{"url": "https://www.acikbeyin.com/20-yasima/", "text": "Tam da bir ay kadar önce Turgut Özal'ın ölüm haberini gazetede okuduğun anı şimdi bile hatırlıyorum. Politikaya yeni yeni ısınmamıza rağmen önemli bir şeyler olduğunu sezmişiz sanırım. Cafe Yelken miydi oranın adı? Ilık ve güneşli, Karadeniz baharının bir günüydü. Babamızın arkadaşı Ziver'i hatırlar mısın? Sen ortaokuldayken İskenderun gezisinde tanışmıştın. Çocuk olmana rağmen kendisine Ziver diye hitap etmen konusunda ısrar etmişti. Önce çok bocalamış sonra da sendeki hissini çok sevmiştin. Henüz amca, abi, bey olmadığın için başlamamışsındır ama sen de kendine hep MustafaCan denmesini isteyeceksin. Bu yüzden bu mektupta ben de sana öyle hitap edeceğim. Geçmişe, şimdi işime yarayacak şekilde bakmaya; manipüle edilmiş hatıralardan başka anlamlar çıkarmaya alışkın değilim. O yüzden izninle seni bugüne davet edeyim de öyle konuşalım. Evet evet çok da bir şey değişmedi görünürde. Cep telefonu artık herkeste var. Bir de her şeyimizi internetten halletmeye çalışıyoruz. 30 sene o kadar da uzun bir zaman değilmiş. 8 milyar insana rağmen dünya daha az insan kokuyor sanki. Tahminim bugünlerde beden dili konusunda çalışıyorsun. İnsanlarla ilişkilerine yön verme, özellikle kadınlarla iletişimini yönetmede hayatını kolaylaştırmasını umuyorsun. Kolaylaştıracak da. Sivas'ta asker öğretmenlik yaparken seninle, elleri ceplerinde, saygısızca konuştuğunu düşündüğün çocuğun aslında -5/10 derece soğukta, sadece takım elbiseyle hayatta kalmaya çalıştığını fark ettiğinde fikrin biraz değişecek. Derdinin insanlara yön vermek değil de insanları anlamakla ilgili olduğunu fark edeceksin, belki biraz da anlaşılmakla. Sanat eğitimine başladın artık buradan geri dönülmez. Rahat ol, sanatın ne olduğunu hala bilmiyoruz. Ne kadar sanat yapabileceksin çok emin değilim ama yaptığın hemen her şeyi sanatsal bir şey yapar gibi ele alacaksın. Dünyaya çağrışımlarla bakmak, bütünü anlamaya çok vakit harcamak, emin olmadığın hemen her şeyi ertelemekten bahsediyorum. Bunlar da senin bazen süper gücün, bazen de lanetin olacak. Şöyle diyeyim sana, nerdeyse 35 yaşına kadar ne anlattığını kimsenin doğru düzgün anladığını zannetmiyorum. Retorikle götürdün işi. Ailenle ilişkilerin alışkın olunan kadar güçlü olmadığı için mi, yoksa özgürlük takıntından kaynaklı mı emin değilim ama, yalnızlık hissi şimdi hissettiğin gibi ömrün boyunca yanında duracak. Ramazanda iftar vakti dışarıda elleri ceplerinde yürürken, kalabalıklarla yemek yiyen insanlara bakarak kendi kendine ajitasyon yaptığın yalnızlıktan bahsetmiyorum. Gerçekten tam anlamıyla kimseyi anlayamadığını ya da kendini anlatamadığını fark ettiğin ya da hissettiğin anlardan bahsediyorum. Dostluklarından yaptığın işlere kadar hemen her şeyin en temel bağlamı bu yalnızlık hissi olacak. Bu hisse karşı tutunmak mümkün ama barışmak mümkün olmadı henüz. Bizim gibi bir ayağını cumhuriyet çocuğu olmaya, bir ayağını kapitalist dünyanın başarılı ve kariyer sahibi insanı olma zorunluluğuna basmış insanların çelişkisini sen de dibine kadar hissedeceksin. Bu günlerde X kuşağı diyorlar bize. Evet Y kuşağı da var tabii ki. Hele bir de Z kuşağı var ki sorma gitsin. Geçiş döneminde olma hali artık kalıcı olmuş gibi görünüyor. Hepimiz uzun ve nereye gittiği çok da belli olmayan, ya da herkesin başka bir yere gittiğini sandığı bir yolculuktaymışız gibi yaşıyoruz. Herkes kendi yolculuğunda yakalayabildiği manzaranın, en güzeli olduğu anlatısını bir başkasına satmaya çalışıyor. Buna rağmen daha az şey satın alıyoruz, artık kiralama dönemindeyiz. Evlerimizi, hayatlarımızı hemen her şeyimizi kiralayarak yaşıyoruz. Zaman geçer biliyorsun. Yani en azından ben gayet iyi biliyorum. Kurduğun derin dostlukların bazılarının kaçınılmaz biçimde bir tür akrabalık ilişkilerine dönüştüğünü göreceksin. Bu şimdi kulağa geldiği kadar kötü bir şey değil. İyi dostluk rastgele olan bir şey değil; basbayağı yapılan, inşa edilen bir şeymiş. Yani, sırtını dayayabildiklerinle değil de yan yana yürüyebildiklerinle geleceksin bugünlere. Dostluklarda ve ilişkilerde çok işime yarayan bir şey söyleyeyim. Karşındaki insan gerçekten sana soru soruyorsa olabildiğince dürüstçe ne düşünüyorsan söyle; ama bir şeye karar vermiş ve onu anlatıyorsa, sen ne düşünürsen düşün onu destekle. Bu basit anahtar hep işe yarıyor. Yaşamının yarısını sıradan biri olmadığını ispatlamaya çalışarak geçirdin. Sonraki yarısını ise kendini gayet sıradan biri olduğuna ikna etmeye çalışarak. Yaşlanma evresinde de bunların o kadar da önemli olmadığını anlatarak geçirirsin muhtemelen. Dışarıdan bakarak anlatıldığında her hayat sıradan ya da çok enteresan olabilir. Bu dışarıdan bakanın retorik ve hikaye anlatıcılığı becerisine bağlı. Asıl mevzu senin ne hissettiğin. İki önemli konuda uyarayım seni, birincisi biyoloji, özellikle evrimsel biyoloji, meğer asıl hikaye burada saklıymış. Düşünsel olarak sorguladığın hemen her şeyin temelini aldığı alan burası. Hikayelerin hikayesi, anlamların atası buradaymış. İkincisi ise 2000 yılı, hiç de önemli bir yıl değil, hatta baya tırt. 27 yaşa ve 2000 yılına karşı gereksiz bir özenin olduğunu biliyorum, uyandırayım. Yok yok aşk o değil, aşk olsa duramazsın; yaşadığın olsa olsa biraz tutku, biraz hormon, biraz sahiplenme duygusu, bir tutam da yoksunluk hissi. Bu konuda şanslısın rahat ol. Zamanı var. Senin olduğun ya da olacağın hallerin hepsinin, şimdiki beni gayet derinden etkileyeceği gerçeğini göz önüne alırsak, lütfen ne yaptıysam öyle yap. Belki sadece biraz daha yavaş. Görerek, duyarak, koklayarak, dokunarak. Dünya sanırım ağır çekim daha güzel."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/21-gunde-aliskanlik-safsatasi/", "text": "Bu yazının başlığını aslında 21 Günde Alışmak Safsatası olarak belirlemiştim. Sonra Google'da arama yaptım; bununla ilgili size biraz istatistik vereyim. 21 günde alışmak diye arattığımda 1 milyon 360 bin sonuç bulundu. Vay! Biraz daha incelikli arama yapmak için 21 günde alışmak diye tırnak içinde arattığımda sadece iki sonuç geldi. Bunun üzerine 21 günde alışkanlık diye arattım: Tırnaksız yaklaşık 6 milyon sonuç, tırnak içinde ise 1.180 sonuç bulundu. Bu noktada yazının başlığına dönüp 21 Günde Alışkanlık Safsatası olarak değiştirdim. Neyse ki Google, ilk sonuçların az aşağısında kullanıcılar şunları da sordu diye bir şey getiriyor. Ve oradaki sorulardan biri: 21 gün kuralı doğru mu? Sayfadan bile ayrılmadan cevabı açtığınızda bu kuralın bir safsata olduğuna ilişkin bilgiye ulaşabiliyorsunuz. İşin özü, hiçbir alışkanlık ya da yetkinlik konusunda sıfır noktasında değiliz. Her biriyle ilgili olumlu ya da olumsuz birikmişlerimiz var. Bazı alışkanlıklara zaten sahibiz de farkında değiliz ya da o alışkanlığı edinmeye çok yakınız, yatkınız. Bazı alışkanlıklara karşı ise içimizde dirençler var. Bir alışkanlığımızın oluşması sadece farkındalık anında da gerçekleşebilir, 100 yıl denemeye devam etsek bile gerçekleşmeyebilir de. Bunlar iki zıt uç; konuya olan yatkınlığımıza ya da karşıtlığımıza bağlı olarak bu ikisinin arasında bir dağılım söz konusu. Çevik Yaşama Giriş kitabım alışkanlıklarınızı yönetmek konusunda size iyi bir altyapı sağlayabilir. Yaklaşık 20 sayfa olan 10. Bölüm, doğrudan ustalaşma süreci üzerine. Bu konuyu bir YouTube videomda da ele aldım, izlemek için tıklayabilirsiniz. Şimdi ya da geçmişte Herkes 21 günde her istediğine alışıyormuş, ben niye yapamıyorum! diye bir sıkıntı çektiğiniz durumlar olduysa bu yazı ve videonun size fayda sağlayacağını umuyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/21-yuzyil-yetkinlikleri-icin-oyun-oynamak/", "text": "Çocuklar okul dönüşünde bir araya toplandılar ve görünen o ki Yakan Top oynama kararı aldılar. Ne kadar eğlenceli! Günün yorgunluğunu atmanın, derslere harcanan enerjiyi yenilemenin tam zamanı. Bu oyunda kazanmanın ilk adımı sağlam bir takım kurmak! Taş kağıt makas oyunu ile takımlarını kurdular; iki takım da iddialı. Takımlar aralarında taktikleri bile konuştular. Oyun başladı! Top bir sağa bir sola savruldu. Öyle hızlı fırlatıldı ki takip etmek çok güç. Aaa bir anda hava karardı. Nasıl oldu bu? Ne ara iki saat geçti ki! Eve gitme saati geldi. Zaman nasıl da hızlı geçti! Oyunun ne kadar keyif verdiğini hangi yaşa gelirsek gelelim hissediyor ve yaşıyoruz. Çocuklar Yakan Top oynarken iletişim becerilerini kullanarak takımlarını seçebilme becerilerini de devreye soktular. Taktikler geliştirerek pratik çözümler üretirken, bir yandan karşı tarafı nasıl alt edebileceklerini kurguladılar. Bedenlerini ve motor becerilerini en iyi şekilde kullanarak hızlı ve doğru hamle yapmaya çalıştılar. Bu süreç onların hafızalarını geliştirdi ve daha yaratıcı düşünmeye yönlendirdi. Biraz da duygulara bakalım! Heyecan, kaybetme korkusu, kazanmanın mutluluğu, doğru anda doğru hamle için geç kalınmışlığın kızgınlığı! Yaşam becerilerinin yanında ruhsal gelişimleri de desteklendi. Dahası serebral korteksleri kalınlaştı! Marion Diamond ve meslektaşlarının, yavru fareler ile beyin büyümesi hakkında yaptıkları etkileyici çalışma 1972 yılında yayınlandı. Araştırmacılar farelerden bazılarını sıkıcı bir hücre hapsinde, diğerlerini ise oyuncak dolu kolonilerde büyüttüler. Daha sonra farelerin beyinlerini incelediklerinde oyuncaklarla zenginleştirilmiş ortamdaki farelerin diğer farelere göre daha kalın serebral kortekse sahip olduğu sonucuna ulaştılar. Devamında gelen araştırmalar, zenginleştirilmiş uyaran ortamındaki farelerin beyinlerinin daha büyük olduğunu doğruladı. Oyunun bu tür faydalarını insanlar açısından ele alırsak, insan beyninin oyuna ve keşfetmeye karşı daha gelişmiş tepkiler vereceğini varsayabilir ve her alanda bu durumun uygulanabileceğini gözlemleyebiliriz. Serebral Korteks: Davranışlar, dikkat, odaklanma, algılama, bilinç, öğrenme, hatırlama, düşünme, karar verme, dil ve konuşma gibi işlevleri kontrol eder. Gri madde olarak da bilinen serebral korteks, beynin nöronal hücre gövdelerinin büyük çoğunluğunu içerir. Beyinde bilgilerin depolanması, kas becerileri, görme, duyma, hafıza ve duygu mekanizmalarından sorumludur. Gerçek şu ki, insanı diğer hayvan türlerinden ayıran tüm özellikler serebral korteks ile ilgilidir. Serebral korteks bölgesini yeterince geliştiremezseniz amigdala devreye girer. Amigdala duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşumundan sorumlu bölgedir ve limbik sistemin bir parçasıdır. Tehlike, endişe, stres ortamında hızlı bir şekilde devreye girer ve ''buradan uzaklaş, bunu yok et'' komutu verir. Hayvanların tehlike anında içgüdüsel olarak hareket etmesini sağlayan ve limbik sistemin bir parçası olan amigdalaya teslim olmamak adına serebral korteksinizi devrede tutacak çalışmalar yapmalı ve bu bölgeyi beslemelisiniz. Oyun kendimizi bulduğumuz, ruhumuzu beslediğimiz çok eğlenceli ve keyifli bir aktivitedir. Daha hızlı öğrenmeye, yaratıcılığın artmasına ve problem çözme becerilerini geliştirmeye yardımcı olur. Oksitosin: Güven ve bağlanma hormonu olarak da bilinen oksitosin, başkalarıyla daha güçlü ilişkiler kurmaya yardımcı olur. Stanford Üniversitesi araştırmacıları, sarılma veya birlikte oynama gibi insanların birbirlerine bağlanmasına neden olan herhangi bir aktivitenin oksitosin salgılattığını keşfettiler. Paintball, korku evi odaları, elim sende, kör ebe gibi diğer insanlarla temas içeren oyunlar ilişkilerde daha fazla güven ve istikrar yaratır. Evcilik oynayan çocuklarda da kendilerine güven ortamı yaratıp empati yeteneklerini geliştirebilmelerini sağladığı için oksitosin hormonu devrededir. Dopamin: Genellikle beynin ödül merkezini tetikleyen hormon olarak bilinen dopamin: Zevk ve tatmini artıran iyi hissetmeyi sağlayan mutluluk hormonudur. Müzik dinlerken, çikolata yerken, sevdiğimiz birinden çiçek alırken içimizde oluşan mutluluğun kaynağıdır. Dopamin kumar, uyuşturucu, aşırı video oyunu oynama gibi bağımlılık yapıcı davranışlarla da bağlantılıdır ve bu akla dopaminin kötü bir hormon olduğunu getirebilir. Ancak uyaranın ne olduğu ve dozu çok önemli bir etkendir. Bağımlığın mekanizmasını anlamak için, bazı uyaranların dopaminin daha çok salgılanmasına, serotonin düzeyinin ise düşmesine sebep olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Her oyun türünün beynin ödül mekanizmasını güçlü bir şekilde tetiklediği de unutulmamalıdır. Ne kadar çok oynarsanız, o kadar çok oynamak istersiniz. Önemli detaysa olumlu geribildirim mekanizması yaratmaktır. Ezgisel oyunlar, sandalye kapmaca, freeze-dance, ritmik bardak oyunları, bezirgan başı gibi oyunlar neden çok seviliyor şimdi daha iyi anlayabiliriz. Bunların yanında dopamin kaslarınızın oyuna tepki vermesine yardımcı olur, özellikle çocukların hayal gücünü uyarır ve fantastik hikayeler, kişiler yaratmasını sağlar. Drama teknikleriyle kurgulanan oyunlar ve yaratılan karakterler, avatarlar da dopaminin etkisi ile gerçekleşmektedir. Serotonin: Depresyonu önlemesiyle bilinir. Ruh halinizi, hafızanızı ve öğrenmenizi etkileyen bir nörotransmitterdir. Fiziksel aktivitelerin de serotonin seviyesini arttırdığı bilinmektedir. Oyun oynayarak vücudunuzun serotonin seviyesini doğal bir şekilde dengede tutabilirsiniz; bu da sizi çevrenizdeki stres ve olumsuz uyaranların etkisinden korumaya yardımcı olur. Saklambaç, körebe, yakan top, tazı tavşan, hırsız polis gibi fiziksel aktiviteler içeren oyunlar serotonin seviyelerini bir hayli artıran oyunlardır. Asetilkolin: Öğrenme ve bellek üzerinde çok önemli bir rol oynar; odaklanma ve düşünce sürecinden sorumludur. Oyun oynadığınızda konsantrasyonunuz artar ve bu durum hafızanızı geliştirir. Hafıza kartları, eşleştirme, ilişkilendirme, isim şehir, akıl ve zeka oyunları ve mental up gibi uygulamalardaki başarılarımızı asetilkoline borçluyuz. Hangi oyunu oynarsak oynayalım birçok hormonumuz devreye girecek ve oyunun içeriğine göre değişen birçok becerimiz desteklenecektir. Genel anlamda şunu söyleyebiliriz ki oyun, kişilik gelişimi, ruh sağlığı ve bilişsel gelişim üzerinde pek çok olumlu etki yaratır. Her an her yerde oyun oynayın, oynatın. Oynamaktan vazgeçmeyin. Bu yazı GamFed Türkiye ve AçıkBeyin birlikteliğinin çalışmasıdır. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Yetkinlik Ve Zeka İkilisini Oyunlaştırarak Ortaya Çıkar!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/21-yuzyilda-okuryazarligi-yeniden-tanimlamak/", "text": "Okuryazarlık okuma ve yazma becerisidir ya da öyle sanıyorduk. Bu tanım, nesiller boyu süregelen ve bugün hala okullarda öğretilen bir tanım. Ancak son teknolojik gelişmeler, sadece kitaplara ve yazıya bağlı olmayan yeni bir öğrenme türünü beraberinde getirdi. 21. Yüzyıl, yeni inovasyonları ve hayatın her alanında teknolojiye olan bağımlılığıyla öne çıkıyor. Bu nedenle dijital okuryazarlık, sahip olunması gereken ve giderek daha önemli bir beceri haline gelen bir kavramdır. Günümüzde ve çağımızda, teknolojinin hayatımızın her alanında olduğu ve olacağını kavramak önemlidir. Bu nedenle, insanların yanı başlarındaki teknolojik gelişmeleri takip etmeleri giderek daha gerekli, hatta neredeyse zorunlu hale geliyor. İster bir fast food restoranında, ister bir okulda, bir hastanede, hatta bir sanat atölyesinde çalışıyor olsunlar, insanların dijital okuryazarlık becerilerini kazanmaları son derece önemlidir. Dijital okuryazarlık, günümüzde kabul gören pek çok okuryazarlık türünden yalnızca biridir. Okuryazarlık sadece okuma ve yazma becerisi, hatta günümüzün teknolojik dünyasında başarılı olma becerisi değildir. Bir kişinin 21. yüzyılda okuryazar olabilmesi için hayatın pek çok farklı alanı, konusu ve ortamı hakkında sürekli bilgi edinmeye ve bunlara uyum sağlamaya istekli olması gerekir. Yirmi yıl önce bir üniversite diploması bir işi garanti edebiliyor olsa da, 21. yüzyılda işverenler üniversite derslerinde öğretilmeyen çok sayıda beceriye ihtiyaç duyuyor. Örneğin, Veterinerlik diploması alan bir kişi, konuşma becerilerinden veya müşterilerle empati kurma yeteneğinden yoksun olabileceği için üniversite dışında iş bulamayabiliyor. Bu sebeple üniversite diploması bizleri ancak bir yere kadar götürebiliyor. İnsanların pek çok alanda gelişmesi ve okuryazar olması için teorik bilginin yanı sıra deneyim kazanmaları da gereklidir, bu deneyimler onları işverenler için daha cazip hale getirir. Bazı işverenler adayların Facebook, Instagram veya Twitter hesaplarına da bakar. Bu yakın sosyal alanlar, işverenin başvuru sahibinin nasıl biri olduğunu ve çevrimiçi küresel bir platform üzerinden sosyal olarak nasıl etkileşimde bulunduğunu görmesini sağlar. Bu yakınlık alanlarında okuryazar olmak önemlidir. Ancak, bir kişinin bu alanlarda nasıl paylaşım ve yorum yapacağını bilmemesi bilgisizliğini göstermez. İnsanlar, bu uygulamalarla ilgili kazanılan bilgi ve deneyimler sayesinde bu alandaki becerilerini geliştirebilirler. Teknolojik gelişmeler ve yeni edebiyat türleri günlük yaşamda ön plana çıktıkça, öğretmenlerin bu büyük etkileri sınıflarına dahil etmeleri çok önemlidir. Öğretmenlerin sadece okuma ve yazma değil, teknoloji ve diğer edebiyat türlerini de içeren derslere yer vermeleri de zorunludur. Örneğin, öğretmenler öğrencilerinden bir film fragmanı yapmalarını, bir harita tasarlamalarını, bir şarkı yazmalarını veya bir karikatür yapmalarını isteyebilir (Curwood, 2013). Bu, müzik veya sanat gibi diğer alanlarda okuryazar olan çocukların kendileri için anlamlı bir şey yaratmalarına olanak tanır. Okuryazarlığın tanımı tam anlamıyla evrim geçirmiştir. Artık okuma yazma bilmenin bir bireyi okuryazar olarak tanımladığını söylemek doğru değil. Bunun yerine, büyük resme bakmak daha doğrudur. Farklı ortamlardaki yetkinlik ve deneyim, insanların günümüz standartlarında okuryazar olarak kabul edilmesini sağlayacaktır. Öğretmenlerin öğrencilerini okuryazar kelimesinin yeni tanımı konusunda eğitmeleri, yeni şeyler denemeleri, başarılı olmaları ve öğrenmenin en rahat olduğu yeri bulmaları için öğrencilerle birlikte çalışmaları önemlidir (Lynch, 2018). Okuryazarlık, insanların 21. yüzyılda okuryazar olabilmek için kendilerini anlamaya adamaları gereken ve sürekli değişmekte olan bir kavramdır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/450-milyon-yillik-beynin-ana-dilini-cozmek/", "text": "İnsan düşünen bir makine değildir. Ara sıra düşünen, ama hisseden bir varlıktır. Hem iş hem de özel hayatımızda mutluluğun ve başarının sırrını bilmek nasıl olurdu ? İnsanı yakın akraba olduğu primatlardan ayıran en önemli unsurlardan biri iletişim kurma şeklimiz. Aile içi iletişimden çalışma ortamımızdaki etkileşime ve duygusal ilişkilerimize; sosyal bir varlık olarak hayatımızın sonuna kadar iletişim içindeyiz. Başarılı iş kadını Mary Key Ash'e göre tatmin olmuş bir hayatın olmazsa olmazı insanlara kendilerini önemli hissettirmek. Önemli hissettirmek neden bu kadar işe yarıyor? Kemerleri bağlayalım, benmerkezci eski beynimizi biraz tanıyalım. Her birimiz hayatımız süresince hem satan hem de tüketen konumundayız. Satış kelimesinin zihnimizdeki genel çağrışımının aksine, hayalimizdeki işi almaktan tutun, arzu ettiğimiz kişiyle evlenmeye kadar ömür boyu satış işindeyiz. Peki gerçekte kararlarımızda sandığımızdan çok daha az kontrole sahip olduğumuzu bilseydik? Ana motivasyonu bizi hayatta tutmak olan ve mantıkla değil duygularla karar veren eski beyne, nam-ı diğer sürüngen beynimize selam! En son evrimleşen ve insanı açık ara diğer canlılardan ayırdığı görülen yeni beyin, yani korteksimizle düşünüyor, rasyonel verileri işliyor ve entelektüel süreçleri yönetiyoruz. 450 milyon yaşındaki eski beynin ise satın alma kararlarımızdaki etkisi son yıllarda yapılan çalışmalarda açıkça görülüyor. Yeni bir disiplin olarak öne çıkan ve pazarlama ile sinir bilimini harmanlayan nöropazarlama, eski beyni etkileyen süreçleri ve satın alma kararlarının arkasındaki perdeyi aralıyor. Nöropazarlama araştırma yöntemleriyle tüketicilere belirli sorular sorulup uyaranlar gösterilirken onların beyanlarına değil, beyinlerindeki ve bedenlerindeki fizyolojik değişikliklere bakılıyor. Peki bu bilgi hayatımızda nasıl bir fark yaratır? Eski beynin anlayacağı dilden konuşmayı öğrenmek, satış işinde olalım veya olmayalım, her türlü iletişimimizde hayatımızı kolaylaştıracaktır. Bilinçdışının değişime olan direnci göz önüne alındığında, değiştirilmek istenen duygu, davranış kalıpları, tutum ve alışkanlıklar açısından subliminal işitsel programlamaların kişisel gelişime uygulanması meditasyon ve oto-hipnoza göre daha kullanışlı görünüyor. Ülkemizdeki önde gelen beyaz eşya üreticilerinden birinin başarısız olan ve bu nedenle nöropazarlama yöntemleriyle incelenmek üzere masaya yatırılan reklam filmi, gelenek ve inançların tüketicilerin bilinçdışında ne denli etkili olduğunu gösterdi. Reklamda, halk arasında uğursuzluk getirdiğine inanılan elden ele makas verme sahnesinin gösterimiyle, izleyenlerin negatif hisleri eşzamanlıydı. İzleyenler bilinçli zihinleriyle bu sahneyi hatırlamıyorlardı bile, ne var ki bu sahne reklamın aşil tendonu olmuş ve izleyicinin eski beynini rahatsız etmişti. Gelenek ve inançların zihinsel etkisi içgörüsü ile makas elden ele geçirilmek yerine bir masaya konularak el değiştirseydi Türk halkının reklamdaki karakterlerle bağ kurmasının muhtemel olacağı düşünülmüştür. Nöropazarlama dünyasında bu kısa gezinti bile, çok yakında nörobilimi dışlayan satış stratejilerinin demode olacağını görmeye yetti diyorsanız, yaşasın nöropazarlama ! Artık ikna olmanız için eski beyninizle konuşulduğunda bunun farkına varabilirsiniz. Sosyal hayatta etkinizi artıracak satın alma düğmelerini anlayarak güçlü mesajlar iletmenin keyfini çıkarabilirsiniz. Gerçek karar verici olan eski beyni hedef alarak tabi! Dünyanın en iyileri bunu yapıyor. Cuesta, F., Paida G. & Buele I., (2020). Influence of Olfactory and Visual Sensory Stimuli in the Perfume-Purchase Decision. International Review of Management and Marketing. 10. 63-71. 10.32479/irmm.8963. Karam, R., Haidar, M.A., Khawaja, A., & Laziki, G.A. (2017). Effectiveness of Subliminal Messages and Their Influence on People's Choices. European Scientific Journal, ESJ, 13, 262-262."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/8048-2/", "text": "Göz kapaklarımın kucaklayışından kurtulup kalkmam gerektiğini anladığımda saat sabah 7 civarıydı. İki buçuk saat sonra, içerisinde bulunmam gereken sınıfın hayali keyfimi kaçırıyor, keyfimin yerine gelmesi adına iyi şeyler düşünüp, yataktan ayrılmam gerektiğini kendime hatırlatıyordum. Bulanık görüyor olmamın geçici olduğu kabulüyle hareket etmeye başlayıp, yatağımdan ayrıldım. El yordamıyla, ayaklarımın üzerindeki kontrolümü tekrar kurarak yüzümü yıkamaya gittim. Avuçlarıma dolan suyu yüzüme her çarpışımda bir isyanı bastırıyormuş gibi hissediyor, uyumak isteyen her zerreme karşı açtığım savaşı kazanmaya daha çok yaklaşıyordum. Öyle böyle derken görüşüm netleşti, ayaklarım çevikleşip hızlandı. Sevdiğim birkaç şarkının da yardımıyla dünyadaki 8048. günümün başladığını anladım. Evet, bu dünyadaki 8048. günümdü. Çoğu insan dünyada ne kadar bulunduğunu yıl cinsinden tanımlar. Ben ise kendi yaşımı gün hesabıyla takip etmeyi daha faydalı buluyorum. Yaşanan her günün hayat yolculuğunda atılan bir adım olduğunu ve her günün teknik açıdan bir diğer günden değer açısından bir farkı olmadığını daha iyi anladım. Bunun dışında her günün tekrar edilemeyeceğini bilmek, yaşanan her günün kendine münhasır olduğunu kavramama sebep oldu. Zira 8048. günü yaşadıktan sonra bir sonraki günün tekrar 8048 olma ihtimali, hesaplama yeteneklerimizin dışında kalacak kadar düşüktür... 100 yıl yaşayan bir insanın aşağı yukarı 36 bin 525 gün yaşadığını düşünürsek yaşadığımız her bir günü, x noktasından y noktasına giden bir aracın hedefine bir kilometre yaklaşmasına benzetmek pek yanlış olmaz... Dünyada geçirilen sürenin yıl cinsinden takip edilmesinin birkaç sebebi olabilir: (1) Ölüme küsmüş insanın yıl cinsinden söylediği sayıların küçük olması, sanki dünyada az yaşadığını, daha yaşayacak çok yıllarının olduğunu düşünmesine yol açabilir. (2) Kaç gündür dünyada olduğunun sürekli hatırlatılması bazı insanların hatırlamak istemediği, yorucu etkisi olan bir bilgi olabilir. (3) Bu süre yıl ile ifade edildiğinde sayısal olarak kolay takip edilebilir olacağından devlet gibi kuruluşlar tarafından daha çok tercih edilebilir. (4) Tarih gibi soyut bir geçmiş silsilesi içerisinde kişilerin doğduğu, büyüdüğü, kısacası şekil aldığı bağlamı anlamak adına, yıl ile ifade edilen yaş bilgisi, kişilerin anlayacağı ortak bir bağlam oluşturabilir. Yaşımızı yıl bazında söylememiz, aynı zamanda dünyadaki varlığımızı bize her yıl bir (1) defa hatırlatıyor. Bir diğer deyişle yıl ile ifade şekli, bir yıl içerisinde sadece doğduğunuz günü kutlamak ve bir sonraki yıla kadar doğumunuzla veya yaşadığınız süre ile alakalı sizi rahatsız etmemek adına kurulmuş bir sisteme benziyor. Bir yıl içerisinde on iki ay, her bir ayın içinde dört hafta, her haftanın içinde de yedi gün olduğundan, en kolay anlayacağımız ve karşılaştıracağımız gün hesabı, bir zaman sonra anlamını yitiriyor; diğer kavramların arasında eriyip yok oluyor. Bir bebeğin yaşını 1 yaşında diyerek de tanımlayabilirsiniz 365 günlük de diyebilirsiniz. 1 yıl biz yetişkin insanlar için çok kısa gelse de gün bazında değerlendirildiğinde bir bebeğin 365 gün boyunca her gün gözlerini bu dünyaya ara vermeden açmış olması, yeni doğmuş bir birey için epey etkileyici. Bu konuyu sevgili Sami Kubuş'a danıştığımda, bana güzel bir karşı argüman üretti. Bu argüman sade ve mantıklıydı; yazıma eklemek istedim çünkü fikrimin adil şekilde değerlendirilmesine yardımı olacağını düşündüm. İçerisinde bulunduğumuz günlerin adeta bir televizyonun ekranında bulunan piksellere benzediğini, uzun geçmişi hatırlamaya çalıştığımızda ise bu piksellerin bir araya gelerek oluşturdukları anlam öbeğinin aklımıza geldiğini söylüyordu. Dolayısıyla her ne kadar gün bazlı hayat takibi bizim farkındalığımızı, içerisinde bulunduğumuz gün özelinde arttırsa da bir nevi hafızamızın işleyiş biçimine tersti. Zira biz her günü özel olarak hatırlayamaz, daha çok gün öbeklerinin oluşturdukları anlamları anımsarız. Bir örnek vermek gerekirse, 13 Aralık 2017 günü ne yapıyordunuz diye sorarsam, eğer o günün sizde özel bir anlamı yoksa, bana sağlıklı bir cevap vermeniz çok mümkün değil. Fakat aynı soruyu, 2019-2020 yılları arasında ne yapıyordunuz diye değiştirirsem, elinizde anlamlandırabileceğiniz daha fazla piksel bulunduğundan, Okuldaki 2. Yılımı bitiriyordum. veya Şu projeyi bitirme sürecindeydim. gibi cevaplar verme olasılığınız daha yüksek olacaktır. Karşıma çıkan bu güçlü argüman bir hayli hoşuma gitti. Bu argüman kullanılabilirliği açısından zihnimde farklı düşüncelerin oluşmasını tetikledi: Aslında bizim bu dünyada kaç gün yaşadığımızın hesabını yapmamıza, hayat akışımızı buna göre değiştirmemize gerek olmadığını; gelecekte geriye dönüp baktığımızda çözünürlüğü yüksek bir anlam görmek istiyorsak içerisinde bulunduğumuz piksellerin hakkını vererek yaşamamız gerektiğini anladım. Tüm bunlar ışığında ulaştığım sonucu şöyle özetleyebilirim: Dünyadaki kaçıncı günümüzde olduğumuzu bilmek, gelecekten baktığımızda o günün diğer günlerle birlikte net bir görüntü ortaya çıkarmasına yardımcı olabilir. Yani arada sırada Acaba bugün kaçıncı günümü yaşıyorum? diye kendimize sormamız, gelecekte ne tür bir netliğe sahip olabileceğimizin anahtarı olabilir. Varlığımı böyle hesaplamak hiç aklıma gelmemişti ve bu bana özel hissettirdi. not: Zahid Bey'in yazılarını heyecanla bekliyorum ve her yazı hoş bir yer ediniyor ruhumda."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/a-akademi-ogrencilerine-ozel-cevik-yasama-giris-webinari/", "text": "Belirsiz geleceğe hazırlanmak için insanın fabrika ayarlarına dönmekten başka çaresi yok. Bunun da yolu dönüşümden geçiyor. Yüksek belirsizlik içeren bir dünyada istediğiniz özelliklere sahip bir kişi haline gelmeniz için kendinizi, ortamınızı ve yöntemlerinizi tanıyıp onları istediğiniz yönde geliştirebilmeniz gerekli. Çevik Yaşama Giriş eğitimi sizi bu amaçla kullanabileceğiniz bir teknikler bütünü ile tanıştıracak ve size yaşamınızı değiştirmenin anahtarını sunacak. Farkındalık kazanmak değişimin ilk adımı. Ancak değişim fark etmekten ibaret değil. Yaşamımızdan keyif almak, tatminli bir ömür sürmek için farkındalık oluşturmak kadar farkındalıklarımız doğrultusunda kendimizi ve ortamımızı dönüştürebilmek de gerekiyor. Çevik yaşam, pratik, uygulanabilir tekniklerle size kendinizi, ortamınızı ve kullandığınız yöntemleri tanıtıyor. Bunu yapmak için de an'a, haftanıza odaklanmanızı sağlıyor. Haftanıza sokamadığınız şeyi yaşamanıza sokamazsınız. Ama haftanıza alabildiğiniz şey yaşamınızda da gelişmeye başlar. 26 Şubat'ta 5. Dönemine başlayacağımız Çevik Yaşama Giriş A-Kademi eğitimimizden hemen önce A-Akademi öğrencilerine özel ücretsiz Çevik Yaşam dünyasına giriş webinarı 21 Şubat Pazartesi Günü gerçekleşecek. A-AKademi öğrencisiyseniz e-posta hesabınızı kontrol etmeyi unutmayın!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/acikbeyin-oditoryum/", "text": "AçıkBeyin mezunları Oditoryum'da birbirinden değerli konuşmacı ve fikirlerle buluşuyor. AçıkBeyin Oditoryum, AçıkBeyin okullarından mezun tüm katılımcılarımız için düzenlediğimiz ücretsiz bir iç eğitim programıdır. Bu programa gönüllü olarak katkı veren konuşmacılarımız, her ay farklı ve benzersiz konu başlıkları ile AçıkBeyin'lilere özel bir paylaşım için Oditoryum'da bizlerle buluşacaklar. Farklı fikirlerin, yeni yöntemlerin, çarpıcı bilgi ve bakış açılarının sınırsız olarak paylaşılacağı AçıkBeyin Oditoryum, yeni dünyanın yeni erişkin eğitim modeli olan AçıkBeyin A-Kademi okullarının tamamlayıcı bir parçası olarak tasarlandı. Derin konulara, konuların uzmanlarının rehberliğinde birlikte dalacağımız AçıkBeyin Oditoryum, tüm AçıkBeyin'liler için Kasım 2023'te başlıyor. Mimarlık sadece yapısal maddi kurguları değil, aynı zamanda entelektüel yapısal boyutları da temsil eden bir yöntem olarak düşünülebilir. Zihnimizdeki bu mimarlığın sürekliliği, üslubu, oluşum süreçleri ve maddeleşmesi, aslında her zaman varoluşumuzun bir parçası ve devamıdır. Mimari Meditasyonlar, mimari mantığı üzerinden zihnimizin ve hayatımızın mimarisine dair derinlikli düşünme fırsatları öneren bir buluşma. Bilinç evrimimizde yeni yollar keşfetme temel amacından yola çıkarak tüm AçıkBeyin'lileri bu benzersiz buluşmaya bekliyoruz. 1958 doğumlu Herischi, ADMİU Dekoratif Tatbiki Sanatlar Fakültesi mezunudur. Master programını 1981 yılında Uluslararası Diploma Projeleri yarışmasında derece alarak tamamlamıştır. Uzun yıllar Devlet Sanatçısı Ressam B. Mirzazade'nin özel öğrencisi olarak çalışmalarına devam etmiştir. 1983 1988 yılları arasında proje başkanlıkları ve danışmanlıklar yapan Herischi, 1988 yılında Frankfurt Main ve Hamburg'da; Resim, Tasarım ve Fotoğraf çalışmaları yapmıştır. Yurtiçi ve yurtdışında birçok kişisel sergi açan ve 1995 yılında merkezi Stuttgart'da olan Almanya Tasarımcılar Birliğine seçilen sanatçı bu çalışmalarının yanı sıra müzayede danışmanlığı görevlerini de üstlenmiştir. Bugüne kadar canlı performans resim gösterilerinin yanı sıra, birçok çok uluslu çalıştay ve konferanslar düzenlemiştir. Herischi aynı zamanda UPSD üyesidir. Sanatçı, 1992-2015 yılları arasında Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Fakültesi ile Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Merhaba 🙂 etkinlik günü sayfadaki zoom butonları aktif olacaktır. Etkinliğe oradan katılabilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/acilara-tutunmak/", "text": "Fiziksel olarak hissedilen acı duygusu, bedenin zarar gördüğüne dair bir uyarıdır. Eğer bu uyarı gelmezse bedenimizin hasarlandığını anlayamayız ve bir uzvumuzun işlevsiz hale gelmesi söz konusu olabilir. Mesela elimiz yandığında acı duymazsak ateş elimizi yakıp kül edebilir ve elsiz kalabiliriz. Bu nedenle acı insan bedeni için bir koruma kalkanıdır. Psikolojik acı mekanizması da insanın ruhsal bütünlüğüne zarar veren etkenleri fark etmemiz için gereklidir. Mesela bir ilişki bize acı veriyorsa, bu durum o ilişkiden kurtulmamız gerektiğine dair bir uyarıdır. Eğer bunu yapmazsak yaşayacağımız stres nedeniyle beden sağlığımızı da yitirebiliriz. Eğer acı bu kadar iyi bir şey ise, ondan kaçmanın anlamı ne? diye sorabilirsiniz. Şunu belirtmeliyim ki iyi olan acının kendisi değil, bizi olası zararlara karşı uyararak zarar görmekten koruması. Dolayısıyla acı duymamız durumunda, onu bitirecek şekilde davranmak en sağlıklı olan tavır. Fakat acılı olmanın getirdiği bir rahatlık da yok değil. Mağdur olmak, aşina olunan konfor alanında tembellik edebilmenin bir bahanesi olarak çok işe yarayabiliyor. Bu nedenle bazılarımız acılara tutunmayı seçiyor. Bu onların kararı, saygı duymak gerekir; fakat eğer kendimize saygı duyuyorsak bu tarz insanlardan uzak durmak en iyisi. Pek çoğumuz içten içe acının insana iyi geldiğine inanıyoruz. Acının eşsiz bir öğretmen olduğuna, sahip olduklarımızın değerini artırdığına ve hatta acıyla elde edilmeyen şeylerin çok da kıymetli olmadığına inanıyoruz. Oysa durum bu kabullerimizdeki gibi olmak zorunda değil. Öğrenmek için, değerli olmak için ya da kıymet bilmek için yolumuzun acıdan geçmesi gerekmiyor. Aslında bakarsanız sözünü ettiğim tüm bu kabuller insanlığın acıyla baş edebilmek için zaman içinde ürettiği anlatılar, uydurduğu inançlar. Ne demiş Eckhart Tolle: Acı, acının gerekli olmadığını anlayana kadar gereklidir. Hayatta kalmak için acı hissetmeye ihtiyacımız var fakat acılara tutunmamız gerekmiyor. Hatta dertleri derya yapmak, kendimize acımak ve mağdur edebiyatı ile enerjimizi tüketmek ihtiyacımız olan son şey. Hayatta acı da var tatlı da ekşi de umami de, hepsinin tadı ayrı. Fakat kendimiz için bir iyilik yapalım, biraz canımıza acıyalım da acılara tutunarak canımızı acıtmayalım. Acılara tutunarak canımızı acıtmama özgürlüğü yerine acıya tutunmak daha kolay geliyor. Acıya tutunmak sorumluluk almaktan daha iyi geliyor çoğu zaman. Ve daha fazlası sanırım hocam. Acılara tutunan nesillerin, acıları hissetmesin diye hissizlestirdigi sonraki nesillerin, acının kacinilmasi gereken bir şey olduğunu öğrettiği daha sonraki nesillerin, acı olmayanın ne olduğunu arayan daha da sonraki nesillerin, aradığını bulamayip acı çeken ama çektiğinin ne olduğunu anlamaya calismaktan bitap düşmüş nesillerin hikayesini de yazabilirsiniz belki.."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/aclik-yemegi-nasil-daha-lezzetli-hale-getirir/", "text": "Yemek yerken ne kadar açsak, aldığımız lezzet o kadar artıyor! Çünkü beyinlerimizdeki devreler, açlık durumunda lezzetli besinlere olan duyarlılığı artırırken, nahoş tatlara karşı hassasiyetimizi de azaltıyor. Eskilerin güzel bir deyişi vardı: Yemeğini bal et de ye. Bu veciz ve derin uyarı, yemek yemenin özel şartlarına vurgu yapar: Hak edilmeden yahut yeterince acıkmadan tüketilen gıdaların faydadan çok zarar vereceğine dair bilgece bir hatırlatmadır. Gerçekten de acıktığımızda neredeyse tüm yediklerimiz bize daha güzel gelir. Japonya'daki Ulusal Fizyolojik Bilimler Enstitüsü'nün yeni bulgularına göre, midelerimiz guruldadığında yemeğin tadı daha lezzetli olmakla kalmıyor, aynı zamanda acı yiyecekleri yemek daha az zorlaşıyor. Bu harika etkinin sorumlusu ise beynimizin tam ortasında bulunan hipotalamustaki özel sinir devreleri. Atalarımızın tabiatta hayatta kalmasını sağlayan temel ayarlarımıza genel olarak baktığımızda, neden genellikle tatlı yiyecekleri tercih ettiğimiz aslında çok açıktır. Tatlı ve aromalı yiyecekler, yüksek enerji-kalori varlığını işaret ederler ve acı-ekşi gibi tatlar ise genellikle bozulmuş gıdaların da işaretleri olabileceği için bu tip tatlardan uzak durmaya dair doğal bir eğilimimiz vardır. Ancak bu tercihlerimiz sabit değildir ve açlık seviyesinden belirgin oranlarda etkilenirler. Nature Communications'da yayınlanan yeni bir çalışmada, açlık durumunda bırakılan farelerin tatlı yiyecekleri daha fazla tercih ettiğini ve hoş olmayan tatlara karşı da duyarlılıklarının azaldığını gösterdiler. Araştırma ekibi, açlık durumları sırasında beslenme davranışını tetiklemek için aktive olduğu bilinen Agouti-ilişkili-peptit adlı proteini üreten sinir hücrelerine odaklandıklarında, tat tercihlerinde açlığa bağlı değişikliklerin altında yatan iki farklı sinirsel yolu keşfettiler. AgRP üreten sinir hücreleri, iştahın düzenlenmesinde hayati rol oynayan hipotalamusta bulunur. Araştırmacılar, kemogenetik ve optogenetik gibi özel yöntemlerle bu sinir yollarını özel olarak uyarıp, davranış üzerindeki etkilerini gözlemleyebiliyorlar. Bu yöntemler sinirsel faaliyetleri çok hassas bir şekilde etkileyip yönlendirebilmemize imkan sağlarlar. Optogenetik, hücrelere ışık ışınları ile aktive edilebilecek proteinler yerleştirilmesine, kemogenetik yöntemler ise hücrelere yerleştirilen özel kimyasal alıcılar yoluyla, çeşitli kimyasallar kullanarak hücrelerin faaliyetlerinin yönetilebilmesini mümkün kılar. Bu yöntemlerin kullanıldığı incelikli çalışmalar sonucunda AgRP üreten hipotalamus sinir hücrelerinin faaliyete geçmesinin iki farklı yoldan farelerin tat tercihlerini yönettiği anlaşıldı. Bunlardan ilki lateral septum denen bir bölgeye çıkan ve glutamat adlı sinir ileti maddesini kullanan sinir lifleriydi. Bu lifler tatlı besinlere olan hassasiyeti artırmaktan sorumlu kısmı oluştuyordu. Diğer yol ise yine bir başka komşu beyin bölgesi olan lateral habenulaya giden hatlardı ve bunlar da acı tatlara karşı hassasiyeti azaltıp hayvanların acı besinleri de tercih etmesini kolaylaştırıyordu. Bu ilginç ve incelikli çalışmanın tek sonucu elbette ki acıktığımızda yemeklerin neden daha lezzetli geldiğini anlamaktan ibaret değil. Sonraki adımlarda bu hipotalamus sinir yollarının şeker hastalıkları ve şişmanlık gibi patolojik durumlarda değişip değişmediğini araştırmak en önemli aşamaları oluşturacak. Zira obezite durumlarında insanların tatlı gıdalara karşı isteklerinin ileri düzeyde arttığını biliyoruz ve eğer bu durum bu sinir yolları ile ilgili ise, bu tip durumların tedavisinde bu sinir yollarının fizyolojisini bilmek büyük avantajlar sağlayabilecek. Tabii modern dünyada büyük bir sorun haline gelen bu tip rahatsızlıkların doğrudan tedavisi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu kesin. O zamana kadar, en azından bu tip durumların riskini en aza indirmek için yemeğimizi bal edip de yemeyi bir yaşam biçimi olarak yerleştirmeyi düşünebiliriz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ah-haluk-abi-ask-olsun/", "text": "Barış Manço kendi döneminin çocuklarının sevgilisiydi. Adam Olacak Çocuk programıyla 1988-1998 yılları arasında çocukların gönlüne taht kurmuştu. Şimdiki zamanın kahramanı ise Haluk Abi; ama o program yapmıyor, iyilik yapıyor. Haluk Levent benim ve benim gibi rock sever akranlarımın ilk gençlik yıllarında (yaklaşık 25 sene önce) bir akım olarak Anadolu Rock müziğini devam ettiren isimlerden biriydi. Onun tüm şarkılarını ezbere bilir, konserlerinde kendimizden geçerdik. Aradan yıllar geçti ve Haluk Levent'in başka bir yönü ortaya çıktı. Onun bu yönü müzisyenliğinin bile önüne geçerek yalnızca rock sever çocukların ya da gençlerin değil, duyarlı pek çok insanın sevgilisi olmasını sağladı: Hayırseverliği. Yaklaşık bir yıl kadar önce televizyonda Haluk Abi'nin bir konserine denk geldim ve tabii evin salonunda coştum da coştum. Sonra da eşime, bana 40. yaş günü hediyesi olarak Haluk Abi'yle bir sahne ayarlamasını söyledim. İşte o zaman öğrendim ki Ahbap diye bir yardım derneği varmış ve Haluk Abi bu oluşuma destek veren kişilerle zaten sahne alıyormuş, onların kendisiyle ilgili isteklerini yerine getiriyormuş, hatta hayırseverlere kahvaltı bile hazırlıyormuş! Günaydın! ya da Uyan da balığa gidelim diyebilirsiniz, ama hayatında ilk kez Açıkbeyin'de yazmaya başladıktan sonra bir sosyal medya hesabı açan biri olarak gündemin çok cahiliyim ve bu cehaletim beni Haluk Abi'nin yaptığı güzel işleri bilmekten mahrum etmiş. Geç olsun güç olmasın diyelim. Ahbap'tan haberim olmasa da daha 1990'larda Haluk Abi'nin ekolojik konularla ilgili duyarlılığından haberdardım. Bergama'daki siyanürle altın arama faaliyetlerine, Akkuyu'da nükleer güç santrali kurulması planlarına karşı sesli tepki gösteren kaç sanatçımız vardı? Ben bilmiyorum ama Haluk Abi'nin bunlara tepkisini çok net hatırlıyorum. Sanatın işlevi tartışıladursun ben burada sanatçının halk için işlevinden bahsetmek istiyorum. Sanat üreten insanların ilk görevi şüphesiz o sanattan hoşlanan kişilere sanatsal bir zevk yaşatmak. Bu görevi, üretimi piyasada tutan her sanatçı yerine getiriyor zaten. Fakat sanatçının sanatsal zevk vermenin ötesinde bir işlevi daha var: Hayranlarına örnek olmak. Bu yük bir yandan da çok büyük bir güç. Kitleleri harekete geçirme ya da toplumsal bir duyarlılık oluşturma adına kullanılabilecek bir potansiyel şöhret. Bence Haluk Abi sanatçılığından gelen şöhreti iyi yönde kullanan çok güzel bir örnek. Hatta diğer sanatçılar için de son derece iyi bir model. Haluk Levent 2020 yılında Türkiye'nin en güvenilir insanı seçildi ve buna tepki gösterdi. Ben kendime güvenmezken siz bana nasıl bu kadar güvenirsiniz anlamında sitemvari bir tepki bile verdi. Uzun süre de Twitter'da sabit tweet olarak Kendimden başka kimsenin kahramanı değilim! cümlesi kaldı. Her ne kadar çok güzel işler yaparak insanların güvenini kazansa da, Haluk Levent de bir insan ve eminim her insan gibi pek çok kusuru var. Kendisi bunların farkında olduğu ve kendini bildiği için, kahramanlık payesini reddediyor. Çünkü sanırım o da biliyor ki şöhret insanı bozabilen bir şey, bu nedenle kendisine yönelik abartılı ifadeleri kerih görüyor. Hem zaten Haluk Abi'nin toplumsal ve ekolojik duyarlılığı çok da kutsanması gereken hasletler değil, zaten sanatçıda olması gereken özellikler. Sanat -tıpkı bilim ve felsefe gibi- yüksek bir insani faaliyet olduğu için sanatla uğraşan kişilerin uğraşmayanlara göre daha akil olması beklenir. Hele hele sanat ince bir zevk gerektirdiği için duyarlı insanların işidir ve sanatçı, sanatla uğraşmasını mümkün kılan özelliğinin doğal bir sonucu olarak gördüğü, duyduğu, algıladığı acılar, haksızlıklar, kötülükler karşısında duyarsız kalamaz. Yani sanatçı duyarlılığında şaşılacak bir durum yok, asıl garipsememiz gereken sanatçıların duyarsız olması."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/akilli-telefonunu-birak-donerse-senindir/", "text": "Dostlarımızla buluştuğumuzda dahi telefonlar elimizden düşmüyor, akıp giden anın kıymetini yaşamak yerine, sosyal medyadan gelen anlık bildirimlerin tutsağı oluyoruz. Dopaminlerimiz, Müslüm Gürses'in Bir kadeh daha ver şarkısındaki yalvarışı gibi yalvarıyor: Daha çok beğeni istiyorum, daha çok dopamin ver bana! Çin'de internet ve oyun bağımlılığını tedavi etmek için açılan merkezlerin haberini ilk duyduğumda, bir benzer versiyonunu yakında yaşayacağımızdan emindim. Üstelik bu tsunami dalgası hepimizi vuracaktı. Dopamin reseptörleri bağımlı olduğumuz o şey her ne ise ona uyum sağlar. Bir süre sonra, bağımlılık arttıkça reseptörlerin sayısı gitgide düşmeye başlar. Reseptörleri o maddeyle daha çok uyarmak ve yeniden normal hissetmek için o şeye yeniden ve daha fazla ihtiyaç duyarız. Tolerans böyle gelişir. Sigara, alkol, uyuşturucu, kumar... Bu kadar mı? İnternet ve akıllı telefonlar da bu bağımlılıklara eklendi. Artık kitapların bile PDF formatında, dijital bir ekran üzerinden okunduğu 21. yüzyılda, bu dijital diktatörlüğün varacağı noktayı tahayyül etmek çok zor. Bazı büyük teknoloji devleri, ceplerimizdeki bu minik canavarlara lidar sensör özellikleri getirerek, cep telefonu ekranından 3 boyutlu bir gerçeği odalarımıza taşımaya başladılar. Bir dinozoru muhayyilenizde canlandırmanıza artık gerek yok. Lidar sensör marifetiyle, milyonlarca yıl önce yaşamış T-Rex, salonunuzun ortasında size pençelerini gösterebilecek! Bilgisayar icat edildiğinde oda büyüklüğündeydi ve IBM firmasının yöneticileri, İnsanların bu aleti alması için hiçbir sebep yok diyordu. Kendileri bugün hayatta olsaydı, herhalde utançlarından başlarını akıllı telefonlarına doğru eğerlerdi. Peki akıllı telefonlar hep mi günahkar? Vurun abalıya deyip her suçu şeytana atan püritenler gibi taşlayacak mıyız zavallı aygıtlarımızı? İlk taşı günahsız olanımız atacaksa neden olmasın? Doğru zamanlanmış bir sosyal medya kullanımıyla, gün içinde ekrana bakılan süreyi, iş ve gereklilik haricinde minimum seviyeye indirerek, faydasız ilimden sakınarak ve bizi ilgilendirmeyen haber çöplüğüne itibar etmeyerek elimizin altındaki bu çok bilmiş arkadaşları hayatımızın pratik neferleri haline getirebiliriz. Nasıl mı? Hemen bir örnek vereyim: bu hafta bilgisayarım arızalandığı için okumakta olduğunuz bu yazıyı akıllı telefonumdan yazıyorum. AçıkBeyin'de bir akıllı telefonla yazılmış ilk yazım da böylece tarihe geçmiş oluyor. Nasılsa çoğunuz da bu yazıyı, akıllı telefonlarından okuyacak. O halde akıllı telefonları, beyni çıfıt çarşısına döndüren sözde haber kaynaklarına iman ederek değil, yalnızca doğru bilgi, yerinde iletişim ve insani gerçeklerimizi unutmadan kullanarak, beynimize en şahane kıyaklardan birini geçmiş olacağız. O bunu hak ediyor! Yoksa, James Cameron'ın 1992 yapımı Terminator: Judgement Day filminde olduğu gibi gün gelir cebimizdeki bu cihazlarla savaşmak zorunda kalabiliriz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/aklin-susu-dil-dilin-susu-sozdur-yusuf-has-hacib/", "text": "Aslında yaptığımız her işin, attığımız her adımın düşünülerek ve özenle can bulması gerektiğine inanıyorum. Hatta birkaç adım sonrası da düşünülerek. Satranç oynamak gibi... Matematik tam da kalbinde saklı... Ben bunu yazarsam, bunu söylersem sonucu ne olacak? diye sorarak... Bu sorumluluğu atlayarak sonuçları düşünmeden eyleme geçtiğimizde, dönüp yıkılan dökülenleri toplayan oluyoruz. Yalınlık tam da burada devreye giriyor. Karmaşık uzun cümleler kurmadan, dolaylı anlatımdan, Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla tarzı söylemlerden uzak durarak yakalanıyor sadelik. Samimiyet, söylenen, yazılan ve aktarılan içeriğin diğer özü bence. Ve her birimiz bundan son derece sorumluyuz. İşe ilk başladığım yıllarda yazılı olmayan kurallar/değerler içerisinde yer alırdı laubalilik ile samimiyet arasındaki ince çizgiye dikkat et kızım cümlesini duymuştum. Ne çarpıcı değil mi? O kültürde yaşadığım, evrildiğim için o kadar şanslıyım ki! Saygının sadece sözde değil, yazdığın mektupta, davranışta, duruşta var olduğunu görmek. Üstelik bunu özümsemiş, sahiplenmiş rehberleri görmek, birlikte çalışmak ve örnek almak... İnanın muhteşemdi. Ben samimiyetin önyargısız, had veya başka bir deyişle sınırların bilindiği, yapıcı ve birleştirici bir iletişim unsuru olduğuna inanıyorum ama en önemlisi özen. Özenli iseniz samimisinizdir benim için. Çünkü aktaracağınız, anlatacağınız veya kurumsal versiyonu ile vereceğiniz geri bildirim samimi ise, kesin davranış değişikliğine sebep oluyor ve eyleme dönüyor . Samimiyet/özen içinde şefkat ve cömertlik barındırıyor çünkü. Ve en önemlisi birkaç adım ötesini düşünerek eyleme geçmek gerektiğini hatırlatıyor. Gerek sözde gerek yazıda zarif ve özenli olmaya çok özen gösteriyorum. Çünkü okuyan ve dinleyen kişi ve kişiler de en az benim kadar bu özeni ve zarafeti hak ediyor. Dört Anlaşma kitabının ilk anlaşmasında Kullandığın Sözcükleri Özenle Seç yazar. Sonra şöyle devam eder, Söz, insan olarak sahip olduğumuz en güçlü araçtır; söz büyü aracıdır. İki yanı keskin kılıç gibi, sözünüz en güzel rüyayı da yaratabilir; etrafınızdaki her şeyi yok da edebilir. Tasavvufta ise Sözcükler sendeyken senin esirin, dışa aktarıldığında ise sen onun esirisin denir. Kelimeleri özenle seçmek, doğru ifade ile anlatmak çok basit görünse de inanın çok emek istiyor, tecrübeyle sabittir. Kendi yazılarımı yayınlamaya karar verdiğimde benim önümdeki ben durmadan şunu söylüyordu. Bunca yazar, bunca bilim insanı, kişisel gelişimci, doktor, edebiyatçı zaten yazdılar! Yeni ne söyleyeceksin ki? Söylenmesi, anlatılması gereken her şey zaten anlatılmadı mı? Hem sen onlardan farklı ne yazacaksın ki? Ya mükemmel olmazsa? Mükemmellik de neyse... Sonra o yazar, bilim insanı, iş insanı ve masal anlatıcılarını dinlerken, okurken veya izlerken farkettim ki: Onlar da benim yaşadıklarıma benzer deneyimler edinmişler ve aktarıyorlar. Her biri birbirinden farklı onlarca deneyim. Paylaşılmasından daha güzel ne olabilirdi? Hem paylaşmak da bir sorumluluk değil mi? Sonra yapabileceğinin en iyisini yap ve paylaş dedim kendime. Ne de iyi yapmışım. Çeşitlilik canlılığın devamı için tek gerçek ise çeşitliliğe katkı yapmanın keyfi de paha biçilmez. İtiraf ediyorum o zamanlar bu bilgelik/farkındalık ile hareket etmedim ama içerilerde bir yerde var olduğunu görüyorum bugün. Kim bilir, belki de kişisel menkıbemi gerçekleştirme isteği en itici güç olmuştur. Anlatımlarımda ve yazılarımda sorulara çokça yer veriyorum. Çünkü ancak o sorular bizleri cevap aramaya, cevabından korktuğumuz sorular sormaya, duymak istemediğimiz gerçekleri görmeye, ... ve doğal olarak düşünmeye zorluyor. Çok kalabalık, uzun cümleler yerine sorularla hem ahkam kesmiyor, hem akıl vermiyor, hem de bilmişlik taslamıyor insan. Sadece düşünme eylemine sevk ediyor. Düşünmek de beraberinde davranışsal bir dönüşüme evriliyor çoğunlukla. Dönüşüm ise o cesur adımı atmakla oluyor . Anlaşmanın dördüncüsü olan Daima yapabildiğinin en iyisini yap başlığı benim mükemmellik tanımıma bambaşka bir boyut kattı. Beni gerçekten eyleme geçiren, çok zorlayan, dönüşürken de en çok canımı acıtan başlık olduğunu itiraf etmeliyim. Uygulama kişiyi ustalaştırır diyor, tekrar ve eylem fark yaratır diye ekliyordu. Beni alıkoyanın eyleme geçme cesareti olduğunu fark ettiğimde artık buna bir son verip yazdıklarımı yayınlamaya başladım. Hiç kimseye olmasa bile kendime sorumluydum. Bir deniz yıldızı ise dokunulacak olan, neden bir deniz yıldızına ilham olmayayım ki? Neden kendime karşı olan sorumluluğumu yerinde getirmeyeyim ki? Hiç kimse okumasa bile, üretmenin, bilginin peşinden giden ve o bilgiyi yaşananlarla harmanlayıp başka bir bakış açısı ile yazan olmayı seçtim ve bunun muhteşem bir duygu olduğunu yeniden fark ettim. Yusuf Has Hacib'in Aklın süsü dil, dilin süsü sözdür. Kişinin süsü yüz, yüzün süsü gözdür dizeleri ile bitireyim. Üzerinde günlerce düşündüğümü hatırlıyorum. O kadar yalın bir anlatımdı ki bence anlatım sorumluluğunun benim için en güzel, en anlamlı örneklerinden biriydi. Harika bir yazı olmuş. Kalemine, yüreğine sağlık. Adeta benim aklımdakileri dökmüşsün kağıda. Zaman zaman bu bakış açısı ile yetiştirilmiş ya da kendini geliştirmiş kişilerin toplum içinde yalnızlaştığına ve iletişim çemberini bilinçli olarak daralttığına şahit oluyorum. Hatta daha da ileri gidersem sosyal medyada bu davranış şeklini destekleyen paylaşımların azımsanamayacak beğeni aldığını görüyorum. Artık ümidimizi mi kestik diye düşünmeden de edemiyorum açıkçası üzülerek. Sadelik konusu ise ayrı ve çok önemli bir kulvar bence. Özellikle aydınlanmanın önemli kaldıraçlarından biri olan felsefenin amacına ulaşabilmesi için en azından giriş aşamasında olmazsa olmazlardan."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/algi-uzerine-bir-deneme/", "text": "Acılar, yalnızlık ve bitimsiz arayıştan başka neyimiz var ki? Hangi dala tutunmaya çalışsak, yolumuz aç gözlü yırtıcılarla dolu ormanların karanlığına varır. Ne kadar didinirsek didinelim, tüm çabamız sonu başından belli olanı geciktirmekten ibaret kalır. Çaresizliğin tesiri kalıcı izler bırakır. Oysa hangi kitabı açsak yaraların iyileşeceğini ve zamanın geçici halleri yel misali süpürüp götüreceğini anlatır. Her şey rüya içindeki bir rüya,(2) diyor Poe. Tıpkı Borges ya da Philip K. Dick'in rüyalarında gerçeklik mefhumunu yitirenler gibi. Efsunlu kelimelerle bezenen esrik akıl, kendine gerçeklik düzleminde yeniden bakar; dünya aynalar arasında salınıp düşleri kavrar. Önce zihnin mahzenlerine açılan kapıları gıcırdatarak içeri girer. Ardından karanlıkta korkuluğu elleriyle yoklayarak merdiveni iner. Hissettikleri müphem varlığın yansıması düşünceleri doğurur; muayyen yankılar ilerlediğinin ispatı olarak duyulur. Zihnin karanlığı pamuk ipliklere bağlı muvazenede asılı; bilincin sığınağında ışığın aldatıcılığıyla baş başa kalır. Devinimden yoksun ve kirlenmeye muhtaç, kendi boşluğunu bir batağa çevirir ve mutlak saydığı ne varsa kurban eder. İşte tam bu noktada, gerçekle hayalin sınırlarını belirleyen ince çizgiyi gözden kaçırmamalı, Sokrates'e öykünen bir tavırla kendini bilmeli. İnsanın ölçütü insandır, der Protagoras. Tüm edebi anlatıların ortaya çıkışı bu arayışı anlatma temayülüne dayanır, anlatarak varlığına değer katma amacı güder. Homo Narrans'ın dünyasına hoş geldiniz! İsmail Gezgin, Homo Narrans adlı eserinde anlatı geleneğini tüm teferruatıyla ele alır. Örneğin mitsel metinlere bakıldığında tanrıların hükmüne odaklanıldığı görülür. Onların kudreti ve göz kamaştıran görkemi dilden dile dolaşır. Aciz kullarsa yalnızca anlatıları taşımaktadırlar; yaşamak başkalarının, üstün olanların işidir. Ancak hümanizma ruhunun doğuşuyla işler değişir. Hakimiyet insanlığa geçince yaratıcı gücün hükmüyle tanrısal metinlerin gösterişi yerini alelade insanın açmazında şekillenen metinlere bırakır. Muhakeme edebilen birey, düşüncelerini ifade edebilir hale gelince de zaten tarihin seyri değişir. Kendine bakmayı öğrenir; böylece denge merkezinin değişmesi algının başkalaşmasına yol açar. İnsanlığın doğayı anlamlandırma süreci hikaye anlatıcılığı paralelinde yine benzeri farklılıklarla tezahür eder. Yaraları ve acılarıyla tanımlanan nakıs benliğinin ölçütünü şaşmaz sansa da, algının yanılgıları belirginleştiğinde kör karanlığa atılır, çırpınır ve kendinden koparak boğulur. Zira birey yaşamında asla tek başına değildir, varlığı atalarının ayak izleriyle mühürlenmiştir. Her adımı aşmak istediklerinin gölgesindedir, kaçmak istese de kifayetsiz. Dolayısıyla aklın önderliği, noksanları gidermeye yetmeyecek; birey toplumu, toplum da bireyi var edecektir. Mutlak hakikat yanılsaması cehaletimizi erdem sanmamıza neden olur. Ne kadar yol alırsak alalım, öğrenme süreci devam ettiği müddetçe, yani mütemadiyen cahil kalacağız. Bilme isteğiyle yanıp kavrulan ve kendine doğru derinleşen duvarlarının kıvrımlarını yalnızca hakkaniyetli bir özveriyle sarabiliriz. Gerçek bir düştür ve her düş gibi inananın sözleriyle şekillenir. Önce düş ve ardından gerçeğin ta kendisi olur. Hassaten bilme arzusu, mide gibi torbayı doldurarak giderilecek, tokluk haliyle ötelenecek geçici bir yoksunluktan ibaret değildir. Beynin kıvrımları inceldikçe daha fazla açılır; iştahı ölçüsünde yontulan her köşesine göz alıcı detaylar bahşetme şevki durmadan harlanır. Aklın belki de yegane köleliği halihazırda asla tükenmeyecek bu lanetli eylemdir. Katiyen doyuramayız! Nietzsche'nin tanrısını öldüren insanlık kendi suretinde tanrılar yerine bizatihi benliğini yerleştirerek süreci belirli bir noktaya oturtur. Böylece içsel bir rahatlama sağlar. Halbuki tanrının varlığı ya da yokluğu mevzuundan öte yegane amacı; inanma ihtiyacı içinde sırtını bir mutlağa yaslamak ve varlığına atfettiği kıymeti pekiştirmektir. Kendine baktığı aynanın subjektif akislerine bilinçli bir aldanma içinde göz atarak yargıya varır. Çünkü, hükmeden odur akla ve maddeye; şekil veren evrenin her zerresine. Fakat arzularla hislerin aklına oynadığı oyunları bir an dahi fark etse, kapıldığı kibrin tesirinden korkarak kaçacak, deliliğin perde arkasına saklacaktır. Sanma ki delilik kolaydır, böylesi maharet ister! Ne kadar inkar etsek de, İnsanın ölçütü insandır, sözünü benliğimize yamamak gayretimiz aşikar. Yine de başkası bize ayna olsa dahi bunu görecek olan kim? Her bakış bir başkasının yanılgısı mı yoksa? İşte deliliği çetin kılan husus budur. Varoluşun basitliği kimseyi korkutmamalı. Çoşkun bir nehirde süzülen çakıl taşı misali sürüklendiğini ve zamanı geldiğinde dalgaların arasında yitip gideceğini unutmamalı. Hakikatin tesiri budur; özgür kılar ama asla mutluluk vadetmez. Bundan dolayı kendisiyle uğraşanın kendisinden başka derdi, tasası kalmaz derler; empati ve anlayışsa arzumuz, kendimizden özge olana da alaka göstermeli, Sisifos'la ortak yazgımızı kendi ellerimizle şekillendirmeliyiz. İşte benim hikayemin düğüm noktası da tüm bunları düşündükten, yaşamda karşılığını bulduktan ve mahzenimde zehrimi akıtacak gedikler, tüneller açtıktan sonra atıldı. Algılarımın yanılgılarımı tetiklediğini ve duyumsadığım acıyla boğulduğumu anladım. İdrakim ölçüsünde tanıdığım dünyanın hayallerle puslanan bir manzara olduğunu, asıl görmem gerekenin puslu camın ardında saklandığına kanaat getirip en başa döndüm. İşte buradayım! Herkes kadar acı çekiyor, gözyaşlarıyla tazeleniyor ve biliyorum: Varlığım geçici bir düş, sevgi dolu tebessümlerle hiçliğe karışacak; acılarla serpilen muazzep ruhumsa hakikatini bir tanrı edasıyla yeni baştan yaratacak. (1) Huxley, Aldous, Algı Kapıları, Çev. Mehmet Fehmi İmre, İmge Kitabevi, Aralık 2003, s. 5. (2) Poe, Edgar Allan, Bütün Şiirler Annabel Lee, Çev. Erdoğan Alkan, Varlık Yayınları, Nisan 2012."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/alzheimer-bolum-1/", "text": "Zahide, terasın kısa kenarlarından birinde duran az sayıda ama görkemli saksıların karşısında kalakaldı. Hangisine ne zaman su vermişti? Yaşlı bedeni başka pek çok insana göre ona çok daha iyi bir dosttu. Her işini kendi görebiliyordu. Nazenin bile ondan genç olduğu halde namazlarını zaman zaman oturarak kılıyordu. Zahide ise şimdiye kadar bir kez bile yapmamıştı bunu. Özel halleri dışında tutmadığı ya da zorlandığı tek bir oruç bile olmamıştı. Gelen giden yoktu. Yine mutfakta işlere dalmıştı anlaşılan. Kendisi terasta oyalanmaktan hoşlanıyordu, Nazenin ise çoğu zaman alt katta, mutfakta olurdu. Bu önü tamamen açık teras ne kadar güzeldi. Yan tarafların kapalı olması sayesinde terastayken onu görebilecek kimse de yoktu. Yine de başka insanların görme ihtimalini düşününce eli örtüsüne gitti, otomatik hareketlerle düzeltti, saçının tellerinden dışarı çıkan var mı diye kontrol etti. Nazenin'e söylenecek gibi oldu ama tuttu kendini. Söylenmek iyi değildi. İnsanlara güzel sözler etmek gerekirdi. Ne kadar duyarsız ya da kötü niyetli bile olsalar, onlara güzel konuşmalıydınız. Tabii günah işlemeleri durumu haricinde. Nazenin'in mutfakta özenle işini yapmasında ne günah olabilirdi ki? İşini hassasiyetle ve keyifle yapıyor diye bunca yıllık sadık hizmetlisine kötü laf edecek değildi. Kadıncağızın bir günahını bile görmüşlüğü yoktu. Şu günahkar dünyada böyle bir yol arkadaşı bulmuşken üzmek olmazdı. Sakin ama sağlam adımlarla terastan içeriye yöneldi. Merdivenlere yürürken alışık baş hareketleriyle duvarlardaki levhaları kontrol etti. Hepsi düzgünce yerindeydi. Yarı yolda durdu, terasın kapısını kapatmayı unutmuş muydu? Dönüp kontrol etti, kapatmıştı. Yeniden aşağıya yöneldi. İnmeye devam etti Zahide. Kaşları hafif çatılmıştı. Nazenin'in yüzüne dikkatle bakıyordu. Kadının huzursuzlandığını fark edince bir an şaşırdı. Yaramazlık yapmış bir çocuk gibi niye kıvrandı ki bu kadın diye düşündü. Kaşları daha da çatıldı düşünceyle. Zahide, kendini zorlayarak gülümsedi. Yok Nazeninciğim. Ne olacak? Duraksadı. Yemeğe ne yapıyorsun onu soracaktım? Şaşırdı Nazenin. Karnıyarık yapmıştım ya zaten Hanımım. Size de sormuştum, pirinç pilavı tercih etmiştiniz yanına. Onu yapıyordum. Bunu söylerken bile buram buram tereyağı kokusunu duyuyordu Nazenin. Hanımı da çok severdi tereyağı kokusunu. Nazenin pilavdan bahsedince hanımı havayı şöyle bir kokladı. Ama yüzünde sevdiği kokuyu almanın gülümsemesi yerine bir tedirginlik vardı. Bir an düşündü Zahide. Duvarlardaki levhalar geçti gözünün önünden, sonra teras kapısının açık kalmış olma ihtimali. Cam balkon olarak kapanabilen ön cephenin kenara katlanıp biriktirilmiş panellerini düşündü. Ve sonra saksılar geldi aklına. Saksılar... diyebildi. Ne işi vardı ki saksılarla, kafasını toparlamak ne kadar zor geliyordu bazı günler. Birbirlerine destek ola ola Üsküdar'ın set üstüne doğru bu sefer doğru yokuştan tırmanmaya başladılar. Pilav şimdiye dinlenmeyi geçip uykulara yatmıştı muhtemelen. Nazenin, Yoruldun Hanımım, diyerek Zahide'nin erkenden odasına çekilmesini sağladı. Yarım saat kadar daha bekledi. Odasının kapısından dinleyip uyuduğundan emin olduktan sonra telefonu kullanmaya cesaret etti. Hanımı, Zeynep'i aradığını fark etmemeliydi. Kızıyla senelerdir konuşmuyordu. Nazenin'in arada bir konuştuğunu öğrense kim bilir nasıl bir kıyamet koparırdı! Bir ara cep telefonu edinip oradan konuşmayı düşünmüştü ama Zahide ne gerek var diyerek cep telefonu talebini reddetmişti. Televizyon, cep telefonu, internet... Bunlar Zahide Hanım'ın evine giremezdi. Günah kaynağıydı hepsi... Dünyanın kirini evin içine akıtmaya gerek yoktu. Neyse ki Zeynep, Nazenin'in ancak geç vakitlerde, Zahide uyuduktan sonra arayabildiğini biliyordu. Zahide sabahları sabah namazına uyanır, güneş doğana kadar da Kuran okurdu. Nazenin'in telefonu gizlice kullanabileceği tek vakit, yatsı sonrası bu geç saatlerdi. Zeynep annesinin öfkesine ve ona duyduğu kırgınlığa rağmen ziyarete gitmeye karar verdi. 65'ini geçmişti kadın ve torunu hatırına bile kızı ve hele damadıyla görüşmüyordu. Birkaç sene öncesine kadar ayda bir de olsa torununu götürürdü ona Zeynep. Evlatlıktan reddetmediğine şükretti. Miras açısından değil tabii; zaten sata sava ne kalmıştı ki mirastan? Para için değil ama annesinden o ölçüde bir reddedilmeyi kaldırabilir miydi, emin değildi. Çocukluğunu hatırladı. Babasını nadiren görebilmişti. Adamcağız evinden kovulduğu halde kızıyla bağlantıyı korumaya çalışmıştı ama annesinin hatırlı ahbaplarının yardımıyla sürekli engellenmişti. Yakın zamanlarda, evden ayrıldıktan sonra babasının kendisini bulması sayesinde öğrenmişti olayların onun açısından nasıl olduğunu. Çocukluğunun o katı, karamsar, yalnız günlerini hatırlayınca içi ürperdi. Ortaokuldaki din hocası sayesinde barışmıştı hayatla. Sapasağlam bünyesi olan annesine oranla ne kadar kırılgan bir adamdı din hocası. Kendisi daha liseye geçemeden kanserden vefat etmişti hocası. Rahmetli, o acılı hastalığına rağmen ne kadar da olumlu bakardı her şeye! Daha fazla düşünmenin anlamı yoktu. Çocuk odasının kapısına gidip aralık kapıdan baktı. Oğlan uyanmamıştı en azından. Kocasına da Telefona bakarım ben, demişti yataktan çıkarken. Sessiz adımlarla yatağa yöneldi. Kocasını uyandırmamaya dikkat ederek örtünün altına girdi. Sırtını yavaş yavaş yaklaştırdı uyuyan kocasına. Adam otomatik bir hareketle kolunu omuzundan atıp sarılınca gözlerini huzurla kapattı. Annesiyle başa çıkmayı yarınki Zeynep düşünebilirdi. Zeynep, arabasını meydana yakın bir otoparkta bıraktı. O yokuşlarda yer aramak, zor bela park etmek hiç de çekilecek iş değildi şimdi. Aslında annesiyle karşılaşmayı geciktirmeye çalışıyordu belki de... İç çekti. Çocukluğu, gençliği buralarda geçmişti. Caminin yanından set üstüne çıkan yokuşa doğru yönelirken etrafa bakındı. Hangi yola sapmış olabilirdi annesi yanlışlıkla? Yokuş yukarı giden iki yol daha vardı, ama her ikisi de hem açı, hem de binaların yapısı bakımından kendi yollarından önemli ölçüde farklıydı. Ciddi bir sorun olmalı diye düşündü ve omuzları düştü. Sonra bilinçli bir hareketle silkindi, denize doğru baktı. İçini güneşle ve maviyle doldurdu. Evin yokuşunu çıkmaya davrandı. Korkunun ecele faydası yoktu, annesiyle karşılaşacaktı. Keşke önden Nazenin'e haber vermenin bir yolu olsaydı. Ama telefon etmesi kapıyı çalmasından bile fazla dikkat çekerdi. Annesinin terasta olup duymamasını umarak kapıyı yavaşça tıklattı. Nazenin tetikte bekliyordu anlaşılan, hemen açtı kapıyı. Alt katta mutfaktaki masanın başına geçtiler. Emektar kadın durup durup öpüyordu Zeynep'i, yarı kızı sayılırdı ve çok özlemişti onu. Yine de Zahide'ye aniden yakalanma korkusuyla kendini tuttu ve olup bitenleri bir kez daha aktardı. Çok önemli bir sorun var diyemezdi, ama üst üste biriken işaretler bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyordu sanki. Zeynep bu kısa bilgilenmenin ardından Nazenin'e Sen burada kal, beni görünce içeriye aldın diye sana aniden yüklenmesin. Seni görmezse konuşma şansımız artar belki, dedi. Üst katın merdivenlerini dikkatle çıktı. İki ayrı basamakta gıcırdayan yerler olduğunu hala hatırlıyordu, oralara basmamaya dikkat etmişti. Terasın kapısına kadar olaysız ulaştı. Annesi açık göklere ve denize karşı oturmuştu. Teras yanlardan iyice korunaklı olduğu halde, sandalyesini kenardan en az bir metre geriye koymuştu. Ne olur ne olmaz, kimse görmemeliydi onu. Örtüsü sımsıkı yerindeydi. Sadece endamını biraz belli eden çok geniş olmayan bir giysi giymişti. Bu kimsenin göremeyeceği yerde bile, açık falan da olmadığı halde, yine de kenardan bu kadar uzak durması Zeynep'in içini daralttı. Göremiyordu ama omuzlarının hareketlerinden tespih çektiğini anlayabiliyordu annesinin. Yavaş adımlarla yanaşırken kıpırdandı Zahide ve dönüp kızına baktı. Yüzünde bir şaşkınlık vardı önce, sonra kaşları çatıldı. Önüne döndü tekrar. Zeynep şimdi yaklaştığı için tespihin sonlarında olduğunu görebiliyordu annesinin. Uzun bir dua okuyordu herhalde, taneler yavaş yavaş ilerliyordu. İmameye çok da bir şey kalmamıştı. Senelerdir görmediği kızı tespihin bitmesini beklemeliydi anlaşılan, annesi böylesini uygun görmüştü. Bitirdi. Ellerini kaldırıp bir şeyler daha mırıldandı. Ellerini yüzüne sürdükten sonra sakin hareketlerle doğruldu. Kızına döndü. Zeynep, gözlerinin yaşarmaması için dişlerini sıktı bir an. O gecikmede cevap verme fırsatını da kaçırmış oldu. Dehşete kapıldı Zeynep, kekeledi, olduğu yerde bir adım geri attı. Tokat yemiş gibiydi, dengesini korumakta zorlandı. Neredeyse düşüyordu. Annesi ne kadar kızmış olursa olsun, asla kötü kelimeler almazdı ağzına. Öyle kelimeler kullanmayı da bir günah gibi görürdü. Hayatı boyunca, günün önemli bir kısmını beraber geçirdikleri dönemlerde bile, asla, herhangi bir kişiye ya da herhangi bir kişi için böylesine çirkin kelimeler kullandığını duymamıştı. Zeynep o kadar kızdı ki, yaşadığı şoku, üzüntüsünü unuttu bir anda. Camiden evin yolunu bulamayan kadın bu muydu? Bırak Zahide'yi, Zahide'yi hatırlatan hiçbir şeyi, Nazenin'i bile görmek, duymak istemiyordu artık Zeynep. Üzülüyor muydu? Öfkeli miydi? Hayal kırıklığına mı uğramıştı? Hiçbiri değildi aslında. Gözlerinden boşalmak üzere olan yaşlar da çekilmişti. Uyuşmuştu sadece. Zihni durmuştu. Üstünü silkeledi. Bir eli saçını otomatik bir hareketle düzeltti. Dönüp hızla merdivenleri indi. Alt katta sadece çantası ve kabanını almak için kısa bir an durakladı. Dehşetle kalakalmış Nazenin'e bakışları bile değmeden çıkıp gitti. Gecenin karanlığı yavaş yavaş açıldı. Sokak lambalarına tek tük ışıklanmış pencereler eklendi. Üsküdar'ın yokuşlarında insanların ve arabaların sayısı artıyordu. Terasta her şey düzgünce yerleştirilmişti. Bir yanda büyükçe birkaç saksı duruyordu. Otomatik tente neredeyse hep olduğu gibi kapalıydı. Ön cepheyi kapatmak için yapılmış cam balkon ise neredeyse hep olduğu gibi tamamı katlanıp kenara çekilmiş şekilde açıktı. Nazenin her gece Zahide odasına çekildikten sonra terası temizleyip toparlıyor ama eskiden yaptığı gibi cam balkon levhalarını kapatamıyordu. Bir iki aydır onların sürekli açık kalması konusunda bir saplantı geliştirmişti Zahide. Bazen günde üç beş kere temizlik yapmasının gerekmesi demekti bu. Yine de Zahide Nuh diyor peygamber demiyordu. Ezanlar okunmaya başladı. Daha başlarında köpeklerin uluması katıldı ezanlara. Sokaklardaki insanların sayısı biraz daha arttı. Ani bir rüzgar, açık ön cepheden girip tüm terası dolaştı. Yanda katlı duran cam balkon levhalarını bile titretti biraz. Dışarıdan aldığı tozları içeriye soktu, içerideki tozları darmadağın etti. Nazenin yokuştan oflayıp puflayarak çıkarken bir yandan elindeki iki poşete dikkat etmeye çalışıyordu. Biraz dengesiz bir adım atınca poşetlerden birindeki kağıtlara sarılı şişeler birbirine dokundu. Düşürüp kırarım diye korkuyordu ama canına da tak etmişti. Yakınlardan nasıl alırdı ki bunları? Mecburen tanıdık kimseyle karşılaşmayacağı kadar uzaktaki bir marketten alıyordu. Bu yaşta içki alışverişi de yapması gerekiyordu artık. Ağzına bir kere bile koymadığı içkinin alışverişini... Gözleri yaşardı. Hanımı için katlandığı bu zahmet ona o kadar koymuyordu da, hanımının düştüğü durumun ızdırabı derindi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/alzheimer-bolum-2/", "text": "Bu yaşta içki alışverişi de yapması gerekiyordu artık. Ağzına bir kere bile koymadığı içkinin alışverişini... Gözleri yaşardı. Hanımı için katlandığı bu zahmet ona o kadar koymuyordu da, hanımının düştüğü durumun ızdırabı derindi. Zeynep'le dayanışmaları olmasa hanımının durumuyla başa çıkabilmesi mümkün olmayacaktı. Şimdi de ne kadar başa çıkabildiği tartışılırdı ya... Önceki gece yaşadıkları olayı hatırladı. Hanımının kafası biraz toparlanmış, eski haline dönmüş gibiydi. Ama saatlar önceki bozuk hallerinde içtiği kadehlerin etkisi de hala üzerindeydi. Sarhoş ama katı kurallara bağlı bir inanç sahibi! Şişeleri nasıl saklayacağını bilememişti hanımından. Bu eve alkol mü sokuyorsun sen? diye bağırmıştı. Eskisi gibi sırtı dimdik durmaya çalışıyordu ama kokunun nereden geldiğini araştırmak için yürürken ayakları birbirine dolaşıyordu. Kokunun aslında kendinden geliyor olduğunu fark edememesi ise iyice içler acısıydı. Birkaç aydır hanımı iki farklı insan gibiydi. Eski bilinçli hali giderek alan kaybediyor, bambaşka, anlayamadığı bir insan ortaya çıkıyordu. Teras hala ve her zaman favori alanıydı. Ama yeni haliyle kenara iyice yaklaşarak oturuyor, bazen oturmadan elinde kadehle denize dalıp gidiyordu. Eski Zahide saçının bir telini bile açmazken yeni Zahide saçlarını Boğaz'ın rüzgarına veriyor, hatta birkaç düğme açarak rüzgarı bağrında hissetmeyi seviyordu. Nazenin hanımının hangi halinde olduğunu anlamak için olsun, hal değişiminin yakın olduğunu fark etmek için olsun pek çok taktik geliştirmişti. Hanımının kendisi kadar şanslı olmadığını fark edebiliyordu. Hal geçişlerini dışarıdan gözleyip durumu daha iyi kavrayabiliyordu Nazenin. Oysa hanımı aynı vücutta birbirinden habersiz, daha doğrusu haberli de kavgalı iki komşu gibiydi. Eski Zahide ve yeni Zahide birbirlerinin farkında olmasalar mı daha iyiydi yoksa olsalar mı? Onu söylemek de zordu gerçi. Bunlara kafa yormaya boş verdi Nazenin. Hanımıyla kader birliği yapmıştı, bir hayat geçirmişti. O haliyle de bu haliyle de... Hangi hali olursa olsun ona bakmak, işini görmek boynunun borcuydu. Allah seni benim ardıma koymaya diye düşündü. Zeynep iyi kızdı ama bir yandan çalışıyordu; Nazenin'in başına bir hal gelse nasıl başa çıkardı ki annesiyle? Rabbim ömür tatlı şey tabii ama yaşadık yaşadığımızca, tek sen beni hanımımdan önce alma da... diye dua etti. Yavaşlamış ve bu sayede epeyce soluklanmıştı. Son bir gayret eve doğru yokuş yukarı tekrar hızlandı. Poşetlerden içki şişelerinin kağıtların yumuşattığı tıkırtılar geliyordu. Zeynep çareyi evine yatılı bakıcı almakta bulmuştu. Günübirlik gelen kızcağız artık yatılıydı. Neyse ki oğlanla iyi anlaşıyordu. İş yerinden de aldığı birikmiş yıllık izinlerinden yararlanarak zaman yaratmaya çalışıyordu. Annesiyle ilişkisi yıllar sonra yeniden en temel ilişkisi haline gelmişti. Mesai çıkışı büyüdüğü eve geliyor, sık sık gece de burada kalıyordu. Hafta sonları en az bir günü yine burada geçiyordu. Zaman zaman hafta içi gündüzleri de izin kullanarak geliyordu. Şimdi namazını kılarken bile aklı annesindeydi. Annesinin feracelerinden birini giymiş, onun örtülerinden birini örtmüştü. Namazı bitirince tespihi pas geçip feraceyle örtüyü çıkardı. Pencereden bakıp annesinin hala terastaki küçük masada demlendiğini gördü. Alkol derecesi daha hafif içecekler bulup annesini onlardan kullanmaya yönlendirmekte ustalaşmıştı. Nazenin'le de elbirliği yapıp büyük bardak ya da kadeh türü her şeyi ortadan kaldırmışlardı. Sadece ince belli çay bardakları vardı artık evde. İçki alımını kontrol altında tutmaya çalışıyorlardı annesinin. Aslında eve hiç içki sokmamak da bir çözüm olabilirdi. Zaten annesinde baş gösteren alkol iştahına karşı ilk tepkileri bu olmuştu. Ama kısa sürede direnç gösteremeyeceklerini anlamışlardı. Hayatı boyunca din ve ibadet alanındaki katı odaklanmışlığını alkol istemek konusunda da göstermişti çünkü. Bağırıp çağırmaları, tehditleri, haşlamaları hatırladı. O öfkeyle kendine bir şey yapar korkusuyla ve biraz da sert iradesinin karşısında aciz kalarak teslim bayrağını kaldırmışlardı. Zeynep, Alzheimer'dan ya da artık hangi çeşitse bu bunamadan çok, annesinin ruh halinden endişe ediyordu. Eski su katılmamış katı tutumlu insanla ne yaptığının hiçbir ölçüsü olmayan bu yeni insan arasında bin türlü ruh halinde dolaşıyordu. Ve bu haller arasındaki çekişmeler! Daha dün annesini aynanın karşısında ne halde bulduğunu hatırladı. Nefesi hala içki kokuyordu, ama sade kahvesini içmiş, kafasını toparlayabildiği kadar toparlamıştı. Boy aynasına baka baka ve kendi kendine hakaretler ede ede, durup durup kendi yüzüne tokat atıyordu. Öyle hafif dokunmalar falan da değil... Her tokatta kafası bir yana savruluyor, örtüsü kayıyordu. Her seferinde önce örtüsünü tekrar tek bir saç teli çıkmayacak şekilde düzeltiyor ve ağır ithamlar ve suçlamalar ardından sonraki tokat geliyordu. Ne yapıyor diye detaylı anlamak için biraz izlemeye durmuş, ama kıyamayıp üçüncü tokatın ardından araya girmişti. Sonraki tokat kendi yüzünde patladığı halde yılmamış sonunda sarılarak öperek yalvararak annesini aynanın önünden alabilmişti. Beraber yanlarındaki çekyata düşmüşler, uzun uzun ağlaşmışlardı. Akıl sağlığı, beynindeki hücrelerin ölmesi, zihninin yaptıklarından artık sorumlu olamayacağı... Bunlar annesi için, eski annesi için kabul edilebilir özürler değildi. Zaman zaman eski hali yüzeye çıktıkça, düştüğü bu durumu şiddetle kınıyor, kendi kendine en sert ölçülerle zulmediyordu. Nazenin bu tür durumlara müdahale etmeyi aklından bile geçiremiyordu. Erimiş beyninin ortaya çıkardığı yeni Zahide de, eski haliyle zaman zaman yeniden boy gösteren eski Zahide de hükmetmeye alışık tavrını koruyordu. Nazenin'in tek yapabildiği, ihtiyaçlarını olabildiğince karşılamaya çalışmaktı. Sarhoş olduğunda yatağına yatırıyor, kendinden geçmiş halde üstünü kirlettiğinde temizliyor, eski hali dönüp de bir an önce ayıkmak istediğinde kahvesini yapıyor, üç lokma yemeğini ihmal etmemesi için dört dönüyor, elinden ne gelirse onu yapıyordu işte. Acı acı güldü Zeynep. Kızı olarak kendisi ne yapabiliyordu ki sanki... Ara ara bir şeyleri düzeltmeye, iyileştirmeye çalışmakta boşuna bir inat göstermek dışında Nazenin'den bir farkı yoktu. Elinden bir şey gelmiyordu ve kahroluyordu. Başı zonklayarak uyandı Zahide. Yine nerede nasıl kendinden geçtiğini hatırlamıyordu; şimdi yatağındaydı. Gözlerini açmaya çalıştı ama göz kapakları kaldırım taşı kadardı. Zor bela araladığı gözüne pencereden sızan sabah güneşi geldi ve başı daha da ağrıdı. Nazenin diye seslendi. Sesini kendisi bile duyamamıştı. Bir hırıltı mı, yoksa sadece kapı gıcırtısı mı olduğu belirsiz bir ses çıkmıştı. Birkaç kez daha denedi. Nazenin kapının hemen dışında nöbette falan olmalıydı ki, fısıltıdan ancak biraz yüksek çıkarabildiği sesini duyup geldi. Buyur Hanımım, dediğinde Zahide Kahve diyebilmiş miydi acaba? Zaten Nazenin ne istediğini bilirdi. Bir süre sonra bu sefer kahvenin kokusuyla biraz daha yaklaştı uyanıklığa. Nazenin'in yardımıyla on dakika sonra kahvesini içmiş, yüzünü yıkamıştı. Kadın ayakta bekliyor, bir yandan da hafif hafif titriyor muydu ne? Ne olduğunu sorup biraz ısrar edince, kırık dökük zor bela konuştu Nazenin. Ne suçu vardı ki kadıncağızın? Bu ucube yaratığın bugün yataktan hangi tarafından kalktığını anlamaya çalışıyordu gariban. Zahide mi yoksa Zahide'nin kılığındaki o şeytan mı? Aynaya baktığında gördüğü o şeytan! O buram buram alkol kokan, aynanın karşısında dik durmaya çalıştıkça ayakları birbirine dolanan şeytan! Aklı başında zamanlarının kimi kısımları bitip tükenmeyen kaza namazlarıyla geçiyordu. İçkiliyken namaza nasıl yaklaşabilirdi ki? O şeytan kontroldeyken namaz falan kılmıyordu bu bedenle... Sonra kendine geldiği zamanlarda iyice ayılana kadar kendisi de kılamıyordu namazlarını... Bedenindeydi ama bedeninin hakimi değildi o sarhoşluktan ayıkma çabalamasıyla geçen zamanlarda. İyiden iyiye yıkanıyor, naneler karanfiller yiyor, kahveleri üst üste içiyor, bir an önce ayık hale gelmeye çalışıyordu. Sonra başlıyordu namazlar, rekatlar, rükular, secdeler... Kaçırdığı tüm vakitleri kılmaktan dizleri ağrıdığında bile bitirmeden durmuyordu. Yine saatler sürecekti namaz kılabilir hale gelmesi. Neyse ki Zeynep Nazenin'in takip edip güncel tutabileceği bir çizelge yapmış ve eksiksiz takip etmesi için tekrar tekrar anlatmıştı da, Zahide kılması gereken kazaları oradan görüp anlayabiliyordu. Beklerken yapacağı işler vardı. Hemen yıkanmalara başlaması fayda etmezdi. Alkolün etkisinin geçmesi zaman alıyordu, ne yaparsa yapsın... Kablosuz telefonu getirmesini istedi Nazenin'den. Telefonla beraber nane yapraklarından, naneli yumuşak şekerlerden, karanfilden de getirmesini istedi. Telefon gelince arkasından kapıyı sıkıca kapatmasını tembih ederek Nazenin'i gönderdi odadan. Müftülükteki kadın görevliyi aradı. Yıllardır yaptığı bağışlar sayesinde kadın bir din görevlisinin doğrudan telefonunu vermişlerdi ona. Sorularını sorup derdini anlatıyor, ama aldığı cevaplardan bir türlü tatmin olamıyordu. Yine de aradı, belki bir saat konuştular. İnsan yaptıklarından nasıl sorumlu olmazdı? Bunu kafası almıyordu. İçtiği her kadeh, terasta başını bağrını açtığı her an, kaçırdığı her vakit namaz, bunların hepsi sorulmayacak mıydı ona? Bu halini nasıl kabullenebilirdi ki? Başka bir günah olsa neyse de, hayatı boyunca mücadele ettiği şu zehir zıkkım içkinin tek damlasını bile taşıyarak nasıl gidebilirdi öte tarafa? Onun tek damlası bile cehennemin dibine kadar çeken bir ağırlık olmaz mıydı ayağında? Ağladı ve konuştu. Bağırdı ve konuştu. Dinledi ve konuştu. Dinlemeden konuştu. İçini döküp döküp dökemedi. Derdini anlatıp anlatıp anlatamadı. Telefonu kapattığında sinirden, çaresizlikten, bilincinin her an bir daha kayıp gidebileceğinin endişesinden zangır zangır titriyordu. Her şeyi kendisi ele almalıydı yine. Gün geçtikçe daha kötüye gidiyordu durum. Kaçırdığı namaz vakitlerinin sayısından belliydi. Başlarda 5-10 vakit kaza kılması gerekirken şimdi 25-30 vakit olmuştu, her seferinde çoğalıyordu. Bunun çözümünü bulmazsa bilinci bir daha hiç yüzeye çıkamayacak, günlerce içmiş bir ayyaş olarak geberip gidiverecekti. Azıcık kalan aklından her gün gram gram eksildiğini hissedebiliyordu. Gözleri pencereye takıldı kaldı. O iflah olmaz ayyaşın pek sevdiği güneşe, açık havaya, rüzgara daldı gitti. Ne Nazenin'den hayır vardı, ne Zeynep'ten, ne doktorlardan, ne müftülükteki kadından, ne de herhangi bir kimseden... Kendi hesabını kesip Rabbinin karşısına temiz, olabildiğince temiz nasıl çıkabilirdi? Yolunu bulmak kendi omuzlarındaki yüktü. Bulmaktan başka çaresi yoktu. Terasın üstü de açıktı artık. Eski bilinciyle zaman zaman kapattırsa da Zahide, çoğu zaman açık istiyordu. Arkası yatırılabilen koltuklardan birisi kenara yaklaştırılmıştı, yanında bir sehpa vardı. Sehpanın hemen kenarında yerde ise büyükçe bir martı pisliği... Nazenin hanımı uyanmadan önce çıkıp temizleyecekti onu. Terası günde birkaç tur temizlemek ritüelleri arasına girmişti. Bir seri değişiklik istedi Zahide. Arada bir cümleler yuvarlanıyor, anlamsızlaşıyordu ama hemen kendini toparlıyordu. Denize yakın, daha yakın olmak istiyordu. Terastaki birkaç parça mobilya daha da yaklaştırıldı kenara. Ama köşeye çok da yakın değil. Terasın kenarlığına oturmak istiyordu. Sırtını köşede yan duvarın son kısmına dayayarak denize uzun uzun bakıp içinin huzur bulabileceği yerde geçirmek istiyordu vaktini. Nazenin biraz endişelendi, kendisi kenara yaklaşmaya bile çekinir, biraz rüzgarlı havalarda öndeki korkuluk duvarının üzerini silmeyi toptan ihmal ederdi. Hanımının istediği gibi oturabilmesi için cam balkon levhalarının tek tek öbür duvara doğru çekilip o tarafta yığılması gerekiyordu. Oflaya puflaya ve hanımına zorlandığını çaktırmamaya çalışarak yaptı işi. Anlamıştı Nazenin. Tehlikeli olmaz mı diye sormaya terbiyesi elvermedi. Hanımının hiçbir emrini sorgulamamıştı ki onlarca yıl boyunca. Ama bu işi Zeynep'le konuşacaktı tabii ki. Zihnini okumuştu sanki. İtiraz edecek gibi oldu hanımına. Hayır Nazenin, beni buraya kadar odamdan getirebileceğin ölçüde sağlıklı olduğum sürece burada oturmayı becerebilecek kadar da sağlıklıyımdır, merak etme. diye kestirip attı Zahide. Nazenin çekildikten sonra aşağıya doğru baktı. Yüksekten hiç korkmamıştı zaten. Biraz iç kaldırıcı bir etkisi vardı tabii. Binanın yüksekliğine üzerinde bulunduğu setin yüksekliği ekleniyordu. Cadde çok uzaktaydı. Arabalar, insanlar, minyatür bir resimde gibiydiler, küçülmüş, uzaklaşmış. Gözlerini oğuşturdu. Bir kahve daha getir diye seslendi Nazenin'e. Kazalarını kılmaya başlayabilmesi için daha birkaç saat gerekecekti. Zeynep gözlerini açtığında bir anlığına şaşırdı yine. Ne güzel şaşkınlıktı bu böyle. Sanki hala lisedeydi, üniversitedeydi. Sanki yıllar geçmemişti. Annesi hala annesiydi. Bu garip insan değildi. Sertliğiyle, hışmıyla, katılığıyla, hoşgörüsüzlüğüyle bildiği annesiydi işte. Kendisi de onun etkisinde gencecik bir kız. Bu oda eski odasıydı, kendisi liseli Zeynep, annesi o kaya gibi katı insan... O hallerini bile özleyecek miydi annesinin? Aslında kendisi için özlemiyordu. Annesinin düştüğü halleri gördükçe, onun için geri istiyordu geçmişi. Yapacak bir şey yoktu ama işte, gün bugündü, hal bu hal. Ne yapılabilecekse bugün o yapılacaktı. Ve yapılabilecek de annesiyle zaman geçirip onu rahat ettirmeye çalışmaktan başka bir şey değildi. Elden gelen sadece buydu. İç çekti, her şey insan için diye mırıldandı. Yüzünü yıkamalı, üstünü değişmeli, mesaiye başlamalıydı. Zaten Nazenin çoktan işbaşı yapmış olmalıydı. Annesinin bilinçli zamanlarında da hava almak için terasa çıkmayı sevmesi sevindiriciydi. Sabahları o vakitte pek denk gelmese de Nazenin'den bilinci açık ama alkollü uyandığı sabahlarda annesinin terasta hava almayı tercih ettiğini öğrenmişti. Şimdi orada mıydı acaba? Bugün izin almıştı. İzin aldığı günlerde bile sabahları birkaç saat uzaktan çalışıp sonra ilgileniyordu annesiyle. Bir değişiklik yapmaya karar verdi. Daha ne kadar beraber olabilecekti ki annesiyle? Madem izinliydi, yıllık izninden kullanıyordu, e-postalarına bakmasa da olurdu. On dakika sonra annesiyle karşılaşmaya hazırlanmış olarak odasından çıktı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/alzheimer-bolum-3/", "text": "Zeynep dehşetle donup kaldı bir an ama sonra hemen harekete geçti. Annesinin üst bedeni giderek daha sıklaşan bir hareketle salınıyordu ve dışarıya doğru salınıyordu. Terasın yarı aralık kapısından ok gibi geçti. Son anda yan dönmese tam açılmamış kayar kapıya çarpıp kalacaktı. Bir yandan koşar adım ilerlerken uzanıp eliyle koltuğu yolundan itti. Önüne doğru tekrar baktığında annesinin baygın gözlerini gördü, kendinde değildi bu gözler, uykuya, bilinçsizliğe, baygınlığa kayıyor gibiydiler ve sonra görüntüden kaydılar. Düşüyordu annesi. Zeynep uçtu. Kolları açık ileriye attı kendisini. Bir eli korkuluğun boş duvarına çarptı, ileriye açık orta parmağı çarpmanın etkisiyle kırıldı. Az önce burada ayak bileği vardı annesinin. Diğer eli annesinin ayağını kavradı. Bileğin az altından kavramıştı ve elinden sıyrılıyordu ayak. Parmağı kırık diğer elini ikinci bir hamleyle ve tamamen körlemesine yukarıya doğru attı. Ayak hala kayıyordu elinden. Kırık parmaklı eli yukarıda bir kumaş parçasına geldi ve sıkıca kavradı. Kavramanın etkisiyle kırığın kenarları birbirine ve daha kim bilir nelere sürtündü. Acıdan haykırdı Zeynep. Daha fazla tutamayacaktı. Bedeniyle bir hamle daha yaptı. Annesinin ayaklarını, baldırlarını kendi bedeniyle korkuluğun betonu arasında hapsetti. Sağlam elini bir cesaret açıp yukarıya uzandı, bu sefer bakarak annesinin belinden kavradı tüm koluyla. Vücudunu annesinin vücudundan ayırmadan biraz doğruldu, dizlerinin üzerinde yükseldi. Korkuluğun üzerinden annesinin bilinçsiz bedeninin sarkmış olduğunu görebildi. Tek koluyla kavradığı belinden içeri çekmeye çalıştı annesini. Gücü yetmiyordu. Bedenini ve sağlam elinin kolunu kullanarak ancak bu halde tutabiliyordu annesini. Bir ses geldi kulağına. Hıçkırıklar ve ara ara haykırışlar. Kendi sesi olduğunu fark etti sonra. Kırık parmağı zonkladıkça haykırıyordu. Ve her an hıçkırıyordu. Nazenin, Nazenin diye bağırmaya çalıştı. Tutabilecek miydi o zamana kadar? O gelene kadar hayata bağlı tutabilecek miydi annesini? Boşa çıkardığı eline baktı. Parmaklarından birisi çok garip bir açıda duruyordu. Midesi bulandı. Şimdi bayılırsa? Derin bir iki nefes aldı. Kırık parmağının iki yanındaki parmaklarının tırnakları kırılmıştı. Bir yandan haykırarak kırık elinin kolunu uzattı, uzattı, uzattı... Baş örtüsü aşağı doğru sıyrılmış, annesinin yüzünü ve başını tamamen kapatmıştı. Kırık parmağı dahil dört parmağını annesinin elbisesinin boynundan geçirdi. Kavrama hareketini yaparken ciğerleri sökülür gibi bir çığlık kopmuştu içinden. Kendini kalan tüm gücüyle geriye doğru attı. Annesinin bedeni korkuluktan geriye kendi bedeninin üzerine düştü. Baygın bedenin omuz kısmı kırık elini terasın zemininde sıkıştırdı. Neyse ki artık iki baygın beden uzanıyordu terasta. Kendinden geçerken gülümsedi Zeynep. Zeynep annesinin odasında yatıyordu artık. Yatak odası büyüktü, bir çekyat almışlardı odaya orada uyuyordu. Kırık için ilk günler tüm elini kaplayan bir bandaja katlanması gerekmişti. Bir hafta sonra artık sadece kırık parmağını koruyan bir atelle dolaşabilme iznini koparmıştı doktordan. İşaret ve yüzük parmaklarının uç kısımları da minik birer bandajla korunuyordu. Zeynep dedi annesi. Zeynep silkinip kurtuldu düşüncelerinden. Annesi yatağında kendini yukarı çekmiş, dikleştirdiği yastığına yaslanmış dikkatle ona bakıyordu. Annesiydi bu gözlerden bakan. Her türlü kusuruna rağmen özlediği annesi. Toprağa gömülmek yerine kendi bedenine gömülmüştü annesi. Ve şimdi işte topraktan çıkan bir cesedin eli gibi, bilinci bu mezar bedenin içinden çıkıvermişti. Ah annem annem, asıl şimdi değil mi değerli olan halin? O kibirle, o kendinden emin halinle, kendi yapıp ettiklerine güvenerek, nasıl kurtulacaktın ki? Hiç pişmanlık yaşamadan, tövbe edecek hiçbir şeyin olmadan... O zaman hayatının kendisi koskoca bir kibir abidesi olmaz mıydı? Söylemedi bunları tabii annesine. Zaten derinlerde bir yerde bunu artık anladığını hissediyordu annesinin. Anladığını umuyordu. Sarılmış ağlaşırlarken, kolları gevşedi annesinin. Omuzlarının sarsıntısı kesildi. Biraz geriye çekilip yüzüne baktığında, şaşkınlık gördü. Şaşkınlık bile değil, sadece boş bir bakış, neyin ne olduğunu anlamaya çalışan bir çaresiz bakış. Biraz şarap yok mu? dedi annesi. Yaşlılık insanın geçirdiği en normal ve doğal süreçlerden biridir. Her ne kadar modern tıp ve kozmetik tarafından zihnimize bir hastalık yahut istenmeyen bir durummuş gibi kodlansa da, yaşlanma, biyolojik her canlının yeterince yaşaması durumunda mecburen geçireceği bir dönemdir. Yaşlanma, bedendeki biyokimyasal metabolik yeteneklerin azaldığı, bedenin savunma ve onarım mekanizmalarının yavaşladığı ve yıkım faaliyetlerinin yapım ve onarım süreçlerine üstün gelmeye başladığı bir dönemdir. Yaşlanma sırasında bedenin temel süreçlerini sürdürme konusundaki enerjikliği düşerken, dokuların su tutma kabiliyetinde azalma, bedende artık maddelerin birikmesi, hücrelerin bölünmesi sırasında meydana gelen hatalı ve sakat hücrelerin sayısının artış göstermesi, bu sürecin doğal sonuçlarından bazılarıdır. Mesela yaşlı insanlarda derinin kırışmaya başlaması, özellikle derideki bağ doku katmanlarının genç yaşlarda içlerinde tutabildikleri su miktarını muhafaza edemeyip daha düşük bir hacme sahip olmalarından kaynaklanır. Yaşlanmayla birlikte beyin de küçülür ve bu aslında tamamen normal bir süreçtir. Belirgin bir patolojik durumun yokluğunda bile, beyin 65 yaşın üstünde ciddi bir hacim kaybına uğrar. Bunun temel nedeni yine beyin dokusunun su içeriğinin azalması ve zamanla ölüp yenilenemeyen sinir hücrelerinin bıraktığı boşluklardır. 40'lı yaşlardan sonra beynimiz sürekli olarak ve gittikçe artan oranlarda küçülür. Özellikle 60'lardan sonra bu küçülme hızlanır ve yılda ortalama %5 gibi bir hacim kaybı normaldir. Fakat sürekli ve düzenli fiziksel egzersizin, yaşlılığa bağlı bu kaybı en aza indirdiğini ve hatta durdurduğunu biliyoruz. Alzheimer hastalığı gibi hastalıklar ise yaşlılığa bağlı olarak ortaya çıkan sinirsel bozukluklardır. Alzheimer hastalığı modern tıp ve beslenme sayesinde ömürlerin uzadığı gelişmiş toplumlarda, gittikçe daha önemli hale gelen bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Hastalığın ilk başlangıcı, genellikle beynin hipokampus adlı bölgesinde başlayan özel bir plak birikimidir. Bu plaklar, hücrelerin oluşturduğu bozuk bir proteinin hücreler arasında yığılmasıyla oluşur ve daha sonra bu yığınlar hücrelerin gittikçe artan bir hızda ölmesine neden olur. Hipokampus bölgesi hafıza ve yön bulma gibi işlevlerle ilgili olduğundan, Alzheimer hastalığının ilerleme aşamalarında önce hafızada bozukluklar ve yol bulmada sorunlar oluşmaya başlar. Hipokampus aynı zamanda beynimizin şakak lobları içinde bulunduğundan ve koku duyusu için de önemli merkezlerden biri olduğundan, koku duyusunun kaybı ilk ve önemli işaretlerdendir. Hafızadaki bozukluklar ise önce yeni öğrenilen deneyimlerin hatırlanamaması olarak da bildiğimiz anterograd amnezi şeklinde karşımıza çıkar. Çünkü hipokampus, yeni öğrenilen deneyimlerin kalıcı uzun süreli belleğe transferi ile de görevli olan bir merkezdir ve Alzheimer hastalığı söz konusu olduğunda bu işlevi sekteye uğrar. Eski hatıraların hatırlanamaması şeklindeki retrograd amnezi ise çok daha ileriki aşamalarda görülebilen bir sorundur. Henüz kesin bir tedavisi bulunamamış olan Alzheimer hastalığı zamanla ilerleyerek beynin diğer bölümlerini de etkiler ve gittikçe muhakemede, kişilik algısında, duygu kontrolünde sorunlar şeklinde kendini göstermeye başlar. Daha da ileri safhalarda hastaların bedensel işlevlerini kaybetmeleri, ruh hallerinde köklü değişiklikler ve nihayet kendi başlarına hayatlarını sürdürmelerine izin vermeyecek ağırlıkta belirtilerle ilerler. Alzheimer hastalığına neyin neden olduğunu söylemek zordur. Fakat genel bir gözlem olarak, aktif bir zihinsel yaşamı, sosyal olarak canlı bir çevresi olan ve rutin dışı deneyimlere açık insanların Alzheimer gibi rahatsızlıklara daha az yakalandığını biliyoruz. Sağlıklı ve bedenen aktif bir yaşlanmanın, bunama tipi rahatsızlıklara karşı koruyucu olduğu da bilinenler arasında. Genetik bazı faktörler tespit edilmiş olsa da bunlar erken başlayan Alzheimer denen çok erken yaşlarda belirti vermeye başlayan özel bir Alzheimer tipi için daha çok geçerlidir ve yaşlılığa bağlı tiplerindeki nedenler halen belli değildir. - Zihinsel olarak aktif bir hayat sürmek; - Fiziksel hareketi hayata kalıcı olarak yerleştirmek; - Alkol, sigara ve diğer potansiyel olarak zararlı alışkanlıklardan uzak durmak; - Birkaç yılda bir yeni uğraş edinmek yahut yabancı dil öğrenmek; - Bir müzik enstrümanı çalmayı öğrenmek; - Aktif olarak sanatla veya geliştirici bir hobi ile ilgilenmek; - Yeni ve zihni zorlayıcı bulmacalar çözmek; - Ömür boyu sürecek hedeflere sahip olmak; - Meslek dışında varoluşumuza katkı yapacak amaçlar edinmek; - Az sayıda ama sıkı ilişkiler içinde bulunduğumuz, güvenilir insanlardan oluşan bir mikro-çevreye sahip olmak; - Zihinsel ve duygusal sınırları, belli amaçlar doğrultusunda kontrollü olarak zorlamayı alışkanlık haline getirmek; - İşimizi sevmek yahut sevdiğimiz işi yapmak... Halihazırdaki işimizi sevmiyorsak bile onu sevebileceğimiz bir biçime dönüştürmenin yollarına kafa yormak; - Gece uykusunu mümkün olduğunca kaçırmamak; - Orta yaştan itibaren özellikle karbonhidrat kaynaklı kalori alımını azaltmak; - Sağlıklı beslenme kurallarına dikkat etmek; - Hayatın fazlaca stresli olduğu durumlarda meditasyon gibi stres yönetim yöntemlerinin temellerini öğrenmek ve uygulamak. Özetle, Alzheimer aslında insan ömründeki zihinsel etkinlik, uyku düzeni ve stres seviyesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor ya da çıkmıyor olabilir. Aktif, fiziksel olarak hareketli ve duygusal-bilişsel olarak kaliteli bir yaşam, Alzheimer gibi bir çok istenmeyen duruma karşı en iyi önlemlerin başında gelmektedir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/alzheimerdan-korunmanin-yolu-hareket/", "text": "Günlük hayatta hareketi yaşama dahil etmek zihinsel, fiziksel ve psikolojik olarak metabolizma sağlığını ve işlevselliğini geliştirir. Çağın en sık karşılaşılan hastalıkları arasında bulunan Alzheimer'dan korunmak için de hareketin önemi büyüktür. Belirli aralıklar ile yapılan egzersizler ve hareket rutinleri Alzheimer'a karşı bireylerin en büyük savunucularındandır. Demans, toplum içinde yaygın olarak bilinen adıyla bunama; genetik, yaşam biçimi ve kişisel alışkanlıklar gibi nedenlerle karşılaşılan sorunlar arasındadır. Egzersiz hormonu olarak bilinen irisin, beyin hücrelerinin yaşlanmaya ve yıpranmalara karşı korunmasında etkilidir. Egzersiz rutinleri, irisin oranının yükselmesini ve ideal irisin düzeyine erişilmesini sağlar; bu sayede Demans ya da Alzheimer'a karşı metabolizmanın kendiliğinden sağladığı bir savunmanın oluşması mümkün hale gelir. Demans; beyin hücrelerinin ve bu beyin hücreleri arasındaki sinirsel bağlantıların deforme olması ve işlevsiz hale gelmesi ile meydana gelir. En yaygın Demans türleri arasında ise Alzheimer yer alır. Alzheimer beyinde gerçekleşen fiziksel bir hastalıktır. Alzheimer, beyinde iletim sağlayan kimyasallarda azalmaya sebep olur; zamanla beyin hücrelerinin ölümüne neden olan plaklar meydana gelir. Genç nüfus için de bir tehdit olan bu hastalığın ilerleyen yaşlarda ortaya çıkmaması için günlük hayata entegre edilmiş egzersizlerin varlığı önemlidir. - Organik ve doğal gıdalar ile beslenmeye özen gösterin. - Beyin hücrelerine iyi gelen gıdaları tüketin. - Günlük hayatınızda aktif ve hareketli olun. - Düzenli olarak egzersiz yaparak irisin hormonunuzu dengeleyin. - Fit beyin egzersizleri olarak görülen karmaşık koordinasyon hareketleri, denge çalışmaları, farklı deneyimler vb egzersizlere hayatınızda yer verin. Yeni tecrübeler ve keşifler ile beyin zindeliğini ve beynin kendini değiştirme performansını yukarıda tutun. İrisin hormonu egzersiz sonrası kas hücrelerinden salgılanan bir miyokin türüdür. İrisin hormonunun metabolizmada en önemli fizyolojik görevi, beyaz yağ dokularını kahverengi yağ dokularına dönüştürmesi yolu ile termogenez olarak adlandırılan metabolizma hızının artması şeklinde gerçekleşen ısı üretme sürecini desteklemesidir. Dolayısıyla hem kilo vermek hem de sağlıklı bir metabolizma dengesine sahip olmak isteyen herkesin irisin dengesini doğru oranda tutması gerekir. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre düşük fiziksel aktivite düzeyine sahip bireylerin, yeterli irisin düzeyine sahip olmaları oldukça güçtür. İrisinin düşük düzeyde olması, bireylerin Alzheimer hastalığına olan yatkınlıklarının nedenleri arasındadır. İrisin hormonunun sağlanması için düzenli ve belirli eforlar içeren egzersizlerin yapılması gereklidir. Tempolu bir yürüyüş etkinliğinin ardından yapılan kuvvetlendirme hareketleri termogenez sürecine girmenizi sağlar. Bunun dışında günlük hayata eklenen yürüyüşler ve ardından temponun artırıldığı egzersizler de irisin düzeyinin artmasına fayda sağlar. En doğru egzersiz biçiminin belirlenmesi için ise çeşitli değişkenlerin göz önünde bulundurulması gerekir. Bu değişkenler, - Egzersizin amacı, - Vücut kitle endeksi, - Egzersize ayrılmak istenen zaman, - Egzersiz ekipmanları, - Metabolizma durumudur. Bu değişkenler değerlendirildikten sonra Alzheimer hastalığına karşı önlem almak için egzersiz rutinleri belirlenir ve hem zihinsel hem de fiziksel anlamda sağlıklı beden özelliklerine ulaşılabilir. İrisin ya da bilinen diğer adıyla egzersiz hormonu düzeyi doğru oranda olduğunda, vücutta çeşitli işlevler meydana gelir. - Tercih edilmeyen beyaz yağ formu, olumlu değerlendirilen kahverengi yağ kitlesine dönüşür. - Yağ depolaması yerine kemik gelişimini destekleyen farklılaşmamış kök hücreler desteklenir. - Beyin hücreleri yaşlanma ve deformelere karşı daha dayanıklı hale gelir. - Beyin hücreleri arasında iletim sağlayan bağ dokular ve sinirler deformasyonlara karşı direnç kazanır. - Tüm bu süreçlerin sonunda Alzheimer'a karşı korunaklı metabolizma özellikleri sağlanır. Alzheimer'a karşı bizi koruyacak egzersizleri ve hareketleri işlediğim ve sağlıklı yaşam önerilerine yer verdiğim FitBeyin çalışmalarını AçıkBeyin web sitesinde bulabilir ve hemen uygulamaya başlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/amac-canliligin-devam-etmesi/", "text": "Fotonun Dünya'mıza ulaşmasıyla birlikte entropide başka bir hikaye başlıyor. Önceki iki yazımda zorlu bir yolculukla Güneş'ten kaçan fotonu ve her birimizin üzerindeki emeklerini ele almıştım. Bu entropi serisinin son basamağında, Dünya'ya ulaşabilmiş fotonun entropideki yeni bir hikayesine değinmek istiyorum. Daha önce bahsettiğim gibi sistemler entropilerini arttırma yönelimindedir, yani dağınıklığı/düzensizliği arttırıp enerjiyi düşürme eğilimindedir. Bunu anlatmak için hep verilen bir örnek vardır. Odanızı kendi haline bırakırsanız oda kendiliğinden ve siz anlamadan dağılır. Ancak sisteme yani odaya dışarıdan enerji verirseniz, yani toplarsanız entropisi azalır. Enerji almak dediğimizde aklımıza hep yemek yemek gelir. Bir bakıma haklıyızdır da ancak asıl amaç yemekteki ana ve yegane enerji kaynağı olan Güneş'ten gelen fotonu almaktır! Schrödinger bunu şöyle açıklıyor: Foton, Dünya'ya ulaştığında maksimum düzensizliktedir. Klorofilli yeşil bitkiler, bu yüksek entropili fotonu kloroplastlarıyla aldıklarında Güneş enerjisinin entropisini düşürüp, enerjisini arttırırlar. Yani fotosentez yapan bitkiler fotondaki enerjiyi bizim için birer hediye paketi haline getirirler. Paketlenmiş bu fotonu bizler vücudumuza aldığımızda ise sistemimize enerji almış oluruz. Ancak, yediğimiz yiyeceklerin yarısından fazlasını dışarıya ısı olarak veririz. İşte ilginç olan kısım da burasıdır. Aldığımız bu paketleri vücudumuzda parçaladığımızda besinin entropisini arttırırız; çözüm olarak ise bu fazla entropiyi ısı halinde vücudumuzdan dışarıya atarız. Bu sayede düşük entropili kalabiliriz. Fotondan gelen enerjiyi alabilmek için kullandığımız yiyecekleri parçaladığımızda, açığa çıkan maksimum düzensizliği, sistemden tahliye edebildiğimiz sürece canlılığı muhafaza edebiliriz. Schrödinger'in tanımladığı bu canlılık ve entropi ilişkisini anladığımızda gereğinden fazla yemek yemenin içeride çalışan tahliye motorlarına ne kadar fazla iş yüklediğini anlamış oluruz. Gereğinden fazla yemek yemek, gereğinden fazla entropiyle mücadele etmek anlamına gelir. Bu da savaşan hücrelerin erkenden yaşlanması demek. Üstüne bir de bu tahliyeye yardım edecek hareketi bedenimize çok görüyorsak, sağlıksız bir yaşam sonucunda muhtemelen bu entropi savaşını uzun soluklu veya kaliteli sürdürmemiz epey zor olacaktır. Bu gerçekten çok doğru bir ifade. Bunu bir metafor olarak düşünüp tüm ilişkilerinize bu gözle bakabilirseniz, termodinamiğin 2. yasası size epey yol gösterebilir. İlişkilerin her biri; ister sevgiliniz, eşiniz, dostlarınız, aileniz, ister çalışanlarınız ya da patronlarınız olsun, fark etmeksizin her bir ilişkiniz emek yani enerji ister. Neden? Çünkü biliyoruz ki dışarıdan enerji verilmeyen her sistem dağılıp yok olmaya mahkumdur. O yüzden, saçma ve anlamsız kaprislerimizi, ilgi açlığımızı bir kenara bırakıp o ilk ilgi adımını, tohumunu, sistemin enerjisini -ne derseniz artık- biz atalım, biz verelim. Belki de bu sayede entropiyi azaltıp, sistemi dengeye getirebiliriz. Amaç canlılığın devam etmesi değil mi? Peki öyleyse neden kadın erkek fark etmeden her birimiz ilişkilere ilgi yani enerji verirken bu kadar cimri oluyoruz? İlişkilerimiz bizim kendi mikro evrenlerimiz. Unutmayın eğer evren yok olursa, üzerinde yaşadığımız için biz de yok oluruz. Hayatımın her alanında evrimin bana öğrettiği çeşitlilik yoksa yaşam yoktur düsturunu, entropiden öğrendiklerimle birleştirdiğimden beri çok daha huzurlu ve önyargısız bir yaşam yaşayabilme şansı edindim. Özellikle evrimden öğrendiğim: Türlerin çeşitliliği, bana göre tahammül edemeyeceğim insanlara bile tahammül edebilmeyi daha doğrusu kabul edebilmeyi öğretti. Çünkü yarın öbür gün bir kuyruklu yıldız Dünya'ya çarparsa canlılık, o sevmediğim insanların hayatta kalmasına bağlı olabilir. Ve unutmamak gerekir ki tüm evrenle birlikte 13.8 milyar yıl önce tek ve küçücük bir noktada hep birlikteydik. Ardından LUCA'dan her birimiz çeşitlendik ve kimimiz buğday olma yolunda, kimimiz karga olma yolunda, kimimiz ise primat olma yolunda evrimleştik. O yüzden, sanıyorum ki evrendeki her şey, her galaksi, gezegenimizdeki her canlılık birbirinin birer parçası. Tıpkı ağacın kökleri gibi dallanmış ve birbirimizden ayrı olsak da hepimiz tek bir gövdeyle birbirimize bağlıyız. Charles Darwin'i buradan rahmetle anıyor ve çeşitliliği saygıyla kabul edebilmeyi bana öğreten hocalarımdan birisi de kendisi olduğu için ona bu yazı vesilesiyle teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ambalaj-tasariminda-beni-al-etkisi/", "text": "Ambalaj, ürün ve ürünün üreticisi ile ilgili bilgileri içeren, muhafaza ve koruma görevi üstlenen bir malzemedir. Ürünü koruduğu gibi tüketicinin satın alma tikiyle de oynamalıdır. Çok çeşitli benzer ürünler arasından seçim yapmamıza yardımcı olan bir farklılaşma aracı olarak çalışır. Ambalaj sıkıcı görünüyorsa, alışveriş yapanlar raftaki ürünü gözden kaçıracaktır. Yapılan araştırmalara göre, ambalajın fiziksel ve görsel yapısı, üzerindeki bilgiler de dahil olmak üzere 2-3 saniye içinde dikkat çekerek incelenmeye değer bulunur veya bulunmaz. 3-10 saniye içindeyse satın alma kararı verilir. Ambalajın rengi, tarzı, çekiciliği tüketicinin satın alma kararıyla mükemmel bir pozitif korelasyona sahiptir. Dürtüsel satın alma davranışını harekete geçirmek için ambalajın bazı görevleri vardır; içindeki ürünü sattırmak, tanıtmak ve tüketici ile iletişim kurmaktır. Ancak bunu doğru bir şekilde, tüketiciyi aldatmadan yapmalıdır. Tekrar satın alma eğilimi yaratacak, tüketici alışkanlıklarını destekleyecek yönde olmalıdır. Paketin içindeki ürünü görememek alıcıyı tedirgin edebilir. Bu durumda grafik tasarımcısı paketin içindekileri, sanatı ve ürüne uygun grafiği ile sunmalıdır. Doğru tasarım ve görsellerle yapılmış başarılı bir ambalaj tasarımı diğer rakipleri içinde fark edilecektir. Tüketici, ürünü evine götürürken, taşırken, ürünü açma ve kapama aşamalarında, kullanma, tüketme, çöpe atma sürecinde ürünü deneyecektir. Bu aşamalar onun ürün hakkındaki fikrini tamamlayacak, tekrar alım kararını etkileyecektir. Ambalajın üzerindeki bilgiler kullanım sürecinde tüketici tarafından daha detaylı incelenir ve kullanıcılar, bu bilgilerin doğruluğundan emin olmak ister. Ambalajın üzerinde yer alacak grafik ve görsel öğelerin net, yalın, çabuk anlaşılabilir olması gerekmektedir. Ne kadar az ise o kadar iyidir genellemesi, ambalaj için de geçerlidir. Ambalajın görevlerinden biri, içinde bulundurduğu ürünün önemini, faydalarını tüketiciye kısa zamanda anlatabilmesi ve tüketiciyle kısa zamanda iletişim kurabilmesidir. Ambalajın üzerinde yer alacak görsel elemanların; marka, ürün ismi, ürünün kısa tanımı, kullanılan fotoğraf ya da illüstrasyonunun, birbirleri üzerindeki etkileri ve baskınlık sıralaması çok iyi seçilmelidir. Sonuçta ambalajın formu ve rengi, tüketiciye ilk sinyali veren, tüketiciyle ilk iletişim kuran özellikleridir. Tasarım, bilgi ve profesyonellik gerektiren bir iştir. Ambalaj tasarımcısı müşterilerin ihtiyaçları ve ürün hakkında tam bilgiye sahip olmalıdır. Öyleyse iyi bir tasarımcı hedef kitlesinin kişiliği ve eğilimleri hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Bir kültürdeki bazı formlar, renkler ve resimler farklı anlamlara gelebilir. Bu nedenle tüketici kültürünü tanımak bir tasarımcı için birinci öncelik olacaktır. Ayrıca piyasadaki ürün ve ambalaj çeşitleri arasındaki ilişkiyi de düşünmeliyiz. Ambalaj bir koruma malzemesi olmasının yanı sıra sanatsal teknikler ve renk psikolojisi ile ilgili bilgileri de içinde barındırır. Her ürünün özel rengi olmalı ve tasarımcı yeterli bir renk bilgisine sahip olmalıdır. Ambalaj tasarımı, reklam sanatının önemli alt dallarından biri olduğu gibi, toplumların ekonomik gidişatında önemli bir rol oynamaya da devam etmektedir. Tüketici mağazaya girdiğinde pek çok benzer ürün arasından tasarımı en dikkat çeken ürüne yönelir. Bu sebeple tasarımda renk doğru kullanılmalıdır. Duruma göre yeşil renk bir ambalaj organikliği ve tazeliği simgeler. Yiyecek ve içecek için ise renk seçimi, ürünün rengine göre belirlenebilir. Bir çay paketinin renk seçiminde açık renkler tercih edilebilir ancak çay paketinde koyu renk, ürünün kalitesini tüketicinin zihninde göstermek için de kullanılabilir. Ambalajda tercih edilen görseller, ürünler için bir tür seçkin kalite yaratır ve renkleri doğru kullanmak o ürün hakkında tüketiciye mesaj verir. Mağazada aradığımız ürünü bulmak da bu şekilde kolaylaşır. Mavi, yeşil ve sarı ambalajlar taze ve canlı renklerdir. Bu renkler maden suyu, sebze ve meyvelerin ambalajlanmasında kullanılabilir. Ayak spreyi için mavi renk kullanmak doğru bir seçim olacaktır. Böylece tasarımcı, tüketiciye bir serinlik ve temizlik hissini yansıtır. Bazı ürünler var ki renkleriyle özdeşleşmiştir, bilinen ürün renklerinde önemli bir dönem açmıştır. Çikolatalı ürünler genelde kırmızı, kahverengi, süt oranına göre krem veya beyaz renklerde üretilirken, Milka markası sayesinde her şey değişmiştir. Çikolata ve gofretlerde Milka markasının mor-lila rengini kullanmaya başlaması ve profesyonel bir şekilde bu süreci yönetmesi, benzer ürün ve renklerde ambalajların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Özellikle bitter çikolatalardaki koyu kahverengi, fıstıklı olduğunda yeşil renkli olması tüketicide önemli bir bilinç oluşturmuş, tüketici fıstıklı bir çikolata almak istediğinde yeşil rengi arar hale gelmiştir. Satın alma kararlarının yaklaşık % 73'ünün satış yerinde olduğu tahmin edilmektedir. Yani, algı aktarımı ve o ürünün doğru algılanması konusunda alıcıya yardım etmeliyiz . Yapılan araştırmalara göre tasarımın sağ tarafında konuşma uyaranının kullanılması, sol tarafında ise resmin kullanılması uygundur. Çünkü beynin sol lobu kelime işlemeden sorumludur, sağ lobu ise genellikle şirketin markası veya logosu gibi resimleri işler. Tüketicilerin algılarını en üst düzeye çıkarmak için, paketlerin sağ tarafında yazı, sol tarafında görsel kullanılmalıdır. Ambalajın satış noktasında kilit bir rolü vardır. Bu sebeple ambalajların bilimsel bir yöntemle tasarlanması gerekmektedir. Ambalaj kullanıldıktan sonra çöpe gitmiyorsa doğru yoldayız demektir. Yalnızca ambalajını beğendikleri için ürün satın alan tüketicilerin sayısı az değildir. Ancak bu kadar çok ambalajın üretilmesi, çevre sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Günlük hayatta kullanılabilir ve geri dönüştürülebilir ambalajlar üretmek çevre kirliliği oluşumunu önlemede yardımcı olacaktır. Artık ambalajın amacı üçüncü kez değişmiştir. İnsanlığın yaratılışından itibaren ilk aşamasında saklama-koruma, ikinci aşamasında koruma-taşıma-tanıtım ve üçüncü aşamasında çevre ve yaşam alanı oluşturma, ambalajda yeni nokta durumundadır. Başka bir deyişle ambalaj dünyasında çevre koruma, ürün sorumluluğu ve evrensel tasarımlar gibi yeni anlayışlar hüküm sürmeye başlamış ve başlamalıdır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/amigdala-nedir/", "text": "Limbik sistem denen yapıda bütününün içinde bulunan badem biçimli amigdala, temel yaşamsal işlevlerimizle ilgili önemli bir bölgedir. RAS'dan sonra bir başka süzgeç sistemi de burada bulunur. Bu bölge korku, panik, endişe ve cinsel güdülerle ilgili davranışları kontrol eder. Ayrıca bu davranışlara ilişkin bellek de bu bölgede kayıtlıdır. Limbik sistemin hafıza içeriği çok kuvvetli etkilere sahiptir. Örneğin bir korku ilişkisi bir kez öğrenildiğinde, sonuçlarına hakim olmak çok zordur. Bu tip duygusal anıları unutmak oldukça zordur; fakat bazı psikolojik teknikler ve yeniden öğrenme yöntemleriyle, buradaki hafıza kayıtlarını kısmen yeniden düzenlemek mümkündür. Örneğin normalde öfke tepkisini kontrol etmek çok zordur; fakat bir öfke patlamasından önce bir kaç derin nefes alıp, sözgelimi, yavaşça ona kadar saymak, öfke tepkisinin şiddetini kontrol edebilmemize imkan verir. Beyninizin bu bölgesi, deneyimlerinize duygusal önem atfeden bölümdür. Böylece beyninizin diğer bölümlerinin bu öneme binaen bellek kayıtlarını kuvvetlendirebilmesini sağlar. Sonuç olarak, bizim açımızdan duygusal önemi olan olay ve deneyimleri sağlam bir şekilde kaydeder ve kolayca hatırlarız. Duygusal olarak anlamı olmayan deneyimleri ise hatırlarken zorlanmamızın nedeni bu bölgenin işlevidir. Amigdala, hiç uyumayan bir bekçi köpeği gibidir. Tehlikeyi anında hisseder ve tehlikenin büyüklüğünü milisaniyeler içinde hesaplar. Ardından bu değerlendirmeyi hippokampus bölgesine gönderir ve burası da mesajı çeşitli cevaplar ve baş etme mekanizmalarını devreye sokacak olan hafıza ve hareket merkezlerine yönlendirir. Fobiler denen aşırı korku tepkileri de bu bölgedeki aşırı duyarlı bağlantılarla ilgilidir. Bilinçsiz olarak talamus ve amigdala arasında gerçekleşen kısayol iletişim kanallarıyla normalden çok daha şiddetli korku ve panik tepkileri üretilebilmektedir. İlginç bir klinik vakada, amigdala hasarından mustarip bir kadının tamamen korku duyusunu yitirdiği gözlenmiştir. Yılanlardan, örümceklerden ve hatta şiddet ve silahlı saldırıdan korkusu kalmadığı tespit edilmiştir. Fakat deneyin bir yerinde havasızlıktan boğulma deneyimine dair bir benzeşim yaşanırken hasta panik atak geçirmiştir. Bu durum, araştırmacılar tarafından, amigdalanın dışsal tehditlerle ilgili savunmalarda görevli olduğu fakat kalp krizi gibi içsel tehlikeleri algılayan farklı bir beyin sisteminin var olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Yani bedenimiz, örümcekler veya soyguncular gibi dış tehditlerle boğulma yahut açlık gibi iç tehditleri farklı sistemlerle algılamaktadır. Dersinize giren öğretmeniniz sürekli olarak kötü bir ruh haline mi sahip? Çalışmalar, öğretmeninizin veya sınıftaki diğer kişilerin ruh hallerinin, amigdalanızdaki ayna nöronlar sayesinde sizi de etkileyebileceğini göstermektedir. Bu duruma duygusal biliş adı veriliyor. Amigdalanın faaliyete geçtiği bir başka durum da sosyal uyumlanma ve reddedilme korkusu durumudur. Bu durum bağımsızlık rahatsızlığı olarak bilinir. Bu özelliğimizden dolayı bir çok grup çalışması etkisizdir; zira insanların büyük çoğunluğu koyun benzeri konforlu bir durumu tercih eder ve diğerlerine göre baskın olan kişilerin fikirlerine şartsız olarak itaat etme durumunu benimserler. İnsanların topluluk tarafından dayatılan hatalı anılara inanma eğiliminde de amigdalanın aktifleştiği gösterilmiştir. Diğer insanların belli bir yönde davranış gösterdiği durumlarda, sorgulama olmaksızın deneklerin bir çoğu bu davranış kalıbını izler."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/anadolunun-iklim-bilgisi/", "text": "Anadolu insanları; ayva çiçeklerine bakarak kışın çetin geçeceğini, karıncaların hareketlerinden yağmurun haberini, dere sularının seslerini dinleyerek yazın kurak ya da sulak olacağını tahmin edebilmişlerdi. Anadolu'da doğayı okumak ve iklim olaylarına ilişkin gelecekle ilgili tahminlerde bulunmak, yüzlerce belki de binlerce yıllık bir gözlem birikimi ile gerçekleşir. Doğa ile iç içe yaşayan Anadolu insanları, doğanın işaretlerini fark etmiş, gelecekle olan olaylarla bağlarını görebilmiş ve halk takvimlerini oluşturabilmişlerdir. Ayva çiçeklerine bakarak kışın çetin geçeceğini, karıncaların hareketlerinden yağmurun haberini, dere sularının seslerini dinleyerek yazın kurak veya sulak olacağını, denizdeki kayalıklara çarpan dalgaların köpük miktarından patlayacak olan fırtınanın şiddetini tahmin edebilmişler, bu tahminlerle doğaya bağlı üretim ve hasat işlerini planlayabilmişlerdir. Ay'ın Dünya çevresindeki hareketi ile yeryüzündeki su kütlesi üzerinde oluşan med cezir hareketinin toprakla ve bitkilerle olan ilişkisini görebilmiş, ayın durumuna göre planladığı ekim dikim, odun üretimi, hatta ev yapımı gibi işlerini düzenlemişlerdir. Sadece Anadolu kültüründe değil, pek çok kırsal kültürde de benzerlerine rastladığımız bu örüntü okuma sanatının, dilimize atasözleri ve deyişler şeklinde yansıdığını da görürüz: mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır, korkma martın kışından, kork aprilin beşinden, öküzü ayırır eşinden, akşam bulutu kızarırsa havayı hoş bil, sabah bulutu kızarırsa sırtını yaş bil, yaz kırağısı çorağa, güz kırağısı kurağa delalettir, güzün ekilen tohum dört el atılır, üçü biter, biri çürür; yazın ekilen tohum, üç el atılır, biri çürür, ikisi biter gibi deyiş ve atasözleri bize iklim olayları ile doğadaki işaretlerin birbirine bağlı olduğunu, gelecekte olacak bir olayın emarelerini, iyi gözlemci olduğumuz takdirde bugünden görebileceğimizi anlatır. Doğanın değişmeyen döngüsel sabitlerini okuyabilme zannettiğimizden daha çok hayati önem taşır. Bu tür okumalar bugünlerde kehanet ya da hurafe gibi görünse de doğanın döngüsel düzenlerini okuyabilme üretimin planlanması, iklim değişikliği, ekosistem çöküşü ve bunlardan kaynaklı açlık, kuraklık gibi küresel krizlerle başa çıkmada büyük önem taşımakta. Saatli Maarif Takvimi'ni Bilenler El Kaldırsın! Pek çoğumuzun yaygın olarak bildiği ve kullandığı Saatli Maarif Takvimi bu bilgilerle doludur. Aynı takvimde bulunan Fırtına Takvimi, her yıl hemen hemen aynı zamanlarda gerçekleşen önemli rüzgar ve fırtınaların, yağmurların bir dökümünü vermektedir. Bu takvim halen pek çok denizci tarafından kullanılmakta, isabetli olduğu da ifade edilmektedir. Vakitlerinin çoğunu doğada geçirdikleri ve yaşamlarını doğal sınırlarda, doğanın koşulları ile barış içinde yürütmek zorunda oldukları için bu bilgileri en çok çobanlar derlemiştir. Bu nedenle halk takvimine bazı kaynaklarda çoban takvimi denildiği de görülür. Bununla birlikte, halk meteorolojisi bilimini oluşturan gözlem ve tahminlerin büyük çoğunluğunun yerel nitelikte olduğunu belirtelim. Aralarında genel nitelikte gözlemler olsa da çoğunluğu o bölgede yaşayan insanların gözlemlerinden ve genellemelerinden oluşmaktadır. Ancak iklime dair verilerin devşirildiği mekanlar, zamanlar ve yöntemlerde; kısacası veri kaynaklarında benzerlikler vardır. Örneğin, bölgedeki derelerin akış hızı, bölge bitkilerinin türleri ve çeşitliliği, güneş ve ayın hareketlerinden oluşan gündönümleri, ekinokslar, nevruz, Hıdrellez gibi özel günler gibi. Elbette bu bilgilerin derlenmesi için kişinin vaktinin çoğunu doğada geçirmesi gerekir. Vakitlerinin çoğunu doğada geçirdikleri ve yaşamlarını doğal sınırlarda, doğanın koşulları ile barış içinde yürütmek zorunda oldukları için bu bilgileri en çok çobanlar derlemiştir. Bu nedenle halk takvimine bazı kaynaklarda çoban takvimi denildiği de görülür. Çobanların veya çiftçilerin derlediği bu bilgiler geçerli bir bilimsel çerçeveye uymadığından bilimsel kabul edilmez. Bu nedenle de bilimsel takvimden, örneğin meteorolojinin takviminden farklı olduğu belli olsun diye kara düzen takvimi dedikleri de görülmektedir. Salih Amca ve ona el veren büyük amcası bir yılın içinde bazı zamanların daha büyük bir düzenin küçük bir nüshasını sakladığını fark etmişlerdi. Ağustos'un yarısı yaz, yarısı kış özlü sözü boşuna olmasa gerek. Yıllar önce köylerde halk takvimine dair bu kara düzen bilgilerini araştırmaktaydım. Fethiye'nin Yanıklar Köyü'nde yaşayan, çocukluk ve gençliğini Toroslar'ın Dont Yaylası'nda yörük olarak geçiren Salih Amca ile o yıllarda tanıştım. Salih Amca, her yıl Ağustos ayının 14'ünde başlayan ve 12 gün süren bir hava gözlemi yapıyor ve bu 12 günden devşirdiği bilgilerle bir yıllık hava tahmininde bulunuyordu. Salih Amca'nın yaptığı gözleme göre her bir gün bir aya, her günün ilk yarısı temsil ettiği ayın ilk 15 gününe işaret ediyordu. Salih Amca, yıl içinde hava olayları açısından en hareketli aylardan biri olan Ağustos'u seçmişti bu bilgileri toplamak için. Daha doğru bir deyişle Salih Amca ve ona el veren büyük amcası bir yılın içinde bazı zamanların daha büyük bir düzenin küçük bir nüshasını sakladığını fark etmişlerdi. Ağustos'un yarısı yaz, yarısı kış özlü sözü boşuna olmasa gerek. Daha sonraları, büyük oranda tutarlılık taşıyan benzer bir yöntemin Kuzey'de Batı Karadeniz'de mart ayında kullanıldığını öğrendim. Himmet Amca ve ailesi, Kütahya'nın Tavşanlı ilçesinde bir dağ mezrasında yaşıyorlar. Karakeçili yörüklerine mensup bu aile yaklaşık 100 yıl önce yerleşik bir düzene geçmişler. Koyunculuk ve doğadan yaban toplama ile geçimlerini sağlıyorlar. Benim Himmet Amca ile karşılaşmam onun Hıdrellez sabahı yapraklar üzerinden topladığı çiğ ile yaptığı yoğurt mayası damızlığı sebebiyle oldu. Himmet Amca bana, yoğurt mayasının bir yıl içinde kullanıla kullanıla verimini yitirdiğini, yenilemek gerektiğini, yeni mayanın ilkine de damızlık dendiğini anlattı. Damızlık, sütü ilk defa mayalayacak olan mayanın özüydü. Mayanın kendisi değildi. Himmet Amca'ya göre yoğurt damızlığının kaynağı doğaydı ve sadece Hıdrellez sabahı (5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gecenin sabahı), gün doğmadan, sabah namazı saatinde çiçeklerin, otların üzerindeki çiğin toplanması ile yapılırdı. Nitekim Hıdrellez sabahı, ben de oradaydım ve hep birlikte sabah namazı vakti kalktık, dualar ettik, Himmet Amca'nın hanımı Arzu Teyze, elindeki kaşıkla otların üzerindeki çiğlerini topladı ve koyunlardan sağdığı ılık süte maya yaptı. Bu karışım, bütün bir yıl kullanacakları mayanın özü olacaktı. Himmet Amca'ya göre Hıdrellez'de doğaya bir şey oluyordu. Hıdrellez'e kadar ormandan dal kesmek, toprağa tohum ekmek, aşılama yapmak ve daha pek çok iş hayırlı olmazdı, zararlı olurdu. Hıdrellez'e kadar toprak hastadır, dokunulmaz diyen Himmet Amca, bu durumu bir nevi kadınların adet dönemine benzettiğini de belirtti. Ona göre, Hıdrellez günü olan bir şey ile doğa başka bir faza geçmekte, canlanmakta, üretime hazır hale gelmektedir. Hıdrellez'in sadece ateş yakılıp üzerinden atlanan, gül ağacına dilekler bağlanan, seher vakti denizde veya akan suda yıkanılan bir gün olmadığını, aslında doğanın uyanışı dolayısıyla da kırsalda yaşayan insanların üretimiyle yakından bağlantılı önemli bir gün olduğunu; bu mühim günü kaçırmanın insan için, bütün bir yılı yoğurtsuz geçirmek demek olduğunu anlıyoruz. Afyon Başmakçı'da yaşayan bir çiftçi dostumdan yıllar önce öğrendiğim şu bilgiler önemlidir. O da bu bilgileri bir koyun çobanından öğrendiğini söylemişti. - Bahar ve yaz dönemlerinde Ay yeniyken ve ilk dördünün ilk yarısındayken yağış olur. Kış dönemlerinde ise bu yağışlar dolunaya yakın ilkdördünün ikinci yarısında yarımaydan sonra gerçekleşir. - Yağışlar rüzgardan sonra olur, onlara yağmur rüzgarı denir. - Kabayel baharda güneydoğudan eser. Başmakçı'da toprağı kabarttığı için yerel adı Kabayeldir ya da Kocaçay'ın yönünden geldiği için dereyeldir. Sıcak ve nemlidir. Bu yel, bitkileri, toprağı, tomurcukları uyandırır. Nemlidir, çünkü bahar, kara değip gelir. Karı birden eritir. Bu yüzden kaba yele kar mı dayanır? denir. - Aşağıyel her dönem güneybatıdan eser. Yerel dilde Acıgöl tarafından geldiği için Gölyeli de denir. Sıcak eser. Yeni çiçek oluşumunu sağlar. Oluşmuş çiçekleri de meyveye dönüştürür. - Tam kuzeyden esen yelin adı Yıldız. Buna poyraz ya da hoyraz da denir. Soğuk eser ve bütün bitkilerin ve toprağın bünyesindeki suyu çeker, birden kurutur. Çiçekleri döktürür. Bu dönemde yakında sulama yapılmışsa bile poyrazdan hemen sonra sulama tekrarlanırsa verim kaybı azalır. - Esas poyraz kuzeydoğudan eser. Bu rüzgarın yerel adı domuz çömelten. Hayvanların en güçlüsü, en yağlısı bile bu rüzgarın soğuğu karşısında çömelir. - Işıklı poyraz kuzeybatıdan eser. Buna Homa yeli de denir. Işıklı denmesinin nedeni Işıklı Gölü tarafından esmesi, Homa denmesinin nedeni bu yönde bu isimde bir yer bulunmasıdır. Soğuk ve şiddetli bir rüzgardır. Işıklı poyraz genelde kışın eser, toprağı soğutur, buz tutturur, kilitler. - Bu bilgileri sığır çobanı bilmez, koyun çobanı bilir. Çünkü sığır çobanı sadece gündüzleri ovadadır. Ama koyun çobanı gece gündüz ovada kalır. Doğaya duyulan saygı ve sevgi, doğadaki canlı cansız her şeyin, her varlığın birbirine bağlı olduğunu kavramımıza, bizden büyük bir gücün varlığını idrak etmemize olanak tanır. Bu bilginin tezahürünü sadece üretim ve hasat planlamasında değil, atasözleri, yağmur ve güneş duası gibi ritüellerde, nevruz, hıdrellez gibi halk bayramlarında görüyoruz. Kültürümüzü oluşturan öğelerin doğa ile olan doğrudan bağı ve onları okuyabilme yeteneğimiz ölçüsünde bize verilen yaşamı kavrar ve insan olmanın gereklerini yerine getirebiliriz. Sarıkeçililer'den Cemal Amca, güttükleri keçi sürüsünün, onları çeken develerin önemini şu sözlerle anlatıyor: Bu hayvanların günahı yok, Bu hayvanlar nereden geçerse orada yağmur yağar. Abaz Dağı'na geldik Çumra'nın, kırkı çıkmamış , biz geldik, bir yağmur bir güzellik, oh!.Bulutlar, yağmurlar, sular bu hayvanları özlüyor. Bunların günahı yok. Deve tükendi, bereket tükendi. Yağmur da kalmadı. Doğa da kalmadı. Deve bir ilimdir, deve bir hamayilidir. Keçi seslerini, oğlak seslerini, kuzu seslerini, koyun seslerini, yağmurlar bulutlar onları özleyip onların sadakasını veriyor... diyor. Doğaya duyulan bu saygı ve sevgi, doğadaki canlı cansız her şeyin, her varlığın birbirine bağlı olduğunu kavramımıza, bizden büyük bir gücün varlığını idrak etmemize olanak tanır. Bu saygı ile bakarız, bu saygı ile üretir ve hasatlarımızı paylaşırız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/animasyonlar-gercege-donusebilir-mi/", "text": "Japon Animeleri ve Hayvanat Bahçeleri Halkın Gerçek Hayattaki Hayvanların Korunması Yönündeki İlgisini Arttırıyor! Ana karakterleri vahşi yaşamdan olan animasyon karakterleri sayesinde, halkın nesli korunması gereken vahşi yaşam hakkında bilinçli farkındalığı desteklenebilir. Toplumlar giderek daha fazla kentleşirken bile, halkın doğal dünyaya olan ilgisini artırmak için eğlence-koruma ortaklıklarının potansiyelini vurgulayan bir çalışmayı ele alacağız. Tokyo'daki yaz sıcağı saha çalışmasını imkansız hale getirdiğinde, saha ekolojisti olan Fukano, bir hayvanat bahçesi görevlisi ve bir UTokyo öğretim üyesi işbirliği içinde bir projeye başladı. Hayvanat bahçeleri yaban hayatı koruma konusunda halk eğitimi için kurulmuş yerler olarak kabul edilse de, bu etkilerin kanıtı genellikle küçük ölçekli ziyaretçi anketleriyle sınırlıdır. Araştırma ekibi, hayvanat bahçelerinin ülke çapında yaban hayatına olan ilgi üzerindeki etkisini ölçmek için Google Trendler ve Wikipedia sayfa görünümlerinden elde edilen verileri kullandı. Çevrimiçi verilerdeki konum ayrıntılarına göre; belirli türlerle ilgili yapılan aramalar o iller içerisindeki hayvanat bahçelerindeki hayvan türlerine bağlı değişkenlik göstermekteydi. Eyaletteki bir hayvanat bahçesinin olumlu etkisi, sosyo ekonomik farklılıklardan bağımsız olarak Japonya genelinde tutarlıydı. Fukano açıklamasında Hayvanat bahçelerini ziyaret etmek, insanları orada gördükleri türler hakkında daha fazla bilgi edinmeye motive ediyor diyor. Araştırmacılar tarafından fark edilen bir diğer ayrıntı ise 2017'nin ilk birkaç ayında birçok hayvan için çevrimiçi arama sayısının önemli ölçüde arttığı oldu. Fukano, Verilerde bu yükselişe neyin neden olduğunu merak ettik dedi. Kemono Friends, orijinal hali ile Japonya'da 11 Ocak ve 29 Mart 2017 tarihleri arasında gece geç saatlerde yayınlanan 30 dakikalık bir animasyon dizisidir. Kemono Friends, açıklanamayan bir olay sonucunda, bir kızın dünyada yalnız kalmasını konu alıyor; anlatım, bu kızın gerçek kimliğini keşfetmesine yardımcı olan hayvanlarla birlikteliği etrafında gerçekleşiyor. Hayvanlar temsil ettikleri türün karakteristiğine ve yeteneklerine sahip, hayvan kostümleri giymiş kadınlar olarak tasvir ediliyor. Dizi, popülerliği nedeniyle ülke çapında ve online streaming aracılığıyla tekrar yayınlandı. Ürünler, video oyunları ve TV programının ek sezonlarıyla bir franchise haline geldi. İzleyicilerinin çoğunluğu 20 yaşın üzerindeki kişiler. Program ayrıca olağanüstü bilim kurgu dalında bir Japon ödülü kazandı. Araştırmacılar ayrıca dijital kamu yararına, anime ile ilgili bu artışın gerçek dünyadaki koruma faaliyetlerini de artırıp artırmadığını belirlemek için hayvanat bahçesi koruma fonlarına yapılan parasal bağışların kayıtlarına baktılar. Tokyo'da para kabul eden hayvanat bahçeleri, bağışçıların fonlarıyla hangi türleri destekleyeceklerini belirlemelerine izin veriyor. Tokyo'daki üç hayvanat bahçesindeki hayvanlar, Kemono Friends yayınlandıktan sonra ortalamadan daha fazla bağışçıya sahip oldular ama ana karakter olarak gösterilen hayvan türlerine yapılan bağışta daha etkisel artışlar oldu. Artan kamu ilgisi her zaman yaban hayatı için bir fayda sağlamaz. Örneğin Amerikan animasyon filmi olan Finding Nemo'daki sevimli palyaço balığı tarafından büyülenen izleyiciler, istemeden de olsa yaban hayat kaçak avcılığı için bir pazar yaratmış olabilir. Fukano, Kamu ilgisini artırdığımızda, insanların çıkarlarını olumlu şekilde korumaya ve çıkarlarının vahşi hayata zarar vermesini önlemek için iyi bir web sitesi veya iyi bir hayvanat bahçesi eğitim programı hazırlamalıyız dedi. Kemono Friends'in yaratıcıları, animenin hem sanatsal hem de finansal araçlar kullanarak yarattığı, kamuda oluşan korumaya yönelik ilgiyi güçlendirdi. Kemono Friends Project hayvanat bahçeleri ile hayvanlarının özel illüstrasyonlarını oluşturmak için işbirliği yaptı. Hayvanat bahçelerinin etrafındaki sergi ve posterlerde anime karakterlerinin kullanılmasına izin verdi. Şovun yaratıcıları, işbirliği yapan hayvanat bahçelerine ve World Wide Fund for Nature 'a da parasal bağışlarda bulundular. Fukano ve iş birliğinde bulunanlar, yaban hayatı koruma projelerine halkın ilgisini artırmak için geleneksel olmayan yolları araştırmaya devam etmeyi planlıyor. Bugün dünyada mikroplastikler, biyoçeşitlilik, iklim değişikliği gibi çok fazla çevre koruma sorunu var. Benzer yapımlar genellikle bu tür konularla zaten ilgilenmekte olan izleyicilerin dikkatini çekmek için rekabet ediyor. Ziyaretçiler, hayvanat bahçeleri ve bakıcılar işbirlikleri yaparak halihazırda çevresel konularla ilgilenmeyen büyük potansiyelli kitleyi çekmenin bir yolunu bulabilir . Japonca, birbirine benzeyen birçok kelimeye sahip bir dildir; bu nedenle araştırmacılar, Google Trendler verilerini ararken hayvanların ortak adlarının eş anlamlılarını hariç tuttu. Ayrıca, insanların günlük yaşamlarında değil yalnızca bir hayvanat bahçesinde görebilecekleri hayvanları aradıklarından emin olmak için çalışmalarını Japonya'ya özgü olmayan türlerle sınırladılar. Çevresel sorunların arttığı, önleme ve telafi etme üzerine çalışmaların da artması gereken bir zamanda gibiyiz. Görsel kaynakların, farkındalık ve etki üzerinde ne kadar büyük bir kaynak olduğunu gözlemleyerek bu yönde adım atmak çok faydalı olabilir. Çok keyifli bir yazıydı!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/anlati-biliminin-perde-arkasi-noro-storytelling/", "text": "Yine kahveniz hazır. Rüzgarda esiyor, yağmur yağıyor falan filan... Önünüzdeki sunumda hiç değişmeyen ciddi ve akademik bir ses tonu, tonlarca yazı, grafik, veri... Daha sıkıcı olamazdı herhalde. İşte bu anlatıda beynimizin sadece belirli bir kısmı aktive oluyor. İnsan beyninin sol alt frontal girusunda yer alan dil ile ilişkilendirilen Broca bölgesi , bu bulunduğumuz süreçte anlatılanın çözülerek beyinde anlamlandırılmasını sağlıyor. Hepsi bu kadar. Ancak iyi bir anlatının içerisindeysek sadece beynimizdeki dil işleme bölgeleri değil, hikaye sayesinde beynimizin günlük olayları yaşarken kullanıldığı diğer alanlar da etkinleştirilir. Hikayeyi okurken beynimizde tadımdan sorumlu duyusal korteks harekete geçti. Dahası tat korteksindeki nöronlar ekşiliği hatırladı ve tepki verdi. Muhtemelen yüz kaslarınızın değişimi ile beraber motor korteksiniz aktif hale gelmiş oldu. Hikayenin bedeninize ve beyninize olan etkisini keşfedin. Evet, güzel yapılandırılmış bir hikaye düşüncemizi ve hareketlerimizi şekillendirmemize neden olabilir. Hikayenin içinde bulunan semboller, metaforlar, analojiler, benzetmeler, bütüncül ya da parçalı söz dizilimleri bizim ilk uyarıcılarımız. Mesela, Kafka'nın Gregor Samsa üzerinden anlattığı kurgu metnindeki metamorfozun bir hamam böceğine dönüşmek değilde, bu durum karşısında ki değişimi konu aldığını bütüncül anlatıdan fark edebiliyoruz. Sen öyle her şeye limon olma! dendiğinde artık size ekşiliği anlatmıyor olması gibi. Duyduğumuz hikayelerle ilişkilendirdiğimiz bu unsurlar aslında hikayenin bir neden sonuç ilişkisi ile beyni ele geçirdiğini kanıtlıyor. Metaforları, sembolleri ve gerçek olayları otomatik olarak birbirine bağlayarak, duyduğumuz bir hikayeyi beynimizin içinde daha önce deneyimlenmiş bir sebep sonuç ilişkisi ile bağdaştırmaya çalışıyoruz. Bu duygusal deneyimler, kognitif algılama süreci ve ardından bu algıya karşı oluşturulan bedensel tepki, insula'nın çalışmasına yol açıyor. Insula, bu uyaranlar hakkında bilinç seviyesinde bir algı oluşmasını sağlayarak, bağdaştırma dediğimiz işlemi gerçekleşiyor. Nörogörüntüleme desteği ile yapılan çalışmada bir hikaye ve bir nesne tanımı üç farklı yol ile katılımcılara anlatılıyor; çalışma sonucunda konuşmadansa, pandomimin ve çizimin beynin ilgili motor işleme bölümünde daha güçlü aktivasyonlar oluşturduğu elde ediliyor (Brown & Yuan, 2018). Sonuç olarak, beynin anlatıları işlemesinin, görsel-işitsel veya yazılı formdaki sunum ortamlarına göre değiştiğini söyleyebiliriz. Hikayeler, henüz yaşamadığımız ama başımıza gelebilecek bir olay karşısında, dinleyicilerin kendilerini anlatıcı rolüne koymasını sağlar. Her ne olursa olsun beyin sizi baş kahraman olarak ilan edecektir. Hikaye içerisinde bulduğumuz benliğimiz soyut bir anlatının özümüzde canlanmasını sağlar. Arkadaşınıza anlattığınız bir durumu ilerleyen zamanlarda arkadaşınızın sanki kendi yaşamış gibi anlatması durumu ile karşılaşmışsınızdır. İşte baş kahraman değişimi bu durumu özetler niteliktedir. Jeremy Hsu'nun bulgusuna göre, insan etkileşimlerinin yüzde 65'i dedikodu dediğimiz sosyal hikaye anlatımlarına dayanıyor. Bu hikayelerin birçoğunda insan olay kurgusu içerisinde empati kurup kendini keşfe çıkıyor. Empati kurarken içselleştirdiğimiz davranış ve durumun dayanağı şüphesiz ki güven duygusudur. Beynimizin hipotalamus bölgesinde sentezlenen oksitosin, bir memeli hormonudur ve güven bağının kurulmasında rol oynar. Birçok sosyal davranışı şekillendirdiği düşünülen bu hormon salındıkça empati yeteneğimizi de arttırır. Barraza ve Zak (2009), yaptıkları bir çalışmada, anlatının doğrudan kişisel etkileşimlere ek olarak oksitosin salınımına neden olup olmayacağını araştırıyor. Bu çalışmada, anlatının biri bir babanın oğlunun ölmeden önceki son zamanlarında çektiği acıyı konu alıyor, diğer anlatıda ise aynı baba ve oğlun hayvanat bahçesinde bir gününü ölümden bahsetmeden ele alıyor ve izleyenlerin iki durumda beyin işlevleri inceleniyor. İlk hikayede oksitosindeki değişim ile baba oğul ilişkisine yönelik empati duygusu arasında pozitif bir korelasyon ortaya çıkıyor (Barraza & Zak, 2009). Hatta artan empati duygusunun sonradan toplum yanlısı bir davranışa bağladığı görülürken, ikinci hikayede katılımcıların oksitosin seviyesinde bir artış görülmüyor (Barraza & Zak, 2009). Bu durumda geldiğimiz nokta şu; anlatı esnasında bir bağ kuruyoruz. Bu durumda inançlarımızı ve varsayımlarımızı onaylayabilir, bunlara karşı çıkabilir ve evet hayatımızı şekillendirebiliriz. Kabul edelim ki insan beyni iyi hikayeler karşısında el pençe divane! Tüyler ürpertici bir gerçeğe hazır olun! Hem okuduğunuz hem duyduğunuz hem gördüğünüz hem de deneyimlediğiniz bir hikaye ortamı biliyorum ben: OYUNLAŞTIRMA! Bu yazı Gamfed Türkiye gönüllülerinden İzel SARI'nın katkılarıyla yazılmıştır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/annelik-gercekten-kutsal-mi/", "text": "Çoğumuz anneliğin kutsal olduğuna dair yerleşik bir inanç taşırız, ama acaba annelik gerçekten de kutsal mı? Gelin anneler günü arifesinde bu konuyu masaya yatıralım. İnsan canlısı için anneliği zor kılan şey yavrunun erken doğması. İnsan yavrusu diğer memelilere göre daha az gelişmiş halde doğduğu için yetişkin olma, yani kendi başının çaresine bakabilecek duruma gelme süresi diğer canlılara göre hatırı sayılır derecede uzun. Karında taşıma ve emzirme süreçleri tüm memelilerde var ve gerek hamilelik gerek de emzirme, anne ile bebek arasında yoğun bir bağ kurulmasına neden oluyor. Söz konusu bağ hormonlar sayesinde kuruluyor ve özellikle sevgi ve bağlanma hormonu olarak bildiğimiz oksitosin hormonu memeli annenin çocuğuna bakabilmesini sağladığı için son derece önemli. Oksitosin olmasaydı bebeklerimize bu kadar iyi bakım veremezdik, zaten hormonlar tam da bu yüzden var değiller mi? Canlılığın devamı için! Velhasıl anne hayvanlar yavruları için gözlerini kırpmadan kendi varlıklarını tehlikeye atabilirler. Bunun nedeni ise sağkalım itkisidir. Anne de her canlı gibi ölecektir, kalıcı olması ancak genlerinin yaşaması ile mümkün olabilecektir. Elbette bunu bildiğimiz için yavrularımızı koruyor değiliz, fakat mekanizma canlılığın devamı üzerine kurulu ve bu nedenle döl bırakıyor ve bıraktığımız döllerin hayatta kalması için elimizden geleni yapıyoruz. Annelerin ve babaların çocukları için kendi varlıklarını feda edebilmesi bizlere onların çocuklarını koşulsuzca sevdiğini düşündürür. Oysa anne-babalar çocuklarına koşulsuz sevgi duymaz. Aslında çoğu ebeveyn çocuklarını kendi uzantıları gibi gördüğünden onların kendi çizgilerinin dışına çıkmasına tahammül edemez. Kendi inançlarını, ideolojilerini, ahlak kurallarını benimsemeyen çocuklarına son derece acımasız davranan, hatta onları evlatlıktan reddeden ebeveynlere rastlamış olabilirsiniz. Bu durum sandığımızdan çok daha sık yaşanıyor ve koşulsuz sevgi mitini yerle bir ediyor. Aslında koşulsuz sevgi var, ama anne babadan çocuğa değil bu katışıksız sevgi. Tam tersi, çocuktan anne babaya! Sanılanın aksine ancak çocuklar anne babalarını onlar her ne yaparlarsa yapsınlar sevmeye devam eder, çünkü başka seçenekleri yoktur. Ne var ki çocuklar da büyüdükçe başka alternatifleri olduğunu görüp anne babalarını reddedebilir ancak çocuğun ebeveyne duyduğu sevgi ve bağlılık, ebeveynin çocuğa duyduğundan çok daha fazladır. Neyi kutsal kabul edeceğinizi elbette en iyi siz bilirsiniz ama bana öyle geliyor ki annelik, babalık ve çocukluk üçlüsünden biri kutsal kabul edilecekse o çocukluk olmalı. Çünkü çocuklar hepimizden daha saf, masum ve sevgi dolular. Büyüdükçe kirleniyoruz çünkü kirlenerek büyüyoruz. Büyümeyenlere lafım yok, zaten çocukluğun da anneliğin de babalığın da en güzelini onlar yaşıyor. Çocuk olmanın kıymetini bildikçe insanlığımız kutlu oluyor ve bizler mutlu oluyoruz. Anneler gününüz kutlu olur mu bilmiyorum ama, eğer varsa çocukluğunuz kutlu olsun. Sıradaki yazımız sizin için geliyor: İşçisin Sen İşçi Kal! Sanırım ilk neden babalığa anneliğe verdiğimiz kadar değer vermememiz. İkinci nedense kadınların belirli gün ve haftaları erkeklerden daha çok önemsemesi 🙂 Dikkat çektiğiniz nokta ise son derece önemli, iyi niyetlerle kutlanmaya başlayan tüm günler kapitalizm için satış fırsatına dönüşmüş durumda."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/aptallik-nedir-asiyla-ne-alakasi-vardir/", "text": "Kabaca tarif etmek gerekirse aptallık, etrafımızda neler olup bittiğini anlamlandıramama ve bunun sonucunda da olguları kaba ve çarpık yorumlama eğilimidir. Entelektüel donanım eksikliğine dayalı bir tür bilişsel başarısızlık yani. Çoğunlukla da insanların olgular karşısında doğru kavramsal araçlara sahip olmadığında ortaya çıkar. Anlamak yerine körü körüne inanmak tercih edildikçe de bulaşıcı bir hastalık gibi hızla artar. Aptallığı tehlikeli kılan iki belirgin özelliği var. Birincisi bu olgunun, karakter kusurlarından farklı olarak bireylerin değil gruplar ya da geleneklerin bir ürünü olması. Zihnimizi şekillendiren kavramların çoğunu içinde yetiştirildiğimiz toplumdan aldığımız için insanlar çoğu kez bireysel değil müşterek aptallıkların kurbanı olur. Yani kalabalıklar sadece coşkuyu, heyecanı ya da sevinci değil aynı iş birliğiyle aptallığı da çoğaltabilir. Ve maalesef toplumlar en zararlı aptallıklarını da sağlık, ekonomi ya da siyaset gibi en hayati alanlarda coştururlar. Böyle olunca da aşı karşıtlığı gibi bir akım, kalabalığın içinde son derece anlamlı görünebilir. Bu tür kolektif aptallıklarda kalabalıklar içinde yer alan akıllı uslu insanların varlığı kafa karıştırmamalı. Çünkü çoğu zaman aptallık zekayla uyum içindedir. Hatta zekanın zararlı akılcılığıyla aptallığa yataklık ettiğini bile söyleyebiliriz. Bu yüzden de aşının toplumsal zararları üzerine argümanlar, insanı şaşırtacak derecede havalı görünebiliyor. Nedense aptallığın coşkusu, aklın basit dinginliğinden her zaman daha çekici oluyor. İkincisi, doğasındaki derin belirsizlik nedeniyle aptallık her zaman daha fazla aptallığı doğurur. Bu nedenle de her aptallığın argümanı mutlaka kendisinden daha kuvvetli bir saçmalık olur. Bu durumun aşı karşıtlığıyla ilgili yansımasıysa, basit bir oran hesabi yapamamaktan geçiyor. Velev ki kendilerini ya da çocuklarını aşılatmak istemeyen bir yığın ailenin öne sürdüğü, mesela bu aşıların çocuklarını kısırlaştıracağı gibi bir endişe gerçekten de olası olsun. Bu bilgiyi edindikleri kaynak bakımından doğruluğu bu kadar küçük bir olasılık yüzünden bir yığın çocuğa yüzde yüz zarar vermeyi göze almaları başka nasıl açıklanabilir? Gerçekten izole yaşayan, en azından okullarla bir bağı olmayan insanların aşıdan uzak durma isteklerine saygı duyulabilir ama birilerinin kendi aldıkları riski okullara taşıma ısrarı tam anlamıyla aptallıktır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/asi-karsitlarinin-bir-islevi-olabilir-mi/", "text": "Aşı olmayı reddedenleri, bilim insanlarının, uzmanların ve birçok verinin ikna edemediğini gözlemlediğimizde, Açıkbeyin olarak aşı karşıtlığının sosyolojik nedenlerini merak ettik ve ardından hemen bir araştırma grubu oluşturup işe koyulduk. Araştırma sonuçlarının detaylarını ve sayısal verileri incelemek için geçen haftalarda yayınlanan Aşı Karşıtlığı 101: Olmak Ya Da Olmamak başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz. Bu yazımızda, yaptığımız araştırmaya ait çıkarımlarımızı paylaşmak istiyoruz. Aşı karşıtlarının koronavirüse ilişkin iddiaları bazı bilim insanlarınca komplo teorisi olarak değerlendiriliyor. Bu iddiaların birçoğunun merkezinde korona virüsün nasıl ortaya çıktığına ilişkin görüşler yatıyor. Aşı karşıtlarının önemli bir kısmı salgının kurgulanmış büyük bir oyun olduğunu ifade ediyorlar. Dolayısıyla üretilen aşının da bu oyunun bir parçası olduğu kanısı oldukça yaygın. - Aşı karşıtlığının bir ideolojisi var! Amaç, var olduğunu düşündükleri oyunu bozmak. - Küreselleşme karşıtları ile aşı karşıtlarının düşmanları ortak . - İfadelerin genelinde tüm insanlar üçe ayrılıyor: Biz, siz ve onlar. - Grup dinamiklerinin işlevselliğinde son derece etkili olan kendilerine has kavramları var . - Bireyin devlete, yöneticilere duyduğu güvenle aşının bir ilgisi yok! Araştırma sonuçlarının sayısal verilerini gözünüzde canlandırmanız için hazırladığımız grafikleri inceleyebilirsiniz. Yukarıdaki tablo, incelediğimiz gönderilerin tamamında, belirlediğimiz değişkenlere toplam kaç kez rastladığımızı oransal olarak gösterir. Yukarıdaki tablo, etiket başına incelediğimiz gönderi sayısını gösterir. Aşı karşıtlığı, günümüze has bir olgu değil. Tarihsel süreç boyunca benzer temalarla aşı karşıtlığına rastlamak mümkün. İlk aşıdan bu yana toplumun bir kısmı dünyanın birçok yerinde aşı olmak istememişler. Benzer olarak aşı karşıtlığıyla mücadelenin de ilk aşıdan bugüne süregeldiğini söylemek mümkün. Aşı karşıtlığının doğasını doğru çözümlemek için insanlığın biyo-evrimsel mekanizmaları ile ilişkili olabileceğini gözden kaçırmamak gerekir. Günümüzde kişilik kuramlarından en çok kabul gören Büyük Beşli kişilik envanterinde, her bir insanın bir miktar taşıdığı kişilik özelliklerinin evrimimizdeki faydalarına dikkat çeker; bu fayda aşı karşıtlığı bağlamında da düşünülebilir. Böyle düşünebilmek için kişilik özelliklerine ait birkaç kavramı tanımlamakta fayda var. Açıklık: Yeni deneyimlere açık olmayı ifade eder. Zorlu şartlardan kurtulabilmek için yeniliklere açık olmak hayatta kalmaya fayda sağlayan bir olgu. Sorumluluk: Başarı için azim göstermek, planlı hareket etmek ve öz denetim sağlayabilmek. Dışadönüklük: Sosyal olarak enerjik olmak ve diğerlerini ortaklığa davet etmek. Uyumluluk: Şüpheci ve zıt olmaktan ziyade merhametli ve şefkatli olmak, uyum sağlamak. Nevrotiklik: Öfke, kaygı, bunalım gibi duyguları kolayca yaşama eğilimi olarak tarif edilebilir. Bu özelliklerin hepsinin bugüne gelmemizde katkıları var. İnsanlığın içinde bulunduğu olumsuz durumlardan kurtulmasında bu kişilik özelliklerinin büyük faydası olmuş. Bunlara hayatta kalma stratejileri de diyebiliriz. Bu bakımdan aşı karşıtlığı ile ilişkisi olabilecek kişilik özelliği nevrotiklik olabilir. Bu özelliğin olası faydaları ilk başta anlaşılması zor olsa da hayatta kalma stratejileri bağlamında önemli işlevleri olan bir özelliktir. Nevrotik kişiler tehlikeli koşulların içerisinde olduğunu diğer özelliklere sahip kişilerden daha hızlı fark edebilir; bu durumlara karşı daha hızlı tepki verebilirler. Başka bir deyişle nevrotik kişilere, gemideki endişeli tayfa tanımlaması yapabiliriz ve bu kişilerin diğer mürettebatı tehlikeli durumlara karşı önceden bilgilendirmek ile yükümlü olduklarını söyleyebiliriz. Aşı karşıtlarını da bir bakıma bizleri tehlikeli koşullara karşı uyarma vazifesi üstlenenler olarak düşünebiliriz. Onların uyarıları olmasaydı belki de insanlık türünün bugünlere gelmesi mümkün olmayabilirdi. Dolayısıyla belli bir dozda aşı karşıtlığının işlevsel bir yanı olduğunu kabul edebiliriz ama bu dozun ayarı oldukça önemli; aksi halde salt kaygı ile de bugünlere gelemezdik. Ayrıca diğer kişilik boyutlarımızın, bu süreçte uyumlu bir şekilde çalışması da oldukça önemli. Nihayetinde diğer değişkenler gibi kaygı da nevrotiklik de dozunda işlevseldir. Aşının tehlikeli olabileceği ihtimalini düşünerek aşı olmamak kabul edilebilir bir tutumdur. Başkalarının düşüncelerini etkileyerek aşı karşıtlığı hareketi düzenlemek ise kaygıyı topluma yaymaya karşılık gelir ve nasıl ki aşı olmak istemeyenler bu konuda bir zorlamaya tabi tutulmak istenmiyorlarsa olmak isteyenlere de aynı şekilde özen göstermeleri gerekir. Maske, mesafe ve hijyen kurallarına aşı olanların hatırına dikkat etmeleri ve sosyal mesafe kurallarına önem vermeleri gerekir. Nihayetinde aşı karşıtlarının fikirlerini değiştirmek gibi bir çabanın anlamsız olması aslında bu tutumu sergileyenlerin içgüdüsel bir savunma sistemine uyduklarını düşündürebilir. Aynı şekilde aşı olanların da benzer bir tutum ile hareket ettiklerini göz ardı etmemek gerekir. Dolayısıyla çoğul zamirlerden yola çıkarak şunu açıkça ifade edebiliriz. Bu süreci biz, siz onlar şeklinde kutuplaşarak değil ancak Biz olarak atlatabiliriz. Tıpkı milyonlarca yıldır yaptığımız gibi. Edelman. (2021). Edelman Trust Barometer. New York: Edelman . Germani, F., & Andorno, N. B. (2021, 02 10). The anti-vaccination infodemic on social. Plos One, s. 1-14. Goldberg, Z. J., & Richey, S. (2020, 06 01). Anti-Vaccination Beliefs. World Affairs, s. 105-120. Mathieu, E., Ritchie, H., Ospina, E. O., Rose, M., & Hassel, J. (2021, 06 17). A global database of COVID-19 vaccinations. Nature, s. 947-953. OECD. (2021). Trust in government. Paris: OECD. Podobnik, B. (2008, 02 28). Resistance to Globalization: Cycles and Evolutions in the Globalization Protest Movement. Wayback Machine, s. 1-14. Rogers, E. (1995). Diffusion of Innovations. New York: Collier Macmillan Publisher. Taijfel, H. (2010). Social Identity and Intergroup Relations. Cambridge: Cambridge University Press. Tutucu, M. (2017, 04 01). Medya Arası Gündem Belirleme Kuramı: Twitter ve Hürriyet Online Örneği. İlef Dergisi, s. 123-148. Tüfekçi, Z. (2019, 09 01). A Response to Johanne Kübler's A Review of Zeynep Tufekci Twitter and Tear Gas: The Power and Fragility of Networked Protest (2017, New Haven: Yale University Press). Internation Journal of Politics, s. 365-369."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/asi-karsitligi-olmak-ya-da-olmamak/", "text": "Koronavirüs salgınının hayatımıza girmesiyle pek çok şey değişti. Bununla birlikte birçok şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeğine birçoğumuz hazırlıksız yakalandık. Neredeyse dünyadaki herkesin bir an önce bitmesini gönülden istediği bu salgın konusunda büyük bir kısmımız bilim insanlarına güveniyor. Mümkün olduğunca onların tavsiyelerine uymaya çalışıyoruz. Her söylediklerini çoğu zaman büyük bir ciddiyet ile takip ediyoruz. Salgının bitmesi için temel bazı kurallara sıkı sıkıya sarılmamız gerektiğini, devlet yetkilileri ve bilim insanlarından sıkça duyuyoruz. Bir nebze olsun salgın öncesi hayatımıza dönebilmek için bu kurallara uymamızın çok kritik olduğunu biliyoruz. Bu durumu yenebilmek için en güçlü silahın aşı olduğu konusunda neredeyse tüm yetkililer hemfikir. Bu yüzden dünyadaki birçok kişi aşı oldu. Fakat henüz aşı olmayanların varlığı, salgının son bulması konusunda önemli bir engel gibi gözüküyor. Nihayetinde devletlerin, sağlık örgütlerinin, bilim insanlarının, sanatçıların, kanaat önderlerinin ve aydınların aşı olmayı teşvik edici açıklamalarına rağmen bazı kişilerin bu hususta direnç gösterdiklerine şahit oluyoruz. Bu insanların neden aşı olmak istemedikleri konusunda halihazırda yapılmış olan ve yapılmakta olan birçok çalışma var. Bizler de aşı karşıtlığı konusunda internet tabanlı bir araştırma yapmaya karar verdik. Yaptığımız ön araştırmalarda, aşı karşıtlığının beslendiği önemli kaynakların komplo teorileri ve ispatlanmamış iddialar olduğuna dair çok sayıda çalışma ile karşılaştık. Bu bilgiler ışığında günümüzün önemli iletişim araçlarından olan sosyal medya mecralarına yöneldik. Dünyada sosyal medya kullanımı, aynı zamanda güncel bilgilere erişmemiz konusunda önemli bir işleve sahip. Özellikle günümüzde Twitter, bu sosyal mecralardan en çok gündeme ilişkin bilgi paylaşımı yapılan ağlardan birisi ve var olan gündemi belirlemek için de çok işlevsel bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Yaptığımız incelemeler sonucunda aşı karşıtlığı propagandasının Twitter'da etkin bir şekilde yürütüldüğünü keşfettik. Sunulan bu makale, Twitter tabanlı yürüttüğümüz ve aşı karşıtlığının dinamiklerini anlamaya çalıştığımız bir araştırmanın ürünüdür. Öncelikle ünlü sosyal mecralardan birisi olan Twitter hakkındaki bazı temel bilgileri hatırlayalım: Dünyada 3,5 milyar sosyal medya kullanıcısı var. Bunların 355 milyonu Twitter kullanıyor. Twitter popülerlik bakımında dünyada en çok kullanıcısı olan dokuzuncu sosyal medya platformu. Türkiye'de ise 60 milyondan fazla sosyal medya kullanıcısı var. Bunların 15,6 milyonu Twitter kullanıyor. Bu bağlamda Twitter ülkemizdeki en popüler beşinci sosyal medya platformu. Ayrıca dünya sıralamasında Twitter kullanımında 6.sıradayız. Twitter kullanıcılarının %68,1'i erkek %31,9'u kadınlardan oluşuyor. Bu bakımdan Twitter erkeklerin yoğunlukla kullandığı sosyal medya platformlarından birisi. Kullanıcıların %60'a yakını ise 25-49 yaş grubunu kapsıyor. Kullanıcıların %48'i yeni gelişmelerden haberdar olmak için Twitter kullanıyor. Geçen yıla oranla sosyal medya platformları arasında ülkemizde yüzdelik payda, kullanıcı sayısını en çok arttıran yine Twitter. Dünyada en çok takipçisi olan Twitter kullanıcısı Barack Obama; yaklaşık 130 milyon takipçisi var. Onu Justin Bieber ve Katy Perry takip ediyor. Ülkemizde ise en çok takipçisi olan kullanıcı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve onu Cem Yılmaz, Galatasaray Spor Kulübü, Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Beştepe hesapları takip ediyor. Listenin geri kalanı incelendiğinde ise Türkiye'de en çok takip edilen hesapların, çoğunlukla siyasi kimliği olan kişiler/kurumlardan ve gazetecilerden oluşması da ayrıca ilgi çekici. Dolayısıyla ülkemiz açısından Twitter'ın, siyasi gelişmeleri ve gündeme ilişkin bilgileri edindiğimiz sosyal platformların başında geldiğini söyleyebiliriz. Literatürde aşı karşıtlığı ve gönderi analizleme çalışmaları, atılan gönderileri belirlenen kelime grupları ve benzer değişkenler ile sınıflandırmayı içeriyor. Belirli bir konu hakkında toplanan gönderiler yapay zeka yardımıyla tasnif ediliyor. Böylece belirlenen değişkenlerin bir gönderi kümesinde ne kadar bir yüzdelik kapladığı hesaplanabiliyor. Ardından konuya ilişkin sosyal ve bilimsel çıkarımlar yapılıyor. Gerekirse bu çıkarımlar ışığında tekrar, değişkenler değiştirilip yeni hipotezler kuruluyor. Yapay zeka yardımıyla yapılan çalışmalarda aynı zamanda duygu örüntüleri de ölçümlemeye çalışılıyor. Bunun için sentiment analysis denilen bir yöntemden faydalanılıyor. Bu yöntem bilgisayar öğrenmesi için oluşturulmuş bir kelime sözlüğü kullanıyor. Bu sözlük neredeyse her bir kelimeye -1 ve 1 arasında bir değer tayin ediyor. -1 negatif duyguları tarif ederken +1 pozitif duyguları tarif ediyor. Böylece yapay zeka elindeki veri kümesi hakkında duygusal çıkarımlar yaparak bizlere sunabiliyor. Bizler bu yöntemlerden yararlanarak sayımı yapay zekanın değil insanın yapabildiği bir yöntem geliştirdik. Bu deneysel yöntem, belirlediğimiz değişkenleri her bir gönderide kontrol etmeyi içeriyor. Değişkenlerin bir kısmını literatürdeki kaynaklardan edindik, diğer kısmını da bizim gerekli gördüğümüz/ihtiyaç duyduğumuz değişkenlerden oluşturduk. Böylece gönderileri toplayabileceğimiz bir kaynak belirlememiz gerekti. Bizler de aşı karşıtlığı konusunda en çok takipçisi olan ve bir kişiden ziyade bir platformu temsil eden 5G Virus News profilini kaynak olarak aldık. Bu sayfanın, gönderilerini paylaşırken kullandığı hashtaglerden bazılarını seçtik. Seçtiklerimizden bir kısmı doğrudan aşı ile ilgiliyken bazıları da gündeme ilişkin gönderilerdi. Böylece aşı karşıtlığı hakkındaki davranış örüntülerini farklı konular ile karşılaştırmayı hedefledik. Ayrıca 5G Virüs News kanalının atmış olduğu 125 gönderiyi de aynı şekilde karşılaştırma yapabilmek için inceledik. Sınırlı sayıda gönderi sayabileceğimiz için incelediğimiz başlık etiketlerinin en popüler gönderileri üzerine çalıştık. Böylece bu başlık etiketinin en etkili gönderilerini analiz edebildik. Bu yolla toplamda 1190 tane gönderi saydık. Bu değişken de aşı yerine kullanılan şu üç kavramın sayımını içermektedir. Bu kelimelerin kullanım amaçlarından birisi sosyal medya fişlenmesinden kaçmaktır. Kullanıcılar bu kavramları kullanarak küresel şirketlerin yapay zeka denetiminden kaçabildiklerine inanırlar fakat bu kavramların tek işlevi bu değildir. Bu bakımdan jargon kavramını incelemek faydalı olabilir. Jargon kelime anlamı itibariyle; belirli bir meslek ya da topluluğu paylaşan, aynı ilgi alanları ve aynı geçmişe sahip kişilerin ortak dil kullanımı anlamına gelmektedir. Jargon kullanımı o dile yabancı olan, haliyle o gruba yabancı olan kişilerin, kullanılan kelimeler tanıdık olsa bile anlamasını zorlaştırabilir. Jargon, mesleki dil ve sosyal bir kimliği temsil etme işlevinin yanı sıra gizlenmek için de kullanılır. Veriler incelendiğinde ise jargon kullanımının üç işlevine de rastlamak mümkündür. Sıvı kelimesinin kullanım şekli incelendiğinde, daha çok sosyal bir kimliğin ortak ifadesi olarak kullanılmaktadır. Bu kelime aşının içeriğinin tam olarak bilinmemesi, faz çalışmalarının tamamlanmamasından dolayı gelecekte ne gibi tehlikelere neden olacağı belli olmayan bir sıvı şeklinde kavramsallaşmaktadır. Öte yandan A$ı ve iğne kelimeleri ise kullanım şekli itibarıyla sosyal gizlenme için kullanılmaktadır. Küresel kurumların yapay zeka radarından bu kelimeler ile gizlenmeye çalışılmaktadır. Gizlenme çabası aynı zamanda paylaşılan ortak bir amaca da işaret ediyor olabilir. Bu değişkene ait kavramların, tüm çalışmada 134 kez kullanıldığı görülmüştür. Bu oran yaklaşık %11,13'e tekabül etmektedir. En çok rastladığımız ise #dünyayıaşıcılaryakıyor etiketidir. Bu etiketteki kullanım şekline bakıldığında gizlenmekten ziyade ortak bir tavır için sıvı kavramının ağırlıkla kullanıldığına rastlıyoruz. Dolayısıyla geçtiğimiz ağustos ayında ülkemizde yaşanan orman yangınlarına aşı karşıtlarının tavrı bu şekildedir gibi bir duruşu temsil ettiği için kullanım sayısının bu etiket için %44,17 oranında olduğunu düşünebiliriz. Benzer sayısal oranlara çoğul zamirler değişkeninde rastlıyoruz. Öte yandan bu kullanıma en az #parisiklimantlaşmasınahayır etiketinde rastlıyoruz. Bu bakımdan Paris İklim Antlaşmasının aşı ile doğrudan ilişkili bir konu olmamasından dolayı kullanım sayısı neredeyse hiç yok diyebiliriz. Bu çıkarımı doğrudan aşı kelimesinin geçtiği hastaglerdeki kullanım sayıları ile doğru kabul edebiliriz. Nihayetinde bu kavramın kullanım yeri bulabilmesi için de aşı konusunun tartışmanın merkezinde olması gerekiyor olabilir. Bu konuya ilişkin bir diğer yardımcı bilgi ise 5G Virus News kanalında bu ifadenin 125 gönderi içerisinde 27 kere geçtiğidir. Daha çok sıvı kavramının kullanıldığı hesaba katılırsa bu hesaptan atılan gönderilerin ortak bir tavır belirlemeye hizmet ettiği düşünülebilir. Bu kümede sınıflandırma yapmak için kullandığımız kavramlardır. Aşı hakkında ihtilaf yaratan gönderiler incelendiğinde aşının küresel güçler tarafından planlanan bir kurgunun parçası olduğu fikri göze çarpıyor. Kurgu fikri aşı karşıtlığını besleyen önemli bir faktör diyebiliriz. Bu bağlamda kavramsallaşan sistem, düzen, kurgu, komplo ve oyun kelimelerinin aynı minvalde kullanıldığı görülmektedir. Kurgu fikri aynı zamanda komplo teorilerinin üretilmesinde en zemin düşünce yapısı olarak da değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu düşüncenin altında yatan küreselleşme tartışmasına kısaca değinmekte fayda vardır. Küreselleşme en basit tabiriyle dünya üzerinde üretilen ürünlerin, fikirlerin, kültürlerin etkileşime girerek her yere ulaşmasıdır. Tek yönlü olmaktan daha çok karmaşık süreçleri kapsar. Dünyanın belli bağlamlar etrafında bileşik bir hale gelmesi küreselleşme olgusunun temel özelliklerinden birisidir. Bütünleşme durumu belli dinamiklerin bir araya gelmesinden çok siyasi, ekonomik, teknolojik imkanların gelişmesiyle ilişkilidir. Bu bakımdan gelişen dünyanın geldiği son noktayı, küreselleşme süreçlerinin belli aşamaları olarak tanımlayabiliriz. Aşı karşıtlığı ile küreselleşme ilişkisi ise bu süreçlerin küresel sermayedarlar tarafından kontrol edildiği hipotezidir. Çok uluslu sermayedarların-sermayenin sınırsız güç elde ettiği, çıkarları doğrultusunda devletler tarafından bile kontrol edilemez olduğu fikri küreselleşme karşıtlarının temel hareket noktasıdır. Bu düşünce bir toplumsal harekettir aynı zamanda ve yaşadığımız iklim krizleri, yoksulluk, zorlu çalışma koşulları gibi konuları da küreselleşme ile ilişkilendirir. Bu bakımdan bağımsızlık, vatandaşlık hakları ve demokrasinin bile sermayenin kontrolünde olduğu varsayımı küreselleşme karşıtlığında oldukça yaygındır. Aşı karşıtlığının da küreselleşme hareketinden beslendiğini düşünebiliriz. Bu bakımdan gönderilerde geçen kurgu teması değişkeni, bu düşüncenin aşı karşıtlığı ile resmini çizmeyi amaçlamaktadır. İncelediğimiz gönderilerin 116 tanesinde bu değişkeni içeren kavramalara rastlıyoruz. En çok kurgu temasına rastladığımız etiket 22 kere ile #PCRyalan etiketi. Bu etiketin isminden de anlaşılacağı üzere PCR ve benzeri korona tespiti için kullanılan araçların doğru tespit yapmadığı yönündeki iddialar temel oluşturuyor. Bu etiket ile benzer bir kurgu teması içeren #plandemi, #PCRbitersepandemibiter, #parisiklimantlaşmasınahayır, #dünyayıaşıcılaryakıyor etiketlerinde de bu kavramlara %14'ten fazla rastlıyoruz. Bu veriler bize aşı karşıtlığı hareketinin iklim krizleri, doğa olayları gibi konular ile de ilgilendiklerini gösteriyor. Dolayısıyla aşı karşıtlığının küreselleşme karşıtlığı ile doğrudan ilişkili olabileceği düşünülebilir. Bu hipotezi destekleyen bir diğer veri ise #evladımadokunmayakarım etiketinde kurgu temalı kavramlara neredeyse hiç rastlamamamız. Etiketin isminden de anlaşılacağı üzere okulların açılması ile yürürlüğe giren PCR zorunluluğuna yönelik bir karşı çıkış söz konusu; bu karşı çıkışın beslendiği motivasyonun kurgu temelli bir şüpheden farklı olduğu görülüyor. Konuya ilişkin bir diğer veri ise kurgu anlamlı kelimelere 5G Virus News sayfasında neredeyse hiç rastlamıyor olmamızdır. Bunun olası bir nedeni bu sayfada yüksek oranda görseller ile paylaşım yapılması olabilir. Nitekim bu resimler incelendiğinde kurgu temalı içeriklere rastlamak mümkündür. Küreselleşme karşıtlığının hedef aldığı bazı isimler vardır. Bu kişiler çoğunlukla dünyanın en zenginlerindendir. Bill Gates ise hedef listesinin en başında yer alır. Bunun nedenlerinden birisi onun dünyanın en zengin insanı olarak bilinmesi olabilir. Ayrıca sahibi olduğu Microsoft'un dünyanın en ileri teknolojik imkanlara sahip olduğunun düşünülmesi onun hedef olmasını güçlendirmektedir. Dolayısıyla küresel bir plandan söz ediyor isek bu planın kurucusu küresel aktörlerdir diyebiliriz. Küresel aktörlerin gönderi analizindeki faktörlerinden birisi küreselleşme karşıtlığı gibi soyut bir kavramın somut forma dönüşmesidir. Nitekim bir diğer değişken olan çoğul zamirlerde rastlayacağımız bizlik duygusunu beslemek için bir de siz yönüne işaret edecek somut nesnelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu bakımdan somutlaştırma işlevini küresel aktörler karşılamaktadır. Kurgu anlamlı kavramlara incelediğimiz toplam gönderiler arasında 79 kere rastlıyoruz. Ortalama kullanım oranı %6,61 olarak karşımıza çıkıyor. Bu değişkene en çok rastladığımız #AşıvePCRdurdurulsun etiketi çoğunlukla korona virüsü yenmek için kullandığımız araçların işe yaramadığı ve zararlı olduğu yönündedir. Dolayısıyla durdurulması gerektiği düşüncesi bu etiketteki hakim temadır. Diğer taraftan ise #büyükuyanışmitingi etiketinde kurgu anlamlı kelimelere %18'lik bir oranda rastlıyoruz. Uyanış mitinginde ihtiyaç duyulan bizlik motivasyonunu somutlaştırmak için Bill Gates gibi küresel aktörlerin isimleri geçmektedir. Nitekim bu mitingin en önemli amaçlarından birisi kurguyu çözümleyerek bu güçlerin gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır. Aşı karşıtlığının tarihsel kökenleri olduğu bilinmektedir. İlk aşı olan çiçek aşısından günümüze kadar bu tutumun geldiğini görmekteyiz. Yaptığımız incelemeler sonucunda bu değişkene 34 gönderide rastladık. En çok 11 kere olmak suretiyle #dünyayıaşıcılaryakıyor etiketinde rastladık. Ondan sonra ise #evladımadokunmayakarım etiketinde beş defa bu ifadeler ile karşılaştık. Çalışmamızda ortalama 2,62 kullanım sayısına sahip bu ifadelerin, çok az da olsa etkisinin devam ettiği akla gelmektedir. Öyle ki #dünyayıaşıcılaryakıyor ve #evladımadokunmayakarım gibi duygusal kayıplar ile ilişkilendirilebilecek durumlarda kullanımına tekrardan başvurulan bir ifade tarzı olduğunu düşünebiliriz. Zamirler cümlede adların yerine kullanılabilen isim soylu kelimelerdir. Çoğul zamirlere başvurarak kendini ifade etme durumuna aşıya karşı atılan gönderilerde sıklıkla rastlanmaktadır. Bu kullanım tarzı incelendiğinde çoğul zamirler işaret ettikleri yöne göre kavramsallaşmaktadırlar. Biz kullanımı aşının tehlikelerine dair farkındalık sahibi, kuşkucu ve sorgulayan rasyonel kesimi ifade etmektedir. Biz aynı zamanda küresel aktörlerin baş düşmanıdır. Onlar olan küresel aktörleri bir gün alt edeceklerdir. Bu bakımdan sizden ne kadar bize doğru geçiş olursa onlar o kadar zayıflayacaktır. Siz kavramı da anlam itibariyle küresel komplo karşısında uykuda olanları ifade etmektedir. Siz aşının tehlikelerinden dolayı zarar gördüğünün farkında bile olmayan, biz ile aynı statüyü paylaşan halktır. Bu bağlamda aşı karşıtlığında çoğul zamirlerin kullanımı oldukça önemlidir. Nihayetinde bu kavramlar aracılığıyla konum atamaları yapılmaktadır. Sosyoloji literatürüne iç grup ve dış grup olarak giren kavramlar aşı karşıtlığının çoğul zamir kullanımını açıklayabilir. İç grup, bir kişinin kendi varlığıyla bir gruba özdeşim kurmasıdır. Dış grup ise bireyin kendini özdeşleştirmediği toplumsal gruplar olarak ifade edilir. Kişiler kendilerini akran grupları, aileleri, partileri, milliyetleri vb. gruplarla özdeşleştirebilirler. Henri Tajfel ve arkadaşları sosyal kimlik teorisi ile iç grup kavramına zenginlik katmıştır. Onların yaptıkları çalışmada benzer beğeni örüntüsüne sahip bireylerin organik bir şekilde grup oluşturmaya yönelik yatkınlıkları görülmüştür. İç grup ve dış grup sınıflandırılmasında bazı kavramlar kullanılmaktadır. İç grup yanlılığı; zihinlerde oluşan grup atamalarından sonra herhangi bir karşılaştırma durumunda gruplar arasındaki farklılıklar iç grupların avantajı olarak anlaşılmaktadır. Kişi iç grup yanlılığıyla içinde bulunduğu grubu daha üstün olarak değerlendirmektedir. Bunun sonucunda kişi kendini de daha üstün olarak değerlendirmektedir. Bu bağlamda gelişen bir diğer tutum ise dış grupları küçük görmedir; dış grup iç grup tarafından tehdit unsuru olarak algılandığında düşmanca tutumlar ortaya çıkmaktadır. Yapılan bazı araştırmalarda bu düşmanca tutumun nedenlerinden birisi iç grubun, dış grubu hedeflerini engelleyici bir faktör olarak algılamasıdır. İç grup yanlılığı ve dış grup düşmanlığı kişinin kendini ait hissettiği gruba olan bağlılığı ile ölçülebilir. Yaptığımız çalışmada çoğul zamirlerin toplam 431 kere geçtiğini gördük. Bu kullanım ortalama %37,53'e tekabül etmektedir. Bu rakamlara istinaden çoğul zamir kullanımının aşı karşıtlığı üzerinde etkili olduğu düşünülebilir. Nihayetinde neredeyse her etikette benzer oranlarda kullanılan bu ifade tarzının grup kimliği üzerinde etkili olduğu düşünülebilir. En çok çoğul zamir kullanılan etiket olan #özgürlükiçinmaltepe'de mitingde buluşma heyecanı yaşayan biz ön plandaydı. Diğer taraftan #bizaşıkarşıtıdeğiliz etiketinde yine biz kendini açıklama yeri bulmuştu. #11eylüldebendemaltepedeyim etiketinde yine biz bilinci ön planda görülmektedir. #evladımadokunmayakarım etiketinde ise onlar vurgusu ön planda görülmektedir. Dolayısıyla çoğul zamirin yönü etikete göre değişebilmektedir. Bu kullanıma #büyükmedyaboykotu dışında ortalamadan uzak başka bir etiket yoktur. Aşı karşıtlarının kendilerini özdeşleştirdiği grup için satılmış yetkililer diye tanımladıkları grup önemli bir hedeftir. Bu yetkililerin korona komplosuna hizmet ettiği düşünülmektedir. Bu bakımdan ya yetkililer aşının zararlarının farkında olamayacak kadar cahil veyahut küresel sermayenin satın aldığı kimselerdir. Dolayısıyla bu yetkililer çoğunlukla aşı karşıtlarının hedefleri arasındadır. Yetkililer ile ilgili olarak yıpratma eylemi ise mizah yoluyla karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan taşlama türü bu konuyla ilişkili olan mizahı anlamamız için yardımcı olabilir. Taşlamalar toplumdaki kurumların işlevsizliği, bireysel kusurlar ve devlet yönetimindeki kişilerin eleştirilmesi ile resmedilir. Bir diğer adı hicviye olan taşlamalar genellikle bu aksayan yönlerin düzeltilmesi için bir mesaj niteliğindedir. Taşlamaların halk tarafından kullanımı yaygınlaştırılarak bir üst merciye iletilir. Aşı hakkında karşıt olan Twitter kullanıcılarında Billin kurulu, Mahvettin Hoca, Plandemi gibi ifadeler aslında bir taşlama niteliğinde görünmektedir. Çalışmamızda satılmış yetkililer ifadesine 118 kere rastlıyoruz. Ortalama kullanım oranı ise yaklaşık %10,24 civarındadır. En yüksek bu değişkene rastladığımız etiket #dünyayıaşıcılaryakıyor etiketidir. Bu bakımdan her etikette yetkililer ile ilgili göndermelere rastlıyoruz. Miting temalı etiketlerde bu kullanımın oranı nispeten daha düşük olsa da diğer etiketlerde daha yüksek olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla halkın genelini ilgilendiren durumlarda yetkililere gönderme yapıldığını düşünebiliriz. Aşı karşıtlığının beslendiği düşüncelerin başında, korona virüs salgının bir kurmaca olduğu iddiası olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan pandemi, p andemi olarak adlandırılıyor. Bu kullanımın işlevlerinden birinin ortak bir jargon yaratmak olduğunu düşünebiliriz. Diğer taraftan mizahi bir yaklaşım olduğunu düşünmek de mümkündür. Dolayısıyla bu kavramın aşı karşıtlığı çevresinde çoklu işlevsel bir kullanım alanı olduğundan kurgu anlamlı kelimelerden farklılaşabilmektedir. Yaptığımız çalışmada bu ifadeye toplam 93 kere rastlıyoruz. Bu rakam yaklaşık %7,86 ya denk gelmektedir. Bu değişkene en çok #PCRyalan, #PCRbitersepandemibiter etiketlerinde rastlıyoruz. Tema olarak kurgu anlamlı kelimelerin etiketlerdeki kullanım sıklığı ile plandemi kavramının pozitif oranlı olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla bu kavramın kurgu temasıyla örtüştüğünü düşünebiliriz. Diğer taraftan 5G V.N. kanalında plandemi ifadesinin kullanımı oransal olarak ortalamanın üstündedir. Jargon içeren diğer kelimelerin de benzer olarak yüksek olduğunu görmüştük. Plandemi kavramının da bu kanal için jargonun içinde bir işlevi olduğunu düşünebiliriz. Hakaret faktörü sosyal medya sıkça karşılaştığımız bir olgudur. Kişiler rahatlıkla tanımadıkları kişilerin gönderilerinin altına küfür içerikli yorumlar yapabilmekte, hakaret edebilmekte ve onları aşağılayabilmektedir. Bu durum sosyal medyanın her bir etiketinde karşımıza çıkmaktadır. Buna siber zorbalık adı verilmektedir. Aşının zararları hakkında gönderi paylaşan kimi kullanıcıların paylaşımlarının içerikleri bazen hakaret düzeyine varmaktadır. Bu gönderilerin etiketler arasında aşı karşıtlığı bağlamında nasıl değişim gösterdiği merak konusu olmuştur. Bu bakımdan hakaretin doğası bu değişimi anlamamız açısından değerli bilgiler sunabilmektedir. Bir kelimeyi hakaretten sayabilmemiz için o kelimenin gücendirici etkisi olması gerekmektedir. Toplumsal olarak pis olan bir şeyi karşımızdakine yakıştırmamız gücendirici olabilmektedir. Bu davranış biçimi özünde karşıdakini yıpratmak amacıyla kullanılmaktadır. Bu ifadelerin toplumsal bağlamları olması gerekir. Anlaşılmasının kolaylaşması için bu bağlam önemlidir. Küfür etmemize neden olan nörolojik bağlantılar ise çoğu zaman beynimizin konuşma bölgesi olan wernicke ve brocca bölgelerinin dışında olan limbik sistem ile ilgilidir. Bunun nedeni küfürlerin doğası gereği duygusal ifadeler olmaya daha yatkın olmalarıdır. Afazi geçirmiş kişilerin küfür etmeyi çoğu zaman unutmaması limbik sistemimiz ile ilişkilidir. Sosyal medyada edilen küfürleri, doğası itibarıyla karşı tarafa yönelik bir öfke ifadesi olarak düşünebiliriz. Nitekim öfke duygusu da temelinde kendini tehdit altında hisseden kişinin kavgaya hazırlanması olarak düşünülebilir. Yaptığımız çalışmada 154 gönderide hakaret içeren ifadelere rastladık. Bu rakam ortalama %12,85'e tekabül etmektedir. Hakarete en çok rastladığımız ise #dünyayıaşıcılaryakıyor etiketiydi. Bu etikette, o günün şartları itibarıyla duygusal reflekslerin yoğun olduğunu biliyoruz. Orman yangınlarının yoğun yaşandığı ağustos ayında eko-anksiyetesi kavramı gündeme gelmiştir. O günler hakkında ülke olarak yoğun bir öfke birikimi yaşadığımızı düşünebiliriz. Hakaret bağlamında bir diğer husus ise 5G Virus News kanalının ortalamadan yüksek seviyede hakaret içeren içerik paylaşmasıdır. Güven günlük hayatta birçok kişinin önemsediği kavramlardan biridir. Pek çoğumuz güven olmadan yaşayamayacağımızı söyleriz. Önemi tartışmasız olan bu kavramın aşı karşıtlığı ile ilişkili olabileceği akla ilk gelen fikirlerden biridir. Bu bakımdan bizler de araştırma değişkenlerini oluştururken güven kavramına başlı başına yer vermek istedik. Elde ettiğimiz sonuçlar ise konuya ilişkin farklı cevaplar verebilir. Güven kelimesine, incelediğimiz 1190 gönderide toplam 8 kere rastladık. Bu rakam ortalama %0,70 oranına eş değerdir. Bu bakımdan güven kavramının neredeyse hiçbir etikette geçmediğini düşünebiliriz. Konuyla bu kadar ilişkili olabilecek olan bir kavrama neredeyse hiç rastlamamızın olası hipotezlerinden biri güven sorunun aşı karşıtlığı ile ilişkisi olmayabileceği. İkinci bir hipotez ise güven olgusunun farklı bağlamlar ile ölçülmesi gerektiği. İlk olarak toplumsal güven ile ilişkili olabileceğini düşündüğümüz OECD'nin devlete güven verilerine baktık. Bu bakımdan devletine en çok güvenen ülkelerin başında 84 puanla İsviçre, 82 puanla Norveç, 80 ile Finlandiya, 78 ile Hollanda gelmektedir. Türkiye bu sıralamada 55 puan ile 14. sırada yer alırken Rusya 47,77 puanla 17. sırada, ABD 46,69 puanla 19. sırada Fransa 41 puanla 27. sırada, Israil 38,89 puanla 29. sırada ve Birleşik Krallık 34,70 puanla 34. sırada, Şili ise bu tablonun sonunda yer almaktadır. Rakamlara göre devlete olan güven ile aşılanma oranlarının benzerliğine bakıldığında 3 Ağustos 2021 itibariyle Cebelitarık, BAE, Katar, Falkland Adaları, Cayman Adaları, Man Adası, Çin, Danimarka, Bhutan, Şili, Finlandiya nüfus oranına göre en çok aşılanan ülkeler sıralamasında başı çekmektedir. Türkiye ise 23. sırada yer almaktadır. ABD Türkiye'den hemen sonra 24. sırada yer alırken Fransa 15. sırada, Birleşik Krallık ise 17. sırada yer almaktadır. Bu sıralamadan anlaşılacağı üzere devlete güven ile aşılanmaya karşı olma arasında doğrudan bir ilişkiden söz etmek pek mümkün görünmemektedir. Bir diğer faktör ise kurumlara olan güvenin konuyla ilişkili olabileceği. Bunun için Edelman Trust Barometer'den yararlandık. Çalışmada kurumlara olan güvenin 2020'den bu yıla bir puan arttığı dünya ortalamasında görülmektedir. Kurumlar incelendiğinde 1. sırada 61 puan ile iş dünyası, 2. sırada 57 puanla Sivil Toplum Kuruluşları, 3. sırada 53 puanla Devlet ve 4. sırada 51 puanla Medya Kuruluşları yer almaktadır. Hindistan, Çin, Endonezya, Suudi Arabistan ve Singapur kurumlarına en çok güven hisseden ülkeler olarak başı çekmektedirler. En az güvenen ülkeler ise Kolombiya, Fransa, G. Afrika, ABD, Arjantin, G. Kore, İspanya, B.K. ve Rusya'dır. Teyit.org yaptığı gönderi analiz çalışmasında sentiment analiz yöntemi ile incelediği 101 binden fazla gönderide, güven kavramına oldukça düşük oranlarda rastlamıştır. Bu bakımdan elde ettiğimiz veriler ışığında güven ile aşılanma arasında doğrusal bir ilişki kurmamız zor gibi gözükmektedir. Büyük harf ve ünlem kullanımını birçoklarımız bir tepki ifadesi olarak görebilmekteyiz. Harfleri büyük bir şekilde yazılmış bir mesaj aldığımızda veya gördüğümüzde bu ifadenin bir çeşit bağırma anlamına geleceğini düşünebiliriz. Bundan dolayı büyük harf ile mesaj almak istemeyebiliriz. Ünlem kullanımı ise konuya dikkat çekmek için uyarı niteliği taşır. Her bakımdan bu iki kullanım tarzının, bir konuya ilişkin vurgu yapma ihtiyacımıza karşılık geldiğini düşünebiliriz. Dolayısıyla aşı karşıtlığı temelinde bu kullanımların ölçülmesiyle anlamlı bir sonuç verebilir. Elde ettiğimi sonuçlarda bu değişkene 361 kere rastlıyoruz. Bu rakam ortalama %29,05'e denk gelmektedir. #dünyayıaşıcılaryakıyor %41 ile en çok büyük harf ve ünlem kullanımını gördüğümüz etiket. Diğer etiketlerde ise kullanımın benzer oranlarda olduğunu düşünebiliriz. Bunun dışında 5G Virus News kanalının büyük harf ve ünlem içeren gönderileri oldukça yoğun bir şekilde paylaştığını görüyoruz. Bir konuya ilişkin kişisel deneyimlerimiz, belirsizliğin olduğu dönemlerde tanıdıklarımız için oldukça yardımcı bir kaynak olabilir. Aşıya dair spekülasyonların yoğun olduğu günümüzde kafası karışık olan biri için bu bilgiler karar alırken yardımcı olabilir. Aşıyla ilişkili olarak bazı kullanıcıların bu bağlamda paylaşım yaptıkları görülmektedir. Bu kullanıma 91 gönderide rastlıyoruz. Ortalama %7,58 oranında tüm çalışmada geçtiğini söyleyebiliriz. Bu bakımdan deneyim aktarımına en çok #AşıvePCRdurdurulsun etiketinde rastlıyoruz. Bu etiket aşı olmayanların PCR yaptırılmasının zorunlu olmasıyla bu uygulamanın kişilere verdiği zararların paylaşılmasını içeriyordu. Emir kipleri dilek kiplerinden birisidir. Kişiler bazı konularda kendilerini yargıda bulunma hakkına sahip görebilirler. Söz konusu, kişilerin sağlığı olduğunda emir kipiyle konuşulması beklenebilir. Nihayetinde kişilerin kendi bedenlerine zoraki yollar ile müdahale edilmesi birçok bakımdan rahatsız edici olabilmektedir. Bundan dolayı emir kipi ile kurulan cümlelerle kişilerin kendilerine zoraki müdahalelerde bulundukları algısını anlayabilmek adına bu değişkeni ekledik. Emir kipiyle kurulmuş cümlelere 147 kere rastladık. #PCRBitersePandemiBiter bu değişkene en çok rastladığımız etiketti. Twitter gördüğünüz bir gönderiyi kendi profilinizde paylaşma imkanı tanır. Paylaşım yaparken aynı zamanda gönderinin üzerine kendi düşüncelerinizi de yazabilirsiniz. Bu bakımdan paylaşılan resimlerin ve videoların çoğu zaman belli bir kaynaktan çıkıp bu şekilde diğer kullanıcılara yayıldığını takip etmek mümkündür. Bundan dolayı resim ve video paylaşma sıklığı belirli bir konu hakkında bir bilgi yayılımını da mümkün kılmaktadır. Bu bilgi dezenformatif bir bilgi olabilmektedir. Nihayetinde aşı konusunda kamuoyunda bilinen yanlış bilgilerin bir kısmının da bu yolla Twitter'dan yayılmış olduğunu bir ihtimal olarak düşünebiliriz. Paylaşımlarını resim ve videolarla destekleyen gönderilerin sayısı 557'dir. Bu oran tüm çalışmanın %46,44'ünü oluşturmaktadır. Veriler ışığında neredeyse saydığımız iki gönderiden birinin resim vb. içerikler ile desteklendiğini düşünebiliriz. Aşı karşıtlığı hakkında ölçmek istediğimiz son değişken, konuya ilişkin paylaşım yapanların argümanları hakkındaydı. Bu konuda atılan nedensel olmayan çıkarımlar ve anekdotların ölçülmesi, konuya ilişkin dezenformasyonun boyutunu anlamamız açısından bize yardımcı olabilir. Bizler de konuya ilişkin bir yöntem geliştirdik. Paylaşılmış gönderinin içeriğinde eğer ki nedensellik ilişkisi olmayan ifadeler varsa bu ifadeleri demagojik ifade olarak kabul ettik. İhtilafa yer vermemek için atılan gönderilerin semantik olarak anlamlı olsa bile çıkarım yapılarak bir sonuca veya kanaate ulaşılanlarını hedef aldık. Bu bakımdan duygusal istekleri, dilekleri vb. duygu yüklü ifadeleri bu değişkene dahil etmedik. Asıl peşinde olduğumuz sorumluluk duymadan paylaşım yapabilme durumuna ışık tutmaktı. Twitter de ornek olarak asiri sagci diyebilecegimiz serpil ozkan var kendisi ITU mezunuymus . Iddiasi cesmelerden graphene oxide akmasi ve 5G konusu ve asilarin icinde graphene olmasi , 5g gelincede herkesin kabaca yanacagini yada beyin kontrolu yapilacagini iddia ediliyor ve bunun gibi cogu sey burda tek baz olarak bati tarafi great reset ve elitler yahudiler rotchilds vs gibi kesimlerinden ele alinmasi gerek.. Bunu yayanlarda genelde asiri sag veya komunist sosyalist taraflar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/askin-dort-zamani/", "text": "Her şey şu anda oluyordur. Kokular, dokunmalar, gördüklerimiz, hissettiklerimiz içimizde ve dışımızda olan şeylerin bütünü, bizi şimdiki zamanın içine çeker. Hoşlandığımız, sevdiğimiz, aşık olduğumuz insandan ayrı kalsak bile özlediğimiz şey, ona tekrar kavuştuğumuzda yaşayacağımız bir şimdiki zamandır. Tüm ilişkilerin çekirdeğidir şimdiki zaman, tüm ilişkilerin anne sütüdür, mayasıdır. Başka her şeyden ama her şeyden uzak bir şimdiki zamanda ne kadar kalmayı başarırsak o kadar güçlü başlarız ilişkiye. Sonra yavaş yavaş şimdiki zamanlarımızın içine geniş zamanlar sızmaya başlar. Sevdiğimiz insanın da insanları, hayvanları, tüm canlıları sevdiğini bilmek isteriz mesela. Buna nispeten kolay uyum sağlanır. Sıradan saydığımız ve aslında sıradan olduğunu bildiğimiz bizlerin de aşkının tüm büyük romanlardaki gibi evrensel olmasının, bize ve hatta dışarıdan şahit olanlara da öyle hissettirmesinin temelinde bu yatar. Basit bir balkonda daha önce onlarcasını yaşadığımız bir mevsimin başlangıcında, gökyüzünde sadece varlıklarını sezdiğimiz yıldızlara bakarak evrenin ne kadar anlamlı bir parçası olduğumuzu düşünürüz bu yüzden. Sonra istesek de istemesek de geçmiş ve gelecek zaman bizi ansızın yakalar. Hangisi önce gelir bilemeyiz; hangisi daha çok sarsar bilemeyiz. Ama varlıklarını şimdiki zamanda artık kalamamamızdan anlarız. Onlar geldi mi her şey ya yarın içindir ya da dünle ilgilidir. Geçmiş, bizi karşılaştırmalar yapmaya iter. Yaşadığımız ve yaşayacağımız her şimdiki zamanın biricikliğini bir kenara bırakır, bir işletmeci gibi ölçmeye başlarız. Kokuları, görüntüleri hele de hisleri karşılaştırmaya başladığımızda tuzağına düşmüşüzdür geçmişin. Yine de gelecekten daha zararsızdır geçmiş. Ne de olsa her hatırlanan hikaye yeniden kurgulanabilir. Depresyondan kaçmayı bilen her insan bunu bilir. Her ilişkinin en büyük savaşıdır gelecek zaman. Hem belirsizdir, hem de her fırsatta endişeler ekmeye başlar. Olacak olan ve olasılık olan her şey gelecek zamanın içindedir, biliriz ve korktuğumuz, hazırlanamadığımız her şey için içine korkular ve endişeler ekleriz. Zekamızın ve hayal gücümüzün büyüklüğü kadar büyüktür endişelerimiz. Bu endişelerin hayatımıza eklendiğini, hayatımızı zehir ettiğini düşünürüz, halbuki güpegündüz gelecek zamanın içindeyizdir işte. Şimdiki zamanı çoktan kaybetmişizdir. Bizi hemen her seferinde hazırlıksız yakalaması da cabası. Islak kumları avucumuzdan dökerek kumsalda kale yapmaya çalışmak gibidir. Gözlerimiz ellerimizde, akıp giden zamana/kumlara bakarak hangi dalganın ne zaman geleceğini bilmeden bir şey inşa ettiğimizi zannederiz. Halbuki herkes bilir ki biz önümüze çıkan seçenekler içinde küçük kararlar vererek ilerleriz geleceğe. Bu küçük kararların bizi hangi sonuca taşıdığı ise sadece geniş zamanın hikayesidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/askin-kuantum-nedeni/", "text": "Kuantumun öne sürdüğü ve hayat anlayışımızı kökten değiştiren bir görüşe göre bazı durumlarda bir ihtimal ne kadar olası görünürse görünsün, hiçbir zaman muhtemel değildir. Yani siz bir durumla ilgili ne denli bilgi edinirseniz edinin, olasılıklardan hiçbiri yüksek olasılık mertebesine erişmez. Elimizde olan hiçbir bilgi, deneyim ya da sezgi bir sonucu tahmin edilir bir hale dönüştürmez. Bildiğimiz yaşamla hiçbir şekilde örtüşmeyen bu olguyu şöyle bir örnekle tarif etmek mümkün: Gün, saat bazında yirmi dörde bölünebildiğine göre birinin bu sayfayı saat 12'de okuma olasılığı yirmi dörtte birdir ve bildiğimiz kadarıyla bu olasılığın diğer yirmi üç olasılıktan hiçbir üstünlüğü yoktur. Ama kuantum fiziğine göre, biri bu yazıyı saat tam 12'de okumaya karar verse bile, yine de bu yazıyı saat 12'de okuma olasılığı yirmi dörtte bir olacaktır. Çünkü atom altı dünyada saattin, bizim alışık olduğumuz gibi sabit bir 12'si hiçbir zaman olmaz. 