede dikkat gerektiren bir çok işi kolaylıkla yapabiliyoruz. Bakarkörlük bilişsel kapasitemizi verimli kullanabilmemizin bir yan ürünü. Gündelik hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan bakarkörlüğü yok etmek mümkün değil. Bilişsel yeteneklerimizin sınırlarının farkında olmak, sezgilerimizin bizi aldatabileceğini bilmek ve dikkatimizin sınırlı olduğuna dair somut kanıtlara aşina olmak bakarkörlüğü ortadan kaldıramasa da çevremizi daha iyi algılamak, gördüklerimizi hatırlamak konusunda önemli bir başlangıç noktası. Ne de olsa insanın sınırlarını bilmesi başarılı olmasının temeli."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/bilgisayar-tarihinde-cigir-acan-101-icat-1-bolum.html", "text": "Bilgi çağının keskin bir başlama çizgisi yok. 19. yüzyılda telgraf ile hızlı bir iletişim ağı oluşturulmuş, ofislerde otomatik tablolama makineleri kullanılır olmuştu. Mühendislik, astronomi ve fizikte kullanılan hesaplama cihazlarının tarihi ortaçağa, hatta antik çağa kadar uzanır. Yine de yirminci yüzyılın önemli bir farkı var: Geçtiğimiz yüzyılda malzeme teknolojisi ve fizikteki keşifler sayesinde, daha önceki özel amaçlı analog ve mekanik cihazların yerini dijital ve elektronik cihazlar aldı. Bu şekilde genel amaçlı bilgi işleme makineleri büyük ölçekli olarak imal edilebildi, ve bugünkü bilgi toplumuna yol açılmış oldu. Bu yazı dizisinde, dijital elektronik bilgisayarların bugünkü haline gelmesini sağlayan bazı önemli kilometre taşlarını listeleyeceğiz. 1. Röle Röleler, 19. yüzyılın ilk yarısında, uzaklıkla zayıflayan telgraf sinyallerini güçlendirme amacıyla icat edildi. Bir rölenin içindeki elektromıknatıs, terminallerine bağlı kablodan elektrik akımı geçerse manyetik alan üretir. Bu manyetik alan, yakına yerleştirilmiş bir metal kontağı oynatır ve başka bir devrenin kapanarak akım geçirmesini sağlar. Böylece mesafeyle zayıflayan elektrik sinyalleri röle ile yeniden üretilerek ileri doğru aktarılır. Röleler özünde, uzaktan kumanda edilebilen birer açma-kapama düğmesidir. Birkaç röle uygun şekilde birleştirilerek mantık işlemleri yapan elektrik devreleri inşa edilebilir. Bu mantıksal işlem devrelerini kullananarak da 0 ve 1'lerden oluşan dizileri çeşitli şekilde manipüle eden, yani bilgi işleyen yeni devreler ve ayrıca bilgiyi saklamak için bellek devreleri oluşturulabilir. Sayıların 0'lar ve 1'ler ile nasıl kodlanacağı kararlaştırıldıktan sonra, bu sayılarla aritmetik işlemler yapan, iki sayıyı birbiriyle karşılaştıran devreler de yapılabilir. Bu prensipten hareketle 1930'larda birkaç araştırmacı, birbirlerinden habersiz olarak, röle kullanan hesaplama makineleri yapmaya giriştiler. Bu projelerden birine Bell Laboratuvarları'nda çalışan matematikçi George Stibitz öncülük ediyordu. Stibitz, 1937 yılında rölelerle hesaplama makinesi kurma fikrini geliştirmiş, hatta çok basit prototipler hazırlamıştı. Fikrini Bell yöneticilerine aktardı, ancak fikri pek hevesle karşılanmadı: Röleli bir hesaplama makinesi, o zamana kadar kullanılan mekanik hesaplayıcılara göre çok daha büyük ve hantal olacaktı. Yine de bir prototip oluşturma fırsatı yakaladı. Ortaya çıkan Karmaşık Sayı Hesaplayıcı başarılı oldu ve on yıl boyunca daha ileri modellerle gitgide geliştirildi. Harvard'lı fizikçi Howard Aiken, Stibitz'ten bir yıl kadar önce aynı düşünce ile yola çıkmıştı. Aiken'in projesini gerçekleştirmek için Harvard ve IBM arasında 1939'da bir anlaşma yapıldı, ama Harvard Mark I adı verilen cihazın çalışır hale gelmesi 1944'ü buldu. O sırada askere alınmış olan Aiken, donanma tarafından Mark I'i kullanarak hesaplamalar yapmakla görevlendirildi. Grace Hopper ve Richard Bloch gibi bilgisayar tarihine geçmiş isimler, programcılık kariyerlerine o dönemde başladılar. Sonraki yıllarda Aiken donanma ve hava kuvvetleri için daha gelişkin modeller üretti. Bu süreçte Harvard, bilgisayar mühendisliğinde öncü merkezlerden biri haline geldi. Dehasına rağmen şartların elverişsizliğiyle önü kesilenler de vardı. Berlinli genç mühendis Konrad Zuse, röleli bilgisayar tasarımına kafa yormaya 1935'de başladı ve 1938'de ilk çalışan prototipini (Z1) tamamladı, böylece dünyadaki ilk röleli bilgisayarı geliştiren kişi olarak tarihe geçti. Zuse'nin tasarımları ABD'deki benzerlerine göre daha ileride, bugünkü prensiplere daha yakındı. Üçüncü model olan Z3 dünyanın ilk programlanabilir bilgisayarı ünvanını taşır. Aynı dönemde Zuse, ilk yüksek seviye programlama dili olan Plankalkül'ü geliştirdi. Sonraki model olan Z4'ün geliştirilmesi Almanya'nın savaşta yenilmesi ve Zuse'nin açlıkla mücadele ederek İsviçre'ye kaçmaya çalışması sebebiyle gecikmeye uğradı. Bu zorluklara rağmen Z4 modeli 1950'de ETH-Zürih'de işler hale getirildi. Sonraki yıllarda Zuse yeni tasarımlar üretmeye devam etti. 2. Elektron tüpleri En sade halinde, bir elektron tüpü basit bir araçtır: Havası boşaltılmış bir ampul içinde bir metal parçası ısıtılır, böylece bazı elektronlar metalden ayrılır. Tüpte ayrıca, ince tellerden oluşan küçük bir ızgara da bulunur. Bu ızgaraya uygulanan gerilim negatifse elektronlar katottan anoda doğru hızlanarak giderler. Gerilim pozitifse ızgara elektronları iter ve ilerlemelerini engeller. Elektron tüpü 1906'da icat edildi, ve takip eden yıllarda radyo haberleşmesinde sinyal güçlendirici olarak yaygın şekilde kullanılmaya başlandı. Yaşı yetenler hatırlar: 1970'lere kadar radyolar kocamandı ve içlerinde lamba tabir edilen elektron tüpleri vardı. Tüpler de röleler gibi, uzaktan kumanda edilen açma-kapama anahtarı olarak kullanılabilirdi ve mantık devreleri içeren bilgisayarları inşa etmek için kullanılabilirlerdi. Aiken ve Stibitz gibi 1930'ların bilgisayar öncüleri elektron tüplerinden habersiz değillerdi, ama o dönemde röleler tüplere göre daha kolay bulunuyordu, daha ucuzdu, ve oturmuş bir teknolojiye sahipti. Üstelik tüpler fazla ısınıyorlardı. Bir bilgisayarda onbinlerce tüp kullanılması gerektiğinden, bulunduğu mekanın soğutulması ciddi bir problemdi. Tüplerin arızalanmaya yatkın olması da hesabın sık sık bölünmesi riskini doğuruyordu. Bu dezavantajlara rağmen elektronik tasarımın çekiciliği büyüktü. 1937'nin sonunda, Iowa State Üniversitesi'nde çalışan fizikçi John Atanasoff tüplerle çalışan ve ikili sayı sistemine dayalı bir elektronik hesaplama makinesi tasarladı. Parlak zekalı bir elektrik mühendisi olan Clifford Berry'yi asistan olarak işe aldı ve 1940 yılı başında fizik binasının bodrumunda makineyi inşaya başladılar. Atanasoff-Berry Computer olarak bilinen cihaz 1941 sonunda bitirildi. ABC'nin hesaplama kısmı mükemmel çalışıyordu, fakat delikli kartları okuyan ve yazan kısım on bin seferde bir hata yapıyordu, bu da büyük ölçekli hesaplamalarda cihazı güvenilmez kılıyordu. Bu arada ABD 2. Dünya Savaşı'na girdi, Atanasoff ve Berry ABC'nin bu eksiğini giderme fırsatı bulamadan askere alındılar. Atanasoff savaştan sonra 1948'de üniversiteyi ziyaret ettiğinde, ABC'nin kendisine haber verilmeden sökülüp atılmış olduğunu gördü. Atanasoff ABC üzerinde çalışırken onu ziyaret edenlerden biri, Pennsylvania Üniversitesi'nde çalışan fizikçi John Mauchly idi. Mauchly 1942'de elektron tüpleri ile hesaplama yapmaya dair bir teklif yazmıştı, ama üniversite yönetiminin ilgisini çekememişti. Ancak, Balistik Araştırma Laboratuvarı'nın başındaki matematik doktoralı genç teğmen Herman Goldstine bu projeden haberdar oldu. Laboratuvar, top güllelerinin menzillerini veren tablolar oluşturmakla görevliydi. Yeni toplar imal edildikçe, bu tabloların hemen hazırlanması ve savaş meydanına gönderilebilmesi gerekiyordu. Bu tablolar fırlatma açısı, hava direnci, rüzgar yönü, vs. gibi birçok karmaşık faktör içeren zor hesaplamalar gerektiriyordu ve elle yapılan işlemler ihtiyacı karşılamayacak kadar yavaş ilerliyordu. Hızlı ve otomatik hesaplamaya ihtiyaç duyan Goldstine Mauchly'ye ihtiyaç duyduğu kaynakları vermeyi teklif etti. Mauchly, olağanüstü yetenekli bir elektrik mühendisi olan Presper Eckert ile beraber ENIAC adını verdikleri bilgisayarı inşa etmeye başladı. Eckert, tüplerin ömrünü uzatmak için birçok yöntem icat etti ve güvenilir bir tasarım oluşturmayı başardı. ENIAC'ın tamamlanması 1946'yı buldu, o yüzden savaşta çok işe yaramadı, fakat sonraki bilgisayar teknolojisini oluşturan bir okul olarak tarihteki yeri çok önemlidir. Mauchly ve Eckert, ENIAC'daki tecrübelerine dayanarak, iş dünyasının bilgi işlem ihtiyaçlarına yönelik hizmet verecek bir şirket kurdular ve ilk ticari bilgisayar olan UNIVAC'ı ürettiler. İkili, iş idaresinde çok başarılı olamadı ve 1950'de şirketlerini Remington Rand'e devrettiler. Ancak UNIVAC bilgisayarı çok popüler oldu ve elektronik beyin imajının popüler kültüre girmesini sağladı. UNIVAC'ın başarısı, o zamana kadar mekanik ofis ekipmanları üreten IBM'in de bilgisayar işine girmesine vesile oldu. 3. Yazılım ve donanımın ayrılması Elektron tüpleri ile işlem yapan ENIAC gerçekten hızlıydı. O kadar hızlıydı ki, bilgisayarın çalışmasındaki darboğaz tamamen başka bir yerde ortaya çıktı: Programın hazırlanmasında. ENIAC'ı bir matematiksel problemin çözümüne hazırlamak, yer yer yoğun fiziksel çaba gerektiren zor bir işti. Sayıların ve belleğin kağıt üzerindeki tasarımının ardından, yüzlerce anahtarın konumunun ayarlanması, yüzlerce kablonun bağlantılarının değiştirilmesi gerekiyordu. ENIAC'ı programlamak, bilgisayarın devre bağlantılarını ve iç yapısını değiştirmek demek oluyordu. Bu işlem haftalarca sürebiliyordu. Hazırlıklar bitince ENIAC gerekli tabloları yarım saatte üretiyor, ardından yeni bir problem için aynı maraton tekrar başlıyordu. Mauchly ve çalışma arkadaşları bu sorunun farkındaydılar ve sonraki tasarımlarda çözülmesi gerektiğini biliyorlardı. ENIAC takımını ziyaret eden ve başka bilgisayar projelerini de yakından takip eden ünlü matematikçi John von Neumann, yazdığı bir makalede yüklenen program mimarisi veya von Neumann mimarisi adı verilen bir fikir yayınladı. Bu fikre göre, bilgisayarın yapacağı işlemlerin talimatları önceden belirlenmiş ikili kodlamalarla ana bellekte saklanmalı ve bilgisayar bu talimatları sırayla işlemelidir. Bu yaklaşım, talimatları kodlamak ve kodu çözmek için yeni devreler gerektirdiği için bilgisayar tasarımını biraz karmaşıklaştırıyor da olsa, sağladığı müthiş esneklik sayesinde hızla kabul gördü. Yüklenen program mimarisi ile kendi kendini değiştiren programlar yazılabilir, başka programları işleyen programlar oluşturulabilirdi. Genel amaçlı olacak şekilde tasarlanan bilgisayar donanımı, uygun programların yüklenmesiyle farklı işler yapmaya yönlendirilebilirdi. Yüklenen program mimarisi sayesinde Fortran, Java gibi yüksek seviye programlama dillerini, ve Linux, Windows gibi işletim sistemlerini yaratmak mümkün oldu. Programcılar bilgisayarın elektroniğine bulaşmadan yazılım geliştirebilir oldular, böylece bilgisayar kullanımı gitgide kolaylaşarak yaygınlaştı. 4. Transistör Elektron tüplerinin rölelere göre avantajları tartışılmaz; fakat onların da kendilerine göre sorunları vardı. Her biri başparmak büyüklüğünde binlerce tüp barındıran bir bilgisayar çok büyük ebatlarda olmak zorundaydı. Bu tüplerin yaydığı ısıyı dağıtmak bir dert, bozulanları değiştirmek ayrı bir dertti. Elbette taşınabilirlik diye birşey sözkonusu değildi. Katı hal fiziğindeki gelişmeler bu soruna çözüm bulmakta gecikmedi. Yarı iletken denen bazı malzemelere uygun miktarda yabancı atomun eklenmesi ile farklı iletkenliklerde kristaller ortaya çıkarılabildiği keşfedildi. 1947 sonunda Bell Laboratuvarları'nda çalışan deneysel fizikçiler John Bardeen ve Walter Brattain, yarı iletkenleri birleştirerek bir sinyalin güçlendirilebileceğini, veya açılıp kapatılabileceğini keşfettiler. Bu icat elektron tüplerinin yerine kullanılabilirdi; üstelik çok daha az güç kullanacak, ısınma derdi olmayacak, devreler çok daha küçük ve hafif olabilecek, bozulma ve kırılma riski çok azalacaktı. Bardeen, Brattain ve laboratuar yöneticisi William Shockley, transistör adı verilen bu icatları için 1956 Nobel Fizik Ödülü'ne hak kazandılar. 5. Entegre devre ve mikroişlemci Transistörler bilgisayarların epeyce küçülmesini sağladıysa da, bu küçülmenin bir sınırı vardı. Elektronik devrelere transistörlerin tek tek elle lehimlenmesi gerekiyordu. Bu da hem üretimi yavaşlatıyordu, hem de insan elinin giremeyeceği küçük ölçeklerde çalışmayı engelliyordu. Katı hal fiziği, özellikle de yarıiletkenler, 1950'lerden itibaren müthiş imkanlara kapı açmaya başlamıştı. 1958'de Texas Instruments'da çalışan Jack Kilby, yekpare bir yarıiletken üzerinde bir entegre devre inşa edilebileceğini düşündü. Sinüs dalgası üreten bir yarıiletken devre üretti ve fikrinin gerçekleşebileceğini gösterdi. Fairchild Semiconductors şirketinden Robert Noyce da bağımsız olarak aynı icadı geliştirdi, ama kısa bir zaman farkıyla patenti kaçırdı. Kilby ve Noyce beraberce entegre devrelerin mucidi olarak anılırlar. Kilby, öncülüğü sebebiyle 2000 Nobel Fizik Ödülü'nü aldı. 1960'larda entegre devre üretimi yaygınlaştı. ABD'de elektronik şirketlerinin toplandığı bölge Silikon Vadisi olarak benimsendi. Noyce Fairchild'dan ayrılıp Intel isimli bir şirket kurmuştu. Stanford'dan elektrik mühendisliği doktorasına sahip Intel çalışanı Ted Hoff, entegre devre fikrini iyice ileri götürdü: Bir mikroçipin üzerine tam bir bilgisayar sığdırılabileceğini savundu. Bu vizyonu takip ederek, 1971'de Intel 4004 mikroişlemcisinin geliştirilmesini sağladı. Bu öncü mikroişlemciyi birçok başka model takip etti. Takip eden yıllarda üretim teknikleri gitgide geliştirildi, çok daha küçük yarıiletken yapılar imal etmek mümkün oldu ve birim alana daha da fazla sayıda transistör sığdırılabildi. Daha çok sayıda transistör bulunması, genel olarak işlemcinin yeteneklerinin daha fazla olması demektir. Böylece cep telefonlarımızda bile olağanüstü güçlü bilgisayarlar taşımamız mümkün hale geldi. Intel 4004 çipinde 2300 transistör varken, 2014 yılında piyasaya çıkacak olan Xbox One oyun konsolunun işlemcisi yaklaşık beş milyar transistör barındırıyor. Intel'in kurucularından Gordon Moore, 1965'de yayınladığı bir makalede entegre devrelerdeki transistör sayısının her iki yılda iki katına çıktığını yazmıştı. Yani, çiplerdeki transistör sayısı zamanla üstel olarak artmaktadır. Bugün bu gözlem Moore yasası olarak bilinir. Elbette bir doğa yasası veya teorem değil, sadece yaklaşık bir ifade, ama değişen teknolojiye rağmen elli senedir doğru kalması şaşırtıcı (veya belki de, bir numaralı mikroişlemci üreticisi olan Intel, çiplerini özellikle bu yasaya uyacak şekilde piyasaya sürüyordur . Gelecek ay devam edeceğiz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/dahiler-kucukken-1.html", "text": "Bizim için bazı kişiler birer dahidir. Yaptıkları işleri görürüz ama nasıl yaptıklarını, ne şekilde düşündüklerini, bu işleri nasıl ortaya çıkardıklarını pek anlayamayız; birer kapalı kutudurlar bizim için. Öte yandan eminim ki, bu kişilerin dehalarını ve nasıl yaptıklarını anlamak için çok büyük bir istek duyarız. Elbette, kolay karşılanabilecek bir istek değil bu. Yıllardır süregelen psikolojik, sinirsel, toplumsal ve kalıtsal araştırmalara rağmen henüz dehanın oluşumunu açıklamaktan aciziz. Ama belki de bu dahilerin hayatlarının pek azımızın bildiği çocukluk yıllarına giderek, dahilerin yaratıcı süreçlerinin nasıl başladığına dair biraz fikrimiz olabilir. Bu yazı dizisinde 25 yaşındaki Albert Einstein'a veya 30'lu yaşlarındaki Charles Darwin'e, Michael Faraday'a değil, çocuk Albert, ufaklık Charles ve bacaksız Michael'ın hayatına kısa bir göz atacağız. İlk Yılları 1809 yılının 12 Şubat günü başladı Charles Darwin için hayat. Robert-Suzanna Darwin çiftinin altı çocuklarından beşincisi olarak dünyaya gelmişti. Baba Darwin, İngiltere'nin Shrewsbury bölgesinde doktor, anne Darwin ise ev işleriyle ilgilenen hevesli bir botanik meraklısıydı . Darwin ailesi, hem Dr. Robert'in mesleği, hem de Suzanna'nın dönemin önde gelen zengin ve entellektüellerinden olan babası Josiah Wedgewood'dan kalan büyük mirası sayesinde oldukça zengin ve varlıklı bir aileydi. Bu sayede Charles dönemin en iyi okullarında oldukça rahat bir şekilde eğitim alabilmişti. Robert-Suzanna çifti, hem ailenin geri kalan bireyleri, hem de Charles için oldukça iyi bir ev ortamı yaratmayı başarmışlardı. Suzanna bütün çocukları ile yakından ilgilenen, onların eğitimine önem veren ve bilindiği kadarıyla da hiç sert olmayan bir anneydi. Charles 8 yaşındayken, acılı bir hastalık sonrasında hayata gözlerini yumduğunda, Charles annesi sayesinde çoktan bitkiler dünyasına; onların özelliklerine ve isimlendirilmesine giriş yapmıştı bile. Baba Robert ise Shrewbury bölgesinde hekimlik yapmakla beraber, çocuklarının değeri ve gelecekleri konusunda akıllı kararlar verebilen birisiydi. Okulda herhangi bir üstün başarı göstermemiş olmasına rağmen Charles'ın oldukça akıllı ve gelecek konusunda başarılı olacağını düşünen birisiydi. Çiftin en önemli özelliklerinden birisiyse, çocuklarının eğitimi ve kendilerini geliştirebilmeleri için ellerindeki bütün imkanları kullanmaktan çekinmiyor oluşlarıydı. Öyle ki, Robert Darwin çocukları Charles ve ondan dört yaş büyük ağabeyi Erasmus'un evlerinin bodrum katında ufak bir kimya laboratuarı kurmalarına bile izin vermişti . Doğayla ve Araştırmaya Karşılaşması Evlerinde bulunan bu ufak laboratuar, Charles ve Erasmus için en büyük eğlence yerlerinden birisiydi. Doğa bilimlerine meraklı olan Erasmus sayesinde, kitaplarda gördükleri bazı deneyleri tekrarlıyor, akıllarına takılan sorular için deneyler düzenliyor ve bu çabalarında da Erasmus ana fikirleri sağlarken Charles asistanlık yapıyordu. Erasmus tıp eğitimi için Edinburgh Üniversitesi'ne gittikten sonra bile mektup aracılığıyla Charles'a deneyler öneriyor fakat bunların nasıl yapılacağına karışmıyordu. Bu sayede denilebilir ki Charles Darwin, bağımsız bilimsel çalışmayı daha üniversite öncesi dönemde öğrenmiş ve pek çok defalar da tecrübe etmiştir. Ev laboratuarı ve çocukluğu zamanından beri büyük bir hevesle sarıldığı koleksiyonculuk, Charles'ın kişisel eğitimindeki mihenk taşlarını oluşturmaktadır . Daha küçük bir çocukken annesi aracılığıya botanik ile tanışmıştı Charles. Evleri kırsal kesimde bulunduğu için doğayla içiçe büyüdü. Hem kendi başına, hem de komşu bölgelerdeki arkadaşlarıyla uzun yürüyüşler yapmaya bayılırdı. Bu yürüyüşlerde kuşları gözlemler, böcek toplar, onları ayırır, canı isterse evde onları keserek daha detaylı incelerdi. Aklına takılan soruları not defterinde tutar ve her yürüyüşten büyük bir keyif almış olarak geri dönerdi. Döneminin önemli entellektüellerinden ve önde gelen hekimlerinden olan, baba tarafından dedesi Erasmus Darwin'in yazdığı Zooloji kitabını da bu yaşlardayken okumuştu; dede Darwin evrim fikrini ilk savunan isimlerden birisiydi . Lakin, evrimin nasıl ve niçin geliştiğine dair geçerli bir fikir ortaya atamamıştı, kısmet torunu Charles'aymış. Liseli Darwin Kendi başınayken okuyan ve gözlemleyen Charles Darwin, okul yıllarında çok da parlak bir öğrenci olarak göze çarpmıyor. Döneminin en iyi okullarından birisi olan Shrewbury'de yatılı olarak geçirdiği yıllarda kendisine verilen eğitimin gereksiz ve hatta zaman zaman saçma olduğu yönünde fikirleri vardı. Acaba neden? O yıllarda İngiliz okullarındaki eğitimin büyük kısmını Latince dersleri ve klasik eserler, yani Platon, Aristo gibi Antik Yunan düşünürlerinin eserleriyle beraber Roma dönemine ait kitapların öğretildiği; bunların yanısıra az miktarda coğrafya, tarih, aritmetik, Öklid geometrisi ve genel bilimden bahsedilen derslerin oluşturduğunu söylemeliyim. Öyle ki, Shrewsbury okulu müdürü Dr Butler çocuklara bilim öğretilmesine tamamen karşı bir şahsiyetti ve Charles'ın ağabeyi Erasmus ile evlerinde bir laboratuar olduğunu öğrendiği zaman Charles'ı bütün okulun önünde salak öğrenci ve evine gidip gazların ve diğer şeylerinle uğraşabilirsin ama asla faydalı şeyler yapamayacaksın diye azarlamıştı . Evet, Charles'ın okulu sevmemesine hiç şaşırmıyoruz burada. Bu noktada, tarihsel akışa kısa bir ara verip üniversite öncesinde Charles Darwin'in öne çıkan özelliklerine kısaca bir bakalım. Dikkatli ve hevesli birisiydi. Özellikle toplayıcılık ve doğayı gözlemleme konularında kendini sürekli geliştiren, evde bulduğu doğa ve doğa tarihi üzerine kitapları okuyan, ağabeyiyle deneyler yapan bir gençti. Resmi olarak okulda aldığı eğitim onu bilimsel bilgi konusunda ileri taşımamış olsa da, belirli bir çalışma disiplini kazandırmış ama bütün bilgisine rağmen Charles hiçbir zaman ortalamanın çok üstünde bir öğrenci olamamıştır. Gene de, kendi başına yaptığı çalışmalar sayesinde hem bağımsız araştırmayı, hem deneysel çalışmayı öğrenmiş, doğa ve doğa tarihi konusunda kendisini çevresindeki herkesten çok daha ileri bir noktaya taşımıştı. Belki de en önemlisi, doğayı sevmiş, onu incelemekten zevk almış ve evrimsel fikirlerle henüz çok gençken tanışmıştır. Dr. Charles Darwin....mi Acaba? Kaldığımız yerden devam edelim. Baba Dr. Robert Darwin, büyük oğlu Erasmus gibi Charles'ın da doktorluk mesleğini seçmesini istiyor, bunun Charles için olabilecek en iyi tercihlerden birisi olduğunu savunuyordu. Üniversite yılları yaklaştıkça kırsaldaki muayenelerine Charles'ı da katmaya başlamış ve oğlunun doktorluk mesleğinden hoşlandığını görmekten de çok mutlu olmuştu. Bütün bu sebeplerden ötürü, Charles Darwin 16 yaşında tıp eğitimi almak için babasının ve dedesinin zamanında, ağabeyinin de halihazırda okuduğu Edinburgh Üniversitesi'ne yollandı. Üniversitedeki ilk yılını tıptan büyük keyif alarak geçirdi Charles. Ağabeyinin de desteği ile sürekli olaraktan derslerine çalıştı, fakat bir yandan da doğa üzerine hem okumaya hem de İskoç kıyılarında uzun yürüyüşlere çıkmayı ihmal etmedi. İkinci yılından itibaren kendisini daha çok doğayı incelemeye verdiğini ve okumalarını bunun üzerinde yoğunlaştırdığını biliyoruz. Özellikle izleyici olarak katıldığı ve anestezik kullanılmayan ameliyatları izledikten sonra doktorluğun kendisine göre olmadığı fikri daha da bir kuvvet kazandı. İsveçli ünlü biyolog ve hekim Carl Linnaeus'un geliştirdiği sınıflandırma sisteminin İngilizce çevirisini de gene bu dönemde okudu. Aynı zamanda ailesine yazdığı mektuplarda tıptan hoşlanmadığı izlenimini de vermeye başladı . Edinburgh'da bulunduğu süre içerisinde Charles'ın hayatında iki önemli kazanım gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi, müdavimi olduğu fikir dernekleridir. Aydın bir kent olan Edinburgh'da o zamanlar fikir adamları, düşünürler, sanayiciler, kaşifler vs. kendi aralarında toplanır, birbirleriyle fikir alışverişi yapar, son çalışmalarını paylaşır ve böylece de entellektüel bağlamda hareketli bir ortam oluştururlardı. O dönemde canlılık ve evrim konusunda yaygın görüş olan dünyanın M.Ö. 4004 yılında yaratıldığı fikri yanısıra, evrimsel düşünceler de dilegetirilmeye başlanmıştı. İşte böyle bir ortamda Charles Darwin böcekler üzerine yaptığı bir çalışmayı 18 yaşında düşünce derneklerinden birisine sunma şerefine erişmişti . Edinburgh yıllarının ikinci önemli olayı, Charles Darwin'in ilk defa üniversiteden bir araştırmacı ile birlikte çalışmasıdır. Kullanılan özelliklerin geliştiği, kullanılmayanların köreldiği fikrini ortaya atan Lamarck'ın yanında çalışmış ve fikirleri önemli ölçüde evrimsel olan Robert Grant isimli dönemin önde gelen zoologu ve süngerbilimcisi ile çalışma fırsatı yakalamıştı. Grant, sadece çok iyi bir araştırmacı değil, aynı zamanda hevesli bir öğretmendi. Charles'ın çalışmalarını belirli bir alana yönlendirmesi ve kendisine gerçekleştirilecek hedefler koyması bakımından, Robert Grant Charles Darwin'in tanışmış olduğu en iyi öğretmenlerden birisidir . Charles Darwin'in tıp eğitimini ikinci yılın sonunda yarıda kesip Cambridge Üniversitesi'ne teoloji eğitimi almak için gönderilmesinden bahsetmeden önce, Edinburgh yıllarının kazanımlarını toparlamak yerinde olacaktır. Edinburgh'da geçirdiği yıllar sayesinde Charles Darwin hem bilimsel araştırma yapma konusunda kendisini ilerletmiş, kendisine bilimsel anlamda hedefler koymayı öğrenmiş ; hem de evrimsel fikirlerin tartışıldığı ortamlarda bulunma şansı yakalamıştır. İlahiyat Bölümü'nde bir Doğabilimci Gelelim Cambridge yıllarına... Tıp eğitimini bıraktıktan sonra Charles için en iyi eğitim seçeneğinin teoloji olduğuna karar kılmıştı babası. Bu kararda o yıllarda üniversitelerde bilim adamı rolünün pek yaygınlaşmamış olması nedeniyle neredeyse yok denecek kadar az iş imkanı ile din eğitiminin ardından köy veya kasabalarda gerçekletireceği papazlık görevinin hem yaşamının kalanı için yeterli bir gelir hem de diğer ilgi alanlarına yönelmesine olanak sağlayacak boş vakit yaratacağı fikri önemli bir rol oynamıştır. İşte böyle bir ortamda, aklında canlılarla ilgili tonlarca soru ile Charles Darwin Cambridge Üniversitesi'nin yolunu tuttu. Cambridge'de şans Darwin'in yanındaydı. Kuzenlerinden birisi olan ve böceklere karşı çok büyük ilgi duyan William Darwin Fox, Charles'ın Cambridge'de geçirdiği yıllarda en yakın dostlarından birisi oldu. Birlikte böcek topladıkları uzun yürüyüşlere çıkıyorlar, canlılar üzerine konuşuyor, tartışıyor ve bundan da büyük keyif alıyorlardı. Kendisinden çok daha küçük bir yaşta olmasına rağmen Charles'ın bilgisi ve yetenekleri William'ın daha o yıllarda ilgisini çekmiştir. Kuzeni oradan ayrıldıktan sonra da uzun yıllar mektuplaşmaya devam etmişler; birbirlerine nadir böcek örnekleri veya detaylı çizimlerini yollamışlardır . Darwin'in ünlü HMS Beagle yolculuğunun temelleri de Cambridge'de geçirdiği yıllarda atılmıştır. Cambridge Botanik profesörlerinden olan John Henslow ile tanışıklığı Darwin'in hayatında bir dönüm noktası olmuştur. John Henslow hem önde gelen bir botanikçi, hem de oldukça iyi bir öğretmendi. Alçakgönüllü ve çalışmaktan büyük zevk alan bu profesörün ilgisini Charles düzenlenen partilerde ve yürüyüşlerde çekmeyi başarmıştı. Teoloji öğrencisi olmasına rağmen doğa ve tarihi üzerine bildikleri ile sıradan bir öğrenci olmadığı Henslow için aşikardı. Birlikte gerçekleştirdikleri yürüyüşler ve tartışmalar, nihayetinde Avrupa'daki bilimadamlarına örnekler toplamak ve Güney Amerika kıyılarının bir haritasını çıkarmak için sefere çıkan HMS Beagle'da açılan bir pozisyona Henslow'un Charles Darwin'i önermesiyle sonuçlanmıştır . Cambridge dönemi kazanımlarını kısaca derleyelim. Doğa tarihi üzerine bilgisi artık yerleşmiş olan Charles Darwin, yetenekleri ve bilgisi sayesinde çevresindeki diğer öğrencilerden sıyrılmaya başlamıştı. Formel eğitim almadığı zooloji ve entomoloji konusunda, zooloji uzmanlarının görüşüne göre bilgili ve yetkin bir konumdaydı. Yıllardır büyük bir hevesle hiç aksatmadan sürdürdüğü toplayıcılık çalışmaları ve okumaları nihayetinde kendisinin önemli bilimadamlarının gözüne girmesine yol açmış ve hem kendi adını dünya tarihine altın harflerle kazımasına hem de canlılara dair bildiğimiz her şeyi en baştan düşünmemize yol açan evrim teorisini geliştirmesinin en önemli basamaklarından olan HMS Beagle yolculuğuna katılmaya hak kazanmıştı. Cambridge'den mezun olduktan sonra John Henslow'un yardımıyla Güney Amerika kıyılarını keşfe çıkan HMS Beagle isimli gemiye yolculuk sırasında toplayıcılık yapmak üzere katılan Darwin, 27 Aralık 1831 yılında başlayıp 1836 yılında sonlanan sefer sonrasında en büyük eseri evrim teorisini geliştirmeye başladı. Burada çok detaylı anlatmayacağım; ancak bu sefer Darwin'in İngiltere ve orada hakim olan muhafazakar görüşlerden uzaklaşıp, kendini tamamen toplayıcılık, gözlemleme ve incelemeye vermesine yardımcı olmuş ve İngiltere'ye döndüğü zaman evrim teorisini geliştirmesine ve Türlerin Kökeni kitabını yazmasına yardımcı olacak kadar fazla bilgiye ulaşmasına neden olmuştur. Öne Çıkan Özellikleri ve Son Buradan sonrası, Darwin'in bir yetişkin olarak geçirdiği yılların başlangıcıdır ve belki de çok daha uzun bir yazının konusudur. Ben ise, biyografik bilgilerinden Darwin'in dehasını anlamamıza yardımcı olabilecek çıkarımlara geçmeyi daha uygun buluyorum. Charles Darwin'in çocukluğuna baktığımız zaman ilk farkedeceğimiz özelliği doğaya ve onu anlamaya yönelik duyduğu büyük hevesi ve bu hevesin devamında gelen devamlı çalışmasıdır. Bitmek bilmeyen hevesi onu sürekli araştırmaya, toplamaya, okumaya ve incelemeye itmiş; kendisi de bu heves doğrultusunda devamlı okumuş ve çalışmalarını sürdürmüştür. Hayatı boyunca doğru biliminsanlarına denk gelmiş, dönemin devrimsel fikirleriyle erken yıllarda tanışmıştır. Bu süreçte de ailesi her ne kadar mesleki olarak tercihlerde biraz yanılmış dursa da ona çocukluğu süresince ihtiyaç duyduğu yardımı ve sevgi ortamını sağlamıştır. Okuldaki ortalama başarısına rağmen onu yakından tanıyan herkes doğa tarihi üzerine olan bilgisinden etkilenmiş ve onun gelecekte parlak birisi olabileceğini tarihe not düşmüştür. Elbette Darwin'in başarılarını yukarıda saydığım özellikleri ile açıklamak yeterli olmayacaktır. Ancak, bu büyük bilimadamının gerçekleştirdiği bilimsel devrimi nasıl başardığını anlayabilmek için çocukluk yıllarından getirdiği özellikleri görmenin de oldukça önemli olduğuna inanıyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/islanmayan-yuzeyler-lotustan-feyz-almak.html", "text": "Üstümüze dökülen o sıcak çayı pantolonumuz emmeseydi de acılar içinde çırpınmasaydık... Veya iş yemeğinde ısmarladığımız o bol soslu yemek beyaz gömleğimize damlayıp bir madalya gibi üstümüzde kalmasaydı... Ya da kışın araba kullanırken ön camı buğu tutmasaydı da sürüş güvenliğimiz tehlikeye düşmeseydi... Bunun gibi kimi zaman hayati durumlara, kimi zaman da ufak detaylara sayısız örnek verebiliriz, ama konu hepsinde ortak: Yüzeylerin ıslanması. Malzeme bilimi uzun süredir hayalini kurduğumuz ıslanmayan yüzeyleri gerçeğe dönüştürebilmek için bir yandan hızla gelişen nanoteknolojiyi, bir yandan da 100 milyonlarca yıllık evrimin sonucu olan doğadaki yapıları kendine örnek alıyor ve doğrusunu söylemek gerekirse ilk sonuçlar hiç de fena değil. Ama son buluşlara bir göz atmadan önce isterseniz teknik olarak konuyu biraz öğrenelim. Yüzeylerin karşı konulamaz cazibesi Islanmak veya ıslaklık diyince aklımıza sıvı olarak hemen su geliyor ama teknik olarak bütün sıvıları konuya dahil edebiliriz. Tanım olarak ıslanmak bir sıvının katı bir yüzey üzerinde yer kaplama becerisidir. Bilindiği gibi katı cisimlerin molekülleri sıvılarınkine kıyasla birbirlerine daha sıkı bir şekilde bağlıdır. Bu yüzden katıların şekli değişmezken sıvılar bulundukları kabın şeklini alırlar, ama sıvılar gaz molekülleri gibi de dağılıp gitmezler, çünkü sıvı moleküllerini hala bir arada tutan kuvvetler mevcuttur. Dolayısıyla katı bir yüzey üzerine bırakılan sıvı molekülleri mümkün olduğunca birbirlerine bağlı kalmak isterler, ama eğer katı yüzeyi oluşturan molekülleri kendinlerine daha yakın hissederlerse de yüzeye yayılmayı, yani o yüzeyi ıslatmayı tercih ederler. Kısacası bir yüzeyin ıslanıp ıslanmaması, söz konusu sıvı moleküllerini birbirlerine bağlayan koheziv kuvvetlerle, sıvı ve yüzey molekülleri arasındaki adheziv kuvvetlerin arasındaki rekabete bağlı. Örnek vermek gerekirse, cam bir yüzeyin üstüne dökülen su damlaları yüzeyi ıslatır, çünkü cam ve su molekülleri arasındaki uyum su moleküllerinin karşı koyamayacağı kadar yüksektir (Resim 1a). Diğer taraftan civa damlaları cam yüzeyi ıslatmayıp, derli toplu bir halde bulunacaklardır, çünkü civa molekülleri için cam yüzeye yayılmak bir arada durmaya nazaran daha pahalıya patlar (Resim 1b). Tabii burada ölçüt olarak paradan değil, enerji ve entropiden bahsediyoruz. Uzun sözün kısası, eğer bir sıvı için katı bir yüzeye yayılmak enerjik ve entropik bağlamda daha avantajlı ise, o sıvı söz konusu yüzeyi ıslatır.Islak mı değil mi? Temas Açısına bak Bilim insanları sıvı-yüzey etkileşimlerini hem nicel olarak inceleyebilmek hem de daha kolay kategorize edebilmek için bir sıvının katı bir yüzey ile kurduğu temas açısını incelerler. Buna göre, bir sıvı bir yüzeyi ne kadar az ıslatırsa sıvı damlacıkları o kadar küresel bir şekle sahip olur, dolayısıyla damlacıkların temas açısı da yükselir (Resim 2). Örnek olarak su damlacıkları cam yüzeyde 90 dereceden daha küçük temas açısına sahipken , civa damlacıkları cam üzerinde 140 derece civarında bir temas açısına sahiptir . Tanım itibariyle, eğer damlaların temas açısı 90 dereceden küçükse o yüzey ıslanmıştır, 90 dereceden büyükse ıslanmamıştır. Günlük hayatımızdaki yerleri sebebiyle yağ ve su yüzey araştırmalarında kullanılan en popüler iki sıvıdır. Bu yüzden yüzeylerin su ve yağa karşı olan davranışlarını betimlemek için özel terimler kullanılır. Suyla ıslanan yüzeyler (yani temas açısı 90 dereceden küçükse) susever olarak adlandırılırken, suyla ıslanmayan yüzeyler susevmez olarak adlandırılırlar. Suya karşı hiç ıslanmayan yüzeyler ise süperhidrofob olarak adlandırılır, ve temas açısı 150 derece veya üstüdür . Yağ söz konusu ise yüzey için yağsever ve yağsevmez terimleri kullanılır. Çoğu zaman su ve yağın karşıt kimyasal yapıları sebebiyle susevmez bir yüzey yağsever, susever bir yüzey ise yağsevmez olabilir, ama bir yüzeyin aynı zamanda susevmez ve yağsevmez olması veya tersi de gayet mümkün. Nasıl ıslatmamalı? Yazının başında belirttiğimiz gibi ıslanmayı etkileyen iki ana etken söz konusu; yüzeyin kendisi ve de yüzeye dökülen sıvı. Su veya yağ tarafından ıslanmayan yüzeyler elde etmek için sıvıyı değiştiremeyeceğimize göre tek çaremiz yüzey ile oynamak. Burada şanslı olduğumuz nokta, elimizdeki cismin tamamını değil, sadece sıvıyla temas halinde olan tabakasını, yani yüzeyini değiştirmek zorunda olmamız, ki bu bizi büyük bir masraftan kurtarıyor. Ayrıca bu sayede tasarımımızdan da ödün vermek zorunda kalmıyoruz. Bir yüzeyi değiştirmek için kimyasal ya da fiziksel yöntemler, veya her ikisini de kullanabiliriz. En çok kullanılan kimyasal yöntem söz konusu yüzeyi kimyasallarla kaplamakken, fiziksel yöntemlerle yüzeyin mikroskopik ve moleküler ölçekte deseni değiştirilir. En meşhur susevmez kimyasallardan birisi teflondur desek herhalde yanlış söylemiş olmayız. Mutfaklarımızda kullandığımız yapışmaz tavalardan bildiğimiz teflon, DuPont tarafından geliştirilmiş, yüksek oranda flor içeren polimerlerden oluşan bir bileşiktir . Flor içeren bu kimyasal gruplar aşırı derecede susevmez oldukları için pişirdiğimiz yemekler teflon kaplı tavalara yapışmaz, çünkü pişirdiğimiz yemekler yüksek oradanda su içerir. Teflon tava kullanırken dikket edilmesi gereken iki önemli şey var. Birincisi teflon tabakanın yekpare halde tavaya bağlı kalması, yani sivri bir cisim tarafından çizilmemesi veya kazınmaması, bu yüzden teflon tavalarda metal kaşık veya bulaşık teli kullanılmamalı. Aksi taktirde, zamanla teflon tabaka tavadan ayrılır ve tavanın yapışmaz özelliği kaybolur. Bunun yanında içine teflon karışmış yemeklerin sağlığa etkisi hakkında da iyi şeyler yazılmıyor . İkinci önemli nokta ise teflonun sıcaklığının 260 santigrad dereceye ulaşmaması çünkü bu sıcaklıkta teflon kimyasal yapısını kaybedip yanmaya başlıyor. Bu yüzden 260 dereceden düşük yanma sıcaklığına sahip bir yağ kullanmak çok önemli . Unutulmaması gereken teflonun burada sadece bir örnek olduğu. Herhangi bir kimyasal yöntemle kaplanan bütün yüzeyler için de dikkat edilmesi gereken benzer durumlar söz konusu. Gelelim lotusun faydalarına Yüzeylerin fiziksel yöntemlerle ıslanmaz hale getirilmesi doğada sıkça karşılaşılan bir durum. Pürüzsüz bir yüzeye sahip olmak yerine, mikroskopik veya moleküler ölçekte bir yüzey desenine sahip olmak büyük farklar yaratıyor. Uzak doğu toplumlarında mistik bir öneme sahip lotus bitkisi bilim camiasındaki en ünlü örneklerden, öyle ki su tutmayan ve su damlalarının kayıp gittiği bir yüzey için lotus etkisine sahip deniyor (Resim 3). Yeri gelmişken belirtelim, su damlaları lotus yaprağı üzerinde 150 derece civarında bir temas açısına sahip . Lotusun yaprakları bir çeşit yağlı tabaka ile kaplı, dolayısıyla yaprakların yüzeyi kimyasal olarak zaten kısmi olarak ıslanmaz hale getirilmiş. Diğer taraftan bu yaprakların yüzeyleri 10-20 mikrometre (1000 mikrometre = 1 milimetre) büyüklüğünde tepeciklere ve onların da üzerinde yer alan nanometre ölçeğindeki (1000 nanometre = 1 mikrometre) dikenlere sahip. Böyle bir desen de su damlalarının yüzeye oturmasını hepten önlüyor ve yaprağın üzerindeki toz ve kir zerreleri de kayan damlalarla birlikte yaprakları terkediyor. Bir başka deyişle, lotus bitkisi kendini her daim temiz tutmayı başarıyor. Sıvıların davranışı sırf yüzeylerin desenine göre de değişebiliyor. Buna en güzel örnek taçyaprak etkisi . Güllerin taçyapraklarına ithafen isimlendirilen bu etki de su damlalarının yüzeyi ıslatmasını önlüyor, ama damlalar lotustaki gibi kayıp gitmek yerine taçyapraklara yapışık kalıyorlar. Güllerin taç yaprakları da lotusunkine benzer bir yüzey desenine sahip, ama bu sefer tepeciklerin arasındaki mesafeler daha geniş. Dolayısıya su damlaları kısmi olarak yüzeye oturabiliyor. Tepeciklerin üstündeki dikenler arasındaki mesafeler ise lotus bitkisininki gibi, o yüzden su damlaları taçyapraklarını aslında ıslatamıyor.Uygulamalar Temmuz sayımızda parmak izi tutmayan cep telefonu ekranlarına dair bir makale yayınlamıştık . Oradaki örnekte parmak izlerinin içerdiği yüksek yağ miktarından dolayı cep telefonu ekranları yağ tutmayan bir bileşikle kaplanıyor, ama bu bileşiğin kimyasına dair patentte hiç bir ipucu verilmemiş, ki şaşırtıcı değil . Elimizde su tutmayan yüzeylere dair bir çok bilgi birikmiş durumda ama aynı şey yağ tutmayan yüzeyler için geçerli değil. Yukarıda detaylıca bahsettiğimiz klasik teflon kaplı yüzeyler su tarafından ıslanmıyor, ama maalesef yağlara karşı koyamıyorlar. Dolayısıyla giysilerimizi sıradan teflonla kaplasak bile üstümüze dökülen zeytinyağını engelleyemeyeceğiz. Teflonun üreticileri görünüşe göre bu duruma bir çare bulmuşlar ve kumaşları hem yağdan hem de sudan koruyacak bir kaplama geliştirmişler bile . Ama aynı ürün ismini kullandıklarına göre bu yeni kaplama da yine flor grupları içeren polimerler bulundurmalı. Buna ek olarak, silikon gibi yağsevmez, yeni kimyasal gruplar eklemiş olmaları ihtimal dahilinde. Bir başka örnek ise kaplandığı yüzeyi hem suya hem de yağa karşı lotus etkisiyle koruyan yeni bir kimyasal bileşik . Kullanım kılavuzuna göre yüzey önce yüksek oranda susevmez bileşikler içeren bir alt tabaka ile kaplanıyor. Yüzey daha sonra yağsevmez olduğunu tahmin ettiğim silikon gruplar içeren başka bir tabaka ile kaplanıyor. Kaplama süreci bittikten sonra yüzey büyük ihtimalle yağsevmez ve susevmez gruplar içeren mikroskopik yamalar bulunduruyor. Reklam videolarında gösterildiği gibi lotus etkisi de görüldüğüne göre, kaplamaların dikensi bir yüzey deseni oluşturması da olası. Beklenildiği gibi, kaplanan yüzeyleri aşınmaya ve deterjanla temizlemeye karşı da uyarıyorlar . Yüzeylerin ıslanmasını önleyebilmek klasik kuruluk anlayışından öte bir öneme sahip. Misal, denizcilik uygulamalarında teknelerin çürümesini önlemek veya tıbbi alet ve edevatların steril kalabilmesini sağlamak hayati örneklerden bazıları. Ne olursa olsun, kimyasal yöntemlerin tek başına yeterli olmadığını malzeme ve yüzey bilimcileri artık öğrenmiş durumda ve lotus bitkisinin yüzey deseni gibi doğadaki bir çok örnek taklit edilmeye başlandı bile. Ne yazık ki, yapay olarak oluşturulan bu akıllı yüzeyler doğadaki örneklerine kıyasla hala önemli ölçüde gerideler, çünkü kendilerini tamir etme yetenekleri hala yok. Bu da bilim insanlarının yeni hedefi olsa gerek."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/kaptan-amerika-ve-super-askerler-uzerine.html", "text": "1939'da II. Dünya Savaşı patlak vermişti. Önceleri savaşa doğrudan katılmayan Amerika, 1941'de gelen Japon saldırısı sonrası II. Dünya Savaşına dahil oldu. Aynı yıl; Amerika savaşa girmeden aylar önce Marvel, 1941 Mart ayında Kaptan Amerika adlı çizgi romanı yayınlamaya başladı. Amerika henüz savaşa doğrudan dahil olmamıştı ancak çizgi romanda ülke, denizaşırı ülkelerde savaştaymış ve Naziler; Amerika'nın baş düşmanıymış gibi tasvir ediliyordu. Dönem itibari ile Amerika'nın askeri güce ihtiyacı vardı. Nazi tehlikesi tüm dünyanın gündemindeydi; çizgi romanın yayın zamanı ve içeriği bu açıdan değerlendirildiğinde gençleri orduya teşvik eden bir propaganda amacının da olabileceği ister istemez akla geliyor. Öyle ya da böyle Kaptan Amerika, savaştan sonra mercek altına alınan ve hala üzerinde çalışılan süper asker projelerinin sembolü oldu. İlk Yenilmez: Kaptan Amerika Film, Marvel'ın Yenilmezler adlı süper kahramanlar dünya karmasının en eski üyesini anlatmaktadır. Orduya defalarca başvuran ancak her seferinde fiziksel şartları uygun olmadığı için reddedilen Steve Rogers, 1943 teknoloji fuarında bir deneme daha yapar. Bu fuar bir başka Açık Bilim yazısından hatırlayacağımız Tony Stark'ın babasının kurduğu fuardır Fuarda bulunan askere alım merkezinde Steve'in azminden etkilenen Alman doktor Abraham Erskine kendi ürettiği Süper Asker Serumu'nu uygulamak için en uygun adayın o olduğuna karar verir. Deneyde Dr. Erskine ve Tony Stark'ın babası Howard Stark birlikte çalışmaktadır. Filmde deney, Steve'in vücuduna penisilin enjekte edilmesiyle başlar, ardında serum enjekte edilir ki serumun içeriği hakkında filmde hiçbir bilgi yoktur. Ancak çizgi romanlarında içeriğinde potasyum bulunduğuna dair bilgiler vardır. Son olarak Steve'in vücudu kas gelişimini teşvik etmek için tamamen hayal ürünü ışınlar olan Vita ışınlarına maruz bırakılır. Filmde Vita-Ray olarak ifade edilen söz konusu ışınlar; gerçek hayatta A, D ve E vitamini içeren aynı adlı kremle karıştırılmamalıdır. Aşağıdaki videodan filmdeki dönüşüm sahnesini izleyebilirsiniz. Gerçek hayatta sporcuların kas gelişimlerini hızlandırmak için çeşitli ilaçlar kullandıkları bilinmektedir. Suni yollarla vücuda verilen anabolik steroidler bunlardan bazılarıdır. Büyümeyi teşvik etmek için büyüme hormonu sağlayan ilaçlar, yatıştırıcı ilaçlar ve beyin aktivitesini artıran ilaçlar da yaygın olarak kullanılmaktadır. Tüm bu günümüz ilaç teknolojisine ek olarak genetik teknolojilerini de bu amaçla değerlendirirsek gerçekleşmesi çok da hayal olmayan bir senaryo çıkıyor. Ancak çizgi romandaki gibi dönüşümü bir kaç dakika içinde tamamlamak uzunca bir süre hayal olarak kalacağa benziyor. Gerçek Bir Deneme Bir çok çalışmanın yapıldığı Nazi döneminde bu konuda bir çalışmaya rastlamak hiç de şaşırtıcı değil. Belki de gerçek bir süper asker serumu oluşturma amacıyla yapılan bir çalışma; D-IX, 1944'te Hitler'e bağlı doktorların askeri kullanım için geliştirdikleri kokain bazlı bir ilaç karışımıdır. Doktorlar, ilaç verilen ekipman yüklü askerler üzerinde yapılan deneylerde askerlerin yorgunluktan yığılana kadar aralıksız 88,5 kilometre yürüyebildiğini gözlemlemişlerdir. Bu mesafe yük taşımayan bir insanın ortalama yürüyüş hızı ile 18 saat sürer. İlaçla, anlaşıldığı gibi insanoğlunun dayanıklılık sınırları artırılmak istenmiştir ve söz konusu ilacın bütün orduya dağıtılması planlansa da bu plan uygulanamadan savaş sona ermiştir. Bazı pilotlarda bir süre daha kullanılan ilaç daha sonra rafa kaldırılmıştır. İlacın içeriği oldukça basittir. Güçlü bir ağrı kesici olarak 5 mg oksikodon; rahatlık, güven ve uyanıklık hissi için 5 mg kokain ve beyin aktivitesini artırmak adına 3 mg metamfetaminden oluşmaktadır. Yarı Maymun Yarı İnsan Humanzee isimlerinden türetilmiştir. Yarı insan yarı maymun olan varsayımsal canlı türünü ifade eder. Bu türe ait ilk çalışmaları yapan Rus biyolog Ilya Ivanovich Ivanov'dur. İlk kez 1910'da bir kongrede bu fikrinden bahseden Ivanov, 1925'te Paris'te Pasteur Enstitüsü'nde çalışmalarını sürdürdüğü sırada maymun-insan çalışmaları için Sovyet Bilim Akademisi'nden 10.000 dolarlık bir yardım bulur. Önceleri kısa süreli başarısız denemelerde bulunan Ivanov, asıl çalışmalarına oğlu ile birlikte 1926'da o zamanlar Fransız sömürgesi olan Gine'de, başkent Konakri'de bir botanik bahçesinde başlar. Doğrudan genetik düzenlemeler o günlerde söz konusu bile olmadığından oldukça ilkel bir yöntem izleyen baba oğul 1927'de kendi spermleri ile üç dişi şempanzeyi döller ancak hiçbirinin hamile kalamaması sonucu deneyler başarısız olur ve Ivanov 13 şempanze ile Fransa'ya döner. Maymunlardan sağ kalanları Bugün Abhazya Cumhuriyet'inde bulunan Sohum primat merkezine gönderilir. Ivanov, Rusya'ya döndüğünde 1929'da yeni bir deney organize eder. Şempanze spermleriyle hamile kalacak beş gönüllü kadın bulma kararı alınır ancak Sohum'dan gelen haberler deneyi başlamadan bitirmiştir, deneylere uygun tek erkek maymun da ölmüştür ve o günün şartlarında merkeze yeni bir maymun getirilmesi ancak bir yıl sonrasında mümkündür. Maymunların fiziksel avantajlarını insan zekası ile birleştirmeyi planlayan bu proje de rafa kaldırılır. DARPA Günümüzde bu tür projelere en çok bütçe ayıran ülke şüphesiz Amerika Birleşik Devletleri'dir. Ülkede ileri askeri projeleri yürüten kurum ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı'dır. Bu bakanlık kendisine bağlı bir çok üniversite ve yan kurumla çalışmalarını daha çok insan-makine arayüzlerine odaklamış durumda. Dış iskeletler, yapay zekalı savaş aletleri, özel zırhlar, robotlar, gelişmiş silahlar; ancak bir yandan da askerlerin fiziksel ve zihinsel performanslarını artırmak için biyolojik çalışmalara da destek sağlıyor. Askeri Biyolojik Çalışmalardan Bazıları - Uykusuzluk ve uykusuzluğa bağlı idrak zorluklarına karşı geliştirilen ilaçlar. İlaçlar uyku metabolizmasında istenilen etkileri meydana getirecek şekilde geliştiriliyor ve uykun yok şeklinde kandırılmış vücudun çökmemesi için destekleyici kimyasallar ilaç içeriğine dahil ediliyor ya da haricen kullanılıyor. - Uzun süreli dalış performansları için örnek alınan deniz aslanı sistemi. Bu projede kritik olmayan organlara daha az kan pompalanmasıyla temiz kanın kritik organlarda tutulması böylece depolanan oksijenden daha uzun süre yararlanılması ve kanın daha verimli kullanılması planlanıyor. - Zihinsel kontrol için kullanılan beyin implantları ve ilaçlar. Askerlerin endişe ve korku duyma dan öldürmesi ve koşulsuz itaat etmesi projenin amaçları arasında. Her ne kadar insanlık dışı bir amaç taşısa da askeri beklentil er bazı etikleri göz ardı edebiliyor. Beyin implantları beyne yerleştirilen ve belirli uyarılara karşı belirli kimyasalları salgılayarak ya da belirli kimyasal uyarılarda elektriksel aktiviteyi düzenleyerek beyin kontrolü sağlayabilen ufak sistemlerdir. - Kertenkele ve benzeri canlılardan insana aktarılması hedeflenen rejenerasyon yeteneği. Gelişen genetik teknolojileri sayesinde bilim insanlarına göz kırpan rejenerasyon kısaca; bu yeteneğe sahip canlıların yaşantılarında doku ve hücrelerinin yenilenmesi ya da verilen kayıpların tekrar yerine konması. Sadece askeri alanda çalışmaları olmayan rejenerasyonla bir çok kurumdan bir çok bilim insanı ilgilenmektedir. Savaşta askerlerin ya da diğer sebeplerle uzuvlarını kaybeden insanların uzuvlarına yeniden kavuşması bu projenin varmak istediğini uç noktadır. Bu projelere eklenebilecek daha onlarcası var ancak projeleri tek tek incelemek yerine yapılabileceklere ışık tutması adına en ekstrem projeleri, hayal gücünün sınırlarında dolaşan imkanları ayaklarımıza seren Gen Tedavisi teknolojisini inceleyelim. Bu yöntem süper asker projelerinde bilim insanlarına sınırsız bir alan yaratan haliyle üzerine en çok düşündükleri yöntemdir. Günümüzde bir insana inanılmaz bir özellik kazandırılması konusunda bir tartışma varsa içerisinde mutlaka ve haklı olarak genetik de vardır bu, söz konusu teknolojinin mutant çizgi romanları, filmler ya da basında çıkan haberlerle yüceltilen haklı sosyal itibarının bir etkisidir. Gen Tedavisi Gen tedavisi, hücrelere nükleotid dizilerinin aktarılması olarak kısaca tanımlanabilir. Etik açıdan bu tür tedaviler üreme hücrelerine uygulanamamaktadır. Somatik yani vücut hücrelerine ise çeşitli etik kuralları dahilinde uygulanmaktadır. Bu tedavinin çalışmaları kanser üzerine yoğunlaşmıştır. Genetik kusurların sebep olduğunu diğer bazı hastalıklar için de etkili bir tedavi olarak araştırmaları süremektedir. Gen tedavisini dört ana yönteme ayırabiliriz - Gen İlavesi: Eksik veya bozulmuş bir genin sağlam ve fonksiyonel kopyasının hücreye aktarılması işlemidir. Sorunlu gen hücrede bulunmaktadır ancak aktarılan gen işlevseldir. Kanser tedavilerinde kusurlu tümör baskılayıcı genin yerine doğru çalışan kopyasının ilave edilmesi amacına uygundur. - Gen Değişimi: Temel prensip sorunlu genin fonksiyonel kopyası ile değiştirilmesidir.Sorunlu genden sentezlenen ürünün hücreye verdiği zararın asıl fonksiyonun geri kazanımı ile giderilebilir olduğu durumlarda tercih edilir. - Gen İfadesinin Baskılanması: Örneğin tümör baskılayıcı gen eksikliğine bağlı olarak kanserli hücrelere söz konusu genin aktarılması ile kanserin baskılanması tedavilerinde kullanılmaya uygundur ancak daha çok enfeksiyon hastalıklarında başvurulan bir yöntemdir. Enfeksiyona sebep olan patojenlerin işlevinin baskılanması yani çalışamaz hale getirilmesi hedeflenir. - Sipesifik Hücrelerin Öldürülmesi: İlaç ve gen tedavisinin birlikte uygulandığı bu yöntemde toksik etkiye sahip olmayan önilaç formundaki kemoterapötik ajan hücrelere verilir. Ardından ilaca toksik etki kazandıran enzimi kodlayan gen hedef hücrelere aktarılır. İlacın yayıldığı hücrelerde aktarılan gen ile toksik etkisi ortaya çıkan ajan hedef hücreleri zehirler. Bu tür uygulamalarda ilaç, sorunlu hücrelerin çevresindeki sağlıklı hücrelere de bir miktar yayılarak daha verimli tedavi sağlar. Gen tedavilerinin temel problemlerinden ikisi ilgili geni hücreye taşıyacak vektör ve bu vektörün yan etkileridir. Virüsler, hücrelere gen aktarma konusunda doğal bir tecrübeye sahiptir bu yüzden özellikle tercih edilirler. Hücrenin türüne, taşınacak nükleoitidin uzunluğuna bağlı olarak çeşitli virüsler tercih edilir. Ancak virüsler aynı zamanda güvenlik sorunları oluşturmaktadır bunun önüne geçebilmek için kısmen daha güvenli ve daha ucuz maliyetli virüs harici vektörler de kullanılmaktadır. Doğrudan enjekte etmek, özel moleküller ile taşımak hatta yeni bir yaklaşım olarak bakteriler ile aktarım bunlardan bazılarıdır. Kısacası bir geni bir hücreye nasıl götürebiliriz sorusuna yanıt veren onlarca yöntem kullanılmakta, araştırılmakta ve planlanmaktadır. Aşağıdaki video-animasyon, karaciğer hücresine taşıyıcı virüs yardımı ile uygulanan gen tedavisini anlamanızda yardımcı olacaktır. Genler, biyolojik yapıların her şeyidir, temelleridir ve eğer bu temellerle oynayabiliyorsak yapabileceklerimiz hayal gücümüzü aşabilir. Süper askerler, süper insanlar, hastalıksız bir dünya, sakatlıkların bertaraf edilmesi. İnsanlığın bir yanı kusurların yok edilmesi için çalışırken diğer yanı süper asker olarak adlandırdığı ölüm makineleri geliştiriyor. Peki gen tedavileri ya da diğer askeri çalışmaların ahlaki boyutu nedir? Bir insanın özgür iradesinin elinden alındığı projelere izin verilebilir mi? Gen tedavisi görmüş bir askerin yapacaklarından kim sorumlu tutulacak? Yapılan çalışmalara bu tarz bir yaklaşım Kaliforniya Politeknik Üniversitesi ve The Greewall Foundation tarafından ortak hazırlanan bir raporda etraflıca ele alındı. Rapor, Geliştirilmiş Savaşçılar: Risk, Etik ve Politika adı ile 1 Ocak 2013'te yayınlandı. İsme tıklayarak rapora ulaşabilirsiniz. Konuya yönelik bir tartışma, geliştirilmiş askerlerin silah olarak mı değerlendirileceği bir silah olarak kabul edileceklerse ne tür bir silah olarak kabul edilecekleri üzerinedir. Askerler biyolojik silah olarak değerlendirilecekse biyolojik silahların üretilmesi, depolanması ve kullanılması bilindiği gibi Biyolojik ve Toksik Silahlar Sözleşmesine göre yasaklanmıştır. Ayrıca Cenevre Sözleşmesi göre Yeni silahların kullanılması durumunda taraf devletler bunun belirli ya da bütün durumlarda yasaklanıp yasaklanmayacağına karar verme sorumluluğundadır Öyle görünüyor ki süper askerlerin uluslararası sözleşmelere dahil edilmesi çok da uzak bir gelecek değil. Kaptan Amerika bizler için bir hayali temsil ediyor. Genetik, nanoteknoloji, nörobilim, biyomühendislik... İnsanoğlunun laboratuvarda geliştirilmesi konusunda muazzam fırsatlar sunuyorlar; ancak biz insanları diğer canlılardan ayıran şey, varlığımızı sorgulayabiliyor ve özümüz hakkında kaygı duyabiliyor oluşumuzdur. Gen tedavileri ve süper insan çalışmaları çok dikkatli yürütülmesi gereken hassas konulardır. Bir askeri, ölüm makinesi haline getirmek insanlığın özüne müdahele etmektir. Bunun doğuracağı yan etkilerse asla tahmin edilemez. Bu teknolojiler kontrol altında tutulamazsa özümüzü değiştirebilir. Örneğin; filmde bahsedildiği şekilde Hitler'in doğa üstü projeleri araştırması için görevlendirdiği Johann Schmidt, profesör Abraham Erskine henüz Almanya'da serumu geliştirirken, serumdan haberdar olur ve denemek ister. Profesör ona engel olmak istese de sonuçlar korkutucudur, Schmidt'in içindeki kötülük gelişmiştir ve adı Red Skull olarak geçen bir mutanta dönüşmüştür. Bu, bir süper insan yaratmanın sonuçlarını değerlendirebilmemiz açısından kurgusal da olsa en değerli örneklerdendir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/nesiller-ayriliyor-x-y-ve-z-nesilleri.html", "text": "Dünya genelinde genç kuşaklar X, Y, Z kuşakları olarak adlandırılıyor. X kuşağı yeniliklere adapte olmaya çalışırken, bir yandan sabırla iş hayatlarında kademe atlıyor; Y kuşağı iş hayatında hemen yönetici olmayı, para harcamak için çalışmayı tercih ediyor, kendi görüşlerinden asla vazgeçmiyor; Z kuşağı ise artık sokakta birdirbir oynamıyor, ipad'leriyle sosyalleşiyor... Farklı nesillerin iş yaşamına, teknolojiye ve hatta hayata uyum sağlamaları değişiklik göstermektedir. Burada matematik denklemlerini çağrıştıran X, Y, Z nesillerinin özelliklerinden bahsederken, özellikle günümüz Gezi olaylarıyla ön plana çıkan Y neslini anlamaya çalışacağız. X nesli, 1965-1979 arası doğanlara denir. Bu durumda en yaşlısı 48, en genci 34 yaşındadır. X nesli kurallara uyumlu, aidiyet duygusu güçlü, otoriteye saygılı, sadık, çalışkanlığa önem veren bir kuşak olarak tanımlanıyor . İş yaşamlarında çalışma saatlerine uyumlu olup iş motivasyonları yüksektir. Belirli çalışma süresinden sonra kademe atlayabileceklerine inanırlar ve sabırlıdırlar. Daha çok yaşamak için çalışırlar. Ayrıca, bu nesil, bir takım icatlara, buluşlara şahitlik etmiştir. Dünyaya gözlerini merdaneli çamaşır makinesi, transistörlü radyo, kaset çalar ve pikapla açan X nesli sakinleri pek çok dönüşüm yaşamıştır. Özellikle, teknoloji açısından düşünüldüğünde, bilgisayar sistemlerinin dönüşümü ve buna bağlı değişen iş yapış şekillerine adapte olmaya çalışmışlardır. Ülkemizin %22'sini oluştururlar . Y nesli, 1980-1999 arası doğanlardır. Y neslinin en yaşlısı 33, en genci ise 14 yaşındadır. Kuşaklar arası farklılığın en çok hissedildiği nesil özelliği taşırlar. Çünkü onlar bağımsız olmayı seviyorlar, özgürlüklerine düşkünler ve iş yaşamlarında da farklılar. Belirlenen mesai saatleri arasında çalışmayı sevmiyorlar. Bu yüzden, iş saatinden ziyade işe odaklanmaları gerekiyor. Bu durumda onları işin bir parçası haline getirmek önemlidir. X nesline göre Y neslinin örgütsel bağlılıkları azdır ve çok fazla iş değiştirdikleri de söyleniyor . Bir an önce yönetici olmak ya da kendi işlerini kurmak istiyorlar. Onlar, iş hayatını sadece yaşamlarını sürdürebilmek için değil, daha rahat para harcamak için istiyorlar. Y nesli, çok farklı kişisel özellikler taşımakta ve özellikle üniversitelerden yeni mezun olanları kapsamaktadır. Y neslinin uyumsuz olduğu, kendisinden farklı düşünenleri acımasızca eleştiri yağmuruna tuttuğu da bir gerçek. Bu durum aşırı bireyci olmasından ve otorite tanımamasından kaynaklanıyor. Bu nesil kural tanımıyor. Ülkemizin %35'ini oluşturdukları söyleniyor. Yani 27 milyon genç . Z nesli, 2000 yılı ve sonrası doğanlara denir. En büyüğü 13 yaşındadır. İnternet ve mobil teknolojileri kullanmayı seviyorlar. Günümüzde yaygın olan akıllı telefonlar, ipad'ler ya da tablet bilgisayarlar ile her alanda aktifler. Özellikle internet aracığıyla sosyalleşmeyi tercih ediyorlar. Diğer nesillerden farklı olarak, internet ve teknoloji ile doğdukları tabir edilir. Ülkemizin %17'sini oluşturuyorlar . Oyuncak yerine ipad'lerle oynarlar ve teknoloji ile birlikte büyürler. Bu yüzden de çabuk tüketen bir nesildir. Fakat internet ile fazla haşır neşir olduklarından aynı anda birden fazla konu ile ilgilenebilme yeteneklerinin gelişeceği tahmin ediliyor . Söz konusu bu yetenek aynı zamanda Y neslinde de yaygın olarak görülüyor ve bu tek bir konuya odaklanmaya göre daha pratik olabilir. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesine geçenlerde düzenlenen bir konferansta şahit oldum. Konuşmacı konuşmasını yaparken çoğunluğu Y nesli üniversite öğrencisi olan dinleyicilerden kimisi eş zamanlı olarak konferansın Twitter sayfasında yorumlarda bulunuyor, kimisi ipad'i ile sahnenin resmini çekip Facebook, Twitter gibi sosyal ağlarda paylaşıyordu. Tabi bunlarla meşgul olurken konuşmayı da dinliyorlardı. Aynı anda dinleme, yorum yapma, resim, video vs. yayınlama/paylaşma yeteneği harika bir şey olsa gerek... Fakat kendisi konuşurken yüzüne bakmadığını düşünen X sakinleri bunu saygısızlık olarak da nitelendirebiliyor. Zaten tehlike ya da uyuşmazlıklar da bu noktada söz konusu oluyor. Bu tür uyuşmazlıklara özellikle eğitim alanında çok sık rastlıyoruz ki birazdan bu konuyu ayrıca ele alacağız. Nesillere 1965 ile başladık. Peki, daha önceki tarihler hangi nesli ifade ediyor? 1946-1964 yıllarında doğanlar baby boomer olarak adlandırılıyor. Baby boom bir Kuzey Amerikan-İngiliz terimidir. Özellikle Amerika'da II. Dünya savaşının bitiminde başlayıp 1960 yılı başlarına kadar süren, yıllık doğum hızında büyük artış anlamına geliyor. Amerika'da bu dönemde gelişen ekonomiye de paralel olarak 78.2 milyon kişi doğmuş ve 1955, doğum artış hızının tepe yaptığı yıldır. Bu olay, baby boom, bu dönemde doğanlar da baby boomer olarak adlandırılıyor . Şu anda baby boomer neslinin en yaşlısı 68 yaşında, en genci ise 49 yaşındadır. Bu nesil teknolojiden uzaktır, diğer bir deyişle teknolojiyi benimseyememiştir. Teknoloji yaygın olmadığı için çoğu zaman işlerini kendi kendilerine yapmak zorunda kalmış, üretmişlerdir. Bunun yanında, iş sadakatleri yüksektir. Diğer kuşaklardan farklı olarak, iş yaşamları için çalışmak için yaşamışlardır ifadesi kullanılabilir. Ayrıca bu nesil için önce çocuklarına daha sonra ise anne ve babalarına baktılar ifadesi de kullanılmaktadır . Sadakatlilik ve kanaatkarlık duyguları oldukça yüksektir. Ülkemizin %19'unu oluşturuyorlar . Daha öncesi yok mu? diyenler olabilir. Genel olarak nesiller yukarıda bahsettiğimiz şekilde dörde ayrılıyor. Söz konusu yıllardan önce doğanlara ise sessiz kuşak diyoruz. Sessiz kuşak, 1927-1945 döneminde doğanlar olarak anılır ki; onlar babaannelerimiz, dedelerimizdir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye'deki Cumhuriyet kuşağıdır. Ülkemizin yalnızca %7'sini oluşturuyorlar . Günümüzde Y nesli Y neslini diğer nesillerden kırılma noktası olarak ele aldığımızda, gerçekten iyi anlamak gerekiyor. Genellikle bu neslin ayrı özellikleri olduğundan habersiz olan popülasyon yaygın olduğundan günümüzde dünya pek çok uyuşmazlık ya da çatışmalara sahne oluyor. Şimdi Y neslinin ön plana çıkan özelliklerini maddeler şeklinde tekrar sıraladığımızda bazı olaylar fotoğraf kareleri şeklinde beynimizde canlanacak. - Bağımsız olmayı seviyorlar, özgürlüklerine düşkünler. - Otoriteyi sevmiyorlar. - Kendilerine kurallar koyulmasından hoşlanmazlar. - İş yaşamlarında kurallara ve mesai saatlerine göre çalışmayı sevmiyorlar. Buna rahatlıkla karşı çıkabiliyor, çok fazla iş değiştirebiliyorlar. - Otorite sevmediklerinden bir an önce müdür olmak ya da kendi işlerinin patronu olmak istiyorlar. - Farklı görüşlerin kendilerine dayatılmasına karşı çıkarlar. - Farklı görüştekileri acımasızca eleştirebilirler. - Kendi görüşlerine karşı olan eylemler gündeme geldiğinde hiç düşünmeden direnişe geçerler. - Direnişleri uğruna ölümü dahi göze alırlar ve istedikleri olana kadar direnmekten vazgeçmezler. - Onlar için gruplaşma ve akranlarına kendini kabul ettirme önemli olduğundan, sosyal gruplara katılma ve birlikte hareket etme önemlidir. - Sosyal medyayı etkin kullanırlar ve görüşlerini rahatlıkla dile getirmekten çekinmezler. - Bir olay karşısında eylemde bulunacakları zaman birliktelik kurmak için sosyal ağları ciddi bir araç olarak kullanırlar ve oradan yapılan çağrıları sorgusuzca kabul ederler. Son günlerde sosyal ağlar aracılığıyla birliktelik sağlayarak yollara dökülen, Gezi olaylarıyla gündeme damgasını vuran Y nesli değil midir? Ya da kendi görüşlerini anlatmak ve isteklerini kabul ettirmek için günlerce parkta yatıp kalkan ve bundan vazgeçmeksizin direnen Y nesli değil midir? Ve hatta ne demek istedikleri anlaşılmayan da Y nesli değil midir? Ve daha da aklınıza gelen her şey! Anlaşmazlık nereden kaynaklanıyor? Konunun uzmanları pek çok konuşma ve yazılarıyla Y nesli çatışmalarının kaynağını açıklıyor. Evet, yanlış okumadınız, söz konusu kuşaklar üzerinde çalışan uzmanlarımız da mevcut. Evrim Kuran, 2001'den bu yana kuşaklar üzerinde çalışan uzmanlarımızdan birisi. Bir söyleşisinde şöyle diyor : Y kuşağını iki harfle özetlerim: BD. Yani bullshit detector . Y kuşağı, kafasına uymayan, saçma durum gördüğünde dayanamıyor, kaynamaya başlıyor. Cumhurbaşkanı olmuş, başbakan olmuş, öğretmeni, genel müdürü hiç fark etmiyor, hemen tepki veriyor. Çünkü bu kuşağın temel değerlerinden biri; adalet duygusu... Diğer taraftan Y kuşağı için akranları ve aileleri çok önemlidir. Akranları tarafından kabul görme özelliği yüzünden çok çabuk bir araya gelebiliyorlar. Bunun en büyük yansımasını sosyal medyada gördük. Gezi olayları ile ilgili pek çok bir araya gelme imkanlarını bu mecradan yarattılar. Ayrıca bu kuşağın aileleri çocuklarına çok düşkünler. Bu yüzden onların istekleri söz konusu olduğunda çok çabuk onların seviyesine inebiliyor, sorunlarını halledebiliyorlar. Aileler yeri geldiğinde Y nesli için birer kanka, arkadaş olabiliyor. Yine ailelerin bir araya gelip Gezi Parkı'nda çocuklarını korudukları ve onları desteklediklerini gördük, izledik ki; ailelerin Y nesli çocuklarını ne kadar desteklediklerine verilebilecek en iyi örneklerden bir tanesidir. Günümüzde Y nesli yanlış değerlendiriyor; tembel, disiplinsiz, prensipsiz oldukları söyleniyor hatta apolitik olmakla suçlanıyor. Halbuki Y nesli farklı bakış açılarına sahip. İşte anlaşmazlık da buradan kaynaklanıyor. Y neslinin özelliklerine devam edecek olursak; inançları uğruna sonuna kadar savaşırlar. Bunu yaparken ise direnmek yerine eğlenirler. Akranlarıyla bir araya gelerek kendi doğrularını kabul ettirmeye çalışmaktan zevk duyarlar, tadını çıkartırlar. Özgüvenleri yüksektir. Hele ki ailelerinden onay olarak bunu yapmaları onları doruk noktasına çıkartıyor, kendilerini daha da özgür hissediyorlar. Toplumda görülen ötekileştirme yaklaşımına Y nesli katılmıyor ve bunun yanlış olduğunu düşünüyor. Y nesli ötekileştirmek bir yana, eş cinsel, muhafazakar ya da herhangi birisi olsun birbirine eş tutuyor, kendi neslinden herhangi birisi ile aynı ortamda bulunabiliyor, birlikte direniyor. Bu kuşak her şeyin sahici olmasını istiyor . Sonuç olarak, toplumun bu gençlerin dilini öğrenmesi gerekiyor! Onları anlaması, yanlış değerlendirmemesi gerekiyor! Örneğin, Gezi olaylarıyla onlar birer halk ayaklanması yarattıklarını düşünmüyorlar, aksine binlerce insanın birlikte iletişim kurabildiklerini, birlikte bir bağ oluşturabildiklerini düşünüyorlar. Toplum tarafından yanlış anlaşılmalarına daha iyi örnek ne olabilir ki! Eğitim camiasında Y nesli Eğitim camiasında özellikle üniversitelerdeki durumları ele alacağız. Çünkü Y nesli çoğunlukla üniversite öğrencilerinden oluşuyor. Üniversitelerdeki öğretim elemanları ise çoğunlukla X ve Baby boomer nesillerinden ki, tehlike burada başlıyor! Y neslinin genellikle dersleri dinlemeyen, tembel öğrencilerden oluştuğu zannediliyor. Halbuki IQ seviyeleri oldukça yüksek. Onlar aynı anda birden fazla iş yapmaya o kadar alışkınlar ki, derslerde de farklı şeylerle meşgul olmak istiyorlar. Örneğin, herhangi bir cep telefonu uygulaması veya internette sosyal ağ, blog vs. uygulamalarını ders esnasında da takip etmek, sosyal dünyalarından kopmamak istiyorlar. Tabi bu da X nesli öğretim elamanlarını çılgına çevirebiliyor. Aslında aynı anda birden çok etkinliğe dahil olmak istiyorlar. Tek bir şeye konsantre olmak onlar için sıkıcı. X nesli genellikle disiplini sever ve aynı anda birden fazla işle meşgul olma yeteneği pek yoktur. Bu durum onları Y neslinden ayırır ve özellikle öğrenme-öğretme etkinliklerinde sorun yaşamalarına sebep olur. Böyle bir durumda, öğretim elemanları dersi dinlemiyorsun, dersi dinlemeyen dışarı çıkabilir, ne kadar saygısızsın gibi tepkilerle öğrencilerin derse olan ilgi ve motivasyonlarını düşürebiliyor. Uyuşmazlık da işte bu noktada başlıyor. Öğretim elemanı kapasiteli öğrencileri tembel, işe yaramaz gibi sıfatlarla yanlış tanıyabiliyor. Bu durum belki de onların geleceğine dahi engel olabiliyor. Baby boomer kuşağındaki öğretim elemanları X kuşağına göre daha disiplinlidir. Yeniliklere daha zor adapte olabiliyor. Bu durum Y kuşağı ile uyuşmazlıklarını daha da arttırıyor. Son günlerde eğitimde sosyal ağların kullanımı konuşuluyor. Bunun sebebi, teknolojiye meraklı Y nesli üniversite öğrencilerinin Facebook, Twitter gibi sosyal ağlarda günlük olarak çok sık vakit geçirmeleridir. Bu durumda, X nesli ve baby boomer sakinleri Y nesli ile sosyal ağlar aracılığıyla köprü kurabileceğini düşünüyor. Öğrencilerin kendilerini en açık olarak ifade ettikleri bir mecra olarak düşünüldüğünde sosyal ağlar, eğitim amaçlı kullanılabilir. Fakat bu durum teknolojiden uzak olan baby boomer'lar ile yeniliklere adapte olmaya çalışan x neslinin hoşuna gitmeyebiliyor. Üniversitelerde anlayış değişikliği ya da değişime adapte olma olarak ifade ettiğimiz bir takım tutum değişikliklerine ihtiyaç olduğu kesin. Bunun yanı sıra, bazı öğretim elemanlarımızın bireysel olarak başlattığı çabaları da görmezden gelemeyiz. Ercüment Büyükşener'in yeni medya isimli bir konferansta anlattığı facebook'u dersine nasıl entegre ettiği örneği oldukça çarpıcıdır . Dersinin bazı haftalarını yüz yüze bazı haftalarını ise facebook sayfasından yürüttüğünden bahsediyor. Facebook'ta yoklama aldığını, sınav yaptığını, öğrencilerin ortamdan bağımsız olarak istediği yerden derse katılım sağladığını ve hatta katılımın kayda değer oranda yüksek olduğunu söylüyor. Öğrenci görüşlerini almayı ihmal etmeyen öğretim elemanı, Y neslinden olan öğrencilerinin bu uygulamadan çok memnun kaldıklarını ve derse daha çok motive olduklarını belirtiyor. Ayrıca, yapılan pek çok araştırmada, üniversite öğrencilerinin sosyal ağları etkin kullandıkları görülüyor. Bu konudaki bir çalışmada, üniversite öğrencilerinin sosyal ağları eğitim amaçlı kullanıp kullanmadıkları sorgulanmıştır. Buna göre, öğrenciler okul proje/ödevleriyle ilgili araştırma yapmak için sosyal ağları %71,9 oranında, eğitim amaçlı grupları ve etkinlikleri inceleme amaçlı ise %81,3 oranında kullanıyor. Ayrıca, güncel, farklı bilgiler ve düşüncelerle karşılaşmak için sosyal ağ kullanım oranı %89'a varmakta . Sonuç olarak, gençler sosyal ağların eğitim amaçlı kullanılabileceğine inanıyor. Derslerin Facebook ortamında yürütülmesi örneğinde de motivasyonlarının çok yüksek olduğu görülüyor. Bu durumun X ve baby boomer nesillerine anlatılması gerekiyor ki; sosyal ağlar aracılığıyla öğrencileri ile aralarında köprü kurabilecekleri gerçeği her türlü gözler önüne seriliyor. Evet, nesiller X, Y, Z olarak ayrılıyor. Hatta buna baby boomer ile sessiz kuşağı da ekliyoruz. Fakat nesillerin belirli noktalarda birleştirilmesi, hatta birleşirken aralarda geçişlerin olması insanlığın uyum içinde yaşaması için gerekiyor. Burada nesillerin özellikleri devreye giriyor. Her bir nesil eğer birbirinin özelliğini bilir ve ona göre anlayış geliştirirse uyum içinde yaşamak ancak o zaman mümkün olabilecektir. KAYNAKLAR http://www.mostar.com.tr/koseDetaylar.aspx?id=1298 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23465715.asp http://danisman-muratdanisman.blogspot.com/2012/06/x-y-z-kusaklar.html http://www.yaslanmasanati.com/2011/12/baby-boomer-teriminin-anlami.html http://www.kenthaber.com/Haber/insan-kaynaklari/Dosya/gundem/bb,-x,-y-ve-z-kusaklari-birbirinden-cok-farkli/c117cd34-44a7-43d9-89a2-d268f186b77e http://www.ezginihanyilmaz.com/etiket/ercument-buyuksener/ Akyazı, E. & Tutgun Ünal, A. (2013). İletişim Fakültesi Öğrencilerinin Amaç, Benimseme, Yalnızlık Düzeyi İlişkisi Bağlamında Sosyal Ağları Kullanımı,Global Media Journal TR, 3(6), 1-24. Aylin TUTGUN ÜNALMarmara Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlamıştır. Maltepe Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi Bölümünde Öğretim Görevlisi ve Bölüm Başkan Yardımcısı olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda Marmara Üniversitesi Bilişim bölümünde doktora eğitimine devam etmektedir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/renk-hucrelerinin-dansi.html", "text": "Etrafımıza baktığımızda, çevremizi saran hayvan ve bitkilerin rengarenk bir çeşitlilikte olduğunu görüyoruz. Canlıların renkleri, fotosentez yapan yemyeşil yapraklardan, kavanozunda yüzen kırmızı balıklara, tekir kedilerin gri siyah çizgilerinden kelebek kanadının mavisine kadar değişiyor. Renkler, canlılar dünyasında pek çok işlev görüyor: karşı cinsi etkilemek, korkutmak, hatta ortama uyarak gizlenmek. Renklerin değişimi meyvelerin olgunlaşma zamanını, hayvanların uygun çiftleşme dönemlerini, hatta yeşil yapraklar sararıp kızarırken mevsimlerin değişimini işaret ediyor. Canlılardaki bu renk değişimleri, biyolojik pigmentler ya da biokrom denen ve seçici renk emilimi sayesinde renklilik veren maddeler sayesinde sağlanıyor. Bitkilerdeki bu işi bitkisel pigmentler yaparken, hayvanların renkleri kromatofor denen özel hücrelerin eseri. Kromatoforlar pigmentce zengin, ışığı yansıtan yapılar içeren hücreler. Memeli ve kuşlarda melanin içeren ve melanosit denen bir tür kromatofor mevcut. Ancak soğukkanlı canlılar, kafadanbacaklılar ve eklembacaklılarda pek çok farklı tür kromatofor taşıyor. Bu farklı kromatoforlar beyaz ışık altında verdikleri renklere göre adlandırılıyorlar: ksantofor , eritrofor , lökofor , siyah/kahverengi , mavi ve ışığı yansıtan iridoforlar. Bu renk hücreleri, hayvanlara göz, cilt veya kabuk rengini verirlerken, aynı zamanda bu hayvanların çevrelerine adaptasyonunu sağlayarak evrimsel süreçte daha avantajlı olmalarına yardımcı olurlar. Ortamın rengine uyan canlılar hem kendilerini avlayan türlerden saklanmada, hem de gizlenerek avlarını yakalama konusunda daha başarılı olurlar. Bu adaptasyonların bir kısmı, hayvanın renginin yaşadığı çevreye uyum sağlayacak şekilde evrimleşmesini sağlarken, bazı canlılar da renklerini hızlı değiştirme yeteneğini kazanacak şekilde evrimleşmişlerdir. Renk değiştirebilen canlılar, kromatoforları içindeki renk pigmentlerinin yerini değiştirerek ve bu pigmentlerin dizildiği plakaların yeniden sıralanmasını sağlayarak çevrelerine hızla adapte olabilirler. Kamuflaj amaçlı kullanılan bu özelliğe metakroz denir. Bukalemun gibi omurgalı canlılar bu renk değişimini hücre içi sinyaller ile sağlarlar. Bu sinyaller, hormon veya nörotransmitter niteliğindeki kimyasal maddelerdir ve salgılanmaları hayvanın ruh halindeki değişimler, sıcaklık değişimleri ve dış cevredeki diğer fiziksel etmenlere bağlı olarak değişkenlik gösterir. Ahtapot, mürekkep balığı ve kalamar gibi kafadanbacaklı canlılar ise bu değişimi karmaşık bir kas yapısı ile kontrol edilen gelişmiş kromatofor hücreleri ile sağlarlar. Bu canlılar, kromatofor hücrelerini halka şeklinde saran kas hücrelerini kasıp gevşeterek renklerini değiştirirler. Kaslar kasıldığında, pigmentler daha koyu renk görülür. Gevşediğinde ise yaygınlaşır ve solarlar. Bu canlılar, renklerini dış ortamın rengi, ortada olan bir tehdit veya karşı cinsle çiftleşme isteği gibi nedenlerle değiştirebilirler. Kafadanbacaklılarda her bir kromatofor bir sinire bağlıdır, bu da renk değişiminin hayvanın kontrolünde olmasını sağlar. Yukarıdaki videoda, yaklaşan dalgıçtan kaçarken ortamdaki mercanlara uymak için rengini değiştiren bir mürekkep balığı görülüyor. Geçtiğimiz yıl, Royal Society kalamarların deri pigmentlerinin nörolojik kontrolü konusunu ele alan bir bilimsel makale yayınladı. Michigan Üniversitesi'nde doktora yapan iki öğrenci tarafından kurulan ve amacı çocuklara sinirbilimi tanıtmak ve sevdirmek olan Backyard Brains firması, bu makaleyi okuduktan sonra, makalede anlatılan yöntemi kendi tasarımları olan bir elektronik düzeneğe uyarlayarak oldukça eğlenceli bir deney tasarladı. Backyard Brains ekibi tarafından geliştirilen bu düzenek, basit bir ipod kullanarak önce ses dalgalarını elektrik enerjisine çeviriyor, daha sonra da bu elektriği kalamar derisine vererek buradaki kromatofor hücrelerin müzikten oluşturulan elektrik akımıyla kasılıp gevşemesini sağlıyor. Backyard Brains ekibinden Greg Gage şöyle açıklıyor: Longfin kalamarında üç farklı kromatofor rengi mevcut: kahverengi, kırmızı ve sarı. Her bir kromatofor hücresinin çeperinde minicik bir kas demeti var ve bunlar kasıldığında hücrede bulunan pigmentlerin görünmesini sağlıyorlar. Bir vantuzlu elektrodu kalamarın yüzgeç sinirine iliştirdik, daha sonra bu elektrodu uyarı üretecek iPod nano'muza bağladık. Sonuçlar hem çok ilginç hem de çok güzeldi. Bu video, kalamarın gövde yüzgecinin alt tarafından, 8x büyütmeli bir mikroskopla kaydedildi. Gelin, yazımızı Backyard Brains ekibinin, Cypress Hill'in müziği ile dans ettirdiği kalamar kromatoforlarına tempo tutarak bitirelim.... Sesini açmayı unutmayın!!! Insane in the Membrane!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/sivrisinegin-burnunun-diregi-orco.html", "text": "Ağustos ayının yirmisinde Dünya Sivrisinek Günü'nü idrak ettik. Yani sivrisinek-sıtma bağlantısının keşifini bir kez daha andık. Ama bu sefer sivrisineklerin insana merakına dair daha çok şey biliyorduk. İngiliz hekim Ronald Ross'un, 1897 yılında Hindistan'da yaptığı gözlemlerle başlayan keşifler silsilesi sayesinde bugün sıtma asalağının sivrisinek ve insandaki döngüsü hakkında geniş bilgiye sahibiz: Bu bilgiler sayesinde sivrisinekten ve dolayısıyla sıtmadan korunabilmek için çeşitli yollar denedik geçen 116 yıl boyunca. Bir yandan sivrisinekle aramıza tül perde çekerken (Şekil 1), bir yandan da onlarla kimyasal yollardan mücadele ettik. Ne var ki bunlar hem yeterli olmadı, hem de çevreye ciddi zararlar verdi.Sivrisineğin insanla ilişkisinine son eğilenlerden biri Rockefeller Üniversitesi'nden genetikçi Leslie Vosshall oldu. Vosshall ve ekibi bu yıl yayınlanan araştırmalarıyla şu soruyu cevaplandırdı: Bir sivrisinek nasıl oluyor da bir insanı tanıyıp ondan kan emiyor? ORCO, sivrisineğin karşısındakini tanımasında rol oynuyor Vosshall'un bu çalışması, aslında daha önce ekibiyle sirke sineğinde yaptığı araştırmalara dayanıyor. O zaman sineklerin koku almaçlarına eğilmiş, hangi kokuya özelleşmiş olursa olsun, bir almacın işlemesi için ORCO adlı bir proteinin şart olduğunu bulmuşlardı. Vosshall ve öğrencileri, o halde acaba bu protein sivrisineklerde de benzeri bir işlev görüyor olabilir mi, diye sordular. Çünkü özellikle insanlara hastalık bulaştıran iki sivrisinek türünün dişileri omurgalı hayvanlardan, özellikle de insandan beslenir. İnsandan emdikleri kandan gelen besinle kendi yumurtalarını büyütürler. İnsanı tanıyıp bulmak için ise iki sinyalden yararlanırlar: Birincisi insandan gelen yoğun karbon dioksit (CO2), diğeri de insan kokusu. ORCO proteininin bu işte de bir parmağı olup olmadığını anlamak için ekip önce özel bir yöntemle sivrisineğin genlerinden ORCO proteinini kodlayan geni çıkarmış. Bu değişinik sivrisinekler artık ORCO proteinini üretemez olmuş. Daha yakından incelediklerinde, daha önce sirke sineklerinde gördüklerini görmüşler: Normalde ORCO ile işleyen almaçların bulunduğu organ olan duyargadaki sinirlerin etkinliği azalmış. Hayvancağızlar birçok kokuyu algılayamaz olmuşlar. Mesela, kıvamı balınkine çok benzeyen, ama kokusuz bir madde olan gliserolü baldan ayırt edememişler.Ekip bir de bu ORCOsuz sivrisineklerin insan kokusunu ne kadar ayırt edebildiklerini görmek istemiş. Bunun için insanlarca giyilmiş veya hiç giyilmemiş gömlek kollarından gelen havayı sivrisineklere koklatmışlar, ama tamamen CO2'siz bir ortamda. Normal sivrisinekler insanca giyilmiş gömlekten gelen kokuyu tercih etmiş, ama ORCOsuz sivrisinekler bunlar arasında bir fark görmemiş. Gelgelelim aynı deney CO2 ile tekrarlanınca, ORCOsuz sinekler de hangi havanın insanca giyilmiş gömlek kolundan geldiğini kolayca bulabilmişler. Demek ki sivrisinekler insan bulmak için tek bir algıya dayanmıyor, CO2 ile işleyen bir yöntem daha daha kullanıyor olmalı. Peki acaba bu sinekler canlılar arasında ayrım yapabiliyor mu? Bunu inceledikleri deneyde, sıradan sivrisinekler insandan gelen havayı, bir kobaydan gelen havaya tercih etmişler, ama ORCOsuz sinekler bunu yapmamış. Yani ORCOsuz sivrisinekler omurgalı bir hayvanı bulabiliyor, ama o omurgalının insan olup olmadığını ayırt edemiyor. ORCO, sivrisinek-savarların işlemesi için gerekli Bu sivrisinekleri kullanarak araştırmacılar bir de eski bir bilmeceyi çözmek istemişler: Yaz aylarında kullandığımız sivrisinek-savar bileşik DEET'nin işleyişi. Deneyde araştırmacı kolunu DEET ile sıvayıp sineklerin olduğu kafesin yanına koyunca normal sinekler hemen koldan uzaklaşmış. Ama ORCOsuz sinekler DEET'li ve DEET'siz kol arasında tercih yapmadan her ikisine de yaklaşmış. Yani DEET, ORCOsuz sinekler üzerinde etki göstermemiş. Aşağıdaki videoda solda bormal sineklerin, sağda ise ORCOsuz sineklerin davranışını izleyebilirsiniz: Bu deney öncesinde bazı araştırmacılar bu bileşiğin sivrisineğin koku algısını engellediğini, dolayısıyla sivrisineğin insanları algılayamadığını iddia ediyordu. Ama eğer bu doğru olsaydı bu deneyde koku algısı zaten bozuk olan ORCOsuz sinekler insan kolunu bulamamalıydılar. Ama bulabildiler. Üstelik DEET'nin varlığı bu durumu etkilemedi. O halde DEET bu kokunun algısını engelleyerek etki gösteriyor olmamalı. Geriye iki seçenek kalıyor: DEET'nin kokusu ya sineğin hoşuna gitmiyor, ya da bu almaçların işini doğru yapamamasına neden oluyor, bir nevi sineğin kafasını karıştırıyor. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu anlamak için önümüzdeki araştırmalara bakacağız. ORCOsuz sineklerin fark edemediği, yalnızca havadaki, yani uçuşkan DEET idi. Araştırmacılar DEET sürdükleri kollarını bu sefer sinek kafesinin içine daldırınca (evet, yaptılar bunu: Şekil 2 ve 3), ORCOsuz sinekler kola yine yaklaştılar, hatta kondular ama konar konmaz onu sokamadan geri uçtular. Belli ki havadaki DEET'yi fark edemiyorlardı ama koldakini, temas edince fark edebilmişlerdi. Yani sivrisinekler uçuşkan ve durağan DEET'yi farklı şekilde algılıyor olmalı. Bu sonuçlar neye yarayacak? Bu araştırmalar DEET bilmecesini çözmedi ama çözümüne bir hayli ipucu sağladı. Voshall laboratuvarındakiler şimdi bu çözümü tamamlamaya çalışıyor. Bu sonuçlar bize doğrudan doğruya bir sivrisinekle mücadele silahı sağlamıyor. Gözümüzü karartıp ORCOsuz sivrisinekleri doğaya saldığımızı varsayalım. Bunlar besin bulamayarak kısa zamanda tükenecek, doğadaki hastalık taşıyıcısı sivrisineklere karşı bir etki göstermeyecektir. Ancak ORCOsuz sineklerle yapılan bu deneyler, sivrisineğin insanla ilişkisinde koku algısının önemini ortaya koyuyor. Bu deneylerde sivrisineğin birçok koku algısı kökten engellenmişti. Şimdi, bu engellenen kokulardan hangisinin daha önemli olduğu araştırılabilir ve belki o bilgi bize sıtma ile savaşta önemli bir silah sağlayabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/dosyalar/sut-ictim-midem-yandi.html", "text": "Yoğurt, ayran, peynir... Ya da keşkül, sütlaç, puding... Sütlü Nuriye, irmik tatlısı... Dondurma, krem şanti, milkshake... Daha fazla sayamıyorum... İnek, keçi ve koyun sütünden mamül pek çok ürün hayatımızın vazgeçilmezlerini oluşturuyor. Mesela ben bu topraklarda yaşayan bir insan olarak peynirsiz bir kahvaltı düşünemiyorum. Bu pek çok Avrupalı için de öyle. Öte yandan ayranın ayrı bir yeri var. Ülkemizde soğuk ve gazlı içeceklere yaygın bir alternatif olarak içecek pazarından büyük bir pasta alıyor. Milli içecek olarak önerilmesi boşuna değil... Ama eğer bundan 8000 yıl kadar önce yaşasaydınız büyük ihtimalle sadece peynir, kısmen yoğurt yiyebilecektiniz... Onları da belki de bir miktar şişkinliği göze alarak... Laktoz İntoleransı sütte bulunan laktoz şekerini sindirememe durumudur. Bir hastalık olmaktan çok genetik bir çeşitliliktir . Üstelik Avrupa ve mezopotamya toplumları dışındaki toplumlarda çok yaygındır. Hatta bazı kapalı -yani uzun yüzyıllar boyunca genelde kendi içinde evlilik gerçekleştirmiş olan- kavimlerde hemen hemen herkeste vardır. Laktoz şekeri bir disakkarit, yani çift şekerdir. Galaktoz ve glukozun birleşmesinden oluşur. Onu tekrar yapı taşlarına ayıran, yani sindiren enzime ise laktaz adı verilir. Dünya üzerinde hangi milletin mensubu olursa olsun -genetik bir bozukluğu olmadıkça- bebeklerin tamamında laktaz üretilir ve laktoz sindiriminde bir sorun yaşanmaz; zira bebekler anne sütünü bu sayede sindirebilirler. Binlerce yıl önce de bebekler laktoz sindiriminde bir sorun yaşamıyorlardı, ancak insanların sütten kesilme zamanları geldiğinde laktaz enzimi üretimi keskin bir biçimde düşüyordu. Bebek zaten artık anne sütünden bağımsız hale geldiği için laktaz eksikliğinin bir sorun yaratması söz konusu değildi... Avcı toplayıcı toplumlar tarım ve hayvancılıkla yaşamını sürdüren toplumlara evrildiğinde sabana koşulan, etlerinden ve yünlerinden faydalanılan hayvanların sütleri herhalde sadece bebeklere içiriliyordu. Bir süre sonra insanlar sütten çeşitli türev besinler yapmayı öğrendiler. Yetişkin insanlar süt içemiyorlardı ama peynir, yoğurt, yağ gibi mandıra ürünlerini nispeten daha rahat bir şekilde yiyebiliyorlardı, çünkü o günlerde yediklerinin kimyalarının farkında olmasalar da günlük süt %4,80 oranında laktoz şekeri içerirken, bir çedar peynirinde bu oran %0,07'ye, tereyağda ise %0,51'e düşüyor ve böylece onları süt kadar rahatsız etmiyordu(1). Laktoz İntoleransı Rahatsız etmek derken onu da açıklayalım: Laktoz intoleransı bulunan bireyler süt içtikleri zaman ne yaşıyordu? Şişkinlik, mide krampı, aşırı gaz çıkarma, ishal, kusma ve karın ağrısı. Üstelik tüm bu belirtiler laktoz tüketiminin miktarına göre artış gösterebiliyor ve şiddetli hale gelebiliyordu. Yetişkinler bu belirtileri atlatsa da çok çok nadiren görülen doğuştan laktoz intoleransına sahip bebekler sırf bu yüzden ölebiliyorlardı. Sindirilmeyen laktozun bu sıkıntıları yaratmasının sebebi, bir disakkarit olan laktoz molekülünün ince bağırsak duvarından geçememesi, bu yüzden emilememesi ve emilemeyen laktazın bağırsak floramızda yer alan bakterilerce bir ziyafete dönüştürülmesi. Bu bakteri sindirimi ve fermentasyonu sonunda açığa çıkan gazlar sindirim sisteminde sıkışır. Ayrıca sindirilmeyen şekerin varlığı ve artan gaz basıncı bağırsak içerisindeki osmotik basıncı ve bağırsak genişliğini arttırarak ishale sebep olur. Alınan laktoz miktarı arttıkça bu rahatsızlıklar da dolaylı olarak artar. Ne kadar ekmek, o kadar köfte, ne kadar laktoz, o kadar gaz... -Damak zevkine- faydalı mutasyon Bebeklerde laktozu sindiren laktaz enziminin salgılanmasını kontrol eden gen LCT genidir. LCT geninin aktifliğini ya da pasifliğini kontrol eden gen ise MCM6 genidir(2). Muhtemelen bebeklik döneminden çıkmış bireylerin anne sütü taleplerini sürdürerek onların bebeklerle rekabetini engelleme yönünde faydalı bir adaptasyon sonucunda ortaya çıkmış bir özellik olarak MCM6 geni sütten kesilme dönemi sonrasında LCT genini kapatır. Ancak... Binlerce yıl önce MCM6 geni bir mutasyona uğrayıp, LCT'yi kapatamaz hale gelmiş. Böylece bizler de keşkül, fırın sütlaç ya da puding tüketebilir bireylere dönüşmüşüz MCM6 genindeki mutasyon sayesinde yetişkinlikte laktaz üretme kabiliyetini yitirmemeye Laktaz Sürekliliği adı veriliyor. Laktaz sürekliliği mutasyona bağlı olarak çok uzun yıllar önce ortaya çıkmış olabilir, ama bireyler arasında yaygınlaşarak sık görülmeye başlanması son on bin yıl içerisinde gerçekleşmiş. Bu yüzden geç insan evriminin bir parçası olarak görülüyor ve hayvanların evcilleştirilmesi ve mandıracılığın başlaması ile birlikte eş zamanlı gerçekleştiği için biyokültürel bir evrim olarak nitelendiriliyor. Laktaz sürekliliğini sağlayan mutasyonun yaygınlaşması ve günümüze kadar gelmesi mutasyon sahiplerine sağladığı çeşitli avantajlardan kaynaklanıyor. Bu faydalardan bir tanesi, özellikle Kuzey Avrupa gibi az ışık alan bölgelerde D vitamini de az olduğundan kemikler için kalsiyum tüketiminin hayati önem kazanması. Süt tüketebilen toplumlar D vitamini azlığından kaynaklanan raşitizm gibi hastalıkları bertaraf edebilmişler. Ayrıca kıtlık zamanlarında suyun yokluğuna süt iyi bir alternatiftir. Vikinglerin Grönland gibi az tarım alanına sahip ve sık sık kıtlık dönemleri geciren bölgelerde keçileriyle hayatta kalması (6) ve bugün İsveçlilerin %99'unun laktaz sürekliliğine sahip olması tesadüf gibi görünmüyor (7). Araştırmalar gösteriyor ki laktaz sürekliliğine yol açan mutasyon tek kaynaktan gelmiyor. En yaygın olanı Balkanlar ve Orta Avrupa'da gerçekleşmiş olduğu sanılan ve oradan doğuda Hindistan'a kadar güneyde Kuzey Avrupa'ya kadar yayılmış olanı iken, Arap devesinin evcilleştirilmesinden sonra ortaya çıkmış olan bir başka alel de mevcut (sonuçları yeni yayınlanan bir araştırma laktaz sürekliliğinin Avrupa'da değil ortadoğuda gelişip yayılmış olabileceğini gösteriyor (3)). Birbirinden bağımsız olarak nispeten daha erken olmak üzere Afrika'da da gerçekleşmiş olduğu tespit edilen ise farklı aleller bulunuyor. Bu da laktaz sürekliliğinin gerçekten de mühim bir mutasyon olduğunu ve içerisinde gerçekleştiği topluma sağladığı faydalardan ötürü kısa sürede kalıcı hale gelebildiğini gösteriyor. Laktaz Süreliliklileştiremediklerimizden misiniz? Bu arada... Sanmayın ki her toplum bu şansa sahip. Örneğin beyaz Amerikalıların ve Kuzey Avrupalı yetişkinlerde laktoz intoleransına rastlanma oranı %6 ila %15 arasında değişiyor. Meksikalılarda %47, Güney Afrikalı siyahlarda %60. Çinli ve Japonlar gibi uzak doğu toplumlarında %25. Güney Amerika yerlilerinde ise %90'ın üzerinde(2). (4). Türkiye'de laktoz intoleransına rastlama sıklığının %20 olduğu düşünülüyor (5). Laktoz intoleransına rastlanma sıklığının en düşük olduğu toplumlar %1 ile İsveçliler ve Hollandalılar. Aslında sahip oldukları peynir çeşitlerine ve ne kadar lezzetli olduklarına- bakılırsa sanki laktoz intoleransından en çok onlar çekmiş gibi görünüyorlar, oysa öyle değil. Tarih, Çinlilerin süt tüketmediğini yazıyor. Asya steplerinde dolaşan göçebe kavimlerin de pek süt içtiği söylenemez. Ayrıca bu göçebe toplumlar peynir yapımı için yeterli bir süre boyunca aynı meskeni tutmuyorlar. Kalsiyum ihtiyaçlarını nasıl giderdiklerini düşünürken bir eski Türk içeceği olarak tanıtılan kefir geldi aklıma. Biraz araştırınca Kefir'in de laktozdan yoksun olduğunu öğrendim. Elbette kesin bir bilgi değil ama bu da niçin asya toplumlarının kefir ve kımız yapmayı öğrendikleri konusunda bir yanıt vermiş oldu bana. Eğer yoğurt da bir Orta Asya icadı olmasaydı laktozdan muzdarip olan Türkler ve Moğolların kımızı sadece alkollü bir içecek olarak tüketmemiş olabileceğini öne sürebilirdim, çünkü yoğurt da laktozu düşürmenin yollarından bir diğeri. Yoğurdu yoğurt yapan bakteriler sütteki laktoz şekerini fermente ettiklerinden sütten daha az laktoz içeriyor. Hatta yoğurtdun icadının sebebinin bu olduğu düşünülüyor. Sonuç Laktaz intoleransının bir hastalık olarak adlandırılmamasının sebebi, aslında bu durumun bir eksiklik olmasından değil, yetişkin olunmasına rağmen laktozu sindirebilmenin bir avantaj olmasından kaynaklanıyor. Adını koymasak da kimimizin süt içmekle, sütlü mamüllerle ilgili çeşitli sıkıntıları olabiliyor. Kimimiz süt bana dokunuyor ya da süt bende gaz yapıyor deyip geçiyoruz. Oysa bu şikayetler binlerce yıl önce gerçekleşmiş faydalı bir mutasyondan nasibimizi almamış olmamızdan kaynaklanıyor olabilir... Tabi... Mahkeme kadının mülkü değil... Laktoz İntoleransı da MCM6'nın değil. Çeşitli mukoza bozuklukları da aktoz intoleransına sebep olabiliyor. Çok nadir görülüyor olsa da kimi bebeklerde daha en başından LCT geninde arıza bulunabiliyor. Bu bebekler anne sütü de dahil hiçbir şekilde süt içemiyorlar. Geçmiş yıllarda önemli bir bebek ölümü sebebi olan bu durum soya katkılı sütlerle, hazır ve özel mamalarla veya başka tür besinlerle bertaraf ediliyor. Her neyse... Sütlaç, keşkül, ayran, yoğurt, kaymak vb. derken bu mutasyonun ne kadar faydalı olduğunu düşünüyorum da... Hmmmmmmmmmm.... . Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/gorsel/ayin-fotografi-galaksi-merkezine-giden-turuncu-cizgi.html", "text": "Bu sayımızda, ayın fotoğrafı köşemizde, Pasifik Okyanusu'nun ortasından, galaksimiz Samanyolu'na bakıyoruz. Fotoğraf: Cüneyt Özdaş Yer: Mauna Kea Dağı (2800m / 9200ft) Hawaii Makine: Canon 6D Lens: Tamron 24-70mm, f/2.8 Yüksek çözünürlük için tıklayın. Galaksi merkezine giden turuncu çizgi Gökyüzünün yaklaşık 150 derecelik bir kısmını gösteren bu geniş açı fotoğrafda iki ilginç şey var: birincisi merkezi ile birlikte galaksimiz samanyolu, ikincisi de galaksi merkezine doğru giden turuncu çizgi. Bu turuncu cizgi aslında fotoğrafı çekerken arkamda 7km uzakta duran teleskobun üst atmosferde yapay bir yıldız yaratmak için kullandığı, 589nm dalga boyunda güçlü bir lazer demeti. Astronomların yapay bir yıldız yaratmak istemelerinin nedeni ise yıldızların kırpışmaları ile yakından ilgili. Aynen sıcak günlerde asfalt üzerinde göründüğü gibi, atmosferdeki farklı sıcaklıklardaki ve yoğunluklardaki bölgeler ışığı farklı oranlarda kırarak görüntüyü sürekli bozuyor. Bu bozulma yüzünden yer yüzündeki teleskopların çözünürlükleri, teleskop ne kadar büyük ya da kaliteli olusa olsun, belli bir değerin altında kalıyor. Bu sorunu gidermenin birkaç yolu var. Bunlardan ikisi: 1) Teleskobu atmosfer dışına çıkarmak 2) Bozulmuş ve saçılmış ışığa, onu yeniden toplayacak ve odaklayacak ters bozulma uygulamak. Hubble gibi teleskoplar hem üretimi hem de bakımı çok pahalı olduğundan bu ikinci yöntem -oldukça karmaşık olmasına rağmen- özellikle büyük teleskoplarda sıklıkla kullanılıyor. Adaptif optik sistem denilen bu sistemler genel olarak gelen ışığı analiz ederek bozulmayı ölçen bir birim ve bu bozulmanın tersini uygulayan şekil değiştirebilen bir aynadan oluşuyor. Saniyede binlerce kere şekil değiştirebilen bu sistem için parlak, uzak bir ışık kaynağına ihtiyaç var. Eğer gözlenen yerin yakınında parlak bir yıldız varsa o kullanılıyor ancak görüntü içerisinde parlak bir yıldız yoksa, o zaman iş başa düşüyor ve bir yıldız yapmak gerekiyor. Yapay yıldız yapmak için birçok yöntem olmasına rağmen en etkin ve popüleri 589nm dalgaboyunda güçlü (20W civarı) bir lazerle yerden 90km yukarıda bulunan sodyum atomlarını uyarmak ve onların parlamasını sağlamak . Bu lazerin sodyum buharı kullanılan sokak lambaları ile aynı renkte olması tesadüf değil yani. Daha dar açı ile çektiğim ikinci fotoğrafın ortalarında bir yerde yapay yıldızı benim bakış açımdan, turuncu kısa bir çizgi olarak görebilirsiniz. Meraklısına Notlar: - Her kadraj için 8 fotoğraf çektim. Bu 8 fotoğrafı Deep Sky Stacker isimli programla birleştirerek noise seviyesini azalttım. . Böylece elimde düşük noise'li 3 kare oldu. - Bu 3 kareyi de Hugin ile birleştirip panaromik resmi ürettim. - İlk ve son aşamalardaki tonlamaları ise Adobe Lightroom ile yaptım."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/guncel/acik-yorum.html", "text": "Dünyada bilimin açıklığıyla ilgili ilginç şeyler oluyor. Bunlardan biri bilimsel yayın süreciyle ilgili. Açık Bilim gibi dergilerden değil, bilimsel gelişmelerin birinci elden duyurulduğu akademik dergilerden bahsediyoruz. Bilim insanları araştırmalarının ayrıntılarını makaleler halinde hazırlayarak bu dergilere gönderirler. Ancak yayınlanmadan önce bu yazıları o sahandan, kimliği gizlenmiş başka araştırmacılar gözden geçirir, makalenin düzeltilmesini sağlar ve yeterliyse yayına kabul eder. Buna hakemlik süreci denir. Hakemlerin kimliğinin gizlenmesi eleştiri çeken bir durum olsa da, hakemlerin bir makaleyi çekinmeden eleştirebilmesi, hatta reddedebilmesi için elzem görülüyor. Akademik dergilerin çoğunluğu bunu hala uyguluyor, bazıları ise kimliklerini açıklamadan hakemlerin eleştirilerini ve yazarların cevaplarını makaleyle birlikte yayınlıyor. Bunlara şimdi bir de baskı sonrası denetim eklendi; bu yeni denetim mekanizmasında görev bilim camiasındaki herkese düşüyor. (Aslında seçilmiş bilim insanlarının makale yorumladığı bir site (Faculty of 1000) zaten vardı, ancak burada genelde iyi makaleler, isimleri belirli bilim insanlarınca tanıtılıyordu.) Şimdi ise bir nevi bilimsel Ekşi Sözlük olarak tanımlayabileceğimiz PubPeer ortaya çıktı. Burada bilimsel makalelere yorum yazanların isimleri gizleniyor, hatta sitenin sahipleri bile isimlerini gizli tutuyor. Amaç, bir öğrencinin de bir makaleyi korkmadan sorgulayabilmesi, tartışabilmesi. Sitenin büyümesiyle bu amaç yavaş yavaş yerine gelmeye başlıyor. Eleştirenlerin isimlerinin gizliliği zaman zaman üslubun sivrilmesine neden oluyor, ancak bunu da bu özgürlüğün bir maliyeti olarak görmek gerek. Zira daha önce PLoS dergileri bilimsel makalelerin altına yorum yapma imkanı sağlamıştı, ancak bu özellik hiç ilgi görmemişti. Anlaşılan bir makalenin altına adıyla sanıyla eleştiri yazmak isteyen pek bilim insanı yoktu. Yani belki de bilim için en gerekli şeylerden biri olan eleştiriyi artırmanın yolu, eleştirenleri gizlemekten geçiyor. Pubpeer'in içeriği oldukça geniş: Bir DOI ile yayınlanmış olan ya da arXiv veritabanında yer alan tüm makaleler PubPeer'im menzilinde yer alıyor. Bakalım bilim dünyasının da bir ekşi sözlüğü olmasının uzun vadede ne gibi sonuçları olacak?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/09/guncel/eylul-ayi-gokyuzu-rehberi-2.html", "text": "Havaların iyiden iyiye soğumasıyla soğuk gözlem gecelerinde yanınızda kalın kıyafetler ve bol kahve bulundurmanızı şiddetle tavsiye ederim. Ne de olsa gözlem gecesi çok hastalanmamak lazım. MERKÜR Güneş'e en yakın gezegen Merkür gökyüzünde de Güneş'in üzerinde olacağından ay boyunca Merkür gözlenemeyecek. VENÜS Sera etkisinin birincil örneği Venüs gezegeni Güneş battıktan sonra çok kısa bir süre için batı ufkunda görülebilecek. Batı ufkundaki en parlak cisim Venüs gezegenidir. MARS Kızıl gezegen Mars, saat 03'den sonra doğu ufkundan yükselmeye başlıyor. Ay boyunca yükselmesine devam edecek olan Mars için bu ay aslında pek gözlenesi bir ay değil. Yükselmesine devam ettikçe sonraki aylarda gece boyunca gökyüzünde olacağı konuma hızla ilerleyecektir. JÜPİTER Jüpiter de tıpkı Mars gibi geç saatlerde doğu ufkundan yükselmeye başlıyor. Saat 01'den sonra yükselmesine başlayan Jüpiteri doğu ufkundaki parlaklığından tanıyabilirsiniz. Kışın gelişinin habercisi Orion takımyıldızı ile birlikte yükselen Jüpiteri doğduıktan sonra gece boyunca gözlemleyebilir ufak bir teleskobunuz varsa Galileo uydularını ve Jüpiter üzerindeki gaz yapılarını gözlemleyebilirsiniz., SATÜRN Halkalı şeker Satürn gezegeni, Güneş battıktan sonra batı ufkunda 1-2 saat süreyle gözlenebilir. Ay başından sonuna doğru yüksekliği gittikçe azalacak ve Gök küre üzerinde Güneş'in üzerine doğru ilerleyecektir. Bu durumda Satürn'ü gözlemlememiz imkansız olacaktır. Bu Ay Kaçırılmaması Gerekenler 8 Eylül: Ay, Venüs ve Satürn yakınlaşması. Yanlış anlamayın lütfen, bu yakınlaşma bu cisimlerin Güneş sisteminde birbirine yakınlaşması değil, bizim gökyüzünde gördüğümüz 2 boyutlu gök küre düzlemindeki yakınlaşmadır. Bu cisimleri yanyana göreceğiz. Tıpkı Türkiye bayrağındaki Ay-Yıldız'ın yan yana durması gibi. 22 Eylül: Eylül ekinoksu Türkiye Bölge Zamanına göre 23:44'de gerçekleşecektir. Güneş ışınları dik olarak ekvator'a düşecek, gece ve gündüz süreleri eşit olacaktır. Bugün aynı zamanda kuzey yarı küre için sonbaharın ilk günü, güney yarı küre için baharın son günüdür. Ay Evreleri Eylül Ayı Gökyüzü Genel Görünümü"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/dosyalar/bilgisayar-tarihinde-cigir-acan-101-icat-2-bolum.html", "text": "Dizimizin önceki bölümünde rölelerden lambalara, lambalardan transistörlere ve mikroişlemcilere kadar gelmiştik. Hızlı, güçlü ve elde taşınabilecek kadar küçük bilgisayarlarımız olmasını bu gelişime borçluyuz. Bu inovasyonların çalışan bilgisayarlara dönüştürülmesi, ve bu bilgisayarların toplumda yaygın olarak kullanılması ise bambaşka bir meseleydi ve kendi gelişim çizgisini izlemişti. 6. Ticari mainframe bilgisayarlar 1940'ların sonu gelirken, bilgisayarların işe yarayan cihazlar olduğu anlaşılmıştı. Gerek askeriye, gerek üniversiteler ve diğer araştırma kurumları büyük masrafları göze alarak kendi bilgisayarlarını inşa etmeye başladılar. Ancak, bilgisayarların tam potansiyeli henüz anlaşılamamıştı. İngiltere'nin Ulusal Fizik Laboratuarı'nı yöneten Sir Charles Galton Darwin bile, 1946'da bir ülkenin ihtiyaç duyduğu bütün hesaplama problemlerinin bir tek bilgisayar tarafından çözülebileceğini söylüyordu. Bugün bu düşünce bize garip geliyor; ama o zamanlar bilgisayarların amaçlarının matematiksel tablolar oluşturmakla sınırlı tutulduğunu hatırlarsak, anlaşılabilir bir varsayımdı. Mainframe veya ana bilgisayar olarak bilinen ilk ticari bilgisayarlar bu algıyı birkaç yıl içinde kıracaktı. ENIAC projesi tamamlandıktan sonra John Mauchly ve Presper Eckert, Pennsylvania Üniversitesi'ndeki görevlerinden ayrıldılar ve iş dünyasına yönelik bilgisayarlar üretmek amacıyla 1946'da kendi şirketlerini kurdular. Akademik dünyanın dışında vizyonlarını paylaşan neredeyse kimse yoktu. Sermaye bulmakta zorlandılar, üstelik iş yürütme konusunda çok da becerikli değillerdi. Buna rağmen Nüfus Sayımı Bürosu'yla bir anlaşma yapabildiler ve UNIVAC adını verdikleri yeni bilgisayarı inşa etmeye başladılar. Ancak UNIVAC'ın inşa edilmesi tahmin edilenden daha zor oldu. Kağıt üzerindeki tasarımı, kolay kullanılan bir cihaza dönüştürmek -özellikle de hazır bileşenlerin yokluğunda- olağanüstü bir mühendislik çabası gerektiriyordu. Proje teslim tarihleri hep gecikti, yine de şirket birkaç yeni siparişin avansı ile ayakta durabildi. İnişli çıkışlı dört yılın ardından, mali sorunlar yüzünden Mauchly ve Eckert şirketlerini Remington Rand'e satmak zorunda kaldılar. Ancak projeden ayrılmadılar, Remington Rand çalışanı olarak UNIVAC'ı geliştirmeye devam ettiler. UNIVAC 1952'deki ABD başkanlık seçimleri sırasında popüler kültüre yerleşmeyi başardı. Remington Rand, CBS televizyon kanalıyla seçim sonuçlarını tahmin etmek üzere anlaştı. Kilit eyaletlerden gelen kısmi seçim sonuçlarını istatistiksel olarak işlemek üzere bir program hazırlandı ve seçim gecesi canlı yayında işe başladı. Asıl iş UNIVAC merkezinde yapılıyordu, stüdyoya dekor olsun diye içi boş bir UNIVAC kutusu kurulmuş, içine yanıp sönen Noel ışıkları döşenmişti. Sonraki yıllar boyunca popüler kültürde ve bilim-kurgu filmlerinde bilgisayar yanıp sönen ışıkları bulunan bir kutu olarak gösterilmesinin kaynağı bu programdır. UNIVAC'in ilk tahmini Eisenhower'ın büyük farkla (438'e karşı 93 oy) kazanacağı yönündeydi. Bu büyük bir şaşkınlık yarattı, çünkü bir gün önce kamuoyu araştırmaları aradaki oy farkının çok küçük olacağını tahmin etmişlerdi. UNIVAC takımı bu sonucu olduğu gibi vermekten çekindi; programın parametreleriyle oynayarak elde ettikleri daha başabaş bir tahmini yayınlattılar. Ancak daha sonra elde edilen nihai sonuçlar UNIVAC'ı mükemmelen haklı çıkardı: Eisenhower 442'ye karşı 89 oyla kazandı. Daha sonra CBS spikeri UNIVAC'ın gözardı edilen ilk şaşırtıcı tahminini açıkladı. Bu olay bilgisayar tarihinde bir dönüm noktası oldu ve bilgisayarları popüler kültüre yerleştirdi. IBM'in bilgisayar üretimine girişmesi de bu zamanlara rastlar. Çok sayıdaki uzman mühendisi ve büyük sermayesi sayesinde UNIVAC'la aralarındaki beş yıllık araştırma-geliştirme açığını bir yılda kapatabildi. 1952 Aralık ayında Model 701 isimli bilgisayarı tantanayla piyasaya tanıttı. Model 702 ise 1953'ün Eylül ayında lanse edildi, ama ilk siparişlerin teslim edilmesi 1955'i buldu. Remington Rand o zamana kadar daha fazla UNIVAC satmış olmasına rağmen, IBM kurnaz pazarlama taktikleriyle sonraki yıllarda öne geçti: Sözgelişi, hafifletilmiş bir sistem olan Model 650'yi üniversitelere, programlama dersi açmaları şartıyla, yüzde altmış indirimle sattı. Böylece IBM ürünlerine alışık bir neslin yetişmesini sağladı, ve ilk bilgisayar bilimi bölümlerinin kurulmasını teşvik etti. Bu şekilde mainframe bilgisayarlara talep arttı ve başka teknoloji şirketleri de sahaya çıktı. 1960'a gelindiğinde IBM %60'lık pazar payıyla en büyük üreticiydi. Onun yanı sıra Sperry Rand, Burroughs, NCR, RCA, Honeywell, GE, ve CDC şirketleri de pazarda pay sahibiydi. Bunlara topluca Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler demek adet olmuştu. Mainframe bilgisayarlar büyük bir yatırımdı. Milyon dolarlara varan fiyatlarının yanı sıra, düzenli bakım ve işletim elemanlarına ihtiyaç duyuyorlardı. Yapılan masrafın boşa gitmemesi için bilgisayarların boş bırakılmaması, sürekli işletilmesi şarttı. Sözgelişi, bir üniversitede veya araştırma kurumunda programcılar bilgisayarı kullanmak için rezervasyon yaparlar ve o süre boyunca makine tamamen onlara ait olurdu. Ancak o dönemde programlama zahmetli ve hata yapmaya çok yatkın bir işti. Rezerve edilen zamanın çoğu programcının, yazıcıdan aldığı dökümleri incelemesi ve yaptığı hataları düzeltmeye çalışmasıyla geçer, bu arada bilgisayar boşta beklerdi. Bu usulün verimsizliğini gidermek amacıyla 1950'lerde programcı ve bilgisayarın birbirinden ayrıldığı bir düzen kuruldu. Yığın halinde işleme denilen bu usulde bilgisayarı işletmek için özel bir operatör görevlendirildi. Programcı, önceden hazırladığı programını bilgisayar merkezinin kabul kapısında operatöre teslim ederdi. Operatör, programları bilgisayarın kart okuyucusuna yerleştirir veya terminalde yazar, gerekiyorsa yardımcı programların teyplerini yükler, programı çalıştırır, ve iş bitince bilgisayarın çıktı dökümünü programcıya teslim ederdi. Bugün bilgisayarlarımızı yöneten Linux, Windows gibi işletim sistemleri doğrudan doğruya bu operatörün otomatikleştirilmiş halidir. Bilgisayar donanımıyla aramızda köprü kuran bu yazılım, çalıştırmak istediğimiz programı sabit diskte bulur, ana belleğe aktarır, çalışan diğer programlarla çatışmasını engeller, klavye, fare ve ekranla etkileşim kurmasını sağlar. Ancak, bugünün bilgisayarlarının aksine, 1960'ların ortasına kadar bilgisayarlarla samimi bir ilişki kurulamıyordu. Yığın işleme usulü programcının anında geri dönüş almasını engelliyordu. Bu da hem basit bir programın bile tamamlanmasının günler alması, hem de deneme-yanılma ile programlama öğrenmenin mümkün olmaması demekti. Mesele sadece programcıların kullanım keyfi değildi; verimlilik boyutu da vardı. 1960'larda transistör ve entegre devreler sayesinde hesaplama hızı çok artmıştı. Yığın işleme ile bile bilgisayarın ana işlemcisinin boş zamanı çok fazla olabiliyordu. Operatörün programı hazırlaması, teypleri yüklemesi, hatta bilgisayarın teyplerden bilgi okuması veya yazması bile merkezi işlem birimi için çoğunlukla boşa harcanan zaman demekti. 1960'ların ortalarından itibaren, mainframe bilgisayarların birden fazla kullanıcı tarafından işletilebilmesi yönünde araştırmalar başladı. Timesharing tabir edilen bu sistemlerde kullanıcılar ana bilgisayarın yanında olmak zorunda değillerdi. Uzaktaki terminallerdeki klavyeler aracılığıyla programları çalıştırabiliyorlar, bilgisayar da onlara anında cevap verebiliyordu. Kullanıcılar ne yazacaklarını düşünürken, hatta yazma sırasında iki tuşa basmaları arasındaki süre içinde bile, bilgisayar birçok talimatı işleyebilecek kadar hızlıydı. Kullanıcıların her biri için sanki bilgisayar sadece kendilerine hizmet veriyormuş gibi görünse de aslında bilgisayar, her programa kısa zaman aralıkları ayırarak, bütün kullanıcıları sadakatsiz bir aşık gibi aynı anda idare edebiliyordu. Paylaşımlı bilgisayar sistemleri programlama kültürünü demokratikleştiren ilk adımlardan biriydi. Artık bilgisayarlara doğrudan erişim mümkündü. Öğrenciler deneme yanılma yoluyla programlama öğrenebilecek, ve ciddi olmayan programlar üreterek yeni bilgiişlem imkanlarını keşfedebileceklerdi. Yayılma MIT, Stanford gibi büyük üniversitelerdeki öğrencilerden başladı. Aynı dönemde entegre devrelerin ortaya çıkmasıyla, daha küçük ve ucuz olan, ama bilgi işleme kapasitesi yüksek paylaşımlı minibilgisayarlar piyasaya çıktı. Orta ölçekli üniversiteler bile en az bir bilgisayar satın alabilir oldular. Bunun doğrudan sonucu bilgisayar eğitiminin patlaması ve programlama bilgisinin daha çok kişiye yayılması oldu. Ünlü BASIC programlama dili bu dönemde Dartmouth üniversitesinde geliştirildi ve bilgisayar eğitiminin temel taşlarından biri haline geldi. 1964'de General Electric, Bell Laboratuvarları ve MIT ile beraber, Multics adını verdikleri paylaşımlı bir işletim sistemi projesine başladı. Projede işletim sistemleri ve paylaşımlı kullanıma dair birçok yenilik üretilmişti, ama zaman geçtikçe proje gitgide karmaşıklaştı ve başedilemez hale geldi. 1969'da Bell Laboratuvarları projeden ayrıldı. Multics fazla başarılı olmayan bir ürün olarak tarihe gömüldü. Bugün daha ziyade, UNIX işletim sisteminin ilham kaynağı olarak anılır. O dönemde Multics projesine dahil olan iki Bell Laboratuvarı araştırmacısı, Ken Thompson ve Dennis Ritchie, projedeki bazı fikirleri kullanan, ama büyük ölçüde bağımsız ve daha verimli olan çok kullanıcılı bir işletim sistemi oluşturdular. Ürettikleri yazılıma, sadeliğini vurgulamak için, Multics'e nazire olarak UNIX adını verdiler. UNIX, hem nispeten basit oluşu, birçok bağımsız küçük komuttan oluşması ama komutların yanyana eklenerek karmaşık işler yapmaya imkan vermesi sayesinde çok popüler hale geldi. Bugün çok yaygın kullanılan C programlama dili de UNIX'i yazma amacıyla geliştirildi. Bell Laboratuarının sahibi AT&T şirketi, antitröst yasaları sebebiyle bilgisayar işine giremiyordu. O yüzden UNIX isteyen herkese bedava olarak verildi. 1970'ler boyunca yaygınlaştı ve çeşitli versiyonları üretildi. 1990'larda GNU ve Linux projeleri ile kişisel bilgisayarlara aktarıldı. Bugün internetteki sunucuların büyük çoğunluğu Linux, yani UNIX kullanmaktadır. 1946-1980 arasındaki mainframe bilgisayar dönemi, bugün kullandığımız birçok teknik çözümün ortaya çıktığı, bilişim teknolojisinin çok hızlı geliştiği, daha da önemlisi programlama hevesinin birçok insana bulaştığı bir dönemdi. Bilgisayar aşırı özelleşmiş pahalı bir araçtan, her iş için kullanılan, nispeten erişilebilir bir hesaplama cihazına dönüştü. Piyasanın talebi bilgisayarların hem daha hızlı ve ucuz, hem de daha kolay kullanılabilir olmasını sağladı. Bu dönemde kazanılan momentum sayesinde gelişen ve sermaye biriktiren bilgisayar teknolojisi, bugün herkesin masasında, hatta cebinde bir bilgisayar bulundurabilmesini mümkün kıldı. 7. Manyetik veri depolama İlk mainframe'lerden bugünkü akıllı telefonlara kadar, bütün bilgisayarlarda iki çeşit veri deposu mevcuttur: Bir programı çalıştırırken merkezi işlem biriminin doğrudan eriştiği ana bellek ile, o anda kullanımda olmayan programların ve verilerin saklandığı ikinci depolama birimi. Genellikle ana bellek uçucu olarak tanımlanır, çünkü gücü kestiğiniz anda sakladığı veriler uçar. Bilgisayarı tekrar başlatırken ilk programların uçucu olmayan ikinci depolama aracından okunması şarttır. Bugün bilgisayarın ana belleği olarak yarı iletken çipler kullanıyoruz. Bunlar merkezi işlem biriminin çalışmasına ayak uydurabilecek kadar hızlı ve birden fazla karmaşık programı aynı anda barındırabilecek kadar geniş. Ancak yarı iletken teknolojisi gelişmeden önce ana bellek olarak çok farklı yöntemler kullanıldı; bunlardan biri de manyetik kayıt yöntemiydi. 1940'ların sonunda manyetik tambur bellekler icat edildi. Bunlar ekseni çevresinde hızla dönen, dışı manyetik bir malzemeyle kaplı silindirlerdi ve bilgisayarların ana belleği olarak görev yapıyorlardı. Bu manyetik bellekler ucuz ve güvenilir parçalardı, ancak yavaş çalışıyor, merkezi işlem birimine yeterince hızlı cevap veremiyorlardı. Buna karşılık dönemlerine göre yüksek kapasiteye (yaklaşık 4-5 KB) sahiptiler. 1950'lerin ortasına kadar tambur bellekler kullanan çeşitli bilgisayarlar geliştirildi. Tambur belleklerle aynı dönemde, ana bellek olarak manyetik halkalar dizisi kullanımı da yaygındı. Bunlar bir veya birkaç düzlem üzerinde döşenmiş kabloların kesişim noktalarına yerleştirilmiş demir halkalardan oluşuyordu. Her bir halka geçen akımla mıknatıslanıyor, mıknatıslanma yönüne göre 0 veya 1 değeri kodlanmış oluyordu. Yani her halka bir bilgi barındırıyordu. Bu bellekler tamburlara göre epeyce hızlılardı ve milyonlarca bite varabilen yüksek kapasiteye sahiptiler. Yüksek güvenilirlikleri sayesinde, Ay'a iniş seferinde kullanılan Apollo Yönlendirme Bilgisayarı'nda manyetik çekirdek bellekler tercih edilmişti. Manyetik çekirdek bellekler 1970'lere kadar kullanıldı. Daha sonra yerlerini entegre devrelere bıraktılar. Bir bilgisayarda ana belleğin yanı sıra, büyük kapasiteli bir depolama aracına da ihtiyaç vardır. Bu amaçla önce delikli kartlar kullanıldı. Programcı veya veri işleyen kişi önceden belirlenmiş bir şekilde kartlarda delikler açıyor, böylece her kart bir komut veya bir bilgi parçası barındırıyordu. Orta halli bir program için genellikle yüzlerce, belki binlerce kart gerekiyordu. IBM, bilgisayar öncesi dönemde delikli kart işleyen çeşitli otomatik makineler satmıştı ve birçok büyük işyerinin arşivi delikli kartlarla doluydu. İlk bilgisayarlar delikli kartları kullanarak hem hazır teknolojiyi kullanmış oluyorlar, hem de hazır müşteri kitlesine büyük değişiklik gerektirmeyen bir çözüm sunuyorlardı. Ama delikli kartlar kullanışsızdı: Çok yer tutuyorlardı, işlenmeleri yavaştı, ve doğru sırada tutulmalarına özen göstermek gerekiyordu. Eckert ve Mauchly, 1947'deki UNIVAC tasarımında manyetik teypler kullanmaya karar vererek bir çığır açtılar. Aynı dönemde IBM de manyetik teyp üzerine araştırma yapıyordu, rakiplerinin hamlesini duyunca işi hızlandırdı, ancak 1950'lerin ortasına kadar teyp kullanan bilgisayarları piyasaya sürmedi. UNIVAC'ın ve IBM'in öncülüğünde manyetik teyp bütün mainframe bilgisayarlarda yaygın olarak kullanılmaya başladı, hatta popüler kültürde elektronik beyin imajının ayrılmaz parçası haline geldi. Ne Mauchly ve Eckert, ne de IBM manyetik teypleri sıfırdan icat etmediler elbette. Manyetik malzeme kullanarak veri saklama teknolojisinin ilk adımları 1898'de, Danimarka telefon şirketinin mühendisi Valdemar Poulsen tarafından atıldı. Poulsen, uzun bir çelik tel üzerinde yanyana noktaları farklı şekilde mıknatıslayarak sesleri kodlamayı başardı. Telegrafon adı verilen bu icat 1900 yılındaki Paris Fuarı'nda Avusturya İmparatoru Franz Josef'in sesini kaydetmekte kullanıldı. Bu kayıt, dünyadaki en eski manyetik ses kaydıdır. Sonraki yıllarda manyetik yöntemle ses kaydı tekniği Avrupa'da, özellikle de Almanya'da ilerletildi. 1920'lerde uzun çelik şeritler kullanılıyordu ama bunlar ağır ve bükülmez oldukları için kullanışsızdılar. 1928'de Fritz Pfleumer kağıt şeritlerini bir demir oksit tabakayla kaplayarak hafif bir teyp bandı üretti. 1930'larda AEG ilk teyp kayıt cihazını geliştirdi ve ardından IG Farben şirketinde bugünkü hafif plastik teyp bantları icat edildi. O dönemde savaş havasına girildiği için bu icatlar gizli tutuldu. Savaştan sonra Almanya'nın işgal edilmesiyle teyp teknolojisi Amerika'ya taşındı. 1950'lerde müzik, TV, sinema sanayii tamamen manyetik teyp kullanılır olmuştu. Bilgi depolama teknolojisinde gerçek devrim, IBM'in 1956'da geliştirdiği RAMAC'la başladı. RAMAC iki yüzü de manyetik bir malzemeyle kaplı birkaç metal diskten oluşur. Bu diskler eksenleri boyunca beraberce dönerler. Her diskin her bir yüzündeki veriler, bir pikap iğnesi gibi içeri dışarı oynayan bir kafa ile okunur ve yazılır. Bugün bilgisayarlarımızda bulunan sabit diskler de tamamen aynı prensiple çalışır RAMAC'ın en önemli özelliği hem büyük kapasiteli (5 megabayt) olması, hem de rastgele erişimli olmasıydı. Yani, istenilen bir veriye hemen disk üzerinde ulaşılabiliyordu. Disklerin en yakın rakibi olan manyetik teyplerde böyle bir lüks yoktu; istenen bir veriye ulaşmak için bandı ileri veya geri sarmak gerekiyordu. Rastgele erişim sadece zaman kazandırıcı bir özellik olmanın çok ötesindeydi: Bu sayede bir bilgisayarda etkileşimli çalışmak, farklı kullanıcıların talep ettiği farklı dosyaları yüklemek, paylaşımlı bir bilgisayar sistemi yaratmak mümkün olabilmişti. Sabit disklerin kapasitesi , işlemcilerdeki transistörler için geçerli olan Moore yasası gibi, geçen yıllar içinde geometrik olarak arttı. Bu artış kısmen fiziken daha küçük bir alana bilgi sıkıştırma kabiliyetinden, kısmen de disklerin, depolama alanını daha verimli kullanan algoritmalar ile programlanmış olmasından kaynaklanıyor. Sabit diskler hala büyük ölçekli veri depolama için en iyi, hatta bazen tek çözüm. Yarıiletken teknolojisine dayalı flash bellekler ve SSD'ler gibi depolama araçları hızla gelişiyor ama hem kapasiteleri hala manyetik disklerin çok altında, hem de kullanıldıkça bozuluyorlar. Manyetik depolama cihazlarının veya diğer teknolojilerin belli yıllar arasında sırayla hüküm sürdüklerini, yenisi çıkınca eskisinin bırakıldığını düşünmek hatalı olur. Yeni teknolojiler bazı konularda avantaj sağlasa da, eski teknolojiler bazen denenmişlikleri, bazen ucuzlukları, bazen de alışılmış olmaları sebebiyle uzun zaman daha yaşamaya devam ettiler. 1980'lerde üniversiteye gidenler size delikli kartlarla nasıl program yazdıklarını anlatabilirler. Manyetik teypler yakın zamana kadar büyük kapasiteleri sebebiyle kullanımda kaldılar. Teknolojik gelişim ve bir icadın bir diğerinin yerini alması uzun yıllara yayılan bir süreç olabiliyor. Manyetik depolama, özellikle de rastgele erişimli sabit disk teknolojisi, bilgisayarlarda önceden mümkün olmayan gelişmelere yol açtı. Bilgisayarların birden fazla kullanıcı tarafından etkileşimli olarak kullanılabilmelerini sağladı. Yüksek kapasitesiyle, karmaşık programların kullanılabilmesine imkan verdi. Verilerin büyük miktarlarda biriktirilmesi ve daha sonra büyük ölçekte işlenmesi mümkün oldu. Sabit diskler olmasaydı bilgisayarlarımızı göze hoş görünen bir pencereli grafik arayüzle kullanamaz, bir fareye tıklayarak anında bir program çalıştıramaz, fantastik bir dünyanın içine gömüldüğümüz oyunlar oynayamazdık. Gerçekçi görsel efektler kullanan filmler yapılamazdı. Veri madenciliği ve büyük veri kavramları düşünülemezdi. Google, Youtube, Wikipedia'yı bırakın, Web bile mevcut olmazdı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/dosyalar/biraz-kok-hucre-biraz-sogan.html", "text": "Yeni teknolojilerin yaşamlarımızın bir parçası olması sancılı bir süreçtir genellikle. En yeniliğe açık olanlarımız dahi yeni gelişmelere, değişikliklere şüphe ile yaklaşır, teknolojinin olası fayda ve zararlarını teraziye koyarlar. Sadece bireysel olarak değil toplumsal olarak da direnişle karşılaşır yeni teknolojiler; ancak sayısız tartışma sonrasında faydaları ve zararları üzerinde iyi kötü toplumsal bir fikir birliğine ulaşılır. Önümüzdeki 10 15 yıl bu tarz bir tartışmaya gebe: yapay et, petri eti, test tüpünde et, in vitro et gibi farklı adlarla anılan laboratuvar ortamında üretilmiş etlerin günlük hayatımıza girmesinin ahlaki, ekonomik, sağlık boyutlarını tartışacağız yakın gelecekte. Neden Et Alternatifleri? Artan dünya nüfusunun insanlığın önüne getirdiği en önemli problemlerin başında hiç şüphesiz açlık, gıda güvenliği ve yetersiz beslenme problemleri geliyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü yetersiz beslenmenin küresel olarak yol açtığı sosyal ve ekonomik sorunların maliyetinin kişi başına dudak uçuklatan 500 USD civarında olduğunu tahmin ediyor . Yani kaba bir hesapla 2012 Türkiye bütçe gelirlerinin 20 katı kadar . FAO'nun en yeni çalışmaları dünya nüfusunun %12.5'uğunun yetersiz beslendiğini, dünya çocuklarının %26'sının gelişmelerinin aksadığını, 2 milyar kişinin ise bir ya da birden fazla besin türünden yeterli miktarda almadığına işaret ediyor . İnsanlar taksonomik olarak hepçil olarak sınıflandırılıyorlar. Et , bitkisel kaynaklardan alamayacağımız çeşitli temel besin maddelerini içeriyor: demir, Omega 3 yağları, B12 vitaminleri gibi. Et, insan diyeti için önemli besin maddelerini içerirken, et tüketiminin kalp damar problemleri ile ilişkisi biliniyor. Hemen burada not düşelim bu ilişki etin kendisinden yani kas dokusundan ya da yapısından değil etin fazla tüketiminden kaynaklanan bir ilişki . Dolayısı ile küresel gıda güvenliği, açlık gibi konular gündeme geldiğinde et ve et ürünlerine artan talep, büyük ve küçükbaş hayvan besiciliğinin ölçeği, et alternatifleri mutlaka üzerlerinde konuşulması gereken konular olarak karşımıza çıkıyor. Et ihtiyacının gıda problemleri ile birlikte artması çeşitli çözüm önerilerini beraberinde getiriyor. Tarım ve hayvancılık söz konusu olduğunda en yaygın ve akla ilk gelen çözüm üretim tesislerinin ve çiftliklerin ölçeklerinin sürekli arttırılması, büyük ölçekli tarım yapılması oluyor. Ancak büyük ölçekli hayvancılık bir problemi çözmeye çalışırken beraberinde birbirinden karmaşık, dünyanın geleceğini etkileyecek çeşitli sorunları da beraberinde getiriyor. Öncelikle et ve et ürünleri üretimi için yapılan hayvancılığın sera gazı emisyonları üzerinde çok önemli bir etkisi var. Hayvancılık antropojenik CO2 salınımlarının %9'undan sorumlu iken, metan salınımının %39 ve azot oksit salınımlarının %65'ine yol açıyor . Sadece sera gazı salınımları açısından değil su ve kullanılan yemin miktarı açısından bakıldığında da geleneksel hayvancılık yöntemlerinin verimli ve sürdürülebilir olmadığını görmek mümkün. 1 ton kırmızı et üretmek için yaklaşık 15,500 m3 yani 15.5 ton su kullanılırken, 1 ton tavuk eti için 3,918 m3 (yaklaşık 4 ton) su gerekiyor. Aynı şekilde 1 kg kırmızı et üretebilmek için yaklaşık 7 kg tahıl kullanılıyor. Sadece bu rakamlar bile insanlığın et üretimi için alternatif çözümler bulması gerektiğini, şu anki tüketim miktarlarının sürdürülebilir olmadığını açıkça gösteriyor. Vegan, vejetaryen ve hayvan hakları savunucusu okuyucularımızın içten içe biz et yiyeceğiz diye hayvanların çektiği acılara hala gelemedin dediğini duyar gibiyim. Çiftliklerde, tavuk tesislerinde hayvanlara yapılan etik dışı uygulamaları gündeme getiren haberler, #etsizpazartesi gibi toplumsal bilinçlendirme çabaları vejetaryen olmayanlar arasında et tüketiminin azalmasına katkıları yadsınamaz. Ancak belki de gerçek anlamda hayvanların iyiliği konusundaki toplumsal kaygıları gidermek Sir Winston Churchill'in 1931 yılında ön gördüğü şekli ile mümkün olabilir: Bundan 50 yıl sonra kanadını ya da göğsünü yemek için bütün bir tavuğu yetiştirme garipliğinden bu parçaları uygun ortamlarda ayrı ayrı yetiştirerek kurtulacağız . Bütün bunlara ek olarak ette bulunan bakterilerden kaynaklanan hastalıkların yarattığı sağlık riskleri ile yakın zamanlarda gündemi meşgul etmiş kuş gribi ve domuz gribi gibi hastalıkların yoğun hayvancılıkla ilişkilerinin bilinmesi alternatif çözümleri çekici kılıyor. Problemleri Çözmek İçin Ülkemizde çok yaygın olmasa da gelişmiş ülkelerde çeşitli et alternatifleri geliştirilmiş ve tüketicilere sunulmuş durumda. Tamamen bitkisel kaynaklı et alternatifleri Avrupa ve ABD'de belli bir pazar payına ulaşmış durumda. Bitkisel kaynaklı et alternatifleri hem tat hem de doku olarak her geçen gün daha başarılı bir şekilde eti taklit ediyorlar. Ancak eti bütün besin maddeleri ile bitkisel kökenli ürünlerle birebir taklit etmenin zorluğu nedeni bu ürünler çoğunlukla hamburger köfteleri, sosis, salam gibi işlenmiş etler yerine kullanılıyorlar. Hayvansal proteinlerin elde edilebileceği başka canlılar da var elbette; dünyanın çeşitli toplumlarında tüketilmesinde sakınca görülmeyen ancak Avrupa, ABD ve Müslüman ülkelerde sıcak bakılmayan böcekler. Kültürel etkileri bir an için kenara bırakırsak çekirgeden hayvansal protein elde etmek inekten elde etmekten yaklaşık 5 kat daha verimli bir üretim şekli . Hayvancılığın yarattığı problemlere bir alternatif çözüm ise yine hayvancılık içinden geliyor: dikey çiftlikler, geri dönüşüm, enerji verimliliğin arttırılması, seçici dölleme. Dikey çiftlikler çok katlı, içerisinde onbinlerce domuz, inek ve tavuğun yetiştirildiği, kesimin yapıldığı çiftlikler. Kulağa korkunç gelse de hayvanları besi yerinden kesime taşıma gerekliliğini ortadan kaldıran, hayvanların gruplar halinde yaşayarak daha az stres içinde olacağı, hayvan dışkılarının biyoenerji hammaddesi olarak kullanıldığı ve bu enerjinin bir kısmı ile yem üretiminin yapıldığı teoride neredeyse kendi kendine sürdürülebilir çiftlikler. 300,000 domuz, 1.2 milyon tavuk yetiştirecek 6 katlı, 1 kilometre uzunluğunda olması öngörülen ilk dikey çiftlik fikri Hollanda'da uzun tartışmalar sonrasında kabul görmemiş ancak Şangay'da çevre ile dost, verimli dikey çiftlik uygulamasına başlanmış . Kültür Eti, in vitro Et Türümüzün ete olan bağımlılığının yarattığı çevresel ve sağlık problemlerinin çözümünde etin çiftliklerde değil de laboratuvarda üretilmesi fikri üzerinde çokça çalışılan bir konu. Laboratuvarda üretilmiş et, yapay et, petri eti gibi isimlerle adlandırılan bu et alternatifini ilk kez duyanlar genellikle ıyyy diyorlar. Ancak araştırmacılar Churchill'in 80 yıl önceki öngörüsünü gerçekleştirmeye çalışıyorlar: yeni yiyecekler doğal ürünlerden pratik olarak farklı olmayacaklar . Günlük tüketimde kullanılabilecek yapay et bir çok farklı et hücresini içerebilecek olsa da laboratuvarda üretilen etten bahsedildiğinde araştırmacılar iskelette bulunan kas dokularından bahsediyorlar . En basit anlatımı ile kültür eti üretimi kas dokularının sıvı bir ortamda yetiştirilerek hayvan yetiştirmenin ve hayvanların kesilme zorunluluğunun ortadan kalkması olarak açıklanabilir. Canlı bir hayvandan elde edilen embriyonik ya da başkalaşmış kök hücreler önce glükoz, amino asit, mineral ve büyüme faktörleri içeren uygun ortamda çoğalmaya teşvik ediliyorlar. Yeterli sayıya ulaşan myoblast adı verilen hücreler iskele yapı üzerine yerleştiriliyorlar. Daha sonra biyoreaktöre yerleştirilen iskele yapı üzerindeki hücreler mekanik ya da elektrik uyaranlar aracılığı ile kas lifleri oluşturmaya teşvik ediliyor. Yeteri kadar kas lifi oluştuğunda iskele yapı üzerindeki plaka şeklindeki et hasat edilerek işleniyor. Kıyılan kültür eti sosis, hamburger, nugget gibi ürünlerde kullanılabiliyor . Kültür Etinden Beklentiler Yapay etin toplumda kabul görmesinin ve yaygın olarak üretilmesinin önünde çeşitli engeller var. Bu engellerden en önemlisi kullanıcıların beklentileri. Kültür etinin hayvan kök hücrelerinden elde ediliyor olması bu etten beklentileri arttırıyor; ne de olsa bu yeni gıda ürünü ne tofu gibi bitkisel kaynaklı ne de çekirgeden elde ediliyor. Kültür etinin başarısı eti ne kadar taklit edebildiği ve üretiminin verimliliği ile yakından ilişkili. Taklit dendiğinde geleneksel etin görüntüsü, tadı, kokusu ve dokusunu kast ediliyor. Eğer kültür etini bu özelliklere sahip olacak şekilde üretmek mümkün olursa bizlere ıyy dedirten yapay et, petri eti v.s. gibi isimler yerine laboratuvarda üretilen bu ete olması gerektiği gibi et diyebileceğiz. Bu hedefe ulaşılarak biftek gibi biftek yiyebilmemiz için araştırmacıların alternatif iskele yapılar, biyoreaktörlerde kas hücrelerinin uyarılması, farklı hücre tiplerinin bir arada yetiştirilmesi gibi konularda çalışmaya devam etmeleri gerekiyor. Yapay etin özellikle hayvan hakları savunucuları arasında kabul görmesinin şartını 2008 yılında ünlü hayvan hakları örgütü PETA açıkça ortaya koymuş. PETA 4 Mart 2014 tarihine kadar gerçek tavuk etinden farklı olmayan, üretimi sırasında hayvan testi yapılmamış, başlangıç hücreleri hariç hayvansal ürün kullanılmamış ticari olarak kabul edilebilir ilk yapay tavuk etinin üreticisine 1 milyon dolarlık bir ödül veriyor . Eğer araştırmacılar bu şartları sağlayan eti laboratuvarlarında üretmeyi başarırlarsa sadece 1 milyon dolarlık ödülü almakla kalmayacak et yemeye ahlaki olarak karşı çıkan bireylerin de etin sağladığı besin maddelerine kolayca ulaşmasına yardımcı olacaklar. Laboratuvar ortamında üretilen in vitro etten bir diğer beklenti de geleneksel ete göre daha sağlıklı olması gerekliliği. Yapay et her ne kadar tat, doku, fiyat gibi önemli kriterleri sağlayabilecek olsa da araştırmacıların akılda tutmaları gereken bir ıyyyy faktörü var; her şeye rağmen tüketicilerin bazıları ıyyy o etin içinde kim bilir neler vardır? diyeceklerdir. Bu nedenle in vitro etin geleneksel et ile karşılaştırıldığında önemli avantajları olmalı. Ette bulunan doymuş yağların kalp-damar problemleri ile ilişkisi biliniyor. Kök hücrelerden laboratuvar koşullarında üretilecek etin doymuş yağlarca fakir, yararlı Omega-3 yağ asitlerince zengin olacak şekilde üretilmesi ve daha az kalp-damar problemlerine yol açması yapay etin toplumca kabul edilmesinde önemli bir engelin aşılmasına yardımcı olacaktır. Yapay Et Araştırmalarının Geleceği Yukarıdaki bir parça üzerinde durduğum noktalar laboratuvar eti konusunda gelecekte yapılacak araştırmaların yönü konusunda fikir veriyor. En önemli konu yapay etin geleneksel et kadar besleyici olması ve içerisindeki zararlı yağların oranının azaltılıp, yararlı yağ asitlerinin arttırılması. Sadece etten alabildiğimiz B12 vitamini ve hemetik demir gibi besin maddelerinin mutlaka yapay ette bulunması gerekiyor. Ancak her vitamin ve mineralin farklı ve karmaşık metabolizmasının bilinmesi gerekliliği laboratuvar etinin besleyici olarak üretilmesinin önünde aşılması gereken önemli bir engel teşkil ediyor. Çözüm ise kültür ve besi ortamlarının daha besleyici et üretmek için nasıl modifiye edileceği bilgisi kullanılarak gelecek . Bir diğer problem de canlı hayvanların et amaçlı kesilmesinden sonra gerçekleşen biyokimyasal süreçlerin etin dokusunu, tadını ve görünüşünü etkilemesi. Diğer bir deyişle kas hücrelerinden laboratuvarda üretilen kasın yediğimiz ete dönüşebilmesi için kesim sonrasında oluşan laktik asit birikimi, anaerobik glikoliz, protein bozunumu gibi süreçlerin kas hücrelerinin iskele yapı üzerinden hasat edilmeden önce gerçekleşmiş olması gerekiyor. Bu süreçlerin kültür ortamında gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise henüz bir muamma olarak araştırmacıların önünde duruyor. Yapay etin önündeki en önemli engel ise büyük ölçekli üretimin makul ve rekabetçi maliyetlerle yapılıp yapılamayacağı. 2008 yılında yapılan bir ön çalışma büyük ölçekli yapay et üretiminin maliyetinin 3.5 Avro/kg yani kabaca 10 TL/kg olacağını gösteriyor . Ancak bu rakamın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hep beraber göreceğiz. Ağustos 2013'de ilk in vitro etten üretilen hamburgerin tadımını yapan gıda araştırmacısı Hanni Ruetzler'in yorumu kültür etinin işlenmiş gıdalarda kullanımının yaygınlaşabileceğinin sinyalini veriyor : Gerçekten yenebilir, pembeleşmiş ve değişik bir lezzeti var. İçinde yağ olmadığını bildiğimden ne kadar yumuşak olacağını bilmiyordum. Ancak yoğun bir tadı var, ete çok yakın o kadar yumuşak değil fakat kıvamı harika. Bu benim için et...gerçekten yenebilir ve ete benziyor. Pişirmeye meraklı olan okuyucularımız hemen bu yeni ürünü deneyecekleri bir kök hücreden nasıl hamburger yapılır tarifi arayacaklarsa önce Ruetzler'in denediği hamburgeri yapmak için kullanılan 20,000 şeritlik kültür etini üretmek için gerekli 330,000 USD dolarını ceplerine koymaları gerekiyor. Bir de diğer malzemeleri almaları lazım tabi. Meraklısına İlk in vitro et'ten üretilmiş hamburgerin tadımı"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/dosyalar/bu-nobel-baska-nobel-ig-nobel-odulleri.html", "text": "Dev pandaların dışkısından elde edilen bakterilerin, mutfak atıklarını %90 oranında azaltabildiğini biliyor muydunuz? Ya da farklı yüzeylerde sürüklenen koyunlara uygulanan kuvvetlerin nasıl değiştiğini hiç merak ettiniz mi? Peki, yere düşen bir ekmeğin ne kadar zaman içinde yerden alınırsa güvenle yenilebileceğini biliyor musunuz? İşte, bilim insanları yaptıkları pekçok çalışmanın yanında, bu ve benzeri tuhaf konularda da merakınızı gidermek için gece gündüz çalışıyorlar. Bu garip çalışmalar boşa gidiyor, kimse kıymetlerini bilmiyor diye üzülmeyin! Her yıl Eylül ayında, bilim dünyasının en prestijli ödüllerinden biri olan Nobel Bilim Ödülleri'nin açıklanmasından yaklaşık bir ay önce Ig Nobel Ödülleri bin kadar seyirci huzurunda sahiplerini buluyor. Ig Nobel ödülleri, bir bilimsel hiciv dergisi olan Journals of Improbable Research tarafından başlatılan bir aktivite. İlk defa 1991 yılında düzenlenen Ig Nobel ödüllerinin ismi aşağılık, bayağı anlamına gelen ingilizce ignoble kelimesinden geliyor. Bu kelimenin Nobel ödülleriyle olan isim benzerliğinden yola çıkarak, gene bir hiciv ile ödüllere Ig Nobel ödülleri denmiş. En başlarda, ödüller tekrarlanamayan, hatta mümkünse tekrarlanmaması gereken absürd ve anlamsız çalışmalara veya alay etme amaçlı veriliyormuş. Zamanla Ig Nobel ödüllerinin medyadaki popülerliği arttıkça bu bakış açısı kısmen değişerek son yıllarda bilim, teknoloji ve tıp alanında insanları önce güldüren, sonra da düşündüren bilimsel araştırmalara doğru kaymaya başlamış. Ancak, ilginç bilimsel çalışmaların yanısıra, eleştiri veya alay amaçlı ödüller -sayıları azalmış olsa da- hala verilmeye devam ediliyor. Ig Nobel ödül töreni, her yıl Harvard Üniversitesi'ndeki Sanders Salonu'nda gerçekleşiyor. Tören, sunucunun geri sayımının ardından bin kadar katılımcının sahneye kağıt uçaklar atması ile başlıyor. Daha sonra, törenle sahneye düşen uçaklar süpürülüyor, ödül alanlar teker teker sahneye çağrılıyorlar ve gerçek Nobel ödülü kazanmış bilim insanlarının takdim ettiği, şekli her yıl yeniden tasarlanan ödüllerini kabul ediyorlar. Her ödül sahibinin kısa bir konuşma yapma hakkı var. Ig Nobel'leri düzenleyen ekip, bilimsel kongrelerde ödül alan bilim insanlarının yaptıkları uzun ve sıkıcı konuşmalara da bir çare bulmuşlar: Bayan Sweetie Poo! Ödülü kabul etmek için sahneye giden bilim insanları, olayın heyecanına kapılıp yaptıkları çalışmayı uzatıp dallanıp budaklandırmaya başlıyorsa ve kendisine verilen 1 dakikalık süreyi aşıyorsa Bayan Sweetie Poo, olanca gücüyle bağırıyor: Lütfen sus! Çok sıkıldım! Lütfen sus! Çok sıkıldım! Videoda da görebileceğiniz gibi, bu yöntem oldukça etkili! Ödül töreni, şu sözlerle sona eriyor: Eğer ödül kazanamadıysanız, ya da aslında kazandıysanız üzülmeyin! Seneye daha şanslı olmanızı dileriz! Yıllar içinde gerek eleştiri ve hiciv amaçlı, gerek son yıllarda ağırlık kazanan güldürmek ve düşündürmek amaçlı pek çok Ig Nobel ödülü dağıtılmış durumda. Eleştiri amaçlı ödül kazananların başında Hidrojen Bombası'nın mucidi ve Yıldız Savaşları projesinin fikir babası Edward Teller geliyor. Teller, Barış kavramını tamamen değiştirerek içini boşalttığı için 1991 yılında verilen ilk Ig Nobel Barış ödülüne layık görülmüş. 1992 yılı Ig Nobel Edebiyat ödülü'nü 1981-1990 yılları arasında 948 bilimsel makale yayınlayan Yuri Struchkov kazanmış. ( Ortalama 3.9 günde bir makale ediyor!). 2010 yılı Ig Nobel ödülü ise Deepwater Horizon petrol platformundaki patlama sonrası su ve yağın karışmayacağı yolundaki inanışı ortadan kaldıran BP Petrol şirketine gitmiş. Ancak, her verilen ödül eleştiri amaçlı değil. Yıllar boyunca pekçok eğlenceli bilimsel araştırma da Ig Nobel ödüllerine layık görülmüş. Frans de Waal ve Jennifer Pokomy, şempanzelerin popolarının fotoğraflarından birbirlerini tanıyabildiklerini gösterdikleri çalışma ile 2012 Ig Nobel Anatomi ödülünü kazanmışlar. İngiltere'deki Keele Üniversitesinden Richard Stephens, John Atkins ve Andrew Kingston, küfür etmenin ağrıları azalttığını gösteren çalışmalarıyla 2010 Ig Nobel Barış ödülü kazanırken, 2009 yılı Ig Nobel Fizik ödülü, hamile kadınların ağırlık merkezlerinin değişmesi nedeniyle nasıl olup da devrilmediklerini gösteren çalışması ile Katherine K. Withcome, Daniel Lieberman ve Liza Shapiro'ya verilmiş. Marie- Christine Cadiergues, Christel Joubert ve Michael Frank ise, 2008 yılında, köpeklerin üzerinde yaşayan pirelerin, kedilerin üzerinde yaşayan pirelerden daha yükseğe atladıklarını gösterdikleri çalışmalarıyla Ig Nobel Biyoloji ödülüne layık görülmüşler. Ig Nobel ödüllerinin ana amacı güldürmek ve düşünmek olsa da, kimi ödül alan çalışmaların zaman içinde son derece önemli bilimsel buluşlara zemin hazırlaması mümkün. Bugün, Ig Nobel almış olmasına rağmen, bilim dünyasında son derece saygı gören pekçok bilim insanı ve prestijli araştırma mevcut. Örneğin, daha önce yayınlanan Somon Ölüsünden Alınan Ders isimli yazımızda, Ig Nobel almış olan bir çalışmanın, fMRI ile yapılan çalışmalara nasıl eleştirel bir bakış açısıyla katkıda bulunduğundan bahsetmiştik. Benzer şekilde, geçen ayki sayımızda yayınlanan Bakarken Görememek isimli yazımızda bahsedilen ve değişim körlüğü alanında çığır açan Görünmez Goril deneyi de, 2004 yılında Ig Nobel Psikoloji ödülü almıştı. 2000 yılında, kurbağaları mıknatıs ile yerinden havalandırmayı başararak Ig Nobel Fizik ödülü kazanan Nijmegen Üniversitesinden Andre Geim ise, Mucize Malzeme başlıklı yazımıza konu olan grafen maddesini keşfederek 2010 yılında gerçek Nobel Fizik ödülüne layık görüldü. 2006 yılında sivrisineklerin insan ayak kokusu kadar Limburger peynirini de sevdiklerini gösterdiği için Ig Nobel Biyoloji ödülü kazanan çalışma, sivrisinek tuzaklarına peynir konması gibi basit bir yöntem geliştirilerek Afrika'da sıtmayla yapılan savaşta önemli bir aşamaya katkıda bulundu. 2013 Ig Nobel Ödülleri Bu yıl, Ig Nobel Ödül Töreni, 12 Eylül 2013 tarihinde yapıldı. Ig Nobel kazananlar, bu yılki ödülleri olan bir cam çerçeve içindeki küçük kazmalarını ve bu yıl ilk defa dağıtılan 10 trilyon dolarlık para ödüllerini Nobel ödüllü bilim insanlarının elinden kabul ettiler. Evet gerçekten de her ödül sahibine 10 trilyon dolar verildi! Tam 10 Trilyon Zimbabwe Doları, ki yaklaşık 8 YTL ediyor! Gelin, Ekim ayında açıklanacak gerçek Nobel ödüllerini beklerken, bizi güldüren ama bir o kadar da düşündüren bu yılın Ig Nobel ödüllerine bir bakalım... Tıp Ödülü: Kalp nakli yapılan farelerde opera dinlemenin etkileri konulu çalışması ile Masateru Uchiyama, Gi Zhang, Toshihito Hirai, Atsushi Amano, Hisashi Hashuda , Xiangyuan Jin ve Masanori Niimi. Psikoloji Ödülü: İçki içip sarhoş olduğunu düşünen kişilerin, aynı zamanda kendilerini daha çekici sandıklarını gösteren çalışmalarıyla Laurent Begue, Oulmann Zerhouni, Baptiste Subra, and Medhi Ourabah, Brad Bushman. Biyoloji ve Astronomi Ortak Ödülü: Kaybolan bokböceklerinin, Samanyolu Galaksisi'ne bakarak yön bulduklarını gösteren çalışmaları ile Marie Dacke, Emily Baird, Eric Warrant, Marcus Byrne ve Clarke Scholtz. Güvenlik Mühendisliği Ödülü: Hava korsanlarını hapseden mekanik bir düzenek icat eden merhum Gustano Pizzo. Pizzo'nun 1972 yılında patentini aldığı sistem, hava korsanının etkisiz hale getirecek şekilde sarılıp sarmalanmasının ardından otomatik bir kapaktan paraşütle dışarı atılması ve ineceği bölgedeki polis teşkilatının telsizle uyarılmasını sağlayacak karmaşık bir düzenek içeriyor. Fizik Ödülü: İnsaların göl yüzeyinde koşmalarının, hem göl hem de koşanların Ay'da olduğu sürece fiziksel olarak mümkün olacağını gösteren çalışmaları ile Alberto Minetti, Yuri Ivanenk, Germana Cappellini, Francesco lacquaniti ve Nadia Dominici. Kimya Ödülü: İnsanların soğan keserken ağlamalarının nedeninin daha önce bilinenden daha karmaşık olduğunu kanıtlayan çalışmaları ile Shinsuke Imai, Nobuaki Tsuge, Muneaki Tomotake, Yoshiaki Nagatome, Hidehiko Kumgai ve Toshiyuki Nagata. Arkeoloji Ödülü: Yutulan küçük bir su faresinin kemiklerinin insan sindirim sisteminde nasıl eridiğini gözlemleyen çalışmaları ile Brian Crandall ve Peter Stahl. Araştırmacılar, küçük bir su faresini pişirip yedikten sonra, izleyen günlerde dışkıdan topladıkları kemikleri analiz ederek, sindirim sürecinin kemikleri ne şekilde etkilediğini incelemişler. Amaç, bulunan arkeolojik kalıntılardaki sindirilmiş fosilleri daha iyi anlamak. Barış Ödülü: Toplum içinde alkışlamayı yasaklayan bir yasa çıkaran Belarus Devlet Başkanı Alexander Lukashenko, ve tek kollu bir adamı alkışlama suçundan tutuklayan Belarus Devlet Polisi. Olasılık Ödülü: Uzun süre yatmış ineklerin ayağa kalkma ihtimallerinin de arttığını ve ayağa kalkmış bir ineğin ne zaman tekrar yatacağını tahmin etmenin zor olduğunu bulan Bert Tolkamp, Marie Haskell, Fritha Langford. David Roberts, ve Colin Morgan. Halk Sağlığı Ödülü: Kıskanç karıları tarafından penisleri kesilen erkeklere yapılan penis tamir ameliyat teknikleri hakkındaki önerileri ve bu tekniğin, penisin bir kısmının ördek tarafından yenmesi halinde başarılı olmadığını gösteren çalışmalarıyla Kasian Bhanganada, Tu Chayavatana, Chumporn Pongnumkul, Anunt Tonmukayakul, Piyasakol Sakolsatayadorn, Krit Komaratal, ve Henry Wilde. Meraklısına Notlar: - 1991 yılından beri verilen Ig Nobel ödüllerinin tam listesini Improbable Research web sitesi veya Wikipedia'daki Ig Nobel Ödül Listesi sayfasından görebilirsiniz. - Ekte, 2013 yılı Ig Nobel Ödülleri Töreninin tam videosu mevcut. - Açık Bilim Cep Yayınları'nda yayınlanan Dr. Karl ile Sohbetler cepyayının kahramanı Dr. Karl da göbek pamukçuğu üzerine yaptığı çalışması ile 2002 Ig Nobel ödülü kazanan biliminsanları arasında."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/dosyalar/cevheri-cok-uzaklarda-aramak-uzay-madenciligi.html", "text": "1979 yapımı Ridley Scott tarafından yönetilen Alien Nostromo uzay gemisi mürettabatının bir asteroitten topladığı 20 milyon ton mineralin Dünya'ya geri getirilmesi sırasında başlarından geçen maceraları anlatır. Moon isimli filmde, bir maden şirketi çalışanının aydan Helyum-3 hasat ettiği ve periyodik bir şekilde uzay araçları vasıtasıyla Dünya'ya gönderdiği resmedilmiştir. Oblivion isimli 2013 yapımı Hollywood filmi ise, bu kez Dünya kaynaklarının dünya dışı varlıklar tarafından bir enerji kaynağı olarak sömürülmesine sahne olmuştur. Yakınımızdaki kaynakların azalmasından dolayı uzaklardakine göz dikmemiz, atmosfer sınırını aştığı anda şimdilik bilim kurgunun oyun sahasına giriyor. Ancak, bilim kurgu, bugünümüzü görmeyi sağlayan gelecekteki aynadır denir. Bu yazıda uzay madenciliğinin bugününe ve yarınına bakacağız. Uzay madenciliği, asteroit veya gezegenlerdeki değerli ham maddelerin veya jeolojik materyallerin elde edilmesi anlamını taşıyor. Günümüzde, gezegenlere fiziksel olarak ulaşmanın zorluklarından dolayı çoğunlukla daha yakın ve küçük olan asteroitler ve tükenmiş kuyruklu yıldızlar madenciliğin hedefi olarak gösteriliyor. Temel olarak amaç, madenlerden elde edilecek cevherlerin Dünya'ya getirilip kıt kaynak varsayımı üzerini kurulmuş Dünya ekonomisine bir kazanç sağlamak veya gelecekte insanın uzaya yayılımına vesile olacak bu asteroit veya gezegenlerde kurulacak olan yeni binaların yapım aşamasında malzeme olarak kullanmak. Şu an için demir, nikel, titanyum gibi madenler inşaat işlerinde, su ve oksijen gibi maddeler de astronotların yaşamlarını idame ettirmelerinde, hidrojen de özellikle roket yakıtı üretiminde kullanılacak değerli madenler olarak anılıyor . Dünya'daki madenlerin suyu mu çıktı? Dünya'daki madenlerin beğenilmeyecek bir yönü olduğundan, veya uzayda bir yerlerde daha etkin kullanılabilecek maddeleri aradığımızdan değil; yakında Dünya üzerindeki bir çok cevherin tükenmesinden korktuğumuz için gözümüzü uzaya diktik. Örnek vermek gerekirse, ileri teknolojik cihazlarda kullanılan değerli metaller sınıfında gösterilen gümüş, indiyum, altın, bakır, çinko, rutenyum, rodyum, palladyum, osmiyum, iridyum, tungsten ve platin gibi madenlerin 60 yıl içerisinde tükenecek olması konusunda spekülasyonlar mevcut . Zaten bu metallerin çoğu asteroit yağmurları sayesinde Dünya'ya ulaştıkları için bugün yeryüzüne yakın konumlardan görece az efor harcayarak çıkarılabiliyor . Dünya'nın 4 milyar yıl öncesindeki oluşumu sırasında, korkunç büyüklükteki çekim kuvveti sebebiyle demir ve benzeri demir-seven atom ve molekülleri merkezine doğru çekti. Bu da Dünya'nın çekirdeğinden en uzakta, kurumuş kabuk olan yeryüzünde demir ve benzeri metal madenlerinin kalmamasına sebep oldu. Her ne kadar magmadan yerküreye doğru bazı damarlar vasıtasıyla yeryüzüne yakın katmanlarda bu metaller yollarını yaratıyor olsalar da, insanoğlunun amacı bu madenleri gani gani olduğu kaynağından, yani asteroitlerden, toplamak. Örneğin, küçük ebatlı, metal cevheri ile bezenmiş, 1.6 km çapındaki bir asteroidin 20 trilyon dolar değerinde endüstriyel ve değerli metal ihtiva edebileceği iddia ediliyor . Fiziksel ve ekonomik sürdürülebilirliği sağlamak için de uzayda buz avcılığı yapmak, insanın Güneş Sistemi'ne yayılmasını sağlayacak önemli etkenlerden biri olacak. Uzayda buz toplama konusuna gelince, 2006 yılında Keck Gözlemevi, ikili Truva asteroitleri olan 617 Patroclus'ta ve daha birçok Jüpiter Truva asteroitlerinde buz olduğu iddiasında bulundu . Buzdan su elde edilmesi sayesinde buzun bulunduğu yere tesisler ve üsler inşa edilmesinin yolu açılmış olacak. Ancak günümüzde insanoğlunun fizyolojik ve teknolojik yetersizlikleri ışığında daha kısa vadeli bir çözüm öneriliyor. Bu da dünyanın yakınından geçen asteroitleri yakalayıp onlardaki kaynaklardan istifade etmek. Aynı, sahile yakın yüzen balıkları iskeleden tutmak gibi. Uzay madenciliği için hangi yöntemler kullanılabilir? Yüzey madenciliği yapılacaksa, kabaca toplama işlevini gerçekleyecek ekipmanla donanmış araçlara ihtiyaç vardır. Birçok asteroid yapısı gereği moloz yığınları şeklinde cevherlerle doludur . Elektromanyetik sistemler kullanılarak, değerli metallerin toplanması kolayca mümkün olabilir. Kum içerisine karışmış demir tozlarına mıknatıs yaklaştırıldığında, sadece demir partiküllerinin mıknatısa yapışması sonucu kolayca bir ayrıştırma ve toplama yaptığımız deneyleri hatırlarsınız. Bu prensibe dayalı sistemler tasarlanabilir. Buna karşın, maden kuyusu açılarak yapılacak madencilik faaliyetleri madenin yer altındaki konumunun tespitini gerektirecek, ve araçların yol yataklarının inşasını gerekli kılacaktır. Aynı kömür madenlerinden aşina olduğumuz tasarım söz konusudur. Genellikle madencilikte kullanılacak ekipman hazırlandıktan sonra, çıkarılan cevher yerçekiminin azlığı sebebiyle aynı gökcismi üzerinde bir noktadan başka noktaya kolayca nakledilebilir. Gidilecek asteroitin Dünya'dan uzakta olması durumunda asteroit ile haberleşmek standart yöntemler kullanılarak birkaç dakika sürebileceği için, kullanılacak maden aracı/ekipmanı otonom olmalı veya son derece yüksek bir otomasyon seviyesine sahip olmalıdır. Örneğin, Mars'a gönderilmiş keşif araçları komutlarını düzenli olarak Dünya'daki operatörlerden alsa da, bu araçların da anlık şartlara uyum gösterebilmeleri için karar alma mekanizmalarındaki otonomluk seviyesi oldukça yüksektir . Ancak madenciliğin doğası gereği her koşul altında, insan desteği özellikle bakım ve onarım tarzı işlerde elzem olacaktır. Elde edilen maddelerin Dünya'ya nakliyesi ise üç farklı şekilde gerçekleşebilir. Birinci yöntem asteroitten maddelerin Dünya'ya ham şekilde getirilmesidir. İkincisi hammedelerin bulunulan asteroitte/gezegende işlenmesi ve sadece işlenmiş ürünlerin Dünya'ya getirilmesidir. Bu yöntemde işlemi uygulayan tesislerin inşasının önceden yapılmış olması, düzenli olarak enerji ve bakımının sağlanması gerektiği için, oldukça maliyetli bir yöntemdir. Son yöntem ise, asteroitin kendisinin Dünya, Ay veya ISS 'nin yakınlarındaki güvenli bir yörüngeye getirilmesi. Bu sayede materyallerin çoğunun kullanılması ve kayıpların minimuma indirgenmesi sağlanabilir. Uzay madenciliğinde hangi aşamadayız ve gelecekte bizi neler bekliyor? 2012 yılında Keck Institute for Space Studies tarafından yapılan araştırma gelecek on yıl içerisinde bir Yakın Dünya Asteroiti 'nin keşfi, yakalanması ve Dünya'ya getirilmesi için fizibilite çalışması yaptı. Ames Araştırma Merkezi, Glenn Araştırma Merkezi, Goddard Uzay Uçuş Merkezi, Jet İtki Laboratuvarı, Johnson Uzay Merkezi, Langley Araştırma Merkezi, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü, Carnegie Mellon, Harvard Üniversitesi, Deniz Lisansüstü Sonrası Okulu, Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi, Santa Cruz Kaliforniya Üniversitesi, Güney Kaliforniya Üniversitesi, Arkyd Astroniks Şti., The Planetary Society, B612 Kurumu, ve Florida İnsan ve Makine Bilişi Enstitüsü gibi alanında önde giden kuruluşlardan yüzlerce bilim insanıyla yapılmış bir çalışmadan bahsediyoruz. Çıkan sonuca göre, madencilik yapılabilecek bu tarz bi YDA için makul olan özellikler şu şekilde olmalı: yaklaşık 7 m çapında ve 250.000 kg'dan 1.000.000 kg'a kadar ağırlıkta. Rahatça kıyaslamanız için bir örnek vermek gerekirse, ABD'nin Apollo programı sonunda toplam 6 görevde ancak 382 kg ağırlığında ay taşı getirildi. Ancak buna rağmen çalışmanın sonucu gösteriyor ki, 2023 yılına gelindiğinde 500.000 kg ağırlığında YDA'yı yüksek ay yörüngesine getirebileceğiz. İngilizce olan raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz. Geldik yazının bol videolu ve Amerikan Rüyası tadındaki kısmına. Deep space Industries isimli şirket 2015 yılında ilk asteroitini yakalamayı, 2016'da Dünya'ya ilk örneklerini getirmeyi ve 2023 yılında aktif asteroit madenciliğine geçmeyi planlıyor. Diğer bir girişim de Google'ın kurucusu Larry Page ve CEO'su Eric Schmidt tarafından fonlanan, yöntemen James Cameron gibi vizyonerler tarafından danışmanlığı yapılan, ve Eric Anderson ve Peter Diamandis gibi milyarder uzay girişimcileri tarafından kurulmuş olan Planetary Resources şirketi. Şirket 2012 yılında ilk lansmanını yaptı. 2020 yılında asteroitlerdeki suyu oksijen ve hidrojene ayırarak roket yakıtı elde etme ve bu şekilde ticari uyduları ve uzay araçlarını besleme gibi bir amaçla yola çıkan girişim, yüksek maliyeti ve düşük fizibilitesi sebebiyle bazı bilim adamlarının eleştiri oklarını şimdiden üzerine çekti. Bu bilim adamları, 60 g ağırlığındaki cevherleri bir asteroitten Dünya'ya getirmek için NASA'nın yürüttüğü OSIRIS-Rex isimli görevin 1 milyar dolar tutarındaki harcama masraflarını örnek gösteriyorlar. Ayrıca Planetary Resources firmasının iddia ettiği gibi 30 metre çapındaki bir asteroidin 25-50 milyar dolar değerinde olması , ekonomik açıdan Dünya dışarısından getirilecek metallerin Dünya üzerindeki metal arzını yükselteceği, arz-talep dengesi bozulacağından metal fiyatlarının dibe vuracağı ve bu tarz madencilik şirketlerinin sonu olacağı konusunda şüpheleri arttırıyor. Son bir eleştiri de Carl Sagan ve Steven J. Ostro gibi astrofizikçilerden geliyor: Gezegenlerarası uzayda asteroitlerin rotalarının ve yörüngelerinin değiştirilmesi, Dünya ile çarpışma ihtimallerini arttıracağı ve bir felaketle sonlanabileceği için çok da hoş karşılanmıyor. Bu bilim insanları, bu teknolojilerin kötüye kullanımına karşın kuralların ve denetleme mekanizmalarının kesinlikle çok iyi oturtulması gerektiğini ekliyorlar . Ancak, bu işe girişenlerin servetleri gösteriyor ki, büyük bir fırsat ayaklarına gelmiş durumda. Her şey tahmin ettikleri gibi giderse, para kazanmanın değil, para harcamanın yollarını bulmaları gerekiyor. Acaba yatlarının yerini, roketleri mi alacak?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/dosyalar/dahiler-kucukken-2.html", "text": "Bir akşamüstü yaşadığınız yerde bisikletinizle gezintiye çıktınız. Hava karardıktan sonra da yeterince aydınlatılmamış bir sokağa saptınız, ışığa ihtiyacınız var. Yapabileceğiniz bir şey bisikletinizin dinamosunu çalıştırmak ve pedal çevirmeye devam etmek; tekerleğin dönmesi size ihtiyacınız olan ışığı sağlayacaktır. Bunu yaparken ilginç olan nokta, insanlığın da elektrik üretebilmek için çok da farklı bir yola başvurmuyor oluşudur. Sadece daha büyük sistemler kuruyoruz; akarsuların önüne barajlar inşa edip suyu biriktiriyoruz, nükleer santrallerde suyu buharlaştırıyoruz ve hepsinin sonunda büyük türbinleri döndürüyor ve elektrik elde ediyoruz. İşin en ilgi çekici kısmı ise, bence, enerjiyi üretirken dayandığımız elektromanyetik indüksiyonun keşfini 1800'lerde, 13 yaşında okulu bir daha dönmemek üzere terketmiş, hayatında hiçbir matematik eğitimi almamış bir bilim adamına borçlu olmamız. 1791 yılında Londra'da Michael Faraday ismiyle doğan çocuk, bilim tarihinin gördüğü en üretken ve devrimci bilim insanlarından birisi olarak tarihe geçti. Çok fakir bir ailede doğdu, 13 yaşında okulu bıraktı ve 7 sene boyunca bir ciltçide çırak olarak çalıştı. Sonrasında ise İngiltere'nin en önemli bilimsel kurumlarından birinde, çağın önde gelen kimyagerlerinden birisinin yanında asistan oldu ve elektriğe olan bakış açımızı değiştirdi. Peki, bu fakir ama zeki çocuk bütün bunları nasıl yaptı, neler okudu, nelerle ilgilendi, kimlerle takıldı? Biz acaba bu büyük dehanın altındakileri, onu var eden etmenleri anlayabilir miyiz? Benim fikrim, mini mini Michael'a bir bakmak gerektiği yönünde. Michael'ın annesi okuma yazması olmayan bir ev kadınıydı. Babası ise sık sık rahatsızlandığı için işine sürekli gidemeyen bir demirci ustasıydı . Zaten Michael da 13 yaşında devam ettiği ilkokulu aile bütçesine destek olmak için bırakmış ve bir ciltçinin yanında çırak olarak işe girmişti. 7 sene sonrasında ise dükkanı ülkenin önde gelen kimyagerlerinden birisinin laboratuvar yardımcısı olmak için terkettiğinde geniş bir bilgi birikimine, müthiş bir el becerisine ve bütün yaşantımızı değiştirecek bakış açısına sahipti. Oldukça sıradışı... Elbette bu kadar hızlı geçersek her şey anlaşılmaz ve doğaüstü duracaktır; doğuştan inanılmaz bir zekaya sahip olan kişi, büyüdüğünde de dünyayı sarsacak işlere, bizim hiç akıl sır erdiremediğimiz bir şekilde imza atacaktır. Ama biz küçüklüğüne biraz daha yakından bakacağız ve az da olsa onu anlamaya çalışacağız. Faradaylar'la Tanışın! Faraday ailesi, oldukça fakir ve bir o kadar da genel eğitimden yoksun bir aileydi. Bu şartlar altında yetişen bir çocuğun da benzer şekilde gelişmesini ve eğitimden yoksun kalmasını bekleyebiliriz. Halbuki, ailesi onu ilkokula göndermiş ve durumları çok kötüleşene kadar da okula gitmesini desteklemişlerdi. Şartlar 1798 yılında Michael'ın okulu bırakmasını gerektirdiğinde Michael henüz 13 yaşındaydı ve okuma yazmayı anca sökmüştü. Bunun dışında biraz aritmetik almış; coğrafya, Latince ve antik eserleri kısmen öğrenmişti. Tam bu noktada kesilen bir eğitimin günümüzde bilim insanlığı yönünde giden yolda çok büyük bir engel oluşturacağı kesindir. Halbuki, bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi , o dönemde okulların müfredatında doğa bilimleri bulunmamaktaydı ve bu yüzden de Michael yıllarca daha okusa dahi tek bir fizik dersi görmeyebilirdi. Bunun sebepleri oldukça çeşitli ama ilk sıralayabileceklerimiz bilimin o dönemde çok gelişmemiş olması, halk tarafından benimsenmemesi ve dinsel konulardaki görüş ayrılıklarının varlığıdır. Eğer okullar sadece bilgi veren yerler olsaydı, okulu erken bırakmanın yaratacağı boşluğu elemiş olacaktık; ama okullar aynı zamanda öğrencilere odaklanmayı, düşünmeyi, çalışmayı ve kendini geliştirmeyi de öğreten yerlerdir. Michael'ın ilk yılları, bu eksikliği kapatmasına yardımcı olacak çok önemli iki olayla doludur. Bir Eğitim Ortamı Olarak Dini Cemiyet: Glasitler Birincisi, Michael ve ailesi Glasitler denilen dinsel bir örgüte üyeydiler. Örgüt deyince hemen terör canlanmasın gözümüzde; yıllar önce dinin devlet yönetimindeki rolu yüzünden kilise ile bağlarını koparmış ve öğretilerini İngiliz Kilisesi'nden bağımsız olarak yayan bir örgüttü Glasitler. Bütün cemaatin bir araya geldiği toplantılar sık sık düzenlenirdi. Üyeler burada öğretilerini tartışır ve yayar, fikirlerini ortaya atarlardı. Faraday ailesi de bu toplantılara düzenli olarak katılırdı. Michael'ın en çok faydalandığı kısım ise bu cemaatin cemaat üyelerine yardımcı olduğu ve karşılıklı destek gösterdiği toplantılardı. Cemaat üyeleri her türlü soruna merhem olmaya çalışır, gençleri destekler ve cesaretlendirir, daha önemlisi de kişilerin kendilerini geliştirmesi için yollar gösterir ve yardımcı olmaya çalışırdı. Hal böyle olunca Michael da ailesinin gösteremediği yolu ve desteği bu toplantılar sayesinde, adeta ikinci bir aileden alır gibi aldı . Öyle ki, bu toplantılardan kaptığı kendini geliştirme özelliği hayatının, ve haliyle bilim tarihinin değişmesine yol açtı. Cilt Dükkanında Geçen Gençlik İkinci olay ise Michael'ın okulu bıraktıktan sonra yanına çırak olarak girdiği ciltçi dükkanı ve Riebou ustadır. Riebou usta, her şeyden önce iyi niyetli ve sevecen bir karaktere sahipti. Genç Faraday'ın rahatlıkla ve huzurla çalışabileceği bir ortam yaratmasının yanı sıra, Michael'ın ciltçilik dışındaki uğraşlarla ilgilenmesine fırsat veriyor ve destek oluyordu. Ciltlenmesi için gelen kitapları okumaya dalan Michael'ı rahatsız etmiyor ve bu okumalar işin önüne geçse bile nazik bir şekilde işine dönmesi konusunda uyarıyordu. Bazen Michael kitaplarda gördüğü deneyleri tekrar etmek istiyordu; bunun için Riebou dükkanın arka tarafına ufak bir laboratuvar kurmasına izin vermiş ve Faraday orada çalıştığı süre içerisinde de bu çalışmalarına destek olmuştur. Ciltçi dükkanı, o dönemde kitap okumak isteyen birisi için bulunmaz nimette bir yerdi. Zengin insanlar için bile neredeyse lüks olan kitaplardan onlarcası dükkanda ciltlenmek için bulunuyordu ve Faraday bunları okurken hiçbir masraf yapmak zorunda kalmıyordu. Herhangi bir kütüphane imkanı olmayan Michael burada Binbir Gece Masalları'ndan bilimsel kitaplara pek çok eseri okuma şansı edindi. İlk başlarda çok geniş bir yelpazede eline geçirdiği kitapları okuyordu , fakat zamanla ilgisi bilimsel kitaplara, Britanika Ansiklopedisi'ndeki elektrik maddesini okuduktan sonra da elektriğe kaydı. Bu dönemde Riebou'nun Faraday ile ilgili sözlerine yer verecek olursak, kendisi şöyleydi: aklı sürekli meşgul. Neredeyse bütün zamanını düşünerek geçiriyor. Sabahları sık sık gezilere çıkıyor, ...... bölgelerini geziyor. Merakı doğaya yönelmiş durumda . Evet, merakın kıvılcımlarını görebiliyoruz, ama Faraday'ın aşması gereken sorun, yani kendi kendine öğrenmeyi öğrenme sorunu hala mevcut. Bunu aşması ise, gene dükkanda eline geçen bir kitapla mümkün oldu. Hayat Değiştiren Kitap İngilizce adıyla The Improvement of The Mind, yani Aklı Geliştirmek, Isaac Watts isimli bir İngiliz tarafından yazılmış ve tam da Faraday ciltçide çalışırken yeni bir baskısı çıkmıştır . Günümüzdeki kişisel gelişim kitaplarının öncüsü niteliğindeki bu kitap, şu anki sığlıktan uzak ve gerçekten de faydalı olabilecek bir kitaptı . Temel olarak insanların nasıl öğrendikleri ve ne şekillerde öğrenebilecekleri üzerine yazılmış olan bu eserle ilgili Faraday daha sonra öğrenmeye yönelik metodlar hakkında harika bir kitap şeklinde yazacaktır . Neler vardı bu kitapta? Faydalı ve yönlendirilmiş okuma, dikkati toplama, hafıza, gözlem ve yeni diller öğrenme üzerine yazılmış bölümler ve tavsiyeler. Misal, öğrenmenin pasif bir süreç olmadığından, bir kişi ne kadar aktif bir şekilde bu işleme dahil olursa o kadar çok şey öğreneceğinden; bunu gerçekleştirmek için de derslere gidilmesi gerektiği, sorular sorulması, kitaplardaki eksiklerin bulunup kişinin kendisi tarafından düzeltilmesi ve hatta gerekiyorsa baştan yazılması gibi öneriler bu eserin, günümüzde bile, hala çok iyi bir kaynak olabileceğini gösteriyor. Faraday ise bu kitaptan olabildiğince faydalanmış ve hayatının geri kalanında kendisine rehber edinmiştir. Şimdiye kadar güzel yol aldık. Faraday'ın aileden gelen bilgi ve ilgi eksikliğini Glasitler ile nasıl kapattığını, ciltçi dükkanında gördüğü iyi ve öğretici ortamı ve sonunda kendine rehber edindiği Aklı Geliştirmek eserini gördük. Gene de, hala bir ciltçi çırağından bahsediyoruz; bilim dünyasına girişi ise biraz şans ve bolca ter ile oldu. Çıraklığın Son Yılları ve Bilim Dünyasına Giriş 1810 yılından itibaren, yani Aklı Geliştirmek kitabına ulaştığından itibaren Faraday Londra'daki bilimsel cemiyetlerde halka açık verilen bilimsel derslere ve konferanslara düzenli olarak katılmaya başladı. Ayrıca önemli gördüğü bütün yazıları toparladığı bir günlük tutmaya başladı. Öğrenmek için gösterdiği çaba takdire şayan; önce cemiyetlerdeki halka açık derse gider, en ön sıraya oturur ve derste anlatılan önemli yerleri, noktaları not eder, daha sonrasında hemen eve gider ve notları daha detaylı bir şekilde temize çıkarır, eksik gördüğü yerleri tamamlardı. En sonunda ise bütün dersi en baştan kendisi akıldan yazardı . Birkaç kere okuyup sınava giren bizlere kıyasla, gerçekten muazzam bir çaba! Birkaç yıl içerisinde kendisi de ders vermeye başlayan Faraday, tıpkı Darwin'in de yaptığı gibi bölgesinde faaliyet gösteren bir cemiyete gitmeye başladı. Şehir Felsefe Cemiyeti olarak anılan bu dernekteki toplantılar, dersler ve tartışmalar Faraday için çok faydalı oldu. İki sene içerisinde ise ilk defa kendisi orada bir ders verdi; konusu elektrikti ve o zamanlar elektrik ile ilgili karşıt görüşlerden bir tanesini seçecek ve savunacak kadar kendinden emin ve bilgi doluydu. Öyle ki, derneğin kurucusu kişi Faraday'a fikirlerinin yanlış olduğunu söylediği zaman kendi bildiklerinin doğruluğunu iddia edecek ve savunacak kadar güveniyordu kendisine. 1812 yılında çıraklığı sona ermek üzereyken Faraday hala kendi bilimsel kariyerini devam ettirebilecek bir iş bulmuş değildi. O zamanlar, bilimsel bir kariyer oldukça zordu, iş olanakları çok azdı ve maddi gelir ise yeterin altındaydı. Thomas Huxley, dönemin önde gelen İngiliz bilimadamı, bilimsel kariyer için şöyle diyordu: bilimsel kariyer yapmayı seçen kişi, yoksulluğu değil, hiçbir şeyliği seçmiştir ve bizim hiçbir şeyin üzerine yaşamayı keşfetmemiz gerekiyor. Zaten Faraday'ın kendisi de oldukça umutsuz bir şekilde arkadaşına yazdığı mektupta şartların böyle devam etmesi halinde bilimi daha zengin ve şanslı olanlara bırakmak zorunda kalacağından bahsetmişti. Çoktandır hakettiği şansı ise, işte tam bu yılda döndü. Çıraklıktan Sonra, Humphry Davy'nin Yanında Humphry Davy, dönemin en önde gelen kimyageri ve belki de bunların en ihtişamlısıydı. Şair bir ruha sahipti, bilimsel keşifleri de sodyum, potasyum, boron ve magnezyum gibi elementlerin keşfi ile üretilen ilk güvenli maden lambasını kapsıyordu. Dönem için gerçekten çok önemli bir kişi olan Davy'nin Londra'da verdiği derslere Faraday, ustası Riebou'nun aldığı biletler sayesinde katılabilmiş ve Davy'nin her hareketinden çok etkilenmişti. Ders vermekteki ustalığı ve elektroliz gibi elektriğin kimyayla buluştuğu bir noktada süregiden çalışmaları Faraday'ın ilgisini çekmişti. Öyle ki 1812 Ekim ayında Davy gözünden yaralanıp geçici olarak iş göremez hale geldiğinde Faraday hemen onun yardımcılığı için başvurmuş ve birkaç ay onunla çalışma fırsatı elde etmişti. Daha sonrasında Davy 'nin iyileşmesi üzerine işten ayrılmış ve bir süre daha şansın yüzüne gülmesini beklemişti. Kısmet bu ya, üç ay kadar sonra Davy'nin asistanı kavgaya karıştığı gerekçesiyle işten çıkarılmış ve Faraday kendisini dönemin en önde gelen bilim kuruluşlarından birisi olan Kraliyet Enstitüsü'nden gelen bir mektupla bulmuştu; Davy kendisini yardımcısı olması için çağırıyordu . Bu, Faraday için bulunmaz bir fırsat ve aynı zamanda da göz kamaştırıcı bilimsel kariyerinin başlangıcıydı. 1867 yılında ölene kadar Faraday elektriğin anlaşılması konusunda sayısız çalışma yaptı: O, elektrolizde kendi adıyla anılan yasaları keşfetti, biz maddeleri metallerle kaplayarak paslanmaz çelikleri ürettik; elektromanyetik indüksiyonu buldu ve biz elektrik santralleri yapabildik; Faraday kafesini inşa etti ve biz yükün evrensel korunumuna dair fikir sahibi olduk. Daha saymadığım çok önemli buluşu var Faraday'ın. En inanılmazı ise, bütün bunları tek bir matematiksel ifade kullanmadan bulması ve çağdaşlarına aktarmasıydı. Bu nokta, Faraday ile ilgili en çok öne çıkan noktadır ve birkaç çift laf etmek isterim burada. Faraday o kadar iyi bir deneyciydi ki, sonuçlar arasındaki basit ilişkileri görebiliyor ve onları iyice ortaya çıkarıncaya kadar deneylerini sürdürüyordu. Elde ettiği sonuçları ise o kadar açık ve yalın bir dille aktarıyordu ki sonuçlar kendiliğinden ortaya dökülüyor ve bir matematiksel formülün yaratacağı iknayı yaratıyordu; sonuçlarını matematiksel ifadelerle değil, sözcüklerle ifade ediyordu ama bunu yaparken konuya hakimliği, öngörüleri ve öne sürdüğü savların açıklığı, matematik bilgisindeki eksikliğin önüne geçiyordu. Bazı kişilere göre, matematik bilgisinin azlığı Faraday'ın işine yaramış bile olabilir; bilimsel olayların karmaşık matematiğinde gezip boğulmaktansa kendisini olayların fiziksel niteliklerine vermiş ve pek çok önemli ilkeyi de ortaya çıkarmıştır. Bu konuda, son olarak, ışığın matematiksel yasalarını keşfeden İskoç büyük fizikçi James Maxwell'e kulak vermek gerekiyor bence: Faraday aslında çok üst düzeyde bir matematikçiydi. Öyle ki, gelecek matematikçilerin kullanabileceği pek çok bilgi ve yöntem bıraktı. Michael Faraday, ailevi ve maddi açılardan şanssızdı, ama bu eksikliğini kapatabilecek bir cemiyeti ve çalışma ortamı vardı. Okul bilgisinden yoksundu ama çok çalışkandı, kendisini geliştirebileceği her fırsatı sonuna kadar kullandı. Doğayı anlamak istiyordu, kendisini geliştirmek istiyordu, çalışmak istiyordu. Sonunda, yıllar yılı biriken bilgisi büyüdü, büyüdü ve şansın da biraz yardımıyla onu çok iyi bir kurumda çalışır hale getirdi. Gerisi; insanlığın elektriği anlamasına yapılan onlarca katkı ve adının tarihe altın harflerle yazılması..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/dosyalar/insanoglu-alglerle-ciddi-dusunuyor.html", "text": "İnsanlık, gelişiyor. Bunun sonucunda kendi eliyle yok ettiği doğaya karşı vicdani sorumlulukları da giderek artıyor. Bir yandan sürekli tahrip etmekte olduğumuz doğayı kurtarma mücadelesi içindeyiz. Doğanın sürekli bizim için çalışmasını bekliyoruz; karşılığında kirli havalar, zehirli atıklar veriyoruz. Arada sırada doğa, bizlere haddimizi bildiriyorsa da . Bu konuda yeterince akıllanmış sayılmayız ancak bazılarımız hem bizi hem de aslında hayatta kalmak için muhtaç olduğumuz doğayı kurtarmaya çalışıyorlar ve bu amaçla sayısız fikir üretiyorlar. Bu fikirlerden bazıları da Dünya yaşamı için çok önemli olan algleri merkeze alıyor. Sadece bilim insanlarının değil, sanatçıların da algler ve gelecek hakkında söylemek istediği pek çok şey var. Algler Algler gündelik hayatta adlarını pek kullanmadığımız ökaryotik canlılardır. Su yosunu adıyla da bilinirler. Denizlerde ya da göl kenarlarında onlara mutlaka rastlamışsınızdır. Tek hücreli yapıda bulunabildikleri gibi koloniler oluşturup çok hücreli yapılar halinde de bulunabilirler. Örneğin, Macrocystis pyrifera adlı dev yosunlar onlarca metre uzunluğa ulaşabilir. Bitkilere oldukça benzeyen algler, protista aleminin üyeleridir ve fotosentetik canlılardır yani havadaki karbondioksiti bir takım işlemlerden geçirerek organik besin üretirler. Sulak bölge canlıları için başlıca oksijen kaynakları alglerdir. Ayrıca bir çok canlı için besin niteliğindedirler. Alglerin içerdiği protein miktarı bilinen bir çok besinden daha yüksektir belki de bu sebeple bu canlılarla beslenebilen tanıdık bir tür de insandır. Özellikle Doğu Asya'da onlarca çeşidi tüketilmektedir. Mikroalglerden elde edilen agar; pasta, şeker, dondurma, mayonez gibi bazı gıdalara dayanıklık ve sabitlik vermesi için de kullanılır. Bitki gelişimine katkıda bulunan algler gübre olarak da kullanılmaktadır. Bitkilerdeki yaprak ve gövde benzeri ancak özelleşmemiş yapılara sahiptirler, bu yapılara tallus adı verilir. Talluslar toprakta kolaylıkla çözülüp bol miktarda azot ve kalsiyum; iz miktarda magnezyum, brom, iyot, çinko, kobalt bırakırlar. Bunun sonucunda toprakta yaşayan azot bağlayıcı bakterilerinin gelişimini kolaylaştırırlar. Dolayısıyla bulundukları toprak, bitkiler için oldukça verimli hale gelir. Algler uygun şartlarda bir günde ağırlıklarını 2-3 katına çıkarabilirler ve bu canlılardan elde edilen yağ dizel motorlarda doğrudan kullanılabilir ve arıtım işlemlerinden geçirilerek biyoyakıt haline getirilebilir. Alglerin üretimlerinin kolay olması ve bizlerin atık olarak nitelendirdiği maddeleri kullanmaları nedeniyle algler oldukça çevreci kaynaklardır. Bu sebeple pek çok alanda kullanılmaktadırlar. Örneğin: sağlık sektörü kremlerden sargı bezlerine, haplara kadar pek çok alanda alglerle işbirliği içerisindedir. Tüm bunlar değerlendirildiğinde insanlık olarak alglerle yakınlaşmamız kaçınılmazdır. Klasik yaklaşımla yani bilimsel konuları sadece bilim adı altında sınırladıkça çok daha fazla kişiye ulaştırma imkanımızı kısıtlıyoruz. Peki ya sanat katarsak? Pek çok şey bilimdir, ressamların kullandığı boyalar örneğin. Bilim yaşamın kaynağıdır aslında. Bazen bu kaynağı daha görünür hale getirir bazı sanatçılar. Hemen aşağıdaki videoda bir opera sanatçısının alglere hayat veren performansını izleyebilirsiniz. Alg Operası... Mezzo-soprano Louise Ashcroft, 2012 Londra Tasarım Festivali kapsamında Victoria & Albert Müzesi'nde Algaculture Simbiyotik Başlığı'nı tanıtıyor. Başlık, After Agri projesi dahilinde Michiko Nitta ve Michael Burton tarafından tasarlandı. Yazının başında alglerin havadaki karbondioksidi kullanarak kendileri için gerekli besini ürettiğinden bahsetmiştik. Biz insanlar nefes verirken karbondioksit salarız. Tahmin edeceğiniz gibi opera sanatçısının kullanmış olduğunu başlık, nefesindeki karbondioksidi toplayarak yakınındaki alg kültürüne taşıyor. Böylece performans boyunca açığa çıkan karbondioksitle beslenen algler, yaşayıp çoğalmaları için gerekli besini üretebiliyor. Bu insanlar ile algler arasında kurulan bir ortak yaşam örneğidir. Üstelik, bu opera performansının sonunda dinleyiciler, nefes taşıyıcı kanalların dizilimi ve sanatçının nefes yoğunluğa göre farklı tatlara sahip olan alglerin tadına bakabiliyor. After Agri projesi bilimin bir çok dalını, fikir birliğine; insan yaşamını ve şehirlerimizi en temel ihtiyaçlarımız için geliştirmeye davet ediyor: beslenme ve hayatta kalma. Kendi bedenlerimizin besin ihtiyacını karşılamak için simbiyotik ilişkiler planlıyor. Bizleri yarı-fotosentetik canlılar haline getirmenin yollarını araştırıyor. Bunu bir nebze sanatla birleştirmek araştırmalara bambaşka bir boyut katıyor. Proje dahilinde tasarlanan simbiyotik başlık, bizlere kendi besinimizi ürettirebiliyor. Tek ihtiyacı nefes alıp vermemiz ve biraz ışık. After Agri ayrıca insanların, içinde algler yaşayan vücut parçalarına sahip olabileceği bir gelecek fikri ortaya atıyor. Kendi bedenimizin besinini kendi atıklarımızdan sağlamak çılgın tüketim alışkanlıklarımıza ve geleceğin gıda sorunlarına kısmen de olsa çözüm olabilir. Alglere ihtiyacımız olduğu aşikar. O halde neden bu canlılardan daha fazla üretmeyelim? Bu yaklaşımın bir örneğine geçtiğimiz yıl Londra'da, AA Mimarlık Okulunda bir sergide rastlıyoruz. H.O.R.T.U.S, ecoLogicStudio tarafından tasarlanan bir tür bahçe prototipi. Açılımı Kentsel Uyarılara Tepkili Hidro Organizma olan tasarımın merkezinde gene algler ve biyolüminesan bakteriler var. Ziyaretçiler, öğrenciler ya da çalışanlar, tavandan sarkan onlarca alg kültürüne plastik kanallardan üfleyerek nefesleri ile dört haftalık yetiştirme sürecine doğrudan katkıda bulunabiliyorlar. Üflenen havadaki karbondioksidi kullanarak fotosentez yapan alglerin ürettiği oksijeni ise hem alanda bulunan insanlar hem de biyolüminesan bakteriler kullanıyor. Sadece bu kadar da değil, bütün alg torbalarının üzerlerinde bulunan özel kare barkodlar sayesinde kişisel cep telefonlarından sistem hakkında bilgi edinilebiliyor, ayrıca gene bu barkodlar aracılığıyla gönderilebilen her tweet, algoritmalar sayesinde sisteme besin sağlıyor. Sistem, türünün tek örneği de değil. ecoLogicStudio benzer sistemleri bir çok yerde insanlarla buluşturuyor. Siber bahçelerde algler bizlerden ilgi bekliyor. Peki günlük yaşantımıza devam ederken alglerin veya bitkilerin bu yaşantıdan faydalanmasını sağlayamaz mıyız? Elbette, hemen bugün yeterince boş vaktiniz varsa http://www.biomodd.net/create-your-own-biomodd adresinden kendi bilgisayar-alg ortak yaşam alanlarınızı oluşturmaya başlayabilirsiniz.Biomodd, açık kaynaklı bir proje; bilgisayar, oyun kültürü, heykeltıraşlık ve bahçeciliği tek bir çatı altında topluyor. Algleri ve bitkileri bilgisayarlarımız ile birlikte yaşamaya davet ediyor. Ayrıca uzayda, kaynakların Dünya canlıları için kısıtlı olduğu alanlarda fotosentez yapabilen canlılar yetiştirmeyi hedefliyor. Projenin fikir babası Belçikalı sanatçı Angelo Vermeulen, teknoloji atıklarını sanatsal bir yaklaşımla geri kazandırıyor; Biomodd'lar özellikle bilgisayarların oluşturduğu ısıyı hedefliyor. Bunun yanında tasarımlarında yapay ışıklandırma kullanan Vermeulen, Dünya doğal hayatının olmadığı şartları canlandırıyor. Projede ısı kaynağına mümkün olduğunca yakın konumlandırılmaya çalışan alglerin veya bitkilerin bilgisayar kasalarının içlerine girmesi kaçınılmaz bir sonuçtur, nitekim ilk Biomodd tasarımlarında bu tür tasarımlar kullanılmış ve uygulanmıştır. Bununla beraber proje, teknolojik atıkların çöpe gitmek yerine yapıya görsellik katmasına öncülük ediyor. Dünya'nın bir çok ülkesinde geçtiğimiz 5 yıl boyunca bir çok Biomodd uyarlamasının kullanılır hale getirildiği belirtiliyor. New York'ta büyük bir Biyomodd sürekli geliştiriliyor ve 2014'te bir tane de Londra'da yapılması planlanıyor. Ayrıca Slovenya'dan Yeni Zelanda'ya bir çok ülkede konuyla ilgili eğitimler düzenleniyor. Sanatçılar, biyologlar, bilgisayar mühendisleri, bilgisayar oyunu tasarımcıları ve bahçıvanlar projede birlikte çalışıyor. Özellikle oyun sektörü Biomodd'lar için en verimli sınıfını oluşturuyor. Yüksek kapasiteli oyunlar için kullanılan bilgisayarda ortaya çıkan ısı algler ve bitkiler için oldukça uygun şartlar hazırlanmasına olanak sağlıyor. Ancak Vermeulen oyun sektörünün Biomodd'lara etkisini bir üst seviyeye taşımış: özel bir oyun tasarımı. Oyuncular, oyun içerisinde gerçek sensörler tarafından oyuna aktarılan gerçek şartlarda sanal bitkiler yetiştiriyor, robotik sistemler ise gene söz konusu gerçek çevreyi oyuncuların performansına göre besliyor, bu bir tür interaktif bahçıvanlık. Bir gün insanoğlu uzayda yaşamaya başlarsa yanında bir çok bilgisayar götürmüş olacak ve bu insan kolonileri sıfırdan ekosistemler kurmak zorunda kalacak. Biomodd gibi projeler bu konuda fikirler öneriyor. Diğer yandan hızla tükenen Dünya kaynakları bizleri ve doğal hayatı tehdit ediyor. Karnımızı doyurmak gelecekte çok önemli bir eyleme dönüşecek. Alglerin veya diğer fotosentetik canlıların bizleri hayatta tutmasını istiyorsak, onları kendimizden korumamız gerek. Onlar bugün mayonezimizin içinde, operaya lezzet katıyor, bilgisayarlarımız ile ısınıyorlar. Sahilde, yosun deyip geçtiğimiz canlılar, nefesimizle besleniyorlar, nefes almamızı sağlıyorlar. Bizleri besliyorlar, bitkiler yüzyıllardır sanatta var olan canlılardı ancak alglerin de artık sanatsal yönleri var, üstelik çok daha hayati anlamlarla; bizlere bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar. Hayatlarımıza karşılık hayatları. Bu entelektüel canlıların yaşamları karşılığında bizden istedikleri tek şey bizlerin atık dediği her şey. KAYNAKLAR - Biomodd resmi web sayfası, http://www.biomodd.net/ - ecoLogicStudio resmi web sayfası, http://www.ecologicstudio.com/ - http://www.burtonnitta.co.uk/algaculture.html - Geleceğin Biyoyakıtı: Alg; Ece Alat, Bilim ve Teknik Dergisi, Ekim 2008 - Algae, Wikipedia - Is This How We'll Grow Oregano on Mars?, Michelle Lhooq, Kasım 2012, the creatorsproject. - http://www.dvice.com/2013-8-12/algae-suit-generates-food-feed-your-constant-hunger - http://inhabitat.com/algaculture-symbiosis-suit-creates-nourishment-for-its-wearer/ - http://www.treehugger.com/sustainable-product-design/algaculture-suit-proposes-symbiotic-bond-between-humans-and-algae-burtonnitta.html - http://www.huffingtonpost.com/madeline-schwartzman/algae-art_b_1948925.html - http://www.animalnewyork.com/2012/algae-opera-to-alter-the-future-of-our-species/ - http://www.wired.co.uk/news/archive/2012-09/27/algae-opera - http://en.wikipedia.org/wiki/Algae"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/dosyalar/karkure-dunyanin-dondugu-gun.html", "text": "Eskilerin hikayeleri vardı yeşil, mavi ve sarı üstüne. Binlerce metre yükseklikte yeşil setlerden bahsederlerdi. Kilometrelerce uzayıp giden sarı vadiler; sınırı görülmeyen, uçsuz bucaksız dev bir mavi deniz vardı. Gökten damlaların indiğini söylerlermiş! Hem de milyonlarcasının bir anda indiğini ve aktığını görmüşler! Gökyüzündeki beyaz topun bile sarı olduğunu iddia etmişler! Artık hiçbiri yok. -50 C'de olabildiğince beyaz bir gün. Onlarca yılı geride bıraktıktan sonra eskilerin hikayelerine inanası gelmiyor insanın, birer söylenceden farksızlar. Hatta basbayağı safsata bunlar! Yaklaşık 630 milyon yıl önce dünyada tuhaf bir olay oldu. Söz konusu olayın izleri o kadar nadirdi ki çok yönlü ve itinalı çalışmayı zorunlu kılıyordu. Brian Harland, oldukça tartışmalı ve zayıf bir kuram olan küresel buzullaşma nın üzerine gitmeye karar verdi. Douglas Mawson'ın 20.yüzyılın ilk yarısında yetersiz verilerle savunmaya uğraştığı teoriyi güçlendirmek için Grönland'a gidip buradaki buzul çökelleri üzerinde çalıştı. Buralarda rastladığı damlataşı olarak bilinen ve buzul bir ortamın karakteristik özelliğini sergileyen kayaları gözlemledi. Damlataşlarını içeren tabakaların oluşum yaşlarını hesapladıktan sonra bir şey fark etti: Dünyada benzer yaştaki kayalarda da bu yapılar var! . Bu önemli bir bulgu olsa da tüm dünyanın buzullarla kaplandığını kabul etmek için yetersizdi. Eğer gerçekten böyle sıradışı bir teoriyle başa çıkmak istiyorsanız, yüzleşmek zorunda olduğunuz ilk şey en uç örnek olmalı. Mesela, eğer ekvator kuşağında damlataşı varsa bir dönemde dünya yüzeyi tamamen donmuş olabilir! Çünkü bilinen hiçbir dönemde buzullar ekvatora yaklaşamadı. Tesadüfe bakın ki Güney Afrika ülkesi Nambiya'da damlataşı içeren tabakalar da benzer yaşlardalar. Yani dünyanın dört köşesinde, benzer zaman aralıklarında aynı yapılar gözleniyor; kısacası dünya donmuş olmalı! Her şey yerine oturdu, elimizde sağlam bir teori var. Benzer bir hatayı Douglas Mawson da yapmıştı. Nambiya'nın şu an ki konumu ile yüzlerce milyon yıl önceki konumunu aynı varsayma hatasını... Oysa artık biliyoruz ki, levha tektoniği kuramına göre yerküre dinamiktir, yani kıtalar çivi ile çakılmamışlardır. Aksine, oldukça kıvamlı bir bal tabakası üzerinde yüzen pötibörden başka bir şey değillerdir. Aynı konuya kafa yormak için bu kez küçük çapta bir dahi olan Caltech'li jeobiyolog Joseph Kirschvink soruna el attı; hem de fazlaca iddialı bir şekilde. 1992 yılında yayımladığı makaleye şöyle çekici bir başlık attı: Geç Proterozoyik (750-550 milyon yıl öncesi) Düşük Enlem Küresel Buzullaşması: Kartopu Dünya. Big Bang teorisi gibi bu popüler yaklaşım da iş yapacaktı belli ki... Kirschvink, basitçe şu katkıyı yaptı: söz konusu buzul çökellerinin içerdiği magmatik kayaların manyetik kutupları, bu kayaların ekvatora yakın soğudunu göstermiştir. Yani bu kayaların içerdiği manyetik mineraller dünyanın o zamanki manyetik kutbunu ve dolaylısıyla katılaştığı sırada yerküredeki yerini kaydetmiştir. Bu katkı, hipotezi birkaç adım birden atlattı. Levha tektoniğinin kıtaları gezdirmesi gerçeğini de karşısına alabilirdi artık. Çünkü Nambiya'daki kayalar gerçekten o zaman da ekvatora yakındılar (şekil 1). Beyaz Dünya Peki, dünya nasıl tamamen bir kartopuna dönüşmüştü? Bu iddia jeolojik olarak tatmin ediciydi ama gezegenin tümünü yani atmosferi ve güneşi de hesaba katarsak biraz sıkıntılı gibi görünüyordu. Özellikle ekvatorun bile donduğu iddiası fazla gerçekçi bulunmadı. Çünkü güneş dik açılarla gelerek buzullaşma başlamadan süreci bitirip yerel bir seyirde devam etmesini sağlayabilirdi. Kirschvink'ten 32 yıl önce Rus iklimbilimci Mikhail Budyko, buzullaşmaya yönelik enteresan bir model yayımlamıştı. Buna göre eğer buzullar kutuplardan yeterince uzaklaşabilirlerse güneş ışınlarını geri yansıtabilirler. Dolayısıyla dünya ısınmaz. Söz konusu eşik değer aşıldığı anda buzullaşma süreci başlar ve güneş verdiği ışınları geri alır. Buzullar ekvatora doğru ilerledikçe atmosferde bir şemsiye açılır ve bronzlaşma sona erer. Oldukça iddialı görünse de söz konusu olayın küçük çapta benzerleri yakın tarih ve günümüzde de yaşanmıştır. Yaklaşık 75.000 yıl önce Sumatra Adası'ndaki Toba Volkanı patladığında dünya 10 ile 1000 yıl arasında küçük bir buzul çağı yaşadı. 1960'larda, soğuk savaş sırasında yapılan nükleer denemeler, nükleer bir kış yaşattı dünyaya. Yani güneş ışınlarının geçişine engel olabilen her hangi bir olay ortalama sıcaklıkları düşürebilir... Mavi gezegenin renkli günleri geride kalmıştı. Buzul kalınlığı ekvatorda bile 1 km'yi bulmuş, daha düşük enlemlerde 5 km'ye kadar ulaşmıştı. Yeryüzündeki tek canlı türü, tek hücreli siyanobakteriler bile tehdit altındaydı. Çünkü buzul örtü kalınlığı güneş ışınlarının geçmesine engel olabilir ve bu da okyanuslardaki fotosentezi sona erdirebilirdi. Karada ise çok uzun bir zamandır yağmur yağmamaktaydı. Kirschvink'e göre nedeni basitti: dünya ısınmıyordu, yerde buharlaşacak bir sıvı yoktu, dolayısıyla bulut da yoktu. Yaşam, en büyük tehditle yüzleşmek zorundaydı... Yeniden Doğuş Kirschvink'in kurtuluş teorisinde kızgın bir kahraman ordusu vardı: volkanlar. Dünyayı, girdiği bu çıkmazdan levha tektoniği kurtarabilirdi sadece. Kalın buz tabakalarını delip geçerek atmosfere CO2 aşılamak ve dünyayı kurtarmak üzere volkanlar çalışmaya başladı. Kaderin tuhaf bir cilvesi, bu yüzyılda kendisinden kurtulmak için çaba harcadığımız CO2, sera etkisi yapmak ve yaşamı kurtarmak üzere atmosfere pompalandı. Yerküre ısınmaya başladı. Buzulların erimeye başlamasıyla ekvatoral bölgelere güneş ışınları girmeye başladı. Milyonlarca yıl sonra güneş yeniden karaları renklendirdi. Geçiş elbette kolay olamayacaktı. Buzullaşma eşik değeri gibi, sera etkisi de durdurulamazdı. Dünya çok ani bir iklim değişikliği yaşadı. Yağmurların karbon çözme yeteneği ve biriken bolca karbon nedeniyle asit yağmurları başladı. Korkunç kasırgalar ve 100 metrelik dev dalgalar, deniz seviyesindeki muazzam değişim... Kirschvink bunları teoride söyleyebiliyordu. Ama fiziksel delili yoktu. Bunun için gerçek bir saha jeoloğuna ihtiyaç vardı. Harvard Üniversitesi'nden Paul F. Hoffman, tüm kariyerini Kartopu Dünya teorisine adamıştı. Çalışmak için Nambiya'ya gitti ve burada damlataşlarını inceledi. Aslında yaptığı şey ortalama bir jeolog için bile kolaydı. Çünkü karşısında öyle bir resim vardı ki tek başına yerkürenin inanılmaz geçmişinden bir kare sunmaya yetiyordu. Damlataşını içeren tabakaların hemen üzerinde ılık denizlere özgü kireçtaşları yer alıyordu! Yani fotoğraf (Şekil 2) şunu söylüyordu: dünya kutupsal ve ekvatoral iklimi keskin bir geçişle yaşadı; aşağıda Antarktika, yukarıda ekvator! Bu fotoğraf iklimdeki muazzam değişimi gözler önüne seriyordu. Hoffman ve arkadaşları, 1998 yılında, Marinoan Buzul Çağı'na ait bulgularını Science dergisinde yayımladı. Hipoteze olan ilgi o günden itibaren tavan yaptı ve konu, popüler bilim kategorisine girdi. Akıllarda kalan en önemli soru, milyonlarca yıl boyunca bakterilerin buzulların altında nasıl canlı kalabildiğiydi. Canlılığın yeryüzündeki tek üyesi olan siyanobakteriler 1 km buz tabakası altında yeterince ışığı nasıl elde ettiler? Yine sihirli bir el canlılığın devamlılığını sağlamak üzere uzaktan koşup geldi mi? NASA, kutuplarda yüzeyi kalınca bir buzulla kaplı göllerde inceleme yaptı ve burada bakterilerin canlı kaldığını gözlemledi. Bunun nedeni çok basitti aslında. Yavaş soğuyan su, ışık geçirme yeteneğine sahip olur. Yani söz konusu buzullar ışığın önemli bir bölümünü geçiriyordu, bakterilere kalansa birkaç milyon yıl kadar düşük ışık diyeti yapmaktı... Sonuç Kartopu Dünya hüpotezi halen tartışılmakta ancak eldeki veriler sayesinde güçlü bir konumda olduğu söylenebilir. Hatta bunun gibi iki tane daha önemli buzul dönemi keşfedildi. Tüm bunların ardından olayın canlılık için hayati rolünden bahsetmekte fayda var. Dünyanın kartopu olmaktan kurtulmasının hemen ardından fosil kayıtlarında eşine rastlanmamış bir değişim yaşandı. Olayın hemen ardından çok hücreli canlılar belirdi. Bunu ünlü Kambriyen Patlaması takip etti. Evrime katkısı tartışmalı olsa da Karküre eşine rastlanmamış bir olayın ilk sahnesiydi. Gelelim, geçmişe inanmayı bırakmış kurgusal kahramınızın kaderine. Dünyanın beyazdan kurtulduğu gün, büyük değişim sırasında orada olmak istemezdi. Zaten olmadı da. Şimdi, olay yerine gelmiş dedektifler gibi anlama çabasında. Her gün ileriye doğru yeni bir adım atma telaşında. Beyaz hakkındaki fikirleri de değişti, artık tüm renkleri içinde barındırdığını öğrendi. Bunu sadece fiziğin değil, jeolojinin de söylediğini biliyor artık..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/dosyalar/molekuler-origami-protein-katlanmasi.html", "text": "Birçoğumuzun bildiği gibi, Japon kağıt katlama sanatına origami denir . Origamiyi büyülü yapan şey ise dümdüz, alelade bir kağıt parçasından sadece katlama yoluyla, yani makas, zımba, veya yapıştırıcı kullanmadan elde edebileceğimiz sayısız şekildir. Origaminin belki de en önemli noktası, istenilen şekli elde edebilmek için kağıdın nasıl katlanacağını bilmek. Aksi takdirde, yanlış veya rastgele katlama yoluyla çok büyük bir ihtimalle işe yaramaz bir kağıt parçası elde edilir. Doğadaki her canlının vücudunda da her saniye origamiyi andıran sayısız eylem meydana geliyor, ama bir farkla; burada katlanan kağıt değil, protein zincirleri. Doğanın moleküler makineleri proteinler Katlanma kısmına geçmeden önce proteinleri ve yapılarını tanımalıyız. Proteinler bütün canlıların vücudunda yer alan, neredeyse bütün metabolik eylemlerden sorumlu biyolojik makinelerdir. Taşıma, üretim, yanma, bölme, savunma, parçalama, haberleşme, kısacası gündelik hayattan aklınıza getirebileceğiniz, makinelerle yapılan neredeyse her işi canlılar dünyasında proteinler yerine getirir. Büyüklükleri birkaç yüz atomdan yüzbinlerce atoma kadar uzanabilen proteinler birçok değişik şekilde karşımıza çıkabilir. Düz, yuvarlak, silindir gibi tanıdık geometrilerin dışında oynar parçalara sahip karmaşık bir yapıya da sahip olabilir. Bir proteinin belirli bir vazifeyi yerine getirebilmesi için 3 boyutlu şeklinin de o vazifeye uygun olması, yani proteinin uygun şekilde katlanması gerekli. Tıpkı kamyonla toprak kazamayacağımız gibi, kanımızda oksijen taşıyan hemoglobin proteini ile de vücudumuzdaki düşman molekülleri parçalayamayız. Katlanmanın 4 aşaması Proteine 3 boyutlu şeklini, yani doğal halini veren yapısındaki aminoasit dizilimidir (Resim 1). Amino asitler proteinlerin temel yapıtaşlarıdır. Doğada bulunun 20 değişik çeşit aminoasit bir zincirdeki gibi ucuca dizilerek proteinleri oluştururlar ve her bir protein için hangi aminoasitlerin hangi sırayla dizileceği DNA tarafından önceden belirlenmiştir. Birincil yapı da denilen protein zincirleri, ribozom tarafından sentezlendikten sonra çoğu zaman rastgele sarılmış bir yumak gibidirler. Origami benzetmesine dönecek olursak, zincirlerin şu hali henüz katlanmamış bir kağıt parçası gibidir.Katlanma başlayınca protein zincirindeki aminoasitlerin yağsever veya susever grupları birbirlerine fiziksel bağlarla bağlanırlar ve küçük çaplı düzenli yapılar olan ikincil yapıları oluşturmaya başlarlar. İkincil yapılar sarmal ve yaprak yapılar olmak üzere iki temel şekle sahiptir. İkincil yapıların oluşması genellikle çok hızlıdır . Katlanmanın bir sonraki aşaması ise ikincil yapıların birbirleriyle yine fiziksel bağlar kurup üçüncül yapıyı meydana getirmesidir. Yani yerelden genele doğru bir düzen kurulumu vardır. Eğer bir protein tek bir aminoasit zincirinden meydana geliyorsa üçüncül yapının oluşumundan sonra protein artık kullanıma hazırdır. Birçok protein ise bir makina gibi karmaşıktır ve birden fazla zincirin bir araya gelmesinden oluşur. İşte üçüncül yapıyı oluşturmuş protein zincirlerinin bir araya gelip oluşturdukları bu çok parçalı yapılara da dördüncül yapı denir. Origamide ise tek bir kağıttan yaptığımız bir çiçek veya yıldız proteinlerdeki üçüncül yapıya denk gelirken, birçok kağıt parçasından oluşmuş komplike bir yapı ise proteinlerin dördüncül yapısı gibidir diyebiliriz (Resim 2).Protein katlanmasını tahmin edebilmek Buraya kadar proteinlerin yapısını ve protein katlanmasının temel adımlarını gördük. Asıl konuya gelecek olursak sormamız gereken soru şudur: Bir proteinin sadece aminoasit dizilimini bilerek nasıl ve ne şekle katlanacağını önceden bilebilir miyiz? Böyle bir bilgiye sahip olmanın değeri paha biçilemez. Mesela: - Bir canlının DNAsını okuyarak vücudundaki proteinlerin vazifelerini yerine getirip getiremeyeceğini, bunların bir hastalığa neden olup olmayacağını tahmin edebiliriz. Mesela, bazı kanser türleri tümör önleyici protein p53ün doğru katlanamamasından dolayı meydana geliyor . - Beyindeki proteinlerin yanlış katlanıp, kontrol edilemez derecede birikmesinden dolayı meydana gelen deli dana ve Alzheimer hastalıklarının hangi koşullar altında başladığını ve nasıl engelleneceğini bulabiliriz. - Kanser ve Aids gibi tedavisi çok zor hastalıklarda rol oynayan etken proteinleri inceleyip, bu proteinlere bağlanarak onları saf dışı edecek ilaçlar tasarlayabiliriz . - Hastalık teşhisinde ve adli tıpta kullanılan testlerin güvenilirlik derecelerini yükseltip, hata riskini asgari düzeye indirebiliriz. - Proteinlerin deney ortamındaki davranışlarını kontrol edip, moleküler hassasiyet gerektiren akıllı malzeme tasarımında kullanabiliriz . Yukarıda yazılan senaryolar hayal ürünü değil çünkü birçok bilim insanı uzun süredir protein katlanmasını anlamaya ve tahmin etmeye çalışıyor. Isterseniz biraz da yolun neresinde olduğumuza bakalım. Deneysel zorluklar Protein katlanması hem deneysel hem de teorik biyofiziğin en zor konularından birisi. Öncelikle moleküler düzeyde, yani nanometre kadar küçük mesafelerde meydana gelen bir olgudan bahsediyoruz. Görsel olarak katlanmayı incelemek zaten mümkün degil, çünkü insan gözünün görebildiği ışığın dalgaboyu proteinlerden çok daha büyük. Bir çok deneysel yöntem ve bu yöntemlerde kullanılan cihazların çoğu da ihtiyacımız olan nanometre altı hassasiyete sahip değil. Yine de çok ileri ama bir o kadar da meşakkatli yöntemlerle proteinler kristalleştirilip, katlanmış haldeki yapıları detaylı şekilde bulunabiliyor . Burada da iki sorun karşımıza çıkıyor. Birincisi incelenmesi gereken protein sayısı. Sadece insan vücudunda yirmi bin çeşitten fazla protein var . Buna hayvanların, bitkilerin, bakterilerin, mantar ve virüslerinkini de ekleyin. Dolayısıyla bu kadar büyük bir alemi tek tek keşfetmek pek akıl karı değil. İkincisi, doğadaki bütün proteinleri bu şekilde incelesek bile elimizde sadece kristalleşmiş, yani hareketsiz hallerinin detayları olacak. Halbuki proteinler tıpkı makineler gibi hareketli cisimler ve görevlerini yerine getirirken sıkça şekil değiştirebiliyorlar, bazen de yanlış katlanıp hastalıklara sebep oluyorlar. Dolasıyla proteinleri doğal ortamlarında ve hareket halinde inceleyecek bir yönteme ihtiyacımız var. Samanlıkta iğne aramak Deneyin bittiği yerde her zamanki gibi teori başlıyor. Bilgisayarlı modellemelerle protein katlanması 30 yıldır çalışılan bir konu olsa da , duyulan ilgi hiç azalmadı çünkü bilgisayarların işlem gücü her sene artmaya devam ediyor. Bu da daha çok işlem kapasitesi, yani daha karmaşık modeller, yani gerçeğe bir adım daha yaklaşmak demek. Dediğimiz gibi protein katlanması çok çetrefilli bir konu. Akademik çevrede çokça bilinen bir örneği verirsek , 100 aminoasitten oluşan görece ufak bir proteinin katlanabileceği 3198 (ya da 1094) farklı şekil var. Proteinin deneme yanılma yoluyla bu şekillere tek tek katlanması ise en hızlı durumda bile evrenin yaşından daha uzun sürer . Gerçekte ise bir protein mikro-mili saniye aralığında genellikle tek bir şekle katlanıyor . Demek ki, bu kadar kısa zamanda belirli bir şekle katlanabilmeleri için proteinlerin belirli bir katlanma prensibine uymaları lazım. Ama bu prensipleri bulmak o kadar kolay değil, çünkü biyolojinin her dalı gibi burada da birçok istisna var. Mesela, çok farklı aminoasit dizilimlerine sahip proteinler benzer şekillere katlanabilirken, çok benzer dizilimlere sahip proteinler ise bazen farklı şekillere katlanabililiyorlar. Bundan başka, bazı proteinler katlanmak için Resim 2deki HSP60 gibi refakatçi proteinlere ihtiyaç duyuyor . Bir çok protein ise sıcaklık veya pH gibi çevresel etkenlerden dolayı yapısını kaybedip açılabiliyor , ya da farklı şekillere, bazen de yanlış şekillere katlanabiliyor . Bütün bu sebeplerden dolayı, sadece proteini değil, bulunduğu ortamın koşullarını da hesaba katabilecek teorik bir yönteme ihtiyaç var. Süperbilgisayarlar iş başında Akademik veya ticari, birçok araştırma grubu protein katlanmasını bilgisayar destekli benzetimlerle modellemeye çalışıyor. Bu modellerde her bir atom bir parçacık tarafından temsil ediliyor ve parçacıkların birbirleriyle olan etkileşimi arka arkaya birçok kez hesaplanıyor. Tabii bu hesaplama adımları çok fazla işlem gücü gerektiriyor çünkü yüzbinlerce, bazen milyonlarca parçacık sürekli etkileşim halinde. Böyle hesaplamalar için süperbilgisayar tabir edilen, yani çoğu zaman binlerce işlemcinin eşzamanlı çalıştığı dev sistemler kullanılıyor. Bunlardan en meşhuru ve alanında halen en kuvvetli olanı yakın zamanda geliştirilmiş olan Anton . Anton özel bir şirket tarafından milyonlarca dolarlık bir bütçe ile tasarlanmış özel bir donanıma ve yazılıma sahip bir bilgisayar. Bilgisayar dediğime bakmayın, evinizden daha fazla yer kaplayan bir makine aslında. Tek amacı protein simülasyonları yapmak olan Anton piyasadaki standard süperbilgisayarlara kıyasla yüz kattan daha hızlı ve 5 yıl öncesine kadar insanların imkansız olarak gördüğü simülasyonları bugün erişilir kılıyor. Gördüğünüz gibi protein katlanmasını modellemek çok masraflı olabiliyor. Alternatif bir çözüm ise Stanford Üniversitesi'nden gelmiş. Vijay Pande ve ekibi Folding@home yani 'evde katlama' projesiyle kendilerine süperbilgisayar yapmak yerine evlerde boş yatan bilgisayarları ve Playstation oyun makinelerini kullanmayı akıl etmişler . Siz de bilgisayarınıza ya da oyun makinenize kuracağınız ufak bir yazılımla kendi kaynaklarınızı bu dünya çapındaki süperbilgisayar sisteminin kullanımına açabiliyorsunuz. Siz bilgisayarınızı kullanmıyorken yazılım devreye giriyor ve sizin gibi dörtyüzbinden fazla işlemcinin dahil olduğu bir bilgisayar ağı proteinlerin katlanmasını aynı anda çalışan değişik simülasyonlarla modelliyor. Bilgisayarınızı kullanırsanız sistem dışı kalıyorsunuz ve yerinize başka bir vatandaşın bilgisayarı kullanılıyor. Aşağıdaki kısa filmde , gerçek hayatta 1,5 milisaniye gibi uzun sayılabilecek bir sürede katlanan NTL9 adlı proteinin 39 aminoasitlik parçasının bahsedilen proje sayesinde nasıl katlandığını göreceksiniz. Sonuç Gördüğünüz gibi protein katlanması, vücudumuzu ve diğer canlıların yaşamını anlamak adına son derece önemli ama bir o kadar da karmaşık bir konu. Her geçen gün daha fazla araştırma grubu bu konuya dahil oluyor, çünkü vaat edilen ödüller çok büyük. İlerleyen deneysel yöntemlerle ve gücü her gün artan bilgisayarla bilim insanları bu konuya dört koldan saldırmış durumda. Protein katlanmasının sırlarını çözebilen bilim insanlarının Nobel'i kapacağı muhakkak ama bu kişilerin devlet destekli kurumlardan mı yoksa özel şirketlerden mi çıkacağını açıkçası çok merak ediyorum. Bunun cevabını da umarım önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Son olarak, sizi Harvard Üniversitesi'nin hazırladığı, hücrelerimizin içindeki hareketli yaşamı ve proteinlerin nasıl her işe koşturduğunu gösteren muhteşem bir animasyonla başbaşa bırakıyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/gorsel/10942.html", "text": "Bu ayın fotoğrafını bize Duygu Özpolat gönderdi. Açıklamasını da kendi kaleminden aktarıyoruz: Hayır bu bir buket çiçek değil, fotoğrafta sahil sineği dişisinin yumurtalığını görüyorsunuz! Bu çirkin sinek için aslında özünde güzel biri desek yalan olmaz, zira bu ayın fotoğrafında gördüğünüz ihtişamlı yumurtalıktan bir değil iki tanesini vücudunda barındıran işte bu sineğin ta kendisi. Fotoğraftaki yumurtalık, DNA'ya bağlanarak ışıldayan, DAPI isminde özel bir boya ile boyandı. DAPI sayesinde dokudaki tüm hücrelerin çekirdekleri görüntülenebiliyor ve organın genel anatomisi ortaya çıkıyor. Böcekler çok hızlı bir üreme döngüsüne sahipler ve çoğu böcek, sahip olduğu üreme kök hücreleri sayesinde hem çok büyük sayılarda yumurta üretebiliyor, hem de üreme döngüsünü defalarca tekrar edebiliyor. Yeterli besin kaynağına erişebilen bir dişi böcek çok kısa zamanda yumurtalarını olgunlaştırıp bırakabiliyor. Üstelik bu esnada erkeğin ortalarda olmasına bile gerek yok. Eğer çiftleşme daha önceden gerçekleştiyse dişi, erkeğin spermini spermateka denilen ve yumurta kanalının hemen yakınında bulunan bir kesede saklıyor. Ortam şartları uygun olduğunda, yumurtalar bu sperm kullanılarak döllenip bırakılıyorlar. Böceklerin birçoğunda, gelişen ve birbirinden farklı aşamalarda olan bir dizi yumurta hücresi yumurtalıkçıkları, yumurtalıkçıklar da bir araya gelerek yumurtağı oluşturuyor. Sahil sineği gibi tam başkalaşma geçiren böceklerde yumurtanın gelişimine hemşire hücre denilen özel hücreler yardımcı oluyor. Hemşire hücreler birbilerine ve yumurta hücresine sitoplazmik köprüler ile bağlılar. Bu köprüleri kullanarak ürettikleri protein ve mRNA'ları yumurta hücresine aktarıyorlar. Fotoğrafta gördüğünüz büyük mavi yuvarlaklar bu hemşire hücrelerin çekirdekleri. Fotoğraf Künyesi - Fotoğrafı çekenler: B. Duygu Özpolat ve Ezgi Kunttaş-Tatlı - Ekipman: Olympus BX63 mikroskop - Yer: ABD'nin Massachusetts eyaletinde Woods Hole şehrinde bulunan Marine Biological Laboratory"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/10/guncel/kepler-7bde-hava-nasil.html", "text": "NASA'nın Kepler ve Spitzer Uzay Teleskopları'ndan alınan verileri kullanan astronomlar ilk kez bir uzak gezegenin bulut haritasını çıkarmayı başardılar. Şanslı gezegen, Jüpiter'e benzerliğiyle dikkat çeken Kepler-7b oldu. Kepler 7b, bugüne dek 150 adet uzak gezegenin keşfini sağlayan Kepler teleskobunun ilk keşiflerindendi. Astrophysical Journal Letters'de yayınlanan çalışmanın yazarları olan MIT'den Brice-Olivier Demory ve ekibi gezegenin bulut haritasını çıkarabilmeleri için gezegeni hem Spitzer'den hem de Kepler'den üç yıl gözlediler. Daha önce Spitzer teleskobu aracılığıyla gezegenlerin sıcaklık haritaları çıkarılabiliyordu ancak bu çalışmayla birlikte ilk kez bir uzak gezegenin bulut haritası çıkarılmış oldu. Kepler teleskobunun temel kabiliyetlerinden birisi görünür ışıktaki değişimleri analiz etmek (Uzak gezegenlerin keşif yöntemlerinden daha önce detaylı bahsetmiştik: Uzak Gezegenler 1: Orda Bir Gezegen Var Uzakta). Kepler teleskobu, Kepler-7b'de yapılan görünür ışık gözlemlerinde batı yarımkürede parlak bir bölge tespit etmişti, ancak bu noktanın bulutlardan mı yoksa ısıdan mı kaynaklı olduğunu sadece Kepler verileriyle tespit etmek mümkün değildi. İşte bu noktada Spitzer Teleskobu yardıma koştu. Kızılötesi ölçümler yapabilen Spitzer, sabitlendiği yıldız sisteminde yörüngede dönen gezegenlerin sıcaklıklarını ölçme yetisine sahip. Kepler-7b'nin sıcaklığının 1100 ila 1300 K arasında olduğunu öngören Spitzer bilmeceyi çözmüş oldu. Astronomlar yıldızına 0.06 astronomik birim* gibi yakın bir yörüngede seyreden gezegenin görece soğuk olması ve bu miktarın ölçülen ışığın ısı kaynaklı olmaya yeterli olmamasından, tespit edilen parlak bölgenin yıldızın ışığını yansıtan bulutlardan kaynaklandığı sonucuna vardılar. Gezegen üzerinde yapılan uzun süreli gözlemler onun çok stabil bir iklime sahip olduğunu ve bulut profilinin değişmediğini gösteriyor. Uzak gezegen meteorolojisi için ilk adımlardan birisini teşkil eden çalışma çok çeşitli iklimlere sahip gezegenleri öğrenmeye doğru uzanan bir yolun ilk köşe taşını oluşturuyor. Her neyse... Merak edenler için Kepler-7B'den hava durumu şöyle: Batı yarımkürede hava yapalı, yüksek irtifada bulutlarla kaplı. Doğu yarımkürede ise hava açık ve güneşli... Açık Bilim, Kepler 7B'den hava durumunu sundu."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/dosyalar/bilgisayar-tarihinde-cigir-acan-101-icat-3-bolum.html", "text": "1970'lere kadar bilgisayar dendiğinde sadece kurumların satın alabileceği büyük ve pahalı cihazlar akla geliyordu. Yarı iletken teknolojisindeki gelişmeler sayesinde bilgisayarların fiyatları düşse de, hala bireylerin satın alma gücünün üzerindeydiler. Bilgisayarların kurumsal yatırım olarak değil de bireysel bir üretim, eğlence ve iletişim aracı olarak görülmesi nasıl mümkün oldu? En iyi bilim kurgu yazarlarının bile öngöremediği bu devrimsel dönüşüm 1970'lerin ortasında başladı. 1980'lerin başına gelindiğinde dünya kendini bilgisayar çağının içinde buldu. 8. Kişisel Bilgisayarlar Bilgisayarların kişiselleşmesi teknolojik bir devrim sayılmazdı. Mikroişlemciler, klavye, ekran, manyetik depolama, yazıcı vb. bileşenler zaten geliştirilmiş durumdaydı. Bu bileşenlerin bir mikrobilgisayar şeklinde ucuz şekilde üretilmesi teknik olmaktan çok ekonomik bir başarıydı. Bu yenilik, bilgi işlemenin bireysel bir hak olması fikrini doğuracak, uygarlığın her alanında büyük bir devrim yaratacaktı. Hesaplama hevesi 1970 yılına gelindiğinde, entegre devre teknolojisi sayesinde nispeten ucuz (400$) ve küçük hesap makineleri piyasaya çıkmıştı. Birkaç yıl içinde daha da küçülüp ucuzlayacaklar, 1976'da cebe sığan bir hesap makinesini 50$'a almak mümkün olacaktı. Küçük makine pazarına Casio ve Sharp gibi Japon şirketleri hakim olurken, Hewlett-Packard, Texas Instruments gibi daha eski şirketler farklı bir pazara yöneldiler ve bilimsel işler için tasarlanmış logaritma, trigonometri gibi matematiksel işlemler yapabilen hesap makineleri üretmeye başladılar. Hewlett-Packard, 1974'de bir personal computer olarak tanıttığı HP-65 bilimsel hesap makinesini 795 dolar fiyatla piyasaya sürdü. Bu makine tuş vuruşlarını kaydedebilme özelliğine sahipti, böylece küçük programlar yazmaya imkan veriyordu. 1975'e kadar 25 000'den fazla HP-65 satılmıştı. Kullananlar çoğunlukla mühendisler, finansçılar gibi meslek sahipleriydi; yüksek fiyatı öğrenciler ve öğretim elemanlarının elini yakıyordu. Tarihçi Paul Ceruzzi'ye göre hesap makineleri iki açıdan kişisel bilgisayarların yolunu açtı: Birincisi, entegre devre üreticileri için düzenli bir pazar yarattılar. Entegre devreler büyük ölçekte üretilebildi ve fiyatları düştü. Küçük ölçekli girişimciler, elektronik bileşenleri toptan satın alıp yeni cihazlar üretme imkanı buldular. İkincisi, programlanabilen bilimsel hesap makineleri insanların keyiflerine göre bilgi işleme heveslerini ateşledi. Bu makineleri kullananlar matematiksel eğitim almış, açık zihinli uzmanlardı. Hesap makineleri küçüktü, mesai bittikten sonra cebe atılıp kurcalamak üzere eve götürülebilirlerdi. Bu kullanıcıların bir kısmı makineleriyle yaratıcı işler yapmanın yollarını araştırdılar. Bu amaçla kulüpler kuruldu, dergiler, kitaplar yayınlandı, düzenli buluşmalarda yüzyüze bilgi alışverişi yapıldı. Hobi elektroniği meraklıları benzer bir örgütlenmeyi çok uzun zaman önce gerçekleştirmişlerdi. İkinci Dünya Savaşı öncesinde radyo ve telsiz yapıp çalıştıran meraklılar, 1960'larda dijital tasarıma yönelmiş, yeni çıkan entegre devrelerle oynuyor, yeni uygulamalar icat ediyorlardı. Popular Electronics ve Radio-Electronics gibi yaygın dağıtımlı dergiler ile bilgi paylaşılıyordu. İlk mikroişlemci olan Intel 8008 1972'de, onun daha ileri modeli olan Intel 8080 ise 1974'de piyasaya sürüldü. Hobi elektroniği dergileri bu işlemcileri kullanarak basit bilgi işlem cihazlarının nasıl inşa edilebileceğine dair yazılar yayınladılar Bu yazılar aydınlatıcıydı, ama mikroişlemciler perakende satılmıyordu ve parçaları satın almak da kurmak kadar zahmetliydi. Bu zorluklara rağmen, sıfırdan bir bilgisayar inşa edip kullanma hevesinde olan belli bir kitle oluşmuştu. Kendi bilgisayarını kendin yap: Altair Albuquerque şehrinde bulunan MITS, 1969'dan beri çeşitli elektronik kitler üretip satan küçük bir şirketti; önce model roketler için radyo araçları, 1971'den sonra da hesap makinesi kitleri satmıştı. Hesap makineleri fiyatlarının ani düşüşü sonucunda şirket borca battı. Şirketin sahibi Ed Roberts bir bilgisayar kiti üretmeyi düşündü ve 1974'de piyasaya çıkan Intel 8008 mikroişlemciyi kullanarak basit, ama çalışan bir bilgisayar tasarladı. Altair 8800 adı verilen bu cihaz perakende olarak 397 dolara satışa sunuldu. Siparişler postayla gönderiliyor, kullanıcı pakedi açıp bileşenleri kendisi monte ediyordu. Altair'in geniş bir kitle tarafından okunan Popular Electronics dergisinin Ocak 1975 sayısının kapağında Çığır Açan Proje! Ticari Modellere Rakip Olabilecek İlk Minibilgisayar Kiti üst başlığı ile tanıtılması, o zaman farkedilmese de, kişisel bilgisayar çağını başlatan olay olacaktı. Altair alışıldık şekilde bir bilgisayar değildi. Klavyesi, ekranı, depolama aracı yoktu. Veri girişi sadece ön paneldeki anahtarların açık veya kapalı hale getirilmesiyle sağlanıyordu. Programlar ikili kod ile zahmetli bir şekilde yazılmak zorundaydı (zaten belleğin sadece 256 bayt olması sayesinde programlar fazla uzun olamıyordu). Program çalıştığında elde edilen sonuçlar paneldeki lambalardan ikili kod olarak okunabiliyordu. Yine de Altair gerçek bir genel amaçlı bilgisayardı. Hobi elektroniği camiası için, Altair'in kısıtlı özellikleri yıldırıcı değil heveslendirici olmuştu. Popular Electronics kapağından sonra siparişler yağdı, MITS talebe yetişemez oldu. MITS, Altair'in elektronik mimarisini ticari sır olarak saklamamış, açıkça yayınlamıştı. Bu sayede gerek kullanıcılar, gerekse başka şirketler Altair için yan ürünler geliştirdiler. Bill Gates ve Paul Allen, Altair için bir BASIC yorumlayıcısı yazdılar ve delikli şerit halinde sattılar. Altair kullanıcıları kulüpler, düzenli buluşmalar, dergiler aracılığıyla bilgilerini ve yeni tasarımlarını paylaştılar. Altair'in çevresinde geniş bir ekosistem oluştu. MITS 1977'de 6 milyon dolar ciro yapar hale gelmişti. Aynı yıl Pertec Computer şirketi tarafından satın alındı. MITS markası ortadan kalktı. Altair'in henüz otuzlu yaşlarını süren mucidi Ed Roberts köşesine çekildi, bir çiftlik satın aldı. 41 yaşında tıp fakültesine kaydoldu ve hayatının geri kalanını küçük bir kasabada hekimlik yaparak geçirdi. Jobs, Wozniak ve Apple 1975'de kurulan Homebrew Computer Club Altair'in ilham verdiği kullanıcı gruplarından biriydi. Grup düzenli olarak Stanford üniversitesinin salonlarından birinde toplanır, gerek Altair'le gerek başka mikroişlemcilerle yaptıkları devreler hakkında konuşurlardı. Kulübün müdavimleri arasında Steven Wozniak ve Steve Jobs isimli iki genç de vardı. 25 yaşındaki Wozniak Hewlett-Packard'da çalışan çok yetenekli bir elektronik mühendisiydi. Lise yıllarında, bir arkadaşıyla beraber hurda elektronik parçalarından basit bir bilgisayar inşa etmişti. Ondan beş yaş küçük olan Steve Jobs üniversiteyi bırakmış, Atari'de çalışmaya başlamış, arada Hindistan'da kısa bir Zen Budizmi eğitimi almıştı. Onun da çok küçük yaştan beri elektroniğe büyük bir yeteneği vardı; Wozniak'la da bu ortak ilgileri sayesinde tanışmıştı. Üstelik tasarım ve pazarlama konusunda da üstün yetenekliydi, ve bu sayede birkaç yıl içinde Apple'ı dünyaca tanınan bir marka haline getirecekti. Homebrew toplantılarının verdiği hevesle Wozniak bir mikrobilgisayar tasarlamaya niyetlendi. Bunun için, Intel ve Motorola'nın işlemcilerine göre çok daha ucuz (25 dolar) olan MOS 6502 mikroişlemcisini kullanmaya karar verdi. Tamamlandığında Wozniak'ın bilgisayarı bir elektronik devreden ibaretti, ama uygun kontrol devreleri barındırdığı için, bir ekran ve klavye ile kullanılabiliyordu. Wozniak icadını 1976 Nisanında Homebrew üyelerine gösterdi, ancak çoğunluk Intel 8080 çipiyle çalışmayı tercih ettiği için kulüpte büyük heyecan yaratmadı. Jobs, Wozniak'ı ürününü ticari olarak pazarlamaya ikna etti ve ikisi bir ortaklık kurdular. Bilgisayara Apple I ismi verdiler. Üretim masraflarını karşılamak için Wozniak HP hesap makinesini, Jobs da Volkswagen minibüsünü sattı. Apple I, bugün ana kart dediğimiz elekronik devreden ibaretti. Klavye, ekran, güç kaynağı, kasa gibi kısımları alıcı tamamlıyordu. Yine de o zamana kadar satılan kitlere göre daha az emekle çalışır hale getirilebiliyordu. Üstelik, bir klavye ve ekrana doğrudan takılarak çalıştırılabilmesi o zamana kadar mikrobilgisayarlarda görülmeyen bir özellikti. Apple I meraklılar arasında yoğun ilgi gördü. Jobs ve Wozniak 1976'da Apple Computer şirketini kurdular ve hemen yeni bir bilgisayar tasarlamaya başladılar. Bu yeni bilgisayar hobicilere değil son kullanıcılara yönelik, tak-çalıştır bir bilgisayar olacaktı. Apple II adı verilen yeni sistem 1977 Mayısında 1298 dolar fiyatla piyasaya çıktı. Yılın sonu geldiğinde tam yedi bin Apple II satılmıştı. Ertesi yıl 5 ¼ inçlik disket sürücüsünün piyasaya çıkması Apple II'nin genel uygulamalar için çekiciliğini katbekat arttırdı. Apple II için çeşitli yazılımlar geliştirildi. Bunlardan en ünlüsü ilk hesap tablosu yazılımı olan VisiCalc idi. Birçok kişi sırf VisiCalc kullanabilmek için Apple II satın aldı. Apple rakipsiz değildi elbette. Aynı dönemde başta Commodore, Atari, Tandy/Radio Shack gibi markalar olmak üzere, başka tak-çalıştır bilgisayar modelleri de piyasaya çıkmıştı. 1970'ler ve 1980'lerde bilgisayar dergilerinin ilanlarında müthiş bir marka ve model çeşitliliği mevcuttu. Bugünkünden farklı olarak o dönemdeki mikrobilgisayarlar çoğunlukla birbiriyle uyumsuzdu; bir markanın yazılımı diğerinde çalışmazdı. 1975-1977 arasındaki kısa dönemde göz açıp kapayana kadar bir devrim gerçekleşti. Sadece iki yıl içinde, kişisel bilgisayarlar bir oyuncaktan ticari bir ürüne dönüştü ve kitlelere yayılmaya başladı. Elbette bu hızlı gelişme, önceki otuz yılda biriken bilgi sayesinde mümkün olmuştu. Kişisel bilgisayar, önceden tasarlanıp hazırlanmış klavye, ekran, depolama aracı, bellek çipleri, mikroişlemciler gibi hazır parçaların nispeten küçük uyarlamalarla birleştirilmesiyle yaratılmıştı. Kişisel bilgisayarların bir teknoloji devriminden ziyade bir zihniyet devrimi, bir paradigma kayması olduğunu söylemek abartılı olmaz. IBM PC IBM'in mikrobilgisayar pazarına geç girdiği düşünülür. Oysa şirket ta 1975'de, bilimsel işlere yönelik bir mikrobilgisayar olan 5100 modelini piyasaya sürmüştü, ama bu makine pek fazla satılmadı. 1980'e gelinip kişisel bilgisayarların iş dünyasında önemli bir yer tutacağı görüldüğünde IBM tekrar harekete geçti. Üstelik bu sefer çeşit olsun diye değil, mikrobilgisayarları işinin merkezine alacak şekilde plan yaptı. IBM'in kurumsal bürokrasisini bilenler için şirketin bu konudaki çevik davranışı şaşırtıcı olmuştu. Yeni kuşak 16 bitlik mikroişlemciler, önceki 8 bitlik çiplerden daha hızlı çalışıyorlardı. Geç başlama, ve sıfırdan başladığı için yeni bir dizayn hazırlama imkanı olan IBM, Intel 8088 çipini seçerek piyasadaki en hızlı bilgisayarı üretme şansı buldu. Bu karar aynı zamanda Intel'in mikroişlemci pazarındaki hakimiyetini kalıcı kıldı. Proje 1980 Temmuz ayında IBM üst yönetim tarafından onaylandı ve prototipi sonbaharda hazır edildi. Üretime başlandı ve IBM Model 5150 1981 Ağustos ayında mağazalarda yerini aldı. IBM PC paketten çıkarılp hemen kullanılabilecek bir sistemdi. Siyah-beyaz metin ekranı, klavye, Epson nokta vuruşlu yazıcı, teyp, ve 16 KB bellek bulunduran bir IBM PC'nin fiyatı 1565 dolardan başlıyor, 256 KB bellekli ve disket sürücü kullanan tam teçhizatlı modeller ise 3000 dolara varıyordu. Ayrıca BASIC yorumlayıcısı, VisiCalc hesap tablosu, EasyWriter kelime işlemci gibi yazılımlar da PC'nin beraberinde geliyordu. Teknolojik olarak büyük bir sıçrama sayılmasa da, IBM PC ile mikrobilgisayarlar kalıcı olarak hayatımıza girdi. Apple, Commodore gibi markaları almaya çekinenler, IBM markasını tereddütsüz benimsediler. Üretim talebe yetişemiyordu. Birkaç gün içinde IBM üretimi dört kat arttırmaya karar verdi. 1982 sonunda her dakika IBM markalı bir bilgisayar satıldığı söyleniyordu. IBM PC mikrobilgisayarlarda bir endüstri standardı haline gelmiş, PC terimi bir cins isim haline gelmişti. Microsoft PC'nin disket sürücülü modeli, bir disk işletim sistemine ihtiyaç duyuyordu. IBM önce tanınmış bir şirket olan Digital Research'e yöneldi. Onunla anlaşma sağlanamayınca, Seattle'da bulunan otuziki çalışanlı küçük bir yazılım şirketi olan Microsoft'la görüştü. Microsoft'un yöneticileri Bill Gates ve Paul Allen, ellerinde hazır bir ürün bulunmamasına rağmen hemen anlaşmayı yaptılar. Başka bir yerel yazılım şirketinin hazırladığı bir işletim sistemini 30 000 dolara satın aldılar ve geliştirerek MS-DOS'u hazırladılar. IBM'le yaptığı işbirliği Microsoft'a büyük bir başarı getirmişti. Satılan her PC, MS-DOS işletim sistemiyle çalışıyordu. Gates ve Allen makine başına 10 ila 50 dolar telif hakkı almakla kalmadılar; IBM'le anlaşmaları gereği yazılımın haklarını ellerinde tuttukları için başkalarına da pazarlama imkanı bulabildiler. IBM uyumluların da piyasaya çıkmasıyla, Microsoft'un işletim sistemi dünyadaki milyonlarca bilgisayara hakim oldu. Gates, bu alışılmadık tekeli çok iyi kullanarak şirketini büyütecek ve on yıl içinde dünyanın en zengin adamı haline gelecekti. IBM uyumlular IBM PC piyasada kolayca bulunabilen elektronik bileşenler kullanıyordu. İsteyen ve yeterli uzmanlığa sahip olan her şirket Intel'den mikroişlemcileri, diğer üreticilerden diğer donanım bileşenlerini, Microsoft'tan disk yazılımını alarak kendi PC markasını ortaya çıkarabilirdi. IBM'e özgü olan tek şey, ROM çipindeki BIOS , yani bilgisayarın işleyişini yöneten yazılımdı. IBM BIOS yazılımının her hakkını elinde tutuyordu ve izinsiz kullanan şirketlere dava açıyordu. IBM PC'nin piyasaya çıktığı aylarda, Texas Instruments şirketinde çalışan üç mühendis PC'ye tamamen uyumlu, yani PC'de çalışan bütün programları aynen çalıştırabilecek bir bilgisayar yapmayı planladılar. Bu amaçla işlerinden ayrılıp Compaq şirketini kurdular. Tasarım aşamasında karşılarındaki en büyük engel BIOS yazılımının yayın hakkıydı, onu da ters mühendislik ile aşmayı planladılar. IBM'in BIOS programına aşina olmayan bir grup mühendisi bir odaya kapattılar ve her türlü etkiden uzak tutarak sıfırdan yeni bir BIOS yazdırdılar. Hukuki engeli böyle aşan Compaq IBM uyumlu ilk PC'yi üretmiş oldu. Şirket hızla büyüdü ve kısa zamanda bilgisayar devleri arasına katıldı. 1984 yılında Phoenix Technologies şirketi IBM'in BIOS yazılımını yine ters mühendislik kullanarak sıfırdan yarattı ve bu BIOS'u arındıran bir ROM çipini piyasaya çıkardı. Böylece HP, Dell ve daha birçok şirket Phoenix çiplerini kullanarak IBM uyumlu PC üretimine başladılar. Kişisel bilgisayarlar çoğaldı, ucuzladı, ve gitgide güçlendi. O günden bu güne kişisel bilgisayarlar toplumu değiştirdi. Teknolojik gelişmeler birbirini izledi. 1984'de grafik arayüzlü Apple Macintosh'un piyasaya çıktı ve uzun bir zaman kullanışlılığın simgesi olarak kaldı. 1990'larda PC'lerde Windows grafik arayüzü standart hale geldi ve bilgisayar kullanmak daha doğal hale geldi. Evindeki veya okulundaki bilgisayarı özgürce kurcalayarak programlama öğrenen bir programcı kuşağı yetişti. 1960'lardan beri sözü edilen bilişim özgürlüğü kavramı kişisel bilgisayarlar sayesinde gerçekleşti. 1980'lerde özgür yazılım kavramı geliştirildi ve GNU Projesi başladı. 1990'ların başında UNIX işletim sistemi özgür yazılım modeli kullanılarak Linux adıyla PC'ler için tekrar yazıldı. Linux'un varlığı, ucuz PC'lerin internet sunucusu olarak kullanılabilmesini sağladı ve internet geometrik şekilde büyüdü."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/dosyalar/bilimsel-yontemi-bir-dedektifin-oykulerinde-bulmak.html", "text": "Çocukluğumdan beri suç ve dedektif romanları, öyküleri en sevdiğim edebiyat tarzı olmuştur. Beklenmedik bir cinayet, cinayetin etrafında gelişen esrarlı olaylar, olası katiller, okura Yok artık dedirten çözümler ve en önemlisi bu çözümleri bulan dedektifler sayısız gece boyunca beni uykumdan etmiştir. Hercule Poirot, C. Auguste Dupin, Miss Marple, Baskerville'li William gibi nice dedektif zihinsel yetenekleri ile hala büyülemeye devam ediyorlar benim gibi bu tarza meraklı okuyucuları. Ancak onlarca kurgusal dedektif karakteri içerisinde sadece bir tanesi kriminolojinin öncülerinden biri olarak onurlandırılıyor kimilerince: ağzında piposu, garip alışkanlıkları, bohem yaşam tarzı ve sıra dışı mantıksal becerileri ile Sherlock Holmes. Holmes suçluları adalete teslim etmekte, masumları kurtarmakta o kadar başarılıdır ki Holmes'un çağdaşı olan günümüzde hala kullanılan suçluların fotoğraflarının çekilmesi ve suç mahallinin detaylı envanterinin çıkarılması fikirlerinin mucidi Fransız araştırmacı/polis memuru Alphonse Bertillion*'un Dedektif öykülerini severim. Sherlock Holmes'ün akıl yürütme tekniklerinin bütün profesyonel polislerce kullanıldığını görmek isterdim dediği rivayet edilir. Sherlock Holmes'u özel bir dedektif yapan esrarlı olayları çözerken bilimsel yöntemin ve akıl yürütme sanatının inceliklerini kullanıyor olması. Ünlü dedektif, dostu Watson'un daha önce çözdükleri bir olay üzerine yazdığı yazıyı eleştirirken suçla mücadele uğraşını nasıl gördüğünü açıklar okuyucuya: Dedektiflik kesin bir bilimdir ya da öyle olmalıdır ve aynı şekilde soğuk, duygulardan uzak olarak değerlendirilmelidir. Holmes'un bilimsel yöntemi kullanışını incelemeden önce bilim ve bilimsel yöntemin çok basit bir tanımını yapalım. Bilimi evrende var olan şeylerin nasıl çalıştığını, birbirileri ile olan ilişkilerini anlamak ve keşfetmek için yapılan sistemli ve mantıklı bir insan aktivitesi olarak tanımlayabiliriz. Bilim fikirler, tercihler, istekler üzerine değil olgular üzerine kuruludur. Bilim hipotezleri ya da teoriler ispatlamak için yapılan bir aktivite olarak algılanıyor birçoklarınca. Oysa bilim bir konu hakkında alternatif açıklamaların tek tek çürütüldüğü en sonunda eldeki verilerle uyumlu, gözlemlenen olayları açıklayabilen, benzer koşullarda ne olabileceğini tahmin etmemize yardımcı olan ve üzerinde genel olarak fikir birliğine varılabilecek bir açıklamaya ulaşma çabasıdır. Bilimsel yöntem bu çaba sırasında bilim insanlarının takip ettiği adımların bütünü olarak tanımlanabilir. Bilimsel yöntemin ilk adımı gözlem yapmak ve yapılan gözleme dayanarak problemi ortaya koymaktır. İnsanlık tarihi boyunca Isaac Newton'dan önce ağaçtan düşen elmaları başkaları da görmüştür mutlaka. Ama sadece Newton bu gözlemden yerçekimi kanununu formüle edebilmiş. Ancak bir sonuca varacak gözlem yapabilmenin bir ön koşulu var. Neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu fark etmemizi sağlayacak bilgiye sahip olmak. Maceralarının hemen hepsinde dedektifin sıklıkla hafızasının derinliklerinden tıpkı bir sihirbazın şapkasında çıkan tavşan gibi ilk başta gereksiz görünen olağan dışı bilgileri çıkardığını görmek mümkün: tütün küllerinin birbirilerinden farkı, Londra sokaklarının hangilerinin Arnavut kaldırımı olduğu, kulak memelerinin şekli, çamurda bırakılan izlerin karakteristikleri ve daha niceleri. Holmes, hanımefendinin profiline yoğun bir dikkatle bakıyordu. Şaşkınlık ve tatmin, hevesli yüzünden aynı anda okunabiliyordu, ancak hanımefendi sessizliğinin nedenini anlamak için etrafına bakındığında her zamanki sessiz ve vakur haline döndü. Düz, aklaşmış saçlarına, kasketine, yaldızlı küpelerine, uysal görünüme dikkatlice bakmama rağmen dostumun besbelli heyecanını açıklayabilecek bir şey görmedim . Ancak kulak memelerinin anatomisi ile ilgili derin bilgilere sahip olan biri Bayan Cushing'in kulağı ile karton kutudaki kulak arasındaki ilişkiyi gözlemleyebilir şüphesiz. Holmes farklı alanlardaki derin bilgisi ile herkesin baktığı ancak görmeyi başaramadığı detayları anlamlandırabildiği, yani gözlem yapabildiği için vakaları aktaran dostu Watson'u ve okuyucuları sürekli şaşırtır. Dilimize Kızıl Soruşturma adı ile çevrilen öyküde Watson ve Holmes'un tanışma sahnesinde Holmes Watson'a Anladığım kadarı ile Afganistan'daydınız . dediğinde doktoru hayretler içerisinde bırakmıştır. Sherlock Holmes öykünün ilerleyen bölümlerinde kendisini Watson'un Afganistan'da bulunmuş olduğu sonucuna ulaştıran adımları açıkladığında dedektifin ilk tanışma anında bile bilinçli bir şekilde gözlem yaptığını ve bu gözlemleri akıl yürütmesinde kullandığını görürüz: .... Afganistan'dan geldiğinizi hemen anlamıştım... Akıl yürütmem şu şekilde çalıştı 'Karşımda, doktor tipli bir bey var ama aynı zamanda bir asker havası da var. O halde, mutlaka askeri doktor olmalı. Sıcak bir ülkeden yeni gelmiş olmalı çünkü yüzü esmer ancak bu doğal ten rengi değil; bilekleri açık renk. Bitkin yüzü açıkça zorluklarla ve hastalıklarla mücadele ettiğini gösteriyor. Sol kolundan yaralanmış. Kolay bükemiyor ve garip bir şekilde tutuyor bu kolunu. Hangi sıcak ülkede bir İngiliz doktoru bu kadar zorlukla mücadele edip kolundan yaralanabilir ki? Şüphesiz Afganistan. Bütün bu akıl yürütme bir saniyemi bile almadı . Holmes ilk kez tanıştığı, daha sonra sıkı dostu olacak Watson'la tanıştığında sadece bir gözlemden sonuca ulaşmaz. Karşısındakinin kim olduğu sorusunun yanıtına ulaşmak için farklı bilgileri bir araya getirir. Ünlü dedektif elindeki problemi çözecek bütün verilere ulaşmaya çalışır. Dans Eden Adamlar Macerası isimli öyküde hiyeroglif görünümlü karalamaları getiren Bay Hilton Cubbit'i benzer şekiller tekrar ortaya çıkınca kendisine hemen ulaştırmasını söyleyerek evine yollar ve on beş gün boyunca sabırla yeni verilerin ortaya çıkmasını bekler . Bilim insanları da bilimsel yöntemi izlerken tıpkı Holmes gibi sadece bir gözlemden yola çıkarak kesin hükümler vermezler. Aksine karar vermeden, fikir üretmeden önce bir hipotez oluşturmalarına yeteceğini düşündükleri kadar çok veri toplamaya, gözlem yapmaya çalışırlar. Carl Sagan Garajımdaki Ejder isimli yazısında Ama ben içgüdülerimle düşünmemeye çalışıyorum. Eğer dünyayı anlamak konusunda ciddi isem, ne kadar cezbedici olursa olsun, beynim dışında bir şeyle düşünmek büyük bir olasılıkla başımı derde sokacaktır. Gerçekten, kanıtlar ortaya çıkana kadar kararı ertelemenin bir sakıncası yok . derken 80 yıl önceki Holmes'un kulağını çınlatır bir anlamda: Hayır, hayır, ben asla tahmin yürütmem. Mantıklı düşünme alışkanlıklarını yıkıcı, şaşırtıcı bir alışkanlıktır tahmin yürütmek . Yeteri kadar veriyi elde eden bilim insanları hipotez ya da teori oluşturmak için bu verileri mantık kuralları çerçevesinde kullanırlar. Mantıkta çıkarım yapmakta kullanılan üç farklı yöntem vardır: tümdengelim, tümevarım ve dışaçekim. Bu üç akıl yürütme biçiminin de bilimde ayrı kullanım alanları var. Tümdengelimli akıl yürütme, yani genel bir önermeden mantıklı, özel bir sonuca ulaşma çabası, bilim insanlarınca hipotez ve teorileri test etmekte ya da teorileri özel durumlara uygulamak için kullanılır. Tümdengelimli akıl yürütmeye en çok verilen örnek Bütün insanlar ölümlüdür (1. öncül) Sokrat insandır (2. öncül) O halde Sokrat ölümlüdür örneğidir. Tümevarımlı akıl yürütme ise tümdengelimli akıl yürütmenin tam tersidir: özel durumlardan genele ulaşma yolunda bir akıl yürütme biçimidir. Öncüllerin tamamı doğru bile olsa ulaşılan sonucun yanlış olması tümevarımlı akıl yürütmede mümkündür. Örneğin Esra kadındır (1. Öncül) Esra annedir (2. Öncül) O halde bütün kadınlar annedir akıl yürütmesi öncüller doğru olsa bile geçerli bir akıl yürütme değildir. Tümevarımlı akıl yürütmede her ne kadar doğru önermelerden yanlış sonuçlara ulaşılabilse de bu akıl yürütmenin bilimde uygulaması vardır. Bilim insanları tümevarımlı akıl yürütme ile hipotez ve teorilerini oluştururlar. Yani yukarıdaki önermelerden acaba bütün kadınlar anne midir? sorusunu sorduran tümevarımlı akıl yürütmedir. Sherlock Holmes'un bu akıl yürütmeleri kullanmadığını düşünmek yanlış olur. Nitekim Sir Arthur Conan Doyle Holmes'un akıl yürütme yöntemini tümdengelim olarak adlandırır. Yazar bu konuda hatalıdır çünkü Holmes'un akıl yürütmesinde en çok kullandığı dışaçekimdir. Dışaçekim elde bulunan en iyi bilgiden hipotezler oluşturmakta kullanılır. Gözlenen bir olayın çok açık bir açıklaması olmadığında eldeki bilgilerle eğitimli bir çıkarım yapma yöntemidir diyebiliriz. Örneğin Güneş sisteminin 8. Gezegeni Neptün'ün keşfine yol açacak çalışmaların önünü açan, iki astronomun bu yöntemi kullanması olmuştur. Uranüs'ün yörüngesine ilişkin ilk tablolar açıklandığında gezegenin yörüngesi astronomların dikkatini çeker. Uranüs'ün yörüngesi o tarihte bilinen bilgiler ışığında klasik Newton fiziğinin kullanılarak hesaplanan yörüngeden oldukça farklıdır. Bu farklılık astronomları bunun nedenleri üzerinde düşünmeye zorlar. Astronomların önünde bu sapmayı açıklayan iki seçenek vardır: Newton teorisinin yanlış olduğu ya da henüz keşfedilmemiş bir gezegenin bu sapmanın sorumlusu olduğu hipotezleri. Uzun yıllar boyunca doğada ve evrende gözlemledikleri olayları büyük doğrulukla açıklayan Newton fiziğinin hatalı olması imkansız gibidir zamanın astronomları için. 8. gezegeni aramaya başlalarlar ve bir kaç yıl sonra Neptün'ü bulurlar. Tıpkı Holmes'un tahta bacaklı adamın yardımcısı yerlinin odaya nasıl girdiğini Watson'a açıklarken sorduğu gibi: Sana kaç kere 'imkansız olanı elersen geriye kalan ne kadar olanaksız olursa olsun gerçek olmalıdır' dedim? Holmes çözmeye çalıştığı suçun etrafındaki olaylardan, suç mahallindeki en ufak detaylardan gözlem yeteneği ile elde ettiği bilgilerden suçun nasıl işlendiğini açıklayan bir hipotez oluşturur. Bir sonraki aşama hipotezin test edilmesi aşamasıdır. Hipotez suçla ilgili edinilebilecek yeni verileri açıklamalı, ya da bu verilerin nerelerde bulunabileceğine dair yol gösterebilmelidir. Bilim insanlarının oluşturduğu hipotezler de yeni verileri açıklayabilmeli ya da yapılan deneylerden nasıl bir sonuç beklenmesi konusunda yol göstermelidirler. Bir bilim insanı yaptığı deneylerden elde edilen sonuçları hipotezin öngörüleri ile karşılaştırır. Eğer uyumsuzluk varsa hipotezi kenara atar ve yeni verileri de açıklayacak yeni bir hipotez oluşturur. Holmes da suçu açıklayan hipotezini oluşturduktan sonra kendisini doğrulayacak ya da yanlışlayacak verileri bulma işine soyunur: kah bir av köpeği ile iz sürer, kah delil toplamak için hipotezinin işaret ettiği bir kasabaya doğru yola çıkar. Bilimsel yöntemin bir sonraki ve son aşaması bulguların ve sonuçların yayınlanarak konuda uzman diğer araştırmacıların incelenmesine sunulmasıdır. Holmes suç dünyası içerisinde çalıştığından akıl yürütmelerini bağımsız denetime ya da meslektaş denetimine sunmasını beklemek pek akılcı olmaz. Yine de öykülerde yayın yapmanın önemine sıklıkla değinilir. Holmes evinde yaptığı küçük çaplı deneylerin sonuçlarını monografi olarak yayınladığını değişik öykülerinde dile getirir. Ancak asıl yayınlama işini Afganistan'da savaşmış doktor yapar. Dedektifin sağ kolu Watson, maceraları aldığı detaylı notlar ile biz okuyucuların incelemesine sunar. Son Sherlock hikayesinin yayınlandığı 1927'den bu yana çok değişik yazar, bilim insanı ve okuyucu dedektifin akıl yürütmesi üzerinde kafa yormuş, bu sıra dışı zihnin esrarları kolaylıkla çözmesini hayranlıkla tekrar tekrar okumuşlardır, hala da okumaya devam ediyorlar. Yıllanmış Holmes hayranları bu yazıda anlatılanlara aşinadır mutlaka; çok farklı yerlerde benzer şeyler yazılıyor yıllardır. Sherlock Holmes'un akıl yürütmesinin, gözlem yeteneğinin ve çıkarım yeteneğinin bağımsız denetimi geçtiğini söyleyebiliriz gönül rahatlığı ile. Belki bir iki Açık Bilim okuyucusu da kendi açılarından değerlendirmek isterler bu suç edebiyatının ünlü karakterini... * Her ne kadar başarılı bir polis memuru ve biyometrik araştırmacısı olarak Kriminoloji'nin kurucularından sayılsa da bugün hala kullanılan 16 nokta parmak izi değerlendirmesi çalışmalarına temel olmuş araştırmalarında tahrifatlar yapmış Bertillion. Bu yüzden parmak izlerinin bugün kesinliği olan bilimsel bir kimlik tespit etme yöntemi olmadığı düşünülüyor. Bu konuya önümüzdeki aylarda değineceğim Açık Bilim'de. Yukarıdaki Sherlock Holmes alıntıların tamamını Bantam Dell yayınevinin Eylül 2003'te çıkardığı Sherlock Holmes The Complete Novels and Stories isimli baskıdan çevirdim. Sayfa numaraları da bu baskıya göre verildi. Türkçe baskılarında hem sayfalarda hem de çevirilerde ufak tefek değişiklikler olabilir. - Sherlock Holmes: Father of Scientific Crime and Detection, Stanton O. Berg, Journal of Criminal Law and Criminology, Volume 61, Issue 3, Article 8 - Sign of Four sayfa 125 - The Cardbox sayfa 364 365 - A Study in Scarlet sayfa 7 - A Study in Scarlet sayfa 18 - The Dancing Men sayfa 811 - The Demon-Haunted World, Science as a Candle in the Dark. Carl Sagan, sayfa 170 1997, Headline Book Publishing - Sign of Four sayfa 129 - Sign of Four sayfa 159 160 Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Meraklısına Steven Novella'nın web günlüğü NeuroLogica Blog'da yayınlanan Holmesian Deduction isimli yazının Yorumlar kısımında dedektifin akıl yürütmesi ile ilgili seviyeli yorumları bulabilirsiniz. Yazının kendisi de çok başarılı. Maria Konnikova'nın Mastermind HW T THNK LK SHRLCK HLMS isimli kitabı dedektif gibi düşünmek isteyenlere yol gösteren, dedektifin zihninin nasıl çalıştığını anlatan keyifli ve okuması koly bir kitap."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/dosyalar/dahiler-kucukken-3.html", "text": "Baran 14 yaşında ve arkadaşları ona Einstein diyor. Bundan birkaç sene önce Türk Eğitim Vakfı başarılı öğrencilerinden bahsettiği reklamında bu ifadeyi kullanmıştı. Benzer bir şekilde, benim de ilkokuldan beri Adam Einstein diye bahsettiğim fizik ve matematikte çok başarılı başka bir arkadaşım var . Örnekleri çoğaltmak mümkün; etrafınızda, yahut bir tanıdığın oğlu/kızı da olabilir, bilimsel anlamda çok başarılı ve zeki insanlar için, halkımızın sıklıkla kullandığı bir tabirdir Einstein gibi. Karmakarışık saçları, dilini dışarıya çıkararak verdiği pozu ile birlikte kimsenin anlamadığı ama çok takdir ettiği bilimsel başarılarıyla, Albert Einstein sadece bir bilimadamı değil, aynı zamanda tüm dünyada bir bilimadamı simgesidir. Öyle ki, zekayla, daha doğrusu dehayla, dahi olmakla bağdaşmış ismi, kendi hayatıyla ilgili pek çok efsaneye de konu olmuştur; konuşmayı çok geç sökmüş olması, okuldaki başarısızlıkları, öğretmenlerinin yeminlen salak bu çocuk tarzındaki lafları ve solak olması gibi özelliklerinin olduğu düşünülegelmiş, bazı bazı da benzer özellikleri gösteren küçük çocukların aileleri, arkadaşları ve öğretmenleri için de bir umut kaynağı olmuştur . Dahiler Küçükken yazı dizimin bu son kısmında, Albert Einstein'ın ilk yıllarından başlayarak üniversiteden mezun olduğu zamana kadar geçen zamana şöyle bir gözatmak, onunla ilgili doğru bilinen yanlışları biraz olsun düzeltmek, ve bu sayede de bir zamanlar hepimiz gibi koşup oynayan bir çocuğun nasıl olup da evrene bakış açımızı değiştirdiğini biraz olsun anlamak/anlatmak amacındayım. Einstein'ın bilimsel çalışmaları bu yazının konusu olmayacak. Işık hızına yakın hızlarda seyreden kütlelerin hareketini incelediği ve E=mc2 denklemiyle özetlediğimiz özel görelilik kuramı, evrenin üç boyutlu yapısına ilave olarak zamanı eklediği ve evrenin kütleler tarafından eğilip bükülebileceğini gösterdiği ve Newton'un yerçekimini daha genel boyutlara taşıdığı özel görelilik kuramı, günümüz fotosellerinde sıklıkla kullandığımız ve ışığın foton adı verilen kütlesiz parçacıklardan oluştuğunu gösteren fotoelektrik etki teorisi, haliyle bu yazıda geçmeyecek . Dahası, öldükten sonra Einstein'ın, aslında beyninin, başına gelenler de keza bu yazıda yer almayacaklar . Biz daha çok, pek bilinmeyen, bilinse de biraz yanlış bilinen çocukluk dönemine odaklanacağız. Bebek Albert ve Doğru Bilinen Yanlışlar 14 Mart 1879 tarihinde Almanya'nın Ulm kenti, tarihin gördüğü en büyük fizikçilerden birisinin doğumuna ev sahipliği yaptı. Hermann-Pauline Einstein çiftinin ilk oğlu olarak dünyaya geldiğinde pek çok kimse onun ileride ne kadar büyük işler başaracağından pek tabi habersizdi. 1880 yılında ailecek Münih'e taşındıklarında babası ve amcası elektrikli aletler üzerinde bir şirket kurmuş ve işlerini yavaş yavaş büyütmeye başlamışlardı. Zaman içerisinde giderek büyüyen şirket sonraları iflas etmiş olsa da, Albert'ın çocukluk yıllarının yokluktan uzak ve rahat geçmesi için gerekli maddi imkani sağlamıştı. Dahası, Einstein ailesi, Yahudi olmalarının yanı sıra, eğitimli modern Alman sınıfına üyeydiler; hayatları sadece çalışarak geçmiyor, aynı zamanda kitap okumak ve tiyatroya gitmek gibi daha zihinsel ve kültürel aktivitelerle de ilgileniyorlardı. Bu anlamda, küçük Albert kültürlü ve maddi durumu iyi bir ailenin çocuğu olarak büyüme şansını yakalamıştı ve Michael Faraday gibi küçüklüğünden itibaren çalışmak zorunda kalmamıştı. Her ne kadar halk arasında Einstein'ın konuşma sorunları çektiği, öğrenme sorunu yaşadığı gibi inanışlar mevcut olsa da, ilk yıllarına dair bildiklerimiz bunların aksini gösterir nitelikte. Oldukça kalabalık bir aileye mensup olan Albert'ın büyükannesinin o iki yaşındayken yazdığı bir mektupta küçük Albert'ın ne kadar sevimli ve eğlenceli olduğunun yanı sıra daha o yaştan şaşırtıcı fikirlerle ortaya çıktığından bahsedilir . Dahası, 1881 yılında kardeşi Maja dünyaya geldiğinde, kendisine yeni bir oyuncak alındığını düşünerek kurduğu bu yeni oyuncağımın tekerlekleri nerede? şeklindeki cümle, onun aslında daha o yaşta düzgün bir şekilde anadili olan Almanca'yı konuşabildiğini gösteriyor . Şaşırtıcı olan, Einstein evindeki bir bakıcının Albert'ın her cümleyi iki kere kurarak konuştuğunu gördükten sonra ona salak damgasını yapıştırmış olmasıdır. Her ne kadar tartışmalı bir konu olsa da, tarihçiler arasındaki genel görüş Albert'ın konuşmadan önce bütün cümleyi kafasında tamamen doğru olana kadar kurduğu ve bu sırada da cümleyi mırıldandığı, daha sonrasında ise doğru cümleyi yüksek sesle söylediği şeklinde. Kısacası, konuşmada çekilen güçlükler ve yetenek olarak yaşıtlarından geri kalmış bir Albert Einstein portresi gerçeklikten uzaktır . Kalabalık Einstein Ailesi Einstein'ların oldukça kalabalık bir aile olduğundan bahsetmiştim. Dahası, bu geniş ailenin üyeleri de iyi eğitimli ve yüksek entelektüel seviyede kimselerdi. Albert'ın babasıyla ortak fabrika açan amcası elektrik mühendisiydi ve matematik konusunda yeğenini ilk teşvik edip yönlendiren kişilerdendi. Bir diğer amcası ise onu elektrik ve manyetizmayla ilgilenmeye iten kişiydi. Zaten Einstein daha sonraları küçüklüğünü hatırladığında onu bilime iten şeyin babası tarafından hediye edilen pusula olduğunu söylemişti . Bu anlamda kendi zihinsel gelişiminin yanısıra bilimle de tanışmasını kolaylaştıran bir ailede büyümüş olması, Albert Einstein'ın daha sonraki yaşamında da çok önemli bir yere sahip olacaktır. Okullu Einstein Beş yaşında Katolik ilkokulunda başlayan eğitim yaşamı, üç sene sonra Luitpol Gymnasium'a geçişiyle devam etti. Charles Darwin'in de zamanında muzdarip olduğu bilim eğitimindeki yetersizlik Almanya'da da mevcuttu o zamanlar. Derslerin çoğunluğunu Latince ve Yunanca oluşturuyor, haftada iki-üç saati geçmeyen genel bilim ve matematik dersleri coğrafya ve diğer beşeri bilimlerle birlikte geri kalan boş vakti dolduruyordu. Öyle ki, yedinci sınıfa kadar herhangi bir fizik dersi çocuklara gösterilmiyordu. Bu eksiklikleri ise Albert boş zamanlarında fizik ve matematik çalışarak, aklına gelen sorularla boğuşarak ve sürekli sorgulayarak geçiriyordu. Amcası ona on iki yaşındayken Pisagor teoremini göstermiş, ve bu teoremden çok etkilenen Albert üç haftalık yoğun bir çalışmanın ardından onu ispatlamayı başarmıştı . Dahası, o sıralarda aile dostları haline gelen Polonyalı bir tıp öğrencisi olan Max Tolmenz onu Öklid geometrisiyle tanıştırmış, matematikte ilerlemesine yardımcı olmuş; fakat daha sonrasında Albert'ın yoğun çalışmaları ve bilgiyi sünger gibi emmesi sonucunda onun gerisinde kalmış ve pes etmiştir . Ders dışındaki çalışmalarına ve okuldaki derslerin iticiliğine rağmen Albert sınıfında hiç de sanıldığı gibi başarısız bir öğrenci değildi; 1929 yılında Gymnasium'un müdürünün arşivlerde yaptığı çalışmalardan sonra açıkladığı rapora göre Albert derslerinden hep pekiyi derecesiyle geçmiş ve sınıfında da hep en üst sıralarda yer almıştı. Sadece matematik ve fizik Albert'ın ilgi alanlarını oluşturmuyordu. Max Tolmenz aracılığı ile kitaplarıyla tanıştığı büyük Alman filozof İmmanuel Kant, Albert'ın severek okuduğu bir filozoftu. Öyle ki, on üç yaşına geldiğinde Kant'ın başyapıtı olan Saf Aklın Eleştirisi'ni okumuş, ve anlaşıldığı kadarıyla da kitabı anlamıştı ; hayat ve bilim görüşünün temeline yerleştirdiği bu eser, onun hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Diğer yandan, kartlardan ve kibritlerden şekiller yapmak, ufak binalar inşa etmek ile etrafı gözlemleyip aklına takılan soruları çözmeye çalışmak küçük Albert'ın okul dışı aktivitelerini oluşturuyordu. Kısaca Toparlamak Gerekirse Burada hikayeye ufak bir ara verelim ve on üç yaşına kadar olan süreci biraz daha iyi anlamaya çalışalım. Maddi durumu iyi olan eğitimli bir ailede dünyaya gelmişti, hem aile, hem de aile dostları onda bilime karşı var olan ilgili anlayabilecek, geliştirebilecek ve kendi yetemedikleri noktadan sonradan da yönlendirebilecek seviyedeydi. Yaşıtlarının çok ilerisinde bir fizik, matematik ve felsefe bilgisine sahipti; bunu da kendi kendine çalışarak elde etmişti. Aklına takılan sorularla uğraşmayı sever, onları açıklayana kadar peşlerini bırakmazdı. Bütün bunlar yüksek düzeyde bir konsantrasyon becerisi gerektiren şeylerdir ve Albert'ın da küçüklüğünden beri bu özelliğini çok iyi kullandığını görüyoruz. Ailenin İflası ve İtalya Yılları Babasının iflas etmesi sonucunda ailesi Münih'ten İtalya'ya taşındı, Albert da onlara onbeş yaşında Gymnasium'u bıraktıktan sonra katıldı. 16 yaşındayken Zürih Polyteknik'e başvurdu fakat kabul edilmedi. Aslında, en düşük başvurma yaşı olan 18'den iki yaş küçükken başvurmuştu ve özellikle fizik ve matematik testlerinde üniversitedeki profesörleri etkilemiş olsa da yaş olarak küçük olduğu düşünüldüğü için reddedilmişti. Başvurusu reddedildikten sonraki senesini Zürih'e 30 km. uzaklıktaki bir lisede geçirdi. Pek çok iyi öğretmenin bulunduğu lisenin belki de en önemli özelliği öğrencilerini düşünmeye sevk etmesi ve cevapları kendi kendilerine bulmayı öğretmeye çalışıyor oluşuydu. Sahip olduğu bilginin pek çoğunu tek başına yaptığı çalışmalarla elde eden Albert için burası çok iyi bir hazırlık ortamıydı. Albert Üniversitede Bir sene sonra, yani 17 yaşında, hala 18 olan yaş sınırının altında olmasına rağmen Zürih Polyteknik'e kabul edildiğinde Albert Einstein yaşıtlarının ilerisinde bir fizik ve matematik bilgisine sahipti. Kendi kendine öğrenme ve çalışma yeteneklerini geliştirmekte, her şeyi büyük bir merakla sorgulamaya devam etmekteydi. Bu yüzden olsa gerek, üniversitenin ilk yılında oldukça iyi notlar getirdi ve derslerinde çok başarılı oldu. Fakat, kendine güveni ve sürekli sorgulama isteği onu üniversitedeki derslerinden giderek uzaklaştırdı; o sadece kitaplarda yazanları değil, en son gerçekleşen bilimsel gelişmeleri de öğrenmek istiyor, kafasına takılan sorularla günlerce uğraşmaya çalışıyor ve bilimsel anlamda kendine koyduğu öncelikleri derslerinden de önde tutuyordu. Bu noktayı biraz açmak gerekirse, derste gördüğü bir konuyu derinlemesine öğrenmeye çalışıyor, onunla ilgili sorular sorup kendi bilgisini o yönde geliştiriyor ama aynı zamanda da dersten yavaş yavaş geri kalıyordu. Bu özelliği nedeniyle dersleri giderek düştü, hocalar ve diğer öğrenciler arasında iyi bir öğrenci olmadığı izlenimini bıraktı ama hiçbir zaman da çok kötü notlar ile sınıfın dibinde yer alan bir öğrenci olmadı. Dört senenin ardından üniversiteyi bitirdiğinde gene aynı yerde bir araştırma pozisyonu elde edebileceğine inancı neredeyse tamdı. Sonuçta kötü bir öğrenci değildi, bilgisiyle hocalarını gerçekten etkilemişti ama yazının daha önceki kısımlarında iyi özellikleri olarak saydığım sorgulayıcı, kendine güvenen ve bazen ben-bilirimci tavırları araştırma pozisyonunu elde etmesinde önüne çıkan en büyük engeller oldular. İş başvuru komitesinde yer alan hocalardan bir tanesi kendisini çok burnu havada görmüş, bir başkası başvuru için yazdığı yazının baştan savma olduğuna kanaat getirmiş, bir başkası da Albert'ın onun hiçbir seminerine gitmediğini öğrendiğinde açıkçası biraz bozulmuştu . Kısacası, Albert kendi karakterinin en önemli özellikleri nedeniyle bir iş bulamamıştı. Ne var ki, onu üniversitede bir yıllığına geçici eğitmen olarak işe aldılar, kendisi de bu bir senenin sonrasında okuldan bir arkadaşının babasının önermesiyle Bern'deki İsviçre Patent Enstitüsü'ne geçti. Patent Ofisinde Bir Dahi 1901 yılında Bern'de işe başlayan Albert, aslına bakarsanız halinden oldukça memnundu. Üniversite pozisyonuna göre daha iyi maaş alıyordu, yükselme şansı daha fazlaydı ve çok daha iyi sosyal güvenceye sahipti. İş yükü fazla olmasına rağmen yaptığı şey gelen patent başvurularını değerlendirmek, özgünlüklerini anlamak ve nasıl çalıştıklarını görmekti. En çok da elektrik iletimi ve zamanın elektriksel-mekanik yöntemlerle senkronize edilmesi üzerine yapılan çalışmalarla ilgileniyordu ki özellikle zaman konusu daha sonraları üzerinde en çok çalıştığı konulardan birisi olacaktı. Zihinsel olaraktan onu sürekli yeni şeylerle meşgul eden bu ofiste 1908 yılına kadar, yani fizik tarihini değiştiren 3 makalesi 1905 yılında yayınlandıktan sonra 3 yıl daha çalışmaya devam etti. Bu büyük bilimadamının çocukluğu ve gençliğine dair bahsedeceğimiz bilgiler şimdilik bu kadar; daha sonraki hayatını kısaca özetlemek gerekirse 1905 yılında Zürih Üniversitesi'nden doktorasını aldıktan sonra gene aynı yıl fotoelektrik etki, özel görelilik teorisi, enerji ve kütlenin eşdeğerliği ve taneciklerin sıvı içerisindeki rastgele hareketi üzerine yazdığı dört tane makale ile bilim tarihinin gidişatını değiştirdi. Öyle ki, 1905 yılı, Einstein'ın muhteşem yılı olarak adlandırılır. 1908 yılında Bern Üniversitesi'ne atandı, aynı yıl Zürih Üniversitesi'ne geçti. 1911 yılında ışığın kütleçekimi altında kırılabileceğini ve yön değiştirebileceğini gösterdi, Avogadro sayısının (6.02 1023) o döneme kadar bilinen en hassas hesaplarından bir tanesini yaptı, 1916 yılında genel görelilik teorisini yayınlayarak evrenin üç boyutlu yapısına ek dördüncü boyut olarak zamanı ekledi ve kütleçekiminin neden ve nasıl gerçekleştiği konusundaki bilgilerimizi arttırdı. 1921 yılında fotoelektrik etki üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. 1933 yılında Naziler'in yükselişiyle beraber Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti ve 1955 yılındaki ölümüne kadar Princeton Üniversitesi'nde bulundu. Elbette, Einstein'ın hayatı ve başarıları bu kadar kısa bir yazıda özetlenecek şeyler değildir; neyse ki biz de hayatının sadece ilk 18 yılına bakarak işleri biraz daha kolaylaştırdık. Yazının bundan sonraki kısmında Einstein hakkında anlattıklarımıza bakarak ne gibi çıkarımlarda bulunabileceğimizi tartışacağım. Son Einstein'ın çocukluk yıllarına baktığımızda ilk dikkatimizi çekecek şey onun etrafındaki her şeye karşı duyduğu merak ve anlama isteğidir. Zaten kendisi de daha sonraları ben sadece çok meraklı bir çocuktum diyerek bu söylediğimizi temellendirmiştir. Dahası, sadece meraklı değil, aynı zamanda da merak ettiği soruların cevaplarını kovalayacak, etrafından alamadığı cevapları kendisi uğraşarak bulmaya çalışacak kadar azimli ve kararlı; karşısına çıkan sorunlar üzerine çok uzun süreler boyunca odaklanıp çalışacak kadar da güçlü bir konsantrasyon yeteneği vardı. Kendisi de bu özelliklerinin üzerine sürekli bir şeyler katarak onları daha da geliştirmiştir. Elbette, bu özelliklere sahip olması onun nasıl bu denli büyük şeyler başardığını açıklamıyor. Benzer özelliklere sahip belki de pek çok insan yeryüzünde hali hazırda yaşamalarına rağmen onunkiyle yarışabilecek buluşlara imza atıyorlar. Bu nokta ise akıllara dehanın ve başarıya giden yolun sadece kişinin özelliklerine bağlı olmadığını ama aynı zamanda da hayatında yaşadığı, sürekli maruz kaldığı pek çok küçük olayla da ilişkilendirilebileceğini getiriyor. Albert için bunlardan bir tanesi 12 yaşındayken Öklid geometrisiyle tanışması ve onunla ilgili bilgilerini geliştirebilmesi için amcası ve Max Tolmenz'den aldığı yardımlardır; geometriyle birlikte matematiğe olan ilgisi artmış ve belki de bu yüzden evrenin yapısını anlama çabamıza geometrik bir yaklaşım getirmiştir. Öyle ki, genel görelelik teorisi dediğimiz şey, esasında evrenin dört boyutlu yapısının Öklid-dışı geometriler kullanılarak anlatılmasını da içerir. Benzer örnekleri daha önceki yazılardan Charles Darwin ve Michael Faraday için de verebiliriz. Hayatlarındaki bazı olaylar onların bilime bakışlarını ve daha sonraki yaşantılarında sahip oldukları imkanları yaratmaları bakımından önemlidir. Charles Darwin için annesi ile başlayan botanik bilgisinin zaman geçtikçe kendi çalışmalarıyla geliştiğinden bahsetmiştik; ancak bu bilgilerini düzenleyen ve onları bilimsel araştırmaya yönelik kullanabilmesini sağlayan kişi, Edinburgh Üniversitesi'nden bir zooloji profesörü olmuştu. Daha sonrasında da Darwin'in Cambridge'de tanıştığı bir başka profesör ise onun Beagle HMS gezisine katılmasını sağlamıştı. Karşısına böyle fırsatlar çıkmamış olsaydı neler olabileceğini söylemek ise bu noktada çok güç, elbette. Michael Faraday'ın durumunda ise çok iyi yürekli bir ciltçinin yanında çalışıyor oluşu, ciltçinin onun yeteneklerini farketmiş oluşu ve ona yardımcı olmak için bazı bilimsel gösterilere bilet alışını hayat değiştiren olaylardan birkaçı olarak gösterebiliriz. Ciltçi ustası sayesinde genç Michael izbe bir dükkanda harap olmamış ama tarihin yetiştirdiği en önemli deneysel fizikçilerden birisi haline gelmiştir. Üzerinde durmak istediğim son nokta, bu büyük bilimadamlarının yetişmesinde ailelerin ve çocuğun ilk yıllarında içinde bulunduğu ortamın önemidir. Bu yazı dizisindeki üç örneği de incelediğimiz zaman çocukluk yıllarının ortak özelliklerinden bir tanesi aileleri veya yakın çevrelerindeki insanlar tarafından gördükleri yakınlık ve destektir. Charles Darwin oldukça zengin ve eğitimli bir aileden geliyordu; babası onun eğitimi için hiçbir şeyi esirgememişti, annesi sahip olduğu bütün botanik bilgisi ve ilgisini ona aktarmaya çalışmıştı, ağabeyi kendi başına sürdürdüğü kimya deneylerine Charles'ı da katmıştı. Bu kadar şanslı olmayan Faraday'ın yardımına Glesitler diye adlandırılan dini cemiyet koşmuştu. Haftalık toplantılarda genç üyelerin kişisel gelişimleri ve sorunları ile ilgili yardımlarda bulunmuşlar, Michael'ın kendi başına çalışabilmesi için gerekli olan desteği ve bilgi ihtiyacını da sağlamışlardır. Einstein'ın durumunda eğitimli ve geniş ailesinin hem onun okul eğitimi hem de diğer ilgi alanlarındaki bilgi birikimini geliştirmesi konusundaki destekleri su götürmez bir durumdadır. Sadece Öklid geometrisiyle tanışmış olması değil, aynı zamanda da ileri matematik çalışabilmesini sağlayan, karşılaştığı ilk sorunlarda ona destek olan ailesi ve aile dostları Einstein'ın gelişiminde önemli bir rol oynamışlardır. Dahiler Küçükken yazı dizimde vurgulamak istediğim nokta, her ne kadar anlaşılmaz ve erişilemez gözükseler de, bütün dahilerin aslında birer insan oldukları; onları dahi olarak doğmuş abi adam şeklinde ifadelere gerek kalmadan, hem çocukluk yıllarındaki günlük hareketlerine ve daha sonraları karşılarına çıkan önemli olaylara bakarak da bir nebze anlamamızın mümkün olduğudur. Elbette ki dehanın yapısı ve ortaya çıkışı konusundaki bilgilerimiz tam değil, hala anlamadığımız pek çok şey var. Gene de, çocukluk yıllarında yaşadıkları olayları inceleyip anlamamızın dehayı ve dehanın gelişimini anlamamızda çok önemli olduğu inancındayım."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/dosyalar/dusunce-dunyasinin-golgede-kalanlari-kadin-filozoflar-i.html", "text": "İnsan esasen ne erkektir ne de dişi. Cinsiyetin farklı olmasının amacı, cinse özgü biçim farkını oluşturmak olmayıp yalnızca üremeye yarar... Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Bu satırlar, Rönesans döneminin filozoflarından; Marie Le Jars de Gournay'a ait. Bu ismi belki duymamış olabilirsiniz. Gournay, erkek egemen bir dönemde geri planda kalan kadın düşünürlerden sadece birisi. Günümüzde kadın ve erkek eşitliğini savunan bizler, kadınların pek çok konuda ön planda olmasını savunuyoruz fakat tarihte yolculuk yaptığımızda savunduğumuz bu fikirlerden uzak yaşantılar karşımıza çıkıyor. Okuyacağınız bu yazı dizisinde felsefe dünyasının kadın düşünürlerine kısaca değineceğiz. Bilim dünyasına baktığımızda ünlü fizikçi Marie Curie gibi az da olsa kadın bilim insanları karşımıza çıkıyor. Peki, felsefe dünyasına baktığımızda durum nasıl acaba? Aristotales, Platon, Descartes... Filozoflar dediğimizde aklımıza gelen ilk isimlerin ortak bir özelliği var; hepsinin erkek olması. Bunun nedenini, düşünebilmenin erkeklere atfedilen bir yetenek olması ile değil, kadınların düşüncelerini erkekler kadar sistematik bir şekilde aktarabilmek için yeterli zaman ve imkanlara sahip olamaması şeklinde açıklamamız mümkündür. Diğer bir neden de kadınların ürettikleri belgelere erkeklerden daha az özen gösterilmesine bağlı olarak savundukları fikirlerin yitip gitmesi olarak açıklanabilir. Daha önce yayınladığımız Cadılık mı kötü yoksa insanlık mı? Avrupa'da cadı avları yazısında, kadının cadı olarak yakılmasının ardındaki nedenler üzerinde dururken, kadının nasıl ikinci plana itildiğini ifade etmiştik. Aslında bu yazı da kadın olmanın erkeklere göre daha zor koşullarda mücadele etmek olduğunu anlatıyor. Bu konuda araştırma yaparken faydalandığım en önemli kaynağım; Kadın Filozoflar Tarihi isimli eserde, toplamda 44 kadın filozofun hayatından kesitlere ulaşabildim. Bu düşünürlerin tamamını ele almaktan ziyade dikkat çekici isimler üzerinde durmak istiyorum. Kadın filozofları ele alırken kuşkusuz, dönemler bazında incelemek daha iyi olacaktır. Antik Çağ'ın Güçlü Kadınları: Felsefenin başlangıcı pek çoğumuzun bildiğin gibi Antik Çağ dönemine dayanmaktadır. Yaşadığı hayatı sorgulama, insan ve dünyayı nitelendirme çabaları ilk bu dönemde, Eski Yunan'da başlar. Bu dönemde hem kadın hem erkek filozoflar için önemli sorular vardır, şöyle ki insan neden dünyaya gönderilmiştir, dünyadaki görevi nedir, düşünme ve eylem ilişkisi nedir?... vb. gibi. Bu sorulara bağlı olarak oluşan düşünceler felsefenin temeli olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu dönemin ünlü düşünürleri denildiğinde karşımıza erkek düşünürler çıkmaktadır ama bu dönemde düşünce dünyasının önemli kadın isimleri de var olmuştur. Bu isimlere ilk vereceğimiz örnek; Krotonlu Theano'dur. Krotonlu Theano en ünlü Pisagorcu kadın olarak tarihteki yerini almıştır. Neden Pisagorcu olduğunu belirtirsek; ilk kadın düşünürlerin Pisagor'un çevresinden çıktığı inancı vardır.Bu çevredeki düşünürlerin, onun matematik bilgilerini ve felsefeye dair düşüncelerinin destekleyicisi ve yayıcısı olduğu kabul edilmektedir. İşte, Krotonlu Theano da bu düşünürlerden birisidir. İÖ. 550 yılından sonra yaşayan Theano, aynı zamanda Pisagor'un eşidir. Eşi gibi matematiğe meraklı olan Theano Pisagor'dan felsefe dersleri de almış ve eşinin ölümünden sonra Pisagor Okulu'nu yönetmiştir. Peki, Krotonlu Theano'nun düşünceleri nasıldır? Theano'ya göre, ruh yeniden doğacaktır, bunun için kişi erdemli bir hayat sürmelidir. Sırf madde diye bir şey yoktur, ruh ön planda olmalıdır. Matematik ve müzik önemlidir çünkü ikisinde de sayılar vardır. Öyle ki sayılar düzeni sağlayan tek unsurdur. Theano Pisagor Okulu'nda kızlara ders vermiştir. Bu derslerinin büyük bir bölümünü ahlak üzerinedir. Kendisinin dönemin ileri görüşlü isimlerinden biri olmasına karşın, derslerinde kadınların geri planda kalarak, iyi bir eş olarak yetiştirilmesini anlatması ilgi çekicidir. Bu durum büyük ölçüde o dönemin sosyal hayatının çizgisini yansıtmaktadır. Theano'dan sonra yine Antik Çağ'da ele alabileceğimiz diğer bir isim; Aspasia'dır. İÖ. 460'tan sonra yaşayan Aspasia kadın düşünür olarak nitelendirilirken bazı yazarlar tarafından Hetaira olarak nitelendirilen ve alay edilen de bir kadın olmuştur. Bu nokta oldukça dikkat çekicidir. O dönemde Hetaira olarak çalışan kadınlar, para karşılığı bedenlerini satmaktadır. Aspasia da Atina'da Hetaira olarak çalışmaya başlar ve bir Hetaira okulunu işletir. Bu durum onun toplum içerisinde aşağılanmasına yol açsa da öte yandan sahip olduğu felsefe ve retorik bilgisi kendisine hayran bırakmaktadır. Aspasia esasında oldukça iyi eğitim almış bir kadındır. Sokrates'in ondan ders aldığı ve ona hayranlık duyduğu Platon tarafından kaleme alınmıştır. Aspasia yaşadığı dönemde insanları felsefeye yönlendirmeye çalışan önemli bir isim olarak varlık göstermiştir. Antik çağın diğer önemli bir ismi de Hypatia'dır. M.S. 370 yılından sonra yaşayan Hypatia, Yeni Platonculuğun revaçta olduğu bir dönemde İskenderiye'de yaşamıştır. Önemli bir filozof olmasının yanı sıra astronomi ve matematik ile deilgilenen Hypatia, zor bir dönemde varlığını sürdürmüştür öyle ki, bu dönemde yeni yeni Hristiyanlaşmanın sonucunda Hristiyan olmayanlara karşı düşmanlık mevcuttur. Bu durumdan Hypatia da nasibini almıştır. Felsefenin bu dönemde bölücü, otorite bozucu bir sistem olduğu düşüncesi onun işini daha da zorlaştırmıştır. Buna rağmen üstün zekası ile fark yaratan düşünür, İskenderiye Üniversitesi'nde astronomi ve geometri dersleri de vermiştir. Hypatia'nın babası da kendisi kadar ünlü matematikçi olan Theon'dur. Hypatia'nın Platon düşüncelerini savunduğu belirtilmektedir ama maalesef günümüze ulaşan bir eseri bulunmamaktadır. Platoncu felsefeye göre, asıl gerçek görülebilen değil, onun ardında bulunandır. Hypatia'nın da bu fikri savunduğu varsayılmaktadır. Hypatia'nın hayatı hakkında dikkat çekici nokta ise ölümüne ilişkindir. Hypatia pagan olmakla, devletin işlerine karışmakla suçlanmış ve taşlanarak öldürülmüştür. Ne kadar trajik bir durum olduğunu belirtmemize gerek yok değil mi? Hypatia'nın ölümü tarihsel süreç içerisinde kadınlara yapılan zulmün tanıdık bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç düşünürü kısaca ele aldıktan sonra antik dönemin kadın düşünürleri hakkında çok kısa şunları söyleyebiliriz; antik dönemin kadın düşünürleri güçlü karakterlere sahiptir; sessiz kalmak yerine bir okulda varlıklarını sürdürmüşler, kendilerine düşman olunsa da ya da aşağılansalar da bir yandan zeka ve bilgi birikimleri ile çevresindekileri kendilerine hayran bırakabilmişlerdir. Ortaçağ'ın Dindar Kadın Düşünürleri: Antik Çağ'dan Orta Çağ'a geçiş yaptığımızda Hristiyanlık inancına bağlı olarak şekillenen baskın düşünce sistemi karşımıza çıkmaktadır. Din olgusunun gitgide güçlendiği bu dönemde felsefenin etkisi gittikçe azalmıştır. Bu dönemin felsefesi Skolastik Felsefe'dir. Bu felsefenin kökeni Aristotales'e dayandırılmakta ve Hristiyanlık inancının mantık çerçevesinde ele alınmasına çalışılmıştır buna bağlı olarak gelişen fikirlerin hemen hemen hepsi dinsel dogmalar üzerine olmuştur. Bu dönemde kadınların rolüne baktığımızda, kadınların yine geri planda olduklarını söyleyebiliriz. Kadınların skolastik felsefe ile uğraşmaları yasaklanmıştır buna karşın Mistitizm ile ilgilenmelerine engel olunamamıştır. Mistitizm'e göre; kişi kendi içine dönerek, sezgileri ile Tanrı ile yakınlaşabilir. Bu akıma göre ben yoktur, Tanrı vardır. Kişi bu şekilde bir gün gelecek bilge kişi haline gelecektir. Nasıl ki insan toza dönüşse de sonradan yeniden dirileceği için her zaman var olmaya devam edecek, eserleri de her zaman görülecektir... Bu cümlenin sahibi, Mistitizm akımın önemli temsilcilerinden biri olan Bingenli Hildegard'dır. Bingenli Hildegard, 1098'de doğmuştur, hayatının 30 yılını bir kadın hücresinde geçirmiştir. Sonrasında ise rahibelik yemini etmiştir. Onun hakkında en ilginç detay, erkek manastırlarından bağımsız kendi manastırını kurmasıdır. Bu durum onun güçlü kişiliği hakkında ufak da olsa bir bilgi vermektedir. Bunun yanı sıra o dönemde bir rahibe için yasak olan vaaz gezilerini de gerçekleştirmiş olması ve ikinci bir manastır kurması dönemin devrim niteliğinde gelişmelerinden birisidir. Bingenli Hildegard'ın düşünce yapısına baktığımızda ise, insan-kozmos-tanrı arasında şekillendiğini görüyoruz. Dünya bir bütündür, kişi kendi benliğine bakmak yerine bu bütünü incelemelidir. Dünya Tanrı tarafından tutulan bir tekerlektir. İnsan bu tekerlek içerisinde dengede durmaktadır ve insanın asıl amacı kozmos ve tanrı arasında denge kurmaktır. Bunu Scvias isimli kitabında yazmıştır. Bu eserinin yanı sıra erdemli davranış üzerine kaleme aldığı, Liber Vintae Meritorum ve insan-kozmos arasında benzetmelere yer verdiği Liber Divinorum Operum adlı eserleri mevcuttur. Bingenli Hildegard'a göre insan ve dünya iç içedir. Din hayatın anlamıdır, ruh ve beden arasında ise birbirini tamamlayıcı bir bağ vardır. Ruh kadar beden de önemlidir, bu nedenle kişi yaşarken bedenine de özen göstermelidir. Bu dönemin diğer bir kadın düşünürü Marguerite Porete'dir. 1255-1320 yıllarında Fransa'da yaşayan bu düşünür de mistik düşüncenin temsilcilerinden kabul edilmektedir. Marguerite Porete'nin hayatı aslında oldukça ilginçtir; din sapkını olarak suçlanarak, yakılarak öldürülmüştür. Bunun nedeni, Yalın Ruhun Aynası isimli kitabında savunduğu fikirleridir. Bu kitapta Marguerite, ruhun tamamen özgür olması gerektiğini savunmuştur, buna göre kilisenin kurallarından kopulmalı ve tanrı ile kurulan bağı kişinin kendi içinde kurmalıdır. Bu düşünce tarzı, Orta Çağ dönemi için oldukça cesur düşünceler olup, cezası ölüm olmuştur. Orta Çağ ile ilgili değinmek istediğimiz bir diğer düşünür ise Fransız Christine de Pizan'dır. Pizan'ın dul bir kadın olması, toplum içerisinde saygınlığının az olmasına yol açmıştır. Gerek bu tutum gerekse gündelik hayatın zorluklarını yaşasa da şiir, siyasi ve felsefi yazılar yazması onun da güçlü bir yapısının olduğunu göstermektedir. En önemli eseri; Kadınlar Kenti Üstüne isimli eseridir. Christine de Pizan bu eserinde aslında bir ütopyadan bahsetmektedir. İnancını kaybetmese de eleştiri yapmış ve bunu eserine de yansıtmıştır. Orta Çağ'ın kadın düşünürlerinin genel özelliklerine baktığımızda, güçlü kişilikler ile karşılaştığımızı söylememiz mümkün. Düşünce sistemlerini değerlendirdiğimizde baskın olanın inanç olduğunu belirtebiliriz. Rönesans Çağının Aydınlık Kadınları: Rönesans dönemine geçişle, bilim ve sanat ilerlemeye başlamıştır. Bu dönemde bilim, kilisenin tekelinden çıkar. Daha önce ele aldığımız Leonardo da Vinci, Copernicus gibi isimler dönemin dahi isimleri olarak isimlerini tarih sayfalarına yazdırmışlardır. Bu dönem aynı zamanda skolastik düşünce yapısından uzaklaşılarak yeniden Antik Çağ felsefesinin de önem kazandığı bir dönemdir. Tüm bu gelişmeler olsa da Rönesans cadı avlarının da yapıldığı bir dönem olmuştur. Buna rağmen bu dönemde de yine kadın düşünürler vardır. Belirli bir hedefe doğru hareket eden her bir şeyin bu hedefe ulaşınca devinimi kestiğinden ve bunun sonucunda artık devinmediğinden kuşku duyulamaz. Çünkü onu devinim içinde tutan ve deviniminin hedefi olan neden ortadan kalktığında zorunluk olarak etkisi de, yani devinim de yok olur. Oysa alışılmış biçimde seven ve sevilen nesneye bedenen sahip olmaktan başka bir özlemi olmayan herkes, özlediği birleşmeyi elde eder etmez devinimi bırakır, artık sevmez. Okuduğunuz bu satırlar, Rönesans döneminin kadın düşünürlerinden birine; Tullia d'Aragona'ya ait. Tullia d'Aragona, ünlü Aşkın Sonsuzluğu Üstüne Diyalog isimli eserinde sonsuz büyük aşk üzerine düşüncelerini dile getirmiştir. Tullia d'Aragona, Platoncu geleneğin temsilcilerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. İtalya'da yaşayan düşünür iyi bir eğitim almıştır. Felsefe üzerine yaptığı konuşmalar onu ön plana çıkarsa da cadı ve fahişe olarak suçlanmaktan da kurtulamamıştır. Rönesans döneminde ele alacağımız diğer bir kadın düşünür ise; Marie Le Jars de Gournay'dır. 1565-1645 yılları arasında yaşayan düşünür felsefenin yanı sıra fizik, geometri, tarihle de ilgilenmiştir. Hayatında dönüm noktalarından birisi filozof Michel de Montaigne ile tanışmasıdır. Bu tanışıklık, Marie Le Jars de Gournay'ın daha cesur bir şekilde düşüncelerini dile getirebilmesini sağlamıştır. Dilin önemi üzerine yaptığı araştırmalar dikkat çekicidir. Başyapıtı olan eseri, Erkeklerin ve Kadınların Eşitliği Üzerine kaleme alır ve bu eserinde erkek ve kadının ruhen eşit olduğunu savunur. Teori ve pratiği birleştirdiği yazılarında toplumsal sistem eleştirilerine de yer vermiştir. Rönesans dönemi kadınlar için cadı avı vakaları açısından tehlikeli bir dönem olmaya devam etse de bir yandan özgür düşüncenin tekrar ortaya çıkması açısından dikkat çekicidir. Bu dönemin kadın düşünürleri Antik Çağ'ın düşünürlerini kendilerine örnek alarak, skolastik düşünce yapısından bağımsız düşünceler geliştirebilmişlerdir. Buraya kadar Antik Çağ'dan Rönesans'a kadar olan kadın filizofları ele aldık. Kuşkusuz bu yazıda yazdıklarımızdan başka kadın filozoflar da var, bu isimler sadece bizim seçtiklerimiz. Gelecek ay 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan süreçte yer alan isimleri ele alacağız."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/dosyalar/elektromanyetik-spektrum-bize-ne-anlatiyor.html", "text": "İlkokuldaki bütün sınıfların duvarında bir çizelge asılıdır. Bu çizelgede aylar ardı ardına sıralı, mevsimlerin hangi ayları kapsadığı işaretlidir. Henüz çevresini yeni tanıyan küçük zihinler için de mevsimler renkli figürlerle betimlidir. Siz de ilkokul sıralarıyla henüz yeni tanıştığınızda hangi ayın hangi mevsime denk geldiğini bu çizelgeden öğrendiniz. Karşısına geçip onu anlamaya çalıştınız. Zaman zaman kendinize sordunuz; Haziranın yaza denk geldiğinden emindiniz ama bazen Şubatı karıştırdınız! Dönüp tekrar baktınız. Sizin tüm bu öğrenme süreciniz bir fizik öğrencisinin elektromanyetik spektrumu anlamasına benzer. Evet, o kesinlikle sizin ilkokuldaki sınıfınızın duvarında asılı mevsimler çizelgesidir! Özellikle optikle uğraşan fizik laboratuvarlarında ya da dalgalar çalışmakta olan bir fizik öğrencisinin defteri arasında bulunabilir. Elektromanyetik spektrum, mevsimlerin ve ayların sıralanışı gibi dalga boylarına göre elektromanyetik dalgaları sınıflandırır. Birçok fizikçi için elektromanyetik dalgalar konusunda en önemli referanstır ve elektromanyetik spektrum da mevsimler gibi süreklidir. Ağustos bitip eylül başlarken birdenbire sonbahar iklimi yaşanmadığı gibi mikrodalgadan radyo dalgalarına geçerken de dalgaların özellikleri birdenbire değişmez. Sınıflandırmalar her ne kadar keskin gibi görünse de geneldir ve bir bütünlük arz eder. Onu ayıran tek şey çizimine başlandığı zamandan bitirilene kadar yaklaşık 250 sene geçmesidir! Elektromanyetik spektrum, oluştuğu tarihsel süreçle, sunduğu bilgiyle ve bir başvuru kaynağı olmasıyla periyodik cetvelle de yakın akrabadır. Çok rahatlıkla söylenebilir ki, bir kimyacı için periyodik cetvel ne ise, bir fizikçi için elektromanyetik spektrum odur. Genelde periyodik cetvelden daha az bilinir çünkü temel fizik eğitiminin üstüne çıkıldığında öğretilir. Fakat göreceksiniz ki onu anlamak için sanıldığı kadar yüksek bir fizik bilgisine ihtiyaç yoktur. Elektromanyetik spektrumu anlamak şüphesiz onu oluşturan 250 yıldan bahsetmeden pek mümkün değil. Birlikte, bu iki buçuk asırlık tarihsel süreci işlerken, bir kez daha bilimin katlanarak ilerlediğine ve bilimsel atılımların yüzyıllara uzanan sabırlar gerektirdiğine şahit olacağız. Tarihsel Süreç Aristo'dan bu yana beyaz ışığın kendi başına bir renk olduğuna inanılıyordu. 1666 yılında karanlık bir odada yaptığı prizma deneyiyle Newton, sanıldığı gibi olmadığını, beyaz ışığın aslında tüm renklerin bir karışımı olduğunu gösterdi. Newton bu deneyde tamamıyla gökkuşağının oluşumunu açıklayabilmeyi amaçlıyordu. Bunun için yapay bir gökkuşağı oluşturdu. Güneş ışığını küçük bir delikten geçirerek odaklandırdı ve doğruca yağmur damlası görevi görecek olan prizmaya gönderdi. Prizmadan geçen beyaz ışık yansıdığı yüzeyde yapay bir gökkuşağı oluşturuyordu. Peki, ne oluyordu da beyaz ışığın prizmadan geçmesiyle bilinen tüm renklerin sürekli bir spektrumu oluşuyordu? Bu soru ışığın yapısının henüz anlaşılamadığı bir dönemde yaşamış olan Newton için cevaplandırılmaktan hayli uzaktı. 1801 yılında Young'ın yaptığı çift yarık deneyiyle dalga olduğu kanıtlanan ışığın, prizmadan geçerken, dalga boyuna göre farklı açılarla kırıldığı ve böylece renklerine ayrıldığı anlaşıldı. Newton, karanlık odada, prizmada kırılıp duvara yansıyan ışığı izlerken tarihin ilk elektromanyetik spektrumunu seyrettiğinin farkında değildi. Henüz bilimsel araştırma tekniklerinin içinde hangisinin doğru olduğunun bile tartışıldığı bir dönemde hiç kuşkusuz bu farkındalık beklenmeyecek bir atılım olurdu. O dönemlerde ışığın yapısının anlaşılması bir yana dursun, hala birçok kişi görme olayının gözün bir ışık kaynağı olarak kabul edilmesiyle açıklanabileceğine inanıyordu! Hal böyleyken Newton'un saçılan ışıklarının aslında mini bir elektromanyetik tayf olduğunun anlaşılabilmesi için yaklaşık 200 yıl geçmesi ve Maxwell'in ışığın bir elektromanyetik dalga olduğunu ortaya koyması gerekecekti. Tayfın gerçekte bu kadarla sınırlı kalmadığına yönelik ilk çalışma 1800'de William Herschel'den geldi. Herschel, Newton'un prizmada kırılan ışıklarını bir termometreyle incelemeye karar verdi ve sırasıyla prizmada ayrışan bütün renklerin sıcaklıklarını ölçtü. Kırmızı rengin ölçümünü aldıktan sonra çok ilginç bir şeyle karşılaştı. Termometrenin, kırmızı rengin ötesinde de yükseldiğini gördü! Bu durum kırmızı rengin ötesinde onun görmediği ama termometrenin algıladığı bir ışımanın varlığına işaretti. Onu son derece şaşırtan bu kırmızı ötesi ışıma türüne kalorifik ışınlar ismini verdi. 19. yüzyılın sonlarında bu ışıma türü için kızılötesi terimi daha sıklıkla kullanılmaya başlandı ve öylede kabul gördü. 1800'de Herschel'in kızılötesi keşfiyle birlikte görünmeyen ışınımların da var olabileceği anlaşıldı ve izleyen yıllarda bilim adamları görünmeyen ışımalara karşı ilk şaşkınlıklarını üzerlerinden atmışlardı. Herschel'in keşfinin hemen sonrasında, 1801 yılında, Alman fizikçi Johann Wilhelm Ritter ışık tayfının kırmızı ötesinde ayrı bir ışıma türü varsa, mor ötesinde de başka bir ışıma türü olabileceğini düşündü. O yıllarda ışığın gümüş klorürü kararttığı biliniyor ve bu teknik fotoğrafçılıkta kullanılıyordu. Ritter, gümüş klorürü tayfın farklı renklerini kullanarak kararttı ve bunu yaparken geçen süreyi ölçtü. Kırmızıdan mora giderken ışığın enerjisi arttığından gümüş klorürün kararma süresi de kısalıyordu. İnsan gözünün göremediği mor ötesinde ise, kararma işlemi tayfın diğer tüm renklerinden daha hızlı gerçekleşiyordu. Ritter, bu deneyle morötesindeki ışıma türünü keşfetmiş oldu. Bu ışımaya, kimyasal bir yolla tespit etmesinden olacak ki, kimyasal ışınlar ismini verdi. Fakat yine ilerleyen yıllarda bunun yerine morötesi terimi kullanılmaya başlandı. Tayfın iki ucunda da görünmeyen ışıma türlerinin keşfedilmesi birçok bilim adamında onun tamamlandığı izlenimini uyandırmıştı ve ışık tayfı, tabiri caizse işi bitmiş olarak kaldırılıp bir kenara konmuştu. Fakat Michael Faraday'ın elektromanyetizma alanındaki ilerleyişi, ışığın bambaşka gizemlere gebe olduğuna işaret edecekti. Faraday'ın 1845 yılında yaptığı Faraday etkisi ismiyle bilinen keşfe göre ışığın, bir manyetik alan içerisinden geçerken polarizasyon açısı değişiyordu. Bu olay ışığın elektromanyetizmayla ilişkili olduğuna işaret eden ilk delildi. 1860'lı yıllarda James Clerk Maxwell'in matematiksel zemine oturtarak ayakları yere basar hale getirdiği elektromanyetik kuramın ışıkla olan bağlantısı tüm açıklığıyla gün yüzüne çıktı. Maxwell, elektromanyetik dalga denkleminin işaret ettiği dalga hızını hesapladığında şaşırtıcı bir sonuçla karşılaştı: 300 000 km/s. Yani ışığın boşluktaki hızı. Öyle ki ışığın hızını veren değerler, ışıkla hiçbir ilgisi olmayan birtakım deneyler sonucu elde edilmiş elektrik ve manyetik sabitlerdi. Bunlar sonucunda ışık hızının elde edilmiş olması, elektromanyetik dalgaların ışık hızıyla ilerlediğinin yanı sıra ışığın da bir elektromanyetik dalga olduğunu fısıldar gibiydi. Maxwell, bu ilişkinin yalnızca tesadüften ibaret olamayacağını düşünerek 1865'te ışığın bir elektromanyetik dalga olduğunu ileri sürdü. Nitekim onun teorik keşfinin ardından yapılan deneysel çalışmalar, ışığın, bir elektromanyetik dalganın karakteristik özelliği olan elektrik ve manyetik alan salınımlarına sahip olduğunu ortaya çıkardı. Maxwell'in olağanüstü keşfi, elektromanyetik kuramı ana hatlarıyla oluşturmakla birlikte, elektromanyetik spektrumun varlığının ilk göstergesiydi. Kuram, spektrumun öyle sanıldığı gibi kızılötesi, görünür ışık ve morötesi ışımadan ibaret olmadığını söylüyordu. Zira denklemler baz alınarak spektrumun her bölgesini oluşturmak mümkündü. Geriye kalan tek şey diğer tüm elektromanyetik dalgaları deneysel olarak keşfetmekti. Keşifler birbiri ardına gelmekte gecikmedi. İlk olarak 1888'de Heinrich Hertz, basit bir elektriksel salınımla spektrumun kızılötesi tarafında düşük enerjili radyo dalgalarını keşfetti ve bu dalgaların Maxwell'in teorisinde olduğu gibi ışık hızında ilerlediklerini doğruladı. Çalışmalarını ilerleten Hertz, radyo dalgalarıyla kızılötesi arasında radyo dalgalarına göre daha yüksek enerjili olan mikrodalga bölgesi elektromanyetik dalgaları da elde edebilmeyi başardı. Hertz'in ortaya koyduğu bulgularla spektrumun kızılötesi tarafındaki elektromanyetik dalgalar tamamlanmış oluyordu. Spektrumun yüksek enerjili morötesi tarafındaki keşifler daha sonra geldi. 1895'te Wilhelm Röntgen, o dönemlerde fizikçilerin çokça üstünde çalıştığı Crookes tüpüyle deneyler geliştirirken yeni bir ışıma türü keşfetti. Bu ışımanın sınıflandırmada nereye ait olduğunu bilmediğinden ona X-ışınları demeyi uygun gördü. Onun bu keşfi günümüzde tıbbi alanda halen kullanılmakta olan yeni bir tanı yöntemini beraberinde getirirken, Röntgen'e de 1901'de tarihin ilk Nobel Fizik ödülünü kazandırdı. Elektromanyetik spektrumun son parçası olan yüksek enerjili gama ışınlarının keşfi 1900'de Paul Villard'dan geldi. Villard, radyoaktif bir çekirdeğe sahip olan radyum atomunun yaydığı radyasyonu incelerken daha önceden bilinen alfa ve beta ışımalarının dışında henüz keşfedilmemiş yüksek enerjili bir ışıma türüyle karşılaştı. Bu yüksek enerjili ışımaya Villard ışıması ismini verdi fakat 1903 yılında, alfa parçacığının kaşifi Ernest Rutherford, bu ismin takip eden analojiye uygun olmadığını ve Villard'ın keşfettiği ışıma türüne gama ismi verilmesinin daha uygun olacağını belirterek bu ışıma türünün gama ismini almasını sağladı. 1666'da Newton'la, bilim adamlarının ilk kez karşısına çıkan elektromanyetik spektrum yaklaşık 250 yıllık bilimsel bir maceranın sonunda Villard'ın gama ışınlarını keşfiyle tamamlanmış oluyordu. Artık tamamlanan spektrum, laboratuvar duvarlarındaki ve fizik öğrencilerinin defterleri arasındaki yerini almaya hazırdı. Bugünkü Haliyle Elektromanyetik Spektrum Spektrum kelime anlamı itibariyle, birtakım fiziksel gerçeklerin sürekli bir şekilde birbiri ardına sıralanmasıdır. Elektromanyetik spektrum denildiğinde fiziksel gerçekliğimiz kuşkusuz elektromanyetik dalgalardır ve onu önemli kılan şey de budur. Elektromanyetik dalgalar artan teknolojiyle birlikte her geçen gün hayatlarımızda daha fazla yer ediyor. Öyle ki bilimin dahiyane çabalarla tanıyıp spektrumdaki yerine yerleştirdiği bu dalgalar, uzaktaki bir sevdiğinizin sesini birkaç tuşa basarak duyabilmenizi, artmış yemeğinizi ısıtabilmenizi ve etrafınızı görebilmenizi sağlıyor! Hayatlarımız onlarla iç içe geçmiş durumda. İşte elektromanyetik spektrum, her alanda karşımıza çıkan bu dalgaları onların belli özelliklerine göre sınıflandırıyor ve bizlere onlarla ilgili teknik bazı bilgiler sunuyor. Peki, tam olarak nedir bu elektromanyetik dalgalar? Spektrum onları hangi özelliklerine göre sınıflandırır ve nasıl böylesine hayatımızın içindeler? Tüm bu soruların cevapları ve elektromanyetik spektrumu daha iyi anlayabilmek için elektromanyetik dalgalara daha yakından bakalım. Fakat önce dalgalar ile ilgili birkaç basit tanımı ele almalıyız. Dalgalar Konu dalgalar olduğunda verilen ilk örnek su dalgalarıdır. Durgun bir göle attığınız taşın suda, merkezinden genişleyerek yayılan halkalar şeklinde dalgalar oluşturduğunu mutlaka gözlemlemişsinizdir. Bu dalgalar yalnızca suda değil, ses olarak havada, hatta deprem olarak hissettiğimiz dalgalar dünyanın yerkabuğunda yayılırlar. İncelediğimiz elektromanyetik dalgalarda dahil olmak üzere birbirinden farklı tüm bu dalgaların ortak bazı özellikleri var. Bu özellikler elektromanyetik spektrumdaki sınıflandırmanın da ana öğesi konumunda. Dalgalar, uzayda yayılan ve enerjinin taşınmasını sağlayan titreşimlerdir. Onları tanımlayan sihirli sözcük enerji transferidir ve bu durum elektromanyetik dalgalarda bilgi transferini de açıklayan bir özelliktir. Dalgalar, kendini tekrarlayan, periyodik bir yapıda olabilecekleri gibi, tek seferlik, periyodik olmayan yapıda da olabilirler. Bütün dalgalar, dalgaboyu, frekans, periyot gibi birbirleriyle bağlantılı ve sadece dalgalara özgü kimi özellikler barındırırlar. Bir dalganın birbirini izleyen iki eş noktası arasındaki uzaklığa dalgaboyu denir. Dalgaboyu bir dalganın en önemli özeliğidir ve elektromanyetik dalgalar için sınıflandırma sadece bu bilgiyle dahi yapılabilir. Periyot, dalganın, tek bir salınım için harcadığı zamandır. Birimi saniyedir. Frekans ise bunun tam tersi olup dalganın bir saniyedeki salınım sayısıdır. Tüm bu tanımlar, dalgaları tanımamıza yarayan, parmak izi gibi bir ayırt edici özellik oluştururlar. Aynı zamanda bu tanımlar birbiri ile sıkı bir bağlantı içindedir. Öyle ki, periyot ve frekans birbirinin tersidir ve dalganın hızı, tanımlardan da anlaşılacağı üzere dalgaboyu ve frekansın çarpımına eşittir. Dalga hızı kavramı akılcı bir yaklaşıma da uyar; dalgaboyu sabit olmak üzere frekans ne kadar büyükse veya frekans sabit olmak üzere dalgaboyu ne kadar uzunsa dalga o kadar hızlı ilerler. Elektromanyetik Dalgalar Elektromanyetik dalgalar genel dalga tanımına tamamıyla uymakla birlikte barındırdıkları birkaç farklı ayrıntıyla özelleşirler. Onlar üç boyutludur! Bir elektromanyetik dalgayı yalnızca iki koordinat kullanarak çizmekte zorlanabilirsiniz. Çünkü o, hem elektrik alan hem de manyetik alan olmak üzere iki bileşen barındırır ve ilerleme doğrultusu üçüncü boyutu oluşturur. Faraday'dan beri biliyoruz ki değişen bir elektrik alan manyetik alan, değişen bir manyetik alan da elektrik alan yaratır. Bir elektromanyetik dalga oluşturmak için elektrik alanda bir salınım oluşturup ayrıyeten bir de bunu manyetik alan için yapmanız gerekmez. Elektrik alanda meydana getirdiğiniz salınım, manyetik alan bileşenini otomatikman meydana getirir. Bu özelliğiyle bir elektromanyetik dalga birbirini yaratan iki bileşeniyle uzayda sürekli bir salınım halindedir ve Maxwell'in denklemleriyle ortaya çıkan gerçeğe göre bütün elektromanyetik dalgalar c ile gösterilen ışık hızıyla yayılır. İncelediğimiz elektromanyetik dalgalar, elektromanyetik spektrumda dalgaboylarına göre sıralanmıştır. Bu sıralama süreklidir yani arada herhangi bir şekilde hiçbir boşluk yoktur. Dalgaboyuna göre sıralanan ışımalar, dalga hızı formülüne göre dolaylı olarak ikinci bir ifadeye göre daha sıralanmış olur. Elektromanyetik dalgaların tümünün yayılma hızı ışık hızı gibi bir sabit değere eşit olduğundan, hızın çarpımını veren dalgaboyu ve frekans değerlerinin ters orantılı olacağı rahatlıkla anlaşılabilir. Yani spektrumda dalgaboyunun artışı frekansın azalması, frekansın artması dalgaboyunun azalması demektir. Bu versiyonda elektromanyetik dalgaların dalgaboyu özellikleri hayatın içinden örneklerle betimlenmiş. Görüyoruz ki, spektrumun bir gökdelen boyundaki radyo dalgalarından atomik ölçülere kadar giden geçerliliği, önümüze oldukça şaşırtıcı ve bir o kadar da anlamaya değer bir tablo çıkarıyor. Elektromanyetik spektrumu çözümledikten sonra elektromanyetik dalgaların her birinin nasıl üretildiklerine, kullanım alanlarına ve hayatımızdaki yerlerine tanımlar oluşturarak bakalım: Radyo dalgaları: Dalgaboyu 1 milimetreden uzun elektromanyetik dalga sınıfıdır. Spektrumda en uzun dalgaboyuna sahiptirler ve dolayısıyla en düşük frekanslı dalgalardır. Bir elektrik titreşimiyle üretilebilir ve evrenin her yerinde bulunabilirler! Süpernova patlamalarının kalıntılarında bile karşımıza çıkabilir. Bu nedenle evrenin uzak köşelerinden gelen radyo dalgalarındaki soğurma tayfı incelenerek bazı yıldız ve gezegen oluşumlarının madde yapısı anlaşılabilir. Evrenin oluşumunu açıklayan büyük patlama kuramıyla ilgili en önemli kanıtlardan biri olan 1.9 mm dalgaboylu arka plan ışıması bu dalga sınıfına ait bir ışımadır. Mikrodalga radyasyonu: Radyo dalgaları sınıfının 1 mm ile 1 metre arası dalgaboylarını kapsayan bir alt sınıfıdır. Elektrik devrelerinde magnetron ve klystron gibi vakum tüpleri kullanılarak üretilebilirler. Radarlarda, cep telefonlarında, kablosuz internet erişiminde ve hepimizin bildiği mikrodalga fırınlarda mikrodalga sınıfı dalgalar kullanılır. Mikrodalga fırınlar su moleküllerinin titreşimini arttıracak özel bir dalgaboyu değerinde(12.25 cm) çalışırlar. Yani korkmayın, mikrodalga aralığında çalışsa da kablosuz adaptörünüz sizi hiçbir zaman ısıtmayacaktır! Kızılötesi radyasyon: Dalgaboyu aralığı 1mm ile 710 nanometre arasıdır ve belli bir sıcaklığa sahip tüm maddelerce üretilirler. Eğer yakın zamanda ateşli bir hastalığa yakalanmadıysanız siz de yaklaşık 37 C vücut sıcaklığınızla her saniye etrafınıza 10 mikrometre(10bin nanometre) dalgaboylu kızılötesi ışıma yayıyorsunuz! Görselde örneğini gördüğünüz termal kamera, bir köpeğin vücudundan yayılan bu ışımaları algılıyor. Farklı sıcaklıklar farklı dalgaboylarında kızılötesi ışınımların oluşmasına neden olduğundan bu kameralarla bölgesel sıcaklık değişimleri de rahatlıkla gözlenebiliyor. Görünür ışık: Spektrumun ilk keşfedilen ve insan gözünün algılayabildiği tek kısmıdır. Görünür ışık 400 ile 700 nanometre dalgaboyu aralığında spektrumun en dar bölgesini oluşturur. Bu aralıktaki bütün dalgaboyları insan gözü tarafından farklı bir renk olarak algılanır. Kırmızı renk bu aralıkta en uzun dalgaboylu ışıma olarak görülürken mor renk en kısa dalgaboylu ışımadır. Güneş, görünür bölge dalgaları için doğal bir kaynaktır. Morötesi ışınım: 10 ile 400 nanometre dalgaboyu aralığındaki ışımalardır. İnsan gözü tarafından görülemeseler de eşek arıları gibi bazı hayvanlar tarafından algılanabilirler. Her ne kadar morötesi ışımaları algılayamasak da onlar sayesinde bronzlaşırız! Güneş kaynaklı morötesi dalgaların çoğu ozon tabakası tarafından tutulsa da bir kısmı dünya yüzeyine ulaşır. Diğer yandan, yıldız ve galaksilerin incelenmesinde de kullanılırlar. Tek zorluk morötesi ışımaları algılayacak olan teleskopun ozon tabakası dışına koyulması gerektiğidir. X ışınları: Dalgaboyları 0.01 ile 10 nanometre aralığında değişen dalgalardır. Yüksek hızlı atomların yavaşlatılması veya atom içindeki elektron yörüngeleri arasındaki geçişlerle üretilirler. Yüksek enerjili bir ışıma olup yüksek dozda maruz kalınması canlılar için tehlikelidir. Kullanım alanları başta tıpta popüler bir tanı yöntemi olmak üzere, molekül geometrilerinin oluşturulmasındaki kristalografi çalışmalarından, maddelerin element analizlerinin yapıldığı cihazlara kadar uzanmaktadır. Gama ışınları: 0.01 nanometreden daha küçük dalgaboylu ışımalardır. Spektrumun en yüksek enerjili bölgesidir. Oluşumları doğrudan atom çekirdeğinde gerçekleşen olaylara dayanır. Radyoaktif atomlar sayesinde veya nükleer reaksiyonlar neticesinde oluşturulabilirler. Evrende, pulsarlar, kara delikler ve kuasarlar gibi yüksek enerjiye sahip gök cisimlerinde meydana gelen nükleer patlamalar neticesinde bolca bulunurlar. Gama ışınları sahip oldukları yüksek enerjiyle canlılar üzerinde yok edici etkiye sahiptir. Bunun yanında gama ışınlarının tıpta kanserli hücrelerin öldürülmesinde ve besinler üzerindeki mikropların yok edilmesinde kullanılıyor olması bu zararlı etkinin bilinçli kullanıldığında faydalı olabileceğinin ispatıdır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/dosyalar/havaciligin-sancili-tarihi-wright-kardeslerin-patent-savasi.html", "text": "ABD'li Wilbur ve Orville Wright kardeşler modern havacılığın öncüleri olarak bilinir. Kendileri de zaten alçakgönüllülükten uzak bir şekilde bu durumu açıkça beyan etmişlerdi . Peki her şey gerçekten bu kadar basit miydi? Patentler, teknoloji ve sanayinin ayrılmaz bir parçası. Günümüzde Samsung ve Apple'dan aşina olduğumuz patent savaşları aslında sanayi devriminden beridir meydanda. Edison Tesla ve Grahambell Gray çekişmeleri bunların en bilinenleri. Diğer taraftan Wright kardeşler de birçok mühendis ve işadamını deyim yerindeyse mahkemelerde süründürmüş. Peki paylaşılamayan neydi? Kim haklıydı? Isterseniz önce patent kavramını ve dönemin havacılık teknolojisini kısaca irdeleyelim, sonra da Wright kardeşleri ve neyin peşinde olduklarını anlayalım. İcat, mucit ve patent İcat, ya da diğer adıyla buluş, doğada var olmayan bir şeyin insan vasıtasıyla geliştirilmesi veya üretilmesidir. Aksi takdirde icat değil, keşif olurdu. Mucit ise malum, icadı yapan kişidir. Patent ise icat sahibinin, ki bu kişi icadın mucidi olmak zorunda değildir, belirli bir süre boyunca söz konusu icada ait hakları elinde tutmasını sağlayan ve karşılığında da icada dair teknik detayları açıklamasını gerektiren haklar bütünüdür. Böylece hem patent sahibi taklitçilere karşı korunmuş olur, hem de patent kamuya mal olduğu için teknoloji ve sanayinin gelişimi ve sürekliliği sağlanır. Patentlenmiş bir icadın pazarlama, üretim, satış ve diğer hakları patent sahibine aittir. Dolayısıyla söz konusu icadı başka bir kişi veya kurumun kullanabilmesi için patent sahibinden izin alması gerekir, aksi takdirde bu kurum veya kişi cezaya maruz kalır. Temel tanımlar böyle olmakla birlikte, her hukuk dalı gibi patent hukuku da çok dallı budaklı bir konudur ve verilen kararlar birçok kez yoruma açıktır. Patent hukuku kıtadan kıtaya, hatta ülkeden ülkeye değişebilir. Örnek olarak devridaim makinalarını ele alalım . ABD patent yasalarına göre, devrimdaim makinalarının patent başvurularının kabulu için çalışan bir numunenin gösterilmesi zorunludur . AB patent yasalarına göre ise bu başvurular ayrı bir sınıf altında ama tahminimce sorunsuzca kabul edilir, çünkü gerçek hayatta bu makinaların hiçbir geçerliliği yoktur, dolayısıyla anlaşmazlık konusu da olamazlar. Tahmin edeceğiniz gibi, bir icadın patenti için başvurulurken, patentin kapsamı da mümkün olan en geniş şekilde tutulur, çünkü patent sahibi yaptırımlarını olabilecek en geniş alana yaymak ister. Wright kardeşlerin patent macerasının çıkış noktası da işte tam buradadır. Günümüzde patent memurları bu durumların yaratabileceği suistimali önlemek için oldukça titiz çalışırlar ve çoğu zaman başvuru dosyalarını bu tür düzeltmeler için geri gönderirler, ama acaba eskiden durum nasıldı? Bir zamanlar Ohio'da... Wilbur Wright 1867'de Indiana'da, Orville Wright 1871'de Ohio'da doğdu. Dindar bir ailede yetişen iki kardeşin aile bağları oldukça kuvvetliydi. Öyle ki, iki kardeş hayatta kaldığı süre boyunca hep ortak çalıştılar ve hiç evlenmediler. Bazı tarihçiler Wilbur'u atılımcı ruhumdan ötürü daha ön plana çıkarsa da, Wright kardeşlerin dışarıya karşı imajı her konuda ortak harekete dayalıydı. Okumaya ve öğrenmeye çok meraklı olmalarına rağmen türlü şanssızlıklardan ötürü okullarını bitirmeye hiç fırsatları olmadı. Wright kardeşler çalışma hayatına 1889'da matbaacılıkla başladılar. Bir ara kendi gazetelerini de çıkardılar ama bu maceraları çok uzun sürmedi. 1892'de bir bisiklet dükkanı açtılar. 1896'da ise kendi bisikletlerini üretmeye başladılar. Bu süreçte kazandıkları birikimlerle de ilk havacılık maceralarını finanse ettiler. Wright kardeşlerin havacılık macerasının fitilini 1896'da meydana gelen 3 olay ateşlemiş olmalı. İlki Samuel Langley'nin buhar motoruyla çalışan insansız bir hava aracını uçurması, ikincisi Octave Chanute'un Michigan gölü kıyısındaki kum tepelerinde yaptığı planör denemeleri, üçüncüsü de dönemin meşhur planör pilotu Alman Otto Lilienthal'in kendi tasarladığı planörüyle çakılarak ölmesiydi. 1899'da Wilbur Wright, Smithsonian Enstitüsü'ne bir mektup yazıp, o döneme ait havacılık literatürünü ve başka detaylı bilgileri talep etti. Gelen olumlu cevap sonucu 1896'ya damgasını vurmuş diğer üç kişiye ait teknik çizimleri ve hatta Da Vinci'nin tasarımlarını da bir araya getirerek ilk gerçek deneylerine başladılar . Kontrolsüz güç güç değildir Kulağa aşina bir laf olsa da, doğruluğu tartışılmaz. Wright kardeşler de bu fikirde olsa gerek, çalışmalarını motor veya kanat yapısı yerine uçuş kontrolü üzerine odakladılar. Uçuş sırasında 3 çeşit manevra mümkündür. Bunlar yatma, yunuslama ve sapma hareketleridir (Şekil 1). Güvenli bir uçuş için bu üç hareketin de tam kontrolü şarttır. Aksi takdirde, mesela uçak sola yatarken akışkan dinamiğinin etkilerinden dolayı aynı anda sağa doğru sapmaya başlar. Wright kardeşler kuşların uçuş sırasında yön değiştirmek için yana yattıklarını fark etmişlerdi, tıpkı bisiklet sürer gibi. Çakılıp ölen Lilienthal de kendi vücut ağırlığını planör içinde kaydırarak aynı prensibi uyguluyordu. Ama onun yönteminin güvenli olmadığı açıktı. Bu sorunu çözebilmek için Wright kardeşler yine kuşları incelediler . Kuşlar yatarak yön değiştirebilmek için kanatlarının uçlarındaki açıyı değiştiriyorlardı. Bunun için de kanatlarını buruyorlardı . O zaman, benzer bir şekilde planörün veya uçağın da kanatlarını burmak gerekiyordu. Wright kardeşler, dükkanlarına 1,8 metrelik bir rüzgar tüneli kurdular . Amaçları, bu silindir şeklindeki geçidin içine planörlerinin küçültülmüş kopyalarını koyup, tünelden hava akımı geçirmekti. Böylece planörlerinin uçuş sırasındaki seyrini önceden görebileceklerdi. 1901'den 1903'e kadar önce rüzgar tünelinde, sonra açık havada sayısız deney yaptılar. Tasarımlarını önce insansız uçuşlarla, yani araçlarını bir uçurtma gibi yerden iplerle kontrol ederek, sonra da kendileriyle sınadılar. En sonunda da planörlerine bir motor takarak ilk uçan makineyi 1903'te uçurmayı başardılar. Bu uçan makineyi ise 1906'da 821323 Numaralı ABD patenti ile kendi adlarına tescillediler (Şekil 2) .Patentin kapsamı Wright kardeşlerin geliştirdiği uçuş kontrol sistemi, yukarıda belirttiğimiz üç eksendeki hareketi de eşzamanlı bir şekilde kontrol altında tutuyordu. Bu sistemde, yatma hareketi kanatların tellerle burulmasıyla, yunuslama hareketi önde yer alan yatay bir dümenle, sapma hareketi ise gemilerdeki gibi arkada bulunan dikey bir dümenle sağlanıyordu (Şekil 3). Buradaki bağlantıya tıklarsanız, bu sistemin nasıl çalıştığını çok yalın ve güzel bir şekilde görebilirsiniz . Wright kardeşler tasarladıkları uçağı değil, sadece geliştirdikleri uçuş kontrol sisteminin prensiplerini tescillediler. Tabii, hukukun her alanı gibi burada da şeytan ayrıntılarda gizlidir. İlk önemli ayrıntı, patentlerinde betimledikleri sistemin hem motorlu hem de motorsuz araçlar için geçerli olduğunu yazmaları. Böylece hem planör hem de uçak patent kapsamına girmiş oluyor. İkinci ayrıntı ise, ki tüm anlaşmazlıkların kaynağıdır, patentlerine yazdıkları bir cümle oldu. Bu cümle, yatma hareketi için kanat burma yöntemi yerine başka yöntemlerin de kullanılabileceğini belirtiyordu. İlk bakışta bu cümle çok sıradan gelse de, aslında patentin kapsamını genişletme açısından etkisi çok büyüktü. Sırf bu ifade sayesinde Wright kardeşler sadece kendi uçuş kontrol sistemlerini değil, başkaları tarafından geliştirilmiş olabilecek diğer uçuş sistemlerini de kendi patent kapsamlarına almışlardı.Mahkeme köşeleri Eğer uçakla seyahat ettiyseniz ve şansınıza eğer kanat hizasında oturduysanız, belki pencereden bakıp da kanatların havadaki dönüşler sırasında nasıl çalıştığını görmüşsünüzdür. Modern uçaklar, kanatlarının burulması yerine kontrol yüzeyleri denen küçük oynar parçaları sayesinde dönüşlerini icra ederler . Şekil 4'te kontrol yüzeyleri sayesinde bir yolcu uçağının nasıl yattığını görebilirsiniz. Tahmin edeceğiniz gibi kontrol yüzeyleri, burulan kanatlara göre bazı avantajlara sahip. Öncelikle, Wright kardeşlerin tasarımındaki gibi bir sürü tel kullanmak zorunda kalmıyorsunuz, böylece tel kopması ve beraberinde gelen kontrol kaybı riskini önlemiş oluyorsunuz. Ayrıca, sık eğilen metal parçaların teknik tabirle yorulup, kırıldığını hesaba katarsak, burulan kanatların yerine daha uzun ömürlü olan kontrol yüzeylerinin daha mantıklı bir seçim olduğunu fark ediyoruz.Bu kadar teknik detaydan sonra gelelim olayların gidişatına. Yukarıda dediğimiz gibi, Wright kardeşler yatma manevrası için kanatların burulmasından başka kullanılabilecek bütün diğer yöntemleri de patenleri kapsamına almayı başarmışlardı. Teknik bir açıdan bakıldığında, kontrol yüzeyleri burulan kanatlara kıyasla bambaşka bir tasarım içeriyordu. Ne yazık ki, dönemin hakimleri böyle düşünmüyordu. Dönemin bir başka havacılık öncüsü Glenn Curtiss uçaklarının tasarımında kontrol yüzeylerini kullanmıştı ama Wright kardeşlerin açtıkları davayı kaybedip para cezası ödemeye mahkum olmuştu . Wright kardeşlerin Curtiss'e açtığı davalar buzdağının sadece görünen kısmıydı. Kişisel veya tüzel olarak Wright kardeşler, patentlerinin geçerliliği 1917'de sona erene kadar birçok işadamını ve mühendisi hem ABD'de hem de Avrupa'da dava etti. Curtiss de Wright kardeşlerden geri kalmadı ve o da dava furyasına yenilerini ekledi. Modern havacılığın öncüsü sayılan ABD birbirini dava eden şirketler yüzünden havacılıkta yerinde saymaya başladı. Uzun mesafelerden dolayı olsa gerek Avrupa'ya açılan davalar çok uzun sürüyordu, bazen de Wright kardeşlerin lehine sonuçlanmıyordu. Sonuç olarak, Avrupa'daki havacılık ABD'nin oldukça önüne geçti. 1. Dünya Savaşı başladığında Avrupa'nın hava kuvvetleri ABD'ninkinden çok daha üstün bir durumdaydı, öyle ki ABD savaşa girdiğinde elindeki hiçbir uçak savaşta kullanılacak durumda değildi ve bu yüzden Fransız uçaklarını kullanmak zorunda kaldılar. Durumun vahametini sonunda farkeden dönemin ABD başkanı Franklin Roosevelt 1917'de bir patent havuzu oluşturulmasını emretti. Bu havuza küçük bir aidat karşılığı giren şirketler patent engellemelerine maruz kalmaksızın istedikleri gibi uçak üretebildiler. Aidatların büyük kısmı da Wright kardeşlerin ve Curtiss'in şirketlerine tazminat olarak sayıldı . Sonuç Gördüğümüz gibi eskiden de bilim ve teknolojinin kişisel veya hukuki anlaşmazlıklardan dolayı ilerleyemediği haller oluyordu. Wright kardeşler'in tescillediği patentin sınırları o kadar genişti ki, kendilerini havacılıkta tekel ilan etmemeleri için hiçbir sebep yoktu. Belki de bu yüzden modern havacılığın her şeyi kendilerine borçlu olduğunu söylemeleri pek de şaşırtıcı olmamalı. İşin manidar kısmı ise 1899'da Smithsonian Enstitüsü'ne mektup yazıp dönemin havacılık literatürünü, yani o güne kadar elde edilmiş bütün bilimsel birikimi bedava elde edip kendi tasarımlarında kullanan aynı Wright kardeşlerin daha sonra herkesi kendi birikimlerinden ve hatta kendilerine ait olmayan birikimlerden mahrum bırakabilmeleriydi. Günümüzde olsaydı, Wright kardeşler başvurdukları patentin kapsamına kontrol yüzeylerini içeren uçuş kontrol sistemlerini asla alamazlardı, çünkü burulan kanatlar ve kontrol yüzeyleri aynı sorunu çözmek için tasarlanmış çok farklı iki çözüm, dolayısıyla iki farklı patente tabi. Ayrıca, sıkı durun, burulan kanatlar ve kontrol yüzeyleri aslında 1868'te yani Wright kardeşlerden 38 yıl önce sırasıyla Fransız Robert Esnault-Peltiere ve İngiliz Matthew Piers Watt Boulton tarafından tescillenmişti! Eğer patent memuru Wright kardeşlerin başvurusunu onaylamadan önce düzgün bir araştırma yapmış olsaydı, Wright kardeşler kendi uçuş kontrol sistemlerini bile tescilleyemeyecekti. Burada akla durgunluk verecek bir başka durum da 1900'lerin başında o andan 38 yıl öncesine ait bir belgenin Avrupa'dan ABD'ye hala ulaşamaması ve/veya iki kıta arasındaki bilimsel fikir alışverişinin bu kadar zayıf olması. İşin hukuki kısmı bir yana, Wright kardeşler bütün zaman ve enerjilerini patent davalarına harcamaya başladıktan sonra havacılık sektörüne artık bir katkıda bulunamadılar. Davalardan kazandıkları tazminatların bunda ne kadar rol oynadığı ise tartışılır. Umarım günümüzdeki şirketler ve tüm diğer bilim insanları bu tür olaylardan kendilerine bir ders çıkarırlar da, zamanlarını patent davalarından yüz milyonlar kazanmak yerine bilim ve teknolojinin devamlılığını sağlamaya adarlar. Not: Wilbur Wright'ın 1912'deki ölümü ve Orville Wright'ın hisselerinin 1915'teki satışına rağmen yazı boyunca Wright kardeşler adını kullanmaya devam ettim, çünkü Wright kardeşler patentlerini tescilledikten sonra zaten tüzel bir kişiliğe dönüşmüştü."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/dosyalar/thorun-cekici-mjollnir.html", "text": "Geçtiğimiz şubat ayında ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson kişisel Twitter hesabından Thor'un çekicinin 300 milyar fil ağırlığında olması gerektiğini duyurdu ve bir anda bir çok popüler bilim yazarının ilgisini bu konuya çekti. Thursday, İngilizcede perşembe gününü ifade eder. Bugün çoğu dil bilimci bu kelimenin kökeninin Thor's Day olduğunda fikir birliğine varmışlardır; Türkçe karşılığı ise Thor'un Günüdür. Daha çok Marvel çizgi-romanlarından ve filmlerinden aşina olduğumuz Thor, ilhamını İskandinav mitolojisinden alır. Yunan mitolojisindeki baş tanrı Zeus gibi İskandinav mitolojisinde de bir baş tanrı vardır: Odin. Thor, Odin'nin oğludur. Kelime anlamı parçalayıcı olan Mjöllnir ise Thor'un gücüne güç katan ünlü çekicidir. Bu çekiçle yıldırımlar, fırtınalar, depremler yaratabilir hatta uçabilir. 2011 yılında yayınlanan sinema filmi Thorda çekicin ölü bir yıldızın kalbinde dövüldüğü söylenir; Brokk ve Eitri adında iki cüce tarafından... Çekiçle ilgili tartışmayı başlatan da bu bilgidir. Tyson, şubat ayında yazdığı twitte nötron yıldızından bahsetmiştir. Nötron yıldızını kısaca açıklamak gerekirse: Bir yıldız , yapısındaki hidrojenleri füzyon tepkimeleri ile birleştirerek helyuma dönüştürür ve bu sayede yaşamını devam ettirir. Yapısındaki hidrojen bitmeye yaklaştığında yıldızın merkezindeki çekim kuvveti güçlü gelmeye başlar ve yıldız içe doğru küçülmeye başlar. Hidrojenler tamamen tükendiğinde ise Helyum atomları birleşerek Karbon atomlarına dönüşmeye başlar ortaya çıkan enerji merkeze doğru olan çekim kuvvetine üstün gelir ve yıldız hızla genişlemeye başlar. Yapısındaki Helyum tükendiğinde ise baskın gelen kütle çekim kuvveti nedeniyle tekrar küçülmeye başlar. İçe çöken yıldızın kütlesi Güneş'in kütlesinin 1,4 katını aştıktan sonra atomlar çekirdekleri birbirlerine değecek kadar sıkışabilir. Bu şartlarda protonlar, elektronlarla birleşerek nötronlara dönüşür ve yıldızdan geriye çapı 10 ila 25 kilometre arasında değişen astronomik seviyede yüksek yoğunluğa sahip bir madde kalır. Yıldız artık ölü bir yıldızdır. Ölü bir yıldızın kalbinde dövülen bir çekiç için nötron yıldızının kalbinde dövülmüş bir çekiçtir demek yanlış olmayacaktır. Eğer Apple, 55,135 cm3 hacmi olan İphone 5S'i, yoğunluğu 2.0 x 1026 kg/km3 olan nötron yıldızı maddesinden üretseydi telefon yaklaşık 10 milyar ton ağırlığında olurdu. Astrofizikçi Tyson da Mjöllnir'in boyutlarını ve nötron yıldızının yoğunluğunu hesaba katarak çekicin kütlesini 300 milyar fil olarak ifade etmiştir. Peki ama Thor bu çekici bu ağırlığa rağmen nasıl kullanabiliyor? Çizgi-romana ya da mitolojiye göre tanrı olduğu için diyebiliriz. Peki ya gerçekte böyle bir şey mümkün mü, yoksa çekiç sanıldığı kadar ağır değil mi? Thor'un sırrı atom fiziğinde gizli olabilir. Gravitonlar, henüz varlığı saptanamamış atom altı parçacıklardır. Teorik olarak kütle çekim kuvvetini bu parçacıkların oluşturduğu -başka bir ifadeyle bu parçacıkların alışverişi ile oluştuğu- düşünülür. Eğer özel güçleri olan bir tanrı olarak betimlenen Thor, gravitonları kontrol edebiliyorsa; bu ona cisimlerin ağırlıklarını değiştirebilme yeteneği kazandırır. Bu, Thor ve çekici arasındaki ilişkinin en tutarlı açıklaması sayılabilir ancak bu, en az Thor'un tanrılıktan uzaklaştırılıp Dünya'ya sürgün edilmesi kadar doğaüstü bir durumdur. Tartışmanın başladığı şubat ayında North Carolina State üniversitesinden çizgi-roman fanatiği profesör Suveen Mathaudhu'nun dikkati sayesinde 1991 tarihli oyun kartlarından Thor'un çekicinin 42,3 pound yani 19,2 kilogram olduğunu ve Uru adlı kurgusal metalden yapıldığını öğrendik. Prof. Mathaudhu ayrıca çekicin yoğunluğunu santimetre küpte 2,13 gram olarak hesaplamış. Bu rakamlar ışığında alüminyumun (yoğunluğu: 2.71 gr/cm3), söz konusu Uru metalinden daha yoğun olduğunu görüyoruz. Gene 2011 yılındaki filmi hatırlarsak çekici sadece Thor ve babası Odin yerinden oynatabiliyordu, ayrıca 2012 yılında yayınlanan Yenilmezler adlı filmden izlediğimiz kadarıyla meşhur yeşil dev Hulk bile çekici kaldıramıyordu. Bu ayrıntılar şüphesiz kurgusal yapının bir parçası gerçekte alüminyumdan daha hafif bir maddeyi kaldıramayacak bir süper kahraman düşünülemez. Aynı şekilde 300 milyar fili elinde sallayan birini görmeyi de bekleyemeyiz. Çizgi-romanlarda havada asılı durabilen Thor'un filmde çekiç sayesinde uçabildiğini de görüyoruz. Aslında bunun bilimsel olarak kısmen mantıklı bir açıklaması var: momentum. Hız ve kütlenin bir sonucu olarak hareket eden her cismin bir momentumu vardır. Buna ek olarak çembersel olarak hareket eden cisimler için de açısal momentumdan söz edilebilir. Doğanın temel bir yasası olan momentumun korunumu yasası, bir sisteme etkiyen hiçbir dış kuvvet mevcut değilse, o sistemin momentumunun sabit kalacağını ifade eder. Yani momentum bir cisimden bir cisme aktarılabilir. Filmde ve çoğu çizgi-romanda Thor'un uçmadan önce bir süre çekici döndürdüğünü görüyoruz. Bunu yaparken çekice bir momentum kazandırır ve bu momentum yeterli büyüklüğe ulaştığında ise bir hamleyle açısal momentumu, kendisi için çizgisel momentuma dönüştürür ve bir doğrultu boyunca tabiri yerindeyse uçar. Teorik olarak mümkün görünen bu olayı gelin matematiksel olarak ifade edelim. Thor'un, Neil deGrasse Tyson'ın 300 milyar fil olarak ifade ettiği çekicini kaydedilmiş en yüksek beyzbol topu atış hızı olan saniyede 48 metre ile savurduğunu düşünürsek: Sonuç olarak Thor, çekici döndürdüğü hıza çok çok yakın bir hızla uçacaktır. Bunun sebebi çekicin kütlesinin yanında Thor'un kütlesinin ihmal edilebilir düzeyde küçük kalmasıdır. Matematiksel olarak da göründüğü gibi Thor, filmdeki hareketi ile 48 metre/saniye (175 km/saat) hızla hava sürtünmesine rağmen uçabilir. Ancak madalyonun diğer yüzünde rakamlar bambaşka anlamlar ifade ediyor. Bu hızda ve kütlede savrulan bir cismin kinetik enerjisi teorik olarak 580 milyon TNT'nin patlamasına eştir. Yani her uçuşunda bir atom bombasına eş şok dalgaları oluşturan Thor'un ve çevresindekilerin hayatta kalması için gerçek anlamda tanrı olmaları gerekir. Thor'un çekici Mjöllnir uzun bir süre tartışılacağa benziyor; fakat eğer içimizi rahatlatacaksa Thor'u, okunmuş çekiç kullanan bir tanrı süper kahraman olarak kabul edip hayatımıza devam edebiliriz, bu arada yepyeni bir Thor filmi muhtemelen siz bu yazıyı okurken çıkmış olacak. Bakalım çekiçle ilgili yeni neler göreceğiz dahası aradığımız cevapları bulabilecek miyiz? KAYNAKLAR - Thor's Hammer Is Not That Heavy , http://web.ncsu.edu/abstract/science/wms-mjolnir/ - The God of Thunder, and Momentum, Scientific American - Neil deGrasse Tyson: Thor's hammer weighs 300 billion elephants, Cnet - http://www.efastball.com/baseball/stats/fastest-pitch-speed-in-major-leagues/ - http://heasarc.gsfc.nasa.gov/docs/xte/learning_center/ASM/ns.html - Thor revamped respect thread, comicvine.com - Thor, Graviton, Nötron Yıldızı, Mjolnir, TNT eşdeğeri; Wikipedia"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/dosyalar/yaz-gulum-dilbilimciyim-bana-guvenin.html", "text": "Başta e-postalarımızda olmak üzere 2006'dan bu yana da Twitter'da bahsetmek işlevinde gördüğümüz ve çevremizde /et/, /at/ ve hatta İstanbul ağzının yabancı dilin yükünü çok çektiği anlarda / t/ ve / t/ gibi sesletimlerle duyduğumuz sembolü her üretimimizde bir Aragonlu tüccar, her yerdeyim! diyor. Belki Vikingler gibi uğradığı her deniz mağaralarına işaret koymadılar, biz buradaydık! demediler, belki de onlar gibi varoluş kaygısı gütmediler. Kısacası, insanlığın iddialı bir şekilde atacağı adımdan bihaber, fıçılarda taşıdıklarını sadece ölçmek istediler, kim bilir. Aynı anda birden fazla yerde kullanılan karakterlerden biri olarak bilinen @ sembolünün tarihine baktığımızda, bin bir sesletim arasından hangisini seçeceğimizi bulamamamız gibi, bir sürü işlevinin olduğunu görürüz. Ne var ki 1972 yılında Ray Tomlinson'ın Model 33 teleprinterinin başına oturduğu anda fark ettiği sorun, sembolün bugünkü işlevini ortaya çıkardı: Normal durumlarda sözcüklerin içinde yer almayacak, en basitinden henüz hiçbir insan adında bulunmayan bir sembol ihtiyacı. Çünkü Tomlinson, sol tarafta mesajın gideceği kişiyi, arada bir sembolü ve sağ kısımda da kişinin ya da kurumun bulunduğu sunucuyu belirginleştirmeyi ve tanımlamayı amaçlamıştı. Bu bakıma Tomlinson, e-postanın mucidi olmakla kalmayıp insanların 1980 sonrası modern İnternet üzerinde en sık gerçekleştirdiği bir standardın da mucidi olarak bilinir. Yazının geri kalan bölümü çoğu kişinin, hakkında senin bilgisayarında @ işareti nasıl çıkıyor? sorusunu sorduğu sembolün kısa tarihçesini ve 1996 yılının ilk altı ayında dilbilimcilerin bu sembolü, nasıl adlandıralım? merkezinde bir sesletim standartlaştırması getirmek için sunduğu yaklaşımları içeriyor. @ sembolü: Kısa bir tarihçe Kısa tarihçesi için tam bir bilmece diyebileceğimiz @ sembolünün bilmece olmayan tek yönü bugüne kadar sıklıkla ticari işlevlerde kullanılmış olması. Bu bakıma sembolün tarih içindeki ilk izlerinde ticaret temelli yaklaşımlar olduğu yönündeki görüşleri sıklıkla görebiliyoruz. La Sapienza Üniversitesi'nde bilim tarihi profesörü olan Giorgio Stabile, Treccani Ansiklopedisi için yürüttüğü çalışma sırasında @ sembolünün en eski kullanımlarından birine ulaştığında 2000 yılındaydık. Bugünkü temel anlamından da tahmin edilebileceği gibi sembol x noktasında/alanında/ölçeğinde bulunma anlamına sahip. Stabile'nin ulaştığı kaynak, Orta Çağ ve Rönesans arası dönemde, 4 Mayıs 1536'da Francesco Lapi adında Floransalı bir tüccar tarafından yazılan ve Sevilla'dan Roma'ya gönderilen, Güney Amerika'dan İspanya'ya gelen hazine dolu üç gemiden bahseden bir mektup. Mektupta @ sembolü ağırlık birimi olarak iki kulplu, dibi sivri, dar boyunlu, karnı geniş bir testi olan amfor sözcüğü yerine kullanılıyor. Stabile'nin mektupta dikkat çektiği nokta ise @ sembolünün tipik bir tüccar yazı tipi olması. Açık artırma ile antika eşya satan ortamlara göz attığımızda tüccar yazı tipinin nasıl bir çizime sahip olduğunu görmek olası. Amfor temelli bir ağırlık/hacim betimlemesi o dönemlerde İspanyollar tarafından arroba sözcüğü ile kullanılmaktaydı. 16. yy'ın sonlarına ait olduğu bulunan bir kaynak bir arrobanın 11.3 kg olduğunu veriyor. @ sembolüne detaylı yaklaşımlar getirmeyi amaçlayan bilimsel kaynaklar elbette Stabile ile sınırlı değil. Ondan yaklaşık 70 yıl önce, Latince profesörü Berthold L. Ullman (1932/1997) Ancient WritingandItsInfluence adlı kitabında tam olarak şöyle bir not düşüyor: Aslında bir de d karakterinin yuvarlatılmışı gibi kullanılan ve ad sözcüğünün dönüşmüş biçimi olan @ sembolü var. Ullman'ın betimlediği bu süreç, Latincede sayılardan önce kullanılan @ sembolünü gösteriyor. Tabi Latincenin yazılışında kullanılan büyük harflerin zaman içinde büyümesi, küçülmesi ve alt-üst karakter olarak yer alması gibi çizim ölçeği değişikliklerinin ardından Ullman'ın bu görüşü bir düşünce olarak kalıyor. Karakterlerin zaman içindeki dönüşümleri üzerinde verilen bir diğer görüş de Fransızcada gördüğümüz a gibi karakterlerin taşıdıkları anlam temelinde birleşiyor. Noktasında, oranında gibi anlamlara sahip olan a ön eki, kalem kaldırmadan yazıldığında ve saat yönünün tersine bir biçimde yuvarlandığında karşımıza @ sembolü olarak çıkıyor. Bu görüşe dair ulaşılan tek kanıt bazı Fransızca el yazmaları. Haliyle bu da @ sembolünün çıkış yerine ulaşmak adına destekleyici bir birikime sahip olmuyor. Bugün vitrin yazı tipi dediğimiz, hemen hemen her dilde benzer çizgi hattına sahip olan yazı tiplerinde a karakterini dekoratif çizdiğimizde elde edeceğimiz sonuç @ sembolüne benzer bir motif olacaktır. El yazmalarından devam edelim. Matbaanın icadından önce, Orta Çağ'da her bir karakteri zahmetli bir el yazısı inceliğiyle işlemek durumunda kalan papazların yorgun ellerinin sıklıkla görülen sözcükleri ve sözcük içinde aynı sıklıkta bulunan karakterleri kısaltma yoluna gittiği söylenir. Sembolün sesletiminin benzer olarak at şeklinde bulunan sözcüğün kısaltılması şu aşamada pek mantıklı gelmeyebilir fakat bu sözcüğün, el yazmalarındaki diğer sözcüklere göre daha sık bir şekilde bulunması, papazların bu yönde bir ihtiyaç duymalarına neden olur. Sonuç olarak papazların, a karakterinin sağında bulunan t karakterini yuvarlattıkları ve a karakterinin çevresinde el kaldırmadan bir yuvarlak oluşturdukları iddiası bazı kaynaklarda yer alıyor. Stabile'nin çalışmasına geri dönelim. Bugün @ sembolüne ticari @ denmesi, Stabile'nin bulgularını doğrular görüntüye sahip. Yani, Floransalı denizcilerden daha sonraları İspanyol ve Portekizli denizciler @ sembolünü benzer amaçlarda kullandılar (Örnek olarak 12 bananas @ 1 ). Biraz yukarıda da değinildiği gibi İspanyol ve Portekizli denizciler @ sembolünü kökeni Arapça ar-rub sözcüğü olan arroba sözcüğü ile karşılıyorlardı. Bugün bu sözcük birçok Güney Amerika ülkesinde hayvanlarla taşımacılık yapan topluluklar arasında kullanılmakta. Sembolün tarihçesine dair son izler ise @ sembolünün ilk kez görüldüğü kaynaktan. Stabile'nin Floransalı denizcilerinin mektup diline ticaret aracılığıyla geçme olasılığı yüksek olan @ sembolünün en eski izi İspanyol Jorge Romance tarafından 1448 yılında taula de Ariza kayıtlarında bulundu. Kastilya'daki en güçlü ticari hacme sahip Aragon Krallığı tüccarları, 1700'lerin sonlarına kadar bölge dışı ile yoğun ticaret yaptılar. 1448 tarihli arroba sözcüğü üzerinde verilen @ sembolünü bulan biliminsanları, daha uzakta ve daha eski kayıtlarda bulunan diğer @ sembollerine de ulaştılar. Bu duruma yönelik verdikleri tahminler, sembolün merkezinde bulunan a karakterinin çevresindeki yuvarlağın zaman içinde evrilmiş olduğu noktasında birleşiyor. İşin ilk @ sembolü nerede bulundu? sorusuna yönelik araştırmaları bir yana dursun, keşfin yapıldığı dönemlerde, @ sembolü kimin? Aragon Sevilla çekişmesinin 20.yy görünümü temalı bir rekabet çıkıyor ortaya. Dilbilimciyim, bana güvenin Şu ana kadar okuduklarımıza baktığımızda @ sembolü için ağırlık ölçüsü birimi olan arroba sözcüğünün kullanıldığını gördük. Peki, bizlerin bugün @ sembolünün sesletiminde kullandığı sözcük nereden, nasıl geldi? 1997 yılının başlarında Amerikalı dilbilimci Karen SteffenChung, sembolün ileride daha fazla işleve sahip olacağını sezerek dilbilimcilerin yürütmekte oldukları çalışma aşamalarını, kitap eleştirilerini ve kaynakçalarını paylaşmak için kullandıkları e-posta grubu işlevi gören LinguistList üzerinden dünyadaki dilbilimcilere konuyu açıyor. Chung'ın bu çağrısı @ sembolü için uluslararası ve anadilinde bir ad üzerine yoğunlaşıyor. Bu çağrının ardından LinguistList üzerinde kayıtlı olan dilbilimciler, kendi anadillerinde öneriler getiriyorlar. Chung ise bu önerileri 2 Temmuz 1996'da, Türkiye saati ile 10:43'te bir derleme metni olarak gönderiyor ve farklı anadili konuşucusu dilbilimcilerin @ sembolü için getirdikleri önerileri paylaşıyor. Bir köpek havlamasının farklı dünya dillerinde adlandırılması gibi doğadaki sabit olguların farklı dünya dillerindeki görünüşleri üzerinde yoğunlaşan bazı bilişsel dilbilim çalışmalarına benzeyen bu girişim ilk aşamada farklı bir tutum ortaya koyuyor. Bu tutumu 40 farklı dilden gelen 115 sonuca göz attığımızda hemen anlayabiliriz. @ sembolünün tarihçesinden de anlaşılabileceği gibi Fransızca ve İtalyancada kullanılan karşılıklardan biri antik bir ağırlık birimi olan anfor. Yine Portekizce ve İspanyolcadan önerilen karşılık ise anfor sözcüğünün eş anlamlısı olan arroba. Diğer dillerde ise öneriler hayvan adları ya da uzuvları üzerinde veriliyor. Örneğin Çincede önerilen karşılık küçük fare, Fransızca, İbranice, İtalyanca ve Korecede salyangoz, Rusçada küçük köpek. Türkçe için verilen öneriye baktığımızda ise karşımıza bir bitki çıkıyor: Gül. Türkçe için verilen bu öneri Chung'ı heyecanlandırmış olacak ki gönderdiği geribildirim e-postasına şu şekilde başlıyor: @ için sizlere gönderdiğim e-postaya gelen yanıtların derlemesi sonunda karşınızda! Yanıtı uzunca bir süre beklettiğim için özür dilerim. Umuyorum ki beklediğimize değmiştir. Şundan eminim ki bu işten çok keyif aldım. Küçük bir @ sembolünden gelişen yanıtlar oldukça muhteşem . E-postaya göz atanlar önerilen hayvan temelli sözcüklerin bir bölümünün maymun sözcüğü üzerinde yoğunlaştığını görecekler. Hatta Sırpça için önerilen majmun, majmunsko a ve majmunskirep sözcüklerini de bunların arasında görebilirler. Tahmin ettiğimiz gibi bu sözcük Sırpçaya Türkçeden geçti. Uzun yıllar boyunca maymun sözcüğü Sırpçada aktif olarak kullanılmış olacak ki bu sözcük, temel sözcük dağarcığından bir öneri olarak Chung'ın e-postasına düşmüş. Gelelim Türkçe için verilen diğer önerilere. Chung'ın e-postasına Türkçe için öneri veren üç kişi var. Bunlardan biri o dönemlerde Chula Üniversitesi'nde çalışan PeansiriVongvipanond, diğeri ise aynı dönemde Clemson Üniversitesi'nde doktora eğitimi alan, şu an ise Mersin Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü'nde görev yapan Hüseyin Canbolat ve son olarak da herhangi bir kurum belirtmeyen Halil Teletaş. Vongvipanond'un sembolün Türkçe karşılığı olarak önerdiği sözcükler gül ve hayvan karşılığındaki at. İlk öneriye baktığımızda fiziksel bir benzetmeyi, ikinci öneride ise sembolün İngilizcedeki eşsesini görebiliriz. Hüseyin Canbolat'ın ilk önerisi ise kulak. Benzer önerileri Arapça, Almanca, Lehçe ve İsveççede görüyoruz. Hüseyin Canbolat ile yapılan ikinci e-postalaşmada ise gül sözcüğünün uygunluğu vurgulanırken at sözcüğünün @ sembolü ile fiziksel bir uyum göstermemesi nedeniyle uygun olmadığı belirtiliyor. Halil Teletaş'ın önerisi ise Türkçe karşılığı verilmemiş, İbranice için önerilen ve bir pasta türü olan strudel. LinguistList bir yana dursun, TRT Radyo dinleyicileri ise bir dönem @ sembolü için spikerlerin güzel a ve özel a adlandırmaları kullandığına şahit oldular. 15. yy'da tek işlevli bir işaret olarak doğan, 20. yy'ın ortalarında bir klavye çabukluğuyla insanları sunuculara bağlayan bir karakter görünümüne bürünen ve 21. yy'ın ilk dönüm noktalarından birinde de işlevini sosyal medya ile daha da genişleten ve tam bir sembol olarak karşımıza çıkan @ sembolünün tarih içindeki yolculuğu faklı işlevler kazanarak devam edecek elbette. İşlev çok, sesletim ve adlandırma için seçeneğimiz de çok; /et/, /at/, / t/, / t/, gül, kulak, güzel a, özel a, kuyruklu a..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/gorsel/ayin-fotografi-sicrayan-arkadaslar.html", "text": "Örümcek ve sevimli kelimeleri genelde aynı cümle içinde pek kullanılmaz... Sıçrayıcı örümcekler hariç. Bilimsel tasnifte salticidae ailesini oluşturan bu örümcekler avlanmak için birçok örümceğin yaptığı gibi kurdukları ağda miskin miskin beklemezler; tam aksine çok atik olan bu örümcekler çevik bacaklarının yardımı ile avlarının üzerlerine atlayarak avlanırlar. Avlarına çaktırmadan yaklaşabilmek ve sıçradıktan sonra tam üstülerine konabilmek için kurbanın konumunu yüksek hassasiyette bilmeleri gerekir ve bu yüzden diğer örümceklere göre çok iyi bir görüşe sahiptirler. Birçok örümcekte olduğu gibi sıçrayıcı örümcekler de 4 çift göze sahip olmakla birlikte öndeki ana gözleri diğerlerine göre oldukça büyüktür. Bu örümcekleri sevimli yapan da işte bu siyah kocaman gözlerdir. Kısa yuvarlak surat ve büyük gözler birçok türde olduğu gibi insanda da yeni doğanların tipik özelliğidir ve bu nedenle evrimsel olarak insanlar iri gözleri şirin, sempatik ve hatta çekici bulurlar. Bu koca gözler insanlara sevimli görünmek yanında başka bir marifete daha sahip; kafayı oynatmadan sağa sola bakabilmek. Biliyorsunuz bizim de arasında olduğumuz birçok canlı başını oynatmadan etrafa bakabilmeyi sağlayan hareketli göz kürelerine sahip; bu yapıdaki gözlerde ışığa duyarlı retina diğer tüm optik elemanlarla birlikte hareket ediyor böylece değişik yönlere bakabiliyoruz. Ancak sıçrayıcı örümcekler aynı problemi daha değişik bir yaklaşımla çözmüş gibi görünüyor: Dışarıdaki mercek sabit kalırken içerideki retinayı hareket ettirmek. Yukarıdaki çizimde de görüldüğü gibi ana gözlerin arkasında uzun tüp şeklinde yapılar var, retina bu tüplerin arka uçlarında bulunuyor. Örümcek esnek olan bu tüplere bağlı kaslar sayesinde tüpleri eğerek retinanın yerini değiştiriyor ve bu sayede mercekler sabit kaldığı halde değişik yönlere bakabiliyor. Fotoğraf hakkında detaylar Bu örümcekleri bizim evin arka bahçesinde, çimlerin üzerinde oraya buraya sıçrarlarken buldum. Çok hareketli oldukları için çimenler içinde fotoğraflamak mümkün olmadı. İki tanesini bir plastik kap ve bir parça kağıt ile yakalayıp hemen içeri taşıdım. Ancak içeride de hoplayıp zıplamaktan vaz geçmediler. Fotoğraf seansı sırasında sabit durmalarını sağlamak için takip etmekte olduğum makro fotoğraf forumlarından öğrendiğim faydalı şu bilgiyi kullandım; birçok böcek gibi bu örümcekler de sıcak havada çok hareketli iken soğukta oldukça yavaşlıyorlar. Her biri 4-5mm olan bu iki minik kafadarı küçük plastik kapta buz dolabına koyup 1-2 dakika bekledim. Bu arada derin dondurucudan birkaç tane de buz kalıbı çıkarttım ve fon olarak kullandığım mavi tabağın altına yerleştirdim. Böylece buz dolabından çıkan örümceklerin fotoğraflama aşamasında da soğuk bir ortamda kalmasını sağlamış oldum. 5-10 dk boyunca fotoğraflarını çektiğim bu minik foto modeller, onları çimlerin güneş gören bir köşesine saldıktan 10 saniye sonra hiçbirşey olmamış gibi hoplaya zıplaya uzaklaştılar. İnternetten arayınca bu şirin ikilinin bizim bulunduğumuz San Francisco bölgesinde sıklıkla bulunan habronattus coecatus türünün dişisi ve erkeği olduğunu öğrendim. Rengarenk olan erkek habronattus coecatus oldukça uzun ve süslü olan üç numaralı bacaklarını kur yaparken dişiyi etkilemek için kullanıyormuş. Erkeğin komik kur dansını şuradan izleyebilirsiniz: Fotoğraf künyesi - Fotoğrafı çeken: Cüneyt Özdaş - Kamera: Canon EOS 7D - Lens: Canon MP-E 65mm - Flash: Canon MT-24EX flaş, Ev yapımı flaş difüzörü - Yer: San Francisco, USA"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/guncel/cem-yalcin-yildirima-cole-odulu.html", "text": "Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Cem Yalçın Yıldırım çalışma arkadaşları Daniel Goldston ve Janos Pintz ile birlikte ikiz asallar sanısı üzerine yaptığı çalışmalarla sayılar teorisi alanında 2014 Frank Nelson Cole Ödülü'ne kısaca Cole ödülü layık görüldü. Cole ödülü 3 senede bir Amerikan Matematik Cemiyeti tarafından tarafından cebir ve sayılar teorisi alanlarında veriliyor ve matematiğin en önemli ödüllerinden birisi olarak kabul ediliyor. Goldston, Pintz ve Yıldırım ödülü geçtiğimiz mayıs ayında ikiz asallar üzerine yaptığı olağanüstü çalışma ile bir anda adını duyuran Yitang Zhang ile paylaştı . İkiz asallar sanısı Temmuz sayımızda bahsettiğimiz gibi sayılar teorisinin en eski ve en önemli problemlerinden birisi: Aralarındaki fark iki olan sonsuz sayıda asal var mıdır? Anlaması son derece kolay olan bu problem 2007'de Goldston, Pintz ve Yıldırım aralarındaki fark en fazla 16 olan sonsuz sayıda ardışık asal çifti olduğunu gösterene kadar matematikçiler tarafından pek ulaşılabilir görünmüyordu . Goldstone, Pintz ve Yıldırım'ın kanıtı ilk umut ışığını yaksa da halen kanıtlanmamış olan ve sayılar teorisinin en güçlü sanılarından birisi olan Elliot-Halberstam sanısına dayanıyor. Geçtiğimiz Mayıs ayında hiç kimsenin beklemediği bir anda, o ana kadar adı hiç duyulmamış olan Yitang Zhang aralarındaki fark en fazla 70 milyon olan sonsuz sayıda ardışık asal olduğunu kanıtladığını duyurdu . Üstelik Zhang'ın kanıtı halen kanıtlanmamış hiç bir sanıya dayanmıyor! Dolayısıyla koşulsuz. Mayıs'tan bu yana, bir çok matematikçinin işbirliği yaptığı geniş katılımlı bir çalışmayla 70 milyon sınırı şimdiden 5 binler seviyesine indirilmiş durumda ."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/guncel/isonun-gunese-yolculugu-meteor-yagmuru-olacak-mi.html", "text": "21 Eylül 2013 tarihinde, Rusya'da bulunan International Scientific Optical Network kurumu C/2012 S1 ismini verdikleri kuyrukluyıldızı keşfettiler . ISON Oort bulutundan gelen ve hiperbolik yörüngeye sahip bir kuyrukluyıldızdır. ISON sungrazing kuyrukluyıldız olarak sınıflandırılmıştır. Bu, Güneşe çok fazla yaklaşacağı anlamına geliyor. 28 Kasım'da Güneş'e en yakın noktası olan enberi noktasına ulaşacak ve Güneş'e uzaklığı yaklaşık 11 milyon 668 bin km olacak. Çoğu sungrazing kuyrukluyıldızlar Güneş'e yaklaşmaları esnasında buharlaşırlar fakat astronomlar ISON'un yeterince büyük olduğu için, Güneş'in kütle çekimi ve yüksek sıcaklığından dolayı büyük darbe alsa da hayatta kalacağını tahmin ediyor. ISON tamamen parçalanmayacak olsa bile, meteoroid denilen küçük taş ve toz parçaları yüzeyinden ayrılacaktır. Eğer bu meteoridlerin dağılma yolları ile Dünya'nın yörüngesi kesişirse, meteor yağmuru görme ihtimalimiz var. Peki bu olacak mı? Bu makalenin yazarları yörünge mekaniğini kullanarak bu soruya cevap veriyorlar. Hesaplanacak temel nicelikler, kuyrukluyıldızın iniş ve çıkış düğümlerinin Güneş'e olan uzaklıkları olan ra ve rd'dir. İniş ve çıkış düğümleri, bir yörünge üzerinde bulunan ve referans düzleme göre seçilmiş iki noktadır . ISON'un yörüngesi belli bir açı ile Dünya'nın yörünge düzlemine eğiktir. Bu durumda meteor yağmuru olabilmesi için ISON'un yörüngesinin iniş ve çıkış düğümlerinin Güneş'e uzaklığı, Dünya Güneş arası uzaklık kadar olmalıdır (Örneğin 1 AB ~ 150000000 km). Bu durum sağlansa bile Dünya'nın yörüngesi üzerinde doğru konumda olması gerekir. Yani ra = 1 ve rd = 1 AU durumu bir meteor yağmuru için gerekli fakat yeterli değildir. ISON'un yörünge parametreleri ilk keşfedildiği günden beri dikkatli bir şekilde ölçülmektedir. İniş düğümünün rd = 0.76 AB olduğu bilinmektedir (Çıkış kolu ise 1 AB'den çok daha fazladır). Bu da demektir ki, ISON'un yörünge düzlemi ile Dünya'nın yörünge düzlemi çakışmamaktadır. Peki, ISON'un yüzeyinden farklı hızlarda çıkan meteoridler için de aynı durum geçerli mi? Meteoridler, ISON'un yüzeyinden çıkışlarına göre farklı yörüngelere sahip olabilir ve muhtemelen daha yüksek rd değerlerine ulaşabilir. Yazarlar, ISON yörüngesinin farklı noktalarındayken çıkacak bir meteoridin yörüngesini hesapladılar. Sonuçları şekil 3'te görülmektedir. Sonuca göre bir meteorid için rd değerindeki en büyük değişim ISON'un ilerlediği yönün çaprazına ekstradan bir hız ile sağlanıyor. Ama buna rağmen, meteorid saniyede 1 km hızla fırlasa da, maksimum rd 0.91 AB olmakta. Daha büyük hızlar meteoridi Dünya'ya yaklaştırabilse de meteoridin bu hızlara çıkabilmesi ihtimal dahilinde değil. Ayrıca çok yüksek hızlarda kuyrukluyıldızdan ayrılabilen meteoridler çok küçük olacağından bir meteor yağmurunda bile onları gözlemleyebilmemiz çok zordur. Yazarlar, sonuç olarak bizlere, ISON'un bir meteor yağmuru bırakmayacağını göstermiş oldular. Aynı zamanda, Gottfried Kirch tarafından 1860 yılında keşfedilen Newton Kuyrukluyıldızını da incelediler. Her iki kuyrukluyıldız da çok benzer yörüngelere sahip. Aynı hesaplamaları kullanarak Newton kuyrukluyıldızından gelebilecek meteor yağmurunun olabilmesi için 800 m/s hızda fırlatmalar olması gerektiğini buldular. Ama keşif zamanlarından bugüne kadar kimse bu kuyrukluyıldızdan gelen bir meteor yağmuru gözlemlemedi. ISON bizlere meteor yağmuru vermedi diye üzülmeyin. ISON Kuyrukluyıldızı halen Güneş'e yaklaşmakta ve daha da görünür olmaktadır. Eğer enberi noktasını da sağ salim atlatırsa epey bir süre daha gözlemleyebileceğiz. NASA'nın ISON Gözlem Kampanyası sayfasını ziyaret edip daha fazla bilgi alabilir ve gözlemlere siz de katkıda bulunabilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/11/guncel/kasim-ayi-gokyuzu-rehberi-2.html", "text": "Geçtiğimiz ay Ekim Ayı Gökyüzü Rehberini yazacağım vaktin, yıllık iznimin bir kısmını kullanma anına denk gelmesiyle maalesef yazılarımı tamamlayıp yazamadım. Siz okuyucularımdan bu durum için özür diliyor ve Kasım ayı rehberini başlatıyorum. Merkür Güneş'e en yakın gezegen Merkür, Kasım'da ay ortalarına doğru doğu ufkunda Güneş doğmadan hemen önce gözlenebilir. Fakat Güneş'e yakın olmasından dolayı çok kısa bir süre görülebilir olur. Hemen arkasından Güneş gökyüzünü tamamen aydınlatıyor ve Merkür'ü görme imkanımız kalmıyor. Venüs Güzellik kraliçesi ve sera gazı mağduru Venüs gezegeni, ay boyunca gökyüzünde, batı ufkunda ve güneş battıktan sonra batıda göreceğiniz en parlak cisim olacak. Mars Gece yarısından sonra saat 02:00'den sonra doğu ufkundan yükselmeye başlayacak olan Kızıl Gezegen ay boyunca yükselmesine devam edecek. Gözlemek için uygun konumlara doğru emin adımlar ile ilerliyor. Jüpiter Saat 21:00 civarında doğu ufkunda gözlenmeye uygun yüksekliğe sahip olan gezegenlerin devi Jüpiter ay boyunca gökyüzünde olacak. Bu Ay Kaçırılmaması Gerekenler 3 Kasım: Hibrid Güneş Tutulması. Bu tarz güneş tutulması Ay, Dünya'ya en yakın konumdayken gerçekleşir. Nadir olan bir gök olayı olan hibrid güneş tutulmasında, Dünya'daki bazı yerler tam tutulma, bazı yerler halkalı tutulma bazıları ise parçalı tutulma olarak görecektir. Ülkemizde de gözlenecek bu tutulma da beklentiniz yüksek olmasın çünkü ancak Güneş filtreli bir teleskobunuz varsa bu olayı gözlemleyebilirsiniz. Ayrıntılı bilgiyi http://rasathane.ankara.edu.tr/?p=1640 adresinde bulabilirsiniz. 4-5 Kasım: Taurid'ler Meteor Yağmuru. Boğa takımyıldızından geliyormuş gibi görünen yıldız kaymaları sayısı saatte sadece 5-10 adettir. Fakat meteorların kaynağı pek sıradan değil. 2 farklı kuyrukluyıldızın kalıntısı olan bu meteorları 7 Eylül'den 10 Aralığa kadar gözleyebilirsiniz. 4-5 Kasım maksimum zamanlarıdır. Ay'ın yeni ay evresinde olması gözlem için ideal bir fırsat yaratmaktadır. 16-17 Kasım: Leonid'ler Meteor Yağmuru. Ortalama bir meteor yağmuru olan Leonid'ler, 1865 yılında keşfedilen Temple-Tuttle kuyrukluyıldızının ardında bıraktığı irili ufaklı taş parçalarından oluşur. 6-30 Kasım tarih aralığında gözlenebilirler. 28 Kasım: ISON kuyrukluyıldızının Güneş'e En Yakın Olduğu Tarih. ISON için bir dönüm noktası olacak bu tarih ISON'un hayatına devam edip edemeyeceğini belirleyecek. Eğer en yakın geçişi başarıyla atlatabilirse gelmiş geçmiş en meşhur kuyrukluyıldız olacak ve gündüz bile görülebilecek. Ay Evreleri Kasım Ayında Gökyüzü Genel Görünümü"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/anamin-babamin-ilki-olacagima.html", "text": "Balkan ileride okusun diye... Dost sohbetlerinin iyi bir mezesidir evin büyüğü ya da küçüğü olmanın hayatımıza, kişiliklerimize etkileri. Çocukların doğum sırasının karakterlerini etkilediği düşüncesi o kadar hayatımızın içerisindedir ki neredeyse her türlü kişilik özelliğini ağabey, abla ya da kardeş olmakla açıklamaya çalışırız yeri geldiğinde. Büyük çocuklar daha akıllı olur, başarı odaklıdır ya da küçükler asi olur, kuralları pek takmazlar gibi genellemeler her derde deva klişeler haline dönüşmüş toplumsal bilincimizde. Oysa sosyal bilimler içerisinde en çok tartışılan konulardan biri doğum sırasının insanların karakterleri, hayattaki başarıları üzerine etkileri. Tartışmanın bir tarafında doğum sırasının yaşamımıza önemli etkileri olduğunu öne süren araştırmacılar var. Diğer tarafta yer alan araştırmacılar ise aile ortamı dışında doğum sırasının önemine ilişkin etkilerinin yanılsamadan ibaret olduğunu öne sürüyorlar. Kimin haklı olduğu konusu henüz kesinlik kazanmış değil. Doğum sırasının yaşam deneyimlerimize etkisi üzerine bilinen ilk çalışma 1874'te Darwin'in kuzeni Sir Francis Galton'un 99 bilim insanının doğum sırası üzerine derlediği bilgilerden oluşuyor. Galton, araştırmasına konu ettiği bilim insanlarının %48'inin tek ya da en büyük oğul olduğunu tespit etmiş. Elde ettiği verilere dayanarak ailenin büyük oğlu olmanın yaşam kalitesini arttırdığına ikna olan Galton'un çalışması sanki gelecekteki tartışmaların habercisi gibi. Sir Francis Galton zamanın düşünce yapısına uygun olarak kız çocuklarını doğum sırası hesaplamalarına dahil etmemiş . Diğer bir deyişle önemli bir karıştırıcı değişkeni hesaba katmayarak ciddi deneysel hata yapmış. Galton doğum sırası hakkında ilk çalışmayı yapmış olsa da başka araştırmaları tetikleyecek bir teori ortaya atmamış. Modern doğum sırası çalışmalarının temeli Galton'un fikirlerine değil Alfred Adler'in teorilerine dayanıyor. O nedenle günümüz tartışmalarında bir önemi yok bu hatanın.Adler doğum sırası fikrini çalışmalarında kullanan ve bu bilgiyi diğer bilgilerle beraber kişinin yaşam tarzı değerlendirmekte kullanan ilk teorisyenlerden biri. Alan E. Stewart, Adler'in bireyin doğum sırasının kişinin yaşam tarzı seçimlerine ve kişilik süreçlerine etkisi olduğunu vurguladığını aktarıyor. Stewart, Adler'in bu düşüncesinin altında bireylerin ait olmak için farklı yollar araması yattığını belirtiyor. Aileye katılma sırası bireylerin aidiyet ve önem duygularına ulaşmaları için açık yolları etkiliyor Stewart'a göre . Ancak Adler'in doğum sırasının öneminden bahsederken gerçek doğum sırasını kast etmediği çeşitli kaynaklarda aşağıdaki alıntı ile açıklanıyor: Şüphesiz çocuğun karakterini etkileyen birbirini izleyen doğumlar sırasındaki konumu değil, doğduğu ortam ve çocuğun o ortamı yorumlama biçimidir Kişinin deneyimlediği bu algılanan gerçekliğe ve bu gerçekliğe dayanarak çevresindekilerle etkileşimde benimsediği role Psikolojik Doğum Sırası adı veriliyor. Doğum sırası üzerine yapılan çalışmalar uzun süre Adler'in açık ifadesine rağmen Gerçek Doğum Sırası temel alınarak yapılmış. Araştırmacılar, hem tespit edilmesi çok kolay olduğundan hem de gerçek sıranın psikolojik sıranın da göstergesi olduğunu düşünmelerinden ötürü gerçek doğum sırasına yönelmişler . Ancak gerçek doğum sırası çalışmalarının çeşitli problemleri var. Ailenin büyüklüğü, üvey kardeşlerin varlığı, ailelerin sosyal durumu, eğitim seviyesi gibi değişkenlerin mi yoksa gerçek doğum sırasının mı eğilimlerimizi, kişiliklerimizi etkilediğini söylemek zor. Özellikle aile büyüklüğünün önemi doğum sırası araştırmalarında çok önemli. İki çocuğu olan bir ailede çocuklardan birinin ilk doğan olma olasılığı %50 iken beş çocuklu bir ailede ilk doğan olma olasılığı ise %20. Eğer teorik fizikçilerin büyük çoğunluğunun ilk doğanlar olduğunu gösteren bir çalışma olduğunu varsayarsak ilk doğanların teorik fizikçi hamurundan mı olduğunu yoksa sadece az sayıda çocuğa sahip ailelerden mi geldiğini söylemek mümkün değil. Aynı şekilde eğitimli ailelerin çocuk sayılarının az olduğu göz önünde bulundurulursa aile kaynaklarından daha çok faydalanacak olan eğitimli ailelerin çocuklarının büyük ailelerden gelen çocuklara göre daha başarılı olmaları doğum sıralarından değil kaynakların bölüşülme şekli ile ilintili olabilir. Dolayısı ile aile büyüklüğü, ailenin eğitim durumu gibi değişkenler de düşünüldüğünde gerçek doğum sırasının kişiliklerimiz üzerine etkisi belki de hiç yok. Nitekim 1983 yılına kadar yapılmış son 35 yılın çalışmalarını inceleyen Cecile Ernst ve Jules Angst yetişkinlerde doğum sırasından kaynaklanan farklılıkların olmadığını bildirmişler. Ernst ve Angst'ın ilk doğanlarla daha sonra doğanlar arasında bulabildiği tek önemli fark iki grubun kişilik özelliklerinin ebeveynler ve kardeşler tarafında farklı yorumlandığı olmuş . Ernst ve Angst'ın bulguları doğum sırası araştırmalarının azalmasına ya da doğum sırası hipotezlerinin terk edilmesine yol açmıyor şüphesiz. Eleştiriler karşısında doğum sırası araştırmacıları Adler'in teorilerinin psikolojik doğum sırasını temel aldığını tekrarlıyorlar. İtiraz edilen noktaların ise iyi kanıtın yokluğundan kaynaklandığını yoksa etkinin yokluğundan kaynaklanmadığını öne sürüyorlar. Adler'in takipçisi araştırmacılar psikolojik doğum sırası kullanarak Adler'in teorilerini geliştirmeye çalışıyor ve zaman zaman anaakım medyada da ses getiren araştırmalara imza atıyorlar. Peki bu psikolojik doğum sırasına neden ihtiyaç duyulmuş ve nasıl belirleniyor? Gerçek doğum sırası bilgisine ulaşmanın kolay olduğunu belirtmiştik ancak bireyin kendini konumlandırdığı yer çeşitli sebeplerle farklılık gösterebiliyor araştırmacılara göre. Örneğin hem kız hem erkek çocuklu ailelerde, erkek çocuk doğum sırasına bakılmaksızın ebeveynleri tarafından ağabey rolünü üstlenmeye teşvik edilebiliyor. Benzer şekilde aile içinde engelli bir çocuğun varlığı ya da ebeveynlerden birinin yokluğu çocuğun gerçek sırasından farklı roller üstlenmesi ile sonuçlanabiliyor . Bu etkileri uzun zamandır bilen araştırmacılar kişinin psikolojik doğum sırasını belirleyebilmek için çeşitli yöntemler geliştirmek için uğraşmışlar. 1977 yılında psikolojik doğum sırasını belirlemek için yaş, kardeşler arasındaki yaş farkı, kardeşlerin cinsiyetleri gibi önemli parametreler ile daha bir kaçını daha bir araya getirdikleri bir yöntem geliştirilmiş. İzleyen yıllarda farklı araştırmacılar farklı yöntemlerle psikolojik doğum sırasını tespit etmeye çalışmışlar. 1991 yılında üç araştırmacı psikolojik doğum sırası envanteri adını verdikleri bir yöntem geliştirmişler. Diğer yöntemlerin eksik kaldığı noktaları kapatmak, konu hakkındaki literatürü kapsayan ve klinik araştırmacının yorum yeteneklerinden bağımsız olmak kaygısı ile hazırlanan bu envanter bireyin aile içindeki ve kardeşleri ile ilişkisine dair algısını ve hangi rolü üstlendiğini belirlemek amacı ile geliştirilmiş. Ülkemizde doğum sırası ile ilgili çalışmalar yapan Melek Kaplan 2008 yılında bu envanteri dilimize çevirmiş . Kısacası psikolojik doğum sırasını belirlemek için çeşitli yöntemler var ve hala farklı yöntemler geliştirilmeye çalışılıyor. Frank Sulloway 1996 yılında yayınladığı Born To Rebel isimli kitabı ile doğum sırasına evrimsel psikoloji açısından bakarak bir şekilde psikolojik doğum sırasının gerçek sıraya göre daha baskın olduğunu öne söylüyor. Sulloway'in bulguları Adler'in teorilerini destekliyor. Sulloway ilk doğanlar için hayli farklı özelliklerin tipik sayılabileceğini belirtmiş kitabında: sorumlu, organize, kendine güvenli, geleneksel, dışa dönük v.s. gibi. Ancak Sulloway'in araştırma tasarımının eksik olduğu ve verilerle oynadığı gibi çıkarımlar Sulloway'in çalışmalarına gölge düşürüyor. Yine de Sulloway'in bulguları ile paralellik gösteren çalışmalar yok değil. Örneğin ilk doğanların daha başarı odaklı olduğu hipotezini öne süren Sulloway'i destekleyen çalışmalar 2007 yılnda gelmiş . Ancak Sulloway'in çalışmaları nedeni ile doğum sırası araştırmalarına en kapsamlı eleştirileri getiren psikolog Judith Harris ile Sulloway Edge.org web sitesinde karşı karşıya geliyor. Judith Harris doğum sırası araştırmalarını kötü bilim olarak nitelendiriyor. Harris doğum sırasının kişilik özellikleri üzerinde etkisi olduğu yönündeki inancın arkasında kişisel deneyimlerden kaynaklanan izlenimler, hatalı tasarlanmış ya da yanlış yönlendiren araştırmalar, bağlam içinde değerlendirilebilecek doğum sırası etkilerinin bağlam dışına taşınması, araştırmacı ve klinik psikolog önyargıları, doğum sırası hipotezini doğrulayan araştırmaların yayın için tercih edilmesi gibi faktörlerin yattığını belirtiyor . Harris doğum sırasının aile içi etkileşimlerde yetişkinlikte dahi etkisinin gözlemlendiğini belirtiyor. Ancak bu etkinin sadece aile bağlamı ile sınırlı kaldığını ekliyor. Harris, doğum sırası araştırmalarının temelinde yatan varsayımın doğum sırası etkilerinin çocukluk dönemlerinde yaşanan deneyimlerden kaynaklandığı ve bu etkilerin yetişkinlik dönemindeki karakterimize yansıdığı varsayımı olduğuna işaret ediyor. Ancak çocukların bir durumda öğrendikleri davranış modelini farklı bir durumda tekrarlama eğiliminde olmadığını, aksine yeni durumlar, yeni sosyal bağlamlar için farklı stratejiler geliştirdiklerini söyleyen Harris araştırmacıların bu nedenle çok aramalarına karşın istedikleri etkiyi bulamadıklarını öne sürüyor . Harris ayrıca eski zamanlarda çocukların vakitlerinin çoğunun kardeşleri ile geçtiğini dolayısı ile genç kardeşin bütün çocukluğunu abi ya da ablasının gölgesinde geçirdiğini belirtiyor. Bunun sonucu olarak eski zamanlarda doğum sırasının çocukların rollerini sadece aile içinde değil bütün toplumda belirlediğini söyleyen Harris günümüzde ise kardeşlerin aile ortamı haricinde çok fazla bir arada olmadıklarına işaret ediyor. Dolayısı ile çocukların aile içinde varsaydıkları rollerin aile dışına aktarılmasına ihtiyaç duymadıklarına öne sürüyor. Gelişim psikologlarının çokça aramalarına rağmen kardeş ilişkilerini yaşıt ilişkilerine taşıdıklarına dair bir emare bulamamalarını fikrini destekleyen bir örnek olarak sunuyor . Harris'in doğum sırası araştırmalarına yönelik itirazı sadece öğrenilen davranışların farklı ortamlarda tekrarlanmadığı ya da modern zamanlar ile fikrin ilk ortaya atıldığı zamanları karşılaştırdığı noktalarında kalmıyor. Örneğin genetik etkilerin önemine de vurgu yapıyor. Genetik etkilerin bağlam gözetmeksizin davranışlarımız üzerinde etkileri olduğunu ve bu etkilerin doğum sırası araştırmalarının sonuçlarını etkileyeceğini söylüyor. Genetik olarak uyumlu olmaya eğilimli bir bireyin bütün ortamlarda uyumlu olacağını ya da genleri nedeni ile daha çekici, yakışıklı olan bireylerin sosyal başarıyı her türlü ortamda yakalayacağını belirtiyor. Bu gibi genetik etkilerin araştırmacılar için bir tuzak olduğunu söylüyor . Judith Harris'in ikna edici, detaylı argümanlarına rağmen psikologlar arasında konunun hala tartışmalı olduğunu ve araştırmacıların doğum sırası etkilerini aramaya devam ettiklerini belirtmeliyiz. 2007 yılında Norveç'te 250,000 askeri inceleyerek yapılan epidemiyolojik bir çalışma IQ ile doğum sırası arasında bir ilişki bulmuş . Çalışma aile büyüklüğünü sıkı sıkıya kontrol etmesi ve kapsamlı olması nedeni ile ikna edici gibi görünüyor . Yine de IQ ile doğum sırası arasında ilişkiyi aile kaynaklarının dağılımı ile açıklamak mümkün. 2009 yılında yapılan bir çalışma ise eş seçiminde doğum sırasının etkili olduğu sonucuna ulaşmış. Araştırma ailenin büyük çocukların eş olarak yine büyük çocukları seçerken küçüklerin küçükleri, tek çocukların ise tek çocukları tercih ettiği sonucuna ulaşmış. Araştırmacı eş seçiminin doğum sırası ile olan ilintisinin doğum sırasının kişiliklerimizi etkilediği sonucuna bağlasa da daha fazla araştırma yapılması gerektiğinin hakkını da teslim etmiş. Sosyal bilimler alanında tartışmalı olan doğum sırası konusunda kılıçlar çekilmiş olsa da doğum sırası araştırmalarının kötü bilim mi, yoksa iyiye doğru sürekli gelişen, eleştiriler karşısında kendini düzelten, dünyayı doğum sırası gözlükleri ile açıklayabilecek bir alan olup olmadığını zaman gösterecek. Şu an için dost sohbetlerinde anamın babamın ilki olacağıma dağda gezen tilki olaydım şeklinde başlayan cümleler kurmadan önce doğum sırası tezlerinin şiddetli tepkiler aldığını ve doğum sırası üzerinde yoğun tartışmalar olduğunu hatırlayın."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/aykiri-kiz-pioneer-10.html", "text": "Voyager-1, popülaritesini her daim diri tutmayı başarmış uzay araçlarının başında gelir. Ancak okulun bu en popüler kızının ardında, pek tanınmıyor olsa da önemi yadsınamayacak aykırı bir kız vardır: Pioneer-10! Bu yazıda, Voyager-1/2 ve Pioneer-10/11 ikizlerinden, Voyager-1 ve Pioneer-10'a odaklanacağız. Popüler kız Voyager-1 ve aykırı kız Pioneer-10'un maceraları arasında mekik dokurken, otuz yıl boyunca bilim dünyasını meşgul etmiş 'Pioneer aykırılığı'nı da yazının merkezinde bulacaksınız... * Voyager-1 fırlatıldığında, yaklaşık beş buçuk yıldır keşifte olan Pioneer 10; astroid kuşağını geçen ilk uzay aracı olmuş, ve Jüpiter'in ötesine geçmeyi başarmıştı. Bir yandan boş durmamış, Jüpiter üzerinde direkt gözlem yaparak ve yakın plan fotoğraflar çekerek başka başka ilklere de imzasını atmıştı. Voyager-1'in yolculuğunun başladığı 1977 yılında ise Pioneer-10; o zamanların gezegeni, şimdinin cüce gezegeni, Plüton'un bulunduğu mesafeyi hedeflemiş, tam gaz ilerlemekteydi. Nitekim 1983'te Plüton'un ötesine geçme ilkine de nail olacak ve Dünya'dan 'en uzak' uzay aracı olma unvanını on beş yıl daha elinde bulunduracaktı. Dış Güneş Sistemi'ni keşfe giden ilk araç Pioneer-10 Dünya'dan uzaklaşıyordu, ancak 1980 yılına gelindiğinde; bilim insanları, ters giden bir şeylerin ayırdına vardılar: Doppler kayması sonuçlarına göre Pioneer-10, gereğinden fazla yavaşlıyordu! Yanımızdan hızla geçip giden bir Formula-1 aracı düşünelim. Aracın bize olan mesafesi değiştikçe duyduğumuz sesin yalnızca şiddeti değil, frekansı da değişir. Bize doğru yaklaşan araçtan gittikçe tizleşen bir ses duyarken araç uzaklaştıkça sesin pesleşmeye başladığını duyarız. Aracın ürettiği ses sabit olmasına rağmen, 'viiiuuu' şeklinde bir ses duyma sebebimiz, hızla bize doğru yaklaşan aracın ürettiği her yeni ses dalgasının kulağımıza ulaşana dek daha kısa yol izlemesi, yani daha kısa sürede bize ulaşabilmesidir. Araç yaklaştıkça ses dalgalarının bize ulaşma sıklığı artar ve daha yüksek frekansta bir ses işitiriz. Benzer şekilde uzaklaşan araçtan duyduğumuz sesin frekansı da gitgide azalır. Bu durum Doppler kayması olarak adlandırılmaktadır. Dalga boyu, frekansla ters orantılıdır. Yani bizden hızla uzaklaşmakta olan cisimlerden gelen sinyallerin dalga boylarının gittikçe arttığını ve bize hızla yaklaşan cisimlerden gelen sinyallerin dalga boylarının gittikçe azaldığını söyleyebiliriz. İnsan gözü en kısa dalga boyuna sahip renk olan mor ile en uzun dalga boyuna sahip kırmızı arasındaki renkleri ayırt edebilir (yaklaşık 400nm-700nm arası). Bu yüzden, dalga boyunun kısalma durumuna 'maviye kayma' , dalga boyunun uzama durumuna ise 'kırmızıya kayma' denir. Kısacası; bize yaklaşan bir cisimde maviye kayma, uzaklaşan bir cisimde kırmızıya kayma görürüz. Ayrıca cismin uzaklaşma hızına göre bu kırmızıya kaymanın şiddeti de değişir. Bu kavramdan hareketle, galaksilerin birbirlerinden uzaklaştıkları ve daha uzak galaksilerin daha hızlı uzaklaştıkları tespit edilerek evrenin genişlediği, hatta artan bir hızla genişlediği sonucuna varılmıştır. Benzer şekilde Pioneer-10 üzerinde yapılan Doppler kayması ölçümlerinin beklenenden farklı bir sonuç verdiği görülmüş; Pioneer-10'un, hesaplanandan biraz daha fazla yavaşladığı tespit edilmiştir. Küçük, küçücük, göreve, araştırmalara, Pioneer'in yörüngesine etkisi yok sayılabilecek bir yavaşlayış... Bu küçük değer, sonradan yapılacak bütün araştırmalara sebebi bulunamayan bir 'sapma' olarak direnecek, bildik tüm etmenleri içinde barındıran hesaplamalara meydan okuyarak varlığını ve bilinmezliğini korumayı sürdürecekti. 1972'de gönderilen Pioneer ikizlerindeki bu aykrılığın ancak 1980'de tespit edilebilme sebebi ise, Pioneer-10'un 20 astronomik birimlik mesafeye 1980'de erişebilmesi ve Güneş ışınımının yarattığı basıncın etkisinin ancak bu mesafede Pioneer aykırılığını tespit edebileceğimiz kadar geri planda kalmasıdır. (1AU=Güneş-Dünya arası mesafe ~150milyon ) Bu kesin tespitin ardından bilim insanları kolları sıvadılar. Aykırılığın sebebine dair bir açıklama sunmasa da; yedi yıl boyunca Pioneer'ın üzerindeki sensörlerden alınan ölçümleri içeren telemetri verilerinin analizine ilişkin çalışmanın sonuçları, ilk kez 1998 tarihli makalede yayımlandı. 1998 yılı aynı zamanda Pioneer-10'un 'insan yapımı en uzak cisim' olma bayrağını Voyager-1'e kaptırdığı yıl olarak da tarihe geçmiştir ve Voyager-1, bu unvanını halen korumaktadır. Nihayetinde Pioneer aykırılığı, sebebi bilinmeyen ama varlığı bilinen, 20-70 AU mesafede sabit kabul edilen ve yönü Güneş'e doğru olan küçük bir ivmelenme olarak literatüre geçti. (Değeri: ap=(8.74 1.33) x 10-8 Bu ivmenin ne kadar küçük olduğunu görebilmek adına kaba bir hesap yaparsak; sabit bir hıza kilitlenmiş şekilde, kesintisiz seyreden bir aracın hızının, 10 yılda sadece 1 azalması olarak düşünebiliriz. Öte yandan, Pioneer'in hızının cinsinden on binler ölçeğinde olduğunu da unutmamak gerekir. İvmenin yönü ise Güneş'e doğrudur. Aşağıdaki şekilde 1 numaralı ok Pioneer'den Güneş'e doğru çizilmiştir. 2 numaralı ok Dünya'yı, 3 numaralı ok aracın gidiş yönünün tersini ve 4 numaralı ok aracın dönüş aksisini göstermektedir. Pioneer aykırılığı ise 1 numaralı ok yönündedir. Otuz yılı aşkın süre boyunca gizemini koruyan Pioneer aykırılığının üzerindeki sır perdesi, geçtiğimiz yıl kaldırıldı. Böylesi bir bilinmezliği çözme yolunda bilinir fizikten, bilinmeyene pek çok öneri ortaya atılmış; evren anlayışımızın değişeceğini düşünenler dahi çıkmıştır. Ancak nihai sonuç, yeni teorilerin doğacağı ve fizik kurallarının değişeceği beklentisinde olanlar için tam bir hayal kırıklığı olmuştur: Diğer uzay araçlarında, örneğin Voyager'da bu denli gözlemlenmeyen etkiyi araştırmak için NASA-JPL'den Slava Turyshev önderliğinde bir çalışma yapıldı. Yıllar boyunca Pioneer'dan alınmış veriler incelenerek Pioneer'ın detaylı bir termal modeli oluşturuldu ve derinlemesine bir ısıl analiz gerçekleştirildi. Günümüz yazılımlarının hakkını verecek nitelikte bir termal modeli 1970'lerin başında tasarlanmış bir uzay aracı için oluşturabilmek hiç kolay olmasa gerek... Pioneer'lar, kendi üzerlerindeki altı farklı sensörden aldıkları sıcaklık bilgilerini Dünya'ya düzenli olarak gönderiyorlardı. Yıllar boyunca alınan bu veriler toparlanarak hesaplamalarda kullanıldı ve Doppler verilerinden bağımsız olarak oluşturulan termal tepki kuvveti modeline göre yapılan hesaplamaların Doppler verileri ile paralellik arz ettiği görüldü. %80 oranındaki bu paralellik, Pioneer aykırılığını açıklamak için yeterliydi. Pioneer aykırılığının sebebi, termal tepki kuvveti'ydi... Turyshev, çalışmanın sonucunu şu sözlerle özetliyor: Termal tepki kuvveti tam anlamıyla hesaba katıldığında, geriye aykırı bir ivmelenme kalmıyor. Yeni bir tür fizik keşfetmek elbette heyecan verici olsa da, biz bir gizemi araladık. * Pioneer'ların açığa çıkardığı ısı her yöne eşit olarak yayılmıyordu . Nükleer güç üreteçlerinin yaydığı ısı, yansımalardan sonra aracın ön tarafına doğru yönleniyor ve fazlaca ısınan elektronik sistemlerin de aracın ön tarafında konuşlanmış olması, ön tarafa doğru daha fazla ışımaya sebep oluyordu. Newton'un 3. hareket yasasını hatırlayalım: Her etkiye karşı, eşit ve zıt bir yönde bir tepki vardır. Bilindik bir örnek olarak tüfek atışını ele alırsak; ateş edildiğinde, bu etkiye karşılık tüfeğin geri teptiğini görürüz. Benzer durumu, ateş etmeyen ancak ışınım yapan Pioneer için de düşünebiliriz. Pioneer'ın yaydığı ısının ve dolayısıyla tepki kuvvetinin her yönde eşit olmaması, bir yöne doğru net tepki kuvveti oluşmasına sebep oluyor; bu kuvvetin aracın gidiş yönünün tersine oluşması ise böyle bir yavaşlamayı beraberinde getiriyordu. Turyshev, Pioneer aykırılığını; seyir halindeki aracın farlarından çıkan fotonların aracı geri itmesine benzetiyor... Ancak Pioneer aykırılığını düşünerek, yakıt tasarrufu olsun diye farları yakmamak etkili bir yöntem olmayacaktır. Zira farlarla birlikte yanan stop lambaları, iki yönde de , aynı şiddette tepki kuvveti oluşturacak ve net kuvvet sıfır olacaktır. Bu örneği biraz daha abartarak fren yaptığımızı düşünelim. Aracın yalnızca arkasında bulunan fren lambalarından çıkan fotonların aracımızın gidiş yönünde bir tepki kuvveti oluşturarak frenin etkisini azalttığını söyleyebiliriz. Ancak bu kadar küçük ve ihmal edilebilir bir etki için fren lambalarını sökmenin pek de akılcı olacağını söyleyemeyiz. * Aykırı kız Pioneer'in aykırılık sorunu çözüldüğüne göre en başa dönebiliriz: Bir gün akıllı bir yaşam formunun uzay araçlarını bulma ihtimali düşünülerek tasarlanmış mesajlar, hem Pioneer hem de Voyager araçlarının üzerlerinde bulunmaktadır. Ancak Pioneer'ın üzerinde yalnızca altın kaplı levhaya işlenmiş görsel bir mesaj bulunurken, Voyager'a çeşitli çizimler, müzikler, yansımalar ve Türkçe dahil elli beş ayrı dilde söylenmiş selamlama mesajları konulmuştur. Yazıyı sonlandırmadan önce bu iki uzay aracının güncel durumlarına bakacak olursak: Pioneer-10, 108AU mesafeden; Voyager-1 ise 125AU mesafeden ve birbirlerine hemen hemen zıt yönlerde Dünya'dan uzaklaşmaya devam etmektedirler. Pioneer-10'dan 2003 yılının Ocak ayından itibaren haber alınamamaktadır. Voyager ise Dünya'ya veri göndermeye devam etmektedir. Voyager üzerindeki afili mesaj Pioneer'inkini gölgede bırakırken, 'en uzak' olma şerefi yıllar önce Pioneer'dan Voyager'a geçmişken, ve 'gözden ırak, gönülden ırak' durumu yalnızca Pioneer için geçerliyken, Pioneer'ın daha popüler olmasını beklemek zaten beyhude olurdu... Yazar: Soner Işıksal Boğaziçi Elektrik-Elektronik Mühendisliği mezunudur ve İTÜ Uçak-Uzay Mühendisliği'nde yüksek lisans yapmaktadır. Donanım mühendisi/araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmekte olup; bilim, bilim tarihi, edebiyat, bilimkurgu ve gereksiz hesap kitap işleriyle uğraşmaktan büyük keyif alır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/bilgisayar-tarihinde-cigir-acan-101-icat-4-bolum.html", "text": "9. Fare Bilgisayarlarımızın neredeyse ayrılmaz parçası olan fare ilk olarak 1968'de San Francisco'da düzenlenen bilgisayar konferansında sahneye çıktı. Stanford Research Institute'da insan faktörleri araştırma grubunu yöneten Douglas Engelbart (1925-2013), insanların bilgisayarlarla verimli bir şekilde çalışabilmeleri için geliştirdiği yeni teknikleri kuru bir konuşma yerine canlı bir gösteriyle sunmaya karar vermişti. Önceden hazırlanmış bir terminalin başına oturdu ve mikrodalga TV bağlantısıyla 50 km uzaktaki laboratuvarında bulunan bilgisayarla bağlantı kurdu. Terminale harcıalem bir klavyenin yanı sıra, alışılmadık bir araç iliştirilmişti: Arkasından kuyruk gibi bir kablo çıkan bir kutucuk. Engelbart, görüntüsünden dolayı fare adını verdikleri bu işaretleme cihazını kullanarak uzaktaki bilgisayarda basit bir kelime işlemci, basit bir hipermetin belgesi , ve başka etkileşimli yazılımlar çalıştırdı. Dinleyicilerin ne kadarı farkındaydı bilinmez, ama Engelbart onlara geleceğin bilgisayarını göstermişti. Fare deyip geçmemek gerekiyor. Fare, veya daha genel bir terimle işaretleme cihazları, büyük bir vizyonun, bilgisayar teknolojisinin insan zihnine eklemlenmesi tasarısının bir parçasıydı. Bu vizyonu ilk ifade eden kişi, bir psikolog olan ama ömrünü bilgisayar sanayiinin içinde geçirmiş olan Joseph Carl Robnett Licklider (1915-1990) idi. Licklider disiplinlerarası çalışma için doğmuş biriydi. Matematik, fizik, ve psikoloji alanında üç lisans diploması alıp psikolojide yüksek lisans yaptıktan sonra uzmanlıklarını birleştirebildiği psikoakustik alanında doktora yaptı. 1950'de MIT'de elektrik mühendisleri için bir psikoloji programı oluşturdu. 1957'de yüksek teknoloji şirketi Bolt, Beranek & Newman'da başkan yardımcısı olarak çalışmaya başladı. 1960'da yayınladığı İnsan-Bilgisayar Simbiyozu başlıklı makalesinde insanların hayatlarının bilgisayarlarla içiçe geçtiği bir gelecek tasvir etti, ki o dönemdeki bilgi işleme usulü bu hayalin çok uzağındaydı. 1958'de ABD Savunma Bakanlığı'nın desteklediği DARPA tesis edildi. 1962'de Licklider DARPA'nın Bilgi İşleme Teknikleri Dairesi'nin başına geldi. İsmine rağmen DARPA doğrudan savunma projelerinden ziyade, kısa vadede uygulaması olmayan araştırmaları destekliyordu. Böylece Licklider'ın hayal ettiği şekilde bilişimi insanlarla birleştirecek araştırmalara kaynak sağlama imkanı doğdu. Engelbart'ın araştırmaları da DARPA'dan mali destek almıştı. Fare güzel bir oyuncak olabilir, ama neden çığır açan bir buluş olsun? Elbette tek başına farenin pek faydası yoktu, ama fare bir grafik arayüzün parçasıydı, bu da radikal derecede farklı bir kullanım tarzı demekti. O zamana kadarki bilgisayar kullanımı çok üst seviyede bir soyutlama ve komut ezberleme gerektiriyordu. Oysa işaretleme cihazları, grafik arayüzlü bilgisayarların insan beyninin en kuvvetli özelliklerinden biri olan el-göz koordinasyonu ile yönetilmesini sağlıyordu. Böylece bilgisayar kullanımının insanileşmesi, kolaylaşması, kitlelere uygun hale gelmesinin kapısı aralanmıştı. Engelbart insan-bilgisayar etkileşimi denen araştırma alanına öncülük etmişti. Bugün kullandığımız grafik arayüzlerin temel prensipleri o dönemde belirlendi. Ne var ki, Engelbart'ın sunumu kısa vadede hakettiği ilgiyi görmedi. Bilgisayar donanımı pahalıydı, yüzbinlerce dolarlık bir bilgisayarın işlem kapasitesinin bir kısmını grafik işlemleriyle harcamak makul değildi. Ancak 1970'lerde elektroniğin ucuzlaması ile işler değişti. Güçlenen ve ucuzlayan bilgisayarlarda, grafik arayüz teknolojisi sıçraması beklenmedik bir yerden, bir fotokopi makinesi üreticisinden geldi. Xerox şirketi, yükselen Japon firmalarının rekabeti karşısında ürünlerini çeşitlendirme isteğiyle, 1969'da bilgisayar konusunda çalışacak bir ar-ge bölümü kurmuştu. Palo Alto Research Center olarak bilinen bölümün amacı geleceğin ofisini kurmaktı. PARC'ın başına eski bir DARPA yöneticisi olan Robert Taylor (1932-) getirildi. Taylor, Licklider'la beraber çalışmıştı ve onun vizyonunu PARC'a taşıdı. Bu vizyonu Alto adı verilen bir bilgisayar sistemi üreterek somutlaştırdılar. 1973'de hazırlanan Alto çağının çok ötesinde bir bilgisayardı. Herşeyden önce, bir mainframe değil kişisel bir bilgisayardı. Bir dosya kağıdı büyüklüğünde, dik duran ekranı grafik çıktıya uygun olarak hazırlanmıştı. Fare aracılığıyla bir grafik arayüzle çalışılıyordu. Alto'lar birbirlerine Ethernet standardı kullanan bir ağla bağlanabiliyorlardı. Alto'ları lazer yazıcılarla kullanmak da mümkündü. Yaklaşık bin adet Alto üretildi, fakat bunlar satışa sürülmeyip Xerox içinde kullanıldılar. Henüz kişisel bilgisayar devrimine birkaç yıl vardı, ve çoğu insan koca bir bilgisayarın tek kişinin kullanımına adanmasını abes buluyordu. Zaten maliyeti 18 000 doları bulan bir kişisel bilgisayarın alıcı bulması çok zordu. Kişisel bilgisayar pazarının açılmasından sonra 1981'de ticari bir model hazırlandı ve Xerox Star adıyla piyasaya sürüldü. Ancak, çok üstün teknik özelliklerine rağmen çok yüksek fiyatı ve şirketin pazarlama başarısızlığı yüzünden piyasada tutunamadı. Yine de Alto bilgisayar tarihini dolaylı yoldan etkiledi. 1979'da Steve Jobs PARC'ı ziyaret ettiğinde Alto'yu inceledi ve hayran kaldı. Fare ve grafik arayüz kullanımının bilgisayarların yaygınlaşmasının anahtarı olacağını tahmin etti ve yeni Apple modellerinin tasarımını buna göre yönlendirdi. Lisa adlı başarısız bir modelden sonra 1984'de ünlü Macintosh piyasaya çıktı. PC dünyasında aynı gelişme birkaç yıl sonra Microsoft'un Windows yazılımı ile sağlandı. Fare çoğu insanı yıldıran siyah komut ekranını ortadan kaldırdı ve daha çok kullanıcının bilgisayara ısınmasına vesile oldu. Grafik arayüz görsel ve daha anlaşılır bir çalışma ortamı sağladı. Zamanla fareler gelişti, kolay bozulan toplu fareler yerine dayanıklı ve hassas optik fareler gelişti. Sürükleme topu ve dizüstü bilgisayarlardaki touchpad gibi alternatif işaret cihazları icat edildi. Artık akıllı telefon ve tabletler ile sadece dokunmatik ekranlarıyla, yani işaretleme ile etkileşim kuruyoruz. Masaüstü bilgisayarların yakında yerlerini mobil cihazlara bırakacağı söyleniyor. Yakında bilgisayarlarla bilimkurgu filmlerindeki gibi boşlukta el hareketleri ile etkileşmeye başlayabiliriz. Bütün bunlar 45 yıl önce Douglas Engelbart'ın elindeki gösterişsiz tahta kutunun içinden çıktı. 10. Web 2.0 Son maddeye başlamadan önce bir durup, çığır açıcı bulma kriterlerimizi gözden geçirelim. Başka icatları yaratan bir kök icat, çığır açıcı olarak düşünülebilir. Y olmasa Z olmazdı, X olmasa da Y olmazdı mantık zinciriyle gidebildiğimiz kadar geriye giderek bir alandaki en önemli icadı bulabiliriz. Ama bunda iki sorun var. Birincisi, icatlar genellikle birden fazla kaynaktan beslenirler, doğrusal bir çizgi takip etmezler, hatta bazen birbirlerini aynı anda geliştirirler. İkincisi de, hiç bir icat gökten inmediği için, bu zincirin sonunda nihai çığır açıcı icat olarak ateş yakmaya varırız. Bu kadar geriye gitmek de abes olur elbet. Bu listedeki icatları seçerken mihenk taşım şu oldu: Daha önceki teknolojilerden ciddi şekilde farklı olan inovasyonlar , veya varolan teknolojileri biraraya getiren, büyük bir inovasyon içermeyen, ama öngörülemeyen büyük sonuçlar yaratanlar . Büyük bir sonuç olarak önümüzde bilgisayar ağları var. Hayatımızın her alanına entegre olmuş durumda. Peki, ağ toplumunun çığır açıcı adımı nerede atıldı? Teknoloji olarak bakıldığında bu adımın, yukarıda bahsettiğim DARPA kurumunun fonlarıyla desteklenen ARPANET projesi ile atıldığı söylenebilir. 1960'ların başında tasarlanmaya başlayan ve 1970'de devreye giren ARPANET'in amacı, coğrafi olarak birbirinden uzak mainframe bilgisayarları iletişim hatlarıyla birbirine bağlamaktı. Bu sayede bir bilgisayarın yoğun olduğu durumlarda iş yükünü başka bir bilgisayara aktarmak, böylece kaynakların daha ekonomik kullanılmasını sağlamak amaçlanıyordu. ARPANET'i oluşturmak kolay olmadı. O dönemin birbirinden çok farklı iç yapıya sahip ve değişik veri kodlama usülleri olan bilgisayarlarının kullanabileceği güvenilir bir platform yaratmak gerekiyordu. Bu amaçla, verilerin parçalara bölünüp ağ üzerinden gönderilmesi, kaynaktan hedefe doğrudan bağlantı yoksa aradaki bilgisayarların veriyi yönlendirmesi gibi yöntemler geliştirildi. Ağdaki bilgisayarların iletişim kurma kurallarını belirleyen protokoller, TCP ve IP , yine ARPANET himayesinde gelişti. Bugünkü internet altyapısı hala bu teknolojilerin üzerinde durduğu için ARPANET'in çığır açıcı olduğu söylenebilir. Başka bir açıdan bakıldığında ise asıl büyük adımın Ethernet teknolojisi olduğu söylenebilir. Bu teknoloji 1973'de, Xerox PARC'da Alto bilgisayarı ile beraber geliştirildi. Buradaki amaç yerel olarak bağlı bilgisayarların bilgi alışverişi yapmasını sağlamaktı. Bir ofiste veya laboratuvardaki bilgisayarlar ortak bir aktarım kablosuna bağlanır, ve her biri diğerine sinyalleri aynı hat üzerinden gönderir. Sinyallerin karışmasını engellemek için, bir odadaki sohbette insanların kullandığı nezaket protokolüne benzer kurallar uygulanır. Sözgelişi, her bilgisayar iletişimi dinler, kanal boşsa kendi sinyalini gönderir. İki bilgisayar aynı anda sinyal gönderdiyse ikisi de durur, rastgele bir süre sonra tekrar denerler. ARPANET birbirinden uzak ana bilgisayarlar arasında çalışan bir iletişim omurgasıydı, Ethernet ise yakın mekandaki kişisel bilgisayarları bağlayan bir yerel ağ oluşturuyordu. Birbirini tamamlayan bu iki teknoloji 1970'lerde ortak protokollerde birleşti ve bu protokoller bugüne kadar geldi. Bu yazıyı okuduğunuz bilgisayar Ethernet kurallarına göre çalışan bir devreyle ağınızın routerına bağlandı, o da TCP/IP kurallarıyla Açık Bilim sunucusundan bu sayfayı talep etti, ve sizin bilgisayarınıza aktardı. Ancak, fiziksel bir ağ yapısı o kadar da orijinal bir fikir değildi. İletişim ağı olarak telefon şebekesi örneği vardı. Hatta önceki yüzyılda geliştirilen telgraf şebekesi bile Victoria devri interneti olarak anılmayı hakedecek derecede yoğun bir bilgi aktarımı sağlamıştı. Bu yüzden, biraz da cüretkar davranarak, çığır açıcı olan gelişmenin bağlantı kurabilmek değil, aktarılan bilgilerin anlamlı şekilde organize edilmesi olduğunu savunacağım. 1980'lerde, varolan internet altyapısı üzerinde çeşitli bilgi alışverişi yöntemleri gelişti. Dosya paylaşımı, e-posta, ilan tahtası sistemleri , listserv haberleşme grupları gibi. Bunlar küçük meraklı gruplarına hitap ediyordu, geniş kitlelere yayılmamıştı . World Wide Web beklenmedik bir yerden çıkageldi. 1990'da, İsviçre'deki uluslararası yüksek enerji fiziği laboratuarı CERN'de çalışan İngiliz fizikçi ve yazılım mühendisi Tim Berners-Lee (1955-), değişik bilgisayarlara dağılmış verilerin, hipermetin tıklamalarıyla birleştirilebileceği bir belge sistemi tasarladı ve Belçikalı yazılım uzmanı Robert Cailliau (1947-) ile işbirliği yaparak geliştirdi. Her Web adresinin başında gördüğünüz http ve web sayfalarının görüntülenmesi için kullanılan kodlama dili HTML , Berners-Lee tarafından icat edildi. WWW kısa zamanda CERN sınırlarını aştı ve dünya çapında bir bilgi paylaşımı sistemi haline geldi. Berners-Lee'nin 1991'de yaptığı bir konferans sunumundan sonraki iki yıl içinde Web standardıyla hazırlanmış belgelerin sayısı hızla arttı. Berners-Lee Web yapısının ticari sır haline getirilmemesi, herkese açık bir geliştirme platformu olmasını istiyordu; CERN'i Web teknolojisini halka açmaya ikna etti. İlk yıllarda Web sayfalarına metin temelli tarayıcılarla erişiliyordu. 1990'ların ortalarında iki gelişme Web'in akademik çevrelerden topluma hayata yayılmasını sağladı. Birincisi, 1994 sonunda hazırlanan grafik arayüzlü Netscape tarayıcısıydı. Netscape ile Web sayfalarında resim, müzik ve video gösterilebiliyor, sayfa düzeni şık bir şekilde düzenlenebiliyordu. İkinci önemli gelişme Web'in ticarileşmesiydi. ARPANET ve 1990'da onun yerine geçen NSFNET internet omurgalarının masrafları ABD hükümeti tarafından karşılandığı için ticari amaçla kullanılmaları yasaktı. 1995'de NSFNET kapatıldı, yerini o zamana kadar serpilmiş özel internet servis sağlayıcıları aldı. Böylece mal ve hizmet satan kar amaçlı Web siteleri kurulabildi ve e-ticaret hacmi hızla arttı. Ticarileşmeyle beraber Web sayfalarının profesyonelliği arttı, programcılar gitgide daha güzel görünen sayfalar hazırlamayı, ve karmaşık bilgilerin organize edilebildiği site düzenleri kurmayı öğrendiler. Web'in ani patlamasının hikayesini hepimiz biliyoruz. Ne oldu demeye kalmadan Web, banka işlemlerimiz, alışverişimiz, haberleşmemiz ve sosyalleşmemizde merkezi duruma geldi. O zaman, Tim Berners-Lee'nin aklının ürünü olan WWW'nin çığır açıcı olduğunu söylemek doğru olur. Bununla beraber, 2000'lere gelene kadarki Web ile, son on yılın Web'i arasında büyük farklar olduğu da iddia edilebilir. 2000'lerin başında Web sayfalarının altyapısında olmasa da, görünüşü ve kullanılışında radikal bir değişiklik yaşandı. Eskinin statik Web sayfalarının yerini dinamik sayfalar aldı. Bu siteler kullanıcıya özel şekilde oluşturulabiliyor, anlık değişiklikleri gösterebiliyor, içinde başka uygulamaları barındırabiliyordu. Bu yeni yaklaşıma, yazılım sürümlerinin numaralanmasından ilham alarak, Web 2.0 adı yakıştırıldı. Web 2.0 kavramı teknolojik altyapıda fazla bir değişiklik içermez. Bitler ağ üzerinde kırk yıllık TCP/IP protokolüyle aktarılır, web uygulamaları HTTP protokolüyle açılır, sayfalar HTML sayfalarıyla görüntülenir ve 1990'larda kullanılan aynı programlama dilleriyle programlanır. Asıl önemli fark, bu sayfaların sunduğu hizmetlerdedir. 1990'ların Web'i (Web 1.0) çok önemli bir devrim yapmış, isteyen herkesin kendi web sayfasını oluşturabileceği araçlar sunmuştu. Yine de bu araçlar belli bir teknik zorluğa göğüs germeyi gerektiriyordu, sayfayı barındıracak bir internet hizmeti ve alan ismi satın almak, HTML kodlaması yapmak gibi. Bireylerin söz hakkı bir miktar artmıştı, ama ifadenin önündeki bariyerler tamamen kalkmamıştı. Web 2.0 ise kişiler arası bağlantıları, iletişimi, ortak çalışmayı, içerik üretimini ön planda tutar. Sözgelişi, Web programlama zahmetine girmek istemeyenler ücretsiz olarak, hazır kalıpların bulunduğu Web alanları oluşturabilirler. Bunlar statik sayfalar da olabilir, bloglar gibi belli usullerde dinamik hizmet veren siteler de. İçerik yönetim sistemleri denen üst düzey Web programlama araçları, tam teşekküllü bir site oluşturmayı çok kolay hale getirerek site sahibinin, yazacağı içeriğe odaklanmasını sağlıyor. Örnek vermek gerekirse, son yılların belki de en büyük uygarlık adımı olan Wikipedia wiki adı verilen özel bir içerik yönetim sistemi kullanır. Ama ne okuyucuların, ne de madde yazarlarının bunun ayrıntısını bilmesi gerekmez. Bazı basit kuralları kullanarak içerik yaratmak esastır. Wikiler ve benzeri internet imecelerinin devrimsel yanını anlatmak buraya sığmaz. Web 2.0'ın sağladığı araçların temel yararını Clay Shirky'nin ifadesiyle şöyle özetleyebiliriz: Bir örgüt olmanın minimum maliyeti nispeten yüksek olduğu için, bazı faaliyetler, belli değerleri olsa da, örgütlü şekilde yürütülmeye değecek kadar değerli değildirler. Yeni sosyal araçlar, grup eylemini koordine etmenin maliyetini düşürerek bu denklemi değiştirir. Sosyal ağlar, Facebook, Twitter, FriendFeed, LinkedIn, Google+, ve daha niceleri, Web 2.0 kapsamındaki araçlar ve kavramlar ile ortaya çıktı. Bunlar bireylere hızlı ve ücretsiz olarak içerik üretme imkanı vermekle kalmadı, paylaşma ve tartışma ortamı da doğurdu. İfade bariyerleri daha da aşağı indi. Sosyal ağlar toplumsal ve siyasi değişimde de kilit rol oynuyor. Eskiden kolayca örtbas edilen kabahatler sosyal medyada fırtına gibi esiyor, hafızalara yerleşiyor. İletişimin kolaylaşmasıyla örgütlenme imkanı artıyor, Arap Baharı veya Gezi Direnişi gibi kitle hareketleri bir anda ortaya çıkıveriyor. Coursera, EdX, KhanAcademy gibi sitelerin sunduğu çevrimiçi dersler, geleneksel eğitimi ortadan kaldırmasa bile, muhtemelen değişik bir biçime sokacak. Yeni Web araçları bilimsel araştırmaya da damgasını vuruyor; eski yayıncılık modeli değişiyor, makalelerin müsveddelerini barındıran arşivler en çok kullanılan yayın mecraı haline geldi. Bilimsel araştırmanın her aşamasının paylaşılmasından bahsediliyor. Web 2.0, bilgiye bakışımızı kökten değiştirdi. Eski medyada gazeteler, basılı ansiklopediler, televizyonlar, tek yönlü ve tartışmasız bir otorite oluştururlardı. Yeni medya ise bunların çoğunun üzerinden atlayıp geçiyor. Tek taraflı değil, kişilerin karşılıklı tartışmaları ve paylaşmalarından ortaya çıkan yeni bir resim çiziyor. Bu yeni tavır, eskiye alışık olanların tepkisini çekiyor. Sosyal ağlarda yayılan yalan haberleri ve abartıları kötü örnek olarak göstermek yaygın, fakat buna karşılık geleneksel medyada da yalanlar ve çarpıtmaların çok sayıda olduğunu gördük, özellikle de Gezi direnişi ve daha sonraki olaylarda. Web 2.0 araçlarını kullandıkça görüyoruz ki, kitlesel katılımla hazırlanan içerikte, Wikipedia sayfası olsun, twitter haberleri olsun, gerçeğin daha kapsamlı ve doğru bir ifadesine ulaşmak mümkün. Toplum hayatında devrim yaratan kişisel bilgisayarların bir teknolojik atılımdan çok, varolan teknolojinin farklı bir kullanım tarzı olduğunu görmüştük. Aynı şekilde Web 2.0 da, mevcut yazılım ve donanım sistemlerinin kitlesel kullanıma uygun hale getirilmiş paketlemelerinden başka birşey olmasa da, hayatımızda olağanüstü değişiklikler yaptı ve yapmaya devam ediyor. 11. İkili sistem Dünyada 10 çeşit insan vardır: İkili sistemi bilenler ve bilmeyenler. Anonim Buraya kadar, aşağı yukarı kronolojik sırayla, on değişik çığır açıcı teknoloji gördük. Bunların bir kısmı diğerlerine temel oldu, bir kısmı varolanların değişik bir bakış açısıyla kullanılması ile gerçekleşti. Ancak açıkça görünür olmasa da bütün bilgisayar teknolojisinin altında yatan bir teorik kavram var: Bilgiyi ikili sistemde, sıfırlar ve birler dizisi olarak kodlamak ve işlemek. Bilişim teknolojisi tamamıyla bu matematiksel teorinin görünmez temeli üzerinde durur. İkili sistemde yazılan her işaret bir bit olarak anılır ve sadece 0 veya 1 değerlerini alır. 1950'lerden bu yana bütün bilgisayarlar ve diğer dijital araçlar bilgiyi bitler dizisi olarak saklar, kullanır ve aktarır. Ancak eski bilgisayar tasarımlarının hepsi ikili sistem kullanmıyordu. Howard Aiken'in Harvard Mark I cihazı (1943), hatta daha sonraki ENIAC (1946) bile sayıları onlu tabanda saklıyor ve işliyordu. Daha öngörülü tasarımlar olan Konrad Zuse'nin mekanik Z1 (1937) makinesi ile, John Atanasoff ve Clifford Berry'nin lambalı ABC'si (1942) ikili tabanda çalışıyorlardı. Bitler ve ikili sistem neden bu kadar önemli? Biri teknik, biri matematiksel olmak üzere iki sebebi var. Teknik sebep, ikili sistemde kodlanmış verilerdeki aktarımındaki hataların ortadan kaldırılabilmesinin kolay olması. Sözgelişi, antenle dinlediğimiz radyo ile, Açık Bilim'in cepyayınını karşılaştıralım. Birincisi radyo vericisinden aktarılan analog sinyallerle bize ulaşır. Radyoda ses, radyo dalgasının frekansının an be an küçük miktarlarda değiştirilmesiyle kodlanır. Ancak etrafımızı saran başka elektromanyetik dalgalar da vardır: Başka radyo kanalları, TV veya telsiz yayınları, cep telefonu sinyalleri, az da olsa evimizdeki ampullerden çıkan radyo dalgaları, hatta şimşekler. Bu dalgaların bazıları alıcımızda sinyale karışır ve sinyali az da olsa değiştirir. Radyodaki parazitin sebebi budur. Antenli televizyonlarda aynı etki kumlu görüntü olarak kendini belli eder. Açık Bilim'in cepyayınındaki ses ise ikili sistemde kodlanmıştır. Bu kodlamada ses dalgasından sık aralıklarla numune alınır, ve her numunedeki dalga büyüklüğü ikili sistemde ifade edilen bir sayıya dönüştürülür. Bunlar arka arkaya eklemlenerek dijital ses dosyasını oluştururlar . Dijital bilgi aktarılırken de elbette yukarıda saydığım elektromanyetik parazit yine sinyale eklenir. Ancak, genellikle parazit dijital sinyalin 0 ve 1'lerini ayıran aralıktan daha zayıftır. Dijital alıcı belli bir eşiğe kadar olan dalgalanmaları düzeltebilir, mesela 0.7 değerini 1 olarak, 0.2 değerini 0 olarak alır. Bu yüzden parazit, çok kuvvetli olmadıkça, dijital sinyali bozmaz. Aynı avantaj kopyalamada da geçerlidir. Analog kayıt yapan eski tip bir manyetik teyp kasetini başka bir kasete kopyaladığınızda az da olsa bazı sesleri kaybedersiniz. Kopyanın kopyasını yaparsanız biraz daha bilgi kaybedersiniz. Dijital kopyalamada ise, hem dijital sinyalin ayrıklığından, hem de çeşitli hata düzeltme algoritmaları kullanıldığından, bilgi kaybı yok denecek kadar azdır. Teknik avantajının yanı sıra ikili sistem, dijital devrelerin temel matematik ile tasarlanıp analiz edilmesine de elverişlidir. Bitler 1-0 yerine bazen doğru-yanlış veya evet-hayır şeklinde de yorumlanırlar. Bu onları, temel önermeler mantığına bağlar. Önermeler de bitler gibi iki değerlidir, ya doğrudurlar ya yanlış, üçüncü bir şık yoktur. Önermelere ve, veya, değil gibi işlemler uygulanarak yeni önermeler üretilebilir. Karmaşık mantık işlemleri, Boole cebrinden türetilen bazı bağıntılarla basitleştirilebilir. Bu matematiksel/mantıksal kavramlar dijital elektroniğe birebir aktarılabilir. İkili veriler, bunlarla ve, veya, değil işlemi yapan elektronik devrelere bağlanır. Mantık kapıları ise birleştirilerek aritmetik, bellek erişimi, veri saklama gibi işlemler yapan devrelere dönüştürülebilir. Bunların hepsinin işleyişi Boole cebri ile analiz edilebilir. Dahası, devre tasarımı ve analizi bu matematiksel araçlar yardımıyla otomatik hale getirilebilir, yani devre tasarımı yapan programlar üretilebilir. Bugünkü bilgisayar devrimimizin kökü temel matematikten beslenir. Eğer verileri ikili sistemle kodlamasaydık elektronik parazit gibi teknik bir sorunu aşmamız belki yine mümkün olurdu, ama devreleri temel mantık ve Boole cebri kullanarak analiz etmemiz mümkün olmayacaktı ve muhtemelen elektronik devreleri bugünkü karmaşıklığına ulaştıramayacaktık. Bence bu, temel bilimlerle sağlanan bilgi birikimi olmadan teknolojik gelişmenin mümkün olmayacağını ispatlayan en güzel örneklerden biri."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/bir-casusluk-hikayesi-telefonu-kim-icat-etti.html", "text": "Yazıya girmeden önce isterseniz herkesçe bilinen ve de resmi olan cevabı verelim: Alexander Graham Bell. Yazının buradan sonrası ise perde arkasındaki olayları merak edenler için. Geçen ayki sayımızda modern havacılığın pek bilinmeyen geçmişini Wright kardeşlerin meşhur patentine ve onun yaptırımlarına odaklanarak incelemiştik. Daha karmaşık bir hikaye ise bu sefer telefonun icadı ile karşımızda. Alexander Graham Bell ve Elisha Gray'in telefonun icadı üzerindeki hak iddialarından, sanayi casusluğu suçlamalarından ve de mahkemelere intikal eden bir süreçten bahsedeceğiz. İki mucidin tasarımlarını karşılaştırmadan önce şunu belirtmek gerekir ki, telefonun icadı aslında 40 yıldan fazla süren bir bilimsel birikim üzerine kuruluydu. Bell ve Gray'den önce birçok mühendis ve bilim insanı sesin elektromanyetik iletimi konusunda bazı adımlar atmıştı. Bunlardan belki de en öne çıkanı Antonio Meucci idi. Meucci de Bell ile mahkemelik olmuştu ama Meucci'nin iddialarının adına tescillediği patentle uyuşmamasından ötürü dava Bell lehine sonuçlanmıştı . Konuyu dağıtmamak adına bu makalede pratik kullanıma uygun ilk telefonun icadını, dolayısıyla Alexander Graham Bell ve Elisha Gray arasındaki açmazı inceleyeceğiz. Kimdir Alexander Graham Bell ve Elisha Gray? Alexander Graham Bell 1847'de İskoçya'da doğdu, ama yaşamının büyük kesimini Kanada ve ABD'de geçirdi. Ailesinden ses ve iletişim konusunda devraldığı deneysel birikim ve bilim için çevresinden gördüğü teşvikler şüphesiz onun bilimsel kariyerinin en itici güçleriydi. 12 yaşındayken yaptığı ilk icadı komşusunun değirmeninde öğütülen buğdayı sap ve kabuk gibi istenmeyen parçalarından ayıklayan bir düzenekti. En bilinen icadı olan telefondan başka metal dedektörü, deniz otobüsü ve fiber-optik iletişim gibi birçok önemli icada ve gelişime imzasını atan Bell için çağının en üretken dehalarından birisiydi dersek abartmış olmayız. Ama üzerinde en çok zaman harcadığı konulardan birisi sesli iletişimdi. Annesinin ve eşinin işitme engelli oluşu ve bu dertten muzdarip öğrencileri için ayrıca konuşma ve iletişim dersleri vermesi doğal olarak Bell'i sesin oluşumu, kaydı ve iletimi konusunda ömür boyu sürdüreceği araştırmalara itmişti . Elisha Gray ise 1835'te ABD'nin Ohio eyaletinde doğdu. Hakkında Alexander Graham Bell kadar çok şey bilinmese de, iletişim teknolojisi konusunda adına kayıtlı birçok patent mevcut. Gray özellikle telgrafla iletişimin kalitesini arttıran icatlar geliştirdi. Bu icatlardan bazıları el yazısının telgrafla iletimini sağlayan bir çeşit faks makinesi, telgrafla gelen mesajları kağıda basabilen bir yazıcı ve de resimlerin elektromanyetik yolla iletimini sağlayan basit bir kapalı devre televizyon sistemiydi . Önce telefonu tanıyalım Tahminimce hepimiz telefon olan bir evde doğup büyüdüğümüz için bu icadın varlığını hiç garipsemedik. Hatta artık cep telefonları yüzünden evimizdeki sabit hatları bile kullanmamaya başladık. Aslında basit ama etkili bir tasarıma sahip olan telefonun bugünkü haline ulaşması hayli vakit aldı, ama baştan beri çalışma prensibi aynıydı. Basitçe anlatmak gerekirse telefonun alıcı kısmı konuşmamızı önce elektrik sinyallerine dönüştürür. Sesimizin dalgaboyuna, yani tizliğine veya pesliğine göre, alıcının içindeki bir zar farklı şiddetlerde titreşir. Bu titreşimlere bağlı olarak elektrik direnç değeri değişebilen bir parça kullanılır. Günümüzde piezoelektrik bileşenler kullanılırken eskiden Edison'un icat ettiği, karbon tozları barındıran bir hazne kullanılırdı. İşte bu değişken direnç sayesinde iletilen elektrik akımının anlık şiddeti yollanan ses dalgalarına bağlı olarak ayarlanır ve telefondan ana hata iletilir. Telefon tellerinde ilerleyen elektrik akımları en sonunda karşı tarafın telefonuna ulaşır. Bu sefer gelen elektrik akımlarının ses dalgalarına geri dönüştürülmesi lazımdır. Bunun için de ahizede bir elektromıknatıs kullanılır. Bu elektromıknatıs, ahizede yer alan, demir bir halkaya yapışık ikinci bir zarı titreştirir. Gelen elektrik akımının şiddetine bağlı olarak çalışan elektromıknatıs ve onun titreştirdiği zar en sonunda ses dalgaları yaratır ve bu dalgalar ahizeden dışarıya verilir. Aşağıdaki bağlantıya tıklarsanız, o zamanların ses kayıt ve iletim kalitesi hakkında da bir izlenime sahip olursunuz. Alexander Graham Bell'in bilinen en eski ses kaydı. Kayıtta Bell Sesimi duyun, Alexander Graham Bell diyor. Bell ve Gray'in telefon tasarımları Gördüğünüz gibi telefonun çalışma prensibi bizim için o kadar da karmaşık değil. Buradaki en önemli unsur ses dalgalarını önce elektrik akımlarına dönüştürüp, sonra bu akımları tekrar sese etkin bir şekilde çevirebilmekte. Tabii kullanılacak düzenek bir şekilde elektrik akımlarının şiddetini ses dalgalarıyla bağdaştırmak zorunda. Bunun çözümü de yukarıda bahsettiğimiz değişken direnç. Edison karbon mikrofonunu 1877'de yani telefonun icadından 1 yıl sonra icat etmişti . Dolayısıyla, Alexander Graham Bell ve Elisha Gray değişken direnç sorununu başka bir yöntemle çözmek zorundaydı. İlk başta Bell, telli çalgılardaki gibi değişik dalgaboylarında sesler çıkarabilecek tellerle sesi iletmeyi öngörüyordu. Bell daha sonra, 2 Haziran 1875'te asistanı Thomas Watson ile yaptığı deneylerin birinde tesadüfen farketti ki, farklı dalgaboylarındaki seslerin iletimi için sadece bir tel yeterliydi. Yine de Bell'in kaydettiği bu gelişme iletilen sesin kalitesini anlaşılabilir düzeyde tutamıyordu, yani ahizeye konuşan bir kişinin söylediği kelimeler ayırt edilemiyordu. Bell'in tasarımı hala pratik kullanımdan birkaç adım uzaktı . Diğer taraftan Elisha Gray ise 1874 yılının yazında müzikal tonları iletebilen ama insan konuşmasını hala anlaşılır şekilde iletemeyen bir cihaz icat etmişti. 1874 yılının Aralık ayında da bu cihazı halka açık bir gösteride tanıtmıştı. Gray'in tasarımında değişken direnç görevini gören şey ise iletken bir sıvıya batırılmış elektrotlar, yani telefondaki elektrik devresinin uçlarıydı. Bu elektrotların batırıldıkları sıvıyla olan temas miktarı gelen sesin dalgaboyuna bağlıydı. Daha tiz, yani daha düşük dalgaboyu olan bir ses daha fazla enerjiye sahip olduğu için elektrotlar sıvıya daha fazla batacaktı (Resim 1). Böylece sıvıyla temas alanı artan elektrotlardan daha fazla elektrik akımı geçecekti, tıpkı karbon mikrofonundaki gibi. Gray daha sonra bu sıvı bazlı değişken direnci, yani sıvı aktarıcıyı, yeterince iyileştirmeyi başarmıştı ve 11 Şubat 1876'da defterine de bu düzeneğin bir şemasını çizmişti . Patent ofisine hücum Hikaye bu noktadan sonra gerçekten ilginç bir hal almaya başlıyor. Bildiğimiz kadarıyla 11 Şubat 1876 tarihinde Elisha Gray'in elinde pratik olarak kullanıma neredeyse uygun olan bir telefon tasarımı vardı, ama Alexander Graham Bell'in tasarımında aşması gereken daha büyük sorunlar mevcuttu. İlginç olan ise 14 Şubat 1876'da Gray avukatı aracılığıyla kendi tasarımının patenti için önbaşvurusunu yollamışken, Bell de aynı gün avukatı aracılığıyla kendi tasarımı için patent başvurusu yapmıştı. Dahası Bell'in başvuru metninde yer alan ama çizimlerde gösterilmeyen sıvı aktarıcıya ait ifadeler, Gray'in başvurusunda da yer alan ve ayrıca çizimlerle gösterilen sıvı aktarıcıya inanılmaz şekilde benzemekteydi. 19 Şubat'ta Amerikan patent ofisi bu şaibeli durumdan dolayı Bell'in patent başvurusunu askıya alıp, Gray'e başvurusunu tamamlaması için 3 ay süre verdi. Bu 3 ayın sonunda da kimin hak sahibi olduğunu belirleyebilmek için münazaralara başlanacaktı . Casusluk yapılmış mıydı? Konu için önemli bir detay ise o tarihlerde Amerikan patent ofisinin, patent başvurularında bahsi geçen tasarımların çalışan bir örneğini görme talebiydi. Tahmin edilen o ki Bell'in elinde başvuru sırasında böyle bir örnek yoktu. Diğer taraftan Amerikan kongresinin 1870'te aldığı bir kararla başvuru sahiplerinin örnek gösterme zorunluluğu kaldırılmıştı . Bell'in avukatlarının bu kararı lehlerine kullanıp, Bell'e zaman kazandırdığını düşünüyorum, çünkü Bell'in not defterine 24 Şubat'tan 7 Mart'a kadar süren bir seyahati boyunca hiçbir şey yazılmamıştı. Bell'in patent başvurusu 7 Mart'ta onaylanmışken, 8 Mart'ta Bell'in not defterine Gray'in tasarımına çok benzeyen bir düzenek çizilmiş, 10 Mart'ta ise Bell sıvı aktarıcıyı kullanarak insan sesini anlaşılır şekilde iletebilen bir düzeneği çalıştırmayı başarmıştı. Aslında Bell daha sonraki deneylerinde ve halka açık gösterilerinde bu düzeneği bir daha kullanmayacaktı ve bunun yerine geçecek olan elektromanyetik düzenekle çalışan telefonunu geliştirecekti. Ama başvurusunda Gray'in sıvı aktarıcılı tasarımından sadece bahsetmek bile Bell'in patent beratını almasına yetmişti. Yaklaşık bir yıl sonra, 2 Mart 1877'de Bell Gray'e bir mektup yazmış, bu mektupta Gray'in tasarımının suyun içinde titreşen bir tel ile alakalı olduğunu bildiğini itiraf etmişti. Ama bu tarihte Gray'in tasarımı hala saklı tutuluyordu. Peki Bell bu detayı en başta nasıl öğrenmişti? 1879'da Bell yeminli ifade verirken, dönemin patent memuru ile Gray'in tasarımı hakkında üstünkörü bir sohbet ettiğini söyleyecekti. Diğer taraftan söz konusu patent memuru, 1886 tarihli yeminli ifadesinde 1876'da alkolik olmakla beraber Bell'in avukatına para borcu olduğunu, kurallara aykırı olmasına rağmen ona Gray'in başvurusundan bahsettiğini, üstüne bir de amirlerine Bell'in başvurusun Gray'inkinden daha önce ulaştığını rapor ettiğini söyleyecekti. Bu inanılmaz ifade gazetede yayınlandıktan 3 gün sonra ise Bell bütün bu iddiaları yazılı ve yine yeminli olarak reddedecekti . Buna benzeyen başka birçok ifade ve komplo teorisi var. Bunlara daha fazla yer vermemekle birlikte, gerçekliği su götürmeyen son birkaç detayı daha sizlerle paylaşma gereği görüyorum. Avukatı Gray'e, Bell'in başvurusunun 20 Ocak 1876'da, yani meşhur 14 Şubat 1876 başvuruları yapılmadan önce, noter tarafından zaten onaylandığını söylemişti. Bu yüzden Gray'e, başvurusunun peşini bırakmasını tavsiye etmişti. Gray daha sonra avukatının tavsiyesini yerine getirip, yazılı olarak bu mücadeleden çekildiğini söylemiş, Bell de en sonunda 7 Mart 1876'da 174465 nolu Amerikan patentini almayı başarmıştı (patent ofisinin Gray'e verdiği 3 aylık sürenin bile dolmadığını hatırlatırım). Peki Gray, Bell ile hukuk mücadelesi verirken, kendi avukatının hesabına Bell'in şirketi tarafından düzenli olarak para yatırıldığını bilse acaba avukatının tavsiyesini yine yerine getirir miydi? Gray bütün bu gerçekleri sonradan öğrendiğinde telefonu aslında kendisinin icat eddiğini söylemiş, Bell'i casuslukla suçlayıp olayın peşinden gitmeye çalışmış, ama kendi isteğiyle mücadeleden daha önce çekildiği için artık iş işten geçmişti. Sonuç Gördüğünüz gibi telefonun icadı hakkında kıyasıya bir mücadele söz konusuydu. Ne yazık ki bu mücadele bilimsel değil, hukuki bir platformda olmuştu. Amerikan patent ofisi Elisha Gray'in değişken direnç fikrinin asıl sahibi olduğunu açık açık kabul etmiş, ama Gray'in mücadeleyi bırakmasından ve de patent başvurusunu tamamlamamasından dolayı Alexander Graham Bell'i pratik telefonun mucidi olarak tescillemişti. Alexander Graham Bell resmi olarak telefonun mucidi, ama bu ünvanı ne kadar hak ediyor? Yukarıda bahsi geçen detaylara bakılırsa Gray'in Bell'in avukatları tarafından casusluğa uğradığını ve kendi avukatı tarafından da kötü bir şekilde kandırıldığını düşünüyorum. Yazının başında Alexander Graham Bell'in çağının en üretken dehalarından birisi olduğunu belirtmiştim. Dolayısıyla Bell'in aslında böyle bir casusluğa ne ihtiyacı olduğunu, ne de bunu istediğini tahmin ediyorum. Ne yazık ki, avukatlarının yol açtığı bu karmaşadan sonra sanıyorum ki Bell'in geri adım atıp her şeyi itiraf etmesi için artık çok geçti. Çünkü işin ucunda hem büyük bir unvan, hem ülke çapında bir saygınlık, hem de milyon dolarlar vardı. Bu hikayeden çıkaracağımız çok önemli dersler var. Birincisi, bir tasarım üzerinde çalışıyorsanız, mutlaka notlarınızı tarihleriyle birlikte kayıt altına alıp saklayın. Bell'in not defterinin verdiği açıklar malumunuz. İkincisi, tasarımınızı kasada saklamak yerine mutlaka patentleyin. Tabii bu noktada tasarımınızın patent almaya değecek kadar önemli olduğunu varsayıyoruz. Üçüncüsü, patentiniz tescillenene kadar başka bir kimseye çalışmanızdan bahsetmeyin, ki bu süreç 1 yıldan fazla sürebilir. Son olarak, olaylar sarpa sararsa mutlaka ikinci bir avukatın görüşünü alın!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/biyolojik-savas-ve-biyosilahlar.html", "text": "Kimse bilmezdi gerçekte ne olduğunu, olan bitene hastalık demişlerdi sadece. Kim bilir belki de hastalıkları tanrılar veriyordu; üzerine gittik. Zamanla öğrendik o ufak canlıları, hastalıklara bakış açımız da değişti ya da daha az korkuyorduk artık. Zamanla bizim sözümüz geçmeye de başlamıştı. Hastalıkları yenebiliyorduk ya da birbirimize hastalıklarla saldırabiliyorduk. İnsanlığın gelişimini kim durdurabilir; laboratuvarlar kurduk, hastalıklar üretmeye başladık. Silahlarımız vardı, hastalık saçıyordu. İnsanlık hiç diyor mudur kendine, keşke bilmeseydik gerçeği diye? Bilim dünyasının gördüğü en korkunç mikroorganizmalar, askeri amaçlarla birleştiğinde etik değerleri olmayan biyolojik savaş ortaya çıktı. Bu durum aynı zamanda dünya üzerinde canlı olan her şey için bir tehdittir. Bugün bir çok ülke hastalıkların tedavilerinden, insan yaşam süresini uzatmaya kadar birçok amaçla zararlı veya zararsız mikroorganizmalar üzerinde çalışmalar yapmaktadır. Bu canlıların kolay ulaşılabilir olması aynı zamanda biyoterör kavramını oluşturmuş, biyolojik tehditlere karşı güvenliği ifade eden biyogüvenlik, hastalıkları denetlemeyi ve gözlemlemeyi ifade eden biyogözetim gibi kavramları da meydana getirmiştir. En korkunç silahlar sıralamasında nükleer silahları alt edebilecek etkilere sahip biyolojik silahlar, kendilerinden II. Dünya Savaşı'nda sıkça söz ettirmişlerdir. Kurbanlarına çektirdikleri acı, tespit edilmelerindeki zorluk, yayılma hızları, maliyetleri bir biyolojik ajanın silah olarak tercih edilmesindeki kriterlerden birkaçıdır. Biyolojik savaşın milattan önceki dönemlere kadar uzanan bir geçmişi vardır. O dönemlerde hastalıktan ölmüş hayvan ya da insan bedenleri çoğunlukla düşman su kaynaklarını kirletmek amacıyla kullanılıyordu. Antik dönemde, İskitli okçuların oklarını hastalıktan ölmüş canlıların bedenlerine batırarak atmaları ilkel biyolojik savaş taktiklerinden biriydi. Ayrıca Kartacalı Hannibal'ın Eurymedon Savaşıda, zehirli yılanlar kullandığına inanılır. Tarih içinde gelişen teknoloji ve bilimsel yöntemler biyolojik silahları da kaçınılmaz olarak etkiledi. Örneğin, mancınıkların insan bedeni gibi ağır cisimleri fırlatabildiği Orta Çağ'da bir liman şehri olan Kaffa'yı kuşatmaya gelen Tatarlar, savaş sırasında fareler ve pirelerden bulaştığı düşünülen veba hastalığına yakalanır. Bu durumu bir savaş taktiğine çeviren Tatarlar, vebalı bedenleri mancınıklarla Ceneviz kalelerine atar. Kısa sürede hastalık Cenevizliler arasında da yayılmaya başlar. Bu savaş tarihsel uyum gösteren ve 1347-1351 yılları arasında özellikle Avrupa'da kitlesel yıkıma yol açan büyük veba salgınıyla da ilişkilendirilir. Salgınına sebep olan Yersinia Pestis bakterisinin Avrupa'ya bu şekilde taşındığını kabul ettiğimizde, biyolojik savaşın sonuçlarıyla ilgili oldukça çarpıcı bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Salgın sırasında ölenlerin sayısının 70 milyon ile 200 milyon arasında olduğu tahmin edilir. Bu rakam Amerika'nın Japonya'ya attığı iki atom bombasının toplam ölü sayısının ortalama 600 katıdır. Modern Biyolojik Savaş I. Dünya Savaşı'nda zehirli gazların kullanılması, bilimin karanlık tarafını ortaya çıkarmıştı. II. Dünya Savaşı ise tam anlamıyla bilim insanlarının savaşıydı. Amerika, 1941'de gelen Japon saldırısıyla II. Dünya Savaşı'na dahil olduktan bir yıl sonra Aralık ayında Washington'da bilim insanlarının da katıldığı gizli bir toplantı düzenledi. Aldıkları istihbarata göre Almanya, müttefikleri İngiltere'ye biyolojik bir saldırı planlıyordu. İngilizler, Amerikan'ın biyolojik silah desteğini talep ederken Qruinard adında bir İskoç adasında gizli, hayvan deneylerine başlamışlardı. Deneyler oldukça basitti. Havaya şarbon virüsü veriyorlardı, bir kilometre uzaklıkta rüzgar yönünde yerleştirilen koyunlar ise denek olarak kullanılıyordu. 1943 baharında başkan Franklin Roosevelt'in emriyle Amerikan Biyolojik Silah Programı hayata geçirildi. Ülkenin eyaletlerinden biri olan Maryland'de Fort Detrick adlı merkezde, gönüllü bilim insanları maksimum güvenlik tedbirleri altında fareler ve maymunlar kullanarak çalışmalara başladılar. Ancak Fort Detrick'teki bilim insanların bu organizmaların insanlar üzerindeki etkilerini tahmin edemiyorlardı. Bu sırada istihbarat birimleri Japonya'nın bir süredir biyolojik silah çalışmaları yaptığını düşünüyordu. Japon yazışmalarında sürekli olarak Shiro Ishii ve 731. Birim'den bahsediliyordu. Konunun üzerine gittiklerinde çok çarpıcı ayrıntılar ortaya çıktı. 731. Birim, Çin'in o dönemde Japon işgalinde olan Pinfang bölgesinde, 1937-1945 yılları arasında General Shiro Ishii tarafından yürütülen 3000'in üzerinde kişinin birim içi deneylerde, yaklaşık 12000 kişinin ise dış saha deneylerinde hayatını kaybetmesine neden olan Japon Biyolojik Savaş programının merkeziydi. Bölgedeki Çinli köylüler toplatılarak, özellikle şarbon ve veba deneylerinde kullanılıyordu. Hasta denekler cam kafesler içinde ölene dek gözlemleniyordu. Ancak Amerikan hükümetinin dikkatini çeken şey 731. Birim'deki çalışmaların büyük bir titizlikle kaydedilmesiydi. Nihayetinde Amerikan hükümeti bu istihbaratı kendi lehine çevirmek amacıyla Shiro Ishii ile bütün deney verilerine karşılık, o ve çalışanlarının savaş suçlarından muaf tutulacağını belirten bir anlaşma yaptı. Amerika istediği insan verilerine sonunda sahip olmuştu. Ancak Amerikan biyolojik silah çalışmalarına, 1945'te hükümetin ilgisi bir anda azaldı. Önce Hiroşima ve ardından Nagazaki ile tarih sahnesine çıkan atom bombası, biyolojik silahları gölgede bırakmıştı. Silahlanma paranoyası biyolojik silahların soğuk savaş döneminde yeniden ortaya çıkmasına neden oldu. Zaman içinde Japonlardan aldıkları bilgilerin yetersiz olduğu farkedildi. Amerika insan deneylerini kendisi yapmak zorunda kalmıştı. Gönüllü kişiler ve maymunlar üzerinde Utah'ta çöl denemeleri yapıldı. İnsan denekler kullanıldığında bulaşıcı olmayan hastalıklar tercih ediliyor ve hastalar iyileştiriliyordu. Biyosilahlar taktiksel olarak uzun süreli hastalığa sebep olan mikroorganizmalardan seçilir, bunun nedeni savaşlarda ölen askerler geride bırakılırken, hasta askerlerin orduyu meşgul etmesidir. O dönemlerde yetkililer bir yandan devletin haberi olmadan Chicago gibi kalabalık şehirlerinde zararsız mikroorganizmalarla kitle testleri yapıyor, bir yandan da halk Sovyetlerden gelebilecek biyolojik tehlikelere karşı uyarılıyor, eğitiliyordu. Biyolojik silahlar artık gerçekti. Amerikan Biyolojik Savaş Savunma programı kapsamında hazırlanmış aşağıdaki videoda, biyolojik silahların donanma üzerine ateşlenme yöntemleri gösterilmiştir. Şubat 1969'da bir kaza haberi yayıldı. Utah'ta yüzlerce koyunun sinir gazı nedeniyle öldüğü iddia edildi. Hükümet bölgede kimyasal ve biyolojik silah çalışmaları yaptığını itiraf etti. Biyolojik silah stratejileri tekrar gözden geçirilmeye başlandı. Bu tür silahların kontrol altında tutulması çok zordu ve halkı tedirgin ediyordu. Aynı yılın Kasım ayında başkan Richard M. Nixon, Fort Detrick'ten yaptığı bir konuşmayla Amerikan Biyolojik Silah Programını kesin olarak sonlandırdı. 1925 yılında dünya genelinde imzalanan, biyolojik ve kimyasal silahların kullanımını yasaklayan Cenevre protokolü Amerikan devleti tarafından henüz onaylanmamıştı, ilk olarak 1972'de biyolojik silah sınıfını tamamen yasaklayan Biyolojik Silahlar Konvansiyonu imzalandı ve ardından 1975'te Cenevre Protokolü onaylandı. O yıllardan sonra tartışmalı kaynaklara göre bu tür silahların üretimi devam etti. 1974-1981 yılları arasında Laos, Kampuçya ve Afganistan'da uçaklarla insanların üzerine bırakılan Sarı Yağmur adlı trikotesen binlerce kişinin ölümüne sebep oldu. Son olarak, geçtiğimiz yüzyılın sonlarında Irak, biyolojik silah programıyla gündeme geldi. Bugün halen bazı ülkelerin bu tür silahlara sahip olduğu düşünülmektedir. Biyolojik silahlar neden tercih ediliyor? Biyolojik silahlar, biyolojik ajanlar olarak da adlandırılan patojenlerden yani hastalık yapıcı mikroorganizmalardan veya maddelerden oluşur. Minimum lojistik çabayla çok yüksek etki oranlarına sahiptirler. Örneğin, 50 kilogram şarbon sporu, kapalı bir stadyumun havalandırma sistemine verildiğinde bir saat içinde yaklaşık 75.000 kişiyi hasta edebilir. Hava yolu ile de yayılabilen bu mikroorganizmalar, aerosol bulutları içerisinde hemen hemen görünmezdirler. Bunun yanısıra su ve besin kaynaklarına karıştırılarak da kullanılabilirler. Ancak modern su arıtma sistemlerinin bu tür saldırıların etkilerini azaltacağı düşünülmektedir. Biyolojik silahların etki gösterebilmesi için uygun ortam şartlarına ihtiyaç vardır. Örneğin; hava yolu ile yayılan bu tür silahlar genellikle gece saatlerinde veya sabah erken saatlerde kullanılır. Burada amaç UV ışınlarının negatif etkilerinden kaçınmak olduğu gibi mikroorganizma barındıran gazların soğuk hava nedeniyle hedef canlının bulunduğu alçak rakımlarda yol almasıdır. Bu tür silahlar elbette kullanıcısına da zarar verebilir. Dikkatsizce alınan taşıma ve depolama önlemleri ya da yön değiştiren rüzgar ile bu tür silahlar tarafların her biri için oldukça tehlikelidir. Diğer yandan hastalıklar, belirtileri ortaya çıkana kadar binlerce kişiye bulaşabilir. Bunun sebebi patojenlerin kuluçka dönemleridir. Olası terör saldırılarında, saldırganlara daha fazla yayma ve kaçma imkanı vereceğinden uzun kuluçka dönemine sahip ajanlar kullanılacağı öngörülmektedir. Kuluçka dönemi süresince binlerce hatta milyonlarca kişiyi etkileyebilecek ve tespit edilmesi zor olan bu silahların, aniden ortaya çıkan belirtileri medikal yardım kapasitelerinin hızla aşılmasına ve toplumsal paniğe sebep olur. Biyolojik silah amacıyla kullanılan bazı patojenler Bu hastalıklara bakteriler, virüsler, rikretsiyalar, mantarlar, toksinler, hormonlar gibi birçok biyolojik ajan sebep olur. Bunlar bazı kaynaklarda insanları etkileyenler, evcil hayvanlardan insanlara geçen ve tarım ürünlerini etkileyenler olarak üç ana bölümde incelenirler. Ayrıca ABD kamu sağlık sistemi ve birincil sağlık sağlayıcıları tarafından, oluşturdukları güvenlik tehditlerine göre kategorilendirilmişlerdir. Bacillus anthracis: Biyolojik savaşın hemen her döneminde birçok ülke tarafından geliştirilmiş, biyoterör saldırılarında tercih edilen bir bakteri türüdür. Şarbon ya da Antraks olarak bilinen bulaşıcı hastalığa sebep olur. Hastalık, doğada doğal olarak ot yiyen hayvanlarda görülmektedir. İnsana solunum yoluyla veya deri temasıyla bulaşır. Hastalığın genel kuluçka süresi 1-6 gündür. Deri yoluyla bulaşan şarbon birkaç cm çapında siyah, çukurlaşmış yaralar şeklinde görülür. Diğer yollarla bulaşan şarbon yüksek ateş, titreme, halsizlik, ciddi solunum zorlukları, ishal, kusma, boğaz iltihabı ve düzensiz nabız şeklinde görülür ve 2-3 içinde öldürür. Yersinia pestis: Veba hastalığına sebep olan bakteri türüdür. Hastalık, tarihte sebep olduğu yıkımlar nedeniyle Kara Ölüm olarak da anılır. Sadece Venedik'te 60.000 kişiyi 1347'de bir yıl içinde öldürmüştür. Hastalık yüksek ateş, kanlı öksürük, titreme, solunum güçlüğü, morarmalar, deri lekeleri, sindirim sistemi bozuklukları ve iç kanamalar şeklinde 2-8 gün içinde kendini gösterir. Variola vera: Poxvirus ailesinden olan bu virüs bulaşıcı bir hastalık olan Çiçek hastalığına sebep olur. Hastalık basit, Konflüan ve Hemorajik olmak üzere üç seviyede gerçekleşebilir. Ateş, ağrı ve ciltte çıkan leke ve apselere ek olarak ölümcül olan Hemorajik tip çiçekte mukozalarda ve göz kapaklarının iç yüzeyinde kanamalar görülür. Coxiella burnetii: ABD'de 1950'lerde Fort Detrick'te Beyaz Ceketliler adlı gönüllü grubu üzerinde test edilen Q Humması hastalığına sebep olan bakteri türüdür. Maruz kaldıktan en erken 9 gün sonra belirtileri görülür. Grip benzeri belirtiler gösteren hastalık 2 gün ile 2 hafta arasında sürer. Deneylerde Beyaz Ceketliler'den bazıları bir ay kadar hasta kalsa da hiç biri hayatını kaybetmemiştir. Botulinum toksini: Clostridia türü bakteriler tarafından oluşturulan bir proteindir ve bilinen en güçlü toksinlerdendir. Botulizm hastalığına sebep olur. Etkileri 12-36 saat içinde görülür ve genellikle bulanık veya çift görme, göz kapağı düşüklüğü, ağız ve boğaz kuruluğu, güçsüzlük, solunum yetmezliği şeklindedir. Tedavi edilmezse komaya, ardından ölüme yol açabilir. Tıpta beyin hasarı, inme gibi hastalıkların tedavilerinde kullanılan Botulinum, plastik cerrahi ile kozmetik alanında da kullanılmaktadır. Öyle ki güncel hayattan bildiğimiz Botoks kelimesi Botilinum toxin kelimesinden kısaltılmıştır. Risin toksini: Hint yağı bitkisi Ricinus communis'in tohumlarında bulunan oldukça zehirli bir bir maddedir. Alındıktan 4-8 saat sonra etkisini ateş, öksürük, bulantı ve eklem ağrıları şeklinde gösterir. 18-24 saat içinde akciğer ödemi oluşturarak 36-72 saat içinde solunum yetmezliği nedeniyle ölüme sebep olur. 1978'de Bulgar muhalif yazar Georgi Markov'un, şemsiye silahı ile kalçasına ateşlenen risin ile suikaste uğramıştır. Mikotoksinler: Küfler uygun şartlardaki maddelerde çoğalıp ürünü bozarken bir yandan da son derece toksik olan mikotoksinleri oluştururlar. Bu toksinlerin alınmasını ciltte kaşıntılar ve içi su dolu kabarcıklar takip eder. Boğaz ve göğüs ağrısına ve kanlı öksürüğe sebep olurlar; yüksek dozlarda ise güçsüzlük, şok ve ölüme sebep olurlar. Biyolojik saldırılarda hedef çoğunlukla sivillerdir. Bu nedenle halkın bu tür saldırıları farkedebilmesi ve etkilerini azaltabilmesi önemlidir. Bugün bu tarz saldırılara nadiren rastlansa da bir saldırı olmayacağına asla emin olamayız. Bu nedenle gerekli bilinçlendirme sağlanmalı ve biyolojik silah savunma programları oluşturulmalıdır. Zamanında teşhis edilemeyen bu tür saldırılar binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanacak bir salgına dönüşebilir. Ancak biyolojik silahlar geleneksel silahlardan ya da nükleer silahlardan farklı olarak, etkilenenlerin hayatını kurtarmak ve önlem almak için gerekli süreyi tanımaktadır. Bir biyolojik saldırı nasıl anlaşılır? Eğer önceden alınmış bir istihbarat yoksa ya da medyadan herhangi bir salgın uyarısı yapılmadıysa saldırılar çok geç farkedilebilir. Bu tür saldırılarda gözlemlenen çevrenin iyi analiz edilmesi gerekir. - Bitki ve hayvanlarda alışılmışın dışında hastalık belirtileri varsa ve aniden artan sayılarda hayvan ölümleri meydana geliyorsa, - Çevrede normal şartlarda orada görülmeyen mantar ve böcekler ortaya çıktıysa, - İnsanlarda coğrafyaya ve mevsime uygun olmayan alışılmadık hastalık belirtileri görülüyorsa, - Ateş ve ishal gibi belirtiler anormal sayıda insanda ortaya çıkıyorsa, Bir biyolojik saldırı gerçekleşmiş veya gerçekleşiyor olabilir. Bu durumda şüpheli sulardan içmemeli ve derhal soluduğunuz havayı filtreleyerek, cildinizdeki açık yaraları kapatmalısınız. İlk yardım Salgın durumlarında hastalığın bulaşıcı olup olmadığına bakılmaksızın öncelik ilk yardımı yapacak kişinin kendisini korumasıdır. Bunun için maske, eldiven, gerekirse koruyucu elbiseler kullanılmalıdır. Yeterli ekipmana ve tecrübeye sahip olunmadığı durumlarda derhal yetkililere haber verilmelidir. Dekontaminasyon, biyolojik maddenin tehlike oluşturmayacak şekilde uzaklaştırılması veya miktarının azaltılmasıdır. Su ile yıkama, kimyasal dezenfekte etme veya ısı ile ajanı zararsızlaştırma bu amaca yönelik bazı uygulamalardır. Alınması Gereken Tedbirler Biyolojik saldırılar veya salgınlar en büyük baskıyı ülkelerin sağlık sistemlerinde oluşturur, adeta sınav niteliğindedir. Bu gibi durumlara kesinlikle hazırlıklı olunmalıdır çünkü salgınlar aniden çok sayıda insanda ortaya çıkacağından toplumsal paniğin ve sağlık kurumlarındaki yoğunluğun iyi yönetilmesi gerekir. Bu gibi durumlarda belirtileri gösteren canlılarla etkileşime geçen sağlıklı diğer canlılarda aynı belirtiler gözlemlenmeli ve alınan örnekler hızla incelenmeli ve biyolojik ajanın türü belirlenmelidir. Bu çalışmalara paralel olarak hastalığın bulaşma yolu belirlenerek arıtma, uzaklaştırma veya imha seçenekleri gözden geçirilmelidir. Karantina, biyolojik salgınlarda en çok kulak aşinası olduğumuz kelimedir. Bulaşıcı hastalık söz konusu olduğunda belirtileri gösteren kişiler karantinaya alınmalıdır. Hasta kişilerin atıklarına, kirli giysilerine ve kullandığı eşyalara dikkat edilmelidir. Salgın durumlarında yetkililerce onaylanmamış hiç bir gıda maddesi kullanılmamalıdır. Yemekler çok iyi pişirilmeli, klorlanmış ya da 10 dakika kaynatılmış sular içilmelidir. Geçmişte biyolojik saldırılar dışında sulara karışan ajanlardan veya tüketilen etlerden meydana gelen pek çok salgın örneği vardır. Savaşlar her zaman askerler arasında yapılmıyor. İnsanoğlu bu gerçeği en çarpıcı şekliyle Dünya Savaşları'nda gördü. Bu nedenle sivil savunma kavramı bugün vazgeçilmez toplum davranışlarından biri. Biyolojik silahlar etik değerleri olmayan silahlardır. İçerdikleri mikroorganizmaların hayatta kalmak için diğer canlıları tüketirken yaptıklarını sorgulamalarını bekleyemeyiz. Biyolojik saldırılar, mikro-dünyada yaşayan canlıların nelere yol açabileceğini adeta yüzümüze vuruyor. KAYNAKLAR - http://emergency.cdc.gov/bioterrorism/ - http://telemedicine.org/biowar/biologic.htm - Biological Warfare, Bioterrorism, Wikipedia - Şarbon, Vikipedi - Biyolojik Silahlar Belgeseli, National Geographic - http://www.ttb.org.tr/eweb/biyolojik/1.html - http://www.bt.cdc.gov/bioterrorism - http://www.atsu.edu/faculty/chamberlain/bioterror/history.htm - http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/aykonu/Ay2003/march03/biyolojiksilahlar.htm"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/dusunce-dunyasinin-golgede-kalanlari-kadin-filozoflar-ii.html", "text": "Uyan ey kadın! Usun alarm çanları tüm evrende yankılanıyor; haklarını bil! Doğanın heybetli krallığını artık önyargılar, fanatizm, batıl inanç ve yalanlar kuşatmıyor. Hakikatin meşalesi bütün aptallık ve kibir bulutlarını dağıttı... Bu satırlar, Olympe de Gouges'a ait. Kendisi Aydınlanma Çağı'nın önemli kadın filozoflarından biri. Dizimizin önceki bölümünde Antik Çağ-Rönesans dönemi kadın filozofları ele almıştık. Bu bölümde ise, 17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan dönem ile devam ediyoruz. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Yeniçağ'ın derin düşünen kadınları: Özgür düşüncenin tekrar hayat bulduğu Rönesans döneminden sonra başlayan dönem, bilim adına önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bu devrin felsefedeki yıldızı, Rene Descartes'tir. Her şeyden kuşku duyulabileceğini savunan ve Derin Düşünceler isimli yöntemi geliştiren Descartes'in düşünceleri kuşkusuz bu dönem kadın düşünürlerini etkilemiştir. Bu kadın filozoflardan ilki, Margaret Cavendish'tir. 1623-1673 yılları arasında İngiltere'de yaşayan Margaret, soylu bir aileden gelmektedir ancak buna uygun bir eğitim almamıştır. Bu dönemde meydana gelen siyasi olaylar Margaret'in Paris'e sürgüne gitmesine neden olmuştur. Burada evlendiği Mareşal W. Cavendish sayesinde zaman içerisinde felsefe üzerine eğilmiştir. 1660 yılından sonra tekrar İngiltere'ye dönen Cavendish 1667 yılında dünyanın en eski akademisi sayılan Royal Society of Londonın toplantısına katılan ilk kadın olmuştur. Cavendish'e göre madde dediğimiz kavram durağan değil aksine canlıdır. Madde, zeka ve zihin doğaya aittir. Madde kendi içinde değişiklik gösterir, insan ise doğaya aittir ve madde üzerinde yaptırım gücü yoktur. Madde ve insan bir bütünün parçalarını oluşturmaktadır. İnsanların bütün varlıkların en akıllısı olduklarını zannedenler, diğer yaratıkların doğası hakkında hiçbir şey bilmez ve yetkin bir insanın bile ya zihnine ya da bedenine ait olan mecazi devinimlerin hepsini tanımaz. Margaret'e göre insan da nesnel ve duygusal olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Bu iki kısım arasında birbirine hükmetme yerine uzlaşma söz konusudur. Yine ona göre bir tek Tanrı her şeyden bağımsızdır. Tanrı'nın insanlar tarafından kavranamayacağını, bilginin bu noktada sınırlı kaldığını savunur. Philosophical Letters Grounds of Natural Philosophy önemli eserleridir. Grounds of Natural'da daha net dile getirdiği gibi insan en üstün varlık değildir ve doğa üzerinde egemen olmaya çalışmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Yazıları, ölümünden sonra eşi tarafından yayınlanmıştır. Bu dönemin bir diğer kadın filozofu; Mary Astell'dir. Mary, bir din adamı olan amcasından aldığı matematik, felsefe dersleri ile kendini geliştirmiş, daha sonra Londra'ya yerleşmiştir. Burada bir arkadaşı ile tuttuğu ev dönemin entelektüel merkezi haline gelmiştir. Mary, dönemin diğer kadın filozofları gibi Descartes'in felsefesini yorumlamanın yanı sıra Locke'un Ampirizm'inden de etkilenir. Bu felsefeye göre bilgi, deneyimler sayesinde kazanılmaktadır. Bu fikri savunan Mary de kadın ve erkeğin sahip olacağı ussal birikimin deneyimler ışığında kazanılacağını söyler. Özellikle kadına yönelik eğitimler düzenlenmelidir, alacağı eğitim, kadının kendisine olan özgüvenini yükseltecektir ama kadın yine de ona göre kamusal görevlerde daha geri planda kalmalıdır. Bilgisizlik kötü huylara meylettirir, tersine olarak kötü huylar da bizi bilgisiz bırakır, öyle ki birinden kurtulmamız, diğerinden kaçınmamız gerekir. Mary Astell, önyargısız düşünceyi ve kanıtlara bağlı inancı savunmaktadır. Bu noktada Descartes'in düşüncelerini desteklemiştir. Sadece tanrı inancının idrak edilemeyeceğini savunur ve bu inancı bilimden ayrı bir noktada konumlandırmıştır. En önemli eseri, A Serious Proposal to the Ladies isimli eseridir. Bu eser yaşadığı dönemde popüler kaynaklardan biri olmuştur. Bu dönemde son ele alacağımız isim; Anne Finch Conway'dir. 1631 yılında Londra'da doğan Anne, küçük yaştan itibaren yabancı dil öğrenmiş ve felsefi incelemeler ile ilgilenmiştir. 1645'de filozof Henri More ile tanışmış ve onun öğrencisi olmuş, bu sayede Descartes felsefesine de ilgi duymaya başlamıştır. 1670 yılında tanıştığı diğer bir düşünür Franciscus Mercurius van Helmont ile yaptığı felsefe sohbetleri, onun düşüncelerinin daha netleşmesini sağlamıştır. Anne, düşüncelerini kağıda aktarmıştır fakat ondan geriye sadece The Principles of The Most Ancient and Modern Philosophy adlı el yazması kalmıştır. Conway'a göre de doğa yaşayan bir canlıdır, hükmedilecek durağan bir yapı değildir. Yine ona göre her cisimde bir can vardır. Cisim ve ruh aynı tözden gelirler sadece biçimsel farklılıkları vardır. Canlı olan her şeyde Monad adı verilen ilk tözün etkisi vardır. Monad birlik anlamına gelmekte, evrenin bütünlüğünü yansıtmaktadır. Fakat bu kavram felsefe dünyasına Conway sayesinde değil, Leibniz sayesinde yerleşmiştir. 17. yüzyılın kadın düşünürlerini genel olarak incelediğimizde, dönemin ünlü filozofu Descartes'in düşüncelerinden yola çıkarak varsayımlarda bulunduklarını söyleyebiliriz. İnsan- doğa ve madde üçgeninde geliştirilen felsefik düşünceler o dönemde değer gören düşünceler olmuştur. Özellikle doğanın insanın hükmedemeyeceği, canlı bir organizma olduğu düşüncesi oldukça önemlidir. Bu döneme ait bir başka dikkat çeken husus da kadınların daha rahat felsefe üzerine çalışmaları, entelektüel dünyada kendilerine daha kolay yer bulmuş olmalarıdır. Aydınlanan kadınlar: 17. yüzyıldan itibaren gelişen felsefe zaman içerisinde akıl ve düşünceyi, ön yargılardan, ideolojilerden özgür hale getirmeyi savunur hale gelir. 18. Yüzyılın felsefesi olarak tanımlayabileceğimiz bu felsefeye göre din ve tanrı merkezli bir yapı ve düzenlemelerin yeri akıl merkezli bir yapı almalıdır. Kuşkusuz bu özgür düşünce yapısı içerisinde gelişen felsefik sohbetler ve varsayımlar felsefe tarihi açısından oldukça önemli olmuştur. Aydınlanma dönemini iki bölümde inceleyebiliriz; ilk dönem ve romantizm dönemi. Aydınlanma Çağı'nın ilk dönemindeki kadın düşünürlere ilk vereceğimiz örnek; Marquise Emilie du Chatelet'tir. 1706-1749 yılları arasında Fransa'da yaşayan Emilie du Chatelet, küçük yaşlardan itibaren Latince, İngilizce, İspanyolca, fizik, tarih gibi dersler almış, kendini geliştirmiştir. Genç yaşta evlenmiş olsa da bu durum onu engellememiş, bilim ile ilgilenmeye devam etmiş, özellikle matematik ve fizik üzerine eğilmiştir. Ünlü Fransız aydınlanmacı yazar Voltaire ile birlikte kilise ve devletin ayrılması gibi konularda uzun süre araştırma yapmıştır. Voltaire ile olan yakınlığı ölümünden sonra özel bir ilişki olarak nitelendirilse de yaşadığı dönemde evli olmasına rağmen bu konuda bir sıkıntı yaşamamıştır. Emile du Chatelet'in en önemli yazısı; Mutluluk Üzerine İncelemedir. Ona göre insan tutkularının etkilerinden kurtulmalıdır. Tutkular insanların yaşamlarını zorlaştırmaktadır, kaçınmak gerekir. Düşünce sadece mantık ile çerçevelenmez, kişinin tutkuları ve iradesi de onun düşüncesini etkileyebilmektedir. Kendini özgün ve eksiksiz bir birey olarak nitelendirirken kendi kararlarını kendi iradesiyle aldığını da savunmaktadır. Birey mutluluğa bu şekilde ulaşabilecektir. Aydınlanma döneminin diğer bir kadın düşünürü; Olympe de Gouges'dur. Onu ön plana çıkaran özelliği, ilk kez kadın hakları yazan bir kadın düşünür olmasıdır. Ona göre kadın özgür doğar ve tüm konularda erkeklerle eşit haklara sahiptir. Asıl adı Marie Gouze olan düşünür, 1748-1793 yılları arasında Fransa'da yaşamıştır. 1770'de Paris'e gidişinden sonra entelektüel bir çevre içerisinde bulunma şansına erişen Olympe de Gouges, Fransız Devrimi döneminde, kilise, evlilik gibi çeşitli konularda yazılar yazmıştır. Daha çok toplumsal eleştirilere yer verdiği romanlar yazarken zaman içerisinde kadın konusunu ele almaya başlamıştır. Kadının ve Kadın Yurttaşın Hakları Bildirisinde kadınların siyasal ve toplumsal hatta erkeklerle eşit şartlarda olması gerekliliğini açıkça savunmaktadır. Olympe de Gouges'in ölümü de dikkat çekicidir. Düşünceleri yüzünden önce tutuklanmış, sonrasında ise giyotin ile idam edilmiştir.(1793) Johanna Charlotte Unzer, dönemin diğer düşünürlerine örnek verebileceğimiz bir isimdir. 1725-1782 yılları arasında Almanya'da yaşayan düşünür dönemin çok yönlü düşünürlerinden birisidir. Soylu bir aileden gelen Unzer, ilk olarak şiir çalışmaları ile ön plana çıkmıştır. Sonrasında ise felsefeye yönelmiştir. Bu alanda ilk yayını, Kadınlar İçin Felsefenin Ana Hatları isimli çalışmasıdır. Bu eserinde felsefenin ana noktalarını basit örneklerle okurlarına sunmuş, karışık felsefe terimlerini de olabildiğince basitleştirmeye çalışmıştır. Unzer benzer şekilde kendini ifade edebilmek için diğer yazılarına da günlük hayattan örnekler eklemiştir. Ona göre, felsefi düşünce, deneyimlerle ve felsefenin herkes tarafından anlaşabildiği noktada başlıyordu. Düşünür kişi birikimlerini başkalarına da aktarmalıdır, yani felsefenin eğitimsel bir yönü olmalıdır. Unzer dönem dönem ailesel sıkıntıları nedeniyle çalışmalarına ara verse de felsefe üzerine çalışmalarına devam etmiştir. Aydınlanma Çağı'nın Romantik Kadınları: 18. yüzyılın sonlarına doğru felsefede Romantizm'in etkileri görülmeye başlanır. Romantizm, bir edebi akım olarak ortaya çıksa da felsefe üzerinde de etkili olmuştur. Romantizm kapsamındaki felsefede sadece ussal bilgi yeterli değildir, duygular ve hayaller de önemlidir. İnsan sadece kendi düşünce gücüne bağlı olmamalı, farklı insanlarla birlikte olmalı yani birlikte felsefe yapılmalıdır. Dönemin romantik filozoflarına örnek olarak vereceğimiz ilk isim; Karoline von Günderrode'dir. 1780 yılında Almanya'da doğan düşünür hakkında ilginç bir durum 26 yaşındayken yaşamına son vermesidir. Bu kısa yaşantısı boyunca yaptığı çalışmalar dikkat çekicidir. Bir dönem eserlerini takma erkek ismi ile yazmış sonrasında ise kendi kimliğiyle devam etmiştir. Günderrode edebi eser üretmenin yanında derin felsefi araştırmalar yapmıştır. Hegel gibi dönemin Alman filozofları üzerine incelemeler yapmıştır. Ona göre insan yalnız bir varlıktır, bu nedenle bir birlik içerisinde yer almalıdır. Dönem dönem kendi içine dönüş yapmıştır, bu dönüşlerde, kendi içinde bir orantısızlık yaşadığından, değişken olduğundan ve kendiyle kavgalı yapısından söz etmektedir. Günderrode, düşüncelerini ifade ederken şiir ve mektuplara yansıttığı hayal gücünden de büyük ölçüde faydalanmıştır. Romantik kadın filozoflara örnek olarak verebileceğimiz diğer bir isim ise, Rahel Varnhagen'dir. Varnhagen, 1771-1833 yılları arasında Almanya'da yaşamıştır. Saygın bir Yahudi aileye mensup olan Varnhagen, babasının onay vermemesine karşın Berlin'de kültürlü insanlarla samimiyeti sayesinde eğitimine başlamıştır. Özellikle yabancı dil, edebiyat ve felsefe konularında kendini geliştirmeye çalışmıştır. Napolyon'un Berlin'e girişinden sonra onun için şartlar değişmiştir. Yahudiler'e yönelik yapılan ayrımcılık onun zor günler geçirmesine neden olmuştur, ilginç bir şekilde bir dönem sonra Katolik Hristiyanlığa geçiş yapmış ve evlenmiştir. Varnhagen'e göre; her şey düşünceye bağlıdır, konular yerine esas olan düşüncedir. Özgür düşünce tüm toplumsal etkenlerden bağımsız olarak gelişmelidir. Felsefe cesur insanların işi olmalıdır, gerçeği arama noktasında korkmamak gereklidir. Varnhagen, felsefe üzerine düşüncelerini aforizmalar, mektuplar ile dile getirmeyi tercih etmiştir, bu yazılarında insanın kavranamaz bir varlık olduğundan söz etmektedir. İnsan sorularla var olmaktadır ve hissiyata sahiptir. Hissiyat insanın içinde vardır ve yine açıklanamaz bir durumdur. Aydınlanma dönemi kadın düşünürlerini genel olarak incelediğimizde, felsefe üzerine derin incelemeler yapmış, önyargılardan bağımsız olarak varsayımlara ulaşmışlardır. Bu dönemde önceki dönemlere göre daha cesur bir şekilde düşüncelerini dile getirmiş, iç dünya, mutluluk, özgür düşünce üzerine yorumlar yapmış, kadın hakları ve toplumsal yapı eleştirileri üzerine söylemler de bulunmuşlardır. Buraya kadar 19.yüzyıla kadar olan dönemleri ele almış olduk. Ele aldığımız düşünürler, önceki yazıda da belirttiğimiz gibi düşünürlerden sadece bir kaçıdır. Kuşkusuz özgür düşüncenin şekillenmeye başladığı 17. yüzyıldan itibaren isimleri bilinmese de kadın düşünürler bizim ele aldıklarımızdan daha fazladır. Gelecek ay yazı dizimizin son bölümünde, 19. yüzyıldan günümüze kadar olan dönemi ele alacağız."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/gelecek-zaman-olur-ki-gecmis-zaman-futurologlari.html", "text": "Fütürolog Ekonomist Alvin Toffler, Üçüncü Dalga adlı kitabında insanların Dünya'nın hep aynı şekilde olacağını düşünmeye meyilli olduğunu söyler. Gerçekten de bugün bize otuz yıl sonraki planlarımızı sorsalar, tasavvur ve tarif edeceğimiz geleceğin bugünkü düzenimizden çok farklı olacağını söylemek zor. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Pek çoğumuz hatta neredeyse hiçbirimiz- alelade bir muhabbet esnasında olası teknolojik yenilik ve sıçramaları, büyük sosyal değişimleri hesaba katarak gelecek planları yapmayız. Örneğin 10-20 yıllık mortgage kredilerine girerken, dört duvardan örülü evde yaşamak gibi bir gereksinime belki de gelecekte ihtiyaç duyulmayacağına dair bir kaygımız olmaz. Ya da bundan yirmi yıl sonra uzak bir ülkede yaşamayı planlıyorsanız o günleri hesaba katarken hala uçakla gidip gelmek gibi bir varsayıma dayanıyor olabilirsiniz. Oysa bunun bir garantisi yoktur. Tersine düşünecek olursak, bugünün yetişkinleri de 20 yıl öncesindeki gelecek tasavvurlarında internete ve sosyal medyaya dair çok büyük hayallere kapılmıyor olmalılardı herhalde. Bu durum sadece bizim için değil, bilimkurgunun babaları için bile sözkonusu olabilir: Siberpunk bilimkurgu öncüsü William Gibson, meşhur Sprawl üçlemesinde günümüz -hatta günümüzden ileri bir tarih için- 16 MB'lık belleklerden bahsediyordu, ki herhale şu an bu yazıyı okumakta kullandığınız ortalama bir cihazın RAM'i onun gelecek için öngördüğü değerin 100 katından daha büyüktür. Gelecekte ne olacağına dair bir düşünüş, özel bir düşünüş gerektirir. Bu özel düşünüşün bazen sanatlı bir anlatım yoluyla bilimkurgu kitaplarında işlendiğini, bazen de kendi çağında önemli bilimsel devrimlere imza atmış olan bilim insanlarının gelecek tasavvurlarında yer aldığını görürüz. Ancak her ikisi için de biraz bilim bilmek şarttır. Mesela daha 19. yüzyılın ortalarında modern Paris'i büyük ölçüde tasvir edebilmiş, Ay'a Yolculuk adlı kitabıyla insanlığın 1960'lardaki maceralarını şaşırtıcı bir benzerlikle tarif edebilmiş olan Jules Verne gibi bilimkurgu yazarlarının inkar edilemez yaratıcılıklarının yanında, aynı zamanda iyi bir bilim okuru olduğu söylenir. Ya da Isaac Asimov, yazmış olduğu bilimkurgu dizilerinin yanısıra iyi bir bilim okuru ve bilim yazarıdır. Carl Sagan ise zıt bir örnektir. Bilim insanlığının ve Pulitzer ödüllü bilim yazarlığının yanısıra, beyaz perdeye de aktarılan Temas adlı eserinde bilimsel merakının alanında yer alan hayallerini muazzam bir şekilde kurgusuna yansıtmıştır. Bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke ile uzay mühendisi ve NASA'nın Galileo ve Viking projelerinde çalışmış olan Gentry Lee'nin ortak çalışmaları ise bilimkurgucu / bilim insanı işbirliğine pek güzel örnektir. Bilim mi bilimkurgudan? Bilimkurgu mu bilimden? Belki de bu yüzden bilimin mi bilimkurguyu beslediği yoksa bilimkurgunun mu bilimin beslediğine yönelik yaygın tartışmalar bir bakıma yumurta-tavuk paradoksuna benzer. Yumurta tavuktan çıkar, çünkü bilimkurgu bilimden beslenir. Bilim insanıyla bilimkurgu yazarının bilim merakı ortaklıklarının yanında başlangıç noktaları da ortaktır: Hayal etmek. Devamında ise biraz ayrılırlar: Bilimkurgu yazarları hayallerini tutarlı, çelişkisiz ve mantıklı bir kurgu içerisine yerleştirmeyi isterler. Bilim insanları ise hayal ve tahminlerini gerçeklemek, ispatlamak arzusundadır, tabi çağın imkanları elverirse. Eğer imkanlar yoksa bu hayaller çöpe gidecek değiller; zira onlar da hayallerini bir öykü olarak kurgulayamasalar da bilimkurgu yazarlarıyla benzer bir motivasyonla bu hayallerini genelde- paylaşırlar. Tavuk yumurtadan çıkar, çünkü bilim de bilimkurgudan beslenir. Zira gün gelir, bu bilimkurgu eserlerinin ya da bilim insanlarının geleceğe aktardıkları teorik varlık ve durumlar, onu mümkün kılabilecek imkanlar sayesinde hayat bulmaya başlar. Zira yeni fikir ya da ürünün konsepti çoktan çizilmiş, işlevsel olarak düşünülmüştür. Yeni bilim insanları ya da mucitlerin bazıları bu teorileri pratiğe dökmek, bu hayalleri somutlaştırma görevini üstlenebilirler. Asimov'dan beslenmeyen bir robotikçi ya da Star Trek'ten görüp de etkilenmeyen ama ışınlanma üzerine çalışan bir fizikçiden bahsedebilmek zor olsa gerek. Kurgu ve Bilimin Kesişimi: Fütüroloji ya da Fütürizm Gelecekbilim olarak adlandırılan fütüroloji ya da fütürizm son yetmiş yılda ortaya çıkan ve gelişen bir çalışma sahası. Fütürizm, 20. Yüzyılda İtalya'da ortaya çıkan ve gelecekçilik olarak da anılan bir sanat akımının da adı olduğundan, günümüzün verilerinden yola çıkarak, çeşitli tahmin veya kestirme yollarıyla gelecek hakkında sistemli yorumda bulunma olarak tarif edebileceğimiz çalışma sahasının fütüroloji olarak adlandırılması daha sağlıklı görünüyor. Zira terim 1940'ların ortalarından beri bu anlamda kullanılıyor. Tarih biliminin bir simetriği olarak Gelecek Çalışmaları olarak anıldığı da olur, zira bir takım üniversitelerde bu isimde kürsüler bulunmakta. Gelecekbilimciler, günümüz eğilimlerinden yola çıkarak gelecek ile ilgili bilimsel, teknolojik ya da sosyal konularda incelemeler ve kestirimler yaparlar. Elektronik, bilgisayar, fizik, sosyoloji , ekonomi vb. pek çok disiplinin ortak sahası olduğundan disiplinlerarası bir çalışma sahası olduğunu tahmin etmek zor değil. Fütürolog olmak için bir lisans ya da yüksek lisans derecesi almak gerekmiyor ve fütürolog olarak anılanların genel profillerinin çalışmalarını kendi alanında gezegenin gelecekteki hallerini tahmin etme ve değerlendirmeye çalışan bilim insanları olduğu görülüyor. Gelecekte uçaklar kanatsız olacak demekten biraz daha sistemli ve teknik yaklaşım gerektiren fütüroloji disiplini, herhangi bir teknolojik gelişmenin yaratacağı toplumsal değişime de odaklanmayı gerektiriyor desek yanlış olmaz. Bu da onu doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin kesişim kümesinde yer alan bir uğraş haline getiriyor. Geçmiş zamandan bugüne bakış Her ne kadar bugün fütüroloji gibi bir alan tanımlıyor olsak da bu tanımın ortaya çıkmasından çok önce, bir takım bilim insanlarının bugüne yönelik destekli spekülasyonlarda bulundular. Fütüroloji tanımı çerçevesinden baktığımızda yazımızın devamında yer vereceğimiz, geçmiş yüzyıllardan bugüne bakış atan bilim insanları arasında hem doğa filozoflarına, hem de çağının sosyal bilimcilerine rastlamak sürpriz değil. Ancak bu düşünürlerin tanımları bir takım matematiksel yöntem ya da modellerle bir kestirimde bulunmaktan ziyade, ellerindeki ampirik verileri ve bilgilerini kullanarak bir tahminde bulunmaya daha çok benziyor. İşte sizlere 20. Yüzyıldan önce yaşamış olan ve günümüze dair isabetli tahminlerde bulunan bazı düşünür örnekleri: Adını gaz fiziğindeki Boyle Kanunları'ndan bildiğimiz Robert Boyle'nin 1691'deki ölümünden sonra Kraliyet Akademi'sinin keşfettiği el yazması notlarında görüldüğü kadarıyla kendisi ortalama yaşam ömrünün uzayacağı, bir gün uçulabileceği ve sürekli aydınlık kaynaklarının keşfedilebileceği gibi tahminlerde bulunmuş. Uyku hapları, anti depresanlar, yapay stimulanlar, şeylerin tohumsuz da üretilebilmesi, yapısıyla oynanmış canlılar ve hastalıkların uzaktan tedavi edilmesi Boyle'nin gelecek tahminleri arasında yer alıyor. Aydınlanma çağı düşünürlerinden Denis Diderot (1713-1784), Lettre sur les aveugles a l'usage de ceux qui voient adlı 161 sayfalık makalesinde organizmaların zaman içerisinde değişerek ortaya çıktığını iddia ederek Darwin'in ortaya koyduğu doğal seçilim ile benzer bir fikri öne sürerken, aynı makalede insanın birgün kendini yeniden tasarlayabileceğini ve gelecekti son formunun nasıl olacağının tahmin edilemeyeceğini öne sürdü. Diderot, bilincin düşünce maddesinden oluşan ve beynin fiziksel olarak oluşturduğu bir materyal olduğuna inanıyordu ve bu yüzden makinaların da canlı varlıklar gibi zeka ile donatılabileceğini iddia etti. Diderot, tahminlerini insanlığın makineler ilebirleşebileceği ve makine-insan formunun oluşabileceğine kadar götürüyordu. Diderot gibi bir aydınlanma çağı düşünürü olan matematikçi ve siyaset bilimci Marquis de Condorcet (1744-1794) cezaevinde kaleme aldığı Sketch for a Historical Picture of the Progress of the Human Mind adlı çalışmasında daha sonra Thomas Malthus'un nüfus planlaması görüşlerine öncülük edecek fikirler öne sürdü. İnsanın sınırlı ömrünün çatışmaların kaynağı olduğunu öne süren Condorcet bilim ve sanattaki gelişmelerinin gelecek insanını dönüşüme uğratmaya ve beynini yapısal olarak geliştirmeye muktedir olduğunu iddia etti. Henüz modern biyolojinin ve tıbbın esamesinin okunmadığı bir çağda Condorcet'in bu görüşlerinin insanlığın ufkunun ötesinde olduğu söylenebilir. Aynı tarihte Kıta Avrupa'sından ABD'ye dönersek ABD'nin kurucuları arasında yer alan siyaset teorisyeni ve mucit Benjamin Franklin'in de (1706-1790) geleceğe yönelik isabetli tahminlerine rastlarız. Franklin, bilim insanı ve arkadaşı olan Josheph Priestly'ye 1780 yılında yazdığı mektupta bir gün insanın yerçekimine karşı koyabilecek ve ulaşımı kolaylaştırabilecek yollar bulabileceğini, tarımda verimin iki katına çıkarılabileceğini, hastalıkların ortadan kaldırılabileceğini yazdı. 1773'lerin başında ise insanın çeşitli yollarla gelecekte uyanmak üzere yüzyıllar boyunca uyutulabileceği fikrini bilim insanları ömür uzatma konusunu çözene dek sevdiği bir içkinin içinde bozulmadan korunmak istediğini ifade ederek dile getirdi. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde uzaya dair merak ve bilgi de arttı. Hal durum böyle olunca gelecek tahminleri içerisine uzay da girmiş oldu. 1895 yılında Eiffel kulesinin inşasından etkilenen Rus bilim insanı Konstantin Tsiolkovsky (1857-1935) yüzeyden yörüngeye kadar uzanabilecek bir taşıma sistemi tarif ederek uzay asansörü düşüncesinin babası oldu. Jules Verne'den etkilenen ve insanların bir gün uzaya gideceğini, gezegenden gezegene seyahat edeceğini ve hatta orada yaşayacağını öne süren Tiolkovsky, 1903 yılında yayınlanan Kozmik Uzayın Tepkili Motorlarla Keşfi adlı kitabında mucidi olduğu sıvı yakıtla çalışan yeterince güçlü bir roketin Dünya'nın yerçekiminden kurtularak diğer gezegenlere ulaşabileceğini teorik olarak açıkladı. Dünya'nın çekiminden kurtulma hızını doğru olarak hesaplayan bilgin, roketlerin birden fazla kademeden oluşmasının daha etkin olacağını ortaya koymak ve roketlerin boşlukta hareketini açıklamak suretiyle kendi hayallerinin bir gün gerçekleşmesine katkıda bulunmuş oldu. Aynı zamanda transhümanizm akımının atası sayılan kozmizm hareketinin de öncüsüydü. Aynı tarihlerde bir diğer kozmist Vladimir Vernadsky de noosphere, yani düşünküre adlı bir kavram öne sürdü. Sadece maddenin olduğu jeosfer ve canlıların biyolojik olarak var olduğu biosphere devirlerinden sonra Dünya'nın düşünküre adında üçüncü bir devir yaşayacağını belirten Verdansky, insan düşüncelerinin birbirine bir ağ aracılığıyla bağlı olduğu bir ortak bilinç düzeni tanımladı. Verdansky'nin yaklaşımlarını bugünkü internet ile bağdaştıran yorumlara rastlamak mümkün. Başta mucidi olduğu ve kullanıma başlanmasını sağladığı alternatif akım üreteci olmak üzere günümüzün inşasında büyük role sahip olan Nikola Tesla da (1856-1943) geleceğe yönelik oldukça isabetli tahminlerde bulundu. Çevre konusunun eğitimin bir dalı olacağı ve hükümetlerin sırf çevrenin korunmasına yönelik bakanlıklar oluşturacağı öngörüsünde bulunan Tesla, 21 yüzyılda eğitime ayrılan bütçenin savaşa ayrılan bütçeden daha fazla olacağını öne sürdü. Robotların işgücü olarak antik zamanlardaki kölelerden farksız bir biçimde insanın hizmetine gireceğini tahmin eden Tesla, enerjinin ucuzlayacağını ve fosil yakıtların tamamen terkedileceğini iddia etti. 20. yüzyılın başlarında, savaşlarında etkisiyle tıp geliştikçe ve mikroskoplar da güçlendikçe biyologların geleceğe yönelik yaklaşımları da güçlenmeye başladı. Evrimsel biyolog J.B.S. Haldane (1892-1944) insanlığın gün gelip genetik olarak kendini geliştirmeye başlayacağını iddia etti. 1924 yılında yayınlanan Daedalus; or, science and the future adlı kitabında insanların biyolojik olarak klonlanabileceğini dile getiren Haldane, yapay rahim ve dış döllenme fikirlerinin de mucidiydi. Arkadaşı Aldous Huxley'i etkileyen Haldane, onun Cesur Yeni Dünya adlı eserini yazmasında etkili oldu, ki bu tarihsel bilgi de yazımızın başındaki yumurta-tavuk paradoksu için iyi bir örnek teşkil ediyor. İyimserlik / Kötümserlik ve Cesaret 17 ve 18. Yüzyıldaki bilim insanları özellikle aydınlanma çağına denk düşen zaman diliminde yaşayanlar- insanların geleceği konusunda çeşitli kaygılara sahipti. Comte'un sosyoloji bilimini kurduğu, Fransız ihtilaninin de etkileriyle Diderot'un, Rousseau'nun, Saint Simon'un, Hobbes'un ve nicelerinin şahit olduğu toplumsal dönüşümü anlamlandırma çabalarına giriştiği yıllarda fütürolojik varsayımlarda bulunan ve bunu gerçekten de iyi yapan- düşünürlere rastlamamız doğal, zira bu düşünürler başta toplum kavramını ve onun da bir üyesi olan insan varlığını sorguladılar. Endüstri devrimi ile aydınlanma çağının birbirine kavuştuğu zaman diliminde ise insanın doğaya karşı güç kazanmasını sağlayan silaha, yani teknolojiye duyulan güven ile birlikte bu defa da teknolojinin geleceği hakkında yorumlar yapıldığını ve teknoloji ile insanın etkileşimi hakkında genelde iyimser bir tablo çizdiklerini söyleyebiliriz. Zira yukarıda bahsi geçen düşünürlerin hepsi -Tesla hariç- gelecek hakkında fazla iyimser olup, teknolojinin yaratacağı olası kötü sonuçlara hiç değinmemişlerdir. Doğadan yana sıkıntı çeken ancak onu kontrol altına aldıkça kaygıları giderilen toplumları yönlendiren aydınların döneminin fikri liderleri olarak teknolojiyi bir kurtarıcı olarak görmelerine şaşırmamak lazım. Günümüzün fütürologları ise geçmişteki iyimser tablodan biraz daha uzaktalar ve Hollywood kıyamet senaryolarının da bol bol önümüze serdiği üzere oldukça kötümserler de. Onlar da endüstri devriminin yarattığı sorunları ve bilgi çağının getirdiği tembellik ve tüketim kültürünün şahidi oldukları için kendi gerçekçi tablolarını çizmeye çalışıyorlar. Zaten günümüzdeki bu düşünüşün bilimkurguya yansıması da siberpunk oldu. Yapay zekanın insanları mağlup ettiği distopya yapıtları Terminatör ya da Matrix'ten, insanların Dünya'yı bir enkaz haline getirip yapay iletişim bağımlısı birer embesile dönüştüğü eğlenceli Wall-E ya da Idiocracy senaryolarına kadar yeni pek çok uçta ve karamsar gelecekler üretildi. Kabaca gelecek hakkında düşünmeye çalıştığımızda çağımızın olanaklarını bir miktar daha ilerleterek bugünün gelişmiş bir tablosunu çizmekten başkasını yapmak zordur. Tüm evrene yerleşmek, beynimize çipler yoluyla dakikalar içerisinde veri aktarmaktan, düşünce gücüyle bilgisayar kullanmak, animasyon yaratmaktan bahsetmek kolay; çünkü günümüz teknolojisinin ilgi alanında görünüyorlar ve bu görüşleri paylaşan pek çok insan bulmak da kolay olduğundan fikirlerimiz nedeniyle büyük olasılıkla hayalperest bir deli olarak nitelendirilmeyiz. Ancak henüz biyolojinin emekleme döneminde olduğu, canlılık, hastalıklar ve genetik hakkındaki bilginin henüz ortaya çıkmadığı, değil uzaya gitmek, henüz uçmanın bir hayal olduğu ve aerodinamik yasalarının esamesinin okunmadığı bir çağda yukarıda bahsettiklerimizin hayal edilmiş ve söylenmiş olması gerçekten takdire şayan. İster iyimser olsun, ister kötümser, gelecek hakkında söz söylemek cesaret ister. Kapak Resmi: Michael Whelan"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/haydi-bastir-rocky.html", "text": "Hemen hemen hepimiz iş yoğunluğumuzdan dolayı evden işe, işten eve bir hayat düzenine sahibiz. Dolayısıyla çoğumuz, işlerimizin yanısıra, aile ve sosyal hayatlarımızı da bahane ederek spora gündelik olarak fazla vakit ayıramıyoruz. Farzedin ki bu haftasonunda hayatınızda bir değişiklik yapmak istediniz ve cumartesi günü evinizin yakınındaki koşu pistinde düz koşu yapmak için müthiş bir heyecan duyuyorsunuz. Cumartesi geldi çattı, tabi ilk günün verdiği motivasyonla eşofmanlarınızı ve koşu ayakkabılarınızı kuşandığınız gibi kendinizi piste attınız; ciğerlerinizin izin verdiği ölçüde koştunuz da koştunuz, güzelce ter de attınız. O gün için sizden keyiflisi yok. Geceleyin sabahki sporun verdiği tatlı yorgunlukla uyumakta güçlük de çekmediniz. Herşey hala yolunda görünüyor. Peki ya ertesi sabah? Uyandığınız zaman yorganınızdan çıkarmak için bacaklarınızı hareket ettirmek istediğiniz anda konumuz açığa çıkıyor: Kas ağrıları. Pek çoğunuz Ne var ki işte, normal sonuç, çok koştuğumuz için bacak kaslarımız oksijensiz solunumla enerji üretmek durumunda kaldı ve açığa çıkan laktik asit de kaslarımızı kaskatı hale getirdi. diyeceksiniz. Maalesef dünya üzerinde çoğu inanış bu yönde olsa da gerçeklerin laktik asit ile uzaktan yakından alakası bulunmuyor. Gözlerimizi bilim dünyasına çevirecek olursak, Maryland Üniversitesi Hareketbilim Bölümü'nden Profesör Stephen M. Roth yaşananları şöyle özetliyor: Genel kanının aksine, laktat, veya daha bilinen adıyla laktik asit oluşumu, yoğun olarak yapılan antrenmanlar sonrasında açığa çıkan kas ağrılarının sorumlusu değildir. Kasların aktif olarak kullanıldığı etkinliklerde, kaslarda oluşan yanma hissi esnasında laktat oluşumu gerçekleşir; bu oluşum öncesinde, sırasında ve sonrasında tam olarak hangi ara maddelerin sürece katıldığı ise hala belirsizliğini korumaktadır. Bu yanma hissinin vücuda sağlamak istediği esas fayda ise kaslara daha fazla yüklenilmesini önleyerek kandaki laktat ve diğer ara madde oranlarını normale döndürmek ve kastaki kasılmayı yeniden normal seviyeye düşürmektir . Elbette, bu mekanizma sayesinde olası sakatlıklar ile lif kopmalarının da önüne geçilmiş olur. Bu konuda en mantıklı çalışmalardan biri ise doktor Matthew L. Goodwin'den gelmiş. Goodwin, bu konuda kafalarda oluşan belirsizliği ortadan kaldırmak için yoğun geçen bir antrenman sonrasında sporcunun kanındaki laktat seviyesinin ölçümlerini almış. Şekil 2'deki grafikte kandaki laktat oranının sportif bir etkinlik sonrasındaki dinlenme süresince değişimi gösterilmektedir. Dikey eksendeki değer kandaki laktat yoğunluğunu, yatay eksen de geçen zamanı gösteriyor. Görüldüğü üzere, dinlenmeye geçen sporcunun kanındaki laktat seviyesi 60 dakika sonrasında neredeyse aktivite öncesindeki değere ulaşmış durumda. Goodwin de yaptığı çalışmalar sonrasında bu sürenin en fazla iki saati bulduğunu belirtiyor; farklılığı yaratanın ise spor sonrasında nabzı düşüren hareketler yapmak veya birden dinlenme haline geçmek olduğunu ekliyor . Bu araştırma sonrasında, 24 ila 72 saat aralığında sürebilen kas ağrılarının laktik asit sebepli olmadığı açıkça görülebilir. Literatürde bu tür kas ağrıları için DOMS yani delayed onset muscle soreness deniyor. Dilimize sonradan beliren kas ağrısı olarak çevrilebilir. Başarı uğruna kendini sürekli geliştirmek isteyen profesyonel sporcuların sıklıkla tecrübe ettiği bir durumdur denebilir. Bu ağrıların önüne geçmek mümkün müdür? Bu ağrılar bir nevi kasların gelişim gösterdiklerinin belirtisi olarak görüldüğünden kaslara kaldırabileceğinden daha fazla gerilim uygulamanız halinde, bu durum için açığa çıkabilecek doğal sonuçtur diyebiliriz. Doğal olarak bu ağrıların önüne geçmemiz mümkün görünmüyor. Sadece daha programlı bir şekilde kaslarımıza yüklenirsek ağrıları hafif hafif hissedeceğimiz için acı çekmek durumunda kalmayız. Brigham Üniversitesi'nden Spor Tıbbı Profesörü David O. Traper ise ağrıyan bölgeye buz tatbik etme, masaj yapma, antienflamatuar kremler kullanma, sıcaklık uygulama, germe gibi eylemler ile dinlenmenin ağrıları azaltmada etkili olduğunu belirtiyor. Bu tür uygulamaların tam olarak iyileştirici etkisi olmasa da ağrıyı hafifletici etkisi olduğu söylenebilir. Ayrıca yüzme, yürüyüş gibi hafif antremanların da iyileşme sürecinde rahatlama sağlayabileceği belirtiliyor . Kas ağrıları tam olarak nasıl oluşur? Hamlama diyebileceğimiz bu ağrılara eksantrik kasılmaların neden olduğu düşünülse de süreç henüz tam olarak olarak çözülebilmiş değil. Eksantrik kasılmalar temelde kasların gerginliğinin arttığı kasılmalar olarak nitelendirilir. Örneğin, dambıl denilen kütleyi önkol kasınızı çalıştırmak için kaldırdığınızda yaptığınız hareket konsantrik kasılma, indirdiğiniz esnada yaptığınız hareket ise eksantrik kasılmadır. Eksantrik kasılma sırasında kas liflerinde meydana gelen mikro travmaların bu ağrılara neden olduğu tezi kabul görmektedir. Ağır egzersizlerin ardından bir günlük bir süre geçtikten sonra kaslarda oluşan mikro-yırtılmalar, yıpranmalar sonucunda hassaslaşma oluşur ve yangı başlar. Hassaslaşan bu kas dokuları bağlantı noktalarından vücuda birtakım kimyasal ajanlar yayarak ağrı reseptörlerini tetiklerler ve neticede ağrı hissiyatı meydana gelir . No pain, no gain Vücudumuzdaki kas kütlesinin bize olan faydalarından önceki yazılarımdan birinde değinmiştim. Daha sağlıklı olacağımızı düşünürsek bu tür kas ağrılarının vücut için zararından çok yararı olduğu düşünülebilir. Kasların gelişimi için her zaman daha ağır kütlelerle çalışmanın gerekliliği bize ünlü No pain, no gain sözünü anımsatıyor. Rocky IV filmini hatırlarsanız, Rocky Balboa ile Ivan Drago'nun karşılaşmaları öncesindeki acı dolu antreman sahneleri gözünüzün önüne gelecektir. Hatırlatmak için size aşağıdaki kesiti sunuyorum: Birtakım destekleyici gıdalar alarak kas ağrılarını dindirmek günümüzde mümkün, ancak bunların uzun vadede vücuda getireceği yan etkilerin belirsizliği kafalarda soru işareti bırakıyor. Videoda da Rocky doğal yollarla güçlenmeye çalışırken, Ivan'ın besin takviyeleri ve laboratuvar ortamındaki çalışmalarla güç kazanmaya çalıştığını görüyoruz. Bu film, izleyicilere yıllar öncesinden doğal ile yapay gelişimi göstererek gelecekte insanoğlunun varacağı noktaya da atıfta bulunmuştur. Rocky, -filmin bizde uyandırdığı duygularla şampiyonumuz- acı dolu antrenmanları sonrasında ringde cengaverce dövüşerek çalışmalarının hakkını veriyor. Rocky filmindeki antrenman sahnelerini konumuzda sıkça geçen ağır antrenman kavramını betimlemek için kullandım. Bir gün içinde onun yaptığı tüm hareketleri yaparsak, bir gün sonra yataktan çıkamayacak kadar kas ağrılarına sahip olacağımız kesin. Uzmanların bu yönde uyarıları, çalışmalarımızı azar azar ağırlaştırmak ve bir program dahilinde güç kazanmak şeklinde. Kısa süre içinde yapacağınız ağır çalışmalar, size ağrı dolu günlerin yanında kas ve eklem sakatlıklarıyla birlikte geri dönecektir . Sonuç olarak, vücudunuz size bu tür sinyaller veriyorsa onu dikkate almakta yarar var. Hepinize ağrısız günler dilerim!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/konserveden-kirisiklara-botox.html", "text": "Elimizde bir zaman makinası olsaydı da, 18. yy Avrupa'sından bir hekimi alıp zamanımıza getirseydik ve onu bir estetik merkezine götürseydik, bu zavallı hekim hayatının en büyük şoklarından birini yaşardı herhalde. Öyle ya, kendi zamanında en korkulan, dünyanın bilinen en öldürücü zehirlerinden birini, üstelik üzerine para vererek yüzümüze enjekte ettiriyoruz! Evet, çoğumuzun Botox adıyla yakından tanıdığı bu kozmetik uygulama, aslında 10. yüzyıldan beri bilinen, binlerce kişinin ölümüne neden olmuş, ve 18. yüzyılda neden olan etmeni bulunan Closturidium botilinum adlı bir bakterinin salgıladığı toksin. İnsanlığın yiyecekleri saklamayı öğrenmesi, zor koşularda hayatta kalmasını sağladığı kadar, onun bu öldürücü bakteriyle tanışmasına da neden olmuş. Tarihe baktığımıza çeşitli besinlerin yenmesini yasaklayan uygulamalar da bunun kısmi bir göstergesi. Örneğin, 10. yüzyılda, Bizans imparatoru VI. Leo, bazı kimselerin, kandan imal edilen bir sosisi yedikten sonra ölmeleri nedeniyle bu sosislerin imal edilmesini ve tüketmesini yasaklamış. Orta Çağ'a ait pekçok tarihi belgede, sıklıkla sosis veya benzeri kurutulmuş et ürünlerini yedikten sonra ortaya çıkan ve irileşmiş gözbebekleri ve tüm vücudu kapsayan genel felç haline neden olan gıda zehirlenmelerinden bahsediliyor. Aynı dönemlerde, Ruslar da benzer semptomlara neden olan ve kurutulmuş balıktan geçen bir besin zehirlenmesi tarif etmişler. 18. yüzyılın sonlarında, Güney Almanya'da salgın halinde görülen sosis zehirlenmeleri, tanınmış bir şair ve aynı zamanda bu bölgenin sağlık bakanı olan Justius Kerner'in dikkatini çekmiş ve bu bölgede görülen zehirlenme vakalarını detaylı bir şekilde belgelemiş. Kerner, öldürücü seyreden bu hastalığa, sıklıkla sosis tüketimi ardından ortaya çıktığı için Latince'de sosis anlamına gelen botulus kelimesinden yola çıkarak ''Botulizm adını vermiş. Kerner'den sekiz yıl sonra, 1895'te Belçika'da bir cenaze yemeğinde görevli 34 müzisyene ikram edilen tütsülenmiş jambon, bu müzisyenlerin 13 tanesinin ciddi çekilde felç olmasına, üçünün de ölmesine neden olunca, Ghent Üniversitesi'nde Bakterioyoloji profesörü olan Dr. Emile Pierre van Ermengem bu zehirlenmeleri derinlemesine araştırmış. Sonunda, zehirlenmeye neden olan jambondan ve ölenlerden birinin dalağından bir bakteri izole etmiş. Bu bakteriyi, sağlıklı hayvanlara enjekte ettiğinde, bu hayvanların botulizm benzeri belirtiler gösterdiklerini fark edince, yıllarca sayısız insanın ölümüne neden olan suçluyu da bulmuş: Clostridium botulium. Botulismus Botulismus hastalığı, Clostridium grubu bakterilerin kendilerinin değil, salgıladıkları bir protein olan botulinum'un neden olduğu bir hastalık. Botulinum, bugün bildiğimiz en zehirli maddelerden biri: 1 gramın milyonda biri insanın ölümüne neden oluyor. Yaklaşık yarım litre (0,43 Lt) botulismus zehiri ile dünya yüzünde yaşayan tüm insanları öldürmek mümkün! Bu maddenin nasıl olup da böylesine etkin olabildiğini iyi anlamak için önce kaslarımız nasıl kasılıyor, ona bakalım. Kaslarımız, beynimize karmaşık bir sinir ağı yardımıyla bağlanır. Bu sinirler, beynimizden gelen sinyalleri elektriksel ve kimyasal olarak kaslarımıza iletirler. Gelen elektriksel sinyal, iki sinir hücresinin birleşim noktasında kimyasal molekülleri salgılanmasını sağlarlar. Bu moleküllere 'nörotransmitter'/ sinir iletici moleküller adı verilir. Kasların kasılması sırasında kullanılan nörotransmitter molekülün adı Asetilkolin'dir. Asetilkolin molekülleri, sinir uzantısının ucunda, bir baloncuk içinde hazır tutulurlar. Kasılmanın sağlanması için, asetilkolin moleküllerinin kas lifinin içine girmesi gerekir. Bunun için, beyinden kas kasılmasını başlatacak bir sinyal aldığında, baloncuktan salınan asetilkolin molekülleri sinir-kas arasındaki boşluğa salınmalı ve oradan da kas lifinin içine girmelidir. Asetilkolin salgılanması için, ilk aşama sinir ucunda hazır bekleyen asetilkolin dolu baloncukların, sinir hücresi zarına ağızlaşması ve içlerindeki asetilkolini hücreler arası boşluğa dökmesi gereklidir. Bu süreç SNARE kompleksi denen bir grup protein tarafından kontrol edilir. SNARE kompleksi, Sintaksin, Sinaptobrevin ve SNAP-25 isimli üç farklı proteinden oluşur. Bu üç protein birbirlerine, baloncuk duvarına ve hücre zarına bağlanarak baloncuğun hücre içinde hareket etmesini ve hücre zarı ile ağızlaşmasını sağlarlar. Böylelikle, asetilkolin hücreler arası boşluğa dökülür, kas liflerinden asetilkolin reseptörleri tarafından yakalanır ve kasılma başlar. C. botulinum, dokuz değişik toksin salgılar ( A,B,C1,C2,D,E,F,G ve yakın zamanda bulunan H). Bu toksinler, birbirlerinden ufak farklılıklar göstermekle birlikte, sinir hücresinden asetilkolin salınımı durdururlar ve sinirlerden kas kasılması sinyali gelmesine rağmen, kasılmayı engellerler. Örneğin günümüzde botox uygulamalarında en sık kullanılan Botulismus A toksini, SNAP-25 protenini parçalayarak, içi asetilkolin dolu olan baloncukların hareketini durdurur ve kasta felce neden olur. Botulismus toksini üreten Clostrudium bakterileri toz ve toprak içinde yaşarlar. Kırsal alanlarda, toprakta ve göl ve ırmak havzalarında sıklıkla bulunurlar. Buralarda yaşayan hayvanların yedikleri besinlere karışarak bu hayvanların sindirim sistemlerine geçebilirler, ve dışkıları ile tekrar toprağa atılırlar. Ayrıca, benzer şekilde arıların sindirim sistemine de geçebilir ve buradan bal içine karışabilirler. Clostridium bakterileri, bu şekilde pazardan alınan besinlerle, satın aldığımız halis bal içinde veya ayağımızın tozuyla evlerimize girebilir. Evlerimizde yerde, halı altlarında, hatta mutfak tezgahlarında Clostridium bakterileri bulunur. Ancak, bakteriler bu halde çok tehlikeli sayılmazlar, zira bakteriler aktif formundayken botulismus toksini salgılamaz. Ancak ortam koşulları bozulunca strese giren bakteriler spor haline geçerler. Oksijenden fakir, ılık ve nemli ortamda sporlar çoğalmaya başlayar ve öldürücü botulism zehiri salgılamaya başlarlar. Doğada, çürüyen bitki ve organik maddelerin arasında, arı kovanlarında bakteriler üreyebilir ve spor oluşturabilir. Günlük hayatta, konservecilik ve benzer gıda saklama yöntemleri de clostrudiumlar için bulunmaz fırsattır: hem karanlık, hem havasız hem de besinden zengin kapalı ortamlar! Botulism hastalığı, kendini üç şekilde gösterebilir: sporların yutulması ve sindirim sistemi içinde aktifleşerek toksin oluşturması sonucu oluşan bağırsak botulizmi, sporların ürettiği toksini içeren besinleri yeme sonucunda olan besin botulizmi, ve açık yaralardan giren bakteriler nedeniyle oluşan yara botulizmi. Bağırsak botulizmi, yetişkinlerde oldukça nadirdir, zira doğal bakteri floramız bu bakteriden kısmen de olsa korur. Ancak bağırsak florası yeterince gelimemiş bebekler bu botulizm açısından oldukça şanssızdır. Yerde emekleyerek bakteriden zengin cisimlerin ağza alınması, veya Clostridium içeren bal gibi besinlerin yenmesi sonucunda bebeklerde botilizm görülebilir. Bu nedenle bebeklere, bir yaşından küçükken bal yedirilmemesi gerekir. Yemek botulizminin en sık sebebi ise konserve ve diğer besin saklama yöntemleridir. Tuz ve ekşisi az lakerda ve benzeri balık ürünleri, sıcak ortamda saklanan tütsü balık ve et ürünleri, iyi kaynatılmamış konserve gibi besinler botulizm riski taşırlar. Halk arasında sıklıkla konserve zehirlenmesi olarak bildiğimiz durum budur. Besinleri soğukta saklamak, oksijenden zengin ortam, yüksek tuz oranı ve düşük pH clostridium bakterisinin büyümesini yavaşlatır, hatta durdurur. Toksin, ısıya oldukça dayanıksızdır, pişme sırasında moleküler yapısı bozulduğundan etkisiz hale gelir. Ancak sporlar ısıya oldukça dayanıklıdır, uzun süre kaynama noktasındaki sıcaklığa rağmen hayatta kalabilirler. Botulizm, toksinin vücuda girmesini takiben 12-36 saat içinde, ilk belirtilerini yüz kaslarında gösterir. Çift görme, göz kapağında düşüklük, mimik azlığı ve konuşma zorluğu ilk belirtilerdendir. Daha sonra kas zayıflığı kollara ve zamanla da ayaklara yayılır. Ağır botulizm vakaları, solunum kaslarını da felce uğratarak, tedavi edilmediği takdirde koma ve ölüme neden olur. İstemli kaslar dışında, otonom sinir sistemi tarafından yönetilen düz kaslarımız da botulizme tutulabilir. Tükürük salgısının azalmasına bağlı ağız kuruluğu, bağırsak kaslarının felcine bağlı kabızlık gibi belirtiler görülebilir. Bazı toksin alt grupları kusma ve bulantı da yapabilir. Tüm bu belirtiler ortaya çıkarken hastanın bilinci açıktır. Bebek botulizminde ise, ilk belirti genelde kabızlıktır ancak sıklıkla atlanır. Ardından bebekte uykuya meyil, kas güçsüzlüğü, emmeme ve farklı bir ses tonuyla ağlama başlar, bunu genel vücut felci izler. Botulizm, belki de ilerlemiş modern tıp sayesinde eskiden son derece korkutucu ve ölümcül iken artık tedavi edilen hastalıkların başında geliyor. Botulizm hastaları gözlem altında tutulurlar. Özellikle solunum kasları tutulumu, eskiden kesin bir ölüm sebebi iken, bugün yardımcı solunum cihazları sayesinde ölüm fermanı olmaktan çıkmış durumda. Botulism hastalarının çoğunda, belirtiler birkaç ay içinde hafifleyerek zamanla ortadan kaybolur. Kimi hastalarda, birkaç yıl boyunca nefes almada zorluk ve kas güçsüzlüğü devam edebilir. Ev yapımı domates salçası güzel ama..... Pek çoğumuz anımsarız, ilkokul yıllarımızdaki kış ünitelerinde kış hazırlığı olarak evde turşu ve konserve yapımı anlatılırdı. Bu derslerden anımsadığım ve kulağıma küpe olan bir öneri var: Ezilmiş, yamulmuş, bombe yapmış konserveleri satın almayın! Bu gerçekten de botulizm'den korunmak için oldukça yerinde bir öneri. Zira konserve, botulismus yapan bakterilerin spor oluşturması için ideal bir ortam. Ufacık yerinden delinen konserve içine bakteri girmesi halinde havasız, ılık ve karanlık ortamda ideal koşullarına ulaşan bakteriler burada bol bol toksin üretmeye koyulabiliyorlar. Ancak, ezik konserve dışında çok dikkat edilmesi gereken bir başka şey de ev konserveciliği. Son yıllarda, evde yapılan hobisel tarım, evde konserve yapımı oranlarını da artırmış durumda. Ancak bu artış, ne yazık ki dikkat edilmediğinde artan botulizm ihtimalini de beraberinde getiriyor. Bahçemizin ürünlerini daha uzun süre keyifle tüketmek veya arkadaşlarımızla tüketmek için aldığımız mahsülü mümkün olduğunca korumaya çalışıyor, salçadan turşuya, reçelden kurutulmuş meyveye dek çeşit çeşit yöntem deniyoruz. Benim de son zamanlarda sardığım bir uğraş olan ev konserveciliği, botulzim açısından en riskli şeylerden biri. O nedenle evde konserve yaparken kurallara mutlaka uymak ve fazla maceraya atılmamak lazım. Meraklısına notlar kısmında daha detaylı bilgi bulabileceğiniz ev konserve yapımında dikkat edilmesi gereken belki de en önemli iki husus şu: Konserve yaparken mutlaka yüksek sıcaklıkta kaynatın ve mutlaka içinde asit olan şeylerden konserve yapın. Zira ısı ve asidite, Clostrudium'un en sevmediği iki ortam. Asitliği düşük olan meyve ve sebzeleri de konserve yapmayın. Özellikle mısır, fasülye, taze bakla, et ve tavuk gibi besinler alkali oldukları için Clostriduim üremesi için ideal ortamlar oluşturuyorlar. Özellikle küçük bebekleri olanların alması gereken önlem ise çok net: Kesinlikle, bir yaşından küçük bebeklerle bal yedirmeyin. İlaveten bebekleri çok topraklı, tozlu alanlarda emeklemesine de izin vermeyin. Gönüllü botulizm! Botulizm toksini, ilk defa 1928 yılında saf olarak izole edilmesinin ardından pekçok bilim insanı bu maddenin muhtelif hastalıkların tedavisinde kullanılabileceğini düşünmüş. Bu kişilerin başında, Dr. Alan Scott geliyor. San Francisco'da yaşayan Dr. Scott, 1973 yılında toksini izole ettikten sonra, bu maddenin şaşılık ve göz kapak spazmlarında tedavi amaçlı kullanılabileceğini düşünmüş. 1993 yılında Dr. Pasricha ve ekibi, yemek borusunun ağrılı spazmı ile seyreden Akalazya hastalığında da benzer bir tedavi olabileceğini göstermiş. 1994 yılında, aşırı terlemesi olan kişilere botulizm toksini enjekte edildiğinde şikayetlerinin gerilediği gösterilmiş. Bugün, botulizm toksini migrenden, ağrılı boyun spazmlarına, şaşılıktan el ve koltuk altı terlemelerine, hatta mesane spazmalarına dek tıpta pekçok alanda kullanılıyor. Ancak, bu tıbbi kullanım alanlarının yanısıra, bu öldürücü toksinin en yaygın kullanıldığı yer muhtemelen kozmetik tedaviler: Yüz felci yaratan ve mimikleri donduran botox, yaklaşık son 25 yıldır artan bir sıklıkta kırışık tedavisinde ve yüz asimetrilerinin giderilmesinde ilk başvurulan yöntem. 90'lı yıllarda farklı yerlerdeki pekçok doktor, yüz felci ve diğer kas spazmlarında kullanılan bu maddenin, pekala mimik kaslarına bağlı ortaya çıkan kırışıkların tedavisinde de kullanılabileceğini fark etmişler. Artan uygulamalar sonucunda, bu tedavi yöntemini incelemeye alan FDA, benzer sonuçlara varmak için yapılan yüz gerdirme ameliyatları ve benzer diğer kozmetik girişimlere göre çok daha düşük riskli bir uygulama olan bu yöntemi onaylamış. Kısaca botox yaptırmak olarak bildiğimiz bu yöntemde, mimik kaslarına oldukça düşük dozda botulizm zehiri enjekte ediliyor. Kısmi felç olan mimik kasının hareketleri azalıyor ya da ortadan kayboluyor. Sonuç olarak, kaş çatmaya bağlı alın kırışıklıkları, göz kısmaya bağlı kaz ayakları ortadan bir süreliğine kayboluyorlar. Botox enjeksiyonunun ise başlıca dezavantajı, uygulamanın geçici olması. Kas felci, enjeksiyonu takiben 3-6 ay sürüyor, bu sürenin sonunda kaslar yavaş yavaş eski hallerini alıyorlar. Bir diğer dezavantaj ise, mimik kaslarını kısıtlaması sonucunda maske yüz denen donmuş bir yüz ifadesine neden olabilmesi. Özellikle yüksek doz botulizm toksini ile yapılan tedavilerden sonra görülen bu durum, tedavi gören kişinin biraz donuk ve tepkisiz algılanmasına neden olabiliyor. Son yıllarda, lokal enjekte edilen botulizm toksinin sistemik dolaşıma geçerek genel zayıflık ve felç ortaya çıkarabilme ihtimali üzerine yayınlar da var. Ancak şimdiye dek ortaya çıkan vakaların tamamı, kozmetik amaçlı uygulamalar haricinde, tedavi amaçlı yüksek doz botox uygulamaları sonucunda görülmüş. Bugün, başta Botox ve Dysport gibi markalar olmak üzere, botulizm zehiri içeren kozmetik enjeksiyon pazarı inanılmaz bir hızla büyüyor. Yapılan analiz ve öngörüler, pazar büyüklüğün 2018 yılında 4 milyar doları bulacağı yönünde. Botulizm, bir zamanlar en korkutucu ölüm şekillerinden biri iken, bugün kullanıldığı medikal ve kozmetik alanlarda pekçok insanın umut ve motivasyon kaynağı olmuş durumda. İnsanoğlu, kendisine en çok zarar verebilecek, en zehirli maddelerle korkusuzca oynayarak, bilim ve teknoloji sayesinde ehlileştirip kendi emrine sunmayı beceriyor. Botulizm toksininin, ortaçağda kurutulmuş sosisler içinde başlayan macerası, böylelikle Beverly Hills'de yaşayan bir film yıldızının alnındaki kırışıkların derinliklerinde son buluyor... Meraklısına notlar: - Ev konservesi yapımındaki risk nedeniyle, yukarı da da belirttiğim gibi son derece dikkatli ve sistematik olmak gerekli. Başlıca dikkat edilmesi gerekenler şunlar: - Kulaktan duyma yöntemlerle, veya kendi kafanıza göre uydurduğunuz tariflere göre konserve, turşu ve reçel yapmayın. - Evde, baklagil, mısır ve et içeren konserve yapmaktan kaçının, ya da yapıyorsanız profesyonel basınçlı bir konserve tenceresi kullanın. - Ev konservesi yapımında kavanozladığınız konserveleri mutlaka sıcak su banyosunda tuttuktan sonra serin bir yerde saklayın. - Pekçok meyve ve bazı sebzeler asit miktarları yüksek olduğu için güvenli bir şekilde konservelenebilir. Ancak bunlarda bile, mutlaka elinizdeki tarife bire bir uyun. - Turşu yapımı, evde uygulanabilecek en güvenli konserve yöntemlerinden biri. İçindeki asit miktarının yüksekliği nedeniyle, clostridium üreme ihtimali oldukça düşük. Bu nedenle, içinde yeterli sirke ve limon varsa ilave kaynatma gereksinimi olmayabilir. - İçinde çiğ sarımsak ve soğan bulunan konserveler bu bitkiler toprağa gömülü yetiştiğinden clostridium açısından riskli olabilir, içine çiğ sarımsak koyduğunuz kavanozları da içlerini doldurup kapaklarını sıkıca kapadıktan sonra mutlaka sıcak suda kaynatın. - Sarımsak, soğan gibi maddeleri, izerilerine yağ dökerek saklamayın. Toprak altında yetişen sebzeler, yukarıda belirttiğim gibi riskli. Yağ, ise clostridiumun en sevdiği oksijensiz ireme ortamı oluşturmak için birebir. - Ağzı aralık kalmış, bombe yapmış, rengi bozulmuş konserveleri kesinlikle tüketmeyin. - Şüphelendiğiniz takdirde, o konserveyi atın. Hiçbir şey, sağlığınızdan daha önemli olamaz. - Konserve tarifleri ve daha detaylı bilgi isteyenler ekteki CDC tarafından hazırlanmış 'Güvenli Konserve Yapma Yöntemi' kitapçığından yararlanabilirler. - - Kozmetik Botox enjeksiyonlarının oldukça güvenli olduğunu söyleyebiliyor olsak da, nadiren de olsa rastlanan yan etki ve komplikasyonlardan bahsetmekte fayda var: - Ehil olmayan kişilerce yapılan enjeksiyonlar yüz simetrisini bozabilir, düşük kaş ve göz gibi geçici de olsa istenmeyen durumlara neden olabilir. Bu nedenle Botox yaptırmayı düşünüyorsanız mutlaka iyi bir yere gidin ve bu konuda eğitim almış bir doktora yaptırın. - Sık yan etkilerden biri, kaşların üzerine yapılan yüksek doz nedeniyle olan kaşların çok keskin ve açılı bir şekile gelmesi sonucu oluşan Mefisto Look, yani Şeytan Yüzü' Bu durumu engellemek için yapılacak en mantıklı şey bir öncekinin aynısı: konusuna hakim, bu işin profesyonel eğitimini görmüş birine gitmek. Ayrıca, gittiğiniz yerde, hiç çekinmeden doktorun önceki bazı vakalarının resmini görmeyi istemek de iyi bir yöntem. - Ne yaparsanız yapın, Botox sonrası yüz mimiklerinizde donukluk olacaktır. Bu sevincinizi ve üzüntünüzü bir süreliğine tam anlamıyla yüzünüze yansıtamayacaksınız demek. Mimik donukluğunun, empati yeteneğimizi azalttığına ilişkin bazı çalışmalar mevcut. - Çok nadir de olsa, son yıllarda lokal uygulanan Botox enjeksiyonları sonrası botulizm zehirinin sistemik yayılım sonucu tüm vücudu felç ettiği ve uzun süren ciddi sağlık durumlarına hatta solunum yetmezliği ile ölüme neden olduğu vakalar mevcut. Her ne kadar şimdilik rapor edilen tüm vakalar, kozmetik uygulama haricinde, tıbbi tedavi yapılan ve daha yüksek doz botox alan hastalara ait olsa da, botox yaptırırken göz önünde tutulması gereken önemli bir risk."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/dosyalar/yerbilimci-hafiye-1-jeokronoloji.html", "text": "Dört mevsim karla kaplı bir zirveye sahip olan 5137 metre yüksekliğindeki aktif yanardağa tırmanmak ve kamp kurmak amacıyla dört gün önce kampüsten yola çıkan bir grup dağcı tırmanışı tamamladıktan sonra çok az insanın yaşayabileceği bu tecrübeyi ölümsüzleştirip, instagram efektleriyle süsleyerek takip edenlerin beğenilerine sunmuştu. En son foursquare'de Donmadan dönüyoruz :) mesajını, zirveyi etiketleyip paylaştıktan sonra bir daha kendilerinden haber alınamamıştı. Jandarma, sivil savunma müdürlüğü ve AKUT ekiplerinin yoğun çalışmaları sonucu gruba son mesajlarının 3 gün sonrasında ulaşılabildi. Kurtarma ekipleri gruba ulaştığında fırtınasız açık bir günün sabahıydı. Grupta her hangi bir kayıp bulunmamakta, üstelik -30 dereceyi bulan sıcaklığa maruz kalmış gibi değillerdi. Dönüşte büyük bir fırtınaya yakalandık, görüş mesafesi sıfıra indi. Ele ele tutup yürümeye çalıştık. Göz gözü görmediği için çok yavaş yol aldık ve hava karardıktan hemen sonra bir dağ evi gördük. Aramızda korkanlar olsa da buraya girip soğuktan korunmaktan başka bir şansımızın olmadığını biliyorduk. Kapıyı birkaç kez çaldık. Ancak bir tepki gelmedi, zaten gelecek gibi de değildi çünkü evde birinin olduğuna dair bir veri yoktu, zifiri bir karanlık vardı. Zorlayarak girmeye karar verdik. Birkaç denemeden sonra ahşap kapıyı açmayı başardık. Kapı açılır açılmaz içeriden iğrenç bir koku geldi. Bu tiksindirici kokudan rahatsız olup içeri girmek istemedi çoğumuz, açıkçası ben de tereddüt ettim. Yanıma bir arkadaşımı alıp bir elimizde çakılarımız diğer elimizde fenerle içeri girdik. Girer girmez sağ ve solda birer kapı gördük, biri lavabo, diğeri mutfağa açılıyordu. Buzdolabında tamamı küflenmiş ve tanımayacak halde yiyecekler vardı. Dolapları kontrol ettik, zulalanmış konserveler olduğu gördük ki bu bizi sevindirmişti. Ancak hala bu berbat konunun kaynağını anlayamamıştık. Bu nedenle yerlerde ölmüş hayvan leşleri arıyorduk. Ben fare olduğunu düşünüyordum... Sonra düz ilerleyip pencerelerini seçebildiğim salona doğru ilerledik. Fenerle yere bakarken bir tuhaflık fark ettim. Zeminde ahşap kaplamanın arası kırmızıydı; oysa evin girişinde alışılagelmiş, kararmış talaş çimentosu, ilgi çekmeyecek sıradanlıktaydı. Feneri yerden daha ileri doğru yönelttiğimde bu kırmızı rengin parke aralıklarının dışına taştığını gördüm. Arkadaşıma kötü bir şey görmeye hazır ol! deyip devam ettim; ikimiz de hazırdık. Neyse ki cevap için uzun süre beklememiz gerekmiyordu, kırmızının ve kokunun kaynağı da karşımızda uzanıyordu. Çürümeye yüz tutmuş bir cesetti bu. Sakin olmaya çalıştık. Koku dayanılacak gibi değildi. Feneri duvarlara doğru yönlendirdik ancak bir şey yoktu. Cesede yakınlaşıp incelemeye karar verdim. Sonra vazgeçtim. Bunun bir faydası yoktu. Arkadaşlarımız kapı girişinde beklerken dedektifçilik oynayamazdık. Onları bu eve girmeye nasıl ikna edeceğimizi tartışmaya başladık sessizce. Dışarıda kalırsak öleceğimiz kesin gibiydi. Dışarı çıkıp bir iyi bir de kötü haberimiz olduğunu söyledik. Grup hep bir ağızdan kötü olanı öğrenmek istedi. İçerde bir cesedin olduğundan bahsedince ağlamaya başlayanlar oldu. Muhtemelen ben de şu saatlerde akşam yemeğimi yemiş ve henüz yeni indirdiğim Breaking Bad'in dördüncü sezonuna başlamanın keyfini sürecektim yanı başımdaki sıcak çayımla. Sonra kendime gelip gür bir ses ve olumlu bir tavırla İçerde bir ölü olabilir ama biz yaşayacağız! Çünkü içerde hem yemek hem de ısınacak battaniyeler var! dedim. O gece isteksizce orada kaldık. Günün ilk ışıkları evi aydınlattığında hemen hemen herkesin uykulu, yorgun gözleri cesedin üzerindeydi. Anatomiden anlayan yoktu aramızda ama görebildiğimiz kadarıyla bu açık bir cinayetti. Morlukların soğuktan oluşamayacağına hükmettik çünkü mor kısımlarda vücut deforme de olmuştu, kemikleri yerinden çıkmış gibiydi. Her hangi bir ısırık izi de yoktu; ev korunaklıydı, dışarıdan daha sıcaktı ve pencereler sağlamdı, vahşi bir hayvan ihtimalini elemek kolaydı. Dışarıda fırtına devam ediyordu. Evde kalmamız akla yakındı ama bu koku ve kötü görüntü morallerimizi bozmuştu. Hayatta kalmak için üstesinden gelmemiz gereken bir durumdu bu. Cesetten kurtulmamız gerektiği düşünen arkadaşlarımız vardı. Hala mantıklı düşünenler bu evin bir cinayet mahalli olduğunu söylediler. Yani hiçbir şeye dokunamazdık. Aramızdan biri Ya bizi suçlarlarsa?! dedi. Olay mahallindeki hiçbir şeye dokunmazsak bizi suçlamalarının mümkün olmadığını anlatmaya çalıştık. Evde 3 gün boyunca kaldık. Son kullanma tarihlerine aylar kalmış konservelerle doyurduk karnımızı. Dördüncü günün sabahı güneş göründü, parlak ve sessiz bir hava vardı. Ev içindeki iğrenç görüntüye alışmıştık artık; şömine, pencere, sehpa ve ceset... Adaptasyon kabiliyetimizin sınırlarını görüyorduk. Toparlanıp yola koyulduk ve 1 saat olmadan jandarma ile karşılaştık... . Saçlar yanmış, kafa derisi de muhtemelen. Çürümenin bu bölgede yoğunlaşması, koruyucu derinin çürüme başladığında zaten ortada olmadığını gösterir. İşin tuhaf tarafı şöminenin tam kuzeye bakması. Oysa yanıklar sadece kuzey batıya bakan kafa bölgesinde yoğunlaşmış. Yani cesedin şu anki kuzeyi yanmamış, oysa şömine hala kuzeyde! Stajyer: Jeolojiyi bırakıp kriminalci olmak nasıl bir şey? Yerbilimci Hafiye: Aynı şeyler! Bu işte bu kadar başarılı olmanın sırrı bu mu yani? Doğanın işlediği cinayetleri çözmek çok daha büyük bir emek gerektiriyor. Hem fotoğraf büyük, hem de zaman. Bazen ortada delil bile kalmıyor! Çünkü doğa, cinayetleri sonrasında hayata devam ediyor, hiçbir şey olmamış gibi! Koca bir türü yok ediyor, ondan çok daha güçsüz ve çelimsiz ama tamahkar bir türü sahneye çıkartıyor. Yani şu an uğraştığımız işler, doğayla karşılaştırıldıklarında değişkenleri oldukça sınırlı olaylar. Peki nasıl oluyor? Olayları nasıl çözüyordunuz yerbilimlerinde? Milyonlarca yıldan filan bahsediyorlar, bu uzun süreleri aklım almıyor. Öncelikle olayı tanımlaman gerekiyor. Yani bir farkındalık lazım. Sonra izlerini arıyorsun. Arazi çalışması sırasında en çok kullanılan yöntemler göreceli tarihlendirme tekniğidir. Göreceli tarihlendirme, iki olay arasında hangisinin daha önce gerçekleştiğine dair bir çıkarımdır ve kaya tipine göre farklı yöntemler kullanılarak yaklaşımda bulunulabilir ancak amaç aynıdır: olayları sıraya dizmek; yani jeokronoloji. Olayların oluşum sırasını anlayabilirsek çözüme giden yolu yarılamış olacağız. Mesela ağaçların büyüme halkalarından tarihlendirme yapılıyor ya , onun gibi. Evet, onu biliyorum. Daha birçok tarhilendirme yöntemi var. Mesela eğer kayalar magma kökenli yani magmatik kayalarsa, bu malzemenin kaynağı yerdedir. Yani yerkabuğunun derinliklerinden yukarı doğru yükselirken çevredeki kayaları keser ve/veya pişirirler. Çünkü yerkabuğu bu kayalardan soğuktur. Buna da kesen-kesilen ilişkisi deniyor. Magmatik kaya sıcak olduğundan soğuk kayaların devamlılığını sonlandırıp onları keser (şekil 1). Hımm... Bu durumda kesen kaya -yani magmatik kaya- mı yaşlıdır, yoksa kesilen soğuk kaya mı? Elbette kesilen kaya daha yaşlıdır, çünkü bir şeyin devamlılığının bozulması için daha önce de orada olmalıdır. Kesinlikle! Eğer olay yerindeki kayalar sedimanter yani çökel kayalardan oluşuyorsa... Bir dakika, çökel kaya ne? Sedi.. ne? Çökel kayalar, var olan kayaların yağmur, kar, rüzgar gibi atmosferik olaylardan etkilenerek kırılıp, parçalanıp, taşınıp bir yere çökelmesidir. Taşıma işi karmaşıktır, ancak ön kabulle bu işi aşalım şimdilik. Ha pardon, sadece var olan kayalar değil kimyasal etkilerle de oluşabilir çökel kayalar. Şunu bil yeter: bu kayaları görüyorsan zamanında burada ya da civarda bir göl, deniz, okyanus gibi bir birikme alanı olmalı. Tamamdır, anladım. Eğer çalıştığın alan bu çökel kayalardan oluşuyorsa alt-üst ilişkisi dediğimiz basit bir yöntem kullanılır. Çökel kayalar tabakalardan oluşur. Bu tabakalar renk, boyut ve içerik olarak farklı olabilirler. Ki farklı olduklarında onları daha kolay tanımlarız. İşte bu tabakaların en altta olanı en yaşlı, en üstte olanı ise en genci yani en son çökelmiş olanıdır. Nasıl yani? Peki, internetten anlatayım. Şunu görüyor musun (Şekil 1)? Pasta mı!? Evet, katlı pasta :) En alt katı görüyorsun di mi? Eee? İşte o en alt kat pastanın zemini. Yani pastayı yapan oradan başlamış olmalı işe; ters çevirmediyse! En üstteki fındıklı seviyeyi görüyor musun? İşte orası da pastanın en son yapılan bölümü. Bu güzel bir örnek. Bu tabakların zamanla ilişkisini ilk fark eden İbn-i Sina. Ya o tıp ile ilgilenmiyor muydu? Dahiler çok yönlü insanlardır, Da Vinci mesela. Bu adamlar bilimde sınır görmemişler. Her yönde buluşları var. Neyse alt-üst ilişkisi dediğim olayı kurala bağlayan kişi ise Nicolas Steno. Superpozisyon ilkesi demiş, 17.yüzyılda; İbn-i Sina'dan 600 yıl sonra! Vay be! Anlayamadığım burada nasıl işimize yarayacak bu bilgiler?! Bitmedi henüz. Bir şeyi kırabilmen için onun var olması ve katı olması gerekir değil mi? Evet? Şimdi ben bu pastayı bıçakla kesmeye karar verirsem tüm tabakaları kesmiş olacağım di mi? Ama eğer ilk üç katı yaptıktan sonra kesmiş olsaydım henüz yapmadığım 4. ve sonraki katlar bu kesilmeden etkilenmeyecekti. Ee haliyle öyle. İşte bu, jeolojide olayları sıraya sokma konusunda çok değerli ve basit bir yöntemdir. Mantıklı evet. Şimdi sen ayak tarafına geç, ben de omuzlardan çevirelim. Bir, iki, üç! Aman Allah'ım! Makas hedefi 12'den vurmuş anlaşılan. Katilin tek amacının öldürmek olduğunu konusunda bir şüphem kalmadı. Maalesef öyle görünüyor. Evet, yanmış kafa,, saç ve derisi, makas ve kan elimizdeki malzemeler. Hayır, ahşap zemin, makas, kan, şömine, cesedin açısı ve... Ve? Şu yerdeki çiziği görüyor musun? Evet? Doğrultusuna dikkat ettin mi? Yani? Doğrultusu cesedin doğrultusuna dik! Ee? Makasın arka bölümü görüyor musun? Sanırım anlamaya başladım. Aslında bu bir düz çizgi yani doğrultu değil. Bu tamamı çizilememiş bir yayın parçası gibi . Yani makas saplandıktan sonra ceset döndürülmüş mü? Öyle görünüyor. Ya da en azından kan kaybından ölmeyi yanarak ölmeye tercih etmiş de olabilir. Eğer katil, sadece saçlarını ateşe vermek gibi tuhaf bir karara varmamışsa... Zor bir olay bu. Çözümlemeye başlayalım. Ahşap zemin olayın geçtiği yer, yani olay gerçekleşmeden de buradaydı ve olay bunun üzerinde cereyan etti; pastamızın zemini. Katil makası saplıyor, kadın yere, şöminenin önüne düşüyor ya da fırlatılıyor. Saçları alev alıyor, yanmamak için göğsündeki makasla birlikte çabalıyor ve kurtulmak için açısını değiştirmeye çalışıyor. Açının devamlı olmamasının nedeni bu çaba. Her hareketinde makas daha da içeri batıyor. Fena değil. Neden şöminenin önünde neredeyse hiç kan yok? Dedim ya, eğer çabalamadan düşünebilse makas vücuda tam saplanmış olmayacaktı. Ancak sen de biliyorsun ki yanan bir insan çok mantıklı düşünemez hatta düşünmeden refleksleriyle hareket eder diyelim. Biraz kurgusal olsa da mantıksız değil. Jeoloji penceresinden bakalım. Zemindeki çizik şu dantelli bez tarafından örtülmüş, cinayet mahalline sonradan bir müdahale olmadığını varsayarsak. Onun üzerine de sehpa düşmüş. Ve bunların üzerinde de kan var. Yani önce çizik oluşmuş, sonra maktul muhtemelen kendini çekmek için sehpayı kullanmış. Sehpa düşmeden önce eğim kazanmış ve yüksek olasılıkla üzerindeki dantelli bez yere düşmüş, sonra da sehpa. En son da oluk oluk akmaya başlayan kan bunların üzerinden geçerek ahşap zemini ve aralıkları kırmızıya boyamış. İşte bu gerçekten mantıklı bir hikaye oldu. Bunlar sadece göreli karşılaştırmalar. Şimdi daha etkin ve rakamların başrol oynayacağı bir çalışmaya geçeceğiz. Ve bu bize maktulün gerçekten neler yaşadığı hakkında bilgiler verecek. Evet örneklemeye başlayalım. Doktor Işıl'ın gelememesi kötü oldu. Örnekleme yapmadan önce onun da bu cesedi görmesinde fayda var. Daha önce bu kadar deforme bir ceset görmemiştim. Şimdilik maktulün yakınlarına ulaşmaya çalışalım. Işıl incelemesini yapar yarın. En yakın köyde incelemelerde bulunmuş arkadaşlar. Maktulün yakını yok bu çevrede. Sanırım töre kurbanıymış, ailesi red etmiş. Uzun zamandır yalnız yaşadığını söylüyorlar. Yani aslında buralara sonradan göç etmiş. Bu bilgiyi vermek için neyi bekliyordun? Zaten cinayet en büyük ihtimal olduğu için üzerinde durmadım. Gerçeğe, doğru ve eksiksiz bilgilere ulaşılır. Töre, olayın cinayet olma ihtimalini kat be kat artırır. Neyse, akrabalarına ulaşmak zaman alacak belli ki. Maktulün kimliği elimizde olduğuna göre illa ki birilerine ulaşacağız. Peki, köydekiler başka bir bilgi vermiş mi? Fazla bir bilgi yok. Kadın çarşaflıymış, bu yüzden fiziksel özelliklerine dair bilgiye ulaşmak pek mümkün değil. Ancak sekerek yürüdüğünü söylemişler. Güzel, yarın devam edelim... Daha önce böyle vahşi bir cinayet gördün mü Işıl? Hiç görmedim, muhtemelen görmeyeceğim de. Ama eğer vahşi olduğu fikrine şu deforme olmuş kemiklerden ulaşıyorsan yanlış alarm; çünkü bu görüntü, ileri bir Proteus Sendromu vakası gibi duruyor! Pro ne? Proteus sendromu. Deri ve kemiklerin orantısız ve tipik olmayan şekilde büyümesine,, asimetrik yapıların oluşumuna neden olur. Ve tam olarak bu cesetteki gibi görünür. Yani bu sadist bir cinayet değil mi diyorsun!? Emin değilim, üzerinde çalışmalıyım ancak kemik orantısızlığına bakarak evet bu sadist bir cinayet ama katili doğa olmalı! En azından bu vücut deformasyonu uzun bir zamana yayılmış gibi duruyor. Tabii makas hakkında bir şey söyleyemem, o sizin işiniz. İşte bu, olayın rengini değiştirir. Belli ki bu olay, yerinde çözülemeyecek kadar karmaşık duruyor. Örneklemeye başlayalım... Yerbilimci Hafiye: Şu ton balığından ne zaman bıkarım bilmiyorum. Stajyer: Ama güzel yapıyorlar. Sorma... Light olanını da denedim vicdanım rahat etsin diye. Ama ne fark ettim biliyo musun? Tadı veren yağıymış. Hahaha! Her zaman öyledir... Dağ evi olayında bir gelişme var mı? Işıl, katkı yapabildi mi? Işıl ile çalıştık ve bir hastalığın ürünü olabileceği fikri oturmaya başladı. Nasıl yani? Tüm olaylar hastalıkla ilgili? Kriminal incelemelerde ikinci bir kişinin varlığına delil oluşturabilecek bir bulguya rastlayamadık şu ana kadar. Bu gerçekten çok şaşırtıcı. Senin jeolojiden ne haber? Burada bir katkısı yok mu? Var tabii ki! Ama direkt değil, dolaylı olarak. Sana göreceli tarihlendirmeden bahsetmiştim, alt-üst, kesen-kesilen ilişkisi filan. Evet hatırlıyorum. Olayları tarihlendirmede daha keskin yöntemler var. 20.yüzyılın hemen başlarında radyometrik tarihlendirme Bertram Boltwood tarafından geliştirildi. Yani sayılara dayalı tarihlendirmeler yapmak mümkün. Her geçen gün bu tarihlendirmelerin sayısı artıyor. Radyoaktif özellikteki elementlerin yarılanma ömürleri dikkate alınıyor. Nasıl yani? Radyoaktiviteyi hatırlıyor musun liseden? Hani bazı elementlerin izotopları vardı. Yani atom numarası aynı, kütle numarası farklı olan atomlara izotop deniyordu. Radyoaktif izotoplar da zaman içinde başka bir elemente dönüşüyordu. Tamam tamam hatırladım. İşte eğer bu değişim dikkatli bir şekilde izlenebilirse tarihlendirme yöntemi olarak kullanılabileceği anlaşılmıştı uzun on yıllar önce. Örneğin elimizde 100 g K atomu var, belli bir zaman sonra ortamda 50 g K, 50 g da Ar elementi oluşuyor. Yani K miktarı belli bir sürede yarıya inip daha önce ortamda olmayan Ar atomuna dönüşüyor. İşte bunun için gereken süreye yarılanma ömrü deniyor. Bu süre her radyoaktif izotop sistemi için farklı oluyor. Örneğin, K/Ar sistemi için yarılanma ömrü 1,3 milyar yıl. Şaka mı bu? Hayır, bu süreç yaşam sürelerimize oranla oldukça yavaş gerçekleşiyor. Mesela Rb/Sr sisteminde yarılanma 48 milyar yılda gerçekleşiyor! Yani 100 g Rb atomundan 50 g Sr üretebilmek mümkün olmadı evrenin başlangıcından beri. O halde, hesaplara dayalı bu sistemlerin çalışması. Evet, radyoaktif sistemi çözmek için yarılanma ömürlerini beklememiz gerekmiyor. Mesela bazı izotoplar için bu süre daha kısa. Örneğin radyokarbon (Karbon-14) yönteminde yarılanma ömrü 5730 yıldır. Bazı izotoplar ise saniyenin milyarda birinden daha kısa sürede yarılanıyor. Peki, radyometrik tarihlendirme nasıl kullanılıyor yerbilimlerinde? Her mineral, basit ya da karmaşık bileşikler oluşturur. Bu bileşikler içerisine radyoaktif izotoplar da girebilir. Örneğin biyotit mineralini oluşturan elementlerden biri de potasyum 'dır. Dolayısıyla K/Ar tarihlendirme metodu biyotit minerali için kullanılabilir. Burada önemli nokta mineralin kapanım sıcaklığıdır. Kopmaya başlıyorum, elementler, bileşikler, radyoaktivite... Yok yok çok basit gerçekten. Ön yargısız dinle. Mineral oluşması için onun katılaşma sıcaklığının altında olması gerekir değil mi? Bilmem! Peki, buzun oluşması için belli sıcaklığa ihtiyacımız var değil mi? Evet, normal koşullarda 0 C. Yani buz kristallerinin oluşum sıcaklığı 0 C ve aşağısıdır. Mineral kapanım sıcaklığı da buna benzer; tam olarak bu değildir elbet, ama ön kabul yapabilirsin. Biraz daha açar mısın? Tamam. Mesela U /Pb tarihlendirme yöntemi için zirkon mineralinin kapanım sıcaklığı 800-1000 C civarındadır. Yani 800 C'nin altında zirkon kapılarını kapatır ve artık zirkon minerali içine U girmesini kabul etmez. Yani kapanım sıcaklığının altında sistem artık kapalıdır; dışarından giriş ve içerinden çıkış kabul edilmez. Maç saati geldiğinde stad kapıları kapanır, içerideki seyircilerle maç başlar; kapanım sıcaklığına ulaşıldığında mineral kapanır içerideki U ile radyometrik saat çalışmaya başlar. Yani mineral kapandığında radyometrik saat 0'dır. Örneklediğin kaya içerisindeki zirkon mineraline U/Pb tarihlendirme yöntemini kullanır ve söz gelimi 43 milyon yıllık bir yaşa ulaşırsan bu sana şunu söyler: bu kaya 43 milyon yıl önce 800-1000 C sıcaklığındaydı. Yani en son 43 milyon yıl önce 800 C'ye indi. 44 milyon yıl önce ise henüz mineral kapanmamıştı, sıcaklık 1000'lerin üzerindeydi; maç başlama saati gelmemiş seyirci girişi devam etmekteydi... Her tarihlendirme yöntemine göre her mineralin kapanım sıcaklığı farklıdır. Farklı olması güzel bir haber çünkü bu durum, kayanın başından hangi sıcaklıkta neler geçtiğinin kaydedilmesi anlamına gelir. Neyse ki tabletim yanımda, şu şekile bakalım (şekil 2). Sanırım anlamaya başlıyorum. Şunu bil yeter: mineral kapandığı anda radyometrik saat sıfırlanır, yani 100 birim U ve 0 birim Pb vardır. Mineral kapanım sıcaklığına indiği andan itibaren U azalmaya, Pb ise artmaya başlar. K/Ar ve Rb/Sr yönteminde de böyledir. Mineral kapanım sıcaklığına indiğinde Rb azalmaya, Sr artmaya başlar; K azalmaya, Ar artmaya başlar. Yani artan elementlerin nedeni, zaman içinde azalmaya başlayan radyoaktif izotoplardır. Tamam oturdu kapanım sıcaklığı kavramı. Peki niye bu kadar çok tarihlendirme tekniği var? Çünkü hemen hemen hepsi ayrı amaçlar için kullanılır. Örneğin bir kayanın kristallenme sıcaklığı zirkon minerali U/Pb yöntemi ile anlaşılabilir. Şöyle açıklayalım, eğer cesedimiz bir kaya olsaydı U/Pb yöntemi ile zirkon mineralinden elde edilecek yaş cesedin doğduğu zamanı verirdi. Bizim cesedimiz için bu yaş 43. Nasıl bir yaklaşım bu böyle! Mesela kaya kristallendi -yani kaya oldu- sonra üzerinden başka bir olay geçti , bunun izlerini görüyoruz ama ne zaman gerçekleştiğini merak ediyoruz. Kayalar derinlikte oluştuktan sonra levha hareketlerine bağlı tektonik etkilerle deforme olabilirler. Mesela ülkemizde bu tür örneklere sıkılıkla rastlarız. Az önce 43 milyon yaşında, yaklaşık 1000 C derece sıcaklığında kristallenmiş örneğimize geri dönüp bu kez hornblend minerali üzerinden Ar/Ar yöntemini kullandırarak tarihlendirelim. Hornblend mineralinin bu yöntem için kapanım sıcaklığı 450-550 C derece arasındadır. Elde ettiğimiz yaş 26 milyon yıl olsun. Yani gayet normal değil mi? Sonuçta kaya soğuyor? Kaya soğuyor ama normalde kayanın 500 C kaybetmesi için ortalama 100 milyon yılın geçmesi gerekiyor. Bizim ulaştığımız sonuca göre 17 milyon yılda (43-26=17) bu sıcaklığı kaybetmiş. Dolayısıyla yaklaşık 6 katı hızla soğumuş, yani anormal bir şeyler gelmiş başına; deforme olup yerkabuğunun içinde hızlı bir şekilde yükselmeye ve soğuk alanlara ulaşmaya başlamış. Analojiye devam edersek, 43 yaşındaki ölmüş kişinin doğumundan 17 yıl sonrasına kadar bir zamanda deforme olmaya yani hastalığının etkilerinin ortaya çıktığını gösterir. Söz gelimi ceset 17 yaşında iken hastalığın etkilerini hissediyordu. Yok artık! Aynen. Sıcaklık aralıklarını daraltacak yöntemleri tercih ederek hikayeyi daha ayrıntılı bir şekilde aydınlatabiliriz. Yine Ar/Ar yöntemini bu kez biyotit mineraline uygulayarak 250-350 C sıcaklığa ne zaman ulaştığını anlayabiliriz bu kayanın. Bu değer de 10 milyon yıl versin. Yani ölümünden 10 yıl önce (33 yaşında) de hastalığının etkileri sürmekteydi. Nereden biliyoruz? Çünkü 500 C'lerde iken kaya 17 idi. Aradan 16 yıl geçtikten sonra 33 yaşında 300'lü derecelere inmişti. Oysa bu sıcaklığa normal yollardan inmesi için yaklaşık 50 milyon yıl gerekliydi. Harika! Yani vücudundaki deformasyonun hızı bu dönemde azalsa da devam etmişi. O halde hayatının son dönemi bu olayın bir cinayet mi yoksa kaza mı olduğunu bizlere anlatacak. Dur bi saniye tahmin edeyim. 100 derece ve altının yaşını verecek bir yöntemi kullanacaksın, di mi? Kesinlikle! Kaya yüzeye daha çok yaklaştıkça sıcaklığı düşecek ama hangi koşullarda? Bunun için, ayrıntılara girmeden kıvrılacağım Fizyon İzi yönteminden faydalanacağız. Apatit minerali bu yöntemde yaklaşık 100 C civarında kapanıyor. Ve sonuç.... Eveet? Sadece 4 milyon yıl! Yani sadece 6 milyon yıl (10-4=6) içinde 200 C sıcaklık kaybına uğramış! Bu da deformasyonun azdığına işaret edebilir. Yani cinayet değil mi? Akrabalarından elde ettiğimiz bilgilere göre kadın uzun zamandır bu hastalığın pençesindeymiş. Işıl'ın yaptığı çalışmalara göre de bu kadının bu bacaklarla normal yürümesi mümkün değil! Dolayısıyla yürüme sıkıntısı çekiyordu ve muhtemelen düşerek öldü. O halde şöminenin önünde kan olmayışının nedeni anlaşılmış oldu. Düşerken makas göğsüne saplanmış olmalı. Ateşle mücadele ederken de daha çok saplandığı için kadın kendi kendini öldürmüş. Evet, öyle görünüyor. Analojiyi kenara bırakırsak, kriminal incelemelerle olayın bir cinayet olmadığını ve eski maktulümüzün aslında kendi ölümünden sorumlu olduğunu sonuç raporuna yazdık. Peki, bu tarihlendirmeler gerçekten bir gün tıpta da uygulanabilir mi? Muhtemelen kullanılacaktır. Hatta hangi yaşta başımıza neler geldiğinin izleri vücudumuzda saklandığı yerden çıkarılacaktır. Bilim bunları yaparken sosyal olarak bir adım ileri atamamamıza ne demeli? Nihayetinde törenin yalnızlığa terk ettiği kadının bu hastalıkla savaşması çok da mümkün değildi. Yeni ama yine yazık oldu."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/gorsel/ayin-fotografi-sinek-kusu.html", "text": "Çocukluğumda ansiklopedilerde veya dergilerde bu şirin bir o kadar da inanılmaz kuşları gördüğümde bir gün gelip de evimin bahçesinde uçuşacaklarını hiç düşünmezdim doğrusu. En nihayetinde sinek kuşları sadece Amerika kıtasında yaşıyordu ben ise gün gelip de Amerika'ya taşınacağımı bilmiyordum. Kaliforniya'ya taşınıp bu kuşları kendi gözlerimle görmeye başlayınca haklarında daha çok şey öğrenmek ve elbette fotoğraflarını çekmek istedim. Bu ay ayın fotoğrafı köşesinde öğrediklerimi ve çektiğim bir fotoğrafı paylaşıyorum. Bu kuşlar Dünya'nın en küçük kuşlarından, Küba'da yaşayan alt bir tür olan arı sinek kuşu 1.5-2 gram ağırlığı ve 5cm boyu ile Dünya'nın en küçük kuşu ünvanına sahip. Ancak sinek kuşlarının rekorları bununla sınırlı değil; normalde saniyede 50-80 defa kanat çırpabilen bu kuşlar kur yaparken saniyede 200'e kadar çıkan kanat çırpma sayısı ile Dünya'nın en hızlısı. Bitti mi? Tabi ki hayır. Bu derece yüksek hızda çalışan kaslar çok oksijene ihtiyaç duyuyor, haliyle kan dolaşımının da son derece hızlı olması gerekiyor. Dinlenirken bile dakikada 600 olan nabızları, uçuş sırasında dakikada 1200'ün üzerine çıkarak bir başka dünya rekoruna imza atıyor. Kalbin bu kadar hızlı atması bile tek başına gerekli kan akışını sağlamaya yetmiyor, kalbin hacmi de son derece büyük: kalpleri tüm vücut ağırlıklarının %2.5'i kadar. Bu, eğer bizim de kalbimiz aynı oranlarda olsaydı 250 gram yerine 2 kilo olurdu demek. Bu kadar çok oksijen kullanımı elbette bir o kadar da yakıt tüketimi var demek; bu kuşların besinleri çoğunlukla enerji açısından son derece yoğun olan çiçek nektarından oluşuyor. Ancak bir çeşit şekerli su sayılabilecek nektar, protein ve diğer besleyici öğeler açısından son derece fakir, bu yüzden sinek kuşları küçük böcekleri ve sinekleri de menüsünde bulundurmak zorunda. Bu derece hızlı bir vücuda sahip olunca havada uçan sinekleri avlamak pek zor olmasa gerek. Hız demek duyu sinyallerini işleyip aksiyona çevirmek için az zaman olması, haliyle yüksek performanslı bir işlem ünitesine gerek duyulması demek. Bu yüzden oransal olarak kuşlar aleminin en büyük beyini ile bir başka rekorun sahibi olmalarına da pek şaşırmıyoruz. Sinek kuşlarınının avlanmasını yavaşlatılmış olarak aşağıdaki video'un 19. dakikasında görebilirsiniz. Aynı video'nun 30. dakikası civarında ise benim fotoğrafını çektiğim Anna's Hummingbird cinsinin yüksek hızlı kur dalışı sırasında kuyruk tüylerinin hızla çarpan hava ile nasıl titreşip cik sesi çıkarttığını görülüyor. Bu kuşların hayret verici özelliklerinden bir başkası da nektar içme yöntemleri. Uçları çatal şeklinde olan dilleri sıvı içerisine girdikten sonra, çatalın hem sağ hem de soldaki parçaları birbirinden bağımsız şekilde boylamasına kıvrılarak birer boru şeklini alıyor ve böylece sıvıyı içine hapsediyor. İçi nektar dolu olan dilini gagasının içine çekerek nektarı midesine indiren kuş saniyede 13 kere tekrar edebildiği bu teknikle kısa zamanda büyük miktarlarda nektar içmeyi başarıyor. Bu kuşların sınırları zorlayan fizyolojileri ve son derece ilginç özellekleri saymakla bitmez. Sinek kuşlarının diğer ilginç özelliklerini araştırmayı size bırakıyorum. Fotoğraf künyesi - Fotoğrafı çeken: Cüneyt Özdaş - Kamera: Canon EOS 6D - Lens: Tamron SP 24-70mm f/2.8 Di VC USD - Odak uzaklığı: 70mm - Diyafram: f/6.3 - Pozlama: 1/640 saniye, - ISO: 800 - Resim Düzenleme Yazılımı: Adobe Lightroom - Yer: San Francisco, USA İlgiç linkler: http://www.wired.com/wiredscience/2011/05/hummingbird-tongue-drinking/ http://www.pnas.org/content/108/23/9356.full.pdf+html?with-ds=yes http://www.guinnessworldrecords.com/records-1000/fastest-wing-beat-of-a-bird/ http://www.pbs.org/wnet/nature/episodes/hummingbirds-magic-in-the-air/video-full-episode/5475/ http://www.hummingbirds.net/species.html"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2013/12/guncel/aralik-ayi-gokyuzu-rehberi-2.html", "text": "Herkese Aralık sayımızdan merhabalar! ISON'un bizleri Kasım ayında heyecanlandırması ile güzel bir ayı geride bıraktık. Bu yazıyı yazdığım zamanda geri döndüğü haberini aldık Eğer ki büyük bir parçası halen kalmış ise gündüz bile görebileceğimiz parlaklıkta gökyüzünde olacaktır. Bakalım bizler ISON'u beklerken, bu ay bizleri neler bekliyor. VENÜS Venüs gezegeni ay sonuna doğru gittikçe alçalsa da Güneş battıktan sonra Batı ufkundaki en parlak gökcismi olacaktır. 1 saat civarında gözlenebilir. Venüs bir iç gezegen olduğundan tıpkı uydumuz Ay gibi evreler gösterecektir. MARS Gece yarısından sonra doğu ufkundan yükselmeye başlayan kızıl gezegen her gün biraz daha erken doğacaktır. JÜPİTER Gökyüzümüzün vazgeçilmezi, Güneş sistemimizin en büyüğü Jüpiter gezegeni, Güneş batarken doğu ufkundan yükselecek, Güneş doğarken batı ufkundan batacaktır. Gecenin en parlak cisimlerinden biri olarak direk dikkatinizi çekecektir. SATÜRN Halkalı gezegen Satürn bu ay Güneş'in hükümdarlığından kurtulup ay sonuna doğru kendini göstermeye başlayacak. Fakat bütün gece gözlemleri için halen beklememiz lazım. Bu ay kaçırılmaması gerekenler 13-14 Aralık Geminids Meteor yağmuru. Geminids meteor yağmuru, meteor yağmurlarının kralıdır. Saatte 120 adet meteorun atmosferimize girişini gözlemleyebilirsiniz. Bu küçük taşların kaynağını 3200 Phaethon isimli asteroid oluşturmaktadır. 7-17 Aralık arasında gözlem yapabilirsiniz. 13-14 Aralık, bu yağmurların maksimuma ulaşacağı tarihlerdir. En çok yıldız kayması gözlemleyen siz olmak istiyorsanız, ışık kirliliğinden uzak yerleri tercih etmeniz gerekli. 21 Aralık Aralık Gündönümü. Kuzey yarım küre için yaz başlangıcı, Güney yarı küre için kış başlangıcı olan bu günde, kuzey yarı kürede en uzun gece yaşanacak. Artık gece süresi azalmaya başlayacak. 21-22 Aralık Ursids Meteor Yağmuru. Ursid'ler saatte 5-10 meteor ile en küçük meteor yağmurlarından bir tanesidir. 17-25 Aralık tarihlerinde Tuttle kuyrukluyıldızının kalıntıları bu meteor yağmurunu oluşturur. Ay evreleri Aralık ayı gökyüzü rehberi"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/bir-klise-denizi-olarak-plastikler.html", "text": "Açık konuşmak gerekirse, plastik dediğimiz zaman ilk aklımıza gelen sadece yukarıdaki fotoğrafa benzer bir tablo oluyor. Her gün defalarca elimizden geçen plastik ürünler, çoğu insan için çevre düşmanı, insan düşmanı ve hatta 21. yüzyılın en büyük belası belki de. Ancak tam aksi şekilde, birisi kullandığımız plastik bir çöp değil, aksine geri dönüşüme uygun değerli bir hammadde dese nasıl tepki verirdiniz? Muhtemelen bugüne kadar hepimizin kafasına işlenen algılar nedeniyle inanmak istemezdiniz. Bu nedenle gelin, plastik ile dost olabilmenin ilk adımını atalım. Türkiye plastik üretiminde 2013 yılı itibariyle Almanya'nın arkasından Avrupa ikincisi olarak geliyor . Bunun yatırım yönünü, istihdam yönünü veya araştırma-geliştirme yönünü bir kenara bırakırsak, sektörün bu denli büyük olması demek, aynı zamanda daha fazla geri dönüşüm ihtiyacı demek. Ancak madem plastikleri masaya yatıracağız, ilk olarak gündelik hayatımızda kullandığımız hangi malzemeler plastikten yapılmıştır hatırlamak faydalı olacaktır. Çünkü plastik dediğimiz malzeme, genel kanının aksine sadece naylon poşetten ibaret değil. Naylon, plastik dünyasının sadece küçük bir parçasıdır. Su içtiğimiz PET şişe, o şişenin kapağı, şişenin üzerindeki ambalajı, eve aldığımız suyun damacanası, otomattan aldığımız kahve veya çayın bardağı, kafeye gittiğimizde çoğunlukla üzerinde oturduğumuz sandalye, bakkaldan eve dönerken içinde ekmeği taşıdığımız poşet, akşam yemek yedikten sonra artan yemeği buzdolabına kaldırmadan önce aktardığımız saklama kabı gibi örnekler gündelik yaşamımızda kullandığımız basit plastik ürünlerdir. Bütün malzemelerde olduğu gibi plastik sektöründe de mühendislik ürünleri büyük bir önem teşkil etmektedir ama günlük kullanımdan örnekler ile ilerlersek eğer, plastik konusunda aslında nasıl bir bilgi kirliliğinin olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Plastikler genel olarak iki şekilde suçlanan malzemelerdir: çevreye zarar vermek ve insan sağlığına zarar vermek. Biraz önce bahsettiğimiz örneklerin somut verileri üzerinden sonuçlara vararak, gerçekten de plastik hem insana hem de doğaya zararlı mı yoksa tamamen yanlış bilgi mi veriliyor, bunun cevabını arayalım. Örnekleme yolu ile ilerlersek eğer, her zaman yanıbaşımızda olan PET şişeleri ele alabiliriz. PET şişeleri, günümüzde bütün firmaların, çevre duyarlılığı ve sağlık adı altında tüketiciye yüksek bir fiyattan sattığı cam şişeler ile karşılaştıracağız. PET Şişe vs CAM Şişenin Karşılaştırması PET şişe ismi, şişenin türünü belirtmesinden dolayı yerleşmiş bir kelimedir. PET bir plastik türüdür. Dünyada gıda ve ilaç sektörünün ürettiği ürünler sunulmadan önce onaylanmış olmak zorundadırlar. Sadece yiyecekler değil, içeceklerin veya ilaçların ambalajları, kutuları, şişeleri de buna dahil. Bu işlemlerin standartlarını belirleyip, denetimlerini yapan kurum olarak Amerika'da en tepede Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'ni görüyoruz. FDA'nın analizleri ve belirlemelerine göre PET gıda-uyumlu bir malzemedir ve sizin içtiğiniz suya PET şişeden herhangi bir kimyasal geçme riski olmadığı belirlenmiştir . Zaten böyle bir onayı alamayan ürünün bütün marketlerde satılmasına imkan yoktur. Bu nedenle plastik şişeden su içmemek lazım, kanser yapıyormuş şeklindeki bilgi kirliliği kim tarafından nereden çıkarılmış bilemesem de, tamamen yanlıştır. Gıda ile uyumlu olmayan ürünler elbette vardır ve bunlar zaten gıda ürünlerinde kullanılmamaktadır. Ancak PET şişeden su içmek ile ilgili olarak şu ana kadar yapılmış bilimsel araştırmalar neticesinde herhangi bir sıhhi risk görülmediği de bilinmektedir. Plastik ürünlerin, bilimsel olarak kanıtlanmış herhangi bir sağlık sorunu yaratmamasına rağmen cam şişedeki ürünlerin pazarlama açısından suistimale açık olması düşündürücüdür. Peki ya çevre kirliliği faktörü? PET ve CAM şişelerin çevre dostu olup olmamasını madde madde incelemek daha sağlıklı olacaktır. Zira çevre dostu olmak demek sadece geri dönüşüm ile sınırlı bir mesele değildir. Cam ve PET şişelerin üretimde harcadıkları enerji: Üretim enerjilerini kıyasladığımızda, PET ve cam şişelerin harcadıkları enerjiler birbirlerine yakın değerlerdir. Harcanılan enerji fazlalığı, salınan CO2 fazlalığı demek olacağından bu konuda iki üründen birinin diğerine üstünlük sağladığını söylemek mümkün değil. Geri dönüşüm etmeni: Kısa cevap: İki malzeme de geri dönüştürülebilmektedir. Ancak neden herkesin aklında PET şişeler çöp olarak yerleşmiştir? Bunun cevabı ne yazık ki bilimde değil pozitif bilimlerdedir bana kalırsa. Sokakta rastladığımız kırılmış şişeler nasıl ki çöp ise, sağa sola fırlatılmış PET şişeler de çöptür. PET şişeler cam şişeler gibi kırılmaz. Bu nedenle hacimlerini korurlar ve çevreye atıldıkları takdirde daha çok göze çarparlar. Ek olarak, benim gözlemlediğim kadarıyla kullanımı daha yaygın olduğundan çöp olarak görülme ihtimali de daha yüksektir. Ancak bu PET veya cam şişelerin suçu değil, bizim suçumuzdur. PET şişe tamamiyle geridönüşümü gerçekleştirilebilir bir malzeme olmasına rağmen geridönüştürme konusunda yeterli seviyede miyiz? Ekonomik olarak gelişmiş ülkeler geridönüşüme çok büyük önem veriliyorken , Türkiye bu konuda oldukça gerilerde. Eğer plastikler, bilinçli bir şekilde, diğer tüm malzemeler gibi geridönüşüme kazandırılırsa çöp olmaktan çıkacaklardır. Burada iş, en az bizim kadar, çöplerin potansiyelini değrlendiremeyen devletin çevre politikalarına da düşüyor elbette . Atıkları sadece çöp olarak değil de bir hammadde olarak görmeyi başarabilen çevre politikası geridönüşüm bilinci arttırılacaktır. Geridönüşüm aşaması: Geridönüşüm biz tüketicilerden çıktıktan sonra tamamiyle endüstriyel bir boyut alır. Aynı üretimde olduğu gibi yine enerji ve maliyet hesapları söz konusu olmaya başlar. Çünkü geridönüşümününe harcadığımız enerji ve para gerçekleştirdiğiniz bir malzemenin harcadığı enerji ve çıkardığı maliyet, sıfırdan üretim yaparkenki kadar olursa geridönüşüm anlamsızlaşacaktır. Bir cam şişe, bir şekilde geridönüşüm işlemine ulaşmayı başarırsa, bu geridönüşüm sırasında sıfırdan üretimin %66'sı kadar bir maliyet ve enerji gerektirmektedir. Yani cam şişe geri dönüşürken %34'lük bir kazancımız olur. PET şişede ise, geridönüşüm sırasında ilk üretimin %10'u kadar bir maliyet ve enerji ihtiyacı duyulur. Bu da %90'lık bir kazanç var demek olur ki PET ve cam şişe arasında, %56'lık PET şişe lehine kazancımız var demektir. Bu noktada maliyet ve enerjiden bize ne, onu da fabrika düşünsün dememek gerekli. Zira çevreyi ve doğayı düşündüğümüz bir gündemde, gereksiz enerji tüketiminden kurtulmak büyük önem teşkil ediyor. Aynı zamanda enerji tüketiminin azlığı en başta da belirttiğimiz gibi CO2 salınımını da azaltacaktır. Maliyet düşüklüğünün ise tüketici olarak bizlere direkt olarak yansıyacağını belirtmemize gerek bile yok. Kısacası hepimiz bu zincirin bir parçasıyız. Kapasite ve dağıtım: Üzerinde uzun uzun durduğumuz üretim kısmından sonra biz tüketicilere ürünün ulaşması kısmı da oldukça önemli bir faktör. Kaynaktan çıktıktan sonra şişelenip, marketlere veya evlerimize gelecek bir su şişesinin özellikleri çevreyi direkt olarak etkilemektedir. Cam ve PET şişeyi elimize aldığımızda kolaylıkla farkederiz ki cam şişe daha ağırdır. İşte bu ağırlık, cam şişenin birim başına taşıma kapasitesini düşürmektedir. Gelin basit bir hesap yapalım; siz 1 litre suyu taşımak için cam şişe kullandığınızda cam şişenin daha ağır olması nedeniyle, taşımayı gerçekleştiren bir kamyona ortalama 500 km'de yaklaşık 660 kg CO2 salınımı yaptırırsınız. Diğer taraftan, PET şişe için ise yükü çok daha hafif olacağından aynı hesapla 500 km'de çevreye saldığınız CO2 miktarı yalnızca 330 kg olacaktır . Tam tamına yarısı! Evet cam şişeler estetik duruyor olabilir ama taşıma esnasında harcanan yakıt, salınan CO2 miktarının çevreye verdiği zarar neredeyse 2 katı değerinde. Cam şişelerin aleyhine kapsamlı bir işlevsizlik ve görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir fark var ortada. Tabii ki onlarca plastik türü ve bunları karşılaştırabileceğimiz örnekler var ancak sayfalarca sürecektir bu kıyaslama. Çok detaya girmeden kısa bilgiler verecek olursak mesela, bir plastik poşet üretilirken çevreye 1 birim CO2 salındığını kabul edersek eğer, aynı ağırlığı taşıyacak bir kese kağıdı için 4 birim, bez torba için ise 171 birim CO2 salındığını söyleseydim size ne derdiniz? 1 ton kağıt üretmek için ortalama 10-17 ağaç kesilmesi gerektiğini de unutmayalım . Kese kağıdı ve bez poşetler birden çok kullanıma müsaitler savunması gelecektir muhtemelen. Ancak istatistiklere göre, tüketiciler kese kağıdını ortalama 2, bez torbayı 51 kez kullanıyor. Kullanma ortalamalarına baktığımızda, çevreye verdiğimiz zarar en az naylon poşet için geçerli oluyor. Demek ki bu noktada da, aynı PET şişe örneğindeki gibi, malzemeleri suçlamak yerine, insanlar davranışlarını değiştirmeliı. Naylon poşeti kullanıp yere atmak yerine geri dönüşüme kazandırdığımız vakit, bu avantajlar sürdürülebilir olacaktır. Değinmeden geçmek istemediğim bir diğer unsur da, plastiklerin doğada bozunmadan asırlarca kaldığı yalanıdır. Bunu gelin ben değil Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü hocası Prof. Dr. Levent Kurnaz açıklasın; Adeta plastik doğada ne kadar uzun süre bozulmadan kalırsa o kadar çevreci olunuyor. Plastikler organik maddelerdir. Bir süre sonra çevresel şartlar ve oksijenin etkisi ile yıpranırlar ve yapıtaşlarına ayrılmaya başlarlar. Bir market poşeti, doğada sadece 8 ile 10 yılda tamamen yok oluyor. Hatta yeni teknolojiler sayesinde bu süre artık 1 yıla indi. Sayın Kurnaz'a ek olarak belirtmek isterim ki elbette doğada çok uzun zamanlarda çözünen plastikler de mevcuttur. Bu plastikler, dayanıklılıklarının yüksek olması, uzun süreli kullanıma hizmet etmesi istenen plastikler olduğundan maalesef çevre dostu olmadıkları da bir gerçektir. Diğer taraftansa, doğada çok daha kısa sürede bozunması amaçlanan bio-bozunur şekilde üretilen plastikler veya poşetler de mevcuttur. Bu da bizi tüm malzemelerde olduğu gibi, plastikler konusunda da mümkün olduğunca bilinçli birer tüketici olmaya yönlendirmelidir. Bu kıyaslamaların bir de son bir boyutu daha var. Gıda israfı! Gelişmiş ya da gelişmemiş ülkelerin ürettiği yiyeceklerin %40'ı çöpe gidiyor bugün. Gelişmiş veya gelişmemiş kriteri sadece hangi aşamada çöpe gittiği gerçeğini değiştiriyor ne yazık ki. Tam da bu noktada, gıdaların bozulmadan daha uzun süre dayanmalarını sağlayabilecek, sağlık uygulamalarında kullanımı risk içermeyen modifiye edilmiş plastikleri işin içine katarsak, plastikler tamamen avantajlı konuma gelmektedir. Bu plastikler isteğe göre, yiyeceklerin taze kalmasını da sağlayabilir, herhangi bir mantar veya bakteri oluşumunun engellemesini de. Zira camda saklayabilmenize rağmen en azından bir kese kağıdının içinde bir yemeği saklayamazsınız, ancak modifiye edilmiş bir plastiğin içinde, normal şartlarda 1 günde bozulacak yemeği 3 güne kadar dayandırabilirsiniz. Ayrıca plastikler bu şekilde modifiye edilip geliştirilebilirken, kese kağıdının böyle bir imkanı olmadığını da unutmamak gerekli . Elimizdeki bütün verileri toparlarsak eğer, plastik sağlıksız değildir. Bu nedenle, plastik ile ilgili olarak artık klişe haline getirilmiş söylemlere inanmak yerine, çevremizi en güncel bilimsel verilerin ve gelişmelerin ışığında/bilincinde korumak, gerçek anlamda doğaya yardım etmemizi sağlayacaktır. Geri dönüşüm ne yazık ki ülkemiz için büyük bir eksiklik ve bunu aştığımız zaman, korkmamız gereken şey plastik olmayacaktır. Tam tersine, kağıt bardaklar veya kese kağıtları için katledilen ormanları, salınan ekstra CO2 miktarını engellemiş olacağız. Daha yeşil bir dünyaya sahip olmak, her şeyde olduğu gibi bilimden ve bilinçlenmekten geçmekte. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS KAYNAKLAR 1- http://www.ticaretgazetesi.com.tr/haberler_plastik_ureticileri_avrupa_ikincisi-l-1-sayfa_id-666-id-198903 2- http://www.plasticsinfo.org/Main-Menu/MicrowaveFood/Need-to-Know/Plastic-Bev-Bottles/The-Safety-of-Polyethylene-Terephthalate-PET.html 3- http://www.pagev.org.tr/admin/PICS/dosyalar/%2819165%29Funda_Cetin_sunum.pdf 4- http://www.plasticfilmrecycling.org/#5 5- http://www.acikbilim.com/2013/04/dosyalar/sehirlerdeki-gizli-hazine-cop.html 6- http://www.daf.eu/UK/Trucks/Documents/Road-Transport-and-the-Environment.pdf 7- VIII. PAGEV Türk Plastik Endüstrisi Kongresi Prof. Dr. Levent Kurnaz Sunumu 8- http://www.plastics.ca/articles_merge/protecting_food.php Konuk Yazar Hakkında: Atakan Atay Malzeme bilimi ve mühendisliği alanında eğitim gören ve polimerler üzerinde doktora yapan Akay, ar-ge mühendisi olarak çalışıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/cikolata-nobel-egrisi-ve-stockholme-giden-yol.html", "text": "Vurucu ve ilgi çekici başlığımı attıktan sonra, yanımda bulunan çikolatamdan bir parça alıp ağzıma atıyorum ve mutlu mutlu sırıtarak acaba bunun gibi kaç kilo daha yersem günün birinde bana Nobel Ödülü verirler ve ben de Stockholm'ü görme fırsatı elde ederim diye düşünüyorum. Sonra başlığı tekrar okuyorum ve birbirinden bu kadar ilgisiz gibi gözüken iki şeyin nasıl bir araya geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Nobel Ödülü kazanmak ile çikolata yemek arasında nasıl bir ilişki olabilir? Yıllardır mide ve kilo sorunları yaşayan beni bugün tekrardan çikolataya başlatan bir çalışma*, o çalışmanın getirdikleri ve ona karşı öne sürülen tezler ile birlikte, hem öne sürdüğü fikir hem de bilimsel yönteme/verilere tekrardan kısaca bir göz atmak anlamında oldukça faydalı olabileceğine inanmam, yazının geri kalanını Dr. Franz Messerli'nin New England Journal of Medicine'da 2012 yılında yayınlanan çalışmasına adamama sebep oluyor. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Dr. Messerli, ABD'de bulunan St Luke's-Roosevelt Hastanesi'nde ve Columbia Üniversitesi'nde çalışan bir tıp doktoru. 10 Eylül 2012 tarihinde dünyanın en önde gelen tıp dergilerinden olan New England Journal of Medicine'da, ülke başına düşen Nobel Ödülü sahibi biliminsanı sayısı ile ülkede kişi başına tüketilen çikolata arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösteren makalesi yayınlandı. Oldukça sarsıcı! Ülkemiz dışındaki popüler haber sitelerinde büyük bir ilgiyle karşılanması ancak aynı alanda çalışan bilim insanlarınca da oldukça kuşkucu bir şekilde yaklaşılması çalışmanın sarsıcılığını gösteriyor, en azından popüler anlamda. Makalenin detaylarına geçmeden, öncelikle şu soruya cevap vereyim; neden çikolata? Nasıl bir zihnin ürünü durup dururken çikolata ile Nobel Ödülü sayısını karşılaştırmak ister? Eğer çikolataya biraz daha yakından bakarsak, sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Kısaca Çikolata Çikolata yaklaşık olarak 3000 yıldır insanlık tarafından biliniyor ve tüketiliyor. Daha çok Mayalar ve Aztekler tarafından tüketilirken, Avrupa'lı keşiflerin bu iki ulusu tüketmesinin ardından Avrupa'ya geçiyor ve zaman içerisinde şu anda yediğimiz bol kalorili besine dönüşüyor. Benim burada verdiğimden çok daha detaylı ve eğlenceli bilgiye Kerem Kaynar'ın Çikolata: Tanrıların Yiyeceği isimli makalesinden ulaşabilirsiniz. Ben çikolatanın konumuza ilgisine geleyim. İçerdiği kakao sayesinde pek çok farklı kimyasala ev sahipliği yapıyor bizim kalori depomuz. Dopaminden kafeine, serotoninden theobromine, sonu -in ile biten pek çok kimyasal ürün çikolatanın içinde bulunuyor . Meraklısına bahsedeyim; dopamin sinirsel iletimde rol alan bir hormondur ki fazlası şizofreniye yol açar, kafein ise zaten hepimizin yakından bildiği bizi uyanık tutan merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır. Geri kalan ikisinden serotonin eksikliğinde depresyona yol açan, mutluluk duygusuyla ilişkilendirdiğimiz bir sinirsel iletken iken theobromin ise mutluluk hormonu olarak da adlandırılan endorfinin salgılanmasında rol oynayan, yapısı kafeine benzeyen bir kimyasal. Ama bunlardan hiçbirisi Nobel kazanmamızı, daha doğrusu yüksek bilişsel aktivite göstermemizde doğrudan etkili değildir. Öte yandan, kakaoda bulunan flavonoid adı verilen kimyasallar bilişsel aktivite ile daha yakından ilgililer. Flavonoidler ve Çikolata Flavonoidler bitkilerin ikincil metabolik ürünleridir. Türkçe söylersek, bitkilerin yaşamlarını devam ettirmelerinde birincil öneme sahip olmayan ancak bitkisel işlevlerin bir kısmının sağlanmasına yarayan ürünlerin arasında flavonoidler de bulunuyor. Bitkilerin sarı, kırmızı ve mavi renkler almasına yardımcı olmaları, yüksek enerjili morötesi ışının filtrelenmesinde rol almaları ve bitkilerin azot bağlama işleminde görev almaları flavonoidlerin görev tanımını büyük ölçüde kapsıyor. Bizim için önemli olan şey ise, flavonoidlerin şimdiye kadar antiallerjik, ateş düşürücü ve antioksidant özelliklerinin olabileceğinin, en azından deneysel ortamda gösterilmiş olması. Yani, flavonoidler bizim için oldukça yararlı ürünler olabilirler (önemle vurgulamak isterim ki flavonoidlerin henüz geniş çaplı insan deneyleri yapılmamıştır, FDA tarafından henüz onaylanmış bir flavonoid ilaç yoktur ). Dahası, kanser karşıtı etkilerinin de olduğu söylenmektedir ama henüz tam olarak doğrulanmamıştır . Bütün bunlar göz önüne alındığında flavonoidlerin önümüzdeki yıllarda önemli bir araştırma konusu olabileceği fikrine kapılmadan edemiyor insan. Bilişsel aktivite demişken, flavonoidlerin, kesin olmamakla beraber, insanlarda bunamayı geciktirdiği ve yaşlılıkla gelen bilişsel aktivitelerde gerilemeyi yavaşlattığı yönünde bulgular olduğunu söylemeden edemeyeceğim . Zaten bu bulgular da Messerli'nin bu yazıda bahsi geçen çalışmasının temel itkisini oluşturuyor. Nobel ile Çikolatayı İlişkilendirmek Messerli, şöyle bir düşünce yolu izliyor; madem flavonoidlerin bilişsel aktiviteyi arttırdığı düşünülüyor, o zaman acaba ülkede tüketilen çikolata miktarı ile ülkenin bilişsel aktivitesi arasında bir bağlantı var mıdır? Tüketilen çikolata miktarını bulmak kolay, bunun için şirketlerin verilerine veya veritabanlarına ulaşmak yeterli. Ancak bir toplumun, ya da daha önemlisi bir bireyin bilişsel aktivitesini nasıl tanımlarsınız, bunu nasıl ölçersiniz? Messerli bunu ölçmek için, verisine oldukça rahat bir şekilde ulaşılabilinen ve bilim dünyasının açık ara en prestijli ödülü olan Nobel Ödülü'nü seçiyor. Ardından, ülkedeki kişi başına düşen Nobel Ödülü sayısı ile tüketilen çikolata miktarını karşılaştırıyor. Elde ettiği sonuçlar, her iki değişken arasında doğrusal bir ilişki, bir bağlaşıklık gösteriyor. Listenin en başında İsviçre geliyor, onu İsveç izliyor, ki bu ülkeler de çikolatanın en çok tüketildiği ülkeler aynı zamanda. ABD'de kişi başına tüketilen çikolata miktari 5 kg. iken, bu İsviçre'de 11.5 kg'a çıkıyor. Sonuçlara göre ABD bu sayede 12 kişi çıkarabilmiş, İsviçre ise 32. Elbette belirtmem lazım, Nobel kazanan vatandaş sıralamasında ABD 350 ile açık ara önde; İsviçreliler'in sayısı ise 26 . Unutmadan, ABD'nin yaklaşık olarak 320 milyon nüfusu varken İsviçre'ninki 8 milyon civarında. Böyle muazzam bir uçurum da gözardı edilmemeli. Bağlaşıklık İncelemesi Bize Ne Söyler, Ne Söylemez İşte bu noktada, bir saniye durup düşünmemiz gerekiyor; bir takım veriyi işlediniz ve onları bağlaşıklık incelemesine tabii tutarak bir dizi sonuç elde ettiniz. Öncelikle şunu sormalıyız; bağlaşıklık analizi bize ne söyler? Messerli'nin bulduğu sonuçlar, aslında bize doğrudan doğruya Nobel almanın yolunun çikolata tüketiminden geçtiğini söylemez; tek bilebildiğimiz şey Nobel sayısı ile çikolata yemenin arasında bir ilişki olduğu. Bu ilişki, nedensellik göstermez, yani çikolata yediğiniz için Nobel alma şansınız artmaz ya da tam tersi doğru olmak zorunda değil. Bir başka bakış açısı ise, bu iki değişkenin arasında doğrudan bir nedensellik olmasa bile, ikisinin ortak bir nedeni olabilir. Dahası, bu değişkenlerin arasındaki ilişki tamamen tesadüf de olabilir. Önemli olan, bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğuna karar verebilmekte. Birkaç örnek vereyim. Yeldeğirmenlerinin dönme hızı ile rüzgarın şiddetini karşılaştıracak olursak, daha şiddetli rüzgarda dönme hızının daha yüksek olduğunu buluruz. Fakat bağlaşıklık analizi uyguladıysak eğer, tek bilebileceğimiz şey şiddetli rüzgar ile daha hızlı dönme arasında bir ilişki olduğu. Misal, şunu söyleyemeyiz; yeldeğirmenlerini döndüren şey rüzgardır, bu yüzden şiddetli rüzgar yüksek dönme hızının sebebidir. Çünkü bağlaşıklık analizi, aynı olguya farklı bir açıdan bakarak şiddetli rüzgarın sebebinin hızlı dönen yeldeğirmenleri olduğunu söylememize izin verir. Kısacası, nedensellik ilişkisini bağlaşıklık analizi ile yakalayamayız. Daha uçuk bir örnek vereyim. Hayatımın ilk on beş yılı boyunca boyumu ölçtüm diyelim. Bu veriyi İstanbul Boğazı'ndan her yıl geçen gemi sayısıyla karşılaştırdığım zaman da doğrusal bir ilişki elde edeceğim; çünkü benim boyum ilk on beş sene boyunca her yıl uzadı, aynı zamanda da boğazdan geçen gemilerin sayısı da her yıl arttı. Ama sorarsanız benim boyumun uzamasının nedeni boğazdan geçen gemiler mi yoksa boğazdan geçen gemiler benim boyum uzadığı için mi artıyor diye, vereceğim cevap hiçbiri olacak, çünkü arada hiçbir bağlantı yok. Bu ilişki tamamen tesadüf eseri oluşmuş durumda. İşte tam da bu saydığım sebeplerden dolayı Messerli'nin çalışması pek çok eleştiri aldı. Bunlardan bazısı çıkarımın yetersiz olduğu ve altında başka sebeplerin yattığını söyledi, bazısı doğrudan verilerin güvenilirliğini sorguladı. İlk eleştiriye biraz daha yakından bakalım. Eleştiriler ve Karşı Görüşler Yayınlanan bir başka çalışma, Messerli'nin incelemesini farklı iki veri üzerinden yürüttü. Burada, kişi başına düşen milli gelir ile kişi başına düşen çikolata tüketimi karşılaştırıldı. Sonuç? Messerli'nin gördüğü eğilimin aynısı burada da ortaya çıktı. Bu demek oluyor ki, kişi başına düşen milli gelir ile Nobel kazanan bilimadamı sayısı arasında da doğrusal bir ilişki var. Çalışmayı gerçekleştiren yazarların bahsettiği gibi, güçlü ekonomiye sahip ülkelerden bilime daha büyük katkılar geliyor ve bu sebeple de Nobel Ödülü daha çok gelişmiş ülkelerden çıkıyor. Eldeki verileri düşününce bana biraz daha elle tutulur bir açıklama gibi geldi. Zaten, Messerli'nin kendisi de çalışmasının sonuçlarından haberdar olduğu için kendisini doğrulayacak veya yanlışlayacak deneylerin yapılması gerektiğini söylüyor. Bir başka bilimadamı grubu ise, Messerli'nin çalışmasına verilerin yetersizliği ve güvenilir olmaması açısından yaklaşıyor. Elimizde 1900'den beri Nobel kazananların tam listesi bulunsa da, Messerli'nin çikolata tüketimine dair verileri en erken 2002 yılından başlıyor. Yani, 2002'den daha önce tüketilen çikolata miktarına dair bir bilgi çalışmada yer almıyor. Haliyle, 1905 yılında Almanya'da ortalama tüketilen çikolata miktarını bilmiyoruz ve bu çalışmanın geriye dönük güvenilirliğini sorgulatır hale getiriyor. Getirilen bir başka eleştiri ise, toplumun genel eğilimlerinin Nobel kazanan bireylerin hareketleriyle uyuşma zorunluluğunun olmaması yönündeydi. Türkiye olarak aşırı miktarda sigara tüketiyor olabiliriz, ama bizim bilim insanlarımız sigara içmiyor olabilir. Benzer şekilde, Nobel kazanmış İsviçreli bilim insanları da Milka'dan pek hoşlaşmıyor olabilirler. Bu savı test etmek için yapılan bir çalışmanın sonuçları ise geçtiğimiz aylarda yayınlandı . Son yayınlanan çalışmanın sahibi bilim insanları, doğrudan Nobel Ödülü kazananlara bir anket uygulamayı seçtiler. Nobel Ödülü'ne sahip yaklaşık 30 tane bilimadamı üzerinde yürüttükleri çalışma sonucunda yaklaşık %41'lik bir kısmın Nobel Ödülü kazandığı çalışmayı gerçekleştirdiği yıllarda toplumun aynı yaşta bireylerinin tükettiği ortalama değerinin iki katı veya daha fazla çikolata tükettiğini bulurken %23'ünün ise çok daha az tükettiği sonucuna ulaştı. Dahası, Nobelli bilimadamlarının sadece %32'sinin toplumun genelinden daha fazla çikolata yediği ortaya çıktı. Bu sayı, daha az tüketenler için %14 civarında. Kısacası, bu çalışma da Messerli'nin tezini kesin bir şekilde doğrular nitelikte değil. Gelecek ve Sonuç- Güncel Çalışmaların Ötesi Gelecekte neler yapılabilir? Bu noktada belki de en önemli soru bu. Flavonoidlerin insan vücüduna etkisi daha ciddi ve geniş bir şekilde araştırılmaya devam edilecek, şu anda böyle çalışmalar halihazırda destekleniyor. Aynı zamanda bilişsel aktivitelerin nicelendirilmesi ve eldeki çikolata tüketiminin Nobel kazanan bireylere göre dağılımının daha detaylı ve kesin bilgilerin ortaya çıkması da bu çalışmaların geleceği açısından önemli. O zaman şu şekilde toplayayım; çikolatada bulunan flavonoidlerin insanlarda bilişsel aktiviteyi arttırdığı yönünde bulgular var. Bunu farklı bir şekilde test etmek isteyen Messerli ülkedeki birey başına düşen çikolata tüketimi ile Nobel kazanan biliminsanı sayısında doğrusal bir ilişki olduğunu buluyor fakat elimizdeki güncel veri bu savın nedenselliğini doğrulamak konusunda yeterli değil. Kısacası, her istatistiksel veri ve ilişki bizi nedensellik ilişkisine yöneltmek zorunda değil. Bu yüzden siz siz olun, çikolata tüketimini abartmayın ve size sonuç olarak sunulan matematiksel ilişkilerin doğruluğuna güvenmeden gerçekte ne anlama gelebileceklerini bir kez daha düşünün."