1 her an 8, 11 ise her an 23 olabilir. Siz saat hakkında ne kadar çok şey bilirseniz bilin, bir saniye sonra saatin kaç olacağını söyleyemezsiniz. 11.59'dan sonra saatin 12 olması bir olasılıktır fakat hiçbir bakımdan kuvvetli bir olasılık, yani muhtemel değildir. Aşk da böyle bir şey aslında. Milyonlarca insan arasında derin bir duygu hissettiğiniz kişi de sadece diğer insanlar arasındaki bir ihtimaldir ama sandığınızın aksine hiç kimse sizin için muhtemel bir aday değildir aslında. Kendinizi ne kadar tanırsanız tanıyın ya da ne tür sağlam kriterleriniz olursa olsun, en azından Kuantum Mekaniğine göre aşık olacağınız kişi sizin gerçekliğinize uyan, nitelikleri ve yeri tahmin edilebilir muhtemel kişi olmayacak ve o seçime neyin neden olduğunu asla bilemeyeceksiniz. Yani aşkta da gözlemcinin etkisi en az atom altı yapılarda olduğu kadar belirleyicidir. Üstelik sadece olasılık konusunun değil, fizik dünyada başka olguların da aşk mekaniğine benzer yanları var sanki. Entropik olmayan bir aşk gerçekten de insan için olası olmayabilir. Ya da evrensel başka bir gerçekle tarif etmek gerekirse, yerçekimiyle yaşamak zorunda olduğumuz bu dünyada aşk hızını her yeni gün arttırmazsa, mutlaka azaltacaktır. Tüm bu benzerlikler insanı biraz kötü hissettirse de birinin maşuk olarak belirlenmesinde belirleyici olan gerçekten de gözlemci, yani aşığın ölçülemez ruh hali olabilir. Gözlemci aşık olmakta ısrarlıysa eğer, baktığı her yerde mutlaka bir maşuk beliriverir. Bazılarının tuhaf ama yerinde bir benzetmeyle UFO olarak tanımladığı aşk, her an herkes için meçhul bir olasılıktır. Yani insanın geri kalan tüm duyguları Newton Mekaniğiyle açıklanabilse de adına aşk denen akıl altı parçacıkların kendilerine özgü yasaları vardır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/aylaklik-da-ustalik-ister/", "text": "Hayal dünyası gelişmemiş, zamanında inisiyatif almasına izin verilmemiş, otorite olmadan doğruyu yapamayan insanlar var ve onların ülkesi burası. Zabıta yoksa denize çöp döküyor, otorite yoksa sırada senin önüne geçiyor diyen ünlü akademisyen, Kendi davranışını üstlenme inisiyatifi vermediğimiz insanlar maalesef ne kendilerini inşa edebiliyor, ne de otorite olmadığında kuralları icra edebiliyor. Yeni nesil inisiyatif alabilmeli tavsiyesinde bulunuyor. Canan'ın sosyal girişimcilere son tavsiyesi ise, Bir şey üretmek istiyorsak, duracağız. Aylaklık da ustalık ister. Hiç bir akademisyenden böyle bir tavsiye gördünüz mü bilmiyorum ama yatın yuvarlanın, yayılabildiğiniz kadar yayılın. Çünkü siz yapacak işi olan insanlarsınız. Bir de ümitli olun. Aşık Veysel'in de dediği gibi 'Yalan dünya iki şeysiz olmaz; bir ümitsiz, iki yarsız oldu."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ayna-ayna-soyle-bana-ben-kimim-ne-olmak-istiyorum/", "text": "Çoğu insan sabah uyandığında gözlerini ovuşturur, telefonunu kontrol eder, ellerini yıkar, kahvaltı yapar ve tuvalete gider. İnsanın günlük hayatında yaptığı tipik bir davranış daha vardır. Aynada kendisini kontrol etmek. Birçok insan aynada kendi yansımasını izlerken saçlarını tarar, sakalını tıraş eder, makyaj yapar, uygun kıyafet seçimleri yapar. Aynanın buradaki görevi sadece kendi yansımamızı göstermesi değildir; bunun yanında kendimizi özelleştirerek olmak istediğimize dair eşsiz bir imajı da gösterir. Ancak, aynalar günümüzde boy, kilo, vücut şekilleri gibi özelliklerimizi değiştirmekte sınırlı kalır. Bu yüzden sanal dünyada bireyi temsil eden bir çeşit sanal aynalar yani kişilleştirilmiş avatarlar rol oynar. Avatarlar internet forumlarında bulunmasına rağmen daha çok popüler olarak video oyunlarında bulunur. Kullanıcılar, avatarlarının fiziksel görünümünü kontrol ederler ve kendilerini olabildiğince doğru şekilde temsil etmek isterler. Bir bakıma, insanlar pratik olarak her sabah avatar özelleştirme sürecinden geçer. Ne giyeceklerine, saçlarını nasıl şekillendireceklerine karar verirler. İlk bakışta oyun dünyasında avatar seçimleri puanlar, güç, skor gibi süreçlerle ilişkili gibi görünse de insanların avatar seçiminin davranışlara etkisine bakıldığında altında farklı psikolojik süreçlerin rol oynadığı görülür. Bu yazımızda bireyin aynalarla olan etkileşimini, avatarlarımızın günümüzde sanal dünyada nasıl bir ayna olarak rol aldığı ve avatarlarımızın davranışlarımızı nasıl etkilediğine bakacağız. Geçmişte ayna metaforu psikoloji dünyasında farklı yaklaşımlarla değerlendirilmiş ve psikologların genellikle ilgi noktası olmuştur. Mesela, bir yandan aynalara aşırı bakmak bireyin narsistik eğilimlerini ifade ederken diğer yandan kişinin aynalara bakarken kendi kusurlarını araması veya kendi kusurlarıyla aşırı derecede ilgilenmesi beden dismorfik bozukluğunun bir belirtisi olabileceğine işaret edilmiştir. İlginç bir şekilde yıllar sonra sanal ortamlarda kendini temsil etme ve sosyal etkileşim üzerine çalışan Amerikalı araştırmacı Nick Yee, psikolojik süreçlere ışık tutacak çalışmalar yapmıştır. Çalışmalarında, insanların gerçek benliklerine göre daha idealize edilmiş avatarlar yarattığını göstermiş ve avatarların sevmediğimiz beden kusurlarının bir telafisi olarak rol oynadığını vurgulamıştır. İnsanların avatarlarını kişiselleştirirken kendilerinde yanlış olduğunu düşündükleri şeyi düzelttiklerini belirtmiştir. Mesela fazla kilolu veya obez insanların daha uzun, ince ve kaslı olan fiziksel avatarlar yaratma eğiliminde olduklarını; düşük benlik saygısı ya da depresif hisseden bireylerin ise daha dışa dönük, sosyal avatarlar oluşturma eğiliminde olduklarını öne sürmüştür.. Yani, birey ideal beden imajını denetlerken aynaları, ideal beden imajını oluşturmak için de avatarları kullanıyor denilebilir. Diğer bir yaklaşım ise Özbenlik-Çelişki teorisidir. Bu teori bireyin ideal benlik ve gerçek benlik olarak iki farklı yapısı olduğunu varsayar. Hayalinde olmak istediği kişiyle , sınırlılıkları olan gerçek kimliği birbiriyle uyumlu ise bireyin sağlıklı olduğunu vurgular. Ancak bireyin ideal benliği ve gerçek benliği arasında uyumsuzluk varsa özgüven problemi, depresyon gibi bazı psikolojik problemler yaşanacağı belirtilmiştir. Diğer bir deyişle aynanın gösterdiği kişi ile hayallerimizdeki beden imajı ne kadar birbirine benzerse o kadar iyi, ne kadar birbirinden farklıysa o kadar kötü hissederiz. Pamuk prenses ve yedi cüceler masalında aynanın karşısına geçen kraliçenin sözlerini hatırlayın. Kendisinin hayal ettiği ideal güzellik imajının aynada yansımadığını görünce hırsından adeta çılgına dönen bir Kraliçe! İdeal kimlik ve avatar çalışmalarında ise bir avatar bireyin ne kadar ideal versiyonunu yansıtıyorsa o kadar oyunlardan zevk alındığı ve özdeşleşildiği ortaya çıkmıştır. Yani, ideal avatarlar yaratmak, oyunları daha etkileşimli ve sürükleyici yapmanın diğer bir yolu denilebilir. Bu soruya cevap verebilmek için sosyal psikolojide Öz Algılama teorisi olarak adlandırılan bir kavramdan bahsetmemiz gerekir. Bu teori şöyle der: İnsanlar duygularından ve motivasyonlarından emin olmadıklarında, hissettiklerini ortaya çıkarmak için kendi davranışlarını kullanacaklardır. Diğer bir deyişle nasıl görünüyorsan öyle olduğunu düşünüyorsun. Örneğin, kendisini paraşütle bir uçaktan fırlatan biri Paraşütle atlıyorum, bu yüzden heyecan arayan bir insanım diye düşünebilir. Bu yüzden önce neye benzediğimizi veya ne yaptığımızı algılıyoruz, sonra tutumlarımız ve kimliğimiz hakkında sonuçlar çıkarıyoruz. Bu varsayılan kimlikle uyumlu hareket etmeye devam edebiliyoruz. Oyun avatarları üzerine araştırma yapan Yee, sosyal kimlik teorisinin ilkelerine dayanarak sanal avatarların insan davranışlarına etkisini anlamak için iki farklı deney yaptı. İlk deneyde Yee deneklerin başlarına, basit bir sanal ortamda algılamalarına ve hareket etmelerine izin veren ekran yerleştirdi. Sadece sanal bir oda, başka biri tarafından kontrol edilen başka bir kişi ve sanal bir ayna vardı. Ayna aslında gerçek bir ayna değildi, deneklere avatarlarının yansımasını göstermek içindi. Araştırmacılar deneklerin sanal aynalarına, üç tür avatardan rastgele olarak seçilen bir tanesinin yansımasını sağladı. Araştırmacıların ilgilendiği şey, kendilerini çirkin, normal ve çekici gören deneklerin sanal odadaki diğer kişiyle nasıl etkileşime gireceğini anlamaktı. Avatarlarını aynada incelemek için talimatları izledikten sonra deneklerden odadaki diğer kişiye yaklaşmaları ve onunla sohbet etmeleri istendi. Araştırma sonucuna göre, bir avatarın çekiciliğinin, avatarı kullanan kişinin davranışını etkilediği ortaya çıktı. Çirkin avatarları olanlara kıyasla çekici avatarları olanlar, hem diğer kişiye sanal dünyada daha yakın durdu, hem de bu yabancıya kendileriyle ilgili daha kişisel ayrıntılar açıkladılar. Nick Yee'nin yaptığı ikinci çalışmada ise, daha uzun avatarları olan insanlar, kısa avatarları olanlara oranla daha kendinden emin ve dışa dönük davrandılar. Peki bu ne anlama geliyor? Önce giysilerimiz, dış görünümümüz hakkında bir gözlem yapar, karakterimiz hakkında bir şey çıkarır ve ardından algılanan beklentilerimize göre hareket etmeye devam ederiz. Araştırmalar, insanların kendi avatarlarının görünüşlerinin beklentilerine bilinçsizce uyduklarını gösteriyor. Yee bu olayı, fiziksel şeklini istediği zaman değiştirebilen Yunan tanrısı Proteus etkisi olarak adlandırmıştır. Sanal ortamlardaki bu çalışmalar, insanların kendilerine verilen üniformalara uygun davranış geliştirdiklerini gösteren önceki araştırmalarla paraleldir. Sözlerimi meşhur Stanford hapishane deneyini yürüten Psikoloji Profesörü Philip Zimbardo'nun cümlesini kendime/bu yazıya uyarlayarak bitiriyorum. Bu yazı Gamfed Türkiye gönüllülerinden Ali Şen tarafından yazılmıştır. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Ya Her Şey Çok Güzel Giderken Bir Aslana Yem Olursak.. Jin, S. A. A. (2012). Self-discrepancy and regulatory fit in avatar-base exergames. Psychological reports, 111(3), 697-710. Tiken, S. Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiirlerindeki Ayna imgesine psikanalitik bir yaklasım. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 16(41), 47-60. Yee, N., & Bailenson, J. (2007). The Proteus effect: The effect of transformed self-representation on behavior. Human communication research, 33(3), 271-290."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ayna-ayna-soyle-bana-kirdim-mi-seni/", "text": "Özet: Araştırmacılar, ayna kırmak gibi batıl inançların tarihini ve kültüre etkisini keşfederek insanların neden inanılmaz şeylere inanmaya devam ettiğine yeni bir ışık tutuyor. İnsan dünyaya geldiği andan itibaren kendinden büyük bir varlığın, kainatta bulunduğuna inanma ihtiyacı duymuş. Bu ihtiyacın temelinde, insanın çevresinde bilmediği-tehdit içeren unsurlardan korku duyması ve gelişmiş algısıyla birlikte bir kişiye sığınmak istemesi olabilir. Düşünün ki henüz evrimleşmemiş atalarımızdan biri olarak, bu dünyada varlığınızı sürdürüyorsunuz. Çevrenizde bulunan volkan, devasa bir şiddetle patlıyor. Ve siz çok sevdiğiniz kabile arkadaşlarınızı kaybediyorsunuz. Bu kayıpla birlikte ölüm kavramıyla tanışıyorsunuz. Sizin için ölüm, ürpertici bir farkına varış aslında. Ardından ölümden sonraki hayatı düşünmeye başlıyorsunuz. Sizin ve nice kabile üyelerinin ölüm üzerine düşünceleri, günümüzdeki dinlerin temelinin atıldığı bir an olsa gerek. Ölümden sonrasını zihninde kuran insan; yaşamış olduğu günde, bazen korkmuş olduğu yer şekline bazen ise korkmuş olduğu yer şeklinden daha güçlü olduğunu gördüğü veya düşündüğü başka bir yer şekline, varlığa inanmaya başlamış. Batıl inançlar; kendi dönemlerinde de batıl görülen inançlar mıydı, bu konuda düşünmemiz gerek. İnanan kişilerin, batıl oluşlarına yönelik bir yargısı muhtemelen yokmuş. Günümüzde bu inançlara batıl dememizin sebebi; günlük hayatımızı zorlaştırması, kazayla gerçekleşen bir olayda suçlu konumuna düşerek cezalandırılacak kişi olmamız olabilir. Ayrıca inançların dışına çıktığımızda; inancın vadettiği olayın gerçekleşmemesi de batıl dememiz için geçerli bir sebep sayılabilir. Batıl olarak nitelememize rağmen, hala inanan insanların olmasının sebebi ise; inanan insanların hayatlarını kolaylaştırması veya kalıplaşmış inançlar olduğu için, bu inançlardan hemen vazgeçmemeleri olabilir. Her insan kültürünün batıl inançları vardır. Bazı Asya toplumlarında insanlar gün batımından sonra yeri süpürmenin uğursuzluk getirdiğine ve yemek çubuklarını bir kase pirinç içinde bırakmanın bir lanet olduğuna inanırlar. ABD'de bazı insanlar yanlışlıkla bir merdivenin altından geçerlerse veya kara bir kediyle yollarının kesiştiğini görürlerse paniğe kapılırlar. Ayrıca birçok yüksek bina; 13. katlarını, bu sayıyı kötü şansla ilişkilendirmeleri nedeniyle 13 sayısına yer vermeden numaralandırır. Öyle oldu ki; hem antik Yunanistan'da hem de Roma İmparatorluğu'nda, yansıyan görüntülerin gizemli güçlere sahip olduğu düşünülüyordu. Kırık ayna batıl inancının popülaritesinin, bu dönemlerden birinde başlamış olması muhtemel. Yunanlılar, kişinin bir su havuzunun yüzeyindeki yansımasının; o kişinin ruhunu ortaya çıkardığına inanmışlar. Ek olarak; Romalı zanaatkarlar cilalı metal yüzeylerden ayna üretmeyi öğrenmiş ve tanrılarının bu cihazlar aracılığıyla ruhları gözlemlediğine inanmışlar. Bir aynaya zarar vermek o kadar saygısızca kabul edildi ki insanlar, tanrıların bu kadar dikkatsiz birinin üzerine kötü şans yağdırmaya mecbur kaldığını düşündüler. Üçüncü yüzyılda aynalar camdan yapılıyordu. Aynaların camdan olması, kırılmanın çok daha yaygın hale gelmesine sebep oldu. Ancak Romalılar, ardından gelen kötü şansın sonsuza kadar süreceğine inanmıyorlardı. Vücudun her yedi yılda bir kendini yenilediğine inanıyorlardı. Bu yüzden etki edecek kötü şansın ömrü de yedi yıldı. İyi şansın sonunda geri döneceği olan inanç kesinlikle rahatlatıcıydı ve insanlar her zaman kendilerini iyi hissettiren şeylere inanma eğilimindedirler, doğru olmadığında bile. İnsan zihni; sürekli ve bilinçsizce, yararlı kalıplar arar. İnsan olarak bizler de beslenme düzenlerini tanıyarak hayatta kalırız ve kendimizi, yemek için doğru zamanda doğru yerlere koyarız. Trafik düzenlerini tanıyarak yoğun bir caddeyi geçerken yaralanmadan veya ölümden de kaçınırız. Beslenmek ve trafikte ezilmekten kaçınmak, gerçek sebep-sonuç kalıplarını öğrenmeyi içerir. Ancak bazen beynimiz gerçek olmayan neden-sonuç kalıpları çıkarır. Bir arkadaşınızın size şanslı bir kuruş verdiğini varsayalım. Şüphecisiniz ama birkaç gün geçer ve kötü bir şey olmaz ya da başınıza çok iyi diye tabir ettiğiniz bir olay gelir. Bu sadece bir tesadüf olsa da, beyniniz bu durumdan bir model çıkarabilir ve kuruşun iyi şansa neden olduğuna inanmaya başlayabilirsiniz. Böylece bir batıl inanç doğar. Ayrıca sosyalleşme sırasında batıl inançlar ediniriz. Bunları, ebeveynlerden ve diğer güvenilir kişilerden; hala gençken ve büyülü olasılıklarla dolu bir dünyaya açıkken öğreniriz. Daha sonra batıl inançlarımız ağızdan ağıza, sosyal medya ve kitle iletişim araçlarıyla pekiştirilen aileler ve arkadaşlar arasında süresiz olarak dolaşır. Batıl inanç; insanlar desteklediği sürece ve ölçüde, inandırıcı görülür. Bir batıl inanç bizi aynalara karşı daha temkinli yapıyorsa, bunda bir sakınca yoktur. Daha genel olarak batıl inançlar, kendimizi zor durumlarda bulduğumuzda stresi azaltabilir ve performansı arttırılabilir. Ayrıca hakkında konuşmak eğlenceli ve ilginç olabilir; grup dayanışmasını da teşvik edebilir. Aksi yöndeyken ise dikkatli bir şekilde ilerlemek gerekiyor. Batıl inançlar, genellikle endişe ve suçluluk üretebilen yanlış inançlar olabilir. Sebep olmadığımız kötü sonuçlardan bizi sorumlu hissettirebilir veya arzu edilen sonuçlara ulaşmak için savunulmaz kısayollar arayarak enerjimizi boşa harcayabilirler. Tek başına sağduyu, bizi aynaları parçalamaktan caydırmak için yeterli bir sebep olmalıdır. Daha fazla bilim haberi için tıklayın. Sosyal hayatımızın içeriğini tekrar gözden geçirmemizin gerekliliğini çok güzel özetlemiş. Bu sebeple çok faydalı bir makale olmuş. Kalemine sağlık. Tebrikler. Emeğine sağlık, vurguladığın gibi inançların yaşamımız üzerindeki etkileri inanılmaz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ayni-anda-en-fazla-kac-is-yapabilirsiniz/", "text": "Bugün tek bir işle ilgilenmek çoğu insana zor gelebilir. En azından iş yerinde çalışırken Twitter'a girip gündemi takip etmek ya da yemek yaparken Youtube'dan video izlemek hepimiz için makul etkinlikler sayılır. Ancak bunları yaparken beynimiz bizi nasıl yönlendiriyor hiç düşündünüz mü? Birden fazla işe odaklanırken bilişsel süreçlerimizin yönetimini optimal seviyede nasıl tutuyor ve o eylemi gerçekleştiriyoruz bir fikriniz var mı? Bu yazıda bu konuyu ele almaya çalışacağım. Dikkat, yaşam fonksiyonlarını yerine getirebilmek ve ihtiyaçlarımızın genelini karşılamak adına önemli bir bileşendir. Bilişsel devrelerin bir parçası olup bir eylemi gerçekleştirmek için hafıza, algı, imgeleme, düşünme gibi komponentler içerisinde bulunan en önemli unsurlardan biridir. Dikkat; seçici dikkat, bölünmüş dikkat, açık dikkat, gizli dikkat olarak bölümlere ayrılır. Her birinin temel faaliyetlere etkisini yadsımak mümkün değildir. Örneğin önemli bir mesajı yazarken tüm odağımızı mesaj içeriğine odaklanmak gerekir. Bu seçici dikkate bir örnek sayılır. Bir diğer örnek ise hem araba kullanırken hem de haberleri dinlemekle ilgilidir. Beynin radyo açıkken araba kullanılmasına izin vermemesi durumunda evrim sürecimizde de başarılı seçilim durumunu bambaşka şekilde ortaya çıkarması olasıdır. Bu bölünmüş dikkat konusunun önemini kavramak için değerli bir örnektir. Bölünmüş dikkat yani dikkatin iki ya da daha fazla görev arasında bölünmesi günlük yaşamımızda sıkça faydalandığımız bir durumdur. Hedef uyarıcıları bellekte tutmak diğer dikkat dağıtıcı unsurları sınıflandırıp önemli olanı saptama işlevini görür. Bölünmüş dikkat sayesinde birçok motor beceriyi örneğin on parmak klavye kullanırken aynı zamanda bir şarkının sözlerine eşlik edilebilir. Ancak görev zorlaştığında dikkatin fonksiyonu da değişebilir. Buna örnek ise ilgi alanınızda olmayan bir terminolojik bilgiyi alırken aynı performansta on parmak klavyede yazı yazmanız zorlaşacaktır. Bu nedenle bölünmüş dikkatin bulunduğu kontekste bilgi çıktısını etkileyecektir. Araba kullanmak sürekli dikkat isteyen görevlerden biri. Uykulu araç kullanmak ya da trafikte başka şeylerle meşgul olmak bir felaketle sonuçlanabilir. Sürücü dikkatsizliğinin ciddiyeti, 100 Araba Doğal sürüş Çalışması (100-Car Naturalistic Driving Study: Dingus ve diğerleri, 2006) olarak adlandırılan bir çalışmada doğrulanmıştır. Bu çalışmada, ön ve arka camlardan yol görünüşünün yanı sıra sürücünün neler yaptığı 100 araca yerleştirilen kameralar aracılığıyla kaydedilmiştir. Kayıt sonunda, yaklaşık 3 milyon kilometrelik bir sürüşte 82 çarpışma ve 772 çarpışma tehlikesi görülmüştür. Çarpışmaların %80'inde ve çarpışma tehlikelerinin %67'sinde sürücünün kazadan 3 saniye önce bir şekilde dikkatsizlik yaptığı görülmüştür. Görünüşte, sıkışık trafikte dur-kalk sırasında bazı belgeleri düzenlemek için, sağa ve aşağıya bakan bir adam en sonunda bir cipe arkadan çarpmıştır. Hamburger yiyen bir kadın, başını ön panonun altına indirir indirmez önündeki araca arkadan bindirmiştir. En sık görülen dikkat dağıtıcı etkinliklerden biri ise cep telefonu ya da benzer bir aygıtı kullanmak olarak görülmüştür. Çarpışma tehlikelerinin %22'sinde bu tür dikkat dağıtıcı bir durum söz konusu olmuştur. Dolayısıyla araç kullanırken sürekli dikkatinizi araç kullanmak için vermek ölümcül bir kazayı önlemek demektir. Siz siz olun araç kullanırken beyninizi fazla zorlamayın! Bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazı sizin için geliyor: Pazarlama: Dikkat! Ambideksterlik diye bir kavram sorulmuştu. Ellerden biri baskın olmadığı için yazı yazma ve bıçak kullanma gibi elle yapılan becerileri her iki eliyle de eşit düzeyde yapabilme yeteneğine ambidekster deniliyormuş. Bu yeteneğe sahip kişiler için sağlak ya da solak ifadesi kullanılmazmış. Leanardo Da Vinci aynı anda hem resim yapıp hem yazı yazabiliyormuş."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ayristirmak-ve-butunlestirmek/", "text": "Öğrenmeyi çoğu zaman ayrıştırarak yapıyoruz. Ama sonrasında bütünleştirmeden, öğrenmeyi gerçekten tamamlamak pek olası değil. Çünkü öğrenmek gerçekte görece kalıcı yaşantı değişikliği demek. Bu değişiklik sadece bir sınav sorusunu cevaplayabilmeyi kapsıyorsa akademik başarı gelebilir; ama bu öğrenme yaşamınızla bir ilişki kurmuş mudur? İşte orası biraz kuşkulu... Bütünleştirme yapmadan gerçek dönüşümler sağlamak bir hayalden ibarettir. Dili düşünün. Bir bebeğin konuşmayı öğrenme yolculuğunda yaptığı ilk şeyler doğrudan ayrıştırmayla ilgilidir. İnsan sesiyle diğer sesleri ayırmayı öğrenir. Tanıdığı insanların seslerini ayırt etmeyi öğrenir. O seslerin içindeki boşlukları yakalayarak kelime ve cümle frekanslarını anlamaya başlar. Kelimeleri sıklığına göre yakalayıp daha sık kullanılan önemli kelimeleri diğer kelimelerden ayrıştırmayı öğrenir. Öncül çalışmalar hep ayrıştırmayla ilgilidir. Ama sürekli ayrıştırma modunda sabitlenirse elinde binlerce parça öylece kalıverir. Çünkü gerçekten öğrenmesi için bütünleştirmeyi de bilmesi gerekir. Kişilerin seslerini ayırt etmeyi, mesela o seslerin sahiplerine atfettiği duygusal bağlantılarla bütünleştirerek becerir. Sık kullanılan ve kendisinin sık kullanması gereken kelimeler daha öncelikli ihtiyaçlarına ve ilgilerine yöneliktir. Dil öyle içimize işler ki, beynimizde dilden sorumlu bölge sol yarım küre olduğu halde ana dilimiz, yoğun bir şekilde sağ yarım küre ile de etkileşim kurarak konuştuğumuz, dinlediğimiz, yaşadığımız bir dil olur. Sadece anlama ile değil duygularla, tüm yaşamla bütünleşik ve iç içedir. Yalnızca tanım olarak öğrendiğimiz şeyler bize olsa olsa sınavlarda yarar sağlar; kendi duygularımızla, düşüncelerimizle, davranışlarımızla, yaşamımızla bütünleştirilmemiş, içselleştirilmemiş bilgilerin tümü Frankenstein'dan başka bir şey değildir. Hepimiz epeyce Frankenstein'ız. Daha fazla Havva, daha fazla Adem olabilmek dileğiyle."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/babalari-takmiyor-muyuz/", "text": "Baba ile çocuk arasındaki ilişkinin anne-çocuk ilişkisi kadar yakın olmadığı bir gerçek. Bu durum memelilerde annenin çocuğu karnında taşırken ve sonrasında emzirirken salınan oksitosin hormonundan kaynaklanıyor. Doğumla beraber babada da bir takım hormonel değişimler olmuyor değil. Hatta doğum sonrası depresyonu yaşayan babalar bile var! Ama nihayetinde bir babanın çocuğunu hiç tanımama ihtimali varken anne için böyle bir durum söz konusu değil. Dolayısıyla fiziksel olarak babalık, bir yavru için annelik kadar belirleyici değil. Bunun üstüne bir de kültürel kodları ekleyin de babamızla hepten aramız açılsın! Baba dediğin sert olur, çocukla fazla yüz göz olmaz , baba çocuğuna sevgisini göstermez, gösterirse çocuk şımarır, baba dediğin kaya gibi sağlam olmalıdır, çocuğa duygularını belli etmemelidir ki çocuk babasını güçsüz görmesin ve bunun gibi zararlı algı kalıpları insan yavrusuyla babanın arasına duvarlar koyar. Sonuç itibariyle çocuk yetişkin olduğunda bile babasının nasıl bir insan olduğuna dair pek bir fikir edinememiş, yani babasından yoksun kalmış olur. Aslında duyguları ifade etmeme hastalığı ataerkil toplumlarda bir erkeklik hastalığı. Erkekler büyüyüp baba olduklarında da bu kültürel sorun katlanarak devam ediyor ve genç erkekler vasıtasıyla kendini yeniden üretiyor, çünkü kültür içselleştiriliyor. Toplumumuzdaki patolojik erkeklikten kaynaklanan sorunlar konuşulurken, faturanın en nihayetinde annelere kesilmesini hep çok ilginç bulmuşumdur; gariptir ki zaman zaman bunu anneler bile yapıyor! Terbiyeyi veren anne, erkek çocukları da anneler yetiştiriyor, annesi iyi eğitseydi böyle olmazdı, bir toplumda kadını düzelt ki o toplum düzelsin gibi yanlış kültürel kabuller, babaların çocuk yetiştirmede ve tabii yetiştirememedeki rollerini yok sayıyor. Sanki baba, işlevi döl vermek ve eve ekmek getirmekten ibaret olan bir varlık ve çocuğun terbiyesi tamamen annenin sorumluluğunda. Çoğunluğunun kendini Müslüman olarak tanımladığı ülkelerde çocuk yükü her şeyiyle annenin sırtında, oysa İslam dininin peygamberi hiçbir baba çocuğuna güzel ahlaktan daha hayırlı bir miras bırakmamıştır ve babanın çocuğuna verebileceği en iyi şey edep ve terbiyedir diyor. Bu anlayışa göre güzel ahlak ve terbiye yalnızca anneden edinilen bir şey değil, baba da bunda aktif rol almak durumunda. Ama tabii teori ile pratik arasındaki samimiyetsizlik uçurumu burada da kendini gösteriyor ve Müslüman babalar çocuk bakımı işini annelere yükleyerek rahatlarına bakıyorlar. Erkek çocuğunu da anne eğitiyor söylemini çürüten bir örnek paylaşmak istiyorum sizlerle. Yakın çevremden bizzat gözlemlediğim bir örnek olması bakımından benim için önemli. Teoride feminist bir anne, -pratikte olamıyor çünkü koca maço- oğlunu kendi eşitlikçi zihniyetiyle yetiştiriyor. Eğer çocuğu annenin terbiye ettiği iddiası doğruysa, oğlanın annesi gibi eşitlikçi olması, babası gibi maço olmaması gerekir. Ama sonuç ne oluyor bilin bakalım! Oğlan maço oluyor. Neden? Çünkü erkek çocuk babayı model alıyor, anne ne derse desin, nasıl eğitim verirse versin, oğul babası gibi oluyor. Sevgili babalar, titreyin ve kendinize gelin. Çocuklar sizin de çocuklarınız ve onlardan sorumlusunuz. Babalar Günü'nü takmıyor olabilirsiniz ama babalığınızı taksanız iyi edersiniz, çünkü babalığınız evlatlarınız için çok önemli. Babalar çocuklar için hayatlarının en önemli unsurlarından, varlıklarıyla da yokluklarıyla da. Babalardan yeteri kadar ebevenlik görmediğimiz için ömrümüzü bizi sevsinler diye her türlü hallerine razı olarak geciriyoruz gibi...Keşke bizim onlari sevdigimiz kadar babaları da onları gerçekten sevseydi. O dağ, o direk olmak yerine biraz da yaprak , toprak olsaydılar.Sonrasinda taşa dönüsmeseydiler.Hem anayım hem babayım deyip tek başına ebeveynlik yapan anneler de bilseydi babalığın annelikle yapılamayacağını.Belki o zaman yükleri biraz hafiflerdi. Ah be ceren hocam keşke neden en son babalar duyar veya bak seni babana söylerim baban gelsin kıracak kemiklerini sen bi dur bunu baban bi duysun ondan sonra görüşürüz gibi örnekleri de irdeleseniz de annelerin babaları doğal olarak nasıl yukarıda belirttiğiniz kalıplara koyduğunu babanın çocuğun eğitiminde mecburen bu rolü üstlendiğini annenin de çocuğunu eğitirken üçüncü şahsın korkutuculuğundan nasıl faydalandığını da anlatsaydınız bizim de biraz içimiz soğurdu. Ama dediğiniz gibi belki buda bir başka yazının konusudur. Bu güzel yazınız için teşekkür ederim Ceren hanım, içimizde çözemediğimiz, kendimize dahi söyleyemediğimiz bazı şeyleri anlatmışsınız. Yüreğinize sağlık."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bagimli-kisilik-nasil-bir-seydir/", "text": "Bu dünyayı paylaştığımız milyonlarca canlı türü arasında Homo sapiens sapiens'in, yani insanın durumu çok acayip. Tüm canlılardan ayrı bir şekilde öleceğini bilen, anlam arayan, karnı doysa da iç sıkıntısı geçmeyen, dünyalara sığmayan bir garip canlıdır insan. Hepimiz, dünyadaki tüm canlılar gibi, 3.5 milyar yıllık bir Ar-Ge sürecinin ürünleriyiz. Bu 3.5 milyar yıllık destansı canlılık tarihi, bugün tüm canlıların ve elbette biz insanların bedensel ve zihinsel ayarlarını şekillendiren çok karmaşık ama bir o kadar da anlaşılır bir maceradır. Bu uzun sürenin son dönemlerinde, çıplak bedenine mukabil aşırı gelişmiş zihinsel özellikleri ile insan, bedensel zayıflıklarına rağmen dünyanın hakimi haline gelmeyi başarmış ilginç bir canlıdır. Son bir kaç bin yıldır inşa ettiğimiz insanlık medeniyeti ve bugün modern çağın yaşam ortamları, insanın doğasından belirgin bir kopuşu da beraberinde getirdi. Son yıllarda teknolojik gelişmeler bu kopuşu daha da derin bir hale getirdi. Günümüzde yaşadığımız birçok sorunun bu kopuştan kaynaklandığını göz önüne alınca, insanın ne olduğunu ve ne için tasarlandığını tekrar hatırlamak en önemli bilgi alanlarından birisi haline gelmiş durumdadır. İnsanın Fabrika Ayarları, insanı nöroevrimsel bir perspektiften inceleyerek, hepimiz için geçerli olan kadim biyolojik ve zihinsel özelliklerimize odaklanan bir öğretidir. Nöroevrimsel perspektif, insanın beden ve zihin evriminin geldiği noktayı, tarihine bakarak anlamaya çalışan bir bakış açısıdır. Bu temele dayanan İnsanın Fabrika Ayarları, aynı zamanda tüm AçıkBeyin eğitimlerinin zeminini oluşturan başlangıç noktasıdır. İnsanlığı hakkıyla İFA edebilmek ancak İnsanın Fabika Ayarlarını anlamakla mümkündür. Aksi taktirde doğamızla girişeceğimiz her kavga, uzun vadede insanın kaybedeceği sonuçsuz bir mücadeleye dönüşecektir. Öte yandan, biyolojik ve zihinsel ayarlarımızı kavramaya başladığımızda, hayatımıza dair alacağımız her türlü kararda işimiz çok daha kolay bir hale gelecektir. En son bilimsel bilgilerle kadim bilgeliğin kol kola girdiği AçıkBeyin İFA eğitimlerinde, hangi yaş ve meslekten olursanız olun, paha biçilmez bir içgörü sizleri bekliyor. AçıkBeyin olarak İnsanın Fabrika Ayarları kamplarımızda kendimizi daha önce görmediğimiz bir açıdan inceleme ve fark etme fırsatları yaratıyoruz. Kamp organizasyonlarımız için sayfamızı ve sosyal medya hesaplarımızı takipte kalın, bu benzersiz buluşmayı kaçırmayın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bagin-kendini-asarsa/", "text": "Bağlanabilmek güzel şey. Birine, bir şeye, bir fikre, bir hedefe bağlanabilmek yaşamını anlamlı kılar, iyileştirir, güzelleştirir çoğu zaman. Bazen olumsuz şeylere de bağlanır ve bundan zarar görürsün. Bağımlılık olarak adlandırdığımız pek çok şey böyledir. Bu biraz da bağlandığın şeyin kendini yani seni gölgede bırakıp bırakmadığına bağlı. Kendini gerçekten aşacak bir şeye bağlanmak insanı aşkın hale getirebilir. Büyük dediğimiz insanların pek çoğu, büyük önderler, büyük fikir insanları, büyük bilim insanları, büyük sanatçılar böyledir. Ama onlar kendilerini aşarken kendilerini de yanlarında taşırlar. Aştıkları şeylerin içinde kaybolup aşkın olarak yeniden doğarlar. Oysa seni aşkın hale taşımayacak şeylere de kendini kaybedecek kadar bağlanabilirsin. Birliktelik devam ederken hissetmezsin de bunu. Ama kayıplar kaçınılmazdır. Yaşamında her gün kazanımlar ve kayıplar olur. Sağlıklı bağlandığın şeylerin kayıpları yaşamın devamında seni olgunlaştırır. Oysa bağı yanlış kurduysan, kaybın o şey değil kendiliğindir artık. Şimdi bir düşünce deneyine davet ediyorum seni. Dikkat et, tehlikeli bir deney bu. Ama bu tatbikatı yapmadan gerçeğini yaşamak çok daha tehlikeli! Çok değer verdiğin ya da yaşamında büyük yer kaplayan bir kişiyi, şeyi, olguyu düşün. Şimdi zihninde onu aniden, neredeyse vahşice yaşamından koparıp çıkar. Şimdi o kişiyi, şeyi, olguyu değil ama onunla ilgili kendi algılarını, alışkanlıklarını, beklentilerini yeniden ele al. Yaşamındaki biri ya da bir şey kendinden daha fazla önem kazandıysa yandın. Onu ya da o şeyi kaybetmen gayet olasıdır. Ve o kaybın ardından onarılamaz gibi gelen bir yarayla kalırsın. Üstelik bu yanlış bağ sadece kayıpta zarar vermez. Yanlış bağlanma yüzünden salman gerekeni salamaz, seviyorum zannederken boğarsın. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Sen Bir Kölesin!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/baglam-baglaminda-bir-anlati/", "text": "Neden maksat, niçin sebep sorar. Yani biri size, bunu neden yaptın diye soruyorsa, büyük bir olasılıkla bunu yapmaktaki amacın ne demek istiyordur. Daha derin bir merakla, eylemin kendisinden çok seni, senin amacını merkez alan bir odakla bu soruyu soruyordur. Yani doğrudan sizle ilgileniyordur. Neden değil de Bunu niçin yaptın? diye sorulduğunda ise, odak sen değil eylemin kendisi oluverir birden. Soruyu soran her kimse, failden çok fiilin amacını önemsemektedir belli ki. Sanki seni zaten biliyordur da bu eylemi neden seçtiğini anlamaya çalışıyordur. Yani neden insan zihnini, niçin ise eylemin amacını anlama çabasıdır. Gerçi bu tür mikro-semantik yansımaların güncel iletişim içinde birebir karşılığının olduğunu, bu tür ayrıntıların her seferinde sağlıklı bir akıl okumasına neden olacağını söylemek doğru değil. Hele bir de çoğu insanın bağlam algılarının zayıf ya da hiç olmadığı düşünülürse, aşağı yukarı her konuşmada yanlış yorumlamalar mutlaka olacaktır. Çoğu insan farkında olmasa da bağlam denilen şey dilin anlam kaymalarına karşı icat ettiği bir tür parazit gidericidir aslında. Anlam değeri bakımından da en az sözcükler kadar işlevsel ve önemlidir. Bağlamın işlevine resim sanatından bir örnek vermek gerekirse, nasıl ki bir figür duygu değerini ancak tualdeki arka fonla kazanıyorsa, bir kelime de asıl anlamını konuşmanın bağlamından, yani konuşmanın arka fonundan, o konuşmanın mekanından, zamanından, doğasından alır. Eğer konuşmanın arka fonunda bir karamsarlık varsa, elbette sözcüğü bir kızgınlığı, konuşmanın arka fonu günlük güneşlikse aynı sözcük bir onayı tarif ediyor olabilir. Hatta kırk gibi sayısal değerlerin ne anlama geldiği bile çoğunlukla konuşmanın bağlamına, yani atmosferine bağlıdır. Kırk gün kırk gece bir bolluğu, oysa kırk kere söylemek bir bıkkınlığı anlatır. Aslında gerçek anlamda terim denilen şey de kavranın bağlam değişikliğinden başka bir şey değil. El sözcüğü anatomi bağlamında bir uzvu kastederken, futbol bağlamında bir hataya gönderme yapıyor olabilir. Ya da kırık sözcüğünün fiziki göndermesi son derece açıkken, müzik bağlamında bir notanın kırık olmasının çok daha farklı bir anlam kazanabilir. Hatta bazen gerçekler bile doğruluk değerini bağlamından alır. Silaha sarılmak gerek gibi yüzlerce koşulda yanlış olan bir önerme, Kurtuluş Savaşı bağlamında pekala doğru kabul edilebilir. Yani bağlam sizin niyetinizin bir tür sigortasıdır. Bugün sosyal medyada birçok insanın sorunu da tam burada başlıyor işte. Sözlerinin kendi kafalarındaki anlamına o denli güveniyorlar ki içinde bulundukları iletişim mecralarının koşullarını görmezden gelip kelimelere babalarının malıymış gibi davranıyorlar. Dış dünyanın, onların şahsi bağlamları yanında hiçbir kıymeti harbiyesin olmadığına sanıyor, sonra da neden oldukları anlam kaymalarını Ben onu mu demek istedim! azarıyla taçlandırıyorlar. Oysa bağlam her zaman evrensel olmasa da en azından toplumsal olmak zorundadır. Bir kavramın içeriği ancak matematik, fizik gibi bilimsel bağlamlarda ya da resim, müzik gibi sanatsal bağlamlarda, daha doğrusu toplum tarafından kabul görmüş bağlamlarda değişebilir. Hatta pratik yaşamda da bu ilke geçerlidir. Saat tam birde ifadesi ancak bugün ya da yarın gibi evrensel bir bağlamında kullanışlı bir hale gelebilir. Yoksa bu gezegende milyarlarca Saat birde vardır. Bu gibi durumlar için en iyi örneklerden biri de Semantik derslerinde verilir: Bir adam parkta, önünde bir köpekle bir bankta oturuyordur. Yanına kadın gelip adama, köpeğinin ısırma huyu olup olmadığını sorar. Adam köpeğinin böyle bir huyu olmadığını söyler. Fakat kadın köpeği sevmeye kalkışır kalkışmak köpek kadının elini ısırır. Kadının kızgınlığına ise adamın tepkisi basit bir yanıt olur: O benim köpeğim değil ki! Buradaki iletişim kazasının nedeni de aynıdır. Köpeğin ısırmaması, o adamın köpeği bağlamında doğrudur. Özetlemek gerekirse bağlam, özellikle bir şeyler anlatma derdi olanlar için anlamın en belirleyici parçacığıdır. Dinleyicisiyle bağlam birlikteliği sağlanmamış her anlatı da mutlaka eksiktir. Bu sadece anlatıcılar için gerekli bir bilgi de değil aslında. İyi bir dinleyici olmanın belki de ilk şartı, sizle konuşan insanın ya da okuduğunuz bir şeyin asıl bağlamını fark etmektir öncelikle. Bir bilginin zihinde karşılık bulabilmesi için o konuyla ilgili bir bilincin gerekliliği gibi, bir anlatı da insan zihninde anlama kavuşabilmesi için her şeyden önce bağlamın sezinlenmesi gerekir. En önemlisi de bağlamı oluşturan asıl kaynak yanıtlar değil sorulardır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bambaska-bir-baglamda-kader-ve-mutluluk/", "text": "Tuhaf ama kader kavramının içinden dini motifleri çıkardığınızda, geriye kalan anlam insanın biyolojik yanıyla da son derece örtüşüyor sanki. Üstelik bu durum sadece kader için geçerli de değil. Din ya da felsefelerin asimile ettiği birçok diğer kavrama da bu gözle bakıldığında, yani geleneksel bağlamların dışında daha rasyonel bir yaklaşımla ele alındığında ortaya gerçekten ilginç sayılabilecek durumlar çıkabiliyor. Dini kültürler içinde kader çoğunlukla alın yazısı olarak algılansa da çoğu tasavvuf erbabına göre kaderden asıl kastedilen, ölçü ya da miktar. Bizdeki kadar sözcüğüyle aynı kökten. Ve bu anlamdaki kaderi daha güncel bir benzetmeyle yeniden tarif edecek olursak ortaya aşağı yukarı şöyle bir mana çıkıyor: İnsan dünyaya aynı internet paketleri gibi bir sürü yaşam paketleriyle gelir. Mesela 1000 GB'lık Nefes Paketi; 250 GB'lık Mutluluk Paketi ya da 100 GB'lık Keder Paketi gibi... Sonrasında ise herkes elindeki paketi nasıl kullanacağı konusunda serbesttir. Herkes özgür iradesiyle elindeki paketi istediği ölçüde, istediği anda, istediği şekilde kullanabilir. Ve özü bakımından kader kavramı da buradaki işleyişten öte bir şey değildir. Tasavvuftaki Külli İrade, Cüz'i İrade meselesi de bir bakıma, insanın elindeki paket üzerindeki iradesinden başka bir şey değildir. Bu kader olgusunun dini olarak nasıl ele alındığını tam olarak bilmiyoruz ama başta da söylendiği gibi bu gibi kavramların içinden dini motifleri çıkardığımızda ortaya insan doğasıyla ilgili tuhaf bir gerçeklik çıkıyor sanki. İnsanın mutlulukla ilgili bir sınırı olduğunu bilmek, yaşam içinde haksız ve sentetik yollarla edinilen mutluluğun neden her seferinde büyük bir mutsuzlukla sonuçlandığına cevap verebilir. Hatta tüm örneklerde matematik de bu savı destekliyor. Mesela uyuşturucuyla elde edilen ve günlük mutluluğun 365 kat fazlasına neden olan bir deneyim yaşayanların hemen hemen hepsi ya geriye kalan 364 günde sıfır mutlulukla yaşamak zorunda kalıyor ya da daha kötüsü, yaşamlarını tamamen yitirebilir. Yani insanın tüm hoyratlığına rağmen en azından bu gibi durumlarda sınırlarını bilmesi, kendine bir yeter belirlemesi gerekir. Çünkü insan için mutlu olmanın önündeki en büyük engel, çok mutlu olmaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Sadece mutluluk ya da mutsuzluk konusunda değil, birçok başka alanda da insanın önünde matematiksel sınırlar var sanki. Hiçbir heyecanı ilelebet sürdüremediği ya da hiçbir hazzı sabitleyemediği gibi hiç kimse bir ölçünün üzerinde ne yiyebiliyor ne de içebiliyor. Coşkuyla sahip olduğu bir eşyanın hazzını bile çoğunlukla birkaç günden ya da haftadan fazla sürdüremiyor. En önemlisi de herhangi bir keyfi arttırmaya çalışanlar farkında olmadan yaşamlarını çok daha sıkıcı kılıyor. Dahası da var. Bu dünyada hiç kimse için, konu ister sentetik seks olsun ister insan doğasıyla uyuşmayan başka bir heyecan, sonrasındaki çilesiyle dengelenmeyen bir haz yok gibi. Yaşama homojen dağıtılmayan her zevk, hayatın geri kalan kısmında mutlaka mutluluk yoksunluğuyla cezalandırılıyor. Elindeki paketi nasıl bir hoyratlıkla kullanacağı insanın kendine kalmış olsa da normal hayatta olduğu gibi insanların parasını verip ekstra paket alma şansı da yok. Kim ne derse desin ya da ne zannederse zannetsin, insan için nedensiz mutluluğun en azından bilinç altında bir karşılığı yok. Belki de en önemlisi mutluluk nedir onu anlamak."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bana-hikaye-anlat/", "text": "Bir çocuğa müzik aleti çalmayı öğretmek gibi bir amacınız varsa; ilk yapmanız gereken, enstrümanın onun en iyi arkadaşı olabileceğini anlatmaktır. Her türlü duygusunu paylaşabileceği, kendini ifade edebileceği ve iyi hissetmesini sağlayan bir arkadaş. Bu bağı kurmaya yardımcı olabilecek bildiğim en güzel yöntemse hikayeler. Ortaokulda en zorlandığım derslerden biri tarihti. Bütün o savaşların, antlaşmaların tarihlerini ezberlemek işkenceydi benim için. Ta ki yeni tarih öğretmenimiz gelene kadar. Dersi öyle bir masal havasında anlatırdı ki, kitapta yazılanlardan daha fazlasını hiç fark etmeden ve gözümü bile kırpmadan öğrenmiş olurdum. Teneffüse çıkmak için dakikaları sayan ben, yeni öğretmenden sonra artık dersin nasıl geçtiğini bile fark edemezdim. İşte hikayelerin gücü bu denli etkili ve biz bu öğrenme tekniğini her alana uyarlayarak kullanabiliriz. Kelimelerin gücü tıpkı müzik kadar ilham verici fakat ikisinin bir araya gelmiş ve masala dönüşmüş halinin mucizevi etkileri olabiliyor. Benim de derslerimde öğrencilerimle kullandığım ve her seferinde geliştirdiğim bu teknik, özellikle küçük çocukların üzerinde muazzam etkiler yaratıyor. Çünkü hikayeler müziği, müzik de hikayeleri besliyor. Son zamanlarda derslerimde gelişimine tanıklık ettiğim beş yaşındaki piyano öğrencim Mert'in vasıtasıyla, hikayeleştirmeye dayalı eğitim modelinin çocukları nasıl değiştirdiğinden ve geliştirdiğinden bahsetmek istiyorum size. Yaşadıklarımız ve onun her derste gözümün önünde gösterdiği ilerleme paylaşılmaya değer. Çocuklar piyano dersine ilk başladıklarında, biraz çekingen ve piyanonun heybetinden hafifçe tedirgin şekilde dururlar genellikle enstrümanın önünde. Mert de aynı duyguları hissedenlerden biriydi. İlk derste onun piyanoya tereddüt ederek baktığını görünce Piyano bir hayvan olsaydı sence ne olurdu? sorusunu sorduğumda; siyah beyaz tuşları ve piyanonun kocaman siyah gövdesini süzdükten sonra, bir anda gözleri parlayarak Beyaz dişli siyah bir canavara çok benziyor, sanki beni yiyecekmiş gibi demişti. Aslına bakarsanız verdiği cevap yaşına göre gayet mantıklıydı. Ben de onun yaşında bu kadar büyük ve gürültülü bir enstrümanla karşılaşsaydım muhtemelen aynı duyguları hissederdim. Sonuçta önünüzde gerçekten sesler çıkartan kocaman bir nesne var. Çocuklar dünyayı yeni yeni tanıyıp anlamlandırmaya çalıştıkları, sonsuz bir hayal gücüne sahipler. Güneş yeşil, çimenlerse mavi renkte olabilir; uçamayanlar uçabilir ve nesneler de canlanabilir. Sınırlar ve kurallar onların dünyasında işlevini kaybediyor çünkü. İşte bu yüzden biz yetişkinlerden çok daha yaratıcı fakat aynı zamanda her şeyi olduğu gibi basit haliyle kabul edebilen bir bakışa sahipler. Ta ki sınırlayıcı ve kısıtlayıcı eğitim sistemine adım atana kadar! Mert okula henüz gitmediği için okuma-yazması yoktu. Bu durum biz eğitmenler için bazen daha zorlayıcı görünse de aslında çocukların zihninde yeni dünyalar yaratmak için harika bir fırsat. Bizim için işin geliştirici kısmı, oyunlaştırılmış ve çocuklar kadar üretken dersler tasarlayarak onların hayal gücüne yetişmeye çalışmak. Beş yaşındaki bir çocuk için önemli olan; piyanodaki Do ve Sol arasında kaç sesin olduğu ya da Mi ve Fa aralığının neden yarım ses olduğunun matematiksel bilgisi değildir. Onun için önemli olan, parmağıyla dokunduğu her tuşun çıkardığı ses ve o seslerin onda uyandırdığı meraktır. Çünkü bir enstrümanı öğrenmek sevgiyle başlar, merak duygusuyla gelişir. Mert'e derslerimizde kazandırmak istediklerim de bu temele dayanıyordu. Piyanonun, notaların ve seslerin, hayal gücünün izin verdiği kadar hikayeyi kaldırabilecek, büyük bir dünyaya sahip olduğunu anlatmaktı. Yapmamız gerekenin ilk etapta Mert'in enstrümana karşı tedirgin duruşunu çözmek olduğunu düşündüğüm için aklımdan geçen bu cümleyi kendisiyle paylaştım. Fikir hoşuna gitmişti. Eğer isterse ve ona bir şans verirse, piyanosuyla her türlü oyunu oynayabileceğinden bahsettim. Elbette bu cümle ilk olarak onu oldukça şaşırttı fakat ilk şaşkınlığı üzerinden atar atmaz merak eden gözlerle bakmaya başladı. Bastığı her farklı tuştan çıkan sesin, onun içindeki çeşitli duygulara karşılık geldiği ve isterse duygularını bu seslerle anlatabileceği hakkında konuştuk önce. Bir çocuğun yaşı ne kadar küçükse müzikle kurduğu ilişki de o denli saf ve bizlere göre kolay oluyor. Eminim aklınızdan Beş yaşındaki bir çocuk duygularını nasıl isimlendirebilir ki? benzeri sorular geçiyordur. Evet hepsini isimlendiremez belki ama hissedebilir. Müziğin, resmin, edebiyatın, dansın, kısacası sanatın kaynağı bu temel üzerine kuruludur zaten. Derslerimizin ilk günlerinde konusunu benim başlattığım, notaların porte çizgileri arasında yaptığı macera dolu yolculuk hikayeleriyle başladık. Zaman içinde beni dinledikçe hem kelime dağarcığı hem de katılımı öyle güzel yükseldi ki artık başlı başına müziği ve konusu olan gerçek masallar üretmeye başladı. Her derste kullandığı yeni karakterler, olay örgüsü, karakterlerin masal içindeki ruh durumlarını anlatan ufak melodiler gittikçe arttı. Seslerle oynamayı öğrendi. Daha güzel melodiler çalabilmek için iki elini en iyi şekilde kullanmaya ve notaları daha iyi öğrenmeye verdi dikkatini. Artık piyano onun için canavar değil, en sevdiği oyun arkadaşına dönüştü. Bunun yansımalarını hayatının içinde farklı alanlarda da görmeye başladık. Mesela tablette oynadığı süper kahraman oyunlarında arka planda çalan müziği beğenmediğinden ve daha güzel olabileceğinden bahsetmeye başladı. Neden beğenmediğini sorduğumda; herkes üzgün görünüyordu ama müzik çok eğlenceli geldi bana, sanki uygun değildi; biz daha güzelini yapabiliriz! benzeri cümleler kuruyordu artık. İçime işleyen en önemli cümlesi ise Demek ki Süper Kahramanlar da bizim gibi üzülebilir ya da yorulabilirmiş; o zaman biz de onun için güzel bir müzik yapalım ve daha az üzülsün oldu. Bu güzel ilerleyişin tek şahidi ben değilim artık. Sizin de gördüğünüz gibi küçücük bir hikaye ve oyunla gelinen noktanın özeti bunlar. Tüm bu gelişimin başlıkları neler? derseniz, Piyanoyu ve notaları öğrenmek, duyguları tanımak, seslerle ruh halini ifade edebilmek, empati, estetik bakış açısı, dil gelişimi ve yaratıcılık. diye cevaplarım sizi. Yıllardır uzmanların üstüne basarak anlatmaya çalıştığı bilgilerin toplamı, gözümüzün önünde şekilleniyor. Öyküler ve masallar her yaştan insanın fakat özellikle de çocukların hafızasına ve kelime dağarcığının gelişimine büyük düzeyde katkı sağlıyor. Yani hikayelerle de enstrüman öğrenmek ve öğretmek gayet mümkün."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/basari-hikayeleri-gunluk-yasam-becerilerinin-onemi/", "text": "Bizimle çalışmaya başladığında, o güne değin akademik beceriler ağırlıklı bir program uygulandığını gördük. İlerlemeyen ve günlük yaşamındaki karmaşaları rahatlatmayan akademik programının tekrar sayısını azaltarak seans içerisinde kazandığımız vakitleri günlük yaşam becerileriyle doldurduk. Amacımız hem gerçek hayatta somut karşılığı olan becerileri programına ekleyerek günlük yaşam içerisinde tekrar sayısını arttırmak, hem de evin duygusal refahını arttırmaktı. Günlük yaşam becerilerini, masa başı çalışmalarına oranla çok daha hızlı öğreniyordu. Birkaç ay içerisinde günlük yaşam becerilerinde ilerlemiş ve ev işlerine yardım eder hale gelmişti. Çamaşır toplama, çamaşır asma, kıyafet katlama, çorap eşleme, limonata ve Nesquick gibi içecekler hazırlama, bulaşık makinesini boşaltma gibi görevler artık Eda'nındı. Bu durum ağlama nöbetleri ve ısırma davranışını önemli ölçüde yok etti. Anne ve babanın, evin duygusal refahı yükselmişti. Eda sakindi, çünkü artık evin içerisinde 24 saat amaçsızca dolaşan bir çocuk değildi, onun da görevleri vardı. Günlük yaşam becerileri çoğunlukla önemi fark edilmeyen, çalışılmayan bir alan. Halbuki bu alanda yapılan çalışmalar somutluğu ve gün içerisindeki tekrar imkanı ile çocuğun diğer alanlara oranla daha kolay öğrenebildiği, bu sayede öğrenmeyi de öğrendiği çalışmalardır. Bunların yanı sıra çocukta sorumluluk bilincini ve yuvasına aidiyeti geliştirmektedir. Sadece özel çocuklarda değil, normal gelişim gösteren çocuklarda da sürekli sıkıldığını söylemek, sürekli tablet ile oynamak ya da davranış problemleri göstermek gibi davranışları görüyoruz. Ev içerinde görev almak, çocukları sıkılmak gibi duygulardan kurtardığı gibi, eve aidiyet duygusunu, öz-değer bilincini, ben bir işe yarıyorum, bu evde benim bir önemim/görevim var duygusunu da arttırmaktadır. Aşağıdaki NGG çocuklar için olan listeyi, çocuğunuz kaç yaşında olursa olsun ilk görev listesinden başlayarak adım adım çalışabilirsiniz. Matematik, türkçe gibi becerilerde olduğu gibi günlük yaşam becerileri de çalışmaya en ön çalışma basamağından başlanılmalıdır. Mutlaka her bir çalışmanın başında çocuklarınıza o görevin nasıl yapılacağını göstermeli, çocuğa uygulatmalı, yanlışlarını özgüvenini ve hevesini kırmamak için çaktırmadan düzeltmeli ve çocuk görevini bağımsız olarak gerçekleştirinceye dek bir gözünüzü üzerinde tutmalısınız. - Oyuncaklarını oyuncak sepetine toplama, - Yemekten sonra tabak ya da bardağı mutfağa getirme, - Yatak örtüsünü düzeltme, - Kirli çamaşırları kirli sepetine atma, - Masa üzerine dökülen süt, su ya da çay gibi bir sıvıyı silme. - Üstteki tüm görevler, - Yatağını toplama, - Çamaşır makinesine ya da kurutma makinesine çamaşırların konulmasına yardım etme , - Çamaşırların toplanmasına ve yerleştirilmesine yardım etme , - Çöpü kapıya çıkarma , - Bulaşık makinesini doldurma , - Evcil hayvanları besleme, - Çiçekleri sulama. - Üstteki tüm görevler, - Yemek masasını hazırlama, - Elde bulaşık yıkama, - Temiz çamaşırları katlama, - Evdeki dağınıklığı toplama, - Evi süpürme, - Posta kutusundaki mektup ve faturaları alma, - Bahçeyi/balkonu süpürme ve yıkama, - Market alışverişini buzdolabına yerleştirme, - Arabayı yıkama. - Üstteki tüm görevler, - Yemeği hazırlamaya yardım etme, - Tuvaleti temizleme, - Çamaşır makinesini ya da kurutma makinesini doldurma, - Çöpü çıkarma, - Temiz çamaşırları yerlerine yerleştirme, - Banyoyu, lavaboyu, aynayı, tezgahları temizleme, - Evcil hayvan kafesini/kumunu temizleme, - Yatak çarşaflarını değiştirme. - Üstteki tüm görevler, - Duşu/küveti temizleme, - Çamaşır makinesini ya da kurutma makinesini çalıştırma, - Yıkanan çamaşırları asma, - Yerleri silme, - Küçük kardeşe yardım etme, - Toz alma."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/basari-icin-10-altin-kural/", "text": "- Güçlü yönlerinizi tanıyın: Eğitim sürekli zayıflıklarımızı telafi etmeye çalışır. Halbuki hepimizin doğuştan getirdiğimiz benzersiz terkiplerimiz sayesinde şahsımıza özel nice güçlü taraflarımız var. Her sıra dışı başarının ilk adımı, kişinin kendi güçlü yönlerini keşfetmeye başlamasıdır. - Sizi heyecanlandıran şeyleri bulun: Bazı uğraşlar size zamanın nasıl geçtiğini unutturur. Bunları yaparken adeta kendinizi unutur, yaratıcılık patlaması yaşarsınız. Eğer böyle bir uğraşınız olduğunu henüz keşfetmemişseniz, hemen şimdi aramaya ve farklı şeyler denemeye başlayın. Sizi heyecanlandıran şeylerin bileşkesi, ortaya koyacağınız o başarılı sonucun en önemli harcı olacak. - Kendinizi o işi yaparken görün: Ustalaşmak istediğiniz, sizi heyecanlandıran ve hoşunuza giden iş her ne ise, onu en usta bir biçimde yaparken kendinizi hayal edin. Sadece hayal değil, o halinizi görmeye çalışın. Bu pratik beyninize ustalık halinizin bir simülasyonunu yaşatacak ve o duruma doğru yönelmesini kolaylaştıracaktır. - Kendinize sessiz zamanlar ayırın: Beynimizin kaynaklarını toparladığı ve deneyimler arasında yeni bağlantılar kurabildiği dönemler, hiç bir iş yapmadan boş boş, adeta aylakça durduğumuz zamanlardır. Sinirbilimde bu durumdaki beyinlerin faaliyetinin özel biri adı bile vardır: Varsayılan durum şebekesi. Bu boş anları ne kadar çok yaşarsanız, deneyim ve bilgilerinizden çıkartabileceğiniz benzersiz sonuçlara o kadar çok zemin hazırlarsınız. - İşinizde ustalaşın: Pratik yapın. Hata yapmaktan korkmadan, her zaman daha zorlu bir hedefe doğru pratik yapmak, ustalaşmanın anahtarıdır. Sonucu ve hedefi belli adımlarla çalışmak, sizi adım adım ustalaştırılacaktır. - Şüphelerinizi aşın: Zor işlerde ustalaşma süreci, bir sürü hata, hayal kırıklığı ve bezginlik anlarını getirebilir. Kendinizden şüpheye de düşebilirsiniz. İşte bu gibi anlarda, kendinizi yolda tutacak özgüvene ihtiyacınız olacak. Kendinize gaz verin. Yılmayın, ufak engellerde pes etmeyin. Daha fazla zaman ayırın ve kendinizi gelecekte o sorunu aşmış halinizle düşünün. - İşinizi sevin: Mesleğinizi ve günlük rutininizi mümkün mertebe güçlü ve sevdiğiniz işlerle birleştirin. Bunu mesleğinizin size vermesini beklemeyin; mesleğinizi dönüştürün ve elinizden geldiği kadar sizce bir hale getirmenin yollarını arayın. - Kendinizi geliştirmek isteği isteyin: Büyük hedefinize doğru giden her basamakta gözünüzü bir sonraki basamağa dikin. Bulunduğunuz hal size sürekli yetersiz gelene kadar o düzeye mesai harcayın. Her zaman bir üst basamağın, daha iyi olacağınız bir seviyenin bulunduğunu kendinize hatırlatın. - Gevşeyin ve nefes alın: İş başa düşüp de ustalığınızı sergileyeceğiniz zaman, tereddütlerinizi ve acabalarınızı bir kenara koymanın en güzel yolu, rahatlayıp yaptığınız şeye odaklanmaktır. Odaklanın ki o güne kadar yatırdığınız tüm zaman ve geliştirdiğiniz tüm beyin bağlantıları rahatlıkla akarak sizi o akış kuşağına taşıyabilsin. Başkalarının ne diyeceği gibi soruları ve olumsuz ihtimalleri kafanızdan atmanın en kolay yolu, gevşeyip bir kaç derin ve yavaş nefes alıp vermektir. - Sıklıkla büyük resme bakın: Yaşamda bir çok an, kendimizi içinde bulunduğumuz düzey veya durumun içinde sıkışmış bulabiliriz. Baş edilmez gibi görünen sorunlar karşımıza çıktığında biraz durup büyük resmi gözden geçirmek bu nedenle çok faydalıdır. Büyük resim, nereden gelip hangi duruma ulaştığınızı ve ulaşmak istediğiniz gelecekteki noktayla aranızdaki mesafeyi sakin bir şekilde görebilmenize imkan verir. Çoğu zaman devam edebilmenizi sağlayacak esas itki de buradan gelecektir. Son olarak: Parmak izi dahi diğer gelmiş-geçmiş tüm insanlardan farklı olan yegane bireyleriz. Elimizin altındaki bir kaç meslek ve uğraşı ile sınırlandırılamayacak kadar büyük bir çeşitliliğe sahibiz. Yapacağımız iş her ne ise, eğer bu kurallara uygun bir yol tutturursak, bu dünyada kimsenin yapmadığı bir şekilde yapabiliriz. Hatta böyle bir bakış açısıyla özgün olma dışında başka bir şansımız da yoktur. İşte o nedenle başarılı insanların en önemli özelliklerinden birisi de tevazudur. Onlar, kendilerine verilen özel bileşimi keşfetmek gibi görece önemsiz bir deneyimin nelere yol açabildiğini her dönem hayret ve saygıyla görebilen insanlardır. Ne yaparsanız yapın, onu bir sanat eserine dönüştürebilirsiniz. Niyet etmeniz yeterli."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/basari-safsatasi/", "text": "Bugün milyonların hayatını karartmış bir safsatadan bahis açalım: Başarı! Sorun pek çok zaman olduğu gibi Batı Kültürünün mantık yaklaşımından kaynaklanıyor. İndirgemeci yaklaşımla koyduğumuz 1 ve 0 etiketleri başarıyı da zehirliyor. Yani bir insan ya başarılıdır ya da başarısızdır diye bakıyoruz. Bir durum, bir sonuç, bir hal ya başarılıdır ya başarısızdır. Her insanın, her durumun, her sonucun, her halin hem başarı hem başarısızlık içerdiğini göremiyoruz. Başarıyla ilgili temel sorunumuz çok dar bir çerçeveden bakmamız. Tek ya da birkaç dar açıdan bakıp başarı ölçümü yapıyoruz. Tek cetvel kullanıyoruz. Oysa pek çok farklı açıda konumlayabileceğimiz cetveller var. Belirli bir alanda kayda değer şekilde aşırı bir başarı gösteren hemen herkes, bunu başka açılarda bedeller ödeyerek yapar. O diğer açıları görmezden geliriz. Üstelik tek bir açıdan bakarken, yani tek bir cetvelle ölçüm yaparken bile o cetveldeki yeterli başarı sınırını nereye koyduğumuz belirler başarı ya da başarısızlığı. Her başarıyı küçümsemek mümkündür. Sevdiğiniz bir insanın başarılı olduğu durumları aklınıza getirin. Şimdi de sevmediğiniz bir insanın başarılı olduğu benzer bir durumu düşünün. Sevmediğiniz insanın başarısını küçümseyecek ve aslında pek de matah bir başarı olmadığını gösterecek amayla başlayan bir cümle kurmakta pek zorluk çekmezsiniz. Başarılı olmakta bir sorun yok. Başarısız olmakta da bir sorun yok. İkisi de yaşamın içindeki hallerdir, değişe değişe devam ederler. Zaman zaman başarılı oluruz, zaman zaman başarısız oluruz. Kimi alanda daha başarılı, kimi alanda daha başarısız oluruz. Başarılı hissettiğiniz her anda, bakış açınızı biraz değiştirirseniz aslında aynı anda başarısız da olduğunuzu görürsünüz. Başarısız hissettiğiniz her anda, biraz özgürce değerlendirebilirseniz büyük başarıların üzerinde yüzüyor olduğunuzu görürsünüz. Yaşamını gerçekten yaşayan insanlar için, başarı ya da başarısızlık fark edilen ama o kadar da önemsenmeyen bir şeydir. Çevik Yaşam'ın ana vurgusunu hatırlayın: Değerlerinle uyumlu tatminli bir yaşam. Değerlerimizin neler olduğunu fark etmek, bunlarla uyumlu bir yaşam tatmini elde edip etmediğimize bakmak esastır. Yeri gelir büyük bir başarısızlık ve yenilgi içinde tatminli bir huzur yaşarız. Yeri gelir milyonların alkışlarını aldığımız sihirli bir başarı anında içimiz kan ağlar. - Başarılarınız bir türlü yeterli gelmiyorsa... - Kendinizi hep başkalarıyla karşılaştırıp duruyor ve yetersizlik hissiyle kavruluyorsanız ya da kibirli bir gururla koltuklarınız kabarıyorsa... - Başarılar yaşayıp durduğunuz halde yaşamınız tatminden yoksunsa... - Ufak bir başarısızlıkla bile başa çıkmakta zorlanıyorsanız... - Başarısızlık yakanızı bir türlü bırakmıyorsa... - Kısaca başarı ya da başarısızlık önemli bir tema olarak yaşamın kendisini örtüyor, sizi yaşamınızdan uzak tutuyorsa..."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bazal-cekirdekler-nedir/", "text": "Bazal Çekirdekler, beden hareketlerinin planlanması, göz hareketleri, bilişsel ve duygusal işlevler gibi bir çok farklı işlevi kontrol etmekle görevlidir. Bu bölge ayrıca sıralı davranışların öğrenildiği devreleri içerir ve bir çok garip davranışsal alışkanlığımız burada kaydedilir. Bazal çekirdekler, herhangi bir görev için uygun hareket planının seçilip uygulanmasında görevlidir ve ayrıca kişinin duygusal durumu ile hareketlerin eşleştirilmesinden de sorumludur. Mutlu veya üzgünken hareketlerimizin değişmesi bu bölgelerin işlevlerinden kaynaklanır. Yani herhangi bir anda, olası bir çok hareket biçimi arasından hangisinin seçilip uygulanacağına buradaki karmaşık devreler karar verir. Bazal çekirdeklerde bir çok sinir ileti maddesi kullanılır. Bunlar arasında dopamin, GABA, asetilkolin ve glutamat en önde gelenlerdendir. Dopamin, beynimizin ödül kimyasalıdır ve iyi yahut kötü alışkanlıklarımızın oluşturulmasında önemli bir rolü vardır. Bağımlılıklarda ve bazı psikolojik yahut sinirsel rahatsızlıklarda da önemlidir. Şizofreni ve Parkinson hastalığı, dopamin sistemine bağlı en bilinen bozukluklardır. Yakın zamandaki çalışmalarla, bu bölgelerin aynı zamanda ödül-ceza sistemi ile de ilişkili olduğu ve hem deney hayvanlarında hem de insanlarda seçim yapma ve öğrenme süreçlerinde baskın bir rol oynadığı gösterilmiştir. Beynin bu bölgesi, kötü alışkanlık ve takıntıların yürütüldüğü devreleri de içerir. Obsesif-kompulsif bozukluklar, dikkat eksikliği ve yeme bozukluğu gibi durumların bazal çekirdeklerle ilgili olduğunu biliyoruz. Bazal çekirdeklerin kimyasal içeriğini etkileyen ilaçlar, bu tip bozukluklarda sıklıkla tedavi amaçlı olarak kullanılmaktadır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/begenmek-ve-istemek-arada-ne-fark-var/", "text": "Şu durumu hayal edelim: Bir kişi Las Vegas kumarhanesinde, kumar makinesine para atıyor ve sürekli kolu çekiyor. Kumarhanelerde birçok insan yorgundur, can sıkıntısı çeker ve ara sıra elde edilen kazançlar karşısında neredeyse hiç gülümsemezler. Yani zorlayıcı bir ısrar vardır ama keyif pek çok azdır. Bu kişinin İSTEDİĞİNİ ancak BEĞENMEDİĞİNİ rahatlıkla fark edebiliriz. Dolayısıyla, BEĞENMEK ve İSTEMEK hem davranışsal hem de nörolojik açıdan farklı deneyimlerdir. Beynimizdeki Nucleus accumbens adı verilen ve subkorteksin tabanındaki gangliyonların derinliklerinde bulunan bir bölge, bir şeyi beğenme hissini düzenlemeye yardımcı olan küçük bir bölgedir ve ayrıca isteme hissini düzenleyen başka bir bölgeye de sahiptir . Bütün bunlar, İSTEMEK ve BEĞENMEK kavramları arasındaki farkı ve beyinlerimizin bu durumlarda nasıl çalıştığını anlamamızda önemli adımlar. İSTEMEK bir şeyin arzusuna veya niyetine sahip olmak anlamına gelir. Böylelikle zevk, İSTEME davranışlarını harekete geçiren sinirsel süreçlerde kendini gösterir ve arzumuzun nesnesi, diğer uyaranlar arasında baskın bir uyaran haline gelir. İstemsizce ortaya çıkan ve kafamızdan bir türlü atamadığımız o düşünce var ya; işte o, esas olarak limbik sistemdeki dopamin hormonunun faaliyetlerine bağlıdır . Beynimizdeki amigdala bölgesi, İSTEMEK den sorumludur ve hipotalamus bölgesine yaptığı uyarımlar hem BEĞENME hem de İSTEME duygularında artışa neden olur. BEĞENMEK, hoş bulmak, bir şeyden zevk almak, sevmek, takdir etmek olarak tanımlanabilir. Şimdiye kadar BEĞENME duygusunu anlamak için en çok çalışılan bölge nucleus accumbens dir. Hayvan deneyleri, bu bölgedeki nöronlar uyarıldığında BEĞENME hissinde 2-3 kat artış olduğunu gösteriyor . BEĞENME davranışı İSTEME davranışından farklıdır ve ondan bağımsızdır. BEĞENME olmadan İSTEMEK mümkündür ve bağımlılık davranışında tam olarak bu durum söz konusudur . İnsanlarda ve hayvanlarda yapılan araştırmalar, beğenme ve istemeye farklı beyin devrelerinin aracılık ettiğini göstermektedir . Beyin fonksiyonları üzerine yapılan araştırmalar, haz olaylarını ve durumlarını kontrol eden nörotransmiterleri aktive eden ağlar şeklinde çalışan beyin merkezlerinin varlığına işaret ediyor . Bu merkezler, BEĞENME ve İSTEMEyi ve her türlü bilinçli ve bilinçsiz sinir tepkilerini kontrol ediyorlar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beklemekten-daha-iyi-bir-isiniz-yok-mu/", "text": "Yaşam bekleyerek geçiyor. Sadece kuyruklarda beklemekten bahsetmiyorum. Hayallerimizi de bekliyoruz. Korkularımızı da bekliyoruz. Bazen günü yaşamak yerine geleceği bekleyen bir bostan korkuluğuna dönüşebiliyoruz. 20 yılı aşkın süredir veri, iş zekası, makine öğrenmesi, yazılım gibi alanlarda eğitim veriyor, danışmanlık yapıyor, projeler geliştiriyor ve yönetiyorum. Bu süreçte teknik konuları anlamaları için insanlara günlük hayattan örnekler vererek anlatma yaklaşımından çok yararlandım. Ama aynı zamanda teknik ortamlardan da bireysel ve toplumsal yaşam için dersler çıkardım. Bu tersine dersleri sağlayan şey, teknik ortamların yüksek izlenebilirlikte deney imkanları sağlaması. Hayatın kendisi karmaşık ama o hayatın çeşitli yönlerini desteklemek için geliştirilen yazılım ve veri ortamları çok daha belirli kurallara uyan, basitleştirilmiş yapılar. Bu basitleştirilmiş yapılarda hayatın içinde görünmez hale gelen bazı olguları daha belirgin olarak izlemek mümkün. İşte beklemek halimiz üzerine de böyle bir çıkarım yapmak mümkün. Yazılımda senkron ve asenkron programlama diye birbirinden bir hayli farklı iki yaklaşım vardır. Senkron programlamada bir işlemi başlatır ve sonuçlanmasını uygulamada başka bir şey yapamadan beklersiniz. İşlem bitmeden sonraki adıma geçemezsiniz. Asenkron programlamada ise bir işi başlatır ve sonucunu beklemeden başka işlere bakabilirsiniz. İyi de başlattığınız işin akıbeti ne olacak? Onun sonucunu almanın da çeşitli yöntemleri vardır. Mesela bir geri dönüş adresi belirtebilirsiniz ve başlattığınız işlem bitince o geri dönüş adresiyle haberdar olursunuz ve asenkron işlemin devamını gerçekleştirirsiniz. Ya da bir yardımcı işlev oluşturursunuz ve bu yardımcı işlev belirli aralıklarla asenkron başlatılmış görevin akıbetini sorgular. Böyle yöntemler kullanarak, beklemeden işinize devam ettiğiniz o asenkron işi havada bırakmamış olursunuz. Bankada işlem yapmanız gerektiğini ve bunun için şubeye gittiğinizi düşünün. Kalabalık bir gün denk gelmiş, sıra numaranızı aldınız ama daha çok var. Beklemeniz gerekiyor. Senkron programlama modunda çalışmak, elinizde sıra numarası, gözünüz sıra numaralarının yandığı tabelada başka hiçbir şey yapmadan beklemektir. Özellikle sıra yavaş ilerliyorsa asenkron programlama modundaki gibi çalışmak daha iyi olabilir. - Yanınızda bir kitap getirmişsinizdir, okumaya başlarsınız. Üç beş dakikada bir, sıranın size yaklaşıp yaklaşmadığını kontrol etmek için tabelaya bakarsınız. Hatta baktınız daha çok var, kontrol etme aralığınızı genişletebilirsiniz. Sıra yaklaşırken de daha sık kontrol edersiniz. - Yakınlarda bir işiniz varsa, sizden birkaç sıra önde olan ve nazınızı geçirebileceğiniz birinden sıra kendisine gelince verdiğiniz telefon numarasından size bir haber vermesini rica edebilirsiniz. Yeterince güvenilir bir bağlantı kurduysanız bir kitap gibi yanınızda getiremeyeceğiniz ama yakınlarda halledebileceğiniz işleri böylece aradan çıkarmış olursunuz. - Birinin haber vermesine güvenemiyorsanız ve beklerken bir yandan başka bir iş yapacak kadar da konsantre olamıyorsanız ama işi şimdi değil de gelecek günlerden birinde halletme lüksünüz varsa, biraz bekleyip sıranın ilerleme hızına bakabilirsiniz. Bekleyeceğiniz süreyi kabaca tahmin eder ve o kadar beklemeye değip değmeyeceğine karar verirsiniz. Ya dişinizi sıkıp bugün bu beklemeyi yapar ve işinizi halleder ya da işi şubenin daha sakin olacağını umduğunuz bir başka güne bırakırsınız. Basit gibi duruyor değil mi? Peki önemsiz mi? Beklemeyle sıkça vakit geçiriyorsanız önemli olabilir. Haftada diyelim on saatiniz bekleme ile geçiyorsa, bu sürenin de beş saatini yukarıda saydığım yöntemleri kullanarak işe yarar hale getirebilirseniz, senede yaklaşık 250 saatlik bir kazanç elde edersiniz. Ama bu yüzeysel örnek sadece konuyu anlamanızı sağlamak için verildi. Biraz daha derinlere girelim. Kurduğunuz hayaller için tabii ki çaba sarf edin. Korktuğunuz ihtimalleri uzaklaştırmak için tabii ki çaba sarf edin. Ama geleceğe ilişkin ümit ve korkuyu bugününüzün üstüne senkron bir yük olarak yüklemenize ne gerek var? Unutmayın senkron çalışma çok verimsizdir, kaynak tüketir, çıktısı zayıftır. - Hayaliniz ya da kaygınız zihninizin bir köşesinde cayır cayır yanarken, aralıklarla da olsa güncel yaşamınıza, an'ınıza odaklanabilirsiniz. Merak etmeyin: Hayaliniz ya da kaygınız her gün on saat ona mı dalıyorsunuz yoksa günde bir kere durumu kontrol etmekle mi yetiniyorsunuz; umursamaz. - Hayalinizin ya da kaygınızın daha güncel hale geleceği zamana ilişkin bir alarm kurup konuyu o zaman ele alabilirsiniz. Mesela bu yaz tatil yapabilecek miyiz acaba nereye gitsek diye düşünüyorsanız bunun zamanı şimdi mi bir yoklayın. Salgın ne olacak, dünya ne halde olur bilmiyorsunuz değil mi? Bu belirsizliğe rağmen plan yapabilecek kadar cesur bir insan değilseniz, diyelim Mayıs başına takviminize bir alarm koyabilirsiniz. Böylece bu konuyu kafaya takmadan işinize gücünüze bakarsınız; tatil durumunu Mayıs'ta o günkü şartlara göre yeniden ele alırsınız. - Hayaliniz ya da kaygınız için şimdilerde yapılabilecek bir ön adım olduğunu düşünelim. Şimdi ya da sonra yapmayı tercih edebilir durumdaysanız, bu adımı yapmanın yoluna bir bakarsınız. Baktınız oluyor yapabiliyorsunuz, şimdi yapıp kenara koyarsınız bu adımı. Ama baktınız şimdi zahmetli ve daha önemli şeyler var, bir süre sonra tekrar denemek üzere bir kenara bırakırsınız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/belirsizlik-ilkesi-ile-barismak/", "text": "Baştan söyleyeyim, bu yazıda fizikteki belirsizlik ilkesinden söz etmeyeceğim. Onun yerine bu ifadeyi yaşamın genel prensibi olarak kullanıp felsefe yapacağım ve belirsizliğe ilan-ı aşk edeceğim! Belirsizlik kelimesi en temelde kesin bilginin eksikliğini ifade etmesi bakımından epistemolojik bir terim. Bir şeyin belli olmaması durumunu ifade ediyor ve akla hemen kime göre belli olmaması? sorusu geliyor. Biz insan olduğumuz ve kendi algılarımızla kayıtlı olduğumuz için bu sorunun en kestirme cevabı şu olsa gerek: ne olduğu/olacağı kim için belli değilse ona göre. Yani ben bir özne olarak iki dakika sonra burada ne olacağını ya da iki dakika önce orada ne olduğunu bilmiyorsam söz konusu zaman ve mekanlarda gerçekleşen olaylar bana göre belirsizdir. Bununla beraber iki dakika önce orada olanlar, orada bulunanların malumu iken; iki dakika sonra burada olacaklar kimsenin malumu değildir, en azından fizik kurallarına göre. Metafizik güçleri olduğu iddiasında olan kişiler gelecekte ne olacağını bildiklerini iddia edebilirler ama gerçekten bilip bilmediklerini test etme imkanı olmayan durumlarda onların bilgisi bizi ilgilendirmez. Bilgi, bilen kişi için belirsizliği ortadan kaldırır, inanan içinse bir şeylerin belli olduğu inancı sadece bir zandır. Nitekim tarih boyunca saygı gören pek çok bilgin, kıyametin ne zaman kopacağına, Mehdi'nin, Deccal'in ve benzeri varlıkların ne zaman zuhur edeceğine dair kesin tarih vermiş ve kitleler o kişilere inanmıştır. Ancak bugün, geçmişte kalan o kesin tarihlerin gerçekte belli olmadığı ortaya çıkmıştır. Aslına bakarsanız geleceği kimse bilmiyor. Şahit olduğu anı bile bilmekten çoğunlukla aciz olan biz insanların geçmişte ya da gelecekte olmuş ya da olacak olan olaylarla ilgilenmemiz ise bir tür zaman kaybı, çünkü hikaye anlatırken/dinlerken ya da gelecek tahminlerinde bulunurken şimdiki zamanı kaybediyoruz. Tarihten ders almak elbette önemli ama geçmişte ne yaşandığına da tanıklık etmediğimiz için çoğu zaman gerçekte ne olduğuna dair spekülasyon yapmaktan öteye gidemiyoruz. Bize ait olmayan zamanlarda oyalanıp duruyoruz. Oysa bizim olan an, şu an. Şimdiki zaman kıymetli, belki de bize en belli olan zaman olduğu için kıymetli. Belirsizlikten hoşlanmıyoruz, çünkü zihnimiz bildiğine inanarak rahatlamak istiyor. Ne var ki aslında bizim için yaşamın hiçbir alanında belirlilik mümkün değil. Hele ki gelecek söz konusu olduğunda! Kul kurar Tanrı güler sözünü bilenleriniz vardır, yaptığınız planların hiç uygulanamadığını tecrübe edecek kadar yaşınız varsa bu sözü derinden hissedebilirsiniz. Gençken bir sürü plan yapar, geleceğe dair tasarımlar geliştiririz. Fakat işler hiçbir zaman planlandığı gibi gitmez. Çünkü hayat kaotiktir, belirsizdir. Belli sebepler belli sonuçlar doğurmaz, belli zannettiğimiz sebepler hep belirsiz sonuçlar doğurur, çünkü hayatın denklemlerinde değişkenler sonsuzdur. Bir unsur değiştiğinde tüm sonuç değişir ve kendinizi planınızla hiç de alakası olmayan bambaşka bir yerde bulursunuz. Haydi gelin, hayatı renkli kılan ve bizim için bir öğrenme sürecine çeviren sevgili belirsizliği kucaklayalım!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ben-neden-filozof-olamiyorum-17-yasinda-bir-kizin-filozof-olmaya-dair-umit-seruveni/", "text": "Yakın tarihte Brown Üniversitesinin Nörobilim bölümüne kabul edildim. Bu müjdeden sonra masamın başına oturup bütün dersleri, hocaları ve bana sunulan binbir olanakları araştırmaya başladım. Brown Üniversitesini diğer üniversitelerden ayıran bir unsur var: Open Curriculum dedikleri bir program; bütün öğrenciler istedikleri bölümden istedikleri kadar ders alabiliyorlar ve bir bölüme karar vermek için herkesin ikinci sınıfa kadar zamanı var. Ben bu Açık Müfredatı olabildiğince didiklemek, üstünden girip altından çıkmak için masama oturmuş, yüzümde küçük bir gülümsemeyle çayımı yudumlarken internet siteleri üzerinden diğer derslere de bakıyordum ve gözlerim ister istemez felsefe derslerine doğru kaydı. Her zaman soru sormaya karşı ayrı bir merakım olmuştur, bazen arkadaşlarımla bir aforizma üzerine bile saatlerce sohbet ettiğimiz olur. Benim aslında felsefe ile olan tanışıklığım 10. Sınıfa dayanıyor. 10. Sınıfta felsefe dersleri görmeye başladım ve bir süre sonra hocamız değişti. Üyesi olduğum kitap kulübünün mentoru yeni felsefe hocamız oldu. İster istemez kitap tahlillerimiz felsefeyle el ele tutuşur hale geldi; kitap okumaktan, soru sormaktan bir başka keyif almaya başladım. Derslere bakarken nörobilim ve felsefeyi çift dal yapmak istediğime karar verdim. Açık Müfredatı, sosyoloji ve antropoloji, linguistik veya yaratıcı yazma dersleri için kullanabilirdim ama felsefeyi bir bölüm olarak okumak istiyordum. Nörobilim felsefeyle güzelleşti gözümde; insanı anlamak için hem beyni kullanacak, biyolojiyi anlamaya çalışacaktım; hem de biyolojinin ulaşamadığı yerlere felsefenin uzantılarıyla ulaşıp başka kapılar açabilecektim kendime. Beynimiz böyle işliyor. Bazı lakap veya etiketleri duyduğumuzda gözümüzde belirli bir kişi ve sahip olduğu özellikler beliriyor. Sonrasında bu etiketlerle beraber şimdiye kadar gördüğümüz kişilerin bir ortalamasını çıkarıyoruz ve önyargılara dayanarak beklentiler oluşturuyoruz. Şimdi birkaç etiket sıralayacağım, sizden aklınızda ilk beliren görüntüleri düşünmenizi istiyorum. Siyahi denince gözünüzün önünde siyah tenli biri belirmiş olabilir fakat albino siyahilere ne demeli? Albinizm, melanin pigmenti yokluğu ya da azlığından kaynaklanıyor. Gözler, deri, saçların rengini bembeyaz hale getiriyor. Hemşire deyince de akılda orta yaşlı veya genç bir kadın beliriyor, peki erkek hemşireler yok mu? Filozof deyince ise büyük ihtimalle 60-70 yaşlarına gelmiş veyahut ölmüş biri beliriyor gözünüzün önünde. Gördüğünüz üzere bazı etiketlerle korele ettiğimiz belirli fiziksel beklentiler var ama bu önyargılar insanların tamamı için asla geçerli değil. Tanımlar yelpaze üzerindeki milyonlarca insanın genelini temsil eden veya içi boşaltılıp farklı anlamlar yüklenen fenomenlerdir. Beyaz tenli onlarca siyahi vardır, tonlarca erkek hemşire ve azımsanmayacak sayıda genç filozof... Halihazırdaki mevcut tanımların dışına çıkmak, etrafımızda var olan çeşitliliğin farkına varmamıza yol açabilir. Tüm bunlar sebebiyle sayın okuyan, eğer siz de bilgeliği seviyorsanız, sorular içinde kendinizi evde hissediyorsanız, sizde bir filozofsunuz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ben-tam-baskasi-ham/", "text": "İnsanlar olarak kendimizi her şeyin merkezinde tutan canlılarız. Başka türlü yapabilmemiz de çok kolay değil zaten. Düşüncelerimizi, davranışlarımızı, yaşantımızı beynimiz, bedenimiz, zihnimiz üzerinden oluşturuyoruz. Ne yaşıyorsak bu kafanın, bu bedenin içinden yaşıyoruz; her şeyi hep kendi bakış açımızdan görüyoruz. Bunun aksini yapabilmek çok incelikli ve süregelen bir çabayla belki mümkün. Özetle şöyle: Bir şeyi iyi yaptığımızda bunu kendi özelliklerimize bağlıyor, kötü yaptığımızda ise çevresel faktörleri öne sürüyoruz. Oysa başkası bir şeyi iyi yaptığında çevresel faktörleri öne çıkarıyor, kötü yaptığında ise bunu o kişinin kişilik özelliklerine bağlıyoruz. Bu tavrımızın farkına varmamız bile zor. Hileli ya da kötücül bir durumdan kaynaklanmıyor çünkü; sadece nereden baktığımızla ilgili. Kendimiz bir şeyleri yaparken onun için ne kadar çaba sarf ettiğimizi ya da hangi çabaları ne sebeple sarf edemediğimizi daha iyi biliyoruz. Oysa başkasının zihninde yaşamadığımız için, bir şeyleri yaparken sarf edilen çabayı ya da karşılaşılan engelleri bilmiyoruz. Kendi içinde bulunduğumuz durumlara içeriden bakıyor, başkasının içinde bulunduğu durumlara ise dışarıdan bakıyoruz. Ben tam başkası ham düşüncesi yüreğimizin ta orta yerine oturmuş durumda. Bu duygu durumunu sadece toplum genelinde pozitif kabul edilen şeylerde geçerli sanmayın; kendimizle ilgili negatif algılarda bile ben tam başkası ham diye düşünüyoruz. - Biz büyük özveri göstererek zaman ayırıyoruz bir şeylere, başkalarının ayırdığı zamanı ise küçümsüyoruz. - Yaşamın anlamını derinden duyumsuyoruz ve başkalarının bu anlama erişemediğini, yüzeysel kaldığını düşünüyoruz. - Kendimizi daha başarılı, daha özgüvenli, daha dürüst görüyoruz; başkalarının başarısına, özgüvenine, dürüstlüğüne şüpheyle yaklaşıyoruz. - Bir şeyler için köle gibi çalışabilmeyi, çok zaman harcamayı bir yandan eziklik gibi taşıyoruz içimizde, bir yandan da bununla gizli bir gurur duyuyoruz. Olması gerekenin böyle kendini özveriyle harcamak olduğunu düşünüyoruz çünkü. Her ne kadar altında ezilsek de biz taşınması gereken bu yükü taşıyoruz; başkası bizim kadar taşımıyor. - Yaşamın anlamı üzerine nihilist bir tavır içindeyiz, anlamsızlığın katı bir gerçek olduğunu keşfetmiş durumdayız; oysa başkaları yalan anlamlarla kendilerini avutuyorlar. - Daha başarısız, daha özgüvensiz, daha ikircikli bir insanız. Ve bu olması gereken zaten. Başkalarının başarıları, özgüvenleri, dürüstlükleri iyi bakımlı maskelerden ibaretler. Ne yaparsam yapayım ortalama bir insandan ancak biraz farklı olabilirim. O zaman ortalama insana olan inancımı, güvenimi onarmak, yaşama bakış açımı çok daha verimli kılabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bencillik-o-kadar-da-kotu-degil/", "text": "Kabul etmesi zor olabilir ama ben, bencilliğin o kadar da kötü bir şey olmadığı kanaatindeyim. Bu fikri içselleştirme serüvenim babamın önerdiği muazzam bir kitap ile başladı: Mark Twain İnsan Nedir? Twain bu kitabında bencillik insan doğasının bir parçasıdır diyor ve her yaptığımızın bir şekilde kendi faydamız için olduğunu öne sürüyor. Peki ya yardım etmek? Yardım ederken kendini düşünmez ki insan! Mark Twain, yardım etmenin de bencillik barındıran bir davranış olduğunu söylüyor, tam olarak ne kast ettiğini anlamak için isterseniz küçük bir örnekle devam edelim: Sokakta yürürken çamur içinde kalmış, cılız mı cılız bir kediyle karşılaşıyorsunuz, kedinin bakışlarından adeta yemek için kıvrandığını anlıyorsunuz, sizin yanınızda da restoranda yediğiniz yemekten artan, paket yaptırdığınız birkaç et parçası bulunuyor. Dayanamıyorsunuz ve kedinin yanına doğru yaklaşıp ona etinizin bir parçasını veriyorsunuz. Bu senaryoda bencillik geçerli olamaz değil mi? Mark Twain, bu masum mu masum görünen durumun bile bencillik barındırdığını söylüyor. Orada mama veren kişi bencil oluyor çünkü bunu tam farkındalıkla yapmasa bile o mamayı vermesinin sebebi: Akşam eve gittiği zaman vicdan azabı çekmeden mışıl mışıl bir uyku aracılığıyla dinlenebilme arzusu. Bir canlının ihtiyacını karşılamak, hediye vermek gibi şeyler her ne kadar kendi isteklerimizi göz ardı edip diğerlerini düşündüğümüz için yaptığımız şeyler gibi gözükse de aslında bizim psikolojik sağlığımıza ve daha yaşanabilir bir ortamda var olmamıza yol açıyor. Eminim ki zamanınızı paylaşmayı seçtiğiniz insanlarla ilk tanıştığınızda aklınızdan asla böyle bir şey geçmemiştir. İlişkilerimizi bu gözlüklerle incelemek çok karamsar ve pesimistik olur zaten. Aynı zamanda bu, paylaşmanın arkasındaki güzelliği yitirmemize de neden olabilir. Konuya biyolojik açıdan baktık ve halihazırda doğal bir şekilde ve hesapsızca yaptığımız eylemlerin aslında hayatta kalmamıza ve yaşantımızı kolaylaştırmaya hizmet ettiğini anladık. İnsan sosyal bir varlık ve izole bir şekilde yaşamak hem insan psikolojisi için hem de hayatın idame etmesi için çok zor, hayatı yaşamaya değer kılan şeyler: Ailemiz, arkadaşlarımız, aşkımız, kısacası ilişkilerimiz. Tabii ki bir de tüm ilişkilerde karşılıklı nezaket. Aslında bencillik doğamıza ters düşen bir şey değil, yaşadığımız çoğu şeyin sebebi evrime ve gerekliliğe dayanıyor, bencillik de bunun bir parçası. Her zaman sadece diğerlerini düşünemeyiz, ya da yaptığımız her şeyi başkaları için yapamayız; aksi halde hayatta kalamazdık, hatta yaşamın devamlılığı zorlaşırdı. Çevremizdekileri ne kadar sevsek de bu hayata baktığımız gözler bizim gözlerimiz ve yaşamımız son bulana kadar içinde yaşayacağımız beden de bizim bedenimiz; yaptıklarımızın çoğu tabii ki bizim faydamız için olmalı! Bana göre, niyetten bağımsız olarak bıraktığı etkidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bendeki-biz/", "text": "Basitçe yapabileceğiniz ve büyük olasılıkla daha önce de gördüğünüz bir deneyle başlayalım. Yukarıda bir küp şekli var. Buna baktığınızda sağ üste doğru uzanan bir küp mü görüyorsunuz yoksa sol alta uzanan bir küp mü görüyorsunuz? Muhtemelen önce birini gördünüz ve bir süre öbürünü görmekte zorlandınız. Ama tarif ettiğim şekilde düşünürseniz ve belki sağdaki resimden de yararlanırsanız, iki hali de görebileceksiniz. Ne kadar uğraşsanız da iki küpten birini görebilirsiniz ve sonra diğerini. İkisi arasında geçiş yaparsınız ve bu geçiş hayli hızlı da olabilir. Biraz uğraşırsanız bir saniye birini öbür saniye diğerini görecek kadar hızlanabilirsiniz de. Ama aynı anda iki algıya birden sahip olamazsınız. Sağ üste uzanan küp ve sol alta uzanan küp ile ilgili bilincin hemen altındaki iki algınız birbirine o kadar yakın oylar almaktadır ki, bilinç seviyesine ikisi de ulaşabilir, birbirleriyle yarış halinde olabilir ve siz de bu yarışı bu deneyde olduğu gibi bilinç seviyesinde hissedebilirsiniz. İşte dönüşüm de buradan başlar. Dışarıdaki dönüşümü anlayabilmek ve içerideki dönüşümleri yaşayabilmek için, algılarımızın, örtülü yeteneklerimizin, çok boyutlu görüşlerimizin farkına varabilmemiz gerekir. Dönüşümün yazarı olarak görüyorum kendimi; yaşamım dönüşümle uğraşmakla, dönüşümün içinde olmakla geçti. Kitaplarımda dönüşümü yazdım ve AçıkBeyin'de de, mustafaacungil.com'da da dönüşümü yazıyorum. Gerçekten görebilmek için de ben'in içindeki bizleri anlamalıyız. Kendi bilinç altımıza, kendi bilinç dışımıza, kendi otomatik beynimize ulaşmalıyız. Girişteki küp, Necker'in küpü, bendeki bizlere ulaşmanın çok da zor olmadığını gösteriyor. Bundan sonraki yazılarımda da dönüşümü, bireyselden küresel ölçeğe kadar anlamak için kafa patlatmaya devam edeceğiz. Benimle bu yolculuğa çıkar ve yorumlarınızdaki sorularınız, görüşleriniz, itirazlarınızla yolculuğu paylaşırsanız ne güzel olur. Küçük bir not: Beyinde bilinç nedir, yeri nedir, mekanizması nasıl çalışır gibi konuları merak ediyorsanız, bu alandaki en iyi çalışmalardan biri Stanislas Dehaene'nin Bilinç ve Beyin isimli kitabı. Konuyla ilgili geniş ve öncü bilimsel çalışmalarını anlattığı, biraz zorlu ama keyifli bir kitap."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beni-ben-yapan-diger-tum-benler/", "text": "Kişiliğimiz, kimlik bilincimiz, içinde bulunduğumuz sosyal yapı her saniye değişime uğruyor; tabii minnacık bir şey ismimiz dışındaki her şey. Peki, bu gerçekten böyle mi? Değişimi, etrafı kaplayan görünmez toz tabakasının yer değiştirmesinden hayatın her evresinde karşılaşılan fikir kaymasına kadar genişleyebilen bir kavram olarak algılayabiliriz. Bu yazıyı daha iyi kavrayabilmek için bazı kelimelerin anlamlarını vermek ve aralarındaki farkların altını çizmek gerektiğini düşünüyorum. Bunu da benlik kelimesinin Latince ve Arapça karşılığına bakarak hem Batı hem de Doğu nazarından inceleyerek yapmak istiyorum. Identity: Aynılık, birlik, aynı olma hali. İdentite , İdentitatem : Aynılık. Kelimenin kökeninde Latince idem var ve aynı anlamına geliyor. Benlik: Bir kimsenin öz varlığı, kişiliği, onu kendisi yapan şey, kendilik, şahsiyet. Kelimenin kökeninde ben var ve ben burada sen neysen o olabilir, değişkendir. Hüviyet kelimesinin kökeninde ise Arapça hüve yani o kelimesinin yattığını görürüz. O da sürekli bir değişime uğrayabilir, tastamam bir tanımı yok sonuçta. Bu üçü arasından sadece Latince kökenli olan kelimenin aynılığa ve motomotluğa işaret etmesi de ayrıca ilginç, bunun sosyolojik veya lengüistik bir sebebi olabilir fakat benim bilgi alanımın içine ne yazık ki girmiyor. Benlik kelimesini daha derinlemesine fehmetmek için ilk önce Benden kasıt nedir? sorusuna cevap aramaya çalışabiliriz. Daha basitçe söyleyecek olursak: Ben kimim? sorusunun cevabını arıyoruz. Sevgili okuyucu, ya sen kimsin? Cevabı bilinmeyen bu soruya benimle geçireceğiniz 3-4 dakika içerisinde bir açıklık getirmeye çalışacağız ama unutmayın ki benim istediğim size bir cevap vermek değil, sizleri daha fazla soruyla baş başa bırakmak. Theseus'un gemisi söz konusu olduğunda bu sorulara farklı birçok cevap verilse de ben yola çıkılan ile bütün ahşap plakaları değişen geminin aynı olduğunu iddia ediyorum. Nasıl olsa bütün plakalar bir anda çıkartılıp değiştirilmedi, değişim yavaş yavaş oldu. Her yeni plaka hep orijinal plakalardan birine değmiş oldu ve onunla etkileşime girdi. Bunu her şeyi birbirine bağlayan bir iplik parçası olarak da düşünebiliriz. Bizim atomlarımız da bu şekilde, 7 yıl içerisinde yavaş yavaş değişti; biri diğerine o değişim sırasında hep dokundu. Journal of Neuroscience'da yayınlanan yeni bir araştırmaya göre: İleri yaşlarda dil öğrenirken anlama sırasında her iki yarım küre birbirini ikame edebiliyor ya da birlikte çalışabiliyor. Ancak konuşma söz konusu olduğunda işlem sol yarım kürede gerçekleşiyor. Bu sonuçlar, anlamanın daha esnek olmasına karşın, üretimin sol yarım küreye bağlı olduğunu gösteriyor. Çoğu insanda dil becerileri sol yarım küreye dayanır, ancak sol yarım kürede bir lezyon olursa sağ yarım küre bu görevi devralabilir. Sağ yarım küre de yeni bir dil öğrenirken katkıda bulunabilir. O zaman Herakleitos Aynı ırmağa iki kez giremezsin dediğinde bunu kastetmiş olmalı! Hem kendimiz hem de etrafımızın sürekli evrildiği, değişim geçirdiği bir dünyada tek bir gerçeklikten gerçekten bahsedebileceğimizi zannetmiyorum. Bir dil öğrenmek bile beynimizin formasyonunu değiştiriyorsa günlük etkileşimlerimiz de bizi değiştiriyor ve beynimiz yavaşça parmak izimize dönüyor. Yani beni ben yapan benlerin tam olarak ne olduğunu bilmesem de sırrın beyinde yattığına canı gönülden inanıyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/benmerkezcilik-kiskacinda-insan/", "text": "Bir psikoloji terimi olarak benmerkezcilik, nam-ı diğer egosantrizm, Başkasının görüş ya da düşüncesinin kendininkinden farklı olabileceğini anlayamamak olarak tanımlanıyor. Bu anlamda benmerkezcilik bir tür körlük, çünkü kişi kendini evrenin merkezine koyduğu için kendininkinden başka algıların varlığını göremiyor. Bir önceki yazımda bahsettiğim insanmerkezciliğin kökeninde bulunan benmerkezcilik, aynı zamanda kişinin kendi kültürünü, toplumunu, ırkını, dinini ve cinsiyetini asli kabul etmesinin de nedeni. Ben merkezde isem, asli ve doğru olan benim algılarım ise; benim türüm en gelişmiş tür, benim kültürüm en iyi kültür, benim toplumum en muhteşem toplum, benim ırkım en mükemmel ırk, benim dinim en hakiki din, benim cinsiyetim en üstün cinsiyet oluyor. İnsanın toplumsal ve ekolojik yaşamını baltalayan tüm bu körlükler benmerkezcilikten kaynaklanıyor. Kendini ve kendine dair her şeyi asli, gayrısını tali kabul etmek; kargadan başka kuş tanımamak misali bir bilişsel önyargıya sebep olarak, kişinin algısını daraltmakla kalmıyor, aynı zamanda zulme davetiye çıkarıyor. Kendi türünü en üstün tür olarak gören insan; ekosistemi tahrip ediyor, kendi kültürünü en gelişmiş kültür olarak gören insan, diğer kültürleri hegemonyası altına alıp sömürüyor, kendi ırkını en mükemmel ırk olarak gören insan soykırım yapıyor, kendi dinini en hakiki din olarak gören insan diğerlerini tekfir ediyor ve kutsalı adına canlar alıyor, kendi cinsiyetini ve cinsel tercihini üstün gören insan karşı cinsi ve kendi tercihini benimsemeyenleri eziyor ve toplum dışına itiyor. Peki, tüm bu toplumsal marazların müsebbibi olan benmerkezcilik neden var? Benmerkezciyiz, Ama Bir Sor: Neden? yazımda bu konuyu irdeliyoruz. Benberkezciligi tanımlayarak başlaman süper farklı algılamaya da açık olan özellikle aydinlanma ekolunde daha farklı ve olumlu olrakta kullanilan bir kelime olduğu için çok yerinde olmuş. Ve ve ve bu kadar kısa bir yazı bu kadar çok şey mi anlatır . Tebrik ediyor devamını heyecanla bekliyorum. Acaba konu yine hayatta kalabilmek adına yaptıklarımızdan mı kaynaklanıyor diye düşündüm. O zaman sabırsızlıkla bir sonraki yazıyı bekliyorum hocam. Zor ve karmaşık konuları böyle net ve kolay anlaşılır bir dille anlatmanız takdire şayan. Yazılarınızı zevkle okuyor, heyecanla bekliyoruz. Insanın bu doğasının da doğal olduğunu kabul etsek sanki sorun kalmayacak. Düşünsenize insanlığın yerinde pandalar olsaydı belki etçil olmadıkları için sığır beslemeyeceklerdi ama ormanların bir çoğunu bambu tarlalarina donustureceklerdi. Nesli tükenmekte olan insanlara özel bakım evleri açıp komik hareketlerine güleceklerdi. Derilerindeki beyaz renginin fazla olduğu pandalar siyah renginin çoğunlukta olduğu pandaları köle gibi göreceklerdi. Kim bilir? Sonra düşünceli bir panda çıkıp biz bu kadar önemli miyiz? Diye haklı sorular sorup panda olmanın yıkıcı etkilerinden şikayetçi olacakti. Böyle pis bir doğası var insanın evet ama buna karşı durabilecek irade ve muhakemesi de var. Kim bilir belki de kendisine rağmen iyi olmayı seçebileceği bir zaman diliminde iyi olabilme uğraşıdır insandan istenen ve beklenen."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/benmerkezciyiz-ama-bir-sor-neden/", "text": "Şeyleri oldukları gibi görmeyiz, olduğumuz gibi görürüz diyor Anais Nin. Ayşe'nin algıladığı mavi ile Fatma'nın algıladığı mavinin aynı olduğunu söylemenin imkanı var mı? Ama aynı ortamda yaşıyoruz, birbirimizle konuşuyoruz, eğer aynı şeylere referans vermiyorsak nasıl anlaşacağız? Bu açıdan bakıldığında iki insanın anlaşması mümkün değil. Fakat bir şekilde anlaşıyoruz, aynı olduğunu düşündüğümüz şeylere işaret ederek iletişim kuruyoruz. Ne var ki algılar birbirinin aynı değil; çünkü ALGILADIĞIMIZ ŞEY O ŞEYİN KENDİSİ DEĞİL. Canlılar, varlıklarını devam ettirmek için benliklerini korumak zorundalar. Benmerkezci olmak, yani benlerini merkez kabul etmek zorundalar. Çünkü zaten hayatlarının merkezinde kendileri var! Benim hayatımın merkezinde bir başkasının olması mümkün mü? Bu eşyanın tabiatına aykırı. Dolayısıyla benmerkezciliği sağ kalım için olmazsa olmaz kabul etmek durumundayız. Fakat işlerin çetrefilli hale geldiği bir nokta var: toplumsallık. İnsan toplumsal bir hayvan olması nedeniyle, kendi için kendinden feragat etmek, benmerkezciliğini törpülemek zorunda. Benmerkezciliği ve bencilliği kötü görme nedenimiz, sosyal varlıklar olmamız, kendi varlığımızı devam ettirmek için kendi dışımızdaki varlıkları da gözetmek zorunda olmamız. Başka bir deyişle; kendi sağ kalımımız için kendimiz olmayanlara ihtiyaç duymamız, bencilliğimizi törpülüyor. Peki, benmerkezcilikten nereye kadar feragat edilebilir? Aslında sosyolojik olarak bunun bir sınırı yok. Benlikten vazgeçmek demek olan diğerkamlığın, ahlaken yüce görülen bir değer olmasının nedeni, bazı durumlarda topluluğun bekası için bireyin feda edilmesinin gerekmesi. Türün sağ kalımı adına! Toplumu için kendini feda edenlerin, muhtelif kültürlerde şehitlik payesi alması ve dünyevi ya da uhrevi olarak onurlandırılması türün sağ kalımına hizmet ediyor. Bireyin sağ kalımını temin eden benmerkezcilik, ancak toplumun sağ kalımı için feda edilebiliyor. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Bir Çocuğun Dilinden Sosyomerkezcilik: İsviçreliler Daima En İyidir, Çünkü Ben İsviçreliyim! Evet aynen. 😁 Nefis Arapçada kendi demek, kendimiz başımıza beladır. Ceren Hanim, Güçlü kaleminiz ve felsefi bakis acinizla yine bizleri derinlere goturdunuz. Gercekten kendimizi ne belirliyor? Bu konulara degineceginiz ve bizleri aydinlatacaginiz, aydinlatirken de yine dusundureceginiz yazilarinizi sabirsizlikla bekliyoruz. Saygilar.. Bilgi birikimin yazıya inanılmaz yansımış git gide kendini aşıyorsun . Herşeye çok farklı bı perspektiften bakmaya ve sorgulamaya teşvik ediyor . Devamını heyecanla bekliyorum. Ceren hanım kaleminize sağlık. Her yazınızda bilgileniyorum. Teşekkürler. Çok iyi bir yazıydı Ceren, kalemine sağlık. Birey ve toplum arasındaki çatışma kaçınılmaz gibi duruyor. Çünkü her durumda toplumun bazı bireylerinin çıkarları ile toplumun çıkarları çatışacak. İlginç bir şekilde toplumun korunması bu çatışmada toplumun daha galip gelmesiyle mümkünken, toplumun aykırı gelişmeleri kucaklayarak radikal dönüşümler sağlayarak hayatta kalabilmesi de bazı bireylerinin toplumun kendisine çatışmada üstün gelmesine bağlı. Birey toplum arasındaki bu çatışma hayatın her yerine sinmiş durumda. Mesela eğitimden biz birey olarak kendini gerçekleştirmeye yönelik idealist bir şey beklerken, toplum aslında yağlayıp ballayıp biçimlendirmeyi bize eğitim olarak satıyor. Bu sınır daha çooook savaş da yaşatır ticaret de yaşatır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/benzer-durumlarda-benzer-cozumler-ise-yarar/", "text": "Başlık size anlamsız gelmiş olabilir belki; e yani tabii ki diye bir tepki vermiş olabilirsiniz. Orta yolun bir tarafına doğru işi abartalım: Reçete bir çözüm her durumda işe yarar. Eski yönetim kitaplarında şöyle listeler görürsünüz: Bir şirketin başarılı olması için 41 adım; -iddia büyüktür- dünyanın neresinde olursanız olun, nasıl bir iş alanında olursanız olun, kim olursanız olun bu 41 ilkeyi uygularsanız şirketiniz başarılı olur. Bu reçete yaklaşımı pek çok alanda ortadan kalkmış olsa da kimi alanlarda hala varlığını korur. Mesela ilaç yazılırken pek çok durumda gerekli incelemeler, doz ayarları, mevcut durumun özelliklerine göre yarar-zarar hesapları yeterince yapılmaz. Reçete yaklaşımının gündelik hayatımızda yaygınlığı hala yüksektir ve bunun zararlarını sıklıkla görürüz. 'Ben ... bir insanım.' diye kurduğumuz her cümle bir reçetedir ve bir yanılgıdır. Hiçbir insan herhangi bir sıfatı her durumda ve aynı şekilde taşımaz. Kimse her zaman ve tamamen başarılı değildir ve kimse her zaman ve tamamen başarısız değildir. Sabırlı-sabırsız, iyi-kötü, iyimser-kötümser... Aklınıza hangi etiket ikilisi gelirse gelsin. Hiçbirinde reçete ifade doğru değildir. Ama içten içe bu reçetelerle yaşamaya devam ederiz. Şimdi orta yolun diğer tarafına savuralım kendimizi: Her vaka kendine özgüdür, iki ayrı vakanın aynı yaklaşımla ele alınması hiçbir zaman doğru değildir. Reçete çözümlerden kaçışın abartılmış hali budur. Ben sana benzemem, sen ona benzemezsin, benim şu anki halim bir sonraki halime benzemez. Herkesin, her durumun, her 'an'ın biricik olduğuna kimsenin itirazı yok. Ama bu biriciklik, insanların, durumların ve anların birbirine bir hayli yakın olabilmesine engel değildir. Baştaki cümlemize geldik yeniden. Buna durumsallık ilkesi diyebiliriz. Yaşamınıza aldığınızda ve çevik yaşam uygulamaları doğrultusunda kullandığınızda durumsallık ilkesi, birkaç haftada yaşamınızı çok daha tatminli bir hale getirebilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/besi-bir-yerde-oyun/", "text": "Oyunları hiç düşündünüz mü, kaç duyumuza aynı anda hitap ediyor? Görme ilk aklınıza gelen değil mi? Rengarenk animasyonlar, objeler, konfetiler, rozetler gibi. Peki, duyma? Trink trink trink kazandığınız altınların sesleri ya da bir gergin geri sayım müziği, sizde ve daha önemlisi bilinçaltınızda acaba nasıl bir etki bırakıyor? En önemlisi ise dokunma! Telefonlarımızdaki ve konsol oyunlarının joysticklerindeki titreşimler bizi tam olarak odaklamıyor mu? Üç duyumuz da oyunlarda oldukça aktif gibi; tat ve koku için denemeler olsa da bu iki duyuyu şimdilik dijital ekranlarda kullanamıyoruz. Biz öncelikle bu üç duyu olmak üzere beş duyumuzun da kullanıldığı ve yüz yüze açık veya kapalı alanlarda oynanabilen oyunlara bir göz atalım. - Hayalet Avcısı Katılımcılar rastgele alanda gezinirken eğitmenin Dur yönergesi ile oldukları yerde dururlar ve gözlerini kapatırlar. Eğitmen, katılımcıların arasında gezinerek birinin kafasına sessizce dokunur. Kafasına dokunulan kişi Hayalet olur ve gözlerini açar. Hayaletin amacı herkese dokunarak kendi tarafına çekmek; yani onları da Hayalet yapmaktır. Bunu şu şekilde yapabilir: Bir kişinin arkasına sessizce gider ve içinden 5'e kadar saydıktan sonra o kişinin omzuna sessizce dokunur. Dokunulan kişi gözlerini açar ve hayaletin tarafına geçer. Eğer hayalet, içinden 5'e kadar sayarken, dokunmayı planladığı kişi arkasında biri olduğunu hissederse Arkamda hayalet var. der. Gerçekten hayalet varsa kurtularak oyundan çıkar. Bir kişinin en fazla iki yanlış tahmin hakkı vardır; iki kere arkasında hayalet olmadığı halde Arkamda hayalet var. diyen katılımcılar oyundan yanarak çıkar. Hayaletin dokunduğu herkes hayalet olur ve oyunda diğer kalanları da hayalet yapmaya çalışır. Herkes hayalet olana kadar oyun devam eder; ya da doğru tahmin eden son kişi oyunu kazanır. Not: Eğer bu etkinlik açık havada yapılıyorsa dış çevre sesleri de oynanabilirlik açısından göz önüne alınmalıdır. - Elektrik Katılımcılar iki gruba ayrılır. Her iki grup da arka arkaya sıralanır. En ön sırada yer alan katılımcıların önüne eşit mesafe uzaklıkta bir nesne yerleştirilir. Örneğin bir adet karton bardak, bir adet pet şişe. Her iki gruptaki katılımcılar bir eliyle arkasındaki, diğer eliyle önündeki kişinin elini tutar. Hiçbir katılımcı arkasına bakmamalıdır, herkes sadece önündekinin ensesine bakar ve birbirleri ile tek iletişimleri el ele tutuşmaktır. Eğitmen her iki grubun en arka sırasında, ortaya geçer. Sadece en arkadaki kişiler eğitmene bakabilir. Eğitmen sessizce 1'den 3'e kadar eliyle sayar. Sıraların arkasındaki katılımcılar 3'ü gördükleri anda önlerindeki kişinin elini sıkarak akımı başlatırlar. Böylelikle herkes bir önündekinin elini sıkarak akımı devam ettirir. En öndeki kişiler, eli sıkıldığı an ortada duran nesneyi kapmaya çalışırlar. Nesneyi önce kapan kişi grubuna 1 puan kazandırır ve sıranın en sonuna geçer. Oyun bütün grubun bu şekilde tekrarı ile devam eder. Not: Eğitmenin yönergesini beklemeden akımı başlatan grup kaybetmiş sayılır ve puan karşı tarafa geçer. Çeşitlendirme: Eğitmen 3'e kadar saymak yerine arka sıradaki katılımcılara ufak bir nesne de gösterebilir. Örneğin yüzük, para. Katılımcılar nesneyi görür görmez akımı başlatabilir. - Dalgakıran Katılımcılar çember olur. İçlerinden bir gönüllü seçilir ve çemberin dışına çıkarılır . Geride kalanlar arasından bir lider seçilir ve o kişi belirlediği herhangi bir hareketi yapmaya başlar. Çemberdeki herkes hareket lideri ile aynı anda hareketi yapar. Dışarıda bekleyen kişi içeri girer ve çemberin ortasına geçerek herkesi gözlemlemeye başlar. Hareket lideri, yaptığı hareketleri belli aralıklarla değiştirir; o değiştirdikçe çemberdeki herkes değiştirir; lider hangi hareketi yapıyorsa aynı hareket yapılır. Ortadaki kişi herkesi gözlemleyerek hareket liderini bulmaya çalışır. Burada önemli nokta, hareket lideri olan kişinin kendini belli etmeden oyunu sürdürmesidir. Aynı şekilde çemberdeki katılımcılar da hareket lideri olan kişiyi açık etmeden hareketlerini ona uydurmaya çalışmalıdır. Oyun bu şekilde farklı hareket liderleri seçilerek devam eder. - Taht Oyunu Katılımcılar arasından bir gönüllü seçilir. Bu kişi grubun geri kalanının karşısına konulan bir sandalyeye oturur ve sandalyenin altına bir anahtar konur. Eğitmen, sandalyeye oturan kişinin bir kral olduğu, geri kalan kişilerin halk olduğu ve özgürlüklerini geri kazanmak için sandalyenin altındaki anahtarı almaları gerektiği yönergesini verir. Kral gözlerini kapatarak hızlıca davul zurna 1-2-3 der ve hemen gözünü açar, o bunu söylerken karşısındaki katılımcılar kral olan kişiye doğru hareket eder. Ancak kral gözünü açar açmaz herkes olduğu pozisyonda hareket etmeden donmak zorundadır. Kral gözünü açtığı anda hareket ettiğini gördüğü kişiyi sıranın en sonuna gönderir. Halk olan katılımcılar bu şekilde krala yaklaşarak sandalyenin altındaki anahtarı almaya çalışır. Kral da anahtarı halka vermemek için hareket edenleri tespit ederek kendinden uzaklaştırmaya çalışır. - Soğuk Sıcak Katılımcılar çember olur. İki gönüllü çemberin içine girer . Birinin gözleri kapalı olur, diğerinin açık ve çemberin ortasında sürekli hareket halinde olurlar. Gözleri kapalı olan kişi diğerine Neredesin diye sorar, gözü açık olan Buradayım der. Gözleri kapalı olan kişi Buradayım sesini takip ederek karşındakini yakalamaya çalışır. Gözü açık olan kişi neredesin sorusuna buradayım cevabını verirken diğer taraftan yakalanmamaya çalışır, yakalandığı an rolleri değişirler. Bu oyun birkaç farklı gönüllü ile tekrarlanabilir. - Kulak Kabartmaca Katılımcılardan bir kişi dışarı çıkar . Geri kalan katılımcılar arasından bir gönüllü seçilir. Grubun tamamı aynı kelimeyi veya cümleyi söylerken bu gönüllü kişi gruptan farklı bir şey söyler. Örneğin grubun tamamı aynı anda Sarı, sarı, sarı kelimesini aralıksız söylerken, gönüllü kişi grupla eş zamanlı olarak Yeşil, yeşil, yeşil kelimesini tekrar eder. Dışarıdaki katılımcı geri geldiğinde farklı kelimeyi/cümleyi söyleyen kişiyi dinleyerek bulmaya çalışır. Çeşitlendirme: Kalan katılımcılar kendi aralarında gruplara ayrılır. Eğitmen bir kelime belirler ve her gruba bu kelimenin bir hecesini verir. Her grup sadece bu heceyi aynı anda söyler ve dışarıdan gelen katılımcı her bir grubu dinleyerek, heceleri birleştirerek belirlenen kelimeyi bulmaya çalışır. Örneğin; kelime Metaksis seçilmiş olsun. 1. grup sadece Me, 2.grup Tak, 3.grup Sis hecelerini aynı anda söylerler. Dışarıdan gelen kişi bu kelimeleri dinleyerek birleştirdiğinde Metaksis kelimesini bulur. Ebe olan oyuncuların gözleri bağlanır. Gözlerinin tamamen kapalı olduğundan emin olunduğu zaman, 6 ya da 8 bardak farklı içeceklerle doldurulur. Oyuncuların yalnızca tadına bakarak bardaklardaki içeceklerin ne olduğunu anlamaları istenir. Her oyuncunun 2 yudum hakkı vardır, bildiği sayı kadar puan verilir. Çeşitlendirme: Daha büyük yaş gruplarında ya da yetişkinlerde oyunu zorlaştırmak ve heyecanı arttırmak için, tek yudum hakkı verilebilir ya da belirlenen kısa süre içerisinde hızlı karar vermeleri istenebilir. İçeceklerden yayılan koku ve bardakların ısısı oyunculara ipuçları verir. Tabaklara kimyon, nane, adaçayı, kekik gibi baharatlar ya da yiyecekler konur. Oyuncular kokularından tabaktakilerin ne olduğunu anlamaya çalışır. Oyuncu sayısı ve süreye göre tabak sayısı belirlenir. Çeşitlendirme: Çocuklarda iki kez koklama hakkı verilirken, daha büyük yaş gruplarında tek hak verilerek rekabet artırılır. Her oyuncunun bireysel olarak oynadığı oyunda, her bir oyuncu doğru tahmini kadar puan alır. Oyun, gruplar şeklinde oynanırsa, tek seferde doğru tahmin yapan oyuncu 2 puan kazanır. Oyuncu ilk tahmininde başarısız olursa, arkadaşlarına bir soru sorma hakkını kullanır ve yiyeceğin türünü sorar. Örneğin Meyve mi? sorusuna arkadaşları sadece Evet/Hayır şeklinde cevap verebilirler. Doğru tahmin ederse 1 puan almaya hak kazanır. Burada aslında 5 duyumuzu da aynı anda kullanabileceğimizle ilgili oyunlar paylaştık. Bazılarında uyulması gereken kurallar vardı bazıları sadece serbest yaratıcılık oyunlarıydı. Play ve Games kelimeleri Türkçede aynı anlamda kullanılır: Oyun. Ancak playde daha çok yaratıcılık ön planda iken gamede kurallara uyum ve hedefler öne çıkmaktadır. Bir oyunda ayrıca eğitsel bir amaç varsa bu da aslında eğitsel oyun olur. Bu oyunlarda ekstra kuralları oyunculara göre değiştirerek geride kimseyi bırakmadan herkesin oynayabildiği bir süreç tasarladığımızda, mesela Jenga'da takım görevlerinde iyi olanlarla kötü olanları eşleştirdiğimizde de oyunlaştırma yapmış oluyoruz ve AKIŞa geçerek hedefi tam onikiden vuruyoruz! Oyunlaştırma sistem ve mekanikleri sayesinde tam odağa geçiyoruz. Hedefimiz net. Üzerimizde hissettiğimiz bir baskı yok ve orada olmayı, mutlu olmayı kendimiz seçiyoruz. Bir de üzerine geri bildirim alıyorsak işte tüm duyular ve benliğimizle oradayız. Görünmez duvarlarla çevrili olduğumuz o atmosferde, başkalaşıma geçiyoruz. Görüp, dinleyip dokunabiliyorken buruna gelen tarifi zor o hoş kokular ile tadına doyum olmaz bu lezzet, o an bize eşlik ediyor. Bu makale Gamfed Türkiye Gönüllülerinden Filiz Pekgüzel'in katkılarıyla yazılmıştır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beyin-kabugu-neokorteks-nedir/", "text": "Beynin en yeni kısmı olduğundan neo ismiyle anılır. Bütün algılarınız, uzaysal farkındalığınız, motor becerileriniz buradan yönetilir. Sinir sistemimizin en gelişkin, en karmaşık bölgesidir. Yaşadığınız ortamın zenginliğinden en fazla etkilenen yer de yine beynin bu en dış kısmıdır. Beyin kabuğu en genel haliyle altı farklı hücresel tabakadan oluşur ve farklı tabakalar farklı işlevlerden sorumludur. Temel olarak bir bilgi işlem sistemi olarak düşünülebilecek karmaşık bir yapıya sahip olan beyin korteksinin çoğu kısımları kortikal kolonlar denen işlevsel yapılardan oluşur. Bu kolonlar ise korteksin işlevsel birimleri olarak kabul edilir. Genç sıçanlar 30 gün boyunca zenginleştirilmiş bir çevrede büyüdüklerinde, neokortekslerinin kalınlığının arttığı gösterilmiştir. Zenginleştirilmiş çevrede ne kadar uzun kalırlarsa, tekrar sade kafeslerine konduklarında korteks kalınlıklarını o kadar uzun süre muhafaza edebildikleri de görülmüştür."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beyin-neden-ozel-bir-organdir/", "text": "1. Beyin, doğduğumuzda ne yapacağını bilmeyen tek organımızdır. Beynimiz, doğduğumuzda çok fazla bağlantı ve hücreye sahiptir ve bu hızlı gelişme doğumdan sonra da devam eder. Fakat uzmanlaşmış bağlantılar ancak doğum sonrası çevreye etkileşim sonucunda şekillendiği için bütün duyuların işlev görebilmesi, konuşma, hareket gibi becerilerin gelişebilmesi için, beyin bağlantılarının bu karmaşık süreçleri öğrenecek şekilde yapılandırılmaları gerekir. Birkaç yıl süren bu süreç sonunda beyin ne yapacağını doğumdan sonra yavaş yavaş öğrenir. Mesela doğuştan gözlerinde katarakt olan bebekler, eğer kısa sürede tedavi edilmezlerse beyinlerine gözlerinden görme bilgisi ulaşmadığı için beyinleri görmeyi öğrenemez. Sonuçta, belli bir kritik periyot geçtikten sonra, gözleri tedavi edilse bile beyinleri görmeyi öğrenme yeteneğini kaybetmiştir ve artık göremez. Yani, ömür boyu devam edecek bir körlük söz konusudur. 2. Beyin, kendi kendini anlamaya çalışan tek organımızdır. Bilim, felsefe, mantık ve düşünce gibi özellikler bildiğimiz kadarıyla beynimizdeki devreler tarafından yürütülür. Bu yüzden, karşımızdaki bilimsel ve felsefi sorunların belki de en zor ve çetrefillileri olan beyin nasıl çalışır?, bilinç nedir?, zihni üreten fiziksel kurallar nelerdir? gibi temel sorular, beynimizin marifetleri sayesinde kafaya takıp binlere yıldır düşündüğümüz sorulardır. Son birkaç yıldır da beynin kendi kendini anlama ve tanıma çabası olarak tanımlayabileceğimiz çalışmalara, bakış düzeyine göre, sinirbilim, psikoloji ve psikiyatri gibi adlar vermekteyiz. 3. Beyin, kendisinin anlaşılmaz olabileceğini kavrayabilen tek organımızdır. 4. Beyin, küçücük boyutlarına rağmen sonsuzluklarla uğraşabilen tek organımızdır. Hiç görmediğimiz, göremeyeceğimiz boyutlar ve ebatlar hakkında fikir yürütebilmemizi sağlayan karmaşık hesaplama ve akıl yürütme devreleri, beynimizin en ilginç özelliklerinin başında geliyor. Bildiğimiz kadarıyla, kendi fiziksel ebatlarından bu derece alakasız, hem makro hem de mikro boyuttaki alemlere böyle mesai harcayan başka bir organımız yok. 5. Beyin, somut yapısına rağmen soyut konular üzerinde ve soyut boyutlarda çalışabilen tek organımızdır. 6. Beyin, kendisine isim verebilen tek organımızdır. Sadece kendisine değil, bildiğimiz her nesne ve kavrama isim verme özelliğimiz, beynimizin dil ve kategori yapma özellikleri sayesinde becerdiğimiz ve beynimize has bir özellik. 7. Beyin, başkalarındaki benzerleriyle iletişim kurup onları etkileyebilen ve onlardan etkilenebilen tek organımızdır. Belki bu özellik biraz üreme organlarımızda da var gibi düşünülebilir; zira her canlının üreme organları başka bir bireyden gelecek olan hücrelerle birleştiğinde yeni bir yavru üretebilecek şekilde hazırlanmış cinsiyet hücreleri üretir. Fakat beynimizin durumu burada da çok özel; her türlü iletişim vasıtasını kullanarak, müthiş bir bilgi alışverişi kapasitesiyle, girdiği her etkileşimde hem kendisi değişir hem de iletişimde bulunduğu beyinleri değiştirir. Bunun için temas etmesine bile gerek yok. 8. Beyin, hiçbir şey yapmadan, sadece düşünceyle yapısını değiştirebilen tek organımızdır. Biyolojik sistemin her bir parçası değişim ve uyum temelinde çalışır. Yani çalıştıkça değişir, gelişir ve uyum sağlar. Fakat beynin durumu biraz daha enteresandır. Sadece durup düşünmek bile beynin yapısını değiştirir. Burada akılları karıştıran temel sorun da şudur aslında: Eğer beynin donanımı, yani hücreler ve bağlantılar zihinsel süreçleri oluşturuyorsa, zihinsel süreçler de bu bağlantıları doğrudan değiştirebiliyorsa, o zaman tavuk mu yumurta mı ikilemine benzer bir sorunla karşı karşıyayız demektir. Mesela bilgisayarlar yazılımlarla çalışırken fiziksel yapılarını değiştirmezler, fiziksel yapısı farklı olursa da o yazılım artık çalışmaz. Dolayısıyla, sadece düşünce süreçleriyle beynin donanımının değişmesi, karşımızda ilginç bir düşünce problemi olarak duruyor. Bir başka ifadeyle, zihin denen şeyin beynin yapısından çıktığı inancı, o kadar da kesin ve ikna edici olmayabilir! 9. Beyin siniri olmayan tek organdır. Garip ama gerçek! Bedenimizdeki tüm organlar çeşitli duyu algılayıcı ve harekete geçirici sinirler içerirler. Fakat beynimizde bu sinirler yoktur ve beyin dokusu herhangi bir şey hissetmez. Mesela beyin ameliyatlarında, hastalar uyanıkken beyinlerini bıçakla kesseniz bile hiçbir şey hissetmezler; zira beyinde ağrı ve temas sinirleri ve dolayısıyla ağrı ve dokunma duyusu da yoktur. Başka bir deyişle, başınız ağrıdığında ağrıyan beyniniz değil, genellikle kafa içindeki sinüs dediğimiz boşluklar, kaslar veya beyin zarlarıdır. 10. Beyin, kendi ağrısını hissedemezken, hem vücudun her yanını hissedebilen hem de başka canlıların dertleriyle dertlenebilen tek organımızdır. Gerçek olmadığını bildiğiniz halde bir korku filmindeki canice bir işkence sahnesinde yüzünüzü buruşturup gözünüzü kaçırdığınız olmuştur, değil mi? Yapılan işlevsel beyin görüntüleme çalışmaları, acı çeken bir insan gördüğümüzde sanki kendimiz acı çekiyormuşçasına beynimizdeki acı ve ızdırapla ilgili devrelerin çalıştığını gösteriyor. Beynimiz belki kendi acısını hissetmiyor; ama başkalarının acılarına aslında çok duyarlı. 11. Beyin, sevebilen, üzülebilen, hayal edebilen tek organımızdır. Aşık olma, heyecanlanma, duygulanımlar gibi özelliklerimizi bazen kalbimize atfediyor olsak da artık bunların tamamının beynimizden kontrol edildiğini biliyoruz. Ortada hiçbir şey yokken, mesela eski ve utandırıcı bir anınızı hatırladığımızda bile yüzünüzün kızarmasına ve kalp atışlarınızın hızlanmasına neden olabiliyor. Hafıza, algı ve değerlendirme sistemleri ile beynimiz, karmaşık duyguları oluşturan ve onları bedenimizin çeşitli tepkileriyle göstermeye çalışan tek ve yegane beden parçamız gibi görünüyor. 12. Beyin, nedensiz işler yapabilen tek organımızdır. Özgür irademiz var mı? Belki biliyorsunuz, bu soru çok tartışmalı ve hala açıklığa kavuşturulabilmiş değil. Fakat sağduyu bizlere nedensiz davranışlar sergilememizi sağlayan bir özgür iradenin varlığını düşündürüyor. Neticede, içgüdüsel ve otomatik davranışların yanında, arada bir de olsa tuhaf, beklenmedik, öngörülemez davranışlar da sergileyebiliyoruz ve bu açıdan da beynimiz, yani insan beyni, ayrıcalıklı bir yeri hak ediyor. 13. Beyin, güdülerine ve biyolojik gereksinimlerine aykırı davranmayı seçebilen tek organımızdır. Aç olmasına rağmen yememe kararı alabilen, cinsel istek duyduğu halde bunu frenleyebilen, isyan etmek istediği halde sabredebilen garip bir beyne sahibiz ve bildiğimiz kadarıyla başka bir beden bölümümüzde buna benzer bir özellik yok. Eğer beynin ön bölümüne hasar verilecek olursa, bu özelliklerimiz de kalıcı bir biçimde ortadan kaybolabiliyor. 14. Beyin, bazı işlerini daha hızlı yapsın diye alet ve teknoloji üretebilen tek organımızdır. Kafadan 4 tane 2 sayısını toplayıp sonucu söyleyebilir misiniz? Peki 74 ile 118'in çarpımının sonucu nedir? Belki şu anda bir kağıt-kaleme ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz. Peki 4515'in küpkökü kaç eder? İşte şimdi bir hesap makinası gerekiyor herhalde! Beynimizin işlevlerinden olan aritmetik, hesaplama ve analiz gibi özellikleri daha hızlı ve verimli yapmak için ürettiği aletler, medeniyetimizin temelini oluşturuyor. Fakat bu işte o kadar ilerledik ki artık beyni de bir bilgisayar gibi düşünme yanılgısından çoğu zaman kurtulamıyoruz. Aman ha! Beyin, bilgisayarları yapan şey; ama asla bir bilgisayar değil, ondan çok daha farklı, çok daha karmaşık bir şey. 15. Beyin, kapasitesini hiç kullanmadan da yaşamamıza imkan veren tek organımızdır. Böbrekleriniz, ciğerleriniz, bağışıklık sisteminiz tembellik yapma lüksüne sahip değildir. Bir an çalışmayı bırakıp aylaklık etseler, halimiz perişan olurdu. Fakat beynimizle bize verilen neredeyse sınırsız potansiyel çok nadir durumlarda kullanılıyor ve maalesef çoğumuz bu gizli hazinenin kapağını bile açamadan bu dünyayı terk ediyoruz. Beyin bu açıdan da özel gibi duruyor. Biz ne kadar kullanırsak, ne kadar zorlarsak, o kadar açıyor sırlarını. Her zaman daha fazlasını isteyenleri de hiç eli boş çevirmiyor. Bizim aklımıza gelen farklar bunlardı. Sizin de aklınıza bir şey gelirse bir yorum bırakın lütfen!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beyin-nedir/", "text": "Beyin, bedenin en üst yönetim merkezidir. Ana işi organizmayı, yani bizleri hayatta tutmaktır. Bu nedenle biz beyin bilimciler, beyinleri kısaca hayatta kalma donanımı olarak tarif etmeyi severiz. Beynimiz, diğer tüm organlarımız gibi hayatta kalmamız için bir dizi işlev yürütür. Bu karmaşık işlevlerin hepsini tek bir kelimede özetlemek istersek kullanabileceğimiz en isabetli kelime uyum yahut adaptasyon olurdu. Zira beynimiz, çevreden aldığı sinyalleri, yani duyu bilgilerini kullanarak bedenimizin dış ve iç ortam değişikliklerine uyum göstermesi için gereken işlemleri yönetir. Beynimiz bedenimizin hemen her yerinde bulunan farklı organ ve dokularla hemen hemen aynı kimyasal yapıtaşlarından oluşur. Erişkin bir insan beyni yaklaşık 1400 gram ağırlığındadır ve yaklaşık 1 litre su, 160 gram yağ, 110 gram protein, 15 gram şeker ve 10 gram da tuzdan oluşur. Beynin kimyasal yapısı bu kadar basit bir bileşime sahipken, vücudumuzun diğer tüm organları gibi inanılmaz karmaşık bir organizasyon biçimine sahiptir. Beynimizde birbirinden farklı tiplerde hücreler bulunur. Esas hücreler, sinir hücreleri veya nöronlardır. Bunların sayıları tüm beyinde 80-90 milyar kadar; beynin en üst kabuk, yahut korteks kısmında ise 19-23 milyar kadardır. Sinir hücrelerinin yanı sıra, tahminen onlara yakın sayıda bulunan diğer hücreler ise glia hücreleridir (J Comp Neurol. 2016 Dec 15; 524(18): 3865 3895.). Bu hücreler de sinir sisteminin işlevlerine nöronlar kadar doğrudan katkıda bulunurlar. Evet ama bu fark öyle dışarıdan bakılınca kolayca görülebilecek bir farklılık da değil. Temel anatomik yapılar açısından hemen hemen iki beyin tipi benzer olsa da bazı bölgeler açısından belirgin farklar var. Kadınlarda stres ve öfke merkezi olan amigdala ile iki beyin yarısını birbirine bağlayan corpus callosum erkeklere göre belirgin olarak daha büyük. Erkeklerde ise yön bulma ve bellekle ilgili olan hippokampus bölgesi kadınlardan genelde daha büyük hacimde karşımıza çıkıyor. Fakat tüm bunların ötesinde erkek ve kadın beynindeki belki de en büyük yapısal farklılık bağlantısallık alanında karşımıza çıkıyor. Beynimizin işlevsel hücreleri arasındaki mikroskobik bağlantıların yerleşim şekilleri erkek ve kadında farklı görünüyor: Erkeklerde sağ ve sol beyin yarıları içinde ön ve arka yönlü bağlantılar yoğunluk gösterirken, kadınlarda sağ ve sol beyin arasında iki yönlü bağlantılar daha baskın bir yer işgal ediyor. Bu da erkeklerin daha hızlı ve dürtüsel kararlar verip uygulamasına rağmen kadınların daha temkinli ve hesaplamalı davranmalarının altında yatan genele bir mekanizma olabilir (PNAS January 14, 2014 111 (2) 823-828). Sinir sistemi, merkezi ve çevresel olarak iki kısımdır. Merkezi sinir sistemi beyin ve altında uzanan omurilikten oluşur. Çevresel sistem ise omurilikten çıkan ve tüm bedene dağılan sinir kablolarına verdiğimiz isimdir. Bu sinir kablolarının içinde hem duyularımızı çevreden alıp merkeze getiren duyu sinirleri, hem de kas ve bez gibi organlara faaliyet emirleri taşıyan götürücü motor sinirler birlikte yer alır. Omurilik, hem duyu ve motor bilgileri beyinle beden arasında taşır, hem refleksler denen istemsiz tepkileri yönetir, hem de yürüme ve çiğneme gibi otomatik ve karmaşık hareket sekanslarını yürütmekle yükümlüdür. Beyin ise tüm bu sistemi en üst düzeyden kontrol eden bir değerlendirme ve komuta merkezidir. Beyin, merkezi sinir sisteminin en üst bölümüdür ve aşağıdan yukarıya sırasıyla beyin sapı, ara beyin, telensefalon ve korteks bölümlerinden oluşur. Beyin sapı: Temel yaşamsal kontrol merkezleri burada bulunur. Solunum, kalp hızı, kan basıncı, yutma ve kusma refleksleri gibi yaşamsal tepkiler buradan yönetilir. Medulla ve pons olarak iki kısımdır. Ayrıca arka kısmında beynin filogenetik olarak en eski ve karmaşık kısmı olan ve hareketlerimizin kontrolünde rol oynayan beyincik yer alır. Ara beyin: Duyulara ait karmaşık refleksler, görme sisteminin ara işlem istasyonları, hormon sistemlerimizin kontrolü bu kısımdan yapılır ve bedenimizin tüm otonom işlevlerinin en üst kontrol merkezleri burada bulunur. Buradaki önemli yapılar hipotalamus ve hipofiz gibi kısımlardır. Telensefalon: Beynin en dıştaki etli ve büyük kısmıdır. Burası duygusal dünyamızı yöneten ve amigdala, hippokampus, forniks, talamus ve singulat korteks gibi yapıları içeren limbik sistemi, hareketlerimizin planlama ve koordinasyonundan sorumlu bazal çekirdekleri ve beynin inen ve çıkan sinirsel yollarını içerir. Ayrıca bu bölümde iki beyin yarıküresini birbirine bağlayan corpus callosum da yer alır. Beyin kabuğu : En dıştaki kıvrıntılı bölümdür ve memeli beyninin en üst ve en karmaşık kontrol merkezini oluşturur. Tüm bedenden aldığı duyu verileri ile karmaşık bilişsel işlevleri yürütür. Frontal , parietal , temporal ve oksipital olmak üzere dört temel lobdan oluşur. Oksipital lob ağırlıklı olarak görme duyusu ile ilgiliyken, temporal lob bellek, duygular ve iletişimle; parietal lob beden algısı ve yüksek bilişsel işlevler ile; frontal lob ise bilinçli faaliyetler ve ileri düzey davranış kontrolüyle ilgilidir. Diğer beyinlere göre insanda en büyük olan bölüm bu frontal lobdur. Beynimiz bilgisayar gibi çalışmadığı için onun kapasitesini hesaplayabilmek de mümkün değildir. Fakat çok karmaşık işlevleri çok az enerji harcayarak gerçekleştiren çok etkin bir biyolojik sistemdir. Ayrıca her gün bu organın tamamı çalışmaktadır; yani yüzde onunu kullandığımız söylencesi de sadece bir şehir efsanesidir. Beynimiz anne karnında ve bebeklik çağında çok hızlı büyür. Ergenlikte son bir atak yaparak erişkindeki büyüklüğüne doğru hızla gelişir ve bundan sonra fiziksel büyümesi yavaşlar. Bu dönemler en hızlı ve verimli öğrendiğimiz ve davranışlarımızın hızla iyileştiği, hareket ve düşüncede ustalaştığımız dönemlerdir. 20'li yaşlardan sonra ise beynimiz hacim olarak büyümese de sinirsel ağları gelişmeye devam eder. Sürekli bağlantılarını yenileyebilme özelliğini azalarak da olsa tüm ömür boyunca sürdürür. Öğrenme dediğimiz süreci beynin yeni bağlantılar oluşturabilme yeteneğine bağlıdır ve bu nedenle bu yetenek ömür boyu devam eder. Bu yeteneğe sinirbilim dilinde nöroplastisite denir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beynimizdeki-editor/", "text": "Beynimizin esas görevlerinden birisi de bizim şu fani dünyadaki kısıtlı zamanımızda işimizi kolaylaştırmak, bize zaman kazandırmaktır. Bunu da özellikle sol lobunda bulunan devrelerde yerleşmiş tanıma ve etiketleme sistemleriyle yapar. Bu sistem, hayat boyu zihninize yüklenen yazılım bileşenlerinin tartışmasız hüküm sürdüğü bir yerdir. Mesela sakalı şöyle olan şucudur, bu kelimeyi kullandığına göre bucudur, erkekse şöyledir, kadınsa böyledir, şu şekilse güzel, öbür türlüyse çirkindir gibi etiketleri hiç şuurunda olmadan yapıştırıp geçersiniz çoğu zaman. Bu etiketleme işinden sorumlu devreler her meselenin üzerinden boşuna düşünüp de kıymetli zihinsel yakıtımızı heba etmeyelim diye uyanık olduğumuz her an çalışır dururlar. Doğal ortamımızda özellikle atalarımızın hayatını çokça kurtarmışlıkları da vardır muhtemelen. Ormanın loşluğunda hayal meyal görünen bir silüetin dost mu, düşman mı, yırtıcı mı, yoksa sadece bir kedi mi olduğunu saniyenin kesirleri içinde anlayıp uygun bir hareket planı çizmemizi sağlayan devreler de bunlardı zira. Ama bugün, modern ve karmakarışık yaşamımızda doğal ortamdaki bu avantajlar hızla dezavantaja dönüşüyor. Mesela, aramızda kalsın, bu yazıyı okumadan geçen birçok kişi , kafalarındaki editör başlıkta beyin-meyin var, bizi gerer bunlar gibisinden bir etiketi otomatik olarak yapıştırdığı için yazının bu kısımlarına ulaşamadılar bile. Hatta birçok insan şimdi dergi mi okunur, git gez eğlen, hayat kısa! diyen editörlerine boyun eğerek şu anda bir yerlerde günlerini gün ediyor olabilirler. Buraya kadar okumaya devam eden dostların bir kısmının, beyinlerinin bir yerlerinde beyin-bilim mevzularının meraka değer bir şey olduğuna dair arızalı bir takım yazılım buglarına sahip oldukları için hala bizimle olma olasılıkları oldukça yüksek. Pek az bir kısmımız ise, kafasındaki editörü sağlam bir öğrenme azmi balyozuyla geçici bir süre bayıltmış olduklarından, buraları filtresiz bir şekilde okuyup keyifleniyorlardır belki de... Ne mutlu onlara! Sağ ve sol beyninizi duymuşsunuzdur. Her ne kadar magazine bolca malzeme edilse de , modern sinirbilimlerinin gerçekten önemli bir konusudur bu. Sadece bilimsel olarak da değil, güncel hayatımızda da pek mühim içerimleri olan bir mevzudur aslında. Özetle, çoğumuzun sol beyni otomatik ve düşünmeden yapılan görevlerde, seri hareketlerde, kalıp düşüncelerde ve çoktan seçmeli sorulara cevap verme gibi işlerde pek mahirdir. Mesela yazı yazarken çoğu insanın sağ elini kullanması bu nedenledir. Beynin solu bedenin sağ tarafını kontrol eder ve yazı gibi otomatik ve karışık bir işi en iyi o sol taraftaki devreler becerir. Sol elini kullananlarda durum bunun tersidir genelde. Peki ya sağ taraf? O iş biraz karışık; ama özetle, bir şeyi olduğu gibi algılamanız gerektiğinde, renkleri ve armoniyi çözümleme ihtiyacı duyduğunuzda, ilişkileri ve örtük anlamları fark etmemiz gerektiğinde sağ taraftaki şebekeler devreye girmek zorunda kalır. Ama biri olmadan diğeri hep eksiktir, hatta tabiri caizse, sakattır. Şimdi düşünelim: Yıllarca içinde çırpınıp durduğumuz şu eğitim sistemi bize neler yapıyor? O dörtgen sınıflarda, çoktan seçmeli sınavlarla, algoritma ve ezberlerle dolu bir sistem ancak sol beynin maharetleriyle üstesinden gelinebilecek bir eziyettir şu beynimiz için. Beyindeki devreler çalıştıkça geliştiğinden, yıllar süren bu eğitim sistemi cenderesi neticesinde çoğumuzun sol beyin devrelerinin maşallahı var. Bu nedenle editörümüz de pek bir kuvvetli. Adeta günlük yaşamda bize göz açtırmıyor. Halbuki sanatla, edebiyatla, felsefeyle uğraşan uyumsuz beyinlerde durum bayağı bir farklıdır. Zira bu işler sağ-sol demeden bütün devrelerin külliyen işe karışmasını gerektirir. Zira ağır mevzulardır bunlar. Neticede bunları anlatırken uyuklayan, yazıldığında okumaya erinenlere kızmayın. Onlar da hepimiz gibi şu gariban sol beyin medeniyetini mağdurları sadece. Ama biraz müzik, biraz edebiyat, biraz hüzün, her yaşta çok şey değiştirebiliyor; tecrübeyle sabit!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beynimizin-minimalizmi/", "text": "Minimalizm çoğunlukla ögelerin tenhalığı olarak algılanıyor ama bu ilkenin kastettiği azlığa övgüden, çok daha öte bir şey. Bir dönem özellikle sanatta aşırı biçimcilik, daha doğrusu insanları duygulandırmak için bol kepçe öğe kullanma merakı ayyuka çıkınca insanlar bir tepki olarak Minimalizm'e sarıldı. Bu akım adını en çok sanatta duyursa da Minimalizm'in anavatanı aslında insan beynidir. Beynin belki de en hayret verici özelliği olan Minimalizm olmaksızın, onun yapabildiği birçok şeyin izahı ancak takdir-i ilahi seviyesinde olabilirdi. Bunun en iyi örneklerinden biri de yine dildir kuşkusuz. İnsanın dil gibi gelmiş geçmiş en karmaşık kodlama sistemini daha üç yaşında, belki de en saf salak halinde öğrenebilmesini Minimalizm'e değinmeden açıklayabilmek neredeyse imkansızdır. İnsanın daha bebek sayılacak bu yaşta, çoğu karmaşık soyut kavramlardan oluşan binlerce kelimeyi sadece altı ay içinde öğrenebilmesinin yanı sıra, yüzlerce dilbilgisel simgeyi deşifre edebilmesi, yani insan aklının icat ettiği en karmaşık algoritmayı bu denli başarıyla kullanabilmesi, şaşılacak ölçüde basit bir ilke olan Minimalizm sayesinde açıklanabilir. Aynı anda bir dolu fonetik, semantik, morfolojik ögenin işlenmesi gereken, üstelik bu ögelerin de bir yığın dış değişkene bağlı olduğu bu karmakarışık sistemin tüm çocuklar tarafından öğrenilebilmesini sağlayan bu ilke bize aşağı yukarı şunu söylüyor: Dil ne kadar karmaşık yapılarla dolu olursa olsun, özünde bilinmesi gereken bilgi sayısı son derecede azdır. Sanki dil kendini evrimleştirirken bir taraftan da inanılmaz bir basitlik yasası çalıştırmış ve anadil edinimini çocuklar için minimal bilgiyle mümkün kılmış. Gerçekten de dil edinim sürecinde bilgi sayısı o kadar azdır ki yakından bakıldığında, bu denli az bilgiyle gerçekleşen bu yoğunlukta bir öğrenme süreci insanı hayrete düşürüyor. Dahası beynin bu Minimalist özelliği sadece dil ediniminde değil, insanın her türlü anlama çabasında da aynı şekilde işler. Konu ne olursa olsun insan için fazlasıyla karmaşık olan bir yığın yapının ardındaki bilgi adeti sanıldığından çok daha minimaldir. En azından beynin görevini yapabilmesi için ihtiyaç duyduğu bilgi adeti minimaldir. Asıl zorluk, o karmaşa içindeki doğru bilgileri seçmektir, o kadar. İzafiyet Teorisini anlamaya çalışırken ya da bir savaş uçağını kullanmayı öğrenirken yüzleştiğimiz zorluk bile çoğunlukla bu yapıların karmaşasından değil, bilgideki doğru seçkiyi doğru sıralamayla yapamamamızla ilgilidir aslında. Birçok insanın matematik, fizik ya da felsefe gibi alanlarda kronikleşmiş anlama güçlüğü çekmelerinin nedeni de o tür içeriklerin zorluğu değil, sadece bilginin önemsendiği eğitim sistemlerinde üst üste sıralanmış yığınlar arasından nasıl bir seçki yapacaklarını bilememeleri. Mesela felsefenin ne olduğunu anlama teşebbüsünde bulunan biri, eğer doğru rehber kullanmıyorsa, bir anda kendisini öylesine geniş bir bilgi bombardımanı altında bulur ki değil konuyu anlamak, o süreçte kafasını kaldırıp nerede olduğuna bile doğru dürüst bakamaz. Sadece birkaç doğru bilgiyle kolayca oluşturabileceği felsefe bilincine, tüm isteğine rağmen ömrü boyunca ulaşamaz. Başka alanlardan da örnek vermek mümkün. Birçok insanın kütleyle ağırlık arasındaki farkı içselleştirmekte çektiği zorluğun nedeni de bu konunun devasa yığınları arasında öncelikli bilgileri ayırt edememeleri. Madde bakımından kütlenin içsel, ağırlığınsa dışsal bir sonuç olduğu gibi basit ama işlevsel bir bilgi parçacığının, üst katmanlardaki havalı bir yığın bilgiden çok daha anlamlı olabileceğini; hatta sırf bu bilginin bile özü kavramalarına yeterli olabileceğini çoğu zaman görememeleri. Bir müzik enstrümanı çalmak veya bisiklet kullanmak gibi becerileri edinirken insanların sergiledikleri basit düşünememe, konunun özünü kaçırma eğilimlerinin temelinde de bu ilke var. Büyük bir ihtimalle eğitim alışkanlıkları yüzünden, çoğu insanın minimal düşünme becerisi bir konuyu anlama aşamasında değil, çok daha sonra, o konuda ustalaşınca devreye girebiliyor. Dolayısıyla, beynin doğasını iyi anlamak için zihin, öğrenme, bilme, anlama süreçlerine birçok açıdan bakmak gerekiyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beynimizin-saati-zaman-algisinin-sinirbilimi/", "text": "Fizikte zaman kavramı genellikle düzensizliğin bir ölçüsü olan entropi kavramı ile ilişkilendirilir. Entropi, termodinamiğin temel yasalarından bir tanesidir ve evrendeki tüm maddi sistemlerin doğal olarak azami düzensizlik ve asgari enerji durumuna göre dönüşme eğiliminin bir ifadesidir. Örneğin, bir kabın içinde çırpılan bir yumurtanın zamanla akı ve beyazının birbirinden ayrılması, sonrasında ise tekrar toparlanarak kırılmış yumurta kabuğunun içine girerek tam ve bütün bir yumurta haline dönüşmesi, bildiğimiz fizik kuralları içinde imkansızdır. Böyle bir film izlediğimizde, bunun tersten oynatılan bir görüntü olduğuna hükmederiz. Zira normal zaman akışı içerisinde kırılan yumurta, sağlam yumurtaya göre daha yüksek bir entropi değerine sahiptir. Yani, daha olasıdır ve çevremizde sürekli gördüğümüz gibi hep kırılma ve dağılma yönünde gerçekleşen olaylardan birisidir. Sıkılan diş macunun tüpe geri girmemesi, bir köşeye bırakılan maddi bir nesnenin zaman içinde çeşitli saiklerle yıpranıp dağılması gibi süreçler, entropi kanunun sonuçlarıdır. Gerçekleşme ihtimali yüksek hadiseler, önceki duruma göre entropisi yüksek durumlardır ve genellikle bunlar gerçekleşir. Bu nedenle masamızı düzenli tutmak için sürekli enerji harcarız ve enerji harcanmadığı takdirde dağılma ve yıpranma kaçınılmazdır. Canlılık ise bu evrensel kuralın dışında görünen özel bir durumdur. Canlılar, sürekli daha karmaşık yapılanmalara giderek, en azından ilk gelişme ve büyüme dönemlerinde bu entropi kuralına karşı gelebiliyor gibidirler. Bunun temel nedeni ise canlılığın sürekli olarak enerji harcayabilmesi ve metabolizma sonucu ürettiği enerjinin büyük bir kısmını ısı enerjisi olarak çevresine vermek suretiyle bedeni bir arada tutmayı zorlaştıran entropiyi tahliye edebilme özelliğidir (Schrödinger, 1946). İnsan beyni, dünyada sinir sistemine sahip canlılar arasında en gelişmiş ve en karmaşık yapısal organizasyona sahip sinirsel sistemdir. Bugün bildiğimiz kadarıyla, duyularımız aracılığıyla kendisine iletilen sinirsel elektrik sinyallerini yorumlayarak, algılama ve anlamlandırma dediğimiz bir sürecin merkezini oluşturur. Dış dünyayı doğrudan deneyimleme yeteneği olmayan beynimiz, ancak elektriksel sinyaller aracılığıyla gönderilen bu bilgileri kullanarak, gerek doğuştan gelen gerekse yaşam süreci içerisinde biriktirdiği deneyimlerden oluşturulmuş yazılım diyebileceğimiz bir alt yapıyla adına öznel dünya dediğimiz bir algı dünyası oluşturur. Hepimiz aslında böyle özel ve bize has bir algı dünyasında yaşarız. Her insanın beyin bağlantıları ve dinamikleri kişiye özel olduğundan, bu gerçek, özellikle de detaylarda, her bir insanın farklı bir zihinsel dünyada yaşadığı tezini doğrulamaktadır. Ayrıca yapılan hesaplamalara göre beynimize tüm duyularımızdan saniyede kabaca 10 milyon bitlik bir veri akışı gerçekleşir; fakat adına bilinç dediğimiz farkındalık düzeyine, bu on milyon bitlik bilginin sadece 40 bit kadarı ulaşabilmektedir. Geri kalan verilerin tamamı, bilinçdışı değerlendirme sistemleri tarafından ve bilinçli zihnimizin erişimine kapalı bir halde işlenir. Bu bilinçdışı veriler üzerinde nasıl bir işlem dizgesi yürütüldüğü ve bu verilerin biyolojik olarak bir işimize yarayıp yaramadığı konusu halen tartışmalıdır. Birçok araştırma, özellikle kararlarımızı ve otomatik davranışlarımızı yönlendiren esas etkenlerin bu bilinçdışı veriler olduğunu düşündürmektedir. Zaman algısı da özellikle beyin işlevleri açısından önemli ve çalışılması zorlu bir konudur. Öncelikle zaman algısının ileri derecede subjektif ve değişken olması, karşımıza çıkan ilk sorunlardan birisidir. Beynin zaman algılamasında görev alan bölgelerine baktığımızda, zaman algılama ve işleme sürecinin sinirsel olarak oldukça karmaşık bir süreç olduğunu anlayabiliyoruz. Beynimizde zaman algısı temel olarak bariz zaman algısı ve örtük zaman algısı olarak iki temel sınıfta sınıflandırılabilir. Bariz zaman algısı, geçen süreleri zaman ölçü birimleri cinsinden yahut dil kalıpları cinsinden tarif edebildiğimiz zaman algılama şekilleridir . Örtük zaman algısı ise uzun-kısa gibi göreceli olarak ancak ifade edilebilen içsel zaman algısına dair değerlendirmelerle ilgilidir. İşlevsel manyetik rezonans görüntüleme gibi teknikler sayesinde, beynin çeşitli görevleri yaparken hangi bölümlerinin aktif olduğunun gerçek zamanlı olarak izlenebilmesi, birçok alanda olduğu gibi zaman algısı konusunda da önemli gelişmeler kaydetmemizi sağlamıştır. Dorsolateral ve ventrolateral prefrontal korteks: Çalışma hafızası denen geçici hafıza işlemleri, Üst ve orta temporal korteks: Zaman sürelerini karşılaştırma, Bazal çekirdekler : Zaman bilgisinin kaydı, Ventral premotor korteks, parieatal korteks ve beyincik: Zaman tahminlerinin üretilmesi, Tamamlayıcı motor alan, üst temporal korteks: Beklentilerin zaman içinde değişiminin hesaplanması, Dorsolateral prefrontal korteks: Zaman beklentileri hatalı olduğunda düzeltme yapılması. Beyin anatomisi göz önüne alındığında, zaman algısında görev alan merkezler beynin çok önemli miktarda alanını kaplamaktadır. Bu da bize zaman algısının en azından sinirsel işlem açısından oldukça karmaşık bir süreç olduğunu düşündürmektedir. Biyolojik organizmaların tamamı zaman açısından belirgin ritimler gösterir. Bu ritimler sadece sinir sistemi olan gelişmiş canlılara has değildir. Biyolojik olayların tamamı dünya yüzeyinde meydana gelen gün doğuşu veya gelgit gibi ritmik hadiselerle uyumlu ritimlere tabidir. Bu tip ritimler biyolojideki önemli çalışma konularındandır. Bu ritimlerin benzerleri insanlarda da mevcuttur. Haftalık, aylık, mevsimsel ve daha başka birçok ritme dair kanıtlar mevcuttur. Fakat insandaki en belirgin ritimler, kadınlarda görülen menstrual döngü ile erkek-kadın tüm bireylerde mevcut olan uyku/uyanıklık ritmidir. Bu tip ritimler sadece dış ortam şartlarına bağı olarak değil, beyinde yer alan içsel saatler tarafından da düzenlenir. Dış ortam şartlarından tamamen yalıtılmış ortamlarda yaşayan insanlarda ortalama 25 saatlik bir uyku/uyanıklık döngüsü izlenir. Bu döngünün beyindeki hipotalamus bölgesinde bulunan suprakiazmatik çekirdek adlı bir bölüm tarafından kontrol edildiğini biliyoruz. Ayrıca melatonin hormonunun geceleri salgılanması gibi, bu tip döngüsel olayları kontrol eden yahut bu ritimler üzerinde belirleyici etkileri olan birçok hormonun da varlığı bilinmektedir. Özellikle üreme sistemini yöneten hormonlar, böyle döngüleri daha belirgin olarak gösterir ve kontrol ederler. Sözgelimi, östrojen, FSH, LH ve progesteron gibi hormonlar, aylık menstrual döngülerle uyumlu bir biçimde döngüsel olarak değişik miktarlarda salgılanma özelliği gösterirler. Biyolojik ritimlerimiz ayrıca zaman algımızın şekillenmesinde de önemlidir. Aktif olarak yaşadığımız ve deneyimlediğimiz biyolojik ritimler, zamanı nasıl algıladığımızı ve yaşamımızdaki bazı davranışların nasıl ortaya konacağını belirleyen bir etkiye sahiptir. Bu ritimler aynı zamanda her gün yaptığımız birçok faaliyeti doğru ve sağlıklı bir biçimde yürütebilmemiz için temel düzeyde bilmemiz gereken ritimlerdir. Lisan, sadece insana has görünen önemli bir özelliğimizdir. Lisanın aynı zamanda düşünmemizi şekillendiren önemli bir araç olduğu da yaygın kabul gören bir görüştür. Kullandığımız lisan, deneyimlerimizi şekillendirdiği gibi kültür, gelenek, deneyim ve yaşantılarımız da lisanımızı şekillendirir. Lisan ve zaman üzerine yapılan araştırmalar, zamanı algılama biçiminin dildeki zaman kullanımı ve zaman metaforları ile doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca zaman metaforları, farklı dillerde mekan algısına kadar birçok algı kalıbını da etkiliyor gibi gözükmektedir. Belki de en ilginç ilişkilerden birisi, yazma yönü ile zamansal olayları sıralama alışkanlığı arasındaki ilişkidir. Arapça gibi sağdan sola yazılan dillerde geçmiş mekan olarak sağda, Türkçe gibi dillerde ise sol tarafta algılanmaktadır. Yukarıdan aşağıya doğru yazılan Mandarin Çincesinde ise yukarıda olarak algılandığına dair bulgular mevcuttur. Gelecek sözcüğü jestlerle ifade edilirken, İngilizce konuşanlar önde, Mandarin Çincesi konuşanlar altta, Aymara dili konuşanlar ise arkada anlamına gelen jestler kullanmaktadırlar. Aymara dilindeki farklılık özellikle ilginçtir; zira geçmiş hatırlanabildiği yahut bir nevi bilinebildiği için gözle görünür şeyler gibi önde, gelecek ise görülmediğinden arkada olarak algılanır (Broditsky, 2011). Avustralya'da yaşayan Pormpuraaw kabilesi gibi topluluklarda ise farklı bir algı kalıbı söz konusudur. Bu tip topluluklarda bildiğimiz anlamda sağ-sol-ön-arka gibi yön terimleri ve bunlara karşılık gelen kelimeler yoktur. Onun yerine mekan yönleri her zaman Kuzey-Güney-Doğu-Batı coğrafi yönleriyle tanımlanmaktadır. Örneğin masanın üzerinde bulunan bir bardak, bizim sağımızda iken bir Pormpuraaw için, sözgelimi, kuzey-batıda durur. Bu coğrafi ifadeler aynı zamanda gerçek coğrafi yönlerle de birebir uyumludur. Ne kadar kapalı bir ortamda yahut dış işaretlerden soyutlanmış bir durumda bulunurlarsa bulunsunlar, bu tip bir coğrafi yön algısına sahip insanlar hemen her zaman coğrafi yön terimlerini uygun ve doğru bir şekilde kullanabilmektedir. Sanki bedenlerinin bir yerinde gizli bir pusula varmışçasına, coğrafi yönleri her durumda doğru olarak bilebilmektedirler. Bu durum, dil algısının mekan algısına ne kadar derinden etki ettiğinin ilginç örneklerinden bir tanesidir. Pormpuraaw kabilesi mensupları ayrıca zamansal olarak değişim gösteren resimleri zamana göre sıralamaları istendiğinde yine bu coğrafi yönlere bağlılık özelliğini gösterirler. Onlar için zaman, aynen güneşin doğup batması gibi doğudan batıya doğru akar. Bulundukları ortamdaki oturma pozisyonlarına göre, zamansal bir değişimi gösteren resim sıralamaları da bu algıya göre değişmektedir. Örneğin, eğer denek yüzünü batıya dönmüş bir şekilde oturuyorsa, resimleri yeniden eskiye doğru dizmesi istendiğinde kendisinden ileri doğru uzanan bir dizilim yapar. Eğer kuzeye doğru oturuyorsa bu kez dizilim soldan sağa, güneye doğru oturuyorsa da sağdan sola olmaktadır. Kuzeybatı gibi ara yönlere yönelmesi de sonucu değiştirmemektedir; resimler her zaman coğrafi doğu-batı hattında sıralanır. Kısacası, zaman algısı ve zamanın mekansal izdüşümü, kullandıkları dil kalıpları ve yön algıları ile doğrudan ilişkili gibi görünmektedir (Broditsky, 2011). Ayrıca yine bu gözlemler, insanların lisan ve kültüre bağlı dikkatlerinin nasıl algı farkları yaratacağını göstermesi açısından da önemlidir. Zira bizler gibi toplumlarda coğrafi yönleri algılamak ciddi bir beceri olarak görülürken, Pormpuraaw kabilesi üyeleri bu beceriye özel bir çaba göstermelerine gerek kalmadan sahiptirler."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beynin-farkli-mi-calisiyor-o-zaman-sen-de-gitaristsin/", "text": "Enstrüman çalmanın beyne sağladığı faydalar artık neredeyse herkes tarafından biliniyor. Kişinin kendi bedensel ve zihinsel sınırlarını zorlamasına yol açan bu çalışmalar, zaman içinde beynimizde yeni sinirsel ağların oluşması sağlayarak gelişimini hızlandırıyor. Planlama, problem çözme, hafıza, konsantrasyon, disiplin, yaratıcılık ve benzer birçok alanı daha aktif kullanmamızı sağlıyor. Peki her açıdan gelişim göstermemizi sağlayan bu eğitim, enstrümanına göre de farklılaşabilir mi? Mesela piyano çalmak şu an için ortaya çıkan kanıtlara göre beyni en çok geliştiren enstrümanlardan biri. Bunun sebebi enstrümanı çalarken, notaları duyup algılayan beynin; tuşlara dokunan her bir parmağa, ellere ve pedala basan ayağa emir vermesiyle koordinasyon oluşturarak, beynin birden fazla bölgesini aynı anda ve yoğun olarak çalıştırabiliyor olması. Ayrıca en bilindik enstrüman olması da deneysel çalışmaların daha fazla yapılmasını sağlıyor. Benim de aklıma, çoğu insanın aşina olduğu bir enstrüman olan gitar ın da aynı değişimlere yol açıp açamadığı sorusu geldi. Araştırmalarımda çıkardığım sonuçlara göre gitaristlerin beyni ve öğrenme şekilleri diğer enstrümanlara göre daha değişik işliyor. Mesela hiç nota ya da armoni bilmeden iyi seviyede ve hatta grupla birlikte çalan gitaristlerin sayısı oldukça fazla. Yani nota bilmemeleri iyi çalmalarına ve öğrenmelerine engel olmuyor. Evet piyano ya da başka bir enstrüman da nota bilmeden iyi düzeyde çalınabilir, fakat bu oran gitardaki kadar fazla değil. Ayrıca enteresan bir şekilde doğaçlama yetenekleri gitaristlerde çok daha gelişkin durumda. Bunun sebebi yüksek ihtimalle her bir notanın ve akorun farklı pozisyonlardan alınabiliyor olması ve parçanın gidişatına büyük oranda gitaristin yön verebiliyor olması. Yaptığım araştırmalarda karşıma çıkan verilerden bir tanesi; 2012 yılında Almanya'da Max Planck Gelişim Enstitüsü'nde yapılan bir çalışma. Birbirini tanımayan 12 gitaristin çifterli gruplar halinde aynı parçayı karşılıklı olarak çalarken beyinleri taranıyor ve birbirleriyle olan uyumları inceleniyor. Ortaya konan sonuçlara göre; gitaristler parçayı çalarken beyin dalgaları ve sinirsel bağlantıları otomatik olarak birbiriyle senkronize oluyor ve bu senkronizasyon, beynin müzik üretimi ve sosyal bilişle ilgili alanlarında gerçekleşiyor. Bunun sebebi; çok sık notaya bakmadıkları için gözlerini ellerine bakabilecek şekilde serbest bırakmalarıymış. Bu aynalama yöntemi diğer enstrümanlarda da kullanılıyor elbette fakat daha çok notaya odaklanılıyor. Mesela piyano, keman ya da çello gibi enstrümanları çalarken özellikle ellerinize bakmamak üzere eğitilirsiniz. Elbette bu sonuçlar tartışmaya açık bulgular içeriyor. Ancak şimdiki veriler bu yönde. Bilim insanlarını hayretler içinde bırakan ve literatüre serebral plastisite örneği olarak geçen caz gitaristi Pat Martino' nun hikayesi ise muazzam. 12 yaşından beri caz gitaristliği yapan Martino 20 yaşına geldiğinde yeteneği plak şirketleri tarafından fark edilerek kendisine bir albüm yapılıyor. 1970'li yıllarda ise dünya çapında bir üne sahip oluyor. 1976 yılına gelindiğinde Martino, hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyen, yoğunluğu ve ortaya çıkma sıklığı gün geçtikçe artan şiddetli baş ağrısından şikayet etmeye başlıyor. Ayrıca ilerleyen zamanlarda beyninin yalnızca bir bölümünde ortaya çıkan epilepsi nöbetleri de ekleniyor. Çevresindeki arkadaş ve yakınları Martino' nun ruh halinin de sıklıkla değiştiğini gözlemliyorlar. Manik-depresif davranışlar sergileyerek kimi zaman çevresinden tamamen soyutlanarak kendi kabuğuna çekiliyor. Tüm bu kaotik ruh hallerinin gölgesinde 1977 yılında Exit adını verdiği yeni bir albüm çıkartıyor. Ancak durumunun daha da kötüleşmesi ve birkaç kez de intihara teşebbüs etmesi nedeniyle bir psikiyatri kliniğinde tedavi görmeye başlıyor. Beynin elektrikle şoklanmasına dayanan terapi de dahil olmak üzere değişik tedavi yolları denenmesine rağmen, genel olarak iyileşme belirtileri göstermiyor. 1980 yılında Los Angeles'a taşınan Martino kısa bir süre sonra bilincini kısa süreliğine tamamen kaybetmesine yol açan bir nöbet geçirerek hastaneye kaldırılıyor. Yapılan tetkiklerin sonucunda Martino'nun sol temporal lobunda yer alan ve o bölgeyi beslemekle görevli olan damarların olması gerektiği gibi gelişmediğini, hatta anormal bir damar kümesi haline geldiğini fark ediyorlar. Bu damar kümesi takriben 35 sene boyunca ünlü gitaristin bir parçası olarak var olmuş. Ancak son gelinen noktada beyin kanamasına ve kriz yaşamasına sebep olduğu için doktorlar, gitaristin beynindeki sorunlu bölgeye acilen müdahale edilmesi gerektiğine karar veriyorlar. Ameliyat iki kısımdan oluşuyor. İlk aşamada Martino 'nun anormal damar yapısı ile birlikte sol temporal lobunun %70'i alınıyor. Bu bölge sözel-işitsel hafıza, konuşma ve konuşmayı anlama gibi işlevlerin yürütüldüğü önemli bir alan. Martino ameliyattan sonra enteresan bir şekilde konuşma becerisini büyük ölçüde kaybetmiyor fakat çevresindeki kişiler, isimler, hayatının merkezinde yer alan caz müziği ve vücudunun bir parçası haline gelmiş olan gitarı onun için hiçbir anlam ifade etmiyor. Martino' nun bu çaresiz hali uzunca bir süre değişmeksizin devam ediyor. Müzisyenin bu dramatik durumunun değişmesine yol açan kişiyse babası oluyor. Martino ve babası gün içerisinde eski resimlere bakarak, Martino 'nun ve arkadaşlarının plaklarını çalıyorlar ve hatıralar üzerine konuşuyorlar. Tüm bunları yaparken uzunca bir süre gitarını eline almadan, yalnızca kağıt-kalem kullanarak Japon, Macar ve Bizans kültüründen çeşitli müzikal dörtlüklere ait farklı ölçüleri kağıda aktarıyor. Martino böylelikle müziğe olan ilgisini yavaş ama emin adımlarla geri kazanmaya başlıyor. Bu tam anlamıyla gerçek bir geri dönüş ve yeniden doğuş hikayesi! Kahramanları, elbette gitar ve Martino' nun yıllarca süren azmi. Uzun seneler boyunca doğaçlama gitar çalmak, Martino'nun beynindeki farklı bölgeler arasındaki bağlantıları yeterince güçlendirdiği için zamanı gelip sol temporal lob işlevini yitirdiğinde diğer bölgeler, kaybolan işlevleri yerine getirmekte fazla zorlanmamışlar. Pat Martino, Kasım 2021 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Fakat o tarihe kadar aktif şekilde caz gitaristliği yapmaya devam etti. Vücudunun bir uzantısı olarak benimsediği gitarıyla caz parçaları icra ederken, beyninin farklı bölgelerinin birbirleriyle etkileşime geçmesine olanak tanıdı. Gitarından çıkan ezgiler, müziğin büyüleyici doğasıyla birlikte albümleri sayesinde halen daha dinleyicilerin beyinlerini şekillendirmeye devam ediyor. Öğrenmeyi seçtiğiniz alet her ne olursa olsun ona dört elle ve sıkıca sarılın. Ruhunuzu, bedeninizi ve duygularınızı sınırsızca akıtın. Çünkü bir gün çaldığınız enstrüman sizi gerçek anlamıyla hayata döndüren tek şey olabilir...!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beynin-grameri/", "text": "İnsan beyninin ürettiği bilişsel yapıların ortak özelliklerinden biri de İlkeler ve Değişkenler prensibi. Popüler bilimin son otuz yıldır değerini bir türlü fark edemediği bu ilkenin söylediği şey de gayet basit. Diyor ki: Tüm zihinsel becerilerin evrensel ilkeleri ve bu ilkelere bağlı değişkenleri vardır. Bir başka deyişle, içeriği ne olursa olsun, kaynağı insan beyni olan sistemlerin ilkeleri aynı sadece değişkenleri farklıdır. Evrensel dilbilgisi de bu prensibin en önemli örneklerinden biridir. Bu gezegendeki dillerin neredeyse tamamı sanki aynı akıldan çıkmış gibi ortak ilkelerden oluşur. Evrensel dilbilgisinin ilkelerine bir örnek vermek gerekirse, bütün dillerde sıfat tamlamalarının yan yana geldiğini söyleyebiliriz. Yani kırmızı kitap demek istiyorsanız, dünyanın hemen hemen bütün dillerinde kırmızı ve kitap yan yana olmak zorunda. Böyle bir işlevin nedeni de çok açık aslında. Bu ilkeye uymaksızın, Masanın üzerindeki kırmızı kitap gibi basit bir öbekte dahi kırmızının masa mı yoksa kitap mı olduğunu anlayamazsınız. Bu ilkenin değişkeni ise sıralamadır. Ona da bir örnek vermek gerekirse, bazı dillerde kutsal kitap derken, bazı dillerde bu sıfat tamlaması tam ters bir biçimde, kitabı mukaddes olarak yapılanır. Ama sıralama değişkeni nasıl olursa olsun, birliktelik ilkesi değişmez. Beynin evrensel kararına göre, dilde birbirleriyle doğrudan ilişkisi olan her şeyin yan yana olması gerekir. İnsanlık tarihi içinde İlkeler ve Değişkenler prensibinin gözlemlendiği bir yığın olgu arasında en ilginç olanlardan biri de sağduyu olgusu. Bu olgunun da evrensel ilkeleri ve değişkenleri var. Dünyadaki hemen hemen tüm toplumlarda, hatta en ilkel kavimlerde bile insan beyninin geliştirdiği bu sistemin evrensel ilkesi hep aynı: Yaşamsal zorluklar karşısında, çoğunlukla da bilgi eksikliğinden kaynaklı sorunlar karşısında referans alacağımız bilişsel tabanlı bir tür pusula oluşturmak ve bireysel bilginin yetmediği alanlarda adına toplumsal akıl da denilen o pusulayı kullanmak... Bu zihinsel enstrümanı aşağı yukarı tüm toplumlarda, değişkenleri birbirinden farklı olsa da bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. Değişkenler arasındaki ayrımlara baktığımızda ise toplumlar arasındaki kültürel farklılıkları sezinleyebiliriz. Mesela İngilizler bu duyu türüne Common Sense, yani Yaygın Duyu diyorlar ve kastettikleri de bir tür toplumsal akıl ortaklığı. Dolayısıyla bu insanlar bilgi eksikliğine dayalı zorluklarla yüzleştiklerinde toplumsal aklı referans alır, çözüm yollarını toplumsal olarak biriktirdikleri bilimsel akılda ararlar. Yaşam tarzı bakımından bireysel görünseler de sorunların çözümünde son derece toplumsal olabiliyorlar. Bireylerle toplum arasındaki akıl bağını sağduyu bağlamında sağlıklı bir biçimde koruyabiliyorlar. Sağduyunun bizdeki değişkeni ise hayli farklı. Biz de sağduyuyu aynı onlar gibi sorun çözmek için kullansak da yöntem olarak sağduyu bizim için tamamen kişiseldir. Bizler, sorunların çözümünde toplumsal akla ya da onun ürettiği bilime pek fazla güvenmeyiz. Böyle olduğu için de hukukta, sporda, ekonomide, mühendislikte, hatta tıpta bile bilimi değil kendi iç sesimizi referans alır, mesela hangi ilacın bize iyi geleceğine kendimiz karar vermeye çalışırız. Her türlü afette toplum için neyin faydalı olacağını bile iç sesimize sorarız. Batı ülkelerindeki bir avuç partiye karşın bizde iki yüze yakın siyasal partinin olması da bu yüzden olabilir. Hatta bizdeki sağduyu o denli kişiseldir ki hukuk ve adalet algılarımızda bile hala Bence öyle! kıvamından öteye geçemedik. Evrensel ilkeleri aynı olup değişkenlerinde kültürel farklılıkları görebildiğimiz bir diğer konu da siyaset. İnsan zihninin ürettiği her şey gibi onun da evrensel ilkeleri ve değişkenleri var. Siyasetin evrensel ilkesi hizmet ama bizdeki değişkeni çoğunlukla devletin insana değil, insanın devlete hizmet etmesi olarak algılanıyor. İnsan aklı toplumsal huzurun siyasete muhtaç olduğunu belirlemiş olsa da siyasette kimin kime hizmet edeceği coğrafyalar arasında son derece farklılaşıyor. Evrensel ilkelerle yerel değişkenleri arasında önemli farklılıklar olan sanatta ise değişkenlerin ayrışması sadece kültürlere değil, dönemlere bağlı. Çoğu sanatsal alanda aynı dili konuşan insanlar arasında bile dönemsel farklılıklar olabiliyor. Sanattaki evrensel ilke mevcut gerçekliğe bir alternatif yaratmak olsa da değişkenleri bakımından sanat olağan yaşama meydan okumak için de, bizdeki gibi ulaşamadığımız yaşam tarzlarına öykünmek için de kullanılabiliyor. Daha doğrusu zihnimiz neyle doluysa, sanatsal değişkenlerimiz de ona göre şekilleniyor. Buradan çıkaracağımız sonuç, ilkeler ve değişkenler bakımından beynin potansiyeli sadece ilkeleri belirleyecek kadardır; beynin grameri böyle çalışır. Değişkenleri belirleyecek olansa, insan beyninde adına zeka denen başka bir işlevdir. Beynin tüm bu karmaşık işlemleri kusursuz, en azından çoğu zaman kusursuz bir biçimde yerine getirmesini sağlayan özelliği de son elli yıldır insanların dilinden düşürmediği minimalizmdir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beynini-egit-beynini-degistir/", "text": "Neroimage'de yayınlanan D'Or Araştırma ve Eğitim Enstitüsü'nde yapılan yeni bir araştırmanın bulgularına göre duyusal geribildirim ile bir saatten daha az beyin eğitimi, nöral bağlantıların ve beyin bölgeleri arasındaki iletişimin güçlendirilmesine yol açıyor. Araştırmacılara göre bu çalışmanın sonuçları, inme ve Parkinson hastalığı gibi sorunların tedavilerinde yeni yaklaşımların yolunu açabilecek nitelikte. IDOR ve Ph.D.'den biyomedikal araştırmacı ve ayrıca çalışmadan sorumlu Dr. Theo Marins, beynin kendini adapte etme konusunda inanılmaz bir yeteneğe sahip olduğunun bilindiğini, fakat söz konusu değişimlerin sinirsel sonuçlarının bu kadar hızlı gözlemlenmesini beklemediklerini dile getiriyor. Bu bulgular çok önemli; çünkü beynin bağlantısallığı ve işlevinin nasıl değiştirebileceğimizi anlamak nörolojik bozuklukları tedavi etmenin temel anahtarlarından birisi. Duyusal geribildirim eğitimi, kronik ağrı ve depresyon gibi bozukluklarla ilişkili olduğu düşünülen sorunlu beyin alanlarını düzenlemek için umut vadeden bir yol olarak kabul ediliyor. Bu teknik sayesinde manyetik rezonans cihazları, bireylerin kendi beyin aktivitelerine gerçek zamanlı olarak erişmelerine ve hızlı bir şekilde kontrol sahibi olmalarına yardımcı oluyor. Söz konusu araştırma, el hareketlerinde yer alan beyin bölgelerinin aktivitesini artırmak amacıyla gerçekleştirilmiş ve araştırmaya otuz altı sağlıklı birey katılmış. Deneyde gerçek el hareketi kullanmak yerine, tamamen hareketsiz duran katılımcılardan el hareketlerini hayal etmeleri istenmiş. Katılımcıların on dokuz tanesi duyusal geribildirim ile beyin eğitimi alırken kalan on yedi kişi karşılaştırma amacıyla plasebo duyusal geribildirim eğitimine maruz bırakılmış. Yaklaşık 30 dakika süren beyin eğitimi sürecinin hemen ardından katılımcıların, duyusal geribildirimin, yapısal ve işlevsel bağlantı olarak da bilinen iletişim ve beyin bağlantıları üzerindeki etkisini incelemek amacıyla sinirsel bağlantıları görüntülenmiş. Sonuçlar, beyinde sağ ve sol yarım küreleri birbirine bağlayan başlıca köprü olan corpus callosum'un eşgüdümlü çalışmasında bir artış meydana geldiğini ve vücut hareketlerini kontrol eden sinirsel ağların daha güçlü hale geldiğini gösteriyor. Özetle, hareket kontrolünde iş gören tüm beyin devrelerinde bir etkinlik artışı izleniyor. Benzer şekilde, beynin herhangi bir görev yapmadığı DMN faaliyetinde de bu kısa süreli eğitimin belirgin bir olumlu etkisi gözlemlenmiş. İnme, Parkinson veya depresyon vb. sonrasında hasar gören beyin ağı olduğundan, bu bulgular tedavi açısından oldukça önemli görünüyor. Yalancı geribildirim uygulaması yapılan kontrol grubunda ise bu değişimlerin gözlemlenmemesi bulguları kuvvetlendiren bir başka ipucu olarak değerlendiriliyor. Doktora öğrencisi Theo Marins'in doktora tezi kapsamında yapılan bu çalışma sonucunda duyusal geribildirimin kısa süreli uygulamada bile beyin bağlantılarında olumlu değişimler yaratabilme potansiyeli bir kez daha yeni tekniklerle ortaya konmuş oldu. Elbette özellikle tedavi yaklaşımlarında duyusal geribildirimin kullanılabilmesi için daha ileri düzey çalışmalara ihtiyaç olduğu ortada."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beyniniz-icin-bir-hormon-kokteyli-oyunlastirma/", "text": "2020 öyle bir yıl ki nasıl geçtiğini gerçekten anlayamadık. Yılın ilk zamanlarında her şey alıştığımız bir düzende ilerlerken, birkaç ay sonra tüm dünyayı sarsan Covid-19 virüsü ile pandemi hayatımızın tam ortasına oturdu. Kokteyller nasıl ayrı ayrı güzellikleri bir araya getiren nefis içeceklerse, oyunlar da aynı anda birden çok hormonu aktif hale getirebilen sihirli formüller gibidir. Kazanma, öğrenme, stres, keyif... Hadi gelin Hormon Kokteyli'nden bir yudum alalım ve keşfe çıkalım! Dopamin; beynin ödül, zevk ve eğlence merkezlerini harekete geçiren, hücreler arası iletişimi sağlayan önemli bir kimyasal bileşendir Yaptığımız şeyden zevk almamızı, haz duymamızı ve tekrar tekrar yapmamızı sağlar. Yani alışkanlık ve bağımlılıklarımızda başlıca rol oynar. Genel olarak, dikkat, öğrenme, konsantrasyon ve hareketlerimizin başlangıç noktasıdır. Gün içerisinde yapmaktan keyif aldığınız her bir davranışın arka planında bulunur. Bu keyif aslında ödül kimyasının; içsel tetikleyicinin, oyunlardaki hamlelerin sürekliliğini sağlar. Mesela Tetris oynarken uzun çubuğun yerine yerleşmesini hız düğmesini kullanmadan yavaşça izlemek, veya beklenmedik bir kutunun içerisinden çıkan sürpriz canlar... Tüm bunlar beynin hikaye ve kurguyla eğlenceyi birleştirmesine, en önemli sinir taşıyıcısı olan dopamini şaha kaldırmasına sebep olur. Oyunlaştırma ise her defasında yeni deneyimler ve potansiyel ödülleri içinde barındırdığı için deneyimleyen üzerinde haz ve zevki artırmaktadır. Telefonlardaki çoğu uygulamanın kullandığı Salla Kazan sistemini düşünelim. Her bir sallamada sürpriz ödüller kazanıyorsunuz değil mi? Beyniniz ise bu sırada kendi kendini dopamin ile besliyor. Siz telefonunuzu sallayarak kazanmaya alıştıkça, beyninizde dopamine alışıyor. Bu da o uygulamaya olan bağımlılığınızı artırıyor. Serotonin, halk dilinde mutluluk hormonu olarak bilinen ve ruh halimiz üzerinde etkisi büyük olan nörotransmitterdir. Az salgılandığında insanı depresyona sürükleyen bu nörotransmitter, aynı zamanda öğrendiğimiz şeylerin kalıcı olmasında da bizlere yardımcı olmaktadır. Oyunlar içinde seviyelendirme tam da bu içgörüyle oluşturulmuş bir olgudur. Çoğumuz Candy Crush Saga oynarken o zor seviyeleri aşabilmek için oyunda kalıp bizi tam da orada mutlu ve yeterli hissettiren duyguyu dibine kadar yaşamışızdır. Candy Crush'ta 2013 yılında 500 olan seviye sayısı 2020'de 10.000'i geçmesine rağmen, oyuncular hala yeni seviyeler ve sürprizler bekliyor. Oyunlaştırma açısından düşünecek olursak sosyal davranışlarımızdaki değişiklikler, yaptığımız herhangi bir şeyden dolayı takdir görmemiz, tebrik ya da ödül almamız, bu hormonu tetikler. Aynı zamanda keyif alarak yaptığımız işlerde, öğrenmemizi hızlandırarak, öğrendiğimiz ne varsa hafızamızda uzun süre saklanmasını sağladığını kanıtlayan çalışmalar bulunmakta. Dil öğrenmeyi eğlenceli hale getiren Duolingo buna güzel bir örnek. Seviye atladıkça ya da soruları doğru cevapladıkça kenarda beliren sevimli kuş sizi takdir eder ve bu sırada serotoninin devreye girmesiyle uzun süreli bir haz duyarız. Aslında bu, takdir görmenin mutluluğudur. Amerikalı oyun tasarımcısı Jane McGonigal, Reality is Broken kitabında Gerçeklik biraz eksiktir ve bu eksiklikleri oyunlar kapatır. der. İnsanlar kontrollü şekilde sosyalleşmek ister. Eğer gerçek hayat buna imkan vermezse işte o zaman oyunlar devreye girer. Oyunlarda da sosyalleştikçe güven ve sevgi beslemeye başlarlar. Sadakat, sevgi, bağlılık gibi duygularda başta gelen nörotransmitter oksitosindir. Bize bu duyguların açığa çıkmasıyla 'memnuniyet' hissi verir. Daha duygusal olan bu nörohormon, oyunlaştırmanın içindeki hikayeyle büyük bir bağ kurarak yaptığı işe sadakatini artırır. Oksitosin sosyal ortamda bağlılık kurabileceğiniz bir hormon, bağlılık demişken birden çok kişiyle oynanan, size oyun arkadaşlığı yapan çoklu ortamlarda oksitosin hormonunun tavan yaptığı inkar edilemez. Sevdiğiniz ya da oynamaktan hoşlandığınız oyunları lütfen birkaç saniyeliğine düşünün. O oyunların hikayesi neydi? The Sims oynarken kurduğunuz şehirde sürekli bir şeylerden şikayet eden mahalle sakinlerine öfkelendiğiniz zamanları anımsamak zor olamayacaktır. Endorfin; vücuda iyilik hali kazandıran nöro hormondur. Endorfin, beyin bir şey için efor sarf ettiği zaman daha çok salgılanır ve vücutta strese bağlı acıyı ve yorgunluğu alan içsel ağrı kesicidir. Bir bahse giriyorsanız, bir seviye atlamak için uğraşıyorsanız ya da arkadaşlarınızla maç yapıyorsanız muhtemelen çokça endorfin salgılayıp, o an çok acı hissetmediğinizi ve bu yüzden de iyi hissettirdiğini söyleyebiliriz. Oyunlaştırma esnasında, ortada bir hedef ve rekabet var ise endorfin hormonu ortaya çıkıyor. Ünlü çizgi film Pokemonun 20. yılına özel çıkardığı ve tüm dünyayı etkisine alan Pokemon GO oyununda da oyuncular sevdiği karakterleri topladığı, onları geliştirdiği, koruduğu ve dövüştürtiği eğlenceli bir yolculuğa çıktılar. Üstüne bir de fiziksel faaliyet gerçekleştirdiler. Böylece oyunlaştırmanın gerçek hayatta da yorgunluğu ve sıkıntıları unutturarak hem mental hemde fiziksel katkılarının potansiyelini ortaya koymuştu. Tüm bu aktiviteler meydana gelirken beynimizin alt kısmında yer alan hipokampus oldukça aktif haldedir. Hipokampus yeni bilginin edinilmesi, var olan bilginin hatırlanması ve geri getirilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Oyun oynamak hipokampal aktivasyonu artırarak bilgiyi hatırlamaya ve geri getirmeye kolaylık sağlamaktadır. Oyunlaştırmada da bu hormonları tetiklemek için aslında birçok duygumuzu devreye sokmaktadır. Bunların çoğu da aslında bizde iyi duygular oluşturmaktan çok kaçınmak zorunda kaldığımız olumsuz duygularla yapıyor. Beyin Kuralları kitabında John Medina, eski beynin çok uzun bir süre tuzak kurup bu tuzaklara düşen var mı diye bu hormonlarla gününü geçirdiğini söyler. Zamanla yemek için avlanma kültürünü ve heyecanını kaybeden insanlar oyun, sosyal medya ve kumar gibi nispeten yeni aktivitelerle hazırlan, bekle, kazan güdülerini kullanarak insanlığını aramakta olduğunu ekler. Instagram'da bir sonraki post acaba bizim uzun zamandır heyecanla beklediğimiz büyük avımız olan post mu? Sosyal medyadan gelen bildirimler, beğeniler, gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelen sayfayı kaydırma davranışı bile, bu basit fakat güçlü av-avcı ilişkisine örnek olarak verilebilir. Beynimiz bu tarz oyunları her daim sevmişti, bunun hormonal nedenlerini aktarmaya ve bu oyun duygusundan günümüzde de faydalanmaya çalışan oyunlaştırma yani globaldeki trend adıyla gamification iş modelinden bahsetmiş olduk. Hayat bir oyun ise sen de daha iyisi için şimdi oyunlaştır. Bu yazı GamFed Türkiye gönüllülerinden Bertilda Hüsna Meriç'in katkılarıyla yazılmıştır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beyninizi-egiterek-degisimi-baslatin/", "text": "Bir saatten daha az süren duyusal geri bildirim eğitimi, beyin bölgeleri arasındaki sinirsel bağlantıların ve iletişimin güçlenmesine katkı sağlıyor. D'Or Araştırma ve Eğitim Enstitüsü'nde yürütülen ve bugün Neuroimage'da yayınlanan yeni bir çalışmanın ana bulgusuna göre; bir saatten daha az süren duyusal geri bildirim eğitimi, beyin bölgeleri arasındaki sinirsel bağlantıların ve iletişimin güçlenmesine yol açıyor. Yazarlara göre bu çalışma, inme ve Parkinson gibi rahatsızlıklara karşı tedavi yaklaşımlarının optimizasyonu ve geliştirilmesinin önünü açabilir. IDOR'daki biyomedikal bilimci ve çalışmadan sorumlu doktora öğrencisi Theo Marins: Beynin kendini adapte etme konusunda inanılmaz bir yeteneği olduğunu biliyorduk ancak bu değişiklikleri bu kadar hızlı gözlemleyebileceğimizden emin değildik. Beynin bağlantılarını ve işleyişini nasıl etki edebileceğimizi anlamak, nörolojik bozuklukları tedavi etmenin anahtarıdır diyor. Duyusal geri bildirim eğitimi, kronik ağrı ve depresyon gibi rahatsızlıklarla ilişkili işlevsiz beyin bölgelerini düzenlemenin umut verici bir yolu olarak kabul edilmektedir. Bu teknikle, manyetik rezonans donanımı, bireylerin kendi beyin aktivitelerine gerçek zamanlı olarak erişimlerine ve bu aktivite üzerinde hızlı bir şekilde kontrol sahibi olmalarına yardımcı oluyor. Otuz altı sağlıklı deneğin katıldığı çalışmada amaç, el hareketleriyle ilgili beyin bölgelerinin aktivitesini artırmaktı. Ancak, katılımcılardan ellerini gerçekten hareket ettirmek yerine, sadece hareketi hayal etmeleri istendi. Katılımcıların on dokuzu gerçek bir eğitim alırken, geri kalan on yedisi karşılaştırma amacıyla plasebo duyusal geri bildirim ile eğitildi. Yaklaşık 30 dakika süren beyin eğitiminden hemen öncesinde ve sonrasında, duyusal geri bildirimin sırasıyla yapısal ve işlevsel bağlantı olarak da bilinen beyin bağlantıları ve iletişimi üzerindeki etkisini araştırmak için sinir ağları tarandı. Sonuçlar, sağ ve sol yarım küreleri birbirine bağlayan ana serebral köprü olan korpus kallozumun bütünlüğünün arttığını ve vücudun hareketlerini kontrol eden sinir ağının güçlendiğini gösterirken tüm sistemin daha sağlam hale geldiğini ortaya koyuyor. Benzer şekilde, eğitimin varsayılan mod ağı üzerinde de olumlu bir etkisi oldu. Varsayılan mod ağı; inme, Parkinson ve depresyon gibi rahatsızlıklar sonrasında bozulan bir beyin ağıdır. Bu değişiklikler kontrol grubunda gözlenmemiştir. Duyusal geri bildirim eğitiminin beyinde rekor hızda değişikliklere yol açan güçlü bir araç olarak değerlendirilebileceğini gösterdik. Şimdi hedefimiz, nörolojik rahatsızlıkları olan hastaların da bundan faydalanıp faydalanamayacağını test etmek için yeni çalışmalar geliştirmek. diyor IDOR başkanı ve çalışmanın lideri Fernanda Tovar Moll."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/beyninizi-tekrar-organize-etmek-kekemeligi-azaltabilir/", "text": "Milattan önce 106 yılında doğmuş olan Cicero'dan, 1950'lerde Hollywood'u kasıp kavuran Marilyn Monroe'ya kadar aynı dertten muzdarip birçok kişi var. Onlardan birisi de Kral VI. George. Peki bu kadar birbirlerinden alakasız yerlerde ve zamanlarda yaşamış bu kişileri aynı yazıda buluşturmamızın sebebi nedir? King's Speech filmini izlediyseniz bağlantı kurmanız o kadar da zor olmayacaktır ama izlemeyenler için de söyleyelim -merak etmeyin sürprizi kaçırmayacağım- bu kişileri ortak paydada birleştiren şey, kekemelik. Günlük hayatımızda yürümek, duymak, dokunmak, nefes almak, konuşmak gibi olayları o kadar rahatlıkla gerçekleştiriyor ki birçoğumuz, bunların kolaylığının değerini kavrayamayabiliyoruz. King's Speech filmini izlerken ilk defa rahatça okumanın, konuşmanın aslında o kadar da kesin şeyler olmadığının farkına vardım. Filmde, Prens Albert birçok farklı terapist ve doktor ile görüşüyor ancak kekemeliği geçmiyor, taa ki doğru kişiyle karşılaşana kadar. Tabii bahsettiğimiz filmin konu aldığı olaylar 1930'larda geçiyor. Artık günümüzde kekemelik üzerine daha çok çalışılıyor ve bu çalışmalarla birlikte tedavi yöntemleri de gelişiyor. Fiziksel egzersizlerle beraber travmaların ve psikolojik durumun da düzeltilmesi gerektiği görüşüne varılması gibi daha nice yeni fikirlere ulaşacağız muhtemelen. Kekemelik konusunda 2012'de yapılmış bir araştırmanın sonucunda, bir haftalık terapi sonrasında bile kekeme olan kişilerin beyinlerinde değişimler olduğu gözlemlenmiş. Araştırmanın detaylarına inersek; 28 kekeme ve 13 kekeme olmayan birey çalışmada yer almış. Kekeme olanlardan 15 kişi bir hafta boyunca günde 3 seans olmak üzere terapi almışlar. Terapiye katılanlardan duydukları ve gördükleri iki heceli kelimeleri telaffuz etmeleri istenmiş . Terapi alanlar, kekemelik testlerindeki ortalama sonuçları ve kekeledikleri hece sayısı bakımından eskiye göre daha iyi sonuç vermişler. Terapi almayanların ise test skorlarında bir değişim olmadığı gözlemlenmiş. Araştırmanın başında ve sonunda bütün katılımcıların serebral korteksinin kalınlığını ölçmek için nörogörüntüleme yapılmış. Ayrıca beyin dinlenir haldeyken de beynin farklı bölgelerinin etkileşimlerini ölçmüşler, bu durum dinlenme hali fonksiyonel bağlantısallığı olarak adlandırılıyor. Kontrol grubuna kıyasla, kekemeleyen grubun beynin dil üretme ve konuşmada önemli bir yeri olan pars opercularis denen kısımdaki bağlantılarda kalınlık ve sağlamlığın azaldığı gözlemlenmiş. Yine kontrol grubuna kıyasla, kekemeleyen grubun beyinciklerinde artan etkileşim gücü gözlemlenmiş. Terapi alan grupta ise beyinciklerindeki pratik bağlantıların kontrol grubuyla aynı seviyeye kadar inmiş olduğu görülmüş. Pars opercularis kısmında ise bir değişiklik olmadığı bildirilmiş. Çalışma yazarı Prof. Chunming Lu Bu çalışma gösteriyor ki beyin, terapi ile kendini düzenleyebilir ve beyincikteki değişiklikler de beynin kekemeliği telafi ettiğinin bir göstergesidir. Bu sonuçlar ayrıca beyindeki pars opercularis bölümünün yapısının kekemeleyen insanlarda değiştiğini gösteren bir kanıttır. şeklinde çıkarımlarını sunmuş. Dr. Christian A. Kell ise Bu bulgular; terapistleri ve araştırmacıları, terapi beyni yeniden düzenlemekte nasıl iş görür ve nasıl kekemeliği azaltır gibi arayışlarında onları motive etmelidir. diyor. Yapılan çalışmalar bir kez daha bize gösteriyor ki beynimizin plastisite özelliği tahminlerimizin ötesinde olabilir. Üzerinde çalışılmış uygun terapiler, davranış değişiklikleri ve hatta düşünce değişiklikleri bile beynimizde fiziki devrelerin yeniden oluşmasına neden olmakta. İstenmeyen davranış kalıplarına sebep olan duygusal travmalar ve benzeri etkenleri sadece fark etmek, iç sinyallerimizi doğru anlamak yapısal olarak beynimizi değiştirmeye yetiyor. Yapılabilecek daha bir çok çalışma var. Beynimizin esnekliği ile ilgili bir diğer yazımıza göz atmak için tıklayın: Zihninizi Değiştirmek Sandığınızdan Daha Kolay Olabilir! Kekemeliğin görülme oranı, 2-5 yaş arası çocuklarda yaklaşık %5 ve yetişkinlerde %1 civarı olduğu için belki de bu konuya çok da hakim değiliz ama hiç bir oran azımsanacak bir değerde değil; çünkü bu durumla karşı karşıya gelme ihtimalimizin az da olsa mevcut olduğunu açıkça gösteriyor. Dünya Kekemelik Günü olan 22 Ekim vesilesiyle bu konuda bir nebze olsun farkındalıklarımızı arttırabileceğimizi umuyoruz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bi-dursak-mi/", "text": "23 Kasım 2021 günü Sinan Canan'ın yeni kitabı Yeni Dünyanın Cesur İnsanı'nın lansmanı yapıldı. Sinan hoca konuşmasının sonunda yeni dünya insanlarına, egzersiz olarak 2 dakika boyunca durmalarını söyledi. Ekran başında programı dinlerken bu egzersizi ben de yaptım ve düşündüklerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim. Çağımızın yaygın olarak kullanılan teknolojilerinin bizleri dağıttığı çok açık. Pek azımızın biraz durup veri bombardımanından uzak kalacak kadar vakti var. Çünkü tüm vakitlerimiz verilerin işgali altında! Ne var ki bu durum yeni dünya insanının rahat yaşam tarzıyla çok uyumlu. Rahat yaşam dedim evet, çünkü bizler 50 yıl öncesine göre çok daha rahat hayatlar yaşıyoruz. Mesela kayınvalidem, gençliğinde 6 çocuk büyütmüş, hayvancılık yapmış, kendi ekmeğini kendisi pişirmiş, tarla ekmiş, terzilik yapmış, çamaşırları ve bulaşıkları elinde yıkamış bir kadın. Üstelik bunların hepsini aynı zaman diliminde yapacak kadar da çalışkan birisi. Bulaşık makinasının olmadığı bir hayatı dahi düşünemeyen benim gibi bir insan için tüm bunlar insan üstü başarılar. Şehirli insanlar olarak elbette bizim de meşguliyetlerimiz var ama eski zaman insanlarına göre çok daha az miktarda ve daha az yorucular. Ekranla haşır neşir olmanın iyi olduğunu düşünüyor değilim, hatta uzun yıllar akıllı telefon almaya direnmiş, sosyal medya mecralarını kullanmayan biriyim. Fakat çağımızın pek çoğumuza sağladığı vakit bolluğuyla başa çıkabilmek için veri bombardımanının çok işlevsel olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Sıradan insanlar için boş vakitlerini atomu parçalamakta kullanmak gibi bir imkan yok, ya da dünyadaki kötülüklerin nasıl ortadan kaldırılabileceği üzerine kafa yormak da bir seçenek değil. Alem boşluk kaldırmaz derler, boş olan yer illa ki dolacaktır. Rahat hayatlarımızın bize sağladığı boşluk da veri ile doluyor. Bize hiç lazım olmayan, hiçbir işimize yaramayan, hayatımıza herhangi bir değer katmayan verilerle. Fabrika ayarlarımıza uygun olmayan biçimde yoğun miktarda uyarana maruz kalmak da çeşitli rahatsızlıklara yol açıyor. Anlamak ile durmak arasındaki ilişkiyi İngilizce, Almanca ve Arapçadaki anlamak kelimeleri üzerinden takip edebiliriz. Understand kelimesindeki stand ve verstehen kelimesindeki stehen durmak demek. Benzer şekilde dilimizde anlamak anlamında kullandığımız vakıf olmak kelimesinin kökeni de Arapça durmak fiili. Bu örnekler bize anlamak için durmak gerektiğini ifade ediyor. Anlamak, yani an'da durmak. İleti bombardımanı, sürekli yenilenen uyaranlarla anda durmamızı önlediği için ne olup bittiğini anlamak için iletileri kesmek gerek. İnsan tek bir anda tek bir şeye odaklanabilen bir varlık. Her ne kadar multitasking denen ve çok görevli yürütüm olarak tercüme edebileceğimiz ve kadınlarda daha gelişkin olduğu söylenen aynı anda birden çok iş yapabilme yeteneği oldukça kıymetli bir özellik olarak sunulsa da, insan beyninin yüksek seviyeli beyin aktivitesi gerektiren iki işi aynı anda yapmaya kabiliyetli olmadığı gerekçesiyle, multitasking'i bir mit olarak gören araştırmacılar mevcut. İki görev arasındaki geçişi hızlı sağlayan insanlar aynı anda çok iş yapıyor gibi algılanıyor, fakat aslında beynimiz tek bir anda tek bir işe odaklanabiliyor. Bizler aynı anda hem araba kullanıp hem kahve içip hem de müzik dinleyebiliyoruz ama bu eylemler otomatik pilotta gerçekleşiyor. Hem kitap okuyup hem de geometri problemi çözmek ya da bateri çalarken çaldığımız şarkıyla uyumsuz bir ritimdeki şarkıyı mırıldanmak ise mümkün değil. Önceliğimiz sevdiklerimizle kaliteli vakit geçirmek olsa bile teknoloji bağımlılığı bizi önceliklerimizden alıkoyabiliyor. Nitekim ekran bağımlılığı tedavi gerektiren bir bağımlılık olarak sağlık literatürüne girmiş durumda. En iyisi hiç bulaşmamak, bulaştırmamak. Ama bulaşanlar için de tedavi mümkün. Sinan Hoca, Yeni Dünyanın Cesur İnsanı kitabında bu soruna bir çözüm sunmaya çalışacak gibi görünüyor. Bakalım neler anlatacak... Sizin gibi ben de merak ediyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bildigimiz-sakiz/", "text": "Ramazan aylarında bile sürekli sormaktan kendimizi alamadığımız sakız konulu sorularımız vardır. Her yıl sakızın orucu bozup bozmadığı tartışmasını hiç dinlememiş gibi dinliyor olmamız şaşırtmıyor mu sizi de? Bu yıl da bekliyoruz o güzel soruları. Şaka bir yana oruçken çiğnenmiş sakızı çiğneme derdine düşüren o isteğin sebebi nedir Allah aşkına? Meğer insan evladının sakız çiğneme sevdası binlerce yıl öncesinde bile varmış. Bu gördüğümüz Danimarka'nın Syltholm Adası'ndaki arkeolojik incelemelerde bulunan çiğnenmiş bir sakız. Sakızdaki diş izleri ise 5 bin 700 yıl öncesinde yaşamış bir kadını işaret ediyor. Çamurla kaplı olduğu için DNA'sını koruyan sakız, o dönemde yapıştırıcı olarak da kullanılıyormuş. Anlayacağınız sakız çiğnemek modern bir adet gibi görünse de öyle değil. Sağlık uzmanları geçmişten bu yana çiğnediğimiz sakızın ağız ve diş sağlığımıza katkısının olduğunu, belleği güçlendirdiğini, stresi azalttığını ve hatta kilo verdirdiğini bile söylüyor. Zaten çoğu zaman da millet olarak en sevdiğimiz para üstü ödeme seçeneğimizdir. Sakız iyidir. Çiğneyin, çiğnettirin! Tabii her şeyin fazlasının zararı olduğu gibi sakızın da bazı zararları var. Sağlığa zararını şimdilik şöyle bir kenara koyalım. Çiğneyip attığımız sakızların çevreye verdiği zarara bir bakalım. Bugün Türkiye'de neredeyse yılda 12 ton sakız çiğneniyor. Ve sakızın doğada yok olma süresi 5 ile 25 yıl arasında değişiyor. Henüz Türkiye'de bununla ilgili bir farkındalık olmasa da dünyada çok ilginç çalışmalar var. İngiltere'de 2009 yılında kurulan Gumdrop adlı şirket, sakız çöpünün küresel sorununa çözüm bulmak için yola çıktı. Çünkü sakızı sokaklardan temizlemek, maliyetinden daha pahalıya geliyordu. Çiğneyip attığımız sakızlar aslında plastikler gibi petrokimya içeriyor. Çiğnenmiş sakızları toplayıp geri dönüşüm tesisinde işleyip yine çiğnenmiş sakızları toplamak için kutular yapılıyor. Sakızın yeniden hayat bulmasıyla bardak, ayakkabı tabanı, anahtarlık, kaşık, çatal gibi ürünler üretiliyor. Bu küresel soruna kimi bölgelerde de sakızın reçete ile satılmasını sağlayarak önlem alınabildi. Kimileri de hayal gücünü kullandı. Çiğnenmiş sakızlarla Londra kaldırımlarını sanat atölyesine çeviren Ben Wilson'u bilmeyen var mı? Nam-ı diğer sakız adam. Endüstriyel atıklar ve çöplere olan hoşgörüsüzlüğü ile de bilinir. Çiğnenip yere atılan sakızları minyatür tuval gibi kullanarak onlardan birer sanat eseri yaratmayı başarıyor. İncecik detaylarını bile gözden kaçırmadığı bu küçük sanat eserleriyle insanların ilgisini ve hoşgörüsünü kazanıyor. Biriktirdiği binlerce çiğnenmiş sakızdan harikalar tablolar yapan Jamie Marraccini de sakız sanatıyla ilgileniyor. Çiğnenip atılan sakızlara hayat veren sanatçılardan diyebiliriz. Genel olarak şehir manzarasını andıran bu çalışmanın tamamı, naneli şerit sakızdan oluşuyor. Oldukça ferah görünen, heykeli anımsatan çalışmanın son halini alması 3 ay sürüyor ve tam 4000 parça sakız kullanılıyor. Jeremy Laffon, ideal bir yapı malzemesi olmayan sakızı özellikle seçiyor ve her bir parçasını özenle yapıştırıyor. Heykeli anımsatan çalışması Fransa'nın Limoges kentindeki Limousin Sanat Çağdaşları ve Heykeller Derneğinde sergileniyor. Ortaya çıkan görüntü muhteşem, malzeme ilginç, sonuç başarılı değil mi? Bunun neresinde hayal kırıklığı, başkalaşım ve başarısızlık var derken aslında görsel şölen yeni başlıyor. Jeremy Laffon, çalışmasına birkaç yerinden ısı veriyor. Ama ısı verirse eriyip yok olacak, erimiş bir yığıntıya dönüşecek. Dönüşsün! Laffon'un da tam olarak amacı bu. Adını bile koymayı düşünmediği çalışmasının insanların gözü önünde erimesini ve çökmesini istiyor. Son hali ise yıkık bir beton yığınından farksız görünüyor. Zaten çalışmasında sakız kullanmasının sebebi de insanlarla önce görsel bir diyalog kurup sonra yavaş yavaş başkalaşımı, başarısızlığı ve hayal kırıklığını izletmek. Laffon'un bu heykelini doğaya benzetirsek, muhteşem bir yapının içinde yaşıyoruz. Bugün bir sakız çöpü yarın en büyük küresel sorunumuz olabilir. Aslında sakız çöpü de değil sorun. Sorun doğanın varlığına saygı duymamak, doğayla diyalog kuramamak. Sadece kendi kapımızın önünü temiz tutalım düşüncesiyle de olmuyor artık. Olaya geniş bir bakış açısıyla bakmak gerekiyor. Çünkü doğa da bizimle başkalaşım geçirerek iletişim kurabiliyor. Tıpkı Laffon'un yaptığı çalışmadaki gibi... Ama şunu bilmekte fayda var. Eğer doğaya saygı duymazsak doğanın bize yaşatacağı hayal kırıklığı sanatın bize verdiği mesajdan daha etkili olacaktır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bildiginiz-butun-isleri-unutun/", "text": "Büyük bir dönüşümün içinde olduğumuz hepimizin malumu. Ama ne kadar büyük acaba? Ve gerçekten yaygınlık ve derinliğin farkında mıyız? Biraz verilerden hareket edelim ve görelim bakalım işinizin geleceği için veri okuması yaptığınızda karşınıza neler çıkıyor. Kritik bir örnek üzerinden beraber inceleyelim. Sizden ricam yukarıda alıntıladığımız infografiği öncelikle kendiniz okumanız. Yaptınız değil mi? Duygu durumunuza ve işgücü piyasasına katılım şeklinize bağlı olarak olumlu ya da olumsuz algılarınız oluştu muhtemelen. Nüfus Artışı Yeni İş Alanı Yaratmıyor! İnfografiğin sağ tarafında, sonuç olarak vurgulanmış önemli bir ifade var: +3,1 milyon iş artışı potansiyeli! Bu çok olumlu bir bilgi gibi duruyor. Acaba öyle mi? Ufak birkaç Google aramasıyla Türkiye'nin 2019 nüfusunun 82 milyon olduğunu ve BM projeksiyonuna göre 2030 nüfus tahmininin 88,4 milyon olduğunu görebiliriz. İşgücüne katılım oranı Türkiye'de % 50 civarında olduğu için 3,1 milyon yeni iş figürü bize hiçbir şey söylemiyor. Daha doğrusu, işsizlikte artış ya da azalış ifade etmiyor, nüfus artışıyla hemen hemen paralel bir iş artışı olacağı için yeni iş yaratılma etkisini hissetmeyeceğiz. Gelelim infografiğin sol tarafındaki iş değişikliklerini gösteren kısmı okumaya. 33,3 milyon işin 7,6 milyonunun kaybolacağı, 8,9 milyon dönüşmüş iş ve 1,8 milyon tamamen yeni iş olacağı tahmin ediliyor. Yüzde 20-25 otomasyon gerçekleşeceği öngörüsüyle yapılmış bu tahminler. 20 yıldır veri alanında şirketlerde otomasyona dönüştürmeye yönelik çalışmalar yaptığım için bu süreçleri kafamda canlandırabiliyorum. Hangi işlerin otomasyonla yapılabileceğini bir şirket önceden tam olarak bilemez, denemeler yapar, süreçler yaşar... İşlerin bir çeyreğinin otomasyonla ortadan kalkması; diğer iki çeyreğinin de otomasyonla ciddi ölçüde değişmiş olması, son çeyreğin ise çok değişmemiş olmakla birlikte bir hayli kere ellenip denenmiş olması demektir. Yani bu grafik aslında diyor ki, şu an mevcut işlerin tamamı önümüzdeki on yılda sürekli ele alınıp dönüştürülecek, hiçbir görev tanımı rahat bırakılmayacak ve dörtte biri de zaten tamamen otomatize olarak ortadan kalkacak. Düşünülmesi gereken bir konu da şu: Otomasyon, işlerin kaybolması ve dönüşümü için etkili tek nokta mı acaba? Mevcut işlerin önemli bir kısmı aslında otomasyonla değil, müşteriler gibi işleri gönüllü yapan kişilerin dijitalleşme ve bağlantılı teknolojiler sayesinde devreye girmesiyle ortadan kalkıyor. Mesela banka şubesine ihtiyaç kalmamasının sebebi müşteri işlemlerinin otomatik yapılması değil, akıllı telefonlardaki banka uygulamaları ile müşterilerin bu banka işlemlerini kendi kendilerine yapar hale gelmeleri. Burada otomasyon yok, kitle kaynak kullanımı var. Bir de bu çalışmanın hazırlanma tarihine göz atmakta yarar var. Raporun yayın tarihi Ocak 2020 ve genişliği, katılımcı sayıları vb. ele alındığında içeriğinin birkaç ay öncesinde büyük ölçüde şekillenmiş olduğunu tahmin etmek yerinde olur; yani Koronavirüsün etkilerini yeterince dikkate almış olması imkansız gibi gözüküyor. Bu bağlamda mesela Koronavirüs sebebiyle uzaktan çalışma ve uzaktan eğitimle yüz yüze gelmiş ve bunları başarılı ya da başarısız uzunca bir süre kullanmış insan sayısını merak ediyoruz doğal olarak. Yapılan bir araştırma, dünya çapında işyerlerinin % 55'inin çeşitli ölçeklerde uzaktan çalışmayla ilgili imkanlar sunduğunu belirtiyor. Eğitimde de küresel ölçekte bu oranın da üzerinde zorunlu uzaktan çalışmalar olduğunu hep beraber gördük, yaşadık. Yani McKinsey'in bu araştırmasından sonra gerçekleşmiş olan bir olgu var: Milyarlarca insan uzaktan çalışma ve uzaktan eğitim deneyimi edindi. Ve bu deneyimler aylarca sürdü, daha da sürecek gibi gözüküyor. Çok başarılıdan çok başarısıza yüzlerce çeşit çıktıyla... Dönüşümün ötesinde bir şey yaşıyoruz, bu bir devrim ve her devrimde olduğu gibi can belasına ve canlarla bedelleri ödenerek yaşanıyor. Mesela bu dönemde daha da iyi fark ettik ki, her çalışan aslında kendi işini yönetmek konusunda beklediğimizin ötesinde bir potansiyele sahip. Yöneticilere ihtiyaç uzun zamandır sorgulanıyor ve iş gücü içindeki yönetici oranı düşüyordu zaten. Pek de sürpriz yok. Hatta yöneticilerin varlığı gerekli mi sorusu bile konu oluyor artık. Daha fazlası için bu yazıyı inceleyebilirsiniz. Yine bu dönemde daha da iyi fark ettik ki, bir şeyler öğrenmek için öğretmenlere ihtiyacımız pek yok, asıl çeşitli alanlarda bize rehberlik etmeleri için öğretmenlere, rehberlere ihtiyacımız var. Yöneticilik ve öğretmenlik gibi görece güvenli olduğunu düşündüğümüz işlerde bile ihtiyaç duyduğumuz sayılar azalıyor ve nasıl bir görev tanımı olması gerektiği sürekli değişiyor. Ama lütfen gözünüzü karartmayın: İnsanlar arası ekonomik paylaşımlar ve toplumsal refahın dağılımı binlerce yıldır yaptığımız, görece başarılı olduğumuz bir konu. İş hayatındaki bu değişimler ve daha da derin olarak işin hayatımızdaki rolünün dönüşmesi kaçınılmaz. Gelecekte toplumsal refahın dağılımı sadece maaşlı çalıştığımız iş üzerinden olmayacaktır. Pazartesi sendromu diye bir şey vardı unutmayın. Ve iş hayatımızdan öyle pek de memnun değildik. Önümüzdeki on yıl, iş hayatıyla ilgili büyük bir dönüşümün on yılı olacak. AçıkBeyin'de seminerlerini verdiğim, eğitimini hazırladığımız ve yine AçıkBeyin üzerinden mentörlük hizmetleri de verdiğim Çevik Yaşam tarzı yaklaşımlarla, bu büyük dönüşüm on yılında kendiniz için çok daha verimli ve mutlu bir düzen oluşturabilirsiniz. Geleceği biz yaratacağız ve içinde bulunduğumuz yıllar kişisel olarak yaptığımız çalışmalarla kendi kaderlerimizi etkilemek için çok daha fazla fırsat veren dönüşüm yılları."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilgi-deposunu-doldurmak-mi-elmayi-isirmak-mi/", "text": "Zihnin ne olduğu sorusuna verilecek yanıt ön bir açıklama gerektiriyor olabilir. Her şeyden önce zihin, birçok farklı alan için bir terim-anlam. Burada terimden kastedilen ise bir kavramı herhangi bir disiplinde işe yarar hale getirmek için genleriyle oynayıp yeni bir anlam oluşturmaktan başka bir şey değil. Böyle olunca zihin kavramı da birçok farklı alanda, farklı amaçlara yönelik farklı anlamlarda kullanılabiliyor. Buna rağmen çoğu zaman zihin denildiğinde kastedilen, tüm düşünsel ve duygusal faaliyetlerin gerçekleştiği içsel bir evren. Ve öğrenme, bilme ve anlama, aynı bu sırayla, o evrende gerçekleşiyor. Öğrenmek denilen şey de insanın bilgiyle buluşma merasiminden başka bir şey değil. Bilginin dış dünyadan zihnimize transferine verdiğimiz havalı bir isim... Ama herkes emin olabilir ki bir şeyi sırf öğrenmiş olmanın insanlık tarihinde hiç kimseye bir faydası olmamıştır. Çünkü bilginin dış dünyadan zihnimize transferi aslında bir hammadde sevkiyatı gibidir. Bu bakış açısıyla bilmenin de bir depo görevlisinin gelen malı depoya taşıdıktan sonra, Sevkiyat tamam! demesinden pek bir farkı yoktur. İnsan için asıl kıymetli olan anlamanın gerçekleşmesi için bilginin insan zihninde tamamen sindirilip kimyasal bir değişimle bir anlama dönüşmesi gerekir. Nasıl ki elinde tuttuğu elma birine bir fayda sağlamazsa, öğrendiği bilgi zihinde hazmedilip enerjiye dönüşmediği sürece kimseye bir yarar sağlamaz. Bu anlamda zihni, dış verilerin sindirilip anlam ya da duyguya dönüştürüldüğü bir yapı olarak düşünmek gerekir. Bilginin davranışa dönüşmesinden kastedilen de budur. Yoksa insanların eşit olduğu gibi basit bir bilgi dahi yıllarca aklınızda olsa bile o bilgi içselleşmediği müddetçe, ya siz insanlarla eşit değilsinizdir, ya da insanlar sizinle eşit değildir. Bilginin öğrenme, bilme ve anlama için hammadde olmasının dışında asıl amacı gerçekliğe ulaşmak değil fayda sağlamaktır. Yani bilgi değerini gerçekliğinden değil, ne kadar eksik ya da yanlış olursa olsun dönemsel işlevinden alır. O yüzden de bilim tarihinde gerçekliğinden şüphe duyulmayan tek bir bilgi dahi yoktur. Ama burada şunu da eklemek gerekir ki yanlış bilgilerin bilimsel gelişime katkısı en az gerçek olduğu iddia edilen bilgiler kadardır. Kütlelerin birbirlerini çektiği bilgisi teknik olarak yanlış olsa da insan evladının aya seyahati o bilgi sayesinde gerçekleşmiştir. Yani insanların tarih boyunca bilgiyle olan ilişkisi gerçeklik üzerine değil, o bilgide sezinlediği fayda üzerinedir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilgi-nasil-olusur/", "text": "Bilginin ne olduğu sorusuna, bilginin nasıl oluştuğuna dair bir açıklık getirmeden yanıt vermeye çalışmak gerçekten eziyetli bir çaba. Bu soruya hakkıyla cevap vermek için de öncelikle bilginin hangi koşullarda oluştuğunu, nasıl ortaya çıktığını ve neden sürekli değişip durduğunu anlamak lazım. Konuya evrensel olarak bakmak gerekirse bilgi, nesneler arasındaki farkın adı. Bu tanım ilk bakışta karmaşık gelebilir ama yakından bakıldığında gerçekten de öyle olduğunu, bu evrendeki her bilginin nesneler arasındaki farkı tanımlama becerimizle oluştuğunu görebiliriz. Yani bilgi, daha ilk günden bu yana bizim ayırt etme becerimizle oluşmakta. Ayırt etme becerimizin oluşmasını sağlayan en önemli özelliğimiz ise görebilmek. İnsan için ilk bilme türü olan görerek bilme de büyük ölçüde bu şekilde işliyor. Dış dünyayı bembeyaz bir fon olarak değil de nesnelerden oluşan bir kompozisyon olarak algılamamızı, kısaca görme eylemimizi mümkün kılan şey, beynimizdeki renk algısı sayesinde, gözümüzün nesneler arasındaki farkı algılayacak biçimde evrimleşmesi. Bu şekilde olmasaydı, hiçbir görsel bilgi oluşamayacaktı; bir nevi kör olacaktık. Birçok insanın bu dünyadaki ilk bilgisi olan anne bilgisi de bu yöntemle oluşuyor. Her ne kadar bebekler anne karnında annesiyle ilgili anlam barındırmayan duygulanımlar hissetse de anne bilgisinin oluşması onu görmesine bağlı. Bir bebek gözlerini açıp annesini ilk gördüğünde, bir anda koskoca evrenin ikiye bölünmesi gibi, önce annesiyle geri kalan her şey arasındaki ayırımı yapıp onun için en önemli bilgiyi, anne bilgisini var ediyor. Görerek bilme sonrasında da işler pek değişmiyor aslında. Bilgi bize yüklendikten sonra o bilgileri birbirlerinden anlamlı şekilde ayırmak ya da birleştirmek için de kategorize ederiz. Bilginin dolaylı adı olan kategorize etme becerisinin temelinde ise yine ayırt etme var. Biri sıfırdan ayırt ederek dijital bilgileri var edebiliriz ve aynı şekilde ancak otu çiçekten, kuzuyu kurttan, insanları birbirinden ayırt ederek onlar hakkındaki bilgiyi oluşturabiliriz. Hatta dilsel olarak ikinin ne olduğu bilgisini tarif etmemiz gerektiğinde bile, yine ayırt ederek, bir ve üç olmayan ve bu iki değer arasında kalan nicelik ifadesiyle tarif edebiliriz. Uzunu, bilinen bir kısa; hafifi bildiğimiz bir ağırlık olmadan anlamlandırmak; savaşın olmadığı bir dünyada barışı tarif etmek ya da elmadan başka bir meyvenin olmadığı bir dünyada elma bilgisine bugünkü anlamını vermek mümkün olmazdı. Dilden matematiğe kadar tüm soyut bilgi oluşumunun temelinde de bu ayırt etme becerisi, yani kavramlar arasındaki farklılığı tanımlama meselesi var. Konuştuğunda insanları anlamanızı, yani birinin size masa mı yoksa maşa mı dediğini anlamanızı mümkün kılan tek şey s ve ş sesleri arasındaki farkın çok önceden bir bilgiye dönüşmüş olması. Nesneler arasındaki farkı ayrıştırma becerisi pratik yaşamda ihtiyaç duyulan bilgilerin ne kadar belirgin olacağını da belirler. Bir çocuğun dil öğreniminin ilk dönemlerinde, henüz dilinde diğer ve insanlar kavramları oluşmadığı için yaşlı olan herkesi dedesi sanması gibi, siz de bu kavramları zihninizde oturtamazsanız bir dostla tanış arasındaki farkı anlamakta zorlanacaksınızdır. Ya da iyi ve güzel arasında ayrımı yapacak bilgiden yoksunsanız, güzel olan birçok şeyin pek de iyi şeyler olmadığını hiçbir zaman anlayamazsınız. Bilim ya da sanat gibi alanlarda da algı zafiyeti çekmemizin temelinde yeterince bilgi üretememe, yani öğeler arasındaki farkı hissedememe sorunu var. Operadan resme, birçok sanatsal alanda zihnimizin üretebildiği anlam, sadece söz konusu eserde ayırt edebildiğimiz öğe sayısı kadar olacaktır. Notalar arasındaki farkı kulağımız ne denli ayırt edebiliyorsa, o müzik bizde o denli derin bir etki bırakır. Hatta kaliteli anlamada olduğu gibi hissetmenin kalitesi de ancak ayrımlarla güçlenebilir. Bilginin yok oluşu da aşağı yukarı aynı ilkeyle işliyor. Farklar belirginliğini yitirmeye başlar ya da daha verimli bir bilgi için ayrımın ögelerinden birinde değişim ihtiyacı peyda olursa, doğal olarak bilgi de bu değişime ayak uydurmak zorunda kalır. Benzerlerinden farkı ayırt edilemez olduğunda ise, nihayet bilginin yıkımı gerçekleşir. Hatta bu durum bilginin kendi tanımı için bile geçerlidir. Bilgiyi gerçekle gerçek dışı arasındaki fark değil de çözümle çözümsüzlük arasındaki fark olarak görmek, geleneksel bilgi bilgisinin de çöküşü olacaktır. Özetlemek gerekirse, insan için bilgi denen şey daha doğup gözünü ilk açtığı andan itibaren nesneleri ayırt etmesiyle başlar. Ölünceye kadar da nesneleri ayırt edebildiği ölçüde gelişir. İnsan zihninin kalitesi de o güne değin ayırt ettiği nesnelerin sayısıyla, yani evrendeki bilinmezlik miktarını azaltma çabasıyla belirlenir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilgi-neydi/", "text": "Dilimizde bilgi ile malumat kelimeleri birbirinden farklı anlamdalar, tıpkı İngilizcedeki knowledge ve information gibi. Bu ayrım son derece önemli çünkü farkındalığımızın kalitesine işaret ediyor. Binlerce kitap okuyabilirsiniz, bir sürü ünlü ismi tanıyabilirsiniz, dünyada olup bitenlerle ilgili bir dolu haber alabilirsiniz ama bunlar size bilgi vermez. Bilgi, edindiğimiz malumatı sindirerek bünyemize katmakla gerçekleşir. Tonlarca meyvenin genetik özelliklerini, ana vatanlarını, besin değerlerini bilebilirsiniz ama bu enformasyon size ihtiyacınız olan vitaminleri vermez. Adını, kökenini, kalorisini hatta içindeki tane sayısını bildiğiniz nardan hayır görmeniz için onu yemeniz ve sağlıklı bir sistem içinde sindirmeniz gerekir. İşte bilgi de böyledir. Milyonlarca malumat alırız ama bunları zihin süzgecimizden geçirerek anlamlı bir bütünün parçası haline getirmediğimiz sürece bilgi edinmiş olmayız. Kimi insanlar bir konudan söz ederken onlarca alıntı yaparlar, falanca kitaptan filanca filmden örnekler vererek ne kadar çok bildiklerini gösterirler. Sonuç olarak ortaya karışık bir çorba çıkar. Bu tip insanlar entelektüel ya da aydın değildir, enformasyon saçıcı yani malumatfuruştur. Bilginin ne olduğunu bilmeyenler, bu insanlara gıpta ederler, oysa en çok malumata Google efendi hazretleri sahiptir. Ne var ki Google anlam üretmiyor, en azından şimdilik. Rivayet olunur ki bir gün öğrencileriyle ders yapan Celaleddin Rumi'nin yanına Tebrizli Şems girer ve falan alim bunu dedi, filan kitap şunu yazdı diye konuştuğunu işitince Rumi'ye şöyle seslenir: Bırak artık dedikoduyu, o onu dedi bu bunu dedi demeyi! Sen ne diyorsun, sen? Asıl onu söyle! Bu hitap ile Şems aslında ilim tahsil etmekteki amacın malumat biriktirmek değil, bilgi edinmek olduğunu belirtir. Bilmek malumat kaydı tutmak değil, muhtelif malumat arasındaki bağlantıyı anlamaktır. Akıl kelimesi Arapçada bağlamak anlamında bir fiilden türemiştir; dolayısıyla esas itibariyle akletmek, malumatı birbirine bağlamak ya da aralarındaki bağı fark etmek demek. Sebep sonuç dizgesi insan zihninin anlaması için son derece önemli. Şeyler arasındaki bağlantıyı çözmek, aradaki ilişkiselliği kavramak demek. Evren bir nedensellik ile çalışıyor , belli sebeplerin belli sonuçları doğurması ve bizlerin bu bağlantıyı anlamamız zihinlerimizi rahatlatıyor, bizde bir huzur ve sükun duygusu yaratıyor. Başka bir ifadeyle şeyler arasında bağ kurarak tatmin oluyoruz. Aslına bakarsanız bilgi denen şey, beyin hücrelerimizin bağlantılarından ibaret. Müthiş bir ağ var ve nöronlar arasındaki bağlantı sayısı ne kadar fazlaysa beyin ve dolayısıyla algılama kapasiteleri de o kadar fazla oluyor. Yani idrakimiz kurduğumuz bağ kadar, ne kadar bağlarsak o kadar anlıyoruz. Anlamak fiilinin köken analizini yaptığımızda an ile bağlantısını yakalarız. Birkaç örnek üzerinden gidelim; izlemek: iz+le +mek, kollamak: kol+la +mak, bağlamak: bağ+la +mak gibi kelimeler bir isme gelen ile ve mek/mak ekleriyle fiil olurlar. Bu şekilde türetilen kelimelerin ilk isimle irtibatları vardır. Benzer şekilde anlamak kelimesi de an ile bağlantılıdır. Aslında hayatın tamamı anlardan ibarettir ve anın farkında olarak yaşayanlar aslında epey uzun ömürler sürerler. Durup düşünmek ifadesi bir şeyi anlamanın yolunun durmak olduğuna işaret ediyor. Hızla yol alırken yoğun bir uyaran bombardımanına tutuluruz, bir yerden hızla geçtiğimizde orada gördüklerimizi pek de idrak edemeyiz. Gerçekten görmek, duymak ve idrak etmek için çoklu uyaranlardan kurtulmaya ve dikkatimizi bir noktaya toplamaya ihtiyacımız vardır. Durup düşündüğümüz anda ne olup bittiğinin farkına varırız. Bu yüzden tam da yaşadığımız ana, o en küçük zaman dilimine odaklanmak bize anlam verir. Aslında hayatın tamamı anlardan ibarettir ve anın farkında olarak yaşayanlar aslında epey uzun ömürler sürerler. Bir an için de olsa duralım ve hayat tarzlarımızın bize boca ettiği enformasyondan uzaklaşalım. Durup düşünelim: Ben ne yapıyorum? Tam şu anda ne yaşıyorum, ne hissediyorum, ne biliyorum? İşte felekten bir an çaldık bile! Bu arada yapay zeka alnında inanılması güç gelişmeler oluyor. Önümüzdeki süreçte geleceğe dair yazılarımda bu konuları irdeliyor olacağım. Ceren tebrik ederim kızım, kutluyorum gerçekten harika bir yazı olmuş. İnsan yaşamında ki en önemli şey anı yaşayabilmektir zaten yaşam dediğimizde bu anların toplamıdır. Bilgiyi idrak etmek için, yaşamak yeterli ama nasıl yaşamak? Biz insanlar genellikle bir kriz anında doğal olarak sarsılırız, krizleri de sevmeyiz. Aslında kriz fırsattır, kriz insanı durmaya zorlar. Kriz acı çekmek için ortaya çıkmamıştır aslında, kriz dönüşüm için ortaya çıkmıştır. Hiçbir dönüşüm de oturduğumuz yerden mutlu mesut yaşarken gerçekleşemiyor maalesef. Örneğin biri bizi bir konuda uyardı ama onun uyarısı bizim nefsimize ağır geldi. Bundan sonra neden bu bana bu kadar ağır geldiyi sorgulamalıyız. Hepimizin hayatı biricik ve her an öğrenme dönüşüm içerisindeyiz. Bugün bu yazıyı okuduktan sonra da belki tamam bundan sonra bilgiyi kitaplarda değil kalbimde arayacağım demek de çözüm değil. Çünkü krizi biz bulamayız kriz bizi bulur vakti gelince. Çünkü çözüm krizde... ne zaman üzülsek üzüldüğümüz şeyin derinine inmeliyiz ki yaşadığımız olayın bir anlamı olsun. Genç yaşında o kadar önemli bir gerçeği tespit etmişsin ki seni tebrik ederim. Krizler kesinlikle öğrenme ve kendimizi genişletme fırsatları. Zaten insan rutinde çürüyen bir varlık, adeta sınırlarımızı aşmaya programlı varlıklarız. Bu bağlamda sana Sinan Canan'ın İFA serisinin özellikle 3. kitabını okumanı tavsiye ederim. Bilgi yasak elmaydi . 🤣 Eline sağlık ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilginin-bilinc-ihtiyaci/", "text": "Bilinç, zihindeki bilgilerin berrak bir şekilde izlenme süreci ya da daha yaygın tanımıyla, farkındalık algısı olarak tarif ediliyor ama bu iki tanımın da en azından kategorik sorunları var. Her şeyden önce bilinç bir algı türü ya da bir süreç değil. Çoğu kimsenin zannettiğinin aksine, insanın salt ayık olma hali ise hiç değil. Birinin bilincinin açık olması o kişinin duyularındaki mekanik hareketlilikten çok, duyular aracılığıyla gelen verileri kategorik olarak tanımlayabilmesi, mesela bir insanla kedi arasındaki farkı ayırt edebilmesi demektir. Yoksa biri uyanık olduğu halde dış dünyadaki farklılıkları algılayamıyorsa o hala şuursuzdur. Bilinç oluşumunu, yıldızların oluşumuna benzetmek de mümkün. Nasıl ki evrende avare gezen toz bulutları kütle çekim kanunu gereği bir araya gelip yıldızları oluşturuyorsa, zihin evrenimizde savrulup duran bilgi parçacıkları da bir tür kütle çekimiyle bir araya gelip bir yığın bilinç kümesi oluşturur. İnsanın bir konuda yıllar boyunca edindiği bilgiler bir aşamadan sonra o insanın zihninde galaksi misali bir bilinç alanı var eder. Bu bakımdan bilinç; yaşam, ölüm, mutluluk, mutsuzluk, sanat, edebiyat, siyaset ya da her ne varsa yaşamın içinde, bir alanla ilgili topladığımız bilgi parçacıklarının zamanla oluşturduğu kavrama alanıdır. Bu alanın temel amacı da insanın öğrendiği her yeni bilginin anlam kazanabileceği bir platform oluşturmak. Ve bu alan olmaksızın insanın öğrendiği hiçbir bilgi, onun için bir bütün olarak anlaşılır değildir. Mesela hak, hukuk ya da demokrasiyle ilgili zihninde bir örüntü oluşturmamış, dolayısıyla toplum bilinci olmayan birine siz ne kadar bilgi verirseniz verin, o bilgiler hiçbir zaman işe yaramayacak, bir anlamaya dönüşmeyecektir. Ya da edebiyat bilinci olmayan birinin romanlardan pek fazla tat alamayacağı gibi, fizik bilinci olmayan biri de yuvarlak bir gezegende nasıl olup da düşmeden ayakta durabildiğini anlamayacaktır. Aynı sorun eğitimde de geçerli. Eğer bir çocukta matematik bilinci oluşturmadan matematiksel bilgilerden bahsederseniz, havanda su dövüyorsunuz demektir. Ya da edebiyat bilinci oluşturmadan ondan şiir okumasını isterseniz, bu yaptığınız en hafif tabiriyle o çocuğa eziyettir. Bu bağlamda okulların amacı çocuklara bilgi yüklemekten çok olabildiğince farklı konularda bilinç oluşturmak olmalıdır. Bu durum toplumlar için de farklı değil. Mesela bizim gibi toplumlarda felsefi olan hiçbir şeyin doğru dürüst algılanmamasının nedeni bu tür bilgilerin fazla karmaşık olması ya da pratik yaşamdan kopukluğu değil, felsefe bilincinin gelişmemiş ülkelerde en nadir görülen bilinç türü olmasıdır. Siyasi ahlakla ilgili toplumsal yozlaşmanın nedeni de bu konudaki bilgi azlığı değil. Hatta diyebiliriz ki bu işin erbaplarının, yani siyasi ahlak tüccarlarının bu dönemde insanlara sunduğu bilgi arzı, tarihte hiç görülmediği kadar fazla. Ama bir toplumda siyasi bilinç yeterli değilse eğer, hırsızlığın kötü olduğu bilgisi bile zihinde kendine tutunacak bir dal bulamaz. Kısacası insan için öncelikli ihtiyaç bilgi değil bilinçtir. Son dönemlerde, özellikle de internet devrinde bilgi erişim kolaylığı ya da bilgi bolluğu gibi söylemlere kesinlikle aldırmamak gerekir. Bilgi her devirde boldur. Toplumları birbirinden farklılaştıran ise, bilgiyi faydaya dönüştürme becerileridir ve bu beceri sadece ve sadece eğitim sistemini bilinç merkezli yapmakla mümkündür. Soyutlama gibi en temel beceriler için eğitim sistemi aracılığıyla çocukların zihninde yeni bilinçler oluşturmak gerekir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilincli-farkindaliga-acilan-kapi/", "text": "Özet: Araştırmacılar, ön insular korteksin bilinçli farkındalığa açılan bir kapı gibi göründüğü sonucuna varıyor. Beynimiz, uyanma saatlerimizde, çeşitli güçlerde; neredeyse sürekli bir duyusal sinyal akışı alıyor. Bilim insanları onlarca yıldır neden bazı sinyallerin, bilinçli farkındalığın ışığına yükseldiğini ve benzer güçteki diğer sinyallerin bilinçsizliğin karanlık gölgelerinde kaldığını merak ettiler. Anesteziyoloji Anabilim Dalında araştırma görevlisi Zirui Huang: Beyindeki bilgiyi işlemenin iki boyutu vardır: İlki çevrenin farkındalık olmadan duyusal olarak işlenmesiyle ortaya çıkan; ikincisi bir uyarıcının belirli bir önem düzeyine ulaştığında, bilinçli farkındalığa girdiği zaman ortaya çıkan boyut. diye açıklıyor. Huang, baş araştırmacı Anthony Hudetz ve ekibi ile birlikte bu değişikliğin beynin ön insular korteks adı verilen ve düşük seviyeli duyusal bilgi ile daha yüksek seviyeli farkındalık arasında bir tür kapı görevi gören bir bölümünde meydana geldiğini doğrulayan çalışmalarda bulundu. Deneydeki katılımcılar, çalışan beyin fonksiyonlarının sürecini görmek üzere bir fMRI makinesine konuldu. Bilinç seviyelerini kontrol etmek için; hücrelerin biyolojik fonksiyonunu yavaşlatan ya da durduran anestezik bir ilaç, propofol, uygulandı. Daha sonra; kendilerini tenis oynarken, bir yolda yürürken veya ellerini sıkarken hayal etmeleri istendi. İnsan vücudunun hareket etme yeteneğini ifade eden motor aktiviteler kapsamında bir talepte bulunuldu . Yavaş yavaş bilinçlerini kaybettiler ve propofol durdurulduktan sonra tekrar geri kazandılar. Önceki araştırmalar; zihinsel görüntülerin, aktiviteyi gerçekleştirmeye benzer bir beyin aktivitesi ürettiğini gösterdi. Katılımcılar kendilerini tenis oynarken hayal ettiklerinde, beynin hareketi kontrol etmekten sorumlu kısmı hareket sinyali gösterdi. Zihinsel dikkat; aktiviteye odaklandığından, görevleri yerine getirirken beynin diğer bölgeleri devre dışı kaldı. Çalışmanın katılımcıları bilinçlerini kaybetmeye başladıkça, devre dışı bırakmalar daha az sıklıkta gerçekleşti. Bilinçlerini tamamen kaybettiklerinde, karşılık gelen beyin alanları da zihinsel imgeleme görevlerine yanıt olarak hiçbir aktivasyon göstermedi. Biraz bilinç kazandıkça, zihinsel imgeleme ile ilgili bazı aktiviteleri yeniden kazandılar ve kısa bir süre sonra tam bilinç ile beyinleri normal aktivasyon kalıpları gösterdi. Bu bilinç durumları arasındaki korelasyon olarak ifade edilen olasılık içerikli ilişkiye bakıldığında, ön insular korteksin aktivasyonunun, bu aktivasyonlar ve deaktivasyonlar arasındaki başarılı geçişte rol oynadığı ortaya çıktı. Araştırmacılar, kortekste bilinçli farkındalığın kapısı gibi görünen önemli bir alan belirlediler. Hudetz, Duyusal bir uyaran, normalde ön insular korteksi aktive eder. diyor. Fakat bilincinizi kaybettiğinizde, ön insular korteks devre dışı kalır ve beyinde bilinci destekleyen ağ kaymaları görülür. Ön insular korteksi; sadece en önemli bilgilerin bilinçli farkındalığa girmesine izin veren bir filtre göreviyle açıklıyor. Hipotezlerini başka bir klasik psikolojik deneyle doğrulamaya çalıştılar, burada bir yüz; saniyenin zar zor algılanabilen üç yüzde biri kadar bir süre boyunca ekranda kısaca parladı. Yüz görüntüsünü; yüz görüntüsünün bilinçli olarak işlenmesini kesintiye uğratmak için tasarlanmış gürültülü, yüksek kontrastlı bir görüntü izledi. Daha sonra, katılımcılara bir yüz görüp görmedikleri soruldu. Yüze bilinçli olarak erişilip erişilmediği, ön insular korteksteki aktivasyon ile tahmin edildi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilincli-ruya-ruyalarimizi-kontrol-edebilir-miyiz/", "text": "Uyku ve rüya insanlık tarihi boyunca en büyük gizemlerimizden biri olmuştur. Bilinen tüm kültürlerde özel bir yere sahip olan bu fenomen belki de medeniyetimizin, kültürümüzün, geleceğimizin şekillenmesinde en büyük rollerden birine sahip olabilir. Bildiğimiz kadarı ile uyku tüm memelilerde, kuşlarda ve balıklarda bulunmakla beraber rüyanın memeli canlıların büyük bir bölümünde var olduğunu biliyoruz. Tarih öncesi dönemlerde rüya ile ilgili kültürel motif ve söylencelerden daha öte bir bilgiye çok fazla sahip değiliz. Yazılı kaynaklarda ise en eskisi Asur Kralı Asurbanipal'in (MÖ 668-627) başkenti Ninova kütüphanesinde bulunan rüya tabirlerine ait bir kil tablettir. Bi' Saniye! Şu An Rüya Görüyorum! Uyku ve rüya konusu biyolojiden psikolojiye, tıptan sosyolojiye kadar birçok bilim dalının ilgisini çeken disiplinler arası bir konudur ve bu alanda yoğun çalışmalar yıllardır sürüyor. Bu konunun en tartışmalı başlıklarından birisi ise lusid, aydınlık berrak veya bilinçli rüyalar olarak bilinen rüya çeşididir. Nedir aydınlık ve lusid rüya? İnsanlar rüya görürken ne kadar saçma olursa olsun, genellikle rüya olduğunu uyandıktan sonra anlarlar. Aydınlık rüya ise insanın rüyada olduğunun farkında olduğu ve anlatılanlara göre- deneyimleyen insana, farkında olduğu rüyayı değiştirebilme yeteneğini de sunmaktadır. Bu tür deneyimler, çoğunlukla kişisel beyanlara dayalı anektod niteliğinde bilgiler olduğu için aydınlık rüya konusunun bilimsel anlamda tam olarak test edilmiş bir konu olmadığını anlamakta fayda var. - Gerçeklik Testi rüya görüp görmediğinizi anlamak için ortamınızı günde birkaç kez kontrol etme; - Yatağa Geri Dön uykuya daldıktan beş saat sonra uyanmak, kısa bir süre uyanık kalmak, daha sonra rüyaların gerçekleşme olasılığının daha yüksek olduğu bir REM uyku dönemine girmek için tekrar uyumaya gitme; - Beş saatlik uykudan sonra uyanmayı ve sonra uykuya dönmeden önce rüya gördüğünüzü hatırlama niyetini geliştirmeyi içeren bilinçli rüya anımsatıcı indüksiyonu : Bir dahaki sefere rüya gördüğümde, rüya gördüğümü hatırlayacağım diyerek kendilerine telkin yapan katılımcıların kendilerini bilinçli bir rüyada hayal etmeleri. Her üç tekniği de birleştiren 47 kişilik grup içindeki katılımcılar, sadece bir hafta boyunca bilinçli rüyalar görerek, herhangi bir teknik uygulamayan haftaya göre % 17 başarı oranına ulaşıyorlar ki bu fark istatistiksel olarak önemli bir farkı temsil ediyor. MILD tekniğini tamamladıktan sonraki ilk beş dakika içinde uyuyabilenler arasında bilinçli rüyaların başarı oranının, girişimlerin neredeyse %46'sında çok daha yüksek olduğu da görülüyor. Aspy'ye göre, MILD tekniği potansiyel bellek dediğimiz şey üzerinde çalışıyor; başka bir ifadeyle, gelecekte bir şeyler yapmayı hatırlama yeteneğimize dayanıyor. Rüya gördüğünü hatırlamasını sağlayacak bir cümleyi tekrarlayan kişiler, zihinlerinde aslında rüya gördüklerini ve bu deneyimi bir bilinçli rüyaya dönüştürebileceklerini hatırlatan bir niyet oluşturuyor. Araştırmadaki gözlemler, MILD tekniğini kullanarak başarı bildiren kişilerin ertesi gün belirgin oranda daha az uykusuzluk etkisi gösterdiklerini ve bunun da bilinçli rüya deneyiminin uyku kalitesi üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığını gösterdiği düşünülüyor. Elbette bu sonuçlar, kabusların tedavisi ve bilinçli rüya ortamında prova yoluyla fiziksel beceri ve yeteneklerin iyileştirilmesi gibi bilinçli rüya görmenin birçok potansiyel faydasını da incelemeye imkan sağlayabilecek, etkili bilinçli rüya başlatma teknikleri geliştirilebilmesi açısından önemli. Burada en önemli faktörlerden bir tanesi de rüyaların hatırlanabilme gücü. Dr. Aspy'ın daha sonra genişleterek yayınladığı çalışmaya geçmeden önce 2018 yılında yaptığı başka bir çalışmaya bakmakta fayda var. Algısal ve Motor Beceriler dergisinde yayınlanan çalışma, Avustralya'nın dört bir yanından arka arkaya beş gün yatmadan önce yüksek doz B6 vitamini takviyeleri alan 100 katılımcı üzerinde yapılmış. Sonuçlar, B6 vitamini almanın insanların bir plaseboya kıyasla rüyaları hatırlama yeteneğini geliştirdiğini gösteriyor. B6 vitamini hayallerinin canlılığını, tuhaflığını veya rengini ve uyku düzenlerinin diğer yönlerini ise dikkate değer oranda etkilemiyor. Bu çalışma, B6 vitamini ve diğer B vitaminlerinin rüyalar üzerindeki etkilerinin ilk kez bu kadar büyük ve çeşitli bir insan grubu üzerinde denenmesine de imkan vermesiyle önemli. Katılımcılardan biri, çalışmanın bitiminden sonra deneyimlerini Zaman geçtikçe rüyalarım daha net ve hatırlaması daha kolay hale geldi. Günler geçtikçe unutmalarım da azaldı şeklinde ifade ederken, bir başka katılımcı, Hayallerim daha gerçekti, yatmak ve rüya görmek için sabırsızlanıyordum! diyor. Dr. Aspy'ye göre bir insan, hayatının yaklaşık altı yılını rüya görerek geçiriyor. Eğer bilinçli bir şekilde rüyalarımızı kontrol edebilirsek, rüyada harcanan bu zamanı belki de daha verimli kullanabileceğiz. Rüya görüyor ve rüyadayken de rüya gördüğümüzü biliyorsak, bunun birçok potansiyel faydası olabilir. Örneğin, kabusların üstesinden gelmek, fobileri tedavi etmek, yaratıcı problem çözmek, motor becerilerini iyileştirmek ve hatta fiziksel travmadan kurtulmak için bilinçli rüyalar bize yepyeni imkanlar sunabilir. B6 vitamini, tam tahıllar, baklagiller, meyveler , sebzeler , süt, peynir, yumurta, kırmızı et, karaciğer ve balık dahil olmak üzere çeşitli gıdalarda doğal olarak bulunan bir vitamindir. B6 vitamininin etkilerinin diyetten ne kadar elde edildiğine göre değişip değişmediğini araştırmak için ise elbette daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. Eğer B6 vitamini almak sadece diyetle normalden az B6 alan kişiler için etkili oluyorsa, rüya üzerindeki bu etkiler de tabii ki uzun süreli B6 takviyesi ile azalabilir. Temmuz 2020 yılında yayınlanan yeni çalışmasında Dr. Aspy 2017 yılında yaptığı çalışma sonuçlarına eklediği 2 farklı hibrit teknikle beraber toplam beş farklı bilinçli rüya başlatma tekniğinin bileşkesini araştırdı ve karşılaştırdı. - Rüya görüp görmediğinizi görmek için ortamınızı günde birkaç kez kontrol etmeyi içeren bir Gerçeklik Testi ; - Yatağa Dön beş saat sonra uyanmak, kısa bir süre uyanık kalmak, sonra rüyaların gerçekleşme olasılığının daha yüksek olduğu bir REM uyku dönemine girmek için tekrar uykuya dalmak; - MILD, beş saatlik uykudan sonra uyanmayı ve daha sonra uykuya dönmeden önce rüya gördüğünüzü hatırlama niyetini geliştirmeyi içeren bir tekniktir. 'Bir dahaki rüya gördüğümde, 'rüya görüyorum' kendinizi de berrak bir rüyada hayal ediyorsunuz; - beş saatlik uykudan sonra uyanmayı ve daha sonra dikkatinizi tekrar uykuya dönmeden önce 20 saniye boyunca görsel, işitsel ve fiziksel duyumlara odaklamayı içeren bir teknik olan SSILD; bu teknik farkındalık meditasyonuna benzer, ancak tekrar tekrar odaklanmanızı içerir; - MILD ve SSILD öğelerini birleştiren hibrit teknik SSILD tekniği gibi, tekrar tekrar dikkatin görsel ve fiziksel duyumlara odaklanmasını içerir; katılımcılar ayrıca bir dahaki rüya gördüğünde, farkındalıklarını her değiştirdiklerinde rüya gördüğünü hatırlayacaklardır. Çalışmada, bilinçli rüyaya ilgi duyan 355 katılımcı (ortalama yaş 35.3 yıl) vardı ve tamamen internet üzerinden gerçekleştirildi, böylece dünyanın dört bir yanından insanlar evde çalışmayı tamamladılar. Katılımcıların çoğuna 69 (% 19,4) öğrenci ve 31 (% 8,7) işsiz veya emekli olmak üzere öğrenci olmayanlar (% 71,8) istihdam edilmiştir. Bir hafta boyunca bilinçli rüya indüksiyon tekniklerini uygulamadan önce ön test anketini ve ardından bir temel uyku ve rüya hatırlama kayıt defterini tamamladılar. Sonuçlar, MILD tekniğinin ve SSILD tekniğinin berrak rüyalar indüklemek için benzer şekilde etkili olduğunu gösterirken, başarılı bilinçli indüksiyonunun öngörüleri, üstün genel rüya hatırlamayı ve berrak rüya indüksiyon tekniklerini tamamladıktan sonraki on dakika içinde uykuya dalma yeteneğini içeriyordu. Hibrit teknik, MILD veya SSILD'ye göre hiçbir avantaj göstermedi. Aksine, RT , bu çalışmada en azından bir hafta gibi kısa süreler için, etkisiz bir bilinçli indüksiyon tekniği gibi görünmektedir. Dr. Aspy, Bilinçli rüya görmenin uygulamalarından biri, rüya görürken bazı insanlar için uyanıkken mümkün olmayan, canlı, hayat benzeri ve tatmin edici deneyimler elde etmenin bir yolunu sağlamasıdır dedi. - Denholm J. Aspy et al. 2017. Reality testing and the mnemonic induction of lucid dreams: Findings from the national Australian lucid dream induction study. Dreaming 27 (3): 206-231; doi: 10.1037/drm0000059 - Denholm J.Aspy, Natasha A. Madden, Paul Delfabbro. B6 Vitamini ve B Kompleks Preparatının Rüya ve Uyku Üzerine Etkileri. Algısal ve Motor Beceriler, 2018; 003151251877032 DOI: 10.1177 / 0031512518770326 - Denholm J. Aspy. Uluslararası Lucid Rüyası İndüksiyon Çalışmasından Bulgular. Ön. 17 Temmuz 2020'de çevrimiçi olarak yayınlanan Psychol; doi: 10.3389 / fpsyg.2020.01746"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilinmeze-karsi-usta-bilinene-karsi-acemi-olmak/", "text": "İnsan daha bu dünyaya geldiği ilk günden itibaren bilinmezle yaşamayı, bilmediklerine karşı kendini savunmayı ve en önemlisi de onu yönetmeyi öğrenmeye başlar. Sonuçları bazen ağrılı olsa da bilmeden hayatta kalmayı öyle ya da böyle öğrenir. İnsan için asıl büyük tehlike ise hep bildiklerinden gelir. Hayatı boyunca uğradığı en yıkıcı zararlar büyük bir çoğunlukla bildikleri yüzündendir. Bilinmeze karşı ustalaşmış insanın bildiğini yönetmedeki zaafı hayatın her alanında kendini gösteriyor. Mesela yeni bir şey öğrenirken insan en kritik zorluğu çoğunlukla anlamaya çalıştığı şeyle ilgili önceden bildikleri ya da o şeyin kafasındaki benzerleri sebebiyle yaşıyor. Yeni bir dil öğrenirken bile birçok insanı en çok anadili, daha doğrusu anadilindeki bilgileri genelleme eğilimleri zorluyor. Hatta bu eğilim öyle bir hal alıyor ki belli bir topluluğun çoktan unuttuğu ata dilinin insan sesleriyle ilgili bilgilerini farkında olmadan aşırı genelliyor ve aksan ya da şivelerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu olgunun duygusal yansımaları da var elbette. Birçok insanın klasik müzikle arasını bir türlü düzeltememesinin ya da bir tiyatro oyununda yeterince tatmin hissetmemesinin ardında da insanın bildiğini yönetme zafiyeti olabilir. Eğer birinin müzikle ilgili bildiği tek bir şey çocukken dinlediği müzik ya da hikayeden anladığı sadece sinema filmi ise, klasik müziği de tiyatroyu da anlaması, onların gerçekten başka bir şey olduğunu kendine öğretmesi elbette zor olacaktır. Hele sevginin öğrenilen bir şey olduğunun farkında değilse, tüm hayatı boyunca sadece kolay öğrendiği ve özü bakımından birbirine benzer şeyleri sevecektir. Zaten birçok insanın tüm hayatı boyunca sadece kolay öğrendiği şeyleri, yalnızca hasbelkader tanıdığı insanları sevmesi bu yüzündendir. Bir yığın iletişim sorununun temelinde de insanın bu kolaycılığı yatıyor. İnsanlara yeni bir şey anlatmaya çalıştığınızda eğer verdikleri ilk tepki Ben onu biliyorum. Şu şey gibi değil mi? oluyor ya da birine okuduğunuz bir romandan bir karakteri anlatırken o, Benim kuzen de aynı öyle! diyorsa, o an karşınızdaki sizin anlattığınızı anlamaya çalışmaktan çok, önceki bilgileriyle boğuşuyor demektir. Zaten birçok insanın, ... gibi mi? sorusunun ardında da hep duydukları yeni şeyleri bildikleri eski şeylere benzetme eğilimi gizlidir. Pratik yaşamda benzetme , iletişimin olmazsa olmaz bir parçası olsa da yeni bir şeyi yeni bir bakış açısıyla öğrenmek zorunda kaldığımızda bu alışkanlık gerçekten baş belasıdır. Toplumların en büyük belalarından biri olan tutuculuğun temelinde de insanın bildiklerine olan düşkünlüğü var aslında. Bu hayatı her açıdan zorlaştıran durumu, insanın bildiği şeyleri zamanla akrabası olarak görmeye başlayıp başına açtığı her türlü belaya rağmen bizdendir deyip sineye çekmesine ya da yeni edinilen bir arkadaşı eski arkadaşının hiçbir zaman beğenmemesi gibi, bildiğimiz şeylerin de bilmediğimiz şeyleri asla beğenmemesine benzetebiliriz. Normallere karşı yeterince zeki ama anormaller karşısında sürekli aptalca davranan insan için bu durum hiç de şaşırtıcı sayılmaz. Ne kadar doğru... Henüz anlatmadan ne anlattığımız hakkında konuşmaya çalışan insanlar o kadar çoğaldı ki. Ben şunu farkettim; insanların çoğunluğu sadece konuşmak istiyor, karşısındakine hiç fırsat vermeden hem de."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilissel-gelisim-ve-kisisel-gelisim/", "text": "Bilişsel Gelişimin insan için önemini Kişisel Gelişim çabaları üzerinden tarif etmenin amacı hem kolay bir izlek oluşturmak hem de bu iki kavram arasında ileride oluşabilecek muhtemel karmaşalara daha en başından önlem almak. Her şeyden önce bu iki kavram, amaçları bakımından birbirinden farklı. Kişisel Gelişim her ne kadar bireyin kendisiyle ilgili gibi görünse de aslında büyük ölçüde dış dünyayla ilişkisini biçimleme, yaşama karşı bir uyumlanma çabasıdır. Yani özü bakımından bir kimlik meselesidir. Bu nedenle de çoğunlukla dış dünyanın koşullarını gözeterek davranışa dayalı değişimleri amaçlar. Bu tür gelişim çabalarında dış dünya koşulları öylesine belirleyicidir ki temel amaç her ne kadar kişisel temelli görünse de aslında toplumsal adaptasyona yönelik basit davranışsal değişimlerden öteye geçmez. Ağırlıkla reçetelere dayalı bu şekillenme çabalarında, bireyin bilişsel gelişiminin kayda değer bir önemi pek yoktur. Kimlik ediniminde bireyin dış dünyayı ve o dünyayla kendisi arasındaki bağı doğru bir şekilde anlayacak beceride olması yeterli görülür. Bilişsel gelişimdeyse dış dünya ilişkileri sadece dolaylı bir sonuçtur. Burada asıl amaç insanın bilişsel süreçleriyle ilgili bir farkındalık yaratıp dış dünyadan ziyade kendi zihin evrenine odaklanmasını sağlamaktır. Daha doğrusu, insanın nasıl bilip nasıl bilemediğini, duygularının farkında olmasına ya da olamamasına neden olan koşulları, zeka verimliliğini azaltan ya da arttıran etkenleri, bir şeyi anlamasına ya da anlayamamasına neden olan süreçleri kontrol altında tutabileceği becerilerini geliştirmektir. Yani bilginin kendisinden çok o bilginin imalat aşamasını önemser. Ve burada asıl amaç da KİMLİK değil KİŞİLİK oluşumu üzerinde etkin olmaktır. İnsanın kendisiyle ilgili farkındalığını, bilgi seviyesini, en önemlisi de zihninin çalışma ilkelerini deşifre edip algı kalitesini olabilecek en üst seviyeye çıkarmaktır. Ve bu anlamda Bilişsel Gelişim, bireyin zihinsel süreçlerinin kendi lehine ya da aleyhine işleyen bileşenlerini tanıyıp aleyhine işleyen kısımları düzeltecek güncellemeler geliştirmesi olarak tarif edilebilir. Kendiyle ilgili güncel bilgisi çoğunlukla içler acısı olan insanın bilişsel zafiyetinin en yaygın nedeni, değişimlerini ölçebilecek farkındalık araçlarından yoksunluğu. Beğenilerinin, isteklerinin, tercihlerinin ya da doğrudan dünya algılarının çoktan değiştiğini fark edebilecek zihinsel donanım eksikliği. Bu durumdan mustarip insanların edindikleri yepyeni düşünce yöntemlerini istedikleri verimlilikte kullanamamalarının altında da bu güncelleme eksikliği, daha doğrusu kendileriyle ilgili kemikleşmiş kanaatleri yatıyor. İşin tuhaf yanı ise, bu insanların kendileriyle ilgili olumlu değişimleri, yeni dönemlerinde artık daha zeki, daha becerikli, daha iyi olduklarını da fark edememeleri. Estetik algılarının eskiden hoşlandıkları müzik ya da filmleri beğenmeyecek kadar geliştiğini, bir zamanlar onları eğlendiren birçok alışkanlıklarına veda etmeleri gerektiğini, artık başka bir noktada olduklarını görememeleri. Kendilerinin antik çağlarına ait bir yığın bilgiyi bir türlü güncelleyememeleri. Belki de evrimsel nedenlerle insanların dış dünyaya odaklanma becerilerinin, içsel odaklanma becerilerinden kat be kat güçlü olması yüzündendir; dünyevi bilgileri hayli yüksek bir yığın insan kendileriyle ilgili en temel konularda bile kara cahil olabiliyor. Hatta aralarında kariyer, refah, başarı dolu hayatlarında tek bir kimlik sorunu olmayan bir sürü insan için bile Bilişsel Gelişim eksikliği en yıkıcı tıkanıklık olabiliyor. İnsan yaşamını zora sokan bilişsel bariyerlerden söz etmek için öncelikle ben bilinci eksikliğinden bahsetmek gerekir. İnsanın kendiyle ilgili yalan yanlış kanaatlerinden oluşan ve neredeyse tüm duygularını, davranışlarını etkileyen, kendisiyle ilgili topyekun fikrinden. Eğer biri özellikle bu konuda, yani ben bilincinin gerçekçiliğiyle ilgili bir sorun yaşıyorsa, bu kritik sorunu ancak Bilişsel Gelişimle aşabilir. Sorunlar karşısında konumlanmamızı, meselelere karşı nasıl tavır alacağımızı belirleyen ilk etken, o sorunlarla kendimiz arasında gerçekçi bir pozisyon belirlemek, yani gücümüzün neye yetip neye yetmeyeceğine karar vermek oluyor. Bu kararın ne denli sağlıklı olacağını da elbette insanın ben bilinci belirliyor. İnsan için en yaygın bilişsel bariyerlerden biri de kendi zihninin zayıf yönlerini görememesi. Mesela zihnindeki birçok bilginin hiçbir zaman homojen olmadığını, yani kendi ya da yaşamla ilgili bildiği en temel bilgileri dahi ancak belirli aralıklarla, sadece geçerli duygu hallerinde bildiğini, kriz anlarındaysa o bilgilerin çoğunlukla devreye girmeyeceğini tahmin edememeleri. Her modern insan gibi bilgi eksikliğini yönetme konusunda mahir olsa da bildiği şeyleri yönetmede büyük zafiyetleri olduğunu fark edememesi. İnsanın bilgi dağarcığını yönetme becerisi kadar önemli olan bir diğer bilişsel beceri de şüphe ve kararlılık yönetimi. Yani gerçek ile aramızdaki ilişkiyi düzenleme iradesi. Burada böyle bir örnek biraz abartılı görülebilir ama bilişsel becerilerin zaman içinde ölümcül zehirlere dönüşmemesini önleyecek olan, bilgiyle, daha doğrusu gerçekle aramızdaki ilişkiyi dengeleyen ve onunla ne yapacağımızı söyleyen, bizim adına karakter dediğimiz şeydir. Neticede Bilişsel Gelişimin verimliliği de karakterle uyumuyla ilgilidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bilmek-homojen-degildir/", "text": "Burada kastedilen, bilginin zaman içinde homojen olmadığı, yani insan zihninde çoğu bilginin sürekli aktif kalamadığı... Böyle olunca da bildiğimiz birçok şeyi, hatta bazen en önemli şeyleri dahi zaman içinde sadece belirli aralıkla bildiğimiz... Yaşam kalitemizi olumsuz yönde etkileyen en berbat beceriksizlik de maalesef bu özelliğimiz. İnsanın bildiği şeyleri böylesine seyrek bilmesi; kızdığında, darıldığında, karnı acıktığında ya da birazcık endişelendiğinde yaşamla ilgili en iyi bildiği bilgileri, mesela kimi sevip onu kimin sevdiğini, neyi isteyip neyi istemediğini, onu en çok üzen ya da sevindiren şeyin ne olduğunu, kendisine zararın ya da faydanın nereden geleceğini unutması; en önemlisi de neyin doğru neyin yanlış olduğunu her daim bilememesi gerçekten tuhaftır. İnsan belleğinin sadece rahat modda maksimum çalıştığını ama birazcık telaşlansa bildiği her şeyi kolayca kullanamaz hale geldiğini, yani insan bilgisinin duygular karşısında son derece kırılgan olduğunu kabullenmek gerekir. Bu yüzden de yaşam becerisi yüksek olan insanlar, çok şey bilenlerin değil de bildiği şeyleri her zaman bilenlerin arasından çıkıyor. Akıl yürütme, muhakeme ya da bütünsel görme gibi en önemli zihinsel becerilerin yanı sıra, merhametsizlik, sadakatsizlik, vefasızlık ya da ihanet gibi en berbat zihinsel aksaklıkların ardında da hep bu homojen bilme ya da bilememe konusu var. Aslında kötülüğün temelinde de, insanın bildiği şeyleri kolayca unutma eğilimi var. Hatta insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik nedir sorusuna verilecek en iyi yanıt, hayvanların da bitkilerin de bildiği şeyleri akışkan bir şekilde aralıksız bilmelerine karşın insan evladının bildiği en önemli şeyleri dahi unutma eğilimi olabilir. Bir balık yumurtlamak için hangi zamanda, hangi yoldan, nereye gideceğini hiçbir zaman unutmaz ama insan, yaşamı boyunca en az birkaç kez evinin neresi olduğunu dahi mutlaka unutacaktır. Yuvasını nasıl kuracağını unutan tek bir kuş olmamasına karşın, insanın yaşamı neden sevdiğini unutması bile olasıdır. İnsanların beyinlerinin sadece yüzde onunu kullandığı gibi temelsiz söylemlerin altında da bu kargaşa olabilir. Eğer insanların gerçekten de yüzde on oranında kullandığı bir şey varsa, o şey beyni değil, büyük ihtimalle çoğunun daha paketi bile açılmamış zihinsel becerileridir. En iyimser tahminle, ortalama bir insanın ömrü boyunca toplam aklını kullanma süresi bile, fesatlıkları dışarıda tutulursa, birkaç saati geçmeyebilir. Bir şeyi bilmenin ya da birini sevmenin zaman içinde homojen olmadığını, bu tür becerilerin ancak zihinsel bir istikrarla korunabileceğini fark etmekte zorluk çeken insanların asıl sorunu, insan becerilerini bir potansiyel değil bir tür kader olarak görme eğilimleri. İnsan bir şeyi biliyorsa onu hep bileceğine, zihin denilen şeyin stabil olduğuna körü körüne inanmaları. Oysa insan için bilme faaliyeti, içeriği her ne olursa olsun sabit değildir. Bilme ya da inanma gibi tüm akli melekeler, çoğu duygusal bir yığın programın uyumlu işleyişiyle gerçekleşen ve çok küçük bir çalkantıyla dahi istikrarını kolayca yitirebilen son derece hassas işleyişlerdir. Bu yüzden de insan, mesela öz kardeşinin onu ne çok sevdiğini en ufak bir dengesizlikte kolayca unutabilir ve bunu tekrar hatırlaması günlerce, hatta bazen yıllarca sürebilir. Birini özlemek, bir şeyi eğlenceli bulmak, bir şeyin taraftarı ya da karşıtı olmak, bir olayı trajik ya da komik bulmak, hatta yüce bir şeye inanmak bile sanılanın aksine stabil gerçekler değildir. Bu yüzden de insan zihni akıl karıştırıcı bir yığın çelişkilerle doludur. Sonuç olarak insan bildiği şeyleri hep bilmeli. En çok da bildiği şeyleri bir ara mutlaka unutacağını, bilginin sürekliliğine hiçbir zaman güvenemeyeceğini bilmeli. Zihinsel istikrarı sağlamak için de önce bilgileri nasıl değil, neden bilmesi gerektiğini öğrenmeli."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bir-cember-ve-sonsuz-ihtimal/", "text": "Yeni doğmuş bir bebeğin beyninde her saniye 1.8 milyon yeni bağlantı kurulduğunu hesaplıyor bilim adamları. Statik bir et parçası gibi görünen o muhteşem orkestra, her an yeni evrenler kuruyor, yeniden organize oluyor. Bu değişim ömür boyu devam ediyor. Boyutlarını öğrendikçe, ne kadar inanılmaz, ne kadar muhteşem bir rutinimiz olduğunu biraz daha iyi anlıyoruz. Bu döngü içinde, iradesi, istekleri, arzuları, umutları ve gelecek tasavvuru ile benzersiz faillerden birisidir İnsan. Aynen diğer türdaşları gibi, yaşadıkça değişir ve değiştirir. Hem kendisini, hem de herkesi. En uzak insanın 6-7 kişilik mesafede olduğu bu küçük dünyada, her karar, her deneyim, her düşünce, kısa zamanda hepimizi değiştiriyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bir-clubhouse-ruyasi/", "text": "Konumuz: 'Clubhouse'. Bu uygulama çıktığından beri birçok yorum yapıldı hakkında. Pandemi etkisiyle evlerimizde kaldığımız ve az insanla görüştüğümüz için olacak ki, ağzımızda biriken kelimeleri dökecek bir alan bulduk diye çok heyecanlandık. Hemen bir davet gelse de girsek diye gözümüz yollarda kaldı. İlk aşamada işin cazip tarafı da buydu bence. Herkesin giremediği yerlerde kapılar sizin için açılıyorsa kendinizi özel hissedersiniz. Bu kapıdan ilk girenler de kendini bir hayli özel hissetti ve 'ben de buradayım' demek istedi. Hele bir de sohbet odalarında konuşmacı iseniz, durum daha da havalı bir hal aldı. Facebook'un üniversite kampüs hayatından gelişmeleri aktarmak için yola çıkması gibi, bu uygulamanın da başlangıçta ana konuları Silikon Vadisi'ndeki gelişmeler, yeni teknolojiler ve yatırım fonlarıydı. Uygulamanın popülerliğinin artmasındaki sebep ise günlük hayatta ulaşamayacağımız isimleri chat gruplarında dinleyebiliyor olmamızdı. Son gelinen noktada ise The Economist'in haberine göre, Arap ülkelerinde durum boyut değiştirdi. Konuşmaların kaydedilmediği bir platformda olma şansı yakalayan Arap ülkelerindeki insanlar için bu uygulama, düşüncelerini özgürce ifade edebilmek ve her konu hakkında istedikleri gibi konuşabilmek için bulunmaz bir fırsat haline gelmişti. Ancak son alınan haberlere göre, bu odalarda ne konuşulduğunu öğrenmek isteyen hükümet görevlileri de uygulamayı kullanarak, kimlerin ne konuştuğunu takip etmeye başladı. Sadece birkaç ay önce dünya çapında bir rüzgar yaratan uygulama, bugünlerde kan kaybetmeye başladı. ABD merkezli toplumsal medya ağı Clubhouse, Şubat ayında tamı tamına 9,6 milyon kişi tarafından indirilmişti; Mart ayında ise 2,7 milyon kişinin telefonuna yüklendi. Taşınabilir uygulamaların pazar hisseleriyle ilgili araştırmalar yürüten Sensor Tower, uygulamayla alakalı yeni istatistikler paylaştı. Şirket, Clubhouse'un Nisan ayında 1 milyon indirmeye bile ulaşamadığını söyledi. Business Insider'a konuşan sözcü, uygulamanın 922 bin kez indirildiği bilgisini aktardı. - Uygulamanın Android cihazlarda olmaması belki kullanıcı sayısını etkiledi ancak 'ulaşılamayan her zaman merak uyandırır' ilkesinden yola çıkarsak, sebep bu olamazdı. Uygulama yükselişini sürdürseydi, eminim birçok kişi merakından telefonunu bile değiştirebilirdi. - Görüntülü olmaması da problem olamazdı, öyle olsa podcastlere olan rağbet de azalırdı. Bence asıl sorun: İnsanların, neyi ve kimi dinleyeceğini bilmemesiydi. Zaten belirsizlikle boğuştuğumuz, psikolojimizin sınırlarının oldukça sınandığı bir senenin devamında, bir sohbet odasında tam olarak ne hakkında, kaçar dakika ve kimlerin konuşucağının öngörülemez olması, bizi uygulamadan kolaylıkla vazgeçme durumuna getirdi. Belli başlı isimlerin konuşacağını görüp girdiğimiz sohbetler amacını aştı. Alanında yetkin isimleri dinlemek isterken bazen bir moderatörün bazen de ayıp olmasın diye konuşmaya alınan bir kişinin gereksiz uzun cümleleri, günden güne uygulamaya olan ilgiyi azalttı. Bunun yanında bir diğer faktör de, Instagram ve Facebook'tan yakınen tanıdığımız, 'like' etkeninin olmamasıydı. Artık çoğumuz beğenilmenin ve bunu sosyal medya aracılığı ile kendimize ispatlıyor olmanın bizde yarattığı nörolojik etkileri biliyoruz. Özellikle, paylaşımlarımız sonrasında heyecanımız artıyor, sayfamıza düşen her yeni beğenme notifikasyonunda biraz daha mutlu oluyoruz. 'Acaba yeni ne yüklenmiş' diye bakarken, bazen saatlerimizi bu mecralarda geçiriyoruz. Ancak Clubhouse'da, konuşmaya olan beğeninin derecelendiği ve bu derecenin dinleyiciye gösterildiği hiçbir ibarenin olmaması, dinleyicilerden geri bildirim alamayan konuşmacının da, havayı koklayamamasına ve konuşmasına yön verememesine sebep oldu. Ve sonuç olarak da, beğenilip beğenilmediğimizi anlayamadığımız bizler, mutluluk hormonlarını salgılayamadık ve heyecanımızı canlı tutamadık. Teşekkür ediyorum. Seçim yönlendirmesi çok önemli, kargaşa hissi zorlanmayı ve program silmeyi arttırıyor. Elinize sağlık."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bir-cocugun-dilinden-sosyomerkezcilik-isvicreliler-daima-en-iyidir-cunku-ben-isvicreliyim/", "text": "Bir Çocuğun Dilinden Sosyomerkezcilik: İsviçreliler Daima En İyidir, Çünkü Ben İsviçreliyim! - Eğer bir milliyetin olmasaydı ve sana milliyetini seçme hakkı verilseydi hangisini seçerdin? - İsviçre vatandaşlığını. - Neden? - Çünkü ben İsviçre'de doğdum. - Fransızların ve İsviçrelilerin eşit şekilde hoş olduklarını veya birinin diğerinden daha hoş ya da daha az hoş olduğunu düşünür müsün? - İsviçreliler daha hoş. - Neden? - Fransızlar daima pis. - Fransızlar mı İsviçreliler mi daha zeki veya onların aynı olduğunu düşünür müsün? - İsviçreliler daha zeki. - Neden? - Çünkü onlar Fransızcayı çok hızlı öğrenirler. - Eğer ben bir Fransız çocuğa istediği milliyeti seçebileceğini sorsaydım, sence hangi milliyeti seçerdi? - Fransa'yı seçerdi. - Neden? - Çünkü o Fransa'da doğdu. - Peki, kimin daha hoş olduğun söylerdi? İsviçrelilerin ve Fransızların aynı şekilde hoş olduğunu ya da birinin diğerinden daha iyi olduğunu söyler miydi? - Fransızların daha hoş olduğunu söylerdi. - Neden? - Çünkü o Fransa 'da doğdu. - Kimin daha zeki olduğunu düşünürdü? - Fransızların. - Neden? - Fransızların İsviçrelilerden daha hızlı öğrenmek istediklerini söylerdi. - Sen ve Fransız çocuk gerçekten aynı cevapları vermiyorsunuz. Kimin en iyi cevapladığını düşünüyorsun? - Benim. - Neden? - Çünkü İsviçreliler daima en iyidir. 8 yaşındaki Maurice için İsviçreliler elbette daha iyi çünkü o bir İsviçreli! Fransız bir çocuk içinse Fransız olmak gibisi yok ve işin ilginç yanı, Maurice bunu biliyor. Aslında Maurice, Fransız çocuğun da kendi milletini üstün gördüğünün farkında ve bunu doğal karşılıyor. Fakat bu farkındalık, İsviçrelilerin en iyi olduğuna inanmasını engellemiyor. Yukarıdaki diyaloğun çeşitli versiyonlarını yetişkinlerin konuşmalarında görmek mümkün. Başka bir ülke görmediği halde ülkesini dünyanın en güzel yeri sanan, başka bir inanç bilmediği halde dinini tek kutsal sayan, bir sebepten tuttuğu takımı en iyi takım ilan eden yetişkinler insan türünün çoğunluğunu oluşturuyor. Kişiler hasbelkader içine doğdukları durumları seçtikleri zannıyla onları sahipleniyor ve sözüm ona seçtikleri değerler uğruna son derece irrasyonel bir biçimde kavgalar edebiliyor. Mensubu olduğu grubu yüceltmek demek olan sosyomerkezcilik, önceki yazılarımda irdelediğim benmerkezciliğin toplum düzeyindeki yansıması. Herhangi bir insanın olan biteni algılarken, mensubu olduğu grubu merkeze koymasının nedeni, kendisinin o grup içinde var olması. İnsan toplumsal bir varlık olduğundan, yaşamak için bir toplulukta bulunmak zorunda. Kendi sağ kalımı için kendini merkeze koyan birey, yine aynı gerekçeyle kendi grubunu merkez olarak görüyor, çünkü grup kişinin kendini gerçekleştirme alanı oluyor. Mensubu olduğumuz grubu en iyi olarak değerlendirme eğilimindeyiz, çünkü ait olduğumuz grubun iyi olması demek bizim iyi olmamız demek. Grup aidiyeti benlik bilincini besliyor çünkü bizler toplumsal canlılarız ve ait olduğumuz gruplar bizim için hayati önem taşıyor. Yeryüzünden birçok insanın ırkları, dinleri, aşiretleri, şehirleri ve hatta futbol takımları için kavga ettiklerini görüyoruz. Biz içinde var olan ben, biz olmayanları yani onları tehdit olarak gördüğü anda çatışma başlıyor. Cevap evetse, kesinlikle yeni normlara ihtiyacımız var. Bu yazıları daha fazla insanın okuması elzem diye düşünüyorum . Kendi mantık dışı halimizden öyle habersiz iz ki insan okudukça daha iyi farkediyor . Ve sırf bilmediğimiz sebepten o topluluğun içine doğduk diye din renk ırk kavgalariyla dünyaya cehenneme çeviriyor olmamızın akıl almaz bir delilik olduğunu göremiyor. Bunu normal sanıyoruz . Tebrikler. Bu delilik halkımızı böyle anlaşılır bir şekilde anlattığın için devamını merakla bekliyorum ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bir-disleksi-hikayesi-ebru-cundubeyoglu/", "text": "İçinde bulunduğu ve giriştiği her türlü projeyle başarılar kazanan, herkesin tanıdığı ve adından sıkça söz ettiren bir isim Ebru Cündübeyoğlu. Oyuncu, yazar, senarist ve şarkıcı. Fakat Ebru Hanım ile yaptığımız bu röportaj medyada fazla gündeme gelmeyen bir yönünü yansıtıyor. Kendisi bir dislektik ve bu yönünü keşfetme süreci de oldukça enteresan. Gelin, yaşadıklarına ve kendini geliştirme yolculuğuna, bu keyifli söyleşi ile eşlik edelim. E.C: 40 yaşımın bana hediyesiydi dislektik olduğumu fark etmem. Ben beyin ve beyin sistemleriyle, yani nörobilimle senelerdir ilgiliyim. Bu konularla alakalı pek çok kitap evirdim devirdim. Yine bir gece beynin çalışma sistemi, hafızası ve öğrenme tarzıyla ilgili araştırma yaparken disleksiyle karşılaştım ve okudukça Aa ben meğerse dislektikmişim! dedim. E.C: Evet. Tam o sıralarda bana tedx'ten bir teklif geldi ve ben de konuşmayı yeni keşfettiğim ve bilinmeyen bu yönüm hakkında yapma kararı aldım. Araştırdığım ve yaşadığım şeyleri de derleyip anlattım. Ondan sonra bu konu büyük ses getirdi. Şu ana kadar yaptığım onca işin içinde, gerçekten iyi ki yapmışım dediklerimden biri oldu bu konuşma. Çünkü çok güzel bir getirisi ve geri dönüşü oldu. İnsanların disleksiye bakış açıları değişti ve pek çok çocuğun hayatına ufacık bir yerinden de olsa dokunabildiğimi hissettim. En güzel katkılarından biri de bu tedx konuşmamı okullarda öğrencilere ve ailelere dinletmeleri oldu. Bunun üzerine beyin ve beyin sistemleriyle ilgili bilgimi çoğaltıp kendimi geliştirdikçe, konuştuklarımın arkasında daha dik durabildiğimi, konuyu daha detaylı izah edebildiğimi fark ettim. E.C: Birkaç senaryo ve romanım Ferda'nın yazım sürecinde yaratıcılığın ortaya çıkışıyla, beynin düşünme şekli, olayları yorumlama biçimi ve hafıza sisteminin yani beynin işleyişinin yakından ilişkili olduğunu fark ettim. Bu farkındalıkla oluşan sorularıma cevap ararken kendimi nörobilimin kapısında buldum. Bana göre nörobilim de oldukça cazip bir alan ve bu bilgileri herkesin öğrenmesi gerek. Çünkü aslında beyinlerimiz kadar hayatlarımız var. Nasıl bir beyin sistemimiz, yapımız ve çalıştırma tarzımız varsa, hayatlarımızın da o yönde geliştiğine ve ilerlediğine inanıyorum. Bugün araba kullanabilmek için önce eğitim alıp sonrasında ehliyet sahibi olmamız gerekiyorsa, hayatımızı yönlendirirken kullandığımız beynimizin de işleyişini anlamamız ve çözmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. O yüzden nörobilimle ilgili çalışmalar yapan Prof. Sinan Canan'ın Açıkbeyin bünyesindeki eğitimlerine ve Uzm. Dr. Timur Yılmaz'ın eğitimlerine katıldım. Ve bu tarz eğitimlere elimden geldiğince de katılmaya çalışıyorum. E.C: Özel öğrenim güçlüğü olarak anılıyor bazı yerlerde, çok karşıyım bu tabire. Çünkü bu bir güçlük değil, bir öğrenme farklılığı ve bu yakıştırmanın değişmesi için elimden gelen her türlü çabayı gösteriyorum. Disleksi bir hastalık değil ve herkeste olabilen bir durum, sadece yüzdeleri değişken. Nasıl ki parmak izimiz herkesten farklı ve eşi benzeri yok, beyinlerimizin yapısı, öğrenme kapasitesi ve neyi nasıl nereden öğrendiğimiz de farklı. Dolayısıyla elbette ki değişik şekillerde kavrıyoruz. E.C: Bazı aileler çocuklarına disleksi teşhisi konulduğunda panik oluyorlar. Aslında buna teşhis demek de bana pek doğru gelmiyor. Çünkü, bu söylemin sebebinin aslında eğitim sistemi olduğunu düşünüyorum. Sadece sol beyin ağırlıklı bir eğitim sistemi yerine hem sağ hem solun eşit çalıştırıldığı; görsel, dokunsal, işitsel becerilerin hepsinin harmanlanıp kullanıldığı bir eğitim sistemi hayata geçtiğinde zaten disleksi hiç konuşulmayacak. Kim disleksiymiş kim değilmiş, bunun lafı bile edilmeyecek. Çünkü hepimizin beyni aynı şekilde algılamıyor anlatılanları. Sayısalı kuvvetli olanı var, sözeli kuvvetli olanı var, hikayeyle öğreneni var, hayalinde canlandırarak kavrayanı var, belki sadece çizgi ve şekillerle çözüme ulaşanı var. Anlatımı kısır ve tekdüze değil yelpaze gibi genişletebilmek; sınırsız olmak gerekiyor. İnsanlık ancak bu sınırsız düşünme tarzıyla olduğundan daha üst bir seviyeye gelebilir. Yaratıcı olduğumuz sürece fayda sağlayabiliriz insanlara. Ben de bildiğim ne varsa anlatmak için çabalıyorum soran olduğunda. E.C: Üstüne basarak bahsettiğim konulardan biri de tam olarak bu. Müzik ve matematiğin eğitim hayatında eşit algılanması gerektiği. İkisini de ayrı ayrı terazinin kefelerine koysak dengede dururlar. O yüzden matematiği anlamak için biraz müzik, müziği anlamak için de biraz matematik bilmek gerekiyor. Ve hala algılayamadığım ve anlayamadığım şeylerden biri de eğitim hayatımızda ve akademik kariyerlerimizde, neden müziğin matematik kadar önemli olmadığı. Şu an bu konuştuklarımız bazı insanlara ütopik geliyor biliyorum, çünkü müzik derslerinde bile çocuklara test çözdürüp ders çalıştırıyorlar. Bu çok büyük bir yanlış. Çünkü ikisi de aynı yere hizmet ediyor; anlayış olarak da öğrenme şekli olarak da. Zaten matematiğe aslında vuruşlarla, müziği kullanarak başlamak lazım diye düşünüyorum. Bu konuyu birebir damdan düşercesine öğrendiğim için, çokça inceleyip araştırdıktan sonra bu bağlantıyı çözdüm. E.C: Elbette oldu. Herkes eşit derecede öğrenmiyor. Bazen sizin öğrenme ve kavrama tarzınız farklı olduğu için ve sizin tarzınızda anlatmadıkları için, öğrenmekte zorluk yaşayabiliyorsunuz. Bu zaten olayın ilk aşamasında önemli, sonrasında kendi öğrenme tarzımın ne olduğunu anlayıp, konuları anlayabileceğim şekilde öğrenmeye geçince, benim için problem çözüldü ve notlarım çok yükseldi. Çünkü disleksi bir şeyi anlama engeli değil, anlama tarzı farklılığı sadece, bu çok karıştırılıyor. Mesela benim matematiğim iyi değildi ama üniversiteyi çok yüksek bir matematik puanıyla kazandım. Konuları anlama ve kavrama yollarımı keşfedince daha kolay ilerlemeye başladım. A.G: Evet toplumda bazen fazla bilgi sahibi olmamanın da etkisiyle böyle bir yaklaşım oluşabiliyor. Bir konuyu kavramakta zorluk çeken herkesin disleksi olduğu zannediliyor. E.C: Beynimiz de parmak izimiz gibi özel ve eşsiz olduğu için algılanan şeyler birbirinden farklı olabiliyor. Bazı şeylere kafamız basar iyi yaparız fakat bazılarına basmaz. Aynı matematikte iyi olup sözelde kötü ya da sözelde iyi olup matematikte kötü olanlar gibi. Bu her insan için farklı ve değişkendir. Bazı konuları kolayca anlayamayabilirsiniz, bu dislektik olduğunuzu göstermez. En çok bununla karıştırılıyor. Aa anlamadı disleksi mi acaba? Hayır, bu böyle bir şey değil. E.C: Şunun artık net olarak bilinmesi gerekiyor; disleksinin zeka düşüklüğüyle bir bağlantısı yok. O tamamen farklı bir durum. Çoğu dislektik farklı bir yolu kullanmayı keşfederek yaratıcı yönlerini sürekli geliştirdikleri için, üstün zekalı kategorisine bile girebiliyorlar. Zaten disleksi olmak belli bir seviyenin üzerinde zekaya sahip olmayı gerektiriyor. Ayırt edilmesi gereken diğer önemli nokta da tembellikle disleksi farkı. Ben bu konuyu hiç sevmiyorum, çok üşeniyorum, yapmak istemiyorum, zor geliyor bunlar tembellik. Disleksiyim o yüzden anlamıyorum, disleksiyim yapamıyorum, disleksiyim bilemiyorum bunlar kesinlikle disleksinin cümleleri değil. Sıklıkla birbirine karıştırılıyor. E.C: Ben bunu şu şekilde anlatıyorum. Mesela, büyük bir çoğunluk sağ eliyle yazıyor ve çoğu araç gereç ve anlayış da buna göre ayarlanmış ama solaklar da var. Eskiden sol eliyle yazanların ellerine cetvelle vurup vurup kalemi sağ eline almalarını isterlerdi ve zorlarlardı. İşte disleksi de bu sağ-sol mevzusunun öğrenme tarzındaki karşılığı. Sadece sağ eliyle yazabilenlerin, sol elini kullanmak zorunda kaldığında yaşadığı/yaşayacağı sıkıntı gibi sadece. E.C: Aynen öyle! Şimdi mesela artık solaklara göre bir sürü alet edevat var, istedikleri gibi kullanabiliyorlar. Ve doğal olarak birçok ekipmanı, makas ya da gitarı yine solaklar icat ediyor; mecburen yaratıcı oluyorlar. Futbolcuysa mesela, genellikle sağ ayağını kullanıyorsa çok çalışarak sol ayağını da kullanmayı başaran ayrıca sivriliyor. İnsanlar bir yerde sıkıştıklarında ve onu çözmek için adım attıklarında, yaratıcı özellikleri daha fazla ortaya çıkıyor ve o yüzden biraz daha kıymetli oluyorlar. Çünkü onların yeni icatlar ve hayatı kolaylaştıracak yöntemler bulmak için sebepleri daha fazla. Tıpkı dislektikler gibi. Bir şeyi öğrenebilmek için mecburen daha farklı yöntemler keşfediyorlar. Zorluklarla baş etme becerisine daha erken başladıkları için çözümleri daha çabuk öğreniyorlar. Sorun çıktıkça çözüm geliyor. Hayat bazen anlayış tarzını ve bakış açısını değiştirdiğinde, bir sürü yenilik ve hediye getirebiliyor. Zaten renkli ve cazip olan kısmı da burada başlıyor işte. E.C: Mesela ben hikayelendirmeyi seviyorum ve yazıyorum aynı zamanda. Hem yazmayı sevdiğim için hem de işim bu olduğu için bu yöne daha yatkınım. Açıkbeyinde aldığım nörobilim derslerinden bir tanesinde, Prof. Sinan Canan'dan Aksiyon Potansiyeli adında bir konu öğrendik. Kendisi Aksiyon potansiyeli çok karışık bir konudur ve kavraması zaman alabilir. demişti. Ben de bu konuyu daha rahat kavrayabilmek adına ve aklımda kalması için bir aksiyon filmi gibi hayal ettim anlatılanları. Bu filmin içindeki potasyumlar filmin oyuncuları olarak giriyorlar, derken başrol oyuncuları olan sodyumlar geliyor, sodyumlar gelince potasyumlar sodyumlara yerlerini verip kapıdan çıkıyorlar... gibi kendimce hayalimde bu şekilde canlandırdığım için benim bunu unutmam mümkün değil. Kaç yaşıma gelirsem geleyim kendi tarzımda kavradığım bu karışık konuyu hatırlarım. Başka bir örnek vereyim: Mesela limbik sistemde ön frontal lobun anlatıldığı konuda hep bir gölge oyunu hayal ettim. Limbik sistem Karagöz oldu benim için, daha basit, daha duygusal, içinden geldiği gibi hiç düşünmeden hareket eden biri. Ön frontal lobu da Hacivat olarak düşündüm: Dur Karagözüüüm, öyle deme Karagözüüüm, böyle yapalım efendim diyerek daha sakin davranan biri olarak. Bana bu şekilde daha kolay ve eğlenceli geldiği için bu yöntemi kullanıyorum, bazısı için ezber daha kolaydır ve ezberleyerek öğrenir. Önemli olan doğru yöntemi keşfetmek. E.C: Düşündüklerini dile getirirken rahat olmalarını ve genele uymayan farklılıklarının arkasında cesurca durmalarını söylemek isterim. Bazen çocukça davranma ya da çok hayalperestsin deriz. Bilimkurgu ya da fantezi türünde yazanları, uçuk kaçık konuşanları, bazı konuları daha çocuksu ve hayalperestçe düşünen insanları, gerçekçi olmadıkları için biraz yadırgarız ve düşük puan veririz. Onların daha fazla yükselmesi ve bilinmesi gerekiyor. Böyle insanları kaybetmemeliyiz. Büyüdükçe, eğitim hayatına girdikçe insanların bakış açılarının nasıl daraldığını ve tekdüzeleştiğini anlatan güzel bir çalışma var: Bir yuvarlak çizip ortasına nokta koydukları bir şekli küçük çocuklara gösteriyorlar. Çeşit çeşit benzetme çıkıyor hepsinden. Kimisi Meksika şapkalı oturan bir adama benzetiyor, kimisi dondurmanın üzerindeki çikolataya benzetiyor. Aynı çocuklar eğitim hayatına başladıktan sonra aynı şekli yeniden gördüklerinde, bu kez Bir çemberin ortasında nokta şeklinde tanımlıyorlar. İşte biz o şekli çemberin ortasındaki nokta olarak yorumlamaya giderken, hayalci kısımlarımızı unutmamalıyız. Hayal kurun derim ben. Hayal kurmaktan, farklı şeyler düşünmekten sakın ödün vermeyin."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bir-virgul-olsaydiniz-oxford-virgulu-olur-muydunuz/", "text": "Oxford virgülü İngilizcede yıllardır kullanımı üzerine çeşitli tartışmalara sebebiyet vermiş, fakat Türkçede kullanımı olmayan bir virgül. Bizim için yeni. Değişik. Hatta tuhaf. Merhaba Oxford virgülü, hoşgeldin! Kendisi, ve bağlacı ile birlikte kullanılan virgül olur, tanışın. Bu kelimeyi Vampire Weekend'in Oxford Comma şarkısından da anımsayanlar çıkabilir. Ben de bu şarkının ilk mısrasında sorulan soruya dilimize nazikçe çevrilmiş haliyle- cevap vermek istiyorum: Oxford virgülü kimin umurunda? Cevap: Benim! İzleyeceğimiz sokratik yöntemle, Oxford virgülünü hem kullanmanın, hem de kullanmamanın beraberinde getirdiklerini ele alacağız. Asırlardır sorulan soruya bir cevap getirmeye soyunduk: Olmak ya da olmamak! Size oturup gramer, yazım kuralları veya dilin inceliklerinden bahsetmeyeceğim, bu konumuzun haricinde kalıyor. Bugün felsefi benzetmeler gezisine çıkarak, çoğumuzun hayatında karşılığı olmayan bir konuyu tartışacağız. Oxford virgülünü kullanmamız gerektiğini savunanlar genellikle bakış açılarını şöyle savunurlar: Virgülü kullanmamak anlatım bozukluğuna yol açabilir! Bu iki cümlenin arasındaki fark şu: ilk cümlede Oxford virgülü kullanılmadığı için Ahmet hem Joker hem de komedyenmiş gibi bir algı ortaya çıkabiliyor. İkincisinde ise her kelimeye hak edilen duraklama süresi veriliyor ve bu bilinmedik şahsın 3 farklı kişiye uğraması gerektiği apaçık hale geliyor. Bir cümleyi kainata bırakıp, onu algılayanın senin anladığın gibi anlamasını beklemek bencilce bir hareket olabilir. Sonuçta her insanın okuduğu cümleden çıkardığı anlam farklı. Değil aynı cümleyi, aynı dili konuşan insanların bile tek bir kelimeden çıkardığı anlam muazzam farklara ulaşabilir. Bir ülke ismi, biri için yuva anlamına gelirken diğeri için düşman anlamına gelebilir. Oxford virgülü, sonrasında gelen kelimeye bir hakarettir! iddiasının sahiplerine bir bakalım. Aynı anlama gelen iki bağlacı yan yana koymak bazıları için anlamsız gözükebilir. Sıraladığınız üç nesneden en son akla gelen o kelime olduğu için ona özür dilermişçesine konulan, onu daha önemli hissettiren ekstra bir virgülden başkası değil. Kendisi, acıyı çok sonrasına kadar hissettirmeyen bir tokat, seni pohpohluyor gibi gösteren bir ajitasyon malzemesi olarak bile algılanabilir! Vücudunla bu kadar barışık olman ne kadar da güzel... aslında senin vücut tipine sahip olanlar dışarı böyle çıkmamalı. demenin farklı bir yolu. Aaa, bir filanca-ya göre kendini ne güzel ifade ediyorsun! demek aslında sen ve senin gibilerin kendini güzel ifade ettiğini düşünmüyorum. demenin farklı bir yolu. Sen diğer kızlar/erkekler gibi değilsin ise Kızların/erkeklerin geneli garip olduğundan onlardan hoşlanmıyorum ama sen öyle değilsin diyerek kadınlara veya erkeklere yönelik olası bazı önyargıları da beraberinde taşıyor . Size, soyut bir kavramla ilgili hem kırmızı hapı, hem de mavi hapı sundum ve seçimi size bıraktım. İkisini de tercih etmeyip odadan da çıkabilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bitmek-bilmeyen-basarisiz-pazartesilere-son-beynini-motive-et/", "text": "Özellikle yılbaşlarında ya da Pazartesi günleri başlayacağımız büyük kararlar veririz. Her şeyi yapacak bir süper kahraman gücü hissederiz belki de kendimizde. Öyle küçük kararlar da değildir bunlar. Her ne kadar bunlar gibi rutine taşıması güç kararlar, yani kendimize verdiğimiz zor görevler olsa da, süper kahramanız ya her şeye gücümüz yeter nasılsa... Hatta Bu zamana kadar yapmamış olmam çok saçma diye de kendimize kızarız. Sonra yılın ilk günü ya da ilk pazartesisi gelir. Her şey mükemmeldir. Büyük bir şevkle kararımızı yerine getirmenin verdiği huzuru yaşarız. Çünkü motivasyonumuz çok yüksektir ve yapılan işin zorluğu önemli değildir. Daha önce alışkanlık haline getirmediğimiz halde, bir saat yabancı dil de çalışırız, spor da yaparız o gün hiç tatlı da yemeyiz. Her şey istediğimiz gibi sürmektedir. Ancak motivasyon dediğimiz şey, ne yazık ki sürekli aynı seviyede kalabilen bir güç değil... Ertesi gün aynı eylemi yapmak için sahip olduğumuz güç biraz azalır ama yine de görev tamamlanır. Bir sonraki gün.. Bir sonraki gün derken, yeni alışkanlık edinmeye çalıştığımız bu eylemler bize zor gelmeye başlar, giderek motivasyonumuz azalır ve sonunda sonraki seneye ya da sonraki pazartesiye yeniden karar verilmek üzere ertelenir. Bu yaşanan da süper kahramanın dramıdır! Bir aktiviteyi bir daha yapmak yani pazartesiyi salıya taşımak için beyin kimyasallarından olan dopamine ihtiyacımız vardır. Dopamin, çok küçük eylemler sonucunda bile salgılanan beyindeki bir kimyasaldır ancak davranışın da sizi iyi hissettirmesi ön koşuludur. Beynin kendini iyi hissetmesini sağlayan bu hormon, hadi bir daha yapalım sürekliliğini sağlar. Dolayısıyla bizi bir davranışı yapmaya iten güç olan motivasyon dopaminle yakından ilişkilidir. Stanford Üniversitesi akademisyenlerinden Profesör B. J. Fogg, davranış psikolojisinin son dönem temsilcilerinden oldukça önemli bir bilim insanıdır ve kendisi, Fogg Davranış modeli ile davranış değişikliğine neyin neden olduğunu açıklamaya çalışmıştır. Motivasyonun her daim sabit kalamadığını belirterek yeni bir davranış için motivasyon sağlanmak isteniyorsa küçük başlangıçlar yapılması gerektiğini ifade etmiştir. Mesela her gün bir saat spor yapmak ve bunu alışkanlık haline getirmek istiyorsanız, bir saatle değil üç dakika ile hatta daha da küçültüp akşamdan spor kıyafetlerinizi hazırlamakla başlayabilirsiniz. Bu model ile Fogg, yapabileceklerinizin en küçük haline bir adım atmanın ve eylemi gerçekleştirdiğinizde de küçük kutlamalar yapmanın önemine vurgu yapıyor. Bu kutlamalar evet başardım diye haykırmak olabileceği gibi aynanın karşısına geçip işte sen harikasın başardın gibi tebrikler de olabilir. Ya da bazı futbolcuların gol attıktan sonraki sevinçlerini ifade etmek için oluşturdukları ritüeller gibi kendimize has oluşturacağımız bir kutlama ritüeli belirlemek de olabilir. Fogg, davranış modelini aşağıdaki grafikle de çok güzel anlatıyor. Bir davranışın gerçekleşebilmesi için motivasyon, yetkinlik ve tetikleyicinin birlikte olması gerektiğini söylüyor. Aynı şekilde bir davranışı sonlandırmak için de yine bu 3 unsurdan birini çıkarmanın yeterli olacağını ifade ediyor. Grafikte de görüldüğü gibi, görev kolay olduğu sürece düşük motivasyonla bile harekete geçebiliyorken, motivasyonumuz yüksek ve tetikleyicimiz sağlam olsa dahi, yeteneğimizi aşan zor bir görevimiz varsa görselde ifade edilmeye çalışıldığı gibi davranışı hayata geçiremiyoruz. Burada tetikleyiciden kasıt, davranışı başlatan unsurdur, hadi yap diyen şeydir. Verdiğimiz karar neticesinde yıl başının ya da Pazartesi gününün gelmesi gibi. Ya da sabah uyanmak için çalar saatimizi kurmak gibi. Sabah kalkabilmek için becerimiz de motivasyonumuz da yeterlidir işe gitmek ya da çocukları okula göndermek için ama yine de bir çalar saate ihtiyaç duyabiliriz. Buradaki çalar saat tetikleyicidir ve bizi eylemi yapmaya yönlendirir. Tetikleyici, motivasyonumuz ve yetkinliğimiz varsa bizi harekete geçirir. Ama mesela hastaysak o gün, kılımızı bile kıpırdatacak halimiz yoksa, yani eyleme geçecek yetkinliğimiz yeterli seviyede değilse, motivasyonumuz ne kadar yüksek olursa olsun, çalar saatimiz bizi uyandırmak adına çığlıklar da atsa yine de yerimizden kalkamayız ve davranışı gerçekleştiremeyiz. Dolayısıyla tetikleyicinin olduğu durumlarda, davranışın gerçekleşmesi, uygun motivasyon-yetkinlik ilişkisindeki dengeye bağlı. Özetleyecek olursak: Pazartesileri eylemi gerçekleştirebilme nedenimiz, görevlerin zorluk derecesinin yüksek olmasına rağmen motivasyonumuzun çok yüksek olması. Ancak bir eyleme geçmek için motivasyonumuz düşükse, eylemin zorluğu da o denli az olmalı ki davranış gerçekleşebilsin. Mesela resim yapmak, hatta bunu alışkanlık haline getirmek istiyoruz. Öncelikle bir başlangıç seçerek her gün 5 dakika resimle ilgili bir çalışma yapacağımıza dair sözleşelim. Sadece 5 dakika! 5 dakika ile ne olur ki demeyin! Yukarıda gördük ki süper kahramanların bile güç ve motivasyon seviyesi her gün aynı kalamayabiliyor. Motivasyondaki bu iniş çıkış döngüsüyle ancak kolay hedeflere adım atarak başa çıkabiliriz. 5 dakika her koşulda yapılabilir bir hedef gibi değil mi? Her ne olursa olsun, 5 dakika çoğu imkansızlıklarda bile makul bir süre olduğundan 5 dakika yapayım ne olacak diyerek harekete geçme ihtimalimiz yüksektir. Bu şekilde de değişikliği gerçekleştirmek için istikrarlı davranabilmiş oluruz. Dahası bu bize başarmış olmanın doygunluğunu yaşatır. Başarı hissini bir de kutlama ritüelimizle de birleştirdiğimizde, dopamin salgısı artacak ve bir sonraki eylem için motivasyonumuzu destekleyecektir. Yeterli yetkinliğimizin olduğu davranış değişikliklerine karar verirken motivasyon seviyemiz için neler yapmamız gerektiği konusunda hemfikiriz artık. Motivasyon seviyemizi de arttırdığımıza göre bunu hayatımızın her alanında uygulayabiliriz. En güzeli de kurguladığımız oyunlaştırma projelerinde bu modeli kullanarak motivasyon problemlerini de atlatabilir ve daha sağlam projeler hazırlayabiliriz. Bu yazı Gamfed Türkiye gönüllülerinden Mualla Yılmaz tarafından yazılmıştır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bozuk-duzen-evrenseldir/", "text": "İfşa ediyorum: AçıkBeyin yazarları haftalık olarak pek zengin, pek acayip, pek karmaşık, pek dağınık bir toplantı yapıyorlar. Ben de aylardır müptelası oldum. Bu toplantılardan birinde anamorfizm üzerine konuştuk. Toplantının başından itibaren çarpıldım ve sanırım anamorfizm kavramının kendisini de bir parça çarpıttım. Pek güzel! Çünkü çarpık bakmak, farklı bakmak, bir başka açıdan daha bakmak bu işin nirengi noktası. Bahsi geçen toplantının daha başında, sadece açıklamasını şöyle bir duymamla, zihnim kavramı sahiplendi. Ben meğer anamorfistmişim; kendi anladığım anlamda. Epeydir biliyor ve inanıyorum ki: Bozuk düzen evrenseldir. Çünkü bir insanın mükemmel dediği bir dünyaya bir başkası bozuk der. Üstelik bir kişi, bir süre önce mükemmel gördüğü bir dünyayı da bir süre sonra bozuk bulur. Mezarında bir tur daha dön Platon! İdeal yoktur. Varsa bile onu gördüğümüzde pek azımız ideal olarak tanırız. İdealler vardır, ideailimsiler vardır. Pek çok şey farklı farklı açılardan binlerce şekilde görünür. Meğer bakış açısı çeşitliliğine bağımlılıkmış benim halim. Eskiden öğrenme bağımlısı olduğumu zannederdim. Öyleyim de zaten. Ama bir de şu açıdan bakayım bağımlılığım öğrenme bağımlılığımdan daha derin sanırım. Mühendislik, sosyoloji, tarih, felsefe, psikoloji lisansları okumam bundanmış. Mühendislik yönetimi ve nörobilim yüksek lisanslarını bundan yapmışım meğer. Haftada 3-4 kitap bu yüzden okuyormuşum. Orta Anadolu'nun gelenekçi bağrından başlayan bakış açısı yolculuklarım, bitmeye pek niyeti olmadan devam ediyor. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Zorun İyi Olduğu Fikri, Toplumun Bireye Attığı Bir Kazıktır!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/broca-alani-nedir/", "text": "Bu bölge, konuşma işlevinin üretildiği, konuşulan dilin anlaşılmasının gerçekleştiği, diğer insanların hareketlerinin ve konuşmayla ilgili jest-mimiklerin çözümlenmesini sağlayan alandır. Bebeklik çağında konuşmayı öğrenirken en hızlı gelişim gösteren alanlardan birisi burasıdır. Hasar görmesi durumunda genellikle konuşma işlevinde bozukluklar görülür. Tekerleme ve zor pasajların tekrar edilmesi de bu bölgenin yeteneklerini geliştiriyor gibi görünmektedir. Başkaları bir hareket gerçekleştirdiğinde, sanki o hareketi biz yapıyormuşuz gibi beynimizde faaliyet gösteren ayna nöron sistemi, Broca alanında da bulunur. Bu özellik, lisan becerisi öğrenilirken diğer insanların taklit edilmesi konusunda önemli katkılar sağlar. Ayrıca bu sistem sayesinde karşıdaki insanların hareketlerindeki küçük farklılıkları tespit ederek onların niyetlerini anlayabiliyoruz. Beynimizin bu bölgesi aynı zamanda yabancı bir lisan öğrenme işinden de sorumludur. Bilim adamları, birden fazla lisan insanların bu durumdan bir çok fayda gördüklerini düşünmektedirler. Konuşma sırasında tek bir dil kullanılsa bile diğer bilinen dil veya dillere ait sinirsel devreler de aktiftir. Bu çelişkili durum, beyin için geliştirici bir zorlanma anlamına gelir. Bu durum, ikinci dilin erişkinlik çağında öğrenilmesi durumunda söz konusudur. Eğer ikinci bir dil çocukluk çağında öğrenilmişse durum farklıdır ve çift dilli beyin ortaya çıkar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bu-yalnizca-sitem/", "text": "- Ses çıkarırlar - Sessiz kalırlar - Yok sayarlar - Bulundukları ortamdan uzaklaşırlar Aralarında en yapıcısı hangisi sizce? Tabii ki sesini çıkarmak, yani aklındakini ifade ederek içinde tutmamak. Çünkü kişi kendini ifade ediyor ve niyeti bir şeyleri düzeltmek. Sitem eden kişi de esasında bir sıkıntısını dile getirmeye çalışıyor, yani ses çıkarıyor ama bunu yaparken seçtiği yol farklı. Sitem ettiği kişiye bir ihtiyacını anlatıyor. Beni anla! diyor, gel beraber çözelim şu problemimi diyor. Karşılığında da genelde olumsuz olarak algılanan sitem eden kişi damgası yiyor. Mesela bir süredir arayıp konuşmadığınız veya görüşmediğiniz bir arkadaşınız ile karşılaştınız diyelim, sizi görür görmez Seni de gören cennetlik, yahu bir arayıp sormuyorsun sürekli benim aramamı bekliyorsun! der ve siz de ne diyeceğinizi şaşırabilir kendinizce gerekçeler bulmaya çalışırsınız. Elbette siz de haklısınız, çünkü herkesin işi başından aşkın, iş-güç derken hiçbir şeye fırsat kalmıyor ki! Derdim kendinizde kabahat aratmak değil; size sitem eden arkadaşınıza karşı olumlu düşünmenizi sağlamak. Esasında size ihtiyacı olduğunu anlatmaya çalışıyor; belki kendini yalnız hissediyor veya başka bir derdi var. Sitem edene kızmak yerine bize ne anlatmaya çalışıyor diye sormak çözüm yolunda ilk adımmış gibi görünüyor. Esas sıkıntı artık sitem etmeyi bırakmış, sizi uzun zaman görmese bile bunu dert etmeyen yani yok sayan kişilerle, dikkat edin. Eğer sesini çıkarmak yerine yok saymayı seçmişse sizden ümidi kesmiştir; yani öğrenilmiş çaresizliğe düşmüştür . Tabii sitem etmeden direkt ihtiyacı paylaşmak en faydalı olanı ama bu da ancak oturmuş ve derinleşmiş dostluk ve ilişkilerde yaşanabiliyor. Diyeceğim o ki, siz siz olun sitem edeni bir de onun açısından düşünerek dinleyin, bakalım ne demek istiyor. Bu yazımdan sonra sitem edenler çoğalırsa ne yaparım artık bilmiyorum 🙂 ama umarım biraz da olsa farklı bir bakış açısı sağlayabilmişimdir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bugun-daha-dun-gelecek-ti/", "text": "Deneyim kazandıkça, öğrendikçe, yaşadıkça, hatta sadece düşündükçe bile, değişiyoruz. Duyduğumuz her söz, okuduğumuz her cümle, işittiğimiz her melodi, görüğümüz her yüz, aklımıza günde onbinlercesi üşüşen düşüncelerimizden her birisi beynimizi ve beynimizin hücreleri arasındaki bağlantıları değiştiriyor. Beynimizin değişmesi demek, her an her birimizin aslında hafif farklarla da olsa başka bir zihine doğru evrilmemiz, dönüşmemiz demek. Tüm deneyimlerimiz bizi hafifçe de olsa farklılaştırıyor; hem bedenen, hem zihnen, farklı insanlara dönüşmemizi sağlıyor. Zaman hızlı akıyor. Bunu hep söylüyor, çoğu zaman bundan şikayet ederken buluyoruz kendimizi. Beynimiz ve zihnimiz, zamanın akışını algılarken yine bilgi işleme sistemini kullanıyor. Belli bir zaman süresinin uzunluğunu, o zaman içinde aklımıza yerleşen anı ve tecrübelerin bir sonucu olarak, uzun yahut kısa algılayabiliyoruz. Hiç bir şey yapmadan oturduğumuz bir on dakika bize oldukça uzun ve sıkıcı gelirken, sürükleyici bir roman okur yahut film izlerken saatlerin nasıl aktığını bile anlayamayabiliyoruz. Fakat bunun psikolojik olarak ilginç bir yönü de var. İçinde yaşayıp maruz kalırken bize çok uzunmuş gelen o sıkılma zamanları, daha sonraları hatırlandığında, belleğimizde çok ufak bir zaman dilimi olarak hatırlanıyor. Anı biriktirmediğimiz süreçler, zihnimiz tarafından sanki yaşanmamış; sadece içinde bulunulmul ve geçilmiş minik dilimler gibi hatırlanıyor. Halbuki roman gibi, film gibi, yeni insanlarla tanışmalar gibi tecrübe açısından yoğun zaman dilimleri daha sonraları olduğundan bile daha uzunmuş gibi hatırlanıyor. Psikolojik araştırmaların gösterdiği bu gerçek, tecrübenin, bire-bir yaşamanın, ömür dediğimiz bu sürecin zihinsel kayıtlarının miktarını ve derinliğini ne düzeyde etkilediği üzerinde düşünmeye zorluyor bizleri. Neden hızla akıyor zaman? Etrafımızdan bilgiler, haberler, dedikodular, -miş'ler, -mış'lar akıp duruyor. Şehirli insanın etrafı da kafası da istiap haddinin üzerinde kalabalık. Neredeyse günlük zihinsel faaliyetlerimizin hiç birinin üzerinde bir kaç saniyeden fazla durup düşünecek zamanımız kalmıyor. İçselleştiremediğimiz, tadına varamadığımız, kününe vakıf olamadığımız milyonlarca an dizisini hızla yaşayıp geçmek zorundayız. Daha sonra dönüp geriye baktığımızda ise, zihnimizdeki kayıtlarının ekserisinin, hatırı sayılır pek bir iz bırakmamış saatler, günler, aylar ve yıllardan ibaret olduğunu fark ediyor ve neticede, zamanın ne kadar hızlı geçip gittiğine hayıflanırken yakalıyoruz kendimizi. Ömür süremiz, bize verilmiş en kıymetli emanet. Süresi belirsiz o süreç içerisindeki asli görevimiz, bana sorarsanız, olabildiğince dönüşmek, olgunlaşmak ve bize verilen benzersiz fırsat ve imtihanlardan olabilecek azami tecrübeyi devşirmek. Buna kemalat yolculuğu da diyebilirsiniz. Yaşamımızın en iyi koşullarda neredeyse üçte birini eğitim denen süreçlerle geçiriyoruz. Aslında her birisi benzersiz ve yegane olan biz insancıklar, yığınlar halinde sınıflara bölünüp, bir kaç meslek grubuna sığsınlar diye, tüm yeteneklerinden, müşahhas özelliklerinden, çocukluk arzularından ve heveslerinden itinayla budanıyorlar bu süreçte. Tepkilerimiz, zevklerimiz, arzularımız, korkularımız, hedeflerimiz otomatikleştiriliyor, aynılaştırılıyor. Bize verilen kutunun dışındaki ihtimalleri düşünme yeteneğimizi tamamen kaybedene kadar eğitiliyoruz. Sitem kaza ve kaçaklarını bir kenara koyarsanız, insana bahşedilmiş sanat, yaratıcı düşünce, aykırı fikir, yeni düşünceler üretme ve yeni ufuklara açılma gibi tabii yeteneklerimiz olabildiğince halının altına süpürülüyor, unutturuluyor. Komplo teorilerindeki gibi muktedir ve gizli örgütler değil bunu yapan; biz bunu bizzat kendi kendimize yapıyoruz. Zira insanız, konforu da severiz ve bildiğimiz rahat yoldan saparak daha iyi bir yola girme riskini almayı çoğumuz pek sevmiyoruz. İşe yaramadığını bile bile, böyle eğitmeye, böyle çalışmaya, böyle telaşlarla ömür geçirmeye ve böyle ölüp gitmeye pek sesimizi çıkartamıyoruz. İnsanı insan eğitir. Evde aile, okulda öğretmen, üniversitede profesör, marangoz atölyesinde usta, ila ahir, yenilerini yetiştirir. İşi aslında boynuza kulağ geçirtmektir. Sadece bidiğiniz göstermek veya öğretmek değil, bilinmeyeni keşfetmesi için talebesine, çırağına, yamağına ufuk açmaktır. Ama hepsinden esası ilham vermektir. Çocukluktan başlayarak aslında bir öğrenme canavarı olan insanın öğrenme sürecinin motoru merak ve ilhamdır. Sebebi ve motivasyonu verebilirseniz, sizin bir şey öğretmenize bile hacet kalmaz. Her koşulda, her imkansızlıkta öğrenebiliriz. Yeter ki kafi itiş gücümüz, kafi adanmışlığımız oluşsun. Eğitimin hangi safhasında, hangi devresinde verebiliyoruz acaba böyle bir itme gücünü? Ufak tefek kazalar dışında, maalesef bu tabii yeteneğimizi kaybetmiş gibi görünüyoruz. Geleceğimiz için gerçekten endişeleniyor, bir şeyler yapmak istiyorsak, ne yapıyor olursak olalım, biraz durup, elimizdeki ana, şu ana, şu anda elimizde olana dikkat kesilmemiz ilk büyük gereklilik. Geçen zamanı unutulmaz deneyimlere, dolu dolu yaşanmış bir ömrün paha biçilmez anılarına dönüştümenin tek yolu, kafamızı toplayıp, elimizdeki tecrübenin keyfine varmaktır. Bir başka görevimiz daha var: Bu alışkanlığı yeni nesillerimize hızla vermemi de gerekiyor. Daha doğrusu, onların elinden bu paha biçilmez ve fıtri yeteneği almaktan vaz geçmeliyiz artık. Oyun oynarken gelecek endişesi yahut geçmiş pişmanlığı ile anını zehir eden kaç çocukla tanıştınız? Bulamazsınız; zira onlar, henüz yeterli eğitim almamışlardır ve içinde yaşadıkları anın sonsuzluğu içinde, zihinlerinin evi olan beyinlerini değiştirmenin, dönüştürmenin keyfini alabildiğine yaşamaya programlanmıştır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/bunama-ve-beslenme/", "text": "Beslenme rejimi çoğunlukla yüksek oranda işlenmiş et, nişastalı gıdalar ve şekerli atıştırmalıklardan oluşanlar, ileri yaşamlarında daha sağlıklı yiyecekler tüketenlere göre bunama tipi sorunlarla daha çok karşılaşıyorlar. Sağlıklı bir diyetin beyne fayda sağlayabileceği hepimizin malumu. Bununla birlikte, 22 Nisan 2020 tarihli yeni bir araştırmaya göre, sadece hangi yiyecekleri yediğiniz değil, hangilerini birlikte yediğiniz bunama riskinizle ilişkili olabilir. Diyetleri çoğunlukla yüksek oranda işlenmiş etlerden, patates gibi nişastalı gıdalardan ve kurabiye ve kek gibi atıştırmalıklardan oluşan insanların bunamaya maruz kalmaları olasılığının yıllarca daha çeşitli sağlıklı yiyecekler yiyen insanlardan daha olası olduğunu buldu. Ortalama yaşları 78 olan 209 bunama hastası ve yaş, cinsiyet, eğitim düzeyleri eşleşen ve demansı olmayan 418 kişiden oluşan çalışmanın katılımcıları, son beş yıl boyunca ne tür yiyecekleri ve ne sıklıkta yediklerini ayda bir defadan daha az ve günde dört defaya kadar olduğu belirlenen bir gıda anketi doldurmuşlar. Ayrıca her iki ila üç yılda bir tıbbi muayeneleri de yapılmış. Araştırmacılar, demanslı ve demanssız hastalar tarafından hangi yiyeceklerin sıklıkla birlikte yendiğini karşılaştırmak için gıda anketinden elde edilen verileri kullanmışlar. Sonuçlar, insanların yediği bireysel gıdaların, genel gıda gruplarının veya ağlarının, demansı olan ve demansı olmayanlar arasında önemli ölçüde farklılık gösterdiğini ortaya koyuyor. Bunama türü rahatsızlıklarda ne yediğimizden çok, neleri birlikte yediğimiz daha önemli olabilir.İşlenmiş etlerin, demans hastalarının gıda ağlarında bir düğüm noktası olarak göründüğünü söyleyen Dr. Samieri, demans geliştiren insanların sosis, et ve patre gibi işlenmiş etleri, patates gibi nişastalı gıdalarla, alkolle, çerezlerle ve kurabiye yahut kek gibi atıştırmalıklarla birleştirme olasılığı daha yüksek göründüğüne dikkat çekiyor. Bu durum da bunama riskinin işlenmiş et ürünlerinin tüketilen ortalama miktarından ziyade diğer sağlıksız gıdalarla birleştirilme sıklığı ile ilişkili olabileceğini düşündürüyor. Örneğin, bunama belirtileri gösteren kişilerin işlenmiş et yediklerinde, patatesle birlikte yemeleri; öte yandan bunaması olmayan kişilerin ise ete meyve, sebze ve deniz ürünleri de dahil olmak üzere daha çeşitli ve sağlıklı yiyeceklerle eşlik etme olasılığı daha yüksek görünüyor. Çalışma sonuçlarına genel olarak bakarsak, bunama sorunu olmayan insanlar beslenirken çeşitliliği esas alıyor gibi görünüyorlar. Yani bu kişilerin beslenme rejimi için seçtikleri gıdalar genellikle meyve ve sebzeler, deniz ürünleri, kümes hayvanları veya etler gibi daha sağlıklı yiyecekleri içeren çok sayıda küçük gıda ağından oluşuyor. Yani beyin için faydalı bir beslenme rejimi, farklı ve sağlıklı gıda bileşenlerinin farklı kombinasyonlarından oluşunca, arada bir sağlıksız görünen tercihlerin de sorun yaratma ihtimali azalıyor olabilir. Samieri, diyette daha fazla çeşitliliğin ve çeşitli sağlıklı gıdaların daha fazla dahil edilmesinin daha az bunamayla ilişkili olduğunu gösterdiklerini ifade ederken, kişilerin beslenme rejimi seçimlerine bakmanın gelecekteki demans sorunlarını öngörebilmekte de oldukça iyi fikir verebileceğini iddia ediyor. Elbette tek başına bu çalışma konuyla ilgili son sözü söylemek için yeterli değil; zira söz konusu çalışma katılımcıların diyetlerinin doğrudan izlemesinden ziyade, katılımcıların beyanlarına dayanan bir gıda anketini temel alıyor. Daha ileri düzeyde yapılacak çalışmalar muhtemelen konu hakkında çok daha detaylı bilgiler edinmemizi de sağlayacak."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuk-bilinmeyenli-denklem-belirsizlik/", "text": "Belirli olana yapış, belirsizden kaç talimatları size de tanıdık geldi mi? Kötü de olsa bildiğimizi seçiyor, kendimizi böylece daha güvende hissediyoruz. Bu da bizde psikolojik sertlik yaratıyor. Yeni olana mesafeli ve kaygılı bakıyor, yeniyi sert bakışlarla itiyoruz. Amacımız çok açık; net ve belirli bir dünyada güvenli yaşamak. Böyle bakıldığında insandan daha tedbirli ve belirliliğe muhtaç başka canlı yok. Daha az düşünerek atik olanlara pek de normal bakamıyor olmamız bu yüzden. Araştırmalar, insanların belirsizliğe farklı tepkiler verdiğini, belirsizliğe karşı daha yüksek tahammülsüzlüğe sahip kişilerin daha az dirençli olabileceğini ve düşük ruh hali, olumsuz ya da kötü duygular ve kaygıya daha yatkın olabileceğini gösteriyor. Yani belirsizliğe verdiğimiz cevap genelde kaygı oluyor. Polyvagal teoriye göre strese verilen sempatik sinir sistemi tepkilerinden kaçmak tepkisi, hayatta kalmak için kısa süreliğine kullandığımız bir yöntem. Fakat şöyle düşündünüz mü, insan başına geleceği bilmeden kendini nasıl korur? Bu demek oluyor ki hem belirsizliğe hem de onun getirdiği şoka hazırlıklı olmak diye bir şey yok. Hazır olmak yok. Belirsizliğin hemen yanında travma tepkileri, anormal bir duruma verdiğimiz normal tepkiler. Belirsizliğin getirdiği acıyla baş edebilmek için birkaç yöntem yazmak istiyorum. Netlik arayışında stresle boğuşan ve yarını kestiremedikçe herkesle arası bozulan yakın arkadaşınıza ne derdiniz? Onu nasıl hayata davet eder, sakinleştirirdiniz? Şimdi bu söylediklerinizi nezaket dolu bir ses tonuyla kendinize söylemeyi deneyimleyin. Bakın neler oluyor. Kişisel hikayelerimiz belirsizlik stresiyle mücadele ettiğimiz anlar ile doludur. Böyle bir anınızı hatırlamaya çalışın. Orada neler oldu? Gelecekle ilgili tahminleriniz çoğaldı ve beklentileriniz azaldı. Olup biten üzerinde kontrol alanınızın ölçülü olduğunu fark ettiniz. Kontrol etmek yerine yaşamak seçeneğini tıkladınız. Ve oldu. Gördüklerimin değeri, görmeye çalıştıklarımdan ağır bastı dediniz. Bugün zorlanan ve ille de netlik diyen kendinize andaki netliği hediye ediniz. Hayat nispeten sakin olduğunda, konfor alanınızın dışındaki şeyleri denemeye özen gösterin. Zor bir patrona karşı durmaktan yeni bir sporu denemeye kadar risk almanızı gerektiren her şey hayat değiştiğinde, yolundan saptığında kullanışlı olan becerileri geliştirmenize yardımcı olur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuk-firmalarin-kucuk-hileleri/", "text": "Bunu bilen reklamcılar, içeriği ve ürünleri hedef kitlelere daha iyi uyarlamak için, insanların karar verme sürecini ölçmek maksadıyla nöropazarlama stratejilerine sarılıyorlar. Endüstri 4.0'da geleneksel sistemlerin duvarları yıkılıyor ve yerine daha yenilikçi, iddialı duvarlar örülüyor. Görünüşte hiçbir bağlantısı olmayan çeşitli kaynaklardan ilham alıyor ve puzzle parçalarını çok güzel bir şekilde birbirine bağlıyor. Nöropazarlama da içgüdülerin bilinçaltı karar verme süreçlerimize nasıl etki ettiğini araştırıyor. Bu pazar araştırması ve ürün geliştirme aracını kullanan reklam verenler; beyin aktivitesi, cilt, göz uyaranları ve kan akışı ölçümlerine dayalı bilişsel karar vermeyi daha iyi değerlendiriyorlar. Bir yandan, sinirbilim karar verme süreçlerimiz için biyokimyasal bağlam sağlarken, psikolojik güdüleri açıklamaya yardımcı oluyor. Nöropazarlama geleneksel ve varsayımsal stratejiler yerine bilimsel çözümleriyle rasyonalist bir bakış açısı ile strateji geliştirir. Beynimizin bilinçaltı yolculuğunda karanlık ve uzun bir yola çıkar. İnsanlığın başından beri beynimize kazınan ilgiler ve bilgiler gün yüzüne çıkar ve EEG makinesinde saklanamaz bir hale gelir. Nöropazarlama; fMRI , EEG ve SST gibi bilinen tekniklerden yararlanır. Geleneksel olarak hastalıkları teşhis etmek ve tedavi etmek için kullanılan bu araçlar artık pazarlama kampanyalarını tüketici talebine göre uyarlamaya yardımcı oluyor. Facebook, reklam sisteminin, bireylerin bilinçsiz algılarını ve duygularını nasıl etkilediğini araştırdı. eBay, çevrimiçi ödeme şirketi Paypal aracılığıyla nöropazarlamayı kullandı. Bu hizmetlerinin kullanımındaki hız artışının, tüketici açısından bilgi güvenliğini teşvik etmekten daha duygusal olduğu fark edildi. Coca-Cola'nın kendi kurum içi nörobilim laboratuvarı var. Burada nörogörüntüleme tekniklerini gerçek zamanlı olarak kullanıyorlar. Gönüllü denekler ise çeşitli reklamları izliyor, bilimsel yöntemi ve deneklerin duyduklarına ve gördüklerine tamamen tarafsız sinirsel tepkiler veriyor. Nihayetinde, taramalar rastgele bir skor ortaya çıkararak, markanın, reklamların, hatta çekimlerin ürünlerini tanıtmada ne ölçüde etkili olduğunu seçmesine olanak tanır. . Hyundai, 2011'in sportif gümüş modelini test etmek için 30 erkek ve kadının yer aldığı bir nöropazarlama çalışması istedi. 15 erkek ve 15 kadından tampon, ön cam ve lastikler dahil olmak üzere aracın belirli kısımlarına bakmaları istendi. Kafalarındaki elektrotlu kapaklar, arabayı bir saat boyunca izlerken beyinlerindeki elektriksel aktiviteyi yakaladı. Beyin aktivitelerinin satın alma kararlarına yol açabilecek tercihleri göstermesi gerekiyordu. Hyundai Motor America'da Marka Stratejisi Müdürü Dean Macko, Binlerce otomobil üretmeye başlamadan önce tüketicilerin bir araba hakkında ne düşündüğünü bilmek istiyoruz diyor. Macko, otomobil üreticisinin EEG beyin aktivite raporlarına göre dış kısmında ince ayar yapmasını bekliyor. yani teknoloji için kendimizi koruma yollarını da yazıya eklerseniz çok makbule geçer."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuk-sehrin-kucuk-dunyasi-2/", "text": "Sürekli çalışmakla geçen günler birbirini kovalarken genç karınca da düşünsel dünyasında birçok yeniliği keşfediyordu. Kentin yakın çevresinde yiyecek araştırmak ve bulduklarını depolara taşımaktan ibaret olan görevinden terfi etmişti. Artık kentin derinliklerinde bulunan mantar tarlalarının bakımından sorumlu ekibe katılmıştı. Dışarının tehlikeleriyle karşılaştırıldığında oldukça sakin ve güven dolu saatler geçiriyordu tarlalarda. Bu zamana kadar gördüğü ve öğrendiği kadarıyla doğadan toplamanın dışında, yetiştirerek, bakımını yaparak, hasat ederek yiyecek temin eden, yani tarım yapan tek topluluktu kendisininki. İşçilerin dışarıdan getirdiği yaprak parçalarını nemli ortamlarda çürümeye bırakıyorlar, uygun ısı ve nem miktarını ayarlıyorlar, çürümeye yüz tutan yapraklara diğer mantar kolonilerinden parçalar getirerek ekim yapıyorlardı. Yeterince gelişenleri de hasat ederek yiyecek depolarına götürüyorlardı. Biraz düşünüldüğünde muhteşem bir teknolojiydi bu. Kendi kentini diğer tüm canlılardan üstün kılan, doğaya bağımlılığı azaltan bir teknolojiye hayran olmamak elde değildi. Bu üretimin bir parçası olduğu için gurur duyuyor hatta biraz da kibirleniyordu. Bu kibrinden midir, yoksa fikirlerinden dolayı etrafında biraz çılgın olarak tanınmasının etkisinden midir bilinmez, son zamanlarda kendinde bir başkalık hissediyordu genç karınca. Üstünde fazla durmadı ama bir şeyler değişiyordu sanki hayatında. Beraber çalıştığı diğer karıncalar mesafeli davranıyor ama saygıda kusur etmiyorlardı. Bir süre sonra yeni bir emirle başka bir bölüme ataması yapıldı. Kendisini hayretten hayrete düşüren bu bölüme ilk defa geliyordu, hatta yolu bile yeni öğrenmişti. Daha önce böyle bir bölümden haberi bile yoktu. Geniş galerilerin birbirine tünellerle bağlandığı büyük bölümün girişinde durdu ve ihtişamlı manzaraya bakakaldı. Tarım yaptıklarını öğrenmişti ama bu bölüm bambaşkaydı, bir teknoloji sıçraması, bir devrimdi. Çok gizli olduğunu tahmin ettiği bu galerilerde sıra sıra yaprak bitleri dizilmişti. İşçiler karıncaların yiyemediği türden birçok bitki parçasını buraya taşıyor ve bu yaprak bitlerine yediriyorlardı. Bir gurup işçi de bunları sağıyor, şeker oranı çok yüksek olan koyu kıvamlı sarı renkli bu sıvıyı topluyorlardı. Ait olmaktan onur duyduğu bu topluluğun tarım yapmasıyla da gurur duyuyordu ama bu bambaşkaydı. Hayvancılık gelecek için bir çığır açacaktı. Böyle gizli ve büyük bir projenin içinde bulunmaktan gurur duydu. Gurur sırtında acayip bir hisse sebep oluyordu, sanki kaşındırıyordu ama üstünde durmadı. Muhteşem manzarayı seyretti bir süre ve sonra, kendine verilen işin başına geçti. Yiyecek depoları neredeyse dolu olmasına rağmen günlük istihkaklarında hissedilir bir azalma olmuştu. Biraz etrafına alıcı gözlerle baktığında daha iyi fark etti, etraf çok kalabalıktı. Kuraklıktan dolayı yiyecek sıkıntısı baş göstermek üzereydi. Normal şartlar altında hüküm sürdükleri alan tüm kenti doyurabilecek kadar büyüktü. Ancak bahar yağmurlarının henüz başlamaması kuraklık korkusunu tetiklemiş ve bütün kentte tasarruf tedbirleri alınmıştı. Gereksiz hiçbir tüketim yapılmıyordu. Kuraklık tehlikesi sınır komşusu olan diğer kentleri de olumsuz etkilemiş olmalıydı. Dış bölgelerden gelen haberler de pek iç açıcı değildi doğrusu. Bölgedeki yiyecek yetersizliği nedeniyle sınırın çok ötelerine gitmek zorunda kalan birlikler sık sık diğer kentlerin öncüleriyle karşılaşıyordu. Büyük bir çatışma yaşanmasa da karşılıklı tacizler ve küçük sınır ihlalleri sürekli yaşanır olmuştu. Kent tarihine bakılırsa çevreyi saran diğer kentlerin birçoğu kendilerinden ayrılan ve göç edip yeni kentler kuran kardeşlerinin, akrabalarının kentleriydi. Çatışmaların şimdilik büyümeden örtbas edilmesinin bir sebebi de bu olabilirdi belki de. Ne de olsa bir ortak geçmiş vardı, savaşmak o kadar da kolay olmasa gerekti. Dış görevdeyken tanıdığı bazı güvenlik görevlileri ile karşılaştıkça bir takım bilgiler alabiliyordu ama bu da biraz garipti. Çok sıkı güvenlik ve görev bölümü kurallarının geçerli olduğu kentte genç ve tecrübesiz birini bir kenara bırakın hiç kimseye görevinin dışında bilgi verilmezdi. Sırtında kaşınmalara sebep olan gururu ve az da olsa kibirli duruşu mu sebep oluyordu acaba bu bilgi akışına? Merak etmemek elde değildi. Her ne kadar büyük bir çatışmadan sonuna kadar kaçınılsa da yine de bazı tedbirler alınmıştı. Dış bölgelerdeki öncü sayıları birkaç katına çıkarılmış, güvenlik tedbirleri arttırılmış, yiyecek taşıyan konvoyların miktarı ve hızı görülmemiş seviyelere çıkarılmıştı. Bahar yağmurlarının daha da gecikmesi riskine karşılık alınan bu tedbirler sayesinde, komşu kentlerden daha fazla yiyecek toplayabilmek planlanıyor olmalıydı . Daha yaşlıca olanlardan öğrendiğine göre bugüne kadar hiç böyle bir rekabetle karşılaşılmamıştı . Kuraklık uzadıkça işçilerin gittiği bölgeler daha uzak ve daha tehlikeli oluyordu. Gidip de dönemeyenlerin sayısında da bir artış yaşanmaktaydı. Daha vahim haberler gelmeye başladıkça endişe de artıyordu, kendi akrabalarıyla yiyecek yarışına girmek yetmezmiş gibi, bambaşka kentlerin askerleri ve hiç tanımadıkları birçok yaratığın tehditlerinin de arttığı haberleri gelmeye başlamıştı. Aynı habitatı paylaştıkları diğer canlılar da katılmıştı bu çılgın yarışa, onlar da kendi yaşam alanlarını genişletmeye başlamış ve sınırlarına kadar gelmişlerdi. Rekabetin acımasız olduğu günler yaşıyorlardı anlaşılan, üstüne üstlük sırtındaki kaşıntı dayanılmaz bir hale gelmiş, yer yer derisinde çatlamalar ve dökülmeler başlamıştı. Başkasında olsa çoktan sürgün edilmesine neden olabilecek bu hastalığı neden göz ardı ediyorlardı acaba? Yaşadıkları bu olağanüstü günlerde gözden kaçmış olabilir miydi? Üstlerine kendisini ihbar etse fena olmayacağını düşünmeye başladığı bir anda, müthiş bir şey oldu: Dış görevdeki tüm bireyler kente akın etmeye başladı, dışarıda kimse kalmadı, kent bir anda ana baba gününe döndü. Haber hemen yayıldı, beklenen bahar yağmurları gelmişti, kuraklığın, kıtlığın, açlığın, savaşların ve yok olma tehlikesinin ilacı olan yağmurlar başlamıştı. Bu mutlu habere rağmen genç karıncanın sırtındaki kaşıntı artmaya devam etti. Yağmurların gelmesiyle doğa canlanmış, her yer yeşilin binlerce tonuna bürünmüştü. Huzurlu çalışma günlerine dönmüşlerdi. Ancak genç karıncadaki garip hastalık gün geçtikçe ilerlemesine rağmen acil bir önlem alınmamış, sadece kendisi gibi rahatsızlanan diğer genç arkadaşlarıyla beraber bir koğuşa alınmışlardı. Hayal meyal hatırladığı tek şey, çoğunlukla garip bir uyku hali gibi olan durgunluktan sonra yavaşça kendine geldiğiydi. Artık daha iyi görebiliyordu etrafını ama daha fazla incelemeye fırsat kalmadan ivedi bir emir geldi: Koğuştaki herkesi dış alana çağırıyorlardı. Büyük bir düzen ve sessizlik içinde belirtilen noktada toplanmak üzere harekete geçtiler. Fısıltı gazetesi harekete geçmişti. Kendisi ve birkaç bin genç arkadaşı Özel Görev Birliğine seçilmişlerdi. Kendisini ve arkadaşlarını daha dikkatli incelediğinde fark etmişti. Bildiği, ama daha önce görmediği bir değişiklik vardı. Tüm özel görev birliğinin kanatları vardı. Kentin Hava Kuvvetlerine seçilmişti. Bu ne büyük bir onurdu. Şimdi anlıyordu diğerlerinin kendisine karşı olan davranış değişikliğini ve saygılarını. O bir kanatlı karıncaydı artık. Kendisi ve diğerleri için çok yeni olan bu değişime adapte olmaları gerekiyordu. Dış alandaki belirtilen yerde toplanan hava kuvvetleri mensupları, verilen direktifler doğrultusunda muhteşem kanatlarını kullanmayı, uçmayı, tekrar güvenli şekilde konmayı öğreniyorlardı. İlk başlarda yaşanan küçük kazaları ve karışıklıkları çabuk atlatan birlik, kısa sürede profesyonel uçucular olmuşlardı. Genç karınca, uçarak, yaşadığı topluma nasıl bir fayda sağlayacağını henüz anlayamamış olsa da müthiş bir gelişmeydi bu yaşadıkları. Büyük saygı görüyorlardı ama kendilerine dişe dokunur hiçbir görev verilmemişti henüz. Hava Kuvvetlerinin kendilerine ayrılan bölümünde dinlendikleri bir anda, hiç beklemedikleri müthiş bir gelişme daha oldu. Kraliçe, bu seçkin birliği denetlemeye gelecekti. Birlik içinde büyük bir hareketlenme başladı, heyecan sarmıştı herkesi. Kraliçelerini her biri tanıyordu ama özel görevliler dışında hiç kimse göremezdi Kraliçelerini. Zamanı geldiğinde bütün asaletiyle Kraliçe ve yaverleri kapıda göründü, bir anda tüm birlik hareketsizleşti ve saygıyla beklediler. Ancak bir terslik vardı, bu gelen Ana Kraliçe değildi. Gelen çok genç olan Yeni Kraliçeydi. İlk şaşkınlıklarını üzerlerinden atan özel kuvvet mensupları Yeni Kraliçeye bağlılıklarını bildirdikten sonra o müthiş an gelmişti. Görevleri açıklanmıştı kendilerine. Yeni Kraliçe ile beraber kentten ayrılacak ve yeni bir kent kuracaklardı! Yeni kurulacak kentin öncüleri olacaklardı. Ne muhteşem bir gündü bugün! Yeni Kraliçenin özel birliği hep beraber kanat çırptılar, dikleştiler, gururla doldular. Hep beraber Genç Kraliçenin kalkış emrini vermesini beklediler. Yeni Dünyanın Cesur Öncüleri yola çıkmaya hazırdı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuk-sehrin-kucuk-dunyasi-3/", "text": "Yeni Kraliçenin önderliğinde, birkaç bin erkek ve dişi kardeşten oluşan öncüler grubu ilk günlerini kazasız belasız atlatmış ve geceyi geçirmek için güvenli bir alana kamp kurmuşlardı. Yeni koloninin can damarı, var oluş sebebi olan Kraliçelerini merkezde kalacak şekilde konuşlanan grubun, telaşlı hareketleri giderek yavaşladı ve sükunet oluştu. Birbirlerine sıkıca tutunan yeni koloninin öncüleri, duvarları ve koridorları yine kendilerinden oluşan, canlı, nefes alan bir yuva oluşturarak kendilerini ve Kraliçelerini güvenlik altına aldılar. Gün boyu uçarak yeni yuvalarını oluşturacak alanı tespit etmeye çalışırken bir yandan da Kraliçeleri koloninin gelecekteki popülasyonunda yer alacak bireyleri oluşturabilmek için gerekli olan zifaf ve çiftleşme seremonisini gerçekleştiriyordu. Toplumlarında sadece Kraliçelerinin üreme yeteneği bulunmaktaydı. Geleceklerinin var olabilmesi Kraliçelerinin varlığına ve üreyebilme yeteneğine bağlıydı. Tüm kurumları var olan ve düzgün işleyen bir kolonide dahi Kraliçenin kaybı koloninin en fazla birkaç ay içinde yok olmasına sebep olurken henüz kurulum aşamasındaki kolonide Kraliçenin başına bir kaza gelmesi ya da üreyememesi tam bir felaketle sonuçlanırdı. Dişi egemen olan toplumlarında erkek bireyler de bulunmasına rağmen hem sayıca az hem de ömürleri nispeten kısaydı. Uygun koşullarda yirmi bahar görebilen Kraliçeleri olmasına rağmen genellikle dişi bireyler altı yedi bahar yaşayabiliyorlardı. Kraliçeyle çiftleşme görevinde olan erkekler görevlerini bitirdikten sonra koloniden ayrılıp ölüme terk ediliyordu. Erkek bireylere ihtiyaç olduğunda ise Kraliçenin yumurtladığı döllenmemiş yumurtalar bakıma alınıyor ve yavru çıkması sağlanıyordu. Kolonideki düzen, döllenmiş yumurtalardan dişi, döllenmemiş yumurtalardan erkek bireyler çıkması üzerine kuruluydu. Çiftleşme görevini tamamlayan erkeklerin gruptan ayrılması ve seyahatleri süresince uğradıkları birkaç saldırıda kaybettikleri kardeşleri dışında fazla bir hasar almamışlardı. Ancak yine de savunmasız kaldıkları bu barınaksız durumdan birkaç gün içinde kurtulmaları gerekiyordu. Genç karınca, yaşamaya alışık olmadıkları, güvenli kentlerinin dışındaki bu hayata fazla dayanabileceklerini zannetmiyor ve içten içe telaşlanıyordu. Fakat kurulacak koloninin yer tespiti görevi sadece Kraliçeye aitti. O karar verdiği anda yeni kentlerini kurmaya başlayabilirlerdi. Eski kolonilerinde yaşayan yaşlı bilgelerden duyduğu kadarı ile herhangi bir kentte yaşamayan, kent kurmayan göçebe akrabaları da mevcuttu. Genellikle akıncı olan bu akrabaları yaşamlarını doğada göç ederek, mevsim durumuna göre bir yerden başka yere sürekli hareket ederek geçiriyorlarmış. Sadece Kraliçelerinin yumurtlamaya karar verdiği günlerde geçici kamplar kuran ve yumurtadan yavrular çıktıktan sonra tekrar göçe başlayan bu tür koloniler toplayıcı-avcı yaşam biçimini tercih etmişlerdi. Kendileriyle kıyaslandığında oldukça vahşi ve tehlikeli akrabalardı. Geçtikleri yerleri talan eden, yerleşik hayattaki kolonileri yağmalayan, sürekli seyahat eden, korkutucu türlerdi bunlar. Umarım bu tür vahşilerle karşılaşmayız diye geçirdi içinden genç karınca. İkinci günün sonlarına doğru Kraliçe tüm grubu etrafında toplayarak bir açıklama yaptı. Yeni dünyanın Cesur Öncüleri zorlu yolculuklarını bazı kayıplar vererek de olsa artık tamamlama aşamasına gelmişlerdi. Yeni koloni bulundukları alana kurulacaktı. Kraliçeleri kararını vermişti. Etraflarında oldukça geniş bir alanda ne başka bir koloni ne de koloni sınırlarını belirleyen işaretler vardı. Su kaynaklarına yakın, bitki örtüsü zengin, başka kolonilerle sürtüşmeye girmeyecek kadar ıssız bir bölge seçmişti Kraliçe. Büyükçe bir kaya kütlesinin hemen altından başlayarak yeni koloninin ve kentin temelleri atılmaya başladı. Kraliçe de dahil olmak üzere herkes hummalı bir şekilde çalışıyordu. Gece bastırmadan Kraliçenin güvenle sığınabileceği, hiç olmazsa koloninin bir kısmını da içine alabilecek bir yuva kazmaya başladılar. Böylece birkaç yıl sürecek olan büyüme aşaması da başlamış oldu. Gün doğumu ile beraber etrafa yayılan keşif kolu bir yandan yeni koloninin hükümdarlık alanını belirleyen işaretleri bırakırken bir yandan da edindikleri bilgileri sürekli olarak Kraliçelerine taşıyorlardı. Bir işçi karınca gibi çalışan Kraliçe, odasını düzenliyor, temizlik yapıyor, bakıcısı görevindeki diğer karıncalara emirler yağdırıyor, keşif kollarından gelen bilgileri değerlendiriyor, sürekli çalışıyordu. Çalışırken etrafa yaydığı talimatlar diğer işçileri de teşvik ediyor, inanılmaz bir güçle çalışmalarını sağlıyordu. Yeni odalardan birinin yapımında çalışan genç karıncaya yaklaşan işçilerden birisi kendisine bir talimat getirmişti. Kısa bir süre talimatı algılamak için duran genç karınca hızla Kraliyet merkezine doğru yola çıktı. Kraliçe kendisini çağırıyordu. Kraliçenin huzurunda saygıyla bekleyen genç karıncanın içi büyük bir heyecanla dolmuştu. Kraliçenin etrafına yaydığı talimatlar ve mesajlar işçi karıncalarda inanılmaz bir heyecan yaratıyordu. Kraliçe, eski kentlerinden ayrılırken yanına aldığı mantarları genç karıncaya teslim ederek gerekli talimatları verdi ve hemen kendi işine döndü. Genç karıncanın yeni görevi belli olmuştu. Koloninin ihtiyacı olan mantar çiftliklerini kurma görevi kendisine verilmişti. Hiç oyalanmadan çiftliklerin oluşturulacağı bölüme doğru harekete geçti. Çiftliklerin ısı ve nem koşullarını denetledikten sonra gerekli gördüğü birkaç yerde Büyük Şehrin Küçük Dünyası 3 deliklerini genişletti. İşçilerin dışarıdan getirdiği yaprak parçalarını uygun bir şekilde düzenledikten sonra da ilk ekimlerini gerçekleştirdi. Bu hummalı çalışma devam ederken de bir yandan kendine tahsis edilmiş olan işçi grubuna mantar tarımının inceliklerini öğretiyordu. Eğitim, kendilerininki gibi gelişmiş toplumlarda en önemli aktivitelerden biriydi ve eğitim şarttı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuk-sehrin-kucuk-dunyasi-4/", "text": "Mantar çiftliklerinin yapımı hızla devam ederken rutin kontrolleri yapmak için havalandırma kanallarını dolaşan genç karıncanın yanına yaklaşan bir işçi karınca oldukça aç görünüyordu. Çalışmaktan bitap düşen işçi, genç karıncanın yüzüne nazikçe dokundu. Genç karınca tıka basa dolu olan kursağından çıkardığı bol miktarda yiyeceği bitkin haldeki işçiye doğru uzattı. İşçi karınca kendisine verilen yiyeceğin bir bölümünü iştahla yerken bir kısmını da kursağına depoladı. Karınca toplumunun bir SGK kuralı olan bu beslenme davranışı oldukça etkili bir hayatta kalma yeteneğiydi. Karıncalarda sindirim sisteminin ön tarafında bulunan ve hiçbir sindirim enzimi içermeyen SBK toplumun ortak birikimlerinden oluşurdu. Herhangi bir sebepten ötürü aç kalan ya da beslenme imkanı bulamayan karıncalar başka bir karıncanın SBK'sında bulunan yiyeceklerden talep eder ve talebi derhal karşılık görürdü. Aldığı yiyeceğin bir kısmını sindirim enzimlerinin bulunduğu midesine gönderen karınca bir kısmını da yine SBK'sında depolar ve ihtiyacı olan başka bir karınca için taşırdı. Karıncanın kendi kursağında bulunan yiyecek onun açlıktan ölmesini engelleyemez, bu yiyeceği kendisi için kullanamazdı. SGK'nın temeli olan Sosyal Beslenme Kursağı sadece ve sadece ihtiyacı olan başka bir karınca tarafından kullanılabilirdi. SBK'sından yiyecek veren herhangi bir karınca neşelenir, hareketleri hızlanır ve daha motive bir şekilde işinin başına dönerdi. Günler birbirini kovalarken kolonide yeni odalar açılıyor, çiftlikler çoğalıyor, hükümdarlık alanında dolaşan keşif kollarının bulduğu yiyecek kaynakları hakkında bilgiler derleniyor, güvenlik önlemleri artırılıyordu. Kraliçe için ayrılan bölümler de bir düzene girmiş, Kraliçe günlük işleri yardımcılarına bırakmış ve yeni yumurtalar üretmeye başlamıştı. Dışarıdan gelen bilgilere göre Kraliçe, yumurta sayılarını ve ihtiyaç duyulan işçi gruplarını belirliyor; yumurtaları, larvaları ve pupaları bu ihtiyaçlara göre tasnif ettirip bakımlarını yaptırıyordu. Keşif kollarının bulduğu ve koloniye yerini haber verdiği yaprak biti yumurtaları da kente taşınmaya başlamıştı. Mantar çiftliklerinin kurulum aşamaları bitip gerekli ekipler eğitildikten sonra besi çiftliğinde görevlendirilen genç karınca, işçilerin getirdiği yaprak biti yumurtalarının bakıma alındığı bölümlerin kurulmasına refakat etti. Günler hızla akıp giderken koloninin nüfusu da hızla artıyor, kent kışa hazır hale gelmeye başlıyordu. Kraliçeden gelen yeni bir talimatla kentin ana girişinin hemen yanında bir grup toplanmaya başlamıştı. Gittikçe kalabalıklaşan grup, asker karıncalar arasından seçilmiş olan özel eğitimli avcılardan oluşuyordu. Avcı müfrezesi sefere çıkmak için hazırlık yapıyordu ama ne gidecekleri yönü tespit etmek için uğraşıyor ne de diğer toplayıcı karıncaların bıraktığı feromon izleriyle ilgileniyordu. Güneşten gelen polarize ışığı filtre eden onlarca göz merceğine sahip olan karıncalar yön bulma, mesafe tayini gibi konularda tam bir uzman olmalarına rağmen, avcı müfrezesi sadece zırhlarını temizlemek ve silahlarını kontrol etmek gibi rutin işlerle uğraşıyordu. Kente girişler sıkı bir şekilde kontrol altında tutuluyordu, koloniye ait olmayanlar, işgalci ya da parazit türler kesinlikle içeri alınmıyor şiddetle uzaklaştırılıyordu. Kentin, depoların ve çiftliklerin güvenliği buna bağlıydı. Ancak bu tedbirler toplumun misafirperver olmadığı manasına da gelmemeliydi. Kolonide oldukça gelişmiş bir iletişim sistemi olan karmaşık ortak bir dil kullanılmaktaydı. Koku, görme, ses, titreşim ve tat kullanılarak sağlanan iletişim dili koloniden koloniye değişmekle beraber yakın akraba kolonilerde oldukça benzer yapıdaydı. Dil, yakın akraba olan kolonilerde lehçe farklılıkları düzeyindeyken akrabalık derecesi uzaklaştıkça farklı lisanlara doğru değişmekteydi. Genel olarak koloniyle aynı dili kullanan tüm yabancılar gerçek bir misafirperverlikle ağırlanırdı ve hoşgörü sınırı oldukça yüksekti. Misafirler başka kolonilerin karıncaları olabileceği gibi bambaşka türlerden de olabilirdi. Koloniyle aynı dili konuşabilen bu tür misafirler her yere girip çıkabilir, besinlerden ve hatta SBK'dan bile yararlanabilirlerdi. Çoğu zaman misafir türlerin yavruları, koloninin kendi yavrularıyla beraber bakılabilirdi. Koloninin ortak çıkarlarına zarar vermediği sürece misafirperverlik sosyal bir kural halini almıştı. Zaman zaman koloninin dilini kullanarak kenti işgal eden yabancı türlerin bir kenti yağmalayıp tüm bireyleri ortadan kaldırdığı istilalar da olmuştu. Hatta bazı köleci kolonilerin işgaliyle tüm koloni bireylerinin öldürüldüğü, yumurta ve larvaların kaçırılıp köle olarak kullanıldığı bilinmekteydi. Köle olarak çalıştırılma ve köle avcılığı birçok karınca türünde gözlemlenen bir şeydi. Eski kolonideki bilgelerin anlattığı kadarıyla kuzey enlemlere ve soğuk iklimlere gidildikçe köleci koloni türlerinin sayısı artardı. Köleci karınca türleri genellikle köleci olmayan, özgür kolonileri ve türleri tercih ederlerdi. Köleci türlerin işgalinden kurtulmayı başaran özgür koloniler ise saldırıya uğrayan kentlerine bir daha asla dönmemiş, kendilerine yeni kentler kurmak üzere uzaklara göç etmişlerdi. Eski kentlerinde yaşarken genç karıncanın vardiyasında bulunan oldukça yaşlı bir karınca: köleci karıncaların işgal ettiği kolonisinden kaçmayı başaran yakın kuzenlerinden birisiydi. Lehçe farkından dolayı önce tedirginlikle karşılanan ihtiyar daha sonraları toplumun bir üyesi olmayı başarmıştı. Gençlere anlattıkları ise tüyler ürperticiydi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuk-sehrin-kucuk-dunyasi-5/", "text": "Tüm bunları anlatırken bile gözlerini korku bürüyen ihtiyarın, propaganda mesajlarının neden olduğu panik ve karmaşayı üstünden atabilmesi çok uzun zaman almıştı. Bu sırada köle avcıları ise ganimetleri olan işçi karınca pupalarını kendi kolonilerine taşımış, daha önceki akınlarda ele geçirdikleri kölelerin bakımına vermişlerdi bile. Hesaplarına göre pupadan çıkan genç köleler ise hiçbir şeyin farkında olmadan, köle olduklarının ayrımına bile varamadan yeni kolonilerinin hizmetine girmiş olacaklardı. Üremelerine kesinlikle izin verilmeyen köleler ömürlerinin sonuna kadar efendilerinin ve onların kolonilerinin tüm işlerini sanki kendi işleriymiş gibi yapacak, yiyecek toplayacak, temizlik yapacak ve efendilerinin zırhlarını parlatacaklardı. Akınlar sırasında tamamen düzenli ve saldırgan olan köle avcıları, kolonilerine döndüklerinde bambaşka bir hale dönüşüyorlardı. Koloninin hayati işlerinin hiç birini yapamayan, mantar tarlalarını hasat etmek ve besi çiftliklerinden sağım toplamak konusunda tamamen yeteneksiz olan köle avcıları, yaşamak için kölelerine bağımlı haldeydiler. Aslında köleler, sosyal yapılarında efendileriyle hemen hemen tüm haklara eşit derecede sahiplerdi. Koloni içinde son derece uysal olan köle avcıları, zamanlarının büyük bölümünü kölelerinden yiyecek dilenerek geçiriyorlardı. Herhangi bir sebepten dolayı kölelerini kaybeden koloninin efendileri kendi işlerini yapmaya çalışsalar dahi hiç de iyi yapamıyorlardı. Larvaların beslenmeleri gecikiyor, yemek araları uzuyor, yuvadaki malzemeleri olması gereken yerlere ulaştıramıyor, en basit işleri bile çok uzun sürelerde yapıyorlardı. Her ne kadar koloni içindeki işlerde; tarım, hayvancılık konularında son derece beceriksiz ve kölelerine hayati derecede bağımlı olsalar da avcılık konusunda olağanüstü yetenekliydiler. Bazen günlerce parlak zırhlarını temizlemekten başka iş yapmayan uyuşuk şovalyeler, gelen bir mesajla bir anda savaş makinesine dönüşüyorlardı. Son derece disiplinli ve bir o kadar saldırgan avcı timleri, ebat olarak kendilerinden kat be kat büyük avlara korkusuzca saldırıp genellikle de hiç yara bile almadan kolonilerine ganimetleriyle beraber dönüyorlardı. Sadece kendi akraba türlerine değil çevrelerindeki tüm potansiyel avlara korku imparatorluğunun gölgesini hissettiriyorlardı. Genç karınca bu hikayeyi ilk dinlediğinde, ihtiyar karıncanın koloniye katılmasının üzerinden henüz çok fazla vakit geçmemişti. Propaganda mesajlarının büyük bölümü etkinliğini yitirmiş olmasına rağmen içinde bir panik havasının oluşmasına engel olamamış, hızla ihtiyardan uzaklaşmıştı. Zaman geçtikçe de propaganda mesajı unutuldu gitti ama genç karıncanın içinde oluşan köle avcılarına karşı korku asla silinmedi. Doğa bazen akıl almaz işler, akıl almaz ittifaklar da oluşturmuyor değil. Karınca kolonilerinin yakın çevresindeki bazı bitki türleri, köleci karıncaların iletişim feromonlarına çok benzeyen bir takım kimyasallar salgılama yeteneğine sahip. Özellikle bitkinin hayatını riske atan yaprak biti gibi istenmeyen istilacıların ortaya çıkmasıyla tetiklenen bu feromon benzeri kimyasallar, karınca kolonileri tarafından bir çağrı mesajı olarak algılanıyor ve avcı timleri feromonu yayan bitkiyi çok kısa bir sürede bulup bitkinin başına bela olan yaprak bitlerini son bireye kadar avlıyorlar. Şövalyelerin yiyecek depoları ağzına kadar dolarken bitki de istilacılardan kurtulmuş oluyor. Ne kadar doğru olduğu tartışılır ama bu bitkilerin, istilacı yaprak bitlerinin sayısına göre, gelecek olan avcı timlerinin sayısını ayarlayabildikleri tahmin ediliyor. Bir beyne dahi sahip olmayan bitkinin böylesine ayrıntılı bir bilgiyi avcı timlerine iletebilmesi, şimdilik büyük bir muamma."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuk-sehrin-kucuk-dunyasi/", "text": "Henüz çok genç olmasına rağmen çalışma hayatına balıklama dalmıştı. Kendini bildi bileli çalışıyor, geniş ailesinin geçiminin en azından bir kısmını sağlayabilmek için ağır yüklerin altına giriyor, havanın müsaade ettiği her gün çalışıyordu. Yoğun iş temposunun içinde, sürekli bir yerlerden bir yerlere koştururken aslında fazla zorluk çekmiyordu, fiziki yapısı ağır işler için biçilmiş kaftan gibiydi. Hiç zorlanmadan birçok ağır işin altından kalkabiliyordu. Asıl problem akşam olup da iş gününün bitmesi ile başlıyordu aslında. Akranları ile beraber kaldığı koğuş denilebilecek dinlenme alanına döndüğünde aklına garip fikirler doluyordu. Aslında bir anlamda erkenden bıkmıştı bu hayattan, nasıl adlandıracağını bilmiyordu ama kendi kendine büyükşehir dediği curcunadan sıkılmıştı. Her gün aynı şeyleri yapmaktan, aynı şeyleri yemekten, aynı zamanda dinlenmekten, aynı zamanda çalışmaktan, aynı sosyal konuları konuşmaktan artık hiç hoşlanmıyordu. Ekip olarak arazi taramasına çıktıkları günlerde bazen orman kıyısına kadar uzaklaşıyor, uzun saatler boyunca oralarda dolaşıyor, ormanda, doğanın kucağında yaşamanın nasıl bir şey olacağını hayal ediyordu. Bu durumu giderek çevresinde tepki çekse de, zaman zaman amirlerinden şiddetli azarlar işitse de düşüncelerinden, hayallerinden, doğada yaşama arzusundan vazgeçemiyordu. Doğada yaşam üzerine bu kadar çok düşündükçe zamanla soruları dağalmaya başlamıştı. Sürekli olarak aklına işler ters giderse nasıl başa çıkacağına dair sorular geliyordu. Büyükşehirin nispeten güvenli ortamında var olmuş biri, doğanın ortasında tek başına nasıl hayatta kalabilirdi? Nasıl yiyecek bulur, nasıl barınır, gerektiğinde vahşi hayvanlardan nasıl korunurdu? Bunlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu, detaylı bilen birine de hiç rastlamamıştı. Duydukları hep uç noktalardaki, sonu kötü biten hikayelerdi. Çoğu hikayeler, filan yerde boğuldu, filan yerde vahşi hayvanlara yem oldu ya da bir daha haber alınamadı şeklindeydi. Ormanın derinliklerine kendi isteğiyle giden sonra da sağ salim olarak geri gelen tanıdığı ya da dedikodusunu duyduğu kimse yoktu. Aslında işin garip yanı böyle bir şey duyulmaya başlandığında konu amirler tarafından hemen kapatılıyor, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranılıyor, birçok işçinin görev yeri değiştiriliyordu. Bir şehir efsanesine göre de uzun zaman önce biri şehrin ve çalışma alanının çok dışlarına kadar gitmiş ve kendisinden umut kesildikten epey sonra bir gün harap şekilde çıkıp gelmiş. Anlatılan yastık altı hikayelere göre görevliler onun üstünde tanımlanamayan bazı kimyasal izler bulmuş ve her ihtimale karşı toplumdan tecrit edilmişti. Zamanla birçokları tarafından unutulan bu hikaye gençler arasında anlatılan, geceleri birbirlerini korkutmak için kullandıkları bir efsaneye dönüşmüştü. Doğa üzerine düşündükçe kafasındaki çelişkiler de artıyordu aslında. Doğa, sürekli olarak yenilenen, değişen, canlı ve cansız maddelerden oluşan varlıkların hepsini kapsayan bir bütün olmalıydı. Yaşadığı yer, yiyecekler, içecekler, aklına gelen tüm canlı veya cansız her şey doğanın bir parçası olmalıydı. Yaptığı bu tanımı doğru kabul ederse, kendisi de aslında doğanın bir parçasıydı ve doğada yaşıyordu. Bu fikir önceleri biraz içini rahatlattıysa da zamanla başka problemlere yol açmaya başladı. Doğa canlı, cansız her şeyi kapsamasına rağmen kapsadığı her yer aynı özelliklerde değildi. Cansızları şimdilik bir kenara koyarsak, bir canlının yaşamını sürdürdüğü, geliştiği, fiziki sınırları belli alanlar var olmalıydı. Şimdilik bu alanlara Habitat diyelim. Habitat, bir kaya kovuğu da olabilir, ucu bucağı görünmeyen bir orman ya da akşam melteminde tembel tembel salınan bir çayırlık da. Birden fazla canlının paylaştığı bir yer ya da bir böceğin bağırsağı bile olabilir habitat. O zaman doğa, bütün bu habitatların birleştiği bir bütündü ve hepsi direkt veya dolaylı olarak birbirini etkiliyor olmalıydı. Hatta habitatlar onları kullanan canlılardan ayrı düşünülemezdi. Her canlının hayatını devam ettirdiği habitatında bir işi, görevi olmalıydı. Canlıların habitattaki görevini, ya da yaptığı işi betimleyen, zincirdeki yerini belirleyen bir kavram çıkmıştı karşısına. Bu yeni kavrama Niş adını verdi. Habitat bir canlının adresi, onu nerede bulacağımızın tarifi ise niş de onun yaptığı iş olacaktı. Üretici, avcı, parazit, leşçi ya da çürükçül gibi işler olabilirdi canlının nişi. Günlük işlerinin peşinde koştururken düşünsel seyahatinin bu çıkmaz sokağında uzunca bir süre debelenip durdu. Sıcak sayılabilecek bir yaz günü yaptığı işten kafasını kaldırdı ve yaşadığı çevreye bakmaya başladı önce, her şey ne kadar düzenliydi, yollar, geliş şeritleri, gidiş şeritleri, transfer noktaları, depolar, antrepolar, iklimlendirme kanalları, yönetim bölümleri, koğuşlar ve buna benzer binlerce yapı. Kendini bildi bileli bu düzenin içerisindeydi ve hiç aklına gelmeyen bir şey daha geldi, doğanın bir parçası isek, bu yaşadığımız yer de mi doğanın bir parçasıydı? Bildiği kadarıyla Büyükşehir doğada var olan ve yaşadığı toplumun gelip içine yerleştiği bir Doğal Yapı değildi. Yaşadığı toplum, doğanın bu parçasını kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmiş ve kendilerinin kolaylıkla yaşayabileceği bir hale getirmişti. İçindeki kıpırtı tekrar hareketlenmeye başladı bir anda. Kendisi genel anlamda doğanın bir parçası olabilirdi, hatta ihtiyaçlara göre değiştirilmiş bir doğa parçasında, bir habitatta yaşıyor da olabilirdi. Uzun süredir içindeki kıpırtının adını sonunda koyabilmişti. Evraka . İçindeki kıpırtı Merak idi. Kendi habitatından başka habitatlardaki yaşamı merak ediyordu. Ne vardı oralarda? Kendine özel koşullar olmadığına göre ve yaşamasını sağlayan Büyükşehiri yanında götüremeyeceğine göre, ait olmadığı bir habitatta nasıl hayatta kalabilirdi? Tek bir cevap geliyordu aklına, tüm toplum yaşayabilmek için çok büyük bir çevreyi kendi ihtiyaçlarına göre değiştirdiğine göre, birey olarak da bir kişilik bir habitat oluşturabilirse ait olmadığı bir habitattaınırlı bir süre yaşayabilirdi. Çok havalı bir de başlık buldu fikrine Doğada Hayatı İdame. Vardiya amirinin sert uyarısıyla gerçek dünyayandü ve işine devam etti. Asık suratında daha önce olmayan bir ifade belirdi, ağzının kenarları yukarı doğru çok hafif kıvrılmıştı. Yeni bulduğu fikrini hayata geçirebilmek için öncelikle donanımlarını tamamlaması gerekiyordu. En önemli donanım ise bilgi olmalıydı. Diğer tüm ihtiyaçlar içinde en kolay taşınabilen, istiflenebilen, var olanlardan yenilerinin türetilebildiği tek donanım bilgi olmalıydı. Diğer ihtiyaçlar sınırlı olarak bulunabilir, taşınabilir ya da depolanabilirdi. Ancak bilgiye sahipseniz diğer ihtiyaçlarınızı başka yerlerden başka şekillerde edinebilme ihtimaliniz yüksekti. Demek ki öncelikle etrafındakilerden kafasındaki konuyla ilgili öğrenebildiği her şeyi öğrenmeliydi. Öğrenmeye de kendi toplumundan başlamalıydı. Ön iki ayağını önce birbirine sonra antenlerine sürterek kısa bir temizlik yaptıktan sonra saha amirlerinin ve güvenlik görevlilerinin daha önce bıraktığı kimyasal mesajları yorumlamak için bekledi. Büyükşehirin yakınlarında bir besin kaynağı bulunmuş, güneşin doğduğu yönde sınırlarımıza yakın bir bölgede ise başka bir koloninin bireyleri arazi taraması yapıyordu. Güvenlik güçlerinin bir bölümü tedbir için sınıra yönlendirilirken toplayıcıların da besin kaynağına en kısa ve güvenli yoldan gitmesi isteniyordu. Talimatları alır almaz besin kaynağına doğru yola çıktı genç karınca."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuyunce-ne-olacaksin/", "text": "Anılarımızda bir yolculuğa çıkıversek hemen hepimiz, Büyüyünce ne olacaksın? sorusuyla karşılaştığımızı hatırlarız. Bu malum sorunun bize sıklıkla sorulduğu vakitlerde, tam anlamıyla bilgi sahibi olmadığımız türlü mesleği kendimize yakıştırmış ve yıllar içinde birkaçını sıralayıvermişizdir; bizi küçük görüp görece büyüdüğümüzde ne olacağımızı soran aile bireylerimize, eş dost ve konu komşumuza. Pek çoğumuz da öğretmen, doktor, hemşire, polis, asker, pilot, şarkıcı, futbolcu... gibi meslekleri seçmişizdir genelde. Biraz daha geniş düşünebildiysek astronot demişizdir, hayal gücümüz genişse süper kahraman olmaya niyetlenmişizdir. Yönümüzü Z kuşağına çevirdiğimizde de cevapların bizden çok farklı olmadığını görüveririz. Her ne kadar kendileri, daha okuma yazma öğrenmeden uçsuz bucaksız bir dijital okyanusa balıklama dalsalar ve teknolojiyle iç içe olmayan meslekleri hiç de cazip bulmasalar da Pilot olacaksam drone pilotu olurum. diyorlar ama sonuç yine aynı! Büyüyünce ne olacaksın? sorusunun kökündeki hatadan mıdır bilinmez TDK Türkçe Sözlükte belli bir eğitim ile kazanılan, sistemli bilgi ve becerilere dayalı, insanlara yararlı mal üretmek, hizmet vermek ve karşılığında para kazanmak için yapılan, kuralları belirlenmiş iş anlamına gelen- meslekleri sıralamaktadır Z kuşağı da aynı bizim gibi. Arapçadan dilimize geçen meslek sözcüğü; yol, rota, bir yolu izleme, yol alma anlamına gelmektedir. Hal böyleyken meslek kelimesinin kökeninde maddi karşılık üzerine tek bir kelime sarf edilmediğine şahit oluruz. Meslek sözcüğü; bir yolda olma, yol alma anlamlarıyla para kazanmanın çok ötesinde gelişme, değişme ve dönüşme; daha iyiye doğru ilerleme anlamlarını çağrıştırır. Öyle ya insan hareketle vardır ve sürekli bir durağanlık, atalet insana ancak zarardır. O zaman meslek kelimesinin tanımı; insanın tabiatına pek uygun, onu iyileştiren, güzelleştiren bir kavram olarak beliriverir zihnimizde. Alın size mesleklerin en naifi. Karşılığında para adlı bir kağıt parçası elde etmekten yoksundur belki ama bizim Dalgacı Mahmut'un izlediği yolun güzelliğine diyecek yoktur. Fizyolojik olarak her ne kadar yetişkin sayılsam da Büyüyünce ne olacaksın? sorusundaki büyümek fiilinin henüz epeyce gerisinde olduğumun bilinciyle bu sorunun hakkı olan cevabı verebilecek durumda değilim. Ömrümce de o hakkı kendimde görecek kadar büyüyebileceğimi zannetmiyorum. Ne var ki madem meslek; yol demek, yolda olmak demek; işte bunu pek severim. Ömrün insana öğrenmesi adına sunulmuş bir armağan olduğuna inanan biri olarak ben, iflah olmaz bir talebeyim. Öğrenmeyi talep edenim. Her günümü keşfetmeye; elimden geldiğince, gücüm yettiğince gelişmeye, değişmeye, becerebilirsem daha iyiye dönüşmeye harcamak için niyet etmiş bir öğrenciyim. Boyuma posuma bakanlar o malum soruyu sormaz oldular nicedir ama Mesleğiniz nedir? diyenlere bundan böyle Talebeyim diyeceğim ve yaşamım boyunca yolumun kesiştiği, bana öğrenme gayretinin ne denli kıymetli olduğunu gösteren bütün öğretmenlerime de daima teşekkür edeceğim. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Hormonların Gücü Adına; Güç Bizde Artık!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/buyuyunce-ne-olacaktin/", "text": "Henüz çocukken hepimiz, bize garip gelen ve hazırlıksız yakalandığımız sorulara maruz kalmışızdır. Bunlardan biri ve kesinlikle en zoru da büyüklerin hiç bıkmadan sorduğu o meşhur soru: Büyüyünce ne olacaksın? Bu soruyla karşılaşmayan var mıdır bilmiyorum ama herkesin farklı cevap verdiğini biliyorum. Çünkü çocuklukta bu sorunun cevabına hayalgücü eşlik eder. Araştırmalara göre insan en çok çocukken sınırsız hayal kurabiliyor. Çocukluk postumuzu üstümüzden sıyırdıkça gerçek hayata adım atarız ve kesinlikle daha gerçekçi düşünmeye zorlarız zihnimizi. Ama bazen hayatlarımız kurduğumuz hayallerden farklı olabiliyor. Hiç düşünmeye vaktiniz oldu mu, hayal ettiğimiz her şeyin ne kadarını gerçekleştiriyoruz? Peki, hayallerimizi gerçekleştirme konusunda sosyal çevremiz ne kadar etkili? Güzel hayallerle başlayan bir hayat, içinde olduğu kültürden ne kadar etkilenir acaba diye insan kendine sormadan edemiyor. Murphy Kanunlarına göre, gerçekten bir iş ters başlamışsa ters gitmesi beklenir. Kısa zamanda bu varsayım bir inanç sistemine dönüşmüştür. Küçük bir aksilik yaşanınca her şeyin kötü olacağına inanıyoruz. Hemen hayallerimizden vazgeçebiliyoruz. İşte Michael Apted, Seven Up adını verdiği belgeselinde tam da bu konuyu ele almıştır. Michael Apted, belgeseli için 1964'te çeşitli sosyo-ekonomik düzeyden 14 çocuğu bir araya getirir. Hepsi de 7 yaşındadır. Buradaki ilk amaç insanların, ekonomik durumun belirleyici olduğuna dair edindikleri öğrenilmiş inanç kalıplarına eleştiride bulunmaktır. Yani, Varlıklı bir ailede dünyaya gelen çocuk zaten şanslıdır ve hep şanslı olacaktır., Fakir ve mutsuz bir dünyaya gözlerini açan çocuk için hayat çok zordur. gibi düşünceleri yıkmaktır. The Up Series olarak bilinen, her 7 senede bir bu 14 kişiyle buluşarak hayatlarını inceleyen belgesel en son 63 Up olarak karşımıza çıktı. Son bölümde bu insanların 7 yaşından 63 yaşına kadar olan hayatından sahneler var. Ama bu sahneler ne toplum yapımızı bozan dizilere benziyor ne de yaşanmış bir hikaye canlandırılıyor. Bu belgeselde sadece yaşanan hayatların kendisine şahit oluyoruz. Mesela küçük bir çiftlikte büyüyen Nick, ilk evliliğinde mutluluğu yakalayamıyor. İkinci kez evlenip, Amerika'da profesör olarak çalışıyor. Bir diğer çocuk Paul, 7 yaşında hangi üniversiteye gideceksin sorusuna üniversite ne demek diye cevap veriyor. Annesini kaybeden Paul, Avusturalya'da fabrika işçisi olarak ailesiyle birlikte yaşıyor. Evliliğe sıcak bakmadığını söyleyen Jakie ise 20'li yaşlarında evleniyor. Zengin bir aileye sahip olan Susie, okulu bırakıp ailesinden çok uzaklara gidip yerleşiyor. Küçükken aralarında en hareketlisi olan Tony ise, büyüyünce Jokey olacağını eğer o olmazsa taksi şoförü olacağını söylüyor. Tony, bir süre jokeylik yapıp sonra taksicilik yapmaya başlıyor. Michael Apted bu belgesel ile harika bir şey ortaya koyuyor. Hayat değişebilir, içinde bulunduğumuz şartlar değişir veya değişmez ama hayallerimize ulaşmamıza engel değil. Hayallerimiz, içinde bulunduğumuz yaşam şartlarına, sosyal ve kültürel çevreye göre kabuk değiştirebiliyor. Ama önümüzde kocaman bir hayat var. Kötü başlayan her şey kötü gitmeyebiliyor. Ya da iyi başlayan her şey iyiye de gitmeyebiliyor. Burada önemli olan şey, kurulan hayaller! Kisa ve net imkan verilsin.Aileler kendilerine verilmeyen imkanlari vermeye calisip kendi yapamadiklarini cocuklarindan beklemeseler. Nihan hanım, zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim. Kesinlikle haklısınız, çocuklarımıza imkan verilmeli ki olsunlar! Teşekkür ederim, hayat boyu çocuk kalmak en güzeli. Çünkü en güzel, en yaratıcı, en eğlenceli şeyler hep çocuklar ve çocuk kalanlar sayesinde oluyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/canimiz-neden-sikilir/", "text": "İnsan, yapan canlıdır; sürekli devinir ve bir şeyler yaparız. Hiçbir şey yapmamak elbette mümkün değildir ama yaptığımız şey bize haz vermiyorsa ya da bizim için bir amaca hizmet etmiyorsa o iş bizi sıkar. Aslında insan canlısı hayat boyunca daimi bir meşguliyet içindedir. Karnımızı doyurmak, cinsel ihtiyacımızı karşılamak, bedenimizi dinlendirmek gibi aktiviteler için sürekli meşgul oluruz. Ya da bize verilen ama nedenini bilmediğimiz ve faydasını henüz görmediğimiz işlerle doludur vaktimiz. Ama yine de tüm bu yaşam gailesi içinde her nasılsa sıkılmaya vakit buluruz. Eğer yapacak anlamlı bir şeyimiz yoksa, uğruna yaşadığımız bir amacımız yoksa can sıkıntısı kaçınılmazdır. Çocukken çok canım sıkılırdı, etrafımdaki yetişkinler de bana sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz derlerdi ama bu espri can sıkıntımı gidermek şöyle dursun beni daha da sıkardı. Şimdi oğlum canının sıkıldığını söyleyince ona sunduğum alternatiflerden hepsini reddederek kendi çözümünü sunuyor: bilgisayar oyunu oynamak! Canı sıkılan insanlara baktığımda yapacak işleri olmayan kişiler olduğunu görüyorum. Mesela emekliler çok sıkılıyorlar. Ya da hayatını anlamsız gören tuzu-kurular, onların daha da çok sıkılıyor canları. Felsefe de can sıkıntısından kurtulmak için bulunmuş bir çözüm olabilir. Alem boşluk kaldırmaz derler, zihin hiç kaldırmıyor. Meşgul olacağımız zihinsel bir gündemimiz yoksa boş kalan zihin hemen doluyor. Neyle mi? Abuk sabuk düşüncelerle! Gerçi onlara düşünce de denemez ya, geçmiş olaylar ve gelecek planlarıyla meşgul oluyor zihin ve anksiyete gelişmeye başlıyor. Eğer eğitimli bir zihniniz yoksa olumsuz olaylar ve durumlar üzerine odaklanıyor ve mutsuz oluyorsunuz. Böylece pek çok patolojik durum ve olay doğuruyor can sıkıntısı, son günlerde maruz kaldığım reality show tarzındaki gündüz kuşağı programlarında görülen patolojiler ortaya çıkıyor. Bu, hiç şüphesiz toplumsal bir problem. O nedenle insanların boş kalmaması gerekiyor. Can sıkıntısının en etkili çözümü bir hobi edinmek. Korkut Ulucan hocamızın kulakları çınlasın, derslerde hep söylediği bir şey vardı: İnsanın mutlu olması için 4 şey gereklidir: İyi uyku, iyi beslenme, egzersiz ve hobi. Bedensel sağlığınız ne kadar iyi olursa olsun gerçekten mutlu olabilmek için hobinizin olması şart. Hobi nedir derseniz, yapmaktan hoşlandığınız bir aktiviteyi düzenli olarak gerçekleştirmek şeklinde tanımlayabilirim. Bu, extrem sporlar yapmaktan kitap okumaya, pul toplamaktan şarkı söylemeye kadar olan tüm alternatiflerden herhangi biri olabilir. Boş zaman aktivitesi olan hobi, boş kalan zihnimizi sevdiğimiz bir etkinlikle doldurup sıkılan canımıza deva olacaktır. Herkesin yapmaktan hoşlandığı boş işler vardır, bunları yabana atmayalım. Hatta bu boş işlerimize sahip çıkalım, çünkü zihinlerimizdeki boşluğun yaramaz şeylerle dolmaması için onlara ihtiyacımız var. Cümlede online oyunlar kısmı geçmese okuyan da adamın her pazar yüz kızartıcı bir suç işlediğini sanır. Pardon ama bu adamın her pazar arkadaşlarıyla oynadığı oyun o adamın hobisi ve bu durum sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Şok olma kavramının içini tamamen boşaltmışsınız. Ayrıca size ne bundan? Adamın sadece pazar gününü ayırdığı bir hobisi var işte, size mi kaldı bunu yargılamak? Kim bilir hafta içi nasıl bir işte çalışıyor o adam? Rahatlayacağı tek bir pazar günü var, bırakın da rahatlasın. Ama bu durum her nedense bazı kişiler tarafından unutulamayacak bir şok olmuş. İşe bakın! Can sıkıntısına karşı önerdiğiniz o muhteşem çözüme ise bayıldım: hobi! Hadi canım... Bu kadar özgün ve işe yarar bir çözüm eminim hiçbir motivasyon konuşmacısı tarafından daha önce 5 milyon kez söylenmemiştir. Milletin haftada tek gününü ayırdığı hobiye laf edip yazının sonunda hobi edinin demenize de ayrıca hayran oldum. Kendinizle çeliştiğinizin farkına bile varmamışsınız. Bilgisayar oyunları da bir hobidir. Mario'dan farklı oluyor o oyunlar, yıllar harcanıyor hikayesi ve grafikleri için. Hatta bu hobi bir insanın tüm gün Instagram'da çıplak vücutlara bakmasından ya da milletin gereksiz hayatlarını takip etmesinden bin kat daha güzel bir vakit geçirme yöntemi. Deneyin, siz de seversiniz. Mesela bir gün uçaktasınızdır. Uçakta olmanız kısmı çok önemli ama. Çay içip kruvasan yemenize, hatta boş yazılar yazmanıza rağmen yine de can sıkıntınız gitmez. Acaba Yunan felsefesine mi adım atsam, yoksa çok satanlar listesinden kitap seçip okuyor gibi mi yapsam? seçenekleri arasında kalırsınız. Neyi seçtiğinizin bir önemi yok ama, ikisini de anlamazsınız zaten. Biri çok anlam ifade ettiği için anlamazsınız, diğerini de hiçbir anlam ifade etmediği için anlamazsınız. Zaten azıcık düşünme alıştırması yapmaya kalksanız acaba hayatımın anlamsızlığından şüphe etmeye mi başlamalıyım? Ya da bir amaç mı edinmeliyim? gibi gereksiz sorular sormaya başlarsınız. Hayatınız anlamsızsa ve hala hayata ait bir amaç edinememişseniz; sabaha kadar düşünseniz bir faydası yok zaten, hiç uğraşmayın. Son olarak: saçma nedenler yüzünden canı sıkılmasına rağmen bir de can sıkıntısı üzerine yorum yapacak medeni cesareti bulan bir kimseyseniz eğer, kusura bakmayın ama canınız sıkılsın zaten. Özellikle kötü yorumlar okuyunca canınız sıkılsın ki, bir dahaki sefere bir yazıyı kaleme aldığınızda -ki ben onu asla okumayacağım- forum yorumları gibi acemice ve alt yapısı olmayan şeyler yazmazsınız. Bu can sıkıntısı size bir şeyler öğretsin ama. Çünkü kötü eleştiri çok yararlıdır. Sizin iyiliğiniz içindir. Kişinin kendisine yapamadığı özeleştiriyi birinin bedavadan size vermesidir. Kendi eksiğini, yanlışını düzelten insan, ilerleyen insandır. Böyle bir yazı yazıp da üzerine çok ii gibi bir Facebook yorumunu almanız inanın size hiçbir şey kazandırmazdı. Lütfen hayatı 23 yaşında çözmüş şımarık instagram kızı profilinden çıkarak biraz daha mütevazi ve akılcı yazılar yazınız. Bu yorumumu okuduktan sonra da silebilirsiniz. Yorumlarınız için teşekkür ederim, sizinki gibi bir zihinle etkileşime girmekten memnun oldum. Hayatınızda okuduğunuz en kötü yazılardan birine bunca yorum yazmanız sizin etrafınızdaki kötülüklere karşı çok duyarlı olduğunuzu gösteriyor ve bu durum gerçekten takdire şayan. Fakat yorumlarınızda ciddi sorunlar var. İlk ve en büyük sorun duygusal motivasyonunuz, üslubunuz çok saldırgan ve bu tarzla insanların büyük çoğunluğunun ciddiye alacağı eleştiriler yapmak oldukça zor. Sizi neyin bu kadar öfkelendirdiğini doğrusu merak ediyorum. Acaba bilgisayar oyunlarıyla duygusal bir bağınız mı var, üreticilik, satıcılık ya da bağımlılık gibi? Belki de sadece kötü bir gününüzdeydiniz, sorun her ne olursa olsun özgüveniniz beni sizi ciddiye almaya itti ve bir faydası olabileceği umuduyla yorumlarınızı yorumlamaya karar verdim. 