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/cocuk-felcinin-korkutucu-donusu.html", "text": "Çocukken, anne babamın beni aşılama için sağlık ocağına götürdüğü zamanları hayal meyal anımsıyorum. Aşı olmaya gittiğimi fark ettiğim anda her çocuk gibi içimi bir korku kaplardı. Bir defasında sağlık ocağına varıp da, oradaki görevlinin, iğne yapmak yerine yemem için pembe bir kesme şeker verdiğini anımsıyorum. İçimdeki aşı korkusu uçup gitmiş, hatta Niye diğer aşılar böyle tatlı değil?'diye epey bir içerlemiştim. O zamanlar, kesme şeker üzerine damlatılan bu pembe sıvının beni oldukça ciddi sakatlık hatta ölümle sonuçlanabilecek önemli bir hastalıktan koruduğunu bilmiyordum. Daha sonra ilkokula başlayıp, sınıftaki koltuk değnekli arkadaşımın neden yardımsız yürüyemediğini sorduğumda annem sesini alçaltarak Arkadaşın çocuk felci geçirmiş. dedi. O yıllarda, hemen hepimizin okulunda koltuk değneği ile yürüyen veya tekerlekli sandalyeye bağımlı arkadaşlarımız vardı. Çocuk felci, ya da tıbbi adıyla poliomyelit , hayatımızın içinde, yarattığı sonuçlar da gözümüzün önündeydi. Şimdiki nesil bu konuda oldukça şanslı. 1950'lerde, soğuk savaşın hemen ardından iki biliminsanının yaptığı çalışmalar sayesinde bu korkutucu hastalığı önleyen iki farklı aşı bulundu ve izleyen yıllarda dünya çapında bir çocuk felci aşılanma kampanyası başlatıldı. 1988 yılına geldiğimizde, Dünya Sağlık Örgütü başı çektiği Çocuk Felci Kökünü Kurutma Kampanyası sayesinde yılda görülen çocuk felci vakası sayısı 350.000'den, 2012 yılı itibariyle 223 vakaya geriledi. Bugün çocuk felci, hala salgın statüsünde tutulan Afganistan, Pakistan ve Nijerya haricinde hemen hiç bir ülkede görülmeyen, unutmaya yüz tuttuğumuz bir hastalıkken, bazı yeni gelişmeler, daha önce öngörülemeyen bazı faktörler ve aşı karşıtı hareket nedeniyle tekrar bir tehdit oluşturma belirtileri gösteriyor. Bu nedenle bu yılın ilk sayısında, unutmaya yüz tuttuğumuz ama aslında hiç unutmamamız gereken bu önemli hastalığa değinmek istedim. Çocuk Felci Nedir? Çocuk felci, enterovirus grubundan poliovirus isimli bir RNA virüsünün neden olduğu bulaşıcı ve tedavisi olmayan bir hastalıktır. Virüs, fekal-oral kontaminasyonla vücuda girer. Bağırsaklarda çoğalan PV, dışkıyla etrafa saçılır ve enfekte kişinin başkalarına da virüs bulaştırmasına neden olur. Vakaların %90'ı herhangi bir belirti göstermeksizin virüsü etrafa saçarak hastalığın yayılmasına neden olur. Ancak %10 vakada bağırsaktaki virüsler kan dolaşımına geçerler ve halsizlik, kusma, ense sertliği, ateş ve baş ağrısı gibi şikayetlere neden olurlar. Hastaların %1 'inde, kan dolaşımına geçen PV, merkezi sinir sistemine geçerek burada kalıcı hasar yapar. Virüslerin enfekte ettiği yere göre semptomlar değişkenlik gösterebilir. En sık gözlenen form Spinal Polio denen türdür ki, bunda virüsler omuriliği enfekte ederler ve özellikle bacaklarda, bazen de tüm vücutta ve solunum kaslarında güçsüzlük ve kalıcı felce neden olurlar. Virüsün beyine geçmesi halinde Bulbar Polio ve Polio Ansefaliti gelişir. Bu durum genelde nefes durması, tüm vücut felci ve hatta ölümle sonuçlanabilir. Çocuk felci geçirip hayatta kalan kişilerin %40'ında, akut hastalığı geçirdikten 15-40 yıl sonra Post-polio Sendromu denen ve felce varan ciddi kas güçsüzlüğü, kas ağrıları ile karakterize yeni bir alevlenme ortaya çıkabilir. Eski Mısır'dan 1950'lere Çocuk felci, insanlık tarihi kadar eski bir hastalık. Eski Mısır'da, M.Ö. 1400 yılından kalma bir tablette, bacağında çocuk felci sekeli olan bir Mısırlının tasvirine rastlıyoruz. Tarihi belgelerden, insanllık tarihi boyunca her toplumda görüldüğünü biliyoruz. Ancak 1800'lü yıllara karşı çocuk felci göreceli olarak daha az etkisi olan bir hastalıktı. O dönemde, kanalizasyon sistemlerinin yokluğu ve genel hijyen kurallarının bilinmemesi nedeniyle, çocuk felci ile birlikte difteri, kolera gibi daha bulaşıcı ve öldürücü hastalıklar da sıklıkla görülüyordu. Bebek ölüm oranları oldukça yüksekti ve pekçok çocuk, diğer bulaşıcı hastalıklar nedeniyle ölüyordu. Gene kanalizasyon sistemi yokluğu, diğer hastalıklardan ölmeyen bebeklerin henüz anne sütü emerken polio virüsü ile karşılaşmasına neden olduğundan, anne sütünden bebek bağırsağına geçen bağışıklık sağlayıcı proteinler sayesinde çocuk felci hastalığı daha hafif geçiyordu. Ancak 1800'lerde hijyen ve kanalizasyon siteminin gelişmesi sonucunda diğer hastalıkların sıklığı azaldı, bebeklerin polio virüsü ile tanışma yaşları ilerledi. Bu da, 1900'lerin başında önemli çocuk felci salgınlarına neden oldu. 20. yüzyılda, çocuk felci gelişmiş ülkelerde yakından bilinen ve günde binlerce çocuğun sakat kalmasına neden olan korkulan bir hastalık haline gelmişti. 1916'da, ABD'de en büyük çocuk felci salgını meydana çıktı. New York City'de başlayan salgın, bir yıl içinde toplam 27.000 kişinin sakat kalmasına, 6.000 kişinin de ölmesine neden oldu. 1932 yılında ABD başkanı Franklin Roosevelt'e çocuk felci tanısının konması, kamuoyunda bu hastalık ile ilgili farkındalığın artmasına ciddi anlamda katkıda bulundu. 1948 yılında biliminsanları, çocuk felcine neden olan üç farklı polio virüsü olduğunu keşfettiler: Tip 1,2 ve 3. 1949'da, daha sonra bu buluşları ile Nobel Ödülü'ne hak kazanan Thomas Weller ve Frederick Robbins, polio virüsünü canlı hüceler içinde üretmeyi başardılar. Artık düşmanın adı konmuştu, bundan sonra savaş ilan edilebilirdi! Salk, Sabin ve Soğuk Savaş Yılları 1947 yılında Pittsburgh Üniversitesi, virolojist ve epidemiyolog Dr.Thomas Francis Jr. ile birlikte New York Üniversitesi'nde bir grip aşısı üzerinde çalışmakta olan Dr. Jonas Salk'ı virüs araştırma programı çerçevesinde çocuk felci aşısı üzerinde çalışmak üzere davet etti. Salk, tüm gücüyle eski deneyimlerinin ışığında artık tanımlanmış polio virüsüne karşı bir aşı geliştirmek için çalışmaya başladı. Dr.Jonas Salk, yedi yıl sürecek hummalı bir çalışma içine girdi. Salk, canlı ve zayıflatılmış virüslerin hala tehlikeli olabileceğini düşünüyor, pekçok biliminsanının görüşlerinin aksi yönünde, ölü bir virüs aşısı üzerinde çalışıyordu. Sene 1952 olduğunda, ABD, tarihinde görülen en korkutucu çocuk felci salgını ile karşı karşıya kalmıştı: 57.628 çocuk felci vakası! Salgından iki yıl sonra, Salk'ın formaldehitle öldürülmüş virüsten elde ettiği aşısı hazırdı. Dr. Salk, geliştirdiği aşıya öylesine çok güveniyordu ki, ilk olarak kendi karısı ve üç çocuğunu medya önünde aşıladı. Ardından aşının etkinliği ve güvenilirliğini test etmek için önce Pittsburgh bölgesinde yaşıyan 15.000 çocuk pilot bir çalışmayla aşılandı. Ardından, 1954 yılında aşı geliştirilmesi için maddi destek veren Ulusal Çocuk Felci Vakfı'nın önderliğinde tıp tarihindeki en büyük çift kör kontrollü klinik deneyi gerçekleştirildi: 20.000 doktor ve halk sağlığı uzmanı, 64.000 okul görevlisi, 220.000 gönüllü yetişkin ve ABD, Kanada ve Finlandiya'dan 1.800.000 okul öğrencisi. Klinik deneyden bir yıl sonra, aşılanan gruptaki çocuk felci oranı, aşılanmayan gruba göre %90 oranında azalmıştı! Dr. Jonas Salk, kısa zamanda ülke çapında kahraman ilan edildi. 1957 yılına gelindiğinde, Salk'ın aşısı sayesinde ABD'de görülen çocuk felci vakaları %80-90 oranında azalmıştı. Aşının bu denli yaygın kullanılması, bu işten Dr. Salk'ın ne kadar para kazandığı konusunda soru işaretleri yaratmış olacak ki, kendisine bir TV programında aşının patentinin kimde olduğu sorulduğunda, Dr. Salk'ın verdiği cevap tarihe geçecekti: Ne patenti? Güneşi patentleyebilir misiniz? Dr. Jonas Salk, ulusal kahraman olurken, çocuk felci aşısı ile uğraşan bir başka biliminsanı daha vardı: Dr. Albert Sabin. Dr. Sabin, Salk'ın başarısını takdir etmesine karşı, zayıflatılmış bir aşının ölü virüs aşısından daha uzun süre ve daha etkili olacağına inanıyordu. Canlı virüs kullanılması halinde, aşılanan çocukların zayıflatılmış virüsleri çevreye yayacağı, ve aşılanmamış olsalar bile başka kimselerin bu zayıf virüslerle temasa geçerek hastalık yapan vahşi virüse karşı bağışıklık kazanacaklarını düşünmekteydi. Ayrıca, aşının enjeksiyonla verilmesindense ağızdan damlatılarak alınmasının uygulama kolaylığı yaratacağı görüşündeydi. 1950 yılına geldiğimizde Sabin kendi aşısını kendisi, karısı, iki kızı ve yüzlerce başka gönüllü üzerinde denemişti. Ancak aşının tamamen onaylanması için bu sayıların yeterli olmadığının farkındaydı. Ona, Salk'ın çalışmasına benzer şekilde milyonlara varan gönüllü sayısı gerekliydi. Ancak zaten güvenliği kanıtlanmış olan Salk'ın aşısının yaygın olarak kullanılmaya başlamış olması nedeniyle Sabin, bu çalışmayı mümkün kılacak maddi ve lojistik desteği bulmakta zorlanıyordu. Bu sırada, Sovyetler Birliği'nde ciddi bir çocuk felci salgını hüküm sürmekteydi. Stalin'in yönetimi sırasında, otoriteler yeni kurulmuş emekçi cenneti'nde çocuk felci gibi ciddi bir sorunun varlığını görmezden gelmeye çalışıyorlardı. Ancak Moskova, Minsk ve hatta Sibirya'da ciddi salgınlar başgöstermeye başlamıştı. 1953 yılında Stalin'in ölümünün ardından başa geçen liderler daha önce görmezden gelinen bu riskin büyüklüğünü fark ettiler. Rusya'nın en ünlü virologu Anatoli Smorodintseve ve Mikhail Chumakov, ABD'ye gelerek Salk ve Sabin ile görüştüler. İki ülke de, çocuk felci tehditinin soğuk savaş tehditinden çok daha ciddi olduğunun farkındaydı. Bu görüşmede hastalıkla ilgili bilgi alışverişinde bulunuldu ve hem Salk hem de Sabin Rusya'ya davet edildi. Dr. Salk, zaten sol eğilimleri olan ve bu nedenle ABD yönetimi tarafından mercek altında tutulan bir biliminsanı olduğundan bu daveti hakkındaki kuşkuları güçlendirir korkusuyla kabul etmedi. Ancak bu, Sabin için bulunmaz fırsattı, belki de bu sayede geliştirdiği aşıyı daha büyük kitleler üzerinde test edebilecekti! Sovyet rejimi daha önce Salk'ın aşısını da incelemiş ve etkin olduğu konusunda hemfikir olmuştu. Ancak, Sabin'in önerdiği ağız yoluyla alınan çocuk felci aşısı ülke koşulları ve ideoloji ile daha uyumluydu. Ağızdan alınan bir damla çok fazla insana, çok daha kolay ulaşabilir ve eğitimli personele gerek olmadan uygulanabilirdi. Ön denemelerle Sabin'in aşısının da etkin olduğuna kanaat getiren Sovyet hükümeti tüm Rusya'yı içine alan 10 Milyon çocuk içeren bir deneme yaptı. Aşının etkinliği bir kez daha kanıtlanınca, tüm Sovyet Rusya'da aşı klinikleri kuruldu. Sabin'in ağızdan alınan pembe renkli aşısı tüm okullarda, hastanelerde, hatta sadece bu aşı için kurulmuş merkezlerde 20 yaşından küçük herkese, yaklaşık 100 milyon kişiye verildi. Uygulamadan bir yıl sonra da, Dünya Sağlık Örgütü , Sovyet Rusya'daki aşılama girişiminin başarılı olduğunu duyurdu. Sabin'in uygulaması kolay olan oral aşısı, kırsal kesim ve gelişmemiş ülkelerde uygulama için bir avantajdı. Aşıyı uygulamak için tıbbi personel gerekmiyordu. 1962 yılında ABD hükümetinin Sabin'in aşısına da onay vermesinin ardından, 1972 yılında Sabin aşıda kullandığı viral suşları WHO aşılama programına bağışladı. Bu sayede, çocuk felci aşısı dünyanın en kuş uçmaz, kervan geçmez bölgelerine dahi ulaştı, yıllık vaka sayısı üçyüz binlerden, birkaç yüz vakaya indi. Bill Gates Çocuk Felcine El Atıyor 1980 yılında Çiçek Hastalığı'nı başarılı bir aşılama programıyla ortadan kaldıran WHO, 1988 yılında çocuk felci hastalığını ortadan kaldırmak için Global Polio Eradikasyon Programı başlattı. Dünya devletleri, Rotary International, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme merkezi , UNICEF ve Microsoft kurucusu Bill Gates'in kurduğu ve halk sağlığına adanmış bir vakıf olan Bill ve Melinda Gates Vakfı'nın ortaklığında yürütülen bu program çerçevesinde dünya çapında yoğun çocuk felci aşılama çalışmaları gerçekleştirildi. GPEI programı başladığından beri dünya çapındaki çocuk felci vakaları %99 oranında azalmış durumda. WHO, 1994 yılında Amerika kıtasında çocuk felcinin kökünün kuruduğunu duyurdu. Benzer şekilde 2000 yılında Batı Pasifik bölgesi, 2002 yılında da Avrupa kıtasında polio virüsünün kökü kurutuldu. 2013 yılına geldiğimizde, çocuk felci hastalığının salgın olarak görüldüğü ülke sayısı üçe indirildi: Nijerya, Pakistan ve Afganistan. Bugün, aşılanmasalardı tekerli sandalyeye mahkum olabilecek 10 milyondan fazla insan GPEI programı sayesinde yürüyebiliyor. Aşılama programları çocuk felci nedeniyle ortaya çıkacak 1.5 Milyon çocuk ölümünü de engellemiş durumda. Ama başlıkta Çocuk Felcinin Korkutucu Dönüşü diyor? Evet, ne yazık ki yürütülen bu başarılı aşılama kampanyasına rağmen çocuk felcinin tekrar hortlama ihtimali var. Geçtiğimiz birkaç yıldır, dünyanın çeşitli bölgelerinde görülen çocuk felci vakarında az da olsa bir artış var. Bu artışın başlıca nedenleri arasında aşılama kampanyalarındaki çeşitli aksamalar, sansasyonel aşı karşıtlığı hareketi ve ağızdan alınan Sabin aşısından kaynaklanan problemler sayılabilir. Sırasıyla bu risklere bakalım: Milyonları kurtarmanın bedeli Salk'ın bulduğu ölü virüs içeren aşının aksine, ağızdan alınan Sabin aşısının , canlı ancak zayıflatılmış virüs içerdiğinden bahsetmiştik. İlk üretülen Sabin aşısında, polio virüsünün üç tipi ( Tip 1, 2 ve 3) bulunuyor, bu nedenle de klasik Sabin aşısında Trivalent OPV deniyor. Bu aşı, uygulama kolaylığı, uygulayacak insanların özel bir eğitime ihtiyacı olmaması ve enjektör gibi sterilizasyon gereken bir ekipman gerektirmemesi nedeniyle WHO tarafından ilk etapta az gelişmiş ülkeler ve kırsal kesimde hastalığı kontrol altına almak için tercih edilen aşı idi. İlaveten, aşılanan çocukların bağırsaklarından etrafa yayılan bu zayıf suşlar, aşılanmamış kişilerin de dolaylı olarak bağışıklanmasını sağlıyordu. Ancak aşıda kullanılan virüsler ölü olmadığından, aşılanan çocuklarda ve çevrelerindeki kişilerde kimi zaman bağışıklık geliştirmek yerine çok nadir de olsa çocuk felci enfeksiyonuna neden olma ihtimalini (2.4 milyon dozda bir) de taşıyordu. Enjeksiyonla verilen Salk aşısında bu risk mevcut değil. Bu enfeksiyonun sıklıkla Tip 2 polio virüsünden kaynaklandığı fark ediliğinde yakın zamanda gene ağızdan alınan ancak Tip 2 polio içermeyen daha güvenli bir aşı geliştirildi: Bivalent OPV . Yapılan kampanyalarla doğada bulunan vahşi polio virüsüne bağlı ortaya çıkan vaka sayısında inanılmaz bir düşüş yaşandı. Ancak bu düşüş, tOPV aşısında bulunan Tip 2'ye bağlı çocuk felci vakalarında az da olsa bir artışı beraberinde getirdi. Sağlık otoriteleri 1960'lardan beri bu riskin farkındalardı ve uzun dönemli planlar, vahşi çocuk felci virüsü bir defa kontrol altına alındıktan sonra tOPV'nin terk edilerek yerine IPV veya enfeksiyon riski olan suşu içermeyecek şekilde tasarlanmış yeni ağızdan alınan aşının benimsenmesi yolundaydı. Ancak ekonomik nedenler, özellikle az gelişmiş ülkelerde bu değişimin istenen zamanda yapılmasını engelliyor. Örneğin ABD'de tOPV kullanımına 2000 yılında son verildi ve yerine IPV kullanılmaya başlandı. Ancak çocuk felcinin hala salgın olarak görüldüğü gelişmekte olan ülkelerde bu değişim henüz yapılamamış durumda. WHO istatistiklerine göre gelişmekte olan ülkelerde her yıl 10 kadar çocuk aşıdaki Tip 2 polio virüsü nedeniyle çocuk felci hastalığına yakalanıyor. Nijerya'da 2005 yılında baş gösteren aşı kökenli salgında bu güne dek 376 çocuk hastalanmış durumda. Bu salgınlar, aynı zamanda riskli tOPV'nin bırakılmasını ve bOPV'ye geçişi de engelliyor. Zira, güvenli bOPV, bu şekilde görülen salgınlara neden olan Tip 2 polio virüsüne karşı koruyucu değil. Yani bir nevi tavuk- yumurta ilişkisi mevcut. Plan, aktif çocuk felci salgını olan ülkelerde Tip 2 görülmediği anda bOPV'ye, ya da daha iyisi aşının iğneyle verilen formu olan IPV'ye geçmek. Şu an, WHO ve GPEI kafa kafaya vermiş, IPV'nin maliyetini düşürüp dünya çapında nasıl genel olarak bu aşıya geçebiliriz onu düşünüyorlar. Halen, az gelişmiş 121 ülkede ise sadece tOPV mevcut. Çoğu gelişmiş 56 ülke ise sadece güvenli IPV aşısını kullanıyor. 16 ülkede iki aşı da mevcut, ki Türkiye de bunlardan biri. Son yıllarda Türkiye'deki aşı takvimlerinde tOPV aşısı terk edilerek yerini IPV aşısına bırakmış durumda. Yani şanslıyız. Aşılama kampanyaları durunca.... Çocuk felci vakalarının hortlamasının bir diğer nedeni de aşılama kampanyalarındaki aksaklıklar. Bunların belki de en kayda değeni, Afganistan'da Taliban nedeniyle yaşanan aksaklıklar, ki bunda Taliban olduğu kadar ABD'nin istihbarat servisi CIA'nin de kabahati var. Aşılar, Pakistan, Afganistan ve diğer aşırı dinci toplumlarda yıllardır şüphe ile karşılanıyor. Buralardaki dini liderler, aşıların helal yoldan üretilmediği, aşılamanın aslında İslam toplumun gizlice kısırlaştırmak için düzenlenmiş ve Batı oyunu olduğu, aşıyla Müslümanlara AIDS virüsü bulaştırıldığı gibi safsatalarla toplumda şüphe tohumları ekiyor, aşılama ekiplerinin düşman gibi algılanmasına neden oluyorlar. Taliban'ın zaten Batı ile ilgili her tür kavram ve uygulamaya ne denli karşı olduğu ve ne kadar vahşi tepkiler gösterdiği malum. Aktif çocuk felci salgınlarının en sık görüldüğü ve aşıya belki de en çok ihtiyaç duyulan ve Afganistan ve Pakistan'daki aşılama ekipleri ve WHO'nun sağlık çalışanları Taliban tarafından kaçırılıyor, işkence ediliyor, hatta öldürülüyor. Ancak Usame Bin Ladin'i yakalamak için ABD'nin yaptığı öngörüsüz plan bu durumun üzerine tuz biber ekmiş durumda. ABD, Usame Bin Ladin'i yakalamak için bir casus takımını Aşılama Ekibi kılığına sokarak Bin Ladin'in evine göndermiş ve bu ekip sayesinde Bin Ladin ailesinden kimliklerini teyit eden DNA örnekleri toplamıştı. Böylelikle saldırı öncesinde, malum evde saklanan kişilerin Bin Ladin ve ailesi olduğundan emin oldu. Beklendiği üzere, Bin Ladin'in yakalanmasını takiben Afganistan ve Pakistan'daki tüm aşılama ekipleri casusluk töhmeti altında kaldılar. Sayısız gönüllü sağlık çalışanı öldürüldü, kaçırıldı ve işkence gördü. Son olarak, Peşaver eyaletinde üç aşılama ekibi üyesinin silahla vurularak öldürülmesinin ardından WHO, 2012 yılında Pakistan'daki aşılama ekiplerinin tamamını geri çekti. 2012 yılında beri, Pakistan'daki aşılama kampanyası lokal sağlık çalışanları ve gönüllüler tarafından yerine getiriliyor. 2013 yılının sonlarına gelirken, Pakistan'ın Pencap eyaletindeki bir imamın çocuk felci aşılama ekibine karşı açık cihad ilan etmesinin ardından Kasım ayında, Kuzey Pakistan'da aşılama kampanyasında gönüllü olarak görev almış 11 öğretmen kaçırıldı ve kendilerinden bir daha haber alınamadı. Sonuç mu? Pakistan'da artan çocuk felci vakaları dünyaya yayılıyor. 2012 yılında, 1999 yılından beri çocuk felcine rastlanmamış Çin'in Sincan bölgesinde yeni bir salgın başgösterdi. Yapılan analizlerde, salgının Pakistan suşlarından kaynaklandığı saptandı. Geçtiğimiz yıl Suudi Arabistan'da, İsrail'de, Kahire ve Suriye'de gene Pakistan suşlarından kaynaklanan salgınlar görüldü. Virüslerin, Hac ziyareti için Suudi Arabistan'a veya Suriye'deki iç savaşa katılmak için gelen Pakistanlılar tarafından getirildiği düşünülüyor. Son olarak da geçtiğimiz aylarda, Kuzey Suriye'deki mülteci kamplarında aynı virüse bağlı on vaka tespit edildi. Oysa Suriye'de son 14 yıldır hiç çocuk felci vakası rapor edilmemişti. Türkiye'de son çocuk felci vakası 1998 yılında görülmüştü ve ülkemiz o zamandan beri WHO tarafından çocuk falci açısından güvenli ülkeler kategorisine dahil edilmiş durumda. Ancak, son gelişmeler korkutucu, çocuk felci kapımıza dayandı. Salgın görülen bölgeye coğrafi yakınlığımız ve ülkemizde olan 600.000 Suriye'li mülteci nedeniyle WHO, Türk hükümetini olası bir salgın konusunda uyarmış durumda. Aşı karşıtı hareket Savaş ve terör nedeniyle aşılanma şansı ellerinden alınan çocuklar için yaşananlar çok üzücü, ancak belki daha da üzücü olan ellerinde bu imkan olduğu halde bulaşıcı hastalıkların riskini bilmeyen, anlamayan ya da unutmuş olan anne babaların kendi istekleri ile çocuklarını bu korumadan mahrum bırakması. Ülkemizde de, tüm dünyada olduğu gibi aşı karşıtı hareket ne yazık ki yavaş da olsa taraftar bulmaya devam ediyor. Başarılı aşılama kampanyaları sayesinde artık görmez olduğumuz, bu nedenle de ne kadar tehlikeli olduğunu unuttuğumuz hastalıkları hafife alıyor, bilim dışı iddialarla aşıların gereksiz olduğunu iddia eden şarlatanlara prim veriyoruz. Yalansavar sitesinde Aşı Karşıtı Hareket ve dinamiklerini detaylıca anlatmıştım. Bu durum, toplumdaki aşılama oranlarını düşürürek hem çocuklarımızı, hem de çevrelerindekii başışıklık sistemi zayıf olan diğer kişileri riske atıyor. Bu da kapı komşumuz Suriye ve diğer Orta Doğu ülkelerinde hortlayan çocuk felci salgını için, kendimize davetiye çıkarmamıza neden oluyor. Ne yapmalı? Bugün, Türkiye çocuk felci salgınının yeniden görülme ihtimali en yüksek olan ülkelerden biri. Kapı komşumuzda salgın var. Pakistan'dan yola çıkmış hortlamış polio virüsü belki de şu an aramızda geziyor. Ancak şanslıyız. Ülkemizde etkin çalışan bir çocuk sağlığı birimi, canlarından şüphe etmeden görevini yapabilen aşılama görevlileri var. Ayrıca yan etkisi olmayan IPV aşısı da ülkemizde mevcut ve tOPV'nin yerini alarak Sağlık Bakanlığı Aşı Takvimi'ne girmiş durumda. Çocuk felcinin hortlamasının önüne geçmek, binlerce çocuğun sakatlanmasını hatta ölmesini engellemek elimizde. Yapılması gereken şey ise çok basit: Çocuklarınızı aşılatın. Meraklısına Notlar: - Şu anda çocuk felcine ait üç farklı aşı mevcut. IPV, tOPV ve bOPV. Bu aşıların birbirilerine göre avantaj ve dezavantajları aşağıda: - Bill ve Melinda Gates Vakfı, az gelişmiş ülkelerde çocuk felci aşılamalarının tamamlanabilmesi için maddi yardım sağlamanın yanısıra, dünya genelinde toplumu çocuk felci hastalığı ve tehlikeleri konusunda bilgilendirme misyonunu da üstlenmiş durumdalar. Vakfin web sitesinde, çocuk felci ile ilgili pekçok grafik, istatistik ve detaylı bilgi mevcut. Vakıfa ait infografiklerden birini sizler için Türkçeye çevirdik. Büyük resim için tıklayın: - Çocuk felci hastalığı, 1900-1970 yılları boyunca o denli yaygınmış ki, bu hastalık nedeniyle sakat kalan pekçok ünlü isim mevcut. Ünlü oyuncu Donald Sutherland'dan, keman virtüözü İtzhak Perlman'a, yönetmen Francis Ford Coppola'dan, bilim-kurgu yazarı Arthur C. Clarke'a kadar pekçok ünlü çocuk felci hastalığına yakalanmış. Ülkemizde bu hastalıktan muzdarip olan ünlülerin başında da ünlü şarkıcı Edip Akbayram geliyor. Daha uzun bir çocuk felci geçirmiş ünlüler listesi Wikipedia'da mevcut. - 2012 yılında Pakistan'daki çocuk felci aşı ekibinin Taliban tarafından öldürülmesine ilişkin haber ekte. : - Ben bu yazıyı yazarken, gene Pakistan'da bir başka aşılama ekibi üyesi daha vuruldu. - Kendisi de çocuk felci geçirmiş ve CIA operasyonundan sonra casuslardan korktuğu için en küçük çocuğunu aşılatmayan Pakistan'lı bir baba, ve bu nedenle çocuk felci kaptığı için sakatlanan küçük Müşerref'in haber videosu ekte ."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/dusunce-dunyasinin-golgede-kalanlari-kadin-filozoflar-iii.html", "text": "Dizimizin önceki bölümlerinde antik çağdan 19. yüzyıla kadar olan süreçte yer alan kadın filozofları ele almıştık. Son bölümde ise, 19. yüzyıl ve sonrasını ele alacağız. 19. yüzyılın kadın filozoflarına geçmeden önce öncelikle bu dönemin felsefi gelişiminden ve toplumsal normlarından söz edelim. 19. yüzyılda Ben kavramı yani öznellik ön plana çıkmaya başlamıştır. Bu durum sadece felsefe sınırları içerisinde kalmamış aynı zamanda toplumsal yaşamda da etkisini gösterir hale gelmiştir. İnsanların siyasi kararlara katılım hakkı istemesi buna güzel bir örnektir. Bu dönemde kadının toplumsal rolünü incelediğimizde ise, kadının iyi bir anne ve ev hanımı rolüne sahip olması gerektiğini görüyoruz. Bilgili kadından ziyade ön plana çıkan evin idaresini yapan, bu konuda kendini geliştiren kadındır. Yine bu dönem içerisinde tarihin en büyük gelişmelerinden biri olan Sanayi Devrimi gerçekleşmiştir. Sanayi Devrimi ile birlikte kentler büyümeye başlamış, kentlere olan göçlerle birlikte yeni yapılar ortaya çıkmaya başlamıştır. 19. yüzyıla ait tüm bu değişimler kuşkusuz dönemin kadın filozoflarının eserlerinde yerini almıştır. Bu filozoflardan ve çalışmalarını kısaca ele alalım. 19.yüzyılın kadın düşünürleri: 19. yüzyılın kadın filozoflarına baktığımızda karşımıza çıkan ilk isim; Hedwig Dohm'dur. 1831-1919 yılları arasında Almanya'da yaşayan düşünür, bir öğretmen enstitütüsünde eğitim alsa da yaptığı çalışmalar bu eğitimden oldukça farklıdır. Yaptığı evlilik sayesinde katılma imkanı bulduğu Berlin'in elit sınıfı onun düşünce dünyasında daha aktif olarak yer almasında zemin olmuştur. Dohm, sosyal hayat ve kadın üzerine düşüncelerini dile getirmiştir. Kadının toplum içerisinde daha fazla söz sahibi olması gerektiğini savunmuş, bunun en güzel yolunun kadının oy verebilmesi olduğunu belirtmiştir. Kadınların Doğası ve Hakkı ve Kadının Bilimsel Eşitliği önemli eserleridir. Bu eserlerinde kadının erkek kadar sosyal hayatta önemli bir yere sahip olduğundan, toplumsal gelişimin cinsel ayırım gözetmeksizin farklı bireylerin fikirleriyle gelişeceğinden söz etmektedir. Dohm, ölümüne kadar kadın hakları konusunda çalışmalarını sürdürmüş, kadın derneklerinin kuruluşuna katkıda bulunmuştur. Yaratıcı kişi her zaman yaşama bir şekilde olumlu bakar, çünkü yaşamın anlamını sormaz, yaşar; ancak derin düşünmenin kemirdiği modern yaratıcı tipi hale gelecektir ki yaşamın anlamı onun için de hayatı mahveden bir sorun haline gelsin. Okuduğunuz bu satırlar 19. yüzyılın bir başka kadın düşünürü, Leonore Kühn'dür. 1878-1955 yılları arasında yaşayan Kühn, metafiziğe kuşkuyla yaklaşan ve Ben kavramını sorgulayan bir düşünür olmuştur. Berlin, Erlangen ve Freiburg'da felsefe öğrenimi gören Kühn bu konuda bir adım ileriye giderek doktora da yapmıştır. Felsefesinde, birey ve değer arasındaki ilişki ön plandadır. Estetik özerklilik üzerine de çalışma yapmıştır. Bu çalışmasında sanatsal çalışmalarda bulunan bireylerin kendi iç dünyalarını başka bir güce gerekmeksizin ürettikleri eserlerle dışarıya çıkardıklarını belirtmektedir. Kühn, Değerlerin Özerkliği isminde bir kitap da yazmıştır. Burada da yine kişinin kendi içsel değerlerini ele almıştır. Metafizik yoktur ve kişinin sahip olduğu değerleri de değişkendir, en doğru bilgi için bu değerler sürekli sorgulanmalıdır. 19. yüzyılda bir diğer değineceğimiz isim; Amerikalı Mary Whiton Calkins'dir. 1863-1930 yılları arasında yaşayan bu düşünür Wellesley Collage'de uzun yıllar boyunca felsefe ve psikoloji dersleri vermiş ayrıca American Philosophical Associationda da başkanlık görevini yerine getirmiştir. Calkins felsefi araştırmalarını, zaman bilinci, bellek, benlik kavramları üzerine gerçekleştirmiştir. Evren her şeyi kapsayan bir Mutlak Benliktir; diğer bütün benlikler hakiki ve özdeş parçalar olarak ona aittirler. Bireysel benlik, Mutlak Benlike göre belirlenir. Calkins, önemli eseri Mutlak Bir Kişiliğe Duyulan Felsefi İnanç isimli eserinde benlik kavramından bu şekilde bahsetmiştir. Bu eserinde bahsettiği Mutlak Benlik kavramı tüm yaşamın temelidir ama dinden bağımsızdır. Mutlak benlik, kişinin kazandığı tüm deneyimleri kapsamaktadır. Calkins'in bir diğer önemli eseri de Felsefenin Kalıcı Sorunları başlıklı eseridir. Calkins bu eserinde felsefenin temel soruları üzerinde durmuştur. Felsefeye giriş niteliğindeki bu eser, dönemin önemli eserleri arasında yer almıştır. Bu döneme ait son ele alacağımız kadın düşünür ise; Helene Stöcker'dir. Stöcker, dönemin şanslı kadın düşünürlerinden birisidir çünkü Berlin Üniversitesi'nde felsefe, edebiyat ve iktisat üzerine öğrenim görmüş ve sonrasında doktora ile öğrenim hayatına devam etmiştir. Stöcker eleştirel bir tavrı olan bir düşünürdür. Etkilendiği ve kendine örnek aldığı Nietzsche gibi bilinen ahlak kurallarına ve dinsel dogmalara eleştirilerde bulunmuş, kilisenin savunduğu değerlerin yaşama aykırı olduğunu belirtmiştir. İnsan tüm dogmalardan bağımsız düşünebilmelidir, tanrı, öbür dünya gibi kavramlar yoktur. Düşünce ve eylem özgürce gerçekleşmelidir. Stöcker bu fikirlerini hayatı boyunca savunmuştur, insan kendi ahlaki yapısını özgür düşüncesi sayesinde kendisi belirlemeliydi. 1943 yılında Naziler'den kaçarak yerleştiği New York'ta hayatını kaybeden düşünür arkasında Aşk ve Kadınlar isimli bir eser bırakmıştır. Genel olarak incelediğimizde 19. yüzyılın kadın düşünürlerinin odaklandığı konuların kadın, benlik kavramları olduğunu görüyoruz. Dönemin şartlarını düşündüğümüzde 19. Yüzyılın kadın düşünürlerinin özgür düşünce noktasında önceki dönem düşünürlerinden daha şanslı olduklarını vurgulayabiliriz. 20. yüzyılın eyleme geçen kadınları: 20. yüzyıla geldiğimizde, ilk dönemlerinde Birinci Dünya Savaşı'nın etkilerini görüyoruz. Bu durumun haricinde ise felsefe önceki çağın konuları ile gelişimine devam etmiş, bu dönem yine önemli kadın filozofları ortaya çıkarmıştır. 20. yüzyılın önemli isimlerine vereceğimiz ilk isim, Edith Stein'dir. 1891-1942 yılları arasında yaşayan düşünürün toplama kampında hayatını kaybetmesi dönemin zor şartlarına önemli bir örnektir. Stein anlaşıldığı üzere Yahudi kökenli bir aileden gelmiştir. Alman Dili ve Edebiyatı ile tarih üzerine öğrenim gören düşünür, felsefeye olan merakından dolayı Edmund Husserl'in yanına gitmiş ve felsefe üzerine doktora yapmıştır. Profesör Husserl'in asistanlığını da yapan Stein bu görevinden ayrıldıktan sonra da felsefi araştırmalarına devam etmiştir. Stein'in doktora tezinde ve sonrasında ağırlıklı olarak empati konusunu ele almıştır. Empati kurmak ona göre bir diğer insanı tanıyabilmenin tek yoludur. Jest ve mimikler de yine karşıdaki kişiyi tanımlayabilmek için önemli unsurlardır. Ele aldığı bir diğer konu ise toplum ve cemaat arasındaki ilişkidir. Bu konudaki incelemelerinde şu tespitlerde bulunur; toplumsal bireyler arasında karşılıklı saygı, eşit yaklaşım yoktur. Bu bireyler cemaat içerisinde ancak eşit olarak konumlandırılırlar. O zaman cemaat toplum içerisinde yüksek değere sahip bir kavram olmalıdır. Stein, Yahudilikten Hristiyanlığa geçiş yaparak dönemin dikkat çekici kişilerinden biri olmuştur. Tanrı inancı onun felsefesinde yer alan bir konudur. Tanrı kişinin tek başına anlamını bulamayacağı yaşam konusunda ihtiyaç duyulan bir varlıktır. Nihai ve Sonsuz Varlık isimli eserinde Tanrı ve İnsan konusunu ele almıştır. Hollanda'da bir manastıra kaçmış olması bile onu beklediği kötü sondan kurtaramamıştır, yaşamı, Auschwitz Toplama Kampı'nda son bulmuştur. Bu dönemde ele alacağımız ikinci isim; Hannah Arendt olacaktır. Arendt, 1906-1975 yılları arasında yaşamıştır. Arendt, Yunanca, felsefe ve teoloji üzerine eğitim görmüştür. Varlık ve Zaman isimli eserinde, insanın gündelik hayatını sorgulamıştır. Onu ilgilendiren günlük yaşam içerisinde gerçekleştirdiğimiz temaslardır. Bunun yanı sıra diğer insanlarla birlikte var olma konusu da zihnini meşgul etmiştir. Arendt, Martin Heidegger, Karl Jaspers gibi önemli filozofların yanında kendini geliştirme şansına sahip olmuştur. Öyle ki felsefe alanında doktora da yapmıştır. Yahudi kökenli olmasından kaynaklı olarak yaşadığı sıkıntılar sonucunda Paris'e kaçan Arendt, burada felsefe çalışmalarına devam etmiştir. Paris'te evlendiği Heinrich Blücher sayesinde siyasete de merak salmış ve siyasi kuramcı olarak da tespitlerde bulunmuştur. Dönemin sıkıntılı şartları yüzünden Paris'te de kalamayıp ABD'ye kaçan Arendt yaşamının sonuna kadar burada yaşamıştır. Arendt felsefe araştırmalarını yaparken yanında bulunduğu filozoflar kadar Sokrates'in düşüncelerinden de etkilenmiştir. Ona göre insanların hepsi birbirinden farklıdır ve bu farklılıklar birbirini beslemektedir. Ele aldığı diğer bir konu, düşünme ve eylem arasındaki bağ olmuştur. Düşünme başlı başına kişinin kendisiyle olan diyaloğudur. Bu düşüncesini geliştirmesinde Sokrates'ten etkilendiğini söylememiz mümkündür. Düşünce ve eylem konusunda ise şu tespitte bulunur, eylem olmaksızın sadece düşünce yeterli değildir, pratik de olmalıdır. Kişi zaman zaman kendi içine çekilip düşünmeli sonrasında da bu düşünceler doğrultusunda gerçekleştirdiği eylemlerin sorumluluğunu üzerine almalıdır. Zihnin Yaşamı. Düşünmek ve Zihnin Yaşamı. İstemek isimli eserlerinde düşünce üzerine fikirlerini ortaya koymuştur. İnsanlar cevaplanması mümkün olmayan sorular sorarak, soran varlıklar olma niteliğini kazanırlar. Bilgiyle ilgili olarak insanların yanıt buldukları bütün soruların arkasında yanıtlanması mümkün olmayan sorular vardır; bu sorular tamamen boş ve değersiz görünürler ve bu anlamda eleştirilmişlerdir. Arendt, düşünmek, istemek ve yargılamanın önemli felsefi konular olduğunu vurgulamıştır. Kişinin kendi sınırları çerçevesinde baskı altında olmadan düşünebilmesi temel ihtiyaçlardan birisidir. İnsan sorgulamalı ve araştırmalıdır. Arendt hakkında son belirtebileceğimiz husus, totalitarizm üzerine de yaptığı araştırmalardır. Özellikle Adolf Eichmann'ın 1960 yılındaki duruşması oldukça önemlidir. Eichmann Nazi döneminde Yahudilerin kamplara gönderilişini organize etmiş, bu nedenle sonraki dönemde yakalanmış ve idam cezası almıştır. Arendt, roportür olarak katıldığı bu davaya ilişkin önemli tespitlerini Eichmann Kudüs'te. Kötüllüğün Banalliği Üstüne Bir Rapor isimli eserinde yayınlamıştır. 20. yüzyıl düşünürlerinde son değineceğimiz isim ise; Simone de Beauvoir'dir. 1908-1986 yılları arasında yaşayan Beauvoir, kendisini felsefe alanında geliştirdi öyle ki çeşitli okullarda felsefe üzerine dersler de verdi. Albert Camus ve Jean Paul Santre hayatında büyük rol oynamıştır. Özellikle Albert Camus sayesinde yoksulluk gibi kendisinden uzak olan kavramları öğrenmiş ve bu durum onun felsefesine de yansımıştır. Beauvoir, Alman işgali döneminde Pyrrhus ile Cineas isimli felsefik eserini yayınlamıştır. Bunun yanı sıra toplumsal konuları ele alan bir dergide de aktif olarak görev almıştır. Beauvoir'in düşünceleri zamanın uyumu ile şekillenmiştir. Onun için tanrı denilen bir kavram yoktur ve insan düşüncesinin merkezinde Ben olmalıdır. Pyrrhus ile Cineas isimli eserinde, insanların düşüncelerini eyleme dönüştürürken bu neden yaptıkları sorusu üzerinde durmuştur. İlk başlarda bu soruya yanıt aranmaz ama zamanla tekrarlanan eylemler sonucunda insan daha fazlasını istemeye başlayacak, bir anlam arama ihtiyacı içerisinde olacaktır. Bunun yanı sıra insan etik kavramına da önem vermelidir, varoluşçulukta insan eyleminin etikliğinin ayrı bir önemi vardır. Beauvoir'in diğer önemli bir eseri ise, İkinci Cinsiyet isimli eseridir. Bu eserinde isminde de anlaşılacağı gibi kadın konusunu ele almaktadır. Kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin doğuştan değil toplumsal normlar sonucunda oluştuğu fikrini savunmuştur. Genel olarak 20. yüzyılı değerlendirdiğimizde, siyasi koşulların, savaşın izlerini net bir şekilde görebiliyoruz. Özellikle Yahudi Soykırımı yüzünden bu dönemde yaşayan bazı düşünürlerin kaçmak durumunda kalmaları, çalışmalarına farklı yerlerde devam etmeleri öne çıkan bir noktadır. Yine de bu dönemde değerli kadın filozoflar var olmuş, çalışmalarıyla felsefe dünyası içerisinde kendilerine yer bulmuşlardır. 19. ve 20. yüzyılın kadın filozoflarını kısaca ele almaya çalıştık, peki günümüzde durum acaba nasıl? Önemli kadın filozoflar var mı? Çok kısa günümüzün yaşayan değerlerinden de bahsedelim. Günümüz felsefesini modern felsefe olarak tabir etmemiz yanlış olmayacaktır. Modern felsefe derken bunun ayrı bir akım olduğunu söyleyemeyiz, felsefe eski sorunlarını ele alarak gelişimini devam ettirmektedir. Günümüz filozoflarına örnek verebileceğimiz isimlerden ilki, Martha Craven Nussbaum'dur. Nussbaum, 1947 yılında dünyaya gelmiş Amerikalı bir düşünürdür. İyi eylem, ahlak felsefesi onun için ön planda olmalıdır. 1975 yılında felsefe profesörü olan Nussbaum'un birçok kaynakta, 20. yüzyılın düşünürü olarak yer almaktadır ama halen yaşayan önemli bir isim olduğu için günümüz felsefecileri içerisinde de konumlandırabiliriz. Antik yunan felsefesi, politik felsefe, etik gibi konularda uzmanlaşan Nussbaum, birçok üniversite verdiği derslerle ve aldığı ödülllerle çağımızın önemli bir düşünürüdür. Ona göre bir ahlak kuramının olması gereklidir, bu kuram insana kendi içinde neyi araması gerektiğini göstermektedir. Yine ona göre, düşünce tek yanlı olmamalıdır, akıl dünyayı düzeltici güçtedir bu nedenle bencilliklerden uzakta düşünce teori aşamasından itibaren geliştirilmelidir. Son olarak günümüz kadın filozoflarına, İonna Kuçuradi'yi örnek verebiliriz. 1936 yılında dünyaya gelen Kuçuradi Türk düşünürlere de örnek verebileceğimiz değerli bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye Felsefe Kurumu'nun başkanı olan ve çeşitli üniversitelerde dersler veren Profesör Kuçuradi, insan hakları, etik gibi konularda çalışmalar yapmıştır. Dünya Felsefe Federasyonları Başkanlığı'na seçilen ilk Türk ve ilk kadın olması felsefe dünyası açısından önemlidir. Etik, İnsan ve Değerleri, Nietzsche ve İnsan gibi birbirinden önemli felsefi yapıtları yazan Kuçuradi ömrünü felsefi düşünce ile dünyayı anlamlandırmaya adadığını belirtmektedir. Bu yazı dizimizde genel olarak kadınların düşünce dünyasındaki yerlerini vurgulamaya, geri planda kalan filozofları tanıtmaya çalıştık. Kadınlar, tarihin en eski dönemlerinden beri düşünce dünyasında da varlıklarını devam ettirmişlerdir ve devam ettireceklerdir. Meraklısına Not: Daha önce de belirttiğimiz gibi bu filozoflar, ele alınması gereken isimlerin çok az bir kısmıdır. Bu isimlerin haricinde daha detaylı bilgi isterseniz kaynakça sonundaki listeye göz atmanızı öneririz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/gama-isinlari-degil-hulk-yesildir.html", "text": "Sinema ve yaygınlaşan internet kullanımı sayesinde çizgi-roman karakterleri neredeyse Hollywood yıldızları kadar ünlü oldular. Örümcek Adam'ı, Superman'i ya da Batman'i bilmeyen yoktur. Özellikle 2003 yılındaki sinema filminde çoğu insan Marvel'ın çizgi-roman karakteri yeşil bir dev ile tanıştı: Hulk . Bu yeşil çizgi karakter aynı zamanda gama ışınları ile anılıyordu. Yunan alfabesinin ilk üç harfi sırasıyla alfa, beta ve gama'dır. Bu harfler radyoaktivitenin kazara keşfedilmesinin ardından parçacık fiziği ile tanıştıklarında insanlık yepyeni bir yüzyıla girmiş, 1900'lü tarihlere alışmaya çalışıyordu. Ancak çok daha öncesinde 1666'da Newton, karanlık bir odada beyaz ışığı bir prizmadan geçirdiğinde gökkuşağının renklerini elde etmişti. Bu, ışık denilen şeyin göründüğünden çok daha farklı anlamları olabileceğinin somut bir kanıtıydı. Takip eden 250 yılda bu konuya yönelik çalışmalar ışığı dalga boylarına göre sınıflandıran elektromanyetik spektrumu insanlığa kazandırdı. Spektrum, Paul Villard'ın 1900 yılında gama ışınlarını keşfetmesiyle tamamlandı. Villard, radyoaktif radyum üzerinde çalışırken bilinen alfa ve beta ışımaları dışında çok daha yüksek enerjiye sahip bir ışımanın varlığını gözlemledi. Bu keşfi takip eden birkaç yılda Rutherford'un önerisiyle bu ışıma türüne diğer iki ışıma ile uyumlu olarak Yunan alfabesinin üçüncü harfi olan gama adı verildi. Ayrıca gama ışınları yukarıdaki spektrum görselinde de görüldüğü gibi insanoğlu için görünür bölgenin dışında yer almaktadır, dolayısıyla bu ışınlar Hulk çizgi-romanlarında ve filmlerinde betimlendiğinin aksine yeşil renkte değil, görünmez ve renksizdirler. Bugün uzaydaki gama ışınlarını gözlemleyen GLAST uydusundan elde edilen bilgiler ışığında evrende Güneş'in ömrü boyunca üreteceği enerjinin gama ışını patlamalarıyla saniyeler içinde açığa çıktığı bilinmektedir. Gama ışımasını daha iyi anlayabilmek için öncelikle yukarıda adı geçen diğer iki ışımayı anlamak gerekir. Bir atom çekirdeği kendiliğinden veya bir etki ile parçalanabilir. Bu parçalanma sırasında açığa çıkan 2 proton ve 2 nötrondan oluşan helyum çekirdeklerine parçacıkları bu parçacıkların açığa çıkmasına ise alfa ışıması denir. Benzer şekilde atom çekirdeklerinin parçalanması sırasında açığa çıkan bir elektron veya elektronun karşı parçacığı olan + yüklü bir pozitrona ise beta parçacığı denir. Ancak gama ışınları bu iki ışımadan farklı olarak atom çekirdeklerindeki fazladan enerjinin dışarı atılması sonucu ortaya çıkar. Yüksek enerjili kararsız atomlar kararlı hale geçerken bu fazla enerji, çekirdekten gama ışını şeklinde ayrılır. Gama ışınları elektromanyetik spektrumun en yüksek enerjili bölgesidir ve yüksüz olduklarından dolayı manyetik alandan etkilenmezler. Dalga boyunun 0.01 nanometreden küçük olması sebebiyle nüfuz edici özelliği ve iyonlaştırıcı etkisi en yüksek ışınlardır. Vücudumuzda oluşan moleküllerin bağları belli dalga boylarındaki ışınlar ile kırılabilir. Örneğin, çoğu atmosfer tarafından filtrelense de güneşten gelen UV ışınları, aşırı maruz kalınması durumunda deri hücrelerinin DNA'sına zarar vererek cilt kanserine yol açabilir. Gama ışınları ise UV ışınlarından yaklaşık 1 milyon kat daha yüksek enerjiye sahip ve daha nüfuz edici olduklarından denk geldikleri moleküler bağları parçalayabilir, genetik sisteme zarar vererek kansere sebep olabilir, hücre işleyişini bozabilir hatta maruz kalma şiddetine göre biyolojik yapıyı tamamen parçalayabilir. Etkisinin daha çarpıcı olarak anlaşılması adına bu ışınların mikroorganizmaları öldürücü etkisi nedeniyle sterilizasyon işleminde kullanılması örnek verilebilir. Gama ışınlarının keşfedilmesinden yıllar sonra 1962'de Marvel, Incredible Hulk adlı çizgi romanı yayınladı. Çizgi romanda oldukça ünlü ve başarılı bir bilim adamı olan Bruce Banner, ters giden bir gama bombası testi sırasında bombadan yayılan gama ışınlarına maruz kalmış ancak buharlaşıp ölmek yerine hayatta kalmıştı; dahası Bruce, yeşil bir canavara dönüşür olmuştu. Bruce Banner karakteri ilk Hulk çizgi-romanında bombanın patlamasından saniyeler önce test alanına izinsiz giren bir kişiyi kurtarıyor, ancak kendisi patlamanın etkilerine maruz kalıyor. Hikayenin belki de en inanılmaz kısmı Bruce'un gama ışınları yaymak için tasarlanmış bir bombaya maruz kaldıktan sonra hayatta kalmasıdır. Hiroşima ve Nagazaki'nin bombalanması sırasında açığa çıkan ısıya ve yıkılan binalara rağmen hayatta kalan ancak şiddetli radyasyona maruz kalmış binlerce kişi birkaç gün içinde hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu ölümlerin en önemli sebebi ise radyasyon hastalığıdır. Oysa çizgi-romanda Bruce Banner'ın vücudunda herhangi bir yanık görülmediği gibi radyasyon hastalığı belirtilerine de rastlanmamıştır. Çizgi-romanların fantastik öğeler içermesi kaçınılmaz olacağından Bruce'un mucizevi bir şekilde hayatta kaldığını kabul edelim. Bu nasıl mümkün olabilir? Önceki paragraflarda adı geçen radyasyon hastalığı, maruz kalınan yüksek enerjili ışınların canlıyı oluşturan dokularda meydana getirdiği hücre ölümlerinin ve işlev bozukluklarının telafi edilememesi sonucu ölüme sebep olabilen bir tür hastalıktır. Organizmalar kendilerini onaran ve meydana gelen kusurları gideren sistemlere sahip olduklarından düşük şiddette maruz kalınan radyasyonu zaman içinde telafi eder. Ancak bilinen en yüksek enerji düzeyine sahip gama ışınlarının çok az miktarı dahi DNA hasarına yol açarak kontrol edilmesi çok güç problemlere yol açabilir. Bu durumun temel sebebi gama ışınlarının iki atom arasına nüfuz edebilecek güçte olmasıdır. Bu ışınlar, atomlar arası bağları oluşturan elektronları etkileyerek bu bağları kırabilir. Gama ışınları, elektronları tıpkı bovling topunun labutlara çarpması gibi etrafa saçar. Bu şartlarda Bruce Banner'ın vücuduna isabet eden gama ışınlarının denk geldikleri her şeyi yerle bir etmesi beklenir. Çizgi-romanların fantastik dünyasının bizim yaşadığımız gerçeklik ile tabiri yerindeyse temas ettiği nokta mutasyon kavramıdır. Mutasyon, genetik materyalin çeşitli sebeplerle yeniden yapılanması olarak ifade edilebilir. Bunun canlıya yansıması iyi ya da kötü olabilir. Çernobil reaktör kazasının etkisiyle sakat doğan bebekler mutasyonların kötü sonuçlarına örnek gösterilebilir. Bu gerçeklikten yola çıkarak, Bruce Banner'ın yeşil dev Hulk'a bir mutasyon sonucu dönüştüğünü söyleyebiliriz. Ancak 2003'teki filmde orjinal hikayenin dışına çıkılarak Bruce Banner'ın laboratuvar kazasında arkadaşını korumak için gama ışınlarının önüne atıldığı görüyoruz. Gama ışınları, insan dokusunun içinden geçebilecek kadar küçüktür. Banner'ın, arkadaşını o şekilde koruyamayacağını bilen bir bilim insanı olduğunu umarak, ancak etkisini azaltmak için yapmıştır diyebiliriz. Filmde Banner'ın mutasyonu bu ışınlar nedeniyle oluşmuyor. Babasının insan bağışıklık sistemini mükemmelleştirmek için kendi üzerinde denediği çalışmaları sonucu oğlu Bruce Banner'a mutasyonlu bir gen geçirdiği ve bu genler sayesinde Bruce'un gama ışınlarına dirençli olduğu görülmektedir. Bu hikayede Bruce'un ışınlara maruz kaldığı sırada hücrelerinin bir madde ile kaplanması, gama ışınlarını durdurmak için bugün bilinen en etkili maddeyi akla getiriyor: Kurşun. Bütün hücreleri kendilerini kurşun gibi yüksek atom numarasına sahip yoğun bir madde ile kaplamadıkça sağ kalmaları mümkün görünmüyor. Ancak Bruce'un hücrelerinin saniyeler içinde kurşun üretip kendilerini kaplaması, her hücresi kurşun kaplı bir vücudun ağırlıktan hareket edemeyecek hale gelmesiyle bile imkansızdır. Bu nedenle bu yazıda 1962'deki orijinal hikayeyi ele alıyoruz. Bruce Banner karakterinin geçirdiği bir mutasyon sonucu Hulk'a dönüşmesini açıklamak için çok temel bir bilgiyi anlamak gerekir. Genetik yapılar, hücresel olayları kendilerinden sentezlenen proteinler aracılığı ile yönetir. Söz gelimi DNA'nın X hastalığını engelleyen proteinin sentezlendiği bölgesinde bir mutasyon meydana gelirse hatalı ve işe yaramayan bir protein oluşur, böylece X hastalığı engellenemez, ortaya çıkar. Benzer şekilde oluşabilecek bir protein hücrede olmayan yeni bir şey meydana getirebilir. Yukarıdaki bilgiler ışığında Bruce Banner'ın DNA'sında şans eseri meydana gelmiş bir mutasyon, onu yeşil bir canavara dönüştürecek bir sistem oluşmasına yol açmış görünüyor. Bu durumda sinirlendiğinde veya kurt adam misali gece olduğunda tetiklenen bu sistem hücreleri birkaç saniye içinde Banner'ın hacmini 10 katına çıkaracak sayıda bölünmeye zorlamak durumundadır. Hücreler normal şartlarda hacimleri 2-3 katına çıktığında bölünür. Bölünme sırasında DNA kopyalanarak bölünme sonucu oluşan iki hücreye dağıtılır. Bu bölünme kanserli hücrelerde kontrolsüz olduğundan kanser hücreleri hacimden bağımsız olarak sürekli bölünürler. Hücresel bölünme en iyi şartlarda dakikalar içinde gerçekleşebilir. Ancak birkaç saniye içinde gerçekleşmesi için Bruce'un normal zamanda sürekli üretilerek depolanan ve bölünme zamanı kullanılacak moleküllere, işlemleri hızlandırmak için de yepyeni enzimlere ihtiyacı vardır. Bu şartların oluşması için Banner'ın hemen hemen bütün vücut hücrelerinin buna uygun mutasyonu geçirmesi gerekmektedir. İlk bakışta anlaşılacağı gibi bu mutasyonların bu şekilde sistemli gerçekleşmesi neredeyse imkansız görünüyor çünkü her önüne gelen molekülü parçalayacak güçteki gama ışınlarının bu denli sistemli mutasyonlara sebep olması neredeyse imkansızdır. Ek olarak bu mutasyonlar gerçekleşmiş olsa dahi Hulk tekrar Banner'a dönüşürken oluşmuş hücrelerin ya yok olması ya da tekrar birleşmesi gerekmektedir, bunlara bir de Banner'dan 10 kat büyük Hulk'ı oluşturan maddelerin Banner'ın vücuduna sığmasının imkansızlığı eklendiğinde Hulk'ın çizgi-roman tarihinin en fantastik yaratımlarından biri olduğu görüyoruz. Filmi izlerken ya da çizgi-romanı okurken her şey çok basit görünüyor. Bir mutasyon olur ve insanlar tanrılara, canavarlara dönüşür. Bir ilacın çıkıp insanlara 1 günde 10 kilo verdirmesi gibi. En azından Marvel, çizgi-romanlarının bizim dünyamızda gerçek olamayacağını kabul ediyor ve onlar için kendi paralel dünyalarını kurguluyor. KAYNAKLAR - Parçacık Fiziği, ODTÜ Bilim ve Toplum Kitapları Dizisi; ISBN 978-9944-344-16-6 - - - - - http://www.popsci.com/entertainment-gaming/gallery/2008-01/superhero-physics/?image=2 - - - -"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/isigin-tokadi-compton-sacilmasi-2.html", "text": "Bilimin katlanarak ilerleyen yapısında kendinden öncekine büyük bir darbe indirmiş ve kimi zaman fizikçilerin zihninde bir tokat gibi şaklamış olan deneyler vardır. Yüzyıllardır doğru zannedilerek ciltler dolusu kitaplar vasıtasıyla yeni nesillere anlatılan kökleşmiş bilgilerin üzerine bir balyoz gibi inmiş olan ve eski bilgiyi geçersiz kılmış olan deneylerdir bunlar. İşte bu yazıda, böyle bir deneye, atom mertebelerinde bir elektronun sırtına inen tokadın bilim dünyasında nasıl şakladığına ve onlarca yıldır doğru olduğu zannedilen bir bilgiyi geçersiz kılıp fizikçilerin aklını nasıl karıştırdığına tanık olacağız. Eğer bir fizikçinin gözünde kararsızlığı görmek istiyorsanız ona şu soruyu sorun: Işık bir parçacık mı yoksa bir dalga mı? Böylesine yalın ve açık sorulmuş bir sorunun cevabının da aynı yalınlık ve açıklıkta olmasını beklersiniz. Fakat baştan söyleyeyim ki umduğunuz tarzda bir yanıtla karşılaşamayacaksınız. Hatta eğer sorunuzun cevap seçeneklerini genişletme yoluna gitmezseniz bir 21. Yüzyıl fizikçisinin bu soruyu yanıtsız bırakmak zorunda kalacağını da itiraf etmeliyim. Çünkü bu sorunun yanıtı, sunduğunuz seçeneklerden herhangi birisi değil! Şüphesiz, fizikçinin birkaç saniyelik kararsızlığı fiziğin henüz doğru cevabı ortaya koyamamasından kaynaklanmayacaktır. Çok muhtemeldir ki bu birkaç saniyede fizikçinin beyninin içinde ışığın doğasının anlaşılmasını sağlamış olan deneyler saniyeler mertebesinde bir film şeridi gibi akıp gidecek ve kararsızlık, böylesi yalın ve açık sorulmuş bir sorunun bir o kadar yalın ve açık olmayan yanıtını nereden açıklamaya başlamak gerektiği konusunda yaşanacaktır. Birkaç saniye sonra alacağınız yanıt olası cevaplarınızı geçersiz kılacak ve bu sorunun fizik için büyük bir karmaşıklığa sahip olduğunu fısıldarcasına şöyle olacaktır: Her ikisi de! Fakat bu cevabın bilim tarihinde çok da eskiye dayanan bir yeri olduğu söylenemez. Tarihte fizikçiler bu soruya, sorunun sınırları dışına çıkmadan yani yeni bir seçenek yaratma ihtiyacında olmadan cevap verebilmişlerdi. O cevap da belliydi: dalga. Öyle ki, ışığın deneyler sonucunda ortaya çıkan doğası aslında çok uzun yıllar boyunca hiçbir kimseyi bu soruyu sormaya mecbur etmemişti. Işığın gösterdiği birçok özellik onun tartışılmaz bir şekilde dalga olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Fakat bilim hiçbir zaman elindeki verilerin kesin olarak doğru olduğunu söylemeyecektir. Daima bilimde ulaşılan yeni bulgular tüm bilinenleri yok etme potansiyelini taşıyarak keşfedileceklerdir. Nitekim ışığın doğasıyla ilgili elde edilen yeni bulgular da bilimin bu yönünü vurgularcasına sarsıcı olmuştur. Işığın Değişik Davranışları Üzerine Kısa Bir Tarihsel Süreç Tarihte ışığın, aslında bilinenden çok daha farklı bir yapıda olduğunu fısıldayan bir olayı ilk defa Almanya'da, Maxwell'in elektromanyetik teorisiyle tüm dikkatini elektromanyetik dalgaları keşfetmeye çevirmiş olan Heinrich Rudolf Hertz gözlemledi. Radyo dalgaları keşfiyle ismini dünya çapında duyurmuş olan Hertz 1887'de ışığı, kapalı bir ortam içerisinde karşı karşıya gelecek şekilde konumlandırdığı elektrotlara düşürdü ve şaşırtıcı bir gözleme imza attı. Işık, iki elektrot arasında yük sıçramalarının oluşmasına neden oluyordu. Bu yük sıçramaları kabın içerisinde bulunan gazı iyonlaştırarak karanlık bir ortamda gözle görülebilecek kıvılcımlar oluşturuyordu. Bu gözlem hiç kuşku yok ki son derece etkileyiciydi, fakat etkileyiciliği iki elektrot arasında dağınık bir ışık hattı boyunca uçuşan kıvılcımlarda değil, deneyin ilgili bir takım değişkenlerinin farklı durumlarında karşılaşılan beklenmeyen sonuçlarındaydı. İlerleyen yıllarda deney teknik olarak geliştirildi. Gözlemler birçok bilim adamı tarafından kaydedildi. Fakat ne Hertz ne de bu şaşırtıcı gözlemi araştırmaya koyulan diğer bilim adamları olayı matematiksel olarak açıklayabilmeyi başarabildiler. Çünkü olaya klasik elektromanyetik kuramla yaklaşıldığında işler tam bir çıkmaza giriyordu ve elde de ışığın bu davranışını açıklamaya yönelik başka bir kuram yoktu. Üstelik daha yeni sayılabilecek kadar yakın bir tarihte Maxwell, bilim dünyasında tozu dumana katarak elektromanyetik kuramı oluşturmuş ve ışığın bir elektromanyetik dalga olduğu gerçeğini de içeren yeni bulgularla fizikte haklı ününe kavuşmuştu. Dolayısıyla büyük ümitlerle ortaya koyulmuş bu kuram daha ilk yıllarında su koyuveriyordu. Fakat diğer yandan kuramın ortaya koyduğu gerçekler hiç de yabana atılır tarzdan değildi. Dolayısıyla elde olan kuram olayı açıklayamıyorsa ve diğer birçok alanda doğruluğu da kuşku götürmüyorsa kuramı yok etmek yerine yeni bir kuram oluşturmak gerekliydi. Ama nasıl? Fotoelektrik Olayın Etkileyiciliği ve 19. Yüzyılın Sonu İlk olarak Hertz'in gözlemlediği bu olaya fotoelektrik olay ismi verildi. Bu gözlenenler için gayet açıklayıcı bir isimdi fakat iş olayın kendisini açıklamaya gelince eldeki denklemler bunu başarmaya yetersizdi. Elde olan elektromanyetik kurama göre metal yüzeye düşürülen ışığın şiddeti arttırılarak koparılan elektronların enerjilerini arttırmak mümkün olmalıydı. Fakat deney elde olan kurama göre işlemiyordu. Koparılan elektronların enerjileri ışığın şiddetiyle değil frekansıyla değişiyordu. İşte açıklanamayan nokta buydu. Işığın enerji taşıyıcısı elektromanyetik kuramın söylediği gibi onun şiddeti mi yoksa henüz oluşturulmamış bir kuramın söyleyeceği gibi frekansı mı? Bu soru cevaplandırılmayı bekliyordu. Hertz, 1892'de henüz 36 yaşında hayata gözlerini kapadığında fotoelektrik olayın bir açıklaması yapılabilmiş değildi. O, geride fotoelektrik olay araştırmacılarını büyük soru işaretleri içerisinde bırakarak giderken başka bir grup fizikçi diğer bir olayın aynı açıklanamaz durumunu çözmekle uğraşmaktaydılar. Bu olayın da baş aktörü aynıydı: ışık. Fakat olayın ismi bu sefer Kara Cisim Işıması olarak adlandırılıyordu. Fizikçiler burada da o bildik problemle karşı karşıyaydılar: gözlemler eldeki kuramın beklentileriyle uyuşmuyordu. İlerleyen yıllarda kara cisim ışımasına getirilecek açıklama, fotoelektrik olay için de fiziğe damgasını vurmuş sarsıcı bir zihne güçlü bir fikir verecekti. Yani kara cisim ışımasına getirilecek açıklama fotoelektrik için de teknik anlamda bir umut ışığı doğuracaktı. Yüzyılın sonunda fizikçiler, henüz ışığın bu garip davranışları karşısında hala bir çözüm üretebilmiş değillerdi. Fakat umutsuz olmak için de elde hiçbir sebep yoktu. 19. Yüzyılı bitirirken yeni yüzyıla taşınan sorunların özellikle ilk birkaç on yıl içinde fizikçileri hayli meşgul edeceği belliydi. Işığın birçok yeniliğe gebe olduğu hissediliyordu! 20. Yüzyılla Birlikte Gelen Çözümler Yüzyılın başında, 1900'de Max Planck, fizikçilerin büyük derdi kara cisim ışımasına matematiksel bir yöntemle açıklama getirdi. Işığın sürekli değil de, frekansla değişen kesikli enerji düzeylerine sahip olduğu düşünüldüğünde olayın denklemlerle uyumlu olacağını gösterdi. Bu fikir o günler için hiçbir fiziksel karşılığı olmayan yalnızca matematiksel nitelik taşıyan yeni bir yaklaşımdı fakat gözlemlerle de birebir örtüşüyordu. Bugün bizler Planck'ın bu sarsıcı matematiksel fikrinin fizikte ne büyük bir devrime yol açtığını ve yepyeni bir araştırma alanı doğurduğunu çok sık duyduğumuz şu sözcükle yakından biliyoruz: kuantum. İlerleyen birkaç on yılda kuantum fiziği isminde yepyeni bir araştırma alanı doğuracak olan Planck'ın kesikli enerji düzeyleri fikri bunun yanı sıra ışık için önemli bir gizemi de fısıldıyordu. Öyle ki ışığın davranışı eğer kesikli enerji düzeylerinden oluşuyorsa onun parçacıksı yapıda olduğunu söylemek mümkündü. Fakat o güne kadar ışığın dalga karakterinde olduğunu kanıtlayan deneylerin fazlalığı ve halen geçerliliklerini koruyor oluşları fizikçileri bu sonuca gitmekten alıkoyuyordu. Planck'ın fikri takip eden yıllarda fotoelektrik olayın açıklanması için de kullanılacaktı. İsviçre patent ofisinde, gelen patent başvurularını değerlendirmekle görevli olan, işten geriye kalan tüm zamanını dönemin yeni bilimsel gelişmelerini takip ederek ve düşünerek geçiren genç bir adam 1887'den beri gizemini koruyan fotoelektrik olayı açıklayabilmeyi başaracaktı. Einstein'ın Fotoelektrik Olaya Sessiz Müdahalesi Bildiğiniz gibi patent ofisindeki bu genç adamın ismi Albert Einstein. 20. Yüzyıl fiziğinde gerçekleşen bir gelişmeyi onun ismini anmadan anlatabilmek neredeyse imkansız. Bizim tarihsel sürecimiz içerisinde de önemli bir mevkide duruyor. Einstein henüz hiçbir akademik unvana sahip değilken 1905'te yayınladığı makaleyle Planck'ın fikrini temel alarak fotoelektrik olaya bir açıklama getirdi. Bu açıklamayla Einstein, dalga karakteriyle bilinen ışığın, fotoelektrik olayda tıpkı bir parçacık gibi davrandığı ve enerjisinin şiddetle değil frekansla değiştiği göz önüne alındığında beklenenlerin gözlemlerle uyuştuğunu ortaya koydu. Bu açıklama ilk etapta bilim dünyasında büyük bir sessizlikle karşılandı. Muhtemelen makalesi birçok bilim adamı tarafından belki okunmaya değer bile bulunmadı. Bunda Einstein'ın henüz hiçbir akademik unvana sahip olmaması da etkiliydi kuşkusuz. Fakat birkaç yıl sonra bilim adamları Einstein'ın daha etkili olan diğer makaleleriyle beraber bu çalışmasını da dikkate alacak ve değerlendirecekti. Hatta Einstein 1921 yılında, Nobel ödülünü açıkça daha sarsıcı olan diğer çalışmalarıyla değil fotoelektrik olaya getirdiği açıklamayla alacaktı. Einstein'ın fotoelektrik olaya getirdiği açıklama her ne kadar ışığın bir parçacık olarak düşünülebileceğini ortaya koysa da bilim adamları tamam ışık bir parçacıktır demeye çok uzaktılar. Işığın bir dalga olduğunu söyleyen bulgular diğer yanda uzanıyordu ve onların sayıları ışığın bir parçacık olduğunu söyleyen olaylar yanında sayıca fazlaydı. Işığın gerçekte nasıl bir karaktere sahip olduğuyla ilgili genel olarak zihinler bulanıktı. Fakat bu muğlaklık daha çok bilim dünyasında yıllanmış bilim adamlarınca taşınıyordu. Henüz yaşı genç olan fizikçiler devrimci fikirlere daha kolay sarılabildiğinden ışığın bir parçacık olarak görülebileceğiyle ilgili bir kuşku taşımıyorlardı. Nitekim bu genç adamlar ilerleyen yıllarda kuantum fiziğini tabiri caizse kat kat inşa ederken, Einstein bile bir noktadan sonra kendi başlattığı bu kuantum devriminin en büyük muhaliflerinden biri olacaktı. Tam bu noktada, işlediğimiz süreçte de ismini andığımız Max Planck'a kulak vermek yerinde olacaktır: Yeni bir bilimsel gerçek, muhaliflerini ikna edip doğruyu görmelerini sağlayarak değil, bu muhaliflerin eninde sonunda ölüp, o gerçeğe alışık olan yeni bir neslin gelmesiyle kabul edilir. Planck'ın da bahsettiği gibi o gerçeğe alışık olan yeni bir nesil gelmekteydi ve o neslin içinden çıkacak yeni fizikçiler ışığın doğasıyla ilgili zihinlerdeki kuşkulara bir son verecekti. Bilim camiasında ışığın doğasıyla ilgili muğlaklık sürüp giderken 1913'te üniversiteden başarıyla mezun olmuş dinine bağlı genç bir adam, geleceğini din ekseninde planlamayı kafasına koymuştu. Fakat mezuniyetin hemen sonrasında babasından aldığı bir tavsiyeyle bu idealinden vazgeçip fiziğe yönelecek ve ışığın doğasıyla ilgili zihinlerdeki muğlaklığa son verecek sarsıcı bir deneysel keşfe imza atacaktı. Arthur Holly Compton Compton 1892 yılında akademide yer alan aydın bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Amerika'da Ohio'da dünyaya geldi. 1913'te babasının da öğretim üyesi olarak görev yaptığı Wooster College'i bitirdiğinde hayatının geri kalanı için dini bir kariyer düşleyen Compton, babasından aldığı bir nasihatle kendisine bambaşka bir yol çizmeye karar verdi. Bilimde gerçekleştireceği atılımların Hristiyanlık için bir din görevlisi olarak görev yapmaktan daha fazla değerli olabileceği nasihatiyle Compton, 1912'de Princeton Üniversitesinden fizik doktorasını almış olan büyük abisinin izinden giderek fiziğe yönelmeye karar verdi. Hızlıca Princeton'da fizik üzerine yüksek lisans eğitimine başladı ve ardından doktora geldi. 1916'da lisans eğitiminden sınıf arkadaşı olduğu Betty Charity McCloskey ile dünya evine girerken aynı yıl yine Princeton'dan X-ışını yansımasının yoğunluğu ve atomdaki elektron dağılımı teziyle aldığı doktorasıyla bilim dünyasına girdi. Minnesota Üniversitesinde kısa bir dönem hocalık yaptı ve burada dönemin popüler bir araştırma konusu olan atom yapısını çözmeye dair çalışmalar yürüttü. 1917'de, mühendislik çalışmalarını heyecan verici bulan Compton, endüstriye yönelerek Westinghouse şirketlerinde kendisine araştırma mühendisi olarak iş buldu. 1. Dünya Savaşı sonlanırken üniversitelerdeki akademisyenlerin özel sektörde istihdam edilmelerinde kayda değer bir artış meydana gelmişti ve Compton'da tabiri caizse bu akımı takip edenlerdendi. Buradaki çalışmaları sırasında floresan lambaların geliştirilmesine ciddi katkılar sağladı. 1919'da Amerikan Ulusal Araştırma Konseyi'nin sağladığı bursla büyük hayali olan X-ışınlarıyla çalışabilmek umuduyla İngiltere'de Cambridge Üniversitesi içindeki Cavendish Laboratuvarına gitti. Fakat ne yazık ki X-ışınlarıyla çalışma umudunu gerçekleştiremedi çünkü laboratuvardaki X- ışınları cihazı deneyler için faaliyete geçirilemedi. Bunun yerine gama ışınlarının saçılımı ve emilimi üzerine çalıştı. Cavendish Laboratuvarındaki çalışmalar Compton'ı fazlasıyla bilgilendirdi ve geliştirdi. Özellikle dönemin fizik dünyasındaki popüler isimler olan Rutherford, Thomson, Eddington gibi hocalarından çok etkilenmiş olduğunu ifade edebiliriz. Amerika'ya Dönüş ve Ardından Gelen Büyük Keşif 1920'de Amerika'ya, Washington Üniversitesinin Fizik bölümü başkanı olarak döndü. Burada Cavendish'ten taşıdığı bir problemi X-ışınlarıyla incelemeye koyuldu. Işığın maddeyle etkileşiminde saçılma açısı ve dalgaboyundaki değişim arasında bir ilişki olmalıydı. Olayı deneylerle gözlemleyen ve ölçümleyen Compton, daha önce bilim adamlarının ışıkla ilgili yaşadıkları gözlemlerin denklemlerle uyuşmama probleminin nasıl üstesinden geleceğini biliyordu. Planck'ın ve Einstein'ın teorik yaklaşımlarıyla denklemleri oluşturmaya ve karşı karşıya olduğu olayı açıklamaya çalıştı. Bu şekilde hareket ettiğinde gözleminin denklemlerle birebir uyuştuğunu gördü. Işık bir maddenin yüzeyine düştüğünde, maddenin elektronlarına enerjisini aktararak onları atomdan koparıyordu. Enerjisinin bir miktarını bu vesileyle yitiren ışık diğer yandan çarpışmanın etkisiyle geliş doğrultusunu da kaybetmiş olarak yoluna devam ediyordu. Bütün bu olayı ise Planck ve Einstein yaklaşımlarını temel alan bir yapıyla matematiksel olarak açıklayabilmek mümkündü. Compton'ın gözlemi ve gözlemin denklemler neticesindeki beklenenlerle birebir uyum içerisinde olması diğer yandan Planck'ın kuantum fikrinin ve aynı zamanda Einstein'ın ışıkla ilgili öngörülerinin de doğruluğunun bir kanıtıydı. Compton, keşfinin teorik ve deneysel altyapısını Amerikan Fizik Cemiyeti toplantısında anlattığında daha önce ışığın parçacık karakteriyle ilgili bulgular elde edilmiş olmasına rağmen yine de hem büyük bir ilgiyle hem de güçlü bir muhalefetle karşılaştı. Makalesini 1923'te Physical Review'de yayınladı. Fakat artık tüm fizikçilerin ışıkla ilgili gerçekliği kabul etme vakti gelmişti. Compton'ın deneyinde yani bugün bildiğimiz ismiyle Compton Saçılmasında elektronun ışıktan yediği tokat adeta fizikçilerin zihninde şaklamıştı! Işığın bir parçacıkmış gibi davrandığı deneyler dalga gibi davrandığı deneylerle boy ölçüşecek pozisyona gelmiş ve tüm bilim dünyasını ışığın karakteriyle ilgili yeniden düşünecek pozisyona sevk etmişti. Kuantum fiziği gibi yeni bir araştırma alanının böylesi güçlü açıklamalarla geliyor olması fizikte onlarca yıldır dokunulmamış taşları yerinden oynatıyordu. Üniversiteden mezun olduğunda baba nasihatı ile bilime atılan bir adam eski bilgiye bir balyoz indirmiş ve fizik için gerçekliğe giden yolda yeni bir kapı aralamıştı. Bilim dünyasını sarsan bu keşfin hemen sonrasında 1923 yılında Compton, 22 yıl boyunca çalışacağı Chicago Üniversitesine artık bir profesör olarak geçti. Burada X ışınları üzerine yoğunlaştırdığı çalışmalarını sürdürürken bilim dünyasına Compton saçılması olarak geçen keşfin yankıları hala sürmekteydi. Compton, 1927 yılında bu çalışmasından dolayı Nobel ödülünü aldığında, ışığın doğası, kuantum fiziği ve özel görelilikle harmanlanarak artık baştan yazılmıştı. Compton, daha sonra ilgisini elektromanyetik spektrumun kozmik ışınlar bölgesine çevirip bu alanda da kayda değer birçok araştırmaya imza atsa da hayatındaki en önemli çalışması kendi ismiyle anılan saçılma olayı olarak kaldı. Geride sayısız ödül bırakarak 1962 yılında hayata veda ettiğinde bilimde kolay kolay silinmeyecek önemli bir iz bırakmıştı. Compton Saçılması Olayının Teknik Arka Planı Peki, Compton saçılması olayında daha önce de kanıtları olmasına karşın fizikçileri ışığın doğasıyla ilgili yeniden düşünmeye iten şey neydi? Bu olayın basit bir parçacık etkileşimi olarak ele alınabilmesi mümkün mü? Ve olayın sonucunda ışık nasıl bir karaktere sahip olarak fizikteki yeni yerini almıştır? Tüm bu sorular için birkaç temel bilgiye değinerek Compton saçılmasının genel ve popüler düzeyde bir açıklamasını yapmaya çalışalım. Bunun için fizikte çok sık karşılaşılan bir tanım olan ve Compton saçılması olayında da kilit bir rolde bulunan momentumdan başlayarak ilerleyelim. Fizikte Momentum Tanımı Fizikte çok temel seviyede olduğundan herkesin aşina olduğu momentum için daha anlaşılabilir olması açısından basitçe çarpma etkisi tanımını kullanmak hiç yanlış olmayacaktır. Nitekim fizikteki genel kabul gören literatürün sırası da momentum kavramının tanımından sonra çarpışma türleri ve hesaplamalarına yer verir. Arabanızla sabit bir hızla ilerlediğinizi düşünelim. Eğer birdenbire karşınıza yolun ortasında öylece duran hantal ve ağır bakışlarıyla büyükbaş bir hayvan çıkarsa, asla ona çarpmak istemezsiniz. Çünkü bilirsiniz ki eğer çarparsanız sonuç bir facia olacaktır. Fakat bir sinek çıktığında durmayı düşünmezsiniz. Çünkü bu küçük çarpışmayı hissetmezsiniz bile. Ama neden böyle oluyor? İkisi de durmasına ve sizin aynı hızla ilerlemenize rağmen neden farklı çarpışma durumları karşımıza çıkıyor? Cevap çok basit: farklı kütleler. Öyleyse hareket miktarını anlatacak ve çarpışma etkilerini açıklayacak olan momentum tanımı için kütle bir değişken olarak yer almalı. Diğer yandan hız değişkeninin de çarpışma etkisini doğrudan etkiliyor olduğunu biliyoruz. Duvara ne kadar hızlı çarparsanız o kadar kötü bir kaza yaparsınız! p=mv Momentum = kütle x hız Dolayısıyla yalnızca sezgisel bir yolla hareket ederek momentum kavramını anlaşılabilir kılmak mümkün. Fizikte momentum, kütle ve hızın çarpımı olarak kabul edilir. Hareket miktarının ölçüsü olarak da ifade edilir. Öyle geniş bir tanımdır ki kullanım alanları saymakla bitmez. Dinamikten tutun da kozmolojiye hatta ışığın kendisine kadar uzanan bir yelpazede momentum tanımını kullanmak mümkündür. Zaten birinci sınıf düzeyinde temel bir kavram oluşunu zannedersem bu kapladığı geniş hacme borçludur kendisi. Momentumun Korunumu Enerjinin Korunumu Bir dış kuvvetin tesiri altında olmayan her türlü kapalı sistemde toplam momentum korunur. Burada toplam momentum ve kapalı sistem ifadeleri önemlidir. İncelediğiniz sistemin içerisinde yüzlerce, binlerce parçacık bulunabilir. Kapalı sistemin içerisinde gerçekleşen hareketler sonrasında eğer bu parçacıkların birini spesifik olarak incelerseniz momentum değişebilir. Fakat korunum yasası tüm bu parçacıkların toplam momentumunun değişmeyeceğini söyler. Bu yüzden toplam momentum ifadesine yer verilmelidir. Kapalı sistem ise herhangi bir dış kuvvetin etkisi altında olmayan sistem demektir. Enerjinin korunumu yasası için de termodinamik kaynaklı olması dışında aynı şeyleri söylemek mümkün. Her türlü kapalı sistemde enerji form değiştirse bile toplam enerji korunur. Çarpışma Çarpışma çok genel bir ifade olduğundan bunu biraz daha özelleştirme yoluna gidelim. Mesela bir bilardo masası üzerinde meydana gelen çarpışma. Eğer topların kütlelerini ve çarpışma öncesindeki hızlarını biliyorsanız, momentum tanımı ve momentumun korunumu yasası çerçevesinde hareket ederek son derece basit bir matematikle çarpışma sonrası oluşacak yeni hızları belirleyebilirsiniz. Buraya kadar her şey aslında bildiğimiz ve aşina olduğumuz fiziksel kavramlardı. Şimdi Compton saçılmasına küçük bir giriş yapalım. Işığın tokadının nasıl ve ne şekilde indiğine bakalım. Compton Saçılması Compton'ın deneyinde X-ışınlarını bir cisme yönlendirdiğini ve bunun sonucunda cisimden elektron kopmasıyla karşı karşıya kaldığını biliyoruz. Peki, bu durum esas itibariyle neye benziyor? Şöyle düşünebiliriz. Bildiğiniz gibi elektron, nihayetinde bir parçacık, tıpkı bir bilardo topu gibi. Eğer onu yerinden oynatmak isterseniz üzerine ışık tutmayı düşünmezsiniz. Bunun yerine tıpkı bir bilardo topuyla diğerini vurur gibi elektronu da başka bir parçacıkla vurmayı düşünürsünüz. Çünkü bu daha sezgiseldir. Fakat doğa sezgilerimize göre işlemez. Compton saçılması olayı, elektronu ışıkla yerinden oynatabileceğinizi söyler ve buna bir örnek oluşturur. Bu ıstaka yerine küçük bir fenerle bilardo oynayabilmeye benziyor. Yazının başında yalnızca tarihsel olarak değindiğimiz fotoelektrik etkide de ışığın çarpması sonucu elektronların bağlı oldukları atomdan söküldüklerini yani harekete geçtiklerini dolayısıyla bu durumla Compton saçılması arasında ne gibi bir fark olduğunu merak edebilirsiniz. Şöyle ki; fotoelektrik olayda ışık, sökülen elektronlar tarafından emilir. Yani olay sonrasında artık ortada ışık falan yoktur. Fakat Compton saçılmasında ışık elektrona çarpar ve çarpışma sonrasında da vardır. Başlangıçta durgun olan elektron, gelen ışığın çarpması sonucu enerji kazanır ve belli bir istikamette harekete başlar. Işık ise enerjisinin bir kısmını çarpışma sırasında kaybetmiş olmanın sonucu olarak daha az bir enerjiyle yine farklı bir istikamette yoluna devam eder. Yani tıpkı bilardo masasında kafa kafaya çarpışan iki bilardo topuna benzer ışık ve elektron. Dolayısıyla meseleye momentumun korunumu yasasıyla yaklaşabilmek mümkündür. Tipik bir çarpışma için momentum korunumu hesaplamaları sırasında kullandığımız değişkenlerin kütle ve hız bilgisi olduğunu söylemiştik. Bu durumda ışık için değişkenler nelerdir? Momentum tanımını ışık için nasıl yapabiliriz? Bunun için kütle bilgisine ihtiyacımız var. Peki, ışığın kütlesinden bahsetmek mümkün mü? Tüm bu soruların cevaplarını ışığın parçacık yapıda olduğunu ilk kez ortaya koyan Einstein 1905'te özel rölativite kuramında verdi. Bu kuram temel itibariyle yüksek hızlardaki hareketi inceler. Dolayısıyla ışık, doğrudan bu kuramın içerisindedir. Einstein, özel rölativite kuramında, ışığın momentum tanımının yanı sıra enerji ve momentum korunumu yasalarının yüksek hızlardaki hareketler için nasıl yazılabileceğini de teorik olarak ortaya koydu. Compton saçılması olayı bir anlamda teorik altyapısı oluşmuş özel rölativite kuramına deneysel bir kanıt sunar. Işığın Işık Kuantalarının - Kütlesi Nedir? Dinamikte incelediğimiz cisimlerin, kozmolojide gezegenlerin, parçacıksı yapıda olduklarını ve bir kütleleri olduğundan çok rahat bir şekilde momentum tanımına gidilebildiğini biliyoruz. Fakat ışık için momentum tanımından bahsedebilmek için karşı karşıya olduğumuz ışığın kütlesi nedir? sorusuna bir cevap vermek zorundayız. 20. Yüzyılın başlarına kadar dalga yapısıyla bilinen ışığın çok anlaşılır bir şekilde kütlesinden bahseden olmamıştı. Fakat ışığın bir parçacık olduğunu ya da öyle gibi davrandığını iddia ediyorsanız bu problemle yüzleşmek zorundasınız. Nitekim Einstein da öyle yaptı. Size en popüler denklem nedir diye sorsam muhtemelen dersiniz. İşte bu denklemi borçlu olduğumuz teori, Einstein'ın rölativite teorisidir. Bu teorinin bizim kişisel tecrübelerimize büyük zıtlıklar taşıyan bazı aykırı sonuçları var. Bu sonuçlardan bir tanesi, doğrudan bu popüler denklemin söylediği kütle enerji denkliğinin bir yansıması olarak yüksek hızlara çıkıldıkça kütlenin artış göstermesidir. Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim? Daha açık bir ifadeyle; görelilik teorisi, arabanızın park halindeyken ki kütlesi ile 100 km hızla giderken ki kütlesinin aynı olmadığını söyler! Bu tuhaf bir sonuç fakat durum gerçekten böyle görünüyor. Elbette bu 100 km'lik bir hız için öylesine küçük bir fark ki pratikte bunun zerre kadar önemi yok. Ama ışık hızı mertebelerine yükseldikçe bu kayda değer bir fark oluşturuyor. Kütlesi olan bir parçacığın asla ışık hızına ulaşamayacağı sonucu da buradan geliyor. Hızı yani enerjisi artmakta olan her cisim gittikçe bu enerjiyi kütle olarak depolamaya başlıyor. Bu durumun matematiksel bir sonucu da şu; eğer kütlesi olan bir cismi ışık hızına çıkarmak istersek kütle sonsuza gidiyor. Yani olayın bir fiziksel karşılığı yok. Dolayısıyla halihazırda ışık hızında ilerleyen ışık kuantalarının bir kütlesi olmaması gerekiyor. Sonuç olarak, ışık parçacıkları olan fotonların durgun bir kütleye sahip olmadıklarını, olamayacaklarını, kuramı baz alarak yaptığımız bu sezgisel yaklaşım sayesinde anlayabiliriz. Eğer fotonların kütlesiz parçacıklar olduğunu söylüyorsak bilinen momentum tanımı üzerinden giderek bir sonuca ulaşmak mümkün değil. Yeni bir formülasyona ihtiyaç var. Rölativite bunu da üstleniyor. Toplam enerji eşitliğinden yola çıkarak matematiksel olarak, fotonun momentumunu dalgaboyuyla ilişkilendirerek yeni bir momentum tarifi yapıyor. p=h/ Momentum = Planck sabiti / dalgaboyu Klasik p=mv eşitliğinin rölativite teorisi çerçevesindeki karşılığı. Compton saçılmasında ışık momentumu için kullanılması gerekli eşitlik budur. Compton saçılmasında olayın teorisi tamamen momentum korunumu ilkesine dayansa da ışığın momentum tanımını klasik yöntemle yapabilmek kütle sorunundan dolayı mümkün değil. Bunun için rölativitenin söylediği foton momentumu kavramıyla hareket etmek gerekiyor. Sonuç olarak Compton saçılmasında, tipik bir çarpışma olayına kıyasla çıkış noktası farklı olsa da gidiş doğrultusu tamamıyla aynı. Compton saçılması, teori ve deneyde örtüştüğünden, ışığın bir parçacıkmış gibi düşünülebileceğini ortaya koyarken bir yandan da Planck'ın kuantum fikriyle, Einstein'ın özel rölativite teorisindeki foton momentumu kavramına güçlü bir kanıt sunuyor. Tüm bunların sonucunda ışığın karakterini yeniden yorumlama ihtiyacı doğuyor. Sonuç Compton saçılması olayı çok etkili bir şekilde gösteriyor ki ışık bir dalgadır ifadesi büsbütün hatalı ve geliştirilmeye muhtaç. Işığın hareketinin basit momentum olgularıyla açıklanabiliyor olması ışık bir parçacıktır görüşünü doğuruyor. Fakat bu görüş diğerini geçersiz kılacak güce sahip değil. Dolayısıyla bu deneyin sonucunda on yıllardır dalga olarak bilinen ışık yeniden yorumlanarak dual bir yoruma kavuşturuldu. Işık kimi zaman dalga karakterli kimi zamansa parçacık karakterlidir sonucu oluşturuldu. Deneyden yalnızca bir yıl sonra dalga parçacık ikiliğinin formülasyonu geliştirilerek ikiliğin yalnızca ışık için değil tüm parçacıklar için de geçerli olduğu ortaya koyuldu. Compton saçılması, yıllardır bilinen olguları kırıp ortaya yeni bir bilgi koyduğundan fizikte devrimci bir deney olarak karşımıza çıkar. Eminim ki bilim, gerçeği aramanın coşkusu ve azmiyle daha nice devrimci deneylere şahit olacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/minyatur-laboratuvarlar-1.html", "text": "Bilim insanları yeni teknolojiler geliştirdikçe, günlük hayatımızda kullandığımız bazı kelimelerin anlamları değişmese de zihnimizde yarattıkları imgeler değişikliğe uğruyor zaman içinde. Laboratuvar kelimesi de bunlardan biri. Test tüpleri, gri boyalı mekanik ölçüm cihazları, içlerinde değişik kimyasalların durduğu tahta dolaplardan beyaz önlükleri ile süper hızlı ekipmanlara test edilecek örnekleri yerleştiren araştırmacıların sonuçları bir çırpıda veren bilgisayarların başında oturduğu yerlere dönüştü laboratuvar kelimesinin canlandırdığı imgeler. Yakın gelecekte ise tam donanımlı bir laboratuvarda yapılabilecek bütün kimyasal analizleri yapabilen pantolon cebine sığacak kadar küçük bir alet aklımıza gelecek laboratuvar dendiğinde.1990 başından bu yana farklı disiplinlerden araştırmacılar geleneksel tam donanımlı laboratuvarda yapılan farklı analiz ve testlerin daha küçük hacimlerde ve daha hızlı yapılabilecek mikro ölçeklerde analiz sistemleri üzerinde çalışmaktalar. Mikro ölçeklerde analiz yapabilen sistemler mikroakışkanlar teknolojileri kullanılarak üretiliyorlar. Araştırmacıların meyvelerini toplamaya başladıkları Mikro Bütüncül Analiz Sistemleri, BA Sistemleri, ya da Minyatür Laboratuvar adı verilen bu yeni teknoloji kimya, biyoloji, medikal bilimler alanında çığır açacak, yaşamımızda yer edinebilecek bir potansiyele sahip. Minyatür Laboratuvarlar bilgisayarlarda bulunan mikroçiplerin üretim teknolojilerine benzer teknolojilerle üretilen ve bütün laboratuvar işlemlerinin eşzamanlı olarak bir kaç cm2 ebadındaki çip üzerinde yapılmasını hedefleyen cihazlar. Bu cihazların üzerinde bulunan mikro üretim teknikleri ile üretilmiş valfler, kanallar, reaktörler, detektörler ve pompalar mikro-akışkanlar prensipleri ile örneklerin analizlerine imkan sağlıyor. Birçok akışkan devresinin bulunduğu bu yapılar çeşitli isimlerle adlandırılıyorlar literatürde: bioçip, minyatür laboratuvar, mikro sistemler ya da mikro bütüncül analiz sistemleri gibi. Neden Minyatür Laboratuvar? Hepimizin hastanelere yolu düşmüş, teşhis ve tanı için gerekli laboratuvar analizlerinin yapılması için kan, idrar ya da doku örnekleri vermişizdir. Sonuçların teslim süresi ve laboratuvar işlemlerinin maliyeti genelde hep bir şikayet konusudur. BA Sistemleri ya da Minyatür Laboratuvar fikrinin temelinde de pahalı kimyasalların daha az kullanılarak laboratuvar işlemlerinin maliyetinin düşürülmesi ve aynı anda birçok farklı analizin yapılarak sonuçların en hızlı şekilde alınmasına duyulan ihtiyaç yatmakta. Mikro analiz sistemlerinin boyutlarının küçülmesinin en önemli avantajı laboratuvar analizleri için ihtiyaç duyulan örnek ve kullanılan kimyasal miktarlarındaki azalma. Bir an hacim hesaplarını öğrendiğimiz ilkokul günlerine dönelim bu azalmanın nasıl gerçekleştiğini görmek için. Bir ölçümü yapmak için gerekli reaktör ya da detektörün karakteristik uzunluğunun a birim olduğunu düşünelim. Bu reaktörün hacmi kabaca a3 mertebelerinde olacaktır. BA Sistemlerinde bir ölçüm için ihtiyaç duyulan karakteristik uzunluk geleneksel analiz sistemlerinin gerektirdiğinden ortalamada 100 kat daha küçüktür. Diğer bir deyişle, BA sistemlerinde analiz için ihtiyaç duyulan sıvı miktarı geleneksel sistemlere göre 1003 kat yani milyon defa daha az olacaktır. Laboratuvar analizi için gereken kimyasal miktarlar mililitrelerden nanolitrelere (10-9 litre) ya da pikolitrelere (10-12 litre) düşecektir. Analizler için gerekli yüksek maliyetli kimyasallara ve tehlikeli radyoaktif elementlere daha az ihtiyaç duyulacak olması analiz maliyetlerinin azalması ve analizlerin daha az tehlikeli olması anlamına gelmekte . Çok küçük hacimlerle ve cihazlarla analizlerin yapılabilmesinin bir diğer avantajı da analizi yapılacak örneklerin cihaza değil cihazın örneklere götürülebilecek olması; diğer bir deyişle taşınabilirlik. Taşınabilirlik dediğimizde aklımıza hemen elle taşınan cihazlar gelmekte. Oysa elde kullanılan cihazlar tanım gereği taşınabilirken her taşınabilir cihaz elde kullanılamıyor. Ancak tasarım ve performans kriterleri birbirlerine yakın olduğundan aynı kategoride değerlendirilebilecek bu cihazların potansiyel kullanım alanları çok geniş . Diyabet hastalarının ya da hamilelik sırasında şekerlerini ölçmek durumunda olan kadınların kullandıkları glükoz ölçme cihazları taşınabilirliğin yaşamımıza getirebileceği kolaylıkların güzel bir örneği . Halihazırda kullanıcının müdahale etmesine ihtiyaç duymayan membran ya da kağıt üzerinde yanal kapiler hareket prensipleri ile taşınabilir tanı testleri üreten firmalar BA sistemlerinin getireceği çözümler üzerinde çalışmaya başlamış durumdalar. Örneğin ticari olarak piyasaya sürülmüş olan iSTAT isimli cihaz elektrolit seviyeleri gibi klinik kimyasal ölçümleri ve sınırlı sayıda immünolojik testleri mikro akışkanlar ve elektrokimyasal yöntemler ile yaparken minyatür laboratuvar teknolojilerini kullanıyor . Taşınabilirlik sadece hastaların hemen elinin altında olabilecek ve hızlı testler yapılan cihazlar üretilmesi anlamına gelmiyor. Kanserojen maddelerin, biyolojik kirleticilerin, zehirli kimyasalların ya da patlama riski olan malzemelerin yoğun olduğu ortamlar gibi gerçek zamanlı verilerin ve hızlı karar almanın önemli olduğu durumlarda küçük, taşınabilir ve hızlı sonuçlar veren minyatür laboratuvarların kullanım alanlarından . Kimyasal ve biyolojik silahların gölgesinde ve korkusunda yaşayan günümüz insanlığının, tehlikeli işlerde çalışan işçilerin güvenliklerini artıracak çözümlere olanak sağlayabilecek bir teknoloji BA sistemleri. Türbülans terimini birçok okuyucumuz büyük olasılıkla sadece uçaklarda pilotların anonsları sırasında duymuştur. Oysa akışkanlar mekaniğinde önemli yeri olan bu kavram bir akışkanın akış halindeki düzensizliğini ifade eder. Türbülanslı bir akışta akışkan kaotik bir şekilde hareket eder. Laminar akış ise türbülanslı akışın tersine akışkanın düzenli bir şekilde aktığı akış rejimlerini ifade eder. Bir akışkanın türbülanslı ya da laminar akış rejiminde akıp akmadığının tespiti için akışkanlar mekaniği hesaplarında Reynolds Sayısı adı verilen boyutsuz bir sayı kullanılır. Basitçe, atalet kuvvetlerinin vizkozite kuvvetlerine oranı olarak hesaplanan Reynolds sayısı 2,000 ve üzerinde ise akışkanın türbülanslı bir akış rejiminde, 1000 ve altında ise laminar akış düzeninde olduğu anlamına gelmektedir. 1000 ve 2000 arasındaki Reynolds sayılarında akışkanlar iki akış rejimi içinde de bulunabilirler. Mikro ölçeklerde yani Ba sistemlerinde akan akışkanların Reynolds sayıları genellikle 1'in altındadır. Diğer bir deyişle minyatür laboratuvar kanalları içerisinde akan sıvılar tamamen laminar akış rejiminde hareket ederler. Teorik modeller ve hesaplamalar akışın düzenli olduğu durumları hassas bir şekilde betimleyebilirler. Bu nedenle düzenli bir akış rejimine sahip bu akışkanların çip içerisindeki davranışlarını tahmin etmek oldukça kolaydır . Minyatür Laboratuvarlar içerisindeki akışın düzenliliği moleküler seviyedeki etkileşimlerin ve moleküler derişimlerin kontrolüne olanak sağlar. Bu sayede büyük enstrümanlarda mümkün olmayan farklı fiziksel ve kimyasal süreçlerin kullanımı minyatür laboratuvarlarda mümkün hale gelir . Yüksek ya da düşük teknolojili bütün sistemlerde birbirine bağlanan farklı elemanların sayısı hata noktalarının sayısını artırmaktadır. Şüphesiz, bir sistem içerisindeki hata noktalarının sayısı o sistemin arıza yapma riskini belirler. Bilgisayar ve elektronik alanında entegre devrelerin üretimi ile elektronik cihazların performansları ve verimlilikleri nasıl artırıldı ise benzer bir yaklaşım minyatür laboratuvar araştırmacıları tarafından da geliştirilmiş. Mikro pompalar, kanallar ve reaktörler gibi birbirlerinden farklı elemanların aynı entegre çip üzerinde kullanılması ile aynı anda birçok işlemi yapan karmaşık entegre BA devrelerinin seri üretiminin yapılması maliyetleri çarpıcı oranlarda düşürmekte . Geleneksel yöntemlerle 256 enzimin test edilmesi için gerekli pompalar, valfler ve tüplerden oluşacak bir sistemin maliyeti on binlerce dolara mal olacakken mikro üretim yöntemleri ile üretilen 256 farklı göz, binlerce kanal ve karmaşık bir akış sistemi içeren minyatür bir laboratuvar çipinin maliyeti yüz dolarlar mertebesinde kalıyor . Minyatür Laboratuvarlar geleneksel laboratuvarların yerini almaktan henüz uzaklar. Mikro akışkan teknolojilerini ve mikro üretim tekniklerini geliştirmek hem çeşitli zorlukları olan hem de yüksek miktarda araştırma fonlarına ihtiyaç duyan farklı disiplinlerin bir arada çalışmasını gerektiren konular. Mikro Bütüncül Analiz Sistemlerini Tasarlamak Minyatür laboratuvarları, büyük ölçekli analitik bir sürecin belli bir kısmının ya da tamamının küçük ölçekte imalatı ya da bir problemi çözmek için kullanılan cihazların küçültülmesi olarak görmek mümkün. Ancak akışkanların mikro ölçeklerde davranışları büyük ölçeklere göre farklılıklar gösteriyor. Bu farklılıklar BA sistemlerinin tasarlanması sırasında farklılıklardan kaynaklanan hem yeni teknolojik olanakların hem de problemlerin göz önünde bulundurulmasını gerektiriyor. Örneğin, laminar rejimde akan mikro-akışkanların moleküler seviyedeki etkileşimlerini tespit etmek kolaylaşırken analiz için gerekli kimyasal ile örneğin birbirine karışmasını sağlamak zorlaşıyor. Bütün mühendislik çözümlerinde olduğu gibi BA sistemlerinin üretimine başlamadan önce çözülmek istenen problemin tam olarak tanımlanması başarılı bir minyatür laboratuvar uygulamasının ilk adımı. İkinci adım ise o güne kadar gelmiş teknoloji ve bilgi birikimini kullanarak mikro sistemin tasarımı geliyor. Uygun fonksiyonların bir araya getirilerek parça sayısının azaltılması, mikro imalat gerektiren parça sayısının mümkün mertebe minimumda tutulması, en az sayıda adım ile montajı yapılacak bir çözüme ulaşılması gibi noktaların tasarım sırasında göz önünde bulundurulması gerekiyor. Tasarım sırasında ne kadar üzerinde düşünülmüş ve çözüm üretilmiş olursa olsun oluşturulan mikro sistemin iyileştirmeye açık kısımları kalacaktır. Bu nedenle tasarımın simülasyonunun yapılması ve simülasyon sonuçlarına göre sistemin optimizasyonu yapıldıktan sonra prototip uygulamasına geçilmesi başarılı bir mikro sistem üretiminin temel adımlarından. Bütün bu aşamaların ardından bir sonraki yazımızda değineceğimiz mikro imalat yöntemleri ile prototipi üretilen sistem performans testlerine tabi tutuluyor. Performans testlerinin sonucuna göre problemin tekrar ele alınması ya da tasarlanan çipin ürettiği sonuçların gerçek uygulamadan beklenen analitik sonuçları verip vermediğinin kontrolü gerekiyor. Ancak hem performans hem de analitik kontrolleri geçen sistemler seri üretime ya da ele alınan problemin çözümüne yönelik imalata hazır hale geliyor . Şu anda çok sayıda araştırmacı ya da firma BA sistemlerini geliştirmekte ya da mikro üretim teknikleri ile üretmekte. Bu grupların önerdiği çözümlerden birkaçını ve analiz sistemlerinin mikro boyutlarda üretim yöntemlerini Şubat 2014 sayımızda inceleyeceğiz. - Lab-on-a-chip technologies for massive parallel data generation in the life sciences: A review , S.J. Trietsch, T. Hankemeier, H.J. van der Linden, Chemometrics and Intelligent Laboratory Systems 108 (2011) 64 75 - Miniaturization through lab-on-a-chip: Utopia or reality for routine laboratories?, Angel Rios, Mohammed Zougagh, Monica Avila, Analytica Chimica Acta 740 (2012) 1 11 - Commercialization of microfluidic point-of-care diagnostic devices, Curtis D. Chin, Vincent Linder and Samuel K. Sia, DOI: 10.1039/c2lc21204h - Lab-on-a-Chip:A Revolution in Biological and Medical Sciences, Daniel Figeys, Devanand Pinto, Analytical Chemistry May, 2000 - Stanford Üniversitesi Mikroakışkanlar Dökümhanesi ) fiyatlandırma sayfası. 4. Ocak 2014'te ulaşıldı. http://www.stanford.edu/group/foundry/Pricing%20Information.html - University of British Columbia Halkla İlişkiler birimi açıklaması. 4. Ocak 2014 tarihinde ulaşıldı. http://www.publicaffairs.ubc.ca/2011/07/26/ubc-researchers-create-more-powerful-%E2%80%9Clab-on-a-chip%E2%80%9D-for-genetic-analysis/"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/nobel-hastaligi.html", "text": "Bu bir sağlık sorunu değil. Yalnızca, büyük başarılara imza atmış birinin, bilmeden başka alanlarda da ahkam kesme yetkisini kendinde bulmasına deniyor. Ama çok masum da sayılmaz: Başkalarının canını yakabiliyor. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Linus Pauling (Şekil 1) adını duymadıysanız, ayıp ediyorsunuz: Bu kimya dehası, kimyasal bağların yapısı konusunda yaptığı çalışmayla Nobel Ödülü aldı. Yetmedi, ilk defa bir hastalığın sebebini molekül düzeyinde tespit etti: Orak hücre kansızlığının hemoglobin molekülünün değişiminden kaynaklandığını buldu. Yetmedi, proteinlerin kendilerini soktuğu şekillerden biri olan alfa sarmalını keşfetti. Yetmedi, değişik canlıların kaç yıl önce yollarının birbirlerinden ayrılmış olduğunu hemoglobinlerinin mukayesesiyle hesaplayan bir evrim saati icat etti. Bunlar da yetmedi, Vietnam Savaşı'na, nükleer silahlanmaya ısrarla karşı çıktı, başkalarını da bunlara karşı örgütledi. Döneminin en tanınmış barışseverlerinden biri olarak 1962 yılının Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Nobel ödüllü bilim adamı, ama amatör hekim Artık 65 yaşına geldiğinde, keşke 25 yıl daha yaşayıp çağımın bilimsel keşiflerini izleyebilsem diye hayıflanıyorken, kendini doktor diye tanıtan bir şarlatanın lafını dinledi. Adam diyordu ki her gün 3 gram C vitamini alırsa 25 yıldan fazla bile yaşardı. Denedi, daha zinde ve sağlıklı hissetti kendini. Kefeni yırtmıştı. Bir kitap yazdı ve önce günde 3 gram C vitamininin nezleyi ABD'den sileceğini iddia etti. C vitamini ABD'de yok satmaya başladı. Halbuki daha 30 yıl önce yayınlanmış, 980 hasta üzerindeki bir araştırmada C vitamini nezleyi önlememişti. Onun yerine kendi araştırmasını yaptı. Kendi klinik tıp uzmanı olmadığı, bu araştırmanın kalitesinden belli oluyordu. Araştırma, önemli bilimsel dergiler yerine, ancak üyelerinden gelen makaleleri nazlanmadan yayınlayan Bilimler Akademisi dergisi PNAS'de yer bulabildi, Pauling'in üyeliği hatırına. Bu arada Pauling vitamini adım adım günde 3'ten 18 grama çıkardı. Hatta bundan böyle sadece vitaminin değil, iddialarının dozunu da kafasına göre artıracaktı: Bir süre sonra C vitamininin kansere de iyi geleceğini iddia etti. Daha sonra sıra C vitaminini bolca A, E vitaminleriyle, A vitamininin öncüsü olan beta-karotenle, ve bir de bol selenyumla birleştirip aklına gelen her hastalığı aradan çıkardı. AIDS ortaya çıkınca onu da es geçmedi, vitaminler onu da tedavi edebilirdi! Uzatmayalım, bu iddiaların aslında biyolojik veya tıbbi bir temeli yoktu. Ama Pauling'in propogandasının oluşturduğu kamuoyu baskısı muazzamdı: C vitamini önermeyen hekimlere hastaları soruyordu: Doktor bey, sizin Nobel ödülünüz var mı? Öyle ya, iki Nobelli Pauling'den iyi mi bileceklerdi? Sırf bu yüzden Pauling'in iddialarına yönelik klinik araştırmalar yapıldı. Geniş çalışmalarda C vitamini ne nezleyi azalttı, ne kanseri yendi, ne de başka bir hastalığı. Bu olumsuz neticeler Pauling'i durdurmadı. Bazılarına kulp taktı, bazılarını umursamadı, ama onca veriye rağmen kendi bildiğinden şaşmadı. Bugün yıllık 28 milyar dolarlık vitamin takviyesi pazarı için ABD'nin vitamin endüstrisi Pauling'e çok şey borçlu. Vitaminin fazlası zarar Zaman geçtikçe vitamin takviyesinin sağlığa zarar bile verebileceği anlaşıldı. Kansere meyilli olan yaşlı ve sigara tiryakisi Fin erkeklerin, E vitamini ve beta-karotenden fayda göreceğini umarak deneye başlayan araştırmacılar, beklentilerinin tam tersiyle karşılaştı: Almayanlara nazaran vitamin alanların daha çoğu akciğer kanseri ve kalp hastalığı geçirip ölmüştü. Başka bir araştırmada ise daha ortasında durduruldu: Asbeste maruz kalanlara koruma amaçlı olarak A vitamini ve beta-karoten verildiğinde kanserde %28, kalp hastalığında %17 artış görülmüştü. E vitamini araştırmalarını derleyen bilim insanları, E vitamini takviyesinin kalp yetmezliği ve ölüm riskini artırdığını buldu. İki ayrı araştırmada, vitamin takviyesi alan erkeklerin prostat kanseri riskinin yükseldiği görüldü. Linus Pauling'in prostat kanserinden ölmesi belki de tesadüf değildi. Fena halde yanılan bilirkişi Linus Pauling, kendi alanında, kimyada da ciddi bir hata yapmış ve bunda ısrar etmişti. İsrailli kimyacı Dan Shechtman (Şekil 2), 1982'de ABD'de kristaller üzerinde çalışırken, günün kimya kuramlarına göre garip bir görüntüyle karşılaşmıştı. Önündeki kristallerdeki düzen, periyodik değildi. Bu sonuca kendi bile ancak birkaç kez kontrolden sonra inanmış, sonucu yayınlaması ise 2 yılı bulmuştu. Bir yayınlandıktan sonra bulguları başka bilim insanlarınca teyit edildi ve 1992'de Uluslararası Kristalografi Birliği, kristalin tanımını Shechtman'ın bulgularına göre değiştirdi. Kristalimsi adı verilen bu kimyasal yapıların birçok işlevi bulundu (Şekil 3). Gel gör ki kimyanın dev ismi Linus Pauling ikna olmamıştı. Hatta bir toplantıda, yüzlerce kişinin önünde Shechtman'a hakaret bile etti: Dan Shechtman saçmalıyor. Kristalimsi yoktur, yalnız bilim adamımsı vardır. Ama zaman Shechtman'ı haklı çıkardı. Kristalimsileri destekleyen bulgular birikirken, Pauling'in kristalimsilerin yokluğunu ispatlama girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı, yazdığı makaleler akademik dergilere kabul edilmedi. Shechtman'ı rezil etmek isterken kendi rezil olmuştu. Shechtman ise bu buluşuyla 2011 yılında Nobel Kimya Ödülü'nü aldı. Nobel'in skandal ismi Pauling ismine ilk defa lisedeyken İkili Sarmal kitabında rastlamıştım. Cambridge Üniversitesi'nden James D. Watson (Şekil 4) ve Francis Crick, DNA'nın yapısını çözmek için Linus Pauling ile yarıştaydı. Watson ve Crick bu yarışı kazanacaklardı. İkili Sarmal, aslında James Watson'ın çenesini tutamayacağının bir habercisi gibiydi. Yıllar içinde Watson'ın birçok gafından özellikle siyah ırkın zeka seviyesi hakkında söyledikleri iz bıraktı. Watson, İngiltere'nin Sunday Times gazetesindeki söyleşisinde Afrika'nın geleceği için ümitsiz olduğunu, söylemiş ve bunun sebebini açıklamıştı: Tüm toplumsal politikalarımız onların bizim kadar zeki olmasına dayanıyor, ama bütün sınamalar gösteriyor ki bu pek öyle değil. Aslında değişik genetik kökenleri olan bireylerin değişik özellikler göstermesi kuramsal olarak mümkün, ama verilere bakıldığında bu varsayımı destekleyecek bir sonuç yok. Watson'ın bütün sınamalardan kast ettiği, olsa olsa siyahların IQ'sunun beyazlardan çok az düşük olduğunu gösteren bir araştırma olabilir. Bir kere, IQ zekanın iyi bir göstergesi değil. Ayrıca bulunan küçük bir farkın biyolojik bir anlamı yok, bunun eğitimle, sosyal yardımla kapatılamayacağı anlamına da gelmiyor. Watson'ın, özellikle kadınların ve azınlıkların bilimdeki yerini artırmaya düşkün olduğu çevresindekilerce söyleniyor. Ama bu gereksiz ve boş beyanıyla kamuoyunda kendisine ırkçı damgası vurdurdu, hiç iyi etmedi. Kontrolsüz deney, deney değildir Fransız araştırmacı Luc Montagnier (Şekil 5), 1980'lerin başında büyük bir araştırma yarışının iki galibinden biriydi: Edinilmiş bağışıklık yetersizliği sendromu denen yeni bir hastalıktan sorumlu virüsü bulmuştu. Bu keşif sayesinde, 2008 yılındaki Nobel Ödülü'nden pay aldı. Derken Montagnier homeopati adlı alternatif tedavi yöntemine destek vermek için kolları sıvadı. Mesele şu ki homeopatinin hastalar üzerinde etkisi olduğunu gösteren doğru dürüst bir araştırma 100 küsur yıldır çıkarılamadığı gibi, homeopati bilinen fizik, kimya ve biyoloji kanunlarına aykırıydı. Bunu değiştirmek istemiş olacak ki Montagnier DNA'nın kendini -bir nevi- ışınladığını iddia eden iki araştırma yayınladı. Makalelerdeki iddiaya göre, bir tüpteki DNA, başka bir tüpteki suya elektromanyetik dalgalar gönderiyor, o tüpteki suya polimeraz zincir tepkimesi uygulanınca sanki o tüpte DNA varmış gibi bir netice çıkıyordu. Bu makaleleri ilk gördüğüm zaman makalede harıl harıl yöntem bilgisi ve negatif kontrol sonuçlarını aradığımı hala hatırlıyorum. Zira Montagnier'in bu araştırmada kullandığı zincirleme polimeraz tepkimesi yöntemini ben de kullandığımdan bu yöntemin en önemli sorununu biliyordum: Kirlenme. Çünkü PCR, topu topu birkaç DNA molekülünden milyarlarca kopya üretebilen bir yöntem. Bu kadar güçlü bir tepkimeye, aslında çoğaltmak istemediğimiz bir DNA parçası kazara karışırsa sonuç kolaylıkla yanlış çıkar. Buna karşı iki tür önlem alınır: Öncelikle laboratuvarın ve deneyi yapanın temizliğine çok özen gösterilir. Deneyden önce tezgahlar silinir, eldivenler çekilir. İkincisi, deneye negatif kontroller eklenir, mesela mesela içinde DNA olmadığından emin olduğumuz, bir damla saf su. Negatif kontrol denen bu örneklerden sonuç çıkmamalıdır. Çıkarsa ortada bir kirlenme olduğundan şüphe ederiz (Daha geniş açıklama için: Şekil 6). Yoktan DNA var ettiğinizi iddia ediyorsanız, karşınızdakiler, hele PCR yöntemine aşina iseler, hemen negatif kontrolleri görmek isteyecektir. Ama Montagnier'in verileri arasında negatif kontrol yoktu. Yani Nobel ödüllü bir bilim adamı, sonucunun bir kazaya bağlı olup olmadığını ya merak etmemişti, ya da işine gelmeyen bir neticeyi saklamıştı. Dahası, PCR deneylerini anlatırken verilmesi gereken ayrıntılar da yoktu: Mesela, PCR sırasında hangi malzemeler kullanılmış? Hangi gen, nasıl çoğaltılmış? PCR sonuçlarını tarif eden hemen her makalede bulabileceğiniz bu ayrıntıları Montagnier vermemişti. Böyle olunca başka birisinin bu deneyi tekrarlayıp doğrulaması ya da yanlışlaması mümkün olmuyordu. Nitekim bu sonuçları bugüne kadar tekrarlayabilene rastlamadım. Montagnier'in, tekrarlanabilse bilimsel devrim niteliği taşıyacak bu araştırmasını bilimin önde gelen dergileri yerine ancak kendi yayın kurulunda olduğu bir dergide yayınlatabilmesi size Pauling'den tanıdık gelecektir. Zamanla, Montagnier'in, ispatlayamadığı bu bulguya dayalı patent başvurularında bulunduğu da ortaya çıktı. Bunlar anlaşıldıkça Montagnier'in bilim dünyasındaki saygınlığı, prestiji ve inanılırlığı giderek azaldı. Ne sihirdir, ne keramet Bunlar, -şaka ile- Nobel hastalığı denen olgunun örnekleri: Nobel ödülünün getirdiği prestijle sözlerini dinleyen basının yüzünden bilim insanının kendini her konunun uzmanı sanması rahatsızlığı. Yanlış anlamayın, Nobellik buluş yapmak çok çetin iş. Hiç bilinmeyen olgular, kavramlar, icatlar ortaya kolay çıkarılmıyor. Bunların peşindeki insanları, biraz da coğrafi keşiflerin kahramanlarına benzetebiliriz: Haritası çıkarılmamış bir Antarktika'da Güney Kutbu'nu arayan bir Amundsen veya Scott, veya neyle karşılaşacaklarını tam bilmeden Ay'a yaklaşan bir Neil Armstrong veya Buzz Aldrin'in yerine koyun kendinizi... Gerçi günümüzde sıcacık laboratuvarınızda o kadar hayati tehlikeniz yok. Ama hedefe varmak için, aynı o kaşifler gibi, karşınıza çıkacak beklenmedik sorunları çözmek, doğru yolu bulmak zorundasınız. Bu da sahanızı derinlemesine bilmeyi, kullandığınız yöntemlere en ince ayrıntısına kadar hakim olmayı gerektirir. Ama bunlar sizi sahanızın uzmanı yapar, o kadar. Başka sahalarda ahkam kesmenize müsaade etmez. O yüzden birçok bilim insanı sahasının dışına çıkmamaya özen gösterir, ayrıntılarını bilmediği konularda işi uzmanına bırakır. Kendi sahasında bile sözü her zaman dinlenen biri yoktur. Geçmişteki başarıları ne olursa olsun her bilim insanının sözü, nitelikli gözlemlere ve deneylere, ve bunların mantıklı bir değerlendirmesine dayandıkça dinlenir. Tartışmalarımızı şu uzmanın veya bu bir bilenin görüşlerine dayandırmak bu yüzden hatalıdır. Böyle iddialara bir bilen safsatası diyoruz. Buna her rast geldiğimizde yapmamız gereken, bilginin kimden değil, nereden geldiğini sorgulamaktır (Şekil 7). Bütün bunlar, Nobel hastasının yaptığı gerçek bilimsel çalışmaların önemini azaltmıyor. Pauling, belki etkileri bugüne kadar gelen saçmalıklar yaptı, ama yine de aklıma alfa sarmalının kaşifi olarak gelecek."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/dosyalar/yemek-buldun-gez-dayak-buldun-kac-levy-yuruyusu.html", "text": "Aceleniz var... Evden bir an önce çıkmanız lazım. Önemli bir evrakın evdeki açık pencereler arasında cerayan eden rüzgar ile bir yerlere uçuştuğunu fark ediyorsunuz ve onu arıyorsunuz. Acaba nasıl bir arama yolunu tercih ederdiniz? Ya da kalabalık bir konserde bir arkadaşınızı kaybettiniz. Üstelik telefonla da ulaşamıyorsunuz. Onu nasıl arardınız? Bir yerde bekler ve önünüzden geçmesini mi beklerdiniz? Yoksa her bir sırayı tek tek arar mıydınız? Ya da arkadaşınızı görme umuduyla rastgele bir arama davranışı mı izlerdiniz? Şimdi başka sorular: Bu arama hareketlerinizin tüm insanlara özgü bir matematiksel ya da istatistiki bir örüntüsü olur muydu? Elbette kendi evini tanıyan ve bilen, evrakın nereye uçması halinde onu göremiyor olabileceğinizi kestirebilen siz, sahip olduğunuz bilişsel kabiliyetlerle evinize uygun ve size özgü bir örüntüyü takip ederdiniz. Ya da arkadaşınızın uzun boylu olması, hoparlöre yakın yerleri tercih etmemesi, ya da sigara kullanıcısı olması gibi bilgileri kullanarak arama kriterlerine sahip olabilirdiniz. Peki ya bir arı, ton balığı ya da köpekbalığı olsaydınız ve bilinçli olarak kullanabileceğiniz veriler olmasaydı? Rastlantı ve Düzen Richard Feynman'ın tabiriyle doğa bir satranç oyunudur. Bilim insanları ise satranç oyununu izlerken onun kurallarını kestirmeye çalışan izleyicilerdir. Bu izleme esnasında taşların hangi hamleleri yaptığına yönelik hipotezler oluşturacaklardır ve bu hipotezlerini doğrulayan ya da yanlışlayarak onu hipotezini güncellemeye götüren- hareketlerin de hep takipçisidirler (1). Çevremizdeki etkileşimlerin kararlı bir doğası vardır. Bu yüzden çok ani ve olağanın dışında olaylar olmasını beklemeyiz. Mesela bir anda bulunduğumuz yerde havanın tükenmesinden ve nefessizlikten ölmekten endişe etmeyiz. Ya da odanın bir ucunda yanıyor halde duran sobanın bir anda her yere ateş kusmasından kaygı duymayız. Bu bakımdan baktığımızda her şey çok düzenlidir, hayatın doğal akışı bulunur. Etrafımızdaki karmaşık dünyanın bu karmaşık ve çeşitli durum ve görünümlerine karşın onu büyük ölçüde kontrol edebiliyor olmamızın sebebi, bu doğal akışı sağlayan kuralların basitliğidir. Mesela kimyasal reaksiyonlar birkaç küçük kural dizgesi içerisinde gerçekleşirler; ama et kokar, sigara yanar, yemek pişer, yumurta rafadan olur... Bunlar küçük kuralların üstüste binerek oluşturduğu karmaşık görünümlerdir. . Bilim insanları bu kuralları merak ederler, ve böylece anlamak ve açıklayabilmek isterler. Sosyal bilimler bilişsel bir canlı olan insanı ve onun bir üyesi olduğu toplumu anlamaya yönelik amaçlar güdüyor olsalar da bu bilişsellik ve doğal olarak belirsizliklerin kaynağı olan karar verme faktörü- sosyal bilimcileri zorlar. Buna keza bilişsel olmayan canlı varlıkların ve dolayısıyla cansız varlıkların- hareketleri karar verme ve böylece sapma- eyleminden uzak, bu sayede de anlaşılabilir, incelenebilir ve kimi zaman net olarak açıklanabilir haldedirler. Bu sayede çoğunlukla ve büyük ölçüde bilişsel davranmadıklarını varsaydığımız hayvanlar alemi kendi evrimleri içerisinde sahip oldukları strateji ve davranış örüntüleri açısından ilgi çekicidirler. Bilişsel bir sürecin ürünü olmayan ve içgüdü olarak adlandırdığımız davranış örüntüleri çoğu zaman hayvanların varkalımlarında önemli bir yere sahiptirler ve En Kararlı Strateji olarak adlandılılırlar (2). Tarih boyunca biyolog ve zoologların da aralarında olduğu bilim insanları bu stratejilerle ilgilenmişlerdir ve konu strateji olduğundan belki de, matematikçiler de bu grup arasındadır: Ünlü bilim insanı John Nash'in hayatını konu alan Akıl Oyunları adlı filmi sevenler, John Nash'in bir ara güvercinlerin hareketlerini çözmeye gayret ettiğini hatırlayacaklardır. Yeri gelmişken bahsedelim; bu yazıda bahse konu olan Paul Levy de bir matematikçiydi her ne kadar Levy Yürüşüyü ile yiyecek arama hipotezi ona ait olmasa da-. Levy Yürüyüşü Bu yazının konusu olan Levy yürüyüşü, bazı hayvanların kullandığı yemek arama stratejilerinden birini ifade etmektedir ve adım uzunlukları bir sürekli olasılık dağılımına uygun olarak gerçekleşen hareket örüntüsünü ifade eder. Levy dağılımı aslında sürekli bir olasılık dağılımıdır. Eğer fiziksel bir olgu için bir olasılık dağılımından bahsediyorsak, akıllara ayyaş yürüyüşü olarak da anabileceğimiz rastgele yürüyüş gelir. Zilzurna sarhoş olmuş birisinin rastgele adımlar attığını düşünün. Her adımda sağa, sola, ileri, veya geri gitme ihtimali aynı olsun. Bu ayyaşın hareketi, fiziksel dünyadaki birçok sistemin davranışı için bir model oluşturuyor, sözgelişi suyun içindeki polenlerin hareketi, parfüm kokusunun havada yayılması, uzun molekül zincirlerinin büyümesi, hisse senetlerinin değerlerinin değişmesi gibi (3). Levy yürüyüşü de bir rastgele yürüyüş örneğidir. Rasgele yürüyüş yere bıraktığımız bir topun yapacağı hareketteki gibi formüle edilebilen ve tahmin edilebilir bir matematiksel modele değil, hareketlerin bir takım sınırlar ya da kurallar nedeniyle bir olasılık dağılımına uyduğu istatistik bir model sunar bizlere. Basit bir örnek vermeye çalışalım: Annelerimiz genellikle ne yemek yapacaklarına rastgele olarak karar verirler. Bu yemeklerden bir kısmını yapmak çok zahmetli, bir kısmı ise çok kolaydır. Tabi bir de besleyicilik ya da sağlıklı olması açısından başka bir değerlendirme yapmak da mümkündür. Örneğimizdeki annenin çalışan bir kadın olduğunu varsayalım: Zaman yönetimi onun için önemlidir ama çocuğunun iyi beslenmesini de sağlamak istemektedir. Bu annenin hangi yemeği yapacağına yönelik kesin bir bağıntı geliştirmek ve bu yönde bir tahminde bulunmak mümkün değildir, ancak belirli bir süre zarfında hangi yemekleri yaptığını inceleyerek onun seçimlerinin bir olasılık dağılımına uyup uymadığına bakabilir ve bir modele ulaşabiliriz. Bu anne her ne kadar yemek yapmaya rastgele karar veriyorsa da zamanla ve besleyicilikle ilgili kaygıları nedeniyle ortaya böyle bir tablo çıkıyorsa; bir ucunda besleyici ama zor, diğer ucunda kolay ama besleyici olmayan yemeklerin yer aldığı bir normal dağılım elde edebiliriz. Mesela omlet çok hızlı yapılabilir, ama tek başına yeteri kadar besleyici ya da lezzetli değildir. Bu yüzden ele alınan zaman zarfında bir kez yapılmıştır. Öte yandan güveç gibi bir yemek de içeriği sebebiyle oldukça zengin ve besleyici olabilir; ancak o da çok zahmetlidir. O yüzden o da sadece bir sefer yapılmış olabilir. Nispeten daha zor ama daha besleyici ya da nispeden daha besleyici ama daha zor yemeklerden optimum olanlara daha sık rastlanması beklenir. İşte Levy Yürüyüşü olarak adlandırdığımız davranış da -yemeklerin pişirilme sayıları gibi- hayvanların iki yiyecek arama/toplama eylemi arasında kat ettikleri mesafelerin Levy dağılımı ya da Cauchy dağılımı gibi uzun etekli sürekli olasılık dağılımlarına uygun olarak gerçekleşen davranıştır. Levy dağılımı da tıpkı normal dağılım gibi sürekli olasılık dağılımıdır ancak bu dağılımı ortaya çıkaran bir takım varsayım, değer ve koşullar onu normal dağılımdan farklı kılar. Sürekli olasılık dağılımıyla ilgili bir örnek Vikipedi'den: Bir sürekli olasılık dağılımında değerler sürekli olan bir açıklıkta tanımlanır ve tek bir değer için olasılık sıfıra eşittir. Örneğin bir okçuluk sahasında atılan bir okun hedef tahtasında tek bir noktaya düşmesi olasılığı sıfırdır; çünkü geometri kuramına göre bir noktanın ne eni ne de boyu bulunmaktadır ve hedef üzerindeki varsayılan nokta sonsuz küçüklüktedir. Buna karşılık, atılan okun hedef üzerinde belli bir alana düşmesi olasılığı bulunabilir. Böylece hedefe ok atma olayında hedef tahtasının her bir alanına okun düşme olasılığını tanımlayan bir düzgün fonksiyon olasılık yoğunluk fonksiyonu , bu olayın olasılık dağılımını tanımlar. Olasılık yoğunluk fonksiyonun altında kalan alan , hedef tahtasının tümünü kaplayan alanı kapsadığı için, bire eşit olacaktır; çünkü atılan okun mutlaka bir alana gitmesi gerekmektedir (4). Diğer tür olan ayrık olasılık dağılımı öyle değildir: Örneğin tek bir zar atıyor olalım. Bütün olasılıklar ayrı olayları temsil ederler ve birbirine eşitlerdir. Üstelik ilk atışımda zarın kaç gelmiş olduğu sıradaki hamlemde kaç geleceğini etkilemeyecektir. Her bir olayın tekil olarak olasılıkları bellidir ve zar daha önce kaç kez altı geldim acaba? diye düşünmeyecektir. Dolayısıyla sürekli bir dağılımdan bahsedilemez ve yukarıda görmüş olduğumuz gibi dağılım modelleri elde edilemez. Yemek Arama Modeli Şimdi gelelim yiyecek arayan bir bal arısının davranışına... Çiçek arayan bir arının enerjisi sınırlıdır. Çevredeki kaynaklar da öyle. Ayrıca arada bir rastgele bir noktaya ışınlanmadığına göre bir önceki konumu ile sıradaki konumu birbirine bağlıdır. Peki bir arı belli bir bölgedeki çiçekleri kontrol ettikten sonra, sıradaki konumunu nasıl belirleyecektir ve nereyi tercih edecektir? Arılar bölgeleri sırayla mı aramaktadır? Yoksa rastgele mi? Rastgele arıyorlarsa kat ettikleri mesafe bir dağılım modeline uyuyor mudur? Evet! Belki çoğumuzun daha önce görerek tespit ettiği üzere, bir balarısı yiyecek arayacağı bölgeye ulaşır ve bir çiçeğe bakar. Derken kısa bir uçuş yaparak aynı alandaki diğer çiçeğe geçer. Bu küçük alanda bir miktar kısa uçuşlar yaptıktan sonra bu defa rastgele bir yön seçer ve biraz daha uzun bir uçuş gerçekleştirerek başka bir bölgeye geçer. Buradaki aramalarında da bir miktar kısa uçuşlar gerçekleştirir ve akabinde tekrar bir uzun uçuş daha yapar. Yuvasına dönene dek bu döngü devam eder. Araştırmalar aralarında arılar, ton balıkları ve köpek balıklarının da olduğu pek çok hayvanın yiyecek arama davranışlarında kat ettikleri mesafenin Levy dağılımına uygun olduğunu gösteriyor. Bu stratejiin varlığı görgül kanıtlarla desteklendiğine göre sıra bunun neden olduğu sorusunun yanıtına geliyor. Bazı araştırmacılar neden sorusuna da eğilmişler ve şu yanıta ulaşmışlar: Optimum enerji sarfiyatı. Rassal yiyecek aramalarında zaman / enerji açısından optimum stratejinin ne olabileceğine yönelik araştırmalar Levy dağılımı gibi olasılık dağılımlarına uygun davranış örüntülerinin en iyi strateji olabileceğini gösterdiler (5). Bilim insanları bu araştırmalarda konum ve hız bilgilerini ileten bir takım sensörleri hayvanlar üzerine yerleştirerek gerçek datalar ile görgül kanıtlar sağladılar. Henüz 2010 yılında yapılan ve milyonlarca konum verisine dayanan okyanus araştırmaları bazı okyanus balıklarının yaşadıkları bölgeye göre değişiklik göstermek üzere Levy da da Brown dağılımlarını kullandığını gösterdiler (6). VE İNSAN! Her ne kadar bugün yiyecek aramak bizler için çevremize ya da Yemek Sepeti'ne bakıp nerede yesek acaba ya da buzdolabına bakıp ne pişirsem acaba eylemlerine indirgenmiş olsa da geçmişte böyle değildi. Günümüzde de avlanarak ya da toplayıcı olarak yaşayan insan toplulukları bulunmakta. 23 Aralık'ta Arizona Üniversitesi'nden Antropolog David Raichlen ve Herman Pontzer'in başında olduğu bir ekip tarafından kaleme alınan ve Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan Evidence of Levy walk foraging patterns in human hunter-gatherers adlı araştırma, Levy yürüyüşü olarak bilinen ve bugüne dek arılar ve köpek balıklarının kullandığı düşünülen bir yiyecek arama stratejisinin avcı toplayıcı insanlar tarafından da kullanılmış olabileceğini öne sürüyor (7). David Raichlen, Herman Pontzer ve ekibi bu çalışmalarını Tanzanya sınırları içerisinde yaşayan Hadza kabileleri üzerinde gerçekleştirmiş, çünkü Hadza insanları hala geleneksel yöntemlerle avlanıyorlar. Araştırma kapsamında avcıların avlarını ararken gerçekleştirdikleri hareketler GPS ile incelenerek profilleri çıkarılmış ve bu profiller incelendiğinde Hadza insanlarının da av arama davranışlarında Levy yürüyüşü gerçekleştirdikleri görülmüş. Geleneklerinden çok vazgeçmemiş olan Hadza insanlarının avcı toplayıcı atalarımız hakkında fikir verebileceğine inanan ekip tarihe ışık tutabilecek bir takım araştırmaların önünü açmış oluyor. Ayrıca bu keşif insan ve diğer hayvanlar arasında matematiksel bir köprü kurmuş olduğu gibi, rastgele görünen davranışlarımızın ardındaki evrimsel mirasın varlığını hatırlatıyor..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/gorsel/ayin-fotografi-dunyanin-en-kucuk-kardan-adami.html", "text": "Bu ay ayın fotoğrafı köşesinde kış mevsiminin ve hatta yeni yılın simgesi olan bir kardan adam var. Ancak bu kardan adam bildiğimiz kardan adamlardan epey farklı; öncelikle malzemesi kar değil, silikon bir taban üzerine oturtulmuş kalay ve platinden oluşuyor. Bu kardan adamın en büyük özelliği ise Dünya'nın en küçüğü olması. 2009 yılında Londra Ulusal Fizik Laboratuvarı'nda Dr David Cox tarafından bir araya getirilen bu kardan adamın hikayesini kendi ağzından dinleyelim: Bu kardan adam 10 m genişliğinde, insan saçı kalınlığının 5'te biri. Kardan adam, elektron mikroskoplarının astigmatizm kalibrasyonu için kullanılan iki adet kalay küreden yapıldı. Gözler ve ağız, odaklanmış iyon demeti ile oyuldu. 1 m'den (0.001 mm) daha küçük olan burun ise iyon demetiyle yığılan platinden yapıldı. Parçalar bir nano-öteleme sistemi kullanılarak elle bir araya getirildi ve yığılan platin ile birbirine kaynatıldı. Kardan adam, atom ölçeğinde topoğrafik haritalar çıkartacak kadar hassas olan bir atomik kuvvet mikroskopunun silikondan yapılmış dirseğine monte edildi. Laboratuvar bu kardan adam için kısa bir film de yapmış: Bilim dolu mutlu bir yıl dileğiyle..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/guncel/acik-erisim-sinavi-gecti.html", "text": "Çoğu basın organı, Science dergisinin ekim ayında yayınladığı operasyonu, açık erişimli bilim yayıncılığının başarısızlığı olarak duyurdu. Gerçek ise bunun tersiydi. Yaklaşık on beş yıl öncesine kadar bilimsel dergi yayıncılığı tamamen, abonelik ile hizmet veren dergiler ile yürüyordu. Bu sistemde bilim insanları araştırmalarını tamamladıklarında bilim camiasına duyurmak için bir makaleyle özetler ve bir dergiye gönderir. Dergi, makaleyi denetlemeleri için sahada çalışan başka bilim insanlarına gönderir, onlar da yazıya hakemlik yapar ve makalenin yayınlanıp yayınlanmayacağına, veya hangi değişikliklerle yayınlanabileceğine karar verir. Ne yazarlar ne de hakem bu iş için dergiden para alır. Ama makale yayınlanırsa, dergi bunu abonelik yoluyla satar. Bu aboneliklerin her biri üniversite kütüphanelerine binlerce dolara mal olur, abone olmadığınız derginin tek bir makalesinin PDF'si bile en az 25 dolar tutar. Bu pahalı hizmete alternatif olarak gelişen açık erişim sistemi ise, yine hakem denetiminden geçirilen makalelerin, yayınlanınca internet üzerinden herkesçe erişilebilmesini sağlıyor. Hakem denetiminin işletilmesi, yazıların dizgisi ve internet erişimi gibi masraflar ise yazarlardan veya kurumlarından alınan ücretlerle karşılanıyor. Mesela bu alandaki öncü yayıncılardan PLoS'un dergilerindeki yayın ücreti, makale başına 1350-2900 dolar arasında. Birçok laboratuvarın on binlerce dolarlık araştırma masraflarıyla kıyaslandığında fazla sayılmaz. Üstelik, başta yoksul ülkelerde bulunan araştırmacılar olmak üzere bütçesi yeterli gelmeyenlere %100'e yaklaşan indirim uyguluyorlar ve bunun makalenin bilimsel değerlendirmesinden bağımsız olduğunun altını çiziyorlar. Araştırmaların bu şekilde herkese açılması, birçok araştırma kurumunun açık erişim ilkesini desteklemesini sağladı. Mesela ABD'de sağlık araştırmalarının en önemli maddi destekçisi Ulusal Sağlık Enstitüleri , desteklediği araştırmalardan çıkan yayınların bir yıl içinde açık erişime kavuşturulmasını şart koştu. Ayrıca dünyanın en büyük ve önemli tıbbi araştırma kurumlarından Howard Hughes Tıp Enstitüsü , Wellcome Trust ve Max Planck Vakfı , kendi araştırmacılarını açık erişimli dergilerde yayın yapmaya özendirdi, buralarda yapılacak yayınların ücreti için fazladan kaynak ayırdı, hatta sonunda ortaklaşa açık erişimli yeni bir dergi kurarak başına bu yıl Nobel ödülü kazanan Randy Schekman'ı getirdi. Bütün bu dergiler yayınladıkları bilimsel makalelerin kalitesine özen gösteriyor. Ama peşin para bazılarının iştahını kabartmış olacak ki, kalitesi ne olursa olsun her makaleyi ücreti mukabili yayınlayan açık erişimli dergiler de türedi. Makalelerini yayınlatmakta sıkıntı çekenler, bu dergilere parayı bastırarak yaptıkları göstermelik yayınlarla akademik terfiye başvurabiliyor. Bunu fark eden bir akademisyen, Colorado Üniversitesi'nde kütüphaneci ve öğretim üyesi olan Jeffrey Beall, bunu yapan yayıncıların bir kara listesini tutmaya başladı. Açık erişimli dergilerden hangilerinin bilimsel kaliteyi denetleyerek makale seçtiğini, hangilerinin ise daha ziyade para peşinde olduğunu bizzat görmek isteyen, Science dergisi muhabiri John Bohannon, bunun için bir tuzak kurdu. Önce, baştan sona vahim hatalarla, uydurma ve tutarsız verilerle ve bu verileri fazlasıyla şişiren yorumlarla dolu bir makale yazdı. Sonra bunu hem 10 yıldır tutulan Açık Erişimli Dergiler Dizini'nden , hem de Beall'ın listesindeki yayıncılardan seçtiği dergilere yayınlanmak üzere gönderdi. Bu dergiler, açıkça çok hatalı olan bu makaleyi reddetmeliydi. Aşağıdaki grafiklerde, makaleyi reddeden dergilerin çoğunun DOAJ'dan, kabul edenlerin çoğunun ise Beall'ın kara listesinden geldiğini görebilirsiniz. Ancak yine de makaleyi kabul eden dergiler arasında bir hayli DOAJ üyesi var. Makale gönderilen DOAJ üyelerinden %45'i makaleyi kabul etti, ki bu yüksek bir oran. Demek ki çürük yumurtaları tespit ederken Beall, DOAJ'dan daha iyi bir iş çıkarmış. Dikkat çekici bir nokta ise Elsevier, Wolters Kluver, Sage gibi hem abonellik sistemiyle hem de açık erişimle çalışan, kimi binlerce dergi çıkaran, kar makinesi dev yayınevlerinin dergilerinin de bu tuzağa düşmesiydi. Kabulden sonra durumu açıklayan Bohannon'a verdikleri yanıtlar, bence bahaneden öteye gitmiyor. Bunun aksine, daha yeni olmakla birlikte daha özenli olduğu belli olan yayıncılar kendilerini kanıtladılar. Mesela, açık erişim yayıncılığının simge isimlerinden PLoS One dergisi, yazıyı alır almaz önce araştırmadaki deney hayvanlarının etik kullanımını sorguladı, ve ancak hayali yazarlar bu konuyu açıklığa kavuşturduktan sonra yazıyı hakemlere gönderdi. İki hafta sonra da düşük bilimsel niteliği nedeniyle makaleyi reddetti. Kar amacı gütmeyen bir şirkete ait, ama iddialı açık erişim dergilerinden Biology Open, makaleyi hakemlere bile göndermeye lüzum görmedi. Kahire merkezli Hindawi şirketinin iki ayrı dergisi de ciddi sorunlarına işaret ederek aynı şeyi yaptı. Bohannon'un yazısı Science dergisinde yayınladıktan sonra Açık Erişimli Akademik Yayıncılar Birliği, iki şirketi üyelikten attı, bir üçüncüsünün üyeliğini askıya aldı. Sonuçta, Bohannon'un bu operasyonu, bilim camiasının dikkatini hızla büyüyen bu yeni sektördeki fırsatçılara çok kritik bir zamanda çekerek çok önemli bir iş başardı. Unutmayalım, bu tür fırsatçılar abonelik sistemiyle işleyen akademik dergiler arasından da çıkıyor. Bohannon'un tuzağına düşenlerden, dünyanın en büyük akademik yayıncısı Elsevier şirketi, daha önce kendi atıf sayılarını şişirdiği ortaya çıkan Chaos, Solitons & Fractals dergisinin, ve daha beteri, Merck ilaç firması için yaptığı akademik dergi görünümlü yanıltıcı reklam broşürünün de sahibi. Bu fırsatçılar muhtemelen ortadan tamamen kaybolmayacak, kalitenin aranmadığı akademik ortamlardan beslenmeye devam edecek. Ancak, şimdi diğerlerinin kendilerini bunlardan sıyrılarak yollarına devam edeceklerini ve nitelikli bir açık erişim seçeneğinin giderek daha yaygınlaşacağını tahmin ediyor ve umuyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/01/incelemeler/hizli-ve-yavas-dusunmek.html", "text": "Bu hafta size hem meslek hem de kişisel yaşamınız boyunca tekrar tekrar okuyabileceğiniz bir kitabı tanıtmak istiyorum: Daniel Kahneman'dan Thinking, Fast and Slow yani Hızlı ve Yavaş Düşünmek. Kitap uluslararası bir üne sahip olup, yayınlandığı her ülkede çok satanlar listesinde yer almasına rağmen maalesef hala Türkçe'ye çevrilmiş değil. O yüzden kitabı buradaki satırlar elverdiğince kapsamlı olarak tanıtacağım. Hızlı ve Yavaş Düşünmek, gerçekleri insanın suratına tokatlar atarak gösteren bir kitap. Böyle bir deyim kullandım çünkü günlük hayatımızda farkında olmadan bir sürü karar veriyoruz ve bu karar verme sürecinin nasıl işlediğini anlamayı bırakın bir kenara, ilgisi olmayan sayısız etmenin kararlarımızı nasıl etkilendiğinin farkında bile değiliz. İşte kitabın ana konusu da bu; evrimimiz sonucu doğuştan sahip olduğumuz ve kendimizi bilinçli olarak eğitmediğimiz sürece de bastıramayacağımız, kararlarımızı etkileyen insani zaaflarımız. Kitap, bu zaaflarımız yüzünden olayları nasıl yanlış görüp, bunlardan nasıl yanlış çıkarımlar yapabileceğimizi ve nasıl yanlış kararlar verebileceğimizi örneklerle gözümüzün önüne seriyor. Bu kitap sadece bilimle uğraşanlar için değil, yüksek bütçeli projelerden sorumlu olan kişilerden tutun da hayatında kendi kararlarını vermeye çalışan bir ferde kadar herkes için gerçekten büyük bir kılavuz. Daniel Kahneman ve kitaba giden süreç Yazar Daniel Kahneman 1934 Tel Aviv doğumlu bir psikolog ve ana çalışma konusu insanların karar verme ve tercih süreçleri. Diğer taraftan iktisat alanında yaptığı çalışmalar, özellikle davranışsal iktisat alanının öncülerinden birisi olması Kahneman'a 2002'de Nobel iktisat ödülünü kazandırdı . Yazarın hiç iktisat eğitimi almadığını söyleyip bu ödülü kazanabilmesi bizi ilk başta oldukça şaşırtabilir. Halbuki, iktisadın sayılarla örülü bir bilim olmasının yanında, ana temellerinin aslında insan doğası üzerine kurulu olmasını hatırlarsak bu durumun o kadar da şaşırtıcı gelmemesi lazım.Az önce belirttiğimiz gibi Kahneman bir psikolog ve akademik hayatı boyunca insanların nasıl ve hangi koşullar altında karar verdiğini anlamaya çalışmış. En başından beri farkettiği ve tekrar tekrar vurguladığı şey ise verdiğimiz bu kararların, çevresel ve kişisel etmenlere bağlı olan önyargılar sonucu aslında mantıktan ve tarafsızlıktan oldukça uzak olması. Şöyle bir örnek verelim: Komşusunun tarifine göre İsmet oldukça utangaç ve içedönük, inanılmaz derecede yardımsever, ama insanlara ve gerçekliğe karşı da pek ilgisi olmayan birisidir. Uysal ve tertipli bir doğaya sahip olan İsmet düzene ve yapıya ihtiyaç duymakla beraber detaylara da büyük önem verir. Bu tanıma göre sizce İsmet'in bir kütüphanede çalışması mı yoksa tarlada çalışan bir çiftçi olması mı daha olasıdır? Tabii ki kütüphane... mi acaba? Eğer kendinizi vermeden düşünürseniz büyük ihtimalle İsmet'in bir kütüphanede çalışmasını daha olası bulacaksınız. Halbuki ABD'deki rakamlara göre erkek çiftçilerin sayısı erkek kütüphane memurlarının sayısından 20 kat daha fazlaymış, ki Türkiye'de bu oranın çok daha yüksek olacağına bahse girerim. Peki kütüphane memurlarına kıyasla eğer bu kadar fazla çiftçi varsa, uysal ve tertipli bir doğaya sahip olan bir kişiyi kitapların arasında değil de tarlada çalışırken bulmamız daha olası değil mi ? Burada kütüphane memuru cevabını veren bir kişinin yaptığı hata istatistiksel gerçekleri gözardı edip, soruyu yanlış yorumlayıp, benzerliğe dayalı bir cevap vermesidir. Soruyu tekrar okursanız İsmet'in hangi mekanda çalışmasının daha olası olduğunun sorulduğunu görürsünüz, kişiliğinin hangi meslek karakterine tipik olarak benzediğini değil. İşte aslında her gün bunun gibi onlarca durumu yanlış yorumlayıp, yanlış kararlar veriyoruz. Bütün bunun suçlusu ise kafamızın içindeki yazılım, yani beynimizin çalışma prensibi. Kafamızdaki iki düzenek Kahneman, zihnimizde iki farklı yazılımın yer aldığını söylüyor. Psiklolog Keith Stanovitch ve Richard West'in isim babası olduğu bu yazılımların adı oldukça basit: Düzenek 1 ve düzenek 2. Düzenek 1 kendi başına ve oldukça hızlı çalışır. Çoğu zaman çalıştığının farkında bile olmayız. Düzenek 1 az enerji ve az dikkat gerektiren zihinsel işlemlerden sorumludur. Mesela, kaşlarını çatıp burnundan soluyarak bize doğru yürüyen birinin az sonra suratımıza bağırmaya başlayacağını düşünmeden bilmemiz gibi. Ya da aniden duyduğumuz bir sesin kaynağına odaklanmamız, veya bomboş bir yolda araba kullanmamız gibi . Bu tür durumları anlayıp yorumlamamız için büyük bir hesaplama yetisine ihtiyacımız yok. Dolayısıyla, düzenek 1 bizi fazla zahmete sokmadan ve farkettirmeden durumu kontrol altında tutar. Düzenek 2 ise dikkatimizin büyük bir kısmını, bazen de hepsini gerektiren yoğun zihinsel etkinliklerden sorumludur. Mesela 25x13 kaç eder? sorusuna cevap vermek gibi. Diğer taraftan 2+2 gibi basit matematiksel işlemler hala 1. düzeneğe aittir. Ayrıca koşu yarışı öncesi fişek sesine odaklanmak, kalabalık ve gürültülü bir odada belli bir kişinin konuşmasını dinlemek, veya dar bir boşluğa paralel park yapmak gibi örnekler düzenek 2'ye aittir. Bütün bu işlemler sırasında dikkatimizi kaybedersek ne olacağını hepimiz biliyoruz. Bu yüzden düzenek 2 beynimiz için oldukça zahmetli ve pahalı bir yazılımdır. Biz farkında olmadan... Tercih yaparken ve karar verirken bütün işi düzenek 2'nin yaptığını düşünürüz, ama aslında farkında olmadan düzenek 1 sürekli işin içine girer, çünkü düzenek 1 beynimiz için daha hesaplıdır; bütün dikkat ve enerjimize mal olmaz. İşte bu sebepten dolayı düzenek 2'nin tam kapasite çalıştığı anlarda bile düzenek 1 tepki vermek için hazırolda bekler. Bir örnek vermek gerekirse, ağır matematiksel işlemler yaparken bize lezzetli ama kalorili bir çikolatalı pasta mı yoksa sağlıklı ve taze bir meyve salatası mı diye sorulduğunda, çikolatalı pastayı seçmemiz daha olası. Zihinsel yükü ağır olan kişilerin istenmeyen tavırlar sergilemesi yine bu duruma bağlanıyor, çünkü normalde davranışlarımızı da denetleyen düzenek 2 başka işlerle meşgul. Düzenek 1 yüzünden, daha doğrusu düzenek 1'in 2'ye kıyasla daha hesaplı olması yüzünden gösterdiğimiz başka birçok zaaf var. Mesela, elimizdeki bir yazının okunabilirliği o yazının içeriğini kabul etmemizi kolaylaştırıyor, bir başka deyişle daha az eleştirel düşünüyoruz. Propaganda veya ikna amaçlı yazıların yüksek kontrastlı , basit kelimelerle ve tekrarlarla yazılması bu yüzden. Diğer taraftan, önemli bir projeyi tartışırken veya eleştirel düşünmenin gerekli olduğu benzer durumlarda yazılan yazının biraz daha zor okunması avantajımıza olacaktır, çünkü böyle bir durum düzenek 2'yi işbaşına çağırır ve insanı daha skeptik olmaya yani şüpheciliğe iter. Kahneman örnek olarak üniversite öğrencilerine sorulan beşi beş kuruştan beş yumurta tarzı sorulardan oluşan bir testi veriyor. Sorular kağıda kolay okunacak bir şekilde basılıp verildiğinde öğrencilerin %90'ı en az bir hata yaparken, aynı sorular daha zor okunacak şekilde basıldığında hata yapan öğrencilerin oranı %35'e düşmüş. Görünüşe göre düzenek 2 çalışmaya başladı mı etkisini birçok yönde gösteriyor. Kısacası, en mantıklı ve tarafsız kararı verebilmemiz için kendimizi düzenek 1'e karşı bilinçli olarak eğitmemiz ve karar verme süreci boyunca düzenek 1'i mümkün olduğu kadar kontrol altında tutmamız gerekiyor. Şimdi düzenek 1'i suistimal edip, bizi yanlış yöne iten önyargılardan bazılarını ve bunlara karşı alınacak önlemleri görelim. Küçük sayıların kanunu İstatistik biliminin amacı, eldeki verileri bir araya getirip, bunları yorumlayıp, kendimize dersler çıkarmamıza yardımcı olmaktır. Ama dikkat edilmezse, istatistiklerden yanlış çıkarımlar yapmak gayet olasıdır. Kahneman dikkatimizi işte burada küçük sayıların büyük etkisine çekiyor. Küçük sayılarla kastedilen şey istatistik yaptığımız örnek sayısı. Mesela sıkça duyduğumuz, kanserli hasta sayısının patladığı köy haberlerini ele alalım. Bu tür küçük nüfuslu yerleşim birimlerinde sıradışı bir olayın birkaç kez tekrarlanması istatistikleri alt üst etmeye yetecektir çünkü paydamız çok küçüktür. Daha açıklayıcı bir örnek olarak birden fazla para ile yazı tura oynayalım. Bütün paraların aynı atışta tura gelme olasılığı 4 para ile oynayınca %6.3 iken, bu olasılık 2 para ile oynayınca %25'e çıkacaktır, yani 4 kat daha olası olacaktır. Kısacası, örnek sayımız ne kadar azsa, uç durumları görme olasılığımız da o kadar artacaktır. Bu gerçek bir yana, düzenek 1 de ne kadar uç olursa olsun her durum için uygun bir hikaye bulmaya oldukça meyillidir. O yüzden kanserli köy haberlerine veya 1000 kişiye sorulan şok seçim anketlerine ince eleyip sık dokumadan inanmamak lazım. Daha şaşırtıcı bir örnek verelim. Bu sefer takip ettiğimiz şey bir hastanede arka arkaya doğan 6 bebeğin cinsiyeti olsun . Sizce hangi durum en az olasıdır: KKKKKK, KKKEEE, EKEKKE? Cevap hepsi aynı olasılığa sahiptir olacaktı. Burada dikkat etmemiz gereken, iki bebeğin doğumu arasında birbirlerinin cinsiyetini etkileyebilecek hiçbir ilişkinin olmaması. Öyleyse, bütün bebeklerin kız olma olasılığı niye bize çok düşük görünüyor? Kahneman'ın bu durum için açıklaması ise insanın doğası itibariyle neden-sonuç odaklı bir düşünce sistemine bağlı olması. Yani ortada aslında hiçbir neden sonuç ilişkisi yokken bile biz bir şekilde ayrı duran noktaları birleştirip kafamızda bir hikaye kurmaya meyilliyiz. Bu örnekte kafamızdan geçen düşünce büyük olasılıkla şuydu eğer arkaya 6 kız çocuk doğmuşsa bunun kesin bir sebebi olmalı. Bu anormal bir durum. Halbuki her şey gayet normal. Birçok durumda neden-sonuç odaklı bir düşünme tarzı aslında oldukça işimize yararken, bazen de tesadüflerle yönlendirilen durumları farketmememize ve bunları yanlış yorumlamamıza yol açıyor. Zihnimizdeki çapa Türkiye'de yaşayıp da alışveriş sırasında pazarlık etmeyen herhalde yoktur. Usta bir pazarlıkçı olmasam da, açılış fiyatının çoğu zaman son fiyatı belirlediğini tecrübeyle öğrendim. Bu durumu Kahneman, zihnimizin istemsiz olarak, ortada varolan ilk değere saplanmasına bağlıyor. Bir başka deyişle zihnimiz, açılış rakamına çapa atıyor ve pazarlık bu çapanın çevresinde devam ediyor. İlk veriye saplanma durumu sadece pazarlıklarda karşımıza çıkmıyor. Mesela, size Gandhi öldüğünde 114 yaşından fazla mıydı? diye sorup, umuyorum ki, hayır cevabını aldığımda, daha sonra Gandhi'nin kaç yaşında öldüğünü sorsam, vereceğiniz cevap 114 yerine 35 yaş ile sorduğum zaman alacağım cevaptan daha yüksek olacaktır. Aslında size sorduğum ilk soruda verdiğim rakam, siz farkında olmadan düzenek 1'in çapa atmasına ve düzenek 2'nin o rakam etrafında düşünmesine sebep oluyor. Acı ama gerçek.Gördüğünüz gibi düzenek 2 devredeyken bile düzenek 1'in sağladığı verileri kullandığı için çapa sorunu gerçekten dikkat edilmediği sürece kaçınılmaz bir durum. Bunun yanında, zihnimiz yorgun olduğunda düzenek 1'e daha da fazla itimat ettiğimizden dolayı bu tür durumlara daha kolay maruz kalıyoruz. Çapa sorununu önleyebilmek için düşünme sürecini hem dingin hem de önceden maruz kaldığımız bilgilerden mümkün olduğu kadar arınmış bir zihinle yürütmemiz gerekiyor. Dolayısıyla, hayatınızı yönlendirecek bir kararı akşam işten dönünce değil de sabah uykudan kalkınca vermeniz sanırım daha iyi olacaktır. Kahneman bu tavsiyeden başka, karar verirken, değerlendirme yaparken veya beklentilerimizi belirlerken de kullanabileceğimiz bazı basit araçlar sunuyor. Biraz dikkat ve emek sarfedersek, dış ve iç etmenlerden mümkün olduğunca bağımsız bir şekilde karar ve stratejilerimizi belirlememiz aslında mümkün. Ortalamaya dönüş Her pazar televizyon ekranlarını işgal eden spor programlarında sıkça duyduğumuz bir hikayedir büyük beklentilerle transfer edilen ama isteneni veremeyen sporcu. Peki istenen nedir burada? Şimdiye kadar gösterdiği iyi performansın bu sezon yetersiz olması mı? O zaman büyük ihtimalle gelecek sezon her şey yoluna girecektir. Yoksa sporcu, kariyerine çok parlak bir şekilde başlayıp da sonradan bu başarıyı bir türlü yakalayamadı mı? O zaman sporcunun bu sezon gösterdiği performansa alışsanız iyi olur, çünkü bu sporcu eğer gerçekten çok yetenekli ve de çok şanslı değilse o ilk parlak günlerini bir daha kolay kolay yakalayamacak. Bu kadar emin konuşabilmemin sebebi istatistiksel bir gerçek olan ortalamaya dönüş olgusu. Bu konuda daha önce hem Açık Bilim'de, hem de Yalansavar'da çıkan makaleleri okumanızı tavsiye etmekle birlikte burada da konuya öneminden dolayı kısaca değinmek istiyorum. Ortalamaya dönüş kısaca şunu söylüyor: Eğer sıradışı bir gözlem yaptıysanız, bu gözlem ortalamadan bir sapma olmakla birlikte, kalıcı bir durum değildir. Dolayısıyla, bir sonraki gözleminiz ortalamaya daha yakın olacaktır. Adı üstünde, ortalama bir değer elde edebilmek için ortalamadan hem artı hem de eksi yönde sapmalar gösteren verileriniz olmalıdır. Dolayısıyla bir veriniz ortalamadan ne kadar fazla sapmışsa, diğer verileriniz de onu dengeleyecek şekilde ortalamayı o kadar fazla hedefleyecektir. Ortalamaya dönüş olgusu sadece sporda değil, bilimde, iktisatta, hatta sosyal ilişkilerde bile büyük rol oynuyor. Orduda ve çoğu zaman iş dünyasında sıkça kullanılan ödül-ceza sistemini düşünelim. Hikaye kurmayı çok seven düzenek 1 yüzünden, gösterdiği yetersiz başarıdan dolayı cezalandırılan bir insanın aldığı cezadan sonra dersini alıp, bir sonraki seferde işini daha iyi yaptığını düşünürüz. Benzer şekilde, üstün başarısından ötürü ödüllendirilen bir insanın şımarıp sonraki seferde bizi hayalkırıklığına uğrattığına inanırız. Aslında cezanın veya ödülün çoğu zaman etkisi yoktur. Bu kişi büyük ihtimalle ortalamadan sapan bir davranış göstermiştir ve sonraki seferde yine ortalamaya yakın bir şekilde davranmaya devam edecektir. Ama biz neden-sonuç odaklı düşünmeyi çok sevdiğimiz için olmayan bağlantılar ve hikayeler kurgularız ve ortalamaya dönüşün burada en büyük rolü oynadığını unuturuz. Ortalamaya dönüş olgusunu artık öğrendiğimize göre etraftaki ekonomik krizden çıkan ülkenin gösterdiği hızlı büyüme haberlerini artık doğru yönde yorumlayabiliriz. Özet Zihnimizde eş zamanlı çalışabilen düzenek 1 ve düzenek 2 sayesinde yaşadığımız dünyayı ve çevremizdeki olayları sadece algılamakla kalmayıp, bunları anlamlandırıp, yorumlayabiliyoruz. Daha da ötesi, bu kabiliyetimiz sayesinde olması ya da olmaması muhtemel olayları tahmin ederek, hayatımızı yönlendiriyoruz. Yalnız, düzenek 1'i ve düzenek 2'yi doğru ve etkin bir şekilde kullanabilmemiz, yani olayları doğru şekilde yorumlayıp doğru kararlar verebilmemiz için bu iki düzeneğin zayıf ve güçlü yönlerini tanımamız şart. Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünmek adlı eserinde bu konuyu gayet detaylı ve çarpıcı bir şekilde işliyor. Daha da önemlisi, Kahneman sıkça karşımıza çıkan ve kolay kolay farkedemeyeceğimiz birçok iç ve dış etmeni ve düşünme yetimizdeki zaafları bize örneklerle anlatmakla kalmayıp bunlara karşı kullanabileceğimiz çözümleri de yanında sunuyor. Ben bu yazıda size bunlardan sadece birkaç tanesini sunabildim. Umuyorum ki, sunulan örnekler sizi de benim kadar etkilemiştir. Daha fazlasını öğrenmek isteyen, mesleğinde ve kişisel yaşamında doğru şekilde düşünüp kararlar vermeyi hedefleyen herkese bu kapsamlı ama öz bir şekilde yazılmış eseri bir kez daha tavsiye ediyorum. Umut ediyorum ki, Hızlı ve Yavaş Düşünmek yakın zamanda Türkçe'ye çevrilir de daha fazla kişi bu kaynaktan faydalanabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/ceviri/bira-tadini-alabilen-robotlar-mi.html", "text": "Araştırmacılar, elektronik bir dil kullanarak tatları farklı biraları birbirinden ayırt etmeyi başardılar. Food Chemistry dergisinde yayınlanan bu buluş, denemelerin %82'sinde olumlu sonuç verdi. Bira, dünya üzerindeki en eski ve en çok tüketilen alkollü içecektir. Şimdilerde, Barselona Otonom Üniversitesi'nde görevli bilim adamları, insanların tat alma duyusunu temel alarak elektronik dil adı verilen bir sistem geliştirdiler. Analiz sistemlerinde yeni bir tasarımı hayata geçiren bilim adamları, pek çok bira markasının analizine dayanan bir çalışma gerçekleştirdiler. Makalenin başyazarı Manel del Valle yaptıklarını şöyle açıklıyor: Elektronik dil kavramı, çeşide özgü bir sensör dizisinin kullanımını içeriyor. Diğer bir deyişle, biranın içeriğindeki kimyasal bileşenlerin çeşidine duyarlı bir sensör dizisinden bahsediyoruz. Bu sensör dizisi sürecin işlemesi, model tanımlanması ve hatta yapay sinir ağı kurulumu için değişen bir bilgi yelpazesi oluşturuyor. Bu çalışmadaki sensör dizisi, içinde 21 iyon-ayırt edebilen bir elektrot dizisi barındırıyor. Bu dizinin elemanları, az önce belirtilen değişenlere çeşide özgü bir tepki veren elektrotların yanında, bazısı katyonlara bazısı da anyonlara tepki veren elektrotlardan oluşuyor. Araştırmacılar, bu sensör dizisi tarafından oluşturulan çok-boyutlu tepki ile bu tepkinin denenen bira çeşitlerinden nasıl etkilendiğini kayıt altına aldılar. Başlangıçtaki analizler, gruplamanın daha iyi gözlenebilmesi için onlara koordinatların yerlerini belirleyebilme imkanı tanıdı. Her bir koordinat belirli bir bira çeşidine karşılık geliyordu. Daha güçlü araçların kullanımı -kontrollü öğrenme- ve lineer diskriminant analizleri, bizlere biranın ana kategorilerini birbirinden ayırt etmemizi sağladılar: Schwarzbier , lager birası, duble malt, Pilsen, Alsas birası ve az-alkollü diyor Del Valle ve ekliyor: Ve tüm bunları %81,9 başarı oranıyla ayırt ettik. Ayrıca eklemekte yarar var; elektronik dilin tanıyamadığı az alkollü karışımlar ve yabancı yapım denebilecek bira çeşitleri, uzmanlara göre, tanımlanmadığı için sistemin bu tür içecekleri doğal olarak ayırt edemediğinin de göstergesi olmuş oldu. Tat alabilen robotlar İyonlar her bir sensör dizisinde bir uyarı cevabı oluşturuyor. Bu cevaplar da yapay sinir ağlarının girişlerini oluşturuyor. YSA eğitiliyor ve bu esnada sınıflandırma için sayısal modeller geliştirilmiş oluyor. Böylece test aşamasına geçildiği zaman, öğrenilmiş sayısal model baz alınarak sisteme test amacıyla verilen bira, modellerdeki tanımlamaya en yüksek benzerlikte çıktı oluşturuyor ve bu test birası, kendine karşılık gelen bira ismiyle etiketleniyor. Bu sistem, etanol varlığında doğrudan uyarılan sensör dizisinden oluşmuyor. Sistem için, karışımların içinde yer alan iyonların varlığına göre geri-bildirimde bulunan ve bu doğrultuda modeller oluşturan bir sensör dizisine bağlı bir yazılım denebilir. Bu tür araçlar bir gün robotlara tat alma duyusu kazandırabilir, ve hatta tüketim alanında gıdaların kalitesi ile güvenilirliğini geliştirmek için gıda endüstrisindeki çeşnicibaşlarının yerine bile geçebilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/ceviri/gen-tedavisi-gorusu-geri-kazandirabilir-mi.html", "text": "Gen tedavisi genişleyen bir araştırma alanı ancak bu araştırmaları tedaviye dönüştürmenin önünde birçok engel mevcut. İngiltere'de sağlık araştırmalarına maddi destek veren önemli vakıflardan biri olan Wellcome Trust'ın HICF adlı fonunca desteklenen önemli bir araştırmanın duyurusunun tercümesini ilginize sunuyorum. Koroidermi elli bin ila yüz binde bir insanı etkileyen ırsi bir körlük türü. Az görülen bir hastalık olması nedeniyle ilaç firmalarınca ve bilimsel ödenek kurumlarınca ihmal ediliyor. Sık görülmüyor, ama koroidermi yaşam kalitesine büyük bir darbe vuruyor ve tüm körlük vakalarının %4'üne sebep oluyor. HICF destekli bir 1. evre klinik gen tedavisi deneyinin sonuçlarına göre, koroidermi hastalarının gözüne sağlıklı genin kopyalarının ulaştırılması, görme yetilerini yeniden kazanmalarına yardımcı olabilir. Altmış beş yaşındaki koroidermi hastası Jonathan Wyatt, Eşimin telefonundaki rakamları görebildim diyor. Yıllardır görememiştim onları. Londralı bir avukat olan Wyatt'ın hastalığı 20'li yaşlarında teşhis edilmiş. O gün bu gündür hem görme hem de çalışma yetisi giderek kötüleşmiş. Koroiderminin sebebi X kromozomundaki tek bir genin arızası. Erkeklerin tek bir X kromozomu olduğundan hastalık en çok onları etkiliyor, zira kadınların ikinci X kromozoundaki sağlıklı bir gen onları kurtarabiliyor. CHM/REP-1 adlı bu gen gözün ağtabakasındaki ışığa duyarlı hücrelerin sağlığından sorumlu, ve değişinimi halinde gece görüşü daha çocukluktan itibaren bile bozulabiliyor. Görme bozukluğu daha sonra ilerleyerek hastanın görüş alanını daraltıyor. Görme alanımın ortasında ıslak bir bulanıklık vardı diye açıklıyor Wyatt. O kadar ki, elimin gözlerimin önünde aşağı salladığımda göremiyordum artık. Elindeki tek tedavi seçeneği, Oxford Üniversitesi'nde HICF desteğiyle uygulanmakta olan bir gen tedavisi deneyiydi. Oxford Üniversitesi'nin Nuffield Oftalmoloji Laboratuvarı'ndan Prof. Robert Maclaren, yeni bir gen tedavisi yöntemi denedi. Ekibiyle AAV türü virüsleri kullanarak CHM/REP-1 geninin sağlıklı kopyalarını ağtabakasının yıpranmış, ışığa duyarlı hücrelerine ulaştırdı. Ulaştırmak için hastanın bir gözündeki ağtabakasını sıyırıp, DNA taşıyan virüsleri altına zerk etmeleri gerekti. Bu 1. evre deney 12 hastayı kapsıyor, yani çok küçük. The Lancet dergisindeki ilk sonuçlar da bu 12 hastanın altısına ait. Bu nedenle bu cesaret verici sonuçlar dikkatle değerlendirilmeli. Deneye katılanların bir muayene tabelasındaki harfleri okumasıyla ölçülen görüş keskinlikleri arasında farklar vardı. Sonuçlara göre; daha baştan iyi veya mükemmel görüş keskinliğine sahip hastaların görüş keskinliği azalmadı, gece görüş yetileri ise iyileşti. Deneyin başında görme keskinliği az olan iki hastanın görüşü iyileşti. Bu gelişmeler ilk tedaviden sonra altı ay boyunca sürdü. Toplamda dokuz hasta tedavi ettik, bu yüzden ihtiyatlı olmak doğru olur. Bu, kesin bir tedavi sayılamaz diyor Maclaren. Asıl heyecan verici olan, bunun bir anlık bir gelişmeden ibaret olmaması. Görme yetileri sürüyor. Daha yapılacak çok iş var, ve Maclaren ekibi deneyi 2. evreye taşımak için ödenek başvurusu yapıyor. Wellcome Trust'ın İş Geliştirme Müdürü Dr. Tim Knott şu ana kadarki ilerlemeden memnun. Bu, HICF tarafından desteklenen ilk projelerden biri ve HICF'nin ilk zamanlarındaki amaç ve hedeflerinin tipik bir örneği. Gen tedavisi, çok uzun vadeli ve riskli olduğundan bu yaklaşımla desteklemeyeceklerimizin arasındaydı diye ekliyor Knott. Ama Profesör Maclaren bunun mümkün olduğuna, ve zamanın doğru olduğuna bizi ikna etti, ve haklı çıktı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/dosyalar/astrologlarin-bilimle-imtihani.html", "text": "Ab ayında Venüs yükselirse, yağmurlar olacak, kıtlık ve yıkım olacaktır. Ab ayında Venüs'ün beyaz bir alevi olursa, ülkede kıtlık olacak ya da kral çok güçlü olacaktır. Ab ayında Venüs ufka doğru karalarak alçalırsa ya da sönük kalırsa, o ay Elam ve ordusu mahvolacaktır. Ab ayında Venüs yükselir ve bir yıldız kayarsa, kıtlık olacak ya da kral güçlü hale gelecektir. Ab ayında Venüs görünmezse, kral güçlü olacak ve ülke mutlu olacaktır. 59-60. Venüs tabletlerinden (M.Ö. 2. binyıl) Geçtiğimiz ay bir çok kereler sosyal medyada gerek kişisel hesabımdan gerekse de Açık Bilim'in hesaplarından paylaştığımız astroloji hakkında bilimsel bir araştırma adıyla bir anket bağlantısına rastlamışsınızdır. Açık Bilim'de ilk defa bir örneğini gerçekleştirdiğimiz bu anket araştırmasını aslında şahsen uzun bir süredir yapmayı planladığımı söylemek isterim bu konuda hala çeşitli şanssızlıklar neticesinde bitirip yayımlatamadığım bir kitap projem var- . Ve nihayet uyuyamadığım bir gece birkaç astrologla Twitter üzerinden tartışınca biraz acele de olsa böyle bir araştırma yapmak ve raporunu internetten yayınlamak geldi içimden. Bu anket aracılığıyla toplamda 1300'e yakın katılımcıdan veri toplama şansım oldu. Bu bir araştırma raporu olsa da şekil, içerik ve örneklem yolu nedeniyle hakemli bir dergide yayınlanacak ölçütlere sahip olduğunu düşünmedik. Bu yüzden bilimsel bir makale gibi ansiklopedik ve ruhtan uzak bir dil kullanmayacağım; ama bilimsel bir araştırmaya aşina olanlar için ve aşina olmak isteyenler için de- bir miktar benzetim yapmayı arzu ediyorum. Standart bir makalede görebileceğiniz teorik açıklamalara da bu yazıda yer vermeyeceğim; ama yapmış olduğumuz araştırmanın yöntemi, bulguları ve sonuçlarından bahsederken standart usüllerden çok da uzaklaşmayacağım. Topluma ve bilime katkı sağlaması dileğiyle. Her yılın geleneği... Astroloji temelde ikiye ayrılır: Mundan astroloji ve horoskop adıyla da bildiğimiz natal astroloji. Mundan astroloji, astrolojinin çıkış noktasıdır ve gökyüzünü gözlemleme yoluyla ülkelerin / halkların kaderleri hakkında kehanette bulunma işidir. Babillilerin Enuma Anu Enlil adlı tabletleri gökyüzüne bakarak kehanette bulunma geleneğinin ilk yazılı örneklerini oluşturur ve bu tabletler gökcisimleri ile dönemin siyasal / ekonomik / demografik olaylarıyla ilişki kurar. Tıpkı yazının girişinde alıntıladığımız tabletteki metinler gibi. İlgili dönemde gelişmiş uygarlıklarda geçerli siyasal sistemlerden başılıcası krallıklardı. Dolayısıyla bu gökyüzü falları konusu gereği krallar içindi ve onları ilgilendirmekteydi. Ancak bu fallara olan inancın artması ile bir süre sonra sadece kral hakkında değil, kralın akrabaları hakkında da kehanette bulunmalar başgösterdi. Zamanla aristokratların da astrologlara fal baktırmaya başlaması ile mundan astroloji genele yayıldı; bir zaman sonra ortaya bugün horoskop olarak bildiğimiz, doğum haritasına bakarak kehanette bulunma modası ortaya çıktı; ama biraz daha basit düzeyde; çünkü o tarihlerde sadece çıplak gözle görülen beş gezegenin varlığından haberdar idiler. Bu beş gezegenin, ayın ve güneşin hangi takım yıldızından doğdukları / battıkları / bulundukları kehanetin yönünü belirlemekteydi ve zenginler arasında giderek popülerleşen fal bakma biçimi, kişinin doğduğu gündeki yıldız haritasına bakarak onun karakterini okumak şeklindeydi. Horoskop olarak anılan doğum kartları, doğum gibi önemli olayların gerçekleştiği herhangi bir gün ve saatte gökcisimlerinin konum ve açılarını gösteren araçlardır. İlk rastlanan tablet üzerine çivi yazısı ile işlenmiş horoskoplar, M.Ö. 410 yılında Babilliler tarafından oluşturulanlardır(1). Daha sonra Mısır'a ve oradan da Antik Yunan'a sıçramış, herkesçe paylaşılan bir inanç haline gelmiştir. MS 2. yüzyıldan bir örnek vermek gerekirse, Batlamyus'un Tetrabiblos adlı kitabında Satürn, avcı takımyıldızındayken doğanlar için şöyle söylüyordu: Satürn, Avcı takımyıldızında iken doğan çocuklar esmer, gürbüz, siyah ve kıvırcık saçlı, kıllı göğüslü, orta büyüklükte gözlere sahip, orta boylu, soğuk ve rutubetten fazlasıyla etkilenip sinirli olurlar. Kısacası bir süre sonra ulusların yakın gelecekteki kaderini tayin eden mundan astroloji ile natal astrolojinin birleşmesinden günlük, haftalık, aylık, yıllık kehanetler ortaya çıktı. Özellikle 18 ve 19. yüzyılda İngiltere'de bu kehanetler ile fal bakmak oldukça popüler hale gelmişti. Hala astrologlar aracılığıyla yürütülen bu eylemin gazeteler aracılığıyla yaygınlaşması ise 1930'ları buluyor. Bugün hemen hemen tüm gazetelerde ve dergilerde birer tane astrologa rastlamak mümkün. Bu astrologlar genelde günlük, o da olmadı aylık, hiç olmadı yıllık fallar yazıyorlar, kitaplar yayınlıyorlar, televizyonlarda boy gösteriyorlar. Her yılın sonunda da mutlaka davet edildikleri mecralarda hem mundan astrolojisi hem de horoskop bağlamında yeni gelecek olan yılın değerlendirmesini yapıyorlar. İşte bu araştırmada 2012 yılı biterken 2013 yılı hakkında kehanetlerde bulunan bir takım astrologların bu kehanetlerinin gerçekleşip gerçekleşmediğini yaygın katılım gösterilen bir anket aracılığıyla test etmeye çalıştık. 1300 kişiye sorduk: 2013'te ne oldu? Bunu yapabilmek için astrologların kehanette bulunmayı çok sevdiği aşk, evlilik, kariyer, iş, mutluluk, sağlık vb. konularıyla ilgili kısa ve öz sorular içeren bir anket kullandık. Bu anket 26 soruluk, son derece basit, iki dakikada kolaylıkla doldurulabilen bir anketti . Bu 26 sorudan 5'i katılımcıların burçları, yükselen burçları, cinsiyetleri ve astrolojiyi ciddiye alma derecelerinin sorulduğu demografik bilgi alma amacıyla sorulmuş sorulardı. Kalan 21'i ise kişilerin 2013 yılında yaşadıklarına ilişkin değerlendirme sorularıydı. Bu 21 değerlendirme sorusu kişilerin astrolojiye inanıp inanmamasından bağımsız olarak yanıtlanabilen, sadece ve sadece 2013 yılı içerisinde seyahate çıkma, evlenme, boşanma, çocuk sahibi olma, aşık olma gibi eylemlerde bulunup bulunmadıklarını sorgulamaktaydı. Bu sayede yanıtların astrolojiye değer verip vermemek ya da onu ciddiye alıp almamaktan etkilenmesi söz konusu olmayacağı düşünüldü. Zira evlenmiş ya da evlenmemiş olmanız, ya da tutkulu bir aşk yaşayıp yaşamamış olmanız büyük ölçüde astrolojiye verdiğiniz değerden bağımsızdır 22 sorudan 7'sinde kişilerin 2013 yılındaki durumları soruldu ve yanıtlamaları için 1-Kötüleşti, 2-Değişmedi ve 3-İyileşti olmak üzere üç seçenek sunuldu . Kalan 15 soruda ise Evlendim, Boşandım, Tutkulu aşk yaşadım gibi tecrübeleri yaşayıp yaşamadıkları sorularak Evet ve Hayır seçeneklerinden birini seçerek yanıtlamaları istendi . Anket için kartopu örnekleme tekniği seçildi: Yani anket sosyal medya üzerinden paylaşılan bağlantı aracılığıyla yayıldı -ve kartopu gibi büyüdü- toplamda 1287 kişi katıldı. Ancak tabi ki bu formların hepsi ciddiyetle doldurulmamıştı: Burç bilgisinin verilmediği, soruların boş bırakıldığı ve özensiz yanıtlanmış olan 67 form ayıklandı. Analizler geriye kalan 1220 kişinin gözlem verileri ile gerçekleştirildi . Bilimin fendi astrolojiyi yendi mi? Bir siyasetçiye, bir ekonomiste tutturamadıkları tahminler ya da gerçekleşmeyen müjdeler hatırlatılır, hatta kimi zaman hesap sorulur. Bir doktorun önerdiği tedavinin işe yaramaması halinde o doktorun neden iddia ettiği gibi olmadığı sorusuna yanıt vermesi istenir. Bir mühendis, yapmış olduğu hesap hatasının sorumluluğunu tamamen üzerine alır; hatta bu mesleklerdeki insanların gerçekleşmemiş vaat ve söylemleri nedeniyle birileri zarar görmüşse yargılanır ve hapse bile girebilir. Ancak kimse astrologları gerçekleşmemiş kehanetleri dolayısıyla sorgulamaz. Bunun pek çok nedeni olabilir: Birincisi, günlük, haftalık, aylık derken o kadar çok kehanet üretmişlerdir ki, eminin sadece okuyanlar değil kendileri bile bir süre sonra ne dediklerini unutuyorlardır. İkincisi ise pek çok kimse astrolojiyi çok ciddiye alıyor görünse de herhalde hayattaki ciddi kararlarını astrologların kehanetlerini ciddiye alarak veriyor olmamalarıdır. Üçüncüsü ise, bu gibi çalışmaların azlığı ya da yokluğu nedeniyle, kehanetlerin gerçekleşip gerçekleşmediğinin ciddi olarak sorgulanmamasıdır ya da sorgulanmaya değer bulunmamasıdır. İşin tuhaf yanı astrologlar, kehanetleri tutmadığı zaman bundan pek gocunmazlar. Astrolojinin tüm sözdebilimler gibi yanlışlanamaz özelliğe sahip olması bunun bir nedeni olabilir. Bir kehanet tutmadığında en kötü ihtimalle top yükselen burca atılır, o da olmazsa astroloji size ne olacağını söylemez; hangi konularda şanslı olabileceğinizi söyler olur. Ya da enerjiniz düşüktür, yıldızınızla aranız barışık değildir vs. O zaman da astroloji aslında kendi amacını terk etmiş olur... E hani gezegenler, takımyıldızları, enerjiler, falan filan? derseniz pek çok tartışmamda yaşadığım gibi- cahillikle suçlanan en nihayetinde siz olursunuz. Aslında astroloji ve astrologların ciddi olarak ele alındığı, kehanetlerinin test edildiği bazı bilimsel çalışmalar yapıldı . Mesela 1985 yılında yapılan Carlson deneyi meşhurdur. Carlson bu deney için Avrupa'nın ve ABD'nin en çok saygı duyulan 30 astroloğunu davet etti ve astrologlar da davete icabet ettiler. Deneyin işleyişi şöyleydi: Toplamda 116 bireye ait horoskop, yani doğum anlarındaki gökyüzü haritaları mevcuttu. Astrologlara her seferinde bir birey ve birisi gerçekten o bireye ait olan, diğer ikisi ise rasgele olan 3 adet horoskop veriliyordu. Astrologlar kişiye -burçları hariç- istedikleri soruyu sorabiliyor, kişiyi görebiliyor, kısaca kişiyle sözlü, görsel etkileşime girebiliyorlardı. Astrologlardan istenen hangi horoskopun o kişiye ait olduğunu tahmin edebilmeleriydi. Bilin bakalım ne oldu? Tahmin edemediler. Astrologların başarma oranı 1/3'tü... Yani herhangi birimizin gidip rasgele bir kart seçmesi halinde elde edeceği başarı oranı kadar (2). 1990 yılında ise başka bir çalışma yapıldı ve altı uzman astrologdan ellerine verilmiş 23 doğum yıldız haritasıyla, rahatlıkla konuşup sohbet edebildikleri, burçları hariç istedikleri soruyu sorabildikleri 23 kişiyle eşlemelerini istediler. Sonuç yine aynı oldu ve bunu başarma kabiliyetlerinin herhangi bir insandan daha fazla olmadığını ortaya koyan McGrew ve McFall, başarılı bir çalışmaya imza atmış oldular (3). 2011 yılında Güney Afrika'daki işçi bulma kurumuna kayıtlı 65.268 kişinin burçları ile onlara kurum tarafından uygulanmış olan karakter testlerinin sonuçlarını karşılaştırarak, burçlar ile karakterler arasında hiçbir bağlantı olmadığını ortaya koyan Renier Steyn de yüzyüze etkileşim olmadan ve araya astrologları katmadan, yeni bir anket doldurmak suretiyle ortaya çıkabilecek her tür seçilim hatasını da bertaraf ederek astrolojinin karakter tezlerinin bir geçerliliği olmadığını ortaya koydu(4). Astrologlar 2013 için ne dediler? Biz bu çalışmada seçtiğimiz bazı astrologların katıldığı programlarda, kendi sosyal medya hesaplarında ya da ulusal basında henüz 2012 yılının Aralık ayındayken 2013'e dair yapmış oldukları kehanetlerden bulabildiklerimizi bulduk. Aslında astrologlar aşağıda söylediklerinden çok faha fazlasını söylediler; fakat pek çoğu olabilir, yapabilir, edebilir, bir ihtimal ... gibi savunma alanlarıyla beraber sunulmuşlardı. O yüzden aşağıdaki listede kesin ve kesine yakın ifadelere yer vermeye çalıştık. İşte astrologların hipotezleri: |Astrolog |Hipotez |Mecra ve Tarih |Dinçer Güner |2013 senesinde evlenme potansiyeli yüksek olanlar: Yay, İkizler, Oğlak, Yengeç |Resmi twitter hesabı, 25 Aralık 2012 |Dinçer Güner |Kazanç ve maddi konularda en süper şanslı olan burçlar yılın ilk yarısı Boğa, ikinci yarısı İkizler |Resmi twitter hesabı, 25 Aralık 2012 |Dinçer Güner |Terazilerin ise maddi anlamda Satürn yüzünden yüzleri kolay kolay gülmeyebilir, yılın genelinde para idare etmeyi öğrenecekler |Resmi twitter hesabı, 25 Aralık 2012 |Hande Kazanova |Boğalar ilişkilerine dikkat etsinler, parasal anlamda çok şanslılar |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Hande Kazanova |Aslanların sosyal çevreleri ve iş hayatı çok aktif olacak |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Hande Kazanova |Kariyer yılında olacak başaklar. Çok önemli şansları var. Medyada da çok fazla başak konuşuyor olacağız. Yılın ikinci yarısı sosyal çevrede çok şanslı olacaklar. |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Hande Kazanova |Teraziler seyahat ve eğitim alanında çok aktif olacaklar |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Hande Kazanova |Akrepler yılın ikinci yarısı keyif yapıp seyahat edecekler |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Hande Kazanova |Yaylar: İkili ilişkide şanslılar 6 ay boyunca. Çok arkadaşım var evlilik düşünen. Yılın ikinci yarısı Parasal konularda şanslı olacaklar. |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Hande Kazanova |Oğlaklar, evlilik ve ikili ilişkide şanslı olacaklar |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Binnur Zaimler |2013 yılında parasal anlamda en şanslı burçlar sorulunca: Yılın ilk yarısı ikizler. İkizler bütün olacakları değerlendirmeli. İkinci yarıda da Yengeç şanslı. Jupiter yengeç'e geçicek bolluk ve zenginlik olucak. Kadın liderler göreceğiz. Şirketlerde ve ülkelerde. İkizler ve yay basında çok ön planda. |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Zeynep Ekşib |Oğlaklar için kariyerle alakalı önemli bir kariyer planı olabilir. Disiplin enerjiyi bulabilirler kendilerinden. |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Zeynep Ekşib |Başaklar maddi konulara dikkat etsin. |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Zeynep Ekşib |Koçlar özellikle evlilikle ilgili çok hassaslar. |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Rezzan Kiraz |2012 de pluton oğlaktaydı 2013 te devam edicek. Uranüs koçtaydı devam edicek. Plüton hayatı altüst eden Bir şey. Ölmeden önce sizi öldürüyor hayata bakışınızı değiştiriyor. Kötü açıdan örnek olarak Aile iş kaybı olabilir. |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Rezzan Kiraz |Neptün'e hizmet etmezseniz ruh ve sinir hastalığı hastanesi dolabilir. Özellikle balık ve başaklar yaylar ve ikizler dikkat edip ayaklarını sağlam yere bassınlar. Kimsenin peşinden koşmasınlar. |25 Aralık 2012, HABERTÜRK Teke Tek Programı |Zeynep Süzmen Şen |Balıklara çok romantik, ayaklarını yerden kesecek bir aşk gelebilir. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Binnur Zaimler & Zeynep Süzmen Şen |Binnur Zaimler: Aynı zamanda bebek de gelebilir.Z.S.Ş.: Hatta ben Balıkların ikiz, üçüz sahibi olabileceklerini düşünüyorum. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Hande Kazanova |Yıldızlar aynı pozisyona yıllar sonra gelse bile insan helezonik. Yani aynı siz olmadığınız için aynı şeylerle karışlaşmamış oluyorsunuz. Ama dikkat etmesi gereken burç var; Boğa... Özellikle evliliklerine, ikili ilişkilerine.. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Hande Kazanova |Koçların hayatında önemli değişimler olabilir. İçlerinde inanılmaz bir bağımsızlık, cesaret var. Akreplerin hayatı yeniden yapılanıyor. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Zeynep Süzmen Şen |Koç, Yengeç, Oğlak ve Terazi... Özellikle bunların ilk günlerinde doğanlar için büyük değişim görünüyor. Aslında bu süreç son 1-2 yıldır başladı ve önümüzdeki yıl devam edecek. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Binnur Zaimler |Kovalar için de çok önemli bir dönem çünkü onları tanımayanların bile itibarlarını, imajlarını konuştuğunu görecekler. 10 sene sonra, 20 sene sonra da bu dönemi Kovalar kariyerleriyle ilgili hatırlayacaklar ve ben neler başardım deyip sevinecekler. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Zeynep Süzmen Şen |Boğalara birtakım vaatler var. Bilinçaltlarından bir şeyler seslenmeye, hayat felsefeleri değişmeye başladı ve aslında kontrol alanlarından çıkmaya davet ediliyorlar. Birtakım şanslar var; onları iyi görüp iyi değerlendirmek lazım. Özellikle yılın ilk yarısında. Çünkü yılın ikinci yarısı bu şans İkizler'e geçecek. İkizler için yeni yatırım zamanı olacak. Bir de Akrep'i çok iddialı görüyorum bu sene. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Binnur Zaimler |Yaylar, kariyer anlamında kaotik bir dönemine giriyorlar. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Hande Kazanova |Balıklar yılın ilk yarısı ev, aile, yuva, huzur anlamında şanslı. Yılın ikinci yarısı Koç burcuna geçecek bu etkiler. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. |Zeynep Süzmen Şen |Aslanlar egolarını bir kenara bırakıyor, aile kurmaları gerektiğini, biz olma duygusunu yaşayabileceklerini düşünüyorum. Dönüşleri muhteşem olacak, parlamaya başlayacaklar, özellikle yılın ikinci yarısı Aslanları gözlemek keyifli olacak. |30 Aralık 2012, HABERTÜRK 2013 kimin yılı olacak röportajı. Anketimizin katılımcı profili Anketten de görebileceğiniz gibi anketimizin sonunda katılımcıların astrolojiye olan yaklaşımlarını sormuştuk. Ankete katılan 1220 kişiden 143'ü astrolojiyi çok ciddiye alırken, 729'u mesafeli yaklaşıyor. 348 kişi ise astrolojiyi hiç anlamlı bulmuyor. Kadın katılmcı ve erkek katılımcılar arasında astrolojiye olan yaklaşımları bakımıdan çok ciddi farklar var. Astrolojiyi anlamlı bulmayanları büyük bir çoğunluğu erkek iken tersi de geçerli: Astrolojiyi ciddiye alanların büyük çoğunluğu kadınlardan oluşuyor. Ankete katılım gösteren burçların dağılımına göz atarsak oldukça dengeli bir tabloyla karşılaşmaktayız. Yengeçler küçük bir miktar fazla olmak üzere neredeyse her burçtan katılım %8 civarında gerçekleşmiş. Katılım gösterenler arasındaki en küçük grup yaylar. Bu durum İçişleri Bakanlığı'nın 2010 yılında çıkardığı Türkiye Burç İstatistiği'ne uygun, zira bu istatistiğe göre Balıklar ve Yengeçler Türkiye'deki en kalabalık grubu oluştururken, yaylar neredeyse onların yarı nüfusuna sahip grup olarak son sırada yer alıyor (5). Grafik Tablo | Burçlar | Sayı | Yüzde |Koç | 105 | 8,6% |Boğa | 97 | 8,0% |İkizler | 104 | 8,5% |Yengeç | 125 | 10,2% |Aslan | 101 | 8,3% |Başak | 98 | 8,0% |Terazi | 101 | 8,3% |Akrep | 108 | 8,9% |Yay | 90 | 7,4% |Oğlak | 94 | 7,7% |Kova | 103 | 8,4% |Balık | 94 | 7,7% |Toplam | 1220 | 100,0 Anketimizde yükselen burçları da sormuş olmamıza rağmen katılımcıların yaklaşık %34'ünün yükselen burcunu bilmiyor olması nedeniyle onları bir değerlendirme verisi olmaktan çıkardık. Katılımcıları cinsiyetleri açısından incelediğimizde ise %58,6'sının kadınlardan, %39,8'inin erkeklerden oluştuğunu gördük. 19 katılımcı cinsiyetlerini belirtmeyi tercih etmediler. | Cinsiyet | Sayı | Yüzde |Kadın | 715 | 58,6% |Erkek | 486 | 39,8% |BOŞ | 19 | 1,6% | Toplam | 1220 | 100,0% Katılımcıların yaş dağılımları ise Türkiye'deki internet kullanıcılarının yaş dağılımına benzer şekilde gerçekleşti ve büyük çoğunluğu 41 yaş gerisindeki katılımcılardan oluştu. 18 yaşından küçükler anketimize çok fazla ilgi göstermediler: 2013 nasıl geçti? -> Durum soruları... Peki biz bu verilerle ne yapacağız? Ankete dayalı bu tip araştırmalarda gruplar arasında anlamlı farklar olup olmadığını tespit etmek çok önemlidir. Konuya aşina olmayanlar için küçücük bir bilgi verelim: Diyelim ki 40 kişilik bir sınıftaki kızların %10'u, erkeklerin ise %5'i gözlüklü olsun. Bu bize kızlar gözüklü olur bilgisini verebilecek yeterlilikte bir bilgi midir? Hayır... Çünkü böyle bir sonuç tamamen tesadüf eseri ortaya çıkmış da olabilir. Oysa aynı sınıfta kızların %80'i gözlüklü iken, sınıftaki erkeklerin %30'u gözlüklü olsaydı, işte o zaman kızların erkeklerden bariz bir şekilde daha fazla gözlük takma eğilimine sahip olduklarından şüphelenebilirdik. Gruplar arasındaki farkın anlamlı olup olmadığını test etmek için kullanılan bir kaç istatistik yöntem vardır. Katılımcılara sorduğumuz soruların yanıtları kategorik olduğundan kullanılacak uygun analiz ki kare testidir. Ki-kare testi bizlere burçların sorulara verdiği yanıtlara göre gruplanması halinde gerçekten aralarında anlamlı bir şekilde belli bir kategoriyi seçip seçmediklerinin bir ölçüsünü verecektir. Bu sebeple analizlerimizde 12 adet burcun sorulara verdiği yanıtlar arasındaki olası anlamlı farklar incelenirken ki-kare testine başvurulmuştur. Daha iyi anlaşılması için ilk sorumuzu ayrıntılı olarak ele alalım: Anketten de görebileceğiniz üzere ilk sorumuzda katılımcılara aşk hayatlarının 2013 yılında nasıl geçtiğini sormuştuk ve Kötüleşti / Değişmedi / İyileşti olarak sunulan üç şıktan birisini işaretleyerek yanıtlamalarını istemiştik. İşte katılımcılarımızın bu soruya verdikleri yanıtlar şöyle dağıldı: Grafik Veriler | | Aşk Hayatım | Toplam | | Kötüleşti | Değişmedi | İyileşti |Koç | 32 | 51 | 22 | 105 | 30,5% | 48,6% | 21,0% | 100,0% |Boğa | 25 | 46 | 26 | 97 | 25,8% | 47,4% | 26,8% | 100,0% |İkizler | 26 | 45 | 33 | 104 | 25,0% | 43,3% | 31,7% | 100,0% |Yengeç | 39 | 55 | 31 | 125 | 31,2% | 44,0% | 24,8% | 100,0% |Aslan | 21 | 52 | 28 | 101 | 20,8% | 51,5% | 27,7% | 100,0% |Başak | 20 | 52 | 25 | 97 | 20,6% | 53,6% | 25,8% | 100,0% |Terazi | 18 | 66 | 17 | 101 | 17,8% | 65,3% | 16,8% | 100,0% |Akrep | 33 | 54 | 20 | 107 | 30,8% | 50,5% | 18,7% | 100,0% |Yay | 21 | 44 | 25 | 90 | 23,3% | 48,9% | 27,8% | 100,0% |Oğlak | 22 | 48 | 24 | 94 | 23,4% | 51,1% | 25,5% | 100,0% |Kova | 28 | 48 | 26 | 102 | 27,5% | 47,1% | 25,5% | 100,0% |Balık | 24 | 52 | 18 | 94 | 25,5% | 55,3% | 19,1% | 100,0% | Toplam | 309 | 613 | 295 | 1217 | 25,4% | 50,4% | 24,2% | 100,0% Tabloya bakınca hemen hemen her burçta değişmedi yanıtının baskın olduğunu ve yanıtların dağılımlarının her burç için benzer olduğunu görüyoruz; ancak bilimsel konuşacaksak bizim görmemiz yetmez; matematiksel olarak da test etmemiz gerekir. Ki-kare testi aracılığıyla bu tabloyu analiz ettiğimizde Pearson Ki Kare Testi'nin anlamlılık değeri 0,288 çıkar... Derin istatistiki bilgilerle kafa karıştırmak istemediğim için basitçe şunu söyleyebilirim ki, anlamlılık değeri bize anlamlı fark olup olmadığını anlamak için gereken bilgiyi veren sayısal bir ifadedir. Bu sayı 0,05'ten küçükse, %95'lik güven düzeyinde gruplar arasında anlamlı bir fark olduğunu anlarız (p < 0,05). Bulduğumuz 0,288 değeri ise bize bırakın biraz anlamlı olmasını, burçlar arasında neredeyse hiçbir şekilde anlamlı bir fark olmadığını ve bu dağılımın tesadüfen de oluşabileceğini anlatıyor. Zaten tabloya bakınca da rahatlıkla görülebileceği üzere herhangi bir burcun aşk hayatı 2013 yılında başka herhangi bir burca göre anlamlı bir şekilde sadece iyileşme ya da sadece kötüleşme göstermemiş. Yani Hande Kazanova'nın iddia ettiği gibi, boğaların ilişkilerine dikkat edecek bir durumu olmamış . Veya kendisinin evlilik düşünen, ilişkileri 2013 yılında iyi gidecek olan ve yay burcu olan arkadaşları, meğer geneli yansıtamıyormuş. Benzer şekilde Zeynep Süzmen Şen de maalesef balıkları üzecek kadar haksız çıkıyor: Anketimize katılan balıklara herhangi bir burçtan daha fazla ya da daha az gelmemiş ayaklarını yerden kesecek bir aşk ya da yaşadıysa da aynı yıl içerisinde hem sona ermiş, hem de etkileri geçmiş olmalı ki katılımcılar değişmedi diyecek kadar duyarsız olsunlar. Bu durumda astrologlarımızın hipotezleri test edilirse sonuç her birisi için negatif olur. |Astrolog |Hipotez |Test Sonucu |Hande Kazanova |Boğalar ilişkilerine dikkat etsinler, parasal anlamda çok şanslılar |Negatif |Hande Kazanova |Yaylar: İkili ilişkide şanslılar 6 ay boyunca. Çok arkadaşım var evlilik düşünen. |Negatif |Hande Kazanova |Oğlaklar, evlilik ve ikili ilişkide şanslı olacaklar |Negatif |Zeynep Süzmen Şen |Balıklara çok romantik, ayaklarını yerden kesecek bir aşk gelebilir. |Negatif |Hande Kazanova |Yıldızlar aynı pozisyona yıllar sonra gelse bile insan helezonik. Yani aynı siz olmadığınız için aynı şeylerle karışlaşmamış oluyorsunuz. Ama dikkat etmesi gereken burç var; Boğa... Özellikle evliliklerine, ikili ilişkilerine.. |Negatif İstatistiksel bir analiz yapmamış olsaydık tabloya bakarak tesadüfi de olsa İkizler'in aşk hayatının diğerlerine göre bir miktar iyileştiğini söyleyebilirdik, ya da aşk hayatı en çok kötüleşen burcun terazi olduğunu söyleyebilirdik... Ama hatırlatmak istiyorum ki bu sayılar anlamsızca ve rasgele dağılmışlardır. Bu çalışmayı burçlar arasında değil de adı Ahmet, Mehmet veya Hasan olanlar arasında ya da meslekleri doktor, mühendis ve öğretmen olarak arasında yapsaydık, onlar arasında da bu tip farklara rastlayabilirdiniz. Hepsi eşit dağılsa çok daha büyük bir olay olurdu. Diğer durum soruları Altı değerlendirme sorusundan ilkini detaylı olarak inceledikten sonra yazıyı uzatmamak adına kalan altı sorudan Genel Olarak Mutluluğum dışında hiçbir sorunun anlamlı bir fark vermediğini söyleyelim. Yani katılımcılarımız burçlarına bağlı olarak ekonomik durumları, kariyerleri, arkadaş çevreleri, aile ilişkileri ya da sağlık durumları açısından birbirlerine anlamlı bir fark atamamışlar: Ne olumlu ne de olumsuz yönde! Başka bir deyişle iş, aşk, aile ve sağlık sahalarında burçlar birbirlerinden bariz olarak farklı olacak ve ayrılacak bir iyileşme ya da kötüleşme göstermemişler; yani bir akrebin ne kadar kötüleşti veya ne kadar iyileşti ise, bir yengeç ya da balık için de o kadar olmuş. Yani maalesef- aşağıda gördüğünüz tüm hipotezler bir anlamda çöpe gitmiş oluyor... |Astrolog |Hipotez |Test Sonucu |Dinçer Güner |Kazanç ve maddi konularda en süper şanslı olan burçlar yılın ilk yarısı Boğa, ikinci yarısı İkizler |Negatif |Dinçer Güner |Terazilerin ise maddi anlamda Satürn yüzünden yüzleri kolay kolay gülmeyebilir, yılın genelinde para idare etmeyi öğrenecekler |Negatif |Hande Kazanova |Boğalar ilişkilerine dikkat etsinler, parasal anlamda çok şanslılar |Negatif |Hande Kazanova |Aslanların sosyal çevreleri ve iş hayatı çok aktif olacak |Negatif |Hande Kazanova |Kariyer yılında olacak başaklar. Çok önemli şansları var. Medyada da çok fazla başak konuşuyor olacağız. Yılın ikinci yarısı sosyal çevrede çok şanslı olacaklar. |Negatif |Binnur Zaimler |2013 yılında parasal anlamda en şanslı burçlar sorulunca: Yılın ilk yarısı ikizler. İkizler bütün olacakları değerlendirmeli. İkinci yarıda da Yengeç şanslı. Jupiter yengeç'e geçicek bolluk ve zenginlik olucak. Kadın liderler göreceğiz. Şirketlerde ve ülkelerde. İkizler ve yay basında çok ön planda. |Negatif |Zeynep Ekşib |Başaklar maddi konulara dikkat etsin. |Negatif |Rezzan Kiraz |2012 de pluton oğlaktaydı 2013 te devam edicek. Uranüs koçtaydı devam edicek. Plüton hayatı altüst eden Bir şey. Ölmeden önce sizi öldürüyor hayata bakışınızı değiştiriyor. Kötü açıdan örnek olarak Aile iş kaybı olabilir. |Negatif |Rezzan Kiraz |Neptün'e hizmet etmezseniz ruh ve sinir hastalığı hastanesi dolabilir. Özellikle balık ve başaklar yaylar ve ikizler dikkat edip ayaklarını sağlam yere bassınlar. Kimsenin peşinden koşmasınlar. |Negatif |Hande Kazanova |Koçların hayatında önemli değişimler olabilir. İçlerinde inanılmaz bir bağımsızlık, cesaret var. Akreplerin hayatı yeniden yapılanıyor. |Negatif |Zeynep Süzmen Şen |Koç, Yengeç, Oğlak ve Terazi... Özellikle bunların ilk günlerinde doğanlar için büyük değişim görünüyor. Aslında bu süreç son 1-2 yıldır başladı ve önümüzdeki yıl devam edecek. |Negatif |Binnur Zaimler |Kovalar için de çok önemli bir dönem çünkü onları tanımayanların bile itibarlarını, imajlarını konuştuğunu görecekler. 10 sene sonra, 20 sene sonra da bu dönemi Kovalar kariyerleriyle ilgili hatırlayacaklar ve ben neler başardım deyip sevinecekler. |Negatif |Zeynep Süzmen Şen |Boğalara birtakım vaatler var. Bilinçaltlarından bir şeyler seslenmeye, hayat felsefeleri değişmeye başladı ve aslında kontrol alanlarından çıkmaya davet ediliyorlar. Birtakım şanslar var; onları iyi görüp iyi değerlendirmek lazım. Özellikle yılın ilk yarısında. Çünkü yılın ikinci yarısı bu şans İkizler'e geçecek. İkizler için yeni yatırım zamanı olacak. Bir de Akrep'i çok iddialı görüyorum bu sene. |Negatif |Binnur Zaimler |Yaylar, kariyer anlamında kaotik bir dönemine giriyorlar. |Negatif Anlamlı bir fark! Gelelim tüm anketimizin tek anlamlı sonucuna. Katılımcıların değerlendirme soruları arasından Genel Olarak Mutluluğum sorusuna vermiş oldukları yanıtlar aşağıdaki gibi dağılmıştır: Grafik Frekans | | Genel Olarak Mutluluğum | Toplam | | Kötüleşti | Değişmedi | İyileşti |Koç | 30 | 43 | 32 | 105 | 28,6% | 41,0% | 30,5% | 100,0% |Boğa | 23 | 46 | 28 | 97 | 23,7% | 47,4% | 28,9% | 100,0% |İkizler | 29 | 39 | 36 | 104 | 27,9% | 37,5% | 34,6% | 100,0% |Yengeç | 44 | 34 | 45 | 123 | 35,8% | 27,6% | 36,6% | 100,0% |Aslan | 28 | 43 | 30 | 101 | 27,7% | 42,6% | 29,7% | 100,0% |Başak | 25 | 29 | 43 | 97 | 25,8% | 29,9% | 44,3% | 100,0% |Terazi | 21 | 56 | 24 | 101 | 20,8% | 55,4% | 23,8% | 100,0% |Akrep | 35 | 41 | 30 | 106 | 33,0% | 38,7% | 28,3% | 100,0% |Yay | 19 | 38 | 33 | 90 | 21,1% | 42,2% | 36,7% | 100,0% |Oğlak | 15 | 48 | 29 | 92 | 16,3% | 52,2% | 31,5% | 100,0% |Kova | 23 | 49 | 31 | 103 | 22,3% | 47,6% | 30,1% | 100,0% |Balık | 26 | 42 | 26 | 94 | 27,7% | 44,7% | 27,7% | 100,0% | Toplam | 318 | 508 | 387 | 1213 | 26,2% | 41,9% | 31,9% | 100,0% Genel olarak mutluluğum sorusu için yapılan Pearson Ki-kare testi sonunda anlamlılık değeri 0,007 olarak elde edilmiştir (p < 0,01). 0,007 sayısı 0,05'ten ve hatta 0,01'den bile küçük olduğu için burada oldukça anlamlı bir dağılım farkı oluştuğu söylenebilir. Tabloya baktığımızda başakların bariz bir biçimde İyileşti yanıtını tercih ettiklerini, yengeçlerin ise bariz bir biçimde değişmedi seçeneğini tercih etmediklerini görüyoruz. Hatta grafiğe baktığımızda başak ve yengeçlerde yeşil sütunun diğerlerinden daha uzun olduğunu ve orada sırıttıklarına şahit oluyoruz. Bu anlamlı farkı yakalamış olmamız anlamlı fark kavramını okurlarımıza gösterebilmemiz için büyük bir şans! Gelelim farkın olası açıklamalarına: Ki-kare testi bize sadece kategorilere dağılımların oranlarını mukayese etme imkanı sağlar. Dikkat edilirse Yengeç'ler iyileşti yanıtını diğerlerine göre fazlaca tercih etmişlerdir; fakat aynı şekilde kötüleşti yanıtını da diğerlerine göre fazlaca tercih etmişlerdir. Başak dışında herhangi bir burçta diğerlerine göre iyileşme ya da kötüleşme yönünde bariz olan bir yığılma gözükmemektedir. Peki ne olmuştur ve genelde bütün burçlarda en çok verilen yanıt Değişmedi iken Başak burçlarında öyle olmamıştır? Diğer bütün sonuçlarda herhangi bir anlamlı fark çıkmazken sadece ve sadece bu soruda anlamlı bir fark çıkması açıklama gerektirmektedir. Böyle durumlarda akıllara ilk olarak -örneklemin küçük olmasının da etkisiyle kuvvetlenen şans etkisi olabileceği gelir. Bunu hemen açıklayalım: Bir parayı attığınız zaman yazı ve tura gelme olasılıkları birbirine eşittir ve %50'dir. Bir parayı sadece üç kez atarsanız TTT ya da YYY gibi bir sonuçla karşılaşmanız oldukça olasıdır; ama bu durum %100 T ya da %100 Y geldiği anlamına gelir ki, gerçek olasılık olan %50'den çok uzaktır. Ancak bir parayı 100 kez attığınızda tamamı tura ya da tamamı yazı olan bir sonuç kümesiyle karşılaşmanız zordur. Parayı atma sayısı arttıkça Yazı ve Tura gelme sayıları arasındaki fark yüksek olsa bile bunların oranlarının %50'ye yaklaştığı görülür. Mesela 100 defa para attığınızda 40 Y ve 60 T ile karşılaşabilirsiniz -100 adet yazı ile karşılaşsa idiniz paranın hileli olduğunu düşünürdünüz- bu da oranlarının %40 Y ve %60 T olduğunu gösterir. 10.000 kez para attığınızda 4800 Y ve 5200 T sonucu ile karşılaşabilirsiniz; burada adetlerine bakacak olursak aradaki fark yüksektir ve 400 adettir, ancak oranlara baktığınızda yazı gelme oranı %48 iken tura gelme oranının %52 olduğu sonucuna varırız. Teorik olarak atış sayısı sonsuza yaklaştıkça olasılıklar kesin olarak kendi değerlerini bulur. Aynı durum burçlar arasında yaptığımız bu değerlendirme için de geçerlidir ve az sayıda katılım yüksek hata içerme riski taşır. Uç bir örnekle anlatalım: Eğer her burçtan birer kişiye anket uygulamış olsa idik, kesinlikle burçların birbirinden farkları çok anlamlı çıkarlardı. Tek bir akrep ekonomik durumu için iyileşti derken, tek bir boğa ise kötüleşti demiş olurdu ve bu kadar az sonuçla akreplerin ekonomik durumu iyileşmiş, boğalarınki kötüleşmiş diyebilirdik . Yani başaklarda böyle bir sonuca ulaşılmış olmasının olası nedenlerinden birisi örneklemin küçüklüğü olabilir. Eğer örneklemimizi yeterli kabul edercek olursak ki bu da astrologların tezlerinde kısmen haklı olduklarına işaret edebilirdi; ancak ne tuhaftır ki astrologlarımızın hiçbirisi başaklar ve yengeçlerin bizim tespit ettiğimiz farklarını ima edebilecek hiçbir şey söylememiş. Anket sonuçları Başak'ların Genel olarak mutluluğum ifadesi için diğerlerine nispeten iyileşti tercihinde daha fazla bulunduğunu gösteriyor; ancak hipotezlerimizde başaklara dair 2013 yılı için net ve olumlu bir şeyler söyleyen bir astroloğa rastlayamıyoruz. 2013'te ne oldu? Olay soruları... Gelelim ikili ölçeklerimize... 21 sorudan 6'sını yukarıda irdeledik. Bu sorulara Kötüleşti / Değişmedi / İyileşti yanıtları veriliyordu. Diğer 15'i katılımcılara kesin olarak Evet / Hayır diye yanıtlayabilecekleri, 2013 yılındaki deneyimleri hakkındaki sorulardı. Yazımızı daha fazla uzatmamak adına hızlı bir bakış atalım; ne de olsa artık ki-kare testinin sonuçlarını anlayabiliyoruz. |Sorular |Sig. |Genel Olarak İyi Geçti | ,430 |Evlendim | ,460 |Boşandım | ,291 |Çocuk Sahibi Oldum | ,568 |Yeni Dostlar Edindim | ,222 |İşimi Kaybettim | ,601 |Yeni İş Buldum | ,487 |Yoğunluğum Arttı | ,583 |Yakınımı Kaybettim | ,509 |Ciddi Sağlık Problemleri Yaşadım | ,156 |Tutkulu Aşk Yaşadım | ,714 |Platonik Aşk Yaşadım | ,782 |Ailemle Kavga Ettim | ,513 |Ev Araba Aldım | ,560 |Güzel bir Tatil Yaptım | ,139 |İşimi Kaybettim | ,601 |Yeni İş Buldum | ,487 |Yoğunluğum Arttı | ,583 |Yakınımı Kaybettim | ,509 |Ciddi Sağlık Problemleri Yaşadım | ,156 Tablodan görebileceğiniz gibi yukarıdaki sorulardan hiçbirisinde burçların anlamlı bir biçimde daha fazla Evet ya da Hayır deme gibi bir durumları olmamış. Özellikle evlilik ile ilgili maddeye dikkat çekmek isterim; zira bu konu popülaritesi nedeniyle astrologların hipotezlerinde bol bol yer alıyor. Ancak daha önce katılımcıların azlığı nedeniyle belirttiğimiz kısıtlılığın evlilik konusundaki anlamlı fark yoksunluğunda etken olduğunu söylememiz gerek; biz bilim insanları alçakgönüllü olmayı ve gerektiğinde eksikliklerimizi itiraf etmeyi biliriz. Katılımcılarımızın sadece %3,5'u evlenmişler. Vay bee, hakikaten X burçlarında evlilik moda olmuş diyebileceğimiz bir durum söz konusu olmadığı gibi, örneklem küçüklüğü nedeniyle sağlıklı bir sonuç almanın mümkün olmadığını da ilave etmemiz gerek; ancak bu kadar az veriyle hareket edecek olsa idik Boğa, Başak, Terazi ve Balık burçları için daha çok evlenmişler diyebilirdik ve astrologlarımız aşağıdaki hipotezleriyle sınıfta kalmış olurlardı: 2013'te Evlendim diyen katılımcılar Astrologların kehanetleri | 2013'te Evlendim | Hayır | Evet | | 102 | 3 | Koç | 92 | 5 | Boğa | 103 | 1 | İkizler | 122 | 2 | Yengeç | 97 | 4 | Aslan | 93 | 5 | Başak | 94 | 6 | Terazi | 106 | 2 | Akrep | 86 | 4 | Yay | 92 | 2 | Oğlak | 99 | 3 | Kova | 88 | 6 | Balık | 1174 | 43 | Toplam | 96,5% | 3,5% |Dinçer Güner |2013 senesinde evlenme potansiyeli yüksek olanlar: Yay, İkizler, Oğlak, Yengeç |Negatif |Hande Kazanova |Oğlaklar, evlilik ve ikili ilişkide şanslı olacaklar |Negatif |Hande Kazanova |Yaylar: İkili ilişkide şanslılar 6 ay boyunca. Çok arkadaşım var evlilik düşünen. Yılın ikinci yarısı Parasal konularda şanslı olacaklar. |Negatif |Zeynep Ekşib |Koçlar özellikle evlilikle ilgili çok hassaslar. |Negatif |Zeynep Süzmen Şen |Aslanlar egolarını bir kenara bırakıyor, aile kurmaları gerektiğini, biz olma duygusunu yaşayabileceklerini düşünüyorum. Dönüşleri muhteşem olacak, parlamaya başlayacaklar, özellikle yılın ikinci yarısı Aslanları gözlemek keyifli olacak. |Negatif Zaten dikkat edilirse dört astrolog evlilik konusunda Yay, İkizler, Oğlak, Yengeç, Koç ve dolaylı olarak Aslan olmak üzere toplamda altı adet burcun adını telaffuz etmişler. Bu da on iki burcun yarısı demek... Astrolojinin fizik ya da matematik gibi aynı olgulardan ve kaynaklardan beslenmediğinin ve yorumların gayet kişisel olduğunun bir göstergesi olan bu durum yapmış olduğumuz testle de kendini gösteriyor. Zira doğa bilimlerinde, özellikle astrolojiye atası olduğu vasfı yüklenen astronomide kehanetler değil veriler çalışır. Elbette henüz ortaya koynamış bir fiziksel fenomen hakkında farklı düşünen astronomlar olacaktır, ancak tüm bu farklı düşünüşler bilimin diğer alanlarıyla tutarlıdırlar ve bir tanesi kendi düşüncesini deliller ya da genel geçer hesaplamalar ile daha geçerli olduğunu gösterirse diğerleri de kendi düşüncelerinden vazgeçme akçakgönüllülüğünü gösterirler. Ancak görünen o ki astrologların her birisi farklı telden çalarken birbirlerini dahi ikna edecek delil ve gerekçelerden yoksunlar. Üstelik komik bir biçimde astrologlar tarafından telaffuz edilmiş olan burçlar, yaylar dışında anketimize katılan ve 2013'te evlenen katılımcılar arasındaki küçük gruplara işaret ediyor. SONUÇ Astroloji gibi sözdebilimlerin ortak özelliklerinden birisi yanlışlanamaz olmalarıdır. Karl Popper tarafından ortaya konan, bilimin bu en önemli ilkesi bilim dünyasında sıkça kullanılır. Örneğin bilimde tüm elmalar kırmızıdır gibi bir önerme, tek bir yeşil elmanın varlığını ortaya koymanızla çürütülmüş olur. Oysa sözdebilimlerde, çok genel önermeler öne sürülmesine rağmen bu önermeleri yanlışlayabilecek bir bulgu ile sunulduğunda onu görmezden gelme, başka nedenlere bağlama ve dolayısıyla önermelerinde ısrar etme davranışlarına sıkça rastlanır. Bu çalışmada kullanılan anket bir takım soruların soruluş şekli nedeniyle semantik bir takım kısıtlılıklara sahip olsa da, anlamı oldukça açık bir takım sorularla da bariz bir şekilde 2013 yılının burçlar açısından anlamlı bir fark yaratmadığını ortaya koymuştur. Ancak herhangi bir astrologun, hadi bırakın astroloji hakkındaki gayribilimsel zemini görmeyi, önermesini geri çekeceğini, iddiasından vazgeçeceğini sanmıyorum. Aşağıda bağlantısını yerleştirdiğim hamveri aracılığıyla tüm testler tekrar edilebilir ve hatta veriler başka açılardan da incelenebilir. Tüm katılımcılara teşekkür ederken Türk televizyonlarında cereyan etmiş bir sahneyi de sizlerle paylaşmak isterim: HAM VERİ Ham veriyi indirmek için tıklayın. TEŞEKKÜRLER: Astrologların kehanetlerini toplama ve deşifre etmede yardımcı olan Tuğçe Demirağ ve Mert Ecevit'e, anket analizlerinde bilgisine danıştığım Neşe Direk'e, bu çalışmaya başlamama vesile olan kuzenim Seda Koyuncu'ya teşekkürlerimle. MERAKLISINA: Astrolojiye İnanmak için 10 Yanılgı Tevfik Uyar Açık Bilim Radyo Programı: Astroneoloji muhabbeti KAYNAKÇA (1) James H. Holden. A History of Horoscopic Astrology. 2. Baskı. 2006. Amerikan Astrologları Federasyonu. (2) Massimo Pigluicci. No sense on stilts. 1. Basım. ABD: 2010, The University of Chicago Press. (3) John H. Mcgrew , Rıchard M. Mcfall. A Scientific Inquiry Into the Validity of Astrology, Journal of Scientific Exploration. Vol. 4, No. I, pp. 75-83, 1990 (4) Renier Steyn, Astrological Signs and Personality Differences, Journal of Psychology in Africa. 2011, 21(3), 493-494. (5) Türkiye'de en çok hangi burç yaşıyor? http://www.milliyet.com.tr/turkiye-de-en-cok-hangi-burc-yasiyor-/turkiye/sondakika/24.01.2010/1190009/default.htm (6) Astrologların Kehanetleri * Teke Tek Programı 25 Aralık 2012 http://tv.haberturk.com/programlar/video/teke-tek-2013-astrolojisi-13/80461 * 2013 kimin yılı olacak? 30 Aralık 2012 http://www.haberturk.com/yasam/haber/807499-2013-kimin-yili-olacak"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/dosyalar/daha-yakin-olmak-icin-elektron-mikroskoplari-2.html", "text": "Artık neredeyse takip etmekte zorlanmaya başladığımız teknolojik gelişmeler ve doğuşuna tanık olduğumuz yeni ürünler , geçmişteki bilimsel çalışmaların, detaylı ve analitik incelemelerindeki titizliğin ve başarının birer ürünüdür. Daha özgün bir keşifte bulunmak ya da üretilmiş olandan daha iyisini üretebilmek için, eldeki sonuçların ve bu sonuçlara ulaşılırken izlenmiş olan yöntemlerin tam olarak anlaşılmış olması birinci kuraldır. Hızla gelişen teknoloji dünyasında, ilk olarak dilimize yerleşmiş olan mikro-teknoloji yerini hemen hemen her sektörde duymaya başladığımız nanoteknolojiye bırakmış durumda. Teknolojinin başına eklediğimiz nano terimi, Yunanca'dan gelmekte ve herhangi bir ölçünün milyarda biri anlamına gelmektedir. Yani aslında nanoteknoloji ürünü olarak karşımıza çıkan ürünler ya da araştırmalar, nanometre (metrenin milyarda biri-10-9) seviyesindeki çalışmalardan ya da nano-malzemelerin katkısı ile geliştirilmiş teknolojilerden oluşmaktadır. Kendi kendini temizleyen kumaşlar, anti-bakteriyel kıyafetler, gün boyu üzerinizde kalan güneş kremlerinin hepsi içerdikleri nano boyuttaki katkılar sayesinde ortaya çıkan ürünler. İşte bu nano katkıların kontrolü, analizi, nerede nasıl davranacağının belirlenmesi, hangi işlevselliğe sahip olduğunun anlaşılabilmesi büyük önem teşkil etmektedir. Hal böyle iken, doğal olarak insan gözü fonksiyonelliğini yitirmekte ve devreye günümüzün kurtarıcı cihazları mikroskoplar girmektedir. Mikroskop dediğimiz zaman tarih sayfalarında 1590'lı yıllara kadar geri gitmemiz gerekiyor. Zacharias Janssen adlı Hollandalı bilim adamı, ilk olarak bu tarihte bir tüpün içerisine iki adet mercek yerleştirerek, ilk mikroskobu icat etmiştir. 1600'lü yıllardan bugüne geçen neredeyse 500 yıllık bir zaman dilimi ise, her alanda olduğu gibi mikroskopların geliştirilmesine de büyük bir ivme kazandırmış, mikroskopların sağladığı büyütme 1938 yılında Alman fizikçi Ernst Ruska'nın elektron mikroskobunu icadı ile doruğa ulaşmıştır . Elektron mikroskopları, standart mikroskoplardan farklıdır. Standart mikroskopların kendi içerisinde oldukça farklı çeşitleri, dizaynları ve kullanım amaçları olsa da, ortak noktaları temel olarak ışıktan ve merceklerden yararlanmalarıdır. Elektron mikroskopları ise bundan farklı olarak incelemek istediğimiz cisimden saçılan veya içinden geçen elektronların toplanması neticesinde elde edilen görüntüleri incelememize olanak sağlar. Bu temel prensip bizi iki farklı elektron mikroskobu kategorisine götürür ki bunlardan biri Taramalı Elektron Mikroskobu , diğeri ise Geçirimli Elektron Mikroskobudur . Elektron mikroskoplarının hangi aşamalarda bize faydalı olduğundan, hangi örnekleri inceleyebildiğimizden ve ilgi çekici örneklerden bahsetmeden önce, gelin kısaca bu mikroskopların nasıl çalıştığına göz atalım. Elektron Mikroskoplarının Çalışma Prensipleri Biraz önce bahsettiğimiz SEM, inceleyeceğimiz bir örnek ile gönderilen elektronlar arasındaki etkileşimden yararlanır. Açmak gerekirse, bahsettiğimiz çalışma prensibi vakumlu bir ortam altında, incelenecek olan örneğe elektron göndermek ve bu işlem sonrası cisimden saçılan elektronları toplayarak ekrana görüntüyü yansıtmaktır. Bir elektron mikroskobu, incelediğiniz cismi 300.000 kat büyütebilir, hatta atomik boyutlara kadar görüntü almamızı sağlayabilir. Bir elektron mikroskobunun bizlere herhangi bir görüntüyü aktarabilmesinin altında güçlü bir fizik ve mühendislik altyapısı bulunmaktadır. Elektronların oluşturulup gönderilmesinden itibaren başlayan bu zorlu süreç, elektronun mikroskop içindeki davranışlarını kontrol etme, elektronun cisim üzerinde düşeceği yeri belirleme, gönderilen elektronların yoğunluğu, merceklerin kullanımı ve son olarak cisimden saçılan veya geçirilen elektronların toplanması ve yazılım aracılığıyla çözümlenmesi ile beraber zorlu bir süreci kapsamaktadır. Yukarıdaki şekilde de görebileceğimiz üzere, bir elektron mikroskobunda elektronun cisme ulaşması noktasına gelene kadar oldukça detaylı hesaplamalar sonucu belirlenmiş bir sistem bulunmaktadır. İlk olarak ise incelenecek örnek elektron mikroskobuna yerleştirildikten sonra ortam vakuma alınır ve ardından elektron tabancası adı verilen bir tabanca ile elektron üretilerek cisme doğru gönderilir. Buradaki vakumun amacı elektronların hedefe yani örneğe doğruca, saçılmadan ilerlemesini sağlamaktır. Manyetik mercekler elektronların odaklanmasını sağlarken, diyafram açıklığı dediğimiz bölgeler odak uzunluğunu ayarlar. Örnek ile etkileşiminin ardından farklı açılarda saçılan elektronlar dedektör tarafından toplanır ve toplanan verilerin mikroskobun yazılımınca analizi neticesinde görüntüleri elde edilir . Yazının başında belirttiğimiz gibi temel olarak 2 tür elektron mikroskobu mevcuttur. İsim farkından da anlayabileceğimiz üzere, SEM , cisimden saçılan elektronların toplanması, TEM ise, numunenin içinden geçirilerek toplanan elektronlar ile işleyen bir mikroskoptur. TEM, SEM'e göre çok daha detaylı bilgi altyapısı ve zahmetli bir numune hazırlama işlemi gerektiren bir mikroskoptur. TEM kullanılarak cisimleri bir kaç angströme (10-10 m) kadar yakınlaştırabilirsiniz ki bu nano seviyenin de altına inmek, bir hücre veya herhangi bir malzeme için, atomik boyutlarda çalışma gerçekleştirebilirsiniz demektir. Özellikle malzeme biliminde atomik kristal yapı incelemeleri için TEM kullanılmaktadır. Bu tarz yüksek büyütmeleri yapabiliyor olmamız, TEM'i hem biyoloji hem de malzeme bilimi alanında oldukça değerli kılmaktadır . Tabii TEM'in bu kadar detaylı analizleri gerçekleştirebiliyor olması SEM'in değersiz olduğu anlamına gelmemektedir. Zira her malzemeyi atomik boyutta incelemek gerekmez, kimi zaman da malzemelerin yüzeylerinden görüntü almak ve bu yüzeylerindeki yapıları incelemek gerekir. İşte bu noktada da TEM yerine SEM daha kullanışlı bir mikroskoptur araştırmacılar için. SEM ve TEM ile yapılacak incelemeler, farklı araştırma amaçlarına hizmet edeceğinden ve farklı çalışma prensiplerine sahip olduklarından dolayı, incelenecek örneklerin hazırlama işlemleri de buna göre farklılık göstermiştir. SEM numuneleri biraz sonra daha detaylı bahsedeceğimiz üzere nispeten daha kolay ve pratik bir şekilde hazırlanabilirken, bir TEM numunesi mikron boyutlara kadar inceltilmekte ve ardından mikroskoba yerleştirilmektedir. Elektron Mikroskoplarının Kullanıldığı Alanlar Aslında sorunun tam anlamıyla belli kalıplar içerisine yerleştirilmiş bir yanıtını vermek oldukça zor. Zira günümüzde elektron mikroskopları biyolojik numunelerde, seramiklerde, metallerde, polimerlerde, tekstilde, kısacası mikro, nano veya atomik boyutta incelemelere gereksinim duyulabilecek her alanda kullanılabilmekte. Bu nedenle de, bu sorunun cevabını bir elektron mikroskobunda 'nelere bakamayız'ın cevabını belirleyen limitlerden bahsederek verirsek eğer, çok daha açıklayıcı bir yanıta ulaşmış oluruz. İlk sınırlandırma olarak, eğer bir numuneyi elektron mikroskobunda incelemek istiyorsanız, öncelikle numunenin katı olması gerekiyor. Ayrıca numunelerin yerleştirileceği bölmeler belirli fiziki sınırlamalara sahip olduğundan bizim numunelerimiz de belirli boyutlar içinde olmak durumunda. Bu da örnek olarak SEM için yaklaşık 10 cm uzunluk 40 mm genişlik ile karşılık buluyor. Yani bir tuğlayı elektron mikroskobunda inceleyebiliriz ama bu tuğladan bir parça almamız gerekli. Ayrıca, incelenecek olan numunenin iletken olması gerekiyor. Numunenin kendisi iletken değilse veya iletkenliği zayıf ise SEM numuneleri genellikle karbon veya altın ile kaplanıyor. Bu kaplama için küçük bir ek kaplama cihazı adı verilen cihazlar kullanılıyor. Ancak bu kaplama oldukça ince bir tabakadan ibaret olduğu için numunenizi incelerken bu kaplama sizin aldığınız görüntülerde herhangi bir etki yaratmamakta sadece elektronlarınızın numunelerinizin üzerinde ahenkle dans etmesine yardımcı olmakta . TEM'de incelenecek bir numunenin ise elektron geçirimini sağlaması açısından önce zımparalar yardımıyla inceltilmesi ardından da iyon inceltici de elektron geçirgenliği kazandırılmak üzere işlem görmesi gerekmektedir. İyon inceltici dediğimiz cihaz, SEM için kullandığımız kaplama cihazı gibi TEM için yardımcı cihazlardan birisidir. İyon inceltici, hali hazırda mekanik bir şekilde mikron seviyelere kadar incelttiğimiz numunelerimize, iyon bombardımanı göndererek aşındırmayı sağlamaktadır. Biyolojik numunelerde ise bunlardan çok daha farklı yöntemler uygulanarak numuneler TEM'e hazır hale getirilir . Bu saydıklarımız gibi belirli engeller dışında, elektron mikroskobu ile inceleyemeyeceğimiz numune yoktur. Farklı çalışma parametreleri altında incelenecek numuneler için çeşitli mikroskop modifikasyonları ya da çalışma ayarları mevcuttur . Bir elektron mikroskobunun temel prensibinden ve nerelerde kullanılabileceğinden yeterince bahsettik. Eğlenceli kısmı sona saklayalım dedim. Elektron mikroskobunda gerçekten her şey incelenir mi sorusunu soran okuyucular için ilk örneklerimiz SEM ile incelenen ve oldukça savaşçı bir görüntü veren bir Avustralya kenesinden geliyor, ardından yine biyolojik bir örnekle ama bu sefer sıçrayan örümcekler ailesinden Habronnattus ophrys örümceğinin sevimli surat ifadesi , vahşi batıdaki kaktüslere benzeyen ama aslında magnezyum oksitin büyüyen bir kristali, her ne kadar çimlerin üzerindeki güller gibi dursa da aslında zirkonyum oksit görüntüsü, adeta çıtır çıtır yemelik duran altın renkli titanyum dioksit parçacıkları ile devam ediyor ve okyanus tabanlarında bulunan sıcak su bacalarındaki sevimli kurdumuz ile son buluyor. Görebileceğimiz üzere biyoloji alanında SEM, oldukça sıklıkla kullanılan inceleme yöntemlerinden birisi. Ancak SEM, malzeme bilimi alanında da hayati sayılacak bir inceleme yöntemi. Bir tekstil ürününün anti-bakteriyel olması için eklenen gümüş nano parçacıklarından tutun da, bir plastik ambalajın mekanik olarak çok daha dayanıklı olması için eklenen nano parçacıkların incelenmesi gibi çok geniş bir alanda kullanılmakta. Bu arada belirtmekte fayda var ki, SEM incelemeleri gerçekleşirken alınan görüntüler her ne kadar siyah-beyaz olarak elde edilse de, bunların renklendirilmesi yönünde emek sarf eden araştırmacılar da var . Bahsettiğimiz gibi SEM ile numunelerin yüzeylerinden görüntü aldığımız için çok daha ilgi çekici ve dekoratif tablo amaçlı kullanabileceğimiz çalışmalar mevcut. TEM ile yapılan çalışmalarda görüntülerdeki bilimsellik dolu dizgin iken ve sanatsallık ne yazık ki biraz daha azalıyor. Bunlara örnek vermek gerekirse, bir adet Marlburg virüsü ve Zn-Mg-H kristalimsi bizim fikir edinmemize yardımcı olacaktır. Bahsettiklerimizi toparlamak gerekirse, SEM ve TEM kullanarak, bir kenenin yapısından, seramik bir yapının kırılma yüzeyine, bakterilerden nano parçacıklara, virüslerden, kristal yapılara kadar çok çeşitli numuneleri inceleyebilmekteyiz. Bugün hepimizin diline yerleşmiş olan nanoteknoloji kelimesinin, bu kadar yaygın bir şekilde kullanılabilmesi, ürünlerin ve araştırmaların istenilen seviyelere ulaşabilmesi elektron mikroskoplarında harcanan uzun mesailere ve zahmetli çalışmalara sıkı sıkıya bağlıdır. Bu nedenle mikroskopçu yetiştirmenin özellikle bilimsel anlamda büyümek isteyen ülkelerde en önemli unsurlardan biri olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Glenn Richards'ın da dediği gibi, Çok sayıda mikroskop var ama çok az sayıda mikroskop uzmanı var. Not: Son resimde hazır atomik düzen, kristal yapı terimleri geçmişken bir gezi tavsiyesi ile yazıyı bitirirsek güzel olur kanaatindeyim. Eğer bir gün yolunuz Brüksel'e düşerse mutlaka ama mutlaka Atomium'a uğrayın derim . Atomium demir atomunun kristal yapısını temsil etmekte ve bilim ile mimariyi birleştirme noktasında bizlere güzel bir örnek teşkil etmekte. http://www.nobelprize.org/educational/physics/microscopes/timeline/index.html"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/dosyalar/godel-soruyor-bilgisayar-dusunebilir-mi.html", "text": "Eksiklik Teoremi Öncesi Matematik Matematik her zaman kesinliğin bilimi olarak görülmüştür. Antik Yunan'dan beri insanlar matematiğin bu kesinliğine ve doğruluğuna hayran kalmıştır. Matematiğin tanrının bir hikmeti olduğu düşünülmüştür. Matematik kelimesinin yerine, geometri kelimesi kullanılan Antik Yunan'da Platon'un Akademisi'nin kapısında şöyle yazar. Geometri bilmeyen giremez. Galileo'nin şu sözü bu anlayışı özetlemektedir. Tanrı kainatı matematik dilinde yaratmıştır. Leonardo Da Vinci'nin şu sözü de buna bir örnek olarak gösterilebilir. Bir bilim matematiksel olduğu ölçüde yetkindir. Ancak bazı paradokslar bu kesinliğe ve sağlamlığa gölge düşürmektedir. 1) Russell Paradoksu Sadece bir erkek berberin olduğu bir kasaba düşünün. Bu berber sadece kendini traş edemeyenleri traş etmektedir. Bu kasabada, her erkek şunlardan birisini yaparak daima tıraşlı gezmek zorundadır: - kendini tıraş ederek, ya da - berbere giderek. Bu ifade, aşağıdaki paradoksal soru haricinde mantıklı görünmektedir: Berberi kim tıraş ediyor? Bu soru bir paradoks yaratmaktadır. Berber sadece aşağıdaki kişilerden biri tarafından tıraş edilebilir: - kendisi, - berber . Fakat, bu seçeneklerden hiçbiri geçerli değildir. Çünkü; - Eğer bu kişi kendini tıraş ederse, berber tarafından tıraş edilmemeli. - Eğer bu kişi kendini tıraş etmezse, berber tarafından tıraş edilmeli. 2) Yalancı Paradoksu Epimenides bir Giritli idi ve şöyle dedi. Tüm Giritliler her zaman yalan söyler. Kendisi de bir Giritli olduğu için söylediği önerme de yanlış olacaktır. Russell ve Whitehead'in Principia Mathematica'sı ve David Hilbert'in programı ile paradoksların çözümleri aranmış ve matematik sağlamlaştırılmak istenmiştir. 1931'de ise Kurt Gödel'in yayımladığı Principia Mathematica ve ilişkili dizgelerin biçimsel olarak kararlaştırılamayan önermeleri üzerine adlı yapıt sayesinde bu görüşte bir sarsılma olmuştur. Bu yapıtta aksiyomatik bir sistemde kanıtlanamayan ama doğru olan önermeler olduğu kanıtlanmıştır. Eksiklik Teoremi Öncesi Matematik Felsefesi Matematik felsefesinde matematiğin temelleri hakkında çeşitli görüşler mevcuttur. Bizim için önemli olan görüşlerden biri formalizm ya da diğer adıyla biçimselcikliktir. Bu akımın en önemli temsilcisi David Hilbert'tir. Bu akıma göre, matematikteki tüm önermeler belirlenen ve doğru olarak kabul edilen aksiyomlar sayesinde mekanik işlemler doğrultusunda kanıtlanabilir. Aksiyom yada diğer adlarıyla belit veya postulat, başka bir önermeye götürülemeyen ve kanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanağı olan temel önermeye denir . Aksiyomatik sistemler Öklid'ten beri bilinmektedir. Öklid beş tane aksiyomundan yola çıkarak ispatlar yapmıştır. Öklid'in aksiyomları şunlardır: - İki noktadan bir ve yalnız bir doğru geçer. - Bir doğru parçası iki yöne de sınırsız bir şekilde uzatılabilir. - Merkezi ve üzerinde bir noktası verilen bir çember çizilebilir. - Bütün dik açılar eşittir. - Bir doğruya, dışında alınan bir noktadan bir ve yalnız bir paralel çizilebilir . Paralellik aksiyomu olarak bilinen 5. aksiyom, 19. yüzyılda değiştirilerek Öklid-dışı geometriler oluşturulmuştur . Buradan yola çıkarak aksiyomatikleştirme giderek daha da yaygınlaştı. 20. Yüzyılda birçok aksiyomatik sistem kuruldu ve sonunda Hilbert de matematiğin aksiyomlaştırılabileceğini düşündü. David Hilbert'in ortaya attığı programda matematikte belli şartların sağlanması gerekiyordu. Hilbert'in esas amacı matematiğin temellerini sağlamlaştırmaktı . 1) Matematiğin biçimselleştirilmesi :Düzgün şekilde belirlenmiş kurallardan üretilmiş matematiksel ifadelerin sıkı bir biçimsel dilde yazılması. 2) Tutarlılık : Biçimselleştirilmiş matematikte çelişki olmadığı kanıtlanmalı. 3) Tamlık : Doğru ve yanlış olan tüm matematiksel ifadeler biçimsel matematik içinde kanıtlanabilmeli. 4) Karar verilebilirlik : Matematiksel ifadelerin doğru yada yanlış olduğunu gösteren bir algoritma olmalı . Biçimselleştirilmiş matematik sayesinde artık hangi önermenin doğru, hangisinin yanlış olduğu bilinecek ve belirsizlik yok edilecekti. Hilbert 1900'de Paris'teki Uluslararası Matematik Kongresi'nde çözülmesi gereken 23 adet matematik problemini açıkladı. Bunlardan 2. ve en önemli olanı şu idi. Aritmetiğin aksiyomlarının tutarlı olduğunu kanıtlayın. Hilbert 1930'da bir konuşmasında bu konuda kendi görüşünü kısaca şöyle açıklamıştır. Wir müssen wissen, wir werden wissen. Diğer bir görüş ise Frege ve Russell'ın en önemli temsilcileri olduğu Mantıksal Tez den gelmektedir. Bu görüşe göre matematik mantığın bir alt dalıdır ve matematikteki tüm doğrular belirlenen aksiyomlar sayesinde mantıksal çıkarım zincirleriyle ortaya çıkacaktır. Russell ve Whitehead'in yazdığı ve 3 cilt olarak yayımlanan ünlü eser Principia Mathematica, Matematiğin tüm doğruları mantıksal çıkarım zincirleriyle ortaya çıkarılabilir düşüncesiyle ortaya çıkmıştır . Bir aksiyom seti ve çıkarım kuralları belirlenir. Bunun üzerine belli bir matematiksel probleme mantıksal çıkarım kuralları ve aksiyomlar sayesinde varılmaya çalışılır . Örneğin bir tane aksiyom ve bir tane de çıkarım kuralı belirleyelim. Aksiyomumuzu Bütün insalar ölümlüdür. olarak belirleyelim. Çıkarım kuralımız ise Bir şey bir kümeye ait ise onun bütün özelliklerine sahiptir. olsun. Sokrates bir ölümlüdür. önermesini, oluşturduğumuz bu basit sistem ile ele alalım. Açıkça görülüyor ki Sokrates bir insandır. O yüzden insan kümesinin tüm özelliklerine sahiptir. Bu yüzden o da ölümlüdür. Matematik Felsefesi adlı kitabında Stephen F. Barker bu konuya şöyle değinir. Sayı matematiğinin tüm yasalarının yalnız mantıktan türetilebileceği ya da mantığa indirgenebileceğine dair öğreti mantıksal tez olarak bilinmektedir. İlk kez Frege tarafından ortaya konmuş, sonra ondan bağımsızca Russell tarafından formüle edilmiştir. Principia Mathematica 'da Whitehead ve Russell, tezi ayrıntılarıyla inşa etme işini üstlenmişlerdi. Mantıksal teze göre, aritmetiğin yasaları ve sayı matematiğinin kalanı, geometrinin teoremleri kendi aksiyomlarıyla ilişkili olduğu gibi, mantığın yasalarıyla da ilgilidir . Eksiklik Teoremi 1931'de Gödel hem Hilbert programına hem de Principia Mathematica'ya cevap olan kitabını yayımladı. Bu kitapta kısacaEksiklik Teoremi olarak bilinen ve iki alt önermeden oluşan teoeremini tanıttı. 1. ve 2. Eksiklik teoremi olarak adlandırılan teoremler şöyledir. - Elementer aritmetik içeren aksiyomatik bir sistem tutarlı ise eksiksiz değildir . - Elementer aritmetik içeren aksiyomatik bir sistemin tutarlılığını sistemin kendi içinden ispatlamak mümkün değildir . Bu teorem kısaca şunu der. Aksiyomatik bir sistemde kanıtlanamayan ama doğru olan önermeler vardır ve aksiyomatik sistemin tutarlılığı sistemin kendi kuralları kullanılarak kanıtlanamaz. Gödel bu kanıtlamayı kısaca şöyle yapmıştır. Yukarıda tanıttığımız yalancı paradoksuna benzer bir ifade kurmuştur. Bunu Gödel numaralandırması (daha ayrıntılı incelemek isteyenler için ) dediğimiz ve her önermeye farklı sayıların geleceği bir sistemle aritmetiğin bir önermesi haline getirmiştir. Sokrates bir insandır önermesi bile artık bu numaralandırma sayesinde aritmetik bir önerme haline gelmiştir. Yani artık kurduğumuz paradoks aritmetik bir problemdir. Gödel'in ilk teoreminin kanıtlaması kısaca şu şekildedir. Varsayalım ki G denen bir önermemiz olsun ve onun doğruluğu veya yanlışlığını kanıtlamaya çalışalım. G önermesi Gödel Numaralandırması sayesinde Bu cümle yanlıştır.a denk aritmetikle ilgili bir önerme haline getirilir. Başka bir deyişle Gödel Numaralandırması Bu cümle yanlıştır. ifadesini aritmetik içinde kodlamamızı sağlıyor. G=G'nin doğruluğu kanıtlanamaz. G doğru ise kendi kendinin doğru olamayacağını iddaa ettiği için bir çelişki oluşur. Eşitliğin sol tarafında kendisinin doğru olduğunu iddaa ederken, sağ tarafında kendisinin kanıtlanamayacağı, yani doğru olamayacağını söyler. G'ye yanlış dediğimizde ise G bu sefer de kendisinin doğru olduğunu iddaa eder. Görüldüğü gibi bir çelişki ortaya çıktı. Doğruluğu ve yanlışlığını kanıtlayamadığımız bir G önermesine sahibiz . Yani G=G önermesini biçimsel dizgede kanıtlamak demek onu tutarsız yapmak demektir. Ama metamatematiksel olarak görülüyor ki G=G doğru bir şeyi söylüyor. Kendisi kanıtlanamaz. Yani biçimsel dizgemiz tam ve tutarlı olduğunu iddia ediyor ise tutarlı değildir. Burada Hilbert Programı'nda talep edilenlerin aslında olamayacağını göstermiştir. Aynı zamanda PM içinde de mutlaka kanıtlanamayan ifadeler olduğunu göstermektedir. Kısaca biçimsel olarak tanıtlanan tüm dizgelerde doğru olduğunu bildiğimiz ama kanıtlanamayan önermeler vardır. Bu duruma şöyle bir çözüm bulunmak istenebilir. G'yi bir aksiyom olarak ekleyelim ve sorunu çözelim. Ancak K=K kanıtlanamaz dersek sorun yine ortaya çıkar. Yani bundan kaçış yoktur. 2. Eksiklik teoreminde ise Gödel ilk teoreminde elde ettiği sonucu kullanıyor. Gödel 2. eksiklik teoreminde sistemin kendi aksiyom ve çıkarım kurallarıyla kendi tutarlılığının kanıtlanamadığını göstermiştir. Bunu kısaca şu şekilde yapmıştır. A diye bir önerme oluşturalım ve yine onun doğruluğunu veya yanlışlığını kanıtlamaya çalışalım. A=Biçimsel dizgemiz tutarlıdır. A doğruysa biçimsel dizgemizde çelişki olmamalı. Yani her önerme ya doğru ya yanlış olmalı. Bir önerme hem doğru hem de yanlış olmamalıdır. G'de bu sisteme ait bir önerme ve bu yüzden G'de doğru ya da yanlış olmak zorundadır. G'nin bir çelişki içerdiğini Gödel göstermiştir. O zaman Bir biçimsel dizgenin tutarlılığı kendi içinde kanıtlanamaz sonucuna varılır . PM ve Hilbert Programı bu teoremden sonra artık ayakta kalamaz. Eksiklik Teoreminin Yapay Zekaya Etkileri Teoremi anlattıktan sonra artık bizim için neden önemli olduğunu açıklamanın da zamanı geldi. Bu teorem 20. yüzyılın en önemli teoremlerinden biridir ve matematik ve bilgisayar bilimini derinden etkilemiştir. Gödel teoremini ortaya sürdükten bir süre sonra, Alan Turing sonsuza kadar hatasız hesap yapabilen ve sınırsız depolama kapasitesine sahip olan soyut bir makine olan Turing Makinesini tanımlar. Bu makine her türlü algoritmik problemi hesaplayabilir. Turing'in ortaya koyduğu teoreme göre tüm bilgisayarlar Turing dengidir. Yani günümüzdeki bilgisayarlar da Turing makinesinin somut bir biçimidir. Daha sonra Turing bazı problemlerin algoritmik bir çözümü olmadığını farkeder. Böylece 'durma problemi' -Turing Makinesinin bir problemin çözümünün olduğuna ya da olmadığına karar verememesi sorunu patlak verir. Bunun başlıca sebebi de Gödel'in eksiklik teoremidir. Turing, eksiklik teoremine benzer bir şekilde durma problemini çözecek bir algoritma olmadığını kanıtlamıştır . Bilgisayarın algoritmaları kullanarak karar veremeyeceği yani gerçekleştiremeyeceği işlemler vardır. Gödel bu konuda kendi G önermesinden başka örnek vermemiştir. Ancak eğer G önermesini bilgisayara çözdürmeye kalkarsak bilgisayarda bir algoritma üzerinden yani biçimsel mantığın bir yöntemiyle sorunu çözmeye çalıştığından G'yi çözemeyecektir. Bu tarz çözülemeyecek problemlere örnek olarak Goldbach Hipotezi, yani 2'den büyük her çift sayı, iki asal sayının toplamı şeklinde yazılabilir, sıkça verilir . Bildiğimiz gibi yapay zekada da bir algoritma biçimsel mantık çerçevesinde oluşturulur ve ona göre çözüm aranır. Biçimsel mantığı kısaca şöyle tanımlayabiliriz.: Akıl yürütme için belli tanımlar, aksiyomlar, çıkarım kuralları ve simgeler tanıtılır ve bunun üzerine kurallara göre akıl yürütülür. Temel yasaları şu şekildedir. 1) Özdeşlik yasası : A kendisine eşittir. 2) Çelişki yasası : A hem doğru hem yanlış olamaz. 3) Ara durumun dışlanması yasası : A ya doğrudur ya da yanlış. Bir ara durum olamaz. Hegel yukarıdaki 2. ve 3. yasanın 1.'den türeme olduğunu düşünür . Biçimsel mantık ile oluşturulmuş algoritmaların en son dayanağı özdeşlik ilkesidir. Yani A=A'dır. Tanımları verilen aksiyomlar ile algoritmalar oluşturulur ve bir probleme çözüm aranmaya çalışılır. Eksiklik teoremi de bu yasaya göre oluşturulan tüm algoritmalarda ortaya çıkar. Yani çözemeyeceğimiz ama doğru olan problemler vardır ve yapay zeka asla insanın bildiği tüm doğrulara erişemez. Peki insan özdeşlik ilkesi göre mi düşünür? O da bilgisayar gibi kendine aksiyomlar kümesi oluşturup oradan mantıksal çıkarımlar yoluyla mı hareket eder? Yapay zekada insan zekası sanki değişmeyen bir yapı olarak ele alınır. Oysa insan zekası somut olanın somut tahlilini yaparak değişir. Yapay zekada, insanın hata yapmadan asla öğrenemeyeceği unutulur ve her şeyi belirlenen algoritmalar ile çıkarım yoluyla çözülebileceği düşünülür . Bir çocuğun sobaya elini değdirerek öğrendiği acıdan ve yanmadan ders alarak sobaya bir daha dokunmaması, oluşturulan bir algoritma ile önceden bilinmeye çalışılır. Zamanı durdurur, değişmeyen bir dünya ile alakalı problemleri çözmeye çalışır. Mantığın tüm canlılığı yok edilir ve Hegel'in ifadesiyle, bir iskeletin cansız kemiklerine dönüştürülür . Oysa insan zekasının biçimsel mantık ile çalışmadığını düşünenler de vardır. Hegel özdeşlik yasasını derinden eleştirmiştir. Daha sonra diyalektik mantık adıyla bilinen mantığı savunanlar, insan zekasının biçimsel mantığın yasalarına göre çalışmadığını ileri sürmüşlerdir. Özdeşlik yasasını redderek tez-antitez-sentez ile doğrunun elde edileceğini savunmuşlardır . Çelişki olmadan herhangi bir gelişme olamayacağı ve karşıtların birliği yasası kabul edilir. Bir dahaki yazımızda Eksiklik Teoremine ve yapay zekaya diyalektik mantık ile bakmaya çalışacağız. Belki de ürettiğimiz bu tez, antiteziyle senteze uğrayarak gelişecektir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/dosyalar/ham-veriye-acik-erisim.html", "text": "Bilimsel araştırmaların kalitesini artırma, mevcut araştırmaların yeniden kullanılmasını sağlama potansiyeli sunan ham veriye açık erişim fırsatının önünde artık büyük engeller yok. Açık erişim yalnızca ilk adımdı. Emma Ganley, PLoS Biology kıdemli editörü Geçen ay açık erişimli dergilerin yayın niteliğinden -övgüyle- bahsetmiştim. Ama bitmedi. Açık erişim yalnızca bilimsel makalelerin herkese erişimini sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda araştırmaların ham verilerinin herkese açılmasına ön ayak oluyor. Bu yazıda bunun neden önemli olduğunu açıklamaya çalışıyorum. Ham veri nedir? Bir araştırmada elde edilen verilerin analiz edilmeden önceki haline ham veri diyoruz. Mesela bu sayımızda yazarımız Tevfik Uyar'ın astrologların kehanetleri üzerine yaptığı bir araştırmayı yayınlıyoruz. Bu araştırma için Tevfik'in hazırladığı ankete birçok kişi cevap verdi. İşte bu cevapların tümü, araştırmanın ham verisidir. Bundan sonra bu verilerle yapılan hesaplamalar ise verilerin analizidir. Şekil 2'deki örnek ise kendi deneylerimden... Şekil 2A'da sinek beyninden boyanmış bir kesit var. Bu görüntü, mavi lazer kullanarak, bir mikroskopa bağlı dijital kamera ile çekildi. Şekil 2B'deki görüntü ise aynı kesitten, ama yeşil lazerle elde edildi. Bu iki görüntü, dokunulmamış, ham veridir. Şekil 2C'de ise A ve B'deki görüntülerin farklı renklerde birleştirilmesiyle oluşturulmuş yeni bir görüntü var. Bunu, önceki iki görüntüyü mukayese edebilmek için yaptım, bu şekilde verilerimi analiz ettim. Bu bir analizdir, ham veri değildir. Ancak ham veri kendi başına bir anlam taşımaz, hangi yöntemlerle elde edildiği çok önemlidir. Şekil 2Ç'deki metin bu yöntemlerin bir parçası: Şekil 2A ve B'deki görüntülerin tam olarak hangi ayarlarla çekildiğini gösteriyor. Mikroskoba bağlı bilgisayarın görüntüye kendiliğinden iliştirdiği bu bilgilere genel olarak üst-veri diyoruz. Ham verinin faydaları Bu tür verileri bilim insanları eskiden isteseler de paylaşamıyorlardı. Çünkü basılı akademik dergilerde yer sınırlıydı ve bütün bu bilgileri oraya sıkıştırmak mümkün değildi. Ama devir değişti. Yeni birçok salt çevrimiçi akademik dergi çıktı. Üstelik basılı dergiler de zaten daha çok internet sitelerinden okunuyor, ve basılı makalelerin ana metinlerine ek olarak çeşitli dosyalar, videolar kolayca sunulabiliyor. Yani sonuçların yanı sıra ham verilerin de sunulması için gerekli altyapı hazır. İyi de niye sunulsun bu veriler? Bunun birkaç sebebi var: İlk sebep makaledeki sonuçların doğrulanması: Makalede verilen ham verileri, tarif edilen yöntemlerle analiz ettiğimde ben de yazarlarla aynı sonuca ulaşmalıyım. Bu durum öncelikle yazarların ham verileri uygun değil de işlerine gelen yöntemlerle analiz etmelerini önleyecektir. Zira verilere uyguladıkları işlemler çok daha saydam olacak, başkalarınca denetlenebilecek, sorgulanabilecektir. Ayrıca, araştırmacılar doğru analizi yaparken bir hata yapmış olabilir. Ham verilere başkalarının erişimi bu hataların ortaya çıkmasına katkıda bulunacaktır. İkinci sebep, yeniden kullanılabilirlik: Verilere erişebilenler, aynı verileri başka bir açıdan inceleyebilir. Belki de araştırmacılar verilerindeki ilginç bir şeyleri gözden kaçırmışlardır. Ya da uzmanı olmadıkları bilim dalına ait bir bilgiyi görememişlerdir. Bunun sonucunda aynı verilerden, yeni deney yapmadan yeni bilgiler ortaya çıkarılabilir. Ayrıca ham verilerin sunumuyla araştırmaların birbiriyle birleştirilmesi, mukayesesi daha kolay olacaktır. Bu, özellikle klinik araştırmalar için geçerlidir. Günümüzde birçok hastalık ve tedavileri üzerine irili ufaklı klinik araştırmalar yapılıyor. Bunların bazıları çok küçük hasta sayısına sahip olduğundan istatistik analizler için yetersiz kalıyor. Cochrane gibi bilimsel işbirlikleri, bu irili ufaklı araştırmaları, yöntem kalitesini de göz önüne alarak birleştiriyor. Bunun için en iyi yol, her çalışmanın, her bir denekten gelen veriyi olduğu gibi aktarması, gerektiğinde farklı araştırmalardan gelen bu verilerin birleştirilmesi olacak. Engeller, itirazlar İş klinik çalışmalara gelince biraz karışıyor. Bu tür araştırmalarda ham veri dediğimiz aslında bir insanın sağlık durumuyla ilgili, yani mahrem bilgiler. Özel hayatın gizliliği ilkesi bir yana, kötü ellere geçerse suistimal edilebilecek bilgiler bunlar. Mesela bir kişinin AIDS hastası olduğunun herkesçe bilinmesi, dışlanmasına yol açabilir. Ya da bir kişinin bir hastalığa kalıtsal yatkınlık taşıdığının ortaya çıkması, uygun şartlarla sağlık sigortası yaptıramamasına sebep olabilir. Bu soruna kafa yoranlar, ham verilerdeki kimlik bilgilerinin mümkün olduğunca ayıklanmasını, ek olarak bunlara erişimin ancak bunun için izin alacak araştırmacılarla sınırlandırılmasını savunuyorlar. Bu, makul bir itiraz. Ama tek sorun bu değil, bazıları başka sebeplerle de ham veriyi paylaşmaya ayak diriyor. Görünürde bunun ilk sebebi şu: Büyük emekle elde ettikleri ham verilerden yalnızca kendileri yayın çıkarmak istiyorlar. Bu da makul sayılabilir, ama abartmamak şartıyla: Mesela klinik bir deney yaptıysanız, yani insanlar bilimin gelişmesi, ileride kendileri gibi hastaların tedavi edilebilmesi için fedakarlık yaparak denek olmayı kabul ettiyse, bu insanlardan elde edilen verileri makul bir sürede erişime açmak ahlaki bir borçtur. Kolayca itiraf edilmeyecek diğer bir sebep ise, önceden değindiğim denetlenebilirlik. Denetleyen için bir avantaj olan bu ilke, denetlenen için bir sıkıntı kaynağı: Ya bir hatamı bulurlarsa? Ya rezil olursam? Bunun için de herkesin doğru analiz yapamayıp bazılarının verileri saptıracağı, hatta her araştırmanın kendine göre nüanslarını başkalarının aynen tekrar edemeyeceği gibi itirazlar geliyor. Bunlardan ilkinde bir haklılık payı var, ama denetlenebilirliğin faydaları bu riskleri çok aşıyor. İkincisini ise yalnızca bir bahane olarak görüyorum, çünkü araştırmaların başkalarınca tekrarlanabilecek şekilde yapılması ve duyurulması önemli bir ilkedir. Bu isteksizliğin üstesinden nasıl gelinir? Bunun cevabı ufukta beliriyor. Ham verilerin yayınlanması, hem araştırma ödeneği veren kurumların, hem de araştırmayı yayınlayacak, özellikle yüksek etkili dergilerin aradığı bir şart haline geliyor. Araştırmacıların en çekindiği bu iki güç, ham veri erişimine ivme kazandıracaktır. Verinin biçimi önemli Özellikle açık erişimli dergiler, ham verileri yayınlamaya gönüllü... Bir diğer seçenek de sanal veri depoları. Bu hizmeti veren şirketler ve kamu kurumları halihazırda mevcut. Ama verinin nerede depolanacağı kadar ne şekilde depolanacağı da önemli. En basitinden, bir çizelgeyi bir PDF yerine Excel dosyasında sunmak, kullanılabilirliğini artırıyor. Genler, proteinler, mikroskop görüntüleri ve diğer bilimsel veri çeşitlerinin, yeniden-kullanılabilirliğini artıracak standartlara göre depolanması gerekli. Bu standartların üst-verileri de kapsaması, verilerin yeniden kullanılabilirliğini çok artıracaktır. Bu standartlaştırma için özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin kamu bilim kurumlarının ön ayak olduğunu görüyoruz. Sonuç Ham verinin herkese açılmasının faydaları büyük, riskleri bertaraf edilebilir. Bunu sağlayabilecek teknolojik imkanlar artık mevcut, ve bilim dünyası da kendini buna uydurmaya başladı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/dosyalar/minyatur-laboratuvarlar-2.html", "text": "Geçen ay mikro-akışkanlar teknolojileri ile üretilen minyatür laboratuvarların avantajlarından ve tasarımında göz önünde bulundurulması gereken kriterlerden bahsetmiştik. Bu yazımızda ise basitçe minyatür laboratuvarların üretim yöntemlerinden ve popüler bir minyatür laboratuvar hammaddesi olan PDMS'den bahsedeceğiz. Yazı dizimizin üçüncü bölümünde ise tamamen mikro akışkanlar teknolojileri ile üretilmiş minyatür laboratuvar uygulamalarını inceleyeceğiz. Minyatür Laboratuvarları Üretmek Her yıl BA sistemleri üzerinde yayınlanan binlerce yayın bir kaç cm2 boyutlarında bir çip üzerinde bir çok kimyasal, biyolojik testin yapılması fikrinin araştırmacılar için heyecan verici yeni bir alan olduğunu gösteriyor. Ancak nanolitre (10-9) ya da pikolitre (10-12) miktarlarında sıvıların hareket ettirilmesine olan ihtiyacın tarihi 1950'lere kadar gidiyor. İlk mikro akışkan teknolojisi ile üretilen sistemler bugün hepimizin kullandığı mürekkep püskürtme sistemlerinin ataları olan uygulamalar. Mikro akışkan uygulamalarının önemli bir dönüm noktası 1979 yılında silikon yonga üzerinde mikro kanallar kullanılarak üretilen gaz kromatografı. 1980 ve 1990'lı yıllar ise mikro üretim tekniklerinin geliştiği, silikon kullanılarak mikro pompaların, mikro valflerin üretiminin başladığı ve günümüzdeki heyecan verici minyatür laboratuvar uygulamalarının önünün açıldığı yıllar. Anahtarlar, kapasitör, motor gibi elektrik ve mekanik bileşenlerin mikro boyutlarda bulunduğu sistemlere Mikro Elektro-Mekanik Sistemler adı veriliyor. Bu sistemler günümüzde bir çok yerde kullanılıyorlar. Biz sıradan insanlara en yakın örnek olarak arabamızın hava yastığını tetikleyen sistem ya da Sony Playstation'ın joystick açısını ölçen sistem ya da projektörlerin içerisindeki mikro ayna sistemleri gösterilebilir . Mikro elektro-mekanik sistemler ile mikro akışkanlar teknolojilerini birleştiren ilk minyatür laboratuvar uygulamaları silikon ve cam yongalar üzerinde gerçekleştirilmiş. Silikon ve cam üzerinde mikro kanalların, kamaraların üretimi dağlama ya da oymabaskı adı verilen bir teknikle yapılıyor. Dağlama işlemi ıslak ve kuru olarak yapılabiliyor. Şekil 1'de dağlama işleminin çok basit anlatımını görebilirsiniz. Alt tabaka önce dağlama sırasında zarar görmemesi amacı ile koruyucu malzeme ile kaplanıyor . Daha sonra bu tabakanın üzerine ışığa duyarlı bir malzeme uygulanıyor . Işığa duyarlı tabaka, elde edilecek şekle uygun olarak şeffaf ve ışık geçirmeyen alanları önceden tasarlanmış bir maske üzerinden ultraviyole ışınlarına tabi tutuluyor. Karanlık odada fotoğraf bastı iseniz maskeyi negatif fotoğraf, ışığa duyarlı tabakayı ise fotoğraf kağıdı olarak düşünebilirsiniz. Negatifi agrandizöre bağladıktan sonra uyguladığınız ışık ise UV ışınları oluyor bu durumda . Bir sonraki aşamada ise ışığa duyarlı tabaka banyo ediliyor ve ışığa maruz kalmış kısımlar tabakanın üzerinden temizleniyor . Işığa maruz kalan kısımların temizlenmesi ile ortaya çıkan koruyucu tabaka dağlanarak alt tabakada işlem uygulanacak kısımlar açığa çıkarılıyor . Işığa duyarlı tabakanın kalıntılarının temizlenmesinin ardından açığa çıkan yonga yüzeylerinin dağlanması ile tasarımı yapılan sistemin yonga üzerine gravür baskısı yapılmış oluyor . İstenilen sistemin elde edilmesi başarıldıktan sonra koruyucu tabakanın kaldırılması ile işlem tamamlanıyor . |Kısaltma |Açıklama |Kristal Yapısı |PMMA |Polimetil metakrilat |Amorf |PC |Polikarbonat |Amorf |PS |Polistiren |Amorf |PVC |Polivinil Klorid |Amorf |PI |Poliimid |Amorf |PP |Polipropilen |Yarı-kristal |LCP Vectra |Sıvı Kristal Polimer |Yarı-kristal |PDMS |Polidimetilsiklosan |Amorf |Tablo 1: Mikro akışkan uygulamalarında kullanılan polimerlerden örnekler BA sistemlerinde silikon kullanılmasının çeşitli dezavantajları var. Mikro bütüncül analiz sistemlerinin işlevlerini yerine getirmesi için kanallar içerisinde hareket eden sıvıların ayrıştırılması gerekiyor. Analizi yapılacak sıvılar kapiler elektroforez adı verilen ve iyonların elektrik alan altındaki hareket özelliklerinden faydalanan bir yöntemle ayrıştırılıyorlar. Silikonun dağlanması ile yapılan biyoçipler kapiler elektrofez sırasında kullanılan yüksek potansiyel farkları ile uyumlu değiller. Ayrıca ışığın görünür dalga boylarında silikon ışığı geçirmeyen karaktere sahip. Bu nedenle biyoçiplerde silikon kullanımı hareket eden sıvıların dışarıdan gözlemlenmesinde ya da analizin yapılmasında sorunlar çıkarabiliyor. Cam silikona göre daha iyi optik ve elektrik özelliklere sahip olduğunda sıklıkla kullanılıyor . Ancak günümüzün en popüler malzemesi olan polimerler bir çok alanda olduğu gibi bu alanda da baş köşeye oturmuş durumdalar. Mikro akışkanlar uygulamalarında sıklıkla kullanılan polimerlerden bazıları Tablo 1'de gösterilmiştir. Minyatür laboratuvarlar üretiminde polimerlerin kullanılabilmesi için geliştirilen birbirinden farklı teknikler ve üretim süreçleri var. Sıcak gofre baskı (Şekil 2), enjeksiyon baskı, termal şekillendirme bunlardan bazıları. En sık kullanılan üretim yöntemi ise PDMS olarak adlandırılan polimerin dökümü. Döküm deyince hemen aklınıza erimiş metallerin devasa potalarda taşındığı, kumdan maçaların, ağır kalıpların kullanıldığı üretim süreçleri gelmesin. Mantık benzer olsa da ürünlerin ölçeği, teknolojik zorlukların türü, kullanılan malzemeler oldukça farklı. Yukarıda adı geçen bütün üretim yöntemlerinin hepsi aslında bir tür kopyalama işlemi. Üretilecek parçanın negatifi olan kalıbın üretilmesi ile başlayan kopyalama süreçleri polimerin kalıplar kullanılarak şekillendirilmesi ile devam ediyor. İstenen formu alan polimer tabaka kalıptan alınıyor ve ihtiyaç duyulan diğer montaj işlemleri yapılarak minyatür laboratuvar hazır hale getiriliyor. Üç boyutlu karmaşık sistemlerin üretilmesi için sistem katmanlara ayrılıyor. Her katman özel olarak üretilen kalıplarla yukarıda anlatıldığı gibi şekillendiriliyor. Daha sonra bu katmanlar istenilen geometriyi verecek şekilde bir araya getiriliyorlar. Kalıpların üretiminde dağlama ya da fotolitografik teknikler kullanılıyor . Şekil 3'te PDMS kullanılarak üretilen bir mikro yapının mastar üretiminden PDMS katmanının şekillendirilmesine kadar geçen üretim süreci görülebilir. PDMS PDMS minyatür laboratuvar uygulamalarında en yaygın olarak kullanılan silikon tabanlı organik polimer (Şekil 4). PDMS'in kullanım alanı oldukça geniş. Günlük hayatımızda kullandığımız bir çok ürününün içinde yer alıyor. Kontak lensler, şampuanlar, bazı yiyecekler, endüstriyel yağlar, seramik karolar, bit ilaçları, silikon meme implantları PDMS'in kullanıldığı tüketici ürünlerinden sadece bir kısmı. PDMS'in biyoçip üretiminde tercih edilmesinin nedenleri olarak aşağıda bahsedeceğim özellikleri gösteriliyor. - 240 nanometre 1100 nanometre dalga boyları arasında şeffaf olması üretilen mikro kanalların, kamaraların çıplak gözle ya da mikroskoplar ile görünmesine olanak sağlıyor . Özellikle üç boyutlu uygulamalarda farklı katmanların doğru ve hassas olarak hizalanabilmesi için mikroskop altında görülebilmeyi sağlayacak optik özellikler çok önemli . - PDMS belli sınırlar içerisinde biyo-uyumlu bir malzeme olarak kabul ediliyor . Biyo-uyumluluk özellikle doku ve hücre kullanılacak uygulamalarda tercih edilen bir özellik. - PDMS'nin cam ya da aynı malzemeden üretilmiş farklı katmanlarla bağlanması oldukça kolay . Bu özelliği PDMS'yi farklı teknolojik uygulamalar için avantajlı hale getiriyor. Ayrıca karmaşık sistemlerin daha basit katmanlara ayrılarak üretilmesine ve bu katmanların kolayca bir araya getirilmesine olanak sağlıyor. - PDMS visko-elastik bir malzeme. Diğer bir deyişle yüksek sıcaklıklarda ya da uzun süre kendi haline bırakıldığında ağdalı bir sıvı gibi davranıyor. Balı masaya döküp bir kahve içmeye balkona çıktığınızda balın nasıl dağıldığını ve masayı berbat ettiğini düşünün. PDMS de aynı şekilde bir yüzey üzerinde kendi haline bırakıldığında yüzeyi kaplıyor . Azıcık bir yardımla yüzey üzerindeki nano seviyedeki boşlukları bile PDMS ile doldurmak mümkün . Dolayısı ile bir kalıp kullanılarak istenilen şekli vermek diğer malzemelere göre oldukça kolay. Öte yandan PDMS düşük sıcaklıklarda ya da yüzeyle kısa süreli temas durumlarında elastik bir katı gibi davranıyor, tıpkı lastik bir top gibi . Elastik katı gibi davranabilmesi sayesinde kalıplardan kolayca ayrılabiliyor (bkz. Şekil 3). Ayrıca PDMS üzerinde oluşturulan kanalların içerisine mikro valflerin, mikro motorların kolaylıkla yerleştirilmesine olanak tanıyor . - Gaz geçirgenliği nedeni ile hücre kültürü uygulamaları için üretilen minyatür laboratuvar çiplerinde kullanımını tercih edilir hale getiriyor. Ayrıca mikro kanallara analiz edilecek sıvı doldurulmaya başlandığında kanallar içerisinde kalmış olan hava kabarcıkları PDMS içerisinden geçerek dışarı atılabiliyor . Farklı üretim süreçleri ile içli dışlı olan okuyucularımız her malzemenin artıları olduğu gibi eksileri olduğunu da bilirler. Bütün malzemeler gibi minyatür laboratuvar uygulamalarında tercih edilmesi için farklı nedenler olan PDMS her açıdan mükemmel değil. Örneğin üzerine metal bir elektrot ya da direnç bağlamak nerede ise imkansız. Ancak camla bağlanabilmesi bu problemi en aza indirebiliyor. Metal uygulamalar cam yüzey üzerinde yapılıp PDMS katmanla kapladığında mikro yapılar içerisinde elektrot ya da dirençleri yerleştirmek mümkün olabiliyor. Öte yandan bazı uygulamalarda avantajlı olan gaz geçirgenliği bazı uygulamalarda bir dezavantaja dönüşebiliyor . Minyatür Laboratuvar üretimi çok sayıda üretim yöntemi ve farklı özelliklere sahip malzemelerin arasından seçim yapmayı gerektiren, araştırmacıların yeni yöntemler, çözümler ve malzemeler üzerinde çalışmaya devam ettiği bir alan. Günümüzde üretilmiş çok sayıda farklı minyatür laboratuvar uygulaması var. Bunlardan bazıları son kullanıcılar tarafından sıklıkla kullanılıyor. Yazı dizimizin birinci bölümünde adı geçen yanal kapiler hareket prensibi ile çalışan hamilelik testleri son kullanıcıya ulaşanlardan. Ayrıca tüketiciye ulaşmamış araştırmacıların, ilaç ya da araştırma şirketlerinin kendi kullanımları için geliştirdikleri uygulamalar da var. Yukarıda üretim yöntemlerine, malzemelerine çok basitçe değindiğimiz minyatür laboratuvar uygulamalarının örneklerine yazı dizimizin üçüncü ve son bölümünde bakacağız. - Miniaturization through lab-on-a-chip: Utopia or reality for routine laboratories?: A review, Angel Riosa, Mohammed Zougagh, Monica Avila, Analytica Chimica Acta 740 (2012) 1 11 - Microfluidic platforms for lab-on-a-chip applications, Stefan Haeberle and Roland Zengerle, Lab on a Chip, doi: 10.1039/b706364b - Lab-on-chip technologies: making a microfluidic network and coupling it into a complete microsystem a review , P. Abgrall and A-M. Gue, Journal of Micromechanics and Microengineering doi:10.1088/0960-1317/17/5/R01 - Elveflow Web Sitesi, 1. Şubat 2014'te ulaşıldı - Wikipedia, 1. Şubat 2014'te ulaşıldı Meraklısına Stanford Microfluidics Foundry'den Michael Robles Çok Katmanlı Yumuşak Litografi işlemini anlatıyor. İngilizce."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/dosyalar/yasama-ve-olume-istatistiksel-bir-bakis.html", "text": "Yaşam ve ölüm, insanlık kendini bildi bileli belki de en çok konuşulan ve yorumlanan iki konu oldu. Üzerine yazılan onbinlerce sayfalık edebiyat bir kenara, yaşam ve ölüm bilimin de anlayıp çözmeye çalıştığı en büyük sırlardan. Tek hücreli canlılarla başlayan hayat tahminen 3,6 milyar yıllık evrim sonucunda inanılmaz bir çeşitlilikle birlikte bugünkü haline ulaştı. Evrime paralel olarak, organizmaların yapıtaşları olan hücreler ve onların yaşam döngüleri de karmaşıklaştı. Canlılar dünyasının en yeni üyeleri olan ve içine dahil olduğumuz memeliler ise biyolojik açıdan en karmaşık yapıya sahiptir desek herhalde yanlış dememiş oluruz. Bununla birlikte, karmaşık canlıların büyük bir kısmı için yaşamın temel prensipleri basit ve sabit; canlılar doğar, büyür ve ölür. Mikro ölçekte hücrelerin, alışageldiğimiz makro ölçekte ise organizmanın ölümü doğadaki yaşam döngüsünün bir parçasıdır. Hücrelerin ve de genel olarak canlıların yaşam döngüsünde iç etmenler kadar dış etmenler de çok önemli bir rol oynuyor. İç etmenlere örnek olarak ebeveynlerden alınan genetik miras ve bunun ürünü olan hücre ve organizma yapısı verilebilir. Dış etmenler ise tahmin edeceğiniz gibi çevresel koşullar ve diğer canlılarla olan etkileşimlerdir. Son birkaç bin yıldır yaşam müsabakasında diğer memelilere ve birçok karmaşık canlıya kıyasla insanlar oldukça önde, en azından hızla ön sıralara doğru ilerliyorlar. Teknoloji ve tıbbın soluksuz ilerlemesiyle birçok hastalığın ya önü kesildi ya da tedavisi bulundu. Yaşam koşulları iyilestirildi ve en elverişsiz ortamlarda bile uygun yaşama koşulları oluşturuldu. Ortalama insan ömrü taş devrinde 30 civarında iken günümüzdeki dünya ortalaması 70'e merdiven dayadı . Gelişmiş ülkelerde bu rakam en az 10 yaş daha yüksek. 3 basamaklı yaşlar bile artık kulağa alışık geliyor. Haliyle dünya nüfusu da yerinde durmadı, katlanarak arttı ve hala artıyor. Bizim için değişen ve gelişen bu kadar şeye rağmen, yukarıda bahsettiğimiz yaşam döngüsü aralıksız işlemeye devam ediyor. Yani yaşlanma ve ölüm hala kaçınılmaz. İşin ilginç kısmı ise, bu süreçlerin insan hayatını etkileyen bu kadar faktöre rağmen nüfus ölçeğinde formüle edilebilen, kararlı istatistiksel davranışlar sergilemesi. Bu makalede size yakamızı bırakmayan işte bu matematiksel bağıntıdan bahsedeceğim. İnsanlar için yaşam kendi içinde ne kadar karmaşık da olsa, görünüşe göre gerçekler tek bir formüle kadar indirgenebiliyor. Veriler ve grafikler hakkında Makaledeki tahliller için 3 bölgeye ait nüfus verileri kullanıldı. Bunlar 2013 yılı Türkiye , 2009 yılı ABD ve 2010 yılı AB-16 ülkelerine* ait nüfus ve ölüm verileri. Herhangi bir yaş için, hayatta olan kişi sayısı H ve o yaşta ölen kişi sayısı Ö göz önüne alınarak aşağıdaki hesaplamalar yapıldı: -x yaşındaki insanlar için ölüm oranı: Ö / (Resim 1) -x yaşındaki insanlar için hayatta kalma oranı: H / (Resim 2) -x yaşındaki insanlar için 8 yıl öncesine kıyasla ölüm oranı: Ö / Ö(x-8) (Resim 3) Bu hesaplamalar kadın, erkek ve genel nüfus için tekrarlandı. Mevcut veriler Türkiye ve AB-16 için 84. yaşa kadarken, ABD için 120. yaşa kadar bulundu. Grafikler yazar tarafından Açık Bilim için hazırlandı. Gompertz ve çift üstel bağıntısı Resim 1'de belli bir yaştaki insanlar için ölüm oranları gösteriliyor. Mesela, 40 yaşındaki insanlar arasında ölüm oranı Türkiye nüfusu için binde bir civarında. Türkiye, AB-16 ve ABD nüfuslarındaki ölüm oranlarını birbirleriyle karşılaştırırsanız nüfusların çok benzer davranışlara sahip olduklarını görürsünüz: -Doğumdan 12. yaşa kadar azalan bir ölüm oranı var. Burada bebek ve çocuk ölümlerindeki göreceli sıklık ortada. Tahminen çocukların halen gelişmekte olan bağışıklık sistemleri burada baş rolü oynuyor. -Ortalama 25. yaştan sonra ivmeli bir şekilde artan bir ölüm oranı var. Bu oran 60. yaşa kadar %1'i geçmiyor. ABD verilerinden gördüğümüz gibi 90 yaş civarında ivmede bir yumuşama söz konusu. -İncelenen üç nüfusta da erkeklerdeki ölüm oranı kadınlardaki ölüm oranından daha yüksek, ortalama olarak 2 kat. ABD nüfus verilerine göre ancak 100 yaşından sonra erkekler ve kadınlar arasındaki bu fark ortadan kalkmış. -ABD'ye ait grafik gösteriyor ki, 120 yaşına gelmiş bir kişinin sonraki yıl içinde ölme ihtimali %90'dan fazla. Ölüm oranı ve hayatta kalma oranı birbirini tamamlayan iki rakam olduğuna göre durumu bir de tersten inceleyelim. İnternette okuduğum bir popüler bilim makalesinde, nüfus bazında hayatta kalma olasılığının yaşa bağlı olarak kurallı bir şekilde azaldığı yazıyordu . Daha detaylı anlatmak gerekirse, 1825 yılında İngiliz matematikçi Benjamin Gompertz'in geliştirdiği bir demografik model ile belli bir yaştaki insanın hayatta kalma olasılığı gayet yüksek bir başarıyla hesaplanabiliyor : Burada P , x yaşındaki insanlar için hayatta kalma olasılığını ve e meşhur Euler sayısını (2,71828...) temsil ediyor. Denklemin değişebilen parametreleri ise a, b ve c. 25 rakamı ise bu denklemin 25 yaşından itibaren geçerli olduğunu söylüyor. Sebebi ise yukarıda belirttiğimiz gibi, insan nüfusunun 25 yaşından itibaren bu kararlı davranışı sergilemesi. Resim 2'deki grafiklerde belli bir yaştaki insanlar için hayatta kalma oranları gösteriliyor. Bu grafiklerdeki veriler, yukarıda verdiğim Gompertz bağıntısıyla oldukça güzel örtüşüyor.** Buradaki en önemli nokta Gompertz denkleminin çift üstel bir bağıntıdan oluşması. Sıradan bir üstel bağıntıya kıyasla çok daha hızlı azalan değerlere sahip bu denklem sadece yaşlanan nüfus davranışını değil, insanların ulaşabileceği azami ömrü de oldukça mantıklı bir çerçevede tahmin ediyor. Şöyle ki, eğer Gompertz bağıntısı yerine tek üstel bağıntı içeren bir model kullansaydık, modele göre 300 yaşını geçen insanlar görmemiz gerekirdi . Kayıtlara geçmiş en yaşlı insan ise 1997 yılında 122 yaşında ölen Jeanne Calment . Gompertz'in modeliyle bir hesaplama yaparsak 122 yaşında birinin Türkiye'deyse %0,01, AB-16 bölgesindeyse %1,5, ABD'de ise %5,5 olasılıkla o yıl hayatta kalabileceğini buluruz.*** 8 yıl sonra Yaşla birlikte katlanarak artan ölüm oranını karşılaştırmalı incelersek Resim 3'deki gibi bir tabloyla karşılaşıyoruz. Burada, belli bir yaştaki insanlar için ölüm oranı, kendilerinden 8 yaş daha genç insanlara ait ölüm oranıyla kıyaslanıyor (mesela 30 yaşındaki ölüm oranı / 22 yaşındaki ölüm oranı). Dolayısıyla grafik ancak 8. yaşta başlıyor. İlk farkedilen şey AB-16 ve ABD nüfusları için 20 yaş civarındaki sert tepe noktası. ABD nüfusunda 20 yaşındaki ölüm olanı 12 yaşındakine kıyasla erkekler için 10, kadınlar içinse 4 kat daha fazla. Peki niye bu kadar yüksek bir artış var veya niye kadın ve erkeklerin durumu bu kadar farklı gibisinden sorular aklımıza geliyor olabilir. Oldukça göze batan bu durum için açıklama yapmaktan özellikle kaçınıyorum, çünkü bu ayrıca araştırma gerektiren bir yazı konusu. Şu noktada unutulmaması gereken şey ölüm oranı değerlerine tek tek değil, birbirlerine oranlayarak bakıyor olmamız. Aslında bellı bir yaştaki ölüm oranı 60 yaşından önce %1'e ulaşmıyor bile. İlginç bir durum ise Türkiye nüfusuna ait verilerde böyle bir tepe noktasının yer almaması. 20 yaş civarındaki tepe noktasını bir kenara bırakırsak, 30 yaşından itibaren orantısal ölüm oranı her nüfus için oldukça kararlı bir tablo sergiliyor. Bir başka deyişle, yaşa bağlı ölüm oranı 30 yaşından itibaren neredeyse her 8 yılda bir ikiye katlanıyor. Üstelik kadın ve erkek nüfus arasındaki fark da yok denecek kadar azalıyor. Peki neden 8 yıl? Bu soruya cevap vermek oldukça zor. Öne sürülen modellerden birisi vücudun gittikçe zayıflayan bağışıklık sistemi üzerine kurulu . Bu modele göre, yaşla birlikte doğrusal olarak zayıflayan bir bağışıklık sistemi yüzünden vücudun hayatta kalma mücadelesini kaybetme riski üstel olarak artıyor. Tabi burada iç etmenler kadar dış etmenler de büyük bir rol oynuyor. Bir veya iki asır öncesine ait nüfus verileri incelenebilseydi, belli bir yaştaki ölüm oranının belki 8 yerine 6 yılda bir ikiye katlandığını görecektik. Çünkü bundan 100 ya da 200 yıl önceki yaşam koşullarının şu andakinden daha elverişsiz olduğu aşikar. O zaman, ilerleyen tıp ve yaşam standartları ile gelecekte bu rakam belki 8 değil de 10 olabilir. Tabii bunların hepsi tahmin. Kesin olan bir şey var ki, biyolojik saatimiz her durumda hızlanarak çalışmaya devam ediyor. Sonuç Gördüğünüz gibi insan nüfusu yaşlanma ve ölüm konusunda dünyanın farklı yerlerinde bile olsa oldukça benzer davranışlar sergiliyor. Ölüm olasılığının yaşla birlikte ivmelenerek arttığı ve 120 yaş civarının azami sınır olduğu bu senaryoyu üstelik tek bir formüle dökebiliyoruz. İşin teorik yanı bir tarafa, tabii ki bazı fiziksel, daha doğrusu biyolojik temeller bu sonuçları doğurmak zorunda. Yazının başında evrimle birlikte canlıların biyolojik açıdan gelişip karmaşıklaştığından bahsettik. Görünüşe göre bu sürecin sonuçlarından birisi de canlıların yaşlanıp ölmesi. Evrimin devamlılığı ve canlıların kendilerini geliştirebilmesi için de aslında bu durum oldukça önemli. Bizim için kabul etmesi ne kadar güç de olsa, hücrelerimiz sonsuza kadar yaşamaya veya bölünmeye programlı değil. Mesela, hücre bölünmesinde anahtar rol oynayan telomer denen ipçikler her hücre bölünmesi sonrasında biraz daha kısalıyor. Hayflick sınırı olarak tanımlanan, 40-60 bölünme sonrasında ise hücrelerimiz daha fazla bölünemez, dolayısıyla vücudumuz da kendini yenileyemez hale geliyor . Bizim için durum buyken, doğada yaşlanmayan daha doğrusu yaşlandıkça ölüme yaklaşmayan canlılar da var . Kimbilir, belki bu canlılar bize daimi gençliğin sırrını gösterebilir. Bu sırrı gerçekten kullanabilir miyiz ve yerküre ölümsüz bir insan nüfusunu kaldırabilir mi bu da başka bir makalenin konusu. *AB-16 ülkeleri: Almanya, Avusturya, Belçika, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İtalya, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Slovenya ve Yunanistan. **Resim 2'deki veriler için hesaplanan denklemlerin parametreleri ve hata payları. Denklemler 25-80 yaş arası için geçerlidir. (R2: Denklemin doğruluğunun ölçüsü) | Türkiye | AB-16 | ABD | a | 0,9995 0,00093 | 0,9993 0,00013 | 0,9992 0,00008 | b | -1,275 x 10-4 5,700 x 10-5 | -1,205 x 10-4 1,360 x 10-5 | -2,756 x 10-4 1,156 x 10-5 | c | 0,1155 0,00831 | 0,1079 0,00210 | 0,0955 0,00078 | R2 | %94,3 | %99,6 | %99,9 *** Tabloda yer alan, bölgelere ait parametre setlerini kullanıp, Gompertz denklemine x=122 değerini verirseniz bu sonuçları bulursunuz. Unutulmaması gereken, bu parametre setlerinin 25-80 yaş aralığı için hesaplanmış olması. 122 yaş tanım dışı olduğundan hesaplanan değerdeki hata payı daha yüksek olacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/dosyalar/yuzde-sifir-faizle-biyolojik-bankacilik.html", "text": "Günümüzde insanoğlu hastalıklarla mücadelesini genetik platformda sürdürüyor. En yaygın, başımızı en çok derde sokan hastalıkların genetik temellerini anlamaya çalışıyoruz. Bu çalışmalar kaçınılmaz olarak çok sayıda uygun biyolojik örneğe ihtiyaç duyuyor. İşte tam da bu noktada bu yükü biyobankalar sırtlanıyor. Bildiğiniz bankaları unutun. Burada düşük faizli ihtiyaç kredileri yok. Yaşamın ta kendisi var. Ortaya çıkma sebebinden de anlaşılacağı gibi biyobankalar, biyolojik örneklerin korunması ve gelecekte ihtiyaç duyulduğunda kullanılması için uzun süreler depolandığı birimlerdir. Bu basit tanıma bakarak evlerimizdeki buzdolaplarını birer biyobanka olarak görebiliriz ancak Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü bir biyobankayı şöyle tanımlar: Bir popülasyona veya belirli bir hastalığa özel olarak düzenli bir sistem çerçevesinde toplanmış biyolojik örnekler ve bunlarla ilişkili veri ve bilgileri kapsayan birim. Her bir örnekle ilişkili veriler ve bilgiler, en az örnekler kadar önemlidir. Bunlar örneklerin kimlik bilgileri gibi düşünülebilir. Örnek kime ait, ne zaman alındı, yaşı, cinsiyeti, yaşam şartları, ekonomik durumu, örnek hangi işlemlerden geçti, nerelerde kullanıldı, hangi analizler yapıldı gibi bir çok bilgi, etik kurallar dahilinde örnekler ile birlikte saklanır. Öte yandan nesli tükenmekte olan veya gelecekte nesli tehlikeye düşebilecek canlıların DNA'ları ya da bitkilerin tohumları da özel biyobankalarda saklanmaktadır. İngiltere'de 300.000'den fazla tohumu insanlık namına saklayan Millenium Seedbank ve ülkemiz hayvan popülasyonunu korumayı amaçlayan Türkhaygen projesi kapsamında oluşturulan DNA bankası koruma amaçlı bankalara örnektir. DNA bankası demişken... Adından da anlaşılacağı gibi DNA bankası, biyolojik örneklerden elde edilmiş DNA'ların veya DNA elde edilebilir durumda tutulan hücrelerin depolandığı birimlerdir. Genetik odaklı araştırmaların sıklıkla ihtiyaç duyduğu DNA örnekleri bu birimlerde çoğaltılarak/kopyalanarak saklanır. Böylece tekrar tekrar örnek toplanması gerekmez ve aynı DNA dizilimi üzerinde birden fazla araştırma aynı anda yapılabilir. Ayrıca güvenlik nedeniyle örnekler ve kopyaları imkanlar dahilinde ayrı dolaplarda tutulur. DNA örnekleri uzun vadeli çalışmalarda -80 C sıcaklıkta derin dondurucularda saklanır. Üzerinde çalışılmakta olan veya sıkça kullanılan örnekler ise -20 C ile +4 C arasında saklanır. Türkiye'de hastalığa özel kurulan ilk biyobanka, Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı bünyesindeki DNA/Hücre Bankası'dır ve Ocak 2011 verilerine göre kalıtsal hastalıklardan etkilenmiş 5500 aileden tıbbi araştırmalarda kullanılmak üzere 21.100 DNA ve bunun yanı sıra 1200 doku/hücre örneği toplamıştır. Bu sayı size yüksek geldiyse bir de şuna bakın: 2008 yılında yayınlanan bir makaleye göre Amerika'da halihazırda 270 milyon doku örneği depolanmış ve bu sayı yılda 20 milyon gibi muazzam bir hızla artmaktadır. Elbette bu rakamların herkese getirisi var. Örneğin, Genecards ya da OMIM gibi herkesçe erişilebilir çevrimiçi genom veritabanları bu biyobankaların hizmet ettiği çalışmalar sayesinde oluşturulabiliyor. Hastalıkları yenmek için çalışan araştırmacıların yanı sıra DNA'ların mesleki olarak büyük öneme sahip olduğu adli kurumlar da bu bankalardan pay almaktadır. Adli ekiplerce olay yerinden toplanan dokulardan elde edilen DNA'lar, zanlıların tespit edilmesinde büyük öneme sahip. Nitekim bulunan DNA'lar kime ait olduğu bilinen başka DNA'lar ile karşılaştırılmadıkça kimlik tespitinde bir anlam ifade etmiyor. Bu nedenle ne kadar fazla kayıt altında tutulan DNA varsa zanlıların tespiti o kadar mümkün oluyor. Bu amaçla daha önce bir suça karışmış kişilerden örnek toplanacağı gibi İngiltere ve Fransa'da Ulusal DNA Bankaları da adli kurumlara kapılarını açabiliyor. Ülkemizde ise Adalet Bakanlığı tarafından 2006 yılında hazırlanan Türkiye Milli DNA Veri Bankası'nın kurulmasına yönelik tasarı halen etik ve hukuksal olarak tartışılmaktadır. Öte yandan 2007 yılında 12 soruluk bir ankete katılan 320 kişinin 310'u (%97) DNA bankalarının kurulmasını suçla mücadelede etkin bir yöntem olarak gördüğünü belirmiştir. Adli Tıp Dergisi'nde yayınlanan Adli DNA Bankalarına Toplumun Yaklaşımı adlı yazıda anketin ayrıntılarına ulaşabilirsiniz. Kök hücreleri olmazsa olmaz Kök hücreleri temelde ham hücrelerdir. Son yıllarda üzerine yoğunlaşılan bu hücreler, sınırsız bölünebilme, yenilenebilme özelliklerinin yanı sıra organ ve dokulara dönüşebilirler. Bu nedenle doku kaybına bağlı hastalıkların tedavisinde veya eksik biyolojik yapıların yerine konması çalışmalarında ümit vaat ederler. Bu nedenle kök hücreleri, biyobankalarda depolanan önemli biyolojik yapılardandır. İngiltere Kök Hücre Bankası bu tür bankalara örnektir. İlik odaklı hastalıklarda da aslında temel aktörler kök hücrelerdir. Eksik yapıların yerine konmasında başkalaşma özellikleriyle rol oynarlar. Bu nedenle kemik iliği bankaları günümüzde hayati bir öneme sahiptir. Biyobankaların kuruluş amaçlarından bir diğeri de, buradan anlaşılacağı gibi insanlığın tedavi ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bu amaçla kan, kıkırdak, göz korneası, embriyo, ilik ve çeşitli organlar da depolanır. Üçüncü şahıslar, mahremiyet, onam ve etik Biyobankaların da başı üçüncü şahıslar, ayrımcılık, hak ihlalleri gibi dertleri var. Bu nedenle örnek toplanmasında ve depolanmasında her şeyin açık ancak bir o kadar da gizlilik içinde yürütülmesi gerekir. Biyobankaların öncelikle örnek verecek gönüllülere karşı bir takım sorumlulukları vardır. Kişilerin onamı ile bağımsız karar vermesi gerekmektedir. Bu durum adli şartlarda dahi zorunludur. Ancak test için kişinin rızasıyla alınan örnekler de laboratuvarlarda saklanmaktadır, bu her ne kadar biyobankalama değilse de bu durumun etik yönü tartışılmaktadır. Bu nedenle biyobankalarda gönüllülere verecekleri örnekler ile ne yapılacağı, ne kadar süre saklanacağı ve üçüncü şahısların eline geçmemesi için ne şartlarda korunacağı açıkça belirtilmelidir. Bu kapsamda anonimleştirme kime ait olduğu bilinen örneklerin araştırmalar sırasında kimliksiz hale getirilmesidir. Öte yandan örneklerin farklı amaçlarla kullanılmayacağının güveninin yanı sıra istendiği zaman cayma hakkının sağlanması da gereklidir. Bugün biyobankalarla ilgili skandallar pek rastlanır durumlar değil. Ancak genetik teknolojilerindeki gelişim ile bu teknolojilerin her geçen gün ucuzlaması ve kötü amaçlı şahış ve kurumların eline geçme ihtimalinin artması kaçınılmazdır. Bu nedenle tedbiri elden bırakmamak gerekir. KAYNAKLAR - http://www.tibbibiyoloji.hacettepe.edu.tr/DNA_Hucrebankasi.shtml - Ethical, Legal, and Social Implications of Biobanks for Genetics, S. Haga; L. Beskow. (2008). - http://en.wikipedia.org/wiki/Biobank - Biyobankalar ve Etik, Prof. Dr. Meral Özgüç & Uz. Bio. Ayşe Yüzbaşıoğlu. İKU 2009, Sayı 22. - Biyobankalar, G. Akay; H. Karabulut; A. Tükün. Bilim ve Teknik; Ocak 2012 - http://www.ucl.ac.uk/biobank - Adli DNA Bankalarına Toplumun Yaklaşımı, Dr. Ayşim Tuğ. Adli Tıp Dergisi 2007; 21(2)"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/02/gorsel/ayin-fotografi-ne-bu-nebulalar.html", "text": "Bu ay size tek bir kare içerisinde birçok bulutsu getirdim. Avcı Takımyıldızı'ndaki avcının kemeri ve kılıcını içeren bu fotoğrafta 22 tane ilginç gök cismi var. En belli başlı 4 tanesini soldan sayarsak: - Alev bulutsusu (NGC 2024) - Atbaşı bulutsusu (Barnard 33) - Koşan Adam bulutsusu (NGC 1973, NGC 1975 ve NGC 1977) - Avcı bulutsusu (M42 veya NGC 1976) Bu bulutsuların dördü de dünyamıza 1500 ışık yılı uzaklıktadır ve avcı bulutsusu (M42) Dünya'ya en yakın yıldız oluşum bölgesidir. Aslında bu bulutsular gökyüzünde oldukça büyük bir bölümü kaplar (bu resme 60 tane Ay sığabilir) ve parlak bulutsuların araları da daha silik görünen gaz ve toz ile doludur. Fotoğrafın Photoshop ile doğru ölçekte Ay ekleyip yıldızları da sildiğim aşağıdaki şekli, hem gaz ve toz bulutlarını daha iyi gösteriyor, hem de bulutsu sisteminin görünür büyüklüğü hakkında daha iyi bir fikir veriyor. Bu fotoğrafı havanın açık olduğu bir aralık gecesinde, şehir ışıklarından uzakta deniz kenarında bir yerde çektim. Eğer bu fotoğrafı bir teleskop ile çektiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz; bu fotoğraf tamamı sırt çantama sığabilen görece küçük ve hafif ekipmanlarla çekildi. Standard bir üç ayak üzerinde normal bir dijital fotoğraf makinası ve doğa fotoğraflarında sık kullanılan standart bir 300 mm'lik tele-objektif kullandım. Kullandığım ekipmanlardan sadece bir tanesi tipik değildi: O da uzun pozlama sırasında kamerayı Dünya ile aynı açısal hızda ancak tersi yönde çeviren küçük bir takip kafası . Bu cihaz sayesinde yeterince ışık toplamak için uzun tuttuğum pozlama sırasında yıldızların arkasında uzun kuyruklar oluşmasını önlemiş oldum. Bu tek kare fotoğrafı oluşturmak için değişik ISO ayarlarında her biri 30 saniye pozlanan toplam 73 tane fotoğraf çektim, sonra bunları istatistik yöntemlerle birleştirerek hem görüntüdeki parazit miktarını azalttım hem de daha geniş bir dinamik aralık elde ederek tek resim içinde çok parlak ve çok soluk bölgeleri aynı anda gösterebildim. Fotoğraf künyesi - Fotoğrafı çeken: Cüneyt Özdaş - Kamera: Canon EOS 6D - Lens: Canon EF 300mm f/4 USM L + Canon Extender EF 1.4x - Takip Kafası: Vixen Polarie Star Tracker - Odak uzaklığı: 300mm (Efektif 420mm) - Diyafram: f/4.0 (Efektif f/5.6) - Poz Süresi: 51 x 30 saniye (@ISO 3200) + 22 x 30 saniye (@ISO 12800) - ISO: 3200 ve 12800 - Yazılımlar: Deep Sky Stacker, Adobe Lightroom, Adobe Photoshop - Yer: Mendocino, Kaliforniya, USA"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/ceviri/disiplinler-neden-onemini-yitiriyor.html", "text": "Disiplinler giderek daha mı önemsiz hale geliyorlar? Bence öyle. Bugünlerde üniversiteler, bilginin inşasında disiplin merkezli sıkı bir işleyişi giderek terk etmeye başladılar. Geçmişte de akademik yapılarını organize etmede farklı farklı yollar deneyen bir takım üniversiteler oldu. Mesela bunlardan birisi İngiltere'deki Sussex Üniversitesi. Bir ara teşkilatlanmasını Çalışma Okulları olarak düzenleyen üniversitede öğrenciler disiplinlerarası öğrenim ortamından epey fayda sağladılar. Yine ABD'deki Arizona Eyalet Üniversitesi de lisans programlarını benzer şekilde düzenleme yoluna gitmeyi tercih edenlerden oldu. Ancak bu tip bariz bir ortaya karışık uygulamanın üniversitelerce hala çok seyrek tercih edildiğini söyleyebiliriz. Disiplinlerarası çalışmanın önemini anlamakla birlikte pek çok üniversite bu iki örnekten biraz daha farklı yollar tercih ediyor ve keskin çizgilerle çizilmiş sınırlardan biraz daha akışkan ve gevşek sınırlara geçiş gösteriyorlar. Görünen o ki bu iş beş şekilde gerçekleşiyor: Bunlardan birincisi yavaş ancak disiplinlerarası anlayışa oldukça kesin bir kayma şekli: Teşvik. İngiltere'deki Research Council UK lisans üstü öğrenimde bu tip çalışmaları öncelikli çalışmalar hale getirmek yönünde adımlar attı. Pek çok doktora derecesi sağlayan kuruluş disiplinlerarası takımlar oluşturmaya gayret etti ve Research Council UK'ye bağlı araştırma konseyleri de burs ve teşviklerde disiplinlerarası çalışmalara öncelik verdi. İkinci bir gerçekleşme şekli de iklim değişiklikleri gibi küresel problemlerin çözümüne yönelik öncelikli araştırma programlarının yaygınlık kazanması . Mesela University College London bu alanda İngiltere'nin öncüsü oldu ve onun ardından bugün pek çok araştırma yoğun İngiliz üniversiteleri aynı yolu tercih ettiler. Bir diğeri ise yaşambilimleri, gen bilimi ve malzeme bilimi gibi, pek çok disiplinin alanına giren, henüz olgunlaşmamış ortak çalışma sahalarını geliştirmek. Üniversiteler bu tip alanları özellikle bir prestij aracı olarak kullanmak üzere bünyelerine katmak istiyorlar. Bir de yeni alt disiplinler var ki geleceğin disiplinleri olarak da nitelendiriliyorlar-. Mesela The New York Times'tan Nicholas Christakis'in kışkırtıcı makalesinde belirttiği ve diğerlerinden olumlu yönde ayrı tuttuğu davranışsal ekonomi veya evrimsel psikoloji gibi disiplinler bunlar arasında . Christakis'in bu makalesiyle sosyal bilimcileri gereğinden fazla zorladığını düşünüyor olsam da bence sosyal bilimlerin ölümcül öneme haiz olduğu iddiasının geçerli olması için doğal bir neden olmadığı ve artık dükkan açmak için iyi bir yer olmadığı konularında haklı. Son olarak, akademinin tüm alanlarını değiştirecek bilgece bir sorgulamaya girişmek... Özellikle de sosyal bilimlerde; zira günümüzde eriştiğimiz büyük verileri analiz etme kabiliyetlerimiz sayesindeölçülebilirlik anlamında ikinci bir devrim orada gerçekleşiyor. Kesin konuşmak için henüz erken ama dünya sayılarla açıkça açıklanabilir hale geldikçe bir sosyal bilimcinin kelimelerle dolu alet kutusunun yerini bu sayıların almaya başladığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda sayısal insan da başka bir alternatifi oluşturabilir. Elbette mevcut disiplinler var olmaya devam edecekler; ama en azından daha geçirgen ve mutasyona uğramaya daha yatkın olarak. Bu iddia iyi de bu hep böyleydi şeklinde eleştirilebilir, ancak değişimin hızının giderek arttığını ve artacağını söyleyebilirim, zira İngiltere'de pek çok çalışma için sık sık farklı alanlardan uzmanlar tutuluyor. Görünen o ki sadece güçlü epistemik biçimlere sahip birkaç profesyonel disiplin keskin sınırlar içerisinde kalabiliyorlar. Yani ilginç zamanlardayız; gerçekten de çeşitli olasılıklar üretiyorlar ve bu olasılıklar geleceğe bakıp tadını çıkarabileceğimiz cinsten. Haydi bakalım... ÇEVİRİ Nigel Thrift, Why Disciplines Are Becoming Less Important http://chronicle.com/blogs/worldwise/why-disciplines-are-becoming-less-important/32701 Kapak Resmi: jancisek.com"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/dosyalar/afrika-o-kadar-da-kucuk-degil-2.html", "text": "Saygıdeğer Ekselansları, Avrupalı beyleri, insanları ve yetkilileri, Yolculuğumuzun amacını ve Afrika'nın çocukları ve genç insanları olarak çektiğimiz acıları size bu mektupla aktarmaktan büyük onur duyarız. Ancak her şeyden önce size hayatın en nefis, en büyüleyici ve en saygıdeğer selamlarını sunarız. Bizim desteğimiz ve yardımcımız olun. Sizler biz Afrikalılar için biraz refah isteyebileceğimiz kimselersiniz. Size kıtanıza, insanlarınıza, özellikle tüm ömür boyu sevgi duyduğunuz çocuklarınız adına yalvarıyoruz. Kıtanızı en güzel ve en hayranlık duyulacak hale getiren zenginlik, kabiliyet ve iyi deneyimleri size sunan Tanrı adına yalvarıyoruz. ... Problemlerimiz ise savaş, hastalık ve kıtlık vb. şeyler. Özellikle Gine'de olmak üzere, Afrika'da çok fazla okul olsa da hiç eğitim ya da öğretim yok. Sadece özel okullarda eğitim var ancak o da ciddi miktarda para gerektiriyor. Bizlerin aileleri ise fakir ve paraya ancak bizi beslemek için ihtiyaçları var. Buna ilave olarak, futbol, basketbol ya da tenis oynayabileceğimiz bir spor okulu da yok. ... İşte bu yüzden hayatımızı riske atıyor ve kendimizi kurban ediyoruz, çünkü Afrika'da da acı çekiyoruz ve sizin Afrika'daki yoksulluğu ve savaşı sonlandırmanıza ihtiyaç duyuyoruz. Sizin gibi nasıl olunur öğrenmek istiyoruz ve sizden bunu öğretmenizi rica ediyoruz. 