1. Düşünmede kavramlar çok önemlidir, neden bahsettiğimizi bilmezsek doğru düşünemeyiz. Hobi kişinin yapmaktan hoşlandığı bir boş zaman aktivitesidir. Bilgisayar oyunu oynamak pekala bir hobi olabilir, fakat evli ve iki çocuklu bir erkeğin tatil gününün tamamını oyun oynayarak geçirmesi ciddi bir problemdir. Bu uğraş artık bir hobi değil, bağımlılıktır. 2. Yoğun olumsuz duygulanım kişinin sağlıklı düşünmesini engeller. Doğru düşünebilmek için sakinleşmeye ihtiyacımız vardır, aksi halde eleştirdiğimizi zannederken duygusal boşalma yaşarız ve tepkiselliğin mantıksızlığıyla hem karşımızdakinin ne dediğini anlamayız hem de maksadımızı aşan aşırı tepkiler veririz. Bu da hem düşünmeyi ve anlamayı, dolayısıyla gelişmeyi hem de iletişimi sekteye uğratır. 3. Doğru düşünebilmek için önyargısız olmak gerekir. Hiç tanımadığımız bir insanla ya da aşina olmadığımız bir fikirle ilgili gerçekten uzak yargılar taşımak, anlamanın önünde büyük bir engeldir. 4. Kötü eleştiri olumsuz eleştiriden farklı bir şeydir. Olumsuz eleştiri eğer doğru yapılırsa çok olumlu bir şeye dönüşebilir. Kötü eleştiri ise kötü bir düşünme ile verilmiş mantıksız bir tepkidir ve çoğunlukla ciddiye alınmaz. Nitekim ben eleştirilerinizi değil sizi ciddiye aldığım için bunları yazıyorum, çünkü anladığım kadarıyla düşünmeyi önemseyen genç birisiniz. Bu bağlamda size Eleştirel Düşünme üzerine piyasadaki kitapları gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Son olarak, Acaba hayatımın anlamsızlığından şüphe etmeye mi başlamalıyım? Ya da bir amaç mı edinmeliyim? cümlesi yazılarıma aşina olan okurların anlayacağı bir gönderme içeriyor. Aşina olmayanlar içinse parantez içindeki linke işaret ettim, size de okumanızı tavsiye ederim. Damla hanimin cani sıkılmış anlaşılan:) Damla hanim size de Ceren hanimin tavsiyesini tavsiye ediyorum; kendinize bir hobi bulun, insanlari boş yere eleştirmekten daha eğlencelidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/celiskide-yasam-var/", "text": "Ne çekmişizdir şu çelişkinin elinden! Yapmak isteriz yapamayız, al sana çelişki. Benim bir isteğim vardır, Hiçbir zaman. Yaşam çelişkiden türer, değişim çelişkiyle başlar, gelişim için çelişki gerekir. evrimleşmek, bu iki hayvandaki hızı çok üstün noktalara çıkarmıştır. Gelişim çelişkiden kaynaklanır, öğrenme çelişkiden kaynaklanır, yaşam çelişkisiz var olamaz. Biraz daha yakına gelelim. Bireyin çıkarı ile başkalarının çıkarı çok sık çelişir. Hatta uzun süredir beraber yaşayan ve birbirlerine çok uyumlanmış görünen insanların arasında bile, kimi yüzeye çıkan kimi derinlere gömülüp kalmış ve deşelenmeyen pek çok çelişki vardır. doğurduğu karşılıklı rekabete dayalı evrim, hem bireyi hem toplumu geliştirerek öylece sürüp gider. uğrayanlardır. Bu yenilikçiliğin yönü bile önemli değildir, hangi yöne olursa olsun değişim cezalandırılır. sizin yararınızı gözetmesini istiyorsanız, daha çok beklersiniz. Çelişki yaşamın özündedir. Yakınımızdaki ya da uzağımızdaki insanların bizi anlamasını, bizim için iyi olanı yapmasını bekliyoruz. çelişkiyi sevmiyorsanız. Ama yaşamın tıka basa çelişkilerle dolu olduğunu ve yaşamın, değişimin, dönüşümün, canlılığın zaten çelişkilerle var olduğunu kavradığınızda her şey pek keyifli. Bakarsınız zehirli saydığınız şeyler meğer şifaymış. Şifa sandıklarınız da pek öyle derde deva değilmiş."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cesaretimizi-hippokampus-hucrelerine-mi-borcluyuz/", "text": "Tehlikeli ve canlandırıcı şeyler deneme konusunda insanlar arasında bariz farklılıklar var. Öz kardeşler arasında bile risk alma davranışında çarpıcı farklılıklar olduğu biliniyor. Risk alma davranışını yöneten sinirsel mekanizmalar bugün hala bilinmezliğini koruyor. Bununla beraber, İsveç'te bulunan Uppsala Üniversitesi Nörobilim Bölümü'nden ve Brezilya'daki Rio Grande do Norte Federal Üniversitesi Beyin Enstitüsü'nde faaliyetlerini yürüten bilim adamları, bu konuda da hippokampusu işaret ediyorlar. Daha önceden bildiğimiz hafıza, yol bulma gibi işlevlerinin yanı sıra, hippokampus, bazı hücreleri sayesinde risk alma ve kaygı hissinin oluşumunda da anahtar rol oynuyor gibi görünüyor. Nature Communications dergisinde yayınlanan bir makalede yazarlar, OLM hücreleri olarak bilinen sinir hücrelerinin, uyarıldıkları zaman özel bir beyin ritmi ürettiklerini gösterdiler. Örneğin, bir hayvanın yırtıcıdan saklanırken, avcının yakınlığının farkında olduğu durumlar, gerçek hayatta bu tip uyaranlara benzer durumlar olarak düşünülebilir. Araştırmacılar, kaygı ve risk alma davranışının bu OLM hücrelerinin faaliyetlerini etkilemek yoluyla kontrol edilebileceğini gösteren sonuçlar ortaya koydular. Risk alma davranışını hızlı ve sağlam bir şekilde değiştiren bir yol bulunabilirse, yüksek kaygı düzeyine sahip kişilerde risk alma davranışının azalması nedeniyle oluşan patolojik kaygının tedavisi konusunda büyük ilerlemeler sağlamak mümkün. Uyumsal endişe normaldir ve tüm canlılar için hayatta kalmak açısından çok önemlidir. Önemlidir, çünkü bizi olası zararlardan korur. Öte yandan birçok insanda işlevsiz ve uyumsal olmayan kaygılar mevcuttur ve bu duygular günlük yaşamı olumsuz yönde etkiler. Bu tür durumlarda doktorlar, hastaların işlevsiz durumdan kurtulmalarına yardımcı olmak için genellikle antidepresanlar gibi kimyasal teskin edicilere başvurmak zorunda kalırlar. Ancak bu ilaçlar sadece ihtiyaç duyulan alanlarda değil, tüm beyi şebekelerinde karmaşık etkiler yaparlar ve bu nedenle ciddi yan etkiler ortaya çıkabilir. Bu nedenle kaygıyı kontrol etmek için tek bir beyin bölgesi ve özel bir hücre grubuna odaklanmak, endişe ve depresyon gibi birbiriyle bağlantılı birçok bozukluğun tedavisinde alternatif ve güvenli yollar sağlayabilir. Bahsettiğimiz çalışmadaki bir başka ilginç bulgu da OLM hücrelerinin kimyasal maddelerle de kontrol edilebildiğinin gösterilmesi. Önceki çalışmalar, OLM hücrelerinin hipokampustaki anıların 'bekçileri' olduğunu ve bu hücrelerin nikotine çok duyarlı olduğunu zaten ortaya koymuş durumdaydı. Rio Grande do Norte Federal Üniversitesi Beyin Enstitüsü ve Uppsala Üniversitesi'nde araştırmacı olan Dr. Richardson Leao, Bu bulgu, insanların endişeli olduklarında neden aşırı sigara içtiklerini açıklayabilir diyor. Sigara, zararları aşikar olsa da, içindeki binlerce kimyasaldan birisi olan nikotin sayesinde, endişe devrelerinin çalışmasını düzenleyen bir etkiye sahip gibi görünüyor. Elbette bu etki bağımlılıkla birlikte azalan ve doza bağımlı olarak gerçekleşen bir etki; onu da burada hatırlamak lazım. Yani endişe ve gerginlik için sigara gibi kaynaklardan medet umdukça, tüketilmesi gereken miktarın da gittikçe artacağını unutmamak gerek. Hipokampusun duygularla ilişkisi, hafıza ve bilişteki rolüne göre çok daha az incelenmiş bir konu olarak kaldı. Örneğin 2014 yılında, yine hippokampuslarımızda yer alan ve biyolojik GPS sistemimiz diyebileceğimiz yer hücrelerinin keşfi, Nobel Ödülü'ne layık görüldü. Özellikle son on yılda araştırmacılar, hipokampusun duyguları düzenlemedeki rolünü de fark etmeye başladılar. Aynı beyin yapısının farklı bölgelerinin farklı davranışları nasıl kontrol ettiği ve birbirleriyle nasıl etkileşime girdiklerini fark etmek sinirbilimde her zaman büyüleyici bir deneyimdir. Uppsala Üniversitesi'nden Dr. Sanja Mikulovic; Bilişsel veya duygusal süreçlerin altında yatan belirli devrelerin belirlenmesi, beyin fonksiyonunun genel olarak anlaşılması ve bozuklukları tedavi etmek için daha spesifik ilaç geliştirme açısından çok önemlidir diyerek sonuçların önemine vurgu yapıyor. Hippokampus hücrelerine dair keşfedilen bu yeni roller endişe, anksiyete ve depresyon gibi klinik durumların kalıcı ve düşük yan etkili olarak tedavi edilmesinde büyük bir adım anlamına geliyor. Belki elektriksel belki de kimyasal olarak geliştirilecek gelecekteki müdahale yöntemleri belki de bu sorunları kalıcı olarak çözebilecek. Tabii ki burada AçıkBeyin' e özel bir İFA notu da eklemekte fayda var: Endişe, gerginlik, nedensiz korku, takıntılı davranışlar ve depresyon gibi tablolar, neden olmaktan çok sonuç olarak ele almamız gereken işaret fişekleri dir. Duygusal dünyamız, bize bir şeylerin temelden yanlış gittiğini anlatmak için bu işaretleri sıklıkla kullanır. Bu işaretlerden bazıları geçici süreler bizi meşgul ederken, bazı durumlarda da kronik hastalıklara kapı aralayabilir. Maalesef günümüzün tedavi yaklaşımlarının çoğu belirtileri yani işaretleri susturmak üze rine tasarlandığı için, iyileşme de nadiren karşımıza çıkan bir sonuç oluyor. Bu tarz yeni teknikleri geliştirirken bu ağrı kesici mantığıyla devam edersek, milyonlarca yıllık evrimsel tasarımlarla bize miras kalan bu değerli sinyal sistemlerinden de mahrum kalma riskimiz var. Yaşamımızı doğru yönde dönüştürmemize yardımcı olmak için bize sıklıkla işaretler veren bu tip sistemleri anlamak ve onların mesajlarına kulak vermek, onları susturmaktan çok daha verimli iyileşme ye yol açacaktır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cevik-yasamda-bilincli-farkindalik-bolum-1/", "text": "Bilinçli farkındalık, son yıllarda giderek daha fazla konuşulan ve ülkemizde de pek çok insanın yaşamına önemli açılımlar getirmiş bir yaklaşım. Ama çok daha büyük bir kitle için sadece kafa karışıklığına sebep oluyor. Bilinçli farkındalık tam olarak ne demek ve nasıl uygulanır, bana katkıları neler olur? gibi soruların cevaplarını bulmak, anlamak, uygulamak çok da kolay değil. Yazılım geliştirme yaklaşımlarından veri bilimine, psikolojiden nörobilime, sosyolojiden tarihe pek çok disiplinden yararlanarak derleyip geliştirdiğim Çevik Yaşam, günümüz dünyasına uyum sağlayabilmek ile ilgili bütüncül bir yaklaşım ve sistem. Bu bütüncül yaklaşım, içinde pek çok teknik barındırıyor. Bu tekniklerden birkaçı bilinçli farkındalığı daha uygulanabilir kılmaya, bilinçli farkındalığı yaşamın içine almaya yarayabilir. Bilinçli farkındalığın en önemli kavramlarından biri anda kalmak. Peki anda kalmak ne demek? An ı hakkıyla yaşamak; olan bitenin, hislerin, etkileşimlerin farkında olmak; derin bir farkındalık sağlamak olarak düşünülebilir. Ama bunu nasıl yapacağız? Meditasyonla dikkat odaklama ve odakta tutma yetkinliğimizi yükselterek. Sonra ne olacak? Buralar bir hayli kafa karıştırıcı. Çevik Yaşam anda kalmak konusuna çok önem verir. Ve an haftadır. Tüm bir yaşamı düşünecek olursak, hafta bir andan ibarettir. Yaşamı ele alırken bu hafta olarak bakmak ve odaklanmak, bu hafta da kalmak, bu hafta nın bilinçli bir şekilde farkında olmak, Çevik Yaşamın özüdür. Haftaya girerken nasıl bir insan olduğunuza ilişkin ipuçları sağlar. Kategorilerinizi , hayallerinizi, modüllerinizi bilerek haftaya girersiniz. Haftaya başlarken bu haftaya ilişkin kapasitenizin aşağı yukarı ne olduğunu tahmin edersiniz. Kategorilerinizi, hayallerinizi ve modüllerinizi destekleyecek hangi görevleri bu hafta yapmak istediğinizi düşünürsünüz. Bu görevlerin süre tahminlerini yapar, tamamlanma tanımlarını düşünürsünüz. Ve böylece hafta için neler yapabileceğinize ilişkin bir zan oluşturursunuz. Tüm bunlar haftaya bilinçli bir farkındalıkla giriş yapmak demektir. Hafta boyunca yapıyor olduğunuz işleri 3-4 saatte bir gözden geçirir, neye ne kadar vakit harcadığınızı kısaca not edersiniz. Hafta bitiminde de zanlarınızdan nasıl farklı bir hafta yaşamış olduğunuzu görebileceğiniz verilerle baş başa bir kapanış yapar, haftanızı hem verilerle hem de derin duygusal bir bağlamda değerlendirirsiniz. Bilinçli farkında bir şekilde anda kalmak için bu yöntemleri haftanıza uygulamak, yaşamınızı bilinçli farkında bir şekilde yaşamanızı ve buradan sağladığınız aydınlanmalarla yaşamınızı dönüştürebilme şansınızı oluşturur. Meditasyon yaparken nefesinize odaklanarak neler olup bittiğini gözlediğiniz gibi, Çevik Yaşam'da da haftanıza ve haftanızdaki kendi eylemlerinize, duygularınıza, düşüncelerinize odaklanırsınız. Bunların yaşamınıza nasıl etki ettiğini, nasıl biri olduğunuzu nasıl belirleyip değiştirdiğini gözlemlersiniz. Bilinçli farkındalık benlik bilincinizi anlamanız ve hem yaşamınızı hem de diğer insanlar başta olmak üzere tüm evrenle ilişkilerinizi görebilmeniz ve dönüştürebilmeniz için çok önemlidir. Bu konuda bir ilgi ve merakınız varsa ama yaşamınıza nasıl geçirebileceğinizi kavrayamıyorsanız ya da meditasyon gibi uygulamalar yaptığınız halde yaşamınızda etkilerini yeterince göremiyorsanız, Çevik Yaşam'ı birkaç hafta denemek size çok iyi gelebilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cevik-yasamda-bilincli-farkindalik-bolum-2/", "text": "Geveze maymun , meditasyon sırasında ya da normal zamanlarda zihnimizin pek çok kaygı arasında atlayarak dolaşmasına verilen bir isim. DMN'nin tanımı ise beynimizde, bilinçli olarak bir aktiviteye dikkatimizi vermediğimizde çalışan sistemin adı. Ne yapıyor bu sistem? Geçmişte olanları yeniden ele alıp duruyor ve gelecekte olabilecekler üzerine senaryolar yürütüyor. - Bilinçaltı bilincin ulaşamayacağı bir yer değildir, uygun taktiklerle bilinç ve bilinçaltı arasında aslında gayet yoğun olan akışlar yakalanabilir ve derinleştirilebilir. - Bilinçaltı karanlık bir yer değildir. - Bilinçaltı bilinçten çok daha büyük kapasitelere sahiptir. - Bizi biz yapan bilincimizden çok bilinçaltımızdır. - Bilinçaltımız pek çok konuda, bilincimizin olabileceğinden binlerce kat daha yetkindir. - Bilinçaltımız her zaman haklı olacak diye bir koşul yoktur ama eğitilebilir, geliştirilebilir. Bilinçli farkındalığın meditasyon uygulamaları, bilinçaltımıza güzel bir pencere sunabilir. Çevik Yaşam meditasyonu doğrudan kullanmaz ama meditasyon yapmayı seven bir insan, Çevik Yaşamında da meditasyondan 'özel' bir şekilde yararlanabilir. Meditasyona uzak Çevik Yaşam uygulayıcıları ise hafta boyunca yaşadıkları üzerine kapanış yaparken bu özel iletişimi kurabilirler. Ve yetkinliklerini geliştirdikçe de kapanıştaki içgörülü hali haftaya yayabilirler. Meditasyona başlayın. Mesela nefesiniz üzerine odağınızı koruyun. Sonra zihninizin bir konuya dalıp gittiğini gördüğünüzde odağınızı tekrar nefesinize getirmek yerine odağınızı o konuya kaydırın. Hüküm vermeyin. Acele etmeyin. İzleyin. Bilinçaltınız hangi konuya kayıyor? O konuda neler düşünüyor, neler hissediyor, neler yaşıyor? Dingin bir şekilde bunu yapabilmek size pek çok şey öğretebilir. Meditasyon uygulamayan Çevik Yaşam uygulayıcıları ise bunu kapanışlarında, o haftanın eylemleri üzerine düşünerek yapabilirler. Bunlar üzerinden içinizden gelen mesajlara odaklanabilirsiniz. Hangi yöntemle olursa olsun; DMN'ye doğru şekilde odaklandığınızda bilinçaltınıza bir iletişim hattı açmış olursunuz. Bilinçaltınız bilinç seviyesinde hiç farkında olmadığınız hayli önemli noktaları, yaklaşımları, fırsatları sunabilir size. Ya da bilinçaltınızdaki aksak birtakım durumları yakalarsınız ve onları yavaş yavaş düzeltme şansınız doğar. Kendini tanımak bilinçaltıyla tanışmaktan, onunla ilişkileri derinleştirmekten geçer. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Yaşamın An'ı Haftadır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cevik-yasamda-bilincli-farkindalik-bolum-3-andaki-gecmis/", "text": "Bilinçli farkındalık uygulamaları ile kendi varsayılan çalışma ağınıza kulak misafiri olabileceğinizden bahsetmiştim. Bunu başarabildiğinizde yapabileceğiniz önemli şeylerden biri, size açılan sihirli bir kapı ile geçmişi yeniden yaratmak olacak. Aslında doğruyu söylemek gerekirse bunu zaten yapabiliyor durumdasınız. Her an geçmişi yeniden yaratıyorsunuz ve bunu yapan da varsayılan çalışma ağınız. Bir şey hatırlamak pasif bir eylem değildir; her hatırlama aktif ve yeniden yaratmayla sonuçlanan bir eylemdir. Hatırladığınız şeyi olduğu gibi hatırlamazsınız; kafanızda evirip çevirirken de olduğu halini koruyamazsınız; son olarak yerine bırakırken bile değiştirmeye devam edersiniz. Hatırladığınız her şeyi yeniden yaratırsınız. Bunu yaparken nasıl bir ruh halinde olduğunuza ve otomatik davranış kalıplarınızı nasıl eğittiğinize bağlı olarak bu yeniden yaratımı, kendi lehinize ya da aleyhinize şekillendirebilirsiniz. Acı gerçek şu ki, pek çok insan, pek çok zamanda bu geçmişi yeniden yaratma durumunu otomatik bir şekilde kendi aleyhine gerçekleştirir. Bilinçli farkındalık benzeri yaklaşımları Çevik Yaşam kapanışlarında kullanırsanız, o hafta sizde önemli duygu durumu izi bırakan konuları fark edip ele alırsınız. Bunu yaparken o hafta geçmişe ait yapacağınız yeniden yaratımlara özellikle dikkat edin derim. Kendinizi en belirgin olanlarında yakalayıp biraz düzeltmeye başladıkça bu konudaki sizi kahreden ustalığınızı, yavaş yavaş size çok tatmin yaşatacak bir ustalığa devşirebilirsiniz. Olanda hayır vardır diye meşhur bir söz vardır, hatırladınız mı? Şüphesiz bir gerçektir bu söz; ama kim için? Eğer olanı kabullenip olandaki hayrı o an ve sonradan hatırladıkça keşfetmeye çalışırsanız, bu konudaki yetkinliklerinizi geliştirirseniz; her olanda sizin için hayır vardır. Çünkü size yarayacak yönünü bulup çıkarmak konusunda ustalaşmışsınızdır. Bunu anlık yapabilirsiniz, anlık yapamadığınız durumlarda da hatırlarken yapabilirsiniz. Lütfen bu tekniği her yerde herkesle konuşmayın. Çünkü ille karşınıza yaşamın en çarpık ve zalim örneklerinden birini koyup, aha da bundaki güzelliği bul bakalım o zaman seni şerefsiz diyecek ya da tam bunu demese de bakışlarıyla bunu hissettirecek birileri çıkacaktır. Belki şerefsiz iması değil ama aptal iması, naif iması, zalim iması, duyarsız iması, başka birtakım şeyler iması da yapabilir. İnanın olumsuzluk bulmakta o kadar ustasınız ki, zerre hafiflik bırakmadan dibine kadar olumsuz baktırmaya yönelik bu hastalıklı zihniyete daha fazla maruz kalmaya hiç ihtiyacınız yok. Anlattıklarımı kendi kendinize ya da güzellik ve hayır görmek için bakma alışkanlığı edinmişlerle birlikte uygulamanız daha akıllıca olabilir. Ne de olsa yıllarca süren Kara Veba salgınları sırasında bile hala aşık olabilen, çocuk sevgisi taşıyabilen atalarımız sayesinde bugün bu dünya üzerinde yaşıyoruz. Bize açılan sihirli kapılardan geçmişi yeniden oluştururken,kendi lehimize çevirip yetkinliklerimizi geliştirmek... bunu farkettirdiğiniz için teşekkür ederim, kaleminize sağlık."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cevik-yasamda-bilincli-farkindalik-bolum-4-andaki-gelecek/", "text": "Son yazımda andaki geçmişi yakalayarak geçmişi nasıl yeniden yaratabileceğinizden konuşmuştuk. Şimdi sıra gelecekte. Varsayılan Çalışma Ağımızın bilinçli odaklanmamız kaybolduğunda, nasıl hemen çalışmaya başladığını hatırlarsınız önceki yazılardan. Çalışırken odaklandığı iki alan geçmişimiz ve geleceğimiz. Geçmişi ve geleceği, sürekli yeniden yaratıyor ya da diğer bir deyişle sürekli yeniden inşa ediyoruz. Zihnimiz, herhangi bir şeyi hatırlıyor, yaşıyor ya da gelecekte yapmak için kuruyor olduğumuza, yani aradaki farka pek de aldırış etmiyor. Bunların hepsi zihnimizde benzer şekilde ele alınıyor. Yani geçmiş de gelecek de bu anda. Çevik Yaşam gibi bir metodolojiyi kullanarak bilinçli farkındalığı yaşamınıza çok daha kolay alabilirsiniz. Bilinçli farkındalığı geliştirmek için en klasik yöntem meditasyon yapmak ve nefese odaklanarak dikkati artırmaya çalışmaktır. Bu arada gelip geçen DMN esintilerinin de farkına varılır. Çevik Yaşam'ın içinde meditasyon tekniklerini de kullanabilirsiniz. Ama onları hiç kullanmasanız bile Çevik Yaşam sizi hayatınıza odaklar zaten. Yani meditasyonu kendi yaşamınızın olayları, duyguları, düşünceleri üzerine yaparsınız. Zihnimizin geleceği ele alma biçimini eğitirsek, yaşam kalitemiz de bundan çok etkilenir. Geleceği ele alış biçimimizde yaygın olarak düştüğümüz birkaç tuzaktan bahsedelim. Gelecek kaygısı: Olmayan bir şeyin kaygısı olur mu demeyin; oluyor. Gelecek diye bir şey yok aslında. Sadece anları yaşıyoruz. Gelecekte de o an'ı yaşayacağız. Ama bunu yapmak yerine kendimizi başıboş bırakırsak gelecek kaygısına kapılmamız çok olası. Bunun anlamı şu: Geçmişteki an'ların tamamında, gelecekteki olası an'ların kaygısıyla içinde bulunduğumuz o an'ların kendisini yaşamayı es geçtik; şimdi de gelecek kaygısıyla bu an'ı yaşamayı es geçiyoruz; gelecekte de daha sonraki bir geleceğin kaygısıyla o an'ı yaşamayı es geçeceğiz. Misal bu yazıyı okurken gelecek haftaki gireceğiniz sınavda acaba sorular kazık mı olacak diye endişelenip durmaktan yazıdan hiçbir şey anlamadığınızı düşünün... Gelecek kaygısı hiçbir işinize yaramaz. Sadece sizi eyleme yönlendirirse işe yarar; ama zaten gelecekle ilgili bir düşünce sizi şu an gerekli eylemlere yönlendiriyorsa kaygı duymaya vaktiniz de yöneliminiz de olmaz. Gelecek kaygısını bırakmak için Çevik Yaşamı hayatınıza almak çok etkili bir yöntemdir. Sabit bir gelecek planı: Sabit bir gelecek kurguladınız ve onun olması için anınızı dolu dolu yaşıyorsunuz ya da öyle zannediyorsunuz. Geleceği planlayamazsınız. Belirsizlik çok fazladır. Üstelik beş yıl sonra için sabit bir gelecek planlamak düpedüz kendinize hakarettir. Beş yıl içinde hiç gelişmeyeceğinizi, değişmeyeceğinizi, daha anlamlı isteklere yönelmeyeceğinizi, dönüşüme kapalı olduğunuzu varsaymak demektir. Kişisel gelişimle ilgili bazı çalışmaların yaygın bir şekilde beş yıl sonraki, on yıl sonraki bir duruma sizi şartlaması bu tuzağa düşmenizi kolaylaştırmış da olabilir. Çevik Yaşamla geliştirdiğiniz bilinçli farkındalık, geçmişi olduğu gibi geleceği de sağlıklı şekilde yaratmanızı sağlar. Kaygıdan kurtulursunuz; sabit gelecek planlarından kurtulursunuz; kendinizi hedeflerinizle bağlamaktan ve hedeflerinizle yargılamaktan kurtulursunuz; mekanik ve doğaya/yaşama uyumsuz bir üretim mantığından kurtulursunuz. Çevik Yaşamla bu haftanızı algılamaya başlar, bu haftada yaptıklarınızla geleceği yaratırsınız. Yapmanız gereken hayallerinizi fark etmek; bunları modüller haline getirerek zihinsel inşaya başlamak; modüllerin bu hafta yapılacak adımlarını keşfedip onları hayata geçirmektir. Bunu yaparken de parça üretiminden ziyade, hayalinizdeki konunun bu haftaya izdüşümü nedir, onu algılar ve yaparsınız. Diyelim ki gelecekte kendine çok daha değer veren, öz şefkati yüksek bir insan olmayı planlıyorsunuz. Bunun için iyi bir okul belirleyip hazırlanmaya başladınız. O okulu kazanacak, senelerce okuyacak, sonra çok istediğiniz o mesleği edinecek, o işte yetkin ve saygın hale gelecek, böylece kendinize değer verebilecek, öz şefkatinizi sonunda yaşayabileceksiniz. Yazık size. Gelecekte kendine çok daha değer veren, öz şefkati yüksek bir insan olmayı planlamak yerine böyle bir geleceğin şu anki iz düşümünü algılayın ve onu yaşayın. Yine o okulu okuyabilirsiniz, yine o mesleği edinebilirsiniz, yine o meslekte saygın hale gelebilirsiniz. Ama bunların öz değerinizle, öz şefkatinizle ne ilgisi var ki? Tüm bunları yaparken ilk günden itibaren yapabildiğiniz kadarıyla kendinize değer vermeye ve şefkat göstermeye başlarsanız, süreç içinde gitgide gelişerek bu yaklaşımlar oturur. Ne olmak istiyorsanız bugün olun, elinizden nasıl geliyorsa... Ne yapmak istiyorsanız gelecekte, bugünden başlayın, onun yaşayan bir halini yapın. Siz bir canlısınız, yaşamınız canlı olsun."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cevresel-norobilim-isiginda-mimarlik-ve-sehir-planlamasi/", "text": "Çevresel nörobilim , sosyal ve fiziksel çevrenin beyin süreçleri ve davranışları üzerindeki etkisini inceleyen ve gelişmekte olan bir alandır. Sosyal etkileşim için çeşitli olanaklardan, gürültü seviyeleri ve yeşil alan erişimine kadar kentsel çevrenin özellikleri; sinirsel mekanizmalar ve beyin işleyişi üzerinde önemli etkilere sahiptir ve dolayısıyla fiziksel durumumuzu etkiler. Bu noktada çevresel nörobilim, şehirlerin sağlığımızı ve refahımızı nasıl etkilediğine dair farklı bir tablo çiziyor ve böylece mimarlara, şehir planlamacılarına ve karar mercilerine daha eşitlikçi kentsel ortamlar yaratmalarında yardımcı olabilecek yeni ve bilimsel bir anlayış kazandırıyor. Son zamanlarda uzay psikolojisi ile çevresel nörobilim arasındaki ayrım çalışma konu olmuştur. Uzay psikolojisi çevrenin davranışlar, düşünceler ve duygular üzerindeki etkisini incelerken çevresel nörobilim; çevrenin biyolojik süreçleri, beyni ve sinir sistemini nasıl etkilediğini inceler. Çevresel nörobilim, birey ve çevre arasındaki ilişki ve etkileşimleri ölçmek için beyin görüntüleme tekniklerini, göz takip cihazlarını ve istatistiksel modelleri kullanır. Çevresel psikoloji ya da uzay psikolojisiyle karşılaştırıldığında bu alan nispeten yenidir ve geniş bir konu yelpazesini kapsar. Tasarım ve nörobilim arasındaki bir diğer ilişki de, inşa edilen mekanla etkileşim sonucu beyinde ve vücutta meydana gelen değişiklikleri ölçmeyi amaçlayan ve disiplinler arası bir alan olan nöro-mimaridir. Aynı zamanda nörobilim, mimarlık, şehir planlaması ve sosyolojiyi kapsayan nöro-şehircilik de şehir yaşamının ruh sağlığı açısından yarattığı zorlukları anlamayı amaçlıyor. Durum ne olursa olsun, birbiriyle örtüşen ve gelişmekte olan alanlar içinde nörobilim, politikaların geliştirilmesi ve daha sağlıklı yapılaşmış çevrelerin yaratılması için bilgi sağlama umuduyla, mimarlık ve şehir planlamasına dahil oluyor. Son yıllarda daha insan merkezli bir yaklaşım ivme kazandığından, insanların çevrelerini nasıl algıladıklarını ve çevrelerine nasıl tepki verdiklerini anlamak için bir çaba içerisinde oldukları görülmekte. Bu bağlamda Virginia Üniversitesi'ndeki Tasarım + Sağlık Merkezi, şehirde gezinirken beyinde neler olduğunu keşfetmek için mobil elektroensefalografi kullandı ve esasen yapılaşmış çevre tarafından tetiklenen duygu ve davranışları kaydetti. Araştırma projesi, yeni araçları ve kentsel analiz yöntemlerini test ederek, farklı kentsel alanların belirli faaliyetlere nasıl elverişli olduğunu veya kamusal sanat gibi unsurların refah açısından faydasını anlamayı amaçlıyor. Şehirlerdeki yeşil alanların, vatandaşların refahı için vazgeçilmez olduğu genel kabul görmektedir. Nitekim Chicago Üniversitesi Çevresel Nörobilim Laboratuvarı, parkta yürümek gibi doğal ortamlarla kısa süreli etkileşimlerin bile hafıza ve dikkati %20 oranında artırabildiğini ortaya koymuştur. Üretkenlik üzerindeki bu ölçülebilir etki, çalışma ortamlarının tasarımı veya eğitim tesislerinin düzenlemeleri için önemli açılımlar sağlayabilir. Özellikle pandemi ile açık alanlara erişimin daha keskin bir odak noktası haline gelmesi ve şehirlerin kamusal alan tahsis etme biçimlerinde düzenlemeler yapmaya başlaması, yeşil alan eksikliğini acı verici bir şekilde ortaya koydu. Araştırmalar, yeşil alanlara erişimin gelirle bağlantılı sağlık eşitsizliklerini gidermeye yardımcı olabileceğini göstermiştir; bu nedenle, gelir eşitsizliğiyle mücadele etmek mimarların ve kentsel tasarımcıların görev alanına girmese de, bu meslek grupları düşük gelirli topluluklarda daha fazla yeşil alanların sağlanması bağlamında bu sorunu ele alabilir. Alternatif olarak, şehirlerde kırsal bölgelere kıyasla daha fazla ruh sağlığı sorunu görülmesine rağmen, Chicago Üniversitesi Çevresel Sinirbilim Laboratuarı tarafından yürütülen bir başka çalışma, büyük şehirlerin küçük kasabalara veya kırsal bölgelere kıyasla daha düşük depresyon oranlarına sahip olduğunu vurgulamıştır. Bu durum, mimarların ve şehir planlamacılarının tasarım yoluyla sürekli olarak kolaylaştırıcı ve önceden tasarlamaya çalıştıkları bir özellik olan kamusal alanda, daha sık sosyal etkileşim fırsatlarının bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Pandemiden önce gerçekleştirilen bu araştırma, sağlık krizinin tetiklediği yüksek yoğunluklu şehirlerden göçe ve bunun sadece kent yaşamına değil, kent sakinlerinin refahına da uzun vadeli etkilerine yeni bir bakış açısı getiriyor. Çevresel nörobilim; Christopher Alexander, William H. Whyte veya Jahn Gehl gibi şehir planlamacıları ve düşünürlerin dikkatli gözlemlerle keşfettiklerini bilimsel verilerle doğrulamaktadır. Mimarlık ve şehir planlaması, kolektif ve disiplinler ötesi çalışmalar haline geldikçe ve tasarım süreci giderek daha çeşitli bilgi alanlarından beslendikçe; çevresel nörobilim, tasarım kararlarının ve kentsel politikaların dayandırılabileceği bir başka profesyonel uzmanlık alanı sunacaktır. Bu gelişmekte olan alanda yapılan araştırmalar ruhsal ve fiziksel sağlığı, aynı zamanda refahı optimize etmek için fiziksel ortamların tasarımı üzerinde etki oluşturmayı hedeflemektedir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cirkinin-sucu-ne/", "text": "Bu konuda hepimiz aynı düşüncelere sahip olmasak da güzelliğin bir tanımı var: Bir canlının somut bir nesnenin veya soyut bir kavramın algısal bir haz duyumsatan; hoşnutluk veren hususiyeti. Kimine göre de güzellik, iki göz arasındaki uzaklığın iki kulak arasındaki mesafenin yarısı kadar olması. Diğer bir ölçüt ise üst dudak ile gözler arasındaki mesafenin, saçların çıkış noktası ile çene arasındaki uzaklığın üçte biri kadar olması. Bilim insanları buna altın oran diyor. Güzellik ve çirkinlik hakkında herkesin farklı ölçütleri var. Bize güzel gelen başkasına çirkin gelebiliyor. Biraz klasik ama her ne kadar önemli olan iç güzelliktir desek de hepimiz dış görünüşe çok önem veriyoruz. Düşününce gerçekten hangi masalı dinlesek veya okusak genelde hep korkunç cadıların çirkin olduğuna şahit olmadık mı? Çevremizi gözlemlediğimizde gerçekten de Labbe'ye hak verebilmek mümkün. 2020 yapımı olan One Hundred Humans adlı belgeselde işte tam olarak güzellik ve çirkinlik algısının hayata ve kararlarımıza etkisinin ne kadar büyük olduğunu görebiliyoruz. Belgeselde hayatın farklı alanlarından bir araya getirilmiş 100 insan var. Bu yüzden belgeselin adı One Hundred Humans. Bu insanlar rastgele 50'şer kişilik A ve B grubu olarak ikiye ayrılıyor. İki gruba da aynı sabıkaları olan farklı suçlular gösteriliyor. Suçluların tek farkı ise çekici veya az çekici olmaları. Belgeselde çekicilik konusu üzerinde durulmuş ama biz bu farklılığa güzellik veya çirkinlik, bakımlı veya bakımsız olma da diyebiliriz aslında. Bu gruplardaki insanlardan bir süreliğine hakim olmaları ve suç için verilecek hapis süresini belirlemeleri isteniyor. A grubuna gösterilen suçlular daha az çekici, güzel sayılmayan sıradan insanlardan seçilmiş. B grubuna gösterilen suçlular ise gayet çekici, güzel, bakımlı insanlardan seçilmiş. İki gruba da ilgili fotoğraflar gösteriliyor. Suçlar: Evinde silah bulundurmak, uyuşturucu satmak, soygun yapmak ve son olarak ise ihmali yüzünden çocuğunun ölümüne sebep olan bir anne olmak. İki gruba da aynı suçlar anlatılıyor fakat gruplar farklı fotoğraflar görüyor. A grubundaki insanlar az çekici olan insanın uyuşturucu ve silah bulundurma suçuna yatkın olduğunu düşünüyor. Bu yüzden ortalama 13 yıl veriyorlar. B grubundaki insanlar ise aynı suçu işleyen çekici insanın yaptığının tehlikeli bir iş olduğunu, silahı da kendisini korumak için bulundurduğunu öne sürüyorlar. Ve ortalama 8 yıl veriyorlar. Çekici gelen soyguncuya iyi niyetli yaklaşılıyor ve ortalama 3 yıl veriliyor, az çekiciye ise ortalama 6 yıl. Ne yazık ki insanlar ihmal yüzünden ölen çocuğun yeteri kadar çekici gözükmeyen annesine de acımasız davranıyorlar. Ortalama 33 yıl hapis cezası veriyorlar. Çekici buldukları anneye ise ortalama 17 yıl veriyorlar. Ve ayrıca bu annenin zaten hayat boyu pişmanlık duyacağına inanıyorlar. Aslında gruplar, çekici insanların suçları bilinçli yaptıklarına pek inanmıyorlar. Az çekici insanların ise aynı suçları işleme potansiyelini oldukça yüksek görüyorlar. Tam da Brigitte Labbe'nin de dediği gibi biz insanlar güzelliğin iyilikle çirkinliğin ise kötülükle hiçbir ilgisi olmadığını unutuyoruz aslında. Ve çekici olarak tabir ettiğimiz insanların çirkin şeyler yapamayacağına çekici gelmeyen insanların ise çirkin şeyler yapacağına inanıyoruz. Buna Halo etkisi de deniyor. Halo etkisi, insanların dış görünüşlerinden etkilenip onlara gerçekte var olmayan olumlu özellikler yükleme durumuna deniyor. Belgeselde de aynı durum yaşanmıyor mu? Buna önyargı da desek yanlış bir tabir olmaz. Bu bir belgesel ama o kadar hayatın içinden ki. Adına önyargı da desek halo etkisi de desek bu yanlış düşünce ahlak anlayışımıza, yaşam şartlarımıza, dünyaya bakış açımıza ne kadar çok etki ediyor. Çoğu zaman insanları çevresi, ahlak anlayışı, dış görünüşü hatta abartmıyorum mahallesi veya memleketi ile değerlendirip yargılayabiliyoruz. Belgeseldeki insanlar başkası değil aslında biziz. İnsanları değerlendirmek için doğru bir yöntem olmasa da maalesef bu duruma hem maruz kalıyoruz hem maruz bırakıyoruz. Böylece çoğu zaman da hata yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz gibi gözüküyor. Çünkü Albert Einstein'ın da dediği gibi; İnsanların önyargılarını parçalamak, bir atomu parçalamaktan daha zordur. Merhaba Gamze Hanım, değerli zamanınızı ayırıp okuduğunuz için ben de çok teşekkür ederim. Teşekkür ederim 😊 Ne kadar ilginç değil mi? Ne zaman bir cadı çizmeye çalışsak çirkin birini çizeriz. Okurken keyif aldım. Yazanın eline sağlık ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cocugumun-cizgi-romanlarini-gizlice-asiriyorum/", "text": "Çizgi romanlar 1890'lardan beri gazetelerde yayınlansa da yetişkinler arasında şu anki popülerliklerine rağmen hala bazı öğretmenlerden ve kütüphanecilerden saygı görmüyor. Ancak Illinois Üniversitesi'nden bir çocuk edebiyatı uzmanına göre eleştirmenler Süpermen'in pelerinini çekiştirmeyi bırakmalı, ona ve süper kahraman arkadaşlarına hakkını vermeye başlamalıdır. Illinois'de kütüphane ve bilgi bilimi profesörü Carol L. Tilley, çizgi romanların diğer edebiyat türleri kadar karmaşık olduğunu ve çocukların onları okumaktan en az diğer kitap türlerini okumak kadar fayda sağladığını söylüyor. Uzun zamandır resimli kitapların çocuk edebiyatına uygun olduğu düşüncesini benimsemiş insanlar olsalar da, birçok yetişkin hatta koleksiyonlarına isteyerek çizgi roman ekleyen öğretmenler ve kütüphaneciler bile çizgi romanların genç okuyucular için metin içeriği olarak uygunluğunu reddetmekte çok hızlılar. Herhangi bir kitap iyi de olabilir bir dereceye kadar kötü de olabilir diyerek devam eden Tilley; Okuyucunun kişiliğine ve zekasına kalmıştır bu. Olaya bütünsel bakıldığında çizgi romanlar sadece başka bir ortam, başka bir türden ibarettir diyor. Eleştirmenler, çizgi roman okumanın aslında yoğun kelime sütunları ve göreceli resim eksikliğine değinirler. Bununla birlikte gerçek kitapların karmaşıklığına yaklaşmayan basitleştirilmiş bir okuma versiyonu olduğunu söyleyebilirler. Ancak bilgi bilimi profesörü Tilley, çizgi romanlar da dahil olmak üzere herhangi bir eseri başarılı bir şekilde okumanın, metni özümsemekten fazlasını gerektirdiğini savunuyor. Tilley, bir araç olarak çizgi romanlara yönelik küçümsemenin bir kısmının, adın kendisinin çağrıştırdığı 'yavan' çağrışımlarından gelebileceğini söylüyor. 'Comics'' terimi Türkçe karşılığı ile de 'komik' anlamına gelen bir yapıdadır. Bu yetişkinler tarafından biraz aşağılayıcı bulunuyor. Bunun sebebi ise çocuksu ve geçici olanı ifade etme eğiliminde bir kavram olmasından kaynaklıdır. Amerika'da çizgi romanın ilk başlangıcı sayılan olay; gazetelerin panelleri komik çizgi bantlarla renklendirilmesidir. Buradaki çizimlerden bazılarında animasyon tarihinin ilk 'oyuncaklarından' sayılabilecek olan kendinize ait bir Thaumatrope oluşturabileceğiniz iki ardışık çizimin arkalı önlü bir yüzeye yapıştırıp çevrilmesi ile ilksel hareket olgusunu yaratabileceğiniz bir tür araç türden çizimler olur ve insanlar bununla eğlenebilirdi. Bu tür eğlenceler şu an çocuksu geliyor, genel itibari ile oyuncak, eğlence, oyun kelimelerini biz çocuklarla eşleştiriyoruz . Tilley'nin birçok sanatçı ve çizgi roman okuyucusu ile aynı noktada buluştuğu düşüncesi ise, grafik roman teriminin bazen çizgi romanlara bir saygınlık ölçüsü vermek için kullanılmasıdır. Fakat bu terim bazılarımızın kulağını tırmalar ve hatta yüceltme çabası ile kavramın geçmişi ve içinin boşaltıldığı düşünülür. Bu insanlardan birisi de Pulitzer Ödülü sahibi Art Spiegelman'dir. Ünlü çizgi roman üstadı kendisini 'grafik romanın babası' olarak adlandırıldığını söyleyerek; '' Modern grafik romanın babası olarak adlandırılıyorum. Bu doğruysa, bir DNA testi istiyorum'' diyerek konuşmasında çizgi roman kavramı kullanımı yerine grafik roman teriminin kullanılmasını reddettiğini, çizgi romanın kulağına daha saygın ve 'gerçek' geldiğinden bahseder. Tilley ise Bunun sadece çizgi romanlar için süslü bir örtmece olduğunu düşünüyorlar şeklinde düşüncesini ifade etmektedir. Tilley'e göre 1900'ların başında bile çocukların çizgi roman okumasıyla ilgili içeriklerinin çocuklara uygun olmadığı ve gerçek edebiyat olmadığı konusunda endişelerini dile getiren öğretmenler vardı. 1930'ların ortalarında ilk çizgi romanlar, popüler çizgi roman baskılarında seçki koleksiyonları olarak yayınlandığında yetişkinlerde de aynı endişeler yeniden ortaya çıktı. Metinlerin iyi metinler olmadığını çünkü argo kullandıklarını, yazım yanlışlarının olduğunu, konuşma dili kullandıklarını ve resimlerin şüpheli değere sahip olduğu iddia ediliyordu. 1955'te çizgi romanların çocuklar için okuma materyali olarak uygun olmadığı yönünde sürekli bir tepkinin ardından, çizgi roman yayıncıları kısıtlayıcı bir 40 maddeden oluşan ''Comics Code Authority'' yayınlar ve editoryal kod olarak bu maddeler kullanılmaya başlanır. Buna göre küfür, cinsellik, şiddet, tahrik edici unsur olarak algılanacak her türlü davranış yayın kuruluşlarının özdenetimi ile yasaklanır (Ceran 2004, s. 81). Kısa bir süre sonra genç okuyucuların oranında düşüş görülür. Buna karşın bütün yayınevlerinin bu kurallara tabi olması, çizgi roman tarihçisi Maurice Horn'a göre Amerikan çizgi romanını yaratıcılık, öncülük ve ekonomik güç olarak geri dönüşü olmayan bir gerilemeye iter (Horn, 1991, s.30). Tilley, 1955 ile son 10 yıl arasında çok yetişkin bir ortam haline gelen çizgi roman için; Bu durumun kismi bir sebebi, çizgi roman kodunun eczanelerde satılanları 'sulandırdığı' aynı zamanda çocuklar için uygun fiyat aralığından yavaş yavaş çıkmasından kaynaklıdır. Çizgi romanlar inanılmaz derecede evcilleşti ve daha karmaşık çizgi romanlar yetişkinlere doğrudan satıldı.'' diyor. Amerika'da 1940 yılında bir çizgi roman 10 sent, ortalama ciltli çocuk kitabı 2 dolardı. Bu 20'ye 1 fiyat oranıdır. Şimdi o kadar cömert değiller; belki 4 veya 5'e 1 fiyatına satış yapılıyor. Yetişkin odaklı bir format haline geldiğinde, çocuklar için üretilen kitaplar pazarın çok dışında fiyatlandırıldı. Son zamanlarda Spiegelman ve bir başka Pulitzer Ödülü sahibi Michael Chabon da dahil olmak üzere birçok çizgi roman yayıncısı ve yaratıcısı, genç bir izleyici kitlesini çizgi romanlarla yeniden birleştirmeyi savunuyor. Şimdiye kadar bu çabalar karışık bir başarı ile karşılık buldu. Tilley, Çocuklara kitlesel olarak pazarlanan çizgi romanlara bakarsanız, başka bir medya biçimiyle güçlü bir ticari bağlantısı olan hafif, uysal şeyler çizgi roman dükkanının raflarında onları bekliyor. Bu duruma istisna olabilen tek şey ise; Astro Boy ve Sailor Moon serilerinde görülebilen, kendine özgü sanatsal ve anlatı stiline sahip, çizgi romanların Japonca versiyonu olan Manga'dır. Çoğu kitapçıda geniş bir Manga seçkisi bulabilirsiniz. Bu, çocukların kendileri için format seçimi olduğunu iddia ettiği bir şey, çizgi romanların yükselen bir başka parçası. '' diyor. Ticari çizgi roman yayıncıları henüz çocukların hayal gücünü yeniden yakalayamamış olsa da Tilley, bazı kütüphanecilerin ve öğretmenlerin çizgi romanların okuma ve öğretimi desteklemek için kullanılabileceği düşüncesini giderek daha fazla keşfettiklerini söylüyor. Son 15 yılda bazı büyük değişiklikler gördük. Örneğin, çizgi roman yayıncıları ve dağıtıcıları kütüphane konferanslarında boy gösteriyor ve bazı inceleme dergileri düzenli olarak grafik romanları değerlendiriyor. Bu 20 yıl önce hayal bile edilemezdi. Yani bir dereceye kadar yakalandı bu durum. Halk kütüphaneleri, temel olarak gider fonların azalması ve No Child Left Behind aracılığıyla müfredatla güçlü bağların vurgulanması sayesinde okul kütüphanelerinden çok daha fazla çizgi roman ve grafik roman toplayabiliyorlar. Çizgi romanlar bu koşullar altında baskıya devam etme edebilirler. Farkılaşmalara rağmen, benzer çizgi roman estetiğinin birkaçını saymak gerekirse; çerçeveler, düşünce ve konuşma balonları, hareket çizgileri çocuk kitapları tarafından ortaklaşa seçildiğini ve aslında melez bir format oluşturuyor. '' şeklinde dile getiriyor Tilly. Tilley, Küçük çocuklara yönelik kitaplarda çizgi roman türü öğelerin sayısında bir artış oldu. Çizgi romanların okul ortamına geçişinde ve bunları sınıfa getiren öğrenciler konusunda hem öğretmenler hem de kütüphaneciler arasında daha büyük bir takdir var. Örneğin, Ulusal İngilizce Öğretmenleri Konseyi, çizgi romanla ilgili birçok materyalin olduğu 'Oku, Yaz, Düşün' adlı bir öğretim web sitesine sponsorluk yapıyor. Bunun gibi öğretim türleri 10 yıl önce çok daha nadir görülürdü. diyerek konuşmasını bitiriyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cocuk-da-yaparim-kariyer-de-efsanesi/", "text": "Etrafım mutsuz kadınlarla dolu. Bir kısmı çocuk doğurduktan sonra iyi anne olmak için işini bırakıp bir süre sonra bıraktığı işi yerinde bulamayan kadınlar. Bir diğer grup anne olduktan sonra işini bırakmayıp hem çocuk hem kariyer yapan ama anneliğini sürekli sorgulayan ve vicdan azabı çeken kadınlar. Diğer grup ise evli ya da bekar fark etmez, çocuk sahibi olmayı tercih etmediği için toplum baskısına maruz kalan kadınlar. Sanırım en rahat kadınlar ne çocuğu ne de kariyeri olanlar, çünkü tamamı kirlenmiş bu değneğin herhangi bir yerinden tutmak zorunda değiller. Nil Karaibrahimgil'i ise bir istisna olarak denklemin dışında tutuyorum! Çocuk da yaparım kariyer de! şarkısını onun kadar coşkulu söyleyenini görmedim diyemeyeceğim. Bekar ve öğrenci bir kadınken ben de onun kadar coşkulu bir biçimde bu şarkıyı söyleyebiliyordum; çünkü bu güzel şarkı toplumsal cinsiyet kalıplarına meydan okuyordu. Ne var ki anne olduktan sonra Hanya ile Konya'yı bir arada gördüm ve tüm coşkum söndü. İnsan yavrusunun en az iki yıl boyunca bir yetişkinin kesintisiz bakımına ihtiyaç duyduğu bir gerçek. Bu yetişkin de, memeli hayvanlar olduğumuz için dişi insan oluyor. Hamilelik ve emzirme süreçleri çocukla anne arasında organik bir bağ oluşturuyor ve insan yavrusu için en iyi olan kendisini doğuran anneden bakım alması. Gelin görün ki toplumsal düzenlerimiz içinde dişi insanlar da iş yaşamına katkıda bulunuyor ve bu vahşi ortamda 2-3 senelik bir annelik molası kadınların tüm kariyerlerine mal olabiliyor. Çünkü bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde, full-time annelik izni söz konusu değil. Yani eğer dişi bir insan olarak doğurduğunuz çocuğa ihtiyaç duyduğu bakımı vermeyi tercih ederseniz kesinlikle işinizden oluyorsunuz. Hatta bırakın aktüel anne olmayı, potansiyel anne yani dişi insan olmak bile -doğurma ihtimaliniz yüzünden- iş bulmanıza engel olabiliyor. Peki gelişmekte olan ülkelerdeki gariban dişiler bu durumdan nasıl kurtulacak? İki yol olduğunu düşünüyorum. Diğer seçenek ise muasır medeniyet seviyesine çıkmak, yani dünya üzerinde yaşadığımız zamanda insan canlısı için en iyi olan uygulamaları seçerek onları hayata geçirmek. Kadınların toplumdaki gücünü artırmak suretiyle sosyal barış ve adaleti tesis etmek, tüm yurttaşlara temel ve aynı zamanda üst düzey ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri ekonomik imkanlar sunmak , herkesin olumlu potansiyellerini gerçekleştirmesini sağlayacak bir eğitim sistemi kurmak gibi, sosyal devletin gereklerini yerine getirmek muasır medeniyet seviyesine çıkmak demek. Gelişmekte olan ülkeler için ektogenez yöntemini geliştirmek mi, yoksa sosyal devlet sistemine geçmek mi daha zor; inanın ben bilemedim! Sorularınız oldukça önemli ve kaygılarınızda son derece haklısınız. Ektogenez ile dünyaya gelmesi muhtemel bebeklerin normal yollarla doğanlardan pek çok açıdan farklı olacağını düşünüyorum. İnsan doğasına bu şekilde müdahale etmenin yaratabileceği sıkıntılar özellikle ahlak felsefesinin alanına giriyor. Transhümanizm akımının güçlenmesi ile birlikte buna benzer konular güncel problemler haline gelecek ve yakın gelecekte bu soru ları çokça tartışıyor olacağız. Ektogenezin çözüm olamayacağını düşünüyorum ben de. Çünkü olay doğumla bitmiyor. Ektogenezin hiçbir sıkıntı yaratmama ihtimalinde bile önümüzde bebeklik ve çocukluk döneminde kurulması gereken bağlar sorunu var. Tutarlılık ve süreklilik de önemli bir ihtiyaç empati ve güven duygusu gelişmiş bir birey meydana getirmek için. Bunun için de beklenti ne yazık ki sadece kadınların üzerinde olacaktır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cocuklari-neden-severiz/", "text": "Genel olarak çocuklar toplumun büyük çoğunluğu tarafından çok sevilir. İnsan yavrusu erken doğduğundan diğer hayvanlara göre daha uzun süre bakıma ihtiyaç duyar. Neslin devamlılığı için çocuk bakımı çok önemlidir ve insan toplumları bu sebeple çocuklara iyi bakılması gerektiğinin farkındadır. Bunu yaparken de pek zorlanmayız, çünkü çoğumuz -tam da türümüzün devamlılığı için- içimizde çocuklara karşı doğal bir şefkat ve sevgi barındırırız. Çocukları sevmemizin tek nedeni türün devamlılığı değildir. Onların yanında güvende olduğumuzu, onlardan herhangi bir zarar görmeyeceğimizi bilmek de çocukları sevmemizi sağlar. Biliriz ki aslında çocuklar korunmasızdır, çünkü saf ve maskesizdirler. Henüz hayatta kalmak için gerekli kurnazlığı geliştirmedikleri için biz yetişkinler onları çok daha sevimli buluruz. Çocukları sevmemize neden olan özellikleri, onların bizlere muhtaç olmalarının da nedenidir. Çocuklar kendi hayatlarını idame ettiremezler, hayatı ve insanları tanımadıkları için isabetli kararlar alamazlar, yalnızken kötülüklere son derece açık, savunmasız olurlar. Bu nedenle vahşi insan habitatında sağ kalabilmeleri için büyüyene kadar bir yetişkinin gözetimi altında yaşamaları gerekir. Yetişkin olduklarında ise artık yeterince kazık yemiş, insan canlısının vahşi tabiatından haberdar olmuş ve sosyal hayatta sorunsuzca yaşayabilecek kadar sahtekarlık deneyimi edinmiş olurlar. Artık saf, maskesiz ve dolayısıyla savunmasız değildirler, yetişkindirler. Yaşı büyüdüğü halde ruhu yaşlanmamış yetişkinler tanımışsınızdır. Onların hep erişecek hayalleri ve yapacak işleri vardır. Hayatı pek ciddiye almazlar ve her fırsatta oyun oynarlar. Sıkıcı yetişkinler onları gerçekçi olmamakla suçlarken onlar keyiflerine bakarlar. Yetişkin olup da sıkılmayan ve sıkmayan, hayatından yakınmayan ve etrafına olumlu enerji saçan insanlardır bunlar. Kişi hayata dair beklentilerini, umutlarını, hayallerini yitirdiği zaman yaşlanır. İçindeki çocuğu yaşatmayı başaranlar ise toplumsallık denen zindanın dışında kalabilirler ve ruhları tutsaklıkla çürümeden, hep genç ve dinç olabilirler. Gençlik en temelde yaşam enerjisiyle ilgili bir olgudur. Erkenden hapse tıkılmış bir ruh, beden yaşı 15 de olsa yaşlıdır. Tüm toplumsal kalıp ve kuralların altında kalıp sinmiş, saklanmış da olsa hepimizin içinde bir yerlerde umut edebilen bir çocuk saklı olabilir. Peki o çocuk nasıl ortaya çıkacak? Oyun oynayarak! En çok da çocuklarla oyun oynarken çıkar ortaya içimizdeki çocuk. O nedenle eğer mutsuzsak, umutsuzsak, çocuklarla oyun oynamak bizlere sahip olduğumuz içsel çocuğa dokunma imkanı verebilir. Tabii bunun olabilmesi için yetişkinler dünyasındaki gibi oyunu yönetmeyi bırakıp kendimizi birlikte oynadığımız çocuğun çocuk dünyasına bırakmamız gerek. Yalancıktan oynadığımız çocuk oyunları, yetişkinlerin yalanlarla dolu dünyasından sıyrılarak çocukların gerçek, samimi, hesapsız dünyasında özlediğimiz insanlığımıza bir süreliğine de olsa yaklaşmamızı sağlayabilir. Yetişkinler olarak hayatı çocuklardan çok daha iyi bildiğimizi düşünüyoruz, oysa bildiklerimiz aslında içinde kendimizi rahat hissettiğimiz düşünce kalıplarından ibaret. Bir yetişkinin tüm hayatını adadığı bir fikir, küçücük bir çocuğun basit bir sorusuyla tarumar olabiliyorsa, yıkılmaz kaleler inşa ettiğimizi zannederken aslında kumda oynuyor olabiliriz. Çocuklar en iyi filozoflardır, çünkü onlar bilmezler. Çocuklar cahilliklerinin farkındadırlar ve öğrenmek için sorular sorarlar. Bu sorular öyle değerlidir ki herhangi bir yetişkin zeki bir çocuğun sorduğu sorularla, ya da ona sorduğu sorulara verdiği yanıtlarla hayatını yeniden şekillendirebilir. Çocuklar henüz kirlenmedikleri için zihinleri çok daha berrak çalışır, henüz sahtekarlığı öğrenmedikleri için de size hoşunuza gidecek şeyleri değil, doğru bildiklerini söylerler. Bir şeyi gerçekten öğrenmek istiyorsanız -özellikle nasıl biri olduğunuza dair samimi bir fikir edinmek istiyorsanız- bir çocuktan yardım almak bir yetişkine sormaktan çok daha iyi bir fikirdir. Çünkü çocukların hesapları yoktur, size ne görüyorlarsa onu söylerler. Yerinizde olsam bana şu soruyu sorardım: Çocukların masumiyetini, samimiyetini övdün ama onlar gibi toplumsal normları hesaba katmadan, kar-zarar hesapları yapmadan, tamamen dürüst ve bilgisizliğimizin farkında olarak yaşarsak bize deli demezler mi? Derler efendim, kesinlikle derler. Hatta adınız çıkar, iş bulamazsınız, eş bulamazsınız, sosyal ilişkilerinizde iflah olmazsınız. Sonuç itibariyle çok zor bir hayatınız olur. Esas olan sağkalım olduğu için hiçbir yetişkine tastamam çocuk gibi yaşamasını öneremem. Ama madem yetişkin olduk ve kendimizi gizlemeyi öğrendik, neden çocukluğumuzu içten içe yaşamayalım? Bunun kulağa çelişik geldiğini biliyorum ama tamamen yetişkin olmaktansa, yetişkin görünümlü çocuk olmak hem daha özgün hem daha özgür hem de daha doyumlu yetişkinler olmamızı sağlayacaktır. Çocukların ve özgür yetişkinlerin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun! Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Süper Yaşlılar!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cocukluk-yoksunlugu/", "text": "Bu dünyada zıddı olan hiçbir kavramın elle tutulur bir gerçekliği yoktur. Ölçebileceğimiz somut gerçeklikleri de yoktur. Yani bir şeyin ağır ya da hafif, eski ya da yeni olması standart bir ölçüte değil, sadece bizim o anki duygusal algılarımıza bağlı kişisel kararlardır. Bir yerin uzak ya da yakın olması, o yerle aramızdaki mesafenin ölçüsüyle ilgili değildir mesela. Bir yeri uzak kılan, o mesafenin bizde oluşturduğu duygunun şiddeti, yani o mesafenin bize hissettirdikleridir, o kadar. Bunun için de bazen bize yüzlerce kilometre ötesi yakın gelirken, birkaç sokak ileride bulunan bakkal dünyanın en uzak yeri gibi görünebilir. Tüm bu zıtlıklar ne kadar gerçek görünürse görünsün, kolay-zor, ucuz-pahalı, yavaş-hızlı gibi tüm tezatlı kavramların tam ortasında insanın kafasını karıştıran gerçekdışı bir alan var sanki. Bir yeri bize uzak kılan o son santimin, ya da bir nesneyi ağır olarak algılamamızı sağlayan o son gramın gerçekten var olduğuna inanmak, böyle bir matematiğin gerçekten işlediğini düşünmek insana pek de mantıklı gelmiyor. Üstelik ne uzaklıkla ilgili, mesela bin yüz on üç santimden sonrası uzak olsun diye verilmiş bir kararımız var ne de ağırlıkla ilgili, kırk kilo iki yüz elli gramdan sonrası ağır sayılsın diye üzerinde anlaştığımız bir ölçü bulunmakta. Tezat kavramların tam ortasındaki o son birim, gerçekten insanın kafasını karıştırmakta. Böyle bakıldığında, belki de yetişkinlik sadece çocukluk yoksunluğudur. Çocukluğa özel hayret ve neşe yoksunluğu... Öte yandan yetişkinlik, bilgi temelli bir bozulma da olabilir. Yanlış bilgilerle oluşan yanlış duyguların zihnimizde yol açtığı parazitin baş edemediğimiz bir etkisidir belki de. Yetişkinlik, modern dünyanın tüm methiyelerine rağmen bir tür akıl karışıklığı da olabilir, akıl hastalığı da. Çünkü sistemlerin sebep olduğu saçma sapan değer yargılarını eleyip yaşamın, yaşamanın ana amacına bakıldığında başarılı olanlar kesinlikle çocuklardır. En geniş açıdan bakıldığında, çocuklar insanlığın ana hedeflerine, elde etmeye çalıştığı her şeye doğal olarak zaten sahiptir. Kısacası, çocukluk insan evladının başlangıcı olduğu gibi aynı zamanda varmaya çalıştığı en son noktadır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/cok-sevdigim-icin-oldurdum/", "text": "Size tanıdık gelmesi muhtemel olan bu örnekleri yaşadığımız toplum ve kültür içerisinden vermek istedim. Zira bu yazıda sizlere fanatizmden bahsetmek istiyorum. Fanatizm TDK'ya göre: Bağnazlık; Arapça kökenli olarak: Taassup; argoda ise: Kot kafalılık. Her köşe başında futbol maçı izlenen kafeler, maç günleri trafik derdi, derbilerden sonra adam bıçaklama haberleri ülkemizde sıkça yaşanınca aklımıza ilk olarak futbol fanatizmi nin gelmesi doğal. Ama fanatizm futboldan ibaret değil. Fanatizm hakkında uzlaşılmış bir tanım var olmasa da; bir düşünceye, bir inanışa aşırı şekilde bağlanmak, ondan başka bir düşünce ve inanışı kabul etmemek olarak nitelendirebiliriz. Bu ateşli inanış biçimleri; bilim, spor, din, kişi, siyasi görüş vb. gibi çeşitli konu başlıklarında olabilir. Aslında fanatizm bir bağlanma şeklidir ve bu bağlanma şekli sorunludur. Ayrıca hissedilen aidiyet duygusu kişiyi fanatik yapma konusunda oldukça başarılıdır. Erkek arkadaşım, ilişkinin başlarında Fenerbahçeliyim ama fanatik değilim, arada maçlara gidiyorum ya işte.. dedikten sonraki günlerde kendimi Kadıköy'de maç izleyen 78 tane adam ile birlikte bira içip fıstık yerken bulmuştum. İlişki kriterlerimin arasında olan sevgilinin fanatik olmaması ile sevgilimin fanatik olmadığını zannetmesi sürekli çatışmaya başlamıştı, neyse ki uzlaşarak bu sorunu hallettik. Yaşadığım durumun daha ilerisini yaşayarak, maç esnasında televizyonun önünden geçerken küfüre maruz kalan birçok kadın da eminim bana hak verecektir. Erkekler neden böylesiniz neden?! diye bağırıp yazıma devam etmeyeceğim için başka bir örneği ele alalım. Mesela gavur kelimesi TDK'ye göre, Müslüman olmayan kimse anlamına gelirken sıfat ve mecazi anlamda merhametsiz, acımasız anlamına geliyor. Şu dine, ırka, düşünceye sahip değilsen bizden değilsindir, bizden değilsen senin ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktur hatta bizden olmadığın için senden nefret ederiz çünkü bizim bildiğimiz, gördüğümüz şey hakikattir ve sorgulanamaz. Fanatizmde bir gruba, topluluğa ait olmayan diğer kişi ötekileştirilerek düşman hale getirilir ve bu yoğun duyguyla kutsal davaya baş koyulur. Öyle bir adanmışlık halidir ki bu uğurda kişi kendisini bile feda etmeye hazırdır, bu yüzdendir ki ülkemizde çok ocak sönmüştür. Fanatik, Bildiği Ve Öğrendiği Şey Dışında Kalanları Tehdit Unsuru Olarak Algılar. Gelelim bıçağın kemiğe dayandığı kısma. Bağnazlık, adı üstünde var olan bir bağın mantık ile işlemesinden ziyade, duyguların neredeyse bütün kontrolü ele almasıyla oluşuyor. Düşük duygusal zekaya sahip olan fanatiklerin , hissettikleri duygunun yoğunluğunu bahane ederek sevdiklerinin canına kıyacak kadar ileri gidebildiğini, ülkemizdeki kadın cinayetlerinin faillerinden alınan ifadelerde ve haber manşetlerinde sıkça görebiliyoruz. Fanatizm, Suç Değildir Ama Fanatikliğin Arkasına Sığınıp İşlediği Suçun Üstünü Kapatmaya Çalışmak Büyük Bir Suçtur. Yukarıdaki başlık; 13 Eylül 2014'te evlenme teklifini kabul etmediği için 16 bıçak darbesiyle öldürülen TRT sanatçısı Hatice Kaçmaz'ın faili, Orhan Munis'in davasında karar gerekçesi olarak sunuldu. Burada apaçık bir mesaj var; çok sevmenin birinin canına kast edebilecek kadar geçerli ve yeterli bir sebep olarak gösterilmesi / kabul edilmesi. Dava detaylarından kısaca bahsedersek, sanık, Kaçmaz ile buluşmaya gitmeden önce çorabına sakladığı bıçağı kurbanlık almaya gidiyordum diye açıkladıktan sonra mahkeme; kanıt yetersizliğinden ve sanığın Reddedilmek erkeklik gururuma dokundu! gibi ifade içeriklerinden; Yargıtay içtihatlarına göre tasarlayarak öldürme suçunun olmadığına ve bir tasarlama söz konusu olmadığı için ağırlaştırılmış müebbet yerine müebbet kararı verdi. Aslında bu duruma; arabesk kültürüyle cayır cayır yandığımız dönemlerden, Yeşilçam filmlerinden, Kız ben seni vurmaz mıyım / saçlarından asmaz mıyım diyen İbrahim Tatlıses'ten hepimiz aşinayız. Fakat bu duruma aşina olmayıp, tutkulu bir aşkın cinayete varmasını normalleştirmemeliyiz. X, Y, Z kuşağı fark etmeden acilen çocuklarımıza deliler gibi, erkek adam gibi, aşkından gözü kör olmuş gibi sevmenin gerçek sevgi olmadığını; gerçek sevme eyleminin çabasız, incitmeyip, hor görmeden olduğunu öğretmeliyiz. Nereden duyduğumu hatırlayamadığım bir cümle yankılanıyor kafamda; bir toplumu değiştirebilecek iki şey anneler ve öğretmenlerdir. Yaşananları kanıksama durumundan çıkabilmek adına içinde bulunduğumuz vaziyetin farkına ve ciddiyetine varmalıyız. Çocuklarımıza duygusal zeka becerilerini kazandırmalıyız. Her çocukta sağlıklı ilişkiler kuran , duygularını daha sağlıklı ifade eden, çatışmayı önleme işlevli duygusal zeka kapasitesi mevcut olduğu için bunu geliştirebilmek bizlere düşüyor. Empati kurmak, problem çözme becerilerini geliştirmek, sevgi ve saygı göstermek bunun yollarından birkaçı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/d-evrimdijital-evrim-tercihler-evrim-uzerinde-etkili-olabilir-mi/", "text": "Yaklaşık yüz yıldır bilim dünyasından gündelik yaşamımıza kadar çokça tartışılan Evrim üzerine yüzlerce fikir, onlarca teori yazılıyor, konuşuluyor. Doğa bilimlerinin her dalı kendi mecrasından katkıda bulunuyor veya bazı mekanizmaları geçersiz sayabiliyor. Ancak ortak problem, evrimin kendisinin değil de mekanizmalarının tanımlanması gibi görünüyor. Kabul gören ve görece üzerinde yoğunlukla çalışılan temel iki mekanizmadan söz edilebilir. Adaptasyon ve Eşeysel Seçilim. Her iki mekanizma da üzerinde en çok çalışılan ve en çok eleştiri alan mekanizmalar olsa da son zamanlarda tüm doğa bilimleri alanında gittikçe daha çok ses getirmeye başlayan bir mekanizma yükseliyor: Tercihsel Evrim. Her ne kadar kulağa evrim mekanizmaları ile uyumsuz gibi gelse de öncelikle ünlü biyolog Jean Baptiste Lamarck ve şimdilerde de biyolog Stuarta Kauffman ile tartışma dünyasına giren bir konu. Özellikle insanın evrimi sürecinde bazı değişikliklerin ne doğa yasalarının zorlamasıyla ne de çevre şartlarının baskısıyla olmadığını, türün bireylerinin tercihi ile açıklanabileceğini görüyoruz. Şimdiye kadar insanın öncül atalarının iki ayağı üzerine kalkmasını, hep yüksek otlu savanlarda ölüm-kalım savaşında galip gelebilmek için doğanın bir zorlaması ve başarılı olan bireylerin soylarını devam ettirebilmesine bağlayarak açıklamaya çalıştık. Türün bireylerini edilgen bir konuma yerleştirerek yapılan ve sorun çözen bir bakış açısı gibi görünüyordu. Ancak eldeki veriler arttıkça görüyoruz ki başka açıklamalara da ihtiyaç giderek artıyor. Bu açıklama çabalarından biri de: Savan problemini çözmenin bir çok farklı yolu varken populasyona ait bir bireyin ya da bireylerin iki ayağı üzerine dikilmeyi tercih etmesi olabilir. Arkeolojik kayıtlara göre tarım ve hayvancılığın hayatımıza girmesinden çok sonraki dönemlere kadar insan rejiminde süt bulunmuyordu. Süt her bir türün dişilerinin kendi yavrularını beslemek için kullandığı, organik kimyasal bir terkip olup istisnalar hariç başka bir tür tarafından besin olarak kullanıldığı vaka değildi. Bu kural insan için de geçerli; süt şekeri olan laktoz insan yavrusu tarafından sınırlı sürede kullanılılıyor. Laktoz operonu adı verilen bir mekanizma ile yavru, belli bir süreden sonra (takriben 4 sene) annenin sütüyle beslenmeyi bırakıyor; bu mekanizma hem anneyi hem yavrusunu koruyor. Takriben 3-4 yaşlarına gelen yavru artık laktozu sindiremediği için rahatsız olmaya başlıyor; süt emmeyi bırakıp diğer besinlere geçiyor. Bu sayede anne de yeni bir yavru doğurmak ve bakımını yapabilmek için müsait hale geliyor. Ancak tarım ve hayvancılığın insan hayatına girdiği, yani bir birey veya grup diğer hayvanların sütünü de kullanmayı tercih ettiği andan itibaren yetişkinlik döneminde laktoz sindirimi yapabilen insanların sayısında çok hızlı bir artış olmuş gibi görünüyor. Günümüzde Kuzey Avrupa ülkeleri nüfusunun %90 kadarı takriben 10 bin yıl gibi kısa bir sürede doğalarında bulunmayan bir yeteneği kazanmış oldular. Bu oran coğrafi bölgelere göre değişim gösterse de epey yüksek. Hesaplamalara göre günlük rejimine süt eklemeyi tercih eden bireyler diğerlerine göre %10 kadar enerji avantajı sağlıyor ve bu büyük bir avantaj. Biraz daha gerilere gittiğimizde de insansı atalarımızın bazılarının, özellikle Neandertallerin yiyeceklerini pişirerek yemeye başladıklarını görüyoruz. Bu tercih modern insan öncesi ve sonrası tüm popülasyonlara oranla görece hızla yayıldı ve artık insan rejiminin olmazsa olmaz bir parçası oldu. Ateşin kullanılması ile ilgili birçok teori ve anlatı olsa bile bugünkü bilgiler ışığında görüyoruz ki bu davranış genetik alt yapının ya da doğanın bir seçim baskısı değil; bir ya da birkaç bireyin tercih yapması ile tetiklenmiş bir evrim süreci. O anın nasıl yaşandığını bilmiyoruz ancak görüyoruz ki bu tercih insan evrimini o kadar hızlandırdı ki bilinen medeniyet unsurlarının belki de tamamını, etini pişmiş yemeyi seçen o bireye borçluyuz. Bir çeşit ön sindirim olarak değerlendirebileceğimiz pişirme, sindirim süresini azaltırken birim besinden protein ve enerji alımını, yani besinin verimini olağanüstü bir oranda artırıyor. Enerji alımı bakımından rakiplerine karşı büyük avantaj sağlayan insanın, geçen zaman içinde çene kemiklerinde küçülme, çene kaslarında zayıflama ve bunlara bağlı olarak yirmilik dişlerinde işlevsizlik, sindirim sisteminde -muhtemelen bağırsak florasında- yapısal ve kalıcı değişiklikler yaşanmış gibi görünüyor. Spekülasyona açık olmakla beraber öyle görünüyor ki: Günümüz evcil köpeklerinin atası olduğu düşünülen ve zaman içinde nesli tükenmiş olan atasal kurt türü içinden birkaç birey buzul döneminde, muhtemelen 15 bin yıl kadar önce insan popülasyonlarını takip etmeyi tercih etti ve bu tercih zaman içinde evcilleşmesine ve bunlardan bağımsız olarak atasal ırkın neslinin tükenmesine doğru gitti. Benzer bir şekilde 10-12 bin yıl önce yerleşik hayata geçmeye başlayan atalarımıza yakın olma tercihini kullanan vahşi kedilerden birkaç birey günümüzde yüzlerce evcil kedi ırkının oluşmasına yol açtı diyebiliriz. Bu tercihte bulunmayan atasal ırkın torunları ise halen doğada özgürce dolaşmaya devam ediyor. Doğada buldukları tatlı patates ve kök bitkilerini yemeden önce yıkayan capuchin maymunlarının bu yeteneği nasıl edindiklerini veya popülasyonlar arasında bu bilginin nasıl yayıldığını bilmiyoruz. Bu davranışın evrimsel sürecini ve genetik nedenlerini açıklamak üzere birçok teori üretilebilir. Diğer konular gibi spekülasyona çok açık ancak farklı bir pencereden bakmaya çalıştığımızda gördüğümüz manzara şimdilik bizlere çok sıra dışı gelebilir. O pencereden görünen o ki: Bir gün bir capuchin maymunu elindeki tatlı patatesi yıkamayı tercih etti. Sebebini bilmiyoruz hatta gelecekte nasıl bir evrimsel yola sebep olacağını hesaplamamız mümkün değil. Eğer ölçülebilir bir değişikliğe sebep olacaksa da bunu seçilim baskısı veya eşeysel seçilim ile açıklamak çok yavan kalacaktır. Bu bakış açışıyla artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki: Canlının tercihleri de evrim mekanizmasında yer alıyor. Evrim mekanizmalarını anlatırken zaman bariyerinin büyüklüğü ve kırılma noktalarının nasıl yaşandığını tam olarak bilemiyor olmamız ve bilimsel anlatı geleneğinin genellemeci yapısı, bireylere senaryoda edilgen ve kaderini bekleyen kurbanlar rolünü veriyor. Uzun vadede de bu bakış açısı, Evrim konusunu bilimsel bir paradigmadan ziyade bir inanç meselesi haline getiriyor; insanları evrime inananlar ve evrime inanmayanlar gibi keskin inanç sınırlarıyla ayırıyor. Halbuki evrim inanç meselesi değil bilme meselesi olarak ele alınmalı. Bu da ancak özellikle insan evriminde evrimin sadece bir edilgenlik durumu değil, canlının o anki tercihleriyle de ilgili olduğu bilgisinin formülasyona dahil olması ile olabilir. Son seksen yıldır logaritmik bir hızla büyüyerek hayatımıza giren dijitalleşmeyi, biz 21. y.y. insanları kadar sancılı yaşayan başka bir nesil olmayacak gibi. At sırtından otomobil koltuklarına geçerken 50 km/s hızdan daha yüksek bir hızla gidildiğinde insan vücudunun dağılacağına inanan kesim ile, günümüzde akıllı teknolojinin insan neslini yok edeceğine inanan kesim arasında çok büyük bir fark göremiyorum. Tıpkı bir insan ömrü içinde solucan deliklerini kullanarak evrenin keşfedilmemiş yerlerine koloniler kuracağımıza inananlar ile düz dünya teorisine inananlar arasında fark göremediğim gibi. Tüm bu gelişmeler hızla yaşanırken dijitalleşme çabalarının doğal seçilimin bir baskısı mı yoksa milyonlarca türden biri olan Homo Sapiens'in bilinçli bir tercihi mi olduğu tartışılabilir. 1,5 milyon yıl önce arka ayakları üzerine kalkmayı tercih eden Homo Erectus türüne ait ilk birey, nasıl kendisi için küçük ama insanlık için büyük bir adım atarak insan türünün evriminde devasa bir kırılma noktası oluşturduysa, bildiğimiz anlamda ilk dijital sinyal ve bilgi kuramı nın babası kabul edilen Claude Shannon da 1937 yılında D-Evrim yolundaki fay hattının kırılmasını gerçekleştirdi. Bilim dünyasının tüm zamanların en iyi tezlerinden biri kabul edilen Röle ve Anahtarlama Devrelerinin Sembolik Analizleri çalışması dört ayak üzerindeki analog dünyanın iki ayak üzerine kalkma tercihinin simgesi haline geldi. 2015 yılında Fransa'da yapılan iki çalışma insan beyninde dokunma duyusu verilerinin işlendiği bölgede ilginç değişiklere işaret ediyor. Çalışma, dokunmatik ekran üzerinde yoğun olarak işlem yapan bireylerde, somatosensory kortekste bulunan ve parmaklardan gelen verinin işlendiği bölgedeki işlem alanının arttığını gösteriyor. Muhtemelen bireyin tercihlerinden kaynaklanan ve beynin plastisite yeteneğinin bir göstergesi olan bu değişimin yeni nesile aktarılması kısıtlı olacak ya da aktarılamayacak. Ancak bildiğimiz evrim mekanizmalarının bize söylediği kadarı ile doğuştan somatosensory korteksteki parmak verileri bölgesi normalden daha fazla gelişmiş olabilecek bireyler dijital dünyaya 1-0 önde başlayacaklar. Biraz bilim kurgu tadı katmak istersek: 1,5 milyon yıl sonra dünyayı sadece parmakları ile algılayan olası bir Homo Digitus türünün atalarını aramızda dolaşırken görüyor olabiliriz. 2014 yılında Japonya'da yapılan başka bir çalışma ise birden fazla medya verisine maruz kalarak çoklu işlem yapmak zorunda kalan bireylerde empati, dürtülerin kontrolü, karar verme ve duyguların kontrolü gibi işlevlerden sorumlu olduğu bilinen anterior singulat korteksteki gri madde yoğunluğunun azaldığı gözlenmiş. Yaşlanma sürecinin belirtilerinden olan bu fenomeni, -bireylerde yaş ilerledikçe doğal olarak gözlenmesine rağmen- Homo Digitus bireylerinde köklü sosyolojik ve kültürel değişikliklere neden olabilir diye yorumlayabiliriz. Tabii ki bu yorumlar spekülasyon ve bilim kurgu evreninin malzemeleri gibi görülebilir. Ancak unutmamak lazım ki bilimi ve geleceği şekillendiren en büyük itici güçlerden biri de bilim kurgu senaryoları. Her ne kadar gelecek tasavvurları genellikle distopik bir evren beklentisini beslese de kabul etmek lazım ki: 50 bin yıl önce Fransa'da mağara duvarlarına ilk sanat eserlerini nakşeden Homo Sapiens Sapiens atalarımızın yazacağı bilim kurgu hikayelerinde, yaşadığımız çağ pek cennetten bir köşe temalı olmayacaktı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/davostan-telgraf-var/", "text": "You may find the original of this post, 'My Dispatch from Davos' in English here. This is a translation to Turkish for my non-English speaking colleagues. Önemli tartışmaların bir parçası olmanın heyecanı bir yana , öğrendiğim her şeyi sentez edip tek bir öğretiye indirmenin çok zor olduğunu belirtmek isterim. Yine de tek bir cümle ile öğrendiklerimi özetlemem gerekseydi şunu söylerdim: Biz insanlar kendimize ve birbirimize verdiğimiz krediden çok ama çok daha fazla karmaşık ve özeliz. Eğer dijitalleşen dünyadaki değişiklikleri tam anlamı ile değerlendirmek istiyorsak, özümüze dönmenin önemini içselleştirmeliyiz. - 2017'de dünyanın en zengin 8 insanın varlık toplamı, dünya popülasyonun en fakir %50'sinin varlığı ile eş değer. - 2017'de dünya zenginliğinin %82'sı en varlıklı %1'e gitti ve 3.7 milyar insanın zenginliğinde HİÇ değişiklik olmadı. - Şu anki değer değişim sürecinde iş yerlerinde kadın ve erkek ödenek ve imkan eşitliği 217 sene sonra kapanacak. - Dünya ülke ve parlamento yönetim liderlerinin sadece %23'u kadın, Fortune 500 diye bilinen Amerika çıkışlı uluslararası en büyük ilk 500 şirketlerin yönetim liderinin ise sadece %6'sı kadın. Haa, bu arada Ekonomi Forumu'nun yönetimi tarihinde ilk defa bu sene tam 8 kadına verilmişti, 0 erkek! - 2026'ya kadar sadece ABD'de 1,4 milyon iş dijitalleşme sürecinden geçecek ve yetenek değişimi ile işine tutunabilen meslektaşlarımızın maaşları yılda $15,000 kadar artış gösterecek. - Mutluluk uzmanı Dan Buettner'a göre ruhaniyetimizin sadece %40'i genetik, 15%'i ise çevresel faktörlere bağlı. (Dan hepimize sevdiğimiz bir işi yapmamızı, günde 7-8 saat sosyalleşmemizi, aşık olmamızı, köpek almamızı ve kendimizi 'ait' hissettiğimiz bir şehirde yaşamamızı tavsiye etti hepimize bol şans diyelim! :)) - Son olarak dünyamızda 320 milyon kişi ağır depresyona maruz ve %25'imiz stres halinde duygularımızı paylaşacak kimse olmadığını düşünüyor ve yalnız hissediyoruz. Konunun uzmanı Hint asıllı doktor P. Muralı Doraiswamy, bu rakamların çevresel faktör ve kültürden çok etkilendiğinin altını çizip, insanlara 'özlerine' dönmeleri için yöneticileri ruhi hastalıkları tabu olmaktan çıkarmaya davet etti. - Diğer endüstri devrimlerinden farklı olarak bu seferki devrimde kullandığımız teknolojiler sadece üretimi değil, çalışma şeklimizi, çalıştığımız yerleri, yaşam tarzlarımızı ve yaşam şekillerimizi de derin ölçüde etkiliyor. Değişimin boyutu, derinliği ve hızı daha önce hiç görmediğimiz neticeler doğuruyor. - Hayatımıza giren teknolojiler sadece veri kullanmıyor, veri analizi de yapabiliyor. Artık devletler, iş yerleri, eğitim kurumları büyük veri analizleri üzerinden davranış şekilleri geliştiriyor. Algoritma ile çalışan bu teknolojiler yapay zeka gibi tarihinde ilk defa insan denilen canlı varlığın fonksiyonel çalışma şeklinin yanı sıra psikolojik ve ruhi durumunu da ölçüp, değerlendirme yapabiliyor. Diğer bir değişle devlet ve kurum yöneticilerimiz ilk defa bizi bizden daha çok tanıyacak konuma geliyor. - Bütün bu teknolojik gelişimin yanı başında ise, var olan düzende toplumlar arası oldukça büyük imkan, özgürlük, kaynak ulaşımı ve dahil olabilme eşitsizliği yaşanıyor. Şöyle ilginç bir veri daha paylaşayım: Bütün bu teknolojik yatırımlar, gelişim, dijitalleşme bir yana, dünyamızda verimlilik düşer durumda. Mesela, ABD'de kişi başı saatlik verim 1948 1983 seneleri arasında %2,4, 2000 2007 arasında %2,7 iken, 2007 2015 arasında %1,3'e düşmüş gözüküyor. Görünen odur ki, dijitalleşme ve dijital dünyada var olma hakkında henüz bilmediğimiz ve bilinçli değerlendirmemiz gerek gerçekten çok konu başlığı var. Fakat bu geçişte belki de bizler için en önemli şey insanlığımızı beslemek olacak zira buna çok ihtiyacımız olacak gibi gözüküyor. Yaptığımız seçimleri açık bilinç ve an odaklılık ile değerlendirmek, belliğimizi hangi verilere, kime ve neye vereceğimiz konusunda aşırı seçici olmak ve geçiş süreci sonrasında nasıl bir dünya istiyor isek, örneğin barışçıl, huzurlu, köprüler kuran, o yönde bugün bireysel adımlar atmak çok önemli gözükmekte. Cinsiyet Ayrımcılığı: Bu konuda çok söylenildi, yazıldı. Yöneticilerimizden özellikle bey yöneticilerimizden iş yerlerinde kesinlikle ayrımcılığa karşı durmalarını rica ediyoruz! Özelleşmiş Eğitim: 21'inci yüzyılda gerekli yetkinlikleri aşağı ekledim ama aslında ihtiyacımız olan tek bir yetenek ve/ya hüner değil. Tam tersine her tür insana hizmet edecek, farklı yetenek ve yetkinlik geliştirecek, farklı alanlar arasında geçiş sağlayabilecek, kendini güncelleyebilen, akıcı, bireysel ulaşıma açık bir eğitim felsefesi. Yeni Çalışma Modelleri: Bu konuda da maalesef bazı ülkeler diğerlerinin gerisinde. Yeni dünya modelinde insanların ekonomik ihtiyaçlarını bir çok çalışma modeli üzerinden karşılaması söz konusu. Dolayısıyla yöneticilerimizin tek çeşit işçi- iş veren ilişkisinin yanı sıra, yaratıcı ve esnek modeller geliştirmelerini istiyoruz. - Dijitalleşen dünyada liderlik konsepti: Liderlik kavramının değişiyor olması aşıkar olmak ile beraber, şu çok net görülmekte ki korkmamız gereken şey yeni teknolojiler değil teknoloji insanın doğasında var şu anki ve gelişen teknolojilerin kimler tarafından ve nasıl yönetildiği olmalıdır. Bu bağlamda iş yerleri için yeni bir liderlik modeli ve etik iş yapma pusulası ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. - Kelebek etkisi: Çevremizdeki değişim ile etkileşim halinde olduğumuz da çok aşıkar ama bu ilişkinin iki taraflı olduğuna bence yeterince değinilmedi. Teknolojiyi düşünelim mesela. Teknoloji ile ilişkimiz iki yönlü. Hem teknolojileri geliştiriyor ve hem de kullanıyoruz. Bir yandan ekranlara yapışık yaşarken, öte yandan aplikasyon sayısının fazlalığından yakınmaktayız. Ekonomi ile de öyle. Bir yandan kullanıcı olarak daha hızlı, daha ucuz, daha kaliteli ürünler isterken, öte yandan birilerinin eşit kaynak hakkından çalmaktayız. Bu bağlamda birey örgüt ilişkisi ile insanların fabrika ayarlarına geri dönmesinin önemi kesinlikle tartışılmalıdır. - Öncelikle içinde bulunduğumuz değişimin çoğunluk üzerinde nasıl ağır bir etkisi olduğunu fark edip, kendimize ve birbirimize sindirim zamanı tanımalıyız. - Sonrasında lütfen ama lütfen sözlüğümüzü güncelleyelim. Uzun senelerdir ekonomistlerin hayatımıza soktuğu bir takım kapitalist yaklaşımlar ve terimler ile ticareti tanımlıyoruz ama farkında değiliz bu yaklaşım bizi ticaretin özünden uzaklaştırmakta. Beyinlerimize yeni kavram ve kelimeler öğretmenin yeri ve tam da zamanıdır. - Bütünsel varlığımıza önem verelim. Bir sürümüz bulunduğumuz yönetici koltuklarına deliler gibi çalışarak geldik. Gücümüzü 'daha fazla iş, daha fazla verim' motolarından aldık. Doğrusu ve ihtiyacımız olan da buydu zaten... Ama artık değil... Dünya iyiye evrilmekte ve bizi olduğumuz yere getiren mentalite artık saygınlık görmemekte. Ne yaptığımız değil, neyi, neden yaptığımız önem kazanmakta. Bu sebepten bütüne bakıp, farkındalık kazanmanın ve otantik liderler olmanın da tam zamanıdır. - Kalıcı ilişkiler kuralım. Bir bireyin her hangi bir örgütten tek bir beklentisi vardır: Güven. Güven ortak ekonomilerimizin bazı olduğu gibi, çalışanına güven sağlayamayan kurumlar kesinlikle hayatta kalamayacaklar gibi gözükmekte. Nasıl güven kuracağınızı bilmiyor iseniz, eğitime yatırım yapmanızı tavsiye ederim. - Basitlik yeni değerlerimizden biri olsun. Değişen ve dijitalessen dünya bizden çok fazla şey bekliyor. Teknolojiyi, veri kullanımı ve optimizasyonu ilk edinin. İşinizi basitleştirmeyen herşeyden kurtulmaya bakın derim. - Son olarak umut aşılayalım. Sabır nedir, aktif dinlemek nedir, huzur ortamı nasıl kurulur, sevinç nasıl paylaşılır, öğrenin. Unutmayın uzun vadede insanları motive etmenin yolu kalbe dokunmaktan geçiyor, yalnız akla ve/ya cebe değil. Biz de öyle diliyor ve üzerimize düşen görevi memnuniyet ile kabul ediyoruz. Sesil Pir, Uzman Endüstriyel Psikolog, SESIL PIR Danışmanlık firması Kurucu Uzman Yöneticisi ve Semazen Yönetici Dijital İK Platformu Yöneticisi olarak çalışmaktadır. Kariyerine 1999 senesinde Deloitte & Touche ile Pazarlama Danışmanı olarak başlamıştır. Sonrasında Honeywell International, Cargill Inc., Microsoft Corporation şirketlerinde cesitli liderlik rolleri ile devam etmiştir. En yakın zamanda Novartis AG firmasının küresel İK Genel Müdürlüğünü yapmıştır. Minnesota Üniversitesi'nden İnsan Kaynakları ve Endüstriel İlişkiler üzerine, Harvard Üniversitesi'nden İsletme üzerine iki ayrı yüksek lisansi ve E. Michigan Üniversitesi'nden Psikoloji diplomasi bulunmaktadır. Çeşitli Uluslararası İK kitaplarına konuk yazarlık yapmis olan Pir, Harvard ve Hindistan İsletme Fakültelerinde ziyaretçi öğretim görevlisi ve Uluslararası Çalışma Örgütü Araştırma Kurulu üyesidir. Proje Yönetimi, Organizasyon, Liderlik ve Takım Anazlileri üzerine çeşitli sertifikalara sahip olmaktadır. Evlidir, eşi ile İsviçre'nin Zürih şehrinde ikamet etmektedir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/deliye-neden-her-gun-bayram/", "text": "Delilikle dahilik arasında ince bir çizgi olduğu söylenir. Sonuç itibariyle hem deliler hem de dahiler sıra dışıdır, tuhaftır, tehlikelidir. Tehlikelidirler, çünkü ezberleri ve tabii konforları bozabilirler. Oysa insanların büyük çoğunluğu, kendilerini rahat hissettikleri konfor alanında kalmak ve mutlu mesut yaşamak ister. Rutin, insan canlısına rahatlık ve huzur verir. Ama acı gerçek şudur ki, hayatlar hiçbir zaman rutin devam etmez, illa ki bir aksilik çıkar. Kaos kozmosun düzenidir ve gerçekten huzurlu olanlar kaosla barışık olanlardır. Sanıyorum bizdeki bu yaklaşım delilikle dahilik arasındaki farkı anlayamamaktan kaynaklanıyor. Dahiler bir konuya takılıp onun üzerine yıllarca kafa patlatabilirler ki en büyük fikirler, sanat eserleri ve buluşlar da bu şekilde ortaya çıkmıştır fakat bu durum sıradan insanlara delilik olarak görünür. Nitekim sıradan insan için esas olan uyumlu sosyal ilişkiler geliştirmek , sigortalı sabit bir iş bulup çalışmak ve hayırlı bir kısmetle evlenip çoluğa çocuğa karışmaktır. Oysa sıra dışı insanlar pek kimseye karışmazlar, çünkü kendi gündemleri vardır. O gündemle o kadar meşguldürler ki günlük hayatın rutinleri onları pek ilgilendirmez. İlgilendikleri konu üzerinde çalışırken yemeyi-içmeyi, yedirmeyi-içirmeyi, uyumayı, hatta üremeyi unuturlar. Bu da onları temel ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan aciz delilere dönüştürür. Etraf akılsız insan dolu, bizim delirmeye değil akıllanmaya ihtiyacımız var! diyebilirsiniz. Akıl köken olarak bağlamak sözcüğünden türemiş bir kelime ve kendini kontrol etmeyi, dürtüsellik yerine rasyonel davranmayı ifade ediyor. Akıllı olmak topluma uyumlanmamız ve toplumsal düzenin devamı için hayati bir özellik. Fakat sorun şu ki topluma uyumlanırken kendi bireyselliğimizi kaybederek benliğimize ihanet edebiliyoruz. Akıllı olup etrafına uyumlanarak kendi umutlarından, hayallerinden ve potansiyellerinden vazgeçen pek çok insan, gençliklerinde akıllı oldukları için derin üzüntü duyabiliyor. Keşke biraz da delilik etseymişim! diyen o kadar çok insan gördüm ki, akıllıların buna pişman olduklarını rahatlıkla iddia edebilirim. Bu nedenle özgün varlığımızı korumak adına bazen deli olmak akıllı olmaktan çok daha akıllıca olabilir. İnsanın mutluluğu için nihai olarak gereken şey kişinin kendini gerçekleştirmesidir. Kendini gerçekleştirmek ise ancak kendine sahip çıkmakla olur. Topluma fazlasıyla uyumlanan insanlar kendilerini gerçekleştiremezler ve son kertede mutsuz olurlar. Hayatı bayram tadında yaşamak için kişinin özgür olması, özgün varlığını ortaya koyması ve kendine has potansiyellerini gerçekleştirmesi gerekir. Bunu yapabilen kişinin her günü bayramdır. Tüm hayatımızın bayram olması için biraz deliliğe cesaret edelim. Kastım başkalarına zarar verecek ve toplum düzenini bozacak tahripkar davranışlar sergilemek değil. Ben benim diyebilmek ve kendine sahip çıkmak için gerekirse normları reddetmek. Çünkü bu hayat bir kere yaşanıyor ve hepimiz önce kendimize karşı sorumluyuz. Kendimiz bizim için en değerli varlık ve kendisi olmayanın hiçbir şeyi olmuyor. O halde kendimiz için, yaşasın delilik! Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Ah Haluk Abi Aşk Olsun!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/depresyon-icin-en-etkili-ilac-sosyallesmek/", "text": "Yeni bir çalışma, depresyona dair en etkili ilaçları bir kez daha hatırlatıyor: Harekete geçmek ve sağlıklı sosyalleşme. Massachusetts General Hospital araştırmacıları, yetişkinlerde depresyonu önleyebileceği düşünülen yüzden fazla farklı faktörün etkilerini araştıran bir çalışmaya imza attılar. The American Journal of Psychiatry dergisinde yayınlanan çalışmada, araştırma ekibi sosyal bağlantıyı depresyon için en güçlü koruyucu faktör olarak belirledi ve TV izleme, gündüz kestirmek gibi hareketsizlik faaliyetlerini azaltmanın da depresyon riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini göstermiş oldu. Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu psikiyatri bölümü araştırmacısı ve makalenin başyazarı Doktor Karmel Choi, Depresyon dünya çapında yetersizliğin önde gelen nedenidir, ancak şimdiye kadar araştırmacılar, genellikle sadece bir veya iki alanda yalnızca bir kaç risk ve koruyucu faktöre odaklanmışlardı diye belirtirken, Çalışmamız, depresyon riskini etkileyebilecek farklı faktörlerin bugüne kadarki en kapsamlı resmini sunuyor. diyor. Araştırmacılar iki aşamalı bir yaklaşım benimsemişler. İlk aşama, sosyal etkileşim de dahil olmak üzere depresyon geliştirme riskiyle ilişkilendirilebilecek farklı faktörleri sistematik olarak taramak için Birleşik Krallık Biobank'ta sosyal etkileşim, medya kullanımı, uyku düzeni, diyet, fiziksel aktivite ve çevresel maruziyetinde dahil olduğu 100.000'den fazla katılımcının bilgilerini içeren bir veri tabanından yararlanmışlar. Maruziyet Çapında İlişkilendirme Taraması olarak bilinen bu yöntem, hastalık için genetik risk faktörlerini belirlemek için yaygın olarak kullanılan Genom Çapında İlişkilendirme Çalışmalarına benzer bir mantığa sahip. Çalışmada öne çıkan bu sosyal faktörler, pandemi döneminde olduğu gibi arkadaşlardan ve aileden sosyal uzaklaşma ve ayrılık zamanında her zamankinden daha önemli bir hatırlatma içeriyor. Çalışmanın sonuçları aynı zamanda genetik kırılganlık veya erken yaşta travma nedeniyle daha yüksek depresyon riski altında olan bireyler için bile sosyal bağlantının koruyucu etkilerini açıkça gösteriyor. Öte yandan, depresyon riskiyle ilişkili faktörler arasında TV izlemek için harcanan süre de karşımıza çıkıyor. Yazarlar, bu riskin kendiliğinden medyaya maruz kalmaktan mı yoksa TV önündeki geçirilen zamandan mı kaynaklandığını belirleyebilmek için ilave araştırmalara ihtiyaç olduğunu belirtiyorlar. Belki de daha şaşırtıcı olan, kısa gündüz uykuları ve düzenli multi-vitamin kullanımı eğiliminin, depresyon riskiyle ilişkili olduğunun ortaya çıkması! Ancak bu gibi faktörlerin depresyon riskiyle nasıl etkileştiğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var gibi görünüyor. Çalışmanın büyük veriye dayanan bu iki aşamalı yaklaşımı, diğer sağlık sorunlarının önlenmesi konusunda çok işe yarayacak bir metot olarak görünüyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/depresyon-ve-egzersiz-iliskisi/", "text": "Yapılan araştırmalar, depresyon ve anksiyete semptomlarının egzersizler ile hafifletildiğini ortaya koymaktadır. Birçok birey üzerinde yapılan gözlem sonuçları, depresyon belirtilerinin düzenli egzersiz programlarının uygulanması ile ortadan kalktığını gösteriyor. Depresyon sürecindeki kişilerin genellikle istedikleri en son şeydir egzersiz yapmak ve hareket etmek; ancak içsel motivasyon sağlandığında, egzersizin bu sürece birçok olumlu etkisi vardır. Düzenli şekilde yapılan egzersizler tansiyon sorunlarının, diyabet ve obezitenin ve daha pek çok sağlık sorununun önüne geçmektedir. Yaşanan sağlık sorunlarının önlenmesi ve iyileştirilmesi, egzersiz programları ile mümkündür. Depresyon, kaygı bozukluğu ve anksiyete konularında yürütülen çalışmalar, egzersiz programlarının hem fiziksel hem de psikolojik yararlarını vurgulamaktadır. Egzersiz yapmak, ruh halimizi iyileştirerek kaygıların azalmasına destek olmakta; hatta tekrarlanmasını önlemektedir. - Egzersiz sırasında iyi hissetmemizi sağlayan endorfin hormonları açığa çıkmaktadır ve huzur duygusunu artıran doğal beyin kimyasalları aktifleşmeye başlar. - Depresyon ve kaygı bozukluğunu tetikleyen olumsuz duyguları azaltır. - Özgüvenimizi yeniden inşa etmenin en kolay ve eğlenceli yoludur. - Vücudumuzun forma girmesi, kendimizi daha iyi hissettirerek depresyon belirtilerini azaltmada etkilidir. - Egzersiz yaptığımız ortamda oluşan sosyal etkileşim depresyonu hafifleten durumlar arasındadır. - Egzersiz yaparken çevremizde insanların olması, daha fazla gülümseme nedeni yaratarak kendimizi depresyon balonundan çıkarmayı sağlar. - Kaygı bozukluğu ve depresyon gibi süreçlerin yönetilmesi, olumlu davranışların çoğaltılması ile mümkün olmaktadır ve egzersiz olumlu ruh halini bedenimize taşır. - Fiziksel Aktivite: Bedenimizdeki kasları çalıştıran, enerji harcarken yaşam enerjimizi yükselten aktivitelerdir. İş yerinde, evde ya da açık alanda yapılabilir. - Egzersiz Programları: Fiziksel bütünlüğümüzü geliştirmek ya da sürdürmek amacıyla yapılan, planlanmış ve belirli periyotlarla devam eden, tekrarlanmış beden hareketlerinin bütünüdür. Egzersiz kavramı genellikle, bir spor salonunda çalışma yapmayı anımsatır. Ancak egzersiz programları, birçok farklı strateji ile uygulanan programlardır. Koşu yapmak, ağırlık kaldırmak, basketbol ya da voleybol oynamak kalbimizin daha hızlı atmasını sağlayan egzersiz aktivitelerinden bazılarıdır. Bahçemiz ile uğraşmak, arabamızı yıkamak, sokağımızda kısa yürüyüşler yapmak ise fiziksel aktivite örnekleri arasında bulunmaktadır. Her iki seçenek de depresyon ve anksiyete süreçlerinde iyileşmeyi destekleyen yardımcı araçlardandır. Yapılan araştırmalarda gördüğümüz üzere, haftada 3 ile 5 gün arasında, günde 30 dakika kadar ya da daha fazla egzersiz yapmak, depresyon semptomlarını önemli ölçüde azaltır. Eğer bu sizin için biraz fazla geliyorsa, ilk etapta 10 ile 15 dakikalık egzersizlerle de başlayabilirsiniz. Burada önemli olan, içsel motivasyonunuzu harekete geçirecek, size en uygun olan yöntemin seçilmesidir. Egzersiz yapmak için motive olmaya ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, aşağıdaki önerilerden size uygun olanını değerlendirebilirsiniz. - Neyi sevdiğinizi belirleyin: En çok hangi fiziksel aktiviteden keyif aldığınızı belirlemek, motivasyonunuzu harekete geçirecek tetikleyici olabilir. Bu aktivite belki kısa yürüyüşler, belki koşu belki de yüzme olabilir. Keyif aldığınız şeyi yapıyor olmak, motivasyonunuzu sürdürmeyi de destekleyecektir. - Ruh sağlığı için profesyonel destek alın: Bazı zamanlarda profesyonel destek almak, yaşanan sürecin çok daha kolay ve hızlı bir şekilde dönüştürülmesini sağlayabilir. Size özel egzersiz programını, gün içinde uygulamak istediğiniz fiziksel aktiviteleri rehberiniz ile konuşabilir, daha sağlıklı kararlar verebilirsiniz. - Hedeflerinizi doğru tanımlayın: Egzersiz planınızı oluştururken makul hedefler belirlemeye dikkat edin. Yapmak zorunda olduğunuz değil, başlangıçta neyi ne kadar yapabileceğiniz daha önemlidir. Haftada sadece 2 gün egzersiz yapmak sizi motive ediyor ise bununla başlamalısınız. Yüksek hedefler koyarak bunları hayata geçirememek, kendinizi daha kötü hissetmenize neden olur. Bu yüzden hedeflerin her zaman doğru belirlenmesi, süreci destekleyecektir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/depresyondan-once-son-cikis/", "text": "Sevgili kardeşim, sana böyle eğri büğrü yazıyorum, kusuruma bakma. Hastalığın etkisiyle ellerim titrek, bedenim mecalsiz. Bu çağda mektup da nereden çıktı deme lütfen; on yıl sonra sana yazmışım, telefon mesajıyla, e-postayla olmazdı o iş. On yıl olmuş değil mi sahi? Bu hayırsız kardeşin, işten güçten vakit bulup sana yazabilmek için hastalığa düşmeyi, ölümden dönmeyi, tecritte geçireceği günleri beklemiş meğer. On yıl öncesi... Bir yandan çalışırken bir yandan da şirketin üniversite burs sınavını kazanınca, her şey ne kadar da güzel olacak gibi gelmişti. Yeni evliydik ikimiz de, çocukluktan beri kadim dostlardık, sen çok aldırış etmedin sınava, ben hayatım ona bağlıymış gibi çalıştım. Sonrasında güzel günler gelecekti. Güzel günler geldi kardeşim! Ama hiçbiri beni evde bulamadı. Gelen o güzel günlerin hiçbirinin keyfini sürmemişim ben. Hep gelecekte gelecek başka ve daha güzel günlerin peşindeymişim. Yokuş yukarı nefessiz koşarken yine de güzelmiş o mücadele kardeşim. Çıkmak zor ama inmek daha zormuş. Üniversiteyi sonradan bitirdim diye eksik gördüm kendimi hep. Eşim üniversite mezunu değil diye, diğerlerinin yaptığı tatilleri borçlar yüzünden yapamıyorum diye, çocuğumu özel okula gönderemedim diye, İngilizcem sonradan öğrenilmiş ve kırık dökük diye... Neyim eksikse hep onu görmüşüm. O yüzden be kardeşim, başka çarem mi vardı, hep daha çok çalışmalıydım. Bilemedim bana niye bu şansları veriyorlardı ki, hep eksiktim, hep kendimi daha iyi göstermeliydim, haksız yere geliyordum bir yerlere, bana ait değildi bunların hiçbiri, benim değildi, benden değildi, buralara haksız yere konmuştum hep. Fark edilmesin diye, elimden alınmasın diye, kaybetmeyeyim diye, sürekli ve burnum kanarcasına çalışmalıydım. Borçları bitirdim yetmedi. Para biriktirdim yetmedi. Evimi aldım yetmedi. Çocuğumu sonunda özel okula gönderebildiğimde bu sefer de yurtdışına dil okuluna gönderemedim be kardeşim! Eksiktim hep, geride kalıyordum, yetmiyordum. Yetiyordum belli ki birilerine. Eşim memnundu ama o nereden bilecekti ki! Çocuğum seviyordu beni, ama o ne bilsindi ki geriden başlamış olmanın eksikliğini! Yöneticilerim seviyordu beni, beğeniyordu, terfiler veriyorlardı belli ki yetiyordum onlara da. Ama ben kendime hiç yetemedim ki be kardeşim. Hep eksiktim. Elde etmem gereken daha fazlası vardı hep. Yanlış anlama be kardeş, tamahtan değildi o zaman bile, vallahi. Sadece, ne biliyim daha iyisini daha fazlasını elde edebileceğimi göstererek aslında elimdekine hakkım olduğunu ispat etmeye çalışıyordum. Haklı çıktığım ortadaydı işte, bu koca şirkete, bu koca holdinge bile güven yoktu! Elde etmek için çırpındığım şeylerin bile güvencesi yoktu işte. Dünyaya bak abi! Koca koca gelişmiş ülkeler dizlerinin üzerine çöktü. En büyüklerinde bile on bin on bin zıplamaya başladı ölüm istatistikleri. Sonra uzaktan çalışma dediler, feleğimiz iyice şaştı. Deli gibi çalışmalıydım. Ama ben zaten deli gibi çalışıyordum. Daha ne kadar deli gibi çalışabilirdim ki? Zaten korkuyla yaşıyordum, daha ne kadar korkabilirdim? Zaten kaygıya boğazıma kadar batmıştım, tepeme kadar mı batacaktım? Bunları tabii şimdi düşününce böyle yazabiliyorum. Hastalık sağ olsun. Kaymış şirazeme tekmeyi koydu da kendime geldim. O zaman böyle düşünemiyordum. Dünya yıkılıyordu abi! Amiral gemisi şirkette kısa çalışma ödeneğiyle birkaç ayımız geçmişti. Böyle çalışmayacaktım, böyle çalıştırmayacaktım da ne yapacaktım! Yokuş oralarda bir yerde bitti sanırım. Düz gittim önce. Sonra aşağı doğru hafif bir eğim başladı. Bitişik toplantılar yapa yapa o toplantıların aksiyonlarıyla ilgili çalışmalar gecelere sarktı. Gece 11'e kadar çalışmalar, 12 oldu, 1 oldu, 2 oldu. Bir yandan çocuğun okulu bir açılır bir kapanır, ödev yapıyor mu, sınav oldu mu olacak mı, olmadan rastgele notlar mı verecekler belirsiz. Bir yandan eşim takmış kafaya hastalığı, eve giren çıkan sıkı yönetim. Her gelen poşeti paketi bile sabunlar yıkar. Aynı evin içinde birbirimizin yüzünü görmez olduk zaten. Ben hiç sevmezdim kendimi. Daha da ezik, suçluluk dolu, eksikliğini hayvan gibi çalışmaya gömen bir insan olup iyice çirkin bir mahluka dönüştüm be abi. Ne yediğimi ne kadar yediğimi bilmez oldum, elimin altında sürekli bir şeyler. Kilo aldım. Uykuyla problemlerim vardı hep zaten, gözlerim ekrana çakılı kalmaktan akmış halde yattığımda bile uyuyamaz oldum. Ve abi var ya ufacık şeylere takmaya başladım, bağırdım çağırdım. Yokuş yukarı bitmişti ya abi, düz gitmişti biraz işler, sonra hafiften aşağıya eğim başlamıştı. O eğim durmadı abi, arttı. İyice yokuş aşağı gidiyordum artık. Çocuğun okulunu dert etmeye tutunmaya çalışıyordum ben be abi. Dünyam yıkılıyordu bari o basit endişeye tutunayım dedi beynim herhalde. Neyse abi işte, yokuş aşağı depresyonun, ağır depresyonun kucağına doğru, o korkunç sevgilinin bataklık yatağına doğru kayarken bir ağaca tosladım: Corona'ya yakalandım. Köprüden önce son çıkış! Depresyondan önce son durak! Şimdi var ya abi, ben nefes alıyorum ya! Hırıltılı biraz, hala ara ara öksürtüyor. Ciğerlerimde belki hasar kalacak. Ama abi ya, nefes alıyorum ben nefes! Bu can tende durdukça! Hayat pek güzel! Teşekkürler Mustafa bey, hastanede Corona tedavisi görürken yazınız denk geldi. Tam isabet bir yorum olmuş. Hayat çok güzel. Acil şifalar dilerim. Sağlığınızda izi bile kalmadan, farkındalığınızda güzel olumlu izlerle atlatmanız dileğiyle. Bu yazıdan, 21. yüzyılda yaşayan evli ve çocuklu bir babanın, bir erkeğin, hayatında karşılaşabileceği güncel problemleri; kendisinde eksiklik olarak görebileceği şeyleri; eksiklik olarak düşünmek istediklerinin ise onu nerelere, hangi ruh hallerine hatta ve hatta depresyonun soğuk kollarına kadar sürükleyebileceğini öğrendim. Koronaya yakalanmanın bile yaraya merhem olabileceği şirret bir hastalığın o son çıkışını buradaki gibi neon tabelalarla aydınlatalım. Uzun farlarımız açık değilken bile görelim; görelim ki; o son çıkıştan çıkabilelim. Zihinsel durumların bazıları herkesin her an başına gelebilecek şeyler. Pek çok zihinsel özel durum, genetik yatkınlığınızın epeyce bulunmasını gerektirir ya da bazı özel koşulları sağlamanızla gelişir. Mesela şizofren olma riski genetikle yakından bağlantılıdır ya da alzheimer için belirli bir yaşa gelmiş olmanız riski belirginleştirir. Majör depresyon zihinsel durumlar içinde çok ayrı bir yerde. Biraz bağımlılık gibi. Tüm insanların kıyısında dolaştığı zihinsel durumlar bu ikisi: Majör depresyon ve bağımlılık. İnsanların pekçoğu majör depresyonun bir gününü bir şekilde deneyimleme şansına sahip olsalardı, yaşamlarını çok farklı sürdürürlerdi. Son çıkıştan çok daha önce o yollardan uzak durmaya çalışırlardı. Riski hissettirebildiysem ne mutlu. Yorumunuz için teşekkürler."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/destekli-yasam-evleri/", "text": "Destekli yaşam evleri İngiltere'de yetişkin otizmli bireylerin bağımsız olarak yaşadığı evler. Evde yaşayan otizmli bireylerin, haftanın en az 4 gününde ev dışı aktivitelere katılması sağlanmak zorunda. Bu aktiviteler müzik, sanat, alışveriş, müze gezisi, tiyatro veya sinema gibi sosyal aktivitelerden oluşuyor. Kalan günlerde bahçede parti, mangal gibi etkinlikler yapılıyor. Gençler ev için alınması gerekenleri birlikte markete ya da pazara giderek kendi zevklerine göre seçiyor. Yemeklerini kendi isteklerine göre hazırlıyor, menülerini kendileri belirliyorlar. Evin tüm işlerinden de kendileri sorumlu. Her birey kendi şahsi odasını temizlediği gibi, ortak alanların temizlik ve düzenini de birlikte yapıyorlar. Otizmli bireylerin yanında, o bireyin her şeyinden haberdar olan, tüm gününü düzenleyen ve onu çok iyi tanıdığı için o bireyle çalışacak herkesin oryantasyonunu sağlayıp nasıl davranmaları gerektiği konusunda bilgilendiren bir anahtar özel eğitim uzmanının yanı sıra her an yanlarında olan üç vardiya değişen eğitimcileri var. Otizmli bireyin ihtiyacına göre haftada bir ya da birkaç kez gelen dil konuşma terapisti, yutma bozuklukları terapisti, tırnak kesme uzmanı, ortopedisti, ayakkabıcısı, diyetisyeni, diş hekimi gibi farklı uzmanları da düzenli olarak bireyleri görüyor. Uzmanların desteğiyle insani kaliteli ve bağımsız yaşam koşullarına sahip olmaları sağlanıyor. Uzmanların hepsi otizm ve görecekleri bireyin özel hassasiyetleri konusunda eğitimlere katılmış olmak zorunda. Hassasiyetlerine duyarlı bir yaklaşım sergileyerek ortaya çıkabilecek problemleri önlüyorlar. Tırnak kesme diş hekimi ve hatta bit temizleme uzmanları bireylerin ihtiyaçlarını incelikle karşılıyor. Önlenemeyen bazı durumlar için ise tedbir alıyorlar. Örneğin kan vermek istemeyen otizmli bir bireyin aile hikayesinde şeker ya da tansiyon gibi bir hastalık varsa, diyetisyen ile ortak bir plan oluşturarak hastalık yoksa önleme, varsa ve bilinemiyorsa da tedavi amacıyla özel diyetler uygulanıyor. Aktiviteler için gittikleri her mekan otizmli bireylerin hassasiyetlerine uygun hale getirilmiş ve bu mekanlarda çalışan her kişi otizm konusunda ve gelecek otizmlilerin özel hassasiyetleri konusunda eğitim almış. Bir problem davranışı ortaya çıkması durumunda nasıl müdahale edebileceklerini biliyorlar ve mekan da bu müdahale planlarına uygun şekilde düzenlenmiş. Bu aktiviteler sırasında da birer uzman otizmli bireylerin yanında destek için bulunuyor. Katılacağı aktiviteler aile ve uzmanların katılımıyla oluşturulan yıllık plana sadık kalınarak haftalık program şeklinde oluşturuluyor. Bu program ile ilgili aile bilgilendiriliyor ve aile ziyaretleri, otizmli bireyin aktivite ve partilerden mahrum kalmaması için bu programa uygun şekilde planlanıyor. Bu evlerde kalmak zorunlu değil, gündüzlü olarak da otizmli bireyler katılım sağlayabiliyor. Fakat sunulan imkanlar ve bağımsız yaşamanın verdiği özgürlük ve huzuru düşününce, bireylerin neden aile ziyaretlerinden sonra aileleriyle kalmak yerine kendi evlerine dönmek istediklerini anlamak zor değil. Bütün bu imkanlar nasıl sağlanıyor sorusuna gelecek olursak, otizmli bireylere devletten maaş bağlanmakta. Ev, aktiviteler, uzmanlar ve eğitimler gibi tüm masrafları bu maaşlarından karşılanıyor. Yılda bir kez bir haftalık tatilleri de yine aynı maaş ile ve otizmli bireyin seçimine göre planlanıp ödeniyor. Tatil için otizmli bireyin dünya üzerinde istediği herhangi bir yerde bulunan otizm dostu oteller tercih ediliyor. Tatil sırasında bir eğitimci de kendisine eşlik ediyor. Eğitimcinin tatil masrafları ve mesaisi de yine aynı maaştan ödeniyor. İngiltere'de destekli yaşam evlerinin yanı sıra yüksek işlevli bireyler için bağımsız yaşam evleri, ve otizmden daha yoğun etkilenen bireyler için de bakım evleri mevcut. Bizim çocuklarımızın neyi eksik konusuna gelirsek, hiçbir şeyleri. Sadece yapılması gereken bolca çalışma ve düzenleme var. Etik olmayacağı için evlerin içini paylaşamıyorum. Sevgiler."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/diderot-etkisi-tuketim-denen-put/", "text": "Bazı ilginç kavramlar vardır ki zıtları ile var olurlar. Güzelin çirkin yoksunu olması, iyinin kötü barındırmayan demek olması, karanlığın ışık olmadığı zaman belirmesi ve bunlar gibi diğer zıtlıkların hepsi buna bir örnek. Bugün özellikle bir zıtlığı konu edinmek istiyorum, bu zıtlığı anlamamız için benim de hayran olduğum ve son birkaç yıldır medyayı kasıp kavuran minimalizm akımına bir göz atalım. Minimalizm: Daha Çok Uğruna Aza Sahip Olmak! Minimalist yaşam tarzı deyince kafalar biraz karışabiliyor. Hiç kimse minimal, içi boş ve yoksunluklardan ibaret bir hayat yaşamak istemez. Tam tersine, olabildiğince tam gaz, hatıralar ve mutluluklarla dolu bir hayat tercih edilir. Fakat minimalizmin anlamı da zaten bu değil. Minimalizm, sadece etrafınızdaki eşyalardan kurtulmaktan ibaret değil, önemli olan noktalara odaklanabilmek için gereksiz olan eşyalardan kurtulmaktır. 35 tane ayakkabınız varsa bunu 5 tane çok kullandığınız ayakkabıya indirmektir. 6 tane gözlüğünüz varsa, en fazla kullandığınız bir tanesini seçmektir. Kullanmadığınız birçok eşya ile yaşamak yerine kullandığınız az ama kaliteli eşyalarla hayatınızı idame ettirmenizdir. Daha az uğruna daha az değil, daha çok uğruna daha aza sahip olmaktır. Bu yazının başında zıtlıklardan bahsettik, bu da beni ortasında bulunduğumuz ve harıl harıl işleyen tüketim çağına getiriyor. Her şey tek kullanımlık olmuş durumda. Al, 3 ay sonra at. Alınan kıyafetler 2 ay boyunca kullanılıyor, sonra modası geçti putu kapıdan selam söylemeye geliyor ve 3-4 kere kullanılmış bu kıyafet kenara fırlatılıyor. Aldığınız yeni elbisenin yeni bir ayakkabıya, çantaya, kolyeye ihtiyacı var. Tüketim denince de aklıma Denis Diderot adlı Fransız filozoftan başkası gelmiyor. Kendisi, şu an Diderot etkisi dediğimiz, aşırı tüketimin altında yatan motivasyonu konu edinen bir fenomeni ortaya atmıştır. - Misafirlik, bayram ya da bir düğün için kendimize yeni bir kıyafet alırız ve ardından ona uyan ayakkabılara sahip olmak içinde alelacele ayakkabıcıya koşarız. - Eskimiş nevresim takımını değiştirdik diye bütün yatak odası takımını da değiştirmeye karar veririz. - Yeni bir telefon aldıktan sonra normalde ihtiyaç duymadığımız yeni kılıflar, koruma ekranları ve aksesuarlar alırız. - Üniversiteye girdikten sonra bu yeni başlangıcın coşkusuyla yeni bilgisayar, kıyafetler, ayakkabı, telefon, defter ve kalem alırız. Denis Diderot Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık makalesinde tamda bu gözlemlediklerini konu ediniyor. Anlatılanlara göre, Diderot arkadaşından nazik bir jest olarak yeni ve zarif bir sabahlık alır. Ancak, bu yeni sabahlığı ile Denis, diğer tüm eşyalarının ona kıyasla sıkıcı ve soluk görünmeye başladığını fark eder. Onları hepsini hatta duvarlardaki sanatı bile değiştirmeye başlar. Ve hikayenin sonunda Denis, Eski sabahlığımın mutlak ustasıydım, ancak yenisinin kölesi oldum der. Bizde aldıklarımızın kölesi olmayalım, maddi hazlar bizi kör ediyorsa bunun ne kadarına gerçekten haz diyebiliriz ki! Bu yazının başında zıtlıklardan bahsettik. Peki ya Diderot etkisinin başka, paralel ya da hayali bir evrende zıt bir kullanımı olsaydı? Hayali bir efkarlar aleminde Diderot etkisi yeni düşüncelerin yeni düşünceler ve daha fazla fikirlerin oluşmasına yol açtığı bir etkiyi açıklıyor olabilirdi. Bu hayali evrendeki Diderot etkisi, tüketimin köleleştirici etkisini açıklamak yerine belki de üretimin yüceliğini açıklardı. Nasıl da güzel bir bakış açısı olmuş, kaleminize sağlık👌🏻Ancak bir çevirmen olarak küçük bir ayrıntıyı belirtmeden geçemeyeceğim; orjinalinde I was absolute master of my old dressing gown cümlesindeki master bu bağlamda usta değil de efendi olarak çevirildiğinde anlam daha kuvvetli olacaktır diye düşünüyorum. Okuduğunuz için çok teşekkürler! Görüşleriniz çok önemli Merve Hanım. Tavsiyenizi not ettim, bundan sonra buna dikkat edeceğim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/dilimin-sinirlari-dunyamin-sinirlaridir/", "text": "Dilimiz mi dünya görüşümüzü veya algımızı oluşturuyor, yoksa dünyamız veya sosyal çevremiz dilimizi mi? Bu ikisi arasında hiçbir bağlantı yok mu? Bir başka seçenek daha var: o da ikisinin de birbirini etkilemesi. Böylece bu değişim döngüsel bir şekilde ilerler. Ancak, Sosyal çevre ve dil arasında hiç bağlantı yoktur görüşü birçok defa çürütüldü. Bizim bu yazıda vereceğimiz örnekler, sunacağımız fikirler bu görüşün aksi yönünde olacak. Friedrich Schiller'in Dil, bir ulusun aynasıdır, bu aynaya baktığımız zaman, orada kendimizin en gerçek yankısını buluruz. sözü bazı gerçekleri çok güzel açıklar fakat her zaman böyle midir gerçekten? Türkçe'ye baktığımızda gramer açısından cinsiyetçi bir dil teşkil etmez. Öte yandan; İspanyolca, İtalyanca gibi dillerde sıfatlar, zamirler, isimler maskülen / feminen ekler alırlar. Hatta bir grupta sadece bir erkek olması -geri kalan herkes kadın olsa bile- o grubu betimlerken eril ekin kullanılmasını uygun görür. Peki Türkiye'de yaşayan kimse cinsiyetçi olamaz, kaynağımız da dilimiz! diyebilir miyiz? Bunun cevabının 'hayır' olduğunu söylesek pek de yanlış olmaz. İngilizce, İspanyolca ve daha nice dilde bizdeki 'bilim adamı' kelimesinde olduğu gibi yüksek mertebeli işlerin isimleri erkeklerle özdeşleştirilmiş durumda. Fireman , congressman gibi kelimelerin sonundaki man takısı, Türkçe'deki adam kelimesine denk geliyor. Burada şöyle bir bağlantı göze çarpıyor; bu kelimeler belli ihtiyaçlara göre ortaya çıkmış. Sonuçta avcı-toplayıcı bir toplumda elbette ki milletvekili veya başbakan gibi kelimelerin olması pek muhtemel gözükmüyor. Kelimelerin niye böyle cinsiyetçi şekilde oluştuğu mevzuuna bakınca, toplum yapısının dili nasıl oluşturduğunun ipuçlarını da görebiliyoruz. Özellikle sanayi devrimi ve hemen öncesindeki tarım dönemlerinde çoğu insan topluluğunda erkekler çalışır, kadınlar da genellikle evde kalırdı. Günümüzde bunun değişmesiyle dilimizin de artık değişmesi gerektiğine karar verdik. Bu noktada ise toplumun dilimize etkisini görebiliyoruz. Artık politik doğrucu bir dil oluşturma eğilimi giderek artıyor. Fireman ın yerini firefighter alıyorken bilim adamı nın yerini bilim insanı nın alması gibi değişimlerin insanlar tarafından konuşulması dil kullanımı açısından devrimci sayılabilecek bir faktör. Kelimelerin doğru kullanımı sayesinde bu konular üzerine düşünüyoruz ve algımız değişebiliyor. Cinsiyetçi bir dil, toplumların yaşayış tarzı ile oluşurken, bunu değişen dünyamıza göre uyarlamak da bizlerin görevi oluyor. Çünkü gelecek nesiller bizlerin inşa ettiği dile doğacak ve onu kullanacaklar. Zihinleri bu kullanımlara göre şekillenecek, artık onların zihninde kadınlar dırdırlar ile; adamlar mertlik, yiğitlik ile özdeşleştirilmeyecek. Tabii eğer birisini övmek isterken, söylemlerimizde 'adam gibi adam' gibi kalıpları kullanmayı; veya birisine kızınca 'karı gibi dırdır etme' laflarından uzaklaşmayı başarabilirsek. Kadınların 21. yüzyılda halen hor görülmesi, baskılanmaya çalışılması, kadının yeri evidir' gibi söylemlerle düşüncelerin dil yoluyla insanların zihinlerine işlenmesinden kaynaklanıyor. İnsan duyduğu, bildiği şeyi uygular, zihinlerinde düşünceler dil sayesinde var olur. Bu sebepledir ki dilimizi politik doğruculuk şemsiyesiyle kullanma gayretindeler. İçinde barındığımız sosyal çevre, yaşadığımız hayat tarzı, okuduğumuz yazılar, sosyal medya kullanımı, mesajlaşma... Bütün bunların hepsi konuşma dilimizi etkiliyor ve değiştiriyor. Dilimizdeki kelimelerin eski ve şimdiki manalarını öğrenmek, kültürel öğelerle dillere pelesenk olmuş kalıpların/ kelimelerin derinliğini, sorgulamakla yükümlüyüz. Bunların hepsi dili kullanırken daha dikkatli olmamız gerektiğini ve Bin düşün, bir söyle. gibi öğütlerin neden verildiğini anlamamızı sağlayacak. Hatta bir ihtimal, bu öğüdü uygulama zorunluluğu hissetmemizi sağlayacaktır. Rusça'da önceden tek bir kelime ile ifade edilen akrabalık terimleri şimdilerde tamlamalarla ifade edilir hale gelmiş. Artık o sıklıkla kullanılmıyor eski kelimeler. Kelimelere ihtiyaç kalmadıkça dilden çıkıyorlar. Bizlerin de bacanak, elti, kayınbirader gibi kelimeleri zihin dünyamızdan yavaş yavaş çıkarmamız gibi. Artık tam anlamıyla karşılıklarını doğrudan söyleyemediğimiz bir bacanaklar/eltiler familyası var. Bunlar muhtemelen geniş ailelerden daha çekirdek ailelere doğru evrilmemizin bir sonucu olabilir. Bu eksilmelerden yola çıkarsak, nasıl Rusça'da tek kelimeyle ifade edilebilen kavramlar, şimdi daha uzun yollarla ifade ediliyorsa; aynı etki, başka kelimeler dilimizden çıktığında da olacak. Yani geniş çerçeveden baktığımızda bu durumun daha büyük sonuçları var. Dili kullanırken gün içerisinde hep kısıtlı seviyede kelime haznesiyle, aynı sözcüklerle hayatını idame ettiren toplumlar bir süre sonra derdini anlatamaz hale gelecek. Çünkü artık derdini anlatacak kelimeyi bilmez olacaklar. Bir oradan, bir buradan bahsedip konuları toparlamaya çalışırken bir bakmışız ki cümlenin başını hatırlayamaz hale gelmişiz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/disleksi-bir-umut-hikayesi/", "text": "Sürekli farklı doktorları dolaşmak, bitmek bilmeyen araştırmalar, okul hocalarına durumu anlatmak için verilen savaşlar derken, Ali tüm bu hengame içinde oradan oraya savrulup durmaktan, kendisini ve dünyayı tanıması gereken en önemli zamanda öz güvenini, kendine inancını ve bütün neşesini kaybetmişti. Okuma yazmada hala sınıfın en gerisindeydi Ali. Öğretmenlerinin onun davranışlarını tembellik ve ilgisizlik olarak tanımlamaları ve sosyal bağ kurmadaki çekingenliğinden dolayı arkadaş edinememesi gibi ilave nedenlerle, Ali tamamen içine kapanık bir karaktere dönüşmüştü. Özel eğitim için gittikleri disleksi merkezinde Ali ile ilgilenen öğretmen, ailesine sanatsal faaliyetlerin disleksik bireyler üzerinde oldukça olumlu bir etkiler yaratabildiğini söylemiş ve bir müzik aletiyle ilgilenmesinin yararlı olabileceğini vurgulamıştı. Ali ile tanışmamız ve birbirimizin hayatına dokunmamız böyle bir yönlendirme sayesinde başladı. Hani çok az konuşan ama konuştuğunda da sizi şaşkınlık içinde bırakacak bilgece sözler söyleyen çocuklar vardır ya; işte Ali de o çocuklardan biriydi. En büyük merakı ve en çok severek yaptığı şey, uzay ve gezegenlerle ilgili belgeselleri izlemekti. Orada anlatılan bilgilerin neredeyse tamamını hafızasında tutabiliyordu. Evet; bildiklerini yazmakta çok güçlük çekiyordu belki; fakat gezegenlerin birbirlerine olan konumlarından, her birinin kendine has özelliklerine kadar bir çok bilgiyi tek nefeste sayabilecek kadar hakimdi astronomi konularına. İlk dersimizde tek yaptığımız konuşmaktı. Bu konuda biraz zorlansak da müziğin kendi içinde tıpkı gezegenler gibi güzel hikayeler ve sırlar taşıdığını anlatmaya çalıştım. Sanırım bu konuşma ilgisini çekmekte başarılı olmuş olmalı ki, Ali ikinci derse biraz daha istekli ve meraklı geldi. Konuşmalarımız sırasında gezegenlerle neden bu kadar ilgilendiğini sorduğumda kalbimi acıtan bir cümle kurdu. Bu dünyaya ait olmadığımı düşünüyorum. Herkesten farklıyım, belki de başka bir gezegenden geldim, o yüzden beni kabul etmekte zorlanıyorlar sanırım dedi. İnsan ufak bir çocuktan böyle bir cümle duyduğunda gerçekten nasıl bir tepki vereceğini bilemiyor. O an bu durumu değiştirmek için elimden gelen her şeyi yapmam gerektiğini anladım. Bu zamana kadar öğrencilerimden öğrendiğim en önemli deneyim, müziği ve notaları olabildiğince ilgi çekici hikayelerle anlatmaktı. Bu yöntemin hem çocuklar hem de yetişkinler için en verimli ve kalıcı öğrenme şekli olduğuna şüphem yok. Böyle yaptığınızda çocuklar öğrenmeye çok daha istekli olabiliyor. Ali'ye de aynı şekilde hikayelerle yaklaştım fakat bunun için tabii ki mümkün mertebe onun ilgi alanına dokunacak konuları temel almaya çalıştım. Tıpkı onun gibi gezegenlere çok ilgi duyan ve o gezegenler için bir müzik eseri besteleyen Gustav Holst'tan bahsetmeye başladım . Ders boyunca hem eseri dinledik, hem de o arada Ali'ye her bir gezegenin hikayesini anlattım. Hiç sıkılma belirtisi göstermeden dikkatle müziği ve beni dinledi. Ali'yi tanıdığımdan beri ilk defa yüzünde içten bir gülümseme ve merak gördüm. Zaman ilerledikçe her dersimiz bir öncekinden daha zevkli bir hal almaya başladı. Artık öğrendiği her bir nota duygularını anlatabileceği yeni bir dil olmuştu onun için. Mesela notaların isimlerini gezegen isimleriyle değiştirerek hikayeler yarattık. Böylelikle aklında daha kolay kalabiliyordu. İyi bir görsel hafızaya da sahip olduğu için enstrumandaki karşılıklarını da pek fazla zorlanmadan öğrenebiliyordu. Disleksik bireylerin büyük bir çoğunluğunda zayıf yönlerini telafi etmenin bir yolu olarak geliştirdikleri bazı ilginç ve güçlü yanları olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Kelimeleri düzenli ve düzgün yazmakta zorlanmalarına rağmen güçlü bir görsel hafıza ve\\veya nesneleri üç boyutlu hayal edebilme becerisine de sahip olabiliyorlar. Bu yüzden disleksinin görülme sıklığı güzel sanatlar alanında, tasarım ve yaratıcılık gerektiren mesleklerde, diğerlerine oranla üç-dört kat fazla. Ali' ye disleksi tanısı konduktan sonra bazı konuları anlamakta neden güçlük çektiğini ailesi ve doktoru anlatmaya çalışmışlardı. Bunun zeka ile ilgili olmadığını, beyinsel bir farklılık olduğunu biliyordu artık fakat hala kendine ve yapabileceklerine inancı yoktu. Bu güne kadar çevresindeki insanların başarılı olamadığı konuları sürekli dile getirmelerinden dolayı, kendini kanıtlayabilmesinin tek yolunun her şeyi hatasız yapmak olduğunu düşünüyordu. İnsanları sadece birkaç kelimeyle tanımlayamayız. Hepimizin çok iyi ya da çok kötü olduğu alanlar var ve tümü birbirinden farklı. Disleksi kolayca kabul edilip, basit yollarla halledilebilecek bir durum değil. Farklı derecelerde de olsa kalıcı zorlukları var. Fakat önemli olan bu zorlukları güçlü olan yönlerimizle nasıl avantaja çevirebildiğimizdir. Her çocuğun, özellikle de disleksik çocukların hayatında sanat, yatkınlıklarından dolayı çok önemli bir yer tutuyor; bunu sıklıkla hatırlamamız gerek. Ali' yle derslerimize hala devam ediyoruz. İlerleyen dönemdeki hedefimiz, o hazır olduğunda, notaları gerçek isimleriyle tanıyarak devam etmek. Yavaş fakat kalıcı adımlar atarak, karşılıklı sabırla sürdürüyoruz iletişimimizi. Artık çok daha neşeli ve meraklı yaklaşıyor yaşama. Ben disleksik değilim ve o çocukların neler yaşadığını doğrudan anlamam muhtemelen mümkün değil. Öte yandan gözlerine baktığımda, anlaşılamamanın ve kendini anlatamamanın ne kadar büyük bir yük olduğunu hissedebiliyorum. Hayatta hepimiz bunu bazen yaşıyoruz. Binlerce kelime ve tecrübeye rağmen anlatamadığımız ve anlaşılamadığımız anlar var. O anların yükünü ve yarattığı sıkıntıları belki de sıklıkla hatırlamak gerek. Bunun disleksiyle değil, insan olmakla bir alakası olmalı. Bütün çocuklar, disleksisi ya da herhangi bir farklılığı olsun olmasın, kendini anlatmanın bir yolunu mutlaka bulur. Önemli olan bunu görebilecek kadar dikkatle onlara bakabilmek."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/disleksi-hayaller-fisiltiyla-konusur/", "text": "Sanırım yaşamlarında bu konuda en büyük engelle karşılaşanlar dislektiklerdir. Çocuklukta başlayan çevreyi tanıma, öğrenme ve merak duyguları, okula adım atmalarıyla birlikte kaçınmak istedikleri bir kabusa dönüşüyor. Çünkü, sol beynin baskın olduğu sözel ve okuma ağırlıklı eğitim sistemi; bu alanlarda daha az beceriye sahip, okuma hızı yavaş ve özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar için oldukça zorlayıcı. Sahip oldukları yaratıcı düşünme, el becerileri, üç boyutlu algılama ve bütünü görme gibi kabiliyetlerini kullanmalarına fırsat verilmiyor. Yani sağ beynin kullanımı ikinci plana atılmış oluyor. Öğrenmeye olan meraklarını tamamen kaybetmeseler de birçok konuda yeteneksiz ve beceriksiz olduklarını düşünerek hayata devam ediyorlar. Elbette bu durum derin bir özgüven sorununu da oluşturuyor ek olarak. Bu yüzden potansiyelini ortaya çıkarmakta sorun yaşayan, hayallerini gerçekleştirmekten vazgeçen ya da geç kalan çok hikayeyle karşılaşıyorum. Birçoğu meziyetlerinden şüphe duyarak kendilerine olan inançlarını kaybediyor. Fakat şimdi bahsetmek istediğim öğrencim benimle çalışmak için geldiğinde, sıkça karşılaştığım umudunu kaybettiği için kendinden vazgeçmiş lerden değildi. Tanıştığımızda gözleri umut ve kararlılıkla ışıl ışıl parlıyordu. Evet o bir dislektikti. Güzel Sanatlar lisesini iyi bir puanla kazanarak hayalindeki okula girebilmeyi başarmıştı. Genelde sıkça dislektiklerden duymaya alışık olduğumuz okulda yaşanan pek çok sorunu o da aynen yaşamıştı. Bana anlattıklarına göre; katkı sağlaması ve kendini geliştirebilmesi için haftanın dört gününü ve uzun yıllarını özel bir disleksi akademisinde geçirmiş çoğunlukla. Müziğe olan tutkusu da işte bu zamanlarda yeşermeye başlamış. Akademide özel eğitim öğretmenliği yapan ve aynı zamanda keman çalan öğretmeni sayesinde, teker teker enstrümanları tanımaya, seslerini ayırt edebilmeye ve keşfettikçe de daha çok ilgi duymaya başlamış. Okulda öğrendiğim hiçbir konu beni meraklandırmıyordu, zaten okuma yazmayı bile çok zor ve geç öğrenebildim fakat enstrümanları tanıdıkça ve seslerini rahatlıkla duyup ayırt edebildiğimi fark ettikçe, kendime olan inancım artmaya başladı. Başarabildiğim bir şeyler olduğunu gördüğümde ise içimden bir ses, 'ait olduğun yeri buldun sonunda!' diye fısıldadı sanki. şeklinde anlattı bana tutkusunu keşfettiği anı. Bu cümlenin ne kadar büyük bir ateşleyici etkisi olduğunu ve insana dayanıklılık verdiğini çok iyi biliyorum. Kişinin tutku duyduğu konuyu ve ait olduğu yeri bulması, doğduğundan beri ilk defa gerçekten nefes alması gibi bir şey. Nefessiz kalanlar bu duyguyu çok iyi bilir. Öğrencim artık sahip olduğu bu tutkusu sayesinde okuldaki derslerine daha da fazla çalışarak, hayalini kurduğu ve kendini özgür hissedebileceği müzik okuluna girmeyi kafasına koymuş. Bunların yanı sıra ailesinden bir org isteyerek kendi kendine çalışmaya başlamış. Ve sonunda istediği okulu güzel bir puanla kazanmış. İlk derste onu dinlediğimde bana ezberinden harika parçalar çalabiliyordu, üstelik müzik kulağı da oldukça iyiydi. Evet ufak tefek hataları vardı fakat kendi çabasıyla enstrüman öğrenen birine göre oldukça başarılıydı. Zaten kendi başına birçok şeyi öğrenmişsin ve istediğin okulu da kazanmışsın, benimle neden çalışmak istediğini anlayamadım dediğimde asıl konuyu anlatmaya başladı. Notasız olarak çalmayı bana bırakırsanız sizi taklit ederek ve bunu severek iyi bir şekilde yapabiliyorum fakat taze bir bilgiyi kavramam çok zaman alıyor. Derste yeni öğrendiğim parmak pozisyonlarını ve notaları zor hatırlıyorum. Yani kısa süreli hafızam disleksim nedeniyle gereğinden fazla kısa. Taze bilgiler çok çabuk siliniyor beynimden. Evet müziği dinleyince aklımda kalma süresi artıyor fakat sadece bu yeterli olmuyor. Okulda öğrendiklerimi ve ödevlerimi evde tekrar etmem gerektiği zaman, yarım yamalak bilgiler kalıyor aklımda. Böyle olunca da ilerleyemiyorum. Bu yüzden sizinle çalışmak istiyorum ek olarak, unuttuklarımı bana tekrar hatırlatabilmeniz için dedi. Açıkçası bu sözleri duyunca, yaşadığı duruma üzülmek şöyle dursun, azmi ve kararlılığına bir kere daha hayran oldum. Problemin ne olduğunu büyük bir olgunlukla kavramış ve çözümünü geliştirmeye çalışıyordu. Çocukluğundan beri yaşadığı zorluklar onu aynı zamanda geliştirerek sonuç elde edebilmesini sağlayacak pratik yollar bulmaya itmişti. Yaşadığı olumsuzluklara kafayı takıp vazgeçerek ben bunu yapamam demek yerine, durumu kabullenip nasıl yapabilirim? dediği bölümdeydi çoktan. Neleri değiştirerek ve ekleyerek yol alabileceğine bakıyordu. Yunan filozof Epiktetos'un da anlatmaya çalıştığı gibi Başımıza gelen olayları kontrol etmemiz zor olabilir belki fakat olaylar karşısında vereceğimiz tepki ve izleyeceğimiz yol tamamen bize aittir. Ve o gitmek istediği yolu çizmişti. Bu anlattıkları üzerine, öncelikle okulunda öğrenmesine katkı sağlayabilecek yolların neler olduğunu düşünmeye başladık. Aklıma bana e-posta atarak ulaşan ve hikayesini paylaşan dislektik bir takipçimin yaşadıkları geldi. Öğrencilik yıllarında kendisi de benzer sorunlar nedeniyle ilk yıllarında oldukça zorlanmış fakat sonrasında BEPe başvurarak, zorlandığı dersler için okulundan birçok ek yardım talep edebilmişti. Geleceğin neler getireceğini elbette bilemem fakat emin olduğum şey, onun büyük farklar yaratacak bir potansiyele sahip olduğu. Çünkü biliyorum ki uzun vadede kazananlar çoğunlukla azminden ve tutkusundan ödün vermeyenler arasından çıkıyor. Ünlü ressam Henri Matisse'in de dediği gibi Yeteneğini korumak için ondan daha güçlü olmalısın. Belki disleksisi ya da okulda yaşadığı zorluklar olmasaydı, tutku duyduğu müziği hiç keşfedemeyecek ve hayallerine ulaşmak için çaba sarf etmenin ne denli önemli olduğunu anlayamayacaktı. Günümüzde çoğu ailenin çocuklarına sunduğu imkanlarla, gereğinden fazla refah içinde yaşayan ve bu yüzden başarılı olması beklenen çocukların ilk zorlukta pes etmesi bunun en büyük kanıtı olabilir. Her çocuğun aynı yaklaşım ve yöntemle öğrenmediği, bunu keşfedebilmek için farklı yollar denenmesi gerektiği gerçeği; özellikle öğretmenlerin üzerine düşünmesi ve üzerine düşeni yapması gereken bir konu. Biz şu an derslerimize büyük bir inançla devam ediyoruz. Onun sahip olduğu motivasyonun , gelecekte aynı sorunları yaşayan ve pes etmek üzere olan birçok kişiye ilham olacağını düşünüyorum. Asena Hanım siz ve kıymetli öğrencinizin ilham veren hikayesini yazıya döküp bizlere anlattığınız için çok teşekkür ederim, okurken yüzümde kendiliğinden bir gülümseme oluştu 🙂 Ebeveynlerin disleksiye sahip olan çocukları için nasıl yardım talebinde bulunabilecekleri bilgisi ise çok değerli, henüz bu konuda yeteri kadar bilinçli değiliz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/disleksi-muzik/", "text": "Ben, Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nın Fagot ve piyano bölümlerinden mezun bir müzisyenim. Çeşitli senfoni orkestralarında çalıyorum ve yaklaşık 9 yıldır her iki enstrümanın eğitmenliğini yapıyorum. En küçüğü dört yaşında olan, neredeyse her yaş grubundan çok sayıda öğrencim oldu fakat beni en çok etkileyen, müziği ve müziğin etkilerini tekrar incelememi sağlayan disleksik öğrencimle yaşadığımız süreçlerdi. Her çocuk keşfedilmesi gereken ayrı bir gezegendir ama disleksi tanısı konmuş bir çocuk, sürprizlerle dolu bir lunapark gibidir adeta. Bahsedeceğim öğrencimle hikayemiz, müzikten ve enstrüman çalmaktan nefret ettiğini söylediği umutsuz bir zamanda başladı. Konservatuara girişte müzik kulağı olup olmadığına dair uygulanan sınavı başarıyla geçmesine rağmen, ritimleri ve melodileri anlamakta güçlük çekiyor, enstrüman çalışmayı da tam bir eziyet ve sıkıcı bir zorunluluk olarak görüyordu. İletişim kurmaktaki güçlüğü sebebiyle de okulda da pek fazla arkadaşı yoktu. Ailesi daha telefonda bu durumlardan bahsettiğinde ders yapıp yapamayacağımı sorguladım ve gerçekten hiç cesaretim yoktu. Daha önce disleksik bir çocukla çalışma deneyimim olmamıştı çünkü. Yine de tanışmak için herkesin bir şansı hak ettiğini düşünerek kabul ettim. İlk karşılaşmamızda, onu enstrümanını çalarken dinleyeceğim zaman oldukça gergindi. Çevrenin bazen farkında olmadan yaptığı ayrımcılık sebebiyle hiçbir şeyi başarabileceğine inanmıyordu ve cesaretini kaybetmişti. Daha çalmaya başlamadan çok hata yapa bilirim çünkü çalamıyorum cümlesi çıktı ağzından. Gerginliği ve umutsuzluğu yüzünden okunuyordu. Gülümsedim ve dilediğin kadar hata yapabilirsin, ben de çok hata yaparak çalmayı öğrendim dediğimde şaşkınlık ve ufak bir rahatlamayla ilk defa yüzüme baktı o gün. Durum çok kötüydü evet. Neredeyse hiçbir notayı doğru okuyamıyor, zamanında basamıyordu ve notlarını düzeltmeyi başaramazsa okuldan atılması garantiydi. Fakat her şey bir yana yüzüme baktığı o kısacık anda gözlerindeki ışığı fark ettim ve içimden başarabiliriz belki de dedim istemsizce. Zira doğru yöntemlerle yaklaşılan her çocuğun yeteneğini ortaya çıkarabildiğini biliyordum. Eğitmenlik yaptığım yıllar boyunca ve halen, öğrendiğim en önemli şey şuydu: Çocuklar işlenmeye hazır bir kumaş gibidirler ve her birinin dokusu, birbirinden farklı ve eşsizdir. Hızlandırılmış bir çalışma planıyla haftada dört gün ders yapmaya başladık. Tabii bu arada ben de hızla disleksinin ne olduğuna ve onunla nasıl doğru iletişim kurabileceğime dair araştırmalar yapmaya ve bilgiler edinmeye başladım. Disleksinin dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren bir çeşit öğrenme bozukluğu olduğundan bahsediliyordu. Bu bozuklukların bireyin yapısıyla ilgili olduğu ve merkezi sinir sistemindeki işleyiş bozukluğuna bağlı olduğu varsayılıyor. Ayrıca kendini idare etme, sosyal algılama ve sosyal etkileşim sorunları da birlikte görülebiliyor. Bu tanım, sorunun yaşla birlikte düzelmediğini ve öğrenme bozuklukları ile öğrenme sorunlarının farklı olduğunu da vurguluyor. Öğrenme bozukluğu, genel kapsamlı bir terim; çünkü, birçok farklı sorunu içeriyor. Örneğin, okuma sorunları için disleksi , yazı sorunları için disgrafi , matematik sorunları için diskalkuli terimleri kullanılıyor ve öğrenme bozukluğu bu sorunların tümünü içeriyor. Bu açılardan bakıldığında böyle olumsuz özellikleri taşıyan bir çocuğun, enstrüman çalmak gibi karmaşık bir süreci becerebilmesi neredeyse imkansız gözüküyor. Üstelik, müziğin içinde matematiği de barındırdığını hesaba katarsak, kat etmesi gereken yolun ne kadar zorlu olabileceği sanırım herkesin gözünde canlanabilir. Fakat okuduğum araştırmalarda, müziğin özellikle disleksik bireylerde tedavi amaçlı olarak kullanılabildiği ve beyindeki sinirsel bağlantıları güçlendirerek durumu daha kontrol edilebilir hale getirebildiği de yazıyordu. Evet halen daha yeterli çalışma yoktu fakat sonuçlar umut verici görünüyordu. İlk derse geldiği zaman, önce enstrümanıyla nasıl yakın bir ilişki kurabileceğini, onun içindeki her türlü duyguyu anlatırken kendinden bir parça olarak görebilmesi gerektiğini, çalarak anlatmaya başladım. Her insan bazı konularda öğrenme güçlüğü yaşayabilir, hiçbirimiz aynı değiliz fakat ne olursa olsun duygularımız benzerdir. Bazen birkaç nota tüylerimizi diken diken etmeye yeter. Öğrencime derslerde anlatmak istediğim de buydu. İlerleyen zamanlarda onu gözlemleyerek hangi alanlarda algılarının daha açık olduğunu incelemeye başladım. Dikkatimi çeken, her gelişinde çalışma odamın düzeninde, bazen benim bile farkında olmadığım ufacık değişiklikleri fark edebiliyordu. Görsel hafızası oldukça iyiydi ve hiçbir şeyi unutmuyordu. Bu durumu derste nasıl kullanabileceğimi ve öğrenmesini kolaylaştırabilecek olası farklı teknikleri düşünmeye başladım. Enstrüman dersleriyle birlikte nota okuma egzersizleri de yapmaya başladık. Her notayı renkli kartonlara çizerek ve hikayeler ekleyerek oyunlu bir çalışma hazırladım. Bu şekilde hem ilgisini daha iyi toplayabiliyor hem de notaları hafızasına daha kolay kaydedebiliyordu. Kısa bir zaman içinde notaları ve enstrümandaki karşılıklarını rahatça bulabilir hale geldi. Artık enstrüman çalışmak sıkıcı bir zorunluluk değil zevkli bir aktivite olarak geliyordu ikimize de. Disleksik çocuklar genellikle içe kapanıktır ve sizinle sohbet etmekte güçlük çekerler. Biz de bu durumu yaşıyorduk elbette fakat ben onunla konuşmaktan ve sorular sormaktan vazgeçmedim. Bu çok sabır isteyen bir durumdu elbette. Derslere başladıktan iki hafta sonra artık ailenin zorlaması olmadan kendi başına enstrümanını çalışmaya başlamıştı. Bu gelişme, doğru yolda olduğumuzun en güzel işaretlerinden sadece ilkiydi. Disleksiklerle çalışırken meseleyi sadece sözel olarak anlatmanız, meseleyi anlamalarına yetmeyebiliyor. Öte yandan diğer duyuları da kullanmak çok daha verimli sonuçlar verebiliyor. Mesela; ben çalarken ellerini ellerimin üzerine koyup gözlerini kapatarak notaları ve müziği hayal etmesini istedim. Bunu yaptığında yüzünde oluşan gülümseme ve hayal gücünü kullanabilmesinin verdiği mutluluk yüzünden rahatça okunabiliyordu. Sonra şunu fark ettim ki hepimizin farklı zevkleri, farklı bir beyni ve öğrenme şekli var. Aynı eğitim şekli nasıl her çocuğa etki edebilir ki? Üstelik konu sanatsa, bu durum çok daha fazla geçerli olmalıydı. Haftalar, aylar geçti ve sınav haftası geldi çattı. Artık eskiye göre çok daha kendine güvenli bir duruşu vardı. Çünkü kendine inanmaya başlamış, yapabildiğini fark etmişti. Diğer derslerindeki konsantrasyonu ve ilgisi de arttığı için notları giderek yükselmeye başladı. Artık arkadaşları da daha fazlaydı. Farklı olmanın güzel yanları olabileceğini ve bu şekilde de başarılı ve mutlu olabileceğini anlamaya başlamıştı. Ailesiyle bir araya gelip yaptığımız konuşmalarda evdeki tavırlarının da hızla değişmeye başladığının, eskisi gibi kendini herkesten soyutlayıp odaya kapatmadığını ve en önemlisi daha çok gülümsediğini anlatıyorlardı. Sene sonu finalleri geldiğinde bütün bir yılın emeği ve karşılığını hep birlikte aldık. Kendi kategorisinde okuldaki en başarılı altı öğrenciden biri olmuştu.. Buna benzer olayların sadece film senaryolarında olduğunu sanırdım ama gerçekten insanın başına gelmesi bambaşka oluyormuş. Bir insanın özellikle de bir çocuğun, sadece onu desteklediğiniz ve anlamaya çalıştığınız için size güvenmesi, dünyayı yerinden oynatabilecek bir motivasyona yol açıyor. Her konuyu tamamen hallettik mi? Tabii ki hayır. Daha çok yolumuz ve bizi bekleyen ilham verici günlerimiz var. Bazen tek bir çocuğun hayatına dokunabilmek tüm geleceği şekillendirebilir. Kimbilir, belki o da ileride kendiyle aynı sorunları yaşayan çocuklar için ilham kaynağı olur ve bildiklerini daha nicelerine aktararak nice cevherlerin ortaya çıkmasına vesile olabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/disleksi-ve-yaraticilik/", "text": "Disleksi hakkında araştırma yaparken karşıma çıkan bilimsel veriler ve yapılan deneysel çalışmaların en dikkat çeken ve muhtemelen bilimsel çevrelerin bu konuda çalışma yapmasını sağlayan mesele, disleksi ve yaratıcılık arasındaki yoğun bağlantının fark edilmesiydi. Görünen o ki bu nörolojik farklılık başka bir açıdan bakıldığında ve doğru yöntemlerle işlendiğinde, yaratıcılığın kaynağına dönüşebiliyor. Prof. J. Everatt ve ekibinin 1999 yılında yaptığı ve disleksikler ile disleksik olmayan yetişkinler grubunu karşılaştırarak, yaratıcılık ,yenilik ve tasarım gerektiren görevlerde disleksiklerin diğer gruba göre fark edilir oranda başarı sağladığını gösteren bilimsel çalışması bunlardan sadece birisiydi. Nöropsikolog Prof. Kate Cockcroft ve çocuk psikoloğu Melanie Hartgill'in yedinci sınıflardaki disleksik 36 çocuk üzerinde uyguladığı Torrance'ın Yaratıcı Düşünme Testi çalışması sonucunda, tüm sınıflardaki disleksik çocukların fikir üretme konusunda normal çocuklardan oluşan gruba göre anlamlı oranda daha iyi olduğu; disleksik çocukların yaratıcılığın belirli boyutlarındaki ortalama düzeylerden daha başarılı olabileceği ve bu tür yeteneklerin disleksiklerin eğitiminde kullanılabileceği sonucuna varılması da ilginç bir başka bilimsel sonuçtu. Yurt dışında yapılan başka bir çalışmadaysa üniversitelerin sanat bölümlerinde, diğer bölümlerine oranla çok daha fazla disleksik öğrenci bulunduğu rapor edilmiştir. Psikolog Alice Cancer ve ekibi, 19'u disleksik 52 lise öğrencisine uygulanan yaratıcılık testiyle, disleksik öğrencilerin yaratıcı düşüncenin bir yönü olan sıra dışı fikir kombinasyonlarını ve bunların birleşimini ortaya çıkarmaktan oluşan bağlantı kurma görevlerinde üstün performans gösterdiğini ve istatistiksel olarak anlamlı derecede daha başarılı olduklarını ortaya koymuş durumdalar. Ayrıca ortaya çıkan bu bulguların, öğrenme güçlüğü çeken kişilerin tuhaf bilişsel işlevlerinin anlaşılmasında da bir katkı sağlayabileceğini; disleksinin sadece bozukluklarla ilgili olmadığını, aynı zamanda yararlı ve üretken olabilecek bilişsel özelliklerle de ilişkili olduğunu öne sürüyorlar. Bahsi geçen disleksik öğrencimle ve ailesiyle konuştuğumda, günlük hayatta, okulda ve sosyal çevrede yaşanan sorunlara ve zorluklara dair bir miktar bilgi sahibi oldum ve birlikte yaptığımız dersler sırasında da bunların bazı örneklerini bizzat yaşadım. Fakat öğretme sürecini ve yöntemlerini onun ilgisini çekecek şekilde yeniden uyarladıktan sonra söz konusu öğrencinin şaşırtıcı derecede yaratıcılık kabiliyetine sahip olduğunu ve daha önce anlamakta zorlandığı konuları hızlıca kavrayabildiğini fark ettim. Belki de yapılması gereken, yaşanan bazı zorlukların yaratıcılıklarının ortaya çıkmasından önceki sancılı bir süreç olduğunu kabul edip, bakış açısını değiştirerek disleksinin olumlu yönlerine odaklanmaktır. Araştırma yaparken karşıma çıkan başarı hikayelerindeki en can alıcı nokta ve başarıya götüren yöntem de aslında buydu. Aslında hepimizin bildiği, yetenekleri ve başarılarıyla tanıdığımız fakat disleksisi sayesinde bu başarıları kazandığını öne süren pek çok ünlü isimle karşılaştım. Farklı alanlarda orijinal katkılar sağlayan ve tarihe geçmiş insanların bir çoğunun disleksik olduğunu da bu vesile ile öğrenmek şaşkınlığımı bir kat daha artırdı. Örneğin, edebiyat alanında Cindrella ve Parmak Kız gibi neredeyse hepimizin dinleyerek büyüdüğü çok ünlü masalı yazan şair ve masalcı Christian Andersen; romanları hala filmlere konu olmaya devam eden efsanevi polisiye roman yazarı Agatha Christie; görsel sanatlarda resimleri dünya çapında bilinen Pablo Picasso; tarihin gördüğü en marjinal sanatçılardan birisi olan Andy Warhol; mucitlerin piri Leonardo Da Vinci; çizgi film sektörünün kurucusu Walt Disney; sinemanın dahi çocuğu Steven Spielberg; müzik alanında Madam Butterfly ve La boheme gibi daha bir çok meşhur opera eserinin bestecisi Giacomo Puccini; ünlü mucit Thomas Alba Edison; ve nihayet bilimin ikonik ismi Albert Einstein, bu örneklerden sadece birkaç tanesiydi. Bu isimlerin yanı sıra, beynin sinirsel yapısı ve hücrelerin mikroskop altındaki görüntüsünden etkilenerek gördüklerini heykellerine aktaran Rebecca Kamen'ın hikayesi de oldukça etkileyici. Çocukluk yıllarında disleksi tanısı konmadan önce okulda büyük zorluklar çektiği bir süreçten geçmiş. Çarpım tablosunu ezberlemek gibi temel matematik derslerini anlamak zordu. Ailem, kız kardeşim ve ben okurduk fakat ne okuduğumu hatırlayamıyordum. Düşündüm ki belki de insanlar böyle okuyordur diyor. Ailesinin ve lise öğretmenlerinin çoğunun desteğine rağmen, bazı eğitimciler Kamen'in zekasında bir sorun olabileceğini bile düşünüyorlarmış. Zorlanarak da olsa liseyi bitirip üniversitenin sanat bölümünü kazandığında, danışman öğretmeni ailesine neden bunca yılı boşa harcadıklarını, kızlarının normal bir lise eğitimine değil, sanat ve tasarımla iç içe olabileceği bir okula ihtiyacının olduğunu söylemiş. Uzun metinleri okumak veya not almak zorunda olmadığı için okuldaki başarısı ve ilgisi de artmaya başlamış. Sanat yaratma süreci, dokunsal beceriler, nesneleri algılama, hatırlama ve dokunma hissine dayanan dersler becerilerinin daha da gelişmesini sağlamış. Yaptığı çalışmalarla bir süre sonra adı gittikçe duyulmaya başlayan Kamen'ın sanatsal yetenekleri, Harvard Smithsonian Astrofizik Merkezinde, kendisi de disleksi olan astronom Matthew Schneps'in ilgisini çekmiş ve disleksinin başka bir yönü üzerine bir araştırma yapmaya karar vermiş: Nörolojik duruma atfedilebilen yetenekler. Kendisi ve Görsel Öğrenme Laboratuvarı'ndaki ekibi, disleksik insanların bilim veya sanat gibi belirli görevlere veya mesleklere yatkın olmasının nörolojik nedenleri olduğu teorisini ortaya koymuş. Disleksik ve disleksik olmayan astrofizikçileri karşılaştırarak yaptığı çalışmada, disleksik olanların disleksik olmayan meslektaşlarından daha hızlı şekilde bir galaksideki kara deliğin varlığını işaret eden dalga spektrumlarındaki kalıpları tanımlayabildiklerini fark etmiş. Schneps, araştırmasının disleksinin belirli görsel işleme türleri için gelişmiş yeteneklerle ilişkilendirilebileceğini, çizimin bölümlerini bir bütün haline getirme konusunda disleksiklerin daha iyi görsel-uzamsal yeteneklere sahip olabileceklerini düşünüyor. Kamen, kariyerinin ve yaptığı heykellerin bu kadar gelişmesinde bilimin büyük katkısı olduğunu söylüyor. Sanatçı ve bilim insanlarının benzer görevlere sahip olduğuna, her ikisinin de anlamlı kalıplar arayarak, çekici anlatılar yaratıp, görünmez dünyalarla uğraştığına inanıyor. Bu benzerlikleri de heykellerine yansıtmaya çalışıyor. Çok güzel de bir sözü var bu konuda: Sanat eserlerimi izleyenlere göstermek istediğim şey, bazen bilimin gizli güzelliği. Rebecca Kamen'in sinirbiliminden ilham alan heykellerin birçoğu şu anda Ulusal Sağlık Enstitüleri'ndeki John Edward Porter Sinirbilim Araştırma Merkezi'nde sergileniyor. Yaratıcılık, içinde bir çok rengi içeren kocaman bir dünya ve gelişebilmesi için her türden fikri barındırabilmesi gerekiyor. Hayal edebilme, bağlantı kurma, yenilik ve farklı bakış açıları bunların en önemlileri. Hepimiz aynı şekilde düşünerek ya da aynı şeyleri yaparak icatlar geliştiremez ve ilerleyemeyiz. Rebecca Kamen örneğindeki gibi bir çok başarı hikayesini okuyup etkilenmemek gerçekten mümkün değil. Disleksik bireyler zayıf yönlerinden ziyade güçlü olan bilişsel yönlerine odaklanarak potansiyellerini tam manasıyla keşfedebilirler. Bu, hayata ve kendilerine bakış açılarını olumlu şekilde yenileyebilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/diyelim-bir-egitim-aliyorsun/", "text": "- Başarılı olmak zorundayım. Sınavda ne çıkacak acaba? En azından 90 almalıyım. - Bu ...in eğitimine niye geldim ki ya! Ne işim var burada benim, çok sıkılmasam bari. - Ne güzel ortam, yeni insanlar... Bakalım kimlerle tanışırız, ne duygular yaşarız eğitim uygulamalarında? - Bitse de gitsek! - Of ne güzel yeni bilgiler, yeni farkındalıklar. Yaşamımı zenginleştirmek ne güzel böyle. Her hafta başka eğitim, daha biriktirmeliyim, daha daha... - Bakalım burada benim için ne var? Yaşamıma katabileceğim, kalıcı değişim sağlayacak neyle çıkabilirim acaba buradan? Acaba hangi deneyimlerimle bütünleşecek bir katkı yakalayacağım? Eğitim özelinde düşünürsek eğer, hazırbulunuşluk gelişimin çok önemli gereklerindendir. Bir konuyu öğrenebilmek, onu uygulayacak şekilde sindirebilmek için, ön gerekliliklerini sağlamak gerekir. O konuda istekli olmak ve öğrenmenin gereğini yapacak davranışları sergilemek de hazırbulunuşluğun bir parçası olarak düşünülebilir. Başarılı olmak gerçekten önemli mi? Bir eğitimin sonunda yapılan sınavdan aldığımız not mu, yoksa o eğitimden bize kalacak, yaşam boyu kullanabileceğimiz argümanlar mı daha belirleyici? Hazırbulunuşluğumuz sınava kadar ezberlemek üzerineyse, beynimize zaten Bunları öyle kalıcı yazma, faks kağıdına yaz, sınavdan sonra kaybolsa da sorun değil. demiş oluruz. Niye orada olduğumuzla ilgili bir fikrimiz yoksa çıkıp gitmekle kalıp sıkılmak arasında çok da fark yoktur. Bu eğitimi neden alıyorum? Benim için anlamı neydi? gibi sorularla hafızamızı tazeleyip yeniden bağ kurmak çok yararlı olabilir. Sosyalleşmekse gerçekten asıl amaç, dersten kalmak veya geçmek pek de önemli olmasa gerek! Ama dikkat, dersteki başarı da o sosyal çevre içindeki konumumuzu etkileyebilir. Bitse de gitsek, pek yorum gerektiren bir durum değil. O konumdaysak iki yüksek olasılık var: Birincisi, her şeye böyle bakıyor olabiliriz ki o zaman yandık; bakışımıza bir ayar vermek gerekir. İkincisi, gerçekten çok yanlış bir yerdeyizdir ya da öyle sanıyoruzdur... Aslında özetle bir problem olduğunu görmeli, odağına inmeliyiz. Farkındalık peşinde koşan farkındalık alışverişi canavarlarıysak aman dikkat! Önceki satın aldığımız farkındalıkları giydik mi, yoksa paketi bile açılmadan gardrobun diplerinde küfleniyorlar mı? Oburluğun bir türü olarak farkındalık oburu olmuş olabiliriz. Sonuncu seçeneğim diyenlere lafım yok doğrusu. Tek diyebileceğim: Helal olsun! Sadece eğitimde değil her türlü deneyimimizde, aslında ne kadar işin içinde olduğumuz ya da olmadığımız, derinlerdeki niyetlerimiz önemlidir. Yaşam yaşayarak yaşanır. Yaşamınızın içine girmek için çabalamaya davet ediyorum sizi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/dokunmak-sevginin-neresinde/", "text": "Savaşın ortasında, anne rahminden çıktıktan sadece birkaç dakika sonra yürüyüp sürüye katılabiliyor. Çok kısa zamanda temel ihtiyaçlarını gidermeyi öğrenebiliyor. Fil yavrusu, dünyaya geldikten hemen sonra ayağa kalkıp yürüyebiliyor. Ne ayakta durmasını ona öğreten birisi var ne de nasıl yürümesi gerektiğini anlatan. Tamam, bunu yapabilmelerinin tanımlanabilir evrimsel bir sebebi olduğunu biliyoruz. Ancak yine de doğar doğmaz bir hareketlilik var, yaşam mücadelesi var! Harry Harlow'a göre tamamen hatalıydı. Gelişimde annenin rolü sadece bebeği beslemek olamazdı. Anne ile bebek arasındaki bağ bundan daha öte olmalıydı. Ancak elinde bunu kanıtlayacak herhangi bir bulgu yoktu. Aslında Harlow 1930'lu yıllardan itibaren biliş, hafıza ve öğrenme ile ilgili maymunlar üzerinde deneyler yapmaya başlamıştı bile. Bir hayvanat bahçesinden edindiği maymunlara uyguladığı deneylerle, maymunların nasıl öğrendiğini bulmaya çalışıyordu. Fakat hayvanat bahçesinden edindiği yavrular bir zaman sonra yeterli gelmemeye başlayacaktı. Öğrenmeyi daha detaylı araştırması için yeni doğan maymunlara ihtiyacı vardı. Bu sebeple laboratuvarını bir maymun evine dönüştürdü. Burada ürettiği maymunlar ebeveynleriyle görüşmüyorlar ve kendi başlarına büyüyorlardı. Ortamda ebeveyn bulunmamasına karşı maymunların sağlıklı bir şekilde büyümelerine yardımcı olmak adına Harlow ve iş arkadaşları annelik görevini üstlendiler. Ancak ne kadar ilgilenirlerse ilgilensinler, annesiz yetişen yavru maymunların, anneleriyle büyüyen yavru maymunlara nazaran psikolojik ve sosyal olarak çok farklı olduklarını fark ettiler. Annesiz büyüyen maymunlar içe kapanık, sosyal becerilerden yoksun, korku dolu ve saldırgandılar. Harlow'un gözüne çarpan bir detay daha vardı. Yavru maymunlar bebek bezlerine çok düşkündüler. Harlow bu düşkünlüğü kafasında sürekli dolaşan sorulara yanıt bulmak için kullanacaktı. Maymunların bebek bezlerine olan düşkünlüğünün konfor alanı, sıcaklık, sevgi, rahatlık gibi faktörlerle bağlantılı olacağını düşündü. Bunun üzerine Harlow bağlanma üzerine çalışmaya başladı. Deneyin sonunda maymunlar her iki deney ortamında da pamuk kaplı anneyi tercih ettiler. Pamuk kaplı annenin üzerinde biberon varken onu tercih etmeleri zaten beklenen bir durumdu; ancak sadece tel kaplı annede biberon varken de maymunların pamuk kaplı anneyi tercih etmeleri dönemin genel görüşüne çok aykırıydı. Maymunlar sadece karınları acıktığında tel kaplı annenin üzerindeki biberondan karınlarını doyuruyor; sonrasında hemen yumuşak olan anneye geri dönüyorlardı. Tekrar deneylerinde de sonuç değişmedi. Yavrular yeni bir ortama pamuk anneyle beraber bırakıldığında onu yuva olarak görüyorlar, sarılıyorlar ve sonrasında etrafı keşfe çıkıyorlardı. Pamuk anne ortamda olmadığı zaman ise çok korkuyorlar, parmaklarını emmeye başlıyorlardı. Bu sonuçlar o dönemde çoğu psikoloğun savunduğu görüşü çürütecek bir sav ortaya atmıştı. Bebek maymunlar annelerine besin sağladıkları için değil, sıcaklık ve huzur için bağlanıyordu! Dönemin psikologları bebeklere sevgiyle yaklaşmanın, dokunmanın çok da yararlı olmayacağını söylüyordu. Harlow'un deneyleri ise sevginin ve dokunmanın çocuk gelişiminde çok önemli bir yere sahip olduğunu reddedilemez kanıtlarla sunmuştu. Annenin bebeği ile kurduğu bağın, bebeğin psikolojik gelişiminde oldukça önemli ve kritik olduğu anlaşılmıştı. Bilime sağladığı katkı her ne kadar çok olsa da Harlow yaptığı deneyler yüzünden birçok insan tarafından eleştirilmekte. Deneydeki maymunlar anne sevgisinden yoksun bırakılmış ve bu durum potansiyel olarak şu anda panik bozukluk olarak bilinen duruma yol açmıştı. Bir canlı üzerinde uygulanan işkence seviyesindeki bu deneyler bilim camiasında çok yankı uyandırmıştı. Gelen tepkiler karşısında Bir maymunu nasıl sevebilirsiniz ki? cevabını veren Harlow, tepkilerin büyümesine ve bazı etik kısıtlamaların getirilmesine sebep olmuştu."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/dorduncu-boyut-gozde-nasil-canlanir/", "text": "Buradaki fikri biraz daha açmak gerekirse, canlı olsun ya da olmasın aslında bu evrende hiçbir maddelerin sabit bir üç boyutu olmadığı, her maddenin zaman içinde sürekli değişen ve ancak zaman boyutuyla algılanabilen biçimleri olabileceğini, yani dördüncü boyutun diğer üç boyutun değişkenliğine bir gönderme yaptığını söyleyebiliriz. Bunu da herhangi bir cismi, mesela bir insanı algılamada, onun tek bir fotoğrafına değil de tüm yaşamının kaydedildiği bir filme bakmaya benzetebiliriz. Nasıl ki tek bir fotoğraf o insanın bütünsel biçimini asla tarif edemezse, bu evrendeki hiçbir nesnenin varoluşu da zaman etkisini göz ardı edip üç boyutla tarif edilemez. İnsanın kısıtlı yaşamında, kısıtlı zihinsel enstrümanlarla dördüncü boyutu deneyimlemesi elbette çok zordur ama bir nesnenin var oluşundaki tüm anlar bütününü en azından hayal edebilirsek, o nesnenin dört boyutlu halini biraz da olsa gözümüzde canlandırabiliriz. İşin tuhaf yanıysa, bu gözle bakıldığında sadece somut değil, bilgi gibi soyut kavramların da dört boyutlu olduğunu görüp onların da ancak zaman içindeki tüm değişimleriyle anlaşılabileceğini fark etmek. Hiçbir bilginin bir an içine sabitlenemeyeceğini, zamanın onu mutlaka değiştireceğini anlamak. Bu yaklaşımın önerdiği gibi her nesneyi dört boyutlu, yani onun var oluşunu zaman içindeki tüm hareketliliğiyle bütünsel olarak idrak etmek biz insanlar için pek mümkün değil elbette. Ama en azından bunu denemeden, soyut ya da somut tüm nesneler üzerindeki gözlemimizin sadece üç boyutlu olduğunu bilip onları dört boyutlu görmeye çalışmadan zihnimizde oluşacak her kanaatin mutlaka eksik olacağını bilmek gerekir. Bu yaklaşımdan yola çıkarak son bir şey daha söylemek gerekiyorsa o da duyguların üç boyutlu, hislerinse dört boyutlu olgular olduğudur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/dunden-iyi-degilsen-eger-iyi-de-degilsin-artik/", "text": "Evrenin belki de tek değişmez özelliği, hareketliliğidir. Bugüne değin uzayın bir köşesinde öylece duran herhangi bir cisme rastlamadık. Fizik evrende her şey ileri ya da geri, ama bir yöne mutlaka hareket eder. Aynı insanın zekası, yetenekleri ya da iyi biri oluşu gibi... İnsan için sabitlik dış dünyada da iç dünyada da mümkün değil. Daha en başta özetlemek gerekirse, dünden daha zeki değilsen eğer, mutlaka daha aptalsındır. Ya da herhangi bir konuda daha becerikli değilsen, mutlaka yeteneğinde bir kayıp vardır. En önemlisi de dünden iyi değilsen eğer, iyi de değilsindir artık. Kararlılık sadece tanrı için mutlaktır. Ama diğer taraftan, özellikle bizim gibi ülkelerde insan meziyetlerine de beceriksizliklerine de bir tür kader gözüyle bakılır. İnsan vasıflarının mayayla ilgili olduğuna inanılır. Mesela bir çocuk biraz sessizse, sanılır ki ağalık doğasında yoktur. Ya da birine yaşamının bir döneminde aptallıkları bol diye aptal, diğerine de sırf ilkokulda matematiği iyi diye dahi muamelesi yapılır. Oysa her şey gibi akıl da aptallık da kimse için sabit bir alın yazısı değildir. Elbette genetik yatkınlıkların bir etkisi var ama bu etki sabit bir dereceyi değil, sanılanın aksine çok geniş bir bandı kasteder. Örneğin birinin zeka bandı 90 ile 120 aralığındaysa, yaşamının büyük bir kısmında o aralığın neresinde seyredeceği, ancak o kişinin bu dünyada neler yaptığına bağlıdır. İster 90'la ömür bitirir, ama isterse çok çalışarak o aralığın en tepesine çıkabilir. Bu konuyla ilgili söylenebilecek tek şey, insanın hiçbir zaman o aralığın bir noktasında sabit olmadığıdır. Üstelik bu bant aralığında hareket etme zorunluluğu insan yaşamının neredeyse her köşesinde benzer şekilde işler. Yine birkaç örnekle tarif etmek gerekirse, dünden daha demokrat değilse biri, gün gelir içinden mutlaka bir diktatör çıkar. Dünden daha şefkatli değilse, yüreğindeki zalimlik günden güne hep artar. Daha mütevazi değilse, dili gitgide arsızlığa kayar. Daha dürüst olamayanın eli, her yeni gün başka bir hırsızlık arar. En kötüsü de başkasını sevemeyen insan, sonunda nefretiyle kendini boğar. Kendi korkularından kurtulmak için her şeyi yapar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/dunya-cinnet-mi-geciriyor/", "text": "Koronovirüs hayatımıza girdiğinden beri birçok değişiklik yaşadık. Ve bu değişiklikler bize bazı farkındalıklar kazandırdı. Virüs sayesinde farkındalık kazandığımız noktalardan biri de hiç kuşkusuz doğa oldu. Virüs öyle yavaş değil bir anda sardı bizi. Ve kendimizi virüsten korumak için evlerimize kapanmak zorunda kaldık. Biraz sıkıldık ama özellikle düşünmek için çok vaktimiz olmadı mı? Gönüllü olarak evlerimizde kaldığımız bu günlerde doğadan da mahrum kaldık. Doğanın bize bahşettiği güzelliğin, mükemmel yaşam alanının, kendi imkanlarımızla sahip olamayacağımız tabiat gücünün bir kez daha farkına vardık. Aslında bir bakıma koronavirüs insanın doğa üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne serdi. Uçakların havalanmaması, arabaların hareket etmemesi ile doğa kendi kendini iyileştirmeye başladı. Yaralarını sardı. Mesela Venedik'te kanallardaki su o kadar temizlenmiş ki berraklığından suyun dibindeki balıklar artık görülebiliyormuş. Çoğu yerde hava kalitesi arttı. Bilim insanlarının açıklamalarına göre ozon tabakası bile iyileşme göstermiş. Ve hatta ilk defa 30 yıl sonra Hindistan'dan Himalayalar görülebilmiş. Kazalar, savaşlar, silahlar, terörün olmadığı ve unutulduğu bir dönemdi, hem de sadece bir virüs sebebiyle. Ve bu kadarcık sürede bile doğa kendini ne kadar güzel toparladı, yeniledi. Bizler, kendini sürekli yeniden yaratan, değiştiren doğayı hep bencilce ve hoyratça kullandık. Ekonomik, siyasal, bilimsel ve teknolojik ilerlemelerle ortaya çıkan her yeni şey bir yönüyle mutlaka doğayla bağlantılıdır. Bu sebeple atılan her adımın doğaya olumlu veya olumsuz etkisi olmaktadır. Bu etkinin de bize bir şekilde geri dönüşü olacaktı. Henüz koronavirüs etkilerini yeni yeni üstümüzden atıyoruz ve daha nasıl felaketlerle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Bütün bunları düşününce Dünya cinnet mi geçiriyor sorusunu sormak kaçınılmaz oluyor. Gerçekten Dünya'nın cinnet geçirdiğini bir düşünelim mi? Ne yapabilirdik, kendimizi Dünya'ya karşı nasıl savunabilirdik? Ve gelin Nuh Büyük Tufanı filmini izleyenler varsa hatırlayalım. Filmde doğayı yok eden insanlar yüzünden yaklaşan bir felaket vardı. Nuh'un gemisi ise sadece hayvanları alıp felaketten kurtarmaya çalışıyordu. Doğayı mahvedenlerin insanlar olduğunu düşünerek onları mahvettikleri doğaya hapsedip gidiyordu. Yeryüzü var olduğundan bu yana kendi faydalarımız için doğaya çoğu zaman haksızlık ettik. Ağaçları kestik, ormanları yaktık, sularımızı kirlettik ve bu şekilde doğayı paylaştığımız diğer canlılara zarar verdik, yok ettik! Ama korkmayın bence Dünya cinnet falan geçirmiyor, belki biraz değişiyor. Lakin insanları herhangi bir felaketten kurtaracak gemimiz de yok. Bunu da unutmayalım. Doğa ise kendini yenileyerek eninde sonunda yine bize kalıyor. Bize de içinde var olabildiğimiz mükemmel doğaya saygıyla sahip çıkmak düşüyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/dunya-rekortmeni-bir-atletin-gozunden-duyusal-geri-bildirim/", "text": "Çığır açan bir çalışmada Duke Üniversitesi nörobilimcileri, duyusal geri bildirim tekniği ile, bireylerin kişiselleştirilmiş düşünceler ve zihinsel imgeler kullanarak motivasyonla bağlantılı sinir ağlarını nasıl yönlendireceklerini öğrenebilecekleri etkili yolları ortaya koydu. Duke'taki araştırmacılar, katılımcıların ventral tegmental alan ödül devrelerini başarılı bir şekilde etkinleştirdiklerine gerçek zamanlı olarak tanık olmalarını sağlayan duyusal geri bildirim programının bir parçası olarak fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme yöntemini kullandılar. Mart 2016 tarihli çalışma, Bilişsel Nörostimülasyon: Ventral Tegmental Alan Aktivasyonunu İsteğe Bağlı Olarak Sürdürmeyi Öğrenmek başlıklı çalışma Neuron dergisinde yayımlandı. 1970'lerde biofeedback, zihin-beden bağlantısı konusunda artan farkındalığın bir parçası olarak yaygın bir terim haline geldi. Biofeedback geleneksel olarak beyin dalgaları, kalp fonksiyonu, solunum, kas aktivitesi ve vücut ısısı gibi çeşitli fizyolojik aktivite kombinasyonlarını ölçebilen her türlü cihazı kullanır. Duyusal geri bildirim ise biofeedback'in 21. yüzyıl versiyonudur ve bu eğitimi bu kadar heyecan verici kılan şey, beyin görüntüleme teknolojisindeki ilerlemeler sayesinde, belirli bir kişiye ilham veren spesifik motivasyonel düşünce ve imgeleri saptamanın mümkün olmasıdır. VTA, orta beyin içinde dopamin üreten küçük bir bölgedir. Beyindeki dopamin yolları motivasyon, ödül ve fiziksel hareketliliğin düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Mezolimbik ödül sisteminin bir parçası olarak dopamin, VTA içinde bulunan sinir hücrelerinde üretilir ve nükleus akumbens ve prefrontal kortekse salınır. VTA'nın motor işlevleri ayrı bir yolla bağlantılı olan bir geri bildirim döngüsünün parçasıdır. Dopamin genellikle ödül molekülü olarak adlandırılır çünkü hem olumlu motivasyonları hem de bağımlılık yapan davranışları yönlendirebilir. Dopaminin gücü, VTA'nın aktivasyonunu her türlü öz motivasyon ve iradede kilit bir oyuncu haline getirir. Duke araştırmacıları yeni bir çalışmada, katılımcılardan çeşitli kişisel yöntemlerini kullanarak motivasyon duyguları oluşturmalarını istedi. Her biri bunu 20 saniyelik aralıklarla, VTA'yı harekete geçiren bir düşünce ya da imgeye ulaşana kadar tekrar etti. Katılımcılar, fMRI içinde dalgalanan bir termometre şeklinde düşüncelerinin duyusal geri bildirimini gözlemleyebildi. Bu doğrudan duyusal geri bildirim, katılımcıların motivasyonel düşüncelerini ayarlamalarına ve VTA'yı aktif tutmak için kişiselleştirilmiş stratejiler geliştirmelerine olanak sağladı. Kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında, duyusal geri bildirim eğitimi alan katılımcılar VTA aktivitelerini, diğer katılımcılara göre daha başarılı bir şekilde arttırdı. Bu çalışmayı okuduktan sonra, ultra dayanıklılık sporcusu olarak, hem antrenman hem de yarışma sırasında VTA'dan dopamin salgılayarak bana ödül ve motivasyon hissi veren şeyi bulmaya çalıştığımı fark ettim. Şimdi fark ediyorum ki, kendi motivasyonumu korumak için VTA'mı aktif olarak uyarıyor ve dopamin salgılıyordum. Bir sporcu olarak, bana özel bir ilham hissi verenlerden bir tanesini bulana kadar, sistematik olarak dosyalayacağım bir motivasyon tetikleyici arşivi geliştirdim. Örneğin, bazen bir güneş kremi kokusu ya da masmavi gökyüzünün ve parlak güneş ışığı, mezolimbik kanallarımı harekete geçiren bir çağrışımı tetikleyebiliyordu; bu bazen ilham verici bir şarkı, bazen geçmişimde hayranlık uyandıran bir yerin canlandırılması oluyordu. Araştırmacılara göre bu çalışmadaki katılımcılar, kendilerini teşvik eden ebeveynleri veya koçları zihinlerinde canlandırmaktan, çabalarının ödüllendirildiği varsayımsal senaryoları oynamaya kadar çeşitli farklı motivasyon stratejileri kullandılar. En heyecan verici haber ise, VTA aktivasyonunda kendi kendine oluşan artışın, termometre ekranı kaldırıldıktan ve insanlar gerçek dünyaya geri döndükten sonra bile işe yaramasıydı. Doğru duyusal geri bildirim eğitimi alan katılımcılar VTA seviyelerini tutarlı bir şekilde yükseltebildi. Genç bir sporcuyken, nörobilimci olan babam ve tenis antrenörümle yaptığım konuşmalara dayanarak fizyolojik durumlar ve psikolojik düşünce yapısı arasındaki ilişkinin farkına varmıştım. Yetişkinliğe geldiğimde, bir atlet olarak uluslararası düzeyde antrenman yapmaya ve yarışmaya başladığımda, gevşeme tekniklerini kullanarak baskı altında zarafet göstermeye dair öğrendiğim dersler sakin kalmama ve tıkanmamama yardımcı oldu. Ancak, rahatlamanın ötesinde, dünya çapında bir sporcu olmak için sakin kalmaktan daha da önemli olan başka bir husus daha vardı. Ultra mesafe triatleti olmak ve 24 saatte 153.76 mil koşmak gibi şeyleri yapabilecek dayanıklılığı geliştirmek için, kendi motivasyonumu sarsılmaz bir şekilde sürdürmem gerekiyordu. Motive olmanın, sıkı antrenman yapmanın ve istikrarlı bir şekilde çalışmanın yollarını bulmak zorundaydım, tamamen ilhamsız ve tükenmiş hissettiğim günlerde bile. Babamın nörobilim alanındaki uzmanlığı, motivasyonel düşünceleri beynimde canlandırmanın belirli yollarını belirlememe yardımcı oldu. Tıpkı parasempatik sinir sistemi çalıştırmak ve savaş-kaç stres tepkisini en aza indirmek için, gevşeme zamanlarında vagus sinirimden kalbime asetilkolin fışkırtıldığını hayal edebildiğim gibi... Motivasyonel bir düşünce veya ilham verici bir imgeleme ile irade anahtarımın açıldığını gözümde canlandırabiliyordum. Eccles, zihnin beyne, vücudun hareket etmesini sağlayacak motor nöronları ateşlemesini söyleyen sinyalin gizemli bir kaynak olan insan iradesinden ya da kendi iradesine sahip bir zihinden geldiğine inanıyordu. Eccles, irade nöronlarının sürekli olarak ateşlenmeye hazır olduğunu iddia etmiştir. Bu özelleşmiş sinir hücrelerinden yalnızca bir tanesini tetiklemek bile domino etkisi yaratır; birkaç bin sinapstan milyarlarca sinapsa yayılan bir zincirleme reaksiyon. İrade anahtarı alnımın hemen arkasında, üzerinde açma kapama, gitme/durma düğmeleri olan kocaman bir aydınlatma mekanizması olarak hayal ediyorum. İrade anahtarına basmanın püf noktası, hareketi önceden canlandırmak ve içsel diyaloğunuzu frontal loblarınızdan aşağıya göndermektir. Araştırmacılar, nöronların egzersizle ne kadar kalınlaşıp yoğunlaşırsa, pozitif iletişimi tetiklemek için irade anahtarını o kadar kolay harekete geçirebileceğini tespit etmişlerdir. Araştırmacılar, iradenin kıvılcımlarını bir fMRI'da tam anlamıyla görebilirler, tıpkı sizin hissedebildiğiniz gibi. Gitmeye karar verdiğiniz her an, irade anahtarını çevirdiğinizi unutmayın. Vazgeçmeye karar verdiğiniz her an, onu kapattınız demektir. Bir dahaki sefere, koltukta otururken ayağa kalkmak veya yürüyüşten koşuya geçmek gibi bir şey yapmaya karar verdiğinizde, kas hareketinden önce gelen milisaniyelik irade anına dikkat edin. İrade anahtarını yukarı ve kilitli konumda tutma pratiği yapın. Bu, bir antrenmanı başlatmak veya üstesinden gelmek için en kolay taktiklerden biridir. Bu anahtar kapatıldığında, bu ağ üzerindeki sinapslar ateşlemeyi durduracaktır; bu da pes etmek ve vazgeçmek anlamına gelir. Bu alışkanlığı pekiştirmeyin; her zaman sonuna kadar mücadele edin. İrade anahtarını yukarı ve kilitli konumda tutun. Yukarıdaki bölümü on yılı aşkın bir süre önce yazmıştım. O zamandan beri, kendi atletizm sürecim ve babamla konuşmalarım sayesinde öğrendiğim şeyleri detaylandıran araştırmalar için alıcı antenlerimi açık tutuyorum. Böylece bu bilgileri güncelleyebilir ve sonrasında nörobilime dayanarak okuyucularımla paylaşabilirdim. Bu sabah uyandığımda Duke Üniversitesi'ndeki araştırmacıların duyusal geri bildirim konusunda yaptıkları atılımları okumak heyecan vericiydi. Bana göre bu keşifler devrim niteliğinde çünkü bir kişinin irade anahtarını harekete geçiren kişisel bir düşünce veya imgeyi tanımlamak için duyusal geri bildirim eğitimini kullanabileceğimiz gerçeğini ortaya koyuyorlar. Ayrıca bu bilgiyle -size neyin ilham verdiğine dikkat ederek, onu belirleyerek ve ilhamınızı kaybettiğiniz bir sonraki zamanlarda onu kullanarak- kendi duyusal geri bildirim yönteminizi uygulayabilirsiniz. Adcock'un ekibi, son sekiz yıldır düşünce ve davranışların, beyin fonksiyonlarına ince ayarlamalar yapabileceği belirli yolları belirlemeye çalışıyor. Bu süre zarfında, karmaşık fMRI verilerini anında analiz etmelerine ve bunu duyusal geri bildirim yoluyla, katılımcıya fMRI tarayıcısının içindeyken göstermelerine olanak sağlayan benzersiz beyin görüntüleme araçları geliştirdiler. Adcock, bu çalışmanın bir sakıncasının, ekibin duyusal geri bildirimin davranışta belirli değişikliklere yol açıp açmadığını test etmemiş olması olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte, grup şu anda bu çalışmaları oluşturmak için çalışıyor ve aynı duyusal geri bildirim eğitimini depresyon ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan katılımcılarda da yapmayı planlıyor. Bu heyecan verici bir şey! Bu tür araştırmaların motivasyonunuzu korumanıza nasıl yardımcı olabileceğine ilişkin güncellemeler için bizi takip etmeye devam edin."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/dunyanin-en-mutlu-ulkesi-hangisi-mutlu-gezegen-endeksi/", "text": "Mutlu Gezegen Endeksi bize ulusların uzun, mutlu ve sürdürülebilir yaşamlar elde etmede ne kadar başarılı olduklarını anlatıyor ve neyin önemli olduğunu ölçüyor: Herkes için sürdürülebilir refah. Genellikle başarı standardı olarak görülen zengin batı ülkeleri, Mutlu Gezegen Endeksi'nde üst sıralarda yer almıyor. Bunun yerine, Latin Amerika ve Asya Pasifik bölgesindeki birkaç ülke, çok daha küçük Ekolojik Ayak İzleri ile yüksek yaşam beklentisi ve refah elde ederek listeye öncülük ediyor. Bu noktada Mutlu Gezegen Endeksi, uluslara rehberlik edecek bir pusula sağlıyor ve dünyayı tüketmeden iyi hayatlar yaşamanın mümkün olduğunu gösteriyor. Mutlu Gezegen Endeksi, farklı ülkelerde yaşayanların uzun ve mutlu bir yaşam sürmek için çevresel kaynakları ne kadar verimli kullandığını göstermek adına dört unsuru birleştiriyor. Bu unsurları tanımlayalım. İyi Oluş : Gallup Dünya Anketinin bir parçası olarak toplanan verilere göre, her ülkenin sakinlerinin sıfırdan ona kadar bir ölçekte genel olarak yaşamdan ne kadar memnun oldukları. Yaşam Beklentisi: Birleşmiş Milletler tarafından toplanan verilere göre bir kişinin ortalama yaşam ömrü. Çıktıların Eşitsizliği: Her ülkenin yaşam beklentisi ve iyi oluş verilerinin dağılımına dayalı olarak, bir ülkedeki insanlar arasındaki eşitsizlikler. Ekolojik Ayak İzi: Küresel Ayak İzi Ağı tarafından hazırlanan verilere dayanarak, bir ülkenin her bir bireyinin çevre üzerinde yarattığı ortalama etki. Yakın zamana kadar, dünyanın giderek daha iyi bir yer haline geldiğine dair yaygın bir inançla yaşadık. Giderek istikrarsızlaşan küresel ekonomi, artan eşitsizlikler ve iklim değişikliği bu inancı yıkmaya başladı. Son anketler, hem ABD'de hem de Avrupa'da çoğunluğun artık hayatın daha iyiye gitmediğini düşündüklerini ortaya koyuyor. Birbiriyle bağlantılı krizlerin bir nedeni ekonomik büyümenin, hükümetin merkezi hedefi olarak inatla önceliklendirilmesi ve diğer tüm hedeflerin önüne geçmesi gibi görünüyor. İnsanlar, güçlü bir ekonomi sağlama konusunda en yetenekli olduğunu düşündükleri siyasi partilere oy veriyor ve politikacılar bunun sonucunda Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'yı arttıran politikalara öncelik veriyor. Bunu yapmak, kısa vadeciliğe, kötüleşen sosyal koşullara ve iklim değişikliğine yol açıyor. Aslında, GSYİH büyümesi tek başına, özellikle zaten zengin olan ülkelerde herkes için daha iyi bir yaşam anlamına gelmiyor; çünkü bir ülkedeki insanlar arasında oluşan maddi eşitsizlikleri yansıtmıyor. Sosyal ilişkiler, sağlık veya boş zamanlarını nasıl geçirdikleri gibi insanlar için gerçekten önemli olan şeyler, ikinci hatta üçüncü planda kalıyor. En önemlisi de her zamankinden daha fazla ekonomik büyüme, karşı karşıya olduğumuz gezegenin sınırlarını zorluyor. Mutlu Gezen Endeksine dahil edilen 152 ülke arasında 2009, 2012 ve 2016 yıllarında birinci olan Kosta Rika 2020 yılında da birinciliği elden bırakmıyor. Çarpıcı plajları, yağmur ormanları ve biyolojik çeşitliliğiyle bilinen Kosta Rika küçük bir Orta Amerika ülkesi ama bunlardan daha önemlisi istikrarlı demokrasisi ve eğitimli nüfusuyla tanınıyor. Başkan Alvarado aynı zamanda silahlı kuvvetlere harcama yapmamanın ülkesinin çevreyi korumasına da izin verdiğini söylüyor. Kosta Rika, elektriğinin %99'undan fazlasını yenilenebilir kaynaklardan üretiyor. - Sizce bir ülkenin mutluluğu nelerle ölçülebilir? - Türkiye bu sıralamada kaçıncı olmuştur? - Türkiye'nin bu sıralamadaki yerini yükseltmek adına neler yapabiliriz? Düşünme mesaisine, her birimizin bu sorulara cevap aramasına ihtiyacımız var... Belki de küçük bir Orta Amerika ülkesinden öğreneceğimiz çok şey vardır. Değişim diğer kişiyle başlamaz; her birimizle başlar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duygular-nerede-biter-hisler-nerede-baslar/", "text": "Duygular, beyin tarafından salınan nörotransmitterler ve hormonlar aracılığıyla etkinleşen bedensel tepkiler, hisler ise duygusal tepkilerin bilinçli deneyimleri olarak tarif ediliyor. Burada bilinçli deneyimden kastedilen de büyük ölçüde düşünceler, daha doğrusu dünyevi bilgiler. Yani hislerin, düşünceye dönüşmüş duygu karışımları olduğunu ve büyük ölçüde düşünceyle ilgili olduğunu söylersek çok da yanılmayız. Daha teknik bir tarifle, beynin neokortikal bölgelerinden kaynaklanan hisler, duygular tarafından tetiklenir ve kişisel deneyimler, inançlar, anılar ve sonunda o duyguyla bağlantılı düşünceler tarafından şekillendirilir. Yani hisler için duyguların düşünce boyutuyla oluşan işleyişlerdir desek, çok da yanılmış sayılmayız. Bu bakış açısıyla hissin, beyninizin bir duyguyu algılamasının ve ona belirli bir anlam yüklemesinin yan ürünü olduğunu da söyleyebiliriz. Yani duygular, uyaranlara karşı ani fizyolojik tepkilerle sınırlıyken, hisleri, ortaya çıkan tehditlere ve fırsatlara uyum sağlamak için kullanılan daha bilinçli bir süreçler olarak görebiliriz. Duygu ve his arasındaki farkı renkler üzerinden tarif etmek de mümkün. Sadece üç ana renkle milyonlarca farklı rengin üretilebilmesi gibi, insanın doğuştan gelen sınırlı sayıdaki temel duyguların karışımlarıyla, en azından potansiyel olarak, sınırsız sayıda hissin üretiminde kullanılabilir. Ama renklerden farklı olarak hislerde asıl tonu belirleyen ışık değil, insan düşüncesidir. Yani duygulardaki sınır insan potansiyeli olsa da birinin o duygularla ne tür hisler üreteceği doğrudan insanın kendine kalmış bir süreçtir. Birinin his repertuvarı, hayatı boyunca ne öğrendiği ne bildiği, en önemlisi de genel düşünce yapısıyla ilgili bir şeydir belki de. Aynı temel duygularla birileri hayatını son derece anlamsız hislerle geçirirken bir başkasının aynı duygularla çok daha verimli hisler üretebilmesinin temelinde de bu işleyiş olabilir. Psikolojik zorlukların en azından bir kısmına da bu açıdan bakmak mümkün. Duygu durumu bozukluklarıyla, his durumu bozukluklarını bu biçimde ayırmak, bu tür rahatsızlıkların kökenini, yani konunun biyolojik bir bozukluk mu yoksa bir düşünce yöntemi aksaklığı mı olduğu konusunda başka bir yaklaşım gerektirebilir. Hatta bu iki olgunun birbirlerini her iki yönden de etkilediği, yani duygu bozukluklarının hisleri etkilediği gibi, düşünce temelli his bozukluklarının da zamanla temel duyguları dejenere edebileceği yaklaşımında bir parça dahi haklılık payı varsa, psikolojik saadetimiz için bu dünyayla ilgili neyi ne kadar bildiğimizi mümkün olduğunca ciddiye almamız gerekir. Ya da en azından, sahip olduğumuz her türlü doğru ya da yanlış bilginin genel mutluluğumuzla doğrudan ilgili olabileceğini, ama daha da önemlisi, amaçsız insan hareketinin ancak bu şekilde davranışa dönüşebileceğini kabullenmek zorunda kalırız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duygulardan-ogrenmek/", "text": " Duygunu fark et: Belki bazı duyguları olumsuz gördüğün için, belki bazılarıyla o an başa çıkamayacağın için, belki sadece fark etmediğinden duygularını göz ardı ediyorsun; oysa her duygu gereklidir, her duygunun mesajı vardır, olumlu ya da olumsuz duygu yoktur. Duygunu yok sayman marifet değildir, duygular yok saymakla ortadan kalkmaz. Duygunu yargılama: Her duygu gerekli olduğu için var. Duygunun mesajını alıp gereğini yaparsan yararlı olur. Olumlu denilen duygular insanı mahvedebilir ya da tam tersi olumsuz denilen duygular insanı abat edebilir. Olumlu ya da olumsuz olan duygunun kendisi değil, onu nasıl yaşadığındır. Duygunu dengele: Belirli bir duygu seni alıp götürebilir, bir girdaba sürükleyebilir. Oysa her duygu değerli ve onlar bir bütün olarak seni belirler. Tekil bir duyguya kendini kaptırıp gitmemek ve duygunun gereğini sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmek için duygularını karşı duygularla dengeleyebilirsin. Duygunu bastırma: Duygunu gördün, kabul ettin; bastırma yoluna gitme, o duyguyu karşı duygularla dengeleyerek ve mesajını iyi alarak gereğince yaşa. Duygunu biriktirme: Duygunun hakkını ver; baskı altına alarak, içine atarak duyguya direnmeyi, onu güya kontrol etmeyi marifet sayma. Duygunu kanserleştirme: Aynı duyguyu her hissettiğinde gereğince yaşamaz içine atarsan birikimli etkiyle daha sık tetiklenir; ne zaman patlayacağı belirsiz bir hale getirmek pek de iyi bir fikir olmaz. Duygunu yaşa: Dengelenmiş haliyle ve duygu bütünlüğün içinde o duygunun mesajını al, gerektirdiğini yaşa. Duygundan öğren: Duygunu biriktirme ama ona ilişkin deneyimini biriktir. Her seferinde o duyguyu daha iyi, hakkıyla yaşa. Sana verdiği mesajı almayı öğren. Her duygu, yaşamını kolaylaştıran ve güzelleştiren kılavuz takımının değerli bir üyesi olsun. Duyguna güvenmeyi öğren: Duygularını anladıkça, onların mesajlarını daha iyi çözdükçe, onların yönlendirmesini sağlıklı şekilde çözümledikçe duygularına güvenebileceğini gör ve yaşa. Duygularınla yaşıyorsun; duygularından öğren, daha iyi yaşa!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duygusal-disiplin/", "text": "Zihinsel enerjiyi artırmanın en iyi yollarından biri, ilk başta olası görünebilecek bir gerçeği tanımaktır: Nasıl hissettiğinizi seçme gücünüz var. Hepimizin bildiği gibi duygular güçlü bir mekanizmadır. Bazen bizi, bize rağmen geçiyorlar. Duygular sadece ruh halimizi şekillendirmezler, düşüncelerimizi ve aldığımız kararları da etkilerler. Duygularımıza dikkat etmemiz ve onları farkında olmamız söylenir; onlar kendimizin bazı dürüst özünü temsil ederler. Ama duygular bizi ciddi şekilde raydan da çıkarabilir. Bazen bizi önemli bir çatışmaya sürükler ve insanlarla aynı fikirde olmadığında patlayan havai fişekleri yaratırlar. Liderlik uzmanı Charles C. Manz, duygularımızın insafına kalmak zorunda olmadığımızı iddia ediyor. Aslında onları kontrol edebilir, yapıcı kanallara yönlendirebiliriz. Manz nasıl hissedeceğimizi seçme becerisini duygusal disiplin olarak adlandırıyor. Duygusal Disiplin kitabının yazarı Manz, Duygular bir bilgi kaynağıdır ve onları nasıl izleyeceğimizi ve enerjilerini olumlu amaçlar için nasıl kullanacağımızı öğrenirsek bizim için çalışabilirler diyor. Birincil enerji ve motivasyon kaynağı olan duygular, birçok kurucu parçadan oluşur. Bunlar arasında davranış, düşünce, fizyoloji, maneviyat ve anlam yer alır. Duygunun tüm bileşenleri, duygusal deneyimimiz hakkında bilgi edinmek için çıkarılabilir. Ayrıca, duygusal disiplini kullanmak için bir kılavuz görevi görürler. Hepimizin farklı yaşam deneyimleri olduğu için, duygularımızı harekete geçiren şeyler de farklılık gösterir. Bazıları için savaş tehdidi, bazıları içinse işini kaybetmek özellikle üzücüdür. Birçoğumuz, bir iş arkadaşı ya da eş ile yaşanan kişiler arası çatışmalardan etkileniriz. Duygusal disiplin herkese uyan tek bir süreç değildir. Aksine, kendi ihtiyaçlarınıza göre geliştirebilir ve özelleştirebilirsiniz. Mevcut ve gelecekteki zorluklarla başa çıkmak için kapasiteyi kurar. Vücut: Bedeninizi tarayın ve duygularınızın neden olduğu fiziksel tepkilerin yerini ve yoğunluğunu belirleyin. Öfkenin fiziksel etkilerini nerede hissediyorsunuz? Fiziksel hissi hoş ya da nahoş olarak değerlendirin. Ruh: Bu duygunun en çok hangi yönünüzü ortaya çıkardığını ve hangi yönünüzü gizlediğini belirleyin. Psikoterapi ekollerinde bir teknik olarak kullanılan zihinsel yeniden çerçeveleme ile bir duruma olan bakış açınızı değiştirerek, aksilikleri başarı için fırsatlara dönüştürmek mümkündür. Kendinizi zor bir duygusal durumun içinde bulduğunuzda, risklerin yanı sıra fırsatlara da odaklanın. Örneğin bir tartışma, ilişkiler ve insanların olaylara farklı bakış açıları sağlamasına dair öğrenme şansı sunar. Kung fu olarak bilinen Çin savunma sanatında amaç, saldıran herhangi bir gücü kendi yararınıza kullanmaktır. Saldırganla savaşmazsınız; hedefinize ulaşmak için enerjisini yeniden yönlendirirsiniz. Düşmanı, saldırısının enerjisiyle yere gönderirsiniz. Manz, aynı yaklaşımın duygusal çatışmalara da uygulanabileceğini söylüyor. Duygusal bir saldırıya direnmek yerine, onun enerjisini bir çözüme doğru söz söylemek için kullanırsınız. Duygu yüklü çatışmalarda insanlar üç şey yapar: kendi pozisyonlarını güçlü bir şekilde ifade etmek, fikirlerimize saldırmak veya bize saldırmak. Bizler de genellikle karşılık verme, kendimizi savunma ya da fikirlerini reddetme eğiliminde oluruz. Ancak bunun yerine, saldırının gücünü hedeflerinize hizmet edecek şekilde kullanmak için saldırıyı savuşturabilir ve saptırabilirsiniz. Bir çözümü ortaya çıkarabilecek eleştiri ve tavsiyeleri davet edebilir, saldırıyı size değil soruna yönelik bir saldırı olarak yeniden şekillendirebilir ve açıklama yapmak yerine sorular sorabilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duygusal-entropi-ve-bakim-sanati/", "text": "Evrendeki tüm sistemlerde entropiyi, kabaca tarif edecek olursak işlevselliğin neden olduğu dağılmayı gözlemlemek mümkün. Görünen o ki bu evrendeki her şey varlığını sürdürmek için harcadığı enerji oranında dağılmakta. İstisnasız tüm fiziki sistemler ne kadar enerji tüketirse, yok oluşlarına doğru o denli yol almakta. Bu olgu insanın içsel evreninde de aynı yasalarla çalışıyor olabilir. Yani insan zihninin oluşturduğu yaşam sevinci, kendini anlama isteği, öz saygı, başkalarını sevme becerisi, hatta değer yargıları gibi duygusal sistemler de fiziki olanlar gibi doğası gereği dağılma eğiliminde olabilir. Eğer gerçekten öyleyse, bu duygusal entropiler insanlar için dış dünyadaki entropilerden çok daha yıkıcı olmalı. Hatta böyle bakıldığında, bir yıldızın zamanla çöküp kara deliğe dönüşmesiyle depresyon arasında dahi bir benzerlik kurmak mümkün. Her ikisinin nedeni de aynı şekilde, var olan içsel enerjinin gitgide azalması olabilir. Böyle bir bakışın ne kadar gerçeği yansıttığını tam olarak bilemeyiz ama insan zihnindeki birçok duygusal halin de evrendeki fiziki sistemlerde olduğu gibi entropik olduğuna dair bir yığın gösterge var. Eğer gerçekten böyleyse sadece duygular değil, iyi insan olma ya da yaşamı sevme gibi düşünceler bile siz ne yaparsanız yapın dağılma eğiliminde olacaktır. Hatta insanların yaşlandıkça ya da bir nedenle yaşam akışları yavaşladığında kalplerine musallat olan neşesizliğin bile entropik bir gerekçesi olabilir. Fizikçilerin dediğine göre insan bedeni de dahil çoğu fiziki sistemlerde hareketlilik entropiyi azaltmakta. Hareketin oluşturduğu enerjinin dağılmayı yavaşlattığı biliniyor. Eğer gerçekten öyleyse duygusal sistemlerde de durum aynı olmalı. Duygusal hareketsizliğin duygu kayıplarına neden olması gibi, depresyon benzeri bir yığın sorun da duygusal hareket azalması ile ilgili olabilir. Belki de insanların çoğu kez farkına varamadığı duygusal hareketsizlik, yaşam isteği gibi en temel sistemlerin yıkım nedenidir. Ve bu bakış açısını doğruysa eğer, aynı bedenin hareketliliğe olan ihtiyacı gibi duyguları da hareketlendirmek, ihmal ettiğimiz duyguları sürekli çalışır tutmak gerekir. İnsanlar birbirine daha çok sarılmalı mesela. Birbirlerine daha çok güvenmeli. Birbirlerinin varlığından, hatta bu dünyadaki her şeyin varlığından daha çok tat almalı. Sevilmesi mümkün olan her şeyi hiç ıskalamadan ve sürekli sevmeli. Daha çok ağlamalı, daha çok gülmeli. Sadece duygusal hareketliliğin insanı mutlu tutacağını bilinmeli. Ama bu arada şunu da belirtmek gerekir ki duygusal etropi tamamen faydasız da değil. Onun da iyi yanları var elbette. Yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen ve adına keder, üzüntü, nefret, acı ya da sıkıntı dediğimiz hislerin kader olmasını engelleyen de hiç kuşkusuz bu duyguların entropik özellikleri."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duygusal-istikrar-ve-kisiligin-bes-buyuk-ozelligi/", "text": "Birçok kültürde de görülen bu haslet, bir nevi ritüel de diyebiliriz, bize önemli bir şeyi fısıldıyor aslında. Modern çağın kalabalıkları arasında resilience ya da duygusal istikrar halimizi bozacak nice olumlu veya olumsuz duygu yaşıyoruz. Yaşıyoruz ama duyguların etkilerinin normale dönmesi uzun zaman alabiliyor. Özellikle de olumsuz duygular bizi bazen derinden etkileyip uzun süre tüm ruhsal dengemizi bozabiliyor. Bu sorun çok eskiden beri varmış gibi görünüyor; çünkü insanlık bu istikrarı korumak için binlerce yıldır bazı belirgin pratikler üretmiş gibi. Kafamızı gökyüzüne şöyle bir çevirmek de bunlardan birisi gibi görünüyor. Duygusal istikrar özelliği kişilik yapımızla doğrudan ilişkili gibi görünüyor. Özellikle kendini tanımak, farklı durumlarda ne tepki verebileceğine dair derinlikli bir içgörü sahibi olmak, bizi duygusal açıdan çok daha istikrarlı kılıyor. Kişiliğin ne olduğu çoğunlukla bir muamma. Yüzyıllardır kişiliği anlama ve tanımlama çabası içindeyiz. Birbirinden bağımsız çok fazla kişilik tipi var gibi görünüyor. Mischel (1976) kişiliği tanımlarken Her bireyin kendi yaşamına uygun durumları belirleyen farklı davranış kalıpları ifadelerini kullanıyor. Buna duygular ve düşünceler de dahil. McCrae ve arkadaşları (1989) kişiliği farklı durumlarda gösterilen farklı davranışları açıklayan; duygu, kişilerarası ilişki, deneyim, tutum ve motivasyon tarzları diye tanımlıyorlar. Bu tanımların hepsini incelediğimizde, kişiliğimizin boyutları hakkında farklı yönler ve görüşler açısından perspektif kazanıyoruz. Dolayısıyla her gün yeni bir şeyler öğreniyor ve bir yaşımıza daha giriyoruz! Tarihte ilk olarak Fiske (1949) sonra da Tupes ve Christal (1961) tarafından ortaya atılan ve daha sonra birçok bilim insanı tarafından geliştirilmeye çalışılan bir teori var. Adı büyük beş faktör teorisi. Bu teoriye göre kişilik, beş büyük faktörün farklı kombinasyonlarına göre oluşuyor. - Dışadönüklük: Bu tür bireyler, uyarılmadan kaçınmanın aksine, dışa dönük ve uyarılmaya yöneliktir. - Nevrotiklik: Bu tür bireyler duygusal olarak tepkiseldir, sakin, toparlanmış, iyimser olmak yerine olumsuz duygulara eğilimlidir. - Uyumluluk: Bu tür bireyler, saldırgan, baskın ve nahoş olanların aksine uyumlu davranan, arkadaş canlısı ve barışçıldır. - Vicdanlılık: Bu tür bireyler, rahat, beklenmedik ve güvenilmez olmaktan çok, görevlerine bağlı, planlı ve düzenli insanlardır. - Deneyime Açıklık: Bu tür bireyler, geleneksel davranışlardan ziyade yeni fikirlere ve değişime açıktır. Bu Beş Temel Büyük Faktör farklı bileşimler halinde bir araya gelerek hepimizi kendimize has bir kişilik tipine sokuyor gibi gözüküyor. Bu kavramlardan yola çıkarak yapılan çok yeni bir çalışma var. Duygusal İstikrar ve Kişilik arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışan Delhi Üniversitesi Psikoloji Bölümü araştırmacılarından Anamika Das ve Divya Arora, kişiliğin beş boyutunu ölçen 60 maddelik bir test hazırlamışlar. Ayrıca, 25 madden oluşan bir Duygusal İstikrar Ölçeğini 18-25 yaş aralığındaki 150 erkek ve kadına da uygulamışlar. Çalışma sonuçları, dışadönüklük, vicdanlılık ve deneyime açlık faktörlerinden yüksek puan alan genç yetişkinlerin duygusal istikrar açısından diğerlerine göre daha yetkin olduğunu gösteriyor. Nevrotik; yani olumsuz duyguları öncelemeye meyyal olanlar ise duygusal istikrar ve olumsuz şartlarda anda kalabilme konusunda problem yaşıyorlar. Öte yandan uyumluluk faktörü yükse kişiler, duygusal istikrar ve aşırı duygulara maruz kaldıktan sonra istikrara dönme konusunda akıllarda soru işaretleri bırakıyor. Araştırmacılar, bu iki kavram arasında anlamlı bir ilişki saptayamamışlar. Araştırmanın baş yazarı Dr. Anamika Das, Daha sosyal olan bireyler hayatlarında birçok arkadaşlık ve yakın ilişki geliştirir ve hayatlarında istikrarlı bir sosyal destek sistemi oluşturur. diyerek durumu özetliyor. Duygusal istikrar, bir meydan okuma sırasında veya sonrasında zihinsel veya fiziksel yeteneklerini sürdürme, iyileştirme veya geliştirme yeteneğidir diye de ekliyor. Anlaşılan o ki hayattaki olumsuz tecrübe ve düşünceleri almaya eğilimli bireyler yetiştirmek, yahut kendi çevremizde böyle bir alan oluşturmak, bizden öğrenen genç zihinlerin duygusal istikrar geliştirme hususunda dezavantajlı olarak hayata başlamalarına neden olabiliyor. Resilience, duygusal dayanıklılık, duygusal yılmazlık veya duygusal istikrar; adına ne derseniz deyin görüyoruz ki tutumumuz sadece bizim yaşamımızı değil, az veya çok bizden etkilenen her bireyin hayatına dokunuyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duyu-iliskilendirme-korteksi-nedir/", "text": "Duyu İlişkilendirme Korteksinin en önemli işlevi, kendi bedenimizin ve dış dünyanın algılanmasıdır. Bizim için dış dünyaya ait olan ve içinde yaşadığımızı düşündüğümüz o dünya resmi, büyük oranda yan loblarımızın orta-arka bölümündeki duyu alanlarında şekillenir. Bu bölgede meydana gelen hasar veya yaralanmalar, kişilerin bedenlerinin bir bölümünü algılayamamasına, yahut daha karmaşık duyusal yitimlere neden olabilmektedir. Beyin kabuğunun bir çok alanında olduğu gibi, özellikle çocukluk çağında duyu ilişkilendirme korteksinin ileri düzey bir gelişme ve değişme kapasitesi vardır. Duyusal deneyimler arttıkça duyu bölgelerinin algı ve çözümleme kapasitesi de artar. Erken dönemlerde spor ve oyun gibi faaliyetlere zaman ayrılması, bu bölgelerin sağlıklı tüm beyin işlevlerinde olduğu gibi, bu bölgelerin de gelişiminde önemlidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duyu-kayiplari-ve-super-duyular-canli-evrimine-yeni-bir-bakis-acisi/", "text": "Zaman zaman sosyal medyada veya yakın çevremizde muhtemelen rastladığımız bir fenomen vardır. Görme ya da işitme duyularından yoksun kalan kişilerin başka duyularının keskinleştiği, hatta bazen süper duyular haline geldiği iddia edilir. Araştırmalar gösteriyor ki bu iddialar küçümsenmeyecek kadar doğru. Görme kaybı olan kişilerde, görmeyi kontrol ettiği bilinen beyin bölgelerinin diğer duyusal uyaranlara yanıt verebildiğini destekleyen çalışmalar da bu araştırmalara olan ilgiyi giderek artırıyor diyebiliriz. Bir veya daha fazla duyu kaybının diğer duyuların gelişmesine yol açan ayarlamalar, tabii ki bir bireyin yaşam süreci içerisinde gerçekleşir. Görünen o ki bu ve benzeri etkiler araştırmacılarda yeni bir bakış açısının gelişmesine yol açtı. Bunu da şuradan anlıyoruz ki evrimsel zaman çizelgesinde benzer ayarlamalar yaşanmış olabilir. Primatlarda koku alma reseptörü genlerinin bozulmasını araştıran Almanya'daki Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsünden Yoav Gilad ve İsrail'deki Weizmann Enstitüsü'ndeki meslektaşları OR genlerinin kaybı ile tam trikromatik renkli görme arasında bir bağlantı bulmuş olabilirler. Lemurların da dahil olduğu 19 primat türünde araştırma yapan Yoav Gilad ve takım arkadaşları rastgele bir şekilde, türlerin her birinden 100 farklı OR genini sıraladı. Çalışma ekibi, Eski Dünya maymunlarının, insan olmayan maymunlarla kabaca aynı OR pseudo genlerine sahip olduğunu; ancak Uluyan Maymun hariç Yeni Dünya maymunlarından çok daha yüksek bir yüzdeye sahip olduğunu buldu. Uluyan maymundaki OR pseudo genlerin yüzdesi, Eski Dünya maymunlarına ve şempanzelere Yeni Dünya kuzenlerinden çok daha yakındı. Görünüşe göre koku alma duyusu hem şempanzelerde, hem Eski Dünya maymunu soyunda, hem de yeni dünya maymunlarından olan uluyan maymun soyunda giderek kötüleşti. Eski Dünya maymunları, şempanzeler ve uluyan maymun tek bir ortak atayı paylaşmadığından, bu bozulma her iki grupta da bağımsız olarak evrimleşmiş gibi görünüyor. İşin ilginç yanı ise burada ortaya çıkıyor. Şaşırtıcı bir şekilde, uluyan maymunlar, şempanzeler ve Eski Dünya maymunları ile başka bir duyusal özelliği paylaşıyor: trikromatik renkli görme. Young-Helmholtz renk görme teorisi olarak da bilinen trikromatik renk görme teorisine göre, retinada renk algısından sorumlu üç alıcı vardır. Yeşil, Mavi ve Kırmızı. Bu üç renge duyarlı alıcıların beynin görme merkezine gönderdiği sinyaller ve oranları bizde renkli görmeyi ve bildiğimiz renk spektrumunu oluşturur. Trikromatik renk görüşünde, opsin adı verilen üç retina proteini pigmenti, beynin tam renkli görüntüler üretmek için işlediği çeşitli ışık dalga boylarını soğurur. Şempanzeler ve Eski Dünya maymunları üç opsin geni taşırlar ancak çoğu Yeni Dünya maymununda yalnızca iki tane bulunur, istisna olarak dişilerde bazen üç tane olabilir. Sadece uluyan maymunlar rutin olarak her iki cinste de oluşan üç gene sahiptir. Verilerden anlaşıldığına göre, tam trikromatik renkli görme biri yaklaşık 23 milyon yıl önce şempanzeler ve Eski Dünya maymunlarının ortak atasında ve bir kez de yaklaşık 7-16 milyon yıl önce uluyan maymun soyunda olmak üzere primatlarda iki kez evrimleşmiş gibi görünüyor. Araştırmanın yazarları, koku duyusundan sorumlu OR genlerindeki pseudo genlerin artışı, renkli görüşün evrimi ve koku duyusundaki bir bozulmanın aynı zamana denk geldiğini ve aralarında bir ilişki olduğunu iddia ediyorlar. Ancak yine de yiyecek bulmak, avcılardan sakınmak, sosyal ilişkilerin gelişmesi gibi görsel ipuçları, bu türlerin araştırılmasındaki bağlantıların doğasına daha iyi ışık tutacak. 23 Milyon yıl önce koku duyusunun giderek bozulduğu hususundaki çıkarımların nasıl yaşandığı konusunda hiçbir fikrimiz yok tabii ki. Eldeki verilerden ve bakış açılarından tahminlerde bulunan bilim insanları mümkün olduğunca tutarlı sonuçlara ulaşmaya çalışıyor. Bilimin itici motorunu da bu tür bakış açılarındaki küçük değişimler oluşturuyor. Koku duyusundaki sebebi bilinmeyen bir bozulmanın mı renkli görmeyi tetiklediği ya da renkli görmeye neden olan bir seçilimin mi koku duyumuzu bozduğunu henüz bilmiyoruz. Öğrenmek için ise sanırım daha çok bakmamız ve bakış açılarımızda oynamalar yapmamız gerekecek gibi duruyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duyusal-geri-bildirim-bizi-nasil-etkiler/", "text": "Korku, stres ve kaygı ruh sağlığımız için en büyük tehlikelerden bazılarıdır. Ancak hoş olmayan duygularımızın çoğu gibi, bunların da önemli işlevsel kökenleri vardır; bunlar olmadan tehlikeden veya zararlı davranışlardan kaçınmak için motivasyonumuz olmaz. Amigdala, korku ve endişe gibi duygusal deneyimlerle ilgili bir beyin yapısıdır. Stresli deneyimler onun hassasiyetini ayarlayabilir. Örneğin, askerlik hizmetine giren askerlerde stres belirtileri amigdala tepkiselliği ile ilişkilidir. Askerlik hizmetinden sonra amigdala, tıbbi görüntülerde eskisine kıyasla daha duyarlı hale gelir. Bazı bulgular, davranışsal kontrol ve karar verme ile sıklıkla bağlantılı olan beynimizdeki prefrontal korteksin, rahatsızlık veren stres faktörleriyle karşı karşıya kaldığımızda amigdalamızdaki faaliyet düzeyini düzenlediğini göstermektedir. Prefrontal kortekslerinin belirli bölümlerinde lezyon olan hastalar, sıkıntı verici görüntülere bakarken daha güçlü amigdala tepkileri gösterirler. Bir anlamda, amigdalaları kontrolden çıkmıştır. Prefrontal korteks ve amigdala arasındaki bu kontrol bağlantısındaki diğer anormallikler, depresyondan muzdarip hastaların karakteristik özelliğidir. Duyusal geri bildirim olarak bilinen bir sinirbilim uygulaması bu soruya yanıt verebilir. Tekniğin arkasındaki genel amaç, insanlara beyinlerinin ne yaptığını yansıtan sinyalleri tanımayı ve buna göre tepki vermeyi öğretmektir. Sol veya sağ motor korteksinizin ne kadar aktif olduğuna bağlı olarak size sola veya sağa hareket eden bir top gösteren bir bilgisayar hayal edin. Ya da yılan fobinizle bağlantılı bilinçsiz beyin aktivitesini her tespit ettiğinde sizi para ile ödüllendiren bir bilgisayar. Eğer bilgisayar beyninizde belirli bir stres etkeniyle olumsuz değil de olumlu bir ilişki kurmayı başarırsa, sonuçta gerçek dünyada bu stres etkeniyle karşılaştığınızda göstereceğiniz panik tepkilerini azaltabilir. Bu yaklaşım, fobilerin iyileştirilmesinde umut vaat ettiğini göstermiştir. Bu sorunlara yönelik mevcut tedavilerin birçoğu, insanların belirli korkuları yeniden yaşamalarını gerektirmektedir ki bu da açıkçası sancılı ve zor bir süreç olabilmektedir. 2019'un başlarında yayınlanan bir çalışma, duyusal geri bildirimin askerlerin beyinlerindeki amigdala kontrolünü iyileştirip iyileştiremeyeceğini test etti. Araştırmacılar, kendilerini göreve hazırlamak için tasarlanmış stresli bir savaş eğitim programının ilk birkaç haftasında olan toplam 180 askeri çalışmaya aldı. Bu grubun yarısını 90 asker amigdala duyusal geri bildirim eğitimine dahil ettiler. Bu eğitim, amigdala aktivitesini daha iyi düzenlemek için askerlerin beyinlerini eğitmeyi amaçlıyordu. Bunu başarmak için askerler, hastanedeki bir bekleme odasının yer aldığı bir animasyon izlediler. Bekleme odasında birkaç gergin karakter vardı ve bir resepsiyon görevlisine bağırıyorlardı. Askerlere bu karakterleri sakinleştirecek zihinsel stratejiyi bulmaları söylendi. Talimatlar kasıtlı olarak belirsizdi ve askerler beyinlerinde neler olup bittiği hakkında çok az şey biliyordu. Ama eğer amigdala aktivite seviyelerini başarıyla bastırabilirlerse, ekrandaki karakterler sakinleşecekti. Başka bir deyişle, duyusal geri bildirim eğitim programı boyunca bu 90 asker videoyu izledi, karakterler sakinleşene kadar zihinleriyle ilgilendi ve ardından bu hedefe ulaşan zihinsel stratejileri tekrarlamaya çalıştı. Arka plandaki bir beyin gözlem cihazı , amigdala ile ilgili elektriksel bir parmak izi aradı ve bu parmak izinde azalan aktivite tespit ettiğinde karakterleri sakinleştirdi. Duyusal geri bildirimin özellikle amigdala için işe yarayıp yaramadığından emin olmak isteyen araştırmacılar, örneklemlerinde geriye kalan 90 askeri bir kontrol grubuna dahil etti. Bu grup ya amigdala dışında bir beyin sinyali kullanarak duyusal geri bildirim ile eğitim aldı ya da hiçbir eğitime katılmadı. Askerler, askeri eğitim merkezlerinde dört hafta boyunca toplam altı duyusal geri bildirim seansını tamamladılar. Ana soru, eğitim tamamlandıktan sonra amigdala grubunun kontrol grubuna göre daha iyi duygu düzenleme becerileri geliştirip geliştirmeyeceğiydi. Duyusal geri bildirim sırasında araştırmacılar tam da bekledikleri şeyi buldular. Beyin aktivitesi verilerine göre, amigdala eğitim grubundaki askerler, henüz dördüncü eğitim seansından sonra, amigdala aktivitelerini kontrol grubundaki askerlerden daha fazla azalttı. Araştırmacılar hastane animasyonunu kaldırıp duyusal geri bildirim eğitimi alan askerlerden öğrendikleri zihinsel stratejiyi yeniden uygulamalarını istediklerinde, askerler boş bir ekrana bakarken amigdalalarını başarılı bir şekilde kontrol altına alabildiler. Hatta aynı başarıyı eş zamanlı olarak ayrı bir hafıza görevine odaklanırken de gösterebildiler. Yani insanlar zihinsel baskı altındayken bile duyusal geri bildirim yoluyla öğrendikleri stratejileri uygulayabiliyorlardı. Bir adım daha ileri giden araştırmacılar, bu amigdala değişimlerinin olumlu bir duygu kontrolüne dönüşüp dönüşmeyeceğini test ettiler. İnsanların tutarsız duygusal kelimeler karşısında dikkatleri dağılırken yüzlerindeki duyguları ne kadar iyi kategorize edebildiklerini ölçen davranışsal bir testte, duyusal geri bildirim eğitimi grubundaki askerler dikkat dağınıklığının kendi performanslarını etkilemesini daha iyi engelleyebildi. Araştırmacılar ayrıca bazı ek anketler uygulayarak bu eğitim sonrasında askerlerin kendi duygularını daha etkin bir şekilde tanımlayabildiklerini ve ifade edebildiklerini ortaya koydu. Daha spesifik olarak, kontrol grubuna kıyasla, aleksitimi olarak bilinen ve kişisel-duygusal durumları anlamada güçlük olarak ifade eden bir özelliğe ilişkin sonuçlarda da önemli ölçüde azalma görülmüştür. Askeri kamptaki duyusal geri bildirim eğitimi sırasında, araştırmacılar elektroensefalografi olarak bilinen bir beyin izleme yöntemi kullandılar, çünkü ekipman taşınabilir ve pratikti. Ancak bu yöntem, amigdalanın kendisinden gelen güvenilir ve doğrudan bir sinyal yerine, amigdala için yalnızca dolaylı bir elektriksel bir işaret tespit edebildi. Geçmişteki kanıtlar bu elektriksel parmak izi ile uzamsal olarak daha hassas beyin taramaları arasında iyi bir bağlantı olduğunu gösterse de araştırmacılar duyusal geri bildirimin amaçlanan beyin bölgelerini hedeflediğini doğrulamak istediler. Bu nedenle, önemli bir son testte, araştırmacılar bu eğitimi alan 30 askeri ve kontrol grubunda yer alan diğer 30 askeri eğitim seansları sona erdikten bir ay sonra akademik bir laboratuvara geri çağırdılar. Askerler, beyin aktivitesinin nereden ortaya çıktığını değerlendirmek için daha kesin bir yöntem olan fonksiyonel manyetik beyin görüntüleme tarayıcısına girdiler ve başka bir duyusal geri bildirim protokolünden geçtiler. Beklendiği gibi, askeri kamplarda bu eğitimi almış olan askerler, kontrol grubundaki askerlere kıyasla amigdala aktivitelerini daha iyi kontrol altına alabildiler. Bu son beyin görüntüleme testi, araştırmacıların prefrontal korteks ve amigdala arasındaki etkileşimleri test etmelerini sağladı. Araştırmacılar, kontrol grubundaki askerlere kıyasla duyusal geri bildirim eğitimi alan askerlerin beyinlerindeki bu iki bölge arasında daha güçlü bir bağlantı buldular. Dolayısıyla, bu eğitimden bir ay sonra yapılan beyin kontrol taraması, programın başarısının prefrontal korteks ve amigdala arasındaki bağlantıyı güçlendirmesine bağlı olarak ortaya çıkmış olabileceğini düşündürdü. Ancak belki de daha önemlisi, eğitimin faydalarının minimum birkaç hafta daha sürdüğünü de vurguladı. Duyusal geri bildirim eğitimi hakkında bizi heyecanlandırması gereken bir şey varsa, o da stres ve kaygının altında yatan temel beyin sistemlerini, insanları korkularına maruz bırakmadan etkileme yeteneğidir. Bu sorunlara yönelik mevcut birçok davranışsal ve psikolojik tedavi, insanların belirli korkuları yeniden yaşamasını gerektirmektedir ki bu da acı verici ve zor bir süreç olabilir. Duyusal geri bildirim dünyasında ilk adımlar olsa da, araştırmalar genişlemeye ve bizi şaşırtmaya devam ediyor. Beyin görüntüleme teknolojisi daha pratik, daha hassas ve daha yaygın olarak kullanılabilir hale geldikçe, hepimiz stresle başa çıkma becerimizi geliştirmek için bu teknolojiyi kullanma fırsatına sahip olabileceğiz. Duygusal refahımızın önündeki en büyük zorluklardan biri, yeni bir zorlukla karşılaştığımızda dürtüsel olarak aşırı tepki verme eğilimimizdir. Henüz dayanıklılığımızı ve özdenetimimizi geliştirecek, evde uygulanabilir duyusal geri bildirim araçları bulamasak da, bu yönde ilerlediğimiz söylenebilir. O zamana kadar, bu araştırma beynimizin yararlı geribildirimlere ve uygulamaya ne kadar çabuk adapte olabileceğine dair harika bir hatırlatma. Kaçınmak ihtiyacını hissettiğimiz bir şekilde davrandığımızda bunu hemen belli eden kendi geri bildirim sistemlerimizi yaratarak bu niteliklerden faydalanabiliriz. Öfkeli hissettiğimiz için sık sık pişmanlık duyuyorsak, arkadaşlarımız ve ortaklarımızla birlikte bizi dürtüsel -duygusal döngülerimizden çıkarmak için kullanabileceğimiz bir alarm sözcüğü icat edebiliriz. Ya da birçok büyük sporcu gibi, odaklanmış ve kendinden emin hissetmekle ilişkilendirdiğimiz alışkanlık ve ritüelleri uygulayabilir, böylece kaygılı ya da dikkatimizin dağıldığı zamanlarda bunları kullanabiliriz. Batıl inançlar genellikle tuhaf ve hatta gerçekte saçma görülebilir, ancak bize yardımcı oldukları da görülmektedir. Elbette, rahatsız edici duyguların sağladığı faydaları da bir kenara atamayız. Kaygı konusunda iyimser olduğumuzda dikkatimizi önemli hedeflere odaklayarak performansımıza zarar vermek yerine yardımcı olduğunu kabul ettiğimizde başarı şansımızı artırırız. Biraz psikolojik baskı, hayatımızdaki kritik olaylara gereken duygusal ağırlığı verebilir; ancak fazlası bizi güçten düşürebilir. İşte bu ikinci durumda duyusal geri bildirim cankurtaran görevi görecektir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duyusal-geri-bildirim-depresyondaki-beyin-devrelerini-duzenleyerek-oz-saygiyi-artiriyor/", "text": "Clinical dergisinde yayımlanan bir çalışmada, Majör Depresif Bozukluğu olan ve semptomları iyileşen hastaların, suçluluk uyandıran anılar üzerine düşünürken bazı beyin bağlantılarını güçlendirebildikleri ve böylece öz saygılarını artırabildikleri görüldü. Araştırma, daha önce depresyon geçmişi olan kişilerde suçluluk duygusu hissedildiğinde azaldığı tespit edilen belirli beyin bölgeleri arasındaki bağlantının, işlemden önce ve sonra çekilen fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme yoluyla tek bir duyusal geri bildirim seansında güçlendirilebileceğini gösterdi. Çalışma Brezilya'daki D Or Araştırma ve Eğitim Enstitüsü , Rio de Janeiro Federal Üniversitesi ve ABC Federal Üniversitesi tarafından Birleşik Krallık'taki King's College London ile işbirliği içerisinde yürütülmüştür. Depresyon olarak da bilinen Majör Depresif Bozukluk , bir dizi sosyal, psikolojik ve biyolojik faktörün neden olduğu ruhsal bir bozukluktur. Belirtileri, günlük yaşamda sürekli ilgi ve zevk kaybı, olumsuz ruh hali, kendini suçlama ve düşük benlik saygısı gibi olumsuz duyguların yaygınlığı ile karakterizedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre, geçtiğimiz yıl depresyon dünyada 300 milyondan fazla insanı etkilemiş ve günümüzün en problemli hastalığı haline gelmiştir. Küresel halk sağlığı sorununun ciddiyetini göz önünde bulunduran tıp ve bilim toplulukları, yeni tedavilerin geliştirilmesi ve hastaların yaşam kalitesinin iyileştirilmesi amacıyla depresif bozukluğu anlamaya yönelik çabalarını artırmaktadır. Araştırmacıların beyin yapısını ve işlevini girişimsel olmayan bir şekilde analiz etmelerine olanak tanıyan bir teknik olan fMRI aracılığıyla MDB'yi inceleyen ve kısa süre önce yayınlanan makale, depresyondaki kişilerin semptomlardan kurtulmuş olsalar bile suçluluk duygusu yaşarken iki belirli beyin bölgesi arasında daha az bağlantı kurdukları bilimsel bulgusuna dayanıyordu: sağ ön üst temporal ve anterior singulat korteks. Çalışma, bağlanabilirlikle, sosyal etkileşimlerin yorumlanmasıyla doğrudan bağlantılı olduğu için bu yapılar arasındaki bilgi alışverişine atıfta bulunuyor. Sadece bir eğitim seansında, katılımcılar söz konusu alanlar arasında daha güçlü bir bağlantı kurduklarını gösterdiler ve duyusal geri bildirim deneyiminden sonra özgüvenlerinde bir artış olduğunu bildirdiler. Araştırmayı yürütmek üzere, depresif semptomları hafiflemiş olan 28 katılımcı rastgele iki gruba ayrıldı. Bir gruba beyin bağlantılarını aynı seviyede tutmaları gereken bir kontrol duyusal geri bildirim eğitimi uygulanırken, diğer gruba eğitim sırasında bu bağlantıları artırmaları talimatı verildi. Bu yöntem, insanların beyin egzersizini talimat verilen şekilde yapıp yapmadıklarını gösteren, bir ekrandaki görsel geri bildirim aracılığıyla gerçekleştirildi. Katılımcıların geçmişlerinde, başkalarına karşı suçluluk veya öfke hissetmelerine neden olan belirli bir anıyı hayal etmeleri gerekiyordu. Ekranda, beyin bağlantılarını yansıtan renk göstergesinin de değişmesi için bu konudaki duygu durumlarını değiştirmeleri gerekiyordu. Ölçüt, tepesine kadar doldurulduğunda katılımcıların eğitimde başarılı olduklarını gösteren bir termometreydi diye açıklıyor yazar. Duyusal geri bildirimi uygulama süresi her iki grupta da aynı olmasına rağmen, fMRI sonuçlarında, beyin bağlantılarındaki aktiviteyi artırma talimatı verilen katılımcıların, egzersiz yapılan bölgeler arasındaki bağlantılarının güçlendiği gözlenmiştir. Aynı zamanda, bağlantılarını aynı başlangıç seviyesinde tutan grubun özsaygılarında bir artış gözlenmemiştir ki bu da eğitimin etkinliğini kanıtlayan sonuçlardır. Çalışma aynı zamanda Fonksiyonel Gerçek Zamanlı İnteraktif Endojen Nöromodülasyon ve Kod Çözme ya da kısaca FRIEND olarak adlandırılan özel bir duyusal geri bildirim yazılımının geliştirilmesini gerektirdi. IDOR'da sinirbilim uzmanı ve çalışmanın sorumlu yazarı olan Dr. Jorge Moll, programı oluşturan gruba liderlik etti. FRIEND, fMRI kullanan her türlü duyusal geri bildirim çalışması için geliştirilmiş bir araç kutusudur. Mevcut uygulama MDB patofizyolojisinin bu yönüne yöneliktir, ancak gelecekteki araştırmalarda diğer tasarımlar, bilişsel durumlar, duygular ve hasta popülasyonları da odak noktası olabilir dedi. Dr. Jorge Moll, bu alanda daha fazla araştırma yapılmasına olanak tanımak amacıyla, duyusal geri bildirim yazılımı FRIEND'in, ilgilenen tüm araştırmacıların erişimine açık olarak ücretsiz bir şekilde çevrimiçi kullanıma sunulduğunu belirtiyor. Kullanımı mevcut çalışma kapsamı ile sınırlı değildir ve duyusal geri bildirim araştırmalarında daha yaygın olarak uygulanabilir. Yazarlar, bu araştırmanın tekrarlayan depresyon için yeni bir tedavi geliştirmenin ilk adımı olduğunu, ancak bu yaklaşımın etkinliğini kanıtlamanın amaçlanmadığını, bunun daha uzun takip gözlemleri ile gelecekteki daha büyük çalışmalarda araştırılması gerektiğini bildirmektedir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/duyusal-geri-bildirim-kemo-beyini-ele-almak-icin-umut-vaat-ediyor/", "text": "UCLA araştırmacılarının yaptığı yeni bir pilot çalışmaya göre, duyusal geri bildirim tedavisi ile kanser hastalarının beyinlerindeki normal işlevselliği geri kazandırmak, tedavi sonrası birçok hastanın bildirdiği zihinsel bulanıklığı hafifletebilir. Çalışma, duyusal geri bildirim uygulamasının veya elektroensefalografi biyofeedback uygulamasının, kemoterapi sonrası kemo beyin belirtileri gösteren kanser hastalarının bilişsel yetersizliklerini gidermeye yardımcı olabileceğini gösteren ilk çalışmalardan biridir. Kemo beyin; hafıza, konsantrasyon ve organizasyon problemleri ile uyku bozukluğu ve duygusal zorluklar gibi diğer semptomları içeren çok sayıda belirtiye neden olabilir. Önceki araştırmalar, beyin dalgalarının optimal frekans modellerinde çalışacak şekilde eğitildiği duyusal geri bildirim uygulamasının, dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, inme ve nöbet gibi bilişsel bozuklukları olan hastalarda bilişsel işlevi iyileştirdiğini ve madde kullanımı ve travma sonrası stres bozukluğu olan hastalarda beyin aktivitesini düzenlediğini bulmuştur. Çalışmayı yürüten ve 20 yıldan fazla süredir hastalara duyusal geri bildirim uygulaması yapan UCLA Psikiyatri ve Biyodavranışsal Bilimler Bölümü'nden Profesör Stephen Sideroff Duyusal geri bildirim uygulamasının tarihi, birçok hastalık ve semptom için faydalı olduğunu gösteriyor. Bu çalışma, duyusal geri bildirim uygulamasının kemo beynine yardımcı olabilecek bir şey olup olmadığını görmek için bir fırsattı dedi. Sideroff ve UCLA'dan meslektaşları David Wellisch ve Valerie Yarema tarafından yürütülen çalışmaya, kemoterapiyi en az bir yıl önce tamamlamış ve kemo beyninin güçsüzleştiren semptomlarından şikayet eden 21 ile 65 yaş arasında dokuz kadın meme kanseri hastası dahil edildi. Kemo beyni, hastaların iş ve kişisel hayatlarında önemli aksaklıklara neden oluyordu. Bir klinik pratisyeni tarafından; konsantrasyon, hafıza, organizasyon ve kafa karışıklığı ile ilgili kalıcı zorluklar yaşadıklarını doğrulamak için her hastayla kısa bir zihinsel durum değerlendirmesi yapıldı. Çalışma için belirlenen hastaların güncel bir meme kanseri tanısı, mevcut veya yakın zamanda büyük depresif bozukluk veya başka bir ruhsal hastalık tanısı yoktu veya bu hastalar çalışma sonuçlarını etkileyebilecek bilişsel durumu değiştiren ilaçlar kullanmıyorlardı. Duyusal geri bildirim seansları başlamadan önce, çalışmaya katılanlara nörobilişsel ve psikolojik testlerin yanı sıra, normatif verilerle karşılaştırılabilecek beyin dalgası frekanslarını ölçmek için QEEG uygulandı. Uygulama öncesinde QEEG'ler, her bir katılımcının sağlıklı yetişkin beyinlerine göre anormal beyin dalgası aktivitesine sahip olduğunu gösterdi. Çalışmaya katılanlar altı haftalık bir süre boyunca her biri 30 dakika süren 18 duyusal geri bildirim seansı aldılar. Bu seanslar sırasında beyin dalgalarının frekanslarını izlemek için kafa derisi ve kulak memesine sensörler yerleştirildi. Hastalara bu frekansların çubuk grafikler halinde gösterildiği bir cihaz gösterildi ve hedeflerinin, belirli frekans aralıklarının genişliğini arttırmak veya azaltmak suretiyle her çubuğu yeşile dönüştürmek olduğu söylendi. Bu genişlikleri başarıyla değiştirdiklerinde sesli ve görsel geri bildirim aldılar. 18 duyusal geri bildirim seansı tamamlandıktan sonra alınan niceliksel EEG'ler, dokuz katılımcının yedisinde beyin dalgalarının frekanslarının önemli ölçüde normale döndüğünü, diğer ikisinde ise önemli ölçüde gelişme gösterdiğini saptadı. Duyusal geri bildirim seanslarından sonra yapılan nörobilişsel testler, katılımcıların bilgi işleme, yürütücü sistem değişimi ve sürdürülen görsel dikkatlerinde önemli gelişmeler olduğunu ortaya koydu. Her biri günlük işlevselliğinde ve genel psikolojik durumunda iyileşme gösterdi. Çalışmanın sınırlamaları arasında örneklemin küçük olması ve kontrol grubunun olmaması yer alıyor. Başka bir sınırlama da çoğu katılımcının 18 duyusal geri bildirim seansını tamamlaması için gereken uzun süreydi. Üç katılımcı planlanan altı haftalık sürede eğitimi tamamlarken, çoğunun tamamlaması yedi ile dokuz hafta arasında sürdü. duyusal geri bildirim uygulaması üzerine yapılan önceki araştırmalar, seansların birbirine daha yakın aralıklarla yapılmasının tedavinin etkinliğini artırdığını ortaya koymuştur. Sideroff: Katılımcıların programa uymalarını sağlayamadığımız göz önüne alındığında sonuçlarımız daha da etkileyici dedi. Sideroff çalışma sonuçlarının, kemo beyni iyileştirmede duyusal geri bildirim uygulamasının etkili bir yöntem olup olmadığını ve duyusal geri bildirim seanslarını yürütmek için ideal protokollerin belirlenmesine yönelik daha fazla araştırmayı destekleyecek kadar etkili olduğunu söyledi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/eger-sadece-yetiskinsek-yoksuluz/", "text": "Winnicott 1945 yılındaki meşhur dipnotunda We are poor indeed if we are only sane. demişti. Akıllılıkla deliliğin birbirine tezat şeyler gibi konumlandırılmasını eleştiriyor, deliliğin yaratıcılıkla, içsel zenginlikle, kendiliğimizle aslında çok daha derin bir bağı olduğunu ileri sürüyordu. Ünlü psikiyatrist Laing gibi, deliliğin bir yaftalama olduğu kanısındaydı o da. Hem akıllı hem deli olabilmekti ruhsal sağlık. Akıllılıkla delilik arasında söylendiği gibi kesin bir çizgi yoktu. 1964 yılında The Concept of the False Self başlıklı konuşmasından önce, uzmanlardan oluşan dinleyicilerini Aslına bakılırsa normal olanı anormal olana bağlamam gerekecek ve bu süreç zarfında eğer hepimizin hasta ya da bir başka deyişle; akıl sıhhati yerinde olmayanların akıllı olduğunu öne sürüyor gibi görünürsem, beni hoş görmenizi rica edeceğim. diye uyarması manidar Winnicott'ın. Jung, ortalama bir erkeğin kendisini erkeklikle özdeşleştirdiğini, yani kendisini salt erkek zannettiğini söylüyordu. Psikanalizin, doğu felsefesinin, Nietzsche gibi düşünürlerin dişillik ve erillik yaklaşımının bir parçasıydı bu söylemi. Kadın kişi, erkek kişi diye bir şey yoktu çünkü bu yaklaşıma göre. Her birimiz hem kadın hem erkeğiz. Daha doğru bir ifadeyle, her birimiz erilliğin ve dişilliğin farklı oranlarda terkipleriyiz. Doğada saf, katışıksız ve mutlak halde bulunan hiçbir şey yok. Sıcak soğuğu, soğuk sıcağı içeriyor. Sıcak sözcüğü, soğuğu az miktarda içeren demek aslında. Sözcükleri bile yaklaşık anlamda kullanabiliyoruz ancak. Bir şeyin anlamını, onun içinde bulunan zıddı belirliyor. Bir şeyden etkilenmeyen, incinmeyen kişinin güçlü olduğunu söyleyemeyiz bu yüzden. Etkilendiğimiz halde devam edebilmek demek güç. Ortada korku yoksa, cesaret de yoktur. Korkunun varlığına rağmen devam edebilme kapasitesini niteliyor cesaret. İçinde zıddı olmayan şeyin kendisi de yok. Bir şey, zıddıyla bütünleşebildiği oranda güçlü. Farkında olalım olmayalım hepimiz, olduğumuz şeyin zıddını da barındırıyoruz içimizde ve bu gerçeğin derinine inebildiğimiz ölçüde var edebiliyoruz kendimizi. Var olmak ve yaşamak, ayrı şeyler çünkü. Hepimiz yaşıyoruz ama var olduğumuzu hissetmek, kendimizin zıddıyla kurabildiğimiz bağa bağlı. Samuel Beckett, kişinin kendi zıddına ulaşmadan tamamlanamayacağını söylerken ne kadar haklıydı. Aynı anda hem kadın hem erkek olduğumuz gibi, aynı anda hem yetişkin hem çocuğuz her birimiz. Kendimizi kendimizden doğurma kapasitemiz en hayati tarafımız. Çocukluk, içimizdeki yeniyi, değişebilme ve gelişebilme kabiliyetimizi temsil ediyor. Eğer on sene sonra şu anda olduğum insanla aynı insansam, aynı şekilde düşünüyor ve hissediyorsam, kendimi kendimden doğuramamışım demektir. Kendimizi gerçekleştirebilmemiz, yaşıyor olmakla kalmayıp var olduğumuzu da ta derinden hissedebilmemiz, bu değişime bağlı. Being sözcüğünün İngilizcede sadece statik değil, var oluyor anlamında fiil olarak da kullanılması bu yüzden. Doğduk, yaşıyoruz ama kendimizi gerçekleştirebildiğimiz ölçüde var olabiliyoruz. Kendimiz hakkında bilmediklerimiz, bildiklerimizden fazla. Bu sebeple çocukluk, bilinmeyen anlamına da geliyor. Kendimizi/içimizdeki çocuğu gerçekleştirmemiz, kendimiz hakkında bilmediklerimizi bilinir hale getirmemiz: Potansiyellerimizi reele dönüştürebilmemiz demek. Jung psikolojisine göre çocukluğun anlamlarından bir diğeri de yaratıcılık. Her birimiz yaratıcı içgüdüyle doğuyoruz ve her birimizde potansiyel olarak bulunan yaratıcılık yaratıcı eyleme dönüştüğünde gerçekleştirmiş oluyoruz kendimizi/içimizdeki çocuğu. Anne, baba, çocuk gibi dışa dair kavramların her biri içimizde de var. Reeldeki çocuğumuza nasıl anne-babalık ettiğimiz, içimizdeki anne-babanın içimizdeki çocuğa nasıl anne-babalık ettiğinin doğal bir sonucu aslında. Bu açıdan her birimiz anneyiz, babayız, çocuğuz ve meselenin özü de dıştaki çocuktan ziyade kendimize nasıl anne-babalık ettiğimizde saklı. Ne kadar iyi bir ebeveyn olduğumuzu, çocuğa ne kadar çok şey öğrettiğimiz değil, çocuktan ne kadar çok şey öğrenebildiğimiz gösterir derim hep. Eğer kendimizi salt yetişkin sanıyorsak Ben bu çocuktan daha iyi biliyorum! Ben bu çocuğa öğretmeliyim! deriz ve çocuğu tanıyamamış, ondan bir şey öğrenememiş, dolayısıyla değişememiş, gelişememiş oluruz. Salt yetişkin olmak, içimizdeki bilinmeyenleri bilinir kılamamak, potansiyelleri reel hale getirememek: Kendimizi tek bir gerçeğe mahkum etmek ve değişime kapalı olmak demek. İçimizdeki çocuk sürekli konuşuyor. Sesini bize duyuramadığı zaman bedenimizi araç olarak kullanıyor, bizim hastalık dediğimiz şeyler yoluyla derdini anlatmaya çalışıyor. Bizim ruhsal sıkıntı dediklerimiz üzerinden ulaşmaya çalışıyor içimizdeki anne-babaya. Semptomları içimizdeki çocuğun yardım çağrısı değil de çözülmesi gereken sorunlar olarak gördüğümüz sürece o çocuğu da göremiyoruz, anlayamıyoruz, yok saymaya devam ediyoruz. Halbuki gelişime dair tüm kapasitemiz, içimizdeki çocuğun bize bu çağrılarında saklı. Biz onun neden bu çağrıyı yapmaya ihtiyaç duyduğunu anlayabilirsek zaten kötü davranmaya ihtiyacı da kalmıyor. Ruhsal hastalık diye yaftaladığımız şeyler, konuşamadıklarımızın bizim yerimize ifade edilmesi aslında. Onları sorun olarak görmek, içimizdeki çocuğu susturmak demek. Oysa içimizdeki çocuklar ve dıştaki çocuklar, aslında hiçbir zaman kötü davranmazlar. Winnicott'ın sözünü değiştirirsek: Eğer sadece yetişkin isek, aslında yoksuluzdur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/egitim-sistemi-ve-sozde-sorunlari/", "text": "Eğitim sistemleriyle ünlü ülkelere doğru gözle bakıldığında, oradaki eğitimin belki de en temel niteliğinin basitlik olduğunu kolayca görülür. Dahası bu tür ülkelerin eğitim sistemlerinde bu ilke öylesine yaygındır ki okulların işleyişleri, derslerin ele alınış biçimi, sınav sistemleri, ders saatleri, kısaca eğitimle ilgili her kural inanılmaz ölçüde basittir ve eğer herhangi bir konuda bir aksaklık oluşursa doğrudan sistemi değil, yalnızca o konuda bir düzeltmeye giderler. Çünkü onlara göre ancak sistem basit olduğu ölçüde insanlar eğitimin içeriğine odaklanabilir ve tüm enerji sistemle uğraşmaktan çok akademik gelişimin kalitesine ayırabilir. Eğitim sistemleri için hayati sayılacak ikinci ilke de tutarlılık ilkesi. Eğitim sistemi gibi devasa yapıların verimli işleyebilmesi için tüm bileşenleri birbirleriyle tutarlı olmak zorunda. Okullar, sınıflar, dersler, öğrenciler, öğretmenler, sınavlar, başarılar, başarısızlıklar ya da eğitimle ilgili akla gelecek her ne varsa hem kendi içinde hem de birbirleriyle mutlaka tutarlı olmak zorunda. Hükümetin olmasa da Eğitim Bakanıyla bir öğretmenin beklentileri, istekleri tutarlı olmalı mesela. Okullarda öğrencilerin maruz kaldığı bilgiler, o bilgilerde kullanılan akıllar, hatta o akılları oluşturan kültür tutarlı olmak zorunda. En önemlisi de Milli Eğitim gibi ancak bilgi birikimiyle güçlenen sistemlerin süreçleri birbiriyle tutarlı olmak zorunda. Bir eğitim sistemi tüm ideolojik etkilere bizdeki açık olur, üstelik bir de her dönem birbirleriyle tutarsız bir yığın saçma sapan dış yapıların etkisine bu denli kolay giriyorsa, o sistemin eninde sonunda çökeceği kesindir. Özetlemek gerekirse, eğitim sistemi olabildiğince basit ve mutlaka tüm parçaları birbiriyle tutarlı olmalı. Hatta bu ilkeler bu tür yapıların sadece biçiminin değil, içeriğin de değişmez boyutu olmalı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/egitim-sistemi/", "text": "Kızım bir devlet okulunda okuyordu o zaman. Anadolu lisesi. Zaten hepsi şimdi Anadolu Lisesi. Neyse, girdik bir sınıfa; sınıf sadece benim zamanımdaki sınıfların değil, babamın zamanındaki sınıfların da aynısıydı. Karşı duvarda tahta, üstünde muska misali mini mini yazılarla yazılmış İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabe, tam aralarında kendinizi mutsuz ve yetersiz hissetmenizi garanti eden çatık kaşlı bir Atatürk protresi, üstünde kocaman beyaz ve işlevsel bir saat, sağ duvarı komple kalın doğramalı pencereler, öbür duvarı boydan boya yarısının tırnakları kırık elbise asklıkları... Bildiğiniz bir lise sınıfı. İnsanoğlunun estetik kaygılarından herhangi bir tanesine hitap etmemek üzere özenle tasarlanmış, içinde büyükbaş hayvan yetiştirseniz dahi garip kaçmayacak güzide eğitim yuvalarımızdan birisi işte. İçeride çocuklar varken muhtemelen daha insani bir yer oluyordu bu geniş oda; ama insansız baktığınızda, daha önce görmemişseniz ne işe yarayacağını pek hayal edemeyeceğiniz bir hacim. Sınıfa yavaşça yerleştik diğer velilerle. Herkes ciddi edalarla o rahatsız sıralara oturdu. Kimsenin aklına benim çocuğun poposu benim kadar, bütün gün burada ne yapıyor? sorusu gelmedi muhtemelen. Benim geldi, yuttum. Etrafa boş boş bakabilecek kadar bile zihnimizi meşgul edecek detay bulamadığımızdan çoğumuz elimizdeki cep telefonlarıyla falan oyalanıyorduk. Ardından Türkçe hocamız geldi. Şık ve disiplinli görünümlü bir hanımefendiydi. Bir çok şey söyledi; çoğunu hatırlamıyorum bile. Ama arada yazı dersini müfredattan kaldırdıklarını, zira diğer konuların yetişmediğini söyledi. Söz istedim. O da verdi ama hemen pişman oldu. Kime sordunuz? dedim. Neyi? dedi. Yazıyı kaldırma kararını dedim. Biz öğretmenler kurulu olarak verdik dedi biraz gergince. Ayağa kalkıp aldım sazı elime: Sinirbilim ve davranış alanında çalışan bir akademisyen olduğumu, ellerin beyin gelişiminde ne kadar önemli olduğunu, bu yaşta çocukların ellerini ne kadar az kullanırlarsa o kadar ahmaklaşacaklarını, bu tip konuları uzman bulamıyorlarsa en azından bir doktora falan danışmalarının iyi olabileceğini hızlıca hatırlattım. Çok sinirlendi; şakağında mavi bir damar çıktı. Onu da anladığımı ama bu konunun önemli olduğunu ekleyecekken diğer hoca geldi konu dağıldı. Gerisi de farklı değildi. Biyoloji hocasına biyoloji sınıfta öğretilmez demeye bile gerek görmedim. Adamcağızın zaten hali perişandı. Ama diğer hepsinin bir şekilde damarına bastım. Bir daha beni çağırmayacaklarından emin olana kadar bütün gıcık sorularımı sıraladım. Zaten veli toplantılarını sevmem. Zira okulu da sevmedim hiç. Neyse ki bir kaç yılı kalmıştı çocuğumun. Şu gereksiz ve zorunlu kamu hizmetini, yani zorunlu eğitimi bir an önce bitirse de hayata başlasa diye düşünerek terkettim o arkaik mekanı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/egitimimiz-ne-kadar-bilimsel-bolum-1/", "text": "Canlılar aleminde, özellikle insana yakın görünen birçok memelide, anne-babadan öğrenme ve deneyimler yoluyla hayati becerileri kazanma gibi yollarla aslında bir nevi eğitim söz konusudur. Mesela, şempanzeler sert kabuklu yemişleri taşlarla nasıl kıracaklarını ve içindeki meyveyi nasıl yiyeceklerini, ebeveynlerinden yahut yakın çevrelerindeki diğer maymunlardan öğrenir. İnsana gelince işler biraz tuhaflaşıyor. Özellikle Sanayi Devrimi'yle birlikte, belirli işlere kalifiye eleman yetiştirmek üzere hiyerarşik uzmanlaşmaya dayalı bir eğitim modeli tüm dünyayı etkisi altına aldıktan sonra, bugün bile çocuklarımız yıllar boyunca süren anlamsız bir eğitim karmaşasının içinde büyümek zorundalar. Bizden başka hiçbir canlı, hayatını sürdüreceği becerileri öğrenmek ve bu konuda yeterli hale gelmek için bizdeki gibi ömrünün neredeyse yarısını eğitimle geçirmez. Zira yaşamsal beceriler aslında oldukça basittir ve çoğu genetik olarak hazır gelen bu basit kurallar, canlının dünyada karşılaşabileceği neredeyse tüm sorunlara, zeka ve biyolojik donanım sınırları içerisinde çözüm bulabilmesini sağlar. Birkaç bin yıl öncesine kadar muhtemelen atalarımız için de durum böyleydi. Fakat ne zaman büyük şehirlerde medenileşmeye başladık, hem yapılacak işlerin sayısı hem de o işlerde uzmanlaşmış insan ihtiyacı gittikçe artmaya başladı. Beynin kapasitesi sorunu, beyni bilgisayar gibi bir şey zannetmemizden kaynaklanıyor. Kapasite, veri depolama yahut işleme sınırı olan şeyler için geçerlidir. Beynimiz için böyle sayısal bir sınır bilmiyoruz. Hafızamız, inanılmaz şeyleri inanılmaz biçimlerde depolayabiliyor. Belki çok basit şeyleri, -mesela, isimleri, adresleri yahut yol tariflerini- unutabiliyoruz. Ama çocukluğumuzdaki bir anıyı bütün detaylarıyla kaydeden; renkleri, sesleri, hatta duyguları aynı canlılıkla kayıt altına alan garip bir sistemimiz var. Otizmli yahut savant dediğimiz üstün odaklanma yeteneğine sahip insanlar, inanması güç performanslar gösterebiliyorlar. Mesela, bir bakışta yüzlerce kürdanı doğru olarak sayabilen Yağmur Adam filmindeki Raymond karakteri gibi, gerçek yaşamda birçok örnek var. Birkaç saniye bakarak tüm şehrin görüntüsünü ayrıntıları ile resmedebilen insanları televizyonlarda izliyoruz. Yahut pi sayısını bilmem kaç bin basamak ezberleyebilen insanlar var. Bu acayip örnekler, Beynin kapasitesi şu kadardır demeye cüret ettiğimiz her an bizi mahcup edebiliyor. Dolayısıyla, kapasite sınırını bilmediğimiz bir şeyin yüzde ne kadarını kullandığımızı da bilmemiz pek mümkün değil. Beynimizin çalışmayan, atıl duran yahut ilaçlarla ve diğer etkenlerle faaliyete sokabileceğimiz işlevsiz alanları yok. Beynin her yeri sürekli olarak faaliyettedir. Bir bilgisayarı açtığınızda nasıl ki bütün devrelerine elektrik gidiyor ve bilgisayar bir bütün olarak faaliyete geçiyorsa beyin de her an her noktasıyla görevdedir. Fakat anlık olarak bakınca beyinde ilginç bir çalışma sistemi vardır. Beyin dokusu, çok fazla enerji harcar. Öyle ki, vücudumuzun yüzde ikisini oluşturmasına rağmen günlük yaktığımız enerjinin neredeyse dörtte birini beynimiz tüketir. Bu açıdan çok açgözlü bir organdır. Bunun nedeni de yapmak için uzmanlaştığı bilgi işlem süreçlerinin ve bu işleri yürüten sinir sistemi hücrelerinin oldukça masraflı bir çalışma sistemine sahip olmasıdır. Beynimizde bulunan yüz milyara yakın sinir hücresinin ve onların belki elli katı kadar fazla sayıdaki destek hücrelerini düşünecek olursak, hepsi aynı anda aynı işleri yapsa vücudumuzdaki enerji depolarını saniyeler içinde boşaltıp bizi öldürebilirdi! Bunun yerine, beynin yüzlerce farklı bölgesi, bu bölgelerde bulunan milyarlarca farklı sinirsel şebeke ve devre fasılalı biçimde çalışır. Her an beynin az sayıda devresi çalışırken diğerleri sessizdir. Bir sonraki an sessiz olanlar devreye girer ve bu kez de az önce çalışanlar susar. Beyin, adeta yanıp sönen binlerce neon tabelası içeren bir eğlence merkezi gibidir. Anbean değişen faaliyet örüntüleriyle beynin aynı anda bütün enerjiyi emmesi önlenir. Bu enerji tasarrufu, aynı zamanda beynin yaptığı işe göre uygun şebekelerine hızlı biçimde enerji sağlanabilmesi için de gereklidir. Biz bu olayı işlevsel manyetik rezonans, yahut fMRI denen bir cihazda canlı olarak izleyebiliyoruz. Beynin çalışan kısımlarını üç boyutlu bir model üzerinde renkli olarak gösteren bu teknik, normal bir insan beyninin sürekli yanıp sönen bir faaliyet dansı içinde durmaksızın çalıştığını gösterir. Her bir anda ancak sınırlı sayıda devre faaliyete girmesine rağmen bu fasılalı aktiviteye katılmayan, öyle sessizce duran bir beyin bölgesi yoktur. Beynin tamamı bu dansa sürekli katkı verir. Biyolojik tüm organizmalar, hatta bu evrendeki her şey, aslında benzersizdir. Birbirinin tıpatıp aynısı iki tane çakıl taşı, iki kar tanesi, iki tane yıldız yahut iki tane organizma bulmanız neredeyse imkansızdır. Fakat bunun yanında, -mesela- elma ağaçları, insanlar, taşlar ve yıldızlar birbirlerine çok da benzerler. Ana yapıları aynı olmakla birlikte, detaylarda bazen çok büyük farklılıklar gözümüze çarpar. Bunun temel nedeni, tabiattaki tüm biçim ve olayların birçok farklı nedenin karşılıklı etkileşimiyle meydana gelmesidir. Etkileşen güçlerin sayısı az da olsa, aralarındaki etkileşim o kadar karmaşık, o kadar o duruma özel ve o kadar kaotiktir ki aynı olaylar dizgesinin tıpatıp aynı biçimde tekrar etmesi etrafımızda hiç görmediğimiz bir şeydir. Mesela, fabrikalarda tek bir üretim hattından çıkan otomobiller, dışarıdan baktığınızda aynı görünür. Fakat mikroskobik detaylara indiğinizde aslında onlar da benzersizdir. Yani aynılık yahut bir şeylerin aynı olduğu algısı, zihnimizin sınıflandırma alışkanlığıyla ilgili bir şeydir ve aslında doğada böyle bir durum yoktur. Yapıların karmaşıklığı ve planın detayları arttıkça bu benzersizlik daha fazla görümüze çarpar. Biyolojik organizmalar da halen tam anlayamasak da aslında nispeten sade planlarla meydana gelir. Fakat elbette ki cansız dünyadaki nesnelere göre canlıların planları çok daha karmaşıktır. DNA dediğimiz yapı planlarımız, her hücremizde bulunan moleküler bir ozalit gibi, bedenimizi ve bedenimizin parçalarını üretecek mekanizmalara ana bir plan sağlar. Fakat bu plan, yaşamın tüm süreçleri boyunca benzersiz etkileşimler altında kalır. Buna en bariz örnek, tek yumurta ikizleridir. Tek yumurta ikizleri, anne karnında aslında tek bir bebek oluşturacak şekilde bir araya gelen bir zigotun -yani sperm ve yumurta birleşiminin- nedenini bilmediğimiz bir şekilde ikiye ayrılması ve iki ayrı yavru meydana getirmesidir. Aynı yavrunun ikiye ayrılıp iki ayrı yavru oluşması demek, tek bir insanı oluşturacak olan programın iki ayrı çocukta da aynı şekilde bulunması demektir. Yani bunların yapı planları olan DNA moleküllerindeki bilgi ve direktifler birbirleriyle aynıdır. Fakat çocuklar anne karnındaki duruş ve pozisyonlarından başlayarak, hayatlarının her anında çok minik de olsa farklı durum ve koşullardan geçerler. Mesela, bazı tek yumurta ikizlerinden birisi şizofren olurken diğerinde böyle bir durumun görülmediği vakalar var. Bu durumun, fetüslerin anne karnındaki duruşundan kaynaklanıyor olabileceği iddia edilmiştir. Bu uç durumlar dışında, tek yumurta ikizi çocuklara sahip olan tüm aileler, çocuklarının aslında çok farklı olduklarını bilirler. Biz sadece onlara dışarıdan baktığımızda, tıpkı fabrikasyon otomobillerde olduğu gibi, onları aynı sanma eğilimindeyizdir. Dediğim gibi, daha anne karnında başlayan minik farklılıklar yaşamın her anında etkilidir. Mesela, doğan bebekler ayrı noktalarda uyurlar, farklı zamanlarda beslenirler, yemek masasının farklı yerlerinde otururlar, farklı saatlerde uyanırlar. Bu minik değişimler biriktikçe tıpatıp aynı iki bireyin tamamen farklı insanlar olmasına neden olur. Parmak izlerimizin farklı olduğunu biliriz. Tek yumurta ikizlerinde de durum böyledir. Zira parmak izleri, anne karnında karşılaştığımız minik etkileşim ve streslerle belirlenir. Hayvanlarda yapılan çalışmaların da desteklediği üzere, göbek kordonu uzunluğundaki minik bir farklılık bile parmak izinin şeklini değiştirebilmektedir. Şimdiye kadar parmak izi kaydı yapılan merkezlerde aynı olan veya karıştırılma riski olan iki parmak izi kaydedilmiş değildir. Tek yumurta ikizlerinde de ana şekil benzer olsa bile parmak izleri detaylarda farklıdır ve ayırt edilmeleri çok kolaydır. Bu arada, parmak izleri farklı derken yirmi parmağımız olduğunu unutmayalım, bunların izleri de birbirine benzer belki ama aynı değildir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/egitimimiz-ne-kadar-bilimsel-bolum-2/", "text": "Zeka, tanımını kolayca yapabildiğimiz bir şey değildir. Uzun zaman boyunca hızlı işlem yapabilme, hatırlayabilme, basit veya karmaşık problemleri çözebilme gibi bileşenlere dayalı ölçümlerle zekayı belirlemeye, puanlamaya çalıştık. Bu alışkanlığımız hala da devam ediyor. Fakat dikkat ederseniz bu tip işlevler, bilgisayarların yapabildiği şeylerdir. Hatta insanlar, bu işleri daha hızlı yapsınlar diye icat ettiler bilgisayarları. Beynimiz bir bilgisayardan çok daha farklı bir şey olduğuna göre insan zekası dediğimiz zaman farklı bileşenlerin de işin içine girmesi lazım. 1990'larda duygusal zeka kullanımının moda olduğunu hatırlarsınız. Duyguları okuma, empati yapabilme, kendi duygularının farkında olup onları yönetebilme ve mesajlarını okuyabilme yeteneği şeklinde ortaya çıkan bir zeka tipidir mesela o. İnsan davranışı ve beyni hakkında bilgilerimiz ilerledikçe insan zekasının hiç de zannettiğimiz gibi basit bir şey olmadığını anlamaya başladık. Şu aralar çoklu zeka kuramları gibi söylemler ortalıkta gezinse de bunların dahi insanı tam olarak kapsamaktan uzak olduğunu biliyoruz. Zeka dediğimiz şeyin daha kitabi bir tanımını isterseniz şöyle diyebiliriz. Genel olarak, insan zekası , deneyimlerden öğrenebilme ve değişen koşullara uyum sağlayabilmedir. Bunun birçok bileşeni vardır doğal olarak. Akıl yürütme, problem çözme, soyutlamalar yapabilme ve karmaşık düşünceleri anlayabilme gibi araçları kullanma yeteneğine verdiğimiz genel bir isimdir zeka, tanımını kolayca yapabildiğimiz bir şey değildir. Uzun zaman boyunca hızlı işlem yapabilme, hatırlayabilme, basit veya karmaşık problemleri çözebilme gibi bileşenlere dayalı ölçümle. İşimizi zorlaştıran kısım, zeka tanımına soktuğumuz bu ayrık yeteneklerin her insanda farklı düzeylerde gelişmiş ve farklı durumlarda çalışır olmasıdır. Bundan dolayı, zeka tanımı altındaki sayısız özellik nedeniyle, zeka meselesini sayısallaştırmak da, ölçmek de, üzerinde çalışmak da oldukça zordur. Zeka nereden geliyor sorusuna yanıt verebilmek için zeka derken neyi kastettiğimizi tanımlayabilmemiz lazım. Hızlı işlem yapabilme ve sorun çözebilme anlamındaki IQ, üzerinde çok çalışılan bir zeka tipi. IQ puanını sağlayan özelliklerin genetik bir kısmı var gibi görünüyor. Özellikle son zamanlarda anneden geldiği iddia edilen zeka özellikleri, yaşam koşulları içinde ciddi oranda değişim gösterebiliyor. Mesela ekonomik imkanları yüksek, sağlıklı bir ortamda yetişen çocuklar ile olumsuz koşullar, özellikle de sevgisizlik ve ihmal mağduru olan çocuklar arasında doğaldır ki ciddi farklılıklar görebiliyoruz. Yapılan çalışmalar çok kabaca, zeka düzeyinin genetik olarak en fazla yarısının kalıtsal olduğunu gösteriyor. Zeka düzeyi ile belirli genler arasındaki ilişkileri araştıran sayısız araştırmalar henüz sonuçsuz, yani DNA'mızdaki milyonlarca direktiften hangilerinin zekayla ilgili olduğunu bilmiyoruz. Fakat yine son yıllarda gelişen bazı anlayışlar, genetik aktarımın aileden yahut çevreden yapısal özellikleri transfer etmenin tek yolu olmayabileceğini de düşündürüyor. Bunlardan en önde geleni, epigenetik denen yeni bir alan. Epigenetik, insanların genetik programlarında biriken bilginin dışında, özellikle anne karnındaki yaşam sırasında, yani döllenme sürecinden sonra ortaya çıkan uyarlanmaların etkileri üzerinde çalışan bir bilim alanı. Buradan elde ettiğimiz bulgulara göre, ailenin ve çevrenin oluşturduğu etkiler, bebeğin özelliklerinin ortaya çıkışını etkileyebiliyor. Anne sütünden dahi etkilenmelerin olabileceğine dair kanıtlar var. Bu kanıtlar, şimdiye kadar genetiğimizin kaderimiz olduğu yönündeki algıya ciddi olarak meydan okur duruma geldi. Fakat henüz bu mekanizmaları tam olarak anlamanın çok uzağında olduğumuz için ancak çeşitli tahminler ve spekülasyonlar üretebiliyoruz. İnsan zekasının en önemli özelliği uyum yahut adaptasyon yeteneğidir. İnsan, dünyadaki diğer birçok organizmaya göre biyolojik özelliklerini çok aşan bir uyum yeteneğine sahiptir. Bu uyum yeteneğinin çok önemli bir nedeni de işte o zeka dediğimiz, insanın karmaşık düşünme ve akıl yürütme biçimidir. Biyolojik olarak bu kadar zayıf bir canlı olmasına rağmen uzayın derinliklerinden denizlerin dibine kadar her türlü ortamda hayatta kalmanın bir yolunu bulabilmesi, zekasından dolayıdır. Bu yetenekler, üzerinde düşününce bizi etkilese de günlük yaşantımızdaki becerilerimiz aslında yakından bakıldığı zaman çok daha hayret verici olabiliyor. İçinde yaşadığımız toplumdaki bireylerin duygularını ve niyetlerini okuyabilme yeteneklerimiz, benim için bunların başında geliyor. Sadece kendi zihnimiz hakkında fikir yürütmüyor, diğerlerinin zihinlerinde neler olabileceğine dair de çoğu zaman çok isabetli tahminler yapabiliyoruz. Söylediklerimin karşıdaki insanlar tarafından anlaşılabilmesi ve onların dediklerini anlayabilmemiz, aslında böyle ilginç bir zihinsel özelliğe dayanıyor. Bu zeka tipi, hem duygusal hem toplumsal hem de beden hareketlerine; yani kinestetik algıların gücüne, o alanlara ait zekaya dayanıyor. Sözgelimi matematiksel zekası çok yüksek olan bir çocuk, etkileşim açısından fakir bir sosyal ortamda yetişirse bu yetenekleri gelişmez ve hatta zamanla körelebilir. Bu nedenle, o kişinin zekasından bahsederken sadece zekasıyla yapabildiği birkaç işe bakıp da üstün yahut geri zekalı olarak nitelemek, bizi ciddi hataya sürükleyecektir. Maalesef bugün yapılan da çoğu zaman bu. Zeka algımızı en çok etkileyen kötü alışkanlıklarımızın başında eğitim sistemlerimiz geliyor. Henüz oyun yaşındaki çocukları, hem ülkemizde hem de dünyanın birçok yerinde, uzun süre hareketsiz ve dikkatli oturmayı gerektiren ve gerekli-gereksiz birçok şeyi öğrenmelerini dayatan bir eğitim sürecine zorluyoruz. Bu sistem içindeki müfredat, normal şartlarda bir insan çocuğunun çoğunlukla ihtiyaç duymayacağı, yaşamını sürdürmesi için doğrudan gerekli olmayan, yaşamda tecrübe edilerek pekala öğrenilebilecek sayısız ders içeriyor aslında. Bu derslerin birçoğunun da insanın doğal öğrenme sistemi ile uyumsuz bir şekilde, tek yönlü ve ezbere dayalı bir biçimde verilmesi, insan zekasının böyle bir meydan okumayla baş etmesini zorlaştırıyor. Bugün üstün yetenekli, zeki, çalışkan diye nitelediğimiz çocukların önemli bir bölümünün aslında patolojik, yani normalden olumsuz yönde sapma gösteren bireyler olması kuvvetle muhtemel. Zira insan, özellikle erken yaşlarında, hareket ederek, oynayarak, keşfederek, sorarak, merak ederek ve risk alarak öğrenir. Yüzbinlerce yıldır bizi insan yapan öğrenme yöntemi buydu. Bugün ise gencecik beyinler, neden öğrendiklerini dahi çoğu zaman bilmedikleri bir sürü bilgiyi akıllarında tutmaya, en azından sınav dönemine kadar hatırlamaya zorlanıyorlar. O sınavlar için hayatın oyunla, keşifle, toplumsal etkileşimlerle geçmesi gereken çok önemli zamanları, sınıflarda, derslerde, ders çalışma ve ödev yapma seanslarında tüketiliyor. Tabii ki böyle bir sistem içinde zeki algımız da çarpılıyor. Aslında insanın doğal biyolojik ayarları açısından hasta dememiz gereken birçok çocuğu, sırf eğitimin bu insanüstü isteklerine uyum sağlayabildiği için başarılı yahut üstün zekalı olarak sınıflandırabiliyoruz. Temel sorun, yapay olarak kurduğumuz sosyal sistemlerin insanın doğasından gittikçe uzaklaşmasıdır. Biyolojimizi, beynimizin ve zihnimizin işleyişini daha iyi anladıkça, bu hatalardan dönmenin insanlık için ne kadar önemli olduğunu yeniden hatırlayacak ve anlayacağız diye umuyorum. Yetenek, bir şeyi diğer insanlardan daha üst düzeyde yapabilme becerisi olarak anlaşılan bir kavramdır. Bu anlamda aslında hepimiz değişik düzeylerde yetenekliyiz. Bedensel özelliklerimiz, ırk yapımız, yetiştiğimiz ortam, içinde bulunduğumuz zaman dilimi ve bunun gibi daha birçok unsur yetenek dediğimiz özelliğin tanımını ve kapsamını değiştirir. Bundan bin sene önce üstün yetenek dediğimiz şey ile bugün üstün yetenek olarak tanımladığımız şeyler muhtemelen birbirleriyle uyuşmayacaktır. Deha kavramı da yetenek kavramıyla genelde iç içe kullanılıyor. Deha, herhangi bir işlev açısından diğer insanlara göre belirgin bir üstünlük gösterme anlamında kullanılıyor. Dehaların ve üstün yetenekli insanların yaşamına baktığımızda, bunların çoğunun doğuştan gelen yetenekleriyle bunları başardığına dair bir algıya kapılmamız normal. Zira hayatlarının tamamını bilmiyoruz. Birçoğu, içinde bulunduğu biyolojik ve sosyal koşullar tarafından şekillendirilen insanlar aslında. Mesela Mozart'ın doğduğu dönem, klasik müziğin çok revaçta olduğu bir dönem ve Mozart'ın ailesi de müzikle iç içe bir aile. Ussain Bolt gibi bir sporcuyu düşünün. Siyahi insanların beden özelliklerini doğuştan taşımakla birlikte, diğer birçok siyahinin yapamadığı bir şeyler başarıyor. Yeteneğin altın kuralı, artık neredeyse herkes tarafından bilinen basit bir formüle dayanıyor: Bir işi ustaca yapabilmek için o işe en az on bin saat yatırmanız gerekiyor. Yani on bin saat pratik yaptığınız herhangi bir işte, diğer insanlardan çok iyi ve üstün yetenekli görüntüsü veren bir duruma gelebiliyorsunuz. Mozart örneği buna zıt bir örnek olarak sıklıkla zikredilir. İlk senfonisini 5 yaşında besteleyen Mozart'ın o yaşa kadar on bin saat çalışma imkanının olamayacağı açıktır. Fakat Mozart 5 yaşında senfoni yazmış dendiğinde doğrudan hayret edip Nasıl bir senfoni yazmış peki? sorusunu pek sormaz insanlar. Zira Mozart'ın o ilk besteleri, hemen hemen hiç çalınmaz ve seslendirilmez. Çünkü onlar, müzisyenlerle dolu bir ortama doğmuş bir çocuğun, ustalık dönemi öncesinde verdiği ilk işaretlerdir. Mozart'ı bugün bildiğimiz dahi konumuna yerleştiren eserleri, onlu yaşlarından itibaren ortaya koymaya başladığı eserlerdir. Hayat öyküsünden anladığımız kadarıyla obsesif bir şekilde müzikle ilgilenen Mozart'ın 12 yaşına kadar binlerce saat pratik yapma imkanı olmuş olmalı. Hele ki televizyon, internet gibi çeldiricilerin olmadığı bir çocukluğu düşünün. Yani en uç örneklerden olan Mozart bile on bin saat kuralına tabi gibi görünüyor. Konservatuvarların yetenek sınavlarında birçok üstün nitelikli genç tespit edilir. Bunların bir kısmı doğuştan mükemmel ton algısı denen bir algıya sahiptir. Yani hangi sesi duyarlarsa duysunlar o sesin hangi frekansa ve notaya ait olduğunu anında tanıyabilirler. Bu doğuştan geldiği düşünülen bir özelliktir. Fakat bu insanların çoğu, profesyonel müzik hayatında çok önemli bir varlık göstermezler. Başka işlere kayarlar yahut yeterince çalışmadıkları için başarısız olabilirler. Her uzun boylu insan NBA'de bir yıldız olamaz. Başarılı insanları başarılı yapan şey, genetik yahut bedensel özelliklerinden biraz daha farklı bir şey gibi görünüyor. Yapılan bütün çalışmalar, başarıyı belirleyen unsurun yetenek yahut doğuştan gelen şans bileşenleri değil, motivasyon ve çalışma olduğunu gösteriyor. O nedenle üstün yetenekli çocuklar üzerinde yapılan çalışmalar, temel mantık olarak bana uzun zamandır çok yanlış görünüyor. Zira doğuştan gelen yeteneği ne olursa olsun, çocuklarımıza motivasyon verebilecek yolları araştırmamız lazım. Biz ise çocukları üstün, sıradan ve ortalamanın altında gibi etiketlerle yaftalayarak onların hayatlarındaki birçok başarı alanını otomatik olarak tıkıyor olabiliriz. Yetenekli olmayı en fazla belirleyen unsurların başında tutku gelir. Tutku, bir işi takıntılı bir şekilde sürekli olarak yapma isteğini doğurduğunda, ustalaşma da kendiliğinden gelecektir. Tutkuyu sağlayan beyin devrelerinin tam olarak nasıl çalıştığını bilmesek de hakkında birçok bilgimiz var. Özellikle dopamin, serotonin, endorfin ve anandamid gibi beyin kimyasallarının tutkulu bir iş yaparken beyinde arttığını; bunların artışının da akış denen ilginç bir zihinsel duruma yol açtığını biliyoruz. Yaptıkları iş ne olursa olsun, akışa giren insanlar, müthiş kararlı, inatçı, yaratıcı bir ruh haline bürünebiliyorlar. Bir çocuğu yahut genci, on bin saat tek bir işle uğraştırmak kolay olmadığı gibi, genelde mümkün de değildir. Hele ki istemediği bir şeyse dünya bir araya gelse o işi o insana sürekli olarak yaptıramazsınız. Fakat tutku bir kez devreye girdi mi insanın başka bir zorlamaya ihtiyacı kalmaz. İçten gelen bir dürtü ve itmeyle, sürekli olarak zihnini mutlulukla dolduran, geleceğe dair umut ve cesaret veren böyle bir duygu durumuyla, her şeyi başarabilir. Muhtemelen bu yaratıcı zihinsel deneyim, sadece bu kimyasallara da bağlanamayacak kadar karmaşık bir şeydir. Fakat bu kimyasalların düzeylerini değiştiren çeşitli kimyasal maddelerin, zihinde buna benzer durumlar oluşturduğunu uzun zamandır biliyoruz. Amfetamin, kokain yahut bunlara benzer uyuşturucu maddeler, yapay olarak bu tip bir zihinsel durumu deneyimlemeye imkan verdikleri için maalesef hala birçok insanı esir alıyor. İnsanlar, öldürücü olduğunu bildikleri halde neden bu maddelere müptela olmaya devam ediyorlar? Çünkü bu zihinsel deneyim, beynin ve insan zihninin en çok keyif aldığı, hep orada kalmak istediği deneyimlerin başında geliyor. Kısacası, doğuştan yetenek diye bir şey aslında var: Kişinin dünyaya geldiği yer, zaman, sosyal şartlar, imkanlar, genetik ve biyolojik yapısı ve daha birçok şey tarafından belirlenen bir terkibi var. Bu kişiye özel terkip, herkesin farklı bir konuda, benzersiz bir alanda en iyi olabileceğini düşündürüyor. O nedenle, herkesin, standart başarı ve yeteneklilik kıstaslarını bir kenara bırakıp kendi yaşamları özelinde Ben ne yapmak için gelmiş olabilirim? sorusunun yanıtını araması gerekiyor. Herkes usta bir piyanist, madalyalı bir sporcu, Nobel Ödüllü bir bilim insanı yahut bir TV yıldızı olmak zorunda değil. Bunlar sadece medyatik olarak bize görünür kılınan birkaç seçenek. Nefretin yaygınlaştığı bir sosyal ortamda herkese gülücüklerle umut aşılayan bir insan, yaşadığı şehri tertemiz tutmayı tutku edinmiş bir belediye temizlik görevlisi, insanlara yardımı hayat gayesi yaparak nice hayata dokunabilen bir hayırsever yahut bir köy okulunda, yarın Nobel alacak Aziz Sancar'ları yetiştiriyor olduğundan habersiz, inat ve tutkuyla işini yapan bir öğretmen gayet üstün yetenekli ve başarılı insanlardır. Yetenek, başarı, deha gibi kavramlara çok daha geniş bir çerçeveden bakmak gerek."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/egzersiz-yapmak-beynimizi-nasil-etkiliyor/", "text": "Yapılan araştırmalar gösteriyor ki beyin her bir uyarıcı ve girdi ile yaşam boyunca şekillenir. Egzersiz sırasında bedende yaşanan ölçümlenebilir değişikliklerin yanı sıra bilinçaltı düzeyde de birçok değişiklik yaşanır. Ayrıca nörobiyolojik düzeyde de egzersiz esnasında yeni nöronların oluştuğu gözlemlenmiştir. Egzersiz rutinleri, beyindeki sinir ağlarının büyümesini ve gelişmesini destekler. Şimdi egzersiz yaparken beyinde yaşananları sırayla inceleyelim. - Beyin kaynaklı nörotrofik faktörler: Bunlar nöronların büyümesini destekleyen proteinlerdir. Öğrenme süreci, hafızanın güçlenmesi, zihinsel sağlığın sürdürülebilirliği için doğal destekler arasındadır. - İnsülin benzeri büyüme faktörleri: Öğrenme süreçlerinde, beyin kaynaklı nörotrofik faktörlerle birlikte çalışan proteinlerdir. Beyne glikoz taşımak için de insülin ile birlikte çalışırlar. - Vasküler endotelyal büyüme faktörleri: Beyindeki kan damarlarının oluşumlarını uyaran proteinlerdir. Yeni hücrelerin, yeni kan damarlarına duydukları ihtiyacı karşılarlar. Nörotransmitterler bedenin kimyasal habercileri olarak tanımlanırlar. Bu moleküller olmadığı zaman, hücreler arası mesajlar taşınmaz. - Serotonin: Biliş seviyesini, öğrenme sürecini ve hafızayı geliştiren, ruh halini şekillendiren moleküllerdir. - Dopamin: İnsan bedenini ve ruhunu yeni deneyimler yaşamaya teşvik eden motivasyon molekülleridir. - Norepinefrin: Kalp atış hızının artırılmasına yarayan ve kanın kalpten pompalanmasını sağlayan moleküllerdir. Egzersiz yaptığımız zaman, vücudumuzda tüm bunlar serbest kalır. Bu şekilde ruh halimiz düzenlenir, dikkatimiz ve odağımız güçlenir, öğrenme sürecimiz gelişir. - Prefrontal korteks: Frontal lob bölgesinde bulunan bu alan, kişiliğimizi ifade eder ve karar alma mekanizması ve karmaşık planlar yapabilmemizi destekler. - Hippokampus: Temporal lob bölgesinde bulunan bu alan, yeni deneyimlerin ve anıların depolandığı yerdir. Egzersiz yaparken beyinde bulunan bu iki alanın hacmi artar, boyutları genişler ve beynin diğer bölümleri ile bağlantıları güçlenir. Bu şekilde stres ve zorlu duygularla baş etme kapasitemiz de artar. Bu iki alanın iyi çalışması, günlük yaşamın getirdiği stres ile baş etme gücümüzü yükseltir. Egzersiz sırasında ayrıca bu iki alana daha fazla oksijen gider ve ihtiyacımız olmayan atıkların uzaklaştırılması sağlanır. Egzersiz yaptığımızda uyku rutinlerimizi, stres seviyemizi ve ruh halimizi direkt etkileyen sosyal ve duygusal açıdan olumlu değişiklikler yaşarız. Egzersiz yapmak ayrıca hafızamızın güçlenmesine, dikkatimizin artmasına, karar verme mekanizmalarının iyileşmesine ve tüm bilişsel işlevlerin gelişmesine yardımcı olur. Egzersiz, beyni doğrudan etkilerken hipertansiyon ve insülin direnci gibi bilişsel gerilemeye neden olan çevresel risk faktörlerini de azaltır. Yaşanan tüm değişim ve dönüşümlerden egzersiz yapmanın beyni nasıl etkilediği anlaşılabilir. - Ruh halini iyileştirir ve stres seviyesini düşürür. - Odaklanmayı güçlendirdiği için okul ve iş yaşamında ekstra başarı kazandırır. - Düzenli yapıldığında uyku rutinleri düzene girer. Derin ve kaliteli uyku, yaratıcılığı ve beyin aktivitelerini destekler. - Hafızayı güçlendirir ve ileri yaşlarda görülen alzheimer gibi beyin rahatsızlıklarını engeller. - Beyinde salgılanan moleküller nedeniyle bireyler daha mutlu hisseder. - İkili ilişkilerde çatışmalar azalır. - Egzersiz uygulamaları ile problem çözme, karar verme mekanizmaları daha iyi çalışır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/elleriyle-isiten-kadin/", "text": "İnsanlara gerçekten dinlemeyi öğretmek; bu benim hayattaki tek hedefim. Bu hakikaten muazzam bir cümle, özellikle de gürültü çağında etrafımız sarılmış ve birbirimizi duyamayacak hale gelmişken. Fakat bu cümleyi çok özel yapan diğer bir etken, cümleyi kuran kişinin neredeyse işitme yetisi olmayan bir müzisyen olması. Evet yanlış okumadınız. Zor bir işitme yetisiyle konservatuar sınavlarını kazanan, en iyi derecelerle mezun olan, sayısız albüm çıkaran ve konserler veren dünyaca ünlü bir solo perküsyonist ve besteci. Bu kişi Evelyn Glennie. Glennie, kendi değimiyle doğanın bir mucizesi değil. Sadece aşkla yaptığı bir çalışmaya kendini adayarak gelişmekte olan ve bunu devam ettirebilmek için vazgeçmeden yeni yollar arayan, hepimiz gibi biri. Glennie'nin müzikle tanışması, Kuzeydoğu İskoçya'da yaşadığı çiftlikte 8 yaşından itibaren piyano dersleri almasıyla başladı. Yaşı ilerledikçe duyma yetisini kaybederken bir yandan da müziğe olan tutkusu artmaya başladı. Doktorlar, sinirlerinde tedavisi mümkün olmayan bir tahribat meydana geldiğini söylemişti. Kulağına taktığı işitme cihazı yüzünden sesleri sadece yoğun, net olmayan bir gürültü şeklinde duyabiliyordu ve 12 yaşına gelmeden, neredeyse tamamen işitme engeline yakalanmıştı. Yaşadığı tüm zorluklara karşın Glennie, o zamanlarda hiç örneği bulunmadığı halde vurmalı çalgılar solisti olmak istiyordu ve bunun için duyabilmenin farklı yollarını aramaya başlamıştı. Mesela çalgıyı bacaklarının arasında çalarak;vuruşların bacaklarında yaydığı titreşimi değerlendirip hayal gücünü sonuna kadar kullandığını ve sahip olduğu bütün hisleri analiz ederek kendine has bir ses dünyası yarattığından söz ediyordu. Kendine koyduğu hedefi gerçekleştirebilmenin ilk adımı olarak da Londra'daki ünlü Kraliyet Müzik Akademisi'ne müracaat etmişti. Tüm aşamaları başarıyla geçmesi elbette müzik kurulunu şoka uğratmıştı. Fakat işitme engelli olan Glennie'yi okula kabul etmek istemiyorlar. Çünkü daha önce benzer bir durumla karşılaşmadıklarından dolayı işitme engelli bir bireye nasıl müzik eğitimi verebileceklerini bilmiyorlardı. Ayrıca iyi bir müzik kariyeri olabileceğine dair inançları da yoktu. Fakat Glennie, bu duruma karşı çıkarak her aşamayı başarıyla geçmişti ve bu okula girmesinin hakkı olduğunu savunuyordu. Kurul ikilemde kalmıştı ve birkaç gün sonra yeniden sınava çağırmışlardı. Glennie bu performansı da başarıyla tamamlayarak kendini bir kez daha kanıtlamıştı. İkinci aşamadan sonra kuruldan Ron Forbes, Glennie' ye bir şans vermeleri gerektiğini, çünkü bunu hak ettiğini söyleyerek onu öğrencisi olarak eğitmeye karar vermişti. Evet buna katılıyorum, peki sorun nedir? Siz kulaklarınızla duyuyorsunuz, ben de net olmasa da biraz kulaklarımla; aynı zamanda ellerimle, midemle, bacaklarımla, elmacık kemiklerimle, tenimle işitiyorum cevabını vermiştim. Geniş bir vizyon, kurallardan daha güçlüdür! Yıllar içinde Glennie, akademinin en iyi derecesiyle mezun olduktan sonra hızlı bir şekilde kariyerinde yükselişe başladı ve müzik tarihindeki Tam Zamanlı İlk Solo Perküsyonist unvanını aldı. Solo perküsyon için yazılmış fazla eser olmamasından dolayı birçok besteciye siparişler vererek repertuvar kazandırdı ve bir süre sonra enstrümançeşitliliği içeren besteler yapmaya ve bunları dünyanın farklı yerlerinde seslendirmeye başladı. Ayrıca, Sir James Galway , Jullian Lloyda Webber ve Michael Kamen ile yaptığı projelerle, İngiliz hükümetinin müzik eğitimine 332 milyon sterlin ayırmasını teşvik etti. Glennie, cesur bir adımın öncüsü olarak ona dayatılan kurallara itiraz etmesi ve kendi cümleleriyle Öğretmenimin genç, işitme engelli bir kız hakkındaki önyargılarının, müziği öğretme şeklini etkilemesine izin vermemesi sayesinde, gelecekteki birçok yeteneğin yaşamını değiştirecek kapılarını araladı. Çünkü onun okuldaki başarısı, Birleşik Krallık genelindeki müzik kurumlarına emsal olduğu gerekçesiyle, uygulanan kuralların ve işleyen prosedürün yetersiz olduğunu ortaya koyup değişmesine sebep oldu. Bununla birlikte kurumlar, benzer şekilde yapılan başvuruları reddetmeme kararı aldı. Glennie şu an İskoçya, Aberdeen'deki Robert Gordon Üniversitesi'nde rektörlük yapıyor ve müziği işitebilmek üzerine birçok seminer veriyor. Ayrıca kendisi gibi işitme güçlüğü yaşayan müzisyenlere pek çok yerde iş imkanı sağlıyor. Yani okuldaki öğretmenlerinin kulakları duymayan bir müzisyenin geleceği olamaz çıkarımlarına en güzel cevabı vermiş oluyor sanırım. Evelyn Glennie, belki de sahip olduğumuz iyi düzeydeki işitme yetimize rağmen, gerçekten müziği dinlemeyi ve hissetmeyi bir çoğumuzdan çok daha iyi bir şekilde yapıyor. Çünkü işitmenin doğasını temelden kavramış durumda. Bazen bizler, ses titreşimlerini tek bir organa yüklediğimiz ve duyar duymaz etiketlediğimiz için geri kalan unsurlara çok dikkatli bakamıyoruz. Fakat Glennie duyulanın ötesine, frekansların vücudumuzdaki etkilerine ve hatta bu frekansları hangi bölgelerde algılayabileceğimize kadar derin bir tecrübeye sahip. Bu derece ilham veren biri olması ve yazılarımda kendisinin yaşamından söz etmemin sebebi, tahmin ettiğiniz gibi işitme engelli bir müzisyen olması değil aslında. Gerçek sebebi, birçok kişinin engel olarak düşündüğü durumu avantajına çevirerek, hayatına küçük yaştan itibaren yön verebilecek vizyona sahip olması ve kendini eğitebilmesi. Yapamadıkları değil, yapabildiklerine odaklanması. Ki başarması en zor olan şey de bu esasında; motivasyonunu olumsuz etkileyebilecek fikirlere aldırış etmeden, gözünü hedeften ayırmamak ve emin adımlarla ilerleyebilme cesareti gösterebilmek. Kendisinin severek ve kararlılıkla attığı bu güçlü ve cesur adımlar, nihayetinde arkasından gelenlerin yolunu aydınlatacak büyük bir ışığa dönüşüyor ve insanlara yol göstermeye devam ediyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/en-dost-bilgi-aramadiginda-buldugundur/", "text": "Yukarıdaki bu tarif aynı zamanda öğrenim ve edinim arasındaki farkı da tarif ediyor. Özü bakımından sadece bilgi transferi olan öğrenimin aksine edinim doğal ve doğrudan bir anlama yoludur çünkü insanın doğasında vardır. Daha doğrusu edinim, belirlenmiş yasalardan çok görece kurallarla işleyen ve bireyin kişisel amaçlarının dışında herhangi bir hedef gütmeyen anlama sürecidir. En iyi örneği de dildir herhalde. Neredeyse istisnasız tüm insan evladı daha üç yaşında ana dilini kolayca edinirken, sonraki dönemlerde başka bir dili öğrenmeye harcadığı devasa çabanın nedeni de edinimle öğrenim arasındaki bu farktır. Teknik olarak edinim ve öğrenim arasındaki bir diğer fark da ihtiyaç/bilgi sıralaması. Geleneksel öğretimde bilginin servisi için bir ihtiyaç beklenmez. Bilgi verilir ve bir gün o bilgi için ihtiyacın peyda olacağı umulur. Kişisel farklılıklar gözetilmeksizin, standart gereksinimler için standart bilgiler istiflenir. Oysa edinimde öncelik hep kişisel ihtiyaçtadır. Çünkü hayatın doğal akışı içinde gereksinim oluşmadan anlama için istek de çaba da kolay kolay oluşmaz. Ama anlamada ihtiyaç belirleyici olduğunda, bilgi öylesine derinlere işler ki edinilen bilginin çoğu zaman farkına bile varılmaz. Hatta edinimde asıl hedefin bilginin kendisi değil de işlevi olması öylesine barizdir ki işlevi belirlenmemiş bir bilgi, bilgi dahi sayılmaz. Eğitim sisteminde öğrencilerin altı ile on altı yaşları arasında her yıl edinim becerilerinde yüzde onluk bir kayıp yaşadıkları varsayılırsa, daha yetişkin dahi olamadan bu becerilerin neredeyse tamamını yitirdiklerini söylemek mümkün. Bu akıl almaz süreçte edinim becerilerini koruyabilenlerse, sadece sanatsal yatkınlığı ya da en azından azmi olan öğrenciler oluyor. Geleneksel öğrenme yöntemlerinin, özellikle gelişmemiş ülkelerin gelişmemiş hükümetleri açısından iktisadi önemini; insanları dönüştürdüğü şey bakımından mevcut sistem için ne denli işlevsel olduğunu biliyoruz. Anlama denilen o devasa olguyu sadece kendi fayda alanında tutmanın ve insanların anlayabileceği bilgileri bir şekilde kontrol edip algılarını yönetmenin en iyi yolunun bilgi edinimlerini zapturapt altına almak olduğunu da biliyoruz. Bu bakımdan da bir araç olarak edinim becerisi elbette sistem için kontrolsüz bilmeye neden olabilecek hayati bir tehdittir. Ama öte yandan gelişmiş toplumlarda edinim, eğitim sistemlerinin olmazsa olmaz özelliğidir. Bu konuyla ilgili söylenecek son söz, öğrenilen bilgilerin başkalarının malı, buna karşı sadece edinilen bilginin sizin malınız olduğudur. Bu bakış açısının eğitimin her alanına sirayet etmesi için de bize lazım olan akıllı zekalar, zeki akıllar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/en-hayati-becerilerimizden-biri-kaslarimizi-oynatabilmek/", "text": "En hayati becerilerimizden biri: Kaşlarımızı oynatabilmek! Natural Ecology & Evolution dergisinde yayınlanan yeni bir araştırma, tarih öncesi insansılardaki devasa kaş kemerinin niçin modern insan anatomisinde giderek düz bir hal aldığına dair tartışmalara yeni bakış açıları sunabilir. Bilim insanları, bir geyik boynuzu gibi belirgin bir kaş kemerinin, uzak atalarımız için gözleri güneş ışığından ve tozdan korumak dışında, sosyal baskınlık ve saldırganlığın sinyali olabileceğine dair yorumlar yapıyorlar. Anatomik olarak modern insanda ise daha düz bir alın, daha görünebilir kıllı kaşlar ve göreceli olarak büyük bir hareket kabiliyeti ile beraber kaşlarımız çok daha farklı işlevler üstlenmiş görünüyor. Hareketli kaşlarımız aslında belki de farkında olmadığımız en önemli sosyal iletişim araçlarımızdan bir tanesi. Özetleyeceğimiz çalışmanın yazarlarından York Üniversitesi mensubu Dr. Penny Spikins Modern insan dediğimiz Homo sapiens hayatta kalmış olan son insan türüdür. Kuzenlerimizden olan Neandertaller yok oldular. Biz ise çok hızlı bir şekilde dünyayı kolonize ettik, en uç koşullarda bile yaşamaya devam edebildik. Bu bizim geniş sosyal ağlar kurabilme yeteneğimizle oldu. Tarih öncesi modern insanın yakın akrabalarıyla beraber yaşamaktan kaçındığını ve zor koşullarda arkadaşlarıyla beraber kalabilecekleri uzak bölgelere gittiklerini biliyoruz diyor. Günlük hayatımızda çok sıklıkla kullandığımız mimik ve ifadelerimiz sosyal iletişimimizin en büyük parçalarından biridir. Genellikle de kültürler arası kabul edilebilir bir çok unsuru barındırır. Kaş hareketleri hızlı ve karmaşık ifadeleri karşımızdakinin de algılayabilmesini sağlar. Hızlı bir şekilde kaşların kaldırılması karşıdakini tanıma ve sosyal iletişime açık olduğunu ve kaşları orta hattın üstüne kadar kaldırmak sempatiyi ifade eder. Kaşların küçük ya da ince hareketleri de aldatma ve güvenilirlik tanımlamalarının anahtar parçalarından biridir. Diğer yandan botoks uygulaması gibi işlemler, insanlarda kaş hareketlerindeki sınırları belirsizleştirdiği için diğer insanlar tarafından ifadelerinin tanınma oranını da azaltabiliyor. Mandrill maymunlarında, baskın erkeğin burnunun üstünde parlak renkli şişkinlikler bulunur ve bu işaretler onların sosyal statülerini belirler. Bu şişkinliklerin büyümesi hormonal faktörler tarafından tetiklenir. Bu örneği mercek altına alan araştırmacılar, aynı özelliklerin tarih öncesi insansıların kaş kemiklerinde de olduğunu düşünüyorlar. Atalarımız için çıkıntılı kaş kemerleri, eşeysel biçim farklılıklarının göstergesi ve sosyal işaretler olarak ikna edici göstergelerdi. Kaşların modern insanda daha yatay bir şekle dönüşmesi, sosyal gruplarda yardımlaşmayı ve empatiyi artıracak daha dostça ifadelerin ortaya konabilmesini sağlamış olabilir. Bu süreçlerin yaklaşık son 100.000 yılda insan yüzlerinin giderek küçülmesinin bir yan etkisi olarak başladığı düşünülüyor. Bu süreç son 20.000 yılda özellikle daha hızlı hale gelmiş ve son zamanlarda avcı toplayıcı olmaktan çıkıp, hem diyet hem de fiziksel çaba açısından daha az çeşitlilik taşıyan üretici ve yerleşik canlılara dönüşmüş gibi görünüyoruz. Bu süreçlerde de, başta gelişen dil yeteneklerimizle birlikte, hareketli hale gelen kaşlarımızın sağladığı üstün iletişim kabiliyeti, insanı diğer tüm ön-insan türlerinden daha başarılı yapan en önemli unsur gibi görünüyor. Şimdi bir an durup, bizi insan yapan bu temel özellikleri hayatımızda ne kadar verimli ve bilinçli kullandığımıza bir bakalım. Özellikle de aramıza gittikçe daha çok girmeye başlayan dijital ekranlarla kaplı bir dünyada, bu ileri iletişim yeteneklerimizi hızla kaybetmemiz işten bile değil. Bunların yerine nelerin geçeceği ise önceden kestiremeyeceğimiz bir muamma. Fakat bildiğimiz bir şey var: milyonlarca yıllık derinlikli bir seçilim süreciyle bu günlere gelmiş bu tip yetenekler, sırf bir bir kaç yılda bir değişen dijital teknolojiler icat etmeyi seviyoruz diye öyle kısa zamanda değişmeyecek. Dahası, bizi insan yapan bu yeteneklerimizden kopmamız gittikçe yaşamımızı daha da zorlaştırabilecek. İnsanın Fabrika Ayarları kapsamında yaptığımız tüm uyarılara, bu araştırma da önemli bir hatırlatıcı olarak katılmayı hak ediyor gibi görünüyor. - Ricardo Miguel Godinho et al. Supraorbital morphology and social dynamics in human evolution. Nature Ecology & Evolution, published online April 9, 2018; doi: 10.1038/s41559-018-0528-0"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/en-iyi-frontal-korteks-egitimi-bilincli-ve-hakkiyla-tutulan-oructur/", "text": "Sinan Canan: Bedenimiz, milyonlarca yıllık bir canlılık tarihi boyunca çok ince ayarlanmış sayısız fizyolojik mekanizmaya dayanır. Bu sebeple, günümüzde herhangi bir durumun fizyolojik etkilerini incelerken evrimsel biyolojiden gelen bilgileri göz önüne almak çok önemlidir. Bedenimiz, bundan 50 bin yahut 100 bin yıl önce yaşayan atalarımızın bedenleriyle aynı özelliklere sahiptir. Dolayısıyla o dönemdeki diyet ve hareket alışkanlıkları için ince ayarlanmış bir bedenin özellikleri bugün için de aynen geçerli. O dönemlerde sanayileşmiş gıda üretimi, hatta tarım dahi söz konusu olmadığından, insanlar gün içinde bulabildikleri besinlerle besleniyor, sonrasında ise bazen uzun dönemler muhtemelen açlık çekmek durumunda kalıyorlardı. Bedenin uyum mekanizmaları bu açlık dönemleriyle başa çıkabilecek şekilde ayarlanmış olmalı, çünkü bugün fasılalı oruç gibi kesintili beslenme rejimlerinde gördüğümüz birçok faydalı etki bize bunu düşündürüyor. Ayrıca deney hayvanlarında yapılan birçok çalışma, onların bedenlerinde de benzer etkilerin görüldüğünü bize gösteriyor. Açlık, bedende iltihaplanmayı engelleyerek tıp dilindeki deyişiyle antienflamatuvar etki gösterirken bağışıklık sisteminin daha kuvvetli çalışmasını sağlıyor, hücresel hasarların onarımını kolaylaştırıyor. Bunları uzun zamandır biliyoruz. Beyinde ise mesele bambaşka bir boyutta karşımıza çıkıyor. Beynimizin meydan okumalarla gelişim gösterdiğini artık biliyoruz. Mesela yeni bir lisan öğrenmek, yeni el becerileri kazanmaya yahut yeni bir müzik enstrümanı çalmayı öğrenmeye çalışmak gibi girişimler, beynimiz için birer meydan okumadır ve buna cevap olarak beynimiz yeni hücreler üreterek kapasitesini ve işlevsel bağlantılarını artırır. Açlık da böyle bir meydan okumadır. Antik zamanlarda açlık durumunda kafası daha iyi çalışan ve bu deneyimi zihinsel donanımını daha iyi kullanarak avantaja çevirip yiyecek bulmak için yeni yöntem ve yollar keşfedebilen atalarımız şüphesiz daha uzun süre hayatta kaldılar ve daha fazla üreme şansına sahip oldular. Böylece bizler, işte bu tip ataların torunlarıyız ve onların bu özelliklerini de miras almış durumdayız. Yapılan bilimsel araştırmalar, çeşitli sürelerle oruç tutmanın beyinde sinir gelişim faktörü ve beyin kaynaklı sinir büyütme faktörü olarak bilinen haberci moleküllerin salgılanmasını artırdığını gösteriyor. Bu maddeler, beynimizi hem yeni sinir hücreleri üretmeye zorluyor hem de beynimizin enerji kullanımını çok daha etkin bir seviyeye çıkarıyor. Böylece, sürekli tok gezen insanlara göre, arada bir açlık deneyimleyen yahut iyice acıkmadan yemek yememe alışkanlığı olanlar, sinir-yıkıcı hastalıklara yakalanma açısından çok daha dirençli oluyorlar. Açlık deneyimi, birkaç gün içinde vücudumuzdaki yağ depolarının kullanılmaya başlamasını sağlar ve yağ yıkımı sonucunda da keton cisimcikleri denen bileşiklerin miktarı kanda yükselmeye başlar. Keton cisimcikleri beyne ulaştığında ise beyin hücreleri için alternatif ve verimli bir enerji kaynağı olarak kullanılır ve böylece beynin enerji ihtiyacı şeker eksikliğinde bile etkin olarak karşılanabilir. Sürekli yemek yemek ve yüksek kalorili bir diyetle beslenmek ise hem bedendeki yağ depolarının yıkılmasını engelleyerek bedende yağ birikimine yol açar hem de keton cisimciklerinin üretimini engelleyerek beyni bu alternatif enerji desteğinden mahrum bırakır. Zaten keton cisimciklerini artırmaya yönelik ketojenik diyetler, yüzlerce yıldır epilepsi gibi rahatsızlıkların tedavisinde destekleyici olarak bu nedenle kullanılmaktadır. Sinan Canan: Bu tarz sorulara bakarken öncelikle oruç denen uygulamanın bir ibadet olarak yerine getirilmesi durumunda, bedene olan etkilerinin ikincil olarak değerlendirilmesi gerektiğini tekrar hatırlamak lazım. Eğer bir aylık Ramazan orucundan bahsediyorsak bu öncelikle Kur'an'da belirtildiği şekliyle, sağlığı yerinde tüm Müslümanlara emredilmiş bir ibadettir. Yani dini bir emir olarak önemi, bedene yaptığı etkinin önündedir. Hatta bazen ibadetlerin esasında da biraz meşakkat ve zorluk vardır. Bu zorluklar ise inanan insanların kendi kendisine imanını test edebilmesi için önemli fırsatlardır aslında. Özellikle haziran ayı gibi uzun günlerde tutulan oruçlarda açlıktan çok susuzluk önemli ve dikkat edilmesi gereken bir unsurdur. Zira bedenimizin büyük bir çoğunluğu sudan oluşur ve bu su dengesinin bozulması bedeni ciddi olarak sıkıntıya sokabilir. Uzun ve sıcak günlerde aşırı su kaybını engelleyecek, mesela daha az hareket, sıcak saatlerde güneşten kaçınma, fiziksel eforu azaltma, iftar ve sahur arasında bolca ve düzenli olarak su içme gibi asgari tedbirler alındığında oruç ibadeti gayet rahat yürütülebilir. Yoksa aşırı miktarda su kaybı beden için -özellikle de böbrek rahatsızlığı olanlar açısından- önemli bir sorun olabilir. İbadeti yerine getirmek kadar, sağlığımızı korumaktan da sorumlu olduğumuzu unutmamamız gerekiyor. Oruç sırasındaki susuzluk, bütün ölçülü ve stres kaynakları gibi bedenimiz ve beynimiz için uyarıcı bir meydan okuma anlamına da gelir. Bu nedenle kontrollü ve zararlı olmayan makul ölçüler içindeki bir susuzluk deneyimi, bedende aynen açlığın yaptığı gibi onarıcı ve önlem alıcı mekanizmaları tetikler. Böylece, bedeni sadece doldur-boşalt sisteminden oluşan bir makina olarak düşünmenin ne kadar hatalı olduğu, bu tip deneyimler sonucunda daha iyi anlaşılabilir. Neticede kontrollü yoksunluk, bedendeki birçok yenileyici ve onarıcı sistemi de faaliyete sokar. Sinan Canan: Psikolojik faktörler insan için biyolojik itkilerinden bazen çok daha önemlidir. Çünkü insan, biyolojik olduğu kadar bilişsel özellikleri de baskın ve belirleyici olan bir varlıktır. Mesela hiçbir hayvana oruç gibi bir ibadeti istemli olarak yaptıramazsınız. Çünkü insanlardan sonra en gelişkin bilişsel düzeye sahip şempanzelerde bile, beynin irade ve hazır zevki sonrası için erteleme devreleri etkin değildir. Dolayısıyla bir ibadet olarak oruç; zihin ile bedenin birlikte çalışmasını gerektiren, zihinsel niyetlerin biyolojik donanımı kontrol etmesini amaçlayan ve bu kontrol potansiyelini arttırmayı hedefleyen bir deneyimdir. Sinan Canan: Bana soracak olursanız oruç ibadetini diğer sağlık amaçlı oruçlardan ayıran ve aslında en önemli kısmı olan özelliği, bu davranış terbiyesi meselesidir. Bu karmaşık meseleyi şöyle özetlemeye çalışayım: Normalde diğer insanlara iyi davranmamızı, sosyal toplum ve ahlak kurallarını takip edip onlara uymamızı sağlayan devreler, beynimizin ön kısmında yer alır. Bu ön kısım ise çok yüksek bir metabolizma hızına sahiptir ve çok hızlı besin tükettiği için gün boyu yeterli düzeyde kan şekerine yahut keton cisimciklerine ihtiyaç duyar. Çevresel stresler yahut iş yoğunluğu nedeniyle çok fazla karar alması gereken ön beynimiz, tabiri caizse en çabuk yorulan ve enerjisi tükenen beyin alanlarını içerir. Bu nedenle yorgun, uykusuz yahut aç olduğumuzda duygusal tepkilerimizi ön beynimiz üzerinden kontrol etme yeteneğimiz de belli düzeylerde azalır. Bu durum, beyni olan tüm canlılar için geçerlidir; aç hayvanların sinirli ve saldırgan olması da aynı nedene dayanır. Fakat insanda diğer canlılardan farklı olarak bir iradi ve bilişsel kontrol de söz konusudur. Oruç sırasındaki açlık durumunda normalde kan şekerimiz düşer ve özellikle de günün ilerleyen saatlerinde duygusal itkilerimizi bastırma, öfkemizi kontrol etme konusunda sorunlar yaşayabiliriz. Örneğin; iftara kısa bir süre kala trafikte sıkışırsak öfkelenme ihtimalimiz normal zamana göre daha yüksektir. Bu aslında gayet normal ve biyolojik bir tepkidir. Fakat bu biyolojik özelliğin üzerine, bir ibadet bilinciyle sürdürülen oruca ve orucun diğer davranışsal gereksinimlerine dair bilgiler eklendiğinde, normalden daha büyük bir efor sergileyerek ön beynimizin bu kısıtlı durumlarda bile öfkemizi ve dürtülerimizi kontrol etmesini sağlamaya gayret ederiz. Bu bir antrenman gibi düşünülebilir. Her zaman muvaffak olamayabiliriz fakat çalıştıkça ve buna yoğunlaştıkça, bu yoksunluk durumlarında bile itkilerini kontrol etmeyi başarabilen insan, ön beyin devrelerini normal zamanlarda da daha etkin bir davranış ve dürtü kontrolü için eğitmiş olacaktır. 30 gün süren böyle bir pratiğin, hele zorlu biyolojik ve çevresel koşullarda deneyimlenmesi durumunda, beynimizin kontrol ve irade devrelerinde kalıcı ve olumlu değişimler yaratmak için aslında bulunmaz bir fırsatımız olur. Fakat tüm bunların olabilmesi için, orucu oruç gibi tutabilecek zihinsel hazırlığın ve olgunluğun bulunması gerektiği gerçeği de unutulmamalı. Bu da sadece Ramazan ayında değil, yılın her günü aynı bilinçle yaşamak durumunda mümkün olabilecek bir haldir. Kısacası, Ramazan orucu sırasında deneyimlediğimiz ruh hali, aslında normal hayatımızı nasıl yaşadığımıza dair de bir gösterge olarak değerlendirilip bir öz sınama aracı olarak da kullanılabilir. Oruçluyken sinirlendiğimizde nasıl tepki verdiğimiz, oruç tutmayan insanlara karşı ne kadar saygılı olabildiğimiz, etrafımızda olanlara ne kadar anlayışla yaklaşabildiğimiz, kendimizi ve çevremizi ne kadar dikkatle izleyebildiğimiz gibi parametreler, insanın kendini tanıması adına bence çok önemlidir. Özetle, benim bildiğim en iyi frontal korteks eğitimi, bilinçli ve hakkıyla tutulan oruçtur. Sinan Canan: Ramazan ve oruç, inanan insanlar için her yönüyle çok önemli bir gelişim ve dönüşüm fırsatıdır. Her türlü yapay etiket, moda ve toplumsal ön kabulden bağımsız olarak Allah'ın emri olduğu için rahatlarını bozmayı tercih etmiş insanların giriştiği bir ibadet olan oruç, 30 gün boyunca aynı telaş ve dertle aynı amaca yönelmiş gönülleri de elbette birleştirir. İftarlar, sahurlar, ibadetler ve okumalar, insanların dikkatini senenin geri kalanından çok daha fazla gerçekten önemli konulara yöneltmeye teşvik eder. İleri düzeyde sosyal varlıklar olarak insanlar, birlikte hareket etmeye zaten programlıdırlar ve bu program gereği, özellikle de bu tip manevi motivasyonlarla bir araya gelerek, bireysel olarak kendilerini aşan birçok gelişmeye birlikte imza atıp tanıklık edebilirler. İslam dininin sürekli barış, tanışma, kaynaşma ve topluluk olma yönündeki tavsiyeleri de insanın bu sosyal yönünün önemine vurgu yapan ebedi gerçekleri hatırlatma amacı güder. Ramazan ayı işte bu temel gereksinimizin en güzel karşılanabildiği zaman dilimlerinden birisidir. Allah rızası için girilmiş gönüllü bir yoksunlukla birleşen duygular, normal zamanlardakinden çok daha verimli ve kalıcı paylaşımlara imkan verir. Orucun fakirin ve açın halinden anlamak için tutulması gerektiğini de söyleyenler oluyor fakat bu bana çok makul gelmiyor. Zira akşam, mükellef bir iftar sofrasında canının istediğini yiyebileceğini bilen bir insanın gün içindeki açlıkla, mutlak açlık ve yokluk durumunu deneyimlemesi zordur. Bence oruçtaki açlığın, susuzluğun ve yoksunluğun insana sağlayacağı en önemli dünyevi fayda; biyolojik bir organizma olarak ne kadar fazla şeye bağımlı olduğunu, ne kadar zayıf ve kırılgan olduğunu, elinin altında bulunan ama daha önce pek çoğunun farkına bile varmadığı nimetlerin aslında ne kadar benzersiz ve büyük hediyeler olduğunu fark etmesidir. Çocuklarıma, ilk oruç tuttukları günün iftarında suyun tadına dikkat etmelerini söylemeyi çok severim. Zira su, normal hayatta tadını bile çoğu zaman fark etmediğimiz, en temel gıdamızdır. Fakat ağzımızda tatlı, tuzlu, acı ve ekşi tatları alan alıcıların yanında su tadını alan alıcılar da mevcuttur ve onların sinyallerini normal zamanda hemen hemen hiç fark etmeyiz. Halbuki sıcak bir yaz günü gün boyunca tutulan oruçtan sonra içilen bir yudum su, dünyanın en lezzetli içeceğine dönüşüverir. Kısacası Ramazan, inanan insanlar için çok önemli bir fırsattır. Hatta bir dini inancı olmasa bile, insanların bu önemli deneyimi hayatlarında birkaç kez tatması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü biyolojik sınırlarımızı daha fazla insan olmak yolunda zorlamak, bize biyolojimizden değil, insanlığımızdan dolayı gelen bir bilgidir ve bunu kullanmak ancak insana özgüdür. İnancı ve dünya görüşü ne olursa olsun, bir insanın bu şansı kullanmadan bu dünyayı terk etmesinin pek iyi bir şey olmadığını düşünenlerdenim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/en-son-ne-zaman-mektup-aldiniz/", "text": "- Size özel bir karakter: El yazınızla kaleme aldığınız mektuplar, hem genel yazı karakteriniz, hem de o satırların yazıldığı an itibariyle sizi etkisi altına alan duygularınızla ilgili olarak, doğrudan sizi ve duygu dünyanızın durumunu yansıtır. El yazısı, beyinde hepimize özel bir şekilde depolanmış kişiye has motor kalıplarla ortaya çıkar. O nedenle yazılarımızın karakteri birbirinden oldukça farklıdır. Bilirsiniz; elinizdeki kalemle bir kağıda, yahut tebeşirle bir tahtaya aynı kelimeleri yazdığınızda, iki yazının stilleri birbirine çok benzer. Fakat ilk durumda minicik parmak kaslarınızı kullanırken, ikincisinde kol ve omuz kaslarınızla bu işi gerçekleştirirsiniz. Demek ki yazı karakteri, kullanılan kaslardan ve beden bölümlerinden bağımsız olarak beyninizde bulunan özel ve size has hareket kalıplarının uygulanmasına dayanır. Bu özellik de sizin el yazınızla kaleme aldığınız herhangi bir şeyi tamamen size özel yapar. - Duyguların aktarımı: Yazı karakteriniz duygu durumunuza göre değişir ve evrilir. Her mektupta bu nedenle ufak tefek farklılıklar kaçınılmaz şekilde ortaya çıkacaktır. Bu da her kaleme aldığınız mektubu özel ve yegane yapar. Mektupla haberleşen insanlar bir süre sonra birbirlerinin duygu durumlarını yazı karakterlerinden ve kağıt üzerindeki yazının genel örüntüsünden tanımaya bile başlarlar. - Yavaşlama: El yazınızla metin yazmak yavaştır. Sizi daha yavaş düşünmeye, düşüncelerinizi toplamaya zorlar. Özellikle bilgisayarda olduğu gibi yanlış yapınca siliverme şansınız olmadığında, kelimelerinize, söylediklerinizin anlam bütünlüğüne, yazdığınız her şeyin önüne-sonuna daha çok dikkat etmeniz gerekir. Bu gereksinimler, modern çağın dijital iletişim ortamında neredeyse hiç kullanmadığımız zihinsel devreleri bolca çalışmak zorunda bırakır. Mektup, dikkat ve yoğunlaşma ister; ona özel zaman ayırmanızı talep eder. Bu zihin devreleriniz çalıştıkça da güçlenir ve hayatın diğer alanlarında bunun birçok faydasını görürsünüz. - Özen: Birisine göndermek üzere yazdığınız bir metin, gönderildikten sonra geri alınamaz, silinemez ve sizin elinizden artık çıkmış olan bir belge hükmündedir. Yeğenim yazmış haberim yok yahut yanlışlıkla sana göndermişim gibi bahanelere mektup iletişimde yer yoktur. Bu nedenle bambaşa bir özen ve dikkat gerektirir. Bu özen ve dikkat ise, hayatın hemen her alanında ihtiyaç duyduğumuz ve bugün özellikle gençler arasında çokça zayıfladığından şikayet ettiğimiz özen ve dikkat süreçlerini yöneten devrelerle aynıdır. Kısacası, birilerine düzenli olarak mektup yazmak, yazanı kesinlikle daha dikkatli ve özenli yapar. - Sabır: Sabır, günümüzün gittikçe tedavülden kalkan meziyetlerinden birisi. Dijital iletişim ortamlarında bir kaç saniyelik gecikmelere bile tahammül edemez hale geldik. Halbuki mektuplaşmak tam bir sabır sınavıdır. Yazma aşamasında kendinizi iyi ifade etmek, doğru zamanda ve doğru içerikle göndermek, hedefine ulaşmasını beklemek ve cevabın yolunu gözlemek, sabır dediğimiz o kontrol mekanizmasına ait beyin devrelerimizin sapasağlam olmasını gerektirir. Bu nedenle klasik anlamda mektuplaşma, anlık dijital iletişime göre çok zor, imkansız ve hatta aptalca gibi gözükür; hele ki bu devirde. Fakat bir kez bu sabrın tadını aldınız mı, ondan vazgeçmek de bir o kadar imkansız hale gelir. - Hafıza: Hafızamızın deneyimleri sağlıklı bir şekilde kaydedebilmesi için zamana ihtiyacımız var. Fakat bu dijital çağda, iletişimimiz bu kadar hızlanmasına rağmen, adeta zamanımız hiç kalmadı. Bir anlık mesajlaşma programında uzun sayılabilecek bir metin hazırlayıp gönderdiğimizde bile, onu kısa bir zaman içinde unutuyoruz; zira hemen ardından tonla farklı veriyi işlemek durumundayız. Mektup yazdığınızda ise zamanı adeta yavaşlatmak zorunda kalırsınız. Ağır ağır el yazınızla kaleme aldığınız metinler, hem belleğinizdeki bilgilerin iyice gözden geçirilmesini sağlayarak hafızanızı derli toplu kullanabilmenizi, hem de kaleme aldığınız metni yeterli bir sürede içselleştirebilmenizi sağlar. Aslında kendinize ayırdığınız, zihninize verdiğiniz bir zamandır bu; ve hele ki bu devirde, faydaları tartışmasızdır. - Kalıcılık: Mektup gerçektir ve gerçek her şey gibi dayanıklı ve kalıcıdır. Hayatınızın belki de en önemli fikirlerini, duygularını, sözlerini ve düşüncelerini, hızla yok olup gidecek sanal bir ortama salıp unut mak yerine, kalıcı eserler haline getirip yıllar sonra bile istifade edilebilecek belgelere dönüştürmenin en iyi yoludur mektuplar. Yıllar sonra bir çekmeceyi açıp da onyıllar önce kaleme alınan ve hemen hepsi sizin şahsi geçmişinize dair kayıtlar içeren duygu ve düşünceleri okuyabilmek, gerçekten de paha biçilmez bir hazineye bedeldir. - Yaratıcılık: Belki de mektup yazmanın en güzel tarafı, dijital sistemin size dayattığı biçim ve formatlardan hiç birisine uyma zorunluluğunuzun olmamasıdır. İster kağıda dikey yazar, ister resimler çizer, ister çıkartmalarla süsler, hatta isterseniz daha fazla bilgi için sayfaya bir karekod bile yapıştırabilirsiniz . Boş bir sayfaya tamamen kendi kurallarınızla kuracağınız bir mektup, karşı tarafa derdinizi anlatma işlevi gören bir belge olmanın çok ötesinde, aslında sizin yaratıcı zihninizden damıtılmış bir sanat eserine dönüşebilir. Böylece her mektup deneyimi aslında yaratıcılığınızı kamçılayacak geliştirici bir meydan okumaya dönüşür. - Önem verme: Herhangi bir işe yatırdığınız zaman ve özen, zihninizde ve beyninizde o işe verilen önemle doğrudan ilintilidir. Alel acele ve saniyeler içinde sağlanan iletişim, bu nedenle beyin devrelerinizde yer etmez ve bu tip mesajlar önemli kategorisine pek kaydedilmez. Bu gerçekten yola çıkarak, özellikle gönül işlerinizi, yakınlarınızla olan münasebetlerinizi, dert ortağınızla paylaştığınız sıkıntılarınızı hangi iletişim kanalları üzerinden yürüttüğünüz çok daha önemli hale gelir. Bence bunlar önemlidir ve bunun gibi her türlü dert, mektup gibi ciddi ve kalıcı bir iletişim ortamına yakışır. Listeyi siz çok daha fazla uzatabilirsiniz. Sözün özü: Mektuplaşma alışkanlığının kaybedilmesi beraberinde çok fazla insani kaliteyi de götürüyor olabilir. Elbette bunlara katılmıyor da olabilirsiniz. Fakat denemeden karar vermemenizi öneririm. İlk başta, eğer hiç denemediyseniz, mektuplaşmak biraz garip görünebilir. Ama bir kez tadını aldığınızda, bu kadim iletişim yöntemi hakkındaki fikirlerinizin kökten değişeceğine eminim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/en-yakininizda-kim-var/", "text": "Bu soruya pek çoğumuz eşim, dostum, sevgilim, çocuğum, annem, babam, kardeşim, arkadaşım gibi yanıtlar veriyoruz. Tabii en yakınımızla bile yakınlık derecemiz sürekli değişiyor, bazen az yakın bazen çok yakın oluyoruz. Ama bize hep çok yakın olduğu halde hiç fark etmediğimiz, kendisiyle ilişkimize pek de özen göstermediğimiz, tüm dünyadaki insanlar yok olsa bile yine bizimle olacak bir yakınımız, hatta en yakınımız var: KENDİMİZ. Sosyal ilişkilerin insan canlısı için önemi malum. Ama en önemli ilişkimiz kendimizle olan ilişkimiz. Kendimizle ilişkimiz diğer tüm ilişkilerimizi ve tabii bütün hayatımızı belirliyor. Kendisiyle arası iyi olmayan birinin başkalarıyla da iyi ilişkiler kurmasının bir imkanı maalesef bulunmuyor. Nitekim en düzgün sosyal ilişkilere sahip olan ve toplumsal fayda yaratan insanların, dış dünyadan ziyade iç dünyalarıyla meşgul oldukları, kendileriyle ilişkilerine yatırım yaptıkları, en çok kendileriyle vakit geçirdikleri malum. Bunun aksine en büyük toplumsal zararlara sebep olan kişilerinse kendileriyle ilişkilerinin hiç iyi olmadığını ve bu nedenle etraflarındaki insanlara ve hatta diğer tüm canlılara zulmettiklerini görüyoruz. Demek ki neymiş; iyi sosyal ilişkiler kurabilmek için önce kendimizle iyi anlaşmamız gerekiyormuş."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/endiseli-ebeveynlere-dil-rehberi/", "text": "Görünen o ki, birden fazla dil kullanan çocuklar ve gençler yetişkinlik dönemlerine daha fazla gri madde ile geçiş yapıyorlar. Çocuk yetiştirme üzerine yeni metodlar, usuller geliştirilirken, bir tarafta da hepimizin farkında olmadan geliştirdiğimiz ve sosyal varlıklar olmamızın getirdiği bir özellik var; o da dil öğrenme. Ebeveynlerin bunun için ekstra bir çaba sarf etmesine gerek kalmadan, çocuk zaten evde konuşulan dili kapıyor. Şimdi de iki veya daha fazla dil öğrenebileceği bir eve doğduğunu düşünün bir çocuğun. İşte o zaman, anne ve babaların kafalarında Acaba çocuğum iki dil öğrenmeye kalkarsa daha mı zor olur? gibi sorular belirebilir. Öncelikle şunu belirtmek isteriz ki; iki veya daha fazla dil öğrenmenin beyne bilinen herhangi bir zararı ya da yan etkisi yok. Hatta tam aksine beyni geliştirici etkileri olduğuna dair araştırma sonuçları mevcut. Bu araştırmalardan bir tanesini sizlere sunmak ve dil öğrenme sürecinin beynimizdeki etkilerine bir bakış atmak isteriz. Araştırmaya Georgetown Üniversitesi ve Reading Üniversitesi akademisyenleri önderlik etmiş ve makale, Brain Structure and Function dergisinde yayımlanmış. Araştırmada, çocukların ve gençlerin beyinlerini inceleyip beyin taramaları yapmışlar ve iki dilli katılımcıların, bir dil konuşan katılımcılara oranla, gri ve beyaz madde açısından potansiyel avantajlara sahip olduklarını görmüşler. Projenin öncüsü Dr.Christos Pliatsikas, Gri madde erken yaştan itibaren azalıyor, ancak araştırmamızın bulgularına göre, gelişme çağı boyunca beyindeki belirli bölgelerde, tek dilli kişilere nazaran iki dilli kişilerde daha az küçülme olduğu gözlemlendi. diyerek iki dil bilmenin apaçık avantajlarına vurgu yapıyor. Daha önceki araştırmalarda, iki dil bilmenin yetişkinlerin beynindeki gri ve beyaz madddeler üzerinde olumlu etkisi olduğunu zaten görmüştük. Şimdi yaptığımız araştırmada ise ilk defa bu etkilerin çocuklar ve gençlerdeki etkilerine yönelik kanıtlar bulduk. diyor. Bu noktaya biz bir parantez açarak, yapılan bazı araştırmalarda ise İki dilli olmanın bilişsel bir avantajı olmadığı sonucunun sunulduğunu belirtmek isteriz. İlaveten; bu mevzular üzerine konuşurken Sinan Canan'ın temas ettiği bir konunun da bahsini açalım. Araştırmalar yapılırken seçilen çocukların ve yetişkinlerin dil hakimiyetinin ne kadar olduğu konusunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Yani Bilişsel olarak bir fayda bulunmadı neticesi çıkan araştırmalarda belki de katılımcılar, zaten hayatını 300-500 kelime ile idare ettiren kişilerdi ve hal böyle olunca sonuçların da ona göre gelmesinden daha doğal bir şey olamaz. Açtığımız parantezi kapayıp, bahsettiğimiz -ve bahsedeceğimiz- gri maddeye bir açıklık getirelim. Gri madde, beyin yüzey çevresinde, beyin hücre gövdelerinin bulunduğu beyin bölümlerini ifade etmek için kullanılır. Beyaz madde ise beyin hücreleri arasındaki bağlantıları içeren ve iletişim kurmalarına izin veren beyin bölümlerini ifade eder. Bağlantılar beyazdır çünkü bol yağlı miyelin kılıflarla birbirlerinden yalıtılmış durumdadırlar. Çalışmada, iki dil bilen insanların beyinlerinin, gelişim sırasında daha fazla gri madde muhafaza ettiğini ve beyaz maddenin de arttığını bulmuşlar. Bu da daha etkili bir beyin haberleşme ağının varlığına işaret edebiliyor. İki durumda da etkiler, beynin dil öğrenimi ve kullanımıyla ilgili bölümleriyle bağlantılı kısımlarda açığa çıkmış. Bütüncül baktığımızda; bulgular, çocuk yaştayken iki dilliliğin teşvik edilmesinin ilerleyen yıllarda pozitif etkiler olarak geri döneceğini vurguluyor. Pekala, İki dilli olarak büyüsün çocuğumuz, ama nasıl sağlayacağız bu ortamı ona? diyebilirsiniz. Haklısınız. Bu konuyla ilgili söylenen önemli noktaları es geçmeyelim o halde. Çocukla iletişim kurarken, annenin kendi, babanın da kendi anadili ile konuşması bir öneri olarak önümüze çıkıyor. Kişiler, kendi anadilini kullanınca çocukla daha kuvvetli bir duygusal bağ kurması muhtemel oluyor. Çocuğun dil öğrenme süreci, interaktif bir ortamda çok daha verimli oluyor. Yani öğretilmek istenen dilde bir video izleyerek, interaktif bir öğrenme ortamıyla aynı düzeyde dil öğrenmesi gerçekleşmiyor. Çocuğun iki veya daha fazla dile hakim olabilmesi için, kullanılan dillerin ne kadar derinlikli olduğunun önemini de hatırlatalım tekrardan. Yani bizim anadilimiz dediğimiz dile yeteri kadar hakimiyetimiz yoksa, kullandığımız kelimeler çok kısıtlıysa; çocuk da doğal olarak dile hakim olamıyor. Eksik olan kelimeleri diğer dille tamamlamaya çalışıp, bu sefer aynı cümle içerisinde birkaç kere dil değiştirecektir. Bu yüzden çocuğa; her iki dilde, mümkün olduğunca fazla sayıda ve çeşitli kelimeler öğretmek faydalı olacaktır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/entropisini-arttirmak-icin-milyonlarca-yil-savasan-foton/", "text": "Bir önceki yazımda fotonun heyecan ve macera dolu yolculuğuna değinmiştim. Eğer okuduysanız, orada bir şey dikkatinizi çekmiş olmalı. Bu fotonlar neden yüksek ve yoğun enerjili çekirdekten kaçmaya çalışıyorlar? Çünkü entropi yasası gereği her şey entropinin arttığı yöne doğru akma eğilimindedir. Fotonlar da enerjinin yüksek, entropinin düşük olduğu çekirdekten çıkarak uzaya yayılma yolunda, yani entropisini arttırma yolunda adeta savaşırlar. Düşünsenize bugün teninize değen ışık, 1 milyon yıl önce Afrika sınırları dışına ilk defa yayılma cesareti gösterip Güneydoğu Asya'daki Cava adalarına doğru hareket etmiş en yakın kuzenlerimiz Cava Adamı olarak bilinen Homo Erectus'ların zamanında doğmuş! Afrika'dan çıkıp harekete geçen bu insanların yolculuğunun zorluğu ve haşinliği kadar, aynı anda yukarıda, Güneş'te de büyük bir savaş oluyordu. Ve o savaşı kazanan fotonlar, bugün 1 milyon yıl önce gördüğü insanların torunlarına dokunuyorlar. Şimdi kafanızı göğe kaldırın ve düşünün: Şu an orada savaşan fotonlar, yaklaşık 1 milyon yıl sonra kim bilir kimlerin tenine değip kimlere şifa olacak? Bugün oraya bakıp, o fotona sevgiyle fısıldayıp belki de geleceğe mesaj gönderebilirsiniz. Çoğu zaman hayat bizi öyle zorlar ki kendimizi çıkmazda hisseder hatta bazen isyan ederiz. Halbuki yaşadığımız her olay, tanıştığımız her insan bizler ölümcül gama ışınları olarak kalmayalım diye vardırlar. Öyle pişeriz, öyle dersler alırız ki ölümcül gama ışınından yaşama can veren görünür ışıklara dönüşebiliriz. Eğer etrafımızdaki insanların savaşlarına, mücadelelerine dil uzatıp yaşanan her olay hakkında malumat vermeye kalkışırsak -yani asıl amacımız olan kendimizi ve gerçekliğimizi var edebilme savaşını unutursak- işte o zaman o çekirdekte tepkimeye giremeden etraftaki diğer hidrojenlerle çarpışıp duran fotonlara dönüşüveririz. Eninde sonunda içinde bulunduğumuz mekanın basıncı ve sıcaklığı sebebiyle tepkimeye gireceğiz, ama milyonlarca kez çarpışıp acı çekmek neden? Ne kadar çabuk kendimize ve özümüze dönersek, o kadar çabuk bu kaotik savaştan çıkıp yaradılış amacımıza uygun hareket edebiliriz. Bu tıpkı toprağın kilometrelerce altında yıllar boyu basınca maruz kalıp kralların tacına layık birer elmas olmaya benziyor. Eğer etrafınızı, tabiatı, evreni, kendinizi inceler ve doğru soruları sorarsanız emin olun ki cevaplar her yerde. Uzaydan gezegenimiz Dünya'nın derinliklerine kadar her yerde benzer savaşlar var ve hepsi bize aynı şeyi anlatıyorlar: Cefayı cefa olarak görme ve ham kalmamak için yaşadığın olayların seni dönüştürmesine izin ver. Şimdi, makro boyuttan mikro boyuta algınızı çevirip -yani gezegenimiz Dünya'dan yalnızca kendi canlılığınıza ve bedeninize doğru- bu fotonlara bir de şu gözle bakmanızı istiyorum: Bizim tenimize değip bize D vitamini olurlarken, bize can olurlarken ne kadar büyük savaşlardan gelmiş oluyorlar, bir düşünün. Ailelerimizin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın, dostlarımızın olduğu kadar bu Güneş ışınlarının da üzerimizde birçok emeği var. Ve bizler bu emeklere nankörlük edemeyiz. Tek bir foton için bile savaşmak, yaşamak, sağlıklı bir zihinle var olmak zorundayız. Yaşamak sadece yemek yiyip, üremek ve sosyalleşmek adı altında insanların hayatlarını çekiştirip dedikodularını yapmak değil; tabii bence. Yaşamak, iliklerine kadar hissetmekle ilgili. Her şeyi hissetmek... Etrafımızdaki insanların acılarını, mutluluklarını; kendi hatalarımızı, kendi güzelliklerimizi, tenimize değen su damlacıklarını, gözümüze ilişen rengarenk tabiatı, öğrenme aşkını -yani her şeyi gönülle öğrenmeyi- idrak ederek hissetmek... Bu koca evreni bir öğrenme alanı olarak görüp sürekli öğrenmeye, bilimi anlamaya, kendi duygularımızı ve eksikliklerimizi keşfetmeye ben yaşamak diyorum. Fotonun yolculuğu kadar yağmur damlalarının yolculukları, hatta ağzınızdan çıkan kelimelerin beyindeki yolculukları da inanın bana heyecan verici ve serüvenle dolu. Dolayısıyla bunların hepsinin hakkını vererek yaşamak lazım. Örneğin öyle güzel sözler sarf edin ki beyniniz Ben bu saçma muhabbet için mi bu kadar yoruluyorum? demesin. Belki daha sonra, oksijenin Dünya'daki serüvenine ve maceralarına da bir göz atıp evrimdeki yerine değiniriz. O zamana kadar şunu söylemek istiyorum ki: Lütfen oksijen israfı olmayalım. Umarım keşif yolculuğumuz hiç bitmez. Beğenmenize sevindim, çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/erdem-kimin-erdemi-vicdan-kimin-vicdani/", "text": "Erdem, vicdan gibi kavramları sanki doğal dünyada var olan, mesela hidrojen ya da nikotin gibi maddeler olarak düşünme eğilimindeyiz. Oysa bunlar tamamen yorumlanmış, bir hikayesi oluşturulmuş, somut bir temeli olmayan kavramlardır. Kimin hikayesine göre erdem, kimin hikayesine göre vicdan diye düşünmek gerekir. Bir boyutu ölçek, diğer boyutu ise zaman olarak ele aldığımızda, bu konularda yaşadığınız çelişkilerin kaynaklarını daha rahat görebileceksiniz. Ölçek açısından bakarsak... Birey, aile, büyük aile, mahalle halkı, şehir ahalisi, ülke vatandaşları, ülke yerleşikleri, bölge toplulukları, dünya çapında insanlık, canlılık gibi seviyeleri görebiliriz. Üstelik bu kısaltılmış bir liste, çok sayıda alt topluluklar da var her bir seviyede. Bireyde bile bilinçaltı isteklerle ilgili çeşitli alt gruplar var. Bir davranış, bir eylem bu ölçeklerin kimilerine göre çok erdemli iken kimilerine göre de gayet erdemsiz olabilir. Brezilya'nın durumunu düşünün, yağmur ormanları hakkında ülke içindeki grupların erdemli gördükleri davranışlar ile dünya insanlığı açısından erdemli olan davranışlar arasında büyüt zıtlıklar var. Zaman olarak baktığımızda da çevrimleri görürüz. Günden güne, aydan aya, yıldan yıla, asırdan asıra, çağdan çağa çevrimler vardır ve erdem, vicdan gibi yarattığımız kavramlar bu çevrimlerin ruhuna göre değişir. Bunlardan bazıları yüzeye yakın değişimlerdir, daha kısa sürelerde ve daha yüzeysel detaylarda gerçekleşir. Ama bir yandan dip dalga değişimleri yani çağ değişimleri de devam eder. Mesela mülkiyeti düşünün. Homo Sapiens olarak çeşitli tahminlerin ortalamasına bakacak olursak 200 bin yıldır dünyadayız. Dünyada canlılık yaklaşık 3,5 milyar yıldır var. Özel mülkiyetin çalınmasını çok büyük bir erdemsizlik olarak görüyoruz ama özel mülkiyet dediğimiz şeyin, özellikle bir toprak parçasının özel mülkiyet haline getirilmesinin tarihi 10 bin yılı pek de geçmez. Ve bu 10 bin yıllık sürede de özel mülkiyetten ne anladığımız yüzlerce yıllık aralıklarla sürekli bir değişim göstermiştir. Erdemi, vicdanı ve benzer değerleri ölçekler ve zamansal değişim bağlamında ele aldığımızda çelişkilerin bazılarının son derece doğal, hatta gelişim yolunda iyi olduklarını görebiliriz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ertelemenin-ustesinden-gelmenin-11-yolu/", "text": "Psikolojide, uzun zamandır erteleyen insanların hatalı bir zaman algısına sahip olduklarına inanılıyor insanlar bir şeyi yapmak için gerçekte olduğundan daha fazla zamanları olacağını düşünebiliyorlar. Bazıları için bu doğru olsa da, araştırmalar ertelemenin 'sıkıntıyı yönetmede zorluk yaşama' ile bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle, görevden kaçınmanın kusurlu olduğu görülüyor yani, insanlar bir görevi hoş olmayan bir şekilde algıladıklarında , erteleme olasılıkları daha yüksek oluyor. Erteleme davranışı gösterenler sıkıntıdan kaçınmaya çalışıyor olsalar da, bu tutum uzun vadede daha fazla sıkıntıya neden olabilir. Erteleme davranışı stresin artmasına, sağlık sorunlarına ve daha düşük performansa yol açabilir. Bununla birlikte erteleyenler, ertelemeyenlere kıyasla daha fazla uyku sorunu yaşama ve daha fazla stresli pişmanlık yaşama eğilimindedir. Dahası bu durum suçluluk, utanç ya da öz eleştirel düşünceler nedeniyle öz saygınızı da zedeleyebilir. - İnsanların ertelemelerinin en büyük nedenlerinden biri, bir durumu felaketleştirmeleri ya da gözlerinde çok büyütmeleridir. Bu, görevi tamamlamanın ne kadar zor, ne kadar sıkıcı veya ne kadar acı verici olacağı ile ilgili olabilir; durum ne olursa olsun, altta yatan ana düşünce görevi yapmanın dayanılmaz olacağıdır. - Bir dolabı temizlemeyi erteliyorsanız, temizlendiğinde dolabınıza girdiğinizi ve bunun ne kadar iyi hissettireceğini hayal edin. Ve eşyaları internet üzerinden satarak ne kadar para kazanacağınızı ya da ihtiyacı olanların bu eşyaları bağış olarak aldıklarında nasıl hissedeceklerini düşünün. Kaçındığınız bir egzersiz programıysa, egzersiz yapmanın nasıl daha pozitif enerjiye sahip olmanıza yardımcı olacağına, özgüveninizi artıracağına ve çocuklarınız için önemli bir rol model olacağına odaklanın. - Zamanım olduğunda yapacağım mantığıyla yürütülen projeler çok sık yapılmaz, hatta hiç yapılmaz. Bir proje üzerinde ne zaman çalışacağınızı planlamanız ve tıpkı önemli bir toplantıda yaptığınız gibi o zamanı bloke etmeniz gerekir. Bununla birlikte işinizi yapma zamanı geldiğinde, bir zamanlayıcı ayarlayabilirsiniz, böylece ayrılan sürenin tamamına odaklanabilirsiniz. - Programınızı oluştururken kendinizi başarıya yönelik odaklayın. Projeler genellikle beklenenden çok daha uzun sürer, bu nedenle biraz fazladan zaman ayırın. Ve bunu kendiniz için kolaylaştırmanın yollarını arayın: Örneğin, sabah insanı değilseniz, aylardır ertelediğiniz egzersiz programına başlamak için bir saat erken kalkmayı beklemeyin. Bu aktiviteyi öğle yemeği sırasında veya akşam yemeğinden önce planlamak sizin için daha iyi olabilir. - Bir görev aşırı zorlayıcı göründüğünde, genellikle beraberinde ertelemeyi de getirir. Peki bu görevi nasıl daha küçük, daha yönetilebilir parçalara ayırabilirsiniz? Örneğin, bir kitap yazmak istiyorsanız, bir taslak oluşturmayı, her bölümü tanımlamayı, bölümlerdeki ana başlıkları belirlemeyi ve ardından her seferinde bir bölüm yazmayı deneyebilirsiniz. Bu şekilde parçalara ayırmak, kendinizi daha az bunalmış ve daha güçlü hissetmenize yardımcı olacaktır. - Kendinize karşı dürüst olun. Bunlar bahane. Elbette, havamda olmak güzel olabilir, ancak bunun gerçekleşmesini beklemek çalışmanıza hiçbir zaman başlayamayacağınız anlamına gelebilir. - Bir görevi tamamlamak için belirli son tarihler belirleyin. Ardından hesap verebilir olmanıza yardımcı olacak birini bulun. Bu, patronunuza veya müşterinize işi belirli bir tarihe kadar tamamlayacağınıza dair verdiğiniz bir söz olabilir. Ya da işinizi takip etmenize yardımcı olacak bir koç da olabilir. Ya da basitçe hesap vereceğiniz bir partner bulun. Bu ilişkide, belirli zaman aralıklarında biriyle bağlantı kurar ve bir sonraki görüşmenizden önce ne yapacağınız ile ilgili sözleşebilirsiniz. Sözünüzden dönmek istemediğiniz için bu, erteleme eğilimini bastırmak için etkili bir yol olabilir. . - Ortamınız üretkenliğinize yardımcı olabilir veya bunu engelleyebilir. Özellikle birinin size ulaştığını bildirmek için sürekli bildirim gönderen e-postanız veya mesajlaşma programınız gibi teknolojilere dikkat edin. Sosyal medya, sizi yolunuzdan saptıran internet araştırmaları ve telefon görüşmeleri ertelemeye yol açabilir. Bu yüzden şunu deneyin: Belirli bir görev üzerinde çalışmak için planladığınız süre boyunca, e-postalarınızı ve anlık mesajlarınızı kapatın, telefonunuzu kapatın ve görevi tamamlayana kadar internete girmenize izin vermeyin ya da gerekli internet aramalarını işinizi tamamlayana dek bekletin. - Yapmayı planladığınız şeyi yaptığınızda bir ödül belirleyin. Planladığınız şeyi tamamlayana kadar yeni Netflix dizisini izlemenize, sosyal medyanızı kontrol etmenize veya öğle yemeği yemenize izin vermeyin. Dolayısıyla, bu görevleri ve dikkat dağıtıcı unsurları ertelemek için kullanmak yerine, bunları yapmanız için planladığınız şeyi gerçekten bitirmenize bağlayın. - Geçmişle ilgili kendinizi hırpalamayı bırakın. Daha erken başlamalıydım ya da Hep erteliyorum; tam bir beceriksizim gibi düşünceler işleri daha da zorlaştıracaktır. Araştırmalar, geçmişteki ertelemeleriniz için kendinizi affetmenin, bir görevi ertelemeyi bırakmanıza yardımcı olacağını gösteriyor. - Mükemmeliyetçilik ya hep ya hiç anlayışıdır: Bir şey ya mükemmeldir ya da başarısızdır. Mükemmeliyetçi olan insanlar ilerlemek için her şeyin mükemmel olmasını bekleme eğilimindedirler yani mükemmel değilse, bitiremezsiniz. Ya da mükemmel zaman değilse, başlayamayacağınıza inanırsınız. Bu ya hep ya hiç anlayışı sizi görevlere başlamaktan veya tamamlamaktan alıkoyabilir. Bunun yerine, mükemmelden ziyade daha iyi olmaya odaklanın. Bu, hala mükemmellik için çabalamak, mükemmellik yaratmak veya kendinizi mükemmel koşullara hazırlamak anlamına gelir, ancak aynı zamanda işi bitirmeye odaklanırsınız. Bitirmek mükemmelden daha iyidir. Bugünü bir gün yapın. Başlangıç için bu adımları izleyin ve kaydettiğiniz her ilerlemeden gurur duyun."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/escinsellik-geni-var-mi/", "text": "Cinselliğin genetik temeli üzerine bugüne kadarki en büyük çalışma1, insan genomunda eşcinsel davranışla bağlantılı olabilecek beş noktayı ortaya çıkarıyor. 29 Ağustos'ta Science dergisinde yayınlanan ve yaklaşık 500.000 kişinin genomlarına dayanan bulgular, önceki daha küçük çalışmaların sonuçlarını destekliyor ve birçok bilim insanının şüphelerini de doğruluyor: Cinsel tercihler genetik bir bileşene sahipken, hiçbir genin cinsel davranışlar üzerinde büyük bir etkisi yok. Cambridge, Massachusetts'teki Broad Institute of MIT ve Harvard'da genetikçi olan baş araştırma yazarı Andrea Ganna da açıkça eşcinsel geni yok diyor. Ganna ve meslektaşları araştırmaları sonucunda cinsel davranışların %25'e varan kısmının genetik koda dayandırılabileceğini, geri kalanının ise çevresel ve kültürel faktörlerden kaynaklandığını tahmin ediyorlar. Bu sonuçlar, daha küçük çaplı önceki çalışmaların bulgularına da oldukça benziyor. Birleşik Krallık'taki Oxford Üniversitesi'nde sosyolog olan ve üreme davranışlarının genetik temelini inceleyen Melinda Mills, çalışmayı sağlam bir çalışma olarak nitelerken, sonuçların genel popülasyonu temsil etmeyebileceğine de dikkat çekiyor. Bu bizzat çalışmanın yazarlarının da kabul ettiği bir sınırlama aslında. Bu çalışmalara genetik ve sağlık bilgileriyle katkıda bulunan kişiler, ağırlıklı olarak Avrupa kökenli ve daha yaşlı kişilerden oluşuyor. Çalışmada kullanılan verilerin kaynağı olan Birleşik Krallık Biobank katılımcıları 40 ila 70 yaşları arasındayken bir başka veri kaynağı olan 23andMe'nin veritabanındaki insanlar için ortanca yaş 51 olarak hesaplanıyor. Çalışma yazarları ayrıca, biyolojik cinsiyeti ile kendi kendini tanımlayan cinsiyeti eşleşmeyen insanları araştırmadan çıkararak genetik analizler için standart sayılabilecek bir süreci takip ettiklerini belirtiyorlar. Sonuç olarak, çalışma trans kişiler ve interseks kişiler gibi cinsel ve toplumsal cinsiyet azınlıklarını içermiyor. Bilim insanları uzun zamandır bir kişinin genlerinin cinsel yönelimlerini kısmen etkilediğini düşünüyorlardı. 1990'lı yıllardan 2 araştırma, tek yumurta ikizlerinin, çift yumurta ikizlerine veya evlat edinilmiş kardeşlere göre cinsel yönelimi paylaşma olasılığının daha yüksek olduğunu göstermişti. Bazı araştırmalar, X kromozomunun Xq28 bölgesi olarak adlandırılan belirli bir kısmının, biyolojik olarak erkek olan insanların cinsel yönelimi ile ilişkili olduğunu ileri sürdü ancak sonraki araştırmalar bu sonuçlar hakkında şüphe uyandırdı. Ancak Mills, bu çalışmaların hepsinin çok küçük örneklem büyüklüklerine sahip olduğunu ve çoğunun erkeklere odaklandığını söylüyor. Bu, bilim insanlarının cinsel yönelimle ilişkili birçok çeşidi tespit etme yolunu tıkamış bir tercih gibi görünüyor. Son çalışmada, Ganna ve meslektaşları, SNP adı verilen tek harfli DNA değişiklikleri açısından yüz binlerce insanın genomlarına bakmak için genom çapında ilişki çalışması olarak bilinen bir yöntem kullandılar. Ortak bir özelliği taşıyan insanlar belirli SNP'leri paylaşıyorsa, SNP'lerin bir şekilde bu özellik ile ilişkili olma ihtimali vardır. Araştırmacılar, çalışma katılımcılarını iki gruba ayırmışlar: Aynı cinsiyetten biriyle cinsel ilişki kurduğunu bildirenler ve bunu yapmamış olanlar. Daha sonra araştırmacılar iki ayrı analiz gerçekleştirmişler. İlkinde, bir milyondan fazla SNP'yi değerlendirerek birbirleriyle ortak olan daha fazla SNP'ye sahip kişilerin de benzer cinsel davranışlar gösterip göstermediklerine bakmışlar. Sonuçlar, genetiğin cinsel davranıştaki farklılıkları % 8 ila 25 oranında açıklayabildiğini gösteriyor. Ganna ve meslektaşları, ikinci analizleri için hangi belirli SNP'lerin aynı cinsiyetten cinsel davranışlarla ilişkili olduğunu görmek istemiş ve bu bireyler arasında daha yaygın olan beş tane SNP bulmuşlar. Ne var ki bu beş SNP'nin toplu olarak cinsel davranıştaki varyasyonun % 1'den dah azını açıklayabildiğini fark etmişler. Bu sonuçlar, çoğu araştırmacının henüz bulamadığı, cinsel davranışları etkileyen birçok genin var olduğunu gösteriyor, diyor Dr. Ganna. Daha da büyük bir örneklem boyutu ile bu eksik varyantların belirlenmesinin daha olası olduğunu düşünmek mümkün. Ancak Ganna, bu SNP'lerin herhangi bir kişide cinsel tercihleri güvenilir bir şekilde tahmin etmek için kullanılamayacağına dikkat çekiyor; çünkü yine sonuçlara göre, hiçbir genin tek başına cinsel davranışlar üzerinde belirleyici bir etkisi yok. Araştırmacılar, aynı cinsiyetten cinsel davranışla ilgili bazı SNP'leri tanımlamış olsalar da bu genetik varyantların ne anlama gelebileceğinden pek emin gözükmüyorlar. Mesela birisi, koku ile ilgili bir gene yakın ve tahminlere göre cinsel çekicilikte rolü olabilir. Başka bir SNP, erkek tipi kellik ile ilişkili görünüyor. Bu tip kelliğin de cinsel davranışla bağlantılı olduğu ve seks hormonlarının seviyelerinden etkilenen bir özellik olduğu biliniyor. Ganna, sonuçların insan cinselliğinin karmaşıklığını gösterdiğini söylüyor. Ayrıca, böylesine hassas bir konudaki incelikli bulguları halka açıklamanın zorluğu nedeniyle, çalışma, araştırmacıları için de bir meydan okuma niteliği taşıyor. Çalışmanın araştırmacıları, sonuçlarının yanlış yorumlanmaması adına, LGBTQ grupları ve bilim-iletişim uzmanları ile bulgularını araştırma makalesine ve kamuoyuna en iyi şekilde yansıtmak için bir hayli çaba göstermişler. Çabaları, hassas, jargonsuz bir dil kullanarak sonuçları -ve çalışmanın sınırlılıklarını- kamuoyuna açıklamak üzere bir web sitesi tasarlamayı dahi kapsıyor. Avrupa Biyoinformatik Enstitüsü yöneticisi olan Ewan Birney bu çabayı alkışladığını belirterek, Burası bir iletişim mayın tarlası... uyarısını ihmal etmiyor. Bu tür bir araştırmaların ne kadar bilgece ve faydalı olduğu elbette tartışılabilir; ancak birçok araştırmacı gibi Dr. Birney de bu konuların önemli bilimsel sorunlar olduğuna dikkat çekiyor. Eşcinsel davranışlar üzerine pek çok sosyolojik araştırma yapılmaya devam ediyor; ama bu konu belki de şu anki bilimsel yöntem ve bilgi birikimimiz açısından son derece karmaşık bir konu. Birney, tartışmaya güçlü, biyolojik temelli bir bakış açısı getirmenin zamanının artık geldiğini söylüyor. - Ganna, A. et al. Science 365, eaat7693 (2019). - Pillard, RC ve Bailey, JM Hum. Biol. 70, 347 365 (1998)."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ev-genci-ya-da-neet-kavrami-nedir/", "text": "Bu yazıyı yazmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde 19 Mayıs'a sayılı günler kaldığını farkettim. Yani yüz yılı aşkın süredir kutladığımız Gençlik ve Spor Bayramı yaklaşıyordu. Tam da bu ruh haliyle sizlere dünyada ve özellikle Türkiye'de gençlerin iyi oluşları, gelecek beklentileri ve hayalleri ile ilgili bir yazı yazmak üzere yola çıkmış bulunuyorum. Ev genci kavramı son yıllarda sosyal bilimler literatüründe sıklıkla karşımıza çıkan bir kavram. İngilizce NEET terimini 'ne çalışan, ne okuyan ne de iş arayan' ya da 'ne eğitimde, ne istihdamda' olarak Türkçe'ye çevirmek mümkün. Ev genci dediğimiz kişiler herhangi bir eğitim almıyorlar, iş arayışında değiller ve ekonomik olarak ailelerine fazlasıyla bağımlı durumdalar. Bu gençlerin sosyal çevreleri ise çoğu kez aile, yakın akraba ve yalnızca birkaç arkadaştan ibaret. Çevremizde hayatını bu şekilde geçiren gençler her zaman var olmuştur. Ancak gündelik hayatta pek de görünür olmayan bu gençler bugünü ıskalamakla kalmıyor, gelecek kaygıları arasında toplumsal değişimin ve sosyo-ekonomik bazı problemlerin de habercisi durumundalar aynı zamanda. OECD verilerine göre, 36 üye ülke arasında ev genci oranının en yüksek olduğu ülke Türkiye. Verilere göre Türkiye'de yaşayan 20-24 yaş arası gençlerin %33,3'ü herhangi bir eğitim almıyor ve iş aramıyorlar. Bu gençler vakitlerinin büyük bir kısmını evde geçiriyor, çünkü sosyalleşmek için kendilerinde bir amaç, motivasyon ve enerji hissetmedikleri gibi genellikle bunun için anne-babalarından para istemek zorunda kalmaktan da oldukça rahatsızlar. Bu durumdaki gençler haliyle kısır bir döngüye girmiş oluyor. Bu arada eğitime katılım konusuna bir netlik kazandırmamız gerekirse, burada bahsedilen eğitim sadece formel bir eğitim türü olarak lise/ üniversite öğrencisi olmak değil, non-formel denilen kurslar, atölyeler ya da bir ustadan öğrenmek gibi okul-dışı eğitimi de bu sınıflandırmaya dahil etmeliyiz. Fakat araştırma bu gençlerin bu tarz alternatif eğitimler ile de ilgilenmediklerini gösteriyor. Türkiye'de Habitat Derneği'nin 2018, 2019 ve 2020'de yaptığı 'Türkiye'de Gençlerin İyi Olma Hali' çalışması; 2020'de Genç Hayat Vakfı tarafından yapılan 'Neet Gençliği Dosyası'; pandemi sonrasında Üsküdar Üniversitesi ve Method Research Company tarafından yapılan 'Koronavirüslü Günlerde Hayat Araştırması' ile '2. Dalga Sonrası Türkiye Araştırması' ve Yeditepe Üniversitesi tarafından yapılan 'Gençlik Araştırması' konu hakkında bizlere çok sayıda sosyolojik, ekonomik ve psikopolitik sonuç sunuyor. Öte yandan elbette konu hakkında yürütülen çok sayıda araştırma var. Öyle ki gençliği anlama çabası günümüzde, şirketlerden eğitim kurumlarına, siyasilerden medya kanallarına kadar pek çok kişi ve kurumun öncelikli motivasyonlarından biri haline geldi. Gençlerin son birkaç yıl içinde yaşam memnuniyetlerinde azalma olmuştur. Gençler yaşam memnuniyeti beklentisi ile iş bulmak arasında güçlü bir ilişki kurmaktadır. Gençlerin büyük bir kısmı gelecek kaygısı ve ekonomik iyileşme sağlamak amacıyla yurtdışında yaşamayı istemektedir. Ev genci kavramı özellikle kadın erkek arasındaki eşitsizliği daha fazla keskinleştirir. Kadınlarda ev genci oranının erkeklere göre daha yüksek olduğu görülmektedir. Ev genci olan kişiler incelendiğinde zaten toplumda daha kırılgan gruplar olan engelliler, göçmenler, nitelikli eğitime ulaşamayanlar, kendileri gibi anne babalarının da NEET olduğu aile yapısına sahip olanlar ve düşük gelirli kimselerde bu durum daha fazla ortaya çıkar. Pandeminin de etkisiyle neredeyse tüm yaş gruplarında yalnızlık hissiyatında ve tüketimde artış gözlenir. Bu sonuçlar incelendiğinde en yüksek oran 18- 25 yaş arasındaki gençleri kapsamaktadır. Tablo biraz karamsar öyle değil mi? Ancak, bilimsel verilerin bizlere salt gerçekleri yansıtmak gibi bir etik sorumluluğu olduğunu unutmamak gerekir. Öte yandan bilim bu realite ile bizleri buluşturup, sorunu tanımladıktan sonra iyileştirici çözümler sunmak için de çaba harcamalıdır. Bu yazı kendi başına okuyucuya büyük çözümler sunabilmek gibi bir vaat içermese de, iyi niyet göstergesi olarak getirdiği çeşitli öneriler ile alana katkı sağlamak ve en yalın haliyle bu konuda herkesi farkındalığa davet etmeyi amaçlamaktadır. - Size anlamlı gelen sevdiğiniz alanı bulmak; Modern toplumun gençleri hayatlarında bir anlam arayışı içindeler. Birkaç nesil önceki gibi başını sokacağı bir ev veya emekli olana kadar çalışacakları sigortalı bir iş artık onlara cazip gelmemektedir. İstihdama katılmayan, iş başvurusu yapmaktan vazgeçmiş, herhangi bir alana ilgi duymayan ve bu doğrultuda öğrenmeyi, araştırmayı, merak etmeyi bırakmış bir nesil, odağını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Belki de bu listede sıralanan önerilerden en zoru olan anlam arayışı ya da gerçekten sevdiği işi bulup çıkarma çabası hafife alınacak bir konu olmayıp, herkesin hayat boyu peşine düştüğü bir sevdadır. Ama bazıları peşine düşme konusunda daha istikrarlıdır. - Okul ya da Meslek Hiyerarşisi Yapmaktan Vazgeçmek; Meslekler, ilgi alanları ve yetenekler çoğu kez puan sıralaması ve o mesleğin ekonomik geliriyle doğru orantılı olarak hiyerarşik bir düzene göre dizilir. Eğitim sistemi ve kültürel kodlarımızdan öğreniriz bunları. Öyle ya 'beni ne doktorlar ne mühendisler istedi' derken böbürleniriz; ama 'davulcuya ya da zurnacıya varmak' kabul edilemez bir davranıştır. Fütürist yazar Ufuk Tarhan uzun yıllardır yazılıp çizilenin aksine yapay zeka ya da robotların sanıldığı kadar hızlı bir şekilde hayatın tüm alanlarına sızmayacağının altını çizerken, gelecekte bir konuda usta olmanın da en az üniversite diplomasına sahip olmak kadar değerli olacağına değinir: Dikkat! Yakın gelecekte analog, insanın fiziksel mevcudiyetini, el-göz-beden emeğini gerektiren işlere olan talep çok artacak... Zanaat sahibi olmak yeniden yükselen değer olacak. Ayrıca öğrencilik yıllarında yapılan stajların, gönüllü işlerin, kısa zamanlı proje görevlerinin, maddi karşılığı olmasa bile bir uzmandan/ ustadan öğrenmenin değerinin de iyi anlaşılması gerekiyor. Fakat bunlar yapılırken tek motivasyon kaynağı, yapılan etkinliklerin CV'de iyi görünmesi olmamalı; kişinin kendisine kattığı hayat tecrübesi ve genişleyen sosyal çevre de göz önünde bulundurulmalı. İşin eğlencesini kaçırmadan denge tutturmak oldukça önemli. - Her gün küçük bir adım atmak; Gençlerin ekonomik zorluklar, pandemi, geleceğin belirsizliği gibi sayısız risk faktörü içinde iç motivasyonlarını kaybettikleri görülmektedir. Bu sebeple kendilerini harekete geçirecek, sabah yataktan kalkıp güne enerjiyle başlamalarını sağlayacak gücü bulmakta zorluk çektikleri de ortadadır. Burada iç ve dış motivasyon kavramları karşımıza çıkar. Gençler herhangi bir konuya karşı isteksizlik duydukları zaman kendilerini harekete geçirecek sihirli bir değnek arayışına girebilmektedir. Genellikle değişim, iç motivasyon ya da kişisel kararlılık dediğimiz konuları ulaşılması çok zor ve hatta imkansız değişkenler olarak görme eğilimindeyiz. Örneğin hayatımızda daha fazla fiziksel hareketlilik isteyebiliriz. Fakat kimse bunun için bizden yarın sabah erkenden uyanıp maraton koşmamızı beklemez. Bugün, yaşadığımız sokağı turlamakla işe başlamak, bir şeyleri başarmaya devam etmek için gerekli iç motivasyonu bizlere sağlayacaktır. Konu iç motivasyon olduğunda her adım değerlidir. Böyle zamanlarda aklıma hep Yüzüklerin Efendisi hikayesi gelir. Frodo yüzüğü taşımak için yola çıktığında içinde büyük bir korku, ama bir o kadar da yola koyulma cesareti vardı. O koca yolculuk ancak ki o ilk Hobbit adımı ile başlamıştı. - Kendini başkalarıyla ve onların sahip oldukları hayatlarla kıyaslamamak; Genç ya da yetişkin de olsak bugün başkalarına ait büyülü hayatlardan etkilenmemek, gıpta etmemek ve hatta bazen kendini yetersiz hissetmemek oldukça zor görünüyor. Modern çağın tüketim kültürü içindeki kusursuzluk arayışı, eşitsizlikleri daha görünür kılarken, toplumda ciddi bir kutuplaşma yaşanmasına da sebep oluyor. Sıradan fani hayatlarımız sanki sosyal medya fenomenlerinin bizlere yansıttıkları hayatları gördükten sonra daha sıradan, tekdüze ve monoton görünüyor. Bu yetersizlik duygusuna odaklanmak ve kendi hayatlarımızı başkalarının hayatlarıyla karşılaştırmak yerine yeteneklerimize, isteklerimize ve hayat amacımıza dikkat kesilmemiz kendimize yapacağımız büyük bir iyilik olacaktır. Kazanamadığımız okula, kabul edilmediğimiz işe, sahip olmadığımız şöhrete ya da maddi kaynaklara yoğunlaşmak, genellikle elimizdeki sahip olduğumuz potansiyeli gölgeleyecek ve enerjimizden fazlasıyla çalacaktır. - İşbirliğine Açık Olmak; Atalarımız binlerce yıl boyunca işbirliği yaparak ve paylaşarak zorlu şartlarda hayatta kaldılar. Eğitim sistemi bireysel sınavlardan oluştuğu ve herkes birbirinin potansiyel olarak rakibi olduğu için takım çalışması yapmaya her zaman istekli olmayabiliyoruz. Yıllar içinde diploma notlarınız kadar ve hatta daha da fazla, ekip içinde nasıl uyumla çalışabildiğiniz önem kazanacaktır. Bu sebeple daha öğrencilik yıllarınızda arkadaşlarınızla birlikte çalışıp üretmeye, yardımlaşmaya ve paylaşmaya açık olmak çok önemlidir. Samimi sosyal ilişkiler kurmak, kişisel iletişim becerilerini güçlendirmek ve gönüllülük projelerinde yer almak size güçlü bir sosyal ağın parçası olma şansını verecektir. - -Basmakalıplaşmış Kültürel Yanılgılardan Uzak Durmak; Üniversite öğrencilerimin bir kısmı yetişkinlerden oluşuyor. 40-50 yaşlarında, çoğu kez başka bir alanda bir kariyeri tamamlamış ve çocuklarını yetiştirmiş kişiler bunlar. Sevdikleri alanı bulmaları uzun yıllar almış olsa da yeniden başlamaya niyet etmiş ve başkalarının 'bu yaştan sonra olur mu, koca kadınsın/adamsın ne işin var, zaten iyi para kazanıyorsun neden risk alıyorsun' sözlerine rağmen denemekten korkmamış kişiler. Sonuç olarak gençler yaşadıkları toplumda bir tehdit değil, kaynaktır. Türkiye gibi genel popülasyona oranla genç nüfusun yüksek olduğu bir ülkede gençlerin endişelerinden çok, umutlarından söz etmeliyiz. Bu vesileyle de tüm gençlerimizin 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'nı en içten dileklerimle kutlarım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/evren-sonsuzlugunda-insan/", "text": "Çoğu insan evrenin büyüklüğünü kavradığında bu sonsuzluk içinde ne kadar minik bir yer kapladığının farkına varır. İnsanın suratına adeta tokat gibi çarpan ilk gerçek budur. Ancak, bu şoktan kısa bir süre sonra aydınlanmamıza neden olan başka bir şeyi daha fark ederiz: Kapladığımız şu minicik hacim aslında evrenin kendisi kadar görkemlidir. Nitekim o minik insanoğlu, evrenin sonsuzluğuna meydan okurcasına, onun geçmişini ve geleceğini anlayabileceği yöntemleri, yani etrafını saran evrenin yasalarını açıklayan teorileri test edebilecek yöntemleri icat etmiştir. Biz evrenin dilinin şifresini çözdük. Ve bunu sadece birkaç yüz bin yılda becerdik. Evrenin 13.8 milyar yıllık tarihine kıyasla bu çok kısa bir süre. Elbette evreni yöneten yasalar biz yokken de, bu gezegen üzerinde hiçbir canlı formu oluşmadığı zamanlarda da oradaydı. Evreni sarıp sarmalamıştı. Ancak önce bakmayı öğrenen insanoğlu, sonra görmeyi öğrendi. Felsefe yapmaya başlayarak istisnasız her şeyi sorguladı. Böylece beyin o ana kadar yapmadığı ya da belki seyrek yaptığı bir şeyi hiç olmadığı kadar sık bir şekilde yapmaya başladı: Artık sınırsız düşünebiliyor, sorgulayabiliyordu. Evrenin dilinin şifresini çözmemize yarayan ilk eylem düşünmek ve onun sonucu olarak sorgulamaktır. Keşifler yaptık, icatlar yaptık. Her geçen gün içinde bulunduğumuz evreni daha iyi tanıdık. Onu tanıdıkça aslında onun içinde kapladığımız yerin hem nicel küçüklüğünün hem de nitel büyüklüğünün farkına vardık. O minik insanoğlu öyle teleskoplar yaptı ki evrenin bebeklik anlarını, bundan neredeyse 13 milyar yıl öncesini görebilir hale geldi. Kendinize astronot veya evrenin bir parçası demekten çekinmeyin. Şu an bu yazıyı okuyan o gözlerinizi oluşturan atomlar kim bilir hangi ölen yıldızın kalıntısı. Taşıdığınız trilyon kez trilyon kez trilyon adet atom bunun açık bir ispatıdır. Bizzat sahip olduğunuz atomlar milyarlarca yıllık yolculuktan sonra burada, bu Güneş Sistemi'nde, şu an sahip olduğunuz o bedeni şekillendirecek biçimde bir organizasyon oluşturup canlanıverdi. Atomlardan canlılığa uzanan yol başlı başına inanılmaz bir şey! Tüm o zaaflarımız, hatalarımız, beklentilerimiz ve üzüntülerimiz bir kenara, bizim asıl tarihimiz bu. Bizler yıldız tozundan ziyade evrenin külleriyiz. Eğer atomlarımızın dili olsa ve konuşabilse 13.8 milyar yıl süren o muhteşem yolculuklarından bahsederlerdi. Bu yolculuğun en büyük şahidi vücudunuzda sayıca en bol element ve aynı zamanda evrenin ilk elementi olan hidrojendir. Ancak kendimizi eleştirmemiz de gerek. Bu minik gezegende adeta birbirini yiyen, doğayı katleden ve bununla yetinmeyip kendini katleden aç gözlü insanoğluna bakınca, biyolojik evrim bir kenara, düşünsel evrimin bir gıdım yol alamadığını söylersek buna kim karşı çıkabilir? Elbette düşüncelerin biyolojik bazı mekanizmaların sonucunda ortaya çıktığını ve dolayısıyla bedenin evriminin de mükemmel olmadığını söyleyebilirsiniz. Evrende mükemmel hiçbir şey yoktur nitekim. Mükemmel küre, mükemmel çember bir yörünge, mükemmel homojen bir evren yoktur mesela. Evrende Mükemmel Olduğunu İddia Eden Tek Şey İnsandır. Ancak öyle değiliz. Belki de zihnimizde sürekli haykıran, adalet, eşitlik, liyakat, insan haklarına ve doğaya saygı, iyilik, güzellik vb. tüm düşünceler, birer ütopik beklentinin dışavurumları, halüsinasyonlardır. Dünya'ya insanlık tarihinin hangi anında iyilik hakim olmuştur mesela? Hiçbir zaman. Ancak yeryüzündeki tüm o kaosa rağmen uzaya çıktık ve daha da ötelere gitmek istiyoruz. En azından bir kesim bunu istiyor. Neden şimdi yıldızları hedefliyor? Geçmişimiz zaten orada da ondan. Biz zaten oradan geldik. Uzun süredir gitmediği bir yer insanı çeker ya hani. İşte bizim uzay sevdamız da böyle bir şey: İçten içe özlem duyduğumuz, o ilk doğduğumuz yere tekrar gitmek istiyoruz. Açmak istiyoruz yelkenleri kozmik denize. O zamanlar atomduk, şimdi ise bilincindeyiz her bir atomumuzun. Gelişen gözlem teknolojileri ve teorik çalışmalar evrenin hayal ettiğimizden daha da büyük olabileceğini gösteriyor. Trilyonlarca başka galaksinin olduğunu düşündüğümüz sürekli genişleyen bu evren içinde adına Samanyolu dediğimiz bir galaksinin dış kısımlarında bir yerde, adına Güneş dediğimiz bir yıldızın etrafında dolanan toprak ana Dünya üzerinde mi sadece yaşam var? Buna inanmak güç. Ancak diğer bir güçlük ise trilyonlarca km ötedeki yıldız sistemlerinden gezegenimize gelen ziyaretçilerin olduğuna inanmaktır. Nitekim, büyük sıfatının anlatmakta yetersiz kaldığı kadar büyüktür evren. Ancak her şey form değiştirir ve hiçbir şey ilk halini koruyamaz. Nereye baksak gördüğümüz, etrafımızı saran ölüm evrenin kendisi için de geçerlidir. Her şeyin bir son kullanma tarihi var. Evrenin bile. Ancak evrenin ömrüne kıyasla ömürlerimiz adeta yok hükmümdedir. Sürekli ileriye akan zaman nehrinde çok kısa bir zaman aralığında görünüp kaybolan minik dalgacıklarız sadece... Ancak inanılmaz olan şey o kısacık sürede tüm nehri keşfedecek bilgi ve beceriyi gelecek nesillere aktarıyor oluşumuzdur. O minicik hayatlarımız tükenmeden yapıyoruz bunu. Evren bir rekabetin sonucunda ışık saçtı. Eğer her şey zıttıyla birleşip yok olsaydı ve bir şekilde biri diğerine galip gelemeseydi, en baştan evren diye bir şey olamazdı. Madde anti-maddeye galip geldiği için buradayız. Ya anti-madde bilinmeyen bir şekilde çoğunlukla yok oldu, ya da madde yok olmamayı seçti. Eğer her bir madde diğer bir anti-madde ile etkileşime girseydi saf enerjiye dönüşürdü. Öyle bir durumda evren saf enerji denizinden ibaret olurdu. Görüyorsunuz ya evrenin kendisi bile bir rekabetin sonucu hayat buldu. Zorluklarla karşılaştığınızda öyle kolay pes edebilir misiniz artık? Etrafınızda sizi yok etmek isteyen 'anti-maddelere' karşı yok olmamayı mı seçeceksiniz, yoksa yok olmayı mı? Karar sizin. Uzayla kalın ve onun içinde kapladığınız alanın farkına varın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/evrende-toz-zerresiyiz-modasi-sizi-de-sikmadi-mi/", "text": "Son yıllarda, özellikle dijital platformlarda yayınlanan dizilerle birlikte artış gösteren, insanı küçümseyen doğayı kutsama ayinleri başladı. HBO platformunda yayınlanan ve benim de defalarca seyrettiğim True Detective dizisinin ilk sezonunda Rust Cohle karakteri tam da bu tarikatın bir üyesiydi. İnsanı küçümsüyor, koca evrende bir hiç olduğumuzu söylüyor ve Time is a flat circle diyordu. Alkolikti, yapayalnızdı ve majör depresyonun dibindeydi. Problemlerinin yansıtmasını insana zerre değer vermeyerek yapıyordu. Bugüne kadar insanı haddinden fazla yücelten teoriler ne kadar safsata ise, insanı olduğundan daha küçük, aciz, işe yaramaz göstermeye çalışan teoriler de o kadar safsata olma ihtimali taşır aslında. Bilimsel bir ispatı mümkün mü? Hem zaten her şey bilimle oluyor mu? Geçtiğimiz günlerde Sinan Canan Bilim tek başına size ariflik vermez. Bilimsel ve kadim olan birleşmeli demişti. Meselenin bam teli tam olarak budur. Çok uluslu şirketler, hırslı süper-zenginler, dünyanın übermensch güçleri bir takım amaçları uğruna gezegenin canına okuduysa; bunun sorumlusu şu an bu satırları yazan ben, yahut okuyan sen değilsin! Sen küçük bir kıvılcımsın. Parlayacak ve atılacaksın. Olduğundan daha azına razı geldiğinde küçülebileceğin gibi, taşıyamayacağın bir yükü sırtlanmaya çalıştığında da ezileceksin. O halde, yaratılış gayesine muvafık bir donanımla yaratılan insan, yeri geldiğinde zerreye dönüşebileceği gibi, yeri geldiğinde küçük bir kainat da oluverir. Bazı küresel faaliyet gösteren kuruluşların yalnızca gelişmekte olan ülkelerde eylem yapıp, büyük petrol şirketlerine gıkını çıkarmaması, bir takım aktivistlerin son derece öfkeli, mizantrop ve hakikatten bigane suratlarıyla biçare insan topluluklarını suçlamasında hayra alamet bir belirti göremiyorum. Görebilen varsa bana da anlatsın, memnun olurum. Kadim öjenik tarikatların İnsan nüfusunu azaltmalıyız gibi son derece kibirli ve Tanrıcılık iddiası güden görüşlerini geniş, yayvan koltuklarımıza yayılarak kabul edersek, sıranın bir gün bize de geleceğini unutmamalıyız. İnsan, salt bedeninden ibaret bir varlık değildir. Hem bedeni hem ruhsal evrimiyle dünyaları aşabileceği gibi, 20 metrekarelik odada fıtratına aykırı kalarak kendini heba da edebilir. Sen insanı bodrum katında küçücük pencerenden seyrediyorsan, haliyle hor ve hakir görürsün. Ama kafanı gökyüzüne çevirip hayretle baktığında, aslında o kadar da küçük olmadığını fark edersin. Büyüklük algınız Jüpiter çok büyük, biz ufağız mantığıyla çalışıyorsa bu dersten çaktınız demektir. Seneye bir daha alın. İnsanın sınırları, içinde yaşadığı küçücük odayla, ya da zihnindeki kısıtlı düşüncelerle ölçülemez. Nihayetinde 2,5 metrekarelik bir alana gömülecek insan bedeni, evrene sığmayacak kadar da büyüktür. Freudyen manada bakarsanız, elbette insanı belli hasletlerle değerlendirirsiniz. Ben Carl Gustav Jung'un tarafındayım. İnsanı, olduğundan daha fazla görüyorum ve böyle gördüğüm için de kibirlenmek yerine, derin bir saygıyla, kainatı ihata eden azim varlığa şükran duyuyorum. Biz yok olsak, dünyadaki diğer canlılara ne olurdu? Bilemem. Sen de bilmiyorsun. Dünya geçmişte defalarca yok olmanın eşiğine gelip yeniden filizlendi. Buz devirlerini, 65 milyon yıl önce Meksika Körfezi'ne düşen göktaşını ve nice badireleri atlattı. Homo Sapiens Sapiens varlık sahasında 100 bin yıldır var olsa da, kişisel devrimimiz 10 bin sene önce, Neolitik devirde başladı. Tarih buna defalarca şahit olmuştur. Birçok şehir defalarca yıkılmış ama insan bir şekilde yine kendini göstermeyi ve Ben buradayım demeyi başarmıştır. Ben buradayım demek, insanı varoluş amacına götürür. Ben zerreyim, hiçbir şey değilim, varsın Dünya dönsün derseniz, varacağınız yer Nietzsche'nin yan tarafındaki hiçlik koltuğu olacaktır. Bu yazı ilginizi çektiyse, bir de buna göz atmak isteyebilirsiniz: Sen Hariç Hiç Kimse Yalnız Değil! Kış çorbası iyidir Fırat Bey 🙂 Göze fer, batna şifadır. Teşekkür ederim yorumunuz için. Kürt hatmi yapılması gereken bir yazı. Kürt hatmi ne demek bilmiyorum ama faydalanmaya çalıştığınız için teşekkür ederim. Ben de kendi söylediklerimden faydalanmaya çalışıyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/evrendeki-bilinmezlik-miktari/", "text": "Bu görüş evrensel bir sabitliği tarif etmiyor elbette; maddenin enerjiye, enerjinin de maddeye dönüşümü gibi, oluşan her yeni bilginin evrende yeni bir bilinmezi yoktan var ettiğini, her yeni bilinmezin de potansiyel yeni bir bilgi taşıdığını, bu döngünün de sonsuza dek sürecek bir devinim olduğunu söylüyor. Yani doğada bilgiyle bilinmezlik arasında gizemli bir ilişki, sabit bir denge olduğunu söylesek abartmış olmayız. Zaten tüm bilim tarihi de bu görüşü destekliyor gibi. Bilim daha bugüne değin, yeni bir bilinmeze neden olmadan tek bir bilgi üretebilmiş değil. Asırlardır bilim insanları, ortaya çıkardıkları bilgi miktarı kadar yeni bilinmezlere de neden oluyorlar. Bazı dönemlerde insan kibri, keşfedilecek her şeyi keşfettiği yanılgısına düşse de henüz skoru bilgi lehine bir kez bile çeviremedi. Mikro düzeyde, insan yaşamında da durum farklı değil. Bireysel bilgi miktarını çoğaltan herkes, farkında olsun ya da olmasın, bir yandan yaşamındaki bilinmezlerin sayısını artırıyor. En basit konularda dahi öğrendiğimiz her bilgi hemen yeni bir bilinmeze yol açıyor. Bilinmez sayısını azaltma konusunda ısrarcı olanlarsa bunu ancak kendilerini yeni bilgilere kapatarak sağlayabiliyor. Bu da anlaşılabilir bir şey. Bu insanlar içlerindeki meçhul yorgunluğundan, kendilerini ancak bu şekilde koruyabiliyor. İnsan için bilgi ve bilinmezlik oranının bu denli değişmez olması bizi korkutmamalı aslında. Hatta bu dengenin bozulmasını, gün gelip bilinmezliğin tükenmesini insan türünün yaşlılığı, sonun başlangıcı olarak algılamalıyız. Böyle bir yıkımı önlemek için de soru üretiminin yanıt bulmaktan çok daha revaçta olacağı bir bilgi kültürü oluşturmalı, insanoğlunun cevap tutkusunu dizginleyecek yeni yöntemler bulmalıyız. Kanıtlanmış yanıtlar kadar, ufuk açan soruları da bir şekilde ödüllendirebiliriz mesela. Ya da artık eskidiği düşünülen bir soruyu bulunduğu tozlu raftan alıp tekrar hayata döndürenleri, eski bir sorudan yeni bir yanıt yaratanları, o soruyu rafa kaldırandan çok daha fazla takdir edebiliriz. Daha da iyisi, önemli bulduğumuz her bilimsel soruyu bitip tükenmez bir kaynak olarak görecek, yanıtlardan çok soruları sevecek yeni bir eğilim oluşturabiliriz. Belki de insanın, ne yaparsa yapsın zihnindeki bilinmezlik oranını değiştirememesi, mutlak bilmenin zaten mümkün olmamasındandır. Öğreneceği hiçbir bilgi, hissettiği o bilinmezlik boşluğunu bir karış dolduramaz; başka bir deyişle insan, entelektüel açlığını cevaplarla değil, sadece bilmediği şeyleri çoğaltarak giderebileceğini fark etmediği sürece zihninde huzur bulamaz. Mutlak bilginin olmadığı gibi mutlak cevapların da olmadığı bu dünyada bilmeden yaşamayı öğrenmedikçe, hiç kimse yeterince biliyor sayılmaz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/evrimi-ogrenmeyi-reddetmenin-20-essiz-faydasi/", "text": "Evrimi ısrarla reddedenlere kızmayın; zira bence çok geçerli nedenleri olabilir! Canlıların nesiller boyunca, milyarlarca yıldır bu dünyaya nasıl yayıldığını inceleyen bir bilim dalı var. Adı evrimsel biyoloji. Aslında biyoloji olarak bildiğimiz bilimin temelidir kendisi. Evrim olmadan biyologlar, tabiri caizse, parmaklarını bile kımıldatamazlar. Çünkü biyoloji içindeki herhangi bir konuyu evrimsel bakışı kullanmadan anlamak mümkün değildir. Bu elbette ki işin bilim insanlarını ilgilendiren bilimsel kısmı. Elbette herkes bilim insanı olmak zorunda olmadığı için, toplumun önemli bir kısmı bu tarz meselelerle ilgilenmez. Mesela astrofizik, kuantum teorisi, sosyal ilişkiler kuramları, akışkanlar dinamiği, katı hal fiziği yahut bilinç kuramları gibi konularda çoğu insanın bilgisi de fikri de yoktur. Olması da gerekmez. Fakat bu alanlara genelde bir itirazları da yoktur; öyle ya, bilmediğin konunun nesine itiraz edeceksin? Böyle mevzuları merak edersen bir bilene, uzmanına sorarsın, öğrenirsiniz, biter gider. Ama bilimde öyle konular var ki, o konularda en çok fikri olanlar, genelde o konuyla ilgili hiç bilgisi olmayanlardır. Meslek olarak bilimle ilgilenmeyen insanları kastediyorum; bir kısmı ateşli bir şekilde bu konulara itiraz etmeyi, onu başkalarının kabul etmemesi veya öğrenmemesi için elinden gelen her şeyi yapmaya adeta adanmıştır. Bu konulardan birisi de evrim konusudur . Birileri, biyolojinin temelini oluşturan ve canlılığın nasıl çeşitlendiğiyle ilgili elimizdeki tek seçenek olan bu açıklamaya sonuna kadar karşıdır. Öyle bir şey olmadığına emindir. Neden diye sorarsan, cevabını da tam veremezler. İspatla inanalım gibi bir savunmayla, bilim insanlarının sürekli olarak ceplerinde ikna edici kanıtlarla dolaşması gerekirmiş, bilim öyle ayaküstü ispatlarla öğrenilirmiş gibi bir havayla, harika bir özgüven portresi çizerler. Okuyan, araştıran, öğrenmeyi seven insanlar ise onlara genellikle kızar; neden böyle bir tavır sergilediklerini anlayamazlar. Ben şimdi sizlere, kısaca, evrim gerçeğini reddetmenin karşı konulmaz bazı avantajlarını sıralayacağım. Sanırım o zaman sizler de böyle insanların neden berrak bir şekilde ortada olan bir gerçeği bu kadar net bir şekilde yok saymaya çalıştığını daha iyi anlayacaksınız. - Evrim, bilimsel bir konu olduğu için, öncelikle okumak, öğrenmek, sormak, araştırmak gibi gereksiz bir çok faaliyete girmeniz gerekir. Dolayısıyla reddedip kurtulmak en akılcı yol olacaktır. - Evrimi anlayana kadar, dünyadaki her şey sizin emrinizde, tüm canlılar size hizmetkar ve siz de dünyanın en süper ve muhteşem şeyi; hatta sahibisinizdir. Biyoloji ve evrimi öğrenmek, önce bu huzurlu algıyı darmadağın edeceği için, aman diyim, o toplara girmeye hiç gerek yoktur. - Evrimi kabul etmediğiniz takdirde, istediğiniz gibi çöp ve zehirli atıklarınızı çevreye saçabilir, tıksırıncaya kadar tüketebilir, benden sonra tufan olarak özetlenecek bir felsefeyle tüm hayatınızı dolu dolu yaşayabilirsiniz. - Evrimi reddetmek, beyniniz için ciddi bir yakıt tasarrufu sağlar. Gereksiz düşünce ve duyarlılıklardan sizi kesinlikle korur. - Evrimi reddettiğiniz sürece, oldukça rahat bir hayatınız olur. Canlıların birliğidir, akrabalığıdır, kedi-köpekle gereksiz meşgul olmalardır gibi boş işlerle o güzel kafanızı haybeye meşgul etmemiş olursunuz. - Evrimi reddederseniz, kendi varlığınız üzerine düşünmenize gerek kalmaz . O zavallı filozofların, ermişlerin, aydınlanmış kişilerin ömrünü yemiş bitirmiş mevzuları, büyüklerinizin size söylediklerini kafanızdan ve dilinizden şöyle bir geçirerek huzurla halledebilirsiniz. - Evrimi reddederseniz, büyük sorularınıza küçük cevaplarla yetinebilir, akşamları da rahat rahat uyursunuz. Malumunuz, uyku beyin sağlığı için önemlidir; zira ertesi gün o muhteşem günlük işlerinize rahatlıkla zihin ayırabilirsiniz. - Evrimi reddettikçe, o büyük birliğin bir parçası olmak gibi hantal ve işlevsiz bir bakış açısı yerine, sadece kafasına yahut içine doğduğu inanca göre yaşayan, özgür mü özgür, kuşlar gibi hafif bir cisme dönüşebilirsiniz. - Evrimi görmezden geldiğinizde çeşitlilik ve benzersizlik denen şeyin ne kadar önemli bir kanun olduğunu da bilmeyeceğiniz için, herkesin sizin gibi düşünmesinin, sizin gibi görünmesinin, sizin gibi inanmasının ve sizin gibi anlamasının ne kadar iyi olacağını hayal ederek harika bir hayata devam edebilirsiniz. - Evrimi reddetmek, değişmeden yıllarca yaşayabilmek gibi harika bir fırsat sunar. Bedeniniz, beyin bağlantılarınız, hatıralarınız tabii ki değişir; ama siz 50 sene aynı şeyi savunmuş olmakla övünerek bu dünyadan huzurla ayrılabilirsiniz. Evrimin gerektirdiği o sürekli fikir değiştirmek, öğrendikleriyle yenilenmek gibi yanar-döner işleri de zavallı cahillere bırakır, eni konu rahata erersiniz. - Evrim sizin için koca bir yalansa, yeni bir takım ilhamlar almak için tabiata bakmanıza da gerek kalmaz. Zaten bakmamalısınızdır da çünkü zaten gereken tüm ilhamlar size diğer insanlar tarafından ziyadesiyle verilmiştir. Ne uğraşacaksınız, değil mi? - Evrimi reddetmeye azimle devam ettikçe, dünyadaki en önemsiz mevzuların peşinde bile koca bir ömür geçirebilirsiniz. Zira eskiler demiş ya Kendini bil diye, onu bilmeyince insan ne iş olsa yapar değil mi? - Evrimi reddetmelisiniz ki hasta oluncaya kadar herhangi bir sağlık endişeniz olmasın. Bu önemli avantajı şöyle açmaya çalışayım: Evrim gibi gereksiz şeylerle uğraşırsanız, öğreneceğiniz zehirli bilgilerle, daha doğal ve sağlıklı yaşamın yollarını keşfetmek gibi gereksiz uğraşlara girebilirsiniz. Halbuki hastaneler neden var, değil mi? Siz kafanıza göre takılın, sistem bozulursa zaten doktorlar onarır. Onaramazsa da, mukadderat işte, ne yapalım... - Evrimi reddederseniz, herkes gibi olduğunuza ikna olup, müthiş bir konfor yakalarsınız. Her canlının benzersiz ve sonsuz çeşitlilikte harikalar olduğu gibi gereksiz güzellemelerle, kendinize özel bir hayat inşa etmenin hayallerine kapılıp, o çok mühim medeni işlerinizi de aksatmamış olursunuz. - Evrimi reddetmekte ne kadar başarılı olursanız, gerçek dünya size o kadar sıradan ve düşük gözükecektir. Böylece ait olduğunuz herhangi bir grup, inanç veya ideoloji, sizin hayatınıza anlam katacak yegane öykünüz olacaktır. Basit, anlaşılır, kafa zorlamayan, mis gibi bir hayat... - Sadece evrimi reddetmek ile kalmaz, başkalarının da görmezden gelmesini sağlayabilirseniz, sizi mutlu bir sosyal yaşam bekler. Yukarıdaki gereksinimlerin hepsini yerine getiren bir insan kitlesini istediğiniz gibi yönetir, onlara istediğiniz hikayeyi satabilirsiniz. Otoritenizin en güçlü kaynağı, gerçeklerin yerine ikna edici ve basit hikayeler koyabilmektir; bunu unutmayınız. - Evrim, canlılığın neredeyse sınırsız uyum ve çeşitlilik hikayesidir ; bunu reddetmezseniz, belirsizlik ve kriz durumlarında, evrimin ön gördüğü gibi uyumsal mekanizmalarınızı çalıştırmanız, saksıyı işletmeniz, şikayeti bırakıp milyonlarca yıldır genlerinize kadar işlenmiş özellikleri devreye sokmanız gerekir. Bu da sıkıntılı bir durum; suyu bulandırmaya gerek yok. Bekleyin geçer; geçmezse büyükler bu işlere kesin bir çare bulur. - Herkes evrimi anlasa, ekonomi büyük darbe yer. Neden? O kadar sağlık ürünü, o kadar gençlik-ölümsüzlük vaatleri, o kadar vitamin-mineral, onca bilimsel ürün satıcısı, ne yer ne içerdi, düşünsenize? O yüzden evrimi reddedin ki, ekonomimiz işlesin, paramıza bakalım. - Evrimi anlamazsanız, tek bir insan olarak bu insanlık alemine ne katkı yapacağınız, insanlığın devamlılığı içinde nasıl bir yeriniz olduğu gibi lüzumsuz endişelerle zaman kaybetmezsiniz. Keyfinize bakar, şu kısacık ömrünüzün tadını sonuna kadar çıkartırsınız. - Evrimi reddetmekte ısrar ettikçe kendinizi oldukça özel ve marjinal hissedersiniz. Şu dünyada canlılıkla ilgili eldeki tek açıklama ve dünyadaki tüm akademik çevrelerin tartışmasız kabul ettiği bir gerçek olan evrimi reddetmek, kendinizi çok özel hissetmenizi sağlar. Bu özel hissiyatınıza ancak düz dünyacılar yaklaşabilir, ama sadece birazcık yaklaşabilir. Sizin yeriniz hep ayrı olacaktır! Evet gördüğünüz gibi, evrimi reddetmek, öğrenmemek son derece hayırlı bir tercihtir. Ben illa bu mevzuyu öğreneceğim, tabiatı anlayacağım diye uğraşırsanız; siz bilirsiniz. Sıkıntılı günler ve uykusuz geceler sizi bekliyor olabilir. İlla yapacaksanız, bari şu güzelim kafa konforunu bozmak istemeyenleri de anlayışla karşılayın. Neticede biraz huzur, azıcık kafa konforu hepimizin hakkı! Bu linkte evrimci bir bilim insanı Evrim varsayımdır diyor. Burada da evrim biyolojinin temelidir deniyor. Aynen yukarda sayılan sebeplerle gözümün önünde duran bu gerçekliği reddedip, inananları da zamanında fişlemişliğim var maalesef. Adına ne derseniz deyin bir dönüşümle bu hale geldiğimiz buz gibi ortada. İnanmayanlar bilimsel destek için 90 larda kedicikleriyle meşhur Adnan Efendi'nin çalışmalarını inceleyebilir. Adam evrim karşıtlığıyla meşhur olmuş biri zaten. Ne halt yediği de ortada. Mükemmel bir Türkçe ile yazılmış ve vermek istediği mesajı mükemmel bir şekilde ileten bir yazının tek amacının belirli bir görüşe sahip insanları eleştirmek olması ne kötü! -Kimler tarafından desteklenirse desteklensin- kimse hiçbir düşünceyi onaylamak, katılmak zorunda değil 🙂 Aman! Söylediklerinize dikkat edin. Emin misiniz? Ben utanırdım okumayın desem. Siz öyle değildir deyince olmuyor çok şükür ki. Sinan hocam, ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bir maddede ben eklemek isterim. Bu madde bir dine inanlar için. Bu insanlar dininin ona ne anlattiğındansa din adamı olarak gördükleri insanların ne anlattıklarına bakarlar bu yüzdende evrimi öğrenip, dinlerini öğrenip arasındaki bağı bulup, aslında onlara anlatılan gibi tezatlik olmadığını fark etmek onlar için büyük zahmet, bundan kaçmak çok iyi olurdu ve bu yolda ilerlerken kendi tabularını birer birer yıkmak dededen öğrenilen din yerine aslını öğrenmek ona büyük acı çektirecekti ne gerek varki bu acıya bir ot acı çekiyormu hiç neden diyerek nasıl diyerek ottan üstün olan insan neden çeksinki bu acıyı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/evrimsel-norobilim-egitimi/", "text": "Evrimsel nörobilim, sinir sisteminin evrimi ve doğal tarihi ile ilgilenen disiplinler arası bir alandır. Bu alanda, nörobilim ve evrimsel biyoloji bilimleri kavram ve bulgularını paylaşırlar. Evrimsel nörobilimi, insan sağlığı ve ruh sağlığı ile ilgilenen kişilerin mesleki gelişiminde önemli bir yere sahip olduğu söylenebilir. Bu disiplin, evrimsel açıdan insanın diğer canlılardan nasıl farklılaştığını, davranışlarının evrimsel kökenlerini ve zihinsel durumlarının anlamını ortaya koyduğu için oldukça önemlidir. Evrim, canlıların ortak bir atadan türedikten sonra zaman içinde değişmesi ve çevreye uyum sağlamasıdır. Evrimsel nörobilimin temel başlıklarından biri, evrimin temel mekanizmalarıdır. Bu mekanizmaların en önemlisinin doğal seçilim olduğu görüşü ağır basar. Doğal seçilim, çevresel baskılara karşı avantaj sağlayan genetik varyasyonların daha fazla yayılmasını sağlar. Böylece canlılar arasında farklılaşma ve uyumlanma oluşur. Bununla birlikte, evrimsel nörobilim, canlıların evriminin daha karmaşık olduğunu ve birden fazla etkileşimli faktörünün bulunduğuna da vurgu yapar. Evrimsel nörobilimin bir diğer başlığı, insanın özel evrimsel tarihidir. İnsan, primatların hominid ailesinden gelmektedir ve yapılan çalışmalar, insanın en yakın akrabasının şempanzeler olduğunu söylemektedir. İnsan ve şempanze atalarının yaklaşık 6-7 milyon yıl önce ayrıldığı bilinmektedir. İnsanın evrimsel tarihindeki önemli dönüm noktaları dik yürüme, beyin büyüklüğünün artması, ateş kullanımı, dil gelişimi, kültür ve teknoloji üretimi şeklinde sıralanabilir ve bu dönüm noktaları, insanın bugünkü benzersiz özelliklerine katkıda bulunmuştur. Evrimsel nörobilimin bir başka odağı, günlük hayattaki davranışlarımızın evrimsel kökenleridir. İnsan davranışları, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Bununla birlikte bazı davranışlarımızın köklerinin, atalarımızın yaşadığı doğal ortamlarda şekillendiği de bilinmektedir. Örneğin, tatlı yiyeceklere olan düşkünlüğümüz, atalarımızın enerji kaynağı olarak meyve ihtiyacı duymasından kaynaklanabilir. Ya da sosyal gruplara karşı bağlılık duymamız, atalarımızın hayatta kalma şansını artıran işbirlikçi davranışlar sergilemesinden ötürü olabilir. Evrimsel nörobilim, insan davranışlarının evrimsel açıdan nasıl anlaşılabileceğini ortaya koyarken, aynı zamanda modern yaşamın bazı davranışlarımızı nasıl değiştirdiğine de dikkat çeker. Aynı zamanda günümüzde hastalık olarak bilinen birçok zihinsel durumu evrimsel adaptasyonlar açısından yeniden değerlendirir. Bazı zihinsel durumlar, modern yaşam koşullarında uyumsuzluk gösterse de atalarımızın yaşadığı dönemlerde avantaj olarak açıklanabilir. Örneğin depresyon, stres ve tehlikeli durumlarda enerji tasarrufu yapmak için etkili bir mekanizma olabilir. Ya da obsesif kompulsif bozukluk, hijyen ve düzen konusunda hassasiyet gösterebilmek için işlevsel olabilir. Bu nedenle, evrimsel nörobilim, zihinsel durumların kökenleri hakkında daha geniş bir perspektif sağlayarak, sağlık profesyonellerine daha iyi tanımlama, önleme ve tedavi etme seçenekleri sunar. Evrimsel nörobilimin temelleri göz önüne alındığında, bu disiplin hakkında daha fazla araştırma yapmanın önemi de günden güne artıyor. Henüz genç bir disiplin olmasına rağmen hızla büyümekte ve gelişmekte olan evrimsel nörobilimin, evrim ve buna bağlı insan davranışları hakkında daha derin bir anlayışa sahip olmamıza katkı sağlıyor. Bununla birlikte insanların sağlık ve refahı için önemli olan birçok konuda daha iyi kararlar verilmesinde destek sunduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek için yeni başlayan ENO-10'e kayıt yapabilirsiniz. Ayrıca UNO mezunları ve ruh sağlığı alanında eğitim alan öğrencilere özel %20'lik indirimden faydanlabilir. AçıkBeyin ENO-101, evrimsel biyoloji ve evrimsel psikolojinin temellerini en anlaşılır şekilde aktarmak üzere tasarlandı. Psikolog ve psikiyatristlerin, eğitim psikologlarının, PDR uzmanlarının, kısacası insan ruhsal donanımı üzerine çalışan herkesin, bu temel bilgilerden sonra mesleğine ve uygulamalarına bakış açıları büyük oranda değişiyor. İnsanı, özellikle de kendimizi bambaşka ve daha önce hiç anlatılmayan bir bakış açısıyla görebilmek için hepinizi ENO-101'e bekliyoruz. Eğitimimiz, ters-yüz sınıf yapısıyla tasarlandı. Son yıllarda tüm dünyada en çok tercih edilen eğitim modellerinden olan ters-yüz eğitim modelinin klasik kurslara göre çok daha verimli olduğunu biliyoruz. Bu yöntem sayesinde teorik dersleri kendi ritim ve programlarına göre izleyip öğrenen katılımcılar, ortak canlı oturumlarda anlaşılmayan yerleri tartışma ve sunulan bilgileri daha ileri düzeyde kavrama imkanına kavuşuyorlar. Her hafta, o haftaya özel ders içerikleri katılımcıların kullanımına açılacak ve tüm katılımcılar bu video dersleri o hafta boyunca istedikleri kadar izleyip çalışacaklar. Haftada bir gün yapacağımız canlı ders oturumlarımızda ise o hafta izlemeye açılan içeriklerimiz üzerine, içerikleri izlemiş olan katılımcılarımızla birlikte, canlı bir soru-cevap ve ek açıklamalar oturumu gerçekleştireceğiz. - Tanışma, Giriş ve Temel Bilgiler - Evrimi anlamak 1: Canlılık ve evrimin temelleri - Evrimi anlamak 2: Evrim düşüncesinin kısa tarihi ve modern evrim kuramları - Evrimi anlamak 3: Evrim mekanizmaları - Evrimi anlamak 4: Yapay ve Doğal Seçilim mekanizmaları - İnsanın evrimi ve İFA kuramı - Evrimsel psikoljide temel kavramlar - Duygular ve günlük davranışlarımızın evrimsel kökenleri - Sosyal evrimimiz: İletişim, mizah, kültür ve işbirliğinin kökenleri - Psikopatolojiler ve evrimsel geçmişimiz-1 - Psikopatolojiler ve evrimsel geçmişimiz-2 - Genel Tartışma Bu yazının yazım sürecinde yapay zekadan destek alınmıştır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/farkindalikla-benlik-nasil-zehirlenir/", "text": "Benin farkında oldukları, benin yüzeysel olarak bildikleri, akademik bilgi olarak tanımladığımız her şey yüzeydeki önemsiz çırpıntılardan başka bir şey değil aslında. Ben, ben olmak demek. Birey olarak beni tanımlayan sınırlar demek. Nerede başlayıp nerede bittiği kişiden kişiye öyle değişkendir ki kimse bilemez kimin sınırı nerede başlıyor nerede bitiyor. Kimisi bin yıl önceki bir anlaşmazlık konusunu kendi benliğinin birinci, neredeyse biricik belirleyicisi yapar, yaşamını o anlaşmazlık yönlendirir. Kimisi on bin yıl sonranın dünyasını hayal edip onu yazmayı kendine iş edinir. Benliğin sınırı benden bene değişir. Kimse kimsenin sınırını bilemez, kimse kimseye sınır koyamaz, kimse kimsenin sınırının hesabını soramaz. Benin farkında oldukları, benin yüzeysel olarak bildikleri, akademik bilgi olarak tanımladığımız her şey yüzeydeki önemsiz çırpıntılardan başka bir şey değil aslında. Peki derine işleyen şey ne? Derininde ne var o benin? Asıl mesele orada. Yaşamı yaşayan, yüzeydeki ben değil. Yaşamı yaşayan derindeki ben. Farkındalıklar peşinde koşarak, akademik bilgileri art arda dizerek, makaleler okuyarak, makaleler yazarak, kitaplar okuyarak, kitaplar yazarak... Yüzeyde çırpıntılar oluştururuz ancak. Bir insan an gelir, sokakta yanından geçerken duyduğu iki kişinin arasındaki konuşmadan bir kıvılcım alır, o kıvılcım süzülür süzülür derinlere iner, orada duran onlarca yıldır aşılamamış bir engelin dibine dizilmiş dinamitlerin fitiline düşüverir. İnfilak eder insan, öyle bir çağlar ki içinden başka bir insan çıkar. An gelir, an gelir, an gelir, bir an daha, bir an daha, bir an daha, insan sadece yüzeysel bilgi seviyesinde bir kilo daha, bir kitap daha, bir diploma daha, bir farkındalık daha, bir makale daha, bir bilimsel deney daha, bir kimsenin göremediğini görmüş olmanın mahir kendini beğenmişliği daha, bir Instagram postu daha, bir üretim daha, bir tüketim daha yapar, yapar, yapar... Hiçbiri inmez derine. Hiçbiri dönüşmez yaşama. Kişi kendini bile zor bilir. Atar da atar içeri, kimi yüzeyde kalır, sadece ağırlık yapar... Gün gelir bir şey, bazen pek yerinde bir ısrarla yaptığımız şeyin sonucu olan bir şey, çoğu zaman beklenmedik bir şey, bir pozitif kaza süzülüverir derine."