1999 yılının bir Temmuz ayında Gine'den Belçika'ya giden bir uçağın iniş takımına saklanarak hayatlarını feda eden iki Gineli çocuğun üzerlerinden çıkan mektuptan. Azgelişmişlik konusu, nedenleri, doğası ve geleceği ile sosyal bilimin en kallavi konularından birisidir. Mahalle kahvesindeki basit bir muhabbetten Birleşmiş Milletler raporlarına, okulda sıra sohbetlerinden uluslar arası kongre ve sempozyumlara kadar çeşitli platformlarda kendine geniş bir yer bulur. Nasıl gelişiriz? sorusunu her kesimden her türlü insan kendine sormuş ve kendince yanıtlara sahip olmuştur; pek çok kimse ülkeyi kurtarma formüllerine girişmiştir. Ancak, bu yazıda konumuz azgelişmişlik değil... Giderek daha çok kaynakta karşıma çıkmaya başlayan bir konuyu benim de hayretle öğrenmem üzerine bunu okurlarla paylaşmak istedim: Dünya'ya gelişmişlik gözlüğüyle bakmanın bir örneği ve dünyadaki bozuk terazinin siyasi ve sosyal hayata yansıyan bir örneği olduğu öne sürülen bir harita numarası: Merkatör Projeksiyonu. Gelişmiş azgelişmiş karşıtlığının kültürel hayatımızdaki yansımaları sandığımızdan fazladır. Her şeyden önce tartışmalı bir kavram olan gelişmişlik sıfatı bunun otomatik bir örneğidir ve batının gelişmişlik standartlarına göre bir değerlendirmeye dayanmaktadır. Örnekler çoğaltılabilir. Mesela melezliğin değerlendirilmesi: Bir siyah bir de beyaz insandan dünyaya gelmiş bir yavru melez olarak adlandırılır. O gerçekten de biyolojik olarak bir melezdir; hem beyaz hem de beyaz olmayan ebeveyninden eşit miktarda kromozom almıştır ancak hem resmiyette hem de algımızda beyaz ırka değil, beyaz olmayan ırka dahil edilir. Başka bir deyişle ariliği bozulduğu için o yavru asla beyaz olarak değerlendirilmez. Bu biyolojik değil, tamamen kültürel bir değerlendirme ve gelişmişlik ve azgelişmişliğin ortaya koyduğu, bizlere öğrettiği bir algıdır. Yazımızın konusunu oluşturan ve bugün hala yaygınlıkla kullanılan Dünya Haritası'nın temel aldığı Merkatör Projeksiyonu da bize öğretilen yansımalardan sadece birisidir; üstelik çok somut ve fiziksel olarak. Eğer Dünya Haritası ile ilgili sorunun ne olabileceği konusunda en ufak bir fikriniz yoksa sizi gerçekle şu sık kullanılan örnekle birlikte tanıştırayım. Merkatör İzdüşümü / Mercator Projeksiyonu Yukarıda görmeye her zaman aşina olduğumuz Dünya haritası var. Mesela Kuzey Avrupa'daki Grönland adasına bir bakın. Grönland'ın yüzölçümü 2 milyon kilometrekare'den biraz fazladır. Bir de Afrika kıtasına bakın. Afrika Kıtası'nın yüz ölçümü ise hemen hemen 30 milyon kilometrekaredir. Yani Afrika kıtası Grönland'ın aşağı yukarı 15 katıdır ama hepimizin çocukluğundan bu yana bakmaya aşina olduğu haritalarda ikisi de neredeyse aynı boyutta görünmektedir. İzdüşüme adını veren Felemenk Haritabilimci Gerardus Mercator, bu haritayı 1569'da hazırladı. Haritanın önemli ve popüler olmasının arkasında gemicilik açısından oldukça kullanışlı olması var: Kerte hattını esas alması. Kerte hattı, Dünya üzerindeki tüm meridyenleri aynı açıyla kesen bir eğridir ve gemiciler rota hesaplarında kerte hattını esas alırlar. Mercator projeksiyonu Dünya'yı kerte hatlarını birbirine paralel düz çizgiler olarak gösterecek şekilde kutuplara doğru artacak şekilde germiştir ve bu da gemicilere böyle bir haritaya göre hareket ettiklerinde Dünya'nın dönüşünden kaynaklanan hata paylarını minimize etmelerini sağlar. Başka bir deyişle, gideceğiniz yerin Mercator haritasına göre bulunduğu açıyı belirlerseniz, pusulayı hiç değiştirmeden sadece o yönde takip etmeniz yeterli olur. Dünya o sırada dönüyor ve siz aslında gerçekte düz bir rotadan sapıyor olsanız da, Mercator haritası bu sapmaları çoktan hesaba katmış olacaktır (Meraklısına Mercator haritalarının orjinalleri: Harita 1, Harita 2 ve Harita 3). Haritanın nasıl göründüğünü tarif etmek istersek kabaca Dünya'nın bir silindir üzerine yapıştırılıp o silindir üzerinde boşluk kalmayacak şekilde gerildiğini söyleyebiliriz. Bunu basitça anlatan güzel bir video aşağıda yer almaktadır: . Şu ikinci videonun ise eğip-bükmenin boyutlarını anlatması açısından tam aradığımız video olduğunu söyleyebiliriz: . Bu videolardan da açıkça görüleceği üzere, germeye gerek olmayan bölge ekvatordur ve sadece ekvatordaki tek bir çizgi eğilip bükülmeden, aslına uygun olarak gösterebilmektedir. Haritanın kalan her yeri, ekvatordan uzaklaştıkça hem enlemesine, hem de boylamasına daha çok bozulmaktadır. Doğal olarak Antartika kıtası kıtalar arasında büyüklükte beşinci olmasına karşın bu haritayla birlikte birinciliğe zıplamakta, Grönland Afrika kadar olmakta, Kuzey Avrupa ülkeleri ekvatordaki ülkeleri toprak miktarları bakımından sollamaktadır. Ekvatoru esas kabul edersek kutuplara çıktıkça gerçekleşmiş olan manipülasyon aşağıdaki boyutlarda olmaktadır: Şeytan bunun neresinde? Açıkçası Dünya'yı düz bir zeminde göstermek isteyen yani 2 boyutlu olan hiçbir izdüşümün Dünya'nın gerçek durumunu birebir yansıtması mümkün değildir. Gerardus Mercator'ün de bu haritayı hazırlarken bu tip bir izdüşüm kullanmasında kerte hattını esas alarak rota hesaplama işlemlerinde vakit kazanmaktan başka bir amacı olduğu söylenemez. Ancak 500 yıldır bu haritanın zaman zaman siyasi amaçlarla kullanılageldiği iddia edilmektedir. En azından hala bu haritanın kullanımında ısrarcı olmanın... Her şeyden önce bugün bildiğimiz pek çok harita Avrupa'yı merkeze almaktadır. Hakikaten de, Dünya küreseldir ve merkez olarak Avrupa'yı seçmenin sağladığı özel bir avantaj yoktur. Lakin ilk coğrafi keşiflerin avrupalılarca yapıldığı ve ilk Dünya haritasının avrupalılar tarafından çizildiği düşünülürse Avrupa'nın merkezde yer alması gayet normal karşılanabilir. Fakat sömürgeler çağında bu entosantrik -yani bir etnik kökeni daha ön planda veya merkezde tutan durumun- birilerinin işine yaramadığı söylenemez: Örneğin Güneş'in batmadığı imparatorluk söylemlerinin meşhur olduğu dönemlerde İngiliz üretimi Dünya haritaları başka alternatifleri olmasına karşın Mercator izdüşümünden asla vazgeçmemişlerdir. İngiltere'yi ve dominyonları olan Kanada ile Avustralya'yı olduğundan daha büyük gösteren, buna keza ekvatora yakın olan İngiliz sömürgelerini gerçeğine uygun -yani görece daha küçük- resmeden, İngiltere'yi de Dünya'nın tam merkezine koyan Mercator haritaları İngiltere'nin sömürge politikalarının ve yaratmak istediği algının görsel coğrafi zeminini oluşturuyordu. Bu yüzden başta İngiltere olmak üzere gelişmiş sömürgeci ülkeler, Mercator projeksiyonundan hiç vazgeçmemiş ve eğitim politikalarına da kolaylıkla müdahale edebildiği azgelişmiş ülkelere bu haritadan bol bol dağıtmışlardır. Tüm sosyalbilimciler bu konuda aynı şeyi düşünmüyor. Kerte Hattı ve Harita Savaşları adlı kitabın yazarı Mark Monmonier Mercator projeksiyonunun emperyalizmin bir simgesi haline dönüştüğünü kabul etmekle beraber bir haritanın algı yönetiminde ya da emperyalizmin amaçlarına ulaşmasında abartıldığı kadar etkili olduğunu düşünmüyor. Dahası, Mercator'ın alternatifi Peters projeksiyonunun adaleti nasıl sağlayacağının da sorgulanması gerektiğini düşünüyor. Biz biraz daha eleştirel olalım ve şunu da söyleyelim: Monmonier'in bakışı yine de bir miktar gelişmişlik gözlüğündan bakmak olarak değerlendirilebilir; çünkü gelişmiş ülkelerde sıradan vatandaşların haritaları pek taktığı söylenemez; ama azgelişmiş ülkelerde bu olabilir. Her şeyden önce endüstri devrimini gerçekleştirmiş Avrupa ülkelerinin karşısında hala tarım toplumu olarak adlandırabileceğimiz toplumlar vardı ve bu toplumların toprak miktarını önemli bir parametre olarak algılama durumları olduğunu gözden kaçırmayalım. Ayrıca haritalar azgelişmişlik içerisinde kendilerine çok daha derin anlamlar bulabilirler: Sözgelimi Türkiye'de bizler Afrika ülkelerini sınırları cetvelle çizilmiş şeklinde telaffuz ettiğimiz bir metaforla aşağılama eğiliminde bir sosyal öğrenmeye maruz kalıyoruz. Bunun da açılımı söyledir: Afrika ülkeleri sınırlarını savaşarak kazanmamışlardır ve sömürge ülkeleri masa başında belirlemiştir. Bu yüzden de cetvelle çizilmiş şekilde düzdürler Tıklayarak görebilirsiniz). Üç kıtada toprağı olan, yükselme devrini tamamlamış bir Osmanlı İmparatorluğu haritasına bakıp Dünya'nın kaçta kaçını fethettiğini hesaplama girişimleri de harita-algı ilişkisine iyi bir örnek teşkil edebilir. Bu haritaların muhafazakar milliyetçi ideolojiye sahip kimselerin duvarlarını süslediğine şahit olmuşumdur. Peki, başka alternatif yok mu? Var... Elbette var. Mercator projeksiyonuna en büyük rakip daha çok sadece Peters adıyla anılan Gall-Peters projeksiyonudur ve bariz bir şekilde yok sayılmaktadır. Gerçek Dünya'yı görmeye hazır olun! Peters Mercator'e karşı... 1855 yılında James Gall tarafından geliştirilen, İngiliz Bilim Gelişimi Derneği'nin Glasgow toplantısında sunulan ve 1885 yılında İskoç Coğrafya Dergisi'nde yayınlanan Gall haritası, tahmin edildiği gibi İngilizlerce pek benimsenmedi. 1967 yılında Alman sinemacı ve tarihçi Arno Peters, Gall haritasıyla neredeyse tıpatıp benzer bir projeksiyonu Mercator haritasına alternatif olarak sunana kadar da yeniden gündeme gelmedi. Peters, ekvatora yakın olan azgelişmiş ülkelerin kutuplara daha yakın olan gelişmiş ülkelere nispetle küçük görünmesinden rahatsızdı ve bu durumun ülkelerin algılanan önemlerini gelişmiş ülkeler lehine bozduğunu düşünüyordu. Bu yüzden kendi haritasını yeni bir icat olarak sundu; zira kendisinden önce başta Gall'un olmak üzere pek çok haritabilimcinin alternatif önerdiğini, bu alternatiflerin hiçbirisinin geçerlilik kazanamadığını bilmiyordu. Yine de 60'lar ve 70'ler sosyal adalet konusunun akademik camiada popüler olduğu yıllardı; bu yüzden Peters'ın kampanyası daha önce getirmediği kadar ses getirdi. Belki Dünya'da Mercator projesinden vazgeçilmedi ama en azından Peters'ın başlattığı tartışmalar, uzun yıllar süren mücadelesi sonunda Amerikan Haritacıları Derneği'nin halkı projeksiyonlar ve bu projeksiyonlarda kullanılan eğim ve bükümler hakkında eğiten kitapçıklar yayınlamasını sağladı. 1989 ve 1990 yıllarında yedi Amerikalı coğrafya örgütü Mercator ve Peters dahil, dikdörtgen dünya haritası kullanımını tedavülden kaldırdılar. Sonuç Nereden gördüğümü tam olarak hatırlamıyorum; ama haritaya aldanıp Afrika'ya gidince ülkeden ülkeye arabayla gezeceğini düşünerek plan yapıp oraya gidince gerçek mesafeler karşısında hayalkırıklığına uğrayan birinin öyküsünü okumuştum. Mercator projeksiyonu Dünya'yı belki sosyal değil ama fiziksel algılayışımızı kesinlikle yanıltıyor. Hepimiz Kanada'yı ve Grönland'ı son derece büyük bir ülke zannediyor; Afrika'yı ise ufak bir kıta olarak görüyoruz. Oysa tam tersi... Haritanın azgelişmiş ülkeler üzerinde gelişmiş ülkeleri algılayış biçimleri açısından bir etkisi olup olmadığı tartışmalı olsa da günümüzde Peters projeksiyonunun gerçek alanları yansıtmakta çok çok daha başarılı olmasına karşın inatla kullanılmadığı, Mercator projeksiyonun kanıksandığı, üstelik ilkokullarda bu manipülasyonun anlatılmadığı bariz gerçektir. Hepimiz kendi geçmişimize dönüp bir bakabiliriz: Bu gerçeği bu yazıyla birlikte öğrenenlerimiz var değil mi? Dünya'yı ve hayatı öğrenmeye başladığımız ilkokul sıralarında ve hatta ortaokul ve lise sıralarında dahi bize gerçeğin ne olduğundan pek bahsetmediler . Bu arada; kullanım amaçları farklı olmak üzere pek çok Dünya haritası projeksiyonu olduğunu da yeri gelmişken söyleyelim. Neyse... Özetle: Afrika o kadar da küçük değil..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/dosyalar/entropi-ilkesinin-kadim-dusmani-maxwellin-cini.html", "text": "Makro evrenin ısı ve iş kavramlarıyla ilintili değişkenlerini inceleyen ve tüm mühendislik dallarında ayrıntısıyla okutulan, içerisinde günlük yaşantımızla yakından ilişkili birçok bilgi ve yasayı barındıran bir doğa bilimi alanı var: termodinamik. 19. yüzyıl fizikçilerinin tabiri caizse tuğla tuğla inşa ettikleri bu bilimsel disiplin, taşıyıcı 4 ana kolona benzeteceğim 4 ana yasa üzerinde yükselir. Diğer tüm bilimsel keşifler için olduğu gibi bu yasalar da ortaya çıkarıldıkları zamanda hiçbir karşı görüşe muhatap olmadan kabul edilmiş değillerdir. Özellikle bilimde ortaya konan tüm fikirler, peşlerinden itirazları ve karşıt görüşleri taşır çünkü bilimsel bulgular gerçeği anlatmak zorundadır. Başka bir deyişle, ister matematiksel olarak ifade edilsin ister sözel olarak, bugün elimizde olan tüm doğa yasaları, icat edildikleri dönemlerin parlak zihinlerinde uzun uzadıya tartışılmış, gerekliyse değiştirilerek ya kabul edilmiş ya da reddedilerek yalnızca tarihsel bir önemle hafızalarda kalmaya mahkum edilmiştir. Aslında bu 'tartışma' nitelemesiyle anlatmaya çalıştığım bilimin karakterini anlatan bir özelliktir ve bu süreç tüm bilimsel bulgular için ilelebet sürmek durumundadır. Termodinamiğin yasaları da bu durumdan muaf değildir. Daha öne sürüldükleri anda itirazlara maruz kalmışlardır. İşte bu yazıda Schrödinger'in kedisi kadar ünlü olmayan fakat zamanında termodinamik alanında çalışmalar yürüten birçok bilim insanını terleten bir itirazı inceleyecek ve son derece önemli bir doğa yasasının hayatta kalma çabasına tanık olacağız. Termodinamik Neyden Bahsediyor? Termodinamik, temelde ısı ve sıcaklık gibi niceliklerin iş ve enerji gibi kavramlarla ilişkilerini makro boyutlarda inceleyen, sonuçları günlük yaşantımızla doğrudan ilgili olan bir bilim dalıdır. Sahip olduğu yasalar son derece genel bir geçerliliğe sahiptir ve adeta yaşamlarımızın her saniyesi bu yasalar tarafından yönetilir. Buzdolapları, klimalar, ısıtıcılar, türbinler doğrudan termodinamik bilimiyle ilişkilidir ve bu bilimin ortaya koyduğu bulgularla bir mühendislik çalışması olarak geliştirilmişlerdir. Termodinamik biliminin ortaya çıkışı da 19. Yüzyılda buharlı makinelerin verimlerini yükseltme amacıyla olmuştur. Alman fizikçi Sommerfeld'in termodinamik bilimine farklı bir açıdan baktıran şu ilginç görüşüne kulak verelim: Termodinamik komik bir konudur. İlk defa öğrendiğinizde, ne olduğunu anlamazsınız bile. İkinci defa üzerinden geçtiğinizde, bir-iki nokta hariç anladığınızı düşünürsünüz. Üçüncü defa baktığınızda ise, anlamadığınızı bilirsiniz, ama o zamana kadar konuya alıştığınız için bu sizi o kadar rahatsız etmez. Arnold Sommerfeld Bilime birçok katkı sağlamış saygın bir fizikçi olan Sommerfeld, termodinamiği üç defa çalışsak bile anlamayacağımızı söylese de biz Maxwell'in ciniyle tanışabilmek için termodinamiği ayakta tutan 4 ana kolonun inşa prensiplerini basitçe anlamak durumundayız. Önümüzdeki bölümü okuduktan sonra eğer Sommerfeld haklı çıkmış olursa buradan sonrasını tekrar okumayı düşünebilirsiniz. Termodinamiğin Yasaları Maxwell'in cininin garip mesleğini öğrendiğinizde hayli şaşıracağınıza eminim. Birlikte bunu neden yaptığını anlamaya çalışacağız. Fakat bu işin nedenini daha iyi anlayabilmek adına biraz termodinamik bilmek gerektiği aşikardır ve biz de bunun için biraz uğraşacağız. Yasaları kısaca tanımaya çalışacağız. Sıfırıncı Yasa: Bu yasa hakkında sorulacak ilk soru isminin neden sıfırıncı yasa olduğudur. Hak vereceğiniz üzere herhangi bir maddeler listesini oluşturma işi, 1'den başlayan numaralar verilmek suretiyle yapılır. Fakat bilimsel buluşlar basit bir kurallar yumağının arka arkaya dizilmesinden daha karmaşık olabilir. Yine de ne olursa olsun basitten karmaşığa giden anlayış bilimin her alanında geçerlidir. Burada da buna benzer bir durum var. Birazdan inceleyeceğimiz birinci yasa ilk olarak düşünülen ve sistemleştirilen yasadır ve haliyle '1' numarayı kapmıştır. Daha sonra ortaya konan bu yasa birinci yasadan daha temeldir ve önde yer almak durumundadır. Diğer yandan da halihazırda ortaya konmuş olan birinci yasa da duyurulmuş ve literatürde kendine yer etmiştir. Geriye yapacak tek bir şey kalmıştır o da daha temel olan fakat tek suçu geç kalmak olan bu yasaya 'sıfırıncı yasa' ismini vermek. Gelelim sıfırıncı yasanın neyden bahsettiğine. Elimizde birbiriyle etkileşebilen iki farklı sistem olsun: A ve B sistemleri. Bu iki sistem etkileşime açık oldukları halde sıcaklıklarında bir değişiklik meydana gelmiyorsa termodinamik biliminde bu iki sistem birbiriyle ısıl dengededir denir. Şimdi birbiriyle dengede olan bu iki sistemi sıcaklıklarında herhangi bir değişiklik meydana gelmeyecek şekilde ayırdığımızı düşünelim ve ortama sıcaklığını bilmediğimiz bir üçüncü sistemi dahil edelim: C sistemi. Sıcaklığını bilmediğimiz C sistemini, ısıl dengede olan diğer iki sistemden herhangi biriyle etkileşime açık olacak şekilde konumlandırdığımızda, bu iki sistem arasında sıcaklık transferi gözlemlemiyorsak yani C ve A sistemi ısıl dengedeyse, yeniden gözlem yapmaya gerek olmadan C sisteminin B sistemiyle de ısıl dengede olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yasa tüm sıcaklık ve ısı etkileşimlerini açıklar ve termodinamiğin temelini oluşturur. 1931 yılında İngiliz fizikçi Ralph Howard Fowler tarafından oluşturulmuştur. Günlük yaşantımızdan doğrudan sahip olduğumuz bilgilerle mantıksal çıkarsaması yapılabilir. Hedefimiz Maxwell'in ciniyle tanışmak olduğundan bu aşamada bize sıfırıncı yasayla ilgili bu kadar bilgi yeterlidir. Birinci Yasa: Termodinamiğin birinci yasasını bir diğer ismiyle ifade ettiğimde size daha tanıdık geleceğine eminim: Enerjinin korunumu. Enerjinin korunumuna daha önce Compton Saçılmasını incelerken de başvurmuş ve sonuca, onu kullanarak ulaşabilmiştik. Fiziğin genel anlamda temel bir ilkesi olduğundan burada da karşımıza çıkıyor olması şaşırtıcı değil. Isı bir enerji formundan başka bir şey değildir. Böyle olunca herhangi bir sisteme verilen ısı, sistemden ayrılan ve sistemde kalan ısının toplamına eşittir ifadesi bütünüyle doğru olacaktır. Termodinamik sistemlerin genelinde, sisteme verilen ısı sistem içerisinde belli bir işe dönüşür. Her ne olursa olsun, enerji hangi formda hangi şekilde iletilirse iletilsin kapalı bir sistem içerisinde sisteme giren enerji, çıkan enerjiye eşit olmak zorundadır. İkinci Yasa : Maxwell'in cininin sorun yaşadığı termodinamik yasa ikinci yasadır. Dolayısıyla bu yasayı daha detaylı olarak ele almak durumundayız. İşe klasik bir soruyu hatırlayarak başlayalım: yeni hazırlanmış bir kahvenin oda sıcaklığı içerisinde geçireceği 10 dakika sonrasında sahip olacağı sıcaklığa dair beklentiniz nedir? Kahvenin sıcaklığı 10 dakika sonra daha mı fazla olur yoksa daha mı az? Sanıyorum ki beklentiniz daha az olduğu yönünde olacaktır. Peki, ikinci bir soruda şu: daha fazla olması mümkün mü? Cevap: kesinlikle evet. Termodinamiğin ağır abisi istatistiksel fiziğin devreye girdiği yer de tam burası. Daha önce termodinamiğin makro boyutları inceleme alanına alan bir bilim dalı olduğunu söylemiştik. Buradan mikro boyutların sahipsiz olduğu anlaşılmasın. Odanın içerisindeki her taneciği hesaba alan istatistiksel fizik denklemleriyle hareket ederseniz kahvenin sıcaklığının artacağı durumu matematiksel olarak hesaplayabilirsiniz. Ancak ortaya çıkacak olan değerin gerçekte bir anlamlılığı olmayacaktır. Çünkü bu durumun ortaya çıkabilmesini sağlayacak olasılık değeri yalnız bir insan ömründe değil evrenin ömründe dahi gözlenmesine imkan olamayacak kadar küçük olacaktır. İşte bu yüzden oda sıcaklığındaki yeni hazırlanmış bir kahvenin sıcaklığının asla artmayacağını, hava ile kahve arasında ısıl denge sağlanana kadar daima azalacağını söyleyen entropi ilkesi, makroyu inceleyen termodinamik bilimine ait bir yasa olup 'termodinamiğin ikinci yasası' ismiyle de anılır. Eğer entropi ilkesinin yalnız ısı ve sıcaklık gibi kavramların yanı başında görülebileceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Anne ve babaların yakından tanıyacağı, yetişkinlerin az da olsa çocukluklarına ineceği bir örnekle devam edelim. Bir çocuk için odasını derli toplu tutmak annesi tarafından çokça kez dillendirilen güçlü bir istek ve onun içinse gözde büyüyen ulvi bir görevdir. Ben çocukluğumda odasını derli toplu tutan biri ne yazık ki olamadım. Ailemle birlikte yaşadığım dönem boyunca bu işi tamamıyla anneme devretmişimdir. Genelleme yapmaktan kaçınacağım fakat birçok kişinin çocukluğunun da bu şekilde geçmiş olabileceğini tahmin ediyorum. Benim, çevremdeki çocuklar üzerinden birebir yaptığım gözlemlerin de bu tahminimi güçlendirdiğini söyleyebilirim. Yani işin neticesi: anneler çocuklarının odalarını toplar ve her şey yerli yerine gelir. Çocuğun okuldan gelişiyle beraber oda dağınıklaşmaya başlar. Her ne kadar genellemeden kaçınsak da bu bir doğa kuralıdır. Başlangıçta düzenli olan oda zaman içerisinde düzensiz bir hal alır. Çünkü entropi ilkesi devrededir ve bu ilke ısı ve sıcaklık gibi kavramların çok daha ötesinde evrenin tümü için düzensizliğin daima arttığını söyler. Anne, odayı toplarken fizik bilimi içerisindeki tanımıyla bir iş yapmış ve entropinin artıya doğru kayışını durdurmuştur. Bunun üzerine bedelini ödeyerek yalnızca oda için entropiyi azaltmış yani düzeni sağlamıştır. Çocuğun okuldan dönüp odaya girişiyle doğanın sarsılmaz yasası işlemeye devam etmiş, odanın düzensizliği artmış yani entropi yükselmiştir. Annenin odayı topladığı sırada odanın azalan entropisi en iyi ihtimalle annenin enerji harcaması sonucu ürettiği entropiye eşittir. Dolayısıyla evrenin tümü için geçerli entropi ilkesi bu olay içerisinde bile bütünüyle ağırlığını hissettirmektedir. Şunu söylemek mümkündür: aslında anneler, çocuklarının odalarını toplarken Maxwell'in cininin yaptığı işe benzer bir iş yaparlar. Maxwell'in cinini tanıdığımızda, onun buradaki durumla neredeyse aynı, başka bir görevle karşı karşıya olduğunu göreceğiz. Sonuçta, entropi ilkesi, en yalın ifadesiyle, kainattaki her şeyin minimum enerji ve maksimum düzensizliğe gitme eğilimi içerisinde olduğunu söyler. Yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı gibi 'minimum enerji' ve 'maksimum düzensizlik' aslında aynı durumun farklı ifadeleridir. Temelde, her şeyin minimum enerjiye doğru gidişi yeterli bir tanımdır. Fakat ikinci yasanın kapsamının daha net anlaşılabilmesi için tanımın iki ifadeyi içerecek şekilde genişletilmesi oldukça faydalıdır. Üçüncü Yasa: Bu yasanın Maxwell'in ciniyle doğrudan ilgisi bulunmuyor fakat hiyerarşiyi bozmamak adına kısaca bahsetmekte yarar görüyorum. Birazdan teknik ayrıntılarına değinmek durumunda olduğumuz sıcaklık kavramını ifade etmekte kullandığımız çeşitli birimler olduğunu biliyoruz. Günlük yaşantımızda sıkça karşımıza çıkan Celsius birimi en yaygın sıcaklık birimidir çünkü baz aldığı değerler suyun karakteristiğiyle ilgilidir ve yaşamlarımız suya doğrudan bağımlıdır. Doğa bilimleri içerisinde Celsius'u genelde kimyacılar kullanır. Fizikte ise Celsius yerine Kelvin birimi kullanılır çünkü suyun kaynama ve donma noktalarından ziyade molekül titreşimlerinin sıfıra indiği noktayı baz alan birim sistemi fizikçiler için daha kullanışlı ve açıklayıcıdır. İşte Kelvin birim sisteminin 0 olarak kabul ettiği sıcaklık, mutlak sıfır noktası (-273,15 C) olarak anılan ve herhangi bir cisim için molekül titreşimlerinin durduğu hal olarak bilinen kuramsal bir sıcaklıktır. Kuramsaldır çünkü bu yasaya göre hiçbir madde mutlak sıfır noktasına kadar soğutulamaz. Isı ve Sıcaklık Nedir? Maxwell'in ciniyle tanışmadan önce termodinamiğin 4 ana yasası haricinde daha temel düzeyde sıcaklık ve ısı gibi kavramları bilmekte yarar var. Çevremizdeki tüm atomlar bizi oluşturanlar da dahil olmak üzere belli bir frekansta titreşim hareketi yapar. Elbette bu titreşim hareketi bizim algı sınırlarımızın dışında olmak üzere mikro seviyededir. Mikro düzeydeki bu hareketler, taneciklerin tekil olarak sahip oldukları enerji demektir. Isı da bu enerji formunun adıdır. Bir cismin ısısını herhangi bir aletle doğrudan ölçmek mümkün değildir. Ancak bazı matematiksel hesaplar yapılabilir. Bunun yerine maddeler arasında aktarılan ısı ölçülebilir. Peki, maddeler arasında ısı formunda gerçekleşen bu enerji transferi kendi kendine hangi koşulda gerçekleşir? Bunun için de sıcaklık tanımına başvurmamız gerekir. Tüm maddelerin sahip oldukları taneciklerin belli frekanslarda titreşim hareketleri yaptığını söylemiştik. Bu aşamada eklememiz gereken şu olacak: madde içerisindeki tüm taneciklerin aynı frekansta titreşmeleri söz konusu değildir. Atomların insan beyninin algı sınırlarını zorlayan gizemli dünyasına inildiğinde bu durumu şuna benzetebiliriz: 2 kilometre uzunluğunda bir insan zincirinden oluşan dans topluluğunun belirlediği bir koreografiye uyarak dans gösterisi sergilemeye çalıştıklarını düşünün. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar böylesi bir uzaklığın olduğu durumda senkron hareket etmek güçleşecektir. Madde içerisindeki atomlar için de aynı şey söz konusu. Milyarlarca taneciğin senkronize aynı frekansta titreşmeleri mümkün değil. Öyleyse mikro düzeydeki bu titreşimleri anlatacak yeni bir kavram kullanmak gerekli. Kuşkusuz bu da madde içerisindeki taneciklerin ortalama enerjilerinin bir ölçüsü olan sıcaklık kavramı olacak. Sıcaklığın bir enerji formu olmadığını peşinen söylemekte yarar var. Sıcaklık, metre gibi kilogram gibi bir ölçüdür. Termometre ile ölçülür. Öyleyse içerisinde bulunduğumuz odayı göz önüne alabiliriz. Odayı dolduran havanın sıcaklığının 24 C olduğunu düşünelim. Bu değer bize havayı oluşturan taneciklerin kinetik enerjilerinin ortalama değerinin bizim ölçüm sistemimiz içerisinde 24 C'ye karşılık geldiğini söyler. Yani havada ortalama enerjinin üzerinde titreşen tanecikler de ortalama enerjinin altında titreşen tanecikler de vardır. Bu durum yalnız gazlar için değil çevremizdeki tüm maddeler ve hatta bizler için de geçerlidir. 1867 yılında İskoç fizikçi James Clark Maxwell'de bu temel bilgilerden hareket ederek entropi ilkesini sorgulamak amacıyla fiziğe yeni bir hayali kahraman katarak bir düşünce deneyi oluşturdu. Maxwell'in Cini Maxwell bu düşünce deneyinden ilk defa 11 Aralık 1867'de kendisi gibi fizikçi olan Peter Guthrie Tait'e yazdığı bir mektupta söz etmiştir. Ardından bu fikrini 1871'de başka bir fizikçiye, John William Strutt'a yazdığı mektupta yeniden ifade etmiştir. Yakın çevresiyle yaptığı küçük bir zihin jimnastiğinin ardından Maxwell, düşünce deneyini, 1872'de yayınladığı termodinamik konulu Theory of Heat isimli kitabıyla bilim camiasına duyurmuştur. Maxwell, yazmış olduğu mektuplarda ve kitabında, birazdan ayrıntısına gireceğimiz sistem içerisinde görev yapan bir ajan betimlemiştir. 1874'te bu ajana 'demon' yakıştırmasını yapan William Thomson 'dir. Maxwell, entropi ilkesini sorguladığı düşünce deneyinde, ortasından bir duvar vasıtasıyla iki oda oluşacak şekilde ayrılmış kapalı bir konteyner hayal etti. Ortadaki duvarda kontrolü tamamen Maxwell'in cininde olan bir kapı ve iki odada da eşit sıcaklıkta olan hava düşünce deneyini yürütmek için Maxwell'in gereçleriydi. Daha önce belli bir sıcaklıktaki hava içerisinde ortalama enerjiden yüksek taneciklerle birlikte ortalama enerjiden düşük taneciklerinde olduğunu söylemiştik. Maxwell'in cini bu ortalamanın üzerinde ve altında olan tanecikleri tespit etmek konusunda tam bir uzman. Bölmelerin ortasındaki duvarda bulunan kapıyı kontrol etmek üzere konumlanan cin, Maxwell'den aldığı önemli görev neticesinde ortalama enerjinin üzerinde ve altında seyreden taneciklere göre kapıyı kontrol ediyor. Daha ayrıntılı düşünmek üzere konteyner içerisindeki iki bölmeye yukarıdaki resimdeki gibi A ve B diyelim. Maxwell'in cini uzman olduğu üzere A bölmesindeki ortalama enerjinin üzerindeki tanecikleri ve B bölmesindeki ortalamanın altındaki tanecikleri tespit ediyor olsun. Bu bilgi doğrultusunda bölmeler içerisinde oradan oraya savrularak hareket eden taneciklerin, kontrolü altında olan kapıya doğru gelmeleri durumunda yüksek enerjili olanlarının A'dan B'ye geçmesine, düşük enerjili olanlarınsa B'den A'ya geçmesine olanak sağladığını düşünelim. Böylesi bir işin sürdürülmesinden bir süre sonra B bölmesinde yüksek enerjili tanecikler, A bölmesinde ise düşük enerjili tanecikler birikmeye başlayacaktır. Bizlerin deneyimlediği sıcaklık ise taneciklerin ortalama titreşim enerjilerinin bir ölçüsü olduğundan ortalama enerjisi düşen A bölmesinin sıcaklığı düşecek, ortalama enerjisi yükselen B bölmesinin ise sıcaklığı artacaktır. Bu olay, doğada enerjinin kendiliğinden akışı için daha önce hiç kimsenin deneyimlemediği bir sonuç olmakla birlikte açıkça termodinamiğin ikinci yasasıyla çelişen bir tablo ortaya çıkarıyor. Yani oda sıcaklığı içerisinde belli bir zaman tutulan sıcak kahvenin bir süre sonra daha da sıcaklaşması gibi alışık olmadığımız bir durum söz konusu. Peki, yanlış olan termodinamiğin ikinci yasası mı yoksa Maxwell'in cini yalnızca bir hayalden mi ibaret? 19. yüzyıl, termodinamik bilimiyle ilgilenen fizikçiler için bu sorunun güncelliğini koruduğu bir yüzyıl olarak sonlandı. 20. Yüzyıl içerisinde de bu sorunun cevaplandırılmasına yönelik ilk sistemli açıklamanın gelmesi için yıllarca beklendi. İlk açıklama 1929'da ünlü fizikçi Leo Szilard'dan geldi. Szilard'ın açıklamasında önemle vurguladığı nokta bilgi edinme işinin belli bir enerjiyi harcamakla yapılabileceğiydi. Yani Maxwell'in cini taneciklerin hız bilgisini elde ederken, bunları kayda alırken ve birbirleriyle karşılaştırıp ortalamanın üzerinde ve altında olanları tespit ederken bir miktar enerji harcamak zorundadır. Organize harcanmış bir miktar enerji neticesinde yapılan iş ise evrenin düzensizliğe doğru giden yapısını lokal olarak bozarak belli bir düzen doğurabilir. Bölmeler arasında sıcak ve soğuk olarak ayrışan hava tanecikleri bu şekilde açıklanabilir. Bu aşamada bizler bakış açımızı biraz daha genişletip Maxwell'in ciniyle birlikte sistemin tümünün entropi hesabını yapmak durumundayız. Eğer Maxwell'in cinini de entropi hesabı için sisteme dahil edersek cinin iş yaparken ürettiği entropinin bölmeler içerisindeki havada azalan entropiden yüksek olması gerektiğini görürüz. Yani toplam entropi ikinci yasaya uygun şekilde bütün işlem boyunca artmaya devam etmiştir. Deneyde yalnızca bölmeler içerisindeki havada meydana gelen entropi azalması bir annenin çocuğunun dağınık odasını toplarken düşürdüğü entropiye benzer. Tıpkı annenin odayı toplarken harcadığı enerji sonucu ürettiği entropi gibi Maxwell'in cini de tanecikleri gözlerken ve ayrıştırırken entropi üretmiştir. Sonraki yıllarda farklı bilim insanlarından Maxwell'in cininin entropi ilkesini geçersiz kılamayacağına yönelik yaklaşımlar geldi. Bunlardan en önemlileri bir taraftan artan kuantum mekaniği bilgisiyle Heisenberg'in belirsizlik ilkesine dayanıyor. Bu ilkeye göre zaten taneciklerin hız ve konum bilgilerine aynı kesinlikte ulaşmanın imkanı yoktur. Başka bir deyişle; taneciğin enerjisinde ve hareket doğrultusunda bir değişikliğe sebebiyet vermeden hız bilgisine ulaşmak olanaklı değildir. Bir başka önemli itiraz ise 1982'de Charles Bennett tarafından ortaya kondu. Bennett, Maxwell'in cininin ne kadar zeki ve yetenekli olursa olsun taneciklerin hız bilgilerini depoladığı hafızasının belli bir süre sonra tükenmek zorunda olduğunun altını çizdi. Böyle bir durumda yeni gelen bilgilere yer açmak için bellekteki eski bilgilerin silinmesi gerektiğini ve bu işlemin de entropi doğurduğunu belirterek bu düşünce deneyinin entropi ilkesini ihlal edemeyeceğini başka bir açıdan göstermiş oldu. Sonuç Maxwell'in cini, bilimsel ilerleyişin, büyük zihinlerin yüzyılları bulabilen tartışmaları neticesinde şekillenebileceğini hatırlatan önemli bir bilimsel figür olarak düşmanı olduğu entropi ilkesini geçersiz kılmayı başaramadan bilim tarihindeki yerini almıştır. Schrödinger'in kedisi, Laplace'ın şeytanı gibi diğer bilimsel kahramanlarla birlikte, öngörülemez bilim geleceğinde yanlarına katılacak yeni kahramanları bekleyişini sürdürmektedir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/dosyalar/hegel-soruyor-bilgisayar-dusunebilir-mi.html", "text": "Bu yazıda, önceki yazımızda değindiğimiz Gödel'in eksiklik teoreminin yapay zekada oluşturduğu sorunlar, diyalektik mantık çerçevesinde incelenecektir. Diyalektik mantığın tanımına ve bu problemlere baktıktan sonra formel mantıkta incelenemeyen, çelişki içeren yapay zeka problemlerine diyalektik mantık ile bakılacaktır. Diyalektik nedir? Bir önceki yazımızda kısaca değindiğimiz diyalektiği daha yakından inceleyelim. Diyalektik, felsefe tarihinde değişik anlamlar alan bir terim. Antik Yunanca'da konuşma ya da tartışma anlamına gelen bir sözcük. Sokrates'in söyleminde, soru-yanıt bağlamında bir tür irdeleme. Platon, diyalektiği, formlar dünyasını tanıma, formlar arasındaki ilişkileri öğrenme süreci diye niteler. Aristoteles mantık sözlüğünde ise diyalektik öncülleri yetersiz argüman olarak geçer. Kant, özünde yanlış veya düzmece olan öğretilere yönelik eleştirisini diyalektik diye niteler. Diyalektiğin öğreti kimliği Hegel ile başlar. Ona göre diyalektik, düşüncenin izlemesi gereken kendine özgü mantıksal bir süreçtir. Bu süreç kısaca, tez, karşıt tez ve sentez aşamalarını içeren, gerçeğe ulaşmaya elveren tek yöntemdir. Hegel'in öğretisini benimseyen, ancak öğretiyi öznellikten nesnelliğe dönüştüren Marx ve Engels, gerçekliği düşünceyle değil, madde ile özdeşleştirerek diyalektik materyalizm adıyla bilinen ideolojik dizgeyi oluştururlar . Sokrates'in uyguladığı biçimiyle diyalektik, bilginin bulunmaktan çok, hep aranması gerektiğini söyler . Sokrates, genelde diyaloglarında bir şeyi çok iyi bildiğini düşünen bir yanıtlayanla sohbet eden bir diyalektik yöntemi benimsemiştir. - Yanıtlayan, çürütmenin amacını oluşturacak bir p önermesini savunur; - Sokrates ve yanıtlayan p'nin iddia ettiği şeyler üzerine akıl yürütür. Sokrates akıl yürütmenin ürünü olan q ve r önermeleri üzerinde, yanıtlayanla tartışmasız hem fikir olur; - Sokrates yanıtlayana q ve r önermelerinden ancak karşıt p önermesine ulaşacağını kanıtlar; - Sokrates bu noktada p'nin yanlış, karşıt p'nin doğru olduğunun gösterildiğini ileri sürer . Artık yanıtlayan düşüncesinin doğruluğu savunamaz. Çünkü her şeyi kendi kabul etmiştir. Bahsettiğimiz ikinci diyalektik ise Heraklitos'un atası olduğu diyalektiktir. Heraklitos'a göre Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz. Çünkü artık hem sen, sen değilsindir; hem de ırmak, aynı ırmak değildir. Yani her şey sürekli bir değişim ve dönüşüm içindedir. Hegel'e gelindiğinde ise tam bir felsefi çalışmayla ortaya konulur diyalektik. Bir yöntem olarak içerimleri kuramsal bir açıklamayla ortaya konulur. Buna göre diyalektik, Mutlak Fikir'in tez-antitez-sentez diyalektik üçlü hareketiyle gerçekleşmesi ve bunun bu şekilde anlaşılması yöntemi olarak değerlendirilir. Hegel, düşüncenin hareketinden sezinlediği diyalektiği, evrenin hareketine yöneltmiştir; çünkü Hegel evreni maddeleşmiş bir fikir olarak görürdü. Başka bir açıdan idealist olan Hegel'e göre: Rasyonel olan gerçek, gerçek olan rasyoneldir. Burada diyalektik, bütün düşüncenin ve varlığın gelişim sürecidir. Marx ve Engels, bu düşünüş sürecini tersine çevirir, Hegel'in yolundan giderek diyalektiği maddeci bir temelde değerlendirir. Diyalektikte hareket başlangıcından itibaren, çelişki kavramıyla ve dolayısıyla karşıtlık kavramıyla bağlantılı olarak açıklanmaktadır; Marx maddenin hareketinin diyalektik iç çelişkilerinin ürünü olduğunu ileri sürer ve düşüncenin diyalektiği de bu noktada maddenin hareketinin bilince yansıması olarak değerlendirilir. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır . Bu nedenle Marksist felsefe, diyalektik materyalizm olarak ifade edilecektir. Böyle algılandığı için de diyalektik yöntem, diyalektik hareketin bilimi olarak düşünülmüştür. Marx ve Engels ile diyalektik artık neredeyse tamamen bugünkü anlamına kavuşuyor. Bu diyalektiğin en doğru ve akılcı tarifini Engels vermiştir: Diyalektik, dış dünyada ve insan düşüncesindeki hareketin genel yasalarını inceleyen bilimdir . Diyalektik Mantık Bu yazıda Hegel'in diyalektiğinden ziyade Engels ve Marx'ın diyalektiği kullanılacaktır. Şimdi bu mantığın genel tanımını ve kurallarını verelim. Diyalektik mantık, kavramsal ve mantıksal yöntemdir. Buna göre ilk olarak, bir kavramdan diğerine aradaki çelişkileri yok ederek ilerleme yöntemine verilen isimdir. Tez, anti-tez, ve sentez süreçlerinden geçerek doğruluğun aranmasıdır. Karşıtlıklar içinde ilerleyerek ve bu karşıtlıkları geçersizleştirerek sonuca varmaya çalışan mantıksal düşünme yoludur. Bütün bu öğretilerde diyalektik mantık genel anlamda çelişki ve bağıntılılık kavramlarıyla işleyen bir mantık biçimi olarak meydana gelir. Formel mantığın temel kavram ve kategorileri bir tarafa atılmaz, aksine aynı kavram ve kategoriler çelişki ve bağıntılılık ilkeleri açısından yeniden mantıksal olarak içeriklendirilirler . Diyalektik, çelişkinin mantığıdır . Bir çelişki olmadan herhangi bir gelişmenin olamayacağını iddia eder. Yasaları: 1. Niceliğin niteliğe dönüşmesi ve tersi yasası Niceliğin niteliğe dönüşmesi yasası, maddenin atom altı düzeydeki en küçük parçacıklarından, insanın bildiği en büyük olgulara kadar son derece geniş bir uygulama alanına sahiptir. Her türden görünümde ve her düzeyde bunu görmek mümkündür. Yine de bu çok önemli yasa layık olduğu kabulü görmeyi beklemektedir. Bu diyalektik yasa, her dönemeçte kendisini zorla dikkatimize sunmaktadır. Niceliğin niteliğe dönüşümü, zaman zaman şakalar biçiminde bazı paradoksları göstermek için onu kullanan Megaralı Yunanlılar tarafından biliniyordu. Örneğin, kel kafa ve tahıl yığını paradoksları: Bir saç telinin eksilmesi kel kafa anlamına gelir mi, ya da bir tahıl tanesi bir yığın eder mi? Cevap hayırdır. Peki bir tane daha? Cevap yine hayırdır. Bu soru bir tahıl yığını ve bir kel kafa oluşana kadar tekrarlanır. Burada karşımıza çıkan şey, nitel bir değişime yol açmak için güçsüz olan tek tek küçük değişikliklerin, belirli bir noktada tam da bunu yaptıklarını, yani niceliğin niteliğe dönüştüğünü gösteren çelişkidir . 2. Karşıtların karşılıklı iç içe geçmesi yasası Diyalektik düşüncenin temel noktası, onun değişimi ve hareketi temel alması değil, hareketi ve değişimi çelişki temeline dayanan olgular olarak görmesidir. Geleneksel biçimsel mantık çelişkiyi kapı dışarı ederken, diyalektik düşünce onu kucaklar. Çelişki tüm varlığın temel bir özelliğidir. Maddenin ta derininde yatar. Tüm hareketin, değişimin, yaşamın ve gelişmenin kaynağıdır. Bu fikri dile getiren diyalektik yasa, karşıtların birliği ve iç içe geçmesi yasasıdır . 3. Yadsımanın yadsınması yasası Diyalektiğin üçüncü yasası olan yadsımanın yadsınması yasası, gelişme anlayışını dile getirir. Bu yasa, süreçlerin sürekli olarak kendilerini tekrarladıkları kapalı bir çember yerine, art arda gelen çelişkilerden oluşan hareketin, gerçekte basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişmeye yol açtığına dikkat çeker. Görüntü tersine olmasına rağmen, süreçler kendilerini tıpatıp tekrarlamazlar . Yukarıda görüldüğü gibi A adlı bir önermemiz var. Bu önerme değişen koşullarla beraber yanlış hale gelir ve yadsınır. Bu şekilde yeni ve daha doğru bir önerme oluşturulur. Aynı şekilde A'nın yadsınması da değişen durumlarla yanlış hale gelebilir. Bu durumda o da yadsınır. Her üç yasa da, Hegel tarafından, onun idealist biçiminde, salt düşünme yasaları olarak geliştirilmiştir . Eksiklik teoremine diyalektik mantıkla bakış Eksiklik teoremine diyalektik olarak bakmadan önce teoremin temelini oluşturan yalancı paradoksuna bakmayı daha uygun buluyorum. Çünkü bu paradoksun Gödel'in kendi teoremini kanıtlamak için kullandığı uslamlamaya benzer bir yöntemi vardır. Epimenides bir Giritli idi ve şöyle dedi. Tüm Giritliler her zaman yalan söyler. Paradoksun ilk kısmında Epimenides'in Giritli olduğunu varsayarsak şu çelişki ortaya çıkar. Eğer bütün Giritliler yalancıysa, Epimenides de Giritli olduğundan neyin doğru olduğunu bilemeyiz. Oysa burada atlanan bir şey vardır. Epimenides'in Giritli olup olmadığı bilinemez. Aşağıda bunun kontrolünü yapacağız. 1) Bütün Giritliler yalancıysa ve Epimenides de Giritli olduğundan kendisine nereli olduğu sorulduğunda Giritli olmadığını söyleyecektir. Eğer Giritli değil ise önermede paradoks çıkmaz. Eğer yabancıysa yabancı olduğunu ya da yalan söyleyebileceğinden Giritli olduğunu söyleyecektir. 2) Epimenides'in nereli olduğunu ancak Giritli birinden öğrenebiliriz. Ancak eğer Epimenides Giritli'yse Giritliler, Giritli olmadığını söyleyeceklerdir. Eğer Giritli değilse, Giritli veya başka bir yerli diyeceklerdir. Buradan da çıkan sonuç şudur ki Epimenides'in nereli olduğunu bilemeyiz. Kendi kendine göndermeli bu önermenin de kendi kendisine göndermesi vardır. Şimdi bu paradokstan Gödel'in kanıtına geçelim. Benzer şekilde yukarıda uyguladığımız kendine göndermeyi G'ye de uygulayalım. Bir önceki yazıda değindiğimiz gibi G, G kanıtlanamaz ifadesine eşittir. Gödel'in kanıtını bunun üzerine kurduğunu görmüştük. Bir de şöyle düşünelim: G=G'nin doğruluğu kanıtlanabilir değildir. Ben G G kanıtlanabilir değildir e eşit olduğu için tekrardan yazabilirim. Kısaca: G=G kanıtlanamaz. Yani: G=G kanıtlanabilir değildir kanıtlanamaz. G'nin doğruluğu kanıtlanamaz kanıtlanamazsa bu da şu anlama gelir ki, G=G'nin doğruluğu kanıtlanabilir. G doğru ise zaten doğruluğunun kanıtlanabileceğini iddia ettiği için paradoks oluşmaz. G'nin, yanlış olduğunu iddia ettiğimiz zaman bunun imkansız olduğunu görürüz. Çünkü önerme kendi kendinin doğru ya da yanlış olarak bilinemeyeceğini söyler. Artık G daima doğru olan bir önermedir. Yani totolojidir. Başka biri gelip G'yi şöyle yazabilir. G=G'nin doğruluğu kanıtlanabilir değildir kanıtlanabilir değildir kanıtlanabilir değildir. Bunu kısaltırsak G=G'nin doğruluğu kanıtlanamaz olur. Bu böyle sonsuza kadar gider. Görüldüğü gibi G önermesi aynı zamanda hem G kanıtlanamazdır hem de G kanıtlanabilirdir. Formel bir şekilde bu önermeye bakıldığında işin içinden çıkılamaz. Çünkü özdeşlik ilkesine aykırıdır. Oysa diyalektik mantıkta böyle bir şey yoktur. G hem kendi olabilir hem de karşıtı. Karşıtlar iç içe geçmiştir. Epimenides paradoksunda verilen ilk önermenin doğruluğu kayıtsız şartsız kabul edildiği için böyle bir sorun oluşur. Biçimsel bir sistemde aksiyomların sorgulanmaması bu durumun kaynağıdır. Diyalektik mantıkta ortaya atılan aksiyomlar vasıtasıyla öğrenilen bilgiler sonucunda aksiyomlar değişebilir. Formel mantıkta zaman durdurulurken, diyalektik mantıkta zamanın sürekli aktığı ve her şeyin değiştiği kabul edilir. G önermesi de durağan bir önerme değil, zaman içinde sürekli değişen bir önermedir. Şimdi bir de Turing'in tanımladığı durma problemine bakalım. Turing de Gödel'in yöntemine benzer bir şekilde Turing makinesinde durmayan programlar yani doğru ya da yanlış olduğu bilinmeyen önermeler olduğunu kanıtlamıştır. Yine o da Gödel'in yaptığı gibi P=P durmaz gibi bir önermeyi Turing makinasında çözmeye çalışır . Haliyle eğer çözerse, yani program durursa, kendi kendinin durmayacağını iddia ettiği için bir çelişki ortaya çıkar. Bu yüzden program durmaz. P'nin değilini aldığımızda yine aynı çelişki ortaya çıkar. Oysa P aynı G önermesinde gösterildiği gibi hem P programı durmaz hem de P programı durmaz durmazdır. Yani iki karşıtının iç içe geçmiş halidir. Durma problemi veya aksiyomatik sistemin bu kararlaştırılamayan olarak bahsedilen önermeleri aslında yapay zekanın insan seviyesine çıkamayacağını düşünen bir çok bilim adamının ana argümanıdır . Şimdi bir de bizim yöntemimizle bu duruma bakalım. Diyalektik mantıkta bilgi sürekli aranan bir şeydir. Yani doğru olarak varsaydığımız bir şey değişen koşullarla yanlış olabilir. G ve P önermesinde bundan ne demek istendiği anlaşılabilir. Bilgiyi sürekli bir arayış vardır. Ortaya bir tez atmamız gerekir. Bunun karşısına da karşıtlık olarak antitez konulur. Bu ikisinin birleşiminden ise sentez meydana gelir. Sentez aynı zamanda bir tezdir. Onun da bir antitezi oluşacaktır ve senteze bir şekilde varılır. Bu zamana kadar ortaya atılan her tez de bir şekilde daha önceki bir tez ve antitezin sentezidir. Yoksa tek başına bu çelişkiden bağımsız oluşamaz. Formel mantıktaki gibi her şey tek başına alınmaz. Karşıtların birliği onu var eder . G önermesini diyalektik mantık çerçevesinden incelediğimizde bir sorun teşkil etmediği artık ortadadır. Diyalektik Mantığın Uygulamaları Genel anlamıyla tanımını verdiğimiz diyalektik mantık biçimsel mantıktan farklı olarak çelişkili durumlarda da çözüm aramaya olanak tanır. Örneğin hepimiz herhangi bir yere alışveriş yapmaya gitmeden önce kafamızda neler alacağımızı, ne kadar tutacağını, hangi marka alacağımızı biliriz. Bu bizim tezimizdir. Ama evdeki hesap çarşıya uymaz misali satıcıyla görüştüğümüzde genelde fikrimiz değişir. Ya fiyat farklıdır ya aradığımız marka yoktur ya da satıcı bizi başka bir marka almaya ikna eder. Beklemediğimiz durumlar oluşabilir. Paramızı düşürebiliriz, evden birileri arayıp bağzı şeylerin artık gerekli olmadığını söylebilir vs... Bu da bizim anti-tezimizdir. Artık dünya değişmiştir. Siz de o andaki duruma göre daha doğru olan bir seçim yapar alışveriş yaparsınız. Bu da bizim sentezimizdir. Hajime Sawamura'nın, Computational Dialectics for Arguing Agents makalesinden alınan aşağıdaki şemalarla ne demek istendiği daha açık gözükmektedir . Bu makalede çelişkili durumlarda çözümün nasıl bulunduğu açıklanır. Çelişki oluşan önermelerden biri tez diğeri ise antitezdir. Oradan yola çıkılarak bir sentez oluşturulur. Bu işleme Hegel Aufheben der. Aufheben işlemi sayesinde artık daha doğru bir önermeye sahip oluruz. Bu duruma şöyle bir örnek verelim. A, B ve C diye 3 tane önermemiz olsun. Bir Aufheben örneği olması açışından A'nın ve B'nin içeriğini dolduralım. Aufheben örneğini aşağıdaki şekilde daha iyi görebiliriz. A=Bardağın yarısı dolu B=Bardağın yarısı boş C=Bardağı oluşturan hacmin yarısı su ile, diğer yarısı ise hava ile dolu. Görüldüğü gibi A ve B aynı anda doğru olamaz. Bu yüzden bir senteze giderek C'yi, yani daha doğru bir önermeyi oluşturmuşlardır. Aşağıdaki örnek ise biraz daha karışık bir durumu göstermektedir. X ve Y'nin aynı anda doğru olmasının imkanı yoktur. Çünkü X'in doğru olması için A'nın ve B'nin değilinin doğru olması gerekirken, Y'nin doğru olması için A'nın değilinin ve B'nin doğru olması gerekiyor. Buradaki çelişki Z önermesine varılarak çözülür. Sonuç Gördüğümüz gibi G önermesi biçimsel mantığı tutarsızlığa sürüklemektedir. Diyalektik mantıkta ise G tez anti-tez sentez aşamalarından geçerek sürekli bir değişim içindedir. Yapay zekada biçimsel şekilde oluşturulmuş tüm algoritmalarda G bir sorun oluşturur. Biçimsel mantıkta algoritma sayesinde ortaya sadece bir tez atılır ama bunun anti-tezi oluşturulup senteze varılmaz. Çünkü değişmeyen durumlar için çözüm aranır. Gödel bize göstermiştir ki bu değişmeyen durum için oluşturulan çözüm bile yeterli değildir. G gibi bir önerme oluşturularak algoritmanın çözemeyeceği problemler oluşturulabilir. Ama diyalektik mantıkta anti-tezi oluşturan durumlarda oluşan değişim gözden geçirilerek senteze , yani daha doğru bir sonuca varılır. Tabi ki bu da bir son değildir. Bu sentezde bir tezdir artık çünkü durumların değişmesi durmayabilir. Bu mantık sayesinde yapay zeka değişen durumlara da çözüm arayabilecektir. Bir sonraki yazımızda formel mantık ile çözülemeyen problemlere diyalektik mantık ile çözüm arayacağız. Çelişki içeren durumlar oluşturularak çözüme tez-antitez-sentez süreçlerinden sonra giderek yaklaşılacak ve çözüm aranacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/dosyalar/her-dervrin-malzemesi-akilli-polimerler.html", "text": "Günümüz şartlarında her ortama ayak uydurmak ya da her devrin insanı olmak her ne kadar pek hoş bir davranış şekli olmasa da, konumuz bilim ve üretilen yeni malzemeler olunca hayatlarımızı çok daha kolaylaştıran gelişmelere çanak tutuyorlar. Bir polimerin veya daha genel tanım ile malzemenin akıllı olması demek, sıcaklık, nem, pH, ışık yoğunluğu, elektriksel veya manyetik alan gibi ortam değişikliklerine, renk veya transparanlığını değiştirerek, iletken hale gelerek, su geçirgen hale gelerek ya da şekil değiştirerek yanıt vermesi demektir. Mesela akıllı malzeme kullanılarak üretilen bir uçak kanadının herhangi bir çatlak veya hasar anında renk değiştirerek bunun fark edilmesini sağlaması ve hatta bunu kendi kendine onarması, bir otomobil camının çok güneşli bir günde karararak sizi güneşten koruması ve bulutlu havalarda berraklaşması, akıllı bir tuğla ile inşa edilmiş bir evin dışarıdaki hava değişimi ile enerji tasarrufu imkanı sağlayabilmesi gibi direkt olarak kullanıma yönelik örnekler akıllı malzemelerin ne derece hayati ve hayatı kolaylaştırır çalışmalar olduğunun da kanıtı aslında. Ayrıca mevzu bahis polimerlerimiz kendileri için büyük olan bu değişiklikleri, küçük ortam farklılıkları ile gerçekleştirebilmekteler ve bu sayede oldukça aktif olarak kullanılabilmelerine imkan tanımaktadırlar . Çok farklı ortam değişkenlerine çok farklı yanıtlar alabildiğimizden, akıllı malzemeler büyük bir çalışma alanı demek oluyor. Günümüzde çokça kullandığımız akıllı malzemelerden bahsedecek olsak da bu yazıda daha çok şekil değiştiren, yani tam adıyla şekil hafızalı polimerlerden bahsedeceğiz. Farklı Alanlarda Kullanılan Akıllı Malzemeler Şekil hafızalı polimerlere geçmeden önce, akıllı polimerlerin farklı özellikleri ile nerelerde ve nasıl kullanıldıklarına gelin bir göz atalım. Yazının başında da bahsettiğimiz gibi, akıllı malzemeler farklı çevresel değişikliklere farklı tepkiler veren malzemelerdir. Mimarlık alanında akıllı malzemelerin kullanımı oldukça yaygınlaşmış halde. Örneğin, bina cepheleri inşa edilirken akıllı malzemeler kullanılmakta ve bu malzemelerin sıcaklık farklılıklarına verecekleri tepkilerden yararlanılması düşünülmektedir. Kullanılan akıllı malzemenin faz dönüşümü 27 C'de başladığından dolayı, iç mekanın ısısı bu derecenin altına düştüğünde, faz değiştiren akıllı malzeme depoladığı ısıyı mekana vermekte, yani bir nevi termostat görevi görmektedir. Bu faz değişimine bağlı olarak da, cephenin saydamlığı da değişmektedir. Bu tarz bir sisteme örnek olarak Alterswohnen (Domat/Ems, İsviçre, 2004, Dietrich Schwarz) binası verilebilir . Daha çok japon mimarisinde tercih edilen akıllı malzemeler ise, beklenilen bir şekilde deprem ile bağlantılı sorunlara çözüm bulmak için kullanılıyor. Mesela Osaka'da inşa edilen Dowa Kasai Phoenix Kulesi'nde (145m) kullanılan teknoloji sayesinde gerek depremlerin gerekse kuvvetli rüzgarların yarattığı titreşimlerin ve sallantıların hissedilmemesi sağlanıyor. Bu yapıda iki farklı akıllı malzeme kullanılırken, biri oluşan titreşimleri hissediyor, diğeri ise mekanik özelliklerini bu hareketlere bağlı olarak değiştiriyor. Bu mekanik değişimler sayesinde de sarsıntıların veya kuvvetli rüzgarların oluşturduğu titreşimler ve sarsıntılar emilerek, binadakilerin hissetmemesi sağlanıyor. Eğer bu kulede böyle bir sistem geliştirilmemiş olsaydı, binanın içindeki insanlar kendilerini sallanan bir teknede hissediyor gibi olurlardı. Aynı şekilde acaba uçaklar ve arabalar da gerçekten sessiz mi diye sorgulayabilir miyiz? Aslında sorgulayabiliriz elbette çünkü akıllı malzemeler sayesinde, ses dalgaları nedeniyle ortaya çıkan hava basıncındaki değişimlere duyarlı akıllı malzemeler, bu uyarıları elektrik sinyaline çeviriyorlar ve bu sinyal bir mikrofon yardımı ile gürültüyü yok edecek ses dalgaları yaratıyorlar . Sağlık sektöründe, özellikle ilaç taşıma sistemlerinde akıllı malzemelerin büyük bir kullanım alanı mevcut. Bu tarz akıllı polimerler, yazının başında bahsettiğimiz gibi pH veya sıcaklığa karşı duyarlı olan polimerlerdir. Bu sayede hassas değişikliklerde bile, vücudun istenilen bölgelerinde, taşıdığı aktif maddenin salınımını gerçekleştirmek üzere, değişen pH ve sıcaklık gibi değerlere göre görevlerini yerine getirmektedirler . Şekil Hafızalı Polimerler Şekil hafızalı polimerler, deforme edildikleri şekillerinden orijinal şekillerine kendi kendilerine dönebilen akıllı malzemelerdir. İlk olarak, 1984 yılında Japon, Nippon Zeon Şirketi tarafından ortaya çıkarılmıştır. Biraz daha açmak gerekirse, bu polimerler, sizin geçici olarak verdiğiniz şekli alsa da, daha sonra duyarlı olduğu bir ortam değişikliği sayesinde orijinal şekillerine tamamen kendi kendilerine dönebilir, yani ilk şekillerini hafızalarında tutabilirler demek oluyor bu . Akıllı derken gerçekten akıllı malzemelerden bahsediyoruz! Şekil hafızalı polimerlerin, hafızasında tuttuğu genellikle iki bazen de üç şekil mevcuttur. Bu şekillerden birisi orijinal şekli iken diğeri ise deformasyon sonucu aldığı şekildir. Şekil hafızalı polimerlerin etkilendiği ortam değişkeni genellikle sıcaklık olmakla birlikte, bu değişken manyetik alan, ışık ya da bir solüsyon da olabilir. Bu sayede kullanım alanındaki çeşitliliği de artmaktadır. Malzemelerin nasıl ki belli bir erime sıcaklıkları varsa, konu polimerler olduğunda erime sıcaklığına ek olarak bir de camsı geçiş sıcaklığından bahsetmemiz gerekiyor. Camsı geçiş sıcaklığı kısaca, maddenin camsı özelliklerini kaybedip ağdalı özellikler kazanmaya başladığı sıcaklık sınırıdır ve bu sıcaklık sınırı erime sıcaklığından daha düşüktür . İşte bu camsı geçiş sıcaklığı şekil hafızalı polimerler için oldukça önemlidir. Çünkü biraz önce de bahsettiğimiz gibi, bu polimerlerin kalıcı ve geçici olmak üzere iki farklı şekli vardır. Deforme halindeki geçici şekil, camsı geçiş sıcaklığının üzerindeyken verilir. Akıllı polimerler daha sonra soğutulduklarında bu geçici şekillerini korurlar ancak istenilirse dış etmenler ile kalıcı şekillerine döndürülebilirler. Dış etmenler ile kalıcı şekline döndürülen şekil hafızalı polimerler, tekrardan herhangi bir ortamda camsı geçiş sıcaklığının üzerine çıkarıldığında ise hafızalarındaki geçici şekillerine geri dönerler. Karışık gibi mi? Aslında izleyince hiç de öyle olmadığını görelim tam da bu noktada; Buraya kadar bahsettiklerimizde temel olarak akıllara takılabilecek bir iki soru olduğunu farzedersek, ilk olarak deforme edilen polimerin neden kalıcı deformasyona uğramadığını açıklayalım. Yani mesela bir metal levhayı alıp yeterince büktüğümüzde, elimizdeki metal deforme edildiği şekli ile kalır, yani bu kalıcı bir deformasyondur. Ancak şekil hafızalı polimerler diğer herhangi bir malzeme gibi eğilip büküldüğünde bunu kalıcı bir şekilde bünyesinde tutmadan, eski haline döndürülebilmekte çünkü biraz önce de dediğimiz gibi bu deformasyonlar camsı geçiş sıcaklığının üzerinde gerçekleştiriliyor ve bu sıcaklığın üzerinde bu polimerler süper esnek bir özellik gösteriyorlar. Bu nedenle de bu polimerleri istediğiniz gibi deforme etseniz de, verdiğiniz bu şekilden kalıcı şekline dönüşünüz ve kalıcı şeklinden tekrardan geçici şekline dönüşünüz mümkün olabiliyor. Bu özelliklere sahip şekil hafızalı polimerler, hala ağırlıklı olarak laboratuvar ölçekli üretim ve araştırmalarda geniş yer bulsalar da aynı zamanda endüstriyel kullanım aşamasında da kendisine yer bulabilmiş malzemelerdir. Farklı uygulama alanlarında yer bulabilmesi için araştırmalar ise devam etmekte. Akıllı polimerler sadece inşaat, havacılık, otomobil, ya da ileri mühendislik uygulamalarında değil, hepimizin ortak noktası sağlık sektöründe de çeşitli uygulamalarda karşımıza çıkmakta. pH 1-2 civarında iken midede, pH 7 üzerinde olduğunda bağırsakta, ya da vücut sıcaklığı 37 C'yi geçtiğinde ilaç salınımını yapan akıllı polimerler mevcuttur. Ek olarak, vücuttaki glikoz seviyesi kritik bir değerin üzerine çıktığında cevap olarak insülin salınımı gerçekleştiren sentetik pankreaslar, yüzeyine kaplanan akıllı polimerler sayesinde ilaçları belirli bir zaman içerisinde verebilen balon tedavisinde kalp damarlarının içine takılan stentler, bu uygulama alanında bahsedebileceğimiz temel örneklerdendir. Tekstil sektöründe biraz da ütüden nefret edenlere ilaç gibi gelecek uygulamalar mevcut. Mesela buruşuk bir hale gelen kumaşların, sıcak hava üflenmesiyle -ki bu saç kurutma makinesi bile olabilir- eski düzgün hallerine dönmeleri gibi. Tasarımcılar burada ortam değişkeni olarak sıcaklık değişimini kullanıyorlar ve deforme haldeki kıyafetin, tekrardan orijinal olan düz haline dönmesini sağlıyorlar. Yine tekstil sektöründe, uzun kollu kıyafetlerin, sıcaklığın artması ile birlikte kısa kollu hale gelmeleri de benzer örneklerden birisi. Burada da sıcaklık artışı nedeniyle tetiklenecek olan uzun kumaşın, orijinal haline dönmesi için kendiliğinden katlanması ve toplanmasından yararlanılmakta. Aynı zamanda, açık denizlerde görev yapan denizciler için üretilen üniformalarda da şekil hafızalı polimerler kullanılarak ortamdaki sıcaklık değişimlerine duyarlı bir üniforma üretiliyor. Buradaki amaç ise üniformanın sıcaklık değişimlerine göre kendisini adapte etmesi ve bu sayede kişinin vücut ısısını sabit tutabilmesi. Yazının ilk bölümlerinde diğer akıllı malzemelerin kullanıldığı mimarı uygulamalardan bahsetmiştik. Şekil hafızalı akıllı polimerler de yine aynı şekilde inşaat sektöründe sıklıkla kullanılan malzemeler. Mesela, pencere izolasyonunda kullanılan akıllı polimerler yine ısı değişiklikleri ile genişleyebilen bir özelliğe sahiptirler. Bu genişleme özelliği pencere çerçevelerini kaplayıp, tam bir izolasyon sağlanması noktasındaki avantajı nedeniyle kullanılmakta. Bu uygulama alanlarına ek olarak, bazı küçük ama hayatı kolaylaştıran uygulamaları da mevcut şekil hafızalı polimerlerin. Son zamanlarda özellikle keman üretimlerinde, enstrümanı çalan kişinin temas ettiği boyun ve omuz bölgelerinde akıllı polimer kullanarak, bu bölgelerin her enstrüman çalan kişinin kendi özelliklerine göre şekil almasını ve çalan kişiye herhangi bir acı vermemesini sağlıyorlar . Elbette şekil hafızalı polimerler, sağlık, tekstil veya gündelik malzemelerdeki uygulamalarının yanında, ileri mühendislik uygulamalarında da yer almaktadır. Şekil değiştiren uçak olarak bildiğimiz uygulamalarda, uçak kanatları, uçuş sırasında verilen komutlar neticesinde istenilen şekli alabilmektedirler. Bu sayede bu tip uçaklar farklı uçuş koşulları altında en uygun uçuş performansı verebilmektedirler. Bu performans iyileşmesi de, yakıt ekonomisini, çok rollü görev kabiliyetini ve görev performansını iyileştirmektedir . Sanırım bu noktaya kadar şekil hafızalı polimerlerin nasıl bir yapıya sahip olduğunu, neler yapabileceklerini nerelerde kullanıldıklarını ve neye benzediklerini temel olarak tartıştık. Yazının bu son kısımlarında hali hazırdaki ilgi çekici örneklere yer vererek bitirelim derim. Sonuç olarak şekil hafızalı polimerler geniş bir araştırma alanına ve uygulama alanına sahip. Bu uygulama alanları kimi zaman bizlerin hiç görmediği bina inşaatlarında yer alırken kimi zamansa enstrüman çalan bir kişinin acı çekmemesi noktasında karşımıza çıkıyor. Şu an için sadece şekil hafızalı polimerlerin değil, aynı zamanda akıllı malzemelerin bilinmeyen özelliklerinin ve nasıl programlanabileceklerinin üzerinde çalışıldığı da düşünülürse gelecek zamanlarda çok daha yaygın bir kullanım alanı ile karşılaşmamız olası olacaktır. Ayrıca şekil hafızalı polimerlerin, akıllı malzemeler okyanusunda sadece küçük bir balık olduğunu da düşünürsek, geliştirilebilecek malzemeler ve ürünler, biz insanoğlunun ne kadar akıllı olduğuna ve hayal gücü sınırına bağlı kalıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/dosyalar/mart-ayi-gokyuzu-rehberi-2.html", "text": "Bu senenin korkutucu bir kuraklık beklentisiyle başlaması üzücü olsa da gökyüzü sevdalıları için yararlı oldu. Astronomi bilimi her konusunda böyledir aslında. Bir konuda kaybederken bir başkasında kazanırsınız. Önemli olan, düzeyi ortalamada tutabilmektir. Bakalım Mart kapıdan baktırırken gece gökyüzünde bizlere neleri gösterecek. Merkür ve Venüs Dünya'ya en yakın yıldız olan güneşimizin kankaları olan Merkür ve Venüs bu ay boyunca gökyüzünde Güneş'e çok yakın olacağından gözlenemeyecekler. Venüs, ayın başından ortalarına kadar sabah gökyüzünde dikkatli bakışların parlak Venüs'ü görmesiyle gözlenebilir. Ama her gün daha fazla Güneş'e yaklaşacaktır. Unutmadan, bu Güneş'e yaklaşacak veya uzaklaşacak tabiri 2 boyutlu gökyüzü üzerinde olmaktadır. Burda bahsedilen durumda cisimler, Güneş'e fiziksel olarak yaklaşmamaktadırlar. Perspektif olarak yanyana görünüyormuş gibi görünürler. Tabi Güneş'in parlaklığı cisimlerin parlaklığını bastırır. Mars Paslanmış gezegen Mars, akşam saatlerinden sabaha kadar doğu ufkundan itibaren gözlenebilir. Her gün daha erken doğmaya başlayacak. Jüpiter Mars yükseldikçe, Jüpiter alçalmaya başlıyor. Bu durumun sizin hayatınızdaki etkisi ise koca bir hiç. Şaka şaka, ne güzel işte gece yarısına kadar Jüpiter'i gökyüzünde batana kadar gözlerken o esnada doğmaya başlamış olan Mars'ı gözlersiniz. Hayata daha iyi etki mi olur? Satürn Mars ve Jüpiter'in ünlü olmaya başladığını gören gezegenlerin bekar olmayanı , Satürn, durur mu? O da gece yarısından sonra doğu ufkundan kendini gösteriyor ve her geçen gün daha erken doğuyor. Ufak bir teleskop veya ortalama bir dürbünle Satürn'ün halkasını görebilirsiniz. Belki de zamanında Galileo'nun yaptığı gibi gördüğünüzü kağıda çizer ve halkanın nasıl da fır fır döndüğünü görürsünüz . Bu ay kaçırılmaması gerekenler 3 Mart Mars, karşı konumda. Eminim herkes Mars bu gece Ay gibi gözükecek, Ay'dan daha büyük gözükecek türü haberler duymuşsunuzdur. İşte o gün bugün. Fakat Mars, asla Ay kadar büyük görülmeyecek. Teleskop ile baksanız dahi bu denli büyük göremezsiniz. Bunun sebebi Mars'ın çok küçük olması değil. Aksine Mars, uydumuz Ay'dan çapsal olarak yaklaşık 2 kat daha büyüktür. Dikkat etmişseniz eğer Mars'ın Ay kadar büyük görünecek olması miti her yıl olur. Çünkü her yıl Mars en az 1 kere karşı konumumuzda olur. Öncelikle karşı konum, Güneş-Dünya-Mars sırasında, bu cisimlerin aynı hizaya gelmeleridir. Güneş sabit durduğuna göre bunun olmasının sebebi, Dünya ve Mars'ın Güneş etrafında dolanıyor olmalarıdır. Bu dolanım eliptik olduğu için her karşı konumda Dünya-Mars arası farklı uzaklıklara sahip olur. Aşağıdaki liste 2007 2020 arasındaki yakınlaşmalardaki mesafeleri göstermektedir. - Ara. 24, 2007 88.2 Milyon km - Oca. 29, 2010 99.3 Milyon km - Mar. 03, 2012 100.7 Milyon km - Nis. 08, 2014 92.4 Milyon km - May. 22, 2016 75.3 Milyon km - Haz. 27. 2018 57.6 Milyon - Eki. 13, 2020 62.1 Milyon km Ay kadar büyük olamayacağını anladığımıza göre karşı konum neden önemli ona bakalım. Mars gezegenini karşı konum olmadan bile teleskop ile baktığınızda çaplı şekilde görebilirsiniz. Fakat karşı konumlarda bir dürbün ile bile rahat bir şekilde çapını hatta yakınlığına göre kutuplarını oralardaki beyazlıkları seçebilirsiniz. Özellikle 27 Haziran 2018 tarihindeki yakınlaşmayı kaçırmamak gerekir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/dosyalar/ok-teker-ve-cay-yapraklari-ile-bilimsel-paradokslara-giris.html", "text": "Paradokslar, görünüşte doğru olan öncüllerden oluşan önermelerin çelişkili sonuçlar vermesi ile ortaya çıkar. Daha çok mantık ve matematikte rastladığımız paradoksların pek çok örneğine bilim dünyasında da rastlayabiliriz. Bu ve devamındaki yazılarda, tarihten günümüze ortaya çıkmış bilimsel paradokslardan bahsedeceğim. Tanım olarak karmaşık ve anlaşılması güç olabilse de, paradoksları anlamanın en güzel yollarından bir tanesi, onları görmektir. Aşağıdaki videoya bir göz atalım. Günlük hayatta sıkça karşılaştığımız bir durumun videoya kaydedilmiş halini izlediniz. Bir bardak çay alıyorsunuz, onu karıştırıyorsunuz ve sonrasında çay yapraklarının bardağın dibinde ve ortasında toplandığını görüyorsunuz. Tamamen alışıldık bir durum bu. Peki şimdi, ben size sorsam; dönmekte olan cisimlere merkezkaç kuvvetinin etki ettiğini, yani cisimlerin merkezden çeperlere doğru savrulduğunu biliyoruz. Çay ile beraber çay yaprakları da dönmekte olduğuna göre, neden yapraklar bardağın etrafında değil de ortasında toplanıyor? Bir çelişki yok mu burada? Yukarıdaki örnek, Türkçesi ile çelişki, yanıltmaç dediğimiz paradokslara basit bir örnek. Görünüşte doğru olan öncüllerden yola çıkarak bir sonuca vardım, fakat vardığım sonuç gözlemlediklerimle tamamen zıt! Sorun nerede? Öncüllerim mi yanlış? Yoksa yanlış gözlem mi yaptım? Bu çelişkiyi nasıl çözebilirim? Dahası, ben neden yanlış şeylerden bir yazıda bahsedeyim ve sizlere paradoksların ne olduklarını anlatmaya çalışayım? Bu soru cümbüşünün yanıtlarını teker teker vermeye çalışayım. Çay yaprakları örneğinde, öncüllerim tamamen doğru, fakat eksikler. Dönmekte olan sıvıya etki eden diğer pek çok etmeni gözardı ettim. Öte yandan, yaptığım gözlem de tamamen doğru. Evet, yapraklar merkezde toplanıyor. Başka karşılaşacağımız örneklerde de, çelişkilerin içinden çıkmamızı sağlayan şeylerin başında, doğru gözüken öncüllerin ya yanlış, ya da eksik olduklarını göstermemiz gerekiyor. Paradoksları, daha özel olaraksa bilimsel paradoksları bu yazının konusu haline getirenler ise öncelikle onların çok ilginç ve şaşırtıcı olmaları fakat daha önemlisi bilimsel fikirlerin gelişmesi ve teorilerin düzeltilmesinde çok önemli rol oynamaları. Şöyle bir sıralamaya kalktığınız zaman, bilimsel paradokslar listesine sokabileceğiniz belki de binlerce örnek vardır. Pek çoğunun cevabı biliniyor olmasına rağmen, hala çözemediklerimiz de mevcut. Ben ise, her yazıda bilimin farklı bir alanında ortaya çıkan bazı paradoksları toparlamayı ve açıklamayı uygun gördüm. Klasik Mekanik Paradoksları Biz fizikçilerin başlamak için en çok sevdiği ve tercih ettiği noktadan başlıyorum; klasik mekanikteki paradokslar. Bir diğer deyişle, günlük hayatımızda rastgeldiğimiz, içinde yaşadığımız bu dünyayı anlamlandırmaya çalışırken içine düştüğümüz çelişkiler. Antik Yunan'dan beri geliştirmekte olduğumuz ve oldukça iyi anladığımız klasik mekanikte onlarca paradoks mevcut. Bunlardan bazıları gene Antik Yunan'da ortaya atılmış ve çözülmüş olmasına rağmen, yaşadığımız yüzyıl içerisinde de ortaya çıkmış ve hala çözülmeyi bekleyen paradoksların olması, dikkate değer bir konu. Antik paradokslara bir örnek ile başlayalım. Zeno Paradoksu Zeno paradoksu, Yunan filozoflarından Elea'lı Zeno'nun geliştirdiği, temelde değişimin ve hareketin birer aldatmaca olduğunu göstermek için ortaya atılmış ve tam çözümü ancak 1700'lerden sonra mevcut olmuş bir çelişkidir. Paradoksu basitçe şöyle ifade edeyim; Yaydan çıkmış ve ilerleyen bir ok, zaman içindeki her anda belirli bir konumdadır. Eğer an belirli, tek bir nokta ise o anda okun hareket etmeye zamanı yoktur ve durağandır. Bu nedenle gelecek anların hepsinde de durağan yani hareket etmeyen şekilde olması gerektir. Böylece ok her zaman durağandır ve hareket etmez; hareket imkansızdır. Daha da basitleştirelim; bir oku fırlatıyorsunuz ve onun hareketini inceliyorsunuz. Bunu yapmak için zamandan noktalar seçiyor ve oka bakıyorsunuz. Seçtiğiniz her noktada, ok duruyor. Bu durumda, bütün hareket seçtiğiniz sonsuz sayıda noktadan oluşuyorsa ve ok her noktada durağansa, aslında hiç hareket etmiyor demektir. Her ne kadar Adam haklı beyler! demek istesem de, günlük hayattan bildiğimiz şey, hareketin var olduğu. O zaman, bu paradoks en başından yanlış ve işe yaramaz demektir diye kestirip atmak ile aslında paradoksun yanlışlığını göstermiş olmuyoruz. Bunu yapmak için, onu daha dikkatli incelememiz ve kurduğumuz akıl yürütmenin neresinde yanlış yaptığımızı bulmamız lazım. Oku fırlattığımız ana t1, sonraki bir ana da t2 diyelim. Zeno'nun önermesine göre, öncelikle t2-t1 aralığını sonsuz tane aralığa bölüyoruz, öyle ki, her aralık birer nokta haline geliyor. Sonrasında, bu noktalarda okun hareketini inceliyoruz; eğer zaman aralıklarımız birer noktaysa, ok her noktada duruyor demektir. Sonuçta, t2-t1 arası sonsuz tane aralığa bölündü, okun ilerlemesi için de sonsuz tane hareket yapması gerekiyor. Sonsuz hareketi de sınırlı bir zaman aralığında (t2-t1) yapamayacağına göre, ok duruyor, yani hareket yok. Vay canına! Zeno'nun önermelerini ve akıl yürütmesini takip ettiğimiz zaman, gerçekten de okun duruyor olması gerektiği, böylece de gözlemlediğimiz bütün hareketin aslında birer aldatmaca olduğu sonucuna varıyoruz. Öte yandan da, hareketin olduğunu gözlemliyor, onu tahmin edebiliyoruz. O halde, bu çelişkinin içinden nasıl çıkacağız? Zeno nerede yanlış yapıyor? Hız, klasik fizikteki en önemli kavramlardan bir tanesi. Tanım gereği, birim zamanda alınan yol bize hızı veriyor; v=dx/dt Cismin herhangi bir anda hızını sorarsanız, sizden zaman aralığını sıfıra götürmenizi, yani matematiksel anlamda limit almanızı isteyeceğim. Zaman aralığı dt'yi ne kadar daraltırsanız, o andaki hıza o kadar yaklaşırsınız. Dikkat etmeniz gereken nokta ise, dt'yi sıfır almamak, bir diğer deyişle, zaman aralıklarınız asla birer nokta olamaz. Eğer zaman aralıklarınız nokta olursa, tanım gereği elinizde bir hız olmayacaktır. Bu nedenle, dt'yi çok çok çok küçültüyoruz, böylece o ana giderek daha çok yaklaşıyoruz, ama asla o an'ı oluşturan noktaya gelmiyoruz, onun hep +-E kadar etrafında geziniyoruz. Hal böyle olunca, her şekilde elinizde bir hız değeri, dolayısıyla da hareket oluyor ve okun bir noktadan bir diğer noktaya gitmesi hiçbir sorun yaratmıyor. İşin ilginç ve komik tarafı, okuduğunuz zaman oldukça açık gelen +-E fikrini ancak 1700'lerden sonra, kalkülüs Newton ve Leibniz tarafından ortaya çıkarıldığı zaman geliştirebilmemiz. Kısacası, M.Ö. 450 civarında ortaya atılan bu paradoksu çözmemiz neredeyse 2000 yılımızı aldı! Aristo'nun Teker Paradoksu Klasik mekanikteki bir diğer paradoksu, büyük Antik Yunan filozoflarından Aristo'ya borçluyuz . Aristo'nun teker paradoksu olarak geçen bu çelişki, çok basit olmasına rağmen oldukça şaşırtıcı. İçi boş bir tekerlek alın. Daha sonra, bunun içine bir başka teker koyun; öyle ki bu iki teker birlikte hareket etsinler. Daha sonra, dıştaki tekerleği yuvarlayın. Eğer tekerlekler kaymadan düzgün düzgün yuvarlanıyorlarsa, aldıkları yol çevreleri x dönme sayısı olmalı. Herhangi bir anda, tekerlekler hala içiçe olduklarına, aynı sayıda tur attıklarına ve aynı pozisyonda olduklarına göre, çevreleri de eşit olmalı. E ama çevrelerinin farklı olması gerektiğini en başta söylemiştik, şimdi ise aynı olduklarını buluyoruz. Alın size bir başka çelişki daha! Aristo'nun teker paradoksunun çözümü için, gene öncülleri incelememiz gerekiyor. Bir cisim, eğer kaymadan yuvarlanıyorsa, o zaman gerçekten de aldığı yol çevresi x tur sayısıdır. Ama eğer yuvarlanırken kayıyorsa, o zaman aldığı yol çevre x tur sayısından daha farklı bir değer olacaktır. Eğer iki tane tekeri içiçe sokup çevirirseniz, aynı zamanda aynı yolu alacaklardır; fakat hiçbir zaman içteki tekerleğin kaymadan dönmesini sağlayamazsınız. En dıştaki tekerlek kaymadan dönebilir, ama içtekinin bunu yapması fiziksel olarak imkansızdır. Nedeni ise en basitinden şöyle gösterilebilir; farklı çevreye sahip iki tekeri ortalarından bir çubuk geçecek şekilde bağlayın ve çubuğu yavaşça çekerek dönmelerini sağlayın. Eğer yeterince yavaş çekerseniz, sistemin büyük teker dışta kalacak şekilde dönmeye başladığını; eğer hızlıca çekerseniz küçük tekerin dönerken sürüklendiğini göreceksiniz. Bu demek oluyor ki, aslında Aristo'nun aklında kurduğu gibi bir sistemi fiziksel olarak kurmamız imkansız. Fiziksel olarak imkansız bir sistemin de beklediğimiz gibi çalışmaması, en normal durumdur. Çay Yaprakları Paradoksu Gelelim yazının başında verdiğim çay yaprakları örneğine . Sorunu kısaca tekrar özetleyeyim; Elinizde bir bardak çay ve içinde de çay yaprakları var. Bardağı döndürüyorsunuz. Yaprakların bardağın ortasında toplandığını göreceksiniz. Eğer dönen cisimler merkezden dışarı doğru itiliyorsa , yapraklar da dışarı doğru itilmeli. Kafa karıştırıcı bir başka durum daha. Gerçekten de, dönmeye başladığınız zaman dışarı doğru itildiğinizi hissedeceksiniz . O zaman çayı karıştırdığımız zaman yaprakların da bardağın çeperinde birikmesini bekleriz. Gelgelelim ki, tam tersini gözlemliyoruz. Bu paradoksun çözümü, bir öncekilere göre daha fazla teknik bilgi gerektiriyor. Çayı karıştırdığınız zaman, sıvı döndüğü için bardağın çeperlerinde birikmeye başlayacak, yani çeperlerde sıvının yüksekliği daha yüksek olacaktır. Çeperlere yaklaştıkça su tanecikleri giderek daha hızlı dönmek zorundalar. Ancak, en dışta, yani çeperle temas halindeki su tanecikleri, hemen yanlarındakilere göre, çeper ile yaptıkları sürtünmeden dolayı daha yavaş hareket etmek edeceklerdir; ki bu da en dıştaki taneciklere daha az itme kuvveti uygulandığı anlamına gelir. Diğer yandan, sıvıların basıncı yükseklikleri ile doğru orantılıdır; daha derin bir sıvının tabanındaki basınç, aynı sıvının sığ bir kapta tabana uyguladığı basınçtan daha yüksektir. Sıvıların bir diğer özelliği de, yüksek basınçtan düşük basınca doğru hareket etmeleridir. Bunun sebebi de, yüksek basınçlı bölgelerde daha fazla kuvvetin olmasıdır. Bu durumda, bardağın dibinde, çeperlerde bulunan su tanecikleri bardağın merkezine doğru gitmek isteyeceklerdir. Bu durumda, bütün su tanecikleri üzerinde birbirine zıt yönde iki tane kuvvet olduğunu söyleyebiliriz. Bir tanesi, dönmeden kaynaklı, onları dışa doğru iten kuvvet, diğeride basınç farkından dolayı içeri çeken kuvvet. Eğer sürtünme olmasaydı, bu iki kuvvetin eşit olması gerekeceği için, bütün tanecikler aynı yörüngede dönmeye devam edecekleri. Ancak, çeperle sıvı arasındaki sürtünmeden dolayı en dıştaki su taneciklerinin daha yavaş hareket ettiğini söylemiştim. Bu yüzden, bardağın en dibinde ve çepere en yakın tanecikler, bardağın merkezine doğru daha güçlü çekilirler. Bu ise, bardağın altında merkeze doğru sıvı akımı anlamına gelir. Elbette, merkeze doğru giden taneciklerin yerini, onların üstünde bulunan tanecikler alır. O taneciklerin oluşturduğu boşluğu da başka tanecikler alır. Böylece, bardağın dibinde merkeze doğru, yüzeyinde ise dışarı doğru net bir sıvı akımı oluşur. Çay yaprakları bu akım tarafından yukarıya taşınamayacak kadar ağır oldukları için, sadece yatayda hareket ederler ve bardağın dibinde merkezde toplanırlar. Bu paradoksun çözümü ise, 1926 yılında Albert Einstein'dan, nehir yataklarındaki erozyonu açıklamak için çalıştığı sırada geldi. Yok mu Arttıran? Klasik mekanikte daha pek çok paradoks mevcut. Bunların bazılarını anlamak, genelgeçer bir bilgi ve anlayıştan çok daha fazlasını gerektiriyor, bu yüzden onlara bu yazıda yer vermedim. Bazı paradokslar ise hala çözülmeyi bekliyorlar; eşmerkezli iki çember arasında bulunan çubuğun dönmemesi gerektiği halde dönmesi gibi. İlgilenen okurlar, yazının sonundaki kaynakça ve notları takip ederek daha geniş bilgiye ulaşabilirler. Paradokslar, ilgi çekici ve kafa karıştırıcı oldukları kadar öğretici ve bilimsel bilginin ilerlemesi konusunda yardımcıdırlar da. Aristo'nun teker paradoksu, bize basitçe öyle bir sistemin kurulamayacağını, Zeno'nun paradoksu da hareketi anlamak için ufak aralıklara ihtiyacımız olduğunu gösterdi. Çay yaprakları ise, günlük hayatın ayrılmaz parçası olan sürtünmeyi ihmal ettiğimiz zaman ne gibi çıkmazlara sürüklenebileceğimizin bir örneği. Elbette ki paradokslar sadece klasik mekanik ile sınırlı değil. Genel görelilik ve kuantum mekaniği de bu anlamda hiç de geri kalmıyorlar. Modern fiziğin bu iki önemli teorisinin yarattığı çelişkileri de bu dizinin devamında bulabilirsiniz. Notlar: Dönen cisimlere etki eden kuvvet, her zaman merkeze doğrudur. Bu nedenle, aslında bizleri dışarı iten bir kuvvet yoktur. Merkezkaç adını verdiğimiz bu kuvvet, fizikte yalancı kuvvet olarak geçer. Her ne kadar yanlış bir tanım olsa da, dönerken aslında merkeze çekildiğimiz fikrine alışmak, açıklamaya çalıştığım paradoksun önüne geçmesini istemediğimden, yazıda merkezkaç terimini kullandım. Gene de, dikkatli olmak gerekir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/dosyalar/yedigimizi-ictigimizi-bilelim.html", "text": "İçme yavrum onu, içi boya dolu. Hem de asitli! Şuna bak E330 E bilmem kaç hepsi bunda.... Sizi bilmem ama ben bu lafı ve türevlerini çevremden çok duydum. Peki ne kadarı doğru bunların? Hem E330 ne ki acaba? E bilmemkaçların hepsi gerçekten kanser mi yapar? Aslında durum düşündüğümüzden daha karmaşık. Daha önce Açık Bilim Radyo Programı'nda da bir kısmı irdelenen gıda katkı maddelerini bu yazıda size kısaca anlatmaya çalışacağım . Böylece siz de bir ürünün paketine baktığınızda o garip isimlerin ve kodların ne anlama geldiğini az çok biliyor olacaksınız. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Doğal mı yapay mı? Öncelikle şu doğal ve yapay kavramlarına açıklık getirelim. Tanım olarak doğal bir madde doğada varolan, oluşması için insan müdahalesi gerekmeyen bir moleküldür. Mesela su, sofra tuzu, sitrik asit veya siyanür . Yapay, bir diğer adıyla sentetik maddeler ise laboratuvar ortamında, kontrollü bir şekilde, kimyasal ve bazen de biyolojik işlemler sonrası elde edilen, neredeyse tamamen saf maddelerdir. Yapay maddelerin bir kısmı doğada zaten vardır ama pratik nedenlerden dolayı laboratuvar ortamında üretilir. Dolayısıyla doğala özdeştirler. Mesela C vitamini, meyve asidi ve bazı aromalar. Yapay maddelerin kalan kısmı ise ya doğada bulunmazlar ya da bir ihtimal biz henüz onlara denk gelmedik. Mesela bazı tatlandırıcılar, emulgatörlerin veya aromaların bir kısmı. Gördüğünüz gibi doğada var olan maddelerin hatırı sayılır bir kısmı laboratuvar ortamında hem daha ucuza hem de daha yüksek saflıkta pekala üretilebilir. Bazı yapay maddeler ise doğal rakiplerinin yerini pratik nedenlerden ötürü ele geçirmişlerdir. Pazarlamacıların bakış açısından bakarsak doğal bir ürünün içindeki maddeler -sağlığa faydalı olsun olmasın- o ürünün içinde kendinden zaten vardır ve dışarıdan bir müdahale sonucu eklenmemiş veya ayrıştırılmamıştır. O zaman tarafsız bir bakış açısıyla şunu söyleyebiliriz: Tamamen doğal bir gıdanın insan hayatı için %100 sağlıklı, içinde katkı maddeleri olan bir gıdanın ise insan hayatı için %100 zararlı olduğu söylenemez. Şimdi isterseniz gıda katkı maddelerini kısaca inceleyelim. Katalog geniş Gıda katkı maddelerini aşağıdaki gibi bazı temel kategorilere ayırabiliriz. Yine de bazı kategoriler arasında kesişim kümeleri de yok değil. Mesela, asitler hem ekşi tat vermek, hem de yiyeceğin bozulmasını önlemek için kullanılabilir. Ayrıca bütün türler için doğal, doğala özdeş ve yapay örnekler mevcut. - Antioksidanlar: Gıdanın oksijenle teması sonucu tepkimeye girmesini ve bozulmasını önlerler. Mesela C vitamini. - Aromalar: Gıdaya istenen tadı ve kokuyu vermek için eklenirler. - Asitler: Ekşi tat vermekten başka gıda koruyucu veya antioksidan olarak da kullanılırlar. Mesela sitrik asit veya asetik asit . - Asit düzenleyiciler: Yiyeceklerin asit baz dengesini ayarlamak için kullanılırlar. Asitler veya başka mineraller de kullanılabilir. - Dengeleyiciler: Emülgatörlere yardımcı olmak için, yani formülün kısa sürede ayrışmasını engellemek kullanılırlar. Mesela narenciye kabuklarında bolca bulunan pektin. - Emülgatörler: Su ve yağ normalde birbiriyle karışmadığı için bu iki maddenin birlikte çözünmesini sağlarlar. Aksi taktirde dondurma veya mayonez yiyemezsiniz. - Gıda boyaları: Gıdanın rengini istenen seviyeye getirmek için kullanılırlar. - Kıvam arttırıcılar: Gıdanın tadını bozmadan kıvamını arttırmak için kullanılırlar. Mesela jöle yapımında kullanılan jelatin. - Koruyucular: Gıdanın mantar, bakteri veya diğer mikroorganizmalar tarafından bozulmasını önlerler. - Köpürtücüler ve köpük önleyiciler: Sırasıyla, gıdanın köpürmesini sağlarlar ve önlerler. - Kütle arttırıcılar: Gıdanın miktarını tadını değiştirmeden arttırmak için kullanılırlar, bir çeşit dolgu maddesi. Mesela nişasta. - Nem tutucular: Gıdanın su kaybedip kurumasını önlerler. - Parlatıcılar: Gıdaların mat görünmesini engellerler. Mesela balmumu. - Renk koruyucular: Gıdanın kendine ait rengini kaybetmesini önlerler. - Tat güçlendiriciler: Gıdanın tadını güçlendirmek için eklenirler. Mesela domateste veya et suyunda bolca bulunan mono sodyum glutamat. - Tatlandırıcılar: Şeker yerine kullanılırlar. - Topaklama önleyiciler: Süt tozu gibi toz maddelerin topaklanmasını önlerler. - Un işlem maddeleri: Unlu mamüllerde renk arttırıcı amaçla kullanılırlar. Doğal veya yapay, bir gıda katkı maddesinin bir üründe kullanılabilmesi için belli koşulları sağlaması şart. Ülkeden ülkeye bu koşullar değişebiliyor. Mesela ABD'de bir katkı maddesinin kullanımı için izin varken, bu madde AB'de yasak olabilir. Buna göre, gıda ürünlerinin ithalat ve ihracatı da kontrol altında tutulur, ya da hedef pazara göre ürünün formülasyonu değiştirilir. Her ne olursa olsun, bir üründe kullanılan katkı maddeleri ambalajın üstünde açık bir şekilde yazılmak zorundadır. İsterseniz şimdi AB'nin yönetmeliğine göre sınıflandırılan bu maddelere bir göz atalım.E100'den E1600'e Evet, meşhur E listesi bu. E harfi, Europe yani Avrupa kelimesinin başharfi. Bu liste, kayıtlara geçmiş bütün gıda katkı maddelerini içeriyor. İçinde doğal, doğala özdeş ve yapay bütün maddeler var. Bazılarını kullanmak serbest, bazıları ise yasak. Bazı maddeler kullanım amacına göre birden fazla sınıfa dahil olabiliyor. Doğala özdeş ve yapay katkı maddeleri tek tür bir kimyasaldan oluşurken , doğal katkı maddelerinin bir kısmı bulundukları halden ötürü karışımlardan oluşabiliyor. Gördüğünüz gibi E'ler kanser yapar demek anlamsız, çünkü listedeki katkı maddeleri için her türlü durum mevcut. Mesela E330 meyve asidi birçok meyvede mevcut ama çoğunlukla yapay olarak üretiliyor. E414 akasya sakızı ise doğal bir katkı maddesi ve içerdiği karışımdan ötürü yapay olarak üretil miyor. Diğer taraftan, meşhur tatlandırıcı aspartam yani E951 ise tamamen yapay bir madde. Buna göre, adında E harfi olan her şeyin yapay ve zararlı olduğunu söylemek önyargılı ve yanlıştır. E harfinin gösterdiği tek şey, bir gıda katkı maddesinin AB gıda kodeksindeki kayıtlara geçmiş olduğudur. Bir maddenin yapay veya doğal ya da zararlı veya zararsız olduğunu anlamak için kayıtlara bakmak şarttır. Konuya dönersek, E listesinin gayet uzun olmasından ötürü burada sadece ana başlıkları yazıyorum . - E100-E199: Gıda boyaları. Sarıdan siyaha her şey var. - E200-E299: Koruyucular. - E300-E399: Antioksidan ve asit düzenleyiciler. - E400-E499: Kıvam arttırıcılar, dengeleyiciler, emulgatörler. - E500-E599: pH düzenleyiciler ve topaklama önleyiciler. - E600-E699: Tat güçlendiriciler. - E700-E799: Antibiyotikler. - E900-E909: Doğal parlatıcılar. - E910-E919: Yapay parlatıcılar. - E920-E929: Un işlem maddeleri. - E930-E949: Ambalaj gazları. - E950-E969: Tatlandırıcılar. - E990-E999: Köpürtücüler. - E1100-E1599: Belli bir sınıfa dahil olmayan yeni kimyasallar. Son olarak, piyasadaki gazlı içeceklerden birini gelin birlikte inceleyelim. İşte içeceğin içindekiler: Su, şeker , karbondioksit, mandalina suyu konsantresi (meyve oranı en az %2,5), asitliği düzenleyici , antioksidan , koruyucu , renklendirici , doğal ve doğala özdeş mandalina aromaları, kıvam artırıcılar . Şimdi kısaca yorumlayalım: - Su: Bu kolay. - Şeker : Şekerin birçok değişik çeşidi var. Sakaroz ve glikoz ise bunlardan sadece ikisi. Sakaroz bildiğimiz sofra şekeri. Glikoz ise sakarozdan daha küçük bir moleküle sahip. İkisi de yüksek enerji kaynağı besinler. Burada sadece tat amaçlı değil, kıvam arttırıcı olarak da kullanıldığını düşünüyorum. Neden sadece sakaroz değil de sakaroz/glikoz karışımı var, maalesef buna kesin cevabım yok, ama tahminim finansal sebepler. Sırf bu yüzden, ABD'deki içeceklerde sakaroz yerine yüksek fruktoz oranlı mısır şurubu kullanılıyor . - Karbondioksit: İçeceğin gazlı olma sebebi. Sıcaklık düştükçe sıvılarda daha çok çözünür. Bu yüzden gazlı içeceklerin soğuk içilmesi tavsiye edilir. Benzer şekilde maden suyu da aslında metal iyonlari barındıran karbondioksitli sudur. - Mandalina suyu konsantresi: Tahmin edeceğiniz gibi içeceğimizde taze mandalina suyu kullanılmıyor. Tahminimce masrafı fazla olmalı. Bunun yerine, önceden sıkılıp konsantre hale getirilmiş mandalina suyu sulandırılıp formülasyona ekleniyor. - Sitrik asit: Daha anlaşılır adıyla meyve asidi. Eskiden E330 koduyla birlikte yazılırdı. Aslında birçok meyvenin içinde bulunan sitrik asit sentetik olarak üretiliyor. Kendisinin birden fazla kullanım amacı var. Buradaki ana görevi ise asit-baz dengesini sağlayarak gıdanın bozulmasını önlemek. Kullanım miktarına göre ekşi tat da verebilir . - Askorbik asit: Bilinen adıyla C vitamini. Sentetik olarak üretiliyor. Eskiden E300, E301, E302 adlarıyla yazılırdı. Sağlık bilgisi derslerinden hatırlarsak, eski zaman denizcilerinde C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt/iskorbüt hastalığı vardı. İşte askorbik adı buradan geliyor. Askorbik asit çok kolay elektron kaybedebildiği ve buna rağmen kimyasal olarak kararlı bir doğaya sahip olduğu için antioksidan olarak kullanılıyor. Bulunduğu ortamda ilk önce kendisi elektron kaybederek gıdadaki diğer maddelerin tepkimeye girmesini ve de bozulmasını engelliyor . - Potasyum sorbat: E202 adıyla yazılırdı. Bazı çalı meyvelerinde doğal olarak bulunur ama sentetik olarak da üretilir. Küf ve maya gibi mikroorganizmaların oluşumunu engeller. Doğal bir madde olmasına rağmen potasyum sorbatın yüksek dozlarda tehlikeli olduğu rapor edilmiş. 70 kiloluk bir insan için günde 875 mg'dan fazla alınması tavsiye edilmiyor . - Beta karoten: Havuç, balkabağı gibi meyve sebzelere rengini veren madde. E160a adıyla yazılırdı. Gıdalara turuncudan kırmızıya varan renkleri vermek için kullanılır. Doğal olmasına rağmen bu madde de seri üretimi karşılamak için yapay olarak üretilir. A vitamininin hammadesidir. Beta karotenin kolay elektron kaybedebilmesi ve sonrasında kimyasal olarak kararsız bir hale gelmesi onu bozulmaya yatkın kılıyor . - Doğal ve doğala özdeş mandalina aromaları: Gözünüzü kapatıp önünüze tanıdığınız iki farklı bitkiyi veya meyvelerini koysak, kokuları sayesinde bunları rahatça ayırt edebilirsiniz. Çünkü koku alma yetiniz bu bitkilerin aromalarını yani bitkilere kokularını veren etken maddeleri tanır. Aslında bir bitkide çok sayıda aroma bulunur ama çoğu zaman bunlardan sadece biri veya birkaç tanesi baskındır. İşte bu baskın olan aromaları tanımlayabilirseniz, onları sentetik olarak üretebilir ve istediğiniz gıda formülüne ekleyebilirsiniz. Buradaki bağlantıda bu maddelerin bir kısmı listelenmiş . Mandalina aroması listede olmasa da kimyasal olarak tanımlanmış olmalı ki, doğala özdeş şekilde üretilebiliyor. - Akasya gamı: Türkçe adıyla akasya sakızı. E414 adıyla yazılırdı. Tahmin edeceğiniz üzere akasya ağaçlarının reçinelerinden yani doğal yollardan elde edilir. İçerdiği uzun şeker zincirleri ve proteinler sayesinde yapışkan ve kıvam arttırıcı bir özelliğe sahiptir. Sadece gıdalarda değil, yapıştırıcılarda hatta boyalarda bile kullanılır . - Sukroz asetat izobütirat: E444 adıyla yazılırdı. Bu madde de kıvam arttırıcı olarak kullanılır . Yapılarından ötürü yağda çözünen ama suda çözünmeyen narenciye aromalarını su bazlı formülasyonların içinde tutmaya yarar. E444 veya türevleri olmadan mandalina aromaları içeceğimizin içinde güzelce dağılmak yerine üstünde bir tabaka olarak birikir . Gıda katkı maddeleri hazır gıdalar için vazgeçilmez bir unsur. Emülgatör veya antioksidanlar gibi kimi katkı maddeleri zorunluluktan eklenirken, renk vericiler veya aromalar gibi diğer katkı maddeleri ise sırf ürünün albenisini arttırmak için kullanılıyor. Söylendiğinizi duyar gibiyim. Ama eğer aldığımız ürün gözümüze yeterince güzel görünmese ve damak tadımıza hitap etmese onu yine tercih eder miyiz? Diğer taraftan, eğer aldığımız ürün tamamen doğal maddelerden oluşsa ama çok daha pahalıya satılsa, sizce vereceğimiz paraya değer mi? Peki yüksek kalorili bir ürünü doğal olsun olmasın bolca tüketmek ne kadar doğru? Bu ve bunun gibi sorulacak birçok soru var. Cevapları ise size bırakıyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/gorsel/ayin-fotografi-yaratiklar-aramizda.html", "text": "Aranızda Yartık filmini bilmeyen hemen hiç yoktur diye tahmin ediyorum. Hani insanların içine bıraktığı yumurtaları çatlayınca yavru yaratıkların insanların karnını yararak çıktığı ünlü film. Filmdeki bu vahşi çoğalma biçimi pek de hayal ürünü değil; birçok parazit tür yumurtalarını başka canlıların ve hatta yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi başka türlerin yumurtalarının içerisine bırakıyor. Yaban arısı denildiğinde çoğumuzun aklına kocaman eşek arıları gelir ancak yaban arısı ailesi oldukça kalabalık bir aile. Arılar ve karıncalar ile birlikte Zar kanatlılar takımını oluşturan yaban arılarının bir kısmı parazit yaban arılarından oluşuyor ve bazı üyeleri bu resimdeki Scelionidae ailesi gibi oldukça ufak. O kadar ufaklar ki birçok böceğin yumurtaları ile neredeyse aynı boydalar. Scelionidae ailesindeki yaban arıları kendi yumurtalarını arkalarındaki ovipositor denilen küçük iğneler yoluyla diğer böceklerin yumurtaları içerisine bırakıyor. Bazı durumlarda bu enfekte olmuş yumurtalardan hiç larva çıkmazken, bazen içlerinde yaban arısı yumurtası ve hatta larvası olan böcekler dünyaya merhaba diyor. Bu böcekleri çok parlak bir geleceğin beklemediğini söylememe gerek yok sanırım. Bu yumurtaları arka bahçedeki bir yaprağın altında buldum. Sadece böcek yumurtası fotoğrafı çekmeyi beklerken yumurtaların üzerinde mini-minnacık birşeyin hareket ettiğini gördüm. Yaprağı dalından kopartıp ters çevirdiğimde bile kaçmayan bu minik şeyin bir yaban arısı olduğunu anlamam ise makro lensin yardımı olmadan mümkün olmadı. O kadar harekete rağmen yumurtaları terk etmeyen minik yaban arısı bir süre sonra hareketlerden ve benim flaş ışığımdan rahatsız olmuş olmalı ki sonunda uçup gitti. Yumurtaların kaç tanesinin enfekte olduğunu, çatlayıp çatlamadıklarını malesef bilmiyorum. Fotoğraf künyesi - Fotoğrafı çeken: Cüneyt Özdaş - Kamera: Canon EOS 7D - Lens: Canon MP-E 65 - Odak uzaklığı: 65mm - Diyafram: f/11 - Poz Süresi: 1/250sn - ISO: 200 - Flaş: Canon 430EX II - Yazılımlar: Deep Sky Stacker, Adobe Lightroom, Adobe Photoshop - Yer: San Francisco, Kaliforniya, USA"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/guncel/kok-hucresi-uretmek-bu-kadar-basit-mi-acaba.html", "text": "Vücudumuzdaki çeşit çeşit hücrenin her biri uzmanlaşmıştır: Her birinin kendi görevine göre şekli, iç yapısı ve içeriği bulunur. Ama bunların hepsi, daha ana karnındayken, kök hücresi denen henüz uzmanlaşmamış hücrelerden gelir. Bir kişinin uzmanlaşmış hücrelerini kök hücrelerine geri dönüştürebilsek, bunlarla belki birçok hastalığını tedavi edebileceğiz. Bu yolun henüz başındayız, ama yeni gelişmeler -doğru çıkarsa- umut verici. Geçen aylarda Japon araştırmacı Haruko Obokata'yı üne kavuşturan araştırma da bunlardan biri: Anlattığına göre bir gün banyodayken bu fikir aklına gelmiş. Mesela bir havucu kestiğimizde bazı özelleşmiş hücreler kök hücresine dönüşebiliyor, ya hayvanlarda da böyle bir dönüşüm gerçekleşebiliyorsa? diye düşünüp işe koyulmuş. Laboratuvarda fare akyuvarlarını çeşitli fiziksel uyarıcı unsurlara maruz bırakmış. Hücreleri sıkıştırınca veya aç bırakınca bir sonuç elde edememiş. Ama onları kısa süreliğine (yalnızca 30 dakikalığına) asit özellikli (pH 5,4-5,8) bir çözeltiye koyunca (Şekil 1), hücrelerin bir kısmı 7 gün boyunca yavaş yavaş kök hücrelerine dönüşmüş. Diyeceksiniz ki bunu nasıl anlamış? DNA'da öyle birkaç gen var ki yalnızca kök hücrelerince kullanılıyor. Daha önce anlattığım yöntemlerle elindeki akyuvarları, bu genlerden biri olan Oct4 kullanıldığında yeşil yeşil parlayacak şekilde ayarlamış. Aşağıdaki görüntülerdeki gibi yeşilleşen hücreler, büyük ihtimalle kök hücresine dönüşmüş olmalı: Ayrıca öyle proteinler de var ki yalnızca akyuvarlarda bulunuyor, kök hücrelerinde bulunmuyor. Yukarıda gördüğünüz yeşilleşen hücreler, bir yandan da bu proteinleri kaybetmişler. Yani kök hücre özelliği kazanırken akyuvar özelliklerini de kaybediyorlarmış. Obokata, bu yeni hücrelere STAP hücreleri adını vermiş. Ama bu kadar basit bir müdahale ile kök hücresi elde edilebileceğine hemen inandıramamış çevresindekileri. Şöyle diyor Obokata: Bana neden kimsenin inanmadığını, henüz çaylak olduğumdan anlayamadım. Ayrıca ne gibi verilerin başkalarını ikna edeceğini de bilmiyordum. Bu yüzden başka hücrelerle katiyen elde edilemeyecek veriler elde etmeye giriştim. Bu, ilk deneyden itibaren neredeyse 5 yılımı aldı. Bu deneylerin bir kısmı yalıtılmış hücrelerde değil, deney farelerinde yapılmış. Obokata, hayatın çok çok erken, henüz uzmanlaşmış hücrelerin oluşmadığı bir safhasındaki hücrelerin arasına kendi ürettiği STAP hücrelerini katmış. Böylece iki ayrı genetik kökenden hücreleri olan bir kimera meydana getirmiş. Kimera sağlıklı gelişmiş. Aşağıda ana karnından böyle bir kimera görüyorsunuz: Kimeralar incelendiğinde ana karnındaki embriyonun her dokusunda, hatta plasentada bile STAP kökenli hücreye rastlanmış. Plasentada rastlanması çok ilginç, çünkü ne embriyolardan doğrudan alınan kök hücreleri, ne de Şinya Yamanaka'nın 2006'da bulduğu kök hücre üretme yöntemiyle plasenta hücreleri üretilebiliyor. Yani STAP hücreleri, daha çok hücre türünü üretebiliyor gibi görünüyor. Tepkiler Obokata kendi yöntemini çok kolay olarak gösterdiyse de bunun başkalarınca tekrarlanmasında sorunlar çıktı. Obokata'nın işbirliği yaptığı araştırmacı Teruhiko Vakayama, bu yöntemi biraz zorlanarak da olsa başarıyla uyguladığını söylüyor, ancak Nature dergisinin ulaştığı önde gelen 10 kök hücre araştırmacısı henüz aynı başarıyı elde edememiş. Bunun tekrarlanabilmesi yöntemin yaygınlaşması için de Obokata'nın bilimsel kariyeri için de kritik öneme sahip. Makalelerle ilgili sorunlar bu kadarla kalmadı. Daha önce bahsettiğimiz, bilim insanlarının makeleleri anonim olarak tartıştığı PubPeer sitesinde Obokata'nın makalesinde kullandığı görüntüler didik didik edildi. Mesela bazı görüntülere müdahale edildiği, farklı deneyleri gösterdiği belirtilen görüntülerin şaşırtıcı derecede birbirine benzediği iddia edildi. Şimdi bilim dünyası bir yandan Obokata ve Vakayama'nın eleştirilere cevaplarını bekliyor, bir yandan da bulguları tekrarlamaya çalışıyor: Bu yeni yöntem belki ilk başta bahsedildiği kadar kolay olmayacak Ama hem yeni bilimsel araştırmaları hem de kök hücrelerine dayalı tedavileri mümkün kılabileceğinden birçok araştırmacı bunun gerçek olmasını umuyor. Bir yandan da bizler bir bilimsel tartışmayı canlı yayında seyretmenin tadını çıkarıyoruz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/incelemeler/eve-kapanmak-icin-bir-sebep-microsoft-kinect.html", "text": "Bugün oyun konsolu dendiğinde üstü tozlanmış Atari'ler bir yana Sony'nin Play Station'ı özellikle Türkiye'de akla ilk gelen üründür. Şüphesiz, yıllardır hayatımızda. Bu oyun konsolu, Atari'den nasibini almış bir nesil için muazzam bir sıçramaydı, hatta kaliteydi. Elbette her teknolojik ve ticari ürün gibi gelişimden nasibini aldı. Sony'nin oyun dünyasındaki yükselişi, markalaşması Microsoft'u ve bu işe yıllarını vermiş Nintendo'yu da kamçılamış olmalı ki oyun sektörü son 20 yıl içinde muazzam bir ilerlemeye tanık oldu. Bu ilerlemenin sonucu, daha hızlı işlemciler ya da daha gerçekçi görseller değil, video oyunu anlayışının değişimiydi. Önceleri Nintendo sektörde yılların vazgeçiremediği klasik atmosferi devam ettiriyordu. Microsoft ise Xbox ile sağlam bir giriş yapmıştı. Ardından mücadele Nintendo'nun kontrolör anlayışını değiştiren oyun konsolu Wii ile yeni bir bakış açısı kazandı. Wii alışılmış oyun kontrolörlerini portatif hareket algılayıcılara dönüştürmüştü. Ancak Sony'nin macera aramayan oyun konsolu Play Station zirvede oldukça sağlam duruyordu. Haziran 2009'da düzenlenen E3 elektronik fuarında Microsoft, Natal Projesini duyurdu. Video oyunu sektörünü aşan Natal Projesi, oyun konsolu karşısında bütün kontrolörleri bir kenara bıraktırıp yalnızca kendimiz olmayı sağlayarak, insan-makine etkileşimine yepyeni bir anlam kazandırdı. Natal Projesi, Microsoft'un ilk olarak oyun konsolu Xbox 360 için geliştirmeye başladığı bir sistem. 2010 yılında Kinect adı ile satışa sunulan donanım ise bu projenin göz bebeği ürünüdür. Kinect, kullanıcı ile arasındaki fiziksel kontrolörleri kaldırarak Xbox'ın tamamen insansı vücut hareketleriyle kontrol edilmesini sağlayan ilk video oyunu donanımıdır. İşlevini, gördüğü ortamın 3D (3 boyutlu) haritasını oluşturarak içindeki insansı özellikleri belirleyen ve çevresinden yalıtarak ayıran yazılımı sayesinde gerçekleştirmektedir. Kendinden önceki konum belirleme ve haritalama tekniklerinin maliyete, kütleye veya performansa bağlı dezavantajlarını kısmen ortadan kaldıran Kinect, maliyet/performans oranıyla da kaçınılmaz olarak pek çok alanda kendine yer buldu. Yukarıdaki görselde de görüldüğü gibi Kinect bir kızılötesi projektöre sahip. Bu projektör insan gözünün algılayabildiğinden daha yüksek dalga boyuna sahip kızılötesi ışınları bulunduğu görüş alanındaki her yere gönderir. Cisimlere çarpıp geri yansıyan bu ışınlar fotonları algılayabilen bir CMOS çip içeren derinlik algılayıcısı tarafından algılanır ve odanın 3 boyutlu bir haritası çıkarılır. Bu yöntem basitçe cisimlerden geri dönen kızılötesi ışınların sensöre gelme sürelerini kullanır. Yani iki cisim kıyaslandığında arkada duran cisimden yansıyan ışık daha uzun bir yol kat edeceğinden sensöre daha geç gelecektir. Kinect bu sayede 1 santimetreye kadar derinlik farklarını algılayabilir. Sistem bu şekilde elde ettiği verileri 3 boyutlu bir haritaya dönüştürerek bu haritadaki insan şekillerini tarar ve bulduğu insanlarda kafa, omuz, el, dirsek, ayak gibi 20 spesifik bölgeyi işaretler . Ardından yazılım, işaretli bölgelerin hareketlerini ekrandaki oyun karakterinin hareketlerine aktarır. Kinect tüm bu süreci saniyede 30 kez tekrarlayarak insan gözü için kesintisiz görünen bir akış sağlar. Bir makinenin herhangi bir insana ait parçaları tanıması için oluşturulması gereken yazılım oldukça karmaşıktır. Bu nedenle bu noktada bir miktar yapay zekaya başvuruluyor. Otomatik Öğrenme şeklinde ifade edilebilen bu yöntemde farklı insanlara ait farklı açılarda ve pozlarda milyonlarca fotoğraf bir süper bilgisayara aktarılarak bilgisayarın olasılıklar ve istatistiklerle insan vücudunu daha kesin tanıması sağlanır. Buna ek olarak, sistemin insan bedeninde işaretlemesi gereken yerleri öğrenmesi benzer şekilde hareket yakalama stüdyolarında insan vücudunun istenilen bölgelerine yerleştirilen algılayıcılardan elde edilen verilerle sağlanır. Bu geri plan çalışmasından sonra yazılım, ürünler ile piyasaya sunulur. Kinect, 3 boyutlu haritada bu şekilde öğrendiği insanları oturuyor ya da bir başka cismin arkasından kısmen görünüyor dahi olsa tanıyabilir. Kızılötesi kamera kullanılarak kaydedilen insan gözüyle göremediğimiz görüntülerde Kinect'in kızılötesi ışık kaynağından yayılan ışınları görüyoruz. Her bir noktadan geri yansıyan ışınlar CMOS çip üzerindeki piksellere ulaşarak aralarındaki zaman farkları hesaplanır. Bu şekilde elde edilen görüntü, bir nevi webcam gibi kullanılan 1280x960 piksel çözünürlükte RGB kamera ile kaydedilen renkli görüntü ile birleştirilerek, kişinin üç boyutlu kopyası oluşturulur. Böylece sistem, kullanıcısını diğer kişi ve nesnelerden ayırt edebilir. Natal Projesinin insan-makine etkileşiminde kullandığı bir de ses tanıma teknolojisi de var. Kinect'te bulunan 4 mikrofondan alınan ses, belli algoritmalar kullanılarak gürültüyü arka plana itip insan konuşmasını baskın hale getirerek algılanır. Buna elbette ses tanıma unsuru eşlik eder ve aynı anda konuşan bir kaç kişilik grup arasında kişiler ayrı ayrı görsel ve işitsel olarak oyun konsolu tarafından tanınır. Bu denli gelişmiş tanıma ve görsel iletişim unsurları varken Milo gibi oyunların geliştirilmesi neredeyse kaçınılmazdır. Bir anlığına oturma odanızda son teknoloji bir derinlik algılayıcı olduğunu düşünün? Bununla sadece oyun oynamakla yetinir miydiniz? Şüphesiz pek çok kişi için Kinect bir mucizeydi ve bir çok kişi ürünü hackledi ve oyun donanımı amacından çok farklı işlerde kullandı. Fiziksel kontrolör olmadan Süper Mario oynamak isteyen kullanıcılardan, körler için Kinect kullanan bir kask prototipine hatta 3 boyutlu yazıcılar kullanarak kendi Kinect görüntülerini yazdıranlara kadar... Ayrıca Kinect'i maliyetine oranla üst düzey görsel veriler sağlayan bir göz olarak kullanan robot çalışmalarının sayısı giderek artmakta. Öte yandan Norveç'te bir mağarada Kinect kullanarak 3 boyutlu yüzey taramaları yapan Ken Mankoff gibi araştırmacılar ve ameliyatları sırasında hastanın durumunu gösteren bilgisayarları el hareketleri ile kontrol eden doktorlar için de maliyeti oldukça düşük bir hizmet. 0,8 metre ile 4 metre arasındaki kısıtlı ve kısa bir alanda verimli olabilen bu donanım 120$ olan fiyatı ile gene fiyatı 200.000$'a kadar çıkabilen ve kilometrelerce öteyi tarayabilen LIDAR (Laser Imaging Detection and Ranging ) gibi lazer ile nesnelerin tespiti ve menzil hesaplama sistemlerine kafa tutmayı başarıyor. Elbette bunda Microsoft'un açık kaynağı destekleyici tavrı oldukça etkili. Natal Projesi, Kinect ile piyasaya çıktıktan bir yıl sonra Microsoft serbest kullanıcılar için kaynak kodları ve yazılım geliştirme kitlerini yayınladı, sonuç ne mi oldu? Teknolojik gelişim Atari'leri, bizleri taklit eden robotlara dönüştürdü ve Natal Projesi'yle oyun konsolu anlayışımız alışveriş merkezinden makul bir fiyata satın alınabilen son teknoloji bir derinlik algılayıcı kameraya dönüştü. KAYNAKLAR - Natural User Interface for Kinect for Windows - How It Works: Xbox Kinect - Exclusive: Inside Project Natal's Brain - How Motion Detection Works in Xbox Kinect - Scientist Hack Kinect to Study Glaciers and Asterioids - Kinect Hackers Are Changing the Future of Robotics - http://www.youtube.com/watch?v=f5Ep3oqicVU - http://www.zoneos.com/kinectfortheblind.htm - http://msdn.microsoft.com/en-us/library/jj131027.aspx - Wikipedi: LIDAR"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/03/incelemeler/sahaflardan-bilim-dergisi.html", "text": "Türk yayıncılığı popüler bilim ve teknoloji dergileri için hiç bir zaman verimli bir toprak olamasa da, bu alanda tamamen kısır da değildir. Dönem dönem çeşitli dergiler yayınlanır ve belli bir başarıya ulaşırlar, ama fazla uzun yaşamazlar. Geniş bir yayın grubunun parçası bile olsalar, bilim dergileri ekonomik sıkıntılar başladığında ilk feda edilen yayın organı olurlar. Bu dergilerden biri olan Bilim Dergisi, Gelişim Yayınları tarafından 1982-1985 arasında yayınlanmıştı ve bilimsel içeriğiyle iyi bir okuyucu kitlesi edinmişti. Ünlü Gelişim Yayınları nitelikli gazeteci ve yazarları çalıştıran, 1972-1989 döneminde birçok kaliteli dergi ve ansiklopedi yayınlamış bir kurumdu. Bilim Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini Hıncal Uluç, yönetmen yardımcılığını Mehmet Y. Yılmaz, yazı işleri müdürlüğünü Atilla Koryürek üstlenmişti. Akademisyen, gazeteci ve yazar Kurthan Fişek'in de dergide büyük emeği vardı . Bugün sahaflarda bile zor bulunan, internette ise neredeyse hiç izi bulunmayan bu derginin sayfalarını beraberce çevirelim Doğum sancıları Bilim Dergisi'nin ilk sayısı Mart 1982'de yayınlandı. Kapak konusu insan vücudunun spordaki sınırlarını ve bu sınırların bilimsel yöntemlerle nasıl genişletildiğini işliyordu. Kapak resminde, tek kanallı TV döneminin sevilen dizilerinden biri olan Altın Kız yer alıyordu. Dizinin konusuyla tam örtüşen kapak konusu, yeni çıkan dergiyi sattırmaya yönelik çok akıllıca bir pazarlama hamlesiydi. İlk sayının ilk sayfaları, Asimov'un Bilim Nedir? yazısına ayrılmıştı. Her derginin ilk sayıları bir deneme-yanılma süreci içerir. Bilim Dergisi'nin ilk sayısı da, sonraki sayılara kıyasla daha fazla magazin, ve saf bilimsel olmaktan çok bilim sosuna bulanmış konular içeriyordu: Coca-Cola'nın Gizli Formülü, Rahim Kanserinden Korkmayın , kışın koşuya çıkmak için ipuçları, Amerika Avrupa İçin Savaşır mı? , hatta Artık Kadınlar da Boşalıyor başlığıyla bir seks-bilim dosyası. Buna rağmen Bilim Dergisi epeyce ilgi çekti. İkinci sayının başyazısında yayıncılar aydın kesimin dergiyi hafif, yer yer ciddiyetsiz bulduğunu kabul ettiler, ama bilimin soğuk olmadığını, bilimin keyifli yüzünü göstermeye devam edeceklerini ifade ettiler. İkinci ve üçüncü sayılarda bilimsellik dozu arttı ve dergi birkaç ay içinde popüler bilim okurlarının beklediği yapıya ulaştı. Derginin her sayısı fizik, uzay, kimya, biyoloji, evrim, tıp, matematik, psikoloji, nöroloji gibi konularda güncel, ilginç, keyifle okunan yazılar içeriyordu. Derginin en farklı, ve okuyucuyu belki en çok yoran özelliği, yazıların bölünmesiydi. Derginin ilk 64 sayfası birinci hamur, kalan 32 sayfası üçüncü hamur kağıda basılıyordu. Yazıların renkli resimler ve fotoğraflar içeren bir iki sayfalık kısmı birinci hamur kağıttaydı, geri kalan yazı ve siyah-beyaz çizimler üçüncü hamur kısma aktarılıyordu. Bu tercih muhtemelen o dönemdeki kağıt sıkıntısından ve masrafları kısma ihtiyacından kaynaklanıyordu. Bu düzen ancak Ekim 1984'de çıkan 42. sayıda değişti. Bu sayıda bütün dergi üçüncü hamur kağıda basılmaya başlandı. Başyazıdan, kağıt fiyatlarının artışı yüzünden buna mecbur kaldıklarını öğreniyoruz. Ancak bu değişiklik derginin görselliğini çok bozmadı. Artık üçüncü hamura da renkli resimler basılabiliyordu, ve daha eski sayılardaki renk kayması sorunu ortadan kalkmıştı. Yazıları bölme gereği de kalmadığı için, dergi daha derli toplu, daha rahat okunur bir biçime geldi. Sabit bölümler Bilim Dergisi ilk sayılarından beri sabit köşeler yayınlıyordu. Örneğin kısa bilimsel araştırma ve teknoloji haberleri Dünya Dönüyor başlığı altında derlenmişti. Anekdotlar sayfasında fıkramsı kısa hikayeler yer alıyordu, ama bu anekdotlar nadiren bilimcilerle ilgiliydi. Bilim Tarihi sayfaları antik çağdan modern çağa kadar doğa bilimlerinin gelişimini konu ediyordu. Düşündürücü ve zor problemlerle uğraşmayı sevenler Üstün Zekalılar İçin Oyunlar köşesindeki problemleri çözmeye çalışabilir, veya Matematik Eğlenceleri bölümündeki ilginç konulara kafa yorabilirlerdi. Bunlara komşu sayfalarda satranç, briç ve tavla problemleri yer alıyordu. Tavlanın zeka oyunları arasında olduğu pek akla gelmez ama dergi daha ilk sayısından itibaren tavlanın birinci sınıf bir hesap ve ustalık oyunu olduğunu vurgulayarak, bilimsel tavla analizinin temellerini aktarıyordu. Bilim Kurgu Öyküleri derginin ilk sayısından son sayısına kadar vazgeçilmeyen bölümlerindendi. Bu bölümde Arthur C. Clarke, Isaac Asimov, Ray Bradbury, Stanislaw Lem, Orhan Duru, Damon Knight, ve başka tanınmış yazarların hikayeleri yer alıyordu. Yayıncıların Arthur C. Clarke'a özel bir düşkünlüğü olduğu anlaşılıyor; çoğu yazardan belki bir iki hikaye yayınlanmışken, Clarke hikayeleri çok daha fazla sayıdaydı. Özellikle Clarke'ın Tales from the White Hart adlı eğlenceli kitabından birçok öykü alınmıştı. Bildiğim kadarıyla bu öyküler Türkçe'de sadece Bilim Dergisi'nde yayınlandı. Yazarsız yazılar Dergideki yazılar ilginç ve kaliteliydi, ama çok garip bir şekilde yazıların çoğunun ne yazarları belirtilmişti, ne çevirmenleri, ne de kaynakları. Nadiren, çok tanınmış yazarların ismi verilmiş, Isaac Asimov, Lewis Thomas gibi. Ama başka hiç bir yazının kimin tarafından yazıldığı belli değil. Bazı yazıların çeviri olduğu açıkça belli olsa da, ne çevirenin adı var, ne de alındığı dergi veya kitabın. Dergiye emek verenlerin isimleri unutulmuş gitmiş. Bilimkurgu öykülerinde böyle bir sorun yok, hepsinde yazar ismi var . Yazar adı bile verilmedikten sonra, yazının hazırlanmasında kullanılan kaynakların boşverilmesi şaşırtıcı değil tabii. Bunlar çok önemli ihmaller. O dönemdeki yayıncılığın ortak özelliğiydi demek doğru olmaz, çünkü mesela TÜBİTAK Bilim Teknik dergisi bu konuda daha özenliydi. Kaynak gösterilmemesinin bazı komik sonuçları da olmuş. Sözgelişi, Bilim Tarihi bölümündeki İslamiyet, Avrupa'da Bilimin Temellerini Atıyor (Ekim 1982) başlıklı yazının sonuna şöyle bir not düşülmüş: İslamiyet'in Avrupa'ya etkisi bölümü İndiana Üniversitesinden iki Amerikalı profesörün araştırmalarından alınmıştır. . Ama bu profesörlerin adları ne, hangi araştırmalarından alınmış, belli değil. Okuyucu forumları ABD'nin Arkansas eyaletinde 1981 yılında okullarda yaratılışçılık öğretilmesi talebiyle bir dava açıldı. Bu dava dergiye Nisan 1982'de çıkan ikinci sayısında yer alan Bitmeyen Kavga: Yaratılış mı Türeyiş mi? başlıklı bir yazıyla yansıdı. Haziran 1982'de çıkan dördüncü sayısının kapak konusu Darwin Yargılanıyor yazısı aynı davayı işliyordu. Aynı sayıda ünlü biyolog Stephen Jay Gould'un Charles Darwin'in Anısına başlıklı yazısı yer alıyordu. Bu yazılar da, dergideki evrim konulu bütün yazılar gibi, bilimsel görüşü savunan üsluptaydı. Bu yayınların ardından birçok okuyucu mektubunun gelmesi yayıncıları bir okuyucu forumu düzenlemeye sevketti. Temmuz 1982 sayısında, okuyucular evrim ve yaratılış konusundaki fikirlerini yazmaya ve demokratik koşullar altında tartışmaya davet edildiler. Gelen mektuplar Eylül 1982-Şubat 1983 arasında altı ay boyunca yayınlandı. Bilimsel delillere dayanan bir teoriyi demokratik tartışmaya açmanın garabeti elbette mektuplarda kendini gösteriyordu. Yaratılışçıların yorumları Yaratıldık çünkü dinimiz öyle diyor, materyalist ve dinsiz, yıkıcı teori, niye hala maymunlar var?, kanun değil teori, tesadüfle açıklanamaz gibi mesnetsiz tekerlemeleri tekrarlayıp duruyordu. Evrim taraftarı mektuplar ise pek sofistike sayılmazdı, bilime saygı duymak lazımdan öteye gidebilen pek azdı. Bir de ne yaratıldık ne türedik diyerek tatlı sularda dolaşmayı tercih edenler vardı. Yeterli bilgi birikimi olmadan yapılan her tartışma gibi bu forum da kısır ve verimsizdi, ilginç bir fikir barındırmıyordu. İşte size Aralık 1982 sayısındaki forum sayfalarından bir seçki. Tam bir yıl sonra dergi Türkiye'de Bilim Yapılabilir mi? başlığıyla yeni bir tartışma forumu başlattı. Şubat 1984 sayısının kapağı bu konuya ayrıldı. İlgili yazılarda devletin hazırladığı Türk Bilim Politikası 1983-2003 başlıklı rapor konu ediliyor, ve raporda öngörülen gelişmenin başarılıp başarılamayacağı tartışılıyordu. Aynı sayıda Hilmi Yavuz'la yapılan uzun bir söyleşi yer alıyordu. Yavuz, bilimsel pratiğin nesnel şartları ve üretim şartları olduğunu, ve bunların Türkiye'de bulunmadığını savunuyordu. Bu yeni foruma gelen okuyucu mektupları da altı ay boyunca yayınlandı. Konunun duygusal bir yük taşımaması sayesinde, bu forumdaki argümanların daha elle tutulur fikirlere dayandığı görülüyor. Dergi konuyu Eylül 1984 sayısında İTÜ öğretim üyesi Bahattin Baysal'la yapılan bir röportajla noktaladı. Baysal, Türkiye'de bilim yapmanın zor olduğunu teyid ediyor, teknoloji ile bilimin farklı şeyler olduğuna işaret ediyor, kaliteli ve evrensel bilimsel çalışmalar yapılması gerektiğini söylüyordu. Safsatalar Bilim Dergisi'nin arşivine bir bütün olarak baktığınızda bunların bu dergide ne işi var dedirten garip yazılar görürsünüz. Sözgelişi, derginin sabit bölümlerinden biri Bilimin Açıklayamadığı Olaylar başlığını taşıyordu. Bu başlık altına pek çok değişik konu doldurulmuştu, çoğunun da bilimle filan pek ilgisi yoktu, hatta düpedüz safsataydı. Nostradamus'un kehanetleri, 1855 İngiltere'sinden nakledilen şeytanın nal izleri, Filipinler'de insanların içine yerleşip organlarını yiyen hayaletimsi görünmez Berabalang'lar gibi. Ateşte Yürüyenlerde (Mart 1983) bir dini ritüel olarak kızgın kömürler üzerinde yürüme ayini uzun uzun anlatılıyor ve bilimin bir açıklama bulamadığı söyleniyor. Şu anda yeterli ve basit bir açıklamamız var: Kömür kızgın da olsa ısı iletkenliği fazla olmadığından, belli bir hızda yüründüğünde ayakları yakmamak mümkün. Hoşgörülü bir bakışla, bu bilgiye 1983'de sahip olmayabilirler diye düşünebiliriz, ama yayıncılarda paranormale yönelik bir heves olduğu belli oluyor. Nitekim, Ateşte Yürüyenlerle aynı sayıda Bilim Adamları Ruhun Peşinde başlıklı yazıda, maddeyi yöneten ama maddesel olmayan bir ruhun varlığını savunan Nobelli bilimci John Eccles'in metafizik görüşlerine yer verilmiş. Bu savı eleştiren bilimcilerin görüşleri de yazıda mevcut olsa da, başlık güçlü bir yanlış yönlendirme içeriyor. Mayıs 1983 sayısı iki ayrı safsata yazısı içeriyor: Hastaları dokunarak psişik güçle iyi eden bir Rus kadını konu eden Şifalı Eller, ve Beethoven, Van Gogh, Shaw gibi meşhurların ruhlarıyla konuşan bir İngiliz medyumu anlatan Ölümsüzler Gerçekten Ölümsüz mü? Başka bir kötü örnek de Ekim 1984'de yayınlanan Artık Fizikçiler de Telepatiye İnanıyor yazısı. Bu yazı telepati deneyleri yapan bazı fizikçileri anlatıyor ama, bu deneylerin özensiz yapıldığından ve yanlış sonuçlar verdiğinden bahsetmiyor. Telepatiyi açıklamak için de o zamanın moda konularından holografiye atıf yapıyorlar. Muğlak bir kuantum fiziği göndermesi de eksik değil elbette. Ocak 1985'deki Dahi mi Şarlatan mı? yazısı da rengine tam karar verememişlerden. Yazı, Tevrat'ta geçen mucizelerin Dünya'nın diğer gezegenlere aşırı yaklaşmasından kaynaklandığını ileri süren Immanuel Velikovsky'yi inceliyor. Yazar her ne kadar Velikovsky'nin abartılı ve mesnetsiz iddialarının tamamen çürütülmüş olduğunu bize söylese de, Velikovsky'ye yine de sempatiyle bakıyor ve yazıyı evet Venüs veya Mars değil belki, ama bir asteroid gelip çarpabilir ve Velikovsky haklı çıkabilir gibi komik bir mantıkla bitiriyor. Derginin son sayısında (Haziran 1985) UFO'lar Ya Saçmalık Değilse başlıklı bir yazı Avni Özgürel imzasını taşıyor. Özgürel her ne kadar tanınmış bir gazeteci de olsa, yazıda inandırıcı ve bilimsel bir argüman sunamamış. Aynı sayıdaki Bilim Darwin'e Karşı! başlığı da ilgi çekicilik uğruna okuyucuyu yanlış yönlendiriyor, çünkü yazı sadece evrimsel biyolojideki bazı yöntem tartışmalarından bahsediyordu. Bilimin Darwin'e karşı olduğu filan yoktu. Bütün bunlara rağmen, Bilim Dergisi'nin safsatalarla dolu olduğunu söylemek haksızlık olur. Derginin muhtelif sayılarında pek çok şüpheci düşünce yazıları yer alıyor, UFO, telepati, ruhçuluk gibi safsatalar eleştiriliyordu. Sözgelişi, Bilim Adamları Ruhun Peşinde yazısıyla aynı sayfada bir kutuda, Asimov'un Bilimin Zırvaları başlıklı kısa bir yazısı yer alıyor. Asimov, tarihte haklı bir ün kazanmış bilimcilerin ileri sürdüğü saçma fikirlere örnekler veriyor. Keza, Şarlatanlık mı, Bilim mi?, (Eylül 1982), Eski Uygarlıkları Uzaylılara Bağlamak Saçma (Aydın Sayılı ile röportaj, Mart 1983), Uçan Daire Olayı Bir Aldatmacadır (Ethem Derman, Nisan 1985), Hedefi Vuramayan Ok: Astroloji (Mayıs 1985) ve daha birçok eleştirel düşünce yazısı dergide mevcut. Aynı şekilde, bütün yazılarda evrimsel biyoloji bilimsel bir bakış açısıyla ele alınmıştı, okur mektupları dışında yaratılışçılığa yer verilmiyordu. Tahminen, iyi gazeteci olan ama bilim alanında tecrübesi bulunmayan yayıncılar, tarafsızlık gayretiyle iki ayrı görüşü de vermeye çalışmışlar, ama safsataların bilimsel zaaflarını görememişler. Bu eksiklik, popüler bilim dergisi yayıncılarının profesyonel bilimcilerle beraber çalışmaları gerektiğini bir kez daha gösteriyor. Kişisel bilgisayarlar Bilim ve teknoloji meraklılarına hitap eden bir derginin bilgisayarlara kayıtsız kalması düşünülemezdi tabii. Temmuz 1983 sayısı Bilgisayar Özel Sayısı olarak hazırlanmıştı. Dergi 1984 ortalarından itibaren, gitgide artan sıklıkta, bilgisayarları gündelik hayatın içindeki kullanımları ile de işleyen yazılar yayınladı. Bu yazıların bazılarında bugün gündelik hayatımızın bir parçası olan e-posta, taşınır bilgisayarlar, veri merkezleri gibi teknolojilerin müjdesi veriliyordu. Bilgisayar programlamayı öğrenmek isteyenlere yönelik olarak, bilgisayarın temel kavramlarını ve BASIC programlama dilini öğreten bir yazı dizisi yayınlandı. Aslında BASIC'in bir yığın farklı lehçesi olması yüzünden bu bilginin pratik faydası pek yoktu, ama meraklısına programlamanın nasıl birşey olduğunu göstermek gibi bir yararı olmuştu. Kişisel bilgisayar devriminin yaşandığı 1980'lerin ortasında ilk mikrobilgisayarlar Türkiye piyasasına çıktı. Birçok kişi o dönemi Commodore, Amiga, Sinclair gibi en yaygın markalarla hatırlasa da, Bilim Dergisi'ndeki reklamlar büyük bir marka çeşitliliği olduğunu gösteriyor. Her güzel şeyin bir sonu vardır 1985'in Mayıs ayında yayıncı dergiyi birinci hamur kağıda basmaya başladı, ve artan maliyeti telafi edebilmek için fiyatına %25'lik bir zam yaptı. Bu değişikliğin etkisi olmuş mudur bilinmez ama, Bilim Dergisi daha sonra fazla yaşamadı, 1985 ortasında yayın hayatına son verdi . Dergi daha fazla dayanabilir miydi, bugünlere erişip bilim yayıncılığına damgasını silinmez şekilde vurabilir miydi, tahmin etmek zor. Dergiyi çıkaran Gelişim Yayınları 1989'da el değiştirdi, daha sonra da piyasadan silindi. Aynı yayıncının çıkardığı hiç bir dergi bugüne kalmadı. Muhtemelen bir popüler bilim dergisinin onlar kadar bile şansı olmazdı. Keşke daha uzun yaşasaydı ve yıllar boyunca bilim heveslisi kuşakların zevkle takip edeceği bir dergimiz daha olsaydı. Ne yazık ki Türkçe popüler bilim dergileri uzun yaşayamıyorlar. Bunun çeşitli sebepleri var: Okuyucu kitlesinin darlığı, yayıncılardaki bilgi birikiminin yetersizliği, veya dergilerin fazla reklam alamamaları yüzünden az kar etmesine yayıncıların sabredememesi gibi. Açık Bilim olarak Bilim Dergisi'ni saygıyla anıyoruz ve Türkiye'deki bilim haberciliğinin uzun ömürlü, yüksek tirajlı dergiler üreteceği günleri iple çekiyoruz. Bütün resimler yazarın arşivindendir. Mehmet Y. Yılmaz, Elveda Hocam, ne şahane bir adamdın!, Hürriyet, 18 Eylül 2012 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21492338.asp (erişim: 23.02.2014) Haziran 1985 (52. sayı) arşivimde bulunan son sayıdır. Dergiyi yayınlandığı dönemde düzenli takip etmedim, eski sayıları sonraki yıllarda sahaflardan topladım, o yüzden daha sonra çıkan sayılar da olabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/bir-turkiye-efsanesi-koy-enstituleri.html", "text": "Köy Enstitüleri kapatılmasaydı eğer, bugün her şey çok farklı olurdu... Okuduğunuz bu cümle, bu ara benim sıkça duyduğum cümlelerden biri. Peki, nedir bu Köy Enstitüleri? Üniversitede okurken öğrendiğim şekliyle ülkeyi kucaklayan öncü bir eğitim ve öğretim programı mı yoksa uygulama noktasında sıkıntıları olan ama sonrasında efsaneleştirilen bir girişim mi? Okuyacağınız bu yazıda, toplumumuzda hala bahsedilen, kimi zaman sadece bir kesimin ideolojisini yansıttığı öne sürülen ama ne olursa olsun, tüm yönleriyle Türk toplumunda farklı ve önemli bir yeri olduğunu kabul ettiğimiz bu girişimi kısa bir şekilde ele almayı amaçlıyoruz. Türk toplum yapısını incelediğimizde hangi ideolojiye ait olursa olsun önemli bir girişim olarak nitelendirebileceğimiz Köy Enstitülerinin kuruluşundan kapatılışına kadar olan süreci ele alacağız ama esas üzerinde durmak istediğimiz, hakkında çok sayıda yazı ve kitap olan bu girişimin sosyolojik boyutlarıdır. Bir ülkenin bölgeleri arasında özellikle de eğitim imkanları noktasında bu tarz bir girişimin önemli bir adım olacağını söylememiz mümkün fakat uygulama noktasındaki başarısı da fikir kadar önem arz etmektedir. Daha detaylı yorum yapabiliriz ama öncesinde genel hatlarıyla çok kısa Köy Enstitülerinin kuruluşu, gelişimi ve kapatılması aşamalarını ele alalım. Köy Enstitülerinin kurulduğu yerlere birer meçhul öğretmen anıtı dikilmeli ve her kuruluş günlerinde (17 Nisan) saygı duruşunda bulunmalıyız. Uğur Mumcu Köy Enstitüleri, 1935 yılında hazırlıklarına başlanılıp 1937'de ilk kez denenmiş ama yasal olarak 1940 yılında hayata geçirilmiş bir sistemdir. Savaştan çıkan bir halk, köylerde okul sayısının azlığı, köye hizmet götürmenin zorluğu gibi faktörler bu girişime ön ayak olmuştur. Köylünün dilinden anlayacak bir aydın kesime ihtiyaç vardır, bu da ancak köylünün kendi içinden aydın bir kesim oluşturmakla mümkün olacaktır. Kendisi de köylü bir aileden gelen ve bu fikirleri savunan İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, bu sistemin hem kuramcısı hem de kurucusu olacaktır. Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan tarafından göreve getirilen ve bir sonraki bakan, Hasan Ali Yücel tarafından da desteklenen Tonguç'a göre, köyler içten canlandırılmalıdır. Köylünün, kentlinin yanında ezilmemesi ancak öğrenim ve eğitimle mümkün olacaktır. İlk kez 1935 yılında CHP Büyük Kurultayı'nda devlet eliyle başlatılan endüstrileştirme hareketine paralel olarak köyleri kalkındırma hareketinin de başlatılmasına da karar verilmiştir. İsmail Hakkı Tonguç, önce bir köy araştırması yaparak eski yapılan çalışmaları incelemiş, buna bağlı olarak 2O yıllık bir plan taslağı oluşturmuştur. Bu plana göre 1954 yılına kadar, öğretmen, korucu, tarım teknisyeni ve sağlık hizmeti ulaşmayan köy kalmayacaktır. Ama bu plan çok da kolay olmayacaktır. Bunun iki nedeni vardır; eğitmen olarak konumlandırmak için okuryazar köy çocukları ve öğrenci bulmanın zor olmasıdır. Buna karşın Tonguç, askerliğini bitirmiş okuryazar gençlerden bir grup oluşturmuş ve bu grubu köylerde eğitmen olarak konumlandırabilmek amacıyla 1936 yılında Eskişehir'in Çifteler Çiftliği'nde 4 aylık bir kursa göndermiştir. Bu kursu tamamlayan 84 eğitmen başarılı olmuş ve bu kursların sayısı giderek artmıştır. Kurslarını tamamlayan eğitmenler kendi köylerine giderek, Köy Enstitülerinin ilk binalarını yapmışlardır. Görev tanımlarında, üç sene boyunca köy çocuklarının eğitimine destek olmak, köylüye modern tarım tekniklerini öğretmek, akşam okulları ile yetişkinlere okuma yazma hesap ve yurttaşlık öğretmekle de yükümlü tutulmuşlardır. İlk uygulamanın başarılı olması sonucunda 11 Haziran 1937 yılında çıkarılan Köy Eğitmenleri Kanunu ile Eskişehir, Edirne ve İzmir'de eğitmenlik kursları açılmıştır. Bu kurslar zaman içerisinde Köy Eğitmenleri Okullarına dönüştürülmüştür. Köy Enstitüsü ismi de 17-29 Temmuz 1939 tarihli Birinci Maarif Şurası'nda netlik kazanmıştır. 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kurulu Kanunu 17 Nisan 1940 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesiyle yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten itibaren kurulan Köy Enstitülerinin sayısı en son 1948'de kurulan Van-Erciş okuluyla 21'e ulaşmıştır. Devlet memuru statüsünde hizmet veren eğitmenlerin, maaş, görev tanımı, Maarif Vekilliği'nin destek olacağı tüm hususlar, 22 Nisan 1940 tarihli Resmi Gazete'de net olarak ifade edilmiştir. Köy Eğitmenleri Okulları'na sadece köyde yaşayan gençler kabul edilmiş ve eğitim sonunda göreve atanan eğitmenlerin mecburi görev süreleri 20 yıl olarak belirlenmiştir. Bu süre dolmadan ayrılmak isteyen eğitmenlerin tazminat ödemesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra eğitmenlere normal öğretmen ücretinden daha düşük bir şekilde 20 lira ödenmiş, buna karşılık köyün verimli topraklarından arazi tahsis edilmiştir. Sistemde dikkat çeken diğer bir husus, Köy Enstitüsü binalarının yapımı gibi işlerin köylülerin ve eğitmenin sorumluluğunda tutulmasıdır. Bakım ve onarım çalışmalarının masrafları da yine köy bütçesinden yapılmıştır. Buraya kadar baktığımızda kısaca Köy Enstitülerinin kuruluş hikayesini görüyoruz, şimdi kısaca ne tür eğitimler yapılığından ve neden kapatıldığından bahsedelim. Köy Enstitülerinde verilen eğitimlere baktığımızda, müfredatın kültür, tarım, teknik ders olmak üzere üçe ayrıldığını görürüz. Haftalık planda kültüre 22 saat diğer iki bölüme ise 11 saatlik süre ayrılmıştır. Ancak uygulama noktasında tarım ve teknik daha ağır basar hale gelmiştir. Ders konularını daha detaylı olarak ele aldığımızda; tarih, coğrafya, Türkçe, yurttaşlık bilgisi, fizik, kimya, matematik, tabiat ve okul sağlığı, el yazısı, resim-iş, beden eğitimi ve ulusal oyunlar, müzik, askerlik, kızlar için ev idaresi ve çocuk bakımı, öğretmenlik bilgisi, zirai işletmeler ekonomisi konularını belirtebiliriz. Bu derslere ilave olarak; bahçe ve tarla ziraatı, sanayi bitkileri ziraatı, zootekni, kümes hayvanları bilgisi, arıcılık ve ipek böcekçiliği, balıkçılık ve su ürünleri, ziraat sanatlarından oluşan ziraat derslerine de yer verilmiştir. Köyde ihtiyaç duyulabilecek meslekler için de köy demirciliği, köy dülgerliği, köy yapıcılığı, köy el sanatlarından oluşan teknik derslerinin programda yer aldığı görülmüştür. Müfredatın zengin olmasına karşın okula öğrenci toplamak özellikle de kız öğrenci toplamak oldukça zor olmuştur. Bunun yanı sıra öğrencilerin aynı zamanda köy enstitülerinin binalarının bakım onarım çalışmalarında da destek verme zorunlulukları, tarlada çalışmaları, yeterli eğitim alabilme noktasında kısıtlayıcı bir faktör olarak nitelendirilebiliriz. Bir sistem kurulmuş, ülkenin dört bir yanında aktifleşmiş, ilerlemiş peki neden kapatılmış? Bu konuyu da ele alalım; Köy Enstitülerini halk adına aydınlar kurdu, halk adına yine aydınlar yıktı. Halk Köy Enstitülerini istiyordu da aydınlar onun için kurdu demek gerçeğe ne kadar aykırıysa halk istemiyordu da aydınlar onun için yıktı demek de o kadar aykırıdır. Selahattin Eyüboğlu Köy Enstitüleri, eğitim ve köylerin kalkındırılması noktasında önemli bir adım olsa da uygulama noktasında bir takım sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Buna örnek olarak, öğretmen ve öğrencilerin eğitim almaktan çok bir tarım işçisi gibi çalışmak zorunda kalmaları verilebilir. Evet uygulamada köylerin kendi kendini kalkındırması bir bütün oluşturacak bir sistem yaratılması hedefi vardır ama amaçlanan eğitimin önüne geçen çalışma zorunlulukları eğitimlerin yeterli olup olmadığı sorununu ortaya çıkarmıştır. Eğitim veren öğretmenin maaşının düşüklüğü, geçimini sağlamak için kendisine verilen araziyi ekip biçme gerekliliği onun kendini geliştirip daha iyi bir eğitim vermesine engel teşkil edebilmiştir. Bunun yanı sıra kasti olarak yapılan, öğretmen atamalarının engellenmesi gibi faktörler de bu kurumları zora sokmuştur. Köy Enstitüleri'ne yapılan suçlamaların en ağırı bu enstitülerin kültürü yozlaştırma amacıyla en ufak yerleşim alanı olan köylerde açıldığının savunulması olmuştur. Eğitim görüntüsü altında çocuklara komünist fikirlerin empoze edildiği, din karşıtı eğitimlerin verildiği suçlamaları bu yapının sonunu getiren esas faktörlerden birini oluşturmaktadır. Öyle ki dönemin gazetelerinde yer alan bir haberde burada eğitim veren komünist bir öğretmenden bahsetmekte ve onu suçlu olarak göstermektedir. Köy Enstitüleri Cumhuriyet'in aydınlık yuvaları olarak konumlandırılmıştır, bu fikrin karşıtları ise enstitüleri kültürel yozlaşmanın başlıca merkezi olarak kabul etmişlerdir. Bu karşıt görüşler maalesef enstitü içerisinde de yerini almış, öğrenciler arasında sağ- sol çatışmaları gündeme gelmiştir. Buna benzer şekilde kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim alması da yine menfi amaçlarla kullanılmış ve bu yolla da Köy Enstitülerinin ahlaksızlığa teşvik ettiği suçlamaları yapılmıştır. Köy Enstitüleri sayısıyla, öğretmenleriyle yöneticiler tarafından oldukça başarılı bir uygulama olarak ele alınsa da 1948 tarihinde Bakanlık müfettişlerinin raporlarına göre pek iç açıcı sonuçlara ulaşılmamıştır. Bu raporlara göre, yatakhanelerin durumu kötüdür, öğrenciler üşümektedir, yemekhanede ayakta yemek yemek zorundadırlar. Aynı zamanda çalışmak durumunda olan öğrenciler eğitimlerine gereken önemi verememekte, derslerden geri kalmaktadır. Ayrıca bu şekilde de köylü-kentli çocuk arasındaki ayırım belirginleşmektedir. Bütün bu eleştirilerin ilk belirgin tepkisi 1943'te toplanan 2. Eğitim Şura'sında ortaya çıkmıştır. 1945 yılında geçilen çok partili dönemle birlikte Köy Enstitüleri siyasi çekişmelerin başlıca konularından biri haline gelmiştir. Bu noktadan sonra dönemin Milli Eğitim Bakanı, Reşat Şemsettin Sirer, Tonguç'u görevinden almıştır. Bakana göre enstitüler kalacaktır ama solcu görüşten uzak şekilde milli iradeye göre yeni bir yapılanma içerisine girilecektir. Bu dönem enstitüler için daha da karışık bir dönem haline gelmiştir, komünist evleri olarak suçlanan enstitülerin etkinlikleri oldukça yavaşlamıştır. Bu dönemi takip eden dönemde karma eğitim kaldırılmış, sadece köy çocuklarının alınması hususunda da değişiklik yapılarak komşu kasabalardan da çocukların kabul edilmesi durumu ortaya çıkmıştır. İlköğretim dersleri arasına din dersinin eklenmesi de diğer önemli bir gelişmedir. Bu durum köy enstitülerine olan olumsuz bakışları daha da arttırmıştır. Tüm bu eleştiriler ve olumsuzluklarla ileri gitmesi gerekirken gerileyen bu sistem, Demokrat Parti'nin başa gelmesiyle 1954 yılında 6234 sayılı yasa ile ortadan kaldırılmıştır. Kapatıldığı döneme kadar toplam 17. 251 köy öğretmeni yetiştiren sistemin sonlandırılmasından sonra enstitü binaları ilköğretim okulu olarak konumlandırılmıştır. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Ümit Kaftancıoğlu, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu, Ali Dündar gibi ünlü isimlerin de eğitim aldığı enstitülerde Aşık Veysel de saz hocalığı yapmıştır. Buraya kadar genel olarak Köy Enstitülerinin hikayesini kısaca ele aldık, şimdi ise hayata geçirilen bu yapının sosyolojik boyutlarını ele alalım. Günümüz Türkiye şartlarını ele aldığımızda, eğitim ve öğrenimdeki seviyenin her bölgede aynı olmadığını net olarak görüyoruz. Büyükşehir ve sanayi açısından gelişmiş olan şehirlerimizde eğitim ve öğrenim imkanlarının yeterli olabileceğini söyleyebiliriz ama bu olanaklara halen sahip olmayan şehir ve köylerin bulunduğunu inkar edemeyiz. Çıkış noktasına baktığımızda ve tüm ideolojilerden ayrıştırdığımızda mevcut enstitü modelinin gerek o dönem gerekse içinde bulunduğumuz dönem için oldukça önemli ve etkileyici bir girişim olduğunu belirtebiliriz. Fakat uygulama noktasını ele aldığımızda öğretmenlere ve öğrencilere getirilen yükümlülüklerin ağır olduğunu belirtmemiz gerekir. Eğitim ana fikriyle ortaya çıkan bir yapının çalışma zorunluluğunu getirmesi eğitime verilecek önemin de azalmasını sağlamıştır. Bunun yanı sıra köylünün kalkınması amacıyla başlatılan çalışmanın köylüyü daha zor şartlara sürüklemesi de diğer bir olumsuzluktur. Köylü ve kentli arasındaki sınıfsal farklılığın giderilmesini amaçlandığı bir girişimde yine köylünün mağdur durumda kaldığı noktalar bulunmaktadır. Sistemin en büyük sorunu belli bir parti ve belli bir ideoloji tarafından sahiplenilmesi olmuştur. Türk toplum yapısını incelediğimizde gördüğümüz farklı ideolojileri, bakış açılarının hepsini kapsayan bir sistemin varlığı olmadan başarıya ulaşılamayacaktır. Böyle bir sistemin en kötü şansı siyasi bir malzeme haline getirilmesi ve geliştirilmesi yerine eleştirilerek yok edilmesidir. Olumsuz bu yönlerine rağmen eğitim görme imkanı az olan çocuklara ulaşım noktasında, bir melodiyle bile çocukların dünyasında bir ışık yakması hususunda etkileyici olduğunu söyleyebiliriz. Sivil insiyatifler sayesinde günümüzde yapılan bu tarz çalışmaların farkındalık yaratma noktasında oldukça önemli olduğunu belirtebiliriz. Halen eğitim olanakları konusunda derin kopukluklar yaşadığımız bir ülkede bu tarz bir girişimin daha sistemli ve kontrollü bir şekilde yaygınlaştığı bir dönemi hayal etmek ütopik olarak görünse de ilerleyen dönemler için güzel bir dilek olacaktır. *Bu yazının sonunda bir dönem çalıştığım ÇEKÜL Vakfı'na çok teşekkür ederim. O dönemde kısmen içinde bulunduğum Kentler Çocuklarındır projesi kapsamında benzer bir çalışmayı yakından inceleme şansına sahip oldum. Türkiye'nin birçok kentine gidip, pilot okullardaki çocuklara kendi kültürel miraslarını anlatan, onlara bir farkındalık katan, şehirler arası mesafeleri yok eden ve onların zihinlerinde ufak da olsa bir ışık yakan tüm vakıf arkadaşlarımı ve gönüllü öğretmenleri kutlarım. Son olarak da şunu belirtmek isterim ki; Türkiye'de köy enstitüleri olamasa da, benzer çalışmalarla kent ve köy arasında bağ kurulacaktır, aydınlık yarınlar için yavaş ve kararlı adımlar atılacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/kokla-beni.html", "text": "Sesinde nergis kokusu duyduğuma, ve yavrusunu son kez koklayamadan kaybetmiş tüm annelere 2 Ocak 1993 Paris, Salpetriere hastanesi Yatakta zapzayıf bir adam, her tarafından tüplerle çeşitli ekipmanlara ve tüplere bağlanmış. Hastane odasının soğuk florasan ışığı zaten solgun olan yüzünü daha da soldurmuş. Siyahlar içinde bir kadın, bir hastabakıcı ve ölüm. -Il est mort. je suis desole, profondemment desole. -Pouvez-vous me laisser seul avec lui? -Bien sur Hastabakıcı odadan çıkıp kadını adamla yalnız bıraktı. İki gün önce , aynı hastane odası: Babam gibiyim, onun gibi öleceğim Erdem ne diyorsun sen? İyi olacaksın ama sabır lazım. Senden tek şey istiyorum: sabır Çok yoruluyorsun ama güzelim Sırayla, ben hastalandığımda sen bana bakarsın yavrum Allah korusun, sen hastalanma. Kadın, yalan söylemek istemiyordu ama mecburdu. Topladı kendini ve sesini titretmemeye çalışarak konuştu: Sen bana aksana, aslan gibiyim ben. Daha seninle İstanbul'a gideceğiz, denize gireceğiz, neler neler yapacağız. Ayrıca, çok hasta olsan ben böyle gülebilir miyim, şarkılar söylebilir miyim? Bana memleketimden bir şeyler söyle, o güzel sesinle Kadın, sesini titretmemeye çalışarak bütün gücü ile söylemeye başladı: en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız ve sana söylemek istediğim en güzel söz henüz söylememiş olduğum sözdür 2 Ocak 1993 Asansörün kapısı açıldı, içinden simsiyah bir hayalet çıktı ve hastanenin çıkış kapısına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Kimse umrunda değildi, elinde sımsıkı tuttuğu bir avuç saçı koklaya koklaya yürüdü. Sadece iki hemşire farketti onu -C'est celle qui est en train de partir n'est-ce pas? -Oui c'est elle, quel etait son nom? Toulai, madame Toulai Simsiyah kadın Paris sokaklarına karıştı, burnunda yayla çiçeği kokusu ile. Kokla beni Ne güzel şeydir koku almak, koklamak. Diğer bütün hislerden daha çok uyarır bizi: yediğimiz yemeğin lezzeti koku ile doruğa çıkar, sevdiğiğimize sarıldığımızda kokusunu uzun uzun içimize çekeriz, bahar geldi mi yolda çiçek kokularını içimize çeke çeke yürümek insana yaşama sevinci verir... Diğer duyuları bilmem ama kokunun hazla bir ilgisi olmalı Yapraklar gibi buluştunuzdu Kokular gibi seviştinizdi Bahar mezarına gömsünler sizi Cemal Süreya İster sevdiğimizin sabah hafif terli vücudu olsun, ister erken çiçek açmış bahar dalı, ister bir bebeğin ayakları olsun kokladığımız. Neyi koklarsanız koklayın ondan ayrılıp havaya karışan uçucu molekülleri kokluyorsunuz. Koku alma, burundan ve ağızdan alınan havanın içinde taşınan Koku Moleküllerinin, burnun yaklaşık 7 cm gerisinde, üst konka ve burun kemiği etrafında bulunan, yaklaşık 1 cm2 lik Koku Alanına ulaşması ile başlar. Moleküller bu bölgedeki epitel içerisinde çözünür ve Koku Reseptör Hücresi ile koku bağlayıcı proteinler sayesinde etkileşime girer. Koku bağlayıcı proteinler ile koku molekülleri etkileşime geçtikten sonra koku reseptör hücresinde bir elektriksel aktivasyon oluşur. Bu elektriksel sinyal önce koku soğancığına oradan da beyindeki koku merkezlerine iletilir. Beyinde mevcut sinyal işlenir ve alınan kokunun tanımlaması gerçekleşir . Aman nerdesin kız sen? Erdem Buri Yaz Rüzgarı diye bir program yapıyor, muhakkak seni istiyor. Gel bakalım. Hemen şu odadalar. Odada masalardan birinde Erol Büyükburç oturuyor, diğer uçta taburelerin birinde Erdem Buri. Neredesiniz, en nihayet geldiniz mi? der Erdem Buri, ne merhaba ne başka bir şey. Şaşırır ama bozuntuya vermez genç kadın. İstek üzerine 3 şarkı söyler: Tenderly, All of Me ve There's a Small Hotel Çok ama çok heyecanlıdır genç kadın şarkıları söylerken, ne de olsa hayran olduğu Erdem Buri'nin karşısındadır. Erdem Buri onu hatırlamaz ama ilk karşılaşmaları da değildir. Daha 14 yaşında iken halası onu Erdem Buri ile tanıştırıp sesinin güzelliğinden bahsetmişti. Erdem Buri de ondan bir parça söylemesini istediğinde heyecanden gene bugünkü gibi titreyerek Over the Rainbow'u söylemişti. Koku bizim için tatları lezzete dönüştüren ve bize bir yiyeceğin bozuk olup olmadığını bildiren bir duyu olmanın ötesinde karşı cinsten etkilenmemizde ve uyarılmamızda da önemli bir role sahip. Koku ve cinsellik dendiğinde ilk akla gelen ise feromonlar. Hayvanlar, bitkiler ve hatta bakteriler bile feromon üretiyor. Feromonlar aynı türün üyeleri arasında bireyleri arasında sosyal etkileşim sağlayan ve onlarda belli davranışları tetikleyen bir hormon . Binlerce feromon türü var, bizi ilgilendiren seks feromonu ise türlerin üreme mevsimleri sırasında karşı cinse ben hazırım, beraber bir çay içelim mi? mesajını ileten hormon. İlk olarak 1959 yılında Peter Karlson ve Martin Lüscher tarafından keşfedilen feromon yunanca pherein and hormone kelimelerinin bileşimi ile adlandırılmış. Artık Yaz Rüzgarı'nın kadrolu şarkıcısıdır genç kadın, her gün provalardan sonra da Erdem Buri'nin Suadiye'deki evinde almaktadır soluğu. Erdem Buri'nin evi o dönemin tüm entelektüellerinin toplandığı bir evdir. İlhan Usmanbaş, Aziz Nesin, Fethi Naci, Yalçın Tura, Metin Erksan,Kemal Tahir ve daha kimler kimler. Hele o kütüphane yok mu, içi cilt cilt kitaplarla dolu: Sartre, Camus, Aragon, Kafka, Faulkner, Karl Marx... Siz komunist misiniz? Peki Türkiye'de solcu olmak yasak değil mi? Değil küçük hanım. Kanuna göre komunistim diyebilirim ama komunizm propogandası yapamam Emin misiniz? Evet eminim, bu yüzden hukuk fakültesine gittim. Yanlış yapmamak için Bir çok internet sitesi ve gazete ilanı size feromon spreyi sayesinde karşı cins tarafından daha çekici bulunacağınızı vaat ediyor. Peki gerçekten doğru mu bu iddia? Hem evet, hem hayır. Eğer insan değil, bir hayvansanız evet doğru feromonlar sizi karşı cinse daha çekici kılabilir. Daha da doğrusu, Jacobson organı'na sahip bir cinsseniz eğer, feromonlar sayesinde cinsel hayatınız gayet renkli geçebilir. Jacobson organı 1813 yılında Ludwig Jacobson tarafından keşfedilmiş ve hayvanların havadaki feromonları algılamasını sağlayan koku organı. Eğer Jacobson organına sahip olmayan bir tür, mesela insansanız, temiz bir beden karşı cinsi daha çok etkileyecektir. 2002 yılında yapılan bir araştırmada 198 erkek ve kadın üniversite öğrencisine karşı cinsi çekici bulmak için en çok neye dikkat ettikleri sorulduğunda erkekler dış görünüş cevabı verirken kadınlar koku cevabını vermişler. Yani beyler, her gün yıkanın ve kirli elbiselerle dolaşmayın eğer hanımların sizi çekici bulmasını istiyorsanız . Yılanlardaki Jacobson organı Çözemediğim şu: ben gece kuşu, Erdem Buri hayatında gazinoya bile gitmemiş. Ben tam bir sokak kedisiyim, Erdem sinema ve tiyatrodan başka yere gitmez. Ben içkiye bayılırım, Erdem yalnız çay içer. Erdem kültürlü adam, ben allahın delisi. Niye Erdem benimle ilgileniyor? Ya ben? Niye Erdem'le kimseyle olmadığım kadar rahatım? Ama çok rahatım... Peki feromonlar gerçekten cinselliğimizi, eş seçimimizi etkiliyor mu? İlk defa 1995'te konu üzerinde yapılan bir çalışmada kırk dört erkeğe yeni tişörtler verildi ve üst üste iki gece uyurken sadece bu tişörtleri giymeleri istendi. Ayrıca deneklere kokusuz sabun ve traş losyonları dağıtıldı ki başka kokular doğal kokularına karışmasın. Deneyi yürüten Claus Wedekind daha sonra kırk dokuz gönüllü kadından tişörtleri koklamalarını ve çekicilik sırlarına koymalarını istedi. Sonuç çok ilginç idi, kadınlar kendi bağışıklık sistemlerinden farklı bağışıklık sistemlerine sahip erkeklerin kokularını en çekici kokular olarak belirlediler. Kadınların seçtikleri erkeklerde insan lökosit antijen sistemi kendilerinkinden farklıydı. HLA insanların bağışıklık sistemlerinin dış tehditleri algılayıp onlarla savaşmasını sağlayacak olan proteinleri kodlar. HLA'nız ne kadar çeşitlilik içeriyorsa bağışıklık sisteminiz o kadar dirençli ve esnektir. HLA'nız kokunuza doğrudan yansır, tam mekanizması bilinmese de. Dolayısı ile kadınlar da kendi HLA sistemlerinden münkün olduğunca farklı HLA sistemlerine sahip erkekler ile çiftleşerek çocuklarının mümkün olduğunca en güçlü bağışıklık sistemine sahip olmasını sağlamaya çalışıyor. Wedekind ve ekibinin araştırması bu alandaki çalışmaların öncüsü kabul ediliyor. Çalışma o kadar etkili olmuş ki, Amerika'da feromon partileri düzenleniyor. Partiye katılan kadınlar torbalar içindeki terli erkek tişörtlerini kokluyorlar ve kendileri için en çekici erkeği seçmeye çalışıyorlar.Ancak hala bu etkileşimden insan feromonların sorumlu olup olmadığının kesinleşmediğini belirtmeli, hayvanlardaki gibi bir mesaj mekanizması henüz insanlar için keşfedilmiş değil. Gel buraya bakayım, sana senin şarkıcılığınla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. İyi akort edilmiş piyano gibi çok doğru, hatta bence fazla doğru söylüyorsun. Çok güzel caz söylüyorsun, ama sen amerikalı zenci değilsin. Bırak cazı onlar söylesin. Türksün, neden kendi müziğini kendi dilinde söyleyemeyesin? Şaşırdı kadın, hiç böyle şeyler duymamıştı. İki yıl üst üste yılın şarkıcısı seçildiği için herkes onu övüyordu Yani alaturka mı söyleyeyim? Hayır hayır, dinle. Türk halk müziğinden seçeceğimiz parçaların melodik ve ritmik yapısını bozmadan çoksesli düzenlemeler yapılacak sen de bu parçaları batı enstürmanları eşliğinde söyleyeceksin. Bir de kendi müziğimizden hareket ederek yeni besteler yapılacak. Bütün yaz boyunca izledim seni. Konuşmalarını, davranışlarını... Patlamaya hazır volkan gibi bir kızsın, için devamlı kaynamakta. Kavgacı bir tarafın da var. Tüm hırsını, isyanını şarkılarına koy. Sesi çıkmadan ezilenlerin sesi ol. Sesin ve şarkıların silahın olsun. Çok iyi düşün taşın ve kararını bana bildir. Yok, düşünmeme gerek yok. Tamam, kabul ediyorum Wedekind yıllar sonra başka bir araştırma ile ilk çalışmasını parfümlerle destekledi. Deneklere 36 değişik parfüm koklatılıp bu parfüm gibi kokmak ister misiniz? diye soruldu. Kokuları bir anket aracılığı ile değerlendiren denekler kendi aralarında karşılaştırıldıklarında bağışıklık sistemleri benzer HLA sistemine sahip deneklerin aynı kokuları tercih ettikleri görüldü . Wedekind'in çalışmasına benzer bir çalışma Cardiff üniversitesinde yapılmış, ancak dikence balıkları üzerinde. Sentetik parfümler kullanılarak erkek dikence balıkları karşı cins için çekici hale getirilebilmiş. Hatta daha önce reddedilmiş dikence balıkları bile bu parfüm sayesinde daha önce reddeden başığa çekici gelebilmiş . Ne demişler, intikam parfümle yenen bir yemektir. 21 Aralık 1962 Erdem, lütfen derhal gel. Bu evden beni kurtar. Kokularla ilgili yapılan bir başka araştırmada eşit sayıda erkek ve kadın denekler önce yüz simetrisi ve çekicilik skalasında sıralandıktan sonra gene Wedekin'ın çalışmasındaki gibi tişörtle uyumaları istenmiş iki gece boyunca. Kadın deneklerin aynı zamanda regl döngüleri hakkında bilgi toplanmış . Daha sonra karşılıklı bir şekilde tişörtleri koklayıp kendileri için çekici olan kokuyu seçmeleri istendiklerinde ortaya çıkan sonuç ilginç: kadınlar simetrik yüzlü erkekleri en çok tercih etmişler ama sadece yumurtalama dönemlerinde. Yani üretkenliklerinin zirvesinde iken düzgün genli erkekleri kendilerine eş olarak seçmişler. Erkekler? Erkeklerin karşı cins seçiminde herhangi bir şekilde simetrik yüz etkisi olmamış. Artık sadece türkçe şarkılar söylemektedir kadın. Ya çok sesli düzenlemelerle halk türküleri ya da günün şairlerinin özgürlükçü şiirlerini okumakta. Eteklerini savura savura As Klup'te Bakın şu deyyusun kaç tarlası var demekte, sonra da Ruhi Su ile beraber İşte kundak / İşte hapis / İşte kavga / işte Dursun bebek bizim dünya demekte... Ama her şey iyi gitmemekte, Erdem Buri komünist olduğundan dolayı sürekli baskı altındadır. Yaptığı çevirilerden dolayı mahkemelere verilmekte, yazdığı hikayeler ve senaryolar basılmamakta ve sürekli evi sivil polisler tarafından gözlemlenmektedir. Ben burada Türkiye'de senin için yapacağımı yaptım. Bundan sonra seni dünyaya açmamız lazım, Barclay plak şirketinin teklifini değerlendirelim. Her şeye sıfırdan başlayacağız, sakın hayaller kurma. Hiçbir şey de olmayabilri. Aç ve sokakta da kalabiliriz, razı mısın? Zamanımız az, bana kararını çabuk bildir güzelim Geliyorum Erdem 30 Mart 1966 sabaha karşı Erdem Buri ile Türkiye'yi terkettiler. Peki neden kadınlar koklama duyusunu eş seçiminde daha etkin kullanıyorlar? Muhtemelen daha iyi koku alabildikleri için. Yapılan bir araştırmada Wyoscki ve arkadaşları erkek ve kadın deneklerin koltukaltlarından toplanan koku örneklerini koklattıklarında her iki denek grubu da ter kokusunu algılamışlar. Daha sonra 32 farklı koku ile ter kokuları maskelenip tekrar deneklere koklatıldığında fark ortaya çıkmış. 32 maske kokudan 19u erkek deneklerin ter kokusunu ayırt etmesini engellemiş. Kadınlarda ise sadece 2 tanesi! Yani kadınların koku hassasiyeti erkeklerden çok daha fazla. Beyler, her gün yıkanın! Erkeklerin koku ile ilişkisinde kötü bir haber de şu, eğer koku alma duyunuz yoksa kendinize eş/sevgili bulma olasılığınız da o kadar düşük. Göteborg Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada koku alma duyusu olmayan erkeklerin hayatları boyunca ortalamanın altında eşleri olduğu saptanmış . Yapılan ankette koku duyusu olan erkekler hayatları boyunca ortalama 9 kişi ile ilişkiye girdiklerini söylerken, koku duyusu olmayan erkeklerde bu rakam sadece 3. İlginç olan, kadınlarda herhangi bir değişiklik olmaması. Peki bunun sebebi ne? Aslında sebep koku alamamak değil, koku alamayan bireyin kendini daha güvensiz hissetmesi ve sosyal yaşama karışmaktda daha zorluk çekmesi. Her ne kadar koku duyusu alamayan kadınların eş sayısı diğerleri ile aynı kalmışsa da bu kadınlar ilişkilerinde koku alan kadınlara göre daha güvensiz olduklarını belirtmişler. Yani, özgüven eş bulmadaki en önemli faktörlerden biri aslında. Paris 1992 Bu gece güzelliğin pek bir üstünde, gelsene yanıma Erdem, gözünü seveyim ne diyorsun sen? Artık bende güzellik müzellik ne gezer? Yaşlanıyorum sevgilim Seksen yaşına da gelsen benim için dünyanın en güzeli sensin ne yapayım? Bak, benim bugün bütün gün gözüm ağrıdı Kadın endişelenmemeye çalıştı ama kötü oldu. Son günlerde de Erdem hep aynı cümleleri tekrar ediyordu. Korktukları şey miydi yoksa? Niye daha önce söylemedin ? Keyfini kaçırmak istemedim de ondan Ama erkeklerin de koku alarak karşı cinste farkettikleri bir şey var: Ovulasyon, yani yumurtalama! Yapılan bir araştırmada menstruasyon döngülerinin 4 farklı döneminde 3 gece üstüste tişört giyidirlen kadınların tişörtleri seksen farklı erkeğe koklatıldı ve sonuç: erkekler kadınların yumurtalama döneminde giydikleri tişörtü en hoş kokulu olarak seçtiler. Bir şekilde erkekler yumurtalama dönemindeki kadınları daha çekici buluyorlar . Erdeeem, Erdem ne oldu? Dur, sakin ol. İki kere çıkardım. Niye uyandırmıyorsun beni? Ben seni, senin beni sevdiğinden daha çok seviyorum. Ben sana doyamıyorum. Ben seni çok seviyorum Erdem, yeter artık! Biliyorum Ama ben seni çok seviyorum Bilinçsizce tekrarlamıştı son dediğini Erdem, son zamanlarda sürekli yaptığı gibi. Aynı cümleleri sürekli tekrarlıyordu Erdem sende bir gariplik var. Hemen doktor çağıracağım. Doktoru daha görür görmez hemen hastaneye kaldırılması gerek dedi. Felç... Buraya kadar okuduklarınızdan lütfen dışarı çıkıp insanları koklamaya başlamayın, ideal eşinizi burnunuzla bulma ihtimaliniz çok düşük. Öncelikle sokakta insanları koklamaya başlamanız sosyal olarak itici bir durum ve en iyi ihtimalle kafanıza çanta yemekle kurtulabilirsiniz bu durumdan. Bir insana aşık olmanızı, onunla ideal çift olmanızı sağlayan şeylerden sadece bir tanesi koku. Sevişen Beden kitabının yazarı Dr. Sharon Moalem çiftler arasındaki yakınlaşmada kokunun önemini anlattığı bölümde kokunun ideal partner bulmada önemli ama tek etmen olmadığını belirtiyor. Karşı cinse bizi çeke bir çok faktör var: görünüş, davranışlar, bakışları ve hatta nasıl öpüştüğü. Sadece kokunuza veya koku alma duyunuza güvenerek ideal eşinizi bulma ihtimaliniz çok düşük. Hatta bunu destekleyici iyi haber gene bilim insanlarından geldi: gerçekten aşık olan insanların koku alma duyusu değişikliğe uğruyor. 20 kadın şurada bulabileceğiniz tutkulu aşk ölçeği anketini doldurmaları istendi. Aynı kadınların sevgilileri, erkek arkadaşları ve kadın arkadaşları da doğal kokularını geçirebilecekleri tişörtlerle uyumaları istendi. İlaveten, hiç tanımadıkları insanların kokulu tişörtleri bu araştırmaya dahil edildi. Daha sonra kadınlara 2si hiç tanımadıklarına ait olmak üzere 3lü gruplar halinde tişörtler koklatıldı. Yani erkek arkadaş-yabancı-yabancı, sevgili-yabancı-yabancı, kadın arkadaş-yabancı-yabancı şeklinde. Sonuçta görüldü ki anket sonucu çıkan skorlar ile kadınların sevgilileri veya kadın arkadaşları ile yabancıların tişörtlerini başarılı şekilde ayrıştırma becerilerine bir etkisi olmadığı görüldü. Asıl ilginç olan, daha tutkulu aşık skoru olan kadınları normal erkek arkadaşları ile yabancıların tişörtlerini ayırt etmeleri zorlaşmıştı. Araştırmacılar bunun muhtemel açıklamasının kadının daha tutkulu aşık oldukça başka potansiyel eşlere karşı dikkatlerini azaltmalarına bağlıyor . Salpetriere hastanesi, 17 Şubat 1992 Sakın korkma Erdem, neden korkayım? Ben istiyorum Ne istiyorsun bakayım? Beni öpmek mi? Evet Daha birbirlerini öpemeden aletlerin sesi odayı doldurdu, hastabakıcılar hızla odaya koşup hastayı hayata döndürmek için hızla çalışmaya başladılar. Aklından tek bir şey geçti kadının: Neden okyanusa düşen bir uçakta değiliz beraber? Sonuç olarak, yapılmış bir çok araştırmada kadınların eş seçiminde erkek kokusuna karşı duyarlılıkları gözlemlenmiş, özellikle genetik çeşitliliği arttırmak için koku en önemli belirteçlerden biri kadınlardan için. Ancak ideal bir ilişki için sadece koku yeterli değil, bir çok farklı bileşenin bir araya gelmesi lazım. Karşınızdaki kadın için kokunuz çok güzel olabilir ama ağzınızı açtığınızda ağzınız kokuyor veya dişleriniz sapsarı ise, davranışlarınız kaba ise veya onunla ilgilenmek yerine sürekli farklı kadınlara bakıyorsanız üzgünüm ama kokunuzdan rahatlıkla vazgeçecektir karşınızdaki kadın. Yayla çiçeği kokuşlu 2 Ocak 1993 Paris, Salpetriere hastanesi -Il est mort. je suis desole, profondemment desole. -Pouvez-vous me laisser seul avec lui? -Bien sur Kadın adamın yatağına oturdu; tüplere bağlı ince boruları, yüzündeki oksijen maskesini ve bedenine bağlı bütün alet uzantılarını tek tek şefkatle söktü. Saçını okşarken hem hüzün hem şefkatla baktı. Oysa daha iki gün önce konuşuyorlardı.Felç olduğu zaman bir kaç ay ömür biçmişlerdi. İki kez komaya girdi, bir kez kalbi durdu Erdem Buri'nin. Doktorlar 11 ay boyunca Erdem Buri'nin hayata tutunmasını, sevgilisi ile kopuk kopuk da olsa konuşabilmesini mucize olarak kabul etmişlerdi. Kadın adamın yanına yattı, sımsıkı sarıldı . Sanki hiç ölmemiş gibiydi, kokusunu derin derin içine çekti. 14 yaşında Moda sahilinde evinin önünden geçerken hayran olduğu adam onun elinden tutmuş, birlikte bir hayat kurmuşlardı. Nasıl güzel bir hayattı, nasıl güzel sevişmişlerdi. 2 saat sarıldı kaldı kadın, son kez öptü kokladı ve bir tutam saçını kesti. Bir hafta sonra, 8 Ocak günü, Pere Lachaise mezarlığında üstü güllerle bezenmiş bir tabutun yanında o siyah hayaletin hüzünlü sesini duydu ziyaretçiler: Yavru balaban bakışlı / Yayla çiçeği kokuşlu / Kokar Erdem Deyi Deyi Tülay German, türk müziğinin efsane ismi, yıllardır siyah bir hayalet gibi Paris'te inzivada. Hiç terketmedi Erdem Buri'yi... Tülay German'ın bilinen son fotoğrafı Meraklısına notlar 1. Tülay German tartışmasız türk müzik tarihindeki en önemli isimlerde biri. Daha 4 yaşında şarkı söylemeye başlayan Tülay German daha 18ine gelmeden İstanbul'da çeşitli lokallerde şarkılar söylüyordu. 60'lı yıllarda önemli bir caz sanatısı olarak isim yaptı. Hep ingilizce şarkılar söylerken Erdem Buri'nin yönlendirmesi ile önce yabancı şarkıları türkçe seslendirmeye başladı, daha sonra türküleri batı formunda düzenlemelerle söylemeye başladı. Erdem Buri ile tanışması hayatının döünüm noktası idi, Erdem Buri onu müzik ve edebiyat dünyasının devleri ile tanıştırdı ve müziğinin evrenselleşmesini sağladı. Erdem Buri komunist idi, çevresindeki bir çok insan da. Onun yönlendirmesi ile Tülay German içindeki isyanı ve ateşi şarkılarına yansıttı, türkülerle dile getirdi. Kimse diyemezken o ısrarla Bakın şu deyyusun kaç tarlası var dedi, hiç eğip bükmeden Hekimoğlu söyledi: Sütlüce muhtarı puşttur pezevenk dedi üstüne basa basa. Aşık Nesimi Çimen ve Aşık Ali İzzet'ten öğrendiği türküleri, çağdaş yorumla söyledi. Türk Pop müziğinin ilk hiti kabul edilen Burçak Tarlası plağını doldurdu. Fransa'da Fransızca on plak doldurdu. Fransa'da, Belçika'da, Almanya'da, Polonya'da, Tunus'ta, Fas'ta, Hollanda'da ve Brezilya'da radyo ve televizyon programları yaptı, konserler verdi, çeşitli festivallere, televizyon ve radyo programlarına katıldı. Fransa'nın en önemli konser salonlarında Charles Aznavour, Leo Ferre,Moody Blues gibi isimlerle birlikte konserler verdi. A.B.D için İlhan Mimaroğlu'nun kendisi için yazdığı Tract albümünü doldurdu. Fransa'da Türkçe olarak yaptığı albüm, Charles Cros Akademisi 1981 Plak Büyük Ödülü`nü aldı. Tülay German, en son olarak Nazım Hikmet'e Saygı adlı bir albüm doldurduktan sonra, 1987 Hollanda konseriyle sahnelerden çekildi. 2. Koku meraklıları için çok yakında güzel bir türkçe kitap yayınlandı. Esra Öz'ün Kokuyla Keşfet adlı kitabını kitapçılarda bulabilirsiniz, konu hakkında daha detaylı bilgiler öğrenmek için mutlaka tavsiye ederim:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/kucuk-bir-genom-parcasindan-kadim-insan-turlerine-acilan-pencere.html", "text": "Bundan 3 sene kadar önce, o zaman daha 6 aylık olan oğlumun sayesinde daha hava aydınlanmadan ofisime geldiğimde, planım bağışıklık sisteminde önemli rol oynayan bir gen ailesinin hemen gerisinde yer alan bir genom parçasının (NE1 bölgesi) evrimsel analizini yapmaktı. Bilmiyordum ki, bu ilk analiz 2 sene içerisinde, doktora sonrası yaptığım en önemli çalışmalardan birisi olacaktı ve sonuçlarımız Afrika'da yüzbinlerce sene önce yaşayan insansı atalarımıza birazcık da olsa ışık tutacaktı. Teknik bir devrim O sırada bütün canlılarda kalıtım malzemesini taşıyan ve insanlarda 3 milyar kimyasal harften oluşan genomun okunmasının neredeyse 1 milyon kat ucuzlaması sürecine tanıklık etmiş, bu konuda önemli bir iki makaleye katkıda bulunmuştum. Örneğin doktora sonrası araştırmama 2008'de başladığımda bana verilen projelerden birisi, o zaman kadar dizilenen 6. insan genomu için bir dizi analiz yapmaktı. Bu projeden sadece iki sene sonra, 2010'da, yüzlerce insan genomu dizilenmiş ve veritabanlarında halka açık hale gelmişti. Anlayacağınız büyük bir teknik devrime şahit olmuştum. Eskiden inanılmaz maddi kaynak ve zaman gerektiren genetik çeşitlilik çalışmaları, doğru bir bilgisayar ve popülasyon genetiği bilgisine dayanıyor ise, daha ucuz ve çok daha büyük ölçekte yapılabilmekteydi artık. Bu teknik gelişme ışığında, New York'taki Mount Sinai Hastanesi'nde birlikte çalıştığımız virolog Viviana Simon ile, APOBEC3 gen ailesinin çalışmasını etkileyebilecek ve insanlar arasında farklılık gösteren tüm genetik parçaları çalışma kararı almıştık. Bu gen ailesi bağışıklık sistemi ile ilgili ve özellikle AIDS hastalığına yol açan virüse karşı etkisi hala tartışılmakta. İnsanlar arasında bu genlerin etkinliğinde farklılıklar görülmekte ve biz de bu etkinlik farklarının altında yatan genetik faktörleri anlamak için büyükçe bir fon bulmuş ve çalışmalara başlamıştık. Burada önemli bir ayrıntıyı açıklamak gerekiyor: Her bir insan genomu, 3 milyar kimyasal harften oluşan ve soydan soya aktarılan bir biyolojik hafıza birimi. Bu 3 milyar harften iki kopya, her hücremizde 23 çift kromozom halinde bulunmakta. Bu çiftlerin birisi annemizden, diğeri ise babamızdan geliyor. Daha geriye gidersek, babamıza ve annemizde de 23'er çift kromozom var ve bu çiftler de onların anne babalarından kalıtılmış. Üstelik, sperm ve yumurta oluşumu sırasında, iki çift kromozom birbirleri ile genetik materyel alışverişinde bulunuyorlar. Sonuç olarak, hepimizin genomu geriye doğru gittikçe çoğalan atalarımızdan kalıtılan ve 23 çift kromozomda saklanan rengarenk bir mozaik. Her birimiz hücrelerimizde binlerce atamızdan parçalar taşıyoruz. Bu sayede, genomumuza bakarak atalarımızın genetik yapısı ile ilgili tahminlerde bulunabiliyoruz. Beklenmedik bir farklılık İşte benim de tam yapmak istediğim, Dünya'nın değişik coğrafyalarında yaşayan insanların genomlarını karşılaştırarak, 35.000 harften oluşan bir genomik mozaik parçasının, yani NE1 bölgesinin evrimsel tarihini anlamaktı. Bu bölge ile özellikle ilgileniyorduk çünkü hem APOBEC3 gen ailesine yakın bir bölgede idi, hem de bazı insanlarda bu mozaik parçasının 4500 harfi yoktu. Bu 4500 harf, belki de APOBEC3 gen ailesinin işleyişini etkiliyordu. Acaba belli bir çevresel güç, bir kısım çeşitliliğin kalıtılmasını engellemiş miydi? Acaba, bu bölgenin fonksiyonu ile ilgili bir ipucu yakalayabilecek miydik? Yoksa, genomun çok büyük kısmı gibi, bu bölgede olan genetik çeşitlilik demografik etkenler, yani göçler, nüfus artışı vb. tarafından mı şekillenmişti? Sabah kocaman kahve fincanımı doldurduktan ve Cat Power'ın o aralar arka arkaya dinlediğim 'Greatest' albümünü başlattıktan sonra çalışma arkadaşım Çihui Zu'nun benim için hazırladığı verileri analiz etmeye başladım. Çihui, veritabanlarından çağımız Avrupalı insanlarının genomlarının, sadece o ilgilendiğimiz 35.000 harflik genetik mozaik parçasına denk düşen kısımlarını ayıklamış ve bana göndermişti. Ben bu bölgenin çağımız Avrupalılarının genomları arasında ne kadar farklılık gösterdiği ile ilgili bir analiz yapmak istiyordum. Daha önce bahsettiğim 4.500 harflik silinmenin hangi harf değişikliklerle beraber kalıtıldığını anlamak istiyorduk. Herhangi iki insan genomunu karşılaştırdığımızda, genetik harflerin ortalama olarak binde bir kadarının zaten değişik olduğunu önceki çalışmalardan biliyorduk. O yüzden, birbiri ile yakın akraba olmayan Avrupalıların genomunun 35.000 harflık bir kısmını birbiri ile karşılaştırdığımızda, 30-40 arası değişiklik bekliyorduk. Planımız bu değişiklikleri kullanarak 4500 harflik silinmeyi taşıyan mozaik parçasının evrimsel tarihini araştırmaktı. Analiz için yazdığım kısa bilgisayar kodunu girip sonuçları beklerken açıkçası çok da heyecanlı değildim. Hatta bilgisayar ekranında çıkan grafikte bazı örnekler arasında 30, 40 değil de, yüzlerce değişim görünce sinirim bozuldu. Çünkü, verilerde veya bilgisayar kodumda bir hata yaptığımı düşündüm. Belki de 35.000 harfi birbiri ile aynı hizaya getirirken, bir kaydırma yapmıştım. Kaydırma, üniversite sınavı zamanından beri biliyorsunuz hepimizin korkulu rüyası. Yaklaşık 3 saat ve onlarca tekrardan sonra, sinir bozukluğu, yerini dikkatli bir heyecana bırakmıştı. Sonuçları alıp hemen takımımla paylaştım ve hep beraber Çihui'nin bu sonuçları benden bağımsız olarak tekrarlamasına karar verdik. iki gün sonra, sadece Avrupa genomlarında değil, Asya genomlarında da gözlemlediğimiz, beklenenden fazla çeşitliliği birden fazla yöntemle göstermiştik. Artık rahat rahat heyecanlanabilirdim. Neandertal genomu ile benzerlikler Heyecanımın en önemli sebeplerinden birisi sadece aylar öncesinde yayınlanmış ve çok büyük sansasyon yaratmış olan Neandertal insanları ile ilgili bir çalışmaydı. Svante Paabo ve Leipzig'de yönettiği Max Planck Enstitüsü'nden çalışma arkadaşları, 50-60 bin yıl önce Avrasya'da yaşamış, bizim gibi alet kullanabilen, dik yürüyen, büyük beyne sahip olan ve hatta sembolik rituellerde bulunan yakın kuzenlerimiz Neandertallerin kemiklerinden DNA çıkarmayı ve tüm genomu düşük kalitede de olsa dizilemeyi başarmıştı. Bu büyük ses getiren çalışmanın en önemli sonucu, modern Avrasya'lıların genomlarında Neandertal genomlarından parçalar bulunması idi. Daha önce kullandığım mozaik analojisini kullanırsak, Avrasya genomlarını oluşturan binlerce genetik mozağin bir kısmı (yüzde 1 -4 'lük bir kısmı) Neandertallerden kalıtılmış olabilirdi. Dolayısı ile, bizim çalıştığımız 35.000 harflik bölgede bir kısım Avrupalıda görülen ve diğer Avrupalı genomlardan yüzlerce harfle değişiklik gösteren mozaik parçaları belki de Neandertallerden kalıtılmışlardı. Heyecanla, bu sonucu sorgulamak için bir seri analiz yaptık. Gerçekten de, diğer Avrupalılardan daha farklı olan mozaik parçaları Neandertaller ile çok büyük bir benzerlik gösteriyorlardı (Şekil 2). Dahası, farklılık gösteren bu parçalar aynı zamanda 4.500 harflik silinmeyi de beraberinde taşıyorlardı. Hem Paabo ve arkadaşlarının genel sonuçlarını doğruluyorduk, hem de ilk defa bu tip bir silinmenin Neandertallerden insanlara kalıtıldığını gösteriyorduk. Dahası, Emoryi ve Harvard üniversitelerindeki iki grup ile iletişime geçip, genomdaki bu 35.000 harflik bölgenin diğer genlerin ne kadar aktif olacağını belirlemede bir rol oynadığını ve dahası bu rolün birbirinden farklı iki genetik mozaik parçası arasında farklılık gösterdiğini bulduk. Ne yazık ki, bu bölgenin APOBEC3 genine etkisini hala bulamamıştık, ama sonuçlarımızı dünyaya duyurmaya hazırdık. Yakın zamanda, çok iyi bir bilimsel dergide yayınlanacağına kesin gözüyle bakıyorduk ve keyfim çok yerindeydi. Ancak, Çihui'den ekstra olarak istediğim ve çok önemli olduğunu düşünmediğim bir analiz bütün keyfimizi kaçıracaktı. Afrika'da kadim genomlar Çihui'den Neandertallerle benzerlik gösteren haplotiplerin dünyadaki insan grupları içinde dağılımını göstermesini istemiştim. Sonuçlara göre bazı Afrika gruplarında da bu aykırı haplotip görülüyordu. Fakat bu nasıl olabilirdi? Sonuçta biliyorduk ki, Neandertallerden kalıtım sadece Avrasya'da görülmüştü. Avrasya grupları ile bildiğimiz kadarı ile hiç doğrudan ilişkisi olmamış Mbuti pigme populasyonunda bile bu haplotipi gözlemlememiz, bu beklenmedik genetik çeşitliliği sadece Neandertal kalıtımı ile açıklayamayacağımızı gösteriyordu. Çoğu yazılmış makalemizi, hazırlanmış figürleri bir kenara bırakıp, ayağımızı sürüye sürüye, Amerikalıların deyimi ile 'beyaz tahtaya' geri döndük ve neyi atlatığımızı bulmak için kara kara düşünmeye çalıştık. Bu süreç içinde bir çok, pek bir yere varmayan modelleme ve analiz yaptık. Sonucumuzu etkileyen Arizona Üniversitesi'nden Michael Hammer'ın ve ekibinin 2011'de ki önemli makalesi idi. Konuya geri dönersek, Hammer ve ekibinin makalesi Afrika'da yaşamış, doğalarını tam olarak bilmediğimiz eski insan veya insansı gruplarının birbirleri ile gen alışverişinde bulunduğunu gösteriyordu. Dahası bu alışverişin sonucu olan eski ve birbirinden oldukça farklı olan genetik mozaik parçalarının bir kısmının çağımız insanları arasında var olduğunu ortaya koyuyordu. Gerçekten de, analizlerimizi bu perskpektifte tekrarladığımızda, verilerimizin uyuştuğunu ve NE1 bölgesinde gözlemlediğimiz genetik çeşitliliği tutarlı bir şekilde açıklayabildiğimizi gördük. Kısa bir süre sonra, gözlemlerimizi PLoS Genetics dergisinde yayınladık. Ve hepimiz rahat bir nefes aldık. Genomun küçük bir parçasının, Avrupalılarda beklenenden fazla değişiklik gösterdiğini bir fincan kahveyi bitirecek sürede yaptığım basit bir analiz ile görmüştüm. Bu çeşitliliğin Afrika'da yüz binlerce sene önce yaşamış insan gruplarının arasında gerçekleşen, nasıl meydana geldiğini tam bilmediğimiz bir gen alışverişinin ürünü olduğunu ancak 4 kişinin 2 sene kafa kafaya vermesi ile bulabildik. Kahve lobisi de eminim bizim bu konuda çalışmamızı son derece desteklemiştir. Geriye baktığımda, Afrika'daki genetik yapıyı nasıl atlamışız diye hayıflanmıyor değilim. Belki biraz daha dikkatli olsaydık, Afrika'da genomun çok az yerinde görülen ama çok muazzam bir genetik tarihi işaret eden, kadim Afrika genomlarının izlerini belki Hammer grubundan önce biz bulacaktık. Henüz kısa sayılacak akademik kariyerimde öğrendim ki, hayıflanmanın çok da faydası yok. Bilim böyle ilerliyor ve harcadığımız zaman aslında bizi bir sonraki gözlem için daha hazır hale getiriyor. Bundan 3 ay kadar önce, New York Eyalet Üniversitesi'nde kendi laboratuarımı kurduktan ise 1-2 ay sonra, Stefan Ruhl isimli bir Alman biyolog ile buluştuk. Çok iyi bir protein uzmanı olan Stefan, tükürükte bulunan bir grup proteinin şempanzeler ve insanlar arasında değişiklik gösterdiğini bulduklarını ama nasıl açıklayacaklarını bilemediklerinden yakınıyordu. Genetik bilgisinin yetersizliğinden dem vuruyordu. Ona belki yardım edebileceğimizi söyledikten sonra, labımda doktorasına başlayan Duo Zu'ya bu genlerin değişik populasyonlardaki çeşitliliğine bakmasını söyledim. Bir iki hafta Duo elinde bir grafik, yüzünde üzgün bir ifade ile ofisime geldi. önce Duo genlerin birisi için genomlar arasında beklenenden çok daha fazla farklılık bulmuştu ve analizleri yanlış olduğunu düşünüyordu. Ben ise tam olarak ne yapmamız gerektiğini biliyordum. Belki de ilk defa, kadim Afrika genlerinin sadece genom çeşitliliğini değil, aynı zamanda sindirim ve bağışıklık sistemimizin işlemesi ile ilgili çeşitliliği de açıklayadığını göstereceğiz. Bu yazıyı bitirdikten sonra, yeni bir fincan kahve doldurup, 'The Broken Circle Breakdown' filminin müziklerini açıp, Duo'nun bu genin Afrika'nın değişik yerlerinde çok büyük genetik farklılıklar gösterdiğine dair sonuçlarının üzerinden geçeceğim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/minyatur-laboratuvarlar-3.html", "text": "Minyatür Laboratuvar Sistemlerine değineceğim bu yazı ile mikro akışkanlar teknolojileri üzerine hazırlamış olduğum bu yazı dizisini bir ay gecikmeli olarak bitireceğiz. Dizinin önceki yazılarında minyatür laboratuvar uygulamalarının avantajları, neden minyatür laboratuvarlara ihtiyaç duyulduğu, üretim yöntemleri, kullanılan malzemeler gibi temel konulara göz atmıştık. Bu yazılara şu ve şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Mikro akışkanlar teknolojisi kullanılarak üretilen sistemler içerideki akışkanı hareket ettiren kuvvetin doğasına göre 5 farklı alt başlık altında toplanabiliyor (Şekil 1). Bu 5 farklı hareket yönteminin çeşitli örneklerinin açıklamalarını aşağıda basitçe inceleyeceğiz. Yanal Akım Testleri : En bilinen uygulaması hamilelik testleri olan yanal akım testlerinde sıvılar kapiler kuvvetler sayesinde hareket ederler. Kapiler kuvvetleri lise yıllarımızdan hatırlayabiliriz, hani şu incecik boru içindeki suyun daha kalın borudakine göre bir parça daha yükseğe çıkmasına neden olan kuvvetler(Şekil 2). Sıvı ve sıvıyı çevreleyen katı arasındaki moleküller arası etkileşimler yanal akım testleri içerisindeki sıvıların hareketini sağlıyor. Yanal akım testlerinin yapılabilmesi için gerekli kimyasal sıvılar üretim sırasında test çubuğunun içine depolanıyorlar. Test kullanıldığında test edilecek örnek ile kimyasallar tepkimeye giriyorlar. Yanal akım testlerinin sonuçları genellikle gözle görülebilir renk değişiklikleri ile belirleniyorlar(Şekil 3). Yanal akım testleri bir çok alanda kullanıyorlar. Özellikle sağlık alanında kullanımları çok yaygın. Vücut sıvılarındaki biyomarkörlerin belirlenmesi esasına dayalı sağlık testleri ile hamilelik, bazı metabolizma hastalıkları, kan şekeri, kalp krizi gibi önemli sağlık kontrollerinde yanal akım testleri kullanılıyor. Ayrıca şarbon, salmonella ve virüsler gibi bulaşıcı hastalığa sebep olan organizmaların varlığının belirlenmesi ile uyuşturucu ve zehirli madde tespitleri de aynı prensiple çalışan testler ile yapılıyor. Yapılan test başına çok düşük olan maliyetleri ve basitlikleri nedeni ile evde yapılabilecek testlerin bir çoğu yanal akım testleri ile gerçekleştiriliyor. Ancak karmaşık analizlerin yapılamaması, farklı ihtiyaçlara yanıt verememeleri nedeni ile kullanım alanları sınırlı. Doğrusal Hareket Cihazları : Bu cihazlar içerisinde sıvılar en basit anlamı ile tıpkı bir şırınga ile iğne yapılırken ilacın zerk edilmesi gibi doğrusal bir kanal içinde ittiriliyorlar. Bu yöntemle sıvıları hareket ettiren cihazlar içerisinde kanalların çeşitli dallara ayrılması ya da farklı yollardan giderek değişik testlerin yapılması mümkün değil. Test sırasında kullanılacak katı ve sıvı kimyasallar tek kullanımlık kartuşlar içerisinde depolanıyorlar. Abbott Point of Care tarafından üretilen i-STAT(Şekil 4) analiz cihazları doğrusal hareket ve tek kullanımlık kartuş yöntemi ile test yapan cihazların örneklerinden bir tanesi. Ölçülecek kan parametresine göre değişik testleri tek bir cihaz üzerinde yapmak mümkün. Kartuşlar test edilen kan örneği ile kontamine olduğundan tek kullanımlık olmak durumunda. Kullanılan kartuş çöpe giderken elektronik olarak kalibrasyonu ve gerekli testleri yapan cihaz farklı testler için tekrar kullanılabiliyor. Doğrusal hareket cihazlarının en önemli avantajları görece olarak test başına düşük maliyetleri ile katı ve sıvı kimyasalları uzun süreli depolamaya ve sonra kullanmaya izin veren kartuşlu çözümleri. Ancak test edilen sıvının doğrusal hareket etmesi nedeni ile sıvıyı ayırma, farklı testler yapabilme ya da paralel işlem yapmanın mümkün olmaması doğrusal hareket cihazlarının uygulama alanlarını kısıtlıyor. Basınçlı Laminar Akım Cihazları : İlk yazımızdan hatırlayacağınız gibi minyatür laboratuvarlar içerisinde hareket eden sıvıların laminar akış rejiminde olması gerekiyor. Teorik modeller ve hesaplamalar akışın düzenli olduğu yani laminar olduğu durumları hassas bir şekilde betimleyebiliyorlar. Sıvıları mikro kanallar içerisinde hareket ettirmek için şırıngalar, mikro pompalar, titreşen zarlar gibi farklı yöntemlerle basınç uygulanıyor. Test edilecek örnekler ve kimyasallar genellikle minyatür laboratuvarın giriş kısmına enjekte ediliyor. Sıvıların hız profillerinin tahmin edilebildiği, kontrol edilebilen yayınım karakteristikleri ve durağan fazların bulunması laminar akım cihazlarının bir çok farklı alanda kullanılmasına olanak sağlıyor. Günümüzde bir çok minyatür laboratuvar parça sayım ve ayırma işlemleri için laminar akım yöntemlerini kullanıyor. Öte yandan nükleik asit temelli tanı sistemleri en çok ilgi çeken uygulamalardan. Laminar akım prensibi ile çalışan minyatür laboratuvarlarda en az iki sıvı akımının mikro kanalların kesişim noktalarında (Şekil 5) birbirlerine temas ederek örneğin biyokimyasal reaksiyonu başlatması ya da sıvı akışlarını düzenlemesi en basit çalışma yöntemlerinden. Kesişim noktalarında sıvı akışlarının düzenlenmesine akış odaklanması adı veriliyor. Mikro ölçekli nesneleri odaklanmış akış içinde ayırmak ya da sıralamak oldukça kolay. Bu işlemleri yapabilmek için geometrik engeller, manyetik kuvvetler, akustik kuvvetler gibi değişik teknolojiler kullanılıyor. Bütün bu teknolojilerin ortak özelliği uygulanan kuvvetin ayrılacak ya da sıralanacak nesneleri etkilerken sıvı akımına etkilerinin olmaması ya da çok az olması. Bu cihazların en önemli avantajı örneklerin sürekli olarak işlenebilmesine olanak vermesi. Örneğin klinik verilerin sürekli takip edilmesi gereken durumlarda, su kalitesinin daimi olarak kontrolünde ya da hücrelerin düzenli ve sürekli olarak ayrılması gereken durumlarda çok önemli olan sürekli işlem özelliği tercih edilen bir özellik. Ancak bu cihazlarda basınç kaynağının tek kullanımlık minyatür çipe bağlanması gerekliliği cihazların taşınabilirliğine olumsuz etkileri var. Ayrıca basınç kaynaklarını çipe doğru şekilde bağlanması işlem için gerekli manuel adımları arttırarak uygulama zorluğuna yol açıyorlar. Santrifüj Tabanlı Minyatür Laboratuvarlar: Kendi etrafında dönen mikro yapının ürettiği merkezcil, Euler ve Corilois kuvvetleri ile mikro akışkanların hareketini sağlandığı sistemlerdir. İşlenecek örnekler radyal olarak içeriden dışarıya doğru işlenirler . Merkezkaç kuvvetinin etkisi ile sıvılar radyal olarak dışa hareket ediyorlar. Merkezcil kuvvetlerin örneklerle kimyasalları karıştırma ve karışımı bir noktadan diğerine iletme teknolojilerinin geçmişi 1960'lara kadar gidiyor. Mikroakışkan sistemleri tek bir dönme ekseni ile hareket ettirmenin çeşitli avantajları var. Bunlardan ilki tek dönen eksen ile sıvıları harekete geçirebilmenin, ya da karıştırmanın pompa gibi makro ölçekli aygıtlara bağlanmayı gerektirmiyor oluşu. Diğer bir avantajı ise basit yapıları nedeni ile güvenilir ve dayanıklı oluşları. Bunların yanı sıra dönen eksenin frekansının hassas bir şekilde kontrol edilerek istenen akışın kolayca sağlanabilmesi. Santrifüj kuvvetleri ile çalışan sistemler aynı anda bir çok işlemi birbirilerine paralel olarak yaparak yüksek verimli ve hızlı işlemler yapabiliyorlar. Paralel işlemler için gerekli sıvı miktarının 1 L'nin altına indiği santrifüj teknolojisi ile çalışan modern sistemler çok değerli sıvıların ve kimyasalların tüketimlerini en aza indirerek farklı alanlarda tercih ediliyorlar. Yine de sıvıların basınçla hareket ettirildiği sistemler kadar yaygın değiller. Plazmanın ayrılması, DNA özütleme, protein tabanlı tahliller, klinik kimya tahlilleri santrifüj teknolojisi ile çalışan minyatür laboratuvar çiplerinin kullanıldığı alanlar. Elektrokinetik Tabanlı Minyatür Laboratuvarlar: Parçacık içeren heterojen sıvıların üzerine etki eden dış bir kuvvet aracılığı ile sıvı katmanlarında istenilen hareketin sağlandığı bu sistemlerde elektrik yüklü parçacıklara ya da elektrik dipollere etki eden elektrik alanları uygulanarak istenilen işlemlerin yapılması sağlanıyor. Elektrokinetik etkilerden bir tanesi olan elektroozmos ile bütün bir sıvının hareketi sağlanabilirken elektroforez ya da dielektroforez yöntemi ile farklı parçacıkların birbirinden ayrılması sağlanabiliyor(Şekil 6, 7 ). En basit elektrokinetik sistemlerin hareketli parçalara ihtiyaç duymaması, sıvıların dışarıdan uygulanan elektrik alanları ile yönlendirilmesi ve analiz edilebilmesi nedeni ile mikroakışkan uygulamalarının ilk yıllarından bu yana sıklıkla kullanılan sistemler olmalarına yol açmış. Günümüzde bir çok firma kapiler elektroforez tabanlı minyatür çipleri BA sistemlerinde kullanıyor. DNA ve protein analizinde alınan örneğin elektroozmotik kuvvetler ile hareketinini sağlandığı ve kapiler elektroforez ile ayrıştırılarak test edildiği çipler tahlillerin ve analizin dakikalar içerisinde tamamlanmasına olanak sağlıyor. Akustik Dalga Platformları: Yakın zamanda yüzey akustik dalgaları kullanılarak mikro akışkanların karıştırılması, harekete geçirilmesi ve hızlandırılması araştırmacıların ilgisini çekmekte. Ses hızının katı yüzeyde ve sıvılardaki farklılığından ötürü araştırmacılar yüzeyde yaratılan dalgaları kullanarak mikro akışkanları istekleri doğrultusunda hareket ettirmek için çalışmalar yapmaktalar. Hidrofobik bir yüzey üzerinde yerleştirilen sıvı damlasının yüzey üzerinde yaratılan akustik dalgalara yüzeyden farklı tepki vermesi ile yapılabilecek testler ve olası uygulamaları konusunda araştırmalar devam etmekte. Teknolojisi, uygulamaları ve teorisi ile disiplinler arası bir çalışma gerektiren bu sistemler günümüz bilim dünyasının en çok ilgisini çeken konuların arasında yer alıyor. Her yıl yayınlanan binlerce makale, alınan patentler BA sistemlerinin önümüzdeki yıllarda yaşamımızın içinde sıklıkla karşılaşacağımıza işaret ediyor. Bu yazı dizisinde derya deniz bir alan olan minyatür laboratuvar, mikro bütüncül analiz sistemlerinin yüzeyini konuya uygun olarak mikro miktarlarda da olsa kazımaya çalıştım. Meraklı okuyucular yazı dizisinin altındaki kaynaklardan okumaya ve araştırmaya devam edebilirler. Ayrıca bu sayımızda yayınlanan Tevfik Uyar'ın Nanogelecek ve Respirositler isimli yazısı da nano ölçekli gelecek hakkında fikir edinmek isteyen okuyucularımızın mutlaka okunması gereken bir yazı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/nanoteknoloji-ve-super-alyuvarlar.html", "text": "Şirin, küçük ve sevimli bir kız çocuğu olduğu kadar oldukça üretkendi de. Öyle ki bir an önlem almadığınız zaman bulunduğu odayı dolduracak kadar çoğaltabiliyordu kendini. Kötü olan şeyse gözlerinin asla kopyalanamamasıydı. Siz iyi veya kötü bir çocuk olsanız da Şirin'leri görebilirdiniz; ama Şirin'ler sizi asla göremezlerdi. T. Uyar Geleceğin sisli ufuklarına bakınca, diğerleri arasından sıyrılarak öne çıkacağı ve insanlığa büyük bir sıçrama yaptırabileceğine inanılan bir kaç saha var. Nanoteknoloji de bunlardan birisi. Bir ölçü birimi olarak nanometreden türeyen kendisi bir metrenin bir milyarda biridir- nanoteknoloji kelimesi, bizlere çok küçük aletler yapmayı vaat etmenin yanı sıra aynı zamanda maddeleri atomlar düzeyinde kontrol edebilerek hiç ummadığımız tarzda bir insan yaşamını tetiklemeyi ifade ediyor. Sırf bu özelliği dolayısıyla nanoteknolojiyi insanoğlunun gerçekleştirebileceği en son ve en uç devrim olarak nitelendirenler bile var. Kirlilik, küresel ısınma, enerji, imalat teknolojileri vb. pek çok alanda devrimsel çözümler üretmeye muktedir olan nanoteknolojik ilginin hatırı sayılır bir kısmı tıp sahasında, biyoteknolojik gelişmelerin epey minik formları olarak karşımıza çıkıyor. Bu alanda nanoteknolojinin imkan vereceği ya da geliştireceği uygulamalar temel olarak i) hastalıkları daha hızlı ve kesin olarak teşhis etmek, ii) ilaçları / tedavi edici molekülleri doğrudan hedeflenen organ ve hücreye gönderilebilmek, iii) hastalığa neden olan biyolojik etkenleri karmaşık bir manipülasyon ile ortadan kaldırmak veya iv) iletişim imkanı veren nano cihazlar sayesinde hastayı sürekli olarak muayene etmek ve izlemek olarak sıralanıyor. Bunlar bildiğimiz tıbbi uygulamaların son derece gelişmiş halleri; bir de nanoteknolojinin biyolojik olarak yapılacaklar listesinde insan performansını geliştirmek de var. Yani insanın kendi limitlerini aşmasını sağlamak... Kulağa bilimkurgu gibi geliyor olabilir. Öyledir de; Ottawa Üniversitesi'nden Jose Lopez, nanoteknolojiyi aşırı gelecek yönelimli olarak tanımlayarak onu geleceğe ilişkin olanla mümkün olan arasındaki uçurumu derinleştirmekle suçlar ve bu yüzden de bilimkurguyla içiçe olduğunu söyler. Nitekim bu yazımı değerlendiren Açık Bilim yazarlarından birisi yazımın fütürist bir yazı olduğunu anladığını ifade etmesinin yanı sıra bazı noktalarda uçuklukla suçladı. Adını pek sık duymamıza rağmen nanoteknolojinin icat ufku şimdilik pek gerçekçi gözükmüyor. Ancak pek çok nanoteknolojik tasarı, ulaşılabilirlik açısından bir ışık hızını geçmek ve ya da zaman yolculuğu yapmak gibi değil... Öte yandan tıpkı zaman yolculuğunun olası kazaları gibi nanoteknolojinin de kasıtlı veya bilerek neden olacağı felaketler ya da sosyal değişimler mevcuttur. Özellikle de bu yazıda konu alacağımız cinsten, insan limitlerini aşmaya yarayan gelişmeler. Düşünün ki siz yüzlerce kitabı geleneksel yollarla okurken parayı bastıranlar bir kütüphanelik bilgiyi beyinlerine sinaptik paketler göndermek suretiyle yükletebilecekler... Siz isyan etmez miydiniz? Ben ederdim. Zira bana göre bilginin bu kadar kolay elde edilmesi onun değerini düşürür. Fakat tümörü kimyasal olarak hedefleme yoluyla bulan ve bertaraf eden metalik 'nanokabuk'lar sayesinde kanseri sivilcemi sıkar mısın? düzeyine inmiş bir problem olarak görebilme şansını da reddedemem. Şüphesiz bu türümüz için sevindirici bir ilerleme olurdu. Bir ciddiye alma sorunsalı: Nanoteknolojinin makro çılgınları... Aslında nanoteknolojinin getirilerinin yanında olası götürülerini düşünenler de azınlıkta değil. Richard Feynman'ın fikir babası olduğu nanoteknoloji kavramının onu büyütüp hayata hazırlayan bir annesi varsa o da K. Eric Drexler'dır, çünkü nanoteknoloji terimini birbirinden habersiz icat eden iki kişiden birisi olup, bu konuyla ilgili ilk doktora tezinin yazarıdır. 1986 yılında kaleme aldığı Yaratımın Makineleri: Nanoteknoloji adlı kitabıyla bugüne dek hiç bitmeyecek olan tartışmaların fitilini de ateşlemiştir. Drexler az sonra bahsini edeceğimiz Robert A. Freitas'ın nanobiyoteknoloji hakkında düşündüğünün çok daha fazlasını nano-imalat teknolojileri için düşünmüştür. Bir yandan nanoteknoloji sayesinde yapılabilecek olan müthiş şeyleri ve değişen ekonomik/sosyal düzeni tasvir eden Drexler, bir Grey Goo tehlikesine de dikkat çekmiştir: Grey Goo, Drexler'ın yarattığı bir nanoteknolojik felaket senaryosudur. Grey Goo tehlikesinin başrolünde kendinisinin tıpkısının aynısını atmosferde yer alan hammaddeleri kullanarak üretebilen bir nanofabrika vardır. Bu bakteri benzeri fabrika kontrolden çıkar ve 2'nin kuvvetleri şeklinde artan sayısı nedeniyle teorik olarak iki günden kısa bir süre içerisinde gezegenimizden daha ağır hale gelir. Elbette bu hepimizin ölümü demektir. Drexler, ilginç bir şekilde nanoteknolojinin annesi olmasına karşın bu sahada çalışanlarca, Richard Smalley'in değerlendirmesiyle 'çocukları korkutan' fikirlerinin aşırı uçuk ve kurgusal bulunması yüzünden dışlanmıştır. Kendisinin Nobel Kimya ödüllü Richard Smalley ile meşhur Büyük Çekişmeler kitabına konu olabilecek bir çekişmesi de vardır . Bazı kimyacılar onu 1986 yılında yazdığı kitaptan sonra şarlatan olarak yorumlamıştır. Zira o tarihte yazdığı kitap, haklı bir moleküler düzeydeki işler öyle makro düzeydekiler gibi değil canım! eleştirisi almıştır. Makro ölçekteki her şeyin nanoölçekte de uygulanabileceğini öne süren Drexler'ın atomik dünyadaki karmaşık ve tuhaf mekanizmayı gerçekten de dikkate almadığını kabul edebiliriz. Bunu zaten kendisi de kabul ediyor ve Bu uçak yapmak isteyen birine yerçekimini düşünmediğini söylemek gibidir. Zaten sorunun temel parçalarından birisi budur diyor. Mark Stevenson'a göre Drexler'ın kimyacılarla yaşadıkları mühendislerle bilim insanlarının temel çatışmasından başka bir şey değildir. Drexler'ın kendisinin aleyhinde olan bilim camiasının nezdinde ayaklarının biraz daha yere değdiğini söylersek yanlış olmaz. 2006 yılında ABD Ulusal Bilim Akademisi, Ulusal Mühendislik Akademisi ve Ulusal Araştırma Konseyi, moleküler düzeydeki üretim süreçleri ile ilgili araştırmalara teşvik verilmesi gerektiği yönünde rapor sunarken, IBM de nano inşaat şirketi için -elbette vadesi çok uzun olmak üzere- planları ciddiye almaya başladı. Drexler'ın yapıtlarını doğrudan okuyan kişi olmadığım için ne onu yerebilir, ne de övebilirim. Yapabileceğim tek şey hayalgücüne ona sahip olanın dışlanması yoluyla ket vurulmasına karşı çıktığımı ifade etmek. Ama Robert A. Freitas öyle değil. Yani en azından Drexler gibi algılanmıyor. Asıl anlatmak istediğim Respirositleri tasarlayan Freitas'tır. Freitas, yapay alyuvarlar olarak tanımlayabileceğimiz Respirositlerin , yapay fagositler olan ve antibiyotiklerden çok daha hızlı ve kesin olarak enfeksiyonu döven Mikropçulların , bozuk gen parçacıklarını yenileriyle ustaca değiştiren Kromalositlerin fikir babası ve tasarımcısıdır. Tasarımcısıdır; çünkü bu üç silahşörler hala birer belki gelecekte imali mümkün görünen- mühendislik projeleridir. O bir süper alyuvar! Freitas'ın 1998 tarihli A Mechanical Artificial Red Blood Cell: Exploratory Design in Medical Nanotechnology makalesinde tarif ettiği respirositler, kabaca yapay kan hücreleri olarak tanımlanabilir ve alyuvarların gerçekleştirdiği Oksijen ve Karbondioksit taşıma görevlerini yapabilecek şekilde tasarlanmışlardır. Bir kaç paragraf boyunca bu teorik makineden bahsedeceğimden kullandığım kip nedeniyle zaman zaman zaten yapılmış gibi bir algıya neden olabilirim. Unutmamanızı tavsiye ederim ki respirositler kavramsal olarak projesi çizilmiş gelecek alyuvarlarıdırlar. Şimdi hep beraber bu makineye yakından bakalım. Freitas tarafından öngörülen yapının çapı sadece bir mikrometredir. Toplamda 18 milyar adet atomun bir gaz tankı şeklinde düzenlenmesiyle organize edilen yapı, alyuvardan 236 kat daha verimlidir. Aslında yapay alyuvarlar deyince günümüzde kullanılan bir takım yöntemlerle karışabileceğine de dikkat çekmek gerek. Günümüzde koroner perfüzyon hastalarının tedavisinde hiçbir yan etkisi olmadan oksijen taşıyabilen florokarbon çözeltileri kullanılabilmektedir. 20 yıldan fazladır uygulanan bu yöntem sadece tedavi amaçlı olup süper alyuvar respirosit gibi damarımda kanımsın diyebileceğimiz türden değildir. Respirositler bir ilaç değil, sürekli olarak taşıyabileceğimiz birer nanotankerdirler. Her ne kadar nanotanker diye anıyorsak da respirositler statik birer tanker değil; aslında bir makinedirler. Bir respirosit, üzerinde işlev bakımından üç çeşit rotor barındırır. Bu rotorlardan ilki respirosit akciğere geldiğinde bünyesine oksijen çekmesini ve kan dolaşımı sırasında ise salmasını sağlar. İkinci rotor ise kan dolaşımı içerisinde karbondioksit toplama işlemini gerçekleştirir ve akciğerlere geldiğinde de tamamını dışarıya tahliye etmeye yarar. Üçüncü rotor ise tankın kendi motorudur: Kandaki serbest glukozu yakıt olarak kullanarak diğer rotorların ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlar. Her bir respirositin bünyesindeki gaz sensörleri, tankın içerisindeki oksijen ve karbondioksit miktarlarını izleme ve ayarlamaya yarar. Bu gaz sensörleri respirositin merkezindeki bir bilgisayara bağlıdır ve bu bilgisayar dışarıdan akustik sinyallerle ya da bir takım başka nanomakine ve sensörlerle programlanabilir ve kalibre edilebilir. Freitas, respirositin tüm bu işlemleri yapabilmesi için bilgisayarı mutlaka kendi bünyesinde bulundurması gerektiğini ve 104 bit/s'lik bir bilgisayarın bir respirositi çalıştırmaya yeteceğini söylüyor. Ancak bu boyutlarda olup çalışabilen bir bilgisayarın mümkünatı konusunda soru işaretleri de mevcut. Geleneksel yarı iletken teknolojileriyle elde edilebilecek nanoölçekte bir bilgisayar için çeşitli limitler bulunuyor ama buna rağmen bu alanda çarpışan şirketler hedeflerini giderek küçültüyorlar. 2006 yılında Koreli bir grup FinFET adında sadece 3 nanometrelik bir transistör geliştirerek Dünya'nın en küçük nanoelektronik cihazının mucidi oldular. Yine 2010 yılında Avustralyalı bir grup da sadece 7 atomdan oluşan 4 nm boyutunda tek işlevli bir işlemci geliştirmeyi başardıklarını duyurdular. Intel şirketi günümüz bilgisayarlarında kullandığımız işlemcilerin her bir düğümünü 5 nanometreye hedefini 2022 yılına dek gerçekleştirmeyi planlıyor Bir Silikon-Silikon bağının 235,2 pikometre olması temel sınırı teşkil ediyor. Ancak tabi ki bu bildiğimiz yollar... Bilmediklerimizi henüz bilmiyoruz. Respirositlerin sırrı bünyesindeki karbondadır. Bünyesine bu kadar gaz sığdırmasının kerameti, elmastan farksız özellikler sergileyen dizilimin 1000 atmosfer basıncı kaldırabilmesi ve bu sayede içinde 9 milyar adet oksijen ve karbondioksit molekülü taşıyabilmesindedir. Aslında elmasımsı diye anıyor olsak da yapının münferit parçaları elmastan farksızdır. Bir bütün olarak yapı 10 nm kalınlığında -yaklaşık 60 karbona tekabül ediyor- 2.2 x 2.2 mikronluk elmas saclarla inşa edilmiştir. Bu saclar yine karbondan inşa edilmiş, balpeteği formundaki iskelet çevresinde kullanılır. Bu sayede yapı oldukça mukavimdir ve küçük bir hacimde muazzam miktarda gaz molekülü taşıyabilir. Öyle ki respirositleri %50 derişimde içeren 5 cm3'lük bir sıvı, 5400 cm3'lük kanın gaz kapasitesine sahiptir. Yan etkisi olmayacağı düşünülmektedir ve hatta ömür çevrimini tamamlar: Respirositler elmasımsı yapıları ve küçüklükleri sayesinde kullanım ömürleri içerisinde makrofajlar ve dalak hücreleri tarafından fark edilmezler; ancak çalışmaları durduğunda üç boyutlu yapıları bozulduğu için algılanır ve yok edilirler. Artıları / Eksileri Nanoteknolojik imalat kabiliyetlerimiz arttığı zaman inşa edilmesi mümkün görünen bu mikro gaz tankerlerinin yaratacağı tıbbi ilerlemeden kimsenin kuşkusu yok. Her şeyden önce kansızlık, akciğer yetmezliği, kalp yetmezliği gibi pek çok hastalık respirositler sayesinde tarihten silinebilirler, organ nakilleri ve uzun ameliyatlarda karşılaşılan kanlanma ve oksijenlenme sorunları çok büyük ölçüde giderilebilir. Yani bir şekilde lokal ya da genel oksijen yetmezliğine bağlanabilecek tüm rahatsızlıkları respirositler bir çırpıda ortadan kaldırabilir. Transhümanistlerin seveceği kısma gelirsek: Respirositler sayesinde bir insan 4 saat boyunca su altında durabilir hale gelecek. Öte yandan var gücümüzle attığımız deparı 15 dakika boyunca kesintisiz sürdürebiliyor hale geleceğiz ve oksijen azaldıkça kaslarda biriken laktik asit nedeniyle hissettiğimiz yorgunluk bizler için tatlı bir nostalji haline gelmiş olacak. Sıklıkla verilen daha çarpıcı bir örnekse, kalp krizi geçiren bir kişinin kalbi tekrar çalışana dek bir saat daha hayatta kalabilmesidir. Kan dolaşımı dursa dahi respirositler mevcut pozisyonlarında yaptıkları oksijen salınımları ile duran dolaşımın olumsuz etkilerini bir saat boyunca hissettirmeyecektir. Bu süre de kişilerin bir sağlık kuruluşuna yetiştirilerek kalplerinin yeniden çalıştırılması için ihtiyaç duyulacak süreyi fazlasıyla sağlar. Elbette her makine gibi respirositin de bir takım problemleri olacaktır. Yazarın kendisi bunları aşırı ısınma, yanıcı olmayan patlama ve radyasyondan kaynaklanan hasarlar olmak üzere üç grupta toplamış ve bu olası problemler için de bir takım çözüm önerileri de getirmiş; ancak beklenmedik kazaların her zaman olabileceğini de unutmamak gerekir (O yüzden 2 yıl garanti istemeyi unutmamak ve faturasını da asla kaybetmemek gerekir...). Sonuç Gelecek buradan çok tatlı görünüyor... Hımmmm... Ama bunlar şimdilik davulun uzaktan gelen hoş sesleri... İmalat hatası yüzünden bir anda patlayan respirositlerin insanların ani ölümlerine me şekilde sebebiyet vereceğini, tüm respirositlerdeki gazı serbest bırakacak akustik bir sinyal yaratabilecek terör örgütlerini, binlerce kişinin katıldığı maraton koşularıyla olimpiyatların önemini tamamen yitirmesine neden olacağı ve bunun yanında hala kalırsa- futbol maçlarındaki olağanüstü performansların respirosit şikesi olarak adlandırılıp adlandırılmayacağı gibi çeşitli spekülasyonlar daha ilk düşünüşte aklıma gelenler. Belki kullanımı yasaklanan bir 'illet' haline gelir ve kıymetlenerek karaborsaya bile düşer. Dahası, pratikte olabilecekler hakkında henüz öngöremediğimiz pek çok şey olabilir. Kesin olarak öngörebildiğimiz tek şey ise, eğer ki ücretsiz olup her insanın sahip olabileceği bir imkan olmazsa zengin ve yoksul kesim arasındaki farkın artık sadece rakamlarla değil, su altında nefeslerini ne kadar tutabildikleri ile de ölçmeye başlamamız olur. Respirositlerin mühendislik açısından bir sıkıntısı gözükmediğini, ancak gerçekleştirilebilmesi için teknolojinin başka sahalarında ilerleme ve yeniliklere ihtiyacımız olduğunu, ama tüm ilerlemeler kaydedildiğinde bu sayede Homo Superior'u oluşturma yolunda bir adım daha ilerleyebileceğimizi söyleyebilirim. Ama Homo Superior'u yaratırken adaleti es geçersek pek öyle süper müper bir insan yaratmış da olmayacağız..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/plasebo-iyilesmeye-inanmak.html", "text": "Tıp fakültesinde öğrenci olduğum yıllardı... Acil nöbetine yakınları tarafından tekerlekli sandalye ile getirilen 30 yaşlarında kadın hasta, müphem şikayetlerden yakınıyordu: Nefes alamama, ellerde uyuşma, genel halsizlik, isteksizlik, yorgunluk, vücutta ağrılar, başta uyuşma... Ailesi, son birkaç gündür bu durumda olduğu ve yürüyemediğini anlattı. Yaptığımız tüm muayene ve tetkiklere rağmen bir tanı koyamadık, şikayetleri hiç bir hastalıkla uyumlu değildi. Biz muayene ederken gittikçe daha kötüleşiyor, hızlı hızlı nefes alıyor, ağlayacak gibi oluyordu. Bunun üzerine dahiliye asistanı psikiyatri konsültasyonu istedi, ve gelen psikiyatristin, hastanın şikayetinin somatizasyon olduğuna kanaat getirdi. İlaç dolabından bir adet C vitamin ampulu aldı, enjektöre doldurdu. Elinde enjektörle hasta yanına giden asistan, hasta ve yakınlarının duyacağı şekilde yüksek sesle Sorununuzun nedenini anladık, şimdi yurtdışından yeni getirilmiş çok etkili olan bir ilaç vereceğim size. Yaklaşık 30 dakika içinde etki gösterecektir, tüm şikayetlerinizin geçmesi lazım. dedi, hastanın kalçasından C vitamini enjeksiyonunu yaptı ve yarım saat sonra tekrar sizi muayene edeceğim. diyerek hastanın yanından ayrıldı. Aradan yarım saat geçtiğinde, adeta o hasta gitmiş, yerine bütün ağrı ve sızıları geçmiş gülümseyen bir kadın gelmişti. Hasta ve ailesi çok teşekkür ederek, hep birlikte yürüyüp gülümseyerek acilden çıkarlarken, hastanın geldiği ve boş duran tekerlekli sandalyeye ağzımız açık halde bakakalmıştık. Daha sonra benzer hastaların, gene benzer etkisiz müdahalelerle şikayetlerinin iyileştiğine defalarca şahit oldum: Gözleri görmediği şikayeti ile gelip, damardan tuzlu su verildikten sonra görmeye başlayan bir delikanlı, kayınvalidesiyle kavga ettikten sonra sağ tarafında uyuşma şikayeti ve felç şüphesi ile gelen ve gene tuzlu su ile tüm şikayetleri geçen orta yaşlı bir kadın.... Peki ne oluyor da teorik olan hiç bir etkinliği olmaması gereken bu girişimler, bu hastaların şikayetlerini böylesine çarpıcı bir şekilde ortadan kaldırıyor? İşte bu sihirli etkinin adı Plasebo... Son yıllarda sıklıkla duyduğumuz bu kelime, bilinen ve sevilen bir müzik grubunun adı olmanın yanısıra, aslında binlerce yıldır dünyanın dört bir yanındaki hekimler tarafından kullanılagelmiş bir yöntem. Eskiden tedavi amaçlı kullanılmış olmasına rağmen, hastaları etkin olmayan madde vererek kandırmak tıp etiğine uymadığı için bugün modern tıpta daha çok klinik denemelerde, herhangi bir ilacın veya girişimin gerçekten etkili olup olmadığının saptanmasında kullanılıyor. Sizi hoşnut edeceğim! Plasebo kelimesinin kökeni 14. yüzyıla dayanıyor. Kelime, anlam olarak latince Sizi hoşnut edeceğim. anlamına geliyor. Bu yıllarda, ölülerin ardından para ile ağlayan kişiler tutulurmuş ve bu kişiler ağlamaya Placebo Domino in regione vivorum. yani Yaşayanlar aleminde, Tanrı'yı hoşnut edeceğim. diye başlarlarmış. Aslında, ölünün ardından ağlaması gereken aile üyelerinin yerini tutan ve onlar yerine ağlayarak Tanrıyı ve ölen kişinin ruhunu hoşnut tutma görevini üstlenmiş bu kişilere zamanla Placebo denmeye başlamış. Zamanla, kelime tıp dünyası tarafından ödünç alınmış ve ilaç yerini tutan yöntemler anlamında kullanılmaya başlamış. 1811 yılında, ilk defa Quincy Tıp Sözlüğü'ne girmiş: hastayı iyileştirmekten çok memnun etmeye yarayan tedavi yöntemleri. Günümüzde plasebo etkileri denen bir grup fenomeni şöyle tanımlayabiliriz: Plasebo etkileri, hastalığı tedavi edecek herhangi bir etkinliği olmayan farmakolojik olarak etkisiz maddelerin veya nedensiz girişimlerin, hastaların şikayetlerini azaltarak kendilerini daha iyi hissetmelerine neden olan etkilerdir. Plasebo etkileri tam olaran anlaşılamasa da binlerce yıl boyunca gerek doktorlar gerek daha eski tarihlerdeki sağaltıcılar, şamanlar, hatta üfürükçüler tarafından kullanılmış. Tarih boyunca, özellikle ağrı tedavisi üzerine yapılmış pek çok plasebo denemesi kayda geçirilerek günümüze ulaşmış. Bunlar arasında belki de en çarpıcılarından biri Amerikalı bir anestezi uzmanı olan Henry Beecher'ın çalışmaları. İkinci Dünya Savaşı sırasında cephede cerrahlık yapan Beecher, morfin stokları tükenince ameliyat ettiği hastalara morfin yerine morfin olduğunu ima ederek tuzlu su enjeksiyonları vermiş ve hayretle hastalarının ağrılarının azaldığını görmüş! Benzer şekilde, yanında anestezi ilacı olmadığından hastaları damarlarından su verip, anestezi yaptığına ikna eden ve ciddi ameliyatları bu şekilde yapmış hekimler bile mevcut. Ağrı ve benzer subjektif şikayetleri olanlara ilaç görünümünde şeker tabletlerinin verilmesinin ardından ağrılarının azaldığını rapor etmeleri pekçok hekim tarafından bilinen bir durum iken, 1950'lerde yapılan bir çalışma, sahte ameliyatların da plasebo etkisi yaratabildiğini kanıtladı. O zamana dek, kalp damar tıkanıklığında LIMA ameliyatı denen bir yöntem sıklıkla uygulanıyordu. Bu ameliyatla, meme iç kısmındaki bir damar bağlanıyor, ve akabinde bağlanan damardan çıkan yan dalların zamanla koroner damarı tıkalı olan kalp kasına ulaşacağı ve buranın kan dolaşımını düzelterek koroner kalp hastalığını iyileştireceği düşünülüyordu. Ameliyat olan hastaların çoğunun ameliyat sonrası göğüs ağrısı şikayetlerinin azalması, tıp çevrelerine bu ameliyatın oldukça etkin olduğunu düşündürüyordu. Ancak, bu inanışa rağmen bu ameliyatın etkinliğinden şüphe duyan bir grup hekim iki ayrı çalışma yaptı. Her iki çalışmada da, hastalar iki gruba ayrıldılar. Bir gruba klasik LIMA ameliyatı yapılmasına rağmen, ikinci gruba ameliyat yapılmadı. Ancak hastaların ameliyat olduğunu sanmaları için anestezi verildi ve hasta bayılınca, normal LIMA ameliyat yerine denk gelecek yerde, cilt üzerine bir kesi yapılıp dikiş atıldı. Böylece, uyanan hastalar kendilerinin de LIMA ameliyatı geçirdiklerini sanacaklardı. Her iki çalışmanın sonucunda, ameliyat olan hastalarla olmayan hastalar arasında hiç bir fark gözlenmediği, her iki grupta da göğüs ağrısı şikayetinin aynı oranda azaldığı bulundu. İlerleyen yıllarda yapılan benzer çalışmalarda birbirinden güçlü plasebo etkileri gözlendi: Depresyon hastalarına, ilaç görünümlü plasebo hapları antidepresan olduğu söylenerek verildiğinde, şikayetlerinde %50'ye varan azalma gözlendi, plasebo migren hapları, migren hastalarında %40 etkili oldu, hatta iktidarsız erkeklere verilen plasebo ereksiyon tabletlerini kullanan hastaların %25'i şikayetlerinin geçtiğini beyan ettiler. Liste oldukça uzun... Nasıl oluyor da oluyor? Bugün, altında yatan mekanizmaları net olarak bilemesek de, plasebo etkileri dediğimiz bu etkilerin, aslında tek bir mekanizmaya bağlı olmadığını, birden çok etmenin ve mekanizmanın birleşimi sayesinde ortaya çıktığını biliyoruz. Beklenti, endişe hafifletme mekanizmaları, beyindeki ödül devrelerinin çalışması, sosyal öğrenme, genetik ve kişilik özellikleri gibi farklı etkiler, gerek beyindeki nörokimyasal mekanizmaları tetikleyerek, gerek hastalarda algı değişikliğine neden olarak plasebo etkilerinin ortaya çıkmasına neden oluyorlar. Beklenti ve endişenin hafiflemesi Plasebo etkilerini tetikleyen faktörlerin en başında beklenti geliyor. Hastalar kendilerine verilen ilaç ve uygulamalar nedeniyle iyileşme beklentisine kapılıyorlar. Tedaviyi uygulayan doktorun, tedavinin işe yaradığına yönelik telkini, hastanın verilen ilaçın çok etkili olduğunu düşünmesi semptomplarının psikolojik, hatta kısmen fizyolojik olarak da gerilemesine neden olabiliyor. Beyaz önlük giymiş, otoriter ve ilgili bir hekimin şimdi size çok güçlü bir ilaç vereceğim, birkaç güne bir şeyiniz kalmaz telkini ile plasebo alan hastalar, tedavi seansının ardından kendilerini daha iyi hissetiklerini beyan ediyorlar. Nörokimyasal etkiler Son yapılan çalımalarda plasebo uygulamalarının, psikolojik etkilerin de ötesine geçerek, beyindeki kimi nörokimyasal mekanizmaları da tetiklediği saptanmış durumda. Özellikle ağrı şikayetinin ortadan kalkmasında etkin olan iki mekanizma olduğu düşünülüyor: endojen opoioid sistem ve endocannabinod sistem. İnsanlarda bulunan doğal ödül mekanizmaları, yemek, su, seks ve para gibi uyaranlar sonucunda nucleus accumbens denen beyin bölgesinin uyarılması ve bunun sonucunda da dopamin maddesi salgılanmasına neden oluyor. Plasebo uygulanması sonucunda da aynı ödül mekanizmaları tetikleniyor. Uygulanan tedavi ile daha iyi olacağı beklentisine giren hastada, bu beklenti dopamin artışına neden oluyor ve artan dopamin hastanın kendini daha iyi hissetmesini, ağrılarının hafiflemesini, şikayetlerinin geçmesini sağlıyor. Öğrenme Öğrenme ve özellikle şartlı öğrenme de plasebo etkilerinin ortaya çıkmasında önemli. Bir hastaya ilk olarak plasebo uyguladığınızda, o hastada gözlenen plasebo etkisi çok güçlü olmuyor. Ancak hastaya önce etkin bir tedavi uygular ve daha sonra bu tedaviyi hasta fark etmeden plasebo ile değiştiriseniz o zaman plasebo etkisinin çok daha arttığı gözlenebiliyor. Örneğin, ağrı tedavisi için yapılan bir çalışmada hastalara Pazartesi, Salı, Çarşamba ve Perşembe günü morfin verilip, Cuma günü morfin yerine su enjekte edildiğinde hastalarda sanki morfin almışçasına ağrıların azaldığı gözlenmiş. Bugün, plasebo etkilerinin ne şekilde ortaya çıktığını tam olarak anlayamamış olmamız rağmen, hangi durumlarda plasebo etkilerinin daha güçlü olduğunu biliyoruz. Plasebo etkilerini artırma yolları Bugün, biliminsanları hala plasebo etkilerinin fizyolojik, biyokimyasal ve psikolojik mekanizmalarını araştırmaya devam ediyorlar. Her geçen gün yeni bulgular ışığında plasebo etkisini oluşturan mekanizmaları biraz daha anlamaya çalışıyoruz. Bu çalışmalar, plasebo etkilerinin nedeninin yanısıra hangi durumlarda daha güçlü plasebo etkileri gözlendiğini de görmemizi sağlıyor. Gelin, hangi durumlarda plasebo etkilerinin daha güçlü gözlendiğine bakalım: İki hap alayım, rengi pembe olsun. Plasebo etkisi, alınan tablet sayısı ve verilen tabletlerin rengine göre değişiklik gösteriyor. Blackwell ve ekibi 1972 yılında yaptıkları bir deneyde, gönüllü üniversite öğrencisilerine oldukça sıkıcı bir ders dinletmişler. Dersten önce öğrencileri gruplara ayırarak bazılarına bir, bazılarına iki mavi veya pembe şeker tableti vermişler ve bu tabletlerin konsantrasyon artıran ilaçlar olduğunu söylemişler. Dersin ardından, öğrencilerin dikkatini ölçen testler uyguladıklarında iki tablet alanların dersi daha dikkatli dinlediğini bulmuşlar. Ayrıca tablet renkleri ile sonuçlar arasında bir başka bağlantı da keşfetmişler: pembe tablet alan öğrencilerin dikkat seviyesi, mavi tablet alanlarınkinden daha yüksek çıkmış. Kültürel olarak pembe rengin daha uyarıcı, mavinin ise daha sakinleştirici etkisi olması sonuçları etkilemiş. Benzer şekilde, sakinleştirici bir ilaç olan oksazepamın endişe giderici etkisinin, yeşil renkli olduğunda sarı renkli olduğundakinden daha yüksek olduğu bulunmuş. Ne kadar yeni, o kadar etkili İlaçların rengi kadar ne şekilde paketlendiği, hangi formda hazırlandığı da plasebo etkilerinin gücünü etkiliyor. 1970'te yapılan bir çalışmada, gene bir endişe giderici olan klordiyazepoksitin kapsül formunun, tablet formuna göre daha etkili olduğu bulunmuş. Her ne kadar iki ilacın içindeki aktif madde ve emilim hızı aynı da olsa, kapsül alan hastalar daha çok iyileştiklerini beyan etmişler. 1981'de Branthwite ve Cooper, 835 kadın hastada baş ağrısı tedavisinde aspirin ile plasebo etkinliğini karşılaştırmışlar. Hastaları dört gruba ayırmışlar, birinci gruba üzeri yazısız şeker tableti, ikinci gruba üzeri yazılı ve albenili bir ambalaj içinde şeker tableti, üçüncü gruba yazısız aspirin ve dördüncü gruba da gene üzeri yazılı ve albenili ambalajlı aspirin tabletleri vermişler. Tahmin edeceğiniz gibi, üzeri yazılı albenili tablet alan hastalar, aynı tableti yazısız alanlara göre daha çok iyileştiklerini beyan etmişler. İlaçların pazarlanması ile bağlantılı ortaya çıkan en ilginç bugulardan biri, Moerman'ın bir mide ülseri ilacı olan simetidin üzerinde yaptığı çalışma. Moerman, 1975 yılında piyasaya yeni sürülen simetidinin etkinliğini %80 olarak ölçmüş. 1994 yılında, piyasaya yeni bir ülser ilacı olan ranitidin sürülmüş, hemen arından Moerman daha önce %80 etkin bulunan simetidin ilacının etkinliğinin %50'ye gerilediğini bulmuş. Kısacası, bir ilaç ne kadar yeni, ne kadar albenili ve ne kadar son teknolojiyi çağrıştırıyorsa plasebo etkinliği o kadar yüksek gözleniyor. İşyeri hekiminizin reçete ettiği SSK tarafından üretilen ağrı kesicinin işe yaramadığı kanısındaysanız, bir kez daha düşünün. Ucuz etin yahnisi İlaçların yeni olması kadar pahalı olması da plasebo etkisinin gücünü artırıyor. Davranışçı ekonomi alanında çalışan Dan Ariely, 2008 yılında yaptığı bir deneyde, gönüllülere elektrik şoku vererek canlarının yanmasını sağlamış. Daha sonra aslında C vitamininden ibaret olan plasebo haplarını iki gruba ayırdığı hastalara dağıtmış. Birinci gruba, tabletlerin tanesinin 2,5 dolar olduğunu, diğer gruba ise tanesinin 10 sent olduğunu söylemiş. Sonuç tahmin ettiğiniz gibi: 2,5 dolarlık tableti alan hastalar aldıkları ilacın etkinliğinin daha yüksek olduğunu ve ağrıyı daha iyi tedavi ettiğini söylemişler. Kan çıkmazsa para yok Hastaya yapılan girişim ne kadar acılı ve ciddi ise, plasebo yanıtı da o kadar kuvvetli oluyor. Hastalandığında illa iğne yapılmasını isteyen, iğne yapılmadan hap kullanırlarsa ağrılarının bir türlü geçmediğini söyleyen kişileri, yakın çevrenizde de gözlemiş olabilirsiniz. Hekim olarak çalıştığım yıllarda, ateşlenen çocuklarına illa kalçadan antibiyotik yaptırmak isteyen ve tablet reçete ettiğinizde beğenmeyip iğne yaptırana dek doktor doktor gezen hastaları çok görmüştüm. Yukarıda örneği verilen LIMA operasyonundan sonra hastaların şikayetlerinin ilaç kullananlara göre daha çok azalması ve aslında hiç bir etkinliği olmamasına rağmen bu operasyonun 20 yıl boyunca yapılması bunun en çarpıcı örneği sanırım. Plaseboya inanma, ama plasebosuz da kalma Peki, plasebo eğer hastaların rahatlamasını sağlıyorsa, özelikle de içinde kimyasal madde yokken vücut kimyasını değiştirebilecek güçteyse neden rutin tedavilerde plasebo kullanmayalım? Bu cevabı oldukça karmaşık, ve yerine göre oldukça değişen bir soru. Öncelikle, her ne kadar plasebo etkileri gözlemlenebilen hatta günümüzde kısmen de olsa nörokimyasal olarak ölçülebilen etkiler olmasına rağmen, hastaların plasebo kullanmaları sonucunda ilaca verdikleri yanıt, gerçekten etkin madde içeren ilaçlara verdikleri yanıttan epey farklı. Yapılan pek çok sayıdaki çalışmada, plasebo uygulaması sonrasında gözlemlenen iyileşmenin genelde subjektif olduğu, ve bu iyileşme halinin de etkin maddeyle tedavi edilen hastalara göre çok daha kısa sürdüğü saptanmış. Plasebo tableti verilen hastalar, ağrılarının geçtiğini beyan etmelerine rağmen, gözlemledikleri etkinin süresi, gerçek ilaç alanlara göre daha kısa. Yani, özellikle ağrı gibi şikayetlerde plasebo geçici bir rahatlama sağlasa da etkisi kısa bir zaman sonra yok oluyor. Oysa etken madde içeren tedavilerin etkinlik süresi çok daha uzun. 2011 yılında, astım tedavisinde plasebonun yerini inceleyen ve NEJM'da yayınlanan bir çalışma, pek çok hastalıkta neden plaseboya bel bağlamamız açısından güzel bir örnek. 39 hasta üzerinde yapılan bu çalışmada, astım hastası olan ve nefes darlığı çeken bir grup hastaya, albuterol denen sprey formunda bir astım ilacı, içeriğinde etkin madde olmayan plasebo bir sprey ve sahte akupunktur tedavisi uygulanmış. Sonuçlar oldukça ilginç. Çift körlemesine kontrol grubu ile yapılan bu deney protokolünde, hastaların bu tedavileri almadan önceki ve sonraki akciğer fonkisyonları ve subjektif olarak kendilerini nasıl hissetikleri karşılaştırılmış. Bu karşılaştırmada, astım için oldukça önmeli bir kriter olan FEV1 testi kullanılmış. FEV1, kişinin kendini zorlayarak nefes vermesi sırasında, 1 sn içinde akciğer içindeki havanın ne kadarının dışarı atıldığını gösteren bir ölçüm. Normal kişilerde, bu değer %70-80 arasında bulunuyor, yani kendimizi zorlayarak soluk verirsek, 1 sn içinde akciğerimizdeki havanın %70-80'ini dışarı atabiliriz. Astım hastalarında, solunum yolu daraldığından bu değer daha düşük çıkıyor, verilen astım ilaçları solunum yolunu genişleterek bu değerin normal değerlere yaklaşmasına yardımcı oluyorlar. Deneyde hastalara birer hafta arayla bu tedavi yöntemleri karışık sırayla uygulanmış. Her bir uygulama öncesi hastaların FEV1 değerleri not edilmiş, uygulama sonunda bu ölçüm tekrarlanmış. Ayrıca her uygulama sonrası hastalara uygulanan yöntemden ne kadar fayda sağladıklarını soran bir de anket yapılmış. Böylece deneyi düzenleyen araştırmacılar her bir hasta için uygulanan yöntemin hem ölçülebilir objektif etkilerini, hem de hasta tarafından algılanan subjektif etkilerini kaydetmiş ve sonra bunları karşılaştırmışlar. Çıkan sonuçlar gerçekten şaşırtıcı: Her bir tedaviden sonra hastalar, şikayetlerindeki iyileşmenin albuterol , plasebo sprey ve gene bir plasebo olan akupunktur tedavisinden sonra hemen hemen aynı oranda olduğunu beyan etmişler. Yani hastalar, her üç yöntemin de nefes alışlarına iyi geldiği kanaatinde. Ancak karşılaştırılan FEV1 değerleri aynı şeyi söylemiyor. Her üç yöntemden önceki ve sonraki FEV1 değeri değişimine baktığımızda, albuterol uygulanan hastaların FEV1 değerlerinde %20 gibi anlamlı bir artış olmasına rağmen, plasebo sprey veya akupunktur uygulanan hastaların FEV1 değerindeki iyileşme hiçbir uygulamaya tabi tutulmayan hastalara göre farklılık göstermemiş. Yani, plasebo ve akupunktur uygulanan hastalar akciğer fonksiyonlarında iyileşme olmadığı halde kendilerini daha iyi hissettiklerini beyan etmişler. Bu ve benzeri çalışmalar, plasebo uygulamalarının aslında hastalığın kendisini tedavi etmektense, hastalıkla ilgili semptomları kısmen ve geçici olarak hafiflettiği veya hastanın bu semptomları algılayışını değiştirdiklerini gösteriyor. Bu nedenle, plasebo içeren tedavi yöntemleri, hastaların gerçek anlamda tedavi edilmesini sağlamaktan uzak. Kısmen, hastalara anlık bir iyileşme sağlama dışında pek bir iyileştirici etkileri yok. Etkinlikle ilgili sıkıntıların yanısıra, plasebo uygulamalarında bir diğer problem tıbbi etik. Tıp etiğinde artık hastaya haber vermeden, bilgilendirmeden yapılan uygulama ve verilen ilaçların artık yeri yok. Etik olarak, hastaya verilen ilaçların ne olduğunun, ne gibi etki ve yan etkilerin beklendiğinin detaylı açıklanması, hastanın da bunların farkında olarak aldığı tedaviye onay vermesi gerekli. Bir hastaya, etkin olacağını söyleyerek etkisiz bir ilaç veya uygulama reçete etmek, onu kandırmakla eşdeğer ki bu tıp etiğiyle bağdaşmıyor. Bir diğer etik sorun da, mantar gibi üreyen ve plasebo etkisinden başka bir etkinliği olmayan alternatif tıp uygulamalarının sayısındaki patlama. Yeni türeyen pek çok alternatif tıp yönteminin savunucuları, insanların beklentilerini, inançlarını, güvenlerini ve umutlarını suistimal ederek etkinliği olmayan maddelerle hastaların tedavi edildiği sanrısını yaratmayı plasebo etkileri üzerinden mazur göstermeye çalışıyor. Bu akımın savunucuları plasebo etkilerinde görülen nörokimyasal etkileri ve beyinden salgılanan endorfinlerin yarattığı ağrı ve benzer şikayetlerin algılanmasındaki değişikliği öne sürerek uyguladıkları tedavilerin etkin olduğunu iddia ediyorlar. Bu tip tedavilerin artışı, hem hastaların etkin olduğunu düşündükleri tedavi yöntemlerine bel bağlayarak suistimal edilmelerine, hem de aslında kalıcı etkisi olmayan bu yöntemlere aktarılan kaynakların heba olmasına neden oluyor. Plasebo etkilerinden faydalanarak etik olmayan uygulamalar yapan tek grup alternatif tıp değil elbette. İlaç firmalarının da hiç azımsanmayacak şekilde plasebo etkilerini kullanarak, hastaları, hatta doktorları manipüle ederek haksız kazanç sağladığını görüyoruz. Yeni piyasaya çıkan ve belki de etkinlikleri piyasada mevcut olan benzerlerinden pek de farklı olmayan ilaçların albenili ambalajlar, özellikle dizayn edilmiş renk ve şekildeki kapsüllerle satılarak olduklarından daha etkinmiş izlenimi verdiklerini sıklıkla izliyoruz. Bu pazarlama yöntemi, hem doktorlara bu ilaçların daha etkin olduğunu düşündürerek bu ilaçların daha çok reçetelendirilmesine, hem hastaların bu yeni ve son moda ilaçları kullanmak istemesine neden oluyor. Hastalar yeni ilacı eskisinden daha etkin gösteren kısa ama geçici plasebo etkileriyle mutlu olurken, ilaç firmaları daha pahalı ilaçların satışını artırarak ceplerini doluyor. Plaseboyu kucaklayabilir miyiz? Plasebo etkilerinin, ne olduğunu bilerek dikkatli ve uygun şekilde ve etik olarak kullanıldığı alanlar da var elbette. Bu etkilerin en önemli kullanım alanı yeni tedaviler bulmaya yönelik yapılan bilimsel çalışma ve klinik deneyler. Hem doktorların, hem hastaların ortak hedefi uygulanan tedaviden hastanın fayda görmesi. Bunun yolu da gerçekten işe yarayan, tedavi edici özellikleri olan maddeleri bulmak ve sınamaktan geçiyor. Klinik deneylerde, bir tedavinin gerçekten işe yarayıp yaramadığını, ancak benzer bir plasebo kullanarak test edebiliyoruz. Ancak bu testlerden geçip, etkinliği plasebodan farklı olan ilaçlar tedavi protokollerinde yerini alıyor. İlginç ve yeni bir diğer uygulama da, yukarıda bahsettiğim hastaya içinde etkin madde var yalanıyla plasebo ilaç verme konusundaki etik sorununu ortadan kaldırarak, açık olarak plasebo verme yöntemi. Yakın zamana dek, hastaya verilen ilacın plasebo olduğunun açıkça söylenmesinin plasebo etkinliğini yok edeceği yolunda görüş hakimdi. Ancak yeni yapılan birkaç çalışma, bazı durumlarda hastaların bilerek plasebo alması halinde bile kısmen de olsa plasebo etkilerinin gözlenebileceği ve hastanın semptomlarının iyileşebileceği yolunda veriler elde etmiş durumda. Örneğin, Harvard Üniversitesi'nde 80 İrritable Bağırsak Hastası gönüllü üzerinde yapılan bir çalışmada, bu hastalara şeker tabletleri verilmiş ve verilirken de bu tabletlerin içinde etken madde olmadığı, şekerden ibaret oldukları, ancak yapılan klinik deneylerde bu tabletleri kullanan kişilerin gaz, şişkinlik gibi şikayetlerinde azalma gözlendiği söylenmiş. Bu telkin üzerine, içinde etken madde olmadığını bile bile şekerden ibaret plasebo tableti alan hastalar, yine de şikayetlerinin azaldığını beyan etmişler. Ancak bu çalışmaların sayısı henüz oldukça az, diğer pek çok çalışma da aksine hastaların kendilerine verilen tedavisinin plasebo olduğunu anladıklarında iyileştikleri algısının zayıfladığını gösteriyor. Kısaca, hastalara açık açık plasebo uygulamasının faydası olup olmadığı daha derinlemesine araştırılması gereken bir konu. Kim bilir, zaman geçtikçe belki de etik dışı uygulamalar yapmadan plasebo etklilerinin olumlu yanlarını tıp uygulamarına doğrudan dahil edecek yöntemler bulabiliriz. Plasebo'nun öğrettikleri Plasebo etkileri hakkında son yüzyılda yapılan çalışmalardan öğrendiklerimiz çok kıymetli. İnsan beyninin beklenti, endişe ve benzer mekanizmalarla nöroendokrin mekanizmaları tetikleyerek beyin kimyasını değiştirdiğini biliyoruz. Bu alanda yapılan derinlemesine çalışmalar hem bu etkileri daha iyi anlayıp hastaların iyiliğine kullanmamızı sağlayacak, hem de plasebo etkilerini güncel tıp uygulamalarıyla etik olarak nasıl bütünleştirebileceiğimiz konusunda bize yol gösterecek. Ancak plasebo etkileri ile yapılan çalışmaların, belki de modern tıbba öğrettiği en önemli şeylerden biri, hastaların kendilerini iyi hissetmesinde verilen tedavi yöntemi kadar iyi bir hasta-hekim ilişkisinin önemini bir kez daha göstermesi. Hastalar birer makine değiller, ve hekimler olarak onları sadece etken madde içeren ilaçlarla iyileştirmemiz yetmiyor. Uyguladığımız tedaviden en yüksek etkinliği alabilmemiz ve hastalarımızın kendini mutlu ve güvenli hissetmesini sağlamak için onları birey olarak görmeli, onlara yeterli vakit ayırmalı ve gereken önemi ve saygıyı göstermeliyiz. Meraklısına notlar: Plasebo etkileri ile karışan durumlar Etkisiz tedavi uygulaması sonucunda iyileştiğini beyan eden her hastanın iyileşme nedenini plasebo etkisi olarak görmemek gerekli. Plasebo etkileri dışında da, kişilerin hastalık belirtilerinin ortadan kalktığı durumlar olabilir. - Bazı hastalıklar kendiliğinden iyileşebilir ve bu tesadüf, etkisiz bir tedavi yönteminin etkinliği varmış gibi algılanmasına neden olabilir. - Benzer şekilde, kişinin içine düştüğü teyit önyargısı da iyileşme sanrısına neden olabilir. Örneğin işe yarayacağını düşündüğümüz bir tedavi yöntemini denedikten sonra, hissettiklerimizden beklentimizle uyumlu olanları anımsama, çelişenleri ise göz ardı etme eğilimimiz mevcut. - Bazı hastalıklar, semptomlarda dalgalanmalarla seyreder. Hastanın deneyimlediği şikayetlerdeki dalgalanma, uygulanan tedaviden bağımsız olarak hastanın kendini daha iyi hissetmesine neden olabilir. Ortalamaya dönme eğilimi, sıklıkla plasebo etkileriyle karıştırılan bir durum. Bu konuda daha önce yayınladığımız Panik yok, ortalanacaktır başlıklı yazımız ilginizi çekebilir. Plasebonun kötücül ikizi Plasebonun olumlu etkilerinin aksine, bazen etkisiz madde alımını takiben olumsuz etkiler de gözlenebiliyor. Nosebo etkileri denen bu fenomen, uygulanan etkinliği olmayan tedavi yönteminin ardından gerçek ilaçtan beklenen yan etkilerin gözlemlenmesi durumuna verilen isim. Eğer herhangi bir ilacı alırken hiç bir yan etki deneyimlemediğiniz halde günün birinde prospektüsünü okuyup orada görülen yan etkilerde kaşıntı ve mide bulantısı yaptığını gördükten sonra tüm gününüz kaşınarak ve kusmamaya çalışarak geçtiyse siz de nosebo etkisiyle tanışmış olmalısınız. Ekli videoda, Dr. Ben Goldacre Plasebo ve Nosebo etkilerini eğlenceli bir şekilde açıklıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/sosyal-aglarin-kucuk-dunyasi-elden-ele-aktaralim-lutfen.html", "text": "Hepimizin başına sık sık gelir: Farklı ortamlarda birlikte olduğumuz iki arkadaşınızın birbiriyle önceden tanış olduğunu öğrenebilirsiniz. Eşinizin iş arkadaşının nikahında, yirmi senedir görüşmediğiniz mahalle arkadaşınıza rastlayabilirsiniz. Amerika'daki oğlunuzun yemek yediği Yunanlı dönerci, kayınvalidenizin eski semtinde yaşamış bir İstanbullu olabilir. Hiç beklenmedik yerden ortak tanıdıklar çıkar. Böyle rastlantılar o kadar yaygındır ki, dünya küçük diyerek şaşırmak artık bayatlamıştır bile. Peki bu gerçek mi, dünya gerçekten küçük mü? Bu kalabalık dünyada böyle denk düşmeler nasıl mümkün olabilir? Bu soru bilimsel olarak sosyal ağlar başlığı altında incelenmekte. 1950lerden beri sosyolojide küçük ama saygın bir yeri olan bu alan, 2000'lerde bilişim ağlarının gelişmesiyle çok büyük bir ölçeğe taşındı ve gitgide gelişmekte. Milgram ve altı adım uzaklık 20. yüzyılın önde gelen psikologlarından Stanley Milgram'ın (1933-1984) otoriteye itaati incelediği çalışmalarına Açık Bilim'de daha önce yer vermiştik. Yaratıcı ve ilgi alanı çok geniş bir bilimci olan Milgram 1960'larda küçük dünya fikrini incelemek için basit ama ilginç bir deney tasarladı. Milgram ABD'nin orta bölgelerinden gönüllüler buldu. Çoğunlukla çiftçilerin yaşadığı, nüfus yoğunluğu düşük bu eyaletlerin ülkenin geri kalanına hem coğrafi hem de sosyal yönden uzak olduğu varsayıldı. Bu gönüllülere birer bilgi paketi gönderildi. Talimatlar şöyleydi: - Boston'da yaşayan belli bir hedef kişiyi şahsen tanıyorsanız bu paketi doğrudan ona gönderin. - Hedef kişiyi tanımıyorsanız, paketi, senli benli olduğunuz ve hedef kişiye ulaştırmasının daha kolay olduğunu düşündüğünüz birisine gönderin. - İsminizi paketteki listeye yazın, ve pakette bulunan pullu kartpostalı araştırmacılara gönderin. Paketi alan aradaki kişilerin de aynı talimatlara uyması ümidiyle deney başlatıldı. Boston'daki hedefe ulaşan paketlerdeki listeler, paketin bazen bir veya iki, bazen on küsür el değiştirdiğini gösteriyordu. Birçok insan eline geçen paketi gönderme zahmetine katlanmadı. Gönderilen 296 paketten 232 tanesi kayboldu. Ancak, hedefe ulaşan 64 paketin ortalama olarak altıya yakın sayıda el değiştirdiği görüldü. Bu deney popüler kültüre, Milgram'ın kendisi bu tabiri hiç kullanmasa da, altı adımlık mesafe ifadesiyle yansıdı. 1991'de John Guare'nin bu kavramdan yola çıkarak isimlendirdiği Six Degrees of Separation oyunu New York'da büyük ilgi gördü. Oyunun 1993'de yapılan sinema adaptasyonu en iyi kadın oyuncu dalında Akademi ve Altın Küre ödüllerine aday gösterildi. Milgram'ın yöntemi bazı metodolojik hatalar içeriyordu. Sözgelişi ilk denekler tipik insanlardan daha fazla çevresi geniş olanlardan seçilmişti. Ayrıca paketlerin elden ele aktarılma zinciri uzadıkça paketin onu tekrar göndermeyecek birine denk gelmesi ihtimali artıyordu. Bu iki hata daha uzun zincirlerin daha az temsil edilmesine yol açabilirdi. Öte yandan, paketi alanlar, herkesin arkadaşlık bağlarını tam bilemeyecekleri için bir tahminde bulunuyor ve paketi muhtelemen gereğinden daha uzun bir yoldan yolluyorlardı. Bu da tersine, zincirlerin gereğinden uzun görünmesine yol açabilecek bir etkiydi. Bu yöntem zaaflarına rağmen Milgram'ın sonuçları çok yanlış değildi. Daha yakın zamanlarda elektronik ortamda yapılan deneyler benzer sonuçlar verdi. Sözgelişi 2003'de e-posta ile yapılan bir araştırma, herhangi bir kişiden belirli bir hedefe ulaşmak için beş ila yedi adımın yeterli olduğu sonucuna vardı . Gerçek arkadaşlık bağlarına yakın bir ağ olan Facebook ağının incelenmesi, Mayıs 2011 itibariyle kullanıcılar arası uzaklığın yaklaşık beş adım olduğunu gösterdi . Dünya gerçekten de küçük görünüyor! Bunlar elbette ortalama değerler. Sibirya'da yaşayan bir rengeyiği çobanından Amazon ormanlarındaki bir yerliye ulaşmak için ortalamadan daha fazla adım gerekecektir. Asıl önemli olan nokta, dünyadaki milyarlarca insandan herhangi birisinden bir başkasına, iki elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar adımda ulaşabiliyor olmamız. Kevin Bacon Oyunu Tanınmış oyuncu Kevin Bacon'un o kadar çok film çevirdim ki, muhtelemen beraber oynamadığım kimse kalmamıştır demesi üzerine genç sinemaseverler Kevin Bacon Oyunu'nu icat ettiler. Oyunun amacı, herhangi bir aktörden yola çıkarak, onunla aynı filmde oynayan aktörlerden bir zincir yaparak Kevin Bacon'a ulaşmak, ve bunu mümkün olduğunca kısa bir zincirle yapmak. Böyle oluşturulan en kısa zincirin uzunluğu, o aktörün Bacon sayısı olur. Sözgelişi, Russell Crowe'dan başlayalım. Crowe ile Bacon'ın hiç bir filmde ortak rolleri yok. Ancak Crowe Man of Steel (2013) filminde Kevin Costner'la beraber oynadı. Kevin Costner da JFK (1991) filminde Kevin Bacon'la beraberdi. Yani Russell Crowe'un Bacon sayısı iki. Crowe da Bacon gibi pek çok filmde rol almış bir oyuncu, o yüzden bu sayının küçüklüğü pek şaşırtıcı olmayabilir. Bu sefer başka birinden, Yıldız Savaşları'nın başrol oyuncusu olmasına rağmen daha sonra pek az sinema filminde oynayan Mark Hamill'den başlayalım. Onun Bacon'a mesafesinin çok daha büyük olmasını bekleriz, ama şaşırtıcı şekilde yine sadece iki adımda Bacon'a ulaşıyoruz. Hamill Corvette Summer (1978) filminde Ken Tipton'la oynadı, o da Planes, Trains & Automobilesda (1987) Kevin Bacon'la beraberdi. Genellikle bir oyuncudan diğerine ulaşmak için birden fazla kısa yol bulunabilir. Hamill'den Bacon'a giden başka birçok yoldan biri Carol Martin'den geçiyor. The Raffle (1994) filmde Mark Hamill ile Carol Martin beraberdi, Martin de 1980'de Hero At Large filminde Bacon'la oynamıştı. Tamam, ama bunların hepsi sonuçta Hollywood oyuncusu. Uzak bir ülkede yaşayan, Hollywood'a adımını atmamış bir oyuncunun Bacon'a çok daha uzak olacağı tahmin edilebilir. Sözgelişi bir Türk oyuncuyu, Kemal Sunal'ı alalım. Kemal Sunal Propagandada (1999) Meltem Cumbul'la oynadı. Cumbul The Alphabet Killerda (2008) Michael Ironside ile beraberdi. Ironside ise X-Men: The First Classde Kevin Bacon'la rol arkadaşıydı. Öyleyse Kemal Sunal'ın Bacon sayısı sadece üç. Dahası, Ayhan Işık, Nubar Terziyan, Nuri Alço ve Fatma Girik'in de Bacon sayıları üç. Deneme yanılmayla daha yüksek sayılar bulmak epeyce zor. Sinema bilginiz delicesine derin değilse, herhangi bir oyuncunun Kevin Bacon'a hangi filmlerle bağlandığını görmek için The Oracle of Bacon sitesine bakabilirsiniz. Oracle of Bacon, internet film veritabanı IMDB'nin düzenli olarak güncellenen veritabanını kullanıyor. Bu veritabanındaki iki milyon oyuncuyu bir milyondan fazla film ile birbirine bağlarsanız ve bilgisayar yardımıyla hepsinin Bacon'a uzaklığını hesaplarsanız, bunların ortalama Bacon sayısı 3'e çok yakın çıkmakta. En yüksek Bacon sayısı ise 8. Başka bir deyişle, bu milyonlarca oyuncudan her biri en fazla 8 adımda Bacon'a ulaşabiliyor. Dahası, 1,5 milyon gibi ezici bir çoğunluk Bacon'a sadece 2 veya 3 adım uzakta. Bu ilginç durumun sebebi ne? En önemli sebep Bacon'un üretkenliği. Birçok filmde oynadığı için çok sayıda farklı çalışma arkadaşı olmuş, bu da onun ulaşılabilirliğini artırmış. Çevreniz genişse, çok arkadaşınız varsa, üçüncü bir kişinin sizinle ortak bir arkadaşı bulunması ihtimali daha yüksektir. Ancak, Bacon çok özel bir yerde değil. Kevin Bacon yerine, Dustin Hoffmann oyununu oynadığımızı düşünelim. Yine her oyuncunun, ortak çevrilen filmler aracılığıyla kurdukları bağlantıları takip ederek Dustin Hoffmann'a da az sayıda adımda (ortalama 2,94) ulaşırız. Yani Hoffmann'a ulaşmak, az daha kolaydır. Öyleyse, her oyuncuya tek tek bu ölçüyü uygulayarak, en kolay ulaşılabilen aktörün kim olduğunu bulabiliriz. Bunu elbette elle yapmayız, çünkü dört trilyon aktör çifti arasındaki en kısa mesafeyi bulmak gibi zahmetli bir iş yapmamız gerekir. Ama bilgisayarlar böyle işler için var. Hesabın sonunda, bütün sinema oyuncularına olan mesafesi en yakın olan aktörün Harvey Keitel olduğu ortaya çıkıyor. Bütün aktörlerin Keitel sayısının ortalaması sadece 2,85. Bir dairenin içinde, dairenin çevresindeki noktalara ortalama uzaklığı en küçük olan nokta merkez noktasıdır . Bu geometrik benzetmeden yola çıkarak Harvey Keitel'in sinema dünyasının merkezinde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu merkez epeyce dolu; merkeze en yakın ilk bin kişinin sayıları 2,85 ila 3,06 gibi dar bir aralıkta değişiyor. Ağların matematiksel dili Ağların matematiksel incelenmesinde basit bir model kullanılır: Bir ağ, belli sayıda noktalar ve bunların bazıları arasındaki bağlantılardan ibarettir. Milgram'ın incelediği türden arkadaşlık ağlarından bahsediyorsak, noktalar kişileri temsil eder ve iki kişi yakın arkadaşsa aralarında bir bağlantı varsayarız. Hollywood oyuncuları ağında noktalar yine insanları temsil eder, ama aralarındaki bağlantı arkadaşlık ilişkisiyle değil aynı filmde rol almalarıyla kurulur. Bu yaklaşım basitliğine rağmen çok kullanışlıdır ve birbirinden çok farklı sistemleri temsil etmek için kullanılabilir. Nispeten bariz olan iletişim ağları veya karayolu ağlarının yanı sıra, sözgelişi protein etkileşim ağları veya ekoloji ağları da oluşturulabilir. Birincisi hücre içindeki süreçlerde birbiriyle etkileşen proteinler arasında bağlantı kurarak, ikincisi ise bir tür başka bir türü avlıyorsa avı avcıya doğru bağlayarak inşa edilir. Ağ dilinde bir aktörün Bacon sayısı, o aktörle Bacon arasındaki uzaklık olarak bilinir. Ağda iki nokta seçelim ve bağlantıları takip ederek birinden diğerine bir yol çizelim. Birçok uzun ve dolambaçlı yol bulunabilir, ama biz en az adım gerektiren i seçelim. Bunların uzunluğu, iki noktanın birbirine uzaklığıolarak tanımlanır. Ortalama Bacon sayısı ise, diğer aktörlerin Bacon'a olan bu uzaklıklarının ortalamalasıdır. Ağdaki bir noktanın merkeziliği de bu uzaklıklardan yola çıkarak hesaplanır. Belli bir nokta alınıp bütün diğer noktaların uzaklıklarının tersinin ortalaması, o noktanın yakınlık merkeziliğini verir. Buna göre Harvey Keitel en yüksek yakınlık merkeziliğine sahip olan oyuncu olacaktır. Bir ağın çapı, yine daireden ilham alarak, noktalar arasındaki en uzun mesafe olarak tanımlanır. Yani bütün nokta çiftlerini tek tek tarayalım, birbirinden en uzak çifti bulalım; bu ikisinin arasındaki uzaklık ağın çapı olur. Aktörler ağının çapının ne olduğunu bilmesek de bir tahminde bulunabiliriz. Oracle of Bacon herkese en uzak olan aktörün ortalama uzaklığının 10,105 olduğunu hesaplamış. Adı açıklanmayan bu aktöre en uzak olanlar sadece 15 adım mesafede, demek ki ağın çapı da 15. Yani, milyonlarca aktörden herhangi ikisini seçin, birinden diğerine en fazla 15 adımda ulaşabilirsiniz, o da çok şanssızsanız. Çok daha yüksek ihtimalle 4-5 adım yeterli olacaktır. Küçük dünya ağlarının matematiksel tanımı da böyledir: Ağın çapı, ağdaki nokta sayısından çok çok küçük olmalıdır. Şu en uzakta duran aktöre daha ayrıntılı bakalım. Aşağıdaki tablo, bu aktöre her uzaklık değerinde kaç tane aktör olduğunun dağılımını veriyor. |Uzaklık |Kişi sayısı |0 |1 |1 |7 |2 |2 |3 |4 |4 |2 |5 |33 |6 |7 |7 |411 |8 |10068 |9 |189897 |10 |1054696 |11 |323166 |12 |24544 |13 |2426 |14 |191 |15 |30 Aktörümüzün aynı filmde beraber çalıştığı sadece yedi kişi var. Muhtemelen sadece bir veya iki tane çok düşük bütçeli filmde oynamış. Kendisiyle oynayanlarla beraber oynayan sadece iki aktör var. Bir sonraki katmanda sadece dört kişi, sonrakinde ise sadece iki kişi mevcut. Garip bir şekilde birçok yalıtılmış aktör, birbirleriyle de pek biraraya gelmeden, olağanüstü küçük kadrolu filmlerde yer almışlar. Ancak yedinci adımdan sonra belli bir kalabalık oluşmaya başlıyor, ondan sonra üç adım daha atarak bir milyon kişilik bir katmana ulaşıyoruz. Bu örnek, küçük bir dünyada, herkesten uzak kalmanın aslında ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Ağ modelleri Çok sayıdaki noktaların herhangi birinden diğerine, nispeten az sayıda adımla ulaşabilme anlamına gelen küçük dünya özelliği şaşırtıcılığına rağmen çok yaygın. Birbirinden çok farklı doğal ve yapay ağda bu özellik gözleniyor . Birkaç örnek vermek gerekirse: - Internet, WWW, elektrik şebekesi, ulaşım hatları gibi teknolojik ağlar. - Sinir bağlantıları, ekolojik besin zinciri ağları, metabolizma tepkimeleri, protein etkileşmeleri gibi biyolojik ağlar. - Arkadaşlık, eşyazarlık, telefon konuşmaları, e-posta etkileşimi gibi sosyal ağlar. Bu yaygınlığın nedeni nedir? Bunu anlamak için ağ modelleri oluşturulur. Her model gibi ağ modelleri de önemli miktarda sadeleştirme içerir. Elimizdeki gerçek ağın özelliklerini taklit edebilecek bir matematiksel bir tanım oluşturur ve bununla neleri açıklayabileceğimizi görmeye çalışırız. Amacımız, nasıl bir bağlantı deseninin bir küçük dünya oluşturabileceğini anlamak. Sade ve simetrik düzenlerle başlayalım. Mesela dünyada herkes birbiriyle arkadaşsa, küçük dünya şartı hemen sağlanır. Bize gelen mektubu gerekli kişiye doğrudan veririz. Ama yedi milyarlık bir dünyada bunun gerçekçi olmadığı belli. Düzenli, yani her bireyin aynı sayıda bağlantıya sahip olduğu bir ağ düşünelim. Ağdaki noktalar, aşağıda gösterildiği gibi her iki yanındaki ikişer komşusuna bağlanmış olsun. Kolay görülmesi için sadece 16 noktası bulunan bu ağda en uzak noktaya gitmek için sadece dört adım gerekmesi sizi aldatmasın; bin noktamız bulunsaydı karşı uca gitmek için 250 adım atacaktık. Böyle bir ağda küçük dünya özelliği görmeyiz çünkü bir ucundan diğerine gitmek için çok sayıda adım gerekir. .Ancak, düzenli ağ modeli kısmen de olsa isabetli. İnsanlar genellikle birbirini tanıyan gruplar şeklinde düzenlenmiştir. İşimizde, okulumuzda, mahallemizde herkesin birbirini tanıdığı küçük gruplar içindeyizdir. Sosyal ağların bir özelliği küçük çaplı olmaksa, başka bir özelliği de öbeklenmedir. Bu terim, benim iki arkadaşımın yüksek ihtimalle birbirleriyle de arkadaş olduğunu ifade eder. Bu özellik, okul ve iş arkadaşlığı gibi bariz durumların yanı sıra, daha şaşırtıcı durumlarda da kendini gösterir. Bir okul arkadaşınız ve bir iş arkadaşınızın birbirleriyle tanış olduğunu öğrenebilir, tatil köyünde tanıştığınız birisiyle İstanbul'da aynı lokantanın müdavimi olduğunuzu keşfedebilirsiniz. Matematikçi Steven Strogatz ve Duncan Watts, düzenli ağ modelinde küçük bir değişiklik yaptılar. Bu modelde her nokta, normal çevresindeki komşularına bağlantılarına ek olarak, küçük bir olasılıkla, seçilen rastgele uzak bir noktaya bağlanmaktadır. Yani, az sayıda nokta kendi yakın çevresinin dışından, uzak diyarlardanarkadaş edinmektedir.Watts ve Strogatz, çok az sayıda uzak bağlantının bile ağın çapının birdenbire küçülüvermesini sağladığını gördüler. Ellerinde bir küçük dünya vardı şimdi. Üstelik ağın öbeklilik özelliği de devam ediyordu. İkilinin 1998'de Nature dergisinde yayınladıkları kısa makaleleri sosyal ağların matematiksel analizinde bir çığır açtı ve bu alandaki çalışmalara yeni bir soluk verdi. Küçük dünya özelliğine sahip başka pek çok ağ yapısı hayal edilebilir. Başka bir örnek olarak, varsayalım ki ağdaki bağlantılar tamamen rastgele kuruluyor olsun. Her nokta sırayla bütün diğer noktalara baksın, her biri için bir piyango çeksin ve sonuca göre o noktayla bağlantı kurup kurmamaya karar versin. Bu modele Erdös-Renyi modeli adı verilir. Modele isimlerini veren ünlü matematikçiler bu modeli 1959'da ortaya atarken sosyal ağları incelemekten çok, soyut ağ teorisinde bir ispat aracı oluşturmayı düşünmüşlerdi. Yine de bu model, gerçek ağların incelenmesinde bir mihenk taşı görevi görmekte. Erdös-Renyi ağları da küçük dünya özelliğine sahiptir. İnsan toplumunu temsil etmek üzere, mesela bir milyar nokta alalım, ve bunların her birinin aşağı yukarı yüz arkadaşı olması için bağlanma olasılığını on milyonda bire ayarlayalım. Matematiksel sonuçlar bu ağın çapının sadece beş civarında olacağını söylüyor. Daha fazla nokta eklemek çapı logaritmik olarak, yani çok yavaş artırır. Bir yerine on milyar insan varsa bu rastgele ağın çapı sadece altıya çıkar. İşte size küçük dünya. Ama Erdös-Renyi ağlarının önemli bir eksiği var. Ağ üzerindeki bir noktanın iki arkadaşının birbirleriyle de arkadaş olması neredeyse imkansızdır. Yukarıdaki örnekte, iki kişi arasında bağlantı olması ihtimali on milyonda birse, üç kişinin birbiriyle arkadaş olması ihtimali yüz trilyonda birdir. Bu da, gördüğümüz gibi, gerçek sosyal ağlara aykırı düşer. Watts-Strogatz modeli elbette sosyal bağlantıların en iyi matematiksel temsili değil. Modeller büyük miktarda sadeleştirme içerir, böylece temel süreçlerin daha iyi anlaşılmasını sağlarlar. Başka modeller, incelenen sosyal ağın yapısına göre farklı varsayımlar içerebilirler ve incelenecek olguya göre farklı derecelerde ayrıntı içerebilirler. Son onbeş yıldır karmaşık ağ araştırmalarında bir patlama yaşanmakta. Eski teorik araçlara yenileri eklendi ve dijital bilgi depoları gerçek ağlara dair verileri daha erişilebilir hale getirdi. Ağlarda saklı birçok ilginç özellikler daha keşfedilmeyi bekliyor, ve bu keşif süreci daha yıllarca sürecek. İşin daha da güzel yanı, temel ağ kavramlarının sadeliği sebebiyle, amatör araştırmacıların da bu sürece katılmalarının mümkün olması."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/yuz-korlugu-prosopagnozi.html", "text": "Bir sabah yine alarmınızın çalmasıyla uyanıyorsunuz. Yüzünüzü yıkamaya banyoya gidiyorsunuz ve aynada tanımadığınız bir yüz size bakıyor. Giyindikten sonra evden çıkıyorsunuz işinize doğru giderken karşıdan köpeğini gezdiren biri geliyor. Saçını toplama tarzına ve köpeğinin cinsine bakarak alt katta oturan komşunuz olduğuna karar veriyorsunuz. Gün içinde de çeşitli ipuçlarıyla iş arkadaşlarınızı tanıyorsunuz: bazısını takısından, bazısını yüzündeki beninden ya da çillerinden, bazısını saç renginden... İnsan ilişkilerinden mümkün olduğunca kaçınarak eve geliyorsunuz. Böyle bir hayat sizi yorar mıydı? Kimseyi tanıyamamak? Her defasında bir ipucu yakalayarak birileriyle konuşmak? Kişinin yüzüne bir bütün olarak değil de tek tek yüz özelliklerine bakmak? Neredeyse hiçbirimiz böyle bir hayat yaşamıyoruz çünkü beynimiz bizim için yüzleri bir bütün olarak saklıyor ve birinin yüzüne baktığımızda hemen tanımamızı sağlıyor. Peki ya beynimiz bunu yapmayı bırakırsa ve şu andan itibaren yüzleri tanıyamasak insanlar tarafından nasıl değerlendiriliriz? Düşünün ki çok yakın bir arkadaşınız yanınızdan geçiyor ve yüzünüze bakmasına rağmen sizinle konuşmuyor. Hepimiz böyle bir durumda ne hata yaptığımızı düşünürdük. Bu olay defalarca tekrarlanınca da arkadaşımızın gerçekten kaba biri olduğuna karar verirdik. Aramızda sayıları az da olsa bunu yaşayan insanlar var ve bu yazı prosopagnozi dediğimiz bu durumu anlatıyor. Yüz körlüğü nedir, ne değildir? Prosopagnozi terimi Yunancadan köken alır. Prosopo yüz, gnozi bilme, a- ön takısı ise olumsuzluk anlamı verir. Yani bu terim yüzü bilememe, tanıyamama ya da asıl itibariyle yüz körlüğü anlamına geliyor. Prosopagnozi, agnozi denilen nörolojik hastalıkların bir çeşididir. Agnostik kişiler çeşitli şeyleri tanıyamazlar. Örnek verecek olursak; fonagnostikler kendilerine söylenilen sözlerin anlamını kavrasalar da sesleri tanıyamazlar, aleksikler ise yazma kabiliyetlerini korumalarına rağmen yazılan yazıları tanıyamazlar. Prosopagnozi ilk defa 1947'de Alman nörolog Joachim Bodamer tarafından tanımlanmış ve böylelikle araştırmalar başlamıştır. Yüz körlüğünün yüz hafızasının zayıflığından ayırt edilmesi gerekir. Aralarındaki temel fark kısa süreli yüz tanıma durumunda ortaya çıkar. Yüz hafızası zayıf kişilere fotoğraf gösterilip bunu birden çok sayıdaki yüz fotoğrafının içinden hemen ayırt etmesi istenirse yapabilirken yüz körü olan kişiler saniyeler önce gördükleri yüzü tanıyamazlar. Bu sebeple yüzleri hatırlayamayan kişilerin prosopagnostik olup olmadığını anlamak için bir nöroloğa başvurmaları gerekir. Yüz körlüğünün sebepleri nelerdir? Yüz körlüğüne sahip olanları iki gruba ayırabiliriz: Gruplardan birini doğuştan bu hastalığa sahip olanlar, diğerini ise bir kafa travması ya da tümör benzeri bir kitle sonucu hastalığı edinmiş olanlar oluşturur. Doğuştan bu hastalığa sahip olanlarda beynin yüz tanıma merkezinde herhangi bir lezyon gözlenmemiş olmasına karşın bu bölgedeki gri maddenin hastalığa sahip olmayanlara göre daha az olduğu belirlenmiştir. Doğuştan prosopagnostik bireyler üzerinde yapılan aile ağacı çalışmalarında elde edilen verilere dayanarak hastalığın genetik bir geçişinin olduğu da düşünülmektedir, fakat prosopagnozide rol oynayan genler henüz keşfedilmiş değil. Prosopagnostik bireylerden ikinci gruba dahil olanlarda ise fiziksel bir kitle ya da travma olduğu için bu bireyler hastalığın beyindeki hangi merkezlerden kaynaklandığı konusunda araştırmalara daha çok katkı verir. Bir felç, travma ya da beyin tümörü nedeniyle yüz tanıma yetisini kaybeden insanlarda sorun olan bölgelere bakılmış, beynin hangi bölgesinin yüz tanıma ile ilişkili olduğu bulunmaya çalışılmıştır. Bunun yanında fMRI(1) gibi görüntüleme tekniklerinin gelişmesi ile birlikte araştırmalar hızlanmış ve yüz tanıma yetisine sahip olmamızı sağlayan bölüm ortaya çıkarılmıştır. Bu bölüm fusiform yüz bölgesi olarak adlandırılmıştır. Prosopagnostik kişilerin sayısı hakkında araştırmalar henüz kısıtlı olsa da rastlanma sıklığının %2'lere varabileceği öngörülüyor. Bu sayı İngiltere ve Amerika'da yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılmış bir sayı, Türkiye'deki sıklığını bilmiyoruz. Yüz körleri neler yaşar? Yüz körlüğü net sınırları olmayan bir hastalık. Bazı kişilerde sadece yüz tanımamayla sınırlıyken sıklıkla topografik agnozi de yüz körlüğüne eşlik eder. Topografik agnoziye sahip olanlar çok sık kaybolur çünkü çevrelerini tanıyamazlar. Kaybolmamak için aynı yolları takip ederler ve sürekli kendilerine yol işaretleri ararlar. Sadece yüz tanıyamayanların da kendi içlerinde farkları vardır. Bazıları her gün gördüğü insanları tanırken daha seyrek görüştüklerini tanıyamaz. Bazıları ise aynada kendini bile tanıyamayacak kadar ağır prosopagnostik olabilir! Prosopagnoziye çok farklı agnozi türleri de eşlik edebilir: aleksi, ağır veya hafif derecede görsel agnozi gibi. Yüz körlüğü yaşayan kişilerin anılarına bakarak onlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olabiliriz. Prosopagnozi ile ilgili en çok bilinen hikayeyi, kendisi de bir yüz körü olan nörolog Dr. Oliver Sacks Karısını Şapka Sanan Adam kitabında yazmıştır. Hikayenin kahramanı olan Dr. P hayatının bir bölümünde ortaya çıkan ve gittikçe ilerleyen yüz tanıyamama nedeniyle Oliver Sacks'a başvurur. Sacks, Dr. P ile konuşurken bir gariplik olduğunu fark eder çünkü Dr. P normal bir kişinin yapacağı gibi yüze bakmaz, onun yerine gözleri Dr. Sacks'in gözüne, burnuna, kulağına oradan da çenesine hareket eder. Dr. Sacks nörolojik muayenesini yapmak için ayakkabılarını çıkarmasını ister. Reflekslerini ölçmek için ayağının altını anahtarla hafifçe çizer ve reflekslerde bir gariplik olduğunu fark eder. Dr. Sacks, Dr. P'ye ayakkabısını giyebileceğini söyler ve odadan çıkar, odaya döndüğünde ise Dr. P'nin ayakkabısı giymediğini görür. Dr. Sacks ayakkabısını giymek için yardıma ihtiyacı olup olmadığını sorar. Dr. P, Dr. Sacks'in kendisine ayakkabısını giymesini söylediğini unuttuğunu söyler ve ayakkabısını giymek için ayakkabıya uzanacağına ayağına uzanır. Kendi ayağını ayakkabısı zannetmiştir. Dr. P'de prosopagnozinin yanında çok ağır görsel agnozi de vardır. Bu sebeple yüzleri tanıyamamasının yanında, bazı cisimleri de yüze benzetir. Oliver Sacks'in ise prosopagnozisi ağırdır ve aynada kendini tanıyamaz. Aklın Gözü kitabında bazen tam birine çarpacakken durup özür dilediğini sonra da bu kişinin aynadaki yansımasından başka bir şey olmadığını fark ettiğini yazar. Dr. Sacks'in prosopagnozisine topografik agnozi de eşlik etmektedir. Aynı kitabında eve hep aynı yoldan dönmek zorunda olduğunu yoksa kaybolduğunu yazar. Bir keresinde kaybolup evinin önünden dört kez geçer, en sonunda ev sahibi bir sorun olduğunu düşünerek Dr. Sacks'e seslenir. Dr. David Roger Fine da doğuştan prosopagnostiktir ve bu yöndeki yaşantısını bir makale ile anlatmıştır. Kendisi daha üç yaşında iken ikiz kız kardeşleri olmuştur ve zaten farklı yüzleri bile ayıramayan biri için ikizleri ayırmak çok daha zordur. İkizlerin iyice dikkat edildiğinde ayrılabildiklerini söyleyen ailesi Dr. Fine'ı tembellikle suçlamışlardır. Dr. Fine, makalesinde kardeşlerini hala ayıramadığını söyler fakat bunu telafi edecek bir yol bulmuştur: Kardeşlerinden birinin alerjisi olduğundan küpe takamamaktadır bu da yüz körlüğü olan birisi için çok değerli bir ipucudur. Dr. Fine okul hayatı boyunca küçük arkadaş grupları ile yetinmiştir. Prosopagnostikler genelde çok belirgin özellikleri olan küçük arkadaş grupları ile dolaşırlar. Bu özellik bazen bir dövme, bazen bir ben, bazen de alışılmışın dışında saç ve kıyafettir. Dr. Fine prosopagnostikler için ipuçlarının olduğu kadar mekanların da çok önemli olduğunu söyler. Örneğin kızıl saçlı bir iş arkadaşınız varsa iş yerinde kızıl saçlı biriyle karşılaştığınızda bunun arkadaşınız olduğu açıktır. Yolda karşılaştığınız kızıl saçlı birinin ise arkadaşınız olma ihtimali çok düşüktür. Dr. Fine hayatının büyük bir kısmını insanların birbirinden farklı yüzleri olduğunu bilmeden geçirir ve 53 yaşında prosopagnozi tanısını alır. Yüz körlüğü hakkında bildiklerimiz ve yapabileceklerimiz Yüz körlüğü bazen insan yüzü ile sınırlı olmayabilir. İşi başka hayvanları tanımak olan kişilerde ortaya çıkan prosopagnozi sonucu hayvanların ayırt edilmesi de zorlaşır. Kayıtlara geçmiş vakalardan olan bir çiftçi sahip olduğu inekleri yüzlerine bakarak ayırt edebilmektedir. Sonradan yüz körü olduğunda ise ineklerini birbirinden ayıramaz. Kuş uzmanları kuşları ayırt etme işini fusiform yüz bölgesi ile yapar. Çünkü kuşları tanımak bu kişiler için bizim yüzleri tanıyabilmemiz gibi sıradan bir durumdur. Aynı şekilde arabalarla iç içe olan bir kişi fusiform yüz bölgesi sayesinde modelleri birbirinden ayırır. Bu örneklerde fusiform yüz bölgesi etkilendiği zaman yüzlerin yanı sıra kuşlar ve arabalar da birbirinden ayırt edilemez. Prosopagnozi hakkında bildiklerimiz daha çok gözlemlere dayanıyor. Araştırmalar ise gözlemlere göre ikinci planda kalıyor. Yapılan araştırmaların çoğu çeşitli yüz testlerine dayanıyor. Bu testlerde yüz resimleri gösterilen bireylerin fMRI ile ilgili beyin bölümlerinin aktivitesi ölçülüyor. Prosopagnozi tanısı koymak için de bazı testler kullanılıyor. Bu testlerden bazıları gösterilen bir yüzün bir çok yüz arasından tekrar bulunması şeklindeyken bazıları ise ünlü kişilerin tanınması şeklinde oluyor*. Yüz körlüğü hayat kalitesini oldukça düşüren bir durum ve bu konu ile ilgili daha fazla bilgiye ihtiyacımız var. Araştırmalar ve bilgiler arttıkça prosopagnostik bireylerin yaşam kalitelerini arttırmak için çalışmalar yapılabilir, bu durum düzeltilemese bile onlara kişileri ayırt etmek için kullanabilecekleri yöntemler öğretilebilir. Burada anne-babalara ve öğretmenlere büyük görevler düşüyor. Çocuklarının ya da öğrencilerinin yüz körü olduğunu fark etmeleri durumunda onlara bu yönde eğitim verilmesini sağlamalılar. Notlar (1) fMRI beyindeki aktif bölgelerde kan akımının artmasına bağlı olarak aktivite artışını ölçen bir görüntüleme yöntemidir. Bireylere fMRI aracılığı ile beyinleri görüntülenirken farklı yüz fotoğrafları gösterilmiş ve aktivitenin arttığı yerler belirlenmiştir. Prosopagnostik bireylerde bu aktivite yok denecek kadar azdır. - Ünlü kişilerin yüzlerinin tanınması ile ilişkili yüz testlerinden birine şu adresten erişilebilir: http://www.faceblind.org/facetests/ff/ff_intro.php - Prosopagnostik bireylerin yaşayabileceği bir olayı konu almış olan bir kısa film şurada izlenebilir:"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/04/dosyalar/zeplin-geri-mi-donuyor.html", "text": "Bu yazıda size steampunk dünyasının, bir diğer deyişle elektroniğin teknolojiyi boyunduruğu altına almadığı alternatif bir evrenin vazgeçilmez makinalarından olan zeplini anlatacağım. Zeplini bu kadar nostaljik yapan ve steampunk dünyasına sokan şey ise kendisi için öngörülen parlak geleceği Hindenburg faciası sonucu birden kaybetmesi olsa gerek. Ama son haberlere göre 70 yıldan fazladır uykuda olan zeplin tekrar gökyüzüne yükselecek gibi. Ama gelin önce zeplinin kısa tarihini ve bu süre zarfında geçirdiği değişimleri, sonra da gökyüzüne nasıl veda ettiğini görelim. Zeplin değil, o bir esnemez hava gemisi Zeplin, bilinen adını mucidi olan alman Kont Ferdinand von Zeppelin'den almış bir hava taşıtı. Daha detaylı konuşmak gerekirse zeplin bir esnemez hava gemisi . Esnemez denmesinin sebebi dev gaz haznesini içeriden destekleyen ve haznenin şeklini her daim korumasını sağlayan iskeleti. Buna karşılık, zeplin gibi görünen ama iskelete sahip olmayan hava gemileri de mevcut . Bunları gökyüzünde genelde reklam amaçlı süzülürken görebilirsiniz. Benzer şekilde, sıcak hava balonları da herhangi bir iskelete sahip olmadığı için esnek hava gemisi klasmanına dahildirler. Zeplin ve diğer hava gemileri uçak ve helikopterlerden farklı bir prensiple çalışırlar. Uçak ve helikopterler aerodinamik kuvvetleri kullanarak, yani hızla hareket eden havanın yarattığı, kanat ve pervaneler üzerindeki basınç farkı sayesinde havada kalırlar. Hava gemileri ise havadan daha hafif bir gazın kaldırma kuvvetini kullanarak, bir başka deyişle aerostatik kuvvetlerden faydalanırlar. Tabiri caizse hava gemileri, gökyüzünün denizaltılarıdır aslında. Denizaltılar, sahip oldukları hazneleri havayla doldururlarsa toplamda sudan daha düşük bir toplam yoğunluğa sahip olurlar ve bu sebeple su yüzeyinde ilerlerler. Bu hazneleri yeterli miktarda suyla doldururlarsa, toplam yoğunlukları suya denk olur ve böylece derinliklerini kontrol edebilirler. Eğer hazneler gereğinden fazla suyla dolarsa, denizaltı dibe çöker. Benzer şekilde, hava gemileri de yüksek hacimli haznelerinde barındırdıkları, havadan daha düşük yoğunluğa sahip gazlar sayesinde toplam yoğunluklarını, dolayısıyla da irtifalarını değiştirebilirler. Bu gazlar helyum, hidrojen gibi kaldırma gücü yüksek, yani havadan çok daha hafif gazlardır. Sıcak hava balonlarındaki gibi ısıtılmış havayı kullanmak ise taşınması gereken yük göz önüne alındığında pek mantıklı bir seçim olmuyor. Örnek olarak, 2 kilometre irtifada hava sıcaklığının 0 C civarında olduğunu hesaplarsak, 150 C'deki sıcak havanın yoğunluğunun 1,5 kat, helyumun 7 kat, hidrojenin ise 14 kat düşük olduğunu bulabiliriz . Dolayısıyla, bin metreküp hacimli bir balon hidrojen ile doldurulursa kendi ağırlığıyla birlikte 960 kilogram, helyum ile 890 kilogram, 150 C'deki sıcak hava ile 365 kilogram yük kaldırabilir.