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/felegin-cemberinden-gectiniz-mi/", "text": "Tarih tekerrürden ibarettir denir, bu ifade zaman içinde gerçekleşen olayların belli paternlerle birbirini tekrar ettiğini belirtir. Antik medeniyetlerde dairesel tarih anlayışı vardı, yani olaylar hep bir döngüsellik içinde devrederdi, dönerdi. Darwin'in Evrim Teorisi'nin bazı sosyal bilimciler tarafından yorumlanışıyla kadim dairesel tarih anlayışı yerini doğrusal tarih anlayışına bıraktı. Başka bir ifade ile insanın alt bir canlı türünden insan türüne evrilmesi bir ilerleme olduğu için, evrimin geçerli olduğu doğada hep daha ileri formlara doğru hareket edeceğimiz anlayışı hakim oldu. İnsan türü primatlara göre bilişsel açıdan çok daha gelişkin fakat acaba evrim her zaman daha iyiye ya da ileriye gitmek mi demek? Biyolojide daha iyi ya da daha güçlü olanın değil, adapte olanın hayatta kaldığı düşünülürse evrimde her zaman doğrusal olarak hareket etmiyor olabiliriz. Hatta kim bilir, belki evrim de tekerrür ediyordur! Makrokozmosdaki cisimler hem kendi etrafında hem de cazibesine kapıldıkları başka kütlelerin etrafında dönüyor. Mikro aleme baktığımızda da atomik düzeyde elektronların çekirdek etrafında döndüğünü görüyoruz. Yani hem mikrokozmosta hem de makrokozmosta dairesel bir hareket söz konusu. Dönme eylemi alemde asıl gibi görünüyor, belki de bu yüzden bize bu asli hareketi anımsatan şekil olan çemberi bu kadar çok seviyoruz. Örneğin tasavvuf felsefesinde nokta tanrıyı ifade eder ve onun zuhuru tüm varlık dairesini oluşturur. Yani varlık tanrıdan başka bir şey değildir, onun görünür kılınmış halidir. Başka bir ifadeyle çokluk birlikten meydana gelmiştir. Evrende var olan tüm cisimler gibi zamanın da dairesel olduğunu fark etmiş kişi, epey bir bilgelik edinmiş olsa gerektir ve sanırım artık ona rahatlıkla feleğin çemberinden geçmiş diyebiliriz. Aslında bu ifade sadece hayatın sillesini yiyecek kadar çok tecrübe biriktirmiş kişiler için kullanılır. Fakat ifadedeki çember, deyimi bulan kişinin, burada yorumladığımız ilk anlamıyla feleğin çemberinden geçtiğini gösteriyor. Not: Bu konu hakkında yazmam için bana ilham olan kurutma makinesi çemberine ve feleğin çemberi üzerine yaptığı sofistike konuşmasıyla uykumu kaçırarak bu yazıyı yazmama sebep olan eşime teşekkürlerimle. İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı sözünün bir nevi tezahürü gibi olmuş yaziniz. Felekten geçtik mi dönmeye gerek kalmayız gibi anldim 🙃. Eline sağlık güzeldi ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/feminist-matrix/", "text": "Matrix Resurrections'ı vizyona girdiği ilk gün izledim ve filmi bariz bir biçimde feminist buldum. Nedenini araştırınca bir de ne göreyim, yönetmeni kadın olmuş da ondan! Filmden çıkınca ilk iş yönetmene bakmak oldu. Matrix serisinin ilk üç filmini Wachowski biraderlerin çektiğini ve Resurrections'ı da onlardan birinin çektiğini biliyordum. Bu kadar feminist bir film yapan erkeği görmek istedim. Yönetmenin ismi Lana Wachowski idi ve arattığımda bir kadın resmi ile karşılaşıyordum. İlk tepkim kızmak oldu, madem bu kardeşlerden biri kadın neden bunlara biraderler diyorlar ki dedim. Fakat sonra Lana'nın önceden birader olduğunu, sonra kadın olmayı seçtiğini öğrendim. Üstelik diğer birader, Lana'dan yıllar önce kadın olmuş. Anlayacağınız Wachowski biraderler, Wachowski kız kardeşler olmuş. Bizim filmin feminizmi de Lana'nın cinsiyetinden geliyormuş. Böyle bir filmi bir erkek çekseydi bu durum elbette daha ilgi çekici olurdu, çünkü erkek yönetmenlerin feminist filmler çektiğine pek rastlamıyoruz. Fakat aynı yönetmenin erkek iken çektiği film ile kadın iken çektiği film arasındaki paradigma farkı hakikaten çok çarpıcı. Feminist Matrix'te kahraman Neo değil, Trinity. Neo'nun hayatı onun seçimine bağlı ve filmin sonundaki son rüzgarı da Trinity yapıyor. Replikler bariz biçimde feminist. Mesela Neo'nun tek başına bir öneminin olmadığı, ancak Trinity ile beraber kahraman olacağı vurgulanıyor. Filmin kötü adamı, Trinity Neo'yu kurtardığında kadınları kontrol etmenin eskisi gibi kolay olmadığını belirtiyor. Film boyunca bütün kritik noktalarda kadınlar bulunuyor. Hikayenin başından sonuna kilit bir öneme sahip olan süper karizmatik yüzbaşı bir kadın, tüm orduyu yöneten yaşlı bilge komutan da. Filmde ilgimi çeken ve feminist bulduğum bir diğer unsur da filmin izleyiciyi kadın etine boğmaması. Erkeklerin çektiği popüler kültür filmlerinde kadın kahramanların seksi/arzulanır olması vaka-i adiyeden olduğu için, Resurrections'taki usturuplu giysiler bilhassa ilgimi çekti. Erkek izleyiciye cinsel ziyafet sunma gayretine girilmemiş olması da bana göre gayet feminist bir unsur. Lana Wachowski efsanevi V For Vendetta filminin de senaristi ve yönetmeni imiş meğer. Aynı zamanda Sense8 adındaki ezber bozucu dizinin de senarist ve yönetmenliğini yapmış. (Zaten Resurrections'ta Sense8 dizisinin oyuncularının neredeyse tamamı vardı.) Lana ile ilgili ilginç bir ayrıntı daha: Bir kadınla evli. Yani kendisi transseksüel bir lezbiyen. Eşcinsel hakları vurgusunun baskın olduğu Sense8 dizisinde de böyle bir karakter vardı. Fakat Resurrections'ta ne cinselliğe dair bir görsel ne de eşcinsellikle ilgili bir işaret var. 13 yaş ve üzeri için gayet izlenebilir bir film. Hatta feminist olduğu bilinerek, tekrar tekrar izlenmesi gereken bir film. Not: Sevgili okurlarıma I Am Not An Easy Man filmini izlemelerini özellikle tavsiye ediyorum. Sizi azıcık tanıyorsam biliyorum ki, bu film size çok iyi gelecek! Dizi izledim ama hiç dikkat etmedigim üzerine dusunmedigim bı konuya degilmissin okudukça aaaa evet dedim . Teşekkürler ...."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/feminizm-ve-kadin-hareketi/", "text": "Feminizm veya feminist teori kavramı genel olarak kadın ile ilgili çalışmaların yapıldığı ideolojik bir yaklaşım biçimidir. 'Kadın hareketi' kavramı feminist değerleri ve hedefleri destekleyen tüm bireyleri, örgütleri, ağları, düşünceleri ve uygulamaları kapsar. 1791 yılında kadın haklarının öncülerinden olan ve feminist düşüncenin ilk ve en önemli çalışmalarından birine imza atan Olympe de Gouges'un 'Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi'ni yayımlamasının ardından Mary Wollstonecraft, 'Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi' adlı kitabını yayımladı. Bu iki önemli eser feminist hareketin oluşmasına etki eden ilk yazılar oldu. Olmype de Gouges, dönemin feminist çalışmalarının siyaset ve siyasal haklar bağlamında olmasından dolayı bu alana eleştiri getirdiğinde kadın hakları mücadelesine damga vurmuştu: Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi'nde kadınların da insan olduklarını ve erkeklerin sahip oldukları haklara doğuştan sahip olduklarını belirterek çok ses getirecek kadın hakları çalışmalarının ilk adımını attı ve beklenen de oldu, Olympe de Gouges'un bu adımı ses getirdi. Mary Wollstonecraft'ın Fransız Devrimi'nden de etkilenerek yazdığı Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi kitabı ise, dönemin liberal düşünür ve siyasetçilerinin cinsiyetçi zihinlerini eleştirerek kadınların eğitim ve toplumsal yaşamda eşit olarak var olma hakkını savundu. De Gouges ve Wollstonecraft'ın eserinin yanında Simone de Beauvoir'ın 1949 yılında yazdığı; ikonik Kadın doğulmaz, kadın olunur. cümlesini de içeren 'İkinci Cins' kitabı da oldukça ses getiren ilk eserlerden. Beauvoir, yazdığı bu kitapla harekete büyük katkıda bulundu ve kadınlara yol gösterici oldu. İkinci Cinsiyet, kadınların ezilme nedenlerini sorgulayan, kadını öteki olarak gören erkek zihniyetinin tarihsel, sosyolojik, ekonomik, ruhbilimsel, mitolojik kökenlerini inceleyen ve dişilik kavramını alt üst eden öncü bir kitap olmasıyla birlikte ileriki zamanlarda alanda yeni eserlerin de yazılması açısından etkileyici olacaktı. De Gouges ve Wollstonecraft'ın öncülük ettiği kadın hakları savunu hareketi, 19. yüzyıldan itibaren daha da yaygınlaşmaya başladı. Eşit haklar feminizmi olarak da bilinen 1. dalga feminizm, kadınların siyasal haklar mücadelesi, eğitim, evlilik, çalışma hayatı gibi öncelikli alanlarda kadın-erkek eşitliğini savunan ve yasal düzenlemelerle bu eşitliğin sağlanmasını amaçlayan, hukuk önünde eşitlik isteyen bir dalgaydı. 1. dalga feminizmin olduğu dönemde kadınların varlığı hiçbir alanda görülmediği gibi siyasal haklar alanında da görülmüyor, kadınların oy kullanma hakları görmezden geliniyor ve hatta yurttaş denilince akla yalnızca erkekler geliyordu. 1. Dalgada hareketin savunucuları öncelikle bu akıl almaz ayrımcılığı ortadan kaldırmak için savaşmaya başladılar. Özellikle siyaset alanına yoğunlaşan kadınlar örgütler kurarak eylemlilik süreci başlattılar. Seçme ve seçilme hakkı için kadınların mitingler düzenleyip çeşitli etkinliklere imza attıkları Sufrajist Hareket, 1. dalga feminizmin önemli ayaklanmalarındandı. Bu hareket, onlarca ülkede, onlarca kadının, yüzlerce örgütün ve bu örgütlerin üyeleri olan kadınların yıllar boyunca sayısız eylem, miting ve kongre düzenleyerek seçme ve seçilme hakkı için mücadele etmesine neden oldu. Nezihe Muhittin haklıydı, birliğin kurulmasından on bir yıl sonra kadınlar milletvekili seçme ve seçilme haklarını kazandılar. Fakat ne üzücüdür ki bu hak, dönemin erkek egemen rejimi tarafından kadınlara 'verilen' bir hak olarak tanıldı ve tüm bu kadınların verdiği mücadeleler yok sayıldı. Siyasal alanda kadınların görünürlüğü için savaşmış ve büyük adımlar attırmış olan Türk Kadınlar Birliği 1935'te kendi kendini zorla feshetti. Bu birliğin kapanmasının ardından Türkiye'de uzun bir süre kadın hareketi olmasa da kadınlar siyasal alandaki haklarını kullanabildiler. Yalnızca Eşitlik Yetmez, Özgürlük de Gerek! Kişisel olan politiktir. önermesini ortaya atan ve 1. dalganın 'eşitlik' ifadesinin yanına 'özgürlük' ifadesini ekleyen 2. dalga feminizm, 1960'lı yıllarda ortaya çıktı. 1. dalga feminizmin hukuksal alanda eşitlik talebine ek olarak 2. dalga, kadınlar için her alanda özgürlük talep ediyordu. Bu önerme, kadınların özel alanlarının da hiyerarşi, baskı, güç ve iktidara maruz kaldığını bu nedenle de kadınların kişisel ve özel alanlarında siyasetin ve politikanın var olduğunu ileri sürüyordu. Erkekler tarafından kadınlara uygulanan şiddet ve baskı toplumsaldır ve kişisel olan eşitsizliklerin tamamının temelinde toplumsal ve yapısal eşitsizlikler yatmaktadır. Feministler 2. dalgada aynı zamanda özel-kamusal alan ayrımına da değiniyorlardı. Özel alan, ev ve aile gibi kişisel alanları kapsarken kamusal alan iş ilişkileri ya da toplumla ilgili etkinlikleri kapsamaktaydı ve kişisel alana devlet müdahale etmiyordu; siyaset kamusal alan içerisine dahildi. 2. dalga feminizmin ve feminist felsefenin öncüsü olan Simone de Beauvoir'ın İkinci Cinsiyet kitabında kullandığı öteki kavramı kadınların birçok alanda eşitsizliğe maruz kalışlarını da ortaya koyuyordu. Simone de Beauvoir kitabında kadın nedir, kadını kadın yapan nedir gibi sorulara cevap ararken, kadın ve erkeğin toplum ve toplumsallaşma içerisindeki konumunu da hem gözler önüne seriyor hem de eleştiriyordu. Erkek, rasyonel, düşünen varlık, özne gibi insanın özüne atfedilen zihinsel faaliyetleriyle kavramsallaştırılırken kadın, insan özünde görülen zihinsel özelliklere referanslarla değil bedensel özelliklere referansla, 'erkeğin ötekisi' olarak kavramsallaştırılmıştı. Kadın, anne veya anne olabilir varlık olarak, rasyonel yerine duygusal olmasıyla öne çıkıyordu. Beauvoir, kadınların tarihsel bir olay sonucu değil, insanlığın var oluşundan beri sömürüldüğünü ve ötekileştirildiğini söylemekteydi. Bunlardan hareketle 2. dalga feminizm, biyolojinin kader olmadığını ileri sürerek kadınların ayaklanmaları ve hakları ile birlikte özgürlükleri için de savaşmaları gerektiğini söylüyordu. 2. dalga feminizmin ardından gelen 3. dalga feminizm, 70'li yıllardan günümüze uzanarak farklara vurgu yapıyor ve çoğulluk ile çeşitlilik tartışmalarını öne çıkarıyordu. Bu dönemde öznelliğin farklılıklar üzerine yeniden inşa edilmesi ve kesişimsellik meselesi önem kazandı ve cinsiyetler ile ırklar üzerine tartışmalar başladı. Keşisimselliğe göre ırk ya da cinsiyete dayanan ayrımcılıklar birbiriyle iç içedir ve bu ayrımcılığa maruz kalanlar bu ayrımcılığı aynı anda tecrübe ederler; bir kadın siyahlığı bir kadın olarak, kadınlığı da siyah bir kadın olarak tecrübe eder. Bu dönemde beyaz kadınlar kendi hakları ile birlikte kölelerin de eşitlik haklarını savundular. 3. dalga feminizmin öne çıkan isimleri bu ırk ve çeşitlilik alanındaki tartışmaların varlığını desteklemiş, bu tartışmaların, hareketi ve kadınların birlik oluşunu ileriye taşıdığını söylemişlerdi. Bu dalgadaki düşünürler, farklar ve kesişimleri ayırmak yerine iç içe oldukları haliyle kadınlığı çoğul durumunda anlamak gerektiği fikrini savundular. Ersoy Çak, Ş. (2010), Toplumsal Cinsiyet ve Feminizm Teorileri Bağlamında Türkiye'deki Reklam Filmleri ve Popüler Müzik Videoları, YEDİ Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Dergisi, İzmir. Saygılıgil, F. (2016). Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları, Dipnot Yayınları, Ankara. Daha fazla bilim yazısı için tıklayın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/firsat-savsatasi/", "text": "İnsanın en hazin bekleyişi, fırsat bekleyişidir desek yeri var. Bu tür edilgen bir umut çoğunlukla hem dışa vurulamayan bir acizliği hem de dış dünya bağımlılığını temsil eder. Nereden bakarsan bak, insanın kendine acımasından hallice, ama özgüvenden epeyce uzaktır. Doğrudan tarif etmek gerekirse, başarının başarmaktan daha önemli olmasıdır. Yeni bir şeyi yapmak ya da eski bir şeyi artık yapmamak için bir fırsat beklemek, değişim ya da gelişim için bir fırsat gözlemek çoğu zaman zihni akılla aptallık arasında arafta kalmışlar için avuntudur. Kendisinin iyi halini bulan biri için söz konusu olansa, zaman kadar akıcı ve aldatıcı olan fırsatların yalancı vaatlerine kapılmadan odağını hep kendi üzerinde tutmak, medetin ancak kendi zihninde olacağına inanmaktır. Doğru gözle bakıldığında fırsatları değerlendirmenin de kimseye kalıcı bir faydası yoktur aslında. Tanrının bizzat ilgilendiği az sayıda insan dışında sürdürülebilir fırsat ne mümkün ne de aklidir. Hadi diyelim böyle bir mucize gerçekten olsa dahi, insanın fırsatları doğru değerlendirmesi için bile yine en iyi haline ihtiyacı vardır. Yani fırsatın uzaklığı yakınlığı, insan zihninin bir algısıdır. İnsanın en iyi hali kişisel bir ütopya olmamalı elbette ama ne olursa olsun her zaman daha iyi bir halinin olabileceğine inanmanın önemi gerçekten çok açık; çünkü dünden daha iyi değilsen eğer, iyi de değilsindir artık."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/fitbeyin-egzersizleri/", "text": "Sporu genellikle forma girmek ya da kaslarımızı güçlendirmek için yaparız. Spor salonuna gider veya kendi imkanlarımızla antrenmanlara girişiriz. Yürümeyi, koşmayı, bir takım ağırlıklar kaldırmayı, egzersiz yapmayı vücudumuzu geliştirmek için yeterli görürüz. Biz farkında olmasak da beynimiz bizimle beraber şekillenen bir organdır ve tıpkı kaslarımız gibi Kullan ya da Kaybet kuralı onun için de geçerlidir. Bu yüzden beynimizi sürekli yeni bilgi ve becerilerle desteklememiz gerekir. Bu yazımda kısaca size FitBeyin egzersizlerinden bahsetmek istiyorum. Uzun yıllar fitness ve pilates eğitmenliği yapmış birisi olarak mesleğimi beyin gelişimine uyarlamak istedim ve bu yöndeki araştırmalarım sırasında yalnız olmadığımı, dünyada benzer uygulamaların da bulunduğunu görmek beni çok memnun etti. FitBeyin Egzersizleri içerisinde spor salonlarında rastladığınız türden koordinasyon hareketleri mevcut. Çoklu görevleri yerine getirme, aynı anda birden fazla kası kontrol etmek, baskı altında hızlı karar vermek gibi görevler, bu kapsamda yaptığımız antrenmanlardan sadece bir kaçı. Bu egzersizlerin amacı, fiziksel aktivite ve algı kombinasyonu yolu ile beyin performansını arttırmaktır. Son derece eğlenceli ve mükemmel hareketlerden bahsediyorum. Konuyu daha iyi anlayabilmeniz için şöyle bir örnek vereyim. Sürekli sağ elinizle yazıyorsanız şimdi sol elinizle yazmaya çalışın , dişlerinizi hep alışı olduğunuz şekilde değil de diğer elinizle fırçalayın şeklinde önerileri bu alanda görmeniz mümkün. Hatta son zamanlarda nörobik egzersizler adı altında günlük hayatımıza dahil olan pek çok uygulama gördük. İşte beynimizin yeni bilgi ve beceriler karşısında daha etkin çalışabilmesi için bu egzersiz sistemi altında parmaklarımızı, kaslarımızı, çeşitli spor aletlerini kullanıyor olacağız. Özetle beyin aktivitemizi artıran karmaşık egzersizler deneyeceğiz. Bu egzersizler ile çalışan çeşitli meslek grupları da bulunmaktadır: Elit sporcular, yöneticiler, şirket çalışanları, ralli şoförleri, davulcular, pilotlar ve daha bir çok meslek grubuna mensup insanlar, iş hayatında performanslarını en üst düzeye taşımak için benzer antrenmanları uyguluyorlar. - Konsantrasyon, odaklanma ve dikkat artışı - Beyinde yeni sinir bağlantılarının oluşması - El-göz koordinasyonu becerisi - Hafıza ve öğrenme yeteneğinde artış - Hata yapma oranında azalma - Birbirinden bağımsız iş yapabilme yeteneği - Dikkat dağıtan durumlardan daha az etkilenme - Duygusal stresi azaltma - Fiziksel rahatlama - Zihinsel ve fiziksel performansta gelişim - Özgüvende artış İlk egzersizimiz basit ama eğlenceli bir hareketten oluşuyor. Aşağıdaki resimde gördüğünüz gibi bir elinizle 2 işaretini yaparken, diğer elinizle namlusu 2'ye dönük bir tabanca hareketini yapın. Ardından 2 ile tabanca hareketlerinin yerlerini değiştirin; yani sağ eldeki şekil sola, soldaki şekil de sağ ele geçsin. Bu hareketi ritmik olarak değiştirerek yaptığınızda, aynı anda dört parmağınız aktif olacaktır. DİKKAT: Başlangıçta egzersizleri yapamadığınız için üzülmemelisiniz; çünkü FitBeyin'in amacı, beynin daha az kullanılan bölümlerini aktive ederek kişisel performansla beraber başarıyı artırmaktır. Egzersizler sayesinde beyninizi daha etkin çalıştırmak için zorlayabilirsiniz. Zamanla egzersizleri yapabilir hale geleceksiniz, bu aşamada tekrar devreye girerek size farklı zorluk seviyeleri ve hareket kombinasyonları sunacağız. İPUCU: FitBeyin egzersizleri baskı altındayken hızlı algılama, çabuk düşünme ve hızlı karar vermenizi sağlar. Karmaşık hareketlerle beynin bir bütün olarak kullanılmasına olanak sağlar, diğer taraftan sinir kas bağlantısının ve tepki süratinin artmasına yardımcı olur. OLMAZSA OLMAZ: Egzersizler ne kadar zor ya da karmaşık olursa olsun, asla denemekten vazgeçmeyin. Beyninize öğrenmesi için ihtiyaç duyduğu deneyimi sağlayın. Daha önce hiçbir yerde görmediğiniz çok eğlenceli egzersizler sizleri bekliyor; sesli komutlar, renkler karşısında göstereceğiniz reaksiyon, birden fazla kası aynı anda çalıştıran hareketler, takım çalışmaları, dikkatle takip etmenizi gerektirecek hedefler ve çok daha fazlası. Bu egzersizleri video formatında sizlerle paylaşıyorum. Rutini en büyük düşmanımız olarak görüyor ve sizleri her gün yeni bir beceri kazanmaya ve bilgi öğrenmeye davet ediyorum. FitBeyin antrenmanlarında birbirini tekrar eden hareketlerin olmaması ve her seferinde yeni hareket kombinasyonları uygulanması egzersizleri daha enerjik ve eğlenceli bir hale getiriyor. Gruplar halinde uygulandığı zaman eğlence boyutu daha çok artarken aynı zamanda ekip olma ruhunu, arkadaşlığı da üst seviyeye çıkarıyor. Bu sayede FitBeyin antrenmanlarındaki uygulamalar bedensel olarak zor olmadığından hangi yaş ve yetenek derecesinde olursa olsun herkesin kişisel gelişimine faydalı olur. Sağlıklı bir beyin sizin de hakkınız! Hocam bu el hareketlerinin daha fazlasını ve daha karmaşıklarını nereden bulabiliriz. daha öncesinden fit beyin egzersizlerinden haberim vardı ama yapmamıştım. bu yazıyı görmem üzerine şimdi kesinlikle tekrardan başlıyorum. egzersizleri bitirdikten sonra buraya gelip etkilerini yazacağım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/fontlarin-psikolojisi/", "text": "Harflerinin şekilleri, boyu, genişliği gibi özellikleriyle bir bütün olan her yazı tipine font denir. Fontların insanlar üzerinde etkili bir gücü olduğu söylenmektedir. Sadece bir fonta göz ucuyla bakmak bile güçlü duyguları harekete geçirebilir ya da bizi eskilere götürebilir. Comic Sans gibi bir font tasarımcılar arasında fazla sevilmemesine ve tercih edilmemesine rağmen yine de yaygın olarak kullanılır. Çünkü Comic Sans neşeyi ve eğlenceyi hissetmek ve hissettirmek için tasarlandı. Direnilmesi zor bir duygu olarak düşünülebilir. Hedef kitleniz ve tasarımınız arasında duygusal bir bağ oluşturan bir font seçmek istiyorsanız, öncelikle fontların psikolojisini anlamanız gerekir. Walt Disney logo tasarımını bir düşünün, logo 6 yaş civarlarındaki herhangi bir çocuğa gösterilirse muhtemelen logonun hangi şirkete ya da hangi çizgi filmlere ait olduğunu söyleyebilir, ama aynı çocuktan logodaki Script fontla yazılmış harfleri ayrı ayrı tanımlaması istenirse ilk harften itibaren harfin D mi yoksa ters G mi olduğu hakkında bir kafa karışıklığı yaşayabilir. Peki, neden Disney gibi bir şirket bu kadar karmaşık, okunması zor bir yazı tipi kullanarak altı yaşındaki çocuklara aktif olarak pazarlama yapıyor? Bunun nedeni, beynin bir tasarımın tek tek parçalarına odaklanma eğiliminde olmadığını, bunun yerine tasarımın tamamına evrensel bir anlayış uyguladığını söyleyen Gestalt bütünlük ilkesi olarak bilinen bir psikolojik teori olabilir. Yani 6 yaşındaki bir çocuk bu logoya baktığında her bir harfini tek tek okumuyor, kelimenin tamamına bir bütün olarak bakıyor ve logonun bütününe bir anlam uyguluyor olabilir. Yazı tipi çok okunaklı olmayabilir; yine de bilinçaltında garip bir mesaj barındırıyor ya da duygusal bir ağırlık taşıyor olabilir. Bu duygusal değerler, markanın kimliği için okunabilir olmasından çok daha önemlidir. Basılı medyada, duygusal bir etkiye sahip fontları kullanmak için en iyi fırsatlarınız logo ve başlıktadır, çünkü duyguların okunabilirlikten daha önemli olduğu yegane kullanımlardan birisi buradadır. Duygular, kişiliği yaratır ve bu duygular sayesinde bir font yalnızca sayfadaki metinden ibaret olmayıp ciddi bir görsel tasarım bileşenine yükselebilir. Serif fontları seçkin bir tarih ve köken duygusu taşır. Oluşturulacak markayı ya da yazılan yazıyı saygın ve güvenilir bir hale getirebilir. Karşıdaki okuyucuya daha ciddi ve daha kararlı bir mesaj verilmek isteniyorsa bu font tercih edilebilir. Sans serif fontu bakıldığında modern bir görünümde aynı zamanda sade ve apaçık algılanabilir. Bu fontla bir mesaj verilmek istenirse bu bir yerlere saklanmadan düz ve nesnel bir şekilde ortaya koyulur. Sans serif fontlar genellikle dijital tasarım alanında kullanılır; bu sebeple çağdaş ve güncel olarak algılanır. Script fontları el yazısıyla benzerlik gösterirler. Bu fontlar zarif, şık ve kadınsı duygular çağrıştırırlar. El yazısı, sevgi ifadelerinde sıklıkla tercih edilen bir yazı tipi olarak kullanılabilir, bu nedenle okurlar tarafından bu font daha şahsi, yaratıcı ve gerçekten samimi olarak algılanır. Bu font genellikle büyük boyutlarda kullanılır (14 punto ve üstü) . Display fontları dikkat çekici, farklı ve arkadaş canlısı görünür. İnsanların merakını fazlasıyla çeker. Okuyucular modern fontu, şık ve sade buluyorlar. Güçlü ve keskin bir yapıdan fütürist ve zeki bir yapıya kadar uzanan yelpazede çalışabilirler. Sadece anı yansıtmazlar, trendleri belirlerler ve onları kullanan markalar okuyucuyla aynı itibarı taşır. Aynı zamanda yarının getirebileceği olasılıkları da içinde barındırır. Bu fontlar oldukça stil sahibi ve alışılmışın dışında bir tarzdadır. Bir tasarıma eğlence katarak, resmi olmayan bir havayla okuyucuları rahatlatır. Tasarımın etkileri fonttan fonta değişebileceğinden, duruma göre en iyi şekilde değerlendirilirler. İnsanların alışık olduğu fontları kullanmak, vermek istediğimiz mesajın güvenilirliğini daha çok arttırabilir. Bu nedenle seçim yapılabilecek çok sayıda font olmasına rağmen, çoğu tasarımcı genellikle Helvetica, Impact Deulate gibi klasik fontlara takılı kalmıştır. Daha önce de söylediğimiz gibi, bir logoda karmaşık, okunması zor bir font kullanmak sizi korkutmamalı; Gestalt bütünlük kuramı sayesinde okurlar logoyu tek tek parçalardan ziyade bir bütün olarak algılayacaklar. Daha karmaşık bir font kullanarak okuyucuya bahsettiğiniz şeyle ilgili çok fazla çaba veya becerinin gerekli olduğu izlenimini verebileceğinizi düşünün. Pahalı bir ürünün nasıl yapıldığını anlatıyorsanız, okunması zor bir yazı tipi; okuyucuda, sattığınız şeyin yaratılmasının çok sıkı bir çalışma gerektirdiği fikrini oluşturabilir. Bu, pahalı restoranların menülerinde özellikle okunması zor bir tipografi kullanmasının bir nedeni olabilir. Yani ne kadar zor okunaklı bir menü bir o kadar zor bir yemek. Size sunduklarımız yalnızca yönergelerdir, tipografiye tek bir beden olarak uyan bir yaklaşım diye bir şey yoktur. Her duruma farklı yaklaşmanız gerekebilir, çünkü her durum farklı olacaktır. Bir yazı tipine bağlanmadan önce, başkalarının onu nasıl algıladığını görmeye çalışın, bir yazı tipine başkalarından farklı bir şekilde bağlanmanızı sağlayan kendi duygusal yükünüz olabilir. Daha fazla bilim haberi için tıklayın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/frekanslar-sifa-ve-muzik/", "text": "Dünyaya attığımız ilk adımdan itibaren ruhumuzda hissettiğimiz sese olan ihtiyaç ve şifalanma isteği, bizi eninde sonunda müziğin kapısına getiriyor. Anne karnında duyduğumuz kalp atış sesiyle başlayan bu yolculuk, çeşitlenerek insanoğlunun var olduğu her uygarlık, topluluk ve inanç sisteminde belli ritüeller şeklinde bize eşlik etmeye devam etmiş binlerce yıldır. Çünkü müziğe yönelme dürtümüz, evrensel gibi görünüyor. Tarih öncesi çağlardaki ilkel toplumlarda müzik; başlarda büyü amacıyla yapılırken, süreç içinde müziğin hoşça vakit geçirmeyi ve ruhsal bozuklukları iyileştirmeyi sağladığının keşfedilmesiyle de kullanımı gelişmeye başlamış.Çünkü melodi ve ritim açısından zenginleştirilmiş sözlerin, insan sesine gizemli bir etki kazandırdığı ve etkileyebildiği artık fark edilmeye başlanmış. Hatta bir efsaneye göre Antik Yunan mitolojisinde yarı tanrı, yarı insan olarak anılan şair Orfeus'un arp çalarak şarkı söylemesi o denli etkiliymiş ki geçtiği nehrin akması durur, aslan ve kaplan gibi en vahşi hayvanlar bile müziğinin etkisinde kalarak ona itaat edermiş. Müziğin bedenimiz ve ruhumuz üzerindeki şifalandırıcı etkisini keşfedip kullanmaya başlamamız ise en eski medeniyetlerden beri süregelmiştir. Yunan filozof ve düşünür Platon'a göre, tanrılar müziği insanlara sırf eğlence için değil, aynı zamanda hissettikleri şiddetli acıları dindirmek ve kalplerini şifalandırmak için göndermişti. Çünkü müzik, akli ve ruhi duyguları arttıran bir özellik taşıyordu. Doğudan batıya, tarihteki birçok kültür ve uygarlıkta inançla bütünleşen müzik, dini ayinlerin ve ritüellerin de ayrılmaz bir parçası olagelmiş. Kadim kültürlerin ritüellerinde, müziği kullanmaları aslında bir tesadüf değil. Özellikle şaman kültüründe kutsal kabul edilen şaman davulunun yaydığı ses ve titreşimler sayesinde; stres, anksiyete ve kronik ağrı gibi psikolojik semptomları iyileştirdiğine ve trans etkisi yaratarak, öbür dünyayla, doğayla, ruhlarla ilişki kurma ve hastaları iyileştirme gücü taşıdığına derinden inanılıyor. Bilimsel açıdan ses ve müziğin şifa niteliğinin temeli rezonans prensibine dayanıyor. Bedenimiz, var olduğumuz andan itibaren belli düzeyde bir titreşime sahip. Aynı zamanda dışsal bir kaynaktan yayılan ses, kaslarımız, kemiklerimiz, iç organlarımız, kısacası tüm bedenimizde bir titreşim yaratıyor. Dışsal seslerin yarattığı bu titreşim ile bedenimizin titreşimi arasında bir uyum sağlandığında, yani aynı frekansa girdiklerindeyse, müziğin şifalandırıcı gücü ve trans etkisi ortaya çıkıyor. Dr. Michael Winkelman'ın Şamanizmin Şifalandırıcı Etkileri üzerine yaptığı çalışmalarda; davul çalmanın beynin bir çok bölümünü senkronize ettiğini, alt beyin yapılarından gelen ve sözel olmayan bilgileri uyumlayarak iç görü, anlayış ve tamamlanma duyguları ürettiğini açıklıyor. Şamanik davulun saniyede üç kez ve düzenli olarak tekrarlanan vuruşlarının, tüm beyne nüfuz ederek her iki yarı küreyi de ritmik bir dengeye sokabildiğini keşfetmiş. Bu durumu basitçe fizikteki sarkaç prensibi ile açıklayabiliriz. Buna göre, birbirinden farklı salınımlar yapmaya başlayan iki sarkaç, dereceli bir biçimde birbirinin hareketine yaklaşmaya başlıyor. Bir müddet sonra ise sarkaçlar aynı hızda ve aynı yönde hareket etmeye başlıyorlar. Tıpkı tempolu bir müzik duyduğumuzda farkında olmadan bedenimizle müziğe eşlik edip, ritme göre ayak uydurmamız gibi. Yoğun, modern yaşam tarzlarımızda maruz kaldığımız gürültü ve ışık kirliliği birleştiğinde, içimizde ihtiyacımız olan sessizliğe ulaşmamız da zorlaşıyor. Sürekli olarak uyarı halinde yaşıyoruz ve bu da bir süre sonra beynimizi, dolayısıyla da kendimizi yorgun, tükenmiş hatta depresif hissetmemize yol açıyor. Normal aktif ve hareketli dönemlerimizde, genellikle gün içinde beyin dalgalarımız saniyede 14 ila 38 salınım döngüsünde yani Beta seviyesinde çalışıyor. Fakat kendimizi rahatlatıp sakinleştiğimizde bu dalgaların hızı saniyede 7 ila 14 döngüsünde olan Alfa ritmine düşebiliyor. Alfa dalga boyu, beyni stresten koruyan ve genellikle yaratıcı olmamızı sağlayan bir titreşimdedir. Sessizce akan düşünce sırasında ve zihin-beden bütünleşmesini öğreten bazı meditasyon durumlarında artış gösterir. Daha derin olan Theta dalgaları ise derin meditasyon ve trans durumlarında ve de çoğunlukla uykuda baskın duruma geçer. Hafızaya ve sezgilerimize açılan kapımızdır. Theta'da duyularımız dış dünyadan çekilir ve içeriden gelen sinyallere odaklanır. Müzik terapide gittikçe yaygınlaşan şamanik davulunun kullanımı da işte tam bu noktada devreye giriyor. Sabit ve sürekli aynı hızda tekrarlanan davulun sesi, önce kalp atışlarımızı ve kan basıncımızı sonrasındaysa beyin dalgalarımızı bir biriyle uyumlayarak ve yavaşlatarak stabil bir düzeye çekiyor. Basit ve düzenli şekilde tekrarlanan ritimler sayesinde beyin dalgaları önce ALFA ve sonrasında TETA frekansına inerek odaklanmamızı ve trans haline geçmemizi sağlıyor. Nörolog Barry Bittman'ın davul çalmanın potansiyel faydaları üzerine yaptığı son çalışmalarda; davul çemberlerine aktif olarak katılarak davul çalmanın, kanser ve AIDS gibi virüslerle savaşan, doğal öldürücü T-hücrelerini güçlendirmeye ve arttırmaya yardımcı olduğunu keşfetmiş. 10 haftalık bir çalışma boyunca 90 dakikalık davul çemberine katılan insanların, vücutlarındaki iltihaplanma oranında büyük bir azalma olduğunu ortaya çıkartmış. Ayrıca parkinson ve felç gibi beynin önemli bölümlerinde hasar oluşmuş kişilerde, beynin tüm bölümleri arasında nöronal bağlantılar oluşturarak, beyni yeniden eğitmeye katkısı olabildiğini, epilepsi nöbetleri geçiren hastaların hareketlerinin kontrolünü yeniden kazanmalarına yardımcı olabildiğini savunuyor. Davulun İyileştirici Gücü adlı kitabın yazarı Robert L. Friedman ise, davul çalmanın basit ama şifalandırıcı gücünü ortaya koyan çalışmalarında; risk altındaki ergenlerin öfkelerini ve olumsuz duygularını boşalttığını, şirket yöneticilerinin günlük streslerini atabildiklerini ve gazilerin travma sonrası duygusal acılarının bir kısmını salıverdiğinden bahsetmiştir. Bunların yanı sıra Alzheimer hastalarının kısa süreli hafızalarını geliştirmelerine ve otistik çocukların dikkat sürelerini arttırmalarına da destek olduğuna değinmiştir. Müzik terapinin etkilerini araştıran ve Mozart Etkisi kitabının da yazarı olan Don Campell, beden ritmimizi dengeleyip yönlendirebileceğimiz şöyle bir egzersizi öneriyor: Dik konumda kalabildiğiniz rahat bir sandalyeye oturun, elinize ritim tutabileceğiniz çubuk benzeri bir nesne ve davula benzer bir alet alın. Bir süre gözlerinizi kapatıp kalp atışınıza odaklanın. Şimdi çubuğu elinize alın ve kalp atışlarınıza uyumlu bir ritim tutturmaya çalışın. Bir kaç dakika devam edin ve sonra da vuruş hızınızı kalp atışınızın iki katına olacak şekilde hızlandırmaya çalışın. Üç dakika sonra kalp atışlarınızla uyumlu olan ritme geri dönün ve kalbinizin daha mı yavaş yoksa daha mı hızlı attığına bir bakın. Sonuç şaşırtıcı olacak. Enstrümanların beynimiz üzerindeki etkilerini tıpkı şamanlar gibi ustaca kullanan diğer bir topluluk da yabancı olmadığımız ve kültürümüzün bir parçası olan Mevlevilerdir. Bu topluluk, seromonilerinin bir parçası olan Sema törenlerinde Tasavvuf müziğini kullanarak danslarıyla akış haline geçerler. Sema seromonisi, sembolik olarak kainatın oluşumunu, insanın dirilişini ve Yaratıcı'ya olan aşk ile harekete geçişini ifade eder. Ortaya çıkışının M.Ö 5000'li yıllara kadar dayandığı tahmin edilen ve sesiyle insan ruhunun en derinlerine dokunan Ney isimli nefesli alet ise Tasavvuf inancının sembolü ve sema törenlerinin en temel enstrümanlarındandır. Beyin-kalp ilişkisini en iyi tanımlayan ve ruhsal arınma ritüellerinin kaynağını oluşturan ayinlerde müziğine sıkça yer verilir. Türk müziği aletleri ve makamları Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinden beri ruhsal bozuklukların tedavisinde sıkça kullanılmıştır. Ünlü düşünür ve müzisyen Farabi' ye göre Türk Halk müziği ve enstrümanları insana zevk, dinginlik ,güven, cesaret ve alçak gönüllülük kazandırabiliyordu. Klasik müzik bestecilerinden W.A. Mozart' ın eserlerinin müzik terapide yaygın olarak kullanıldığını belirten uzmanlar, Türkiye'de de Tasavvuf müziği ve özellikle de ney enstrümanının en az klasik müzik kadar etkili ve iyileştirici gücü olduğuna değiniyorlar. Ruhu huzura ulaştıran ses olarak da bilinen bu enstrüman, müzik terapide öfke kontrolünü sağlamakta zorlanan kişilerin tedavilerinde sıkça kullanılmakta. Hangi çağda olursa olsun müzik, çoğumuz için duygusal değişimlerimizin etkisini, söze dökemediği anların derinliğini kaldırabilecek bir sandal görevi görüyor hayatımızda. Mutluluğumuzu, hüznümüzü, acımızı ya da öfkemizi, belki de kendi içimize dönüşü kolaylaştıran en yakın yardımcımız. Ben bu enstrümanlar ve kültürler hakkında araştırma yaparken, eski medeniyetlerin doğayla olan derin bağlantısını ve yine doğadan edindiği materyallerle yarattığı müziği ne kadar bilgece kullanabildiklerini fark ettim. Günümüzde bu çalgıların iyileştirici ve rahatlatıcı nitelikleri bilim alanında yeni yeni anlaşılmaya başlansa da eski medeniyetler bunu çoktan keşfetmişler. Editör Notu: İngiltere'de yapılan bir araştırmada, metal gruplarındaki davulcuların kondisyonunun bir futbolcu kadar iyi olduğunu ortaya koyuyordu. Zira sert bir metal konserinde, ortalama 90 dakika boyunca, bir davulcunun kalp ritminin ortalama 170 civarında olduğunu ortaya çıkardılar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/frontal-lob-on-lob-nedir/", "text": "Frontal Lob, beyninizin ana kumanda merkezidir. Kişiliğinizin yönetildiği yer olmanın yanı sıra, problem çözme yetenekleri, hafızanın yönetimi, lisan, karar verme ve itkilerin kontrolü gibi işler de buradan yürütülür. Kısacası, bu bölge, davranışlarınızı nasıl icra edeceğinizi belirleyen donanım ve tecrübelerin toplandığı kısımdır. Frontal lobun sol yanı lisan ağırlıklıdır. Sağ taraf ise daha ziyade lisan gerektirmeyen becerilerden sorumludur. Bu bölgedeki hasarlar, eleştirel düşşünce ve problem çözme yeteneklerinde bozukluklara yol açar. On dokuzuncu yüzyılda bir demiryolu işçisi olan Phineas Gage'in başına gelen trajik bir kaza, frontal lobların işlevleri konusunda anlayışımızı kökten değiştirdi. Elindeki kalın bir metal çubuğun bir patlama sonucu aniden kafasının altında girip çıkması sonucu frontal lobu parçalanan Gage, kaza sonrası karakterindeki meydana gelen büyük değişim ile herkesi şaşırtmış; asabi, ahlaksız, hiç bir şeyi ciddiye almayan bir insan olup çıkmıştı. Neyse ki beyninin sağ tarafı fazla hasar görmemişti ve Gage bu kazadan sonra 12 yıl daha yaşamıştı. Bu ve benzeri bir çok trajik kaza ve yaralanma, kişilik dediğimiz özelliklerin frontal korteksle ilgili olduğunu öğrenmemizi sağladı. İnsanların zeka düzeyinin, bilgileri hatırlarken ne kadar seçici olduklarıyla ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar vardır. Buna seçici dikkat diyoruz. Seçici dikkat, önemli ve çok kullanılan bilgileri diğerlerinden ayırarak, çalışma hafızanızın kapasitesini artırır. Bir çok insan daha çok bilmenin daha zeki olmayı gerektirdiğini düşünse de aslında bu doğru değildir. Bir çok çalışma, adeta bir spot ışığına benzeyen dikkatinizin önemli şeyler üzerine ne kadar odaklanabildiğiyle ilgilidir. Hazzı erteleyebilme yeteneğimiz de doğrudan frontal loblarımızla ilgilidir. Şu anda istedikleri şeyleri gelecekteki hedefleri için erteleyebilen insanlar, daha iyi planlamacı ve daha başarılı olmaya eğilimlidirler. Hazzı erteleyebilenlerin diğerlerine göre daha güçlü bir iradesi yoktur; sadece zihinlerinin odağını değiştirmek konusunda daha başarılıdırlar. Benzer şekilde, zeki insanlar daha çok şey bilenler değil, belli bir anda kafalarındaki düşünceyi daha iyi kontrol edebilenlerdir. Öğrencilerin çoğu dikkat dağınıklığından şikayet ederler. Peki normal bir insanın dikkat süresi ne kadardır? Çalışmalar, dikkat dağılmalarının sıklıkla, bir kaç dakikada bir meydana geldiğini; fakat bunların geçici olup, dikkatin kısa bir süre sonra tekrar işe yöneltilebildiğini göstermektedir. Frontal lob gelişim sırasında en son gelişen ve yaşlanmayla da ilk hasar gören bölgedir. Onlu yaşlarda bu bölgede çok ileri düzeyde değişiklikler meydana gelir. Gençlerin davranışlarındaki garipliklerin çoğundan da bu doğal değişiklikler sorumludur. Kırklı yaşların ortalarında ise frontal lob küçülmeye başlar. Elbette irade ve kontrol deneyimlerini yoğun yaşayan bireylerde, frontal korteksin dejenerasyonu daha geç yaşlara kadar geciktirilebilir. 1. Unutmayın: Otomatik pilotta ve düşünmeden yaşadığınız sürece, beyniniz gelişme ihtiyacı duymayacak, düşük düzeyde çalışacak ve erken yaşlarda küçülmeye başlayacaktır. Çevrenizle etkileşime ağırlık verip yeni zihinsel alanları keşfetmek, ileri yaşlarda beyin sağlığı için bildiğimiz en garantili yöntemdir. 2. Bilgiyi ezberlemeyin; dönüştürüp içselleştirin. Beynimiz sadece verileri depolamak için değil, öğrendiklerimizden yeni fikirler geliştirmek için vardır. Çok fazla detay hatırlamaya çalıştığınızda, bu sizin dikkatinizi bozacaktır. Einstein'ın sürekli hafızasının zayıflığından şikayet ettiğini biliyoruz; fakat bu durum, onun akıl yürütme ve bilgiyi dönüştürme yeteneğini etkilememiş görünüyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/galaksi-yok-olsa-andromedanin-ruhu-duyar-mi/", "text": "Harika bir yazı. İnsanoğlu.. Freud'un tabiriyle idinin kontrolünden çıkması lazım, derhal.. Doğanın bizim kölemiz olduğunu sanmak ekolojik krize neden oldu ve şimdi doğanın bizim için ne kadar önemli olduğunu yeni yeni anlamaya başladık. Umarım çok geç olmadan tamamen aklımız başımıza gelir.. Yazınız gerçekten ufuk açıcı. İnsanmerkezci dünya anlayışında insanın her ne kadar her şeyin kendisi için yaratıldığını düşünmesine karşın aslında kendisinden çok daha kompleks bir yapıda ne denli bir Zerre olduğunu görüyoruz. Tüketen ve yok eden Ben/cilliğin ötesine geçildiğinde ekolojik krizlerin de azalacağı bir gerçek. Yeter ki insan kendini bilsin Bir sonraki yazınızı merak ve ilgi ile bekliyoruz. Öncelikle çok önemli bir noktaya temas ettiğiniz için teşekkür ederim. Kendimizi değerli hissetmek hepimizin ihtiyacı, ancak sorun kendimizi en değerli görmek ve diğerlerini bize hizmet için var olarak değerlendirmek. Kavgayı çıkaran aşırı egosantrizm ve onu dengeleyerek dediğiniz hedefe ulaşmak elbette mümkün. Bu da kendimizi tanımakla erişilebilecek bir başarı. Kendini, kendi olmayanlarla ilişkisi üzerinden tanıyan insan eğer iyi niyetli ve akıllı olursa aşırı egosantrizmi aşarak bilgeliğe ulaşabilir. Bunun içinse samimiyet ve cesaret gerekli. İnsanı düşünmeye sevk eden bir yazı olmuş . Üzerinde düşünmek içinde mükemmel bı malzeme sunulmuş . İşlevsel bı yazı olması hasabiyle ayrıca beğendim . Devamını merakla bekliyoruz. Çok teşekkürler, bir sonraki yazıyı ümitle bekliyoruz. Selamlar. Yureginize, elinize, emeginize saglik hocam. Bir sonraki yazinizi sabirsizlikla bekliyoruz. Yaziyi okuyunca ve videoyu da izleyince insan diyor ki bizim gibi densizler diger gezegenlerde, galaksilerde yok mu? Birbirimizle karsilassak nasil olurdu? Su cok acik ki hayatin merkezinde circle var, hersey daire ve dairelerden olusuyor, hersey birbirinin etrafinda donuyor, bu cok muazzam. Bu bağlamı sadece insan bazında değil yaşam için kurmak da mümkün. Şimdilik bildiğimiz kadarıyla yaşam dediğimiz şey dünyadan başka bir yerde yok. Benim fikrime göre bu, dünyayı yine her şeyin merkezi yapar. İnsanla ilgili eleştirilerde de bilinç geliştirme bağlamında yine çok önemli bir ayrım olduğunu düşünmek gerekli. Bildiğimiz kadarıyla ne yaşam ne bilinçli yaşam dünya dışında yok. Yaşam nedir diye düşünüp tanımı değiştirmek mümkün olabilir tabii. Bildiğimiz tanımda kalırsak, belki de tüm bu evren dünyada oluşan yaşamı desteklemek için var. Ama belki de yüzlerce, binlerce başka yerde de yaşam var, o zaman işler değişir. Sanki ihtiyacımız kibirlenmeden değerli olmak. Yaşamın, bilincin değerini kibirlenmeden de bilmek mümkün olabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gaslighting-nedir-ve-insanlar-bunu-neden-yapar/", "text": "Merriam-Webster gaslighting'i, mağdurun kendi düşüncelerinin, gerçeklik algısının veya anılarının geçerliliğini sorgulamasına neden olan; tipik olarak kafa karışıklığına, güven ve öz saygı kaybına, kişinin duygusal veya zihinsel istikrarının belirsizliğine ve partnerine bağımlılığına yol açan, genellikle uzun bir süre boyunca kişinin psikolojik olarak manipüle edilmesi durumu olarak tanımlar. Bu kelime Patrick Hamilton'ın 1938 tarihli Gaslight adlı oyununda, bir kocanın karısını suç teşkil eden davranışlarından uzaklaştırmak için aklını kaçırdığına ikna etmeye çalışmasından türemiştir. Ancak, medyada artan ilgiye ve popüler kültürde öne çıkmasına rağmen, gaslighting üzerine yapılan bilimsel araştırmalar şaşırtıcı derecede sınırlı kaldı. Personal Relationships dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, romantik ilişkilerde gaslighting'in etkilerine odaklanarak bu durumu değiştirmekte. Çalışma aynı zamanda gaslighting yapan insanların temel motivasyonlarını ve gaslighting'in ilişkiler içinde nasıl ortaya çıktığını da tanımlıyor. - Kendi kötü davranışları için hesap vermekten kaçınmak. - Partnerinin davranışlarını kontrol etmek. - Araştırmacılar yalnızca gaslighting mağdurlarıyla görüşmüştür ve onları suistimal eden kişilerin motivasyonlarına ilişkin yorumlarına dayanarak bu bilgiye ulaşmışlardır. Doğası gereği samimiyetsiz bir davranış olan gaslighting ile suçlanan kişiler, motivasyonları konusunda kasıtlı olarak dürüst davranmadıklarından araştırmacıları dahi gaslight etmeye çalışabilirler. - Ortaya çıkan ana konulardan biri, çoğunlukla sadakatsizlikle ilgili eylemler için hesap vermekten kaçınma girişimi anlamına gelen gaslighting idi. İkinci motivasyon ise hayatındaki kişiyi kontrol etme, nasıl davranacağını, kiminle temas kuracağını, ne giyeceğini vb. dayatma yönündeki bir arzuydu. - Aşk bombardımanı : Genellikle bir ilişkinin başlangıcında aşırı ilgi sağanağına tutar. - Partnerini arkadaşlarından ve ailesinden aşamalı olarak ayırır veya izole eder. - Öngörülemezlik: Gaslighting yapan kişi davranışlarını öngörülemez bir şekilde değiştirir, genellikle bir duygusal uçtan diğerine geçer. - Soğuk muamele : Şefkati ve iletişimi esirgemer veya geri çeker. Aşk bombardımanı, bir kişiyi manipüle etmek amacıyla aşırı ilgi ve şefkat gösterileriyle bunaltmayı içeren bir taktiktir. Kişinin duygusal ihtiyaçlarının bu kadar hızlı bir şekilde karşılanması, yoğun bir duygusal bağ ve hatta gaslighting yapan kişiye karşı borçlu hissetme duygusu yaratarak bu kişiye güç ve kontrol kazandırır. Bu hızlı ve yoğun duygusal bağ, epistemik güven yaratma sürecini önemli ölçüde hızlandırır ve gaslighting yapan kişiye, kendisi hakkındaki inançlar da dahil olmak üzere partnerinin inançları üzerinde daha fazla etki sağlar. Epistemik güven, kendimizle ilgili inançlarımızı doğrulamak ve genişletmek için partnerlerimize güvenebilmemiz gerekliliğini içerdiği için sağlıklı ilişkilerin önemli bir parçasıdır. Çoğu durumda bu güven, zaman ve deneyim içerisinde aşamalı olarak inşa edilir. Gaslighting bu güveni kasıtlı olarak kötüye kullanır. - Artan belirsizlikle birlikte azalan benlik duygusu - Artan tedbirlilik hali - Başkalarına karşı artan güvensizlik hali Bunların aksine sağlıklı ilişkiler genellikle kişinin belirsizlik duygularını azaltır, benlik duygusunu güçlendirir ve paylaşılan bir gerçeklik duygusu yaratır. Gaslighting, paylaşılan gerçeklik duygusunun her türlü görüntüsünü yok eder, iki ayrı ve etkili bir şekilde rekabet eden bir gerçeklik yaratmaya başlar. Mağdur olan kişiyi, yalnızca partnerinin yorumlarının geçerli olduğuna ikna etmeye çalışır. En klasik örnek, birine doğrudan deli demek ve onun gerçeklik algısını tamamen reddetmektir. Gaslighting yapanlar tarafından kullanılan yaygın kelimeler arasında aptal, mantıksız veya muhtaç gibi aşağılamalar yer alır. Bu kişiler, mağdurların algılarını sorgulamasına neden olur ve bu belirsizliği, onları kontrol etmenin bir yolu olarak görür. Çünkü bunu yaparken partnerlerinin muhakeme ve sınırlarını zayıflatmayı amaçlar. Araştırmacılara göre, çalışmadaki çoğu gaslighting mağduru, partnerlerinden ayrıldıktan sonra nispeten hızlı bir şekilde iyileşirken, birkaçı kalıcı bir belirsizlik hissederek kendilerinden şüphe duymaya devam etmiştir. Gaslighting'e maruz kalma deneyimi, kişinin diğer sosyal etkileşimler hakkındaki görüşlerini de değiştirme potansiyeline sahiptir. Bu da güven duyma yetisini etkileyerek başkalarına karşı daha dikkatli ve tetikte olunmasına sebep olur. Belli bir dereceye kadar iyileşme bildiren katılımcılar için belirli noktalar ortaya çıkmıştır. Birçoğu için gasligting yapan kişiyle ilişkiyi sonlandırmak ve başkalarıyla vakit geçirmek, gaslighting'in olumsuz etkilerinden hızla kurtulmaya katkı sağlamıştır. Başkalarıyla vakit geçirmenin ötesinde yoga, meditasyon, yürüyüş ve spor gibi kişinin fiziksel benliğiyle daha fazla bağlantı kurmasını sağlayan ve iç muhakeme yeteneğini geliştiren 'yeniden somutlaştırma' faaliyetlerine katılmak, iyileşmeyi kolaylaştırabilir. Eğer gaslighting'e maruz kaldığınızı hissediyorsanız, başkalarını da sürece dahil etmek ve güvendiğiniz kişilerden geri bildirim almak faydalı olabilir. Partneriniz size bir konuda mantıksız davrandığınızı söylüyorsa, arkadaşlarınızla veya ailenizle iletişim kurarak partnerinizin eleştirdiği davranışı fark edip etmediklerini sorabilirsiniz. Gaslighting, insanların kendi algılarından ve eylemlerinden şüphe duymalarına neden olduğundan, ilişki dışından geri bildirim almak çok önemlidir. Bu yeni araştırmadan çıkarılabilecek en önemli olumlu sonuç, gaslighting yapan biriyle bitirilen bir ilişki sonrasında, daha sağlıklı ilişkiler kurmak için bu olumsuz deneyimin üstesinden gelmenin ve gelişmenin kesinlikle mümkün olduğudur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gecmis-ve-gelecekteki-anilarin-katili-yogun-stres/", "text": "Kökeni insanın varlığına dayanan stres, insanın bugünlere gelmesini sağlayan temel bir dürtüdür. Stres, tehlikeye karşı tetikte olmamızı; tehlike anında risk içeren bölgeyi terk etmemizi sağlar. Bu risk, eski çağlarda bir aslan olduğu gibi günümüzde bağlanma problemi yaşayan birini evliliğe zorlayan kişi olabilir. Belli bir dozdaki stres, hangi çağda olursak olalım bizi hayatta tutar. Güvenli alan bulmamızı/oluşturmamızı sağlayan stres, bulduğumuz veya oluşturduğumuz alan güvenli olmasına rağmen normal seviyesine dönmezse beynimizin kaçma mekanizmasında takılı kalmasına ve hep tehlikede olduğumuzu düşünmesine sebep olabilir. Erken yetişkinlik dönemi, 18-25 yaş aralığındaki dönemi kapsar. Aynı zamanda ileri ergenlik dönemini (18-22) de içine alan bir gelişim dönemi olarak kabul edilir. Ergenlikle beraber hormonal, bilişsel ve fiziksel değişimleri aniden yaşayan birey, erken yetişkinlikte bu değişimlere uyum sağlamaya; genellikle varsayımsal ve soyut düşünceleri de aktif olarak kullanmaya başlamıştır. Bu düşüncelere kimlik arayışı, akademik ve sosyal hayatta kararsızlık, biricik bir yaklaşımla kendine dönmek ve pek çok olasılığa fırsat vermek de eşlik edebilir. Bu başlıklar kişinin, ayrılacak olduğu güvenli alanından bağımsız bir şekilde, kendine yeni bir güvenli alan oluşturmasına yönelik adımlar atmasının ve dönüşmesinin yolunu açar. Güvenli alanı terk etmek oldukça stres içeren bir durumken bir de yeni güvenli alanı bireyin kendisinin oluşturacak olması, içinde bulunduğu pek çok olasılığa fırsat verme durumuyla da birleşince belirsiz bir geleceğin stresini ve kaygısını da bireye yükleme ihtimali yüksektir. Yoğun stres, yaşamın her evresinde kişinin hayatına olumsuz etki edebilmektedir. Ancak bu olumsuz etki, bir öğrencinin söz hakkı almak isterken bildiği doğru cevabı; söz hakkı aldıktan sonra unutmasından daha can yakıcı olabilmektedir. Pek çok sağlık sorununun temelinde stres yatmaktadır. Psikoloji temelli sağlık sorunları, genel kitle tarafından küçük görülebilir. Bu, sağlık sorununu, kişinin kendi bedenine kasıtlı olarak yaşattığını varsayan bir bakışla gayet mantıklı kabul edilebilir. Ancak bir hastalığın psikolojik temelli olması, beynin güvende olmadığı bir anda takılı kaldığını ve kendini her an veya belli anlarda tehlikede hissettiğini göstermektedir. Diğer çalışmalar depresyonu hippokampus atrofisi ile ilişkilendirdi ve bir çalışma, kadınların hippokampusunda daha hızlı gerçekleşen bir hacim kaybı gözlemlendiğini ortaya koydu. Sadece bu çalışmaya bakıldığında kadınların, detaylı düşünen beyin yapılarında daha fazla stres faktörünün olduğu yorumu yapılabilir. Erkek rolünün toplum içerisinde çok fazla stres faktörüyle baş başa olduğu bilinse de çözüm odaklı düşünme tarzı onun bu stresten, kadınlara göre daha fazla arınmasını sağlıyor olabilir. Araştırmalardan yola çıkarak elde edilen sonuçlardan biri stresin işlevsel ve kaçınılmaz olduğu, diğeri ise erken yetişkinlikte yoğun stresin kalıcı ve büyük kayıplara sebep olacağı yönündedir. Yaşamdan geriye kalan, anılardır. Anıların hatrına yoğun strese maruz kalmamak ve kendimizi maruz bırakmamak, ilaçsız ve önleyici bir tedavidir. protect against dementia: Depressive symptoms increase risk for cognitive impairment. ScienceDaily."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gelecege-hapsettigin-hayalinden-mektup/", "text": "Bir hayalin var. Biliyorsun yaşamını değiştirecek. Her şey daha anlamlı olacak. Güneş daha fazla parlayacak senin için, yeşil daha yeşil olacak. Bir hayalin var hayatını güzelleştirecek. Cilalayıp duruyorsun hayalini. Gece rüyalarına giriyor. Gündüz düşleri içinde geçiyor vaktinin bir kısmı. Bir hayalin var, sana can veriyor. Hayalin önce ufukta belirmişti. Bir süre sana yaklaştı. Sonra tavırlarınla ve yaptıklarınla, yapmadıklarınla kendinden uzakta tutmaya başladın onu. Sonra geleceğe sürgün ettin. Ve oraya hapsettin hayalini. Uyuşturucunun etkisinden uyan! Yaşam yaşayarak yaşanır. Hayaller düşünerek gerçek olmaz! Harekete geçmek gerekir. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Bağın Kendini Aşarsa!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gelecegin-pesinde-ya-da-gecmisin-keskesinde-heder-olmamak-icin-cevik-yasam/", "text": "Uzak geçmişi hatırlamak ve uzak geleceği kurabilmek gibi bir yeteneğimiz var. Diğer canlılardan ayrıldığımız temel noktalardan birisi gelişmiş beyinlerimizin sağladığı bu kapasite. Ama bazen bir olgu hem iyi hem kötü olabilir ya, bu yeteneğimiz de bize pek çok fayda sağladığı gibi pek çok zarar da veriyor. Meditasyon yaparken insanlar anda kalmaya odaklanır, odağına odaklanır bir nevi, dikkatine dikkat eder. Ama puff bir de bakar ki zihni bir düşünceye kendini kaptırıp uzaklaşmış gitmiş, alır geriye çeker zihnini; odağına tekrar odaklanır. Namaz kılarken huşu içinde olmaya çalışan insanların da başına gelir: Bir bakmışlar zihinleri bir geçmiş keşkesinde ya da bir gelecek kaygısında hesaplar kitaplar yapıp duruyor. Kaçıncı rekatta olduğunu bile karıştırır. Sağlıklı bir zihnin işlevlerini basitçe düşünelim: Basitleştirmek için modelleyeceğiz, pek çok yaşamsal detayı bir kenara bırakmış olacağız ama konunun özünü kavramak için insan zihninin çalışma şekli bu. Zihnimiz ya odaklandığı bir konu üzerine çalışır. Ya geçmişin detaylarını yeniden didikler. Ya da geleceğin kurgusunu yapıp durur. Sağlıklı bir zihinde mükemmel bir oyun planıdır bu yaklaşım. Aktif olarak odaklandığımız bir iş yoksa geçmişi gözden geçirip taktiklerimiz için iyileştirmeler düşünebiliriz, tarzımızı geliştiririz, hatalarımızdan öğreniriz. Ya da geleceğe yönelik simülasyonlar çalıştırırız zihnimizde. Neyin nasıl olabileceğini kurgular, kurgumuzdan bugünümüz için kararlar çıkarırız. Oysa hiçbir zihin tam anlamıyla sağlıklı değildir. O yüzden çeşitli sebeplerle doğal yolumuzdan ayrıldığımızda, doğal halimizle aramızdaki uzaklık iyice arttığında, yük birikir, denge şaşar, işe yarayan şeyler işe yaramaz olur. Bir de bakmışız geçmişte kalmış bir olayı, bir kişiyi, bir travmayı öyle bir dolamışız ki zihnimize, çözüm falan hak getire ha bire aynı şeyi yaşayıp duruyoruz... Böyle olunca uzak geçmişte kalan bir öfkemizle tekrar tekrar öfkeleniriz. Üzüntümüze üzülürüz tekrar tekrar. Belki de çoktan dikiz aynasında kaybolmuş bir coşkuyu, hatta belki bizim doğumumuzdan yüzlerce yıl önce yaşanmış bir coşkuyu, mesela Mohaç Meydan Muharebesini, İstanbul'un Fethini, babamızın gençliğinde aldığı bir altın madalyayı, artık ne gelirse aklınıza yeniden ve yeniden yaşayıp coşarız da coşarız. Bazen de kendimizin gelecekteki bir versiyonuna ilişkin kaygıyı ya da coşkuyu takarız aklımıza. Uzak geleceğin ya korkusuyla titreye titreye ya da uzun emeliyle sarhoş bir halde dolaşırız bugünün sokaklarında. İş o hale gelir ki yaşadığımız her an'da, bedenimiz bugünün içinde yoğun bir şekilde meşgul olsa da zihnimiz ya geleceğin peşinde ya da geçmişin keşkesinde döner durur. Bir de dönüp bakarız ki belli bir yaştan sonra her an'ımız başka anların peşinde ya da keşkesinde kaybolup gitmiş. Peki anda kalmak mümkün değil mi? Size bir sır vereyim: Andan çıkmak zaten mümkün değil ki. İsterseniz bir deneyin. Zaman makinesi icat etmiş olmanız gerekir bunun için. Zaman makinesi icat etmediyseniz her an'da o an'ı yaşarsınız. Şu an yaşayabileceğim tek an şu andır. Her an sadece ve sadece o an'ı yaşayabilirim. Sorun anda yaşadığımız şeye gerçekten odaklanabilmektir. Zihnimizin uzak geçmişten uzak geleceğe kadar geniş bir yelpazeye ulaşabilmesi de bunun için bir engel falan değildir. Geçmiş üzerinde durabilmek, geleceği kurgulayabilmek yaşamda kalmamız için kritik yetkinliklerdir ve işe yaradıkları için bu yetkinliklerde o kadar iyiyiz. Geçmişi düşünüyorsam bir sebebi var: O geçmişi nasıl değiştirebilirim diye geçmişe bu kadar uzanıyor zihnim. Geçmişte reel olarak ne olduğunu belki değiştiremem ama şu an'ımın ve geleceğimin o geçmişteki an'dan nasıl etkilendiğini değiştirebilirim. Geleceği kurguluyorsam bir sebebi var: O geleceği şu an yaşayamam ama o geleceği yaşamak için bu an yapmam gereken şeyleri yapmazsam da o geleceği asla yaşayamam. Hep andayız. Ve o an öyle bir an ki geçmişi yeniden yaratabilir, geleceği tekrar tekrar çeşit çeşit simülasyonlarla yaratabilir. Uzun bir yaşamın eriminde bir hafta bir an'dır aslında. Ben yaşamı hafta hafta ele almayı öneriyorum. Çünkü haftanıza sokamadığınız şeyi hayatınıza sokamazsınız. Kişisel yaşamlarımızda an'ımızı, haftamızı istediğimiz gibi yaşamak için: Yazılım, veri bilimi, mühendislik, psikoloji, sosyoloji ve nörobilim alanlarından derleme yaparak Çevik Yaşam metodolojisini oluşturdum. Anda kalmak yaşamak aslında. Yaşamak nedir dediğimizde de bin türlü farklı cevap bulmamız mümkün. Herkesin anda kalması kendine günün sonunda. Ama yine de başkalarının deneyimlerinden öğrenebileceğimiz, yararlanabileceğimiz şeyler var."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gencligimin-dikkatine/", "text": "Sevgili Sinan. Öncelikle selam eder gözlerinden öperim. Bunu gıcığına yaparım; çünkü tam şu sıralarda senin, yani benim 20'li yaşların başlarındaki halimin, henüz bir kaç yıl önce girdiği derslerden birinde, Türkçe anlatan bir öğretmen, mektuba öyle 'öncelikle bilmemne' diye başlanmaz demişti; hatırlarsın. Biliyorum, niye ki? diye sorasın gelmişti ama soramamıştın; diğer bir çok öğretilen mevzuda olduğu gibi. Bu da o bilgilerden biriydi işte. Seninle akrabadan öteyiz; o nedenle bu tip mevzuların seni nasıl gerdiğini hatırlıyorum. Sana bu mektubu da biraz ondan yazıyorum. Bu arada, bu mektubu yazdığım sıralarda dünyada millet artık birbirine mektup falan yazmıyor. Vallahi! Onun yerine elimizdeki elektronik kutulardan birbirimize dijital mesajlar atıyoruz ve geriye hiç ama hiç bir şey kalmıyor. Biliyorum, hayal etmen zor böyle bir dünyayı, zira ben bile henüz neler olduğunu tam anlayamıyorum! Sevgili Sinan; sana kesin olan bir şey söyleyeyim; en azından çeyrek asırdan fazla bir süre daha hayatta kalacaksın. Ondan sonra ne kadar yaşarsın bilmem (henüz 90'lı yaşlarımızdan bir mektup falan almış değilim), fakat seni temin ederim ki, şu aralar hemen her gün yutarcasına okuduğun bilimkurgu hikayelerinde resmedilen gelecekte bir sorun var. Sene şu anda 2021, ama ortada ne parlak amyant elbiseli insanlar, ne ayda insanların yaşadığı üsler, ne her türlü hastalığını saniyeler içinde iyileştiren özel robotik tedavi cihazları ve ne de uzay-zaman bükülmesiyle çalışan motorlara sahip yıldız gemileri var. Allah seni inandırsın, holovizyon bile daha icat edilmedi! Birileri fena uçmuş, ben sana söyleyeyim. Mesela bu satırları sana yazarken, insanlar hala ya yerde giden arabaların içinde trafikte yığılmış öyle bekleşiyorlar; ya tıkış tepiş otobüslerle oradan oraya seyahat etmeye çalışıyorlar; halen o eski devlet dairelerindeki gibi mavi kalemle atılan ıslak imzalar olmadan çoğu resmi işler yapılamıyor; dünyanın düz olduğuna, aşıların kısır yaptığına, beynimizin sadece yüzde onunu kullandığımıza, insanların aslında aya gitmediğine ve biyolojik evrimin uydurma olduğuna inanan insanlar büyük bir yekun tutuyor. Dünyanın içine etme hızımız alabildiğine artarken, aptallığımız alabildiğine derinleşiyor. İnsanlığın dünyaya karşı merakı sekerat halinde; neredeyse tüm dikkatler, insanın yeni üreteceği oyuncaklara yönelmiş durumda. Hani senin yaşlarındayken pek modaydı ya Yirmibirinci yüzyıl ortalarında dünya tek devlete gidecek, tüm dertler bitecek, tek derdimiz kötü kalpli uzaylılar olacak hayalleri; ama şimdi mevzu tam tersi. Millet birbirinin ümüğüne çökmüş vaziyette, herkes birbirini yiyor. Ülkelerin arasına yeni duvarlar falan örüyor deliler! O bitecek gidecek dedikleri arkaik inançlar, bugün neredeyse dünyayı tamamen yönetir hale geldi. Hele geçen sene bir virüs çıktı meydana; neredeyse iki senedir sokaklara çıkamaz olduk! Yo, hemen telaşlanma, zannettiğin kadar öldürücü bir şey değil aslında; ama on-yirmi milyon insanın dip dibe şehirlere sıkıştığı bu yeni dünyada, bildiğin bir grip virüsü bile bizi canımızdan bezdirmeye yetti. Kısacası, buralar hiç de Isaac Asimov'un hayal ettiği gibi değil bu aralar! Cebimde yüksek kalitede film çekebilen bir canlı yayın istasyonuyla geziyorum; bu günlerde yaşayan hemen herkes gibi. İletişim teknolojilerini anlatsam aklın almaz; zaten ben de tam anlayamadığım için muhtemelen anlatamam. Bilgi her yerde, dünyanın herhangi bir yerinde olan bir olayı saniyeler içinde öğrenebiliyorsun. Marketlerde aklına hayaline gelmeyecek seçenekler; hatta artık kocaman alışveriş tapınaklarımız bile var . Tüm bunlara rağmen, insanlığın en yalnız, en cahil, en kafası karışık, en çaresiz, en kararsız, en sağlıksız olduğu dönem bu dönem olabilir. Ama bu mektubu moralini bozmak için yazmıyorum sana. Bütün bunların yanında harika şeyler de oluyor. Bir kere sen, enteresan bir hayata doğru gidiyorsun, haberin olsun! Şimdi detay verip sürprizleri bozmak istemem ama, arada bolca sıkıntı çekecek olsan da çok ilginç bir macera var önünde. Şu yaşına kadar sana öğretilen dünyadan bambaşka bir yere doğru hızla gidiyorsun ve eğer biraz önlem alırsan, çok daha güzel ve yeni keşiflerle dolu bir hayat yaşayacaksın gibi geliyor bana! Sinan kardeşim ; öncelikle o yaşlarda farkettiğin bir şey var ki, emin ol, otuz yıl sonra dahi bu tartışılmaz bir gerçek: Eğitim ve orada öğrendiklerin, neredeyse hiçbir işine yaramayacak. Sana öğretilen hemen her şeyin geçersiz olacağı bir gelecek, çok yakında senin şimdin olacak. Öyle bir gelecek ki bu, neredeyse her iki üç yılda bir, yaşadığın dünyanın insan yapısı, imkanları adeta tanınmaz derecede değişim geçirecek. Muhtemelen sen de benim gibi şaşkına dönecek, her seferinde yok artık, bundan daha fazlası olmaz herhalde derken, başına çok daha fazlası, henüz cümleni bitiremeden gelecek. Çevrendeki hemen herkes bu teknolojik değişimlerin sarhoşu iken, sen, eğer becerebilirsen ve gözünü rutin yaşamının yanı sıra, değişmez, yani kadim olana dikebilirsen, çok ilginç şeyler fark edeceksin. İstediğin her şeyi tarihteki herkesten çok daha hızla öğrenebileceğin, fakat öğrendiklerini içselleştirmek için zaman bulabilmek konusunda tarihteki en şanssız nesillerin ilki olacağın garip bir deneyim olacak seninki. Tabiatını merak ettikçe, seni oradan kopartmaya çalışan şu medeniyet alışkanlıklarının iç yüzünü daha iyi anlayacak ve hayatını çok daha verimli bir şekilde İFA edebileceksin . Sana bu mektupta çok detay veremem ; zira daha fazla detaya girersem, geleceği değiştirebilirim ve bu da şu Geleceğe Dönüş filmindeki doktor Emmet Brown'ın söylediği gibi uzay zaman sürekliliğinde hede-hödö yapabilir. Yani en azından öykülerde öyle oluyor; ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Şu aralar biyoloji öğreniyorsun, yahut öğrendiğini düşünüyorsun, ama emin ol daha başlarında bile değilsin. Bir gün yaşamın ne olduğunu biraz daha iyi fark edeceksin ve o zaman insan denen varlığın ne hatalar yaptığını daha iyi anlayacaksın. Sadece izle ve kendine zaman ver; su akacak ve yolunu bulacak. Biliyorum, şu aralar kaos konusunu çok seviyorsun; hatta sanırım tam şu anda bu başlığa sahip bir kitabı bilmem kaçıncı kez okuyorsun. Sakın bırakma, zira insanlığın makina-vari bir düzen aradığı gelecekte, seni ve hepimizi aslında belki de o kaos kurataracak. Biliyorum, karmakarışık konuşuyorum ama, zamanı gelince beni daha iyi anlayacaksın. Sen yeter ki kendine iyi bakmayı ihmal etme, zira ancak o zaman görebileceksin. Hocam yine harikulade karmasik olmuş, bayildim. Ben Heavy Metal konserinizden, gitar tutkunuzdanda bahsedersiniz diye düşünmüştüm. Herhalde yillar gecse de sizi bu cumle ile hatirlayacagim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gerceklik-algimizin-tamami-sanal/", "text": "Sanal gerçeklik diye tanımladığımız bir şey var ya, teknoloji yardımıyla üretilen -gerçek olmayan- bir gerçeklik gibi davranıyoruz ona. Oysa sadece henüz yeterince alışmadığımız bir gerçeklik. Alışınca o da gayet gerçek bir gerçeklik olacak. Çünkü zaten gerçeklik algımızın tamamı, alışık olduklarımız da dokunup tuttuklarımız da görüp kokladıklarımız da duyup işittiklerimiz de sanal! Ama söylediğim şeye ilişkin biraz örnekler sıralayayım. Üzerine düşünmek isteyebilirsiniz. - Dünyada renk diye bir şey yok. Renkler tamamen zihnimizde. Onlar sadece yansıyan ışıkların farklı dalga boyları. Bu arada ışıkların görebildiğimiz aralığı da bir hayli kısıtlı. Radyo dalgalarından radyasyona, röntgen ışınlarına kadar başka pek çok şey de 'ışık'. Mesela kuşlar bazı çiçekleri bizim gördüğümüzden çok daha renkli görüyor. Hayvanların büyük kısmı hiç renk görmüyor ya da siyah beyaz ve aralarındaki tonlar sadece görebildikleri. - Seste de yine dar bir aralığı duyuyoruz. Bizim duyamadığımız sesleri duyabilen hayvanlar var. Üstelik insan kulağının duyabileceği seslerin bir kısmını da zamanla duymamayı öğreniyoruz. Mesela işitme sistemlerinde bir engel olmayan tüm insan yavruları insanların konuştukları dillerdeki tüm sesleri duyabilecek bir potansiyelle doğdukları halde, nöron budanması yoluyla bazı seslere odaklanıp başka bazı sesleri artık duymaz hale geliyorlar. Yani bildiğimiz bir dilde 'buz gibi var hepimiz duyuyoruz' diye düşündüğümüz bazı sesler o dili bilmeyenler tarafından 'duyulamıyor'. - Dokunmalarımızın da tamamı sanal. Fiziğin temellerine indiğimiz zaman iki atomun birbirine dokunması diye bir kavram yok. Daha çok bir yakınlık uzaklık ilişkisi var, bazı güçler çekiyor, bazı güçler itiyor ve bunların çekişmesi sonucunda belirli uzaklıkta bir denge oluşuyor. Yaklaşma eyleminde güçlenen itme kuvvetini dokunma olarak 'yorumluyoruz'. - Bayrak, ulus, şirket, para, iyi, kötü gibi pek çok kavramın aslında bir karşılığı yok. Bu kavramlar tamamen 'sanal', zihinlerimizde yarattığımız şeyler. Üstelik böyle çeşitli kavramların pek çoğunu bir hayli yakın zamanlarda uydurmuşuz. - Sanal gerçekliğimiz o kadar gerçek bir gerçeklik ki kendimiz, dünya ve gelecekle ilgili kurduğumuz zihinsel gerçekliğimiz, majör depresyon gibi derin etkileri olan zihinsel problemler hatta psikosomatik problemler yaratabiliyor. - Hastalıklarımızla ilgili 'sanal kurgularımız', 'zihinsel gerçekliklerimiz', 'bakış açılarımız' plasebo etkisiyle bizi iyileştirebiliyor ya da nosebo etkisiyle aslında kökeni olmayan rahatsızlıklar oluşturabiliyor. - Bir insan hayaller kuruyor ve kısa zamanda o hayalleri gerçeğe dönüştürebiliyor. Bazen hayal o anki gerçekliğe o kadar aykırı oluyor ki binlerce başka insanın da hayal kurmasıyla gerçeğe dönüşmesi binlerce yıl alabiliyor. Binlerce kuşaktır kuşlara bakarak uçmayı hayal eden, rüyasında uçan insanları düşünün... Teknoloji gerçeklik alanımızı hep genişletti. Tamamı sanal olan gerçeklik algımızın içerisine yeni şeyler katmaya devam ediyoruz ve şimdilik bu kattığımız şeylere 'sanal' diyoruz. Oysa ya onlar da buz gibi gerçek ya da gerçek dediğimiz şeylerin tamamı sanal."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gerceklik-algisi-ortak-midir/", "text": "Etrafta dönüp dolaşan, sıkça konuşulan bir gerçeklik konusu var; peki sizin bahsettiğiniz gerçeklik ile benimkinin uyuştuğu ne malum? Aynı rengi gördüğümüzü, aynı sesi duyduğumuzu iddia ediyoruz ama gerçek denen şey her ne kadar tek ve net gibi gözükse de karşımıza soyut bir kavram olarak çıkabiliyor. Sinestezi hastaları, gerçekliğin kişiye göre farklılaştığına dair çok güzel bir örnektir. Sinestezi, Yunanca kökenli bir kelime olup birleşik duyu anlamına gelir. Sinestezik kişilerde herhangi bir duyunun uyarımı otomatik olarak başka bir duyu algısını tetiklemektedir. Ev kelimesini okuyan sinestezik birinin gözünün önünde mavi renk belirebilir, bir diğeri ise Bilgisayar kelimesi çilek tadında! diyebilir. Ne demek yani bilgisayar kelimesi çilek tadında? Keyifli mi demek bu? Bilgisayarın tadı mı olurmuş ki? Sinestezi hastalarının bazılarında bir kelimenin belirli bir tat veya renkle örtüşmesi söz konusudur. Şaşırtıcı değil mi? Bu şaşkınlığın tek taraflı olduğunu hiç sanmam; onlara sorulduğunda da bizim tekil duyumuzu anlamakta zorlanıp durumumuzu tuhafsıyacaklardır. Küçüklükten itibaren okumayı bu gibi duyularla birleştiren ve birleştirmeyen iki insan bir olabilir mi? Bizim gerçekliklerimiz bir olabilir mi? Tabii ki hayır. Bilgisayar ve ev gibi sözcükleri ele aldığımızda benim çıkarımım ile başkasının çıkarımı çok farklı boyutlara ulaşabilir. Beni nörobilimin kalbine çeken ve bu dala aşık olmamı sağlayan dehalardan biri David Eagleman'dır. Onun Beyin isimli kitabını öylesine kitapçıya gittiğim bir gün ilginç bulduğum için satın almıştım. 2-3 günde adeta yuttuğum bu kitabın beni iliklerime kadar etkileyen ve en sevdiğim kısımlardan biri ise gerçeklik üzerine olan bölümdü. David Eagleman bu bölümde gittiği bir hapishaneden bahsediyor; ben de bu hapishaneyi konu edinmek istiyorum. Gerçekten etrafımdakiler var mı?, Ya sanal bir dünyada yaşıyorsak?, Ya her şey bir rüya ise? gibi soruları cevaplamak keyifli olsa bile günün sonunda bu husus hakkındaki bakış açım şudur: Diyelim ki hakikaten öyle! Bu yarın kalktığımızda hayatımızı nasıl yaşadığımızı etkileyecek mi? Sanmıyorum. Benim de sizin de gerçeklik algımız bugüne kadar nasılsa aynı şekilde devam edecek. Bu sebeple bence, bu konunun çıkmazlarında boğulmadan hepimiz kendi gerçekliğimizin tadını çıkaralım. koku yelpazesi, aynı zamanda gerçeklik algısı değişirdi.GERÇEKLİĞİN TA KENDİSİDİR. İlginiz için çok teşekkürler İsmail Bey!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gokten-dusen-uc-elma-yercekimi-akilli-telefon-ve-noropazarlama/", "text": "Newton'ı veya Jobs'u bilmeyenimiz yoktur, peki Prof. Gerald Zaltman kimdir? 1990'lı yıllarda Harvard Üniversitesi'nde başladığı nörobilim çalışmalarının sonucunda 2002 yılında nöropazarlama kavramını ortaya atan ilk bilim insanı. Konuyu biraz araştırınca Zaltman'ın yanı sıra nöropazarlama alanında çalışmalar yapan başka bilim insanlarının da varolduğunu göreceksiniz. Mesela Antonio Damasio, Ale Smidth, David Ogilvy, Read Montegue ve meşhur Buyology kitabının yazarı Martin Lindstrom gibi. Profesör Gerald Zaltman'ı diğer bilim insanlarından ayrıştıran şey ise kendi geliştirdiği ZMET Pazar Araştırma tekniğidir. ZMET, satın almayı teşvik eden gizli sebepleri, metaforları ortaya çıkarmak için özel olarak seçilmiş imge setleri kullanarak insan bilinçaltını araştırıyor. Bu alan sanıldığının aksine tüketicinin zihnine girip hangi ürünü alacağını telkin etmez. Nöropazarlama, birbirinden farklı birçok tekniğin kullanıldığı bir ölçümleme bilimidir. En bilinen ölçümleme tekniklerinin başlıcalarıysa fMRI, EEG, MEG, Göz İzleme, PET, Yüz Kodlama ve benzeri nörobilimsel tekniklerdir. Bu cihazlar şirketlerin medyada yayınladıkları reklamlarının ve marka geliştirmeye dönük diğer çabalarının ne ölçüde verimli olduğunun ölçümlenmesine katkı sağlar. Doğru ve yerinde kullanıldığında, şirketlere anket ve benzeri geleneksel pazar araştırma tekniklerinden çok daha sağlıklı ve çözümcül veriler sunabilir. Hilderbrand'ın 2016 yılındaki araştırmasına göre bunun birkaç sebebi var: En önemli sebep şirketlerin ürünlerini cazip kılmak zorunda olmalarıdır. Bunun için medyada yayınladıkları reklamlar ilgi çekici olmalıdır. Ayrıca vermek istedikleri mesajı anlaşılır şekilde verebildiklerinden ve bu mesajı tüketicilerin kolayca aldıklarından da emin olmak isterler. Tabii ki tüm bunlarla birlikte ürünün hangi marka olduğu net anlaşılmalı, marka çağrışımları çarpıcı ve kalıcı olmalıdır. Gelin birkaç örnekle şirketlerin pazarlama faaliyetlerine nörobilim nasıl rehberlik etmeye başlamış kısaca göz atalım. Bir diğer çalışmaysa Seyahat 2.0 web sitelerinde reklam etkinliğini ölçme üzerine yapıldı. Francisco ve arkadaşları bu sorunun cevabını, Facebook ve Tripadvisor üzerinde Göz Takip Tekniğiyle yaptıkları ölçümleme ile araştırdılar. Sonucunda sosyal profildeki reklam başlığının, blog veya tripadvisor sitelerindeki bannerlardan daha fazla ilgi çektiğini ve katılımcılar arasında daha yüksek hatırlanma sağladığını tespit ettiler. Araştırmacılar seyahat web sitelerinde basit arayüzlerin kullanılmasının daha faydalı olduğu, reklam bannerlarının ise bir tekliften çok engel gibi algılandığı çıkarımına ulaştılar. Çevrimiçi mağazalarda da benzer ölçümler bol miktarda yapılıyor. Bergman ve Noren, 2017 yılında hangi tasarım öğeleri çevrimiçi bir mağazayı güvenilir kılar? sorusuna cevap aradılar. Çeşitli renk kombinasyonları, arka plan desenleri, güven rozetleri ve adres bilgileri kullanarak birçok tasarım oluşturdular. Araştırmaya katılanlara yedi saniye içerisinde evet veya hayır şeklinde cevap vermeleri gereken bu çevrimiçi mağaza size güven veriyor mu? sorusunu yönelttiler. Katılımcılar gösterimi yapılan onlarca tasarım arasından, İskandinav bölgesinde güven ifade eden TRYGG E-HANDEL isimli sertifika mührünün bulunduğu versiyonu belirgin oranda daha güvenilir buldular. Amerika'da tüketicilerin favorilerinden olan Chips Ahoy bisküvilerini üreten şirket böyle bir soruna çare olarak nöropazarlama araştırmalarına başvurdu. Satışlarında sorun yaşayan firma olası nedenleri araştırarak ambalajların üzerindeki renklerinin sıkıcı olduğu ve üzerindeki yazıların rahatça okunamadığı sonucuna vardı. Ardından ambalajlarında önemli değişiklikler uygulayan firma, farklı ambalaj tipleri, çeşitli renkler, yazı karakterleri ve yeniden kapatılabilen ambalaj gibi yenilikçi seçenekleri, başta göz izleme tekniği olmak üzere nöropazarlama teknikleri ile sınayarak, en iyi tepki aldıkları versiyonları piyasaya sürdüler. Sonuç elbette beklenildiği gibi oldu, firmanın satışları arttı hatta kısa sürede eskisinden daha iyi oldu. Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Selçuk Köylüoğlu'na göre Nöropazarlama, müşterilerin algılarını oluşturan duygusal ve bilinçdışı tepkilerin ölçülerek açığa çıkarılması ve pazarlamada kullanılmasıdır. Nöropazarlama, bir bakıma insan beyninin satın alma sistemini ve bu sistemin çalışma prensiplerini keşfetmekle ilgili bir araştırma alanı. Nöropazarlamanın yeni yeni gelişmeye başladığı Türkiye ayağında da daha çok akademik düzeyde değişik çalışmalar yürütülüyor. Bu konuda ilk ve tek yüksek lisans programı henüz sadece Üsküdar Üniversitesi'nde mevcut; diğer üniversitelerde de bu ve ilişkili konularda çeşitli eğitim ve sertifikasyon programları sıklıkla açılıyor, araştırma ve uygulama merkezleri kuruluyor, çalıştaylar, konferanslar, seminerler ve kongreler düzenleniyor. Mesela ODTÜ ve Boğaziçi Üniversiteleri, nörobilim ve nöroteknoloji ortak doktora programları ile akademik çalışmalar yürütüyorlar. Hitit ve Fırat Üniversiteleri de nöropazarlama araştırma ve uygulama merkezlerini kurmuş durumdalar. Yeni yeni emeklemeye başlayan nöropazarlamaya duyulan ilgi, ülkemizde de özellikle son yıllarda giderek artıyor ve yeni çalışmalar gelmeye devam ediyor. Şimdi sıra ülkemizdeki şirketlerde. Nörobilim, psikoloji ve pazarlama bilimlerini kullanarak satışlarını artırmak, pazarda daha fazla yer edinmek, rakiplerinin önüne geçip farklılaşabilmek adına hızlı hareket etmeliler. Zira birileri bu çalışmalara çoktan başladı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gorme-alanlari-nedir/", "text": "Gözlerimiz aracılığıyla algılanan ışık sinyalleri, beynimizin anlayabileceği elektrik sinyallerine çevrilerek, beynimizin bir çok bölgesine ve en sonunda beynin arka kısmındaki görme korteksine gönderilir. Görme korteksi, görsel bilginin çeşitli seviyelerdeki özelliklerini çözümleme ve bileşenlerinden anlam çıkartma konusunda uzman bölgelerden oluşur. İnsan beyninde görme işlevi oldukça büyük bir alan kaplar. Görme korteksi katlı bir yapı gösterir. Gelen görsel bilginin önce karanlık/aydınlık gibi temel özellikleri çözümlenir. Daha sonra komşu ve daha uzman korteks alanları sırasıyla görsel bilgideki eğim, yönelim, renk, hareket, hız ve büyüklük/uzaklık gibi bileşenlerini ayırt eder. Bu bölgelerdeki hasarlar, görme duyusunun bu analiz yeteneklerinin bazısının kaybına neden olabilir. Örneğin, görme sorunu yaşamamasına rağmen, hareketi algılayamayan hastalar böyle küçük bir hasardan mustariptirler. Görme duyusu bilincimizin büyük kısmını doldursa da aslında gözümüzden beynimize akan verilerin çok az bir kısmını bilinçli olarak fark edebiliriz. Özellikle insan yüzlerinden duyguları anlamamızı sağlayan bilgiler, görme korteksine ulaşmadan beynimizin derin yapıları tarafından çözümlenir ve böylece bilinçli olarak olmasa da duyguları hızlı bir şekilde hissederiz. Görme korteksi hasar görmüş insanların, bilinçli olarak göremedikleri halde diğer insanların yüz ifadesine tepki verebilmesinin altında da bu mekanizma yatar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gorunmez-aydinlik/", "text": "Karantinanın en yoğun uygulandığı dönemlerde sürekli vakit geçirmek zorunda kaldığım evimde zaman esniyor, adeta bir hobi veya uğraş ile ilgilenmem için bana yalvarıyordu. Ben de çoğu kişi gibi mazeret olarak Evde hiç duramıyoruz ki bakabilelim! gibi cümlelerle erteleyip durduğum bitki bakıcılığı işinin, bu hapis sürecinde keyifli olacağını düşünerek araştırmalar yapmaya başladım. Yeni taşındığım evime ev hediyesi olarak gelen kauçuk bitkisi de bu isteğimi tetiklemiş olabilir. Bitkilerle ilgilenen bir tek ben olmadığımı sosyal medyada bitki bakıcılığı ile ilgili sayfalardaki hareketlilikten de anlamıştım. Aklın yolu birdir diyerek gülümsedim ve beni en çok cezbeden bitkileri bulmak için araştırmamı derinleştirdim. Araştırmam sonucu birkaç türe vurulmuştum. Bunlardan ilki Calathea ailesiydi. Yaklaşık 59 farklı türü olan bu bitki ailesinin ana vatanı Güney Amerika Tropikal Ormanlarıymış . Birbirinden güzel örüntüleri bulunan yapraklarının, diğer bitkilere kıyasla daha ilginç bir özelliği olduğunu öğrendiğimde aradığım bitkinin bu olduğuna karar verdim. O özellik ise gece olduğu zaman yapraklarını yukarı doğru, yere 90 derece olacak şekilde kapatıp, gündüz olduğunda ise daha fazla güneş alabilmek için yapraklarını yere paralel hale getirmesiydi. Adeta bitkinin hareketlerini, canlı olduğunu, her gün ritmik döngüsü sayesinde görmek beni epey mutlu ediyordu. Calathea ismi bana çok bir şey ifade etmediği için bu türün Türkçe nasıl anıldığını araştırdım ve isminin Dua Bitkisi olduğunu öğrendim. Bitkinin karakteristik özelliklerini iki kelimede açıklayan, ne güzel bir isim... Bitkiler gibi stabil canlılarda böyle bir dinamiklik görmek beni gerçekten etkilemiş ve tabii bu bitkilerden satın almama sebep olmuştu. Satın almadan önce yapmam gereken Nasıl bakılır? sorusunun cevabını, satın aldıktan sonra araştırmam ilk hatam sayılabilir. Hata olarak adlandırmamın sebebi, bitkinin doğal ortamı ile benim sahip olduğum ortam arasındaki uçurumu görmezden gelmemdi. Sulama rutinleri, sulanan suyun Ph değeri, ortamda bulunan nem miktarı, toprağının çeşidi, nasıl güneş alması gerektiği gibi hususların tek tek değerlendirilmesi ve hepsinin bitki için uygun olması gerekiyordu. Ben ise, ilk başta dediğim gibi, nasıl bakılır sorusunun cevabını sezgisel bir şekilde edinmeye çalışmıştım. Bitkiler memnun olmadıklarını güzelim yapraklarındaki kurumalarla dile getirmeye başladıklarında paniğe kapıldım. Ardından bitkinin sağlığının korunması için gerekli olan araçları, bilgileri ve yöntemleri edinerek bu koşulların hepsini sağlamaya çalıştım. Evimi Güney Amerika Tropikal Ormanlarına çevirme denemem başarısızlıkla sonuçlandı. Bitkilerin hassas ve zarif yapraklarının hem güneş almaları hem de direk güneşten kaçınmaları gerekiyordu. Bundan dolayı, bitkilerin ev içinde durmaları gereken doğru noktayı bulmak diğer eşyaları uzun süre rahatından etmişti. Evimdeki eşyaların konumlarının nasıl olacağını belirleyen 14 bitki, 5-6 aylık bir süre içerisinde öldü. Adapte olamadıkları ortamdaki memnuniyetsizliklerinin sonunu ise Spider Mite denilen, ufacık yaratıkların yapraklarını sömürmeleri getirdi. Salgın yüzünden kapatıldığım evimde, bitkilerimin sonunu getiren de bir diğer salgın oluşmuştu. Her ne kadar bana uygulandığı gibi, bitkileri farklı odalara ayırarak karantinaya alıp ilaçla o ufak örümceklerden kurtulmaya çalışsam da olmadı, hepsi sırayla öldü. Bütün bitkilerimin ölmesinin ardından beklemediğim bir duygu ile karşılaştım; rahatlama. Meğer ben onca zamandır kontrolümün altında sandığım bitkilerimin canlarını kurtarmak için anlamsız bir stresin içerisine sokmuşum kendimi. Evimi Güney Amerika Tropikal Ormanlarına bile çevirsem, o bitkiler ölebilirdi. Ben ise Onlara gereken her şeyi sağlarsam, yaşayacaklar. gibi bir düşünceyle kendimi perişan edip, haddimi aşmıştım. Bu olay yaşandıktan dört ay sonra sevdiğim insanlardan oluşan bir masada, başıma gelen bu olayı anlattım ve gözümden kaçan bir diğer unsuru orada fark ettim. Kazıp çıkarttığımız bu bilgiyi şöyle özetlesem yanlış olmaz: Bir şeyin canlı olması anormal, cansız olması ise normaldi; canlılık aslında birçok değişkenin, ahenkli bir şekilde çalışarak ortaya çıkardığı mucizeden başka bir şey değildi; bu mucizenin oluşması için hiçbir değişkenin göz ardı edilmeden, doğru sırayla, doğru içerikle ve doğru ortamda bir araya gelmesi gerekiyordu. Bunu anladığım zaman aslında canlılığın aydınlığa, cansızlığın ise karanlığa benzediğini fark ettim. Uzayda normal olan karanlıktır, anormal olan ise aydınlık. Bu iki düşünceyi hazmedince, etrafımda var olan her canlı; hayalini kurduğum, karanlığı aydınlatan bir ışığa dönüştü. Dikkat! Bu yazıda anlatılan hikaye, yaşanmış bir olaydan alınmıştır. Ancak yazarın ben dili kullanmasına rağmen yazının kahramanı bir hayal ürünüdür. Hatta tamamen size ait bir hayal ürünü olabilmesi için yazar özellikle size kahraman ile ilgili bir detay vermemiştir. Bu yüzden az önce yazıyı okurken zihninizde canlanan tüm resim, fotoğraf veya animasyonlar tamamen sizin ürününüzdür. Ama biz AçıkBeyin'liler olarak oldukça meraklıyız, bilirsiniz. Bu yüzden merak ediyoruz: Zihninizde bu yazıyı okurken canlanan imajda kahraman nasıl biriydi? Bir tanıdığınıza mı benziyordu? Yoksa bambaşka, çevrenize hiç ait olmayan biri gibi miydi? Bize kahramanınızın fiziksel özelliklerini hatta karakteristik özelliklerini yorumlarda anlatın ki biz de yeni bir hayal dünyası ile tanışıp zenginleşelim. Evet sevgili okur, özellikle sen yaz; ne kadar çok kişi yazarsa yazsın sen yazmazsan, sayı olarak 1 KİŞİ ama zihin olarak 1 DÜNYA eksilmiş olacağız. Yazı boyunca gözümde yeşilin tonları canlandı. En sevdiğim rengin yeşil olmasından dolayı günün bu saatinde kendimi dinlenmiş hissettim. Sanırım yeşil gerçekten bana huzur veriyor. Diğer taraftan ise her güzel şeyin bir sonu olabileceğini hatırladım. Bu son kimi zaman beklenmedik olabiliyor. Ne kadar beklemezsek de sonların gelmesi doğal bir şey galiba. Bu bağlamda ölen bir bitkinin ardından başka canlar yeşeriyorsa buna nasıl son diyebiliriz. Bu da bana bugünün sorusu oldu. Yorum yaptığınız için çok teşekkür ederim. Dediklerinize kesinlikle katılıyorum. Zira ölen bitkilerimin sonu, bitkilerin etrafını saran böcekler için bulunmaz bir besin kaynağıydı 🙂 Böyle düşününce sahibi olduğumuz can, başka yerlerden ödünç aldığımız diğer canlardan oluşuyor gibi. Katkınız için tekrar teşekkür ederim. Çok keyifle okudum, kaleminize sağlık. Özellikle görünmez olanı görmek başlığı altında değindiğiniz kısım maddi deneyimin kişisel kazanıma dönüştüğü noktada çok anlamlıydı. İstinadır, kırılgandır belki ancak aslolan hep yaşamdır. Kaleminizi hep aynı hevesle yaşatmanızı dilerim. Öncelikle yorumunuz için çok teşekkür ederim. Yazıyı beğenmenize çok sevindim. Umarım farkındalığına ulaştığım farklı konuları ele aldığım yazılarda tekrar görüşürüz. Hayalimde tanımadığım gözlüklü 30lu yaşlarında bir adam belirdi. Normal kilolu, orta boylu, yalnız yaşayan, yalnızlığıyla mutlu bir adam."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gozle-gorulmeyenin-yok-oldugunu-sanma/", "text": "Bugün tekrar yanına gelebilseydim sana söylemek istediklerimi anlatacağım ki neleri doğru yapıyor nelerde yolu şaşıyor olduğunu anla. Hani akranların parti parti gezelim dediğinde senin içinde derin bir boşluk oluşuyor ve neden dişe dokunur bir şeyler yapmak yerine bu akıl tutulması yaşatan gecelere kendinizi bırakıyorsunuz ki... diye serzeniyordun ya... Ben nedenini anladım. Dişe dokunur bir şey yapmak kendinle mutlak bir yüzleşmeyi mecbur kılıyor 20 yaşım. Ve çok az insan bu yüzleşmeden korkmuyor, kaçmıyor. Sen aralarda uyum sağlamak için gitsen de bil ki sorun sende değil. Hani kendi kendine ben niye herkes gibi olamıyorum diye düşündüğün zamanlar var ya... Sarıl onlara. Herkes gibi olmak zorunda değilsin aslında. Tabi ki yalnız kal da demiyorum. Uyum sağlamak, iletişimde kalmak zorundasın başkaları ile ama kimse gibi olmak zorunda değilsin. Parmak izine bak ve biricikliğine sahip çık. Haklıymışsın biliyor musun? Daha o zamanlar emin olmasan da bir insanın bir diğerini anlaması dünyadaki en büyük mucize bence. derdin ya. Çok büyük laf derdi bazıları. Bazıları da yok be daha büyük mucizeler var derdi. Sen ısrarla hayır derdin. İnanın en büyük mucize iki kişinin birbirini gerçekten anlaması. Evren aslında iletişim üzerine kurulu. derdin. Haklıymışsın. Bugün bilim ilişkisel bütünsellik diye bir kavramı tüm kavramların tepesine oturtmaya çalışıyor. Bir şey ekleyeceğim sadece. Bu mucize herkesle başarabileceğin bir mucize değil. Bazen çok istesen de başaramamayı da kabul etmeyi unutma. Bazen o mucizenin gerçekleşmemesi gerçekleşmesinden daha iyi olabilir. Yanıldığın şeylere gelince. Bu dünyada bir takım sıfatlarının olması, yaptığın işin diğerleri tarafından alkışlanması, herkesin bakınca vay be diyeceği güzellikte olmak, insanların senin hakkında ne şahane biri demesi, güzel mekanlarda evinin olması, kapının önünün motosiklet haremine dönmesi, garajında istediğin arabanın hazır duruyor olması, bankada harcamaya ömrünün yetmeyeceği kadar paranın olması sandığın gibi insanı bu yaşamda anlamlı kılan şeyler değil. Anlam çok başka ilişkilerde gizli. Anlam asıl senin içinde gizli. Diğerleri ile iletişim içinde ama kendinle olan iç huzurunda, kendini, evreni ve diğerlerini nasıl konumladığında gizli... Diğer saydığım ve sana bir gün bunların hepsine kavuşacağım dediğin maddi şeylere kavuştuğunda sadece yolu uzattığını anlayacaksın. Bu yüzden yol yakınken içine dön. O hep sana bas bas bağıran, öyle diyorlar ama boşver sen burdan git diyen sesi duyumsamayı bırakma. Kalabalıkların sesini değil iç sesini dinle. Maddi kavuşmalara değil manevi tarafa daha çok kafa yor. İç sesinin maneviyatla direkt bağlantısı var. Kesin bilgi. Dünyada sana gösterilen, öğretilen, bu budur deyip ötesini görmeni engelleyen tüm bilgiyi hep yaptığın gibi sorgulamaktan sakın vazgeçme. Çünkü bir an gelecek aksini asla düşünmediğin, yıllardır sarıldığın, sahip çıktığın, inandığın yüzlerce dünyevi doğrunun gözünün önünde bir anda yok olduğuna şahit olacaksın. Şaşacaksın. Reddetmek isteyeceksin çünkü bu kolay olanı. Alıştığına sahip çıkmak kolay yol. Sonra iç sesini öldürmediğin için o sana doğru ve zor yolu gösterecek. İlmek ilmek yıkılan doğrularının yerine yenilerini inşa edecek ve birden dünyanın hiç de sana öğretilen gibi bir yer olmadığını anlayacaksın. Buna hazır ol 20 yaşım. Matematiksel olarak imkansız olan pek çok şeyin mümkün olduğunu tarihine dönüp baktığında görebilirsin. Tüm dünya nasıl olur da Çanakkale Zaferi'nde bir avuç Türk askerinin matematiksel olarak yenilmesi imkansız görünen sayıdaki düşmanları bertaraf edebildiğine şaşadursun, matematiğin iyi bir yol gösterici ama tek gerçek olmadığını, sen inandığın sürece evrende gözle görülmeyen sistemlerin çalıştığını, görülmedikleri için de yok sayıldıklarını unutma! 5 duyu organının dışındaki duyularının farkına var. Gözle görülmeyenin yok olduğunu düşünme. Çok daralıp, kapkaranlık bir suda en dibi gördüğün zamanlarda gülümse 20 yaşım. En dibi görmenin şahane bir yanı vardır. Daha aşağısı olmadığı için hareket etmek adına yapılacak en akıllıca şey tekrar yukarı çıkmaktır ve ayakların yere değdiği için kendini itme gücün vardır. Bunu aklından çıkarma. Son olarak bu yol senin yolun. Diğer herkes senin başrol olduğun yolda sana yar ve yardımcı. İyisi de kötüsü de sana öğretmek sana deneyimlettirmek için hayatında. Bu yolda iyi bir yolcu olmak için aynada gördüğün o bal gözlü kıza sahip çık. Son nefese kadar seni asla terk etmeyecek yegane kişidir o. Onu sev. Onun yaradılışına güven. Ona inan. Ona iyi bak."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gozler-neden-geriye-dogru-devrilir/", "text": "Gözlerimizin doğal hali aslında gün içinde sürekli karşıya bakarken durduğu şekilde değildir. Normal halinde, göz yuvarlağının yerleşimi ve ona bağlı kaslar sayesinde, bir hayli yukarı dönük şekilde durmaya meyillidir. Fakat bütün gün, özellikle uyanık olduğumuz zamanlarda göz kaslarımızın çoğunu kontrol eden okülomotor sinir adlı sinirin sürekli faaliyeti sayesinde gözlerimiz o alışık olduğumuz pozisyonda tutulur. Göz çevresinde 6 adet temel döndürücü kas bulunur ve bunlardan dördü okülomotor sinir tarafından kontrol edilir. Bir insan bayılma gibi bilincini kaybettiği bir durum yaşarken yahut derin düşünme, aşırı zevk gibi yoğun zihinsel odaklanma gerektiren durumlarda, beyindeki birçok ikincil öneme sahip sistemlerde olduğu gibi, okülomotor siniri kontrol eden merkezler de geçici olarak susturulur ve göz küreleri normal durumlarını koruyamazlar. Sonuç olarak gözler geriye doğur devrilir. Tabi ki bu durumu her türlü yukarı yönlü göz hareketi için düşünmek doğru olmaz. Zira bazı durumlarda, insanlar geçmişteki olayları hatırlamak gibi zihinsel faaliyetler için de gözlerini yukarı ve çapraz yönde hareket ettirebilirler. Bahsettiğimiz baskılanmaya bağlı yukarı devrilme hadisesi, normal göz kırpma refleksleri sırasında insanların gözlerini dikkatlice izlenmesiyle de görülebilir. Her göz kırpmada, göz kaslarımıza giden okülomotor sinir emirleri bir miktar baskılandığı için, belli bir şeylere dikkatlice odaklanma durumları dışında, her göz kırpmada gözlerimiz hafifçe yukarı kayar. Bu nedenle bazı fotoğraflara göz kırpma esnasında yakalananlar, sanki bayılıyormuş gibi komik bir görüntü de verebilirler. Bazı uzmanların söylediklerine göre, özellikle ergenlerde bu göz devirme hareketi, pasif-agresif tutumun bir göstergesi ve sosyal bir iletişim aracı olarak da kullanılıyor olabilir. Not: Konuyla ilgili soruyu bana ders sırasında sorup da bu yazının yazılmasını sağlayan öğrencilerimden sevgili Sinan Arslan'a teşekkürler."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gozler-ruhun-penceresidir/", "text": "Bu cümlenin çıkış noktası tam bilinmese de ilk William Shakespeare'in kullandığı kararlaştırılmıştır. Bu benzetme burada da kalmıyor; Cicero, zamanında Ut imaho est animi voltus sic indices oculi demiştir. İncil, Matthew 6:22 de ise 'Gözler vücudun lambası' sözcükleri geçer. Tarih ve kültür değişse de dillerden düşmeyen bu benzetmeyi anlamamız için ilk önce empati kavramını incelememiz gerekir. Empati, muhatabınızın veya herhangi birinin duygularını paylaşmak, onun yaşadıklarını anlamak ve bir anlığına da olsa o kişi olmaktır. Empatiyi ayna nöronlar yardımıyla gerçekleştiririz. 'Ayna' isminin de ima edeceği üzere bu nöronlar muhatabımızın yüz ifadelerini taklit ederek onların ne hissettiklerini içselleştirmemizi sağlar. Bir araştırmada birbiriyle uzun zamandır evli olan çiftlerin, aynı olmasa da aşırı derecede benzer kırışıklıkları olduğu ortaya çıkıyor. Bunun sebebi ise, eşlerin evlilikleri boyunca ayna nöronlar yardımıyla istemsizce birbirlerinin yüz ifadesini taklit etmesidir. Mayıs 2006'da yayımlanan, 'Personality and Individual Differences' isimli araştırmada, eşit sayıda olmak üzere kadın ve erkek olarak ayrılan 22 katılımcıya, 160 evli çiftin fiziksel görünüşünü, kişiliğini ve yaşlarını tahmin etmeleri söylenir. Katılımcılar bu çiftlerin fotoğraflarını ayrı ayrı ve kimin kiminle evli olduğunu bilmeden gözlemler. Araştırmanın sonunda katılımcıların çoğu evli çiftleri benzer görünümlü olarak eşleştirir. Araştırmacılar ise daha uzun birlikteliği olan çiftlerin daha benzer görünümlü olduğu bulgusuna ulaşır. Bu taklit etme aslına bakarsanız vücudumuzun oluşturduğu bir koruma mekanizmasıdır. Kendinizi bakkala girerken hayal edin; en sevdiğiniz -abur cubur değil- sebzeyi almak için arka reyonlara gidiyorsunuz, sebzenizi aldıktan sonra ise kasaya varıyorsunuz. Kasiyerin kaşları çatık, elleri titriyor, göz bebekleri büyümüş, ses tonu yüksek ve elleri havada. Sizce ne hissediyor olabilir? Bu gözlemlemiş olacağınız özelliklerin hepsi öfkenin belirtileridir. Vücuttaki adrenalin salınımı arttıkça göz bebekleri büyür, nefes hızlanır. Kasiyere yaklaştığınız zaman ters bir şey söylemek isteyeceğinizi sanmıyorum. Büyük ihtimalle kasiyeri kimin sinirlendirmiş olabileceğini, mırıltılarından veya baktığı yönü çaktırmadan gözlemleyerek anlamaya çalışacaksınız ve aynı hatayı yapmamakta özen göstereceksiniz. Onun öfkesini anlayıp siz de tetikte olacaksınız; Acaba ne demeliyim? , Bana sinirlenmiş olabilir mi? gibi sorular geçecek aklınızdan. Kısa sürede yapmış olduğunuz gözlem ve empati, bir sonraki adımlarınızı dikkatlice seçmenizi sağlar ve sizi olası tehlikelerden korur. Bu durumun aynısı korku filmi izlerken de başınıza gelebilir. Siz parmaklarından bıçaklar çıkan, Elm Sokağı'nda yaşayan ve ismi Freddy olan biriyle karşı karşıya olmasanız bile vücudunuz istemsizce sizi olağan durumlara hazırlamaya başlar. Nabzınız yükselir, algılarınız keskinleşir. Duyacağınız küçücük bir tıkırtı veya kedinizin ayağınızın altından geçmesi sizin zıplamanız için yeterli olacaktır. Ayna nöronlarımız bunu her duygu ile gerçekleştirir. Yapılan yeni bir çalışma, Acını anlayabiliyorum kalıbının bir teselli cümlesinden çok daha fazla anlam taşıdığını ortaya çıkarıyor. Bu araştırmada, 16 kadın gönüllünün ellerine elektrik şoku verilirken beyin taramaları yapılır. Katılımcılar şoku hissettikleri zaman beyinlerindeki acı matrislerinin aktif hale geldiği anlaşılır. Sonrasında, gönüllülere diğer katılımcılara elektrik şoku verildiğine dair bir takım farklı uyaranlar verilir. Bu yeni uyaranlar, katılımcılara önceki gibi fiziksel bir acı vermese bile acı matrislerinin kısmen aktif hale gelmesine ve sonuç olarak acı hissetmelerine yol açar. Elbette bu yansıma acı gerçektekiyle bire bir aynı olmayabilir, genelde diğer gönüllülerin gerçekte hissettikleri acıdan biraz daha zayıftır. Bu hissedilen acıdaki zayıflama, empati yapabilmemize olanak tanırken diğerlerinin acısında boğulmamızı engeller. Empatiye değindiğimize göre artık gözün ruh ile olan yakın ilişkisini ele alabiliriz. Merkezi Sinir Sistemimiz, beynimiz ve omuriliğimizden oluşur. AçıkBeyin'i takip ediyor iseniz eğer beynin; yaptığımız seçimlerinden hareketlerimize, etrafı algılama şeklimizden alışkanlıklarımıza kadar bin bir farklı etki alanı olduğunu biliyorsunuzdur. Tarihsel olarak beyne gelen bir darbeden sonra hastanın kişilik değiştirdiği onlarca kez görülmüştür. Bunun bir örneği ise Phineas Gage'dir. İnşaatta ustabaşı olarak çalışan Phineas'ın görevi şantiyedeki kayaları dinamit ile patlatmaktır. Bu patlatma işlemini daha kolay gerçekleştirmek için yaptırdığı ince uzun demir çubuğu, Phineas, kayaların altına barutu yerleştirip kum ile sıkıştırmak için kullanır. Phineas, onlarca kez tekrar ettiği bu işlemi bir kez daha yapmaya kalkmış fakat bu sefer barutun erkenden patlaması ile kullandığı demir çubuk, sol gözünün altından girmiş, ön beyne hasar vermiş ve kafatasının sağ tarafından çıkmıştır. Phineas haftalar sonra kazadan canlı çıksa bile ailesi onu tanıyamadıklarını ve bir yabancı ile yaşadıklarını belirtmiştir. Eskiden nazik ve uysal olan Phineas birden bire kaba bir kişiliğe bürünmüştür. Onu Phineas yapan kişilik özelliklerini kaybetmiştir. Beyin, kişilik ve kimliğimize dair önemli bilgiler taşır; Merkezi Sinir Sistemimizin dışarıdan görünen tek kısmı da gözlerimizdir. Pandemi sürecinde insanlar maskelerle işe gidiyor, neredeyse günlük hayatta yapacakları işlerin tümünü maskeleri ile yapıyor. Ağız ve burnumuzu gizleyen maske geriye sadece gözleri bırakıyor. Gözler ise birini anlamamız, onlara karşı empati göstermemiz için ruhumuza açılan pencerelerden sadece biridir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gozleri-gormeyenler-icin-ay-isigi/", "text": "Merakını yenemeyen Beethoven evin kapısına yönelir ve kapıyı çalar. Kapı orta yaşlı bir hanımefendi tarafından açılır. Beethoven özür dileyerek, az önce duyduğu piyano sesinin kaynağını sorar. Kadın, içeride kızının piyano çalmakta olduğunu söyler ve onları eve buyur eder. Beethoven merakla içeri yürür ve içerideki küçük salonda, eski bir piyanonun başında oturan genç kızı görür. Kızı selamlayan Beethoven, kendisini tanıtmadan önce kızın piyano çalışını över ve parçayı neden yarıda kestiğini sorar. Kız da bu parçanın Beethoven adlı bir besteciye ait olduğunu ve ikinci yarısının çok ama çok zor olduğunu söyler. Beethoven bunun üzerine piyanoda parçanın geri kalanını çalmak için izin ister. Hala kendini tanıtmamıştır. Kız ona doğru gülümseyerek, bu parçayı kimsenin çalabileceğini düşünmediğini söyler. O sırada Beethoven kızın kör olduğunu fark eder. Kısa bir şaşkınlığın ardından bir de ben deneyeyim diyerek piyanonun başına geçer ve baştan sona tüm parçayı icra eder. Son notayı bastığında kör kız hayretle başını ona çevirir. Görmeyen gözleriyle sorar: Sen Beethoven'sın değil mi?. Evet... der Beethoven ve küçük kızla sohbete başlarlar. Açıklaması kolay. Beynimiz bir yanıyla da duygusal bir hikaye yakalama ve üretme donanımıdır. Hikayelere, hele de duygusal hikayelere bayılırız. Zihnimiz onları sünger gibi emer ve asla unutmaz. Eğer bu hikayeyi bir kez duyduysanız, yıllar sonra bile, yalan olduğunu bilseniz dahi, yine de aklınıza geleceğinden eminim. Az önce bu hikayenin uydurma olduğunu söylediğimde muhtemelen bana bir hayli bozulmuş olmalısınız. Yalan da olsa, güzel bir hikayeyi bozacaksa eğer, bunu bilmek istemeyiz. Çünkü biz aslında gerçeği değil, hikayeleri severiz. Sadece romancılar değil, mesela politikacılar da, iyi eğitimciler de, liderler de bunu iyi bilirler. Bu bilgi önemlidir; çünkü bizler, kendi hikayemizi yazmadığımız zamanlarda başkalarının hikayelerini kolayca benimseriz. Sözün özü; öğrenmenin anahtarı hikayede ve duyguda gizlidir. Hayatınızın içinde ne yapıyorsanız yapın, o sizin duygusal hikayenizin bir parçası oldukça aklınızda kalacaktır. Duygularınıza dokunmayan anlarınız ve deneyimleriniz silinir gider. O nedenle bence hikayenizi sıklıkla gözden geçirin ve ne yapıyorsanız, ne oluyorsanız ve ne öğreniyorsanız, o hikayenin içine koyabileceğiniz bir şekle dönüştürmeye çalışın. Böyle yaparsanız, artık hatırlayamamaktan şikayet etmenize de gerek kalmaz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/gunes-isigi-bir-zaman-yolcusu-olabilir-mi/", "text": "Kırılmış bir yumurta tekrar bir araya gelebilir mi? Sıkılmış bir diş macunu yeniden tüpün içine girer mi? Peki ya zaman geriye akabilir mi? Muhtemelen Doctor Who'nun Tardis'ine sahip değilseniz, hayır. O zaman şu şekilde soralım: Neden zamanda yolculuk konuları teorik fizikçiler tarafından ele alınırken hep ileriye, geleceğe gidiş üzerinde çalışılıyor da geçmişe dönüş ele alınamıyor? Hepsinin tek bir yanıtı var, o da entropi! Evrenin yasalarından sizi hangileri heyecanlandırır? Kütleçekim Yasası? Hubble Kanunu? Enerji Korunumu? Mutlak Sıfır? Evrim? Sizi bilmem ama benim kalbimi tıpkı bir roller coaster'e binmişim gibi hızla çarptıran, heyecanlandıran ve bu heyecanla çığlık çığlığa gülme isteği uyandıran iki yasa var; Evrim Yasası ve Termodinamiğin 2. Yasası olan entropi. Hangisi daha ağır basar diye düşünüyorum ama sanıyorum ikisi de başa baş kazanır bu yarışı. Bu arada, belirtmeliyim ki daha önce hiç roller coaster'e binmedim ama Yukon Striker'a da binsem sanıyorum beni bu yasalar ve bunlar üzerine düşünüp okumak kadar heyecanlandıramaz. 1850'li yıllarda R. Clausius tarafından ifade edilen entropi kabaca şunu söyler, Sistemlerin entropisi daima artar ya da belirli durumlarda sabit kalır, fakat asla azalmaz. Yani, sistemin düzensizliği arttıkça, entropisi de artar deriz. Entropiyi azaltmak için sisteme dışarıdan enerji vermek zorundasınızdır. Entropiyi dışarıdan alınan bu enerjiyle azaltabilirsiniz, ancak hiçbir zaman negatif değere getiremezsiniz. Ama geçmişe yolculuk o kadar da imkansız değil, tabii buna yolculuk derseniz. Örneğin gece gökyüzüne baktığımızda geçmişe bakıyoruz; milyonlarca, belki milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızların parlamalarına. Astrofizikçiler, Kozmik Mikrodalga Geri Planı adını verdikleri evrenimizin bebeklik fotoğrafına baktıklarında aslında bugünün içinde büyük patlamadan 380 bin yıl sonrasına bakmış oluyorlar. Her sabah, gördüğümüz Güneş ışınları Güneş'ten çıktıktan 8 dakika sonra tenimize ulaşıyor. Yani Güneş'e baktığımızda uzağa, geçmişe bakmış oluyoruz. 8 dakika pek de uzak bir geçmiş sayılmaz derseniz eğer, sizi 1 milyon yıl öncesini düşünmeye davet ediyorum. Shire'dan yola çıkan Frodo Baggins'in yolculuğu kadar heyecanlı olmasa da aşağı kalır yanı olmayan bir yolculuk hikayesi anlatmak istiyorum; bir fotonun hikayesini. Foton, nükleer füzyonun sonucunda açığa çıkan yüksek bir enerjidir. Nükleer füzyon reaksiyonları, iki hidrojen atomunun çarpışıp helyum açığa çıkardığı reaksiyonlardır. İki hidrojen atomu, eşit yüklü iki proton olduğu için birbirlerini iterler ve reaksiyona girmeleri oldukça zordur. Bunun için aşırı basınç ve sıcaklık gerekir. Bu aşırı basınç ve sıcaklık ise aşırı kütle çekimi sayesinde mümkün olur. Neyse ki güneş sistemimizdeki toplam kütlenin %98'ine sahip güneşimizde devasa bir kütle çekimi vardır. Bu sayede milyonlarca kez çarpışan protonların %1'inden azı enerji yayar yani reaksiyona girer. Çoğu protonun reaksiyona girmesi milyonlarca yılı bulabilir. Ancak hepsi aynı anda reaksiyon üretseydi, güneşimiz yok olurdu ve belki de canlılık hiçbir zaman başlayamazdı. Bu başarısız reaksiyonlar sayesinde bizler hayattayız. Güneşin çekirdeğinde gerçekleşen bu füzyon reaksiyonları, çok küçük ama çok güçlü bir ışık yaratır. Böylelikle hikayemizin başkahramanı foton sahneye çıkmış olur. Foton, yolculuğuna çekirdekte gama ışını olarak başlar. Gama ışını, ışık spektrumundaki en yüksek enerjiye sahip ışık türüdür ve ölümcüldür. Eğer güneş, kızgın bir ışık kütlesi olmasaydı çekirdeği terk edip yüzeye ulaşması sadece 2 saniyesini alırdı. Bu da demek oluyor ki foton oluşur oluşmaz çekirdeği terk eder ve dünyaya gama ışını olarak ulaşırdı. Neyse ki foton, hidrojen atomlarından oluşmuş ve kalınlığı 600 bin km'nin üzerindeki katmanlar boyunca yolculuğuna devam ediyor da ölümcül gama ışını olarak bizlere ulaşamıyor. Güneşin çekirdeği radyasyon bölgesi ile çevrilidir ve bu bölge 320 bin km boyunca uzanır. Fotonun radyasyon bölgesinden çıkması epey zordur. Yüzbinlerce hatta 1 milyon yıl boyunca foton, yoğun radyasyon bölgesinde bir noktadan diğerine doğru savrulur, absorbe edilir, fırlatılır, çarpışmalar yaşar. Buradaki çarpışmalarla enerjisi azalır. Sonunda ölümcül bir gama ışınından düşük enerjiye sahip bir X-ışınına dönüşür. Fotonumuz, doğumundan 1 milyon yıl sonra nihayet radyasyon bölgesinden çıkabilmiştir ama hala serbest kalamamıştır. Isı yayımsal bölgenin derinliklerinde fotonlar, plazma halindeki atomlara çarpıp onları ısıtır ve bu atomlar tarafından emilirler. Bu sayede plazma halindeki atomu kaynama noktasına ulaştırmış olurlar. Kaynayan plazma ise fotonumuzu yukarıya doğru taşır ve yukarıya gelince serbest bırakır çünkü aralarında ısı alış verişi olur. Bu esnada foton tekrar değişime uğrar; yükselirken soğur ve enerjisinin bir kısmını kaybeder. X-ışınından gözle görülebilir ışığa dönüşür. Isı yayımsal bölgenin tepesine vardığında fotonu görünür ışık olarak serbest bırakan taşıyıcı atom ise soğur ve başka fotonları absorbe etme görevine devam etmek için tekrar aşağı iner, sonra tekrar yukarı çıkar. Yani tıpkı Kızılay-ODTÜ dolmuş hattı gibi oldukça yoğun çalışır. Fotonlar en sonunda Güneş'in görünen kabuğuna, yani fotosfere varırlar. Bu tabakadan bize ulaşan ışığı, gözümüz algılayabilir. Ancak Frodo Baggins'in yolculuğuyla yarışacaksak eğer, bizim fotonumuz fotosferden hemen yayılanlardan olmasın; işin içine birazcık daha macera sokalım. Ama Jason Statham'ın gereksiz aksiyon sahneleri gibi sırf fotonumuzu karizma gösterelim diye zorlama macera filmleri tadında değil; gerçek bir Mordor Yolculuğu ciddiyetinde. Eğer NASA'nın veya herhangi bir astrofizikçinin sosyal medya hesabını takip ediyorsanız, muhakkak güneşin yüzeyindeki lekeleri gösteren fotoğrafları görmüşsünüzdür. Bu lekeler, ışığın hapsolduğu yerleri gösterir ve enerjinin azaldığı noktalar anlamına gelirler. Bu durum, fotonun güneşin yüzeyini terk etmesine mani olan güçlü bir engelle karşılaştığını bize söyler. Bu gücün adı, manyetizma. Güneş dev bir gaz bulutu olduğu için ekvator kutuplardan daha hızlı döner. Her dönüşte manyetik alanı bükülür. Manyetik çizgilerin büküldüğü yerlerde plazmanın taşıdığı fotonların yüzeye erişmesi engellenmiş olur. Yüzeye erişmiş fotonlar bu sefer de manyetizma kuvvetinin engeline takılmış olur. Işığın serbest kalamadığı noktalarda işte bu koyu lekeler oluşur. Manyetik çizgiler, düğümlendiği bu noktalardaki gerilime daha fazla dayanamaz ve tepki olarak patlamalara yol açarlar. Dolayısıyla buralarda birikmiş manyetik enerji dengesiz bir şekilde serbest kalır ve püskürür. Bu sayede, 1 milyon yıllık yolculuktan sonra foton, sonunda bir kaçış yolu bulmuştur. Trilyonlarca başka fotonla birlikte uzaydaki serüveni başlamış olur. Artık özgür olan kahramanımız ışık hızıyla, saniyede 300 bin km hızla uzayda yol alır ve güneşi terk ettikten sadece 8 dakika sonra gözlerimize ulaşır. Güneşin çekirdeğinde üretilen enerjiyi nihayet gezegenimize taşıyan foton, yaşamın devamlılığını güvence altına alır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hakan-gunes-olmak/", "text": "Gerçekten de abartılı bir ifade değil bu, söylemi desteklemesi adına şöyle bir doğa turuna çıkartayım sizi; mesela ortalıkta tuvaletini yaparken fazla ses çıkmasın diye bilinçli bir şekilde dallardan hışırtı yapan bir zürafa gördünüz mü? Her an diğer vahşi hayvanların saldırısına maruz kalmasına rağmen panik atak hastası olan stres yumağı bir antilopa rastladınız mı? Öfke kontrolü için terapiste giden bir boğa duydunuz mu? Kendisini kilolu bulduğu için diyetisyene başvuran bir hipopotamla ya da seslerinden utanarak şan dersleri almak zorunda kalan cırcır böcekleriyle de muhtemelen karşılaşmadınız. Tüm bu Discovery Channel belgeselinden hallice anlatı bize gösteriyor ki, insanın kendisinden uzağa inşa ettiği ben yapısı nedeniyle gittikçe özüne yabancılaşıyor ve adeta şahin görünümlü doğana dönüşüyor. İsmine medeniyet dediğimiz ve kaç dişinin kaldığını bilemediğimiz fanusun içerisinde yaşamaya başladığımızdan beri, kendi ellerimizle yarattığımız canavarın ha gayret mücadelesine tanık oluyoruz. Ve o kadar ileriye gitmişiz ki sanırım geriye dönmeyi de göze alamıyoruz. İnsanlaşma dediğimiz sürecin doğal bir neticesidir bu yukarıda bahsettiklerimiz. Hakikatinden uzaklaşma ve bu vesileyle insanlaşmanın motor gücüyse dildir . Dilin yaşamımız için varoluşsal önemini vurgulayabilmek adına bilim insanları, bireyin dil ediniminde çevrenin mi yoksa kalıtımın mı etkili olduğunu uzun yıllardır tartışagelmişlerdir. Dünyada dil üzerine çalışmalarıyla ün kazanmış dilbilimci Chomsky'e göre insan beyninin belirli bölgeleri dilin kazanılmasında ve kullanılmasında görevlidir. İnsanlar doğuştan konuşma ve dili kullanma yeteneğine sahiptir. Bu şekilde çevrede kullanılan dil içselleştirilir, böylelikle konuşma ve anlama gerçekleşir. Çevresel faktörlerin önemini de inkar etmez. Bütün sağlıklı çocuklar dil öğrenme yetisiyle doğar. Bebekler dil gelişimi için doğuştan donanımlıdır. Ancak, belirli bir yaşa kadar dil yeteneğini geliştirecek bir ortam oluşmadığında maalesef insan bu özelliğini bir daha geliştiremez. Örneğin, 1970'li yıllarda Kaliforniya'da bulunan 13 yaşındaki Genie adlı genç kız, 20 aylıkken sosyal ilişkilerden koparılmış ve tek başına bir odada, minimum sosyal ilişki içerisinde 13 yaşına kadar kalmıştır. Yapılan bütün çaba ve çalışmalara rağmen Genie topluma kazandırılamamıştır. Bu üzücü ama bir o kadar da çarpıcı örnek bize gösteriyor ki dünyaya doğuştan dil kalıplarıyla geliyoruz, fakat bunu diğerleriyle olan iletişimimizle geliştirebiliyoruz ve bu şekilde toplumsal bir varlık haline dönüşüyoruz. Bu olmadığında ise dil yeteneğini geliştiremediğimiz gibi davranışsal olarak da maymunumsu bir şekilde yaşamak zorunda kalıyoruz. O yüzden dostlar, Hakan Güneş olmak çok zor şey. Çünkü diğerlerinin sandığını zannettiğimiz şeye ben diyoruz. Ben içimizde taşıdığımız ve aslında hiç tanımadığımız ötekilerden ibaret. Altta çalışan sistemin istedikleri ve ihtiyaçlarıyla üste kurguladığımız suni kimliklerin yaptıkları arasındaki uçurumu kapatmak da öyle her babayiğidin harcı değil. Beyninin içerisinde yarattığımız çoklu sıfatları ben diye dünyaya tanıtmak ve onaylatmak zorunda kalan bizler, elinde tuttuğu onlarca anahtardan hangisini kapının deliğine sokacağını bilemeyen acemi gardiyanlar misali zihin hücremizin önünde debelenip duruyoruz. Bugün dış akıl bizlere ne buyuruyorsa onu anlamaya ve bütünlüğümüzü sağlamaya tam olmaya çalışıyoruz. Oysa ki bilmediğimiz tamamlanmanın yolunun ötekilere ait benin eksiklerini kotarmaya odaklanmaktan değil, içimizdeki öze erişip hakikatimizi ve mutlak noksanlığımızı fark edebilmekten geçtiğidir. Bu çetrefilli ve zahmetli Hac yolcuğunun sonu olması gerekeni yaşayan birey olmaktan, olmakta olanı yaşayan öz-gür kişiler olmaya varır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hangi-takimlisin/", "text": "Peki bir davranış sırf alkış gördüğü için doğru davranış olabilir mi? Okuldaki arkadaşıyla girişmiş olduğu kavgadan daha az zarar alıp, daha çok zarar veren çocuğa, babasının bıyık altından Aferin! demesi doğru olur mu? Bunun sonucunda çocuk, etrafındaki insanlara karşı fiziki kuvvet uygulayarak üstünlük sağlamanın doğru bir davranış olduğu fikrine ulaşmaz mı? Rol model olan ebeveynlerin hangi davranışa aferin dediği çok büyük önem arz eder. Bilişsel anlamda mukayese yeteneği tam anlamıyla gelişmemiş olan çocuk, davranışlarının doğru veya yanlış olduğuna, edindiği geri bildirimlere dayanarak karar verir. Futbol örneğimizde ise tutulan takım uğruna gösterilen agresif davranışların arkasında, sahip olunan değerlerin muhafızlığını yapmak vardır (Talimciler, A. 2017). Çocuğun zihninde; Bu davranış daha önce babam tarafından defalarca yapılmıştı, demek ki bu davranışı yapmak doğrudur düşünce şeması oluşabilir. Gözlem sonucu elde edilen bu veri, tutulan takımın savunulması gerekir düşüncesiyle son bulup, davranışları değiştiren bir olguya dönüşebilir. Neyin değerli veya değersiz olduğunu gözlem gücüyle anlamaya başlayan çocuk, aynı zamanda duygularını da aileleri vesilesiyle tanımaya başlar. Sokakta yürürken karşılarına çıkan beyaz kediyi babasının veya annesinin sevmesiyle, sevgi duygusunun nasıl ifade edildiğini gözlemleyebilir. İlk örneğimize dönecek olursak, babanın rakip takıma karşı duyduğu nefrete, herhangi bir maçın mağlubiyetinde şahitlik edebilir. Bütün bunlar adeta bir yapboz gibi çocuğun zihninde birleşir ve sonunda kişinin karakterini şekillendiren önemli bir faktöre dönüşür. Çocuğun büyüyüp kendi hayatını tecrübe etmesiyle, tarifimizin olmazsa olmazı, çevre faktörü de işin içine girer. Böylelikle sadece ve sadece o kişide görülebilecek, özel bir karakter ortaya çıkar. Tarifimizin ilk kısmında bahsettiğimiz ailenin çocuk gelişimi üzerindeki etkisi bir hayli fazladır. Tahmin edilenden daha iyi gözlem yeteneğine sahip olan çocukların yanında davranışlarınıza dikkat etmeniz, davranışlarınız ve sözleriniz arasındaki ahengi bozmamanız, hatta nasıl tepki verdiğinizin farkında olmanız, çocuğunuzun daha sağlıklı bir karakter geliştirmesine yardımcı olabilir. Daha sağlıklı gelişen karakter ise makul kararların alınmasına sebebiyet vereceğinden, çocuğun birey olma yolunda sahip olacağı en değerli hazinesini oluşturacaktır. - Pavlov, I. P., & Gantt, W. H. (1941). Conditioned reflexes and psychiatry (Vol. 2). New York: International publishers. - Talimciler, A . (2017). IMAGE of MASCULINITY in SOCCER FAN: THE CASE OF BUCASPOR, GÖZTEPE VE KARŞIYAKA FANS . Journal of Social Sciences and Humanities , 1 (1) , 27-57 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/jssh/issue/33034/367349"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hareket-ile-davranis-farki/", "text": "Hareket ve davranış arasındaki kavramsal fark, canlı ile cansız arasındaki fark gibi hem son derece belirgin hem de bir o kadar muğlak olabiliyor. Her ikisi de temelde aynı fiziki olguyu tarif etse de insan hareketlerinin büyük bir kısmını davranış olarak niteleyemememizin nedeni o hareketin barındırdığı anlam. Daha doğrusu insan hareketlerinin temel tetikleyicisinin çoğunlukla dış dünya koşulları değil de duygu, his ya da düşünceler gibi içsel nedenler olması. İnsan davranışlarında hareketin yanı sıra bir de anlamının olması. İnsan hareketlerinin davranışa dönüşemediği, sadece basit birer refleks tepkiler olarak kaldığı bir yığın durum da var aslında. İnsan hareketlerinin davranışa dönüşemediği bu gibi durumlar da en çok toplumsal hareketlerde gözlemleniyor. Her nedense, insanların topluca yaptığı eylemler, gerçek anlamda davranıştan öte basit birer hareket gibi görünüyor. İnsanların hareketlerini davranışa dönüştürmekte bazen zorluk çekmesinin bir nedeni de eylemlerini tetikleyen asıl gerekçenin kendi duygu ya da düşünceleriyle değil, bir yaprağı hareket ettiren rüzgar misali, dış etkilerle oluşması. Yani bazı durumlarda insanların kendi eylemlerinin öznesi değil de nesnesi olması. Konuya bu açıdan bakıldığında, eğer birinin yaptığı eylem kendince değilse, yani hareketin kaynağı bizzat kendi değilse, ne yapıyor olursa olsun yaptığı o şey, bir toz tanesinin bir yerden bir yere savrulması gibi sıradan bir olgudan öte değildir. Sosyal medya alanlarındaki hareketliliği çoğu zaman insan davranışı olarak göremememizin nedeni de bu olabilir. İnsan türünün bu yeni toplumsal platformlarda hareketten davranışa geçememesi, belki de bu yeni alanlarda nasıl düşüneceğini, hangi durumlarda ne tür duygusal tepkiler vereceğini, yani davranış kültürünü henüz tam olarak belirleyememiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Gösterdiği eylemlerde yeterince bireysel olamadığında da tüm varoluşu basit bir hareketlilikten öte geçemiyor. Bu savın en iyi kanıtlarından bir de insanların o platformlar dışında sergiledikleri davranışlarla, o platformlarda gözlemlenen hareketleri arasındaki tutarsızlık. Bu tuhaf farklılık gösteriyor ki birçok insanın sosyal medyada yaptığı ya da söylediği şeyler, onların öz davranışlarından çok bulundukları ortamdan fazlaca etkilenip oranın sert hava koşullarından kaynaklı bir tür savrulmadan başka bir şey değil. Toplumsal hareketlerin çok hızlı bir şekilde anlam yitirmesinin, etkisindeki geçiciliğin nedeni de çoğu zaman bu ilkesizliktir. İnsanların hareketlerini davranışa dönüştürme sorumluluğunu ancak bilinçli farkındalıkla sağlayabileceğini, duygu ve düşüncelerle hareketler arasındaki bağı başı boş bırakmanın bir kişilik zaafı olduğunu anlamak gerek."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hastaligin-sagligii/", "text": "Çoğumuz hastalıkların kötü olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Nihayetinde hastalık sağlığın karşıtıdır ve sağlık, her şeyden önce sağ kalma ihtimalimizin yüksekliğine işaret eder. Bizler de sağ kalıma programlı varlıklar olduğumuz için eğer sağlıklıysak ölmek istemeyiz ve ölüme yakın olmak anlamına gelen hastalıkları sevmeyiz. Aslına bakarsanız hastalıklar sadece ölmemize değil bir tür olarak gelişmemize de yarıyor; özellikle psikolojik hastalıklar. İnsanlık tarihi boyunca pek çok keşif, buluş, sanat eseri, araştırma ve insanlık durumunu değiştiren gelişme, hasta insanlar tarafından ortaya konulmuştur. İnsan başarıları olarak önceki yazılarımda vurguladığım bilim, sanat ve felsefe alanlarıyla uğraşan kişilerin ciddi rahatsızlıkları olduğu biliniyor. Newton'dan Tesla'ya, Darwin'den Einstein'a, Büyük İskender'den Abraham Lincoln'e, Michelangelo'dan Beethoven'e, Van Gogh'tan Picasso'ya, Tolstoy'dan Virginia Woolf'a, Diyojen'den Nietzsche'ye kadar pek çok ünlü isim bipolar bozukluk, obsesif kompulsif bozukluk, öğrenme bozukluğu, anti-sosyal kişilik bozukluğu, şizofreni, epilepsi, melankoli ya da marfan sendromu gibi ciddi hastalıklardan mustarip kişiler. Hastalıkların insan türünü geliştirici etkisini düşünmeme neden olan ise Gattaca isimli bir bilimkurgu filminin alternatif sonu. İnsan türünü oluşturan tüm genlerin haritasının çıkarılacağı İnsan Genom Projesi'ni bilim insanları birkaç yıl içinde tamamlayacak. Şimdi kendi evrimimizi yönetebileceğimiz bir noktaya evrilmiş durumdayız ve eğer bu bilgiyi daha önce edinmiş olsaydık şu insanlar doğmayacaktı... ve insanlık tarihini etkileyen bazı ünlülerin resim, isim ve hastalıkları görünüyor. Filmin sonu İnsan Genom Projesi aleyhtarlığına sebep olabileceği korkusuyla filmden çıkarılıyor, nitekim filmin çekildiği tarih olan 1997'den 3 yıl sonra İGM tamamlandı ve proje bebeklerin üretimine çoktan başlandı bile... Tüm bu sürecin sosyal, ekonomik, politik, askeri, ekolojik, antropolojik ve psikolojik sonuçlarının ne olacağı bilinmemekle beraber, olası sonuçlarla ilgili distopik spekülasyonlar üretmek hiç de zor değil. Mükemmeli arzulamak ve ona ulaşmak için uğraşmak son derece doğal bir insani itki. Ne var ki neyin mükemmel olduğuna dair net bir fikir edinmek pek de kolay değil. Kötü olarak gördüğümüz sağlıksız genler tamamen ayıklansaydı insanlığa katkı sağlayan pek çok dahi hiç doğmayacaktı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hayal-kuruyor-musunuz/", "text": "İnsanlar ... olsaydı daha yaratıcı olurdu. Hepimizin çocukların yetişkinlerden daha yaratıcı olduğuna dair içgüdüsel bir kabulü var gibi görünüyor. Bu durumu pek sorgulamıyoruz ve aslında sezgisel olarak bunun doğru olduğunu biliyoruz. Bu farkı çocuklar için doğal bir durum hatta olması zorunlu bir durum gibi değerlendiriyoruz. Minnesota Üniversitesi'nde 'Çocukluk Döneminde Beyin Gelişimi' konusunda uzman olan Dr. Stephanie Carlson'a göre çocuklar, zamanlarının üçte ikisini yaratıcı oyun sırasında gerçeklik dışı ortamda geçiriyorlar . Diğer uzmanlar da çocukların yaratıcılık konusundaki yeteneklerine vurgu yapmışlardır. Örneğin Albert Einstein, Yaratıcılığı teşvik etmek için, çocuksu bir oyun eğilimi geliştirmek gerekir demişti. Picasso'nun belirttiği gibi, yetişkinlerdeki yaratıcılık söz konusu olduğunda, onunla ilgili inançlarımız değişiyor gibi görünüyor. Bir şekilde, her çocuk için tamamen doğal olan şey, yetişkin olduğumuzda doğal görünmüyor. Büyüdükçe küçülen nadir özelliklerimizden biriymiş gibi görünse de tüm yetişkinler için geçerli değil elbette; oldukça yaratıcı yetişkinlerin olduğunu kabul etmeliyiz. Bu bir grup insan hakkında olumlu olumsuz düşüncelerimiz, varsayımlarımız, önyargılarımız var ve genellikle yaratıcılıkla ilişkilendirilen çocuksu özelliklerden birisi; öz denetim eksikliğidir. Yaratıcı yetişkinler hakkında sahip olduğumuz birçok algının temeli bu olabilir. Son derece yaratıcı insanlar daha az öz-denetimlidir ve yüksek düzeyde öz-denetimli insanlar daha az yaratıcıdır . Öz denetim olarak düşündüğümüz şey aslında yürütme işlevi olarak adlandırılan bir grup zihinsel süreçtir. Yürütme işlevi, kendinizin bilinçli, çaba gerektiren kontrolüdür . Bu nedenle, bunun hakkında düşünmek zorunda olduğumuz için özdenetimdir. Yürütme işlevimiz; uygunsuz ortamlarda uygunsuz şeyler söylememek , başkalarının hakkına girmeden sırada beklemek, talimatları dinlemek veya bir oyunun kurallarını aklımızda tutmak gibi şeyler yapmamızı sağlar. Çalışma Belleği: Şeyleri akılda tutma yeteneği. Engelleyici Kontrol: İlk seçenek olabilecek bir eylemi durdurma veya bastırma yeteneği. Esneklik: Yeni veya zor bir duruma uyum sağlamak için dikkat odağınızı çevik bir şekilde değiştirme yeteneği. Tahmin edebileceğiniz gibi, yürütme işlevi küçük çocuklarda iyi gelişmemiştir. Aslında, pre-frontal korteks , gençlik yıllarına kadar tam olarak gelişmemiştir. Dr. Carlson, bağlı olup olmadıklarını görmek için özellikle yürütme işlevinin ve yaratıcı oyunun gelişimini ve ikisi arasındaki ilişkiyi incelediğinde sonuç: Yaratıcılık ve yürütme işlevinin, çocukluk gelişiminde birbirinden hiç de ayrı olmadığını söylemiştir. Düşünülenin aksine bu ikisi işbirliği içindedir, çocukken bile! Örneğin çocuğunuz, ağzına doğru araba sesiyle hareket eden kaşığın araba olmadığını biliyor ve kaşığı ağzına sokmamanız için direniyorsa hiç üzülmeyin; çocuğunuzun pre-frontal cortexi çalışıyor! Hayal gücümüzü keskin tutmanın yaratıcı düşünme ve problem çözmede son derece yararlı bir araç olacağı açıktır. Ne yazık ki, olgunlaştıkça oyuncu merakımızın ve yaratıcı hayal gücümüzün bir kısmını kaybediyoruz. Yapılan çalışmaların bunu kanıtladığı gibi çoğumuzun gözlemlerinin de bunu doğruladığını düşünüyorum. Örneğin; 350 çocuğun katıldığı bir araştırma, çocukların hayal kurmaya ve merak etmeye karşı doğal eğilimlerinin 4. sınıf civarında keskin bir şekilde azaldığını bizlere gösterdi. Birkaç olası neden var. Dr. Carlson, nedenlerden birinin basit uygulama eksikliği olduğunu söylüyor. Okulda dikkatimizi mantığa, akla ve gerçeklere çevirmek zorunda kaldığımız için, zamanımızın ve beyin gücümüzün çoğunu gerçekte harcıyor ve daha azını yaratıcı hayal gücünde kullanıyoruz. Başka bir nedenin yanlış anlaşılma / yanlış yapma korkusu olduğuna inanıyorum. Çocuklar yanlış yapıp yapmadıkları konusunda endişelenmezler, çoğu zaman aptalca hatalar da yapabilirler. Bununla birlikte olgunlaştıkça, yanlış yapmanın çoğu zaman olumsuz sonuçları olduğunu çabucak öğreniriz. Okulda, yanıldığımız için cezalandırılırız. İş yerinde, yanıldığımız için cezalandırılırız. Yaratıcılık doğası gereği hata yapabilme özgürlüğü gerektirdiğinden, hata yapmaktan kaçınırken yaratıcılıktan da kopuyoruz muhtemelen. Çoğumuz, bundan kaçınma konusunda o kadar başarılı oluyoruz ki kendimizi yaratıcı olmadığımıza ikna ediyoruz. Buna ek olarak, iç kontrolümüz ile ilgili pek çok faktör, yanlış yapma riskini azaltmaya yardım ediyormuş gibi hissettiriyor. Bu nedenle, yürütme işlev becerilerimize ve davranışlarımıza gittikçe daha fazla, yaratıcı davranışlarımıza da gitgide daha az güveniyoruz. Yaratıcı mıyız? diye sormayı, bütün bilimsel araştırmaları, kanıtları bir kenara bırakıp sadece hayal gücümüzü kullanarak aşağıdaki soruya hem bugünkü biz olarak, hem de 7 yaşındaki halimizle cevap verelim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hayatiniz-anlamli-mi/", "text": "Yaşamak için bir anlama ihtiyacımız var mı? Hepimizin değil. Anlam, ihtiyaçlar hiyerarşisinde çok yukarılarda duran bir ihtiyaç. Her ne kadar Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinde anlama ayrı bir yer vermese de, hayatta kalmak için anlamın da bir ihtiyaç olduğu, tüm ihtiyaçlar gibi anlam ihtiyacının da sağ kalım için gerekli olduğu bir gerçek. Bir eli yağda bir eli balda olan insanlarda intihar oranlarının daha yüksek olması bize anlamın da yaşamsal bir gereksinim olduğunu gösteriyor. Hayatın anlamı üzerine sohbet ettiğim bir arkadaşımın, ben hararetle tüm insanların hayatın anlamını sorguladığını savunurken söylediği şey çok çarpıcıydı: Sen 11 ÜS'dekilerin bunları düşündüğünü mü sanıyorsun? (11ÜS daima tıka basa dolu olan Üsküdar-Sultanbeyli otobüsü.) Haklıydı, en temel gereksinimlerini karşılamak için günde en az 8-10 saat mesai yapan ve aynı günün 3-4 saatini bir otobüsün içinde istiflenmiş halde geçiren ama buna rağmen yine de geçinemeyen insanların bu tür metafizik dertlerinin olması pek de mümkün değildi hakikaten. Kirasını ödeyemeyen, çocuğuna istediği oyuncağı alamayan, hatta yavrusunu besleyemeyen insanlar en hayati ihtiyaçlarıyla o kadar meşguldür ki sıra hayatın anlamına gelmez, gelemez. Varlık nedenimiz, hayatımızın anlamı gibi konularla ilgilenmek yalnızca tok insanların değil, aynı zamanda güvende olan, sevgi ve saygı gören insanların işidir. Felsefe en nihayetinde bir sorgulama faaliyeti, düşünsel bir etkinlik ve her düşünsel etkinlik gibi boş zaman gerektiriyor. Ticaretin gelişkin olduğu ve siyasi olarak güvenli ortamlarda insan başarıları denen sanat, bilim ve felsefe etkinliklerinin çok daha yaygın olarak görüldüğü tarihsel bir gerçek. Bu durumu insan bedeninde de gözlemleyebiliriz. Mesela güvenliğimiz tehdit altındayken limbik sistem çok çalışır, stres hormonları salgılarız ve bedenimiz tüm dikkatini soruna yöneltir. Böyle bir durumda sanat eseri ya da bilimsel bir teori üretemeyiz çünkü bunları yapmamıza yarayan prefrontal korteks devre dışı kalır. Açken ben ben değilim diyen insanları görmüşsünüzdür, hakikaten de açlık insanın huyunu değiştirir. Benzer şekilde, son derece halim selim insanlar savaş anında vahşi hayvanlara dönüşebilir. Kısaca bizi insan yapan prefrontalı kullanarak gerçekleştirdiğimiz faaliyetler için temel ihtiyaçlarımızın karşılanmış olması gerekir. Bu temel ihtiyaçlar yeme, içme, barınma gibi fiziksel ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyacı, sevgi ve ait olma ihtiyacı, ve itibar görme ihtiyacıdır. Varlık nedenimiz, hayatımızın anlamı gibi konuları düşünmek yalnızca tok insanların işi değil, aynı zamanda güvende olan, sevgi ve saygı gören insanların işidir. İnsan, bir ihtiyaçlar varlığı, yaşamak için bir sürü şeye muhtacız. Çoğunlukla farkında olmasak da sağ kalımımız için havaya, suya, toprağa, ateşe, aya, güneşe, bitkilere, hayvanlara ve binlerce insana muhtacız. Hepimiz bir şekilde yaşıyoruz, ama yaşamlarımızın kalitesi ihtiyaçlarımızın ne kadarının karşılandığıyla ilgili. Parayla saadet olmaz sözü paranın mutluluk için yetmediğini belirtir, başka şeyler de gereklidir. Ne var ki sağlıklı ve mutlu bir yaşam için para yeter şart olmasa da gerek şarttır yani tek başına yetmez ama onsuz da olmaz. Mutluluk ölçekleri belli bir gelir aralığının altındaki insanların diğerlerine göre mutsuz olduğunu ve aynı aralığın üstünde olmanın fazladan mutluluk getirmediğini söylüyor. Mutlu bir hayat için fiziksel ve güvenlik ihtiyaçlarımız kadar Maslow'un piramidinde alttan 3. sırada yer alan sevgi ve aidiyet ihtiyaçlarımızı da karşılamamız gerek, bunlarsa parayla satın alınmıyor. Zengin ama mutsuz ya da fakir ama mutlu insanların sırrı da büyük ölçüde bu ihtiyacın karşılanıp karşılanmamasıyla ilgili. Sevgi ve aidiyet ihtiyaçlarının üzerinde ise saygı görme ihtiyacı yer alıyor. Piramide sonradan eklenen ihtiyaçlar prefrontal korteks ile ilgili. İlk dört ihtiyaç seviyesinin tamamı özellikle primatlarda görülüyor, fakat öyle görünüyor ki 5. seviyedeki ihtiyaçlar tamamen insana özgü. Başka bir ifade ile insanlığımızın hakkını vermek için ilk dört ihtiyacı karşılayarak en üst ihtiyaç seviyesinde ulaşmamız gerekir ki bilim, sanat ve felsefe yapabilelim. Hiçbir hayatın kendinde bir anlamı yok, aslında aranıp da bulunacak bir anlam da yok. Hayatlarımızın anlamlarını eğer başarabilirsek, bizler üretiriz. Her ne kadar bu üretimi yapacak araçları kendimiz seçmesek bile, kendimizi tanıyarak anlamlardan anlam beğenebiliriz. Hayatı boyunca emekliliğin hayalini kuran ve emekli olunca hayata gözlerini yuman insanlara rastlamışsınızdır. Sizce neden bu insanlar emekli olunca ölürler? Çünkü hayatlarının amacı emekli olmaktı ve o amaca ulaşınca hayatın anlamı kalmadı! Bizi diri tutan hayattaki amaçlarımızdır, onlar bize yaşama motivasyonu verir. Eğer kendi donanımımıza uygun amaçlar belirlersek anlamlı, doyumlu ve başkalarına faydalı hayatlar yaşarız. Bu yüzden amaç sağ kalıma hizmet eden yaşamsal bir ihtiyaçtır. İnsanın Anlam Arayışı kitabının yazarı Viktor Frankl'ın dediği gibi insanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. Mücadelenin sonucu önemli değildir, çünkü sonuç sonra gelecektir. Önemli olan hedefe giden yolda yürürken, tam şu anda yaşanan doyum duygusudur. Şairin dediği gibi İçimde bir iş yapmanın saadetini hissedebilmektir. Not: 11 ÜS'de de hayatın anlamını sorgulayanlar pekala olabilir, nitekim Viktor Frankl hayatının anlamını Nazi kamplarında buldu. Nerede ve hangi şartlarda olursak olalım eğer hayat bizi anlam bulmamız için sıkıştırıyorsa şanslıyız, yaratacak bir anlamımız var demektir! Tek bir dine inansak bile onu algılama biçimimiz birbirinden oldukça farklı. Göreceli varlıklarız ve mutlak kabul ettiklerimizi bile göreceli bakış açılarıyla değerlendiriyoruz. Hakikatin tek olduğuna inansak bile ona dair düşünce ve inançlarımız kendi öznel süzgeçlerimizden geçerek şekilleniyor. Bence hayatta anlamlı olan tek şey mutlu sevinçli huzurlu neşeli olmak . Bu hali var etmek için gerekli şeylerden biride hayata anlam amaç atfetmek. Eline sağlık yine ezber bozuyorsun."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hayatiniz-sadece-size-ait-degil-mi-yoksa/", "text": "Kendini gerçekleştirmek ve mutluluk algımız büyük oranda diğer türdaşlarımızla ilişkilerimize bağlı gibi görünüyor. Konuya biraz büyüteç tuttuğumuzda otantik olma meselesinin tam da zannettiğimiz gibi olmayabileceğini fark etmeye başlıyoruz. Scientific American Mind dergisinde yayınlanan bir derleme, bu konuda yapılmış araştırmaları özetleyerek bize kendimiz olma tatminini yaşamak için nelere ihtiyacımız olabileceğini bir kez daha hatırlatıyor. Çoğu zaman kendin olma meselesi, modern ve bireyselleşen dünyada şöyle biraz bencilce, belki biraz çıkarcı bir anlama bürünebiliyor. Öyle ya, kendin olmak için biraz başına buyruk, kurallara daha az duyarlı, sınırları zorlayan, alışılmışın dışında işlere yeltenen ve ezberleri bozan birisi olmak gerekir. Yahut ilk bakışta bize öyle gelir. Halbuki otantik benlik algısı üzerine yapılan çalışmalar pek de böyle söylemiyor. Bir insanın kendini en tamam ve otantik hissettiği durumlar, genellikle tam olarak bir primat davranışları uzmanının tahmin edebileceği kıstaslara işaret ediyor. Tüm primatlar gibi insanlar da çok büyük olmayan gruplar halinde ve sıkı sosyal birliktelikler içinde yaşayan canlılardır. Bu sosyal birlikteliğin garanti altına alınması için dünyaya her yeni gelen bireyin tüm sosyal bağlantı kurallarını öğrenmesi ve uygulayabilmesine bel bağlamak, biyolojik açıdan pek riskli bir tercihtir. Bunun yerine, milyonlarca yıllık doğal seçilimin incelikli işleyişi, bu tip karmaşık sosyal davranışları refleksler olarak doğuştan dünyaya getirmemizi sağlar . Dolayısıyla bu tip davranışlar sonradan öğrenilmesi gereken beceriler değil, temel ihtiyaçlarımız haline gelirler ve bunlar olmadan yaşamımız zorlaşacağı için, elimizde olsa da olmasa da o reflekslere göre davranır, o refleksler uyarınca hissederiz. Mesela lisan yeteneğimiz dahi böyledir; bir dil öğrenme güdüsü ile doğar ve hemen ilk karşılaştığımız dili adeta bir savant gibi hızla öğreniriz. Bu tip sosyalliği destekleyen özellikler, aynı zamanda insanda karmaşık davranış ve duygulanım kalıpları olarak da kendini gösterir. Mesela takdir görmek, sevmek ve sevilmek, yardımlaşmak, güven arzusu ve fedakarlık yapma gibi ilginç ve karmaşık davranış kalıpları, bu prososyal devrelerin ve kalıpların bir neticesidir. Sözgelimi birine bir iyilik yaptığımızda sadece o kişinin beyninde değil, iyiliği yapan kişinin, yani bizim beynimizde de ödül kimyasalları adeta patlama yapar; yani iyilik, doğrudan zihinsel bir ödüller bağlantılandırılmıştır. Bu nedenle iyilik yapmak bize iyi gelir ve karşılık beklemeksizin iyilik yapmak dediğimiz bir erdemden bahsederiz. Bahsederiz, çünkü bunu yapabilecek donanıma sahibizdir. Bu sosyalleşme refleksleri, yaşamımızın her alanında kendini belirgin olarak gösterir. Özellikle de sosyal davranışlarımızda, kendi bedenimizi ve zihnimizi algılayışımızda, iyi ve kötü ayrımımızda, hedef ve hayallerimizde, kısacası hayatımızın hemen her yerinde, dikkatle bakarsak bu sosyal dürtülerin izlerini bulabiliriz. Aynı dürtüler, kendin olma meselesindeki çabalarımızda da belirgin olarak kendini gösterir. İnsanlar üzerinde yapılan çok çeşitli psikolojik ölçümler, kendimizi tam ve özgün hissettiğimizde çoğumuzun ortak bazı hislerden beslendiğini gösteriyor. Mesela kendimizi mutlu, doymuş, keyifli, merhametli, yardımsever, sosyal kabul veya takdir görmüş hissederken, kendimizi özgün hissetme derecemiz artıyor. Dikkat edilirse bunların çoğu sosyal bir canlı olmamızın gerekleri arasında ilk sıralarda yer alan konular. Öte yandan, sosyal olarak yalıtılmış, yalnız, kalbi kırık, küskün, hayal kırıklığı yaşanan veya beklentilerin karşılanmadığı durumlarda öz algımız zarar görüyor ve kendimizi tam ve özgün hissetme derecemiz azalıyor. Belki buraya kadar okuduğunuzda Ne var ki bunda? Gayet doğal sonuçlar bunlar diye düşünmüş olabilirsiniz. Evet, ilk bakışta bunlar gayet makul açıklamalar gibi görünüyor ama popüler kültürün kendine güvenen, otantik ve özgün birey anlayışı, çoğu zaman tam tersine akıntının tersine giden, kafasına göre takılan, tek başına ve özgür bir resme dayandırılıyor. Bir insanın kuralları ne kadar esnetirse o derece özgün olabileceğine dair çoğumuzun içinde taşıdığı inançlar, aslında bu sosyal psikoloji ölçümlerine pek uymuyor. Sözün özü; kendimizi tam, mutlu ve özgün hissetmek için ille de birilerinin koyduğu kurallarla zıtlaşmak, topluma ters düşmek ve kalabalıklara isyan etmek gerekmeyebilir. Zira milyonlarca yıllık evrimsel süreçlerimizi biraz anladığımızda, kişisel ve toplumsal mutluluğumuzun bu temel fabrika ayarlarımız ile ne kadar yakından ilgili olduğunu hemen fark edebiliyoruz. İnsanın Fabrika Ayarları kitap serimin ikincisinde ele almaya gayret ettiğim 3. Ayar: Sosyal ilişkiler konusu, bu konuyu detaylı olarak anlamak isteyenler için iyi bir başlangıç olabilir. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Gençliğimin Dikkatine!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/haydi-gelin-mervelere-gidiyoruz/", "text": "Merve hemen hemen her genç kızın en yakın arkadaşı ve aynı zamanda kahramanı, çünkü onları ana-babalarının gazabından koruyor. Gidilen yer Merveler ve her zaman çoğul, çünkü o ler içinde nice Berkeler, Doruklar, Yiğitler barındırıyor. Sevgilisine gittiğini ailesine söyleyemeyen genç kızların can dostu Merveler. Bunu diyenler çok temel bir gerçeği unutuyorlar, kendi çocukları da başkaları için başkasının çocuğu. Burada bir ikiyüzlülük var ve ahlaken problemli bir zihinsel durum söz konusu. Kendim için istemediğimi başkası için de istememem lazım ama bunun yerine iyiliği kendime kötülüğü başkasına istiyorum diyor bu yaklaşım. Sonuçta da kötülük er ya da geç bu yaklaşımı benimseyenlere dönüyor. Kızını korumak adına ona en temel ihtiyacı olan flörtü yasaklayan ebeveynler farkında olmadan çocuklarını tehlikeli mecralara itiyor. Eğer çocuk sağlıklıysa illa ki o flört edilecek, bunu engellemeye çalışmak nafile olduğu gibi çocukları gizli iş çevirmeye teşvik etmek ve istismara açık hale getirmek demek. Oysa şeffaf ilişkilerde herkes Merveleri tanır ve eğer Merveler kötü ise önlemini alır. Sağlıklı yol budur. Ne var ki ülkemizde nice gençler aile korkusuyla türlü manyakların elinde oyuncak olup harcanıyor, çocuklarını korumak adına mantıksız davranan aileler yavrularını ateşe atıyor. Merveler hakikaten de ailelerin korktuğu gibi kötü olabilir, çünkü toplumumuzda erkeklik büyük ölçüde patolojik. Erkeklerin önemli bir kısmı ne birlikte olmayı ne de ayrılmayı biliyor. Her gün eski sevgilisine ya da eşine saldıran manyakların haberlerini alıyoruz. Böyle bir ortamda aileler tabii ki çocuklarının başına kötü şeyler gelmesinden korkuyor. Ama sahi, oğullarına göster amcalara pipini derken, kızlarına ört eteğini diyen aileler, o aileler değil miydi? Toplumsal bir problem olan ataerkiyi o aileler de benimsedi, hatta besledi ve beslemeye çeşitli şekillerde devam ediyor. Elbette ortalama bir insanın ataerkinin problemlerinin farkında olmasını beklemiyorum ama toplumumuzun ortalamasının bu farkındalığa çekilmesi için çeşitli politikalar geliştirilmesini bekliyorum. Umarım çok beklemem. Ataerkil toplumlarda erkeklerin ifade etmelerine izin verilen yegane duygular şiddet ve cinselliktir. Erkek üzülmez, incinmez, merhamet etmez, hep güçlü, zorba ve kaba görünmek zorundadır çünkü aksi halde erkekliği sorgulanır. İşte bu yüzden ataerkil toplumlarda erkeklik patolojiktir. Herkes ataerkinin kadına yaptığı zulümden haberdardır ama aslında ataerki erkeklere de zulmeder. Onların en temel insani duygularını ifade etmelerini engelleyerek iyi insanlar olma imkanlarını kısıtlar. Erkeklik şiddet ve cinsellik ile özdeşleşince tüm toplum yozlaşır ve patolojik hale gelir. Ataerkil düzenden ve onun doğal bir sonucu olan erkek şiddetinden toplum olarak hepimiz sorumluyuz. Kendisine yan bakan adama Hayırdır birader! diye çıkışmayan kızdan tutun da oğluna kız istemeye giden babaya kadar hepimiz sorumluyuz. Sorunun kitlesel bazda çözülmesini ummak günümüz Türkiye koşullarında yersiz bir beklenti gibi görünüyor, yapılması gereken şeyse bireysel olarak omurgalı hayvanlar oluşumuzun hakkını vermek. Son derece köklü bir sorunu çözmek kolay değil. İşe koyulmak adına her şeyden önce ataerkinin problemlerini ve günlük hayatta nasıl yeniden üretildiğini fark edebiliriz. Kültüre işlemiş olan ataerkil zihniyet kendini en bariz biçimde dilde gösteriyor. Dolayısıyla ataerkil söylemi fark edip buna karşı bir duruş sergilemek Merveleri iyileştirmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Dilimizi değiştirerek işe başlayabiliriz, ne de olsa dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. Bilim adamı ve iş adamı yerine bilim insanı ve iş insanı tabirlerini kullanabiliriz. Bunun yanında kız gibi araba, karı gibi ağlama, erkek sözü, adamsın, adamın dibisin, adamın kübüsün benzeri ifadeleri terk edebiliriz. Kadına kadın diyebilir, kadın kelimesine yüklemiş oldukları olumsuz çağrışımlar nedeniyle kadına kadın diyemeyen, onun yerine bayan diyenlerin söylemlerini düzeltebiliriz. Ataerkiyi dil düzeyinde her fark ettiğimizde bunu çevremize de fark ettirerek insanları hiç ayırdına varmadıkları hususlara uyandırabiliriz. Bu farkındalık oluştukça hepimizin belli oranlarda içselleştirdiğimiz ataerkil kültürü dönüştürme imkanına her geçen gün daha fazla sahip olacağız. Bu yazının bir kaç gün sonra iş dünyasında ayrımcılık temelli bir sunum yapmaya hazırlandığım günlerde yayınlanması bir tesadüf elbette. Konuyu günlerdir enine boyuna düşünen biri olarak ayrımcılığın en acımasız halinin bilinçdışı ayrımcılık olduğu kanaatindeyim. Çünkü hepimiz o kadar benimsemişiz ki cinsiyetçi söylemleri, çoğu zaman isyanımız kabul görsün, aldığımız terfi sorgulanmasın diye eril davranışlar sergilemek durumunda kalıyor ve bunun farkında dahi olmuyoruz. hayırdır birader! gibi. Böyle bir söylemde bulunan bir kadın gördüğünüzde ne diyorsunuz? erkek gibi kadın ! çünkü biz kadınlar sesimizi duyurmak için erkek gibi olmak zorunda kaldığımıza ikna edildik, kimimiz farkında kimimiz değil. Konuşulabilen her şey değişir elbette, ve değişim dilde başlar. Kimsenin ne söylemek istediğinizi düşünmek ve anlamak zorunda değiliz ama nasıl söylediğini duyuyoruz! Sevgili kuzenim bu yazına ilham olmaktan dolayı mutlu oldum. Ayrıca ben de seni çok seviyor ve de ışığından ilham alıyorum. Hayırdır birader! dokundurman çok hoşuma gitti, gerçekten de bilinçdışı kayıtlar hemen her zaman devredeler. Ama yaptığın bu göndermenin ardında öfke ve meydan okumanın erkeksi tavırlar olduğuna dair başka bir kayıt yok mu? Öfkeyi ve hakkını aramayı kadınsı bulmamak da yine ataerkinin aşıladığı kodlardan. Ayrıca erkek gibi davranmak ya da eril davranışlar sergilemek ne demek acaba? Bunların yeniden ve yeniden sorulup sorgulanacağı bir dönemde yaşadığımız için görece şanslıyız ama inanıyorum ki çocuklarımız bizlerden daha aydın ve adil paradigmalara sahip olacaklar. Bu arada Merveler yazıma ilk yorumun güzel kalpli bir Merve'den gelmesi çok manidar oldu. İşte aradığımız Merveler! Kuzenlerin arasına girmek istemem 🙂 Ama zamanının ötesinde bu yazı dolayısıyla Ceren hocamı tebrik ediyorum. Yazdıklarının hemen hepsine katılıyorum. Kendi adıma bahse geçen o eril dili düzeltme kısmını uzunca bir süredir dikkatle uygulamaya çalışıyorum. Ama etrafımdaki insanlar bunun farklında bile değiller. Kız öğrencilerim ile erkek öğrencilerim arasında bu konuda bir farklılık yok malesef. Henüz daha garipliklerin farkında dahi değiliz. Böylesini dip bir seviyede olduğumuzdan ötürü, kadın-erkek ilişkisi 101 olarak kabul ediyorum bu metni. Son olarak, kadının yaşam hakkının teminatı üzerinde bile sözleşilemediği bir zaman ve zeminde bu metnin zamanının hayli ötesinde olduğunu bir kez daha vurgulamalıyım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hayvanlar-dusunebilir-mi/", "text": "Bu soruyu hala tartışıyor olmamızın nedeni, yüz yıllardır düşünce olgusuna doğru dürüst bir çerçeve getirememiş olmamız. Düşünce kavramın genel anlamında bir uzlaşma olsa da kenarlarına doğru gidildiğinde sınırları birçok açıdan hala belirsiz olması. Şimdi yapacağımız şey de sırtımızı etimolojik bir varsayıma dayandırıp yukarıdaki soruya yanıt olabilecek bir öneride bulunmak. Düşünmek eylemi, kök olarak düş kavramıyla ilgili. Bu kavramdan kastedilen de insanın gerçek yaşama alternatif senaryolar tasarlama becerisi. Yaşamın normal akışı dışında, hiç var olmamış kurguları zihinsel olarak deneyimleme yöntemi... İnsanı diğer tüm canlılardan ayıran temel farklılık da büyük bir ihtimalle bu becerisi olabilir. Düşünmek eylemi de aynı kökü gibi bu kurgulama becerisini işaret ediyor aslında. Dış dünyayı gözlemleyip pratik yaşam için temel çözümler üretmenin çok daha ötesinde, bir bilgi ya da olguyu sanal olarak alternatifli var edebilme becerisi. Bir diğer deyişle, bilgiyi kendi gerçekliği dışında olası koşullarla yorumlayabilmesi. Yoksa hayvanların da kolaylıkla yapabildiği, çoğunlukla gözleme dayalı zihinsel süreçlerin hiçbiri bizim düşünce dediğimiz şey değil aslında. Bazı durumlarda gösterdikleri davranış biçimleri insandaki düşünme eylemine çok benziyor olsa da hayvanların, hatta diğer tüm canlı türlerinin hiçbir davranışına bu anlamda düşünce değildir. Ama diğer taraftan yeryüzündeki tüm canlılarda bizim adına düşünmek dediğimiz zihinsel etkinliğe çok benzer bir beceri olduğu da kesin. Buradaki asıl sıkıntı da Türkçenin ya da başka bir dilin hayvanlardaki o zihinsel faaliyet için henüz bir isim üretmemiş olması. Yani bu iki olgu arasındaki farklılığın düş ve gerçek arasındaki farklılığa benzer bir yanı olduğunu, yani birinin alternatifli diğerininse gerçeğe bağıl bir süreç olduğunu sezinleyebilsek de aradaki farkı mevcut sözcüklerle dilsel olarak ayırt etmek şimdilik imkansız. Hayvanlardaki düşünce sorunsalı için bir diğer çıkmaz da düşünce eyleminin kelimelere muhtaçlığı. Aksi görüşler olsa da teknik olarak sözcüklerden oluşmayan hiçbir zihinsel faaliyete düşünce diyemeyiz. Siz masada yuvarlanan bir bilyenin sonunda masadan düşeceğini aklınızdan hiçbir kelime geçirmeden düşündüğünüzü sanabilirsiniz ama daha derinlerde bir yerde, masa, bilye ve düşme kavramlarını sözcükler olmadan anlamlandırmanız, dolayısıyla dilsel göstergeler olmadan gözlemlediğiniz durumu kendi kendinize tarif edebilmeniz mümkün değildir. Çünkü semantik bir atama yapmadan, yani masanın masa olduğunu bilgisine sahip olmadan, bilye yere düşse bile sizin için masadan düşmüş sayılmaz. Yani dilsel temelli olmayan hiçbir içsel etkinliğe bu anlamda düşünce denemez. İnsanlardaki düşünce kalitesinin, hatta bir yönüyle zekalarının bile zihinlerindeki kavram sayısına bağlı olması, herhangi bir ekran netliğinin ekrandaki piksel sayısına bağlı olması gibi düşünce netliğini de zihindeki kavram sayısının belirlediği öylesine açıktır ki sırf bu gerçekliğin izinden bile düşüncenin kavram muhtaçlığını gözlemlemek mümkün. Son kez tekrar etmek gerekirse, insan dışında kalan diğer canlıların bir düşünce yetisine sahip olmadığını söylemek, çelişik görünse de düşünmedikleri anlamına gelmiyor. Sadece o olguyu kavramsallaştıracak kadar bilmediğimizi, henüz ona bir isim bulamadığımızı itiraf ediyoruz, o kadar. Ne onların dilleriyle bizim kullandığımız dil arasındaki farkı doğru dürüst biliyoruz ne de dilsel farklılıklar temelinde oluşan düşünce farklılıkları tarif edebiliyoruz. Bildiğimiz tek şeyse, bugün var olan her canlının en az insanınki kadar işlevsel, düşünce benzeri zihinsel bir beceriye sahip olduğu ve yukarıdaki soruya mutlaka bir de bu açıdan temas etmenin gerektiği."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hazirlanin-kendi-dilimizi-olusturuyoruz/", "text": "Tolkien, 13 yaşlarından başlayıp hayatının sonuna kadar devam ediyor dil üretmeye. Orklar, Cüceler, Entler, Hobbitler için yarattığı dillerin yanı sıra Elfler için 15 farklı dil ve lehçenin bulunduğu bir dil ailesi oluşturuyor. Öyle bir tutku ki bu, dillerin konuşulacağı dünyalar hayal edip tasarlıyor. İlginçtir, kendisi bu tutkusunu bir zamanlar a secret vice olarak tanımlamış. Şimdi ise Yüzüklerin Efendisi'nde olduğu gibi birçok filmde, dizide hatta oyunda yapay diller kullanılıyor. İlk defa izlediğim zamanı hatırlıyorum Lord of the Rings'i. O zaman, dili oluşturmak için öylesine akıllarına gelen kelimeleri yazıyorlar ve sallamasyon bir şeyler ortaya atıyorlar diye düşünmüştüm. Sonra tabii büyüyünce, birçok şeyin aslında öyle olmadığını öğrendiğim gibi bir dil oluşturmanın da aklından geçeni uydurup yazmak olmadığını öğrendim. Esperanto, Volapük gibi bazı diller yardımcı diller olarak ortaya çıkarılıyor. Amaçları, ana dilleri farklı olan bireylerin ortak, kolaylıkla konuşup anlaştıkları bir dil oluşturmak. Kimi diller ise 1984, Otomatik Portakal gibi romanları, Avatar , Arrival, Star Wars, Star Trek gibi filmleri, dizileri ve hatta bazı oyunları daha sofistike ve gerçekçi hale getirmek için üretiliyor. Zira hiç bilinmeyen bir uygarlık yaratıp onlara bildiğimiz bir dili konuşturmak, onların baştan aşağı tasarlanmış bir uygarlık olduğu fikri ile tezatlık oluştururdu. Game of Thrones dizisini izlemiş olanlar vardır. Dizideki Dothraki dilinin yaratıcısı David J. Peterson, bir dili oluştururken hangi yollardan geçildiğini açıklamış. Aramızda kendi dilini oluşturmak isteyen meraklılar varsa ve bu işin arka planı nasıl oluyor diyorsanız Dil Oluşturma Rehberi'ne hep beraber bir göz atalım. Belki günlük tutarken kendi dilinizde yazmak istersiniz! Dil Oluşturma Rehberi'nde 9 ana madde var, tabii bazıları dallanıp budaklanabiliyor. - İlk adımımız, dilimizin amacı. Neden oluşturuyoruz bu dili? Kim kullanacak? İnsan mı, başka tarzda bir varlık mı? - Konuşma dili mi olacak, yazı dili mi, yoksa işaret dili mi? Ya da belki yazı ve konuşma bir arada olacak. - a) Kullanacağınız sesleri seçmeniz gerekiyor. Çok fazla sesin olması işleri zorlaştırabilir ancak yeterli çeşitliliğe ulaşmak da önemli. Böylece kelimeleri fazla uzun tutmadan birbirinden farklı kelimeleri rahatlıkla oluşturabilirsiniz. b) Hecelendirme biçimlerinin seçilmesi dilinizin karakterini oluşturmada önemli bir unsur. Örneğin; hangi sessiz harfler bir arada bulunabilir ya da hangi ses kelimenin sonunda beliremez gibi. Bu konu aslında göründüğünden daha derin. Türkçe'yi düşünelim: bazı kelimeleri duyduğunuzda Bu Türkçe değil deriz. Farkında olmasak da Türkçe'nin hangi hece yapılarına müsaade ettiğini biliriz ve onun dışında kalan yapılar kulağımızı tırmalar. İşte hece yapısı dilinize bir ahenk, melodi katar ve o dilin dışarıdan nasıl duyulacağını belirler. - Diğer bir ana başlığımız: gramer. Şu ana kadar bildiğimiz bütün diller isim ve fiil arasında bir ayrım yapıyor. b) Yüklemleri bütün gramerin kalbi gibi düşünebiliriz. O yüzden karar verilmesi en hassas noktalardan bir tanesi burası. Fiil kipi/zamana göre çekim alabilirler. Fiiller; özneye, nesneye, dolaylı nesneye göre değişebilir. c) Grameri oluşturan diğer unsurlar olarak zamir, zarf, sıfat, edat, bağlaç, belirteç gibi unsurları sayabiliriz. Bunların seçimi de elbette rastgele olmayacak. Bu ögeleri belirlerken de belli bir düzen oluşturmalıyız. - Başka bir nokta ise cümle yapısının nasıl olacağı. İlk önce cümlenizin ana elementlerinin nasıl dizileceğini belirlemeniz gerekli. Bir örnekle açıklayalım farklılığı. Çocuk, köpeği gördü. cümlesinde dizilim; özne-nesne-fiil şeklindeyken aynı cümle İngilizce kurulduğunda cümle yapısı özne-fiil-nesne oluyor. Bu temel cümle yapısını belirledikten sonra ise sıra soru cümlelerine geliyor. Cümle yapısı değişmeden, sadece tonlamayı değiştirerek soru cümlelerini oluşturmayı seçebilirsiniz mesela. - Yeni bir kelime türetme işinizi kolaylaştıracak bir madde olarak beliriyor. Sanat-sanatçı, dur-durak, çalış-çalışkan gibi kelimeler belli bir kurala göre eklerle türetilmişlerdir ve birbirleriyle bağlantılıdır. Siz de böyle bir sistem belirleyebilirsiniz. - Peki sayı sistemi olarak ne seçeceksiniz? Taban olarak 10'u mu alacaksınız 8'i mi ? - Kendinize özgü bir yazma şekli oluşturacaksanız bu nasıl bir sistem olacak? Alfabe mi kullanacaksınız, logogram mı, abjad mi, augida mi? - Son maddemiz ise dilinize ait bir sözlük oluşturmak. Kelimelerin sayısı zamanla ihtiyaca göre artacaktır. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse İngilizcede yaklaşık 171.500 kelime bulunuyorken yukarıda bahsettiğimiz G.O.T'daki Dothraki dilinde yaklaşık 4000 kelime bulunuyor. Kelimeleri oluşturmak için egzersiz olarak kafanızda bir senaryo kurabilirsiniz. Daha sonra bu senaryoda karakterlerin ne söylemesi gerekli, nasıl bir ortamdalar... Bunlara karar verirken yeni kelimelerinizi bu ihtiyaçlara yönelik oluşturabilirsiniz. Farketmişsinizdir ki dil oluşturmak öyle hemen karar vereyim de yapayım denecek kadar kolay değil. O da birçok şey gibi emek, zaman ve araştırma istiyor. İlk önce, en rahat kavrayabileceğiniz kendi ana dilinizin yukarıda bahsettiğimiz maddelere göre nasıl bir dil olduğunu öğrenmekte fayda var. Daha sonrasında bildiğiniz diğer dillere geçip onların yapısını özümseyebilirsiniz. Ardından öğrendiğiniz yapılardan bambaşka tarzlarda oluşan dilleri incelemeye koyulabilirsiniz. Böylece oluşturacağınız dil için koyacağınız kuralları daha geniş bir yelpazeden seçebilirsiniz ve daha benzersiz bir dil oluşturabilirsiniz. Son tavsiye; diğer dillerde beğendiğiniz bütün özellikleri bu da benim dilimde olsun demek yerine, en verimli, sade ama kapsayıcı bir şekilde dilinizi oluşturmaya başlarsanız daha rahat edersiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/her-fail-arayisi-icerisinde-arayani-barindirir/", "text": "Bir peri masalını izler gibi görmek isteriz yaşamı; keyif veren, heyecanlandıran, aklımızı başımızdan alan... Bunun aksiyle karşılaştığımız zamansa, önce anlam veremeyiz gördüklerimize, sonra da öfkelenir ya da üzülürüz. Bizler anlayamadığımız şeyleri bu sebeple sevmeyiz; çünkü aşina olduğumuz bu can yakıcı duyguların, hemen peşi sıra geleceğini iyi biliriz. Bilemediklerimizi, bazen görmediklerimizle, bazen bildiklerimizle bazen de fantezilerimizle açıklayarak anlamlandırmaya çalışmamız bundan kaynaklanır. Bunların ortak yönü kaynağı var gibi görünüp aslında olmamasıdır, zaten olmamalıdır da. Çünkü gerçek kaynağı bulanın, kök nedene de erişeceğinden rahatı da olamayacaktır; gerçekle yüzleşecek, kendi payını anlayacak, yas tutacak ve en zoru harekete geçecektir. Fakat bu saydıklarımla kim uğraşacak? Çok zordur; emek, çaba ve cesaret ister. O yüzden etrafınızda gördüğünüz bu koca kalabalıkların cadı avlarında zaman geçirmesi şaşırtıcı değildir, her cadının da enteresan bir şekilde bize benzemesi gariptir; öfkeyle bir an önce linç ederek konuyu kapatmak istememizse işte bundan kaynaklanır; çünkü her fail arayışı, içerisinde barındırır. Sonsuz gücü eline geçirmek isteyen tüm iktidarlar gibi bizler de yukarıdaki durumun farkındayız; bu sebeple hemen kendimize ya her yalanımıza inanacak yandaşlar ya da yaşam tembeli muhalifler yaratmaya çalışırız. Gözümüzün önündeki siyah kuğuyu görmemizi engelleyerek, sadece beyaz kuğuların gerçek olduğuna inanıp zar atmaya devam etmek isteriz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/her-kadin-bir-fasiste-tapar-mi/", "text": "Every woman adores a fascist! Her kadın bir faşiste tapar diyor Slyvia Plath, babasına ithafen yazdığı bir şiirde. Bu iddialı dizeyi okuduktan sonra, Nasıl olur da kadınlar hakkında böyle bir şey yazabilir? diyen feminen tarafım hemen ortaya çıktı. Elbette yapılan genelleme doğru değil ama Slyvia bunu neye dayanarak söylemiş diye sorgulamaya başlarken buldum kendimi. Çok geçmeden; yaşadığımız, duyduğumuz, okuyup izlediğimiz örnekler aklımda sıralanmaya başladı. Ülkemizde son zamanlarda korkunç boyutlarda artış gösteren kadın cinayetlerini içimiz kan ağlayarak haberlerde izliyoruz. Hatta bazen, basından önce sosyal medyadan öğreniyoruz. Şüphesiz bir haberin sosyal medyada yayılma hızı çok yüksek. Bir haber, aniden, telefonumuza bildirim olarak geliveriyor. Kadın erkek fark etmeksizin, birleşip öfkemizi dışa vurmak, ortalığı ayağa kaldırmak, tepkimizi göstermek istiyoruz. Birçoğumuz, bu yoğun duygularla boğuşurken, diğer tarafta bazı kadınların; katil, zorba diye adlandırdığımız erkeklerle ilişkisini devam ettirdiği, hatta iletişime geçmeye çalışıp kişiyle birlikte olma isteklerini görüyoruz, okuyoruz. Bu durum belli bir kesimi hayal kırıklığına uğratırken, işin tuhaf kısmı bu tutumu ilk defa görmüş, dinlemiş gibi öfkelenebiliyoruz. Fakat bu durumun psikolojide bir adı bile var: Hybristophilia. . - Suçluyu değiştirebileceğine olan inanç, - Halkın, çevrenin dikkatini çekebilme ümidi, - Suçlunun içinde yatan bir çocuk olduğunu ve onu besleyip büyütebileceğini, - Mükemmel erkek arkadaş ile sonsuza kadar yaşayabileceği hayali, - Normal koşullar ile erkek arkadaş edinememe problemi, - Geleneksel olmayan ilişki isteği. Başka bir psikolog, Leon F. Saltzer konuya evrimsel açıdan yaklaşarak, ahlaki açıdan yanlış olduğunun bilincinde olsalar bile, kadınların seri katiller gibi kötü şöhretli erkek suçlular tarafından cezbedilme eğiliminde olduğunu düşündüğünü söylüyor. Seri katiller alfa erkeğin modern bir formu olduğu için, her zaman dişileri ve yavrularını tehlikeden korumak için etkili olduklarını varsayıyor. Haberlerde adı sıkça geçen, ülke çapında, hatta uluslararası tanınan suçlularla birlikte olmak demek ,aynı zamanda istenilen ilgi ve şöhretin kişinin ayağına gelmesi demek. Evet, ben ünlü olacağım! düşüncesinden ziyade bilinçsizce arzulanan, aslında hepimizin istediği fark edilme, değerli hissetme ihtiyacından kaynaklanıyor. Bunun yanı sıra ünlü olma kriteri çok eski zamanlardan kalan bir dürtüye de dayanıyor: önseçilim . Tercih edilen, talep gören, ünlü bir erkek ile neslini devam ettirebileceği, uygun adayın o kişi olduğunu düşünüyor kadın. Mükemmel erkek arkadaş kısmı ise çarpık güven algısından kaynaklanıyor. Hapiste olan sevgili beni aldatamaz. mantığıyla hareket ediyor olabilirler mi? Suçlunun içindeki çocuğu ben görebiliyorum ifadesi aslında karşısındakinin saflığına inanmaktan ziyade; onu benim kadar iyi kimse tanımıyor, ben onun için özelim, bu yüzden vazgeçilmezim diye haykırmak isteyen, aslında kendi çocukluğuna tutulan bir ayna olduğundan habersiz bir çırpınış. O seri alfayı besleyip büyütme isteğiyle yanıp tutuşuyor. Şunu belirtmekte fayda var, bu durumu erkeklerde de gözlemleyebiliyoruz. Ayrıca suçlu kişilere karşı cinsel istek duymuyorsanız, çok büyük bir ihtimalle Hybristophilia değilsiniz. Bu terim psikolojide yer alan parafili başlığı altında yer aldığı için, sadece katile aşk mektupları yollamak sizi bu klasmana sokmuyor. Müthiş ele alınmış bir konu. Ellerinize ve aklınıza sağlık. Bu kadar iyi anlatılabilirdi çok güzel bir bakış açısı, ellerinize sağlık. Bir çoğumuzun merak ettiği bir konu aslında, insan kendine sadece bu tür erkeler de mi suç var diye sormadan edemiyor çünkü bu ruh halinde olan birçok kadın var, Duygu Hanım çok iyi açıklamış tebrik ediyorum. Bilinçli bireyler yetiştiği sürece cinayetlerin, kadına yönelik şiddetin ve tür hadiselerin azalarak biteceğine inanıyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum. Son zamanlarda ülke gündemindeki olaylardan ötürü katillerle beraber olmak isteyen kişilerin amacı ve nedenlerini, kendi kafamdaki soruların yanıtı bulmak için araştırırken senin yazın karşıma çıktı. Kafamdaki tüm sorulara cevap buldum. Gerçekten akıcı ve açıklayıcı.Teşekkür ediyorum. Başarılarının devamını diliyorum. böyle bir konu, isabetli örnekler ve atıflar ile akıcı dil kullanılarak yazıldığında kendini nasıl da okutuyor ama; tebrikler on numara bir yazı olmuş. Ülkemizin sanırım en büyük kanayan yaralarından biri. Harika bir kaleme alım ve mükemmel bir akıcılık tebrik ediyorum. Gündeme çok uygun ve bilgilendirici olmuş, ellerinize sağlık. Çok iyi ve bilgilendirici bir yazı oldu. Tebrikler, çok başarılı ve iyi şekilde ele alınmış bir konu. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Çok Güzel bir yazı olmuş.Ellerinize Sağlık.Benimde sinir olduğum ve karşı argüman geliştiremediğim EĞİTİMSİZ'lik klişesini yıkan bir yazı olmuş.Hep dediğim gibi bu sorun sadece eğitimsizlikten kaynaklanmıyor.başka bir nedeni de olmalıdır sorularıma cevap olmuş. Üzerine konuşmaya, tartışmaya kalksan sayfalarca yer tutacak bir konuyu çok yalın ve ana hatları çerçevesinde ele almışsınız. Gercekten severek okudum. Kaleminize sağlık! Merak ettiğim bir konuydu. Çok güzel ifade edilmiş. Teşekkürler. Babasıyla sağlıklı bir ilişkisi olmayan kadınlarda sıklıkla gördüğümüz yanlış kişilere takılıp kalmanın ileri versiyonunu anlatmışsınız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/her-seyi-erteliyorum/", "text": "Bu cümleyi genellikle büyük bir kahır ve bezmişlik duygusuyla söyler insanlar. Bir türlü başa çıkamadıkları bir illetten bahseder gibi. Oysa yaşamları devam eder. Çünkü söyledikleri tam olarak doğru değil. Ve ertelemek de her zaman kötü bir şey değil. Doğru değil çünkü yaşamdalar. Mesela nefes almayı erteleyemezler. Yaşamsal pek çok başka şeyi de erteleyemezler. Hatta yaşamsal olmayan pek çok şeyi de erteleyemezler. Her şeyi erteliyorum ifadesi ertelemeye ilişkin bir sorunu değil, bin benzemeze tek etiket basma sorununu ifade eder. Ertelediğimiz ve ertelemediğimiz şeyler vardır. Bazı şeyleri de bazen erteler bazen ertelemeyiz. Ertelemenin bu kadar yaygın olması bir yaşamda kalma stratejisi olmasından kaynaklanır. Zehir dozdadır derler ya... Günümüzün çokluklar dünyası, dijital imkanlarıyla, sahte kolaylıklarıyla bize o kadar çok vaat sunuyor ki, heves ettiğimiz vaatlerin tamamını yaşamaya üç-beş ömrümüz olsa yine yetmez. Üstelik o ömürlerin her birinde de üç-beş ömürlük arzuya daha kapılırız. İnsanın gözü doymaz. - Acaba hangilerini ertelemek yerine artık iptal etmelisiniz? - Hangilerine zaten en baştan hiç heves etmemeliydiniz? - Hangilerini ertelemekle çok iyi ettiniz, demlenmeye bırakmış oldunuz? - Hangilerini zamana sığdırmak için ertelemekten başka çare yoktu? - Hangilerini ertelemeye gerek yoktu, kalabalıkta güme gitti? - Hangilerini asla ama asla ertelememeliydiniz? - Karambole gelen yaşamda uçuşan toplara gelişine vuruşlar yapmak yetmedi mi?"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/her-seyi-mumkun-kilan-beceri-soyutlama/", "text": "Ama maalesef diğer taraftan, soyutlama kavramıyla, özellikle de işlevsel tarifiyle ilgili pratik yaşam içinde bir yığın yanlış anlama da var. Her şeyden önce soyutlama, adı üzerinde, somut bir olguya soyut bir gösterge atama işi. Dil üzerinden tarif etmek gerekirse, bir cisim olarak elmaya, e, l, m ve a seslerinden oluşan soyut bir temsilci atama, toplumsal bir kabulle ona elma deme; ya da matematiksel olarak, birinin bir şeyi sadece bir kez değil, iki kez yapmamasının da hiç yapmamak olduğu gerçeğini, iki çarpı sıfır eşittir sıfır olarak belirtme işi. Çemberin çevre uzunluğunu hesaplamak için kullanılan 2 r bile, Çemberin uzunluğu, çapın aşağı yukarı üç katıdır ve her seferinde böyledir fikrinin soyutlamasından başka bir şey değildir. Ve soyutlama olmaksızın ne karmaşık bilimsel fikirleri tarif etmenin bir yolu vardır ne de insan evladının en değerli meziyeti olan dilleri.... Sanat gibi bazı istisnaları saymazsak soyutlamanın insan yaşamı içinde en etkin olduğu iki alan, diller ve matematik. Bu iki kodlama sistemlerinin ortak özelliği ise, soyut ya da somut çoğu kavram, fikir ya da olgu için kodlar üretmek, yani onları soyutlamak için neredeyse sonsuz olanağa sahip olmaları. Ama hakkını verelim, bu soyutlama işinde en mahir olan matematik gibi görünüyor. Doğal dillerle, yani Türkçe ya da İngilizce gibi dillerle anlatılması pratikte imkansız olan bir yığın fikrin ifade edilebilir hale gelmesini sağlıyor. Dahası doğal dillerin coğrafi kısıtlarını da evrensel yapısıyla kolayca aşabiliyor. Bu bakımdan bakıldığında doğal dillerin yapamadığı, belki de hiçbir zaman yapamayacağı bir şeyi, bilginin evrenselliğini sağlıyor. Soyutlama gerçekten de insan zihninin en önemli ama öte yandan da en tuhaf becerisi. Bu becerinin yaşam üzerindeki etkisi de her geçen gün daha da artıyor.. Mesela, insanın soyutlama becerisinin son ideolojisi Dijitalizm neredeyse geriye kalan tüm ideolojileri silmek üzere. Artık insanların ana kimlikleri bile doğal gerçekliğin ötesinde, basit birer soyutlamaya dönüşmeye başladı. Çoğu insan bir takım ya da parti taraftarlığı ile kendi kimliğini soyutlayabildiği gibi bir avatarla bedenini de soyutlamada bir sakınca görmedi. Ama tüm soyutlama becerilerinin arasında en ilginç olanı da bir bütün olarak yaşamı, hatta tüm evreni bir tanrıyla soyutlama becerisi; en iyi bildiği şeyleri dahi homojen bilemeyen insanın soyutlama yapmadan neredeyse gözünde hiçbir şey canlandıramaması."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hikaye-anlaticisi-nin-evrimi/", "text": "Ne ulu bir av olmuştu. Karanlığın dibindeki meşaleli mağarada kutlanan sahnelere yeni bir desen ekletecek kadar iyiydi. Ama o daha iyisini yapacaktı. Avda ve koşturmacada kullanılan kırık dökük kelimelerden, kasıtlarının çok ötesinde bir özenle düzdüğü, zihninde çekip çevirip yarattığı cümlelerini mırıldandı ve yürüdü ateşin başına. Yemeyi unuttu yiyenler, dalaşmayı unuttu dalaşanlar, ulu avın ulu hatırasını kelimelerinden dinlediler. Gözlerinde alevin ışıltıları... Hepsi ava gitti. Katılan da katılmayan da gören de görmeyen de. Görenler bile gördüklerinden, yaşayanlar yaşadıklarından daha şanlı yaşadı. O, hikaye anlatıcısıydı. Kelimelerden resim yapan, duvardaki resimlerden daha güzel resimler yapan, kelimeleriyle havaya hikayeler boyayandı. Gözlerin arkasında uyanıklık rüyalarını yaratandı. Taklitçiye takıldı bir an bakışları. Her dinlediğinde taparcasına ezberlerdi söylediklerini. Sonra kendisi yokken ateş başında, ezberden söyleyip dururdu cümlelerini. İçi bir an kasıldı, şu dinleyenler ne güzel dinlerken ne oluyordu bu taklitçiye de ezberliyordu; hırslandı. Yola koyuldu sonra. Düğün dernek kurdukları başka bir klana gitti. Güzel karşıladılar. Hikayelerini duyunca hoşlandılar. Beraber gittikleri avların yeni hikayelerini onun kelimeleriyle duyar oldukça, bağırlarına bastılar anlatıcıyı. Sonra orada da bir taklitçi çıktı, ona da belletti hikaye anlatıcısı, yola koyuldu yine. Kabilesinin yalnız anlatıcısı, korkmadı, sakınmadı taklitçiden, onu kendine ağız yaptı. Bin ağızla ozan oldu yollarda. Klanlarda hikayeleri çınladı. O gün yeteneğinin yansımalarını, araçlarını rekabet gibi görmeden, kıskanmadan onlardan yararlanmayı bilen, onlardan yararlanmayı öğrenen hikaye anlatıcısı, yolda daha çok gelişti. Sözlü olarak ve sözle aktaranlara anlatıp dururken resimlerden evrilen alfabelerle tanıştı. Kabuklardaki, kemiklerdeki, papirüslerdeki, kağıtlardaki yazıları, yazıları çoğaltan yazmanları da kıskanmadı. Yazıyla söyledi, yazıyla sadece çevredeki yakın klanlara değil, başka başka şehirlere, gelecek nesillere de yayıldı söyledikleri. Kalemi kağıdı rakip bilmeyen, onları da kullanarak hikayesini daha genişe ve daha uzağa anlatan o hikayeci, gün geldi tiyatroyu keşfetti, sinemayı keşfetti. Ne oyuncuları, koroyu, yönetmenleri, sinema film rulolarını, salonları, televizyonları rakip bildi, ne de onlardan gocunup yeteneğini kıskandı, sakladı. Hikaye anlatıcısı senarist olmuştu artık, oyun yazarı olmuştu. Gün geldi, teknolojinin bin türlü aracını da görüp heyecanlandı. Söyleyeceğini çeşit çeşit alanlara uygulayacak, yeteneğini daha üst katmanlara zorlayacak yeni yardımcıların, yeni araçların omuzlarında yükseldi. Çizgi romanlar, çizgi filmler, animasyonlar, bilgisayar oyunları yaratıyordu artık. Sosyal medyada karakterler yaratıyor, kitle etkileyicisi olarak tanımlıyordu kendini. Kimi yerlerde iş yönetimi, kimi yerlerde ülke yönetiminde liderlik ediyor; pek çok zaman da liderin dilini, sözünü, yazısını, anlatan ellerini, görüntüsünü besliyordu. Şarkı sözleri ve besteler üretiyor, milyonlarca zihinde dolaşan melodilere döküyordu içini. Bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için: Uçmayı Keşfetmeyenin Çakılacağı Çağ!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hippokampus-nedir/", "text": "Hippokampus, şakak lobunun derinliklerinde limbik sistemin bir parçası olarak yer alan, adını deniz atından alır; zira yapısı deniz atına benzer. En önemli görevi kısa süreli hafızayı uzun süreli kayıtlara dönüştürmektir. Eğer bu bölge çalışmazsa, kişi var olan anda değil, geçmişte yaşamaya başlar; yeni şeyler öğrenme yeteneğini yitirir. Ayrıca ilişkilendirerek öğrenme ve mekan hafızasında da önemlidir. Glukokortikodiler denen ve böbrek üstü bezinden salgılanan stres hormonlarının algılayıcıları beynin diğer bölgelerine göre en fazla hippokampusta bulunur ve bundan dolayı bu bölge uzun süreli stresten en fazla ve kötü etkilenen yerdir. Uzun süreli stres ve depresyon, hippokampusun hacminin hızla küçülmesine neden olur. Sporla aranız nasıl? Aerobik egzersizlerin hippokampusta büyümeye neden olduğu ve hatta yaşlı erişkinlerde hafıza özelliklerini geliştirdiği gösterilmiştir. Yaşlandıkça beynimiz normal olarak küçülür; fakat egzersizin bu küçülmeyi yavaşlattığını biliyoruz. Bir çalışmada 55-80 yaş arası yetişkinlerin haftada üç kez 40 dakikalık yürüyüş yapmaları sonucunda hippokampus boyutlarının anlamlı oranda büyüdüğü gösterilmiştir. Alzheimer hastalığı da öncelikli olarak hippokampus bölgesinden başlar. Hippokampus söz konusu olduğunda, normal işlev için uykunun büyük bir önemi vardır. Uyku düzensizliği ve uyku bozuklukları hippokampusta hücresel bağlantıları bozar ve özellikle hafızaya dair işlemlerde verimin düşmesine neden olur. Alzheimer gibi nörodejeneratif rahatsızlıklarla uyku bozuklukları arasında ilişki olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Neyse ki normal uyku düzenine geçildiğinde hippokampustaki hücresel bağlantılar hızla kendisini yeniler. Unutmadan: Hippokampus, beynimizde en hızlı hücre yenilenmesinin olduğu bölümlerden birisidir. Hippokampusun çalışma prensibi göz önüne alındığında, etkin bir öğrenme ve ezberleme yöntemi kümeleme yöntemidir. Beynimiz, birbirine benzer nesnelerin kümelendiği yığınları daha kolay öğrenir. Bu yüzden telefon numaralarını kümeler halinde yazar ve tekrarlarız. (593 555 6765 gibi bir kümeyi hatırlamak 5935556765 dizisini hatırlamaktan daha kolaydır). Dolayısıyla hippokampus dostu bir çalışmada, konuları belli kümeler halinde yığmak ve birbiri ile ilişkili küçük parçalar halinde çalışmak yardımcı olacaktır. Kısa süreli bellekte bulunan bütün bilgiler tabii ki uzun süreli belleğe aktarılmaz. Bilgileri farklı zenginleştirmelerle kaydetmenin uzun dönemde hatırlamayı kolaylaştırdığını biliyoruz. Mesela drama, tartışma, kafiyeli diziler, şarkılar veya çizimler şeklinde zenginleştirilen bilgilerin uzun dönemde daha iyi hatırlandığı gösterilmiştir. Kafein, hippokampusun aktivasyonunu yavaşlatır. Kahve hızınızı artırabilir, fakat maharetlerinizi artırmaz. Kafeinin soyut ve özet düşünce yeteneğini olumsuz etkilediği, fakat çıktı hızını artıracak şekilde otomatik ve algoritmik zihinsel süreçleri hızlandırdığı çalışmalarla gösterilmiştir. Bir şeyler öğrendikten sonra alınan iki fincan Türk kahvesine eşdeğer kafeinin ise öğrenilmiş bilgilerin daha sonra hatırlanmasını kolaylaştırdığı gösterilmiştir. Bedenimizdeki en önemli kısım olan beyni çözmek ve anlamaya çalışmak bence hayatı, yaşamanın anlamı gibi birçok neden ve nasıl sorusuna kolay cevap bulmamızı sağlıyor. Elinize sağlık, teşekkür ederim çok bilgilendirici bir yazı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/histerik-hitap-arzusu-bozuklugu-konusmak-isteyip-de-soyleyecek-sozunun-olmamasi/", "text": "Son dönemlerde özellikle de sosyal medya marifetiyle ortaya çıkan en yaygın zihinsel rahatsızlık, Histerik Hitap Arzusu Bozukluğu. İnsanın zapt edemediği konuşma arzusu karşısında söz dağarcığının son derece kifayetsiz kalması, iletişim bağlamında heves/beceri paritesinin acınası zayıflığı... Bu yetersizliğin insanları düşürdüğü hal ise gerçekten içler acısı. İnsanlardaki iletişim arzusunun bilgi dağarcığı tarafından desteklenememesiyle ortaya çıkan bu coşku bozukluğun en tipik sonucu maalesef küstahlık, yani edepsizce kendinden emin olma hali olarak ortaya çıkıyor. Bilip bilmeden her konuda konuşma cesaretinin haklılık ya da doğruluktan çok daha değerli olduğu bakış açısına dayalı bu Pervasızlık Akımının Roma'dan bu yana insanın yakasını hiç bırakmayan bir illet olduğunu zaten biliyorduk ama son dönemlerde, özellikle de dijital dönüşümden sonra bu pervasızlık maalesef her türlü sosyal medyanın da içine sirayet etti. Bu tür ortamlarda ileri sürülen her kişisel fikir, fikirsiz bir coşkuyla ya benimsendi ya da tepki gördü. Entelektüel birikim yoksunluğunun konuşma iştahı yüksek olan kişilerde neden olduğu bir başka bozukluk da agresiflik olarak gözlemleniyor. Kavramsal yetersizliklerini şiddetli duygu durumlarıyla kapatmaya çalışan, kelimelerden çok ünlemlere, hatta zaman zaman hayvani sayılabilecek nidalara dayalı söylevlerle boy gösteren bu kişiler oluşturacakları etkinin rasyonel olmasını umursamıyorlar bile. Bu insanlar için anlamlı etki zihinsel bir çıktı değil, dinleyicilerinin duygusal zaafları üzerinden oluşan manipülatif bir sonuç. Bu yüzden de onlar için önemli olan diğer insanlara ne söylediklerinden öte, onlara hissettirdikleri şeyler oluyor. Sosyal medya ortamlarında şaka olgusunun bu denli yaygın olmasının nedenlerinden biri de bu içerik yoksunluğu. Nasıl ki küfür kullanımı dilsel beceriksizliği örtmek için en işlevsel yöntemse, içerik yoksunluğunu saklamanın en kısa yolu da kaba saba şaka yapma takıntısı. Bu eğilimin altında da zekadan yoksun şu varsayım var: Bir konuyla ilgili ne kadar bilgisiz olursan ol, o konuyla ilgili şaka yapacak kadar zekiysen eğer, söz söyleme hakkı herkesten önce senindir. Zaten insanlar da öğrenmekten çok eğlenceyle ilgilenir! Tüm bunların yanı sıra, Histerik Hitap Arzusu Bozukluğunun diğer insanların yaşamını zorlaştıran başka yönleri de var. Bu rahatsızlıktan mustarip bireyler ne zamanlama konusunda beceri sahibidirler ne de iletişim nezaketinden haberdardırlar. Onlar için iletişim ihtiyaçlarını gidermek o denli karşı konulmaz bir arzudur ki eyleme geçmek için zaman ya da durum tabuları yoktur. Bu insanlar için özel, tüzel, kişisel, evrensel gibi toplumsal yasalar bir kenara, gece, gündüz, acı, neşe, hatta matem, keder gibi başkalarının kişisel sınırlarının da bir önemi olmaz. Onların söz söyleme arzularını diğer insanların hiçbir duygusal hali susturamaz. Hiçbir mahrem onlar için bir engel sayılmaz. Son olarak şunu da söylemek gerekiyor ki artık mevcut durum bizi Sosyal Medya ve Sosyal Arena ayrımını yapmaya zorluyor. Ve bu yaklaşımla bakıldığında sosyal medya sadece bir iletişim platformudur; oysa sosyal arena sözle değil dille, ölümüne mücadele yeridir. Ve oradaki asıl amaç sadece öteki üretmekten öteye geçmez. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: En dosta bilgi aramadığında bulduğundur!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hobiler-sandiginizdan-daha-kiymetli/", "text": "Belli yaştan sonra anlam arayışına, kendini bulma çabası içine giren şanslı insanlar vardır. Bir işi yaparken ona değer verir, anlam yükler; işini yaşam amacı olarak, hayatına sağlanan enerji/kaynak olarak görür. Genel tabirle işlerini tutku ile yapan insanlardır bunlar ya da anlam arayışı ve yaşam amacından ziyade yani işi/mesleği olmasa bile bir şeyi yaparken tutkulu olurlar, haz duyarlar, keyif alırlar ve eğlenirler. Bu işlere örnek verecek olursak resim yapmak, spor yapmak, bir enstrüman çalmak, seyahat etmek, yemek yapmak veya bir oyun oynamak diyebiliriz. Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi bu duruma akış teorisi demektedir. Hatta akış teorisinin uygulama alanları olarak eğitim, müzik, spor, oyun oynama, din ve maneviyat gösterilmektedir. Mihaly Csikszenmihalyi'nin akış teorisinde, kişinin yaptığı iş/aktivite her ne olursa olsun, kişi o işi yaparken enerjisini tam anlamıyla fokuslar ve bütünüyle dahil olarak işi yaptığı süreyi keyifli bir şekilde tamamlar. Pozitif psikolojinin öncülerinden ve ona büyük katkıları olan Mihaly akışı mutluluk bilimi olarak tanımlar. Ben akış teorisinin koşullarını ve mekanizmalarını beynimizde salgılanan dopamin ile bağdaştırıyorum. Nörobilime göre ise mutluluk; dopamin, serotonin ve diğer nörotransmitterler ile oluşur. Beynimize mutluluk hormonu salgılatan en önemli nörotransmitterin dopamin olduğu nörobilimciler tarafından belirtilmektedir. Oyunlaştırmanın dayandığı önemli teorilerden biri olan akış teorisine göre zorluklar ve yeteneklerimiz arasında pozitif yönlü bir ilişki söz konusudur. Akış teorisinin grafiğine göre Şekil 1'de dikey yönlü eksen zorlukları, yatay yönlü eksen yetenekleri ifade eder. Her iki eksen de sıfırdan sonsuza uzanır. Başlangıç noktası sıfırdır yani düşük seviyedeki yetenek ve zorluğu ifade eder. A bölgesi ilgisizlik duygusunun bulunduğu bölgedir. B bölgesine geçtiğimizde yetenek artmış zorluk aynı kalmış olur bu durum yetersizdir ve sıkılma duygusu başlar. O halde zorluk da artmalı. Bu durumda ufak çaplı bir endişeyi ifade eden C bölgesine geliriz ve zorluk arttıkça endişelerimiz artmaktadır. Neredeyse herkes dijital veya fiziki oyun oynamıştır. Oyuna başlarken basit bir seviye ile başlanır, öğrenmek için basit bir formda oynanır oyun ve oyunda ilerledikçe seviyeler zorlaşır. C ve B bölgelerinde motivasyonu elden bırakmadan ilerlemeye devam ettiğimizde sıfırdan sonsuza doğru yetenek düzeyimiz artmaya devam eder. Artık D bölgesinde rahatlamışızdır ve başlangıçtan daha yetenekli hale geliriz tabii ki bu durum daha büyük boyutlu cesaret ve savaş gerektirir. Büyük bir savaşa girişeceksek adrenalin artar kaygılarımız da büyür. E bölgesinde karşılık bulan bu büyük kaygılarımız ve yaşadığımız stres ile yeteneklerimiz yine artış gösterirse G bölgesine geçiş yapmaya hak kazanırız. G bölgesi canlandığımız, uyarıldığımız yerdir aynı zamanda daha büyük zorlukların da bizi beklediği yerdir. Zorluk arttıysa yetenek de artmalıdır artık. G'den H'ye yani akışa geçiş, bir miktar daha yetenek artışı ile artık kolaydır. F noktası kontrolün bizde olduğu rahat bir alandır. Bu bölgeden de akışa geçmek mümkün ancak bu durumda yetenek yerine zorluk derecesini arttırmamız gerekecektir. Şekil 1. TED Talk (2004), Mihaly Csikszentmihaly: Akış üzerine isimli sunumundan alınmış ve bu anlatıyı destekleyecek şekilde değiştirilmiştir. Akışın içinde kalmanın zorlukları vardır ve bu durum zorluk ve yeteneğin arasındaki dengesizlikten kaynaklanıp ilgisizlik, sıkılma ve kaygı oluşturur. Şekil 1'deki C ve E bölgelerinde stres yani kaygı, korku gibi duygular yaşarız demiştik. Buralarda yaşanan stresi doğru kontrol ettiğimizde akışa geçmek kaçınılmazdır. C ve E bölgelerinde beynimizde olanları şu şekilde açıklayabiliriz: C bölgesinde yaşadığımız ilk tedirginlikte beyinden böbrek üstü bezlerine adrenalin, noradrenalin ve kortizol gibi önemli hormonlar salgılanmaya başlar. Adrenalin kalp atışımızı hızlandırır, kortizol ise hücrelerde depolanmış olan glukozu kan akışına katar. Tedirginlik veya korku hissettiğimiz anda ya savaşacağız; yani akış kanalına girebilmek için artan zorluğu yetenek artışı ile karşılayıp bu durumla başa çıkmaya çalışacağız ya da sıvışacağız ki bu durumda kaygı baş gösterecek ve yaptığımız işi bırakarak deneyimimizi C bölgesinde bırakmış olacağız. Beynimizin stres cevabı olan savaşmak ya da kaçmak söz konusu olduğunda bize gereken enerjiyi de kana karışan glukoz sağlar. Vücudumuzdaki doğal bir fizyolojik tepki olan stresi doğru yönetirsek yani akışta kalmak için mücadeleyi sürdürürsek E bölgesinde yeni bir stres yaşarken zorlanmadan yeteneklerimizi de geliştirebiliriz; akışa da geçebiliriz. Aslında stresi doğru yönetmek bizi akışa sürükleyeceği gibi beyin sağlığımızı da olumlu etkileyecektir. Bellek, öğrenme ve yön bulmadan sorumlu olan bölge hippokampus, beynimizdeki stres kanallarını kontrol etme gücüne sahiptir. Bu nedenle kaygı anında salgılanan kortizol vücuttaki seviyesi gereğinden fazla arttığında- hippokampustaki iletişimi azaltır, hippokampusun stres kanallarındaki kontrolünü azaltır ve stresin yoğunluğunu olması gerekenden fazla hissetmemize neden olur. Kortizol artışı ne yazık ki başka bir bölgeyi daha olumsuz etkiler: Prefrontal korteks... Beynimizin karar alma, yargılama, konsantrasyon ve sosyal iletişiminden sorumlu bu alana kortizolün olumsuz etkisi ise prefrontal korteksteki sinaptik bağlantıları yok ederek ve bu bölgeyi küçültmesidir. Tabii bunlar kronikleşen stresle yaşanır. Akışa geçmek yaşamımızdaki stresi azaltır diyebiliriz. İşini tutkuyla yapan ya da harika bir hobiye sahip tanıdıklarınız varsa bunu siz de gözlemlemişsinizdir muhtemelen. Akışı tatmış, bu hazzı yaşamış insanlardan biri de benim. Bende bunu oyunlaştırma sağladı... Oyunlaştırmayı yeni yeni öğrenirken beynimde acayip bir sinaps haritası oluştu yani nöronlarım arasında bir sürü yeni bağlantı oluştu. Beynim, hayatım boyunca edindiğim tüm bilgilerde bir oyunlaştırma süreci, oyunlaştırma yöntemi ve oyunlaştırma yaklaşımı aramaya başladı. Belki anlam arayışındaki insanlar da yakaladıkları sinaptik bağlantılarını takip edebildikleri için o arayış yoluna girebiliyorlardır. Akış bu hayattaki oyuncu kimliğimizin motivasyonunu artıracaktır. Dopamin beynimizdeki nucleus accumbens adlı ödül merkezini uyardığında Akış teorisinin koşulları sağlanmış demektir. Salgıladığımız dopamin de adrenalin de motivasyonumuzu arttırıp bizi canlandırabilir, yeteneklerimizi geliştirmemize katkı sağlayabilir. Oyunlaştırmada oyuncu, beyniyle iş birliği içine girerse motivasyonunu kaybetmeyecektir. Karaismailoğlu, Serkan, ''Mutluluğa Bağımlı Mıyız?'', Erişim: 7 Eylül 2021, https://www.youtube.com/watch?v=IbMz3z7qKD8&ab_channel=ortapia . Karaismailoğlu, Serkan, ''Stres Beynimize Ne Yapar?'', Erişim: 9 Eylül 2021, https://www.youtube.com/watch?v=gozHjI75s44&t=6s&ab_channel=ortapia . Taybaş, Çağlayan, ''Hipokampüs Nedir, Beyinde Hangi Görevlerden Sorumludur?'', Erişim: 10 Eylül 2021, https://sinirbilim.org/hipokampus/ . TED Talk, ''Mihaly Csikszenmihalyi: Akış Üzerine'', Erişim: 8 Eylül 2021, https://www.ted.com/talks/mihaly_csikszentmihalyi_flow_the_secret_to_happiness/transcript?language=tr . Vikipedi, ''Akış '', Erişim: 8 Eylül 2021, https://tr.wikipedia.org/wiki/Ak%C4%B1%C5%9F_ . Vikipedi, ''Pozitif Psikoloji'', Erişim: 10 Eylül 2021, https://tr.wikipedia.org/wiki/Pozitif_psikoloji . Vikipedi, ''Sinaps'', Erişim: 8 Eylül 2021, https://tr.wikipedia.org/wiki/Sinaps . Vikipedi, ''Sinirbilim'', Erişim: 10 Eylül 2021, https://tr.wikipedia.org/wiki/Sinirbilim . Yılmaz, Ercan Altuğ, (2015), Oyunlaştırma, Birinci Baskı, Abaküs Yayınları, İstanbul, 383s."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/homo-sapiens-tadan-insan-olmasin/", "text": "İnsanı tanımlamak için kullandığımız Homo sapiens ifadesindeki Latince sapere kelimesinin ilk anlamı sanılanın aksine bilmek değil, tatmak. Dolayısıyla Homo sapiens aslında tadan insan demek! Tatmak deyince aklınıza dilimizle gerçekleştirdiğimiz duyu eylemi gelmesin. En geniş anlamıyla tatmak, muhtelif duyular yoluyla deneyimlemek yani duyumsamak demek. Muzun, davul çalmanın ya da geometri problemi çözmenin tadını hiç muz yememiş, davul çalmayı denememiş ya da geometri problemi çözmemiş bir insana nasıl anlatabilirsiniz? Bunların ve tecrübe ettiğimiz diğer şeylerin tadını anlatamayız, tadarak edindiğimiz bilgileri sözel yolla aktaramayız çünkü bazı şeyler ancak tadarak bilinir. Hayatta en iyi bildiğimiz şeyler bizzat tecrübe ettiklerimizdir. Türkiyeli olmayı bilirim, kadın olmayı, anne olmayı, genç olmayı bilirim; çünkü bunları tecrübe ettim. Fakat Kanadalı olmayı ya da baba olmayı bilmem, bu durumları ancak tahayyül edebilirim fakat bu bana bilgi vermez. Bir şeyi bilmek mi istiyorsunuz, o halde o şey olun! Aşk acısını çeken bilir! demişti sırılsıklam aşık bir dostum. Celaleddin Rumi ise kendisine aşkı soranlara sofistike bir yanıt verdi: Ben ol da bil! Aşkın ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız aşık olmalısınız hatta aşk olmalısınız! Rumi aşkın kendisi olduğunu ifade ediyordu ona aşkı soranlara. Mistik öğretilerde bilmenin yolu olmaktır. Eğer Tanrı'yı bilmek istiyorsanız benliğinizden sıyrılarak o olmalısınız; yani bir şeyi bilmek istiyorsanız o şeyin kendisi olmalısınız. Buradaki bilgi ancak tecrübe ederek, bizzat yaşayarak edinilen bir bilgi. Dil ile tatma duyularını geliştirmiş, tat alma uzmanı olan gurmeler, geniş anlamda tadan insan olmak için örnek almamız gereken kişiler. Tattıkları yiyeceklerin kalitesini hemen anlayan zevk sahibi gurmelerin yemekleri tadarken yaptığını, bir bütün olarak hayatı tadarken yani yaşarken yapabilmek bizi zevkten dört köşeye çevirebilir. Hayattan tat almayı öğrenirsek, Homo sapiens'liğimizin hakkını vereceğiz. Dilimizdeki zevk kelimesi Arapçada tat demek. Sanattan anlayan, güzellikleri tespit ve takdir edebilen insanlar için zevk sahibi tabirini kullanırız. Yani hayata dair tadı tuzu olan kişi... Hayattan tat almayı öğrenirsek, yaşadıklarımızı bir gurme gibi tadına vararak deneyimlersek, Homo sapiens'liğimizin hakkını vereceğiz. Öyle görünüyor ki biz bu hayata tatmaya geldik; acı, tatlı, ekşi, umami her şeyi tatmaya geldik. Hatta ölüm bile tadılan bir şey ve üstelik düşünsenize, yalnızca bir kez tadına bakabileceğimiz bir şey! Wawwww yok böyle bişey bence Ölürken tadına varalım . Ölüm böyle güzel mi anlatılır . Tüm korkuların altında yatan ve hayatımızı kabusa çeviren ölüm korkusunu yok edebilecek güçte bir cümle . Bı kere daha hayran oldum aklına fikrine iyiki varsın Ceren Hanım . Ağızların tadını bozan ölümü sıkça hatirlayin. Hadisi serifi geldi aklima. Ölümü hatırlayın, ölümlü olduğunuzu, sonlu oldugunuzu, burdan göçüp gideceğinizi... insan bu hali sık sık yaşasa sanirim kötülük yapamaz hale gelir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/hormonlarin-gucu-adina-guc-bizde-artik/", "text": "Hormonların Gücü Adına; Güç Bizde Artık! 80'li yıllara damga vuran He-Man ve Kainatın Hakimleri çizgi filmini bilenler, Prens Adam'ın kılıcını çekip He-Man karakterine dönüşürken söylediği ve hafızalarımıza yer eden Gölgelerin gücü adına, güç bende artık! sözünü de eminim hatırlarlar. Cesur, savaşçı kahramanımız pek çok erdemi de içinde barındırarak kainata nam salmış ve başardıklarıyla kendi hayatında tatmin duygusunu iliklerine kadar hissetmiştir. O, geçmişten günümüze görüp görebileceğimiz kahramanların en heybetlilerinden sayılmaya devam ederken ben, her birimizin kendi hayatlarında birer süper kahraman olabileceğine yürekten inanıyorum. Gelin isterseniz öncelikle kahraman ne anlama geliyormuş, bir bakalım. Farsçadan dilimize geçmiş kahraman sözcüğünün kökeni İran mitolojisine dayanmaktadır. Kahraman sözcüğünün geçtiği yazılı ilk kaynak ise Seydi Ali Reis'in 1557 yılında yazdığı Mir'atü'l-Memalik eseridir ki orada kahraman, yiğit anlamında kullanılmıştır. Güçlü, yürekli, mert sözcükleriyle anlamdaşlık taşıyan bu sözcük; hepimizin içindeki gücü keşfetmesinin mümkün olduğuna dair inancımla yeterli emeği ve gayreti gösteren herkesin, hepimizin sahip olacağı bir sıfat haline dönüşmektedir benim gözümde. He-Man karakterinin kahramanlığından yola çıkarken İngilizce human kelimesi geliveriyor aklıma ilk olarak. Dilimizdeki insan, beşer sözcüklerinin karşılığı olan human, cinsiyetler üstü duruşuyla He-Man'den bile daha güzel tınlıyor kulağımda. Prens Adam'ın kendi gezegenini koruduğu gibi kadın-erkek demeden hepimizin yaşadığımız dünyayı korumamız gerektiğine ve her birimizin içinden birer kahraman çıkabileceğine dair inancım üzerine düşünelim istiyorum. Sinan Canan'ın mutluluğa dair ifadeleri her zaman içimi aydınlatır. Üstad, pozitif psikolojide ve tasavvufta da önemli yeri olan kendinden memnun ve razı olma durumunun mutluluk ile doğrudan ilişkisine değinir. Her ne kadar bunun çok kolay elde edilemeyeceğine vurgu yapsa da oldukça güçlü ve gerçek bir yaşam amacına, mana hikayesine sahip olmanın; tüm bunlarla birlikte kişinin kendi sınırlarını zorlamasının, aşmaya çalışmasının bunu başarmasında önemli rol oynadığından bahseder. Edebiyat ve sinema tarihindeki kahramanları düşündüğümde hiçbir kahramanın mutsuz, umutsuz, boş vermiş ya da pes etmiş bir ruh halinde olmadığını anımsıyorum kolayca. Dünyayı istila eden, yok etmeye çalışan türlü kötülerle, kötülüklerle savaşan bu süper kahramanlar bir an olsun mutsuzluğun ya da umutsuzluğun pençesine düşselerdi dünyanın hali nice olurdu; tahmin etmek hiç de zor değil. Onlar birer hikaye kahramanı, film karakteri deyip geçmezsek kendi hayatlarımıza ayna olabilecek hakikatleri keşfedebiliriz. Hal böyle olunca kişinin bir kahramana dönüşmesi için önce kendinden razı olması, diğer bir deyişle mutlu, umutlu olması gerektiğini anlayabiliriz. Prof. Dr. Türker Baş'ın Joy.Ology The Chemistry of Happiness adlı kitabını okuduğumda, Prof. Dr. Sinan Canan'dan edindiğim bilgilerin ne denli kıymetli olduğunu ve yaşadığım dünyadaki gerçek kahramanların neleri, nasıl başardıklarını daha iyi anladım. İş eninde sonunda nörobilime, beyne, daha geniş ifadeyle bilime dayanıyordu. Konunun uzmanı olmak şöyle dursun, bilgi dağarcığımın bir okyanustaki su zerresinden ibaret olduğunun bilincindeyim. Ne var ki bu yazıyı yazmama sebep olan ve araştırırken bile mutluluğumu kat be kat artıran oksitosin hormonundan bahsetmeden edemeyeceğim. Yalnız beyinde değil kalpte de sentezlendiği ve salgılandığı bilinen bu mucizevi hormon; güven, yardımlaşma, sadakat gibi nice olumlu duygu ve eyleme öncülük etmektedir. İnsana mutluluk aşılayan hormonlar arasında en masumu olan ve mutluluğu sürdürülebilir hale getiren oksitosin; yardımlaşma, paylaşma, güven ile de artarak salgılanmaya devam ediyor. Daha çok oksitosin salgılayarak hem daha mutlu oluyoruz hem de kendimiz başta olmak üzere dünyamıza daha büyük fayda sağlama şansı elde ediyoruz. İçimizdeki kahraman bize sesleniyor. Tahminimizden çok daha yakın ve ulaşılması çok daha kolay bir yerden. Beynimiz ve kalbimiz güçlerini birleştiriyor ve oksitosin ile her birimiz birer kahraman olabiliyoruz. Kısacası Gölgelerin gücü adına, güç bende artık! diyen He-Man'den Hormonların gücü adına, güç bizde artık! diyebilen humana evriliyoruz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ic-dunyamizdan-gelen-raporlar/", "text": "Dünyada canlılığın nasıl oluştuğuna dair birçok teori, yaklaşım, inanç ve mitolojik anlatıyla donanmış durumdayız. Bilim insanları, filozoflar, kanaat önderleri, yahut bunların dışında kalan neredeyse tüm insanlar mutlaka bir fikre sahip; ama aslında neler olup bittiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Hatta şu anda uzmanlar dahi canlılık nedir? sorusuna tatmin edici bir cevap bulmakta zorlanıyor. Durumumuzun uzunca bir süre de böyle gideceği aşikar gibi gözüküyor. Bütün bu verilerden bağımsız olarak kişisel bir zihin deneyi yaptığımızda canlılığın bildiğimiz özelliklerinin dışında, fiziksel bir sınırla evrenin geri kalan cansız bölümünden ayrılmış olması gerekiyormuş gibi görünür. Canlı dediğimiz bu şey ister tek bir hücre olsun, ister insan gibi çok karmaşık bir organizma, canlıyı dış dünyadan kesin bir sınırla ayıran bir arayüz tüm kainatı ikiye ayırıyor gibi hissederiz: Ben ve Kainat. Mikroorganizmanın hücre zarı, böceğin kitin kabuğu, bitkinin selüloz hücre duvarı, insanın cildi; her biri köken ve yapı olarak birbirinden çok uzak olsalar da temel işlevi aslında benzerdir: Canlı bedeni belirgin sınırlarla evrenin geri kalanından ayırmak. Canlı bedenler her ne kadar diğer nesnelerden keskin sınırlarla ayrılsalar da, fizik dünyanın kuralları ve sunduğu kaynaklarla iletişim halinde olması da gerekir. Bu noktadan sonra, oluşturduğu sınır önemli bir görev üstlenir: Evrenin geri kalan kısmından veriler toplayarak sınırlarının içinde kalan evren parçası içinde düzeni sağlamak. Covid-19 salgını bize küresel ölçekte belirsizliği yaşatan en önemli ortak derdimiz oldu. Böyle durumlarda geleceğe dair planlar yapmak, öngörülebilir bir dünya oluşturmak gittikçe zorlaşır. İnsan zihni bu tip belirsizlik süreçlerinde çoğu zaman endişe, öfke, umutsuzluk gibi negatif tepkiler üretir. Ama bazılarımızda yeni dünyanın cesur insanı olabilme yolunda adımlar atmayı kolaylaştıran bir katalizör gibi işlev görür. Aslında hepimiz, endişe ile umut arasındaki farkı yaratmada önemli olabilecek bir bakış açısı farklılığının arayışı içerisindeyiz. Modern hayatın dayattığı yaşam şeklimiz, bireysel düzeyde dış evrenimizden veri toplayan duyularımıza çok fazla görev yükler gibidir. Ancak beynimiz eş zamanlı olarak çok daha fazla veriyi bedenin içinden toplamakla, değerlendirmekle ve bize anlayabileceğimiz biçimlerde raporlamakla meşguldür. Bu raporlar kimi zaman açlık, yorgunluk gibi fiziki şartlara bağlı sonuçlarına, kimi zaman da endişe, stres gibi zihinsel çıktılara dairdir. Dış evrenden gelen verilere fazla odaklı bir yaşam sürerken, içimizdeki denge kaybı mesajlarını sıklıkla gözden kaçırabiliyoruz. Stres, kaygı gibi duygulardan kaçınmanın zor olduğu zamanlarda, belirli bir duygusal istikrar ve farkındalık uygulamalarının bu tip olumsuz duygusal sonuçlarla yüzleşmemizde yardımcı olabileceğini öne süren yeni bir çalışmaya göz atacağız. Fransa'daki Clermont Auvergne Üniversitesi'nden Catherine Juneau ve meslektaşları, farkındalık temelli meditasyon uygulamasının, sakinliği, zor durumlar karşısında bile sakin ve dengeli bir zihin durumunu sürdürme becerisini nasıl etkilediğini incelemişler. Çok az meditasyon deneyimine sahip seksen dokuz üniversite öğrencisi beden taraması meditasyonu, nefes meditasyonu ve şiir dinleme gruplarına ayrılmış. Tüm katılımcılar bir hafta boyunca evde her gün verilen pratikleri yaptıktan sonra 30 dakikalık bir seans için laboratuvara çağrılmışlar. Uygulamadan hemen önce ve sonunda anketleri tamamlayan öğrenciler bu kısa egzersizde bile, vücut taraması meditasyonun insanları daha dengeli bir ruh haline soktuğunu ve stres altında daha sakin kalabildiklerini belirtmişler. Nefes egzersizi ve şiir dinleme gruplarında ise aynı sonuçlar görülmemiş. Farkındalık veya duygusal istikrar pratiklerinin ayrılmaz bir parçası olan vücut tarama tekniği genel olarak vücudumuzun farkına varmak, içten gelen sinyallerimizi anlamak için bir kapı aralama çalışmasıdır. Yoğun ve stres yüklü bir günün içinde bir yerlerde, durup sadece nefesimize odaklanarak, zihnen vücudumuzu taramak, gelen endişe, kaygı, öfke gibi olumsuz; veya neşe, sevinç, huzur gibi olumlu raporlara kulak vermek, iç evrenimizin mesajlarını daha iyi anlama becerilerimizi geliştirebiliyor. Artık bilimsel çalışmalara daha sık konu olan duygusal istikrar, meditasyon gibi konular, hem kadim geleneklerimizde gelen önerileri daha iyi anlamamızı hem de üç buçuk milyar yıllık Ar-Ge'nin ürünü olan unutulmuş ayarlarımızla temasa geçmemizin zahmetsiz ve iyileştirici bir yolu gibi görünüyor. Bir kez daha hatırlatmakta fayda var: Bilgi iyidir, faydalıdır ve güçtür. Ama en güçlü bilgi, insanın kendisiyle ilişkisini ve kendisini dönüştürebilen bilgidir. Bu da o bilgiyi kendi içimizde uygulama cesaretiyle mümkün olur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/idole-tapma-celebrity-worship-fan-kulturu-ve-ergenlik-guney-kore-idolleri-ornegi/", "text": "Bu yazıda, Kpop kültürünün, ergenlerin psikososyal gelişiminde oluşturduğu etkilerden bahsedilecektir. GZTnin Ağustos ayındaki haberine göre, Güney Kore'ye gitmek için evden kaçan üç kız çocuğu, günler sonra bulunmuş. Güney Kore'de ne var ki, gençleri bu derece içine çekiyor? Ya da durum Güney Kore'den mi ibaret, yoksa daha derin bir mesele mi var? Bu aslında, hayran kültürünün ergenlerin davranışlarında oluşturduğu bir etki. Peki fandom nedir? Fandom, popüler kültüre dair bir kitap, film serisi, TV şovu ya da müzik grubunun takipçisi olan fanların bir araya gelmesiyle oluşan gruptur. Yalnızca global eğlence endüstrisinde büyük yer edinmekle kalmayıp, toplumsal meselelerle de yakından ilgilenen kpop gruplarına mensup özellikle genç fanlar, bu gruplardaki bireyleri iyilik elçisi gördüklerinden, idolize ediyorlar. İdolleştirmenin aşırı davranışları tetiklemesi, gençlerde o kadar yaygın halde ki, Psikoloji literatüründe idole tapma olarak yer edinmiş. Örneğin bazı çalışmalar, fanlardaki obsesif davranışların ciddileşmesi durumunda, idolize ettikleri ünlülere tapma derecesine geldiklerini ve bunun hayat kalitelerini düşürdüğünü gösteriyor. Ünlüleri aşırı idolize eden bireylerde vücut algı bozukluğu, depresyon, kimlik algısında bozukluk, stalklama davranışı ve alışveriş bağımlılığı gözlemlenmiş. (Sansone & Sansone, 2014.) Örneğin Kore'deki kız gruplarına bakıldığında, hepsinden belli bir güzellik standardına uyması, düşük kilolarda kalabilmek için ise çok ciddi diyetler yapıp uzun saatler egzersiz yapmaları bekleniyor. Özellikle kız Kpop gruplarının fanı olan genç kızlarda vücut algı bozukluğu ya da yeme bozukluğu riski daha yüksek görülüyor. Alışveriş bağımlılığı meselesinde ise, her bir kpop grubu, kendi albümlerinin yanı sıra pek çok markayla işbirliği yapıp kendi ürünlerini çıkarıyorlar. İdollerine destek olmak isteyen fanlar ise, devamlı piyasaya sürülen bu ürünleri alma yarışına giriyorlar. Çünkü en sadık olabilen fan, onlar için gruplarını maddi-manevi en çok destekleyebilen fan oluyor. Fanlığın aşırıya gitmesi oldukça olumsuz psikolojik etkilere zemin hazırlıyor. Güney Kore'de, obsesif davranışlar gösteren bazı fanlarda kendi kanıyla yazılmış mektupları idollerine gönderme, ünlüleri evine kadar stalklama gibi aşırı davranışlar görülüyor, hatta literatüre sasaeng fan olarak geçiyor. (Parasocial Relationships: the Toxic Origins of Sasaeng Culture, 2019.) Fanların, idolleriyle parasosyal bir ilişkisi olabileceğini söyleyen Qing, bu ilişkinin üç derecesi olduğunu, ilk derecenin daha eğlence düzeyinde olup, idolünün yaptığı işleri sevip takdir etmesi, bu işlerle alakalı içerik oluşturması sebebiyle faydalı bir süreç olduğunu öne sürüyor. İkinci seviyede, fanlar idolleriyle derin ve kişisel bir duygusal bağı olduklarına inanıyorlar ve bu sebeple zamanlarının çoğunu bu kişileri takip etmeye ayırıyorlar. Son seviye ise borderline ve daha patolojik seviye olan, sasaeng fanlığa zemin hazırlayan seviye: Bu seviyede fanlar, idolleriyle hayali bir dünya kuruyor, kontrol edilemeyen davranışlar sergiliyorlar ve idollerinden bir karşılık bulamayınca agresifleşebiliyorlar. Ancak bu seviye, idollere tapma, obsesyon gibi psikolojik rahatsızlıklar ile ilişkili olabileceğinden, kendini her fan olarak tanımlayan gencin bu seviyeye ulaşacağını iddia etmek doğru olmaz. Peki fanların bu obsesif davranışlarının sorumlusu ya da suçlusu kpop kültürü mü? Kpop ve fandom kültürünü suçlamak; bu kültüre ilgi duyan kişileri yargılamak ya da ötekileştirmek doğru olmaz. Bir kültüre ilgi duymak, müziğini, yemeklerini sevmek ve dilini öğrenmek kişisel gelişimi olumlu etkileyebilir. Ancak ergenlik döneminde bireyler kimlik arayışına girdiğinden grup aidiyetine ihtiyaç duyuyorlar. Kpop grupları da onlara bu aidiyetten daha fazlasını sunuyor. Kore idolleri ve fanları arasındaki bağ bir aile bağı gibi. Ünlüler fanlarına her daim sadık olduklarını, onları her koşulda seveceklerini söylüyorlar. Hatta imza günleri gibi organizasyonlarda ünlülerle fanların yakın irtibatına fan service deniyor, yani hayran hizmeti. Dolayısıyla, idoller ve fanlar arasında bu bağın oluşmasına sebep olan yalnız fanların yaklaşımı değil, öncelikle eğlence endüstrisinin yapısı, idollerin davranışları ve fanlar arasında oluşan bu sinerjidir. Bazı ebeveynler, çocuklarının hayranlık davranışlarını anlamlandıramadığı gibi azarlayıp ötekileştiriyorlar. Takip ettiği, hayran olduğu ünlüden pozitif karşılık bulan fakat ailesiyle ve çevresiyle iletişim kuramayan, bağları zayıf bazı ergenler tamamen kendini kapatabiliyor. Sonuç olarak, maalesef yazının başında bahsedildiği gibi, çocuk ve ergen fanlar, idolüne ulaşmak adına Güney Kore'ye gitmek için evden kaçmaya yelteniyor. Peki bu durum nasıl önlenebilir? Öncelikle, ebeveynler bu ilginin kaynağını çocuğuyla sağlıklı bir iletişim kurarak keşfetmeli. Örneğin çocuğuyla beraber şarkıları dinlemek ya da dizileri izlemek, beraber bir aktivite yapmak, yargılayıcı olmaktan kaçınıp çocuğunun bu içeriklere dair tepkilerini gözlemlemek daha sağlıklı olabilir. Ergenlikteki bu heves, geçici olabildiğinden, bu davranışlar aşırı derecede gözlemlenmiyorsa, zaten ileride kendiliğinden normale dönebilir. Ancak bahsedilen obsesif davranışlardan herhangi biri varsa ve çocuk iletişime kapalıysa çocuk ve ergen psikoloğuna danışmak faydalı olacaktır. Tamamen o fan grubuna bağlanan ve bu yapının kendi içinde hiyerarşik düzen oluşturan türleri de akran zorbalığına neden olabiliyorlar, birçok örneği hem ülkemizde hem de Kore'de görülmektedir. Bence biraz sosyal aidiyet hissetmemenin verdiği boşluğu doldurma çabasının üst versiyonu bu sıralanan 2. ve 3. basamaktaki fan grubu. Aslında konu farklı da olsa benzer davranış bozuklukları ve biçimleri çoğu fan grubunda görülübiliyor. Kpop özellikle Z kuşağının kucağına bırakılan renkli, hareketli ve farklı görünen buna rağmen çok 'bizden' olan güzelce paketlenmiş bir hipnotik oyuncak. Bana bu nedenle Halyu gibi rüzgarın kasırgaya dönüşümü mantıklı geliyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ifa-humans-default-settings/", "text": "- Each of us has to deal with countless problems. - We are hesitant in an abundance of choices. - Despite the abundance we suffer more than any time in human history - The technology designed to connect us is progressively tearing us apart - Our cities and technologies that we built to feel safe, almost made us paranoid. - With an unimaginable ocean of information at our fingertips, we could not think or know. - We have the most abundant news sources and means of communication but we are being deceived the most. - When we say we'll make time, we're wasting our time - Truth is replaced by loud claims and mediatic faces - While our access to knowledge has increased dizzyingly, we have lost our meaning - Every step we take in pursuit of happiness creates regret and despair - Those who promise us health exploit our health, those who promise news exploit our curiosity, those who promise happiness exploit our hopes, those who promise youth exploit our lives. - Our possibilities are almost endless; but we cannot find our direction ... We harm not only ourselves, but also nature. There is no other living creature that can harm nature in the way we do. - - - The only creature in this world that is not dependent exclusively on any ecosystem or any habitat. - Nothing... In fact, as I have often claimed: If you remove man from this world, only heaven remains. On the other hand, I think human beings cannot be reduced only to biological functions. We have many features that enable us to produce magnificent meanings, make amazing inventions, do the unthinkable and it seems like we are designed to tackle the impossible. Those who know thyselves know the lord! If you do not know yourself, Our job is to know. Living is enough for other creatures, but we want to know. We seek meaning, if we cannot find it, we create meaning. For thousands of years, we have used every means to know. Logic, philosophy, art, thought, beliefs, traditions... All were means of knowing. But the youngest of these and the most popular nowadays is undoubtedly science and the scientific method. Science is the best way to explain the universe we can observe; there is no doubt about it. Scientists constantly ask questions, collect evidence, test their hypotheses, and come up with theories accordingly. Theories are the highest levels of explanation in science. Everyone knows that when we let something down hite falls to the ground; but it takes Isaac Newton to establish the theory of gravity. Electric current strikes us all, everyone sees its effects; But when someone named James Maxwell comes out and comes up with a theory that explains this, it becomes a tool that we can understand. Quantum theory, chaos theory, string theory, big bang theory, evolutionary theory... These are just a few of the gigantic steps in our journey to understand the universe and the world. But there is a slight problem with scientific theories. It is very difficult for lay people to understand what these theories actually mean. Because theories are formulated in the language of science and in a way that generally only the scientists can understand. Engineers and practitioners develop technologies and applications from those theories as they are fluent in this language. Theories are tremendous success; but they are always written for scientists and in the language of science. As a biologist, a medical physiologist, a neuroscience researcher, and as a curious student of nature I am delighted to present to you this comprehensive explanation about humankind for anyone who wishes to know more about themselves. IFA is an overarching theory that treats human as a natural but extraordinary result of a 3.5 billion years of natural R&D procedure. It is a comprehensive explanation effort that deals with what kind of being a human is, from its basic biology to its most mysterious mental and spiritual characteristics. It is an inclusive narrative which is born of the courage to combine the latest scientific findings with humans' ancient wisdom. And it is a scientific theory written in a way that everyone can understand and apply. IFA consists of 5 items that can be summarized as movement, nutrition, relationships, stress and pushing the boundaries. In such a chaotic world, in the lap of unpredictable changes, the human generation has been shaped together with all other creatures for millions of years. IFA theory will explain this legacy of our ancestors' neuroevolutionary past and its importance on our everyday lives. It seems that there are no problems, illnesses, troubles or human activities in our lives that are not covered by IFA or that we cannot address within the theory of IFA. Regardless of your job, your age, gender, geographical location, income level, education, beliefs, ideologies, political viewpoints and traditions, there is a very important starting point and a very important awareness for all of us in the theory of IFA. The narrative of IFA is a theory that takes humans as a whole and tries to remind us the codes of living right. In five basic items, it enables us to realize our settings that are the legacy of our history of becoming human. The first article, movement, is about the necessity that our body, mind and emotions should be in motion; and explains the mechanism of problems arising from a sedentary life. The second article is on nutrition. It draws attention to a modern test of human physiology, which has turned hunger into an advantage in the world of scarcity, with the abundance of food in the modern world. This abundance is not just about nutrients. While we are surrounded by an unbearable abundance of knowledge, opportunities, alternatives and thoughts, we can experience great troubles with our limited minds, limited comprehensions and limited stomachs. The third article emphasizes our relationships with other humans and once again underlines the increasing importance of real human connections in the world of virtual relationships. Our social settings, which tightly bind us with others of our species, as a weak and naked individuals, can cause us to be mentally, physically and spiritually injured and sometimes sick in today's digital world. The fourth item is about stress, perhaps the most dominant cause of death for urban people today. This setting aims to explain in a way that we can all understand why we can't stand so much stress and give hints of how we can reduce the tensions caused by the endless troubles of the modern world. Our fifth and final setting aims to remind us of our drive to transcend borders, which constitutes the third volume of the IFA trilogy. This article separates us from perhaps all other living things. As the only living species that has undertaken the challenge of realizing ourselves, human beings can only find happiness and satisfaction by first getting to know themselves and then living the requirements of the self they know. The unique opportunities and constraints offered by the unique circumstances in which we all come into the world, together with our unique biological equipment, make it clear to us that we must have a unique personal adventure that no formula or rule can cover. This life is lived once, and it is much easier to turn it into a magnificent epic than we think in order to do justice to this very, very special gift called life. Crossing borders is our most important weapon that makes human beings human, which we all believe should understand and place at the center of our lives. In short, the IFA narrative is a reminder that aims to redefine the human being in the most comprehensible way with its biology, ecology and psychology and to realize what we have forgotten from the beginning. An innovative and applicable theory that tries to explain the human being holistically in the light of the latest scientific knowledge and ancient human experience. Like all theories, the changes this theory will make in each of our lives will depend on how and to what extent each of us applies this theory to their lives. You may not have met an idea like this before. But remember: IFA tells us almost nothing that we don't know; but it reminds us again and again, in the most understandable way, of the vital facts we forgot. We invite all of you to the invitation of IFA in order to live ourselves and our potential at the highest level, to read life and ourselves in it from a new perspective, and to redefine ourselves from a framework that we have not thought of before. I talked about many areas where people are unique; but there is one more thing. We all actually have a superpower. Being able to imagine and build a future that does not yet exist, namely imagination is the name of this superpower. And being able to dream takes courage for most of us now. Humans Default Settings was formulated for brave people of the new world. For anyone who dares to stop, think, understand himself or herself and people, say I don't know, wonder what's behind the scenes, relearn every moment, get rid of their memories, dream and live their dreams... İFA, which is a personal letter written to you, carries the foundation seeds of a hopeful future and a decent new civilization. May your mind, heart, luck, fortune, path and brain be open to brand new possibilities!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ifa-serisi-tum-kitapcilarda/", "text": "Prof. Dr. Sinan Canan'ın uzun zamandır beklenen İnsanın Fabrika Ayarları başlıklı üçlemesinin ilk iki kitabı raflarda yerini aldı. İlk kitap İFA 1. Kitap: Beden, ikinci kitap ise İFA 2. Kitap: İlişkiler ve Stres başlığıyla meraklılarıyla buluştu. Çıktığı andan beri büyük ilgi gören İFA serisi, Sinan Canan'ın anlatımıyla doğru yaşamanın temel şifrelerini veriyor. Modern dünyada antik ayarlarla hayatta kalmaya çalışan insanoğlunun kendi doğasını anlama yolundaki en önemli basamağının kendini tanıması olduğunu ifade eden Dr Canan, kitabında insanın biyolojik ve psikolojik yapısının temel taşlarını herkesin anlayacağı ve uygulayabileceği şekilde anlatmaya çalıştığını vurguluyor. Dr Canan, kitaplarını Amacım, herkesin kendisinin hekimi, mentörü, yaşam koçu, danışmanı ve lideri olabilmesi aslında. Zira biz beden ve akıl sağlığımızı uzmanlara emanet ettikçe işin içinden gittikçe daha çıkamaz bir hale geliyoruz. Ben de imkanlar nispetinde insanın gerçek doğasına dair bilimsel ve kadim ipuçlarını bir araya getirmeye çalışıyorum. diye anlatıyor. AçıkBeyin eğitim sisteminin temellerini oluşturan İFA anlatısı, yaşamımızın her alanını kapsayan; beslenmeden harekete, ilişkilerimizden stres yönetimine, zihinsel güçlerimizden insana mahsus özelliklerimize kadar her konuyu öykü tadında okuyuculara aktarıyor. AçıkBeyin eğitimleri arasında en temelde yer alan İnsanın Fabrika Ayarları eğitimlerinde ise Dr Canan, katılımcılarla bu temel ayarlarımızın detaylarını paylaşarak, etkileşimli bir ortamda herkesin bunları hayatına nasıl uygulayabileceğine dair kıymetli ipuçlarını paylaşıyor. Seminer, konferans, tam günlük eğitimler ve kamplar formatında gerçekleştirilen İFA eğitimleri hakkında daha fazla bilgi almak için lütfen tıklayınız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ikiyanli-etkinlikler/", "text": "Eğitimde kalıcı bilgi, eğitsel faaliyetlere tüm duyuların katılması ile olur. Beyin temelli öğretim sadece 5 duyuyu uyarmaktan ibaret değildir. Yapılan araştırmalar, insan bedeninde 5 duyudan fazlası olduğunu göstermektedir. Hazırlanan eğitsel programlarda özel çocuklarımızın, faaliyetlere tüm duyuları ile katılmasına dikkat edilmesi önemlidir. Ancak, beyin temelli öğretim, eğitimde sadece duyulara kapı açmakla tamamlanmış sayılmaz. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da beyni oluşturan iki yarı-küredir. Edinilen bilginin yerleşmesi, tecrübe edinimi sürecinde gerçekleşir. Tecrübe edinimi sürecinde bilateral , yani beynin her iki yarısının da uyarıldığı etkinlikler, öğrenmeyi daha da kalıcılaştırır. Öğretim sürecinde, çocuğa özel eğitsel program tasarlarken, sağ ve sol beynin çalışma ilkelerini göz önünde bulundurulması gerekir. Tasarlanan etkinliklerde öncelikli olarak dikkat edilmesi gereken konu budur. Matematik etkinliklerinde müzik kullanmak ya da fen etkinliklerinde sanat faaliyetleri oluşturmak gibi örnekler verilebilir. Çocuğumuza neden sonuç ilişkilerini kullanarak mantık eğitimi verirken, sezgiselliği de eğitime dahil etmek gerekir. Böylelikle analitik becerilerin öğretiminde bütünsellik göz önünde bulundurularak eğitimin kalitesi artırılmış olacaktır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ileri-yaslarda-zeka-ve-beyin-sagligi/", "text": "Yaşlılıkta zeka ve beyin sağlığı, beslenme alışkanlıklarımıza bildiğimizden daha fazla bağlı olabilir. Yapraklı yeşil bitkilerde bulunan lutein pigmenti, yaşlılıkta zihninizin daha parlak olmasını sağlayabilir. Her ne kadar günümüz modern hayat tarzında çoğunlukla aklımıza gelmese de insanoğlunun açık ara en büyük başarısı bilginin korunması ve biriktirebilmesidir. Binlerce yıl doğada çıplak ve korunmasız bedenlerine rağmen toplayıcı-avcı yaşam tarzı ile var olmuş olan insan, bir yaşam süresine sığmayacak tecrübeyi biriktirmeyi keşfederek Dünyanın her yerine yayılmıştır. Geniş bozkır ve savanlarda, her an değişen doğa şartlarında iki şey onları ayakta tuttu gibi görünüyor; Kabilenin yaşlılarının bakımını üstlenmek, yaşlıların geçmiş becerileri ve bilgileri hatırlama gücü. Yaşlı yetişkinler üzerinde yapılan bir çalışma, yapraklı bitkiler içinde bulunan bir pigmentin tüketimini berrak zekanın korunmasıyla, kişinin yaşam boyu edindiği bilgi ve becerileri ileri yaşlarda da kullanabilme yetisiyle ilişkilendiriyor. Lutein insanların diyetle aldığı bitki pigmentlerinden biridir ve öncelikle yediğimiz yeşil yapraklı bitkilerden, brokoli gibi turpgiller familyasının üyelerinden veya yumurta sarısında aldığımız bir maddedir. Lutein ayrıca beyinde birikir, hücre zarlarına gömülür ve muhtemelen sinir hücrelerimizin yapısını koruyucu bir rol de oynar. Daha önceki çalışmalarda, bir kişinin lutein durumunun yaşam boyu bilişsel performansla bağlantılı olduğunu rapor zaten edilmişti. Araştırmalar ayrıca luteinin sağlıklı beyin yaşlanmasında bilişsel işlevin korunmasının altında yatan bilinen beyin bölgelerinin gri maddesinde biriktiğini de gösteriyor. 122 katılımcı üzerinde yapılan yeni bir çalışma, kanında daha yüksek lutein düzeyine sahip katılımcıların zeka testlerini daha iyi puan alma eğiliminde olduklarını gösterdi. Çalışmayı yapan Dr. Zamroziewicz'in sonuçlarına göre, kan serumundaki lutein seviyeleri sadece diyetle yeni alınan luteini yanısıttığını; yaşlı erişkinlerde uzun süreli diyetle lutein alımının ise beyindeki lutein miktarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Araştırma sonuçları ayrıca, daha yüksek serum lutein düzeyine sahip olanlarda, sağlıklı yaşlanmada korunan bir beyin bölgesi olan parahipokampal kortekste daha kalın gri maddeye sahip olma eğiliminin de varlığını gösteriyor. Yani besinlerle daha daha fazla lutein almak, beynin sağlıklı yaşlanması için önemli bir yardımcı gibi görünüyor. Çalışmadaki diğer analizler, beynin sağ tarafındaki parahipokampal korteksin gri madde hacminin lutein ve berrak zeka arasındaki ilişkiyi açıkladığını da göstermiş durumda. Kısacası; yediklerimiz ömrümüzün sonuna kadar bizi takip etme eğiliminde. Her ne kadar modern yaşam biçimi seçimlerimizi zorlaştırsa da İnsanın Fabrika Ayarlarını bilmek ve anlamaya çalışmak hem sağlıklı bir hayat hem de sürdürülebilir berrak bir zekaya sahip yaşlılık için çok önemli. Antropojik çalışmalar, kadim gelenekler ve modern beslenme bilimi de sağlıklı bir yaşam, sürdürülebilir bir yaşlılık için az yemek, çeşitli yemek, açlık sinyallerini hissedecek kadar düzenli aç kalmak ve tabağımızın %75'ini yapraklı yeşil bitkisel besinlerden oluşturmanın faydalarını değişik vesilelerle hatırlatıyor. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazı sizin için geliyor: Zihninizi Değiştirmek Sandığınızdan Daha Kolay Olabilir!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/iletisim-insan-yasami-icin-en-buyuk-tehdit/", "text": "Dolaylı sonuçları göz ardı edilirse, iletişim hala insan türünün önündeki en büyük tehdit. Üstelik tüm o aşırı sosyalleşme çabalarına rağmen insanoğlunun bilgi ya da düşünce paylaşımında gösterdiği beceriksizlik, sadece kendi türü için değil bu gezegende yaşayan çoğu canlı için de ölümcül bir tehdide dönüşmeye başladı artık. İnsanoğlunun birbirlerinin düşüncesini, niyetini, amacını, ürettikleri bilgilerin içeriğini ve en önemlisi de asıl duygularını birbirlerine iletmekte gösterdikleri zafiyetin sonuçları, sadece toplu halde birbirlerini öldürmek gibi çoktan kabullendiğimiz sınırın ötesine geçti. Belirli bir coğrafyada, belirli sayıda insanın birbirlerine verdiği zarardan çıktı ve tam anlamıyla global bir tehdide dönüşmeye başladı. İletişim, insanoğlunun bireysel yaşam kalitesi için de kapanmaz yara. Zihinsel becerilerinin olduğu kadar duygusal becerilerinin de yerlerde sürünmesinin temelinde o var. Birine dokunmadan onu sevmek nasıl yarım bir eylemse karşındaki kim olursa olsun, konuşmadan biriyle duygusal bağ kurmak da aynı ölçüde yarım bir duygudur. İnsanların birbirleriyle bağ kurma potansiyeli, duygusal iletişim becerileri olmaksızın sadece bir potansiyeldir, o kadar. Yoksa duyguların insana hizmeti, o duyguların varlıklarıyla değil ancak ifadeleriyle hayat bulur. İletişimle ilgili en zor meydan okuma da iletişim üzerine laf etmeye çalışmak aslında. İletişimin konuşma ve dinlemenin çok ötesinde anlamayı sağlayan bir bağ olduğuna, o kanalın bilgiden ziyade anlam taşımak için var olduğuna dair bir dil oluşturmak gerekir. Bir başka deyişle iletişimin iletinin kendisinden çok, insanlar arasında duygusal dinamiklerle çalışan bir sistem olduğunu kabul etmek, iletişim sorunlarının dilsel olduğu kadar -hatta ondan çok daha fazla- bağlam sorunları içerdiğini tarif etmenin bir yolunu bulmak gerekir tehditleri gidermek için. Kısacası insanlar söz konusu olduğunda, öncelikle çift taraflı akışı tarif eden iletişim konusunda bir an önce uzlaşmak çok önemli."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ilham-neredesin/", "text": "Yaratıcı insanlar diğerlerinden farklı mıdır sorusu bir süredir beyin bilimcilerin de sıklıkla araştırdığı konulardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Her yıl binlerce genç, sanat, bilim ve iletişim alanında yani yaratıcı zekanın çok önemli olduğu alanlarda eğitimler alıyor. Demek ki aslında yaratıcılık ve bilgiyi bir araya getirmek isteyen kişilerin sayısı hiç de az değil. Ancak unutulmamalıdır ki, yaratıcılık hayatın her alanında vardır ve sizin için zor olanı kolaylaştırır, yolu kısaltır ya da şöyle söyleyelim bazen sonuca sizi farklı ve daha keyifli yollardan götürebilir. Her zaman pişirdiğiniz aynı yemeğe bu sefer biraz farklı bir çeşni katmayı denediğinizde, eve her gün gittiğiniz yol yerine başka bir yoldan gitmeyi tercih ettiğinizde, gardrobun önünde ne giysem diye bakınırken o haki pantolon ile bej kazağı birlikte giyip kendi kombininizi yarattığınızda da yaratıcı bir eylem içindesinizdir. Daha önceki deneyimleriniz, gözlemleriniz, zevkiniz, pratikleriniz ve bilgi birikiminizi bir araya getirerek farklı olana hizmet etmiş olursunuz. Elbette bunu bazılarımız müthiş bir doğallık içinde yaparken; bazılarımız için bu süreç biraz daha zahmetli olabilir. Ancak hiç bir zaman imkansız değildir. Aslında daha yaratıcı olup olamayacağımıza ya da ilham perilerinin bize uğrayıp uğramayacağına karar veren çeşitli faktörlerden bahsedilebilir. Bugün sizlere kısaca üç faktörden bahsetmek istiyorum. - Genetik ve Aile Faktörler; Güzel sesinizi ve şarkı söyleme tutkunuzu annenizden mi aldınız? Belki ses rengi benzerliği size biyolojik bir aktarım olarak geçmiştir. Ya da çocukluğunuz boyunca, mutfakta yemek yapan annenizi mutlu bir biçimde şarkı söylerken dinlediniz ve kafanızdaki bu pozitif tablo size şarkı söylemeyi sevdirdi. Yani kültürel bir aktarım ile hayatınıza farkında olmadan bir sanat dalını katmış oldunuz. - Sosyal ve Kültürel Faktörler; Türkiye'de doğup büyüyüp de şu sözleri duymayan var mıdır? Başıma icat çıkarma ya da Sürüden ayrılanı kurt kapar. Maalesef ki sistem ve ekonomik kaygılar bizleri ve ailelerimizi bildik yoldan gitmeye, sigortalı bir işte çalışmaya yani 'bir baltaya sap olabilmeye' yönlendirir. Bazen yeteneklerimiz ya da içgüdülerimizden ziyade lise ya da üniversiteye giriş puanlarımız, cinsiyetimiz, ailemizin, akrabalarımızın ve hatta komşu ya da hemşehrilerimizin etkisiyle bir meslek seçimi yapar ve hayatımız boyunca, kendimize uyumlu olanı bulamamış yalnız bir lego parçası gibi oradan oraya savruluruz. Babasının ailesi hukukçu olduğu için avukat olan, istediği puanı alamadığı için ilgi ve yeteneği ile alakasız bir eğitim almak zorunda kalan, toplumsal baskıya maruz kaldığı için seçimlerinde özgür olamayan bir yığın yetişkinle tanışırız. Sürüden ayrılmamak pahasına hayat boyu sırtında bu uhdenin ağırlığını taşıyan mutsuz insanlara ikinci bir şans verilseydi sizce hayatları nasıl olurdu? Bu sebeple yaratıcı hayal gücünün genetik faktörler kadar yaşadığımız çevre ve kültürel etkiler ile de yakından ilişkili olduğunu kabul etmeliyiz. - Yaşanan Olayları Yorumlama Becerisi; Hepimiz doğduğumuz andan itibaren sayısız konuda olumlu ya da olumsuz tecrübeler ediniriz. Mesela sanatçılar zaman zaman yaşadıkları olumsuz travmalardan süzdükleri anıları eserlerine yansıtırlar. Geçtiğimiz yüzyılın dahi ressamı Picasso, Guernica adlı eserinde İspanya iç savaşını tasvir eder. Sanatçının en politik tablosu olarak kabul edilen bu başyapıt savaşın yıkıcılığını, ölümü ve dehşeti cesurca gözlerimizin önüne serer. Başka bir örnekte Türk pop müziğinin en önemli şarkı sözü yazarlarından Sezen Aksu'nun Yol Arkadaşım isimli şarkısını, uçak kazasında hayatını kaybeden sevgilisinin ardından yazdığı iddia edilmektedir. Yaratıcı kişiler yaşadıkları olaylarla bağ kurabilen, var olan yetenek ve birikimlerini yansıtan hikayelerini bizlerle paylaşabilen kişilerdir. Tecrübelerimiz ya da yaşadığımız travmalar, çoğumuzda derin izler bırakırken bu olayları yorumlama becerisine sahip, iletişim kurabilen ve kendiliğinden gelmesini beklemeden her baktığı detayda ilham gören bazılarımız için ilham kaynağı olmaktadır. - İlham bekleyerek gelmez. - İlham perisi uzlaşıya açıktır, siz ona doğru bir adım attığınızda o da size doğru bir adım yaklaşacaktır. - Herkesin az ya da çok ölçüde yaratıcı olduğu konular vardır. Yaratıcılık bir meslek grubunun, yaşın, cinsiyetin veya eğitim alanının tekelinde değildir. - Gün içinde ilham alabileceğiniz, fikir ve duygu dünyanızı besleyebileceğiniz çok sayıda fırsatla karşılaşırsınız. Yetenekli olarak kabul edilen insanlar bu fırsatları fark edebilen kişilerdir. - Daha yaratıcı olabileceğiniz bir yaşam tarzınız ya da aile, kültür, eğitim geçmişiniz olmayabilir. Böyle durumlarda taşı delip ne pahasına olursa olsun filizlenen o minik çiçeği kendinize örnek alabilirsiniz. Yetenek de böyle bir şeydir, içeride bir yerlerde potansiyeliniz ya da bir ışığınız varsa geç bile olsa kendine bir delik bulup mutlaka gün yüzüne çıkacaktır. - Sanatçı, bilim insanı, mimar, girişimci, kreatif bir pazarlamacı değilseniz bile yaptığınız işe yaratıcılığınızı katmakta her zaman özgürsünüz. Misafirinize servis edeceğiniz kahvenin üzerine serptiğiniz çikolata tozundan, salonun bir köşesinde yetiştirdiğiniz güzelim çiçeklere, mesleğiniz ya da ilgi alanınız ne olursa olsun iyi iletişim kurduğunuz, farklı yoldan gitmeyi tercih ettiğiniz, yaratıcı çözümler ürettiğiniz ve rutinlerin dışına çıkıp risk aldığınız her gün aslında amatör bir sanatçısınızdır. - Kim bilir bugün Beethoven yeniden Ayışığı Sonatı üzerinde çalışıyor olsaydı muhtemelen eserine birkaç küçük dokunuş yapmak isteyebilirdi ya da günün müzik trendlerine uygun yeni bir düzenleme sunabilirdi dinleyicilerine. Yaratıcılık bazen yaptığını bozup tekrar üretmekten korkmamaktır. İşlerin mükemmel olmasını istemek, ilham gelmesini beklemek sizleri büyük bir erteleme döngüsüne sokar. Erteledikçe başlayamazsınız, başlayamadıkça strese girersiniz ve bu stres hayal kurmanıza engel olur. - Bazen stres dostunuz olabilir, yeter ki dozunda olsun; zaman zaman işler çok sıkıştığında, herhangi bir projenin ya da sınavın teslim tarihi çok yaklaştığında adrenalin devreye girer ve sizi daha yaratıcı birine dönüştürebilir . Stresin birazının iyi bir motivasyon olacağı aşikardır ve insanı canlı tutar ancak fazlasına uzun süreyle maruz kalmak totalde olumsuz etkileyecektir. - Farklı ilgi alanlarına sahip olmak, yeni bilgiler öğrenme konusunda iştahlı olmak ve yaştan bağımsız olarak çocuksu merakı bırakmamak daha yaratıcı ve üretken olan kişilerin temel ortak özellikleridir. Bu sebeple sorular sormaya, tek cevapla yetinmemeye, doğadan, insandan, hayvandan, gökyüzünden, farklı fikirlerden, duygulardan feyz almaya devam ettikçe ilham her zaman sizin için orada olacaktır. - İlham için beklediğiniz gün bugündür."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/iliskilerde-maske-mesafe-temizlik/", "text": "Korkmayın Koronadan bahsetmeyeceğim. Pandeminin hayatımıza soktuğu Maske-Mesafe-Temizlik üçlüsünün sosyal ilişkilerdeki rolünden söz edeceğim. Maskenin bilinen tarihi 11.000 yıl öncesine dayanıyor. Bulunan ilk maskelerin kötü ruhları kovmak için kullanıldığı düşünülüyor. Bazı dini ritüellerde tanrılara benzemek için takılan maskeler de var. Günümüzde ise maske esas itibariyle korunmak, gizlenmek, benzemek ve tabii yanıltmak için kullanılıyor. Sosyal ilişkilerde maske takmamak gerektiğini iddia eden insanları duymuşsunuzdur, onlar samimiyet için kişilerin birbirlerine karşı açık olmaları gerektiğini savunurlar. Ne var ki sosyal hayatta maskesiz dolaşmanız durumunda bir sürü zararlı etkiye açık hale gelirsiniz. Mesela iyi niyetli ve içten bir insansanız olduğunuz gibi görünmeniz halinde etrafınızdaki kötü niyetli kişiler, iyi niyetinizi istismar etmek için sıraya girerler. Ya da samimi bir kadınsanız ataerkil bir toplumda davranışlarınız flörtöz olarak algılanıp hiç istemediğiniz halde türlü talipler edinebilirsiniz. Veyahut duygularını saklayamayan bir çalışansanız patronunuzun gerzek olduğunu düşündüğünüz, yüzünüzden okunduğu anda kesinlikle başınız belaya girer. Çok muhabbet tez ayrılık getirir sözünü bilirsiniz, kimselerle fazla sıkı fıkı olmamak gerektiğini belirtir. Gerçekten de biriyle çok fazla birlikte olduğunuzda sıkılır, bunalırsınız. Üstelik hep aynı kişiyle olmak sizi köreltir ve daraltır. Bu nedenle en yakın ilişkilerde bile ilişkiyi tavsatmayacak sağlıklı bir mesafe iyidir. Halil Cibran mutlu evlilikten bahsederken ev ve kolon örneğini kullanır. Evlilik kurumunun/evin ayakta durabilmesi için eşlerin binanın kolonları gibi belli bir mesafeyi korumaları gerekir, çok yakın ya da uzak olurlarsa yapı çöker ve altında kalırlar. Bu benzetme tüm ilişkiler için geçerli kabul edilebilir. Çocuğunuzla ilişkinizde bile belli bir mesafeyi korumak gerekir. Bu mesafe çocuğa ve tabii size kendinizi gerçekleştirmek için alan sunacak ve böylece daha özgür insanlar olacaksınız. Kendi benliğine sahip çıkan, benimseyeceği değerleri kendisi üreten ve kendini özgürce yaşayabilen bireyler olabilmek için bu mesafe şart. İlişkilerde temizlik nasıl elde edilir? Kirlerden arınarak! İlişkilerin kiri yalan ve hiledir. Yalnızca tarafların dürüst olduğu ilişkiler temiz olabilir ve insanı sağlıklı tutabilir. Sosyal hayat bir vahşi yaşam alanı, yalansa kendimizi korumak için bir araç, bu durumda sosyal ilişkilerimizde nasıl yalansız olabiliriz? dediğinizi duyar gibiyim. Yalansız yaşamın bir ütopya olduğunun farkındayım. Fakat her birimiz, yalanın kişinin doğru bilgi edinme hakkının ihlali olduğu idrakine erişebilirsek daha sağlıklı ilişkiler kurma yolunda dev bir adım atmış oluruz. İnsanlık için çok küçük olan bu adım, birey bazında sonuçları tahmin dahi edilemeyecek bir ahlaki sıçrama yaratabilir. Özetle sağlıklı olmak için zarar görebileceğimiz ortamlarda maske takıp, -herkesle aramıza sosyal mesafe koymasak bile- tüm ilişkilerimizde bireysel alanlarımızı koruyacak kadar bir mesafe bırakalım ve dilimizi yalandan temizleyelim. Zaten virüssüz olan yakınlarımızla beraberken de tüm maskeleri çıkararak gül cemalimizi buna değen insanlara gösterelim. Çünkü onlar bizi ruhsal olarak besleyecek ve sağlıklı kalmamızı sağlayarak özümüzü gürleştirecek kişiler. Hayatınızda böyle insanlar varsa size de onlara da ne mutlu! Not: Bu yazıyı dostlarıma ithaf ediyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/indirim-cilginliginda-psikolojik-hileler/", "text": "Bu sihirli kırmızı indirim etiketleri sizi bir mağazaya çektiğinde, beyniniz diğer her şeyi unutur. İhtiyacım var mı? Pek sayılmaz. İstiyor muyum? Evet. Alışveriş bir nevi uyuşturucuya dönüşür. Tüketici psikolojisi; satışların kim, ne ve niçin olduğu ile ilgilenen ve Black Friday gibi süper satışların neden bu kadar ilgi uyandırdığına ve bu kadar büyük kalabalıklar çektiğine dair bir fikir veren disiplinin bir dalıdır. Aslında oldukça açıktır; insanlar bunu kaçırmak istemezler. Araştırmalar, gelecekte pişmanlık duymanın kararlarımızı verme şeklimizde büyük bir rol oynadığını göstermiştir. Bu aynı zamanda alışverişlerimizi o gün yapıp yapmamamızı da etkiler. Kısa vadede kötü bir sonuca yol açan eylemler için daha fazla pişmanlık duyarız ancak uzun vadeli pişmanlık genellikle yapmadığımız eylemlerle bağlantılıdır. Nöropsikoloji bize Black Friday gibi olayların beyin kimyamız üzerinde ilginç etkileri olduğunu gösteriyor. Sinirbilimci Christian Elger: Beynimizde ödül sistemi adı verilen yapılar var. Bu yapılar aktive edildiğinde, farklı nöron grupları tetiklenir. Bu hoş bir his uyandırır. Ve bu duygu o kadar güçlü ki beynimiz o anda her şeyi unutmaya meyilli olur. Normal fiyatlara kıyasla, 'satış' veya 'anlaşma' gibi kelimeler ödül sistemini çok daha fazla etkinleştirir. Ödül merkezleri aktif olduğunda, beyninizin gerçekten bir şeye ihtiyacınız olup olmadığını düşünmenizi sağlayan bölümleri daha az aktif hale gelir. diyor. Başka bir deyişle, beyniniz size harcamanızı, harcamanızı ve tekrar harcamanızı söylemeye başlar. Bunu telafi etmek için, beynimizde satın almanın gerekli olup olmadığını rasyonelleştirmesi gereken bölgeler vardır. Ancak indirimlerle karşılaşıldığında bu bölge zar zor aktif olur. Gereklilik gibi faktörleri doğru bir şekilde düşünmeden sadece satın alıyoruz. İndirim dönemleri dopamin seviyelerimizi yükseltir ve beynimizdeki ödül merkezlerimizi aydınlatan bir hücum yaratır. Kesintisiz dopamin bizim için iyi değildir ve hatta kumar gibi bağımlılık oluşturmakla ilişkilendirilmiştir. Mağazalar müşterilerini nasıl tetikler? Öncelikle kırmızı satış işaretleriyle. İndirim aslında sadece % 0,01 olsa da, herkes 99,99 liralık bir fiyatın 100 liradan daha çekici olduğunu bilir. Mağaza genelinde normal fiyatların reklamını kapatan kırmızı işaretlerle bir deney yapılmış. Ancak günün sonunda, gerçek bir indirim olmamasına rağmen en çok kırmızı işaretliler satılmıştır. Her numara o kadar açık değildir. Mağazalar da hoş bir atmosfer yarattığı için müzik çaldığında ve kendinizi rahat hissettiğinizde, para harcamanın acısını da önemsemezsiniz. Örneğin fon müziğini ele alalım. Yüksek sesli müziğin satışları azaltmadan süpermarket müşterilerini nasıl hızlandırdığını, düşük tempolu melodilerin ise alışveriş yapanları yavaşlatıp daha fazla satın almalarını sağladığını açıklayan makaleler bulunmaktadır. Bir şarap dükkanındaysanız, Fransız müziği çalarken bir Fransız şişesi ve Alman müziğini duyabiliyorsanız bir Alman şişesi seçmeniz daha olasıdır. İndirim dönemlerindeki izdiham ve ürün kavgalarını hepimiz haberlerde izlemişizdir. Sosyal psikolojide, normalde saldırgan olmayan bireylerin neden aniden saldırgan olmak ve mülke zarar vermek gibi antisosyal davranış gösterdiğini açıklamaya çalışan bir dizi teori vardır. En iyi bilinenlerden biri, büyük bir grubun parçası olduğumuzda, davranışlarımızın daha az görüleceğini düşündüğümüz bireysizleştirme teorisidir. Araştırmacılar, çevrimiçi zorbalıkta da bu olguyu bulmuşlardır. Kim olduğumuzu bilmediğini bildiğimiz takdirde, birine kabadayılık yapma veya kaba davranma olasılığımız daha yüksektir. Peki neden tüm bu indirimli ürünleri satın alıyoruz? Basitçe ucuz oldukları için mi? Evet, ucuz oldukları için. Beynimiz bu durumlarda Fiyatları karşılaştırmaya veya fazla düşünmeye gerek yok! Bir gün işe yarayabilir! şeklinde düşünür. Genel olarak, sınırlı stok üzerinden diğer müşterilerle rekabet etmek zorunda olduğunuzu hissettiğinizde daha az çekingen hissedebilir ve daha agresif olabilirsiniz. Ayrıca, büyük kalabalıklar sizi doğal olarak daha endişeli ve agresif hale getirebilir. Araştırmalar ayrıca sosyal medya kullanımının alışveriş çılgınlığını artırabileceğini gösteriyor. Bu nedenle arkadaşlarınızın Instagram'da yeni satın aldıklarını görmek sizin alışveriş yapma olasılığınızı artırabilir. Araştırmacılar çoğu insanın en çok alışveriş yapma zamanının gün sonunda ve haftanın sonunda hissettiğini keşfettiler. Bu nedenle Black Friday, belli ki bir cuma günü olduğundan, alışveriş hissini özellikle güçlü hissedebilirsiniz. İndirim günlerinde kendinizi nasıl güvende tutabilirsiniz? Bütün bunlara karşı kendimi silahlandırmamın bir yolu var mı? İlk olarak, ürünü gerçekten satın almadan önce biraz zaman ayırın. Mağazadan çıkın ve hızlı bir yürüyüş yapın. Bu, beynin rasyonel kısmına gerekliliği hesaplamak için zaman verir. 30 dakika sonra, büyük olasılıkla alışveriş sepetinizdeki indirimli ürünü istemezsiniz. İkincisi, mağazaya gitmeden önce ağrı kesici almayın. Satın alma kararını rasyonelleştiren bölgeyi köreltmektedir. Daha akıllı seçimler yapmak için bu ipuçlarını deneyin. Ne satın alacağınızı önceden seçin ve ani satın alımlardan kaçının. Satışın gerçekten iyi olup olmadığını görün. Size küçük bir sır vereceğiz: Birçok mağaza Black Friday'den önce fiyatlarını yükseltir, bu nedenle indirimleri özellikle iyi bir fiyat gibi görünür. Bu nedenle, istediğiniz öğenin fiyatına dikkat edin. Black Friday indirimlerinden henüz alışveriş yapmamış olsam da mağazalara girdiğimde sırf indirimde diye garip ürünler aldığım oldu. Bunun mekanizmasını ve önerilerinizi dikkate alacağım, teşekkür ederim yazınız için."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insan-bilgi-iliskileri/", "text": "Gerçekten de insanların en ayırt edici özelliklerinden biri karşılaştıkları bilgiye karşı sergiledikleri tavırlardır. Hatta yeni bir insanla tanışmakla yeni bir bilgiyle karşılaşmanın öyle benzer yanları var ki bilginin doğasını bu benzerlik üzerinden anlatmak en kolay yol olabilir. Sonuçta bilgi de insanlar gibi farklıdır ve onların da insanlar gibi türlü türlü huyları vardır. Üstelik her bilginin karakteri de birbirinden farklıdır. Grip olunca nane limon içmeli gibi bilgiler naiftir mesela. İnsanlara karşı hep kibar olmaya çalışırlar, onlara asla karşı konulamaz. Kola mutluluktur gibi bilgiler, söylediği şeylere kendileri de inanmaz. Her şey güzel olacak gibi bilgilerin ayakları yere hiç basmaz. Hatta Dünya düzdür gibileri o kadar salaktır ki kendi salaklıklarını insanlara da bulaştırmaktan geri durmaz. Şüphe insanı korur gibileri sizi hiç yarı yolda bırakmaz. Adalet mülkün temelidir gibi bilgiler, adaleti kendi mülklerinin temeli olarak görenlerden hiç söz etmez. Erken kalkan yol alır! der ama sonuçları pek öyle olmaz. Evrene doğru enerji göndermek lazım ne demek istediğini kendine bile açıklayamaz. Yani kulağa tuhaf gelse de her bilginin kendine özgü bir meşrebi, türlü türlü huyu vardır ve çoğu bizi hiç umursamaz. Toparlayacak olursak, zihnimizin işlevi sırf bir depo olmaktan çok, bilgiyi anlama, anlamı da sezgiye, sağduyuya, akıl yürütmeye, yaratıcılığa çevirmektir. Bunun için de önemli olan hammadde bolluğu değil, edindiğimiz bilginin en başta da dediğimiz gibi huyunu suyunu bilmektir. Belki de bu yüzden hayatı boyunca tek bir kitap dahi okumamış bir çiftçi ya da çoban, eğer zihinsel becerileri yeterince yüksek ise, depoları bilgi dolu birçok profesörden çok daha verimli çıktı sağlayabiliyor. En dost bilgi ise her zaman aranmadan bulunanlar arasından çıkıyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insan-kime-denir/", "text": "İnsanı nasıl tanımlarız? Kime insan denir? Mesela zenciler insan mıdır? Peki ya kadınlar? Bu sorular size saçma gelebilir fakat daha 200 yıl öncesine kadar Kadınlar insan mıdır? sorusu ciddi ciddi tartışılıyordu. Hümanizm terimini dilimize insancılık olarak çevirebiliriz. Çok hümanistim dediğinizde insanları sevdiğinizi ve insan haklarını savunduğunuzu belirtirsiniz. Bir düşünce hareketi olarak ise Hümanizm, esas itibariyle tanrı yerine insanı yasa koyucu olarak belirler, yani merkezden tanrıyı alarak yerine insanı koyar. Bu anlayışa göre insan kendinde bir değerdir ve insanlığının gereği olarak onura ve haklara sahiptir. Sözünü ettiğimiz anlamıyla Hümanizmin insanını yani human'ını tanımlayanlar Avrupalı, beyaz, hür , heteroseksüel erkeklerdi. Bu insanlar hem kendilerini insanlığın ölçüsü olarak belirlediler hem de insanı her şeyin ölçüsü olarak koydular. Avrupalı olmayan, beyaz olmayan, köle, homoseksüel ya da kadın olan insanlar bu insan tanımının doğal olarak dışında kalıyordu. İnsanın ötekisi çoğunlukla diğer insanlardır. Kendimizi merkeze koyarak bizim gibi olmayanları ötekileştirir ve hinterlandımızın dışına atarız. Oysa yalnızca insanlar değil, köken itibariyle bütün varlıklar özdeştir. İster mistik öğretilere inanın ister Big Bang Teorisi'ne, kaynak tek bir şeydir. Bölmek isterseniz kendinizi bile bölüp onunla kavga edebilirsiniz ama mutluluğun formülü parçalamak değil, bütünlemektir. İnsan olmak için insandan doğmayı yeterli görmek durumundayız. Renk, ırk, inanç, cinsiyet, cinsel tercih, hatta iki ayak üzerinde yürüme şartı dahi aranmaksızın tüm insan yavruları insandır. Eğer insanlığın ölçüsü olarak insandan doğmayı belirlemezsek, gücü elinde bulunduran renk, ırk, inanç ya da cinsiyet insanı kendi üzerinden tanımlayarak diğerlerine zulmedebilir. Biz insan tanımı ve hakları üzerine henüz bir uzlaşım sağlayamamışken sahneye sayborgların girmesi ile işler daha da karışacak gibi görünüyor. Hem organik hem de biomekatronik beden parçalarından müteşekkil varlıklar olan sayborglar bugün gerçekten varlar. Ancak henüz memeli hayvanlara mekanik parçaların eklenmesi ile elde edilen sibernetik organizmalar, memeliden doğmalar. İnsan örneği üzerinden gidecek olursak insan bedenine bir takım teknolojik araçların monte edilmesi ile aslında insana ekleme yapılmış oluyor. Fakat mekanik bir yapıya insansı özelliklerin eklenmesiyle oluşacak sayborglar, insandan doğma olmayacaklar. İşte o zaman söz konusu yeni organizmaların ne oldukları ve nasıl haklara sahip olacakları çok büyük bir mesele haline gelecek."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insan-nasil-oteki-olur/", "text": "Toplumsal algı bunun tersini söylese de insan bu tür bir ayrıştırmayı başkalarına değil aslında örtük olarak kendine yapar. Farklı olmaktan yeterince tatmin olamayan birçok insan kendini kutsamak, diğerlerini ise anlamsızlaştırmanın yolunu kendini öteki kılmakta arar. Aslında bu insanlar bilinç altında, kendilerinin diğerlerinden üstün olduğu bir dünya arzular. Bir insan kendi farklılığını kimliğinin sadece bir parçası olarak görüp o farklılığa mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli olarak bakmazsa, o farklığının cinsi her ne olursa olsun ötekileşmez. Siyasi görüşü, mezhebi, dini ya da memleketi ne olursa olsun bir başkası için ötekine dönüşmez. Ama insan karşılaştığı her bilgiyi ya da görüşü sadece farklılığı üzeninden değerlendirir, kendi kriterlerini kutsal terazi olarak tüm insan ilişkilerinde bir ölçü gibi dayatmaya kalkışırsa da kendine ötekileşmekten başka bir yol bulamaz. Farklı olmakla öteki olmak arasındaki o ince çizgide yolunu kaybedenlerin en tipik özelliği de farklılıklarının içeriğini aynı zamanda kendini yüceltme aracı olarak da kullanma arzusu. Bu tip insanlar toplumdan, en azından büyük bir kısmından öylesine nefret ederler ki beraber yaşadıkları insanlardan sadece farklı olmak değil, onlar için tamamen öteki olmak isterler. Onların yaptığı başkalarını ötekileştirmek olarak görülse de asıl kendilerini başkalaştırmak için çırpınırlar. Hissettikleri toplumsal nefretten ancak bu şekilde, araya bir duvar örerek kurtulabileceklerine inanırlar. Toplumsal nefretlerini örtbas etmek için de farklı yaşamayı tercih etmiş küçük grupları bulur, asıl ötekinin onlar olduğunu iddia ederler. Kim ne derse desin, bir toplumun dayanıklılık göstergelerinden biri de kesinlikle bu meseledir. Dünyanın neresine bakarsanız bakın, bir toplumda farklı ve mutlu insanların sayısı o toplumun sağlıklı bir yapıda olduğuna, oysa farklılıkların kolayca ötekileşmeye dönüştüğü toplumlarda ise bu durumun doğal bir fakirliğe, hem de her yönden fakirliğe delalet ettiğini kolayca gözlemlenebilir. Ve diğer insanları ötekileştirmek öylesine kolaydır ki sadece basit tek bir soru, insanların var olma biçimini sorgulamak ya da bireysel seçimlerine neden değil de niçin diye sormak bile bunun için yeterlidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insan-olma-yolculugu/", "text": "Yola çıkma cesaretini bir şekilde kendimizde bulduk diyelim, peki yolun sonu nereye çıkacak? Ya da yolun sonu var mı? Şahsen yolun bir sonu olduğunu düşünmüyorum; tabii dinamikleri her an değişen insanın her değişiminde yol ayrımı oluşacak; ama yolun kendisi hep devam edecek, muhtemelen ömür boyu sürecektir. Algılamış olduğu her bir veri ile kendini değiştiren beyin nasıl ki değişimine dur demiyor, sorularla çıkılan yol da dur durak bilmeyecektir. Anne-babamızın, bizi yetiştirenlerin bize ne kadar ve nasıl etki ettiğini, toplumun veya kültürün içimize işlemiş manevi organlarımız olduğunu fark etmek; gerçeklikten kaçarken zaman zaman nevrotikliğe zaman zaman ise başkalarının zihnine dönüştüğümüz gibi gerçeklerle yüzleşmek yolculuğun en önemli etkileridir. Psikiyatrist Engin Geçtan'ın İnsan Olmak kitabında değersizlik duygusu hakkında söylediği gibi: İnsan kendine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir; diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur. Bu yalnızca değer veya sevgi duygularına özgü bir faktör değildir; güveni ve umudu da önce kendi içimizde yeşertir, sonra çevremizdekilerden hisseder ve onlara hissettirir, yaşatırız. Kendi içimizde düşünceler dünyasına daldığımızda karşılaşacağımız gerçek kimliğimizle gerçek bir birey, bir insan olabiliriz. Gerçek bireylerin oluşmaya başladığı dünya da kuşkusuz sağlıklı bir topluma gebedir. İç hesaplaşmamızı gerçekleştirdiğimizde yaşamın daha parlak görüneceğine inanıyorum. Bu parlaklık hayata toz pembe bakmak değil, gerçeğin olabildiğince şeffaflaşmasıdır. Odaklandığımız şeyi büyütürüz, güzel bir toplum hayalinde, odağımızın kendimiz olması dileği ile.. Nihan Kaya Yazma Cesareti kitabında yatay hayatı Yatay hayatımız zaman ve mekanın sınırları ile çerçevelenmiştir. Onu belirleyen unsurlar açık, somut, objektiftir. şeklinde tanımlamıştır. Dikey hayat hakkında ise Eşyanın iç hakikatini oluşturan ve bizim iç dünyamızı içine alan bu görünmez, soyut hayatın sınırları yoktur. demiştir. - İnsan Olmak- Engin Geçtan - Yazma Cesareti- Nihan Kaya - Freud ve Psikanaliz- Carl Gustav Jung - Kişiliğin Gelişimi- Carl Gustav Jung - İFA3- Sınırları Aşmak- Sinan Canan"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insan-sevdalidir-derdine/", "text": "Cuma trafiğinin hoyratlığından kendimi evimin salonundaki koltuğa bir gayret zor atıyorum. Tüm bedenimle soluğumu, sanki haftalardır hiç bırakmadan içimde tutuyormuşum gibi pofff diye dışarıya azad ediyorum. Of be! diyorum Ne haftaydı... Hatırlamak dahi istemiyorum. Şarkı sözlerinin 3. Kısmına aklım takılıyor, çaresi derdinden daha zor cümlesini ilginç buluyorum. Nasıl yani? diyorum kendi kendime; bir şeyin çaresi derdinden daha zor olabilir mi? Bir anda zihnimi, bir türlü kendimi çekip çıkartamadığım konuların kuyusunda buluveriyorum, Aleyna Tilki'nin bir eserinde düşmeye doyamadığım dipsiz kuyumsun dediği dertlerimin ta içinde. Hayatımızda karşılaştığımız ve adına problem dediğimiz pek çok şey aslında sadece birer vakadır. Bir meseleyi problem haline getiren şey, onun varlığından ziyade sizin zihninizin nasıl anlamlandırıp tanımladığıyla ilgilidir. Bunu durumu açıklamak amacıyla Albert Einstein Problemlerimizi, onları yarattığımız andaki gibi düşünerek çözemeyiz ya da başka bir dille ifade edecek olursak problem yaratan mindset'le problemi çözemezsin şeklinde ifade etmiştir. Gerçekten de içinde bulunduğumuz durumu ne? olarak adlandırıyorsak/tanımlıyorsak, meseleyi de o şekilde anlıyoruz. Örneğin, yaşadığınız bir kazayı sakarlık olarak adlandırırsanız farklı, tecrübe olarak adlandırırsanız farklı anlayacağınız gibi. Eğitimlerde ya da konuşmalarda yukarıdaki gibi değerlendirmeler yaptığımda diğerlerinden sıklıkla duyduğum şey şu oluyor: Ne yani; gerçekliklerle yüzleşmeyelim mi? Ya da Kendimize yalan mı söyleyelim? Ardından da her seferinde konu dönüp dolaşıp ya Secret kitabına ya da örgülü saçlarıyla dağdan süt taşıyan küçük kızımız Polyanna'ya geliyor ve ihale onlarda kalıveriyor. Kişilerin bu türlü yaklaşımlarının ardındaki ihtiyacı anlayabiliyorum ve onların karşılanmaması durumunda ikna olmayacaklarının da farkındayım ancak yaşamın gerçekliği olarak tanımladığımız şeyin, aslında kendimizle ilgili yerleşikleşmiş kanaatlerimiz olduğu söylemini dillendirdiğimde; önce bir sessizlik, ardındansa: Hmm diye başlayan cümleleri de bazen duyabiliyorum. Kısaca toparlamak gerekirse, bireyler olarak bizler sakar olduğumuzu düşünüyorsak, yaşadığımız vakalar sadece bunu tescilliyor. Kendimizle ilgili düşünce şeklimizi değiştirip, yaşadığımız durumu vaka bazında değerlendirdiğimizdeyse, yaşam bize harika gelişim fırsatları sunuyor. Ben buna rögar kapağı etkisi diyorum. Kişi, hayat boyu karşılaştığı zorlukları tek tip tanımlamalar altında topladıkça, alt tarafta biriken yaşam posaları gittikçe sıkışmaya başlıyor ve bir gün patlayarak kapağı fırlatıyor. Aynı zamanda da bireye, deneyimleriyle yüzleşmekten alıkoyan, problemlerini şimdi ve buradanın gerçekliğine uygun çözümler arama noktasından kaçma olanağı sunan konformist bir edilgenlik/tembellik/sorumluluk almama tuzağını da maalesef sunuyor. Bu yüzden; sığ, karamsar, yok edici ve öğrenmeyi engelleyici tüm tanımlamaları lağımların üzerini örten rögar kapaklarına benzetirsek, yapmamız gereken, her bir durumu kendi özelinde yani mevcut anın gerçekliğinde değerlendirerek onların üzerine özel kapaklarını kapatıp yerlerine koymaktan geçiyor. Böylece neden bu kadar eleştireliz kendimize karşı daha iyi anlamış olduk, çünkü faturayı kendimize biçmenin yarattığı zorluklar muhakkak var ancak aynı zamanda bize sağladığı ana kucağı konforuyla sıcacık alanımızdan çıkmama rahatlığını düşündüğümüzde gerçek acıdan kaçmanın paha biçilemez faydasını hemen fark edebiliyoruz. İnsan bu yüzden Bildiği acıyı bilmediğine tercih ediyor diyor Halil Cibran. Bunun aslında zihinsel de bir karşılığı var diyebiliriz, şöyle ki: Mutlak yetersizlikle doğuyor insan ve o döneme dair bedensel çaresizlikleriyle ilgili travmatik anılarını beynin hafıza kayıtlarına arşivliyor. İlerleyen yaşlarının herhangi bir t anında çocukluk dönemlerinde karşılaştığı olaylara benzer yeni örüntülerle karşısında, farkında olmadığı bu bilinç dışına arşivli veri madenleri harekete geçiyor ve otomatik duygu düşünce referanslarıyla algılayarak refleksif davranışlarına yansıtıyor. Bu açıdan hemen herkes ömrünü bahsettiğim şekilde otomatik pilot modunda geçiriyor. Nörobilimciler zihnimizde bir günde 60 bine yakın düşünce ürettiğimizi belirtiyorlar, bunların tamamının bilinçli farkındalık düzeyinde yaratabilmemizin imkansız olduğunu düşündüğümüzde sanıyorum otomatik pilot moddan başka bir şansımızın kalmamasına da şaşırmamamız gerekiyor. O vakit, yaşamlarımız boyunca karşılaştığımız film karelerinin pek çoğu, bindirilmiş tekrarlar misali benzer fraktalları barındırıyor, zihnimizdeki sinir hücrelerinin haritası yaşamdaki kader örgümüze turnusol kağıdı işlevi görüyor. Son dönemde dillerden düşmeyen ve adına konfor alanı denilen yarı açık cezaevlerinin içerisinde, fikir görünümlü önyargılar, tercih görünümlü ezberler, özgürlük görünümlü esaretler, sorumluluk görünümlü korkaklıkların kartelasında dans ediyor. Kendi örümcek ağlarımızın içerisinde neden-sonuç ilişkisinden bağımsız bir şekilde hayatı örüyor, örüyor, örüyoruz. Bu kazağı kim giyer bilemiyoruz ama yolun sonuna geldiğimizi ancak yumak bittiğinde anlıyoruz. Şimdi sanırım daha iyi anlıyorsunuzdur, insanlar bir araya geldiklerinde neden sürekli olarak hayattan şikayet ediyorlar. Hatta pek çok ortamda travmalar arası iletişime hakemlik etmek durumunda dahi kalıyorsunuzdur. Bizim yazlıkta annem komutasındaki örgütlü kadın grubunun kendi aralarındaki kurultayları geleneksel bir adet olan çetin dert yarıştırma müsabakalarına sahne olmaktadır; Kimin derdi acaba diğerinden daha büyük? Ya da günün en talihsiz hastası acaba kim? Hangisinin kocası en anlayışsız? Altın madalyayı kazanan şanslı adaylar artık koca bir ohhh demeyi hak ediyor ve en baş edilemez durumda onların olduğu tescilleniyor. Yarışmada ödül alamayan kadınların evlerine elleri boş dönmemesi adına da kapanış seremonisinde bol bol göbekler atılarak teselli deşarjı olunuyor. Bunun bir de farklı versiyonları türemeye başladı, elinde feneri yollara düşmüş ve gerçek insan arayan Sinoplu Diyojen misali bir kitle belirdi etrafımızda. Dünyanın farketmesini istediği doğruları haykırmak isteyen bu kitleler, kendi rutin yaşamlarının baharatlı yanlarıyla yüzleşmek ve potansiyellerini neden yaşayamadıklarını düşünmek yerine, sinsice planlanmış bir yok edilme mitolojisinin metnini kaleme alıyorlar. WhatsApp transparanlığı korkusu, aşı kavgaları, korona hastalık inkarları, dünyayı yöneten ailelerin oyunları vs. derken felaket senaryolarının setlerinde vakitlerini geçirip duruyorlar. Hal böyle olunca, böylesine bir filmin başrol starı olmanın kaprisini de taşıyorlar, bahsettiğim konularla alakalı veri isterseniz ya da ne gibi inisiyatifler aldığını sorarsanız da fırçanızı yiyerek linç ediliyorsunuz. Bunu eleştirdiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, sadece durum tespitinde bulunuyorum. Yukarıda sıralanan meselelerin uyduruk şeyler olduğunu asla düşünmüyorum, hatta pek çoğunun doğruluk payının olduğuna inanıyor ve katılıyorum. Ben yalnızca bu kişilerin fazlaca hassasiyet göstermesinin ardındaki olası gizil ajandayı görünür hale getirmeye çalışıyorum. Mesela, depresyon hastalarıyla bahsettiğim zihinsel yapı arasında enteresan bir benzerlik gözlemliyorum. Zira depresyonda olan kişiler karamsar, ümitsiz ve duygusal açıdan mutsuzdur. Ancak bunları kendi kafasından uydurmazlar, gerçekten de etraflarında onları korkutacak, mutsuz edecek, canlarını sıkacak durumlar mevcuttur ama bu kişiler bahsi geçen meselelerine çözüm aramak yerine onları aşamayacaklarını düşünerek çaresizliğe kapılır ve dertlerinin altında ezilirler. Yani herkes gibi dertlidirler, ancak onlar dertleri dert edinirler. İşte tam da size işaret etmek istediğim ve paralellik gösteren kısmı da burasıdır, sorunlara yönelik farkındalık belirli oranda doğru olabilir ancak harcanan efor buna kıyasla zayidir. Özetle yazar der ki, her insan bahsettiğim sebeplerden ötürü sevdalıdır derdine; ona varlığını hissettiren, dünyaya heyyy ben buradayım! dedirten, ciddiye alınacak birisi olduğunu düşündüren, kendisinin de bir hikayenin başrolünde olabileceğine inanmak isteyen insanın kristalize olmuş formudur dert sahipliği. Dertleri dert edinmek varoluşsal bir anıttır, tıpkı mısır piramitleri, ayasofya ya da diğer dünya harikası yapıtlar gibi. Bu yapıtların nasıl oluştukları da belli olmamalıdır, muamma olmalıdır. Ya uzaylılar yapmıştır, ya kayıp kentin üstün yetenekli insanları ya da uzun sakallı dedeler. Ancak eğer böyle olursa o anıtları anlayamamış ve böylece de çözümlerini de zaten bulamamış oluruz. Dermanı olamamalıdır ki çaresizliklerimi benden alamayasınız, eğer alırsanız o vakit ben ben olamam ve derdimin yerine başka bir şey koymam gerekir. Yeni bir söz, başka bir tavır, farklı bir kimlik inşa etme zorunluluğu zuhur eder. Bu ölümcül takas, yapayalnız insanın en büyük korkusudur ve her insan bu yüzden içinde kendi hortlaklarını taşır. Narkissos gibi suya baktığında gördüğü suni tanrısal kişi, içinde başıboş dolaşan zombileridir ve onlarla yüzleşilmedikçe hortlakların sesinin ekosundan başka ses işitilemez hale gelir; aynı davranışlar tekrarlanır, aynı şeyler düşünülür, aynı sonuçlara varılır; benzer yaşamlar çoklanır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insan-super-olabilir-mi/", "text": "İnsanı süper-insan yapma ideali tarih boyunca pek çok insanın hayali olmuştur. Bugün ise bu hayali gerçekleştirmeye geçmişte olduğumuzdan daha yakınız. Transhümanistler insanlık hali olarak niteledikleri normal insan standartlarını, teknolojik imkanlardan yararlanarak yükseltmek için çabalıyorlar. En sevdikleri kelime ise iyileştirme ! İyileştirme denince aklınıza ahlakla ilgili olan iyi gelmesin; buradaki iyileştirme ahlaki bir iyileştirme değil, fiziksel ve bilişsel iyileştirme. Transhümanistler, insanlık halini/durumunu aşarak insan-üstü bir varlık haline gelmek istiyorlar. Sınırlarını aşmak, daha iyi bir duruma gelmek, kendimizden daha üst bir versiyona çıkmak son derece doğal istekler olarak görünüyor. Zaten tarih boyunca dinlerin ve mistisizmlerin yapmak istedikleri de bu değil miydi? İnsanı olabileceği en iyi haline taşımak... Dinler ve mistisizmler bunu ahlak odaklı olarak yapmaya çalıştılar, ne kadar başarılı oldukları tartışmalı olmakla birlikte bu öğretilerde insanları ahlaken iyileştirme hedefi vardı. Bu hedefe ise çoğunlukla sözel telkin, meditatif pratikler/ibadetler ve psikedelik maddeler kullanarak ulaşmaya çalıştılar. Amaç ahlaken daha iyi insanlar olmaktı. Mistik yöntemleri kullanarak doğa-üstü güçler elde eden ve bunları gayri ahlaki amaçlar için kullanan insanlar oldu, bu da söz konusu yöntemlerin insanı ahlaken iyileştirmedeki başarısını sorgulattı ve toplumları maneviyattan uzaklaştırdı. Günümüzde artık daha madde odaklı yaşayan insanlar olduk. Böylece insan için son derece doğal bir itki olan kendini aşma itkisi de maddi bir iyileştirme hedefine yöneldi. Sonuç olarak yalnızca Transhümanistlerin değil, birey olarak bizlerin gündeminde de fiziksel ve bilişsel iyileştirme var ve bunu başarmak için teknolojinin nimetlerinden faydalanmaya hazırız. Bir hastalığın tedavisi için ilaç almak ya da ameliyat olmak, daha güzel görünmek için botoks ya da estetik ameliyat yaptırmak fiziksel iyileştirmeye örnek iken, bir sunum yapmadan önce kahve içmek ya da egzersiz yapmak, DEHB hastası olmadığımız halde sınava girmeden önce Ritalin almak bilişsel iyileştirmeye örnek olarak gösterilebilir. Bunlardan en azından birini hepimizin yaptığından eminim. Hiçbirimiz bilişsel performansımızı artırmak için kahve içmenin kötü olduğunu düşünmüyoruz, ya da tedavi olmak için ilaç içmeye itiraz etmiyoruz. Hepimiz doğal olarak, kendimizi iyileştirmek için çeşitli girişimlerde bulunuyoruz. Asıl sormamız gereken soru şu: Nereye kadar? Bu iyileştirme işlemini en son nereye kadar götürebiliriz? Bebeğimizin cinsiyetini ya da genetik özelliklerini belirlemek mi sınırımız, yoksa renklerin kokusunu almamızı sağlayan bir beyin implantı taktırmak mı? Sınırın ne? sorusuna verilecek yanıtların sınırsız olabileceğini düşünen biri olarak insanın kendini aşma itkisine de bir sınır koymanın mümkün olmadığına inanıyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insani-iletisim-hayvani-iletisim/", "text": "Dille ilgilenen herkes için en heyecan verici konulardan biri de hayvanlardaki iletişim biçimleri. Üstelik bu gizemli alanın öylesine büyük vaatleri var ki dil olgusunu tam olarak tanımlayabilmek için bile hayvanlar arasındaki iletişim biçimlerini mümkün olduğunca anlamak, dil dışı tüm iletişim modellerini mutlaka çözümlemek gerekiyor. Çoğu hayvanın da aynı bizler gibi ses temelli bir tür iletişim kullandıklarına tanık oluyoruz ama buradaki asıl sorun, dille iletişim arasındaki farkı ayırt etmekte düştüğümüz çelişki. İnsan ve hayvan iletişimleri arasındaki en temel fark da iletinin türü aslında. Bizim adına dil dediğimiz sistemde bilgi ya da duygular çok büyük bir oranda kodlanarak transfer edilir, Bizim dilden kastettiğimiz de bu kodlamadır aslında. Hayvanlar ise, en azından bildiğimiz kadarıyla, sesin bir soyutlama aracı olarak kullanılmaması. Hayvanların kendilerine özgü bir dili olup olmadığı sorusu da burada muğlaklaşıyor işte. Yunuslar, balinalar ya da arılar gibi bazı türler bilgi alışverişinde o kadar başarılar ki ortadaki hadiseye öyle ya da böyle dil demek zorunda kalıyoruz. İçinde kelimelerin değil de sadece öz duygu ve bilginin şifrelendiği bir iletişim türünü, insanlara özgü dillerle benzetmekten başka bir çare bulamıyoruz. Yukarıdaki bu tarifin en önemli sorunu ise hayvanların sadece somut bilgi iletişimi içinde oldukları söylendiğinde, bu olgunun tam olarak anlaşılamaması. Hayvan iletişimin birçok örneğinde, mesela arıların keşfettikleri yeni bir çiçeğin yerini tarif ederken sergiledikleri davranışların ya da bir kuşun fark ettiği bir tehlikeyi çıkardığı seslerle diğer kuşlara bildirmesinin, bizim adına dil dediğimiz bilgi soyutlaması olmadığını fark edemememiz. Oysa bizim dil dediğimiz sistem benzer durumlarda, mesela bir yer tarif ederken bunu bilgiyi soyutlayarak yapar. Üç kilometre uzakta demek istediğinde, üçü tarif etmek için kendi etrafında üç kez dönmek yerine o kavramı ü ve ç sesleriyle soyutlayarak aktarır. Ve bu soyutlama becerisi, en azından bildiğimiz kadar, sadece insan icadı dillerle mümkündür. Hayvanlardaki bu iletişim türünün bizimkinden ne kadar farklı olduğunu anlamanın bir yolu da olaya tam tersinden bakmak olabilir. Özellikle son otuz yılda oluşan iletişim bolluğuyla birlikte insanların dil kullanımı bir soyutlama aracı olmaktan çıkıp kaba bir duygulanma etkinliğine dönüştü. Güncel olan her medya türünde insanların büyük bir bölümü sözcüklerin taşıdığı bilgiden, o bilginin zihinlerinde oluşturacağı anlamdan çok ilkel bir şekilde ses çıkarma davranışı sergilemeye başladılar. Maymunun ormanda bir kaplan görüp çevresindekilere, içinde sadece duygu barındıran bir ses yığınıyla seslendiği gibi, artık birçok mecrada insanlar da birbirlerine bir şey anlatmak yerine son derece vahşi bir yöntemle sırf somut duygu aktarmaya çalışıyorlar. Gerçi insan evladının bu dilsel hayvanlığı yeni bir şey sayılmaz. Büyük medeniyetler kurduğu ilk günden bu yana, özellikle de siyaset gibi arenalarda, liderlerin topluluklarla ağızlarından çıkan sözcüklerle değil de ağızlarından çıkan sesin şiddetiyle iletişim kurma geleneği hep vardı. Kağıt üzerinde boş ve anlamsız gelecek bir yığın nutuk, dünya tarihinde bir yığın insanı vazgeçilmez lider yaptı. Çoğu kadın erkek ilişkilerinde dahi amaçsızca sarf edilen kelimeler, aktarılmak istenen duygu için birer bahanedir sadece. Hatta sadece kelimeler de değil, çoğu zaman konunun kendisi bile sese bürünmüş duygu yanında ne idiği belirsiz ayrıntıdır. Üstelik bu durum sadece olumsuz duygu transferleri için de geçerli değil. Özellikle içki sofralarında, üç beş kişi bir araya gelip insan aklının en büyük meziyeti olan dilden zerre nasibini almamış bir iletişim biçimiyle, bir ağacın tepesinse zıplayıp duran, sebepsiz neşelenmiş bir maymun misali birbirlerine duygularını ama yalnızca duygularını ifade edip bunun adına da sohbet diyebilirler. Hayvanların dili var mı, sorusuna geri dönersek eğer; bu soru, hayvanların dünyasında matematik var mıdır, sorusu kadar anlamsızdır aslında. İletişim yöntemleri en az bizim kadar, hatta bazen bizden çok daha iyi olabilir ama matematiğin sadece sayılarla ilgili olmadığı gibi, dil de sadece iletişim için icat ettiğimiz bir şey değil. Hayvanların iletişim için kullandığı sesler dilsel sistemleri ne kadar andırırsa andırsın, bunlar en azından teknik olarak dil değildir. Özetlemek gerekirse, iletişimin bu şiddet çağında, amacı gerçekten fikir olan insanların şiddetsiz iletişimin kurallarını hem biliyor hem de inanıyor olması gerekiyor. Belki de son yirmi yıldır gezegendeki tüm iletişimin neredeyse yüzde doksan dokuzu artık insan sesiyle değil de klavye sesleriyle yapıldığı içindir, Histerik Hitap Arzusu Bozukluğu gibi en yabani yanımız olan iç ses arsızlığıyla şekillenen tüm iletişim biçimlerinden kurtulmanın tek yolu iletişim etiğidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insanin-akilla-imtihani-toplumun-parcasi-olmak/", "text": "Belki de insan türü için bu hayattaki en büyük sınav, aklını yitirmeden toplumun bir parçası olabilmesidir. Toplumsal aklın yer yer insanı aptallaştıran, ama bazen de o aptallıkla birçok soruna çözüm sunan yapısı karşısında bireysel aklın sağlıklı kalabilmesi öylesine zorlu bir görevdir ki bireysel aklını toplumsal akıldan koruyabilen insanlara gıpta etmemek mümkün değil. Bireysel korkuların bireysel aklı olumsuz yönde etkilediği gibi toplumsal korkuların ayyuka çıkıp toplumsal aklı felce uğrattığı dönemlerde insanın bu sınavı daha da içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor. Toplumsal korkunun da en bariz etkisi, o toplumdaki insanların sorunlar karşısında radikalleşmesi oluyor. Böyle durumlarda da salim akılların toplumla ilişkisi gerçekten hazin bir hal alıyor. İnsanın, yaşadığı toplumun bir parçası olmak için sarf ettiği çaba bazen öylesine anlamsızlaşıyor ki pek çok kişinin bulabildiği tek çözüm, içinde yaşadığı toplumu değiştirmek, kendine, daha kolay adapte olabileceği yeni bir yer aramak oluyor. Bu tür göçlerin en büyük bedelini de bizim gibi eğitim seviyesini, başka bir deyişle kişi başına düşen eğitim miktarını yukarılara çekmeye çalışan ülkeler ödüyor. Eğitim bakımından zafiyeti olan bizim gibi ülkeler bir yana, bu konuda iddialı ülkeler arasında dahi yüz binlerce eğitimli bireyle milyonlarca eğitimsiz bireyin değiş tokuş olduğu bir göç olgusunu kaldırabilecek bir ülke yoktur. Dünyanın en büyük ekonomileri dahi birkaç yıl içinde iyi eğitimli nüfusunun yarısını kaybetmeyi, bu durumun ekonomilerinde oluşturabileceği riskleri göze alamaz. Toplumun bir parçası olmak konusunda insanların yüzleştiği bir diğer zorluk da kültürel yapılar arasındaki dengenin hızla bozulması. Geleneksel kültürün kendini güncelleme konusunda, çoğunlukla siyasi nedenlerle yetersiz kalması. Kültürün bir toplumda işlevsel yaşam biçimleri önermekten çok siyasi bir tutuma, kaba bir ideolojiye dönüşmeye başlaması. En vahimi de toplumun bir parçası olabilmek için bireylerin iktidardan yana seçimler yapmak zorunda bırakılması, siyasi kültürün etnik kültürlerin önüne geçmesi. Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki bir toplumu gerçek manada güçlü kılan en önemli nitelik, bireylerinin o topluma uyum kolaylığıdır. Siyasi akıllarının, sanatsal akıllarının, kültürel akıllarının o toplum içinde nefes almasıdır. Ya da en başta da dediğimiz gibi, toplumsal akıl karşısında kendi aklını yitirmeden var olabilmesidir. Hayvanların nasıl düşündüğünü tam olarak bilmiyoruz ama şu kadarını söyleyebiliriz ki bizi onlardan ayıran en temel niteliğimiz, bu bireysel fikir üretme becerimiz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insanin-farki-ne/", "text": "Biyolojide insan, primatlar adlı bir canlılar grubuna üye, tür adı Homo sapiens sapiens olan bir canlı türü olarak tanımlanıyor. Sapiens ise düşünen anlamına geliyor. Homo ise insan cinsine verilen bir ad. Dünya üzerinde yaşayan tanımlayabildiğimiz 2 milyonu aşkın canlı türünden; henüz çoğunu tespit edemediğimiz fakat dünyada var olması gerektiğini düşündüğümüz 10 milyonu aşkın türden ve canlılığın başlangıcından beri var olmuş fakat yüzde 99 kadarının nesli tükenmiş olan yüz milyarlarca türden, sadece bir tanesiyiz. Genel beden planımız, özellikle de sinir sistemimizin yapısı, adına omurgalılar denen çok daha geniş bir canlılar grubuyla büyük oranda benzerlik gösteriyor. Omurgalıların hepsinin sırt kısmında bir sinir dokusu, yani omurilik, baş kısmında ise beyin denen bir sinir dokusu topaklaşması var. Anne karnındaki yahut yumurta içindeki embriyolarımızın ilk dönem şekilleri bile aynı. Sonra her canlı grubuna göre bedensel farklılaşmalar meydana geliyor; temel bir plandan, kuşlar, sürüngenler, balıklar, su aygırları, maymunlar ve insanlar ortaya çıkıyor. Sinir sisteminin yapılanması ise temelde hep aynı mantığa dayanıyor. Refleks hareketleri ve otomatik-ritmik faaliyetleri kontrol etmekle görevli bir omurilik, onun biraz üzerinde temel yaşam faaliyetlerini yürüten merkezleri bir araya toplamış beyin sapı, onun da üstünde, dürtüleri ve bedenin iç dengesini kontrol eden, hareketleri koordine eden merkezleri içeren orta beyin, ve nihayet, primatlarda en belirgin göründüğü haliyle, en üst katta beyin kabuğu denen o karmaşık yapılı, buruşuk ve ince katman. Beynimizin planı, kedilerin, maymunların veya yunusların beyninden çok farklı değil. Fark, hem hücre sayısı, hem de beden ağırlığı/beyin ağırlığı oranı açısından açık ara önde olmamız. Bir de beynimizin ön bölümü, diğer en yakın benzerlikte beyinlere göre dahi çok büyük. Fakat tüm sistem temelde aynı mantığa göre çalışıyor: Duyular aracılığıyla gelen bilgiler, sinir sistemi dediğimiz o devasa hücre kümesi tarafından değişik devreler aracılığıyla değerlendiriliyor ve bazı davranışlar ortaya konuyor. İnsanla hayvan arasındaki farkı meslek gruplarından insanlara sorduğumuzda genellikle düşünme, bilinç, adalet, ahlak, inanma, akletme, soyut düşünme gibi cevaplar alıyoruz. Fakat bunların çoğu, aslında değişik derecelerde ve bazen çok zayıf da olsa, hayvanlarda da bulunan özelliklerdir. Özellikle düşünme, faydalı-zararlı ayrımını öğrenme, bireysel ve grup içi adalet, akıl yürütme ve karmaşık problemleri çözebilme gibi yetenekler, değişik düzeylerde bir çok hayvanda karşımıza çıkar. Ama insana has bazı özelliklerimiz var ki, hayvanlar ve bitkiler aleminde bunların benzerlerine bile rastlamıyoruz ve bu özelliklerimizin nasıl var olduğu konusu halen bilim camiasındaki en hararetli tartışma konularının başında geliyor. Canlılar arasında biyolojik yapı ve davranış karmaşıklığı açısından bir sıralama yaptığımızda, insan bu ölçekte çok farklı bir yerde duruyor; hatta çoğu zaman eldeki ölçeklerin tamamen dışına da çıkabiliyor. 1. Sanat üretimi: Somut dünyadan alınan bilgilerle soyut düşünceler inşa edip, bunları somut eserler şeklinde tekrar hayata geçirebilme şeklinde bir beceri, insan dışında hiç bir canlıda karşımıza çıkmıyor. Ayrıca, insana dair en eski bulgularımız, mağara duvarı resimlerinde olduğu gibi, her zaman sanatla ilgili olan kalıntılardan oluşuyor. Başka hiç bir canlı sanat üretemediği gibi, insan da sanatla ilgilenmediği, sanatsal dallara kayıtsız kaldığı zaman kendisini insan yapan en önemli özelliklerden birinden uzak kalıyor aslında. Sanatı sadece sanatçıların yaptığı şeyler olarak düşünmek ve bu konuda özellikle günümüzde gittikçe artarak insanların çoğuna yerleşen yanlış algı, maalesef gerçek hayatımızın son derece yüzeysel ve mekanik bir hale gelmesine de neden oluyor. Özellikle gençlerimizin sanatla ilgili meselelerle ilgilenmeyi vakit kaybı olarak görmeye başlamaları, dünyadaki her türlü sorunu aslında sanatsal hayal gücü ile çözebilmiş bir türün torunlarının geleceği açısında ciddi bir tehlikeyi de içinde barındırıyor. Artık kendi zihnimiz ve gönlümüzden gelen özgül işler ve sanat ürünler üretmek yerine, başkalarının ürettiği içerikleri tüketen ve çoğu zaman o içeriklerin sahip olduğu sanatsal değer düzeyini de ayırt edemeyen kuru insanlara dönüşmeye başlıyoruz. Bu da insanın geleceği için hiç de hayra alamet bir durum değil. 2. Mizah: İnsandan başka bir canlının mizah yapacak şekilde çevresindeki gerçeklikten zihnen ayrılarak garip ve gerçek üstü bağlantılar kurabildiğini göremiyoruz. Mizah yeteneğinin çok gelişmiş bir beyin gerektirdiğini biliyoruz. Elbette hayvanlar da eğlenmek amacıyla bazen birbirlerine şakalar yapıp gülüyorlar; ama insandaki özellikle sembolik mizah anlayışı ve bu karmaşık iletişim biçimi üzerinden aktarılan mesajlar çok karmaşık düzeylere ulaşabiliyor. Genellikle çelişkilerin hızla yakalanması ve aradaki tezatlara gülerek karşılık verme şeklinde işleyen mizah anlayışı, mizahla yaşayan ve gelişen beyinlerde bu üstün özelliğin de gelişmesini sağlıyor. Bilge ve deneyimli insanların genellikle nüktedan, yani şakacı olması da bu nedenle tesadüf değil. Espri yapabilmek, insanları sözle gülümsetebilmek ve espriden anlayabilmek gelişmiş beyinlerin önemli bir özelliğidir. Gerek fazla ciddi bir hayat yaşanması gerekse aşırı sulu şakalarla geçiştirilen sohbetler, insandaki mizah algısının olgunlaşmasının önündeki en önemli engellerin başında geliyor. 3. Estetik algı: Bir günbatımından bebeklerin gülümsemesine, bir sanat eserinden bir çiçeğin girift tasarımına kadar her türlü güzelliği algılayabilen ve buna diğer canlılardan farlı tepkiler verebilen tek canlıyız. Diğer canlıların dünyayla bir estetik-güzellik ilişkisi kurduğunu düşündürecek pek bir kanıtımız yok. Merak, bir çok canlıyla paylaştığımız bir özellik olmasına rağmen, güzellik ve estetik merakı sadece insana has gibi duruyor. Elbette kullanılır ve geliştirilirse. Estetik algının gelişmesi büyük oranda erken yaşlarda sanatsal ve estetik içeriklerle karşılaşmayı gerektiriyor. Böyle bir zihinsel eğitimden geçmemiş olan çocuklar, gençlik ve olgunluk zamanlarında da estetik değerlerden haz alamıyor ve neyin estetik, neyin kaba olduğunu ayırt etmekte sorunlar yaşayabiliyorlar. Elbette zevkler ve tadlar insanlara göre değişebiliyor; fakat genel-geçer estetik değerlerin kaybolduğu bir toplumda kibarlıktan, nezaketten, yenilikçi düşünceden ve işbirliğiyle üretilecek üstün değerlerden yoksun kalmamız kaçınılmaz. 4. Öz farkındalık: Çok az sayıda canlıda deneysel olarak gösterilebilen basit benlik algısını bir kenara koyarsak, kendi benliği dışına çıkarak kendisini değerlendirip eleştirebilme, dünyadaki yerini ve ideallerini sorgulayabilme yeteneği sadece insana has görünüyor. Kendinin farkında olmak ve hareketlerinin kontrolüne sahip olma şeklinde kendini gösteren bilinç bir çok canlıda basit düzeylerde de olsa var olabilecek bir özellik iken, insandaki hali gerçekten diğer canlılarla kıyas kabul etmeyecek kadar gelişkin görünüyor. Öyle ki, sadece kendimizin farkına varmakla kalmıyor, diğerlerinin zihinsel dünyasına dair de oldukça detaylı tahmin ve çıkarımlar yapabiliyor. 5. Ölüm farkındalığı: İnsan dışında hiç bir hayvanın ölüm kavramını anlayabildiğine dair bir kanıtımız yok. Maymunlar, arkadaşlarının öldüğünü anlayabiliyor, hatta yanında bir süre yas da tutabiliyorlar. Fakat kendi ölümüne dar farkındalığın hayvanları çok aşan bir zihin durumu olduğunu biliyoruz. Ölüm farkındalığı insanlarda aşırı gelişmiş haldeki beynin ön tarafı ile ilgili bir zihinsel özellik. Bu bölüm sayesinde çok uzak geleceği hayal edebilirken çok uzak geçmişteki deneyimlerimizi bile hatırlayabiliyoruz. Bu nedenle, önümüzdeki yılları düşününce kaçınılmaz olarak bildiğimiz diğer tüm insanlar gibi önünde sonunda bir gün öleceğimizi hemen fark edebiliyoruz. Bu farkındalık ise insan için en büyük kaygı kaynaklarından birisi. Hayatta kalma içgüdümüzün kuvveti ile ölümlü olma gerçeği sürekli olarak aynı zihinde yan yana hüküm sürüyor. Bunu unutabilmek için elbette bazı mekanizmalarımız var; mesela gaflet olarak da bilinen bir nevi unutkanlık ve boşverme, en önemli silahlarımızdan birisi. Etrafımızda ölümle ilgili bir mesele olmadığı sürece ve kendimizi başka düşüncelerle oyaladıkça, ölüm düşüncesi de geçici bir zaman için aklımızdan çıkabiliyor. Fakat bir şekilde o garip endişe, özellikle kendi başımızayken gelip bizi tekrar buluyor. Ölüm korkusu gelecekle ilgili bir meseledir. Ancak geleceği düşünürken aklımıza gelir ve bizi tedirgin eder. Bu korkunun ise tek bir çaresi vardır: Zihnimizi şu anda tutabilmek. Eğer bizi tam olarak bu anda tutacak bir meşgalemiz varsa, gelecekle ilgili endişeler o süreç boyunca zihnimizden silinir. Sürekli bu anda yaşayan ve öz-farkındalığı yüksek insanlar o nedenle ölüm korkusunu en az hissedenlerdir. 6. Zaman algısı: Hayvanların bir çoğunda temel ve bireysel düzeyde zaman algılaması ve ritim duygusu var. Fakat insan dışında hiç bir canlı, zamanın kendisi ve diğerleri için anlamını değerlendirebilecek, zaman bağlamında ders alıp bunu geleceğe uygulayabilecek yeteneğe sahip gözükmüyor. Az önce bahsettiğimiz ölüm farkındalığı ve korkusu da aslında büyük oranda bu zamansal algı yeteneğiyle ilgilidir. 7. Kelimeler arasındaki bağlantıları anlamak: Bazı gelişkin hayvanlar basit kelimeleri anlamayı öğrenebiliyorlar. Fakat insanların kelime ve cümleleri anlam-bilimsel olarak bağlayabilme, mecaz yapabilme gibi üstün yetenekleri, hayvan zihnini fersahlarca aşan bir beceri. Bu nedenle hiç bir hayvanın insan gibi karmaşık bir dil üretebilmesine rastlamıyoruz. 8. Hayatın anlamı: Sadece insanın sorgulayabileceği, kurgulayabileceği ve dert edebileceği bir konu, hayatın anlamı. Diğer canlılar sadece biyolojik işlevlerini yerine getirerek tatmin olabiliyorlar; fakat bu sorgulama yeteneği, insanı kendisi ve yaşadığı düya hakkında çok daha fazlasını bilmeye mecbur bırakıyor. Aliya İzzetbegoviç'in de dediği gibi, bir çok canlının boynu yukarı, aşağı, sağa ve sola dönebilir. Ama sadece insan başını yukarı kaldırıp da yıldızlara bakma ve onlar üzerinde düşünebilme becerisine sahiptir. Fakat bu özelliğini kullanmama özgürlüğüne sahip olan da tek canlıdır aynı zamanda. 9. Çevresini değiştirme: Canlıların hepsinde belli derecelerde çevrelerindeki değişimlere uyum yeteneği var. İnsan ise, çevresini değiştirip kendi özel koşullarını yaratma konusunda tek başına görünüyor. Hatta çevresini radikal biçimde değiştirmeden yaşayamayan tek canlı insanoğlu. Zira çıplak zayıf ve her türlü savunma sisteminden yoksun bir bedenle dünyaya gelen insaoğlu için bu dünya gerçekten de yaşanmaz bir yerdir ve hayatta kalabilmek için bu dünyayı kendisine göre değiştirmek zorundadır. Fakat malum, bu değişim dürtüsü, maalesef zamanımızda çoğu kez kötü ve yıkıcı yönde; hatta çevre felaketlerine varacak derecelere kadar gidebilmekte. 10. Dengeden uzak davranış: Doğal sistemlerin tamamı kendi başına bırakıldığında bir denge durumuna ulaşır. İnsanoğlu ise denge bozucu, değiştirici ve tahrip edici özelliği ile öne çıkar ve bu açında yine, eski bir deyişle, nev-i şahsına münhasırdır. 11. Ahlak kuralları: Hayvanların büyük çoğunluğu en kolay seçimleri tercih ederek doğal ve içgüdüsel kurallara göre yaşar. Bazı gelişkin hayvanlarda temel düzeylerde ahlaka benzer davranışlar da görülebilir . Fakat insandaki gibi hayatın tüm gidişini etkileyecek, biyolojik tüm ihtiyaçları askıya alabilecek bir ahlaki-inançsal motivasyon, başka canlıda gözlenmez. Karmaşık bir ahlak sistemini üretip izleyebilecek kadar karmaşık beyin devrelerine sahip tek canlı insandır. 12. Yaşam tarzı değiştirme: Büyük oranda dürtüleriyle yaşayan diğer bütün canlılardan farklı olarak insan, düşüncelerine bağlı olarak yaşam tarzını değiştirmeye karar verebilir ve bu konuda neredeyse sınırsız özgürlük sahibidir. Fakat buna rağmen çoğu insanın içine doğduğu inanç, yaşam ve kültür koşullarını değiştirmeye hiç yeltenmemesi gerçekten ilginç bir sonuçtur. Bu durum ağırlıklı olarak diğer bir çok hayvanda gördümüz konfor güdüsünün bir sonucudur. Konforun bozulmasını hayvani zihin pek hoş karşılamaz. Ama insan, konforunu bozup daha fazlasını talep ettikçe gelişir ve insanlaşır. 13. Bilgelik: Kendilerini zamanda konumlandırma açısından çok dar bir yeteneğe sahip olan hayvanlar, çok gelişmiş bir beyne de sahip olsalar, geçmiş tecrübeleriyle andaki durumu değerlendirme yetisinden mahrumdurlar. Sadece basit ödül-ceza-koşullandırma sistemlerine göre davranışlar sergilerler. Bilgelik, sadece insana has ve zamanla gelişen bir zihin durumudur ve göreceli olarak az miktarda ipucundan yola çıkarak geçmiş deneyim ve bilgilere bağlı olarak çıkartılan karmaşık zihinsel sonuçları işaret eder. Bilge bir zihin dikkatle ve farkındalıkla yaşanan bir ömür sonucunda kendiliğinden gelişecek kadar her insana özgü bir beceridir. Fakat hayatı yaşama tarzlarındaki farklılıklar nedeniyle görece az sayıda insan bilge bir zihin geliştirebilmektedir. 14. İnanma-tapınma ihtiyacı: Dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde, insanoğlu dürtüsel olarak daha yüksek bir gücü arama, bulma ve ona tapınma eğilimine sahiptir. Diğer canlılarda böyle bir davranış gözlemlemiyoruz. 15. Aşk: Bir çok hayvanda uzun süreli üreme amaçlı birliktelikler görülürken, bilgi, tecrübe, amaç ve yaşam paylaşımı anlamındaki birliktelik olarak nitelenebilecek aşk, sadece insana özgüdür. Kısacası, insan dışındaki biyolojik varlıkları anlamak, kendimizi anlamakta çok önemli ve vaz geçilmez bir aşama. Bu konuda henüz alacağımız çok yol var. Fakat insanı insan yapan özellikleri tam olarak anlamamız için -en azından şimdilik- tek başına yeterli bir çalışma alanı gibi görünmüyor. Tam bu noktada, ünlü düşünür E.F. Schumacher'in bir sözünü anmadan geçmeyelim: İnsan sadece düşünen bir hayvansa, köpek de sadece havlayan bir lahanadır. Yani genel düşüncede yaygın olarak yerleşmiş insan-hayvan ayrımı, o kadar da temelsiz, yahut insan-merkezci bir bakış açısı gibi görünmüyor. Son olarak, insana has olan özelliklere arada bir göz atarak, canlılık yelpazesinde nasıl bir yerimiz olduğu ve insan olmanın gereklerini ne derece yerine getirebildiğimizi de sıklıkla düşünmek, bence faydalı bir egzersiz; herkese tavsiye ederim. Garip gelecek ama aslında çok manidar. Maraton kasları resmen onlar, öyle evrimleşmişler ki o avcı-toplayıcı zamanlarda tüm o homo-sapiensten kısa mesafede hızlı koşan hayvanları yakalayabilmeleri için birebir. Kısa mesafede tur bindiren çok canlı var ama uzun mesafe koşularında sanırım ilk sıraları oynuyoruz 🙂 O kasların varlığı avlanabilmemize ve doğada hayatta kalabilmemize büyük yardımı olmuş sanırım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insanlarda-aynilik-farklilik-meselesi/", "text": "İnsan farklılıklarıyla ilgili oluşturulmuş onca külliyata karşın insan aynılığı ile ilgili söylenmiş çok da kayda değer söz yok. Oysa insan farklılıklarını anlamak için bile önce aynılığı konuşmak, insan benzerliğinin sınırlarını belirlemek gerekiyor. Buna da insan zihnindeki farklılık/aynılık paritesinin dinamiklerinden söz ederek başlamak en iyisi olabilir. İnsan zihnindeki aynılık olgusunu da bir örnek oluşturmak için bilgi/inanç ilişkisi üzerinden tarif etmek mümkün. Burada öne sürülen sav, tüm insanlardaki bilgi/inanç ilişkisinin Pi Sayısında olduğu gibi sabit bir oran içerdiği. Nasıl ki Pi Sayısı, ölçütü ne olursa olsun her seferinde çapın, çember uzunluğunun yaklaşık olarak üçte biri olduğunu, hiçbir büyüklüğün ya da küçüklüğün bu oranı değiştiremeyeceğini söylüyorsa, bilgi/inanç ilişkisinde de inancın uzunluğu bilginin çapıyla orantılıdır. Yani tüm insanlarda aynı şekilde işleyen bir formülle, bilgilerinin çapı ne denli büyükse inançlarının kapladığı alan da o denli geniş olacaktır. Bu formülün dışında kalan tüm inanç konularıysa, aslında doğrudan inançla ilgili değil, bir tür taraftarlık bağıdır. Bu savın bir diğer iddiası da insan inançlarında ortaya çıkan farklılıklar üzerinde zekanın sanıldığı kadar etkin olmadığı. Mesela biri Evrim Teorisine, hukukun üstünlüğüne, cumhuriyetin önemine, eşitlik ve kardeşliğin işlevine bir türlü inanamıyorsa, bunun nedeni zeka geriliğinden çok bu konularla ilgili inancını genişletecek kadar bilgi sahibi olmaması olabilir. Bu tür insanlar için önemli olan inançlarının genişliği değil, o küçücük daire içinde hissettikleri konfordur. İnsan aynılığıyla ilgili söylenebilecek bir başka şey, insan zihninde iyi ya da kötü olmak gibi birçok eğilimlerin de evrensel bir formülünün olabileceği. Herhangi birinin daha iyi ya da daha kötüye dönüşmesinin nedeni, tüm insanlar için geçerli aynı formül içindeki değişkenlerin bir nedenle farklılaşması, formülü oluşturan eşitliğin dünyevi nedenlerle bozulması olabilir. Eğer bu yaklaşımda haklılık payı varsa, tüm kimlik farklılıklarının kişiye özgü değil, maruz kaldığı durumlarla ilgili olduğunu söylemek mümkün. İstisnai insanları saymazsak, benzer koşullarda herkesin benzer kimliklere aday olduğunu, kimlik farklılıklarının insan farklılığından çok koşullarla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Büyük ihtimalle evrimsel nedenlerle, insan türü ömrünün büyük bir kısmını birbirine benzemek ve birbirinden farklılaşmak arasında gidip gelmekle geçiriyor. Burada bir denge yakalamanın ne denli zor olduğu, her iki seçeneğin de tek başına insan amaçlarına hizmet etmediği çok açık. İnsanların birbirine benzeme arzularının düşünsel becerilerine verdiği zarar ortada olsa da, diğerlerinden ayrışma alanını sadece fizyolojik ya da yaşam biçimi farklılığıyla sağlamaya çalışanların da onlardan pek bir farkı yok. Birçok insanın genelden farklılaşma isteğini bu denli sağlıksız kılan ise bir tür açgözlülük aslında. Bu bağlamda anlamakta zorlandığımız şey, diğer insanlardan farklılaşma oranlarının sadece yüzde bir oranında olabileceği, ama o yüzde birlik oranın geriye kalan doksan dokuz benzerlikten çok daha büyük bir anlamı olabileceği. Diğer insanlardan farklılaşmayı o yüzde birlik anlamlı alan içinde değil de daha çok biçimlere dayalı kaba şekillerle oluşturmaya çalışanların anlamakta zorlandığı bir diğer konu da ihtiyaç duydukları kişisel farklılığın sadece düşünsel farklılık olabileceği. O düşünsel farklılıkların yaşam biçimlerinde farklılık oluşturması gayet normal ama bu değişimin sınırlarını evrimin sınırlarının ötesine taşıma çabası en azından bugün için anlamsızdır. Farklılıkta konu biçim değil anlamdır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/insanlarda-hayvanlarda-ve-yapay-zekada-bilinc/", "text": "Yeni bir teori, bilincin karmaşık bilişsel işlemlere bağlı bir durum olduğunu ve uyanık olduğumuzda otomatik olarak hüküm süren pasif bir temel durum olmadığını öne sürüyor. Ruhr-Universitat Bochum'daki iki araştırmacı yeni bir bilinç teorisi geliştirdi. Uzun zamandır bilincin doğasını, beynin nasıl ve nerede bilinci oluşturduğunu ve hayvanların da bilince sahip olup olmadığı sorusunu araştırıyorlar. Yeni kavram, bilinci, uyanık olduğumuzda otomatik olarak hüküm süren pasif bir temel durum olarak değil, karmaşık bilişsel işlemlere bağlı bir durum olarak tanımlar. RUB'daki Davranışsal ve Klinik Sinirbilim araştırma grubundan Prof. Armin Zlomuzica ve eskiden Universite Paris-Sorbonne'da, şimdi RUB'da olan Prof. Ekrem Dere, teorilerini Behavioral Brain Research dergisinde anlatıyor. Platform teorisine göre bilinçle ilişkilendirilen karmaşık bilişsel işlemler, korunan ve işlenen zihinsel temsillere uygulanır. Algıları, duyguları, duyumları, anıları, hayalleri ve çağrışımları içerebilirler. Bilinçli Bilişsel İşlemler, öğrenilmiş davranış veya alışkanlıkların artık başa çıkmak için yeterli olmadığı durumlarda gereklidir. İnsanların araba kullanmak veya duş almak için mutlaka bilince ihtiyacı yoktur. Ancak beklenmedik bir şey olduğunda, durumu çözmek için Bilinçli Bilişsel eylemler gerekir. Ayrıca gelecekteki olayları veya sorunları tahmin etmek ve uygun başa çıkma stratejileri geliştirmek için de gereklidirler. En önemlisi, Bilinçli Bilişsel işlemler, insanların ve hayvanların yeni çevresel koşullara uyum sağlamasını sağlayan uyarlanabilir ve esnek davranışların temelinde yer alır. Yeni teoriye göre, Bilinçli Bilişsel eylemler, alt platformları kontrol eden bir tür merkezi yönetici olan sözde çevrimiçi platform temelinde gerçekleşir. Alt platformlar, bilgi veya faaliyetler için depolama ortamı olarak davranabilir. Bilinçli Bilişsel işlemler, farklı nöron ağlarının etkileşimi ile kolaylaştırılır. Armin Zlomuzica ve Ekrem Dere, Boşluk Bağlantıları olarak da bilinen elektriksel sinapsların bu bağlamda çok önemli olduğunu düşünüyor. Bu yapılar, sinir hücreleri arasında son derece hızlı sinyal iletimini sağlar. Hücreler arasındaki iletişimin nörotransmiterler ve modülatörlerin değişimi yoluyla gerçekleştiği kimyasal sinapslardan çok daha hızlı çalışırlar. Yazarlar, platform teorilerini test etmek için örneğin aşağıdaki deneyi öneriyorlar: Bir insan, bir deney hayvanı veya yapay zeka, yalnızca farklı bir bağlamda öğrenilen iki veya daha fazla kuralı birleştirerek çözülebilecek yeni bir problemle karşı karşıya. Depolanmış bilgi ve yeni bir probleme uygulamanın bu yaratıcı kombinasyonu, ancak Bilinçli Bilişsel işlemler kullanılarak gerçekleştirilebilir. Araştırmacılar, boşluk bağlantılarını engelleyen farmakolojik maddeleri uygulayarak boşluk bağlantılarının süreçlerde gerçekten belirleyici bir rol oynayıp oynamadığını test edebilecekler. Boşluk bağlantı engelleyicileri, deneydeki performansı engellemelidir. Ancak, bireysel kuralların, öğrenilen bağlamlarda rutin olarak uygulanması yine de mümkün olmalıdır. Yazarlar, Önceden tanımlanmış bir çözüm algoritmasına sahip olmadığı yeni ve karmaşık bir sorunu bağımsız olarak çözebilen bir yapay zekanın ne ölçüde bilinçli kabul edilebileceğinin test edilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Entelektüel kapasitelerin evrimi, değişen karmaşıklıktaki nöronal ağlar tarafından desteklenen bir bilinç seviyeleri sürekliliği ortaya çıkardı. Beyin patolojileri, nörodejeneratif ve zihinsel hastalıklar Bilinçli Bilişi ve davranışı etkiler. Bilinçteki bozulmalar nörolojik ve zihinsel hastalıkların en yıkıcı sonuçlarından biri olmasına rağmen, klinik öncesi araştırmalar için kullanılabilecek geçerli ve güvenilir hayvan bilinç modelleri eksik. Platform teorisi, uyaranların, çağrışımların, kavramların, hatıraların ve deneyimlerin zihinsel temsilleri çaba sarf edilerek muhafaza edildiğinde ve aktif olarak manipüle edildiğinde, beynin bilinçli bir çalışma moduna girdiğini savunur. Görev performansında yer alan bilinç düzeyine göre davranış paradigmalarını kategorize etmek için platform teorisi bir çerçeve ve değerlendirme standardı olarak kullanıldı. Platform teorisine göre, davranışsal bir paradigma, ortaya çıkan problem beklenmedik, yeni olduğunda veya üzerlerinde bilişsel işlemler gerçekleştirmek için büyük miktarda bilginin bakımını ve manipülasyonunu gerektirdiğinde Bilinçli Bilişsel işlemleri içerir. Bilinçli Bilişsel işlemler, işlem kaynaklarının yeniden konumlandırılması ve dikkat odağının yeniden yönlendirilmesi ile ilişkilidir. Diğer görev ve paradigmalara kıyasla daha yüksek düzeyde bilinç gerektirdiği varsayılan testlerden oluşan bir bilinç davranış testi bataryası önerilmiştir. - Radyal kol labirentinde (Hayvan deneylerinde kullanılan, merkezi bir başlangıç noktası ve bu noktadan uzanan birçok (genelde 6 ya da 8) kolu olan labirent türü.) - Çalışma Belleği, - Epizodik benzeri bellek (Epizodik bellek, açıkça belirtilebilen veya bir araya getirilebilen günlük olayların hafızasıdır.), - İleriye dönük bellek, - Sapma testi - Eşzamanlı, değişken aralıklı, değişken oranlı programlarla edimsel koşullandırma. Bu test bataryasındaki performans, daha düşük bilinç seviyeleri gerektiren paradigmalardaki ve testlerdeki performansla karşılaştırılabilir. Ek olarak, bilinçle ilgili olmayan davranışsal fenotipleri kontrol etmek için ikinci bir, daha kapsamlı davranışsal test bataryası önerilmiştir. Teorimiz, bilincin nörobiyolojik temelinin şifresinin çözülmesi için bir rehber görevi görebilir. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Nefes almak sadece oksijen için değildir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/intihar-eylemini-anlamaya-yonelik-bir-deneme/", "text": "- Bir kimsenin toplumsal ve ruhsal nedenlerin etkisi ile kendi hayatına son vermesi, - Hayatını tehlikeye düşürecek aşırı davranış veya iş. Klasik sosyologlardan Emile Durkheim ise çoğu intiharın toplumsal nedenlerden kaynaklanan bir eylem olduğunu savunur ve intihar eylemini şu şekilde tanımlar Kişinin kendisi tarafından gerçekleştirilmiş, olumlu ya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir. Ayrıca Durkheim kimi müntehirlerin intihar etmeden önce yoğun bir ruhsal bunalım yaşadığını ve değersizlik duygusu hissettiğini ifade eder. O halde bireyi intihara iten nedenleri, TUİK ve WHO'nun verilerinden de yararlanarak irdelemek, daha anlaşılır sonuçlar elde etmemize yardımcı olacaktır. WHO'ya göre, dünyada her yıl 800 bin kişi intihar ederek hayatına son veriyor. Ayrıca her yıl 16 milyon kişi intihar girişiminde bulunuyor. İntihardan ölenlerin sayısı; sıtma, göğüs kanseri, savaş veya kadın cinayeti nedeniyle ölenlerden daha fazla. Ayrıca 15-29 yaş arasındaki gençlerin ise ölüm vakalarındaki ikinci neden olarak karşımıza çıkıyor. İntihar vakalarının yüzde yetmişinden fazlası, düşük ve orta gelirli ülkelerde gerçekleşiyor. İntihar oranlarının en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla, Litvanya, Rusya, Guyana ve Güney Kore, İzlanda, ABD ve Finlandiya. Türkiye ise bu sıralamada 100. sırada. Türkiye'nin görece bu sıralamada aşağılarda olduğu söylenebilir. TÜİK verilerine göre ise Türkiye'de yılda ortalama 3400 kişi intihar ediyor. Kayda geçen en yüksek intihar nedenlerinin başında %22 ile hastalık geliyor. Diğerlerinin çoğu ise sosyal nedenler. Kişinin dolaylı olarak kendi ölümüne neden olması bu verilere eklenmiyor. Dünya ve Türkiye'den elde edilen verilerden hareketle bazı intihar vakalarının önemli itici güçlerinin, toplumsal nedenlere bağlı olan ekonomik, sosyal faktörler ve sosyal hayatta sahip olduğumuz roller ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Neden toplumda yaşanan değişimler, krizler ve travmatik deneyimler bazılarını etkilemezken bazı bireyleri intihara sürükler? Peki, hangi durumlarda bireyler daha çok etkilenir? Bu sorunun cevabı için önce intihara sebep olan ruhsal nedenlere kısaca değinelim. Psikolojik bozukluklar kişiyi intihara sürükleyen nedenlerden biridir. Şizofreni gibi psikotik bozukluklarda intihar riski yüksektir. Ayrıca duygu durum bozukluğu olan hastalarda, depresyon döneminde intihara yatkınlık artış göstermektedir. İntihar eyleminin kendisinden gizli mesajlar/anlamlar çıkarmak ve intiharı çözüm/çare olarak görmek de psikolojik nedenler arasındadır. Örneğin diğerlerini suçlu göstermek, yanlışlardan ve kabul edilemez duygulardan kurtulmak, ölmüş olan sevdiğine kavuşmak, duygusal acıyı unutmak ya da duygusal boşluktan kaçmak için intihar eylemi gerçekleştirilmiş olabilir. İnsan sosyal bir canlıdır ve çoğunlukla toplumsal hayata dahil olmak ister. Bu sosyalleşmenin sağlıklı ilişkiler üzerine kurulu olmaması da insanı sona götüren sebeplerdendir. Yani intihar eylemini ruhsal olarak besleyen birtakım toplumsal etmenler olduğunu kabul edebiliriz. İntihar, bireylerin toplumsal bütünleşme sorunlarından kaynaklanabileceği gibi toplumda yaşanan düzensizlikten ya da değişimden de kaynaklanabilir. Çünkü birey toplumun bir parçasıdır ve toplumun dışına itildiği takdirde büyük bir umutsuzluk duygusu oluşur. Toplumsal bütünleşme süreci, kişiden kişiye farklılık gösteren gruplar aracılığı ile gözlenebilir. Bireyin bütünleştiği toplum çekirdek ailesi olabileceği gibi bir tüccar için bu toplum, ortak statü paylaştığı diğer tüccarlar olabilir. Askerler ve öznel sosyal örgüt üyeleri için de kendi toplulukları. Toplumsal düzenleme ise bireylerin yaşadığı dönemde toplumsal bütünleşmeyi deneyimledikleri gruplarda yaşanan büyük değişimlerdir. Örneğin yaşadığımız ülkede gerçekleşen ekonomik kriz, toplumsallaştığımız sosyal örgütü etkilediği ölçüde kendimizi umutsuz hissederiz. İşimizi kaybedersek, ülkenin küçük bir parçası olan, kendimizi ait hissettiğimiz topluluktan, sorumluluklarımızı yerine getiremediğimiz için dışlanabiliriz ve olası bir dışlanma durumu genetik ve ruhsal olarak intihara yatkın olan bireyleri daha çok etkileyebilir. TUİK tarafından yapılan Bireylerin Mutluluk Kaynağı Olan Kişiler araştırması incelendiğinde; kendilerini en çok ailelerinin mutlu ettiğini belirtenlerin oranı, 2020 yılında %69,7'dir. Yani bizler mutluluk kaynağı olarak yakın ailemizi görmekteyiz. Ayrıca Bireylerin Mutluluk Kaynağı Olan Değerler incelendiğinde; kendilerini en çok sağlıklı olmanın mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı, 2020 yılında %70,9'dur. Bunu %12,8 ile sevgi takip etmektedir. Diğer taraftan intihara sürükleyecek dinamikler toplumda büyük bir kaos yaratma potansiyeline sahiptir. Çünkü intihar eylemini tetikleyen etmenler bireyleri suça, otoritesizliğe ve güvensizliğe hızlıca sürükleyebilecek etmenlerdir. İntihar etme eylemini toplumsal bütünleşmede sorun yaşadığı için planlayan bireyler, topluma karşı sorumluluk hissetmeyebilir; böylece bu bireyler canlı bomba olabileceği gibi cinayet, yaralama gasp vb. ağır suçlar da işleyebilir. Bu sebeple intihar eylemi, devletin hukuksal kurumlarında da denetlenmek istenilen bir eylemdir. Neredeyse bütün ülkelerde bireyi intihara teşvik etmek, cinayet ile eş tutulmaktadır ve cinayet ile aynı ölçüde hukukta cezası vardır. Öyle ki birçok ülkede ötenazi uygulamaları belli başlı özel durumlar dışında bütün ülkelerde yasaktır ve tıp etiğinde de büyük bir tartışma konusudur. Çünkü hem devlet hem de kimi dinler intihar eylemlerinin bulaşıcı bir hastalık gibi artabileceğini düşünür. Bazı durumlarda bireyler, sevdikleri kişilerin ardından intihar edebilmektedirler. Kimi ünlülerin ardından da intihar oranlarında artış gözlemlenmiştir. Ayrıca ünlüler ya da idoller intihar eylemini kitlesel hale dönüştürebilir. 1978'de Guyana'daki Jamestown'da Jim Jones liderliğindeki Peoples Temple'ın 918 üyesinin topluca intihar etmesi bu duruma bir örnek olabilir. Marlyn Monreo'nun kendini öldürmesinden sonraki ayda intihar oranlarının %12 oranında artması da başka bir örnek. Yani bizi hiç tanımayan ünlü bir kimseye karşı duyduğumuz sempati ya da önder olarak kabul ettiğimiz lider ile kurduğumuz toplumsal bütünleşmeden dolayı kendi canımıza kıyabiliyoruz . Bu durum başka açıdan incelendiğinde, kendilerini belli bir ülkü için feda eden insanlar da görülebilir. İntihar bombacısı ya da kendi ülküsü için açlık grevine giren bir kimse aynı inancı paylaştığı toplumsal çevreden güç alarak intihar eylemini gerçekleştirirler. Biyolojik, psikolojik ve kültürel olarak intihar etme davranışının önüne konacak en büyük bariyerin sağlıklı sosyal ilişkiler olduğunu görüyoruz. Güçlü, kucaklayıcı ilişkiler kurmak insana su gibi gereklidir. Nitekim bizler sosyal canlılarız ve kültürümüzde Yalnızlık Allah'a mahsustur gibi deyişler var. Ayrıca bireylerin sosyal ilişkilerin bitmesinden dolayı yaşadığı depresyon, yeni sosyal ilişkilere girmesi ile düzelebilmektedir. Öyle ki bu konu ile ilgili yüzlerce film ve kitap vardır ve kimilerimiz de bu süreci yaşamış olabilir. İnsanoğlunun her bir adapte olduğu nitelik, diğer bireyler ile sağlıklı çalışıyor gibi görünmektedir. Çünkü insanoğlu diğer canlılara kıyasla bedensel eksikliğini, beyin işlevleri sayesinde güçlü sosyal ilişkiler kurarak telafi eder. Beyinsel işlevlerimizin sağlıklı çalışması için kendimizi güvende hissedeceğimiz sosyal ortamlara ihtiyaç duyarız ve bu güdü oldukça güçlüdür. Genetik kodlarımıza derinden işlenmiştir. Nitekim hayatını kurtardı! cümlesi her zaman fiziki bir müdahale ile kurtarmak anlamında kullanılmaz. Maddi-manevi destek ile toplumsal hayata kazandırmak da birinin hayatını kurtarmaktır. Toplumsal bilinçdışımızın bu cümleyi seçmesi bundan dolayı olabilir. Tartışmasız ve en önemli bariyer ise Sevgidir. Sevmek sevilmek iyileştiricidir. O halde sevgi kelimesini irdelemekte fayda var. Sevgi TDK'ya göre: İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygudur. Her canlının ihtiyacı olan temel güçtür sevgi. Önce kendimizden başlayarak çevremizdekileri sevmek, tüm kilitleri açacak bir anahtar olabilir. Böylece hem kendimizi hem de sevdiklerimizi tehlikelerden koruyabiliriz. Sevginin sihirli etkilerini açığa çıkarmak için sevgimizi dile getirmeyi, sevdiklerimize Seni Çok Seviyorum demeyi ihmal etmeyelim. Oldukça ilginç bir yazı olmuş. İdol insanların intiharda bu kadar etkili olabileceğini düşünmezdim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/iradenizi-kuvvetlendirmenin-6-bilimsel-yolu/", "text": "İrade, içsel bir çatışmaya verilen yanıttır. Bir şey yapmak istersiniz; mesela sigara veya kocaman bir öğle yemeğini mideye indirmek gibi... Fakat bir yandan da bunu yapmamanız gerektiğinin farkındasınızdır. Veya ödemelerinizi planlamak, yahut spor salonuna gitmek gibi şeyleri yapmanız gerektiğini bilirsiniz fakat buna rağmen yapmazsınız. Beyninizin ön bölümünü oluşturan prefrontal korteks, karar verme ve davranışlarımızı düzenleme gibi işlerden sorumlu olan bölümdür. Kendini kontrol etme yahut irade bu başlık altına girer ve beynin bu kısmı tarafından yürütülür. Arzularımızı kontrol etmek veya isabetli kararlar alabilmemiz için frontal beynimize iyi bakmamız gerekiyor. Beyni iyi beslemek ve iyi bir uyku düzeni, ön beynin sağlıklı çalışmasının en önemli anahtarları. Araştırmaların gösterdiği temel bir gerçek, irade gücümüzün bir sınırı olduğu ve kullandıkça tükendiğidir. Öfkenizi kontrol etmeye çalışmak, dikkat dağıtıcıları göz ardı etmeye uğraşmak yahut ilave yemek yemeyi reddetmek, hep bu sistemi yoran ve pilini tüketen şeylerdir. İrade sisteminizi kaslarınız gibi düşünebilirsiniz. Çok kullanıldığında yorulur fakat düzenli olarak çalıştırılıp iyi beslendiğinde, zamanla gelişir ve kuvvetlenir. Gün içinde sürekli kullandığımız ve stres nedeniyle çoğu zaman aşırı yüklendiğimiz bu sistem, gücünü hızla kaybedebiliyor. Şimdi bilimsel verilerden yola çıkarak 6 temel madde halinde irade gücümüzü nasıl kuvvetlendirebileceğimize bakalım. 1. Stresle başa çıkma yollarını öğrenin. Konuyla ilgili en temel bilgilerimiz, beynin karar sisteminin stres altında, özellikle şiddetli ve uzun süreli stres altında iyi çalışmadığıdır. Stres durumlarında beynimiz içgüdüsel kararlar vermeye ve kısa vadeli çıkarları gözetmeye daha eğilimlidir. Bundan dolayı kısa vadede bizi rahatlatacak rutinlere, zararlı alışkanlıklara veya faydasız çarelere başvurma ihtimalimiz artar. Çünkü stres altındaki beyin, enerjiyi daha çok bu yollarda kullanmaya programlıdır ve prefrontal korteksteki irade sistemlerimiz bu mücadelede genellikle mağlup olmaya mahkumdur. Uzmanlar, stresli ve endişeli durumlarda özellikle biraz durup birkaç derin nefes almanın, stresle başa çıkmada önemli bir etken olduğunda birleşiyorlar. 2. Planlarınıza sadık kalmak için kendinizi cesaretlendirin. Araştırmalar, kendinizi onaylama ve kabul etmenin stresli ve gergin durumlarla başa çıkabilmeyi ve iradenizi daha etkin kullanabilmeyi mümkün kıldığını gösteriyor. Bunun en kolay yollarından birisi yapamıyorum yerine yapmıyorum demeye alışmak. Çoğu zaman yeteneksizliğimizden yahut eksikliğimizden değil, yapmayı tercih etmediğimizden dolayı istediğimiz birçok şeyi gerçekleştiremiyoruz. Bu dil kalıbı değişikliği, en basit şekilde, irade sistemimizin kuvvetlenmesine yardımcı oluyor. Her yapamıyorum dediğinizde, size bilinçdışı olarak sınırlılıklarınızı hatırlatan bir kısır döngü yaratmış oluyorsunuz ve kendinizi yapmak istemediğiniz bir şeyi yapmaya zorluyorsunuz. Bu da irade gücünüzü tüketen önemli bir olumsuz davranış kalıbı oluşturuyor. Beynimiz için uyuruz, bedenimiz için değil. İyi bir uyku, ön beynimizin sağlıklı çalışması için anahtar bir öneme sahiptir. Gece erken saatlerde uyunan derin uykunun hem beyne hem de bedene sayısız faydalarını biliyoruz. Yeteri kadar uyunmadığı takdirde ilk bozulan sistemlerden birinin de sağlıklı karar verme mekanizmaları olduğu malum. Peki, ne kadar uyuyacağız? İhtiyaç ve süre kişiden kişiye değişmekle birlikte, araştırmalar günde 6.5-7.5 saat uyuyan insanların en uzun yaşayan insanlar olduğunu ve zihinlerini en verimli kullananlar olduklarını gösteriyor. Bu miktar, kabaca bir yol gösterici olarak işe yarayabilir. Özellikle kalabalık şehir yaşamında üzerimize çöken farklı kaynaklara sahip stresin etkisini en iyi atlatmayı sağlayan alışkanlık meditasyondur. Birçok bilimsel çalışma meditasyonun odaklanma, dikkat, stresle baş etme ve iradeyi kuvvetlendirme açısından olumlu etkileri olduğunu gösteriyor. Meditasyon ve farkındalık alıştırmaları, bu nedenle stresle başa çıkmada çok önemli. Günde sadece 2-5 dakika sessizce nefesinize odaklanmanız, günlük streslere dayanıklılığınızı önemli ölçüde artırabiliyor. Uzmanlar, sekiz haftalık ve günlük 3-5 dakikalık meditasyon çalışmasının tüm zihinsel parametrelerde belirgin ve olumlu değişiklikler yaptığını söylüyorlar. 5. Hareket ve beslenme: Olmazsa olmazlar. Beyni doğru çalıştırmanın, irade gücünü artırmanın ve stresle başa çıkmanın en kolay yolu düzenli fiziksel egzersiz yapmaktır. Hem yoga gibi zihinsel egzersizler hem de herhangi bir spor dalında bedensel idmanlar bu etkiyi gayet kolay yaratabiliyor. Düzenli egzersiz, özellikle hippokampus gibi beynimizin hafıza ve duygu merkezlerinin gelişmesini sağlıyor. Ayrıca beynin enerji harcama sistemlerini düzenleyerek çok enerji tükettiğini belirttiğimiz ön beyin sistemlerinin de daha etkin çalışmasını sağlıyor. Beslenme de kritik öneme sahip. En basit formülüyle daha fazla bitkisel, az şeker ve tahıl içeren ve işlenmiş gıdalardan uzak bir beslenme rejimi, beynimizin çok daha verimli çalışmasını sağlıyor. Beslenme ve egzersizin bu bahsedilen raya oturtulması aynı zamanda genel olarak kendimizi iyi hissetmemizi de sağlıyor. Mutlu ve iyi hisseden bir beyin ise irade kullanma ve karar verme konusunda kesinlikle daha avantajlı. 6. Şu anda önemli olan şeyler için bazı şeyleri erteleyin. Erteleme, genellikle istenmeyen bir davranış biçimi olarak bilinir. Fakat şu anda önemli ve yapmak zorunda olduğunuz bir iş için yine o anda istediğiniz bir şeyi, mesela büyük bir dilim çikolatalı pastayı veya o sigarayı erteleyin. Şimdi değil, sonra dediğinizde beyniniz, Yapmamalıyım dediğiniz duruma göre daha az enerji harcıyor ve odaklanmanız kolaylaşıyor. Birçok kötü alışkanlık, bilinçsiz bir şekilde davranış tekrarlarına dayandığı için böyle bir erteleme aynı zamanda o istenmeyen davranışa karşı bir bilinç oluşmasına da yardımcı oluyor ve böylece bu tip davranışlardan vazgeçmeyi yahut en azından bunları asgari düzeye indirmeyi kolaylaştırıyor. Buraya kadar bahsettiğimiz ve kendi başınıza yapabileceğiniz bu uygulamaların etkilerini kuvvetlendirmek de mümkün. Son zamanlarda beyin eğitim teknikleri de günlük hayatta kullanma konusunda başarısız olduğumuz birçok doğuştan gelen özelliğimizi gün yüzüne çıkartmak için başarıyla kullanılıyor. Özellikle sinirsel geribildirim bunlardan en önemlisi. Dikkat, odaklanma, stresle başa çıkma, takıntılar ve irade sorunları için tüm dünyada etkin olarak kullanılan ve beyninizi eğitmenin en kolay yolu olarak bilinen sinirsel geribildirim, beyin dalgaları üzerinden beyin devrelerini eğitmeye dayanan son derece güvenilir ve etkili bir teknik."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/is-dunyasinda-chatgpt-kullanmak-artilari-ve-eksileri/", "text": "ChatGPT, insanların birçok alanda işlerini kolaylaştıran bir yapay zeka sistemidir. Kullanıma sunulduktan sonra 1 milyondan fazla kullanıcı kazanan ve tarihin en hızlı büyüyen tüketici uygulaması haline gelen ChatGPT özellikle son dönemde akademik yayıncılık, tıp, teknoloji gibi birçok sektörde kullanılmaya başlandı (Homolak, 2023). Yapay zeka sisteminin özellikle iş hayatında birçok avantaj sağladığını bilmekteyiz. ChatGPT'nin iş dünyasındaki faydalarından biri, hızlı yanıtlar oluşturmayı ve aynı anda birkaç tartışmayı yönetmeyi sağlayan ölçeklenebilirliğidir. Bu bağlamda ChatGPT, birçok kuruluşun birden fazla ülkede veya bölgede yönetimini sağlayan küresel iletişim açısından yararlı bir araç olarak karşımıza çıkar. Ölçeklenebilirliğinin bir sonucu olarak ise, kuruluşlar çok daha fazla zaman ve para tasarrufu sağlar. İşletmeler, ChatGPT'nin bir başka avantajı olan; insan müdahalesini azaltan ve verimliliği artıran otomatik müşteri hizmetleri veya dil çeviri hizmetlerinden de faydalanıyor. ChatGPT sayesinde bilgi kaynakları önemli ölçüde genişleyerek insanların sadece büyük miktarda bilgiye ulaşmasını sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda bunu daha kısa ve kolay bir şekilde yapmalarını mümkün kılıyor. Bununla birlikte insanların yaptıkları çalışmaları hakkında geri bildirim alabiliyor olması, hatalarını analiz etmelerine olanak sağlayarak çalışanların kapasitesini güçlendiriyor. Ayrıca, bu süreç artan motivasyon ile birlikte üretkenlikte de artışa yol açıyor (Kalla, D. & Smith, N. 2023 ve Video, 2023). Yapay zeka sistemi birçok fayda sağlamakla birlikte bazı olumsuz etkileri de beraberinde getirmiştir. Yanlış ya da güvenilirliği düşük bilgi üretme potansiyeli ChatGPT'nin dezavantajlarından biridir. Bunun nedeni, eğitim verilerinin oluşturduğu yanıtlarla ilgilidir. Örneğin, konularınız çok spesifik veya yapay zekaya yabancı ise, sistem muhtemelen yanlış bilgi üretme eğiliminde olacaktır. Bu durum, tıp alanı ya da hukuki soruşturmalar gibi kritik konularda ciddi sorunlar yaratabilir. Bu bağlamda, araştırmacılar ChatGPT'nin kendi veri setine dayanarak bilgi sağladığı gerçeğini göz önünde bulundurmalıdır. Bu nedenle, ChatGPT'nin üretebileceği olası yanlış bilgileri önlemek için insanların eleştirel düşünmesi ve sonuçları birkaç kez kontrol etmesi gereklidir. Dolayısıyla, insanlar ChatGPT'yi bir konuyu derinlemesine anlamaktan ziyade fikir üretme aracı olarak görmelidir. ChatGPT'nin bir diğer sınırlaması da daha fazla duygusal zekaya ihtiyaç duymasıdır. İnsan iletişiminde mizah veya komedi gibi duygusal ipuçlarını anlamak ve bunlara tepki vermek zor olabilir. Bu nedenle insanlar sohbet robotları ve otomatik sistemlerle başarılı ve etkili bir şekilde iletişim kurmayı güç bulabilirler (Kalla, D. & Smith, N. 2023 ve Video, 2023). Sonuç olarak, ChatGPT kullanmanın hem avantajları hem de dezavantajları vardır. Özellikle iş yaşamında ölçeklenebilirlik, otomatik müşteri hizmetleri, genişleyen bilgi kaynakları ve geri bildirim alma gibi çeşitli avantajlar sunan güçlü bir araç olmakla birlikte yanlış bilgi üretme, duygusal zeka eksikliği, güvenlik ve etik gibi dezavantajları da vardır. Dikkat edilmesi gereken nokta, bir işletmede kullanılmadan önce titizlikle düşünmek ve işletmeniz için uygunluğunu belirleyerek bir karar vermektir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/iscisin-sen-isci-kal/", "text": "Cem Karaca'nın Tamirci Çırağı isimli şarkısını çoğunuz duymuşsunuzdur. Oto tamircide çalışan bir genç, arabasını tamire getiren bir kadına aşık olur ve okuduğu romandan umut alarak şansını denemek ister. Kadının arabayı almaya geleceği gün tulumları giymek yerine süslenerek kadının karşısına çıkar ve arabanın kapısını açarak kendince reverans yapar. Fakat oğlanın teşebbüsüne kızan kadın Kim bu serseri? diye çıkışır. Buradaki cümle çok önemlidir. Sen kimsin? demez kadın, oğlana hitap etmez, çünkü onu muhatap dahi kabul etmez. Aslında onun kim olduğunu bilir ama Kim bu serseri? derken Sen kimsin ki benimle bir ilişki yaşayabileceğini düşünüyorsun be densiz! demiş olur. Tulumu giymek sosyal sınıfını kabul etmek demektir ve tabii ki sınıfın sınırlarını da kabul ederek boyundan büyük işlere kalkışmamak, kendini aşan hayallere kapılmamak demektir. Nihayetinde oğlan işçidir ve işçiliğini kabul ederse daha fazla incinmez diye düşünür usta. Sosyal sınıflar, toplumdaki insanları sahip oldukları maddi imkanlara göre kategorize etmenin sonucu olarak ortaya çıkmış kavramsal tanımlardır. Sınıflandırmalar en temelde ekonomik refah, eğitim ve kültür seviyesi ya da bir sosyal ağa bağlılık temel alınarak yapılır. Toplumsal hiyerarşi ve güç ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olan sosyal sınıflandırma tarih boyunca çeşitli şekillerde yapılmıştır. Günümüzde ise en çok kabul gören sınıflandırma üst sınıf, orta sınıf ve alt sınıf şeklindedir. Şarkıda geçen sınıf çatışması -Marxist literatüre ait dili kullanarak söylersek- burjuva ile proleterya arasındaki çatışmadır. Tamirci çırağı proleteryaya yani işçi sınıfına mensuptur ve hizmet verir, araba sahibi kadın ise sermaye sahibidir ve hizmet alır. Sovyetler Birliği'nin, dolayısıyla komünist ideallerin hala ayakta olduğu dönemde yazılan bu şarkı İşçisin sen işçi kal derken aslında kapitalist sistemde sınıf aşımının imkanlı olmadığı mesajını barındırıyor. Fakat bugünkü kapitalizm o günküyle aynı değil. Bir zamanlar vahşi olan kapitalizm, vahşetin kendi sonunu getireceği endişesiyle daha ılımlı hale geldi ve çalışanlar da belli ölçülerde sermaye sahibi olabilmeye başladılar. Yeterince çalışanın refah elde edebildiği bu sistemde sınıflar arası geçişlilik mümkün hale geldi. Bugün çok kolay olmasa da alt ya da orta sınıftan birinin bir üst sınıfa geçmesi yani sınıf atlaması mümkün. Her ne kadar sınıf atlamak artık daha az zor olsa da, sınıflar arasındaki duvar sandığımızdan çok daha kalın. Köken itibariyle üst sınıftan gelmediği halde kendi emekleriyle sosyeteye katılanlar sonradan görme olarak nitelenir. Hiç görmeseydi daha mı iyiydi? diye tepki verdiğim bu tahkir ifadesi temelde köylü-kentli çatışmasına dayanıyor. Şehrin kendine has bir kültürü var ve bu kültüre sonradan eklemlenenler söz konusu kültürü etkiliyor, ona adapte olamadığı için onda değişimler yaratıyor. Kentli üst sınıf açısından asıl sorun, köylülerin kent yaşamının gereklerini yerine getirememesi ve kent soylu kültürünü tahrip etmesi. Köylü, içselleşmiş olan kendi kültürünü şehre taşıdığı için şehrin dokusunu bozuyor ve bu nedenle kent soylular tarafından hor görülüyor. Aslında kent soylular kızmakta haklılar. Çok değil 70 yıl öncesinin İstanbul'unda yaşamış ama kentte yaşanan nüfus patlamasıyla oradan göçmüş ve yüreği dayanmayacağı için İstanbul'u ziyaret etmekten kaçınan eski İstanbullular tanıdım. Onların yerinde olmayı hiç istemezdim, zira benim de yüreğim bu acıya dayanmazdı. Türkiye toplumu esas itibariyle köylü bir toplum. Nüfusun yoğunlukla büyük şehirlerde yaşamaya başlaması henüz çok yeni bir gelişme. Bir zamanlar tarım ve hayvancılıkla hayatını kazanan köylüler çeşitli politikalar neticesinde karınlarını doyuramaz oldular ve göç etmek durumunda kaldılar. Köyden kente yapılan göç, çarpık kentleşme sorununu da beraberinde getirdi, şehirleri yordu ve sakinlerinin yaşam kalitesini düşürdü. Türkiye toplumunun sosyoekonomik yapısı değişti ve değişmeye devam ediyor. Sorunlar çok köklü ve düzelmeleri için uzun vadeli, ciddi planlara ihtiyaç var. Bu yazıyı yazarken tarihte sosyal sınıflandırmaların nasıl olduğuna bir göz attım ve harika bir şey fark ettim! Zaman içinde sınıf sayısı azalmış, mesela Mısır'da 6, Hint kast sisteminde 5 olan sınıf sayısı artık 3'e inmiş! Sayının ne önemi var, hiyerarşi devam ediyor diyebilirsiniz. Fakat hiyerarşi eskiden olduğu gibi soya göre belirlenmiyor ve artık eğitim sayesinde sınıflar arasında seyahat edilebiliyor. Alınan eğitim bile sosyal sınıfa göre demeyin, köy okulunda okuduğu halde Türkiye'nin en iyi üniversitelerine giren pek çok insan tanıyorum. Bana göre çok doğru ve yerinde tespitler. Tamirci Çırağı bir çaresizliği anlatıyor ama umut oldukça çaresizliğe yer olmayacaktır. Cesaret, bilinmeyene doğru gitmek için. Gereken işte bu."