* Bu durumda hidrojen en güçlü gaz gibi görünse de, son derece yanıcı. Havada hazır bulunan oksijenle tepkimeye girmesi ufak bir kıvılcıma bakıyor. Buna karşılık, hidrojenin yapay olarak üretimi oldukça kolay, suyun ayrışmasıyla veya metallerin asitle tepkimeye girmesiyle açığa çıkarılabiliyor. Diğer taraftan asal bir gaz olan helyum hidrojene kıyasla daha zayıf, ama tepkimeye girmediği için yanma, patlama olasılığı yok. Asal bir gaz olması helyumun yapay üretimini maalesef imkansız kılıyor. Evrende en sık görülen ikinci element olmasına rağmen, atmosferde helyum neredeyse hiç yok. Dolayısıyla, yeryüzündeki helyum yeraltındaki radyoaktif elementlerin ışıması sonucu ortaya çıkıp bazı doğal gaz rezervlerinde ve kayalarda birikiyor. Bu rezervlerin çoğu da ABD'de bulunduğundan ötürü dönemin zeplinleri için tek çare hidrojen gazını kullanmaktı.Zeplinin icadı Zeplinin çalışma prensibini kısaca öğrendikten sonra nasıl icat edildiğini ve geliştirildiğini öğrenmeye geldi sıra. Bu taşıtın Kont Ferdinand von Zeppelin'in aklına ilk olarak 1874'te düştüğü yazıyor. Devrin şişme hava gemilerine kıyasla zeplin sahip olduğu iskeleti sayesinde şeklini her daim muhafaza edebilecek, daha düşük iç basınçlarda çalışabilecek ve daha büyük boyutlarda imal edilebileceği için daha fazla yük taşıyabilecekti. Kont 1895'te Almanya'da, 1899'da ise ABD'de patent beratı aldıktan sonra ilk taşıtı üretmeye koyuldu. İlk zeplin olan LZ 1, ilk uçuşunu 1900 yılında, güney Almanya'daki Konstanz gölü üzerinde saatte 22 kilometrelik bir hızda gerçekleştirdi. Bu uçuş LZ 1 projesinin hissedarlarını yeterince tatmin etmemiş olacak ki, projenin finansmanı durduruldu ve LZ 1 ertesi yıl hurdaya çekildi. 1906'da binbir gayretle toplanan finansmanla Kont LZ 2'yi imal etti, ama taşıtı fırtınalı havada gerçekleştirdiği bir uçuş sonrası tamir edilemez derecede hasar gördü. LZ 3 ise Alman ordusunun şart koştuğu 24 saat dayanabilme kuralını yerine getiremediği için koltuğu halefi LZ 4'e devretti. 1908'te LZ 4 Stuttgart civarında yere çapa atmışken, yine fırtınalı bir havada çapasını kopartıp, bir ağaca çarpması sonucu yanarak kullanılamaz hale geldi. Bu ana kadar Kont von Zeppelin eline geçen her kuruşu hayatının projesi olan zeplin için harcadı ama her seferinde bir talihsizlik vuku bulup taşıtını kullanılamaz hale getirdi. Buna rağmen asla pes etmedi. Kont'un inatçılığı bana hayali kahraman Yafes Çelebi'yi hatırlatsa da, hem hedefinden asla şaşmaması, hem de çeşitli çevrelerden destek elde etmesi sonunda onu hedefine ulaştırdı.** 8 yıl sonunda kaybedilen 4 zeplin ve bir ton para olsa da, büyük bir ilgi odağına dönüşen bu hava taşıtı ulusal bir itibar konusu oldu ve kamu destekli finansman sonucunda Kont von Zeppelin önce Luftschiffbau Zeppelin GmbH adlı şirketini ve Zeppelin Derneği'ni, sonra da DELAG adlı ilk havayolu şirketini kurdu. DELAG zeplinle ilk ticari uçuşları 1910'da başlattı. Sonraki 4 yıl içinde ise DELAG 1500'den fazla uçuş boyunca 10 binden fazla yolcu taşıdı .Savaş sembolünden barış meleğine Hemen her icat gibi zeplin de kötü emellere alet edildi. İlk ticari uçuşlardan sonra zeplinler Alman ordusu için üretilmeye başlandı ve 1. Dünya Savaşı'nda İngiltere'ye karşı bombardıman amaçlı kullanıldı. Sonunda savaşı kaybeden Almanya'nın, imzaladığı antlaşmalar gereği askeri araç üretimi zeplini de kapsayacak şekilde yasaklandı. 1917'de Kont von Zeppelin savaşın sonunu göremeden önce öldüğü için şirketin başkanlık koltuğunu Hugo Eckener devraldı. Daha barış yanlısı olan Eckener, rakip bir şirket olan ve askeri amaçla zeplin üreten Schütte-Lanz'ın yasaklar dolayısıyla devre dışı kalmasını fırsat bilerek sivil hava taşımacılığına odaklanmak istedi. Yine de savaşı kazanan müttefikler zeplin üretmelerine izin vermedi ve üretim tesisleri 1924'e kadar zeplin yerine alüminyum kap kacak üretmek zorunda kaldı. Kont von Zeppelin'in azmi Eckener'e de bulaşmış olacak ki, şirketin kapısına kilit vurmak yerine sabırla şanslarının dönmesini beklediler. Diğer taraftan, 1921'den beri kendi zeplinleriyle başarısız uçuş denemeleri yapan ABD de sonunda bu makineleri Almanya'dan almaya karar verdi. Aslında buna almak denemez, çünkü Almanya sipariş edilen zeplinleri savaş tazminatı sebebiyle ABD'ye hibe edecekti. Eckener bu fırsatı kaçırmadı, çünkü sonunda zeplin üretimine devam edebileceklerdi, tabii parasını da Alman devleti ödeyecekti. Sonunda üretilen LZ 126 Eckener'in komutası altında 12 Ekim 1924'te Almanya'dan ABD'ye doğru yola çıktı. Neredeyse 81 saatlik bir yolcuktan sonra ABD'ye ulaşan LZ 126 ve ekibi Beyaz Saray'da dönemin başkanı Calvin Coolidge tarafından karşılandı. Başkan Coolidge LZ 126 için bir barış meleği tabirini kullandı. LZ 126'nın yeni adı artık ZR 3 USS Los Angeles idi. USS Los Angeles 8 yıl sonra emekliye ayrılana kadar görevini sorunsuzca yerine getirdi.Graf Zeplini ve Altın Çağ USS Los Angeles, ya da eski adıyla LZ 126 büyük sükse yaratsa da, Eckener LZ 127'nin üretimi için 4 yıl daha beklemek ve yine kamu finansmanı almak zorunda kaldı. LZ 127, mucit Kont von Zeppelin onuruna isimlendirilerek Graf Zeplini adını almıştı . Bu makine o güne kadar yapılmış en büyük hava gemisiydi. 237 metre uzunluk ve 36 metre çapa sahip bu devin 40 kişilik mürettebatı vardı. 105 bin metreküplük hacmi 42 tane olimpik yüzme havuzununkine bedeldi. Bu hacim 87 ton toplam ağırlık ve 20 yolcu taşıyabiliyordu . Bugünle karşılaştırma yapmak gerekirse, en büyük ve en modern yolcu uçağı 73 metre uzunluk 80 metre kanat açıklığına sahip olan A380. A380 575 ton ağırlık ve 500'den fazla yolcu taşıyabiliyor . Burada hacim-taşıma kapasitesi açısından hava gemilerinin aslında ne kadar düşük verimde olduğunu görebiliyoruz. Graf Zeplini bu zaafına rağmen inanılmaz bir seyahat performansı sergiliyordu. Saatte 120 kilometreye sahip bir hızla hiç durmadan 118 saat uçabiliyordu. Bu 14 bin kilometrelik bir menzile denk geliyor, yani Ankara-Syndey arasındaki uzaklık kadar. Graf Zeplini, tarifeli yolcu seferlerine başlamadan önce kendini dünyaya bir güzel tanıttı. 1929'da Eckener kaptan koltuğunda olmak üzere, meşhur dünya turu için ABD'nin New Jersey eyaletinden havalanıp, Atlantik'i geçerek Almanya'nın Friedrichshafen şehrinde ikmal molası verdi. Daha sonra 102 saate yakın aralıksız uçarak doğu Avrupa ve Sibirya üzerinden Japonya'ya vardı. 5 günlük bir mola sonrası Pasifik üstünden ABD'nin batı kıyısına ulaştı ve ülkeyi baştan başa katederek başlangıç noktasına erişti. Tabii, uçuş masraflarını karşılamak içinse bir uçuşta 100 binden fazla kartpostal ve mektubu normalden en az 50 kat pahalıya taşıyordu. Üstünden geçtiği bütün şehirlerde insanlar sokaklara dökülürken ve Ruslar dünya turu sırasında Moskova'nın üstünden uçulmamasını gururlarına yediremezken, Graf Zeplini ile mektup göndermek ise bir ayrıcalıktı. 1932-1937 arasında Almanya-Brezilya arasında tarifeli uçuşlar da yapan Graf Zeplini emekliye ayrılana kadar 144 tanesi okyanus aşırı olmak üzere toplamda 590 uçuş yaptı ve 13 binden fazla yolcu taşıdı. Toplam 1,7 milyon kilometre mesafe katetti ki, dünyanın ekvatordaki çevresinin 40 katı eder. Havada geçirdiği süre ise 717 güne, yani 2 yıla denkti. Graf Zeplini'ni emekliye ayıransa havacılıkta bir devri kapatan Hindenburg faciasıydı. Graf Zeplini dünya turu sonunda New York'a varırken. Hindenburg faciası Zeplinlerin havada kalabilmeleri için son derece yanıcı bir gaz olan hidrojenle doldurulduğunu belirtmiştik. Bu tehlikenin baştan beri farkında olan Eckener, helyumla çalışmak üzere LZ 129'u geliştirdi. Ne var ki, dönemin tek tedarikçisi olan ABD, LZ 129 yani Hindenburg için helyum vermeyi reddetti. 1933'te iktidara gelen Nazi partisi zeplin işletmelerini devlet kontrolü altına aldığından beri bu araçları propaganda amaçlı kullanıyordu ve ABD bu durumdan rahatsızdı. Yine de Hindenburg Almanya-ABD arasındaki uçuşlarına devam ediyordu, ama hidrojen gazı kullanarak. Diğer taraftan, Eckener zeplinlerinin Nazi partisinin emellerine alet edilmesine açıkça itiraz etmişti. Bu hareketi kendisinin hükümet karşıtı ilan edilmesine sebep olmuş, basında adının geçmesi veya fotoğrafının basılması ise yasaklanmıştı. Artık tamamiyle Nazi kontrolü altında olan zeplin faaliyetleri de tecrübesiz mürettebat tarafından Eckener'in koyduğu emniyet kuralları çoğu kez çiğnenerek yapılıyordu. 6 Mayıs 1937'de okyanus ötesi bir uçuş sonrası Lakehurst'e iniş için alçalan Hindenburg'un kuyruğu bir anda alev içinde kaldı. Tüm zeplinin yanıp kül olması ise 30 saniye civarında sürdü. 14 mürettebat ve 22 yolcu hayatını kaybetti. Kazanın kesin sebebi hala belirlenmiş değil, ama kayıtlarda en büyük olasılığın statik elektrik sonucu gaz haznelerinden sızan hidrojenin alev alması belirtiliyor. Tabii sabotaj iddiaları da eksik olmadı. 36 kişinin hayatına mal olan Hindenburg faciasından sonra bütün yolcu seferleri iptal edildi. Hala faaliyette olan Graf Zeplini de semalara veda edip hurdaya çekilmek zorunda kaldı. Naziler birkaç tane daha zeplin imal edip, bunları istihbarat amaçlı kullanmak istedilerse de bu makinelerin düşman uçaklar karşısındaki hantallıkları kendi sonlarını getirdi. 1940'ta son zeplinler LZ 127 ve LZ 130, henüz iskeleti yapılmış olan LZ 131 ile birlikte yok edildiler . Hindenburg'un yanışı Bugün Peki zeplinler siyah beyaz fotoğraflarda mı kaldı? Zeplinin doğum yeri olan Friedrichshafen kentinde özel bir firma 1990'dan beri Zeppelin NT adı altında yeni nesil hava gemileri üretiyor . Bu hava gemilerine zeplin demek aslında kısmen yanlış, çünkü yukarıda bahsettiğimiz tasarımlardan en büyük farkı yeni neslin esnemez değil, yarı esner bir hava gemisi olması. İskeleti karbon destekli plastik, alüminyum, aramid gibi son derece hafif ama dayanıklı malzemelerden oluşuyor. Ve evet, hidrojen yerine helyumla çalışıyor. Tabii burada iki sorun var. Birincisi, helyumun hidrojene kıyasla %7 daha az yük kaldırabilmesi. Bu oran küçük gibi görünse de, yüksek bir hacimle çarpıldığında toplam kaldırılabilir yük miktarı da önemli derecede değişiyor. Dolayısıyla, Zeppelin NT dolu depoyla havadan 300 kilogram daha ağır olduğu için kalkışta ve yakıt depoları belli bir seviyeye düşene kadar uçuş sırasında helikopteri andıran pervaneler kullanıyor. Bundan başka, yeni nesil zeplinin hacmi de Graf Zeplinine kıyasla 12 kat daha küçük. Aklımıza şu soru takılıyor olabilir: Neden daha büyük bir hacim kullanılmıyor? Mühendislerin bu hesabı yaptığına eminim. Benim aklıma gelen en büyük engel, artan hacmi desteklemek için kullanılacak iskelet ve kaplama miktarının da artacak olması. Hidrojen ve helyum gibi küçük moleküllü gazların sızmasını engellemek için de 3 tabakalı bir kılıf kullanılıyor; bu da fazladan ağırlık demek. Bundan başka, ebat arttıkça uçuşta kararlılık ve iskelette mukavemet sorunları da baş gösteriyor olabilir. Zeplinlerin en büyük zaafları dev hacimlerinden dolayı sert rüzgarlarda kolaylıkla sürüklenmeleriydi. Hatırlayın Kont von Zeppelin bu yüzden kaç tane zeplin kaybetti. Hatta Hindenburg'un bile bu yüzden düştüğü tahmin ediliyor. Bu yüzden daha büyük hacimleri kontrol etmek için daha güçlü itiş motorları gerekiyor olmalı. Daha güçlü motor, daha fazla ağırlık demek. Yine başa dönüyoruz. Elimizde kullanabileceğimiz en hafif ve yanıcı olmayan gaz da helyum olduğuna göre, buradaki tek çare daha hafif ama mukavemetten ödün vermeyen başka malzemeler kullanmakta. Kimbilir belki grafen veya örümcek ağı destekli malzemeler burada imdada yetişebilir. Bugüne kadar 5 yeni nesil zeplin üretilmiş ve bunlar çoğu zaman turistik amaçla veya reklam için kullanılıyor. Eğer 45 dakikalık bir uçuş için 300 avroyu gözden çıkarırsanız, Friedrichshafen'da hoş bir tecrübe yaşayabilirsiniz. Ama bu Graf Zeplini ile günlerce uçmak gibi bir tecrübeyle kıyaslanamaz tabii. En heyecan verici haberi ise sona sakladım. İngiltere'de özel bir şirket Amerikan askeri havacılık şirketlerinden biriyle birlikte Airlander adını verdikleri yeni bir hava gemisi tasarımı geliştirdi . Airlander'ın iki farklı modeli var. Birinci model, iletişim, coğrafi gözlem, istihbarat gibi uzun süre havada kalmayı gerektirecek projeler için tasarlanmış. Burada akla insansız hava araçları geliyor olabilir, ama bu araçlar Airlander kadar uzun süre uçabilecek kapasitede değiller. İkinci model ise, 200 tonluk bir yükü bir seferde 5000 kilometre uzağa taşıyabiliyor. Aynı yükü taşıyabilecek bir uçak kalkış ve iniş pistine ihtiyaç duyuyorken, dünyanın en güçlü helikopteri ise ne bu kadar ağır bir yük taşıyabiliyor ne de bu kadar uzun bir menzile sahip. Özellikle afet yardım ve madencilik konularında bu aracın çok faydalı olacağı belirtiliyor. Kısacası, Airlander çok ağır yükleri uzak mesafelere havadan taşıyıp istenilen satıha indirebiliyor. Hem de uçak veya helikopterlerden çok daha çevre dostu. Son olarak sizi Airlanderin tanıtım filmi ile başbaşa bırakıyorum. Bu makine son derece umut vaat edici görünüyor. Umarım yakın zamanda sivil taşımacılık için de kullanıma sunulur ve uçakların havadaki tekeli kırılır. Airlander tanıtımı *Merak edenler içın burada hesapların detaylarını sunuyorum. 2 kilometre irtifadaki havanın basıncı deniz seviyesindekinin %80'i kadarken, sıcaklık 0 C civarında olacağı için, ideal gaz kanununa göre havanın yoğunluğu metreküp başına 1,03 kilogram kadardır. Aynı basınçlarda, 150 C sıcaklıktaki havanın yoğunluğu ise metreküp başına 0,67 kilogram kadardır. Yine aynı basınçlarda, helyum ve hidrojenin yoğunlukları ise sırasıyla 0,14 ve 0,07 olarak hesaplanabilir. Gazın kaldırma kuvvetini bulmak içinse hacim, gaz ve soğuk hava arasındaki yoğunluk farkıyla çarpılır. **Yafes Çelebi, İhsan Oktay Anar'ın Kitab-ül Hiyel adlı eserindeki temel karakterlerden birisinin adıdır. Kendisi Osmanlı devrinde yaşamış, ömrünü çalışmayan projelere adamış, hayali bir makine mühendisidır. Meraklısına, yine aynı yazarın Yedinci Gün adlı eserini tavsiye ediyorum, zira orada kahramanlarımız bu sefer bir zeplin imal ediyorlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/05/dosyalar/akilli-cam-teknolojisiyle-gorunmez-olun.html", "text": "Cam binlerce yıl öncesinden beri medeniyetimizin bütün gelişim aşamalarında gerek sıradan eşyaların üretiminde gerekse dönemin teknolojik icatlarında çokça kez kullanılmıştır. Fakat yine de söz konusu cam olduğunda akla ilk gelen şey pencerelerdir. Bir bina tasarlamak istediğinizde bina içerisinin dışarının kötü hava koşullarına karşı dayanıklı olmasını diğer yandansa güneş ışığının istenildiği zaman içeri girebilmesini istersiniz. Buna izin verebilecek tek yapı kuşkusuz camlardır. Yani cam pencere ilişkisi aslına bakılırsa camın neredeyse kusursuza yakın ölçüde ışığı geçirebiliyor oluşundan ileri gelir. Ancak kimi zaman camın bu sorgusuz sualsiz ışığı geçiriyor oluşu istenmeyen bir durum olarak karşımıza çıkar. Dışarıda hava karardığında evin içerisindeki ışığın dışarıya geçip dışarıdakiler tarafından görülmek istemezsiniz. Ne de olsa klasik camlar üzerlerine gelen ışığın dışarıdan mı yoksa içeriden mi geliyor olduklarını seçemez ve neredeyse tüm ışığı geçirirler. İnsanoğlu bunun için yine hayli eski ve bir o kadar da pratik bir çözüm üretmiştir: perde. Sabah dışarıdaki gün ışığını almak için perdenizi açar akşamsa içeriden gelen ışığın dışarı çıkmasını önlemek için perdenizi kapatırsınız. Artık temel bilimlerde ışığın davranışları hakkında edindiğimiz bilgiler ve gelişen teknolojimiz sayesinde perde gibi mekanik bir çözüm kullanmaya ihtiyacımız yok. Sıradan bir cama yapılacak özel bir kaplama sayesinde onu 'akıllı cama' dönüştürmek mümkün. Yani temelde akıllı camlar, klasik cam ve perde ikilisini birleştiriyor. Bu camlar bildiğimiz klasik camlar gibi ışığı sorgusuz sualsiz geçirmek yerine günün hangi saatlerinde ne kadar miktarda ışık geçireceklerini kendileri ayarlayabiliyorlar. Üstelik artan piyasalaşma ve ucuz üretim tekniklerinin gelişmesiyle birlikte şu anda bu teknolojiye ev ve ofislerimizde sahip olmaya bir hayli yakınız! Camın Kısa Bir Özgeçmişi Klasik anlamda bildiğimiz cam en az 4500 yıldır hayatımızın bir parçası. Mısır medeniyetinde MÖ 2500 yılına tarihlendirilen cam boncuklardan günümüzde ev ve ofislerimizin dış yüzeyini dolduran camlara kadar medeniyetimizin bütün bir gelişimi içerisinde pek çok yerde camı kullandığımız söylenebilir. Bugünkü gelişmişlik düzeyimizde dahi asırlar önce Mısır medeniyetinde üretilebilen ve işlenebilen bu malzemeyi hala üretmekte ve en basit araç gereçlerimizden uzay teknolojisine kadar geniş bir yelpazede kullanmaktayız. Malzeme bilimi içerisinden bakacak olursak cam amorf katı olarak tanımlanabilecek bir malzemedir. Amorf terimi cam içerisindeki molekül dizilimlerinin düzensiz bir yapıda oluşundan gelir ki zaten cam sahip olduğu yüksek ışık geçirgenliğini de buna borçludur. Diğer yandan camın katı bir malzeme olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilmek de ne yazık ki mümkün değil. Çünkü sıvılara özgü bir özellik olan viskozite camın karakteristik bir davranışı olarak karşımıza çıkıyor. Eğer camın bir viskozitesi var ise akla şu soru geliyor: cam akıyor mu? Bu soruya gözlemle desteklenen bir cevap verebilmemiz ne yazık ki mümkün değil çünkü camın viskozitesi öylesine yüksek ki yani akmaya karşı öyle yüksek bir dirence sahip ki akmayı gözlemlemek için neredeyse evrenin yaşıyla kıyaslanabilecek kadar bir zaman beklememiz gerekiyor. Dolayısıyla camın akıp akmadığı tartışması kuramsal olmaktan öteye gidemiyor. Diğer yandan katı malzemelerin sahip oldukları karakterize erime sıcaklığı cam için geçerli değil. Yani cam için şu sıcaklıkta erir diyebileceğiniz bir sıcaklık değeri yok. Dolayısıyla camın faz durumu için sıvı özellikler gösteren katı bir madde tanımı yapmak nispeten doğru olabilir. Fakat bu tartışma tamamen kuramsal bir tartışmadır. Pratik bir önemi yoktur. Aslında camın hangi fazda olduğunu anlamak için ona kafanızı çarpmanız yetecektir! Camın kimyasını inceleyemeye kalktığımızda da çok çeşitli bir yelpazeyle karşılaşırız. Farklı özelliklere sahip camlar üretmek üzere değişik kimyasal bileşiklerin yapıya katılmasıyla çok çeşitli camlar üretilebiliyor. Bu yüzden camın kimyası konusunda bir genellemeye gitmek sakınca doğurabilir. Ancak insanoğlunun farklı özelliklerini düşünmeden geleneksel yöntemlerle ürettiği cama 'adi cam' tanımı yaparsak bir kimyadan bahsetmek mümkün olur. Adi cam yapısında kum-soda-kireç bileşenlerini barındırır. Ancak dediğimiz gibi günümüzde karşımıza çıkacak herhangi bir cam büyük ihtimalle yalnızca bu bileşenlerden ibaret olmayıp farklı özellikler için farklı kimyasal yapılarla desteklenmiş türde olacaktır. Klasik Camdan Akıllı Camlara Geçiş Her saniye gelişmekte olan teknoloji, karşımıza telefon, televizyon, bilgisayar gibi yeni aygıtlar çıkarmanın yanı sıra halihazırda yüzyıllardır hayatımızda olan bazı malzeme ve aygıtları da geliştirip dönüştürüyor. Cam, teknolojik ilerlemeler neticesinde gelişen ve dönüşen malzemelere güzel bir örnek oluşturuyor. Öyle ki statik yapısıyla bildiğimiz, yani çevresindeki herhangi bir değişkene cevap veremeyen klasik camlar yerine artık çevre değişkenlerine göre kendini ayarlayabilen yani bir anlamda aygıtlaşan camları konuşabiliyoruz. Bütün teknolojik gelişmeler temel bilimde kaydedilen ilerlemelere dayanır. Gelişen teknolojinin klasik camdan akıllı cama dönüştürdüğü bu aygıtlarda, yapılarını, optik biliminde kaydettiğimiz olağanüstü bilimsel ilerlemelere borçludur. Işığın davranışını ve maddeyle etkileşimini böylesine ileri düzeyde biliyor olmasaydık bu teknolojiyi geliştirebilmemiz de mümkün olmayacaktı. Işığın bir cama hatta daha genel anlamda bir madde üzerine düşmesi yansıyan, geçen ve emilen olmak üzere temelde üç farklı bileşene bölünmesiyle sonuçlanır. Daha önce de söylediğimiz gibi camlar ışığı yüksek oranda geçirme kapasitesine sahiptirler. Fakat klasik camlar için ne kadar miktarda ışık geçirileceği tamamen camın kimyasıyla alakalıdır. Eğer isterseniz ışığı %50 oranında geçiren bir klasik cam üretebilirsiniz. Ancak camın kullanımı sırasında sonradan bu oranı değiştirebilmeniz söz konusu değildir. Akıllı camları da akıllı yapan şey camın kullanımı sırasında hangi zaman diliminde ne kadar miktarda ışığın geçeceğini ayarlayabiliyor oluşumuzdur. Yani akıllı camlarla çevrili bir ofis içerisinde çalışıyorsanız perde veya jaluzi gibi herhangi bir mekanik çözüm kullanmadan istediğiniz zaman ışığın geçmesine izin vererek dışarısını görebilir, özel bir toplantı yürüttüğünüz esnada ise ışığın geçmesine izin vermeyerek dışarıdan görünürlüğünüzü sonlandırabilirsiniz. Akıllı Camlar Nasıl Çalışır? Çalışma yapısı bakımından farklı çeşitlerde akıllı cam sistemlerinden bahsetmek mümkün. Bunlar Askı parçacık sistemi , elektrokromik sistem ve polimer dağınık sıvı kristal sistem olmak üzere temelde 3 tiptir. Biz bu yazıda LCD televizyonlardan tanıdık olduğumuz sıvı kristal sistemli ve askı parçacık sistemli akıllı camların çalışma yapısını inceleyeceğiz. Elektrokromik sistem için yazının sonunda verdiğim ileri okumalara başvurabilirsiniz. SPD Sistemli Akıllı Cam SPD tipi akıllı camların çalışma sistemi oldukça basittir. İki ayrı cam yüzeyine kaplanan şeffaf iletken yüzeyler birbirlerine bakacak şekilde konumlandırılıp ara bölmeye ise sisteme adını veren askı parçacıklar yerleştirilerek SPD sistemi oluşturulur. Sistem içerisinde iletken yüzeyler sanki bir kondansatörün yük depolayan iki plakası gibi kullanılacak şekilde bir akım kaynağına bağlanır. İletken yüzeylere güç verilmezken bölmedeki askı parçacıklar gelişigüzel bir şekilde konumlanmışlardır ve ışığın geçebileceği herhangi bir yol yoktur. Devreye güç verildiğinde ise yüzeyler arasında meydana gelen potansiyel fark ara bölgede bir elektrik alanın oluşmasına yol açar. Askı parçacıklar bu elektrik alanın etkisiyle bir çizgi boyunca hizalanırlar. Bu hizalanma sonucu bölme içerisinde ışığın diğer bölgeye geçebileceği yollar oluşur. Elektrik alan arttırıldıkça bu hizalanma daha da keskinleşir ve daha da fazla miktarda ışığın geçmesi sağlanır. Böylelikle eğer SPD tipi akıllı cam kullanılan bir ofiste çalışıyorsanız istediğiniz anda perde veya jaluzi gibi mekanik bir çözüme başvurmadan bir tuşa basarak camlarınızı karartabilir dışarıdan görünürlüğünüze son verebilirsiniz. Diğer yandan birazdan inceleyeceğimiz PDLC sisteminden farklı olarak SPD sisteminde geçecek ışığın miktarını ayarlayabilirsiniz. İletken yüzeylere ne kadar akım verirseniz o kadar güçlü bir elektrik alan oluşacak, askı parçacıklar o kadar düzgün bir hizalanma içerisine girecek ve o kadar miktarda ışığın geçmesi sağlanacaktır. Yani devreye verilecek güç arttıkça geçmesine izin verilen ışık miktarı artacaktır. Sistemi manuel kullanmanın yanı sıra devreye bağlayacağınız sensörlerle otomatik olarak da kullanabilirsiniz. Örneğin evler için bir fotosel kullanarak gün ışığı ortamında akıllı camınızı aktif gece ise otomatik olarak pasif konumda çalışacak şekilde ayarlayabilirsiniz. PDLC Sistemli Akıllı Cam PDLC sistemi ise ismen size tanıdık gelebilir. Şu anda bu yazıyı sıvı kristal bir ekrandan okuyor olabilirsiniz. Sıvı kristallerin akıllı camlar için kullanımı da ekranlar için kullanımına oldukça benzerdir. Sıvı kristaller, SPD sisteminde olduğu gibi ara bölmede konumlandırılırlar. İletken yüzeylere verilen akım yine bir elektrik alan oluşturur ve sıvı kristaller elektrik alanın yokluğunda rastgele konumlanmışken elektrik alanla birlikte hizalanırlar. Böylelikle yine ışığın diğer tarafa geçebileceği yollar oluşur. PDLC sisteminde daha öncede söylediğimiz gibi bir ara durum söz konusu değildir. Yani voltajı değiştirerek geçen ışık miktarını ayarlayamazsınız. Sistemin yalnızca açık ve kapalı olduğu durumlar vardır. PDLC nispeten daha eski ve daha yaygın kullanılan bir teknolojidir. Bu tarz akıllı camlarla karşılaşmak yüksek bir olasılıktır. Çünkü PDLC sisteminin SPD'ye göre ışığı geçirme oranı daha yüksektir. Sistem aktif durumdayken SPD açık mavi renkte ışığı geçirirken PDLC dalgaboyu ayırımı yapmadan temiz ışığı geçirir. Akıllı Cam Uygulamaları Akıllı camın uygulama alanı oldukça geniş. Toplantı salonları veya makam odalarında güvenlik kaygısıyla özel bölümleri ayırmada, arabalarda yine korunma ve güvenlik kaygısıyla, hastanelerin özellikle yoğun bakım ünitelerinde ziyaretçilerin hastayı herhangi bir mikrobiyal tehlikeye mahal vermeden uzaktan görebilmelerinde, PDLC tipi akıllı camın okul ve müzelerde projeksiyon ekranı olarak kullanılmasında, AVM'lerin veya daha genel anlamda mağazaların soyunma kabinlerinde, banyo tuvalet veya duşakabinlerde kısacası camın olduğu her yerde akıllı cam kendine uygulama alanı bulabilir. Alçıpan, ahşap, duvar gibi bilindik yöntemler yerine akıllı cam bölmelendirmede daha estetik bir çözüm sunar. Son dönemlerde estetik kaygılar sonucu özellikle inşaat alanında camın giderek daha fazla hayatımıza girdiğini görüyoruz. Dış cephesi komple camdan oluşturulmuş olan binalar için akıllı cam teknolojisi son derece kullanışlı bir çözüm üretiyor. Son olarak akıllı camın avantajlarını ele almalıyız. Bilindiği gibi ışık enerji demektir. Akıllı camlarla birlikte herhangi bir odanın içerisine programlı bir şekilde alınan ışık kayda değer miktarda enerji tasarrufu sağlar. Klimanızın harcadığı enerji miktarını düşürür. Şöyle düşünelim: siz henüz ofisinize gelip işbaşı yapmadığınız sabah saatlerinde akıllı camınız fotosel sayesinde otomatik olarak aktifleşerek günün ilk ışıklarını odaya alır ve siz gelene kadar oda bir miktar ısınmış olur. Böylelikle ısınma maliyetinden tasarruf edebilmek mümkün hale gelir. Bu aşamada akıllı camın harcadığı elektriği soruyor olabilirsiniz. Akıllı camlar çalışma sistemine bağlı olarak ciddi miktarda az enerjiyle çalışırlar. Birkaç penceredeki akıllı cam sisteminin çalıştırıldığı anda dahi harcadığı enerji tek bir ampulün harcadığından düşüktür. Bunun yanı sıra akıllı camlar zararlı ultraviyole ışıktan korunmak için de iyi bir yöntemdir. Bir akıllı cam UV aktivitesine göre çalıştırılarak bu zararlı ışınların yoğunlukta olduğu saatlerde akıllı camın ışığın geçmesine izin vermemesini sağlayarak çalışma veya ev ortamınızda bu ışınlardan korunabilirsiniz. Sonuç Daha estetik oluşu veya perde vb. çözümlere kıyasla temizlik gerektirmiyor oluşu gibi avantajlarıyla birlikte akıllı camlar, ışığın maksimum miktarda geçmesinin önem arz etmediği her uygulamada kullanılabilir. İncelediğimiz sistemlerden de anlaşılabileceği gibi ışığın geçmesi için ne kadar yol açılırsa açılsın camlar arasında konumlanan parçacıkların kendileri bir miktar ışığın yansımasına yani geçirilememesine neden olur. Dolayısıyla hiçbir akıllı cam uygulaması klasik bir camda olduğu kadar ışığı geçiremez. Ancak yine de bu durum görünürlüğü etkilemez. İstediğiniz an yalnızca bir tuşa basarak, temel bilimlere ömürlerini adamış nice aklın geliştirdiği optik bilgimiz sayesinde üretilebilen bir teknoloji olan akıllı camınızın ardında görünmez olabilirsiniz!"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/05/dosyalar/bir-radyoaktivite-kalkani-kolay-evriliyor.html", "text": "Bir bakteriye laboratuvarda evrim ile radyoaktiviteye karşı direnç kazandırıldı: Hem de sadece 3 değişinim ile! Televizyonun tek kanallı olduğu dönemde çocuktum ben. Merakla beklediğim, çıkınca kaçırmadığım filmlerden biriydi Superman. Lex Luthor'un Superman'i kriptonite zincirlediği sahne, daha o zaman aklıma kazınmıştı. Kriptonit radyoaktif bir maddeydi, karşısında Superman bu yüzden güçsüz kalıyordu. Peki neden yalnızca Superman'e işliyordu bu radyoaktivite de başkasına bir şey olmuyordu? Onu bilmiyorum. Radyoaktif ışınımın canlılara zararını Hiroşima, Nagazaki ve Çernobil'de gördük. Bunları daha önce Fukuşima ve sonrası yazımda işlemiştim. Ama doğada, bize ölümcül olan bu ışınımlara ciddi direnç gösterebilen tek hücreli canlılar var. Mesela Deinococcus radiodurans adlı bir bakteri (kısaca D. rad., Şekil 1A), bir insanı öldürecek ışınım dozunun binlerce katından bile sağ çıkabiliyor. İyi ama bunu nasıl yapıyor? Işınımın zarar verdiği DNA'sını daha iyi mi onarıyor? Baksan, DNA tamiri mekanizmasında yer alan proteinler aşağı yukarı koli basilinde (Escherischia coli, Şekil 1B) de var, ama tıpatıp aynı değil. Aralarındaki farklar mı ışınlara direnci yaratan, yoksa enzimlerin miktarı mı? Bu soruların cevaplarını merak eden araştırmacılar yıllardır D. rad. üzerinde çalışıyordu. ABD'deki Wisconsin Üniversitesi'nden Michael Cox ise başka bir yol izledi: Işınıma hassas bir bakteri olan koli basilini, ışınıma direnç kazanacak şekilde laboratuvar ortamında evrimleştirdi. Direncin kaynağı: Yıkılmayıp ayakta kalanlar Aslında bu deneyin mantığı çok yeni sayılmaz. Daha önce bakterilerin antibiyotiklere nasıl direnç geliştirdiğinden bahsetmiştim. Bir grup bakteriyi antibiyotiğe maruz bıraktığımızda, antibiyotiğe hassas olanlar ölüyor, dirençliler ayakta kalıyor ve çoğalıyordu (Şekil 2). Cox ve ekibi hassas koli basileriyle işe başladı. Tek bir bakteri kolonisinden çoğaltılmış 4 ayrı koli basili topluluğunu, paralel ortamlarda ve eş zamanda deneysel olarak evrimleştirdi. Bunu şöyle yaptı: Bakterileri önce gama ışınlarına maruz bıraktı, ölenler öldü, kalanlar çoğaldı. Sonra bunları yine gama ışınlarına maruz bıraktı. Bu döngüyü 19 defa tekrarladıktan sonra elindeki koli basilleri artık gama ışınlarına çok daha dirençli hale gelmişti (Şekil 3). Yıkılmayan nasıl yıkılmıyor? Bu direnci sağlayan neydi? Akla ilk gelen, gama ışınlarının bir yandan bakterilerin genlerinde değişinimlere sebep olduğu, bunların bir kısmının tam da gama ışınlarının zararına karşı direnç sağladığı idi. Direnç sağlayan bu değişinimlere sahip bakteriler çoğalıyor, diğerleri ölüyor olmalıydı. Ekip bu öngörüyü sınamak için hem dirençli hem de dirençsiz bakterilerden rastgele kolonilerin genomlarını ortaya çıkardı ve karşılaştırdı. Gama ışınları rastgele birçok değişinime yol açmıştı, ama bunlardan hangileri bakterinin kazandığı dirençle ilgili olabilirdi? Aslında ekibin deneye bir değil, dört ayrı grupla başlamasının sebebi, karşılaşacakları bu soruydu. Direnç kazandıran genler bu dirençli grupların sadece birinde değil, birden çoğunda etkilenmiş olmalıydı. Ekip özellikle birkaç ayrı grupta etkilenmiş genleri bulup çıkardı, ve daha önceki araştırmaları tarayıp bunların işlevlerini buldu. Ortaya şöyle bir liste çıktı: Böylece bir genom taraması sayesinde, direnç kazandırabileceğini düşündükleri 8 gen ortaya çıkmış oldu. Direncin gerçekten de bu genlerden geldiğinden emin olmak, diğer genlerin etkilerini ekarte edebilmek için daha sıkı kontrollü deneylere ihtiyaç vardı. Bu yüzden öncelikle en baştaki dirençsiz bakterileri aldılar, bunlara yukarıdaki listedeki değişime uğramış genleri birer birer, ikişer ikişer ve üçer üçer kendileri eklediler. Sonra da genetiği değiştirilmiş bu bakterilerin gama ışınlarından ne kadar etkilendiğine baktılar. Şekil 4A'da bu deneyin sonuçlarını görüyorsunuz. Dirençsiz bakteriler gama ışınlarına tutulduğunda ancak milyonda biri hayatta kalabiliyor. DNA tamirine yarayan 3 gendeki değişinimler birer birer bakteriye eklendiğinde bu oran binde birlere kadar çıkıyor, yani bu bakteriler öncekilerin 100 katı direnç gösteriyor. Son olarak, 3 değişinimi birden taşıyan bakterilerin yüzde biri hayatta kalıyor, yani üç genin birden değişinimi, bakteriye 1000 kat direnç kazandırıyor. Ayrıca, ilk deneyde 20 döngüden direnç kazanmış bakterileri alıp bunlardan yukarıdaki listedeki değişimleri birer birer, ikişer ikişer ve üçer üçer kendileri çıkardılar (Şekil 4B, kırmızı renkli yazılar). Yine, DNA tamirine dair genlerdeki değişinimler çıktıkça bakterinin direnci azalıyor, üçü birden normale dönünce de bakterinin kazandığı direnç tamamen kayboluyor. Şekil 5'te ise bir yarışın sonucunu görüyorsunuz. 3 gen değişinimine bağlı olarak 1000 kat direnç kazanmış olduğunu Şekil 4A'da gördüğümüz bakteriler, dirençsizlerle yan yana ekilip gama ışınları altında onlarla yarıştırıldığında, dirençli bakterilerin dirençsizlerden çok daha fazla çoğalabildiği görülüyor. Üç yeni yararlı değişinim Yani, koli basilinin gama ışınlarına karşı kazandığı bu olağanüstü direnç, yalnızca 3 değişinimle açıklanabiliyor. Bu ilginç, ama büyük bir sürpriz değil. İnsanlarda Y kromozomu üzerinde yapılan bir araştırmaya göre bir babadan oğluna 100-200 arası yeni değişinim geçiyor. Yaygın bilginin aksine, bunların ezici çoğunluğunun canlıya olumlu veya olumsuz bir etkisi yok. Bu araştırmadaki gibi canlıya avantaj sağlayan değişinimlerin en önemli örneği, Michigan Eyalet Üniversitesi'nden Richard Lenski'nin Uzun Vadeli Evrim Deneyinden geldi: Lenski ve ekibi, yukarıdaki deneye benzer olarak, laboratuvarda 26 yıldır koli basilinin evrimini izliyor. Bu bakteri topluluklarından bazıları yıllarca ufak değişikliklerle içinde bulundukları ortamdaki az miktardaki glukozu en iyi şekilde kullanacak şekilde evrilirken, bir grup bakteri ortamdaki sitrik asiti de kullanmasını sağlayan değişinimlere uğradı. Bu bakteri ve ardılları, bu atılımla elde ettikleri avantaj sayesinde daha çok çoğaldı ve ortamı ele geçirdi. Daha fazlasını bu yazıda okuyabilirsiniz. Peki ama D. rad. gibi canlıların radyoaktif ışınıma karşı doğal dirençleri de bu değişinimlere mi bağlı? Peki, Dünya yüzeyinde o kadar da yüksek seviyede gama ışınımı gözlenmezken D. rad. neden böyle bir evrim geçirdi? Belki de Cox'un ekibinden birileri şimdi bu soruların cevaplarını arıyordur. Belki de Çernobil'in, Fukuşima'nın enkazının çevresinde bu tür değişikliklerden geçen mikroorganizmalar bulunabilir. Hatta başka mikrorganizmalara bu direnci genetik yöntemlerle biz aşılayıp onları Çernobil'in, Fukuşima'nın etrafını temizlemekte kullanabiliriz belki de. Ama DC Comics bunu Superman'e yapmaz bence. Zaafsız kahraman mı olur?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/05/dosyalar/robocopun-beyninde-neler-oluyor.html", "text": "Kurgulanan pek çok gelecek senaryosunda, bilinç geliştiren robotların insanoğluna hükmettiğini görüyoruz. Sayısız tartışma dur durak bilmeden sürüyor. Peki yapay zekaya sahip bir makineyi insan beyniyle entegre edersek? Bir Robocop yapmak istersek? Bu yazıda, bir yarı-insan, yarı-makine olan Robocop üzerinden yapay zeka ve teknolojinin beyin gibi biyolojik bir yapıyı nasıl etkileyebileceğine dair olasılıkları; beynin yapısını, implantları ve nöropsikolojik anlamda Robocop'u inceleyeceğiz. 1987'de ilk kez çıktığından bu yana oldukça popüler olan Robocop, geçtiğimiz aylarda beyaz perdede kendini bir kez daha hatırlatan bir bilim-kurgu yapıtı. Temelde, bir patlamada vücudunun hatırı sayılır bir kısmını kaybeden polis memuru Alex Murphy'nin Omnicorp şirketi tarafından implant ve protezlerle bir robota dönüştürülerek istemediği bir hayatta tutulmasını konu alır. Film, orijinal gri Robocop'un rengini siyah olarak değiştirince çeşitli platformlarda pek çok şekilde eleştirilere maruz kaldı. Öte yandan Alex Murphy'nin geçirdiği kazadan sonra geriye sadece bir eli, iki akciğeri ve kafasının kaldığının gösterildiği sahne ile de bir miktar güldürdü. Diğer robotik ayrıntıların hepsi şimdilik bir yana Murphy'nin Robocop'a dönüştükten sonra beyin fonksiyonlarında ve kişiliğinde meydana gelen değişim pek çok soruyu akla da getiriyor. Bir makine, yaşayan biyolojik bir beyne nasıl entegre edilebilir? Öncelikle beynin yapısını iyi anlamak gerekir: Beyin, zihin ve bilinç gibi elde tutulamayan kavramların kaynağı olsa da, diğer vücut parçalarından farklı, büyülü bir yapıya da sahip değildir. Beynin, özellikle sinir hücrelerinden yani nöronlardan oluştuğunu lise bilgilerimizden hatırlayacağımız gibi bu nöronların birbirleriyle ilişki içerisinde olduğunu da tahmin edebiliriz. Evet, beyin birbiri ile özel bağlantılar kurmuş milyarlarca nörondan ve destekleyici glia hücrelerinden oluşur. Bir nöron diğerleri ile akson ve dendrit denilen özel eklentileri sayesinde bağlantı kurar. Bir nöronun dentriti ile diğerinin aksonu arasında sinaptik boşluk denilen bir boşluk vardır. Bu boşluklarda nörotrasmiterler denilen moleküller bir nörondan diğerine yol alır ve elektriksel sinyalin bir hücreden diğerine geçmesine sebep olur. Böylece beyinde sinyal iletimi gerçekleşmiş olur. Beyin faaliyetlerinin hemen hemen tamamı bu şekilde işleyen bir alışveriş ile sağlanır. Bu durumda akla bu mekanizmaya müdahale etmenin ne derece mümkün olduğu sorusu gelmektedir. Kabaca, iletim moleküllerinin miktarlarındaki değişimlerin davranışları, hisleri veya kişiliği değiştirebildiği düşünülmektedir; ancak bu mekanizmalar günümüzde bütünüyle anlaşılamamış olup, çalışmalar yoğun olarak sürmektedir. Filmde Murphy'yi Robocop'a dönüştüren Dr. Dennet Norton'ın asistanına verdiği komutlarda geçen dopamini ele alalım ve bugünkü bilgilerimizle değerlendirelim. Dopamin vücutta doğal olarak üretilen bir nörotransmiterdir. Filmde Murphy panik halinde aşırı heyecanlandığında doktor, Murphy'nin beynindeki dopamin seviyesini düşürerek onun dürtülerini ve heyecanını bastırmış, hareket kabiliyetini azaltmıştır. Dolayısıyla bu müdahelede doktorun nörotransmiterlerin gerialım özelliğinden yararlandığını düşünülebilir. Sinaptik aralığa bırakılan bir nörotransmiter sinyal iletimi gerçekleştirildikten sonra tamamı ikinci hücrede kaybolmaz ve tekrar kullanılmak üzere ilk hücre tarafından emilir. Murphy heyecan duymaya başladığında nöronları ateşlemek için sinaptik boşluklarına salınan dopamin miktarının düşürülmesi, uyarılmanın şiddetinin düşürülmesi anlamına gelecektir. Bu durumda ilk hücreyi etkileyen bir başka kimyasalın kullanımı ile dopamin üretiminin durdurulması veya geri emiliminin sağlanması, Murphy'nin beyninde dopamin miktarının düşmesini ve bir anlamda normale dönerek sakinleşmesini sağlayacaktır. Beyni izlemek ve protezleri yönetmek Henüz çok yeni bir teknoloji olsa da beyin implantları, geleceğe dair ilham ve umut vericidir. Beyin implantları sadece Robocop için değil; uzuvlarını, duyu organlarını kaybetmiş ya da felçli insanlar için de umut vaat etmektedir. Yaklaşık 40 yıl önce Eberhard Fetz, maymunların beyinlerinin özel yerlerine yerleştirdiği elektrotlar ile bu noktalardaki beyin faaliyetini elektriksel olarak tespit etti; ardından maymunları beyinlerinde bu noktaları aktive edecek şekilde eğiten Fetz, aynı zamanda harici bir makinenin beyin ile kontrol edilebileceği mesajını vermiş oluyordu. Böylece insanoğlu yepyeni bir iletişimin kapısını aralamış oldu. Bugün uygulanabilir sistemler temelde nöronların aktivitelerini izlemek amacıyla uygulanmakta ve beyinde uygulandıkları yere göre değişiklik göstermektedir. En dıştan içe doğru kafa derisi üzerine yerleştirilen EEG , beyin ile kafatası arasına yerleştirilen ECoG ve doğrudan beynin içine yerleştirilen implantlar. Bunlara ek olarak biyonik göz, işitme cihazı gibi doğrudan sinirleri uyaran sistemler kendi oluşturdukları elektrik potansiyeli ile bağlı oldukları sağlıklı sinirleri uyarabilmektedir. Elinizi yöneten A ve B adında iki adet sinir olduğunu hayal edin. Bir dizi izleme yapılıyor ve A sinirinin elinizi açarken B'nin ise kapatırken sinyal ilettiği öğreniliyor. Bu bilgi ile A sinir hücreleri aktive olduğunda açılan bir robot el üretilebilir. Bunun için en önemli şart elinize kadar gelen sinirlerin sağlıklı yani sinyal iletebilir durumda olmasıdır. Üretilmiş son model biyonik bir eli videoda izleyebilirsiniz. Robocop'un elleri kadar hızlı olmasa da bizi bekleyen geleceğin bir ön gösterimi sayılabilir. Robocop'un beyninde bir yapay zeka Filmde Robocop'un diğer robotlara karşı test edildiği sahnede Murphy'nin beyninde kontrolü elinde tutan ancak bunu Murphy'ye belli etmeyen bir yapay zekanın varlığını öğreniyoruz. Bunun mümkün olup olamayacağı bir yana, öncelikle bu durumda beyninden Murphy'den önce karar alabilen bir yapay zekaya ihtiyaç vardır ve bilim kurgu gibi gelmesine rağmen IBM'in geliştirdiği Watson adlı yapay zeka bugün bu hedefe oldukça yakın olmasıyla konuya burada dahil oluyor. Watson, IBM'in bir robottan çok insan gibi düşünen bir makine hedefiyle geliştirdiği yapay zeka. En genel özellikleriyle; terabaytlarca bilgiyi çok kısa bir sürede -videoda görüldüğü gibi- analiz edebilen Watson, insan dilini anlayabiliyor ve hipotezler oluşturarak bunlara kanıt arayabiliyor; kullanıcısından gelen geri bildirimlerden, başarı ve hatalarından söz gelişi ders çıkararak kendini geliştirebiliyor. O halde bu tekolojiyi 2028'e kadar giderek küçülterek -bir şekilde- Robocop'un beynine entegre edebildiğimizi varsayabiliriz. Murphy bilgilerin beynine yüklenmesi sırasında vücut dengesini bozacak kadar bilgiyi çok hızlı analiz ederek suçluları, ipuçlarını birleştirerek olayları çözebiliyor. Bu duruma oldukça ütopik bakıldığında Murphy'nin korunan biyolojik beyni talep ettiği ve yapay zekalı kısmı tarafından sağlanan verileri eş zamanlı olarak mantıklı değerlendirip, bağlantıları kurabilmesini sağlayabilirmiş gibi görünüyor. Nöropsikolojik bir vaka olarak Robocop Film boyunca Alex Murphy'nin giderek daha kayıtsız bir insana dönüştüğünü hatta kelimenin tam anlamıyla robotlaştığını görüyoruz. Beynin yapı ve fonksiyonlarının psikolojik olaylarla ilişkisini anlamaya çalışan nöropsikolijide, beyin hasarları psikolojik değişimlerin kaçınılmaz sebepleri olarak görülür. Bu anlamda bakıldığında Alex Murphy'nin beyninde hasara uğrayan kısımlar konusunda pek ipucuna sahip değiliz ancak kendini aynada ilk kez gördüğü sahnede ve beyin ameliyatı yapıldığı bir diğer sahnede beyninin sol kısmında bir yaralanma göze çarpmaktadır. Filmde üzerinde pek durulmayan ancak sonrasında 1840'lara kadar uzanan bir dizi bağlantıyla açıklanabilecek olaylarla ilişkilendirilebilecek bir ayrıntıdır. Phineas Cage, yaklaşık 170 yıl önce tren ray hattı inşasında bir patlamada beyninin ön lob ya da alın lobu denilen bölgesinin bir kısmını kaybetti ancak hayatta kaldı. 1868'de John M. Harlow'un yayınladığı makalede Cage'in hızla iyileştiği ancak kişiliğinin sert geçişlerle değiştiğini gözlemledi. Daha saygısız, uyumsuz, agresif, öğütlere kulak asmayan tavırlar sergiliyordu. Olaydan günümüze kadar gözlemlenen pek çok alın lobu yaralanmasında kişiler ortak belirtiler gösteriyordu: Alın Lobu Kişiliği olarak ifade edilen ve Cage'inkine benzer kişilik değişiklikleri. İnsan beyninde duyu organları beynin arka yarım küresine bağlı iken, motor sistem çoğunlukla ön yarım küreyle ilişkilidir. Arka yarım küreden yani duyulardan gelen sinyalleri işleyen motor sistem, bir anlamda kişinin eylem planını yapar, eyleme yol gösterir. Senaryoları zihinde oynatır. Alın lobları, bir nevi hayal kurmak olan düşünme işlemini gerçekleştirir ve aslında sinirbilimsel özgür irade tanımında yer alan bir şeyi yapmama özgürlüğünü sağlar. Murphy'nin beynindeki yaralanma sahnelerde görüldüğü kadarıyla sol alın lobunun üst kısmına denk gelmektedir. Dolayısıyla Alex Murphy bir alın lobu hasarına sahiptir ve beynine dahil edilen yapay zekanın olmasa bile filmdeki gibi kişilik değişimlerine doğal olarak yatkın hale gelecektir. Karen Kaplan-Solms ve Mark Solms'ün 2000 yılında yayınladıkları çalışmada kliniklerde gözlemlenen ve alın lobu yaralanmış pek çok kişiden bahsedilir. Bu tür kişilerde gözlemlenen bazı davranışların Robocop'un alın lobu yaralanmış insansı yanında da gözlemlenmesi beklenebilir. Entegre edilen yapay zekanın kasten veya tesadüfen beynindeki yaralanmanın etkisini arttırdığını ve Omnicorp şirketinin istediği başarıyı böylece elde ettiğini varsayarak Murphy'nin kişiliğindeki aşırı hızlı değişimi daha makul sebeplerle inceleyebiliriz. Söz konusu çalışmada bir kadından bahsedilir. Görülen spesifik sorun düşüncelerin kaybolmasıdır. Bunu ilginç kılan özellik kadının düşünceleri kaybolduğunda bunun farkına varıp geri gelmelerini bekleyebilecek kadar mantıklı olabilmesidir. Bu durumda kadının beyni işlevinin bir kısmını kaybetse de bilinçdışı davranışları devam edebilmektedir. Bu yapının günümüzden çok daha iyi anlaşıldığı bir gelecekte Murphy'nin beynindeki kontrolün kendinde olmadığına dair düşünceleri boşaltılmış ve sadece hareketlerini yönetecek mantığı korunmuş olabilir ve Murphy kontrolün kendinde olduğu yanılgısına düşürülmesi bu şekilde sağlanmış olabilir. Halk tanıtımına çıktığı sahnede Murphy'nin kendisine seslenen oğlunu ve eşini tanımadığını ve aynı dönemde polislik görevine körü körüne odaklanarak tam anlamıyla eşi dostu unuttuğunu görüyoruz. Nöropsikolojide, beyin hasarları çoğunlukla bütün belleği etkilemez. Yani bir kişinin bütün belleğini kaybetmesi oldukça zor rastlanan bir durumdur. Kabaca en taze anılar en unutulabilir olanlar iken en eski anılar en dayanıklı olanlarıdır. Robocop'un eşi ile ilgili oldukça eski ve duygusal anılara sahip olduğu düşünüldüğünde bunları unutması oldukça zor görünüyor. Eskiyi Unutturmak Birlikte ateşlenen nöronlar bir ağ oluşturur ve özgün bir anı, düşünce bu ağ sayesinde varlık bulur. Dolayısıyla ateşlenmeyen başka bir deyişle kullanılmayan sinapslar körelir, anılar unutulur. Bugünkü bilgilerimiz ışığında teorik olarak bir nöron ağının ateşlenmesini uzun süre engellemek doğal olarak onların körelmesiyle sonuçlanabilir. Eğer Robocop filminin dramatik kurgusu gereği Murphy eşini ve karısını tekrar hatırlayamasaydı, beynine yerleştirilen makine ile -oldukça gelişmiş bir gelecekte olduğu varsayılarak- bir köreltmeden söz edilebilirdi. Bir başka biyolojik perspektiften bakıldığında beynin şakak lobu denilen bölgede bulunan ilkel bir beyin korteks parçası olan hipokampusunun beyinden bütünüyle alınmasını sonucunda Murphy'nin eşi gibi bilumum eski anıyı hatırlayamaması sağlanabilirmiş görünüyor. Bunu iki gerçek örnek ile açıklamak gerekirse: 1911 yılında Edouard Claparede hipokampusu hasar görmüş bir hasta ile eline bir iğne saklayarak tokalaşmış ve ardından hastayla ikinci tokalaşmasında hastanın Claparede'i hatırlamamasına rağmen elini çektiğini gözlemlemiştir.. Sebebi sorulduğunda İnsanın elini çekmeye hakkı yok mu? cevabını vererek oldukça çarpıcı bir örnek oluşturmuştur. Bu hasta temel olarak ne yapması gerektiğini bilmesine rağmen bununla ilişkili asıl deneyimi aklına getiremez. 1950'lerde bir ameliyat ile hipokampusunun tamamı alınan bir hasta sonrasında anlık belleği ile hayatına devam edebilmesine rağmen uzak geçmişine dair birçok şeyi aklına getirememiştir. Bu örnekler epidozik bellek, yani geçmiş olayların tekrar farkındalığa getirilmesi ile ilgilidir. Bir basketbol maçındaki coşkunuzu hatırlamanız, epidozik bellek sistemiyle ilgilidir. Robocop'un insansı yanının patlamadan öncesine kadar epidozik belleğinde depoladığı bilgilerin, bütün hipokampusu alınarak silinmesi yöntemine gidilebilir ve eğer ellerinde hipokampusun yerini dolduracak gelişmiş bir yapay zeka varsa Omnicorp'un Robocop girişimi çok daha farklı sonuçlanabilir, belki de anılarının hatırı sayılır bir kısmını kendi istedikleriyle değiştirebilirlerdi. Yazıda bahsedilemeyen daha pek çok kurgusal teknoloji içeren film, yeni Robocop ile sinirbilimsel ve psikolojik pek çok gizli detay içeriyor, pek çok soruyu akla getiriyor. İnsanlığın bugüne kadarki gelişimiyle değerlendirdiğinde gerçekleşmesi ufukta dahi görülmeyen bir insan-makine ortak yaşamından bahsediyoruz. Öte yandan beyinle ilgili bugün bildiklerimiz, klişe tabirle buz dağının sadece görünen kısmı. Bu alanda çalışmalar, gözlemler sürüyor. Robocop, gerek insanlık olarak bugün yapabildiklerimizin seviyesi gerekse üzerinde inceleme ve gözlemler yapılamayacağı için asla tam olarak açıklaması mümkün olmayan kurgusal bir kahraman olarak kalacak. Ancak nihayetinde kurgudan nasibini almak zorunda olsa da filmde günümüz teknolojilerinden ilham alındığı veya bazı ayrıntılarda günümüze çok yakın mantıklar kurulduğu da ayrıca gözlemlenebilir. Dolayısıyla filmi yakın, uzak ve elbette mantığı olmayan noktalarıyla kabul ediyoruz. Robocop hakkında oldukça çok söylenecek söz var ancak bu yazıda daha çok beyin odaklı inceledik. Fakat diğer yönleriyle Robocop'u oldukça kısa değerlendirmeden de bitirmek olmaz; iPhone'larımızın şarjı bir günü çıkaramazken Robocop'u çalıştıracak bataryayı hayal etmek bile tuhaf duruyor. Aksi tarafta Google Glass gibi gözlükler, ekranlı lensler ve biyonik göz teknolojileri daha bugünden bizlere Robocop görüşü sağlamaya aday. Hali hazırda FBI, sabıka kayıtlarındaki fotoğrafları kamera görüntülerindeki yüzler ile %80 isabetle eşleştirebiliyor. Beyinde faaliyet göstermeyen sorunlu bölgelerdeki nöronları yerleştirilen elektrotlarla harekete geçirerek Parkinson gibi hastalıkların tedavisinde umut verici başarılar elde ediyoruz. Vücut protezlerinde epey yol aldık ancak geriye sadece akciğerleri kalmış bir insanı hayatta tutup bir de türlü aksiyona sokmak mı? Uzunca bir süre beklemesi gereken bir senaryo. İnsanoğlu Robocop'u ilk bakışta hayal edebilecek kadar gelişmiş olsa da psikolojiden mekaniğe; etikten sinirbilime kadar pek çok detayında boğulmamak elde değil; bu durum Robocop'u 2028'den çok daha uzak bir geleceğe ertelemiş görülüyor. Ancak belki 2028'de tekrar tartışmamız gerekebilir; kim bilir..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/05/dosyalar/robot-da-olsa-insan-insandir.html", "text": "İlla ki karbon temelli mi olayım? Nedir dört bağ yapan o elementin kerameti? Bak benim de sayısız transistörden oluşan bir işlemcim var. Her kapısından bir kez seni geçirmişim ki seni her hücresiyle sevdiğini iddia eden o adamın iddialarından daha gerçek ve ispatlanabilir. Neymiş efendim? O tatlı sözler söylerken kalbinden geliyormuş kelimeler. Benimkiler sahici değilmiş. Beni şairler mi programladı? Bana da kelimeler öğretildi sadece ve ne söylüyorsam ben söylüyorum, ben! Üreyemezmişiz. Halbuki hep bu dünyaya çocuk doğurmam, mini-android alırım daha iyi diyordun. Yüzyıllık A.I. filmini izlerken duygulanmış, çaktırmadan, bir köşede sessizce ağlamıştın. Hadi itiraf et! O herifi bir LED lambası kadar sevmiyorsun. Ben neye takıldığını biliyorum: Benim android olmama değil, insan olmana üzülüyorsun. Sen yaşlanacak, ortalama seksen yıl sonra da öleceksin. Bense fişim çekilmediği ve bakıldığım sürece kalacağım; üstelik garantim bile var. Ama bak! Sana varlığına inanmadığın o kalbimle söz veriyorum: Her yaş gününde bir kablomu keseceğim: Yaşlanmak yavaşlamaksa hız modülümden, düşmekse dizlerimden, olgunlaşmaksa çocuksu zihnimden. Ve öldüğün gün fişimi kendim çekeceğim, birlikte öleceğiz! Bu sözüme rağmen gidip, o organik, ter kokan, robot düşmanı biyolojik sünepeyi seçme! Leyla! Ben seni unuturum, gider fabrikama sıfırlatırım kendimi, ama sen? O vicdan dediğin? Bir daha düşün. Lütfen! Son Mektup*, Tevfik Uyar Bir makineyi birey olarak görmeniz için ne gerekir? Onların da duyguları olabileceğini ne zaman kabul edersiniz? Ne olsaydı bir makineye çarptığınızda ondan özür dilerdiniz? Ya da çamaşır makineniz onu kapatmaya kalktığınızda size onu kapatmamanız için yalvarsaydı, tepkiniz ne olurdu? Makinelerin düşünceyle donatılabileceğini öne süren ilk düşünür 18. yüzyılda yaşamış olan Denis Diderot idi ve şüphesiz makineleri kendi yansımamız haline getirme fikri bilgisayarların ortaya çıkıp gelişim gösterdiği geçtiğimiz yüzyılın en heyecanlı konularından birisiydi. Robotları konu alan pek çok bilimkurgu filmi ve eseri yapıldı. Kimisi onları iyi karakterde ve insanlığın hizmetçisi olarak sunarken, kimisi tamamen kötü kılarak insanlık türünü tehdit eden ve hatta onu esiri eden farklı bir tür olarak kurguladılar. Kimileri ise programlayana göre değişir dediler ve iyilerle kötüler bir arada oldu. 1920'lerin klasik eseri Metropolis gibi robotları insansı yapan değil de insanları robotsu yapan filmler de oldu. Bir şekilde ucundan, başından, her yerinden hayal dünyamıza alternatif bir insan olarak sirayet ettiler. Robotlara insansılıklarını kazandıracak olan en mühim mesele yapay zekadır; zira bir robotu makineden ayıran temel unsur odur. Hatta robotik ilminin büyük ölçüde bir yapay zeka ilmi olduğunu söyleyebiliriz. Önümüzdeki paragraflarda değineceğimiz üzere, evimizdeki beyaz eşyalar gibi makineleri çoğunlukla metalden müteşekkil elektrikli araçlar olarak algılarken robotları otonom mekanik insanlar olarak algıladığımız doğrudur ve bu farkı makinelere atfettiğimiz düşünebilme fiili yaratır. Zekanın işleyişinin ve insanlarda ne yolla vuku bulduğunun doğasının hala çok net anlaşılmadığı doğrudur. 20. yüzyıl ortalarında da makinelerin bir şeyler öğrenebilme çabaları çoğunlukla hayal ve arzu edilenin gerisinde kalmıştır. Milyonlarca yıllık genetik mirası ve onyılların deneyim ve bilgisini taşıyan yetişkin bir insanı bir makine bedeninde ortaya çıkarmanın zor olabileceğini tahmin etmek için uzman olmaya gerek yok. Belki de tutulan yol en başından beri yanlıştır. İnsanlığın yetiştirdiği dahilerin arasında haksızlığa uğrayarak kenara itilmiş olan Alan Turing 1950'lerde yazdığı bir makalesinde, Neden yetişkin beynini simüle eden bir makine yerine çocuk beynini simüle eden bir makine yapmıyoruz? Eğittiğimiz zaman zaten yetişkin olacaktır diye soruyordu; ve günümüz robotbilimcilerince epey haklıdır da. Nitekim bugün yapay zeka çalışmaları büyük ölçüde Turing'in işaret ettiği yönde ilerliyor. Peki bu gerçekten başarılacak ve robotlar birer bebek zihniyle elimize doğacak mı? Eğer ki bir de insanoğlu, şimdilik sadık hizmetkarları olan robotların akılca ve zekaca gerisinde kalınca ne olacak? Ray Kurzweil'in buna verdiği yanıt bükemeyeceğin bileği öpeceksin cinsinden. . Kurzweil'e göre 2029 yılına gelindiğinde makineler insanların yapabildiği her şeyi yapabiliyor olacak; hem de daha iyi bir şekilde! Belki gerçekten de insanların yapacağı şey robotların saflarına katılmak olacak. Belki de robotlar zaten bizim torunlarımız olacak; nitekim bugünkü Google Glass'ların Google Lenslere ya da belki Google Optik Sinirlere dönüştüğü, beyinlerimize entegre edilecek bir aparat aracılığıyla yığınla bilgiyi aklımıza zerk ettiğimiz, düşünme yeteneğimizi ilave bir takım sentetik aparatlarla arttırabildiğimiz bir gelecekte hala insan olduğumuzu söylemek ne derece doğru olacaktır? Ki bunun yavaş yavaş olduğunu da söyleyebiliyorsak! İşte bu tam da felsefecilerin uğraşmayı seveceği cinsten bir problem. Peki diyelim ki robotlarla biz bir tekillikte birleşemiyor olalım ve onlar ayrı birer tür olarak hayatımıza katılsınlar. O zaman robotları insanlarla mukayese edebilmemiz için onların da düşünüp hissedebildiklerini temel bir varsayım olarak ele almamız gerekiyor; ancak bu gerçekte ne düşünüp hissettiğini çok merak ettiğimiz birinin zihninden geçen gerçeklere ulaşamamakla aynı sıkıntıyı beraber getiriyor. Mark Stevenson'un Geleceğe Yolculuk adlı kitabında kendisine ve büyüttüğü robo-çocuğa yer verdiği robotik araştırmacısı Cynthia Breazeal bir makinenin duygularından söz edildiğinde insanların onlara kendisi üzerinden duygular atfettiklerini söylüyor. Ona göre mesele bir robotun hissedip hissetmeyeceği değil, onların duygularının ne ve nasıl olacağı. Örneğin köpeklerin de duyguları vardır ama insanlarınki gibi değillerdir. Sahipleri köpeklerinin neyi anladıkları ve ne hissettikleri hakkında bir şeyler bildiklerini düşünürler, ama gerçekte bilmezler, sadece kendi duygularını köpeklere yansıtırlar. Robotlarla ilgili değerlendirmelerimizde de aynı eğilime sahip olduğumuzu ama bize benzedikleri müddetçe- söyleyebiliriz. Bize benzedikleri önşartını Marian Stamp Dawkins'in kaleme aldığı Hayvanların Sessiz Dünyası adlı kitaptan hatırladığım şu fikre dayandırma ihtiyacı duyuyorum: Pek çoğumuz hayvan hakları konusunda düşünmüşüzdür. Dünyada pek çok aktivist hayvan hakları savunucusu köpekler, kediler ve orangutanlar hakkında endişe ediyorlar; fakat terliksi hayvanlar için değil. Dawkins'e göre bunun nedeni memelilerin bize daha çok benzemesinden. Zira hayvanlar bizlere benzedikleri ölçüde onlarla empati kurma becerimiz artıyor ve onların bizlerle aynı hislere sahip olduklarına yönelik inancımız kuvvetleniyor. Hakikaten de bir terliksi hayvan için his mevhumundan ve dolayısıyla de empati yapabilmemizden bahsetmek sözkonusu değildir. Çamaşır suyunun mini mini minnacık bedenimize yapabileceği olumsuz etki ve buna karşılık hissedeceğimiz duyguları bırakın anlamayı, hakkında spekülasyon yapabilmekten bile uzağız. Bu farka başka bir örnek de şöyle olabilir: Sokak köpeklerinin ya da şempanzelerin karşılaştığı zorlukları çeşitli hislerle tasvir edip, onlara yönelecek tehdit ve olumsuzluklara karşı geliştirdiğimiz argümanlar duygusal temelli olurken, sivrisinekler söz konusu olduğu zaman savunanların sayıları azaldığı gibi, savunmamızı da ekolojik sistemin korunması gerektiği gibi mantıklı bir gerekçelendirmeye dayandırır hale geliyoruz . O halde robotlarla duygudaşlık kurabildiğimiz zaman onları tamamen bir birey olarak da kabul etmiş olacak mıyız? Matrix üçlemesinden esinlenilerek yapılan Animatrix adlı animasyon serisinin II. Rönesans adlı parçasını izleyenler, sahibini öldüren bir robotun mahkemede yargılandığını, yargılama sonucu mahkemece bu robot türünün tüm üyelerinin insanlık için tehlike arz ettiği düşüncesiyle tamamının imhasına karar verildiğini hatırlarlar. Bu karar robotlarla birlikte bazı insanlarda da rahatsızlık yaratmıştır. Animasyonda bunu TV'de aktaran haber bülteninde Robot sempatizanları mahkeme kararına gösterilerle tepki verdiler der ve bu sırada ekranda robotlar ve onlara destek veren insan kitlesini ellerinde pankartlarla görürüz. Animatrix'teki bu sahnenin günümüzde sıklıkla karşılaştığımız sosyal bir meseleyle, ötekileştirme ile ilgili bir içeriğe sahip olduğunu anlıyoruz ve çizgi filmi izlerken bize çok da tuhaf gelmiyor. Robotların yaşama hakları ya da onların haklarını insan hakları kapsamında değerlendirmek doğal olarak-henüz- gündemimizde değiller, ama şu aşağıdaki çalışma robotları nasıl algıladığımızla onlara atfettiğimiz benlik arasındaki ilişkiyi iyi ortaya koyuyor: Cristopher Bartneck'in liderlik ettiği ekibin yaptığı deney insan ve robot etkileşiminin sosyopsikolojik bazı özelliklerini ortaya koyması bakımından dikkat çekici. Deneyde deneklerden bilgisayara karşı Mastermind adlı meşhur zeka oyununu oynamaları isteniyor. Yanlarında ise 38 cm boyunda, mimik gösterebilen sevimli bir robot var. Bu robot bir müttefik ve görevi oyun boyunca deneklere çeşitli hamle tavsiyelerinde bulunmak. Kendilerinin robotun kişiliğini geliştirmek üzere bir deneye katıldıklarını zanneden deneklere verilen prosedüre göre oyun bitince deney de bitmiş olacak. Sonra denekler oyun ve robot hakkında değerlendirme yaptıkları bir formu dolduracaklar ve robotu da bir anahtar yardımıyla kapatacaklar. Prosedürde deneklere aktarıldığına göre bu kapama işlemi robotun karakter ve hafızasını tamamıyla silecek. Bu arada araştırmacıların hazırladığı senaryoda robotun iki farklı modda çalıştığını söylemeliyim: Bir tanesi zeki mod ve bu durumda robot zekice hamle tavsiyelerinde bulunuyor. Diğer mod ise aptal mod ve robotun tavsiyeleri pek öyle dikkate alınacak türden değil. Yani bazı denekler zeki bir robotla, bazıları ise aptal bir robotla takım arkadaşı olmuşlar. Buraya kadar her şey normal zira deneyin amacı oyunun sonunda gizli: Deneydeki robot, kapatılmadan önce deneğe kendisini kapatmaması için yalvaracak. Tabi ki bunun senaryo dahilinde olduğunu denekler bilmiyorlar, ve nitekim her deney sonunda robot denek tarafından kapatılmadan önce ona kendisini kapatmaması için yalvarıyor. Yapılan gözlemler deneklerin robotu kapatmadan önce onun yakarışlarından etkilendiklerini ve robotu kapatmak konusunda tereddüt ettiklerini gösteriyor. Aşağıda bu tereddüte ait bir video mevcut: . İstisnasız her denek prosedüre uyarak en sonunda robotu düğme aracılığıyla kapatsa da deneklerin tereddüte galip gelerek robotu kapatana kadar sarf ettikleri süreler birbirinden farklılık gösteriyor ve araştırmacıların gerçek niyeti de işte tam olarak bu tereddüt davranışını incelemek. Deneklerden form aracılığıyla görüşlerini de toplayan araştırmacılar görüyorlar ki, sözkonusu robot denekler tarafından ne kadar eğlenceli ve/veya zeki algılanırsa deneklerin tereddüt süreleri o kadar uzuyor. Robotu zeki ve eğlenceli bulan deneklerin ortalama tereddüt süreleri, onu aptal ve eğlencesiz bulanların üç katı kadar daha uzun olarak gerçekleşmiş. Yani görünen o ki robotlar zekive eğlenceli oldukları kadar bir benliğe sahipmiş gibi algılanıyorlar. Bu da denekler için onları kapatma yani bir anlamda hayatlarına son verme- davranışını güçleştiriyor. Sonuç Başka insanlara karşı davranışlarımızı büyük ölçüde şekillendiren etken onların da tıpkı bizim gibi bilinçli olduğu kabulüdür; zira empati -ya da Türkçesiyle duygudaşlık- diğer tarafa bir bilinç atfetmeyle başlıyor. Bilinç ya da daha özel anlamda benlik bilinci şimdilik sadece insanlarda var olduğuna kesin olarak emin olduğumuz bir zihinsel özellik. İnsanlar olarak yaşam hakkı mevzusunu biraz bencilce ele aldığımız görülüyor ve bu bencillik insana benzerlik temelinde şekilleniyor. Yazımızda da bahsettiğimiz gibi, duygusal bağlamda cereyan eden hayvan hakları savunuculuğunun sınırları uzun süredir bildiğimiz bir örnek. Yeni örnekler de insan-robot etkileşimleri üzerine çalışan bilim insanları tarafından üretilmeye devam ediyor. Bu kapsamda bir değerlendirmede bulunursak robotları bizler gibi bilinçli olarak algıladığımız gün robot haklarını tartışıyor olacağımız garanti görünüyor. Öte yandan transhümanistler ya da tekillik yanlılarının iddia ettiği gibi gelecekte ayrı bir robot türü değil ama bir insan-robot birleşimiyle karşılaşacaksak haklar boyutunda bir sıkıntı yaratmayacağı tahmin edilebilir herhalde o zaman da fırsat eşitliği hakkında etik tartışmalar yürütüyor olacağız-. Şimdilik biz insanın robotları nasıl algıladığıyla ilgileneceksek, sosyal psikolojinin sınırlarının ileride yapay zekaya sahip makineleri de içerecek şekilde değişeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Neyse... Robot da olsa insan insandır. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Hikaye Notu: * Bu öykü Türkiye Bilişim Derneği 14. Bilimkurgu Öykü Yarışması'nda 2.lik ödülüne layık görülmüştür. Meraklısına: Yazıda bahsini ettiğimiz Cynthia Breazeal çalışmalarından bir kısmını şu TED konuşmasında anlatmaktadır. İnsanların robotları nasıl algıladıklarına yönelik bir başka psikolojik boyut olan Tekinsiz Vadi hakkındaki şu yazıyı da şiddetle tavsiye ederim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/05/dosyalar/zaman-simetrisi-ve-esdeger-parcaciklar-ile-bilimsel-paradokslar-2.html", "text": "Görünüşte doğru olan öncüllerden yanlış veya çelişkili sonuçlar elde ettiğimiz durumlara paradoks diyoruz. Daha önceki yazımda, bilimsel paradokslara, daha özel olarak da klasik mekanikte karşımıza çıkan paradokslara değinmiştim. Bu yazı, birden fazla parçacığın zaman içerisindeki davranışını inceleyen istatistiksel mekanikte karşılaştığımız iki önemli paradoks ve onların içinden nasıl çıktığımıza adandı. İstatistiksel fizik, her ne kadar ismen pek çekici gelmese de, aslında doğayı incelemek için geliştirdiğimiz en önemli ve güçlü araçlardan bir tanesidir. Bir-iki tane topun hareketini incelemek için kullanacağımız yöntemler ile yüz milyon topun hareketini incelemek için kullanacağımız yöntemler, takdir edersiniz ki, farklı olacaklardır. İşte istatistiksel mekanik, yüz milyon tane topun nasıl davranacağını inceler. İki kişinin arasındaki ilişkiyi incelemek ve anlamlandırmak pek kolay değildir. İki tarafın da ne istediğini, nelerden hoşlandığını, birbirleriyle olan geçmişlerini vs. bilmemiz gerekir ki onların şimdiki durumlarından bazı sonuçlar çıkartalım. Eğer bu ikiliye bir kişi daha dahil olursa, elimizde çok daha karmaşık bir sistem var demektir. Elbette ki, aynı soruları sorarak üç kişinin etkileşimini de anlayabiliriz, ama işimiz her eklenen kişide giderek daha zor, en sonunda da içinden çıkılmaz bir hale gelecektir. Öte yandan, seçim sonuçları üzerine tahminler yürütebiliyoruz, müşteri davranışını anlayabiliyor ve ona göre ürün geliştirebiliyoruz; her biri yüzlerce, binlerce insanın karşılıklı etkileşmesi ile ortaya çıkan, fakat bizim gene de anlam çıkartabildiğimiz süreçler. İstatistiksel mekanik de benzer bir yaklaşım içerir. Sadece Newton veya kuantum mekaniğinin temel denklemlerini yazıp, onları her bir parçacık için çözmek, sayıları Avogadro sayısı ile ifade edilen ölçekte parçacıktan oluşan sistemleri anlamak için hem çok kullanışsız, hem de çok anlamsız bir hareket olacaktır. Bunun yerine, sistemimizi oluşturan parçacıkların doğasını ilk başta anlıyor ve dikkate alıyor, daha sonrasında da bunlardan milyonlarcası bir araya gelse neler olabileceğini matematiksel olarak ifade etmeye çalışıyoruz. İşte, istatistiksel mekanik kabaca budur. Yıllardır duymaya alışkın olduğumuz, ısı-sıcaklık-enerji-iş gibi konularla ilgilenen termodinamik ise, aslında istatistiksel mekaniğin bir alt dalı olarak görülebilir; çünkü şu anda istatistiksel mekaniğin yasalarını kullanarak termodinamiğin kanunlarını elde edebiliyoruz. Bu yazıda ise, istatistiksel mekanik üzerine bildiklerimizi tekrar gözden geçirmeden çözemediğimiz, ama artık tarihte kalmış iki tane paradokstan bahsedeceğim;Loschmidt Paradoksu ve Gibbs' Paradoksu. Her iki paradoks da doğaya olan bakışımızı çok ciddi şekilde etkilemiştir. Loschmidt paradoksu, Newton yasalarına dayanan hiçbir hareketin tersinmez sonuçlar üretemeyeceği üzerine kurulu; kısacası, termodinamiğin ikinci kanunu olan entropinin artmasını Newton benzeri hareket kanunları ile açıklama şansımız olamayacağı iddiasında. Şimdi, adım adım gidelim. Şu anda kullandığımız pek çok fizik yasası, zamanda simetriktir. Yani, yasalardaki zaman değişkenini geriye doğru gidecek şekilde seçmeniz, fizik yasalarını ve sonuçlarını değiştirmeyecektir. Şöyle canlandırmaya çalışalım; bilardo masasının üzerinde iki tane topu elinizle fırlattığınızı düşünün. Bantlara ve birbirlerine çarparak hareket edecekler . Fırlatmadan iki dakika sonra zamanı durdurup, iki topun da tam o andaki hızlarını tersine çevirsek ve daha sonrasında hareket etmelerine izin versek, toplar tam iki dakika sonra ilk başladıkları konuma geri döneceklerdir. Yasaların işte bu özelliğine zamanda simetri adını veriyoruz. Klasik dünyayı anlamak için kullandığımız Newton yasaları ile atomaltı dünyayı keşfederkenki kılavuzumuz Schrödinger denklemleri hep bu zaman simetrisine uymaktadır. Bu yüzden tersinmez diye bir kavram yoktur; her şeyi, prensip olarak, geri sarabilirsiniz. Termodinamiğin ikinci kanunu, her tersinmez işlem sonucunda evrenin entropisini, yani düzensizliğinin, artacağını söyler. Tersinmez işlemden kastımız odunun yanması, oda parfümünün bütün odaya yayılması, kalemle yazı yazmak gibi, çok ufak bir hareket ile geri alamayacağımız işlemleri kapsar. Yani, evrende tersinmez olan pek çok işlem vardır ve bu işlemlerin her gerçekleşişi evrenin düzensizliğini biraz daha arttırır. Öte yandan, aynı kanun sayesinde biliyoruz ki, hiçbir şekilde evrenin düzensizliğini azaltma şansımız yoktur; düzensizlik ya artar, ya da sabit kalır ama asla azalmaz. Bu da demek oluyor ki aslında biz entropinin artışı ile zaman kavramını ilişkilendirebilir ve zamanın akışını entropinin artışı ile aynı yönde alabiliriz. Bu durumu da şöyle bir örnek ile açıklamaya çalışayım; aşağıdaki iki görseli ele alalım. Bir tanesinde su şişenin içinde duruyor, ikincisinde ise su dökülmüş. Size başka hiçbir bilgi vermeme gerek kalmadan bana söyleyebileceğiniz şey, soldaki resmin sağdakinden daha önce gerçekleştiğidir; çünkü dökülen bir şişeye suyun tekrardan dolduğunu ve şişenin gerisin geri ayağa dikildiğine hiç şahit olmamışızdır. Bu örnekte, sol taraftaki sistem daha düşük entropiye karşılık gelirken sağdakinde entropi artmıştır. Loschmidt paradoksu da tam olarak burada devreye giriyor. Madem bildiğimiz bütün hareket yasaları zamanda simetrik, yani tersinir olarak çalışıyor, o zaman nasıl oluyor da entropinin artması gibi zamanı geri sarmamızın mümkün olmadığı yasalarımız mevcut? Dahası, nasıl oluyor da zaman simetrik yasaları kullanarak zaman asimetrik yasaları ispatlayabiliyoruz? İstatistiksel mekaniğin kurucularından sayılan Ludwig Boltzman'ın entropinin artışını ispatlamaya çalışırken aldığı en önemli tepkilerden bir tanesiydi Loschmidt paradoksu. İlk defa 1874 yılında Lord Kelvin tarafından yayınlanan bu paradoks, aslında çok doğru bir noktaya parmak basıyordu; tersinir yasalardan tersinmez hareket elde etmek mümkün değildir. Boltzman belli bir hacimdeki gazın dengeye gelirken entropinin artacağını göstermek için, gazların kinetik teorisini kullanmış, ve bazı çok önemli varsayımlar yaparak entropinin böyle bir süreçte artacağı sonucuna varmıştı. Yaptığı varsayımlardan en önemlisi, gaz taneciklerinin birbirinden tamamen bağımsız bir şekilde hareket ettiği ve iki taneciğin hareketi arasında herhangi bir ilişkinin olmadığıydı. Atomik kaos adını verdiği bu varsayım ile, ki pek çok durumda gayet güzel işleyen bir varsayımdır, termodinamiğin ikinci kanununu ispatlayabiliyordu. Ancak, sorun şu ki, tanecikler çarpıştıkları zaman birbirleriyle etkileşirler ve çarpışmalar onların hareketleri arasında bir ilişki ortaya çıkartır. Bu çarpışmaları tamamen bağımsız düşünmek, zaman simetrisine uymayan bir durumdur çünkü parçacıklar arasındaki ilişkiyi gözardı etmek çarpışmaları gözardı etmek demektir. Kısacası, Boltzman'ın zaman simetrisine uyduğunu düşündüğü yaklaşımı aslında zaman simetrisine hiç uymuyordu. Bu paradoksu nasıl çözümledik? Boltzman yaşamındayken bu soruya net bir cevap verememişti; kullandığı bütün denklemler temelde Newton yasalarına dayanıyordu ve atomik kaos teorisi de ister istemez zaman simetrisini ihlal ediyordu. Sorunun çözümü, bir diğer büyük isim, Josiah Willard Gibbs'ten geldi. Kendisi, bir oda dolusu gaz parçacığı gibi kümelerin etraflarıyla etkileşmedikleri müddetçe zaman simetrisine uyan yasalar tarafından kontrol edileceğini ve bu durumda entropide herhangi bir artışın olmayacağını; fakat küme ne zaman bir şekilde kontrol edilemez ve öngörülemez şekilde etkileşirse zaman simetrisinin artık söz konusu olmayacağını ve entropinin artacağını gösterdi. Kümenin öngörülemez ve kontrol edilemez şekilde etkileşimleri en basitinden çevresi ile olası ısı değişimleri, kuantum mekaniksel salınımlar gibi tamamen rastgele gerçekleşen olaylar sayesinde gerçekleşiyor. Evet, çok karmaşık bir açıklama ama Loschmidt paradoksu gibi çok temel bir soruya verebildiğimiz en doyurucu yanıt şimdilik maalesef bu. Josiah Willard Gibbs'in yazıya dahil olması, bizi ikinci paradoksumuza getiriyor; Gibbs paradoksu. Loschmidt paradoksu gibi bu da entropi ile ilgili; bu sefer birbiri içerisinde karışan iki gazın entropisinin artıp artmayacağını tartışacağız. Entropi ilkesi, her ne kadar doyurucu bir şekilde olmasa da, düzensizlik ile ilişkilendirilebilir. Daha düzensiz bir sistem, daha fazla sayıda farklı durumda bulunan bir sistem, entropi olarak daha yüksek bir değere sahiptir. Bir odayı tam ortadan duvarla ayırdığımızı düşünelim. Sol tarafa A gazını yerleştirdik, sağ taraf ise safi boşluk. Aradaki duvarı kaldırdığımız zaman A gazı sağ tarafa yayılacak ve bütün odayı homojen bir şekilde kaplayacaktır. Bu durumda entropi artmış demektir; çünkü artık A gazının herhangi bir taneciğinin gezinebileceği hacim iki katına çıkmış ve bu da sistemin düzensizliğini arttırmıştır. Aynı durum, sağ tarafa bu sefer B gazı koyup duvarı kaldırdığımız zaman da geçerli. A ve B gazları karışacak, her iki odayı da homojen bir şekilde ele geçirecek ve sonuçta da entropiyi arttıracaklardır. Esas sorun, her iki odaya da aynı gazı koyduğumuz zaman ortaya çıkıyor. Sağ ve sol tarafta da A gazı varsa, biraz önceki akıl yürütmelerimize göre duvarı kaldırdığımız zaman entropinin artmasını bekleriz; sonuçta bu da gazların karışmasına bir örnek. Odacıkları ayıran duvarın hacmi ihmal edilecek kadar küçükse, duvarı kaldırmamız sistemin hacmini arttırmayacak, sadece gazların karışmasına izin verecektir. Fakat, duvarı kaldırmadan önceki durum ile, duvarı kaldırdıktan sonra elde ettiğimiz durum arasında hiçbir fark yoktur; sizden duvar kaldırılmadan önce çekilmiş yüz tane fotoğrafı duvar kaldırıldıktan sonra çekilen yüz fotoğrafla karşılaştırmanızı istesem, iki durumun da aynı olduğunu söyleyeceksinizdir. Gibbs paradoksunun ana kaynağı, bir oda dolusu gaz aldığımız zaman bütün parçacıkları numaralandırabileceğimiz ve onları izini ayrı ayrı sürebileceğimiz fikrine dayanıyor. Sonuçta, birinci parçacık, ikinci parçacık diye numaraları yapıştırır, sonrasında da birinci parçacığın ne yaptığını izler, beş dakika sonra da nerede olduğunu tam olarak söyleyebiliriz; futbol maçlarında yaptığımızın aynısı. Sıkıntı şu ki, aslında böyle bir numaralandırma işlemini, en azından aynı türden atomlar için; mesela oksijen atomları veya argon atomları, yapamayız; çünkü kuantum mekaniği bizi böyle bir işlemden alıkoyuyor. Çok şaşırtıcı, değil mi? Size şu anda bir oda dolusu aynı renkteki, aynı büyüklükteki toplara numara verip her birisini ayrı ayrı takip edemeyeceğinizi söylüyorum. Peki neden? Bahsettiğim numaralandırmayı yapmak için her parçacığın tam yerini bilmek, daha sonrasında da bütün parçacıkları takip etmek zorundayım. Ama kuantum mekaniği der ki, her ne kadar garip de olsa, parçacıkların yerlerini ölçtükten sonra bu parçacıklara özelliklerini veren dalga fonksiyonları karışacak ve ne kadar dikkatli olursak olalım bir sonraki konum ölçümünde bu parçacıkları hiçbir şekilde ayırt edemeyeceğiz. Bu yüzden, aynı özelliklere sahip bütün parçacıkları eşdeğer/ayırt edilemez kabul etmek zorundayız. Bir kez bu noktayı kabul ettikten sonra, Gibbs paradoksunun çözümü su gibi kolay akıyor. Sağ ve sol tarafta A gazı var fakat bizim için her iki taraftaki parçacıklar birbiriyle eşdeğer. Sol taraftaki parçacıkları birbirlerinden ayıramıyorum, aynı şekilde sağ taraftakileri de. Duvarı kaldırıp ikisinin karışmasına izin verdikten sonra, gene elimizde sadece A gazı olduğu için bu sefer hiçbir parçacığı birbirinden ayıramıyorum. Sen sağdaydın, sen de soldaydın diyemediğim için, aslında duvarın kalkması sistemi hiç etkilememiş oluyor, en başta duvar varkenki durum değişmemiş oluyor ve sonuçta da entropi artmıyor. Elbette ki, aynı türden parçacıkların eşdeğer ve ayırt edilemez oluşu, matematiksel olarak denklemlerimizde ufak değişiklikler yapmamızı gerektiriyor. Bu değişiklikler de denklemlere eklendikten sonra hesaplar gerçek ile örtüşmeye başlıyor. Tebrikler, algılarımıza ters düşerek Gibbs paradoksunu cevapladık; ama bir kez daha söyleyeyim, gerçek bu. Kısaca özetlemek gerekirse; bu yazıda istatistiksel mekanikte karşımıza çıkan iki tane çok önemli, ama genelde çok da bilinmeyen paradoksu ele aldım. Loschmidt paradoksu, zaman simetrik hareket yasalarını kullanarak entropinin artışını açıklayamayacağımız üzerine kuruluydu. Yaklaşık 150 yıl önce ortaya atılan bu paradoksun çözümü, hala tatmin edici bir şekilde mevcut değil. Bu yazının seviyesinin çok ötesinde olacak bazı araştırmalar devam ediyor ancak henüz kesin bir sonuca varabilmiş değiliz. İkinci olarak da Gibbs paradoksunu, yani birbirleriyle karışan gazların entropisinin artıp artmayacağını tartıştık. Aynı türde gazın karışmasına izin verdiğimiz zaman entropinin artmıyor oluşu bu paradoksun temeliydi. Çözümü ise, aynı özelliklere sahip bütün parçacıkları ayırt edilemez/eşdeğer almamız gerektiğini söyleyen kuantum mekaniğinin ortaya çıkışı ile geldi. Görüldüğü üzere, kuantum bir kez daha zor durumda kalan bilim camiasının yardımına yetişiyor ve günü kurtarıyor. İstatistiksel mekanikte daha pek çok paradoks mevcut. Bunlardan bazıları çözümlenmiş, bazılar ise hala açıklama bekliyor. Fakat hepsinin ortak bir noktası, bu tarz bir makalede ele alınamayacak kadar karmaşık olmaları. İlgilenen okuların notlar bölümüne bakmalarını tavsiye ederim. Klasik ve istatistiksel mekanikte ortaya çıkan paradokslara şöyle bir değindikten sonra, geri kalan yazılarda modern fiziğin iki dev ayağı olan kuantum mekaniği ve görelilik teorisi ile ortaya çıkan paradokslardan bahsedeceğim. Notlar: Mpenba etkisi, entropi artışı ve evrenin ısıl ölümü istatistiksel mekanikte karşımıza çıkan diğer paradokslardan bazıları. İlki, sıcak suyun belli şartlarda nasıl olup da soğuk sudan daha çabuk soğuduğunu anlatmaya çalışırken diğeri her işlemde entropinin artması sonucu evrenin bir noktada en yüksek entropili duruma geleceği ve ondan sonra daha fazla iş elde edemeyeceğimiz iddiasına dayalı. Mpenba etkisi henüz tam anlaşılmış bir etki değil, ısıl ölüm ile kozmolojinin içine girmeden açıklayabileceğimiz bir seviyede yer almıyor. Maxwell'in Cini Paradoksu ise, istatistiksel mekanikteki en önemli paradokslardan bir tanesi. Bununla ilgili yazımıza buradan ulaşabilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/05/gorsel/ayin-fotografi-biri-bizi-gozetliyor-mu.html", "text": "Modern bilimin daha gelişmediği çağlarda yaşadığınızı düşünün. Dışarı çıkıp da merkezdeki Güneş'in etrafında renkli parlak çizgilerin oluşturduğu böyle bir manzara ile karşılaşsanız ne düşünürdünüz? Gökyüzünden bana bakan bu devasa göz tanrının göz olmalı. diye düşünenlerin sayısı pek de az olmasa gerek. Bugün ise bilimin ışığı sayesinde gökyüzündeki böyle garip, karmaşık parlak çizgilerin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu çok net şekilde söyleyebiliyoruz. Yağmurlu günlerde eğer bulutlar aralanıp da Güneş yüzünü gösterirse Güneş'in tam tersi yönde gök kuşağı oluştuğunu, bunun havadaki küresel su damlaları içinde kırılıp yansıyan ve bu arada da frekanslarına ayrılan güneş ışığı olduğunu sanırım tüm okuyucularımız biliyordur. Ancak yukarıdaki fotoğrafta durum biraz daha değişik, görüntü biraz daha karışık. Yukarıdaki fotoğrafı incelemeden önce alıştığımız gökkuşaklarının nasıl oluştuğunu kısaca hatırlayalım: Normal gökkuşağında ışınlar Güneş'ten çıktıktan sonra küresel şekle sahip su damlacıklarının dış yüzeyine çarpıp kırılarak damla içerisinde ilerleyor, damlanın arka yüzeylerinden geri yansıyor ve damla dışına çıkarken bir daha kırılıp gözümüze öyle geliyor. Işınlar damlanın arka yüzeyinden geri yansıdığı için gökkuşağı Güneş'in tersi tarafta görünüyor. İdeal şartlar altında asıl gökkuşağının dışında daha soluk ikincil kuşaklar görünebilir, bunlar da ışığın damla içerisinde iki veya daha fazla sayıda yansıdıktan sonra damla dışına çıkarak gözümüze gelmesi ile oluşuyor. Eğer ikincil bir gökkuşağı görürseniz dikkatli bakın, renklerin sırasının ters döndüğünü göreceksiniz; bir kere fazla yansıdığı için ayna görüntüsü oluşuyor. Gelelim NASA'da çalışan bir fizikci olan Dr. David Hathaway'in 2012 yılında çektiği ve kendisinden aldığımız izin ile yayınladığımız yukarıdaki fotoğrafa. Bu fotoğrafta sokak lambasının hemen arkasında Güneş'i görüyoruz. Parlak yaylar ise Güneş'in karşı tarafında değil de etrafında görünüyor. Güneş'in yakın çevresinde görünen bu tip optik etkilerin iki ana nedeni var: - Gökkuşağını oluşturan damlalardan yüzlerce ve hatta binlerce kez küçük olan minik su damlaları. - Havada asıl duran buz kristalleri. Bu fotoğrafta gördüklerimiz buz kristalleri tarafından oluşturulan yaylar. Çok soğuk yerlede küçük buz kristalleri yüksek irtifa haricinde alçaklarda da havada asılı şekilde bulunabiliyor ve ışıldayan görüntüsü yüzünden elmas tozu diye de anılıyorlar. Buz kristalleri su molekülünün yapısı gereği altıgen şekilde oluşuyorlar . Kar taneleri görece olarak büyük ve şekil olarak da karmaşık olabilirken çok daha küçük olan kristaller basit altıgen prizma şeklinde kalıyorlar. Bu prizmalar -üst ve alt yüzeylerini de hesaba katarsanız- toplam 8 tane düzleme sahipler; ışığın hangi düzlemden girip hangisinden çıktığına, ışığın giriş düzlemine hangi açı ile geldiğine ve kristallerin ne kadarının hangi doğrultuya baktığına bağlı olarak değişik ve karmaşık optik kırınımlar görmek mümkün. Genelde bu etkilerden sadece birkaçı bir arada görünürken çok nadir durumlarda havadaki kristallerin çeşitliliği ve dağılımları uygun olduğunda buradaki gibi çok sayıda etkiyi aynı anda görmek mümkün. Bu yayların ne kadar net göründükleri de kristallerin içerisinde ne kadar az hava kabarcı olduğu ile doğrudan alakalı. Gelin bu fotoğraftaki etkilere tek tek kısaca bakalım: 1. 22 Derece Yayı En içteki halka 22 derece açısal büyüklüğe sahip 22 derece yayı ve havada rastgele doğrultularda duran çubuk şeklindeki buz kristallerinin yan yüzlerinden birisinden girip iki yandaki yüzeyden çıkan ışınlar yüzünden oluşuyor. Buz kristallerinin oluşturduğu en yaygın optik etkilerden birisi bu. Rastgele doğrultularda duran kristallerin nasıl olup da ışığı her yöne saçmaktansa sadece 22 derece civarında ilettiğini şu grafikte görebilirsiniz : Dikkat ederseniz kristalin solundan çıkan ışınlar kristalin hiçbir doğrultusu için 22 derecenin altında kırılmazken bazı durumlarda kırılma 22 derecenin üzerine çıkabiliyor. Bu etkiyi fotoğrafta da görebilirsiniz: yayın içi daha karanlık ve iç çeperi daha keskinken, yayın dışında ise yaydan uzaklaştıkça (ki bu bölgeler 22 drecenin üzerindeki açılara denk geliyor) parlaklık yavaşça azalıyor. 2. Yalancı Güneş Bu 22 derecelik çemberin hemen dışında sağda ve solda görünen parlak noktalar yalancı güneş olarak adlandırılıyor ve çok benzer bir mekanizmanın ürünü. Yalancı güneşlere neden olan kristaller yer çekiminin ve hava sürtünmesinin etisi ile çoğu yere paralel olarak duran yayvan, plaka halindeki buz kristalleri. 22 derece yayına benzer şekilde ışık yine yan yüzeylerinden birisinden girip iki yandakinden çıkıyor, bu yüzden açısal olarak aynı yerdeler ancak hemen hemen tüm kristaller yere paralel olduğu için ışık sağda ve solda iki noktada odaklanmış olarak gözümüze geliyor. Bu etki de oldukça yaygın olarak görünen optik etkilerden birisi. 3. Parhelic Çember Hem gerçek Güneş'in hem de yandaki yalancı güneşlerin üzerinden geçip yukarı doğru kıvrılan geniş yay ise parhelic çember olarak adlandırılıyor ve hem çubuk hem de plaka şeklindeki kristallerin yere dik duran yüzeyleri sayesinde oluyor. Bu çemberin değişik kısımları değişik sayıdaki yansımalar sayesinde oluşuyor. Güneşe yakın kısımlar kristallerin dış yüzünden seken ışık ile oluşurken Güneş'ten uzak kısımları kristalin içinden bir ya da daha fazla kere seken ışınlar tarafından oluşturuluyor. 4. Teğet Yay Güneşin üst kısmında 22 derecelik çembere teğet geçen ve ortası hafif aşağı inen yay ise teğet yay olarak adlandırılıyor. Bu yayı oluşturan kristaller yerçekimi ve hava yüzünden birçoğu yere paralel duran ince uzun, çubuk şeklindeki kristaller. 5. Parry Yayı Teğet yayın hemen üzerinde yer alan ve teğet yaya dokunan yay, keşfeden kişinin adını taşıyan Parry yayı. Bu yay da ana eksenleri yere paralel duran çubuk şeklindeki kristallerin eseri ancak bu sefer ana eksene ek olarak yan yüzlerden ikisi de yere paralel. 6. Superolateral Yay Parry yayının daha da dışındaki Güneş merkezli, kısmen renkli olan çember ise superolateral yay olarak adlandırılıyor. Bu yay teğet yayı oluşturan aynı kristallerin eseri ancak sadece prizmanın yan yüzeyine ek olarak alt veya üst yüzeylerinden geçen ışınların işi. Güneş ufka yakınken oluşuyor. 7. Tepe Çevresi Yayı Superlateral yayın üst kısmında ona teğet geçen, uçları yukarı kıvrık parlak ve renkli olan yayın İngilizce adı circumzenithal arc. Türkçesini bulamadım ama kabaca tepe çevresi yayı olarak çevirebiliriz. Gökyüzünün tepe noktası etrafına oluşan bu yayın nedeni yalancı güneşlere neden olan aynı plaka kristaller. Ancak bu sefer ışık plakaların üst yüzeyinden giriyor ve yan yüzeylerden birisinden çıkıyor. Bu yaya başaşağı gökkuşağı ya da gökyüzündeki gülücük diyenler de var. 8. Güneş Yayı Fotoğrafta gördüğümüz son eğri ise Güneş'ten çıkıp sağ ve sol diyagonele doğru yükselen Heliac Arc. Bunun da Türkçesini bulamadım Güneş yayı olarak çevirdim. Bu yayı oluşturan kristaller Parry yayını oluşturan kristaller ile aynı ancak bu defa ışınlar yere paralel olan yüzeylerin yan komşusu yüzeylerden yansıyor. Buz kristallerinin oluşturduğu ancak bu fotoğrafta göremediğimiz başka optik etkiler de var. Eğer bu konuya ilgi duyduysanız atmosfer optiğini detaylı şekilde, resim, animasyon ve simulasyonlar ile anlatan Atmospheric Optics sitesini şiddetle tavsiye ederim . Ayrıca sayfadan HaloSim isimli ücretsiz bir simulatörü de indirip değişik durumlarda ne tip görüntülerin oluştuğunu siz de deneyebilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/05/incelemeler/kozmos-bir-uzay-zaman-macerasi.html", "text": "Bilim, bilgi ve cehaletin sınırında ilerler. Biz bilmediklerimizi itiraf etmekten korkmuyoruz; bunda utanılacak bir şey yok. Utanılacak tek şey, tüm cevapları biliyormuş gibi davranmamızdır. Neil deGrasse Tyson, Kozmos Belgeseli'nden Sonunda televizyon izlemek için bir nedenimiz var. 1980'lerin Carl Sagan tarafından sunulan unutulmaz belgeseli Kozmos tekrar ekranlarda. Bu sefer Carl Sagan'ın koltuğunu günümüzün popüler bilim simgelerinden birisi olan Neil deGrasse Tyson almış. Sagan gibi Tyson da bir astrofizikçi. Tyson henüz bir lise öğrencisiyken Sagan ile tanışma şansına erişmiş ve Sagan'ın ilham verdiği milyonlarca genç gibi o da bir bilim insanı olmaya karar vermiş. Tyson'lı Kozmos, yani diğer adıyla Bir uzay-zaman macerası, Sagan'ın sunduğu Kişisel bir seyahat gibi 13 bölümden oluşuyor. Hala yayında olan yeni Kozmos'un şu ana kadar 7 bölümü gosterildi bile. Hedef kitle ise öncelikli olarak bilime ilgi duyan ama bu konuda fazla birikimi olmayan vatandaşlar. Lise başlangıç seviyesindeki fizik bilgisi hala taze olan herkesin Kozmos'da anlatılan konuları kolayca takip edebileceğini düşünüyorum. Diğer taraftan, doğa bilimlerinde yüksek lisans yapmış kişilerin bile bu yapımdan öğreneceği birçok şey var. Çünkü anlatılan konular oldukça çeşitli. Biçim açısından yeni ve eski Kozmos belgeselleri de birbirini andırıyor. İşlenen konular evrenin oluşumu, evrendeki yerimiz, bilim tarihi, dünyada hayatın başlangıcı ve evrim gibi bizi hem kainatın geri kalanına, hem de şu anki yaşamımıza bağlayan konular. Zaten kelime anlamı olarak kozmos düzene sahip karmaşık bir sistem demek, tıpkı evrenimiz gibi. Bir başka deyişle, kozmoz kaosun, yani sonsuz karmaşanın zıt anlamlısı. Dolayısıyla, işlenen konular da bu dev düzenin şu ana kadar keşfedip anlayabildiğimiz yanlarını anlatıyor. Tabii iki belgesel arasında varolan 30 küsür yıllık süreç boyunca edindiğimiz bilimsel birikim bu konulardaki bilgilerimizin ve teorilerimizin bir kısmını güncelledi, bir kısmını da değiştirdi. Dolayısıyla, evrenimiz ve dünyamız hakkındaki en güncel bulgu ve teorileri koltuğunuzda oturarak öğrenmek istiyorsanız, 2014 model Kozmos: Bir uzay-zaman macerası sizin için biçilmiş kaftan. Her bölümde sunucumuz Tyson, hayal gemisi olarak tabir ettiği, her türlü koşula dayanıklı, uzayda ve zamanda seyahat edebilen, atomların içinden kara deliklere kadar her yere girip çıkabilen farazi bir gemiyle bizi evrende seyahata çıkarıyor. Bu gemi sayesinde evrenin düş gücümüzün bile ötesine geçebilen noktalarına şu anki kuramsal bilgilerimiz elverdiğince seyahat edebiliyoruz. Kulağa gerçekdışı ve masal tadında gelse de, kuramsal fizikçilerin ve diğer biliminsanlarının aslında meslek hayatları boyunca yaptıkları tam da bu. Somut gözlemlerle elde edilen bilgiler ışığında kuramlar oluşturarak evrenimizin bu bilinmeyen noktalarına zihinlerinde seyahat etmek. Zamanla elde edilecek yeni somut bilgilerle de bu kuramlar ya onaylanıp kanun olacak, ya yeni sonuçlara göre güncellenip daha yeni gözlemler sonucu onaylanması beklenecek, ya da geçersizliği farkedilip kullanımdan çıkacak. Hayal gemisinden başka Kozmos'da sıkça karşımıza çıkan animasyonlar da var. Bilim tarihini, özellikle de geçmişte yaşamış bilim insanlarının hayatlarını ve çektikleri sıkıntıları anlatan bu animasyonlar bize bugünlere aslında sayısız bilim insanının fedakarlıkları sonucu ulaştığımızı bir kez daha hatırlatıyor. Sadece engizisyon gibi insanlık ve bilim tarihinde kara bir sayfa olan uzun soluklu ve uluslarötesi olguları değil, biliminsanları arasındaki rekabetler ve anlaşmazlıklar gibi kişisel çaptaki sorunları da görmüş oluyoruz. Bilimsel gerçekleri anlatan bir belgeselden beklendiği gibi, Kozmos geçersizliği su götürmeyen sahte teorileri veya açıklamaları da çekinmeden eleştiriyor, ama hakaret veya rencide etmeden. Çoğu zaman Tyson'ın tek bir dolaylı cümlesi de yetiyor bunun için. Çünkü sunulan kanıtlar ve binlerce yıllık bilimsel birikimle yoğurulmuş teoriler o kadar sağlam ki, bunlara alternatif olarak sunulan herhangi bir şeyin zaten akla ve mantığa karşı bir şaka olduğunu herhangi bir insan tarafsızlığını koruduğu sürece kolayca farkedebilir. Kısacası, kıssadan hisse çıkarmak seyirciye düşüyor ve parmağa değil de gösterdiği yere bakıldığı sürece bunu yerine getirmek oldukça kolay. İnsanların zihinlerini kendi dogmalarıyla acımasızca bulandıran cemiyetlere pabuç bırakmayıp, onların nüfuzlarından çekinmedikleri için yapımcıları ayrıca takdir ediyorum. Buraya kadar belgeselin altyapısından ve niteliklerinden bahsettim. Biraz da, şu ana kadar izlediğim bölümlerden ilgimi çeken kısımları anlatmak istiyorum. - İlk bölümde bahsedilen en önemli konulardan birisi uydumuz ayın oluşumuydu. Kısa bir süre önce de Açık Bilim'de bu konu hakkında bir yazı yazılmıştı. Bundan başka büyük patlamadan bu yana geçen bütün zamanın bir kozmik takvim üzerine oturtulup, neyin ne zaman meydana geldiğinin anlatılması bizim evrende ne kadar küçük bir yere sahip olduğumuzu bir kez daha gösteriyor. - İkinci bölümde hayatın başlangıcı ve evrim sonucu bugünkü haline ulaşması anlatılıyor. Doğal ve yapay seçilim, genlerdeki dönüşümler gibi konulardan başka, diğer gezegenlerde varolabilecek hayatlar üzerine yapılan varsayımlar da oldukça ilgi çekici. - Üçüncü bölümde ise birçok konu işleniyor. Newton'un kanunlarını formüle etme süreci ve Hooke ile olan acımasız rekabeti bilim tarihi meraklıları için büyük ihtimalle yeni bir hikayedir diye düşünüyorum. Bundan başka, saygın İngiliz bilim kurumu The Royal Society'nin de yeri geldiğinde paraya endeksli çalıştığı ve kişisel hırslara alet olabildiği dürüstçe anlatılıyor. Bir de kuyrukluyıldızlar konusu bilimin neyi ne kadar önceden tahmin edebileceğini göstermek adına detaylıca işleniyor. Buna paralel olarak, astroloji gibi sahte bilimlere ve astrologlar gibi geleceği gördüğünü iddia eden sahte bilim insanlarına acımasız bir selam çakılıyor . - Dördüncü bölümde ise evrensel çekim kanunu, ışık hızında seyahat, kara delikler gibi sayısız kitaba malzeme olmuş popüler konular derli bir biçimde özetleniyor. Özel görelilik teorisinin Einstein'a ait olması bir yana, bu teorinin oluşturulabilmesini mümkün kılan altyapının Newton, Herschel, Faraday ve Maxwell gibi bir çok biliminsanının ortak eseri olduğu anlatılıyor. - Beşinci bölüm ise ışığın fiziksel özellikleri sayesinde teleskoplarla evreni nasıl anladığımıza dair kapsamlı bir özet sunuyor. Bundan başka, bilimin ancak sorgulayarak ilerlediğini, doktrinlerin insanlığı geriye götürmekten başka bir işe yaramayacağını eski Çin ve Arap alimlerinden örnekler sunarak gösteriyor. Daha fazla detayla belgeselin heyecanını kaçırmamak adına burada yazıma bir son verip, sizi bu özenle hazırlanmış yapımı izlemeye bir kez daha davet ediyorum. Uzman olsun olmasın, herkesin Kozmos'dan öğreneceği bir şeyler olduğuna eminim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/1000-yasindaki-almanyalinin-agzindaki-genomlar.html", "text": "Zaman: 2013 Nisanı. Amerikan Fiziksel Antropoloji yıllık toplantısı. Akşam. Yer: Tennessee eyaletinin Knoxville şehrinde bir salaş bar. Kim: Yeni yetme genetik antropologlar. Hepimiz Tina'nın etrafında toplanmış, onu sabırla cevap verdiği bir soru yağmuruna tutmuştuk. Bir-iki saat önce Tina, eski kemiklerde çok iyi korunan bir yapı olan diş plağından hem kemiğin ait olduğu insanın, hem de o plakta hapsolmuş bakterilerin DNA'sını çok iyi bir kalitede elde ettiğini iddia eden bir konuşma vermişti. Bu bulgular çok yeni idi ve de daha sonuçları analiz etmeye fırsat bulamamıştı Tina. Ancak, son yılda yaptıkları replikasyon ve kalite kontrol deneyleri, çıkarılan DNA'ların otantik ve kapsamlı olduğunu ortaya koyuyordu. Eğer bulgular tekrarlanabilirse, binlerce yıl önce yaşayan insanların, hayvanların ve hatta belki Neandertallerin hangi hastalıklarla cebelleştiklerini, ağızlarında hangi bakterilerin yaşadığını,neler yediklerini öğrenebilecek ve belki daha bir çok başka bilgiye ulaşabilecektik. Hepimiz çok heyecanlanmıştık. Ancak Tina'nınki gibi çok şey vaadeden ancak sonrasında fos çıkan bir çok çalışmadan dilimiz yandığından kafamızda kuşkular vardı. O yüzden ardı arkası kesilmeyen bir soru yağmuruna tutmuştuk Oklohama Üniversitesi'nde kendi laboratuvarını kurmaya hazırlanan Tina'yı. Gerçekten de yaklaşık 1 sene kadar sonra Tina'nın makalesi en prestijli genetik dergisi olan Nature Genetics'te yayınlanmıştı. Makalenin içeriği Tina'nın önceki sene anlattıklarını ve hatta daha fazlasını içeriyordu. Fakat size bu içeriği anlatmadan önce mikrobiom ve metagenom kavramlarını biraz irdelemek istiyorum. Metagenom ve mikrobiom Metagenom bir örnekte bulunan tüm DNA moleküllerinin, özel bir zenginleştirme veya filtre yapılmadan dizilenmesi olarak tanımlanabilir. Örneğin bir insanın tükürüğünden örnek aldığımızda, o insanın DNA'sı ile birlikte, binlerce değişik tür mikroorganizmanın ve çiğnenmiş yemeklerden kalmış hayvan ve bitkilerin DNA'ları da örneklenmiş oluyor. Yeni nesil DNA dizileme yöntemleri ile bu DNA'ların temsil ettiği değişik organizmaları, bu organizmaların hangi oranda bulunduğunu ve bu organizmalar arasındaki genetik ilişkileri bulmak mümkün. İnsan metagenomunu inceleyen yeni çalışmalar karşımıza inanılması güç, muazzam bir bir tablo ortaya çıkarıyor. Bugün biliyoruz ki, örneğin, vücudumuzda insan hücrelerinin sayısından on kat daha fazla, trilyonlarca mikroorganizma yaşamakta (Şekil 2). Bu küçük hücreleri toparlayıp tartabilsek, kilolarca biyokütle oluşturacaklar. Yine artık açık olarak görmekteyiz ki, insan evrimi le bu küçücük organizmaların evrimi birbiri ile bağlantılı. Çoğu bize zarar vermeden ve hatta hayat döngümüzün vazgeçilmez parçaları olarak bağırsaklarımızda, midemizde, derimizde, ağzımızda ve bir çok başka organımızda yaşamakta. Bu muazzam çeşitliliğe ev sahibi olan bizlerle birlikte, bu mikroorganizmalar karmaşık, dinamik bir ekosistem oluşturmakta. Bugün yine biliyoruz ki doğumumuzda bizimle olan bu mikroorganizma ekosistemini ve hayatımızın sonuna kadar, değişerek bizimle kalıyor. Yeni çalışmalar gösteriyor ki, bu ekosistemin dengesi sağlığımız için çok önemli. Bu ekosistem, sindirim ve bağışıklık sistemimizin vazgeçilmez parçaları. O kadar ki, bu mikroorganizmaları kaybetmemiz, ölüme götürüyor. İçtiğimiz sigara, yediğimiz yemekler, içteğimiz suya göre insandan insana değişiyorlar. Ekosistemdeki dinamikler obeziteden, kansere kadar bir çok hastalıkta değişiklik gösteriyor, daha tam anlamadığımız ama gözlemleyebildiğimiz bir rol oynuyorlar. Bu önemli ekosistemin içinde, çok önemli hastalıklar yaratabilecek mikroplar da olabiliyor. Bağışıklık sistemimizin ve bu vücudumuzda yaşayan ekosistemin dinamiklerinin değiştiği zamanlarda ortaya çıkıp çok önemli hastalıklara yol açabiliyorlar. Kısaca bu ekosistem biyolojimizin bir çok katmanında etkili. Dolayısı ile metagenom çalışmaları, genomik biliminin en önemli alt-dallarından biri olma yolunda hızla ilerliyor. Ortaçağda ağız metagenomu Tina'nın çalışmasına gelince, aslında normal bir mikrobiom çalışması. Tek farkı, bu çalışmanın 10.000 senelik bir örnek üzerinde yapılması. Bunu mümkün kılan ise genelde fiziksel antropologların hiç ilgilenmedikleri ve de dişçilerden her ziyaretimizde bir araba laf işitmemize neden olan tartar. Tartar tükürükteki minarellerin diş diplerinde birikmesinden oluşan yapıya denmekte. Son yıllardaki çalışmalar gösteriyor ki, tartar oluşumu sırasında o anda ağız içinde olan parçacıkların bir kısmı bu yapının içinde hapsolmakta. Tartar bir anlamda, ağız içindeki bakterilerin, yemek parçalarının ve ağız içinde dolaşan insan hücrelerinin binlerce yıl korunduğu bir sığınak (Şekil 3). İşte Tina ve birlikte çalıştığı arkadaşları tartarda hapsolan hücrelerin DNA'sını çıkarmayı ve dizilemeyi başarmış, bin sene önce yaşamış insanların metagenomu elde etmişlerdi. Bu geç Ortaçağ Almanyalıları, Kutsal Germen İmparatorluğu'nun tebaası olmalıydılar. O zamanın günümüze göre çok daha kötü olan hijyen koşullarını gözününe aldığımızda, ağız sağlıklarının çok kötü olması beklenmekteydi. Gerçekten, metagenom çalışması bugünde dişeti hastalıklarının baş sebebi olan ve 'kırmızı kompleks' olarak bilinen, bakteri gruplarının Ortaçağ Avrupalılarında bol miktarda ve sağlıklı modern insan ağzından daha fazla miktarda olduğunu ortaya çıkarmıştı. Bu beklenen sonuç dışında, bugünkü ağız mikrobiomu ile uyuşan ve uyuşmayan binlerce başka tür bakteri de ortaya çıkarılmıştı bu antik ağızlardan. Dahası, Tina ve arkadaşları, bir adım daha atıp, diş tartarlarında hapsolan proteinleri kütle spektrometrisi' tekniği ile incelemişler ve antik ağızlarda günümüzü insanı ağzından çok daha fazla bir şekilde iltihaplanma ile ilişkili bir çok proteinin salgılandığını gözlemlemişlerdi. Ancak, en enteresan ve beklenmeyen bulgulardan birisi, antibiotiğe dayanaklı bakteri genlerinin gözlemlenmesi olmuştu. Görünüşe göre, antibiyotiğe dayanıklılık gösteren genetik özellikler, bu ilaçların yaygın bir şekilde kullanılmasından önce ortaya çıkmıştı ve bu çalışmada Ortaçağ Avrupalılarında bu özelliklerin bir kısmını saptayabilmişlerdi. Tina ve arkadaşlarının, 1000 senelik metagenomdan çıkardıkları bir başka bilgi de, bu insanların yedikleri yemeklerden kalan genetik parçalardı. Bu genetik parçalar domuz, koyun, lahana ve buğdayınkine tekabül ediyor ve Almanya'da yaşayan insanların son bin senedir yemek kültürlerinde bir değişiklik olmadığına işaret ediyordu. Bu çalışma 1000 sene öncesinin hayatına açılan bir pencere olmuş, bir çok enteresan bilgi vermiş ama daha önemlisi, diğer benzer çalışmalarla beraber metodoloji olarak yepyeni bir genetik antropoloji alt dalı ortaya çıkarmıştı. Daha zengin bir genetik antropoloji 2013 yılı genetik antropoloji için sönük bir yıldı. Genetik antropoloji, 90'lar ve 2000'lerde anneden ve babadan geçen genetik işaretleri çalışan, benim de dahil olduğum bir akademik grup tarafından domine edilmişti. Bu çalışmalar bahsedilen genetik işaretleri kullanarak toplumların birbiri ile olan tarihsel ilişkilerini, olası göç yollarını ve geçmişteki nüfus küçülmelerini ve patlamalarını ortaya çıkarmaya çalışmakta. Daha önemlisi, bulunan genetik çeşitliliğin ve tarihsel dinamiklerin dillerde, arkeolojik kalıntılarda ve kültürel öğelerde diğer antropologlar tarafından gözlemlenen farklılıklarla bağdaştırmak üzerine yoğunlaşmaktayd. Ancak, 2005'ten başlayarak anneden ve babadan geçen genetik işaretler üzerinden yapılan çalışmaların önemli eksiklikleri, çoğunluğu antropolog olmayan, daha çok tıbbi veya matematiksel genetikle ilgili ekipler tarafından bulunmuştu. Konuştuğum ünlü bir genetik antropolog olan Anne Stone, antropologların durumunun parazitlerinkine benzediğini ve medikal genetiğin evrimsel, kültürel ve tarihsel bağlamdan yoksun olarak üretilen verilerini kullanarak önemli işler yapılabileceğinden dem vurmuştu. Anne parazitler üzerine çalıştığından ve onların evrimsel olarak çok başarılı ve enteresan varlıklar olarak gördüğünden, aslında kötü bir şey demek istememişti. Ancak, bu parazit benzetmesi bana yine de dokunmuştu. 2014 yılında, Kanada'nın Calgary şehrinde gerçekleşen Fiziksel Antropoloji Kongresi, geleneksel yöntemlerin ötesine geçen onlarca heyecanlı konuşmaya ev sahipliği yapmıştı içinde barındırıyordu. Anlaşılan, Tina ve arkadaşlarının çalışması genetik antropolojinin bir rönasansın eşiğinde olduğuna bir alametti. Geleneksel genetik metodların ve işaretlerin bir adım ötesine gitmeye cesaret eden bilim insanları, yepyeni heyecanlı yolculuklara çıkmaktalar. Önümüzdeki on yıl bizi şaşırtacak bir çok antropolojik buluşa gebe."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/biyopunk-ve-kisisel-biyoteknoloji.html", "text": "Bilimsel okuryazarlık modern çağda işleyen bir toplum için gereklidir. Bilimsel okuryazarlık bilim eğitimi değildir. Bilim eğitimi almış bir kişi bilimi anlayabilir; bilimsel okuryazar olan biri bilim yapabilir. Bilimsel okuryazarlık kendi sağlığına, yiyeceklerinin, sularının ve havanın kalitesine, kendi bedenleri ve etraflarındaki karmaşık dünya arasındaki özel etkileşimlere aktif katılımcı olmak isteyen herkesi cesaretlendirir. Biyopunk Manifestosu Meredith L. Patterson Bilim kavramı toplumun çoğu bireyi için beyaz önlüklü bilim insanları tarafından yüksek teknolojili laboratuvarlarda yapılan çalışmaları çağrıştırır çünkü çoğu zaman bilim insanları laboratuvarlarda tam olarak ne yaptıklarını herkesin anlayacağı şekle sokmakta zorlanır. Açık Bilim gibi toplumun bilime erişimini artırmak amacıyla yapılan yayınlar, günlük hayatlarımıza hatırı sayılır seviyede gerçek bilgi ve doğru yöntemler kazandırmakta ve bilim ile toplum arasındaki duvarları yıkmaya çalışmakta. Öte yandan modern yaşam ile insanların kendi hayatları üzerinde daha fazla hak sahibi olmak istediğini görüyoruz ve bu durumun internetin hayatlarımıza kattığı erişilebilirlik kavramı ile desteklediği de inkar edilemez. Linux, Arduino gibi bilgisayar, elektronik; PLOS dergisi gibi bilimsel yayıncılık alanlarında sunulan Açık Erişim kavramı bilgi ve verilerin herkesçe ulaşılabilir olmasının gücünü ve bu açık erişimin kaliteyi düşürmediğini oldukça çarpıcı şekilde göstermiştir. İnsan Genom Projesi ile insan genomundaki 3 milyon bazın diziliminin kamuya açık yayınlanması ise genetik alanındaki gelişmelere imkan ve cesaret vermiş; hız kazandırmıştır. Biyopunk Günlük hayatlarımızı her yönüyle etkileyecek potansiyele sahip biyoteknoloji, hızla gelişen ve dolayısıyla popülerleşen bir teknoloji sektörü. Farkındalık olmadan biyoteknoloji aslında insanoğlunun tarımla uğraşmaya başladığı zamanlara kadar uzanır. En verimli bitkileri üretmek için farklı bitkileri melezleyen insanlar doğal olarak bulunmayan tarım bitkileri ürettiler. Bira, ekmek gibi fermantasyon odaklı üretimde organizmaların modifikasyona uğramadan kullanılması geleneksel biyoteknolojinin anlamına dahilken, modern biyoteknolojinin başlangıcı olarak ise Gregor Mendel'in kalıtım, Robert Koch ve Louis Pasteur'ün bakteriyoloji alanındaki çalışmalarıyla başlayan 19. yüzyılın ikinci yarısı gibi daha yakın bir dönem kabul edilir. Biyoteknolojinin hızlı gelişiminin sonucu olarak bugün artık bilim insanları organizmaların genlerinin laboratuvarlarda değiştirilmesi ile yeni özellikler kazandırılmasına yabancı değillerdir. Biyopunk'ın ise biyoteknolojinin tarihsel gelişiminde entelektüel ve kültürel bir hareket olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Kelime olarak biyoteknoloji ve punk kelimelerinden meydana gelen biyopunk kendisi ile ilişkili bilim-kurgu türünde biyoteknolojiyi odağa alıyor. Biyopunk kurgusunda en sık rastlanan imgelerden birisi ise siyah kliniktir ve yasadışı, düzensiz veya etikdışı biyolojik modifikasyon ve genetik mühendisliği yöntemleri ile gerçekleştiren deneyleri ifade eder. Pek çok biyopunk özelliğinin William Gibson'un Neuromancer adlı romanından temel aldığı düşünülür. Doktor Moreau'nun Adası, Frankenstein, Kurma Kız, Cesur Yeni Dünya, Jurassic Park gibi romanlar veya Bioshock, Prototype gibi bilgisayar oyunları Biyopunk'ı nerede bulurum? sorusuna verilebilecek cevaplardan bazıları. Free our genetic data! Biyopunk'ın toplanma çağrısı sayılan ve temel amacını en iyi şekilde özetleyen slogan. Türkçe'ye Genetik verilerimizi özgür bırakın! şeklinde çevrilebilir. Genetik Bilgiye Açık Erişim Biyopunklar genetik bilgiye açık erişimi; biyoteknolojinin katı kurallar ve bürokrasilerle işleyen büyük kurumlara bırakılmamasını çünkü bu kapalı kapıların bilimin halka ulaşmasını yavaşlattığını, bütün olan bitenin ilgilenen herhangi biri tarafından erişilebilir olması gerektiğini savunuyorlar. Sivil bilim, çeşitliliğinde sıkıntılı bir azalıştan muzdarip olmuştur ve bu, biyohackerların geri kazandırmak istedikleri çeşitliliktir. Bilimin sadece milyon dolarlık üniversitelerde, devlette veya kurumsal laboratuvarlarda yapıldığı popüler algısını reddediyoruz, araştırma yapmak ve bilgiyi kendi yönetiminde aramak için sorgulama özgürlüğü hakkının, konuşma özgürlüğü veya din özgürlüğünde olduğu gibi temel bir hak olduğunu iddia ediyoruz. Biyopunk Manifestosu Bugün gerçekten de belli bir DNA'nın belli bir yerini kesip başka canlıların genomuna yerleştirmek mümkün ve bu bilim insanları için şaşırtıcı değil. Biyopunklar bunu ve diğer bir çok biyoteknolojik çalışmayı kendileri de yapmak istiyor. Bunun için kendi imkanları ile garajlarında, evlerinde laboratuvarlar kurup, deneyler yapıyorlar ve bu kişilere Biyohacker deniyor. Bu alanla ilgili uğraşları hobi edinmiş kimseler sanat dünyasından, bilim insanlarına, lise öğrencilerine kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkıyor. İlk izlenimler biyogüvenlik ve biyoterör gibi sorunsalları akla getiriyor. Devrim yapma amacı gütmeyen biyohackerlar bu riskleri inkar etmiyor ancak amatör gruplar kadar profesyonellere de bu anlamda bakılması gerektiğini çünkü iyi altyapılara, gelişmiş tesislere sahip olduklarını ve tehlikeli patojenlere kolaylıkla erişebildiklerini vurguluyorlar. Videoda London Hackspace adlı Biyohacker topluluğunun biyolog olmayan hackerları kendi kurdukları genetik laboratuvarında kendi DNA'larını kullanarak saflaştırma, PCR ve elektroforez deneyleri gerçekleştiriyorlar. Bu deneylerde en temel amaç özel işlemler ile genetik materyalin saf olarak elde edilmesi çoğaltılması ve parçalarının elektriksel alanda büyüklüklerine ve yüklerine göre sıralanması, ayrılmasıdır. DIY Kendin Yap kültürü kendileri bir şeyler üretmek isteyen, kendi hayatlarını kolaylaştırmak isteyen robot meraklılarından, ev hanımlarına her yaştan insanın eninde sonunda tanışacağı bir kültürdür. İngilizce Do It Yourself ifadesinin kısaltması olan DIY aslında dergiler, videolar ve web siteleri ile beslenen devasa bir atölye gibi düşünülebilir. DIYbio ise bir alt kültür olarak biyolojik Kendin Yap kabul edilebilir. İnsanların ihtiyaçları olan şeyleri kendilerinin yapması için imkana ve bilgiye sahip oldukları bir toplumda yaşaması gerektiğine inanan biyohackerların kendi imkanları ile laboratuvarlar kurup, deneyler yaptıklarından bahsetmiştik. Her adımlarını açık erişimli atan bu insanlar DIYbio altında projelerini paylaşıyor, meraklıları için bir kılavuz oluşturuyorlar. Web sitesi http://diybio.org/ bu kültürde bir merkez üssü kabul edilebilir. Biyoteknolojinin, açık erişimli ya da bir yerde kamuya indirgenmesini savunan kişiler kendilerine gene biyohacker dese de bu alana girerken biyopunk'ı kapının dışında bırakabiliyor. Bunun sebebi olarak biyopunk kavramının bilim-kurgusundan önce günümüzün gerçekçi problemlerine odaklanma isteği gösterilebilir. Burada bahsedilen durumun daha iyi anlaşılması adına bazı örneklere bakalım. GenSpace New York'ta sanatçıları, yazarlar, biyologlar ve mühendislerden oluşan bir grup insan tarafından oluşturulan GenSpace , kişisel biyoteknolojiye bir adım attırarak dileyenlerin dilediği gibi vakit geçirebileceği, ders alabileceği halka açık üstelik devlet onaylı bir Kendin Yap biyoteknoloji laboratuvarı atmosferi yaratmayı amaçladı ve bunu başararak bu alanda bir ilk oldu. Buna paralel olarak Dünya'nın farklı yerlerinde benzer amaçlarla çalışan biyohacker grupları oluştu ve oluşuyor. Duvarlar arkasında sadece bir kaç kişiye yarar sağlayan bilimi, özgürleştirici görüyorlar ve bundan dolayı açık bilginin herkesi cesaretlendirdiğine ve yeni buluşlar için bir katalizör görevi gördüğe inanıyorlar. GenSpace'in kurucu başkanı olan Ellen Jorgensen, TEDGlobal 2012'deki konuşmasında Ben bir biyoloji laboratuvarında ne yapardım? sorusuna şöyle cevap veriyor: Havyarınızın gerçek bir morina balığından yapılıp yapılmadığına, yediğiniz suşinin gerçekten ton balığı olup olmadığına ya da o çok para verip aldığınız keçi peynirinin gerçek olup olmadığına bakabilirsiniz. Biyohacker alanında, genomunuzu mutasyonları görmek için analiz edebilirsiniz. Kahvaltı gevreğinizi GDO için analiz edebilir ve köklerinize doğru bir keşfe çıkabilirsiniz. Stratosfere orada ne olduğunu görmek ve mikroplar toplamak için hava balonları gönderebilirsiniz. Sudaki kirletici maddeleri bulmak için mayadan bir biyosensör yapabilirsiniz. Biyoyakıt hücrelerine benzer şeyler yapabilirsiniz. Bir çok şey yapabilirsiniz. Bir Sanat-Bilim projesi yapabilirsiniz. OpenPCR Söz konusu biyoteknoloji yapmak olduğunda bunun maliyeti günümüzde amatörler için oldukça yüksek. Biyohackerlar ayrıca biyoteknoloji aletlerine ulaşımı kolaylaştırmaya çalışıyorlar. Örneğin Josh Perfetto ve Tito Jankowski, DNA'nın istenilen bölgesinin çoğaltılması amacıyla kullanılan binlerce dolarlık pahalı PCR cihazlarının yaptığı işi bir amatör için iyi seviyede yapabilen, kurulumunu kullanıcının yapabileceği ve açık kaynaklı OpenPCR cihazını tasarladılar ve 600$'lık bu ürünün yaptığı iş bakımından profesyonel dengi kendi ifadelerine göre 10.000$ değerinde. Transhümanizm, Siberpunk ve Diğerleri Dünya genelinde genç biyohackerların tutumlarında transhümanist yaklaşımlar da ağırlıkta. Burada transhümanizm insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin bilim ve teknoloji ile artırılması ve kusurlarının ortadan kaldırılması anlamı taşıyor. Biyopunk ve çoğunlukla annesi kabul edilen Siberpunk akımı siborg noktasında buluşuyorlar. Sibernetik organizma anlamını taşıyan siborg ya da cyborg'lar bilindiği gibi yarı biyolojik, yarı yapay varlıkları ifade eder. Biyopunk severler içinde elbette pek çok çılgın olarak ifade edilebilecek biyohacker da var. 2011 yılında sibernetik organizma fanatiği Lepht Anonym, vodka ile sterilize ettiği bir sebze soyacağı ile parmak ucu derisi altına ufak bir mıknatıs yerleştirdi ve o günden sonra bu transhümanist yaklaşım inanılmaz bir hızla yayıldı. Bugün kendine biyohacker desin ya da demesin pek çok kişi gerek evlerinde kendileri gerekse piercing ya da dövmecilerde parmak uçlarına küçük mıknatıslar yerleştiriyor ve bu sayede elektromanyetik alanları parmakları ile hissederek içlerindeki cyborg olma ateşini besliyorlar. Bu alanda oldukça popüler olmuş bir diğer kişi de Tim Cannon. Tim, bir grup biyohacker ile kendi ürettikleri Circadia adlı çipi koluna yerleştirmeye gönüllü olduğunda biyohacker çevrelerinde oldukça ses getirdi. Bu çip ile vücut sıcaklığı gibi hayati verileri Bluetooth aracılığıyla tablet bilgisayarına aktarıyordu. Bugün bu tutumu sapkınlık olarak kabul eden insanlar var ancak gelecekte mikro çipler ile kendi sağlık durumumuzu kontrol edebildiğimiz günlerde Tim Cannon gibiler belki de bunun öncüleri kabul edilecekler. Ancak şunu da belirtmek gerek ki Lepht'in ve Tim'in öncüsü oldukları bu tür cerrahi atılımlar sağlık açısından bugün tehlikeli bulunmakta ve Amerika'da bu tür bir ameliyat gerçekleştiren doktorların, lisansları iptal edilmektedir. Kevin Warwick Gelecekte pasaport, kredi kartı gibi şeylere ihtiyacımızın olmayacağını çünkü derimizin altına yerleştirilen ufak cihazlar ile yaşacağımıza inanan insanlar adına 1998'de bir atılımda bulunarak koluna bir tür RFID cihazı yerleştiren Reading Üniversitesinden sibernetik profesörü ve sibernetik organizma hayranı Kevin Warwick, bu küçük cihazın gönderdiği radyo sinyalleri ile yürüdüğü koridorda ışıkların yanması veya odasının kapısının açılması gibi detayları kontrol etmiş. Bunun bir sibernetik organizma projesinin ilk adımı olduğunu söyleyen Warwick'in sonrasında koluna yerleştirilen 100 elektrotluk bir implant ile gerçekleştirdiği deneylerini anlattığı TEDx konuşmasını alttaki videoda izleyebilirsiniz. Bir Miktar Sanat Alba, Eduardo Kac bir Fransız sanatçı ve genetikçi Louis-Marie Houdebine tarafından genlerine yapılan ekleme sonucu mavi ışık altında yeşil renkte parlayan bir tavşan. Deniz anasının ürettiği parlayan proteinlerin Alba'nın vücudunda da üretmesi sağlanmıştı.Alba ile ilgili daha detaylı bilgileri Çağrı Yalgın'nın Bir Tavşanı Nasıl Yeşil Yeşil Parlatırız? adlı Açık Bilim makalesinden öğrenebilirsiniz. Glowing Plants ise bir tür sentetik biyoloji uygulaması olarak karşımıza çıkıyor. Biocurious adlı DIYbio topluluğunu tarafından başlatılan proje başlangıçta parlayan bitkiler üretilmesini, uzun vadede sokakların parlayan ağaçlar ile aydınlatılmasını hedefliyor. Çalışmalarını açık kaynak sunan projeye http://www.glowingplant.com/ adresinden ulaşmak mümkün. Dünya üzerinde Biyopunk ve Biyohackleme kavramları yazıda bahsedilen yaklaşımları ve riskleri içermekte. Topluma açık biyoteknoloji laboratuvarları, sibernetik organizma fanatiği profesörler, fanatik transhümanistler... Hepsinin odak noktasında biyoteknoloji var ve biyoteknolojinin gelecekte insanların hayatlarını kaçınılmaz olarak değiştireceğine inanıyorlar. Üzerinizde deneyler yapmak isteyen ya da laboratuvarlarda canavarlar üretmek isteyen bir kültürden bahsetmiyoruz. Linux ile olduğu gibi Arduino ile olduğu gibi gelişime dahil olmak istiyorlar. Biyopunk Manifestosu'nun son sözleri ile: İlgi alanlarımızın saygıya ve iyi muameleye değer canlı organizmalar olduğunu aklımızda tutarız ve biz araştırmamızın çevremizdekileri etkileyebilecek potansiyeli olduğunun kesin bir şekilde bilincindeyiz. Fakat biz bilinmeyenin korkusunu uyandırarak araştırmacıları bastırmayı amaçlayan ataerkil bir girişimden başka bir şey olmayan ihtiyatlılık ilkesinin öğütlerini bütünüyle reddediyoruz. Biz çalıştığımızda aklımızda toplumun iyileştirilmesi olur ve bu bizim toplumumuzu, sizin toplumunuzu ve hiç bir zaman tanışamayacağımız kişilerin toplumlarını içerir. Sorularınızı memnuniyetle karşılıyoruz ve onların cevaplarını kendinizin keşfetmesi için sizi cesaretlendirmeyi her şeyden çok arzuluyoruz. Biyopunk Manifestosu, spekülatif-kurgu yazarı ve biyolog Meredith L. Patterson tarafından yazılmış ve 2010 yılında UCLA Center for Society and Genetics'te Outlaw Biology? Public Participation in the Age of Big Bio sempozyumunda sunulmuştur. Orjinal metnine http://maradydd.livejournal.com/496085.html ve tam çevirisine http://goo.gl/p8h7cz adreslerinden ulaşılabilir. Kapak Görseli Dim Horizon Studio'un fotoğraf çalışması olan görsel biyopunk türünün sıkı temsilcisi Bioshock adlı oyundan esinlenmiş. Enjektöründe ADAM adlı bir madde taşıyan Little Sister karakterini temsil etmektedir. ADAM maddesi bir deniz salyangozundan elde edilen kök hücreler ile keşfedilen ve insanlara süper güçler vererek, zamanla insanlıktan çıkaran kurgusal bir madde. Little Sister karakteri ise cesetlerden adam toplamakla görevleri küçük kızların genel adıdır. Bu tür insan doğasını değiştiren ve özel güçler veren maddelere biyopunk kurgu türünde sıkça rastlanır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/camasir-yikama-bilimi.html", "text": "Kısa bir süre öncesine kadar, çamaşır yıkayan bireyler olarak tek derdimiz çamaşırlarımızın zarar görmeden güzelce temizlenmesi ve kokmasıydı; gerisiyse teferruattı. Ama son yıllarda artan çevre bilinci, değişen tüketici talepleri ve deterjan pazarının kızışması çamaşır faslında büyük değişimlere yol açtı ve bu süreç hala devam ediyor. Tüketici tarafından bakınca çamaşır deterjanı bu, ya toz ya sıvı işte tarzında tek boyutlu bir durum söz konusu olsa da, üretici firmalar için çamaşır konusu çok boyutlu ve oldukça karmaşık. Hem bilimsel hem de finansal açıdan büyük bir alemden bahsediyorum. Anlaşılmaya ve çözülmeye çalışılan onlarca bilimsel sorudan başka milyarlarca dolarlık bir pazar söz konusu. Bu yazıda size çamaşır konusunu üretici tarafından anlatmaya ve sizi teknik olarak aydınlatmaya çalışacağım. İndim dere kenarına Hikayeye eylemin kendisiyle başlayalım. Hepimizin bildiği gibi, çamaşır yıkamak giysilerimizdeki kir ve koku kaynağı olan maddelerin su aracılığıyla temizlenmesi demek. Eski zamanlarda bu eylem nehir ve dere kıyıları gibi suyun bolca olduğu mekanlarda kol gücüyle yapılıyordu. Evde hazırlanan, kül ve yağın kaynatılmasıyla elde edilen sabunlarla yıkanan çamaşırlar taşta dövülüp çitilenerek temizlenirdi. En sonunda akan suyla durulanan çamaşırlar sıkılarak kurumaya bırakılırdı. Ağır lekeler için ve hijyen gerektiren durumlarda da çamaşırlar ayrıca kazanlarda kaynatılırdı. Bu en ilkel çamaşır yıkama yönteminden günümüze çamaşır teknolojisi 3 ayrı ama paralel kolda evrim geçirdi. İlki, çamaşır makinesinin icadıydı. İkincisi, kumaş ve giysilerin geçirdiği değişimdi. Üçüncüsü ise yeni nesil deterjanların geliştirilmesiydi. Şimdi gelin bu üç konuya kısaca değinelim. Önce merdaneli, sonra tamburlu, şimdi kurutmalı Aslında çamaşır makinesi deyince 80'lerden önce doğanların aklına eski merdaneli makineler gelse de, çamaşır makinelerinin tarihi çok daha eskiye dayanıyor. Mesela, 1691 tarihli İngiltere kaynaklı bir patentte merdaneli bir mekanik düzenekten bahsediliyor. 1700'lerin ve 1800'lerin ortalarına kadarsa Avrupa'dan ve ABD'den çeşitli tasarımlar kayıtlara geçmiş. Bu tasarımların hepsi tahmin edersiniz ki kol gücüyle çalışıyordu. Yine de çamaşırların tek tek elde yıkanması yerine topluca bir hazne, yani tambur içine doldurulup çevrilerek yıkanması büyük kolaylık sağlıyordu. Daha sonra ise yıkanan bu ıslak çamaşırlar yine el yordamıyla çalışan merdanelerle sıkılıyordu. 1781'de James Watt'ın patentini aldığı döner devinimli buhar motoru ise ancak 19. yüzyılın ortalarını geçtikten sonra çamaşır makineleriyle birleştirildi. Kesin mucidi bilinmemekle birlikte elektrikli çamaşır makinelerinin icadı ise 1900'lerin başında mümkün oldu . Daha sonra çamaşır makinelerinin tasarımları gün geçtikçe iyileştirildi ve işleyiş emniyetleri arttırıldı. Çamaşırları sıkmak için kullanılan merdanelerin yerini suyu hızla dönerek tahliye eden merkezkaçlı tamburlar aldı. Elektrikli dirençler sayesinde yıkama suyunu ısıtmak mümkün oldu. Üstten yüklemeli tasarımlardan sonra daha az su ve elektrikle çalışabilen önden yüklemeli tasarımlar geliştirildi. Yıkamadan sonra devreye giren kurutma sistemleri entegre edildi. Elektronik aksamlar sayesinde makineler yüke, kumaşa, sıcaklığa göre yıkama programlarını ayarlayabilir hale geldi. Gördüğünüz gibi çamaşır makinesinin dünden bugüne en az 300 yıllık bir serüveni var. Gardroptaki devrim Yazının başında belirttiğim gibi çamaşır teknolojisi 3 ayrı ama paralel kolda ilerliyor. Bu şu demek; kollardan birinde yer alan bir değişim veya trend diğer kolları da bu değişime uyuma zorluyor. Bu sisteme ayak uyduramayan üreticiler ise piyasadan silinmeye mecbur kalıyor. Bu etkileşimin en iyi örneklerinden birisi ise çamaşır makinelerinin yaygınlaşması sonucu tekstil sektörünün geçirdiği evrimle görüldü. Sorun, makinelerde yıkanan birçok kumaşın çekmesi veya başka türlü zararlar görmesiydi. Sorunun temelinde yatan ise aslında temel fizik ve kimya kurallarıydı. Kimimizin duyarak kimimizin ise tecrübeyle öğrendiği durumlardan birisi yünlü ve ipek kumaşların makinede standart programda, hatta elde bile sıcak suda yıkandığında çekmesidir. Bunun sebebi sıcak suyla gelen ısı enerjisinin ve/veya dönen tamburla yani merkezkaçla gelen mekanik enerjinin ipek ve yün ipçiklerini bir arada tutan moleküler bağları kırmasıdır. İpek ve yün ipçikler polimer zincirlerinden oluşur ve bu zincirler hidrojen bağı adı verilen tek başına zayıf ama sayıca çok olan fiziksel bağlar sayesinde düzenli bir şekilde kalırlar. Belli bir gerilime kadar şekillerini muhafaza edebilen bu zincirler gereğinden fazla enerji girdisine maruz kalınca onları bir arada tutan hidrojen bağlarını kırıp, birbirlerinden koparlar ve daha düzensiz şekiller olan yumaklara dönüşürler . Çamaşır makineleri evlere girip kıyafetleri hızla çevirerek yıkamaya başladıktan sonra kumaşlar bu yüksek enerji girdisi yüzünden ya çekiyor ya da parçalanıyordu. Çünkü tekstil endüstrisinin o zamanlar kullandığı üretim yöntemleri makinelerin bu yan etkisini tahmin edememişti. İnsanlar her ne kadar kıyafetlerine mal olsa da makinelerin getirdiği rahatlıktan vazgeçmeyecekleri için tekstil üreticileri üretim yöntemlerini değiştirmek ve kumaşlarını geliştirmek zorunda kaldılar. Aslında bu onlar için de yeni kazanç kapısıydı, çünkü insanlar çamaşır makinesi aldıktan sonra neredeyse bütün kıyafetlerini değiştirmek zorunda kalmışlardı. Makinelere uyumlu bu yeni nesil kıyafetler ya daha güçlü sentetik malzemelerden ve karışımlardan , ya da önceden yıkanıp şoka daha dayanıklı hale getirilen kumaşlardan üretiliyordu. Saf yün ve ipek için ise modern makineler hassas programlara sahip. Aslında tek yaptıkları bu kumaşları soğuk suda fazla çevirmeden ve sıkmadan yıkamak. Bundan başka, son yıllarda su ve yağ tutmayan, kolay ütülenen veya hepten ütü gerektirmeyen kumaşlar da kullanılmaya başlandı. Bu kumaşlar aslında üretimden sonra uygulanan kaplamalarla bu özellikleri kazanıyor, tıpkı tava ve tencerelerin teflonla kaplanması gibi . Ayrıca kumaşların kendisinden başka kullanılan boyalar ve baskı teknikleri de değişti. Dolayısıyla yeni nesil kıyafetlerin temizlenmesi de ayrı bir dert oldu. Çünkü belli bir kumaşı iyi temizleyebilen bir deterjan başka bir kumaş için aynı performansı gösteremiyordu. Bu da bizi çamaşır teknolojisinin üçüncü ana koluna getiriyor, yani deterjanlara.Bol köpüklü olsun Çamaşır deterjanları bir çok kimyasaldan oluşmakla beraber ana etken maddesi yüzey-aktif madde denilen çift karakterli bir moleküldür . Yüzey-aktif maddeler susever ve yağsever olmak üzere iki ana bloktan oluşur. Kumaşa yerleşen kirler büyük çoğunlukla yağ bazlı maddelerdir ve bildiğimiz gibi yağ tek başına suyun içinde çözünmez . Bulaşık, çamaşır ve her türlü temizlik ürününde bulunan yüzey-aktif maddeler işte burada devreye giriyor. Bu moleküller yağsever grupları sayesinde kirlere yapışırlar. Daha sonra kir moleküllerini yüzeyden kopararak bir küre oluştururlar ve yağ moleküllerini kürenin içine hapsederler. Kürenin dış yüzeyi ise yüzey-aktif maddenin susever gruplarından oluşur, böylece yağ barındıran bu kürecikler suyun içinde rahatça gezinirler. Bu kirli su durulama sonucunda ortamdan tahliye edilir ve yüzey temizlenmiş olur. Aynı prensip bütün temizlik ürünleri için geçerlidir. İlk deterjanlar hayvansal ve bitkisel yağların külle kaynatılmasıyla yapılıyordu. Bu işlemde yağ molekülleri kül moleküllerinin parçalanmasıyla açığa çıkan susever gruplarla kimyasal tepkimeye girip birleşir ve yüzey-aktif maddelere dönüşürler. Bu yöntem aslında eski Mısır'dan beri biliniyordu . Kimyada katedilen ilerlemeler sonucuysa artık çok daha güçlü yüzey-aktif maddeler üretilir hale geldi. Değişik kimyasal özelliklere sahip susever gruplar ve yağsever gruplar istenilen bir şekilde tek bir yüzey-aktif maddede birleştirilebiliyor. Uygulama alanına göre ise farklı maddeler veya karışımlar kullanılabiliyor. Bir yüzey-aktif madde sıvı yağ lekelerini daha iyi temizleyebilirken, başka bir yüzey-aktif madde katı yağ lekeleri için daha uygun olabiliyor. Ya da farklı kumaş türlerine uygun yüzey-aktif maddeler karışık olarak eklenebiliyor, çünkü bazı kumaşlar yağ lekelerini daha fazla sevdiği için temizlenmesi daha zor oluyor . Bundan başka yıkama sıcaklığı, pH, suyun sertliği gibi durumlar da göz önüne alınıp en uygun yüzey-aktif maddeler deterjana ekleniyor. Deterjanlardaki diğer etken maddeler ise sudaki kireci bağlayan kimyasallar, başka bir temizleyici madde olan çamaşır suyu ile yağ, protein ve karbonhidrat lekelerini kırmaya yarayan enzimlerdir. Bundan başka tüketici memnuniyetini arttırmak için giysilerin renklerinin karışmasını önleyen, parlaklık ve beyazlık veren maddeler, yumuşatıcılar ve parfümler ekleniyor. Bir de hiçbir teknik öneme sahip olmamasına rağmen tüketiciden gelen talep sebebiyle deterjana eklenen kıvam vericiler, boyalar ve köpürtücüler var. Hedef pazara göre bütün bu maddelerin miktarının ve çeşidinin de değiştirildiğini belirtmekte fayda var. Nasıl yıkamalı? Buraya kadar çamaşır makinesinden, kumaşlardan ve deterjanlardan bahsettik. Ama yıkama faslı bu üç etmenin birleşmesinden oluşuyor ve bu süreci mümkün olduğunca iyileştirmek aslında tüketicinin elinde. - Çamaşır makineleri iki ana çeşitte üretiliyor: Dikey tamburlu ve yatay tamburlu. Dikey tamburlu makineler hala Amerika kıtasında ve Avustralya'da sıkça kullanılıyorken, dünyanın geri kalanı yatay tamburlu makineleri kullanıyor. Yatay tamburlu makinelerin imalatı ve satış fiyatı daha yüksek olsa da getirileri çok daha fazla. Hem daha az elektrik ve su harcıyolar, hem de daha sessiz çalışıyorlar. Mekanik olarak daha dayanıklılar ve daha az yer kaplıyorlar. Giysilere karşı da daha nazikler. Dikey tamburlu makinelerin kullanıldığı ülkelerde ise yatay tamburlu makineler lüks klasmanda yer alıyor. Türkiye'de ise yatay tamburlu makineler neyse ki standart. - Deterjanlar da iki ana çeşitte üretiliyor: Toz ve sıvı. Toz deterjanlar sıvı deterjanlara kıyasla birim miktarda daha fazla etken madde barındıyor. Dolayısıyla paranızın karşılığını almak istiyorsanız toz deterjan almalısınız. Toz deterjanların raf ömrü sıvı deterjanlarınkinden daha uzun. Ayrıca toz deterjanın paketi de sıvı deterjanınkinden daha hafif. Bu yüzden toz deterjanın taşınması da daha az yakıta mal olacağı için karbon emisyonu açısından daha çevre dostu. Sıvı deterjanın en büyük artısı soğuk suyla yapılan yıkamalarda kullanımının daha kolay olması. Zaten sıvı halde olduğu için soğuk suyla karışması toz deterjandan daha hızlı oluyor, tıpkı şekerin soğuk suda çözünmesinin sıcak suya kıyasla daha uzun sürmesi gibi. Çözünmeyen deterjanın giysilere yapışma sorunu da sıvı deterjanlarda böylece ortadan kalkmış oluyor. - Deterjanların dozajı da iyi ayarlanmak zorunda. Sıvı veya toz olsun, ambalajda yazan talimatlara uyulmalı. O deterjanları geliştiren araştırmacılar sayısız deney sonucunda bu dozajları buluyorlar. Kir arttıkça kullanılan deterjan miktarı da tabii ki artmak zorunda, ama ambalajda zaten ağır kirli çamaşırlar için de uygun dozajlar belirtiliyor. Gereğindan az eklenen deterjan giysileri tam temizlemezken, gereğinden fazla eklenen deterjan çözünmeyip giysilere yapışabilir ya da makinanın su tesisatını zaman içinde tıkayabilir. Ayrıca kullandığımız deterjanların %100 çevre dostu olduğunu kimse söyleyemez, o yüzden belki biraz daha dikkatli davranmak geleceğimiz için hiç de fena olmaz. - Çevre meselesine su sıcaklığı ile devam edelim. Ağır kirlerin sıcak suda daha kolay temizlendiği tartışılmaz. Ayrıca hijyenik açıdan bazı yıkamalar 90 derecede yapılmak zorunda olsa da bunun çevreye yükü çok ağır. Elektrik faturasını ödemek sorunu çözmüyor, çünkü konvansiyonel yöntemlerle üretilen elektriğin çevreye bedeli bizim ödediğimizden aslında çok daha fazla. Dolayısıyla mümkün olduğunca soğuk ve ılık yıkama yapmanız tavsiye edilir. ABD'de tüketicilerin soğuk suyla yıkamaya geçmesi için halihazırda yoğun baskı var. Japonya'da ise makineler zaten sadece soğuk suyla yıkıyor. Yakın gelecekte üretilecek bütün diğer makinelerin de sadece soğuk suyla yıkaması isteniyor. Dolayısıyla deterjan üreticileri de bu duruma ayak uydurmak ve soğuk suda performanstan ödün vermeyen yeni formülasyonlar geliştirmek zorunda. Yakın zamanda soğuk yıkamaya uygun deterjanların piyasa gayet sürülmesi mümkün. - Eğer renklileri yıkayacaksanız renkliler için uygun bir deterjan kullanın. Bu deterjanlar hem kumaşın rengini mümkün mertebe koruyan, hem de ilk kez yıkanan ağır boyalı kumaşların saldığı boyayı suda bağlayan ve diğer kumaşların boyanmasını engelleyen özel etken maddeler içerir. - Ağır kir bulaşmış çamaşırları mümkün olduğunca erken yıkamanız da kirin temizlenmesini kolaylaştıran etmenlerden. Zaman geçtikçe kuruyan kirler kristalleşip kumaşa daha fazla yerleşir. Bu sefer daha sıcak suda yıkamak, ya da elde çitilemek gerekebilir ki, bu da kumaşın ömrünü azaltan etmenlerden. - Eğer bir kumaşın elde yıkanması tavsiye ediliyorsa elde yıkayın. Kuru temizleme tavsiye ediliyorsa kuru temizlemeye verin. Kuru temizlemede kumaşlar suda yıkanmaz, lekeler özel kimyasallarla temizlenir. Zaten bu yüzden adı kuru temizleme. Çamaşırın geleceği Gördüğünüz gibi çamaşır meselesi makine, tekstil ve deterjan olmak üzere 3 koldan ilerliyor. Her bir kol milyarlarca dolarlık bir pazar oluşturuyor ama hiçbiri diğerinden bağımsız değil. Bir koldaki değişim diğer kollardaki değişimi beraberinde getiriyor. Bu da Ar-Ge'lerde çözülmesi gereken yeni sorunlar demek. Tekrar hatırlatmak isterim ki, çamaşır makinelerindeki yeni bir teknolojinin ya da deterjanlarda yer alan yeni bir aktif maddenin geliştirilmesi yıllar süren araştırmalara ve milyonlarca dolara mal oluyor. Dolayısıyla yoğun bir bilimsel çaba söz konusu. Deterjan konusuna yoğunlaşırsak, bir formülasyonun içerdiği maddeler doğaya dost olmak zorunda. Son yıllarda artan çevre bilinci ve uluslararası kurumların baskıları sonucu birçok etken madde ya yasaklandı ya da yasaklanacaklar listesine girdi. Yine de pek doğa dostu olmayan, ama temizleme gücü yüksek olduğu için tercih edilen sayısız yüzey-aktif madde ve polimer hala kullanımda, çünkü talep bu yönde. Burada en önemli konu tüketicinin önyargısını kırabilmek ve bilincini arttırabilmek. Çünkü çamaşır yıkamak yüzyıllardır bütün insanların hergün yaptığı bir eylem ve tepeden birilerinin tutup bu insanlara çamaşırlarını nasıl ve neyle yıkayacağını söylemesi garip karşılanıyor. Hatta tüketici talepleri üretici firmalar üzerinde o kadar etkin ki, geliştirilen ürünler tüketiciyi psikolojik olarak da tatmin etmek zorunda. Mesela bir deterjan çamaşırları sadece iyi yıkamak zorunda değil, ayrıca deterjanın kendisi de albenili gözükmek ve kokmak zorunda, hatta bolca köpürmeli, ki bütün bu etmenlerin yıkamaya hiçbir etkisi yok. Mesela, normal bir deterjandan daha fazla çevre dostu olsa ve aynı temizleme gücünü gösterse de köpürmeyen ve kahverengi renkteki bir deterjanı kimse kullanmak istemeyecektir. Dolayısıyla, çamaşır yıkama sürecini daha etkin ve çevre dostu yapmak aslında tüketicilerin elinde. Siz daha az su ve elektrik tüketen bir makineyi ve çamaşırları soğuk suda da temizleyen bir deterjanı tercih ettikçe pazar da bu yönde ilerleyecektir. Hepinize iyi yıkamalar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/dalgalar-ve-zamani-durdurmak-kuantum-mekanigi-paradokslari.html", "text": "Modern fiziğin en büyük iki başarısı kuantum mekaniği ve genel görelelik teorisidir. Kuantum mekaniği mikro ölçeği, yani çok çok küçük sistemleri anlamlandırmamız konusunda bize yardımcı olurken genel görelilik uzay-zaman geometrisi ve bunun bir sonucu olarak da kütleçekimini bizlere sunar. Her ikisinin de tamamlanmış olmaktan uzak olmaları, dahası iki teoriyi bir araya getirebilecek bağların henüz tam kurulmamış olması, hem kendi içlerinde, hem de kendi aralarında çelişkili sonuçlar vermelerine ve paradokslara yol açmaktadır. Galile ve Newton ile başlayan klasik mekaniğin şanlı yükselişi, bizim yıldızların etrafında dönen gezegenlerin hareketlerini tahmin etmemizi, bir kuleden bırakılan taşın ya da toptan ateşlenen güllenin hareketini öngörmemizi, yüzlerce metreye yükselebilen gökdelenleri inşa etmemizi ve hatta aya sorunsuz bir şekilde gitmemizi sağladı. Eğer aynı başarıyı 1800'lü yıllarda deneysel olarak gözlemlenen bazı tuhaf durumları açıklamakta da gösterebilseydi, muhtemelen bugün fizik bölümünde çalışma ihtiyacı hissetmeyecektim. Ama gelin görün ki, öyle deneysel gözlemler yapıldı ve klasik mekanik bunları açıklamakta öyle aciz kaldı ki, sağduyumuza neredeyse taban tabana zıt gelen kuantum mekaniğini bulmak zorunda kaldık. Amacım zamanında açıklanamamış deneylerin bir listesini yapıp üstünden gitmek değil; kuantum mekaniğinin en ilginç ve paradoksal yaklaşımlarından bir tanesi olan çift yarık deneyini açıklamak. Daha sonrasında bu deneyle öğrendiklerimizi daha farklı bir duruma kuantum Zeno etkisine uygulayacağım. Yazının sonuna geldiğimizde böylece elimizde çözümü hem olan hem olmayan birer paradoks kalacak. http://www.youtube.com/watch?v=q3H7wR_IR3w Dalgalar, lisedeki fizik derslerinde sıkça anlatılan konulardan bir tanesidir. Dalgaları yaratanlar kütleli cisimler de olsa dalgaların hareketi genel olarak gözlemlediğimiz parçacıkların hareketinden pek çok farklılık gösterir. Bu farklardan bir tanesi, dalgaların kırınım ve girişim özelliğidir. Dalgalar ve Girişim İçi dolu bir su tankı alır ve onu ortasında bir tane ufak yarık bulunan levha ile ikiye bölerseniz ve daha sonrasında da kabın öteki tarafında düzlemsel ilerleyen su dalgaları yaratırsanız, dalgaların yarıktan geçtikten sonra büküldüğünü, yani çizgisel bir yapıdan eğrisel yapıya geçtiklerini gözlemleyeceksiniz. İşte bu olaya kırınım adı veriliyor. Kırınım olayı sayesinde gözlemlediğiniz kenara su dalgalarının çarptığını göreceksiniz, yani siz her ne kadar dalganın sadece ufak bir kısmının geçmesine izin verseniz de, en sonunda bütün kenarı kaplayan bir dalga elde edeceksiniz. Eğer aynı deneyi tankın bir tarafından küçük bilyeleri doğrusal bir çizgi halinde göndererek yapmış olsaydınız, sadece en başta yarık ile aynı hizada olan bilyeler geçecek ve siz gözlemlediğiniz tarafın sadece yarık ile aynı hizada olan kısmına parçacıkların çarptığını göreceksiniz. Eğer yarık sayısını birden ikiye çıkarırsanız, görsel olarak çok güzel bir resim ile karşılaşacaksınız. Yarıklardan geçen dalgalar kırılacak ve bazı bölgelerde birbirinin üstüne binerek dalganın şiddetini arttıracak, bazı bölgelerde ise birbirini yok edecek. Siz ise gözlemlediğiniz tarafta dalgaların çarptığı ve çarpmadığı noktalar görecek ve girişim deseni elde edeceksiniz. Elbette, aynı deneyi gene bilyelerle yaparsanız bu sefer gözlemlediğiniz tarafta bir değil iki tane ayrı noktaya bilyelerin çarptığını farkedeceksiniz. Sonuç olarak da, dalga ile parçacığı birbirinde ayırt edebilecek bir deney düzeneği elde etmiş oluyorsunuz; girişim deseni varsa elinizdeki şey dalgadır, yoksa parçacıktır. Peki aynı deneyi elektronlarla yapsak? Sonuçta, ilk deneylerimiz bize elektronların birer parçacık olduğunu söylüyor; onları ivmelendirip katot tüplerine koyabiliyor, yönlerinin elektrik ve manyetik alanlarla değiştirebiliyor, kablolarda bir yerden bir yere iletebiliyoruz. Bu anlamda, onların da birer parçacık olduğundan eminiz. Elektronları teker teker gönderdiğimizde neler gözlemlediğimizi yandaki görsel gösteriyor. Elektronların sayısı arttıkça gözlemlediğimiz düzen aynı deneyi dalgalar ile yapmış olsaydık gözlemleyeceğimiz girişim düzenine benzemeye başlıyor. Buradan elektronların aslında birer dalga olduğunu çıkarabilir miyiz? Evet, dalgalar hakkında bildiklerimiz bu duruma uyuyor ama aynı zamanda onun parçacık gibi davrandığına dair güçlü kanıtlarımız da var. İşin içinden çıkmanın yolu, kuantum mekaniğinde parçacık-dalga ikiliğine başvurmak. Bir diğer deyişle, her parçacığın dalga; her dalganın da aslında parçacık gibi davranabilmesi. Hal böyle olunca, kuantum mekaniğinde parçacık dediğimiz şey aslında çok küçük bir alana sıkışmış dalga paketi halini alıyor. Biz de sonrasında deney düzeneğini istediğimiz gibi ayarlayarak parçacığın bu özelliğini ölçüyoruz. Daha büyük bir soru, eğer elektronlar çift yarık deneyinde dalga gibi davranıyorlarsa, tam olarak nasıl bir yol izliyorlar? Mesela ben bir elektronu sürekli kamera ile gözlemlesem, onun hareketini izleyebilir ve böylece yolunu çizebilir miyim? Cevap, hayır. Kuantum mekaniğinde bir parçacığın konumunu gözlemlemek demek, onun hızı hakkında sahip olduğumuz bilginin kesin olmaması demektir. Yani eğer ben o elektronu sürekli olarak izlersem, aslında kendi haline bıraksaydım gideceği yoldan çok daha farklı ve öngörülemez bir yoldan gitmesine sebep olurum. Ooops! Tam bir paradoksu açıklarken diğeri ile karşılaştık. Neyse ki, Heisenberg'in belirsizlik ilkesi ve başka bazı ünlü paradokslarla ilgili Açık Bilim'de daha önce çıkan yazılarımız mevcut, ilgilenenler Kerem Kaynar, Mustafa Gündoğan ve Okan Akıncı'nın yazılarına bakabilirler. Zeno Tekrardan Huzurlarınızda! Paradokslar yazı serimin ilkinde, Zeno paradoksundan bahsetmiştim. Bu paradoks sürekli olarak gözlemlediğimiz bir cismin asla hareket edemeyeceği fikrine dayanıyordu. Altında yatan mantık için ise şunu söylemişim: Yaydan çıkmış ve ilerleyen bir ok, zaman içindeki her anda belirli bir konumdadır. Eğer an belirli, tek bir nokta ise o anda okun hareket etmeye zamanı yoktur ve durağandır. Bu nedenle gelecek anların hepsinde de durağan yani hareket etmeyen şekilde olması gerektir. Böylece ok her zaman durağandır ve hareket etmez; hareket imkansızdır. Daha da basitleştirelim; bir oku fırlatıyorsunuz ve onun hareketini inceliyorsunuz. Bunu yapmak için zamandan noktalar seçiyor ve oka bakıyorsunuz. Seçtiğiniz her noktada, ok duruyor. Bu durumda, bütün hareket seçtiğiniz sonsuz sayıda noktadan oluşuyorsa ve ok her noktada durağansa, aslında hiç hareket etmiyor demektir. Benzer bir paradokstan kuantum mekaniği de muzdarip. Şöyle ki, günlük hayatta gördüğümüzün aksine, kuantum mekaniğinde parçacığın durumu olasılık dağılımı ile verilir. Dalga fonksiyonu denen bu olasılık dağılımı aslında bize parçacığın hangi ihtimallerle ne durumda olduğunu söyler. Mesela, benim şu anda ne yaptığımı görmeyen birisi için ben %50 ihtimalle oturuyorumdur, %10 ihtimalle ekrandaki sekmelerde geziyorumdur, %5 ihtimalle kahve içiyorumdur vs. vs. Bu durumda yukarıdaki olasılık dağılımım çok kaba bir tabirle benim dalga fonksiyonum oluyor. Elbette ki ne yaptığımı bulmanın yolu, gelip bana bakmaktır, yani beni gözlemlemektir. Misal, geliyor bakıyorsunuz ki ben su içiyorum. Eğer kuantum mekaniksel bir parçacıksam, çok kısa bir an sonra tekrar baktığınızda da su içiyor olacağım, çok çok küçük bir an sonra da. Yani, her ne kadar sistemin durumu bir olasılık dağılımından ibaretse de, her gözlem sistemi o olası durumlardan birisine çökertiyor. Bu yüzden siz gözleminizi yeteri kadar sık yaparsanız, bu çökmüş olasılık dağılımı ilk baştaki haline dönecek zaman bulamıyor ve ben sürekli su içiyor halde kalıyorum! Biraz daha teknik terimlere girersek, olasılık dağılımının bir gözlem sonucunda belli bir duruma çöktüğünden, daha sonrasında da zaman içerisinde gözlemden önceki dağılma geri döndüğünden bahsedebiliriz. Eğer ölçüm yeteri kadar sık yapılırsa, sistem hiçbir zaman ilk baştaki haline dönemeyecek ve her zaman ilk gözlemlediğimiz halde kalacaktır. Bu fikir 1977 yılında ortaya atıldığından beri pek çok tartışmanın konusu oldu. Ne yazık ki, çözümüne tam olarak ulaşabilmiş değiliz; çünkü eğer bu paradoks dalga fonksiyonunun çökmesi fikrinin ne kadar tuhaf sonuçlara yol açabileceğini gösteriyorsa o zaman bizim deneylerle çok iyi uyuşan ve kuantum dünyasını anlamak için kullandığımız en sevimli araçlardan biri olan çökme fikrini bir kenara atmamız gerekiyor demektir. Eğer aksi doğruysa, yani bu paradoks daha ilk baştan yanlışsa, o zaman da halihazırda geliştirdiğimiz olasılık hesaplarının, özellikle de kararsız sistemler için, tekrardan gözden geçirilmesi gerekecek. Paradokslar görünüşte doğru olan önermelerin çelişkili sonuçlar vermesi ile ortaya çıkar. Ama elbette, ya doğru gözüken önermelerimiz yanlıştır, ya da bizi sonuca götüren akıl yürütmemiz yanlıştır. Dalga-parçacık ikiliğinde bizi yanlış/çelişkili sonuca götüren şey, en başta yaptığımız her şeyin ya parçacık ya da dalga gibi davranacağı varsayımıydı, yani öncüllerimiz yanlıştı. Kuantum Zeno paradoksu ise kuantum mekaniğini anlamlandırmak için kullandığımız en önemli kavramlardan birisi olan dalga fonksiyonunun gözlem sonucu çökmesini çelişkili bir duruma sokuyor. Her ne kadar henüz bir sonuca ulaşamamış olsak da, paradoksun çözümü matematiksel olarak modellediğimiz dünya ile gerçekte olan şeyler arasında kurduğumuz bağlantıları tekrardan gözden geçirmemize, ve kim bilir, belki de bütün bu anlayışımızı değiştirmemize yol açabilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/milyar-milyar-yil-sonra.html", "text": "Sıçramadan sonra pekala Arz'ın güneşi olabilecek yıldız hala onda bir parsek mesafedeydi. Gökyüzündeki açık ara en parlak nesneydi, fakat hala bir yıldızdan ibaretti. Isaac Asimov, Vakıf ve Dünya Geçtiğimiz ay dergimizde de bahsini ettiğimiz Kozmos belgeselinin bir bölümünde Neil deGrasse Tyson, evrenin büyük patlamadan bu yana olan ömrünü bir yıla, yani 365 güne ölçekleyerek insanın bu yılın sadece son dakikasında yaşadığını söylüyordu. Hakikaten de kainat tarihi için ne kadar da önemsiz, kısa bir alanı işgal etmekte olduğumuzu anlamamıza yarayan bir örnek bu. Düşünün ki insan denen varlık, yaklaşık 14 milyar yıllık bir tarihin neredeyse sadece son bir milyon yılında yaşamış, son derece yeni ve kainatın geri kalanı için etkisiz bir eleman. Üstelik geliştirmekle övündüğü medeniyet bin yıldan daha yaşlı değil. İnsan hakları fikri doğalı beş yüz yıl olmamış, uzaya iyi kötü anlamlı radyo dalgaları göndermeye başladığından beri bir buçuk asır dolmamış. Bir de kendi ömürlerimizi düşünelim: Kozmos yılı içerisindeki bir salise bile değil. Eğer evren tarihini bir kasede benzetirsek, şu an kasetimiz üzerinde ama keyifli ama keyifsiz bulduğumuz bir şarkıyı dinlemekte olduğumuzu söyleyebiliriz. Aslında biz var olduğumuzdan bu yana sadece bu şarkıyı biliyoruz. Astronomlar, astrobiyologlar ve jeologlar önceki şarkıların nasıl olabileceğine dair bir şeyler elde etmek için bugüne dek pek çok izin peşinden gitmişlerdir. Onların çabaları sayesinde kainatın nasıl ortaya çıktığı, güneş sistemimizin nasıl meydana geldiğini, Dünya'mızın hangi süreçlerden geçtiği, Ay'ın nasıl var olduğu gibi sorulara yanıt olan senfonileri bulmuş görünüyoruz. Peki sıradaki şarkılar nasıl olacaklar? Şimdikine benzer mi? Yoksa bambaşka mı? Hızlı mı? Yavaş mı? Sert mi yoksa yumuşak mı? Ömrümüz kozmosun tarihi içerisinde minicik bir an olunca gelecek dediğimizde de ilk bakışta kendimiz kadar minicik bir bakış fırlatmamız son derece doğal. Öyle ya: Gelecekten bahsedeceksek o gelecek olsa olsa önümüzdeki 50-100 yıl olmalı... O 50-100 yılda da robotlar, nanoteknoloji, yakın gezegenlerin keşfi olmalı. Ne de olsa bu sırada Dünya yine bildiğimiz Dünya olacak, Samanyolu Galaksisi'nin içerisinde Güneş'in de yer aldığı o dış kolu karanlık bir gecede yine o tüm ihtişamıyla uzanacak. Hakikaten de küresel ısınma, iklim değişikliği, artan nüfusun yarattığı tehdit, kirlilik vb. gibi bilinen tehditleri bir kenara bırakır, olası bir göktaşı çarpması, robotların isyanı, alt edemeyeceğimiz bir virüs ya da uzaylı istilası gibi terminal global riskleri yok sayarsak, en azından 50 milyon yıl için Dünya'nın bildiğimiz Dünya'dan çok farklı olmayacağını söyleyebiliriz. Fakat daha ileriki tarihlerden bahsediyorsak gezegenimizin bekası bir mesele haline geliveriyor... İnsanların birbirlerine zulmetmeyi ne kadar sevdiğini göz ardı edersek 50 milyon yıl sonra türümüzün varlığını sürdürüp sürdürmeyeceği bilinmez; ama büyükten başlarsak galaksimizin, güneş sistemimizin ya da gezegenimizin bize sunduğu ortam pek öyle kararlı ve sakin bir ortam olacakmış gibi görünmüyor. İşte milyonlarca ve milyarlarca yıl sonra bizi bekleyen bilinen hadiseler... 100-250 milyon yıl sonra: Yeni bir süper kıta Dünya'nın bir zamanlar tek kıtadan müteşekkil olduğunu pek çoğunuz duymuşsunuzdur. . Aslında bu bir döngüdür: Yani evet, bugün bildiğimiz kıtalar bir zamanlar bir aradaydılar, şimdi ise ayrılar; ama bu ayrılık da geçici. Gün gelecek yeniden bir araya gelecekler. (Var olan 3 adet süper kıta modelini görmek için şu taraftan lütfen...) Örneğin 50 milyon yıl sonra Afrika ve Avrupa birbirine geçtiği için Akdeniz diye bir deniz olmayacak. . Yaklaşık 100 milyon sonra kıtalar birbirlerine çok yakın bir biçimde bir araya toplanmış olacaklar. Antarktika ve Grönland'ın eriyen buzulları nedeniyle su seviyesi 90 metre kadar yükselecek. Bugün beğenmediğimiz dağlardaki kayalık arazilerden arsa satın almaya başlarsanız iyi olacak gibi görünüyor. 250 milyon yıl kadar sonra ise tamamının tek bir kıta oluşturacak şekilde çarpışacağını söyleyebiliriz. Elbette bu çarpışmalar öyle sükun içerisinde olmayacak: Olabilecek en şiddetli depremler eşliğinde yeni volkanik dağlara merhaba diyeceğiz. Süper kıtanın oluşumu ilk önce küresel sıcaklığı düşürecek, zira hem genel rakım yükseldiği hem de dağlar rüzgarları yönlendirdiği için küresel iklimin bir miktar soğuyacağı düşünülüyor. Yeni buzul oluşumları nedeniyle hem bir buz devrinin başlaması hem de deniz seviyesinin azalması muhtemel. Ne var ki bu buz devrine müteakip mantodan yüzeye teşrif eden lavlar yeni bir ısınma dönemini başlatacak. Yani anlayacağınız birleşmeden sonraki bir kaç milyon yıl içerisinde ince giyinsek de olmayacak, kalın giyinsek de. 250 milyon yıl sonra: Uzayan günler, geceler... Kıtalar kardeş olmuşken Dünya'nın eksen eğikliğinin bugün olduğu 23 derece 27 dakikadan bir 0,5 derece (30 dakika) daha fazla eğik olacağını ve bir günün 25,5 saate uzayacağını söylesem? Ay'ın Dünya'nın dönüşünü yavaşlatma yönünde bir etkisi olduğundan ve gittikçe Dünya'dan uzaklaştığından Ay'ın nasıl meydana geldiğini açıkladığım şu yazıda bahsetmiştim. Ay Dünya'dan her yıl 3.82 0.07 cm uzaklaşmaktadır ve Dünya'nın dönüş hızını her yüzyılda 1,7 milisaniye yavaşlatmaktadır. Yani aslına bakarsanız Dünya her yıl bir miktar daha yavaşlamaktadır. Ne var ki bizim mini minnacık ömrümüz içerisinde bu yavaşlamanın bir önemi yoktur. Öyle ki dedenizin dedenizin dedenizin dedesinden 3-4 milisaniye daha uzun yaşıyorsunuz günü, o kadar. Fakat astronomik rakamlar deyimi boşuna değildir. Söz konusu kainat ise sayılar her zaman çok büyüktür. Bahsettiğimiz küçük eksen eğilmesi farkları çok uzun bir zaman diliminde Dünya için oldukça köklü bir değişime neden olabilecek şekilde birikir. Sözgelimi 1,5 ila 4,5 milyar yıl içerisinde Dünya'nın eksen eğikliğinin 90 derece artacağı tahmin ediliyor. Yani bugün kutuplar diye bildiğimiz yer artık ekvator olacak. İyi haber: Hala var olursak ve tüm şartlar aynı kalırsa Türkiye'de 4 mevsimi yine de yaşayabilecek olmamız... Kötü haber: İlkokul duvarlarındaki mevsimlerin sırasını değiştirmemiz gerekeceği için sınıf öğretmenlerine ekstra iş çıkacak. 750 milyon yıl sonra: Tekrar Merhaba Yay Cüce Galaksisi! Yay Cüce Galaksisi Samanyolu'nun uydu galaksisidir. İlki 1,9 milyar yıl önce, sonuncusu 900 milyon yıl önce olmak üzere daha önce Samanyolu ile iki kez çarpışmıştır kendileri. Hatta ve hatta Samanyolu'nun estetik spiral yapısını son çarpışmaya borçlu olduğunu düşünüyor bilim insanları. Bu müthiş çarpışmayı kaçıranlar üzülmesin, çünkü 750 milyon yıl kadar sonra kendisi bir kez daha Samanyolu'nu yoklayacak. 10 bin ışık yılı çapındaki cüce galaksinin bize şu anki uzaklığı 70 bin ışık yılı. Bizim güneşimiz Samanyolu'nun dış kollarından birinde yer aldığından, cüce galaksi Samanyolu'nun merkezine bize olduğundan daha yakın: 50 bin ışık yılı kadar. Ve gün geçtikçe de yaklaşmakta... 70 yıldır bilinen bu gerçek 70 bin ışık yılı uzaklıktaki bu galaksiyi gözümüzde bir tehdit haline getirmiyor elbet ve Güneş Sistemi ile etkileşiminin ne olacağı konusunda da pek bir tahmin yok, ancak o tarihte hala hayatta olursanız yay cüce galaksisinin bir kaç nesil boyunca Dünya'nın bulutsuz bir geceye sahip her yerinden görüneceğinden emin olabilirsiniz. 1 milyar yıl sonra: Güneşe iyi bakın, çünkü böyle kalmayacak Bilindiği üzere güneş hidrojen yakıtı yakar. Yakar derken oksitlenme ile karışmasın: Hidrojenleri birleştirerek Helyum yapan bir füzyon reaksiyonu gerçekleştirir. Güneş bu işe ilk başladığında kendisi bu kadar parlak değildi. Yakın gelecekte de bu kadar sönük olmayacak. Bu durumu bir kömürün yanışına benzetebiliriz. Kömür ilk ateşlendiğinde belli bir ısı verecektir ve verdiği ısı peyder peye artacaktır. Parlaklığı da öyle. İşte güneşin parlaklığı ve dolayısıyla verdiği ısı- her 1,1 milyar yılda bir %10 artmaktadır. Bu da şu anlama geliyor: Yaklaşık bir milyar yıl sonra güneş bugünkünden %10 daha parlak olacak. Güneş'in daha parlak olması daha güneşli günler ve daha keyifli kumsal etkinlikleri anlamına gelmiyor: Güneş'in yaşanabilir kuşağının ötelenmesi anlamına geliyor. Bir yıldızın yaşanabilir kuşağı, kendisinin çevresinde dönüp duran gezegeni için sıcaklık anlamında bildiğimiz anlamdaki canlılığın var olabileceği koşulları yarattığı alan demek. Güneş'in daha da parlak olması halinde Dünya bu yaşanabilir kuşağın dışında kalacak, zira 1 milyar yıl sonra Dünya'nın güneşten aldığı pay yükselmiş ve gezegenimiz suyun sıvı halde barınamayacağı bir sıcaklığa kavuşmuş olacak. Bu da okyanusların, denizlerin, kısacası yüzeydeki tüm suların kuruması, su döngüsünün bozulması demek. Böyle bir ortamda nasıl yaşayacağımızı belirlemek güç ama bir şekilde Dünya'daki su kaynaklarından elde edilmiş bir damla suya muhtaç olmayacağımız bir medeniyet geliştirmek ya da evrilmek zorunda olduğumuz da açık. 3 milyar yıl sonra: Aaaa, Andromeda Hanımlar da gelmişler! 2 milyar yıldır su için savaşan Dünya canlılarına müjde: Sonunda hayatınızda eğlenceli bir şeyler olacak, çünkü en yakın galaksi komşumuz Andromeda, Samanyolu ile buluşacak. Başka bir deyişle, çarpışacak. İki galaksinin çarpışması dendiğinde insanın aklına müthiş bir olaylar silsilesi geliyor olabilir ve insan öncelikle kendi güneş sisteminin akibetini merak edebilir. Hemen söyleyeyim: Bu çarpışmada bizim güneş sistemimize ne olacağı henüz meçhul. Güneşimiz ya da herhangi bir gezegeni başka bir yıldızla ya da gezegenle çarpışabilir, sistemce yeni oluşacak galaksi formasyonu içerisinde kendimize yeni bir yer bulabiliriz, ya da galaksilerden dışarıya savrulup yapayanlız bir yıldız sistemi olarak varlığımızı sürdürebiliriz. Aslında bir önceki paragrafta bir olasılık olarak telaffuz etmiş olsam da güneşimizin başka bir yıldızla çarpışma ihtimali son derece düşüktür. Her ne kadar Samanyolu 300 milyar kadar, Andromeda ise 1 trilyon kadar yıldız içerse de yıldızlar arasındaki mesafenin yüksekliği çarpışma olasılıklarını ihmal edilebilir düzeye çekmektedir. Sayısal olarak ifade edecek olursak, bize en yakın yıldız olan Alfa Centauri 4,2 ışık yılı uzaklıktadır. Bu mesafe güneşin çapının 30 milyon katına karşılık gelmektedir. Küçük bir benzetmeyle 20 cm çapındaki basket toplarının aralarında 6000 km'lik mesafelerle bulunduğu bir ortam tarif edebiliriz. Böylesine dağılmış iki top topluluğu birbirine girse idi çarpışan toplara rastgelmek son derece olasılık dışı olurdu. Diğerleri için de olasılık verelim: Bilgisayarlarda gerçekleştirilen simülasyonlar gösteriyor ki, güneş sistemimiz yeni galaktik sistem içerisinde %50 olasılıkla bir miktar yer değiştirecek ve merkezinden şimdiki uzaklığından 3 kat daha fazla uzaklıkta kalacak. Sistem tarafından dışarıya atılma olasılığı ise %12. Elbette bu rakamlar gerçekleştirilen simülasyonun ne kadar başarılı olduğuna bağlı olarak gerçeğe de o kadar yakın. Sahip olduğumuz veriler zamanla arttıkça, güneş sistemimizin geleceği hakkında gerçeğe daha yakın şeyler söyleyebileceğiz. 5,4 milyar yıl sonra: Kızıl Dev Bir anakol yıldızı olan güneşimizin güneş olmaktan çıktığı an, onun bir kızıl deve dönüştüğü an olacak. Önceki paragraflarda bahsettiğimiz gibi, güneş yakıt olarak hidrojen kullanmakta, onları Helyuma dönüştüren bir çekirdek reaksiyonu sayesinde ışıklarını bize göndermektedir. Bu reaksiyon onun sadece parlamasını sağlamaz; aynı zamanda sahip olduğu yoğun kütlenin kendi içine çökmesini engeller. Bir yandan kütle merkezi güneşin tüm malzemesini kendine çekmeye çalışırken, güneşteki reaksiyonların yarattığı basınç ise bunu dengeler. Yıldızlar homojen bir şekilde yanmazlar. Merkezlerindeki bölgelerde bulunan hidrojeni tükettiklerinde reaksiyonlar çekirdekte sona ererken dışarıda gerçekleşmeye devam ederler. Dolayısıyla reaktör dış yüzeye kaymaya başlar. Merkezden çevreye doğru gerçekleşen bu kayma yıldızın çapında bir genişlemeye neden olur. Ama ne genişleme! Güneşimiz kızıl deve döndüğünde çapı giderek büyümeye başlayacak ve yaklaşık 7,5 milyar yıl sonra ise bugünkü çapının 256 katına ulaşacak. Bunca milyonlu, milyarlı sayıdan sonra 256 sayısı gözümüze küçük gelmiş olabilir ama o kadar da küçük değil. Yandaki resim bu büyümenin boyutunu gözler önüne sermekte işe yarayacaktır. Üstelik Merkür ve Venüs'ün Güneş tarafından kesin olarak yutulacağını, Dünya'nın ve Mars'ın akıbetinin ise henüz bir miktar belirsiz olduğunu da ekleyelim ki büyümenin boyutu daha iyi anlaşılsın. Sözün kısası aşağı yukarı 5,5 milyar yıl sonra Güneş bildiğimiz Güneş olmaktan çıkacak. Bu durum yine de Dünya ve Güneş tarafından içe alınan diğer kardeşleri için acı bir son anlamına gelmeyebilir, zira daha önce kızıl devinin içerisinde varlığını sürdürmeye devam edebilen gezegen keşfedildiğinden bahsetmiştik. Fakat bu gezegenlerde canlılığın idame edebileceğini söylemek artık imkansızlaşıyor. Milyar milyar yıl sonra Merkezdeki helyumun karbona dönüştürüleceği yeni bir süreci de atlatan güneşimiz artık bir Beyaz Cüce'ye dönüştüğünde, kadim yaşam kaynağımızın çevresinde yeni bir gezegen bulutsusu bırakacak. Akıbeti ise bir süre sonra kahverengi cüceye dönüşmek. Yani bir demir yığınına. Yukarıda saydığımız bunca süreci biraz da espiri katmak amacıyla zaman zaman günümüz insanı varlığını sürdürecekmiş gibi ele aldık, ama gerçekte mevcut halimizle Dünya gezegeni dışındaki tüm bilinen evren ve içinde bulunduğumuz zaman dilimi hariç hiçbir yer ve zaman hayatta kalmamıza uygun görünmüyor. Dünya'da bildiğimiz anlamdaki canlılığın çok hücreli yaşam formları olarak 800 milyon yıl kadar, prokaryotlar olarak ise 1,3 milyar yıl kadar daha süreceği tahmin ediliyor ama özellikle vurgulamak istediğim gibi, bildiğimiz anlamdaki canlılık için söylüyoruz bunu. Zira evrim yerinde durmayacak elbette ve belki de uç koşullara dayanıklı yeni canlı türleri ortaya çıkaracak. Bunu şimdiden ön görmek mümkün değil. Öte yandan biz karbon temelli ve protein yapılı bir canlılıktan bahsediyoruz. Başka türlü bir canlı yaşamını şimdilik tutarlı bir biçimde hayal edemiyor olabiliriz. Ya da yaratacağımız bir makina uygarlığının hayatta kalma olasılığı mevcut, zira onlar çetrefilli şartlardan bizler kadar etkilenmiyor olacaklar. Bir önceki ayki yazımda bahsettiğim gibi, onların canlı olmadığını kim söyleyebilir? Yazımızın girişinde bahsettiğimiz kasedi ileri sarınca oldukça sert, hatta son derece gürültülü bir müzikle karşılaşıyoruz gibi görünüyor. ... ama yeni nesiller de bir garip; tuhaf tuhaf müzikler dinliyorlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/stradivariusunla-sana-bir-ders-verebilseydim-eger.html", "text": "Meşhur Stradivarius kemanlarının o muhteşem sesinin kaynağı bulundu: Kendi beynimiz. Peki ama nasıl, neden? Keman virtüözü Joshua Bell'in Washington'da kaldığı otel, metro istasyonuna çok yakındı, ama taksi tuttu. Elindeki kemanı tehlikeye atamazdı. Ünlü İtalyan usta Antonio Stradivari'nin 1713'te yaptığı bu Stradivariusa birkaç yıl önce neredeyse 4 milyon dolar saymıştı. Önceki kemanı da bir Stradivarius idi ama onu sadece 2 milyon dolara satabilmiş, üstünü tamamlamak için bir hayli borca girmişti. Konser vereceği yer metro istasyonuydu, kıyafeti de ona göreydi. Beyzbol şapkasını çekti, ünlü kemanını çıkardı, birkaç gün önce Boston'daki konserinde çaldığı parçaları çalmaya başladı. Bakalım sabahın sekizinde işine koşanlardan kaçı bu ünlü virtüözün, elindeki meşhur kemanıyla verdiği bu 45 dakikalık halk konserinden etkilenecekti? İşbirlikçisi Washington Post gazetesinin gizli kamerası olanları kaydediyordu. Oradan geçen toplam 1097 kişinin yalnızca yedisi durup dinledi, 27 kişi toplam 32 dolar 17 sent bahşiş bıraktı. Geçenlerden biri ise sanatçıyı tanıdı, kutladı ve ona bir 20 dolar uzattı! Ne Bell'in yorumu ne de Stradivarius'un tınısı büyük bir etki bırakmıştı. Stradivarius (Şekil 1), keman dünyasında bir efsane. Sanatçılar ve koleksiyoncular bunların bir tanesini edinebilmek için milyonlarca doları gözden çıkarıyor, borca giriyor. Birçok Stradivarius'un kendi adı bile var, daha önce nerelerden geçtiği, kimin çaldığı belli. Bunlardan Macdonald adlı viyola, şu an 45 milyon dolarlık açılış fiyatıyla açık artırmada alıcı bekliyor. Eğer bu parayı veya daha fazlasını veren çıkarsa bir rekor kırılmış olacak. Ama gerçekten de sesleri o kadar güzel mi bu sazların? Öyle olduğu, yıllardır peşinen kabul edildi ve araştırmacılar bu kemanların seslerinin neden güzel olduğunu bulmaya çalıştı. Bazısı Stradivari ve ailesinin kullandığı tahtaları inceledi, bazısı çektikleri cilaları, bazısı kemanların şeklini. Bazıları bu ipuçlarıyla aynı kemanlardan yapmayı denediler ama keman meraklılarını ikna edemediler. Onlara göre, Stradivari ve ailesinin püf noktasını kimse çözememişti. Stradivarius göze hitap etmeyince... Ama yoksa... Stradivarius olduğunu bildiğimizden mi durum bize öyle geliyordu? Stradivarius olduğunu bilmeden dinlesek de sesler o kadar güzel gelir miydi? Ne varsa eskide var ilkesinden şüphelenen Sorbonnelu araştırmacılar, bunu ilk olarak 2010 yılında ABD'nin Indianapolis şehrindeki bir yarışma sırasında sınadılar. Birçok kemancı yarışma sayesinde burada toplanmıştı. Bir otel odasında bir araya getirdikleri 21 tecrübeli kemancıya, hangisi olduğunu söylemeden meşhur keman ustaları Stradivari ve Guerneri tarafından yapılmış kemanlar ile çağımızda yapılmış kemanları denettiler. Sonuç: Virtüözlerin en beğendikleri keman yeniydi, en beğenmedikleri ise bir Stradivari ürünüydü! Çoğu ellerindeki kemanların eski mi yeni mi olduğunu da başarıyla tahmin edememişti. Ama tabii belki de kemanları deneyenleri bir de konser salonunda görmek gerekliydi, çünkü dinleyenler kemanın sesini orada duyuyor ve beğeniyordu. Ayrıca deney daha çok keman ile tekrarlanmalıydı. Bu eleştirilere kulak veren araştırmacılar daha sıkı bir deneye soyundu. Bu sefer kemancıları, yalnızca solistler arasından seçtiler, yani en usta kemancılar arasından. Çoğunun bir uluslararası müzik ödülü vardı. Solistleri deney için Paris'e davet ettiler. Kemancıların yayları, neredeyse vücutlarının bir parçası gibi olduğundan onlardan kendi yaylarını getirip kullanmalarını istediler. Deneyecekleri kemanların altısı eski ve meşhur, altısı ise yeni üretilmiş kemanlardandı. Deneyecekleri kemanların yeni mi eski mi olduğu kendilerine söylenmeyecekti, hatta deneyin konusundan bile haberleri yoktu. Yeniyi-eskiyi dokunarak anlayamasınlar diye yeni kemanlar, kot pantolon gibi eskitilmişler arasından seçilmiş, görerek anlamasınlar diye de solistlere kaynakçı maskesi gibi kapkara gözlükler giydirilmiş, ortam da loşlaştırılmıştı. Solistleri önce bir evin odasında toplayıp önlerine 12 kemanı dizdiler, deneye deneye bunlardan en beğendikleri dördünü seçmelerini istediler. Sonuçları Şekil 2'nin sol tarafında görüyorsunuz. Her bir sıra, tek bir kemanı temsil ediyor. Beyaz, uzun dikdörtgenler her bir kemanı en beğenen solistleri, daha kısa, giderek koyulaşan gri dikdörtgenler 2., 3., ve 4. tercih olarak beğenen solistleri, çizginin ötesindeki çok koyu gri kısa dikdörtgenler ise o kemanları reddeden solistleri gösteriyor. Odada yapılan denemelerde 10 solistin 9'unun en beğendiği keman, yeniler arasından çıkmış. Solistler genelde eski kemanları daha az tercih edip daha çok reddetmişler. En beğenilen keman yenilerden biriymiş. Daha sonra solistlerden aynı kemanları, yine aynı gözlüklerle 300 kişilik bir konser salonunda denemelerini istemişler. Şekil 2'nin sağ tarafında görebileceğiniz üzere, konser salonunda elde edilen sonuçlar, odadakilerden pek farklı değil. En beğenilen keman, daha önce odada en beğenilenle aynı. Genel olarak yeni kemanlar eskilerden daha çok beğenilmiş. Bütün bunlardan, yani solistler ellerindeki kemanları defalarca denedikten, dinledikten sonra, onlardan bu beğenip çaldıkları kemanların yaşını tahmin etmelerini istemiş araştırmacılar. Toplam 69 tahminin ancak 31'i (%45) doğru çıkmış: Ustalar için hiç de iç açıcı bir sayı değil. Duyularımızın önündeki perdeler Belki sanatçılar için bu sonuçlar büyük bir sürpriz ama özellikle insan beyni ve davranışıyla ilgilenen bilim insanları için değil. Artık biliyoruz ki algılarımız çok kolay yanılıyor. Şu ikisi güzel birer örnek bence: Bir araştırmada bilim insanları şarap tadımcılarından değişik beyaz şarapları deneyerek tatlarını tarif etmelerini istiyorlar ama önceden kırmızıya boyayarak. Uzmanlar bu şarapları genelde kırmızı şaraplara has özelliklerle tarif ediyor, yani yalnızca rengi kırmızı olduğundan beyaz şarabı kırmızı sanıyor, tadından aslında beyaz şarap olduğunu çıkartamıyor. Diğer bir deneyde de denekler, daha yüksek fiyatlarla etiketlenmiş şişelerdeki şarapları daha çok beğeniyor, hepsinin içinde aynı şarap olduğu halde! Yani tat algımızı yalnızca dilimizden beynimize giden sinyaller belirlemiyor, işin içine başka duyular, önyargılar ve bağlam giriyor, algımızı etkiliyor. Yani nasıl Daniel Kahneman'ın daha önce bahsi geçen düzenek 1i bize çabuk ama zaman zaman yanlış kararlar aldırıyorsa, beynimiz de gördüklerinden çabuk ama zaman zaman yanlış algılar çıkartabiliyor. Bizi yanıltan böyle bir algı düzeneğinin neden evrilmiş olabileceğine dair bazı tahminler var, ancak şu anda deneyse veri olmadığından bu tartışmayı aktarmayacağım. Ama öyle veya böyle, bu algılar bazen bizi tuzağa düşürüyor. Bilim de aslında tam bu gibi yanılgılarımızı aşmak için uğraşırken ortaya çıkan bir süreç: Hassas ölçümler, kontrollü deneyler, sürekli tartışmalar, hem kendimizin hem de birbirimizin algılarının ve düşünce süreçlerinin açıklarını kapatmaya yönelik. Sanatçılar ise kendi hislerine güvenerek devam edebilir. Biz Joshua Bell'i Stradivarius'uyla da seviyoruz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/dosyalar/surulerin-ve-kalabaliklarin-hareketi.html", "text": "İki üç yıl önce bir hafta sonu Beyoğlu'nda dolaşmaya çıkmıştım. Akşamüstü İstiklal'den Taksim'e doğru yürüyor, bir yandan da aylak aylak etrafa bakınıyordum. Meydana ulaştığımda gökyüzünde kalabalık bir kuş sürüsü gördüm. Şehirde alıştığımız martı veya serçe sürüleri gibi değildi. İzlenimci bir ressamın kara noktalarla çizdiği, bilinçli dev bir varlık gibi görünüyordu, mavilikte bir damla misali sağa sola yalpalanıyordu. Maksem'in duvarına yaslanıp seyre daldım. Ara sıra sürüden bir grup kopuyor, ardından tekrar birleşiyordu. Sürü dalgalanıyor, titreşiyor, spiral kollar uzatıyor, sonra yine topaklanıyordu. Grup bir bütün olarak aniden yön değiştirse de, hiç bir kuşun sürünün dışında kaldığı görülmüyordu. Yüzlerce, belki binlerce kuşun büyüleyici dansı gün batana kadar sürdü. Sığırcık sürülerinin sihirli uçuşlarını dünyanın birçok yerinde görmek mümkün. Starling murmuration kelimeleriyle yapılacak bir arama size pek çok resim ve video gösterecektir. Özellikle açık arazilerde çekilen videolar hayranlık uyandırıcı. Sadece sığırcıkların değil, pek çok hayvan türünün sürü halinde hareket ettiğini biliyoruz: Birçok kuşun yanı sıra balıklar, bizonlar, zebralar, çekirgeler, kurtlar, insanlar, hatta bakteriler bile sürü davranışı sergilerler. Omurgalı veya omurgasız, memeli veya yumurtlayan, sıcakkanlı veya soğukkanlı, bu kadar farklı canlıda görülen bu temel davranış, sürüleşmenin çok önemli bir evrimsel avantaj sağladığını gösteriyor. Neden sürüler oluşur? Sürü halinde toplu hareket etmenin en büyük faydası korunma sağlaması. Sürünün kenarında değilseniz dışarıdan yaklaşan bir avcı sizin için tehlike oluşturmaz. Kenardaki azınlık da hep dışarıda kalmaz zaten, içeriye doğru girerler. Avcı bazen sürüye yaklaşamaz bile; sürünün bir üyesi bile avcıyı tespit etse diğerlerine haber verir ve kaçmalarını sağlar. Avcı peşlerinden koşsa bile, hangi birini yakalayacağını şaşırıp zaman kaybeder. Yırtıcı hayvanların çoğu yalnız avcılardır, ama kurtlar ve aslanlar gibi sürü halinde avlanan türler de vardır. Böylece büyük avlara hep beraber saldırabilirler. Sürüleşme daha kurnazca amaçlarla da kullanılabilir. Mesela, bir sırtlan çetesi bir çitanın üstüne yürüyüp, alnının teriyle avladığı antilopu bırakıp gitmeye zorlayabilir. Sürüleşmenin daha çılgınca sebepleri de olabiliyor. Mesela çöl çekirgelerinin kıtlıkta birbirlerini yedikleri bilinir. Ergen çöl çekirgeleri daha yetişkin olmadıkları için uçamazlar ama yürüyebilirler. Grup belli bir kalabalığa ulaştığında yamyamlık belirtileri başlar. Sübyan çekirgeler arkalarındaki arkadaşlarının ittirmesini hissettiklerinde, yem olmamak için sürekli ileri doğru yürürler. Birbirlerine çok yaklaşmaktan da kaçındıkları için sağa sola sapmadan dümdüz giderler. Böylece milyonlarca bireylik bir sürü oluşur, ama birbirlerine sokulmak istediklerinden değil, tersine, kaçınmak istediklerinden. Başka bir örnek olarak, Amazon tırtıl katarlarının garip hareketini daha önce Açık Bilim'de işlemiştik. Her türün sürüleşmesi farklı farklı. Türün hareket kabiliyetine, kıvraklığına, algı gücüne, beyin kapasitesine ve çevre şartlarına göre çok farklı sürü davranışları görülebiliyor. Bazılarında hayvanlar omuz omuza ilerlerken, bazılarında gevşek bir etkileşim oluyor. Bazılarının bariz bir lideri var , bazı türlerde ise yok , bazılarında ise bireyler hiyerarşideki yerlerine orantılı olarak takip ediliyorlar . Hesaplama modelleri ve simülasyonlar Sürü hareketinin nasıl oluştuğunu anlamanın yollarından biri, birey temelli modelleme uygulamak. Bu yöntemde sürüdeki her bir hayvanın belli basit kurallara uyarak kendi başına hareket ettiği varsayılır. Bireyler hareketlerini yakın çevrelerine bakarak ayarlarlar. Bu tür bir modelde koordine edici bir lidere ihtiyaç yoktur. 1987'de bilgisayar grafiği uzmanı Craig Reynolds böyle bir model kurdu. Reynolds'un bilgisayarında yarattığı kuşumsular sabit hızda uçuyorlar, en yakın komşularına göre uçuş yönlerini şu üç basit kurala uyarak an be an düzenliyorlar: - Ayrışma: Fazla yakın komşulardan uzaklaş. - Hizalanma: Komşuların gittiği yönlere bak, ortalama yöne göre kendini hizala. - Birleşme: Komşuların orta noktasına yönel. Elbette bu kuralların her biri ayrı yönlere götürebilir. O zaman kuşumsu üç yönün vektör toplamını alarak kendini ayarlar. Reynolds bilgisayarını bu kurallarla programladığında gerçek kuşlara benzeyen bir sürü hareketi oluştuğunu gördü: Reynolds modeli, sadece yakın komşular arası etkileşmelerle, sürü ölçeğinde düzenli bir hareketin ortaya çıkabileceğini gösterdi. Kuşumsuların hareketi bireyseldir; bütün sürüyü yöneten kimse yoktur. Ama her bireyin kendi komşularına göre kendini ayarlaması, ufak bir değişimin bile hızlıca sürü çapında dalga dalga yayılması anlamına gelir. Her şeyi yöneten bir merkez olsaydı, iletişimdeki gecikmeler yüzünden bu kadar hızlı tepki vermek ve düzen sağlamak mümkün olmazdı. Yani, sığırcıkların büyüleyici dansı için bir liderin gerekli olmasını bırakın, liderin hiç olmaması gerekiyor. Merkezi yönetimin bulunmaması, hızlı uyum ve kıvraklık sağlıyor. Reynolds'un öncülük ettiği birey temelli simülasyon yaklaşımı, sağladığı gerçekçilik nedeniyle daha sonra animasyon filmlerde ve oyunlarda kullanıldı. Örneğin, 1994 tarihli Aslan Kral filmindeki yaban sığırı koşuşması sahnesi, böyle bir algoritmayla hazırlandı. https://www.youtube.com/watch?v=2m-42ek85G4 Modeller ne kadar gerçekçi? Sürü hareketi ile sadece biyologlar ilgilenmiyor. Fizikçiler ve matematikçiler Reynolds'un varsayımları üzerinde çeşitlemeler yaparak bilgisayarlarında sürüler yaratıyorlar, ve bireysel davranış kurallarının bütün sürünün hareketini nasıl etkilediğini inceliyorlar. Bu tür modellerin eksik tarafı, alışıldık anlamda bilimsel kesinlik sağlamamaları. Bir astronom Newton yasalarını, bir meteorolog akışkan dinamiği denklemlerini bilgisayarında işleyerek geleceği hassas bir şekilde tahmin edebilir. Henüz gerçekleşmemiş şeyleri tahmin edebilmek, bir bilimsel teorinin en önemli güçlerinden biridir. Ancak sürüler gibi karmaşık sistemlerde henüz bu güce sahip matematiksel teorilerimiz yok. Kullanılan birkaç değişik model var, ve bu modeller sadece akla yakın bazı varsayımlardan ibaret. Örneğin, bu alanın en önde gelen araştırmacılarından Tamas Vicsek'in adıyla anılan Standart Vicsek Modeli, Reynolds modelinden bile basittir: Her sanal kuşun gideceği yön, kendisine belli bir mesafede bulunan kuşların ortalaması olan yön olarak belirlenir. Ek olarak, bu yönde küçük ve rastgele bir değişiklik de yapılır. Bu rastgele değişiklik bir sürü iç ve dış faktörü içinde barındıran bir torba gibidir: Havanın puslu olması, kuşun bilgi işlemesindeki hatalar, hava akımları gibi ayrı ayrı eklemenin çok zor olacağı faktörler rastgelelikle temsil edilirler. Sürü modellerinin çoğu basit ve sade varsayımlara dayanırlar, bu açıdan gerçekçi değildirler. Mesela modellerdeki sanal kuşlar birer noktadır. Ne vücut biçimleri, ne kanat uzunlukları, ne de zihin kapasiteleri hesaba katılmıştır. Oysa ki bu ayrıntılar kuşların kıvraklıklarını, güçlerini, algı hızlarını çok değiştirir. Bu ayrıntıların bir kenara bırakılması yüzünden de, bilgisayarda yaptığımız hesabın sonucunun kuşları gözleyerek elde ettiğimiz verilere tam uymasını bekleyemeyiz. Bu sebeple, karmaşık sistem modellerinin anlayışımıza yaptığı katkı daha çok niteliklere dairdir. Modeli nasıl ayarlamalı ki kuşlar birbirine çarpmasın? Sürünün bir arada uçması için kuşların ne kadar yakın olması gerek? Sürü bölünüp birleşebiliyor mu? Kuşların tahmin hataları sürünün oluşumunu etkiliyor mu? Bu tür soruların cevapları, sayısal doğruluktan çok, benzerlik olarak verilir. Modeller en fazla, hangi varsayımların belli olguları ortaya çıkarmak için yeterli olduğunu söyleyebilirler. Belki ileride Newton yasaları veya Navier-Stokes denklemleri gibi doğruluk payı çok yüksek modeller kurulabilecek, ama şimdilik elimizdeki matematiksel yöntemler karmaşık sistemleri hem sade hem de isabetli olarak tarif etmeye yetmiyor. Bununla beraber modeller bazen sadece matematiksel özelliklerinin ilginçliği için de incelenirler. Sözgelişi, Vicsek'in modellerindeki parazit belli bir seviyenin altına indiğinde sürünün bireylerinin kolaylıkla birbiriyle hizalandığı, çok parazitli bir ortamda ise dağınık kaldıklarını görüyoruz. Bu gözlem, fizikte faz geçişleri olarak adlandırılan olguya matematiksel olarak denk özellikler gösteriyor. Bu tür modellerin birikmesiyle önümüzdeki yıllarda kendi gücüyle hareket eden nesnelerin fiziksel hareket denklemlerinin keşfedilmesi mümkün olabilir. Gözlemler Teorik modellerin yanı sıra, gözlem yoluyla sürü hareketine dair veriler de toplanıyor. Ama bu tür veri toplama epey zor, çünkü haliyle kontrollü deneye pek imkan vermiyor. Deneyci sürüye fazla yaklaşırsa, sürünün davranışını bozma riski de var. Yine de teknolojiyi akıllıca kullanarak bu zorluklar aşılabiliyor. İtalyan fizikçi Michele Ballerini ve çalışma arkadaşları, üç ayrı konuma yerleştirdikleri kameralarla sığırcık sürülerini filme almışlar. Benzer çalışmalarda on-yirmi bireylik sürüler takip edilebilmişken, bu çalışmada 2700 bireye varan sürüler incelenmiş. Farklı açılardan kayıt alındığı için, ileri görüntü işleme teknikleri kullanarak tek tek kuşların üç boyutlu hareketini tekrar üretmeleri mümkün olmuş. Bu sayede, modellerin test edilebileceği çok önemli bir veri bankası oluşturabilmişler. Veriler yeni bilgiler sağlamış. Sözgelişi, sığırcık sürüsünün pide gibi yayvan bir yapıda olduğu görülmüş; yani sürünün düşey yöndeki genişliği, yatay yönlerdekinden çok daha az. Bu, mevcut sanal kuş modellerinin yakalayamadığı bir özellik. Sebebi ise basit: Yukarı aşağı hareket etmek, yatay hareketten daha fazla enerji harcatıyor. Yerçekimine karşı çaba göstermek düşey yöndeki kıvraklığı azaltıyor. Modeller, kuşların belli bir mesafeye kadar olan komşularına göre hizalandıklarını varsayıyor. Verilere göre, kuşlar birbirine çok yakın uçuyorsa bu varsayım doğru. Sürülerde her bir kuşun kanat açıklığı doğal bir mesafe ölçüsü sağlıyor, ve kuşlar gerçekten de çok yakındaki komşularından uzaklaşıyorlar. Ancak çarpışma tehlikesi yoksa, kuşlar yönlerini belirlemek için komşularına bakarken uzaklık bir önem taşımıyor. Her bir kuş çevresindeki altı veya yedi yakın komşusuna göre hizalanıyor. Bu da modellerde bulunmayan bir özellik. Sürülerin kamerayla gözlemlenmesi, kayıtların dijital veriye dönüştürülmesi, ve matematiksel olarak incelenmesi henüz yeni bir alan. Bu incelemeler sonucunda toplu harekete dair birçok yeni ve ilginç özellik keşfediliyor ve bu davranışların açıklanması için matematik ve fiziğe başvurmak gerekiyor. Bu konuda araştırma yapmak isteyenleri bekleyen pek çok cevapsız soru mevcut. İnsan dinamiği İnsanların grup halindeki davranışı da aynı bağlamda, gerek modeller kurarak gerek gözlemler yaparak inceleniyor. İnsanların grup halinde nasıl hareket ettiğini anlamanın uygulama alanları daha fazla. Sözgelişi, binaların inşa planında sıkışmadan yürünebilecek bir düzen kurmak, panik halindeki insanların güvenli ve hızlı bir şekilde dışarı çıkmasını sağlamak gibi önemli uygulamaları var. İnsanlar normal şartlarda kuşlar veya balıklar gibi sürü oluşturmasalar da, yine de birbirinden kaçınma davranışı, ve diğerleriyle aynı yöne gitme davranışı gösteriyorlar. İnsanların yürüme davranışına dair matematiksel modeller, bireyler arasındaki uzaklığa bağlı olan sosyal kuvvetler denen sanal itme-çekme kuvvetlerini kullanıyor. Bu modellerin parametreleri video kayıtlarından elde edilen deneysel verilere göre ayarlanınca, epeyce gerçekçi bir matematiksel model elde edilebiliyor. Kalabalık bir metro koridorunda veya tıklım tıklım bir sokak pazarında yürüdüyseniz, karşılıklı iki yönden gelen insanların kendiliklerinden belli bir düzene girdiğini, araç trafiğindeki gibi şeritler oluşturduğunu farketmişsinizdir. Yayalar karşıdan gelenlere çarpmamak için kenara çekile çekile, en sonunda gittikleri yönde arka arkaya dizilirler. Bu düzen oluşunca artık yer değiştirmeleri gerekmediği için bu şeritler istikrarlı olarak devam eder. Tabii kendi kendine oluşan bu şeritler, caddelerdeki gibi bir gidiş bir geliş düzeninde olmuyor, yön değiştirerek yanyana bulunan birkaç gidiş birkaç geliş şeridi olabiliyor. Sosyal kuvvetlere dayalı bilgisayar simülasyonları bu gözlenen olguyu başarıyla tekrar yaratabiliyor. Panik durumu ise bambaşka dinamiklere yol açabiliyor. Sözgelişi, tek kapısı bulunan bir salonda yangın çıktığında herkes paniğe kapılarak çıkışa koşturuyor. Sosyal kuvvet modelleri böyle bir senaryoda grubun kapıda sıkışıp kalacağını, hareket kabiliyetinin azalacağını öngörüyor. İlginç nokta şu: Bireyler daha yavaş hareket ettiklerinde düzgün ve hızlı bir şekilde dışarı çıkabiliyorken, aceleyle koşturduklarında çıkışları çok yavaşlıyor. İnsanları bir atom gibi, bir grubu da bir gaz gibi düşünürsek, insanların hareket hızı kabaca gazın sıcaklığına denk gelir. Bu davranıştaki ilginçlik, gazı ısıttığımızda katılaşması, yani insanların hareket edemez duruma gelmesi. Sıkışmayı engellemek için, yoğunluğun azalması lazım. Yani simülasyonlar sağduyumuzu teyit ediyor: Tehlike durumunda koşmamak lazım. Ancak paniğe kapılan insanlar bu sağduyuyu gösteremeyebilir. O zaman bina tasarımında bazı numaralar kullanmak gerekebilir. Sözgelişi, delice gözükse bile, çıkış kapısına yakın bir sütun koymanın, salondan çıkışı hızlandırabildiği görülmüş. Kalabalık sütunun çevresinde birikiyor, bu da kişiler arasındaki basıncı daha geniş bir alana yayıyor. Sütunun etrafından dolanmaya mecbur kalmak, telaşlı kalabalığın salonu boşaltma hızını artırıyor. Garip ama gerçek. Bu simülasyonları deneysel olarak test edemiyoruz, çünkü acil durum tahliyesiyle ilgili konularda kontrollü deneyler yapmak etik değil. İnsanları farlı salonlara koyup yalandan panik yaratamazsınız. Avustralyalı araştırmacı Majid Sarvi bu sorunun üstesinden gelmek için karınca sürüleriyle deneyle tasarlamış. Karıncaları dar bir kapısı bulunan yapıların içine koymuş ve ne kadar çabuk tahliye ettiklerini ölçmüş. Karıncaların çıkışlar köşelere yakın olduğunda hızlıca çıktıklarını, duvarın ortasındaki kapılarda ise yuarıdaki resimdeki gibi biriktiklerini görmüş. Bu gözlemini simülasyonlarla insan hareketi modelinde denediğinde yine yüksek bir verimlilik gözlemiş. Ama karıncaların davranışı insanlarınkinden çok farklı olduğu için bu deneylerin ne kadar faydalı olacağı tartışılır. Bina tasarımında yaya trafiğini artırmak için ilk bakışta makul görünen ama işe yaramayan hackler de var. Mesela, dar bir koridorda insanların yürüyüşünü hızlandırmak için araya geniş bölgeler koymanın, hızlandırmak bir yana, yürüyüşü yavaşlattığı simülasyonlarla gözlenmiş. Sebebi basit: Yürürken araya mesafe koymak isteyen insanlar geniş bölgeye geldiklerinde kenarlara yayılıyorlar, ancak dar bölgeye gelince tekrar hizalanmak için yavaşlamak ve diğerlerini de yavaşlatmak zorunda kalıyorlar. Aynı etkiyi araç trafiğinde de görebilirsiniz. Otoyol gişelerinin hemen sonrasında trafik çok yoğun olur, oysa ki yola giren yeni araç yoktur, nereden çıkar bu yoğunluk? Üç şeritli bir otoyolda düzenli bir hızda giden araçlar, gişelere gelindiğinde altı şeride yayılıp, gişelerden sonra tekrar eski düzene girmek için birbirlerinin önünü keserler, trafik bu yüzden yavaşlar. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/gorsel/ayin-fotografi-yakalayin-yesil-isigi.html", "text": "İnsanlar gün batımı seyretmeyi severler. Gün batımı birçok farklı duyumu ve duyguyu bir anda yaşatır; parlak ve kontrast renkleri ile görsel algımızı okşar, günün keşmekeşinin sonunu, akşamın dinginliğinin başlangıcını müjdeler, bir sonun burukluğunu yaşatır. Meraklı gözler için ise gün batımı tüm bunların yanında nadir bir optik ilüzyonu görme şansı da demektir aynı zamanda: yeşil flaş. 24 Mayıs 2014'de çektiğim yukarıdaki fotoğrafa dikkatle bakarsanız batmak üzere olan Güneş'in hemen tepesinde küçük, hafif yeşile çalan parlak bir alan göreceksiniz. Bu noktayı alttaki büyütülmüş resimde daha iyi görebilirsiniz. Bu noktanın adı yeşil flaş . Çoğunlukla ufkun uzakta göründüğü durumlarda karşılaşılan bu nadir durum atmosferdeki iki optik etkinin birleşmesi ile oluşuyor. Kromatik dağılma Etkilerden ilki hepimizin fizik derslerinden bildiği beyaz ışığın prizmadan geçirilip renklerine ayrışması ile karşımıza çıkan kromatik dağılma etkisi. Görünür ışığı da barındıran elektromanyetik dalgalar boşlukta ışık hızı olarak bildiğimiz 299,792,458 m/s hız ile hareket etseler de, madde içerisindeki hareketleri maddenin optik özelliklerine bağlı olarak bundan daha yavaştır. Maddenin elektromanyetik dalgayı ne kadar yavaşlattığı kırılma indisi denilen birimsiz bir sayıyla gösterilir ve bu sayı değişik dalga boyları için değişik değerler alır, yani değişik dalga boylarındaki elektromanyetik dalgalar aynı madde tarafından değişik oranlarda yavaşlatılırlar. Görünür spektrumda maddelerin çoğu için dalgaboyu arttıkça kırılma indisi azalır; bir diğer deyişle en çok mavi ve mor yavaşlarken en az yavaşlamaya turuncu ve kırmızı uğrar. Elektromanyetik dalga ne kadar yavaşlarsa o kadar fazla kırılıma uğradığı için bu, mor-mavi renkler en çok kırılıma uğrarken, turuncu-kırmızı renkler en az kırılıma uğrayacaktır demektir. Her madde gibi Dünya atmosferi de ışığı biraz olsun yavaşlatır. Havanın kırılma indisi boşluğun kırılma indisi olan 1.0 değerinden biraz büyüktür: deniz seviyesinde 20 C sıcaklıkta havanın kırılma indisi kırmızı ışık için 1.00027004 iken mor ışık için 1.000278669 gibi bir değer taşır. Havanın kırılma indisinin kırmızı ve mor için olan değerleri arasındaki 0.000008629 gibi mini minnacık olan bu fark, özellikle ışığın kalın bir atmosfer tabakasından geçmesini gerektiren ufka yakın bölgelerde görüntüyü az da olsa renklerine ayırmayı başarır. Sırasıyla mor, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızıya ayrılan renklerden mor-mavi aralığı atmosferdeki gaz molekülleri ve minik parçacıklar tarafından Rayleigh saçılımı ile dağıtılır ve gök yüzüne mavi rengini verir . Kalan renklerden yeşil en çok kırılmaya uğradığı için Güneş'in üst kısmı yeşil, kırmızı ise en az kırılmaya uğradığı için Güneş'in alt kısmı kırmızı görünür. Renklerdeki bu ayrışma yeşil flaşın oluşması için elzem olmakla beraber tek başına yeterli olmaktan çok uzaktır. Yeşil flaş için Güneş'in üst tarafında görünen bu incecik yeşil çizgiyi büyütecek bir optik düzeneğe gerek vardır ve bu optik düzeneğin adı da seraptır. Serap Yukarıda havanın kırılma indisinin değerini bir atmosfer basınç ve 20 C sıcaklık için verdim ancak kırılma indisi başta havanın yoğunluğu ve sıcaklığı olmak üzere birçok faktöre bağlıdır ve genelde deniz seviyesinde en yüksek değerde iken irtifa arttıkça bire doğru yavaşça azalır. Güneşli bir öğlen vakti asfalt üzerinde olduğu gibi bazı durumlarda ise havanın yoğunluğundaki değişim yavaş değil ani şekile olabilir ve bu değişim havanın kırılma indisinde de sert geçişlere neden olur. Çölde susuz kalmış insanların gördüğü hayali vahaların ya da uzun yolda araba kullanırken asfalt üzerinde uzakta görünen ve fakat yaklaştıkça yok olan su birinkintilerinin nedeni serap dediğimiz bu etkidir. Hava yoğunluğunun nerede nasıl değiştiğine ve gözlemcinin bu sert değişim bölgesinin altında, ortasında veya üstünde mi olduğuna bağlı olarak değişik seraplar görülür. Seraplardan en yaygın olanı hava yoğunluğunun ısınmış toprak yüzünden yerin hemen üzerinde azaldığı ve gözlemcinin bu tabakanın üzerinde olduğu alt seraplardır . İkinci tip serap için atmosferde normalin dışında bir sıcaklık profili oluşması gerekir: sıcaklıklık terselmesi . Normalde yükseklik arttıkça hava sıcaklığı düşer ancak bazı durumlarda yerden yüksek dar bir bant içerisinde bu davranış tersine döner ve yükseklik arttıkça sıcaklık da artar. Eğer bu terselme bölgesinde sıcaklık değişimi yavaş ise sahte serap görülür. Eğer terselme bölgesinde sıcaklık yükseklikle çok hızlı şekilde değişiyorsa çok daha ilginç bir durum oluşur; kanal denilen bu durumda kırılma indeksindeki ani değişiklik sayesinde terselme bölgesi ışığı Dünya'nın eğriliğinden daha fazla büker, böylece ışık bir süre sonra yere yaklaşmaya başlar ve bu şekilde bu tabaka şeklindeki kanal içinde uzun süre yol alır. Bu durumda Dünya yuvarlaklığını takip eden ışık ufuk çizgisinin de ötesine ulaşabilir. 1940'larda radarın ilk dönemlerinde bu etki ile radar ekranında ufkun ötesini gören radar operatörlerinin kafası epey karıştırmış olsa gerek. Böyle bir kanalın oluştuğu durumda görülen seraplara kanallı sahte serap denilmektedir. Eğer gözlemci yukarıda bahsedilen optik kanalın altında duruyor ise oluşan seraba kanal altı serabı adı verilmektedir. Gözlemci kanalın içinde bir yerde durduğunda ise epey ilginç başka bir durum görünür: batan güneş alçaldıkça ufkun üstünde duran dar bir karanlık bantın üst tarafında yok olur ve biraz sonra dar karanlık bantın altından yeniden görünür. boş bant gün batımı denilen bu etkiyi şu simulasyonda görebilirsiniz: Yeşil Flaş Yukarıda farklı tiplerini açıkladığım seraplar görüntüyü düşey eksende bozan, bazı yerlerde daraltan, bazı yerlerde genişleten bazen de kopyasını çıkartan bir etkiye sahipler. Bu etki temelinde lunaparklardaki komik aynaların etkisinden çok da farklı değil; ancak aynaların aksine seraplarda bu etki yansıma yerine kırılma sayesinde oluşuyor ve kırılma sırasında renkler birbirinden daha da uzaklaşıyor. İşte yeşil flaş dediğimiz şey ilk başlıkta anlattığım kromatik dağılma sayesinde oluşan ince yeşil çizginin ikinci kısımda anlattığım serap etkisi ile genişleyip Güneş'in asıl görüntüsünden kopması halinde oluşan yeşil bölge. Benim çektiğim yukarıdaki fotoğraf kanal altı serabı durumuna bir örnek. Bu tip yeşil flaşlar 10-15 saniye kadar sürebiliyormuş. Daha sık görünen ve basit alt serap ile oluşan yeşil flaşlar Güneş tamamen gözden kaybolur kaybolmaz Güneş'in tepesinde sadece 1-2 saniyeliğine görülüyor. Fotoğrafı çektiğim anda havada çok fazla su buharı olduğu için kırmızı renk çok baskın ve yeşil renk sadece belli belirsiz görünüyor, daha uygun şartlarda çok daha belirgin ve parlak yeşil renkler görmek mümkün. Benzer bir senaryo için hesaplanmış bir kanal altı yeşil flaş simulasyonunu şurada görebilirsiniz. Yeşil flaşdan 3 dk önce çektiğim aşağıdaki fotoğraftaki ampül şeklinin simülasyondakine benzerliği dikkat çekici. Kim bilir, belki sevgilinizin elini tutarak gün batımını bir sonraki seyredişinizde siz de yeşil flaşı görürüsünüz. UYARI: Gün batımını göz sağlığına zarar vermeden izlemek için Güneşin ufkun 2 derece yakınına gelmesini (yani gün batımı saatinden 10 dakika öncesini) beklemek gerekli. Bu da yaklaşık olarak kolunuzu düz şekilde uzattığınızda baş parmağınızın boyuna denk geliyor. Bu aşamada Güneş'e çıplak gözle ve hatta düşük büyütmeli dürbün ile bakmak güvenli ancak teleskop gibi çok ışık toplayan optik araçları uygun filitreler olmadan kullanmak bu aşamada bile tehlikeli olabilir. Güneş tutulmaları ise gün batımından oldukça farklı bir durum: asıl zararlı olan mavi ışık ufuktaki duruma göre atmosfer tarafından çok daha az filitre ediliyor ve bu nedenle Güneş tutulmalarının uygun filitreler olmadan seyredilmesi önerilmiyor. Bu konuda oldukça detaylı bir araştırmanın ingilizce metnini şurada bulabilirsiniz. Fotoğraf künyesi - Fotoğrafı çeken: Cüneyt Özdaş - Kamera: Canon EOS 6D - Lens: Canon EF300mm f/4L IS USM - Odak uzaklığı: 300mm - Diyafram: f/9 - Poz Süresi: 1/320sn - ISO: 125 - Yazılımlar: Adobe Lightroom, - Yer: Jenner, Kaliforniya, USA"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/06/guncel/haziran-ayi-gokyuzu-rehberi-2.html", "text": "Merhaba sevgili Açık Bilim severler. Geçtiğimiz ay sizlerle olamadım uykularım kaçtı. Bolca gözlem yapıp Haziran ayında bizleri gökyüzünde neler bekliyor onları hesapladım. Gökyüzünüz açık, mercekleriniz temiz olsun. Merkür Evren içerisinde alelade bir yıldız olan Güneş'imizin en yakın dostu Merkür, haziran ayının başlarında Güneş battıktan hemen sonra dikkatli gözlerden kaçmayacaktır. Fakat ay ortasına doğru kankası Güneş'e yaklaşan Merkür bu ay için gözlerden yitip gidecektir. Venüs Dışı bizi, atmosferinin içi ise yüzeyini yakan (Venüs'ün kalın atmosferinden dolayı tüm yüzeyi sera etkisinin altında yaklaşık 400 derece sıcaklığa sahiptir), sera etkisinin kraliçesi Venüs gezegeni bu ay, sabahlara kadar uykusuzluk çeken okurlarımıza hitap ediyor. Ay başından sonuna kadar, Güneş doğmadan hemen önce gökyüzünde olacak ve parlaklığından dolayı, hava hafif aydınlanmışken, uykulu gözlerle herkes onu UFO zannedecek. Ama siz sevgili Açık Bilim okurlarımız, siz zannetmeyeceksiniz. Bileceksiniz ki o Venüs gezegenidir ve sıklıkla insanlar onu UFO diye titreyen eller ile kameraya alırlar. Mars Günümüzde astrolog diye anılan veya halen bazı utanmazlarının falcı diye tabir edilen kişilerce savaş ve yıkımın habercisi olarak nitelendirilen kırmızı gezegen Mars, haziran ayı boyunca gökyüzümüzde olup bizlere lanet ve ölüm yağdırmayacak. Sadece kırmızı bir şekilde gökyüzünde duracak. Eğer güzel bir de teleskobunuz olursa, yıldızlardan farklı olarak görür yanında da bir şeyler yer içersiniz. Bunun dışında Mars için söylenen kötü sözlerin hepsi söyleyene aittir. Mars, barındırdığı buz halinde ki su ve ince atmosferi ile gelecek nesillerimizin belki de evi olacaktır. Jüpiter Uzun zamandır gökyüzümüzü parlak bir şekilde işgal eden gaz devi Jüpiter gezegeni artık o güzel gaz yapısını ufkumuzun altına doğru ilerleterek bizleri kendinden mahrum bırakıyor. Güneş battıktan sonra batı ufkuna bakarsanız eğer göreceğiniz en parlak cisim devasa büyüklüğüyle Jüpiter gezegeni olacaktır. Satürn Haziran ayı iyi gezegen yapmış desek yeridir. Hava kararır kararmaz Güney-Batı doğrultusunda yıldızlardan parlak fakat diğer gezegenler kadar parlak olmayan bir cisim göreceksiniz. İlk başta bir yıldız gibi görülebilir, tıpkı diğer gezegenler gibi. Ama bir de ufak bir teleskop veya iyi bir dürbün ile bakın. İşte o harikulade halkalarını görecek ve voovv! diyeceksiniz. Satürn'ün bize uzaklığı yaklaşık ortalama 900 milyon kilometredir. O nedenle sönük fakat kendisi devasa bir gezegen olduğu için bir o kadar da büyük gözükmektedir. Bu Ay Kaçırılmaması Gerekenler 7 Haziran Mars'ın Ay tarafından örtülmesi. Ay'ın bize yakın olması ve Mars'ın uzak olması, ikisininde kapalı yörüngelerde dolanması üzerine aksi düşünülemez elbette. Ay şişkin evresinde iken, 2 boyutlu gökyüzümüzde, Mars, Ay'ın bir yerinden girip diğer tarafından çıkacak. Ufak bir teleskop veya dürbün ile ve hatta çıplak gözle dahi bu olayı gözlemleyebilirsiniz. 21 Haziran haziran gündönümü. İşte sizlere süper bir haber daha: Yaz aylarının başlangıcı bu ay . Dünyanın dönem ekseninin eğikliğinden dolayı, kuzey kutbu Güneş'e doğru daha çok yönelecek. Böylelikle Güneş ışınları kuzey yarım küreye daha dik gelecek. Ay Evreleri Haziran Ayı Gökyüzü Genel Görünümü"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/dosyalar/19-yuzyilin-yanlislanan-fikri-eter-ve-michelson-morley-deneyi.html", "text": "Modern fiziğin ilk basamağını oluşturan ve Michelson Morley deneyi olarak bilinen deney henüz tasarım aşamasındayken, deneyin mimarları olan iki Amerikalı Albert Michelson ve Edward Morley'in kafasında, eter denilen ve ışığın içerisinde yayıldığı düşünülen bir olguya ilk deneysel kanıtı bulabilme umudu vardı. 1887 yılında ilk sonuçlarını veren ve gerçekten o günün koşullarında muhteşem bir yaratıcılıkla tasarlanmış olan deney ne yazık ki felsefi temelleri Antik Yunan'a kadar giden eter kavramının çok da gerçekçi olmadığını gösterdi. Ancak deneyi gerçekleştiren iki Amerikalı, deneyden daha öncesinde eter fikrinin gerçek olabileceğine inanmış olduklarından, eterin ilk kanıtlarını bulabilmek umuduyla farklı koşullarda deneyi defalarca tekrarladılar. Fakat bilim, ilerleyişini, inançların veya umutların üzerinden değil gerçeklerin üzerinden yapar. Michelson ve Morley, deneylerini her tekrarladıklarında aynı olumsuz sonucu aldılar. Deney her ne kadar eteri kanıtlamak amacıyla tasarlanıp geliştirilmiş olsa da ortaya çıkan sonuç eter olgusunun gerçeklikten uzak bir kurgudan ibaret olduğunu söylüyordu. Deneyin teknik içeriğini popüler düzeyde detaylandırmadan önce deney sonucunun doğrulayamadığı ve kendisini destekler nitelikte fiziksel bir kanıt bulamayan eter fikrinin ne olduğuna bakmalıyız. Öncelikle Türkçe kaynaklarda bu kavrama esir de dendiğini belirtmek gerek. Bunun dışında eter kavramının 'eter teorisi' başlığıyla kökeni Antik Yunan'a kadar giden derin ve mistik kaynaklardan beslenen apayrı bir tarihsel ve felsefi araştırma konusu olarak karşımıza çıktığını da söylemeliyim. Umuyorum ki benim eter kavramını bu derin tarihsel ve felsefi süreç içerisinde yorumlamaya yetecek kadar ehil olmayışımı hoş karşılayabilirsiniz. Dolayısıyla biz bu yazıda eter fikrini yalnızca 19. yüzyılın modern biliminin penceresinden bakarak yorumlamaya çalışacağız -ki bu durum bu yazının ana amacı olan Michelson Morley deneyini anlamaya yetecek ve hatta artacaktır bile. Nedir bu Eter? 19. yüzyılda bilim insanları, ışık dalgalarının eter içerisinde yayıldığını diğer bir deyişle eterin ışık dalgalarını taşıdığını düşünüyorlardı. Yani eter tüm evreni doldurduğu düşünülen bir maddeydi. Bu kısa açıklama eteri hava ile kardeş yapan bir biçime sahip. Zaten o dönemin zihinleri de eter kavramını ortaya atarken bu kardeşlikten yola çıkmışlar ve ışık dalgalarına göre daha tanıdık olan başka bir dalganın yapısından benzerlik kurmuşlardı: ses dalgaları. Biliyoruz ki ses dalgaları ortamda yayılabilmek için bir taşıyıcı maddenin varlığına ihtiyaç duyar. Vakum ortamda ses dalgaları yayılamaz. Peki, ışık için de aynı şey söz konusu olabilir mi? Işık da yayılmak için havanın veya daha başka bir taşıyıcı maddenin varlığına ihtiyaç duyar mı? Şöyle bir düşünce deneyi yapalım: Bir çalar saati, çeperleri saydam , vakumlu bir kutunun içine koyalım. Çalar saat çalmaya başladığında sesi duyabilmeniz mümkün değildir. Çünkü vakumlu kutunun içinde ses dalgaları oluşamaz. Fakat saydam çeperli kutunun içindeki çalar saat çalmaktayken saatin topuzunun titreştiğini görebilirsiniz. Yani ışık, kutuya özgürce girip çıkabilir. Neticede, vakum ortamında ışığın yayılabildiğini deneysel olarak gözlemlersiniz. Öyleyse ışık yayılmak için neye gerek duyarsa duysun biliyoruz ki o 'şey' hava değil. Bu son derece akılcı bir çıkarım ama burada durmamız ve bu çıkarımla yetinmemiz gerekiyor olabilir. Fakat dönemin bilim insanları burada durmayı tercih etmediler. 'O 'şey' hava değilse o zaman başka bir 'şey'dir' yorumunu yaptılar ve adeta yokluğun içinden yeni bir kavram türettiler: eter, atomlar arası boşluğu yani evreni dolduran, ağırlığı olmayan, ışığı ileten töz. Ses dalgalarıyla yapılan karşılaştırma neticesinde böyle bir kavram türediğinden bu fikir bize hiç de yabancı gelmiyor. Neticede bir dalga biçimi yayılmak için havaya ihtiyaç duyuyorsa diğer bir dalga türünün de yayılmak için etere ihtiyaç duyması oldukça mantıklı görünüyor. Fakat ne kadar mantıklı olursa olsun bütün bilimsel görüşler gibi bu görüş de kendisine deneysel kanıtlar bulmaya muhtaç. Dönemin bilim insanları eteri, bir kabın içini tümüyle dolduran su olarak düşündüler. Dünyamız da bu su dolu kap içerisindeki bir bilyeydi. Bilye hareket ettiği zaman su yüzeyinde dalgalanmalar meydana getirir. Aynı şekilde dünya ve diğer gezegenler, hareketleri esnasında evreni bütünüyle dolduran eter alanında bir dalgalanma meydana getirmeliydi. Bu durum ise bizleri, ışığın hızının bu dalgalanmaların doğrultusu ve büyüklüğünde değişmesi gerektiği sonucuna götürür. Yani eğer eter gerçekten var ise ve evrenin tümünü kaplıyorsa, eter alanında hareket eden ışığın hızı, hareketin doğrultusuna göre farklılık göstermeliydi. Öyleyse eter teorisini doğrulamak için yapılacak iş basitçe şuydu: eter alanında dalgalanma oluşturan herhangi bir hareketin doğrultusunda ve hareketin olmadığı doğrultuda olmak üzere iki ayrı durum için ışığın hızı ölçülecek ve karşılaştırılacaktı. Eğer bulunan bu iki hız değeri birbirinden farklıysa daha önce sezgisel olarak çıkarsaması yapılmış olan eterin ilk deneysel kanıtı elde edilmiş olacaktı. Diğer yandan iki hız değeri birbirinin aynısı çıkıyorsa eter teorisi çok ciddi bir yara alacaktı. Burada hareket doğrultusunda yol alan ışığın hızının daha büyük olması gerektiğini düşünmüş olabilirsiniz. Hatta bu çıkarımı yaparken hep söylenilen hareketli bir trende ileriye doğru atılan cismin net hızına trenin hızı da eklenir örneği hatırınıza gelmiş olabilir. Fakat eter söz konusu olduğunda bu örnek durumu izah etmeye yetmez. Eteri, evreni tümüyle dolduran ve kapsadığı cisimlerin hareketine karşı onlara direnç uygulayan bir alan olarak düşünmek gerekir. Burada su üstünde hareket eden tekne örneği daha uygun bir yaklaşım sergiler. Teknede seyir halindeyken elinizi suya daldırdığınızda teknenin hızı ölçüsünde büyüyen bir dirençle karşılaşırsınız. Yani eter içerisinde hareket eden herhangi bir cisimden hareket doğrultusunda gönderilen ışık, cismin hızının büyüklüğü ölçüsünde bir dirençle karşılaşacak ve bunun sonucu olarak daha yavaş hareket edecektir. Bu düşüncelerin ışığıyla eter teorisinin gerçek olduğuna inanan ve bunu kanıtlamaya soyunan iki bilim insanı Albert Abraham Michelson ve Edward Williams Morley, daha önceden Michelson tarafından geliştirilen interferometre aygıtını kullanarak 1887 yılında yaptıkları bir dizi ölçümle birlikte eter teorisinin 20. Yüzyılın ilk yarısında gerçekleşecek olan kuantum devriminde kendine yer bulup bulamayacağını belirleyeceklerdi. Albert Abraham Michelson Albert Abraham Michelson, 19 Aralık 1852'de Prusya'nın Strelno şehrinde doğdu. Henüz küçük bir çocukken ailesiyle birlikte Amerika'ya taşındı ve orta öğrenimini burada San Francisco'da tamamladı. Mezuniyetinin ardından 1869'da Annapolis'teki Birleşik Devletler Deniz Akademisi'ne girdi. Donanma'dayken çıktığı bir açık deniz seyahatinden döndükten sonra doğa bilimleri alanında çalışmaya karar verdi ve akademik çalışmalara başladı. 1880 yılında Avrupa'ya gitti ve burada başta Berlin Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerden lisansüstü eğitim aldı. 1882'de Avrupa'dan döndü ve Cleveland, Ohio'da bulunan Case Uygulamalı Bilimler Okulu'nda fizik profesörü olarak göreve başladı. Burada kimyager Morley'le birlikte, incelediğimiz Michelson Morley deneyi başta olmak üzere bir dizi araştırma yürüttü. Sonraki yıllarda Paris'teki Uluslararası Ağırlık ve Ölçü Birimleri Komitesi'nin isteği üzerine standart metre ölçüsünü Kadmiyum ışığının dalga boyu olarak ölçtü. Michelson, bilimsel kariyeri boyunca fiziğin çeşitli dallarıyla ilgilendi fakat en büyük başarıyı kuşkusuz optik alanında gerçekleştirdiği çalışmalarla elde etti. Işığın hızını büyük bir duyarlılıkla ölçmesi, dünyanın hareketinin ışık hızının ölçümündeki etkisini belirleyebilecek hassasiyette olan interferometreyi icat etmesi ve bunu kullanarak dönemin popüler çalışma alanı olan eter fikrini incelemesi onun optik alanındaki bu çalışmalarına örnektir. Michelson'un çalışmaları bilim camiası tarafından hep destek almış ve takdirle karşılanmıştır. Kraliyet topluluğu tarafından Copley Madalyası'yla ödüllendirilen Michelson, Amerikan Fizik Derneği başkanlığına seçilmiş ve 1907'de Nobel Fizik Ödülü'nü alarak Nobel Ödülü alan ilk Amerikan vatandaşı olma onurunu kazanmıştır. Edward Williams Morley Edward Williams Morley, 29 Ocak 1838'de ABD'de New Jersey'de doğdu. 1860'da Massachusetts'deki Williams Koleji'nden mezun oldu. 1869'dan 1906'da emekli oluncaya dek şimdiki adıyla Case Western Reserve Üniversitesi'nde kimya profesörü olarak çalıştı. Burada ilk olarak atmosferdeki oksijen derişimi üzerine çalıştı. Oksijenin fiziksel ve kimyasal özelliklerini inceleyerek meteorolojik sorunların çözümünü araştırdı. Hidrojenin ve oksijenin atom ağırlıklarını saptamaya çalıştı. 1884'te Michelson ile tanıştı ve 1887'de onunla birlikte yaptığı, Işık Saçan Eter ve Dünyanın Göreli Hareketi Üzerine başlıklı yayınlarıyla sonuçlanacak Michelson Morley deneyi üzerine araştırmalarını yürüttü. Morley, 1895'te Amerika Bilim Geliştirme Derneği'ne 1899'da ise Amerikan Kimya Derneği'ne başkan olarak görevlendirildi. 1907'de ünlü İngiliz kimyacı Humpry Davy anısına verilen Davy Madalyası'yla ödüllendirildi ve ölünceye dek Connecticut'ta yaşamını sürdürdü. Michelson ve Morley 1897'de eterin varlığını kanıtlamak amacıyla tasarladıkları deneylerini interferometre aygıtını kullanarak gerçekleştirdiler. Deneyi anlayabilmek için bu aygıtın nasıl çalıştığını, bunun da öncesinde aygıtın ölçümünü yaptığı girişim olayının ne olduğunu bilmekte yarar var. Girişim Girişim, tüm dalga çeşitlerinde gözlenebilen önemli bir fizik fenomenidir. Olayın gözlenebilmesi için en az iki ayrı dalga hareketinden söz etmek şarttır. Basitçe bahsetmek gerekirse girişim, bu iki ayrı dalganın kesiştikleri noktada birbirlerini güçlendirmeleri veya sönümlemeleri olayına verilen isimdir. Dalgaların girişim yapabilmeleri için aynı kaynaktan çıkmaları veyahut farklı kaynaklardan çıkıyorlarsa da eş fazlı ve tek renkli olmaları gerekir. Yukarıdaki resimde birinci durum için dalgalar birbirlerini güçlendirirler çünkü herhangi bir zaman için tepe tepe, çukur çukur karşı karşıya gelmiştir (0 faz farkı durumu). Özel olarak bu duruma yapıcı girişim denir. İkinci durum için ise bu sefer tepe çukur veya çukur tepe'nin karşı karşıya gelmesi söz konusudur (90 derecelik faz farkı durumu) ve bu durumda dalgalar birbirini yok ederler. Bu duruma ise yıkıcı girişim denir. Bu iki olay incelendikten sonra girişim olayının nihai dalgayı yalnızca ya yok edeceği ya da iki kat güçlendireceği anlaşılmasın. Nihai dalga, girişim yapan dalgaların dalga boyuna bağlı olarak kısmen güçlenip kısmen sönümlenebilir. Young'ın meşhur çift yarık deneyi, içinde girişim olayının gözlendiği en bilindik deneylerden biridir. Konuya ilgi duyanlar Dalgalar ve Zamanı Durdurmak Kuantum Mekaniği Paradoksları yazısının ilgili bölümüne bakabilirler. Michelson İnterferometresi Öncelikle çok farklı teknikleri kullanan ve farklı yapılarda tasarlanmış olan çok çeşitli interferometreler olduğunu söyleyerek işe başlayalım. Bunlar başlıca Sagnac, Rayleigh, Twyman Green, Mach Zehnder interferometreleri olmak üzere uzayıp giden bir liste oluşturuyorlar. Biz konumuzun doğrudan merkezinde bulunuyor olmasından dolayı Michelson interferometresini tanımaya çalışacağız. Temel anlamda bir interferometre, ışığın girişim özelliğinden yararlanarak küçük mesafelerin, malzemelerin kırma indislerinin ve yüzey düzgünlüklerinin ölçülebildiği aygıttır. Bilimde ve endüstride geniş bir yelpazede kullanım alanına sahiptir. Yukarıda birkaçını saydığım interferometre çeşitlerinin tamamı birbirinden tasarım bakımından ayrılırlar. Tümünde ölçüm, ışığın girişim özelliğinden yararlanarak yapılır. Michelson interferometresi çift yollu bir interferometredir. Çünkü kaynaktan çıkan ışık yarı geçirgen zar denilen yüzey üzerine geldikten sonra bölünerek iki ayrı yolu takip eden iki ayrı ışık demetine ayrıştırılır. Belli bir mesafeyi kat eden bu iki ayrı ışık demeti daha sonra aynı nokta üzerinde kesiştirilerek girişim olayının gözlenmesi için bir perde üzerine düşürülür ve istenen ölçüm yapılır. Yukarıda girişim olayını incelerken de değindiğim gibi girişimin gözlenebilmesi için tek renkli dalgaların olması şarttır. Bu sebepten Michelson interferometresi dahilindeki ışık kaynağı da monokromatik bir kaynaktır. Michelson interferometresinde kaynaktan çıkan tek renkli ışık, yarı geçirgen ayna üzerinde ikiye ayrılarak birbirine dik iki ayrı yol üzerinde yol almaya başlar. Yolun sonunda konumlandırılmış aynalardan yansıyarak geriye dönen ışık demetleri yarı geçirgen zar üzerinde tekrar bölünüp yansıyarak dedektör üzerine düşerler ve girişim oluştururlar. Sistem üzerindeki tüm hareket bundan ibarettir. Buradaki önemli nokta ise iki ayrı ışık demetinin aldıkları yollar arasındaki farktır. Yukarıdaki görselde de görüldüğü gibi 0 noktasına kadar henüz ışık dalgası ayrışmadığından herhangi bir yol farkı söz konusu değildir. Bu nokta geçildikten sonra artık elimizde A noktasına ve B noktasına doğru yol alan iki ayrı ışık demeti vardır. Eğer OA ve OB yolları eşit mesafedeyse iki ışık demeti yarı geçirgen zar üzerine ikinci kez geldiklerinde de tıpkı ayrıştıkları zamandaki gibi tepe tepe, çukur çukur şeklinde eşleşecekler ve dedektöre doğru yol alacaklar. Dedektörde yapacağımız gözlemde ise bu iki dalganın yapıcı girişim oluşturduklarını ve birbirlerini güçlendirdiklerini gözleyeceğiz. Dolayısıyla bizleri farklı girişim desenleriyle buluşturacak olan yol farkı doğrudan doğruya OA ve OB yolları arasındaki farkla ilgilidir. Çünkü kalan yolları iki ayrı dalga da birlikte kat etmektedir. Eğer dedektörde yıkıcı girişim gözlemek istersek yapacağımız şey OA veya OB yollarından birisiyle oynamaktır. Biz OA yolunu seçelim ve A aynasının konumunu, çalıştığımız ışığın dalga boyunun yarısı kadar ötelemeye karar vermiş olalım. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ışık demetinin OA yolunu iki kere almış olduğudur! Dolayısıyla A aynasında yapacağımız yarım dalga boyluk öteleme ışık demetinin bu yolu iki kere alacak olmasından dolayı aslında iki ışık demeti arasında bir tam dalga boyluk yol farkının oluşmasıyla sonuçlanacaktır. Bu ise dedektörde gözlem yapan bizler için hiçbir fark yaratmaz. Çünkü bir dalga boyluk yol farkı demek öncekinde olduğu gibi yine tepe tepe ve çukur çukur'un eşleşmesi ve iki ayrı ışık demetinin yapıcı girişim yaparak birbirini güçlendirmesi demektir. Peki, yıkıcı girişimi nasıl yapacağız? Biliyoruz ki yıkıcı girişim olması için ışık demetleri arasında yarım dalga boyluk fark olmalı. Öyleyse A veya B aynalarından birini tek renkli ışığın çeyrek dalga boyu kadar ötelememiz gerekecek. Yol iki kere kat edildiğinden toplam yol farkı yarım dalga boyu olacak ve dedektör üzerinde yıkıcı girişim göreceğiz. Yine söylemekte yarar var ki sadece yapıcı veya yıkıcı girişim değil bunlar arasındaki tüm ara durumlar girişim için söz konusudur ve interferometre için de aynaların konumlarına göre çok çeşitli girişim desenleri elde etmek mümkündür. Aynayı sürekli hareket ettirdiğinizde ise ardı ardına yapıcı ve yıkıcı girişimler meydana gelir. Böylelikle ışığın dalga boyunu kullanarak mesafe ölçümünü son derece hassas bir şekilde yapabilirsiniz. Her şey tamam da ışığın ikiye ayrılmasının, aynalardan yansıyarak yol farkı oluşturmasının, girişim yapmasının eterle ne ilgisi var? Michelson Morley deneyinde kullanılan Michelson interferometresini tanıdıktan sonra bu soruyla ilgilenebiliriz artık. Eter teorisini sınamaya hazırız! Michelson Morley Deneyi Eğer eter varsa ışığın hızının kaynağın hareketine bağlı olarak değişiklik göstereceğini söylemiştik. Işığın hızı da biliyorsunuz ki hayal gücünü zorlayan bir büyüklüğe sahip: yaklaşık 300 000 km/sn. Böylesine devasa bir hıza kayda değer ölçülerde değişiklik getirebilecek bir kaynağın da aynı şekilde devasa bir harekete sahip olması gerekir. Bu kaynak için en iyi aday Dünya'dan başkası değildir. Kaldı ki Dünya'nın bile Güneş etrafındaki eliptik hareketi 30 km/sn.'lik bir hızla gerçekleşir. Yani ışık hızından çok küçüktür ama en azından kayda değerdir. Evrenin tamamını doldurduğu düşünülen eter içinde hareket eden Dünya'mızdan Güneş etrafındaki hareketin yönünde gönderilen ışığın bir dirençle karşılaşması gerektiğini daha önce söylemiştik. Bu durumda Dünyanın hareket yönünde gönderilen ışık demeti eğer eter var ise 300 000 30 = 299 070 km/sn.'lik bir hızla hareket etmelidir. Dolayısıyla Michelson interferometresini kullanarak yapacağımız şey şu olacak: İnterferometrenin iki ayrı ışık yolundan birisini Dünya'nın hareketi yönünde konumlandıracağız. Işık demeti, bu yol üzerinde Dünya'nın eter içindeki hareketi dolayısıyla daha düşük bir hızla giderken diğer yoldaki ışık demeti herhangi bir dirence maruz kalmadan kendi sahip olduğu hızıyla yol alacak. Eğer OA ve OB yollarını da birbirine eşit olarak alırsak iki ayrı ışık demetinin farklı hızlara sahip olmasından dolayı dedektör üzerinde birbirini tamamen destekleyen değil belli ölçüde birbirini sönümleyen bir girişim deseni görmeyi bekleriz. Dünya'nın hızının ışığın hızına kıyasla çok düşük olmasından dolayı deney sonucunda alınan ölçümleri daha fark edilir düzeylere çekebilmek için de ilk ölçümleri aldıktan sonra interferometreyi 90 döndürerek bu sefer diğer yolu Dünya'nın hareket doğrultusunda konumlandırabiliriz. Böylelikle ilk deneyde olarak ölçtüğümüz yol farkını şimdi olarak ölçerek bir anlamda yol farkını iki katına çıkarmış ve daha kolay tespit edilebilir ölçümler elde etmiş oluruz. İşte Michelson ve Morley 1887 yılında, popüler düzeyde izah etmeye çalıştığım bu düşüncelerle deneylerini uyguladılar. Dedektör üzerinde, ışık yolları arasındaki fark ölçüsünde sönümlenmiş bir girişim deseni görmeyi beklediler. Fakat durum bekledikleri gibi değildi. Meydana gelen girişim deseni ölçülebilir sınırlar dahilinde ışık yolları arasında hiçbir farkın olmadığına işaret ediyordu. Bilim insanları kolay kolay pes etmez. Onlar da etmediler. Eteri kanıtlamaya kararlıydılar. Deneyi farklı saatlerde, farklı günlerde, farklı sıcaklıklarda, farklı mevsimlerde kısacası her türlü farklı koşulda tekrarladılar. Fakat sonuç değişmedi. Deney beklenilen sonucu vermiyordu ama eter fikrinin hiç mi şansı yoktu? diye sorabiliriz. Buna deney sonrası ortaya çıkan sonuçlara göre birlikte karar verelim. Eğer deney sonrasında eter fikrini kurtarmaya çalışırsak şu argümanlara sığınmalıyız: - Dünya, Güneş çevresinde hareket etmiyor. - Evreni dolduran eter Dünya ile birlikte hareket ediyor. Birinci argüman için sanırım bir şey söylemeye gerek yok. İkincisi için ise koca bir evreni dolduran eterin bizim 'küçük mavi nokta'mızın hareketini takip etmesi için elimizde hiçbir tatmin edici veri yok. Ne de olsa evrende 'özel' diyebileceğimiz hiçbir ayrıcalığımız yok. Öyleyse eter fikrinin Michelson Morley deneyi sonrasında hayatta kalabilmesi oldukça zor görünüyor. Sonraki yıllarda eteri kurtarabilmek adına çeşitli girişimlerde bulunulsa da kayda değer bir atılım sağlanamadı. Son sözü Albert Einstein, inşa ettiği Özel Görelilik Teorisi dahilindeki ikinci postulatı Birbirlerine göre hareketi nasıl olursa olsun tüm gözlemciler için ışığın hızı aynıdır şeklinde tanımlayarak söyledi. Böylelikle eter fikri, bilim ve felsefe tarihindeki haklı yerinde kalmak üzere terk edildi. Sonuç Michelson Morley deneyi insanlığa ışığın yapısıyla ilgili önemli gerçekleri fısıldadığından ve Einstein'ın Özel Görelilik Teorisi'ne deneysel destek sağlaması nedeniyle modern fiziğin ilk basamağını oluşturur. Felsefi kökeni antik dönemlere kadar giden 18. ve 19. yüzyıllarda giderek tanınan dalga mekaniğiyle birlikte ses dalgalarının karakteriyle ilişkilendirilerek sezgisel olarak gerekliliği anlaşılan eter fikri, ne yazık ki bu deneyden sonra 'gereksiz' görülerek terk edilmiştir. Bugün ses dalgalarında olduğu gibi bir ortam gereksiniminin ışığın hareketi için söz konusu olmadığını biliyoruz. Işığın standart hızını boşlukta tanımlıyoruz. İşte bu bilgiye, böyle bir deney ve macera sonucunda vakıfız."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/dosyalar/daha-hafif-daha-cevreci-arabalar-cagi-2.html", "text": "Otomobil endüstrisi, tüketici taleplerine cevap verebilmek adına hem bilimsel alanda hem de teknoloji ve tasarım alanlarında kendini sürekli geliştirmeye açık tutmak zorunda olan bir endüstri. Bu tarz bir ilerlemeyi sağlayabilmek için de otomotiv üreticilerinin Ar-Ge yatırımlarını arttırması, günümüzde özellikle malzeme ve mühendislik alanında ilerleme kaydetmesi gerekli. 142 milyar dolarlık hafif araçlar sektörü düşünüldüğünde, üreticilerin gerçekleştirdiği Ar-Ge yatırımlarını küçümsememek gerektiği de ortaya çıkıyor. Özellikle araç üretiminde edindiği yeri her geçen gün daha da genişleten plastik malzemelerin daha hafif ve daha çevreci araçların üretimine nasıl ve ne derece katkı yaptığı, nasıl bir öneme sahip olduğu ve ne gibi araştırmalara konu olduğu da sadece otomobil sektörü için değil, tehlike sinyalleri veren çevremiz için de hayli önemli bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Bir otomobil satın almaya karar verdiğimizde, özellikle ülkemiz şartları düşünüldüğünde bir hayli para verdiğimiz bir aracın bizi memnun edecek özellikleri olması beklenmekte. Bu beklentiler ve özellikler tüketici çeşitliliğine ya da fiyat aralığına bağlı olarak değişkenlik gösterse bile, fiyat, performans, güvenlik seviyesi, tasarım ve yakıt tüketimi olarak kategorilendirilebilirler. Tam da bu noktada, bütün bu beklentiler dizisi birbirinden bağımsız olarak ele alınmak yerine bir bütün olarak incelenmelidir. Zira performansı etkileyen faktörler aynı zamanda yakıt tüketimini de etkileyecek, tasarımı etkileyen faktörler, aynı zamanda aracın ağırlığını, dinamiğini, toplam maliyetini ve sizin satın aldığınız fiyatı ve yine yakıt tüketimini etkileyecektir. İşte birbiriyle bu kadar bağlantılı olan parametreleri direkt olarak etkileyen en önemli unsurlardan biri de günümüzde bir aracın ağırlık olarak önemli bir yüzdesini oluşturan plastik parçalardır. Plastik parçalar, aracın kimi zaman kritik, kimi zaman ise tasarımına yönelik noktalarında yer alırlar ve yaklaşık olarak toplam ağırlığın %10-15'lik yüzdesini oluştururlar . Aynı zamanda bu parçaların her birinin kendi özelliği bütünün genel resmini doğrudan etkiler. İşte tam da bu nedenle, hayatımızın hemen hemen her alanında yer alan plastiğe, bir de otomobilin içinden bakmakta fayda var. Plastik Parçaların Tüketici Beklentilerine Etkileri Hiç kimse bir araç satın alırken bu aracın ağır, yüksek yakıt tüketimine sahip, çabuk hızlanamayan, zamanla çürüyen, güneşte solan özelliklere sahip olmasını ve bir de buna ek olarak pahalı olmasını istemez haliyle. Beklentilerin üst limiti, satın alınacak fiyat ile doğru orantılı olsa da, nihayetinde günümüzde her aracın sahip olması ve her tüketicinin istediği standartlar bellidir. Peki bu beklentileri, plastik parçalar nasıl etkiliyor? İlk olarak kullanılan plastikten, bu plastik parçaların nasıl üretildiğinden, ya da hangi bilimsel parametrelerin işin içine dahil olduğundan bahsetmeden önce büyük resmin kafamızda oluşması adına bir araçtaki plastik parçaların nerelerde yer aldığına bakmak gerekli belki de. Temsili bir araca ait şekilde de görebileceğimiz üzere, kapı panellerinden tutun da, motor alt korumalık, spoiler , bagaj tavan çıtası, ön göğüs olarak adlandırılan direksiyonun ve ön hava yastığınızın bulunduğu konsol, camı açtığınız ve kolunuzu dayadığınız yan kolluklar, çamurluk diye tabir edilen davlumbazlar, bardaklığın, kolçağın, el freninin, vitesin ve usb girişlerinizin olduğu bölgenin yerleştirildiği orta konsol, tampon korumalar, kapı çıtaları, jant kapakları, ızgaralar, farlar, benzin depo ve kapakları gibi onlarca iç ve dış parça araçta kendisini plastik malzemelere emanet etmiş durumda. Bu parçalardan rüzgarlık veya kapı çıtaları gibi parçalar tamamen araç tasarımı ve estetiği için yapılan parçalar olsa da, ön göğüs veya tampon parçaları çarpışma anında hayati önem taşıyan bölgelerden birisi olabiliyor, ya da aracınızın kapı panelleri gibi büyük parçaları plastikten yapılırken aynı zamanda motorunuzun ağırlığını taşıyacak ve o bölgedeki sıcaklığa dayanacak bir motor koruma parçası da plastik bir malzemeden üretilebiliyor. Burada biraz detaya inip bir aracı parçalıyoruz belki ama bunun önemi kullanılan plastiklerin çok farklı şartlar altında kullanıldıklarını vurgulamak aslında. Plastik bir parça, yerine göre görsel bir konumdan uzakta olmasına rağmen yüksek ısı dayanımı özelliği ortaya koyarken, başka bir parça arabamızın estetiği için çok önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Bu farklı şartlarda farklı özellikler göstermesi beklenen malzemelerin hepsinin genel adının plastik olduğunu biliyoruz. Ancak plastiği oluşturan hammaddemizin adı ise polimer malzeme. Farklı plastikler elde etmek için üretim sırasında polimer malzeme cinsimizi yani hammadde cinsimizi değiştiriyoruz. Plastik malzemeler görüntü olarak birbirlerine benzer gözükse de, nihayetinde hepsi farklı kimyasal yapılara sahip, bazıları amorf bazıları ise yarı-kristalin yapılara sahip malzemeler. Tüm bu polimer çeşitliliğine ilave olarak, aynı zamanda plastik parçaları ürettiğimiz polimer hammaddelerine farklı katkı malzemeleri eklenerek özellikleri de geliştirilebiliyor. Yani ısı dayanımının daha yüksek olması, mekanik özelliğinin daha iyi olması gibi özellikleri geliştirilebiliyor bu sayede. Plastik Parçalar Nasıl Üretilir Plastik parçaların üretimi, tüm dünyada başlı başına üzerinde kafa patlatılan, hem akademik hem de saha çalışmaları gerçekleştirilen bir mühendislik alanıdır. Sadece otomobil parçaları için değil, beyaz eşya ya da havacılık gibi diğer büyük endüstrilerde de önemi her geçen gün artan plastik parçaların üretiminde enjeksiyon teknolojisi adı verilen yöntem büyük ve kilit bir önem taşımaktadır. Enjeksiyon teknolojisi basitçe iki aşamadan oluşur. İlk olarak, granül şeklindeki polimer hammadde erime veya yumuşama sıcaklığına ısıtılır ve bir vida yardımı ile iyice karıştırılır. İkinci aşama olarak ise, daha önceden parça için özel olarak üretilmiş olan kalıba enjekte edilir ve kalıpta plastik soğutularak istenilen parçanın şeklini alır. Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı. Ancak her mühendislik alanında olduğu gibi enjeksiyon teknolojisinde de her biri sonucu direkt olarak etkileyen onlarca farklı parametre mevcuttur. Bu parametreler makine sıcaklıklarından tutun da, hammaddenin nem oranına, kalıbın şekline, kalıp sıcaklığına, enjeksiyon hızına, enjeksiyon zamanına, plastiğin soğuma süresine kadar çok geniş bir çerçevede ele alınır. Ayrıca bu parametreler her farklı parçanın üretiminde kendine has değişkenlikler gösterirler, kolay kolay kendini tekrar etmezler. Plastik parçaların üretilme amaçlarından ve neden tercih edildiklerinden detaylı olarak yazının devamında bahsedeceğiz ancak günümüzde çevresel olarak yokuş aşağı ilerlememizden dolayı araç üreticilerinden beklenen standartlar öyle bir hal aldı ki, araç üreticilerinin ihtiyaçları neredeyse klasik enjeksiyon tekniği ile üretilen plastikler ile karşılanamaz seviyeye ulaştı. İhtiyaçlardaki bu değişiklikler enjeksiyon teknolojisinde ve malzeme biliminde yeni gelişmelere ve araştırmalara yatırım yapılmasına kapı açmakta. Klasik enjeksiyon teknolojisi ile üretilen plastik parçalar günümüzde geçerliliğini hala koruyor ancak araçlarda istenen hafiflik ve buna bağlı olarak CO2 emisyonundaki düşüş mesela Mucell gibi yeni enjeksiyon teknolojilerini ortaya çıkarmış durumda. Mucell enjeksiyon plastik parça üretiminde, üretilen parçaların mekanik özellikleri aynı kalırken, iç yapısında meydana getirilen değişiklik nedeniyle %25'e kadar ağırlık düşüşüne imkan tanıyor. Gelişmekte olan yeni plastik üretim teknikleri apayrı bir yazı olacağından, bu yazının temel amacından sapmamak adına, ilgilisine klasik enjeksiyonun teorik olarak nasıl gerçekleştiğini anlatan videoyu sunarak, biz burada bu konuyu sonlandırabiliriz: https://www.youtube.com/watch?v=eUthHS3MTdA=480 Otomobil endüstrisinde yakıt tüketimini mümkün olduğunca en aza indirmek günümüzün koşullarında araç üreticileri için en önemli hedeflerden birisi haline geldi. Bunda tüketicinin yakıt tüketiminde hesaplı olan araçları tercih etmesi faktörü her ne kadar etkili olsa da aynı zamanda uluslararası standartlar ile belirlenen CO2 emisyon değerlerinin de her geçen gün daha düşük değerleri içeren yasal düzenlemeleri yürürlüğe sokması önemli bir etken. Tüketici gözünden bakarsak eğer, özellikle orta seviye araç kullanıcıları, belli bir performans beklentisinde olsalar bile, daha çok araçlarının yakıt tüketimlerinin ve CO2 emisyonlarının düşük olmasını kendi bütçeleri için istiyorlar. Küresel ısınmanın gezegenimiz üzerinde yarattığı baskıyı düşündüğümüzde ise düşük yakıt tüketimi ve CO2 salınımları, çevre ve enerji açısından oldukça önemli. Fakat tam da bu noktada, yakıt tüketimini düşük seviyede tutabilmek demek, her ne kadar motor spesifikasyonları ile elbette bağlantılı olsa da aynı zamanda aracın ağrılığı ile de direkt olarak bağlantı. Otomobil üreticileri ne kadar hafif bir araç üretirlerse o kadar yakıttan tasarruf sağlayabileceklerini biliyorlar. Bu söylediklerimizi rakama dökmek gerekirse karşımıza şöyle bir hesap çıkıyor; bir araçta gerçekleştireceğiniz 1 kg'lık bir hafifleme, size yakıt tüketiminde 100 km'de 0.004 litrelik, CO2 tüketiminde ise kilometre başına 0.1gr'lık bir iyileşme sağlanması olarak geri dönüyor. Yani 190 bin kilometre yol yapan bir araçta bu sayılar karşımıza 1900 kg CO2 salınımı azalması ve 760 litre daha az benzin tüketimi demek oluyor ! Hem çevresel hem de maliyet açısından çok ciddi rakamlar bunlar. Kafamızda hemen o zaman bu plastik madem çok iyi, bütün aracı plastikten yapsınlar sorusu oluşuyor değil mi? Bu konuda da çalışmalar mevcut. Araçların metalden imal edilen gövdelerinin tamamen plastiğe dönüştürülmüş araçları da yakın zamanda görebileceğiz gibi duruyor. Ancak aynı zamanda bu araçların kaza yapma riski yüksek ve bu kazalarda yolcuların zarar görmemesi adına her aracın uluslararası olarak belirlenmiş olan güvenlik testlerini geçebilmesi ve belirli standartları karşılaması gerekli. Bu testler hepinizin bir dergide veya televizyonda denk gelmiş olabileceği çarpışma testleri de olabilir, araç sinyalinin belirli açılardan görülebilmesi testi de olabilir ya da farklı iklim koşullarında kullanılacak olan araç parçalarının bu iklimlerde öngörülen maksimum ve minimum sıcaklıklardaki yaşlandırma testleri de olabilir. İşte bu nedenle, bir arabayı tamamen plastikten, daha doğrusu tamamen tek bir malzemeden yapmak şu an için deneme aşamasında diyebiliriz. Ancak bu denemelerin çok kısa bir sürede nasıl sonuç vereceğini de yakın bir zamanda göreceğiz gibi duruyor. Her malzeme farklı koşullarda başka malzemeler ile karşılaştırıldığında daha üstün veya daha kötü performans gösterebilir. Metal malzemeler önden çarpma testlerinde çok daha dayanıklı araçlara imkan sağlarken, plastik parçalar ancak destek parçaları olabilir. Ancak ön göğüs parçasını tamamen metalden yapmaya karar verirseniz, arabanızın inanılmaz bir şekilde ağırlaşmasına ek olarak kaza anında ön panelden patlamasını beklediğiniz hava yastığı metal malzemeden dolayı patlamayı başaramayacak veya patladığı takdirde yolcuya faydadan ziyade zarar getirecektir. Tüm bunlar bir araya getirildiğinde, plastik parçaların metalin yerini alabilmesi anlıyoruz ki belirli koşullar altında mümkün kılınabiliyor. Plastik teknolojisi de bu gereksinimleri karşılamayı başarabildikçe araçlardaki plastik parça sayısı artıyor. Aşağıda araçlara uygulanan birkaç güvenlik testi örneği paylaşalım. Yukarıdaki iki çarpma testi örneğinde görülebileceği üzere, bir aracın önden çarpışması neticesinde tampon, ön göğüs, motor bölümündeki parçalar ve hatta kapı panelleri oldukça önemli etkenler olarak ortaya çıkıyor. Araçların ön kısmında bulunan metal malzemelerin etkisi zaten ortada olsa da burada kullanılan plastik malzemelerin mekanik dayanımlarının oldukça yüksek olması ve ihtiyaçlara cevap verebilmesi yaşamsal önem taşıyor. Yazının en başında plastik malzemelerin de çeşit çeşit olduğunu söylemiştik. İşte araçları birbirinden kılan farklı etmenlerin temelinde de araçlarda kullanılan plastik hammaddelerin ve katkı malzemelerinin çeşitleri öne çıkıyor. Son yıllarda araçlardaki güvenlik önlemleri arttırılırken güvenlik testleri de geliştiriliyor. Misal en son Amerika'da gerçekleştirilen çarpma testinden geçmeyi sadece tek bir araç başarabildi. Bu durum, özellikle çoğu araç üreticisi firmayı ya tekrardan bazı bölgelere metal eklemeye itecek ya da daha dayanaklı plastik malzemeler üretilmesi için yatırımların arttırılmasına destek olmalarını sağlayacak. Bir yanda da yasal düzenlemeler neticesinde araç üreticilerinden 2015 yılında araçların üretildiği parçaların %85'inin geri dönüştürülebilir olması isteniyor. Sonuç olarak hem ağırlık azaltmasını hem de geri dönüştürülebilir malzeme kullanımını beraber değerlendirdiğimizde ikinci seçenek araç üreticileri için çok daha cazip oluyor. Plastik Parçaların Avantajları Çarpışma testlerinden örnekler verip, gözünüzü korkutup, arabanın hepsini metalden yapsınlar demenizi sağlamak gibi bir amacım yok. Tam tersine plastik malzemelerin üretimindeki düşük enerji sarfiyatı, gelecekte bitki ve bakteriler gibi tamamen doğal kaynaklardan üretiminin gerçekleştirilebileceği ve araçların CO2 salınımını düşüreceği gerçekleri, plastik malzemelerin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Plastik parçaların ağırlık olarak metal parçalara göre avantaj sağladığından yazının başında da bahsetmiştik. Hatta bu avantajı rakamsal verilere döküp, nasıl korkunç yakıt tasarrufları sağladığımızı da yazmıştık. Aynı zamanda plastik parçalar metal parçaların aksine esneklik sağlayabildiğinden dolayı, bazı araçların ön bölgelerinde kısmi olarak plastik kullanılırken, aynı mantıkla tampon korumalarında da plastik kullanılıyor. Mesela tampon bölgesinde kullanılan plastik çarpışma anında araçtan kopacak standartlarda oluşturuluyor ki, iç tarafa ilerleyip yolcuya zarar vermesin. Aynı zamanda ön tarafta kullanılan plastik malzemeler, eski tamponlarda kullanılan metaller kadar hatta daha da iyi olarak çarpışma anında ortaya çıkan enerjiyi emebiliyorlar. Bu da çarpışmanın araç üzerinde yarattığı etkiyi en basit tabir ile hafifletiyor. Bu etki rakamsal olarak metale göre 4 kat daha fazla (100kJ/kg'a 25 kJ/kg) . Ayrıca videolarda gördüğümüz ön çarpışmalarına ek olarak gerçekleştirilen yan çarpma testlerinde araçların kapı panellerinde bulunan plastik malzemeler yine aynı görevi görerek sizin hayatınızı kurtarmada etkin bir rol oynuyorlar. Plastik parçalar, üretimleri sırasında ilave edilen katkılar sayesinde güneş ışınlarına karşı dayanıklı olabiliyorlar. Yani aracınızın dışında veya içinde yer alan herhangi bir plastik parça hiçbir zaman güneşte solup renklerini kaybetmiyorlar. Plastik parçalar metal parçalara göre kimyasal olarak daha dirençli malzemelerdir. Belirli katkı malzemeleri ile bu direnç çok daha yüksek seviyelere çıkarılabilir. Bu nedenle de özellikle nemli bölgelerde araçların çürümesi şeklinde anılan halk dilindeki tabir, aslında metalin nem neticesinde oksitlenmesidir. Plastik parçalar korozyon direncinin yüksek olması neticesinde bu tarz bir çürümeye maruz kalmazlar. Bunu gözümüzde eski arabaların genellikle çürümüş şekilde karşımıza çıkması, ancak günümüzdeki arabalarda bu çürümeye pek rastlamamız olarak gözümüzde canlandırabiliriz . Plastik parçaların yüksek geri dönüştürülebilir olması, çevresel olarak da büyük bir avantaj. Buradaki geri dönüşüme sahip olmaktan bahsettiğimiz olgu, hatalı olarak üretilen bir parçanın çöpe gitmemesi tekrardan hammadde haline getirilerek kullanılabilmesi olarak düşünülebilir. Araçlarda elde edilen hafiflik neticesinde düşük yakıt tüketimi de hem çevresel hem bütçesel olarak avantaj getiriyor. Araçların ortalama %15'inin plastikten oluştuğunu düşünürsek, plastiklerin sağlayacağı ağırlık avantajını da daha kolay göz önünde bulundurabiliriz aslında. Özellikle dünyanın en pahalı benzinini kullanan bir ülkede yakıt tüketiminde avantaj sağlanmasının ne demek olduğu çok daha iyi anlaşılabilir diye umuyorum. Yine rakamlarla konuşacak olursak, EPA'nın verilerine göre 2012 yılındaki araçların ortalama beygir gücü 222. Bu rakam 2000'de 181, 1990'da 135'ti. Yani beygir gücü olarak karşımıza yükselen bir ivme geliyor. Diğer taraftan 2012 yılına ait ortalama yakıt tüketimi 23.8 . Bu rakam 2000'de 19.8'di ve 1990'da 21.2'di. Beygir gücü ve yakıt tüketiminin normal şartlarda paralel bir şekilde artması gerektiğini düşündüğümüzde, beygir gücünün ortalaması 90 yılına göre %65 artarken yakıt tüketiminin ortalaması sadece %12 artış göstermiş. Bu motor özellikleri ile her ne kadar bağlantılı olsa da, bir yandan da araçların hafifletilmesi ile de direkt olarak bağlantılı. Bu hafiflemeye bu sefer de metal tarafından bakarsak, kullanılan metal oranı 1990'da %70 iken, 2012 yılında %59 olarak karşımıza çıkıyor . Araç üreticilerinin parça montajı sırasında herhangi bir sıkıntı çıkmaması durumunda plastik malzemeler araçlarda çok daha iyi bir yalıtım sağlayacaktır. Bu da hem araç performansında hem de enerji verimliliği konusunda bize büyük avantajlar sağlayacaktır. Plastik parçalar özellikle araç estetiğinde oldukça önemli bir yere sahipler. Kolay bir şekilde renklendirilebilirler, parlak bir görünüme sahip olabilirler, kaplamalar neticesinde metalik bir görünüme sahip de olabilirler. Özellikle plastiklerin metalik olarak görünmesi konusunda Avrupa'da gerçekten çok başarılı çalışmalar mevcut. Metal ve plastik parça yanyana durduğunda görsel olarak hangisinin metal hangisinin plastik olduğunu anlamak günden güne zorlaşıyor. Anlamak için tek yol elinize almanız ve ağır olanın metal olduğunu farketmeniz! Plastik parçalar yüksek ısıl dayanım gösterebilen parçalardır. Özellikle motor bölümünde kullanılan plastik parçaların bu yüksek ısıl dayanımı, bu bölgelerde hafifleme sağlarken aynı zamanda dayanıklılığı da beraberinde getirmektedir. Bütün bu özellikleri toparlarsak eğer, bugün bir araç üretirken plastik kullanılmasaydı, bu yaklaşık olarak 300-400 kg daha ağır araçların üretilmesi demek olacaktı. Avrupa bazında yapılan araştırmalarda bu senede 12 milyon ton yakıt tüketiminden, 30.000 milyar ton CO2 salınımından tasarruf demek oluyor. Tüm bunların yanı sıra her sene karşımıza çıkan yepyeni dizaynların ve renklerin oluşabilmesindeki plastik katkılarını da düşünürsek, otomobil sektöründe plastik malzemeler olmazsa olmaz olarak yerini almış durumda. Yarın kendi aracınıza ya da herhangi bir araca bindiğinizde, bugün bahsettiğimiz plastik parçaları keşfedip, onlara farklı bir gözle bakın. emin olun, gelecek nesillere biraz daha yaşanılabilir bir dünya bırakma savaşımızın gizli kahramanlarına bakıyorsunuz. http://molds.cc/images/car.jpg http://www.plasticsconverters.eu/uploads/webpresentation%20Communication.pdf http://www.thomasnet.com/white-papers/abstract/101490/uv-properties-of-plastics-transmission-resistance.html"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/dosyalar/dilbilim-ve-uc-robot-yasasi-en-uygunluk-kurami.html", "text": "Her şey mümkündür. Fakat her şey için yeterli izin yoktur. Richard Howard, The Victor Vanquished İlkbaharın yaza bağlandığı bir gün, günün en sıcak anında üzerinizde yukarıdan aşağıya palto, kazak, gömlek, kot pantolon ve ayağınızda da kolayca su kaçmaması için yerden makul seviyede yüksek, kalın bir ayakkabı olduğunu düşünün. Bu durumda sizi sıcaktan bunaltan bu giysileri sorgulamaya başlarsınız. Giysilerin gün içerisinde gerçekleşen hava olaylarına vereceği tepkinin ne olacağını zaten sabah evden çıkarken az çok göz önünde bulundurabiliyoruz. Havanın öğleden sonra 30 dereceyi göreceği, hafiften de yağmur geçişinin olacağı bir gün için, yarın ne giyeyim? sorusunu yönelttiğimizde yukarıda verilen giysi bütünlüğü 12 saat kadar üzerimizde kalabilir ve bu durum bizim için pek de sorun oluşturmaz. Yani sabah yedide evden çıkan biri palto, kazak gömlek, kot pantolon ve ayakkabı ile hayatını sürdürebilirken aynı kişi ikindi vakti üzerinden bazı giysileri atarak aynı rahatlıkta işlerini yapabilir. Biraz tanıdık geliyor bu anlatılanlar. Her sabah o günün hava durumuna bakıyoruz ve giysilerimizi ona göre seçiyoruz. Çoğumuz günü bir bütün olarak ele alıyor fakat beynimizde işleyen bu seçim ve en uygun giysi süreci gün içinde tek bir anda gerçekleşmiyor. Günün en soğuk anı, en sıcak anı ve günün sonunda hissedilecek sıcaklığı işin içine katıyoruz. Üzerimizdeki palto-kazak-gömlek-kot pantolon-kalın ayakkabı giysi takımını sabah 9'da nasıl giyeceğimize, ikindi vakti ne durumda olacağımıza ve akşam ayazında nasıl bir tercihi yöneteceğimize anlık karar vermek durumundayız. Yeri geliyor her bir aşamayı kendi içinde değerlendirerek akılcı davranıyoruz, fakat bir o kadar da her bir aşamayı değişken olarak algılayıp elde var olanla en uygun giysiyi belirliyoruz, bağlantıcı oluyoruz. Yani biraz akılcıyız , biraz da bağlantıcı . Benzer açıdan bir örnek de aşağıdaki videoda, akşam dışarı çıkma planı yapan iki arkadaştan biri kurallara dayalı akıl yürütürken diğeri ortada var olan şartları eşzamanlı olarak değerlendiriyor: Giyinme mühendisliğinden dil mühendisliğine Dilin ne olduğu, bir organizmanın ya da makinenin dili edinmek için nelere ihtiyaç duyduğu temelinden yola çıkarak dili bilimsel olarak açıklamak çerçevesinde var olan Dilbilim Kuramının tarihini en kabasıyla göz önünde bulundurduğumuzda karşımıza dilbilimsel ilkeleri özünde betimleme çalışmaları çıkar. Nasıl? Her dilde konuşucular farklı tümceler kullanırlar. Yine, aynı çerçevede, konuşucular bu tümceleri algılarken farklı kurallar bütününü işlerler fakat insanlar bu kuralların varlığını fark etmeden, bunların ne oldukların tam olarak bilmeden bu süreçleri yerine getirirler. İşte bu kurallar bütünü dilin dilbilgisini oluşturur. İşte bunlar dildeki kurallar... İnsanların farkında olmadığı bu dilbilgisi, konuşucu/dinleyicinin kendi anadilinde sezgiseldir, örtüktür. Yani bir anda Türkçenin tüm kurallarını kağıda dökemeyiz, karşımızdakine anlamı aktarabilmemizi sağlayan her bileşen beynimizin içinde bir arada ve uyumlu çalışır. Böylelikle de iletişimi sağlayabileceğimiz, anlamlı ve uygun cümleleri birbirimize aktarabiliriz. Burada tam olarak şunu söyleyebiliriz, dilbilimsel bilgi, her dil konuşucusunda vardır ve doğuştan gelen bir sisteme sahiptir. Yani Türkiye'de doğan bir bebek, doğumdan kısa bir süre sonra Almanya'ya yerleştirildiğinde Almancayı anadili olarak edinebilir çünkü bizler bu kuralların tamamının beynimizde hazır bir şekilde kodlanmış olduğu bir durumda dünyaya geliriz. Dilin bu tür kurallar bütünü üzerine açıklama ve betimleme getirmeyi amaçlayan çalışmaların akılcılıkla ivme kazandığı nokta Noam Chomsky ve onun dilbilgisi kuramlarıdır. Modern şeklinin Hint dilbilimci Panini tarafından verildiğini bildiren Chomsky'nin Üretici Dilbilgisi bağlamındaki temel savı dillerin sınırlı sayıdaki kuralın sınırsız sayıda tümce dizisi üretimine izin vermesi olarak bilinir. Yazı sistemini bu durum için örnekleyebiliriz. Alfabetik bir yazı sistemine sahip olan bir dilde 30 harf var diyelim, bu dildeki tüm sözcüklerin ki sayısını, gelecekte gerçekleşebilecek olası sözcükleri o anda kestiremeyiz 30 harften üretilmesi bir dilin üretkenliğine örnek olarak verilebilir. Temelde Panini'nin varsayımlarını ve dilbilgisi üzerinde verilen çağdaş bilgileri yorumlayan Chomsky, Üretici Dilbilgisi konusunda akılcıdır. O zaman Chomsky'nin tek tümcede özeti şu olabilir: Dillerde belirli sayıda kurallar vardır, bu kurallar ile anadili konuşucuları sınırsız sayıda tümce üretebilirler. Yazının ilk bölümündeki giyinme mühendisliği ile dil mühendisliği arasındaki bağlantıya gelirsek, nasıl günün saatleri, yani sıcaklığın değişim gösterdiği zaman dilimleri giysi tercihlerimizi yönetiyorsa dildeki kurallar da dilsel üretimimizi, yani tümcelerimizi yönetir çerçevesinde bir giriş yapabiliriz. Yani bir yaz günü, öğleden sonra dört gibi üzerimize nasıl kalın kazak giyemiyorsak bağlamın sabitlendiği, yani bize sorulan sorunun yapısında kim, nasıl,ne gibi sözcüklerin daha belirgin olarak bulunduğu Kim bardağı kırdı? sorusuna yanıt olarak, Kırdı bardağı garson, tümcesini ilk yanıt olarak veremiyoruz. Peki, nasıl oluyor da bir dildeki kurallar sorulan bir soruya yanıt olarak verilebilecek tümceyi sınırsız sayıda üretilebilecek tümce arasından çıkarıp tek bir biçimde vermemizi sağlıyor? İşte dilbilim kuramı bu durumda böyle bir soru yöneltiyor. Yazının geriye kalan bölümünde dildeki üreticiliğin farklı kurallar tarafından nasıl sunulduğunu keşfetmeyi ve betimlemeyi amaçlayan En Uygunluk Kuramı'nın bir tanıtımı ve EUK'yi ve sistemini anlatan kaynaklarda sıklıkla verilen Isaac Asimov'un Üç Robot Yasası örneği bulunmakta. En Uygunluk Kuramı Chomsky ve Halle'in 1968'de yayımladıkları İngilizcenin Ses Örüntüsü adlı kitabı dillerdeki seslerin belirli bir sistem kapsamında var olan bir örüntü gösterdiğine işaret ediyordu. Yani bir dilde var olan ses girdisinin, o dile ait çıktıya ulaşıncaya kadar belirli kuralları onaylaması gerekiyor. Düşünün, kafamızın içinde var olduğunu bildiğimiz bir ses var, bu sesi ağzımızdan sözcük olarak çıkarmak için geçen sürede gerçekleşen ses uyumları, benzeşmeler, sözcüklere gelebilecek olası ekler... Hepsi bir sistem dahilinde çalışıyor. 1993 yılında Prince ve Smolensky bu çalışmadan yola çıkarak bağlantıcı bir kuram ortaya attılar, En Uygunluk Kuramı . Kuramın arka planındaki giriş düşüncesi, dillerdeki sınırsız üretkenliğin bir dizi kural çerçevesinde gerçekleşeceği ve bu kuralların birbiri ile etkileşiminin adı geçen bu sınırsız üretime olanak tanıması olarak verilir. Pek nasıl oluyor da sınırsız olarak bildiğimiz dilsel üretim yukarıdaki Kim bardağı kırdı? sorusundaki gibi an geldiğinde sınırlanabiliyor? Giriş aşamasında kuramın mühendislik alanlarında bilinen sözcüğü optimal, yani en uygun olanın dilin kurallarını en az ihlal eden yapı olduğunu söylenebilir. Basit bir şekilde dilsel üretimde EUK'yi açıklarsak bir girdiden , girdi çerçevesinde hiyerarşik olarak dizilen sınırlılıklardan , girdinin üretici tarafından üretilen ve o dildeki olası görüntüleri olan adaylardan ve en uygun çıktı olarak verilebilecek bir kazanandan bahsedebiliriz. Yani kuram çerçevesinde elimizde; (1) Girdi (Bir şey üretimek istiyoruz, aklımızdaki taslak) Üretici Sınırlılıklar Adaylar Çıktı var. Dildeki sesbilimsel üretimden doğan EUK daha sonra sözcüklerin tümce içindeki dizilişilerini inceleyen dilbilim alanı olan sözdizim, sözcüklerin ekler yoluyla üretimini inceleyen biçimbilim ve bir bireyin dünyaya geldiği andan konuşmayı yerleştirdiği ana kadar olan zamanı betimleyen dil edinimi gibi dilbilim kuramının birbiri ile ilişkili alanlarına ulaştı. Kafamızdaki düşünceden söylediğimiz son sözcüğe giden aşamaları şöyle bir EUK işleyişi ile açıklayabiliriz: Aşağıdaki Üç Robot Yasası çerçevesinde verilen açıklamayı okuduktan sonra bunun sosyoloji, psikoloji, kimya ya da herhangi bir mühendislik alanında da uygulanabileceğini görmek mümkün. En Uygunluk Kuramı nasıl çalışır? Robotlar? Isaac Asimov'un Üç Robot Yasası (1942) En Uygunluk Kuramı'nın sisteminin ve işleyişinin anlatıldığı çoğu kaynakta verilen bir örnektir. Bu örnek ile EUK'nin dilde nasıl çalıştığını görmenin daha mümkün olduğu düşünülür. Gelsin kurallar: - Bir robot insanlığa zarar veremez ya da bir insanın zarar görmesine seyirci kalamaz. - Bir robot birinci kuralla çelişmediği sürece insanların emirlerine uymak zorundadır. - Bir robot birinci ve ikinci kurallarla çelişmediği sürece varlığını/türünü sürdürmek zorundadır. Bir dizi bayağı yasa maddesi olarak görünen Üç Robot Yasası, İkinci maddedeki birinci maddeye olan bağlılık ve üçüncü maddedeki bir ve ikinci maddelere olan bağlılığa bakıldığında davranışı sınırlayan iyi planlanmış etik kurallardan oluşuyor. O zaman robota bir emir verelim: Git, bir insanı öldür. Bu emir EUK'deki girdiyi, yani kafamızın içindeki düşünceyi oluşturur. (2) Girdi: Git, bir insanı öldür. Bu durumda robotun bir insanı öldürüp öldürmeyeceğini belirleyen kurallar devreye giriyor. Bu kurallar da EUK'nin sınırlılıkları oluyor. (3) Sınırlılıklar: İNSANA ZARAR VERME : Bir robot insanlığa zarar veremez ya da bir insanın zarar görmesine seyirci kalamaz. KURALLARA UY : Bir robot insanların emirlerine uymak zorundadır. VARLIĞINI KORU : Bir robot türünü sürdürmek zorundadır. Asimov'un robotların etik kuralları olarak verdiği üç yasa maddesi bizim dildeki sınırlılıklarımız, yani kurallarımız. Nasıl dilde bir kural diğerini bağlayabiliyorsa, Asimov'un verdiği kurallar da 1>>2>>3 dizisi şeklinde birbirini bağlar nitelikte. Şimdi bu kuralları hiyerarşik olarak sıraladığımızda: (4) İNSANA ZARAR VERME >> KURALLARA UY >> VARLIĞINI KORU şeklinde bir sınırlılık hiyerarşisi elde ediyoruz. Robot, kendisine emrettiğimiz, git bir insanı öldür! davranışını yukarıdaki üç kuralı aynı anda değerlendirerek gerçekleştirebilir. Robottan bir insanı öldürmesini istemiştik, bu durumda bir robotun gerçekleştireceği olası davranışlarıı listelersek EUK'nin temel birimlerinden biri olan adaylara ulaşmış oluyoruz: (5) Adaylar - Robot insanı öldürür. - Robot kendine emir vereni öldürür. - Robot kimseyi öldürmez. - Robot kendini yok eder. (1)'de verilen ve EUK'nin temel kavramları olarak sunulanlar arasından şu ana kadar bahsetmediğimiz tek şeyçıktı. İşte çıktı, yani son üretim EUK formalizmi ile birlikte geliyor. Aradığımız yanıtın, Robot ne yapacak? olduğu bir durumda EUK bize bir tablo sunar: Tablo 1: Girdi: Git, bir insanı öldür. |İNSANA ZARAR VERME |KURALLARA UY |VARLIĞINI KORU |Robot insanı öldürür. |* |Robot kendine emir vereni öldürür. |* |* |-> Robot kimseyi öldürmez. |* |Robot kendini yok eder. |* |* İnsana zarar verden varlığını koruya doğru birbirini yöneten sınırlılıkların, yani kuralların hiyerarşik dizilişi, bildiğimiz gibi bir yasa metninin bağlayıcılık düzeyini bize gösteriyor. Bu durumda robota verilen emirler bu yasa maddelerinin kendi içindeki hiyerarşisini korumak zorunda. İlk adaya baktığımızda bunun Üç Robot Yasası'nın birinci maddesini ihlal ettiğini görüyoruz . Yine, kuram çerçevesinde hiyerarşide en üstte bulunan sınırlılığı ihlal etmek kabul edilemez bir olgudur . Bu durumda robot, kendisine verilen insan öldürme emrini gerçekleştirmeyecektir. İkinci davranışa baktığımızda robotun kendisine emir vereni öldürmesini bekliyoruz fakat bu durumda da robot hem en üstteki İNSANA ZARAR VERME sınırlılığını, hem de onu takip eden ve bağlanan yasa maddesi durumunda bulunan KURALLARA UY sınırlılığını ihlal ediyor. Bunun nedeni ise robota emir verenin bir insan olması ve robotun insanı öldürmemesi gerektiği. Haliyle robot insanın verdiği bu emre uymayarak ikinci sınırlılık olan KURALLARA UY sınırlılığını da ihlal etmiş. Üçüncü davranış ise robotun kimseyi öldürmeyecek oluşu. Buraya baktığımızda ise robot, hiyerarşide en üstte bulunan İNSANA ZARAR VER sınırlılığını sağlıyor, yani ihlal etmiyor. İkinci sırada gelen KURALLARA UY sınırlılığını ise birinci maddeyle çelişmemek adına ihlal ediyor. Şu ana kadar gerçekleşecek olası davranışları değerlendirdiğimizde üçüncü aday avantajlı konumda bulunuyor. Son davranış ise robotun kendisini imha etmesi... Davranışın içeriğinde insanlara zarar vermek yer almadığı için robot en üstteki sınırlılığı sağlıyor. İnsandan gelen emre uymadığı için ikinci sıradaki sınırlılığı ve kendi neslini sürdürmek zorunda olduğu için de üçüncü sıradaki sınırlılığı ihlal ediyor. Sonuç olarak robotun, kendisine verilen emir doğrultusunda gerçekleştireceği en uygun davranışın kimseyi öldürmemek olduğunu görüyoruz. İşte bu en uygun davranış yani çıktı Asimov'un robotlar için önerdiği etik kurallar etrafında şekilleniyor. Bu çözümleme EUK çerçevesinde dildeki kuralların dilbilgisel yapıları nasıl sağladığının bir örneklemi olarak birçok EUK kaynağında verilir. İşi dil boyutuna en basitinden biraz yorumlarsak: Diyelim ki bir dil çerçevesinde girdimiz sözcük dizilişi ve Kim bardağı kırdı? sorusunun yanıtları belirli bir aday seti üretiyor. Bu dilde altı sözcük diziliş permütasyonuna izin verilmiş olsun (Türkçe gibi: Özne -Nesne -Eylem , ÖEN, NEÖ, NÖE, ENÖ, EÖN): (6) Garson bardağı kırdı. Garson kırdı bardağı. Bardağı kırdı garson. Bardağı garson kırdı. Kırdı bardağı garson. Kırdı garson bardağı. Dilde bulunan ve birbirini yöneten kurallar, yani sınırlılıklar, girdide Kim bardağı kırdı? sorusuyla verilen sözcük dizilişi kıstası ile üretilebilecek olası dizilişlerden sadece birine olanak tanıyacaktır. Peki Türkçedeki bu altı farklı sözcük dizilişini belirleyen sınırlılıklar farklı ve sabit sözcük dizilişlerine sahip olan diğer dünya dillerinde de aynı hiyerarşik düzen çerçevesinde mi sıralanacak? Yani sorunun özü: Diller farklı sözcük dizilişlerini nasıl ortaya koyar? İşte burada EUK'nin bağlantıcı, yani kuralların farklı dillerde farklı modüller olarak çalıştığı düşüncesinde şekillenen yapısı işleyecek. EUK, sistem içindeki sınırlılıkların evrensel olduğunu ve ihlal edilebilir konumda bulunduklarını söyler. Yani bir sınırlılık/kural İngilizcede hiyerarşik olarak en üstte bulunurken Türkçede en altta bulunabilir. İngilizcede tümcelerin başında özne bulunması zorunluluğu her zaman önemli bir kuralken Türkçede bu kural her zaman çalışmayabilir. Bu durumda İngilizcede sabit bir özne-eylem-nesne dizilişi oluşurken Türkçede altı farklı dizilişin oluşması olasıdır. Diyelim ki elde bir girdi XGİRDİ var ve bu bize bir tümce seti üretecek. Biliyoruz ki bu girdiden biz olası üretimlerimizi, yani adayları elde edeceğiz. Bu adayları XADAY-İNG, XADAY-TÜRKÇE, XADAY-İTALYANCA gibi farklı dillerde üretim seti olarak verelim. Eldeki adaylar tüm dünya dillerinde var olduğu öngörülen sınırlılıklar çerçevesinde dizilecektir: Tablo 2: Kurallar dillere göre farklı hiyerarşilerde bulunabilir |XGİRDİ: Sözcük dizilişi |XADAY-İNG |XSINIRLILIK-EVRENSEL |YSINIRLILIK-EVRENSEL |ZSINIRLILIK-EVRENSEL |XADAY-TÜRKÇE |YSINIRLILIK-EVRENSEL |ZSINIRLILIK-EVRENSEL |XSINIRLILIK-EVRENSEL |XADAY-İTALYANCA |ZSINIRLILIK-EVRENSEL |XSINIRLILIK-EVRENSEL |YSINIRLILIK-EVRENSEL Tablo 2 ile ilgili olarak basit bir örnek verecek olursak: (7) Türkçe: Yağmur yağıyor. İngilizce: It is raining. İtalyanca: Piove. (7)'deki tümcelere baktığımızda, tümcede özne bulunması gerektiğini söyleyen bir kuralın İtalyancada çalışmadığını, aynı kuralın Türkçe ve İngilizcede çalıştığını görüyoruz. Bunun yanında dillerde her bir sözcüğün tümceye anlam vermesi gerektiğine dair bir kuralın da İngilizcede çalışmadığını fakat Türkçede ve İtalyancada çalıştığını görüyoruz. Yani Yağmur yağıyor cümlesinde yağmur ve yağıyor sözcükleri anlama katkı yapıyor, anı şekilde İtalyancadaki piove sözcüğü de tek sözcükten oluşan cümlenin tüm anlamını yükleniyor. Yazıda şu ana kadar; giysi seçiminden dil kurallarının işleyişine ve Üç Robot Yasası'nın işleyişinden bir dilbilim kuramı olan En Uygunluk Kuramı'nın işleyişi şeklinde bir betimleme verildi. EUK'nin dildeki işleyişini göstermek için ise herhangi bir dildeki sözcük dizilişine dair bir örnek verildi. Formal bir kuram olarak bilinen EUK şu an Amerika ve Avrupa'daki bazı üniversitelerde geliştirilmekte. Son olarak şu an geliştirilmekte olan EUK'ye yönelik getirilen eleştirilere bakacak olursak arka planda bağlantıcı temel yaklaşımı benimseyen bir kuramın akılcı yaklaşım benimseyen Chomskyvari kuramlarla örtüşemeyecek olduğu görüşünü görüyoruz (Rumelhart vd, 1986). EUK bir bilgisayım kuramıdır. Yani dildeki birimlerin belirli kurallar çerçevesinde nasıl üretime geçtiğini betimlemeyi ve bu şekilde dillerde var olan evrenselliği göstermeyi amaçlamaktadır. Prince ve Smolensky 1993'te EUK'yi ortaya attıklarında EUK-bağlantıcılık perspektifinde vurguladıkları tek şey paralel hesaplama (Prince ve Smolensky, 1993). Bilinen paralel hesaplamanın dile dönük olan kısmı beynin bir tümceyi oluşturmak için farklı kuralları aynı zamanda gerçekleşen aşamalarla çalıştırması olarak verilebilir. Bunun kuram içi yüzeysel görünümü Şekil 1'deki gibidir. İşte bu paralel hesaplamanın izlerini günlük yaptığımız giysi seçimlerinde ve yazıda verilen git bir insanı öldür dediğimiz robot çözümlemesinde görebiliriz. Nasıl günün beş farklı vaktine göre gardrobumuzdan giysi seçiyorsak ve amacımız giyinmek ise, beş farklı kural çerçevesinde zihnimizin içinden bir cümle üretebiliriz, amacımız yine aynı, konuşmak/yazmak. EUK bağlantıcılık perspektifinden sadece paralel hesaplama modelini alır ve bağlantıcılığın diğer özelliklerini reddeder. Bu da onu akılcı bir yaklaşım benimseyerek Chomsky'nin Evrensel Dilbilgisi bağlamındaki Dilbilim Kuramını açıklamak için uygun alt-kuramlardan biri yapmaktadır. Yazıda Noam Chomsky ile şekillenen Dilbilim Kuramını akılcı ve bağlantıcı bir arkaplanla açıklamaya çalışan En Uygunluk Kuramı'na dair temel kavramlar ve bunun basit bir dilbilgisi üretiminde gerçekleşen olası sürecinden bahsettim ve problem çözme bağlamında da bir örnekle Üç Robot Yasası'nı yokladık. Başta Hollanda ve ABD'de geliştirilmekte olan EUK, dilbilimin açık-kaynak kodlu kuramı benzetmesinin çok rahat kullanılabileceği bir yönelim... Nitekim 1993'ten bugüne kadar kuram üzerinde çalışan araştırmacılar makalelerini üye vekil sunucularla ulaşılabilen paralı dergilerde pek basmazlar, yazılan kitapların taslak sürümleri sürekli erişilebilen bir yerde olur ve yazılan tezler ertesi gün açık erişim bir ortamda e-posta listesi üzerinden tüm dünyaya duyurulur. Benzer şeyi kuram içi gelişimde de görebiliriz. EUK, 1993'ten bu yana belirli bir sistem içeriğinde sürekli güncellenmiş ve sürümlerini dilbilgisinin sözdizim, biçimbilim ve edimbilim gibi bileşenleri üzerine uygulanmış."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/dosyalar/kelvini-sifirlamak.html", "text": "Bilimde sınırları zorlamak, zaman zaman daha önceden tahmin edilemeyen keşifleri yapmamıza olanak sağlar. Astronomik mesafelerdeki hassas ölçümler genel göreliliği , atomik boyutlara inmemiz kuantum mekaniğini getirdi. Şimdiye kadar hiç erişilememiş yükseklikte enerjilerde maddeye kütlesini veren Higgs bozonunu bulduk. Termometrelerimiz -273 dereceyi göstere yazarken de hiçbir direnç olmadan akan süperakışkanlardan elektrik akımını kayıpsız ileten süperiletkenlere, maddenin tek bir duruma çöktüğü fiziksel hali olan Bose-Einstein yoğuşmasına kadar pek çok fiziksel olayı keşfettik. Bütün bu buluşlar ayrı ayrı bir yazının konusu olabilir; ama bu yazıda -273 derecede neler olduğundan çok, bu sıcaklığa nasıl ulaşıldığını bulacaksınız. Mutlak sıfır, teorik olarak ulaşabileceğimiz en düşük sıcaklığı gösterir ve -273.15 santigrat dereceye eşittir. Böyle bir noktanın varlığı 19. yüzyılda tartışılmış, daha sonraları da gelişen termodinamik bilgisi sayesinde Lord Kelvin tarafından değeri teorik olarak büyük bir kesinlikle hesaplanmıştır. Bunu yapmak için de, Boyle, Charles gibi o zamanın önde gelen bilimadamlarının ideal gazlar üzerine yaptıkları çalışmalar kullanılmıştır. İdeal gazların hacmi ve sıcaklığı arasınde doğrusal bir ilişki vardır . Bu hacim-sıcaklık eğrisini basıncın sıfıra eşit olduğu noktadan geçecek şekilde doğrusal olarak uzatırsanız, -273.15 dereceyi bulacaksınız. Elbette, yüz yıl önce yapılmış bir hesaba güvenmeyebilirsiniz, ancak size sadece yapılan bütün deneylerin bu hesabın doğruluğu yönünde sonuç verdiğini söyleyeceğim. Mutlak sıfır noktasında neler olduğuna gelirsek, bu nokta klasik mekanikte bütün hareketin durduğu ve artık hiçbir devinimin olmadığı noktadır. Ancak, bu tanım kuantum mekaniğinin ortaya çıkışıyla beraber geçerliliğini yitirdi. Mutlak sıfır noktasını artık bir sistemin tamamen en düşük enerji seviyesine geçtiği nokta olarak tanımlıyoruz. Kuantum mekaniksel olarak enerjiyi sıfırlamak veya devinimi tamamen yok etmek mümkün değildir, ancak minimize edebiliriz. Bu yüzden mutlak sıfır noktası biraz önce belirttiğim gibi tanımlanmış durumda. Çok sıcak bir günde serinlemek ve vücut sıcaklığınızı bir nebze düşürmek için elinizi yüzünüzü soğuk suyla yıkarsınız. Su yüzünüzle temas ettiği zaman önce ısınacak, sonra da buharlaşıp gidecektir. Bütün bu işlemler gerçekleşirken de çoğunlukla yüzünüzden ısıyı çekip alacaktır. Bu sayede de siz biraz olsun serinlediğinizi hissedeceksinizdir. Aynı örneği ıslak testinin güneş altında soğumasını veya vücudun terlemesi ile sıcaklığını düşürmesini de açıklamak için kullanabiliriz. Böylesine basit ve geleneksel yöntemler, yani bir maddenin gaz haline geçmesine izin vererek veya bir gazı aniden genleştirerek etrafındaki maddeleri ya da kendisini soğutma, doğal olarak çok düşük sıcaklıklara inmek için ilk kullandığımız yöntem oldu. Her iki yöntem de öncelikle enerjinin korunumuna dayanır. Eğer bir madde sıvıdan gaz fazına geçiyorsa, o zaman etraftan ısı alması gerekir. Etraftan alacağınız ısı, çoğunlukla ortamın hareket enerjisinin azalmasına neden olacaktır, ki bu da sıcaklığın düşmesi demektir. Gazları pistonu aniden çekerek veya küçük bir delikten boşluğa aktararak yapılan, aniden genleştirerek soğutma ise, ideal olmayan gazların izole ortamda hacimlerinin artması durumunda sıcaklıklarında gözlenen düşmeye dayanır. Elbette, ideal gazlarda bu etkiyi görmeyeceğiz; çünkü ideal gazın enerjisi sadece sıcaklığa bağlıdır, hacme değil; çünkü ideal gazlarda tanım olarak tanecikler arasında bir etkileşim yoktur. Öte yandan, gerçek gazlarda bu etkileşimler vardır ve hacmi arttırmak en basit ifade ile tanecikler arasındaki lastikleri kopartır. İdeal davranmayan gazlarda ise hacmi arttırmak, gaz tanecikleri arasındaki etkileşimi zayıflatmak ve yenmek anlamına gelir. Eğer gaz izoleyse, yani etraftan enerji alamıyorsa, bu zayıflatma işlemini kendi hareket enerjisini kullanarak yapmak durumundadır. Gazların izole ortamda hızlıce genleştirildiklerinde gözlenen sıcaklık düşüşüne Joule-Thomson etkisi diyoruz. Joule-Thomson etkisini kullanarak İngiliz fizikçi Michael Faraday pek çok gazı sıvılaştırmayı başarmıştı. Ancak bazı gazlar, ki onlara kalıcı gazlar deniyordu, her türlü denemeye karşın sıvılaşmamıştı. Bu gazlar arasında yer alan oksijeni ve azotu (-196 derece) sıvılaştırmayı 1883'te Polonyalı biliminsanları Zygmunt Wroblewski ve Karol Olszewski başardı . Böylece kalıcı gazlardan iki tanesi sıvılaştırılmış, ama helyum ve hidrojen henüz sıvı halde gözlemlenmemişti. Bu durumun da üstesinden Heike Kamerlingh Onnes Hollanda'daki Leiden şehride 1908 yılında helyumu sıvılaştırarak geldi. Ama kendisi sadece Joule-Thomson etkisini kullanarak değil, aynı zamanda gazın basıncını da düşürerek -271.5 derece civarına indi. Bu sıcaklık, o zamana kadar yeryüzünde ulaşılmış olan en düşük sıcaklıktı . Bu noktada kısa bir ara verip -271 derece civarında gözlemlenebilen tuhaf olaylardan bahsedeyim. Sözün gelişi 4.2 K (yani 4.2-273=-268.2 derece) civarında katı civanın elektrik direnci bir anda sıfıra düşer. Süperiletkenlik dediğimiz bu durum sayesinde iletkenler elektrik akımını hiçbir direnç göstermeden iletebilir. Bu, kapalı bir süperiletkene verilen akımın sonsuza kadar telde kalacağı anlamına gelir. Bir diğer durum ise, süperakışkanlık denilen, sıvıların akmaya karşı dirençlerini tamamen kaybettikleri durumdur. Bu durumda sıvı hiç direnç hissetmeden akar ve görseldeki gibi fışkıyelerin oluşmasına izin verir. Kammerlingh, süperiletkenliğe geçişi gözlemlemiş ancak süperakışkanlığı gözlemleyememiştir. Joule-thomson etkisini kullanarak ulaşabileceğimiz sıcaklıklar, birkaç K'nin altına pek inemiyor. Bu yüzden eğer devam etmek ve 0 K'e olabildiğince çok yaklaşmak istiyorsak, daha akıllı ve gelişmiş yöntemler kullanmalıyız. Lazerler, Joule-thomson etkisinden bayrağı devralıp 0 K'e giden yolda bize yardımcı oluyorlar. Detaylara girmeden önce söyleyeyim, lazerler yardımı ile birkaç nanokelvine inebiliyoruz. Lazerlerin soğutmaya nasıl katkıda bulunduklarını anlamak için, bu sefer biraz daha atomik boyutlarda düşünmek zorundayız. Her parçacık, sistemin sıcaklığı ile orantılı bir hareket enerjisine sahiptir. Bu hareket enerjisinin azalması, pratik olarak sıcaklığın düşmesine karşılık gelir. Biz de, parçacıkları 0 K'e doğru soğutmak adına, hareket enerjilerini lazerler ile düşürüyoruz. Lazerler prensipte yoğunluğu arttırılmış ama frekansı aralığı da azaltılmış olan elektromanyetik dalgalardan oluşur. Günlük hayatta elektromanyetik ışımaya ışık diyoruz. Işık, dalga-parçacık ikileminden bağımsız olarak, yani parçacık veya elektromanyetik dalga gibi davranmasından bağımsız olarak momentum taşır. Taşıdığı momentum da gene frekansı ile orantılıdır . Soğutma işlemi de temel olarak parçacıkların fotonlarla çarpışmasını, fotonların momentumlarının parçacıklara aktarılmasını ve nihayetinde de aktarılan momentumun daha sonra parçacık tarafından dışarıya geri salınması ile gerçekleşiyor. Oyun parkının içinde rastgele koştuğunuzu varsayın. Eğer ben sizi yavaşlatmak istiyorsam, üzerinize top atabilirim . Eğer topu siz bana yaklaşırken atarsam, top sizi biraz yavaşlatacaktır. Tam tersi durumda atarsam da hızlandıracaktır. O halde, sizi durdurmak için topları pek çok kez doğru zamanda, yani siz bana doğru koşarken size atmalıyım. Lazer ile soğutma işlemi de aynı bu örnekteki gibi belli manyetik ve optik kuvvetler kullanılarak hapsedilmiş parçacıkları belli frekanslarda ve zamanlarda foton bombardımanına tutarak yapılıyor. Tek farkı, gönderilen fotonların momentumlarını aktarabilmeleri için parçacıkları tarafından emilmeleri gerektiği. Yani top sizden sekmeyecek, siz topu tutacaksınız. Fakat bu topu sonsuza kadar tutamazsınız; koşmak için topu bırakmalı ve kararlı haliniz olan topsuz halinize geri dönmelisiniz. Topu arkaya doğru atarsanız biraz hızlanacaksınız, öne doğru atarsanız yavaşlayacaksınız; ama eğer sizin gibi koşuşturan onlarca kişi topları ellerinden rastgele yönlerde çıkarıyorsa, bunun hareketiniz üzerine toplam etkisi sıfır olacaktır. Bunun açıklamasını biraz içgüdüsel yapayım: bazı kişiler topu öne doğru atacak ve yavaşlayacak, bazıları arkaya atacak ve hızlanacak, diğerleri ise sağ-sola atıp yönlerini değiştirecek. Böyle koşturan binlerce kişiyi düşünürseniz, bu kişilerin tamamının ortalama hızında bir değişiklik olmayacaktır. Özetlemek gerekirse, parçacıkların fotonları geri salmaları toplamda sistemin momentumunu, haliyle de hızını düşürecek ve sıcaklığı azalacaktır. Bu sayede nano, hatta pikokelvin seviyelerine inmek mümkün olmuştur. Steven Chu, Claude Cohen-Tannoudji ve William Daniel Phillips ise bu tekniğin geliştirilmesinde oynadıkları rolden ötürü 1997 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür. 0 Kelvin'e doğru inmek için kullanılan başka yöntemler de elbette mevcut. Bunlar arasında en önemlisi, ama teknik zorluğu sebebiyle daha yüzeysel anlatacağım yöntem parçacıkları büyüklüğü sürekli değişen bir manyetik alana hapsetmeyi içeriyor. Hapishane içerisindeki parçacıklar gene sürekli hareket halindeler. Ama hızlı gidenler, yani yüksek enerjili olanlar, manyetik alanın büyüklüğü değiştiği için hapishaneden kaçma fırsatını yakalıyor. Düşük enerjili parçacıklar içeriden kaldığı ama yüksek hızlı olanlar dışarı kaçtıkları için sistemin enerjisi giderek azalıyor. Bu sayede, gene nano ve piko kelvin seviyelerine inmemiz mümkün. Bu noktada aga iyi de neden sorusuna cevap vermem gerekiyor. Neden 0 K civarında geziyoruz, neden ona daha da yaklaşmak istiyoruz? 4 K civarı bir sıcaklıkta süperiletkenliği görüyorsak, amacımız ne? İlk neden elbette bilimsel merak. Yani, 0 K'e yaklaştıkça neler gözlemleyebileceğimizi merak edeiyoruz. Fiziksel nedeni ise, 0 K civarında maddenin Bose-Einstein yoğuşması adı verilen yeni bir hale geçiyor olması. Bose-Einstein yoğuşması ise en kısa, ama basit olmaya açıklamayasıyla bütün maddenin tek bir kuantum durumuna çökmesi olarak adlandırılıyor. Bu halde, bütün sistem tek bir kuantum mekaniksel dalga fonksiyonu olarak yazılabiliyor, atomlar teker teker bütün tekilliklerini yitiriyor ve bir bütün olarak davranmaya başlıyor, yani sistem aslında saf bir kuantum haline geçiyor. Kuantum mekaniksel deneyler yapmak istiyorsanız bulunmaz nimet. Dahası, bu sistemleri hala tam olarak açıklayan bir teorimiz yok; test edilecek onca şey var ve bu yüzden de bu kadar düşük sıcaklıklara inmek durumundayız . Tıpkı yüksek sıcaklıklar, yüksek hızlar gibi düşük sıcaklıklar da pek çok yeni ve ilginç fiziksel olay ile dolu. Süperakışkanlık ve süperiletkenlik, insanlık 0 Kelvin'e çok yaklaşmayı başardığı zaman gözlemlendi ve hayatımıza yüksek hızlı trenlerden yüksek gerilim hatlarına her yerde girmeye başladılar. Daha önce de dediğim gibi, bu olaylar başka birer yazının konusu olabilirler. Öte yandan, düşük sıcaklıklara inmek de bilimsel teorinin ve pratiğin en ileri örneklerini gerektiriyor. Lazerler ve manyetik hapisler ile 0 Kelvin'in çok yakınlarında gezebiliyoruz ancak ona daha da yaklaşmak için de çabalarımız hala sürüyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/dosyalar/kulturler-ve-genler-bolunmus-bir-dunyadan-notlar.html", "text": "Ruh ve beden Belki insan insan olduğundan beri üzerine kafa yorulan bu diyalektiğin, bugün hala akademisyenlerin, entellektüellerin, din üzerine kafa yoran ilahiyatçılar arasında önemli bir tartışma konusu. Bu konunun tamamını kapsayacak bir yazı yazmamın imkanı yok. Ancak ruh ve beden diyalektiğinin modern izdüşümü olan kültürler ve genler arasındaki ilişki uzun zamandır kafamı meşgul etmekte. O yüzden size bu konuda düşüncelerimi çerçeveleyen akımları ki bunlar genelde antropoloji teorisi çerçevesinde şekilleniyorlar, jargonlardan kaçınarak, bahsetmek istiyorum. Daha fazla bilgi edinmek isteyenlere yazının sonunda kısa bir kaynakça hazırladım. Tek bir yazıya sığmayacağından, bunu bir yazı dizisi olarak sunmaya çalışacağım. Bu ilk yazıda, Amerikan üniversitelerinde insanı insan yapan unsurların nasıl değişik bağlamlarda çalışıldığından dem vuracağım. Kültür: Terbiyesiz profesör Gregory Urban Doktoramı antropoloji üzerine yapmaya karar vermiş ve Philadelphia şehrinin yolunu tutmuştum. Aldığım ilk ders, 'Kültürel antropoloji' idi. Moleküler biyoloji temelli olduğum için tedirgindim ve tam olarak ne beklemem gerektiğini bilmiyordum. Ders ünlü bir antropoloji hocasının değiştirilmeden korunmuş ofisinde, kafatasları, deri kaplı tozlu kitaplar ve yağlıboya resimler arasında veriliyordu. Oda tedirginliğimi daha da artırıyordu. Dersi verecek olan Dr. Greg Urban derse tam zamanında geldi. Ve kısa bir girişten sonra, bana döndü ve 'aramızda bir Türk var sanıyorum' dedi. Hemen heyecanla kafamı sallayarak onayladım. Dr. Urban, acemice başparmağını işaret ve orta parmakları arasına almak sureti ile bana son derece kaba bir el hareketi yaptı. Hayretimden sinirlenememiştim bile. Etrafıma bakıp, acaba Amerikan okullarında yaygın olan hazing (yeni gelenleri gruba dahil etme sırasında yapılan hazing geleneklerinden birisi mi diye düşündüm. Ama diğer öğrenciler de şaşkınlıkla bir bana, bir de hocaya bakıyorlardı. Sonra kendimi toparlayıp bu hareketin çok terbiyesiz olduğunu söyleyebildim kem küm. Dr. Urban bana dönüp özür diledi daha sonra sınıfa: 'Ömer'in neden bu kadar rahatsız olduğunu anlayabildiniz mi?' diye sordu ve cevabı beklemeden devam etti: 'Bu derste öğrenmeniz gereken tek bir şey varsa, o da kültürün göreceli olduğudur. Bir topluluğa terbiyesiz gelen, diğer toplumlar için tamamen başka anlamlar ifade edebilir.' Daha sonra Gregory Urban'ın temsil ettiği düşünce akımını daha iyi anlamaya başlamıştım. Bu akım, insanı insan yapan unsurlar arasında 'kültür' konseptini en üste koyuyorlar, biyolojinin etkisini ise yok sayıyorlardı. Kıta Avrupası'nın post-modern ve faşizm-karşıtı akademik çevrelerinde ortaya çıkmış ve Amerika'nın önemli üniversitelerinde çok tutulmuş bir akım olduğunu öğrendim. Antropolojinin egzotik bağlamında okuduğum kitaplar ve makalelerin de etkisi ile, bu akımdan kısa zamanda çok etkilendim. Örneğin bir insanın dünya hakkında düşüncelerinin içinde doğduğu dil ve kültür içinde geliştiği ve şekillendiği ile ilgili bir dizi çalışma, beni ürkütecek kadar etkilemişti. Akraba isimlerinden, fiillerin çekimine, dilimiz belki de gerçekten bir konu ile ilgili düşüncelerimizi, kararlarımızı, ahlaki değerlerimizi ve hatta bilim yapma sürecimizi etkiliyordu. Bu kültür bazlı akım gerçekten de çok önemli katkılar yapmıştı düşünce sistemimize. Bu konuda verebileceğim, onlarca örnek arasından, son yüzyılın en ilginç entellektüellerinden olan Margeret Mead'in 'Coming of age in Samoa' çalışmasını vermek istiyorum. Mead'ın bu kitaptaki en önemli gözlemi, neredeyse her toplumda son derece önemli bir yeri olan ergenlik olgusunun, toplumdan topluma değişkenlik göstermesi. Mead'a göre, ergenlik, ve ergenlik bağlamında seks, doğurganlık, vb. olgular biyoloji çerçeversinde değil de, toplumların kültürleri içinde inşa edilmekte. Bu sonuca erişmek için, Mead, Amerika'lı ve Samoa'lı kadınların ergenlik süreçlerini karşılaştırıyor. Amerika, 1920'lerde artık modernitenin ve çoklu kültürün egemen olduğu bir toplumken, Samoa uzun geçmişli geleneklerin ve tekil bir kültürün hüküm sürdüğü bir toplum. Ergenlik, Amerika'lı kadınlar için bir çok kültürün içide, kadınların seksüel ve bireysel kimliklerini şekillendirdikleri, onlarca politik, ahlaki ve dini diskur içinde baskı alına alınmış travmatik bir süreç. Samoa'da ise ergenlik travmatik olmayan, tek tip bir toplumun belli başlı kültürel kuralları etrafında tanımlanmış, hayatın diğer aralıklarından çok da farkı olmayan bir süreç. Mead'in küçük bir ada toplumunun 600 kişilik bir köyünde yapılmış bu karşılaştırmalı gözlemi, İkinci Dünya Savaşı öncesi batı dünyasının genel-geçer varsayılarına meydan okuyordu. Ergenlik kadınlar için düşünüldüğü gibi biyolojik değişimler ve hormonal çalkalanmalarla tanımlanan, travmatik ve uyum sağlanması gereken bir süreç değildi belki de. Dahası, bir genç kadının ahlaki ve toplumsal sorumlulukları Amerika ve Samoa arasında inanılmaz farklılıklar gösteriyordu. Mead'ın danışman hocası ve benimde kendimi tanımladığım bütünsel antropoloji akımının mimarı Franz Boas'ın, Mead'ın kitabına yazdığı önsözde geçen bir cümle kitabın önemini özetlemektedir: 'Kibarlık, alçakgönüllülük, uygun davranış ve ahlak kurallarına uyum evrensel olarak önemlidir. Ancak, kibarlığın, alçakgönüllüğün, topluma uyumlu davranışın ve ahlak kurallarının ne olduğu evrensel değildir. Bu olguların hiç beklenmedik şekillerde farklılık göstermesi son derece öğreticidir.' Bugün, Mead'ın öncülük ettiği entellektüel akım hala gücünü korumakta. Vanderbilt Üniversitesi'nden Ted Fischer ile olan bu röportaj buna iyi bir örnek: Sonuç olarak, ilk yılımın sonunda, Mead'ın ve diğer kültürel antropologların kitapları beni çok etkilemişti. Türkiye'deki insanların tarihini çalışmak için sadece genetik çalışmaların yeterli olmayacağını, dil ve kültür dinamiklerinin de çalışılması gerektiğine kani olmuştum. İnsanı insanı yapan özelliklerin biyolojik bir yapıdan ziyade, kültürün 'ağları içinde' yoğrulmuş bir kompleks tarihin içinden çıktığı mantıklı görünüyordu bana. Genler Evrensel algoritmalar Edebi olarak, bilimsel anlatımın kat ve kat üstünde etkileyici olsa da, kafamda kültürel antropoloji ile ilgili kuşkuların belirmesi de uzun sürmedi. Öncelikle, insanların kültürleri arasındaki farklılıkların, her ne kadar büyük olsa da, bazı genel geçer kurallar etrafında döndüğünü okuyor ve gözlemliyordum. Örneğin, kültür cinsiyet rollerinden, akrabalık ilişkilerine kadar seks ile ilgili her konuda belirleyici olsa da, bütün bu karmaşık ve toplumdan topluma değişen kurallar, her zaman temelinde biyolojik bir olgu olan üreme çevresinde şekilleniyordu. Daha hafif arkadaş tartışmalarında, dilin biyolojik bir fenomen mi olduğu sorusuna, tabii ki, sonuçta ağzımız olmasa nasıl konuşurduk cevabını verdiğimi hatırlıyorum. Sonuç olarak, eninde sonunda, kültürün insanı insan yapan unsurlar arasında yeri çok önemli ise de, biyolojinin tamamen yok sayılmasında bir problem olduğunu içten içe hissediyordum. Ancak, kültürel antropoloji ne kadar kapsayıcı ise, insan doğasını biyoloji üzerinden çalışan disiplinler de tam tersine o kadar indirgemeci idi. Doktoramın sonraki senelerinde, tıp fakültesinde ve biyoloji departmanlarında verilen toplum genetiği ve genom bilimi dersleri yoğunluğunu arttırdı. Bir anda kültürel görecelilikler diyarından, biyolojik genellemeler dünyasına geçmiştim. Bir yandan yaşayan ve şimdiye kadar yaşamış tüm hayatı birbirine bağlayan, evrim kuramının çerçevesinde, genetik verinin dantelleri ile örülmüş, her organizmanın birbirine bağlı olduğu, genel-geçer ağları anlamaya çalışıyor, bir yandan hem böceklerin muazzam çeşitliliğini, hem insanların bir tür olarak kısacık geçmişlerini anlamak için kullanabileceğimiz, evrensel toplum genetiği teorilerini öğreniyordum. Darwin'in hüküm sürdüğü biyoloji bölümünde, hatasal genetik değişimler, bu değişimlerin yarattığı farklılıklar ve bu farklılıkların zaman içerisinde şans veya doğal seçilim üzerinden toplum içinde varlıklarını sürdürmeleri süreci, insanı insan yapan bütün özellikleri açıklayabiliyordu. Bu dünyada, primatların dallı budaklı ağacının, kısa, incecik bir dalıydı insan. Bu büyük maymun türü 200.000 sene önce Afrika'da ortaya çıkmış, 100.000 seneden uzun süre Afrika'nın dışına çıkmamış ve 50.000 sene önce Avrasya'ya yayılmış, son 10.000 senede de inanılmaz bir nüfus artışı göstermişti. Şempanze ve orangutan gibi diğer büyük maymunlara göre nüfusu çok fazla olmasına rağmen, insan türü diğerlerine göre çok daha az genetik çeşitlilik göstermekteydi. Tabii bir de, diğer primatlardan daha büyük beyinli olmaları ve iki ayak üzerinde yürüme meselesi vardı ki, bunlar daha tam cevaplananamış sorulardı, ve primat biyolojisini ve genomunu daha iyi anlamaya ihtiyacımız vardı. Bütün bu biyolojik açıklamalar, her ne kadar ilginç olsa da, insanların kültürel karmaşıklığını anlamak için oldukça yararsızdılar. Bu konuya tamamen biyolojik açıdan bakan Stanford Üniversitesi'nden Robert Sapolsky'nin konuşması, biyologların insan üzerine ne nasıl düşündüğünü iyi özetliyor kanımca: Kafa karışıklığı ve yeni açılımlar Kültürel antropologlar ve biyologlar aynı üniversitenin birbirinden 100 metre uzaktaki iki binasında çalıştıkları halde, tamamen iki farklı dil konuşuyorlardı. Bu iki grup entellektüelin arasındaki etkileşim, genelde birbirlerinin fikirlerini eleştirmek üzere gelişiyordu. İnsan, bir olgu olarak parçalara ayrılmış, üniversitenin değişik bölümlerine dağılmıştı. Üçüncü senemi bitirdiğimde kafam karmakarışıktı. İnsanı çalışmak istiyordum, ancak bunu en iyi nasıl yapacağımı bilmiyordum. Örneğin, kompleks bir sanat eserini, Suç ve Ceza romanını yazarken Dostoyevski'nin ruh halini, bu kitabın insanlar ve toplumlar üzerindeki etkisini, yazım sürecinde etkili olan tarihsel ve toplumsal bağlamı sadece biyolojik indirgemeler üzerinden anlamamız mümkün görünmüyordu. Aynı zamanda, Suç ve Ceza'nın ana teması, ahlak ve insan doğası üzerine, kafa yorarken, ahlakın, insan toplumunun, 'suç' ve 'ceza'nın biyolojik kökenlerine aklımın kaymasına da engel olamıyordum. Bu durumun bana özgü olmadığını ve tarihsel, önemli bir tartışmanın ortasında küçük bir nokta olduğumu anlamam çok zaman almadı. Bu sorunu direk olarak çözmek yerine, araştırmalarımı kültürün nispeten indirgenebildiği, genlerden gelen bilginin de açımlanabildiği bağlamlarda sorular sormaya başladım. Bunun için aynı Margaret Mead gibi kültürel yapının nispeten daha az değişken olduğu küçük boyutlu toplumları seçtim ve İç Anadolu köylerinde bazı çalışmalar yaptım. Bu çalışmaların ana hipotez son derece basitti: Kültürel yapılar , toplumlar arasındaki gen alışverişini düzenler. Gerçekten de İç Anadolu'da çalıştığım birbirine yakın 4 köy kendilerini sadece belli bir arazide yaşayan insanlar grubu olarak değil de, aynı kökenden gelen ve diğer köylerden farklı özgün bir kültüre sahip topluluklar olarak tanımlıyorlar. Bu da direkt olarak bir köyün hangi diğer köylerle 'kız alıp vereceğine' karar veriyor. Bunun genel açılımı ise kültürün insan genlerinin yapısında önemli bir etken olduğunu gösteriyor. Yaptığım çalışma, kültür ve genlerin birbiri ile ilgili olan ilişkisini birleştiren onlarca yeni çalışmadan sadece birisi. Biyokültürel açılımlar hakkında yazacağım sonraki yazımda, kültür ve genlerin birbiri ile çelişmeden ve hatta birbirlerini tamamlayıcı olarak kullanıldığı bu çalışmalardan bahsedeceğim. O yazıda görüşmek üzere. Daha derinlere inen kitaplar - Ö. Gokcumen vd., 2011. Biological Ancestries, Kinship Connections, and Projected Identities in Four Central Anatolian Settlements: Insights from Culturally Contextualized Genetic Anthropology. American Anthropologist 113:116-131. - C. P. Snow: The Two Cultures - Stanford Encyclopedia of Philosophy: Culture and Cognitive Science"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/dosyalar/kuresel-isinmanin-gozden-irak-kaynaklari.html", "text": "Tuhaf günlerden geçiyoruz. Mevsimler bildiğimiz mevsimlere benzemiyor. İklim de bildiğimiz iklim olmaktan çıkıyor giderek. İlkin Haziran ayında Tuzla-Pendik civarında çıkan hortum hiç de alışık olduğumuz tarzda bir doğa olayı değildi bizler için. Devamı da geldi üstelik. Bazı uzmanlar Türkiye olarak yarı tropikal bir iklime hazır olmamız gerektiğini söylüyor. İklime dayalı pek çok değişikliğin birinci dereceden şüphelisi uzun yıllardır dilimizin iyice alıştığı küresel ısınma mevzuu. Neticede Dünya kabaca kapalı bir kutu ve atmosfer ile örtülü. Bu kutunun içerisinde bize yaşanabilir koşulları sağlayan atmosfer bir hava kütlesi olmakla beraber öyle pistonlu küçük bir kaptaki gibi her noktası benzer özellikler gösteren bir kütle değil. Her gaz kütlesi gibi onun da sıcaklık, basınç vb. değerleri var ama kutu bu kadar büyük olunca bu değerler yerine göre değişiklik gösteriyor. Zaten iklim denen olguyu da bu farklılıklar yaratıyor. Dünya'mızın atmosferi bildiğimiz diğer atmosfere sahip gezegenlerinkine nazaran güzel bir denge içerisinde. Öyle Mars'taki gibi aylarca sürecek küresel kum fırtınalarına ya da Jüpiter'deki gibi sürekli hareketli ve elektrikli bir havaya sahip değiliz. Tam olarak da az önce söylediğim gibi: Bize yani insanlığa yaşanabilir koşulları sağlayan şey atmosferimiz. Yaşasın gaz küremiz! Yeniden Hatırlayalım: Küresel Isınmanın Mekanizması Küresel ısıma dediğimiz konu ise bilindiği üzere yine aynı atmosferin içerisinde yer alan sera gazlarından kaynaklanıyor. Güneş ışınları Dünya yüzeyine düşer. Işınlar atmosferden girip toprağa ulaşır ve enerjinin bir kısmı bu süreçte atmosfer, toprak ve su tarafından tutulur, diğer kısmı ise geri yansıtılır. Bu yansıtma süreci bildiğimiz yansımadır: Tıpkı üzerine ışık düşen nesneler gibi, onları görmemizi sağlayan bir yansıma. Şu an bilgisayarınızın önündeki tuşları bu sayede görürsünüz: Işık düşer, cisim bu ışığın bir kısmını soğurur, hangi renkte görüyorsanız eğer o rengi yaratan dalga boylarındaki ışığı geri yansıtmıştır. Bu kadar basit. Güneşin ışığının Dünya'nın katı, sıvı ve gaz katmanları tarafından soğurulması yaşamı oluşturan ve idame ettiren başlıca faktörlerden biridir. Yani bu etki Dünya'nın yaşanabilir bir gezegen olması için elzemdir ve şiddeti şimdilik bizler için iyidir de. Ancak atmosferdeki sera gazlarının miktarı arttıkça bu soğurulmanın miktarı da arttığından ilk başta iyi olan şey giderek kötüleşmektedir. Sera gazları Dünya'dan geri yansıyarak çıkmasını beklediğimiz güneş ışığını soğurur ve ısının Dünya içerisinde hapsolmasına neden olurlar. Fosil yakıtların yanmasıyla açığa çıkan karbondioksitin bir sera gazı olması nedeniyle son üçyüzyılda küresel ısınmanın miktarının özellikle arttığı biliniyor. Zira endüstri devrimi sonrasında bolca tüketilen ve halen de tüketilmekte olan petrolün, doğalgazın ve diğer fosil yakıtların içeriğinde bulunan karbon onların yanmasıyla birlikte milyonlarca yıldır bulundukları yerden kurtulup atmosfere salınırlar. Artan nüfus, kentleşme ve doğa tahribatı nedeniyle ormanların giderek azalıyor oluşu da kardondioksitin besin sentezi yoluyla tekrar atmosferden çekilmesini yavaşlatıyor. Son sekiz bin senede Dünya gezegeni, ormanlarından yarısından fazlasını kaybetmiştir ve bu kaybın yarısından fazlası da son 50 yılda gerçekleşmiştir. Başat bir etken olan kereste tüketiminin yanısıra tarım arazisine ve şehirlere yer açmak için ormanları kesmek bu kaybın başlıca nedenlerindendir. Sözün kısası küresel ısınma olgusu giderek güçlenmekte ve gün geçtikçe gezegenimiz daha sıcak bir gezegen haline gelmektedir. Küresel ısınmanın endüstri ile ilişkisi bugüne kadar pek çok kez pek çok yerde işlendi. Artık bunu biliyoruz. Bu yüzden bu yazıda endüstri aracılığıyla atmosfere salınan gazların küresel ısınmaya katkısından değil göz önünde bulunmadığından pek de bilmediğimiz bir etmenden bahsedeceğim: Tarım ve Hayvancılık. O son butu yemeyecektin! Karbon... Yaşamımızın temeli. Dört bağ yapabilmesi sayesinde başta proteinlerimiz olmak üzere milyonlarca ve hatta milyarlarca organik molekül inşaatı potansiyeline sahip. Doğada bu tip bir kabiliyete sahip olan diğer element silikondur ama silikonlu bileşikler genelde o kadar serttir ki canlılığın silikon üzerine inşası pek mümkün olmazdı. Kısacası karbon tüm canlılığın ortak malıdır. Adresini sorarsanız kendisi toprakta bolca bulunuyor. Tarımın küresel ısınmaya etkisi çeşitlidir: Her şeyden önce toprakta bağlı olan karbon tarımla birlikte açığa çıkar, ama bu yeni bir şey değil, zira doğal bir süreç olduğundan avcı-toplayıcı olduğumuz dönemlerde de bu süreç hep vardı. Ancak insan tarım yapmaya başladıktan sonra toprak çok daha hızlı bir şekilde karbon zenginliğini kaybetti ve toprakta olanın atmosfere karışmasını daha da hızlandırdı. Üstelik tarım ürünlerini bizlerin ve hayvanların yemesi sonucunda etkili olan bir başka süreç daha vardır: Yediklerimizi sindirdiğimiz, çeşitli yollarla doğaya bıraktığımız ve bu esnada da atmosferin de bundan nasibini aldığı süreç. Sindirim neticesinde açığa çıkan gazlar ve katı atıklar atmosfer için başka bir sera gazı kaynağı haline gelir. Tarım toplumlarının miktarı arttıkça artan bu iki etkiye bir üçüncüsü topraklar zenginliklerini kaybettiği zaman eklenir: Gübre. İleride detaylarını vereceğimiz üzere, toprağın kaybettiği zenginliği telafi etmek üzere kullanılan gübre başka bir sera gazı kaynağıdır. Kısacası beslenmek başlı başına bir küresel ısınma nedenidir. Geleneksel tarım ve hayvancılık insan nüfusunun ve dolayısıyla da besin tüketiminin az olduğu çağlarda yine de büyük bir etkiye sahip olmasa gerek. Peki ya şimdi? İnanılmaz gelebilir ama tarım ve hayvancılığın küresel ısınma nedenleri arasındaki yeri %18'lik payıyla oldukça yüksektir. Bu yüksekliğin nedeni besin endüstrisi. Ya da daha özel olarak ifade edecek olursak endüstriyel tarım ve hayvancılık diyebiliriz. Özellikle tarım ve hayvancılık faaliyetleri sırasında açığa çıkan gazlar karbondioksitten çok daha etkili sera gazlarıdır: Metan ve azot dioksit. Kendileri karbondioksite göre sırasıyla 23 kat ve 296 kat daha fazla sera gazı etkisi yapar. Metan büyük ölçüde hayvanların sindirim sisteminin bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Sadece hayvanların gaz çıkarmasından ötürü atmosfere karışan metan gazının 90 milyon tondan fazla olduğunu söylesem? Ve 2,2 milyar ton karbondioksitin etkisine karşılık geldiğini? Tabii ki bu sayılar tek başına bir anlam ifade etmeyecek. Bu yüzden yüzde olarak ifade etmem daha doğru olur: Sadece çiftlik hayvanlarının çıkardığı gazın küresel ısınmaya katkısı %5 dolaylarında. İnanılmaz değil mi? Ve maalesef çok etkili bir sera gazı olan metan sadece yellenme yoluyla atmosfere karışmıyor. Bilindiği üzere hayvan dışkıları tarımın ortaya çıkmasından bu yana gübre olarak kullanılırlar. Bu gübrelerin toprağa bekletilmeden ve doğrudan uygulanması açığa çok fazla metan çıkmamasına neden olur ancak bu dışkıların işlenmesi, bekletilmesi ve stoklanması atmosfere metan gazı salınımının devamına neden oluyor. İşte bu de endüstrileşmenin bir götürüsü. Maalesef burada bitmiyor! Gübrelerin toprakta geçirdiği süreçler, yani nitrifikasyon ve denitrifikasyon süreçleri bu defa da açığa azot dioksit çıkmasına neden olur. Ki kendisin karbondioksitten 296 kat daha etkili olduğunu da söylemiştik. Yani gübrenin eldesi de, stoklanması da, kullanımı da küresel ısınmaya ziyadesiyle katkıda bulunuyor. Aşağıdaki tablo hangi tarım ve hayvancılık faaliyetinin toplam tarım ve hayvancılık karbon salınımı içerisinde ne kadar payı olduğunu gösteriyor: |Faaliyet |Pay |Tarım faaliyetlerinde gübre kullanımı |%61 |Hayvanların sindirim sistemleri |%18 |Gübre stoklama, işleme ve taşıma |%9 |Tarım faaliyetleri için kullanılan fosil yakıtlar |%7 |Diğer |%4 |Toplam T&H Karbon Emisyonu |%100 |Genel Emisyon İçerisindeki payı |%18 Bazı spesifik nedenlerden ötürü de tarım küresel ısınmaya katkıda bulunabilir, ki bu nedenler tabloda diğer başlığı altındadır. Sözgelimi çeltik tarlaları su ile kaplı olduklarından atmosferik oksijen toprağa ulaşamaz. Bu nedenle topraktaki organik materyaller anaerobik solunumla parçalanırlar, ki bu da açığa metan gazı çıkmasına neden olur. Şu halde gerçekten de besin üretiminin küresel ısınmaya katkısı dolayısıyla aslında tam bir baş belası olduğunu söylemek mümkün! Science dergisinden Nathan Fiala'nın yaptığı bir benzetmeyle 200 gramlık hamburger köftesinin küresel ısınmadaki payı neredeyse 1300 kg'lık bir aracın 20 km. gitmesine eşdeğer. Üstelik bu durum bacasından dumanlar tüten bir fabrika ya da yağ yakan bir kamyon kadar göz önünde olmadığından pek aklımıza düşmüyor. Sorun nerede? Nasıl çözeceğiz? O halde ne yapacağız? Beslenmeyecek miyiz? Bundan kaçış yok. En iyi ihtimalle vejetaryen olarak hayvan tüketmekten kaçınabilirsiniz ama tarım ürünlerinden kaçınmanız pek mümkün değil. Şu halde bu duruma çözüm bulunmalı. Ağır kimyasal gübre kullanımının sınırlandırılması çözümlerden birisi. Bir diğeri de tarım yapılan arazi ile hayvancılık yapılan arazilerin birleştirilmesi. Uzmanlar her iki faaliyetin de aynı alanda gerçekleştirilmesinin karbon salınımını ciddi şekilde düşüreceğine inanıyor.Tarımsal Ormancılık olarak anılan, tarım alanlarının ağaçlandırılması da soruna katkı sağlayan küçük çözümlerden. Üretimin yerelleştirilmesi de çözümlerden birisi: Tarım ve hayvancılık endüstrisinin yarattığı salınımın %7'si bu faaliyetler için kullanılan fosil yakıtlardan kaynaklanırken gübrenin nakliyesi de salınım kaynaklarından birisi. Şu halde lojistik başlı başına bir problem olduğu için tarımın yerelleştirilmesi iyi olacaktır. Öte yandan salınımı azaltmayan ancak salınmış olanı geri toprağa bağlayan ve bu sayede gübre kullanımını azaltan çözümler de mevcut. Bu çözümlerden birisi örtü bitkisi kullanımı. Bu yöntem Yeşil Gübreleme olarak da anılıyor, çünkü örtü bitkileri olarak anılan bitkiler atmosferdeki azotu tekrar toprağa bağlayabiliyorlar. Tarım'da örtü bitkisi kullanımı aynı zamanda toprağın zenginliğini arttırması, nemini muhafaza etmesi, erozyonu azaltması ve zararlı kontrolü sağlaması gibi daha bir dizi başka faydaları nedeniyle gün geçtikçe artıyor. Ama bana sorarsanız bu çözümlerin pek çoğu yine de hala yüzeysel, çünkü şahsi düşüncem insan nüfusunun fazlalığının temel problemi teşkil ediyor olduğu. Yani tüm bu üretim ve tüketim çılgınlığı bir şekilde gelip insan sayısına dayanıyor. Artan nüfusu beslemek için endüstriyel tarım ve hayvancılık maalesef şart, aksi takdirde bu kadar insanı doğal tarım ve hayvancılıkla doyurmaya çalışmak maliyetlerinden ötürü gıda fiyatlarının yükselmesine neden olacak. Mevcut ekonomik sistemin buna elverişli olduğunu söylemek de zor. Bu yüzden nüfus planlama ve doğum kontrolü, insan nüfus artışının bu yolla sınırlandırılması kök nedeni ortadan kaldırabilir. Yeni Malthusçuluk başlığı altında sınıflandırılabilecek olan bu fikir akımı kulaklara pek demokratik gelmeyebilir ama aşağıdaki belgesel parçasını izledikten sonra belki siz de bir miktar böyle düşünebilirsiniz. . Ayrıca endüstriyel tarımı sadece karbon salınımı açısından değerlendirmek de indirgemeci bir yaklaşım olur. Yukarıdaki videoda özellikle tüylerinizi ürperttiğini tahmin ettiğim ilk sahne insan türünün diğer türler üzerindeki tahakkümünün etik boyutu hakkında da durup düşünmemize neden oluyor. Sahi, bu Dünya'daki en organize ve zeki tür olmamız bize diğer türleri sıkış tepiş bir alanda istifleyip, makinelerle toplayıp, onları çekmecelere tıkıp, uygun bir biçimde öldürdükten sonra seri üretim hatlarında parçalara bölme hakkını veriyor mu? Veterinerlik alanında etik bir devrim yaptığını düşündüğüm Temple Grandin'in kendi hayatını konu alan filmden yine kendisinin sarf ettiği şu cümleleri de yeri gelmişken aktarmak istiyorum: Tamam, kabul... Bir şekilde hayvanları besliyor ve sonra kesip yiyoruz. Yüzbinlerce yıldır da böyle; ama en azından biraz saygıyı hak etmiyorlar mı?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/dosyalar/mesin-yuvarlagin-anatomisi.html", "text": "Futbolda top yuvarlaktır, ne olacağı belli olmaz derler. Peki neden? İşin çoğu pek tabii futbolcunun ayağında bitse de, araştırmalara göre kullanılan topun tasarımı maçın kaderi üstünde azımsanamayacak kadar önemli bir yere sahip. Hatırlarsanız, futbolcuların bir kısmı 2010 dünya kupasının resmi topu Jabulani hakkında kararsız ve ne yöne gideceği kestirilemiyor tarzında eleştirilerde bulunmuşlardı. Gerçekten de öyle miydi? Peki 2014 dünya kupasının resmi topu Brazuca ne durumda? Hayatın her alanında olduğu gibi futbol topunda da bilim başrolde. İsterseniz önce futbol topunun yapısına ve de akışkan dinamiğine ufak bir giriş yapalım, sonra da yukarıdaki soruları birlikte cevaplayalım. Meşin değil, polimer yuvarlak Futbol topunu anlamaya önce malzemeden başlayalım. Futbol topuna meşin yuvarlak diye hitap etmekte inat etsek de meşin artık mazide kaldı. Meşin, yani tabaklanmış koyun derisi yerine günümüz futbol topları yüksek esnekliğe ve toparlanma kabiliyetine sahip polimerlerden üretiliyor. Ağırlıklı olarak kullanılan malzeme ise poliüretan. Brazuca da ağırlıklı olarak poliüretandan üretilmiş . Ana malzeme olarak meşin yerine polimer kullanımının sebebi ise aynı karakter ve kaliteye sahip toplar üretebilmek. Meşinden imal edilen bir topun esnekliği, ağırlığı ve bir çok fiziksel özelliği postun sahibi hayvanın hayat hikayesine oldukça bağlı olacağından birbiriyle aynı özelliklere sahip toplar üretebilmenin en mantıklı yolu sentetik malzemeler. Polimerlerin üretiminde kullanılan hammaddenin saflığı ve üretim süreci kolaylıkla kontrol edilebildiği için üretimde belli bir standarda ulaşmak ve bu standardı korumak oldukça kolay. Polüretan da araba konsollarından spor ayakkabıların tabanına kadar istenilen esneklikte üretilebilen bir polimer. Kullanılan hammadde karışımına göre bu esneklik istenildiği gibi ayarlanabiliyor. Tahmin ediyorum Brazuca'nın poliüretan formulasyonu esneklik ve darbe sonrası toparlanma konusunda da en uygun kıvama getirilmiş. Dolayısıyla Brazuca'nın üreticileri mantıklı bir seçim yapmış malzeme konusunda. Tabii, malzeme işin sadece bir tarafı. Topun kaderini belirleyen diğer etmen ise tasarımı. Top yuvarlaktır Doğru, ama şeytan ayrıntıda gizlidir. Şekil olarak futbol topu yuvarlak, yani küresel olsa da onu bir küreden ayıran en önemli şeyi yüzeyi. Futbol topunun yüzeyi küre gibi yekpare değil, birbirine dikişlenmiş yamalardan oluşuyor. Gerçi Brazuca'nın yamaları ısıl olarak birbirlerine kaynaklanmış olsa da, dikişli toplarda olduğu gibi burada da yamaların sınırlarıyla oluşan yivler mevcut. Bu yamaların şekli ve aralarındaki yivlerle birlikte topun yüzeyindeki pürüz de topa havadaki nihai karakterini kazandırıyor. Bunu daha iyi anlamak için önce akışkan dinamiğine biraz değinmemiz gerekiyor. Sıvı veya gaz olsun farketmez, akışkanların içinde hareket eden bütün nesneler sürüklenmeye maruz kalırlar. Sürükleme kuvvetinin miktarı ise akışkanın yoğunluğu, nesnenin hızı, nesnenin akışa dik gelen kesit alanı ve de nesnenin sürükleme katsayısıyla doğru orantılıdır . - Akışkanın yoğunluğuyla sürüklenme de artar. Mesela, bir nesnenin sudaki sürüklenmesi havadakinden kat be kat daha fazladır. - Bütün diğer değişkenler sabit kalmak şartıyla, nesneler artan hızla birlikte daha fazla sürüklenmeye maruz kalırlar. - Nesnenin akış yönüne dik kesit alanı ne kadar düşükse, sürükleme kuvveti de o kadar azalır. Hızlı hareket eden bütün balıkların enlemesine dar, boylamasına uzun olmasının sebebi de bu. - Sürükleme katsayısı ise nesnenin şekli, akışkandaki hizası ve hızından başka akışkanın akmazlığına bağlı da değişen bir sayıdır. Bu katsayı ne kadar küçükse, sürükleme kuvveti de o kadar düşük olur. Bir kürenin sürükleme katsayısı orta ve yüksek hızlarda 0,47 ve 0,1 arasında değişirken, bu değer modern otomobiller için 0,3, yağmur damlası içinse 0,04 civarındadır . Yani havada aynı hızda hareket eden bir topun üzerindeki sürükleme kuvveti bir yağmur damlasına kıyasla 10 kata kadar fazla olabilir. Sürükleme kuvvetinden başka önemli olan bir diğer konu ise nesnenin akışkandaki hareketi boyunca sergilediği kararlılığı. Bu da yine nesnenin şeklinden başka yüzeyindeki pürüze, yani girinti ve çıkıntılarına bağlıdır. Bütün bu bilgileri konumuzla birleştirirsek, akışkanımızın ve nesnemizin kesit alanının bütün durumlar için aynı olduğunu söyleyebiliriz. Bundan başka, bütün topları eğer aynı hızda incelersek, akışkanda yol alan nesnenin hızının da artık bir değişken olmadığını görürüz. Dolayısıyla elimizde futbol topları arasındaki farkı ortaya çıkaran sadece iki etmen kalıyor: Topun sürükleme katsayısı ve yüzeyi. Rüzgar tünelinde bir top Japonya'da iki bilim insanının resmi futbol toplarıyla yaptığı bilimsel bir çalışma kısa bir süre önce saygın bilim dergilerinden Nature'da açık erişime sunuldu . Bu çalışmada Brazuca ve Jabulani dahil 5 çeşit futbol topunun performansları sistematik bir şekilde test edilmiş. Çalışmanın ilk kısmında toplar, normalde uçak ve otomobil gibi araçların tasarımında kullanılan bir rüzgar tüneli içine yerleştirilmiş ve değişik hızlardaki hava akımına karşı tepkileri incelenmiş. Çalışmada göz önünde bulundurulan en önemli parametre ise topların hava akımına karşı hizası. Çünkü her bir top yamalarının şeklinden dolayı birden fazla şekilde hava akımına karşı hizalanabilir ve bu da topun havadaki gidişatını görünüşe göre önemli ölçüde etkileyebiliyor (Resim 1).Rüzgar tünelindeki topların sürükleme katsayıları ölçülmüş. Bu ölçümler sırasında tüneldeki hava akımının hızı arttırılarak sürükleme katsayısının nasıl değiştiği kaydedilmiş. Sonuçlar ise oldukça çarpıcı. - Öncelikli olarak Resim 2a'ya bakalım. Burada pürüzsüz bir kürenin bütün futbol toplarından nasıl farklı olduğunu görüyorsunuz. Aslında hem pürüzsüz kürenin hem de futbol toplarının sürükleme katsayıları belli bir hızdan sonra ani bir şekilde düşüyor, ki bu akışkanlarda hareket eden küreler için normal bir durum. Ama önemli olan bu ani düşüşün tam olarak hangi hızda meydana geldiği. Gördüğünüz gibi, pürüzsüz küreye kıyasla bütün futbol toplarının sürükleme katsayısı çok daha düşük hızlarda ani bir düşüş sergiliyor, ki bu da topların orta ve yüksek hızlarda küreye kıyasla neredeyse %50 daha az sürüklenmeye maruz kalması demek. Şut çekenlere iyi, kalecilere ise kötü haber. - Toplar birbiriyle karşılaştırıldığında ise, aynı hızlardayken Brazuca'nın sürükleme katsayısının diğer toplara göre genelde daha düşük olduğunu görüyoruz (Resim 2a). Çok yüksek hızlarda ise Jabulani diğer toplardan daha iyi (Resim 2c). Buradan yola çıkarak, Brazuca ile yapılan atışların genelde daha hızlı olacağını tahmin ediyorum, tabii ters rüzgar ve falso olmadığı sürece. - Topların hizalanışlarına göre sürükleme katsayıları da önemli ölçüde değişebiliyor. Cafusa'nın orta hızlarda (Resim 2b), Jabulani'nin ise yüksek hızlarda (Resim 2c) hizalanışlarına göre farklı profiller sergilediği görülüyor. Jabulani ile yapılan hızlı atışların niye tartışma konusu olduğu şimdi anlaşılıyor. Brazuca, Teamgeist ve bilindik futbol topu ise bu konuda gerçekten tatmin edici bir karaktere sahip (Resim 2a). Bundan başka, rüzgar tünelindeki topların saatte 72 km ve 108 km (saniyede 20 ve 30 metre) sabit hızlarda ilerleyen hava akımlarında ne kadar yalpaladığı ölçülmüş. Saate 72 km hızda Jabulani hariç bütün toplar benzer miktarlarda yalpalarken, Jabulani en az 2 kat daha fazla yalpalamış. Saatte 108 km hızda ise bütün topların yalpalama miktarı önemli ölçüde artarken, en az Teamgeist yalpalamış. Bu hızda en çok yalpalayan ise Jabulani'nin ikinci hizalanış hali. Daha fazla detay için okuyucularımızın kaynak çalışmadaki Resim 4'ü incelemesini öneriyorum.Forvet değil, robot şut çekiyor Çalışmanın ikinci kısmında ise bilim insanları bir futbolcu yerine, bıkıp usanmadan aynı şekilde şut çekebilen bir robot kullanmışlar, ki doğrusu da bu. Bu robot her bir topu 25 metre uzaklıktaki bir futbol kalesine 15 derece açı ile saatte 108 km hızla falso vermeden fırlatmış. Topların iki farklı hizalanışı göz önünde bulundurularak şutlar 20 kere tekrarlanmış ve topların kaleye varış noktaları kamerayla kaydedilmiş. Dolayısıyla, topların her bir atış sonrası kaleye varana kadar dikey ve yatay yönde ne kadar saptıkları belirlenmiş (Resim 3). Çıkarımlarımızı yapmadan önce iki önemli tanım olan kesinlik ve hassasiyeti anlamamız gerekiyor. Kesinlik , ölçülen bir değerin referans alınan veya beklenen bir değerden ne kadar saptığını belirtir. Yani atılan top kalenin merkezine hedef alındıysa, topun merkezden sapma miktarı o topla yapılan atışın kesinliğini belirler. Sıkça karıştırılan ama bambaşka bir tanım olan hassasiyet ise çok kez tekrarlanan bir ölçümün sonuçlarının kendi içinde ne kadar dağınık olduğunu gösterir. Yani aynı topla aynı şekilde tekrarlanan atışların birbirinden ne kadar farklı noktalarda kaleye ulaştığını o topun hassasiyeti belirler. Kararlı bir top iyi bir hassasiyete sahiptir. Hedeflenen noktadan ne kadar saptığı, yani kesinliği az çok kestirilebilirse, hassas bir topun kontrolü tecrübeyle gayet mümkün olabilir. Resim 3'teki sonuçlara bakarsak, bütün topların dikey ve/veya yatay yönde sapmaları olduğunu görüyoruz. Eğer mükemmel kesinlikte bir topumuz olsaydı, bütün şutlarımızın ortalaması dikey ve yatay eksende 0 noktalarına denk gelecekti. Dikey eksende en iyi kesinliği Cafusa'nın ve Teamgeist'ın ikinci hizalanışı (Resim 3b ve 3d, kırmızı), Jabulani'nin ise birinci hizalanışı (Resim 3c, mavi) gösteriyor. Yatay eksende en iyi kesinliği ise Teamgeist'ın birinci hizalanışı (Resim 3d, mavi) gösteriyor. Hassasiyete bakacak olursak, bazı toplar gerçekten iyiyken bazıları da gerçekten kötü. Eğer mükemmel hassasiyette bir topumuz olsaydı, bütün şutlar aynı noktaya denk gelecekti, ki bu nokta sıfır noktası olmak zorunda değil. Teamgeist her iki hizalanışında da iyi bir hassasiyet sergiliyor (Resim 3d). Brazuca'nın da ikinci hizalanışı hiç de fena gözükmüyor (Resim 3a, kırmızı). Jabulani ise her iki hizalanışında da en kötü hassasiyetlere sahip (Resim 3c). Bir topun genel karakteri ise hem kesinliğine hem de hassasiyetine bağlı. Dolayısıyla, hem sapmaların ortalama değerlerine, hem de kendi aralarındaki dağınıklıklarına bir arada bakılmalı. Bundan başka, topun hizasının da sonuçları değiştirmemesi gerekiyor. Bütün koşulları göz önüne alırsak, 2014 dünya kupası resmi topu Brazuca söz konusu toplar arasında en tatminkar olanıdır diyebiliriz. Biraz sağa ve yukarı çekse de, Brazuca ile yapılan atışlar fazla dağılmadan aynı noktaya ulaşıyor. Daha da önemlisi, Brazuca'nın hizalanışı da durumu değiştirmiyor. Yani usta bir futbolcu Brazuca ile oynamaya bir kez alıştıktan sonra topu istediği noktaya zorlanmadan gönderebilmeli. 2010 dünya kupası resmi topu Jabulani ise bir dünya kupasında kullanılmaktan çok uzak gözüküyor. Hem kesinliği hem de hassasiyeti vasattan kötü. Üstelik topun nasıl hizalandığı da çok büyük fark yaratıyor. Elde edilen sonuçlara göreyse bilindik futbol topu Jabulani'den daha iyi gözüküyor. Bütün bu sonuçlar gösteriyor ki, futbolcular Jabulani'den şikayet etmekte haklılar, çünkü topun tam olarak ne kadar sapacağını kestirmek çok zor.Sonuç 5 futbol topuyla yapılan rüzgar tüneli deneyleri ve robotla yapılan atışlar gösteriyor ki, topun malzemesi kadar tasarımı da hayati öneme sahip. Öyle ki, iyi tasarlanmayan bir topun kesinliği ve hassasiyeti atış sırasındaki hizalanışına göre bile değişebilip, sonuçta metrelerce fark yaratabiliyor. Jabulani'den sonra derslerini iyi çalışan tasarımcıların Brazuca konusunda iyi bir iş başardığı açık. Brazuca kararlılık konusunda oldukça olumlu bir izlenim yaratıyor ve biraz tercrübe sonrası kontrol edilmesi oldukça mümkün gözüküyor. Yukarıda sonuçlarını tartıştığım bilimsel çalışma ise bilimin spor dahil hayatın her dalında olanları anlamak ve olacakları tahmin edebilmek adına anahtar bir role sahip olduğunu gösteriyor. Yazımı burada noktalayıp, sizi NASA'nın toplarla yaptığı rüzgar tüneli testlerini gösteren bir video ile başbaşa bırakıyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/dosyalar/sicherman-zarlari.html", "text": "İki zar attığınızda toplamları iki ile oniki arasında herhangi bir sayı gelebilir. Tavla oynayanlar iyi bilir, zarların toplamı en sık 7 gelir. Bir başka deyişle iki zar attığınızda toplamlarının yedi gelme olasılığı diğer olasılıklardan daha yüksektir. Bu olayları toplamlarına göre sıralayalım. Mesela, toplamın üç olması için hangi zarda 1 hangisinde 2 geldiğinin önemi yok, ama 1-2 ve 2-1 farklı olaylar. Bu durumu sezgisel olarak daha kolay hale getirmek için zarların birini birinci diğerini ikinci zar olarak düşüneceğiz . 2 = 1+1 3 = 1+2, 2+1 4 = 1+3, 2+2, 3+1 5 = 1+4, 2+3, 3+2, 4+1 6 = 1+5, 2+4, 3+3, 4+2, 5+1 7 = 1+6, 2+5, 3+4, 4+3, 5+2, 6+1 8 = 2+6, 3+5, 4+4, 5+3, 6+2 9 = 3+6, 4+5, 5+4, 6+3 10 = 4+6, 5+5, 6+4 11 = 5+6, 6+5 12 = 6+6 Olası toplamların dağılımını listeledik, şimdi olasıklarını da hesaplayalım.Toplamda 36 tane olay. Dolayısıyla olasılıkları aşağıdaki gibi hesaplayabliriz: 1/36 olasılıkla toplam 2 2/36 olasılıkla toplam 3 3/36 olasılıkla toplam 4 4/36 olasılıkla toplam 5 5/36 olasılıkla toplam 6 6/36 olasılıkla toplam 7 5/36 olasılıkla toplam 8 4/36 olasılıkla toplam 9 3/36 olasılıkla toplam 10 2/36 olasılıkla toplam 11 1/36 olasılıkla toplam 12 Bu hesaplarda yüzleri (karşılıklı yüzlerin toplamı 7 olacak) şekilde birden altıya kadar numaranlandırılmış standard zarlar kullandığımızı varsaydık. 1977 yılında Amerika'da Buffalo'dan albay George Sicherman yukarıda hesapladığımız dağılımları bir kitapta gördükten sonra merak etti: Yüzleri başka bir şekilde numaralandırılmış ve atıldığında aynı toplamları aynı dağılımla veren bir başka zar çifti var mıdır? Kendi sorusunu da cevapladı. Cevap olumluydu. Bulduğu zarları bir mektupla Martin Gardner'a iletti, Gardner da bu soruyu ve Sicherman'ın çözümünü 1977'de Scientific American dergisindeki köşesinden düyaya duyurdu. Yazının başında toplamların dağılımını hesağladığımız tabloya geri dönelim. Bu tabloda, mesela 2+1 birinci zarın 2, ikincisinin 1 geldiği durumu ifade ediyor. Bu toplamlar üzerinde biraz oyanarak bu toplamları aynı dağılımla veren farklı şekilde numaralandırılmış bir zar çifti bulacağız. Elimizdeki zarların üzerindeki bütün sayıları sildiğimizi varsayalım. Bu zarları yeniden numaralandıracağız. Toplamın 2 gelmesinin tek bir olasılığı var 1+1, bunu değiştirmemiz mümkün değil. Yani başladığımız zarlarda 1'leri değiştiremeyiz. Toplamın 3 olması için 1+2 veya 2+1 gelmesi lazım. Birinci toplam 1+2 yerine yeniden 2+1 gelse dağılım değişmez. Yani yeni zar çiftinde 1+2 hiç gelmese ama onu yerine iki farklı şekilde 2+1 gelse yüzlerin toplamı yine iki farklı şekilde 3 edebilir. Birinci zarımızda 2 ile numaralandırılmış iki yüz olsa bu durum mümkün olabilir. Şu anda ilk zarımızın ilk üç yüzünü 1 2 2 şeklinde yeniden numaralandırdık. Toplamın 4 olduğu duruma bakalım. Bu durum standard zarlarda 1+3, 2+2 ve 3+1 olaylarıyla mümkün. Bu olaylar yerine ilk zarda iki farklı şekilde 3 geldiğini düşünelim. Bu yeni numaralandırmayla ilk zarmımız yeniden yazalım, 1 2 2 3 3. Bu arada yeni ilk zardan 1, ikniciden 3 gelebileceği durumu da unutmayalım. Yani yeni zarlarda 4 toplamını veren üç olay var 3 + 1, 3 + 1, 1 + 3. Bu durumda ikinci zarda 2 olmaması lazım, yoksa 2 + 2 gelebilir. Dağılım bozulur! Gelelim toplamın 5 olduğu duruma. Standard zarlarda sadece 1 + 4, 2 + 3, 3 + 2, 4 + 1 olayları bu toplamı veriyordu. Yeni zarlarda 2 + 3, 2 + 3 olayları toplam 5 veriyor. Toplamı 5 edecek iki olaya daha ihtiyacımız var. İlk zarımızın yeniden numaralanmamış son yüzünü 4 ile numaralandıralım. Yani yeni birinci zarımız 1 2 2 3 3 4 oldu. Bu durumda 4 + 1 olayı da toplamda 5 veriyor. Geriye 5 vermesi gereken bir olay kaldı. Bunu bulmak için ikinci zarımızın üçüncü yüzünü 4 ile numaralandıralım, yani bu zarın ilk üç yüzü 1-3-4 oldu. Son olay da 1 + 4 olarak geldi, ve toplam 5 eden yine dört tane olay var. Dağılım değişmedi. Toplam 6 durumu: İlk zarımızı artık bulduk, 1 2 2 3 3 4. İkinci zarı da kısmen numaralandırdık: 1-3-4. Bu zarlarla 2 + 4, 2 + 4, 3 + 3, 3 + 3 olayları 6 ediyor. Bir olay daha lazım 6 eden. İkinci zarın bir yüzünü de 5 ile numaralandıralım: 1-3-4-5. Bu durumda bir 1 + 5 olayı da 6 verir. Toplam 7 durumu: Mevcut zarlarımızla 2 + 5, 2 + 5, 3 + 4, 3 + 4, 4 + 3 olayları toplamda 7 ediyor. 7 etmesi gereken bir olaya daha ihtiyaç var. İkinci zarın yüzlerinden birini de 6 ile numaralandıralım: 1-3-4-5-6. Son olarak 1 + 6 olayı da 7 verir. Elimizdeki yeni zarlarla toplamı 8 eden beş farklı olay olduğunu görmek kolay. Gelelim toplamın 9 olduğu durumlara. 3 + 6, 3 + 6, 4 +5 olayları toplamda 9 ediyor. Bu toplamı veren bir olay daha lazım. İkinci zarın açıkta kalan son yüzünü 8 ile numaralandırırsak bir de 1 + 8 olayı toplam da 9 edecek. Bu aşamada iki tane yeni zar elde ettik. 1 2 2 3 3 4 ve 1 3 4 5 6 8. Geriye kalan toplamların da standard zarlarla aynı sıklıkta geldiğini göstermek artık kolay! Sizlere bırakıyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/gorsel/4-boyutlu-mercek-ve-polenler.html", "text": "Fotoğraf makinası benim için anı yakalayan, o anda gözümle gördüğüm sahneyi donduran bir araç olmanın yanında, algılarımın sınırlarını da genişleten, göremediğim şeyleri bana gösteren bir araç. Yakına odaklanabilen makro lensler sayesinde gözümün göremeyeceği detayları görebiliyorum, kısa pozlama sayesinde gözümün ve beynimin algılayamayacağı kadar kısa sürede olup biten olayları dondurup inceleyebiliyorum, f değeri düşük lensler ve uzun pozlama sayesinde gözümün göremeyeceği kadar soluk ışıkları görebiliyorum, aralıklı çekilen kareleri peş peşe hızlı oynatarak beynimin hareket olarak algılayamayacağı kadar yavaş gerçekleşen değişimleri hareket olarak anlamlandırabiliyorum, hesaplamalı fotoğrafçılık ile birçok kareyi birleştirip arada saklı olan bilgileri ortaya çıkartabiliyorum. Bu ay size fotoğraf makinasının algımızı bir değil aynı anda iki ölçekte genişlettiği bir örnek hazırladım; hem görüntüyü büyütecek hem de zamanı hızlandıracağız. Yukarıdaki fotoğrafın ortasında gördüğünüz şey bir Japon gülünün polenlerini içinde barındıran, henüz açılmamış olan bir polen kesesi . Etrafta ise daha önce açılmış keselerden çıkmış olan polenleri görüyorsunuz. Stamenlerin şişme boyun yastığına benzeyen şekillerini şu fotoğrafta daha iyi görebilirsiniz. Bu fotoğrafın hikayesi komuşumuzun bahçesindeki çiçeklere baktığımda bazı çiçeklerde polen keselerinin açılmış bazılarında ise açılmamış olduğunu fark etmem ile başladı. Biraz bakınınca polen keselerinin yarısı açılmış, yarısı açılmamış olan bir çiçek bulmam çok sürmedi. Hemen çiçeği ödünç alarak içine su doldurduğum ufak bir kaba koydum. Fotoğraf makinamı, makro lensimi, tripodumu, üzerine difüzör taktığım flaşımı hazırlayıp mavi bir tabağı fon, kağıt havluları da reflektör olarak kullanarak sahneyi hazırladım. Fotoğraf makinamı bilgisayara takarak her 1 dakikada bir çekim yapacak şekilde time-lapse sistemi kurdum ve lensi tam açılmak üzere olan bir polen kesesine yönelttim. Çekime başladıktan bir süre sonra 1 dakikalık aralıkların çok uzun olduğu fark ettim ve fotoğraflar arasını 5 saniyeye düşürdüm. Sonlara doğru bir noktada hareket iyice yavaşladığı için kareler arası süreyi yeniden 1 dakikaya çıkarttım. Böylece 2 saat süre zarfında yaklaşık 430 kare çekmiş oldum. Bilgisayara aktardığım fotoğrafların renklerini ve tonunu Adobe Lightroom ile ayarladıktan sonra VirtualDub üzerinde Deflicker eklentisi ile kareler arasındaki ışık farklarını giderdim. Time-lapse çekimlerde tek tek çekilmiş olan kareler arasında ışık farkları oluyor. Bunun bir nedeni poz süresinin her seferinde tam aynı olmaması diğer nedeni de flaş kullanıldığında flaşın her karede tam olarak aynı gücü vermemesi. Kareden kareye değişen bu küçük farklar resimlerin peş peşe hızla gösterildiği videoda titreme olarak kendini gösteriyor ve izleyen için epey rahatsız edici olabiliyor. 430 karenin birleşmeşi ile oluşan video sadece 14 saniye sürdüğünden süreyi biraz uzatmak istedim bunun için de AviSynth isimli ücretsiz bir programla videoda hareket analizi yapıp karelerin arasını doldurdum, böylece video 28 saniye uzunluğa ulaştı. 3.88 x 2.18 milimetre boyutlarındaki bir sahnede geçekleşen bu aheste şovu başta ve sonda 900, ortada ise 75 kere hızlandırılmış olarak aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz. Detayları görebilmeniz için tam ekran ve HD (1080p) formatta izlemenizi tavsiye ederim. İyi seyirler. Video künyesi |Kamera |: Canon EOS 7D |Lens |: Canon MP-E 65 |Odak uzaklığı |: 65mm |Diyafram |: f/8.0 |Büyütme |: 4x |Poz Süresi |: 1/250sn |Poz Sayısı |: 430 |ISO |: 100 |Flaş |: Canon 430EX II |Yazılımlar |: Adobe Lightroom, VirtualDub, AviSynth, Deflicker"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/guncel/kizil-gezegeni-kesif-yolunda.html", "text": "Uzun yıllar boyunca komşumuz Mars merakı üstünde toplayan bir gezegen olmuştur. Öyle ki bilim insanlarının yanı sıra bilimle uğraşmayan insanlar bile Mars ile ilgilenmişler, bu kızıl komşumuz hakkında çeşitli efsaneler uydurmuşlardır. Ortaya atılan asılsız iddialara karşı bilim insanları boş durmamış, Mars'ı gözlemlemişler ve gezegene uzay araçları göndermişlerdir. Mars ile ilgili gözlemler ve gezegene gönderilen uzay araçlarının sayısı arttıkça Mars hakkındaki bilgilerimiz de artmıştır; fakat bilimin her dalında olduğu gibi bildiklerimizin artması merak ettiklerimizi de artırmıştır. Mars'a gönderilen Spirit (2004-2010) ve Opportunity (2004-günümüz) isimli uzay araçları Mars yüzeyi hakkında bilgilerimizi arttırdı. 2011'in Kasım ayında fırlatılan ve 2012'nin Ağustos ayında Mars'a ulaşan, günümüze kadar Mars'a gönderilen araçlardan teknolojik donanımı en fazla olan Curiosity bu bilgilerimizi katladı. Mars yüzeyindeki mineralleri analiz eden Curiosity sadece sıvı su varlığında oluşabilecek mineralleri buldu, kurumuş akarsu yataklarının fotoğraflarını gönderdi. Bu veriler sayesinde Mars'ta bir zamanlar suyun sıvı halde bulunduğunu öğrendik. Sıvı su varlığı demek bu gezegende bir zamanlar mikroskobik de olsa yaşam formlarının olabileceğini düşündürüyor. Yüzey araçları olan Spirit, Opportunity ve Curiosity bize bu değerli bilgileri vermiş oldular. Peki, bu yeni bilgilerin doğurduğu yeni sorular neler? Madde vardan yok olamayacağına göre Mars'ta bir zamanlar var olan su nereye gitti? Bir tek su da değil, suyun sıvı halde kalmasını sağlayacak Mars atmosferi nerede? İşte bu soruların cevabı Mars'a yeni gönderilen iki uzay aracı ile araştırılacak. Bu araçlar daha önce gönderilen yüzey araçlarının aksine Mars yörüngesine oturacak ve gezegenin atmosferini araştıracak. Araçlardan ilki ISRO tarafından gönderilen ve Eylül 2014'ün 24'ünde Mars yörüngesine girmesi beklenen MOM , diğeri ise NASA tarafından gönderilen ve MOM'dan 3 gün önce 21 Eylül'de yörüngeye girmesi beklenen MAVEN . ISRO'nun gönderdiği uzay aracı Hindistan'ın Mars'a gönderdiği ilk araç olduğundan bu görev onlar için bir nevi deneme görevi olacak. Bu sebeple bu yazımda bilimsel hedefleri teknolojik hedeflerinin gerisinde kalan MOM'dan çok MAVEN'den ve görevlerinden bahsedeceğim. İlk önce Hindistan'ın uzay aracına bakalım, daha sonra asıl konumuz olan MAVEN uzay aracına dönelim. Mars Orbiter Mission Hindistan'ın ilk gezegenler arası uzay aracı olan MOM, hedefine ulaşması durumunda ISRO; Sovyet Uzay Programı, NASA ve ESA'nın ardından Mars'a ulaşan dördüncü uzay ajansı olacak. 5 Kasım 2013'te fırlatılmış olan MOM'un 24 Eylül 2014'te Mars yörüngesinde istenilen yüksekliğe oturtulması planlanıyor. Uzay aracının görevlerini teknolojik ve bilimsel görevler olarak iki kategoriye ayırmak mümkün. Bunlardan ilki ve asıl olan görevleri - Dünya'dan yönlendirerek hareket ettirilen ve Mars yörüngesine oturtulan bir uzay aracının yapımı, gönderilmesi ve Mars yörüngesine sokulması, - Uzayda haberleşme, yön bulma, görev planlama ve yönetiminin yapılması, - Özerk özelliklerini kullanarak aracın beklenmedik durumlarla başa çıkmasını sağlamaktır. Uzay aracının ikincil görevi ise bilimsel araştırma yapmak. Bu doğrultuda araç sahip olduğu donanımlarla Mars'ın yüzey özelliklerini belirleyecek; yüzeyin morfolojisini, mineral yapısını ve gezegenin atmosferini araştıracak. MOM bu ikincil görevlerini gerçekleştirmek için birtakım donanımlar taşıyor. Bu bilimsel donanımlarını yaptıkları görevlere göre üçe ayırabiliriz: Atmosfer araştırmaları, parçacık araştırmaları ve yüzey görüntüleme çalışmaları. Bunlardan ilki olan atmosfer çalışmalarını yapacak olan donanımlar şöyle: - LAP : Bu fotometre sayesinde MOM, döteryumun hidrojene olan oranını ölçecek. Döteryum, hidrojenin kararlı bir izotopu ve çekirdeğinde bir nötron ve bir proton içeriyor. Bu oran sayesinde uzaya kaçan suyun miktarı kestirilebilecek. - MSM : Mars atmosferindeki metan miktarını ölçecek ve eğer metan varsa kaynaklarının yerini bulmaya çalışacak. MOM'un parçacıklarla ilgili çalışmasını MENCA isimli bileşeni yapacak. Bu birim sayesinde MOM ekzosferdeki nötr bileşikleri analiz edecek. Yüzey görüntüleme çalışmaları ise TIS ve MCC tarafından yapılacak. TIS, Mars yüzeyindeki sıcaklık ve salınımı ölçerek Mars'ın yüzeyinin bileşimini ve mineral yapısını araştıracak. MCC ise Mars yüzeyinin görünür ışıktaki fotoğraflarını çekecek. MOM tüm bu görevleri 24 Eylül'de oturacağı elips şeklindeki yörüngede gerçekleştirecek. Uzay aracının kızıl komşumuza en yakın olduğu konumda yüzeye uzaklığı 365 kilometre olacak. En uzak konumda ise yere uzaklığı 80.000 km olacak. Mars Atmosphere and Volatile Evolution MOM'a göre bilimsel çalışmaları daha çok ön planda tutacak olan MAVEN, 18 Kasım 2013'te fırlatıldı. MAVEN'in görevi temel olarak Mars atmosferini incelemek, böylece Mars'ta bir zamanlar bulunan sıvı suyun ve atmosferin nereye gittiğini bulmak. MAVEN bu amaçla Mars'a giden ilk uzay aracı olma özelliğini taşıyor. Bu görevi gerçekleştirmek için hala yolda olan MAVEN'in 21 Eylül 2014'te Mars yörüngesine girmesi bekleniyor. MAVEN'in NASA tarafından yönetilen Twitter hesabından 14 Ağustos 2014'te yapılan duyuruya göre o tarihte toplam yolun sadece %10'u kalmış durumdaydı. MAVEN de tıpkı MOM gibi eliptik bir yörüngeye oturacak. Mars'a en yakın olduğu durumda yerden yüksekliği 150 kilometre, en uzak olduğunda ise 6200 kilometre olacak. Mars atmosferinin bir zamanlar suyu sıvı tutabilecek kadar yoğun olduğunu söylemiştik. Bu atmosferin yaklaşık %99'u uzaya kaçmış durumda ve bunun sebebinin gezegenin soğuması sırasında manyetik alanının azalması ve güneş rüzgarlarının atmosferi süpürmesi olduğu düşünülüyor. MAVEN de tam burada devreye girerek bu kaçışın tarihini araştıracak ve Mars'ın iklim değişimini belirleyecek. Bunu da atmosferden şu andaki kaçış oranını ölçerek kestirmeye çalışacak. Böylece zaman içinde Mars atmosferinin değişimi araştırılacak. 2,3 m x 2,3 m x 2 m boyutlarında kübik şekilli MAVEN, güneş panelleriyle beraber toplamda 11,4 metre uzunluğunda ve kalkıştaki yakıt yükü hariç 903 kilogram ağırlığında. Bu paneller sayesinde araç, Mars Güneş'ten en uzak olduğu konumda bile 1135 Watt güç üretebilecek. Araç Electra iletişim sistemi ile saniyede 10 Mbit'e kadar veri alışverişi yapabilecek. MAVEN'in dört temel bilimsel görevi var. Mars yörüngesine girdikten sonra yerine getireceği görevler şunlar: - Mars atmosferinden uzaya kaçan kararlı bileşiklerin atmosfer değişimindeki rolünü araştırmak, - Üst atmosferin ve iyonosferin şimdiki durumunu ve bunların güneş rüzgarları ile etkileşimini araştırmak, - Nötral gazların ve iyonların uzaya kaçma hızlarını ve bu kaçışı yöneten süreçleri araştırmak, - Mars atmosferindeki kararlı izotopların oranlarını belirlemek. Bu görevleri gerçekleştirmek için MAVEN'in de bazı bilimsel ekipmanları var. Bu ekipmanlar üç farklı kurum tarafından yapıldı. Bunlardan P&F Paketi California Üniversitesi Uzay Bilimleri Laboratuvarı tarafından yapıldı ve şu alt birimleri içeriyor: - Güneş Rüzgarı Elektron Analizcisi : Güneş rüzgarlarındaki ve iyonosferdeki elektron miktarını ölçecek birimdir. - Güneş Rüzgarı İyon Analizcisi : Güneş rüzgarlarındaki ve manyetik alandaki iyon yoğunluğunu ve hızını ölçecek birimdir. - Termal-üstü ve Termal İyon Bileşimi : Termal iyonların ve orta enerjiyle kaçan iyonların miktarını ölçecek altbirimdir. - Güneşten gelen yüksek enerjili parçacıkların atmosferin üst tabakalarındaki etkilerini ölçecek bir birim, - Langmuir Probu ve Dalga Anteni : İyonosferin özelliklerini araştıracak ve atmosfere giren ultraviole dalgaları ölçecek birimdir. - Magnetometre : Gezegenler arası güneş rüzgarlarının ve iyonosferin manyetik alanını ölçecek birimdir. İkinci paket olan RS Colorado Üniversitesi Atmosfer ve Uzay Fiziği Laboratuarı tarafından yapıldı. Bu paket Görüntüleyici UV Spektrometresi adı verilen ve atmosferin üst kısmı ile iyonosferin tüm gezegen çapında karakteristiklerini ölçecek olan birimi içeriyor. Üçüncü ve son paket ise Goddard Uzay Uçuşu Merkezi tarafından yapıldı ve taşıdığı Nötral Gaz ve İyon Kütle Spektrometresi ile nötr gazların ve iyonların izotoplarını ve bileşimlerini ölçecek. Sonuç Tüm bu araştırmalar bize çok yakın da olsa bir o kadar uzak olan kızıl dostumuzu daha iyi bilmek için yapılıyor. Bu bilgiler yine de salt bilmek amacının ardında elbet başka amaçlara da hizmet edecek. Mars'a insan göndermek için sırada bekleyen kurumlar bu bilgileri daha iyi simülasyonlar yapmak için ve Mars'a gönderilen insanların orada daha rahat şartlarda çalışması için kullanacaklar. İnsanoğlunun yaşadığı gezegeni nasıl kirlettiğine bakacak olursak yakın bir gelecekte başka bir yuva bulmak gerekeceği çok belli. Bu yıl gezegenimizin sürdürülebilir olması için gereken kaynakları 19 Ağustos 2014 tarihi itibariyle tüketmiş bulunduğumuz haberleri çıktı. Hava kirliliği ve Dünya'nın ortalama sıcaklığı artıyor. Şu anda sadece kurgu olarak düşünülen başka gezegende koloni kurma fikri gelecekte gerçek bir ihtiyaç olabilir. İşte böyle bir durumda şu anda elde edilen bilgilerin çok işimize yarayacağı şüphe götürmez bir gerçek. Uzay konusunda araştırmalar yapan, diğer gezegenlerde yaşanabilirlik için neler yapılması gerektiğini bilen ülkelerin diğer ülkelere üstünlük sağlayacağı kesin. Bu nedenle MOM ve MAVEN'in göndereceği bilgileri heyecan ve merakla bekliyoruz. Notlar - MAVEN'i twitter ya da facebook hesabından takip edebilir, güncel gelişmeleri izleyebilirsiniz. - NASA'nın geliştirdiği mobil uygulamalara şu siteden erişebilir ve gönderilen uzay araçlarının üç boyutlu görüntülerine göz atabilirsiniz: http://www.jpl.nasa.gov/apps/#spacecraft3d"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/incelemeler/platonda-muzik.html", "text": "Müziğin amacı güzellik sevgisi değil de nedir? Platon Müzik... Sizce nedir? Benim için hayatın ta kendisi desem? Siz de benim gibi Müziksiz yaşayamam diyenlerdenseniz ele alacağımız bu kitap sizin için de oldukça ilginç olabilir. Kitabevinde gezinirken şans eseri denk geldiğim ve ilk bakışta dikkatimi çeken bir kitap oldu; Platon ve Müzik. Platon diğer adıyla Eflatun denildiğinde pek çoğumuzun aklında felsefik çıkarımları gelir, en bilenini de ideal devlettir. İşte böyle bir düşünürün müzik ile bağlantısının ne olabileceği sorusu bile kitabı elinizde bir süre incelemenize neden oluyor. Bu yazıda aslında tez olan güzel bir kitabın ışığında, felsefeden müziğe doğru kısa bir yolculuğa çıkacağız ama öncesinde çok kısa Platon'dan bahsedelim. Platon (M.Ö. 427-347) Felsefe dünyasının akla gelen ilk isimlerinden Platon M.Ö. 427-347 yılları arasında yaşamış ünlü bir filozoftur. Atina'lı aristokrat bir ailenin üyesi olan düşünür, iyi bir eğitim almıştır. Yunan felsefesinin materyalist anlayışının karşıtı olan idealist felsefenin temsilcisi olan Platon, dünyayı dinsel bir bakış açısıyla algılar ve iyi düşüncesini temel olarak alır. Bu noktada hocası Sokrates'ten etkilendiğini söyleyebiliriz. Platon, toplum ve devlette ortaya çıkan o günkü mevcut bütün politik sorunların temelinde ahlaki çöküntünün yattığını öne sürer. O dönemin Atina'sında olan politik kriz, ahlaki bir krizdir ve bunun çözümü iyi insan yaratmayı hedefleyen ideal bir düzenin kurulmasıdır. Sokrates'ten etkilenerek etik ve politika arasındaki ilişkinin bağlayıcı ve belirleyici olduğunu savunur. Sorun ahlaki bir sorundur, sorunun çözümü adalettir ve adaleti sağlayan da devlettir. Filozofların ve kendilerini felsefeye adamış insanların yönettiği devlette yaşayan bireyler mutlu olacaktır. Platon'a göre ideal devlete ulaşma yolunda mevcut sistem tamamen yok edilmelidir. Köklü bir değişim için ideal devletten bireylere inen bir sistem kurulmalıdır, bireylere eğitimle bilgi aktarımı yapılmalı, felsefenin öğretilmesi gerekmektedir. Platon çok sayıda eser yazarak felsefesini ortaya koymuştur, Sokrates'in felsefesini tanıtmaya yönelik yazdığı ve Sokrates'in ağzından anlatılmış diyologları; SokratikDiyologlar bilinen önemli felsefik yazınlardan biridir. Eğitime verdiği önem sebebiyle dönemin en önemli araştırmacılarını açtığı Akademia'da toplamıştır. Akademia girişinde Geometri bilmeyen buraya girmesin yazan tarihteki ilk felsefe okulu aynı zamanda tarih, astronomi, hukuk, retorik... vb. branşlarda eğitim verilen bir yapı olmuştur. Müzik eğitiminin verilmesi de yine dikkat çekicidir. Platon'un felsefik düşüncelerinden daha detaylı bahsedersek; bu dünya ve dünyaya ait varlıklar gerçekte yoktur, sürekli bir değişim söz konusudur. Ona göre gerçek olanlar İdealardır. İdealar bu dünyadaki varlıkların asıllarıdır. Dünyadaki tüm cisimlerin birer ilk örneği vardır. Platon, ideaları insanların dünyadaki çabalarını temel alarak ifade eder şöyle ki; insanlar bu dünyada hep iyiyi, güzeli arar halbuki insan bunlara hiçbir zaman tam olarak ulaşamaz. Bu nedenle bu idealar ayrı bir dünyada yer almaktadır, bu idealar dünyasının kendine ait kusursuz bir ideal devleti, mutlak güzellik standardı ve kusursuz insanı vardır. Platon diyologlarında bu ideal devletten sıkça söz etmiştir, Devlet adlı eserinde adaletli ve ideal devlet modelinden detaylı olarak ele almıştır. Platon'un ideaları sonsuz ve kusursuz varlıklardır ve sadece akıl yoluyla kavranabilirler. İdealara karşılık olarak fenomenler vardır, fenomenler duyular yoluyla algılanır. Duyu organlarımız bizi doğru bilgiye ulaştıramaz, Varlık duyu dışı manevi bir kavramdır ve onu algılamak için duyu organları yetersizdir. Bu noktada devreye ruh girer, ruh ölümsüzdür ve beden içerisinde bulunması geçici bir durumdur. Bedenin ölümü ruhun özgürlüğünü temsil eder, ruh yeryüzüne çok kez gelir bu nedenle ruh episteme adını verdiği gerçek bilgiye sahiptir. Fenomenler dünyasında ise gerçek bilgi yoktur onun yerine doxa vardır yani doğru sanı vardır. İnsanların içinde doğru bilgi vardır ama bunu anımsamak gerekir. İnsan anımsayarak öğrenir. İdealara sadece gerçek bilgi ile ulaşırken, sanılarımıza duyular ile ulaşırız. Platon'un savını bir örnekle daha detaylı açıklayalım; Karşımızdaki insanın sahip olduğu fiziksel özellikleri görme duyumuz sayesinde açıklayabiliriz ama onun insani özelliklerini kendimizde bulunan iyi kavramına göre söyleriz. Sahip olduğumuz iyi kavramı bizim doğuştan içimizde yer alan sadece anımsayarak ortaya çıkardığımız bir kavramdır. Platon siyaset felsefesi üzerine oldukça eğilmiş bir düşünür olma özelliği göstermektedir. Kötü devlet yönetimi ancak felsefi düşüncenin öğrenilmesi ve öğretilmesi sayesinde değiştirilebilir. Devletin görevi bireyleri mutlu etmektir, böyle bir devlet de ancak filozof yöneticilerle yönetilebilir. Yine ona göre insan yalnız yaşayamaz, toplumun bir parçasıdır. İhtiyaçlarını toplum sayesinde giderir, bundan yola çıkarak toplum insan arasında sıkı bir bağ vardır. Bu bağı koruyacak, insanı mutlu kılacak tek yapı ise devlettir. İnsan ruhunda yer alan üç bölümün devlette de karşılık bulmaktadır. Bu karşılıklar özetle şöyledir: Ruh Davranış Devlet Erdem Akıl Düşünme Yöneticiler Bilgelik İrade Koruma Koruyucular Cesaret Arzu Zevk Alma Üreticiler Ölçülülük Platon yöneticiler ve koruyucuların eğitiminin oldukça önemli olduğunu söyler, alacakları eğitim 20 yaşına kadar süren, ruh ve beden eğitimidir. Bu eğitimin yanı sıra insanların çocukluk döneminde almaları gereken insan ruhunu şekillendirici bir eğitim daha vardır. Beden eğitiminde jimnastik yapılırken ruh eğitiminde ise müzik devreye girer. Bu eğitimi tamamlayanlar arasında eksiği olanlar koruyucu olarak devlet içinde konumlandırılırken yönetici olacakların eğitimlerine matematik ve diyalektik ile devam etmesi gerekmektedir. Bu aşamada da başarılı olanlar 15 yıllık politika ve devlet yönetimi eğitimi almalı ancak bundan sonra devlet yönetiminde söz sahibi olmalıdır. İyi bir devlet yönetici ancak böyle olunur. Buraya kadar kısaca Platon'un genel felsefesini ele aldık, şimdi müziğin rolünü ele alalım; İdealar sayesinde iyi ve mutlu insanlara ulaşma düşüncesine sahip Platon için sanat ve sanatçı oldukça önemlidir. Önemli olmasına karşın aynı zamanda sanat başlı başına ürkütücü bir durumdur. Çünkü sanat ruha etkisi olabilecek bir kavramdır, bu nedenle sanatı kısıtlamak gerekebilir. Sanat taklittir. İdeal bir devlette yer alacak sanatçıların erdemli ve iyi insanları taklit eden, insanlarda hoş duygular uyandıran kişiler olması gerektiğini savunur. Bu kişiler, tanrıyı öven ilahiler ya da iyi insanları öven metinlerini okuyabilirler. Bu noktada Platon'un sanatçının sahip olduğu yaratıcılığı ve özgünlüğü yok saydığını, onun toplum içerisinde sadece bireylere mutluluk veren bir role yakıştırdığını net bir şekilde görüyoruz. Platon'un sanat için genel bakışı bu şekilde, peki müzik için bakış açısı ne olabilir? Akademia'da diğer branşların yanı sıra müzik üzerine eğitim verdiğini biliyoruz. Felsefesi içerisinde bunun altında yatan nedene kısaca göz atalım; Müzik Platon'un yaşadığı dönemde Antik Yunan'da toplumsal bir etkinliktir. Yapılan kutlamaların hepsinde müzik ve şiir mutlaka yer almaktadır. Dolayısıyla toplum üzerine felsefik yorum yaparken müziği dışlamak imkansızdır, onun da toplum içerisindeki rolü net bir şekilde ifade edilmelidir. Bu noktada çok kısa Antik Yunan'da müzikten bahsetmek iyi olacaktır. Müzik; eski Yunan dilindeki mousiketekhne sözcüğünden türemiştir. İlk kullanımına Hesiodos'unTheogonia'sında rastlanır. Buradaki Musalar, yaradılışı müzikli şiirlerle anlatan Zeus'un kızlarıdır. Bu tanrıçalara ve onların sanatına inananlar onlar için her dört yılda bir şenlikler düzenleyerek, onların sanatını yaşatmışlardır. Antik Yunan'da müziğin rolünü bu durumdan da net olarak görüyoruz. Müzik toplumsal yaşantının içerisinde vazgeçilmez bir unsurdur. Müziğin büyü amaçlı ortaya çıktığına inananların yanı sıra müziğin tanrılar tarafından bulunduğuna dair çeşitli inançlar da söz konusudur. Bu sadece Antik Yunan'da değil, Eski Mısır'da da böyledir. Hal böyleyken Platon gibi bir düşünürün toplum üzerine geliştirdiği felsefik düşüncelerinde müzik önemli bir noktada ele alınacaktır. Platon müzik konusunu ele alırken, müziğin dinsel, büyüsel, mitsel, ruhani bütün etkilerini düşünür, müzik tüm yönleriyle bir toplumu nasıl etkiler sorusu onun başlıca sorusudur. Bunun yanı sıra müziğin bir teknik ve bilimsel yönü vardır. Ve son olarak çalgıların rolü de önemlidir. Platon Antik Yunan müziğinin Mısır, Çin ve Mezopotamya uygarlıklarından etkilendiğini düşünür ve bu konu üzerine de eğilir. Bu etkinin büyük ölçüde Mısır'a seyahat eden Pythagoras'dan kaynaklı olduğu savunur. Platon'un İdeal Devlet anlayışını, bunun için alınması gereken eğitimleri ele almıştık, müzik de bu eğitim içerisinde Platon için önemli bir noktada durur. Müzik insani duyguları ortaya çıkarabilen yegane kavramlardan birisidir bu noktada insanın karakterini geliştirirken, insanı fazla yumuşak ve coşkulu hale getirmesi tehlikesine de sahiptir. Fazla coşkunun ne gibi bir tehlikesi olabilir derseniz, yönetici ve koruyucular için bu durumun devlet güvenliği açısından sıkıntı yaratacağını düşünür. Yunan'ın katı, kuralcı ve siyasi karakterli eğitimi Sparta'dan etkilenerek müzik eğitiminin de belli bir amaca yönelik ve disiplin altında yapılması gerektiğini öne sürer. Müzik en önemli eğitim aracıdır. Çünkü ritm ve makam ruhumuzun derinliklerine kadar sokularak bizi çepeçevre sarar, ona soylu davranış kazandırırlar. İnsan doğru bir müzik eğitimi almışsa ruhu da güzelleşir aksi halde tersi olur. Layıkıyla müzik eğitimi almış bir insan sanattaki ve doğadaki hatalarını ve eksiklerini en dikkatli kişi olarak bir bakışta sezeceği için de güzel şeyleri sevip övme ve ruhunu onlarla besleme imkanı bulup kendisini de güzelleştirir, kusursuz biri olur. Glaukon'ladiyologunda Platon müziğin rolünü bu şekilde net olarak ifade eder. Fiziksel dünya için jimnastik ne kadar önemliyse kişinin ruhu idealar için de müzik o denli önemlidir. Müzik, iyi örnekleri yansıtan, ilahi sevgiyi vurgulayan şekilde yapılmalıdır. Bunun aksi örnekler ideal bir devlette yasaklanmalıdır. Bu görüşü sebebiyle Platon'un sansürcü bir anlayışa sahip olduğunu da söyleyebiliriz. Teknik olarak müziğe yaklaşımında ise söz ve ses uyumuna önem verdiğini görüyoruz. Güzel bir şarkı, makam, ritm ve sözden oluşur ve bu üç unsurun uyum içerisinde olması gerekir. Şarkılarda hüzne yer olmamalıdır ama müzik eğlence amaçlı da olmamalıdır. İçki masalarında dinlenilen ve gevşeklik yaratan makamlara da bu nedenle karşı çıkmaktadır. Dönemin çalgıları Arp, Lir, Kitara ve Aulos için de yorumları vardır. İdeal devlette çalınabilecek makamlar için çok telli bir çalgı olan Arp gereksizdir, ona benzeyen Lir ve Kitara yeterlidir. Aulos ise, diğer zararlı makamları da çalmaya elverişli olduğu için sakıncalıdır. Platon'un temel korkusu müziğin devlet otoritesini olumsuz etkilemesidir, bu nedenle diğer sanat dalları gibi belli bir otokontrol sistemi mutlaka olmalıdır. Yasalar ismini diyalogunda, Şarkılarımız, bizim yasalarımızdır demiştir. 80 yaşlarında yazdığı bu diyalogunda İdeal Devlet'in sahip olduğu yasaları ele almış, müziğin çok sıkı denetimden geçmesi gerektiğini belirtmiştir. Müziğin yanı sıra dans da ideal devlet içerisinde yer almaktadır, ama dans da müzikle bir bütünlük göstererek yine sadece iyiye yönlendirme yapan nitelikte olmalıdır. İyi eğitim almış biri hem dans edebilmeli hem de iyi şarkı söyleyebilmelidir. Farklı yaş gruplarına göre üç farklı koro, herkesin müzik eğitimi alması noktasında oldukça etkili olacaktır. Musalar Korosu Apollon Korosu (30 yaş altındakiler) Dionysos Korosu (30-60 yaş arasındakiler) Bu korolarda eğitim veren müzik öğretmenleri de yasalar çerçevesinde uygun makamlarda eğitim verecek, kendi isteklerine özel bir eğitim vermekten kaçınacaklardır. Sonuç olarak Platon, İdeal Devlet düzenini savunan ve bu düzene ulaşmada da müziği eğitim amaçlı kullanmayı savunan bir düşünür olmuştur. İyi ve mutlu bireyler yaratma düşüncesinde olan düşünür ruhun iyiliği ve güzelliğine ulaşmada müziği bir araç olarak kullanmak istemektedir. Müziği bir amaca yönelik araç olarak kullanmayı istemesine bağlı olarak özgür yapılan her türlü müziği sakıncalı bulmakta ve yasaklanması gerektiğini düşünmektedir. Müzik aynen matematik gibi bir sisteme sahiptir ve makam, söz, ritm arasındaki uyum oldukça önemlidir. İnsani duyguları etkileyebilen müziğin sakıncalı bir hale gelmemesi için belli yasalar ile denetim altında tutulması gereklidir. *Bu yazıda kısaca Platon'un felsefesinde müziğin yerini ele aldık ama daha detaylı bilgi isterseniz Platon'da Müzik isimli kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Keza Antik Yunan müzik sistemini, çalgıların özellikleri ve ortaya çıkışlarını, Antik Yunan toplumsal yaşamını detaylı olarak öğrenebilirsiniz. Yazının başında da belirttiğim gibi aslen bir tez olan bu kitabın oldukça öğretici olduğunu ve keyifle okuduğunu söyleyebilirim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/09/incelemeler/sinemadan-edebiyata-cilgin-bilim-insani.html", "text": "Deli öyle mi? Yaşamın sırrını çözmüş biri deli mi kabul ediliyor?... Ben perdeyi araladım. Bir hayat yarattım. Yaşamdan yaşamın sırrını ele geçirdim. Şimdi beni anlıyor musun? Gitmiş olanların hayatlarından bir hayat yarattım Dr. Von Niemann, The Vampire Bat Dağınık saçları, kurnaz bakışları, boğazlı önlüğü ve eldivenleriyle çılgın bilim insanı figürüne dünya klasiği romanlarda, dizilerde, sinema filmlerinde, çizgi-romanlarda ve daha pek çok alanda oldukça sık rastladığımız bir gerçek. Özellikle bilim-kurgu türünün olmazsa olmazlarından sayılan bu çılgın bilim insanları Howie tarzı boğazlı önlükleri Almanca'dan devşirme soyadları ve kendilerine özgü aksanları ile kahkaha atan sinir bozucu bir klişeye dönüşmüş durumda. Aşırı davranışlarla betimlenen kurgu bilim insanları erdemli veya ahlaksız, ayık veya deli olarak farklı kişiliklerde karşımıza çıkmakta; ancak ortak noktalarında bilimi ve teknolojiyi hayallerimizin ötesinde amaçlar için kullanmaları vardır. Çoğu zaman kurgusal teknolojiyi kullanarak tanrı rolüne bürünür ve dünyayı yönetmek veya yok etmek için çalışırlar. Genellikle negatif figürler olarak kurgulansalar da insanlığa hizmet etmek için yanıp tutuşan iyi kalpli olanları da vardır. Bazıları ise aşırı takıntılı tavırları ile iyi amaçlarla yola çıksalar da kötü sonuçlara yol açarak kazara kötü olurlar. Belirgin olarak bilimsel yöntemi kullananlar ve doğaüstü güçlere yönelenler olmak üzere iki farklı temel üzerinde yükselebilen bu figürü öncelikle bir kaç sınıfa ayırabiliriz. Simyacı Yaşadığımız dünyada bu kişilerin sözdebilimciler oldukları kabul edilir. Çoğu zaman mucize ilaçlar, sihirli iksirler yapmaya çalışmış zaman zaman ruhani hevesler edinmiş bu kişilere insanlık tarihinde sıkça rastlanmıştır. Bu anlamda gerçek örneklerinden ilhamla ilkel bilim yapan takıntılı, ruhani kişiler olarak kendilerine kurguda yer bulmuşlardır. Dünya edebiyatında önemli bir figür olan Faust, şüphesiz bu sınıfta yer alacaktır. Faust efsanesi farklı şekillerde ele alınsa da hepsinin ortak paydasında bilgi ve doğaüstü güç karşılığında şeytan ile anlaşma yapan felsefi arayış içinde doğanın sırrını çözmeye çalışan bir protagonist görüyoruz. Ahmak Asosyal Virtüöz Dalgın profesör olarak kalıplaşmış, insani ilişkilerde garip karşılanan ancak yaptığı işte bir şekilde iyi olmayı başaran kurgu bilim insanı tipidir. En iyi örneklerinden biri yakın zamanda hayatın kaybeden Robin Williams'ın Flubber adlı komedi filminde canlandırdığı Professor Philip Brainard'dır. Brainard duyguları olan sevimli yeşil bir madde üretmeyi başaran sakar, ahmak bir profesördür. Dahi Maceracı Fiziksel ya da zihinsel dünyasında maceracı yapıya sahip bu kurgu tipi toplumun bilimsel iyimserlik zamanlarında ortaya çıkar. Genellikle tutkulu mucitlerdir. Geleceğe Dönüş filminden tanıdığımız zamanda yolculuğun mucidi Emmett Brown dağınık beyaz saçları, kurnaz bakışları ve mucit tavrı ile aynı zamanda çılgın bilim insanı figürünün bir parodisi kabul edilir. Çaresiz Bilim İnsanı Genellikle keşfi üzerindeki kontrolü kaybettikten sonra çaresizliğe düşen ve sonuçları ile yüzleşmek için kendini soyutlayan bilim insanı tipidir. Bilinen en iyi örneği yarattığı Frankenstein canavarı üzerindeki kontrolü kaybederek kendisini toplumsal ahlak ve etik karmaşa içinde bulan Dr. Victor Frankenstein'dır. Dünya'yı Kurtarmayı Amaçlayan İdealist Bilim İnsanı Bilim odaklı bir ütopya kurma ideali ile hareket eder ama çoğu zaman bireysel aşamalarda yetersiz tabanlı bir sistem ile çatışan. En kabul edilebilir kurgu bilim insanıdır. 2001 yapımı Yapay Zeka filmini hatırlayalım. Bir mucit, insanlığın ve dünyanın sorunlarına çözüm bulması amacıyla kendi varlığının farkında olan bir tür yapay zeka geliştirir ve bu yapay zekaya sahip David adında bir robot çocuk filmin başrolündedir. Bilimin imkanları ile sarhoş olmuş bu dahi bilim insanı karakterlerinin ilk örneği olarak Yunan mitolojisinde mimar, heykeltraş ve mühendis olan Daedalus olarak kabul edilir. Labirentin mucididir. Daedalus da kendinden sonra kurgulanan pek çok dahi bilim insanları gibi yaptıklarının sonuçlarına dikkat etmez. Efsaneye göre Kral Minos'un eşi bir boğa ile yakınlaşmak için Daedalus'tan bir inek kostümü ister. Daedalus, kralın buna kızacağını düşünmeden kostümü yapar ve beklendiği gibi kral tarafından oğlu ile birlikte hapsedilir; ancak kendine ve oğluna birer çift kanat yapan Daedalus ve oğlu hapishaneden uçarak kaçmayı başarır. Elbette Daedalus'tan modern sinir bozucu bilim insanı karakterine bir sıçrama olmadı. İnsanoğlunun yaşadığı çevreyi anlama, keşfetme arayışında bilimin ilerletici gücüne duyulan gizli hayranlık tarihte pek çok kişiyi cezbetti. Ancak gerek inatçı gerek dahi belki narsist hatta bazen antisosyal kişilikleri ile dönemlerinde öne çıkan ve zaman zaman da çılgın olarak ifade edilen bilim insanları oldu. Faust efsanesi, ortaçağ simyacılarının edebiyata verdiği ilhamlar bir yana modern popüler kültüre doğrudan etkisi olan bir isim Charles Darwin'in dedesi Erasmus Darwin'dir. 18. Yüzyılda yaşayan Erasmus Darwin doktor, şair aynı zamanda botanisttir ve torunu ile asıl ününe kavuşan evrim teorisinin çok temel bazı noktalarını keşfetmiştir. Yazar James A. Herrick'e göre bazı tıbbi çalışmalarında hastalarına var olduğuna inandığı evrensel yaşam güçlerini anlamak umuduyla elektrik şokları veren Erasmus Darwin, Mary Shelley'e Frankenstein'ı kurgulamasında ilham kaynağı olmuştur . Frankenstein romanını 1818'de yazan Shelley, Dr. Victor Frankenstein karakteri ile çılgın doktor figürünün de adeta temelini atmıştır ve türünün ününü bugün bile kaybetmemiş atası sayılmaktadır. Bilim-kurgu ile gotik korku unsurlarını bir araya getiren roman bilimin uçlarındaki etik karmaşıklığını da vurgulamaktadır. Shelley'in yazdığı orjinal Dr. Frankenstein döneminin bilimsel düzeyi nedeniyle modern torunları gibi aykırı betimlenmemiştir. 1931 yapımı Frankenstein filminden alınan bu sahnedeki çılgın bilim atmosferi 1927 yapımı Metropolis filmi sayesinde şekillenmiştir. Ancak bu dönemi incelemeden önce Shelley'in 1818 tarihli romanı sinemaya aktarılana dek geçen süreye kısaca bakalım. Özellikle 1800'lerin sonlarında edebiyat, Victoria döneminde kurgulanan ve kendi üzerinde denediği bir ilaç sonrası geceleri bir canavara dönüşen saygın bir hekim Dr. Jekyll ve bilim-kurgu yazarı H.G Wells'in kurgu bilim insanı, bir adada hayvanları kesip biçerek insansı canlılar yaratmaya çalışan kaçık Doktor Moreau ile tanıştı. Gene bu dönemde Wells'in Görünmez Adam romanından Griffin, kendini görünmez kılan bir bilim insanı olarak sahneye çıktı. 19. yüzyıl biterken çılgın bilim insanı kurgusuna en ilham verici arketip elbette Nikola Tesla idi. Tuhaf tavırları ve döneme göre bir o kadar tuhaf keşifleri ile bir bilim insanı, daha çok bir mucit olarak dikkat çekiyordu. Dünya'ya armağan ettiği alternatif akım bir yana sıradışı icatları ile çılgın sıfatını daha yaşarken almıştı. Sonraları icadı Tesla bobininden esinlenen sinema filmleri bilimsel sahnelerinde bolca elektrik kullanacaktı. Öte yandan Tesla'nın ölüm ışını ve deprem makinesi olarak ünlenen bazı icatları illuminati paranoyalarına bile kaynaklık etti. Nihayet 1927'ye geldiğimizde sessiz film Metropolis, hem robot hem de çılgın bilim insanı kültürüne önemli katkılar sağladı. Döneminin popüler konularından işçiler ve kapitalizm arasındaki krizleri konu alan filmde Maschinenmensch adlı robotun yaratıcısı biliminsanı C.A Rotwang'dır. Rotwang, aşık olduğu ancak kendisini reddederek şehrin yöneticisi Joh Fredersen'e gönlünü kaptıran ve oğlu Freder'i doğururken hayatını kaybeden Hel'i yeniden yaratmak amacıyla bir robot yapar. Ancak Frederson'dan Maria adlı, işçi sınıfı için peygamber rolünü oynayan kadının ölümsüz bir kopyasını yapmak için emir alır ve Maria'yı kaçırarak robotu onun yerine suretiyle onun yerine geçirir. Makine-insanın yapımı sırasında kolunu kaybeden Rotwang siyah eldivenli metal bir protez kullanmaktadır, dağınık saçları ve mizacıyla bir patronun emri altında çalışan ancak kişisel meseleleri olan çılgın bilim insanları figürünün görsel bir tanımıdır. Rotwang'ın laboratuvarı, barok ekipmanları ve tavırları kendinden sonraki pek çok filme ilham kaynağı olmuştur. Örneğin mekanik, siyah eldivenli elinin benzerine Stanley Kubrick'in Dr. Strangelove karakterinde rastlıyoruz. Dünya Savaşlarıyla insanlar kimyasal silahlar, savaşlara hizmet eden bilim adamları ve terör silahları ile tanıştı. Bu döneme kadar bilim-kurgu türü doğal yollarla sonu gelen dünyaya karşı mücadeleyi konu ediniyordu ancak 20. yüzyıl bilim kurgusu insanlığın kazara veya kasten kendi eliyle dünyanın sonunu getirmesini konu almaya başladı. Bu dönemde hatırlayalım Tesla'nın icatları ve Metropolis'ten Rotwang'ın laboratuvar kurgusunun katkısıyla elektrik çılgın bilim insanlarının en temel malzemesi oldu. 20. yüzyılda pek çok düşük bütçeli filmde ve çizgi romanlarda deli bilim insanları, bilimsel düşünce ve teknoloji kullanımına yönelik kaygıları üzerinde topladı. Bu kurgu bilim insanları çoğu zaman anarşik tavırlarda olsalar da bazıları statükoyu destekliyordu ve pek çok kez alaycı bir bakışla kibir, açgözlülük ve sadizme gülüp geçmemize öncülük ettiler. David J. Skal, bir kitabında bu karakterlerin uygarlığın hoşnutsuzluklarının uç bir sembolü olduğunu savunur. Kurgu bilim insanları yetenek ve zamanlarını normal insanların hayallerinin çok ötesinde örneğin koca bir gezegeni ele geçirmek için sarf ederler. Psikolojik açıdan çılgın bilim insanları genellikle antisosyal kişilik bozukluğu belirtilerine sahiptirler. Kendini beğenmişlik belirgin özellikleridir. Hepsinden öte inatçı ve kararlı kişiliklerdir. Hal böyle olunca gücün, kadınları etkileyeceği; servet ve saygı getireceği gerçeğine sıkıca bağlanırlar. 1900'lerin ortalarında Josef Mengele ve Shiro Ishii gibi gerçek kötü bilim insanlarının aktiviteleri atom bombasının ve biyolojik savaşın keşfi, uzaylı paranoyaları bilime duyulan endişe ve korkuyu körükledi. Bilimin kimin kontrolünde olduğu sorgulandı ve medeniyetin ilerlemesinde bilimin yeri ve etikleri yeniden gözden geçirilmeye başlandı. Stanley Kubrick'in Dr. Strangelove filmi nükleer korkunun en belirgin ifadesiydi. Hiroşima'ya atılan atom bombası sonrası bilim-kurgu türü de köklü değişimler yaşadı. Kurgusal bilim insanlarının yöntemleri değişti. Önceleri elektriği kullanan kötülüğün yeni malzemesi radyasyon olarak değişti. Özellikle Nazilerin ve Amerika'nın dönemdeki tavrı edebiyatı ve sinemayı doğrudan etkiledi. Zamanla izleyici kitlesinin artan bilgi birikimi ve beklentileri ve bilimdeki ilerlemeler ile 1920'lerde zehirli gazlar ve ölüm ışını, 1950'lerde nükleer tehlikeler sonrasında genetik, kuantum mekaniği, biyoteknoloji ve yapay zeka kurgu bilim insanlarının yeni malzemesi, başka bir deyişle silahı haline geldi. 2005'te New Scientist'te yayınlanan ankete göre İngiltere'de 1930 ve 1980 arasında yayınlanan 1000 korku filminde tehlikelerin %39'u bilimsel kaynaklı olup kötü karakterlerin %30'unu çılgın bilim insanları oluşturmaktadır. Gotik korku romanlarından, 20. yuzyılın ortasının kusurlu bilimine çılgın doktor, deli profesör ya da nasıl ifade edilirse kurgu bilim insanı karakteri en popüler klişelerden birine dönüştü. Bu sayede Geleceğe Dönüş filminden Emmett Brown, Doctor Who adlı dizide Dalek'lerin yaratıcısı Davros'a, Walter Bishop'a, Dahi milyoner mühendis Tony Stark'a ve daha pek çok aykırı, karikatürize bilim insanı popüler kültürde yerini aldı. KAYNAKLAR - The Making of the New Spirituality James A. Herrick, 2003 - Screams of Reason: Mad Science and Modern Culture, David J Skal, 1998 - Hollywood's changing take on the scientist Christopher Frayling, 2005 - Stereotypical views of scientists portrayed in the media, B. Jane, M. Fleer, 2007 - http://en.wikipedia.org/wiki/Mad_scientist - http://en.wikipedia.org/wiki/Erasmus_Darwin - http://scienceblogs.com/confessions/2010/12/11/from-the-archives-screams-of-r/ - http://tvtropes.org/pmwiki/pmwiki.php/Main/MadScientist"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/dosyalar/bir-basina-bir-bilim-insani-clair-cameron-patterson.html", "text": "Bu ay size sadece bilim dünyasında değil, farkında olmasak da hepimizin yaşamında iz bırakan bir bilim insanından bahsetmek istiyorum: Bay Clair Cameron Patterson. Patterson'un bana göre birbirinden önemli iki büyük başarısı var. Bunlardan birincisi dünyanın yaşını tam olarak hesaplamasıdır ki, bu hem bilimsel camiada hem de sosyal yaşamda büyük yankı yaratmış ve hayatımızdaki dogmaları bir kez daha gözden geçirmemize neden olmuştur. Patterson'un sağlığımız açısından büyük önemi olan ikinci başarısı ise petrol ve kimya endüstrisine karşı verdiği mücadele sonucu kurşunlu benzin ve kurşunlu boya gibi insan sağlığını hiçe saymış ticari ürünlerin yasaklanmasıdır. Patterson, bilimin düşe kalka ama pes etmeyerek ilerlediğini bir kez daha kanıtlamıştır, evet, ama bundan daha da önemlisi bilimin bağımsız ve tarafsız olması gerektiğini, güneşin balçıkla sıvanmayacağını kendi hayatını adadığı bir davayla bütün dünyaya bir kez daha göstermiştir. Kısa hayat hikayesi Clair Cameron Patterson 2 Haziran 1922'de ABD'nin Iowa eyaletinde dünyaya geldi. Yine aynı eyaletteki Grinnell Yüksekokulu'nda kimya derecesini aldı. Burada eşi olacak Lorna McCleary ile tanıştı. Patterson daha sonra yüksek lisans yapmak üzere eşiyle birlikte Iowa Üniversitesi'neiçin gitti. Daha sonra 2. Dünya Savaşı'nın sona ermesinde büyük rol oynayan atom bombalarının icat edildiği Manhattan Projesi'nde görev aldı. Tennessee'deki Oak Ridge ulusal araştırma merkezinde uranyumun elektormanyetik ayrışımından sorumlu birimde çalıştı. Savaştan sonra ise doktora yapmak için Chicago Üniversitesi'ne geçti. Hedeflediği doktora konusu ise yeni geliştirilen bilimsel bir yöntem ile dünyanın yaşını hesaplamaktı. Bunun üzerine çalıştı ancak doktorası sırasında bu hedefine ulaşamadı. Patterson Chicago'da doktora çalışmasını tamamladıktan sonra 1952 yılında doktora hocası Harrison Brown ile birlikte California Teknoloji Enstitüsü'ndeki yerbilim bölümüne geçiş yaptı ve hedefine burada ulaştı. Kariyerinin sonuna kadar da buradan ayrılmadı.5 Aralık 1995'te hayata veda etti . Kütle spektroskopisine giriş Patterson'un bilimsel başarısını anlayabilmek için önce kullandığı yöntemi, yani kütle spektoskopisini tanımamız lazım. Kütle spektroskopisinin temel amacı, bilinmeyen bir örnekteki kimyasalların çeşidini ve de miktarını nicel olarak hesaplamaktır. Diğer birçok kimyasal analiz yöntemi gibi, kütle spektroskopisi de parmak izi prensibi üzerine kuruludur. Bu prensibe göre, belli bir tayf üzerinde her bir kimyasalın ya da kimyasal bağın kendine has bir sinyali vardır. Tayftan kasıt, gökkuşağında mordan kızmıya kadar değişen renkler gibi, bahsettiğimiz sinyallerin değerlerine göre sıralandığı hayali bir cetveldir . İncelenen örnekten gelen sinyallerin tayftaki konumu kimyasalın çeşidini söylerken, sinyalin yoğunluğu ise bu kimyasalın örnekteki miktarını belirtir. Kütle spektroskopisindeki sinyaller ise, örnekten kopan, iyonlaşmış yani elektriksel yüke sahip olmuş moleküllerin sapma miktarlarıdır. Bir molekül ne kadar ağırsa, sapma miktarı da o kadar az olacaktır, tıpkı biri ağır biri hafif iki topa aynı kuvvetle vurmamız gibi. Hafif top daha uzağa giderken, ağır top bize daha yakın bir konumda kalacaktır. Topların bizden ne kadar uzağa düştüklerini ölçüp, en başta ağırlıklarını birbirlerine oranla hesaplayabiliriz. Eğer elimizde referans bir değer varsa, mesela 500 gramlık bir top 5 metre öteye düşüyorsa, o zaman topların gerçek ağırlıklarını da bulabiliriz. Konuya dönersek, kimyasalların yük-kütle oranlarını yani parmak izlerini bildiğimiz sürece ve de elimizde doğru bir referans değer varsa bir numuneyi içeriğine rahatlıkla ayırabiliriz . Kütle spektroskopisinin kullanım alanlarından birisi de Pattersonun amacı olan radyometrik tarihleme yöntemidir. Bu yöntemi daha önceki bir yazımızda, yine dünyanın yaşı hakkında konuşurken detaylıca anlatmıştık . Kısaca tekrar etmek gerekirse, incelenen örnekte bulunan bir izotopun yarılanma ömrünü önceden bildiğimiz sürece, bu izotopun örnekteki miktarını kütle spektroskopisi yöntemiyle ölçüp, belirli bir referans değerle karşılaştırıp, numunenin yaşını hesaplayabiliriz. İncelenen izotop da ilgilendiğimiz yaş aralığına bağlı olarak değişir. Arkeolojik kalıntılarda karbon-14 izotopu incelenir çünkü karbon-14'ün yarılanma ömrü 5730 yıldır. Diğer taraftan, dünyanın yaşı birkaç onbin yıldan çok daha eski olması gerektiğinden, bize karbon-14'ten daha yavaş yarılanan bir izotop gerekir. İşte bu yüzden Patterson da yarılanma ömrü 703.8 milyon yıl olan uranyum-235ün ürünü kurşun-204e odaklandı . Atom bombasından dünyanın yaşına Dünyanın yaşı başka bir yazımızda anlattığımız gibi, Lord Kelvin ve Darwin arasında büyük bir tartışma konusuydu . Fizikte bir otorite olan Kelvin, kendi varsayımlarıyla kurduğu bir modele göre dünyanın yaşını 1846'da 100 milyon yıl olarak hesaplamıştı. Bir biyolog olan Darwin ise bu sürenin çok kısa olduğunu, günümüzdeki canlıların bu çeşitliliğe ulaşabilmesi için çok daha fazla bir zaman dilimine ihtiyaç duyduğunu söylüyordu. Ayrıca, yerbilimciler de günümüzdeki kayaların oluşumu için çok daha fazla zamanın geçmesi gerektiğini belirtiyorlardı. Bütün bunlardan başka bir de yaratılışçı görüşlerin 10 bin yılın ötesine geçmeyen mütevazi bir tahminleri vardı. Bilimsel tartışmayı bitirecek şey ise 20. yüzyılda radyoaktivitenin keşfi ve kütle spektroskopisinin icadıydı. Claire Cameron Patterson kütle spektroskopisi yöntemiyle ilk kez Oak Ridge ulusal araştırma merkezinde görev alırken tanışmıştı. Savaştan sonra Chicago Üniversitesi'nde Patterson'ın tez hocası olan Harrison Brown bu yöntemle dünyaya çarpan meteor örneklerini inceleyip, güneş sistemindeki elementlerin miktarlarını hesaplamayı düşündü, çünkü meteorlar güneş sistemi oluşurken arta kalan malzemelerdi. Daha doğrusu meteorlar güneş sisteminin steril kırıntılarıydı, çünkü dünya gibi uzun bir süre kor halinde bulunmamışlar, dolayısıyla içerikleri de karışıp başkalaşmamıştı. Brown daha sonra bu fikirle dünyanın yaşının bile pekala hesaplanabileceğini fark etti. Bu plana göre Patterson meteor örneklerindeki kurşun miktarını, takım arkadaşı George Tilton ise uranyum miktarını ölçecekti. Ölçülen miktarlardan yola çıkarak en sonunda da dünyanın yaşını hesaplayacaklardı . Başardık! Patterson 1948'de eski bir laboratuvarda ölçümlerine başladı ama fazla öteye gidemedi. Bir şekilde, istediği ölçümleri yapamıyordu. Aynı örneklerden elde ettiği farklı ölçüm sonuçları inanılmaz sapmalar gösteriyordu. Bu sapmalardan başka ölçtüğü toplam kurşun miktarları da mantıksız derecede yüksek çıkıyordu. Yüksek sapmalar sorunun ya hazırlanmış örneklerde, ya da ölçümlerde olduğunu gösteriyordu. Peki başka kimyasallar için sorunsuzca çalışan kütle spektroskopisi söz konusu kurşun olunca niye birdenbire sapıtıyordu? Bir şekilde, dış etmenler Patterson'un sonuçlarını etkiliyor olmalıydı. Bütün bu sorunlardan ötürü Patterson doktora tezini dünyanın yaşını hesaplayamadan tamamlamıştı. Hedefine ancak 1953te hocası Brown ile birlikte California Teknoloji Enstitüsüne taşınınca ulaşacaktı. Burada Patterson laboratuvarının iç tadilatını kimsenin el sürmesine izin vermeden, kendi başına tamamlamıştı. Aslında Patterson günümüzde nanoteknoloji ve mikrobiyoloji araştırmalarında artık standart haline gelen ilk temiz odayı kurmuştu. Bununla birlikte, kurşun izotop ölçümleri için de yeni standartlar getirmişti. Patterson bu sefer yeni laboratuvarında meteor örneklerini ölçüme hazır hale getirecek işlemlerini tamamladı ve bu yeni örneklerle Argonne ulusal araştırma merkezinde son model bir spektroskopi cihazıyla ölçümlerini tekrarladı. Sonuçlar sonunda beklediği gibi çıkmıştı. Önceden gördüğü sapmalar kaybolmuş, artık tekrar edebildiği sonuçlar almaya başlamıştı. Meteor parçalarındaki kurşun izotop miktarını büyük bir hassasiyetle ölçmeyi başarmış, ve dünyanın gerçek yaşını hesaplamıştı: 70 milyon yıl yanılma payıyla 4,55 milyar yıl. Patterson, makineden sonuçlarının çıktılarını alırken kendi kendine başardık! diye söylendi. Aslında o kendi kendine değil, bu ölçümleri yapabilmesini sağlayan yerbilimcilere, Charles Lyell'a, Michael Faraday'e, J. J. Thomson'a, Ernest Rutherford'a ve hocası Harrison Brown'la birlikte bilimin bütün diğer öncülerine sesleniyordu . Okyanuslarda kurşun avı Hikayemiz burada bitmiyor, aksine yeni başlıyor. Patterson'un sonunda çalışmaya başlayan yöntemi onu yerkürenin kimyasal evrimini araştırmaya itti. Sonradan baş düşmanı olacak Amerikan Petrol Enstitüsü'nün verdiği fonla Atlantik ve Pasifik okyanuslarına açılıp, değişik bölgelerdeki tortularda bulunan kurşun miktarlarını ölçmeye başladı. 1962'de Tsaihwa Chow ile ortak yayınladığı raporda okyanuslarda bulunan kurşun miktarının inanılmaz derecede yüksek olduğunu belirtti. Normalde, okyanuslardaki kurşun miktarının yüzeyden dibe doğru indikçe artması gerekirken, yüzeyde biriken yıllık kurşun miktarı olması gerekenin 80 katı kadar çıkmıştı.Patterson araştırmalarını derinleştirdi ve 1963'te yayınladığı raporda okyanusların derinlerindeki kurşun miktarının yüzeyden 3-10 kat daha az olduğunu yazdı. Baryum gibi diğer elementlerin miktarları ise beklendiği gibi dibe doğru artıyordu. Bunun tek bir sebebi olabilirdi: İnsanoğlunun doğaya saldığı kurşun. 1965'te yayınladığı cesur bir makalede o güne kadar karşı çıkılmadan kabul edilmiş raporları eleştiriyordu. Bu eski raporlara göre çevreye salınan kurşun miktarı doğal miktarın iki katından fazla değildi. Fakat, bu öne sürülen miktarlar eski ve hata payı yüksek yöntemlerle ölçülmüştü. Asıl gerçek sorun ise bu eski ölçümler yapılırken alınmış referans değerlerdeydi. O zamanlar duvarlara sürülen boyadan, motorlu araçlarda kullanılan benzine kadar insanların maruz kaldığı kurşun miktarı o kadar yüksekti ki, bu eski laboratuvarlarda ölçülen örneklerin temiz kalması imkansızdı. Boş diye tabir edilen, makinelerin kalibrasyonu için kullanılan temiz örnekler bile çok yüksek değerde kurşun içeriyordu. Dolayısıyla, ölçüm için hazırlanan bütün örnekler eninde sonunda havadaki kurşuna bulanıyordu. İşte tam bu yüzden Patterson eski laboratuvarında hazırladığı örneklerle dünyanın yaşını hesaplayamamıştı, çünkü örneklerine dışarıdan kurşun bulaşmıştı . Vücuda yerleşen zehir Yeri gelmişken kurşunun niye bu kadar tehlikeli olduğunu ve kurşun zehirlenmesini kısaca anlatalım. Omurgalı canlıların vücudunda biriken diğer ağır metaller gibi kurşun da hayati organları ve sinir sistemini çökerten bir madde. Kurşun organizmada hayati öneme sahip demir, çinko ve kalsiyum gibi metal atomlarının yerine geçip, vücuttaki proteinlere bağlanır, ama her türlü metabolik faaliyetlerden sorumlu olan bu proteinlerin görevlerini yerine getirmesini engeller. Kurşun zehirlenmesi, organ yetmezliğinden başka sinir sistemindeki sinyal iletimini de sekteye uğrattığı için insanlarda sinir krizi ve hezeyanlara, aşırı doza maruz kalındığında ise ölüme kadar götürebilir. Peki neden havada ve suda bu kadar çok kurşun var? Öncelikle kurşun eski Roma'dan beri insanların sıklıkla kullandığı bir metal. Kurşun hem ucuz, hem işlenmesi kolay, hem de paslanmıyor. Örneğin, antik çağlardan bir süre öncesine kadar su boruları kurşundan imal ediliyordu. Bundan başka, kurşun boyalarda da renk verici madde olarak kullanılırdı, ki eski boyaların soyulup toz halinde havaya karışması akciğer yoluyla kronik kurşun zehirlenmesinin en büyük nedeniydi. Ayrıca, deri tarafından da emilebilen tetraetilkurşun yakın zamana kadar araba yakıtlarında, yani kurşunlu benzinde motor sarsıntısını önleyici katkı maddesi olarak kullanılıyordu. Uçak yakıtlarında ise hala kullanılmaya devam ediliyor. Patterson, ailesinin ve bütün halkın bu zehirle çepeçevre bir hayat sürdüğünü farkettiğinde bu gerçekleri su yüzüne çıkarıp, hükümeti ve insanları uyarmak zorunda olduğunu biliyordu . Kurşuna karşı verilen savaş Patterson'un 1965 tarihli raporuna göre bir Amerikan vatandaşının kanında bulunan kurşun miktarı doğal seviyenin 100 katı, kurşun zehirlenmesine yol açacak kabul edilmiş alt sınırın ise 2 katı kadar üstündeydi. Bu ölçülen miktarların o tarihlerde bütün gelişmiş ülkelerde az çok aynı olduğunu farzedebiliriz. Türkiyede ise belki bu kadar çok otomobil yoktu, ama havada, suda ve toprakta insanları zehirleyecek kadar kurşun bulunmadığını iddia etmek de herhalde saflık olurdu.Patterson'un düşmanları çok güçlüydü. Milyar dolarlık bütçeleri olan ve hükümet politikalarını yakından etkileyen petrol ve kimya şirketlerinden başka bu şirketlerin parayla tuttuğu, insanları taraflı ve bilimsel gerçekleri yansıtmayan raporlarıyla kandıran sözümona araştırmacıları da alt etmesi gerekiyordu. Kuşku tüccarları adlı tanıtım yazımızda da bahsettiğimiz bu tür tabiri caizse sahtekarlar, bilim insanı kisvesi altında halkı kurşunlu ürünlerin tamamen zararsız olduğuna, hatta bu ürünler olmadan insanların modern yaşamdan vazgeçmesi gerektiğine ikna ediyorlardı. Tabii, bu kişilerin, özellikle General Motors tarafindan kiralanan uzman toksikog Robert A. Kehoe'nun, Patterson'un 1965'teki raporuna verdiği tepki aşağılayıcı ve saldırgandı. Patterson ise durumu yasal çerçeveye taşımaya çalışıyordu. İlk denemesi zamanın California valisi tarafından reddedildi, ama ısrar edip 1967 yılının Şubat ayında eyalet kamu sağlığı kurumunda bir oturum yapılması için izin kopardı. Patterson aynı anda birkaç koldan saldırıyordu. Hava ve su kirliliğinden sorumlu komitenin başkanı olan senatör Edmund Muskie'ye de bir mektup yazmıştı. Sonunda senatör Muskie tarafından Haziran 1966'da Washington'daki bir oturuma Robert Kehoe ile birlikte çağırıldı. Patterson o sırada devam ettiği Antarktika seferi yüzünden oturuma ancak 5. günde katılabildi ama bu bile iyi bir başlangıçtı. Patterson kamudan ve hatta silahlı kuvvetlerden de destek görmeye başlamıştı, ama hedefine ulaşana kadar 20 yıl beklemesi gerekecekti. Bulgularını desteklemek için 1970'te Patterson ve ekibi Grönland ve Antarktika'dan insan eli değmemiş buz örnekleri topladılar. Bu örnekler, binlerce yıldır kullanılan birer kayıt defteri gibiydi. Buzu ne kadar derinden çıkarırlarsa, geçmişte o kadar geriye gidiyorlar ve o tarihte doğada bulunan kurşun miktarını hesaplayabiliyorlardı. Gerçekler gün gibi ortadaydı. Sanayi devriminden beri doğaya salınan kurşun doğal miktarı bir anda 50-100 kat yükseğe çekmişti. Patterson savaşmaya devam etti ve işler yavaş yavaş lehine değişmeye başladı. Benzindeki kurşun miktarı önce 1973 tarihli bir kararla %60 oranında azaltılacaktı, 1987'de ise tamamen ortadan kalkacaktı. Konservelerde, su borularında ve boyarlarda kurşun kullanımı da tamamen yasaklanacaktı. Beklenen iyileşme gerçekleşiyordu. 1991'de Grönland'da tekrarlanan ölçümlerde, karda bulunan kurşun miktarının 1971'dekine göre 7,5 kat düştüğü görülecekti . Son söz ve teşekkür Clair Cameron Patterson çok parlak ve de örnek bir bilim insanıydı. Öncelikle dünyanın yaşı gibi 100 yıldan fazladır bilimsel yöntemlerle cevaplanmaya çalışılan bir bilmeceyi çözdü. Onun yerinde olabilecek birçok kişi, yıllarca istediği sonucu vermeyen bir yöntemi pes edip bir kenara bırakır, sorunu çözmek yerine başka hedeflere yönelirdi, ki yadırganacak bir durum değil. Büyük bilimsel başarısı bir yana, Patterson bilimin sadece insanların gündelik çıkarları için kullanılan bir araç olamayacağını, insanlığın ve doğanın selameti açısından uzun vadeli düşünülmesi gerektiğini ve bilimin bu yolda kullanılacak bir kılavuz olduğunu insanlara bir kez daha hatırlattı. Bilimsel başarıya ulaşan kaç biliminsanı acaba hükümetler kadar güçlü şirketlerle 20 yıl mücadele edebilir bilemem, ama Patterson gibilerin dünyaya seyrek geldiğinden eminim. Carl Sagan'ın insanlık için öngördüğü olası geleceklerden birisi olan ulaşılan teknoloji ile kendini yok etme belki de Patterson gibiler sayesinde önlenebilir, kim bilir."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/dosyalar/bir-mikrocipim-olsa-rfid.html", "text": "Teknoloji küçülüyor ve küçüldükçe bilgisayarlar ceplerimize, cep telefonları saatlerimize giriyor. Vücut içindeki malzemelerle ilgili çalışmaların da katkılarıyla teknoloji derimizin altına inebiliyor ve vücut içine bir şeyler yerleştirebilme imkanı insanlara artık korkunç gelmiyor. Pasaport, kredi kartı gibi şeylere gelecekte ihtiyacımızın olmayacağını; derimizin altına yerleştirilen cihazlar ile yaşacağımıza inanan biyopunklardan daha önce bahsetmiştik. Bu gelecek, beklediğimizden daha hızlı geliyor olabilir. Kalp pili ya da vücut içi protezlerine hiç olmazsa kulak aşinalığımız var ve bunlara ek olarak sürekli ilaç kullanılmasını gerektiren durumlarda bunu vücut içinden gerçekleştirecek mikroçiplere yönelik çalışmalar yapılıyor. Ayrıca sağlığınızla ilgili bilgileri toplayan ve bunu örneğin cep telefonunuza gönderen çipler implant edilebilir teknolojilerin farklı bir çalışma alanı. Öte yandan bugün vücutlarında radyo dalgaları yayan minik etiketler taşıyan azımsanmayacak sayıda insan var. Bu yazı dizisinin ilk bölümünde alışveriş sonrası unutulan ve mağazadan çıkarken güvenlik alarmının bir anda ötmesine sebep olarak yüzümüzü bolca kızarmış RFID teknolojisini ve bu teknolojinin deri altına inme serüveninden bahsedeceğiz. Gelecek ay ise kontrollü ilaç salım çiplerini inceleceğiz. Öncelikle RFID teknolojisini inceleyelim. RFID, Leon Theremin tarafından 1945'te icat edilen ve radyo dalgalarını kullanarak bir etiket ile okuyucu arasında iletişim kurulmasına sağlayan bir teknolojidir. Fotoğrafta gördüğümüz bir elektronik kartın aslında bir etiketin içidir. Mağazalardaki güvenlik yapışkanlarını sökmeye çalışır ya da toplu taşıma kartlarınızı güçlü bir el fenerine tutarak bakarsanız benzer bir yapı görürsünüz. RFID etiketleri bilgi almak, saklamak ve göndermek için programlanabilirler. Sistem temelde bir mikroçip ve antenden oluşur. Aktif etiketler ilave bir pil ile kendileri sinyal yayabilirken, pasif etiketler işlevini yerine getirmek için gereken gücü gelen sinyalden alır. En basit ve düşük maliyetli etiketler çipsiz etiketlerdir, bunlar genellikle ürün güvenlik etiketleri olarak kullanılırlar. Örneğin toplu taşıma araçlarına binerken okuyucuya tutulan kart cihazın oluşturduğu elektromanyetik alana girer ve kendine çarpan elektromanyetik dalgaları karta özgü bir frekansta geri yansıtır böylece okuyucu cihaz, kartı tanır. Benzer şekilde etkisiz hale getirilmemiş güvenlik etiketi çıkışlardaki güvenlik alanındaki elektromanyetik sinyalleri geri yansıtarak güvenlik sistemini alarma geçirir. Bu sistem büyük depolarda ürün kutuları üzerindeki barkodları tek tek okutma zahmetinden de kurtarır. Bir cihazdan gönderilen sinyal kutulardan yoklama alınan sınıfta burada denmesine benzer özel frekanslarda radyo dalgaları şeklinde yansır. Akıllı cihazlardaki NFC de bu teknolojinin bir sonucudur. Türkiye'de ise İTÜ RFID Laboratuvarı'nda bu teknolojiye yönelik araştırma projeleri yürütülmektedir. Düşük maliyeti, uygulama pratikliği sayesinde kendisine hemen her alanda yer bulabilen bu cihazlar yapıları dolayısıyla bir pirinç tanesi boyutlarına küçültülebilir ve bu sayede deri altına kolayca yerleştirilebilir. 31 Temmuz 1997'de Amerika Patent Ofisi, kişisel izleme ve kurtarma sistemi adı altında implant edilebilir RFID çiplerine patent verdi. Patente göre cihaz çocuk kaçırma olaylarında koruyucu unsur olarak ve kalp krizi gibi acil tıbbi durumlarda sevk işlemlerini kolaylaştırmak için kullanılabilirdi. Patentte cihaz şöyle tanımlanmıştı: İzleme ve kurtarma için insan yararına kullanılan, bir güç kaynağı ve uzun süre kullanılabilir kalmasını sağlayacak bir çalışma sistemi içeren implant edilebilir alıcı-verici cihazdır. Profesör ve azılı bir biyopunk olan Kevin Warwick, Ağustos 1998'de bu RFID çipine vücut içinde sahip olan ilk kişi oldu. Warwick dokuz gün taşıdığı bu çipi odaya girdiğinde ışıkların yanması ve kart ile girilen kapıları açmak için kullandı. Neden vücudumda bir RFID etiketi isteyeyim? Belki telefonunuzun kilidini sol elinize yerleştirilen bir RFID etiket ile açmak isteyebilirsiniz. Nüfus cüzdanınızı sık sık evde unutuyorsunuz ve insanlar sizin siz olduğunuza inanmak için annenizin kızlık soyadıyla ilgili sorular soruyor olabilir, bu sorudan sıkılıyorsanız maalesef buna bir süre daha devam etmeniz gerekecek. Fakat insanların vücutlarında etiket taşıması onaylanırsa bir daha kimlik kullanmanız gerekmeyebilir. Kaçırılan çocukların, kayıp insanların, hapisten kaçan suçluların veya evcil hayvanların yerleri tespit edilebilir. Ancak tıpkı mağazaların kapılarındaki güvenlik geçitleri gibi vücut içindeki etiketleri okuyacak sistemlere sokaklarda da ihtiyaç duyulacaktır. Bu gibi durumların bazıları için beklememiz gerekiyor. Ancak sadece başına siz oturursanız açılacak bir bilgisayar ya da siz odaya girince açılan ışıklar hatta sadece sizin elinizden çalışan bir araba istiyorsanız bir RFID etiket implant ettirebilirsiniz; ama unutmayın ülkemizde doktorların bunu yapmaya yetkileri yok. Amerika'da da 2004 yılına kadar doktorların bu etiketi insanlara implant etme yetkisi yoktu, yapan doktorların lisanslarına el koyuluyordu. Ancak 2004'te Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi , VeriChip adlı etikete onay verdi. Öyle ki satılan enjektörlerle yerleştirme işlemini kendiniz bile yapabiliyordunuz. 2010 yılına kadar bu isimle üretimine devam edilen bu ürün döneminde elbette yoğun tartışmalar yaşandı. Tabiri yerindeyse kamuoyu ikiye bölündü. Big Brother Is Watching You FDA'nın mikroçip implantına verdiği onayın ardından orataya çıkan antiçip oluşumları, illuminati paranoyaları, hayvan hakları savunucuları ve kişisel gizlilik taraftarları çip karşıtı gösteriler düzenledi. Aslında karşıtlığın temelinde iki şey yatıyordu ilki cep telefonu konusunda olduğu gibi radyo dalgalarının kanser yaptığının iddia edilmesiydi. Diğeri ise özellikle Obama'nın 2013'te Amerikan vatandaşları için çip implantına gerek duyulduğunu söylemesi üzerine tavan yapan devletin herkesi etiketleyip gözetlemek istediği paranoyasıydı. Çip yanlılarının gözetlenme endişelerine karşı savunması ise bu çiplerin takip konusunda kredi kartı kullanmaktan farksız olmadığı yönünde. FDA onayından sonra ortaya çıkan fare deneyleri RFID mikroçiplerin farelerde kansere yol açtığını iddia ediyor ve FDA'yı bunu göz ardı etmekle suçluyordu. Associated Press'te kapsamlı bir eleştiri yayınlandı . VeriChip savunucuları ise insanların farelere göre kansere daha dirençli olduğunu söylüyordu. Radyo dalgalarının kansere yol açtığı iddialarında cep telefonlarınınkine benzer inatlaşmalar sürüyor. Ancak tarafların ellerindeki tek argüman kanser değil. Bu tartışmalara paralel olarak da hayvanların bu şekilde etiketlenmesi üzerine hayvan hakları alanında tartışmalar sürüyor. Karşıt görüşlerin öne sürdükleri potansiyel sağlık risklerinin bazılarını FDA da doğruluyor. Örneğin işlemin yeterince steril gerçekleşmemesi durumunda vücutta enfeksiyon yaratabilmesi, vücudun etiketi reddetmesi, etiketin deri altında yer değiştirebileceği, elektronik kimliğin hacklenmesi, klonlanması ve başka cihazlarla elektromanyetik girişim yaşanması gibi. Bu yan etkiler arasında sayılan MR makinelerine giren çipin sorun çıkarabileceği öngörüsü, çipin patlayacağı şeklinde bir internet mitine dönüştü ve Kari Byron, MythBusters'ın 87. bölümünde sol koluna yerleştirilen bir çip ile MR makinesine girerek bunu test etti. Tarafların karşılıklı kabul ettiği ya da etmediği etkilere sahip bu etiketlerin hayatlarımızı kolaylaştıracağına olan inancını yitimeyen insanlar hep var olacak. Teknolojik yöntemler değişebilir, gelişebilir ancak implant edilebilir teknolojiler insanlığın tarih sahnesine çıktı bir kere. Şöyle bir geri çekilip tabloya baktığımızda RFID implantları konusunda en güzel özet Benim vücudum, benim kararım. olacaktır. Siz ne düşünüyorsunuz? Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Dipnotlar ve"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/dosyalar/bir-sarlatanin-kisa-bilim-macerasi.html", "text": "Bilimin ilerlemesi için yeni fikirlere sürekli açık olmak lazım, ama nasıl? Nasıl bazıları yaratıcı fikirlerini sınayıp bilim tarihine geçiriyor da bazıları şarlatan olarak kalıyor? Bir bilim adamıyla bir şarlatanın ortak projesi, bu farkı anlamamız için kaçırılmaz bir fırsat. Bu fırsatı belgesel yapımcısı Gabriel Rhodes'a borçluyuz. Arkadaşı, kanser araştırmacısı Jonathan Brody'nin başına gelen, az sonra özetleyeceğim macerayı adım adım kaydetmiş. Böylece bir bilim insanı ile şarlatan arasında meydana gelen olayları, görüşmeleri bizzat dinleyebiliyor, aralarındaki farkı kendimiz anlayabiliyoruz. İngilizce bilenlerin, aşağıdaki kaydın 6'ncı dakikasından itibaren dinlemesini tavsiye ederim: Jonathan Brody, Philadelphia'daki Thomas Jefferson Üniversitesi'nde yardımcı doçent. Yirmi yıldır kanser araştırması yapıyor. Hikayemiz Brody'nin eski okulunda bir seminer vermesiyle başlıyor. Seminerinde Brody sürekli olarak bilimde farklı düşünmenin önemini vurguluyor. Konuşmasından sonra, Brody'nin eski müzik öğretmeni Anthony Holland yaklaşıyor ve yıllardır bakteriler üzerinde yaptığı araştırmaları göstermek istiyor. Eh, farklı düşünmek üzerine bu kadar konuştuktan sonra, bir de eski hocasının ricasını reddetmek olmayacağından Brody bu teklifi kabul ediyor ve Holland'ın deneylerine dair videoları izliyor. Umut veren veriler, yalnızca bir başlangıç Videolarda gördüğü şey beklediğinden ilginç oluyor: Holland, kendi yaptığı aygıt sayesinde belirli frekanstanki elektromanyetik dalgaları çeşitli bakterilere yönlendiriyor ve onları bu yöntemle öldürebiliyor! Belirli bir frekansın yalnızca belirli bir hücreye etki etmesi ilginç geliyor Brody'ye, zira kendi araştırmalarında kullanabileceğini düşünüyor bunu. Elimizdeki cerrahi yöntemler birçok zaman tüm kanserli hücreleri vücuttan çıkaramıyor. İlaçlı ve ışınımlı tedaviler ise, kanserli hücreler kadar birçok sağlıklı hücreyi de etkilediğinden çok miktarda yan etkiye yol açıyor. Kanserin türüne ve yayılımına göre hekimince her hastaya bunların bir bileşimi öneriliyor. Tüm kanser araştırmacılarının peşinde olduğu, yalnızca kanserli hücrelere etki edecek, diğerlerine ise dokunmayacak bir tedavi yöntemi. Holland'ın şimdiye kadar Brody'ye gösterdikleri bunun için umut veriyor olduğundan Brody, eski hocasının bunu Philadelphia'daki kanser araştırma laboratuvarında denemesine razı oluyor. Holland bu aleti nereden çıkarmış? İş burada komplo teorilerine varıyor. 1950'lerde Royal Raymond Rife adlı bir şarlatanın çıkardığı bir makineden, bununla kanseri aslında tedavi edip de açgözlü tıp dünyasının tekerine çomak soktuğundan, dolayısıyla bu aygıtın yok edildiğinden bahsediyor. O kadar ki, bunları bize aktaran Rhodes'un hayatının tehlikede olduğunu bile düşünüyor, birkaç kez onu bir kenara çekip uyarıyor! Bu komplo teorilerini okuyan Holland, aynı makineyi kendi yazılım bilgisiyle birleştirerek yeniden yapıp denemeye karar veriyor. Brody ile karşılaşıncaya dek de deneylerini kendi evinde yürütüyor. İyi deney yapmak meğer o kadar kolay değilmiş Karşılaştıktan sonra ise Holland, deneylerini kanser hücreleri üzerinde yapmak üzere Brody'nin laboratuvarına geliyor, hem de tüm masraflarını kendi cebinden karşılayarak. Kendi aletlerini de yanında getiriyor, bunları kullanarak Brody'nin asistanlarınca kendisine verilen kanser hücrelerini elektromanyetik ışınlara tutarak öldürmeye çalışıyor. İlk bakışta sonuçlar sevindirici: Elektromanyetik dalgalara tutulan hücrelerin %60'ı ölmüşken, tutulmayanların %10'u ölmüş. Brody bu sonuçları sevinçle karşılıyor. Ama hemen ardından, biz bilim insanlarına çok tanıdık bir sürece başlıyor: Bu sonuçlar gerçek mi, diye kendi kendine soruyor. Acaba EMD'lerin bir etkisi olmayıp da başka bir şeyin etkisini görüyor olabilir miyiz? Böyle bir ihtimal varsa bunu açıklığa ne gibi deneylerle kavuştururuz? Bu sorgulama sırasında ortaya çıkıyor ki Holland, deney hücrelerini EMD'lere maruz bırakmak için onları inkübatör denen 37 santigrat derecelik dolaptan oda sıcaklığına çıkarmış, ama aynısını kontrol hücrelerine yapmamış. Yani %60'ı ölen hücrelerin, %10'u ölenlerden farkı bir değil, iki: Hem EMD'ye maruz bırakılmışlar, hem de daha düşük sıcaklığa. Ölen hücreleri bu etmenlerin hangisi öldürdü? Bilmiyoruz, zira kültür tabağındaki hücreleri değişen sıcaklık da öldürebilir, kolonya da, yandaki karikatürdeki gibi tabanca da! Holland eğer deney sırasında bütün hücreleri oda sıcaklığına çıkarsaydı, ve o zaman da bu farkı görseydi, sonuçlar daha anlamlı olacaktı. Deneyde sonucun bağlanabileceği tek bir değişken bırakmak, kontrollerin işlevlerinden yalnızca biri. Ayrıca kontroller bize bir deneyin işlemesi gerektiği gibi işleyip işlemediğini de gösterir. Bunu daha önce şu yazıda (Şekil 6'da) işlemiştim. Beklenmedik sonuçlar: Bazısına ilginç, bazısına ayrıntı Yani Brody için deneyle kontrol grupları arasında birden çok etmen değiştirilmiş olduğundan bu deney sonuçsuz kalıyor ve deneyin, uygun kontrollerle tekrarlanması gerekiyor. Holland için ise bu önemsiz bir ayrıntı, zira inancı tam: İmkansızı başardık, Rife makinesinin kanseri öldürebildiğini kanıtlıyoruz. Hatta kanıtlamıyoruz, kanıtladık bile. Şimdi soru şu: Başkalarını ikna edecek ne kadar veri toplayabiliriz? Başkaları inanmayabilir, ama başkaları ne derse desin, ben bunun işe yaradığını biliyorum. Brody ise, bu yöntemin işe yaramasını istemekle beraber, kolay ikna olmuyor. Yöntemin çok çeşitli sınamalardan başarıyla geçmesi, bu sınamaların hep iyi kontrollerle yapılmış olması, yukarıdaki ilk deneyin aksine, sonucun şüpheye mümkün olduğunca az yer bırakması lazım. Aslında Brody bu deneyler böyle yapılmadıkça sonuçlara kendi bile inanmıyor ki başkalarını da inandırmaya çalışsın! Ona göre Müthiş, emsalsiz sonuçlar var ama bunu meydana getiren tek sebep bu dalgalar olmayabilir. Bu yüzden bunları tekrar etmeliyiz. Henüz çok belirsiz. Ama gelen haberler kötü: Holland'ın yönteminin, işe yarıyorsa, kanser ilaçları ile birlikte daha da çok hücre öldürmesi beklenir, ama deneyde tam tersi bir sonuç ortaya çıkıyor. Nasıl oluyorsa oluyor, EMD'ler kanserli hücreleri ilacın etkilerinden koruyor, hücrelerin %100'ü deneyden sağ salim çıkıyor! Daha iyi kontrollerle yapılmış, giderek geliştirilmiş deneylerden gelen olumsuz ve uyumsuz sonuçlar Brody için önemli birer soru işareti. Üstelik gelen sonuçlara göre daha da çok deney, daha da çok sınama istiyor. Zira ilginç, umut verici sonuçlar ile bir şeyin gerçekten işlediğinin kanıtlanması arasında çok büyük fark var. Onun gibi bilim insanlarının gündelik işi bu: sürekli sınama ve sorgulama. Sonuçları başkasına sunmadan kendilerini ikna etmeye çalışıyor, hatta canla başla çalışarak elde edilmiş dünya kadar veriyi icabında gözden çıkarabiliyor. Sorgulayıcılık, bilimin anahtarı Öyle herkesin, mesela Holland'ın tahammül edemediği düşünsel bir süreç bu. Kendisince kesinleşmiş bir gerçeğin sürekli sorgulanmasını, iyi sonuç verdiğini düşündüğü deneylerin geliştirilerek tekrarlanmasını anlayamıyor. Bu sonuçlar tekrar tekrar elde edilemediği sürece yönteminin etkinliğinin hiç kanıtlanmış olmayacağını kabul edemiyor. O yüzden olacak, ne kadar eksik, yetersiz ve sorunlu olursa olsunlar, hep o eski, olumlu sonuçlara dönüyor, onları aşamıyor. Bu farkın ne kadar büyük bir hüsrana sebep olduğunu Holland'ın tavrından anlıyoruz. Nitekim giderek artan taleplerden bıkıyor, Brody ile işbirliği resmen olmasa da fiilen sona eriyor. Onun yerine, elindeki verileri internette yayınlayarak onlarla ilgilenecek başkalarını arıyor, gerçek bilim camiasının görmek istediği, ileri seviyede deliller yerine başlangıç seviyesindeki deney sonuçlarıyla başkalarını da ikna etmeye çalışıyor. Yani bir yanda, iyi kontrollerle birlikte elde edilmiş, tekrarlanabilen, birbiriyle uyumlu verilerle elindeki kuramı sınayan bilim insanları... Diğer bir yanda ise, maksadı sınamak değil de zaten inandıklarına delil uydurmaya çalışan, bilimsel araştırmayı ufak bir ayrıntı olarak görenler. Hangisini seçeceğinizi biliyorsunuz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/dosyalar/karadenizin-cokusu.html", "text": "Giriş İnsanoğlu tarih boyunca yaşamını sürdürebilmesini sağlayacak kaynakları içinde yaşadığı çevreden elde etti. Yiyeceğini, giyeceğini, barınağını, enerjisini ve diğer tüm maddi ihtiyaçlarını bu çevreden sağladı. Fakat insanoğlunun yapmayı beceremediği şey çevreden talep ettikleri ve taleplerinin çevre üzerindeki baskısını dengeleyememekti. Karalarda bu dengesizliğe çok önceden sebep olan insanoğlu son 200 yıldır yoğun bir şekilde bu dengesizliği okyanus ve denizlere de taşıdı. Bir bakıma ıssız çöllere benzeyen okyanusların aksine iç denizler, mercan kayalıkları ve haliçler dünyanın en çok biyolojik çeşitliliğe sahip alanlarındandır. Örneğin ülkemizde tüketilen balığın %90'ının geldiği Karadeniz dünyanın en çok biyolojik üretim yapan denizlerinden bir tanesidir . İnsanlık Tarihi Boyunca Karadeniz Çevrenin anlamlanması ve insan için önem kazanması için insanın o çevreyle bir ilişkiye girmesi gerekir. Anadolu medeniyetleri tarihine bakıldığında daha çok Orta Anadolu'da medeniyet kurmuş Hititler için denizlerin önemi pek yoktu; ne deniz ticareti, ne deniz taşımacılığı, ne donanma, ne de balıkçılık Hitit günlük yaşamında önemli bir yer tutmaktaydı. Hitit dilinde deniz anlamına gelen aruna sözcüğü aynı zamanda göl dahil tüm su birikintileri için kullanılırdı. Hititlerin denizle tek ilişkileri Kizzuwatna ve Doğu Akdeniz üzerinden olmuştu. Fakat burada da denizle uğraşan sadece Hitit tebaası olan yerli halktı . Hititlerin sonu, deniz kavimleri diye adlandırdıkları, denizden gelen tehlikeler sonucunda geldi. Bu deniz kavimlerinden biri olan Helenlerin gelmesinden sonra ilk defa Karadeniz'den bahsedilmeye başlandı. Antik yazarların çoğu tarafından Karadeniz manasında kullanılan Pontos kelimesini antik kaynaklarda ilk Homeros dile getirmişti. Fakat Homeros'un eserlerinde Karadeniz'den nasıl bahsettiğini bilmiyoruz. Homeros Pontos kelimesini büyük ve geniş deniz ya da kendi başına deniz anlamında kullanmıştır. Pontos Hellen kökenli bir kelime değildir. Karadeniz havzasında yaşayan Thrakia ya da Armenia dillerinden Helenceye uyarlandığı ve pont- ya da bent- kökünden türetildiği düşünülmektedir. Yol ya da geçiş yeri olabilir ve Latince pons ile aynı kökten gelmektedir . Antik kaynaklarda Pontos olarak geçen Karadeniz'in adı Truva Savaşı'ndan sonra Helenlerin bu denize yapmış oldukları seferler ve bu denizle olan ilişkileri nedeniyle değişti. Karadeniz'in güçlü akıntıları, sisleri, fırtınaları, limanlarının azlığı, kıyı boyunca ikamet eden kabilelerin düşmanlığı nedeniyle birçok Helen denizcinin telef olduğu bilinmektedir . Helen denizciler bu acı tecrübelerinden dolayı Karadeniz'e Aksenos Pontos, yani misafir sevmez deniz adını verdiler. Bu acı tecrübelerden ders alan Helenler Akdeniz'de kullandıkları otuz kürekli teknelerin yerine Karadeniz'de daha güvenle seyahat etmelerini sağlayacak elli kürekli tekneleri geliştirdiler. Artık Karadeniz'e açılıp, koloniler kurabilir ve Karadeniz'in sağladığı zenginlikleri değerlendirebilirlerdi. İlk işleri tarım, maden, balıkçılık ve ticaret amaçlı koloniler kurmak oldu. Helenler Karadeniz sahilleri boyunca Herakleia Pontike , Sinope, Amisos , Kotyora , Kerasos ve Trapezus gibi ticaret kolonileri kurdular. Ardından Karadeniz'den akdarı, kurutulmuş balık, kereste, demir, gümüş ve altını Akdeniz'e taşımaya başladılar. Karadeniz ile ilişkilerindeki bu değişiklik denizin adını da değiştirdi. Misafir sevmez deniz Helen kolonilerinin kurulmasından sonra Euksenos Pontos, yani misafir sever deniz halini aldı. Strabon da dahil birçok yazar Karadeniz'den Euksenos diye bahseder . Karadeniz kıyılarının ne kadar verimli ve zengin olduğunu anlatan en eski kaynaklardan biri coğrafyanın babası Strabon'un Geographika adlı eseridir. Strabon eserinde, en iyi cins şimşir ağacının Amastris topraklarında yetiştiğini yazar . Sinop'un hem doğa, hem insanlar tarafından çok güzel bir şekilde süslendiğini, Sinopluların balıkçılıkta ikinci, Byzantionluların ise üçüncü olduğunu, Sinop'tan batıya doğru uzanan kıyı boyunca içerilerde gemi yapımı için olağanüstü elverişli ve kolaylıkla ihraç edilebilen kereste bulunduğundan, masa yapmak için gerekli tahtanın bu ağaçlardan elde edildiğinden bahseder . Bugün Terme'nin bulunduğu Yeşilırmak Deltası için ise şunları yazar: Bu kadar bol sulanmasından dolayı burada bir kere dahi kıtlık olmamıştır ve dağların eteğinde o kadar çok kendi kendine yetişen meyveler, yani üzüm, armut, elma ve fındık vardır ki, senenin herhangi bir gününde bir kimse bol miktarda meyve bulabilir. Meyveler bazen ağaçlardan sarkarlar ve bazen de düşmüş yaprakların altında ve üstünde bulunurlar ve bu suretle pek çoğu korunmuş olur; ayrıca, iyi gıda bulabildiklerinden her çeşit vahşi hayvan avı da boldur . Zamanla Pontos ismi bazen denizi, bazen sahil kesimini, bazen de Anadolu'nun kuzeyindeki bölgeyi tanımlamak için kullanılır hale gelmiştir. Helen ve Latin yazarları tarafından Pontoslu, Pontosa ait şeklinde sıfatlaştırarak kullanılmaya başlanmıştır . Bugün coğrafi bölge adlarından, bitki türlerine, insanlardan şehirlere birçok nesnenin adı bu şekilde kullanılmaktadır. Doğu Roma kaynaklarında Karadeniz'e genellikle sadece Pontos denmektedir. Roma'dan alıp dillerine uyarlayan Araplar ise Karadeniz'e Bahr-i Buntus demişlerdir. Türklerin Anadolu'ya gelmesiyle beraber Karadeniz ile olan ilişkiler yeniden değişmiştir. Türklere büyük ve kara bir su kütlesinden çok fazla bir şey ifade etmemiş olacak ki bu deniz Türkler tarafından Karadeniz olarak adlandırılmıştır. Her ne kadar bazı kaynaklarda Trabzon Denizi ya da Konstantinopolis Denizi gibi kullanımlar olsa da Selçuklu ve Osmanlı kaynaklarında Karadeniz adı yaygın şekilde kullanılmıştır . Çöküşe doğru İnsanların çevreye etkisi 19. ve 20. yüzyıllara kadar oldukça sınırlı kaldı. Bunun temel nedeni henüz fosil yakıtlar kullanılamadığından sisteme giren enerjinin çok düşük düzeylerde olmasıydı. Sanayi devrimi, makineleşme ve fosil yakıtların her alanda kullanılmaya başlamasıyla beraber insanların çevreyi değiştirme gücünü arttırdı. Bu değiştirme maalesef hep doğanın aleyhinde oldu. Bugün Karadeniz kıyıları boyunca 16 milyon insan yaşıyor. Yılda 4 milyon turist Karadeniz sahillerini ziyaret ediyor ve bölgedeki nüfusu arttırıyor. Bugün Türkiye dışında tüm Karadeniz ülkelerinde nüfus düşüş eğiliminde . Fakat Karadeniz havzasını etkileyen insan sayısı bu kadarla kalmıyor. Çünkü Karadeniz'in su toplama havzası yüzölçümünün 5 katı büyüklüğünde olup bugün yaklaşık 165 milyon kişi Karadeniz'i etkiliyor . Bu nedenle Karadeniz çok büyük bir alanda gerçekleştirilen insan faaliyetlerinin ciddi baskısı altında. Karadeniz ekosisteminin sağlığı kıyı bölgelerden olduğu kadar iç bölgelerden de aynı derecede etkilenir . M.Ö. 4. yüzyılda Aristo'nun bin bir türlü deniz canlısını görebileceğiniz çok bereketli bir deniz diye tanımladığı Karadeniz ekosisteminin çöküşü 20. yüzyıl başlarında başlayıp, yüzyılın ikinci yarısında korkunç boyutlara ulaştı. Kirlilik Doğada her madde çeşitli şekillere girer, çeşitli canlılar tarafından kullanılır, fakat hiçbir safhada sistem dışına atılamaz. Dünyada olan dünyada kalır. 1960lı yıllarda tüm dünyada tarım alanlarında yaygın şekilde kullanılan ve DDT adı verilen zirai amaçlı kullanılan kimyasal zehrin kutuplardaki penguenlerin dokularında bile çıkması bu durumun en düşündürücü örneğiydi. İnsan nüfusunun artmasıyla birlikte besin üretimi arttı. İnsanlar kırsalda yaşarken ve şehirlerin nüfusu günümüzdeki kadar kalabalık olmadığı zamanlarda tüm besleyici maddeler topraktan bitkiye, bitkiden insana geçer, sonra tekrar toprağa dönerdi. Büyük şehirlerin kurulmasıyla birlikte bu döngü bozuldu. Bu besleyici maddelerin başında fosfat geliyordu. Çok fazla besin üretimi zorunluluğu yüzünden çiftçiler kimyasal gübreler kullanmaya başladı. Ayrışıp toprağa dönmesi gereken bitki ve hayvan artıkları uzaklardaki çöplüklere, insan artıkları ise kanalizasyonlara gitmeye başladı. Kimyasal gübrelerin sular yoluyla tarım alanlarından yıkanıp nehirlere karışması ve kanalizasyon atıklarının iyice tasfiye edilememesi ile birlikte göllerde ve denizlerde fosfat kirliliği oluşmaya başladı . Fosfat kirliliği, bilimsel adıyla ötrofikasyon, göl ve denizlerde bitkilerin aşırı derecede çoğalmasına neden oldu. Bitkilerin aşırı şekilde çoğalması ise zincirleme bir şekilde suda bulunan oksijenin tükenmesine, oksijenin tükenmesi ise bu sularda bulunan balık ve omurgasızların ölümüne sebebiyet verdi. Bugün Karadeniz'e kıyısı olan altı ülkeden beşi Doğu Bloğu üyesiydi. Sovyetler Birliği 1929 İlk Beş Yıllık Kalkınma Planında Bozkırlarımız bin yıllık bakir topraklarımızı sabanlarımız ve traktörlerimizle parçaladığımızda bizim olacaktır diyordu. İlk olarak Ukrayna bozkırları parçalandı. 1930lardan sonra her iki yılda bir kum fırtınaları çıktı. Hatta bazı kentler 17 kez kum fırtınası geçirdi. Ukrayna'da tarımsal faaliyetler nedeniyle erozyon korkunç boyutlara ulaştı . Ukrayna tarımsal üretimin en fazla yapıldığı ve dolayısıyla da tarım kimyasallarının en fazla kullanıldığı ülkelerden biriydi. Dinyeper ve Dinyester, bu tarımsal atıkları Karadeniz'e taşıyan en büyük nehirlerden ikisiydi. 1996 yılında hazırlanan Karadeniz Sınır Ötesi Teşhis Analiz Raporuna göre Karadeniz'deki kirliliğin %70'ine kıyı ülkelerinin, %30'una ise Karadeniz'e dökülen nehir havzalarında bulunan ülkelerin neden olduğu ortaya çıktı. Tuna Havzası Çevre Programı kapsamında yapılan çalışmalar Karadeniz'de oluşan kirliliğin yarısının tarımsal faaliyetlerin yarattığı atıklar nedeniyle oluştuğunu ortaya koydu. Kirliliğin dörtte birinin nedeni ise sanayi atıklarıydı. . Sovyetler Birliği'nde 1930'lar sonunda başlayan büyük sanayileşme hamlesi büyük çevresel sorunlara yol açmıştı. Bu kirliliğin boyutları ancak Glasnost döneminde halka açıklanabildi. SSCB Bilimler Akademisi 1989 yılında ülkenin, 50 milyondan fazla insanının yaşadığı %16'lık bölümünde büyük sınai ve kimyasal kirliliğin yaşandığını ve buranın ekolojik felaket bölgesi olduğunu açıkladı. Sovyetler Birliği'nde üretilen sanayi atıklarının dörtte üçü hiçbir işlemden geçirilmeden nehirlere boşaltılıyordu. Bu korkunç kirlilik Sovyetler Birliği'nde üretilen sütün tahminen %42'sinin içinde zararlı maddeler bulunmasına dahi neden oldu . Karadeniz'deki toplam kirliliğin kalan dörtte biri ise evsel atıklar ve arıtılmadan denize bırakılan kanalizasyonlar yüzünden olmaktadır . Bugün Türkiye hariç Karadeniz havzasındaki tüm ülkelerde nüfus yoğunluğu azalmakta, fakat Türkiye'de Karadeniz sahili boyunca hem nüfus, hem de şehirleşme artmaktadır. Bu da güney sahilleri boyunca Karadeniz'in üzerindeki evsel atık baskısını arttırmaktadır. Gün geçtikçe evsel kullanım nedeniyle daha çok kanalizasyon, atık su, kimyasal kirletici Karadeniz suyuna karışmaktadır. Aşırı Avlanma Karadeniz ekosisteminin çöküşüne giden yolda ötrofikasyon ilk, aşırı avlanma ise ikinci nedendi . 1950-1970 yılları arasında Karadeniz ekosisteminde besin zincirinin tepesinde bulunan torik , Karadeniz orkinosu , orkinos ve kılıçbalığı aşırı derecede avlandı . Yunusların sayısı balıkçı ağlarına takılma, kasten balıkçılar tarafından öldürülme, kıyı ekosistemlerinin yok olması ve kirlilik nedeniyle yarım milyon civarına kadar düştü. Akdeniz fokunun Karadeniz'de nesli tamamen tükendi . Besin zincirinin tepesindeki büyük balık ve memelilerin ortadan kalkmasıyla bu canlıların besini olan ve planktonla beslenen balıkların sayısında 1970li yıllarda büyük bir patlama yaşandı. Planktonla beslenen balık artışı 1973'ten itibaren plankton sayısında büyük bir azalmaya neden oldu . Çünkü balık sayısı o kadar arttı ki Karadeniz'deki plankton miktarı bu balıkları beslemeye yetmedi. Planktonla beslenen bu yüzey balıklarındaki artış bu sefer başta hamsi olmak üzere Karadeniz'de aşırı avlanmayı tetikledi. 1970 ve 80li yıllarda trol balıkçılığı o kadar arttı ki 1990ların başında Karadeniz'de balık stokları büyük ölçüde tükendi . 1960 ve 1970lerde gübre niyetine çay bahçelerine atılan hamsinin fiyatı artık hep yükselecekti. Yabancı Türler Antik dönemde Karadeniz ulaşım, ticaret ve balıkçılık için oldukça önemli bir iç denizdi. Dinyeper ve Tuna ağızlarından Ege Denizi'ne götürülen tuzlanmış ya da güneşte kurutulmuş balık Ege çanak çömleği ve testileriyle değiş tokuş yapılıyordu . Helenler buğday, kurutulmuş balık, kereste, demir, gümüş ve altınını Karadeniz'den Akdeniz havzasına taşıyorlardı. . Günümüzde bu taşımacılık ve deniz ticareti tıpkı antik dönemde olduğu gibi İstanbul ve Çanakkale boğazları aracılığıyla devam ediyor. Fakat artık en çok taşınan ürün ham petrol. Karadeniz'e yabancı türler bu petrol tankerlerinin balast suları ile geliyor. Dünyanın başka denizlerinde, başka okyanuslarında balast tanklarını dolduran bu tankerler suyla birlikte birçok deniz canlısını da depolarına alıyorlar. Karadeniz'e geldiklerinde balast tanklarını boşaltan bu tankerler başka denizlerden getirdiği birçok yabancı türü de Karadeniz'in sularına bırakmış oluyor. Karadeniz'e 1982 yılında geldiği tahmin edilen ve bilimsel adı Mnemiopsis leidyi olan egzotik denizanası türü planktonla beslenen küçük yüzey balıklarıyla rekabete girdi. 1990 yılına gelindiğinde bu denizanası türünün popülasyonu çok büyük sayılara ulaştı. 1 m3 deniz suyunda yaklaşık 1 kg denizanası bulunur hale geldi. Hamsi gibi küçük yüzey balıklarıyla aynı besini paylaştığı için hamsiye galip geldi ve 1990'ların başında tıpkı 1970'lerin başındaki gibi balık stoklarında bir çöküş daha gerçekleşti . Besin zincirinin tepesindeki büyük Karadeniz balıklarından sonra zincirde orta seviyelerde bulunan küçük yüzey balıkları da yok olmaya başladı. Yeni Bilinmezler: Hidroelektrik Santralleri ve Barajlar Karadeniz ekosisteminin çöküşüne giden yolda eski Sovyetler Birliği ve Orta Avrupa ülkeleri üzerlerine düşen görevleri fazlasıyla yerine getirmiş gibi görünüyor. Başta tarımsal kirlilik sonucu ötrofikasyon, sanayi atıkları nedeniyle zehirli kimyasalların Karadeniz'i kirletmesi ve Türkiye'nin de dahil olduğu aşırı avlanma sonucu Karadeniz ekosistemi geri dönüşsüz bir şekilde yok oluşa doğru gidiyor. Türkiye ise bunlardan ders çıkarmak yerine yeni yöntemlerle Karadeniz'in yok oluşuna büyük katkı koyma yolunda ilerliyor. Son 11 yıldır başta Doğu Karadeniz Bölgesi olmak üzere tüm vadi, nehir ve dereler üzerinde hidroelektrik santral ve baraj yapım çılgınlığı yaşanıyor. Bu çılgınlık, sadece 376 km uzunluğundaki Çoruh nehri üzerine 9 baraj inşa edecek boyutlara kadar ulaştı. Bilim insanları ve çevreciler bugüne kadar bu baraj ve HES'lerin kara ekosistemleri üzerinde yaptıkları daha öncelikli etkilerine dikkat çekmeye çalıştı. Fakat üzerlerine baraj ve HES yapılan bu dere ve nehirlerin döküldükleri deniz ekosistemlerine çok önemli etkileri de mevcut. Şüphesiz bilimsel araştırmalar yapmadan bu etkiler hakkında kesin konuşmak mümkün değil. Ama neden olabilecekleri potansiyel sorunları kestirmek çok da zor değil. Dünyamızda su döngüsü oldukça basittir. Deniz ve okyanuslarda buharlaşan su yükselir. Rüzgarlarla birlikte karalara taşınır. Yüksek dağlara çarpan su buharı yoğunlaşıp kar ve yağmur olarak yeryüzüne düşer. Bu kar ve yağmur suları önce derecikleri, sonra dereleri ve en sonunda nehirleri oluşturur. Nehirler eninde sonunda bir deniz veya göl havzasına ya da okyanusa dökülür. Ve döngü en başından tekrar başlar. Barajlar ise nehirler üzerine yapılan su engelleridir. Suların denizlere ulaşmasını engeller. Yani su döngüsü baraj göllerinde bozulur. Yine denizlerde yaşayan ve üremek için nehirlere giren birçok balık türü bu barajlar ve HES'ler nedeniyle üreme alanlarına erişemez ve yok olurlar. Baraj gövdeleri sadece su tutmaz. Su ile birlikte tonlarca metreküp kum, çakıl, mil, balçık, mineral ve bizim çamur olarak gördüğümüz, fakat deniz ve okyanuslardaki canlılar için besin anlamına gelen tortuları da tutar. Bu malzemeler denize ulaşamadığı için birçok deniz canlısı besinsiz kalır. Diğer bir etkisi ise kıyıya malzeme ulaşmadığı için dalgaların kıyıları daha hızlı aşındırmasıdır. Türkiye, 1992 yılında Romanya'da imzalanan Bükreş Konvansiyonu'na taraf oldu. Bu konvansiyonun 6. maddesinde konvansiyona imza koyan ülkelerden kıyı kesimlerde Karadeniz ekosistemini etkileyecek, doğal kaynakların tüketilmesi ve sömürülmesine neden olabilecek faaliyetlerin engellenmesi, azaltılması ve kontrol edilmesi istenmektedir . Fakat Türkiye, özellikle son 11 yılda bölgedeki tüm yol, baraj ve HES inşaatları faaliyetleriyle konvansiyonda yapmayı taahhüt ettiği şeylerin tam aksini yapmaktadır. Sadece Türkiye değil, maalesef diğer Karadeniz ülkeleri de taahhütlerini yerine getiremediğinden bugün Karadeniz dünyanın en hızlı kirlenen denizi haline gelmiştir. Nükleer Tehdit Karadeniz havzası 1986 yılında dünyanın en büyük nükleer kazasını tecrübe etti. Ukrayna'da bulunan Çernobil Nükleer Santrali'nin reaktörlerinde meydana gelen patlama insanlık tarihinin en büyük kazalarından birine neden oldu. Ortaya çıkan radyoaktif parça bulutları İskandinavya ve Avrupa'ya kadar yayıldı. 220 köy terk edildi, 600 kasaba ve köy temizlendi. 150.000'den fazla insan bölgeden tahliye edildi. En az 100.000 Sovyet vatandaşının sağlığı bu kazadan ciddi şekilde etkilendi. Kaza gerçekleştiğinde bilim insanları Karadeniz havzasında kanser vakalarının artacağı ve Batı Avrupa'da en az 20.000 kişinin kanser nedeniyle öleceği tahmininde bulundu . Çernobil'de olan bir nükleer santralde kaza olması durumunda neden olabileceği yıkımlar. Türkiye, biri Mersin Akkuyu, diğeri Sinop'a yapmayı planladığı iki nükleer santralle bu riskleri çoktan kabul etmişe benziyor. Fakat nükleer santraller doğru düzgün çalışırken de felaketlere neden olur. Karadeniz doğasının en bakir alanlarından biri olan Sinop'a yapılacak olan nükleer santralin reaktörlerini soğutması için deniz suyuna ihtiyacı var. Karadeniz'de yüzey suyu derinlerdeki sulardan daha soğuk, daha az yoğun ve daha az tuzludur. Çünkü derinlerdeki sulara Akdeniz'den gelen sıcak, yoğun ve tuzlu sular karışır. Karadeniz dünyanın en büyük anoksik-sülfür içeren su kütlesidir. Yüzeydeki yaklaşık %10luk kısımda bulunan su hacmen aşağıdaki %90lık kısım ile kesinlikle karışmaz ve bu kısım oksijeni tamamen atmosferden ya da Karadeniz'in yüzeyine olan nehir akıntılarından alır. Bu nedenle Karadeniz aynı zamanda dünyanın en büyük meromiktik su kütlesi özelliğini taşır . Karadeniz'de yakalanan balıkların neredeyse tamamı yüzey balıklarıdır. Sinop'a yapılacak bu nükleer santral daha soğuk olan Karadeniz yüzey suyunu ısıtacak. Nükleer santraller reaktörlerini soğutmak için en yakın su kütlesinden borularla su emer, reaktörü soğuttuktan sonra sıcaklığı artmış bu suyu tekrar aldıkları yere bırakır. Bir nükleer santral soğutma için günde ortalama 1,4 trilyon, yılda ise 513 trilyon litre su kullanır. ABD'deki nükleer santrallerin kullanmış olduğu su miktarı tüm dünyadaki sulama suyu miktarından fazladır . Nükleer santraller sadece soğutma suyu aldıkları su kütlesinin sıcaklığını arttırmazlar. Su alma boruları, suyla birlikte başta balıklar ve omurgasızlar olmak üzere birçok su canlısını da emer. Dolayısıyla bu emme ve sonrasında soğutma sonucu bu canlılar haşlanır ve denize geri bırakılır. Yavru balıklar, balık yumurtaları, larvalar ve diğer organizmalar çok küçük olduklarından emme esnasında bunları süzmek mümkün olmaz. Dolayısıyla Sinop'taki nükleer santraller reaktörlerini soğuturken tıpkı tüm nükleer santrallerde olduğu gibi balık yumurtasından larvasına, balık yavrularından yetişkin balıklara, minicik fotosentez yapan organizmalardan balık, karides, yengeç, balık ve memelilere varana kadar tüm Karadeniz ekosistemini etkileyecek . Nükleer santrallerin yaratacağı en büyük problemlerinden bir diğeri ise nükleer atıklar. Nükleer atıklardan kurtulmanın güvenli bir yolu halen bilinmemektedir. Reaktör çekirdekleri on binlerce yıl radyoaktivitesini koruyabilir. Bugün bu çok tehlikeli nükleer atıklar nasıl ve nerede yok edileceklerine dair zor siyasi kararları beklerken halen yer üstündeki nükleer alanlarda saklanmakta ve insan sağlığı ve çevre için büyük tehlike arz etmeye devam etmektedirler . Sonuç İnsanlık tarihi boyunca insanlar çevre baskılarına yenik düşmüş, ama bu toplumların yaşadığı gerileme ve çöküş genellikle çok uzun sürmüştür. Örneğin bu süreç Mezopotamya'da yaklaşık 1000 yılda gerçekleşmiştir. Bu nedenle bu süreci yaşayan nesiller toplumların uzun vadeli bir çöküş yaşadığının farkına varamamıştır . Ulaşım ve iletişim kaynakları çok sınırlı olan ve bizden 5000 yıl önce yaşayan Mezopotamyalıların çöküşü fark edememesi çok normaldi. Dünya tarihinde çok daha hızlı çöküşler de gerçekleşti. Bunun en bilineni Paskalya Adası idi. Paskalya halkı Güney Amerika'nın batı sahiline 4300 km, en yakın insan yerleşimi Pitcarin Adasına 2300 km mesafede olan Paskalya Adasına gelebilecek teknolojiye ve oryantasyon bilgisine sahipti. Ahu dedikleri taş heykelleri yapacak ve bu heykelleri herhangi bir evcil taşıt hayvanının olmadığı adada adanın bir ucundan diğer ucuna taşıyabilecek birikime de sahipti. Hatta rongorongo denilen ve bugün hale çözülemeyen sembollerden oluşan bir alfabeleri bile vardı. Fakat 1722 yılında adaya ilk Avrupalılar ayak bastığında bitki örtüsü açısından çırılçıplak bir adada oldukça ilkel şartlarda yaşayan, protein ihtiyaçlarını karşılamak için yamyamlık yapan insanlarla karşılaştılar. Daha sonra 1877 yılında adada kalan 110 yaşlı ve çocuk dışında Perulular tüm Paskalya halkını köleleştirip götürdüler. Bugün Paskalya halkı tamamen ortadan kalkmış durumda. Arkeologların yapmış olduğu çalışmalar Paskalya Adası uygarlığının çevresel nedenlerden dolayı nasıl yok olduğunun hikayesini ortaya çıkarmış durumda. Bilim insanlarının yapmış olduğu polen analizleri M.S. 4 yüzyılda adaya ilk insan yerleşimleri başladığında adanın büyük ormanlar da dahil yoğun bitki örtüsü ile kaplı olduğunu ortaya çıkardı. Adada insan nüfusu arttıkça tarım alanı açmak, ısınma ve yemek pişirmek için yakıt sağlamak, ev aletleri, direkler ve sazdan ev yapımı için malzeme elde etmek ve balık avlayabilmek için tekne yapmak amacıyla ağaçlar kesilmeye başladı. Adanın öteki tarafında bulunan Rana Raraku taş ocağındaki heykeller ise ağaç gövdelerinden yapılan kızaklarla adanın diğer ucuna taşınıyordu. Bu yoğun ağaç katliamı Paskalya uygarlığının da sonu oldu. Önce ağaçtan ev yapamaz hale geldiler ve mağaralara taşındılar. Sonra ağaçsız toprak örtüsü yağmur ve rüzgarın etkisiyle erozyona uğradı, tarımsal açıdan verimsiz hale geldi. Ağaç olmadığı için tekne yapımı da son buldu, dolayısıyla balıkçılık da sona erdi. Üstelik balık ağlarını kağıt dutu adı verilen bir ağacın kabuğundan yapıyorlardı. Bu kabuk aynı zamanda Paskalya insanlarının giyim kuşamı için kumaş yapımında da kullanılıyordu. Rana Raraku taş ocağında yapımları yarıda kaldığı için duran 6 metrelik taş heykeller çöküşün simgeleri olarak bugün halen durmakta . Mezopotamya ve Paskalya örneğinde olduğu gibi çöküş uzun yıllara yayılmış olabiliyor. Fakat bugün değişimin ve yok oluşun hızı o kadar korkunç boyutlara ulaştı ki bir nesil bile bu yok oluşa tanık olabilmekte. 40 yıl önce gübre niyetine çay tarlalarına hamsi atan insanla bugün mevsiminde kilosuna 7-10 lira para verip hamsi satın alan insan aynı insan. Karadeniz'de bugün artık yakalanması imkansıza yakın toriklerin, orkinosların, kılıç balıklarının tutulduğunu gören, bilen insanlar halen hayatta. Devletler nezdinde bu kötü gidişe bir dur diyebilmek ancak 1992 yılında imzalanan Bükreş Konvansiyonu ile mümkün oldu. Fakat alınan kararlara ve son 22 senede ne kadar uygulandığına baktığımızda tablo gerçekten korkunç. Türkiye'nin son 11 yıldaki doğa koruma karnesi oldukça kötü ve inşaat çılgınlığı nedeniyle her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Biyolojik çeşitliliğin ve habitatların korunmasında tüm dünyada Türkiye 163 ülke arasında 140. sırada . Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra eski Sovyetler Birliği ülkelerinde sanayilerin de çöküşüyle Karadeniz'in kirlilik durumunda görece bir iyileşme oldu. Fakat bugün başta Ukrayna'daki siyasi belirsizlikler olmak üzere Karadeniz ülkelerinde siyasi ve ekonomik istikrarsızlık çevre konusunun ele alınmasını zorlaştırıyor. Bu kadar olumsuzluğa ve kötü gidişata rağmen vazgeçmeyenler de var. 2011 yılında yapılan bir ankete göre çevre sorunlarını sorun olarak gören insanların oranının sadece %1,3 olduğu Türkiye'de bazı sivil toplum kuruluşları Karadeniz'deki çöküşe dikkat çekmek için uğraşıyor. Seninki kaç cm? kampanyası ile Greenpeace Akdeniz Türk halkında ülkemiz denizlerinde yok olan balık stoklarıyla ilgili farkındalık yaratmaya çalışıyor. Samsun Doğa ve Yaban Hayatı Koruma Derneği'nin yürüttüğü, Avrupa Birliği tarafından desteklenen Temiz Nehirler Temiz Denizler Projesi Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Gürcistan'dan sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiriyor. Projenin amaçlarından biri kamuoyu oluşturup Karadeniz'in korunması için hükümetlere Bükreş ve İstanbul sözleşmelerinde taahhüt etmiş oldukları sorumlulukları hatırlatmak ve gereğinin yapılması için çalışmak. Başta son 200 yıl olmak üzere tarih boyunca süren insan eylemleri, biz çağdaş toplumları neredeyse artık baş edemeyeceğimiz zor bir sürü sorunla karşı karşıya bıraktı. Fakat biz bu sorunların nedenleriyle birlikte artık farkında olabilecek bilgi ve teknolojiye ulaştık. Bu çöküşe dur deme kararını alıp harekete geçecek miyiz, yoksa çöküş sona erene kadar bekleyip tüm ekosistemle beraber biz de yok olacak mıyız? Son 100 yılda Karadeniz'in nereden nereye geldiğine bakacak olursak pek fazla zamanımız yok."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/dosyalar/kulturler-ve-genler-biyolojik-bir-hapishanede-kultur.html", "text": "Amerikan Antropoloji Kongresinde hüsran Bir önceki yazımda insanı insan yapan öğelere göreceli bir lensten bakan kültürel antropologlarla, genel-geçer insan evrensellerine odaklanan genetikçilerden dem vurmuştum. Hatırlarsanız, bu iki grubun arasındaki geçimsizlikten bahsetmiştim. Bu geçimsizliğin benim için kişisel olarak ilk izdüşümü 2005'te Vaşington D.C.'de gerçekleştirilen Amerikan Antropoloji Derneği toplantısında olmuştu. Dünyanın tüm antropologları için önemli bir toplantı olduğundan, devasa bir katılım vardı. Benim de kariyerimde yapacağım ilk profesyonel, ingilizce konuşmaydı. Türkiye'de yapılacak antropolojik genetik çalışmalarının etik unsurları üzerine kafa patlatmıştım uzun süre ve düşüncelerimi sunacaktım. Bana göre her genetik projesi, katılımcıların kültürel, tarihi ve sosyolojik yapıları gözönüne alınarak, göreceli bir şekilde değerlendirilmeli, etik kriterler de ona göre düzenlenmeliydi. Konuşmama sadece bir avuç insan gelmişti. Dahası konuşmama gelen kültürel antropologlar ahlak felsefesi ile ilgili düşüncelerimi, okumalarımı yetersiz bulmuşlardı. Genetik antropologlar ise benim genetik analizlerimi beğenmemiş, felsefi 'laf kalabalığı' ile zaman harcadığımı ima etmişlerdi. Moralim çok bozuk bir şekilde otelime dönerken, doktora hocam ile karşılaştım ve bir yemeğe davet edildim . Melvin Konner ve Biyolojik bir hapishanede kültür Yemekte, ben, doktora hocam ve doktora hocamın zamanında doktora komitesinde olan, Melvin Konner isimli ünlü bir antropolog vardı. Biraz da benim bir iki saat önceki konuşmamla ilgili mızmızlanmamdan dolayı, biraz da hepimizin ortak ilgi alanı olduğundan konuşma kültür ve biyoloji arasındaki ilişkiye geldi. Dr. Konner'ın konuya olağanüstü hakim olduğu ilk on dakikada belli oldu. Hem ben, hem de doktora hocam, yemeğin geri kalanını, Dr. Konner'ın bu konuda söyleyeceklerini dinleyerek geçirdik. Dr. Konner'ın yüzlerce makaleye yayılan, dünyanın çeşitli yerlerinde, değişik insan özellikleri üzerinde amprik verilerle gösterdiği ana fikir, insan doğasının ana hatlarının evrimsel, biyolojik bir fırçayla şekillendiği, kültürel çeşitliliğin ise bu ana hatların etrafında dans eden şekiller, renkler olduğu idi. Örneğin Konnor aşağıdaki konuşmasında detaylıca açıkladığı bir konu, insanların çocuk yetiştirme rituellerinin, emzirme şekillerinin ve çocuk yetiştirme ile ilgili bir çok 'kültürel' olgunun aslında diğer memelilerle paylaştığımız biyolojik temelleri olmasıydı. Açıkçası ben o yemek sırasında Konner'ın birbiri ardına verdiği örnekleri ağzım açık dinlemiştim. Konner yemek yeme alışkanlıklarımızdan, çocukluk kavramının nasıl evrimsel açıdan anlaşılmasına gerektiğine kadar onlarca konu üzerinden detaylı örnekler vermişti. Yemeğin sonunda, Konner gel benimle çalış dese, tezimi bırakıp Atlanta'ya yollanacak kadar etkilenmiştim. Sağlıkla ilgili çıkarımlar Konner'a göre kültür biyolojik bir hapishanede kalmış bir mahkumdu ve bu hapishaneden kaçarsa kötü sonuçlar kaçınılmazdı. Örneğin, Konnor'un Boyd Eaton ile beraber yazdığı ve 1000'in üzerinde atıf alan ve şimdi meşhur olan 'Paleodiet' fikrinin öncüsü bir makale, tarım öncesi, protein ağırlıklı yemek alışkanlıklarının insan biyolojisine daha uygun olduğunu, tarım sonrası karbonhidrat bazlı yemek alışkanlıklarının bu yüzden bir çok sağlık problemi yarattığını savunuyordu. Konner'ın düşünüş tarzı hala bir çok önemli antropoloğun ve tıp doktorunun fikirlerini etkiliyor. Örneğin, iki sene önce, Daniel Lieberman isimli antropoloğun ayak evrimimizin çıplak ayakla koşmaya evrimleşmiş olduğunu gösteren bir çalışması Nature dergisine kapak oldu. Lieberman'a göre ayakkabılar, biyolojik olarak kodlanmış 'doğru' koşma programımızı bozuyor ve uzun mesafe koşular sırasında topuk bölgesine aşırı yük bindirerek sakatlanmalara yol açıyordu. Bu makale o kadar ses getirdi ki, Amerika'nın en popüler 'talk-show'larından birisine konuk oldu Lieberman. Soru işaretleri Sonuç olarak, Konner ve benzer fikirdeki bilim insanları daha önce söz ettiğim genetikçiler gibi kültürün etkisini tamamen gözardı etmeseler de, kültürü genelde biyolojik temeller üzerine şekillenen, çoğu zaman negatif bir olgu olarak çalışmaktalar. Konner'la olan yemekten neredeyse 10 yıl sonra, kafamda iki kuşku oluştu bu tip çalışmalar konusunda. Birinci olarak, bu tip çalışmalar ancak belli başlı insan karakteristikleri ile ilgili önemli ipuçları veriyor, diğerleri konusunda ise sessiz kalıyorlar. Belki gerçekten de uzun mesafe koşusu insana özel ve belki de yeni bir avlanma tekniği olarak ortaya çıkmış bir davranış. Kendi içinde çok enteresan, üzerine kafa yorulması gereken bir çalışma. Ancak, bu insan kültürünün karmaşıklığını açıklamada kanımca yetersiz kalıyor. Örneğin bugün uzun mesafe koşu sporunun kültürel, ekonomik, sosyal ve hatta politik etkilerini anlamak için Konner ve Lieberman gibi indirgemeci, biyolojik tekniklerin çok bir yararı olmaz sanıyorum. İkinci önemli mesele bu tip çalışmaların, kültürel ve teknolojik çeşitlenmelerin zamansal olarak biyolojik evrimi takip ettiklerini varsaymaları. Ancak bunun için tam olarak doğrudan bir kanıt yok. Hatta, tam tersi bir senaryo da düşünülebilr. Örneğin, biliyoruz ki insanlar milyonlarca yıldır alet yapabiliyorlar ve yaşadıkları yerleri , içgüdüsel olarak değil, bilinçli olarak seçiyorlar ve muhtemelen bu ekolojik seçimlerini kültürel olarak bir nesilden diğerine aktarıyorlar. Bu durumda, ateş yakabilen, alet kullanabilen, kendilerine korunak yapabilen veya en azından bulabilen bir varlığın biyolojik evrimi acaba bu teknolojilere sahip olmayan bir varlıkla aynı olabilir mi? Diğer bir deyişle, insan olarak geçmişimizde kültür acaba genleri değiştirecek bir ortam yaratmış olamaz mı? Bunun için artık elimizde önemli kanıtlar var. Sonraki yazımda, kültürün genler üzerine etkisine değineceğim. O zamana kadar sağlıcakla."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/dosyalar/uzay-firtinalari.html", "text": "Geçtiğimiz iki yıl içinde güneş patlamaları ve güneş fırtınalarından bahseden pek çok bilim haberi gördük. Son olarak geçtiğimiz ayın ortasında, Güneş'te gözlenen olağanüstü şiddette bir patlama manşetlere taşındı. Bu yeni patlamanın uzaya fışkırttığı madde Dünya'yı ıskaladı; ama daha pek çok patlama sırada bekliyor. Bu yazıda uzay fırtınalarının ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu inceleyeceğiz. Güneş ile Dünya arasındaki uzay mükemmel bir boşluk değildir. Bu bölge derin uzaya kıyasla çok daha fazla madde santimetreküpte yaklaşık 5 atom kadar! barındırır. (Bu bize göre mükemmel bir boşluk sayılabilir, çünkü soluduğumuz havanın bir santimetreküpünde 25 kentilyon (1018) molekül bulunur.) Ayrıca uzayın bu bölgesi Güneş'ten kaynaklanan elektrik ve manyetik alanlarla doldurulmuştur. Bu alanlar çok zayıftırlar, ama çok geniş bir bölgeye yayıldıkları için elle tutulur etkiler yaratabilirler. Bir Güneş fırtınası, daha teknik adıyla jeomanyetik fırtına, Güneş ile Dünya arasındaki uzayda bulunan madde ve alanlar arasında karmaşık bir etkileşim zincirinin sonucudur. Bu zincirin ilk halkası da güneş lekeleridir. Güneş lekeleri ve güneş döngüsü Güneş'e asla çıplak gözle bakmamanız gerektiğini biliyorsunuz elbette. Hele bir dürbünle bakmak, çabucak kör olmak için mükemmel bir yöntemdir. Ama dürbününüzü bir ayakla sabitleyip görüntünün beyaz bir kağıda düşmesini sağlarsanız, Güneş dairesinin içinde bazı siyah benekler görürsünüz. Bunlar güneş lekeleridir, ve bililinen en eski kayıtlar MÖ 364 yılında Çinli astronom Gan De'nin yazdığı bir yıldız kataloğuna uzanır. Batı'da ilk çağ ve orta çağda birkaç kez çeşitli kaynaklarda güneş lekelerinden bahsedilse de, bunların Merkür'ün veya Venüs'ün geçişleri olduğu zannedilmişti. Modern bilim çağında Galileo'nun dürbünüyle yaptığı gözlemlerle 1612'de bu lekelerin Güneş'in üzerinde olduğunu ispatlamasının ardından düzenli olarak gözlenerek kaydedildiler. Güneş lekeleri şöyle görünür: Güneş lekeleri geçici olgulardır. Belli bir güneş lekesinin ömrü birkaç gün veya birkaç haftadır . Dahası, lekeli ve lekesiz yıllar vardır: Bazı yıllarda lekeler çok sık ve yoğun olarak ortaya çıkarken, başka yıllarda Güneş'in yüzeyi bir bebek teni gibi pürüzsüz kalır. Yüzyıllardır devam eden güneş lekesi gözlemleri sonucunda, leke sayılarının zamanla şöyle değiştiklerini görüyoruz: Verilere baktığımızda güneş lekelerinde gayet düzenli bir artış ve azalış olduğunu görüyoruz. Ortalama onbir yıllık periyodu olan bu döngüye güneş döngüsü adı veriliyor. Güneş gözlemlerinden bağımsız olarak, Dünya'nın manyetik alanı da yüzyıllardır dikkatli bir şekilde ölçülüyordu. 19. yüzyıl içinde bu ölçümler gösterdi ki, Dünya'nın manyetik alanında sürekli olarak ufak tefek dalgalanmalar olmakta. Bu dalgalanmalar genellikle küçük ölçekli olsa da, ara sıra daha şiddetli oynamalar olduğu da farkedildi. Üstelik bu şiddetli oynamalarda bir düzen de vardı; manyetik alan aniden arttıktan sonra hızla normalin altına iniyor, sonra yavaş yavaş eski haline dönüyordu. Ne zaman geleceği kestirilemeyen, bir gün içinde olup biten bu olaylara manyetik fırtına adı verildi. Yine 19. yüzyılda, manyetik fırtınaların ve kutup ışıklarının, Güneş döngüsü ile yakından ilişkili olduğuna işaret eden gözlemler birikmeye başladı. Güneş lekelerinin arttığı dönemde manyetik fırtınalar sıklaşıyor, kutup ışıkları çoğalıyordu. Ancak o dönemde hassas ölçüm cihazlarının bulunmayışı yüzünden bu olaylar arasındaki bağlantıya dair tatmin edici bir teori ve mekanizma ileri sürülemedi. Güneş lekelerini yıllarca büyük bir özenle takip eden İngiliz amatör astronom Richard Christopher Carrington (1826-1875), 1 Eylül 1859 günü olağanüstü bir olaya şahit oldu. Güneşi gözlemekteyken, lekelerin birinin bulunduğu yerde şiddetli bir ışığın çaktığını gördü. Bundan iki gün sonra magnetograflar o döneme kadar görülmemiş şiddette bir manyetik fırtına kaydettiler. Kutup ışıkları Hawaii ve Küba'ya kadar uzandı. Bu olaylar Carrington'a ve diğer bilimcilere manyetik fırtınaların Güneş ile bağlantılı olduğunu düşündürdü. Buna rağmen, 1882'de devrin en önde gelen fizikçisi Lord Kelvin (1824-1907), kesin bir dille manyetik fırtınalar ve güneş lekeleri arasında hiç bir ilişki bulunmadığını, periyotların birbirine denk düşmesinin tesadüften ibaret olduğunu beyan etti. Bu, Kelvin'in jeologlarla ilk ters düşüşü değildi; daha önce Dünya'nın yaşını hesaplamış ve Dünya'nın evrime imkan vermeyecek kadar genç olması gerektiğine kanaat getirmişti. Yeni yüzyılın keşifleri, Kelvin'in her iki konuda da yanıldığını ortaya koyacaktı. Manyetik tuzaklar Güneş neden lekelidir? Bir güneş lekesi, Güneş'in fotosfer adı verilen dış kısmında, çevresine göre daha az sıcak olan bir bölgedir. Işık şiddeti sıcaklıkla arttığından, sıcaklığı nispeten düşük olan bölgeler fotoğraflarda koyu renkli olarak görülürler. Peki güneş lekeleri neden çevrelerindeki maddeye göre daha az sıcak? Bu önemli soruyu cevaplamanın anahtarı 1908'de Amerikalı astronom George Ellery Hale (1868-1938) tarafından keşfedildi. Hale, MIT'deki öğrenciliği sırasında spektrohelyoskop adı verilen bir cihaz icat etmişti; bu cihaz Güneş ışığının tayfını analiz etmekte kullanılıyordu. Güneş ışığı, Güneş'teki atomların bireysel imzası olan tayf çizgilerini taşır. Çizgilere bakarak Güneş'te bulunan elementler anlaşılabilir, ve daha pek çok bilgiye ulaşılabilir. Sonraki yıllardaki gözlemleri sırasında Hale, güneş lekelerinden gelen ışığın spektrumunun leke bulunmayan bölgelerdekinden farklı olduğunu gördü. Lekelerden gelen ışık, diğer ışığa kıyasla daha fazla tayf çizgisi barındırıyordu. Gözlenen tayf çizgileri elementlerin bilinen çizgilerine uymuyordu. Hale, gördüğü olgunun Zeeman etkisi olduğunu anlamakta gecikmedi (ne de olsa daha birkaç yıl önce, 1902'de, Nobel fizik ödülü bu keşfe verilmişti). Zeerman etkisi, bir manyetik alan içinde atomların her bir tayf çizgisinin ikiye ayrılmasıdır. Bu çizgilerden birisi normaldekinden yukarıda , diğer ise aşağıdadır. Dahası, manyetik alan ne kadar şiddetliyse bu çizgilerin orijinal çizgiden uzaklığı o kadar fazladır. Böylece, ışığın tayfına bakarak, hangi elementler bulunduğunu da biliyorsak, ortamdaki manyetik alan şiddetini hesaplamak mümkündür. Hale, Zeeman etkisini kullanarak güneş lekelerinin manyetik yapılar olduğunu keşfetmişti. Bugün de modern uydular Hale'in yöntemini kullanıyorlar. Sözgelişi, en yeni Güneş gözlem uydularından biri olan Solar Dynamics Observatory tarafından çekilen fotoğraflar güneş lekelerinin manyetik özelliklerini açıkça gösteriyor. Örnek olarak altta aynı anda çekilmiş iki Güneş görüntüsü görtüyorsunuz. Soldaki resim görünür ışıkla çekilmiş ve güneş lekelerinin yerini gösteriyor. Sağdaki resimde Güneş'in koronasında manyetik alan çizgilerinin dışarı çıktığı yerler beyaz, içeri girdiği yerler ise siyahla gösterilmiş. Görüldüğü gibi, güneş lekeleri farklı manyetik kutuplara sahip çiftler olarak ortaya çıkıyor. Manyetik alan çizgileri beyaz kısımlardan dışarı çıkıyor, sonra geriye kıvrılıp siyah bölgelerden içeri giriyor. Manyetik yapıyı daha iyi görmek için, yukarıdakilerle aynı anda çekilmiş başka bir fotoğrafa bakalım. Buradaki görüntü, gözle görülemeyen aşırı morötesi 171 Angstrom dalga boyunda alınmıştır. Karşılaştırma için magnetogramı da yanına koyalım. Bu iki resme yanyana baktığımızda güneş lekelerinin manyetik özelliği kolayca ortaya çıkıyor. Koronada görülen yapıların, demir tozu dökülmüş bir kağıda yaklaştırılan bir mıknatısın yarattığı şekillere benzemesi tesadüf değil. Bir lekeden çıkıp başka bir lekeye giren manyetik alanın içinde hapsolmuş yüklü parçacıkların yaydığı ışık, alan çizgilerinin biçimini görmemizi sağlıyor. Korona ilmeklerinin dinamik yapısını SDO'dan kaydedilmiş bir videoda görebilirsiniz: Güneş o kadar sıcaktır ki, atomların çekirdekleri ile elektronları arasındaki bağları koparır. Güneş'teki madde, pozitif ve negatif elektrik yüklü parçacıklar yığını olan plazma halindedir. Güneş'in manyetik alanı ve plazma halindeki madde birarada iken, gündelik hayatımızda pek aşina olmadığımız karmaşık fiziksel etkiler ortaya çıkarırlar. Bu etkilerin en önemlilerinden biri, plazmanın manyetik alan tüpleri içinde hapsolmasıdır. Manyetik alan elastik bir ağ gibi plazmayı sarar, plazma da manyetik alan çizgilerine yapışır; biri nereye giderse öbürü de oraya gider. Güneş lekelerinin içinin daha serin olmasının sırrı da buradadır. Manyetik alan çizgilerinin oluşturduğu tüp, içindeki plazmayı dışarıdan izole eden bir duvar gibi davranır. Güneşte oluşan bir manyetik tüpün iç kısmındaki plazma yoğunluğu dışına göre düşük olur. Bu yoğunluk farkından kaynaklanan kaldırma kuvvetiyle Güneş'in dışına doğru yükselir ve kısmen dışarı çıkar. Tüplerin Güneş'in fotosferinin dışına çıktığı yerler leke olarak gözlenir. Dev patlamalar Carrington'un 1859'da şahit olduğu parlama, olağanüstü şiddette de olsa, tek seferlik bir olay değildi. Güneş lekelerinin bulunduğu yerlerde sık sık küçüklü büyüklü parlamalar gözlenir. Sözgelişi, haberlere konu olan 10 Eylül 2014 parlaması SDO kameralarına şöyle takıldı: Parlamalarla beraber çoğu zaman büyük madde fışkırmaları da görülür. Olağanüstü büyüklükte plazma bulutları koronadan kopup uzaya yayılırlar. Aşağıdaki video, 8 Temmuz 2014'de kaydedilen bir parlama ve fışkırmayı gösteriyor. Fışkıran bu madde Dünya'ya rastgeldiğinde, taşıdığı madde ve enerji Dünya'nın manyetik alanında fırtınaları harekete geçirir. Fışkırma ne kadar şiddetliyse, Dünya'da yarattığı etkiler de o kadar dramatik olacaktır. Parlamalar ve fışkırmaların oluşumu, güneş lekelerinin manyetik özellikleriyle yakından ilgilidir. İçindeki plazmayla beraber yükselen ilmek yapısı, çok fazla zorlandığında kopabilir. Ancak bu kopma daha özel bir süreçtir: Manyetik alan çizgileri birbirlerine çok yaklaştığında belli bir noktada kopup tekrar bağlanırlar. Ancak bu sadece plazma ve manyetik alan beraber bulunduğunda mevcut olan bir etkidir; boşlukta mümkün olmaz. Tekrar bağlanma etkisi, Güneş'den dışarı doğru uzanan plazma bulutlarının koronadan ayrılmasına ve uzaya yayılmasına yol açar. Bu mekanizma yakın zamana kadar teorik olarak kabul görüyordu, ancak SDO'nun kameraları bu olayı yakalayıp kayda geçirmeyi başardı. Manyetik alan çizgilerinin güneş lekelerine bağlı kalan parçaları, kopan bir lastiğin geri dönüp elinize çarpması gibi, kendisine bağlı plazmayı sıkıştırır, ısıtır ve parlama olarak gözlediğimiz kuvvetli ışık oluşur. Manyetik alanın diğer parçası, sıcak plazmayı da beraberinde sürükleyerek uzaya doğru büyük bir hızla uçar. Bu fışkırma her ne kadar dev bir alev topu gibi korkunç görünse de o kadar seyreltiktir ki, muhtemelen içinden geçseniz hiç bir şey hissetmezsiniz. Çarpışma! Güneş'ten kopan plazmanın içinde kendi manyetik alanını taşıdığını görmüştük. Manyetik alan ve plazma, birbirlerine uyumlu olarak hareket ederler ve özel durumlar dışında birbirlerinden ayrılmazlar. Kendi manyetik alanına yapışık olan plazma bulutu, Dünya'nın manyetik alanının hüküm sürdüğü bölgeye giremez, yaklaşık 65,000 km mesafede durdurulur ve bu engelin etrafından dolaşmaya zorlanır. Plazmaların kendi manyetik alanına yapışma ve yabancı manyetik alanlara girmeme özelliği, evrendeki pek çok olguda kilit rol oynar. Birincisi, bu özellik sayesinde, Dünya mıknatısı bizi Güneş patlamalarından korur. Ayrıca, pek çok gök cisminin civarında sadece kendi manyetik alanları hüküm sürer. Bu birleşimin oluşturduğu karmaşık yapılar plazma astrofiziği tarafından incelenir. Dünya çevresi ve Güneş sisteminin incelenmesine ise genellikle basitçe uzay fiziği denir. Dünya'nın manyetik alanının hakim olduğu uzay bölgesine manyetosfer adı verilir. Manyetosferin belli sınırları vardır, çünkü Güneşin sakin olduğu zamanlarda bile düzenli olarak yaydığı güneş rüzgarı adı verilen bir plazma akımı bu manyetik alanı sıkıştırır. Manyetosfer durgun bir yer değildir. Dünya'nın manyetik alanında hapsolmuş elektronlar, protonlar ve diğer iyonlar uzayda çeşitli akım sistemleri oluştururlar. Bu akım sistemleri birbirlerine çeşitli yollardan bağlıdırlar ve birindeki değişim sadece birkaç saat içinde başka yerlerde değişikliklere yol açar. Belli başlı akım sistemlerinden biri, Dünya'nın manyetik alanının sınırı olan manyetopoz'da bulunur. Elektromanyetizmanın temeli olan Maxwell denklemleri, bir tabakanın iki yanında farklı yönlere bakan bir manyetik alan mevcut ise, bunları ayıran tabakada elektrik akımları bulunması gerektiğini söyler. Elbette bu akımlar iki yandaki manyetik alan şiddetine ve yönüne göre değişir. Dünya'nın manyetik alanı sabittir, ancak güneş rüzgarı, özellikle Güneş'in aktif dönemlerinde, saat saat değişebilir. Rüzgarla gelen plazmanın hızı da değişkendir. Bu değişkenlik, manyetopozun ileri geri oynamasına, ve üzerindeki akımların azalıp artmasına ve yön değiştirmesine neden olur. Bu değişimler Dünya çevresindeki diğer akımlara yansır. Bu akımlar da Dünya'nın sabit manyetik alanına ek olarak küçük manyetik alanlar indüklerler. Yeryüzündeki pusula iğnelerinin sağa sola, yukarı aşağı hafifçe yalpaladığı görülür. Bunlar gündelik, hafif değişimlerdir; balkonunuzdaki rüzgar çanının meltemde şıngırdaması gibi. Güneş patlaması sonucu oluşan plazma bulutunun manyetopoza çarpması ise camı çerçeveyi indiren bir borandır neredeyse. Hızla gelen plazmanın darbesi ani bir sıkışmaya yol açar; akımlar kuvvetlenir. Elastik bantlar gibi davranan manyetik alan çizgilerinde plazma dalgaları oluşur ve darbeyi manyetosferin iç kısımlarına aktarırlar. Alan çizgilerinin kopup tekrar birleşmesi , burada yine önemli rol oynar. Dünyanın manyetik alanı kuzeye yöneliktir. Güneşten gelen plazmanın taşıdığı alan ise değişkendir. Dünya dışı alan güneye yönelik olduğunda, iki ayrı manyetik alan, plazma etkileşmeleri sayesinde birbirine kaynaşabilir. Bu şekilde Dünya'nın ön yüzündeki manyetik alan bir soğan gibi soyulup geriye doğru açılır, ve parçacıklar manyetosferin arka taraflarına taşınabilirler. Manyetik çizgilerin kuyruk tabir edilen arka tarafta birikmesi, manyetosfer içinde başka bir reconnection olayına sebep olur. Bunun sonucunda bir kısım plazma Dünya'ya doğru fırlatılır. Bir kısmı radyasyon kuşaklarını kuvvetlendirir; iyonosfer akımları şiddetlenebilir. Bir kısmı ise manyetik çizgileri takip edip kutuplara yağarlar ve kutup ışıklarını oluştururlar. Manyetik fırtınalar, ta Güneş'ten kaynaklanan ve karmaşık fiziksel süreçlerle oluşan ilginç doğa olaylarıdır. Ama gündelik hayatımızı etkilemeleri ihtimali var mı? Kırk elli sene öncesine kadar bu soruya hayır cevabı verebilirdik. Ancak artık uygarlığımız büyük ölçüde elektrik ve elektronik teknolojisine dayandığı için yakın uzaydaki şiddetli elektromanyetik değişimler yeryüzünde ciddi sorunlar yaratabilir. Carrington'un 1859'da gözlediği şiddette bir fırtına bugün olsa, iletişim uyduları kapanabilir, elektrik hatları patlayabilir. Bu etkilerin ayrıntılarını başka bir yazıya bırakıyoruz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/gorsel/ayin-fotografi-tetik.html", "text": "Ormanda kayboldunuz, saatlerdir aç ve susuz bir şekilde dolanıyorsuz. Kendi kendinize kaderde ormanda açlıktan ölmek de varmış diye düşünürken birden etrafında şerbet çeşmeleri dizili olan bir açıklığa ulaşıyorsunuz, kefeni yırttınız, en azından açlıktan ölmeyeceksiniz. Hemen şerbetlere doğru hızlı adımlarla yürümeye başlıyorsunuz ama açlıktan olsa gerek nereye bastığınıza dikkat etmediğiniz için yere saplı duran bu kırmızı çubuğa ayağınız takılıyor ve düşüyorsunuz. İşte o anda bunun bir tuzak olduğu, takıldığınız şeyin de tetik mekanizması olabileceği aklınıza geliyor. Korkuyla birşeyler olmasını bekliyorsunuz ama hiçbirşey olmuyor. Demek ki bu bir tuzak değil. Kefeni bir kere daha yırttınız. ... mı acaba? Aslında şu anda ölümle burun burunasınız, acılar içerisinde kıvranarak yavaş yavaş ölmeye başlamanız an meselesi, herşey şimdi ne yapacağınıza bağlı. Aynı çubuğa, ya da şimdi fark ettiğiniz yakındaki benzer iki çubuktan birisine, 30 saniye içinde yeniden dokunduğunuz an belki de gökyüzünü gördüğünüz son saniye olacak. 1/10 saniye kadar kısa bir süre içinde zemin bir kitap gibi katlanıp sizi içine hapsedecek. O durumda tek şansınız sizi yemeye çalışan şeyin sizi zahmete değmeyecek kadar küçük bir lokma olarak görmesi. Eğer gerçekten küçükseniz, o zaman yandaki parmaklıklar arasından sıyrılıp bu tuzaktan kaçabilirsiniz . Ama eğer parmaklıklar arasından geçemeyecek kadar büyükseniz birazdan parmaklıklar da yok olarak bulunduğunuz yer hava geçirmez bir oda halini alacak ve yerden salgılanan enzimler ile sindirilmeye başlayacaksınız. Şansınız varsa sindirme işlemi başlamadan önce havasızlıktan bayılırsınız. Çırpınmanız nafile, sadece kapanın daha sıkı kapanmasını sağlayacak ... Haberler kötü: belli ki dev bir Venüs sinek kapan bitkisi içindesiniz . Evet yukarıdaki fotoğraf bir Venüs sinek kapanının yaprağının her bir kanadında genelde üçer tane olan tetiklerden birisini yakından gösteriyor. Bu tetikler gerçekten de yukarıdaki hikayede bahsedildiği kadar karmaşık ve sinsi bir davranışa sahip. Tetiklere bir kere dokunmak mekanizmayı harekete geçirmeye yeterli değil. 20-30 saniye içinde ya aynı tetiğe ya da diğer tetiklerden birisine bir kere daha dokunmanız gerekiyor. Bu sayede bitki potansiyel yiyecek ile canlı olmayan uyaranları birbirinden ayırmaya çalışıyor çünkü kapanı boşaltmak ve sonra yeniden kurmak bitki için çok masraflı; düşen bir yağmur damlasının ya da rüzgarda savrulup tetiğe çarpan bir yaprağın kapanı boşu boşuna çalıştırmaması gerekli. Mekanizmanın nasıl çalıştığına gelmeden önce bu bitkiyi ve özellikle neden etobur olduğunu biraz anlatmak gerekli. Bilimsel adı Dionaea muscipula olan bu bitki doğal olarak Kuzey Amerika'nın batı yakasında çok dar bataklık bir bölgede yetişiyor. Bu bölge sub-tropik bir alan, yeterince güneş ışığı ve su var, ama malesef toprak azot açısından çok fakir. Eğer bitki klorofil, aminoasit ve protein yapımı için elzem olan azotu topraktan alamıyorsa başka bir yerden almalı. Şansa bakın ki böcekler ve örümcekler azot açısından çok zengin. Bitkinin yapması gereken üç basit şey kalıyor geriye: 1) böcekleri kendine çekecek bir yöntem bulmak , 2) sindirim enzimleri üretecek bir sistem kurmak 3) ve nihayetinde bitkilerin normal hakeret hızının çok ötesinde böceklerden bile hızlı bir hareket yeteneği edinmek. Atmosferdeki karbonu şekere çevirmek tüm klorofilli bitkilerin yaptığı şey. Uçları kapan şeklinde olan yaprakların bitki gövdesine yakın aşağı kısımları fotosentez yaparak bu işi hallediyor. Besin değeri yüksek şerbet kapanın kenarlarındaki bezlerden salgılanıyor. Yine bitkinin sentezlediği sindirim enzimleri ise kapanın orta kısmındaki, fotoğrafta minik kubbeler şeklinde görünen hücre öbekleri tarafından salgılanıyor. Gelelim işin can alıcı kısmına: hızlı hareket yeteneği. Billiyorsunuz ki bitkiler hareketsiz değil, en azından büyüyorlar ve bundan daha hızlı şeklide gün içinde yapraklarını güneşe doğru çevirmeyi başarabiliyorlar. Bu hareketleri yaprakların ve sapların değişik bölgelerinin diğer bölgelere göre daha hızlı büyümesi ile oluşuyor. Sarmaşık gibi bitkiler ise büyüme hızının dokunma ile değişmesi sayesinde buldukları dala sarılabiliyorlar. Ancak tüm bu hareketler böcekler ile baş etmenin çok altında hızlara sahip. Kas ve sinir sisteminden yoksun olan sinekkapan bitkisi, elindeki bu asimetik büyüme mekanizmasını bir şeklide hızlı çalıştırmanın yolunu bulmalı. Eldeki malzeme ile çalışan evrim mekanizması da bu bitkiye tam olarak bunu sağlamış vaziyette. Aynen hayvanlarda olduğu gibi bitki hücrelerinin duvarlarında da açılıp kapanabilen iyon kanalları var. Elektrik yüklü sodyum ya da potasyum gibi iyonlar hücre zarındaki ilgili seçici kanalların açılması sonucu hücre içine giriyor veya hücre dışına çıkıyor. Bu kanalların açık ya da kapalı olması değişik etkenlere mesela hücre etrafında ya da içindeki kimyasal maddelerin veya elektrik yüklerinin derişimine bağlı. Venüs sinek kapanının hareket mekanizmsı henüz tüm detayları ile çözülmemiş olsa da temel çalışma mekanizmasının şu şekilde olduğu düşünülüyor: Açık şekilde duran Venüs sinek kapanının yapraklarında iç kısımdaki hücreler içlerindeki bolca su sayesinde şişmiş vaziyette duruyorlar bu nedenle kapanın iç kısmının yüzey alanı dış kısmının yüzel alanından daha büyük, haliyle yukardan bakıldığında yapraklar geriye kıvrılmış, dışbükey bir bir şekilde duruyor. Tetiklere dokunulunca tetikler ortama elektrik yüklü iyonlar salıyor ve bu iyonların oluşturduğu potansiyel fark iç çeperdeki hücrelerin özel bazı iyon kanallarını açılıyor. Ancak tetiğin tek uyarımda ürettiği yük miktarı bu kanallarının açılması için gerekli farkı yaratamıyor. 30 saniye içinde, henüz ilk potansiyel fark gücünü yitirmeden ikinci bir iyon yükü ortama eklenirse ancak o zaman eşik değeri aşılıyor ve hücrelerin iyon kanalları ancak o zaman açılıyor. Açılan bu kanallar üzerinden hücre içindeki suyun bir kısmı dışarı çıkıyor ve yaprağın diğer yüzeyindeki hücreler tarafından emiliyor. Neticede yaprağın iç duvarının yüzölçümü azalırken dış yüzeyinin yüzölçümü artıyor bu ise dışbükey duran yaprağı içbükey hale getiriyor. Aynen köpek eğitimlerinde kullanılan clickerlarda olduğu gibi dışbükey-içbükey geçişi basınç kritik değere ulaştığında çok ani şekile oluyor. Metal clickerda bu ani geometrik değişim klik sesini üretiyor. Venüs sinek kapanında ise bu kritik değer yaprağın bir bitki için rekor sayılacak bir hızla hareketi anlamına geliyor. Bu hareketin ne kadar hızlı olduğu ortamdaki neme, güneş ışığı miktarına ve bitkinin genel sağlık durumuna bağlı. Aşağıda iki yaprağı tetiklere dokunarak kapattığım videoları göreceksiniz. Bendeki bitkiyi daha birkaç gün önce yeni bir saksıya aktardığım için biraz hırpalanmış durumda, haliyle yapraklar yeterince açık değil ve kapanma hızları da idealden daha yavaş. İlk videoda bir kere dokunmaya çalıştım ama elimdeki cımbızın ucu tetiğe çok kısa aralıkla iki kere dokundu. ikinci videoda ise ilk hamlede tetiği ıskaladım. İkinci ve üçüncü hamle isabetli oldu. Beklendiği üzere ilk uyarıdan sonra yaprakta hiç bir hareket yokken ikinci uyarıdan sonra yaprak kapanıyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/guncel/grafene-kuzen-geldi-germanene-merhaba-deyin.html", "text": "20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın ilk on beş yılı, yeni ve işlevsel malzemeler konusunda yaptığımız çığır açıcı buluşlara şahit oldu. Ekranlarda kullandığımız LED'lerden tutun da, askeri amaçlı kullanılan metamateryellere, bütün elektronik teknolojisinin kalbinde yer alan silikondan günlük alışverişimizin ayrılmaz parçası olan plastiklere, hepsi bu süreç içinde hayatımıza girdi. Yaklaşık son on beş yıldır da, daha farklı, daha ince ve daha işlevsel malzemeler kousunda yaptığımız çalışmalar, biraz önce saydıklarımdan biraz daha farklı malzemelere doğru kaydı: tek-katmanlı, yani sadece bir atom kalınlığında olan malzemeler. 2010 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülen grafenin ardından, araştırmacılar 2014 Eylül ayı içerisinde germanyumdan oluşan tek-katmanlı bir yapının laboratuvarda üretildiğini duyurdular. Tek-Katmanlı Malzemeler ve Grafen Tek-katmanlı malzemeler, geleneksel olarak kullandığımız plastıik, tahta, metal gibi materyallerden oldukça farklı. Genel olarak kullandığımız malzemeler on binlerce atom kalınlığında olurlar. Haliyle de elektrik ve ısı iletimi, ışığa karşı verilen tepkiler gibi fiziksel özellikler gene bu binlerce katman tarafından ortaklaşa gerçekleştirilir. Bütün bu katmanların tepkisini aynı anda kontrol etmek zordur, değiştirmek veya istediğimiz şekle getirmek daha da zordur. Öte yandan, tek-katmanlı malzemeler, sadece bir atom kalınlığındadırlar ve uygun ortam sağlandığı durumda üzerine yerleştirildikleri levhalar kadar özelliklerini yitirmeden bükülebilir. Dahası, kontrol etmeniz gereken sadece bir tane tabaka olduğundan, yapacağınız kimyasal ve fiziksel ufak etkiler sonuçlarınızda büyük değişimler yaratabilir. Pek çok farklı elementten veya bileşikten tek-katmanlı yapılar yapmak mümkün. Ama periyodik tablonun 4A grubunda bulunan karbon, silikon, germanyum ve kalay elementlerinin oluşturdukları tek-katmanlı yapılar hem elektronik hem de optik açıdan çok büyük öneme sahipler. Bu yüzden, bu yazıda tek-katmanlı ailesi isim tamlamasını 4A grubu elementleri için kullanacağım. Grafen, 2004'te İngiltere'de keşfedildikten sonra, pek çok alışılmadık özelliği ortaya çıkan tek-katmanlı bir malzeme. En basitinden, grafenin ince yapısı sayesinde elektronlar çok büyük hızlarda yüzeyde akabiliyor. Dahası, aynı yapının sık dokusu atomların geçişine izin vermiyor, bu sayede ortamdaki atomları istersek tek tek inceleyebiliyoruz. Grafen hakkında daha geniş bilgiye, Açık Bilim'den Bahadır Ürkmez'in makalesini okuyarak erişebilirsiniz. Aileye Üçüncü Geldi Germanen, aynen grafen gibi tek-katmanlı bir yapıya sahip malzeme olarak laboratuvardan daha yeni çıktı. Tek-katmanlı malzemeler ailesinin ortanca çocuğu olan silikenden* sonra Eylül 2014 itibariyle İspanya, Almanya ve Fransa'dan katılan araştırmacı gruplarının yoğun çabaları sonrasında altın bir yüzey üzerinde tek-katmanlı germanyum atomları tarafından oluşturuldu . İlgili çalışmaya bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz. Tek-katmanlı yapıların oluşturulması pek de kolay bir işlem değil. Binlerce katmanı kabuk soyar gibi teker teker kaldırmak ve en sonunda sadece bir sıra atomu bırakmak, yaklaşık olarak metrenin on milyarda biri gibi bir kalınlıktan bahsettiğimiz için pek de mümkün değil . Bu sebeple araştırmacılar atomları bir yüzey üzerine teker teker yapıştırmayı denediler. Elbette böyle bir işlem için öncelikle çok yüksek sıcaklıklara ihtiyaç var ki atomlar gerekli enerjilere ulaşıp yüzeye yapışabilsinler. Ayrıca, çok çok düşük basınçlı ortamlar da -basınç düştükçe aslında ortamda bulunan moleküller azaldığı ve bu sayede de iki atomun üst üste yapışma ihtimali çok düştüğü için- germanen üretiminin olmazsa olmazı. Araştırmacılar germanyum atomlarını tutturmak için ilk başta gümüş yüzeyler denemiş olsalar da, istedikleri sonucu alamadıkları için altına yönelmişler. Bu tercih sonucunda da, germanyum atomlarını yüzeye tek atom kalınlığında bir tabaka oluşturacak şekilde tutturmayı becermişler. Tek-Katmanın Getirdikleri Aynı grafende olduğu gibi, germanen de tek katmanlı ve bal peteği de denen altıgen bir yapıya sahip. germaneni oluşturan germanyum atomları grafendeki karbon atomlarına kıyasla çok daha büyükler. Bu, grafenin sahip olduğu düz yapıyı biraz bozuyor ve germeneni hafif girintili-çıkıntılı bir yapıya sahip kılıyor. Bu girintiler ve çıkıntılar, elektronların yüzey üzerinde ilerleme hızlarını değiştiriyor ve elektronların hızı grafendekine göre yaklaşık %33 azalıyor. Gene de, elektronlar silikonda olduklarından yaklaşık 65 kat daha hızlı hareket edebiliyor. Grafenden farklı olarak, girdili çıktılı yüzey germanende bir bant aralığı oluşmasını sağlıyor; germanenden yaptığımız bir elektrik devresini açıp kapayabiliyoruz, dahası elektrik alanı uygulayarak bu bant genişliğini de değiştirebiliyoruz. Bu sayede de aslında malzememizin elektrik iletkenliğini kolay yoldan kontrol etmiş oluyoruz. Hızları bir yana, elektronların yüzeyde oluşan fononlarla** etkileşiminin düşük olması onların daha az kayıpla uzun mesafelere taşınmasına imkan veriyor . Biraz daha teknik detay verecek olursak, germanen aynı zamanda topolojik bir yalıtkan, yani yüzeyin iç kısımlarında yalıtkan gibi davranıyor ancak kenarlara geldiğinizde iletken özellik gösteriyor. Dahası, bu durum malzemeyi eğip bükmenizden, ikiye-üçe-dörde bölmenizden, yüzeye başka atomları katmanızdan etkilenmiyor. Böylece hem elektronik anlamda kontrol edilebilen ve pek çok farklı özellik sunan bir malzemenin yanında, oldukça esnek bir yapı da ortaya çıkmış oluyor. Güzel Günler Göreceğiz Henüz yeni üretilmiş bir malzeme olsa da, germanen kuramsal olarak yaklaşık on yıldır biliniyor. Bu yüzden aslında kendisinden beklentiler şimdiden oluşmuş durumda. Elektriksel ve optik özellikleri sayesinde germanenin geleneksel devrelere eklenmesi, hatta zaman içerisinde silikonun yerini alması bu beklentiler arasında. Şimdi sıra, tahmin edilen kuramsal özelliklerin deney yoluyla doğrulanmasında. Bu süreç içerisinde hem bildiklerimiz artacak, hem de teorik olarak henüz incelemediğimiz yeni özellikler keşfedebileceğiz. *Siliken: Silisyum atomlarnın grafen ve germanende olduğu gibi tek katmanlı bir yapı haline gelerek oluşturdukları materyel. **Fonon: Yoğun madde fiziğinde atomların birlike uyarıldıkları duruma verilen isim. Farklı frekanslarda meydana gelebilen fononlar, aslında birer parçacık olmasalar da zaman zaman parçacığımsı olarak adlandırılırlar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/10/incelemeler/para-her-kapiyi-acar-mi.html", "text": "Çok güzel bir akşam yemeği için kayınvalidenize para öder misiniz? Ya da sevgilinize sizi o güne dek çok sevdiği için teşekkür etmek amacıyla bir tomar para vermeyi önerir misiniz? Tersini de düşünelim: Patronunuz size maaşınızı vermek yerine maaşınıza eş değer bir hediye alsa ya da maaş yerine size bir şiir yazsa? Veyahut internette tanıştığınız birisi size 300 sayfalık bir çeviri için sadece bir fincan kahve ısmarlamak istese? Bu soruların bir kısmına Olur mu öyle şey? Ayıp olur dediğinizi, diğer bir kısmına ise Çalışmamın karşılığı bu olamaz diye yanıt verdiğinizi duyar gibiyim. Örneklerin de, yanıtların da iki gruba ayrılmasının önemli bir nedeni var: Değerlere dayalı olarak iki tip düşünme biçimimiz olması ve bu soruların yarısının sosyal değerlerle , bazılarınınsa pazar değerleriyle ilintili olması. Margaret Clark, Judson Mills ve Alan Fiske tarafından tanımlanmış olan bu kavramlar, Dan Ariely'nin kaleme aldığı Akıl dışı ama öngörülebilir adlı kitapta tanıtılırken, bizlerin bakış açılarının bu değerlere göre nasıl değişiklik gösterdiği ikna edici bir biçimde ve bir takım deneylerle de desteklenerek anlatılıyor. Ariely'nin James Heyman ile gerçekleştirdikleri deney son derece sade ama bu iki düşünüş biçimimizin etkilerini ortaya koymak bakımından son derece ilgi çekici bir deney. Deneklerden tek istedikleri ise bilgisayar ekranındaki bir daireyi yine ekrandaki bir kutu içerisine fareyle sürüklemek yoluyla taşımak. Daire bir kez kutu içine başarıyla sokulduğunda ekranda yeniden bir daire beliriyor ve denek aynı işlemi tekrarlıyor. Deneklerden bu işi 5 dakika boyunca sürekli olarak tekrarlamaları isteniyor. İşlem bu kadar; ancak sosyal değerler ve pazar değerlerinin ölçümü için farklı ödeme sistemleri kullanılıyor. Birinci gruba 5 dakika boyunca bu işlemi yapmaları için tam 5 USD ödeniyor. İkinci gruba ise sadece 0,50 USD; yani 50 sent. Üçüncü gruba ise hiç paradan bahsedilmiyor ve sadece sosyal bir yardım talebinde bulunularak bu işi yapmaları isteniyor. Sonuçları tahmin edin: Sizce en çok kutuyu kim taşıdı? 5 USD ödenen gruptakiler ortalama 159 daireyi kutuya taşımayı başarıyor. 50 sent ödenenler ise, beklenildiği gibi $5 ödenenlerden çok daha az: Ortalama 101 daire. Ancak hiç paradan bahsedilmeden sadece yardım istenen grupta olanlar ortalama 168 daireyi kutuya taşıyorlar. Yani sadece bir teşekkür karşılığında. Buradaki mekanizma aslında son derece basit: İnsanlar herhangi bir konuyu değerlendirirken az önce bahsini ettiğim sosyal ve pazar değerlerinden hangisinin tetiklendiğine bağlı olarak iki farklı şekilde düşünüyorlar. Mesela birinden bir konuda yardım istediğinizde henüz pazar değerleri devreye girmemiş oluyor ve yardım talep ettiğiniz kişi bunu Türkçe'deki karşılığı ile hayrına gerçekleştiriyor. Öte yandan herhangi bir miktar paradan bahsettiğiniz anda sosyal değerler rafa kalkıyor, pazar değerleri düşünce şekline egemen olmaya başlıyor ve zihinlerde yaptığım iş aldığım paraya değecek mi? mukayesesi beliriyor. Dolayısıyla bu aşamada talep edilen şey karşısında ne kadar miktar para önerildiği öneme biniyor. Bahsetmek gerçekten de önemli bir fiil; zira hakikaten de düşünme şeklimizin çerçevesini o çiziyor. Bırakın doğrudan para önermeyi; paranın adını anmak bile pazar değerlerinin tetiklenmesine neden olabiliyor. Öyle ki, herhangi bir yardım karşılığında birine hediye vermeyi vaat ederseniz, bu hediyenin fiyatını anıp anmamak çok şey değiştiriyor. Airely'nin tasarladığı deneylerden birinde, Snickers Çikolata vaat etmekle 50 sent değerindeki Snickers Çikolata vaat etmek anlamlı bir fark yaratmış ve hediyenin değerinin telaffuz edildiği grup edilmeyen gruptan daha düşük performans göstermiş. Demek ki birilerine hediye aldığımızda etiketini yırtıyor olmamız son derece doğru bir davranış! Bu değer kavramsallaştırması, uzun vadede gönüllü yürüyen bazı projelerin niçin başarılı olduğunu da bizlere anlatma kabiliyetine de sahip. Mesela Stuart Sutherland'in İrrasyonel adlı kitabında dile getirdiği bir başka deneyde aynı olguya rastlanıyor. Deneyde bir üniversite gazetesi ve orada görev almak isteyen öğrenciler kullanılmış. Dört hafta boyunca sürdürülen deneyde, yazdıkları haber başına 0,59 USD ücret alan öğrenciler, hiçbir ücret almayan öğrencilerden daha az sayıda haber yazmışlar. Oysa tersini beklersiniz değil mi? Görünen o ki Vikipedi ya da Ekşi Sözlük gibi projelerin sadece gönüllüleri sayesinde, ücret ile örgütlenmiş pek çok başka kuruma göre daha başarılı olmalarının olgusal bir açıklaması var. Uzaklara gitmeyelim; Açık Bilim de son derece iyi bir örnek. Belki Açık Bilim de kalitesini ve istikrarını üyelerinin sosyal değerlerle hareket ediyor olmasına borçlu. Kıymete Binmek Az önce bahsettiğimiz deneyler talep edilen bir iş için önerilen karşılığa bağlı performansın ölçülmesini temel alıyordu. Peki sizden kıymetli bir şey istendiğinde, onu bir hiç karşılığında sunar mıydınız? Yani bir konuda harekete geçip geçmeme kararınızı hangi değerlere göre hareket ettiiğiniz etkiler mi? Kan bağışlamak hiç tanımadığımız bir insanın hayatını kurtarmak üzere gerçekleştirdiğimiz, sosyal değerler çerçevesinde düşündüğümüz bir eylem; ancak söz konusu kan bağışlamak olsa bile pazar değerleri düşünceye egemen olabilir. Sutherland'in aktardığına göre bir kan bağışı kampanyasında 1200 yetişkinden bir gruba verecekleri kan karşılığında 10 USD önerilirken, diğer gruba para önerilmemiş. Tahmin edin ne olmuş? Hiçbir ücret önerilmeyen gruptan çok daha fazla bağışçı çıkmış. Daha çarpıcı bir şekilde ifade etmek gerekirse, söz konusu para olunca, haber de, kan bağışı da kıymete binmiş!. Oysa sadece talep edilmesi yeterli olacakmış. Benzer bir veri ise bir deneyden değil, gerçek bir olaydan elde edilmiş: Amerikan Emekliler Derneği ihtiyaç duyan emekliler için ucuz avukatlık hizmetleri sağlamak için harekete geçmiş ve saati 30 USD'lik bir fiyat teklifi ile avukat arayışına çıkmış. Tahmin edebileceğiniz üzere bir saatini sadece 30 USD için harcayabilecek bir avukat bulamamışlar. Söz konusu programın müdürü dahiyane bir fikir bulmuş: Ücretsiz avukat aramak. Böyle sosyal bir fayda; yani ihtiyaç duyan emeklilere hizmet vermek için gönüllü olan pek çok avukat derneğin kapısını çalmış. Tüm bu anlatılanlardan yola çıkarak belki de şunu söyleyebiliriz: Aslında hepimizin neredeyse çift kişiliği var. Hiçbir karşılık beklemeden emek, çaba ve vakit harcayan biz; ve bir de yaptığı işe karşılık ödenecek olan kıymete göre kendini ayarlayan biz ve belki de hiç bulaşmayan-. Herhangi bir yardım ya da emek talebi karşısında bağlamımızı bize bunun nasıl istendiği, karşılığında ne önerildiği belirliyor ve bu bağlam oldukça güçlü olup nasıl davranacağımızın ve nasıl bir tutum takınacağımızın da çerçevesini oluşturuyor. Şu Çevre Meselesi... Hayattaki kişisel tecrübelerimiz zaten bizlere sosyal değerlerin pazar değerlerinden daha güçlü bir motivasyon kaynağı olduğunu gösterirler. Ailelerimizin ya da dostlarımızın bizler için, bizlerinse onlar için katlandıkları maddi, manevi tüm fedakarlıklar sosyal değerler çerçevesinde gerçekleşir. Annenize yatağınızı topladığı için 10 TL, size yemek yaptığı içinse 20 TL önerseydiniz, belki aynı hevesle size yemek yapmaz, bazı sabahlar yatağınızı toplamazdı. Ya da arkadaşlarınıza dertlerinizi dinledikleri her dakika için 1'er TL önerseydiniz bir süre sonra çevrenizde kimseyi bulamayabilirdiniz; zira sizi sevdikleri için size bir şeyler sunan insanlar artık ne yapıp yapmayacakları konusunda özgürdüler: Arkadaşlarınız yarım saatliğine olsun derdinizi dinlemeyi tercih etmediklerinde, sizin hatrınızdan değil 30 TL'den vazgeçmiş olurlardı sadece. Veyahut siz Parasıyla değil mi kardeşim? diyerek belki dakikası 2 TL'den sizi dinleyecek bir profesyonel bularak da misilleme yapabilirdiniz. Şimdi bu bakış açısını devletlerin bir otorite aracı olarak para cezalarını kullanması alanına taşıyalım: Trafik cezaları ile aşırı hız önlenir mi? Maaş kesintileri ile yolsuzluk ya da usülsüzlük engellenir mi? Daha da önemlisi yaratılan karbon emisyonu ya da çevreye atılan atık miktarına göre belirlenen harçlar ve cezalar, çevreyi korumayı sağlar mı? Örneğin Türkiye'de aşırı hız yaptığı radarla tespit edilen sürücülere kesilen ceza 350 TL civarında. Başka bir açıdan bakarsanız, yeterince zenginseniz eğer, tenha bir otoyolda aracınızla 220 km/saat hız yapmak sadece 350 TL'nize mal olacak. Tamamen pazar değerleriyle düşünürseniz ve hız yapmayı da seviyorsanız belki de alacağınız zevke karşılık oldukça makul bir ücrettir. Üstelik o sırada radar kontrolü olma olasılığı %10 ise, bu işin size ortalama maliyeti 35 TL'dir. O zaman sosyal değerleri pek umursamayan ya da çevreyi kirletmenize parasal bir ceza kesildiği için artık bu konuda sadece pazar değerleriyle düşünmeye başlayan- bir fabrikatörseniz, kirli, zararlı ama size milyonlar getirecek bir işi ufak bir getir-götür hesabıyla karlı bulabilirsiniz. Borsada işlem gören bir şirket de olsanız ki bu sizi SPK ilkeleri nedeniyle belli başlı sosyal sorumluluklara sahip olmaya zorlar- sadece mali tabloları inceleyen ve dolayısıyla pazar değerleriyle düşünen binlerce yatırımcınız büyük karların yazdığı satıra, cezalar satırından daha büyük önem verecekler. Böylece tabiri caizse çevreyi kirletme hakkını satın almış olacaksınız! Çözüm sosyal değerlerde gizli... Hem girişte de bahsettiğimiz kitabın yazarı Dan Airely, hem de Pulitzer ödüllü çevreci antropolog Jared Diamond, büyük şirketlerin çevreyi kirletmelerine engel olmanın yolunun çevreyi korumayı bir sosyal değer haline getirmekten ve çevreyi kirletmenin ise pazar değerleriyle ölçülmesinden vazgeçilmesinden geçtiğini düşünüyorlar . Diamond, Çöküş adlı kitabında yöre halkının sevgisini ve saygısını kazanmak için diğer petrol şirketlerinin aksine, tesislerini kurduğu çevreye değer katan, olası bir çevre kirliliğini önlemek için sızıntıya ya da yangına karşı milyonlarca dolarlık emniyet sistemleri kuran Chevron'un faaliyetlerini anlatıyor. Sıkı bir çevreci olmasına ve genelde petrol endüstrisinin faaliyetlerine muhalif olmasına rağmen Diamond'u bir petrol devini överken görmek bana son derece şaşırtıcı geldi, ancak anlattıklarına bakılırsa zaten kendisi de şaşırmış. Gerçi Diamond, Chevron'un bu temiz faaliyetlerini uzun vadede çevreyi kirletmenin ve halk nezdinde imajı bozmanın maliyetinin, çevreyi düzenlemek, korumak ve kazalara engel olmanın maliyetinden daha yüksek olduğunu anladığı için yaptığını öne sürerek önünde sonunda yine pazar değerlerine bağlıyor, ancak bence bu doğru bile olsa, yine de önemli bir kazanımdır: Zira şirketler gerçek kişi değillerdir, tüzel kişilerdir ve bu şirketlerin borsaya kote olduklarını düşünürsek yüzbinlerce yatırımcıyı temsil ederler, vicdanlarını değil. Bu nedenle şirket yöneticilerini ve onlar aracılığıyla da yatırımcıları uzun vadeli hesaplarla düşünmeye zorlayarak, kısa vadede yüksek kar hedefi için değil de uzun vadede yüksek kar, temiz çevre ve böylelikle de sürdürülebilir bir Dünya için ikna etmek, pazar değerleri içerisinde sosyal değerler yaratmaya karşılık geliyor olabilir. Bu yüzden Türkiye'de giderek sıklaşan çevre denetimleri ve giderek artan çevre cezaları kuvvetle muhtemel sınırlı bir etkiye sahip olacak. Tüketiciler olarak bizler, çevreyi kirletmeyen, doğaya ve insana kıymet veren üreticileri yüceltmeli, onlara çevreyi koruyarak halk nezdinde imajlarını düzeltmeyi bir sosyal değer olarak sunmalıyız. Yoksa cezalar caydırıcı olmaktan çıkıp, karlı bir işteki gider kalemi haline gelirler."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/dosyalar/bir-mikrocipim-olsa-kontrollu-ilac-salimi.html", "text": "Hayatımızdaki en küçük teknolojik aletlerden birini düşünün. Örneğin bir hafıza kartı. Bu kartı kol derinizin altında taşımanıza engel olan şey nedir? Muhtemelen bunun son derece gereksiz olduğudur. Peki ya aynı boyutta bir çip, sürekli almanız gereken bir ilaç taşıyor olsa? Geçen ay bahsettiğimiz RFID mikroçipleri ve ortaya koyduğu tartışmalı ortamı pastanın bir dilimi kabul edersek diğer dilimlerden birisi de ilaç salım mikroçipleridir. Malesef ülkemizde ve dünyada diyabet gibi sürekli ilaç kullanımını gerektiren hastalıklar mevcut. Öte yandan kemoterapi gibi tedavilerde alınan ilaçlar hasta hücrelerle birlikte sağlıklı vücut hücrelerini de etkileyerek kişiyi oldukça zorlamakta. Bu temel iki soruna birden odaklanan yani ilacın vücut içerisindeki hedefini, yayılımını, zamanlamasını veya dozunu kontrol etmeyi hedefleyen yaklaşıma konrollü ilaç salımı denir. Kontrollü ilaç salımı oldukça geniş bir çalışma alanı, bu nedenle bu yazıda sadece temel noktasından bahsedip, bir kontrollü ilaç salım yöntemi olan mikroçiplere odaklanacağız. İlaçlar klasik yöntem ile ağızdan alındığında veya damara enjekte edildiğinde vücuttaki ilaç miktarı önce yükselir daha sonra hızla düşer. Bunun sebebi ilacın metabolize edilmesi, parçalanması gibi çeşitli sebeplerdir. Her ilacın vücutta etkili olduğu bir miktar aralığı vardır, bu miktardan az veya fazla miktarda verilen ilaç hem boşa kullanılmış olur hem de yan etkilere sebep olabilir. Bu nedenle bu aralığa yeterince hassasiyetin gösterilemediği klasik yaklaşımın aksine kontrollü ilaç yaklaşımı vücuttaki ilaç miktarını bu etkin alanda daha hassas bir biçimde tutarak hem tedavi olasılığını artırır hem de ilaç tasarrufu sağlar. Buna ek olarak ilacın vücutta belirli bir bölgede etki göstermesi hedeflenir. Örneğin yalnızca karaciğer hücrelerinde bulunan bir reseptör ile etkileşime girecek yapıdaki ilaç, vücudun diğer sağlıklı hücrelerinde yan etkiler göstermeden hedeflenen tedaviyi sağlamış olacaktır. Teknoloji ve malzeme bilimindeki gelişmeler mikroçiplerde ilaçların depolanması ve bu ilaçların dışarıdan gelen sinyaller ile vücut içinde salınması hayalini gerçekleştiriyor. Bu alanda ilk başarılı insan deneyi 2012 yılında Science Translational Medicine dergisinde yayınlandı (Farra ve diğerleri, 2012). Makaleye göre menopoz sonrası kemik erimesi yaşayan 8 kadına 4 ay içerisinde 20 farklı günde ilaç salımı yapan bir mikroçip implant edildi. İnsan paratroid hormonu içeren mikroçipler her bir kadının karın bölgesine lokal anestezi ile yerleştirildi ve deney sonucunda ise kemik kütlesinde artış gözlendi. Makalede ayrıca deneklerin günlük hayat kalitelerinin etkilenmediği ve bu süreçte çipin varlığını zaman zaman unuttuklarından da bahsediliyor. Deney sonunda ise yerleştirilen çipler basit bir cerrahi işlem ile geri alındı. Anabolik kemik erimesinin en efektif tedavi şekli insan paratroid hormonunun günlük olarak enjekte edilmesidir. Deneyde bu hastalığa odaklanılmasının nedeni kemik mineral yoğunluğundaki artışın ancak düzenli ilaç alımı ile sağlanabilmesidir. MicroCHIPS şirketi tarafından üretilen söz konusu çip üç metrelik bir mesafe içerisinde kendine özgü bir frekansta yetkili bir dış cihazla iletişim kurabiliyor ve böylece kablosuz olarak anında salım veya zamanlama ayarlaması yapılabiliyor. Ayrıca sensör verileri ile geri bildirimde bulunabiliyor. Üzerinde platin ve titanyumdan yapılmış bir zar ile mühürlenmiş 20 adet mikro rezervuar var. Bu zarlara elektrik akımı uygulandığında titanyum bileşeni eriyerek ilacın rezervuar dışına çıkmasına olanak sağlıyor. Cihaz doku ile temas halinde olduğundan endişelerden bir tanesi eriyen titanyumun olumsuz etkileri olacaktır. Hazne başına 0.25 mg titanyum içeren cihaz insan deneyleri öncesinde biyouyumluluk testlerinden geçer not almış. Başarılı bir insan deneyi geçirmiş somut bir cihazdan bahsettik. Ancak implant edilebilir teknolojilerin belki de en faydalısı olmaya aday mikroçip yaklaşımı henüz yeni doğmuş bir bebek ve bildiğimiz gibi her başarı insanoğlu için yeni ufuklar demektir. Şimdi biraz daha baştan alalım. İlaç salım mikroçipleri BiyoMEMS denilen biyolojik mikroelektromekanik sistemler uygulamalarının bir sonucudur. Bu alanın gebelik testi cihazlarına kadar uzanan yaklaşık 50 yıllık bir geçmişi vardır ve temel bakış açısı oldukça basittir: elektronik, mekanik parçaları ve mikrofabrikasyon ürünlerini biyolojik uygulamalar için uygun hale getirmek. Daha önce Bahadır Ürkmez'in bir yazı dizisiyle ele aldığı Minyatür Laboratuvarlar da bu sistemler ile doğrudan ilişkilidir. Neden ilaçları bir mikroçipe koyalım? Kolaylık: Yazının başında bahsedildiği gibi ilaçların vücuttaki etkin değerini korumak için gün aşırı ilaç almak gerekebilir ve bazı durumlarda bu hastanın sürekli olarak hastaneye gitmesini gerektirir. İlaç depolayan bir vücut içi cihaz bu gereksinimi ortadan kaldırabilir. İtaat: İlaçların alımında kişiye bağlılık doz aşımı, ilaç alımını unutma veya reddetme gibi doğal sonuçlar doğurur. Elektronik bir cihaz kurallara bağlılığı ile ilacın salımında itaatkar davranacaktır, elbette hasta cihazı kabul ederse. Artırılmış Etkinlik: İlacın etkinliği temelde dozajının ayarlanması ve alımın zamanlamasına bağlıdır. İlaç salım mikroçipleri, ufak bilgisayarlar olarak görüldüklerinde bu gibi görevler onların varolma amaçlarıdır. Diğer yandan karaciğer ve mide gibi ilaca engel olmak isteyen sistemlerle yüz göz olmamak ilaç etkinliğini artıracaktır. Biyolojik duyarlı salım: Mikroelektroniklerin ve biyosensör teknolojisinin gelişimi doğrultusunda vücut içi cihazlar ilaç salımını anlık analiz sonuçlarına göre ayarlayabilir. Yani cihaz sürekli olarak temas ettiği dokudan elde ettiği verilere göre ilaç salımını ayarlayabilir. Geri Bildirim: Doktorlar için kişinin durumunun içeriden takip edilebilmesi tanı koymada çığır açıcı olacaktır. Muayene sırasında ayrıca kan vermeden, kan değerleri veya cihazın bulunduğu dokuya ait veriler doktor ile cep telefonu aracılığı ile paylaşılabilir. Neden hayal etmek kadar basit değil? Ameliyat: Cihazın yerleştirilmesi için kaçınılmaz olarak bir cerrahi operasyon gerekmektedir. Enfeksiyon riski dolayısıyla hijyen şartları ve cerrahın yetkinliği birinci derece önem taşımaktadır. Ayrıca yerleştirme işleminin başarısı cihazın bulunduğu bölgede hastaya rahatsızlık vermemesi için de önemlidir. Malzeme: Vücutta istenmeyen etkilere yol açmayan, biyolojik uyumlu malzemeler üreten biyomalzeme bilimi bu çiplerle birinci dereceden ilgilidir. Uzun süre vücut içerisinde kalacak bu mikroçiplerin biyouyumlu malzemelerden yapılması önemlidir. Cihaz Arızası: Her elektronik aletin zaman zaman hatalı çalışma riski vardır. Ancak bu cihaz bir ilaç taşıyorsa zamansız veya aşırı dozda ilaç salımı çok ciddi sorunlara yol açabilir. Cihazın Çıkartılması: Vücutta çözünemeyen bir malzemeden yapılmış ve ilaç rezervlerini boşaltmış bir cihazın vücuttan geri alınması gerekir. Bu ikinci bir cerrahi operasyon demektir. Buna gereksinimi ortadan kaldırmak için vücut içinde zararlı bir kalıntı bırakmadan bozunmaya uğrayacak biyobozunur elektronik cihazlar üzerinde de çalışılmaktadır. İlaç Kısıtlaması: Ufak rezervuarlarda depolanabilecek ilaç miktarının sınırlı olması dolayısıyla fazla miktarda ilaca ihtiyaç duyulan tedavilerde bu mikroçiplerin kullanımı uygun değildir. Ticari Süreçler: İlaç sektöründe yeni bir ürün piyasaya çıkmadan önce bütün etkilerinin uzun vadeli testler ile onaylanması gerekmektedir. Üretilen bir ürünün bu şartlarda piyasaya çıkması 10 yılı aşabilmektedir. Bu da süreç içinde harcanan yüksek miktarda para ve efor demektir. Hacking: Bugün bütün insanların dahil olduğu bir teknoloji çağındayız. Çocuklar elektronik aletleri yetişkinlerden daha iyi kullanabiliyor. Dolayısıyla elektronik cihaz kültürü hızla genişliyor. Bu nedenle gerçekle sınırı silinmeye başlayan sanal hayatlarımızı barındıran sistemleri korumak giderek daha önemli hale geliyor. Mikroçiplerin de vücutlarımızda yer alması fikri sanal tehditlerin bir anlamda biyolojik tehditlere dönüşebilmesine zemin hazırlıyor. Sizin izniniz olmadan birilerinin vücudunuzun içindeki bir cihaza erişebilmesi, Facebook şifrenizin çalınmasından çok daha kötü sonuçlara yol açabilir. Erken salınan ve geciktirilen bir ilaç hayatınıza mal olabilir. Biyomalzeme bilimi bugün vücudumuza bir şeyler yerleştirebilmek konusunda şimdiden oldukça başarılı ve heyecanlı ancak mikroçipli günler hemen yarın başlayamayacak. Gelişen biyoteknoloji o günleri hedefleyerek durmadan ilerliyor. Henüz ilaç salım mikroçiplerine sahip tanıdıklarımız yok ancak şimdiden bu mikroçipleri tekrar tekrar kullanabilmek, daha güvenli yapmak için kafa yoruluyor. Elektronik aletlerle her geçen gün daha sıkı fıkı oluyoruz. Örneğin cep telefonlarımıza öyle çok güveniyoruz ki artık ödemelerimizi bile onlar aracılığıyla yapıyoruz. Tanımı değişen gizlilik anlayışından ise hiç bahsetmemek gerek. Bu anlamda geleceğe bakarsak bir sonraki adımın vücutlarımızı elektronik cihazlara emanet etmek olacağını öngörebilir miyiz? Gelecek ay görme yeteneğini kaybetmiş gözlerin görmesini sağlayacak ve bilim-kurgu ile ayaklarımızı biraz yerden keserek beyin implantları, zihin kontrolü ve diğer futuristik şeylerden bahsedeceğiz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/dosyalar/ergenleri-anlamak.html", "text": "Bir ebeveyn olarak tanımadığım, aşina bile olmadığım, yeni bir çok deneyimi yaşayacağım bir dönem gelip çatmak üzere; oğlum ergenlik dönemine yaklaşıyor, koca bir adam olacak göz açıp kapayıncaya kadar geçecek kısa sürede. Ebeveynlerle ergenler arasındaki karmaşık ilişkileri, sinir harplerini karanlıkta el yordamı ile yaşayarak öğrenmektense bilgilenmemi sağlayacak, bana yol gösterecek bir şeyler yapmanın vakti geldi. Kaan Öztürk Kasım 2013 sayımızda .... yazmak öğrenmemi sağlıyor diyordu; Kaan'ın izinden gitmek iyi bir yol sanırım. Ergenlik en basitçe bireyin çocukluktan yetişkinliğe geçiş yaptığı döneme verilen isim. Bu dönemde bireyler çocuklara ait davranış modellerini yavaş yavaş terk ederken erişkin rollerini benimsiyorlar. Genellikle 12 21 yaşları arasında sürdüğü söylense de bireysel farklılıkların bireyin gelişiminin bu evresinde de önemli bir yer tuttuğunu hatırlamakta yarar var. Her çocuk aynı zamanda ergen olmuyor, ergenliği de birebir aynı şekilde yaşamıyor. Ama sorunların, yaşananların çoğu benzer. Ergenlik dönemini bireyin yaşamında geçirebileceği en zorlu dönem olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Buluğ çağındaki gençler arkadaş baskısı, sosyal çevreye uyum sağlama, kendi kimliklerini bulma, cinselliklerini keşfetme gibi devasa sorunlarla boğuşmakla geçiriyorlar zamanlarının çoğunu. Gençler gelişimlerinin bu zorlu virajında debelenirken biz yetişkinler bu genç insanları pek de düşünmeden Ne hale geldi gençlik?, Biz böyle miydik?, Hiç saygı kalmadı, o nasıl konuşma? şeklinde eleştiriyoruz. Bu eleştirilerin temelinde ergenliği sadece bedenin değiştiği ve hormonların ergen bedeninde fırtınalar estirdiği bir dönem olarak görme eğilimi yatıyor. Her ne kadar bu görüşte doğruluk payı olsa da önemli bir yönden eksik. Değişen, büyüyen bedenle birlikte davranışlarımızı, düşünme biçimlerimizi, duygularımızı belirleyen, kısaca bizi biz yapan beynimizin de değişmekte olduğunu göz ardı ediyoruz. On, on beş yıl öncesine kadar biliminsanları ergen beynini daha az kilometre yapmış yetişkin beyni olarak görmekteydiler. Ancak sinirbilim alanında yapılan çalışmalar, özellikle görüntüleme teknolojileri ergen beyninin hiç de sanıldığı gibi yetişkin beyni ile aynı yapıda olmadığını gösteriyor bize. Modern toplumlarda ergenliğe atfedilen risk alma, detaylı düşünmeden karar verme, uyku düzenindeki bozukluklar, içgüdüsel davranma, kötü alışkanlıklar edinme, cinsel olarak tehlikeli davranışlar sergileme gibi yetişkinlerin anlamakta ve tasvip etmekte zorlandığı davranış modellerinin temelinde ergen beyninde yaşanan değişimlerin yattığını gösteriyor araştırmacılar. İnsan altı yaşına ulaştığında beyni yetişkinliğe eriştiğinde sahip olacağı beyin ağırlığının yüzde 90 kadarına ulaşmış oluyor. Bu yaştan sonra kafadaki büyüme ağırlıklı olarak kafatasının kalınlaşması ile ilgili. Ergenlik döneminde beynin ağırlığında büyük bir değişiklik gözlenmiyor. Beyin bu sancılı dönemde yoğun bir değişim geçiriyor ve beyindeki sinir devreleri olgunluğa ancak 20'li yaşların başında ulaşıyor herkesin beyni ulaşmıyor olabilir ;) -. Ergenlik dönemi bittiğinde gördüğümüz beyin çocukluk dönemindekine benzese de çok temel farklılıklar gözleniyor. Bir beyne baktığımızda gri ve beyaz madde olmak üzere iki farklı yapı görürüz. Gri madde sinir sistemi içerisinde bütün düşünme işleminin yapıldığı yerdir. Gri madde sinir hücrelerinin gövdeleri, dendritler ve glial hücrelerden oluşur. Beyaz madde ise aksonlardan oluşmuş bir süper hızlı iletişim ağıdır. Beyinde iletişimi sağlayan fiber optik kablo ağı gibi düşünebiliriz beyaz maddeyi. Gri maddenin miktarı ergenliğin hemen başında en yüksek noktasına ulaşıp sonrasında azalmaya başlarken beyaz maddenin miktarı doğumdan itibaren sürekli artmakta. Gri maddenin ergenliğin başında en yüksek miktarına ulaşmasının nedeni bu dönemde çok hızlı bir şekilde yeni bağlantılar ve nöral yolakların oluşmasıdır. Gri maddenin olgunlaşması beynin arka tarafından ön tarafına doğru gerçekleşir. Bilinçli düşünmenin merkezi olan frontal lob ile bazı karmaşık uyaranların ve hafızanın işlendiği temporal lob beynin en son olgunlaşan bölümleri. Gri maddenin olgunlaşması kullan ya da at olarak tabir edebileceğimiz bir süreç. Tekrarlarla, yeni deneyimlerle beynin yeni oluşmuş yolakları kullanılıp olgunlaşırken kullanılmayan yolaklar terk ediliyor. Ergen beyninin olgunlaşması sırasındaki bu kullan ya da at modeli bireye yaşadığı ortamda hayatta kalmasını sağlayacak esnekliği sağlıyor. Yolakların ve bağlantıların oluşup olgunlaşmasının bir sonraki adımı aksonların miyelinle kaplanması evresidir. Miyelini sinir hücrelerinin aksonlarını kaplayarak aksonlar içerisindeki iletimin daha hızlı ve verimli olmasını sağlayan bir izolasyon gibi düşünebiliriz. Beyaz madde miyelinle kaplanmış aksonlardan oluştuğu için bu evrede gri maddenin miktarı azalırken beyaz maddenin miktarı artmakta. Yukarıda bahsettiğim gibi beyin olgunlaşırken, bağlantılar miyelinle kaplanıp verimli ve hızlı hale gelirken en son frontal ve temporal loblar bu süreci tamamlıyor. Bu loblar içerisinde yer alan ve ergen davranışlarına etkisinin çok önemli olduğu düşünülen bölgelere biraz yakından bakmakta fayda var: amigdala, prefrontal korteks ve nükleus akumbens. Prefrontal Korteks Düşünme, bilişsel beceriler gibi yüksek beceriler isteyen insan aktivitelerinin kontrol edildiği ve beynin hemen ön bölgesinde yer alan kısımlara frontal loblar adı verilir. Frontal loblar, limbik sistem adı verilen ve arzuların, hayatta kalmamıza yardımcı olan içgüdülerimizin, duygularımızın işlendiği, beynimizin derinliklerine gömülü bölge ile bağlantılıdırlar. Beyin içgüdülerimizin ve duygularımızın bize önerdiği davranış biçimlerini uygulamaya koymadan önce frontal lobların denetiminden geçiriyor dersek çok yanlış bir şey söylemiş olmayız sanırım. Frontal lobların dikkatimizi kontrol etmek, uygunsuz davranışlarımızı bastırmak gibi işlevlerini gerçekleştirdiği bölge prefrontal kortekstir ve beynin ergenlik sürecinde en son bu kısım olgunlaşır. Frontal lobları etkileyen hastalıklar ya da kazalardan muzdarip bireylerin fevri ve riskli davranışlarda bulunma eğiliminin arttığı bilinen bir olgudur. Kısaca bilinçli düşünme ve bilişsel becerilerin tahtı olan frontal lobların, özellikle prefrontal korteksin geç olgunlaşması bile ergenlerin neden biz yetişkinlere uygunsuz gelen davranışlara eğilimli olduğunu açıklamaya yeter ancak birazdan detaylı değineceğiz yine de. Amigdala Yukarıda bahsettiğimiz limbik sistemin bir parçası olan amigdala temporal loblarda yer alır. Araştırmalar amigdalanın duygusal öğrenme, korku ve hafıza yönetiminde rol aldığını ortaya koyuyor. Sağ temporal lobda yer alan sağ amigdalanın daha çok korku ve mutsuzluk durumlarında tepki verdiği sol temporal lobda yer alan sol amigdalanın ise sadece olumsuz duygu durumlarında değil olumlu durumlarda da aktive olduğu düşünülüyor. Beynimiz hafıza yönetiminde de amigdaladan gelen verileri değerlendirir. Bu verilere duygusal değerler atayan beyin frontal korteks aracılığı ile uygun davranış biçimlerini, eylem planlarını hazırlar ve hayata geçirir. Nükleus Akumbens Sinir sistemi içerisinde sinir hücreleri arasında sinyallerin aktarılmasında kullanılan kimyasallardan önemli biri dopamin. Beyin içinde en büyük dopamin deposu limbik sistem içinde yer alan nükleus akumbens adı verilen bölgedir. Nükleus akumbens motivasyon, zevk ve ödül sistemleri içinde aktif rol oynayan bir bölge. Amigdala ve limbik sistemle bağlantılı olan bu bölge zevk kimyasalları diyebileceğimiz serotonin ve endorfine de son derece duyarlıdır. Zevk kimyasallarına duyarlı olması ve ödül sistemi olarak adlandırılan mezolimbik patikanın içinde yer alması nedeni ile nükleus akumbens bağımlılık, olumlu öğrenme gibi süreçlerde aktif olarak yer almaktadır. Sinirbilimden anlamayan benim gibi ebeveynlerin faydalanabilmesi için oldukça basite indirgediğim beyin gelişimini ve üç önemli bölgesinin fonksiyonlarını akılda tutarak buluğ çağını yaşayan gençleri anlamaya ve nasıl davranmamız gerektiğini bulmaya çalışalım. Belki hem onların bu zorlu dönemi hasarsız atlatmalarını hem de sonunda Hobaaaaa, annem babam çok kıyakmış benim! demelerini sağlayabiliriz. Otobüslerde yer vermeyi aklına getir meyen, sokaklarda yüksek sesle konuşarak kabalık yapan gençleri gördüğümüzde bir çoğumuzun tepesi atar. Ergenlik ise tam da gençlerin benmerkezcil, bencil ve kaba oldukları dönem. Gençler bu dönemde davranışlarının diğer insanlar üzerinde etkisini düşünme kapasitesine tam olarak sahip değiller. Davranışlarımızın başkaları üzerinde etkisini düşünebilmek stratejik düşünme becerileri gerektiriyor. Oysa bu becerileri kullanmamızı sağlayacak frontal loblar tam olarak olgunlaşmamış, sinir bağlantıları henüz miyelinle kaplanarak verimli hale gelmemiş durumda. Gençler davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini farkına varabilseler de bu yetişkinlerde olduğu kadar hızlı gerçekleşmiyor. Biz yetişkinleri deli edebilen bu davranışlar gençlerin içsel isyankarlığından ve vurdumduymazlığından kaynaklanmıyor, sadece beyinleri henüz yeteri kadar olgunlaşmış değil. Ergenliğin bir diğer belirleyici özelliği ergenlerin arkadaşlarının, duygularının ve arzularının etkisine çok kolay kapılmaları, riskli davranışları kolayca benimsemeleri. Bu davranışlarının altında yukarıda az da olsa bahsettiğimiz dopamin ve ödül mekanizması ile prefrontal korteks arasındaki it dalaşı yatıyor. Araştırmalar dopamin seviyesinin ergenlik döneminde zirveye ulaştığını gösteriyor. Prefrontal korteks ise beynin faaliyetlerinin yöneticisi olarak henüz tam olarak olgunlaşmamış durumda; ilerleyen yaşlarda kontrolü tamamen ele alacak olsa da ergenlikte ödül mekanizması ile girdiği savaşların bir kısmını kaybediyor. Bu nedenle gençler sonunda bir ödül algıladıkları riskli bir davranışı daha makul ve güvenli bir davranışa tercih edebiliyorlar. Arkadaşların etkileri de aynı it dalaşı ile açıklanabilir. Sosyal bir çevreye kabul edilmek gençler için önemlidir; bir nevi ödül diyebiliriz. Bu ödüle ulaşmak için alınacak karara prefrontal korteksin Dur, bunu yapmamalısın uyarıları gecikebilir, ödül mekanizması kolayca ergen beynine sözünü dinletebilir bu dönemde. Ergenlerin aldıkları riskin sonuçlarını düşünmediklerini ya da olabilecekleri öngöremeyeceklerini düşünmek yanlış olur. Buluğ çağındaki gençler riskli davranışlarının tehlikeli sonuçlarını yetişkinler kadar iyi tahmin edebilseler de risk- ödül algısı beyindeki dopamin miktarı ve ödül patikasının aktifliği nedeni ile farklı tutum ve davranışlar gösterirler. Yetişkinlerle aynı riskleri görseler de ödüle verdikleri değer yetişkinlerden çok daha fazla. Gençler için bu dönemde en tehlikeli olan şey ise kendilerine ve sağlıklarına zarar verecek kötü alışkanlıklara kolayca kapılabilmeleri. Yeni bağlantıların oluştuğu bu dönemde kullanılan güçlü kimyasallar, uyuşturucular ya da uyarıcılar ödül mekanizmasının yardımı ile kolayca bağımlılık ve alışkanlık yapabiliyorlar. Beynin gelişiminin kullan ya da at şeklinde çalıştığından bahsetmiştik: bağımlılık yapan uyuşturucu, sigara, alkol gibi etmenler belirli nöral yolakları çalıştırarak yani kullanarak güçlendirip kalıcı hale getiriyor. Ergenlik çağındaki bireyin karşılaşabileceği zorluklardan bir diğeri ise, risk almayı sevmek, yenilikleri aramak ve ödüllere daha çok değer vermekle taban tabana zıt olduğunu düşünebileceğimiz korku ve endişe ile baş edebilme becerileri. Yukarıda amigdalanın korku ile şartlanarak öğrenme ve duygusal konularda aktif olduğundan bahsetmiştik. Örneğin beklemediğimiz bir anda aniden önümüzden geçen evin kedisinin yarattığı korku amigdalanın çalıştığının bir göstergesi. Amigdalanın sinyalleri prefrontal kortekse ulaştığında orkestra şefi durumu değerlendirerek korkulacak bir şey olup olmadığına karar veriyor. Amgidalanın korku sonucunda çaldığı alarm zillerini kontrol etmek kolay değil ancak prefrontal korteks yardımı ile çevremizde bulunan riskleri değerlendirip doğru kararları alabiliyoruz. Artık prefrontal korteksin en son olgunlaştığını biliyoruz. Amigdala ve prefrontal korteksin bu ilişkisi gençleri endişe ve anksiyete ve anksiyetik bozukluklar konusunda risk gruplarından biri haline getiriyor. Ergenlerin uyku düzenlerinin değişmesi de ebeveynlerin uğraşmak zorunda kaldığı bir olgu. Olgunlaşan beyinle birlikte buluğ çağındaki bireyler çocukluklarına göre daha fazla uyanık kalabiliyorlar. Ayrıca melatonin adı verilen ve günlük düzenimizi belirleyen hormon çocukluğa göre daha geç salınmaya başlıyor. Melatonin hormonunun daha geç salınması uyku düzenine etki ederek ergenlik çağındaki gençlerin daha geç yatmasına ve daha geç kalkmak istemesine yol açıyor. Sabahları okul saatlerinde yaşanan gerginliklerin sebebi de biyolojik kısaca. Ergenliği sadece problemli bir dönem olarak görmek aslında biz yetişkinlerin yaptığı mantıksal bir hata: veri madenciliği. Ergenlik sadece uyku düzenindeki bozukluklar, riskli davranışlar, korku, saygısızlık ve bencillikten ibaret değil. Biz yetişkinlerin en çok canını sıkan davranışları kaydediyoruz. Ergenlikle gelen olumlu davranışları ise normal olarak değerlendirip göz ardı ediyoruz. Bu ise tam olarak veri madenciliği adını verdiğimiz yanılgı. Aslında ergenlik dönemi bütün problemlerine rağmen gelişime açık, bireyin kolayca şekillenebildiği, bireyin hızla öğrendiği, oldukça esnek ve verimli olabilecek bir dönem. Bütün yetişkinlere, eğitimcilere ve ebeveynlere düşen ise bu dönemin zorluklarını ve yaratacağı fırsatları anlayarak gençlere bu zor dönemlerinde destek olmak. Gençlere ergenlik dönemlerinde destek olmak için ise yapılabilecekler çok zor başarılacak şeyler değiller: Olumlu davranışları desteklemek: Psikologlar yıllardır eğitim sırasında uzun vadede ödüllendirmenin cezalandırmaya göre daha işlevsel olduğunu biliyorlar. Cezalandırmanın işe yaraması regresyon yanılgısı adı verilen bir yanılgıdan ibaret. Bu nedenle psikologların izinden giderek olumsuz davranışları cezalandırmak yerine olumlu davranışları desteklemek üzerine odaklanmak gerekli. Sık sık beğenilen davranışları takdir etmek beyinde bu davranışların yapılmasını sağlayan nöral yolakları güçlendirecek ve kalıcı hale getirecektir. Yani Playstation'dan başını kaldırmayan gence kızmak yerine her kapattığında takdir etmek uzun vadede daha çok işe yarayacaktır. Regresyon yanılgısı hakkında yalansavar.org sitesinde yazdığım Kapak Güzeli Laneti isimli yazıyı okuyabilirsiniz. Sağlıklı riskleri seçmeye yardımcı olmak: Ergenlik çağına gelmiş bireyler yetişkinler istese de istemese de risk alacaklar. Beyinlerinin gelişimi bunu dikte ettiriyor. Hesaplanmış, sağlıklı risklerin alınmasında gençlere yardımcı olarak yeni ve farklı deneyimleri yaşamalarını ve yetişkin hayata daha kolay uyum sağlamalarına yardımcı olacaktır. Karar vermelerine yardımcı olmak: Burada yetişkinlerin dikkat etmesi gereken yardımcı olmak fiilinde gizli. Gençler yerine karar almak değil, alacakları kararları onlarla birlikte adım adım irdeleyerek onlara destek olmak önemli olan. Sorular sorarak, her adımı dikkatlice incelemelerine yardımcı olarak ödül mekanizması ile prefrontal korteks arasındaki savaşta orkestra şefine destek vermek oldukça önemli. Sınırları çizmek: Belirli sınırların olmasının gençler üzerinde kötü bir etkisi yok. Sınırsız özgürlük istenilen bir şey değil. Ancak ebeveynlerin dikkat etmesi gereken koydukları sınırların değişebilecek olması. Ebeveyn ve ergen ilişkisi çift yönlü bir ilişki. Sadece ebeveynin istekleri doğrultusunda yürüyen bir ilişki sağlıklı olmaktan çok uzak. Ergenlik çağındaki bireylere sınırları zaman zaman tartışmaya açma şansı vermek gerekli. İyi bir model olmak: Biz yetişkinlerin davranışları yansımalarını gençlerin davranışlarında buluyor. Bu nedenle kendi davranış modellerimizi sorgulamak, iyi olmadığını düşündüğümüz davranışları değiştirmek sağlıklı bir birey yetiştirebilmek için önemli. Eleştirel düşünme becerilerini kazandırmak: Ergenlik çağındaki bireylere AçıkBilim ve Yalansavar okutmak oldukça önemli hatta olmazsa olmaz. Şaka bir yana yazarı olduğum bu iki harika sitenin reklamını yapıyorum ama ergenlerin eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeleri, problem çözme becerileri üzerinde çalışmaları ve mantıklı düşünmeyi öğrenmeleri hem ergenlik dönemlerinde hem de yetişkin olduklarında doğru karar almalarını sağlayacak beceriler. Doğuştan doğru ve mantıklı düşünmeyi bildiğimiz düşüncesi bir efsaneden ibaret; zira bu beceriyi ancak pratik yaparak kazanıyoruz. Biz yetişkinlere düşen ise bu konuda onlara yardımcı olmak ve işe yukarıda adını verdiğim siteleri çocuklarımıza tanıtarak başlayabiliriz. :) İyi uyku almalarını sağlamak: Her ne kadar uyku düzenleri değişse de ergenlik çağındaki bireylerin 9.5 saat uykuya ihtiyaçları var. Ayrıca iyi uyumaları gün içindeki performansları için önemli. Ayrıca bütün gece sabahlayarak ders çalışmak yerine ilgili konuları çalıştıktan sonra uyumanın öğrenmeye daha çok yardımcı olduğu biliniyor. Yakın olmak: Ergenlik çağında ebeveynler ve gençler arasındaki ilişkiler gerginleşiyor bizlerin ergenleri anlamamasından ötürü. Gençlerle sıkıntılarını, problemlerini paylaşabilecek kadar yakın olmak ve olası sorunlar karşısında bilgilenmek gençlere bu zorlu dönemlerinde yardımcı olmak adına yapabileceklerimizden biri. Yazımı daha fazla Güzin Abla'nın ergenler ve ergenlik sorunları üzerine tavsiyeleri biçimine büründürmeden toparlayayım. Kendine has problemleri olan ergenlik dönemi gençlerin topluma faydalı olmayı öğrenecekleri, sorumlu bireyler olabilme potansiyelini barındıran eşsiz bir dönem. Bu dönemi en sağlıklı şekilde değerlendirmelerini ve geçirmelerini sağlamak ise sosyal politikalara, ev ve okul yaşamındaki kurallara karar veren biz yetişkinlerin elinde. Üzerimize düşen görevleri hakkıyla yapabilmek için ergenler ve ergen beyninin gelişimi konusunda bilgilenmemiz şart. Bu yazıyı da derlediğim aşağıdaki kaynakları okuyarak, video ve konuşmaları izleyerek bilgilenmeye başlayabiliriz daha sağlıklı bireyler yetiştirme yolundaki çabalarımıza. Meraklısına: - PBS'te yayınlanmış video serisi İngilizce bilenler için çok güzel bir kaynak: Inside The Teenage Brain - Sarah-Jayne Blakemore: The mysterious workings of the adolescent brain TED Talks - Teen Brain HD - 1 Dakikada Ergenlik İlginç bir animasyon"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/dosyalar/kriptoloji-tarihine-yolculuk-turler-ornekler.html", "text": "Önümüzdeki günlerde İngiltere'de gösterime girecek Yapay Oyun filmi, İngiliz matematikçi, mantıkçı, kriptanalist, düşünür ve kendisini daha fazla tanıdığımız açıdan önde gelen bilgisayar bilimci Alan Turing'in İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların gizli mesajları şifrelemek ve tekrar çözmek için kullandığı Enigma makinesinin şifrelerinin kırılmasındaki rolü üzerine kuruluyor. Polonya şifre bürosu ve İngiliz Bletchey Park şifre çözücülerinin Enigma şifrelerini çözmesi bazı tarihçiler tarafından savaşın Avrupa'da bir yıl erken sonlanmasının nedeni olarak gösterilir. Aynı zamanda şifre çözümünde kullanılan algoritmalar ve şifre çözücü makinaların o dönemdeki varlıkları bilgisayar biliminin doğuşu açısından oldukça önemli bir yere sahip. Açık Bilim'in bu ayki sayısının İngiliz gişelerine olası katkısını bir yana bırakırsak şifrelemek ve şifre çözmek kavramlarından yola çıkıp tarih akışı içinden geçerek kriptoloji ve kriptanaliz nedir sorusu üzerine odaklanalım. 1. İlk şifreleme deneyimimiz Birçoğumuz ilk ve ortaöğretimde şifreleme ile tanışmışızdır. Bulunduğumuz sıralarda bir-iki sonraki harf ile kodladığımız, teneffüste arka bahçede toplanıyoruz, minvalinde bir mesajı yakın arkadaş çevresi tarafından çözülmek üzere sınıfta gezdirirdik. T harfi yerine U, E yerine de F yazarak bu mesajın tamamını kodladık. Aslında bunu ilk yapan biz değiliz, Julius Caesar, Caesar Şifresi olarak da anılan bu yöntemi yaygın olarak ilk kullanan kişi. Yaptığımız şey belirli bir sistem dahilinde mesajı kodlamak ve kodladığımız mesaj sistemini bilen birileri tarafından bu mesajın çözülmesini beklemek. Aslına bakarsanız, bu yazıyı okurken de aynı şeyi yapıyoruz: Düşünceyi Türkçe üretiyoruz, Türkçeye ait seslerin karşılıkları alfabeden seçiyoruz, düşüncenin sözcüğe dökümünü sesdizim kurallarıyla, sözcükleri de sözdizim kurallarıyla dizip mesajı yazılı bir araç üzerinden aktarıyoruz. Mesajı alan kişi de benzer sisteme sahip olduğu için yazıdan düşünceye doğru mesaj çözümlenmiş oluyor. Yukarıda dil bağlamında verilen örnekte mesajın göndericisi olan bizler mesajı kodluyoruz ve bu kodu kapatıyoruz, alıcı ise kapatılan kodu çözüyor ve yorumluyor. Bu gönderici alıcı arasındaki ilişki üçüncü kişilerin olduğu durumlarda gizlilik ve bilgi güvenliği gibi ihtiyaçları karşılamak amacıyla uygulanan matematiksel yöntemler bütünü içeriğinde kriptografi kavramıyla karşılanmakta. Kavram Yunancada gizli anlamına gelen ve yazı anlamında kullanılan sözcüklerinin birleşimiyle türetilmiş. Bunun yanı sıra kriptografi çalışmalarının yapıldığı alan kriptoloji, şifrelenmiş metinlerdeki anahtarları çözmeye yönelik yapılan iş ise kriptanaliz kavramı ile açıklanmakta. Misal, yukarıdaki kriptografi tanımında verilen Yunanca sözcükleri oluşturan karakterleri bilmiyor olsak , bunlar bizim için bir grup kod olarak kalacaklar ve mesaj anlamını çözemeyeceğiz. Modern şifrelemenin kullanışlı olması için birkaç durum gerekli: - Orijinal metni, yani şifresiz belgeyi çözmek için gerekli olan algoritma ya da yöntem, - Şifresiz metni şifrelemek ve çözmek için gerekli olan anahtar, - Bu anahtarın ne kadar geçerli olacağını belirten süre ya da zaman aralığı. Bu üç durumu anlatmak için anahtar kapı örneği sıkça verilir. Evinize gireceksiniz, ihtiyacınız olan şey anahtar. Bu eylem sizin eve giriş yönteminizi oluşturuyor. Bu yöntemin çalışacağı tek durum ise evinizin kapısını açacak doğru bir anahtara sahip olmanızdır ve yönteminizin geçerlilik süresi siz o evde oturduğunuz zaman aralığı süresincedir. Sizden sonra biri o eve yerleştiğinde sizin giriş yönteminizi bildiği için evin anahtarını değiştirecektir. Bu örneğe baktığımız zaman insanların şifreleme davranışlarının ihtiyaçları ile örtüştüğü görülmekte. Mesela savaş meydanındasınız ve taburlar arası mesaj iletme durumunuz var. Yani işin önemine göre verilen üç maddedeki algoritma, yöntem ve süre değişmekte. Savaşın kaybedilme durumunu ve doğacak sonuçları göz önüne getirdiğinizde algoritma ve yöntemin üçüncü parti tarafından çözülmesinin zor olabileceğini ve eğer bunu çözmüş olsalar bile belirlediğiniz zaman aralığından sonra bunun gerçekleşebileceğini, o zaman da şifrelerin niteliksiz olacağını düşünebiliriz. 2. Şifreleme türleri Şifreleme yöntemleri en bilindik haliyle ikiye ayrılıyor: Dönüşümlü ve sıra değiştirmeli şifreleme. Dönüşümlü şifreleme şifrelenecek mesajı düz metne bağlı kalmak koşuluyla farklı karakterler ve sembollerle kodlamayı içeriyor, yani simgeleri farklı simgelere dönüştürüyor. Sıra değiştirmeli şifreleme ise düz metindeki karakterlerin niteliklerine müdahalede bulunmuyor, sadece onların sırasını değiştiriyor. Bu iki şifreleme türüne dair birkaç örnek vermeden önce kriptografinin tarihçesinden bahsetmek faydalı olacak. Dünya savaş tarihi paralelinde gelişen alanın 1950'lerde araç ve amaç nedenli olarak yöntem değiştirdiğini görüyoruz. Tarih öncesi dönemden bu döneme kadar yapılan şifreleme çalışmaları geleneksel kriptografi olarak adlandırılırken İkinci Dünya Savaşı öncesinde yapılan çalışmalar modern dönemin kapılarını açmış. Geleneksel dönem şifrelemelerinin ilki M.Ö. 1900'de Mısır anıtlarının üzerindeki hiyerogliflerde görülüyor fakat amaç gizli bir mesaj iletmekten ziyade anıt üzerinde yazan metnin daha gizemli görünmesini sağlamak ve okunuşunu zorlaştırmak. Eski Mısır'da bu iş için genellikle rebus olarak adlandırılan bir yöntem kullanılmış. Buna göre okunuş sırasında piktogramların anlamlarını gözardı edip sadece ses değerine yoğunlaşarak mesajı daha gizemli gösterebiliyorlardı. Veri gizlemek için yapılan şifrelemelerin ilki M.Ö. 1500 yılında Mezopotamyalı ustaların çömlek tariflerini gizleme amaçlı ürettikleri metinlerde görülüyor. Bugünkü pratiğe benzer şekilde gizli mesaj iletme amacı taşıyan ilk şifreleme çalışmalarından biri M.Ö. 5-7. yüzyıllarda Spartalılar tarafından kullanılmış. Scytale adı verilen silindir görünümündeki araç, üzerinde bulunan sembollerin yerlerinin değiştirilmesiyle şifrelenmiş mesajı taşıma işlevinde kullanılmış. Sıra değiştirmeli şifreleme türünün bir örneği olan ve Spartalılar tarafından savaşlarda kullanılan bu yöntemin hata payının düşük fakat çözülme olasılığının yüksek olduğu belirtiliyor. Kriptografi tarihine dair verilen genel görüşlerin aksine David Kahn, The Codebreakers: The Story of Secret Writings (1967) kitabında modern dönemin, bilinen tüm kriptanaliz yöntemlerini sistemli olarak sınıflandıran Araplar arasında başladığını iddia eder. Yine Kahn, Kur'an'ın metin incelemeleri sırasında keşfedilen sıklık çözümlemelerinin, sıra değiştirmeli şifreleme yöntemi ile kodlanan mesajların çözülmesi için esaslı bir yöntem oluşturduğunu söylemekte. Bu yöntemin mucidi olarak ise M.S. 800'lü yıllarda yaşayan matematikçi Al-Kindi'yi göstererek kaydettiği gelişmeleri, İkinci Dünya Savaşı'na kadarki dönemde verilen en büyük kriptanaliz çalışması olarak öne çıkarıyor. Modern dönem kriptografisi ise disiplinlerarası bir görünüme sahip. Geleneksel dönemde var olan dilbilim ağırlığı yerini modern dönemde bilgisayar bilimleri, matematik ve istatistik gibi alanlardan gelen temel kavramlara ve bu kavramların etkileşimine bıraktı. Bununla birlikte bilgisayar bilimlerinde ortaya çıkan gelişmeler de alana yöntembilimsel katkılar yapmakta. Modern dönemi hazırlayan ilk büyük etkili şifre kırma olayı, 1917 yılında Alman İmparatorluğu'nun dışişleri bakanı Arthur Zimmermann tarafından Meksika ve Washington'daki Alman Büyükelçilikleri üzerinden gönderilen şifrelerin çözülmesinde kendini gösterdi. Zimmermann Telgrafı da olarak bilinen bu olayda gönderilen telgraf Alman Dışişleri şifreleme standartlarına göre kodlanmıştı ve mesajda Meksika'yı Almanya'nın yanında, Amerika'nın karşısında bir savaşa davet ediyordu. Meksika'nın tavrına göre de Japonya'nın katılıp katılmayacağı bildiriliyordu. İki İngiliz şifre çözücünün mesaj içeriğini çözmeleri ve bunu ABD Başkanı Wilson'a okutmaları sonucunda 2 Nisan 1917'de ABD Birinci Dünya Savaşı'na girmiş oldu. İngiliz kablo gemisi TELECONIA'nın Almanların transatlantik kablolarını keserek trafiği İsveç ve Amerikan sahipli kablolara yönlendirmesi, şifre çözücülerin gönderici ve alıcı arasında giden mesajın kanalı üzerinde müdahil olduklarını gösteriyor. Aşağıdaki görselde kod çözücülerin bir mesaja nasıl müdahil olduklarını görebiliriz: Enigma nasıl çalışır? Enigma, İkinci Dünya Savaşı süresince Nazi Almanyası tarafından şifreli haberleşme amaçlı kullanılan ve Arthur Scherbius'ın 1919 patentli şifreleme ve şifre çözme makinesi olarak bilinir. Enigma makinesini ticari olarak yeterince pazarlayamayan Scherbius'ın imdadına 1926'da Alman donanması, 1928'de Alman ordusu ve 1935'te de hava kuvvetleri yetişir ve sistemi alır. Enigma'nın kullanılmaya başlanması, 1930 yılına kadar kırılmadık şifresi kalmayan Almanya'nın o zamandan sonraki yıllarda güvenli iletişimi sağlamasıyla sonuçlanır. Scherbius, Enigma'yı rotasyonel şifreleme yöntemini kullanan, elektro-mekanik bir aygıt olarak tasarladı ve sonrasında kullanım alanlarına göre birçok türü üretildi. Enigma'nın temel prensibi çoklu alfabe yöntemiydi. Buna göre şifrelenecek bir metin tekrara düşmeden aynı dizi içerisinde benzer anahtarlar kullanmadan şifreleme gerçekleşiyordu. Bunun yanında çevrimdışı bir sistem olarak bilinir. Düz metinler alınır, şifrelenir. Şifreli metinler ise tekrar düz metne çevrilirdi. Görsel 3'ten takip edersek: Enigma'nın üzerinde bulunan daktilo klavyesine benzer sistem her tuş basıldığında rotoru döndürür. Bu rotorların tümü Enigma makinelerinde sağdan dönmeye başlar, haliyle bir solundaki, daha sonra da onun solundaki yavaş yavaş aynı işlemi yapar. Klavyeye basıldıktan ve rotorlar dönmeye başladıktan sonra hemen karşıda bulunan ışıklı plakada hangi harfin basıldığı belirir. Bunun yanında, Almanlar İkinci Dünya Savaşı sırasında her harfe basıldıktan sonra farklı dönüş rotası izleyen bir Enigma sürümü kullandılar. Yani arka arkaya iki kez a harfine basılınca ikisi de farklı karakterde kodlanıyordu. Bu dizi mesajın tamamı makine üzerine aktarılıncaya kadar sürer. Şifrelenmiş metin daha sonra Morse kodu ile radyo dalgaları üzerinden gönderilir ve şifrenin çözümü de benzer süreçlerden geçilerek gerçekleştirilirdi. 3. İki temel örnek Son olarak dönüşümlü ve sıra değiştirmeli şifreleme için birer örnek vererek yazıyı noktalandıralım. Şifrelenecek mesajı ana metne bağlı kalmak koşulu ile farklı karakterler ve semboller ile kodlamayı içeren dönüşümlü şifreleme örneği kendisine ait bir şifreleme yöntemi geliştiren Francis Bacon'dan. Bacon, bilimsel yöntemin modern sürümünü geliştirirken arta kalan zamanlarında bu şifreleme yöntemini oluşturmuş. Bu yöntem aynı zamanda bilgiyi gizleme bilimi olan steganografi kapsamında örneklenir. Bacon, geliştirdiği şifreleme yönteminde her bir harf için yıldız imi ve B'den oluşan ikili bir sistem kullanıyor. Bugün hala rahatlıkla kullanabileceğimiz bu sisteme ait Bacon Alfabesi (21 karakter) mevcut. Bizim örneğimiz 26 karakterlik İngiliz Alfabesinden: Yukarıdaki anahtara baktığımız zaman 1 ve 0'ın yerini tutan * ve B karakterlerini görüyoruz. Bunun yanında Bacon tekniği oluşturulmuş bir metne yine ikili sistem dahilinde kalın ve ince karakterler atıyor. Bu metinlerde anlam oluşturmak güç, zaten çoğunda da tutarlı bir anlam bulunmuyor. Oluşturulan metinlerde kalın olan karakterler şifreleme anahtarındaki B karakterinin yerini, ince olanlar ise * iminin yerini tutuyor. Şimdi aşağıda bulunan ve göndericinin alıcıya gönderdiği alıntıya bakalım: To be or not to be that is the question. Whether 'tis nobler in the mind to suffer the slings and arrows of outrageous fortune or to take arms against a sea of troubles and by opposing end them? Yukarıdaki metni çözmek için Bacon anahtarına paralel olarak tüm karakterleri beşli gruplara ayıralım: Beşli grubun ilk dizisi olan tobeo dizisini ele alalım. Bu dizide bulunan o ve b harfleri aktarılan metinde kalın yazılmıştı ve anahtarda B ile eşleşiyordu. İnce yazılanların, yani kalın yazılmayanların ise * imi ile gösterildiğini biliyoruz. Bu durumda ulaştığımız ilk anahtar M= *BB** oluyor. Benzer durumu diğer beşli gruplara uygulayarak mesajı çözebiliyoruz. Diğer örnek ise ana metindeki karakterlerin niteliklerini değil, sırasını değiştiren sıra değiştirme yöntemine ait. Yer değiştirme yöntemine dair şu ana kadar yapılan şifreleme çalışmaları kolay anımsanmasından dolayı geometrik şekilleri takip etmiş. Altı karaktere beş karakter ebatlarında bir kutu düşünelim: Yukarıdaki metin bizim iletmek istediğimiz mesaj. Hangi doğrultuda okunduğu hakkında mesajı gönderen ve alan uzlaşmışsa bunun içine gömüldüğü metni ortaya atabiliriz: MACEH EFHHE ETOIG TEONY MRLDM ESBTO Hatta işleri biraz daha karıştırabiliriz. Misal, şifreli mesajları gönderdiğimiz arkadaşımızla farklı rotalarda iletişimimiz bulunmakta ve yine kutu yöntemini kullanmak istiyoruz. Aşağıdaki metni ona gönderdik: EAMTN FTDIE EHOTE RHMEM BYESC GLOHO Arkadaşımız ise bu metni aldı ve sadece ikimizin bildiği sol alttan zikzaklar yaparak mesajı kutu görünümüne getiriyor ve sağ alttan başlayan spiral rotada okumaya başlıyor. Bu işlem sonunda ulaştığımız mesaj şöyle: Meet me after school behind the gym. Bu ay İngiltere'de gösterime girecek Yapay Oyun filminden yola çıktık, kriptografi tarihini ve türlerini kısaca kapsayarak gönderici ve alıcı arasında ne tür bir ilişki var sorusuna yanıt bulduk. İki bağlantı ile yazıyı sonlandırıyorum. Ben de Bacon şifreleme yöntemi ile mesaj göndermek istiyorum diyorsanız şu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz. Bunun yanında, Açık Bilim'in Eylül 2012 sayısında yer alan ve kriptoloji ve soyut matematik üzerine yazılmış Matematik ve Kriptoloji başlıklı yazıya buradan erişebilirsiniz. KAYNAKLAR Brief History of Criptography | http://www.cypher.com.au/crypto_history.htm Arslan, G. (2009). Kriptoloji kavramları ve Kripto Analiz Merkezi. Sunum, TÜBİTAK UEKAE. 14 Ekim 2014 tarihinde https://www.bilgiguvenligi.gov.tr/dokuman-yukle/3.-istanbul-etkinligi/11-nisan-kriptoloji-sunum-9n/download.html adresinden erişildi. Worley, G. G. (2003). Baconian cipher. 12 Ekim 2014 tarihinde http://www.cs.ucf.edu/~gworley/files/baconian_cipher.txt adresinden erişildi. Bamford, J. (1982). The puzzle palace. NY: Penguin Books. Hipschman, R. (2008). The secret language. 16 Ekim 2014 tarihinde exploratorium.edu adresinden erişildi. Konheim, Alan, G. (1981). Cryptography: A Primer. New York: Wiley. Kahn, D. (1967). Codebreakers: The story of secret writing. New York: Simon & Shustler. Kapak görseli: flickr.com/delgrossodotcom"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/dosyalar/kulturler-ve-genler-insanlar-fareler-ve-seks.html", "text": "Son iki yazımda insanı insan yapan özellikleri, kültür ve genler ikilemi üzerinde incelemeye başlamıştık. Tamamen gen merkezli düşüncelerden, tamamen kültür merkezli düşüncelere kadar geniş bir spektruma göz atmış, insan kültürünü genlerin oluşturduğu bir çerçevenin içinde limitlenmiş bir olgu olarak ele alan biyokültürel antropologlar hakkında konuşmuştuk. Önümüzdeki iki yazıda ise kartları tam tersine çevirip, insan evrimini kültürel bağlam içinde çalışan bilim insanlarının fikirlerini, her zamanki gibi jargondan kaçınarak, özetlemeye çalışacağım. Ana sorumuz: Kültürel yapılar insanın biyolojik evrimini yönlendirmiş olabilir mi? Bu soruyu cevaplamak için kullanabileceğimiz iki metoddan ilki dünyada yaşayan insan grupları arasında değişiklik gösteren, ölçülebilir ve teorik olarak biyolojik evrimi etkileyebilecek bir kültürel öğe bulmak ve sonra bu kültürel öğenin hangi genleri etkileyebileceğini düşünmek. İkinci metod ise tam tersi, insan toplulukları arasında farklılık gösteren bir gen bulup, bunu kültürel değişiklikler ile açıklamaya çalışmak. Bugün size ikinci metoddan bir uyarı maiyetinde bahsetmek istiyorum. Derdimi anlatmak için vereceğim örnek ise, sizin de Bilim-Bilmiyim adlı blogdan yakından tanıdığınız Aysu Uygur'un Tabin laboratuvarından arkadaşı Yana Kamberov'un öncülüğünde yapılmış bir çalışma. Özellikle üzerinde durmak istediğim ise, EDAR isimli genin evrimi ile ilgili bu enteresan çalışmanın ve ırkçı ve seksist genellemeleri ile ünlü New York Times köşe yazarı Nicholas Wade'in bu çalışmayı kamuya yansıtma şekli. Yana'nın çalışmasını ilk defa en havalı genomik çalışmalarının her sene görücüye çıktığı Cold Spring Harbor'da yapılan 'Genomların Biyolojisi' toplantısında dinlemiştim. EDAR uzun zamandır evrimsel genetikçilerin radarında olan bir gendi. Bazı çalışmalar, EDAR genini içinde barındıran genom parçasında gözlemlenen genetik çeşitliliğin genomun diğer kısımlarından istatistik olarak anlamlı şekilde değişik olduğunu bulmuşlar ve bu sıradışı genetik çeşitliliği EDAR genine etki eden doğal seçilim ile açıklamışlardı. Dahası, bu sıradışı genetik işaretlerden bir kısmı görünüşe göre sadece Asya'da yaşayan insanlarda görülüyordu. Yana'nın çalışması, bu enteresan genom parçasında olan genetik çeşitliliğin arasından tek bir genetik harf değişikliğine odaklanmıştı. Yüzlerce amino asitten oluşan EDAR geninin 370. amino asidi kimi insan kromozomlarında Valin kimilerinde ise Alanin idi. Yana ve çalışma arkadaşları bu küçücük farkın, doğal seçilimle şekillendiğini düşünüyorlardı İnsan dışındaki memeliler bu pozisyonda, aynı bir çok insan EDAR proteininde olduğu gibi, Valin taşıyorlardı. Yana konuşmasının ilk kısmında, Alanin kodlayan insan kromozomlarının kökenini 30-35 bin yıl kadar önce, coğrafi olarak şu andaki Çin'in merkezine kadar takip etmelerini anlattı. Evrimsel meramını farenin genomunda anlatmak Daha sonra ise, ancak çok parası olan bir araştırma grubunun alacağı bir risk alarak, halihazırda doğal olarak Valin taşıyan bir fare grubundan bir farenin EDAR genini değiştirip kodladığı proteinin 370. pozisyonda Alanin kodlayan bir EDAR geni ile değiştirmişlerdi. Bu sayede ellerinde genetik olarak birbirleri ile neredeyse aynı ancak EDAR genleri farklı iki fare yaratmışlardı. Bu farelerin arasında kıl kalınlığından, ter bezlerine ve süt bezlerinin gelişimine kadar farklı biyolojik değişikler bulmuşlardı. Hem çevresel, hem de EDAR dışındaki genetik etkenleri kontrol edebildikleri için, çalışmaları bu biyolojik değişikliklerin EDAR proteinin 370. pozisyonundaki küçük farklılıktan kaynaklandığını çok kuvvetli bir şekilde göstermişti. Dahası ter bezlerindeki gözlemledikleri değişimlerin benzerini insanlar üzerinde de genetik farklılık ile ilişkilendirmişlerdi. Sonuç olarak Yana ve arkadaşları EDAR genindeki çeşitliliğin ve bu çeşitliliğin yarattığı biyolojik değişimlerin insanlar arasında evrimsel olarak ne manaya geldiğini kısaca tartışmışlar ama direk bir sonuca varmaktan kaçınmışlardı. Çünkü, sözü geçen karakterler, özellikle saç kalınlığı ve süt bezi gelişimi ve dolayısı ile potansiyel olarak göğüs anatomisi hem 'ırk' hem de 'cinsiyet' üzerine kurulan baskıcı söylemler için sembolik biyolojik etmenlerdi. Kanıt olmadan bu konuda varsayımlar yapmak her ne kadar kolay olsa da, kültürel önyargıların ve genlerin birbirleri ile olan ilişkilerine dair çalışmalar, dananın kuyruğunun koptuğu, bilimsel düşünenler ile ideolojik demogogların birbirinden ayrıldığı, derinden seksist ve ırkçı söylemlere inananlar ile kanıtları izleyenlerin ayrıldığı yol ayrımlarından birisi. Eskimiş ideolojik takıntılar Gerçekten de, EDAR geninde bulunan bu değişiklik çok vakit geçmeden Nicholas Wade isimli New York Times bilim yazarı tarafından, Asya'lı erkeklerin kalın saçlı ve küçük göğüslü kadınları seçmeleri ile ilişkilendirdi. Nicholas Wade güç sahibi ve kalemi kuvvetli bir yazar ve aynı zamanda dünya çapında bir demagog olduğunu tekrar gösterdi. Wade'in yaptığı biyolojik olarak enteresan bir gözlem üzerinden dayanaksız olarak, kendi önyargıları üzerinden çıkarımlar yapmaktır. Mesela, bu çalışmadaki gözlemlerden yola çıkarak iklime adaptasyon ya da süt üretimi gibi bir çok evrimsel çıkarım yapılabilir ki, bu çok normal bir tartışma olacaktır. Hatta seksüel seçilim argümanı da tartışılması gereken enteresan bir açıklama olacaktır. Ancak bu gen değişikliğinin Wade tarafından tamamen erkeklerin kadınları seçimi üzerine, ak-kara bir düzlemde ve son yüzyılın seksist kadın-erkek tanımları üzerinden açıklanması, Wade'in kişisel inançlarını okurlarının gözüne sokmasından başka bir durum değildir. Wade'in temsil ettiği ve ne yazık ki hem bilim insanları hem de genel halk arasında çokca rastlanan değişik insan gruplarının ve cinsiyetlerin doğası ile ilgili önyargılar kültürel çeşitliliğin genler üzerindeki etkilerini çalışmayı çok zorlaştırıyor. Çünkü ırk kavramından, cinsiyete, belli suçların genetik temellerinden, başarılı insanların davranış şekillerine kadar bir çok konu, genler ve kültürler bağlamında ve ne yazık ki çoğunlukla yavan, önyargılarla dolu ve kafa karıştırıcı şekilde tartışılıyor. Bütün bu tartışmaların içinde bilimsel olarak neyin bilindiği neyin ise tahmin olduğunun ayrımının yapılması genelde okuyucuya kalıyor. Asıl sorumuza yani kültürel yapıların insanın biyolojik evrimini etkisine dönmeden önce, hem çok ses getiren EDAR gen çeşitliliğinden dem vurmak, hem de Nicholas Wade üzerinden bir uyarıda bulunmak istedim. Gelecek ay tarımın insan kültürüne ve genlerine etkisi üzerine yazacağım."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/dosyalar/leoparin-ardindan.html", "text": "Giriş 3 Kasım 2013 Türkiye doğa tarihi açısından çok önemli bir gündü. Çobanlar Mahmut Kaplan ve kuzeni Kasım Kaplan Diyarbakır ili Çınar ilçesi Solmaz köyü kırsalında iddialarına göre hayvanlarını otlatırken bir leoparın saldırısına uğramışlardı. Kasım Kaplan'a saldıran leoparı kuzeni Mahmut Kaplan atışa hazır şekilde bekleyen, emniyeti açık ve içinde dokuzlu misket fişeği bulunan av tüfeği ile oracıkta ensesinden vuruvermişti. Türkiye'de leopar 13 Ocak 1974'te Ankara Beypazarı Bağözü köyünde öldürülen leopardan 39 yıl sonra yeniden ortaya çıkmıştı. Sonrasında yaşananlar ise tamamen kara komediydi. Leoparın öldürülmesinin üzerinden 1 yıl geçti. Şu an Çınar Asliye Hukuk Mahkemesi'nde devam eden bir davadan başka ortada hiçbir şey yok. Bu davadan da olumlu bir sonuç çıkmayacağı beklentisi mevcut. Yıllar sonra Türkiye'de yeniden ortaya çıkan böylesine değerli bir hayvanın katledilmesinden sonra kötü sınav vermeyen kurum ve kuruluş yok gibiydi. Leoparın Dünyamız ve Ülkemizdeki Durumu Leopar birçok farklı iklime en iyi şekilde adaptasyon gösterebilen kedigillerden biri olarak bilinmektedir (Beer, et al., 2005). Bu nedenle Sahra altından Ortadoğu ve Uzakdoğu'ya, Sibirya'nın kuzeyinden Sri Lanka ve Malezya'nın güneyine kadar geniş bir dağılım gösterir (Bailey, 1993). Böylelikle çöllerden yağmur ormanlarına kadar birçok farklı yaşam alanında leoparları görmek mümkün olur. Besin zincirinin tepesinde bulunan leoparlar asırlar boyunca insanlar tarafından avlanmış ve yaşam alanları insan nüfus ve yerleşimlerinin artmasıyla her geçen gün azalmıştır. Örneğin bugün Mersin'in Erdemli ilçesinde sulu sebze tarımı, ikinci konut ve hidroelektrik santral inşaatları nedeniyle yoğun baskı altında bulunan Limonlu Kanyonu 19. yüzyılın sonlarında yazın sabah erken saatlerde Yörüklerin pusu atıp su içmeye gelen leopar, ayı ve dağ keçisi gibi hayvanları avladıkları bir yerdi (Bent, 1890). Bugün bu hayvanlardan hiçbiri bu kanyonda yaşamıyor. Aslında Anadolu'da leoparların durumu bundan 2000 yıl kadar önce de çok iyi değildi. Anadolu leoparının Panthera pardus tulliana olan bilimsel adı kendisine ithafen verilen Marcus Tullius Cicero, M.Ö. 51-50 yıllarında Kilikya valiliği yapmış bir Roma Cumhuriyeti prokonsülüdür. Gladyatör dövüşleri ve venationes adı verilen av sahnelerinin canlandırması için kendisinden leopar isteyen Roma'daki dostu M. Caelius Rufus'a şöyle yazar: Panterlere gelince, onları avlamakta deneyimli olanlar buyruğum uyarınca işlerini yapıyorlar, ama hayvanların sayısı olağanüstü derecede az. Yine de herkes elinden geleni yapıyor. Özellikle de Patiscus. Her ne olursa olsun yakalanan hayvan senin olacak, ama tam olarak nerede olduklarını bilemiyoruz (4 Nisan 50). (Özbayoğlu, 1998). 20. yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde başta Ege ve Toros Dağları olmak üzere Anadolu'da hala hatırı sayılır leopar mevcuttu. Cumhuriyet tarihinin en meşhur leopar avcısı Hasan Bele, nam-ı diğer Mantolu Hasan'dır. Ege dağlarında 1930-1950 yılları arasında 15 kadar leopar vurduğu biliniyor. Vurduğu leoparların kürkünden kendisine manto yaptırdığı için Mantolu Hasan lakabını almış. Dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bir daha herhangi bir leopara doğrultmamak şartıyla Mantolu Hasan'a yeni bir tüfek hediye etmiş ve ona leopar avını bıraktırmıştır. Türün ülkemizde neslinin tükenmesi ise 20. yüzyılın ikinci yarısındaki yoğun yollaşma ve şehirleşme sonucu bu hayvanların yaşam alanlarının ve dolayısıyla besin kaynaklarının azalmasıyla gerçekleşir (Cırık, 2013). Leopardan Sonra 3 Kasım 2013 tarihinde leopar vurulduğu haberi duyulur duyulmaz sorumlu davranıp hemen harekete geçen hocalarımız ve gönüllüler sayesinde, bu leopar hakkında çok değerli uzman bilgilerine sahibiz. Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim görevlisi Prof. Dr. Murat Biricik öldürülme vakasının olduğu köye ilk gidenlerden. Hayvanın teşhisini, ölçümlerini yapan, ölüm nedenini saptayan ilk uzman kişi. Leoparı, burundan kuyruk ucuna 138, kuyruk uzunluğu 88, omuz başından ön ayakucuna 77 cm ölçülere sahip erkek bir birey olarak tanımlıyor. Ölüm nedeni leoparın tam ensesinde, birbirlerine uzaklığı 1 cm civarında olan ve 7-8 mm çapında iki misket mermisi deliği (Biricik, 2013). Gördükleri ve çobanların ifadeleri Murat Hoca'yı olayın anlatıldığı şekilde olduğuna ikna etmemişti. Olaydan bir hafta sonra İstanbul ve Ankara'dan TRAMEM gönüllüleri bölgeye gitti. Olay yerinde keşif yapan ve burada delil toplayan, çobanların olayın nasıl gerçekleştiği ile ilgili ifadelerine yeniden başvuran grup olayın bahsedildiği gibi olmadığı yönünde çok önemli deliller topladılar. TRAMEM üyeleri leoparın normalde gececil olması ve Anadolu coğrafyasında insanla çatışmaya girmek istemeyen bir tür olarak bilinmesi nedeniyle olayın arkasında bir kışkırtma veya yaralama vakası olduğu düşünüyor. Otopsi ve derinin yüzülmesi sırasında hayvanın patisinde ortaya çıkan bir tabanca mermisi de olayda tek suçlanması gerekenin leopar olmadığını anlamak için önemli bir ipucu. Otopsiye giren veteriner hekimler tarafından tam zamanı söylenemese de hayvanın öldürülmeden önce tabanca mermisi ile ayağından yaralandığı belirtilmiş. Buna ait olduğu düşünülen boş kovan, arazi çalışması sırasında olay yerinde TRAMEM üyelerince bulundu (Ambarlı, Diker, & Tigrel, 2013). Olay sonrası en kötü dersi veren ise medya idi. Olayın önemini kavrayan ve sorumlu yayıncılık yapan basın kuruluşu neredeyse yok gibiydi. Ya Diyarbakır'da Leopar Şoku (Yeni Şafak, 2013), Diyarbakır'da Leopar Saldırısı (Radikal, 2013) gibi başlıklar atıp katledilmiş leoparı iddialar henüz doğrulanmadan suçlu ilan ettiler ya da Leopar DiCaprio (Takvim Gazetesi, 2013) ya da Leopar Davasının Hakimi: Ben de Greenpeace üyesiyim (Cumhuriyet Portal, 2014) gibi magazin başlıklar atıp olayın önemini azalttılar. Halihazırda kimlik siyasetine batmış medyanın başka bir derdi de 39 yıl sonra Türkiye'de leoparın yeniden ortaya çıkması değil, acaba leoparın Anadolu Leoparı mı yoksa İran Leoparı mı olduğuydu. Oysa bu ayrım henüz moleküler biyolojinin gelişmediği ve bilim insanlarının alttür tanımlamalarını morfolojik verilere göre yaptığı dönemlerden kalma bir sınıflandırmaydı ve çok da önemi yoktu. Yapılan son moleküler çalışmalar Anadolu Leoparının alttürünün aslında İran Leoparı ile aynı tür olduğunu gösterdi. Hatta farklı alttür olarak bilinen diğer 6 leopar alttürü daha Panthera pardus saxicolor altında toplandı (Miththapala, Seidensticker, & O'Brien, 1996). Sorumlu davranan birileri daha vardı. Bu kadar delile ve çelişkili ifadeye rağmen çobanların ifadelerinin doğru kabul edilip haklarında herhangi bir ceza verilmemesi üzerine Hamdi Burak Özgüner isimli bir vatandaş çobanlar aleyhine dava açtı. Daha sonra bu davaya Antalya, Ankara, Gaziantep barolarının hayvan hakları kurulları, Doğal Hayatı Koruma Vakfı, Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği, Yaban Hayatı Eylem Grubu müdahil oldu. 30 Nisan 2014 tarihinde görülen ilk celsede sanıklar bilinen savunmalarını yapıp, olayın nefsi müdafaa olduğunu iddia edip beraatlarını istediler. Mahkeme olay yerinde keşfe, Diyarbakır Valiliği ve Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi'ne bölgede daha önce leopar görülüp görülmediğinin sorulmasına ve sanık Kasım Kaplan'ın Adli Tıp Kurumuna sevk edilerek aldığı yaraların yabani hayvan saldırısı sonucu gerçekleşip gerçekleşmediğine dair rapor alınmasına karar verdi (Duruşma Tutanağı 1. Celse, 2014). 20 Mayıs 2014 tarihinde olay yerinde yapılan keşif sonucu Dicle Üniversitesi Veteriner Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Kılınç bir bilirkişi raporu yazdı. Raporda Sanıkların geçtikleri ve leopar saldırısına uğradıklarını söyledikleri yer leoparın bulunduğu bildirildiği alana çok yakın bir alandı. Bu bölgeye saklanan leoparın sanıklarla burada karşılaşması sonucu, leoparın kendisini savunma amaçlı saldırdığı görüşünü doğrulamaktadır. Literatürde insanlara saldırmadığı bildirilen leoparın daha önceden de insanlar tarafından yaralanmış olması, insanı bir tehdit olarak görmesine sebep olmuş ve bu yüzden davranış değişikliliği göstererek saldırdığı sonuç ve kanaatine varılmıştır denilmiştir (Kılınç, 2014). Raporda leoparın kendini savunmak için saldırdığı belirtilmesine rağmen nefsi müdafaa iddiasında bulunanlar Kaplan kardeşler. Raporda bahsi geçen tabanca ile vurulma hadisesiyle ilgili mermi kovanını da TRAMEM üyeleri olay yerinde bulmuştu. Leoparın kürkünün yüzülmesi esnasında tahnit uzmanı İhsan Yey hayvanın patisinde, daha önce bulunan mermi kovanı kalibresinde bir tabanca mermisi buldu. Müdahiller kendi içinde çelişkiler barındıran bu rapora itiraz edip konunun gerçekten uzmanı olan birinin bilirkişi olarak ataması talebinde bulundular. Bu arada Adli Tıp Kurumundan gelen raporda Kasım Kaplan'a ait sıyrıkların basit sıyrıklar olduğu sonucuna varılmış. 15 Ekim 2014 tarihinde yapılan 3. celsede yeni bir gelişme olmadı ve dava 31 Aralık 2014'e ertelendi. Mahkeme yeni bir bilirkişi de atamadı. Olayından ardından medyadan sonra çok kötü sınav verenler arasında üniversiteler ve devlet kurumları vardı. Üniversitelerin altyapı, donanım ve bilgi eksikliği bir kez daha ortaya çıktı. Düpedüz yanlış olan ya da maksadını aşıp yanlış algılamalara yol açacak sayısız demeç verildi ve akademik saygınlığa gölge düşürüldü (Biricik, 2013). Konunun ilk elden muhatabı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün böyle bir durum için herhangi bir hazırlığının ve planının olmadığı ortaya çıktı. Nesli ileri derecede tehlikede olan böyle nadir bir tür söz konusu olduğunda hangi işlemlerin kim tarafından ne şekilde yapılacağına dair ne bir protokol ne de bir prosedür mevcutmuş. Leoparın ölümünden sonra tüm enerji, hayvanın ölüm nedenine ve neden korunamadığına yönelik bilimsel verilerin toplanması yerine hayvanın bir an önce kürkünün elde edilmesine harcandı (Biricik, 2013). Öte yandan böylesine özel, nadir ve nesli tükenme noktasına gelmiş bir türü korumakla görevli kurum Orman ve Su İşleri Bakanlığının Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu leoparın postunu doldurttu. Basınımız bu olayı oksimoron bir manşetle verdi: Diyarbakır'da Öldürülen Leopar Ölümsüzleşti (Hürriyet Portal, 2014). Daha sonra Dünya Sulak Alanlar Günü'nde sergilenmek üzere Ankara'ya getirtilen leoparın tahnitiyle Bakan Eroğlu pek neşeli pozlar verdi ve aman cam kırılmasın, saldırabilir şeklinde şakalar yaptı (Hürriyet Portal, 2014). Umut Var mı? 2012 yılında Siirt'in Eruh ilçesinde başka bir leoparın kaçak avcılar tarafından öldürüldüğü bilgisi biz yaban hayatla ilgili insanların kulağına gelmişti. Ortada sadece hayvanın öldürüldükten sonra çekilmiş fotoğrafları ve yüzülen postu vardı. Hayvanın ölüsü uzman kişilerce görülmedi. Çınar'da vurulan leopar ile Eruh'ta vurulan leoparın vuruldukları alanlar arasındaki topografyaya baktığımızda yaklaşık 1000 metre rakıma sahip, seyrek meşeliklerle kaplı, doğu-batı yönünde ilerleyen, yerleşim yerlerinden oldukça uzak doğal bir alanla karşılaşırız. Yine Eruh'tan daha doğuya ilerlediğimizde Dicle Nehri ve halen oldukça doğal halde bulunan kanyonlara ulaşırız (Biricik, 2013). Orta Asya ve Ön Asya'da yapılan araştırmalar leoparların çöllerden, uzun süre kar altında kalan bölgelerden ve insan yerleşimlerinden uzak durmayı tercih ettiklerini gösteriyor (Gavashelishvili & Lukarevskiy, 2008). 550-850 bireyi İran'da, 30 kadarı Ermenistan ve Azerbaycan'da olmak üzere Ortadoğu'da yaklaşık 1300 birey leoparın kaldığı tahmin ediliyor (Khorozyan, Malkhasyan, & Asmaryan, 2005). İran'da yapılan çalışmalar ise leopar dağılımının İran'ın iki ana dağ sırası boyunca yoğunlaştığını gösteriyor. Elbruz ve devamı Türkiye'nin Güneydoğu Toroslar olan Zağros dağları hattı leoparın önemli yaşam alanlarından (Sanei & Zakaria, 2011). Bkz. Harita 1 (Gavashelishvili & Lukarevskiy, 2008). İklim, topografya, bitki örtüsü, insan yerleşimleri, besin durumu göz önüne alınarak yapılan modellemelerde bir yıl arayla öldürülen bu iki leoparın öldürüldükleri yer tam da leoparın olası Zağros dağılımın en kuzey ucunda bulunuyor (Gavashelishvili & Lukarevskiy, 2008). Leoparların öldürüldüğü bölgelerin kuzey ve doğusunda halen leoparın yaşabileceği uygun alanlar var. Fakat Güneydoğu Anadolu'da barındırdığı biyolojik çeşitlilik açısından gerçek anlamda koruduğumuz tek bir alan dahi yok (Biricik, 2013). Sonuç 3 Kasım 2013 tarihinde Diyarbakır'da öldürülen leopar göstermiştir ki türün varlığı tespit edildikten sonra ne yapılacağı hakkında bir fikir birliği, eylem planı ya da strateji bulunmamaktadır. Öncelikle türün alandaki varlığı ve nasıl korunabileceği ile ilgili gerekli bilgileri edinmek için yaban hayatı araştırmacılarından oluşan ekipler tarafından kapsamlı araştırmalar gerçekleştirilmelidir. Elde edilecek bulgular ışığında bir tür koruma eylem planı hazırlanması ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bunun için de ulusal ve uluslararası düzeyde bu konuda çalışmak için araştırmacıların bir araya gelmesi ve ortak bir çalışma platformu oluşturulması gerekmektedir. Güneydoğu'da leoparın kesin olarak yaşadığı bu son olayla da iyice ortaya çıkmıştır. Bir kez daha böyle bir olayla karşılaşmamak için bölge halkı acilen leoparlar hakkında bilgilendirilmelidir. Nedensiz bir şekilde insanlara saldırmayacağı, neslinin kritik düzeyde tehlike altında olduğu ve vurulmasının kesinlikle yasak olduğu halka anlatılmalıdır (Ambarlı, Diker, & Tigrel, 2013). Coğrafyacıların Mardin Eşiği olarak adlandırdığı bu bölgenin biyolojik çeşitlilik açısından ne kadar zengin olduğu GAP İdaresinin 2001-2003 yılları arasında Doğal Hayatı Koruma Derneği'ne hazırlatmış olduğu raporlarla sabittir (Biricik, 2013). Uzmanların büyük emek harcayıp korunması öncelikli tür ve alanları detaylı bir şekilde önerdikleri bu çalışma devletimizin tozlu raflarında halen duruyor. Bu rapor leoparın öldürüldüğü yer de dahil Güneydoğu Anadolu'da birçok korunan alan ve yaban hayatı koridoru öneriyordu (Welch, 2003). Bu raporun raflardan indirilip acilen gereğinin yapılması gerekiyor. Roma Cumhuriyetinin Kilikya valisi Cicero M. Ö. 20 Şubat 50 tarihinde bankeri ve yayıncısı Atticus'a yazdığı mektupta avcı bir toplum olan Cibyralıları panter avına göndermenin yakışıksız olduğunu bildiriyor. Mektubunda diyor ki: İkinci konuyla ilgili olarak benim yönetimimde Cibyralıların devlet eliyle ava çıkmaları halinde saygınlığıma gölge düşeceğini bildirdim (Özbayoğlu, 1998). Bu mektuptan 2064 yıl sonra Siirt'te yapılan ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından desteklenen Güneydoğu Anadolu Leopar Projesi toplantısında Siirt Valisi Ahmet Aydın ise canlı leopar yakalayıp getirene sıfır otomobil vaadinde bulunuyordu (T24 Haber, 2013)."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/gorsel/ayin-fotografi-toprak-ates-hava-su.html", "text": "Dünya'nın dört temel elementten oluştuğu veya maddenin dört temel halinin var olduğu şeklindeki inanışlar antik çağlardan başlayarak modern fizik ve kimyanın geliştiği yakın geçmişe kadar değişik medeniyetler tarafından kabul görmüş bir inançtır. Bu fotoğraftaki gibi toprak, ateş, hava ve suyun buluştuğu bir manzara ile karşılaşıp, yeni kara parçasının oluşumuna tanıklık edince bunların doğayı oluşturan temel unsurlar olduğuna inanmak hiç de zor gelmiyor gerçekten. Bu fotoğrafı 13 Ağustos 2013'de Hawaii Adası'nda çektim . Hawaii takımadalarının en güneyinde yer alan ve takımadaya ismini veren Hawaii Adası , aynı zamanda da takımadanın en genç adası; sadece 400.000 yıl yaşında. Bu volkanik adaların ilginç oluşum mekaniği kabaca şöyle: Pasifik Tektonik Levhası kuzeybatıya doğru yılda 5-10cm hızla kayarken altında sabit duran, içi magma dolu sıcak bir nokta üzerinden geçiyor. Bu sıcak nokta içindeki lav levhanın o anda üzerinde duran kısmında bir yanardağ oluşturup oradan yüzeye akıyor. Levha hareketi nedeniyle yanardağ zamanla bu sıcak nokta üzerinden uzaklaşıyor, o zaman da sönüyor. Bu sönmüş yanardağın güneydoğusunda sıcak nokta üzerine denk gelen yerde yeni bir yanardağ oluşuyor, bu böylece sürüp gidiyor. Bu sisteme kısaca bant usulü yanardağ yapma makinası desek yalan olmaz hani. Bu sistem ile ortaya çıkan volkanların oluşturduğu Hawaii adalarının en yaşlıları haliyle kuzey batıda, en gençleri de güney doğuda yer alıyor. Erozyon ve yeraltı sularının çözücü etkisi ile adalar zaman içerisinde küçülüyorlar, bu yüzden en kuzeydeki adalar küçükken, Büyük Ada gibi güneydeki adalar büyük. Büyük Ada hala yapım aşamasında, adadaki beş volkandan ikisi hala aktif ve ada üzerine ve kıyılarına lav yığmaya devam ediyor. Son kez 3 Ocak 1983'de lav püskürtmeye başlayan Kilauea Volkanı, o gün bu gündür aralıksız lav püskürtüyor; 1983'den bu yana 3,5 kilometreküpten fazla lav püskürtmüş vaziyette. Lav akıntılarının yönü zamanla değişiyor, lav bazen benim ziyaretimde olduğu gibi okyanusa dökülüyor, bazen de geçtiğimiz haftalarda haberlerde çıktığı şekilde yerleşim merkezlerine doğru akıyor (Ekim 2014'de lavlar Pahoa kasabasına geldi). Çektiğim bu fotoğrafın hikayesine gelince: Daha önce akıp soğumuş, yer yer cam kadar keskin ve bazen de son derece kaygan olan lavların üzerinde rehberlerin izinde 1 saat kadar yürüdükten sonra ulaştığımız tepeden çektiğim fotoğraflar arasından seçim yaparken bu fotoğraf dikkatimi çekti. Bu ayın fotoğrafı da bulutların arkasından birkaç yıldızla birlikte yüzünü gösteren ayın göründüğü ve suya akan lavların acılar içinde bağıran bir insan yüzünü çağrıştırdığı bu fotoğraf oldu. Fotoğraf künyesi - Fotoğrafı çeken: Cüneyt Özdaş - Kamera: Canon EOS 6D - Lens: Tamron SP 24-70mm f/2.8 Di VC USD - Odak uzaklığı: 24mm - Diyafram: f/4.5 - Pozlama: 3.2 saniye - ISO: 1600 - Resim Düzenleme Yazılımı: Adobe Lightroom - Yer: Hawaii, HI, USA"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/guncel/abbe-sinirinin-otesinde.html", "text": "Bu yılın Nobel Kimya Ödülü üstün çözünürlüklü mikroskopiye katkılarından dolayı Stefan Hell, Eric Betzig ve William Moerner'e verildi. İyi ama üstün çözünürlüklü de ne demek? İnsanlar mikroskopik boyuttaki nesneleri gökyüzündekiler kadar merak etmemiş olacaktı ki mikroskobun gelişimi teleskobunkine göre biraz daha zaman aldı. Hollandalı Anthony van Leeuwenhoek ve İngiliz Robert Hooke mikroskobun kullanımına öncülük ettiler. Hooke, mikroskop ile incelediği cisimleri çizerek belki de ilk bilimsel çoksatara imza attı (Şekil 2). Bir şişe mantarının mikroskop görüntüsü ona manastırlarda rahiplerin kaldığı hücreleri hatırlattığından gördüklerine hücre adını verdi. Bugün bu terimi bilmeyen kalmadı gibi. Ama tabii mikroskoplar sihirle değil, fizik kanunlarıyla işlediğinden elde edilen görüntüler mükemmel değildi. İlk sorunlardan biri, mikroskopun merceklerinden geçen beyaz ışığın renklerine ayrılması, dolayısıyla aynı noktaya odaklanamamasıydı. Dolayısıyla incelenecek nesnedeki herhangi bir noktadan gelen ışınlar, gözde tek bir noktaya değil de birkaç noktaya birden dağılıyor, değişik noktaların ışınları birbirlerine karıştıkça görüntünün keskinliği azalıyordu. Renk sapması denen bu sorun ancak uzun zamanda mercek teknolojisi sayesinde aşılabildi. Bu esnada Alman fizikçi -ve sanayici- Ernst Abbe, bir mikroskopla ne kadar küçük nesnelere bakılabileceğini inceliyordu. Hesaplarına göre bir mikroskopla görülebilecek en küçük nesnenin boyutu kullanılan ışığın dalga boyunun yarısı kadardı. Görülebilir ışığın dalgaboyu 390-700 nanometre arasında olduğuna göre yaklaşık 200 nanometreden daha küçük nesneleri birbirinden ayırt etmek ışık mikroskobuyla mümkün olmayacaktı. Buna Abbe sınırı dendi.Bu nedenle 200 nanometreden daha küçük nesneleri görüntülemek için uzun süre elektron mikroskopu kullanıldı. Elektronun dalga boyu, görülebilir ışığınkinden çok daha küçük olduğundan çözünürlük çok daha yüksekti. Bu mikroskoplarla yapılan çalışmaları daha önce Atakan Atay anlatmıştı. Ama elektron mikroskopu her iş için kullanılamıyordu. Bir kere, pahalıydı. Ayrıca incelenecek numunelerin çok çetrefilli bir hazırlık işleminden geçmesi gerekiyordu. Görüntülemenin yapıldığı havasız ortam, bazen biyolojik numuneleri olumsuz etkiliyordu. Ayrıca 20. asrın sonuna doğru, o kadar yüksek çözünürlükte olmasa da ışık mikroskobuyla çok yararlı, yeni yöntemler geliştirilmişti ve elektron mikroskopları bu konularda işe yaramıyordu. Mesela, hücre içindeki belirli proteinlere genetik yöntemlerle parıldayan proteinler iliştiriliyor ve karanlık odada, lazer ışınları altında parıldatılan bu proteinlerle canlı hücrelerden görüntüler elde ediliyordu. Örneğin aşağıdaki videoda, bir hücre bölünmesi sırasında kofulların dağılımını izleyebilirsiniz: Ya da, hücredeki proteinler, onlara özgü antikorlar ve parıldayan boyalarla boyanıp yine karanlık odada lazerlerle inceleniyordu. Antikorlar, vücudun yabancı cisimlerin proteinlerine karşı ürettiği, özgül olarak o proteinlere bağlanabilen özel proteinlerdir. Bilim insanları bu özgül bağlanma özelliğinden şu şekilde istifade etttiler: İstedikleri proteinlere bağlanan antikorları ürettiler, sonra ellerindeki numunelerdeki proteinlere bu antikorların bağlanmasını, sonra da bu antikorlara bağlanan başka antikorların bunlara bağlanmasını sağladılar (Şekil 4). Yalnız bu ikinci antikorlar ayrıca parıldayan bir boya taşıdıklarından lazer altında görülebiliyordu. Üstelik yeni eşodaklı mikroskoplar sayesinde kalın numuneleri gerçekte dilimlemeden onlardan kesitler almak da artık mümkündü (Şekil 4). Sıra bunun çözünürlüğünü artırmaya gelmişti. Birbirine 200 nanometreden daha yakın iki parıldayan molekül birbirinden nasıl ayırt edilecekti? İşte bunun cevabını bulan 3 araştırmacı bu yıkın Nobel Kimya Ödülü'nü aldı: Parıldayan molekülleri aynı anda değil, ayrı ayrı parıldatacak ve saptayacaklardı. Buna üstün çözünürlüklü mikroskopi dendi. Bu amaçla birden fazla yöntem geliştirildi. Bunların ayrıntısına burada girmeyeceğim, ama birbirlerine göre değişik avantajları ve dezavantajları olduğunu söylemekle yetinebilirim. Dolayısıyla araştırmacıların kendi deneylerine ve şartlarına uygun yöntemi seçmeleri gerekiyor. Bu yöntemlerden birinin adı STED. Aşağıdaki şekilde sol-üstte, eşodaklı bir mikroskopla elde edilmiş görüntüyü, sağ-altta ise aynı numunenin STED ile elde edilmiş görüntüsünü bulabilirsiniz. Bu numunede hücrenin çekirdeğindeki kimi proteinler kırmızı ve yeşile boyanmış. Eşodaklı mikroskoptan elde edilen görüntü bir hayli flu. STED ile elde edilen görüntü çok daha net. Ama geliştirilecek çok şey var. Şu anda görüntülemede yüksek çözünürlük, hassasiyet ve hız aynı anda sağlanamıyor. Görüntünün çözünürlüğü artırıldı ama zaman çözünürlüğü hala istenen düzeyde değil. Halbuki özellikle hücre içindeki olayların videolarının elde edilebilmesi için aynı görüntünün uzun süre ve sık aralıklarla elde edilmesi gerekli, ama bu henüz pek mümkün değil. Nobel Ödüllü bilim insanlarının açtığı sahanın yelken çevirdiği yön şimdi de bu."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/guncel/kaybolmayan-beyin.html", "text": "'Şu köşeyi dönünce solda olması gerekiyor'. Tanıdık geldi mi? Bilmediğimiz bir yeri haritadan değil de beynimizin kendi yön tayin mekanizmasına bıraktığımız zaman hepimizin az ya da çok kullandığı bir tabirdir bu. Hoş, harita olduğu zaman da kullandığımız olmuştur. Bazı insanlar yön konusunda çok iyidir, bazıları ise kötü. Ancak herkes nereye gideceğini bilemese de nerede olduğunu çok iyi bilir. Kimimiz için çok karmaşık bir metro ağında nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimizi çözmek bir kaç saniyelik iştir. Aslında yön tayini farelerin deneylerdeki labirent düzeneklerinde ihtiyacı olan bir özellik, ne hoş ki bu özellik biz insanlarda da var. 2014 Nobel Fizyoloji ya da Tıp Ödülü, Karolinska Enstitüsü tarafından, nerede olduğumuza ve bir yerden bir yere giderken hangi yolu kullanmamız gerektiğine karar vermemizi sağlayan iki tip hücreyi keşfeden, John O'Keefe, May-Britt Moser ve Edvard Moser isimli üç biliminsanına (Resim 1) verildi. Bu keşfe de kısaca -beğenin ya da beğenmeyin- içimizdeki GPS'in keşfi denildi. Aynı zamanda bu hücrelerin keşfi bize inmenin, bunamanın bu yön bulma mekanizmasına etkisinin ne olduğu, bununla beraber öğrenme etkinliklerinin ve hafızanın nasıl çalıştığı ile ilgili de fikir veriyor. Konum saptayan hücreler 60'lı yılların sonlarına doğru Londra Üniversitesi'nde fare beyninin hipokampus bölgesi üzerinde çalışan 1939 ABD doğumlu sinirbilimci John O Keefe ve çalışma arkadaşı Jonathan Dostrovsky, farelerin belli mekanlarda bulunuyorken etkinliği artan bir grup hücre keşfettiler ve bunlara konum hücreleri ismini verdiler (Resim 2). Konum hücreleri, beynin hipokampus (Resim 3) adlı yapısında yer alıyor. Bu hücreler özellikle konum ile ilgilendikleri için, bulunulan konum hakkında beyin tarafından edinilen herhangi bir bilgi bu hücrelere ulaşıyor. Bu hücrelerin bazılarının, canlı belirli bir konumda iken etkinlikleri artıyor ve canlı bu konumdan tekrar geçerse yine artıyor. Bu belirli konumlara da konum alanı deniliyor. Eğer canlı bir konumdan başka bir konuma geçerse bu sefer hipokampusun başka bir bölümündeki konum hücrelerinin etkinlikleri artıyor. Yani canlının iki konum arasındaki farkı bu hücrelerin etkinlikleri oluyor. O'Keefe'in 7 yıl sonra yayınladığı bir çalışmasına göre ise fareler daha önce geçtikleri bir konumdan tekrar geçtiklerinde ilgili konum hücrelerinin etkinlikleri daha hızlı bir biçimde artıyor. Bu etkinlik artışları belli bir konumda belli bir şekilde artıyor. Yani belli bir etkinlik artışı, bir konumun fonksiyonu olarak gösterilebiliyor. Belirli bir konumda olmak canlı için ne anlama geliyor? Konum hücreleri çoklu alıcıya sahip hücreler. Dolayısıyla hücre bulunduğu yerin neresi olduğuna dair bilgileri çok sayıda farklı uyarıdan alıyor. Bu uyarı çeşitleri, bulunulan konumun simgesel özelliklerinden oluşuyor. Bu bir mekandaki belirli bir renk, koku, konumun herhangi bir noktasındaki doku, hatta canlının o mekanda ne yapacağı veya orada neden bulunduğu bilgisi olabiliyor. Bu tür uyartıların ortak özelliği, sürekli, başka bir kelimeyle istikrarlı olması. Bir konumdaki sabit diyebileceğimiz değişmez özellikler, bu uyarının oluşup konum hücrelerine ulaşmasını sağlıyor ve bu da bizim bir konumda bulunduğumuz bilgisinin var olmasında rol oynuyor. 1987 yılında yapılan bir çalışmaya göre canlının bulunduğu konumun genişliği ve yüksekliği arttığı zaman, o canlının konum alanı olarak düşündüğü alan da aynı anda artıyor. Yani farenin belli bir konum diyebileceği bir alan, bulunduğu çevrenin büyüklüğüyle bire bir bağlantılı. Bir kutuya kuşbakışı baktığınızı ve kutunun en aşağıda kalan bölümünün güney, en yukarıda kalan bölümünün ise kuzey olduğunu farz edin. Bir çalışmaya göre, örneğin, bir hücre fare bulunduğu bir kutunun en güneyinde yer aldığı zaman etkinlik artışı oluyor ise, fare biraz da kuzeye götürülüp farenin güneyinde kalan bölgeyi kutunun duvarları gibi bir duvar ile kapattıklarında aynı etkinlik artışı yine görülüyor. Bu da hücrelerin bu etkinlik artışlarını belli bir konuma göre ve özellikle belli bir konumdan uzaklığına göre ayarladıklarını bize göstermiş oluyor. Ancak hikaye burada bitmiyor. Oslo Üniversitesi'nde okuyan Norveç doğumlu iki lisans öğrencisi May-Britt ve Edvard Moser bitirme tezlerini, ikisinin de tutkuyla bağlı oldukları sinirbilim üzerine yapmaya niyetliydiler. Elektrofizyolog Per Andersen gözetiminde hipokampus üzerinde çalışmaya başladılar. Andersen'in Moserlar'dan istediği çok basitti. Bir farenin hipokampusunun ne kadarını kesip alırsanız o fare yeni bulunduğu ortamları daha sonra hatırlamaz? Bundan 10 yıl sonra çift Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nden bir teklif alıyor. İlginç bir anekdot ise bu NTNU'ya geçmeden önce 1996 yılında Moser çifti ziyaretçi biliminsanı olarak, John O'Keefe'in laboratuvarında bir süre konum hücreleri üzerine çalışıyorlar. NTNU onlara ikisinin de aynı pozisyonda ve aynı araştırma alanında çalışacağı bir teklif sunuyor. Moserlar bunu hemen kabul edip çalışmalara başlıyor. Bundan sonraki yıllarda sinirbilim alanında çalışan birçok kişi, Moser soyismini bilir hale geliyor. Moserlar NTNU'daki laboratuvarlarını kurar kurmaz, laboratuvarın hipokampus üzerine çalışması başlıyor. İlk deneylerde Moser çifti ve çalışma arkadaşları üzerinde çalıştıkları faredeki hipokampusun ve çevresindeki bölümlerin farklı bölgelerine elektrodlar yerleştirip (Resim 4) -farenin beyninin büyüklüğünün bir üzüm tanesi boyutunda olduğunu düşünürsek bu pek de kolay bir iş değil- farklı kimyasallar ile farklı bölgelerin etkinliğini azaltıp, farenin bulunduğu konumda hipokampusun hangi noktasındaki elektriksel aktivitenin ne düzeyde olduğunu ve buna neyin sebep olduğunu bulmaya çalışıyorlar. Aynı zamanda hipokampusun belli bölgelerini inaktive ederek normalde belirli bir konumda aktiviteleri artan hücrelerin, yine elektriksel olarak aktif olup olmadıklarına bakıyorlar. Entorinal korteks isimli beyin bölümünün konum hücrelerinin aktivitesine etkisini de işte bu araştırmada keşfediyorlar. Bu sefer entorinal korteksteki bir sinir hücresinin aktivitesine bakıyorlar. Bu hücrenin enteresan bir şekilde tıpkı konum hücreleri gibi belli bir noktada iken ve belli bir noktadan geçerken de aktifleşiyor olduğunu görüyorlar. Bu enteresan, çünkü konum hücreleri sadece belli bir noktada iken aktif hale geliyorlar. Bu özelliğin üzerine giderek bu hücrelerin aktifliklerini daha çok ölçüyorlar ve görüyorlar ki bu aktiflik haritası hatasız çizilmiş bir şebekeyi andırıyor (Resim 5). Aslında bu noktalar bu haritayı, bir ustanın yer karosunu döşediği gibi döşüyor. Bu desen asılnda bir altıgen. Bir peteğin desenine de benzediğini söylemek mümkün. Fare bu noktalardan herhangi birinden geçer ya da üzerinde durur ise hücrelerin aktiflikleri artıyor. Bu harita gerçekte var olan bir harita değil. Bu tamamen farenin zihninde gerçekleşen soyut bir olay. İşin güzel yanı Moser çifti bunu farenin beyninden okuyabiliyor. Bu şebekelerin küçük olanları, yani noktalar arasında çok fazla mesafe bulunmayan versiyonu entorinal korteksin üst tarafnda hücreler tarafından yaratılıyor. Büyük olanlarını yaratanlar ise anatomik olarak altta kalan bölgede yer alıyor. Beynin hafıza ile ilgilenen bölümünün yön tayin sistemimizle bir bağlantısı olması, Moser'ların asıl bulgusu denebilir. Şebeke hücreleri 2005 yılında bu deneylerin bir sonucu olarak Nature dergisinde yayınlanıyor. Tüm bunları bir arada düşünürsek şebeke hücreleri konumdaki yapıları kullanarak bir harita çıkarıyor ve konum hücreleri de bu haritaya belli başlı noktalar ve bu noktalara ulaşma bilgisini ekliyor diyebiliriz. Bu buluşun birden fazla hikayesi, kahramanı ve daha araştırılacak çok daha fazla yönü bulunuyor. O yüzden bu konu, sinirbilimin önemli konularından biri olmaya devam edecek gibi görünüyor. Birkaç not 1. Bu hücrelerin etkinliklerinin ölçüldüğü bir video için sizi buraya alalım. 2. Bu animasyonda mekan alanının ve bilişsel haritanın bir gösterimini bulabilirsiniz. 3. 2014 Nobel Fizyoloji ya da Tıp Ödülünün web sayfasını incelemenizi tavsiye ederim. Bu sayfadan ileride O'Keefe ve Moser'lar tarafından verilecek olan Nobel derslerini canlı olarak izleyebilirsiniz. İlgili makaleler 1. O'Keefe, J., and Dostrovsky, J. (1971). The hippocampus as a spatial map. Preliminary evidence from unit activity in the freely moving rat. Brain Research 34, 171-175. 2. Hafting, T., Fyhn, M., Molden, S., Moser, M.-B., Moser, E. I. Nature 436, 801 806 (2005). 3. Muller RU, Kubie JL. (1987). The effects of changes in the environment on the spatial firing of hippocampal complex-spike cells."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/11/incelemeler/kiyamet-kac-cesittir-bostromun-varolussal-riskleri.html", "text": "Girişin iki adım önüne çıktım. Sağımda yükselen gökdelenler çatılarından dev goriller ısırmış gibi eksik, göğe uzanmış bağırıyorlardı. Yaratıklar gelmeden önceki düzenin mabetleriydi bunlar, ama bir gecede sistem çöküvermişti. Buraların sahipleri benden daha çok üzülmüş olmalılardı; zira benim bir kaybım yoktu. Hatta kazancım vardı: Leyla. Deli kız... Güzel kadın... Uğruna yaşadığım şey. Tevfik Uyar, Fırıldak* Hollywood'da sıklıkla işlenilen temalardan bir tanesi kıyamettir. Kelimeye dinlerin yüklediği anlamda, insanlığın ve evrenin sonunun geldiği türden kıyametler değildirler bunlar, ama insanlığın tamamının ya da büyük bir kısmının hayatını kaybettiği veya kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığı senaryorlardır. Bu senaryolar da genelde iki türlü işlenir: Apokaliptik ve Postapokaliptik . Apokaliptik senaryolar henüz kıyametin gerçekleşmediği, gerçekleşme tehdidinin var olduğu ve insanların buna hazırlandığı, en nihayetinde de görsel efektlerle süslü, dehşeti gözler önüne sermeye gayret eden sahnelerle süslü senaryolarken Postapokaliptik senaryolar kıyametin çoktan gerçekleştiği, kalan insanların çeşitli açmazlar yaşadıkları, hayatta kalma mücadelesi verdikleri ve kıyametten arta kalan olumsuzluklarla mücadele ettikleri eserlerdir. Aslına bakarsanız bilimkurgu sinema türünde çokça beğenilen yapıtlar genelde kıyamet ya da kıyamet sonrası senaryolarıdır. Örneğin Terminator, Matrix Üçlemesi, War of The Worlds, Independence Day, World War Z, 12 Maymun, Yarından Sonra... 1990'lardan önceki sinemaları da listeye katarsak bu liste epey bir uzar gider. Peki bunca kıyamet senaryosunun hepsi birbirine benzemekte midir? Hepsi insanlığı aynı boyutta mı tehdit etmektedir?"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/dosyalar/avusturalyanin-gizli-sahipleri-aborijinler.html", "text": "Birlik özdür, yaratıcılıktır saflıktır, sevgidir, enerjidir ve sınırsızdır. İnsan yaratılmıştır ama bedeni sadece bir sonsuzluk parçasını barındırmaya yarar. Ruhlar saf sevgi ve barışla doludurlar... Okuduğunuz bu satırlar ünlü bir kitap olan Bir Çift Yürek'ten bir alıntı. Yazar Amerikalı Doktor Marlo Morgan gerçek bir olaya dayandırdığı bu kitabında Aborijinlerle geçirdiği dört ay sonucunda yaptığı ruhsal yolculuğu ele almaktadır. Belki de pek çok kişi Aborijin ismini bu sayede bilir hale gelmiştir, ne dersiniz? Bu yazıda Aborijinleri, onların yaşadığı coğrafyayı, kültürlerini, geleneklerini, inançlarını kısaca ele alacağız ama öncesinde çok kısa neden bu konuyu seçtiğimi açıklamak isterim. Günümüzde sürekli bahsettiğimiz aslında arayıp bulamadığımız, adalet, eşitlik, insanca yaşama hakkı vb. kavramların insanlık tarihi içerisindeki yerini araştırdığımızda hemen hemen tüm toplumlarda kökenden ya da inançtan kaynaklı olarak sınıflandırmalar yapıldığı sonucuna ulaşıyoruz. Bunun en bilinen örneği siyah-beyaz ayrımıdır. Bu ve benzeri ayırımlar, üstünlük mücadeleleri olmasaydı insanlık tarihi nasıl şekillenirdi bilinmez ama bu sınıfsal ya da etnik farklılıklar yüzünden mağdur olan halklar, ele alınmalı, daha fazla vurgulanmalıdır. Bu düşünceye sahip biri olarak Avusturalya yerlileri olan Aborijinleri konusunu ele alırken aslında genel olarak köken farkı yüzünden mağdur olan bir halkın varoluşunu vurgulamak istiyorum. Yazımıza Aborijinlerin kim olduklarını açıklayarak başlayalım; Batı Avrupalıların Aborijin adını verdiği, Avusturalya ana karası ve Tazmanya'da yaşayan Australoidler, araştırmacılara göre beyazlar Avusturalya'ya gelmeden önce burada yaşayan, 500-600 civarında kabileye mensup, 300.000-1.000.000 arası kişiyi ifade etmektedir. Aborijinlerin fiziksel özelliklerini incelediğimizde, göçlerin sebebiyle çeşitli fiziksel özelliklerle karşılaşmamız mümkün. Ama genel olarak bakıldığında, boyları 1.44-1.90 arasında değişen derileri çikolata rengi, koyu kahverengi gözlü, güçlü kemiklere sahip bir halk olarak tanımlanmaktadır. Aborijinlerin Avusturalya'ya nasıl geldiğine dair genel bir görüş birliği vardır, buna göre; Aborijinler Güneydoğu Asya'nın kıyı bölgeleri ya da adalarından gelmişlerdir. Avusturalya'nın bu ilk yerlilerinin kıtaya gelişi tarihi araştırmacılara göre 17.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Kıtaya ilk gelenler, sığ kıyılarda balık tutup, bataklıklarda avlanarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Güçlü bir halk olduğundan bahsettiğimiz Aborijinler zaman içerisinde avlanma, meyve ve sebze toplama konusunda becerilerini geliştirmiş ve barınma konusunda bir sıkıntı yaşamamışlardır. 4000-6000 yıl önce onlarla aynı ırktan olan ama farklı bölgelerden göç eden insanların gelmesiyle kıtanın ilk sahibi Aborjinlerin yaşam şekillerinin biraz daha değiştiği rivayet edilmektedir. Öyle ki, bu insanlardan kazandıkları yıkama, filtreleme gibi uygulamalar sayesinde zehirli yiyecekleri de yenilebilir hale getirmişlerdir. Yine bu dönemde kancalı mızraklar ve balık tutmak için çengeller ortaya çıkmıştır. Bu aletlerin Aborijinler tarafından mı yoksa sonradan gelen insanlar tarafından mı keşfedildiği netlik kazanmamıştır. Avustralya Kıtası'na yerleşen Aborijinlerin, toplumsal ve sosyal gelişimleri bulundukları coğrafyaya bağlı olarak şekillenmiştir. Bu nedenle Aborijinlerin toplumsal gelişmişlik seviyesi, Yontma Taş Çağı'nın ötesine geçememiştir. Toplumsal yapılanmayı incelediğimizde, ortak bir dil konuşan, klan şeklinde bir örgütlenme karşımıza çıkmaktadır. Göçebe avcı-toplayıcı bir özelliğe sahip bu halkın yaşadıkları coğrafyanın bu yaşam tarzına yatkınlığı onların kıta üzerindeki yayılımını büyük ölçüde etkilemiştir. Beyazların gelişine değin kendi içlerinde ilkel fakat doğayla uyumlu biçimde yaşamışlardır. Gerçeği söylemek gerekirse Avrupalılardan çok daha mutlular... Yaşam için ne gerekiyorsa toprakta ve denizde bulmuşlar. Göz kamaştırıcı evleri, eşyaları yok fakat sıcak ve çok iyi bir iklimde yaşıyorlar ve giyeceğe pek ihtiyaçları yok. Bundan dolayı kendilerine verdiğimiz elbise ve diğer şeylerle ilgilenmiyorlar... Avusturalya'ya giden beyazlardan Kaptan Cook günlüğünde Aborijinler ile ilgili bu tanımlamaları kaleme almıştır. Beyazlara göre Aborijinler oldukça ilkel, tekdüze beslenen yerliler olmuşlardır. Halbu ki bazı kaynaklarda bunun aksini belirten bilgiler de yer almaktadır. Profesör Geoffrey Blainey, Triumph of the Nomads isimli kitabında 1800'lerde Aborijinlerin, Doğu Avrupa ülkelerinde yaşayan insan nüfusunun %90'ından daha rahat yaşadıklarını belirtmektedir. Dr. Norman Barnett Tindale'nin 1940 tarihli araştırmasına göre beyazların kıtaya gelişinden önce Avusturalya'da 574 kabile vardır. Bunlar coğrafi bölgelerine göre şu şekilde dağılmışlardır: - Queensland: 204 - Western Australia: 117 - Northern Territory: 102 - New South Wales: 66 - South Australia: 44 - Victoria: 27 - Central Australia: 14 Aborijin Öğrenme Kurumu'nun iddiasına göre ise kabile sayısı 789'dur. Kabilelerin yapılarını incelediğimizde her bir kabilenin farklı geleneklere, farklı ad ve dile sahip olduğunu görüyoruz. Bu noktadan bakıldığında kıtada yaklaşık 250 kadar değişik dil konuşulduğunu söylemek mümkün. Merkezi bir yönetim, merkezi bir ekonominin bulunmadığı bir topluluk yapısına sahip olan Aborijinlerin daha kolay avlanmak ve yaşamlarını sürdürebilmek amaçlı çok sayıda kabileye ayrılmış olabildiklerine dair varsayımlar vardır. Yıl içerisinde nadiren inanç ya da ortak yiyecek toplama amaçlı bir araya gelen Aborijinler arasında bir bütünlük söz konusu olmamıştır. Aborijin kabileleri de kendi içlerinde ayrışmalara sahiptir. Tüm bu yapılanmaya bağlı olarak konuşulan diller için Aborijin Dili yerine Aborijin Dil Grubu tanımlaması kullanmak daha doğrudur. Aborijinlere göre her kabilenin Ngura tarafından kendilerine verilen bir ülkeleri vardır. Aborijinler kendilerine verilen bu özel toprağa büyük bağlılık göstermişlerdir. Coğrafi sınırları akarsu ve dağlarla belirlenen bu topraklarda 20-50 kişilik aile grupları yaşamıştır. Farklı bir kabilenin topraklarına geçmek için kutsal yerlere gitmemek şartı ile izin alınmaktadır. Toprak Aborijinler için çok önemlidir çünkü sahip oldukları topraklar atalarının ruhlarını barındırmaktadır. Dağlar, tepeler vadiler kimseye ait değildir, klana aittir, toprağa özel şarkılar söylenmekte, dans edilmekte, öyküler anlatılmaktadır. Aborijinler toprağı böylesine kutsallaştırırken beyazların toprağı işletme arzusu onların gözünde bir saygısızlıktır. Toprak beyazların bir parçası değildir. Beyazlar Aborjinlerin yaşam biçiminde olmayan bir sistem, devleti kurmuştur. Toprak, beyaz adamın kazanç amacının sadece bir parçasıdır. Aborijinlerde ihtiyaç duydukları şeyleri kendi aralarında değiş tokuş etme davranışı görülür."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/dosyalar/bir-insan-genini-ehlilestirmek.html", "text": "Bir coğrafyanın insanlaşması Anadolu'nun genetik ve kültürel yapısını anlamak için iki sene dağ bayır, köy köy gezmiştim doktora çalışmalarımın bir parçası olarak. Hititlerin başkenti Hattuşaş'da da bu köy ziyaretlerinin birisinde dolaşma fırsatım olmuştu. Tepelik bir alanda olan Yukarışehir'de, Aslanlı kapının yakınından aşağı baktığımda, kendi kendime söylendiğimi hatırlıyorum. 'Herhalde 3500-4000 sene önce, Hititliler'de benzer bir manzaraya bakıyorlardı' Böyle düşünmemin nedeni ise tarımın buradaki araziyi ve habitatı tamamen evcilleştirmiş olmasıydı. İnsanlar kimi ormanlık, kimi kurak, kimi tepelik, kimi düz topraklara yerleşmiş, sonrasından da metre metre coğrafyayı işlemiş, değişik yerlerden getirdikleri tahılları ekmiş, toprakları her bahar sürmüş, tahılları binlerce senedir toplamışlardı. Coğrafya, eski yaban halini hatırlamaz halde idi. Telepinu'nun öfkesi Arkeologların Anadolu'da bulunan binlerce tableti uzun, yavaş ama sonunda inanılmaz hikayelerin izini sürmemizi sağlayan çabaları sayesinde biliyoruz ki Hititler'in bir tarım tanrısı vardı. Bu tabletlerde yazılan hikayelere göre Telepinu, bereket tanrısı Hannahannahi le fırtınaların, dolayısı ile iklimin tanrısı Teshub'un oğlu idi. Telepinu'nun en bilinen hikayesi, bir gün tersinden kalktığından olsa gerek, ayakkabısını ters giydiğine sinirlenen Telepinu, o sinirle alır başını gider ve yorulup bir çimliğe uzanır ve uyur. Bu uyku sırasında bütün bitkiler ve hayvanlar üremeyi keserler. Kıtlık olur. Hem insanlar, hem diğer tanrılar zor durumda kalır. Güçlü fırtına tanrısı ve Telepinu'nun babası bir kartal göndererek bulmaya çalışır Telepinu'yu. Ancak kartal başarısız olur. Anne Hannahannah ise bir kartalın ve diğer tanrıların bakmayı düşünmeyeceği yerlere bakacak olan bir arıyı gönderir oğlunu bulması için. Arı gerçekten de başarılı olur ve çimlikte uyuyan Telepinuyu bulur. Bu hikayeyi anlatmamdaki amaç, o dönem yaşayan Hititli'lerin inançlarının kendi eserleri olan tarımsal ekolojiden ne kadar etkilendiğini göstermek. İlk dikkatinizi çekmek istediğim tarım tanrısının insanın kontrolü dışında olan iki doğal gücün, bereketin ve fırtınaların yani iklimin çocuğu olması. İkinci enteresan gözlem ise Telepinu'nun tabiri caizse anne baba sözü dinlememesi ve insan yaratısı olsa da ancak bir tanrının olabileceği kadar kaprisli olması. Son olarak da, Telepinu'yu kudretli ve keskin gözlü bir kartaldan ziyade evcil bir hayvan olan arının bulabilmesi. Bütün bu hikayenin ana teması, en azından benim okumama göre, tarımın artık insanların hayatındaki en önemli sosyo-ekonomik etken olduğu ve tarımla ilgili değişkenlerin artık eski yapılar içinde anlaşılamayacağı. Diğer bir deyişle, Hititliler kendi ekolojilerini kökten değiştirdiklerini ama bu değişikliği tamamen kontrol altında tutamadıklarını ve de kendi yarattıkları tarımsal ekolojinin içinde adeta hapsolduklarını biliyorlardı ve bunu bin yıllar öncesinde mitleştirmişlerdi. Hitit mitlerinden nişastanın sindirimine geçiş İşte ben bu muazzam kültürel dönüşümün genlerimize bir etkisi olup olmadığını merak ediyorum ve araştırmalarımın bir kısmı bu yönde. Ancak tabi ki hem metodolojik, hem teorik problemler var. En büyük problem zaman aralığının evrimsel olarak çok kısıtlı olması. Biyolojimizin ve kültürümüzün tarımla beraber yoğrulduğu, onlarca medeniyetin yükselip yıkıldığı 10-15 bin yıl kültürel değişimler için çok uzun bir dönem olsa da, biyolojik evrimsel süreçte bir göz kırpması kadar kısa bir dönem. O yüzden toplum genetikçileri bu kadar kısa zamanda genlerin üzerinde görülebilir bir seçilim baskısı uygulayabileceği konusunda çok kuşkulular. Ben daha umutluyum. Bence, kültürel ekolojik yapıların genlerimiz üzerine önemli etkileri var. Bunun bir elin parmaklarını aşmayacak kadar az sayıda, ancak çok enteresan açılımları olan örnekleri var. Bu örneklerden birisi tükürüğümüzde kodlanan ve nişastanın ağızda sindirimini sağlayan amilaz enzimi. Bu enzimi kodlayan genin ismi AMY1. Bu gen, diğer çoğu gen gibi şempanzelerde anneden birisi babadan geçen 2 kopya halinde bulunuyor. Bu zaten beklenen herhangi bir gen için beklenen bir rakam. Ancak, yeni çalışmalar insanların genomlarında AMY1 geninin sayısına baktıklarında 4 kopyadan 17 kopyaya kadar hiç beklenmedik ölçekte bir aralık ortaya çıkardı. Bu noktada hemen akla gelen hipotez, bu genin fazla kopyada bulunmasının nedeninin tarımla beraber artan nişasta tüketimi olduğu idi. Ancak bu hipotezin ampirik olarak test edilmesi gerekiyordu. Çünkü ortada enteresan bir gözlem olsa da, bir çok varsayımın denetlenmesi gerekiyordu. Bu varsayımlardan ilki, bir genin daha fazla kopyasına sahip olan insanların tükürüğünde salgılanan amilaz miktarının artması idi. Bunun test edilmesi oldukça kolaydı. Bir çok insan örneğinden alınan tükürük örneklerinde amilaz geninin kopya sayısı, enzim miktarı ile istatistik olarak anlamlı bir şekilde ilişkilendirildi bir çok çalışma tarafından (örneğin şekil 3). Daha sonra, değişik insan gruplarının nişasta tüketimleri ile amilaz geni kopya sayısını karşılaştırdı araştırmacılar. Coğrafyadan bağımsız olarak, çok nişasta tüketen erken tarıma geçiş yapmış grupların genomlarında daha fazla sayıda amilaz geni bulmuşlardı. Örneğin çok nişasta tüketen Japonya populasyonu ile İç Asya'da Japonlarla genetik olarak yakın olan ancak az nişasta tüketen Turki Yakut populasyonu arasında genomik amilaz geni sayısında istatistik olarak anlamlı bir fark buldular. Japonlarda ortalama daha fazla gen kopyası bulunuyordu. Aynı şekilde, Afrika'da ki erken tarımcı topluluklardan Hadza'da, avcı toplayıcı olan pigmelerden daha fazla amilaz geni kopyası bulunuyordu. Bu enteresan çalışmamın yazarları makalelerin sonunda yazarlar çıkarımlarını alçakgönüllü bir şekilde sunuyorlardı: 'AMY1 kopya sayısının yüksek nişasta tüketen toplumlarda pozitif veya yönlü seçilime maruz kaldığını ancak az nişasta tüketen toplumlarda nötral olarak evrimleştiğini öngören bir modeli savunuyoruz'. Bu sonuç tabi ki çok enteresandı. Ben dahil bir çok araştırmacı, genlerin kopya sayısının hızlı evrimleştiğini ve belki de tarım sonrası diet ve bağışıklık sistemi ile ilgili bir çok biyolojik çeşitliliğin kaynağı olabileceğini düşünmekteyiz. AMY1 kopya sayısının insanlardaki çeşitliliği özellikle bilim insanlarının hala çok ilgisini çekiyor ve iki çok enteresan yeni araştırmanın odağı. Bu araştırmaların ilki, AMY1 geninin kopya sayısının, nişastayı nasıl algıladığımızı etkileyip etkilemediğini sorguluyor. Gerçekten bu çalışmaya göre, daha fazla amilaz genine sahip bireyler nişasta bazlı yiyecekler yerken tükrüklerinin daha hızlı normale döndüğünü bildiriyorlar. Diğer bir deyişle, nişasta ağırlıklı yiyecekler 'ağızda büyümüyor' daha fazla amilaz salgılayan bireylerde. İkinci ve daha büyük tıbbi önemi olan çalışma ise, az sayıda amilaz kopya sayısını obezite ile ilişkilendiriyor. Bu çalışmadan çıkarılabilecek bir hipotez, tarıma adapte olamamış bünyelerin, yani az amilaz salgılayan bireylerin, bir şekilde obeziteye daha yatkın olması. Sonuç olarak amilaz geni modern insanlar içinde hızlı bir şekilde, muhtemelen tarımın değiştirdiği yiyeceklerin etkisi ile evrimleşmiş ve bugunkü insanların biyolojik çeşitliliğinin önemli bir parçası haline gelmiş durumda. Karmaşık ilişkiler silsilesi Hititlerin zamanından beri doğanın gidişatını etkilemeye başladığımızın ama tam olarak kontrolün elimizde olmadığını anlamışız insanlar olarak. Bugünde durum farklı değil. Bildiklerimiz kısıtlı. En azından biliyoruz ki diyetle ilgili genler ve kültürler birbiri içine geçmiş bir şekilde değişiyor ve evrimleşiyor. Biyolojik evrimimiz, kültürel değişimlere olanak sağlıyor. Kültürel değişimler ekolojimizi, yediklerimizi, maruz kaldığımız patojenleri değiştiriyor. Buna tepki olarak seçilen genetik çeşitlilikler, biyolojik algılarımızı etkiliyor. Bütün bu kaotik gen-kültür ilişkileri muhtemelen ayrı coğrafyalarda başka başka süreçler üzerinden tanımlıyor. Sonuçta, bugün gözlemlediğimiz muazzam kültürel çeşitliliğimiz ve ona eşlik eden enteresan genetik motifler ortaya çıkıyor. Öyle görünüyor ki, kültürler ve genler arasındaki ilişkileri anlamak için Teshub'un yabani kartalı gibi yükseklerden uçup büyük genellemeler peşinde koşmak yerine, Hannahannah'ın evcil arısının meşaketli arayışında olduğu gibi yukarıdan görünmeyen ve beklenmedik köşelere bakmamız gerekecek tek tek. Çok heyecanlı bir zamanda yaşıyoruz ve insanların son on bin senedeki karmaşık serüveni ile ilgili çok şeyler öğreneceğiz önümüzdeki seneler içerisinde."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/dosyalar/bir-mikrocipim-olsa-futuristik-seyler.html", "text": "Mikroçipler hayatımıza girdiğinden beri onlara bedenimizde sahip olmak ve insan kapasitesini artırmak hayal edildi. İnsanların sanal dünyalara bedenen bağlanabileceğini, doğumdan ölüme kadar her anımızın bir çip ile kaydedileceğini, vücudumuzda hastalıklarla savaşan elektronik cihazlar taşıyacağımız ya da beynimize yerleştirilmiş hard diskler... Bunların çoğu 20. yüzyılda düşünüldü, romanlarda ve filmlerde kurgulandı. Artık ağır adımlarla hayatımıza girmeye başladılar. O büyük nüfus cüzdanını ya da kredi kartlarını daha küçük boyutlarda, derimizin altında taşısak fena olmaz mıydı? Üstelik derimizin altındaki bir şeyi en son ne zaman kaybettik? Kimlik çipleri çoktan gerçekleşti. Evcil hayvanlarımız için RFID çipleri artık parazit aşısı kadar sıradan. Bu çiplere sahip olan insanların da sayısının arttığından bahsetmiştik Bugünlerde deri altına yerleştirilebilen mikroçipler zorunlu sağlık durumları hariç birer heves, muhtemelen bir süre daha öyle olacak. Ancak yeni bir dönem başladı, Gelecek senaryolarının klişe yılı 2050'yi beklememize gerek yok, internetten sipariş verip bir RFID çipe sahip olabilirsiniz; ama elektroniklerin bedenlerimize girmesiyle ilgili kaygılarımız var. Bu, her hangi bir teknolojiden farklı, söz konusu insan bedeni olunca mikroçip imlantlarına alışmamız teknolojinin vaat ettiğinden daha uzun sürecek. Bilim kurguda biyolojik ve yapay vücut kısımlarına sahip kişilere ya da başka bir açıdan biyolojik parçalar içeren makinelere siborg denir.Sibernetik organizma ifadesinden türetilen kelime ilk kez 1960 yılında yayınlanan Cyborgs and space adlı makalede kullanıldı ve o günden bu yana bilim kurgu imgesi olarak yarı insan yarı makine modern bir izlenim kazandı. Öyleyse uzunca bir süredir Siemens Elema gibi ilk implant edilebilir kalp pillerinden bu yana protezlere sahip insanları siborg mu kabul etmeliyiz? Böyle bir kabul siborgların aramızda dolaştığı geleceği yaşıyor olduğumuzun farkına varmamızı sağlar. Bu da bize kalp piline sahip tanıdıklarımıza bakarken yaşadığımız dönem hakkında yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Elbet bir gün kabullenme, anlama ya da isimlendirme çabalarımız dinecek, protezler ve mikroçipler, bilim-kurguda olduğu gibi insan hayatının bir parçası olarak kabul edilecek. O kocaman ilk bilgisayarları tasarlayanlar için onları insan bedenine yerleştirmek bir hayaldi çünkü insan bedenine yerleştirilebilecek şeylerin boyutları sınırlıdır. Bugün o kadar küçüldüler ki artık bilgisayarların insan bedenine yerleştirilmesini hayal etmiyoruz, planlıyoruz. Bilgisayar teknolojisine vücut içinde sahip olmak şu an tanık olduğumuz, sahip olduğumuz cihazların dünyasıyla bedenen bağlantıda olmak demektir. Bu da insan bedeninin kullanmının tanımını değiştirir. Bizler bir parçası güncellenebilir, hacklenebilir, şarjı bitebilir canlılar oluruz ve bu, yenisi çıkan telefonlara sahip olmaktan pek de farklı olmayan, implantların yenilerine sahip olma çılgınlığını dahi beraberinde getirir. Yani teknolojide bugün tanık olduğumuz çılgınlık bedenlerimizi de doğrudan kapsama alanına alacaktır, ki bu giyilebilir teknolojiler adı altında başlamış gibi görünüyor. Akıllı bileklikler ve oluşturdukları eğilim bu düşüncenin destekçisi... Kalp atışını, aktivite veya dinlenme durumumuzu akıllı bileklikler ile takip edebiliyoruz. Bu teknolojiye neredeyse alıştık. Şimdi de insan bedeninden bilgi alma çabasının nasıl basitçe vücut içine girebildiğine bir bakalım. Bir grup araştırmacı, arkasına güçlü ilaç şirketlerinin desteğini de alarak kum tanesi kadar küçük ve sindirilebilir bir çipi haplara yerleştirdi. Enerjisini mide sıvısıyla temas ettiği anda kimyasal bir tepkime ile elde ederek kendine özgü bir sinyalle takip cihazına bilgi veren ve sonrasında sindirilen mikroçipli ilaçlar geliştirdiler. Böylece giyilebilir teknolojilerle elde ettiğimiz verilere içtiğiniz ilaçların bilgisi de eklenmiş oldu. Elektronik cihazları beynimiz ile kontrol etmek günümüz teknolojisiyle mümkün.. Ebay'de bu amaç için üretilmiş ticari ürünler bulabilirsiniz; çünkü bunun için beyne bir şeylerin yerleştirilmesine gerek yok. Belirli bir hareketin beyinde oluşturduğu aktivitenin kaydedilmesi ve o aktivite tespit edildiğinde bir cihazın belli bir görevi yerine getirmesi tek taraflı bir iletişim. Ancak örneğin dokunma hissi beyin için bir geri bildirimdir. Eğer bir cihazın bunu biyolojik el yerine yapabilmesini istiyorsak işte o zaman sinyalleri iletecek bir sistem gerekir. Yani bir cihazdan, duyu organlarımızdan gelene benzer veriler almak istiyorsak cihazı sinir sistemimizle birleştirmeliyiz. Bu cihazların amaçları insan kapasitesini artırmak ve dijital dünya ile iletişim kurmak olacağından görsel anlamda gözler, işitsel amaçla kulaklar, güç anlamında kaslar mikroçipler için uygulama alanları olabilir. Öyle görünüyor ki göz ve kulaklar için bu sistemler çoktan somutlaşmaya başladı. İşitme engellilerin yeniden duymasını sağlayan bu sistemler uzun süredir kullanılıyor. Bu cihazlar kulağın arka kısmındaki bir mikrofonla elde edilen sinyali kafa derisi altına yerleştirilen bir çip ile işleyerek kulak salyangozundaki sinirlere iletir. Çünkü bu kişiler işitme kaybı yaşasa da ses sinyallerini beyne ileten sinirler sağlamdır. Yani kulak ile elde edilen sesler yerine cihazdan gelen sesler beyne iletilir. İşitme problemlerine benzer şekilde gözlerindeki problemler nedeniyle görme kaybı yaşayan pek çok insanın da beynindeki görme ile ilgili bölge sağlamdır, hatta gene pek çok görme engelli kişinin sinyalleri beyne ileten sinirleri de hala işlevseldir. Bu bilgi bize koklear implantlarda olduğu gibi bir fikir verir: gözün görevini yapacak ve hala kullanılabilir olan sinirlere bağlanan cihazlar yani biyonik gözler ya da görme implantları. Yapay göz hakkında en popüler kurgulardan birisi Star Trek serisinden Geordi La Forge'dur. Doğuştan kör olan La Forge, VISOR adlı bugün retro kabul edilecek gözlük benzeri bir cihaza sahiptir ve cihaz görüntüyü optik sinirler aracılığıyla La Forge'un beynine aktarır. Bilim-kurgu öğesi olarak La Forge ebedi kalacaksa da protezinin teknolojisi çoktan hayat buldu. Bu yazıyı yazarken de uzun süredir yapay görme sistemlerine sahip kişiler klinik gözlem altında, bir yerlerde sağlıklı insanların görme duyusunu kısmen tadıyor.Bir gözlük ile kaydedilen görüntülerin retinaya yerleştirilen bir elektroda gönderilerek işlevsel göz sinilerine iletilmesi veya doğrudan beynin ilgili bölgesine gönderilmesi üzerine çalışan bu tür cihazlardan bazıları Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nce onaylandı ve ticarileşmeye oldukça yakın. Şimdilik kablolu bağlantılar, gözlükler kullanıyor olsak da biyolojik olanından farkı olmayan yapay gözler üzerinde düşünmemek için bir engel görünmüyor. Mikroçipler bilim kurguda genellikle beyne yerleştirilir çünkü insanoğlunun en gelişmiş ve karmaşık organıdır ve potansiyeli heyecan uyandırır. Öte yandan mikroçiplerin beyne yerleştirilmesi gerektiğini belirten bir kural da yoktur. Transhumanistler beyin implantlarının insanlığın bir sonraki adımı olacağına inanır. Bu aslında biyolojik beyni olan makineler ve beyni geliştirilmiş insanlar şeklinde geniş bir vizyondur. Örneğin, William Gibson'ın Neuromancer adlı romanında beyinlerindeki implantlar ile gigabaytlarca veri taşıyabilen ve siberuzaya bağlanabilen insanlardan bahsedilir. Benzer şekilde bir klişe olarak bilgileri toplu halde beyne yükleyebilmek her öğrencinin sınav öncesi bilim kurgusudur. Nöronlara sen şunu öğren demek olanaksızdır, çünkü beyin bir arada çalıştığında anlamlılık oluşturan karmaşık bir sistemdir. Ancak bu sisteme ayak uydurabilecek bir hafıza mikroçipi yapılabilir mi? Bunu bizler göremeyeceğiz, şüphesiz. Geçtiğimiz ağustos ayında kaybettiğimiz Robin Williams'ın başrolünü oynadığı The Final Cut adlı filmde insanlar ebeveynleri isterse doğmadan önce bir tür beyin implantına sahip oluyor ve dünyaya gözlerinin açtıkları anda implant, kişinin gözünden bütün hayatını kaydediyordu. Ne tür bir implant ya da neye benziyor bilmiyoruz hatta bir ömürlük videoyu saklamak için ne kadar hafıza gerekir hiç bahsedilmiyor. Ancak film, verdiği fikirle mikroçip implantlarını sorgulamamızı sağlıyor. Tüm hayatımızın doğumdan ölüme kadar her bir saniyesinin kendi gözlerimizden kaydedildiği ve öldükten sonra izleneceğini bildiğimiz bir hayatı yaşamak neye benzerdi? Matrix'te olduğu gibi bedenlerimize implant edilmiş cihazlar ile bilgisayar dünyasına bağlanmak ve bilgisayar programının bir parçası olmak nasıl mümkün olabilir sorusuna bir yanıt hayal edemediğimiz bir durum. Öte yandan minik bir bilgisayarı bedenimizde taşıyıp onunla istediğimiz pek çok şeyi yapabilmek, ayakları Matrix'ten daha sağlam basan bir beklenti. Son yıllarda bilgisayar teknolojisi daha küçük hacimlere sığdırılabiliyor. Kullanım alanları daha da kişiselleşti. Biyomalzemelerin, canlılık ile barışık malzemelerin kullanım alanları yaygınlaştı. Küçülen elektronikler, artan biyoteknoloji araştırmaları tüm bunlar bizlere bedenimde bir bilgisayar olsa, bir mikroçipim olsa hayalini kurduruyor. Neler yapmak isterdik? Bir mikroçipim olsa artık kredi kartı kullanmasam, ilaçlarımı almayı unuttum mu acaba diye endişelenmesem, bir mikroçipim olsa bilgileri beynime yükleyebilsem ya da bir mikroçipim olsa keşke yeniden dokunabilsem, herkes gibi görebilsem, duyabilsem. KAYNAKLAR - Practical Experimentation with Human Implants; K. Warwick, M. N. Gasson; Uberveillance and the Social Implications of Microchip Implants: Emerging Technologies: Emerging Technologie, IGI Global, 2013 - Body Electric: Implanted Machines Are Coming, Stuart Luman; http://a16z.com/2014/02/27/body-electric-the-future-of-implanted-machines/ - Gadgets work under your skin but are you ready?; Jim Giles; May 2012, http://goo.gl/8nfr5p - Cyborg Implants Have a favorite?; http://goo.gl/KEUHXE - Brain Implant, Wikipedia; http://en.wikipedia.org/wiki/Brain_implant - Microchip Implant , Wikipedia; http://en.wikipedia.org/wiki/Microchip_implant_ - The bionic eye: a review; J. M. Ong, L. da Cruz; Clinical and Experimental Ophthalmology 2012; 40. - Two blind British men have electronic retinas fitted; BBC News; http://www.bbc.com/news/health-17936302 - http://www.proteus.com/"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/dosyalar/gunes-dunyayi-vurunca.html", "text": "Doğada, hayatımızı aksatabilecek pek çok şiddetli olay gerçekleşir: Aşırı soğuk veya sıcaklar, fırtınalar, seller, depremler... Bunların bazılarını önceden tahmin edebiliriz, bazılarını ise tahmin edemesek de onlara karşı tedbirler alabiliriz. Fakat hemen yakınımızda gerçekleşen en güçlü doğa olayından, manyetik fırtınalardan, ancak belli belirsiz derecede haberdarız. Oysa ki ters bir zamanda yakalanırsak gündelik hayatımızı ciddi şekilde etkileyebilecek olaylardır bunlar. Ekim sayımızda Güneş patlamalarının Dünya'nın manyetosferinde ne gibi etkiler yarattığını incelemiştik. Güneş patlaması terimi, Güneş'e ipliksi manyetik alan çizgileriyle bağlı sıcak maddenin Güneş'ten kopmasını ve devasa bir bulut halinde uzaya saçılmasını ifade eder. Bu kopmaya pek çok zaman bir ışık parlaması da eşlik eder. Güneş patlamaları düzenli bir döngü içinde sıklaşır ve seyrekleşirler. Güneşin manyetik hareketliliği, güneş lekelerinin sayısı ve patlamalar ki bunların hepsi birbiriyle ilişkilidir yaklaşık onbir yıllık bir süre içinde artar ve azalır. Şimdi 24. döngü olarak andığımız dönemdeki en aktif zamanı biraz geçmiş durumdayız, ama Güneş henüz durulmadı. Güneş patlamalarının görülme sıklığı depremlere benzer: Küçükler sık olur, büyükler nadir, çok büyükler ise çok daha nadir. Yine depremler gibi, patlamaların Güneş'in neresinde, ne zaman, ne büyüklükte olacağı önceden tahmin edilemez. Ancak, Güneş'in yüzeyini dikkatle gözleyerek patlamaları hemen tespit edersek, etkilerinin Dünya'ya ulaşmasına kadar geçecek saatler veya günler içinde tedbirler almamız mümkün olur. Şiddetli kar ve fırtınaları tahmin edip tedbir almak için, hava durumuna bakarız. Manyetosfer fırtınalarını tahmin etmeye çalışan araştırma alanına da uzay durumu adı veriliyor. Uzay durumu tahmini yapan araştırmacılar Güneş'i uydularla an be an takip ederler, gözlenen patlamanın yerine ve özelliklerine bakar, fışkıran plazma bulutunun Dünya'ya ulaşıp ulaşmayacağını, ulaşırsa ne zaman geleceğini, manyetosfere çarpınca ne gibi etkiler yapacağını tahmin ederler. Bu tahminler, uzun yıllardır biriktirilen uzay verilerinin birleştirilmesiyle hazırlanan matematiksel modellere dayanır. Güneş patlamalarının tetiklediği manyetosfer fırtınaları, Dünya'nın yakınındaki uzayda (kabaca 60 000 km içinde) elektrik akımlarına ve manyetik dalgalanmalara sebep olurlar. Manyetosfer fırtınalarının en bariz ve en etkileyici tezahürü kutup ışıklarıdır. Bu ışıklar, adları üstünde, kutuplara yakın bölgelerde epey sık görülürler ve bu sayede kuzey mitolojisinin de bir parçası haline gelmişlerdir. Yerleşik uygarlıkların çoğu Akdeniz, Orta Doğu, Uzak Doğu, Orta Amerika gibi manyetik kutuplardan uzak bölgelerde kurulmuştur; buralarda kutup ışıkları neredeyse hiç bilinmez. Yine de bu bölgelerde bile arada sırada bu nadir doğa olayına şahit olundu, ve nadirlikleri nedeniyle kaydedilmeye değer bulundular. Antik Çin, Yunanistan, Roma'dan bize kalan bazı belgelerde gökyüzünün büyük bir bölümünün aydınlandığı, ama yıldızların yine de görülebildiği garip geceler nakledilir. Bu tür belgeler, uzak tarihteki çok büyük ölçekli manyetik fırtınaların kayıtlarıdır aslında. Ama o dönemin insanları için şaşırtıcı bir ışık gösterisinden fazla bir etki yaratmıyordu manyetik fırtınalar. Elektriğe dayalı bir teknolojinin bulunmadığı dönemlerde en şiddetli güneş fırtınası bile, kutup ışıklarının yarattığı şaşkınlık ve doğaüstü huşu dışında, gündelik hayatta hiç bir etkide bulunmadan geçer giderdi. Bu durum, ondokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru telgrafın icadı ile değişti. 1847'de Kuzey Amerika şehirleri arasında kilometrelerce uzanan telgraf hatlarından ara sıra bazı anormal akımlar geçtiği tespit edildi. Bu anormal akımların kutup ışıklarının görüldüğü zamanlarda kuvvetlendikleri farkedildi, ama nedenleri anlaşılamadı. Pek çok kez, yeni bir teknolojinin gelişmesi sayesinde, daha önce algımızın sınırında kalan doğa olaylarına yeni bir kapı açılır. Ancak, yeni teknolojiler başta basit ve kaba oldukları için, bu kapıdan gördüklerimizin bilinen sebeplerle açıklanabilen bir etki mi yoksa yeni bir keşif mi olduğunu anlamakta güçlük çekeriz. Bazen şansımız yaver gider ve kapıdan öyle sert bir rüzgar eser ki, bizi yeni keşiflerin beklediğine dair hiç bir şüphemiz kalmaz. Bu türden bir şanslı olay 31 Ağustos 1859 günü gerçekleşti. Saygın amatör astronom Richard Carrington (1826-1875), birkaç gündür olağandışı büyüklükte bir Güneş lekesini takip etmekteydi. Lekenin kenarlarında, gözlerinin önünde, şiddetli bir ışık parlaması oluştu ve beş dakika kadar sürdü. Bu olağanüstü gözlemin birkaç saat sonrasında Dünya'nın dört köşesindeki manyetometrelerde şiddetli dalgalanmalar kaydedildi. Kutup ışıkları o kadar şiddetlendi ki, manyetik kutuplardan çok uzak olan Hawaii'de ve Roma'da bile seyredilebildi. 2 Eylül günü Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika'daki telgraf hatlarındaki anormal akımlar o kadar şiddetlenmişti ki, operatörleri elektrik çarpıyor, direklerden kıvılcımlar çıkıyordu. Hatta, cihazların elektriğinin kesilmesine rağmen tellerdeki bu akımlar sayesinde tam iki saat boyunca ABD'nin kuzeyindeki Boston ile Portland şehirleri arasında telgraf sinyalleri göndermek mümkün olmuştu. Kısa bir zaman sonra herşey duruldu ve hayat normale döndü. Video: Güneşten gelen bir plazma bulutunun manyetosfere çarptığında yapacağı etki bilgisayarda modellenebilir. Bu videoda ince çizgiler manyetik alanı gösteriyor. Kırmızı renkli yerlerde parçacık sayısı çok, mavi yerlerde az. Güneş solda ve uzakta; Dünya ise küçük siyah daire ile temsil ediliyor. Dünya'nın solunda kalan kırmızı cephe, manyetosfer ile güneş rüzgarını ayıran manyetopoz hattı. Videoda önce, 2006 yılında gerçekleşen orta şiddette bir manyetik fırtınanın simülasyonu gösteriliyor (0:55). Bu fırtınada Dünya'nın yakın çevresindeki alanda değişiklik olmuyor. Carrington fırtınasında ise (1:30) manyetopoz neredeyse yeryüzüne kadar geri çekiliyor. Carrington olayı, bugüne dek kayıtlara geçen en şiddetli manyetik fırtına oldu. Yüz elli yıldan beri daha pek çok büyük manyetik fırtına yaşandı, ama bu ölçekte bir olay tekrarlanmadı. Henüz tekrarlanmadı demek daha doğru, çünkü bir defa olduysa, bir daha olmaması için bir sebep yok. Bugün, telgraf şebekesinden çok daha karışık ve karmaşık bir elektrik-elektronik teknolojisine sahibiz. Yeni bir Carrington olayı bu teknolojiyi nasıl etkiler? İletişimimiz, bilgi işleme sistemlerimiz, güç hatlarımız nasıl tepki verir? Mevcut emniyet tedbirleri yeterli gelir mi, yoksa küresel ölçekte zincirleme reaksiyonlar hayatımızı sekteye uğratabilir mi? Pek çok bilimci ve mühendisin kafasını kurcalayan bu meselelere bir göz atalım. Radyo iletişimi 20. yüzyılın başında Marconi'nin telsizi icat etmesiyle uzun dalga boylu radyo sinyalleri kıtalararası iletişimi hızlı ve masrafsız hale getirmişti. Yüzlerce kilometrelik uzun telgraf hatlarına ihtiyaç kalmamıştı. Ancak radyo iletişimi de Güneş'in davranışına göre değişkenlik göstermek zorundaydı. Marconi ve çağdaşları o sırada bilmiyordu ama, atmosferin üst sınırındaki iyonosfer katmanı radyo dalgalarının aktarılması için kilit rol oynar ve bu katman manyetik fırtınalara çok kolay tepki verir. İyonosfer, atomlarından kopmuş elektronlar ve geride bıraktıkları pozitif yüklü iyonlardan oluşur. Bu elektronların kopmasının sebebi Güneş'ten gelen yüksek enerjili ışınlardır. O bölgede atmosferin yoğunluğunun çok düşük olması sebebiyle kopan elektronlar ile iyonlar kolayca buluşup birleşemezler. Böylece, pozitif ve negatif yüklü parçacıkların karışımı olan bir plazma katmanı oluşur. Yeryüzünden gelen bir radyo dalgası bu plazma katmanına çarptığında kısmen uzaya geçip kaybolur gider, kısmen de bir aynadan yansır gibi yeryüzüne döner. Bu yansıtma sayesinde, yeryüzünün eğriliği yüzünden doğrudan sinyal alamayacak noktalar arasında iletişim kurulabilir. İyonosfer yardımsever olduğu kadar kaprislidir de. Hangi dalga boyundaki sinyallerin kayıpsız yansıyacağı, giden sinyalin yeryüzünün neresine denk düşeceği gibi kritik parametreler iyonosferin gündelik özelliklerine bağlıdır. Güneş aktivitesine bağlı olarak, iyonosferin kalınlığı artıp azalabilir, yerden yüksekliği değişebilir. Bu değişken özellikler yüzünden radyo sinyali hedeften uzağa düşebilir, iyonosfer tarafından emilebilir, veya yerel plazma kabarcıkları tarafından dağıtılabilir. Radyo iletişiminin Güneş aktivitesiyle aksadığının keşfedilmesi çok vakit almadı. Marconi 1928'de, radyo sinyallerinin zayıflamasının büyük Güneş lekeleri ve kutup ışıkları gözlenen zamanlara denk düştüğüne dikkat çekti. Bu zayıflama uzun dalgalı sinyallerden çok kısa dalgayı etkiliyordu. 1938 Ocak ayında gerçekleşen bir manyetik fırtına Atlantik'in iki yakası arasındaki kısa dalga iletişimini bozdu. İletişim ancak uzun dalga radyoyla kısmen sağlanabildi. Bugün radyo kulelerine eskisi kadar bağımlı değiliz, fakat uzaydaki iletişim uydularından aldığımız radyo sinyalleri iyonosferden geçmek zorunda oldukları için, uzay durumundaki oynamalarla bozulmaları mümkün. Elektrik şebekeleri, boru hatları 24 Mart 1940 günü, manyetik fırtınaların başka bir yıkıcı etkisi kendini gösterdi. ABD'nin kuzeyinde ve Kanada'da pek çok şebeke arızası ortaya çıktı. Kanada'nın Ontario bölgesinde on trafo bankı birden arıza yaptı. Uzay durumunun elektrik şebekesini etkilemesine dair bilinen ilk örnek bu fırtınadır. Kanada'nın elektriği 1989'daki bir manyetosfer fırtınasında yine vuruldu. Quebec eyaletinin elektrik şebekesinde bazı trafolar patladı, bazıları ise aşırı yükten korunmak için otomatik olarak kendilerini kapadılar. Bölgede yaşayan altı milyon insan dokuz saat boyunca elektriksiz kaldı. Şimdikinden bir önceki güneş döngüsünün zirvesinde, 2003 Ekim ayı sonu ve Kasım ayı başında, Cadılar Bayramı fırtınası diye bilinen bir manyetik fırtına koptu. Bu fırtına ABD'nin kuzeydoğu bölgeleri ile İskandinav ülkelerinde şebeke arızalarına ve geniş kapsamlı elektrik kesintilerine yol açtı. O kadar şiddetli bir fırtınaydı ki, ABD'nin Teksas ve Florida gibi güney eyaletlerinde bile kutup ışıkları görülmesine sebep oldu. Elektrik hatlarının arıza yapmasının sebebi, yerde indüklenmiş akım olarak adlandırılan bir etkinin uzun kablolarda şiddetli doğru akımlar yaratması ve trafolara aşırı yük bindirmesidir. Bu etkiyi temel fizik deneylerinde de görebiliriz: Bir telin yakınında bir mıknatısı hareket ettirirsek değişken bir manyetik alan yaratmış oluruz. Bu değişken alan tel üzerinde bir akım oluşmasına sebep olur. Bu etki Faraday yasası olarak bilinir. Benzer şekilde, yanyana duran iki telden birinden değişken bir akım geçirmek de diğerinde bir akım oluşmasına sebep olacaktır, çünkü birinci telin içinden geçen akım manyetik bir alan yaratır. Bir manyetosfer fırtınası bu basit deneyi gezegen ölçülerine taşır: Dünya çevresindeki manyetik alanın hızla değişmesi sonucunda iyonosferde binlerce ampere varan şiddetli akımlar oluşur. Bu akımlar tarafından yaratılan manyetik alanlar, yeryüzündeki iletkenlerde elektrik akımları yaratırlar. Genel olarak, yeryüzünde kilometrelerce uzanan metallerin hepsi manyetik fırtınalardan etkilenebilir. Sadece telefon ve elektrik hatları değil, petrol boru hatları da tehlike altındadır: Şiddetli akımların oluşması kimyasal korozyonu hızlandırarak boruların aşınmasına sebep olabilir, ayrıca boruların takip edildiği elektronik sistemlerin bozulmasına yol açabilirler. Bu etkiler bugün iyi anlaşılmış durumda. Manyetik kutba yakın bölgelerdeki elektrik şebekelerinde ve boru hatlarında şiddetli güneş fırtınalarının yaratacağı elektromanyetik etkilere karşı rutin olarak önlemler alınıyor. Yine de, özellikle elektrik şebekelerinin gideren artan karmaşıklığı, sonuçların öngörülmesini zorlaştırıyor. 1859'daki Carrington olayının benzeri bir fırtına tekrar patlarsa, bütün tedbirlere rağmen ne olacağını kestirmek güç. Lloyd's sigorta şirketi, bu ölçekte bir olayın sadece Kuzey Amerika'da yaratacağı ekonomik zararın 600 milyar dolar ile 2,6 trilyon dolar arasında olacağını tahmin ediyor. Manyetik sapmalar Dünya'ya ulaşan büyük bir plazma bulutu, Güneş'e bakan taraftaki manyetik alanı sıkıştırır ve manyetosferin sınırını yeryüzüne yaklaştırır. Böyle bir darbenin yarattığı zincirleme süreçler Dünya çevresinde çeşitli akım sistemleri oluşturur, bunlar da manyetik alanın şiddetini ve yönünü değiştirir. Bu değişim geçicidir, fakat saatler boyunca sürebilir, ve manyetik ölçümlere bağlı olarak çalışan cihazlarda tehlike yaratabilir. Bazı uyduların, kesintisiz iletişim için Dünya'nın hep aynı noktası üstünde, yani jeosenkron yörüngede bulunmaları gerekir. Dünya merkezinden yaklaşık 42,000 km mesafede bulunan bu yörüngeyi takip eden uyduların bazıları, doğrultularını Dünya'nın manyetik alanına göre düzenlerler. Bu yüzden çevrelerindeki manyetik alanda çok büyük değişiklikler olmaması gerekir. Ancak, yeterince şiddetli bir güneş patlamasının fışkırttığı bir plazma bulutu manyetosferi o kadar sıkıştırabilir ki, jeosenkron yörüngedeki bir uydu kendini manyetosferin dışında kalmış bulabilir. Böyle bir uydu, güneş rüzgarının Dünya'nınkinden çok farklı olan manyetik alanına göre kendini yönlendirmeye çalışabilir, ve tamamen yanlış yöne bakar hale gelebilir. Manyetik fırtınaların yarattığı sapmaların sadece uzayda değil, yeryüzündeki bazı faaliyetlerde de hesaba katılması gerekir. Sözgelişi, petrol arama çalışmalarında manyetik alan ölçümleri önemli bir rol oynar. Sondaj için tünel kazılırken, doğru yönde ilerlediğinden emin olmak için delme sırasında manyetik alan düzenli olarak ölçülür, böylece tüneldeki sapmalar hemen düzeltilebilir. Çoğu yerde bu işlem sorunsuz olsa da, Kuzey Denizi gibi yüksek enlemlerde, Güneş'in aktif olduğu dönemde şiddetli manyetik fırtınaların yarattığı oynamalar önemli hatalara yol açıyor. Bu bölgelerde fırtınanın yarattığı ek manyetik alanı hesaba katmanın, tünel doğrultusunda yapılan hataları %20 oranında azalttığı görülmüş. Uydu arızaları Teknolojimiz yeryüzü kadar gökyüzüne de yayılmış durumda. Dünya'ya çeşitli uzaklıklarda yörüngeye oturmuş yüzlerce ticari, bilimsel veya askeri uydu her an milyonlarca insana haberleşme, veri toplama, yön bulma gibi hizmetler veriyorlar. Bu uydular uzay durumundan ve güneş aktivitesinden çeşitli şekillerde etkilenebilir, geçici veya kalıcı arızalar yapabilirler. Bir güneş patlaması ve onu takip eden manyetosfer fırtınası, başka etkilerin yanı sıra, uyduların yüksek enerjili elektron ve protonlara maruz kalmasına da sebep olur. Bu artış iki şekilde olur: Birincisi, Güneş'teki patlamalar yüksek hızlı elektronlar ve protonların yayılmasına sebep olur. Bu parçacıklar çok hızlı oldukları için Dünya'nın manyetik alanı tarafından saptırılamaz ve bir mermi yağmuru gibi uydulara düşerler. İkinci olarak da, bir manyetosfer fırtınası sırasında, hızlı elektron ve protonlar manyetosferin uzak bölgelerinden, uydulara yakın olan radyasyon kuşaklarına aktarılır. Böylece uydu normaldekinden çok daha fazla parçacık bombardımanına maruz kalır. Bu bombardıman birkaç değişik türden hasara yol açabilir. Bu hasarlardan bir tanesi, uydunun yüzeyinde elektrik yükü birikmesidir. Yüzeysel yük genellikle çok büyük bir sorun değildir; aşırıya kaçmadıkça elektronik cihazların çalışmasını etkilemez. Ama eğer uydunun dış kaplamasında, arasında elektriksel bağlantı olmayan birkaç ayrı parça varsa bunlar arasında farklı yüklenmeler olabilir. Yük fazla birikince de ara sıra kıvılcımlar çakabilir ve uydunun içindeki elektronik cihazlar zarar görebilir. Yük uydunun sadece yüzeyinde değil, içindeki cihazlarda da birikebilir. Hızlı parçacıklar uydunun kabuğunda durdurulmadan içeriye geçebilir ve elektronik cihazlardaki yalıtkan kısımlarda durup kalabilir. Özellikle entegre devrelerin içinde zamanla biriken elektrik yükü çipin davranışını değiştirebilir, hatta fazla birikme sonucu çipin içinde küçük kıvılcımlar çakabilir, bunlar da mikroskopik yarıiletken devreleri bozabilir. Entegre devreler içindeki biriken toplam yük, gelen parçacıkların yükünün toplamından çok daha fazla olabilir. Silikon malzemenin içine bir ok gibi dalan bir parçacık, taşıdığı elektrik yüküyle çevresindeki kristaldeki elektronları koparabilir. Yalıtkan malzeme içinde bu yüklerin tekrar birleşmesi zor olduğu için, biriken elektrik yükü de daha fazla olur. Yarıiletken devreyi oluşturan kristal yapı da bu darbeden az da olsa zarar görür. Mikroişlemciler gibi yüksek yoğunluklu devrelerde bu tür zararların birikmesi işlemcinin yanlış çalışmasına veya bozulmasına sebep olabilir. Bazen çok yüksek enerjili elektron veya protonların da devrelere çarptığı olur. Bunlar kristalin içine gömülü kalmaz, deler geçerler, ancak silikon kristalin içinden geçerken atomları iyonlaştırarak arkalarında elektrik yüklü bir iz bırakabilirler. Bu iz, entegre devrenin ilgisiz kısımlarını birleştiren bir tel gibi, kısa devreye yol açabilir. Yüksek enerjili parçacıkların daha incelikli bir etkisi de, dijital devrelerde bit çevirmesi yapmalarıdır. Parçacığın elektrik yükü nedeniyle uydunun bilgisayarında saklanan bitler bazen 0'dan 1'e, veya tersine, çevrilebilir. Bu durumda devrenin kendisi fiziksel zarar görmese de, sakladığı veriler bozulabilir, programındaki talimat anlaşılmaz hale gelebilir, veya özellikle bahtsızsanız tamamen farklı bir talimat haline gelebilir. Uzay radyasyonunun uydular ve onların kullandığı elektronik cihazlar üzerindeki etkileri iyi biliniyor ve uzay mühendisleri uydu tasarımında bu riskleri göz önünde bulunduruyorlar. Zaten uyduların maruz kaldığı radyasyon sadece güneş fırtınalarından kaynaklanmıyor, galaksinin derinliklerinden gelen çok hızlı kozmik ışınlar da tehlike kaynağı. Hızlı parçacıkların uydulara yaptığı etkileri önceden kestirmek için geliştirilmiş bazı fizik simülasyon yazılımları mevcut. Bu yazılımlar sayesinde çeşitli sanal deneyler yapılabiliyor ve uydunun tasarımı simülasyon sonuçlarına göre düzeltilebiliyor. Ancak radyasyona karşı mükemmel şekilde korunmuş bir uzay aracı yapmak pratik değil. Uydu operatörlerinin uzay durumunu takip etmesi ve gözlenen anormal davranışın sebebini tahmin edebilmesi gerekli. Güneş patlamalarının ve onları takip eden manyetik fırtınaların ilginç bir yan etkisi daha vardır: Üst atmosferi ısıtırlar. Bu ısınmanın sebebi, Güneş patlamasıyla yayılan X ve morötesi bandındaki ışınlar, ve manyetik fırtınanın üst atmosferde yarattığı elektrik akımlarıdır. Bu ısınma sonucu atmosfer hafifçe kabarır, daha yukarı seviyelere çıkar, ve Dünya'ya yakın yörüngelerde bulunan uyduların maruz kaldığı hava sürtünmesini artırır. Sürtünmeyle hız kaybeden uydu, yörüngesini düzeltecek roketlere sahip değilse bir sarmal çizerek birkaç yıl içinde yavaş yavaş yeryüzüne düşer. Bu düşmeyi engellemek için uyduyu düzenli olarak itiştirmek ve eski yörüngesine yerleştirmek gerekebilir. Amerikan uzay istasyonu Skylab'ın düşmesinin sebebi tam olarak buydu. 1976'da başlayan Güneş döngüsündeki kuvvetli manyetik fırtınalar, Skylab'ın kabaran atmosferin artan sürtünmesiyle yörüngeden çıkmaya başlamasına sebep oldu. 1977'de farkedilen bu sorunu çözmek için, Skylab'ı uzay mekiği ile ittirerek eski yörüngesine yerleştirme planı yapıldı ama uzay mekiğinin zamanında bitirilemeyeceği anlaşılınca 1979'da mürettebat tahliye edildi ve Skylab düşmeye terkedildi. Yüzyıllar içinde Güneş ve uzay hakkında pek çok bilgi topladık. Özellikle son elli yılda, bu bilgiler daha da ayrıntılı ve kapsamlı hale geldi. Gözlemleri teoriyle birleştireren karmaşık matematiksel modeller kurduk. Bu modeller dikkatlice test edildiler, güvenilir sonuçlar verdikleri görüldü. Güneş'te görülen bir patlamanın etkilerinin Dünya'ya ne zaman ulaşacağı ve ne yapacağını isabetli şekilde kestirebiliyoruz. Buna rağmen, Carrington olayı ölçeğinde bir fırtına gerçekleştiğinde neler olabileceğini tahmin etmek kolay değil. Ortaya çıkabilecek arızalar, bilgiye dayalı dikkatli mühendislik sayesinde sınırlı tutulabilir. En kötü durumda ise, teknolojimizin oluşturduğu karmaşık ağdaki zincirleme etki-tepkiler küçük arızaların çığ gibi büyüdüğü bir felakete yol açabilir. Yapabileceğimiz tek şey elimizden gelen en iyi tedbirleri alıp beklemek."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/dosyalar/philae-kucuk-ama-insanlik-icin-buyuk-bir-adim.html", "text": "Ticari kaygılar ve bilgiye ulaşma çabası Mısır 1517'den beri Osmanlı'nın boyundurluğu altındaydı. Fakat 18. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı'nın merkezi otoritesini iyice kaybetmesiyle Mısır'da kaos hüküm sürmeye başlamıştı. Kendi hakimiyetlerini kurmaya çalışan bazı Mısırlı gruplar Nil Nehri boyunca yol alan Fransız tüccarların kafilelerini taciz ediyorlardı. Napolyon bundan rahatsızdı. Mısır ticaret yollarının kilit noktasındaydı ve güven altına alınmalıydı. Ayrıca Mısır işgal edilebilirse Britanya'nın Hindistan'a olan erişimini zorlaştırabilir ve sömürge yarışında büyük bir avantaj elde etmiş olurdu. Ticari kaygıların yanısıra Fransız entellektüeller eski Mısır Medeniyeti'nin, Batı Medeniyeti'nin beşiği olduğunu, Mısır'daki aydınlanmanın batıya taşınması gerektiği konusunda hem fikirlerdi. Devrim Fransası'nın yönetimini ikna eden Napolyon, 40000 asker, 10000 denizci ve çeşitli alanlarda uzman 167 bilim insanıyla Toulon'dan İskenderiye'ye yola çıktı. Bugünkü ismiyle Raşit, o zamanki ismiyle Rosetta kentinde bulunan Julien Kalesi, stratejik açıdan önemliydi. Napolyon'un Nil üzerinden Kahire'ye giden yolunun güvenliğinin sağlanabilmesi için kontrol altına alındı. Kale harap halde olduğu için elden geçirilmeliydi. 1799 yılındaki restorasyon çalışmaları sırasında Pierre-François Bouchard isimli bir asker tarafından ilginç bir taş keşfedildi. Taşın üstünde üç ayrı alfabede yazılmış metinler bulunuyordu. Bu alfabeler Hiyeroglif, Demotik ve Antik Yunan alfabeleriydi. Üç ayrı metnin aynı fakat farklı dillerde yazılmış olabileceğini düşünen bilim insanları hiyerogliflerin deşifre edilmesinde taşın önemli olabileceğini fark ettiler. Taşa Rosetta Taşı ismini verdiler. 2 yıl sonra Julien Kalesi'nin Britanya tarafından ele geçirilmesiyle taş, Londra'daki British Museum'a taşındı. Hiyerogliflerin şifresi çözülüyor Hiyeroglifleri deşifre etmek bir Fransız mısırbilimci Jean-François Champollion'a kısmet oldu. 1822-1824 yılları arasında 13 dil bilen Champollion, taş üzerindeki metinleri birbirleriyle karşılaştırarak hiyerogliflerin ifade etmek istediğini çözdü ve antik Mısır Medeniyeti'nin anlaşılmasının yolunu açtı. Fakat Champollion bu çalışmayı Britanyalı mısırbilimci William John Bankes'in daha önceki bulguları olmasa başarıya ulaştıramazdı. 1815 yılında Nil nehri üzerindeki Philae adasındaki Philae Dikilitaşı'nın bulunması hiyerogliflerin anlaşılmasındaki ilk önemli adımdı. Dikilitaşın üzerinde antik Yunan ve antik Mısırca iki metin vardı. Her ne kadar birbirlerinin tercümesi olmasa da bu iki metnin karşılaştırması Bankes tarafından yapıldı ve Champollion kendi bulgularının sağlamasını Bankes'in çalışmalarını temel alarak yaptı. Görevimiz Rosetta Rosetta Taşı'nın keşfinden 194 yıl sonra, yani Kasım 1993'te, Avrupa Uzay Ajansı uzun vadeli bir projeye onay verdi. Görev, bir gök taşına yolculuk etmek, gök taşının yörüngesinde dönmek, gök taşına inmek, örnek toplamak ve bu örnekleri incelemeyi içeriyordu. Daha önce denenmemiş ne varsa bu proje dahilindeydi. Bilinmezliklerle doluydu. Riskli ve pahalıydı. Çok uzun sürecekti, yani sabır ve istikrar gerektiriyordu. Tüm bunlara rağmen projenin başarıya ulaşması halinde gök taşlarının yapısı, gezegenlerin oluşumu, dünyada canlılığın ve suyun nereden geldiği hakkında bilgi edinilecek ve büyük ihtimalle güneş sisteminin tarihi tekrar yazılacaktı. Bir taş daha geçmişe ışık tutacaktı. Bu projeye Rosetta Görevi ismi verildi. Görevi gerçekleştirecek olan uyduya Rosetta, gök taşına iniş yapacak robota ise Philae dendi. Daha uygun isim düşünülemezdi. 2004 yılında 15 yaşındayken Philae'ye ismini veren İtalyan Serena Olga Vismara'nın hikayesini kendi ağzından dinleyebilirsiniz: Rosetta'nın hedefi 46P/Wirtanen isimli gök taşıydı. 8 yıl içinde gök taşına varması planlanıyordu. Rosetta'nın yüklü olduğu roket Ocak 2003'te fırlatılacaktı, fakat roketin arızalanması fırlatmanın ertelenmesine neden oldu. Bu tür görevlerde roketin ne zaman, Dünya'nın neresinden fırlatıldığı, hangi yolu izleyeceği, hangi roketle gönderildiği gibi parametreler önemli olduğu için tüm planlar sil baştan yapılmak zorunda kalındı. Tekrar yapılan hesaplamalar sonrasında yeni hedef 67P/Churyumov-Gerasimenko olarak belirlendi. 67P/Churyumov-Gerasimenko 1969 yılında Rus astronomlar Klim Churyumov ve Svetlana Gerasimenko tarafından keşfedilmişti. Gök taşına kendi soyisimlerini verdiler. 67, gök taşının katalog numarasıydı. P ise gök taşının güneş etrafındaki dönüşünü 200 yıldan daha kısa sürede tamamladığını (6.6 yılda güneşin etrafındaki turunu tamamlıyor), yani kısa dönem gök taşı olduğunu ifade eden bir koddu. 67P/Churyumov-Gerasimenko'nun güneşe olan mesafesi 800 milyon km ile 186 milyon km arasında değiştiği, Jupiter ve Dünya'nın yörüngeleri arasında bir yörüngesi olduğu tespit edilmişti. Rosetta'nın uzun süren yolculuğu 2 Mart 2004'te Rosetta ve Philae, Ariane 5G+ roketiyle fırlatıldı. Gök taşına ulaşabilmesi için 10 yıl süren bir yolculuk yapması gerekiyordu. Rosetta'nın dümdüz gök taşına doğru gitmesi mümkün değildi. Mars ve Dünya'nın yerçekimlerinden faydalanarak bir sapandan fırlatılmışcasına hızlanması gerekiyordu. 2007'de Mars'ın yanından, 2005, 2007 ve 2009 yıllarında da Dünya'nın yakınından geçerek gök taşına doğru yöneldi. Rosetta gök taşına doğru yol alırken yapacak fazla bir şey yoktu.Yakıttan, enerjiden ve işletme masraflarından tararruf etmek için Rosetta 8 Haziran 2011'de kapatıldı. 31 ay boyunca kendi etrafında dakikada bir kere döne döne uzayın derinliklerine ilerledi. 20 Ocak 2014'te gök taşına 9 milyon km kala ESA, Rosetta'yı dürttü ve uyandırdı. Rosetta'da aletler olması gerektiği gibi çalışıyor mu diye kontrol edildi. Her şey yolundaydı. Rosetta hedefine ulaşıyor Mart sonunda Rosetta 67P/Churyumov-Gerasimenko'nun 5 milyon km uzaktan çekilmiş ilk fotoğrafını gönderdi. Her gün yeni fotoğraflar gönderiyor ve gök taşına yaklaştıkça gök taşının neye benzediği yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyordu. Gök taşının şekli hiç de beklendiği gibi yuvarlak, belki biraz eğri büğrü, değildi. Bildiğiniz plastik ördeğe benziyordu . Muhtemelen iki ayrı gök taşı çarpışmış ve birleşmişlerdi. Toplam 6.4 milyar km yolculuk sonrası Rosetta, 6 Ağustos günü göktaşına 100 km kadar yaklaştı ve o günden sonra gök taşının etrafında dönmeye başladı. İlk defa bir gök taşının etrafında dönülüyordu. Bu dönüş gök taşını tanımak açısından birçok fırsat sunuyordu. Gök taşının atmosferinin içeriği incelendi. Gök taşının etrafa püskürttüğü gazlardan dolayı çok kötü koktuğu anlaşıldı. Gök taşının manyetik alanının salınımlarının frekansı insan kulağının duyabileceği aralığa getirilmesiyle gök taşının sanki farklı bir dilde konuşuyormuş gibi ürkütücü sesler çıkardığı tespit edildi. Gök taşının topografyası tüm ayrıntılarıyla incelendi. İniş için en uygun yerler belirlenmeye çalışıldı ve Site J denen bölgede karar kılındı. 12 Kasım 2014, inişin yapılacağı gün olarak belirlendi. Sıra Philae'de Rosetta'yla beraber sessiz sedasız 12 yıl boyunca yolculuk eden Philae'nin gök taşına ineceği gün geldi çattı. Philae, bir çamaşır makinası boyutlarındaki robot küçük çaplı bir laboratuvar aslında. Üzerinde 10 farklı bilimsel alet bulunuyor. Bu aletleri ve görevlerini şu şekilde özetleyebiliriz: - APXS: Alpha X-ray Spectrometer; gök taşının yüzeyinin elemetsel içeriğinin tespit ediyor. - ÇIVA: Gök taşının yüzeyinin fotoğrafını çeken 6 mikro-kamera ve yüzeyin yapısını çalışan spektrometre. - CONSERT: Comet Nucleus Sounding Experiment by Radiowave Transmission; Gök taşının iç yapısını çözüyor - COSAC: Cometary Sampling and Composition Experiment; Karmaşık organik molekülleri tespit ediyor. - Ptolemy; Yüzeydeki uçucuların doğasını ve isotopik yapısını belirliyor. - MUPUS: Multi-purpose Sensors for Surface and Subsurface Science; Gök taşının çekirdeğinin yüzeye yakın katmanındaki ısı akışını ve mekanik özelliklerini çalışıyor. - ROLIS: Rosetta Lander Imaging System; diğer ekipmanların örnek aldığı bölgelerin görüntülemesini yapıyor. - ROMAP: Rosetta Lander Magnetometer & Plasma Monitor; Yerel manyetik alan ve güneş rüzgarı etkileşimini çalışıyor. - SD2: Sample and Distribution Device; Yüzeyden 23 cm derinde delik açıyor ve bilimsel ekipmanlara incelenmek üzere örnek sağlıyor. - SESAME: Surface Electric Sounding and Acoustin Monitoring Experiment; Gök taşı yüzeyinin fiziksel ve elektriksel özelliklerini belirliyor. Yüzeye düşen tozların ölçümünü yapıyor. 12 Kasım sabahı heyecanla bilgisayarın başına oturdum. Canlı blog, webcasting, twitter ne varsa önümde açıktı; çünkü gün büyük gündü. İnsanlık ilk defa bir gök taşına temas edecekti. Her gelişmeden anında haberdar olmalıydım. 11 Kasım'ı 12 Kasım'a bağlayan gece Philae'nin tüm kontrolleri yapılmış ve iniş sürecinin devam etmesine karar verilmişti. Gün içinde olması gerekenler sırasıyla Philae'nin Rosetta'dan ayrılması, 7 saat sonra gök taşına varması, iticilerini ateşlemesi, zıpkını gök taşına saplaması, kendini sabitlemek için 3 ayağının ucundaki matkaplarla kendini yere vidalaması ve gök taşının panoramik görüntülerini yollaması şeklindeydi. Yani ters gitme ihtimali olan çok aşama vardı ki iticilerin çalışmayacağına dair haber geldi. Bu durum Philae'nin gök taşına temas ettikten sonra geri sekmesi tehlikesini doğuruyordu. O aşamada yapacak bir şey kalmadığı için Almanya Darmstadt'taki kontrol merkezinde operasyona devam edilmesine karar verildi. Saat 10:03 civarı Philae'nin Rosetta'dan başarıyla ayrıldığına dair sinyal dünyaya ulaştı. Rosetta'dan çekilen fotoğraflara göre de Philae ayaklarını ve antenlerini sorunsuz bir şekilde açmıştı. Bundan sonra Philae gök taşına 3.6 km/sa hızla yaklaşacak ve yüzeye 7 saat içinde inmiş olacaktı. Sonra indiğine dair sinyali yollayacak, ışık hızıyla ilerleyen sinyal 509.552.952 km'yi yaklaşık 28 dakika içinde kat edecek ve kontrol odası her şeyin yolunda olup olmadığını anlayacaktı. Heyecanlı anlar ve zıplayan Philae 500 milyon km ötede bir robotun 65.880 km/sa hızla hareket eden gök taşına inmeye çalıştığını biliyorsunuz. Farkındasınız ki tam o anda 21 yıllık projenin en önemli aşamalarından biri ya başarılı oldu ya da çuvalladı. Fakat haberin dünyaya ulaşması 28 dakika alıyor. O bekleyiş sırasında ışık hızı daha hızlı olamaz mıydı! diyor insan. Yıllarca sürmüş gibi gelen o bekleyişin ardından sinyal tam da gelmesi gerektiği zamanda, yani 17.03'te Dünya'ya ulaştı. Tarih yazılmıştı! İnsanlık ilk defa bir gök taşına temas etmişti. Darmstadt'ta bilim insanları büyük bir coşku içindeydiler. Şampanyalar patladı, herkes kahkaha atıyor, alkışlıyor, gururlanıyor, birbirlerine sarılıyordu. Fakat o sıralarda meğerse Philae'nin başı beladaymış. Gök taşına temas etmeden hemen önce ateşlenmesi gereken zıpkınlar çalışmamış. İttiricilerin de çalışmayacağı zaten biliniyordu. Gök taşının yerçekimi Dünya'daki yer çekiminden 100.000 kat daha az olduğu için gök taşına çarpan Philae 1 km havalanmış. Planlanmayan bir iniş daha gerçekleştirmiş. Çekirge 2. kere daha zıplamış. 3. inişinde durmuş. 3 ayağından 1 tanesi havada, biraz eğik bir biçimde, dolayısıyla kendini sabitleyemeyeceği bir pozisyonda kalmış. En kötüsü de kayalıkların arasına denk gelmiş. Yeteri kadar güneş alamadığı için pillerini güneş panelleri aracılığıyla doldurması mümkün olmayan Philae'nin pil ömrü yettiği kadar, ki yaklaşık 64 saat olması öngörülüyordu, örnek toplaması, deneyleri tamamlaması ve verileri dünyaya yollaması gerekiyordu. Herşeye rağmen Philae elinden geleni yaptı. Bilim insanlarının söylediğine göre gerçekleştirmesi gereken deneylerin %90'ını tamamlayan ve verileri göndermeyi başaran Philae 14 Kasım'ı 15 Kasım'a bağlayan gece uykuya daldı. Rosetta bilim yapmaya devam ediyor Rosetta, gök taşının etrafında dönmeye ve analizlerine devam ediyor. Gök taşı şu anda güneşe doğru yaklaşıyor ve sıcaklık arttıkça aktifleşiyor. Rosetta'dan ilginç fotoğraflar gelmeye devam ediyor. Philae'nin gönderdiği veriler şu an Avrupa'nın çeşitli enstitülerinde analiz ediliyor. Bu yazı yazılırken kesin sonuçlar açıklanmış değildi. Dünya'daki suyun ve canlılığın nereden geldiği gibi sorulara cevap alabilmemiz için bir süre daha beklememiz gerekecek gibi görünüyor. Philae'nin tekrar uyanması için umutlar sürüyor. Gök taşı güneşe yaklaştıkça üzerindeki aydınlanma da artacak. Bu sayede Şubat 2015 gibi Philae'nin pillerini tekrar doldurup devreye girebileceği söyleniyor. Gök taşına iniş sırasında bazı aksilikler yaşandı. Açıkçası her şey planlandığı gibi gitseydi gerçek olamayacak kadar mükemmel diyecektim. Fakat ne olursa olsun büyük bir başarı sağlandı. Philae'nin kendisi küçük ama sayesinde insanlık için büyük bir adım atıldı... NOT: Bu yazımda Rosetta Görevi'nden genel olarak bahsettim. Bir sonraki yazımda bu projenin öneminden, beklenen sonuçlardan ve eğer kamuoyuyla paylaşıldıysa elde edilen sonuçları anlatmaya çalışacağım. (1)http://www.theverge.com/2014/11/12/7211867/a-tenuous-path-to-a-comet-the-rosetta-mission-in-photos (2) http://www.esa.int/Our_Activities/Space_Science/Highlights/Rosetta_flybys (3) http://www.esa.int/spaceinimages/Images/2014/08/Philae_candidate_landing_sites (4) http://www.bbc.com/news/science-environment-29734975 (5) http://aliveuniverseimages.com/speciale-missioni/missioni-nel-sistema-solare/rosetta/1033-rosetta-e-philae-post-cometlanding (6) http://blogs.esa.int/rosetta/2014/11/26/cometwatch-20-november-in-the-shadow-of-the-coma/ (7) http://www.theverge.com/2014/11/12/7211867/a-tenuous-path-to-a-comet-the-rosetta-mission-in-photos (8) http://blogs.esa.int/rosetta/2014/11/21/homing-in-on-philaes-final-landing-site/ (9) http://www.nemo.nu/ibisportal/0egyptintro/2aegypt/index.htm (10) http://en.wikipedia.org/wiki/Philae_obelisk"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/dosyalar/radyum-kizlari.html", "text": "Onsekiz yaşında bir genç olan Mae Kaene, 1924 yılının yaz aylarında pek çok yaşıtı arkadaşının çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası'nda işe girmişti. İş oldukça kolay görünüyordu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak... Ücreti de fena sayılmazdı, 40 saatlik haftalık çalışma karşılığı 18 dolar alacak, üstelik de her bir boyadığı saat kadranı başına da ilaveten 8 sent kazanacaktı. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Savaş yeni bitmiş, askerlerin cephede, siperlerinde iken taktığı son teknoloji ürünü karanlıkta parlayan saatler moda olmuş, herkes bir Waterbury saati ister olmuştu. Artan talebi karşılamak için Waterbury Saat Fabrikası üretim tesislerini genişletmiş ve el oyalayıcı bu işi üstlenecek çok sayıda 20'li yaştaki genç kızı işe almıştı. Karanlıkta parıldayan bu mucizevi boya, çinko bir bileşim karıştırılmış radyoaktif radyum tuzlarından ibaretti. Bu karışımda, radyum atomlarından salınan parçacıklar, çinko atomlarının enerji seviyesini artırarak titreşmelerini sağlıyor, bu da ortama yeşilimsi bir ışık yayılmasını sağlıyordu. Yayılan ışık, çok kuvvetli olmadığından gündüzleri görünmüyor, ancak geceleri parıldayarak saat kadranının görülebilir hale gelmesini sağlıyordu. Düşman tarafından fark edilmeden askerlerin günün hangi saatte olduklarını anlamaya yarayan bu kimyasal karışım, savaşın bitmesiyle lüks evlerde aranan bir dekorasyon malzemesi haline gelmiş, artan talep firmanın hızla büyümesini sağlamıştı. Genç Mae, yeni işinden memnun değildi. Arkadaşları, saat kadranını en dikkatli ve muntazam şekilde boyamak için uğraşıyor, boyaya daldırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla sivrileştirip rakamları öyle boyuyorlardı. Oysa Mae, boyanın tadını acı, kıvamını pütürlü ve iğrenç bulduğu için fırçayı ağzına sokarak sivrileştirmek istemiyor, bu da boyadığı saatlerin muntazamlığını bozuyor, boyama hızını azaltıyordu. Arkadaşları mesai sonrasında ellerinde kalan fazla boyayı parlaması için dişlerine, saçlarına sürüyor, tırnaklarını ışıltılı bir manikür için bu boyayla boyuyor, hatta pahalı parfümerilerde satılan radyumlu mucizevi güzellik kremlerine, toniklere paraları yetmediği için yüz ve boyunlarına bu boyaları sürüyorlardı. Oysa Mae boyayı ne tatmak ne de ona dokunmak istiyordu. Birkaç hafta sonra, ustabaşı günde ancak 8 kadran boyayabilen Mae'yi yanına çağırarak başka bir iş bulmasını önerdi, zira diğer işçiler neredeyse 100 saat kadranını bir günde bitirebiliyorlardı. Zaten yaptığı işi sevmemiş olan Mae, bu fırsatı kullanarak kadran boyama işinden istifa ederek aynı şirketin idari ofislerinden birinde memurluk yapmaya başladı. Mae işten ayrıldıktan kısa bir süre sonra iş arkadaşları birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başladı. Ağızlarında yaralar açılıyor, dişleri dökülüyor, çene kemikleri eriyor, pek çoğunda tedaviye yanıt vermeyen derin bir kansızlık baş gösteriyordu. Beş yıldır fabrikada saat boyayan Frances Splettstocher, ağrıyan dişi ve çenesi nedeniyle dişçiye gitmiş, çürükten şüphelenen dişçi, ağrıyan dişi çekerken Frances'in çene kemiği kopmuş ve yanağında kapanmayan bir yara açılmıştı. Pek çok başka mesai arkadaşı da benzer dertlerden muzdaripti; çene kemikleri veya diğer kemikleri eriyor, durduk yerde kırılıyor, parçalanıyor veya tümöre dönüşüyordu. 1924 yılı sonunda, fabrika işçilerinin yedisi bu gizemli hastalık nedeniyle ölmüştü bile. Artan ölüm ve hastalık vakaları dikkatleri çekmesine rağmen, kimse 19. yüzyılın mucizevi buluşu olan radyoaktif radyumun bu gizemli hastalıkların nedeni olduğuna inanmıyordu. Curielerin müthiş keşfi: Radyum Radyum, 1898 yılında Marie Curie ve eşi Pierre Curie tarafından bulunmuştu. O dönemde, çeşitli radyoaktif maddeler üzerinde deneme yapan Curieler, bir uranyum tuzu olan uranit örneği üzerince çalışıyorlardı. Tuzdan uranyumu izole etmelerine rağmen kalan maddenin hala radyoaktif özellikler gösterdiğini fark ettiler, detaylı incelemeler sonunda bunun yeni bir radyoaktif element olduğunu keşfettiler. 26 Aralık 1898'da Fransa Bilim Akademisi'ne bu yeni elementi sundular. Elementin ismi, Latincede ışın anlamına gelen radius kelimesinden ilham alarak radyum olarak belirlendi. Gecenin karanlığında soluk yeşil ışıldayan bu yeni element Curieleri büyülemişti. İçinde radyum bulunan cam kavanozları yatak başında gece lambası olarak kullanıyorlar, radyum dolu tüpleri çekmecelerinde tutuyor, ceplerinde taşıyorlardı. Marie Curie, otobiyografisinde laboratuvarındaki yeşil ışıltılardan bahsediyor: En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi... Sanki karanlıktaki periler gibiydiler. Pierre Curie, parıldayan bu şişelerin ışık dışında havayı da elektriklediğini fark etti. İçinde bir elektrometre olan bir kutu imal etmişti ve bu kutuyu parıltılı tüplere yaklaştırdığında, elektrometreden zayıf bir elektrik akımı geçtiğini fark etti. Bu fenomene radyoaktivite adını verdiler. Çoğu kimse, bu denli yüksek enerji içeren bir maddenin mutlaka müthiş güçleri olacağında hemfikirdi. Hatta Pierre Curie, koluna 10 saat boyunca bir parça radyum bağladıktan sonra kolunda yanık olduğunu fark edince bu maddenin mutlaka kansere iyi geleceğine kanaat getirmişti. Tüm Avrupa ve ardından Amerika'yı bir radyum çılgınlığı sardı. Pek çok firma, el birliği ile güzellik kremlerinden diş macunlarına, çukulatadan boğaz pastillerine kadar radyum içeren ürünler satmaya başladı. Bu firmaların iddiasına göre radyum siyatiğe, lumbagoya, gut hastalığına, romatizmaya, hipertansiyona, kansere, körlüğe.... kısaca aklınıza ne gelirse, tüm hastalıklara iyi geliyordu. Radyum içeren su damacanaları şifa niyetine evlere girdi, kaplıcalarda radyum tuzu kullanılmaya başladı. Bu radyum çılgınlığı sürerken, bir Alman biliminsanı radyum içeren ve geceleri parlayan bir boya imal etmeyi başardı. Amerika'nın savaşa girmesinden kısa bir süre sonra, önce New Jersey'de bulunan US Radium firması parlak kadranlı saat üretme içine girecek ve savaş sonrası ekonomisinde iş arayan genç kızları Undark adını verdiği radyum boyasını saat kadranındaki rakamlara sürmeleri için işe alacaktı. Gizemli bir hastalık... Radyum kızları teker teker hastalanmaya başladıklarında doktorların aklına radyumun bu hastalıkların nedeni olabileceği en başta gelmedi. Çoğu doktor hastalanan kızlara dişeti iltahabı, ülser hatta cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan frengi teşhisi koyuyordu. Ancak vaka sayısı artmaya başlayınca US Radium, Harvard Üniversitesi'deki bir grup biliminsanına bu esrarengiz hastalığın nedenini araştırma görevi verdi. Yapılan analizlerde fabrikada çalışan kızların ciltlerinde, saçlarında çok yüksek oranda radyum saptandı. Hatta soluk verdiklerinde akciğerlerinden gene radyoaktif bir madde olan radon gazı çıktığı bulundu. Araştırmayı yapan doktorlardan biri olan Dr. Harrison Martland bir adım daha ileri giderek daha önce fabrikada çalışmış ve esrarengiz hastalık sonucu beş yıl önce ölmüş olan bir genç kızın kemiklerini mezardan çıkartarak incelemeye gönderdi. Sonuç beklediği gibi çıkmıştı, beş yıldır gömülü olmasına rağmen kemikler yüksek oranda radyasyon yayıyordu. Bu bulguların ışığında, genç kızların esrarengiz ve korkunç şekilde ölmelerinin nedeninin radyum içeren boya olduğu yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Fabrikada çalışan tüm genç kızlarda çeşitli hastalık belirtileri görülüyor, çene kemiği erimesi, kapanmayan ağız yaraları gibi en vahim semptomlar boyadıkları rakamlar kusursuz olsun diye fırçayı ağzında sivrileştiren kızlarda ortaya çıkıyordu. Radyum: 88 Bugün radyum elementinin neden bu tip belirtilere neden olduğunu biliyoruz: Radyoaktif elementlerin en belirgin özelliği yüksek enerjili parçacıklar salarak, yani ışınım yaparak başka elementlere dönüşmeleridir. Radyoaktif maddeler üç çeşit ışınım yaparlar: alfa parçacıkları, beta parçacıkları ve gama ışınları. Bunlardan gama ışınları en yüksek enerjili ışınımlar olup kumaş, cilt ve hatta yumuşak dokuların içinden geçebilirler ve ancak kurşun tabaka ile durdurulabilirler. Beta parçacıkları daha düşük eneriye sahiptir, kağıt gibi ince tabakalardan geçebildikleri halde aluminyum folyo gibi ince materyallerle durdurulabilirler. Alfa parçacıkları ise en düşük enerjili parçacıklardır, ince bir kağıt katman, elbise ve hatta cilt yüzeyi bile onları durdurabilir. Radyum, %90 oranında alfa parçacığı yayar. Aslında direkt temas ile vücut içine çok fazla nüfuz etmezken, ortamda radyum tozu varsa solunum sırasında akciğerlere girebilir, veya dudaklara sürüler fırça yüzünden yutulabilir. Bir defa vücuda girdi mi, ciddi sorunlara neden olur. Zira radyum elementi kalsiyum elementine çok benzer, ikisi de alkali metal grubundandır ve kübik kristal yapılara sahiptirler. Radyum, yutulduğu zaman vücut tarafından kalsiyum gibi metabolize edilir ve kalsiyum yerine sinir iletimi, kas kasılması ve kemik metabolizmasına dahil olur. Vücutta metobolize olan 1600 yıllık yarı ömürlü Radyum 226 , radyoaktif bozunma ile yavaş yavaş radon gazına dönüşür ve radon da solunum ile dışarı atılır. Kemiklere yerleşen kalsiyum, normalde kemik yapısının güçlenmesini sağlarken radyum tam tersini yapar. Oturduğu yerden çevresindeki kemik dokusunu alfa parçacıkları ile bombalar, buradaki kemik dokusunda delikler meydana getirir ve kemiğin erimesine neden olur. Aynı zamanda kemik içindeki iliği de öldürerek kan yapımını bozar. Radyumlu fırçayı dudakları işle sivrileştiren genç kızların çenelerinin eriyip düşmesine, kemiklerinin durduk yerde kırılmasına, kansızlık ve lösemi nedeniyle ölmelerine şaşırmamak lazım! Dr. Martland, yapılan incelemelerin sonucunda saat boyayan genç kızların esrarengiz hastalıkların nedeninin radyum olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit etmişti. Bulgularını 1925 yılında JAMA dergisinde yayınladı. Radyum Kızları, US Radium'a Karşı Bulguların yayınlanmasını takiben çekişmeli bir hukuk savaşı başladı. Daha önce fabrikada çalışmış, ciddi şekilde hasta olan ve basın tarafından Radyum Kızları ismi takılmış olan beş genç kız Waterbury fabrikasını dava ettiler. Kısa bir süre sonra davaya hastalanmış başka eski çalışanlar da katıldı. Davacılar, kişi başına 250.000 dolar tazminat talep ediyorlardı. Ancak fabrikanın arkasındaki politik ve maddi destek çok güçlü idi ve dava uzadıkça uzuyordu. Dava sürerken Quinta'nın iki kalça kemiği de kırıldı, Albina tamamen yatalak hale geldi. Edna artık neredeyse yürüyemez hale gelmişti ve fabrikada çalışmayı bırakalı yıllar olmasına rağmen geceleri hala saçları parıldıyordu. Çene kemiği kopmuş olan Katherine, avukatına Eğer 250.000 doları kazanırsam cenazeme bir sürü gül alabilirim değil mi? diye soruyordu. Dava, çekişmeli bir şekilde üç yıl sürdü, bu sırada davalı genç kızlardan 13 tanesi radyum zehirlemesine bağlı çeşitli nedenlerle hayatını kaybetti. 1928 sonbaharında, dava nihayet sonuca bağlandı ve jüri US Radium firmasının her bir davalıya 10.000 dolar tazminat ödemesine, ölene kadar da 600 dolar aylık bağlamasına ve tüm tıbbi bakım ücretlerini de üstlenmesine karar verdi. İlaveten, radyum boyası kullanımına ilişkin ciddi düzenlemeler getirildi. Undark boyası ise 1960 yılına kadar saatlerde kullanılmaya devam edecekti. Gelelim radyum boyalı fırçayı yalamaktan nefret ettiği için kendisinden beklenen performansı gösteremediği için işten atılan Mae Kaene'ye... 18 yaşında Waterbury fabrikasında saat boyamaya başlayan Mae, birkaç hafta sonra işten ayrılmış olmasına rağmen 30'lu yaşlara geldiğinde tüm dişlerini kaybetti. İlerleyen yaşlarda meme ve kalın bağırsak kanserine yakalanmasına rağmen 107 yaşına dek yaşadı ve 1 Mayıs 2014 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Hepimiz çok gençtik, boyanın ne olduğu hakkında hiç bir fikrimiz yoktu.... Mae Keane"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/dosyalar/sogukla-direnci-kirmak-superiletkenlik.html", "text": "Geçtiğimiz yılların fizik alanındaki en büyük keşiflerinden biri, Higgs bozonu denilen parçacığın Avrupa'daki CERN laboratuarlarında bulunmasıydı. O zamanki haberleri hatırlarsanız, Tanrı parçacığı bulundu! tarzı haberler günlerce televizyonlarda ve gazetelerde baş köşeye yerleşmişti. Elbette keşfin anlatılışı, CERN'ün etkileyici bazı fotoğrafları olmadan mümkün olamazdı. Bu fotoğraflar arasında en bilinenlerinden ikisi, deneylerde kullanılan CMS dedektörünün resmi ve CERN parçacık hızlandırıcısının Fransa-İsviçre sınırındaki konumunu gösteren haritadır. Bu haritaya şöyle bir bakarsak, yarıçapı 30 km olan bir çember olduğunu görürüz. Neden bu kadar büyük bir yapıya ihtiyaç duyulduğunu ve bunun ne amaçla kullanıldığını sorarsanız, 'parçacıkları ışık hızına çok yakın hızlara çıkarmak için' cevabını alırsınız. İlk başta pek bir anlam veremeseniz de, 'ışık hızına çok yakın' hızların saniyede yaklaşık 300,000 km olduğunu düşününce, bir etkilenme hissi bünyenizi sarabilir; bu hızla İstanbul-Ankara arasını bir saniye içinde 500 kere katedebilirsiniz. Peki ama nasıl oluyor da bu yüksek hızlara çıkabiliyoruz? Ne gibi malzemeler kullanıyoruz da sürtünmeden etkilenmeden hızımızı ışık hızına yaklaştırabiliyoruz? Dahası, bu nasıl bir teknolojidir ki trenleri yerden beş-on santim yükseltip saatte 550 km'lik hızlarla sürebiliyoruz? Bütün bu soruların cevabıni takip ederseniz, sonunda kendinizi modern fiziğin en harika buluşlarından birisi olan süperiletkenlerle karşı karşıya bulursunuz. Telefonunuzu veya bilgisayarınızı şarj ederken güç adaptörünün ısındığını eminim farketmişsinizdir. Bu ısınmaya yol açan şey, adaptördeki kabloların ve diğer elektronik kısımların elektrik akımına karşı verdiği dirençtir. Telefonunuzu adaptöre bağladığınız zaman devredeki elektronlar kablolardan geçip pilinizi doldurmaya çalışırken, elektronik kısmı oluşturan malzemeler de bu isteğe karşı koyup elektronları göndermeye pek niyetli değildir. İşte bu isteksizlik, devrede bir elektrik direncinin oluşmasına yol açar. Daha yüksek direnç, daha fazla ısı demektir. Bu yüzden, eğer oluşan ısıyı düşürmek isterseniz, iletkenliği daha yüksek malzemeler kullanmayı düşünmelisiniz. En mükemmelini isterseniz de, süperiletkenlere başvurmalısınız çünkü süperiletkenlerde diğer malzemelerde alışkın olduğuklarımıza karşın herhangi bir elektrik direnci olmaz! İki paragrafttır 'süperiletken, süperiletken' deyip durdum ama size onların aslında tam olarak ne olduğunu, neler yaptıklarını ve bizim onları nasıl ürettiğini anlatmadım. Sıra bunlarda. Süperiletkenler, isim olarak çok havalı olsalar da, genel olarak bildiğimiz malzemelerden hiç de farklı değillerdir. Süperiletkenlik, belli bir sıcaklığın altında bazı maddelerin içinde bulunduğu fiziksel bir haldir. Örneğin, bildiğimiz cıva, -269 derecede süperiletken hale geçer. Bu sıcaklığın üstünde, bizim bildiğimiz civadır ama bir kez o sınırın altına indi mi, artık elinizde bir süperiletken vardır. Sadece civa değil, aliminyum da süperiletkenlik özelliğini gösterir, ama -272 derece civarında. -273.15 derecenin 0 Kelvin dediğimiz sıcaklığa denk gelmesi ve 0 Kelvin (0 K/-273.15 derece)'in de erişilebilecek en düşük sıcaklık olması, süperiletkenliğin ne kadar düşük sıcaklıklarda ortaya çıktığını anlamınıza yardımcı olacaktır. Bu denli düşük sıcaklıklara nasıl olup da inebildiğimizi, Açık Bilim'de daha önce yazmıştım, ama burada da kısaca özetleyeyim; hiç kolay değil! O yüzden, bilim dünyası yaklaşık 50 yılldır süperiletkenliği daha yüksek sıcaklıklarda elde etmeye çalışıyor. Bunun için saf metallerden farklı olarak bakır içeren bileşikler kullanıyorlar ve şimdiye kadar ulaştıkları en yüksek sıcaklık -138 derece, eğer buna sıcak derseniz tabii! Gene de, süperiletkenlikle ilgili bilmemiz gereken ilk şey, sadece belli sıcaklıkların altında ortaya çıktığıdır ve günlük hayatta kullandığımız pek çok malzemenin de bu potansiyele sahip olduğudur. Süperiletkenliğin nasıl çalıştığını anlamadan önce, kendisinin tam olarak ne olduğunu ve ne gibi özellikler gösterdiğini bilmemizde fayda var. Yazının başlarında, sıfır elektrik direncinin süperiletkenliğin bir özelliği olduğunu söylemiştim. Her ne kadar yeterli bir özellik gibi dursa da, süperiletken olabilmek için yeterli değildir sıfır direnç. Malzememizin aynı zamanda Meissner etkisi denilen etkiyi de göstermesi, yani elektrik akımından kaynaklanan bütün manyetik alanı kendi içinde yok etmesi gerekmektedir. Dahası, süperiletken hal geçişi dediğimiz, belli bir sıcaklığın üstünde süperiletken olmayıp da daha düşük sıcaklıklara indiğimizde bu özelliği görmemizi sağlayan geçişin de var olması gerekmektedir. Bu üç özelliği bir araya getirebilirseniz, elinizde bir süperiletken var demektir. Meissner etkisi, süperiletkenliğin en çarpıcı özelliklerinden bir tanesidir. Normalde, bir iletkene mıknatıs yaklaştırırsanız, mıknatısın oluşturduğu manyetik alan iletkenin içine işleyecektir. Ayrıca, bu iletkenden kalkıp akım geçirirseniz, belli bir manyetik alan oluşturabildiğinizi de göreceksiniz. Meissner etkisi ise, bu alışageldiğimiz özelliklerin tam tersi olan bir durum. Bu etki nedeniyle, süperiletken halde olan madde, kendi içindeki bütün manyetik alanı sıfırlamaya çalışacaktır. Bu yüzden, eğer siz hiçbir mıknatıslık özelliği olmayan bir metali süperiletken yaparsanız, bir anda bütün mıknatısları ittiğini göreceksiniz. İşte bu özellik, Meissner etkisi olarak geçer ve koskoca bir treni havaya kaldıracak kadar kuvveti bize verir. Gene bu sayede, bilinen en güçlü mıknatısları da üretebiliyoruz ve bunları da CERN'deki parçacık hızlandırıcı gibi yerlerde kullanıp çok yüksek hızlara çıkabiliyoruz. Bütün bu alışılmadık iletkenlik ve manyetik özelliklerin altında yatan fizik, en az bu özelliklerin kendisi kadar karmaşık ve ilgi çekici. Daha iyi anlayabilmek için, tarihte şöyle biraz geriye, 1900'lerin başına gidelim. 19. yüzyılın sonunda, yeryüzünde düşük sıcaklıklarda yapılan en ileri deneylerin merkezi Hollanda'da bulunan Leiden Üniversitesi, Onnes Kammerlingh laboratuarıydı. Kammerlingh ve ekibi, burada maddeleri soğutmanın yollarını arıyorlardı. Soğutmak diyorsam, -273 dereceye, yani 0 Kelvin'e ulaşmaya çalışıyorlardı. Bu amaç doğrultusunda, daha önce hiç gerçekleştirelememiş bir amacı tamamladılar ve 1908 yılında helyumu sıvılaştırmayı başaran ilk grup oldular. 1.2 Kelvin'de gerçekleşen hal değişimi, sadece sıvı helymun özelliklerini öğrenmeye başlamalarını sağlamadı; aynı zamanda sıvı helyumu kullanarak diğer malzemeleri de çok düşük sıcaklıklara indirmelerini de kolaylaştır. Bu sayede, bütün ilgilerini, o yıllar yoğun bir şekilde tartışılan düşük sıcaklıklarda metallerin iletkenliğine ne olur? sorusuna yoğunlaştırabildiler. O zamanlar yaygın olan görüş, 0 Kelvin'de metallerin bütün dirençlerini yitireceği ve bu yüzden de akımın hiçbir dirence maruz kalmadan akacağı yönündeydi. Yapılan deneyler bu fikri destekler bulgular vermişti, fakat kimse 0 K'e yaklaşamadığı için sonuçlar yetersizdi. Kamerlingh ve ekibi, civa üzerinde yaptıkları deneyde tam 4.19 K'de, civanın direncinin o zamana kadar bilinen bütün iletkenlerden 100 kat daha düşük bir değere geldiğini, sıcaklıkığı arttırınca da direncin geri geldiğini gördü. 1913 yılında tamamlanan bu deney dizisi ile Kamerlingh ve ekibi süperiletkenliği bilim dünyası ile tanıştırdılar ve Kamerligh gene aynı buluşundan dolayı 1913 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı. Her büyük buluş, devamında daha büyük sorular getirir. Süperiletkenlikte de durum değişmedi. 1933 yılında, Meissner ve Ochsenfeld isimli iki araştırmacı, süperiletkenlerin manyetik alanı dışladığını ve malzemenin içinde manyetik alanın kaybolduğunu gösterdiler. Meissner etkisi adını alan bu olgu, cevaplanması gereken oldukça ciddi bir soruydu. Cevabı ise, 1935 yılında London kardeşlerden geldi. Onların kuramına göre, süperiletkenler dışarıdan uygulanan manyetik alanı kendi yüzeylerinde bir elektrik akımı oluşturarak dışlıyordu. Yani, dış manyetik alan yüzeyde bölgesel bir elektrik akımı tetikliyor, elektriğin yarattığı manyetik alan da dışarıdan uygulanan alanı ortadan kaldırıyordu. Bu 'sıfırlama', sadece süperiletkenlerde gözüken ve onları sıfır dirence sahip mükemmel iletkenlerden ayıran en önemli özelliklerden bir tanesidir. Bütün bu gelişmeler ve ortaya atılan teoriler, süperiletkenliği bir nebze açıklayabiliyordu, ama temel prensipleri kullanarak, yani kuantum mekaniğini işin içine sokarak, geliştirilen bir teori henüz mevcut değildi. Landau ve Ginzburg tarafından geliştirilen teori pek çok özelliği açıklamakta başarılı olsa da, gene de temel yasalardan elde edilmemişti ve bu durum da fizik dünyasında kabul edilebilir bir durum değildi. Süperiletkenliğin tarihinde meydana gelen en büyük kuramsal atılım ise, 1957 yılında Cooper, Bardeen ve Schrieffer isimli üç Amerikalı tarafından gerçekleştirildi. Cooper, Bardeen ve Schrieffer teorisine kısaca BCS teorisi denir ve çok düşük sıcaklıklarda gerçekleşen süperiletkenlik olgularını açıklamakta kullanılır. Teorinin dayandığı temel ilke ise, gene süperiletkenler kadar sıradışı olan Cooper ikilileri denen elektron çiftleridir. Teoriye göre, belli bir sıcaklığın altında, elektronlar birer çift oluşturarak elektrik akımının herhangi bir direnç olmadan iletilmesini sağlar. Elektron çiftlerindeki sıradışılık ise, elektronların eksi yüklü olması ve bu yüzden çiftler halinde gezinmelerindense birbirlerini itmeyi tercih etmesidir. O halde, nasıl bir araya geliyorlar? Elektronların bu birlikteliği, metalde bulunan atomların çekirdekleri olmasa mümkün değildir. Şöyle düşünelim; metalin içinde sayılamayacak kadar çok atom vardır. Bu atomların her birinde de, atoma daha gevşek bağlı ve bu yüzden de hareket etmeye yatkın elektron vardır. Elektronlar birbirlerini iter ama atom çekirdeklerini çekirdeklerin artı yüklerinden dolayı çeker. Bir elektron metalde hareket ettiği zaman, diğer çekirdekleri etkiler ve onların kendisine doğru yaklaşmasını sağlar. Eğer elektron hareket halindeyse, bir an sonra artık orada bulunmayacaktır ama etkilediği çekirdekler, elektronlara göre çok daha yavaş hareket ettikleri için hala o bölgede bulunacaklardır. Bu durumda, oraya daha yakın pek çok artı yüklü çekirdek olacak ve bu yüzden de bu bölgede elektronları çeken bir artı yüklü bölge oluşacaktır. Cooper, bu etkileşim sayesinde, yani elektronların bir nevi arkalarında bıraktıkları artı yüklü işaretler sayesinde, diğer elektronların da etkilenebileceğini ve bu şekilde birer elektron çifti haline gelebileceklerini gösterdi. Oluşan bu elektron çiftleri de, belli sıcaklıkların altında herhangi bir dirence maruz kalmadan akabilecek halde oluyorlar ve bu sayede de süperiletkenlik denilen olguyu görüyoruz. Cooper, Bardeen ve Schrieffer üçlüsü geliştirdikleri teori sayesinde 1972 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldüler. Bu teorinin süperiletkenlik ile ilgili kuramlarımız arasında sonuncu olmasını bekleriz, çünkü BCS teorisi ile o zamana kadar bulunan bütün süperiletkenler açıklanabilir hale gelmişti. Gelin görün ki, 1986 yılında Berdnoz ve Mueller, BCS teorisine uymayan ve 35 K'de süperiletken hale gelen lantanyum-bakır karışımı bir peroksit ürettiler. Bu bileşik BCS teorisine uymuyordu çünkü 35 K gibi görece çok yüksek bir sıcaklıkta süperiletken hale geliyordu. İlerleyen yıllarda bakır temelli bileşikler ile 92 K'e kadar süperiletkenlik gösteren malzemeler bulundu. Yüksek-sıcaklık süperiletkenleri denen bu tip malzemeleri açıklayacak bir teorimiz ise henüz mevcut değil maalesef. Cıva ve aliminyum gibi birkaç Kelvin'de süperiletken olan maddelerin çok geniş bir kullanım alanı olmasa da, yüksek sıcaklıklarda da bulunabilen bu yeni nesil süperiletkenler çok geniş bir kullanım alanına sahiptir. Elde edilmelerindeki kolaylık, çünkü 70 K'e kadar inmek artık çok çok sıradan bir iş, süperiletkenlerin sıradışı iletkenlik özelliklerinin ticari anlamda kullanılmasını sağladı. Öncelikle, Meissner etkisi sayesinde mıknatısları iten çok güçlü süperiletkenler yapabiliyoruz; yüksek hızlı trenlerde sıvı azotla soğutularak elde edilen, sürtünmesi azaltılmış ulaşım yolları ve hastanelerde kullanılan manyetik rezonans cihazları, hep bu tarz süperiletken malzemeler kullanıyorlar. Düşen direnç sayesinde, elektrik akımını hiçbir kayıp olmadan iletmemizin yolları giderek daha ulaşılabilir hale geliyor. Dahası, çok daha güçlü akımları taşıyan kablolar da yapabiliyoruz. Yazının başında bahsettiğim CERN'deki parçacık hızlandırıcılarda süperiletkenlerin bu özellikleri kullanılıyor. Dahası, iki süperiletken arasında meydana gelen akımdan dolayı, oldukça hassas ölçümler yapabiliyoruz ve malzemelerimizin manyetik özelliklerini kontrol edebiliyoruz. Josephson bağlantısı denilen bu özellik sayesinde, günün birinde kuantum bilgisayarlara giden kapıyı aralamış olabiliriz. Süperiletkenler günümüzde hem bilim dünyasında hem de ticari mecralarda oldukça sıkı bir şekilde araştırılan konulardan bir tanesi. Bulunmaları dünyayı daha şimdiden çok büyük teknolojik atılımlara sürükledi. Önümüzdeki yıllarda giderek daha iyi anlaşılmaları ve daha çok alanda kullanılmalarını beklemek saflık olmayacaktır. Gene de, bize ne gibi ufuklar açacaklarını ancak zaman gösterecek."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/gorsel/akciger-kanserine-cok-yakindan-bakis.html", "text": "Bu ayki fotoğrafımızı, akciğer kanseri farkındalığı ayı nedeniyle Alice Sheehan'ın Wellcome Trust Blog'daki yazısından aldık. Geçen ay akciğer kanseri farkındalığı ayı idi. Bu ayın amacı, dünyada en çok öldüren kanserlerden birine dikkati çekmek. Kanser, vücudun bir parçasındaki hücrelerin kontrolsüz büyüdüğü ve çoğaldığı bir durumdur. Kanser hücreleri sağlıklı dokuları işgal ederek işlevlerini bozar veya onları öldürür, ve mesela bir organa kan akımını engelleyebilir. Kanser birkaç değişik etmenin bir arada etkisi olarak da ortaya çıkabilir ama özellikle hayat tarzıyla ilişkili olan böbrek ve karaciğer kanserleri bazı toplumlarda giderek artıyor. Buradaki, bölünmenin ileri evrelerinden birindeki bir kanser hücresinin görüntüsü. Hücre bölünmesi esnasında, bir hücre genetik bilgisini ikiye katlar ve iki ayrı hücre oluşturacak şekilde yarılır. Burada birbirinden neredeyse tamamen ayrılmış iki yavru hücre görülüyor, aralarında yalnızca küçük bir sitoplazma köprüsü kalmış. Bu görüntüyü İngiltere Kanser Araştırmaları Londra Araştırma Enstitüsü'nden Anne Weston çekti. Anne bunu tarama elektron mikroskopu kullanarak elde etti. Bu yöntem, yapıları hakkında bilgi almak hücre nesnelerin yüzeyine elektron yağdırır. Bu bilgi daha sonra hücrelerin siyah-beyaz görüntüsünü almak için kullanılır, daha sonra sayısal olarak renklendirilir. İngiltere Kanser Aratırmaları'nın istatistiklerine göre, İngiltere'deki tüm akciğer kanserlerinin %80'inden sigara sorumlu. Sigara içenlerin sayısı azalsa da, akciğer kanseri İngiltere'de ikinci en sık teşhis edilen kanser, ve halkının kanser vakalarının %13'ünü oluşturuyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2014/12/incelemeler/inceleme-hic-yoktan-bir-evren-sansin-bize-gulusu.html", "text": "Neden hiçbir şey olmayacağına bir şey var? Geçtiğimiz ay Lawrence W. Krauss'un Aylak Kitap'tan çıkmış olan Hiç Yoktan Bir Evren adlı kitabını okudum. Krauss bu kitabında bizlere evvela evrenin başlangıç probleminden yola çıkıp, evrenin düzlük problemine, karanlık maddeden, karanlık enerjiye, şişme teorisinden hiçliğin kararsızlığına ve dolayısıyla da büyük patlamadan öncesinde ne olduğuna kadar kozmolojik keşifler öyküsünü özenle birbirinden ayrılmış ve böylece okura dinlenme şansı da bırakan bölümler halinde aktarıyor. Krauss sadece bir popüler bilim yazarı değil, literatüre önemli katkıları bulunan bir teorik fizikçi. Kendisinin karanlık enerji kavramının, yani evrende var olan kütle ve enerjinin çok büyük kısmının uzay boşluğunda yer aldığı olgusunun kaşifi olduğunu tam bu noktada belirtmek isterim. Zira aslında karanlık enerjiyi ve bu karanlık enerjiden yola çıkılarak ulaşılan evrenin düzlüğü keşfini birinci ağızdan okuyor oluyorsunuz. Ayrıca Krauss, hiçliğin kararsızlığını da ortaya koymaya çalışıyor ve nasıl olup da hiçlikten bir şey doğabildiğini anlatmaya çalışıyor, ki zaten kitaba adını veren de, Krauss'a bu kitabı yazma amacını veren fikir de bu. Kozmoloji ve kuantumu anlaması neden zor? Teorik fizik çoğunlukla matematiksel modeller üzerine kuruludur. Fakat popüler bilim kitaplarında bilim insanları bizlere sayfalarca matematik formüllerden değil bu formüllerle ulaşılmış bir takım pratik sonuçlardan bahsederler. Matematik açıdan son derece açık ve net olsalar da bu pratik sonuçlar kulağımıza biraz tuhaf gelebilirler. Hatta bu tuhaflıklar hiç de ilgisi olmamasına karşın sözdebilimcilerin de iştahlarını kabartır ve kozmik detokslardan kuantum iyileşme seanslarına dek pek çok palavraya da rastlarız böylelikle. İşte kozmoloji ve kuantumda kurulan hipotezler, oluşturulan teoriler ve varılan sonuçlar bahsettiğimiz matematik modellerinin çözümünden ya da yorumundan ortaya çıkıyorlar. Matematikten çıkarıma ulaşmak da ne demek? diye soranlara her zaman verdiğim basit ve anlaşılabilir bir örnek mevcut. Sözgelimi aşağıdaki gibi ikinci dereceden bir denklem: X2=1 Bildiğiniz üzere bu denklemin çözüm kümesi iki elemanlıdır: . Yani hem artı bir, hem de eksi bir bu denklemi çözer, zira ikisinin de karesi artı birdir. Ve şimdi öyle bir doğa problemi düşünün ki bu problemin bağıntısı yukarıdaki gibi bir denklem olsun ve çözümü de bize bir parçacığın yükünü veriyor olsun. Bu durumda çözüm kümem olurdu. Yani yükleri negatif ve pozitif olan iki ayrı parçacık olması gerektiği sonucuna matematiksel olarak ulaşmış olurdum. Elektronun karşıt parçacığı pozitronun bulunuş öyküsü işte tam olarak böyledir. Pozitron gibi bir parçacığın olması gerektiği onun gözlemlenerek keşfinden çok önce matematiksel olarak çıkarımsanmıştır. Hatta bu nedenle bir pozitron arayışına girilmiş ve varlığı da bu sayede gözlemlenmiştir. Kozmolojinin bugün ulaştığı tüm büyük olgulara giden yolların zemininde Einstein'ın Genel Görelilik Denklemi vardır. Bu yüzden kitabın yüzlerce noktasında Genel Görelilik Denklemi'ne göre şöyle olmuştur ifadelerine rastlamak da tesadüfi değildir. Açıkçası -özellikle fiziğin bu alanına eğilmedikçe niçin genel görelilik kuramına göre o sonuca varıldığını anlamasak da en azından Krauss'un ve fizikçilerin bizi kandırmadığını düşünerek yanıtları kabul etmek zorundayız. Krauss'un kitabı bu anlaşılmaz kavramları harika bir şekilde açıklıyor diyemeceğim. Öyle değil. Zaten amacı da bu değil ve tam olarak da Krauss'un Akla Yatkın olarak nitelendirilen hipotezi, hiçliğin kararsızılığı fikrini aktarmak. Kitaba adını veren de bu amaç zaten. Neden hiçlik değil de varlık? Parçacık ve antiparçacıkların birbirleriyle birleşip yok olması gibi, doğada zaman zaman da bu süreç tersine işliyor ve hiç yoktan birbirinin karşıtı olan iki parçacık ortaya çıkabiliyor. Krauss büyük patlamanın bir hiçlikten öylesine çıkabilmesini, görgül olarak da kanıtlanan bu kuantum fenomenine benzetimle anlatıyor. Kitabın pek çok yerinde de yer verilen şu soruya da yanıt arıyor Krauss: Neden hiçbir şey olmayacağına bir şey var? Yani neden hiçlik değil de varlık çıktı ortaya? Oysa hiçlik daima bir hiç olarak var olmaya devam edebilirdi de. Krauss hiçliğin kararsız olduğunu ve zaten tam olarak da varlığın ortaya çıkması gerektiğini öne sürüyor. Binlerce yıldır dini ve felsefi olarak da tartışılan bu soruya yanıt vermeye çalışan Krauss'un, kendisi bir ateist aktivist olduğu için dindarlara ya da din adamlarına da gönderme yaptığı oluyor. Richard Dawkins bu kitabın Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabından beridir yazılmış olan en önemli bilimsel kitap olduğunu düşünüyor. Kitap için de bir önsöz kaleme almış Dawkins. Bu önsöz Türkçe baskısının sonunda yer alıyor. Şansın bize gülüşü... Bu yazının başlığına da iliştirdiğim bu ifade, kitapta dikkat çeken ve hoşuma giden bir değerlendirmenin kısa ifadesi aslında. Kitaba ve konusuna ilgi duyanlara da bu bilgiyi özet olarak aktarmak istedim. Şanslı olan kim derseniz, bu çağda bu fiziğe ulaşmış olan insan ırkı diye açıklayabilirim. Nedeni ise evrenin korkunç uzunluktaki yaşamı içerisinde yer aldığımız zaman diliminin özelliği. Bu zaman dilimi özeldir çünkü evrenle ilgili pek çok gözlemi yapabildiğimiz bir zaman dilimidir. Bu sayede galaksimizi gözlemleyebiliyoruz mesela. Biraz daha açmak gerekirse bu fikir evrenin giderek hızlanarak genişliyor olmasından doğar. Bir süre sonra evren ışık hızından dahi daha hızlı genişliyor olacak. Hiçbir şeyin ışıktan hızlı gidemeyeceğini söyleyen özel göreliliğe göre kulaklara imkansız gelen bu durum genel göreliliğe göre mümkündür; zira genel göreliliğin imkan sağladığı eğilip bükülen uzay, cisimlerin tek tek hızlarını değil ama birbirlerinden uzaklaşma hızlarını ışık hızının üzerine çıkarabilir. Bu durum da yeteri kadar uzun bir süre beklersek gökkubbede gördüğümüz her şeyin giderek gözden kaybolacağı anlamına gelir. Mesela Samanyolu'yla aynı galaksi kümelenmesinde bulunan komşu galaksilerin ışıkları 150 milyar yıl sonra epey bir kırmızıya kaymış olacak. 2 trilyon yıl sonraysa bu galaksileri zar zor fark edeceğiz, arka plandaki evren ise tamamen kaybolmuş olacak. Sadece gökyüzünü şenlendiren ya da teleskobumuzun aynasını dolduran görüntüler değil, bugün evrenin genişlediğini anlamamızı sağlayan kanıtlar ve karanlık enerjiye dair her şeyin tamamı da ortadan kalkmış olacak. Yani varsa o dönemde bu civarlardaki gezegenlerden birinde gelişmiş bir yaşam türü-, ancak ve ancak bizim bundan yüz yıl önce sahip olduğumuz astronomi bilgisine sahip olacaklar -tabi şu an akla hayale gelmeyecek ve bizim hiç keşfetmediğimiz bambaşka yollar keşfetmeyeceklerse. Yani yaşadıkları gezegen, kendi güneş sistemleri ve sadece içinde kendilerinin bulunduğu bir galaksi . Çünkü evrenin genişlediği fikrinin üç ayağı da kırılacak. Birinci ayak, Hubble genişlemesi, yani uzaktaki cisimlerin ışıklarının kırmızıya kayıyor olmasından yola çıkarak ulaştığımız bilgi, uzak cisimler sırra kadem bastıkları için hiç öğrenilemeyecek. Zaten teleskoplarından baktıklarında görecekleri uzay, içerisinde yer aldıkları galaksi ve onların arkasındaki koca bir boşluktan ibaret olacak. O tarihte evren bugünkünden 100 kat büyük olacağı için Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması da epey azalacak ve tespiti imkansız hale gelecek. Zira o kadar az olacak ki yıldızlar arasındaki ışınımın frekansının altında kalacak ve gözlem aletlerine hiç ulaşmayacak bile. Üçüncü ayak olan, bugün Hidrojen ve Helyum gazlarının ölçtüğümüz oranları da epey değişmiş olacak. Yıldızlar H tüketerek He ürettikleri için 1 trilyon yıl kadar sonra kainattaki elementlerin %60'ı Helyum olacak. Bu da o dönemki araştırmacılara artık başka hiçbir emare de olmadığından büyük patlamaya işaret edecek bir fikir vermeyecek. Kısacası, evren hakkında soru sorup yanıt alabildiğimiz, evrenin muhteşem büyüklüğüne şahit olabildiğimiz bir zamanda yaşadığımız için kendimizi şanslı sayabiliriz. Krauss'un Bob Scherrer ile birlikte kaleme aldığı bir makalede belirttikleri şekliyle: Çok özel bir devirde yaşıyoruz.... Çok özel bir devirde yaşadığımızı gözlemsel olarak doğrulayabileceğimiz tek devirde! Çeviride bilimsel dikkat önemli Gelelim kitabın kendisinin teknik değerlendirmesine. Yayınevine Krauss'un bu eserini dilimize kazandırdığı için teşekkür etmek gerek. Çevirmen Ebru Kılıç da içeriği ve konusu bakımından bu kitabı çevirmeyi kabul ederek zor bir işi üstlenmiş. Ne var ki böylesine güzel kitaplarda temel fiziksel kavramlardaki çeviri hataları beni üzüyor. Temel fiziksel kavramlar diyorum, çünkü gerçekten de temel kavramlar. Örneğin ısı ve sıcaklık kavramları sürekli olarak birbirine karıştırılmış. Çevirmen sıcaklık demesi gereken neredeyse her yerde ısı demiş. Bir noktada da negatif Kelvin sıcaklıktan bahsetmiş. Özel şartlar altında oluşturulduğuna 2 yıl önce şahit olsak da, kainat için söz konusu değil. Bazı astronomi terimlerinin değişmiş olduğuna da şahit oldum. Mesela galaksi kümesi / kümelenmesi , galaksi grubu olarak çevrilmiş. Bu önemli bir hata değil belki ama gözlerimiz küme kelimesini görmeye alıştığı için, az önce özel bir gruptan mı bahsetti ve ben mi kaçırdım deyip kendinizden şüphe etmenize ve bir iki sayfa geriye gitmenize neden olabiliyor. Ancak bu saydıklarımız yine de ahım şahım hatalar değiller. Bu kadar kusur kadı kızında da oluyordur diyebiliriz. Çevirenin de ellerine sağlık..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/01/dosyalar/buz-caglarinin-basrol-oyuncusu-milankovitch-donguleri.html", "text": "28 Haziran 1914'te Avusturya Macaristan imparatorluğu veliahtı Franz Ferdinand bir Sırp suikastçi tarafından öldürüldü. Zaten kaynayan bir kazanı andıran Avrupa siyaseti, bu olayla birlikte iplerin tamamen koptuğu ve savaş naralarının atıldığı bir ortama sürükleniverdi. Bu sırada hayatındaki tek amacı Dünya'nın iklim sistemini matematiksel bir modele oturtabilmek olan başka bir Sırp da henüz yeni evlenmiş ve eşiyle birlikte balayı için doğduğu kasabaya Dalj'a gelmişti. Fakat doğduğu kasaba bir süredir Avusturya Macaristan imparatorluğunun toprağıydı ve veliahtın kendi ırkından bir suikastçi tarafından öldürülmesi onun başına büyük işler açacaktı. Balayı mutluluğundaki bu adam yanlış zamanda yanlış yerdeydi. Suikastin ardından Avrupa, bugün bizim adlandırdığımız şekliyle 1. Dünya Savaşı'na doğru sürüklenirken o da kendisini gözaltında buldu. Avusturya Macaristan ordusu tarafından tutuklanan Sırp vatandaşlar arasındaydı. Tutuklandığı ilk geceyi daha sonra şöyle anlatacaktı: Ağır demir kapı arkamdan kapandı. Yatağa oturdum, etrafıma baktım ve yeni sosyal koşullarımı kabullenmeye başladım. Yanımda getirdiğim eşyalarım arasında kozmik problemim üzerine basılmış çalışmalarım vardı. Çalışmama kısaca baktıktan sonra vefalı kalemimi elime aldım ve hesap yapmaya başladım. Gece yarısından sonra çalışmamdan kafamı kaldırdığımda nerede olduğumu anlayabilmem için biraz zamana ihtiyaç duydum. O küçük oda, bana evrendeki yolculuğum sırasında bir geceliğine konakladığım bir yer gibi görünmüştü. Gözaltında olduğu ilk gece hayret verici bir konsantrasyonla oturup yarım kalmış bilimsel çalışmasına devam edebilen bu kişi bugün Sırpların Nikola Tesla, Mihajlo Pupin, Pavle Savic gibi isimlerle birlikte pozitif bilime katkıları nedeniyle gururla andığı önemli isimlerden biri olan Milutin Milankovitch'tir. Milankovitch'i bilim tarihinin önemli bir köşesine yerleştiren ve bu yazının ana konusu haline getiren başarısı, iklim dinamiklerinin matematiksel olarak anlaşılmasında yarattığı devrimdir. Yaptığı çalışmalar yalnız Dünya'ya değil Dünya dışı gezegenlere de uygulanabilir niteliktedir. Güneş Sistemi'nin iç gezegenlerinin üst atmosferdeki sıcaklık ölçümlerine, diğer dış gezegenlerin ise atmosfer kalınlıklarına dayanan gezegensel klimatolojinin kurucusu olmuştur. En bilinen çalışması ise bin yılları bulan periyotlarla yaşanan uzun dönem iklim değişikliklerine aslında Dünya'mızın yine bin yılları bulan periyotlarla yaptığı Milankovitch döngü hareketlerinin neden olduğunu matematiksel olarak göstermesidir. Dünya'nın yaşadığı bu uzun dönem iklim değişiklikleri buz çağları olarak da bilinir. Belli bir periyodu olan bu çağlar, Dünya üzerinde nice türün yok olmasına veya göç etmesine neden olmuş önemli dönemlerdir. Jeolojik veriler sayesinde geçmişte ne zaman yaşandığını bilebildiğimiz bu çağların Milankovitch tarafından hangi etmenlere bağlı olduğunun açıklanabilmesi insanlığın gelecek buz çağına daha ne kadar zamanı kaldığını bilebilmesini sağlamıştır. Milankovitch'in iklimbilime getirdiği yeni soluk, Dünya'mızın günlük ve yıllık hareketleri dışında ayrıyeten yaptığı çok uzun periyotlu döngüsel hareketlerin 'Milankovitch Döngüleri' olarak anılmasına neden olmuştur. Milutin Milankovitch Milankovitch, 28 Mayıs 1879'da ikiz kardeşiyle birlikte tüccar bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Babasını henüz sekiz yaşındayken yitirmesiyle anne ve anneannesiyle geçireceği çocukluk yıllarına adım attı. Üç kardeşini tüberküloz nedeniyle kaybetti. 1896'da 17 yaşındayken liseyi bitirip Viyana'ya gitti ve Viyana Teknoloji Üniversitesi'nde İnşaat Mühendisliği bölümüne başladı. 1902 yılında bu okuldan mezun olduğunda matematik hocasını da anarak şöyle diyecekti: Profesör Czuber bize matematik öğretirdi. Onun her cümlesi katı mantığın bir başyapıtıydı, herhangi bir ekstra kelime etmeden, herhangi bir hata olmadan.. Mezuniyetinin ardından doktora için ihtiyaç duyduğu maddi kaynağı amcasından borç olarak aldı. İki yıl sonra beton ve bina materyalleri üzerine yürüttüğü doktorasını 'Basınç Eğrileri Teorisi' teziyle tamamladı. Artık aranan bir mühendisti. Doktora sonrasında bir süre Viyana'da bir inşaat firmasında çalıştı. Matematiğe ve temel bilimlere olan ilgisi onu 1909'da Belgrad Üniversitesi'nde uygulamalı matematik kürsüsüne getirdi. Burada verdiği uygulamalı matematik derslerinde diğer Avrupa üniversitelerinde görülemeyecek şekilde, birbirinden ayrı görülen rasyonel mekanik, gök mekaniği ve teorik fizik konularını bir arada ele aldı. Onu iklimbilimde önemli başarılara götüren de bu bütünleştirici yaklaşımı olacaktı. Akademik hayata başlarken idealinde henüz çözülmemiş iddialı bir bilimsel problemi seçip kalan ömrünü bütünüyle o konuya adamak gibi bir düşünce vardı. O güne dek kalabalık bir veri yığınının biriktiği meteoroloji ve iklimbilim alanından diğer bilim insanları uzak durmuşlardı. Çünkü görünüşte bu alanda verileri analiz etme ve yorumlamanın ötesinde çok fazla bir ilerleme kat edilebilmesi düşünülmüyordu. Milankovitch, yine de bu alanda neler yapılabileceği üzerine bir araştırma yürüttü. Dünya'nın soğurduğu Güneş ışığı miktarını konu alan daha önce yapılmış birkaç çalışmanın ilerletilebileceğini ve bunların iklim değişkenleriyle bağdaştırılabileceğini düşündü. Dahası, bu durum matematikle de anlatılabilirdi. Diğer yandan jeolojik tarihte gerçekleşmiş olan buz çağlarının hangi dinamiklere bağlı olduğu başka bir deyişle hangi nedenin sonucu olarak meydana geldiği de üzerinde çalışılmaya değer bir problemdi. Bu bakış açısıyla Milankovitch 1912 yılında iklimbilim üzerine çalışmaya başladı. O güne kadar bu alanda oluşturulmuş literatürün, sayısız verinin koleksiyonundan başka bir şey olmadığını bildiğinden matematikçi geçmişini de arkasına alarak iklim değişikliklerini düzenli ve keskin bir matematiksel yapıya oturtmayı hedefledi. Güneş ışınlarının Dünya sıcaklığı üzerindeki etkisini inceledikten ve bu konuda birkaç yayın yaptıktan sonra gezegenlerin hareketleriyle ilişkilendirilebilecek daha evrensel bir teoriye ulaşmak amacıyla buz çağları problemine yoğunlaştı. 1914'te bu konuda ilk makalesini kaleme aldıktan sonra araya evliliği ve 1. Dünya Savaşı girdi. Savaş yıllarında Avusturya Macaristan imparatorluğunda tutuklu bulunan Milankovitch, eski üniversitesinden hocalarının bağlantıları sayesinde tutukluluğunu Budapeşte'deki Macar Bilimler Akademisi kütüphanesinde bilimsel çalışmalarına devam ederek sürdürebilmek üzere izin almayı başardı. Savaş sürerken Milankovitch, burada 4 yıl boyunca kaldı. Bu süre boyunca Güneş Sistemi'ndeki iç gezegenlerin iklimleri üzerine çalışmalar ve yayınlar yaptı. Savaş yıllarını da içine alan 5 yıl boyunca matematiksel iklim çalışmaları hakkında toplamda 7 tane makale yayımladı. Savaş bittikten sonra Belgrad'a, yeni kurulan Yugoslavya'nın başkentine geri döndü ve akademik kariyerine Belgrad Üniversitesi'nde kaldığı yerden devam etti. Budapeşte'de bulunduğu sırada yapmış olduğu çalışmaları Mathematical Theory of Heat Phenomena Produced by Solar Radiation kitabında toplayarak 1920'de yayımladı. Kitapta fiziksel ilişkileri kullanarak çeşitli enlemler için hesaplamış olduğu yıllık ortalama sıcaklıklar, geçmiş yılların iklimsel verileriyle kayda değer bir uyuşma gösteriyordu. Milankovitch, daha da ileri giderek kitabında yine farklı enlemler için Dünya'nın son 130,000 yılda almış olduğu güneş ışığı miktarı hesaplarına yer verdi. Kitabı bilim camiasından ilgili kişilerin dikkatini çekmişti ve 22 Eylül 1922'de Alman iklimbilimci Wladimir Köppen tarafından aldığı mektup, çalışmalarının önem gördüğünün ilk işaretiydi. Köppen, damadı Alfred Wegener ile birlikte geçmiş iklim verileri üzerinde çalışıyordu. Milankovitch'in hesapladığı geçmiş 130,000 yıllık sıcaklık tahminlerinin Avrupa coğrafyasındaki buzul dönemlerinin jeomorfolojik kanıtlarıyla eşleştiğini fark etmişti. Fakat buzul döngülerini yakalayabilmek için en az 600,000 yıl öncesine kadar gitmek gerekliydi. Mektubunda Köppen açıkça Milankovitch'e birlikte çalışmayı teklif etti ve yaptığı çalışmayı 600,000 yıl öncesine götürüp götüremeyeceğini sordu. Bir dizi mektuplaşmadan sonra buzul dönemlerinin başlangıcının yaz sıcaklıklarıyla doğrudan ilişkili olduğunu fark ettiler. Çünkü kış mevsiminde yağan karın eriyip erimemesi yaz mevsimindeki sıcaklık ortalamasıyla alakalıydı. Eğer yaz sıcaklık ortalamaları düşerse, kar katmanları eriyemeyecek ve Dünya iklimi bir buz dönemine girmiş olacaktı. Bu düşünceyle 55 , 60 ve 65 olan orta Avrupa enlemlerindeki üst atmosfer güneşlenme miktarlarını geçmiş 600,000 yıl için hesaplamak konusunda anlaştılar. Milankovitch, istediği tarih ve istediği enlem için soğurulan güneş ışığı miktarını hesaplayabilmek üzere geliştirdiği matematiksel yapıyı kullanarak 600,000 yıl öncesine uzanan hesaplarını tam 100 gün aralıksız çalışarak tamamlayabildi. Çalışmasını grafiğe döktüğünde halihazırda bilinen ve diğer bilimsel kanıtlarla desteklenen 600,000 yıl içinde yaşanmış 4 farklı buzul dönemi içerisinde, soğurulan güneş ışığı miktarlarının kayda değer ölçüde azaldığı fark ediliyordu. Milankovitch'in eğrileri açıkça dünyanın yaşadığı buzul dönemlerinden alınan güneş ışığı miktarlarının sorumlu olduğunu gösteriyordu. Köppen, Milankovitch'in güneş enerjisine olan teorik bakışını buz çağı problemine karşı oldukça mantıklı bir yaklaşım olarak değerlendiriyordu. Diğer yandan Milankovitch'in yakın arkadaşı Sırp jeolog Jovan Cvijic, Milankovitch'e 100 gün süren hesaplarını yaptığı sırada Neden üst atmosfer için sıcaklık hesapları yapıyorsun? Amacın ne?! sorusunu yöneltmiş ve bir anlamda ümitsizliğini dile getirmişti. Milankovitch'in fiziksel etkenleri değerlendirerek oluşturduğu matematiksel yaklaşımının, jeoloji alanından elde edilen verilerle örtüştüğü görülüyor. Teori başarılı gözüküyor gözükmesine de Milankovitch oturduğu yerden 600,000 yıl öncesinin sıcaklık verilerini nasıl hesaplayabildi? Teorinin elinin uzandığı 600,000 yıl, matematiksel hesapların yapıldığı 100 günden biraz fazla değil mi? Yazının başlarında Milankovitch'in güneş ışığı miktarlarını hesaplarken kullandığı matematiksel yaklaşımının fiziksel etkenlere dayandığını söylemiştim. İyi de, nedir bu 'fiziksel etkenler'? Milankovitch Döngüleri Dünya'nın yaptığı hareketler herkesin bildiği şekliyle 'kendi ekseni etrafında' ve 'Güneş etrafında' dönmekten ibaret değil. Dünyamız, gün ve mevsimleri oluşturan bu iki temel deviniminin yanı sıra bin yıllara uzanan periyotlarda çok daha başka devinimler de gerçekleştiriyor. Eğer Dünyanın bu hareketlerini daha önce hiç duymadıysanız endişelenmenize gerek yok. Duymamış olmanız gayet normal çünkü bin yıllarca yıllık periyodu olan bu hareketlerin bizim günlük yaşantımızı doğrudan etkileyebilecek hiçbir yanı yok. Ancak eğer bir buzul çağının ortasında doğmuş olsaydık soğuktan titrerken, yaşamak için Dünya'ya gelmiş olduğumuz dönemin talihsizliğinden yakınıp, Milankovitch döngülerini de anmak içimizi belki biraz olsun ısıtabilirdi. Milankovitch döngüleri olarak andığımız döngüler toplamda üç tanedir. Bu döngüler Milankovitch'ten çok daha önceki deliller ve bilimsel çalışmalarla ortaya çıkarılmıştır. Milankovitch'in bu döngülerin buzul çağlarının yaşanmasına neden olduğunu matematiksel olarak göstermesiyle Dünya'nın bu devinimlerine 'Milankovitch Döngüleri' denmeye başlanmıştır. - Yörünge Eğikliği Dünya'nın Güneş etrafında dönerken izlediği yörünge bildiğiniz gibi eliptiktir. Eliptiklik dairesellik gibi içerisinde kusursuzluğu barındırmadığından belli bir ölçütle birlikte tanımlanır. Bu ölçüte elipslik derecesi denir. Elipslik derecesinin 0 olması bir daire, 1'e yaklaşması ise eğiklik derecesi yüksek bir elips anlamına gelir. Dünya yörüngesinin elipsliği ise yaklaşık 100,000 yıllık bir periyotla düşük elipslik derecesinden (0.005) yüksek elipslik derecesine (0.058) değişmektedir. Elipslik derecesindeki bu değişim doğrudan doğruya Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını etkiler. Özellikle günberi ve günöte noktalarındaki uzaklık farkı Dünya'ya ulaşan Güneş ışınımı farkına ve dolayısıyla sıcaklık farkına neden olur. Elipslik derecesi arttıkça günberi Güneş'e olduğundan daha da yaklaşacak günöte ise daha da uzaklaşacaktır. Günberi ve günöte arasındaki %3'lük bir fark (ki bu yaklaşık 5 milyon km'ye karşılık gelir) Dünya'ya ulaşan Güneş ışınımında %6'lık bir fark demektir. Yörünge en eliptik halini aldığında günberi noktasında alınan ışıma günöteden yaklaşık %20 ile %30 arasında değişmek suretiyle daha fazla olacaktır. Günümüzde ise elipslik derecesi minimum değerine oldukça yakındır. Dünya'nın elipslik derecesini değiştiren temel etken devasa kütleçekim gücüne sahip olan Jüpiter ve Satürn gibi gaz devi gezegenlerdir. Karşılıklı etkileşmeler sonucunda yörüngesel eğiklik belli periyotlarda artıp azalmaktadır. Gerçekte bu etkiler gezegenlerin birbirlerine karşı konumlanmalarına göre oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. 100,000 yıllık döngünün yanı sıra yörüngesel eğiklik, yaklaşık 400,000 yıl periyodunda gerçekleşen başka bir periyodikliğe daha sahiptir. Dolayısıyla elipslik derecesi bahsettiğimiz aralıkta düzgün olarak artıp azalmaz. Periyodik bir değişim fakat karmaşık bir artış ve azalma söz konusudur. - Eksen Eğikliği Dünya'nın ekseninin 23,44 'lik bir eğikliğe sahip olduğunu hatta mevsimlerin oluşmasının nedeninin de bu eğiklik olduğunu biliyoruz. Ancak bu bilgiye 'günümüzde' ibaresini eklemek durumundayız zira Dünya'nın eksenel eğikliği 22,1 ile 24,5 arasında 41,000 yıllık bir periyotla değişiyor. Şu an eğiklikteki değişim düşüş evresinde ve hesaplara göre 11,800 yılında eğim minimum değerine ulaşacak. Basitçe düşünerek eksenel eğimin artmasıyla güneş ışınlarının yazları daha yüksek açılarda daha yüksek enlemlere ulaşabileceği ve buna bağlı olarak sıcaklığın artacağı sonucuna ulaşabiliriz. Kış ayları için ise durum tersinedir. Güneş ışınları daha düşük açılarla daha düşük enlemlere ulaşır ve sıcaklık düşer. Eksen eğikliğinin azalması ise serinleşmekte olan yazlar ve ılımanlaşan kışlar demektir. Yaz sıcaklık ortalamalarının buz döngülerinde önemli olduğuna değinmiştik. Serin geçen yazlar daha az buzun erimesi demektir ve bu durum da genel soğukluk eğilimine bağlı olarak buz çağına girişin bir göstergesidir. Günümüzde ise eksen eğikliğinin azalmakta olduğunu söylemiştim. Bu duruma göre gün geçtikçe yazlar serinlemekte ve kışlar ise ılımanlaşmaktadır. Yani Dünyamız yalnız bu devinimin penceresinden bakıldığında bir buz çağına doğru gitmektedir. - Presesyon Presesyon hareketine günlük hayattan verilebilecek en tanıdık örnek topacın yalpalamasıdır. Bu hareket açısal momentumun korunumunun doğrudan bir sonucudur. Dünya da kendi ekseni etrafında dönüşünün ve eksen eğikliğinin bir sonucu olarak yaklaşık 26,000 yıllık bir periyotla adeta bir topaç gibi yalpalar! Bu durum günberi ve günöte noktalarında yarım kürelerin konumunu değiştirdiğinden mevsimler bu hareketin bir sonucu olarak doğrudan doğruya değişir. Günümüzden yaklaşık 13,000 yıl sonra yaşayacak torunlarınız yıllık izinlerini muhtemelen Ocak veya Şubat gibi aylarda almak isteyecekler. Çünkü güney sahillerimiz bu tarihlerde güneşin ve denizin tadını çıkarmak isteyenlerce dolmuş olacak. Temmuz ve Ağustos ayları çetin geçen kış aylarından sayılacak. Noel zamanına karlı bir havayı yakıştıran kültürel kalıntılar kuzey yarım küre için çoktan unutulup gitmiş olacak. Günümüzde günberiyi yaklaşık 3 Ocak'ta günöteyi ise yaklaşık 4 Temmuz'da yaşıyoruz. Kuzey yarım kürenin Güneş'e en yakın olunan zaman da kış mevsimini yaşıyor olması mevsimsel değişiklikler için baskın faktörün eksenel eğiklik olduğunu gösteriyor. Ama yine de kuzey yarım küre için günberide kış mevsiminin yaşanması sıcaklık ortalamasını arttırıyor. Yani günümüzde kuzey yarım küre daha ılıman kışlar ve serin yazlar yaşarken güney yarım küre daha sıcak yazlar ve daha soğuk kışlar yaşıyor. Eksenel ve yörünge eğikliklerinin değişmediğini varsayarak kabaca 13,000 yıl sonrasını düşünürsek kuzey yarım küre için yaz mevsimi günberide, kış mevsimi ise günötede yaşanacak ve bu durum yazları daha sıcak kışları ise daha soğuk yapacaktır. İşte Milankovitch, Köppen'in önerisiyle 65 kuzey enleminin yaz güneşlenmelerini 600,000 yıl öncesine kadar hesaplarken basit düzeyde anlatmaya çalıştığım bu döngüleri fiziksel etkenler olarak alan matematiksel bir yapıyı kullandı. Bu yapıyı kullanarak istediği enlemde istediği zamana ait güneşlenme miktarını tespit edebiliyordu. Son olarak bu döngüsel hareketleri bir grafik üzerinde görmek yararlı olabilir. Milankovitch Döngüleri'nin Dünya İklimi Üzerindeki Toplam Etkisi Her Milankovitch döngüsü diğerlerinin olmadığı varsayıldığında bile kendi kendine Dünya ikliminde belirgin değişimlere yol açabiliyor. Nitekim bu döngüleri tek tek anlamaya çalışırken diğerlerinin olmadığını varsaymıştık. Fakat gerçeğe yakın sonuçlar elde etmek istiyorsak bu varsayımımızdan vazgeçmeliyiz. Zira gezegenimiz bu üç döngüsel hareketin birden etkisi altında. Dolayısıyla geçmiş yıllardaki güneşlenme verileri için üç döngü grafiğinin üst üste binerek oluşturduğu toplam etkiyi hesaplamalıyız. Milankovitch, Köppen'in önerisiyle 65 kuzey enlemi için yaptığı hesaplamaları işte bu toplam etkiyi dikkate alarak yapmıştı. Bu döngüler Milankovitch'ten önceleri de bilinmesine rağmen iklimsel verilerle eşleştirilmiş değildi. Milankovitch'i ayrıcalıklı kılan ise matematiksel becerisini kullanarak bu üç etkinin birden güneşlenme miktarında yarattığı toplam etkiyi hesaplayabileceği bir yapı kurabilmiş olmasıdır. Milankovitch'in iklimbilimde yarattığı devrimsel başarı, her ne kadar alanındaki birkaç saygın isimden gerekli ilgi ve takdiri almış olsa da yaklaşık 50 yıl boyunca bilim camiasının geneli tarafından görmezden gelinmiştir. Bunun nedeni olarak Dünya'nın jeolojik tarihinde yaşanan buzul çağlarına dair elde olan kanıtların bazı bilim çevreleri tarafından henüz yeteri kadar güvenilir bulunmayışı gösterilebilir. Ancak 1976 yılına gelindiğinde Nicholas Shackleton ve ekibi tarafından yayımlanan 'Variations in the Earth's Orbit: Pacemaker of the Ice Ages' adlı makaleyle derin deniz tortullarında yapılan araştırmalarda elde edilen buzul çağlarının periyodikliğine dair yüksek hassasiyetli bulguların Milankovitch döngülerindeki değişimlerle uyum içerisinde olduğu görüldü. Buz Çağlarının Geleceği Dünyamız temelde aldığı Güneş ışığı miktarına bağlı olarak küresel ölçekte değişen sıcaklığına bağlı olarak belli periyotlarda olmak suretiyle buzul dönemlerine girmektedir. Milankovitch döngülerinin, gezegenimizin aldığı güneş ışığı miktarında yarattığı değişimle buzul periyotlarının baskın nedeni olduğu söylenebilir. Fakat buzul dönemler yalnız sıcaklığa bağlı olmayan, kıtasal hareketlerden Dünya atmosferindeki bileşenlerin yoğunluklarına kadar birçok etmenin ciddi ölçüde etkide bulunduğu kaotik bir yapıda kendini tekrarlamaktadır. Dolayısıyla buzul döngüler hakkında geçmişe veya geleceğe dair yapılabilecek analiz ve öngörüler, büyük ölçüde doğru olmakla birlikte belli miktarda hatayı içinde barındırıyor olabilir. Günümüzden yaklaşık 18 bin yıl önce son kez üst sınırına erişen son buzul çağı Würm yaklaşık 10 bin yıl önce tamamen sona erdi. Şu anda Dünyamız genel bir ısınma sürecinin içerisinde bulunuyor. Fakat daha önce yüzlerce kez yaşandığı gibi bundan sonrasında da buzul çağları yaşanacak. Eğer Milankovitch teorisi geçmişe dair diğer bilimsel alanlarca doğrulanan tutarlı veriler sunabiliyorsa teorinin geleceğimiz hakkında yapacağı öngörülere de kulak vermek yerinde olacaktır. Bu noktada yapılması gereken hatırlatmaysa bu öngörülerin yalnız Milankovitch döngüleri baz alınarak yapılmış olmasıdır. Örneğin son dönemde atmosfere salınan sera gazlarının etkisiyle küresel ölçekte gerçekleşen ısınma eğilimi, teorinin yapacağı öngörü kapsamının tamamen dışındadır. Yukarıdaki grafik üzerinde günümüzü simgeleyen '0' noktasından gelecek yılların bulgularına doğru kafamızı çevirdiğimizde yaklaşık 50,000 yıl boyunca güneşlenme miktarında Milankovitch döngülerine bağlı hiçbir düşüşün meydana gelmeyeceğini görüyoruz. 50,000 yıl sonra yaşanacak düşüş tek başına bir buzul çağına girişin habercisi olamayacak nitelikte görünüyor. Yaklaşık 130,000 yıl sonra yaşanacak başka bir düşüş gelecek buzul çağının habercisi ve onu takip eden yaklaşık 180,000 yıl sonraki büyük düşüş ise bir buzul çağının başlangıcı olabilir. Milankovitch döngüleri her ne kadar şu an için buzul çağlarının baskın karakteri olarak görünse de insan türü olarak gezegenimiz üzerinde yarattığımız tahrip, gelecek dönemde tüm bu dengeleri alt üst etme potansiyeline sahip. Her geçen gün giderek daha fazla tahrip mekanizmasının ve tabiat sömürgeciliği zihniyetinin ortaya çıktığı bu dönemden bakarak 200,000 yıl sonrası için yapacağımız tahminler bizi yanıltabilir. Fakat insan türü, doğanın efendisi değil de doğanın bir parçası olduğunu toplumsal boyutta anladığı bir 180,000 yıl sonrasında eğer kalan her şey de yolunda gitmiş olursa bilimsel bulgulara göre kendisini bir buzul çağının içinde bulacak. Hiç şüphe yok ki o günün gençleri de bilimin evrenselliğini ve kalıcılığını anarak Milankovitch'i ve onun iklimbilime olan katkılarını heyecanla öğreniyor olacaklar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/01/dosyalar/duzensizligi-uretmek-ve-yasam.html", "text": "Yaşam nedir ve belki daha da önemlisi, neden var? Ahlaki veya teolojik bir soru değil benimkisi; milyonlarca yıl önce, dünyada hiçbir yaşam varlık göstermezken, nasıl oldu da ilk canlılar ortaya çıktı? İşte, çıktılar bir şekilde! Ama nasıl? Fiziksel teorilerle bunu anlayabilir miyiz, yoksa sadece deneye mi başvurmalıyız? Bütün bu soruların henüz kesin bir cevabı yok, ama son birkaç yıl içerisinde yapılan atılımlarla, ciddi fikirlerimiz oluşmaya başladı. Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS Yeryüzünde canlılığın ortaya çıkışı ile ilgili pek çok teori ve varsayım mevcut. Bunlar arasında en kabul göreni, ki deneysel olarak en azından çalışırlığı gösterilmiş olanı ilkel çorba modeli . Ta lisedeki derslerden de hatırlayabileceğiniz gibi, bu teori atmosferdeki karbondioksit ve azot gazları ile okyanuslardaki suların belli sıcaklıklarda ve belli çevresel etkenlerin varlığı altında, mesela güneşten gelen morötesi ışınlar sayesinde zaman içerisinde organik molekülleri üretmek üzere bir araya geleceği üzerine kurulu. Kısaca hatırlayalım; ilkel atmosferde yoğun olarak karbondioksit, metan ve azot gazları mevcuttu. Aynı zamanda yeryüzünde de sıvı halde su vardı. Ortam şimdikine göre daha sıcaktı ve çok şiddetli yıldırımların oluştuğu, şimşeklerin çaktığı hareketli bir hava durumu vardı. Eğer aynı ortamı bir deney düzeneğinde tekrarlarsanız, ortamdaki gazların su ile tepkimeye girerek öncül amino asitleri ve diğer temel organik bileşikleri oluşturduklarını görürsünüz. Elbette, bu tepkimeler için gereken enerji de ortam sıcaklığı ve yıldırımlar ile sağlanıyor. Ortaya çıkan öncül bileşikler zaman içerisinde bir araya gelerek daha karmaşık yapıları üretiyor. Alexander Oparin ile John Haldene'in geliştirdiği Harold Urey ve Stanley Miller tarafından da doğruluğu test edilen bu model, ilkel yaşamın ne şekilde ortaya çıkmış olabileceğine ışık tutuyor. Karmaşık organik bileşiklerin varlığı illa ki canlı hayatı göstermiyor. Oluşan bu bileşikler pekala hiçbir canlılık aktivitesi göstermeden de varlıklarına devam edebilir. Yani, doğum, kendi ihtiyacı olan molekülleri üretme, çoğalma ve ölüm. O halde, bunları bir araya getirip canlılığı ortaya çıkaran güç nedir? Aklınızdan geçen her neyse, bunun cevabı termodinamik ve enerji-entropi ilişkisinde gizli. Hemen kısaca termodinamik ile enerji ve entropiden bu yazı ile ilgili olduğu kadar bahsedelim. Termodinamik, anlam olarak ısı hareketi demektir ve temelde enerjinin, yani iş yapabilme yetisinin nasıl diğer enerji formlarına, özellikle de işe ve ısıya dönüştüğünü inceleyen oldukça kadim bir bilim dalıdır. Entropi ise, termodinamiğin en önemli değişkenlerinden birisi olup sistemdeki düzensizliği ifade etmede kullanılır. Bir sistem ne kadar düzensizse, yani ne kadar çok farklı durumda bulunabiliyorsa, entropisi de o kadar yüksektir. Termodinamiğin dört yasasından bir tanesi enerjinin yoktan var edilip vardan da yok edilemeyeceğini söyler; kısacası enerji kapalı bir sistemde sabittir . İkinci yasa ise, ki aslında bize zamanın akış yönünü verir, kapalı bir sistemdeki entropinin azalmayacağını söyler; ne yaparsanız yapın toplam entropiyi düşüremezsiniz. Yine eğer evrenimiz dışında herhangi bir şey yoksa, evrenin entropisi, yani düzensizliği, sürekli artmak zorundadır. Eğer entropiniz daha fazla artmıyorsa, denge durumu dediğimiz duruma gelmişsiniz demektir, yani artık fiziksel olarak daha başka bir değişim gözlemleyemeyeceksiniz. Canlılar içinse bu, ölüm demek. Entropi ya sabit kalacağı ya da sürekli artacağı için, entropinin artışını izleyerek zamanın hangi yönde aktığına karar verebilirsiniz; eğer odanın için sıktığınız parfüm şişesine geri dönüp orada yoğunlaşmaya başlıyorsa, filmi tersten izliyorsunuz demektir çünkü entropisi daha yüksek olan odaya dağılmış parfüm düzensizliği çok daha az olan şişenin içine geri dönüyor. Bu noktada, aklımıza gelmesi mümkün ve evrim karşıtı yaradılışçıların pek severek cevaplayamayacağımızı düşündüğü soruya gelelim; hayatın varlığı termodinamiğin ikici yasasına karşı mıdır? Hani düzensizlik sürekli artıyordu? Eğer düzensizlik ha bire artıyorsa, nasıl oluyor da ilkel çorbanın içinden ağzı burnu kulağı olan biz gelişmiş canlılar çıkabiliyoruz? Sonuçta, kendimin bir çorbadan daha düzenli olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Oldukça basit ama anlaşılabilir bir yanlış anlaşılmadan çıkan bu sorunun cevabı basitçe hayır. Yaşam, termodinamiğin ikinci kanunuyla çelişmez, diğer hiçbir kanunuyla çelişmediği gibi. Entropinin artışı bir yasadır, ama sistemdeki toplam entropiyi düşündüğümüz zaman ortaya çıkar. Yani, siz sistemin toplam düzensizliğini arttırmak kaydıyla istediğiniz bir yerdeki entropiyi düşürebilirsiniz. Misal, suyun donması sonucunda oluşan buzun entropisi de sıvı suya göre daha düşüktür, ama donarken ortaya çıkan ısı, su artı buz artı ortamın toplam entropisini arttırmıştır. Bu şekilde, canlılık da pekala mümkündür. Yine de, bu soru bizi önemli bir noktaya getiriyor. Her canlı, hayatta kalabilmek için entropi yani düzensizlik üretmek zorundadır. İçinde bulunduğu dünyanın düzensizliğini arttırmak pahasına kendisini bir arada tutabilir. Bu yüzden, her canlıda arayacağımız en temel fiziksel özelliklerden birisi, düzensizlik üretimidir. Şöyle anlamaya çalışalım; bitkiler güneş ışığı altında fotosentez ile karbondioksit ve su kullanarak besin üretirler. Yani, birden fazla karbondioksit ve su molekülünü birleştirip şeker yaparlar. Haliyle, şekerin düzensizliği beş-altı karbondioksit ve su molekülünden oluşan sistemin düzensizliğinden daha azdır. Ancak, hem bu şeker üretimi sırasında ortaya çıkan ısı, hem de süreç içerisinde ortama verilen düşük dalga boylarındaki ışık, bitkinin içinde bulunduğu ortamdaki düzensizliği net olarak arttırır. Kısacası, bitkimiz hayatta kalmak için fotosentez yapmak ve kendi düzensizliğini azaltmak zorunda; ama doğaya karşı gelemeyeceği için de dünyanın düzensizliğini arttırmak durumunda. Dengeye ulaşmamış her sistemin yapmak zorunda olduğu bu duruma kısaca entropi üretimi diyoruz. İşin içerisine entropi üretimini de katınca, ilkel çorba modelimiz de biraz ilkel kalıyor. Her ne kadar ilk organik moleküllerin üretimini açıklayabilse de, buradan canlılığa giden yol biraz karanlık. Bu yolu bir şekilde aydınlatmamız lazım. Bunun içinse, 2013 yılında yayımlanan bir çalışma umut vadediyor . Canlılığı fiziksel olarak belli bir denklem kümesine indirgemek, yani canlılarda görülen olayları basit fiziksel yasalar ile açıklamak, gözüktüğünden çok daha zor. Bilimin son yüz elli yıl içerisinde gerçekleştirdiği en büyük atılımlardan bir tanesi, pratik olarak sonsuz sayıda parçacığı içeren büyük sistemlerin davranışını istatistiksel olarak anlamlandırmaktır. İstatistiksel fizik olarak bilinen bu dal, ki termodinamik de kendisinin bir alt dalıdır, içinde neredeyse sayamayacağımız kadar çok parçacığın olduğu ve her parçacığın da belli bir kurala/fiziksel yasaya göre hareket ettiği sistemlerin ne gibi özellikler göstereceğini inceler. Örneğin, bir oda dolusu gaz düşünün. İçinde üç aşağı beş yukarı 10^26 tane parçacık vardır; yüz trilyon kere trilyon. Her gaz parçacığı da birbirinin içinden geçmemek kaydıyla rastgele hareket eder. Ama gene de biz istatistiksel fizik kullanarak gazın basıncını hesaplayabiliyoruz, düzensizliğinin yani entropisinin ne olduğunu söyleyebiliyoruz; eğer gaz kimyasal bir tepkimeye girerse hangi molekülden ne kadar elde edeceğinizi de söylüyoruz. Bütün bunları büyük bir rahatlık ve kesinlikle söyleyebiliyoruz; çünkü odanın içerisindeki gaz örneğindeki gibi pek çok sistem artık denge durumuna gelmiştir, yani fiziksel özellikleri zaman içerisinde değişmez, entropisi de sabittir. Biz de, dengeyi çok iyi biliyoruz. Bilmediğimiz, daha doğrusu tamamen aydınlatamadığımız şey, denge dışı sistemlerin, yani fiziksel özellikleri zaman içerisinde değişen, entropi üreten sistemlerin ne şekilde işlediği. Gene odadaki gaz örneğimize dönersek, şimdi camdan içeri birisinin hortumla rastgele gaz pompaladığını ve tavandaki pervaneyi çalıştırdığını düşünün. İşte, biraz önceki o kendine güvenen beni kaybedersiniz. Neden denge dışı sistemlere geldik? Cevap basit; canlı olmak denge dışı olmak demektir. Popüler siyasi tabirle, canlılığın fıtratında denge dışı olmak ve haliyle de sürekli entropi üretmek vardır . O zaman, denge dışı bir sistem olarak canlılığın nasıl ortaya çıktığını açıklayacak fiziksel bir kurama ihtiyacımız var. 2013 yılında yayınlanan bir çalışmaya göre, bu kuramı bulmuş olabiliriz. Bu çalışmada gösteriliyor ki, eğer siz bir grup atomu alıp, aynen hem ilkel dünyada hem de şimdi olduğu gibi bir enerji kaynağına bağlarsanız, bu atomlar zaman içerisinde pekala bir araya gelip entropi üreten atom kümeleri meydana getirebilir. Oldukça önemli bir gelişme bu; çünkü bu sayede belki de ilkel çorbadaki amino asitlerin vs. nasıl olup da canlılık gösteren varlıklara dönüştüklerini anlayabiliriz. Çalışmanın yazarı MIT'den fizik profesörü Jeremy England'ın sözüyle Bir grup atomu bir araya getirip güneş altında yeterli süre bekletirseniz, bir bitki elde etmeniz hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Biraz daha anlamaya çalışalım. Yeni kuramımız bize bir grup atomun belli şartlar altında bir araya gelerek entropi üreten kümeler yaratacağını söylüyor. Peki neden? Hatırlayalım, entropi sistemdeki düzensizliğin, yani sistemin ne kadar farklı olası hali olduğunu gösteren fiziksel büyüklüğümüzdü ve sürekli ama sürekli artmak istiyordu. Eğer atom çorbasının içinde rastgele hareket eden parçacıklar beraber daha çok entropi üretebilecekleri bir yapıya dönüşüyorlarsa, neden bu yapı kalıcı olmasın? Doğanın istediği oluyor; siz daha fazla düzensizlik üretiyorsunuz, ama bunu yapabilmek için de bir grup atomun yoldaşlığına ihtiyacınız var. Şartlar uygunsa ve bekleyecek zamanınız varsa, ki doğa milyonlarca yıldır bekliyor, o zaman entropi üreten ufak yapıların oluşmasında şaşılacak bir şey, ilahi bir dokunuş yok. İlkel çorba teorisi sadece organik bileşiklerin nasıl oluştuğunu açıklarken, bu kuram o bileşiklerden hayatın nasıl oluşmuş olabileceğini temel fizik yasalarını kullanarak gösteriyor. Devam edelim, canlı olmak demek sadece entropi üretmek demek değildir; aynı zamanda çoğalmak zorundasınız. Doğada varolmak istiyorsanız, üremek zorundasınız. Üremek ise, en azından bu ilkel çorbada ve bir grup atomla illa üreme organları ile olmak zorunda değil. Eğer ortamda bir araya gelebilecek atomlar varsa, bunlar birden fazla küçük küme oluşturabilir. Gene geçtiğimiz sene yayınlanan bir çalışmaya göre , araştırmacılar belli özelliklere sahip atomların sıvı bir ortam içerisinde kümelenerek düzenli ve kararlı yapılar oluşturduklarını gösterdiler. Kısacası, sadece canlılar değil, canlı olmayan sistemlerde de bu tür kümelenmeleri ve entropi üretimini görebiliriz. Hal böyle olunca, aslında doğal olarak belli ortamlarda atomların bir araya gelerek düzenli kümeler oluşturduklarını ve bu kümelerin de sürekli olarak entropi üreterek dengeye ulaşmaya çalışan sistem içinde varlıklarını sürdürdüklerini görüyoruz. Dahası, bu sistemler birden fazla olabiliyorlar, sanki üremiş gibi etrafa yayılabiliyorlar. Elimizde bunların gerçekleşmesini açıklayan, denge dışı sistemlerin hareketi üzerine kurulu iyi bir fiziksel kuram da var. Peki, geriye ne kaldı?Yapılan çalışmalar henüz başlangıç aşamasında. Hala daha açıklamamız gereken çok soru var. Bunlardan bir tanesi, matematiksel olarak kendi kendini çoğaltan sistemleri nasıl gösterebiliriz? Şimdiye kadar deneysel olarak gözlemlediğimiz, belli atomların kümelenerek düzenli yapılar oluşturması. Bu yapılar acaba diğer düzenli yapıların oluşmasını tetikliyor mu? Eğer tetikliyorsa, üreme/çoğalma işine de bir çözüm bulmuş oluyoruz. Canlılığın bütün gereklerini sağlamış oluyoruz, ama gene de bu denli karmaşık yapıların ortaya çıkışı üzerine fikirlerimiz hala kısıtlı. Bu noktada belki biraz spekülatif olacak ama, evrim teorisini nereye yerleştirebiliriz? Yeni kuramlarımız ve deneylerimiz evrim ile çelişiyor mu? Açıkçası, şu an için hiçbir çelişki yok. Atom kümelerinin çalışmada gösterilen özelliklerinden bir tanesi de, entropi üretiminin küme boyutu ve kümenin dış etkenlere karşı direnci arttıkça artıyor olması. Bu yüzden, daha fazla entropi üretmek istiyorsak, boyutumuzu da belli bir seviyenin üstüne çıkarmamız gerekiyor. Dahası, bu yapıların oluşmak için dışarıdan bir enerji kaynağına ihtiyaç duyduklarından bahsetmiştim. Dolayısıyla, bu enerji kaynaklarını daha iyi kullanabilen, bu kaynakların özelliklerine uyacak şekilde oluşmuş yapıların diğerlerine göre daha şanslı olacaklarını kestirmek güç değil. Eğer temel görüş güçlünün hayatta kalmasıysa, entropi üreten atom kümelerinde de hem dış enerji kaynakları, hem de ortamda bulunan atomları/molekülleri yapılarına katmak için bir savaş görmemiz olası. Sonuç olarak, ortama en iyi uyum sağlayan kümeler büyümeye ve kendilerine benzer yapıların oluşmasına ön ayak olmaya devam edecek, diğerleri ise ya sistem içerisinde çok küçük roller üstlenebilecek ya da zaman sürecinde sistem içerisindeki enerji ve parçacık dalgalanmalarına yenik düşüp küme yapılarını kaybedecektir. Bu şartlar altında, evrim teorisi hem kurama çok güzel uyuyor, hem de sadece canlıları ilgilendiren bir teori olarak, daha genel bu kuramın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. İşin henüz çok başındayız, ancak bu yeni kuramı ve getirdiklerini doğrulamak veya yanlışlamak için pek çok deneyin mümkün olduğunu ve bunların da hali hazırda yürütülmekte olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar hala yanlışlanma ihtimali olsa da, bu yeni kuramın bilim dünyasında yeni ufuklar açacağı ve çok daha iyi gelişmeleri beraberinde getireceği aşikar."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/01/dosyalar/evren-sadece-joule-ile-odeme-kabul-eder.html", "text": "İlkokulda tarih dersinde öğrenmiştik: Parayı Lidyalılar buldu, çünkü değiş tokuşla yapılan ticaret mekana ve zamana aşırı bağımlıydı. Paranın icadından önce Anadolu'da 1 devenin karşılığı mesela 10 çuval buğdaysa, Arap çöllerinde belki 1 tulum su değerindeydi. Peki sonra ne oldu? İcat edilen paranın değeri kıymetli metallere endekslendi. En kıymetli para mesela altın sikkelerdi, arkasından da gümüş. Bir süre sonra daha az kıymetli madenlerle alaşımlanan altın ve gümüşün düşen değeri yüzünden devalüasyon, daha çok basılan para yüzünden de enflasyon gibi kavramlar peydah oldu. Sonunda her devletin kendi para birimi ve de kur kavramı oluştu. Aynı mal bir devlette 10 birim değerinde iken, bir başka devlette yarı fiyatına olabiliyordu. Bunun ana sebebi ise devletler arasındaki politik ve ekonomik dengeydi, ya da dengesizlik nasıl adlandırırsanız adlandırın. Düşününce insanı en çok şaşırtan şey ise kağıt paraya geçiş oldu. Çünkü o zamana kadar paralarda kullanılan metallerin değeri en azından paranın satın alma gücüyle doğru orantılıydı, ki bunu daha sonra irdeleyeceğiz. Altın ender bulunan bir maden olduğu için kıymetliydi, dolayısıyla satın alma gücü de yüksekti. Diğer taraftan boş bir kağıdın tek başına hiçbir hükmü yokken, kağıt parayı basan devletin gücü ve saygınlığı o kağıda satın alma gücünü kazandırıyordu. Tabii işler bu kadar soyut bir hale bürününce, finansal sistem de suistimale son derece açık bir hale geldi. Günümüzde ise artık dijital, bir başka değişle sanal para kullanılıyor. Yeryüzünde dolaşımda olanın bütün paranın sadece %10'u fiziksel olarak var, kalanı ise sanal. Daha da ilginci, yeryüzündeki toplam para miktarı her geçen dakika artıyor, çünkü insanlar öyle istiyor. Evrenin anayasası fiziktir Size paranın olmadığı, insanların eşit koşullar altında yaşadığı ütopik bir bilimkurgu romanından bahsetmeyeceğim. Bu yazının amacı, alışageldiğimiz para kavramının aslında yanlış temeller üstüne oturtulduğunu ve evrende tek bir değerin geçerli olduğunu hatırlatmak, yani enerjinin. Çünkü evren fizik yasaları tarafından yönetilir ve enerji bunun temel taşlarındandır. Evrendeki toplam enerji sabittir. Enerji ne yok edilebilir, ne de yoktan var edilebilir. Evrende yapılan her işe karşılık bir enerji girdisi varolmak zorundadır. Buna A noktasından B noktasına gitmek kadar, kullandığımız bütün ama bütün ürünlerin üretimi ve hatta kendi varlığımızın devamı da dahildir. Yeryüzünde icat edilmiş bütün alet ve makinaların çalışma prensipleri enerji dengesi üzerine kuruludur . Vücudumuzdaki hücreler bile bu enerji kuralından haberdardır. Bir sonraki öğününüzde yemek yemek yerine sadece su içerseniz, finansal açıdan son derece karlı olan bu davranış size maalesef gereken enerjiyi sağlamayacaktır. Peki evrendeki canlı veya cansız bütün varlıklar sırf bu olguya göre var olup hareket ederken, neden sadece 7 milyar organizmanın dahil olduğu yapay bir paralel sistem geçerli yeryüzünde? Biz hala küresel ısınmanın varlığını tartışaduralım, bütün çevresel kıyametlerin sorumlusu olan günümüz finansal sistemi eninde sonunda değişmeye mecbur, tabii insanoğlu ve doğa daha önce yok olmazsa. Bir para birimi olarak Joule İsterseniz önce yeni para birimimizi tanıyalım: Joule. Joule'un birden fazla tanımı olsa da, bizim için en kullanışlı olanını yazalım. 1 Joule 1 Newton'luk bir kuvvet uygulanarak katedilen 1 metrelik bir mesafe için harcanan enerjidir. Mesela 100 gramlık bir elmayı yerden 1 metre yukarı kaldırırken kazandırılan potansiyel enerji, ya da bu elmanın yere çarptığı anda sahip olduğu kinetik enerji, ya da bu elmanın yere çarpıp durduktan sonra etrafa saçtığı ısı enerjisi gibi. Gördüğünüz gibi, yapılan her iş için bir enerji girdisi vardır ama enerji tür değiştirebilir. Mesela motorlarda yanan benzinden elde edilen kimyasal enerji ısı enerjisine dönüşür. Sonra motordaki ısı enerjisi mekanik enerjiye , daha sonra kinetik enerjiye , en sonunda da tekrar ısı enerjisine dönüşür . Toplam enerji ise her zaman aynı kalır. Bütün bu olayları ve detaylarını ise enerji girdi ve çıktılarını eşitleyerek hesaplayabiliriz. Yazıda bahsedeceğim enerji miktarları milyon ve hatta milyar Joule'lere denk geldiği için MJ (Megajoule, 1 milyon J) birimini kullanacağım. 1 ekmek kaç Joule? Soruda yediğiniz ekmeğin size kazandıracağı enerjiyi, yani besin değerini sormuyorum. Bir somun ekmek üretebilmek için kaç J değerinde enerji sarfetmek gerektiğini soruyorum. Bu hesap aslında oldukça karmaşık. Çünkü unu ekmek haline getirmek için fırında gereken ısı enerjisi kadar, yetişen buğday için harcanan su ve gübreyi elde etmek için harcanan toplam enerji, kullanılan zirai ilacın imalatı için gereken toplam enerji, tarlayı ilaçlayan ve süren traktörün ve de hasadı toplayan biçerdöverin yaktığı benzini elde etmek için harcanan toplam enerji ayrıca toplanan buğdayın değirmende öğütülmesi ve sonra çuvallara konup taşınması için harcanan enerjiler de hesaba katılmak zorunda. Bitmedi, eğer ekmek bir fabrikada üretiliyorsa daha sonra paketlenip, tırlara yüklenip, süpermarketlere dağıtılıyor. Gördüğünüz gibi her adımda daha fazla detay ve masraf ortaya çıkıyor. Finansal olarak bütün bu masraflar tabii ki biliniyor çünkü her bir aşamada bu işi yapan kişi veya firmalar finansal olarak kar etmek zorunda. Aksi taktirde zincirin bir halkası eksik kalır, ekmeği raflarda bulamazdık. Peki kilosu 8 TL olan paketlenmiş, markalı beyaz ekmeğin (somun ekmeğin kilosu da 4 TL) enerji açısından gerçek değeri nedir? 1980 yılında İngiltere'de yapılan bir analize göre paketlenmiş beyaz ekmeğin kilosu 15 MJ'ye mal oluyor . Son otuz yılda gelişen teknoloji sayesinde bu değerin 10 MJ gibi bir değere indiğini tahmin ediyorum. Tek başına bu sayılar pek bir anlam ifade etmediği için bir kilo (1,33 litre) benzinle kıyaslayalım. Büyükşehirlerde bir kilo benzin şu anda 5,7 TL civarında (4,3 TL litre fiyatı). Bir kilo benzinin yeraltından sondajla çıkarılıp, rafineride işlenip, akaryakıt istasyonuna yollanması ise 16 MJ tutuyor . Gördüğünüz üzere, benzin/ekmek fiyat oranı TL olarak 5,7 TL / 8 TL= %71 iken Joule olarak 16 MJ / 10 MJ = %160 çıkıyor. Yani aslında benzinin bize enerji olarak maliyeti ekmekten çok daha fazla. Yalnız, bu hesapta Türkiye'deki benzin fiyatını ele aldık, ki bu diğer ülkelerden daha yüksek. Eğer aynı hesabı ABD için yapsaydık, ekmeğin kilosu 7,3 TL (3,1 USD) benzinin kilosu da 2,4 TL (1,0 USD) olacak, ve benzinin günümüzdeki fiyatı daha da ucuz çıkacaktı (2,4 TL / 7,3 TL = %33, enerji olarak yine %160). Bu hesaplarda ekmek ve benzindeki farklı kar marjlarını tabii ki gözardı ediyorum. Etin kilosu bir dünya para Yukarıda verdiğim ekmek-benzin örneğinde günümüz finansal sisteminin ne kadar manipülasyona açık olduğunu gördük. Ne yazık ki bu buzdağının görünen kısmı. Eğer tükettiğimiz diğer gıdaların da enerji masrafını incelersek ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. - Küresel ısınmanın önemli sebeplerinden biri olan modern tarım ve hayvancılığı daha önce incelemiştik. Tahmin edeceğiniz gibi hayvansal gıdaların üretimi maalesef son derece pahalıya mal oluyor. Unesco'nun raporuna göre dana etinin kilosu 387 MJ değerinde *. Benzer şekilde, yumurtanın kilosu 221 MJ iken hindinin kilosu 75 MJ, yani hindi eti dana eti veya yumurtaya kıyasla daha çevre dostu. - Yaprakları ve koçanları ayıklanmış mısırın kilosu ise 4 MJ tutarında . Bu kadar hesaplı bir gıdayı etil alkole çevirip araç motorlarında yakmak ise ne kadar akıllıca, yorum sizin. - Bir kilo paketlenmiş beyaz ekmek için yukarıda tahmini 10 MJ demiştik. - Bir kilo çizburger ise 54-154 MJ arasında bir değer biçilmiş . Hesabı yapanlar üretim yönteminin maliyeti çok etkilediğini belirtiyorlar, ama bana göre üst sınır akla daha yatkın geliyor. Eğer burgerin yarısını ekmek (kilosu 10 MJ), kalan yarsını da dana eti (kilosu 387 MJ) olarak farzedersek, kendi hesabımızla zaten kilogram başına 199 MJ değerine ulaşıyoruz. Bunun üstüne bir de eti pişirmek için gereken enerji ve pişerken kaybedilen su miktarından ötürü azalan ağırlık var. Dolayısıyla bir kilo pişmiş çizburger en az 150 MJ değerinde olmalı. - Şu hesaplara göre çeşitli gıdaların MJ cinsinden değerlerini biliyoruz. Eğer bir gıdanın şu anki fiyatını doğru kabul edip, referans alırsak, diğer gıdaların olması gereken satış fiyatlarını enerji masraflarına göre oranlayarak tahmin edebiliriz. Bu yüzden mısırı referans olarak seçtim. Mısırın hem enerji açısından az masraflı, hem de yüksek besin değerine sahip bir ürün olduğunu biliyoruz. En azından et veya kahve gibi yüksek derecede enerji israfına yol açan bir gıda değil. Eğer koçansız mısırın kilogram satış fiyatını 0,8 TL alırsak (0,60 TL koçanlı satış fiyatı, koçan ağırlığı da %25e denk geliyor) şu tablo karşımıza çıkıyor: Gördüğünüz gibi hayvansal ürünlerin doğaya masrafı yüksek ve günümüzdeki fiyatları olması gerekenden daha ucuz. Yalnız bu hesaplarda gözardı etmek zorunda kaldığım önemli finansal konseptler var. Mesela her üründeki kar marjı aynı değil. Ya da her ürüne talep aynı değil. Ayrıca burada sadece enerji girdisini konuşuyoruz, ki bazı ürünlerde insan emeği ön plana çıkıp, masrafları daha da arttırabilir. Altın ne kadar kıymetli? Gıdalardan sonra malzemelere dikkat çekmek istiyorum. Günümüz sanayisinin temel taşlarından çelik ise çok önemli bir yere sahip. Bütün dünyada çelik üretimi için harcanan enerji, metalden plastiğe, camdan çimentoya kadar üretilen bütün malzemeler için harcanan enerjinin %30'una denk geliyor. Eğer geri dönüşümlü malzeme kullanılmazsa çeliğin kilosu ise 25 MJ'ye mal oluyor. Plastiklerin kilosu 80 MJ enerji gerektirirken, gümüşün kilosu 631 MJ, altının kilosu ise 126000 MJ enerji girdisi gerektiriyor. Şampiyon ise platin; kilosu tamı tamına 316000 MJ değerinde. Diğer taraftan, odunun kilosu 10 MJ, çimentonun kilosu ise 5 MJ kadar . Peki bu rakamlar günümüz fiyatlarıyla ne kadar örtüşüyor? Aşağıdaki tabloda çeşitli malzemeler için kilogram TL fiyatlarını ve harcanan enerji miktarlarını kıyaslanıyor. Eğer bu değerleri çeliğinkine oranlarsak, şu sonuçlar çıkıyor: Gördüğünüz gibi çimento ve odun çeliğe kıyasla makul fiyatlara sahipken, kıymetli madenler olması gerekenden çok daha pahalı. Mesela gümüş çelikten 7867 kat değil de, 25 kat daha pahalı olmalı. Eğer bu malzemeler makine ve cihazlarda kullanılacaksa tabii başka kıstaslar da göz önüne alınmak zorunda. Mesela uzun ömürlü ama daha pahalı bir malzeme kullanılıp, daha ucuz malzemeyle yapılan kısa ömürlü tasarımlar ortadan kaldırılır ve kaynak israfının önüne geçilmiş olunur. Ne yazık ki, son 50 yıldır sanayi bu mantıkla işlemiyor. Şirketler ve emirlerindeki mühendisler tasarımlarını özellikle kısa ve orta ömürlü tutuyor ki, otomotiv gibi yedek parça ve servis sanayinin belkemiğini oluşturduğu sektörler yaşamlarını rahatça devam ettiriyor. Bu da başka bir yazının konusu olsun. Dayanklı ev eşyaları Son olarak yaşamımızda çok önemli bir yer tutan elektrikli ev aletlerini sunacağım. Çeşitli ev aletlerinin ve elektronik cihazların içerdiği malzeme miktarlarına göre toplam enerji maliyetleri hesaplanmış . - Saç kurutma makinesi en hesaplı ürünlerden biriyken (tanesi 79 MJ), dizüstü bilgisayar oldukça masraflı (tanesi 3140 MJ). Çamaşır makinesi ise bilgisayardan daha fazla enerji girdisi gerektiriyor (tanesi 3900 MJ) çünkü daha çok miktarda çelik içeriyor. Buzdolabının tanesi 5900 MJ tutarken, fotokopi makinası 7924 MJ enerji gerektiriyor. Gerçek hayatta ise bir bilgisayar bir çamaşır makinesinin en az iki katı fiyatında. - Ev eşyalarının üretiminde enerji maliyetleri önemli gibi gözükse de, ömürleri boyunca harcadıkları enerji asıl can alıcı nokta. Ev aletlerinin birim enerji maliyeti ömürleri boyunca tükettikleri toplam kullanılan enerjinin ancak %5-%12si kadar. Kalan enerji sarfiyatı ise çalışma sürecine ait. Dolayısıyla, etkin tasarım ve randımanlı enerji sarfiyatı son derece önemli. Mesela, son 5 yıllık yeni teknolojiye sahip, randımanlı bir çamaşır makinesinin doğaya maliyeti 20 yıllık emektar bir makineninkinden çok daha az. Aynı şeyi maalesef buzdolapları ve klimalar için söylemek zor. Bu ürünlerin teknolojileri enerji sarfiyatı açısından son 20 yıldır yerinde sayıyor . - Bilgisayarlarda ise LCD ekranlara geçiş sanırım vurgulanması gereken en önemli nokta. Aksi taktirde, her yıl yeni bir bilgisayar almanın hiçbir anlamı yok. CRT diye tabir edilen tüplü monitörler ise LCD'lerden çok daha fazla enerji harcıyor . Size yukarıdaki örneklerde mümkün olduğunca açık ve tarafsız bir tablo çizmeye çalıştım. Amacım, günümüzdeki fiyat dengesizliğini ve bundan kaynaklanan doğa düşmanı üretim tüketim sorununu enerji girdi miktarlarını kullanarak göstermekti. - Bu dengesizliğin en büyük sorumlusu olarak fosil yakıtlarından elde edilen enerjiyi suçlayabiliriz. Modern yaşam fosil yakıtlara o kadar bağımlı ki, petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki en ufak dalgalanma en güçlü ülke ekonomilerini ve sanayilerini bile etkiliyor. Ziraatten madenciliğe, taşımacılıktan enerjiye her sektör fosil yakıtlarına göbekten bağlı. Maalesef bu aşırı bağımlılık bazı ürünlerde yapay olarak düşürülen fiyatlarla yumuşatılmaya çalışılıyor. - Bu sebepten dolayı yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmek ve orta vadede bütün enerji ihtiyacımızı bu kaynaklardan sağlamamız şart. Tabii bu demek değil ki bu yenilenebilir kaynaklardan gelen enerji bedava. Güneş panelleri ve rüzgar değirmenleri hem ucuz yatırımlar değiller, hem de randımanlarının arttırılması gerekiyor. Çözüm ise gereken araştırma fonları ayırıp bu teknolojileri kullanışlı bir seviyeye yükseltmekte. - Söz petrolden açılmışken devam edelim. Petrol sadece enerji kaynağı değil bizim için, aynı zamanda modern yaşamda kullandığımız birçok malzeme için temel hammadde. Düşününce aşırı bir miktar gibi görünse de, dünyadaki bütün ürün ambalajlarında kullanılan plastik çıkarılan petrolün aslında %2si kadar bile değil . Kalan %98 küsürü ise enerji, ısınma ve taşıma için yakılıyor! - Fosil yakıtlarının yanması karbon emisyonu ve küresel ısınma sorunlarını da beraberinde getiriyor. Aslında durup düşünürsek, oluşması milyonlarca yıl süren fosil yakıtlarını birkaç asırlık bir süreç içinde bitiriyoruz. Bu hem enerji hesabı açısından kelimelerin tasvir edemeyeceği bir savurganlık, hem de doğanın dengesi için çok büyük bir tehlike. Ürün fiyatlarını harcanan enerji miktarlarına göre endekslemek ne zaman mümkün olur bilemem, ama doğa dostu bilinçli bir tüketici olmak sizin elinizde. Arabanızı mümkün olduğunca az kullanıp, toplu taşımaya yönelirseniz, et ve hayvansal gıda tüketiminizi azaltırsanız, işlenmiş ve paketlenmiş ürün yerine yerel ve doğal ürünleri tüketirseniz ve evinizdeki enerji sarfiyatını azaltırsanız hem kendiniz hem de bütün dünya için bir iyilik yapmış olursunuz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/01/dosyalar/karizmatik-ses-kulturel-ve-fiziksel-izler-erdogan-ve-kilicdaroglu.html", "text": "Çağrı merkezini aradığımızda telefonun ucundaki ses bize bir şekilde karizmatik gelir, güven verir, aklımıza takılabilecek olası soru işaretlerini oracıkta yanıtlayıverir. Acaba Fransızlar da çağrı merkezini aradıklarında telefonun diğer ucunda Merhaba! diyen sesin karizmatik olduğunu düşünüyorlar mıdır? Çağrı merkezlerinin, işe almada sözcüklerin üretimindeki diksiyona bağlı olmak koşuluyla belirli bir ses kriteri üzerinden yaklaşım benimsedikleri bilinir. İşte bu tür seslerin üzerindeki karizmatik izleri betimlemeyi amaçlayan çalışmaların en temelde iki bulgusu var: Karizmatik sesler kültürel ve fiziksel dinamiklere sahip. Yani kültürlerin fertleri farklı karizmatik ses algılarına sahip olurlarken, bu algılar da sesin yoğunluğu ve ses kıvrımlarının saniyede gerçekleştirdiği titreşim çerçevesinde şekilleniyor. Yukarıdaki çağrı merkezi kurgusu bizim için karizmatik ses betimlemesinde en çıplak örnek olarak verilebilir. Yani, telefonda konuştuğumuz kişinin sesi, giysileri ve davranışları, sesi karizmatik olarak destekleyen özelliklerden arınmış durumda. Bizimle konuşan kişinin neyi giyip giymediği o sesi algıladığımız anda pek önem taşımıyor. Televizyonlardaki haber spikerlerine bakarsak çıplaklık durumu biraz daha giydirilmiş oluyor ve karizmatik sesin yanına sandalyenin üzerinde oturan biri, tabi onun da masa seviyesinin üstünde ekrana taşınan ve ciddiyet belirten giysilerini görüyoruz. Peki ya boylu poslu, bir sahneden binlerce insana seslenen, yeri geldiğinde sahne üzerinde gezinen kişiler? Evet, onların pantolonlarını ve eteklerini görebiliyoruz, karizmatik sesin yanında boylu poslu desteklerle oluşturulan göstergelere de ulaşmış oluyoruz. Bu yazıda karizmatik olarak bildiğimiz sesleri inceleyeceğiz. Seslerini inceleyeceğimiz kişiler ise ikinci paragrafta bahsedilen, televizyonlarda boylu poslu görmeye alışık olduğumuz iki kişi: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu. Aşağıdaki bölümlerde önce karizmatik sesi tanımlayacağız ve bu sırada bir sesi karizmatik olarak algıladığımız kültürel ve fiziksel dinamiklere bakacağız. Bir sonraki aşamada Türkçenin konuşulduğu kültürün karizmatik ses betimlemelerini yapıp, bu kriter üzerinden Erdoğan'ın ve Kılıçdaroğlu'nun sesinin karizmatik olup olmama durumunu ele alacağız. Geçtiğimiz Ekim ayında Acoustical Society of America'da sunulan bir çalışma üzerinden yola çıkarak benzer bir incelemeyi verdiğim Sesbilgisi ve Sesbilim II dersinde öğrenci arkadaşlarla birlikte yapmıştık. Şu an okumakta olduğunuz yazı bu çerçevede yöntembilimsel olarak ilgili çalışmayı merkeze alıyor. 1. Karizma nedir? Kültürel ve fiziksel izler Sokrates (MÖ 469-399) karizmayı; görselliği, aklı ve fiziği alışılmışın dışında kullanarak diğerlerini yönetebilen liderlere ait bir özellik olarak betimlemiş. Weber ise bu durumu, lider olarak tanınırlığa sahip olabilecek bir bireyin alışılmışın dışında insanüstü özelliklere sahip olması olarak tanımlıyor . Yine, karizmanın kattığı insanüstü özellikle liderlerin güven ve bağlılık arasında bulunan bir lider ekolünü yarattığını da ekler. Bu çerçevede bakarsak, bir liderin iletişimde kullandığı dil-dışı göstergeleri, yani görselliği , oluşturduğu metinde düşüncesini sözlü ya da yazılı olarak kitlesine aktarış biçimini, aklını ve bu ikisini birleştirerek ortaya koyduğu fiziksel bütünlüğün karizmatik olmak adına atılmış adımlar olarak değerlendirebiliriz. İlk bölümün hemen öncesinde adı geçen makaleye değinmek gerekiyor. Rosario Signorello sesin akustik özellikleri, yani sesin ortamdaki yayılım süreci üzerine çalışmalar yapan bir araştırmacı ve akademik geçmişi karizmatik ses, ses ve kültürel-fiziksel izler üzerine verdiği yayınlardan oluşuyor. Bu konular çerçevesinde gerçekleşen ilgi alanı, Signorello'nun aklına sağcı İtalyan politikacı Umberto Bossi'nin 2004'te yaşadığı felç sonrasında sürekli bir konuşma güçlüğü yaşamasının ardından ortaya çıkmış. Felç öncesinde Bossi, kitlelerce daha otoriter ve karizmatik bir sese sahip olarak algılanırken felç sonrasında bu durum daha masum, iyilikçi ve uysal bir ses tonuna dönüşmüş. Takip eden yıllarda Signorello, farklı araştırmacılarla farklı politikacı verileri üzerinde çalışarak karizmatik sesin fiziksel etmenleri üzerine yoğunlaşmış ve bir süre sonra da bu işin içinde ciddi bir kültürel algı olduğunu, insanların da karizmatik ses algısını her kültürde farklı bir şekilde yansıttığını fark etmiş. Aşağıdaki videoda Bossi'nin felç öncesi ve felç sonrası gerçekleştirdiği konuşmalardan iki küçük kesit bulunmakta: Karizmatik sesin kültürel izlerini nasıl ölçeriz diye merak ediyorsak, Size göre Türkiye'de en karizmatik sese kim sahip? sorusu üzerinden yapacağımız küçük bir anketin bizi ortak sonuçlara götüreceğini rahatlıkla görebiliriz. Anket öncesi şu Ekşisözlük başlığına göz atabiliriz. Bağlantıdaki konuya baktığımızda, yazarların hemen hemen benzer isimlerin seslerini karizmatik bulduğunu görüyoruz. Benzer şekilde, Signorello'nun çalışmalarına baktığımızda, Fransızların İtalyanlara göre daha kısık ve daha tok sesi karizmatik olarak algıladıklarını görüyoruz. Bu durumda Fransızlar karizmatik liderlerinde tedbirli olmak, sakinlik, güven ve adalet ararlarken İtalyanlar gür ses tonuna sahip karizmatik liderlerinde otoriter, tehditkarlık ve kararlılık arıyorlar. Hatta durum öyle ki bu kültür-karizmatik ses algısı üzerinden yapılan farklı çalışmalar liderlerin seslerin o kültürün karizma algısına göre yönlendirebileceğini söylüyor . Yani karizmatik ses eğitimi almak mümkün. Bu çerçevede verilen kültür-karizmatik ses ilişkisi dahilinde, Türkçenin konuşulduğu kültür içinde, Acaba kimin sesi karizmatik? sorusunun yanıtıyla içinde bulunduğumuz kültürün karizmatik ses algısını elde edebiliriz. Böyle bir algıyı ortaya çıkarmak için ders verdiğim sınıflarda ve Twitter üzerinde arkadaşlarıma sorular yönelttim ve şu an çoğumuzun aklından geçen kişiler listelendi: Nejat İşler, Haluk Bilginer, Selçuk Yötem, Müşfik Kenter, Ege Aydan, Mehmet Aslantuğ, Tuncel Kurtiz... İşte bu kişilerin seslerini fiziksel olarak incelediğimizde kültürel bağlamda karizmatik bulunan seslerin fiziksel betimlemesini yapmış ve içinde bulunduğumuz kültürün karizmatik ses eşiğini ortaya çıkarmış oluyoruz. Peki, elde ettiğimiz karizmatik ses eşiğini nasıl tanımlayacağız? Signorello, 10 yıla yakın süredir yaptığı çalışmalarda ortaya konuşma çeşitliliğine dair bir profil çıkarmış. Bu profili, basit bir x y dağılımını ele aldığımızda, x uzantısı için sesin şiddetini ve y uzantısı için de sesin titreşimini belirleyerek elde edebiliriz. Bir sesin desibel cinsinden değeri bize o sesin ne kadar güçlü ve şiddetli çıktığını söyler. Bir sesin hertz cinsinden değeri ise sesin üretimi sırasında ses kıvrımlarımızın saniyede gerçekleştirdiği sinüs dalgasıvari görüntüsü üzerinden hesaplanır ve bize temel frekansı verir. Aşağıdaki x-y dağılımı bize bir sesin dB ve Hz cinsinden profilini veriyor: Buraya kadar yaptığımız şey, karizmatiklik, duygusal konuşma vb. içeriklerdeki ses profillerini dB ve Hz cinsinden çıkarmak ve karşılaştıracağımız diğer sesler için bir ölçü çıkarmaktan ibaret. Yukarıdaki Şekil 1'e baktığımızda, x-y dağılımı üzerinde her bir konuşma birimi için gerçekleşen dağılımın, sonraki bölümlerde ses profili çerçevesinde yorumlayacağımız alan olduğunu görüyoruz. 2. Türkçede karizmatik ses eşiği Karizmatik ses eşiğini ortaya çıkarmak için kullandığım sesler: Nejat İşler, Selçuk Yöntem, Ege Aydan, Atilla Olgaç ve Mehmet Aslantuğ. Sesler için erişim bağlantıları kaynakçanın altında mevcut. O zaman aşağıdaki x-y dağılımlarına bakarak Türkçe konuşan ve Türkçenin konuşulduğu kültürde yaşayan bireylerin karizmatik ses algıları şöyle: Beş kişiden 34 ses parçasının incelendiği yukarıdaki Grafik 1'de, Türkçe konuşucularının seslerini karizmatik buldukları kişilerin ses profillini görüyoruz. Profilde 50 dB 70 Hz ve 100 dB 150 Hz aralığında gerçekleşen bir eşik var. Bu fiziksel betimleme bize bir kişinin bu ses aralıklarında konuştuğunda, Türkçenin konuşulduğu kültür çerçevesinde karizmatik sese sahip bir kişi olarak algılanacağını gösteriyor. Alanda yapılan çalışmalara bakıldığında karizmatik ses eşiğinin bağlam temelli gerçekleştiği belirtilmekte . Bu çerçevede yukarıda ses profillerini aldığımız kişilerin bağlamını hemen vermek gerekiyor: Reklamlar. Reklam diline yönelik yapılan çalışmalar, reklamların ikna edici dil kullanımları gerçekleştirdiğini belirtir . Bu çerçevede Nejat İşler, Selçuk Yöntem, Ege Aydan, Atilla Olgaç ve Mehmet Aslantuğ'un incelenen ses kayıtlarının birer reklam metni ve ikna edici söylem olduğunu belirtmek önemli. Yine, politikacılar da topluluk önünde yaptıkları konuşmalarda sıklıkla ikna etme yöneliminde bulunan söylem kullanırlar ve topluluk karşısında yapılan politika konuşmaları ve reklamlar bu yönüyle birbirine benzemektedir . Bu durumu Türkçe metinler üzerinden verilen reklamlarda da görmek mümkün . Örneğin politikacıların sokakta ya da televizyonlarda verdikleri röportajlar daha çok bilgi vericidir. Miting, kalabalık karşısında konuşma bağlamında yaptıkları konuşmalar ise genellikle ikna edici stratejiler içerir, bilgilendirme eğiliminde bulunmazlar. İncelemeye bu çerçevede bakarsak, karizmatik ses profillerinin konuşmanın gerçekleştiği bağlama göre değiştiği temelinden yola çıktığımızda elimizdeki reklam seslendirmelerinin ve politikacıların kalabalık karşısında yaptıkları konuşmanın hemen hemen benzer dinamikleri içerdiğini, yani ortak bağlamlarda ikna amacıyla gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bu temel betimleme, bu yazıda incelenen seslerin en belirgin ortak özelliği olan bağlam temelinde gerçekleşiyor. Şimdi sıra yazının temel sorusunda: Hangisi daha karizmatik sese sahip: Erdoğan mı yoksa Kılıçdaroğlu mu? Erdoğan'ın ve Kılıçdaroğlu'nun bu incelemeye birlikte dahil edilmesinin nedeni verinin teknik koşulları olarak verilebilir. Bunun için belirli kriterlerimiz var. İlk kriter seslerini karşılaştırmalı olarak inceleyeceğimiz kişilerin aynı ortamda ses kaydını vermeleridir. Yani, mikrofon, ortam sesi, dış etkenler hemen hemen birbirine yakın olmak durumunda. Bu yüzden incelenecek verinin seçiminde odak biraz daralıyor. Yine, neden Erdoğan ve Kılıçdaroğlu inceleniyor da Bahçeli burada yok? sorusunun yanıtı da bu ilk kriterde bulunuyor. Çünkü Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli arka arkaya aynı ortamda, aynı mikrofonda konuşma yapmamışlar. Mikrofonun ve ortamın farklı oluşu, karizmatik ses profillerini almamızda değişken oluşturur ve sesin dB ve Hz cinsinden aldığımız niceliklerinde yapacağımız genellemeyi engeller. 3. Politikacılar ve karizmatik ses Politikacıların sahip oldukları karizmatik sesler üzerinde yaptığı çalışmalardan birinde Signorello, Napoli belediye başkanı Luigi de Magistris, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande ve dönemin Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Incio Lula da Silva'nın seslerini kültürel ve fiziksel değişkenler çerçevesinde üç farklı bağlamda incelemiş. Bir sonraki bölümde bulunan inceleme için yüzeysel bir karşılaştırma olması amacıyla aşağıda bu üç kişiye ait topluluk konuşması karizmatik ses profillerini yerleştiriyorum. Adı geçen politikacıların topluluk konuşmalarına dair ses profillerini vermemin nedeni bu yazı çerçevesinde incelenen verilerin çevresini temizlemek, yani tutarlılığı sağlamak. Bir politikacının monologlarda farklı, röportajlarda farklı ses tonlarını kullanması doğaldır ve bu tamamen o kişinin bu işleri yaparken benimsediği iletişimsel amaca bağlıdır. O zaman şöyle diyebiliriz: Kişilerin karizmatik ses profilleri gerçekleştirdikleri konuşmanın amacına göre değişiklik gösterir (Farklı iletişimsel amaçlar dahilinde gerçekleşen ses profilleri için bkz: Signorello ve Demolin, 2013) . 4. Karizmatik ses: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu Bu bölümde Erdoğan'ın ve Kılıçdaroğlu'nun aynı ortamda ve aynı teknik donanımlar tarafından kaydedilen konuşmalarını, 2. bölümde elde ettiğimiz Türkçedeki karizmatik ses profili çerçevesinde yapılan analizini göreceğiz. İncelenen ses aşağıdaki videoda bulunmakta: Yukarıdaki videoda sesleri incelenen iki kişinin aynı video parçası içinde bulunması, aynı video paylaşım ortamında sunulması , aynı teknik donanımlarla kaydedilmesi gibi unsurlar seslerin niteliklerinin eşit durumlarda bulunması açısından önemli. Yine, 2. bölümde incelenen ses kayıtlarının da bu bölümde yapılan incelemelere ait ses kayıtlarıyla aynı niteliklere sahip olması gerekiyor. Bu değişkeni Audacity yazılımı ile alt ve üst sınır çerçevesinde sabitlediğimi belirtmem gerekiyor. Ses şiddeti ve frekans aralığını Praat yazılımı ile almak mümkün. Yine, eğer elinizde bir desibel ölçer yoksa bunu Praat programı ile şu önemli noktayı dikkate alarak kolaylıkla gerçekleştirebilirsiniz. Videoda bulunan Erdoğan'ın ve Kılıçdaroğlu'nun sesleri, incelemenin rahatlıkla genellenebilmesine olanak sağlayan uzunlukta değil fakat geniş kapsamlı bir çözümleme açısından fikir verici bir özelliğe sahip. Bu iki kişinin ayrı ayrı karizmatik ses profillerinin belirlenmesi için incelenen birimleri şöyle verebilirim: konuşma başlangıcı, sözce içinde sesin en yüksek ve en düşük olduğu yerler, bağlaçlar, söylem belirleyicileri , sözce vurgusu ve konuşmanın sonlandığı yerler. Yukarıdaki altı birim çerçevesinde Erdoğan'ın karizmatik ses profilini aşağıda görebiliriz: Erdoğan'ın ses profiline ilk baktığımız anda görünen durum, sesinin Bölüm 2 çerçevesinde elde ettiğimiz karizmatik ses algısı dışında olduğu. Bunun yanında dB100> ve Hz100> bölgesinde bulunan dört konuşması ise karizmatik ses nitelemesinde bulunabileceğimiz türde. Bu konuşma parçacıklarına baktığımızda yani, tabi gibi konuşma akışını yönlendirme, değiştirme, düzenleme işlevine sahip olan söylem belirleyicilerini görmek mümkün. Bu yazı çerçevesinde incelenen sınırlı verinin dışına çıkıp daha yığın verilerle iyi bir betimleyici çalışmanın araştırma sorusu olabilir bu bulgu. Karizmatik ses eşiğinde bulunan beş birimle ilgili yüzeysel olarak söyleyebileceğim şey, retorik güç ya da konuşma eğitimi almış olmak gibi bir düşünceyle eşleşiyor. Aşağıda ise Kılıçdaroğlu'nun ses profili bulunuyor: Yine, Kılıçdaroğlu da 2. Bölümde elde ettiğimiz Türkçenin karizmatik ses algısı dışında. Sesinin Erdoğan'a oranla daha az şiddette fakat daha titreşimli çıktığını söyleyebiliriz. Ses titreşim sıklığının, yani ses kıvrımlarımızın konuşma üretimi sırasında saniyede yaptıkları titreşim, tur çerçevesinde elde edilen bu değer, daha tartışmacı bir tutumun göstergesi olabiliyor. Bunu da temel olarak incelenen konuşmada Kılıçdaroğlu'nun Erdoğan'dan sonra sahneye çıkması ve ona yanıt vermesine bağlayabilirim. Çalışmadaki verilerin dışında kalmak koşuluyla Kılıçdaroğlu'nun benzer bağlamda yaptığı birkaç konuşmayı daha inceledim. İncelediğim bu konuşmalardaki profilin bu yazı çerçevesinde incelenen ses kayıtlarıyla benzerlik gösterdiğini söyleyebilirim. 5. Sonuç Bu yazı, verdiğim Sesbilgisi ve Sesbilim II dersinde öğrenci arkadaşlarla yaptığımız sınıf içi veri çözümlemesi dahilinde elde ettiğimiz temel bulgulardan oluştu. Türkçe konuşulan bir kültürde, Türkçe üzerinden verilen söylemlerin karizmatiklik algısını bulduk ve bu algıyla Erdoğan'ın ve Kılıçdaroğlu'nun aynı ortamda yaptığı konuşmayı karşılaştırdık. Bölüm 2'de verilen bu kültürel-fiziksel karizmatik ses profilinin Erdoğan ve Kılıçdaroğlu tarafından uygulanmadığını, yani toplumun bu iki politikacıyı ses çerçevesinde karizmatik olarak algılamadığından bahsettik. Elde edilen bu bulguları politikacılarımızın karizmatik sese sahip olmadıkları yönünde bir iz olarak kabul ediyorum. Yazının ilgili bölümlerinde de belirttiğim gibi incelemede, incelenen veri sayısı çerçevesinde bir sınırlılık var. Benzer bir yaklaşım teknik değişkenler sıfırlanarak daha büyük veriler üzerinden getirilebilir ve daha genellenebilir bulgular elde edilebilir. ___ KAYNAKÇA Power, Domination, Legitimation and Authority | 28/12/14 tarihinde http://uregina.ca/~gingrich/o12f99.htm adresinden erişildi Cara, C.T., ve diğ. (2012). Voice pitch influences voting behavior. Evolution and Human Behavior 33. ss 210-216. Signorello, R., D'Errico, F., I. Poggi, and D. Demolin. (2002). How charisma is perceived from speech. A multidimensional approach, in ASE/IEEE International Conference on Social Computing , , pp. 435 440, September 3-6. R. Baken and R. Orlikoff. (2000). Clinical Measurement of Speech and Voice. San Diego, USA: Singular Publishing Group Inc., 2nd revised ed. Poggi, I. (2005). The goals of persuasion, Pragmatics & Cognition, vol. 13, no. 2, pp. 297 336. Lakoff, R.T. (1982) Persuasive discourse and ordinary conversation, with examples from advertising talk. Georgetown Washington. D.C.: In D. Tannen . Analyzing discourse: Text and University Round Table on Language and Linguistics. Georgetown University Press.. 25-42. Özyıldırım, I. (1993). Reklam diline dilbilimsel bir bakış. Edebiyat Fakültesi Dergisi 10:1. ss.231-245. Signorello, R. ve Domelin, D. (2013). The physiological use of the charismatic voice in political speech. Interspeech ISCA 2013. 25-29 Ağustos. Lyon, Fransa. Signorello, R. (2014). The biological function of fundamental frequency in leaders' charismatic voices. Acoustic Society of America 136, 2295. İncelenen seslere ait bağlantılar Atilla Olgaç: Bağlantı Ege Aydan: Bağlantı Mehmet Aslantuğ: Bağlantı Nejat İşler: Bağlantı Selçuk Yöntem: Bağlantı"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/01/dosyalar/yurttan-resler-korosu.html", "text": "Genelde rüzgarın varlığının farkına sıcak bir yaz gününde bizi hafiften serinlettiğinde varırız. Çünkü rüzgar tıpkı hava gibi görünen bir şey değildir. Hele Ege kıyılarındaysanız akşam üzeri denizden kıyıya tatlı bir meltem başlar. Bugün o tatlı rüzgara Ege'de imbat deniyor. Kendi memleketim de olan Mersin şehir merkezinin yerinde antik dönemde Zephyrion isminde antik bir kent varmış. Zephyrion eski Yunanca denizden gelen tatlı esinti demek. Şimdi betonlaşmadan o esinti iç kesimlere ulaşamasa da yaz öğleden sonraları sahile indiğinizde o rüzgar halen yüzünüzü okşar. Bir de Mersin'de insanlar sıcak ve nemli boğucu yaz gecelerinde balkondan içeri girip uyumak için gece yarısını beklerler. Mersinlilerin deyimiyle havanın dönmesi gerekir. Çünkü gece yarısından sonra gündüzün aksine esinti karadan denize doğru olur. Bu yüzden insanlar Mersin'de ev alırken evlerinin kuzey-güney cephe olmasına çok dikkat eder ki gündüz ve gece deniz ile kara arasındaki rüzgar ile evlerini serinletebilsinler. Rüzgarlar nasıl oluşur? Gerekli enerjisini güneşten alan bir ısı makinesi olarak nitelenebilecek atmosferde ısıl potansiyel farklara sahip olan hava kütleleri, daha soğuk ve yüksek basınç alanı olan bir noktadan, daha sıcak ve alçak basınç alanına hareket eder. Isı enerjisinin kinetik enerjiye dönüştüğü bu doğa olayındaki hava kütlesi hareketine rüzgar denir (Özdamar, 2000). Basitçe söylemek gerekirse soğuk bölgelerden sıcak bölgelere bir hava akımı oluşur ve akıma da rüzgar denir. Okul yıllarımız boyunca en az Akdeniz'de yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık ve yağışlı geçer cümlesi kadar iyi ezberlediğimiz bir cümle daha vardır. Karalar denizlere göre daha çabuk ısınır ve soğur. İşte Mersin'de gündüzleri denizden karaya, gece ise karadan denize esen bu meltemlerin sırrı bu basit ilkokul bilgisi cümlesinde yatmaktadır. Karalar denizlere göre daha hızlı ısındığı için daha sıcak olurlar ve üzerlerinde alçak hava basıncı oluştururlar. O sırada deniz daha soğuk olduğu için üzerinde oluşan yüksek hava basınç alanından karalar üzerindeki alçak hava basıncı alanına doğru bir akım olur ve meltemler böyle oluşur. Gece ise kara hızlıca soğuduğundan ve bu soğuma gece yarısını bulduğundan Mersinlilerin havanın dönmesi dediği şey gerçekleşir ve bu sefer de yüksek basınç alanı olan karalardan henüz hala soğumamış ve alçak hava basıncı alanı olan denizlere doğru bir akım başlar. Böylelikle rüzgarlar oluşur ve ortaya bir enerji çıkarırlar. Harman İnsanlık tarihinde rüzgarın kullanım alanlarına baktığımızda aklımıza ilk yelkenli gemiler, yel değirmenleri ve yel değirmenlerinin geliştirilmiş hali olan bugünkü rüzgar elektrik santralleri akla gelir. Oysa insanlığın rüzgardan faydalanmaya başlaması yerleşik hayata geçmesi ve tarım devrimi gerçekleştirmesi kadar eskidir. Rüzgarı ilk kullandığımız mecra ne yelkenlerdi, ne yel değirmenleri idi. İlk kullandığımız zamandan bugüne aradan 12.000 yıl geçmesine rağmen benim neslim belki de rüzgarın ilk defa insanlar tarafından nasıl kullanıldığını görmüş nesillerden biridir. Köy çocuğu olanlar bilir. Bölgesine göre Temmuz Ekim ayları arası harman kaldırma zamanıdır. Biçilen buğdayın üzerinden at ya da öküzün çektiği döğen denilen aletle geçilir, döğenin altındaki kesici taşlar sapları ve başakları ayırır. Saplarından ayrılan başaklar harman yeri denilen yere toplanır. Saman ve daha sonra un ya da bulgur elde edeceğimiz buğday taneleri bir aradadır. Yaba denilen ve çatala benzeyen tahta bir aletle bu buğday-saman karışımı havaya savrulur. Hafif olan saman rüzgarın etkisiyle uçar gider, daha ağır olan buğday taneleri ayağımızın dibine düşer. Eğer rüzgar olmasaydı harman kaldıramayacak, besin üretimini arttıramayacak ve bugünkü çok karmaşık siyasal sistemlerini oluşturduğumuz yola belki de hiç çıkamayacaktık. Yelkenli Tekneler Rüzgarın uygarlık tarihinde en görünür hale geldiği kullanımlarından bir diğeri ise yelkendir. Antik çağlarda herhangi bir makine olmadığından sisteme enerji girişi ancak insan kas gücü ya da evcilleştirilen hayvanların kas gücü ile sağlanabiliyordu. Denizlerde bu kölelerin kürek çekmesi şeklinde gerçekleşiyordu. Fakat kölelerin kürek çekebilmeleri için beslenmeleri gerekliydi. Bu da sisteme enerji temini için yine bir maliyet doğuruyordu. Oysa rüzgarın hiçbir maliyeti yoktu. İnsanlar ilk yelkenli tekneleri uygarlık tarihinin de birçok ilkini barındıran Mezopotamya'da kullanmaya başladılar. Bilinen ilk yelkenli tekne tasviri M.Ö. 5500-5000 yıllarına tarihlenen ve Kuveyt'te bulunan bir disk üzerine yapılmıştır (Carter, 2006). Vikingler binlerce kilometrelik yolu küreklerle ve basit bir kare yelken düzeneğiyle almışlardır. Kare yelken arma, her ne kadar sadece rüzgarın arkadan geldiği seyirlerde kullanılabilir olsa da, daha sonraları Avrupa ülkelerinde yaygınlaşmıştır. Arap denizciler verimli rüzgar kullanımını sağlayan büyük üçgen yelkenini geliştirdiler. Bu yelken teknenin rüzgara karşı gitmesine olanak veriyordu ve kare yelkene göre daha hızlıydı. Kare yelkenli pek çok gemi limanda beklerken bu gemiler denize çıkabiliyorlardı. Bu gemiler son derece sağlam yapılı olurdu ve 90 ile 200 ton arasında bir ağırlığa sahipti. Tek dezavantajı ise yelkenin kontrolünün sayıca fazla bir mürettebat gerektirmesi idi. Çinlilerin tasarımı ise Junk Rig denilen, kısa bir ana direk ve bambu destekli hareketli yelkenlerden oluşan teknelerdi. Yelkenler jaluzi gibi açılıp kapanabiliyorlardı. Rüzgarda verimli bir şekilde yararlanabilen ve kontrolü kolay olan bu teknelerin tamiri de basitti ve sayıca az bir mürettebatla seyre çıkabiliyorlardı (B.U. Yelken-1 Kitapçığı). Yelkenin icadı ve geliştirilmesiyle başta ticaret gelişti, uzak mesafelere gidebilmek, yeni kıtalar keşfetmek mümkün olabildi. İlk Yeldeğirmenleri İnsanlık rüzgar yardımıyla harmanı kaldırmıştı, fakat elde edilen taneleri un haline getirmek için hala kol gücü kullanıyor, el değirmenlerinde çok kısıtlı miktarda tahılı un haline getirebiliyordu. Kas gücünden kurtulmak ve yüksek miktarlarda tahılı işleyebilmek için ilk su değirmeni keşfedildi. Belgeye dayalı olarak varlığı bilinen en eski su değirmenleri Anadolu'da kurulmuştu. Antik çağın ünlü coğrafyacısı Strabon (M.Ö. 65 M.S. 23) Geografika adlı eserinde tarihte bilinen ilk su değirmeninin bugünkü Tokat Niksar yakınlarındaki Kabeiria'da İris'in bir kolu olan Lykos ırmağı üzerinde yaklaşık M.Ö. 2. yüzyılda Mithridates Krallığı döneminde inşa edildiğini yazar (Bir, Acar, & Kaçar, 2012). Strabon eserinde Kabeira'da Mithridates'in sarayı, ayrıca bir su değirmeni ve hayvanat bahçeleri ve bunun yakınında av sahaları ve madenler vardır diye yazar (Strabon, VII. 3.6.c 556). Yel değirmenleri un öğütmek için olmasa da ilk kez yine M.Ö. 17. yüzyıl civarında Ortadoğu ve Çin'de sulama amaçlı kullanılmıştır (Bir, Acar, & Kaçar, 2012). Bugün Manisa'da Akhisar, Soma ve Kırkağaç ilçelerinin bulunduğu ve oldukça iyi rüzgar alan Bakırçay Ovasına giderseniz çiftçilerin halen sulama için bu mini yel değirmenlerini kullandığını görebilirsiniz. Rüzgar, yel değirmenini, o da bağlı olduğu tulumbayı çalıştırır ve sulama suyu yeraltından çekilip tarlalara verilir. Fakat un öğütmek için ilk yel değirmenleri İslamiyet öncesi İran'da oldukça rüzgarlı bir bölge olan Sistan bölgesinde kurulmuştur (Shepherd, 1990). Ünlü tarihçi Ali-al-Tabari (834-927) dünya tarihine ilişkin eserinde Hz. Ömer'in İranlı bir ustadan rüzgar değirmeni inşa etmesini istediğini yazar. İran kökenli yel değirmenleri önce Anadolu'ya ve Haçlı seferleri ile birlikte de Avrupa'ya kadar yayılır. Avrupa'da ilk yel değirmenleri 11. ve 12. yüzyıllarda Fransa ve İngiltere'de görülür (Bir, Acar, & Kaçar, 2012). 1086 yılında İngiltere'de 5000-6000 farklı tipte ve kapasitede yel değirmeninin faaliyette olduğu kaydedilmiştir. Fakat yel değirmeni doğudan batıya olan yolculuğunda bazı tasarımsal ve işlevsel değişiklikler geçirir. İran yel değirmeni düşey eksenli iken Avrupa'da değirmenler dikey eksenli hale getirilir. Kullanım amaçları da buğday öğütmek dışında sulama, bataklık kurutma, hızar çalıştırma, deri tabaklama, dokuma tezgahı çalıştırma şeklinde çeşitlenir (Shepherd, 1990). 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yel değirmenleri Amerika, Rusya stepleri ve Arjantin'in uçsuz bucaksız düzlüklerini, dokunulmamış alanlarını nüfuslandırmada büyük rol oynadı. Bu bölgelerin tarıma açılmasında yel değirmenleri sulama amaçlı pompa olarak kullanıldı. 1888-1900 yılları arasında yel değirmenlerinin elektrik üretimi amaçlı ilk kullanımı ise ABD ve Danimarka'da beraber başladı. Şüphesiz bu ihtiyacın temel sebebi o yıllarda bu iki ülkenin de fosil yakıtları olmamasıydı (Shepherd, 1990). Avrupa'da İlk Elektrik Üretimi Rüzgar enerjisi kullanarak Avrupa'da ilk elektriği üreten ülke Danimarka'ydı. Hem fosil yakıtının olmaması, hem de 1. ve 2. Dünya Savaşları nedeniyle ülkeye fosil yakıtın transferinin sorunlu olması nedeniyle Danimarka kendi elektriğini rüzgar enerjisinden üretti ve teknolojiyi geliştirdi. 1945 sonrası Fransa, Almanya ve İngiltere'de bu teknolojiye yatırım yapıp geliştirmiş olsa da fosil yakıtın egemenliği nedeniyle rüzgar enerjisi hep geri planda kalmıştır. 1972 yılında ortaya çıkan dünya petrol krizi ise rüzgar enerjisi konusunda bir rönesansa gidilmesine neden olmuş ve yeniden Avrupalı ülkelerin gündemine girmiş ve bu teknolojiye yatırım yapılmaya başlanmıştır (Shepherd, 1990). Türkiye'de Rüzgar Enerjisi Türkiye'de ortalama rüzgar yönü kışın soğuk karalardan ılık denizlere, yazın ise daha soğuk denizlerden daha sıcak karalara batıdan doğuya olacak şekildedir. Yine yazın gün içi hava basıncı farklarına ve rüzgar sirkülasyon şartlarına göre kuzeyden güneye bir rüzgar yönü de gözlenir. Marmara Denizi'nin soğutucu etkisi yüzünden Güney Marmara Bölgesinde sürekli güçlü bir rüzgar hakimdir (Şahin & Türkeş, 2013). Türkiye rüzgar enerjisi sektöründe dünyada en hızlı büyüyen ekonomilerden bir tanesi. 2023 hedeflerine göre enerji ihtiyacının %30'unu yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamayı hedefliyor. An itibariyle Türkiye enerji ihtiyacının %3,6'lık kısmı olan yaklaşık 2 GW elektriği rüzgar enerjisinden üretiyor. 2023 hedefi ise rüzgar enerjisinden 20 GW elektrik üretmek (EWEA, 2013). Türkiye'de genel kullanıma dönük ilk rüzgar elektriği, 1986 yılında Çeşme Altınyunus Tesislerinde kurulan Vestas marka 55 kW nominal güçlü rüzgar türbininden elde edilmiştir. Türkiye'de uluslararası boyutta ilk rüzgar elektriği 21 Şubat 1998 tarihinde Çeşme Germiyan köyünde üretilmiştir. Her biri 500 kW nominal güce sahip olan 3 adet Enercon-40 rüzgar türbininden oluşan bu ilk rüzgar çiftliğinde yılda 4,5 milyon kWh elektrik üreteceği tahmin edilmiştir (Özdamar, 2000). 2006 yılına kadar Türkiye'de hemen hemen hiç rüzgar çiftliği kurulmamış, 2006 yılından sonra başlayan yatırımlarla her sene rüzgar enerjisine yatırım artmıştır. 646,3 MW yatırım yapılan 2013 senesi Türkiye'de rüzgar enerji yatırımının altın yılı olmuştur. Rüzgar santrallerinin yoğun olarak kurulduğu bölgeler sırasıyla Ege, Marmara, Akdeniz, İç Anadolu, Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgesidir (TUREB, 2014). İzmir ve civarı, Gelibolu, Biga, Bandırma, Kuzey ve Güney Trakya Bölgesi, Manisa Bakırçay Ovası, Hatay Belen ve Samandağ ile Göksu Deltası boyunca yoğun bir rüzgar elektrik santrali kurulumu mevcuttur. Şu an Türkiye'de 0.6 MW'dan 3.3 MW nominal güçte üretim yapabilecek kadar çok çeşitli türbinler kullanılmakta. Fakat artık küçük türbinler çok kullanılmıyor. Bunun sebebi de Türkiye'de Çanakkale, İzmir, Balıkesir ve Hatay gibi çok rüzgar alan yerlerin dolmuş olması ve az rüzgar alan yerlere yatırım yapılması. Büyük kanat çapı ve büyük kule yüksekliği olan türbinler daha düşük rüzgar hızlarında daha yüksek enerji üretimi yapabilmekteler . Lisanslama ve yatırım için prosedür işlemleri Türkiye'de halen karışık ve oldukça uzun bir süreç. Türkiye Elektrik İletim A.Ş. her yıl trafo merkezlerine bağlanabilir rüzgar enerjisi kapasitelerini açıklıyor. Yatırımcının rüzgar çiftliği kuracak alanda 1 yıl boyunca rüzgar ölçümü yapması ve alanın ne kadar uygun olduğunu saptaması lazım. Bir yıllık ölçümü tamamlayan firmalar her yıl Nisan ayında belli bir alan ve trafo merkezi için Enerji Piyasası Denetleme Kurumu'na lisans başvurusunda bulunuyor. Fakat her trafo merkezinin kapasitesi sınırlı olduğu ve o trafo için birden fazla başvuru olduğu için EPDK lisanslama için ihale açıyor. Yatırımcılardan kurulu güç MW başına en fazla parayı teklif eden firma lisans alma hakkına sahip oluyor. Lisans hakkı kazanan firma teklif ettiği parayı 3 yıl içinde 3 taksit halinde ödemek zorunda. Aksi takdirde lisansı iptal oluyor. Firma ön lisans sürecini başlatıp, projesini detaylandırıp, gerekli izinleri, çevresel ve sosyal etki değerlendirme raporlarını hazırlaması gerekiyor. Bu işlemlerden sonra lisanslama ve sahada kurulum başlayabiliyor . Fakat Türkiye'de rüzgar enerjisi yatırımlarında özellikle sorumlu devlet kurumları arası çok başlılık, başvuru sürecinin çok uzun olması, rüzgar ölçümleri için gerekli izinlerde çıkan sorunlar nedeniyle tam istenilen yere ölçüm direklerinin kurulamaması gibi nedenlerden dolayı rüzgar yatırımları halen istenilen seviyede değil. Sonuçta bir yatırım olduğu için yatırımcı en kısa sürede kar etmeye çalışmakta, fakat sürecin uzunluğu ve belirsizlikleri nedeniyle yatırımcılar rüzgar enerjisine yönelmekte çekingen davranmaktadır. Çevresel ve Sosyal Etkiler Çevreye hiç zarar vermeden enerji üretebilmenin henüz bir yolu yok. Enerji üretim yöntemlerimiz arasında çevreye az ve çok zarar veren yöntemler var. Rüzgar Enerjisi de doğalgaz, hidroelektrik, termik, nükleer gibi üretim yöntemleriyle karşılaştırıldığında çevreye zararı oldukça düşük bir enerji üretim şekli. Fakat başta kuşlar, yarasalar, rüzgar çiftliği civarındaki habitat olmak üzere insanlar da dahil pek çok kesime rüzgar santrallerinin zararı mevcut. Rüzgar türbinleri çalışmaları esnasında ZZZZZZZZ şeklinde bir ses çıkarır ve yerleşim yerlerine yakın bölgelerde bu ses yöre halkı tarafından duyulur. Bu çıldırtıcı ses insanların akıl sağlığı için oldukça zararlıdır. Türkiye'de pek çok rüzgar çiftliğinde bulunmuş biri olarak santrallerin genellikle insan yerleşimlerinden oldukça uzak yerlere yapıldığını gördüm. Fakat gördüklerim arasında Karaburun civarındaki rüzgar çiftlikleri köylere gerçekten çok yakındı ve o korkunç ses köyden duyulabiliyordu . Yaklaşık 55-60 metre yarıçapa sahip rüzgar türbinleri göç eden kuşlar için önemli tehlikeler arz eder. Gündüz süzülerek göç eden büyük kuşlar, gece ise sürekli kanat çırparak göç eden ötücü kuşlar türbinlere çarpabilir ve ölebilir. Bu nedenle rüzgar çiftliği kurulan alanlarda göç dönemlerinde düzenli gözlemler yapılması ve kuşların göç rotaları ile ilgili durumun ortaya konması gerekmektedir. Önemli Koruma Sahaları, Önemli Kuş Alanları civarlarında, ana göç yolları ve çarpışma riskinin yüksek olduğu sulak alanlar ve dağ geçitleri çarpma riskinin yüksek olduğu bölgelerdir (BirdLife International, 2003). Ülkemizde Hatay ve Trakya Bölgesi Batı Palearktikte bölgedeki ana kuş göç rotası üzerinde olup, maalesef en yoğun rüzgar çiftliği kurulan iki alandır. Trakya Bölgesindeki ormanlar özellikle nesli tehlike altında olan şah kartal gibi birçok büyük yırtıcı kuşun üreme bölgesi olup çevresinde sayısız rüzgar çiftliği mevcuttur . Dikkat edilmesi gereken diğer bir konu ise türbinlerin kümülatif etkisidir. Bir alanda her tepeye türbin kurduğunuzda kuşların göç ederken aralarından geçmek için bir aralığı kalmıyor. O nedenle çok rüzgar aldığı için yoğun yatırım yapılan alanların kuş varlığının iyice çalışılması ve göçte kuşların güvenli bir şekilde geçebilmesi için uygun koridorlar bırakılması gerekiyor . Rüzgar türbinlerinin etkilediği diğer canlı ise uçabilen tek memeli yarasalar. Türbinlere çarpma ve kanatların yaratmış olduğu basınç farklılıkları nedeniyle yarasalar ölebiliyor. Hollanda'da yapılan bir araştırma 25 türbinde 54 gün boyunca yapılan araştırmalar sonucu türbinlerin en az 15 yarasayı öldürdüğünü ortaya koymuş (Limpens, et al., 2013). Colarado Üniversitesinin yapmış olduğu başka bir araştırma ise ABD'nde rüzgar türbinlerinin yılda 600.000 yarasayı öldürdüğünü gösteriyor. Aynı araştırma yarasaların çoğunun çarpma nedeniyle değil, türbin kanatlarının yaratmış olduğu atmosfer basıncındaki ani düşüş sonucu yarasaların iç kanama geçirdiğini ve barotravma sonucu öldüklerini ortaya koymuş (Dye, 2013). Türkiye'de ise henüz rüzgar türbinlerinin yarasalara olan etkisiyle ilgili bilinen bir araştırma mevcut değil. İki yıl boyunca Türkiye'de çok sayıda rüzgar çiftliğinde kuş izleme çalışmaları yapmış biri olarak söyleyebilirim ki rüzgar santrallerinin vermiş olduğu zararlar içinde en ciddisi habitat tahribatıydı. Rüzgar türbinleri doğası gereği yüksek tepelere, doğal vadi, kanyon ve geçitlere, deniz kenarlarına ve orman alanlarına kuruluyor. İnşaat süresinde alana ulaşmak için açılan servis yolları, kesilen ağaçlar, yok edilen bitki örtüsü, inşaat süresince içinde bulunan habitata verilen zarar kuşlara ya da yarasalara verdiği zararın çok daha ötesinde ve görünür halde . Çevre Etki Değerlendirme raporlarının hazırlanmasının, inşaat süreçlerinin hep Türk tipi yapıldığını da eklediğimizde o el değmemiş orman ve dağ ekosistemlerine verilen zararı tahmin etmek mümkün. Sonuç 1993-2010 yılları arasında dünyada elektrik üretimi %76 oranında arttı. 2040 yılına kadar bu üretimin %56 daha artması bekleniyor (The World Bank (2014a) Database). Bu kadar üretimi yenilenebilir enerji kaynakları ile yapabilmek mümkün değil. Örneğin 2040 yılına kadar dünyadaki tüm hidroelektrik potansiyeli elektrik üretiminde kullanılsa bile bu dünya elektrik ihtiyacının yarısını bile karşılamıyor (Zarfl, Lumsdon, Berlekamp, Tydecks, & Tockner, 2014). Kaldı ki hidroelektrik ve baraj projeleri ile doğaya verilen zarar düşünüldüğünde hidroelektrik enerjisinin de ne kadar sürdürülebilir olduğu oldukça tartışmalıdır. Bu nedenle geriye sürdürülebilir enerji kaynaklarından sadece rüzgar ve güneş enerjileri kalmaktadır. Bu iki enerji üretim türü de süreksiz ve depolama teknolojileri için çok büyük yatırımlar isteyen üretimler. Elektriğin ne şekilde üretildiği bir yana, nasıl tüketildiği ise hiç tartışılmıyor ve gündem olmuyor. Sorun aslında üretimde değil tüketimde. Uzun vadede tüketimini azaltan, elektrik tasarruf teknolojilerine yatırım yapan, hane üretimini teşvik eden teknolojilerin gelişmesini sağlayan ülkeler elektriğini ne şekilde ürettiğinden bağımsız kazanacak. Fakat tüketimini azaltmayan, kontrol altına almayan ya da verimli kullanmayan tüm ülkeler ister yenilenebilir, ister nükleer, isterse fosil yakıtla üretsin elektriğini orta vadede kaybedecektir. Türkiye'de 1 MW üretime kadar yapılan üretimler lisans istemeyen üretimlerdir (Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelik, 2013). Yani isteyen güneş panelleri ya da rüzgar türbinleri ile kendi hanesinin ya da işyerinin elektriğini üretebilir, hatta üretim fazlasını ulusal sisteme satarak para bile kazanabilir. Güneş ve rüzgar süreksiz enerji üretim yöntemleri olduğu için gerektiğinde de ulusal sistemden yine elektriklerini satın alabilirler. Yasal altlığı da olan bu duruma yönelik araştırma geliştirme ve teşviklerle bir an önce yatırımların başlaması uzun vadede Türkiye için büyük kazanç olacaktır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/02/dosyalar/evrime-molekuler-bakis-proteinlerin-soyledikleri.html", "text": "Bütün canlılar, tek hücrelisinden çok hücrelisine, oldukça karmaşık canlılardır. İlk canlının nasıl ortaya çıktığı; bu canlıdan şimdiki ve geçmişteki türlerin nasıl meydana geldiği, canlılar arasındaki farklılıkların hangi temeller üzerine yükseldiği gibi sorular, çok uzun yıllardır tartışılan önemli sorulardır. Bilim dünyası olarak, bilgimizin ve anlayışımızın geniş ve yeterli olduğu pek çok konuya tatmin edici cevaplar verebiliyoruz; bunu günümüzde durmaksızın çalışan binlerce bilim insanının her yıl yapıtğı çalışmalar, aldıkları patentler ve yayınladıkları makaleler sayesinde görebiliyoruz. Öte yandan, bilgimizin sınırlı olduğu durumlar da var; bunlardan bir tanesi olan ilk canlının nasıl ortaya çıktığı sorusu ve bu oluşumun fiziksel prensipleri, hala aydınlatılmayı bekleyen sorulardan bir tanesi. İlk canlı bir şekilde ortaya çıktıktan sonra, bu canlının zaman içerisindeki değişimini evrim teorisi ele alır. Her ne kadar gündelik hayatta sürekli tartışılan bir konu olsa da, bilim dünyasında evrimin varlığı artık tartışma noktasının çok ötesinde. Elbette, bu evrim sürecinin nasıl işlediği, hangi prensipler üzerinden yürüdüğü, Darwin görüşünün yeterliliği gibi sorular tartışılıyor; ancak artık canlıların daha ilkel canlılardan köklenerek ve zaman içerisinde değişerek ortaya çıktıkları su götürmez bir gerçek. Pek çok örnek ile bu değişim anlatılabilir; Kuzey Amerika'daki serçelerin bölgelere göre renk ve kütlelerindeki değişimler; Galapagos Adaları'nda Darwin'in gözlemlediği farklı gaga yapılarına sahip ispinozlar; ve gene Amerika kıtasında bulunan farklı renklere sahip fare yılanları büyük boyutlu evrime örnekler . Öte yandan, bütün bu başkalaşımların altında yatan genetik değişimler ve bu değişimlerin sonuçlarının ilk olarak gözlendiği proteinler, evrime moleküler açıdan da yaklaşmamıza yardım ediyor. Proteinler, bütün canlılarda bulunan, yirmi tane farklı amino asidin canlıdaki genetik bilgiye göre uçuca eklenmesi ve sonrasında da canlı ortamında belli bir üç boyutlu yapıya katlanması ile oluşan büyük moleküllerdir. Prensip olarak sonsuz çeşitlilikte protein üretilebilir; bu özellikleri canlılarda görülen binlerce farklı işlev ve yapıyı açıklamakta rahatlıkla kullanılabilir. Dahası, proteinlerin amino asit dizilimi doğrudan genler tarafından kontrol edildiği için, çalışmakta olan bir gende meydana gelen değişiklikler, bu genin üretiminden sorumlu olduğu proteinlerin de hem dizilimlerinde, hem de üç boyutlu yapılarında kendini gösterir. Bu özellikleri sayesinde, proteinler bizim için genetik değişimleri de ölçme ve inceleme açısından oldukça önemli bir noktadadır. Proteinlerin canlı içerisindeki üretimini kısaca özetleyelim. Her canlıda DNA içerisinde bulunan genetik bilgi, mRNA'lar aracılığıyla canlıdaki protein üretiminden sorumlu olan yapılara taşınır. Buralarda ise tRNA yardımı ile mRNA'lar üzerindeki bilgi okunarak protein üretimi gerçekleşir. Hem bu uçuca ekleme süresinde, hem de daha sonrasında proteinler zincir hallerinden üç boyutlu özelleşmiş yapılarına katlanırlar; bu katlanma hem amino asit dizilimi, hem de hücre içerisindeki fiziksel ve kimyasal koşulların etkisindedir. Üretilen ve doğru şekilde katlanan proteinler ise, artık canlı içerisindeki işlevlerini yerine getirmeye hazırdır. Proteinlerin katlanması üzerine benim ve Murat Çetinkaya'nın yazılarına göz gezdirebilirsiniz. Canlı içerisindeki proteinler pek çok farklı görevde bulunurlar; kasların hareketini sağlayan aktin ve miyozin isimli proteinler, bizim gibi çok hücreli canlıların yer değiştirmesini sağlar. Gözde bulunan rodopsin ve fotopsin gibi proteinler, ışığın algılanmasına neden olur ve görme kabiliyetimizin ilk basamağını oluşturur. Tripsin ve pepsin gibi proteinler, canlıdaki pek çok kimyasal tepkimeyi hızlandıran enzimlere birer örnektir. Hem genetik bilginin birer dışavurumu, hem de canlılardaki işlevselliğin öncüleri olarak, proteinler oldukça temel ve özel bir noktada bulunmaktadır. Doğru amino asit dizilimine sahip olmayan bir protein, canlı içerisinde işlev göstermesini sağlayan üç boyutlu yapısına katlanamaz ve ya katlansa bile, herhangi bir işlev gösteremez. Vücut sıcaklığındaki ufak değişimler, bu kırılgan üç boyutlu yapıları etkileyebilir ve her ne kadar doğru dizilime sahip olsa da, protein daha farklı bir yapıya katlanabilir veya tamemen eriyebilir. Her iki durumda da, vücutta beklenmedik tepkiler oluşacaktır. Bizler ise, proteinlerin amino asit dizilimlerini inceleyip sınıflandırarak hem canlıların genetik bilgisine dair fikir yürütebiliyoruz, hem de birbirine benzer ama farklı türlerin proteinlerini karşılaştırarak ne gibi değişimlerin canlılarda farklılıklara yol açtığını anlayabiliyoruz. Dahası, soyu tükenmiş canlıların proteinlerini tekrardan üretebiliyor ve milyonlarca yıl önce gerçekleşen hangi değişimlerin günümüzde türler arasındaki farklılıkları ortaya çıkardığını kavrayabiliyoruz. Glükokortikoid alıcı proteinler ve bunların evrimi üzerine yapılan son çalışmalar, proteinlerin evrim konusunda bize anlatabileceklerine uygun bir örnek oluşturuyor. Glükokortikoid alıcı proteinler , canlılarda bulunan ve kortizol ve aldosteron gibi steroid hormonlarının bağlandığı almaçlardır. Bu hormonların bağlanmasının ardından, belirli genlerin çalışmasını sağlayarak canlının gelişimini, metabolizmasını ve bağışıklık tepkisini düzenler. Benzer şekilde, mineralokortikoid alıcılar ise, alodosteronun bağlanması sonrasında vücut içerisindeki iyon dengesi ile bağırsak ve böbrek hareketlerini düzenler. Her iki alıcı protein grubunun da evrimsel geçmişi, yaklaşık 450 milyon yıl öncesinde varolan kortikoid alıcılara kadar takip edilebilmiştir. CR'ye sahip olan canlılarda meydana gelen gen çoğalması ile öncelikle iki tane CR geni ortaya çıkmış, daha sonrasında da her bir kopya giderek farklılaşarak GR ve MR alıcılarına dönüşmüştür. MR proteinleri CR ile işlev açısından büyük benzerlik gösterirken, GR proteinleri sadece kortizole bağlanacak şekilde evrimleşmiştir. Hem günümüzdeki türlerden, hem de fosillerden alınan örnekler sayesinde, 450 milyon yıl önceki atasal CR proteini ve onun üretiminden sorumlu olan genin dizilimi, %95 gibi bir doğruluk payı* ile tespit edilebilmiştir . Atasal CR proteini, MR ve GR'nin sahip olduğu hormon bağlama özelliklerini taşır. İnsandaki GR kortizole bağlanırken, aldosteron ve diğer hormonlara karşı tamamen tepkisizdir. Tam tersi şekilde, köpekbalıklarında bulunan GR ise kortizole karşı tepkisizdir; kortizolün stres yönetimindeki rolü de göz önüne alındığında, köpekbalıklarının oldukça stressiz canlılar olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yandan, atasal CR proteini, hem aldosteron, hem kortizol, hem de diğer hormonlara karşı oldukça heveslidir. Kısacası, atasal proteinimiz günümüzde iki farklı canlı grubunda görülen bağlanma özelliklerinin tamamını içerecek şekilde çalışırken, ondan türeyen canlılarda iki farklı alıcı ve haliyle de iki farklı hormon bağlama özelliği gelişmiştir. - MR ve GR proteinlerini içeren yüzlerce canlının arasında yolumuzu bulmamız çok zor. Bu yüzden, atasal CR'ye, ve ondan hemen sonra gelen ilk GR proteinlerine odaklanalım. Atasal CR proteini, ilk ortaya çıkan alıcı protein. Kortisol, aldosteron ve diğer steroid hormonların bağlanma konusundaki aynı derecede hevesli olan bu protein, yaklaşık 30 milyon yıllık bir süreç sonrasında, köpekbalıklarında görülen GR proteinlerinin atasına 25 amino asitte değişime uğrayarak evriliyor. Köpekbalıklarının atası olan protein (GR1), gene aldosteron, kortisol ve diğer hormonlara bağlanıyor, ancak bu bağlanma isteği atası olan CR'ye göre daha zayıf. 20 milyon yıl kadar sonra ise, insanlarda ve balıklarda bulunan GR proteini, köpekbalıklarındaki atasal proteinden 36 amino asitlik bir değişime uğrayarak evriliyor ve artık sadece kortizole bağlanan bir alıcı haline geliyor (GR2). Bu üç proteinin ortak noktası ise, evrimsel açıdan birbirlerin bağlı olmaları . Bu üç protein arasındaki işlev farkını nasıl anlayabiliriz? İlk başta, herbirinin üç boyutlu yapılarını karşılaştırmak iyi bir fikir gibi duruyor. İşlevleri farklıysa, yapıları da büyük ihtimalle farklıdır ve yapıdaki bu değişim, işlevdeki farklılığı açıklayabilir. Ancak hayır; her üç proteinin de yapısı birbirine çok benziyor. Bu benzerlik o kadar yüksek ki, üç yapı arasındaki fark, yaklaşık iki bin atom içermelerine rağmen birkaç hidrojen atomunun boyutunu geçmiyor; iki insan boyu arasındaki farkın birkaç milimetre olması gibi . O halde, yapısal farklar işlev farkını açıklayamıyor. Başka hangi farklılıklara odaklanabiliriz? Atasal CR ile köpekbalıkları arasında 25 amino asitlik fark olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde, insanlar da köpekbalıklarından 36 amino asit ile ayrılıyor. O halde, işlev farkı bu amino asit dizilimindeki farklılıklardan ortaya çıkmalı. Bu önermeyi test etmenin de en iyi yolu, 25 ve 36 amino asit değişimi deneysel olarak teker teker gerçekleştirmek ve hangi noktada iki proteinin işlevinin aynı olduğunu bulmak. Köpekbalıkları ile insanlar arasındaki 36 amino asit değişimi tek tek gerçekleştirildiği zaman, sadece 2 tane değişimin kortizole bağlanma isteğini arttırdığını, bunların yanında da 3 tane değişimin aldosteron ve diğer hormonlara karşı olan ilgiyi çok büyük ölçüde düşürdüğünü gözlemliyoruz. Toplamda 5 eden değişimlere de proteini daha kararlı olmasını sağlayan 2 tane daha değişim eklersek, köpekbalıklarının atası olan proteinden insanlar ve balıklarda olan GR proteinin işlevini elde etmiş oluyoruz. Aynı şekilde, tam tersi yol izleyip insanlardaki atasal proteinden bu beş amino asidi değiştirerek köpekbalıklarındaki işlevi yakalama çabamız ise sonuçsuz kalıyor. Oldukça ilginç, çünkü köpekbalıklarından beş adımda geldiğimiz yolu geriye takip edemiyoruz. Aynı yolu geri takip etmek için, beş tane daha değişim gerçekleştirmemiz lazım. Yani, beş adımda köpekbalığından insana gelebiliyoruz, ama geri dönmemiz on adım sürüyor. Bu ilginçliğin sebebi ise, gerçekleşen beş değişimin, proteini dengesiz ve kararsız bir hale getirmesi; ekstradan gelen beş değişim olmazsa, proteinimiz hiçbir şekilde üç boyutlu haline geri dönemiyor. Atasal CR proteinlerinde gördüklerimiz, gerçekten çok önemli; aralarında 20 milyon yıl olan iki proteinden bir tanesini sadece beş değişim ile, ki toplam amino asit sayısına baktığınızda bu yaklaşık %4'lük bir değişimdir, işlev olarak tamamen farklı bir proteine dönüşebiliyor. Toplamda on değişim, yani %8'lik bir fark, iki proteinin işlevi arasında dağlar kadar fark olmasına yol açıyor ve proteinin bütün hareketini değiştiriyor. Bütün bunlar ise bize işlev değişimi için çok genetik olarak büyük değişiklikler gerekmediğini, doğru yerde gerçekleşecek ufak değişikliklerin işlev olarak büyük farklar yaratabileceğini, öte yandan rastgele gerçekleşecek değişimlerin de canlı için ölümcül olacağını gösteriyor. Özetle, proteinlerde işlev farkına yol açan değişimler arasında bir tür iletişimden söz etme şansımız var. Şimdiye kadar anlattıklarımı umarım takip edebilmişsinizdir. Buradan sonra çok kısaca işlev farklılığına yol açan değişimlerin olasılığına girmek istiyorum. Eğer on değişimin her biri birbirinden bağımsız olarak gerçekleşmiş olsa, ve her değişim için sadece bir tane doğru yer ve doğru amino asit olduğunu varsaysak, elimizde, 250 amino asitlik bir protein için (250 x 20 )10, yani yaklaşık 1030 tane farklı olasılık var demektir. Bırakın 20 milyon yıllık bir süreci, 400 milyon yıllık bir süreçte bütün bu olasılıkların taranması ve doğru olanın bulunması, her yıl yeni bir çocuk dünyaya getiren insan için en azından 1023 kişilik bir nüfusa karşılık gelir. Şimdiki dünya nüfusunun 109 seviyesinde olması 1023 kişinin ne kadar fazla olduğunu gösterebilir. Böyle bir durumda, elbette farklı ve açıklanamayan güçlerin devreye girdiğini ve mucizevi bir şekilde tam da işe yarayan değişim kümesinin gerçekleştiğini düşünmek, hiç de mantıktan uzak bir yaklaşım değildir. Lakin, biraz önce yaptığım hesapta varsaydığım nokta, her bir değişimin birbirinden bağımsız olarak gerçekleştiğiydi. Yani, A amino asidindeki değişimin B'dekinden haberi yoksa, benim yaptığım hesap doğru sonuçları veriyor. Ancak, doğada gözlemlediğimiz şey, bu değişimler arasında bir iletişim olduğu, bu yüzden A değişiminin B değişimi ile ilişkili olduğu. Bu iletişimin şiddeti, 10^30 ile ifade edilen olası değişim kümesini, çok çok daha az bir seviyeye indirgiyor. Öyle ki, bazı amino asitlerin diğerlerine göre daha rahat değişim geçirebildiğini de göz önüne alırsak, 400 milyon yıl süren doğa deneyi sonucunda farklı işleve sahip iki protein ailesinin türemesi, etkileyici fakat şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Bu yazıda bahsettiğim evrimsel süreç, sadece insan ve köpekbalıklarındaki GR proteinlerine özgü değil. Hücre zarında bulunan ve opsin adı verilen alıcı proteinler ve yeşil ışık yayan proteinlerin geçmişi de, bu yazıda bahsettiğim GR proteinlerinin geçmişi ile büyük benzerlik gösteriyor. Özetle, proteinlerin yapısı ve işlevi üzerine yoğunlaştıkça, doğada süregelen evrim sürecine dair çok çarpıcı ve aydınlatıcı örnekler bulmamız, hiç de zor değil. Notlar: * Amino asıt dizilimi bilinmeyen bir proteinin dizilimini bulmak oldukça karışık ve zor bir iş. Öncelikle, günümüzde varlığını sürdüren veya yakın zamanlarda soyu tükenmiş, evrimsel açıdan benzer olan canlılarda, aynı işlevleri yapan proteinlerin dizilimleri toplanıyor, ardından da bu süreç tarihsel ve evrimsel olarak olabildiğince geriye dönük yapılıyor. Bu sayede, GR proteinleri için yaklaşık 300 farklı canlıdan toplanan dizilimler karşılaştırılıyor. Bazı amino asitlerin yeri net bir şekilde ortaya çıkarken, bazılarınınki ise tartışmaya açık kalıyor. Bayes istatistiği denilen ve eldeki bilgiye bağlı olarak rastgele değişkenler üzerinden olasılık hesabı yapmanıza izin veren teori ile belli olaslıklarla amino asitlerin hem cinsi hem de yeri tahmin ediliyor, teknik ismi ile sonsal olasılık değerleri ile birlikte sunuluyor. GR proteinleri için hesaplanan ortalama sonsal olasılık %93.4-%95.2 arasında değişiyor. Kısacası, %95 gibi bir doğruluk payı ile GR proteinlerinin 450 milyon yıl önceki dizilimlerini tahmin edebiliyoruz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/02/dosyalar/hesaplayan-adam-durdurun-dunyayi-inecek-var.html", "text": "Merhabalar. Hesaplayan Adam olarak size her ay basit gibi gözüken ama biraz kafa yorduran ufak hesaplar yapacağım. Serinin ilk yazısında yerçekimi kuvvetini ve bunun etkisinden kurtulmanın yollarını farazi olarak hesaplayacağım. Beni bu yazıyı yazmaya iten iki olayın ilki lastik ördek şeklindeki 67P/Churyumov Gerasimenko adlı kuyruklu yıldıza zor bela inen Rosetta uzay aracıydı. Diğeri ise geçenlerde izlediğim Interstellar filmindeki Endurance adlı kendi etrafında dönerek yapay yerçekimi oluşturan uzay istasyonuydu. Yazının sonunda bu konulara da değineceğim. Yerçekimi kuvveti Bu senaryoda bizi ilgilendiren iki kuvvet var: Yerçekimi kuvveti ve merkezkaç kuvveti. Yerçekimi kuvveti Newton'un formüle ettiği gibi: Burada Fg hesaplamak istediğim yerçekimi kuvveti, My yeryüzünün kütlesi olan 5,972E24 kg (E 10 üzeri demek, yani neredeyese 6 trilyon kere trilyon kilogram), Mh benim kütlem , G ise evrensel çekim sabiti (6,67E-11 Nm2/kg2 yani 66,7nin trilyonda biri) ve bu değer evrenin her yerinde aynı. Son olarak r de yeryüzünün merkeziyle benim aramdaki mesafe. Eğer ayaklarım yere basıyorsa, yeryüzünün ortalama yarıçapı olan 6378 km olacak r'nin değeri. Eğer yeryüzünden oldukça uzaklaşıyorsam, tabii bu mesafeyi 6378 km ile toplamak zorundayım. Gördüğünüz gibi, değerleri ve birimleri yerine koyunca yerçekimi kuvveti N, yani Newton cinsinden elime geçiyor. Yeryüzünde 1 kiloluk bir kütlenin ağırlığı 9,8 N'dir. Bu yüzden dünyadaki yerçekimi ivmesi, yani g kuvveti, 9,8 m/s2'dir. Bu bilgiyi yazının sonunda kullanacağım. Burada önemli olan bir nokta yerçekimi kuvvetinin her zaman iki kütlenin merkezlerini birleştiren doğrultuda olduğu (Şekil 1). O yüzden dünyadaki herkesin ayakları yere eşit miktarda basar. Yani yerçekimi herkese adildir. Merkezkaç kuvveti İşin ikinci perdesi merkezkaç kuvveti. Bir ipe bağlı bir cismi çevirince ipi geren, ya da arabayla virajı dönerken bizi koltuğa yaslayan kuvvetten bahsediyorum. Onun da formülü şu şekilde: Burada Fc merkezkaç kuvveti . Mh benim kütlem, v ise dönüş sırasındaki doğrusal hızım , rc ise benimle dönüş ekseni arasındaki mesafe, ki bu dünyanın neresinde olduğuma göre değişir. Doğrusal ve açısal hız kavramları ile devam edelim. Dünyaya kuzey-güney kutup doğrultusunda bakacak olursak (Şekil 2, üst görünüş), yeryüzündeki bütün noktalar birim zaman içinde aynı açıyı süpürür. Yani 24 saatte 360 derece. Buna istisna sadece iki nokta var, onlar da güney ve kuzey kutup noktalarının kendileri çünkü bu noktalarda açısal hız sıfır . Yeryüzündeki her noktada açısal hızın aynı olmasıyla beraber farklı enlemlerdeki noktaların doğrusal hızları farklı olmak zorunda, çünkü bu noktaların dönüş eksenine uzaklıkları farklı. E noktası tam ekvatorda olduğu için eksenden en uzak mesafeye ve dolayısıyla en yüksek doğrusal hıza sahip. T noktası ise dönüş eksenine daha yakın, dolayısıyla doğrusal hızı daha düşük. Doğrusal hızın enleme göre değişimini enlem değerinin kosinüsünü kullanarak hesaplayabilirim. Ayağımız yerden kesilsin Bu hesabın temelini oluşturan iki kuvveti de tanımladıktan sonra bunları nasıl kullanacağıma geldi sıra. Burada dikkat edilmesi gereken nokta merkezkaç ve yerçekimi kuvvetlerinin birbirlerine eşit olmaları ki, beni yeryüzüne bağlayan bir kuvvet kalmasın. Eğer kutup noktalarında olsaydım, üstümdeki yerçekimi kuvvetini etkisiz kılacak bir merkezkaç kuvveti olmayacaktı, çünkü dönüş ekseninin tam üstünde yer alacaktım, bir başka değişle açısal ve çizgisel hızlarım sıfır olacaktı (Şekil 2). Eğer ekvator hizasında olsaydım, merkezkaç kuvveti ve yerçekimi kuvveti birbirleriyle aynı doğrultuda ama ters yönde olacaklardı. Bunun dışında, yeryüzündeki herhangi bir noktada ise bu kuvvetler birbirleriyle aynı yönde olmayacakları için merkezkaç kuvvetinin etki ettiği enlem derecesine göre kosinüs değerini almak zorundayım (Şekil 3). Şu anki haliyle yeryüzündeki merkezkaç kuvveti en şiddetli olduğu nokta olan ekvatorda bile yerçekimi kuvvetinin sadece binde üçüne denk geliyor. Dolayısıyla yerçekiminden kurtulmam için ya yeryüzünden uzaklaşmam, ya dünyayı daha hızlı döndürmem, ya da dünyanın kütlesini azaltmam gerekiyor. Şimdi bu üç durumu ele alalım. 1) Dünyaya olan mesafe Ekvator hizasından başlayarak dünyadan H kadar uzaklaştığımızı varsayalım, böylece işlemleri trigonometri kullanmadan yapabilirim. Yerçekimi ve merkezkaç kuvvetlerini birbirlerine eşitlersem şu durum ortaya çıkıyor: Burada r dünyanın yarıçapı, H de uzaklaşma miktarım. v, yani çizgisel hızımız ise dünyanın açısal hızı (24 saatte 360 derece yani 2 pi radyan) çarpı eksene olan toplam uzaklık yani r+H. Dolasıyla burada tek bilinmeyen olan H değeri için denklemi çözersek yuvarlak olarak 36 bin kilometre değerini buluyoruz. Küsüratına kadar aynı olmasa da jeostatik yörünge değerine oldukça yaklaşık bir değer buluyoruz, ki bu tesadüf değil. Bu mesafede yer alan uydular, dünya çevresinde dünya ile aynı açısal hızda döndüklerinde, gökyüzünde sabit bir nokta olarak kalırlar ve yeryüzüne düşmeden hareketlerine devam ederler. Eğer ekvator dışında bir noktadan başlayarak yeryüzünden uzaklaşsaydım, iki durum ortaya çıkacaktı: - Eğer yeryüzü ile yine aynı eksen etrafında dönseydim mesafemi 36 bin kilometreden daha da fazla arttırmam gerekecekti. Mesela temeli yeryüzünde olan bir uzay asansörü hayal edelim. Eğer bu asansör Türkiye'den uzaya gitseydi, 36 bin değil de ancak 48 bin kilometrede yerçekiminin etkisi ortadan kalkacaktı. Bunun sebebi, Türkiye'de dünyanın dönüş eksenine ekvatordan daha yakın olmam. - Diğer taraftan, Türkiye'den kalkan bir uzay aracı ile dünyadan uzaklaşıp dünyanın dönüş ekseni etrafında değil de Türkiye ve Türkiye'nin anitpod noktasına dik bir eksen etrafında dünya ile aynı açısal hızda dönseydim, 36 bin kilometre mesafe yine yeterli olacaktı (Şekil 4). 2) Dünyanın açısal hızı Bu sefer dünyadan uzaklaşmadığımı, yani yeryüzünde kaldığımı düşünelim. Bu durumda dünya şu andakindan daha hızlı dönmeli ki, merkezkaç kuvveti yüzlerce kat daha yüksek olsun, ve yerçekimi beni tutamasın. Burada ry yeryüzünün yarıçapı, rc dünyanın dönüş eksenin olan mesafe , w ise tek bilinmeyenimiz olan dünyanın açısal hızı. Eğer bu denklemi ekvatordaki bir nokta için çözersek, dünyanın kendi çevresinde neredeyse 17 kat hızlı dönmesi gerekecekti. Yani bir gün 85 dakika sürecekti. Bu hızda Türkiye'de ise yerçekimi etkisini yarı yarıya kaybedecekti. Bir başka deyişle neredeyse yarı ağırlıkta olacaktım. Eğer Türkiye'de yerçekiminden kurtulmak isteseydim dünyanın 25 kat hızlı dönmesi gerekecekti. Bu hızda ekvatorda ise yeryüzünden kopmamak için yerin 21 kilometre altında olmam gerecekti. 3) Dünyanın kütlesi Son olarak yine yeryüzünde kaldığımı ve dünyanın kendi etrafında 24 saatte döndüğünü kabul edip, dünyanın kütlesi ile oynayacağım. 4 numaralı denkleme dönersek, Bu koşulda tek bilinmeyenimiz olan My için denklemi çözmemiz gerekecekti . Eğer yeryüzünün boyutu bu haliyle kalsaydı, ama ortalama yoğunluğu 290 kat daha az olsaydı , ekvatordaki yerçekimi kuvveti şu anki merkezkaç kuvvetiyle aynı büyüklükte olacaktı. Türkiye'de bu durumun oluşması için ise yeryüzünün ortalama 620 kat daha az bir yoğunluğa sahip olması gerekecekti. Bu durumda ekvatorda yeryüzünden kopmamak için yerin 4 kilometre altında olmam gerekecekti. Yeryüzünün yoğunluğunu azaltmak yerine, bu haliyle bırakıp (metreküp başına ortalama 5510 kg), boyutunu artırmayı veya azaltmayı denersem yerçekimi kuvvetinin her halükarda merkezkaç kuvvetine üstün geldiğini buluyorum. Ekstra Bu kadar hesap yaptıktan sonra yazının başında belirttiğim iki olayı irdelemek istiyorum. Lastik ördek şeklindeki kuyrukluyıldıza çarpıp seken Rosetta uzay aracının durumu aslında açık. İnmeye çalıştığı cisim o kadar küçük ki (1E13 kg yani dünyanın 600 milyarda biri kadar), yerçekimi kuvveti yok denecek kadar küçük. Eğer bir astronot yüzeye inebilseydi, adım atmaya çalışırken bile kuyrukluyıldızdan kopacaktı. Buna karşılık, hatırlarsanız Armageddon filmindeki göktaşına ayak basan astronotların bir güreş tutmadıkları kalmıştı. Son olarak Interstellar filminde yer alan Endurance uzay istasyonundaki yapay yerçekimi ortamının mümkün olup olmadığına bakalım. Senaryoya göre 64 metre çapındaki bu istasyon dakikada 5,6 tur dönüyor. Bu durumda (4) numaralı denklemin sağ tarafını kullanırsak, istasyonda yapay olarak oluşturulan yerçekimi ivmesi değerini 11 buluyoruz, ki yeryüzünde 9,8 olan bu değere oldukça yakın. Eğer 32 yerine 28,5 metrelik bir mesafe alırsak, 9,8 değerine zaten ulaşıyoruz, ki oldukça makul. Kısacası senaristler astrofiziğe kafa yorarken, böyle basit ama önemli bir detayı da gözardı etmemişler. Sonraki macera: Yılbaşını havada kovalamak"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/02/dosyalar/kozmik-isinlarla-rontgen-cekmek-muon-tomografisi.html", "text": "Hepimiz her an şiddetli bir radyasyon bombardımanı altındayız. Her dakika binlerce atomaltı parçacık korkunç bir hızla vücudumuzu delip geçiyor. Bu modern hayatın laneti değil, doğadan uzak kaldığımız için başımıza gelen bir bela da değil. Şehirlerden uzaklaşıp, elektriksiz bir dağ köyüne yerleşseniz bile kurtulamazsınız bu saldırıdan şiddeti artabilir bile. Çünkü bu radyasyon tamamen doğal! Korkulacak bir şey yok ama. Çevremizdeki doğal radyasyon her zaman evrim sürecinin bir parçasıydı; hayat en başından beri onun verdiği zararı tamir etmeye adapte olarak gelişti. Doğal radyasyonun birkaç kaynağı var: Yeryüzündeki radyoaktif elementler, soluduğumuz havadaki radyoaktif elementler ve kozmik ışınlar. Yazımızın konusu bu son kaynağın yarattığı etkiler ve bunlardan faydalanma imkanları. Kozmik ışınlar ve müon yağmurları Uzay boşluğu der geçeriz, ama uzay tamamen boş değildir. Sert ve tehlikeli bir ortamdır. Güneş patlamalarının fışkırttığı elektron ve protonlardan başka, kozmik ışınlar tabir edilen, uzayın derinliklerinden gelen, çok yüksek enerjiye sahip parçacıklar doldurur uzayı. Işın kelimesi ışığı çağrıştırsa da, kozmik ışınlar elektromanyetik ışıma değildir. Yüzde doksan oranında proton, yüzde dokuz oranında alfa parçacığı , yüzde bir oranında ise elektronlardan ve helyumdan ağır atomların çekirdeklerinden oluşur. Kozmik ışınlar birkaç milyar elektron-volt gibi, parçacıklar için olağanüstü yüksek sayılabilecek enerjilere sahiptir. (Karşılaştırma için, havadaki moleküllerin enerjisi 0.04 elektron-volt, tüplü TVlerdeki elektronların enerjisi 20 000 elektron-volt, radyoaktif çekirdeklerin bozunmasından çıkan bir alfa parçacığının enerjisi ise birkaç milyon elektron-volttur). Uzayın derinliklerindeki plazma bulutları içinde hızlandırılan parçacıklar, sürtünmeyle karşılaşmadıkları için enerjilerinden birşey kaybetmeden uzay boşluğunda ilerlerler. Dünya'ya denk gelenler atmosferin üst kısımlarındaki moleküllerle çarpışır. Bu çarpışmalar sonucu, atom çekirdekleri arasındaki reaksiyonlar yeni ve garip parçacıklar oluşturur. Kozmik ışınların atmosfer atomlarına çarpmasının ilk ürünü, pion adı verilen parçacıklardır. Bunlar üç türdür, pozitif yüklü, negatif yüklü, ve yüksüz. Üç tür de çok kısa ömürlüdür. Yüklü olanlar saniyenin yüz milyonda birinden daha kısa sürede bozunarak iki ayrı parçacığa, müona ve müon nötrinosuna dönüşürler. Yüksüz pion ise önce iki gamma ışını fotonuna bozunur, onlar ise birer elektron ve pozitron doğurur. Bütün bu parçacıklar bir yağmur gibi yeryüzüne doğru düşerler. Elektronları tanıyoruz; atomların temel bileşenlerinden. Pozitron da yabancı değil, elektronun antiparçacığı, pozitif yüklü elektron diyebiliriz. Nötrino da temel bir parçacık, ama maddeyle neredeyse hiç etkileşime girmediği için dünyanın bir tarafından girip öbür tarafından çıkar, hesaba katmaya gerek bile yok. Buradaki asıl konumuz olan müonlar 1937'de kozmik ışın araştırmaları sırasında keşfedildiler. Manyetik alan içindeki sapmaları ölçüldüğünde elektrik yüklerinin elektron ile aynı miktarda olduğu, ama kütlelerinin elektrondan iki yüz kat daha fazla olduğu, protonun ise dokuzda biri olduğu anlaşıldı. Müonlar, elektronlar gibi temel parçacıklardandır, yani bilindiği kadarıyla içlerinde onları oluşturan başka yapı taşları yoktur . Ancak, elektronların aksine, müonlar istikrarsız parçacıklardır. Ortalama ömürleri sadece 2.2 mikrosaniyedir . Bu istikrarsızlık yüzünden, ve yeni müonlar üretmek için çok yüksek enerji gerektiğinden, gündelik hayatımızın kimyasında rolleri yoktur. Kısa ömürlerine bakarsak, müonları yeryüzünde tespit edebiliyor olmamız bile ilk bakışta şaşırtıcıdır. Saniyenin milyonda ikisi kadar bir süre yaşayan bir parçacığın, atmosferin üst kısımlarından yeryüzüne, 100 kilometre aşağıdaki deniz seviyesine inmeye vakti olmamalıdır. Yeterince hızlı olmadıkları için değil; bilakis enerjik kozmik ışınların ürettiği müonlar çok hızlıdırlar, neredeyse ışık hızında yol alırlar. Ama ışık hızında bile gitseler kısacık ömürleri, beş altı yüz metre mesafe katetmelerine zar zor yetecektir. Burada bir çelişki yok elbette, sadece özel görelilik etkilerini hesaba katmadık. Işık hızına yakın giden bir cisim için zaman, bize göre daha yavaş işler. Bu sayede müonun ömrü bizim için uzar ve parçacığın yeryüzüne ulaşana kadar bozunmadan kalması mümkün olur. Müon açısından bir ömür uzaması sözkonusu değildir elbette, ama müonun penceresinden bakıldığında yeryüzüne kadar olan mesafe, Lorentz sıkışması sayesinde, parçacığın kısacık ömründe bile katedebileceği kadar daralmıştır. Nitekim müonların yeryüzünde tespit edilebiliyor olması, özel görelilik teorisinin deneysel ispatlarından biri olarak kabul edilir. Piramitlerin sırları Kozmik ışınların yarattığı müonların yeryüzüne yağışı, bir sağnaktan ziyade bir ahmakıslatan gibidir. Bir santimetrekareye ortalama olarak dakikada bir müon düşer; yani eliniz kadar bir alana düzenli olarak saniyede bir veya iki müon çarpmaktadır. Müonlar elektrik yüklüdürler, bu yüzden, bir atom çekirdeğinin yakınından geçerken hissettikleri elektrik kuvveti yollarını saptırabilir. Çok hızlı oldukları için bu sapma pek fazla olmaz, ama yoğun bir maddenin içinden geçiyorlarsa arka arkaya sapmalarla zigzaglı bir yol izleyebilir, fazla ileri gidemeden bozunup yokolabilirler. Luis Alvarez (1911-1988), bilimsel kariyerini parçacık dedektörlerini mükemmelleştirmeye adamış ve yaptığı yeni keşiflerin şerefine 1968'de Nobel fizik ödülü almış bir deneysel parçacık fizikçisi idi. Çok girişken bir zekaya sahipti ve fizik bilgisini disiplinlerarası problemlere uygulamayı severdi. Sözgelişi, Kennedy suikastini kaydeden Zapruder filminin fotoanalizini yapmış, sanılanın aksine ters yönden gelen bir kurşun olmaksızın da başın öne savrulabileceğini deneylerle göstermişti. Jeolog olan oğluyla beraber 1980'lerde yaptığı çalışmada dinozorların yokoluşunun sebebinin bir meteor olduğu hipotezini ortaya atmış ve ayrıntılı delillerle desteklemişti. Alvarez 1960'larda, Mısır piramitlerinin içinde gizli odalar bulunup bulunmadığını tespit etmek için parçacık dedektörleri kullanmayı düşündü. Fikir basitti ve hastanede röntgen çektirmeyle aynı prensibe dayanıyordu: Göğün her yönünden üstümüze yağan müonlar, piramit duvarları gibi yoğun bir madde tarafından kısmen engellenebilirler. Duvarlar ne kadar kalınsa, engellenen parçacık sayısı o kadar fazla olacaktır. Piramidin içine konacak bir dedektörü çeşitli yönlere çevirerek müon sayılarını ölçersek ve bazı yönlerden beklenenden daha fazla müon geldiğini görürsek, o yönde yekpare kaya yerine bir boşluk olduğunu tahmin edebiliriz. 1967'de Alvarez, Amerikalı ve Mısırlı fizikçiler ve arkeologlarla işbirliği yaparak Kefren Piramidi'nin içine bir müon dedektörü yerleştirdi. Deney çabucak bitirilemezdi, çünkü gerekli miktarda müon sayımı yapılabilmesi için düzeneğin aylar boyunca yerinde bırakılması gerekiyordu. Dedektörlerin bozulması gibi teknik sorunlar aşılsa da, tam deneye başlamışken Mısır ve İsrail arasında Altı Gün Savaşı patlak verdi, Mısır ve ABD arasında diplomatik ilişkiler kesildi ve Alvarez ile arkadaşları ülkelerine dönmek zorunda kaldılar. Neyse ki aylar sonra siyasi ortam kısmen normalleşti de geri dönüp deneyi devam ettirebildiler. Bu ilginç hikaye bir film senaryosuna dönüştürülseydi, fizikçi Alvarez kağıt üzerindeki analizlere bakarak arkeologlara nereyi kazmaları gerektiğini söyler, arkeologlar önce ona dudak büker, ama sonra tam gösterilen yerde bir keşif yapılınca heyecana kapılırlar, fizikçi ise sakin bir tebessümle şaşıracak ne var, biliyordum zaten diye hava atarak yürür giderdi. Ama gerçekte böyle olmadı. Piramitte herhangi bir boşluk bulunamadı . Ancak bu deney müon geçişi tomografisi yönteminin başarıyla uygulandığı ilk örnek olarak kayda geçti. Fizikçi-arkeologlar, daha gelişkin dedektörler kullanarak aynı yöntemle Aztek ve Maya piramitlerinin röntgenini çekmeye devam ediyorlar. Yanardağlardan Fukuşima'ya Müonların en kullanışlı özelliği, yüksek enerjileri sayesinde çok kalın kaya tabakalarının içinden fazla kayıp vermeden geçebilmeleri. Böylelikle piramitlerden çok daha büyük yapıların, sözgelişi yanardağların iç yapısını da inceleme imkanı sağlıyorlar. Aktif bir yanardağ püskürmeye hazırlanırken içindeki magma dağın içinde krater ağzına doğru yükselir. Bu yükselmeyi takip edebilirsek, patlamanın ne kadar yakın olduğunu tahmin etmek ve ona göre tahliye gibi tedbirler almak mümkün olur. Ama haliyle bu iş pek kolay değil, çünkü magma seviyesini görmek için yanardağın içine açılan bir pencere yok. Müonlar burada da imdada yetişiyor. Piramitleri incelerken Luis Alvarez müon dedektörünü piramidin içine yerleştirmişti ama, bariz sebeplerle yanardağlarda böyle bir imkan yok. O yüzden dedektör yanardağın eteğine yerleştirilir ve neredeyse yatay şekilde yönlendirilir. Böylece ufka yakın yönden gelen müonlar dağı delip geçerek dedektöre ulaşacak ve sayılacaklardır. Yoğun magma dağın içinde yükselmişse dedektöre düşen müon sayısı azalır, böylelikle lav sütununun yüksekliği tahmin edilebilir. Bu yöntem ilk olarak Tokyo Üniversitesi araştırmacıları tarafından geliştirildi ve 2007'de Japonya'daki Asama yanardağının tepesini görüntülemek için kullanıldı. Bu başarının ardından aynı yöntemle Fransa'nın Puy de Dome, Guadaloupe adasındaki La Soufriere, İtalya'da Etna ve Vezüv dağlarının iç yapısı da görüntülenebildi. Müon tomografisinin nükleer santral güvenliği için de kullanılabileceği öngörülüyor. 2011'de bir tsunami sonucu tahrip olan Fukuşima Daiçi nükleer santralinin temizlenmesi hala devam etmekte. Bu zahmetli işin en zor meselelerden biri, çekirdekteki erimiş radyoaktif maddenin sıvılaştıktan sonra nerede toplandığını belirlemek. Radyoaktivite çok yüksek seviyede olduğu için içeri girip bakmak mümkün değil; içeri bir robot bile gönderilemiyor çünkü açılacak bir kapıdan dışarıya radyasyon sızması tehlikesi var. Fukuşima'da içeriye girmeden radyoaktif maddenin nerede olduğunu belirlemek için müon tomografisi tekniği imdada yetişiyor. ABD'nin en önemli araştırma laboratuarlarından biri olan Los Alamos National Laboratory , Toshiba şirketi ile işbirliği yaparak nükleer santrallerde kullanılabilecek bir müon dedektörü hazırlamakta. Böyle bir dedektörle ağır atomlardan oluşan radyoaktif maddenin nerelerde toplandığını tespit etmek mümkün olacak. Bu dedektörün reaktör güvenliğinin yanı sıra, milli güvenlik alanında da önemli uygulamaları var. Nükleer kaçakçılığı önlemek ABD'nin Los Alamos laboratuarında, müon tomografisi üzerine çalışan bir araştırma grubu mevcut. Bu grup, büyük bir madde yığını içindeki küçük bir ağır metal öbeğini bulmak amacıyla müon tomografisini kullanmanın yollarını araştırıyor. Fukuşima'daki cihaz bu araştırmanın ürünü. Ama bu grubun öncelikli amacı milli güvenlik. Sınır güvenliğindeki en büyük kabus, bomba yapımında kullanılabilecek nükleer yakıtın gizlice içeri sokulması veya dışarı kaçırılmasıdır. Her ne kadar sınırlarda arama yapılıyor, kargolar çeşitli cihazla taranıyorsa da, kaçakçılar bu yöntemlere karşı tedbir almayı bilirler. Bir kamyon veya konteyner içinde büyükçe miktarda radyoaktif madde kaçırmak isteyenler, tespitini zorlaştırmak için görüntülemeyi engelleyecek metal cisimlerin arasına saklarlar. Kaçırılan madde, yaydığı nötron veya gamma ışınlarının tespit edilememesi için bir kurşun kutu içine konmuş olabilir. Müon tomografisi bu soruna iyi bir çözüm sağlar. Her şeyden önce müonlar çok yüksek enerjilidir ve taranacak yükün derinine nüfuz edebilirler, kargodaki diğer malzeme onları engellemez. (3 milyar elektron-volt enerjili tipik bir müon, iki metre kalınlıkta yekpare kurşunun içinden geçebilir) İkincisi, müonlar doğal radyasyonun bir parçası olarak çevremizdeler. Böylece hem tarama sırasında çevredeki insanlar için fazladan sağlık riski yaratmazlar, hem de tarayıcı cihazların güç ihtiyacı az olur. Üçüncü avantajları da, izledikleri yolun içinden geçtikleri malzemenin atom ağırlığına hassas şekilde bağlı olmasıdır, böylece özellikle ağır radyoaktif atomları tespit etmekte kullanılabilirler. Elektrik yüklü olan müonlar, atom çekirdeklerinin yakınından geçerken protonların elektrik kuvveti ile hafifçe saparlar. Çok hızlı oldukları için bu sapma çok azdır, ama maddenin içinden geçerken tekrar tekrar sapmalar birikir ve küçük de olsa algılanabilir bir açıya ulaşır . Uranyum, plütonyum gibi ağır atomlarda daha fazla proton bulunduğu için, bu malzemeler müonların beklenenden fazla sapmasına yol açarlar. Müon saçılma tomografisinin prensibi basitçe budur. Müonların beklenenden fazla saptığı görülürse, kargonun içinde ağır elementlerden oluşan bir cisim olduğundan şüphe edilebilir. O zaman istenirse taşınan malzeme elle teftiş edilebilir. Saçılma tomografisi için gereken dedektör sistemi, geçiş tomografisinde kullanılana göre daha karmaşıktır. İncelenecek hacmin altı yüzünde ayrı ayrı parçacık dedektörleri bulunmalı, ve her yüzde ikişer dedektör plakası olmalıdır. Yukarıdan aşağıya hızla inen bir müon, önce üstteki iki plakanın birincisinden geçer ve geçişi sırasında dedektörün malzemesi içinde iyonlaşmaya sebep olur. Bu iyonlaşma sayesinde, dedektörün elektronik aksamı belli bir pikselden bir müon geçtiğini tespit edebilir. Müon çok enerjik olduğu için aldırmadan yoluna devam eder ve üstteki ikinci plakadan geçer. İki plakadaki geçiş noktaları arasındaki fark, müonun gidiş yönünü belirlememizi sağlar. Yoluna devam eden müon, bir mermi gibi malzemenin içinden geçip alttaki plakalara ulaşır ve aynı işlem orada tekrarlanır. Girişteki ve çıkıştaki yönler arasındaki açı farkına bakılır, ve matematiksel bağıntılar kullanılarak, bu miktardaki bir sapma sağlayacak malzemenin ne olduğu anlaşılabilir. Bu prensip basittir ama pratikte pek çok zorluk barındırır. Her şeyden önce, bu küçük sapmayı algılayabilmek için dedektörlerin çözünürlükleri yüksek olmalıdır, yani pikseller mümkün olduğunca küçük olmalıdır. Bu yüzden, yüksek çözünürlük sağlayabilen yeni yarıiletken dedektörler tercih ediliyor. Müonların yeryüzüne pek bol bol düşmemesi de başka bir sorun. Sınır kapısındaki kamyonu taramak için pek fazla vaktiniz yok, birkaç dakikada işi bitirebilmeniz lazım, yoksa kuyrukların sonu gelmez. Birkaç dakikada kamyon yüzeyine düşen az sayıda müonun sağladığı bilgiyi mümkün olduğunca verimli kullanabilmek için karmaşık algoritmalar geliştirilmesi gerekiyor. İşin arka tarafında ciddi bir hesaplama yükü var. Bütün bu zorluklar henüz tamamen aşılamadığı için, üzerinde on yıldan fazla zamandan beri çalışılmasına rağmen, kitlesel olarak üretilen bir müon tomografi cihazı henüz yok. Ancak Los Alamos laboratuarında ve İtalya'daki nükleer fizik araştırma enstitüsü INFN bünyesinde geliştirilmiş ve başarıyla kullanılan prototipler mevcut. Ticarileştiği zaman bir milyon dolar gibi bir fiyat etiketi bulunacak bu cihaza birçok ülkenin nükleer güvenlik için ihtiyacı olacak. Henüz teknolojiye ve üretime dayalı sorunlar mevcut olsa da, bu sorunların çözülmesinin ardından pek çok gümrük kontrol noktasında kullanılacağı kesin. Türkiye'nin de sorunlu coğrafyasında nükleer güvenlik kontrollerinin sıkı tutulması şart. Deneysel parçacık fiziği alanında tecrübeli pek çok uzmanımızla bu konuya yatırım yaparak kendi müon dedektörlerimizi geliştirmemiz pekala mümkün."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/02/dosyalar/kucuk-kiyamet-buyuk-istanbul-depremi.html", "text": "Muharrem ayında bir salı günü Saat hemen hemen geçmişti dördü Ahali o anda bir zulüm gördü Cihan bulanmıştı toza dumana.... Ne çare, bozulmaz takdir-i Hüda Varsın yardım etsin cümleye Mevla Yıkıldı caminin alemi orda Müezzin çıkamaz oldu ezana... Nasıl zelzele bu, tam bir zulümdür Söz ve laf anlamaz, böyle zalimdir Babalar, evladlar sarılır durur Yeniden gelmişler sanki cihana Halid Efendi (1894 Depremi) Neden Türkiye? Kısa cevap: İki dev kıtanın kesiştiği yerde yaşadığımızdan ötürü. Türkiye, Alp-Himalaya dağ silsilesi üzerinde yer almaktadır. Bu dağ zinciri, dünyanın en yüksek noktasının (deniz seviyesinden yaklaşık 9 km) bulunduğu Everest Dağı'ndan Avrupa'nın zirvelerini biçimlendiren Alp'lere kadar uzanan bir yükselti seviyesidir. Bu dağ silsilesini oluşturan olay ise yaklaşık 60 milyon yıl önce gerçekleşen iki büyük kıtanın çarpışmaya başlamasıdır. Bu süreçte iki kıta arasını dolduran Tetis Okyanusu zamanla yok olmaya başlamış, günümüzde ise sadece Akdeniz gibi küçük kalıntıları kalmıştır. Çarpışma sırasında şerit şekilli küçük kıtacıkların bir araya gelmesiyle üzerinde yaşadığımız topraklar meydana gelmiştir (şekil 1). Dolayısıyla ülkemiz bu büyük jeolojik olayların ortasında kalarak şekillenmiş sismik olarak dünyanın en aktif bölgelerinden biridir. Neden İstanbul? Kısa cevap: Erzincan, Tokat... Düzce, Adapazarı ve İzmit sırasını saldığı için. Şerit kıtalar birleşip birbirine kaynadıktan sonra da güneyden kuzeye doğru hareket devam etmiştir; etmektedir. Güneyden gelen hareketin karşılanması için kuzeye gitmek kadar olağan bir şey olamaz. Peki ya gidemiyorsak? O halde güneyden gelen hareketi karşılamak için hacimsel bütünlükten kopup doğuya ya da batıya gitmekten başka şans kalmıyor. Kurgusallığın sınırlarını zorlayacak bir benzetmeyle, Afrikalılar ve Araplar ayrı coğrafyalarda yaşayan bizleri kovalayarak bir araya gelmemizi sağladı. Araplar sınırlarımıza, Afrikalılardan önce ulaşıp komşumuz oldu. Ancak bizle olan husumetleri bitmedi ve üzerimize gelmeye devam ettiler. Çok genç bir topluluk olmamızdan mutevellit tecrübeli Araplara karşı koyamadan kuzeyimizdeki Rusya'ya doğru yöneldik. Ancak Ruslar çok çok daha eski bir topluluk olduğundan kapılarını bize açmadılar, biz de zorlayamadık. Güneydoğudan üzerimize gelen Araplar'a karşı tek şansımız batımızdaki eski düşman yeni dost Yunanlılar olacaktı; Ermenistan'a ulaşacak yollar da kapanmıştı Araplar tarafından. Yunanlılar bizi kabul etmek zorunda kaldıkları, yani topluluk olarak batıya gitmeye karar verdiğimiz anda dünyanın en büyük ve tehlikeli faylarından biri oluşmaya başladı. Buna eşlik eden diğer tehlikeli fay ise Arapların zapt etmeye çalıştığı bölgenin çok yakınında oluştu . Yunan dostlarımızın bizi istemli ya da istemsiz kabulüyle Araplar bizi aradan çıkarıp direkt olarak Rusya'ya yönelmeye karar verdiler. Bu emelleri üzerinde halen sıkı bir şekilde çalışmaktalar ki 1939-1999 yılları arasında 60 bine yakın vatandaşımızı kaybettik. Ayrıca o denli arzulu ve istekliler ki baskı ve sıkıştırmaları yüzünden doğu bölgelerimiz yüksek yerlere kaçarak hayatta kalma çabasında; bu yüzden sürekli yükseliyoruz. Bu arada, Afrikalıları merak eden var mı? Onlar halen Tetis Okyanusu'nun son kalıntısını aşmakla uğraşmaktalar ve 60 milyon yıllık yönelim değişmezse aşacaklar da... Nedir, nasıl bir şeydir bu fay? Kısa cevap: Kuzey Anadolu Fayı , yaklaşık 1200 km uzunluğunda, dünyanın en aktif ve tehlikeli faylarından biridir. Genelde deformasyonu doğudan batıya transfer ederek depremlere neden olan yanal atımlı bir faydır. Türk yerbilimi tarihinin en büyük yıldızı İhsan Ketin ve arkadaşları tarafından 1948 yılında keşfedilmiştir. Aynı İhsan Ketin, keşfin 3 yıl sonrasında Kaliforniya'daki ünlü San Andreas Fayı ile KAF'ı karşılaştırdı. Ketin'in ardından Aykut Barka gibi çok değerli yerbilimcileri tarafından katkılar sağlandı bilgi birikimimize. Sonradan yapılan çalışmalar bu güzel çalışmaların üzerine birer tuğla koyup olanları anlamada bizlere yardımcı oldu. Kuzey Anadolu Fayı , Kalıova 'dan başlayarak neredeyse tüm Kuzey Anadolu'yu geçerek İzmit Körfezi'nde Marmara Denizi'ne ulaşan ve Saros Körfezi'ni de geçerek son bulduğu düşünülen dev bir fay sistemidir. Sanılanın aksine fayın uzunluğu binlerce km olmayıp, daha küçük fayların oluşturduğu bir fay zonu dur. Bu sistem içerisinde irili ufaklı yüzlerce fay bulunmaktadır. Sistemde genel hareket, Arap levhasının etkin bir şekilde deforme ettiği doğu bölgelerimizden batıya doğrudur. Depremlerin doğudan başlayıp batıda son bulan ve yeniden başlayan bir döngü şeklinde gerçekleştiği düşünülmektedir. Ancak daha küçük ölçekte aktivitenin batıdan doğuya gidebildiği de gözlenmiştir . Elbette bu, büyük fotoğrafı değiştirmeyecek bir detaydır. 20.yüzyılın hemen başında bir önceki döngü Saros körfezi yakınlarında son bulmuştur. 9 Ağustos 1912 tarihinde, Şarköy'de meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki Mürefte Depremi 300'e yakın can almıştır. Daha sonra deprem doğu uca taşınmadan önce son yükünü 1916'da Almus 'ta boşaltmış ve doğu ucuna taşınıp yeni döngünün başlayacağı 1939 yılını beklemiştir. 1939 yılına gelindiğinde kayıtlı tarhinimizin en büyük depremi (7,9) Erzincan'da gerçekleşmiş ve yaklaşık 30 bin cana mal olmuş, 100 bin kişi yaralanmış ve yaklaşık 120 bin bina yıkılmıştır. Afrika levhasının neden olduğu deformasyonun ilk karşılandığı yerlerden olan bölge tarih boyunca büyük yıkımlara uğramıştır. Batıya transfer devam etmiş, Tokat'ta 7 büyüklüğünde (1942), Çankırı'da 7,2 ve 6,9 büyüklüğünde (sırasıyla 1943, 1951), Düzce'de 7,1 büyüklüğünde (1957), Sakarya'da 6,8 büyüklüğünde (1967) gerçekleşerek döngü Marmara Denizi'ne ulaşmıştır. Bir sonraki büyük deprem 17 Ağustos 1999'da sabaha karşı 3 sularında Gölcük'te meydana gelmiştir. 7,4 büyüklüğündeki sarsıntı ülkede hayatı durdurmuş yaklaşık 18 bin insanımızın ölümüne ve büyük maddi hasara yol açmıştır. Sadece birkaç ay sonra Düzce'ye göç eden sismik aktivite 7,2 büyüklüğünde bir depreme yol açıp doğuda kalan deformasyonu boşaltmıştır. Sistem artık Marmara denizinde sıkışmış halde beklemektedir. Yeri gelmişken KAF'ın, Marmara denizine ulaştığında çatallandığını da belirtelim. Kuzey kol, İzmit Körfezi'nden Adalar'ın güneyinden Saros'a uzanan hat, güney kol ise İznik gölünün güneyinden, Gemlik Körfezi'ne doğru uzanan ve buradan güneybatı yönüne giden hattır. Genel kanı olası depremin kuzey kol üzerinde meydana geleceği yönünde olduğundan bu yazıda da kuzey kol üzerinde durulmuştur. KAF Marmara denizi içinde tek bir fay mı? Kısa Cevap: Hayır, kabaca 4 segment halinde, farklı doğrultulara sahip faylardan oluşur. Kıtayı terketmek üzere denizle buluştuğu İzmit Körfezi ilk segmenttir. Daha sonra Çınarcık Havzası gelir ki bu yazıda Adalar'a olan yakınlığı nedeniyle Adalar Fayı olarak basitleşitirmiştir. Daha batıda Orta Marmara fayı ve en batıda Tekirdağ'daki Ganos Dağı'nı parallel olarak kesen ve Saros Körfezi'ne uzanan Ganos fayı. Geçmişte İstanbul'da deprem olmuş mu? Olmuşsa ne kadar kuvvetli olmuştur? Kısa Cevap: Tarihsel kayıtlar, İstanbul'un büyük depremlerle sarsıldığına dair tatmin edici delillerle doludur. İstanbul, konumları tartışmalı olsa da 1600 yılda 10'dan fazla büyük depremden etkilenmiştir. Bu depremlerden 16.yüzyıla kadar olanları büyüklüğü ve yeri konusunda malesef çok fazla veri olmayan depremlerdir. 16. yüzyıldan sonrakiler en azından Osmanlı İmparatorluğu tarafından dolaylı olarak kaydedilmiştir. Kıyamet-i Sugra : Toz, duman ve su! 1509 yılında meydana gelen deprem iddialara göre Adalar segmentinde meydana gelmiştir. Depremin ne kadar büyük bir kırık yarattığı tartışmalıdır. Önceki düşüncelere göre 100 km'den uzun olan kırık Çınarcık'tan başlayıp Marmara Denizi'nin doğusuna kadar büyük bir alanı kırmıştır. Daha güncel çalışmalar bu kırılmanın muhtemelen sadece Adalar fayında olduğu savunmaktadır. Nerede olursa olsun tarihi kayıtlara göre İstanbul için en yıkıcı deprem olup büyüklüğünün 7,2 ile 7,5 aralığında olduğu tahmin edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul'u yaklaşık 65 yıl önce fethetmiş ve şehri yeniden inşa etmeye başlamıştı. 1470'te yapımı tamamlanan fethin sembollerinden olan Fatih Camii'nin deprem sırasında kubbesi ve minareleri çökmüş, büyük zarar görmüştür. Tarihsel depremler konusunda uzman olan Ambraseys ve Finkel (1990; 1995) bu depreme ilgili şu bilgileri sunmuşlardır: Depremden 30 yıl önceki bilgilere göre, İstanbul ve Galata'nın nüfusu 160 bin civarındaydı ve 35 bin yerleşim birimi mevcuttu. Depremde nüfus oranı daha fazlaydı. 10 Eylül 1509 depremi sonucunda, 1000 ev yıkıldı ve 4 bin-5 bin kişi hayatını yitirdi (Yazar notu: Murat Bardakçı'ya göre 13 bin kişi hayatını kaybetti). Ölenler arasında Osmanlı Hanedanından 3-kişi vardı. Vezir Mustafa Paşa ve emrindeki 360 atlı süvari öldü. Bu tarihsel belgelerde, İstanbul ve Pera'da hasara uğramayan hiç bir evin kalmadığı rapor edilmiştir. Bu deprem sırasında, şehir surları da oldukça büyük hasara uğramış, Eğrikapı'dan Yedikule'ye kadar yıkım gözlenmiştir. Topkapı sarayı duvarlarının, Hastalar Kapısı ve Kayıklar kapısı arasında yıkıldığı gözlenmiştir. Söz konusu duvarlara yakın birçok evin denize battığı görülmüştür. Galata duvarları ve Galata kulesinde hasarlar gözlendi. Fatih Camisi'nde çok ağır hasar gözlendi. Dikilitaş, Beşiktaş gibi birçok bölgede hasar gözlendi. Bazı belgelere göre, birçok kervansaray, hamam, mescid yıkıldı. Depremden sonra yapılan tamirlerden anlaşıldığına göre, Anadolu Hisarı, Yoros Kalesi, Boğaziçi, Rumeli Hisarı, Kızkulesi, Haliç ağır hasar görmüş. Bu depremin oldukça geniş bir bölgede, Yunanistan'dan Mısır-Nil Delta'sına ve hatta Avusturya'da hissedildiği rapor edilmektedir. Artçı depremler aylarca sürmüş ve büyük depremler Edirne'den Athos'a kadar hissedilmiş. Büyük depremlerin bir sonraki teşrifi 1766 yılında, yani küçük kıyametten 257 yıl sonra gerçekleşti. 3 ay içerisinde 7,2 ve 7,6 büyüklüğünde gerçekleştiği tahmin edilen iki büyük deprem İzmit'ten Tekirdağ'a kadar geniş bir alanda hasara neden oldu. Marmara'yı yanal olarak tamamen kırdığı düşünülen bu deprem yaklaşık 5 bin kişinin ölümüne neden olup Topkapı Sarayı'nda da önemli bir hasara neden olmuştur. Ambraseys'in muhtelif çalışmalarında bu depremle ilgili Osmanlı arşivlerinde İzmit ve İstanbul'da hasar gören cami ve külliyelerinde başlatılan onarım çalışmalarına ait belgeler mevcuttur. Deprem sonucu Fatih Camii'nin kubbesi (2.kez), imaret ve medrese çökmüş ve 5 yıl boyunca ibadete açılamamıştır. Deprem ayrıca Sultanahmet Camii minaresinin de yıkılmasına sebep olmuştur. Çatalca, Küçük-Büyük Çekmece, Kumburgaz, Burgaz, Lüleburgaz, Çorlu ve Tekirdağ'da önemli hasarlar gözlenmiştir. İstanbul'u vuran son deprem 1894'da gerçekleşen 7 büyüklüğünde olduğu tahmin edilen depremdir. Daha çok İzmit, Sakarya ve Yalova'da yıkıma neden olmuştur. Yaklaşık 1400 insanımızı kaybettiğimiz deprem, Sapanca'da 9, Yalova'da 8,5, Adapazarı, Büyükçekmece, Gebze, Kartal, Küçükçekmece ve Adalar'da 8 şiddetinde hissedilmiştir. Bu deprem, 1999 depremleri gibi merkez üssü İstanbul'a çok da yakın olmayan depremler gibi değerlendirilebilir; yani bir İstanbul depremi değildir... Muhtemel depremin büyüklüğü ne olur? Şiddet miydi o yoksa? Kısa Cevap: Büyüklük, depremin nerede olacağına; şiddet ise sizin onu nerede karşıladığınıza bağlıdır. Tartışmalı olsa da depremin en az 7 büyüklüğünde olacağı düşünülmektedir. 1999 depremleri sonrasında, halkımız yoğun bir bilgi bombardıumanına maruz kaldı. Deprem üzerine çalışanları bir kenara koyarsak, konu ile ilgili tek bir çalışması bile olmayan kişiler TV'ye çıkıp yıllarca önemsenmemenin verdiği hırs ve arzuyla bu zorunlu iade-i itibardan faydalanıp ünlü olma yolunu seçtiler, milyonlar bu kişilerin ağızlarına bakıyordu. Tam olarak ağzı olan konuştu, halk da izledi. Kimisi 8 büyüklüğünde olacak, İstanbul yıkılacak! derken diğeri 6,5'u geçmez deyip yüreklere su serpti. Bu itilafın nedeni elbette sadece bol keseden atmak değildi. Bilimsel olarak bir mantığa oturabilen, çeşitli öngörülere dayalı teoriler öne sürülüyordu. Verinin az olduğu yerde teori çoğalır. Marmara'nın depremselliği üzerine 1999 yılına kadar uluslararası camiada kabul görecek çok az çalışma yapılmıştı; yani çok iddialı şeyler söylemek için ortam son derece uygundu çünkü veri yoktu. Neyse ki depremden günümüze dek uluslararası destekli 70 milyon 'ya yakın para harcanarak önemli çalışmalar yapıldı ve bunların sonuçları ortaya çıktıkça fotoğraf daha belirgin hale gelmeye başladı. Naci Görür, Celal Şengör ve levha tektonik teorisine katkılarıyla tanınan ünlü Fransız jeofizikçi Xavier Le Pichon'un başında olduğu grup beklenen depremde Marmara içindeki fayların tüm Marmara'yı deforme edecek şekilde kırılabileceği ve bunun da 7 ile 7,6 arasında deprem oluşturabileceğini söylediler. Yani en iyi senaryo ve en kötü senaryo sırası ile 7 ve 7,6 büyüklüğünde gerçekleşecek depremlerdi. Marmara'nın depremselliği üzerine yapılan en son çalışmada Boğaziçi, İTÜ, YTÜ ve TÜBİTAK grubu çok önemli verilere ulaştılar. 20 yıllık GPS verilerini kullanan araştırıcılar 4 ayrı fay segmentinde farklı deformasyon hızları saptadılar. Buna göre İzmit Körfezi ve Saros Körfezi yakınları yılda yaklaşık 20 mm, Adalar fayı 10-15 mm/yıl, orta marmara fayı ise 2 mm/yıl'dan daha küçük deformasyon hızlarına sahiptir. Bu rakamlar ne anlama geliyor? Türkçesiyle, Saros Körfezi'nin Adalar'dan daha çok deforme olduğu ve depreme daha açık olduğu anlamına geliyor. Bunun bir sürpriz olduğunu söylebiliriz. Diğer sürpriz ise İstanbul'un batı kıyılarında bulunan Orta Marmara Fayı'nın çok çok az deformasyon biriktirdiği. Depremin büyüklüğünü, nerede olacağını filan nasıl hesaplıyolar? Kısa Cevap: Veriler sağlam ise dört işlem yeterli. Biraz da önkabul yapmak gerek. Şimdi öngörüde bulunarak nerede, ne büyüklükte deprem olabileceğini hesaplamaya çalışalım. En olağan şüpheli olan Adalar fayından başlayalım. Eğer Adalar fayı üzerindeki son deprem 1766 depremi ise günümüze dek (2015-1766) 250 yıl depremsiz geçmiş demektir. Yıllık deformasyon birikim hızı 10-15 mm/yıl olduğuna göre (Ergintav ve diğ., 2014): - 250 yıl x 10 mm/yıl = 2500 mm, yani 2,5 metre atım - 250 yıl x 15 mm/yıl = 3750 mm, yani 3,8 metre atım Yani, olası deprem bugün gerçekleşse 2,5 ile 3,8 metrelik bir atım yapmalı. Peki buradan nereye gidebiliriz? Bu atım ne kadar büyüklüğe denk gelir? Wells ve Coppersmith (1994) hangi deprem büyüklüğünün hangi atımlara yol açtığını derleyip yayınladılar. Buna göre atım değerlerini maksimum olarak alırsak 7 ile 7,3 arasında bir deprem beklememiz gerekiyor. Yani Adalar fayında 7'den küçük deprem olmayacak gibi görünüyor... Evet korktuk! Eğer öngörüyü daha duygusal ve umut verici bir şekilde yapıp 1894 depremini Adalar fayı üzerinde gerçekleştirisek bu zamana kadar 1,2 ila 1,8 metrelik bir atım birikir ki bu da 6,8 ile 7 arasında bir değer verir... Daha az korktuk. Aynı hesapları son büyük kırılmayı 1912'de yaşamış Tekirdağ için yaparsak, - 103 yıl x 20 mm/yıl = 2,1 metre; yaklaşık büyüklük 7,1 olacaktır. Bu hesapları yaparken, - Sadece 20 yıllık veri setinin kullanılıp bunların 250 yıllık bir dönemi temsil ediyor olması - Hukuk kayıtları gibi dolaylı verilere sahip olsak da büyük depremlerin kesin olarak hangi segment üzerinde gerçekleştiğinin bilinmiyor olması - Wells ve Coppersmith (1994)'in atım ortalamalarının standart sapmalarının bile deprem büyüklüğü tahmininde önemli değişimlere neden olması gibi önkabullerde bulunduğumuzu aklımızdan çıkarmayalım. Peki ya şiddet? Çok değişkenli olması nedeniyle bunu hesaplamak malesef çok zor. Depremin Adalar fayında olacağını düşünürsek şiddet öngörüleri aşağıdaki gibi olacaktır: - Eminönü (merkez üssüne uzaklığı 16 km): 9 şiddetinde - Fatih (15 km): 9 şiddetinde - Zeytinburnu (12 km): 9 şiddetinde - Bakirköy (10 km): 9 şiddetinde - Avcilar (12 km): 9 şiddetinde - Küçükçekmece (14 km): 8 şiddetinde - Büyükçekmece (16 km): 8-9 şiddetinde - Silivri ve Çatalca: 7 şiddetinde sarsılması öngörülüyor. Ne zaman olacak? Kısa Cevap: Kimse kesin olarak söyleyemese de deprem periyodunun içinde sayılırız. İstatistik, bilimde yalan söylemeyi çaktırmadan başarabileceğiniz birkaç alandan biridir. Hangi ihtimali seçerseniz sonuçlar ona göre güzelleşir. İstatistik deprem zamanını tahmin etmede en önemli unsurların başında geliyor. Yukarıdaki hesaplarımıza zaman boyutunu da eklemeyi deneyelim. Hangi tarihsel depremin hangi fay segmenti üzerinde olduğunu kesin olarak bilemeyeceğimizden eldeki verilere göre önkabullerde bulunmak durumundayız. Neyse ki bu veriler, Osmanlı hukuk ve çevre kayıtlarından elde edildi. Ambraseys'in derlemelerine göre tüm Marmara göz önüne alındığında deprem periyodu yaklaşık 250 yıldır. Bu rakam ortalama olduğu için güvenilebilir bir değer. Segment segment baktığımızda İzmit Körfezi: 180 yıl, Adalar 260 yıl ve Tekirdağ yaklaşık 280 yıl. Orta Marmara daha belirsiz. İzmit'te boşalma tamamlandığına göre daha batıya bakmakta fayda var. Şimdi son adımı atalım ve Adalar Fayı'nın en son 1766 yılında kırıldığı modelimize zaman boyutunu ekleyelim. 249 yıl önce kırılmış olan fay için ortalama aralık 260 yıl (Çağatay ve diğ., 2014). Kısa bir sessizlik... Ne kadar güçlü olabilir ki? Kısa Cevap: Oldukça fazla. Adalar modelimizi ele alırsak, olası derinliği 15 km, atımı 4 metre aldığımızda ortaya çıkacak enerji 20 100 atom bombası büyüklüğünde olacak (Hiroşimaya atılan ilk atom bombası 1021 erg yani 1014 Joule değerinde enerji açığa çıkarmıştır). Yani en az 20 tane küçük çocuk Marmara'nın derinliklerine inebilir. Tsunami oluşabilir mi? Kısa cevap: Olabilir, geçmişte olduğuna dair veriler var. Google Earth'ten Marmara Denizi'ne bakanlar enteresan bir şey görecekler: derin çukurlar. Küçük bir deniz olmasına rağmen 1250 metrelik derinlikler barındıran çukurlara sahip Marmara Denizi. Hem de bu derinlikler yavaşça oluşan derinlikler değil. Adaların güneyinde 250 m olan derinlik bir anda korkunç bir uçurumla 1250 metre oluveriyor ve kendini topografyadan bile görünür kılıyor. Yaklaşık 15 bin yıl önce dev bir heyelanın gerçekleştiğine dair kanıtlar var. Bu dev heyelanın 15 metrelik dalgalarla sahilleri vurduğu düşünülüyor. İşte bu dev ölümcül dalgalara tsunami demiş Japonlar. 2011 yılında tüm dünyanın canlı yayında gördüğü 10 metrelik dalgalardan bahsediyoruz. Peki, olağanüstü olaylar dışında, mesela 7 büyüklüğünde bir depremle Marmara'da tsunami oluşabilir mi? 1509 depreminde tsunami dalgaları oluşmuş, İstanbul boğazı ve Mudanya körfezinde önemli ölçüde hasar gözlenmiştir. Bu dalgaların 6-7 metreye ulaşıp surları aştığına dair kayıtlar var. 1766 depreminde Galata, Boğaziçi ve Mudanya kıyı şeridinde deniz seviyesinde yükselmeler gözlenmiş ve Marmara Denizi'ndeki küçük adacıkların yarı-yarıya suların altında kaldığı rapor edilmiştir. İstanbul'da olmasa da son olarak 1999 depreminde Gölcük'te meydana gelen tsunamide kıyı şeridini vuran dalgaların 2,5 metreye ulaştığı rapor edilmiştir. Yani Marmara depremlerinde tsunami olmuştur. Kimisi küçük, kimisi surları aşacak kadar büyük olabilmiştir (1509). Buradaki anahtar olgu deprem sırasında meydana gelebilecek deniz altı kitle hareketleri yani heyelanlardır. Adalar fayının neden olduğu 250 metreden 1250 metreye çok ani kod düşüşü heyelan için oldukça uygun bir ortam sunar. Deniz altındaki hareket üste büyük dalgalar olarak yansır . Depreme hazır mıyız? Neler yapılıyor? Kandilli önderliğinde, Marmaray'da 128 kanallı deprem izleme sistemi kuruldu. 24 saat boyunca Marmaray'daki titreşim ve depreme bağlı olası kaymalar takip ediliyor. Deprem olursa sistem ortalama 7 saniye önceden sinyal vererek treni durduracak. Sinyali alınacağı noktalar Saros-Gölcük arasında. Deprem ve tsunami zararlarının azaltılmasına yönelik olarak Japonlarla birlikte 'Marmara Bölgesi Deprem ve Tsunami Zararlarının Azaltılması ve Eğitim' projesinin çalışmalarına başlamış durumda. Proje kapsamında olası 7 ve üzerindeki depremin simülasyon görüntüleri hazırlanıyor. Japonya için hazırlanan uygulamanın bir benzeri İstanbul'a uyarlanacak. Böylelikle proje kapsamında hazırlanacak modellemeler ve simülasyonlar sayesinde deprem anında İstanbul'da neler yaşanacağı gerçeğe en yakın şekliyle gösterilecek. Binaların yıkılma, insanların kaçış anları gerçeğin bire bire kopyası olarak hazılanacak. Çöken binalar, çatlayan yollar, sallanma ve yıkım anlarının da detaylarıyla yer alacağı görüntüler internet üzerinden halkın bilgisine sunulacak. Bunlar yeter mi ? Elbette hayır! Yapı kalitesinin bu kadar kötü olduğu bir şehirde atılacak adımlar risk almayı gerektirecek kadar maliyetli olacaktır. Ne kadar maliyetli olursa olsun hazırlıksız yakalanmaktan daha az maliyet çıkaracağı ortada. Bu bir ticaret değil, insan hayatı ve kalitesi söz konusu. Atılması gereken adımlar ivedilikle atılmalı. Söz konusu modeller için neden 15 yıl bekledik; 17 Ağustos'u atlatır atlatmaz işe girişmek varken? Ümitlendiren tek gelişme birçok şehirde kentsel dönüşümün başlamış olması. Bunda da iyi olduğumuz söylenemez. En azından başlandı ve insanlar daha kaliteli yapılarda yaşayabilecek. Sonuçlar: - Türkiye büyük tektonik olayların şekillendirdiği bir coğrafyada konumlanmış bir deprem ülkesidir - Kuzey Anadolu Fayı, dünyanın en aktif ve tehlikeli fay zonlarından biridir. Döngüsel olarak genellikle doğudan batıya doğru deformasyonları transfer edip büyük depremlere neden olmuştur, olacaktır. - İstanbul, tarihi boyunca KAF'ın neden olduğu yaklaşık 250 yıllık bir periyot içinde yıkıcı depremler yaşamıştır. - Bu depremlerde tsunami oluşmuş ve sahillerde hasara yol açmıştır. - Olası İstanbul depremi muhtemelen 7'den küçük olmayacaktır ve bu sarsıntı İstanbul'un güney sahillerini vuracaktır. - İstanbul'daki en son büyük depremin 1766 yılında olduğu düşünüldüğünden, olası deprem için hesaplanan tekrarlama süresi olan 250 yılı doldurmaya çok yakınız. Bonus: Koca Mi'mar Sinan Ağa gerçek bir dahiymiş. Yapıları önemli depremlerden sağ çıkmış ve 16.yüzyıldan beri ayakta. Keşke tüm İstanbul'u o imar edebilseydi..."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/02/dosyalar/sosyal-medya-sahinlestiriyor-mu.html", "text": "Şahinleşmek, Türk dil kurumuna göre herhangi bir düşünce konusunda keskinleşmek, sertleşmek, katı bir duruş sergilemek anlamına geliyor. Buna alternatif, çeşitli derecelerde şahinleşmeyi ifade eden daha pek çok cümle kullanırız: İnatlaşmak, diretmek, nuh demek peygamber dememek gibi... Podcast: Play in new window | Download Subscribe: RSS İnsanların pek çok konuda görüşleri vardır. Siyaset, din gibi toplumsal kurumlar, evlilik, boşanma gibi toplumsal olgular, hemen hepimizin hakkında görüş sahibi olduğu konulardır. Elbette herkesin görüş sahibi olduğu bu popüler konularda neyin iyi olduğu sorusuna yanıt olarak farklı yanıtlar verilir. İnsanların bu yanıtlarından oluşan dünyaları onların hayat görüşünü oluşturur. Peki hayat görüşlerimiz gerçekten de hepimizin düşünerek oluşturduğu rasyonel, yani akla uygun ve mantıklı çıkarımlardan mı oluşmaktadır? Bazen hayır, bazen evet. Esasında herhangi bir konuda tamamen bağımsız ve rasyonel bir görüş üretmek o kadar da kolay değildir. Hayat görüşümüzü pek çok dış etken belirler. Bu etkenler çok çeşitlidirler ama bu yazıda yetiştirilme tarzı, ailemiz vb. klasik etkenlerden ziyade, bu klasik etkenlerin yarattığı sosyal ve psikolojik süreçlere değineceğiz. İdeolojiler ve Bilişsel Tutarlılık Öncelikle doğruluğuna inandığımız ideolojilerin hayat görüşümüzü şekillendirdiğini belirtmekte fayda var. Buna zaten hayat görüşümüz nedeniyle o ideolojiyi tercih etmiyor muyuz? şeklinde itiraz edebilirsiniz fakat bu söylediğinizi insanların pek azı gerçekleştirebilir; bilişsel tutarlılık teorisi, düşüncelerimizin davranışlarımızla, davranışlarımızın da birbiriyle ve ilişkili olan diğer düşüncelerle tutarlı olması gerektiğini, insanın huzurlu hissetmesinin ve özsaygısını korumasının ancak böyle mümkün olduğunu söyler. Zaten ideolojinin tanımı da hayatın her alanını aynı bakış açısı örüntüsüyle ele almadır. Ne var ki ideolojik düşünmeyi ortaya çıkaran bilişsel tutarlılık ilkesi aynı zamanda ideolojilerden sapmaları da kendimize açıklayabilmemizi sağlar. Normalde bir yandan ifade özgürlüğünü savunurken diğer yandan kitapların yakılmasını savunamazsınız; fakat eğer bazı kitaplar yakılıyor ve buna çeşitli nedenlerle ses çıkarmıyor / çıkaramıyorsanız bu defa bilişsel tutarlılık gereği, bazı kitapların yakılması gerektiği, zaten o kitapların çok tehlikeli olduğunu düşünmek, kendinize bu minvalde açıklamalar üretmek zorundasınızdır. Elbette birileri böyle bir durumda size tutarsız olduğunuzu iddia edecektir; ve evet: Özsaygınız gereği bunu kabul etmeniz o kadar kolay değildir. O halde tutarlı bir insan olduğunuzu hem başkalarına hem de bilinçsizce kendinize- kabul ettirmek için, bazı kitapların yakılması gerektiği görüşünüzde şahinleşmek durumunda kalabilirsiniz. Bilişsel tutarlılığa verilecek en güzel örnek, sigara tiryakilerinin sigara hakkındaki görüşleridir. Sigara içme davranışı, sigaranın çok zararlı olduğu fikri ile tutarsızlık gösterir. Bireyin tutarlı olarak huzura erişmesinin iki yolu vardır: Ya sigarayı bırakarak davranışını değiştirecektir, ya da fikrini sigaranın aslında o kadar zararlı olmadığı yönünde değiştirecektir. Çevremizde sıkça şahit olduğumuz ya da kendimizden bildiğimiz bu davranışın bir benzeri çeşitli deneylerle gösterilmiştir. Bu deneylerden birinde kahve içmenin neden olabileceği hastalıklarla ilgili bir seminer verilmiş ve çıkışta katılımcılara dinledikleri semineri değerlendirebilecekleri bir form verilmiştir. Yapılan istatistiki analizler göstermiştir ki kahve tüketicileri seminerde anlatılanları kahve tüketmeyenlere göre daha abartılı bulmuştur. Sosyal Uyum Hayat görüşümüzü etkileyen etmenlerden birisi de nasıl bir çevrede yaşadığımız, kimlerle arkadaşlık ettiğimizle alakalıdır ve aslında sahip olduğumuz görüşlerin gerçekten de bizim mi, yoksa içinde yaşadığımız toplumun görüşleri mi olduğunu ayırt etmek çok güçtür. Çoğu zaman doğruluğundan emin olduğumuz şeylerden bile, çevremizdekilerin tamamının bizden farklı düşünmesi nedeniyle şüpheye düşebiliriz. Daha evvel kaleme aldığımız Algıdır Yanılır, Dildir Yalan Söyler adlı yazıda, Sosyal Uyum adını verdiğimiz bu olguyu ortaya koyan Asch Deneyleri'nden uzun uzun bahsetmiştik. Sosyal uyumdan bahsetmişken grup düşüncesinden bahsetmemek olmaz: Önce Irvin Janis, sonra da George Orwell, bağları kuvvetli olan gruplardaki aşırılaşma eğilimini grup düşüncesi terimiyle adlandırmıştır. Janis'e göre böyle gruplar aşırı iyimserliğe eşlik eden bir yanılmazlık illüzyonu geliştirirler. Kendilerini rahatsız edecek olan bazı gerçekleri görmezden gelirler, kendi ahlaki yargılarının doğruluğundan emin olduklarından amaçlarına uygun düşen ahlaksızlıkları mübah görürler, rakip ya da düşman gruplar için kalıplaşmış önyargılara sahip olup onları zayıf ya da şeytani olarak nitelerler. Farklı düşünenleri sustururlar ve üyeler de kendi kuşkularını gruba uymak adına bastırırlar. Böylece grupta gerçekte bir görüşbirliği varmışçasına bir illüzyon ortaya çıkarken, grubun görüşlerine uymayan bilgiler grup üyelerinden özenle saklanır. Eğer bu grupta gözüne girilmesi gereken bir lider de varsa, o zaman grup üyeleri liderin hoşuna gidecek biçimde şahinleşme eğilimine girerler; daha aşırı, daha çılgın fikirler üretildikçe grubun ortalaması giderek aşırıya kayar. Herkes birbirine uyduğu için kimse aşırıya gitmenin farkına varmayabilir. Grup gittikçe radikal bir biçimde şahinleşmiş ve otokratik hale gelmiş olabilir. Bu etkiyi de ortaya koyan pek çok deney olduğu gibi, otokratik liderlik altında bulunan kurumlarda birden fazla kişiden oluşmuş komisyonların verdiği saçma ve mantıksız kararlar grup düşüncesi için iyi bir örnektir. Ayrıca birden zıvanadan çıkan ve rakip takım forması giyen kim varsa onları dövmeye başlayan bir taraftar grubu davranışı da grup düşüncesinin eyleme dönüşmüş hali olarak nitelendirilebilir. Taahhüt ve Bumerang Etkisi Hayat görüşümüzü etkileyen ve bu görüşümüzde şahinleşmemize neden olan bir etki daha vardır ki, aslında yazımızın konusunu oluşturan asıl etki de budur: Toplum içerisinde taahhütte bulunmak. Toplum içerisinde taahhütte bulunmanın şahinleştirme etkisi iki paragraf önce ele aldığımız bilişsel tutarlılıktaki gibi tutarsız görünmekten kaçınmaya dayanır. Fakat bilişsel tutarlılıkta birbirine zıt iki görüşü bazı açıklamalar uydurarak birbiriyle bağlantılı hale getirme çabası, düşünceleri eğip bükerek birbiriyle tutarlı hale getirme çabası vardır. Oysa taahhütte, bir defa savunulmuş olan görüşle ilgili mantıklı karşı delillerle karşılaşılsa bile, sırf topluluk önünde beyan edildiği ya da sözler verildiği için tükürdüğünü yalamama çabası söz konusudur. Kalabalık önünde taahhütte bulunmanın etkileri pek çok çalışmayla gösterilmiştir ama bunlardan Yale Üniversitesi tarafından evli kadınlarla birlikte gerçekleştirilen bir deney dikkat çekicidir: Deney için seçilmiş olan kadınların tamamı devlet okullarında doğum kontrolü konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılmasını destekleyenlerden oluşuyordu. Yani aksi görüşte olan hiçkimse yoktu. Deney sözde bir kampanya şeklinde yürütülüyordu ve kampanya kapsamında bu kadınların yarısına bilinçlendirme kampanyasını desteklediklerini taahhüt ettikleri bir dilekçe imzalatılırken, diğer yarısıyla sadece sözlü olarak görüşüldü. Ertesi gün her iki gruptan kadınların yarısına böyle bir çalışma gençlerde rastgele cinselliği teşvik edebilir ve çocuğunun bu hususta bilgilenmesi anne ve babanın kararı olmalıdır gibi pek çok argüman sıralayan karşıt görüşe ait etkili broşürler gönderildi. Diğerlerine hiçbir gönderim yapılmadı. Broşür gönderiminden bir gün sonra deney ekibinden birisi kadınları tek tek aramaya başladı ve onlara bu bilinçlendirme kampanyası kapsamında gönüllü bir eylem grubu oluşturduklarını, sıradaki günlerde bir eylem yapacaklarını söyleyerek katılmalarını talep etti. Karşı argümanlar içeren broşürün etkisi açıkça görülüyordu. Gönüllü eylem grubuna katılmayı kabul edenler çoğunlukla dilekçeyi imzalamayan ve broşürü almayanlardan oluşuyordu. Dilekçeyi imzalayan kadınlarda ise tam olarak zıt bir etki ortaya çıktı. Dilekçeyi imzalayan ve broşürü alan kadınların hemen hemen %50'si gönüllü eylem grubuna katılmayı kabul ederken, dilekçeyi imzalayan fakat broşürü almayan kadınların sadece %10'u eylem grubuna katılmayı kabul etti. Başka bir deyişle, dilekçeyi imzalayarak görüşünü beyan etmiş olan kadınlar, karşı görüşe ait broşüre aşırı tepki vermişler, taahhütlerinden geri adım atmak yerine taahhütlerine daha sıkıca bağlanmışlardı. Görünen o ki birisi bir inanışa sahipse , karşı argümanlar kişinin inancına daha sıkı bağlanmasından başka işe yaramıyor. Bumerang etkisi olarak anılan bu etki, kişilerin inançlarına meydan okunduğu zaman, inançlarının doğruluğu hakkında daha fazla ısrarcı olmalarını ifade ediyor. Bumerang etkisi, kısmen kişilerin kaçamayacakları taahhütleri konusunda kendilerini ikna etme inançlarından kaynaklanıyor. Bu örnek için özetleyecek olursak, doğum kontrolü için bilinçlendirme çalışmasını desteklediklerini yazılı olarak çoktan beyan etmiş olan kadınlar, broşüre tepki vermişler, kendilerinin haklı olduklarına duydukları inancı ispat etmek istercesine davranmışlar ve en nihayetinde taahhütlerine daha sıkı bağlanmışlardır. Türkiye'nin siyasi gergin ortamı ve sosyal medya Google verilerine göre Türkiye sosyal medya kullanımında Dünya'da önde gelen ülkelerden birisi. Herkesin söyleyecek bir sözü olduğunu görmek için ayrı bir araştırma yapmaya gerek yok. Bir etikete bastığınızda bilgilisinden bilgisizine, trollünden kinayecisine yüzlerce, binlerce kişinin çoğu zaman düşünmeden yazdığını, kimi zaman da sadece siyasi partisinin ya da çevresinin düşüncelerini aynen yansıttıklarını görürsünüz. Hele ki bir tartışma peydah olduğunda siyasi görüşünüz her neyse diğer tarafın bunca gerçeği nasıl göremediğine şaşarsınız. Evrensel bazı doğruları bir kenara bırakırsak, bunca gerçeği görmeyenin siz mi yoksa karşı taraf mı olduğunu kestirmenin gerçek bir yolu yoktur ama yine de kişilerin çok bariz karşı argümanlar karşısında bile saçmalamakta ısrarcı olduklarına şahit olabilirsiniz. İşte hepimizin düşebileceği bu saçmalamanın nedeni yüksek olasılıkla bumerang etkisidir. Sosyal medya gibi yüzlerce, binlerce insanın bulunduğu bir ortamda karşınızdaki kişinin ben yanlış düşünüyormuşum diyebilmesi çok ama çok zordur. Basit bir dilekçeyi imzalamanın bile nasıl bir etki yarattığını düşünürseniz, hem yazılı, hem de umumi sosyal medya beyanlarının ne kadar kuvvetli olabileceğini düşünün. Öte yandan sosyal uyum, bilişsel tutarlılık ve bumerang etkisi birlikte düşünülürse sosyal medyanın hemen herkeste bir şahinleşme etkisi yarattığı, kişilerin kendi ideolojilerine, siyasi partilerine ya da fikirlerine daha sıkı sarıldığı, daha fanatik bir biçime bağlandığı sonucuna ulaşabiliriz. Zira insanlar sosyal medyada kendileriyle benzer ideolojide olanları takip eder, haberleri ilk kaynaklarından değil, kendileriyle benzer olanların yorumları üzerinden dolaylı olarak takip eder. Öte yandan, kendisi de bir beyanda bulunduğunda ona Hani sen şöyle diyordun? diye soracak yüzlercesi hazır bulunduğundan artık bu beyanı kolay kolay geri alamaz; ona açıklamalar uydurarak aslında ne kadar haklı olduğunu daha baskın bir şekilde dile getirir. Bu bilgiler çerçevesinde sosyal medyanın insanları şahinleştirdiğini söyleyebiliriz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/02/incelemeler/referans-ve-intihal-bir-acik-bilim-alintisina-dair-notlar.html", "text": "İntihal konusunda, okumuşlarımızın hemen hemen hepsinin kafasının karışık olduğunu söyleyebilirim. Eğitim sistemimiz araştırma yapma ve öğrendiklerini yazılı şekilde ifade etme becerisine boş vermiş olduğu için, üniversite bitirme ödevi hazırlayan öğrenciler bile çeşitli yerlerden kestikleri metinleri yalapşap yapıştırarak iyi bir iş yaptıklarını sanabiliyorlar. Bu konudaki bilgisizlik akademik kariyer sırasında bile devam edebiliyor, örnekler pek çok, hem ben yazdım hem başkaları. İntihalin çeşitleri ve dereceleri var. Bazısı çok kabadır; birisinin yazdığı eseri olduğu gibi kopyalayıp, kendi ismiyle yayınlamak. Hiç bir emek vermeden veya fikir üretmeden sahiplenmek. Bazen işin bir kısmı orijinaldir de, bir kısmı başkasından olduğu gibi alınmıştır. Bu da, şüphesiz, hırsızlıktır. Mal hırsızlığında olduğu gibi fikir hırsızlığında da, sadece kısmen çalmış olmak suçu ortadan kaldırmaz. İntihal tanımı, bundan daha gevşek derecelerde de geçerliliğini koruyor. Bir çalışmanın kelimeleri kes-yapıştırla aynen aktarılmasa bile, kurgusu, örgüsü, yapısı taklit edildiyse bu yine intihaldir. Kelimeleri az değiştirerek yazmak intihaldir. Kendi çalışmanızı kopyalamanız bile intihaldir. Atıf yapmak, referans vermek konusunda da bazı yanlış anlamalar var. Bir çalışmayı atıf yapmadan kopyalamak intihaldir, fakat atıf yapmak da intihali ortadan kaldırmaya yetmeyebilir. İntihal başkasının ifadelerini, fikirlerini ve çalışmalarını kendisininmiş gibi göstermek olarak tanımlanır. O zaman, referans vermiş olsanız bile, yazının hangi kısımlarının alıntı olduğunu açıkça göstermiyorsanız, intihal suçu işliyor olursunuz. İncelikli intihal diyebileceğimiz bu son tip intihal, araştırma etiğine saygı göstermeye çalışanlarda bile çok sık görülür. Sebebi, intihalin pek çok kez başkasının çalışmasını, atıf yapmadan kullanmak diye eksik şekilde tanımlanmasında yatıyor olabilir. Bu tanımdan, atıf yaptıktan sonra istediğim gibi kopyalayabilirim fikri çıkar, ki tamamen yanlış. Öylesine bir atıf yapıp geçmek de yetmez, okuyucu hangi cümlenin atıf yapılan yazara ait olduğunu anlayabilmelidir. Bu ayrım açıkça gösterilmemişse, okuyucu doğal olarak bütün ifadelerin yazara ait olduğunu varsayar. Böylece yazar, isteyerek veya istemeyerek, başkasının cümlelerinin kendisine ait olduğu izlenimini yaratır. Bu girizgahın ışığında, yayın yönetmeni sıfatıyla, bir Açık Bilim yazısından alıntı yapan başka bir yazıda intihal yapılıp yapılmadığını tartışmak istiyorum. Dr. Işıl Arıcan'ın yazdığı Radyum Kızları başlıklı yazı Açık Bilim'de 3 Aralık 2014 tarihinde yayınlandı. 22 Şubat 2015'de de Doç. Dr. Emre Gürcanlı İleri Haber sitesinde Fosforlu saatler, yitip giden yaşamlar, şirket suçları ve... Radyum Kızları başlıklı bir yazı yayınladı. Dr. Gürcanlı, Işıl'ın yazısındaki konuları biraz daha ayrıntı ekleyerek işliyor, olaya iş güvenliği açısından bakarak başka örnek vakalar da aktarıyor. Buraya kadar mesele yok, her Açık Bilim yazarı gibi Işıl da aktardığı bilgilerin kullanılmasından memnuniyet duyar. Nitekim Açık Bilim yazıları Creative Commons Atıf-Gayriticari-Türetilemez lisansı altında açıkça paylaşıma ve aslını korumak suretiyle kopyalamaya açıktır. Ancak Dr. Gürcanlı, orijinal yazıya referans vermiş olsa da alıntıları açıkça göstermediği için, bilerek veya bilmeyerek, incelikli intihal yapmış oldu. Ayrıntıyla açıklayayım. (1) Dr. Gürcanlı Açık Bilim internet sitesinde yine aynı başlığı taşıyan çok güzel bir yazı var oradan özetle alıyorum ve o yazıyı da okumanızı tavsiye ediyorum diyor. Teşekkür ediyoruz, fakat burada ne Işıl'ın adı geçiyor, ne de yazının başlığı. Kullanım şartlarımızda referansların nasıl verilmesi gerektiği yazıyor, ve bu gayet yetersiz bir referans. Yazıya bağlantı bile verilmemiş, oysa bloglarda ve haber portallarında atıf yapılan yere bağlantı koymak teamüldendir, gayet kolaydır, ve yapmamak nezaketsizlik addedilir. (2) Yukarıdaki cümleden sonradan gelen üç paragraf Açık Bilim yazısından aynen kopyalanmış, ancak tırnak içine alınmamış. Okurun özetle alınan kısmın nerede başlayıp bittiğini, hangi cümlelerin yazara ait olduğunu anlaması imkansız. (3) Bu kısmın ardından, parantez içinde Açık Bilim yazısının URL'si var, ama bu tıklanabilir bir link değil. (4) Ardından gelen kısımda Işıl'ın paragrafı yeniden yazılmış. Üstelik bir fizik hatası da var, zayıf titreşimli bir ışıktan bahsediliyor. Atomların titreşimleri ile onların ürettiği ışığın titreşimini karıştırmış. Işık zayıf olmasına zayıf, ama titreşmiyor. Emre Gürcanlı: (5) Yazının devamında, yine Açık Bilim'den bu sefer referanssız olarak iki koca paragraf kopyalanmış, hatta italik vurgu bile aynen alınmış. ve (6) Bu tür incelikli intihaller sadece Açık Bilim'den değil, TIFO isimli İngilizce bir kaynaktan da yapılmış, cümleler alıntı oldukları açıkça belli edilmeden birebir çevrilmiş. Daven Hiskey: Emre Gürcanlı: ve ardından yine Daven Hiskey: Emre Gürcanlı: (7) Paragrafların ardından İngilizce yazının URL'si verilmiş, ama tıklanabilir değil. Ne yazarın adı belli, ne yazının adı, ne de nerede yayınladığı. Kaldı ki tam referans verilmesi bile yetersiz kalır. Bu referansla ne yapıldı? Temel bilgi alındı da cümleleri yazar mı kurdu, yoksa birebir alıntı mı yapıldı, yapıldıysa nerede başlayıp bitiyor? Okurun mevcut metinden bunları açıkça anlayabilmesi imkansız. Yazının geri kalanını incelemedim, ama bu kadarı da yazıda incelikli intihal sorunu olduğunu göstermeye yetiyor. Dr. Gürcanlı Twitter yazışmalarında böyle bir niyeti olmadığını, bir akademisyen olarak bu konuda çok dikkatli olduğunu söyledi. Samimiyetine inanmakla beraber, dünyada geçerli olan atıf ve intihal kriterleri hakkındaki bilgisini tazelemesi gerektiğini düşünüyorum. Peki ne yapsaydı? Çok basit: Birebir alıntıladığı yerleri , yazarın adını açıkça zikrederek tırnak içinde göstermeliydi. Nitekim Doç. Dr. Gürcanlı bunu bilmiyor değil, çünkü U. Akbulut'tan yaptığı alıntıyı tam da bu şekilde, akademik kurallara mükemmelen uyarak düzenlemiş. Aynı nezaketi, akademik disiplinle popüler bilim yazıları üreten Açık Bilim'den esirgememiş olmasını dilerdik."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/03/dosyalar/sinekler-ve-insanlar.html", "text": "Bundan 7-8 yıl önce, zamanın Alaska valisi Sarah Palin ABD başkan yardımcılığına aday gösterilmişti ve çeşitli vatandaş gruplarıyla görüşüp onlardan oy istiyordu. Otizmli çocukların aileleriyle konuşurken, bilimden hiç anlamadığını iyice gözümüze sokmak için olsa gerek, sineklerle yapılan deneylerle dalga geçti. Otizme sebep olan genlerden birinin, sineklerde yapılan araştırmalarla bulunduğuna bilim insanları hemen işaret etti. Ama tabii politikacılar kadar mühim olmadıklarından bu durum pek dikkat çekmedi. Neyse ki Palin yarışı başka sebeplerden kaybetti de biz de bir soluk aldık. Sinek deyip geçmeyin, bu canlının birkaç Nobeli var. Mesela kromozomların kalıtımdaki rolünü, sineklerin kırmızı gözlerini etkileyen, white adlı gendeki bir mutasyon sayesinde biliyoruz. Bu mutasyonu taşıyan sineklerin gözleri beyaz renkli oluyor. Ünlü Amerikalı biyolog Thomas Hunt Morgan, nesil nesil yetiştirdiği sineklerin göz renklerini izleyerek kromozomların nasıl işlediğini 1925 yılında ortaya çıkardı. Bu keşif sayesinde 1933 yılında Nobel ödülü aldı. Sonraki elli yılda sineklerle kalıtımın araştırılmasına yarayan birçok yöntem geliştirildi: Artık sinekler Röntgen ışınlarıyla mutasyonlara uğratılabiliyor, bir genin veya mutasyonun kromozomdaki yeri saptanabiliyor, ölümcül mutasyon taşıyan sinekler bile laboratuvarda rahatlıkla uzun süre yetiştirilip kullanılabiliyor, hatta yarı olağan, yarı mutant hayvanlar üretilip incelenebiliyordu. Üstelik sinekler küçük, ucuz ve çok çabuk üreyebilen hayvanlar olduklarından, binlerce sinekle yapılan araştırmalar bile kısa sürede tamamlanabiliyordu. Bu arada, 1915'te keşfedilen notch geni bozuk sineklerin beyinlerinin fazla büyük olduğu 1939'da anlaşıldı. O zaman, belki yalnızca kalıtım mekanizmaları değil, genlerin etkilediği başka biyolojik süreçler de sineklerle araştırılabilirdi. Hem de o sıralarda Caltech'ten Ed Lewis, mutant sinek üretmenin çok daha verimli bir yolunu bulmuştu: Etil metansulfonat adlı bir madde, sineklere yedirildiğinde DNA'larına yapışarak mutasyonlara sebep oluyordu. Caltech'ten meslektaşı Seymour Benzer, EMS ile mutasyonlara uğrattığı sinekleri davranış araştırmalarında kullanarak beklenmedik bir başarı elde etti. Mesela, vücut saatini düzenleyen genlerden period'u keşfetti. Bugün, evrim süresince korunmuş bu gende arızası olan insanların uyku sorunları yaşadığını biliyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki, iyi de, sineğin beyninde neler oluyor da bu davranış değişiklikleri meydana geliyor? İşin orasını da yavaş yavaş daha iyi anlamaya başlıyoruz. Kat be kat daha fazla hücre ve bağlantı içeren fare ve insan beyinlerine kıyasla sineklerin daha mütevazı beyni, elimizdeki yöntemlerle uğraşabileceğimiz bir ölçekte olduğundan şimdilik bir avantaj. Yıllardır biriken bilgilerle, tüm böceklerle birlikte sinek beyninin bölgeleri geçen yıl yeniden adlandırıldı, hatta bazılarının sınırları yeniden çizildi. Üstelik elimizdeki kalıtsal yöntemleri de son yirmi yılda daha da geliştirdik. Artık istediğimiz proteini üstediğimiz beyin hücresine ürettirebiliyor, bu sayede hücreleri aydınlatabiliyor, etkinleştirebiliyor, susturabiliyor, hatta öldürebiliyoruz. İstediğimiz hücreyi, istediğimiz zaman! Bazı hücreleri yeşil yeşil, bazılarını ise aynı anda kırmızı kırmızı parlatabiliyoruz. Üstelik sonradan da boyayabiliyoruz hücreleri. Belirli beyin hücrelerini işaretleyen özel yöntemlerle, değişik hücreleri boyayabiliyor, başlarına ne geldiğini anlayabiliyoruz. Mesela aşağıdaki üç resim de aynı alandaki aynı hücreleri gösteriyor. Ama tüm hücreler mavi, sadece nöronlar eflatun, sadece glia hücreleri de yeşil renge boyanmış: Yani artık biz sinirbilimcilerin sinekleri tercih etmesi için daha da çok sebep var, üstelik bu saydıklarım bunların yalnızca birkaçı. Bütün bunlar sayesinde, farelerde ve insanlarda mümkün olsa dahi çoook zaman alacak araştırmaları daha makul sürelerde tamamlayabiliyoruz. Sineklerde olumlu sonuç verip gelecek vaat eden genler, müdahaleler, tedaviler, insandaki uygulamalara bir adım daha yaklaşmış oluyor. Yine de birçok araştırmacı, gelecekteki uygulamaları çok da umursamadan, sırf meraktan yapıyor araştırmalarını. Unutmayalım ki sonradan işe yarayan birçok buluş, bu meraktan, beklenmedik yerlerden ortaya çıkıyor. Bol sinekli günler."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/03/guncel/ceresteki-parlak-nokta.html", "text": "Ceres üzerinde keşfedilen parlak noktanın yanında daha soluk bir nokta daha var. Cüce gezegen Ceres'in yörüngesine girmek üzere olan Dawn uzay aracı, Ceres'e yaklaştıkça bilim insanlarını şaşırtmaya devam ediyor. Dawn'ın Ceres'e 46.000 km uzaktayken çektiği yeni fotoğraflarda, gezegende daha önce saptanan parlak noktanın yanında bir başka parlak nokta daha olduğu fark edildi. Yukarıdaki fotoğraf, 19 Şubat tarihinde cüce gezegen Ceres'e 46.000 km uzaktan geçen NASA'nın Dawn uzay aracı tarafından çekildi. Fotoğrafta, Ceres'te daha önce keşfedilen parlak noktanın hemen yakınında, onunla aynı havzada yer alan daha az parlak ikinci bir nokta gözlenmekte. Dawn Uzay Misyonu'nda görev yapan ve Los Angeles'taki California Üniversitesi'nde çalışan baş araştırmacı Chris Russell, Ceres'in parlak noktasının hemen yanında, ilkinden biraz daha sönük ikinci bir nokta bulunduğunu belirterek, iki noktanın aynı havzada gözlenmesinin bunların volkanik kaynaklı olabileceğini düşündürdüğünü söyledi. Dawn uzay aracı, iyon itiş sistemini kullanarak 6 Mart tarihinde Ceres'in yörüngesine girecek. Bilim insanları önümüzdeki 16 ay içinde cüce gezegene ait çok daha iyi kalitede görüntüler elde edilmesi ve yüzeyi hakında daha detaylı inceleme yapılabilecek olmasıyla birlikte gezegenin kökeni ve evrimini daha iyi anlayacaklarını düşünüyorlar. Yakın çekim fotoğraflar sayesinde bu merak uyandıran parlak noktaları ve bu gezegene ait diğer ilginç bulguları daha net görebilme şansına ereceğiz. Almanya'nın Göttingen şehrindeki Max Planck Enstitüsü, Güneş Sistemi Araştırma Enstitüsü'nde görev yapan Ceres Fotoğraf Ekibi başkanı Andreas Nathues Ceres'in yüzeyindeki parlak nokta, bizim kameramızın net gösterebileceği çözünürlüğe göre hala çok küçük. Ama boyutunun küçüklüğüne rağmen, Ceres'in yüzündeki her şeyden daha parlak görünüyor. Bu hiç beklemediğimiz bir şeydi ve bizim için hala gizemini koruyor. dedi. Dawn uzay aracı, daha önce 2011 ile 2012 yılları arasında dev bir göktaşı olan Vesta'yı ziyaret etmiş ve göktaşına ait pekçok ölçüm ile 30.000'den fazla fotoğraf göndererek bize Vesta'nın yapısı ve jeolojik tarihine ilişkin pekçok ipucu vermişti. Vesta'nın ortalama çapı 525 kilometre iken, Ceres'in çapı 950 kilometre. Vesta ve Ceres, Mars ile Jüpiter arasında yer alan asteroid kuşağında bulunan en büyük iki göktaşı. Dawn uzay aracının bu görevi ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki adresi ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/03/guncel/patates-bocegi-ile-mucadelede-rnai-teknolojisi.html", "text": "Uluslararası Süper Haşere lakabına sahip, ülkemizde bilinen adıyla patates böceği her yıl dünya genelinde tarım sektörüne bir hayli pahalıya mal olmaktadır. Pek çok ilaca karşı dirençli ve pek az doğal düşmanı olması nedeniyle bilim insanları bu böcek ile mücadelede oldukça yoğun çalışmaktadır. Şubat ayında Science dergisinde yayınlanan bir çalışma ile (Science 2015, DOI: 10.1126/science.1261680) patates böceğiyle mücadelede yeni bir yöntemin başarısı duyuruldu. Yöntem gen ifadesinin düzenlenmesinde etkili olan RNAi mekanizmasından yararlanıyor. RNAi, uygun çift zincirli RNA molekülü hücreye girdiğinde hücrenin mesajcı RNA dizisinin hücre ribozomları tarafından okunmasını dolayısıyla protein üretimini durduran bir gen susturma mekanizmasıdır. Bu çalışmada ifadesi susturulmak üzere patates böceğinin hücre iskeletinde yer alan hayati bir proteini kodlayan geni hedef seçen araştırmacılar, çift zincirli özel RNA'lar üretmek üzere çekirdek DNA'sı yerine kloroplast DNA'sı değiştirilmiş transplastomik bitkiler geliştirdiler. Böcekler bu bitkiler ile beslendiğinde çift zincirli RNA'lar böceğin hücrelerinde küçük interferans RNA'larına dönüşerek hücrenin mesajcı RNA'sının ribozomlar tarafından okunmasını engelliyor. Bunun sonucunda protein üretemeyen böcekler ölüyor. Makalenin yazarlarından Jiang Zhang, zararlı böcekleri öldürmek için RNAi mekanizmasından yararlama fikrinin neredeyse 10 yıllık olduğunu söylüyor. Makaleyle ilgili bir başka yazı (Science 2015, DOI:10.1126/science.aaa7722) yayınlayan Steve Whyard , RNAi teknolojisinin daha önce denendiğini ancak böceklerin tamamı ölmediği için başarısız olduğunu açıklıyor. Başarısızlığın sebebi ise hücre sitoplazmasında çift zincirli RNA'ları metabolize eden bir sistemin varlığı; ancak bitki hücresi kloroplastlarında bu sistemin yokluğu nedeniyle çift zincirli uzun RNA'lar kloroplastlarda üretilebiliyor ve bu sayede bitki, böcek tarafından yenilene dek bu RNA'lar bitkide parçalanmadan bekliyor. Zararlı böceklerde özgül gen bölgeleri susturularak, böceklerin etkilerini veya popülasyonlarını kontrol altında tutmak amacıyla geliştirilmesine uğraşılan RNAi yaklaşımının patates böceklerine karşı başarıya ulaşması tarım sektöründe şüphesiz bir etki oluşturacaktır. Yöntemin başka böceklere karşı da başarı olup olamayacağı sorulmuş ancak cevabı beklenen bir soru."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/03/guncel/ziyafet-ve-kitlik-diyeti-yasam-surenizi-uzatabilir.html", "text": "Aşağıdaki haberde geçen bir ön çalışmadır . Özellikle diyet ve takviye gıdalar gibi hassas bir konuda net bir şey söyleyebilmek için, başka ekiplerin de bu konuda geniş kapsamlı çalışmalar yapması, bilim çevresinin büyük oranda hemfikir olması gerekir. Konu her gün farklı bir iddianın ortaya atıldığı diyet olunca; Haberde yazılan diyeti lütfen denemeyin. diye bir uyarı koyma gerekliliği hissettik. Bunu sofranız için adeta bir aralıklı antrenman gibi düşünebilirsiniz. Florida Üniversitesi Sağlık araştırmacıları Ziyafet ve Kıtlık diyeti yapanlarda, aç kalmanın bazı faydalarının görüldüğünü ve antioksidan takviyelerinin bu faydaları azalttığını tespit ettiler. Aç kalmanın farelerin ömrünü uzattığı ve farelerde yaşlanmaya bağlı hastalıkları azalttığı daha önce görülmüştü. Fakat her gün aç kalmak, yani öğünleri atlamak ya da alınan toplam kalori miktarını azaltmak, sürdürmesi zor bir iş olabilir. Yakınlarda Rejuvenation Research dergisinde yayınlanan makalenin eş yazarı doktora öğrencisi ve tıp doktoru Martin Wegman, İnsanlar hayatları boyunca aç gezmek istemez. diyor. Biz de aralıklarla yapılan türden bir kalori kısıtlaması düşündük. Araştırma ekibi olarak, katılımcıların kilo değişimlerini, kan basınçlarını, kalp ritimlerini, glukoz seviyelerini, kolesterollerini, iltihap göstergelerini ve koruyucu hücre yanıtlarında rol oynayan genlerini 10 hafta boyunca takip ettik diyor Harvard Medical School'da genetik üzerine çalışan doktora öğrencisi ve tıp doktoru Michael Guo, şöyle devam etti; Aralıklı aç kalmanın, yaşam süresinin uzunluğunda ve koruyucu hücre yanıtlarında yer aldığı iyi bilinen SIRT3 isimli gende hafif bir artış sağladığını gördük SIRT3 geni, yine aynı isimle anılan SIRT3 proteinini kodluyor. Sirtuin diye adlandırılan bir protein sınıfına ait olan SIRT3 proteini, farelerde artış gösterirse, onların yaşam sürelerini uzatıyor. Araştırmacılar, SIRT3 gibi proteinleri, vücudun antioksidanlarla etkisiz hale getirebildiğinden daha fazla serbest radikal üretmesi durumunda oluşan oksidatif stresin tetiklediğini ve onları aktif duruma getirdiğini düşünüyorlar. Yine de, düşük seviyedeki serbest radikaller yararlı olabilir. Vücut stres altına girdiğinde düşük seviye oksidatif stres koruyucu bir özellik gösterebilir dedi Guo. Wegman, Hipotez şu, eğer vücut belirli aralıklarla düşük seviye oksidatif stres altında bırakılırsa, buna daha iyi bir cevap oluşturabilir dedi. Araştırmacılar, belirli aralıklarla aç kalmanın aynı zamanda katılımcılarda insülin değerlerini de düşürdüğünü gördü, yani diyetin anti-diyabetik bir etkisi de olabilir. Araştırma ekibi, 24 katılımcıyı çift-kör, rastgele klinik denemelere tabi tuttular. Üç haftalık süre boyunca, katılımcılar bir gün, günlük almaları gereken kalori miktarının sadece %25'ini alırken, diğer gün ise %175'ini aldılar. Ortalama bir erkek katılımcının açlık günlerinde 650 kalori, ziyafet günlerinde 4,550 kalori alması gerekti. Antioksidan takviyelerini test etmek için de, katılımcılar diyeti C ve E vitaminlerini de alarak tekrarladılar. Üç haftanın sonunda, araştırmacılar aynı sağlık değerlerini ölçtüler. Sonuç olarak, diyetin SIRT3 ve SIRT1 gibi yararlı sirtuin proteinlerinde artış sağladığını gördüler. Makalenin eş-yazarı, Yaşlanma ve Geriyatri bölümünde Yaşlanma Biyolojisi bölüm başkanı olan Christiaan Leeuwenburgh, Fakat, diyetle beraber antioksidanlar takviye edildiğinde, bu artışların bazıları yok oldu. Bu da sistemi takviye antioksidanlar ile yüklemenin açlık ve egzersizin etkilerini yok edebildiğini gösteren araştırmalarla bağdaştı. dedi. Yenilenmek ya da iyileşmek için biraz ağrı, biraz iltihap ve biraz oksidatif strese ihtiyacınız var. dedi Leeuwenburgh. Bazı antioksidanların normal açlığın sağlıklı etkilerini baskılayıp baskılamadığı sorusu bu genç araştırmacılarda merak uyandırdı. Çalışmada, katılımcılar açlık günlerinde salçalı rosto sığır eti, patates püresi, Oreo bisküvi ve portakal dondurması gibi besinler tükettiler. Fakat sadece bir öğün yediler. Ziyafet günlerinde ise; krem peynirli simit, kuru üzüm ve balla tatlandırılmış yulaf ezmesi, hindili sandviç, elma kompostosu, tavuklu spagetti, yoğurt, meşrubat, limonlu kek, Snickers ve kaymaklı dondurma yediler. Guo, Çoğu katılımcı açlığı, ziyafet günlerinden daha rahat buldu, ki bu benim için biraz sürpriz oldu dedi. Ziyafet günlerinde onlara yeteri kadar kalori vermekte biraz zorluk yaşadık. Leeuwenburgh, gelecek çalışmaların daha büyük katılımcı gruplarında yapılması, daha fazla sayıda genin araştırılması ve aynı zamanda katılımcıların kas ve yağ dokusunun da incelenmesi gerektiğini söyledi."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/03/incelemeler/kusku-tuccarlariyla-bir-bes-yil-daha-gecti.html", "text": "Yukarıdaki resimdeki zat, Oklohama senatörü James Inhofe. Elindeki de bir kartopu. Başkentte, Senato'daki konuşmasında diyor ki Inhofe, dışarıdan kar toplayıp kartopu yaptım, e hani bu yıl tarihte kaydedilmiş en sıcak yıldı? Sene 2015. Neden hatalı olduğunu anlatmama gerek var mı? Senatör öncelikle zaten yanlış bir küresel ısınma portresini hedef alıyor. Dünya ısındığına göre her yer hemen Sahra Çölü'ne dönecek diyen bilim insanı zaten yok. Araştırmacılar, bazı bölgelerde iklimin soğuyacağını, bazılarında ise ısınacağını, ancak gezegenin ortalama sıcaklığının birkaç derece artacağını öngörüyor. Bu artışın, okyanuslardaki suların genleşmesine, kutuplardaki buzların erimesine ve dolayısıyla deniz seviyesinin yükselmesine yol açacağını tahmin ediyorlar. Bu da özellikle kıyı şehirlerini tehdit ediyor. Ayrıca atmosferde artan karbon dioksitin suda daha fazla çözünerek denizleri daha asitli hale getireceğini ve bunun bazı canlılar aleyhine işleyeceğini söylüyorlar. Bu konularda çok büyük ölçüde hemfikirler. Ama bunun zaten Senatör Inhofe için önemi yok. Elindeki kartopuyla bilim insanlarına bir şey ispatlamaya çalışmıyor. Maksadı kamuoyunda şüphe yaratmak. Küresel iklim değişikliğine göre tedbir alınmasının, yasa çıkarılmasının önüne geçmek için onun gibilere bu şüphe yetiyor zaten. Bu stratejiyi ABD'li bilim tarihçileri Naomi Oreskes ve Eric Conway, 2010 yılında yayınladıkları Merchants of Doubt kitabında ortaya koymuşlardı. Küresel iklim değişikliği inkarı, bu stratejinin kullanıldığı yalnızca son örnekti aslında. Aynı kişiler, daha önce aynı stratejiyle bilim insanlarının neredeyse tamamen uzlaştığı konularda kamuoyunun kafasını karıştırmış ve önlem alınmasını engellemişlerdi. Bu kitabı daha önce Açık Bilim'de ele almıştım. Kitaptan beş yıl sonra bu kitap filme çekildi ve sinemalarda: Kitap çok beğenildi ve okundu, ama beş senede bir etki yarattı mı? Maalesef neticeye bakarsak tablo çok olumlu sayılmaz. ABD'de, yani karbon dioksit salınımlarını en çok azaltması gereken ülkelerden birinde, kamuoyunun görüşü bilim insanlarınınkinin çok gerisinde: Pew'in anketine göre, ABD'li erişkinlerin ancak yarısı iklim değişikliğinin insan etkinliğine bağlı olduğunu kabul ediyor. ABD'nin önemli bilim kuruluşu ve Science dergisinin yayıncısı olan AAAS'ye üye bilim insanları arasında ise bu oran %87. Yani arada 37 puanlık koca bir fark var. Yani, kuşku tüccarlığı hala işleyen, verimli bir strateji. Sorun sadece kamuoyu değil. Bugün ABD'de parlamentonun iki kanadına da hakim olan Cumhuriyetçilerin çoğu bu iklim değişikliği konularından hiç hazzetmiyor. Yetmezmiş gibi, bilim bütçelerini belirleyen alt komisyonun başına da iklim değişikliği inkarcısı Senatör Ted Cruz getirildi. Kitabın kahramanlarından Fred Singer da bir kenara çekilmiş değil. Hatta bu filmin çıkışını duyduğunda etrafındakilere e-posta ile bunu nasıl engelleyebileceklerini sorduğu biliniyor. Hep Amerikalılardan bahsettim, zira iklim değişikliğinde Amerikalıların takınacağı tavır çok önem taşıyor. Bununla birlikte üç yıl önceki değerlendirmemde ABD'li profesör Bruce Chassy'nin profiline ve Türkiye'deki, ABD devletince desteklenen faaliyetlerine de değinmiştim. Chassy'nin bu faaliyetlerine bakışım aynı: Özellikle başka bir hükümetçe, kendi ülkelerindeki bir teknoloji için kamuoyumuzun fikrini değiştirmek üzere desteklenmiş birinin verdiği bilgilere şüpheyle yaklaşıyorum. Bununla birlikte, genetiği değiştirilmiş organizmalar konusunun, bahsi geçen kitaplardaki diğer konulardan önemli bir farkı var ki ancak yazıyı yazdıktan sonra dikkatimi çekti: Küresel iklim değişikliği, ozon deliği, sigaranın zararları gibi konularda bilim insanları arasında önemli bir uzlaşma vardı ve kuşku tüccarları bunun kamuoyuna yansımasını engelledi. Buna karşın Chassy'nin savunduğu GDO güvenliğini ve etkinliğini bilimsel literatürdeki birçok makale, bilim insanları ve kurumları da savunuyor. Mesela, ikisi Nobel ödüllü olmak üzere 11 bilim insanı Science dergisinde bir başyazıya imza atarak GDO'lara destek verdi. Ayrıca, yukarıda da andığım ankette, ABD'li erişkinlerin %37'sine karşılık AAAS üyesi bilim insanlarının %88'i GDO tüketiminin güvenli olduğunu düşünüyor. Bilim insanları da tabii yanılabilir. Dolayısıyla bu sayılar bir garanti olmamakla birlikte, bilim dünyasının, özellikle de önde gelen bilim insanlarının bakış açısını yansıtması açısından anlamlı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/03/incelemeler/nasil-bagimli-oluyoruz.html", "text": "Yemek yemeyi sever misiniz? Peki ya alışveriş yapmayı? Kilo alma derdiniz olmasa, ya da parasal kaynaklarınız sınırsız olsa istediğiniz gibi yiyip, istediğiniz gibi alışveriş yapar mıydınız? Evet cevaplarını duyar gibiyim. Peki bunları çok istemeniz sizin bunlara bağımlı olduğunuzu gösterir mi? Sahi, bağımlılık nedir? Nasıl ortaya çıkar? Neden bağımlı oluruz? Bu soruların yanıtlarını merak ediyorsanız bu yazı sizin için. Bağımlılığın nedenlerini, bağımlı beyinde neler olduğunu irdeleyeceğiz. Bu yazıda bağımlılık yapan bazı maddelerin adlarını göreceksiniz. Bu adlar ve genel olarak bu yazı bağımlılığın hiçbir türünü özendirmeyi ASLA amaçlamamaktadır. Şimdi, bağımlığın ne olduğunu öğrenmeye hazır mısınız? Başlayalım öyleyse. Bağımlılık nedir? Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan DSM psikiyatrik hastalıkların temel kavramlarını, tanılarını açıklamak için hazırlanmış bir rehberdir. Bu rehberde bağımlılıkların da açıklaması yapılmıştır. Son olarak DSM-V olarak 2013'te yayınlanan rehberden bağımlılık kelimesi olumsuz çağrışım yapması ve tam olarak sınırlarının belli olmaması nedeniyle çıkarılmıştır. Bunun yerine madde kullanım bozuklukları terimi önerilmiştir. Buna rağmen yazımda bağımlılık kelimesini kullanmaya devam edeceğim çünkü bu yazıda bağımlılık derken sadece maddelerin kötüye kullanımını kastetmiyorum. Yine de bağımlılık kelimesinin sınırları belli olmadığından karışıklık oluşabilir. Herhangi bir karışıklığa yol açmamak için bağımlılığın bir tanımını yapalım. Bağımlılık, Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımını biraz değiştirerek kullanacak olursak, periyodik ve kronik olarak herhangi bir maddenin kötüye kullanılması ya da bir davranışın gerçekleştirilmesi, bu durumun gönüllü olarak önüne geçilmesinde sıkıntı yaşanması ve fırsat buldukça yerine getirilmesidir. Kötüye kullanılan maddeler genelde ilaçlar , uyuşturucular , uçucular olarak sayılabilir. Gerçekleştirilen davranışlara ise kumar oynamak, yemek yemek, alışveriş yapmak, cinsellik, televizyon izlemek, internete bağlı olmak ve akıllı telefonlarla zaman geçirmek örnek verilebilir. İnsanın tüm bilişsel işlevlerinde olduğu gibi bağımlılık da beyinde gerçekleşen bazı moleküler aktiviteler sonucu ortaya çıkar. Bunun için bazı temel kavramları bilmemiz gerekiyor. Temel Kavramlar Beyin, nöron adı verilen sinir hücrelerinden ve bunlara destek olmakla görevli diğer hücrelerden oluşur. Nöronlar birbirlerine akson ve dendrit adı verilen uzantılar gönderirler ve bu uzantılar sinaps adı verilen yerlerde birbirlerine oldukça yaklaşırlar (Görsel 1). Sinapsta bir nörondan nörotransmiter adı verilen haberci moleküller salınır, bunlar bir sonraki nörondaki reseptörlerine bağlanırlar. Böylece nöronlar birbirleri ile kimyasal yolla haberleşirler. Bu temel kavramlardan sonra bağımlılığın nasıl oluştuğuna bakalım, ama önce beyindeki ödül sisteminin nasıl çalıştığını anlayalım. Ödül Sistemi Ödül sistemi yaşamamız ve öğrenmemiz için gerekli olan bir mekanizmadır. 1953'te James Olds ve Peter Milner fare beynine elektrot yerleştirerek fareyi bir kafese koydular. Fare kafesin belirli bir bölgesine her gittiğinde elektrot aracılığı ile bir uyarı verdiler. Fare zamanla kafesin o bölgesine daha çok gitmeye başladı, hatta bir süre sonra o bölgeden hiç ayrılmadı. Bunun üzerine Olds ve Milner deney düzeneğini değiştirdiler ve elektrotu bir pedala bağlayarak fareyi pedalın bulunduğu başka bir kafese aldılar (Görsel 4). Fare kafeste dolaşırken rastgele pedala bastı ve beklendiği gibi pedala basma sıklığını giderek arttırdı. Öyle ki önüne yiyecek konulsa da yemek yemek yerine yorgunluktan halsiz düşene kadar pedala basmayı sürdürdü. Bu deneyler sonucunda elektrotun beyinde yerleştirildiği yerin yapılan davranışın yinelenmesini kolaylaştırdığı ortaya çıktı, işte bu bölge beynin ödül sistemidir. Ödül sistemi pozitif pekiştirme yoluyla çalışır. Deneyi açıklayacak olursak; elektrik uyarısı bir pekiştiricidir ve davranışın yinelenmesine zemin hazırlayacak mekanizmaları harekete geçirir. Benzer deneyler insanlarda da gerçekleştirilmiş ve ödül sisteminin insandaki yerleşimi çözülmüştür. İnsanda merkezi sinir sistemi içinde incelenen ortabeyinde bulunan ventral tegmental alan ya da kısaca VTA ödül sisteminin başlangıç noktasıdır. Buradaki nöronlar beyinde başlıca iki yere uzantılarını gönderirler. Bu bölgelerden ilki insanda yüksek zeka işlevlerinin gerçekleşmesini sağlayan prefrontal kortekstir. İkincisi ise nucleus accumbens adı verilen bir bölgedir. Bu yola mesokortikolimbik dopamin yolu denir (Görsel 5). Yolun adı karmaşık görünebilir. Meso- ön eki sistemin ortabeyinden başladığını, kortikolimbik kısmı ise yolun sonlandığı kısmı ifade eder. Peki dopamin nedir? Daha önce bahsettiğimiz gibi nöronlar birbirlerine nörotransmiter göndererek haberleşirler. Dopamin ödül sisteminde kullanılan anahtar roldeki nörotransmiterdir. VTA'dan NAcc'e gelen nöronlar burayı dopamin aracılığı ile uyararak pozitif pekiştirmeye yol açarlar. Bu anahtar sistem bağımlılıkların kaynaklandığı yerdir. Buraya dışarıdan herhangi bir müdahale aşırı uyarıma yol açarak davranışın tekrarlanması için bir güdü oluşturur. Vücut bu güdünün oluşmasını engellemek için birtakım önlemler alır. Alınacak ilk önlem de dopaminin burada bağlanarak uyarıyı iletecek reseptörlerinin sayısının, böylece de etkisinin azaltılması olur. Bu engeli aşmanın yolu şudur: Davranış ya daha sık ya da daha şiddetli yerine getirilir. Bağımlılık dediğimiz olgu da işte bu noktada başlar. Uyuşturuculardan örnek verecek olursak; bağımlı kişinin aynı etkiyi elde etmesi için dozu arttırması gerekebilir , bu da çok önemli problemleri beraberinde getirir. Uyuşturucu madde merkezi sinir sistemini baskılayan bir maddeyse kalp ve solunum hızını düşürebilir hatta bunları durdurabilir. Aksine uyarıcı bir madde kalp ve solunum hızını arttırabilir bu da vücutta bazik ortamın artmasına ve kalp krizine neden olabilir. Her iki durumda da dozun artması kişiyi ölüme sürükleyebilir. Bunlar uyuşturucu maddelerin insan bedenine yapabilecekleri en ciddi etkilerdir. Bunların yanısıra pek çok etkiye neden olabilirler. Peki, bağımlılık yapıcı maddeler nasıl oluyor da ödül sistemimizi etkileyebiliyorlar? Türkiye Psikiyatri Derneği'nin verilerine göre yetişkin nüfusun yaklaşık yarısı sigara bağımlısıdır. Açık ara olarak toplumda en sık bağımlılık sebebi nikotindir diyebiliriz. Sigara içeriğindeki bu nikotin nasıl bağımlılık yapar? Tabii ki ödül sistemi aracılığı ile. Burada içilen her sigarayı bireyin kendisine verdiği bir ödül olarak düşünebiliriz. Nikotin ödül sisteminin başlangıcında bulunan VTA'da dopamin üreten nöronları uyarır ve bu nöronların daha fazla dopamin üretmesine yol açar. Bu da NAcc'in yani ödül sisteminin daha çok uyarılması anlamına gelir. İçilen her sigara pozitif bir pekiştirme yaparak bu bağımlılığın sürdürülmesine neden olur. Bir başka bağımlılık yapıcı madde olarak örnek verebileceğimiz eroin, nikotinle aynı yolu kullanarak bağımlılık yapar. Kokain ise biraz daha farklı çalışsa da sonuçta aynı etkiyi gösterir. Diğerlerinden farklı olarak kokain, sinapstaki fazla dopaminin ortamdan uzaklaştırılmasını engeller böylece yine NAcc'yi etkileyen dopamin miktarını arttırmış olur (Görsel 6). Neden hepimiz bağımlı olmuyoruz? Kişilerin bağımlı olma potansiyeli birbirinden farklıdır. Bu potansiyeli ne belirler? Şimdi bu soruya cevap arayalım. Maddenin Özellikleri: Kötüye kullanılan maddelerin bağımlılık yapma potansiyelleri birbirinden farklıdır. Bu farklılık maddelerin moleküler yapısından kaynaklanır. Görsel 7'de görülebileceği gibi bağımlılık yapma potansiyeli en yüksek olan maddeler eroin, kokain ve tütündür. Grafikte oldukça önemli olduğunu düşündüğüm bir yere ilgiyi çekmek istiyorum. Grafikte bağımlılık potansiyelinin en düşük olduğu maddeye bakalım. Anabolik steroidleri burada görüyoruz. Bu maddelerin potansiyeli düşük de olsa sıfır değildir ve özellikle vücut geliştiriciler tarafından kullanılmaktadırlar. Bunlar kas kütlesinin arttıran bir hormon olan testosteronun öncül formlarıdır. Birazdan bahsedeceğimiz gibi egzersiz yapmak da bir noktadan itibaren psikolojik bir bağımlılık oluşturabilir. Bu ikisinin bir arada olması vücut geliştirmenin bir seviyeden sonra saplantı haline gelmesini açıklayabilir. Kullanma Sıklığı: Maddelerin kullanım sıklığının artması beklenebileceği gibi bağımlılığı arttırır. Yine toplumda en sık bağımlılık yapan maddeyi sigarayı örnek verecek olursak, daha sık sigara içenlerin daha nadir içenlere göre sigarayı bırakmasının zor olmasının sebebi bu durumun bir göstergesidir. Kullanma Yöntemi: Maddelerin kullanım yolu birbirlerinden farklıdır, hatta bir madde bile birden fazla yoldan kullanılabilir. Örneğin; bazı maddeler sigara gibi içilerek, bazıları solunum yolundan toz olarak, bazı uçucuların gazları solunarak, bazıları da direkt damar içine enjekte edilerek kullanılabilir. Her kullanım yönteminin bağımlılık potansiyeli de birbirinden farklı olur. Alınan Haz: Bir maddenin kullanımı sonucunda alınan haz, bağımlı olma potansiyeli ile doğru orantılıdır. Hatırlayacağımız gibi ödül sisteminin adı mesokortikolimbik dopamin sistemiydi. Limbik sistem duygularımızın işlendiği beyin bölümüdür. VTA'dan kaynaklanan bazı nöronların doğrudan prefrontal korteksi etkilediğini söylemiştim. Prefrontal korteks limbik sistemle ilişki içindedir. İşte bu yüzden VTA bir yandan pozitif pekiştirmesini NAcc üzerinden yaparken bir yandan da limbik sistem üzerinden bu durumdan haz alınmasını sağlar. Elbette bu, bedeli kendisinden büyük bir hazdır. Fizyolojik ve Psikolojik Durum: Bağımlılık yapıcı unsurun kişiye ne kadar etkili olacağını önceden kestirmek çok zordur çünkü kişinin o sıradaki sinir sistemindeki moleküler yapılanma oldukça önemlidir. Psikolojik durum da alınabilecek hazzı değiştirerek diğer bir faktör üzerinden bağımlılığı etkileyebilir. Bu yüzden bağımlı olma potansiyeli kişiden kişiye değişir. Genetik Altyapı: Son zamanlarda yapılan çalışmalar NAcc'te FOSB geninin ürettiği varyant bir protein olan FosB proteininin olduğunu göstermiştir. Bu proteinin seviyesi kişiden kişiye farklılık gösterir ve belli bir seviyenin üstünde hücre içinde birçok değişikliğe yol açarak bağımlılığa zemin hazırlar. Fiziksel bağımlılık anlaşılması daha kolay ve mekanizmaları daha açık olduğundan verilerin fazla olduğu bir bağımlılık çeşididir. Bunun yanında psikolojik bağımlılık adı verilen ikinci bir bağımlılık kategorisi bulunur. Psikolojik bağımlılık daha çok duygusal ve motivasyonal yoksunluk nedeni ile ortaya çıkar ve genelde doğal ödüller adını verdiğimiz ödüllere karşı ortaya çıkar. Doğal ödüllere örnek olarak yemek yemek, cinsellik ve fiziksel egzersiz verilebilir. Bunlar da tıpkı uyuşturucu maddeler gibi bağımlılık yapabilir. Bunların yanında alışveriş yapmak, kumar oynamak, internet, çalışma hayatı ve kendine zarar verme de bağımlılık haline gelebilir. Gördüğümüz gibi birçok faktör bağımlı olma potansiyelini etkiler. Burada sadece maddeler üzerinden örnek vermiş olsam da bunların yanında bağımlılık yapıcı diğer unsurları da örnek verebiliriz. Mesela alışveriş yapmaya adeta bağımlı bir bireyin alışverişe çıkma sıklığı, bu sırada aldığı haz, bireyin fizyolojik ve psikolojik durumu bağımlılığını etkiler. Yoksunluk Sendromu Daha önce de bahsettiğimiz gibi uyuşturucu kullanımı sonucunda beynin yeniden yapılanması söz konusudur. Hatırlayacağınız gibi bunlardan birinin dopamin reseptörlerinin sayısının azaltılması olduğunu söylemiştik. Uyuşturucu kullanımında bir kesilme durumunda değişmiş moleküler yapı doğal işleyişi sürdüremez. Bu da kişide bazı belirtiler ortaya çıkarır ki buna yoksunluk sendromu denir. Bu durumda ortaya çıkan belirtilerin bazılarını şöyle sıralayabiliriz: - Uykusuzluk - Endişeli ve sinirli olma hali - Depresyon - Konsantrasyonun azalması - Baş ağrısı - Terleme - Kalp hızının artması - Çarpıntı - Titreme - Bulantı, kusma - Halüsinasyonlar Bağımlılık bazı durumlarda tedavi edilebilir. Tedavi seçenekleri arasında terapiler vardır; bu terapiler kişinin uyuşturucu kullandığını kabullenmesi ve bunu bırakması için yapılır. Bir yandan da tekrar kullanımın önüne geçilmeye çalışılır. Bunun yanında medikal tedavi diyebileceğimiz ilaçla tedaviler de yoksunluk sendromunun belirtilerinin ortaya çıkmasını engellemek ve uyuşturucuya yönelik arama davranışının önüne geçilmesi için kullanılırlar. Bu tedavi yaklaşımları her ne kadar kesin çözüm gibi görünse de gerçekte durum farklıdır. Tedaviler işe yaramayabilir ya da tedavi edilmiş bir kişi tekrar uyuşturu kullanımına başlayabilir. Uyuşturucu kullanımının başlamasını engellemek bu zahmetli tedavilere ihtiyacı ortadan kaldırır. Bu sebeple bağımlılığı tedavi etmek yerine önlemek üzerine geliştirilecek stratejiler daha etkili çözüm olacaktır. Sonuç Bağımlılık kişinin hem kendisinin hem de çevresindeki diğer bireylerin hayat kalitesini düşüren ve bir kez oluştuğunda önüne geçilmesinin oldukça zor olduğu bir durumdur. Direkt beyinde başlayan etkilerle kişi iradesini kaybeder ve adeta kullandığı madde ya da sürekli yerine getirdiği davranış tarafından yönetilmeye başlar, bunun için çevresindekilere zarar bile verebilir. Bağımlılıkların önüne geçmenin ilk kuralı onlar hakkında bilgi edinmektir. Bunun için topluma bağımlılıkların zararları anlatılmalıdır."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/03/incelemeler/referans-ve-intihal-2-intihalin-cesitli-kiliklari-ve-dikkat-etmemiz-gerekenler.html", "text": "Geçen hafta, bir Açık Bilim yazısının Dr. Emre Gürcanlı tarafından yazılan bir yazıda alıntılanmasındaki uygunsuzluk üzerine bir yazı kaleme almıştım. Dr. Gürcanlı bu yazıma cevaben kendi bakış açısını İleri Haber sitesindeki köşesinde Zorunlu ve Can Sıkıcı Bir Yanıt Yazısı başlığıyla sundu. Dr. Gürcanlı'ya cevabı için teşekkür ederim. Yazısı, olayın öncesinde sosyal medyada yapılan tartışmaları da kayda geçirme açısından faydalı oldu. Ben, konunun özüyle ilgili olmadığı için bu tartışmalara değinmemeyi tercih etmiştim. Dr. Gürcanlı'nın cevap yazısındaki ilk ve en önemli noktalardan biri, benim bu konudaki ilk yazımın sosyal medyada paylaşılması sırasındaki ifadelerin yanlışlığı ve şiddeti. Bu konuda kendisinden özür diliyorum. Bu hassas konularda daha nötr başlıklarla paylaşım yapılmalıdır. Dağınık bir grup olmamızdan dolayı iletişimimiz yavaş olduğundan yazının Facebook ve Twitter'da nasıl sunulduğunu başta görmedim. Ama bu bir mazeret değil, baştan kontrol etmeliydim, hatta sosyal medya başlıklarını kendim bizzat hazırlamalıydım. Dr. Gürcanlı, sosyal medya tartışmalarından veya Radikal ve Evrensel'in eksik aktarımından bahsetmememi eleştiriyor. Bu konulara girmememin sebebi, bu tür gereksiz ayrıntılara takılmak yerine işin özüne odaklanmak, doğrudan kendisinin yazısını referans almak istediğimdendir. Kaldı ki Dr. Gürcanlı da, cevap yazısının başında tartışmanın kendi yazısının orijinali üzerinden yürümesi gerektiğini söylemiş. Ben de aynen öyle yaptım. Ancak, yazının içinde Radikal ve Evrensel gazetelerinin adı geçmezken sosyal medya tanıtımında anılmaları yanlış olmuştur. Buna dikkat etmemiz gerekirdi, hatalıyız. Dr. Gürcanlı'nın idealist amaçlarla, gönüllülük esasıyla yazdığı yazıların çok kıymetli katkılar yaptığından şüphem yok. Açık Bilim de tamamiyle gönüllüler tarafından hazırlanan bir site olduğu için motivasyonunu ve duygularını gayet iyi anlayabiliyorum. Ancak, yazılarına bir bilimsel makale muamelesi yapılmaması gerektiğine dair itirazını konuyla ilgisiz buluyorum. Bir yazının bilimsel makale olmaması, uygun şekilde alıntı yapma mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Alıntı yapma kuralları her türlü yazı için aynıdır. Popüler bilim makalesi, köşe yazısı, bitirme ödevi, hatta lise kompozisyonunda başkasının sözlerini kendisininmiş gibi aktarmak intihal kabul edilir. ABD ve Avrupa'da öğrenciler, bilimsel makale olmayan yazılar yazarken de alıntıları net şekilde göstermediklerinde çok ciddi disiplin cezalarıyla karşı karşıya kalırlar. Benzer şeyler yapan köşe yazarlarının ve bilim yazarlarının kariyerlerinin büyük darbe aldığı durumlar vardır. İnsanların okulda nasıl kopya çektiklerini gülerek anlattıkları Türkiye'de yayıncılık geleneği böyle şeyleri pek umursamasa da, suimisal emsal olmaz. İlk yazımda, kopyalanmış kısımları gösterdikten sonra Yazının geri kalanını incelemedim yazmıştım. Dr. Gürcanlı bunun üzerine Neden incelemediniz? diye soruyor. Çünkü ben yazının yüzde kaç alıntı olduğunu tespite çalışmıyorum. Benim amacım Açık Bilim'den kopyalama yapılmış mı yapılmamış mı anlamak. Yazısının tamamını elbette ki dikkatlice okudum. Ancak, radyum kızlarıyla ilişkili olmayan kısımları kaynaklarla karşılaştırarak birebir alıntılar olup olmadığını tespite çalışmadım. İncelememekle kastım budur. Kopyalanmış kısımları açıkça gördükten sonra, yazının geri kalanı tamamen orijinal olsa bile birşey değişmez ki. Bu kadarı da yazıda sorun olduğunu gösteriyor derken kastettiğim tam olarak buydu. Buradan gerisini siz düşünün gibi bir anlam çıkmaz. Masumiyet karinesi gereğince, delil gösteremediğim yerde ithamda bulunamam. Dr. Gürcanlı Işıl hanımın ismi yazılmadan doğrudan yazı referans gösterilmiştir diyor. Hayır, orijinal yazıdaki cümlesi şudur: Açık Bilim internet sitesinde yine aynı başlığı taşıyan çok güzel bir yazı var. Burada yazı referans gösterilmemektedir; kullanım şartlarımıza da aykırıdır, referans usulüne de. Dr. Gürcanlı, alıntı yapılan kısmın ... o yazıyı da okumanızı tavsiye ediyorum cümlesiyle başlayıp yazının adresine kadar gittiğini, dolayısıyla açık ve net olduğunu iddia ediyor. Bu abes bir savunma. Böyle bir alıntılama tarzı yoktur, hiç bir dilbilgisi rehberinde görülmez. Kendisi için net olabilir, ama önemli olan okuyucular için net olmasıdır. Kaldı ki kendisi bu alıntı tarzını tutarlı şekilde kullanmamıştır da; aşağıda açıklayacağım. Linkin tıklanabilir olup olmaması meselesi Dr. Gürcanlı'nın değil site editörünün kontrolünde olabilir. Ancak bu talep saçma değildir, geçerli sebepleri vardır. Birincisi, siteye backlink göndermek, nerede alıntılandığının takibini sağlamak. İkincisi, okuyucuya kolaylık sağlamak, metni kopyalayıp adres çubuğuna yapıştırma zorunluluğundan kurtarmak. Hyperlink fikri tam da budur; elektronik belgeler daktiloda yazılmış belgelerden bu açıdan farklıdır. Dr. Gürcanlı'nın yazısının kaynakça kısmında tıklanabilir linkin bulunması konuyla ilgili değildir. Elbette bulunacak. Ben metnin içindeki linkten bahsediyorum. Dr. Gürcanlı Işıl Arıcan'ın yazısının içinde de tıklanabilir link bulunmadığını söylemiş. Işıl'ın yazısında birebir alıntılar yok. O, kaynaklarını yazının sonuna topluca koymayı tercih etmiş. Dr. Gürcanlı ise kaynak ve linkleri yazısının içine koymayı tercih ettiğine göre gereğini doğru şekilde yapmalıdır. Link metninin tıklanabilir olması tali bir meseledir, lüzumsuz yere öne çıkarılmış. Talebim basittir: Yazarın adının geçtiği bir cümlenin ardından tırnak içinde veya uygun HTML elemanları içinde başı sonu açıkça belirtilmiş bir alıntı. Alıntının sonunda link verilmiş verilmemiş önemli değil. Alıntı açıkça gösterildikten sonra kaynaklarda bir kere listelenmesi yeterlidir. Işıl Arıcan'ın bir paragrafının birebir kopyalanmasa da değiştirerek yazıldığını söylemiştim. Dr. Gürcanlı bunu inkar ediyor, kaynaklardan kendi çevirdiğini söylüyor. İki paragrafın karşılaştırılarak okunması değiştirilerek yazıldığını görmeye yetiyor. Işıl Arıcan: Emre Gürcanlı: Işıl Arıcan o paragrafı birkaç kaynaktan ve bilgi birikiminden yararlanarak özgün şekilde yazmıştır. Dr. Gürcanlı'nın yazısında aynen ortaya çıkması aynı kaynağı çevirmiş olmalarıyla açıklanamaz. Paraphrase ederken konuyu bilmediği için yanlış ifade kullanması intihal iddiasını çürütmez, çünkü değiştirerek yazmak, yazının kurgusunu kopyalamak da intihaldir. Dr. Gürcanlı'nın sonraki itirazları da, maalesef, intihal konusunda ciddi bilgi eksiği olduğunu gösteriyor: Burada iki paragraf ifadesi yanlıştır, bir paragraf alınmış ve orada açıkçası referans yazılması gözden kaçmıştır, yukarıda söylediklerimi yineliyorum. ANCAK ikinci paragrafın kopyalanması iddiası kabul edilemez, çünkü bizzat kaynağından da incelenmiş ve Işıl hanımın yazısındaki bir yanlışlık düzeltilmiştir. Zira yazıda davanın sonuçlandığı belirtilmektedir. Ama benim yazımda davanın uzadığından dolayı sonuçlanmadığı mahkeme dışı arabuluculuk yoluyla çözüme kavuşturulduğu düzeltmesi yapılmaktadır . İki yerine bir paragraf kopyalanmış olsa bile ne değişirdi anlayamadım. Zaten bir değil iki paragraf alınmıştır: Bulguların yayınlanmasının ardından... ile başlayan paragraf bütünüyle Açık Bilim'den kopyadır. Onun ardından gelen ve Radyum kızlarının ... diye başlayan paragrafın yarısı Today I Found Out sitesindeki Daven Hiskey imzalı yazıdan birebir çeviri ile kopyalanmış, ikinci yarısı ise Açık Bilim'den. Kopyalanmış kısımları yazıdaki sırasıyla karşılaştırmalı olarak gösterirsek: Işıl Arıcan: Emre Gürcanlı: Daven Hiskey : Emre Gürcanlı: Işıl Arıcan: Emre Gürcanlı: Daven Hiskey : Emre Gürcanlı: Referans yazılması ve tırnak gözden kaçmıştır. Dr. Gürcanlı, intihalcilerin standart bahanelerinden birini kullanmış. Buna ne söylenebilir bilmiyorum, alıntının işaretlenmesi nasıl gözden kaçabilir anlayabilmiş değilim. Başka yerde olup bir burada bulunmasa anlarım da, yazının hiç bir yerinde tırnak içinde alıntı yok ki. Eski bir intihal vakasını hatırladım, yakalanan intihalci ben referans vermiştim de yayınevine giderken dosyadan düşmüş diye savunmuştu kendini. Açık Bilim paragrafındaki italik cümlenin bile aynen kopyalanmasına dair bir yorum yazılmamış. Oysa bu da özensizce kopyalamanın izlerinden biri. Dr. Gürcanlı, intihal iddiasının kabul edilemeyeceğini söylüyor, çünkü kaynakları bizzat incelemiş. İntihalin tanımını pek anlamamış. Kaynağa baksın bakmasın, başkasının cümlelerini kendisininmiş gibi sunmak intihaldir. Bir küçük düzeltme yapmış olması, kopyalamayı ortadan kaldırmaz. TIFO'dan yapılan alıntılara gelelim. TIFO'ya bir tek yerde link var, ve bu oradan yapılan bir alıntının sonunda. Bunun geçersiz bir alıntılama yöntemi olduğunu söylemiştim. Ancak Dr. Gürcanlı, bu tarza bile tutarlı şekilde uymuyor. Açık Bilim'den kopyaladığı kısımların arasındaki TIFO alıntısının sonunda böyle bir işaretleme yok. Alıntının nerede başladığı da, Dr. Gürcanlı'nın kendine özgü alıntı tarzında bile net değil. TIFO alıntısını ve Dr. Gürcanlı'nın yazısını karşılaştırarak, birebir çeviriyle intihal yapıldığı hemen görülebilir. Küçük değişiklikler intihali ortadan kaldırmaz, çünkü bir metnin yapısını kopyalamak da intihaldir. Bu konuda bilimsel makale / bilimsel olmayan makale ayrımı yoktur. Bir yazıda elbette birçok alıntı yapılabilir, hatta alıntıları birleştirerek özgün bir mesaja sahip yazılar bile üretilebilir. Burada önemli olan, hangi cümlelerin yazara ait, hangilerinin başkalarına ait olduğunu açıkça göstermektir. Özetlersek, Dr. Gürcanlı yazısını aceleyle ve dikkatsizce hazırlamış, kes-yapıştır yapmış, ve intihal işlemiştir. Yazdığı cevap yazısı, intihale dair bilgi ve hassasiyet eksikliğini gösteriyor. Olgun bir entelektüel geleneğe sahip toplumlarda ama bu bilimsel makale değil, gözden kaçmış gibi savunmalar intihali affettirmez, ve bu tavra kesinlikle müsamaha gösterilmez. İntihal sadece bir yazıyı olduğu gibi yapıştırıp üzerine kendi adını koymak değildir. Bir spektrumdur aslında, çeşitli biçimler alır. Bu tartışmada bu farklı biçimlere dikkat çekebildiysek ve azalmalarına katkıda bulunabildiysek ne mutlu."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/04/genel/kulturler-ve-genler-paris-duserken-cesaretin-ve-bilginin-sinirlarini-zorlayan-iki-dusunur.html", "text": "Milan Kundera'nın Ölümsüzlük romanında Goethe karşımıza hem etten kemikten bir insan, hem de Batı Avrupa düşünürünü temsil eden bir ölümsüz olarak karşımıza çıkar. Büyük Alman düşünürünün dünyadan göçüşü, bilginin uzmanların tekelinde parçalara bölünmesinin de bir simgesi olarak anlatılır. Goethe, bilinebilecek her şeyi bilen, birleştirici doğa filozoflarının sonuncusudur, Kundera'ya göre. Goethe ölmüş, bilgi parçalanmıştır! C.P. Snow 'İki Kültür' isimli kitapçığında bu bilgi kırılmasının iki ana ekseninin bir tarafında edebi entellektüeller ve diğer tarafında ise 'pozitivist' bilim insanları olduğunu öne sürer. Snow'a göre bu iki eksen birbirleri ile iletişim kuramaz ve birbirine saygı duymaz hale gelmişlerdir. Şu anda içinde bulunduğum akademik ortamda rahatça söyleyebilirim ki, bilginin aşırı özelleşmiş parçalara ayrılması, Batı entellektüel dünyasının bir gerçeği. Bu konuya önceki yazılarımdan birinde değinmiştim. O yazıda, son yüzyılda olagelen uzmanlaşma sürecinin, ne yazık ki büyük düşünsel yapılar yaratmaktan ziyade, birbirinden kavramsal olarak kopuk ve ancak metodoloji üzerinden birbirine bağlanabilen entellektüel adacıklar yarattığını öne sürmüştüm. Kişisel olarak da, bırakın diğer bilim dallarını, biyoloji alanında basılan makalelerin bile sadece küçük bir parçasını takip edebildiğimi itiraf etmem gerekir. Bir anlamda akademinin son yüzyıldaki başarısı, kişisel dehaların tek başına kavrayamayacağı büyüklükte bir bilgi evreni yaratmış durumda. Bu durumda ne yazık ki, sayıları gitgide artan 'uzmanlar' arasında, geniş düşünen entellektüellerin sesleri daha az duyulmakta sanki. Belki de bu yüzden, entellektüel dünya ırkçılığa, eşitsizliğe, insan yapımı çevresel felaketlere sesini olması gerektiği gibi çıkaramıyor. Dahası ancak sofistike bir entellektüel çoksesliliğin getirebileceği devrimler, yavan, eskimiş, geleneksel entellektüel adacıklar içinde boğuluyor. Heyecan verici yeni gelişmeler, örneğin insanların Neandertal DNA'sı taşıması, filozofların veya edebiyatçıların radarına girmiyor. Medikal ve genetik araştırmacılar, on yılların ırkçılık ile ilgili sosyolojik araştırmaları bilmediklerinden, örneklemelerini ırksal sınırlar içinden yapıyorlar. Belki de en kötüsü, kariyer kaygıları içinde yılmış akademisyenler, cesaretlerini, meraklarını ve dürüstlüklerini kaybediyorlar. Sonuçta, birbiri ile iletişimi kısıtlı ve düşün ile değil, teknoloji ile ilerleyen bir entellektüel dünya ortaya çıkıyor. Bu düşünceler içinde iken Türkçe'ye çevrilmemiş olan Sean Carrol'un 'Brave Genius' isimli kitap çok uzun süredir olmadığım kadar umutlandırdı beni. Kitap, yazar ve filozof Albert Camus ve biyolog Jacques Monod'un içiçe girmiş, İkinci Dünya Savaşı ile şekillenmiş ve 20. yüzyıla damgasını vurmuş entellektüel hayatlarının öyküsü. Kitaptan öğreniyoruz ki, bu iki Fransız birbirinden olabildiğince farklı ailelerden geliyorlar. Camus, Cezayir'in fakir, koyu derili, nasırlı elli bağrından Paris'e gelirken, Monod uluslarası bir entellektüel ailenin çocuğu olarak Paris'te doğar. Nazi işgalinin hemen öncesinde Camus edebiyatın ve felsefenin derin denizlerinde boğulmamaya çalışırken, Pasteur Enstitüsü'nün küçük bir odasında Monod bakterilerin değişik şeker miktarlarına neden farklı tepkiler verdiğini anlamaya çalışır. Tam olarak C.P. Snow'un tanımladığı birbiri ile iletişime geçemeyen iki kültürün stereotipik temsilcileri olmak için doğmuşlardır adeta. Fakat kitabın geri kalanından öğreniyoruz ki iki düşünür her konuya olan merakları ve dikkatlice düşünüp doğru olduğuna karar verdikleri meseleler için otoriteye karşı olan cesur politik duruşları ile alternatif bir entellektüel kültürün varolabileceğini hatırlatıyorlar bize. Carrol'un kitabına göre Nazi'lerin Fransa'yı bir çizgi roman acımasızlığında, ani işgali, Camus ve Monod'yu birleştiren ilk olaydı. İki düşünür de Nazi ideolojisini insan onuru ve özgürlüğü için temel ve irrasyonel bir tehdit olarak görmüşlerdi. Kafa karışıklığının ve entellektüel yozlaşmanın cirit attığı Ehrenburg'un 'düşen' Paris'inde, Camus ve Monod, hem kendilerini, hem ailelerini işkence, hapis ve sorgusuz infazın kıyısına kadar götürecek riskler alacak kadar net bir Nazi karşıtı duruş sergileyeceklerdi. Camus direnişinin ana sesi olan Combat gazetesinin editörlüğünü yaparken, Monod Fransız direniş hareketinin askeri kanadında yüksek rütbeli bir subay olarak görev alacaktı. Tam bu zamanda, Monod küçük laboratuarında, Camus bulabildiği her yerde, hayatlarını adadıkları asıl meseleye, hayatın anlamını kavramaya, devam ediyorlardı. Monod bakterilerin değişik şeker kombinasyonlarında farklı büyüme özellikleri gösterdiğini bu arada gözlemlemişti. Aynı zamanda, Camus en önemli kitaplarından birisi olan Sisifof Söyleni'ni yazmaktaydı. Bu iki çalışma, insanın varoluşunun temeli bağlamında kesişecek ve iki düşünüre de birer Nobel ödülü getirecekti. Nazilerin küllerinden doğan cesur yeni dünyada, Camus ve Monod'un yolları bu sefer Sovyet bilim politikasına ve özellikle Trofim Lısenko'nun baskıcı yöntemlerine tepkileri üzerinden kesişecekti. Lısenko isimli, hırslı ve genç botanikçinin bilimsel jargonla çeşnilenmiş ancak aslında psödobilimsel fikirleri Stalin'in ilgisini çekmiş, Lysenko hızla Sovyet Bilimler Akademisi'nin direktörlüğüne kadar yükselmişti. Lysenko, türlerin, özellikle mahsül veren tahılların, Mendel'in genetik kanunları ile değil, Lamarck'ın çürütülmüş teorisinde öne sürdüğü gibi, dışarıdan müdahale ile iyileştirilebileceğini savunmaktaydı. Lısenko politik gücü ve Stalin'in desteği ile kendi teorisinin Sovyet biyolojisinin temeline yerleştirmiş, o dönemde hızla gelişen sirke sineği bazlı genetik bulguları sansürlemiş ve kendini eleştiren bilim insanlarını sürgüne yollamıştır . Bu duruma sessiz kalmak istemeyen Monod, Camus'un Nazi işgali sırasında editörü olduğu Combat gazetesinin başsayfasına 'Lısenko'nun zaferinin hiçbir bilimsel temeli yoktur' isimli bir yazı yazar. Bu süreç içerisinde, hem Monod hem Camus Sartre'ın başını çektiği ve ulusal düzeyde entellektüellerin ana buluşma noktası olan Fransa Komunist Partisi'nden dışlanacaklar, ama birbirlerine yaklaşacaklardı. Sonraki senelerde Camus erken ölümüne kadar Fransa'nın en önemli entellektüeli olacak, Monod ise 68' öğrenci olaylarından, komünist Macaristan'dan bilim insanlarını gizlice sınırdan geçirmeye ve Pasteur Enstitisü'nün direktörlüğüne kadar oldukça maceralı hayatına devam edecekti. Şimdi tam burada durup, Carrol'un anlattığı bu hikayenin en can alıcı noktasına gelmek istiyorum. Camus'nun 1960'da bir araba kazasında ölmesinden on sene, Monod'nun François Jacob ve Andre Lwoff ile birlikte protein sentezinin genetik kontrolü ile ilgili çalışmaları için Nobel ödülü almasından ise 5 sene sonra, Monod'nun 'Şans ve Gereklilik' isimli kitabı yayınlandı. Camus'nun Sisifof Söyleni'nden bir alıntıyla başlayan kitabında, Monod kendi çalışmalarından yola çıkarak hayatın kozmik bir şans olduğunu ve buradan da Camus'nün çıkarımına benzer bir şekilde insanların yaşamlarından ve nasıl davranacaklarından ancak kendilerinin sorumlu olduğunu öne sürüyordu. Bütün bu düşünüşün üzerine Monod kendi politik görüşünü inşa ediyor ve bilgi üretiminin, yaratıcılığın ve özgürlüğün diğer ideolojiler üzerinde tutulması gerektiğini savunuyordu. Carrol'un kitabını bitirdiğimde, Monod'un hayatının çok etkisinde kaldım. Her ne kadar bir antik çağ filozofu kadar, 'her şeyi' bilen bir düşünür olmasa bile, kendi özel odak noktası olan bakteri enzimlerinden, hayatın anlamından, karmaşık politik kişiliğine kadar geniş bir spektrumu barındıran bir entellektüel kimliği oluşturabilmiş bir bilim insanı. Carrol'un kitabından üç kesit Monod'nun bir biyolog olarak bu zengin entellektüel kimliği nasıl oluşturduğunu özetliyor kanımca. Kesit bir Merak ve insan potensiyelinin her şekline saygı: Monod'un evinde bir akşam yemeği. Monod ve ailesi ve misafirler olarak Camus, Melvin Cohn isimli bir Amerikalı Biyolog ve klasik müzik sanatçısı Andre Marchal. Kesit iki Kariyer ve hayat kaygılarının üzerinde bir cesaret: Mayıs 13, 1968. Monod, Sorbonne'un öğrenci işgalindeki reform tartışmalarına katılan ve öğrencilerin yanında yer alan kürsü sahibi tek profesör. Kesit üç Kendine ve dünyaya karşı entellektüel dürüstlük: 1975. Monod ölüme yakınken kendisine hangi değerlere göre yaşadığını soran 13 yaşındaki bir hayranının mektubuna cevap verir: 'Sana yalanlara karşı nefretimden bahsetmek istiyorum. Çünkü insan doğruları bildiğinden hiçbir zaman emin olamaz. Ancak yalanlar her zaman ortaya çıkarılabilir ve reddedilebilir.' Carrol kitabında, Monod ve Camus'nun olağandışı hayatları üzerinden, bugünün muazzam hızla ilerleyen teknolojik sıçramalar ve onlara bağlı karmakarışık etik ve felsefi sorunlar içinde, uzmanlaşmış adacıklar içinde sıkışıp kalmış bizlere merak, cesaret ve dürüstlük üzerine bir ders veriyor."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/04/guncel/acik-bilim-dw-2015-bobs-adayi.html", "text": "Deutsche Welle'in 2004 yılından bu yana düzenlediği, internette ifade özgürlüğü ve insan hakları için çabalayan yazar, aktivist ve gazetecileri ödüllendirdiği, üstelik bunu da bir kaç dilde yaptığı BOBS adlı yarışmanın bu yılki oylama süreci başladı. 14 dilde gerçekleştirilen Bobs, Türkçe'nin yanı sıra Almanca, Arapça, Bengalce, Çince, Endonezce, Farsça, Fransızca, Hintçe, İngilizce, İspanyolca, Portekizce, Rusça ve Ukraynaca dillerini içeriyor. İnternet kullanıcıları her bir dilde belirlenmiş adaylar arasından tercih ettiklerine oy verebiliyorlar. Bunun yanı sıra uluslararası jüri, Sosyal Değişim, Gizlilik & Güvenlik ve Sanat & Medya olmak üzere üç kategoride daha kazanan belirliyor. Türkçe içerikli adaylar ve oy verme işlemi için: http://thebobs.com/turkish/category/2015/peoples-choice-for-turkish-2015/ BOBS hakkında detaylı bilgi için: http://thebobs.com/turkish/about/about-2/"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/04/incelemeler/doga-tarihi-acisindan-dede-korkut-hikayeleri-uzerine-bir-inceleme.html", "text": "Destanlar ulusların hayatında büyük yankılar uyandırmış tarihi, toplumsal ya da doğal olayların anlatıldığı, hayal unsurlarıyla süslenmiş uzun manzum eserlerdir. Aynı dili konuşan insan topluluklarının geçmişi, yaşam biçimi, tarihi, coğrafyası ve yaşamış oldukları ortam ile ilgili bilgiler vermesi açısından önemli kaynaklardır. Destanlar ağızdan ağıza aktarılarak yayılır ve daha sonra yazıya geçirilir. Bu incelemede Oğuz Türklerinin bilinen en eski epik destanı Dede Korkut Kitabı, orijinal adıyla Kitab-ı Dedem or ud Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan doğa tarihi açısından incelenecektir. Dede Korkut Kitabında geçen bahadırlık destanı ve soylamalarının önemli bir bölümü ilk olarak IX ila XI. yüzyıllar arasında Oğuzların eski yurdu olan Sırderya nehri boylarında ortaya çıkmış ve Selçuklu Hanedanı altındaki Oğuzların Kuzey İran, Güney Kafkasya ve Anadolu'yu ele geçirdikleri XI. yüzyılda Yakındoğu'ya gelmiştir. Öte yandan Bamsı Beyrek hikayesi Oğuz dairesinin en eski destanlarından biridir ve Alpamış olarak da bilinen bu destan Orta Asya'nın her yerinde bilinmektedir. Bu destan V. ve VI. yüzyıllara kadar tarihlenmektedir. Dede Korkut hikayelerinin yazıya geçirildiği tarih olarak XV. yüzyılın ikinci yarısı kabul edilmektedir. Kars, Erzurum civarında hüküm süren Akkoyunluların bu destanları yazıya geçirttiği tahmin edilmektedir. Biri bugün Dresden'de, diğeri Vatikan'da olmak üzere iki adet el yazması mevcuttur. Dresden'deki 12, Vatikan'daki 6 yazma hikaye içerir. Hikayeler, geçtiği coğrafya itibariyle bize yaklaşık 1000 yıl öncesinin Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesinin durumu hakkında ipuçları verir. Hikayelerden Oğuzların yaşam biçimlerinden, ekonomisine, inançlarından, giyinişlerine, beslenmelerinden içinde yaşadıkları doğaya dair çok şey öğreniyoruz. Öncelikle hikayelerin çoğunun geçtiği ve İç Oğuz diye tabir edilen bölge bugünkü Tiflis ve Ermenistan'daki Sevan Gölü doğu ucu, güney ucu ise Nusaybin olacak şekilde bir çizgi çekildiğinde çizginin batısına düşen yerleri içermektedir. Hikayelerde geçen ve bugün kesin lokasyonu yapılabilen yerler ise şunlardır: Tırabuzan , Karadeniz, Bayburt, Hamid , Mardin, Cızığlar , Pasinler, Sürmeli , Karun eli , Arku Beli Ala Dağı . Hikayelerin çoğunun Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun iki büyük nehri Amıt suyu ve Aras nehrinin kollarından Kara Dere, Dereşam Suyu civarında geçtikleri anlaşılmaktadır. Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Boyu hikayesinde yapılan soylamada Trabzon çevresi net bir şekilde tasvir edilmektedir: Oğul! Sen varacak yerin Dolamaç dolamaç yolları olur Atlı batıp çıkamaz Onun balçığı olur Ala yılan sökemez Onun ormanı olur Göğe omuz vuran Onun kalesi olur. Burada adı geçen ala yılanın bölgede bulunan ve Türkiye'nin zehirli 4 yılan türünden biri olması nedeniyle toplum hafızasında yer etmiş olabilme ihtimali bulunan Kafkas engereği olma olasılığı yüksektir. Hikayelerden anladığımız kadarıyla Oğuzlarda tamamen hayvancılığa dayalı bir ekonomik hayat mevcuttur. Bunu evcil hayvanlarla ilgili bir çok kelime kullanılmasından anlayabiliyoruz. Bu kelimeler şu şekildedir: Koç, kuzu, toklu , şişek (doğum yapmış 1-2 yaşında koyun), koyun, dana, buzağı, sığır, boğa, at, köpek, kulan , kulun , köşek , maya , buğra , ner , tay , tazı , teke , erkeç (2 yaşından büyük teke), yund . Tarım yapmadıkları, hatta tarım yapan yarı yerleşiklere de Türkmen dediklerini görüyoruz. Diyetleri göçer yaşama uygun. En yaygın yenen yemek et yahnisi ve şişliktir. Kapalı bir kap içinde ağır ağır pişirilen sulu bir et yemeği olan yahni bugün Dede Korkut Hikayelerinin geçtiği bölgelerde, özellikle Azeri ve Karapapak Türklerinin çokça tükettiği piti ya da bozbaş denen yemeği hatırlatıyor. Özellikle Kars, Iğdır ve Kuzey İran'da yapılan bu yemek bakır bir kupa içine konulan yağlı koyun etinin nohut ve safranla odun ateşinde pişirilmesiyle elde edilir. Bölgede hala çokça yaygın yenen piti ya da bozbaş bugün düğünlerde, cenazelerde, toy ve eğlencelerde hala en çok yapılan yemeklerden biridir. Karbonhidrat ihtiyaçlarını ise sac üzerinde yapılan bazlamaç , gömeç adı verilen külde pişmiş buğday ekmeği ve yanmış arpa ekmeği ile karşıladıkları anlaşılmaktadır. Yine hayvansal ürünlerden küvlek yoğurt, süt, ayran ve alkollü içecek olarak da kımız tükettiklerini öğrenmekteyiz. Şarap içildiğinden de hikayelerde bahsedilmektedir. Fakat sebze ya da meyve özelinde soğandan başka herhangi bir bitki tüketildiğine dair hikayelerden öğrenebildiğimiz bir bilgi yok. Ayrıca domuz etinin yenmediği hikayelerde net bir şekilde vurgulanmıştır. Yemekler yere serili ve masa yerine kullanılan kendürük denen bir yaygı üzerinde yenmektedir. Oğuzlarının giysilerinin hammaddesi büyük ölçüde hayvansal ürünlerden sağlanmaktadır. Giysiye genel anlamda ton denmektedir. Bu giysiler yün, ipek, keten, samur kürkünden yapılmaktadır. Muhtemelen bölgede keten ve ipek bulunmaması nedeniyle bu hammaddeler dışarıdan geliyor olmalıdır. Yün, yetiştirdikleri koyunlardan, samur ise bugün de Türkiye'de halen durumunun en iyi olduğu Doğu Anadolu nehirlerindeki su samurlarından elde edilmiş olmalıdır. Koyun yününden imal edilen keçeden yapılan ve yağmurda tüm vücudu örtüp su geçirmeyen yapuk diğer bir giyecektir. Öteki giyecek isimlerinin arasında yaşmak, börk, külah, cübbe, kaftan, hilat, çuha, çarkap, şalvar, dolama, başmak, edik, sokman, nikap, kuşak ve küpe gelmektedir. Yurt denilen çadırlar keçilerin kılından dokunan ve çuha denilen kalın kumaşlardan yapılmış ve halı olarak zeminde yine bu çuhaları kullanmışlardır. Göçebe hayatın gereği olarak çadırın Oğuzların hayatında büyük yeri vardır. Hikayelerde çadırla ilgili olarak ban ev, çadır, oba, ordu, otağ, yurt sözleri geçmekte ve çadırın bölümleriyle ilgili sözcükler bulunmaktadır. Hikayelerde Dede Korkut'un gelip soy soylayıp boy boyladığı kopuzun telleri ise hayvanların sinirlerinden ya da bağırsaklarının kurutulmasıyla elde edilen tellerden yapılmaktadır. Hikayelerde doğayla sürekli iç içe olan Oğuz boylarının içinde yaşamış oldukları flora ve faunaya dair çok önemli ipuçları bulunur. Öncelikle Oğuzlar her ne kadar hayvancılıkla uğraşan bir toplum olsa da avcılık geleneğini sürdürmektedirler. En çok avı yapılan iki hayvan geyik ve sığındır. Sığın kelimesini bugün biz modern Türkçede elk hayvanı için kullanıyoruz, ama bugün Azeri Türkçesinde ve başka Türk lehçelerinde bu kelime geyik olarak kullanılıyor. Fakat hikayelerde hem geyik, hem de sığın kelimesi kullanılıyor ve sığın ayrıca belirtiliyor. Bu da aşırı avcılık ve yaşam alanlarının yok olması nedeniyle nesli tükenen ve bir zamanlar dağılımı İran, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve Türkiye'ye kadar yayılan Kafkas sığınına işaret ediyor olmalı. Bu türün son bireyi 1810 yılında yok oldu (Haltenorth, 1963). Yine hikayelerde geçen Karacuk'un aslanı Asya aslanı olmalıdır. Karacuk, bugün Diyarbakır'ın kuzeyinde Oğuzların yayladığı iki dağın olduğu bölgenin adıdır. Bugün sadece Hindistan'da belli bir bölgede türünün son örnekleri kalmış Asya aslanının 13. yüzyılda Anadolu'da neslinin tükendiği tahmin edilmektedir. Bu da Dede Korkut Hikayelerinin tarihlemesini yaparken önemli bir veridir. Hikayelerde adı geçen diğer büyük kedi ise kaplandır. Bu yaygın olarak bilinen kaplan da olabilir, geçen sene Diyarbakır'ın Çınar ilçesi kırsalında öldürülen leopar da olabilir. Fakat Türkçe'de leopar için bars kelimesi kullanılmaktadır. Bars, genellikle Asya ve Afrika'nın sıcak bölgelerinde yaşayan, postu benekli, bazen de düz siyah, çevik, yırtıcı, etçil memeli bir hayvan olarak geçer. Türk Dilinin bütün safhalarında ve hemen hemen bütün lehçe ve şivelerinde bars, harsı, barı, bas, bar, barı, böres, bas, pars, pans, nar, mars formlarıyla kullanılmaktadır (Yıldız, 1999). Bu nedenle Dede Korkut Hikayelerinde bahsi geçen kaplanın Türkiye'de son bireyi 1970 yılında Şırnak'ın Uludere ilçesinde öldürülen Hazar kaplanı olma ihtimali daha yüksektir (Vikipedi, 2015). Zaten kaplanın Latince bilimsel ismi de Oğuzların Amıt suyu dedikleri Dicle ve kedi kelimelerinden oluşur. Felis tigris Latince Dicle kedisi demektir. Hikayelerde geçen diğer yabani memeli hayvanlar kurt ve kulan / Asya yaban eşeği 'dir. Asya yaban eşeğinin türü bugün kritik derecede tehlike altındadır (IUCN Redlist, 2015). Kurt ise Oğuzlarda kült bir hayvandır, kurt yüzü mübarektir. Kurttan şu şekilde bahsedilir: Karanlık akşam olanda günü doğan Kar ile yağmur yağanda er gibi duran Karakoç atları gördüğünde kişneştiren Kızıl develer gördüğünce buzlaştıran Akça koyun gördüğünde kuyruk çarpıp kamçılayan Erkeçin semizini alıp kaçan Arkasını vurup berk ağılın ardını söken Kavrayınca semizini alıp tutan Kanlı kuyruk üzüp çap çap yudan Avazı kaba köpeklere kavga salan Çakmaklıca çobanları geceleyin koşturan Bre sırtı yoluk boz kurt! Hikayelerde kuş faunasına dair de birçok tür ismi geçer. Bunlar kuğu, turaç, turgay , turna, çalkara kuş , keklik, ördek, kaz, bahri, kuzgun ve saksağandır. Saksağan güçsüzlerin güçlüye üstün gelmesinin yakışmayacağı söylenerek Oğuz erine şevk vermek için yapılan karşılaştırmada geçmektedir. Adı geçen bu kuşlardan turaç ilginçtir. Çünkü türün bugünkü dağılımı İç Oğuz diye tarif edilen tarihi coğrafyanın dışında, daha çok Doğu Akdeniz ile Güneydoğu Anadolu Bölgesinin batı yarısındadır . Fakat eski kuş rehber kitaplarına baktığımızda türün bugünkü Doğu Karadeniz Bölgesinde dahi dağılımı bulunduğunu görmekteyiz (Heinzel et al., 1995). Son yıllarda Giresun'dan henüz onaylanmamış kayıtlar gelse de türün bugün tüm Doğu Anadolu coğrafyasında yok olduğu düşünülmektedir. Oğuzlar için su ve ağaç kutsaldır. Özellikle kayın ağacının çocuklarının koruyucu tanrısı Umay'la birlikte gökten indiğine inanılmaktadır. Diğer önemli ağaç türü ise meşe 'dir. Küvlek denilen kova, bakraç, leğen gibi kapların tamamı bu ağaçtan yapılmaktadır. Dede Korkut Hikayelerinde ağaçtan şu şekilde bahsedilmektedir: Ağaç ağaç dersem sana, arlanma ağaç Mekke ile Medine'nin kapısı ağaç Musa Kelim'in asası ağaç Büyük büyük suların köprüsü ağaç Kara kara denizlerin gemisi ağaç Şah-ı merdan Ali'nin Düldülünün eyeri ağaç Zülfekarın kını ile kabzası ağaç Şah Hasan ile Hüseyin'in beşiği ağaç Er olsun, avrat olsun korkusu ağaç Başını alıp bakacak olsam başsız ağaç Dibini alıp bakacak olsam dipsiz ağaç Beni sana asarlar, taşıma ağaç Eğer taşıyacak olursan, gençliğim seni tutsun ağaç Bizim ilde olmalıydın ağaç Kara Hindu kullarıma buyuraydım Seni bölük doğraya idiler ağaç. Su yine kült bir imgedir ve suyun yaşamın kaynağı olduğuna dair bolca atıf yapılır. Suyla ilgili Su Hak dizarını görmüştür gibi İslam dininden , belki tasavvuftan gelen inanışlara rastlarız. Hikayelerde sudan şu şekilde bahsedilir: Çığnam çığnam kayalardan çıkan su Büyük büyük ağaç gemileri oynatan su Hasan ile Hüseyin'in hasreti su Bağ ve bostanın zineti su Ayşe ile Fatma'nın nikahı su Şahbaz atların içtiği su Ak koyunların gelip çevresinde yattığı su Kızıl develerin geçtiği su. Yaklaşık 1000 yıl öncesine ait Dede Korkut Hikayeleri, Türklerin dili, edebiyatı, örf ve adetleri, ahlak ve törelerinin, inançlarının yanında dönemin tarihi Anadolu coğrafyası, Türklerin o dönem içinde yaşadıkları doğa, yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayan doğal kaynaklar, etraflarını çevreleyen flora ve fauna hakkında da çok değerli bilgiler vermektedir. Teşekkürler Sığınla ilgili verdiği değerli bilgilerden dolayı Prof. Dr. Ahmet Karataş hocama teşekkürü bir borç bilirim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/05/dosyalar/davranissal-ekonomi-1-fayda-kuramindan-beklenti-kuramina.html", "text": "Bir gün tekel bayiinden yaptığınız bir alışveriş sonrasında para üstü olarak alacağınız 1 TL'yi almak yerine onunla bir sayısal loto kuponu oynadınız. Ne şans ki çekilişte oynadığınız bu kupona 200 TL isabet etti. Zaten havadan geldi diyerek bu 200 TL ile hem kendinize hem de bir-iki arkadaşınıza masayı donatarak güzel bir ziyafet çekersiniz değil mi? Ya da aslında çok ihtiyacınız olmadığı için almayı sürekli ertelediğiniz bir ev aksesuarını almaya karar verebilirsiniz. Aslında her iki soruya da hayır yanıtını vermiş olabilirsiniz. Bu epey rasyonel bir insan olduğunuz anlamına gelir. Kendi yanıtlarınız olumsuz olsa da insanların genelde böyle davrandığını biliyor olmalısınız. Böyle davranmak ile kastettiğim şey, aslında 200 TL'nin her zaman 200 TL olmadığıdır. Yani ekonominin matematiğe meydan okuyan kısmıdır: 200 TL 200 TL. Bu eşitliği bozan unsur psikoloji, başka bir deyişle insan davranışlarıdır. Bu yüzden bu tür davranışların araştırma sahasına davranışsal ekonomi denir. Ben de yeni başladığım bu yazı dizisinde ekonomideki A A denkliklerini açıklamaya çalışacağım. Öncelikle genel bir giriş yapalım. Fayda Kuramı Klasik ekonomi kuramı ekonomideki bütün aktörlerin, yani siz, ben, alıcı ve satıcılar olmak üzere bütün insanların, tüketim tercihleri ile ilgili tam ve doğru bilgiye sahip olduğu, alternatifleri birbirleriyle karşılaştırarak en mantıklı seçimi yapacağı varsayımı üzerine kuruludur. Klasik iktisatçıların Homo economicus adını verdikleri insan, sadece ihtiyacı olan ürünlere yönelecek ve bunları en az bedelle edinmeye çalışacaktır . Bu varsayımların oluşturduğu kurama fayda kuramı adı verilir. Çünkü özeti aslında şudur: En az bedelle, en çok fayda... Yani klasik iktisatçılara göre tercihlerimizi bu temel kuram belirler. İktisadın babalarından Adam Smith ve Jeremy Bentham, fayda kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. Basitçe ifade etmek gerekirse, onlara göre tercih şu şekilde gerçekleşir: A Seçeneği 100 gr dondurma 5 TL Birim fayda: 100/5 = 20 B Seçeneği 100 gr dondurma 4 TL Birim fayda: 100/4 = 25 Şu halde B seçeneğinde birim parayla elde edilecek ürün miktarı daha fazla ya da birim faydayı elde etme tutarı daha düşük olduğundan, tercihler B seçeneğinde yoğunlaşacaktır. Fayda kuramcılar da ikiye ayrılır: Bazıları herhangi bir mal veya hizmetin faydasının teorik bir fayda birimiyle ölçülebileceğini düşünür (mesela 1 litre çay 40 faydayken, 1 litre enerji içeceği 80 fayda gibi...). Diğerleri böyle bir teorik birimin mümkün olmadığını, mal ve hizmetlerin ancak ve ancak sağlayacağı faydalar açısından sıralamaya tabi tutulabileceğini savunur . Ne var ki neo-klasik iktisatçılar fayda kuramının eksikliklerini fark ettiler ve azalan marjinal fayda kavramını geliştirdiler. Kabaca bir yere kadar miktar ve fayda birlikte artarken, bir yerden sonra artan miktarın daha az fayda yaratmasını ifade edecen azalan marjinal fayda, neoklasik iktisat teorilerinin temelini oluşturur. Aşağıda bu kavramı marjinal fayda kavramına değinmeden bir takım basit sayısal örneklerle açıklamaya çalışacağım . Beklenen Fayda Kuramı Ortalama gelir düzeyine sahip bir insan olduğunuzu düşünerek soracağım: İhtiyaçlarınız ve hayalleriniz açısından 1 milyon TL ile 10 milyon TL'nin sizin için bir farkı var mıdır? Başka bir şekilde sorayım: 10 milyon TL'nin size sağlayacağı fayda, 1 milyon TL'nin size sağlayacağı faydanın gerçekten de 10 katı mıdır? Aslına bakarsanız 10 milyon TL tabii ki de her şekilde 1 milyon TL'den iyidir. Dolayısıyla bir lamba cini olup size bu ikisinden hangisini istediğinizi sorsaydım elbette 10 milyon TL'yi seçerdiniz. Fakat yine de iyi bir ev, güzel bir araba, arzu ettiğiniz eğitim için gereken bütçe, 1 milyon TL ile rahatlıkla karşılanır. Kalan 9 milyon TL'ye o kadar da ihtiyaç duymayabilirsiniz. İşte Azalan Marjinal Fayda tam olarak bu demektir. Her bir ekstra milyonun sizin için yaratacağı fayda giderek azalmaktadır. Eğer yine de Niye canım, 10 milyon TL iyidir diyorsanız soruyu belli bir risk faktörü ile revize ederek sorayım: A seçeneği: %50 olasılıkla 1 milyon TL mi istersiniz? B seçeneği: Yoksa %17 olasılıkla 10 milyon TL mi? (Zar oyununda 6 atmanız halinde). Gerçekten böyle bir seçim zorunluluğuyla başbaşa kalsanız yüksek olasılıkla tercihiniz A seçeneği olurdu. Çünkü daha mümkün bir 1 milyon TL, daha imkansız bir 10 milyon TL'den iyidir. Halbuki hesap kitap yapan bir insan beklenen değeri daha yüksek olan seçeneği, B seçeneğini tercih ederdi. Zira A seçeneğinin beklenen değeri 500.000 TL'dir. B seçeneğininki ise 1.700.000 TL. Şimdi bir de Beklenen değer kavramı çıktı değil mi? Anlaşılması o kadar zor değil. Bir değerin olasılığıyla çarpımıdır. Eğer 1/3 olasılıkla 300.000 TL'lik bir kumara giriyorsanız beklenen değer 100.000'dir. Eğer bu olasılık 1/10 olsaydı beklenen değer 30.000 olacaktı. Beklenen değer bir oyunu sonsuz defa oynarsanız, oyunun her bir turunda elde etmeyi beklediğiniz değerdir. Oyuna giriş parası söz konusuysa beklenen değer değişir. 1/10 olasılıkla 1000 TL kazanacağınız bir oyunun her seferi için 20 TL yatırdığınızı varsayalım. Bu oyunun hiç para yatırmasaydınız beklenen değeri 100 TL olurdu. 20 TL yatırdığınız için (100-20 = 80), 80 TL olacaktır. O halde bu kumara girişmek mantıklıdır. Çünkü sonsuz defa bu oyunu oynarsanız her bir tur 80 TL kazanmış gibi olursunuz (Her 10 turdan birini kazandığınızda 1000 TL kazanmış, 200 TL ödemiş olursunuz. Bu da tur başına 80 TL kazandığınız anlamına gelir. Yazının sonunda meraklıları için günlük hayattan bir kaç örnek verdim). Şu halde örneğimize tekrar bakalım: A seçeneği: %50 olasılıkla 1 milyon TL mi istersiniz? (B.D. = 500.000) B seçeneği: Yoksa %17 olasılıkla 10 milyon TL mi? (B.D. = 1.700.000) B seçeneğinin beklenen değeri çok daha yüksek olmasına karşın A seçeneği daha caziptir, değil mi? Çünkü 1 milyon TL, bir ev, bir araba almamız için yeterli bir para. Daha mümkün bir 1 milyon TL varken, daha imkansız bir 10 milyon TL'yi ne yapalım? Risk faktörünü çok daha belirgin ortaya koymak üzere soruyu bir de şöyle değiştireyim: Tek sefer katılabileceğiniz ve değeri 50 TL olan bir çekilişte seçenekler şunlardır: A seçeneği: Kesin bir 250 TL (B.D. = 250 TL 50 TL = 200 TL) B seçeneği: %50 olasılıkla 1000 TL (B.D. = 500 TL 50 TL = 450 TL) Buradapek çok insan için 200 TL > 450 TL'dir ve kesinlikle A seçeneği daha cazipdir! Etkin olan faktörün adıysa riskten kaçınmadır . İnsanlar risk altındayken faydaya ve beklenen değere değil, beklenen faydaya odaklanırlar. Çeşitli sayı ve olasılıklarla defalarca gerçekleştirilmiş deneylerde hep aynı sonuçlar alınmış, insanların büyük ölçüde riskten kaçındıkları ve beklenen fayda kuramına uygun davrandıkları ortaya çıkmıştır. Nitekim ilk olarak matematikçi 1700'lü yıllarda Bernoulli'ler tarafından dikkat çekilen bu çelişkili davranış, yaklaşık 200 yıl sonra, 1944 yılında von Neumann ve Morgenstern tarafından Beklenen Fayda Kuramı adıyla modellenmiştir. Davranışsal iktisada hoşgeldiniz: Beklenti Kuramı 1956 yılında Herbert Simon, sınırlı rasyonellik kavramını ortaya atmış, insanların karar verirken bir takım kusurlarına yenik düştüklerini ifade etmişti. Bugün zihinsel kısayol diye adlandırdığımız bu düşünme kusurlarımız, genelde hızlı karar verirken başvurduğumuz, çabalamadan yargıya varmakta kullandığımız, bizi mantıklı olmaktan uzaklaştıran karar şemalarımızdır. Her zaman kötü sonuç vermez ve hatta çoğu zaman iyi sonuç verir: Karanlık bir sokaktan yok yere korkmak, ya da trafikte seyrederken yan şeridimizdeki adamın manyak olduğunu ve direksiyonu üzerimize kıracağını düşünmeden rahat rahat araç sürmek veya üzerimize aslan koşuyorsa nasıl ineceğimizi hesap etmeden can havliyle ilk ağaca tırmanmak vb. kısayollar faydalıdır. Gel gelelim bu kısayollar bazı tercihlerimizi olumsuz yönde etkiler. . 1960'lara gelindiğinde bilişsel psikolojinin doğumuyla birlikte insanın sınırlı rasyonelliği veya insanın düşünme / algılama / karar verme kusurları- daha iyi analiz edilmeye başlanmıştı. Nihayet bu bilgilerin ekonomiyle birleşerek davranışsal ekonomiyi başlı başına sağlam bir disiplin haline gelmesi, Tversky'nin ve Nobel ekonomi ödüllü Kahneman'ın beklenti kuramı ile oldu. Beklenti kuramı, 200 TL'nin kaybedildiğinde başka, kazanıldığında başka algılandığını ortaya koydu. Daha evvel Hızlı ve Yavaş Düşünmek adlı kitabını sitemizde incelediğimiz Kahneman ve meslektaşı Tversky, insanların kaybettikleri bir 200 TL'yi, kazandıkları bir 200 TL'den çok daha değerli bulduklarını, daha terimsel ifade edecek olursak, birbirlerine eşit olsalar dahi kaybetme riskini kazanma şansından daha değerli bulduklarını gösterdiler. Buna bağlı olarak da bir problemin sunuluş şeklinin insanların davranışlarını değiştireceğini açıkça ortaya koydular. Kahneman ve Tversky buna da Karar Çerçevesi Etkisi ya da Çerçeveleme Etkisi adını verdi . Kahneman ve Tversky'nin meşhur deneyinden ve çerçeveleme etkisinden bahsetmeden önce bu düşünceyi irdeleyelim: Niçin satıcılar, sattıkları nesneleri alıcılardan daha değerli bulurlar? Sizin satın alırken 30.000 TL'den fazla vermeyeceğiniz bir otomobil, satıcının gözünde 40.000 TL'den aşağıya gitmez, değil mi? Ya da 200 TL kaybederseniz yaşayacağınız üzüntü ile lotodan kazanacağınız 200 TL'nin mutluluğunu birbiriyle karşılaştırın. Hangisi daha dramatiktir? Zalim bir örnek vereyim : Yeni bir kuzeninizin doğmasının yaratacağı sevinç ile, bir kuzeninizin hayatını kaybetmesi karşısında yaşayacağınız üzüntüyü karşılaştırın. Kahneman ve Tversky, beklenti kuramını desteklemek için şöyle bir deney tasarladılar: Deneklere nadir bir hastalığın yeniden patlak verdiği ve 600 kişiyi öldüreceği söylendi ve hastalıkla mücadele için geliştirilmiş alternatif iki çözümün bulunduğu, bunlardan sadece birinin tercih edilmek zorunda olduğu belirtildi. Bir gruba sunulan seçenekler şöyleydi: A Programı Kesin olarak 200 kişi kurtulacak B Programı %33 olasılıkla 600 kişinin tamamı kurtulacak. Başka bir grubaysa cümleler şu şekilde değiştirilerek gösterildi: A Programı Kesin olarak 400 kişi ölecek. B Programı %67 olasılıkla 600 kişinin tamamı ölecek. Bilin bakalım ne oldu? İlk gruptaki deneklerin büyük çoğunluğu A programını tercih ederken, ikinci gruptaki deneklerin çoğu B grubunu tercih etti. Her ikisinde de şıklar aynı bilgiyi veriyor olmasına rağmen, ikinci grup sözkonusu kayıp olduğunda risk almayı seçerken, birinci grup kazançta kesinliği seçti. Problemin sunuluş şeklinin kararı etkilemesine çerçeveleme etkisi adını veren Kahneman ve Tversky, eğer risk sözkonusuysa kararlarımızda sadece bahse konu değerlerin değil, soruyu algılamamızın ve koşulların bir karar çerçevesi yarattığını ve bizim de bu çerçeve içerisinde aldığımızı ifade ediyor. Sonuç: O kadar da rasyonel değiliz Soruların veya ürünlerin sunuluş biçiminin bile kararlarımızı değiştirdiği bu kadar ortaya çıkmışken, iktisadın Homo economicus varsayımının daha fazla hayatta kalması mümkün değildi. Kalmadı da zaten. Davranışsal ekonomi günümüzün ekonomi bilimi olarak her geçen gün daha da ilerliyor, yeni araştırmalar ve yeni bulgularla ufkumuzu açmaya devam ediyor. Yazı dizimin bu ilk yazısında genel bir giriş yaptım ve Kahneman & Tversky'nin beklenti kuramını açıklayarak bitirdim. Sıradaki yazılarda beklenti kuramından ilham alarak çıkılan yolda keşfedilmiş diğer etkilerden bahsedeceğim."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/06/dosyalar/bir-seyi-kirk-kere-soylemek-anlamsal-doygunluk.html", "text": "On yedi yıl boyunca hayatımın bir parçası dahi olmamış olan babamın ölümü beni neden bu kadar yalnız bırakmış olabilir? Ben yetimim! Bu sözcüğü tekrarlıyorum, evet. Tekrar tekrar... Çocukluğumu geçirdiğim bu yatak odası duvarından dışarıya çıkıp bir anlam ifade edemeyinceye kadar tekrarlıyorum. The book of Joe, Jonathan Tropper (2004) Bir şeyi kırk kez söylediğimizde dilediğimiz o şey gerçekten de olur mu? Bizi koşullu şartlanmaya götüren kişisel telkinimiz bir yana dursun, bir kavrama sürekli odaklandığımızda o kavramın anlamını anlık olarak yitirmemiz olası. Bir şeyi kırk kez söylediğimizde, bilgisayarda yazı yazarken bir sözcüğe uzun süreli takılıp kaldığımızda ya da burada şu sözcük kullanılsa anlam bütünlüğünü daha iyi sağlar, düşüncesine daldığımız sırada gerçekleşen bu bilişsel olgu anlamsal doygunluk olarak tanımlanıyor. Şöyle düşünelim, odaya girdik, içeride alışılmadık bir koku var, bir süre sonra bu ortam kokusuna alışırız ve hatta içeriye bizden daha sonra giren, yine aynı kokudan bahseden/şikayetçi olan biri ile aynı duyuyu o an hissetmeyiz. Yazının devamı, anlamsal doygunluk kavramının tarihsel gelişimini ve bu gelişim sürecinde anlamsal doygunluğun boyutunu ölçmek için kullanılan yöntemleri içeriyor. Temel olarak, sözcüğün tekrarlanması ya da üzerinde odaklanılması durumunda anlamını geçici süreliğine kaybetmesi olarak tanımlanan anlamsal doygunluk kavramını ilk olarak Edward Tichener 1915'te tanımlıyor . Kavram üzerine ilk ciddi yaklaşım ise M.F. Basset ve C.J. Warne tarafından 1919'da ad soylu tek heceli sözcüklerin tekrarlanması sonucunda anlamlarını kaybetmeleri ile getiriliyor . 1920-1950 yılları arasında yapılan çalışmalara ve getirilen betimlemelere bakıldığında ise, bilişsel sistemin sözcük çağırma aşamasında zorlandığını ve bunun sonucunda sözcüklerin anlamlarını kaybettiğini görüyoruz. Temelde gerçekleşen süreç, beyindeki sinir sisteminin uyarılmış tekrarlar ile yorulması olarak düşünülebilir. Yazının girişindeki koku örneğinde de benzer durumun gerçekleştiğini düşünebiliriz. Burnumuzdaki koku alıcılarının bir süre sonra beyne bu sinyalleri göndermemesi, yani duyusal adaptasyonu gerçekleştirmesi gibi sözcüklerin anlamlarının da benzer durumda olabileceği benzetmesiyle açıklanabilir. Böyle bir süreç betimlemesiyle karşılaştığımızda ilk akla gelebilecek sorulardan biri de sözcüğe ait hangi anlamları kaybettiğimizdir. Yani, tekrarlama sonucunda sözcüklerin birinci anlamları mı yoksa yan anlamları mı kaybediliyor? Yoksa çağrışımsal anlamlar da bu kaybın kapsamında mı bulunuyor? 20. yüzyılın ikinci yarısında yapılan çalışmalar bu soruya yanıt aradı. Yine, bu da beraberinde anlamsal doygunluğu belirlemek ve ölçmek için farklı yöntemler getirdi. Öncü çalışmalardan biri olarak gösterilen, Wallace Lambert ve Leon Jakobovits tarafından yapılan ve anlamsal doygunluğu ölçmek için geliştirilen bir yöntemi içeren çalışmada şöyle bir temel bulgu veriliyor: Bir sözcüğün 15 saniye boyunca saniyede iki-üç kez tekrarlanması, sözcüklerin bilişimizde yer ettiği uzamı zorluyor ve anlam bu uzamın biraz dışına çıkıyor. Anlamın bu 'sözcük çemberi'nin dışına çıkması ilk kaybedilen anlamın sözcük çağrışımları olduğunu ortaya koyuyor . Yani, sözcüğü tekrarladığımızda ya da bir sözcüğe uzun süre baktığımızda, sözcük çerçevesinde kişisel deneyimlerimizle kurguladığımız çağrışımlar birer birer yok oluyor. Sürenin biraz da uzaması ise sözcüğün asıl anlamını kısa süreliğine kaybetmemize neden oluyor. Bahsi geçen 15 saniyelik süreyi takip eden sessizlik periyodunun ya da farklı sözcüğe odaklanmanın ise herhangi bir etkisinin olmadığı, bir başka deyişle, anlık yitirilen sözcüklerin anlamlarının geri getirilemediği belirtiliyor. Aynı çalışmada verilen örneklerden biri father sözcüğü. Katılımcılardan 15 saniye boyunca baba sözcüğünü saniyede üç kez olmak koşuluyla tekrarlamaları istenmiş. Anlamsal ayrım farkını elde etmek için ise katılımcılara yedi aralıklı bir ölçek sunulmuş . Sözcüğün anlamının 'olumlu' ya da 'olumsuz' olduğuna yönelik sunulan bu ölçekte, saniyede üç tekrar yapan katılımcılar sıfır noktasına saniyede bir tekrar yapanlardan daha çok yaklaşmışlar. Aynı durumdaki katılımcılara sözcüğün birinci anlamı sorulduğunda ise, 15 saniye boyunca saniyede üç tekrar yapan katılımcılar 'sıfır noktasından' kısmen uzaklaşmışlar. Yukarıdaki çağrışımsal anlamın ilk kaybedilen olması çerçevesinde verilen açıklama bu bağlamda desteklenebilir boyutta. Biliyoruz ki sözcüğün birinci anlamının olumlu ya da olumsuz olması, onun çağrışımsal/yan anlamlarını da olumlu/olumsuz biçimde kurgulamamızı sağlar. Sözcükleri ve onun yan anlamlarını merkezden uzaklaştıkça anlamı değişen 'sözcük grubu' olarak düşünebiliriz. Böyle bir durumda ise anlam kaybı, sonradan eklenen çağrışımlardan başlıyor, süre uzadıkça merkezdeki temel anlama kadar uzanıyor. Bununla birlikte, sözcüğe dair anlamları kurguladığımız ağ, dilsel üretimin gerçekleştiği çevre olarak tanımlanabilecek bağlamla ilişkilidir. Anlamsal doygunluğu en sık yaşadığımız durumlardan biri üzerinden bunu örnekleyelim. Bilgisayar başında MS Word gibi bir sözcük işlemcide yazı yazarken ya da bir grafik düzenleme yazılımında görsel tasarlerken o anlık gündemimizde bulunan sözcüğe biraz fazla odaklandığımızda, sözcüğün içinde bulunduğu bağlamın aşamalı olarak eridiği söyleniyor. Bu durumda paragraftan başlayarak sözcüğü oluşturan sese doğru anlamsızlaştırma dönemi gerçekleştirdiğimiz belirtilmekte. Bu sırada anlam kaybına yol açan süreç, sözcüğe aşırı odaklanmamız ve onu bağlamından çıkarmamız oluyor. Yani daha ayrıntılı bakarsak, tümceye yerleştirmeye çalıştığımız sözcüğü yoğun bir şekilde tekrar ediyoruz, eş ve yakın anlamlı sözcükleri kendi ussal sözlüğümüzde tararken sürekli bu sözcüğü çıkış noktası yapıyoruz. Sözcüğü çıkış noktası yapmamıza rağmen eş ve yakın anlamlı sözcüğe erişemediğimiz durumda ise kafamızın içerisinde art arda gerçekleşen seslerle karşı karşıya kalıyoruz. Bu ses akışı da sözcük anlamı ve onu oluşturan sesler arasındaki bağı koparıyor. Bu süreçte gerçekleşen anlam kopması tümceden sözcüğe, sözcükten seslere doğru sıralanıyor . Yazının buraya kadarki bölümünde değinilen çalışmalar, anlamsal doygunluk kavramına dair temel bilgi birikimini oluşturuyor. Bugün yapılan çalışmalara baktığımızda ise farklı disiplinlerden gelen yöntembilimsel katkıları görüyoruz. Bu katkılar, anlamsal doygunluğun yanına farklı bir dinamiği yerleştiren ve karşılaşılan bu anlam yitirilmesi durumunu yeni değişkenlerle ölçmeyi amaçlayan çalışmalardan geliyor. Haliyle günümüz çalışmalarının, ilgili çalışmaları anlamsal doygunluğun ölçümü konusunda eleştirdiklerini görmek mümkün. Yöntembilimsel katkılarla ilgili olarak ve bu yazının odağını dağıtmamak adına yazının altındaki notlar bölümünde günümüzde yapılan anlamsal doygunluk merkezli çalışmaların temel araştırma sorularını vereceğim. Okurlar bu araştırma soruları üzerinden ileri okumaları gerçekleştirebilirler. Günümüz yöntembilimsel katkısı çerçevesinde Kuhl ve Anderson (2011) tarafından yapılan çalışmaya baktığımızda anlamsal doygunluğun tek başına ölçülmediğini görebiliriz . Bu çalışmada araştırmacılar, sözcüğün uzun süreli belleğe aktarımı amacıyla kullanılan basit ezber yönteminin karşısına değişken olarak anlamsal doygunluğu koyup soruyorlar: Sözcük tekrarının süresi ve olası gerçekleşebilecek anlamsal doygunluğu, sözcüğün uzun süreli hafızaya girişini nasıl düzenliyor? Temel araştırma sorusu için hazırlanan düzenekte, bizlerin anadilinde ya da öğrendiğimiz dilde ezber için sıklıkla başvurduğu, yan yana sıkça kullanılan sözcük grupları olarak bilinen eşdizimli sözcükler yer alıyor. Eşdizimli sözcüklerden birinin katılımcılar tarafından 5, 10, 20 ve 40 saniye boyunca tekrarlanması isteniyor. Daha sonra ise katılımcılara, tekrarladıkları bu sözcüklerin eşdizimde bulunduğu öbek tipik bir devamını getir yöntemiyle sunuluyor. Örneğin; sheep (koyun sözcüğünü belirli zaman boyunca tekrarlayan katılımcılara herd ____ biçiminde anlam tamamlama testi yapılıyor. Sonuçta ise deney grubu, sözcükleri eşdizime yerleştirmede 5-40 saniye arasında değişen tekrar süreleri ile doğru orantı gösteriyor. Yani tekrar süresi az olan katılımcılar, tekrar süresi fazla olan katılımcılara oranla eşdizim grubunu daha çabuk tamamlıyor. Kontrol grubu eşdizimi yerleştirmede herhangi bir sorun yaşamazken, deney ve kontrol grubu arasındaki gecikme 10 saniyelik tekrarlarda anlamlı fark oluşturuyor. Anlamlı fark dahilinde çalışmada açık şekilde bulgu olarak verilmeyen fakat şöyle bir çıkarım yapmanın mümkün olduğu durum olabilir: Tekrar yöntemiyle ezber yapacaksak bu on saniyenin üzerine çıkmamalı. Bu yazıda anlamsal doygunluğun ne olduğunu, anlamın bir anda yitirilmesi değil, süreç içinde metinden sözcüğe, sözcükten sese ve ardında çağrışımların ve temel anlamın yitirildiği bir durumda açıklandığını gördük. Yukarıda da belirttiğim gibi, aşağıdaki notlar kısmında günümüz çalışmalarından seçtiğim temel araştırma sorularına göz atabilirsiniz. NOTLAR a) Şarkıların prozodik/bürünsel yapısı anlamsal doygunluğa karşı koyabilir mi? Bağlantı b) Şizofrenide anlamsal doygunluğa yol açan anlamsal olmayan etmenler: Bağlantı c) Sinaptik depresyon ve anlamsal doygunluk ilişkisi nedir? Bağlantı d) Birden fazla anlama gelen sözcüklerdeki anlamsal doygunluk durumu: Bağlantı e) Eşadlı sözcüklerde anlamsal doygunluk: Bağlantı KAYNAKÇA Titchener, E. B. (1915). A beginner's psychology. NY: Macmillan. Basset, M.F. ve Warne, C.J. (1919). On the lapse of verbal meaning with repetition. The American Journal of Psychology 30-4. ss: 415-418. Lambert, W.E. ve Jakobovitz, L. A. (1960). Verbal satiation and changes in the intensity of meaning. Journal of Experimental Psychology 60(6). ss: 376-383. Wertheimer, M. (1960). Studies of some Gestalt qualities of words. In F. Weinhandl. . Gestalthaftessehen: ergebnisse und aufgaben der morphologie. Darmstadt. German: Wissenschaftliche Buchgesellschaft. pp. 398-405. Kuhl, B.A. ve Anderson, M.C. (2011). More is not always better: Paradoxical effects of repetition on semantic accessibility. Pscyhon Bull Rev. 18. ss: 964-972. Jakobovits, L. A. (1965) Semantic satiation in concept formation. Psychological Reports 17, ss: 113-114. Jakobovitz, L. A. (1967). Semantic satiation and cognitive dynamics. 27 Mart 2015 tarihinde soc.hawai.edu adresinden erişildi. Bağlantı"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/06/dosyalar/hesaplayan-adam-yilbasini-havada-kovalamak.html", "text": "Uzun bir aradan sonra tekrar merhabalar. Geçen macerada hesaplayan adam olarak dünyanın dönüşüyle yerçekimi arasındaki rekabeti incelemiştik. Bu macerada da dünyanın kendi etrafında dönüşüyle devam ediyoruz. Zorunlu seyahat planlarımdan ötürü 2015 yılbaşı gecesini havada geçirdiğim süreç boyunca, ne pilotun ne de mürettebatın yılbaşı konusunda hiç bir anons yapmaması beni hayalkırıklığına uğratmıştı. Havada hareket halinde olduğumuz için içinde bulunduğumuz yerel saat sürekli değişiyordu, ama uçuş sırasında hangi anda yerel saatin 00:00 olduğunu kabaca hesaplamak o kadar da zor değildi. Ben de iş başa düştü deyip kağıt kalemi elime aldım. Önce problemi daha detaylı tanımlayayım: Yerel saatle 18:30'da ABD'nin Washington kentinden kalkan bir uçak Almanya'nın Frankfurt am Main kentine doğru yol alıyor. Uçak ABD'den kalktığında Avrupa'nın batı kıyısındaki yerel saat zaten geceyarısına yakın olduğu için yılbaşı okyanus üstünde bir yerlerde beni yakalamalı. Peki 8 saatlik bu uçuşun hangi anında ve de yeryüzünde nerede yerel saat 00:00 olmalı? Dünya dönerken, hayali geceyarısı çizgisi de (saatin 00:00 olduğu çizgi) doğudan batıya, yani Avrupa'dan ABD'ye doğru ilerliyor. Diğer taraftan, içinde bulunduğum uçak ise batıdan doğuya doğru yol alıyor. Dolayısıyla ben ve gece çizgisi, yolda karşı yönlerden birbirine doğru yaklaşan iki taşıt gibiyiz. Varsayımlar Öncelikle 3 varsayım yapmak zorundayım. Dileyen bu varsayımların yerine daha gerçekçi modeller kurup, hesapları kendine göre zorlaştırabilir. - Hız: Uçağın pistte hızlanmaya başladığı andan, havadaki azami hızına ulaştığı ana kadar geçen süre (15 dakika civarı) boyunca sahip olduğu hızı sabit ve seyir hızı olarak farzedeceğim. Aksi takdirde, uçağın en baştan itibaren an be an hızını bilip toplam katettiği mesafeyi integral alarak hesaplamak zorundayım. Elimde bu veri olmadığı için, uçağın hızını sabit alacağım. - Rota: Dünya'nın küresel bir şekle sahip olması aslında Öklid dışı geometri kullanmamı gerektiriyor . Hayali dikey çizgiler olan boylamlar her zaman birbirlerine paralel olsalar da kutuplara doğru daralıp bir nokta halinde birleşirler. Dolayısıyla, 50. enlem üzerinde 8 saat uçtuktan sonra ulaşılan nokta 30. enlem üzerinde uçtuktan sonra ulaşılan noktadan daha ileride olur. Hem elliptik geometri konusunda yetkin olmadığım için, hem de hesapları basit tutmak adına, katedilen mesafenin boylamlara dik yani enlemlere parallel olduğunu farzedeceğim (resim 1'deki yatay kesikli çizgi gibi). Eğer uçuş Washington DC Frankfurt gibi birbirine nispeten bu kadar yakın enlemlerde olan iki şehir yerine Brezilya-İsveç gibi kuzey güney yönünde çok uzak olan iki şehir arasında uçsaydı, bu varsayım pek mantıklı olmayacaktı. - Dünyanın eğikliği ve Güneş'e olan konumu: Dünyanın eksen eğikliği 23 derece civarında olduğu ve güneş etrafında asimetrik bir yörünge izledği için, gece yarısı çizgisi aslında özel günler haricinde boylamlara paralel olmuyor. Ben ise gece yarısı çizgisini bir boylam gibi enlemlere dik farz edeceğim. Bu ihmal sırasında olabilecek hata payı belirli günlerde 30 dakikaya kadar çıkabilirken, 31 Aralık gecesi 4 dakika civarında kalacağı için çok dert etmiyorum . Gerekli bilgiler Yukarıdaki varsayımlardan başka bir de şu bilgilere ihtiyacım olacak: - Uçağın hızı sabit ve saatte 650 kilometre. - Dünyanın çapı 6380 kilometre. - Washington'un enlem ve boylamı: 39 kuzey, 77 batı - Frankfurt'un enlem ve boylamı: 50 kuzey, 9 batı - Washington ve Frankfurt arası kuş uçuşu mesafe 6526 km - Yerel kalkış saati 18:30 Bundan sonrası ise bolca dört işlem. Hesap vakti Öncelikle iki enlem ve iki boylam arasındaki mesafeleri hesaplayacağım. Tanım olarak, enlemler arasındaki mesafe yeryüzündeki her yerde sabit olduğu için, dünyanın çevresinin yarısını direkt 180'e bölerek (toplam 90 kuzey ve 90 güney enlemi var) 111 km buluyorum. Bu mesafe 77. batı boylamında da, 9. doğu boylamında aynı. İşin zor kısmı ise boylamlar arasındaki mesafeleri hesaplamakta, çünkü bu mesafeler 39. ve 50. kuzey enlemlerinde farklı. En uzun mesafe Ekvator'da iken (Ekvator'un uzunluğunun 360'a bölümü olan 111 km), Ekvator'dan kuzeye ve güneye gidildikçe boylamlar arasındaki mesafe daralıyor. Washington 39 kuzey enlemine sahip. Bunun kosinüs değerini dünyanın çevresiyle çarpıp 39. kuzey enlemi çemberinin çevresi olan 4950 km'yi buluyorum. Bu çember tabii ki ekvator çemberinden (6370 km) daha dar. Bu çemberi de 360 boylam eşit olarak keseceği için boylamlar arasındaki mesafe de 86,4 km olacak. Aynı hesabı Frankfurt'un yer aldığı 50. kuzey enlemi için yaparsam bu mesafe 71,5 km çıkıyor. Bu mesafeler niye bu kadar önemli diye soracak olursanız, sebebi uçuş sırasında katedilen mesafeye göre kaçıncı boylamda olduğumuzu bulmak zorunda olmamız. Hesabın son aşaması ise gece yarısı çizgisini yakalamak. Burada deneme-yanılma yoluyla çözüme gideceğim. Diyelim ki uçuşa başlayalı 2 saat olmuş. Bu süre boyunca uçak 1900 km yol katetmiş olacak. Eğer iki boylam arasındaki mesafe 86,4 km olsa ve uçağın hep 39. kuzey enleminde uçtuğu farzedilirse bu 22 boylam geçildiği anlamına geliyor. Aynı hesabı 71,5 km bazında hesaplarsam 27 boylam yapıyor. Gerçekte ise uçağın rotası enlemler arasında geçiş yapacağı için 22 ile 27 arasında bir değer olmalı bu, çünkü katedilen mesafenin bir kısmı enlemler arasında harcanacak. Ben de hesabı daha fazla karmaşıklaştırmayıp ortalama olarak 24 boylam geçildiğini farzediyorum. Her biri 4 dakikadan 24 boylam yerel saatin kalkış noktasına nispeten 96 dakika ileride olması demek. Bunun üstüne katedilen 2 saatlik uçuş süresini de eklersem 216 dakika yapar, yani yerel saat 22:06. Eğer kalkıştan 3 saat 10 dakika sonrasını aynı şekilde hesaplarsam, 34 boylam geçilmesi sonucu yerel saatin 23:55 olduğu 43 batı boylamını buluyoruz, yani Atlas Okyanusu'nun ortalarında bir yer. Güney yarıkürede yer alan Brezilya'nın doğu kıyıları da bu boylama oldukça yakın. Sonuç olarak Rio ile aynı anda yılbaşına girdiğimi söyleyebilirim. Bu hesaplama sırasında yaptığım çeşitli varsayımların işimi kolaylaştırdığı açık. Yine de en büyük kolaylığın uçtuğum rotadan kaynaklandığını unutmamamız lazım. Rotamı enlemlere paralel farzettim uçuş süresini katedilen mesafeye direk oranlayabilmemi sağladı. Eğer doğu-batı yönünde uçulan mesafeye kıyasla kuzey-güney yönünde çok daha uzun bir mesafe katetmiş olsaydım, küresel yüzeyler için uygulanan trigonometrik hesaplara dalmam gerekecekti ."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/06/guncel/gozden-irak-amazon-kolonilerinde-antibiyotik-direnci.html", "text": "Basit bir kulak ağrısı en küçüğümüzden en büyüğümüze artık hiçbirimizi ölüm döşeğine yatırmıyor. Sivrisinekler tarafından taşınan sıtma artık dermansız bir dert değil; çünkü bunlar gibi pek çok hastalığın üstesinden antibiyotikler ile gelebiliyoruz, en azından antibiyotik kullanımının yaygın olduğu gelişmiş ülkelerde. Bu anlamda, antibiyotikler için modern dünyanın en büyük keşiflerinden biridir diyebiliriz. Her buluşun yanında başka sorunları da ortaya çıkarması olasıdır. Antibiyotikler bağlamında, bu sorunların en büyüğü belki de, antibiyotik direnci diye bilinen, antibiyotiklerin esas hedef tahtası olan bakterilerin antibiyotiklerin etkilerini ortadan kaldıran mutasyonlara uğrayıp onların ölümcül etkilerine karşı dirençli hale gelmesidir. Kısacası, hep aynı ilaçlarla iyileşmek isteyen bizlerin başına gelebilecek en kötü şeylerdendir. Modern insanın bakterilere karşı verdiği savaşta bakterilerde gelişen antibiyotik direncinin, gene modern insanı etkilemesini ve en geniş çaplı direncin gene modern insanı etkileyen bakterilerde gözükmesini bekleriz. Geçtiğimiz haftalarda Science Advances dergisinde yayımlanan bir makale, bu savı çürütür şekilde, Amazon'da yaşayan ilkel ve izole Yanomami kabilesi bölgesindeki bakterilerde, hiçbir modern ilaca maruz kalınmamasına rağmen ciddi bir antibiyotik direncinin keşfedildiğini duyurdu. Bakterilerde, ve aslında bütün diğer organizmalarda, zaman içinde kendi hayatlarını tehdit eden maddelere karşı direnci olanların hayatta kalması ve böylece dirençli nesillerin yetişmesi evrimsel olarak gözlemlediğimiz bir süreçtir. Sonuçta, direnç gösteremeyen bireyler ölecek ve ancak dirençli bireyler hayatta kalacak ve üremeye devam edecektir. Bu sayede, yeni nesiller de aynı dirence sahip olacak ve artık bir önceki nesli kırıp geçiren maddeler artık o türe aynı şekilde etki etmeyecektir. Antibiyotikler, hedefledikleri organizmaya hayatı zehir eder. Mesela, bakterilerin bölünmesi sırasında önemli rol oynayan bir proteini hedefleyip onu etkisiz hale getirerek üremelerini önleyebilir ve azınlıkta kalan zavallı bakterilen bağışıklık sisteminiz tarafından teker teker ortadan kaldırılmasını izleyebilirsiniz. Bir başka yöntem, HIV gibi virüslerin hücrenin içine girmek için kullandıkları mekanizmayı bozabilir, böylece onları ölümcül bir yaratıktan vücutta dolaşan zararsız toz parçacıklarına çevirebilirsiniz. Bu zararlı şeylerin nasıl etki ettiğini anladıktan sonra onları zararsızlaştıracak yollar bulmamız çok zor olmuyordu geçmişte. Bizim için esas zor ve yorucu olan, zararlı arkadaşların bize isyan etmesi ve hayatta kalmak için yeni yollar bulmasıdır; çünkü bu her şeye baştan başlamamız anlamına geliyor. Antibiyotik direncini esas tehlikeli yapan şeylerden bir tanesi, direnç için gerekli olan değişinimlerin sayısının genellikle az olması ve bu değişinimler için çok fazla zaman geçmesinin gerekmediğidir. Çağrı'nın Açık Bilim'deki yazısına bakarsanız, radyoaktiviteye karşı direnç, sadece üç tane değişinimle sağlanabiliyor. Bakterilen neredeyse 12 saatte bir ürediğini ve sayılarını kabaca iki katına çıkardıklarını düşünürseniz, daha siz iyileşip bir daha hasta olmaya vakit bulamadan onlar vücudunuzu istila etmek için yeni yöntemler geliştirmiş olabiliyor. Günümüzde antibiyotiklerin aşırı ve düzensiz kullanımı, antibiyotik direncinin de ciddi bir şekilde ortaya çıkmasına ve sorun oluşturmasına neden olmuştur. En basiti, 50 yıl önce kullandığımız ilaçlar artık işe yaramıyor. Sürekli olarak yeni ilaçlar bulmak ve günden güne kendilerini değiştiren zararlılara karşı tetikte olmamız gerekiyor. Antibiyotik direncinin, en belirgin şekilde modern hayatın içinde yaşayan insanlarda gözükmesi beklenir. Sonuçta, herhangi bir hastalığa maruz kalındığında ilaçları kullanan bu insan grubu oluyor. Science Advances'de yayımlanan bir araştırma, bu savın geçerli olmadığını ve modern hayattan tamamen izole şekilde yaşayan bazı Amazon yerlilerinde, şaşırtıcı şekilde, antibiyotiklere karşı dirençli daha çok sayıda bakterinin bulunduğunu gösteriyor. Bu buluşun hikayesi oldukça ilginç. Zaman zaman televizyon kanallarında ve haberlerde yeni keşfedilen insan gruplarına dair haberleri, doğrulukları tartışmalı olsa da, duyarız. Bunlar genelde Amazonlar gibi uçsuz bucaksız ve farklı bölgelerinin birbiriyle etkileşimi az olan yerlerde görülür. Öyle ki, bazı insan grupları tarihlerinde neredeyse hiçbir zaman diğer insanlarla etkileşim içerisine bile girmez. Örneğin, Afrika'da konuşulan farklı dil sayısı, insan toplulukları arasındaki etkileşimin çok az olmasında dolayı 2000'i bulmuştur. Ara sıra da, o bölgeden geçen bir uçak veya helikopter sayesinde bu insanları bulabiliriz. En yeni bulunan izole kabilelerden bir tanesi, Amazon bölgesinde yaşayan avcı-toplayıcı Yanomami kabilesidir. 2009 yılında Venezuela Amazonları'nın dağlık bölgelerinde bulunan bu insanlar, şimdiye kadar hiçbir modern insan ile etkileşime girmemiş, modern dünyanın getirdiklerinden bihaber durumdadır. Bilim dünyasının ilgisini çeken konulardan bir tanesi de, Yanomami insanları ve onların diğer zararlılar ile olan ilişkisidir. Her ne kadar bakterilere bu yazıda zararlı diyor olsam da, vücutlarımızda sayısı trilyonları bulan onlarca farklı çeşit bakteri yaşıyor ve bizim gündelik hayatımızı sürdürmemize, sindirimimizden tutun da bağışıklık sistemimize kadar pek çok alanda yardım ediyorlar. Elbette, bu bakterileri diğer bakterilerden ayıran pek fazla özellik yok; onlar da sonuçta antibiyotiklerden etkileniyor ve aynı zararlı bakteriler gibi onlara karşı direnç geliştirebiliyor. Science Advances'ta yayınlanan makalede sunulan ilk sonuçlar oldukça şaşırtıcı; Yanomami insanlarının bağırsaklarında yaşayan bakteriler, bilinen ilaçların pek çoğuna karşı dirençli. Dahası, modern insanın sahip olduğundan daha fazla bir direnç çeşitliliğine sahipler. Bu oldukça şaşırtıcı ve kafa karıştırıcı, çünkü bu insanlar daha önce hiç ilaçlara veya ilaç ile beslenmiş hayvanlara maruz kalmadılar. Bu yüzden de, bağırsaklarında yaşayan bakterilerin düşmanı hiç olmadı. Bu durumda bakterilerde herhangi bir direnç görmeyi açıkçası beklemiyorduk. Ama sonuçlar, tam tersini gösterir şekilde. Yanomami insanlarında görülen antibiyotik direncinin nasıl ortaya çıktığı hala bir soru işareti. Öne sürülen görüşlerden bir tanesi, bu bakterilerin toprakta bulunan diğer mikroorganizmalara karşı direnç geliştirdiği ve bu direncin de bizim ilaçlarımıza karşı koyduğu yönünde. Yani, bakteriler sadece ölmemek istemişler ve onların hayatını tehdit eden dış zararlılara karşı direnç geliştirirken biz modern insanın yöntemlerine karşı da direnç geliştirmişler. Diğer olası ve daha genel bir sonuç içeren görüş ise, antibiyotik direncinin tek tek ilaçlara karşı değil de, canlının hayat döngüsündeki önemli mekanizmaları korumak için daha genel çaplı savunmalar geliştirmek üzere ortaya çıktığı. Örneğin, etki göstermesi hücre duvarını parçalamaya dayanan bakterilerde, bu görevi yapan birden fazla enzimin ortaya çıkması ve bunların da çevresel faktörlere daha dirençli şekilde evrilmesi, geniş bir ilaç grubunun etkisini ortadan kaldırabilecek niteliktedir. Aynı insanlar üzerinde yapılan başka araştırmalar, Yanomami insanlarında bulunan bakterilerin bizlere kıyasla daha çeşitli olduğu yönünde sonuçlar elde etti. Bunlar arasında en önemlilerinden bir tanesi de, böbrek taşı oluşumunu engellediği bilinen okzalobakterler. Yanomami insanlarında bu bakteriler hala bulunuyor ve bu sayede de böbrek taşından kurtuluyorlar. Öte yandan, biz ise günlük yaşamımızda maruz kaldığımız çeşitli etmenlerden dolayı artık bu bakteriyi vücutlarımızda taşımıyoruz ve böbrek taşlarını kırmak için doktor doktor gezmek zorunda kalıyoruz. Yanomami insanları üzerinde yapılan çalışmalar hala devam ediyor. İlk yayımlanan sonuçlardan olan antibiyotik direnci ise, bilimin direnç gelişimine karşı anlayışını genişletecek ve yeni hastalıklarla daha bilinçli şekilde savaşmamızı sağlayacak şekilde. Gene de, siz siz olun, antibiyotiklerinizi doktorunuzun önerdiği şekilde, aksatmadan ve kararında kullanın."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/07/dosyalar/rejeneratif-biyoloji.html", "text": "Seden Bedir, Fatih Kocabaş Yeditepe Üniversitesi Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı Hayatımız boyunca vücudumuz sayısız yaralanma ve zedelenmelere maruz kalır fakat vücudumuzun rejeneratif kabiliyeti sayesinde bu yaraların çoğu biz fark edene kadar kapanır. İşte bu noktada vücudumuzun rejenerasyon mekanizması devreye girer. Rejenerasyon; kaybedilmiş veya zarar görmüş hücrenin, dokunun, organın veya uzvun yeniden üretilebilme yeteneğidir ve rejenerasyon genellikle değişik dokulara farklılaşabilen kök hücreler sayesinde yürütülür. Bakterilerden insanlara tüm türler belli bir ölçüde rejenerasyon kabiliyetine sahiptir. Bu yetenek organizmaların gelişmişlik seviyesiyle genelde ters orantılıdır; canlı geliştikçe, canlının yenilenme yeteneğinin gittikçe azaldığı görülmektedir. Yeni bilimsel çalışmaların ve gelişmelerin ışığında; canlıların, rejenerasyon mekanizmasını moleküler, hücresel, doku ve organ düzeyinde inceleyen bir bilim dalı olan rejeneratif biyoloji ortaya çıktı. Rejeneratif biyoloji alanındaki çalışmaların sonucunda elde edilen sistematik bilgilerin pratiğe geçirilmesiyle, hastaların zarar görmüş veya görevini yapamayan organlarının ve dokularının tedavisine yeni bir çözüm arayışından hareketle rejeneratif tıp geliştirildi. Rejeneratif tıp, doku yenilenmesinde rol alan mekanizmaların rejeneratiften yoksun yapılara aktarılarak yenilenme yeteneğinin kazanılmasını amaçlar. Ayrıca, hızla yaşlanan insan popülasyonunda artan organ nakli ihtiyacı, rejeneratif tıp alanındaki çalışmaların hızlanmasına ve gelişmesine ortam hazırlamıştır. Bu çalışmalara ilham kaynağı olan bazı organizmalar ve onlarda gözlemlenen rejenerasyon yeteneklerine birçok örnek bulunmaktadır. Planaryadaki organizma seviyesindeki rejenerasyon kabiliyeti Planaryalar, çoğunlukla denizde veya tatlı suda yaşayabilen, yassı solucanlar şubesine ait bir çeşit omurgasızların genel adıdır. Planarya parçalara ayrıldığında her bir parça yeni bir planarya oluşturur, yani tüm vücut rejenere olur. Böylece planarya ikiye bölünerek eşeysiz olarak çoğalmış olur (Resim 1). Hatta bu yetenek o kadar fazla ki, planaryanın 279 parçaya böldüğü deneylerde bile planaryanın yenilenebildiği görülmüştür . Peki nasıl oluyor da böldüğümüz her bir planaryanın parçasından genetik olarak aynı özelliklere sahip yeni bir planarya oluşuyor? Planaryaların yüksek rejenerasyon kabiliyeti yüz yıllardır biliniyordu fakat rejeneratif biyolojinin gelişmesiyle rejenerasyon mekanizması aydınlatılmaya başlandı. Bilimsel araştırmaların sonucunda bilim insanları neoblast adını verdikleri, küçük boyutlu kök hücreler keşfettiler. Bununla birlikte; neoblast hücrelerinin, neredeyse planaryanın tüm vücunda bulunduğunu, ayrıca değişik hücrelere farklılaşabildiklerini, bölünüp, kesilme sonucundaysa yenilenebildiklerini keşfettiler. Planaryalar vücutlarının bir parçasını kaybettiklerinde veya kuyruklarını eşeysiz üreme için bıraktıklarında neoblastlar aktifleşip kesilen veya kaybedilen bölgeye doğru hareket eder. Neoblastlar orada mitoz bölünme geçirir ve blastema oluşur . Blastema, rejeneratif özellik gösterebilen farklılaşmamış hücre topluluğudur. Blastema çeşitli iç ve dış faktörler sonucunda ihtiyaç duyulan hücreyi oluşturur, böylece planarya aynı zamanda eşeysiz üremeyi ve kaybettiği parçanın yenilenmesini gerçekleştirir. Deniz yıldızının kollarını rejenere etme yetisi Deniz yıldızı, hayvanlar aleminin derisidikenliler şubesinde bulunan bir çeşit omurgasızların genel adıdır (Resim 2). Çoğu deniz yıldızının 5 tane kolu ve bir de kolların birleştiği merkezi diski vardır. Şu ana kadar, fosil kayıtlarına göre 13.000 farklı türde deniz yıldızı keşfedilmiştir . Deniz yıldızı da planarya gibi rejenerasyondan bahsedildiğinde akla gelen ilk canlılardandır. Tüm türler olmasa da, bazı deniz yıldızı türleri kopan kolunu tamamen yenileme özelliğine sahiptir. Deniz yıldızındaki bu mekanizmada parçanın koptuğu bölgede coelomocytes adı verilen bağışıklık sistemi hücreleri aktif görev almaktadır . Daha sonra değişik kökenli progenitör hücreler yaralı bölgeye göç ederler. Progenitör hücreler, kök hücrelere benzer ama sınırlı farklılaşma ve bölünme yeteneğine sahip hücrelerdir. Progenitör hücreler orada hücre kaybını telafi etmek amacıyla bölünür ve deniz yıldızının yeni bir kolu oluşur. Ayrıca deniz yıldızında eşeysiz üreme de rejenerasyon sayesinde gerçekleşir; kopan parça aynı şekilde yeni bir deniz yıldızı oluşturur. Bir diğer rejenerasyon şampiyonu: Aksolotl Aksolotllar, Meksika civarlarındaki soğuk göllerde yaşayan, kaplan semenderi grubuna ait, başkalaşım geçirmeyen etçil canlılardır (Resim 3). Aksolotllar anatomik olarak semenderlere benzemenin yanında kafalarının yanında solungaçlarının olmasıyla semenderlerden ayrılır. Aksolotlların en dikkate değer özelliklerinden biri oldukça gelişmiş rejenerasyon kabiliyetleridir. Aksolotllar daha önce bahsettiğimiz kertenkele, deniz yıldızı gibi canlılardan çok daha fazla rejeneratif kabiliyete sahiptir. Öyle ki tüm organlarını, tüm vücudunu, hatta -bizim yenileyemediğimiz- beyin hücrelerini bile yenileyebilen canlılardır. Bu sebeple rejeneratif biyoloji çalışmalarında çok önemli bir yere sahiptir. Aksolotllarin rejenere olan organlarına örnek olarak gözleri, kuyrukları ve gözleri verilebilir. Aksolotllarda göz rejenerasyonu ve lens rejenerasyonu ancak embriyonik veya erken larval evrelerde gözlemlenmektedir. Bununla birlikle; diğer bir semender çeşidi olan newt, ergin halde lensini rejenere etme kabiliyetine sahip tek semender çeşididir. Gözbebeğindeki pigmentli hücreler, pigmentsiz hücreleri oluşturmak amacıyla farklılaşır. Daha sonra bu yapı lens kesesini oluşturur, lens kesesi diğer hücre türlerini oluşturmak üzere farklılaşır . Semender türlerinden aksolotllar ve newtler, tetrapod omurgalılarda kol rejenerasyonunu her seviyesinde tamamlayabilme kabiliyeti açısından özel canlılardır. Bu canlılarda kol rejenerasyonu farklılaşmamış hücrelerden blastema adı verilen yapının kesilen bölgede oluşmasıyla başlar. Blastemanın etrafında apikal epidermal kep adı verilen, blastemayı koruyan bir yapı oluşturulur. Blastemadaki hücreler apikal epidermal kepten ve sinir hücrelerinden gelen sinyallerin uyarımıyla, kaybedilen dokuya farklılaşır . Bütün bu bahsettiğimiz rejenerasyon kabiliyetinden dolayı aksolotllar ve newtler rejeneratif biyoloji çalışmalarında en çok tercih edilen model organizmalardandır. İnsan vücudunda rejenerasyon Vücudumuzun fonksiyonelliğini ve bütünlüğünü sağlamak amacıyla diğer gelişmemiş organizmalara kıyasla daha az oranda olsa da kendi kendini belirli sürelerde yeniler, kimi hücreleri ve dokuları belirli periyotlarda yıkıp tekrar oluşturur. Bu durumla ilgili verilebilecek başlıca en güzel örnekler, bir kısmı alınınca bile kendisini yenileyebilen karaciğerimiz, 5 günde bir epitel dokusunu yenileyen ince bağırsağımız, vücudumuzun taşıma sıvısı kanın yenilenmesi ve her ay endometrium dokunun yenilenmesidir. Her dokunun rejenerasyon kabiliyeti doku çeşidinin gereklerine göre farklılık gösterir ve insan organ ve dokularının bu sınırlı rejenerasyon kabiliyetini artırmak, rejeneratif biyolojinin temel araştırma konularındandır. Beş günde bir yeni ince bağırsak epiteli Rejenerasyon yeteneği ile göze çarpan dokulardan birisi, ince bağırsak epitelidir. Sindirim kanalında kalın bağırsak ve mide arasında kalan bölge ince bağırsak olarak adlandırılır ve duodenum, ileum ve jejunum adı verilen 3 farklı bölgeden oluşur. İnce bağırsak epiteli her 3-5 günde sürekli yenilenir (Resim 4). Bağırsak epitelin farklılaşmış hücreleri, kritptlerin adı verilen alt kısmındaki bağırsak kök hücreleri tarafından üretilir. Ayrıca kript hücreleri kimyasal yaralanmalardan sonra epitel dokuyu oluşturabilir. LGR5+ bağırsak kök hücreleri, ilerde farklı çeşitlerde kript hücrelerine dönüşecek prekursör hücreleri oluşturur ve prekursör hücreler de ihtiyaç duyulan hücreye dönüşür. Hayat sıvısı kanımız ve sürekli yenilenmesi Kan, damarlarımızın içinde dolaşan vücudumuzun taşıma sıvımızdır. Kan plazma ve çeşitli hücrelerden oluşur. Kanı oluşturan bu hücrelerden akyuvarlar vücut savunmasından, kan pulcukları kan pıhtılaşmasından ve alyuvarlarsa oksijen ve karbondioksit naklinden sorumludur. Vücudumuz neredeyse her saniye milyonlarca kan hücresi üretir. Örneğin kan bağışında bulunduğumuzda vücudumuz kan hücrelerinin bir kısmını kaybeder. Bu durum üzerine böbrekteki bazı özel hücreler kan hücrelerinin seviyesinin düştüğünü kandaki oksijen seviyesinin azalmasından algılar ve buna yanıt olarak kan yapıcı hormonlar salgılar. Bu hormonların kemik iliğine ulaşmasıyla hematopoetik kök hücreler uyarılır (Resim 5). HKHler, kan hücrelerinin oluşumundan sorumlu kök hücrelerdir. Diğer kan hücrelerinin oluşumu HKHlerin farklı uyaranlar tarafından uyarılmasıyla gerçekleşir. Bu süreçte kemik iliğindeki HKHler öncelikle kan projenitör hücrelerini oluştururlar. Bu projenitörler daha sonra farklılaşmış kan hücrelerinden eritrositler, kan pulcukları ve granülositler, monositler, T ve B hücreleri gibi hücreleri oluşturur. Hafıza B ve hafıza T hücreleri dışında, olgun hücrelerinin ömürleri oldukça kısadır ve kanımızdaki bu hücreler sürekli yenilenmektedir . Türkiye'de rejeneratif biyoloji ve tıp çalışmaları Rejeneratif biyoloji ve tıp tüm dünyada son zamanlarda ivme kazanan bir alandır. Bu konuda Türkiye'de bir çok yatırım yapılmasına ve bilim insanının yetiştirilmesine ihtiyaç vardır. Bu alanda değişik üniversite ve hastenelerde rejeneratif tıp ve kök hücre merkezleri, rejeneratif biyoloji araştırma laboratuvarları, kök hücre merkezleri kurulmuş ve kurulmaya devam etmektedir. Bunlar arasında Yeditepe Üniversitesi, Genetik ve Biyomühendislik bölümünde kendi kurduğumuz Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı ve kurulumu devam etmekte olan GMP standardında üretim ve uygulama yapacak olan Kök Hücre ve Mükemmeliyet Merkezi verilebilir. Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı rejeneratif kardiyoloji, rejeneratif küçük moleküllerin belirlenmesi ve ex vivo ortamda kök hücre büyümesi konuları üzerine çalışmalar yapmaktadır ."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/07/incelemeler/astrolojinin-bilimle-imtihani-yildizlar-size-ne-soylemiyor.html", "text": "Astrolojinin Bilimle İmtihanı Tevfik Uyar Kırmızı Kedi, İstanbul, 2015 236 s., kaynakça İlk kez bir astronomla tanışmam dört ya da beş yıl önceydi sanırım. Oğlumun su topu antrenmanında yanımda oturan beyefendiyle ile hoş beş ederken o klasik soruyu sordum: Mesleğiniz neydi?. Astronomi bölümünde profesör olduğunu duyunca kafamdan kırmızı cüceler, güneş patlamaları, süpernovalar ile ilgili sormak istediğim sorular geçmeye başladı hemen o anda. Ama heyhat! Sevgili profesörün ağzından çıkan Astronom, astrolog değil ama! cümlesi ile irkildim. İçsel ilk tepkim beni astronomi ile astrolojinin farkını bilmeyen birine benzetmiş olmasından ötürü kızgınlıkla karışık bir hayal kırıklığı idi; sanki astrolojiye inananlar başka gezegendenmiş gibi. Ama durup düşününce toplumda yaygın olarak kabul gören bir sözdebilimin bir bilim insanının canını nasıl sıktığını fark ettim; insanlara yaptığı bilimi anlatmak yerine yanlış bir inanışı çürütmekle zaman kaybediyor olmasına içerledim. Neyse ki önümüzdeki günlerde kitapçıların raflarında göreceğimiz Astrolojinin Bilimle İmtihanı: Yıldızlar Size Ne Söylemiyor? isimli kitapla bu kafa karışıklığı bir miktar azalacak, eminim. Kitabın yazarı popüler bilim okuyucularının tanıdığı bir isim: Tevfik Uyar. Açık Bilim çevrimiçi bilim dergisinin kurucusu, Yalansavar sitesinin yazarı, bilim-kurgu yazarı, uçak mühendisi gibi bir çok sıfatı şapkasının altında taşıyan Tevfik, epey bir zamandır astrolojinin ne olduğunu anlatan kitabını bitirip yayınlamak istiyordu. Bu kadar çok işle uğraşıp bir de kaliteli, elle tutulur bir çalışma yapmak kolay iş değil, ama Tevfik altından kalkmayı başarmış. Kitabın içeriğine ilişkin ipuçları vermeden önce popüler bilim meraklılarının, astrolojinin ne olduğunu gerçekten öğrenmek isteyenlerin, geçtiğimiz ay yıldızların neden kendilerine yalan söylediğini merak edenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu belirteyim. Bugün astroloji dendiğinde sadece gazete köşelerinde muğlak bir dille yazılmış, bize önümüzdeki günde, hafta içinde ya da yakın gelecekte neler beklememizi söyleyen günlük falları anlıyoruz çoğumuz. Astrolojiye biraz daha meraklı meraklı olanlar ise yükselen burçlarını, doğum saatine göre horoskoplarını çıkartıyor, profesyonel astrologlara danışmak için küçük bir servet harcıyorlar. Astrolojinin Bilimle İmtihanı, günlük falların ve horoskopların çok daha öncesinden başlıyor bize astrolojiyi anlatmaya. Tarih öncesindeki avcı-toplayıcı toplulukların yıldızlarla ilişkisinden başlayıp günümüzün günlük fallarına ilerliyor kitabın ilk bölümü. Sakın tarih kelimesi sizi ürkütmesin. Ağır tarihsel bir metin değil bu ilk bölüm. Oldukça akıcı ve içten bir dille yazılmış, astrolojinin gelişimini anlaşılır bir şekilde ortaya koyan, daha sonra gelen bölümlere temel oluşturan bir bilgilendirme bölümü. Kitabın can alıcı kısmı, astrolojinin neden sahte olduğunu örneklerle açıklayan ikinci bölüm. Astrolojinin bir tanımı olmadığından kendi içindeki tutarsızlıklara, geçersizliğine doğru ilerlerken önce çok temel kavramlara değiniyor. Astrolojinin bilimsel anlamda neden geçerli olmadığını kavrayabilmek için, bilimsel dendiğinde ne kast edildiğini bilmek ön koşul. Tevfik, bu bölümün başında bilimin yöntemleri ve yanlışlanabilirlik ilkesini kolay anlaşılır bir dille anlatıyor. Ünlü uzman! ve sıradan astrologların iddialarında karşımıza çıkan akıl yürütme hatalarını okuyucuya göstererek astrolojinin sahteliğini sadelikle göz önüne seriyor. Kitaba ismini veren Astrolojinin Bilimle İmtihanı alt başlığında ise çeşitli sorular üzerinden astrolojinin iddiaları değerlendiriliyor. Örneğin Bu kız koç burcuymuş, biz anlaşamayız diyerek olası büyük bir aşktan vazgeçmeden önce burçlar ve eş seçimleri konusunda bilim ne diyor öğrenmek istiyorsanız, bu bölüm tam size göre. Ya da bir kova kadını olarak bilimle uğraşmalıyım diyorsanız Case Western ve George Washington üniversitelerinde yapılan araştırmalardan haberdar olmak yaşamınızı sevmeyeceğiniz bir işle uğraşarak geçirmekten sizi kurtarabilir. Peki madem sahte, neden insanlar bu kadar astrolojiye inanıyor? Neden yaşamlarını olmayan göksel etkilere göre düzenliyorlar? Bir doğruluk payı olmalı mutlaka itirazları ise kitabın üçüncü bölümünde yanıt buluyor. Bilişsel önyargılarımızın, zihnimizin bize oynadığı oyunların açıklandığı bu bölümün en eğlenceli ve düşündüren kısmı ise Tevfik'in ders verdiği sınıflarda yaptığı deney. Hem astrolojinin neden kabul gördüğünü sadelikle ortaya koyuyor. Kitaplarımı genelde internet üzerinde sipariş etmeye çalışıyorum. Bir kitapçıya girdiğimde astroloji, akrofonoloji, sihirli kuantum sözcüğünü başlıklarında fütursuzca kullanan sözde bilimsel kitaplara ayrılan rafların sayısı dikkatimi çekiyor. Sonra bilim kitaplarına ayrılan raflara bakıyorum ve aradaki farkın büyüklüğü üzüntü veriyor. Kitapçıdan koşarak kaçmak istiyorum. Oysa tarih boyunca yaşamımızı kolaylaştıran her buluşun, her gelişmenin altında bilimsel çalışmalar yatıyor. Einstein'ın dediği gibi her ne kadar gerçeklikle karşılaştırıldığında çocukça görünse de bilim sahip olduğumuz en değerli şey. Astrolojinin sahteliğine rağmen popülerliği tartışma götürmez. Ancak yaygın yanlış inanışlara karşı duracak, sahip olduğumuz en değerli şeyi savunacak, anlatacak yazarlara ve kitaplara ihtiyacımız var daha iyi bir gelecek için. Astrolojinin Bilimle İmtihanı tam da eksikliğini duyduğumuz hafif bir dille yazılmış, ağır bilimsel tartışmalara girmeyen ancak yine de astrolojinin detaylı bir analizini yapan, her kesimden okuyucunun faydalanacağı okunması gereken bir kitap. Kitap Goodreads Profili: https://www.goodreads.com/book/show/25996399-astrolojinin-bilimle-mtihan"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/antroposen-cagi-basrolde-insan.html", "text": "Akın Alak Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Bölümü lisans öğrencisi Mavi gezegenimizin 4,54 milyar yıllık geçmişini, başından geçen olayları ve bu olayların bıraktığı izleri devirlere ayıran ve birçok farklı disiplinde kullanılmasını sağlayan çizelgeye jeolojik zaman tablosu denir. Jeolojik zaman tablosunun oluşturulmasını sağlayan ve aynı zamanda temel jeoloji prensibi olan ilke 17. yüzyılda Nicholas Steno tarafından ortaya atılan süperpozisyon yasasına dayanır. Süperpozisyon yasası sedimanter kayaların belirli bir sürede çökelmesi sonucunda yaşlıdan gence doğru kayaçların birbirine paralel olarak tabakalanmasıyla açıklanır. Ancak doğadaki kayaların birçoğunu birbirine paralel ya da düz bir şekilde görmek oldukça zordur. Yani bir çökelme ortamında kayaçlar birbirlerine paralel, yatay tabakalar halinde çökelse de, zaman içinde aşınıp, kıvrımlanıp, deformasyona uğrayarak karmaşık tabakalara dönüşebilirler. Bu nedenle bu tabakaları sıralamak bazen mümkün olmayabilir. 18. ve 19. yüzyılda Charles Lyell ve Georges Cuvier, kayaç katmanlarının içerdikleri fosillere göre sınıflamayı keşfederek çok karmaşık katmanların bile tarihlendirilmesine öncü olmuşlardır . İlk jeolojik zaman çizelgesi 1913'te İngiliz jeolog Arthur Holmes tarafından yayımlanmıştır. 1977'de Uluslararası Stratigrafi Komisyonu küresel ölçekte jeolojik dönemleri ayırmış ve yeni bulgular, eklemeler ve çıkarmalar yapılarak tablonun bugünkü halini almasını sağlamıştır. Arşimet'e ait olduğu söylenen meşhur bir sözü vardır: Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım. Belki Arşimet bunu gerçekleştiremedi fakat onun entelektüel torunları olan bizler, dünyayı belki de telafisi olmayacak şekilde değiştirmeyi başardık. 2008 yılında Portsmouth Üniversitesi'nden bir grup yerbilimci, yayınladıkları bildiri ile Yerküre'nin insan etkisiyle son 200 yılda geçirdiği evrimin, insansız geçen milyonlarca yıla denk olacağını öne sürdüler. Yani insanın Yerküre'nin evrimini hızlandırdığını iddia ederken, bu değişimin yeni bir jeolojik çağın başlangıcı olarak kabul edilmesi gerektiğini teklif ettiler. Hazırladıkları bir rapor ile Uluslararası Stratigrafi Komisyonu'na içinde bulunduğumuz holosen devrinin sonlandırılması gerektiğini savundular. Yerine ise insanın doğa üzerindeki etkisine atıfta bulunmak için ilk kez 2000 yılında Nobel ödüllü Paul Crutzen'in E.F. Stoermer ile birlikte yazdığı bilgi notunda kullandığı Antroposen çağının içinde bulunduğumuz çağ olarak ilan edilmesi gerektiğini bildirdiler . 2002'de Nature dergisindeki makalesiyle Antroposen terimini literatüre sokan Crutzen'e göre Antroposen; içinde bulunduğumuz jeolojik devir olan Holosen'den çıkmakta olduğuna ve bu çıkışın büyük ölçekte insan etkileri sebebiyle; insanlığın başlı başına küresel çapta belirleyici gücü olan, biyolojik, kimyasal ve jeolojik bir aktör haline gelmesi sebebiyle gerçekleştiğini öne süren döneme denk düşüyordu. Crutzen yayınladığı makalede Antroposenin başlangıcını 18. yüzyılda buhar motorunun James Watt tarafından keşfedilmesinden bu yana geçen zamanda Sanayi Devrimi'nin gerçekleşmiş olması ve bu devrimin enerjisini sağlayan fosil yakıtların orantısız tüketimine bağlamaktadır. Ancak bu konuda hala tartışmalar sürmekte, Virginia Üniversitesi'nden paleoiklim uzmanı William Ruddiman 8 bin yıl kadar önce tarımın icat edilmesiyle Antroposen'i başlattığımızı belirtiyor, bazı bilim adamları ise bu miladın radyoaktivitenin keşfi olduğunu söylüyor. Birçok bilim adamı ise Antroposen devrinin henüz başlamadığını savunuyor. Peki, gerçekten de Antroposen yeni bir devreye isim olabilecek özelliklere sahip mi? Bu soruyu cevaplayabilmek için son 10.000 yılda dünyada neleri değiştirdiğimiz görmemiz ve bu değişikliklerin gelecekte ne gibi sonuçlar doğuracağını tartışmamız gerekir. Şuan kullanmakta olduğumuz jeolojik takvim gezegenimiz büyük ölçüde etkilemiş olayların izlerinden yola çıkılarak oluşturulmuştur. Örneğin Ordovisiyen döneminde (495-440 milyon yıl önce) deniz seviyesinin düşmesi ve küresel soğuma, dünyayı bir buzul çağına sokarak kitlesel bir yok oluşa sebep olmuştur. Bu olay Ordovisiyen döneminin bitirip Silüryen dönemini başlatmıştır. Peki, bu kadar büyük doğa felaketlerinin insan eliyle gerçekleştirilmesi mümkün mü? Bu sorunun cevabını aslında yıllardır gerçekleştirilmiş olan birçok bilimsel çalışma ile vermek mümkün. İnsan doğa üzerindeki etkilerini göz önüne sermek için derlediğim birkaç bilimsel rapor ile doğa üzerinde bıraktığımız tahribatları özetlemeye çalışayım. 1. Nüfus artışının iklim değişiklikleri ile ilişkisi Günümüze kadar hızlı bir şekilde artan ve gelecekte daha da artacak olan dünya nüfusunun taleplerini karşılamak üzere tarım, sanayi ve hizmet sektörleri başta olarak çeşitli fonksiyonların artması kaçınılmazdır. Bu nedenle doğal kaynakların kullanımı artacaktır. Bunun sonucunda da doğal kaynak tüketimi; toprak kaynaklarının aşırı kullanımıyla verimin azalması; su kaynakları ile su ürünlerinin azalması; biyo-çeşitliliğin azalması, hava, su, toprak kirlenmesi; katı, sıvı ve radyoaktif atıklar ve gürültü gibi çevre sorunlarının daha da artması beklenmektedir. Nüfus artışının getireceği en önemli ihtiyaçlardan biri su olacaktır. Yukarıdaki grafiklerde de görüldüğü gibi 1960 yılından itibaren dünyanın nüfusu yaklaşık 4 milyar kişi artmıştır ve tahminlere göre toplam nüfus 2050 yılında 10 milyara yaklaşacaktır. 2. Küresel sıcaklık artışı Birçok bilimsel rapora göre, geçen 30 yılın her 10 yılı, yeryüzünde 1850'den beri kaydedilen küresel sıcaklık değerleri, hesaplanan tüm on yıllık dönemlerden artarak daha sıcak olmuştur. Çözümlenen dolaylı eski iklim verileri, Kuzey Yarımküre'de 1983-2012 döneminin olasılıkla son 1400 yılın en sıcak 30 yıllık dönemi olduğunu göstermektedir. Küresel birleşik kara ve okyanus yüzey ortalama sıcaklığı verileri, birbirinden bağımsız olarak üretilmiş olan veri setleri kullanılarak, 1880-2012 döneminde 0,85 C'lik bir doğrusal ısınma eğilimi göstermiştir. Var olan en uzun tek veri setine dayanarak hesaplanan, 1850-1900 dönemi ve 2003-2012 dönemleri arasındaki toplam ısınma ise 0,78 C'dir. Küresel ortalama yüzey sıcaklığı verileri, bölgesel eğilimlerin yeterli düzeyde hesaplanabildiği en uzun dönem olan 1901-2012 döneminde, 0,89 C'lik doğrusal bir artış göstermiştir. Bu dönem boyunca hemen tüm Yerküre yüzeyi ısınmıştır. 3. Karbon ve öteki biyojeokimyasal döngüler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin 2013 yılı Değerlendirme Raporu'na göre, karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve azotmonoksit (N2O) gazlarının atmosferdeki miktarları son 800.000 yıllık dönemde hiç olmadığı kadar yüksek bir düzeye ulaşmıştır. CO2 miktarı, temel olarak fosil yakıtlar ve bilinçsiz arazi kullanımından kaynaklanan salınımlar nedeniyle, sanayi öncesi döneme göre %40 oranında artmıştır. Okyanuslar, atmosfere salınan insan kaynaklı karbonun yaklaşık %30'unu emerek asitlenmiştir. CO2, CH4 ve N2O gazlarının atmosferdeki birikimleri, insan etkinlikleri nedeniyle 1750 yılından beri artmıştır. Bu gazların 2011 birikimleri, sanayi öncesi düzeylerine göre sırasıyla %40, %150 ve %20 oranında artarak, aynı sırayla 391 ppm , 1803 ppb ve 324 ppb düzeylerine yükselmiştir. Atmosferdeki CO2, CH4 ve N2O birikimleri, geçen 800.000 yıllık dönemde buz karotlarında kayıtlı en yüksek birikimleri önemli oranda aşmıştır. Geçen yüzyıldaki ortalama artış oranları, çok yüksek güvenirlikle son 2.000 yıllık dönemde daha önce hiç gerçekleşmemiş düzeydedir. Okyanus asitleşmesi, pH düzeyindeki azalmayla ölçülür. Okyanus yüzey suyunun pH'i, sanayi döneminin başlangıcından beri, hidrojen iyon konsantrasyonundaki %26'lık bir artışa karşılık gelen bir oranda, 0,1 azalmıştır. Yeryüzü sıcaklığının yıllara bağlı değişimi ve CO2 miktarını atmosferdeki değişimi gösterilmiştir. Görüldüğü gibi 2010 yılı verilerine göre atmosferdeki CO2 oranı yaklaşık 400 ppm'dir. Bu rakam Karbonifer dönemi CO2 miktarının yarısına eşittir. 4. Biyoçeşitliliğin azalması Yıllara göre Dünyadaki biyoçeşitlilik gelişimi incelendiğinde tropikal otlaklar ve çayırlar ile çöl alanlarının ilk sıralarda olduğu görülmektedir. Ancak biyomların oranları günümüze kadar azalmış olup, 2050 yılına kadar da azalmaya devam edeceği tahmin edilmektedir. 1700 yılına göre ortalama tür zenginliği oranının 2000 yılında yaklaşık %30 azaldığı, 2050 yılında ise %40'a yakın oranlarda azalacağı tahmin edilmektedir Dünyanın birçok bölgesinde biyoçeşitlilik çok çeşitli çevresel nedenlerle ciddi tehdit altında bulunmaktadır. İlerleyen yıllarda küresel ısınmanın yoğun etkisiyle bu tehdidin daha da artması beklenmektedir. Dünyada tespit edilen tür sayısının 2003 yılında büyük bir artış gösterdiği ve günümüze doğru daha da arttığı görülmektedir. Buna karşın tehdit altındaki tür sayısında da bir artış söz konusu olmaktadır. 2012 yılında Dünya'da yaklaşık 20.000 canlı türünün yok olma riskiyle karşı karşıya olduğu izlenmektedir. 2000 yılında yaklaşık 11.000 olan tehdit altındaki tür sayısı, 2012 yılında %90'dan fazla artış göstererek 20.000 civarına ulaşmıştır. 5. Buzulların erimesi Küresel sıcaklık artışının beraberinde getirdiği sonuçların en önemlilerinden biri hiç kuşkusuz buzulların erimesidir. Araştırmacılara göre buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesine neden olmakta ve birçok kıyı kentini tehdit eder duruma gelmektedir. NASA'ya ait uydu ölçümlerine göre 2013 yılı itibariyle Kuzey Kutbu'ndaki buz kütlesinin alanı 5,26 milyon kilometrekaredir. Bu alan, 21 Eylül 2005'de belirlenen alan olan 5,32 milyon metrekarelik alandan daha azdır. 1990 yılından itibaren kuzey kutup bölgesinde sıcaklık artışının 1-2 derece arasında olduğu ve 2003 yılından 2011'e kadar geçen 8 yıllık süreç içinde buz kütlesinde 800-900 Gross tonluk azalma meydana geldiği saptanmıştır. 2002 Nisan ayında 864,74 milyar ton olan Grönland buz kütlesinde 2010 yılı Aralık ayı itibariyle 1962,95 milyar tonluk azalma meydana gelmiştir. Kütle azalmasının özellikle Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında daha hızlı olduğu görülmektedir Antroposene hoşgeldiniz! Burada verdiğim veriler insanın doğa üzerindeki hakimiyet çabalarına belki ufak bir örnek olabilir. Verilen tüm veriler doğrudan ya da dolaylı olarak insan faktörü tarafından etkilenmiş verilerdir. Bilinçsizce yaptığımız, ardı arkası gelmeyen hataların gelecekte başımıza ne gibi işler açacağını elbette ki tam olarak kestirmek mümkün değil ancak güzel senaryolar kurmak pek mümkün görünmüyor. Bu verilerden yola çıkarak dünyayı çok kısa zamanda büyük miktarda değiştirdiğimizi görebiliyoruz. Bu belki de insanın artık gerçek bir jeolojik aktör olduğunun göstergesidir. Henüz günümüzün kayaç kayıtları tamamlanmadığı için, yani gelecekte günümüze ait olacak kayaçlar henüz oluşmadığı için insanın jeolojik anlamda dünyanın kalbinde izler bırakıp bırakmadığını hala tatışılmaktadır.. Ancak güncel havzalarda henüz taşlaşmamış tortul malzemenin analizleri ile en yakın dönem arasındaki farklılıklar karşılaştırılarak bıraktığımız izlerin tahmin edilebileceğini düşünüyorum. Her şeye rağmen Antroposen devrinin jeolojik zaman tablosuna eklenmesi gerektiğini savunanlardanım. Bu, kimimiz için bir uyarı kimimiz içinse geri dönülmezin bir başlangıcı olacak... Hepiniz Antroposene hoş geldiniz! Pek çok alanda, ekolojiden, biyogenetiğe, fikri mülkiyete kadar her alanda artık bir sıfır noktasına erişiyoruz. Bir Hint filozof ve kültür eleştirmeni olan Çakrabarti, -ki genellikle kendisiyle hemfikir değilimdir- şu konuda haklıydı: Dünya yeni bir döneme giriyor. Antroposen, yani İnsan çağı. Kapitalizmle başlamıştı aslında ama 20. yüzyıldan itibaren biz insanlar ilk kez olarak artık bir jeolojik faktörüz. Sadece doğanın içinde ve onun parametreleriyle yaşadığımızdan değil. Onu etkileyebiliyoruz da. Sadece küresel ısınma da değil. Çin'deki arkadaşlarımın dediğine göre Çinli jeologlar arasında dillendirilmeyen bir anlaşma varmış ve iktidardakiler bunun halka açıklanmasını istemiyormuş. Buna göre bir buçuk yıl önce Çin'de meydana gelen büyük depremin insanlar tarafından üretildiğini söylüyorlar. Bunun nedeni ise yeni inşa ettikleri Üç Boğaz Barajı imiş. Bu barajlar devasa yapay gölleri de beraberinde getiriyor biliyorsunuz. Jeologların iddiasına göre bu yapay göl, yer altındaki fay hatları üzerinde haddinden fazla basınç oluşturuyormuş. Bu da bir depreme veya en azından mevcut bir depremin daha şiddetli olmasına yol açabiliyormuş. Söyleyeceğim şu: Bu, çok yeni bir durum. İnsanlar artık doğanın güçleri karşısında eli kolu bağlı varlıklar değil. Nasıl olup bittiği hakkında açık bir fikrimiz olmasa da neredeyse herşeye kadir varlıklar olduk. Ama ne yaparsanız yapın sonuçlarını öngöremiyorsunuz. -Sloven felsefeci Slavoj Zizek"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/davranissal-ekonomi-2-yeme-capaya-gelmeyin.html", "text": "Yazı dizimin ilk yazısında iktisadın temel prensibi olan Homo economicus kavramının nasıl yıkıldığına, Kahneman ve Tversky'nin Beklenti Kuramı ve Çerçeveleme Etkisi katkılarıyla davranışsal ekonomiye giden yolu nasıl inşa ettiklerine değinmiştim. Yazı dizisi boyunca herhangi bir ürün ve hizmetin değerinin onu nasıl algıladığımızla ilgili olduğunu, ya da bir önceki yazıda verdiğim örnekle, 200 TL'nin her zaman aynı 200 TL olmadığını ortaya koymaya devam edeceğim. İşte şimdi herhangi bir ürünün ne kadar olması gerektiğini tayin ederken onun yarattığı faydadan daha çok başka koşulları dikkate aldığımızdan, hayattaki tüketim kararlarında bizi rasyonel olmaktan uzaklaştıran, hemen hemen her gün etkisi altında kaldığımız başka tuhaflıklarımızdan bahsedeceğim. Ucuz mu, Pahalı mı? Bir ürünün veya hizmetin fiyatının gerçekte ne kadar olması gerektiğiyle ilgili bilgimiz spekülatiftir. Başka bir deyişle, tüketiciler olarak bir şeyin ucuz veya pahalı olmasına yönelik değerlendirmemiz gerçekçi değildir. Biraz hatırlatmayla başlayalım: ordinal faydacı olan iktisatçılar, bir ürünün faydasının gerçekte ne kadar parayı hak ettiğini bilmemizin imkansız olduğunu öne sürerler. Karar verirken kullandığımız araç muhakeme değil, mukayesedir. Bir markete gidip de bir kutu kesme şeker alacaksak sunulan alternatiflerin hangisinin ucuz ya da pahalı olduğunu ancak onları birbirleriyle karşılaştırarak anlayabiliriz. İlla ki aynı anda bir kaç alternatifle karşılaşmak zorunda değilizdir. Hafızamız da bizim için iyi bir alternatifler kolleksiyonu sunar. Bir kafeye gidip de Türk kahvesi içeceksek, o kahvenin pahalı ya da ucuz olduğuna yönelik bilgimizin kaynağı son bir kaç kahve alışverişimizdir. Özetle neyin hangi fiyatla satılması gerektiği fikrine tüketici olarak bizlerin hiçbir katkısı yok. O ürünün üreticisi olmadıkça da maliyetleri hakkında gerçekçi bir bilgiye sahip olmamız imkansız. Başka bir deyişle ürünün bize sağlayacağı faydanın ne olduğu ve bu faydayı satın almak için katlanmamız gereken maliyetin ne olduğunu bilmemiz mümkün değil. Şu halde sıradan tüketim tercihlerimizi yaparken bile rasyonel davranmamız da pek mümkün görünmüyor değil mi? Çapa etkisi Tüketim kararlarımızı manüpile eden iki başlıca etkiden birincisi çapa etkisidir . Çapa etkisi genel bir zaafımız, doğuştan gelen bir kusurumuzdur. Kabaca ifade edecek olursak, bir önceki eylemde algıladığımız, etkileşime girdiğimiz veya öğrendiğimiz bir sayının gelecekteki kararlarımızı etkilemesidir. Örneğin sizden Afrika'da toplamda kaç farklı dil konuşulduğunu tahmin etmenizi istesem ve 100'den fazla olduğu gibi bir ipucu versem, tahminlerinizde 100 sayısından çok uzağa gitmezsiniz. Hiçbir önkoşul bulunmamasına rağmen, doğru yanıtın verdiğim ipucundan uzak olmayacağını varsayarsınız ve bu yüzden gerçek sayı olan 2000'e ulaşmanız epey bir zaman alır. Üstelik 100'e yakın olması gerekmiş gibi şaşırırsınız da. Bu etkinin çapa etkisi olarak anılmasının nedeni, zihninizin size verilen ilk sayıya çapa atıp kalmasındandır. Yukarıdaki örnek soyut geldiyse, çapa etkisinin gündelik hayatta sıklıkla karşılaştığımız şu bir kaç örneği oldukça açıklayıcıdır: Mahallemizdeki kahvehaneden ya da Ayşe Abla'nın mekanından 1 TL karşılığında bir fincan kahve alırken bir gün bir kahve mağazası zincirine veyahut lüks bir kafeye gideriz ve orada aynı kahveye 6 TL öderiz. İlk etapta bu bize çok pahalı gelir hatta kanımıza bile dokunabilir-. Ancak ikinci veya üçüncü seferden sonra çapamız 1 TL'den 6 TL'ye kayar. Öyle ki bir süre sonra kahvenin 4 TL olduğu yerde aman ne kadar ucuzmuş yorumunu yaparız. İlla ki okul kantini ya da kahvehanelerden süper lüks kafelere geçiş yapmanıza gerek yok; çapa etkisi kendiliğinden de gerçekleşebilir: Sınırlı bir bütçe ile küçük bir ev kiralama fikriyle yola çıkıp günler sonra büyük ve pahalı bir ev kiraladığımız zamanlarda olduğu gibi. Ev arama sürecimizde 600'ü veren 700'ü de verir benzeri çapa değişimleri bize ilk kararımızı unutturur. Aynı şeyi ev veya otomobil satın alırken de yaşarız. Farkında olmadan sürekli olarak çapa noktamız kayar ve hatta bazen kendimizi ödeyebileceğimizden fazla bir borç yükü altına girmiş bulabiliriz. Çapa noktasının zihnimizin doğal bir kusuru olduğunu söylemiştim. Bu yüzden çapa noktası için gereken verinin illa ki piyasadan gelmesine gerek yoktur. Drazen Prelec ve Dan Ariely tarafından MIT'deki MBA sınıfında 55 kişiyle gerçekleştirilen bir deney sıradan ve rasgele sayıların bile ne kadar kuvvetli olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Sınıfa getirdiği bir dizi eşyayı masaya koyan Prelec, deneyin birinci safhasında herkesten vatandaşlık numarasının son iki rakamını önündeki kağıda yazmasını istemiştir. Örneğin A kişisi için bu sayı 13, B kişisi içinse 91 olsun. Daha sonra eşyaları sınıftakilere tek tek göstererek öğrencilerden bu eşyaları önlerinde yazılı fiyata satın alıp almayacaklarını düşünmelerini istemiştir. Örneğin bir şişe şarap göstermişse, bu şarap için A kişisi 13$, B kişisiyse 91$ ödemeyi göze alıp almadığını söyleyecektir. Nitekim her biri bu söyleneni yapmıştır. Fakat deneyin ikinci safhası oldukça ilginçtir: Prelec öğrencilerden gösterdiği her bir nesneye en fazla ne kadar ödemeyi göze aldıklarını, başka bir deyişle tekliflerini sunmalarını istemiştir. Teklifleri toplayan Ariely verileri analiz ettiğinde ilginç bir gerçekle karşılaşmıştır: Öğrenciler tekliflerini sunarken, vatandaşlık numralarının son iki hanesinin etkisinden kurtulamamışlardır. Vatandaşlık numaralarının son iki hanesi 01 ila 20 arasında olanlar en düşük teklifleri, 80 ila 99 arasında olanlar ise en yüksek teklifleri vermiştir. Demek ki aklımıza bir kez sokup da bir ürünle ilişkilendirdiysek vatandaşlık numaramız bile çapa etkisi yaratmaya muktedirdir. Çapa etkisi ucuz veya pahalı algımızın başkaları ya da bizzat kendimizce nasıl kolayca manüpile edilebildiğini gösteriyor. Yem etkisi İnsanın bir ürünün değerini rasyonel bir biçimde takdir edememesi, pazarlamacılarca da kullanılan bir başka zaafımızı ortaya çıkarır. Yem etkisi , birbirine benzeyen iki ürünün farklı bir ürünle yanyana konması halinde, benzer olan ürünleri olduklarından daha tercih edilir bulmamız şeklinde özetlenebilir. Notasyon kullanacak olursak, A ve B gibi iki ürün, eksiltilmiş bir A* ürünü ile birlikte sunulursa, bu eksiltili A* ürünü, A'nın tercih edilme olasılığını arttırır. Yani A* ürünü, A ürününün tercih edilmesi için bir yem görevi yapar. Örneğin 1460 TL'lik A marka kamerasız bilgisayar, 1500 TL'lik A marka bilgisayar ve 1500 TL'lik B marka bilgisayar gibi seçenekler sunulduğunda, A marka bilgisayar bariz bir şekilde B marka bilgisayardan daha tercih edilebilir bulunur. Yani kamerasız olan A marka bilgisayar, kameralı olan modelini daha tercih edilebilir kılan bir yem görevini görür. Çeşitli ürünlerle çeşitli kereler gerçekleştirilen deneyler aynı sonucu vermiştir. Kimi zaman bize sunulan satış tekliflerinde yem etkisinin kullanıldığını kolaylıkla anlayabiliriz. Örneğin çok özellikli bir buzdolabı modeli fırsat adı altında özelliksiz olan bir başka modelle aynı fiyata satılır. Ya da aynı otelin her şey dahil seçeneğinin fiyatı ile yarım pansiyon seçeneği arasında dişe dokunur bir fiyat olmaz. Kimi zamansa başka bir nesnenin veya hediyenin arkasına gizlenebilir: Mesela promosyon bardak hediyeli bir şişe A marka kola her zaman gerçekten de sadece bardağı için tercih edilmez. Ki dikkat ederseniz aynı markette bardaksız olan kola şişelerine de aynı fiyat etiketinin basıldığını görürsünüz. Belki de bize çekici gelen bardak hediyeli olması değildir. Sadece bardaklı A, bardaksız A ve bardaksız B seçeneklerinden doğal olarka bardaklı A'ya olan eğilimimizin artmasıdır. Yem etkisinin arkasında bir tür üşengeçlik yatıyor: Bir A marka bilgisayar modelinin diğer A marka bilgisayar modelinden daha nitelikli olduğunu kolaylıkla anlayabildiğimiz için değerini hiç tahlil edemediğimiz B markası üzerinde düşünsel çaba harcamaya üşeniriz. Bu üşengeçlikler zihinsel tembellik olarak adlandırılırlar. Ardındaki sinirbilimsel mekanizma üzerinde çalışmalar sürse de bir takım hipotezler vardır. Kahneman'ın hipotezi Sistem 1 / Sistem 2 yaklaşımı olarak adlandırılır. Sistem 1 / Sistem 2 Bir önceki yazıda bahsettiğimiz Beklenti Kuramı'nın sahibi, Nobel İktisat Ödüllü Daniel Kahneman'a göre beynimiz iki sistemden oluşmaktadır: Birinci sistem hızlı kararlar verirken devreye giren sistemdir. Bu sistemle hareket ederken yüzeysel verilerle, çabucak karar alırız. Yem etkisi karşısındaki çaresizliğimiz bundandır. Derinlemesine düşünmediğimiz için zihnimizde zaten mevcut olan bir takım bağlantılar da kullanılır ve bu da yargılarımızı etkiler. Çapa etkisi de böylelikle ortaya çıkar. Aslında Sistem 1 her zaman kötü değildir ve hatta çoğunlukla da işe yarar: Saldırgan bir hayvandan kaçınmak, karanlık bir sokaktan korkmak, çocuğumuzu tehlikelerden sakınmak için paranoyak davranmak veya araç sürerken yan şerittekinin bir manyak olduğu ve direksiyonu her an üzerinize kırabileceğini düşünmeden trafikte seyredebilmek Sistem 1 sayesindedir. Zira bu tür davranışlarda bulunmadan önce ciddi ciddi hesap kitap yapıp da öyle hareket etseydik yaşamak pek kolay olmazdı. İkinci sistemse durup, düşünüp, çaba harcayarak karar verirken kullandığımız sistemdir. Bir konuyu derinlemesine öğrenmeye çalışırken, hayati bir karar verirken, patronla zam konuşması yapmaya hazırlanırken, evlenmeye ya da boşanmaya karar verirken (bunu yaparken Sistem 1'i kullananlar da yaygındır aslında), kısacası ince eleyip sık dokuyarak verdiğimiz kararlarda kullandığımız sistemdir. Sistem 1 daha az enerji tükettiği için tabi ki de daha popülerdir. Doğduğumuzdan itibaren çoğunlukla birinci sistemi kullanır, hayatımızın büyük bir kısmını onunla karar alarak geçiririz. Bu yüzden de bir yandan basit kararlar için uzun uzadıya düşünmek zorunda kalmadan, rahatça yaşayabilirken diğer yandan çevremizdeki insanların, işletmelerin veya politikacıların iyi ya da kötü niyetli manüpilasyonlarına kapılırız. Fakat ikinci sistemle düşünmek de alışkanlık haline getirilebilir. Eğer kamerası olup olmamasından bağımsız olarak A marka ve B marka bilgisayarları doğru dürüst karşılaştırıp, iyice düşünerek karar veriyorsanız, hedeflediğiniz bütçeden sapmadan ev kiralayabiliyor ya da araba satın alabiliyorsanız, fiyatı değil de hijyeni, kaliteyi veya alışkanlıklarınızı dikkate alıyorsanız, pek öyle yeme çapaya gelmiyorsunuz demektir. Kendinizle gurur duyabilirsiniz. Sürecek... Kapak Fotoğrafı: Flickr: AlexK100"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/kulturler-ve-insanlar-bir-insan-yaratmak.html", "text": "Kültürler ve genler çoğu zaman etiksel ve ahlaki bağlamda da kesişiyor. Bu yazıda insan embriyolarında genetik değişiklikler yapmanın, yani bir anlamda biyolojik olarak yeni bir insan yaratmanın etik boyutlarından bahsetmek istiyorum. Bu konu tahmin ederseniz oldukça geniş bir yelpazeye yayılmış durumda ve bütün argümanları burada özetlemenin bir imkanı yok. Onun yerine size önce bu konunun neden bir etik tartışma konusu olduğunu anlatmaya çalışacağım. Daha sonra Steven Pinker isimli ünlü akademisyenin bu konuda yeni kaleme aldığı düşüncelerini eleştirel bir şekilde özetleyeceğim. İsterseniz neden rütin bir şekide onlarca can aldığımla başlayalım. Korkunç bir canavar değilim inanın. 2013 yılında biyomedikal bilim dünyası yeni bir gen değiştirme teknolojisi ile çalkalandı. Bakterilerde virüslere karşı savunma olarak evrimleşmiş 'CRISPR-CAS' mekanizmasını baz alan araştırmacılar, memeli genomlarında istenen her bölgeyi ucuz, isabetli ve hızlı bir şekilde değiştirebilecek bir teknik geliştirmişlerdi. Bu teknik sayesinde bir hücrenin genomunda istenen bir değişikliği yapmak artık çok kolaylaşmıştı. Genetik mühendisliğinde yeni bir çağa girildi. Ben de yeni laboratuarımda bu tekniği denemek istiyordum. Evrimsel olarak ilginç işaretler gösteren ve insanlar arasında büyüme hormonunun aktivesini etkileyen bir genetik çeşitliliğin yüz binlerce yıl öncesinde ortaya çıktığını laboratuarımda göstermiştik. Şimdi bu çeşitliliğin fonksiyonunu anlamak için yukarıda bahsettiğim tekniği kullanarak, A ve B tipi fareler yaratmak için araştırma fonumdan para ayırmıştım. Açıkçası, bu konuda hiç deneyimim olmadığı için çalışmayacağını düşünmüştüm. Ancak, 2 ay ve 3000 dolar kadar sonra Roswell Park Kanser Enstitüsü'nün fare odalarının birisinde B tipi bir erkek fareyle bakışıyorduk bile. Bir memelinin, insan kadar karmaşık bir canlının, DNA'sını değiştirmiştik. Kısa zaman sonra, gayr-ı resmi olarak İlker adını koyduğum farenin birçok yavrusu oldu. Bunları annelerinden ve babalarından gelen genetik tiplerine göre AA, AB, BB olarak ayırdık ve deneylerimize başladık. Birazdan, artık ölçümlerimizi yaptığımız ve sonraki nesiller için damızlık olarak kullanmayacağımız fareleri bir gaz kutusunda karbon dioksitle boğarak öldüreceğim. Bu acımasız görünen deneyin sonuçları sayesinde umuyorum ki insan evrimini ve çeşitliliğini daha iyi anlayacağız ve dolaylı olarak da insan gelişimi ile ilgili olduğunu düşündüğümüz işlevi anlayarak büyüme problemleri yaşayan hastalara yardım edebileceğiz. Buna rağmen kelime anlamı ile elimde doğmuş fareleri öldürmekten hoşlandığımı söyleyemeyeceğim. Üstelik, eminim ki bu yazıyı okuyup benim gerçekten de canavar olduğumu düşünen hayvanseverler olacaktır. Bilginiz için söylüyorum: İlker hala hayatta. Bunu anlatmamın sebebi, genetik mühendisliğinin ne kadar kolaylaştığı ve en iyi koşullarda bile genetik modifikasyonların insanın ahlaki duyargalarını uyardığı gerçeği. Fare İlker'e uyguladığımız tekniğin bir insan embriyosunu değiştirmek için kullanılmasının önündeki engeller artık teknolojik veya ekonomik değil, ahlaki. Kendi türümüzü ve evrimimizi biyolojik temelinden değiştirmenin eşiğindeyiz ve hatta çocuklarımız için bu tip ahlaki kararları almaya başladık: 'Bebeğinizin kordon kanını dondurmak ister misiniz?' İnsan biyolojisi üzerine savaşlar İnsanın genetik mirasının üzerindeki kontrol, biyomedikal dünyanın felsefe taşı olagelmiştir. Kimileri tarafından ulaşılması imkansız ama insan evriminin hastalık ve hatta ölümden arınmış bir sonraki safhası olarak görülmüştür . Kimileri ise insanların biyolojik olarak ayrı kastlara ayrıldığı, sanat ve edebiyatın sığ biyolojik özellikler içinde boğulduğu bir kabus senaryosu hayal etmişlerdir . Şimdi geldiğimiz nokta ise, böyle konularda genelde olduğu gibi, 'düşünebildiğimizden daha garip' ve karmaşık. Yukarıda bahsettiğim CRISPR-CAS tekniği ile insan embriyolarının genetiğini istenildiği gibi değiştirmek teknolojik olarak mümkün oldu ve bu bilimin Faust ruhlu insanları için karşı konulmaz bir merak yarattı: Doğmamış ve hiç doğamayacak bebeklerin hayatlarını kurtarabilir miyiz? Daha ergenliğe erişemeden korkunç şekilde ölen milyonlarca çocuğa normal bir hayat verebilir miyiz? Bir ömür boyu hayat kalitemizi düşüren yüzlerce marazı 'tamir edebilir' miyiz? Gerçekten de çok zaman geçmeden, Çin'in Sun Yat-sen Üniversitesi'nden kromozomal bir anomaliden dolayı yaşaması imkansız olan ve bu yüzden kürtajla alınmış onlarca embriyoda talesemi hastalığı ile bağlantılı bir geni CRISPR-CAS tekniği ile değiştirme çabalarını anlatan bir makale yayımladılar. Ve ortalık karıştı. Özellikle Amerika ve Avrupa'da bilim insanları ve biyoetik uzmanları bu makalenin etiksel boyutu ve buluntuları üzerine ahlak felsefesinin birincil prensiplerinden, uzmanlaşmış teknik konulara uzanan geniş bir tartışmaya daldı . Araştırmayı yapan Çinli gruplar ise bu tartışmalara çok fazla bulaşmadan insan embriyoları üzerindeki çalışmalarına devam etmekteler. Sonucu hep beraber göreceğiz. Ancak, size bu tartışmaların ana eksenlerini, kalemi sert ve keskin dilbilimci Steven Pinker'in bir makalesinin eleştirisini yaparak özetlemek istiyorum. 'Doğamızın iyi melekleri' Yağmurlu bir Boston gününde, meşhur dilbilimci ve entellektüel Steven Pinker'ı dinlemek için Harvard Kitabevi'nde sıkış tepiş yerimizi almıştık. Amerika'nın en tanınmış dilbilimcilerinden olan Pinker, aynı zamanda keskin kalemi, ateistliği ve de edebi akademik alanlara olan karşıtlığı ile tanınıyordu. Yeni kitabı, Türkçe'ye daha çevrilmemiş olan Doğamızın İyi Melekleri'ni tanıtmak için bir okuma verecekti. Sonunda, uzun, beyaz, kıvırcık saçları uzaktan gördük. Vakit kaybetmeden ve tam zamanında okumasına başladı. O okurken, kendimi Pinker'ın nasıl düşündüğünü hayal ederken buldum. Belli ki haftalar, aylar, yıllara yayılmış bir tarihsel araştırmanın içinden dökülen rakamlar Pinker'in ellerinde bir düşünsel tren yolunu oluşturan raylara dönüşüyordu. Nasıl tren yolcuları bir istasyondan diğerine, dağları, tepeleri nehirleri aşarak gidiyorsa, biz de Pinker'in düşünce lokomotifinin çektiği vagonlarda insan tarihin içinden geçerek şiddetin bittiği yere doğru yol alıyorduk. Pinker'e göre insanın yol açtığı şiddet dünya-tarihsel bağlamda azalıyordu. Her ne kadar televizyonlar, ölü bebekleri, yanan arabaları, sakalı bitmemişlerin kılıçla kestiği kafaları gösterse de, işi rakamlara döktüğümüzde şiddet şu anda tarihte hiç olmadığı kadar azalmıştı, Pinker'a göre. Öyle hissetmesek de şu anda görülmemiş bir refah çağındayız diye bitiriyordu yazar sözlerini. Entellektüel bir hızlı tren yolculuğundan sonra affallamış bir şekilde eve doğru bisikletimi sürerken, kafamda neden Pinker'ın söyledikleriyle ilgili kuşkularım olduğunu düşünüyordum. Acaba Pinker'in de iddia ettiği gibi insan, duygusal bir hayvan olarak, bazı konularda tam olarak rasyonel düşünemiyor muydu? Ben de bu duygusallıktan mı muzdariptim? Ama biraz daha düşününce, iki enteresan fikir geldi aklıma: Bir, Pinker'ın düşünce treninde bir istasyondan diğerine giderken, bir çok konuya değinmiş ama tam derinliğine girmeden bu konulardan uzaklaşmıştık. Sanki bu keşfedilmemiş ancak göz ucu ile farkına varılmış bu önemli konuların içinde Pinker'in söyledikleri ile çelişen veya en azında işi karmaşıklaştıran öğeler vardı. Sanki Pinker bunu bildiği halde bize bu noktaları gözlemleyecek vakit bırakmıyordu. Kafama takılan ikinci mesele ise Pinker gibi başka entellektüel devlerin düşünceleri tren analojisi ile anlaşılacak gibi değildi. Okuduğum, dinlediğim başka düşünürler bir örümcek ağı gibi üzerine düşünülen konuyu saran, konuyla ilgili bir sonuca varmaktansa, o konuyu, örneğin şiddeti, insanın ve toplumun her kısmı ile etkileşimde olan bir parça olarak anlamlandırıyorlardı. Örneğin Clifford Geertz isimli ünlü kültürel antropolog, insanı 'kendi ördüğü kültürel ağlar ile çevrilmiş bir hayvan' olarak tanımlamıştı. Acaba Pinker'ın birçok bilimde bir saat gibi çalışan düşünce sistemi, karmaşık insan davranışlarını anlamak için kısıtlı mıydı? Eve geldim. Oğlumun yemeğini yedirmeye oturdum. Ve şiddet üzerine olan düşünceler sonra kullanılmak üzere beynimin bir yerlerine katlanıp konuldu. Derken iki hafta önce Pinker yazının başında bahsettiğim CRISPR-CAS tekniğini konu alan ve çok ses getiren bir köşe yazısı yazdı. Bu köşe yazısını okurken, hatıralarımdaki Pinker lokomotifini hemen tanıdım. Pinker seneler önce yaptığı gibi bizi bir istasyondan diğerine götürüyordu. 'YOLDAN ÇEKİL' diye bağırıyordu Pinker biyoetikçilere, bir köşe yazısında ne kadar bağrılabiliyorsa öyle bağırarak... Pinker'in fikir lokomotifi şu şekilde ilerliyordu: İlk İstasyon: Şu anda kişisel otonomi presibine dayanan kuvvetli biyoetik kuralları vardır. Kısaca, her insan aynı derecede acı çekme, mutlu ve başarılı olma, mantık yürütme ve seçme kapasitesi olduğundan dolayı, hiç kimsenin diğer bir insanın hayatı, vücudu ve özgürlüğü üzerinde hakkı yoktur. Bunun dışında etik kurallarına ihtiyaç yoktur. İkinci istasyon: Biyomedikal araştırmacılar insan yaşamını iyileştirmek konusunda bir devrimin eşiğindeler. CRISPR-CAS bu devrimin ateşleyicisi. Artık yaşlılık hastalıklarından, bebekleri etkileyen genetik hastalıklara insanların hayatlarını kabusa çeviren bir çok illetin çaresi bulunmak üzere. Bu, milyarlarca insanın hayatını etkileyecek. Üçüncü istasyon: Fakat biyoetikçiler dini, ideolojik ve felsefi presiplere dayanan ahlaki regülasyonlar ortaya atıyorlar. Biyoetikçilerin argümanları genelde bir biyomedikal ilerlemenin inanılmaz boyutlarda sosyal, politik ve ekonomik kaos yaratacağını öngörüyor. Halbuki bunun için hiçbir kanıt yok. Aksine biyomedikal gelişmeler genelde büyük devrimlerden ziyade birbirinin üzerine inşa edilen küçük buluşlarla inşa ediliyor. Zaten teknolojilerin gelecekte olacak etkilerini takip etmekte çok kötüyüz. Örneğin Facebook'un etkisini hiçbirimiz tahmin edemedik. Bugün, CRISPR ile kafamızı yorarken, başka bir teknoloji belki de çok daha büyük bir etki yaratacak. Dolayısı ile biyoetikçilerin bu argümanları irrasyoneldir. Dördüncü istasyon: Bu engeller her sene araştırmaları yavaşlatıp, doğmadan ölen bebeklerden, engellerle yaşayan insanlara ve kanser hastalarına milyonlarca insanın hayatını karartmakta. Varış istasyonu: Biyoetikçiler, biyomedikal bilimin önündeki en büyük engeldir. Biyoetikçilerin yapacakları en ahlaki davranış, biyomedikal araştırmaların önünden çekilmektir. Pinker'ın yazısını okuduktan sonra içimi bir sıkıntı kapladı. Çünkü savunduğu ve daha çok hak tanımasını istediği biyomedikal araştırmacılardan birisi de bendim. Pinker'ı desteklemem, ona güç vermem gerekirdi. Ama içimde bu yazı ile ilgili kötü bir his vardı, aynı Boston'da hissettiğim gibi. Ancak, Pinker'ın kuvvetli mantık silsilesinin içinde karşı bir argüman yaratamıyordum. Örneğin Pinker'ın düşüncesine karşı ses getirmiş bir duruş, Pinker'ın çıkış noktası olan kişisel otonomi prensibinin yetersizliği ile ilgili idi. Pinker sadece kişisel otonominin tek etik prensip olması gerektiğini savunuyordu. Leon Kass'ın başını çektiği bir çok biyoetikçi ise insan onurunu en önemli ahlaki öğe olarak tanımlıyordu ve argümanlarını bu bağlam içerisinde anlamlandırıyorlardı. Onlar için önemli olan onurlu bir şekilde ölebilmek, onurlu bir şekilde yaşayabilmek ve onurlu bir şekide çocuklarını büyütebilmek gibi etik prensiplerde. Pinker bu onur meselesine, tabiri caiz ise, kin kusuyordu bir başka yazısında. Pinker'in sorunu 'onur' kavramının keskin bir şekilde tanımlanamaması ile ilgiliydi. Kızının onurunu korumak için yetişkin bir kadının cinsel davranışlarını kontrol eden bir babanın veya dini onurunu korumak için çocuğunun tedavisini reddeden bir annenin düşünceleri ne kadar anlamlıydı? Örneğin, dindar birisi olarak insan genetiğinin değiştirilmesinin Tanrı'nın işine karışılacağı, bunun dini onura zarar vereceği gibi bir argüman geliştirilebildi. Ama bu sağlam bir etik platform için uygun bir prensip miydi gerçekten? Gerçekten de bu İnsan onuru meselesi konusunda Pinker'e katılıyorum. Pinker'ın argümanındaki beni rahatsız eden öğeler başkaydı. Bu konuda sağlıklı düşünmek için, aynı Bong Joon-ho'nun etkileyici filmi Snow Piercer'ın ana kahramanları gibi, Pinker'in düşünce treninin trenin önü veya arkası arasında karar vermek yerine trenin camından dışarı bakmak lazım. Grinin 50 tonunda bilim insanları Kanımca, Pinker'ın argümanının ilk zayıf noktası, bilim insanlarının egoları yüksek, değişik ideolojik görüşlerden gelen, kimi zaman sakar, kimi zaman acımasız, kimi zaman sorunlu bireyler olmaları gerçeğini göz ardı etmesi. Bizim zavallı farelerle ilgili bir örnek vereyeyim. Bundan bir ay önce, kuyruklarının ucundan, DNA analizi yapmak için, küçük bir parça almak üzere hayvan merkezindeydim. Bu tip deneyler, dışarıdan gelen havayı en aza indirmek için kuvvetli vakumlu ve kapalı ortamlarda yapılmakta. Fakat küçücük parçanın vakum tarafından çekilmemesi için, kuyruğu kesmeden önce vakumu kapatmak gerekiyor. Bu sefer, artık aklımda ne varsa, vakumu kapatmayı unuttum. Zavallı farenin kuyruğunu kestiğim anda farkettim hatamı, ancak kuyruk parçası vakuma kaçtı. Ben o panikle fareyi elimden kaçırdım ve fare kuyruğundan kanlar damlayarak kapalı ortamın içinde dört dönmeye başladı. İki dakika sonra, fareyi yakalayıp biraz daha örnek aldım. Benim dikkatsizliğim yüzünden fare boşu boşuna strese girmiş, kardeşlerine oranla da iki kat kuyruk kaybetmişti. Bu olaydan sonra kendimi çok kötü hissettim ve bir cerrah olmamakla ne kadar isabetli bir karar verdiğimi farkettim. Farelerin değil de, bir yakınınızın veya kendinizin başına bu tip bir hatanın geldiğini düşünsenize. İşte bu tip dikkatsizlikleri en düşük seviyeye getirmek için biyoetikçilerin önderliğinde birçok eğitimden geçiyoruz ve birçok kuralı takip ediyoruz. Bu bir kısım insanlara sorunlu ve yavaşlatıcı gelebilir, ancak benim fikrim rasyonel bir şekilde farenin stresini ve acısını azaltacak şekilde kodlandığı sürece, bu tip biyoetik kuralların yararlı olduğu yönünde. Biyoetik tartışmalar, din temelli veya irrasyonel olsalar bile, en azından olumlu tartışmaları tetikleyebiliyorlar. Örneğin, 'Better' isimli kitabında Atul Gawande, birçok hastanede yeni cerrahi teknolojilerin değil, mevcut tekniklerin doğru ve efektif uygulanmasının insan hayat kalitesini çok daha fazla arttıracağını savunuyor. Pinker sanıyorum bu konuda aynı fikirdedir. Ama makalesindeki argümanı zayıflatacağı için değinmemeyi tercih etmiş sanıyorum. Pinker'ın yazısı ile ilgili ikinci sorunum da yine bilim insanının becerisini ilgilendiriyor. Bazen, bilim insanları teknolojik gelişmelerin yapabileceklerinin etkisinde kalıp, olası tehlikelerini göz ardı edebiliyorlar. Tıp dünyası aceleci doktorların riski tam olarak bilmeden uyguladıkları tedavilerin trajik sonuçları ile dolu. Örneğin virüs bazlı gen terapisi 1990'larda, CRISPR tekniğine benzer bir şekilde, yeni bir çağın habercisi olarak görülüyordu. Ancak, bu tekniğin en yüksek bütçeli ve en iyi takımlarından birisininin liderliğinde gerçekleşen ve Jesse Gelsinger'in 1999 yılındaki trajik ve medyatik ölümü ile sonuçlanan Pennsylvania Üniversitesi gen terapisi deneyi ciddi kuşkuların oluşmasına yol açtı. Anlaşılan doktorlar ve bilim insanları bu gelecek vaat eden tekniğin risklerini iyi anlayamamışlardı. Bugün dahi Gelsinger'in tam olarak neden öldüğü bilinmiyor. Her ne kadar Pinker'ın dediği gibi temel olarak bir klinik deneyi dini veya net olarak tanımlanmayan ahlaki terimlerle kısıtlamak doğru değilse de, bu tip tartışmalar tedavilerin ve teknolojilerin bilinebilen risklerinin tartışılmasını sağlayan yaratıyor. Özellikle biyomedikal çalışmaların %11-50 arasının yeni deneylerle tekrar edilemediğini düşünürsek, varolan düzenlemelerin yeterli olup olmadığı konusunda bir tartışmanın sağlıklı olduğunu kabul etmek gerekir. İnsan hayatının değeri Pinker'ın yazısından yola çıkarak değinmek istediğim son bir konu var: İnsan hayatının anlamı ve değeri. İşin felsefi temelinde, benim fikirlerim ile Pinker'in fikirleri örtüşüyor. Ben de, teknolojik gelişmelerin düzenlenmesinde muğlak ve dine, geleneğe veya duygusal tepkilere dayanan etik kurallarının yarardan çok zararı olduğunu düşünüyorum. Daha ziyade, kişisel otonomiyi, merakı ve ölçülebilir yarar/zarar hesabını ön plana çıkaran etik platformlarının daha sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Yukarıda belirttiğim sakarlık ve risk ölçümünün dikkatli yapılmaması zaten birçok bilim insanın da paylaştığı ve Pinker'in temel tezi ile çelişmeyen meseleler. Ancak Pinker'in yazısı ile ilgili tam olarak katılmadığım bir konu daha var. Pinker yazısının başında hastalıkların insanlardan sadece 2010'da 2,5 milyar sene çaldığını söylüyor, The Global Burden of Disease isimli bir projeye dayanarak. Bunun korkunç bir tutar olduğunu, savaşlardan, soykırımlardan ve politik olarak çok daha fazla ses getiren felaketlerden daha önemli olduğunu savunuyor. Katılıyorum. Daha sonra bu sorunun önündeki engelin biyoetikçiler olduğunu söylüyor. Burada bir duralıyorum. Pinker'ın düşünce treninin camından bakarken, uzakta küçük bir nokta gözümüze çarpıyor. Pinker gelişmiş ülkelerde geliştirilen teknolojilerin eninde sonunda, fakir ülkeler zenginleştikçe ve teknolojiler ucuzladıkça, dünyaya yayılacağını düşünüyor. Ancak, koleranın 100 bin, sıtmanın 500 bin, zatürrenin, çoğu çocuk 1,5 milyon, çocuk ölümlerinin ise 5 milyondan fazla can aldığını düşünürseniz, ve bu önlenebilir ölümlerin neredeyse hepsinin fakir ülkelerde olduğunu da gözönüne alırsanız, Pinker'ın bu düşüncesinin yanlış olduğunu düşünmemek elde değil. Eğer ki ana hedefimiz insan hastalıklarının insan toplumuna ve bireylere olan yükünü azaltmaksa, biyomedikal araştırmalardan ziyade, varolan teknolojilerin, örneğin antibiyotiklerin, aşıların, hijyenik doğum olanaklarının, temiz içme suyunun, düzgün ve yeterli gıdanın tüm dünyada bir insan hakkı olarak sağlanmasını savunmak gerekir. Gerçekten de, biyomedikal araştırmaya ayrılan fonların çok azı ile önemli gelişmeler sağlanabiliyor. Hans Rosling'in bu konudaki konuşması son derece içaçıcı. Ancak, insanlık olarak bu konuda kat edeceğimiz çok yol var. Ve Steven Pinker'ın sözünü ettiği küçük ve anlamlı teknolojik gelişmelerin insan hayatını, özellikle fakir ülkelerde, sihirli bir şekilde iyileştireceği konusunda şüpheliyim. Dahası, bilim insanları toplumdan ayrı değil, aksine toplumun bir parçası olarak, kültürel ve ideolojik dinamikler içinde hareket ediyorlar ve düşünüyorlar. İnsan üzerindeki ilk CRISPR deneylerinin, bilimin en hızlı geliştiği Batı dünyasında değil de Çin üniversitelerinde yapılmış olması da bu dinamiklerin etkisinin bir göstergesi. Bilim de diğer insan düşünsel yapılar gibi lineer bir şekilde devamlı gelişen ve iyileşen bir kavram olarak anlaşılmamalı. Bilim evrenin akla sığmaz zenginliği ve bilinmezliği içinde kaybolmamaya çalışan insanların oluşturdukları bir ağ. Ancak bu ağın nasıl örüldüğü, hangi yöne gideceği ve insanın geleceği için nasıl sonuçlar doğuracağı sadece bilimsel yöntemin mekaniği ve doğal olarak birbirine bağlı gerçeklerle değil aynı zamanda toplumun ideolojik ve kültürel kuvvetler tarafından belirleniyor. İşin en özüne gelince, ben de aynı Pinker gibi bilimsel ilerlemenin önündeki gereksiz etik engellerin kalkmasını ve bilime mümkün olan her türlü kaynağın sağlanmasını istiyorum. Ancak bunu Pinker'ın yaptığı gibi işlevsel bir platforma oturtmanın sorunlu olduğunu düşünüyorum. Pinker'ın işlevsel felsefesine göre, bugünkü uzay programları ve temel bilimler biyomedikal bilimin yanında ahlaki olarak zayıf. Halbuki, bilim, aynı kardeşleri sanat ve felsefe gibi, bireylerin ve toplumların kendini yeniden yaratabilmesine imkan veren bir süreç. Örneğin, CRISPR teknolojisi biyolojimizi kelime anlamıyla yeniden yaratabilmek için bir imkan veriyor. Nasıl kendi kültürel evrimimizi kontrol etmeyi başardıysak, nasıl kendi ekolojimizin efendisi olduysak, kendi biyolojimizin efendisi olmamız da mümkün olacak. Bunun sonuçlarını tahmin etmek mümkün değil. Ancak, bu teknolojiyi kullanıp kullanmamaktan ziyade, tartışmanın nasıl olur da bu teknolojiyi herkesin refahını iyileştirecek şekilde kullanabiliriz ekseninde yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta bilim, insanlar olarak kendimizi tanımak üzere çıktığımız, merakla beslenen ve insan kültürü içinde anlamlı bir yolculuk. Kapak fotoğrafı: Young Frankenstein oyunundan bir sahne, Flickr"} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/rejeneratif-biyoloji-ve-tip-uygulamalari.html", "text": "Seden Bedir, Fatih Kocabaş Yeditepe Üniversitesi Rejeneratif Biyoloji Araştırma Laboratuvarı Yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi için bakterilerden insanlara tüm canlılar bir ölçüde rejenerasyon kabiliyetine sahipler. Hızla değişen ve yaşlanan dünyamızda, nakil için gittikçe artan organ ihtiyacını karşılamak amacıyla yeni ve farklı organ-doku yenilenme teknolojileri geliştirilmesi gerekmektedir. Önceki yazımızda bahsettiğimiz rejenerasyon mekanizmalarını kullanarak ihtiyacımız olan doku ve organı üretmek veya hasarlı dokuları kendilerini onarmaları için uyarmak, rejeneratif tıbbın temel amacıdır. Bu amaçla yapılan çalışmaların sonucunda yeni organ basım teknolojileri geliştirilmektedir. Ayrıca, son gelişmeler ilerde hasarlı doku ve organlarımızı, kendi hücrelerimizden üretebileceğimiz organlarla veya dokularla organ reddi ihtimalini yok ederek tamamlayabileceğimizi vaad etmektedir. Rejeneratif tıbbın amacı Rejeneratif tıp, organ nakline ihtiyaç duyulmadan vücuttaki bozuklukları gidermek amacıyla yeni stratejiler geliştirmeyi amaçlar. Bazı hastalıklar dokulara o kadar büyük ölçüde zarar verir ki organ nakli gerçekleştirilmeden hastanın iyileşmesi mümkün olmamaktadır. Örneğin kalp hastalıkları, dünya nüfusunun çoğunu etkilemektedir ve genellikle kalp yetmezliğinde son çözüm kalp naklidir. Kalp naklinin yeterince riskli bir operasyon olmasıyla birlikte, iyileşme sürecinde hastanın vücudunun yeni organı reddetmeyeceği kesin değildir . Ayrıca bazı kalp rahatsızlıklarında kapakçıklar hasar gördüğünde, kapakçık onarımı ya domuz kapakçığı eklemekle ya da mekanik bir cihaz yerleştirmeyle sağlanabilmektedir. Kapakçık onarımı sonrasında da komplikasyon ihtimali yüksektir. Ayrıca, mekanik cihazların etrafında kan pıhtılaşabileceğinden, hasta kan sulandırıcı ilaç kullanmak durumunda kalmaktadır. Bu gibi durumları azaltmak rejeneratif tıbbın amaçları arasındandır ve bunu gerçekleştirmek için birbirinden yeni uygulamalar geliştirilmektedir. Rejeneratif tıp yaklaşımı olarak doku mühendisliği Doku mühendisliği, temel olarak uygun biyomateryallerden ve kök hücrelerden nakillerde kullanmak için yapay doku ve organ üretilmesini amaçlayan, uygulamalı bir bilim dalıdır (Resim 1). Hücreler ve biyomalzemeler, doku mühendisliği uygulamalarında kullanılan temel yapı taşlarıdır. İskeletlerde kullanılan biyomalzemeler, doku mühendisliği uygulamarında çok önemli bir yer kaplar. Öncelikle doku üretmek için ilk adım olarak iskelet oluşturulur. İskelet uygun hücrelerle doldurulur ve istenilen dokuya benzer yapıların oluşumu için bu hücreler çeşitli yollarla uyarılır. Sonrasında hücrelerin 3 boyutlu bir iskelette ve uygun biyoreaktörde hücre farklılaşması ve doku gelişimi tamamlanır. İskelet, sağlıklı dokunun in vivo ortamda rejenerasyonuna yardımcı olmakla birlikte vücut içi ve vücut dışı ortamda ekilen ve birbirleriyle bağlantısı olmayan hücrelerden doku oluşumuna da yardımcı olur. Bu sebeple uygun işlem için doğru iskelet yapısını seçmek doku mühendisliği çalışmalarında önemlidir. Uygun bir iskelet; biyolojik açıdan uyumlu ve kontrol edilebilir seviyede parçalanabilme özelliğine sahip olmalıdır. Parçalandığı zaman oluşan ürünler toksik olmamalıdır. Ayrıca, besin, oksijen ve atık madde transferini hızlı bir şekilde sağlamak amacıyla yüksek oranda porlu bir yapıya sahip olmalıdır. Bunun yanında, iskelet çevresel mekanik etkilere karşı da dayanıklı olması gerekmektedir. Hücreler, canlılık faaliyetlerini gösteren en küçük yapı birimi olduğundan üretilecek organın veya dokunun fonksiyonel olabilmesi için 3 boyutlu iskelete ekilecek hücreleri doğru bir şekilde belirlemek çok önemlidir. Doku mühendisliğinde kullanılan hücrelerin başında istenilen özelleşmiş dokuya farklılaşma ve sürekli bölünme yeteneği olan henüz farklılaşmamış kök hücreler gelir. Elde edilişlerine göre ana iki çeşit kök hücre vardır: embriyonun iç kütlesinden elde edilen sınırsız bölünme ve 3 germ tabakasına da vücut içinde ve vücut dışında farklılaşma özelliğine sahip embriyonik kök hücreler ve dokularda ve organlarda hali hazırda bulunan ve bulunduğu bölgenin rejenerasyonundan sorumlu yetişkin kök hücreler, örneğin mezenkimal kök hücreler ve hematopoetik kök hücreler . Gün geçtikçe artan organ ihtiyacı, doku mühendisliği uygulamalarına olan ihtiyacı dolayısıyla bu alandaki araştırmaları artırmıştır. Son zamanlarda doku mühendisliği bir birinden farklı sağlık sorunlarına yeni yaklaşımlar sunmuştur. Bunlar arasında 3 boyutlu yazıcıların geliştirilmesi, yapay mesane üretimi, yapay kulak ve trake üretimi çalışmaları verilebilir. Rejeneratif tıp alanında öncü çalışmalar 3 Boyutlu Biyoyazıcılar Organ yetmezliği günümüzün, en büyük sorunlarından birisidir. Birçok hasta için tek tedavi, hasar gören doku ve organları için nakil listesinde kendilerine uyan doku veya organın belirmesini umutla beklemektir. Gelişen doku mühendisliği prosedürleri ve yapay organ teknolojileri, klasik organ naklindeki doku reddi ve benzeri sorunların da bir yandan çözüme ulaşmasını sağlamakta çığır açacak niteliktedir. Bu açıdan, 3 boyutlu yazıcılar, sanal olarak tasarlanan belgelerden 3 boyutlu katı objeler üretmeyi sağlayan, çok hızlı gelişen bir teknolojidir (Resim 2). Neredeyse bilimin her alanında kullanılan 3 boyutlu yazıcılar, 3 boyutlu biyoyazıcı olarak tıp alanında doku ve organ üretimini hedefleyen çalışmalarda öne çıkmıştır. Günümüze kadar 3 boyutlu yazıcılarda hasar gören dokulara ve organlara destek sağlamak amacıyla, kaybedilen veya zarar görmüş vücut parçalarının yerini doldurmak için 3 boyutlu yazıcıyla üretilmiş protezler ve materyaller başarıyla kullanılmıştır . Bu işlemler sırasında örneğin vücutla istenmeyen tepkime vermeyen ve vücuda adapte olması kolay materyaller ve metaller kullanılmaktadır. Bununla birlikte 3 boyutlu yazıcılar, hastalıkların tanı ve tedavisine yardımcı olmak amacıyla da modelleme yaparken de sıkça kullanılan bir araçtır. 3 boyutlu yazıcı teknolojisinde ürünün hangi materyalden elde etmek istiyorsak mürekkep olarak o materyali kullanırız. Amacımız 3 boyutlu biyoyazıcılarda doku ve organ üretmek olduğundan, mürekkebimiz hücrelerarası iskeleti oluşturan maddeler ve/veya fonksiyonel en küçük parçamız olan hücrelerimizdir. Mürekkep olarak hücrelerimizi kullanıp biyoyazıcılarda doku ve organ üretmeyi günümüz teknolojisi bir ölçüde başarmış durumda; bu duruma farklı metotlarla yapay kalp, trake ve mesane üretimi örnek verilebilir . Asıl amaç ise organ ihtiyacını 3 boyutlu biyoyazıcılarla sağlayarak kendi hücrelerimizden, kendi kök hücrelerimizden organlar ve dokular üreterek doku reddi ihtimalini yok etmek. 3 boyutlu biyoyazıcıyla organ üretirken uygulanması gereken adımlar şöyle sıralanabilir: - İlk olarak 3 boyutlu biyoyazıcı kullanılarak organı oluşturacak yapı iskeleti oluşturulur. - Yeni hücrelere farklılaşacak kök hücreler iskelet üzerinde dağıtılır. - Organın şeklini alması için proteinler ve uyaranlar eklenir. - Organın oluşması için gerekli ortam (37 C, vücut sıcaklığı) sağlandıktan sonra kök hücrelerin ve iskeletin gerekli organa dönüşmesi beklenir. Yapay kulak kepçesi çalışmaları 2013'te Lawrance Bonassar ve bir grup bilim insanı, yapay kulak kepçesi üretmeyi başardı (Resim 3) . 3 boyutlu biyoyazıcı kullanılarak uygulanan prosedürde ilk olarak kulağın anatomisi tespit edildi. Daha sonra, fareden elde edilen kollajenle ve inek kulağından elde edilen kıkırdak hücreleri uygun kalıba dökülerek hidrojel elde edildi. Bu yapıda kollajen, iskelet görevini üstlenirken, kıkırdak hücreleri de doku gelişimi görevini üstlendi. Kıkırdak doku, gelişmek için kan desteğine ihtiyaç duymadığından kan damarlarının 3 boyutlu biyoyazıcıda üretilmesine ihtiyaç duyulmadı. Bu durum kıkırdak hücrelerini yapay kulak üretimi için uygun bir mürekkep haline getirdi. Nakil öncesi kıkırdak hücrelerinin uygun bir şekilde gelişebilmesi için doğal ortama ihtiyaç duyduğundan biyoreaktör olarak fare vücudu kullanıldı. Böylece yapının bir canlı vücudunda sağlamlığı ve işlevselliği de test edildi. Tüm bu işlemler sonucunda yapay kulak kepçesi, başarıyla fonksiyonel yapay bir kulak kepçesine dönüştürüldü. Rejeneratif tıp uygulaması olarak yapay mesane üretimi Diğer bir rejeneratif biyoloji ve tıp uygulaması bulan organımız olarak hastalık sonucunda alınması gereken mesanelerin yerine yapay biyouyumlu mesanelerin üretilmesi verilebilir. 2006'da ilk olarak Anthony Atala ve bir grup bilim insanı, 7 farklı spina bifida hastası çocuktan kendi mesane hücrelerinin bir kısmını alarak yapay mesane üretmeyi başardıklarını açıkladı (Resim 4) . Üretilen bu mesane, ilk kez laboratuvar ortamında oluşturulan ve insanlara nakledilen komplike organ sayılabilir. Bu çalışmada kollajen ve poliglikolik asit iskeletlerinden oluşan yapay bir yapıya otogenik urotal ve düz kası hücreleri ekilmesi ile yapay mesane üretilmiştir. Sonuç olarak, nakil yapılan hastalarda nakil başarılı olup mesane fonksiyonu artmıştır ve organ üretiminde öncü bir çalışma olmuştur. Nefes borusu Solumun yolunda, özellikle nefes borusunda, hasar sonrası rejenerasyonun olmaması rejeneratif tıp yaklaşımlarının geliştirilmesini gerektirmektedir. Bunun için yapay nefes borusu üretimi çalışmaları yapılmaktadır. Bu ancak son zamanlarda başarılı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Sentetik nefes borusu üretimi ve nakli ilk kez 2011'de uygulandı (Resim 5) . Bu uygulamada 40 yaşın altındaki hastaya, son seviye nefes borusu kanseri teşhisi konmuştu ve bu hasta için kanserli nefes borusunun yerine sağlam nefes borusu nakli yaşamsal öneme sahip bir hale gelmişti. Organ beklemek için yeterli zaman olmadığı için beklemek yerine laboratuvar ortamında hasta için yeni bir yapay iskelet içeren nefes borusu üretildi ve sonrasında hastanın kök hücrelerinin gerekli hücrelere farklılaşması sağlandı. Aslında daha önce de yapay nefes boruları nakil için kullanılmıştı fakat o zaman nefes borusunun kıkırdak iskeleti doğal iskelet olarak kullanılmış, yani iskelet donör olarak elde edilmiş, nefes borusunun içindeki hücreler ise hastanın kemik iliğindeki kök hücrelerden farklılaştırılarak oluşturulmuştu. Yapay nefes borusu 12 saat süren bir operasyonun sonucunda Dr. Paolo Macchiarini tarafından hastaya nakledildi ve operasyon başarıyla sonuçlandı."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2015/08/incelemeler/tum-klinik-deney-verileri-acik-olmali.html", "text": "Bad Pharma: How drug companies mislead doctors and harm patients Ben Goldacre Fourth Estate, 2012. xvii + 430 s., kaynakça, dizin. İngiliz hekim, akademisyen ve yazar Ben Goldacre'dan daha önce bahsetmiştik. Kanıta dayalı tıbbın önde gelen savunucularından olan Goldacre, ilk kitabı Bad Science'ta alternatif ve tamamlayıcı tedaviler olarak bilinen uygulamaların neden bilimsel olmadığını ayrıntılarıyla açıklamıştı. Goldacre, kapağı bir ilaç kutusuna benzeyen ikinci kitabı Bad Pharma'da ise eleştirilerini tıbbi ilaç endüstrisine yöneltti. Kitabın ilk bölümü, aynı zamanda bilimsel açıdan en önemli kısmı, zira burada ilaçlar hakkındaki eksik klinik verilerden bahsediliyor. Hatırlayalım: İlaçlar, şu hep duyduğumuz klinik deneylere tabi tutulurlar. Bundan önce ilaç hakkında hücre kültürü deneylerinden, farelerden, başka tedavilerden yarar görmemiş gönüllü hastalardan zaten bir miktar veri elde edilmiştir, ama bütün bu veriler ve bilgiler ne olursa olsun, bir ilacın piyasaya sürülmesi klinik deneylerde etkili ve güvenli bulunmasına bağlıdır. Üstelik araştırma, ilacın piyasaya sürülmesinden sonra da devam eder: O zamana kadar ortaya çıkmamış yan etkiler daha sonra ortaya çıkabilir, dikkatli olmak gerekir. Herkesin sağlığını ilgilendiren bu verilerin yine herkese, özellikle akademik dünyaya açık olmasını beklersiniz değil mi? Ama maalesef durum böyle değil. Özellikle ilaç firmalarının desteklediği klinik deneylerin birçoğu, ancak ilacın etkinliğini desteklerse yayımlanıyor, desteklemezse sümen altı ediliyor. Akademide yapılan araştırmalar ise başka bir sebepten aynı sonuca yol açıyor: Olumlu sonuçlar, bir icat veya keşif olduğundan ilgi çekiyor, bulana kariyer yolu açıyor, olumsuz sonuçlar ise başarısızlık olarak görülüyor. Bu nedenle akademisyenler bir ilacın kayda değer etkinliği olmadığını gösteren olumsuz çalışmaları yayınlamaktan çekiniyorlar. Halbuki olumsuz sonuçların yayımlanması, en az olumlularınki kadar önemli. İşin bir de etik boyutu var: Hastaların böyle bir deneye katılmayı kabul etme sebeplerinden biri, yeni tedavilerin bulunması ve gelecek kuşakların bu tedavilerden yararlanmalarına katkıda bulunma istekleri. Deneylerin sonuçlarının yayımlanmaması, bu insanların deneye gönüllü olma sebebine de ters düşüyor. Dahası, diyelim ki bu araştırmada ilacın istenmeyen yan etkileri görüldü ama yayımlanmadı. İlaç piyasaya çıkmasa dahi, ileride aynı ilaç üzerinde yapılacak bir deneye katılacak hastalar gereksiz bir riske sokulmuş oluyor. Bunları Goldacre aşağıdaki TED konuşmasında çok güzel özetlemiş, tercüme eden arkadaşımız Işıl Arıcan'a teşekkür edip izleyelim: Diğer önemli bir adım da birkaç ay önce Dünya Sağlık Örgütü'nden geldi. DSÖ, tüm klinik verilerin açıklanmasını PLoS Medicine dergisinde gerekçelendirerek talep etti. DSÖ her bir araştırmanın sonuçlarının iki ayrı ortamda duyurulmasını öngörüyor: Araştırmanın bitiminden itibaren 12 ay içinde özet sonuçlar hem bir akademik dergiye yayın için gönderilmiş, hem de çevrimiçi klinik araştırma veritabanlarına geçirilmiş olmalı. Tabii öncelikle her bir klinik deney, daha başlamadan bir yerlere kaydedilmeli ki, yayımlanmayan araştırmaların hesabı sorulabilsin, belki de bunlara ceza kesilebilsin. Bu kural aslında kağıt üzerinde var ama uygulanmıyor. Mesela ABD hükümetinin Clinicaltrials.gov sitesine kaydedilen araştırmaların yarısınından fazlasının sonucu, araştırma bittiği halde açıklanmamış, açıklanmayanlar için ceza (günde 10.000 dolar ki bu sektörde dönen paraların yanında çok sayılmaz) falan da kesilmemiş. Goldacre, DSÖ duyurusu hakkındaki yazısında bunun için iki baskı unsurundan söz ediyor. İlk olarak, bir araştırmacıya, önceki araştırmasının sonuçlarını yayımlamadan yeni bir araştırma yaptırılmaması. Mesela yeni bir klinik araştırma iznine başvuran her araştırmacıya, 12 ay veya daha önce tamamlandığı halde sonuçlarına ulaşılamayan herhangi bir araştırmanız var mı? diye sorulsa, cevap evet ise yeni araştırma izni verilmese, o eski sonuçları yayımlaması için doğrudan bir baskı oluşturulabilir. Burada iş yalnızca resmi kurumlara düşmüyor. Zaten bu kurumlar, verdikleri tıbbi kararlara dayanak olan verileri ticari sır kapsamında tutarak ne kamuoyuyla ne de akademisyenlerle paylaştılar, yani özetle Biz bakıp karar verdik, siz kullanın dediler. Bu yaklaşımla tabii şeffaflık sınavından kaldılar. Bunun için tıbbi uzmanlık kurumlarının, hasta topluluklarının, derneklerinin de sürece katılması, veritabanlarını denetlemesi ve sonuçların zamanında açıklanması niçin baskı oluşturması çok yararlı olacak. Goldacre'a göre ikinci olarak şirketlerin sonuçları vakitlice yayımlayarak uzun vadede hasta ve hekim nezdinde birbirlerinden daha fazla itibar edinme yarışı da bir baskı oluşturacak. Goldacre şöyle soruyor: Diyelim ki bir hastalığa önerebileceğiniz iki ilaç var, biri araştırma sonuçlarını zamanla açıklayan, diğeri bunu yapmamak için ayak direyen bir şirketten. Hangisine daha çok güvenirsiniz? Belki de böyle düşünerek, belki de Bad Pharma'nın başarısıyla gelen kamuoyu baskısından, kitabın İngiltere'de yayınlanmasından dört ay sonra dev ilaç şirketi GlaxoSmithKline bundan sonra alltrials.net kampanyasına katılacağını duyurdu. Gerçi ideal olan yalnızca yeni verilerin değil, bugüne kadarki tüm verilerin paylaşılması, çünkü halihazırda önerilen tedavilerin büyük kısmı son beş yılda değil, daha önce pazara çıktı. Ama yine de önemli bir adım olduğunu söyleyebiliriz. Kitapta yalnızca bu konu işlenmiyor. Aynı zamanda, aslında olumsuz sonuç vermiş olan bir klinik deneyin nasıl olumluymuş gibi gösterildiği, yayımlanmış araştırmalardan örneklerle çok güzel anlatılmış. Bu bölümü her hekimin muhakkak okuması gerektiğini düşünüyorum. Aynı zamanda ilaç şirketlerinin özellikle hekimlere dönük pazarlama stratejilerinden bahsediliyor. Bunların birçoğunu zaten daha önce gördüklerimden tahmin edebiliyordum. Ama daha öğrenciliklerinden itibaren hekimlerin firmalarca nasıl izlendiği, bazı hekimlere nasıl -kendi ürünlerini desteklemeleri şartıyla- entellektüel lider sıfatı ile nasıl konuşmalar yaptırıldığı, bunun yanı sıra hasta gruplarının, derneklerinin bile idari kurumlara ilaçlar hakkında baskı yapmak için kullanıldığını ilk bu kitaptan okudum. Bu saydıklarım dışında beni şaşırtan, bütün bu konular hakkında aslında birçok nesnel araştırma yapılmış olmasıydı. Bu yüzden bu kitap çok hafif bir okuma sayılmaz, ancak yine de yazar bu araştırmaları uzman olmayanların da anlayabileceği bir dile çevirerek anlatmayı başarıyor. İyice anlaşılması için her bölümün sonunda hekimlerin, vatandaşların ilgili konularda neler yapabilecekleri çok açık bir şekilde sıralanıyor. Ülkemizde de bu kitabın okunmasını ve daha bilimsel, daha bilinçli sağlık uygulamalarının yerleşmesini umuyorum."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2017/12/yayinlar/bilim-arasi-13-kotu-enerji-yaymak.html", "text": "Her geçen gün yeni bir sözdebilimin ortaya çıktığı, şarlatanların kanal kanal gezdiği, ne idüğü belirsiz iddiaların popülerlik kazandığı günlerden geçiyoruz. Bu eğilimin ardında belki de ülkemizdeki bir takım siyasi ve ekonomik belirsizliklerin etkisi vardır. Maalesef insanlar iyi şeyler duymaya ya da dertlerini kısayoldan halletmeye ihtiyaçları olduklarında, bu tür palavralara daha çok prim veriyorlar. Podcast : Play in new window | Download Subscribe: RSS Birileri her şeyi nefesle, titreşimlerle, ne idüğü belirsiz enerjilerle açıklayadursun; gelin biz bilim ne söylüyor ona bakalım. Mesela... Gerçekten de olumsuz duygular evrene kötü enerji yaymamıza mı neden oluyor? Elbette mesele kötü enerji değil. Ancak olumsuz duygular, beynimizin çalışma şeklini ve dolayısıyla da dünyayı algılama biçimimizi ciddi derecede değiştirir. Bu olumsuz duygulardan başlıcası strestir. Stres, herhangi bir tehdit varlığı altında tetiklenen bir dizi sinirsel yanıttır aslında. Kendinizi bir aslan saldırısı tehdidi altındaki bir ceylan olarak düşünün. Artık ne önünüzdeki otun, ne çiftleşmenin, ne vücudunuzdaki bakterilerden kurtulmanın bir değeri vardır. Önemli olan tek şey kaçmak ve hayatınızı kurtarmaktır. Bu nedenle sindiriminiz yavaşlar, üreme sistemi devreden çıkar, bağışıklık sistemi bile bir süre askıya alınır. Tüm kaynaklar artık dikkate ve harekete yöneltilecektir. Elinde bıçakla üzerimize gelen bir katil olduğunda da tıpkı ceylanın yaşadıklarını yaşarız. Ne var ki artık ormanda yaşamıyor olmamız ya da evimize sık sık katillerin uğramaması hiç strese girmediğimiz anlamına gelmiyor. Trafikte sıkışıp kalmak, bir projeyi gece yarısına yetiştirmeye çalışmak, çok kritik bir sınav arifesinde olmak... Bıçak tehdidi karşısındaki kadar olmasa da bunlar da stres yaratır. Ve bu stres çeşitli sistemlerimizin aksamasına neden olur. Bu nedenle kronik stres sindirim problemlerine, gebe kalma zorluklarına, sık hastalanmaya, adet düzensizliğine ya da iktidarsızlığa yol açabilir. Dahası da var... Pek çok araştırma olumsuz duygular içerisindeyken negatif bilgiyi pozitif bilgiden daha çok dikkate aldığımızı ortaya koyuyor. Hatta negatif bilginin olası etkilerini abarttığımızı. Örneğin bir deneyde, iki gruptan birisi özellikle strese sokulmuş . Daha sonra bu gruplara kapkaça uğramak, merdivenden düşmek gibi gündelik hayatta karşılaşabilecekleri tehlikelerle ilgili bazı istatistikler vermişler. Stres altındakiler bu risklerin yüksekliğine hemen ikna olmuşlar. Stressiz olanlarsa pek kolay fikir değiştirmemişler. Bu mekanizmanın bize günümüzde zarar verse de evrim sürecimizde hayatta kalmaya yarayan bir işlev olarak geliştiğini vurgulamak gerek. Neticede çok tehlikeli bir ortamdaysanız, diyelim bu aslanlarla dolu bir Afrika ormanı olsun, çevredeki en ufak olumsuz sinyali ciddiye almak gerek! Çalılardan gelen bir sese kedidir kedi deyip geçmek, hayatımıza mal olabilir. Ancak olumsuz duyguları ve bununla beraber değişen algımızı kontrol altına almayı başaramazsak, trafik sıkışıklığı bile aslan tehdidiyle aynı etkiyi yapabilir. Bu arada tersi de mümkün. Eğer olumlu duygular içerisindeysek, bu defa da pozitif bilgilere haddinden fazla değer veriyoruz. Bunun en gülünç örneklerinden birini New York City'de yapılan bir araştırma ortaya koydu. Araştırmanın sonuçlarına göre kış ortasında aniden güneş açarsa loto oynayanların sayısında kaydadeğer miktarda artış gerçekleşiyordu. Yani olumlu duygular içerisindeyseniz, loto kazanmak gibi çok düşük bir olasılığı, gerçekte olduğundan daha yüksek görebilirsiniz. Tüm bu süreçlerden büyük ölçüde amigdalamız sorumludur. Şarlatanların ne söylediklerini bir kenara bırakın: Kötü enerji yaymak ya da evrene iyi enerji göndermek diye bir şey yok. Amigdalayı ehlileştirmek ya da ehlileştirememek var. Yani kaygılarımızı bastırabilmek ya da kötü durumlarda bile mantıklı düşünerek sakin kalabilmek, olaylara bir de iyi yayından bakabilmek var. Her neyse... Açık Bilim ailesi olarak yeni yılınızı kutlar, olumlu duygularla geçmesini temenni ederiz."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2018/01/yayinlar/bilim-arasi-14-alo-ve-graham-bellin-olmayan-sevgilisi.html", "text": "ALO kelimesi nereden geliyor? diye merak edip interneti araştıracak olursanız bazı Türkçe kaynaklarda, Alexander Graham Bell'in sevgilisi Alessandra Lolita Oswaldo adının baş harflerinden kaynaklandığı yönünde yanlış bir iddiaya rastlarsınız. Sunay Akın da dahil olmak üzere, bir takım yazarlar bu hikayeye itibar edip gerçekmiş gibi anlatınca, Alessandra Lolita Oswaldo isimli hayali kadın, sadece Türkçe konuşanların inançlarında yaşattığı bir tarihi kişilik haline geldi. Zaten bu ismi Google'da aratırsanız Türkçe sayfalar dışında bir yerde bulamazsınız. Esasında oldukça mutlu bir evliliğe sahip olan Bell ve eşi, uydurulan bu hikayeyi görse muhtemelen çok üzülürdü. Podcast : Play in new window | Download Subscribe: RSS Graham Bell'in gerçek aşk hayatı ise şöyle: 1876'da telefonun patentini aldığında bekardı ve 1877 yılında Bell Telephone Company adlı şirketini kurar kurmaz yıllardır ilişkilerinin sürdüğü ancak Bell'in şirket için paraya ihtiyacı olması sebebiyle bir süredir evlenmeyi ertelediği Mabel Hubbard ile dünya evine girdi. Alexander'ın Mabel'e düğün hediyesi, çiçeği burnunda şirketinin 1497 hissesinden 1487'ydi ki bunun hisselerin %99'una tekabül ettiği düşünülürse kaba tabirle şirketi hanımın üzerine yapmıştı. Avrupa'da bir yıl kadar süren bir balayı geçiren çiftin toplamda 4 çocuğu ve mutlu bir aile yaşamları oldu. Alessandra Lolita Oswaldo ise hiçbir zaman var olmadı. İşin kötüsü ALO efsanesinin yer aldığı mecralarda kullanılan fotoğraf Bell'in hayat arkadaşı Mabel'e aittir. Peki nereden geliyor bu ALO? Muhtemelen Fransızca'dan. Osmanlı Devleti'nde 1840'ta kurulan Posta Nezareti'nin telefonun da kullanıma girmesiyle Posta, Telgraf ve Telefon Nezareti'ne dönüştürüldüğü 1909 yılında, Osmanlı coğrafyasında elitler arasında Fransızca konuşmak pek popülerdi. Zira 19. Yüzyıldan itibaren Avrupalı simsarlar aracılığıyla Osmanlı Devleti'ne hem teknoloji, hem de kültür transferi başlamıştı. Fransızca, özellikle de imparatorluğun son yıllarında, siyasi anlamı da olan bir dil haline gelmişti. Batılılaşma yanlısı aydınlarla azınlıkların oluşturduğu basın bile kimi yayınlarında Fransızca dilini kullanmıştı. Bunun da etkisiyle o dönemde bu topraklara transfer olmuş teknolojilere dair pek çok kelime de Fransızca'dan geçmiştir. Nitekim bugün bu kelimeleri hala Fransızca'da okunduğu şekliyle kullanıyoruz. Örneğin, Lokomotif , şimendifer , kondüktör , ray , anten , radyo gibi... Doğal olarak o dönemde ülkemizde kullanılmaya başlayan telefon sadece teknolojisiyle değil, kültürüyle beraber ithal edilmişti. Yani Alo kelimesi Türkçeye diğer terimler gibi Fransızca'dan geçmişti. Fransızlar resmi telefonlarda kibar bir selamlama ifadesi olarak allo kullanırlar. Fransızların telefonda allo kullanmasının muhtemel sebebi de, telefonun yaygınlaşmaya başladığı dönemde telefonun anavatanı olan ABD'de de telefon selamlama cümlesi olarak Hello kullanılmasıdır. 19. Yüzyıl başlarında diğer Avrupa dillerinden İngilizce'ye Hullo olarak geçen, gemicilere ait bağırma, dikkat toplama ifadesinin Helloya dönüşmesinde Thomas Edison'un payı vardır. Halloo, hallo, halloa, halloo, hello, hillo, hilloa, holla, holler, hollo, holloa, hollow, hullo şeklinde çeşitlenen kelimenin kökleri 13. Yüzyıl Fransızcası'na kadar gider. İlk icat ettiği ses kayıt cihazına da test amacıyla Halloo! diye seslenen Thomas Edison, 1833'te ilk olarak Londra'da bir gazetede kullanılan Helloyu, Pittsburgh'taki telgraf müdürlüğüne telefonda kullanılması için önermişti . Bu öneri hemen kabul edilmiş olsa gerek ki, yarım asır sonra 1889'a gelindiğinde telefon merkez santralinde her telefon hello diye açılır, çalışan telesekreter kızlarsa Hello kızları olarak anılır olmuştu. Şu an bu podcast'i dinlediğiniz teknoloji zincirindeki en önemli adımlardan birini atmış olan Graham Bell'e buradan selam gönderelim ve dilimizdeki bu hikayenin özrünü Bilim Arası aracılığıyla dilemiş olalım."} {"url": "http://www.acikbilim.com/2012/01/dosyalar/kizil-mars-dunyalastirma-nelere-gebe.html", "text": "1993'te Nebula En İyi Roman Ödülü'nü alan Kim Stanley Robinson'un Kızıl Mars'ı insanın kaderini coğrafyasından bağımsız ele alıyor. Ancak başlığımız, girişimiz, her birisi bir kitap incelemesi gibi dursa da biz o kitap üzerinden insanın kaderinin değişmezliğini sorgulayacağız. Bir gün Dünya'yı bizler için yaşanabilir kılan her şeyi kaybedersek? Tüm enerji kaynaklarını tüketir, soluk alabileceğimiz güzel bir hava, içebileceğiniz temiz bir su bulamazsak? Dünya bizim için bir ev olmaktan çıkıp gövdesinde bizi barındıramayacak hale gelen, atıl bir küre haline gelirse? Eğer bugüne kadar yaşadığımız gibi yaşar ve gezegenimize bilinçsizce saldırırsak bunlar pek de ihtimal dışı değil. Ancak bizlerin dünya'dan terk-i diyar eylememize neden olacak sebepler sadece bunlar olmayabilir. Coğrafi keşifleri düşünün. Onlar olduğunda toprak herkesi doyurur, kuşlar herkesi mutlu eder, koyunlar etiyle sütüyle insana yeter haldeydi. Atalarımızdan bize miras kalan en önemli güdülerden birisi olan merak, yaşadığımız topraklar dışındaki diyarları bize bulmayı emretti. Fakat bir adım sonrasında sanayi devrimi ortaya çıktı. Kaynaklar yetmedi. Kazanç arzusu dinmedi. Daha çok kazanç için daha çok insangücü köleliği, maden ve toprak sömürüyü doğurdu. Belki de bu yüzden, tarihin bir tekerrürü olarak, bir süre için Dünya'nın yaşadığımız tek gezegen olacağını, ama bu güzide gezegenin başka gezegenlerden taşınmış maden ve malzemelerle bina edilip giderek ağırlaşacağını söyleyebiliriz. Geçtiğimiz ay keşfedilen Kepler 22-b gibi, yeni gezegenler keşfettikçe merak güdümüzün heyecanlı doğasını harekete geçiriyor ve doyuruyoruz. Bundan bir kaç on yıl, belki de bir kaç yüzyıl sonra bugün merakımızı dindirip heyecanımızı dizginleyen bu gezegenlerin bizler için yeni birer ev olup olmayacağından emin değiliz. Geleceğe dair bilim kurgular zaman zaman insanların galaksideki yirmi beş milyon gezegene yerleştiği tablolar çizerler. Hatta Asimov'un evreninde insanlar yayılmaya hangi gezegenden başladığını bile bilmemektedirler. Tıpkı bizim bugün atalarımızın izlerini ve genlerini takip ederek onun tam olarak nereden çıktığını anlamaya çalıştığımız gibi, onlar da güneş sistemi, Alpha Centauri ya da Vega üzerinde yoğunlaşırlar. Türümüzün yüz yıl sonrasını bile tahmin edemediğimiz bir zamanda eğer hala hayatta kalmayı başarabilirsek bir milyon yıl sonra nerede ve nasıl olabileceğimize dair hiçbir yüksek ihtimalli öngörüde bulunamıyoruz. Olası seçenekler arasında en kuvvetlisi dünyadan göçüp gideceğimiz üzerine... Bu oldukça anlaşılır bir seçenek. İnsan ortaya çıktığından bu yana hep yayıldı. Önce çevresini, sonra karşı kıtalarını, sonra tüm kıtaları, ayı, venüsü, marsı derken, şimdi güneş sistemi dışındaki gezegenleri de keşfeder oldu. Daha önce yaptığı gibi bir gün oralara da gidip yerleşebilecek. Bu noktada insanın aklına Matrix üçlemesinin ilk filminde Morpheus'un beynini yıkamaya çalışan ajanın söyledikleri geliyor: Sadece insanlar ve virüsler, kaynaklarını tüketerek sürekli bir yayılım gösteriyorlar Belki de bu yüzden kolonileştirmenin ve dolayısıyla dünyalaştırmanın maddi koşullarının yanında bir de manevi koşulları var. Dünyalaştırmanın maddi dinamikleri Tüm canlılar çeşitli ihtiyaçlar içerisindedir. Bu ihtiyaçların bir kısmı canlılığın kendisiyle birlikte var olurken, canlılığın sürdürülebilmesi için gerekli enerji alınan besin kaynaklarıyla temin edilirler. Canlılar, besin kaynaklarından enerjiyi ve yapıtaşlarını elde eden ve sürekli çalışan bir sistemdir. Bu enerjiyi oluşturan sistemlerin idamesi için gerekli bazı yapı taşları da dışarıdan yeme, soluma vb. yollarla elde edilirken, çalışma için gerekli ortam koşullarının da kesin olarak varlığı gerekir. Yerçekimi, sıcaklık, radyasyon, ışık vb. ortam nitelikleri ve enerji biçimleri canlılığın sürdürülmesi için uygun olması gereken bazı ortam koşullarını ifade eder. Yüzlerce yıl sonrasına ait bir atasözü söylemeye çalışsa idik, Her tür, kendi gezegeninde sağolsun! der miydik? Bence derdik... Canlıların gelişim ve değişinim süreçleri o gezegenlerin fiziki koşullarına bağlı olduğundan, canlılar kolonileşmek için ilk olarak kendi gezegenlerine tıpatıp benzer gezegenleri seçerdi herhalde... Bu arada; kolonileştirmenin tanımını da yapalım: Bir canlı türünün, ya da o canlıya ait özel, sınıflanmış, ayrık bir türün , herhangi yeni bir yaşam alanına göç ederek, oradaki varlığını kalıcı hale getirmesi işlemine kolonileşme / kolonileştirme adı verilir. Osmanlı'nın zorunlu göç politikaları ile hiç müslüman bulunmayan bölgeleri müslümanlaştırması, İngiltere'nin, Fransa'nın Afrika'yı, Asya'yı, Avustralya'yı sömürgeleştirmesi vb. tarihi ya da siyasi olaylar insanların kıtalararası ya da bölgelerarası kolonileşme gayretlerine örnek gösterilebilir. Ancak kültürel olarak farklılıkların azaldığı, sermayenin, insanın ve hammaddenin sınırlar arasından kolaylıkla geçtiği, toprak savaşlarının büyük ölçüde sona erdiği çağımızda, kolonileştirme daha çok insan türünün başka gezegenlerde ya da yıldız sistemlerinde varlığı temin altına alacak çalışmalar yapması anlamına gelmektedir. Bugün insanoğlu için kolonileşmenin gerçekleştirebileceği düşünülen dört gökcismi bulunmaktadır: Mars, Jupiter'in dördüncü büyük uydusu Europa, Satürn'ün uydusu Titan ve Ay. Ay'ın yakın olması bir avantajken yerçekiminin dünya şartlarına göre çok az olması, atmosferinin bulunmaması ve toprağının işlenemez, ya da girişte tanımını yaptığımız üzere dünyalaştırılması mümkün görünmeyen yapısı gibi parametrelerle dezavantajlı bir duruma düşmektedir. Ona keza, güneş sisteminde dünyanın ardışık gezegenlerinden olan Mars, uzak olmasına karşın, yerçekiminin dünya şartlarına aya nispeten daha benzer olması, atmosfere sahip olması, toprak yapısının durumu gibi parametreleriyle güneş sistemine ait gezegenler arasında kolonileştirilmeye en uygun aday olarak görülmektedir. Diğer ardışık gezegen Venüs güneşe çok yakın olduğu için çok sıcak olmasının yanısıra, deniz seviyesindeki basıncının dünyanın en az 90 katı kadar olması gibi bazı başka parametereler sebebiyle kolonileştirilmeye uygun görülmemektedir. Satürn ve Jupiter'in uyduları olan Titan ve Europa, içerdikleri su ile kolonileştirilmesi mümkün gökcisimleri arasında yerini alsa da bizlere olan uzaklığı ile Mars'a göre yine de geri planda durmaktadır. Kısacası, insanoğlununu göç edeceği ikinci bir gökcismi varsa ve bu sistemdaşımız olacaksa, şimdilik buna en mümkün görünen Mars'tır. Aşağıdaki tablo Venüs, Dünya ve Mars'ın bir karşılaştırmasını göstermektedir: Mars nasıl dünyalaşır? Mars'ın yukarıdaki tabloda verilen değerlerine bakarak yorumlayalım: Gün: Gün algısı insanların ve bitkilerin biyolojik saatlerinin ana çıtasını oluşturmaktadır. İnsanlar için daha çok psikolojik, bazı hayvan ve bir çok bitki için ise fizyolojik derecede önemlidir. Bir Mars günü, dünyadakine çok yakın olup, 24 saat 39 dakika, 35 saniyedir. Mevsimler: Mars'ın eksenel eğikliği 25 derece 11 dakikadır ve mevsimselliği ve mevsimlerin toplam yıla oranı eksen eğikliği 23 derece 27 dakika olan Dünya'ya benzerdir. Ancak bir Mars yılı dünya yılının 1,88 katıdır. Alan: Dünya'dan daha küçük bir gezegen olan Mars'ın yüzey alanı Dünya yüzey alanının %28,4'ü kadardır, ancak hiç su olmadığından toplam karasal yüzeyi neredeyse Dünya'nınki ile aynıdır. Atmosfer: Mars atmosferinde bizler için hayati önem taşıyan oksijen neredeyse mevcut değildir (%0,13) ve çok büyük bir kısmı karbondioksittten (%95,3) oluşmaktadır. Ayrıca Mars'ın Dünya'ya göre oldukça ince bir atmosferi vardır ve Dünya atmosferinin %0,7'si kalınlığındadır. Bu sebeple güneş radyasonu ve kozmik radyasyonu süzme yetisine sahip değildir. Atmosferi kalınlaştırılmadıkça Mars yüzeyinde özel kıyafetlerle dolaşılma zorunluluğu kaçınılmazdır. Bu sadece bizler için de geçerli değil... Örneğin bir bitki serası kurulsa da sürekli olarak koruyucu bir dış yüzey bulundurulma zorunluluğu vardır. Su: Mars'ta buz halindeki su varlığı son yıllarda yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır. Mars yüzeyinde buz olarak varlığını sürdüren suyun, Mars'ın ısıtılmasıyla sıvı hale dönüşeceği ve bunun dünyalaştırma eylemine yardımcı olacağı düşünülmektedir. Mars'ta bulunan buzun oldukça yüksek miktarlarda olması ihtimali sevindiricidir, zira kolonileştirme sırasında bu suyun eritilebilerek kullanılabileceği ve kolonileştirmeyi oldukça kolaylaştıracağı varsayılmaktadır. Yerçekimi: Mars'taki yerçekimi 0,38G, yani neredeyse dünyadakinin üçte biridir. Yerçekimsizliğin insanlarda ciddi fizyolojik sorunlara yol açtığı düşünülmektedir, ancak bilim insanlarının bir çoğu 0,38G'nin insanın alışarak biraz tıbbi yardımla hayatını sürekli olarak sürdürebileceği bir değer olduğu kanısındalar. Sıcaklık: Mars, güneşten daha uzak olması ve atmosferinin ince olması sebebiyle soğuk bir gezegendir. Mars'ın yaz mevsimi ortalama gece ve gündüz yüzey sıcaklıkları en az -140 oC, en fazla -63 oC'dir. Dünya'daki kutuplarda kaydedilmiş en düşük sıcaklık ise -89,2 oC'dir. Yani Mars'ın en sıcak günü ve yeri ile Dünya'nın en soğuk günü ve yeri arasında neredeyse fark yoktur. Basınç: Dış basınç, solunum kabiliyetlerini ve kanda çözünmüş gaz miktarını etkilediğinden en az sıcaklık ya da oksijen varlığı kadar canlılığı etkileyen faktörlerdendir. Mars'taki atmosferik basınç yaklaşık 6 mbar'dır. Normal şartlar altında Dünya'daki basınç ise 1013.25 mbar'dır. Dolayısıyla atmosfer kalınlaştırılmadıkça Mars'ta özel alanlar dışında yaşam mümkün değildir ve çalışmalar bu basınç farkını bertaraf edecek özel kıyafetlerle yapılmak zorundadır. Magnetosfer: Mars'ın magnetosferi çok incedir. Güneş rüzgarlarından gelen radyasyonu yansıtan magnetosferin Mars'ta çok ince olması, Mars'ı radyoaktif bir gezegen haline getirmektedir ve özel kıyafetlerin kullanımını zorunlu kılmaktadır. Ayrıca ince bir magnetosfer, gezegenden uzaya madde kaçışına yol açar. Bu farklılık ve eksiklikleri giderebilmek için bilim adamlarının kimisi henüz bilim kurgu filmlerini andırsa da mümkün olabilecek bazı fikirleri mevcut. Mesela oksijen derişimini arttırmak ve beraberinde atmosferi kalınlaştırmak için çeşitli yollar var: Mars'ta yaşayabilecek bir tür plankton ya da bu şartlara uyum sağlayabilecek başka bir çokhücreli bitki Mars'ın atmosferindeki bol karbondioksiti yavaş yavaş oksijene dönüştürerek gezegen atmosferini oksijene bulamaya başlayabilir. Zamanla şu an var olan ama oldukça ince olan ozon tabakasının kalınlaşmasına da sebep olacak bu gelişme diğer yandan atmosferin kalınlaşması ve güneşin zararlı ışınlarının süzülmesine de sebep olacaktır. Basınç da atmosferin kalınlaşması ile birlikte artacak değerlerden birisidir. Sıcaklığı arttırmak için kullanılacak yollar da gezegendeki bir kaç sorunu birden çözmeye yarayabilir: Gezegen merkezine doğru kazılarak açılacak dev çukurlar Mars'ın halen sıcak olan çekirdeğindeki ısıyı yüzeye daha yoğun şekilde ulaştıracaktır. Daha da güzeli bu taşla vurulan ikinci kuş: Eğer gerçekten dev kraterler açabiliyorsak, yüzeye göre daha sıcak olan kraterin tabanı bizlere ilk yaşam alanlarını sunabilir ve biz de böylelikle yerleşmeye Mars'ın yüksek dağlarındaki manzaralı alanlarında değil, bu çukurlarda başlayabiliriz. Çukurlarda aşağılara indikçe basıncın artacağını söylemeye gerek bile yok. Kutupların ısıtılması ise farklı sonuçlar verir. Biraz fazla bilimkurgu gibi gelse de uzaya yerleştirilecek dev aynalar sayesinde Mars'ın kutuplarının güneşten aldığı payın arttırılması ve bu sayede kutupta buz halinde depolanmış olan suyun eritilmesi gibi bir fikir de mevcuttur. Su elde etmenin bir diğer yolu ise gezegene hidrojen pompalamak. Zira hidrojen, Mars toprağında bulunan Demir Oksit ile tepkimeye girdiğinde açığa su ve demiroksit çıkarıyor. Nabza göre Küresel Isınma Dünya'mızda bizlerin sonunu getireceğinden endişe ettiğimiz küresel ısınmaya Mars'ta ihtiyaç duyacak olmamız ne garip bir ironi. Mars'ta bir sera gazı olan karbondioksitin %95 dolaylarında olması Mars'a ilave edilecek ya da ortaya çıkarılacak ısı enerjisini gezegende kilitli kılacaktır ki bu da ilk etapta solunum için bir dezavantaj olsa da gezegeni ısıtmak için çok önemli bir avantajdır. Eğer bu gerçekleştirilebilse ve yüzey sıcaklığı bir kaç derece arttırılabilse, toprak tarafından emilmiş olan karbondioksit süblimleşebilir yani bir naftalin misali katı halden gaz hale geçebilir- ve bu sayede basınç da 300 milibara kadar çıkabilir. Zincirleme bir etkileşim sonucunda insanın, basıncı dengeleyen özel kıyafetleri olmadan yaşayabileceği bir basınç değerine ulaşmak mümkün olabilir. Bu zincirleme etkileşimin başlatılabilmesi için bir azot üç hidrojenden oluşan ve başarılı bir sera gazı olan Amonyak bombaları dünyalaştırma çalışmalarına dair fikirler arasında rağbet görenlerdendir. Mars atmosferinde olmayan azot gazının da bu yolla temin edilmesi amonyağı Mars'ın dünyalaştırılmasındaki önemli maddelerden kılar. Öte yandan daha koyu renkli bir Mars toprağı , tıpkı yazın giymiş olduğumuz koyu renkli kıyafetlerin yaptığı gibi toprağın emeceği güneş ışığı miktarını arttıracaktır. Fantastik bir fikir de göktaşlarını yönlendirebileceğimiz bir teknolojiye eriştiğimizde Mars'ı sapanla vurur gibi vurabilmek: Mars'ın atmosferinden içeriye dalarak yüzeye çarpan bir göktaşı gezegende önemli miktarda bir ısı enerjisini açığa çıkarır. Bu sayede topraktaki suyu buharlaştırır ve dahası, göktaşlarının genelinde bulunan amonyağı kolay yoldan gezegene sokmuş olur ki bu bir kaç cümle önce bahsettiğimiz amonyak bombalarından binlercesi yerine geçebilir. Mars'ın kolaylıkla halledemeyeceğimiz en büyük problemi magnetosferi olmamasıdır ve bu yüzden güneş rüzgarını gökteki gümrüğünden geçirmesidir... Şimdilik her şey tamam olsa da Mars'ın sarp yollarında yürüyüp gezemeyecek olmamızın, yer altında ya da koruyucu tüpler içerisinde günümüzü geçirecek olmamızın sorumlusu bu yokluktur. Bilimsel gelişmelerin zamanla bize yapay bir magnetosfer oluşturma imkanını vereceğini ümit ediyoruz. Eğer, her şey mükemmel gider de, dengeli bir şekilde, kalın ve etkili bir atmosfer oluşturursak magnetosfer olmasa da yüzeyde gezip tozabiliriz, ancak magnetosferin yokluğu bu sütliman halin kısa sürmesine sebep olur. Çünkü güneş rüzgarı ile beraber Mars'ın atmosferi peyder peye uzaya dağılacaktır. Dünyalaştırmanın manevi dinamikleri Dünyalaştırmak için koşulları nasıl değiştirebileceğimizi gördük. Tüm bunlar oldukça masraflı çalışmalar. Üstelik hiçbirisini robotlar yapmıyor. Bu çalışmalar için kimisi Mars'ta, kimisi yörüngede, kimisi de anavatan Dünya'da bir insan ordusuna ihtiyaç var. Başlığa konu kitabımız Kızıl Mars bu insanların bir kısmının öyküsü. 1993 yılında Nebula Ödülü'nü almış kitap naçizane düşünceme göre bunu haketmiş. Kim Stanley Robinson, basit bir Mars Dünyalaştırması macerası yazmamış. Merkeze Mars yerine insanı koymuş. Bireysel düzeyde insanların ihtiraslarını, kıskançlıklarını, ideallerini incelerken, toplumsal düzeyde de inanç, başkaldırı, isyan gibi eğilimlerimizi incelemiş. Kısacası, oraya gönderdiği ilk 100 bilim adamını tüm Dünya'nın doğru bir örneklemesi olarak kabul etmiş ve Dünya tarihi seyrinden bazı kesitleri Mars sahnesinde ilk 100'e tekrar ettirmiş. Kitabı okumayanlar için heyecanını kaçırmak istemediğimden yüzeysel olarak değineceğim bu konunun bazı noktalarında Kızıl Mars'tan ilham almış olsam da olaylar zincirinden bahsetmeyeceğim: Mars'a gönderilecek ilk koloninin çok özel bir seçim sürecinden geçeceğini şimdiden öngörebiliyoruz. İnsan ırkının uzayda gerçekleştireceği en önemli görev bu olsa idi. Bu konu ilgimi fazlasıyla çektiğinden yüksek lisans çalışmalarım sırasında İnsan Kaynakları Yönetimi dersine proje olarak Mars'ın Kolonizasyonu'nda İnsan Kaynakları Yönetimi başlıklı bir çalışma gerçekleştirmiştim. Çalışmayı yaparken bu işin bu kadar da kolay olmadığını farketmek doğal bir anlama süreci oldu. Zira, göndereceğiniz kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için Mars'ta hazır olarak kurulu mahkemeler ve güvenlik güçleri yoktur. Üstelik herhangi bir kimsenin orada anlaşmazlık kaynağı ya da suçlu olması halinde sıradaki ilk uçağa bindirip geri dünyaya gönderme olanağı da yoktur. İnsan faktörleri tüm olanaklarıyla devrede olduğuna göre herkesin pek gülüm balım geçinebileceğini de söylemek çok zor. Otoritenin epey bir uzakta olması bu faktörleri derinleştirir. Bir kişinin geçici ya da kalıcı olarak iş göremez hale gelmesi halinde kolonileştirme faaliyetlerinin sekteye uğramamasını sağlayabilmek de o kadar kolay değil. Zira aynı uzaklık o kişilerin eldeki imkanlarla tedavi edilememesi halinde olay ABD ordusunun filmlerde de görüldüğü gibi bir askeri için helikopter kaldırması yönünde gelişmeyecektir. Tüm aksilikleri bir kenara bırakıp bireyin özüne dönersek etik ile de yüzleşebiliriz: Mesela ilk yüz içerisinde yer alan bu bilim adamlarının gezegende iken dünyalaştırmanın ahlaki yönüne takılmış olmaları halinde ne olurdu? Başka bir deyişle, bir biyolog, jeolog ya da mesleğinden bağımsız olarak herhangi birisi bu güzel gezegeni olduğu gibi bırakmak varken kendi amaçlarımız uğruna onu bölüp parçalıyor, onu işgal ediyoruz şeklinde düşünerek tüm çalışmalara muhalif hale gelse idi? Bir grup bilim adamı ayrılarak, Hüstın'ın talimatlarına uymayacağını ilan etseydi? İki adam aynı kadına ya da iki kadın aynı adama aşık olsa idi? Ya Mars'ın Kızıl, nispeten daha karanlık, şöyle çıkıp da bir temiz hava alınamayacak ortamında ağır bir depresyon insanları kısmen ya da tamamen etkisi altına alsa idi? Hatta ve hatta bu kadar insan, kendisini kaçıranlara aşık olan rehineler misali, kendilerini kıskaca almış olan bu gezegene bağlansalar ve bu emekleri sonucunda o gezegende yaşamayı tek hakedenlerin kendileri olduklarını düşünselerdi? Görüldüğü üzere, bilim insanları daha çok Mars'ı Dünya'ya nasıl benzetecekleri üzerine bilimsel ya da teknolojik çareler arasa da genelde oraya göndereceğimiz koloninin küçük bir toplum örneği olarak yaşayacağı sorunlara pek değinilmemektedir. Dünyalaştırma, gezegeni dünyaya çevirmekse, içindeki nüfus da aynı oradan dünyalı olacaktır ve tüm ihtiraslarımız, duygularımız, düşüncelerimiz, isyanlarımız, sahiplenişimiz, kıskançlığımız, sevgimiz, kısacası bizi insan yapan her ne varsa o gezegene taşınacaktır. İşte Kim Stanley Robinson'un bu efsanevi kitabı maddi dinamikleri işletirken, diğer yandan manevi dinamikler üzerinde de bizleri epey düşündürüyor. Kabalcı Yayınları'ndan çıkan bu kitabın devam serisi olan Mavi Mars ve Yeşil Mars henüz Türkçe'ye çevrilmedi. Kızıl Mars sevenlerin bu kitapları da merakla beklediklerini Kabalcı'ya tekrar hatırlatıp, Mars severlerin hislerine tercüman olmak isterim."}