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/isimiz-calismak-midir/", "text": "Kimsiniz necisiniz diye sorulduğunda ne diyorsunuz? Şurada işçiyim, şurada öğretmenim, şurada yöneticiyim, şurada öğrenciyim, serbest meslek sahibiyim, ev hanımıyım, emekliyim... Böyle şeylerle tanımlıyoruz kendimizi çoğunlukla. Böyle şeylerle yaftalıyoruz. Bizim işimiz çalışmak mıdır? İnsanın işi çalışmak mıdır? Nedir insanın mesleği? Öyle bir hale gelmiş ki durum, kimliğimizi çalışmayla ilişkimize ya da çalışma şeklimize göre tanımlar olmuşuz. Sizce bir aslanın, bir filin, bir şempanzenin, bir timsahın, bir yılan balığının çalışmak diye tanımladığı ve yaşamının normal rutininden hayli farklı, böyle yapay bir unsur var mıdır hayatında? Olsa olsa hayatta kalmaya çalışır, eş bulmaya çalışır, yavrusunu sağlıkla büyütmeye çalışır, toplumu içinde pozisyonunu korumaya çalışır. Ve bunlar için yaptıkları da hayatın içinden, doğal şeylerdir. Biz de öyleydik. Neolitik devrime kadar yaşamımız büyük ölçüde böyle sürdü. Binlerce yıl geriye gitmeye ya da eski yerleşim kalıntılarından fal okumaya gerek yok. Daha yüz yıl önce bile gelişmiş medeniyetlerin henüz ulaşmadığı, eski çağlardaki gibi yaşayan insan toplulukları vardı. Belki tek tük hala varlar. Neolitik devrimde ne oldu peki? Dünya Holosen dediğimiz bir çağa girdi, iklimler daha düzenli hale geldi, tahmin edilebilir mevsimsel döngüler ortaya çıktı. İnsanlar da becerilerini ve deneyimlerini bu fırsattan yararlanabilecek kadar geliştirmiş durumdaydılar. Uygun bileşenlerin bir araya gelmesiyle neolitik devrim gerçekleşti, insanlar tarımı ve hayvancılığı icat ettiler. Biyoteknoloji alanındaki devrimsel yeniliklerle kendi yaşam biçimimizi küresel ölçekte değiştirdik. Tarıma ağırlık veren toplumlar yerleşik hayata geçtiler ve kendilerini bitkilerine bağlı bir yaşama mahkum ettiler. Hayvancılığa ağırlık veren toplumlar ise yarı yerleşik hayata geçtiler ve kendilerini sürülerine mahkum ettiler. Toplum yapısında hiyerarşi belirmeye başladı, bürokrasi biraz arttı, angarya kavramı ortaya çıktı. Ama hala insanların 'iş'leri yoktu. Bugünkü anlamda çalışma hayatındaki işlere en benzer şeyler kölelerin yaşam şekliydi. Onların çoğu zaman ağır angarya altında geçen yaşamlarında bile 'çalışmak' diye ayrı bir şey yoktu aslında. Çünkü angarya, ağır iş, haftalarının içinde süresi belirli bir zamana sıkışmış ayrıksı bir şey değildi; ne yazık ki yaşamlarının bütünü bu ağır iş ile hemhal biçimde geçiyordu. Sonra yazıyı icat ettik ve yaygınlaştırdık. Yazının yaygınlaştığı yerlerde hiyerarşik yapılar daha da büyüdü, bürokratik mekanizmalar ortaya çıktı. Kanunların, borçların, sözleşmelerin, bilgi birikiminin yazılı hale gelmesiyle birlikte insanlar çok daha büyük topluluklar halinde organize edilebildiler. İmparatorluklar ortaya çıktı. Kölelerin çalıştırılması artık yetmiyordu. Angaryanın nüfusun geneline yayılmasıyla ilgili mekanizmalar oluştu. Tebaanın yaşam tarzı daha fazla biçimlendiriliyordu artık. Mesela bir kısmı 'çiftçi' olarak sınıflandırıldı: Bir çift öküzün sürebileceği kadar bir tarım alanında üretim yapmakla ilgili sorumlulukları vardı onların. Bazı toplumlarda bu kavram daha yumuşak uygulandı, bazılarında çok daha sert. Kimi toplumlarda bu çiftçiler tebaa falan değil serftiler. Toprağa bağlı, yer değiştiremeyen, yaşam tarzı sabitlenmiş bir çeşit köleydiler. Bazı toplumlarda zaman zaman tebaanın tamamına yönelik belirli angarya kuralları uygulandı. Mesela yol inşaatı için belli yaş aralığındaki her erkek senede şu kadar gün karşılıksız çalışmak zorunda dendi. İmparatorluk çağında en azından çoğu durumda verdiğiniz emeğin çıktısıyla yakından bağlantı halindeydiniz. Mesela çiftçi olarak üretiminizle birebir bağlantıdaydınız. Yarıcıysanız, toprak sahibiyle üretimi yarı yarıya paylaşıyordunuz. Bir zanaatınız varsa mesela kılıç yapan bir demirciyseniz, ürettiğiniz ürünler size aitti ve satıyordunuz. Durmadık orada. Bir yandan bilimdeki ilerlemelerimizle bir yandan da ticari sınıfın kar peşindeki iştahlı koşularının körüklenmesiyle yeni gelişmeler oldu. Bilimsel gelişmelerin para getirecek uygulamalarına yoğun bir şekilde kafa yorduk ve enerji tipinin dönüşümlerini keşfettik. O zamana kadar büyük ölçüde kendisinin ve evcilleştirdiği hayvanlarının kas gücüyle kısıtlıydı insanlar. Bazı toplumlar yel değirmenleriyle, nehir akıntılarıyla, okyanus rüzgarlarıyla doğanın güçlerinden aşırma becerileri ediniyor ve ilginç avantajlara sahip olabiliyordu. Ama bunlar istisnaydı. Buhar enerjisini hareket enerjisine dönüştürebilen, elektrik enerjisini enerjiler arası dönüştürme yöntemi olarak kullanmayı öğrenen insanlar, eski mitolojilerdeki yarı tanrılar gibi güçlere sahip oldular. Sanırım burada bir yerde yoğun bir saçmalıklar zincirine kendimizi kaptırdık. Sanayi toplumunu ortaya çıkardık ve önceden belirli ölçeklerde yaptığımız bazı şeyleri iyiden iyiye abarttık. - Bir ulusun tüm bireylerini aynılaştırma gayretiyle örgün eğitimi icat edip tüm bireylerimizi tek kalıp torna hatlarından geçirmeye başladık. Ne de olsa fabrikaya işçi, orduya asker lazımdı. Ve bu işçilerin ve askerlerin pek de soru sormaması, yaratıcı garip garip düşüncelere, yaklaşımlara, yeteneklere sahip olmaması gerekiyordu. - Askerliği tüm erkek vatandaşlar bazına yaydık. Tabii bunu yapmadan önce uluslar icat ettik, vatandaşlık kavramını oluşturduk. Kozmopolit imparatorluklar yerine daha katı uluslar haline geldik. - Köleliği kaldırıp köleliği yaygınlaştırdık. Kral öldü yaşasın kral! Bir yandan eski tip köleliği kaldırdık ama çalışma hayatında kölelikten beter şartlar oluşturduk. Tarımdan çözülen insanlar tarımda geçinemedikleri için büyük şehirlerdeki fabrikalara akın ettiler. Sanayi devriminin öncü ülkesi olan İngiltere'de bu devrimin ilk on yıllarında insanlar haftada 7 gün ve günde 16 saat çalışıyorlardı. Yıllık izin ve emeklilik diye bir kavram yoktu. Karın tokluğuna çalışıyorlardı. İş kazası geçirip çalışamaz hale gelenler, ellerinden ayaklarından tutulup sokağa atılıyordu. Çünkü benzer şartlarda çalışmak için bekleyen yüzlerce kişi vardı sırada. - Marx'ın da eleştirdiği önemli bir kavram ortaya çıktı: İşçinin kendi emeğine yabancılaşması. Üretenle ürettiğinin sahiplik bağını kopardık. Eski tip köleler yerine yeni tip köleler koymanın önemli bir mekanizmasıydı bu. Bu ve buna benzer yaptığımız şeylerle, maaşlı ve mesaili işi insanların temel geçim mekanizması haline getirdik. Dünya toplumlarının önemli bir kısmında insanlar ya maaşlı ve mesaili bir işte çalışarak ya da maaşlı ve mesaili çalışan birine bağımlı olarak geçimlerini sağlıyorlar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/isinizin-anlami-var-mi/", "text": "Ben uzun zamandır maaşlı bir işçiyim. Bilgi işçisi diye yorumlayabiliriz işimi. Information worker ya da knowledge worker diyorlar İngilizce'de. Özel zamanlarımda da -gerçi çalışma zamanıyla özel zaman ayrımı benim için epeyce belirsizdir- çoğu zaman bir fikir işçisiyim. O zaman 1 Mayıs'ın ertesinde işin anlamı üzerine biraz dursam, 'işimi yapmış olurum' sanırım. Hazine bulduk millet, bu bilgiler üzerine hadi biraz fikir işçiliği yapalım. Böyle önde gelen yayın ortamlarının makalelerindeki mantık hatalarını bulup çıkarmak fikir işçiliğinin keyifli bir yönü. Paragraftaki karşılaştırmanın elmayla armut arasında olduğunu ifade etmemiz gerekli. Bir tarafta evler için gerçekten harcanmakta olan para var. Diğer tarafta ise bir araştırmaya katılmış insanların ceplerinden bir kuruş bile çıkmadan ah ne iyi olurdu diye razı olacaklarını beyan ettikleri, yaptırımı olmayan bir para. Bir başka dikkat edilecek nokta, araştırmanın tarihi: 2018 Kasım. Yani milattan önce... Covid'den, salgından önce. Salgın bir seneyi aşkın süredir tüm dünyada dinmeyen bir fırtına gibi dolaşıyor ve biz de fırtınada yaşamaya alışıyoruz. Daha bir süre bu fırtınada yaşayacağız. Çalışma ve öğrenme alışkanlıklarımızda kalıcı değişimler olması kaçınılmaz. Bir milyarın üzerinde insan bir yıldan uzun süredir kimi az kimi çok oranda, kimi hayli başarılı, pek çoğu o kadar da başarılı olmayan örneklerle uzaktan çalışıyor. Bir milyarın üzerinde insan bir yıldan uzun süredir kimi az kimi çok oranda, kimi hayli başarılı, pek çoğu o kadar da başarılı olmayan örneklerle uzaktan öğreniyor. Çalışma ve eğitim hayatında içinden geçtiğimiz birkaç yıllık süreç küresel bir deney ve alışma ortamı sağlıyor. Salgın geçtikten sonra bile iş hayatı ve öğrenme hayatı eskisi gibi olmayacak. Pek çok yeni deneyim ediniyoruz. Eski imkanlarımıza kavuşma günü geldiğinde o imkanlardan bazılarının imkandan çok boyunduruk olduğunu kavrayacağımızı ve eski alışkanlıklarımızdan sadece seçtiklerimize geri döneceğimizi umuyorum. Henüz süren bir fırtınada HBR'nin bu araştırmasının sonuçları nasıl değişirdi tahmin etmek pek de kolay değil. Büyük olasılıkla salgın sebebiyle geçim derdine daha çok kapılan insanların gözünde anlam denilen şey zaten aç kalmamak, temel ihtiyaçları karşılamak yani işine sahip olabilmeye devam etmek olacaktır. O kadar da geçim sorunu yaşamayan insanların pek çoğu için de işte anlam aramak daha da belirgin bir ihtiyaç haline gelmiş olabilir. İş anlamdan ne zaman koptu acaba? Bu aslında cevabı verilmiş bir soru. Güzel haber şu ki, sanayi toplumunun pek çok kitlesel kabusundan kurtulabileceğimiz bir çağın eşiğindeyiz. Umarım bunu başarabiliriz. Dijital dönüşümün getirdiği yeni çağda insanların, işlerinin çoklu yönlerine daha hakim olmaları, birbirleriyle daha etkili işbirlikleri yapabilmeleri ve ürettikleri değerlerden kopukluklarını belirli ölçüde de olsa onarmaları mümkün olabilecek gibi duruyor. Ama bu zorlu bir süreç! Anlamı, kendiliğinden gelen bir hediye olarak kucağımızda bulmayacağız. İnsanlar zihinlerinde uzak gelecekle ilgili kaygılar taşıyıp kendilerini kahrederler. Zaman zaman da uzak gelecekle ilgili hayaller besleyip kendilerini uzak emellerin pençelerinde tutsak ederler. Birinci yaklaşımda geleceğin sanal topraklarında beslediğimiz canavarların her gün etimizden ısırıp yemelerini izleriz. Diğer yaklaşımda ise güzel kazanımları geleceğe hapsedip onları günümüz için kafa yapıcı birer uyuşturucu haline getiririz. Oysa işimizde bugünden başlayarak anlam yaratmamız mümkün. Çünkü anlam, var olan değil, yaratılan bir şeydir. Bunun için ne istifa etmemize ne işimizi değiştirmemize gerek var. Cevaplar kendi içimizde. O cevaplara erişmenin yöntemleri ise Çevik Yaşam yaklaşımımın araç setini oluşturuyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/isitme-alani-nedir/", "text": "işitme Alanı, kulaklarımızdan gelen ses dalgaları bilgisinin algıladığımız sese dönüşmesini sağlayan kısımdır. Birincil işitme alanı, ikincil işitme alanı ve daha üst düzey işitme alanları olarak bir kaç bölüme ayrılır. Birincil alan kulaklardan gelen sinyallere göre sesin frekansı, tınısı, uzaklığı gibi parametreleri çözümler. Diğer alanlar ise sesteki duygusal içerik, sözel mesajlar, tını değişimleri gibi daha üst düzey mesajları çözümlerler. İşitme alanları şakak loblarının hemen üst kısmında yer alır ve hem sağ hem de sol tarafta bulunur. Beyin görüntüleme çalışmaları, sağ ve sol beyindeki alanların farklı işler gördüğünü göstermektedir. Müzisyen olmayan bir insan müzik dinlerken beyninin sağ tarafındaki işitme alanları daha fazla aktif hale gelmekte; konuşulan kelimeleri dinlediğinde ise sol taraftaki işitme alanları daha çok çalışmaktadır. Fakat bir müzisyen müzik dinlediğinde yine beyninin sol yanındaki işitme alanları aktifleşir. Yani sol taraftaki işitme alanları analizden, sağ taraftaki alanlar ise duygu ve örüntüleri algılamaktan sorumlu gibi gözükmektedir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/iyi-ki-bilim-aski-tahmin-edemiyor/", "text": "Bir aşk bağlantısı tahmin etmek neredeyse imkansız. Çekicilik Oranını Tahmin Etme Deneyi Başlasın! Salt Lake City'deki Utah Üniversitesi'nden psikolog Samantha Joel ve çalışma arkadaşları ise, iki kişi hakkında dijital tanışma hizmetleri tarafından toplanan bu kapsamlı arka plan verilerinin, bir çiftin dört dakikalık yüz yüze görüşmede birbirlerini seçip seçemeyeceklerini tahmin etmek açısından işe yaramasının mümkün olmadığı sonucuna varmışlar. Araştırmacılar, 2005 ve 2007 yıllarında 15 hızlı randevu etkinliğinden birine katılan ve eşit sayılarda erkek ve kadınlardan oluşan 350 heteroseksüel kolej öğrencisini inceliyorlar. Katılımcılar, kişilik özellikleri ve tercihleri hakkında 182 veya 112 maddelik iki farklı anketi dolduruyorlar. Öğrenciler daha sonra yaklaşık 12 hızlı randevuya katılıyor ve tamamlıyorlar. Daha sonra bu katılımcılar, tanıştıkları her bir kişiye duydukları ilgiyi ve muhataplarının cinsel açıdan çekiciliklerini derecelendiriyorlar. Buraya kadar her şey güzel; ancak katılımcıların yanıtlarının istatistiksel analizleri sonucunda, hiçbir özelliğin, tercihin veya özellik ve tercih kombinasyonunun, hızlı randevu sonrası bir kişinin başka bir adayı ne kadar beğeneceğini tahmin etmekte işe yaramadığını gösteriyor. Indiana Üniversitesi Bloomington'daki Kinsey Enstitüsü'nden biyolojik antropolog Helen Fisher'e göre, romantik aşk için beyin devrelerini tetiklemek için birisiyle bizzat görüşmek şart; zira bu hoşlanma işi öyle kodlanabilir verilerle olmuyor. Sonuç itibari ile ister aşk ilişkisi ister arkadaşlık olsun, bilimsel yöntemlerimizi hala, biz insanların milyonlarca yıldır büyük bir beceriyle çabasız gerçekleştirebildiği ve belki de milisaniyeler içinde işleyen doğal algoritmalarımızı çözebilecek düzeye ulaşmamış görünüyor. Kabaca genel kurallarını, hangi hormonların ne işe yaradığını, belki feromonları ve etkilerini biliyoruz; ama ustanın sihirli dokunuşunu çözmemize daha çok uzun bir zaman var. Sosyal bir canlı olarak beş temel ayarımızdan biri olan diğer insanlarla ilişki hayat kalitemizi ve yaşam süremizi belirleyen en önemli faktörlerden biri. İstatistiksel çalışmalar, kaliteli sosyal ilişkilerden mahrum bireylerin bunama, Alzheimer ve diğer sinir-yıkıcı hastalıklar gibi ileri yaş sorunlarına yakalanma riskinin çok daha yüksek ve ortalama ömür sürelerinin çok daha kısa olduğunu gösteriyor. Her ne kadar hızla gelişen yapay zeka teknolojileri ve matematiksel algoritmalar bu tip becerilerimizi çözümlemek için tam güç çabalasa da sanırım bir süre daha nasıl işlediğini anlayamayacağız. Yani bilimsel bulguların bize kısa yollar ve beklenmedik başarılar sağlamasını belki daha uzun süre bekleyeceğiz. Ama bu arada, sağlıklı ve ömre ömür katan ilişkilerin yolu için önce kendinize, sonra da çevrenizdekilere iyi bakın; göreceksiniz. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazı sizin için geliyor: Şimdi Kur Yapma Zamanı! Ama Hanımlar Önden!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/iyilestiren-melodiler-muzik-terapi/", "text": "Müzik ve enstrüman eğitiminin beyin gelişimi üzerindeki etkilerini araştırırken, müzikal deneyimlerin ileri yaşlarda ve yaşa bağlı nörolojik hastalıklarda nasıl işe yaradığına ve destekleyici etkilerinin olduğuna dair bilgiler çıkıyor karşıma. Her geçen yıl müziğin ve müzik terapinin Parkinson, Felç, Alzheimer, Demans, Konuşma bozuklukları vb. hastalıklar üzerindeki iyileştirici ve pozitif etkileri hakkındaki çalışmalar fazlalaşıyor. Yaşlanmak, yaş almak, yaşlı olmak... Hepimiz bu yolda ilerliyoruz fakat gidiş yollarımız birbirinden farklı. Peki o yolu kendimiz için olabilecek en iyi şekilde geçiyor muyuz? Şu ana kadar okuduklarımdan öğrendiğim bir şey varsa o da Ununu eleyip eleğini duvara asmayan ve işlemeye devam edenlerin, kaç yaşında olursa olsun hayatın her anından zevk alacak kadar güzel bir ömre sahip oldukları. Bilim ve sağlık açısından bakıldığında da durum farklı değil. Her gün yeni şeyler öğrenen, bolca düşünen ve sorgulayan beyin kolay yaşlanmıyor. Evet bedenimizin de belli bir kullanım süresi var ve eskidikçe zorlayıcı etkileri olabiliyor. Fakat bu etkilerle karşılaşmamız kendimize yaptığımız yatırımlarla: Yaşam şekli ve kalitesiyle alakalı. Bir yılı aşkın süredir yaşadığımız covid salgını, en değerlilerimiz olan yaş almış büyüklerimizi hedef aldı daha çok. Bunun, yararlanabileceğimiz tecrübeler ve edinebileceğimiz çokça bilgiden mahrum kalmak olduğunu düşünüyorum. Bu büyük bir kayıp hepimiz için. Fakat genel olarak bakıldığında, zaman içinde yaşam sürelerinin uzaması ve doğum oranlarının düşüşüyle, dünya çapında yaşlı nüfusta oldukça büyük bir artış yaşandı. Bunların sonucunda beyindeki sinir hücrelerinin ve bazı genetik faktörlerin de etkisiyle nörodejeneratif hastalıklar denen bir grup oluştu(1)-(2). Nörodejenerasyon; yapısal veya fonksiyonel olarak beynimizdeki nöronların ilerleyici kaybı olarak tanımlanıyor. Bu durum doğum sırasında oluşan bir hasara bağlı oluşabileceği gibi, genetik faktörlerin ve yaşlanmanın etkisiyle de ortaya çıkabiliyor. Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıkların 40 yaş altında nadir görülmesi, yaşlanmanın bu hastalıklar için önemli bir risk faktörü olduğunu göstermekte(2) diyor birçok araştırma. Yaşa bağlı bilişsel gerileme, ek bir hastalık eşlik etmemesine rağmen, kişilerin yaşam kalitelerini ve duygu durumlarını etkileyerek, içe kapanma veya depresyon gibi ruhsal hassasiyet olarak da ortaya çıkabiliyor. Hem bu rahatsızlıkları yaşayanlar hem de yakınları psikolojik yönüyle zorlayıcı süreçler geçiriyor. Bu tarz nörolojik hastalıkların olumsuz etkilerini azaltıp iyileşmesine katkı sağlayabilecek yollar, tedavi yöntemleri, her geçen gün tıp camiasında araştırılmaya devam ediyor. Son yıllarda etkinliği kanıtlanarak kullanılmaya başlanan bu yöntemlerden biri de Müzik Terapi. Müzik terapi: Hastanın ihtiyaçları doğrultusunda bireyselleştirilmiş ve yapılandırılmış müzik uygulamalarının, yetkili bir müzik terapisti tarafından terapötik bir şekilde kullanılmasıdır(3). Michael Thaut öncülüğünde 1990'lı yılların sonlarında başlayan çalışmalarla geliştirilmiş ve müzik-beyin etkileşimlerini esas alarak, nörolojik bozukluklar üzerinde uygulanmaya başlanmış(4). Eski çağlardan beri, bizim kültürümüz de dahil olmak üzere birçok uygarlıkta, müzikle hastalıkları tedavi etmeye yönelik uygulamaların bulunduğu biliniyor. Fakat ilk olarak, ikinci dünya savaşından sonra askerlerin acı ve ıstıraplarını yatıştırmak ve psikososyal travmalarını hafifletmek için, müziğin terapötik amaçlı kullanımına yoğunlaşılmış. 1944 yılından itibaren de modern bilim anlayışına uygun ilk akademik müzik terapi programı Michigan Üniversitesi'nde başlatılmış(3). Ülkemizde ise ilk defa 2014 yılında müzik terapi uygulamalarına yönelik sertifikasyon eğitimleri başlamış(5). Müzik terapiyi kısaca: Bozulmuş, kaybedilmiş ya da yeterince gelişmemiş olan işlev ve becerileri, müzik veya ses aracılığı ile geliştirmeye ya da yeniden kazandırmaya yönelik terapötik bir yaklaşım(3) olarak düşünebiliriz. 'Müzik terapi' bazen, her türlü müziğin bir çeşit hasta müdahale aracı olarak kullanılması şeklinde algılanabiliyor. Halbuki pozitif sonuç almak, hastaya uygun müziğin seçilmesi ile mümkün. Bu sebeple, psikoloji ve tıp alanlarında gerekli bilgiye sahip lisanslı ve nitelikli bir terapist tarafından; yani eğitimli bir müzik terapisti tarafından sunulması çok önemli(6). Müzik terapinin birçok tıbbi uygulamaya, özellikle de nörolojik hastalıklara yönelik rehabilitasyon programlarına eklenmesinin; hastalık semptomlarını azaltarak yaşam kalitesini yükselttiği aşikar(3). Mesela Parkinson, İnme, Konuşma Bozukluğu olan hastaların yaşadığı hareket, denge, algı, konuşma ve hatta duygu akışı düzensizliklerinin, doğru müziğin ve ritmin seçilmesiyle büyük oranda hafifletilebilmesi kayda değer bir adım. Çünkü bu sayede müziğin kendi içindeki iniş-çıkışlarını, gerilme ve gevşemelerini ritmik bir senkronizasyonla kinetik hale getirebiliyorlar. Böylelikle otomatik ve keskin hareketler yumuşayarak daha kontrol edilebilir ve akıcı bir hal alıyor. Doksanlı yıllarda Michael Thaut öncülüğünde yapılan, ritim temelli müzik terapinin Parkinson hastalarının yürüme yeteneği üzerindeki etkilerinin ölçüldüğü çalışmanın sonuçları, müziğin yarattığı farkı açıkça ortaya koyuyor. Thaut, uyguladığı deneyde ilk olarak düz arazide, rampalarda ve merdivenlerde 10 hastanın yürüme hızını ölçüyor. Ardından her hasta için yürüme hızlarına uyacak şekilde düzenli davul vuruşu ritmine sahip özelleştirilmiş kasetler hazırlayarak, katılımcılara kasetleri günde 30 dakika Walkman ile dinlemeleri talimatını veriyor. Her haftanın sonunda hastalara biraz daha hızlı ritmik vuruşlar içeren yeni bir kaset veriyor. Bir ay sonra yürüme hızlarını kasetler olmadan yeniden ölçtüğünde, her 10 kişiden dokuzunun, çalışmanın başlangıcına göre yüzde 50 daha hızlı yürüyebildiğini görüyor ve iyileşme kaydettikleri sonucuna varıyor(7). Müziğin etkilerini ve hastalarıyla yaşadığı deneyimleri kitaplarında sıkça anlatan Nörolog Oliver Sacks'ın hikayeleri ise birbirinden enteresan. Eskiden müzik öğretmeni olan ve Parkinson başlangıcından muzdarip hastası Edith T.'nin yaşadıkları, müziğin kurtarıcı etkilerini gösteriyor bizlere. Parkinson'un etkilerinden dolayı hareketlerindeki doğallığı ve yumuşaklığı kaybederek zarafetini yitiren Edith'in, robot gibi mekanikleşmiş hareketlerinin, sadece müziği hayal etmesiyle bile bir rahatlığa kavuştuğunu; Sıkışıp, donup kaldığını hissettiği anda kafasında canlandırarak çaldığı müzik ve ritim, onu düz ve donuk resimden dans ederek çıkarabiliyordu sözleriyle kaleme almış 'Müzikofili' kitabında. Bunun sebebi müziği, ritmi hayal etmenin nörolojik açıdan müziği dinlemek kadar etkili olabilmesi. Beyin iltihabının yarattığı hasardan dolayı bedeninin sağ tarafı, sol tarafına oranla çok hızlı hareket eden bir başka hastasında ise, kontrolün enstrüman sayesinde sağlanabildiğinden bahsediyor; Olağan dışı hastalarımdan Ed için müziğin önemi çok büyüktü. Ona uygun ilacı bir türlü bulamıyorduk. Bir tarafa iyi gelen ilaç diğer tarafın şikayetlerini arttırıyordu. Ama Ed müziği çok seviyordu, odasında küçük bir org vardı. Bu enstrüman sayesinde ve yalnızca onu çalarken, iki elini ve bedeninin iki yarısını uyum içinde bir arada kullanabiliyordu şeklinde anlatmış (8). 'Müzik Terapi' nin parkinson ve felç üzerindeki etkilerinden yararlanabilmek için müzisyen olmak ya da müzik eğitimi almış olmak gerekmiyor, hatta hiç müzik dinlemeyen kişiler bile bu uygulamadan faydalanabiliyor. Amaç sadece hastayı tekrar düzenli harekete yöneltip teşvik ederek, orada tutabilecek doğru ritmi bulmak(10)-(11). Konusunda uzman bir terapistle birlikte elbette. Bunların yanı sıra doksanlı yıllardan itibaren yapılan çalışmalar: Aktif ritmik müzik uygulamaları sayesinde, kronik inmeli hastalarda bozulmuş motor fonksiyonlarının ritimle senkronize olarak zamanla düzelebildiğini de göstermiş. Müzik Terapinin pozitif sonuç verdiği ve başarılı olduğu başka bir alan da 'Alzheimer'. Aile üyelerinin isimlerini hatırlayamayacak derecede ileri seviye Demans ve Alzheimer hastalarının, eskiden severek dinledikleri parçaları duyduklarında, sözleriyle eksiksiz eşlik edebildiği birçok çalışmada geçiyor. Bunun sebebi olarak da, müzik hafızasının diğer hafıza sistemlerinden kısmen bağımsız olduğu ve dolayısıyla en geç zarar gören bölümlerden olduğu öne sürülüyor(9). The Keller Duo adıyla yaklaşık 28 yıldır kızıyla birlikte piyano konserleri veren ve albüm kaydeden piyanist Anne Alice Mae Keller'ın hikayesi müzik hafızasına iyi bir örnek. Alice Keller'a 2001 yılında Demans teşhisi konuyor. Her geçen yıl hastalığının derecesi daha da ilerlemesine rağmen, bu durum konserlerini sürdürmeye engel olamıyor ve 2018 yılına kadar sahne hayatları devam ediyor. Annem hayatım boyunca piyanoda müzik danışmanım, ilham kaynağım ve en iyi arkadaşım oldu. Şu an zihinsel kapasitesi azalmış olsa bile müzik ve piyano sayesinde aramızdaki anlamlı ilişki devam edebiliyor. Onunla birlikte müzik yapmanın hayatımda yaptığım en önemli şeylerden biri olduğuna inanıyorum (12). Finlandiya Akademisi'nde gerçekleştirilen bir araştırmada, beynimizin hafıza merkeziyle duygularımızın bütünsel çalıştığı, bu nedenle de duygusal olayların nötr olaylardan daha akılda kalıcı olduğu sonucuna varılmış. Tanıdık müzik, bir tür anımsatıcı işlevi görerek ve uzun zaman önce unutulmuş duygularla çağrışımları ortaya çıkararak, hastanın bütünüyle yitirmiş olduğu sanılan anılara yeniden erişebilmesini sağlıyor(14). Böylelikle demanslı hastalarda, müzikal belleği destekleyen korunmuş sinirsel bağlantıların aracılığı ve uyarımı sayesinde, sözlü hafızayı ve otobiyografik belleği harekete geçirmenin mümkün olabileceğini ortaya koyan sonuçlar elde edilmiş(13)-(14)-(15). Alice Keller da belki, yıllardır severek ve emek vererek çaldığı piyanonun başına geçtiğinde, müziğin sesiyle beraber eski anılarına geri dönüyordu. O an kafasından geçenleri bilemiyoruz tabii ki. Fakat sonuç ne olursa olsun, hayatın içinde aktif yaşamını bu sayede sürdürebilmiş. Demans ve Alzheimer gibi rahatsızlıklarda kişinin hayatla ve aile üyeleriyle bağının kopmamasını sağlamak hem çok önemli hem de çok zor. İşte müzik bu yönden, her iki tarafı da birbirine bağlayabilen sağlam bir köprü görevi görüyor. İnanıyorum ki gelecekte müziğin gerçek gücünü ve yarattığı etkileri daha net anlayabiliriz. Not: Araştırmamda, elindeki kaynaklarla yardımcı ve destek olan, Türkiye' deki ilk Müzik Terapi Ünitesinin kurucusu olan Nörolog Prof. Dr. Şükrü Torun hocama çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/janjanli-tehlike-ambalajlar/", "text": "Günümüzde reklamlar, insanların duygularını manipüle ederek onları tüketime yönlendirdiği gerekçesiyle büyük tepki topluyorlar. Tepki toplama konusunda reklamların gölgesinde kalan ambalaj tasarımları ise insanları tüketime yönlendirme konusunda en az reklamlar kadar tehlike arz ediyor. Yapılan araştırmalar sonucunda ambalajların, tüketicide satın alma güdüsünü tetiklediği ve tüketime yönlendirdiği biliniyor. Markaların pazarlama hedeflerine uygun olarak ve iyi bir şekilde tasarlanmış ambalajlar, tüketicide belirli duyguları ortaya çıkarıyor ve marka tarafından hedeflenen davranış değişikliğine neden oluyorlar. Hedef kitlesinin neyi, nasıl algıladığını bilmek isteyen markalar ise, çeşitli ambalaj tasarımlarına hedef kitlesinin nasıl tepki verdiğini nörogörüntüleme yöntemleriyle ölçümleyen nöropazarlama araştırmaları yapmayı tercih ediyorlar. Bu sayede markalar, ürünlerini satışa çıkarmadan önce tüketiciyi en çok etkileyen tasarımları piyasaya sürme ve satışlarını artırma fırsatını elde ediyorlar. Hepimiz, gördüğümüz çekici ambalajlara çekiliyoruz. Reklamverenler ambalajın, ambalajın içindeki üründen daha önemli olduğunu uzun yıllardır biliyorlardı, ancak nöropazarlama bu konuyu yeni bir seviyeye taşıdı. Frito-Lay markası, ambalajlarını yeniden tasarlamak için nörogörüntüleme yöntemlerini kullanmaya karar verdi. Yaptıkları araştırmalarda katılımcılara, olumlu, olumsuz veya nötr olarak cevap verecekleri ambalaj tasarımları gösterdiler. Daha sonra katılımcıların verdikleri bu cevaplar, ambalajlardaki renk, metin boyutu ve şekillerin katılımcıların tercihlerinde ne gibi değişikliklere neden olduğunu belirlemek amacıyla yapılan derinlemesine görüşmelerde kullanıldı. Bu araştırmada, müşteriler parlak ambalajlara olumsuz tepki verirken, mat ambalajlara olumsuz bir tepki göstermediler. Bu nedenle Frito-Lay, birkaç ay içinde parlak ambalajları kaldırmaya ve yeni mat ambalajlar üretmeye başladı. Southern California Üniversitesi'nden Martin Reimann ve arkadaşları, ambalaj tasarımlarının tüketici tercihlerindeki etkisini araştırdıkları bir çalışmaya imza attılar. Dört farklı deneyden oluşan bu araştırmada, standart ve estetik olarak tasarlanmış sık satın alınan ürünlerin ambalajları deneklere gösterildi ve katılımcıların bu ambalajlara gösterdikleri davranışsal, sinirsel ve psikolojik tepkiler fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme yöntemi ile ölçümlendi. Araştırma sonucunda katılımcılar, estetik ambalajlı bilinmeyen markaları daha yüksek fiyatlara rağmen standart ambalajlı tanınmış markaların yerine tercih ettiler. Estetik ambalajlı ürünleri tercih eden katılımcıların beynindeki ödül merkezinin aktive olduğu görüldü. Çalışmada, estetik ürünlerin ödül merkezini aktive etmesi ve bu sayede tüketime yönlendirmesi ambalajların satın alma kararında ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Madrid Complutense Üniversitesi NeurolabCenter'da ise rastgele seçilen otuz beş denek (22-65 yaş arası erkekler ve kadınlar) üzerinde, ürün ambalajlarındaki renk, imge ve metin farklılıklarının tüketici tercihine etkisini inceleyen bir deney yapıldı. Denekler, her biri 10 saniye gösterilen dört farklı ambalaj türünü incelediler. Nörogörüntüleme yöntemlerinden galvanic deri geçirgenliği , göz izleme tekniği ve yüz okuma tekniği ile deneklerin ambalajlara verdikleri tepkiler incelendi. Denekler, ürünün ne olduğu kolay anlaşıldığından dolayı en çok sarı ambalajı tercih ettiler. Sarı ambalajlı ürün rengi nedeniyle deneklere bir muzu hatırlatıyordu ve bu sayede ürün ile taze meyve arasında bir ilişki kuruluyordu. Ayrıca sarı ambalajın üzerindeki yazılar komik bir tipografi ile yazılmıştı. Araştırmada göz izleme ve yüz okuma tekniği ile tepkileri ölçülen deneklerin, sarı ambalaja daha fazla görsel aktivite ve olumlu yüz ifadeleri ile tepki verdikleri görüldü. Bu sonuçlar, ambalaj tasarımlarında karmaşık görsellerin ürün türüne uygun olan renkler ve sıradan olmayan imgelerle birleştirilmesinin tüketici tercihini etkilediğini gözler önüne seriyor. Raflardaki bir ürünü fark ettiğimiz zaman ürünün özellikleri beynimizde bir dizi etkileşimi başlatır. Olumlu duygusal tepkiler uyandıran ambalajlar, tüketicinin dikkatini ve hatta sadakatini kazanmada büyük olasılıkla başarılı olacaktır. Son yıllarda tasarımcılar ve sinirbilimciler birlikte çalışarak ve insan beynini neyin harekete geçirdiği konusundaki bilgiyi kullanarak başarılı ambalajlar tasarlıyorlar. Tüketicinin ambalajlara verdiği sinirsel tepkiler bir ambalajın başarı oranı hakkında çok şey söylüyor. Bu sayede insan beyninin doğal olarak çekici bulduğu görsel, fiziksel ve duygusal özellikler içeren ve insanları tüketime yönlendiren ambalajlar tasarlanıyor. Bebekler altı aylık olduklarından itibaren, kurumsal logoların ve maskotların zihinsel resimlerini oluşturarak markaları tanımaya başlarlar. Bu durum onları markaların hedef kitlesi haline getirir. Çocuklara yönelik ürünler üreten ve satışlarını artırmak isteyen markalar, ambalajlarını onların dikkatini çekecek ve tüketime yönlendirecek şekilde tasarlarlar. Bu durum her ne kadar tehlike arz etse de ambalajların gücünü tersine çevirmek markaların elinde. Günümüzde çocukları, sağlıklı beslenmeye teşvik edecek ürünleri ambalajlar ile çekici hale getirmek üzerine sektörel çalışmalar yapılmakta. Norwegian University of Life Sciences'dan Ase Riseng Grendstad tarafından yapılan proje, duyusal algı, yemek seçimi ve davranış arasındaki ilişkiye odaklanarak çocukluktan itibaren daha sağlıklı bir beslenmeyi teşvik etmeye yönelik olarak tasarlandı. Bu projenin, dünyada artan obezite sorunuyla başa çıkmanın yeni yollarını bulmaya çalışan Avrupa araştırma projesi Edulia ile yakından bağlantılı olduğu biliniyor. Proje, Norveçli süt ürünleri üreticisi firma Tine SA ile birlikte yürütülüyor. Projede sekiz farklı çikolatalı süt paketi tasarlandı ve biyometrik ölçümler sırasında çocuklara çikolatalı sütü ne zaman tatmaları gerektiğini göstermek için kısa bir tanıtım filmi çekildi. Film, çocukların sütü tattıktan sonra ekrana odaklanmalarını sağlamak için gösterildi. Tanıtım filmi gösterildikten sonra 9-10 yaşlarındaki 48 çocuk, çikolatalı süte yönelik tutumları ve tüketimlerine ilişkin bir anketi yanıtladılar. Ardından nörogörüntüleme yöntemleri ile çocukların çikolatalı süte ve ambalajlara yönelik biyometrik ölçümleri yapıldı. Ürün testinde çocuklar, farklı çikolata paketlerini beklenen kabul ve sağlıklılık algısına göre değerlendirdiler. Bu ölçümlemeler yüz izleme, göz izleme ve galvanik cilt tepkisi ölçülerek yapıldı. Araştırma sonucunda ambalaj üzerindeki yazı ve imgelerin tasarlanış şekillerinin ürünün sağlıklılık algısını etkilediğini, ayrıca bir ambalaja olumlu yüz ifadesi gösteren çocukların bu ambalajı beğendiği sonucuna ulaşıldı. Beğenilen ve ürünün sağlıklı olduğu algısı yaratan ambalajların çocukları bu ürünleri tüketmeye teşvik ettiği sonucunu gösteriyor. Ambalajlar gerek yetişkinler gerekse çocuklar için tüketime yönlendiren cezbedici görseller. Ancak ambalajların bu gücünü insanların yararlı ürünlere yönelmesi konusunda kullanmak da markaların elinde! Cuesta, U., Nino, J. I., & Martinez-Martinez, L. (2018). Neuromarketing: Analysis of Packaging Using Gsr, Eye-Tracking and Facial Expression. The European Conference on Media, Communication & Film. Czarniewski, S. (2015). New Research Areas in Management and Marketing. International Journal in Management and Social Science. 3(7), 166-174. Reimann, M., Zaichkowsky, J., Neuhaus, C., Bender, T., & Weber, B. (2010). Aesthetic Package Design: A Behavioral, Neural, and Psychological Investigation. Journal of Consumer Psychology, 20(4), 431-441."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kac-duyumuz-var-kac-duyumuzu-biliyoruz/", "text": "yeteneklerine sahip olabileceğini söylüyor. Bildiğimiz kadarıyla kainatın en karmaşık yapısı olan beyin üzerine yapılan araştırmalar antik dönemlerden beri insanoğlunun en çok merak ettiği konulardan biri. Anladığımız kadarıyla beynin temel görevini, kafatasımızın görece güvenli koruması altında, dışarıdaki sürekli değişen dünyadan topladığı duyusal bilgileri kullanarak, iç dünyamızı dengede tutmaya çalışan bir hayatta kalma donanımı olarak tanımlayabiliyoruz. Aristoteles bu duyularımızı görme, işitme, tat alma, dokunma ve koku alma olarak 5 ana duyuya ayırmıştı ve bu sınıflandırma o zamandan beri de böyle kabul edilerek genel geçer bir kural haline gelmiş durumda. Günümüzde, Aristoteles'in kategorize ettiği bu beş duyumuzun dışında başka duyularımızın varlığını da artık biliyoruz. Mesela her ne kadar dokunma duyusunun içindeymiş gibi algılasak da tamamen farklı bir duyu olan sıcaklık duyusu bunlardan sadece biri. Yahut iç kulağımızdaki alıcılarıyla denge duyusu, bedenimizin içi ve dışındaki her yere dağılmış alıcıları ile yaşamsal olarak en önemli duyularımızın başında gelen ağrı duyusu ve beden farkındalığını kazandıran iç algı veya durum duyusu gibi daha pek çok duyu kaynağımız var. Yani duyularımız aslında sadece 5 taneden ibaret değil. Yeni bir çalışma, insanların diğer hayvanlara benzer şekilde manyetoresepsiyon yeteneklerine sahip olduğunun ipuçlarını veriyor. Farklı manyetik alanlarla çevrili insanların beyin dalgalarında yapılan yeni bazı analizler, insanların manyetizma için altıncı hissi olabileceğini gösteriyor. Kuşlar, balıklar ve diğer bazı canlılar dünyanın manyetik alanını algılayabiliyor ve yön bulma için kullanabiliyorlar (ScienceNews: 6/14/14, s. 10). Bilim adamları uzun zamandır insanların da bu tür bir manyetik algıya sahip olup olmadığını merak ediyorlardı. ABD ve Japonya'dan araştırmacılar, insanları laboratuvarda farklı yönlere işaret eden ve dünya ile eş güçte manyetik alana maruz bırakarak, alanı belirli bir şekilde döndürmeye yanıt olarak ortaya çıkan farklı beyin dalgası kalıplarını keşfettiler. ENeuro'da çevrimiçi olarak yayınlanan bir çalışmada bildirilen bu bulgular, beynimizin bu bilgileri neden veya nasıl kullandığını tam olarak açıklamasa da, insanların bilinçaltında dünyanın manyetik alanına yanıt verdiğine dair kanıtlar sunuyor. Deneyler elektrik bobinleri ile kaplı karanlık ve sessiz bir odada gözleri kapalı oturan 26 katılımcı ile yapılmış. Bu bobinler, odanın içindeki manyetik alanı dünyanın doğal manyetik alanı ile aynı güçte ama herhangi bir yöne işaret edebilecek şekilde manipüle etmek üzere tasarlanmıştı. Katılımcılar, çevresindeki manyetik alan çeşitli yönlerde dönerken beyninin elektriksel aktivitesini kaydeden bir EEG başlığı taktılar. Bu kurulum, bir katılımcının bedenen hareket etmesine gerek kalmadan dünyanın doğal, değişmeyen alanı içinde farklı yönlere dönen birinin yaşayacağı manyetik etkiyi simüle etmek için tasarlanmıştı. Araştırmacılar, bu EEG okumalarını ayrıca oda içindeki manyetik alanın hareket etmediği kontrol denemeleriyle karşılaştırdı. Caltech'te bir nörobiyolog ve jeofizikçi olan Joseph Kirschvink ve meslektaşları, beynin manyetik alan yönündeki değişikliklere tepki verip vermediğini belirlemek için alfa dalgalarını inceledi. Alfa dalgaları genellikle bir kişi zihinsel olarak aktif bir işle uğraşmadığında EEG'de baskın olarak görünen dalgalardır. Eğer kişi ses veya dokunma gibi duyusal girdi alırsa bu dalgalar yerini beta dalgalarına bırakır söner. Manyetik alandaki değişiklikler, insanların alfa dalgalarında da çeşitli değişiklikleri tetikleme özelliğine sahip gibi görünüyor. Özellikle manyetik alan yönü, kuzeye doğru bakan bir katılımcının önündeki zemini işaret ettiğinde Dünya'nın manyetik alanının Kuzey Yarımkürede işaret ettiği yön alanı kuzeydoğudan kuzeybatıya doğru saat yönünde döndürmek alfa dalgalarının genliğinde ortalama yüzde 25'lik bir düşüşe neden olmaktaydı. Bu değişiklik, kontrol denemelerinde görülen doğal alfa dalgalanmalarından yaklaşık üç kat daha güçlü bir değişimdi. İlginç bir şekilde, insanların beyinleri tavana doğru dönen bir manyetik alana Güney yarımküredeki Dünya'nın alanının yönü hiç bir tepki göstermedi. Dört katılımcı haftalar veya aylar sonra tekrar test edildi ve yanıtlar yine aynıydı. İnsanların yukarı doğru işaret eden manyetik alanlara değil de aşağıya yönelik olanlara tepki veriyor gibi görünmesi elbette bazı soruları da berberinde getiriyor. Kirschvink ve meslektaşlarına göre beyin, veriyi alıyor, çıkarıyor ve sadece mantıklıysa kullanıyor olabilir. Kuzey yarım-kürede doğmuş ve yetişmiş olan insanlar üzerinde yapılan bu deney söz konusu katılımcıların yaşadıkları yarım-kürenin normallerini algıladıklarında beyin bu veriyi normal kabul ettiği için sistemi kapatıyor ya da göz ardı ediyor gibi görünüyor. Ancak, normalin dışında bir manyetik alan değişimi algıladığında EEG sinyallerinde ölçülebilir bir değişim ortaya çıkıyor. - Orijinal Çalışma ve İleri Okuma için: C.X. Wang et al. Transduction of the geomagnetic field as evidenced from alpha-band activity in the human brain. eNeuro. Published online March 18, 2019. doi:10.1523/ENEURO.0483-18.2019."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kac-yasindasin-neye-gore/", "text": "Biz insanlar ise zamanı ölçmenin birçok yolunu denemiş olsak da en güvenilir yöntem olarak Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketini ve Dünya'nın kendi etrafında dönüşünü seçtik. Yıllar, aylar, günler, saatler, bayramlar, festivaller, gelir vergisi beyannameleri hep bu iki hareketi takip ederek oluşturuldu. Dünya'nın ve Güneş sistemimizin diğer hareketleri ise çok uzun bir süre ilgi alanımıza girmedi, habersiz kaldık. Öğrendiğimizde ise işe gitme saatimize çok yardımcı olmadığını fark edince hiç ilgilenmemeyi tercih ettik. Çok da bir şey kaybetmedik aslında. Dünya sadece 16 yaşında bir ergen! Yapılan çalışmalar ve astronomik araştırmalara göre Samanyolu galaksimizin merkezinde büyük kütleli bir kara delik bulunmakta ve tüm galaksi bu kara deliğin etrafında dönmektedir. Aynı Dünya'nın Güneş etrafında dönmesi gibi. 100.000 ışıkyılı genişliğindeki Samanyolu Galaksisi'nin merkezine yaklaşık 28.000 ışıkyılı uzaklıkta bulunan Güneş Sistemi'nin bir galaktik yılı tamamlaması yaklaşık olarak 220 230 milyon yıl sürmektedir. Başka bir deyişle bu galaktik saat ile zamanı ölçecek olsaydık acaba nasıl olurdu? Bunu merak eden bilim insanları kollarındaki Galaktik Saat'e baktıklarında gördüler ki Dünya 16 yaşında bir ergen. Huysuzluğu üzerinde, sizin de fark ettiğiniz gibi. Güneş ise yaklaşık 20 yaşında. Her ne kadar biraz hırçın olsa da daha bir oturaklı artık. Görünür evrenimiz ise hemen hemen 60 yaşında, dinç ama bir o kadar da huysuz bir tatlı amca. Her ne kadar Dünya yılı ile karşılaştırıldığında galaktik yıl zamanın büyüklüğünü temsil etse de galaksi söz konusuyken çok da tutarlı bir ölçek değildir. Bahsettiğimiz galaktik zaman Güneş sisteminin Samanyolu Galaksisi'ndeki yerine bağlıdır. Samanyolu diskinin içlerinde olsaydık bu ölçüler değişiklik gösterecektir. Yani Galaktik Doğum günü partisinin tarihi adresimize göre değişmektedir. Garip değil mi? Samanyolu Galaksisi bir şehir olsaydı galaktik yaşımız şehir merkezine yakın plazalarda farklı, bizim gibi banliyö sakini iseniz farklı olacaktır. Doğum günü tarihi bulunduğu adrese göre değişen bir parti çocuğu olmak istemezdim doğrusu. En küçük zaman birimi saniye değil, zeptosaniye! Zaman fenomenine kafayı takmamak kolay değil. Filozoflar ve bilim insanları da bildiğimiz tarih boyunca zaman babayla uğraşıp durmuşlar. Goethe Üniversitesi'nde Profesör Reinhard Dörner'in takımındaki atom fizikçileri ise en az galaktik zaman kadar sıra dışı bir konu üzerinde çalışıyorlar. Ölçülebilir en küçük zaman birimini ölçebilmek için yeni yöntemler arayan bilim insanların geliştirdiği yöntem oldukça dikkat çekici. Bir güneş sisteminin galaksi içinde aşması gereken yol yerine bir fotonun hidrojen molekülünü geçmesi gereken zamanı ölçmeye çalışmışlar ve görünüşe göre de başarmışlar. Foton hidrojenin bağ uzunluğunu yaklaşık 247 zepto saniyede geçtiğini bulmuşlar. Bu şimdiye kadar başarıyla ölçülen en küçük zaman dilimi. Bir zeptosaniye, saniyenin milyarda birinin trilyonda biri (10-21 saniye). Zeptosaniyelerin geçer akçe olduğu bir takvim yapabilmiş olsaydık bir gün yaşadığını farz ettiğimiz zavallı kelebekler bile en az zamanın yaratıcısı mahpus Kronos kadar ölümsüz sayılabilir. Yaşadığı zaman aralığının sonu olduğunu bilen tek canlı biz ölümlü insanlarız! Diğer canlıların zamanı nasıl algıladığını ya da diğer bir deyişle zamanın geçmiş ile gelecek arasındaki sisli sınırı nasıl duyumsadıklarını bilmiyoruz. Yapılan çalışmalar bitkiler dahil olmak üzere birçok canlının geçmişten ders çıkardığı ve geleceğe dair planlar yaptığının ipuçlarını bize gösteriyor. Ancak bildiğimiz kadarıyla yaşadığı zaman aralığının bir sonu olduğunu bilen, hayatının bir gün biteceğini tahayyül edebilen tek canlı ise insan. Bu kadar büyük bir yükün altında ezilmeden yaşamanın yolunu bulabilen türdaşlarımızın zaman konusunda bu kadar takıntılı olmasının sebebi de bu olabilir. İster zeptosaniyelerle ister milyon yıllarla ölçülsün sanırım en önemlisi Eğer aynı zamanı tekrar yaşasam aynı şeyleri tekrar yapabilirim! diyebilmek en büyük başarı!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kadin-figurune-sanat-bakisi/", "text": "Doğan bebeğin çığlığı da duvardaki graffiti de hayata karşı bir başkaldırı olarak görülebilir. İnsan, tarih boyunca birçok aracı protesto amacı olarak kullanmıştır ve bu araçlardan biri de sanat olmuştur. Sanat ve onunla fikir beyan etmenin örneklerinden iki tanesi Titian'ın Urbino Venüsü adlı eseri ve Manet'in Olympia adlı eseri arasındaki rahatsız edici benzerliktir. 1538'de Floransa'da sergilenen Urbino Venüsü'nde masum bir kadın figürü ele alınmıştır. Venüs, Antik Yunan Mitolojisi'nde aşk tanrıçasına verilen isimdir. Manet'nin Olympia'sı ise yıllar sonra Titian'ın şaheseri ile neredeyse alay eder niteliğe sahip olduğundan ona verilen tepkiler bir hayli farklı olmuştur ve ekseriyetle eleştirilmiştir. Manet'nin ortaya koyduğu bu şaheseri ve orjinalliğini tam tamına özümsemek için zamanın şartlarına göz atmak gerekir. Bunu, bir kitabı okumadan önce yazarın hayatını, aile yapısını, yaşadığı ülkeyi ve yazım zamanında yaşanan tarihi olayları araştırmaya benzetebiliriz. Manet'nin zamanında sanatçılar, mümkün olduğunca doğal çizgiler kullanmaya, yani üç boyutlu derinlik, orantılı modelleme ve hassas formlarla boyamaya teşvik edilirdi. Resim türleri ayrıca bir hiyerarşi içinde yer alırdı. Tarihi ve mitolojik temalı resimler başarılı kabul edilir, ardından manzara resimleri gelir ve en altta natürmort resimler yer alırdı. Çıplak figürler, Titian'ın şaheseri Urbino Venüsünde olduğu gibi mitolojik resimlerin altına girerdi. Bu resimde Venüs yatağa uzanmış, izleyiciye göz kapaklarının altından bakıyor, sol kolu kasık bölgesini nazikçe kavrıyor ve sağ eli bir demet çiçek tutuyor, yatağın dibinde ise uyuyan bir köpek yavrusu var. Manet ise, Titian'ın Urbino Venüsünü alıp, onun paradigmalarını aşarak Olympia yı resmetmiştir. İkisi arasındaki benzerliklere kör olmak zor, Olympia, Titian'ın Venüs'ü ile tam olarak aynı pozisyonda sol eli cinsel organını neredeyse onu korurmuşçasına kapatıyor ve sağ kolunun büküldüğü açı Venüs'ünkiyle aynı. Uyuklayan bir köpek yavrusunun yerinde ise kara bir kedi miyavlıyor. İki resim temelde aynı yapıyı paylaşsa da, Manet zamanın kabul gördüğü efsanevi çıplak figürün kanunlarını ihlal ediyor. Aydınlık ve karanlık arasındaki sert geçişler zamanın mükemmel tasavvurlarına karşı bir başkaldırı neredeyse. Konu burada çıplak, mitolojik bir figür değil, Manet bize 19. yüzyılın hayat kadınını sunuyor. Manet, Urbino Venüsü nü yeniden şekillendirerek, kadınların ve cinselliklerinin katı sınıflandırmasına Olympia ile adeta meydan okuyor. Olympia'nın göğüsleri dolgun olsa da o kadar parlak resmedilmiştir ki meme uçları net olarak görünmez. Kadınları kıl yoksunu gösteren çağdaş ve mitolojik resimlerden farklı olarak, açık fırça darbeleri, Olympia'nın kıla sahip olduğunu ima eder. Bunların birleşimi, resme bakanı kadınsı özelliklere sahip ideal bir çıplaklık tasvirine bakmaktan alıkoyuyor. Manet'nin Olympia'sıyla ilgili en çarpıcı şey, bana kalırsa, izleyici ile kurduğu göz kontağıdır. Geleneksel kadın vücudu çizimlerinde, kadın genellikle izleyicinin keyfi için pasif bir nesnedir. Bu sebeple resme bakanlar, baktıklarıyla istedikleri kadar sarhoş olma özgürlüğüne sahiplerdir. Manet, bu özgürlüğü kağıttan uçak yapıp Tartarus'a fırlatıyor. Titian'ın Venüs'ünün romantik bakışının aksine Olympia, doğrudan izleyiciye bakıyor ve ona bakan gözlere meydan okuyor. Pasif değil, asla. Olympia, erkeğin bakış açısını tersine çevirerek onun dengesini bozuyor. Çünkü o, cinsel fetişleştirmenin pasif bir nesnesi değil, iddialı ve güçlü bir kadın. Emile Zola'ya katılıyorum fakat ona şöyle karşılık vermek istiyorum, Olympia'da bir Venüstü zaten!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kadinlarin-gunu-neden-var/", "text": "Dünya kadınlar günü diye bir şeyi ilk duyduğumda belki birçoklarımız gibi Neden erkekler günü yok? diye sormuştum içimden. Sordum ama yine çoğumuz gibi soru ağzımdan çıkıp sese bürünemedi bile. Zira cevabı, daha soruyu düşünürken gelmiş gibiydi: Zaten her gün bizim herhalde. Erkekler günü de varmış; sonradan öğrenmiştim. Ama hiç tantanası olmaz o günün. 19 Kasım günü olurmuş her yıl. Etrafıma sordum, çoğu kişi bilmiyor Erkekler Günü'nün tarihini. Geçtiğimiz aylarda bir yurtdışı seyahatinde mevzusu geçti; orada ciddi ciddi kutlanırmış. Fakat yine de dünyanın birçok yerinde en meşhuru 8 Mart Dünya Kadınlar Günü galiba. Bu dünyada, biri olmadan diğeri var olamayacak iki cinsiyete ayrılmış gibi duruyoruz. En azından genel anlamda. Kadın olmasa erkeğin, erkek olmasa kadının varlığı mümkün değil. Biyolojik açıdan baktığınızda o cinsiyetlerin birbirine hiçbir üstünlüğü yok. Farkları çok ama o farklar yarışmak veya rekabet etmek için değil, tamamlanmak ve bu iki cinsiyetin bir bütün oluşturabilmeleri için var. Üreyebilmek, hayat şartlarına birlikte göğüs gerebilmek, sağ kalabilmek, kültür üretebilmek için ikisi de aynı oranda elzem. Fakat ne çare ki insan sadece biyolojik bir varlık değil artık. Binlerce yıldır ürettiği kültür, insanın kaderini belirlemede belki de biyolojisinden çok daha etkili. Bu kültürün temel taşları ise güvenlik, üreme, mal ve toprak biriktirme, üstün gelme gibi eril özellikler üzerine bina edilmiş. Neden öyle bir tercih yapıldığını, tabiattaki bu eril-dişil simetrisinin insan kültüründe nasıl bu kadar eril yöne doğru kırılmış olduğunu ben bilmiyorum; bilene de rastlamadım. Tahminler olsa da konu büyük bir bilinmezlik perdesinin arkasında saklı. Fakat neticede insanlığın binlerce yıldır temel meselesi mücadele ve kas gücü olunca, testosteron hormonunun hükümranlığı altında yaşayan erkeğin ve erkeksi kültürün galebe çalması galiba kaçınılmaz olmuş gibi görünüyor. Belki de on bin yılı aşkın süredir bu çarpık kültürel tercih zemini, hepimizin zihinlerini şekillendirecek bir kararlılığa ve katılığa ulaşmış durumda. Kadınlar Günü dünyada yüz seneyi aşkın zamandır kutlanıyor. Yirminci yüzyılın başlarında önce Amerika'da, sonra Rusya'da ve nihayet 1914 yılında Almanya'da 8 Mart tarihinde milli bayram olarak kutlanan Dünya Kadınlar Günü, birçok ülkede aynı zamanda kutlanmakta. Genel duruma bakılacak olursa maalesef öyledir. Yirminci yüzyılın ortalarına kadar bugünün anlı şanlı gelişmiş ülkelerinde kadının oy verip vermemesi, kadının hangi haklara sahip olabileceği, hatta -af buyurun- kadının tam bir insan olup olmadığı maalesef ciddi ciddi mevzu haline gelip bu toplulukları bir hayli meşgul etmiş. Sinirbilim tarihinin ünlü isimlerinden Paul Broca ve çağdaşı Gustave Le Bon gibi bilim insanları, kadınları malum olduğu üzere erkeklerden çok daha az zeki ve kadın beynini orangutan beynine daha yakın diye nitelemekten hiç gocunmamışlardı. Bugünden bakınca hem o insanların ait olduğu toplumlarda hem de günümüzün bir çok uygar ülkesinde kulağa aptalca gelen bu ifadeler üzerinden henüz ancak bir yüzyıl geçti. Binlerce yıllık insanlık tarihinin bu zihinsel arızasını yüz yılda tamir edebileceğimizi düşünmek de insanın genel zihin yapısına bakınca muhtemelen biraz safdillik olacak. Tarihteki kültürel tercihleri tarafından kaderi belirlenen tek canlıyız. Dün verilen kararlar, dün hayata geçirilen uygulama ve adetler, bugünkü hayatımızı etkiliyor. Dünya Kadınlar Günü, aslında tarihte tüm insanlık olarak tekrarlı bir şekilde yapmakta ısrar ettiğimiz vahim bir hatalar zincirini bize hatırlatıyor. Doğanın senfonik uyumunun içinde kendi kafasına göre değerler icat eden ve bunun üzerine medeniyetler kuran insan türünün çektiği benzersiz acıların kaynağı hakkında, duyabilenlere çok öğütler veriyor. Erkekler Günü'ne mukabil, Kadınlar Gününü'nün bu kadar belleğimizde yer tutması, toplumsal suçluluk duygumuzun da bir yansıması. Hatasını hatırlayıp ders alabilen ve gelecekteki davranışlarını düzenleyen beyinler, biz dahil birçok canlıda var. Sadece biz, bazı konularda bunu kullanmamakta ısrarcıyız. Kimi zaman hataları ülkü ve ideal haline bile getiririz. İşte böyle günlerde, tarihin acı deneyimlerinden ders almaya hatta şimdi ve şu anda kendimizle ilgili bir şeyleri düzeltmeye niyet etmek için çok fırsatımız oluyor. Değerlendirebilmek dileğiyle, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kalp-atisimiz-duyularimizi-etkiler-mi-2/", "text": "Kalp atışınızı fark eder misiniz? Eğer çok heyecanlı, kızgın yahut korkmuş değilseniz, muhtemelen cevabınız hayır olacaktır. Kalp atımları aslında bedenin içinde meydana gelen, oldukça belirgin bir fiziksel etki yaratır ve damarlarımız boyunca yayılan nabız dalgası ile birlikte, adeta her seferinde minik bir deprem meydana getirir. Fakat bunu çoğu zaman hissetmiyoruz; çünkü çok başarılı bir biçimde maskeleniyor. Beynimizdeki süzücü devreler, kalp atımlarının içten gelen bir hadise olduğunu öğrenir ve önemli bir durum olmadıkça bu bilginin bilinç düzeyinde algılanmasını engeller. Aslında bir çok deneyimimiz böyledir: Mesela şu anda ağzınızda muhtemelen kuvvetli bir tat algısı var ; yahut oturduğunuz koltuk veya sandalye bedeninize gayet rahat hissedebileceğiniz bir basınç uyguluyor. Fakat ben söylemeden, bunları fark etmiyorsunuz. Zira buna gerek yok; şu anda çok daha önemli bir iş için; bu satırları okumak için, diğer tüm önemsiz algılar süzülüp bilincinize ulaşmaları engelleniyor. Fakat dikkatinizi verir vermez bunları hissetmeniz de mümkün. Yani süzme sistemleri duruma göre değişebiliyor. Yapılan bir dizi psikofizyolojik deney, gerçekten de durumun böyle olabileceğini gösteriyor. Deneklere çok kısa sürelerle ekrandan verilen görsel uyaranlar, eğer kalp atışlarına denk getirilerek verilirse, deneklerin büyük çoğunluğu bunları göremiyorlar. Kalple eşgüdümlü verilen bu sinyallerin algılanması sırasında işlevsel bir beyin görüntüleme yöntemi olan fMRI ile yapılan izlemeler ise, beynimizin içsel algı görevlerini yürüten insula adlı bölgesinin, bu eşgüdümlü uyaranlar sırasında baskılandığını; yani geçici olarak görev dışı kaldığını gösteriyor. Bu da aslında her bir kalp atışında, bedenimizi algılama yeteneğimizin geçici olarak devre dışı kaldığını gösteriyor. Daha önceki çalışmalardan da benzer bilgilerimiz var. Mesela, sanal gerçeklik gözlükleri ile yapılan deneylerde, eğer ekranda gözlüğü kullanan kişinin kalp atışları ile eşgüdümlü olarak yanıp sönen veya görünüp kaybolan bir görsel bileşen varsa, kişiler sanal gerçeklik dünyasında gördükleri el ve ayak gibi bileşenleri çok daha kolay bir biçimde kendilerininmiş gibi; yani gerçek el ve ayaklarıymış gibi algılıyorlar. Kalp atımları sırasında özellikle zayıflatılan beden algısı, sanal gerçeklikte sunulan sanal alternatiflerin, gerçeklerinden ayırt edilmesini de zorlaştırıyor gibi görünüyor. Kalp atışlarının maskelenme süreci sadece algımızda eksikliğe neden olmuyor. İlginç bir şekilde, kalp atışları ile eşzamanlı olarak gösterilen korkutucu ve rahatsız edici görüntüler, normalden çok daha etkili ve korkutucu olarak algılanıyor. Bu durumun muhtemel açıklaması da, başta dediğimiz gibi, kalp hızını hissettiğimiz durumların genelde korku, gerginlik yahut heyecanla ilişkili olmasından kaynaklanıyor olabilir. Genelde olumsuz yahut dikkat gerektiren durumlarda hissedilen kalp atışıyla eşzamanlı uyarımlar, olumsuz olduklarında, beyin tarafından kendi stres yanıtı ile karıştırılıyor olabilir. Böylece muhtemelen bu tip uyaranlara daha fazla ve şiddetli tepkiler veriyoruz. Elbette bunlar özel deney koşullarında gerçekleştirilen denemeler. Böyle deneyimleri gerçek hayatımızda yaşadığımızı söylemek pek kolay değil. Zira gün içinde nasıl kalp atımlarımızı çok fazla hissetmiyorsak, atımların maskelenmesinden kaynaklanan bu algı yanılmalarını da muhtemelen hiç hissetmiyoruz. Tabii hissetmiyor olmamız, etkilenmediğimiz anlamına da gelmemeli. Fakat neticede, milyonlarca yıllık fabrika ayarlarımızda bunun gibi bir çok gizli özellik var ve bunlarla yaşamaya bir hayli alışmış durumdayız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kalp-atisimiz-duyularimizi-etkiler-mi/", "text": "Beynimizdeki süzücü devreler, kalp atışlarının içten gelen bir hadise olduğunu öğrenir ve önemli bir durum olmadıkça bu bilginin bilinç düzeyinde algılanmasını engeller. Aslında birçok deneyimimiz böyledir: Mesela, şu anda ağzınızda muhtemelen kuvvetli bir tat algısı var yahut oturduğunuz koltuk veya sandalye bedeninize gayet rahat bir şekilde hissedebileceğiniz bir basınç uyguluyor. Fakat ben söylemeden bunları fark etmiyorsunuz. Zira buna gerek yok; şu anda çok daha önemli bir iş için, bu satırları okumak için, diğer tüm önemsiz algılar süzülüp bilincinize ulaşmaları engelleniyor. Fakat dikkatinizi verir vermez bunları hissetmeniz de mümkün. Yani süzme sistemleri duruma göre değişebiliyor. Yapılan bir dizi psikofizyolojik deney, gerçekten de durumun böyle olabileceğini gösteriyor. Katılımcılara çok kısa sürelerle ekrandan verilen görsel uyaranlar, eğer kalp atışlarına denk getirilerek verilirse, katılımcıların büyük çoğunluğu bunları göremiyorlar. Kalple eşgüdümlü verilen bu sinyallerin algılanması sırasında işlevsel bir beyin görüntüleme yöntemi olan fMRI ile yapılan izlemeler ise beynimizin içsel algı görevlerini yürüten insula adlı bölgesinin bu eşgüdümlü uyaranlar sırasında baskılandığını, yani geçici olarak görev dışı kaldığını gösteriyor. Bu da aslında her bir kalp atışında bedenimizi algılama yeteneğimizin geçici olarak devre dışı kaldığını gösteriyor. Daha önceki çalışmalardan da benzer bilgilerimiz var. Mesela, sanal gerçeklik gözlükleri ile yapılan deneylerde, eğer ekranda kullanan kişinin kalp atışları ile eşgüdümlü olarak yanıp sönen veya görünüp kaybolan bir görsel bileşen varsa kişiler sanal gerçeklik dünyasında gördükleri el ve ayak gibi bileşenleri çok daha kolay bir biçimde kendilerininmiş gibi, yani gerçek el ve ayaklarıymış gibi algılıyorlar. Kalp atışları sırasında özellikle zayıflatılan beden algısı, sanal gerçeklikte sunulan sanal alternatiflerin gerçeklerinden ayırt edilmesini de zorlaştırıyor gibi görünüyor. Kalp atışlarının maskelenme süreci sadece algımızda eksikliğe neden olmuyor. İlginç bir şekilde, kalp atışımız ile eşzamanlı olarak gösterilen korkutucu ve rahatsız edici görüntüler, normalden çok daha etkili ve korkutucu olarak algılanıyor. Bu durumun muhtemel açıklaması da, başta da dediğimiz gibi, kalp hızını hissettiğimiz durumların genelde korku, gerginlik yahut heyecanla ilişkili olmasıyla ilgili olabilir. Genelde olumsuz yahut dikkat gerektiren durumlarda hissedilen kalp atışımız ile eşzamanlı uyarımlar, olumsuz olduklarında, beyin tarafından kendi stres yanıtı ile karıştırılıyor olabilir. Böylece muhtemelen bu tip uyaranlara daha fazla ve şiddetli tepkiler veriyoruz. Elbette bunlar özel deney koşullarında gerçekleştirilen denemeler. Böyle deneyimleri gerçek hayatımızda yaşadığımızı söylemek pek kolay değil. Zira gün içinde nasıl kalp atışlarımızı çok fazla hissetmiyorsak atışların maskelenmesinden kaynaklanan bu algı yanılmalarını da muhtemelen hiç hissetmiyoruz. Tabii hissetmiyor olmamız, etkilenmediğimiz anlamına da gelmemeli. Fakat neticede, milyonlarca yıllık fabrika ayarlarımızda bunun gibi bir çok gizli özellik var ve bunlarla yaşamaya bir hayli alışmış durumdayız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kaos-dedigimiz-belirsizlik-surecleri-aslinda-evrenin-anayasasidir/", "text": "Red Bull Amaphiko Connect, 24 25 Kasım'da İzmir Originn'de birbirinden önemli isimleri ağırlayacak. Mentorlar, sosyal girişimciler, yaratıcı fikirler, etki yaratacak projeler aynı çatı altında buluşacak. İnsan beyninin nasıl çalıştığına dair çalışmalar yürüten nörolog ve konuşmacı Prof. Dr. Sinan Canan mentor olarak katılacağı Red Bull Amaphiko Connect'te Yaratıcı Beynin Kodları isimli bir konuşma gerçekleştirecek. Çalışmalarını bir süredir Açık Beyin isimli bir oluşumla beraber yürüten Sinan Canan'ın bu etkileyici konuşması öncesi evren, beyin, kaos ve girişimcilik üzerine muhteşem bir sohbet gerçekleştirdik. Yaratıcılık aslında tek bir tanımı olmayan; kişiye ve duruma göre değişebilen karmaşık bir kavram. Fakat temel olarak, ortadaki bir soruna daha önce düşünülmemiş bir çözüm yolu bulabilmek; yahut eldeki kaynakları öğretildiği biçimlerden farklı şekillerde birleştirerek yeni yollar ortaya koymak şeklinde tanımlanabilir. Aslında beynimizin temel varlık nedeni bu tarz benzersiz çözümleri üretebilmek ve yaratıcı yollar düşünebilmek üzerinedir. Fakat özellikle günümüzde modern eğitim ve yaşam koşulları nedeniyle bizler bu özelliğimizi yeterince kullanamayabiliyoruz. Yaratıcılık, beynimizde gizli bir kod olarak saklı durmaktan ziyade, keşfedilmeyi bekleyen ve oldukça sade kurallarla erişilmesi mümkün olan bir hal veya durumdur. Bu durumu uyandırmak için ise her insanın ihtiyacı olan birkaç temel gereksinimin karşılanması ve beyinlerimize 'yaratıcı çözümler üretme fırsatının' sunulması gerekir. Bu tip tanımlardaki temel sorun, birey, çevresi, zamanı ve şartları arasındaki karmaşık ilişkinin tam olarak anlaşılamıyor olmasıdır aslında. Sözgelimi, deha seviyesinde yüksek zekaya sahip bir insan, elinde doğru araçlar olmadan, yeteneğine uygun bir şeyler üretebileceği bir mekan ve zamanda bulunmadan, bu özelliğini hayata geçiremez. Girişimcilik için de aslında benzer bir durum söz konusu. Bazı fırsatlar, aslında tüm önemli fırsatlar, hayatta sıklıkla karşımıza çıkar. Fakat çoğu durumda bizler bu fırsatları değerlendirebilecek zihinsel ve bedensel dinginliğe, dikkate ve hazırlığa sahip değilizdir ve bu nedenle birçok imkanı göremeyiz bile. Fakat hazırlıklı, deneyim sahibi ve uyanık zihinler, başkalarının göremediği fırsatları görüp yaratıcı süreçlere dönüştürebilirler. Kısacası bu tip özellikler; yani girişimcilik, yaratıcılık yahut sanatsal üretkenlik, doğuştan gelen yeteneklerden çok daha fazla, yetişme ve eğitim şartları, zaman, toplumsal ortam ve mikroçevre koşulları ile ilişkilidir. İnovasyon ve yaratıcılık doğrudan ilişkili kavramlardır ama birbirinin aynısı da değillerdir elbette. İnovasyon, daha ziyade eldeki imkanları kombine edebilme ve daha önce kimsede olmayan bir öngörü yahut vizyon ile bir araya getirebilmektir. Yaratıcılık ise bunun derinliğini ve derecesini belirleyen önemli bir faktördür. Daha inovatif ve yenilikçi çözümlerin en önemli zihinsel yakıtı, özellikle kişisel hayatımızda, başta ilgi alanlarımız ve fiziksel olarak bulunduğumuz mekanlar anlamında bol çeşitliliğe yer vermektir. Yeni insanlarla tanışma, yeni yerler görme, farklı kültürlerle derinlemesine tanışma, inovatif düşüncenin önünü oldukça hızlı açan deneyimlerdir. Beyindeki bağlantıların çeşitliliği arttıkça, daha önce kurulmamış zihinsel bağlantıların da kurulması kolaylaşır. Bu da genellikle birdenbire, düşüneni dahi şaşırtan bağlantı ve yeniliklerin zihinde doğmasını kolaylaştırır. Tabii bunların arkasında özellikle derin bir duygusal motivasyon en önemli kolaylaştırıcıdır. Kişilerin kendilerine has yetenekleri herkese özel bir bileşim kokteyli gibi düşünülebilir. Bunu keşfetmek için ise temel gereken beceri, insanların kendilerinin hangi konuda daha üstün performansa sahip olduklarını deneyimleyecek ve ölçebilecek vakit bulabilmesinde gizlidir. Hangi işi veya hangi tip beceriyi sergilerken kendilerini daha iyi ve daha kendileri gibi hissedebiliyorlarsa, o tip faaliyetlerde o kişinin gizli potansiyelinin bir parçasının yatıyor olma olasılığı çok yüksektir. Daha sonra ise bu parçaların uygun ortam ve şartlarda bir araya getirilerek bir değer üretilebilmesi ancak söz konusu olur. Yoksa, dışsal kıstaslara göre kendimizi değerlendirmeye devam edersek, çoğu zaman gerçek içsel potansiyelimize ulaşmamız ya çok zor yahut çok sınırlı oranda olacaktır. Bolca serbest zaman ve bu serbest zamanlarda kişinin kendi sevdiği bir konuda her seferinde bir miktar daha zorlayıcı faaliyetlerde bulunması, potansiyeli keşfetmek için vazgeçilmez egzersizlerdir. AçıkBeyin benim yıllardır devam ettiğim bir anlatı ve bilinçlendirme faaliyetinin tüzel kişilik haline dönüşmüş biçimi. 2017 başında İstanbul'da kurduğumuz AçıkBeyin Eğitim ve Danışmanlık şirketi, aslında güncel bilim ve kadim yaşam bilgeliği arasında köprüler kurabilecek, bilimi en anlaşılır ve uygulanabilir haliyle her kesimden ve her yaştan insana ulaştırmayı hedefleyen bir oluşuma ev sahipliği yapıyor. Bünyemizdeki tüm eğitimcilerimiz, modern sinir ve davranış bilimlerinin temel kodları ışığında, her kesimden insana ve kurumlara öz-beceri eğitimleri sunuyorlar. İnsanların asla ilgilenmeyeceklerini düşündükleri sinir ve davranış bilimleri, psikoloji, fizik, kaos ve karmaşıklık bilimleri, sistem kuramları gibi konulardan türettiğimiz eğitimlerle, hem kendimizin hem de tüm sektörlerdeki insanların kendilerini geliştirmeleri için özel ve oldukça yenilikçi içerikler sunuyoruz. Aynı zamanda bir Ar-Ge merkezi olarak işleyen AçıkBeyin, internet tabanlı gönüllü grupları, çalışma ekipleri ve güncel araştırma konularıyla en güncel bilgiyi insanlara ulaştırma misyonuna devam ediyor. Kurumların bu tip eğitimleri gittikçe önemsedikleri ve bu tip konularda taleplerin hızla çeşitlenerek arttığı bir dönemdeyiz. Zira artık gerek kurumsal, gerek bireysel planda olsun, doğru yaşama ve optimum performansın sırrının insanda yattığını hepimiz fark etmiş durumdayız. Ayrıca genel-geçer formüllerin pek de faydalı olmadığını, esas gereken bilginin her bireyin bizzat kendi farkındalığı olduğunu da artık açıkça görüyoruz. Bu bağlamda Red Bull Amaphiko Connect programı gibi programlar, orta ve uzun vadede bireysel gelişimde şüphesiz çok büyük değişimler yaratabilme potansiyeli taşıyor. Özellikle günümüzde davranış bilimlerinin insanın 'öz'üne dair ortaya koyduğu yeni bulgular, her geçen gün bu tip inisiyatiflerin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu bizlere bir kez daha gösteriyor. Kaos dediğimiz belirsizlik süreçleri aslında evrenin anayasasıdır. Zira düzen, saatli mesailer ve periyodik tekrarlar, bizim icadımız olan medeniyetin gereklilikleridir; fakat zihnimiz ve beynimiz, milyonlarca yıl boyunca atalarımızın doğadaki kaotik ve öngörülemez şartlarda nesiller boyunca sınanması şeklinde yürütülen destansı bir ar-ge süreci ile bugünlere kadar incelikle şekillendirilmiştir. Dolayısıyla, öngörülemezlik, belirsizlik ve kaos halleri, aslında zihinsel potansiyelimizi en üst düzeyde tetikleyen koşulları da içerir. Elbette bunun için, öngörülemez ve karmaşık durumların unuttuğumuz tabiatını tekrar hatırlamak ve 'kontrollü kaos' diyebileceğimiz süreçlerle gerek kişisel gerekse kurumsal hayatımıza dereceli olarak dahil edebilmemiz çok önemli. Zihnimiz öngöremediği kaotik durumlarla karşılaştığında, eğer hazırlıklı ise, daha önce hiç fark etmediğimiz nice çözüm yollarını ve yenilikleri rahatlıkla keşfedebilir hale gelir. Zira aslında insanoğlu tam da bunun için tasarlanmış bir garip varlık olarak görünüyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kar-kureyicisi/", "text": "Dostum duydum ki dönüp dönüp aynı rüyanın çeşitlemelerini görürmüşsün. Bir yoldaymışsın, daracık. İki yanı karla kaplı bir yol. O yolu açık tutmakla yükümlü bekçiymişsin rüyanda. Elinde bir kürek. Dediler ki her rüyanın ortak yönü, karların yıkılı yıkılıvermesiymiş önüne. Küreği daldırıp karlara savurman gerekiyormuş hemen. Her rüyada, her sefer, bitmeden, durmadan... Gece ve gece, tekrar ve tekrar. Kimi gece omzundan geriye savuruverirmişsin yıkılan topakları. Hızlı hızlı, bir yandan ilerleyerek, durmaksızın, tekrar ve tekrar. Sonra birden kendini o geride buluverirmişsin. Karları atı atıverdiğin geride, arkada. Önden savrulmuş kürek kürek karın altında gömülmüş bulurmuşsun kendini. Kimi gece karları ileri ileri savururmuşsun. Bazen birkaç adım ileri, bazen insan üstü bir gayretle yüzlerce metre ileri. Yaptıkça rahatlayarak, kendine biraz güven gelerek. Ama o gecelerde de adım adım ilerledikçe, kürek kürek ileriye attıkça karları acayip bir şey oluverirmiş: Arkadan arkadan kar topakları patlarmış, omzunda, sırtında, başında. Yıkılıverirmişsin öylece, yüzüstü karların arasına. Kimi gece yılarmışsın kardan, kürekten, rüyadan... Öylece çaresiz kıpırtısız, gömülürmüşsün iyice kaydıkça yanlardan karlar. Tabir arayıp dururmuşsun haftalardır rüyalarına. Bak benim kulağıma kadar geldi. Dostum, hayatının yoludur o rüyandaki; hayatındır yani. Daha ne diyeyim? Aman dikkat edesin. Sorunlarını geçmişe bağlayıp durursun kimi zaman. Hep geçmiş suçludur; ya geçmişteki bir olay, ya geçmişteki bir kişi. Aman diyeyim dostum. Geçmiş olan bitmiş değildir ki. Her anda geçmişle kurduğun bağlarla tekrar tekrar yaşarsın geçmişi. Suçu böyle geçmişe attıkça, o geçmişe gömersin kendi hayatını. Bugünün diye bir şey de kalmaz, yarının diye bir şey de. Hepsi gömülür geçmişine. Sorunlarını çözerken nasıl çözdüğüne bakmaksızın önüne önüne atarsın kimi zaman. Ötelersin, ertelersin. Öyle bir çözersin ki, bumerang gibi bazen bir saatte, olmadı on saatte, bilemedin iki yılda geri gelir kafana çarpar aynı sorun. Geçmişte kendi yaptıklarına küfredip duracaksın demektir gelecekte. Kimi zaman da bulamazsın çözümü, yapamazsın bir şey, hareketsiz kalırsın ve sonra kaldığın yerde, karların altında donarsın. Sorun dediklerin sorun değil be kardeşim. Hayat dediğin öyle cetvelle çizilmiş bir yol değil. Hayat çevrim çevrim. Hayat büklüm büklüm. Hayat çok boyutlu. Yaşam çok zengin. İnsanın zihninde geçmiş, an ve gelecek iç içe bir yaşam içinde her daim. Yaşamını sahiplen dostum. Ne yaşadığını gör. Yaşamla dans et. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Tek Boyutta Sıkışıp Kalmak Mı? Olmaz Öyle Şey!!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/karar-vere-vere-batanlardan-misiniz/", "text": "Çevik Yaşam çalışmalarımda danışanlarla üzerinde sıkça durduğumuz konulardan biri çatala gelmektir. Satrançtan bilirsiniz belki. Rakibiniz mesela atı ya da fili ile öyle bir hamle yapmıştır ki aynı anda diyelim hem vezirinizi hem kalenizi tehdit eder. İşte 'karar vermeniz' gereken bir durum. Çatala gelmeyi yukarı tükürsen sakal aşağı tükürsen bıyık ya da ehven-i şer olarak da biliyor olabilirsiniz. Karar vermekten anladığınız şey, bir ya ... ya ... tercihi ise kararlarınız yaşamınızı kurtarmaz, ancak batırmaya yarar. Çünkü ya ... ya ... tercihleri oyun kurucuların işi değildir, üzerine oyun kurulanların kaldıkları durumdur. Sıklıkla iki tercih arasında kalıyor ve vereceğiniz kararda bir de zaman baskısı ve içten içe bir huzursuzluk yaşıyorsanız, kendinizi köşeye kıstırmış olmanız muhtemeldir. Birisi sizi köşeye kıstırmıştır demiyorum, kendinizi köşeye kıstırmışsınızdır. Çünkü satranç tahtasında bile gerçek çatallar çok azdır. Pek çok çataldan, oluştuktan sonra bile kurtulmanız mümkündür. Biraz dikkatle, çatala zaten çok nadiren düşersiniz. Gerçek hayatta ise herhangi bir durumda, üç trilyon sekiz yüz bin tane falan tercih vardır. Ne yazık ki biz o tercihlere, gözlerimizi körleştirmeyi ya da bizim için önemli olanları seçemeyecek kadar hepsinde göz gezdirmeyi adet ediniriz. Peki oyun kurucular ne yaparlar? Onlar strateji oluştururlar. Taktikler geliştirirler. Onlar hayaller kurabilen, kurgular tasarlayabilen ve bunları hayata geçirmek için gerekli cesarete sahip olan insanlardır. Nadiren karar verirler. Trilyon seçenek arasından hayal gücünüzle ve keyfinizle belirlediğiniz çeşitli olasılıklar arasında seçim yapmanın çatala gelme tipinde karar vermeyle pek de ilişkisi yoktur. Kendinizi bir ya ... ya ... tercihini yapmak üzere bulursanız durup bir düşünün. Eğer bombanın sayacı geriye sayıyorsa ve mavi ya da kırmızı kabloyu kesmek için sadece on saniyeniz varsa bu taktiği boş verin. Bunun dışında hemen her durumda biraz düşünmeye vaktiniz olacaktır. Acaba gerçekten bu iki seçenekten birine mahkum muyum? Her ikisini birden seçemez miyim mesela? Ya da bu ikisinden başka bir seçenek yok mudur çevrede? İki seçenek yaşamın zenginliğine aykırıdır. Her ya ... ya ... kararına geldiğinizde bu kararı vermeyi reddedip daha zengin seçenekler araştırmayı alışkanlık haline getirirseniz zamanla çatala gelişlerden kurtulduğunuzu, yaşamınızın zenginleştiğini fark ederseniz. Birinci taktiği iyi destekleyen konulardan biri yakın gelecekteki çatal olasılıklarını fark etme becerisi geliştirmektir. Böylece vakit varken, sıkışmadan daha geniş ve serbest bir ortamda kendinize yol belirleyebilirsiniz. Karar vermek yerine strateji geliştirmek, taktik geliştirmek, strateji ve taktiklerinize uygun eylemlerde bulunmak için şansınız olur. Bir öğrenci ya da çalışan olduğunuzu düşünün. Bir ödeviniz ya da projeniz var ve teslim tarihi yarın. Ya uykusuz kalacaksınız ya da bu görev patlayacak. Durum bu, hadi biraz çeşitleme yapalım. - Çok çok küçük bir olasılıkla, bu durum hayatınızda ilk defa ya da yıllar sonra ilk defa başınıza gelmiş olabilir. Durum buysa içinizde huzursuzluk pek olmaz. Çünkü bu gerçekten istisnadır ve karar vermekte de zorluk yaşamazsınız: Bir geceliğine uykusuz kalıp görevi olabildiği kadar iyi şekilde teslim edersiniz. Zinde bir beden ve zihne sahip olduğunuz için bir gecelik uykusuzluğu rahatlıkla kaldırabilirsiniz. Ertesi gün görevi bitirip uykunuzu aldıktan sonra ne yaparım da tekrar böyle bir durum olmaz diye düşünür ve taktikler belirlersiniz. - Daha büyük olasılıkla ise son birkaç ayda onlarca kere olduğu gibi yine çatala gelmişsinizdir. Son zamanlarda yaşadığınız sayısız uykusuz geceye birini daha eklemek zorunda kalırsınız. Bedeniniz de zihninizde dinç değildir, içiniz huzursuzdur. Birikmiş yorgunluğunuz ve ıstıraplı zihninizle bir gece daha uykusuz kaldığınız halde pek de işe yarar şeyler üretemezsiniz. Yani uykusuz kalmayı tercih etmeniz pek işe yaramaz. Öte yandan bırakıp uyumayı ve yarınki görevden çakıp sonra hayatınızı artık düzeltmeyi de gözünüze kestiremezsiniz. Ya... ya... tercihi aslında örtülü bir ne... ne... tercihidir. Elde var sıfır durumunda kalırsınız. - Görevin süresini uzatmanın bir yolu olabilir. - Görevi tamamlamak için yardım alma şansımız olabilir. - Görevi, aman mükemmel yapayım diye daha karmaşıklaştırmak yerine o ana kadar yaptığımız halini rötuşlayıp paketleyebiliriz. - Görevi teslim etmemenin bedeli tahmin ettiğimiz kadar büyük olmayabilir. Diyelim taktik 1'le kısa vadeli bir çözüm bulduk, idare eder bir sonuç elde ettik. Ya da taktik 1 işe yaramadı, patladık. Taktik 2'yi konuşturmanın zamanı geldi. O son gece düştüğümüz durum çok büyük olasılıkla sürpriz değildir, sonraki seferlerde böyle durumları yeterince önceden görüp daha geniş zamanda daha iyi çözümler üretmeye başlayabiliriz. Bu taktikleri kullanabilmeniz için kendinizi, ortamınızı ve yöntemlerinizi tanımanız, görmeniz gerekir. Bunu yapabilmenin yollarını, Çevik Yaşam eğitimlerimde ve AçıkBeyin'deki yazdığım ve yazacağım yazılarda bulabilirsiniz. Bu yazının sizde sadece farkındalık değil eylem de oluşturması dileğiyle efendim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kararlarimizi-gercekten-biz-mi-veriyoruz/", "text": "Teknolojinin birikimli gelişmesi her alanda olduğu gibi pazarlamayı da etkiledi. 2002 yılında ilk kez Ale Smidts tarafından isimlendirilen nöropazarlama bugün geleneksel pazarlama yöntemlerinden daha çok kullanılır hale geldi. Yapılan araştırmaların bulgularına göre; beyin görüntüleme, göz takip, yüz kodlama, deri iletkenliği gibi teknikleri ölçüm aracı olarak kullanan nöropazarlama alternatifleriyle kıyaslandığında daha güvenilir ve geçerli sonuçlar elde ediliyor. Bu sonuçlarla düzenlenen pazarlama faaliyetleri de tüketicinin davranışları üzerinde daha fazla etkiye sahip olunmasını sağlıyor. Nöropazarlamadaki bu gelişmelere etik kaygılar da eşlik ediyor. Duyularımız vasıtasıyla edindiğimiz veriler zihnimizde dış dünyaya dair bir izlenim oluşturur. Araştırmacılar fizyolojik verilerimizi ölçerek bu izlenime dair bilgi ediniyorlar fakat bu izlenimin manipüle edilebilme olasılığı birçok insanda kararlarının kendilerine ait olmadığı fikrini uyandırıyor. Nitekim, araştırmalara baktığımızda da sunulan farklı uyaranların farklı kararların verilmesine yol açması bu kaygıların tamamen boşa olmadığını da bizlere göstermektedir. Karar mekanizmasını bilinçdışı uyaran aracılığıyla etkilemeye dair bir araştırma Liwei Hsu ve Yen-Jung Chen tarafından yapıldı. Araştırmacılar katılımcılara sekiz farklı otelin odalarının tanıtım videolarını on beşer saniye izlettiler ve aralıklarda beşer saniyelik oylama süresi verdiler. Bazı videolara yalnızca 1 milisaniye görünen bir gülümseyen emoji mevcuttu. Bütün bu deney esnasında ise katılımcıların zihinsel aktiviteleri Elektroansefalografi cihazı ile izlenmekteydi. Sonuçlar bilinçdışının ne kadar etkilenebilir olduğunu gösteriyordu zira katılımcıların seçimleri ve beyindeki aktiviteleri aynı paralelde 1ms emoji gösterilen otel odasında anlamlı ve olumlu farklılıklar gösteriyordu. Yalnızca 1 milisaniye gösterilen ve fark edilmeyen bir emoji dahi bir kararı etkileyecek düzeyde ise özgür iradeden bahsetmek biraz zorlaşıyor. Davranışsal iktisadın İnsan irrasyonel bir varlıktır. argümanının da bu araştırmayla doğrulandığını iddia edersek çok abartılı olmayacaktır. Satın alma kararlarına yönelik bir araştırmada ise katılımcıların 40 Euro bütçe ile fiyatları artırılıp düşürülen 14 market ürünü içinden alışveriş yapmaları istendi ve bu esnada EEG ile ölçüm yapıldı. Araştırmanın sonucunda katılımcıların kararları öncesinde sol frontal lob aktivasyonlarının arttığını ve olumlu bir satın alma kararına işaret ettiği görüldü. Bir diğer sonuç ise ulusal marka olan ürünlere olan satın alım kararlarının ulusal olmayanlara göre daha güçlü olduğuydu. Akla ilk gelen piyasaya süreceği ürünün imajını ve isimlendirmesini ülkesine göre ulusallaştırır ve olası bir satın alım ikileminde bu stratejiyi uygulamayan rakibine kıyasla öne geçebilir. Tüketici ise alacağı ürünü seçerken, bilinçli veya bilinçsiz şekilde, ulusal olduğunu düşüncesiyle bu alım kararını verebilir. Burada tüketici bilinçli bir karar verdiyse etik kaygıları haklı çıkarmış ve ulusal olmamasına rağmen nöropazarlamadan faydalanarak tüketiciyi ulusal olduğu yönünde manipüle etmiş ve tercihini etkilemiş olacaktır. Ülkemizde nöropazarlama ve nörofinansı bir araya getiren bir çalışma bizlere finansal yatırım kararları verirken geçilen süreçleri ve hangi verilerin dikkate alındığını güzel bir şekilde göstermektedir. Bu çalışmada bahsedildiği üzere yatırım kararı veren kişiler bütün verilere değil sadece bazılarına odaklanmakta veya onları daha uzun süre incelemektedir. Göz takip cihazı ile yapılan çalışmalarda, katılımcıların detaylardan ziyade onları özetleyen rakamlara daha çok önem verdikleri sonucuna ulaşmıştır. Yine aynı çalışmada göz tarama yolu tekniği ile ölçümleme yapılmıştır. Bu yöntemde ise katılımcının hangi sıralamayla uyaranlara baktığını görüyoruz. Küçükten büyüğe doğru sıraladığımızda nöropazarlamanın tarihteki en büyük kitleyle kullanımı Donald Trump tarafından gerçekleştirildi. 2016 yılındaki seçim kampanyasındaki söylemlerinin içeriği ve Netflix'in The Great Hack isimli belgeseline dahi konu olmuş büyük veri kullanımıyla seçimleri kazanmayı başardı. Donald Trump'ın nöropazarlama ile büyük veriyi birleştirerek siyasette aktif olarak kullanmasını politik nöropazarlama 2.0 olarak değerlendiren araştırmacılar dahi var. Trump'ın nöropazarlama stratejilerini kullanması seçimle de sınırlı kalmadı. Bir araştırmacı, Trump'ın azledilme konusu gündemdeyken kendisini kurbanlaştırmasıyla toplumun duygularına ve aslında sürüngen beynine hitap ettiğini dile getiriyor. Aynı araştırmacı çalışmasında Trump'ın 2020 seçimleri için de benzer taktikler kullandığını ve nöropazarlamadan faydalandığını dile getiriyor. Ancak, kesinleştiği üzere Trump için bu sefer nöropazarlama stratejileri dahi kazanmasına yetmedi. Yukarıdaki her çalışma, her bilimsel araştırmada olduğu gibi sınırlılıklara sahip. Nöropazarlama alanının en büyük sınırlılığı yöntemlerinin uygulanmasının zor oluşu ve buna bağlı olarak katılımcı sayısının azlığı. Etik kaygıları dindirebilecek bir diğer argüman ise nöropazarlama yöntemleri olmasa dahi kendisini tüketiciye, seçmene ya da herhangi bir insana kabul ettirmeye çalışan kişi ve kurumların da başka yöntemler kullanıyor oluşu. Etkileşime girdiğimiz neredeyse her kurum ve kişi çeşitli iletişim tekniklerinden faydalanıyor ve bunların manipülasyon olmadığını kesin olarak kanıtlamak çok mümkün gözükmüyor. Özgür irademiz ise bütün bu uyaran kaosunu ıslah etmeye çalışan bir çocuk gibi varlığının ya da yokluğunun neyi değiştireceğini merak ediyor. Sonuç olarak, pazarlama araştırmaları teknolojinin gelişimine bağlı olarak dönüşecek ve bu konunun değerini daha erken fark edenler diğerlerinin bir adım önüne geçecektir. Nöropazarlama iletişmin olduğu her alanın temel yöntemi olacaktır. Etik kaygıların önüne geçebilecek bir yöntem ise bu gelişim en üst noktasına varmadan önce ona doğru bir çerçeve çizmektir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kategoriklestiremiyebileceklerimizdensek-eger/", "text": "İnsan yaşamı ve gelişimi pek ilginç bir maceradır. Çok karmaşık bir süreçtir bu; insan halden hale geçer, dönüşür, hem fiziken hem zihnen mütemadiyen değişir. Bizler de bu karmaşık süreci daha iyi çalışabilmek ve anlayabilmek için onu parçalara böleriz: Anne karnı, bebeklik, çocukluk, ergenlik, erişkinlik, olgunluk, yaşlılık gibi... Fakat bu süreçte ilginç bir derecelilik ve geçişgenlik de çarpar gözümüze: Mesela hayatımızın hangi gününde bebeklikten çıkıp çocuk olduğumuzu, yahut hangi sabah ergenlikten erişkinliğe uyandığımızı söyleyemeyiz. Çünkü bu gelişim, sürekli, dereceli, kesiksiz ve bütüncüldür. Üstelik bu gelişim süreci sayılarla da ilgilenmez; yani her 14 yaşındaki insan aynı değildir. Tüm insanlar aynı yaşlanmaz, aynı zaman dilimlerinde, mesela bir ayda veya üç yılda, her birimize farklı şeyler olur; bedenen ve zihnen farklı dönüşümler yaşarız. Kimisi bir günde devrimler yaşarken, kimisine adeta seneler boyu hiç bir şey olmuyor gibidir. Geçenlerde bir arkadaşımızın çocuğunun sivilceleri ile ilgili bir rahatsızlığı nedeniyle doktora görünmesi gerekmiş. Yaşı 16 olduğu için pediatrik uzmanların bakabileceğini söylemişler; fakat söz konusu çocuğumuz, pediatri doktorlarının tamamından daha uzun boylu ve yapılı. Dahası, ne yapsanız boş; pediatri servislerindeki muayene masalarına sığmıyor! Fakat ne çare, çocuğumuz 18 denen o sihirli seneyi doldurmadan erişkin kategorisinde görülemiyor; zira kategorilerimiz buna izin vermiyor. Başkaları da vardır böyle sizin bildiğiniz; yaşı ve gelişim dönemi ile uyumlu olmayan insanlar. Çocuk gibi davranan kocaman insanlar, olgun davranışlı çocuklar, bilmiş gençler, naif yaşlılar... Kısacası, aslında hepimiz biliriz, meselenin yaşla değil başla ilgili olduğunu. Yaşamın biyolojik özellikleri dışında bir özelliği daha vardır ki çoğumuz onu dikkate almamayı tercih ederiz. O özellik kaotikliğidir. Kategorilerimizi sürekli ihlal eder. Bizim zihnimizin bir kısmı, özellikle de günlük yaşamı üzerine inşa ettiğimiz o rasyonel kısmı, kategorileri çok sever; dünyayı ona göre tasnif edebilmek ister. Ama o kategorileri belirleyen kıstaslarımıza ve kategorilerimize uymayan istisnalar türemekten yorulmaz. Yaşamda ve biyolojide her tanımlama ve genellememize karşı istisnalar çıkması adeta bir kuraldır. Tüm kurallarımızın istisnaları vardır. İstisnalar çoğu zaman kurallarımızdan fazladır. Ne zaman bir şeyleri tanımlayıp rahat etsek, bir şeyler istisna kalır ve rahatımızı bozar. Mesela sinirbilim derslerinde sinirler arası ileti maddesi, yani 'nörotransmitter' olabilmenin şartları şunlardır:... diye muhtelif maddeler sıralarız. Ama dersler ilerledikçe fark edeceğimiz üzere, bu kıstaslara uymayan o kadar çok sinirsel haberci keşfedilmiştir ki artık bu kıstasların çoğu işlemez haldedir. Canlı sistemin her canının istediği haberci olabilir de diyemediğimiz için, biz bu kuralları öğretmeyi ve onlar üzerinden düşünmeyi bırakamayız. Bu sadece küçük bir kusur da değildir; çoğu zaman sırf zihinsel kategorilerimiz nedeniyle, gözümüzün önündeki gerçeği göremeyiz. Zira burnumuzun ucunda belirse bile, kategorilerimize aykırı şeyleri görmekte çok zorlanırız. İşte insanın dönemleri de böyledir. Belli yaşlarda belli davranışlar göstermeliyizdir. Oyunu çocukken oynamalı, büyüyünce ciddi olmalıyızdır. 17 yaşındayken hayatımız hakkında karar alamayız; ama bir yıl sonra bizi tüm hayatın yükünü yüklenebilir hale getiren bir aydınlanma geçirmiş olmamız beklenir. Ebeveynlerinden habersiz uzağa bile gidemeyeceklerine inandığımız reşit olmayan 16-17 yaşındaki insanların, üniversite tercihlerinde kendi kaderlerini belirleme zorunluluğunu sırtlamak zorunda kalmalarına ise pek aldırmayız. Yeter ki kategorilerimiz var olsun; hayat nasıl olsa geçer, sağlık olsun! İnsan, toplumuyla uyumlu olma güdüsüne sahiptir. Diğer benzerleri gibi sosyal bir canlı olarak, milyonlarca yıldır ne kadar sosyal uyum, o kadar yaşamda başarı gibi bir formül arka planda hep işlemiş görünüyor. Özellikle gelişmiş zihinsel yetenekleri nedeniyle her türlü uyumsal yeteneği zirvede sergilemesiyle meşhur insan türünde, bu uyum hayret verici boyutlara ulaşır. Toplumların üzerinde anlaştığı tanım ve kategoriler, çoğu insan tarafından pek sorgulanmadan kabul edilir. Bu bilinçsiz kabul eğilimi, bir zayıflık değil, tam tersine belki de insanın en büyük gücüdür. Bu sayede kalabalık insan grupları dev bir süper-organizma gibi işbirliği içinde işlev görebilir. Tabii bu ortak işlev kapasitesi, nadiren diğer organizmalarda olduğu gibi türün faydasına işler; çoğu zaman bizi dar kalıplara sıkıştırıp canımızdan bezdiren sistemlere dönüşme riski çok yüksektir. Neticede o kalıplardan, o ezberlerden kurutulacağız diye ne düşünceler üretir, ne kitaplar yazar, ne tartışmalara, ne kavgalara tutuşuruz! Erişkin ve olgun olmak da çoğu zaman bu kalıplardan birisidir. Kişinin bağlama ve amaca uygun olarak karar alabilme yetisinin artması ile kendini gösteren erginleşme, açıktır ki, yaşa bağlı bir şey değildir. Olgunluk, hemen her yaşta ama belli durumlarda ortaya çıkabilecek bir meziyettir aslında. Fakat bizim sosyal yaşam şemalarımız içinde belli bir yaştan sonra olgun olunması gerektiği, o yaştan sonra başımıza arıza çıkaracak işlerle uğraşılmasının abes olduğu, olgun kişinin her dem olgun bir kişiden beklendiği gibi davranması adeta sonsuz kere kodlanmış gibidir. Hemen herkes bunun aslında böyle olmadığını bilse de, bu kodlar çok derinlere işler, yaşam boyu sessiz bir propaganda ile kendisini bize en azından bilinç dışı düzeyde kabul ettirir. Bizler de, özellikle kocaman insanlar olduğumuzda, ne zaman içimizden bir çocukluk yahut toyluk geçse, çoğu zaman gizli ve sinsi bir suçluluk hissederiz. O nedenle çoğumuz, bu çocuksu ve oyuncu dürtüleri otomatik olarak bastırma yeteneğini zamanla geliştiririz. Neticede ne olur? Olgun, aklı başında, ne zaman ne yapacağı belli, hayatı ve kararları öngörülebilir insanlardan kurulu bir barış ve refah toplumu... Yok, şaka yaptım, pek de öyle olmaz. Olan genelde şudur: Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan insanlar, ellerine verilmiş meselelerin peşinde sorgusuz sualsiz koştururken, arada bu şemaları pek anlayamamış ve içselleştirememiş olanlar sıkıntı yaşar ve problem çıkarırlar. Çocuksu düşünceler ve hareketler, alışılmışın dışında söylemler veya davranışlarla sakin suyu durduk yerde bulandırırlar. Bu saçmalıkta çok ileri gidenler soruşturulabilir, kovuşturulabilir, hapsedilebilir veya ceza dahi alabilir. Zira toplum, sırf insanlar mutlu mesut olsunlar diye geliştirilmiş bu kalıp ve ezber şemaları korumak için elinden geleni yapar. Halbuki unutulan şey hep aynıdır: İnsanlığı geliştiren fikirler, işler, yapıtlar ve düşünceler, çocuksu sorulardan, yaramazlık yapan zihinlerden çıkar. Rutininde takılan, verilen görevi yapıp gerisini düşünmeyen insanlar, belki medeniyetin dişlilerinin dönmesini sağlar ama onu ilerletemez, sıçramalara neden olamazlar. Raydan çıkmış düşünceler ve denemeler, kısacası oyun gibi cesur hamleler, bizi ve medeniyetimizi başka seviyelere taşıyan nice fikir tohumunu toprağa düşüren esas etmendir. Özellikle de dünyada çocuklara adanmış bir milli bayrama sahip tek ülkede yaşayan bizlerin bu konuda dünyaya fark atma potansiyelimiz var diye düşünmek istiyorum. Bu vesile ile 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mızı kutluyorum!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kazazedenin-sehirde-hayati-idame-paketi/", "text": "En küçüğünden en büyüğüne canlılar yaşamını sürdürdüğü ortamı gerçekleştirdiği yaşam faaliyetleri sonucu değiştirir. Bu ister tek hücreli bir bakteri olsun ister ağaç, bizon sürüsü ya da insan olsun kaçınılmaz kuraldır. Hatta cansız varlıklar için de geçerlidir aslında, on binlerce sene boyunca bir dağın tepesinde duran irice bir kaya irtifaya, bakıya, hava şartlarının durumuna göre farklı yerlerinden kırılır, aşınır, çatlar ve toprağa dönüşerek benzersiz bir şekil alır ve etrafının yapısını değiştirir. Aynı kayanın bir heyelan sebebiyle dağın yamacına yuvarlandığını farz edin. Artık bambaşka, yabancı bir çevrededir. Yeni koşullar kayanın hiç güneş görmemiş taraflarını, hiç yağmurla temas etmemiş yüzeylerini aşındırmaya başlayacaktır. Kendisi ve çevresi on binlerce yıldır maruz kalmadığı bir şekilde değişecek, aşınacak ve yeni bir kaya, yeni bir çevre olacaktır. Biyoloji biliminde canlıların optimum şartlarda yaşayabilecekleri alana Habitat, canlının o habitattaki faaliyetlerine, diğer bir değişle yaptığı işe Niş adı verilir. Her canlının Nişi, Habitatını az ve ya çok değiştirir ve dönüştürür. Zamanla habitat o canlının hayatını devam ettiremeyeceği hale de dönüşebilir , ya da canlının daha iyi şartlarda yaşamasını da sağlayabilir . Bu tanımlardan yola çıkarak diyebiliriz ki insan dahil her canlı kendi habitatının dışına çıktığı ya da çıkmak zorunda kaldığı zaman yeni ortama uyum sağlamak için Hayatı İdame moduna geçmek zorunda kalır. İroniktir ki bu durum için dilimizde en yaygın kullanılan şekli ise Doğada Hayatı İdame dir. Bu tabir bize ne yazık ki şunu anlatır: Doğa bizim habitatımız değildir, orada yaşayabilmek için Hayatı İdame bilgisine ve donanımlarına ihtiyacımız var. İngilizcede kullanılan survival ise terim olarak daha çok bizde kazazedelerle ilgili gibi algılanır. Yani habitatından isteyerek ya da zorunlu olarak ayrılan ve hayatta kalmayı başarabilen insan kazazededir. Popüler kültürde, belgesellerde, kitaplarda size yüzlerce doğada hayatı idame ile ilgili ipuçları, yöntemler ve yetenekler sunulmakta hatta her insan yarı efsane yarı gerçek birçok yöntem bilmektedir. Sizce bu bilgiler Şehir Hayatı şartlarında kullanılamayan, uçuk bilgiler midir? Bir de bu açıdan bakalım istedim. S Size up the situation, surroundings, physical condition, equipment: Durumunuzun boyutu, çevre şartları, fiziksel kondisyon, ekipman değerlendirmesi yapın. U Use all your senses: Tüm duyularınızı kulanın. R Remember where you are: Nerede olduğunuzu hatırlayın. V Vanquish fear and panic: Korkuyu ve panik duygusunu yenin. I Improvise and improve: Doğaçlama yap ve geliştir. V Value living: Yaşamaya değer verin. A Act like the natives: Yerliler gibi davranın. L Live by your wits: Aklını kullan. şeklinde bir kodlama gayet akılda kalıcıdır. Şimdi bir ev ödevi: Bu basit kodu, yaşadığınız her türlü ortam ve iş değişikliğinde nasıl uygulayabilirsiniz, bir bakın bakalım. Lütfen evde deneyiniz!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/keanu-reevesin-soku/", "text": "Keanu Reeves bir gün bir yönetmen arkadaşının evine yemeğe gitmiş. Arkadaşının 13, 15 ve 17 yaşlarında olan çocukları Matrix serisini izlememiş. Arkadaşı, Keanu'den filmleri çocuklara anlatmasını istemiş. Keanu anlatmaya başlamış: Sanal alemde yaşayan bir adam var, başka bir gerçek alem olduğunu fark ediyor ve neyin gerçek neyin sanal olduğunu sorguluyor. Neyin gerçek olduğunu bilmeyi çok istiyor. deyince küçük kız sormuş: Neden? Keanu afallamış halde Ne demek istiyorsun? deyince kız Gerçek olması kimin umurunda? demiş. Keanu hayretler içinde sormuş: Neyin gerçek olduğunu umursamıyor musun? Küçük kız gayet net bir yanıt vermiş: Hayır. Keanu bu olayı, Matrix Resurrections filmi ile ilgili yaptığı bir röportajda aktarıyor ve kızın tepkisini müthiş bulduğunu ifade ediyor. Müthiş! Bu kelime aynı zamanda dehşet verici de demek. Sanırım çoğunuz bir çocuğun neyin gerçek olduğunu önemsememesini dehşet verici bulacak. Çünkü pek çok yetişkine göre gerçeklik kutsal bir şey. Biz değil miyiz bin yıllardır en yüce gücü Gerçek/Hakikat/Hak olarak isimlendiren kültürlerde yaşayan? Muhtelif kültürler gerçekliği kutsal saydı ve saymaya da devam ediyor. Fakat yeni bir dijital kültür doğuyor. Gençlerin kendi avatarlarına dilediklerini yaptırabildiği, istedikleri hayatları kurgulayabildiği, arzu ettikleri her şeyi yaşayabildiği bir dünya var. Çünkü gördüklerimiz, yaşadıklarımız, tecrübe ettiklerimiz hoşumuza gitmiyor ve içinde mutlu olacağımız, ölümsüz olacağımız, bilge olacağımız başka alemler arzuluyoruz. Dijital kültürde yetişen bir çocuğun bizimki gibi eski-moda gerçeklik güzellemeleri yapmak için hiçbir nedeni yok. Bizim gerçek olarak gördüğümüz cennete, sanal alemde girmiş zaten, o yüzden bizim gerçek dediğimiz şeyin ne olduğu hiç umurunda değil! Keanu Reeves bu durumu müthiş bulmakta çok haklı. Nitekim kızın yaklaşımı gerçekten de alışkın olduğumuzdan çok farklı. Keanu bu deneyimle gerçeğin ne olduğunu öğrenme arzusunun miras alınmış bir hissiyat olduğunu anlamış ve eski versiyonlarımızı boş vermemiz gerektiği sonucunu çıkarmış."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kekstranin-jolesini-en-son-yiyenlerden-misiniz/", "text": "Yine ne diyorsun acaba? bakışlarıyla yargılanırken, günlük hayatıma uyarlamaya çalıştığım hazzı erteleme davranışından bahsetmeyi kendime borç bildim. Haz: Hoşa giden bir şeyin uyandırdığı duygu, istek duyulan bir şeyi elde etmekten doğan hoşnutluk duygusu. Hazzı ertelemek: kişinin daha sonra ulaşacağı ödül için, tercihte anlık bir ödülün cazibesine direnmesi durumunda maruz kalınan süreci anlatır. Hazlar kişiden kişiye değişmekle beraber; Black Friday indiriminde alışveriş yapmak, sigara içmek, yorgun ve aç geçen bir günden sonra yenen güzel bir akşam yemeği, seks, Karamel Macchiato'dan alınan ilk yudum gibi 21. yüzyıla dair verebileceğimiz binlerce örnek var. Peki hazzı ertelemek nedir? Kişinin daha sonra ulaşacağı ödül için, tercihte anlık bir ödülün cazibesine direnmesi durumunda maruz kalınan süreci anlatır. Literatürde, artan erteleme yeteneğinin, gelecekteki akademik başarı, fiziksel ve psikolojik sağlık, sosyal yetkinlik gibi birçok pozitif sonuca yol açtığı görülüyor. Özellikle yaşam koçlarının ve motivasyon konuşmacılarının sıklıkla başvurduğu, dünyaca bilinen Marshmallow Deneyi bu terimin çıkmasını ve bu kadar popüler olmasını sağlamıştır. 1960'ların başında yapılan deneyin sonuçlarına baktığımızda ikinci marshmallow'u bekleyip, testi başarıyla geçen çocukların seneler boyu takibi yapıldığında gerçekten de akademik hayatlarında daha başarılı, daha fit oldukları gözlemlenmiş! Evet hazzı ertelemenin bilimsel kanıtı bulunmuş. Fakat bu ünlü deney hakkında az bilinen, değinmeden geçemeyeceğim bir nüans var. Deney, 60 sene sonra, 2018 yılında tekrarlanmış. İlk deneyde gözden kaçırılmış önemli bir kriter olan, çocukların hepsinin aynı sosyo ekonomik düzeyde olma kriteri değiştirilmiş ve daha homojen bir deney grubu oluşturulmuş. Sonuç: daha farklı sosyo ekonomik statüye sahip çocuklarla elde edilen gelecekteki başarı oranı, ilk deneyin neredeyse yarısı kadar bulunmuş. Elbette ikinci kez gerçekleştirilen deney, ertelemenin getirdiği pozitif sonuçları reddetmiyor ama burada kaçırılmaması gereken önemli bir nokta var. Hayatında az sayıda marshmallow yemiş bir çocuk ile uygunsuz davranışları sergilemediğinde ailesi tarafından ödülünü alan çocuk aynı değil, olamaz. Çocuğuna verdiği sözleri tut mayan bir annenin çocuğunun, marshmallow'u saklayıp sabırla, sükut içinde beklemesini ummak ne kadar doğru değilse; bir avcı toplayıcı kabilenin üyesi, tesadüfen bulduğu nadir bal peteğini mideye indirirken, her gün kahvaltısında bal olan bir Roma senatörünü karşılaştırmak da bir o kadar saçma. Araştırmalar da bunu doğrular nitelikte: Dar gelirli insanlar hayatlarını genellikle kısa ve orta vadeli planlara, günlük hazlara odaklıyor. Son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz dopamin hormonu aslında bir haz maddesi ve beynimizdeki ödül sistemini aktive ediyor. Ödül yolu beynin merkezindeki ventral tegmental alan adlı bir bölgeden başlıyor. Buradaki nöronların görevi size sarsıcı bir haz veren ve sizi iyi hissettiren dopamin nörotransmitterini salgılamak. Beyinde hiçbir şey bağımsız çalışmadığına göre, dopamin de hafıza ve davranışlarımızla bağlantı kurmayı kendine borç biliyor. Aslında bendenizin yeni keşfettiği bu hazzı erteleme doğu felsefesinde budistler, taocular tarafından yüzyıllardır kullanılıyor. Bizim en aşina olduğumuz erteleme ise Ramazan ayında tutulan oruç. Oruç, gayet bilinçli ve istekli bir şekilde, bazı ay ve konumlarda 17 saate varan açlık süresiyle, Müslümanlar tarafından her Ramazan ayında tutuluyor. Ödülünü ahirette alacağı inancı temelinde, nefs biyolojik ihtiyaçlara rağmen terbiye ediliyor. Aslında bu durum bulabildiği her şeyi tüketme eğiliminde olan bizlerin doğasına aykırı bir durum olsa da atalarımızın, gelecekte kendilerini güvende hissedebilmek adına mamut etini yarın yiyebilmek için ertelemesi ile, bugün yatırım yapılan hisse senetleri birbirinden çok da farklı değil. Kendine Meydan Okuma > İradeyi Geliştirme > Öz Disiplin & İç Kontrol! Bütün bu olup bitenden çıkardığım sonuç bu ertelemelerin, fedakarlıkların başarıyla doğru orantılı olduğu. Başarılı olmak kısmı göreceli bir kavram olsa da yolun sonu aynı: Kendine meydan okuma > iradeyi geliştirme > öz disiplin & iç kontrol! Elbette bunu ilk ve tek söyleyen ben değilim, Daniel Goleman'a göre iç disiplin, hayatı akıllıca yaşamanın ön koşuludur. İç disiplinden kasıt duyguları bastırmak değil bunları dengede tutarak kendini yönetebilmektir. - Eğer geleceğe ilişkin planlarınızdan ötürü biriktiriyorsanız, kendinizi disiplin altına almışsınızdır. Bu hazzın ertelenmesidir. - Eğer ne yapacağınızı bilmiyor, ama çeşitli endişelerinizden ötürü para biriktiriyorsanız, duygusal yaklaşımınız devam ediyordur. Varyemez davranışı, disiplin değil duygusallıktır. Duygu Hanım , tebrik ediyorum. Güzel bir konuya değinilmiş çok keyifli bir yazı. Devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Duygu Hanım , farketmediğimiz ama hayatımızın bir parçası olan bir durumu verdiği birçok örneklerle ve karşılaştırmalarla farkındalık yaratarak güzel bir konuyu ele almış. Ders niteliğinde bir çalışma olduğunu düşünüyorum. zaten biliyoruz diye geçiştirilen onca bilginin simülatif bir örneğini görmek çok keyif vericiydi. Yazılarınızın devamını diliyorum. Gene bana kendimi sorgulattınız..hazzını erteleyenlerden miyim.. Uzun zamandır bir yazı ile gündelik yaşantımla ilgili bir şeyin farkındalığına varmamıştım. Çok hoş mizahi göndermeler ve açıklayıcı bu yazı için yazara sonsuz teşekkürler.."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kendi-gokyuzunuze-kavusmak/", "text": "Açılmamak üzere benimle inatlaşan kapıya sert bir şekilde müdahalede bulunup onu ikna etmeyi başardım. Anahtar deliğinin yağlanmaması kapının inatçılığını iyice artırmıştı. Beraberimde getirdiğim eşyaları hızlı adımlarla, gördüğüm en yakın ve müsait yere bıraktım. Dünden kalmış havanın yerini, taze hava ile değiştirebilmek için camları teker teker açmaya başladım. Açılan her bir pencereden içeriye hücum eden taze havanın, içinde bulunduğum ofisin ciğerlerine dolması uzun sürmedi. Balkonun kapısını açtıktan sonra kendimi dışarı atıp sakinlik ile sabahın arkadaşlığına bir kez daha şahitlik ettim. Tam içeri girecekken kendimi, balkonun iç kısmındaki duvarına ayaklarını bir şekilde geçirmiş, vücudu yere doksan derece, kafasını gökyüzüne doğru çevirmiş bir kuşa bakarken buldum. Balkonun iç duvarında öylesine duran bir kuşun varlığı beni heyecanlandırdı ve adeta suyun dışında çırpınan bir balığı görmenin getirdiği çevikliği hissetmeme sebep oldu. Onunla ilgilenmek için harekete geçtim. Isırır mı yoksa sakin midir diye ufak bir iç muhasebe yaptıktan sonra sağ elimle kanatlarının üzerinden bütün bedenini avcumun içine aldım ve onu havaya kaldırdım. Meraklı gözlerimin heyecanını bastırmak için onu kendime yaklaştırdım ve kısık gözlerinin güzelliğini ilk orada gördüm. Kanatları grimsi, kahverengi bir renkte olan bu kuşun karnı bembeyazdı. Bedeninden ebat olarak neredeyse daha büyük olan kanatları, kapandıklarında görkemli bir görünüşe sahip oluyorlardı. Halsizliği her halinden belli olan kuşun uzun süredir aç kaldığını varsaydım ve bana yardımcı olabileceğini düşündüğüm insanlara danıştım. Saatin çok erken olmasının onlara ulaşma şansımı ciddi derecede düşürdüğünü, sağlıklı bir geri dönüş alamadığımda anladım. Şekerli su, ıslatılmış ekmek ve benzeri şeyler denesem de bu denemeler kuşun iştahını açmaya yetmedi. En sonunda kuşun hasta olduğunu düşünüp, iyileştirebilmek adına harekete geçmem gerektiğine kanaat getirdim. Yapmam gereken işlerin zihnimde oradan oraya koşmaları beni telaşlandırıyor, ne yapacağımı bilemez halde kuşa bakıyordum. Kuşun neden uçamadığını düşünürken aklıma, koordinasyonundan sorumlu olduğum eğitimin bir saat içinde başlayacağı geldi. Eğitim başlamadan önce hazırlıkları tamamlamam gerekiyordu. Kısa ve pek de sağlam olmayan bir hesap ile kuşu yakınlarda bulunan veterinere götürmeye karar verdim. Yöneticime bildirdikten sonra; birbirini kovalayan adımlarla, internetten bulduğum 7/24 açık olduğunu iddia eden veterinere gitmeye başladım. Kuşun halsizliği, onu ellerimle taşıyabilmeme izin vermişti. Ara sıra yarım açılan gözlerinin bir daha açılmama ihtimali beni korkutuyor, korktukça daha da hızlanıyordum. Eğitimin başlamasına az kaldığından, hızlı olmam her anlamda benim karıma olacağa benziyordu. 7/24 açık olacağını iddia eden veteriner ne hikmetse kapalıydı. Veterinerin karşısındaki esnafa gittim ve durumu özetledim. Onlara Eğer kuşu emanet edersem, veteriner açıldığında götürebilir misiniz? diye sordum. Fakat ne benim tatlı dilim ne de kuşun zarif güzelliği onları ikna etmeye yetmedi. Eğitimin başlama zamanı gitgide yaklaştığından ofise geri dönmeye karar verdim. Esnaftan aldığım koliye naklettiğim kuş, pençelerini tekrar kartona geçirip kendini sabitlemeyi başardı. Ofise vardım, hızlı hareket ederek eğitimin hazırlıklarını tamamlamaya giriştim. Öğrenciler yavaş yavaş gelmeye başladılar, derken mesaj attığım insanlar yavaş yavaş uyandıklarından mesajlarıma geri dönmeye başladılar. Cinsinin ne olduğunu dahi bilmediğim bu kuş, güzelliği ve asilliği ile beni gitgide kendine bağlamıştı. Veteriner arayışının üzerinden iki saat geçtikten sonra, biyolog bir tanıdığım tarafından kuşun cinsini öğrendim: Bu misafir kuşumuz bir Ebabil ailesine mensup olan Ak Karınlı Ebabil imiş. Cinsini öğrendikten sonra, internetten yaptığım hızlı araştırmalar ve biyolog tanıdığımın tavsiyeleri ışığında, beni şaşkına çeviren bilgiler edindim. Ebabil kuşları havada uzun süre kalabilmeleri ile meşhur bir kuşmuş. Kusursuz aerodinamik yapısı vesilesiyle yere paralel uçarken 200 yüz kilometre hıza ulaşabilen bu kuş, 600 ila 1000 kilometrelik mesafeleri yere inmeden, 6 ay içerisinde kat edebiliyormuş. Havada uyuyup, böceklerle beslenip, binlerce kilometrelik göç yollarını takip edebiliyormış. Yere sadece çiftleşmek için inen bu kuşların ömürlerinin büyük bir kısmı gökyüzünde uçarak geçiyormuş. Konmaları gerektiğinde ise genelde yüksek, dağlık bölgelere konduklarından tekrar havalanmak için kendilerini yere doğru bırakmaları yetiyormuş. Lakin, bizim balkona inen kuş kendini bir şekilde aşağı bırakamadığı için tekrar havalanamamış. Kanatları neredeyse bedeninden daha büyük olan bu kuş, kanatlarını çırparak yükselme yeteneğine sahip olmadığından tekrar havalanamayıp, küçük ve güçsüz ayaklarıyla bir yerde tünemeye mecbur kalmış. Ayaklarının küçük ve güçsüz kalmasının sebebi ise onları çok kullanmamasından kaynaklanıyormuş. Eğer tekrar gökyüzüne kavuşmazsa beslenemeyeceğinden, hızlı metabolizmaları yüzünden ölmeleri kaçınılmaz oluyormuş. Bu, gökyüzüne ait kuşların havalanamadığı durumlarla karşılaşıldığında yapılması gereken şey ise kuşu bir yükseklikten gökyüzüne doğru atıp, kanatlarının rüzgara doymasını sağlamakmış. Öğrendiğim bu bilgiler eşliğinde kuşa doğru hızlı adımlarla ilerledim. Kuşu kaptığım gibi ofisin teras katına çıktım. Bir yanım, bu kadar değerli bir kuşu salmak zorunda kaldığım için buruk olmasına rağmen diğer yanım kuşun ait olduğu yere ulaşamaması halinde öleceğini hatırlatıyordu. Dolayısıyla, onu uygun bir yerden gökyüzüne, rüzgarların himayesine teslim ettim. Arkamdan bütün görkemiyle beni kuşatan rüzgarı yakalamayı başaran kuş, hızla yükseldi. Müthiş bir hızla hareket eden bu kuş ile sabahki kuş sanki aynı değildi. Saniyeler içerisinde gözlerimle seçemeyeceğim kadar uzaklara gitti ve ben hasta sanarak şifa aradığım kuşun gökyüzündeki enfes gösterisine şahitlik ettim. Tamamen sağlıklı olmasına rağmen hasta olduğunu düşündüğüm bu Ebabil kuşu meğer mucizevi bir varlıkmış. Birbirinden ilginç özellikleri ile beni büyüleyen bu kuşun, bütün yeteneklerini kullanabilmesi için birisi tarafından gökyüzüne ulaştırılmasına muhtaç olması beni epey şaşırttı. Yaşadığım bu ibretlik olayın, farklı bağlamlarda, kişilerde ve zamanlarda yaşandığı düşüncesi zihnimde yer etmeye başladı. Her insan bu kuş gibi hatta daha mucizevi değil mi? Kişinin kendi yetenek ve becerilerini fark edememesi, yanlış koşullarda kendi becerilerini kullanamaması o kişinin yeteneksiz, beceriksiz yani hasta sanılmasına yol açmaz mı? Gökyüzüne kavuştuğunda mucizevi becerilerini gösteren bu kuş, deniz seviyesine yakın bir yere ayak bastığında, tekrar havalanamadığı için hasta zannedilebiliyor hatta açlıktan ölebiliyor. Kişinin kendi becerilerini, güçlü ve zayıf yanlarını tanımaması, o kişinin kendi kendinin engeli olmasına yol açabilir. Bu engelin aşılamamasının kişi için hayati etkileri olabilir. Her insanın sahip olduğu ve bir ömür çözmek için vakit tanınan en temel bulmaca, bizzat kişinin kendisidir. Bu bulmacayı çözmek keyfi değil, hayati öneme sahiptir. Kendi gökyüzünüze kavuşmanız dileğiyle. Gercekten cok guzel bir yazi yazmissiniz.Yazdiginizi bizzat yasayan biri olarak sizi tebrik ederim.Bu kadar guzel anlatilamazdi.Bende sizin anlattiginiz kus gibi dunyanin bir ucuna firlatildim ve kendi gokyumuzu buldum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kendimi-neden-bileyim/", "text": "Bizler hayatta kalabilmek için benmerkezci olmak zorundayız. Kendimiz, bu nedenle tüm yönelimlerimizin odak noktası. Bilme, tanıma ve yönelme eylemlerimizin birincil nesnesi konumundayız. Dolayısıyla kendini bilmeyi istemek son derece doğal bir durum, üstelik sağ kalım için de oldukça faydalı. Bir şeyin ne olduğunu bilmek ne olmadığını bilmekle mümkün. Tanımak için yaptığımız tanımlar, en temelde sınırları tespit etmek demek. (Arapçada tanım ve sınır kelimelerinin sesteş olması bu anlamda oldukça manidar.) Bizler kendimizi kendimiz olmayanlar üzerinden tanı yoruz, onlar sayesinde biliyoruz. Örneğin ben bir insanım ve bilgisayar ya da yastık değilim. Dış dünyada algıladığım tüm varlıklardan ayrı bir varlığım. Onlarla temas halindeyim ve ilişki içindeyim ama onlar değilim, benim. Zaman ve mekanda yaşayan varlıklar olarak, zamandan ve mekandan bağımsız değiliz. Bir yerde ve bir zamanda, yaşıyor ve ölüyoruz. Bu nedenle kendimizi bilmek en temelde zaman ve mekan içindeki yerimizi bilmek demek. Zaman konusu oldukça karmaşık olduğu için ben mekan üzerinden gitmekle yetineceğim. Ancak bir mekanda var olabilen varlıklarız ve içinde yaşadığımız mekan dünya. Dünyayı bilmek, bizim ona ait varlıklar olarak kendi varlığımızı bilmemizin temel koşulu. Eğer beni ben olmayanlar üzerinden biliyorsam kendimi bilmek için dünyayı ve üzerinde bulunan diğer varlıkları bilmem gerekiyor. Doğa bilimleriyle ilgilenmemiz bu yüzden. Benzer şekilde bireyler ve toplumlar olarak diğer birey ve toplumları tanımak için geliştirdiğimiz sosyal bilimlerle de ilgilenme nedenimiz ötekini tanımak istememiz. Tüm ötekilere ise aslında kendimizi bilmek için yöneliyoruz. Bir varlık için bulunduğu mekandaki konumunu, oradaki diğer varlıklarla olan ilişkisini, sınırlarını ve yeterliliklerini bilmek, o mekanda hayatta kalabilmek için son derece önemli. İşte bu nedenle sağ kalım için kendini bilmek hayati bir önem taşıyor. Biz insanlar sağ kalımımızı temin edebilmek için bilimler ürettik ve söz konusu üretimin itici gücü kendini bilme isteği idi. Velhasıl, hayatta kalabilmek için kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Kenin bilmeden, hayat amacımı arıyorum diyenlere okumaları için elden ele yayalım bu yazıyı. Kaleminize sağlık diyeceğim, zira bize klavye ile ulaştı. Klavyenize sağlık hocam."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kendin-dunya-ve-gelecek/", "text": "Olumluluk ve olumsuzluk olaylara bizim atfettiğimiz bir şey. Olaylar olurlar. Olgular vardırlar. Onları olumlu ya da olumsuz kılan, bizim onunla ne yaptığımızdır. Olayı, olguyu nasıl algıladığımız, ona nasıl tepki verdiğimiz, yaşamımızda nasıl bir değişiklik yaptığı... Bizim için asıl belirleyici olan budur. Geçmişte yaşamınızı çok sarsmış, üzücü, acılı bir süreci hatırlayın. Çok yakın geçmişten değil biraz daha uzak geçmişten olsun. Onun etkilerini hala yaşıyorsunuzdur. Belki olumlu bir etki yarattı ve yaşamınızı olumlu yönde değiştirdi. Belki giderek sönümlendi. Belki de olumsuz etkileri bir girdap gibi daha derinlere ine ine sizi darmadağın etti. Neredeyse tamamen aynı deneyimi yaşamış iki insan çok farklı şekillerde etkilenebilir. Hatta aynı kişi bile birbirine yakın dönemde yaşadığı ve çok benzer nitelikteki iki acı verici olaydan birini gelişim fırsatına dönüştürebilirken diğeriyle iyice derinlere batabilir. Olayları, olguları sizin için yararlı ya da zararlı kılan, kendilerinden çok onları nasıl algıladığınız, onlar üzerinden yaşamınızı nasıl değiştirdiğinizdir. Ölmediysek her zaman yapacak bir şey vardır. Olumluları bulup çıkarma yeteneğinizi geliştirdikçe, olumsuzları bile ele alırken bundan ne yarar üretebilirim noktasına odaklandıkça, kendinizle, dünyayla ve gelecekle ilgili algınızı depresyondan uzaklaştıracaksınız; yaşam fırsatlarla dolu belirsiz bir zenginliğe kanat açacak."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kendini-bilen-kisim-beynin-neresinde/", "text": "Kendini bilmek en kadim konularımızdan birisi. Felsefenin başlangıcından beri, ana konu adeta hep insanın kendini nasıl bileceği olmuş. Aslında bir arkadaşımıza Ne haber? diye sorduğumuzda onu kendi durumu hakkında bilgi vermeye davet ederiz. Fakat nadiren İyidir; senden? dışında bir cevap alırız; zira çoğu zaman sorunun muhatabı bile nasıl olduğunu pek bilmez. Bilmez; çünkü kendini bilmek, o anda ve gerçekte ne durumda, nasıl bir duyguda olduğunu fark edebilmek, sandığımızdan çok daha zor bir beceridir. İşte bu nedenle, şu kendini bilme meselesi belki de en zor meselelerimizden birisidir. Günümüz sinir bilimleri ve nöropsikoloji araştırmaları, zihnimizin birçok gizemli mekanizması gibi bu konularda da yeni bazı bilgiler elde etmemizi sağlıyor. Öncelikle şunu belirtmek lazım: Bir insanın kendi durumu ve davranışları hakkında bilgi derleyip ifade edebilmesini sağlayan sinirsel mekanizmalar halen tam olarak anlaşılmış değil. Yıllardır, özellikle beyin hasarları ve tümör gibi beyin dokusunu bozan çeşitli rahatsızlıklardan edindiğimiz bilgiler, beynimizin ön kısmındaki o meşhur frontal devrelerin bu işte bir şekilde önemli olduğunu bize zaten gösteriyor. Zira ön beyni hasar gören kişiler, kendi durumlarını algılamakta, hallerini ve duygularını tanımlamakta çeşitli zorluklar yaşayabiliyorlar. Öte yandan gayet sağlıklı deneklerde özel koşullar sağlandığında, bu öz-ifade becerisi farklı düzeylerde sekteye uğrayabiliyor. Kişinin kendi işlevlerini ve halini algılayabilme yeteneği meta-biliş olarak biliniyor . Bu tip araştırmalarda, kişiler çeşitli öğrenme testlerine tabi tutulurken öğrenmenin farklı aşamalarına ilişkin yargıları da kaydediliyor. Bunlardan birisi, dilimin ucunda diye ifade edebileceğimiz, cevabı söyleyemesek bile biliyormuş gibi hissettiğimiz Bilme Hissi ; diğeri de kişinin öğrendiği bir şeyin ileride yapılacak bir testte ne oranda hatırlayabileceğini tahmin etmesini ifade eden Öğrenme Yargısı . Kişilerin bu kategorilerdeki tahminleri ile gerçek performansları, çeşitli istatistik teknikleri ile kıyaslanarak bir nevi öz-farkındalık puanı ortaya konabiliyor. Bunun gibi yaklaşımlar metabilişsel testlerin de temelini oluşturuyor. Elbette nörobilimin temel amacı, bu işlemler sırasında beynin işlevlerini izleyerek performansı yüksek ve düşük insanlar arasındaki sinirsel işlem farklılıklarını ortaya koymak; böylece metabilişsel becerilerin sinirsel mekanizmalarına ışık tutabilmek. Uzun yıllar boyunca aşırı alkol tüketiminin yol açtığı meşhur rahatsızlıklardan birisi olan Korsakoff sendromunda hastaların hemen hepsinin beyinlerinde, beynin ön ve orta kısımları olan orbitofrontal alanlar ile ana iletişim istasyonu olan ve beynin tam ortasında yer alan talamusta ciddi bir hacim kaybı görülür. Bu sendromdan muzdarip hastalarda aynı zamanda metabilişsel testlerdeki performans da ciddi oranda düşer. İç dünyalarına dair tahminleri oldukça yanılgılı ve isabetsizdir. Yaşlılığa bağlı bunama tipi rahatsızlıklarda, genellikle beynin şakak bölgelerinde gözlenen dejenerasyonlara bağlı olarak bu tip yeteneklerde kayıp olduğu zaten biliniyordu; ancak bahsedilen Korsakoff sendromunda görülen metabilişsel bozukluklar, temporal lob dışındaki hasarların da önemli olduğunu düşündüren ilk bulgular oldu. Beyin hasarları üzerine yapılan karşılaştırmalı çalışmalar, BH açısından sağ ventromedial prefrontal korteks bölgelerinin de önemli olduğunu gösteriyor. Yine benzer şekilde sağ ön singulat korteks hasarları da BH performansını düşürürken, ÖY yeteneğine etki etmiyor gibi görünüyor. Diğer bulguları da bir araya getirince ortaya çıkan en net resim şimdilik şu: Beynin ön ve orta bölümleri geleceğe yönelik , ön ve yan bölgeleri ise daha çok geriye dönük değerlendirmelerde görev alıyor. Bunların yanı sıra, beyin faaliyetlerini geçici bir süre durdurabilen TMS gibi tekniklerle yapılan çalışmalar da bu sonuçları doğruluyor. Bahsedilen beyin bölgelerinin geçici olarak duraklatılması, aynen beyin hasarlarında olduğu gibi metabilişsel becerileri geçici olarak engelleyebiliyor veya azaltabiliyor. Metabilişsel becerilerle ilişkili görünen bir başka beyin bölgesi de beynin iki yarım küresi arasındaki orta-iç kısımlarda bulunan ünlü ACC; yani ön singulat korteks . Bu beyin alanının birçok zihinsel işlevde başrol oynadığını biliyoruz. Empati, dürtü kontrolü, karar alma ve risk hesaplama gibi işlevler bunlardan sadece bazıları. Metabilişsel yeteneklerde bu bölgenin işlevi açık olmamakla birlikte, kendi davranışlarımız hakkında ortaya koyduğumuz yargı ve gözlem sonuçlarında bu bölgenin etkili olduğunu açıkça görebiliyoruz. Buradan çıkabilecek biraz genişletilmiş bir yorum belki şöyle olabilir: Kendi zihinsel ve davranışsal performansımız üzerine düşüncelerimizin ve yargılarımızın doğruluğu, kendimize empati yapabilme yeteneğimizle orantılı. Kendini BilmeYi Kullan Ya Da Kaybet! Bahsettiğimiz beyin bölgeleri veya henüz bilmediğimiz devreler, söz konusu hangisi olursa olsun metabiliş karmaşık bir zihinsel özellik gibi görünüyor. Ancak tüm beyin devrelerinin tabi olduğu temel bir kuralı bu vesileyle tekrar hatırlamakta fayda var: Kullan yahut kaybet. Yani beynimizdeki devreler, ne kadar çok kullanılırsa o kadar yetkinleşip gelişiyor, kabiliyetlerini artırıyorlar. Öte yandan hiç kullanılmayan özelliklere ait devreler ise zamanla inceliyor, zayıflıyor ve bu yetenekleri bazen geri dönüşsüz olarak yitirebiliyoruz. Metabiliş devreleri için de aynı durumun geçerli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Günlük dildeki ifadesiyle: Kendini anlama ve bilme konusunda ne kadar çok mesai harcarsak, bu işle görevli devreleri o kadar çalıştırıp geliştirebiliriz . Fakat dikkatimizi kendi davranış ve düşüncelerimiz üzerinde hiç odaklamıyorsak, bu yeteneğin gittikçe bozulmasını beklemek de gayet doğal bir sonuç. Neticede kendini bilmek hala bir sorun; beyindeki mekanizması da çok açık değil. Ama bize düşen kısmı gayet açık görünüyor: Kendimizi fark etme, izleme, anlama ve anlamlandırma konusunda olabildiğince mesai harcamak... İyi bir yatırım gibi duruyor! Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Gençliğimin Dikkatine!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kendini-bilen-neyi-bilir/", "text": "Kendini bil Hinduizm'den Budizm'e, Antik Yunan inancından Hristiyan mistisizmine, Kabala'dan İslam tasavvufuna kadar pek çok mistik öğretide yer alan önemli bir ilkedir. Kendini bilmek hem insan olarak haddini bilmek, hem de kendindeki tanrısal özü bilmek anlamında yorumlanmıştır. İlk yoruma göre kendini bilen kişi, insan olarak sınırlarını bildiği için Tanrı'yı kendisi olmayan varlık olarak tanır. Başka bir ifadeyle yaratılmış/var edilmiş, sınırlı, göreceli ve ölümlü bir varlık olan insan bu özellikleri üzerinden yaratan/var eden, sınırsız, mutlak, sonsuz ve ölümsüz bir varlık olan Tanrı'yı insanın değili olarak tanır. İnsan ne kadar acizse Tanrı o kadar kadirdir, insan ne kadar göreceliyse Tanrı o kadar mutlaktır, insan ne kadar sonluysa Tanrı o kadar sonsuzdur. Dolayısıyla insanın kendi insani niteliklerini bilmesi, olumsuz olarak gördüğü söz konusu niteliklere sahip olmayan Yüce Varlığı bilmesini sağlar. Bu bilme türü olumsuzlama/nefyetme yoluyla bilmektir. Tanrı'yı ne olduğu değil ne olmadığı üzerinden inceleyen teolojik yaklaşıma negatif yani olumsuzlayıcı teoloji denmesinin nedeni budur. Negatif teolojik yaklaşımla ilgili çok sevdiğim bir fıkrayı siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Bu fıkra Tanrı'yı ne olmadığı üzerinden bilmenin yetersizliğine dikkat çekmesi bakımından düşündürücü. Tanrı'nın aşkınlığını merkeze koyan, tenzihi temel alan olumsuzlayıcı yaklaşım Tanrı'yı o kadar ulaşılamaz bir noktaya koyar ki insanın bu denli aşkın bir varlıkla irtibat kurma imkanı kalmaz. Bu yaklaşımın karşısında ise teşbihi yani benzetici yaklaşım yer alır. Özellikle mistik yönü ağır basan Hinduizm, Budizm ve Hristiyanlık gibi dinlerde Tanrı insana olan benzerliği üzerinden anlaşılmaya çalışılır. Hatta insan Tanrı'ya o kadar benzer olarak görülür ki Tanrı'nın kendisi olarak algılanır. Öyle ki enkarnasyon, yani Tanrı'nın maddi bir varlıkta bedenlendiği, görünür olduğu/zuhur ettiği fikri söz konusu dinlerde kabul görür. Ortodoks, İslam ve Yahudilik'te ise enkarnasyon fikri şirk olarak görülür. Ne var ki bu dinlerin içinden çıkan mistik yorumlarda da insan-tanrı benzerliği düşüncesi dikkate değer biçimde yer bulabiliyor. İnsanın Tanrı'nın zuhuru olduğu kabulünden yola çıkınca kendini bilmek, kendindeki tanrısal özü bilmek, başka bir ifadeyle aslında Tanrı olduğunu bilmek anlamına geliyor. Bu durum, okyanustan ayrılmış bir su damlasının aslının okyanus olduğunu bilmesine benzetilebilir. Ünlü sufi Hallac-ı Mansur'un Ene'l-Hakk yani Ben Hakk'ım/Tanrı'yım demesi, damlanın ben okyanusum demesine benzer. Damlanın aslı okyanustur yani o aslında okyanustur. Fakat okyanus damladan ibaret değildir. Dolayısıyla insan Tanrı'dır, fakat Tanrı insandan ibaret değildir. Hatta Tanrı var ettiği tüm varlıkların toplamı da değildir. Nitekim bütün, parçaların toplamından fazladır. Dilimize Kendini bilen Rabbini bilir şeklinde tercüme edilen ifadenin Arapça aslı Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehudur. Bu cümlenin doğru tercümesinin Kendini tanıyan zaten/halihazırda Rabbini tanımıştır olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla söz konusu ifade kişinin kendisinin Rabbinden başkası olmadığını vurguluyor ve Rabbi tanımanın yolu olarak da kendini tanımaya işaret eder. Burada bilmek yerine tanımak fiilinin kullanılmış olması dikkate değer, çünkü bilmek her yönüyle kuşatmayı ifade ederken, tanımak kendi çapında ve göreceli bir eylem. Bu nedenle Kuran'da alim Tanrı'nın isimlerinden biriyken arif ismine rastlanmaz. İfadeden anlaşıldığı kadarıyla arzulanan bilgelik, kişinin taşıdığı tanrısal özü fark ederek aslında tanrısal bir varlık olduğunu idrak etmesiyle gerçekleşir. Kendini bilmek üzerinden Tanrı'yı bilmek konusu en yalın ifadesini Hint felsefesinde bulur. Bunu kendi kelimelerimle şu şekilde ifade edeyim: Bir Kendi var ve o her şeyin kaynağı. Tüm kendiler yani varlıklar kendiliklerini yani varlıklarını o Kendi'den alır. Var olan her şeyin kendiliğinin kaynağı Kendi. Dolayısıyla insanlar ya da diğer varlıklar kendi varlıklarının kökenini bildiklerinde kendilerini ve tabii Kendi'yi bilmiş olurlar. Başka bir ifadeyle kendini tanıyan Kendi'yi tanır. İnsan Tanrı mıdır? sorusuna İbn Arabi'nin verdiği yanıt oldukça çarpıcı: Hem evet hem de hayır. Bu paradoksal cevap Tanrı'yı hem aşkınlık hem de benzerlik üzerinden okumak gerektiğine işaret eder. Kendini bilmeyi eksikliklerini ve dolayısıyla haddini bilmek olarak okuyan kişiler genellikle Tanrı'nın aşkınlığına vurgu yaparlar. Söz konusu ilkeyi tanrısal özü bilmek olarak okuyanlar ise Tanrı'nın içkinliğini esas alırlar. Kendini bilmek problemine dahiyane bir çözüm getiren İbn Arabi ise Tanrı'nın hem aşkın hem de içkin bir varlık olduğunu belirterek O'nun tenzih-teşbih /yüceltme-benzetme dengesi üzerinden bilinebileceğini iddia eder. Bu bağlamda alemin hem O, hem O değil olduğunu belirtir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kilo-almak-beynimizi-kucultuyor/", "text": "Bilim insanları tarafından açıklanan yeni bir araştırmaya göre bedenin mevcut kilosu yükseldikçe beynin küçüldüğü ortaya çıktı. Amerika'da yürütülen çalışma, beden ağırlığının yükselmesine paralel olarak beyne iletilen kan akışının belirgin oranda yavaşladığını ispatladı. Alzheimer hastalığına yakalanma riskini artıran bu durum, sağlığımızı etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Bedenin ihtiyacı olan besinlerin gereğinden fazla tüketilmesi, kilo sorunlarına yol açar ve ilk sırada da obezite bulunur. Dünya genelinde obezite sorunu yaşayan kişilerin sayısı son yıllarda oldukça hızlı bir artış göstermektedir. Fazla kilo, sağlığı tehdit eden birçok soruna yol açarken beyni de olumsuz etkiler. Sağlık çalışanlarının yıllardır hassasiyetle üzerinde durmuş oldukları konuların başında, ideal kilonun korunması gelir. İdeal kilo kavramı, kişilerin bedensel ihtiyaçlarına göre değişebilir ancak önerilen kilo aralığının çok üzerinde bir artış yaşandığında, başta diyabet olmak üzere birçok hastalığın ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Yapılan son araştırmalar, yaşanan sorunlar arasında beyin fonksiyonlarının olumsuz etkilendiği gerçeğini de yansıtmaktadır. - Zayıf olanlar, - Normal kiloya sahip olanlar, - Normalin biraz üzerinde kiloya sahip olanlar, - Obezite sorunu yaşayanlar, - Morbid obeziteye sahip olanlar. 5 ayrı kategoride incelenen katılımcıların sonuçları hem ayrı ayrı hem de kıyaslamalı olarak değerlendirildi ve araştırma sonuçları, beden ağırlıkları yükseldikçe kan dolaşımlarının yavaşladığını ortaya koydu. Bu sonuca dayanarak, kan dolaşımındaki yavaşlamanın beynin küçülmesine neden olduğu kanıtlanmış oldu. Yürütülen incelemeler sırasında, kilo artış gösterdikçe beynin temel işlevlerinden olan hafıza gücü, öğrenme ve yön bulma gibi becerilerin azalmaya başladığı görüldü. Yine aynı araştırma, göbek yağı bulunan kişilerin düşük beyin hacmine sahip olduğunu ortaya koydu. Giderek yaygınlaşan bu durumun artış göstermesi, ciddi önlemlerin alınması gerektiğini vurgular niteliktedir. Gerek normalin biraz üzerinde gerekse obezite sınırında kilo problemi yaşayan kişilerin, beyin sağlıklarını korumak ve riskli hastalıklara yakalanmaktan kaçınmak için konuya hassasiyetle yaklaşmaları gerekmektedir. Journal of Alzheimer's tarafından yürütülen araştırmada, obezite ve morbid obeziteye sahip kişilerin beyin sağlıklarının tehdit altında olduğu vurgulandı. Düşük beyin hacimleri ve zayıf kan dolaşımı, beyinsel fonksiyonları tehdit ederken beynin sağlıklı bir şekilde işlevlerini yerine getirmesine de engel olmaktadır. Obezite ve beyin sağlığı ilişkisini yeniden tanımlayan uzmanlar, bu konuda acil değişim metotlarının uygulanması gerektiğini savundular. Bunlara ek olarak kalp ve damar hastalıkları gibi yaygın olarak görülen sorunlar, obezite tarafından tetiklenir. Kilo kaybının beyin sağlığını desteklemeye yönelik etkileri henüz ispatlanmamış olsa da mevcut sağlık durumunun daha kötüye gitmesini engellediği açıktır. Bedenin ihtiyacı olan kiloya sahip olmak, fiziksel sağlığı korumanın en temel yollarından biridir. Bunun en kolay yolu ise fiziksel aktivitelere ağırlık vererek yaşam rutinlerini güncellemektir. Sağlıklı bir beden, sağlıklı bir zihin ve kaliteli bir yaşam için insanın fabrika ayarlarından beslenmek ve harekete azami derecede özen göstermek çok önemlidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kim-hatirliyor-nasil-hatirliyor/", "text": "Hayatı bir yolculuk olarak düşünecek olursak, hepimiz bir yoldayız. Yolculuk sırasında ister istemez farklı insanlara, olaylara denk geliyoruz. Bunun sonucunda yola devam edebilmek için karşılaştığımız ''her şeyden'' ihtiyacımız olanı çantamıza koyuyoruz. Bazen her ne kadar yolculuğa hazırlıklı çıksak da beklenmedik şeyler başımıza geliyor ve yolculuk planını değiştiriyoruz. İşte bu yol aslında bizim hafızamızdır. Beni ben yapan da yolda yürürken arkamı dönüp baktığımda gördüğüm manzaradır. Nedir bu herkesin söylediği ''kendin ol'' lafı? Kendin olmak tam da yolculukta başımıza beklenmedik bir olay geldiğinde sorumluluğu kabul edip karar vermektir. Yapıp etmelerimizin sorumluluğunu bizden başka kim alacak? Kimse. Yani, eylemde özgürce bulunabildiğimiz sürece kendimiziz. Ancak bir şeyi özellikle belirtmek gerekir ki kendilik, yolun sonundadır ya da yoldadır. Hiçbirimiz yola kendimiz olarak başlamayız. Ancak bu amaç için yola çıkarız. Yoldayken de izleri takip ederken çantamıza koyduğumuz sembolleri, şiirleri, insani tüm yapıtları biriktirmeye başlarız. İhtiyacımız olur diye düşünerek aldığımız her şeyi çantamıza koyup içindekileri düşürmemek adına ağzını sıkıca kapatırız. Önemli olan izler vesilesiyle ya da alışveriş yaparken kendimizi yeniden sahiplenmektir. Kendimizin dışına çıkabilmek ve kendimizi yeniden sahiplenmektir. Geriye dönüp baktığımızda yolda başımıza gelenler, hatıralarımız; aslında düşününce büyük bir soru işaretidir. Çünkü yokluğun var olmasıdır. Gözünüzde canlanır koskoca mazi! Ancak aslında yoktur, geride kalmıştır. Herhangi bir şeyi hatırlamanız için o şeyin varlığının korunmasına gerek yoktur. Bir zamanlar başınıza ne geldiğini, ne hissettiğinizi hatırlamanız için aynı şekilde hissetmeden de hatırlamanız mümkündür. Asıl hatırladığımız, yolda başımıza gelenler değildir. Başımıza gelenlerin bizde bıraktığı izlerdir. Ancak her yolculukta başımıza ne geleceğini bilmediğimiz gibi izleri takip etmenin de riskli tarafları vardır. Çünkü hafızamız bir kullanım gerektiriyorsa eğer yanlış kullanım riskini de her zaman taşır. Farkına varmadan taşıdığımız bir anıyı eylem olarak davranışımıza yansıtma riski yol boyunca vardır. Çoğu zamanda bu eylemi farkında olmadan tekrarlarız. Bu yüzden başka yolcular tarafından manipülasyona da çok açıktır. Bu kırılganlık her zaman bizimledir. İnsanın kendisi olma zorluğunda her zaman köşe başında ''başkaları'' beklemektedir. Kendimiz olma gayreti hep bir başkayı yaratır. Bir başkasına karşı kendimiz olmaya çalışırız. Başkalarına sözler veririz, eylemde bulunuruz. Hatıralarımız da hep bir başkasını içerir ve temelinde yolculuğumuzdaki macera öykülerini saklar. Bu yüzden zaman algımız öyküseldir. Çünkü bir olayı anlattığımızda, bir yol tarif ettiğimizde bu tarif hiçbir zaman tam olarak ''aynıyı'' içermez. Öykümüzdeki olay örgüsü, izleri takip ettikçe değişiklik gösterir. Geriye dönüp baktığımızda başımıza gelenler de aslında sadece tek bir ''anı'' ya da ''olay'' içermez; macera ''öyküleri'' içerir. Çünkü yol uzadıkça adresler kaotiktir, birbirine karışır. Kaybolma riskine karşı kafamızın içinde bir düzen kurmamız gerekir. Bunu da imge ve hayal yardımıyla yaparız. Aynı zamanda bu öyküleri başkalarından ayrı düşünmemizde mümkün değildir. Çünkü öykülerimizdeki tek karakter bizler değilizdir. Yanımızda başka insanlar da vardır. Başkaları, öykülerimizi bireysel boyuttan toplumsal boyuta taşır. Başkalık sadece karşımızdaki değildir. Bizde bir başkasının macera öyküsünde bir başkasıyızdır. Toplumsal hafızamız olmadan bireysel hafızayı düşünmek bizi yanlış adrese götürür. Neyi hatırlıyorum? Sorusu daima toplumsal boyuta gitmemizi gerektirir. Çünkü hatıralarımız hiçbir zaman bireysel değildir. Daima ''başkalarını'' da ilgilendirir. Toplumsal hafıza ve yolda oluşturduğum ''kendi'' öykülerim arasındaki ilişki, herkesin kendi yolundaki farklı öykülerini içermesidir. Yani toplumun kimliğini oluşturan bizlerin ortak öyküleridir. Her birey, kendi içinde aslında bütünsel anlamda tarihin toplumsal koşullarının ve varoluşunun önceleyen bütün bir zamansal anlamını içerir. Yola kendin olarak başlayamamızın sebebi budur. Biz, bizden önce yazılmış, yaşanmış öykülerin içine doğarız. Her insan belirli olay örgülerinin bir sonucudur. Toplum olan adeta bir hayalet gibi insanın içinden geçip gider. Sadece yeniden ürettiklerimiz değil aslında çatıştığımız değerlerle de aynı düzlemi paylaşırız. Bu sayede aynı çatışmalar ve aynı değerler her bir insanda yeniden üretilir. Her bireyin çıktığı yolda yeniden ürettiği sıkışık ve yaratıcı durumlar, her bireye göre farklılık göstermektedir. Karşılaştıklarımız, karşılaşmadıklarımız kişiden kişiye değişir. Farklı olanı düşünme ve hayal etme kapasitesi yol boyunca şekillenir. Ancak bu düşünme ve hayal etme kapasitesi sadece bireyin unuttukları ve hatırladıklarından ziyade toplumsal bağlamda, haritanın tamamında gerçekleşir. İnsanlar anılarını toplum içinde edinir ve toplum içinde hatırlar. Tanıdık bir bankta, bir seste, bir kokuda anılara dalar giderseniz. Bir insan, bir renk, bir bina sizi anıdan anıya sürükler. Yolun başında sahip olduğumuz anılar bile aslında ''başkalarının'' bize anlattıklarıyla sınırlıdır. Ailenin anlattıklarıyla başlar macera; sadece büyük olaylar değil kendi içindeki dönüm noktaları da bize aktarılan şekilde tanımladıklarımız ve hatırladıklarımızdır. İnsanlar, ailelerinin toplumsal gruplarının çerçevelerinde hikayeyi yeniden üretirler. Kültürleri dahilinde de hatırlama biçimleri sergilenir. Bu olayları bir başkalarına anlatırken her seferinde yeniden bugünün çerçevesinden bakarız. Yola yeni çıkan kendimizden ziyade yoldaki kendimiz ile hatırlamaya ya da unutmaya çalışırız. Bu yüzden bireysel hafızamızda oluşturduğumuz yol tariflerini hatırlamak için bir çaba göstermemiz gerekir. Bu çabanın kendisi bir anlamda ait olduğumuz, olmak istediğimiz grupların öykülerinin bir kenara yazılması ve bununla ilgili maddi, gerçek öykünün saptırılması açısından temel bir işlev görür. Bu gerçeklik öyküsünün de bir anlamda bireylerin; toplumların, grupların kendi gerçekliklerine kendileri hakkında yalan söylememenin, başa çıkamadığımız şeyleri doğru anlamak, doğru yorumlamak ve ortak kolektif bir irade ortaya koyabilmek için bu belleği doğru üretmek ve doğru taşımak temel bir görev haline gelir. Çünkü toplumsal hafıza bir tortulanmadır. Zaman geçtikçe toplumsal anlamda bu tortular katmanlaşır ve o çerçeve içinde çoğalır. Bazen yolumuzu şaşırma ya da toplumun deyimiyle ''yoldan çıkmak'' tam anlamıyla bir kaybolma değildir. Sürekli size verilen haritada yol bulmaya çalışmak bireysel özürlüğün ortadan kalkmasıdır. Onun için toplumlarda bireyler daima birbirini tekrarlar. Bazıları bu ''verili olanın'' dışında kalır ya da sıyrılır. İşte insanın sınırlarını aşması tam olarak böyle bir şeydir. Tekrar döngüsünü kırar ve ilk gördüğü kırtasiyeye girip kendine yeni bir kağıt kalem alır. Hiç vakit kaybetmeden kendi haritasını, kendi kalemiyle tekrar çizmeye başlar. Zira üzerinden yıllar geçmiş ve üzerinde hiç çalışılmamış sabit fikir ve yargılar, artık değiştirmesi pek zor, hatta çoğu zaman imkansız kalıplara dönüşebilir. İşte o kalıplar, özgür düşüncemizi daracık bir alana hapseden zihin hapishanemizin duvarlarını oluşturur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kisa-sureli-bellek-yanilsamalari-olaylardan-saniyeler-sonra-hatirladiklarimizi-carpitabiliyor/", "text": "Yeni bir araştırma, insanların olayları gerçekleştikten sadece saniyeler, hatta saliseler sonra yanlış hatırlayabildiğini ve yanlış anılar oluşturabildiklerini ortaya koyuyor. Araştırmacıların kısa süreli bellek yanılsamaları olarak adlandırdıkları bu olgu, insanların yaşananları olduğu gibi kaydetmek yerine, deneyimleri önyargılarımıza uyacak şekilde kolay ve hızlı bir şekilde yeniden kurguladıklarını gösteriyor. Araştırmacılar bulgularını 5 Nisan'da PLOS One dergisinde yayınladılar. Çalışmada, Görünen o ki kısa süreli bellek her zaman algılanan şeyin doğru bir temsili değildir. Bunun yerine hafıza, ilk hafıza izlerinin oluşumundan itibaren, görmeyi beklediğimiz şey tarafından şekillendiriliyor ifadelerine yer verildi. Araştırmacılar, kısa süreli hafızaların doğruluğunu test etmek için 534 gönüllüyü, her biri Latin alfabesinin bir dizi harfini ezberlemek üzere tasarlanmış dört deneyden oluşan bir seriye dahil ettiler. Her turda, katılımcılara bir daire içinde düzenlenmiş bir harf koleksiyonu gösterildi. Daha sonra bu harfler kayboluyor ve hangi harfi hatırlamaları gerektiğini belirtmek üzere daire içerisinde bir kutu açılıyordu. Katılımcılar hem harfi hem de harfin baktığı yönü hatırlamak zorundaydı çünkü bazı harfler ters bir şekilde yansıtılmıştı. Bazı durumlarda katılımcılara, hafızaları henüz test edilmeden önce ikinci bir harf grubu gösterildi. Katılımcılar cevabı verdikten sonra, doğru tahmin ettiklerine dair güven düzeylerini çok düşükten çok yükseğe doğru puanlamaları istendi. Katılımcılardan yarım saniye sonra ne gördüklerini hatırlamaları istendiğinde, %20'nin biraz altında yanıldıkları görülürken, üç saniye sonra sorulduğunda bu hata oranı %30'a yükseldi. Bir harfin öne mi yoksa arkaya mı dönük olduğunu hatırlamaları istendiğinde, kendilerinden emin bir şekilde yanıt veren katılımcıların %37'si, testlerde yansıtılmış harflerin görüneceği ve bunların gerçek harflerle karıştırılmaması gerektiği konusunda açıkça uyarılmış olmalarına rağmen, harfi orijinal konumuna çevirmişlerdi. Araştırmacılar bulgularını teyit etmek için, orijinal deneye dahil edilmeyen, yansıtılmış harfleri zihinsel olarak ters çevirme eğilimi gösteren 348 kişilik bir grupla benzer üç deney yaparak testleri tekrarladılar. Tüm deneylerde, bu zihinsel harf çevirme en yaygın yüksek güvenirlik hatasıydı bu da insan beyninin, dünya hakkında daha iyi tahminler üretmemizi sağlayan önceden belirlenmiş kavramlara dayalı deneyimleri kaydederken, önyargılarına uymayan tuhaflıkları elediğinin bir işareti olarak görülmekte. Araştırmacıların bir sonraki adımları, benzer kısa süreli bellek ayarlarını günümüz koşullarında, görsel ve dille ilgili uyaranlarla ilişkili olanların yanı sıra diğer bellek türleri için de gösterebilecek deneyler tasarlamak."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kokularin-renkler-gibi-neden-ozel-isimleri-yok/", "text": "Görünen o ki hiç bir duyumuz koku duyusu kadar etkili bir şekilde bizi yıllar öncesinden anılarımıza götüremiyor ya da özlem, hasret, iştah gibi duygularımızı koku kadar güçlü tetikleyemiyor. Eş seçmek gibi konularda bile koku duyusunun yetenekleri bir çok çalışmanın konusu olmaya devam etmekte. Biraz spekülatif olmakla beraber korkunun kokusunu bile alabildiğimiz ve savaş ya da kaç refleksini tetikleyebildiği düşünülmekte. Koku duyusu fizyolojik olarak bu kadar temel bir yer yer işgal ederken, Türkçede ve hatta birçok diğer dilde başta renklerin binlercesi olmak üzere seslerin , tatların , dokunma hislerinin gibi özel niteleme kelimeleri mevcut olmasına rağmen kokulara dair böyle kelimelerimizin olmaması ayrıca ilginç bir husustur. Kokuların isimlerini genellikle bir nesnenin kokusuyla anarız , ve genellikle kendilerine özgü isimleri yoktur. Koku, az gelişmiş, yahut ikinci sınıf bir insan duyusu olarak bilinir. Ancak avcı-toplayıcılar resme girdikten sonra bu varsayımı tekrar düşünmemiz gerekecek gibi duruyor. Psiko-dilbilimci Asifa Majid ve dilbilimci Nicole Kruspe, Güneydoğu Asya'daki Malay Yarımadası'nın doğu tarafında tropik ormanlarda yaşayan Semaq Beri avcı-toplayıcılarının renkleri adlandırdıkları kadar kolay bir şekilde çeşitli kokuları da adlandırdıklarını tespit ettiler. Yine Semaq Beri yakınındaki orman yerleşimlerinde yaşayan ve yakından ilişkili bir dil konuşan Semelai pirinç çiftçileri, kokuları renklerden çok daha zor buluyorlar ve adlandırıyorlar. Bu farklılık üzerine yapılan ilginç çalışma 18 Ocak'ta Current Biology'de yayınlandı. Aynı orman ortamında yaşayan ve benzer dilleri konuşan çiftçi ve avcı-toplayıcı gruplar karşılaştırıldığında, koku adlandırma ve muhtemelen koku algılama becerilerinin avcı toplayıcılarda çok daha gelişmiş olduğu görülüyor. Rutgers Üniversitesi'nden sinirbilimci ve koku araştırmacısı John McGann, bu sonuçları beklenmedik ve çok ilginç olarak nitelendiriyor. Görünüşe göre genetik özellikler, koku adlandırma yetenekleri üretmek için farklı kokuların kişisel deneyimleri ve kişinin kültürel geçmişiyle etkileşim içinde kendini belli ediyor. Yani koku almaya yatkınlık sağlayan genetik alt yapımızın yanı sıra kültürel örüntülerimiz ve kişisel deneyimlerimiz bir araya gelerek sonucu belirgin bir biçimde etkileyebiliyor. Malay yarımadasında yaşayan avcı toplayıcı gurupların çifçilik yapan akraba topluluklara göre kokuların tanımlanması ve isimlendirilmesi konusunda çok daha gelişmiş yeteneklere sahip olması da yaşam alışkanlıklarına bağlı farklarla ilgili gözüküyor. Hayal etmesi güç ama bu insanlar bizlerin şehir hayatında milyonlarca renge isim vermemiz gibi kokulara da benzersiz isimler veriyorlar ve günlük hayatlarında iletişim amaçlı olarak bunu gayet sıradan bir şekilde kullanabiliyorlar. Tıpkı Semelai çiftçileri gibi batılılar da renkleri kokulardan çok daha kolay tarif edebilirler. Batı toplumlarındaki insanlar kokular için özel isimlere sahip değildirler ve genellikle kokular hakkında muz gibi kokuyor gibi analojilere başvurarak konuşmak durumunda kalırlar. Hollanda Nijmegen'deki Radboud Üniversitesi'nden Dr. Majid ve İsveç'teki Lund Üniversitesi'nden Dr. Kruspe'nin yaptığı çalışmalara göre Semaq Beri avcı-toplayıcıları genellikle çeşitli kokular ve renkler için belirli terimler kullanıyorlar. Araştırmacılar, bu orman sakinlerinin yaşam tarzları ve kültürleri nedeniyle kokulara uyum sağladığını söylüyor. Avcı-toplayıcılar hayatlarını, avlanmak ve tehlikeden kaçınmak için koku duyusunu kullanarak geçirdikleri için bu fikir elbette gayet makul görünüyor. Stockholm'deki Karolinska Enstitüsü'nden psikolog ve klinik sinirbilimci Dr. Johan Lundström, Majid ve Kruspe'in çalışması ise, koku alma duyumuzu ne kadar çok kullanırsak, o kadar gelişir şeklinde özetleyebileceğimiz hipotezi doğrular nitelikte. Söz konusu çalışmada Semaq Beri topluluğundan seçilen 18 kişiye bir koku adlandırma görevi ve farklı bir gruptaki 16 kişiye de bir renk adlandırma görevleri veriliyor. Avcı-toplayıcılar yüzde 86 oranında kokular için özel terimler kullandılar. Renklerde de yaklaşık % 80 oranında özel terimler tercih ediyorlar. Buna karşılık, pirinç çiftçilerinin ise aynı çalışmada yüzde 56 oranında özel renk kelimeleri, yine yüzde 56 oranında da özel koku kelimeleri kullandıkları tespit edilmiş. Dr. Majid'e göre kokular Semaq Beri için pratik ve manevi önem taşıyor. Mesela besin arayıcılar, yırtıcı kedilerin yakınlarda bulunduğunun bir işareti olan ormandaki kaplan idrarının kokusunu tanımak zorundalar. Avcılar, hamilelikle ilişkili kokuları yayan belirli avları öldürmekten kaçınırlar; böylece bu hayvanlar yaşayıp doğum yapabilir ve böylece de sürdürülebilir bir avlanma ekosistemi ancak korunabilir . Semaq Beri dini inançları, bazı kokuların hastalığa neden olduğunu ve diğerlerinin rahatsızlıkları iyileştirdiğini gibi inançlar içeriyor. Kız ve erkek kardeşler çok yakın oturmamaları konusunda uyarılır çünkü kokularının karışacağına ve bunun iyi bir şey olmadığına inanılır. Dr. Majid'e göre o toplulukta, bu bir tür ensest ilişki olarak kabul edilecek kadar ciddi bir durum. Bu çalışmanın sonuçlarına bakarak, diğer çağdaş avcı toplayıcıların avcı olmayan toplayıcılara göre daha iyi koku adlandırma yeteneğine sahip olacaklarını tahmin etmek mümkün. Nörobiyolojik olarak sürekli tekrar eden davranışların, ritüellerin ve alışkanlıkların beynimizde daha güçlü ve hızlı iletişim devrelerini oluşturduğu gerçeğinden hareketle, doğumdan itibaren kültürel olarak nasıl bir yaşam örüntüsüne sahip olursak, o örüntünün alt bileşenlerine ait beyin devrelerinin de farklı gelişim dereceleri göstereceği zaten aşikardır. Yani hangi özellikleri daha çok kullanırsak o özelliklerden daha yetenekli hale geliyoruz. - Majid and N. Kruspe. Hunter-gatherer olfaction is special. Current Biology. Published online January 18, 2018. doi:10.1016/j.cub.2017.12.014."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kolay-kolay-midir-zor-zor-mudur/", "text": "Sizi kolaydan ve zordan ne anladığımızı yeniden düşünmeye davet ediyorum. Bize kolay ya da zor gelen şeyler, aslında alışkanlıklar doğrultusunda herhangi bir davranışın tercih edilme sıklığını gösteren bir çeşit etiketleme. Yani sık tercih ettiklerimizi kolay; hiç tecrübe etmediklerimizi ya da çok az tercih ettiklerimizi ise zor olarak tanımlıyoruz. Bunun sebebi de sürekli tekrarladığımız alışkın olduğumuz şekilde davranmaya eğilimli olmamız. Bu, bizi çok yanlış noktalara taşıyan bir yaklaşım. Bize bir zamanlar yararlı olmuş ama artık yararlı olmayan, hatta belki zararlı olan şeylerde de bu sebepten ısrar ediyoruz. Kolayı kısa, orta ve uzun erimde ortalama olarak zorlanmadan yaptıklarımız; zoru da yine kısa, orta ve uzun erimde ortalama olarak biraz zorlanmayı göze alarak yaptıklarımız şeklinde düşünsek... Yaşam kalitemiz hızla yükselmeye başlayacak. Kısa birkaç örnek vereyim; sonra lütfen siz de kendi yaşamlarınızdaki örneklere kafa yorun. Hatta dilerseniz yorumlarda örneklerinizi paylaşın. - Yeme alışkanlıklarımızı biraz değiştirip daha sağlıklı hale getirmek bize zor gelir nedense. Oysa yeme alışkanlıklarımızda düzeltmediğimiz şeyler, onlarca yıl boyunca işkence dolu bir yaşam deneyimine sebep olur. - Yeni bir yetkinlik edinmeye yönelik başlangıç adımları bize zor gelir. Oysa o yetkinliği edinmediğimiz için yaşam kalitemiz giderek düşebilir, işimizi kaybedebiliriz, eşimizi kaybedebiliriz, yaşamdan aldığımız tatminleri kaybedebiliriz. - Zararlı olduğunu bildiğimiz bir davranışı bırakmak bize zor gelir. Oysa o davranış haftadan haftaya yaşamımızı yer bitirir. Söylenecek çok şey yok. Düşünecek çok şey var ve o düşüncelerin sonuçlarını hemen hayata geçirmeye ihtiyaç var. Zor değil, inanın hiç zor değil."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/koleligi-kim-kaldirdi/", "text": "Büyük değişimlerin nasıl ortaya çıktığını öncüllerinden anlamak pek mümkün değildir. Genelde sonradan bakıp geriye doğru hikaye uydururuz. Deriz ki şu şu öncüller bir araya gelmiş, bak bunun sonucunda da bu olmuş. Oysa tarafsız gözle baktığımızda aynı öncüllerin defalarca bir araya geldiğini ama o sonucun doğmadığını görebiliriz. Konunun tarihçesine bir göz atarsanız bir hayli karışık ve tartışmalı olduğunu görürsünüz. Kölelik kaldırılmış sonra tekrar getirilmiş, sonra tekrar kaldırılmıştır kimi yerlerde. Kimi yerlerde sözde kaldırılmıştır ama uygulamalarda kölelik artığı yaklaşımlar hala vardır. Kimi yerlerdeyse şekli öylesine değişmiştir ki, köleliği görünce tanımamız bile artık pek mümkün değildir. İşin özüne baktığımızda köleliğin başka birtakım toplumsal uygulamalarla birlikte güç sahiplerinin güç sahibi olmayanlar üzerindeki baskı araçlarından biri olduğunu görürüz. Ataerkil dayatmalardan tutun kastlara, toplumdaki geçirgenliği kısıtlanmış tabakaların bin türlü kültürel uygulamasına kadar köleliğin çeşit çeşit kardeşi vardır. Bundan şüphelenmemiz için önemli bir gerekçe var: Köleliği kaldıran köleler değil, köle sahipleri de pek değil, genelde yeni egemenler olmuştur. Ve bunun çarpıcı bir örneği de ABD'nin iç savaşında görülür. Kuzey eyaletleri ile güney eyaletleri arasındaki çekişme kölelik üzerinden yürüyor gibi gözükse de aslında egemen sınıfların toplumun alt kesimlerine hakimiyetinin uygulama farklılığı üzerinedir daha çok. Güney kölelere dayalı tarımsal üretime sahiptir, kuzey ise sanayileşmiştir, fabrikalara sahiptir ve fabrikalarda ucuz işçiye ihtiyaç duymaktadır. Ve köleliğe ihtiyaç duymayan yeni tip egemenlerle, köleliğe ihtiyaç duyan eski tip egemenler savaşırlar. Köleliği köleler değil, köle sahipleri değil, köle sahibi olmayan ve ucuz işçi kaynağı oluşturmak isteyen yeni egemenler kaldırır. Ataerkil iş hayatına kadınların giriş yapabilmesi de dünya savaşlarında erkekleri cepheye süren egemen toplum yapılarının fabrikalarda iş gücüne ihtiyaç duymasıyla mümkün olmuştur. İşin özü vicdanların değişmesinden çok sosyolojik hareketlerde yatıyor. Sanayi toplumunda köleye yer yoktu. Sanayi toplumunda serf'e yer yoktu. Sanayi toplumunda çarkın dişlisi haline getirilen, emeğinden koparılan, emeğine yabancılaştırılan işçiye ihtiyaç ortaya çıktı. Yeni çağın kölesi, maaşlı mesaili çalışandı. Tabii ki toplumsal olgular çok daha karmaşık. Ve her şeyi egemenler belirlemiyor. Geleceği hep beraber yaratıyoruz. Çoğunlukla belirgin etkisi olan şeylerin neler olabileceğini anlayamıyoruz bile. Ama işin özünde gelecek geçmişten çok da farklı olmuyor. On bin yıl öncenin insanından çok farklıyız ama aslında ondan pek de farkımız yok. Pek çok şey değişmiş olsa da aynı biyolojiye, aynı genetiğe, aynı fizyolojiye sahibiz. Duygularımız ve dürtülerimiz şekilleri çok değişerek de olsa temellerde aynı notaları çalıyorlar. Topraklarında serf, yarı serf ya da zaten pek hareketli olmayan aileler olarak yaşayan insanlar ve bir yandan da köleler, küresel ölçekte sanayi toplumundaki fabrika işçilerine dönüştüler. Ama devir dönmeye devam ediyor. Toplumsal insan yaşamı özünü korusa da yine çeşit çeşit görünümlere bürünüyor. Şimdilerde de maaşlı ve mesaili işlerde çalışması gereken insan sayısı giderek azalıyor. Yapay zeka, otomasyon, ürünlerin dijitalleşmesiyle üretim ve nakil ihtiyaçlarının ortadan kalkması, kitle kaynak kullanımıyla işlerin önemli bir kısmının müşterinin kendisine yaptırılması gibi çeşitli mekanizmalarla mevcut mal ve hizmet üretiminin çok daha fazlası çok daha az insanın çalışmasıyla mümkün hale geliyor. Eski köleliğe ihtiyaç kalmamıştı, onun yerini maaşlı mesaili işlerle yeni köleler almıştı. Şimdi yeni kölelere de ihtiyaç hızla azalıyor. Sanayi toplumunun egemen olduğu yaklaşık iki yüzyıllık süreci yüzyıllar sonra analiz edenler belki de örgün eğitimi köle zihniyeti dayatma kurumları olarak ve fabrikaları, ofisleri de zorunlu çalıştırılma tesisleri olarak değerlendirecekler. 20 yılı aşkın bir eğitim sürecinden ve 30 yıl civarında bir çalışma hayatından geçmiş bir kişi olarak, eğitim ortamında ve çalışma ortamında kendimce mutlu olmanın, keyif almanın yollarını buldum gibi geliyor. Ama bir yandan da Victor Frankl'ı hatırlamadan edemiyorum. Ebeveynlerinin ve eşinin öldüğü Nazi kamplarında bile anlam bulabiliyor insan. Kendimi bir kenara koyup eğitim hayatının ve çalışma hayatının insanlar üzerindeki etkilerine baktığımda genel durum daha çok panopticon'u çağrıştırıyor. İçimde, acılı süreçlerden geçerek de olsa daha güzel bir dünya inşa edeceğimize dair aptalca olmadığını umduğum bir umut var. Sanayi döneminin kanser gibi sonsuz ve sınırsız büyüme peşinde olan yapılarından kurtularak, ekolojiyle ve kendimizle daha barışık hale gelerek mi ulaşırız o dünyaya? Yoksa daha da çılgınlaşarak, kanserimizi dünya dışına metastazla atlamak için kullanarak mı getiririz o ilginç yarınları? Ben de çok merak ediyorum. Bunlar iki olasılık sadece. Sayılamayacak kadar çok sayıda başka gelecek olasılıkları da var. Ve şu anda ben bunları yazarken siz bunları okurken bu gelecekleri hep beraber yaratmaya devam ediyoruz. Ben bu yazıdaki çıkarımlarımı okuduğum tekil bir kitaptan yapmadım. Daha çok çeşitli kaynaklardan okuduklarım, kendi çıkarımlarım, birleştirmelerim, sentezlerimle ortaya çıkan bir çıktı oldu. O yüzden nokta atışı bir önerim olmayacak. Ama iki tane başlangıç noktası belirtebilirim. Her türlü dünya tarihi. Hoşunuza giden dünya tarihlerini okuyabilirsiniz. Belki on tane farklı dünya tarihi okumuşumdur. Her biri beni farklı bakış açılarıyla zenginleştirdi. Jared Diaomond'ın kitapları. Biraz hacimli kitaplardır ama okunuşları genel olarak keyiflidir ve güzel izler, formasyonlar bırakırlar zihinde."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/konunun-ne-onemi-var/", "text": "Bir hikayede konu ve tema arasındaki farkı, sofrayla o sofradaki yemekler üzerinden tarif etmek mümkün. Aynı konu gibi sofra da bir bütünü, ister sizi doyurmak için tam önünüzde duran ana yemek, ister biraz ötenizde iştahınızı kabartmak için duran garnitür ya da sırf sizi neşelendirmek için gözünüzün önünde duran tatlı olsun, masanın üzerindeki yiyeceklerin birliğini tarif eder. O masadaki tabak ya da bardaklarda bulunan lezzetler ise o sofranın temaları gibi düşünülebilir. Bu yüzden de konular, yani sofranın kendisi bir yere kadar anlamlı olsa da o yemeği sizin için özel kılacak olan büyük bir ihtimalle sofradaki tatların uyumu ya da belki de tek bir tanesinin orijinal lezzeti olacaktır. Birçok hikayede de durum farklı değil aslında. Sırf yeni öğrendiği ve herkesin beğeneceğini umduğu tek bir meze için koskoca sofralar kuran insanlar gibi, hikaye anlatıcıları da çoğu kez tek bir insan hali için koskoca bir hikaye uydurabilir, klişelerle dolu bir hikayeyi kendi icatları tek bir lezzetle herkes için orijinal bir deneyime dönüştürebilirler. Hatta denilebilir ki bir yazar için konu, temas etmek istediğiniz asıl konuyu açmak için sıradan bir bahaneden başka bir şey değildir. Eserlerini konularıyla değil de temalarla ayakta tutan en becerikli insanlardan biri de hiç kuşkusuz Shakespeare'di. Hatta Shakespeare için konu o denli önemsizdi ki neredeyse tüm oyunlarının konularını başka eserlerden transfer etmekte hiçbir sakınca görmemiş, konulara gerçek anlamda masa muamelesi yapmıştı. Hamlet, Romeo ve Juliet gibi önceden var olan birçok oyununu, üstelik isimlerini değiştirmeye bile tenezzül etmeden sadece içindeki temaları değiştirerek tekrar yazmıştı. Ama Shakespeare eski masalarda öyle yeni sofralar hazırlamıştı ki o yemekler ancak ondan sonra evrensel lezzetlere dönüşebildi. Ama nihayetinde bu yazının amacı edebi kavramlara bir açıklık getirmek ya da Shakespeare üzerine ahkam kesmek değil elbette. Bu konu/tema ayırımı önemli ölçüde insan yaşamı üzerine, daha doğrusu insanın kendi ya da bir başkasının yaşamını değerlendirirken kullanması gereken kriterler üzerine de bir şeyler söylüyor. Mesela birinin genel yaşam konusu her ne olursa olsun, ister tüm hayatı tarlada domates yetiştirmeye adasın, ister bir üniversitede bilim yapmaya, asıl meselenin o insanın bu dünyada ne yaptığından çok o işleri nasıl yaptığını, diğer hikayeler gibi yaşam için de konudan çok temaların önemli olduğunu bilmek gerekiyor. Daha da önemlisi, diğer insanların yaşamlarını yaptıkları büyük işlerle değil, ayrıntı sayılacak küçük işlerle ölçmek, konuya biraz da böyle bakmak, özellikle de dijital anlatıların bu denli yaygınlaştığı günümüzde, o anlatılar içinde insanların ne dediğinden çok akıllarından geçene kulak kesilmek gerekiyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/konusmayi-konusalim-mi/", "text": "Doğaya baktığımızda biyolojik olarak zamanla sınırlanmış devreleri çok kolay görebiliriz. Civcivlerin ya da ördeklerin yumurtalarından çıkıp direkt yürümeye başlamaları ve sonrasında gördükleri ilk yürüyen şeyin peşine takılmaları biyolojik kritik dönem hipotezinin güzel bir örneği. Çünkü kopyalama ile gerçekleşen bu olay yumurtadan çıktıktan birkaç saat içinde gerçekleşmeli. Ördeklerin ve civcivlerin bu hareketi gibi insanların da dil edinimi için gerekli bir zaman dilimi olduğu görüşü mevcut. Prof. Eric Lenneberg, kritik /uygun dönem hipotezini dil edinimi açısından değerlendirirken bunun yaşla sınırlandırılmış bir potansiyel olduğunu söylemiş. Lenneberg'in hipotezine göre dil edinimi yaşla sınırlandırılmış bir potansiyel. Lenneberg'in hipotezini test etmek için yapılması gereken, yeni doğan bir bebeği senelerce izole edip insan etkileşiminden uzakta büyütmek. Sonrasında bu kişilerin dil kullanımını, doğuştan beri en az bir dile maruz kalan kişilerin dil kabiliyetiyle kıyaslamak. Böylesine bir deney mümkün olmayacağı için araştırmacılar herhangi bir çalışma yürütememişler. Bununla birlikte talihsiz koşullardan ötürü izole kalan, iletişim kurmadan büyüyen insan örneklerini incelemişler. Bu örnekler dil edinimi konusunda bizlere neler gösteriyor bakalım. Ortalama 12 yaşlarında Fransa'da bulunan Victor, bir takım sesler çıkarsa da konuşamıyor. Araştırmacılar çocuğa dil öğretmeye çalışıyorlar; Victor birkaç kelimeden fazlasını söyleyemiyor. İlk örnek 1800'lerden. Fransa'nın Aveyron bölgesinde ortalama 12 yaşlarında bir çocuk, soğuk bir kış günü ormanın kenarındaki bir dükkana giriyor. Kışa rağmen çocuk tamamen çıplak, etrafı kokluyor, sağa sola koşuyor, bir takım sesler çıkarıyor ancak konuşamıyor. Bilim dünyasının dikkatini çeken çocuk, kısa zamanda bilimsel çalışmaların odağı oluyor. Bilim dünyası çocuğa Victor adını veriyor. Araştırmacılar çocuğa ne kadar dil öğretmeye çalışsalar da Victor birkaç kelimeden fazlasını söyleyemiyor. Yalnız bu olay detaylı bir şekilde belgelenmediği için ya da belgeler günümüze ulaşamadığı için, Victor'un dil kapasitesinin gelişememesinin nedeninin zihinsel bir hastalık mı yoksa sadece dille geç tanışması mı tam bilinmiyor. Ayrıca psikolojisinin de dil kapasitesini ne kadar etkilediği konusunda bir bilgi yok. Bazı dosyalar Victor'un otistik olabileceğini söyleseler de kesin bir kanıt mevcut değil. 1970'lerin Los Angeles'ına geldiğimizde, Genie ile tanışıyoruz. Genie annesiyle beraber, akıl hastası babasından kaçıyor ve kendilerini sosyal hizmetler kurumunda buluyorlar. Genie, 20 aylıktan 13 yaşına kadar bir odada sandalyeye bağlı şekilde büyütülmüş. Bu süreçte Genie'ye sadece hızlıca yemek yedirilmiş, onunla hiç konuşulmamış, etkileşim kurulmamış, en ufak bir ses çıkarmaya çalıştığında da babası tarafından dövülmüş. Genie ilk bulunduğunda hiç konuşamıyormuş. 4 yıllık bir eğitimden sonra yapılan kelime testinde sadece 5 yaşında bir çocuğun seviyesine gelebilmiş. Ancak grameri anlamak ve kullanmakta zorluk çekiyor ve hala sözdizimini kavrayamıyormuş. Anlambilim ve kelime bilgisi bakımından daha iyi olduğu gözlemlenmişse de dil yeterliliği yaşıtlarıyla aynı seviyeye ulaşamamış. Genie'de gözlemlenen bir başka önemli bulgu, dilin olması gerektiği gibi beynin sol yarımküresinde değil sağ yarımküresinde işlenmesi. Bunun bir açıklaması, Genie'nin dili edinmekte geç kalması ve beyindeki sol yarım kürede dille ilgili bağlantıların zamanında kurulmadığı için artık o bağların yok olması. Sonradan öğrenmeye başlayınca da bu görevi artık sağ beynin üstlenmesi. Bu durum dille ilgili bazı yetilerinin kısıtlı kalmasına neden olmuş olabilir. Elbette tüm bunların yanında Victor gibi onun da yaşadığı zor ve olumsuz psikolojik durumun da konuşma seviyesini büyük etmende etkilemesi olası. Peki ya sözlü bir dili işitemeyen bebekler? Anne ya da babalarında herhangi bir işitme sorunu olmayan ancak işitme engelli doğan bebekler duygusal ve fiziksel anlamda her ne kadar yalnız olmasalar da işitsel bakımdan izole oluyorlar. Kritik dönem hipotezini test etmenin en iyi yollarından bir tanesi; doğuştan itibaren işaret diline maruz kalan çocuklar ile belli bir yaştan sonra işaret diliyle karşılaşan kişilerin dil kapasitelerini karşılaştırmak. Sonuç olarak gerçekten de bebeklikten beri işaret diline maruz kalan kişilerin dil yetkinlik seviyeleri daha fazla sonucuna ulaşılıyor. İşaret diliyle belli bir yaştan sonra tanışanlar -30 yıl boyunca işaret dilini kullanıyor olsalar bile- diğer gruba nazaran özellikle gramer konusunda daha az yetkinliğe sahip oluyor. Son olarak değinmek istediğimiz nokta: dil edinimi ve dil öğrenmek arasındaki fark. Öncelikle dil edinimi ile başlayalım. İlk defa dil e maruz kaldığımızda yani anadil imiz olacak şeyle karşılaştığımızda bu dil beynimizin Broca alanı dediğimiz bölgede işlenir. Ancak sadece bu kısım dille ilgileniyor diye anlaşılmasın. Duyma, konuşma, anlam çıkarma, gramer yapısını algılama gibi konularda beynimizin farklı bölgeleri aktive oluyor. Broca bölgesinin bir farkı, dile ilk maruz kaldığımız aşamada oldukça aktif olması. Daha sonrasında öğrendiğimiz dillerin, ana dil imizden farkı ise beynimizdeki yeri. İkinci, üçüncü diller Broca bölgesine yakın bir kısımda işleniyor. Burada da kritik nokta yine yaş. Yaklaşık olarak 7 yaşına kadar maruz kaldığımız diller, bizlerin ana dili olarak Broca bölgesinde işlenme potansiyeline sahip. Elbette o dile ne kadar süre, hangi düzeyde maruz kalıyoruz bu da unutulmaması gereken ayırt edici bir özellik."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/korku-endise-ve-kaygi-dezenformasyonun-altin-firsatlari/", "text": "Korku, endişe, kaygı gibi duygulanımları negatif olarak değerlendirmeye yatkın olabiliyoruz. Ama aslında hepsi bizim için hayati derecede değer taşıyor! Gelin biraz daha yakından bakalım. Arkadaşlarımla konuşurken, onların dertlerini dinlerken, kendimizce minik psikolojik açılımlar yapmaya çalışırken şunu farkettim: Bir sürü kelime ve terim adeta havada uçuşuyor ama bunların anlamını çoğu zaman tam olarak bilmiyoruz. Bir başkası bana bir şey anlatmak istediğinde, aslında zihninden geçen veya tam olarak içinde hissettiği şey nedir? Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır! sözü bu anlamda oldukça açıklayıcı aslında. Dolayısıyla burada da bir şeyleri anlatmaya başlamadan önce bu yazıda da çokça geçecek olan üç kelimeyi önceden açıklığa kavuşturalım. Bu kelimelerden birincisi: korku. Korku, somut bir tehlike veya tehdit karşısında, belli bir kaynağa yönelik olarak verdiğimiz zihin-beden tepkilerinin tümüne verdiğimiz bir isim. Bu duygulanım, yaşamı sürdürebilmek açısından çok önemli. İkinci kelimemiz olan kaygı; belirsiz, potansiyel olarak tehlikeli bir duruma karşı verilen, hedefi ve süresi belirsiz yanıtları işaret eder. Üçüncü kelime endişe ise sonucu belli olmayan, ancak olumsuz sonuçlanma ihtimali öne çıkan gelecek olaylar hakkındaki zihinsel tepkimiz olarak tanımlanır. Endişe aşırı yüksek olursa, kişi tehditle ilgili ipuçlarını sağlıklı değerlendiremediğinden, tehlikeli olanı olmayandan ayırt etme becerisini de belirli düzeylerde yitirebilir. Her üç duygulanım da olumsuz gibi gözükse dahi hayatta kalma açısından tartışmasız çok önemliler. Negatif bir olay ile gayet sıradan bir deneyimin zihinde bağdaştırılması sonucu, bazen kalıcı bir kaygı veya korku geliştirmek son derece kolay. Mesela diğer insanların belki ilgisini bile çekmeyen buldozer gibi bir araçtan korkuyorsanız bu size küçükken anlatılan, sonu çok kötü biten ve içinde buldozer olan bir hikayeden kaynaklanıyor olabilir. Prof. Joseph E. LeDoux tarafından süreğen kaygı bozukluğu üzerine yürütülen araştırmalar, korkunun bilinmedik, bizim için yeni olan olaylar ve nesnelerle bağdaştırılmasının çok kolay olduğunu gösteriyor. Bu tip bağdaştırmalar, bilinçli farkındalık alanı dışında oluşabiliyor ve bir kez oluşturulduktan sonra ortadan kaldırmak oldukça zor. LeDoux'nun çalışmalarının sonuçları sadece nörobilimle kısıtlı değil; aynı zamanda sosyal bilimler alanları için de kapsayıcı çıkarımlar yapma imkanı veriyor. Mesela bu bulgular, politik bir figür veya belirli bir etnik ya da ırksal grup gibi başlangıçta bizler için nötr uyaran olan şeylere koşullu korku tepkilerinin nasıl geliştirildiğini anlayabilmemizi de sağlıyor. Sosyal alanda çokça görülen mantıksız nefret ve düşmanlık, aslında çoğu zaman bu tip bir asılsız korkuya, zihinsel çarpık eşleştirmelere dayanıyor olabilir. Prof. Barry Glassner Amerikalıların riski abartma eğilimlerini incelemiş. Siyasilerin ve medyanın korku pompalaması ile toplumu nasıl yönlendirdiğini incelerken, bu kaynakların aslında istisnai olayları adeta birer moda yahut genel eğilim olarak gösterdiklerini ve böylece toplumu istenen davranış kalıplarına doğru yönlendirmekte hiç zorlanmadıklarını ortaya koyuyor. Aslında bu tip yönlendirici haberler, insanların dikkatini daha tehlikeli ama politik olarak görülmesi istenmeyen durumlardan uzaklaştırmakta da çok etkili. Korkutucu istatistikler yayınlamak gibi yöntemlerle halkta kasten genel bir korku ve endişe hali oluşturmayı amaçlayan bu tip yaygın uygulamalar, bir de kaygılı insanların riskleri gözlerinde büyütme eğilimleriyle de birleşince kat be kat rahatsız edici olabiliyor. Bu tip araştırmalar insan psikolojisinin sömürülmeye ve kötüye kullanılmaya çok açık bir alan olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Kişisel düzeyde yapabileceğimiz en iyi şey, haber alma kaynaklarının üzerimizdeki etkisini kontrol etmek; yani gerekli gereksiz tüm haberleri takip etme alışkanlığına bir son vermek. Özellikle Covid-19 salgını gibi küresel bir dertle uğraştığımız şu günlerde, kişisel olarak yükselen endişe seviyelerimiz, bizi bir topluluk olarak çok daha yönlendirilebilir yapıyor. En iyisi gerçek hayatımızdaki imkanlarımıza ve yapabileceklerimize yoğunlaşarak, bizi her yere sürükleyebilecek kitle medyası ve gereksiz bilgilerden uzak duralım. Yoksa bilgileniyoruz sanırken uyutulabiliriz ve bunu hiç fark edemeyebiliriz. Editörden bir öneri: Bu süreçte iç dünyamızdan gelen olumsuz raporlara verdiğimiz önem kadar, olumlu raporlara da kulak vermemiz iyi olabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kuantum-ve-anamorfoz/", "text": "Anamorfoz günümüzde çoğunlukla, sadece belirli bir noktadan ya da bir mercekle bakıldığında normal görünen bir çarpıklığı tanımlamak için kullanılan bir terim olsa da bu kavram birçok yönden öylesine insan yaşamının içindedir ki bu duruma şaşmamak elde değil. Her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki insan doğası itibarıyla, yaşamının çok büyük bir bölümünü aslında çarpık olan nesneleri düzgün görmek için bir arayışla geçirir. Bunu da aşktan işe, sahip olduğu arabadan tuttuğu takıma, dinlediği bir müzikten izlediği filme, en çok da oy verdiği partiye kadar, çoğu saçma sapan bir yığın nesnede yapar. Dış dünyayı değiştirmek konusunda hissettiği çaresizlik öyle büyüktür ki insanların çok büyük bir kısmı enerjilerini etrafındaki çarpıklıkları anlamak için değil de bu çarpıklıkları idealize edecek konumlar bulmak için harcarlar. Böyle olunca da yaşamları içinde idealize ettikleri birçok şeyin sadece konumlarından dolayı öyle göründüğünü, yani o anki mevcut bakış açılarıyla ilgili bir şey olduğunu; biraz sağa ya da sola gittiklerinde, dört elle sarıldıkları en mükemmel fikirlerin dahi bozuk yanlarını görebileceklerini fark edemezler. Bir başka açıdan Anamorfoz bize, herhangi bir amaca ulaşmak için düşünsel konumun sürekli değişmesi gerektiği gibi, çok daha felsefi bir şey de söylüyor. İdealize edilmeye çalışılan yapay zeka mantığında da bu ilke var aslında. Varılmaya çalışılan işleyiş de aşağı yukarı şöyle: Bir noktaya gel, yeni bir bilgiler edin ve o konumu mümkün olduğunca hızlı bir şekilde terk et. Yani yapay zeka, makine öğrenmesin aksine, asıl işleyişini bilgi üretme becerisi üzerinden değil, yeni bakış açılarını çok hızlı bir biçimde fark edebilmesiyle, bilgisel konumunu hızla değiştirme becerisiyle gerçekleştiriyor. Bu anlamda anamorfozun karşıtı da bağnazlık olmalı. Yaşamdaki olgular karşısında edinilen konumu, yani bilginin kendisini kutsama eğilimi... İnsan tarihindeki bu en devasa yara, iyinin kütünün ne olduğundan, doğru ve yanlışın ne olması gerektiğine; hatta sanattan bilime kadar insan pratiğinin her alanında ortaya çıkıyor. Her seferinde de insanı bağnazlaştıran konumundaki ısrar oluyor. Anamorfozun kuantumla ilgisi ise, gözlemcinin etkisi bağlamında son derece kişisel bir şüphe aslında. Dedikleri gibi maddenin görünür pozisyonunda gözlemcinin bir etkisi gerçekten varsa eğer, bu etkinin nedeni gözlemciyle gözlenen arasındaki anamorfik ilişki olabilir belki de. Yani gözlemcinin etkisi o nesneyle kendi arasında, amacını bilemediğimiz bir nedenle, ideal açılanmaya neden olabilir. Bu yorum fazlasıyla kişisel olsa da en azından insan inançlarında durumun aşağı yukarı böyle olduğunu biliyoruz. İnsan inançlarının önemli bir kısmının hasbelkader, sadece insanın bu dünyadaki coğrafi konumlanmasıyla belirdiğini, başka bir konumlanmada başka bir açıyla, o inancın değil de bir diğerinin zihin levhasında ideal bir şekilde var olacağını söyleyebiliriz. Bu nedenle de bizim için her ne kadar değerli olursa olsun, bir nesne ya da fikrin etrafında dönmeden o şeyi sadece sevebileceğimizi ama hiçbir zaman anlayamayacağımızı kendimize itiraf etmeliyiz. Özellikle de anomorfik düşüncelerin gerçek yaşamı gerçekliğinden kopartıp bir tür Metaverse dönüştürebileceğini bilmeliyiz. Yazıda da bahsedildiği gibi kuantum mekaniğinde anomorfik bir yön olabileceği düşüncesi, kişisel bir şüphe sadece."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kucuk-kararlarin-buyuk-kararlarindan-daha-buyuktur/", "text": "Diyorum ki, yaşamını değiştiren asıl kararların, küçük kararlarındır. Büyük kararların seyrektir. Hayatın için önemli olduğunu düşündüğün büyük kararlar genelde aylar sonra gerçekleşecektir ve yaşamın o zamana kadarki kısmını örtmek gibi saçma bir etkileri vardır. Gerçekleşmesi aylar sürecek büyük bir karara odaklanmak, seni asıl odaklanman gereken küçük kararlarından uzaklaştırır. Üstelik büyük kararlarını serbest bir şekilde veremezsin de. Büyük kararlarını belirleyecek olan, onları vermeye seni hazırlayacak olan, nasıl vereceğini etkileyen, kararı verdikten sonra nasıl uygulayacağını ayarlayan, uyguladıktan sonra yaşamını nasıl devam ettireceğini dikte eden, hep küçük kararlarındır. Küçük kararların küçük gibi görünmekle birlikte her hafta yüzlerce kez verdiğin kararlardır. Yaşamını asıl onlar belirler. Mesela burada üzerinde durduğum konuyu yaşamında bir tartmaya başlamak ve tartmaya devam etmek, çok küçücük bir karardır. Şu an biraz ve sonra da ara ara kafa yormanı gerektirir sadece. Küçük, minicik bir karar. Bu kararı her hafta onlarca, yüzlerce kez verdiğinde, bu küçük karar yaşamını dönüştürür. Sence hangi ülkede yaşamayı, bekar mı evli mi olmayı, hangi işte çalışmayı seçtiğin karar mı daha önemli, yoksa elindeki iş bittikten sonra ne yapacağınla ilgili ana yaklaşımını belirleyen ve her gün onlarca kere verdiğin karar mı daha önemli? Zaten büyük bir karar yoluna girmeni sağlayan da, o büyük kararın sonucu ne yönde olursa olsun sonraki hayatının kalitesini belirleyecek olan da, onlarca çeşidini yüzbinlerce kere vereceğin küçük kararların sentezidir. Büyük kararlar, ancak ve ancak küçük kararlarında kalıcı bir değişiklik yaptıklarında hayatında önemli bir rol oynarlar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kulturel-evrimin-yeni-asamasi-yerlesiyor/", "text": "Homo Sapiens olarak 20 bin yıl önce yaşamış akrabalarımızla genetik açıdan hemen hemen tamamen aynıyız. Avcı toplayıcı olduğumuz zamanlardan bugüne anatomimiz, fizyolojimiz, genetiğimiz çok az değişti. Ama teknoloji üretip sosyolojik olarak yaygınca benimseyerek kültürel evrimimizi körükledik. Defalarca devrimsel atılımlar yaptı kültürel evrimimiz. Bu büyük ve sürekli devam eden, zaman zaman büyük atılımlar yapan kültürel evrime rağmen, her birimiz hala bir avcı toplayıcının özellikleriyle doğuyoruz. Bütün bir insanlık olarak yaşadığımız kültürel evrim aşamalarını, bireysel hayatımızda da yaşamamız gerekiyor. Yerleşik hayata uyumlu değiliz; hele hele böyle binalara tıkılmış olarak, doğadan bu kadar ayrı ve hareketsiz bir yaşama uyumlu değiliz. Ama alışıyoruz. Bunu büyük ölçüde içselleştirdik. Tüm fayda ve zararlarıyla, bulaşıcı hastalıklardan obezliğe kadar her yönüyle taşıyoruz bu yükü. Faydası mı daha fazla yükü mü daha fazla belirsiz; ama faydalarına da alıştık yüklerine de. Yazılı kültüre uyumlu değiliz. Yazı çok sonra girdi insanlığın yaşam akışına. Ama eğitim sistemleri kurduk, kitlesel olarak yazılı kültüre her bir bireyi dahil ediyoruz. Yine de en 'beyaz yaka' kişilerde bile yazılı kültüre bir türlü uyum sağlayamayanlar, onu içselleştiremeyenler, yüz yüzeyken çok iyi yönettiği iletişimleri yazılı ortamda sık sık berbat edenler çıkıyor. Enerji tipi dönüşümlerini, elektriği, nükleer enerjiyi ve diğer tüm enerji çeşitlerini yönlendirmeyi keşfedip bunu bilim ve teknoloji atılımlarıyla birleştirerek geldiğimiz mitolojik yarı tanrılar haline hiç ama hiç uyumlu değiliz. Ve işin kötüsü bu güçle toplumsal olarak baş etme yollarını da bulabilmiş değiliz henüz. Sadece bazılarımız bireysel çabalarını sürdürüyor. Ama genel olarak baktığımızda büyük gücün büyük sorumluluk getirdiğini hala keşfedebilmiş değiliz. Mesela dünyanın her yerinde üreticiler hala satışı artırmaktan başka rolü olmayan, ürün işlevselliğinden yoksun paket tercihleriyle dünyanın bağırsaklarını, kaldıramayacağı bir hızla doldurmaya devam ediyorlar. Yarı tanrılar olmayı hiç hazmedemedik, öğrenemedik; Dünya bununla başa çıkmanın bir yolunu bulur; ama umarım biz dünyada kendi yaşam şansımızı yok etmeden, hiç değilse öğrenmenin yollarını buluruz. Dijital dönüşüm bize alternatif dünyalar yaratma imkanı verdi. Fiziksel dünyayla bütünleştirdiğimiz bir dijital dünya oluştu önce; sonra fiziksel ve dijital iyice kaynaştı. Artık o eski bildiğimiz fiziksel dünya yok, dijitalle tamamen iç içe. Ve bu yetmedi bir de binlerce çeşit hibrit dünyalar yaratmaya başladık. Dijitalden uzak kalmak diye bir seçenek yok. Yazıdan uzak kalabilmek nasıl seçenek olmadıysa, enerji tipi dönüşümlerinden yararlanmamak nasıl seçenek olmadıysa, dijitalden uzak kalmak da bir seçenek değil. O artık bizim için zeminin bir parçası. Bununla başa çıkmayı henüz neredeyse hiçbirimiz bilmiyoruz. Pişerek öğreneceğiz, pek çoğumuz yanacak, pek çoğumuz çiğ kalacak. Ama pişenler yeni dünyaları şekillendirenler olacak."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/kutsanmis-siddetten-lanetlenmis-kotuluge/", "text": "Düzenli olarak yapmaya çalıştığımız AçıkBeyin Yazarlar Toplantısında Duman ve İki kitaplarının yazarı ve Açık Beyinli dostum Bülent Göksal öyle bir şey söyledi ki deniz feneri görmüş ihtiyar gemici gibi göz bebeklerim büyüdü; Şiddeti önlemek için alınan tedbirlerin tamamı şiddetin tam kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Kadim inanışlarda Habil'in Kabil'i öldürmesiyle, biyolojik olarak ise muhtemelen hayvan özellikleri taşıyan ilk tek hücreli canlının diğer bir tek hücreli canlıyı enerji kaynağı olarak yemesiyle canlılar arası şiddet repertuvarımıza girmiş olabilir. Tek hücreli Habil başka bir tek hücreli olan Kabil'i gözünün yaşına bakmadan yedi ve şiddetin tarihi başladı. Tek hücreli Kabil'in soydaşları zaman içinde baktılar ki sürekli şiddete maruz kalmak, yem olmak, hayat haklarının ellerinden alınması soylarının tükenmesine sebep olacak ve tedbirler geliştirmeye başladılar. Kimileri korunmak için zehir üretti, kimileri diken üretti. Şiddete şiddetle karşılık verildi. Habil ve Kabil'in insanları da benzer bir dönüşümden geçmiş olabilirler. Önce yem oldular, sonra bildiğimiz evrenin en gelişmiş silahını geliştirdiler; zeka. Av olmaktan, şiddete maruz kalmaktan kurtulup şiddetin en büyük efendisi oldular. O kadar ustalaştılar ki kendi varlıklarını tehdit etmeye başladıklarında bir yol aradılar; şiddet kullanma ehliyetini bile isteye otoriteye devretme salahiyetini keşfettiler. Kabile, klan, derebeylikler, devletler ve imparatorluklar kırsal tabirle pıtırak gibi çıktı karşımıza. Tam anlamıyla kontrolsüz ve takip edilemez şiddetin yetkisini tek bir elde toplayabilme çabası. Kontrolsüz ve takip edilemez şiddeti kontrol altına almak, topluluklar halinde yaşama modelini seçen insan atalarımız için bir hayat memat meselesiydi belki de. Tek hücreli Habil'den miras aldığımız şiddet kullanma ehliyetimizi kendi isteğimizle bir kişiye, kuruma, kuruluşa, sisteme devrettik. Devredilmiş ehliyetimiz ise zamanla bize kutsanmış şiddet, kabul edilebilir şiddet, yasal şiddet ve hukuk gibi değişik rollerde geri geldi. Şimdi size soruyorum; her hücremizden hayali sınırlarla birbirinden ayrılmış insan topluluklarına kadar geniş bir alana yayılmış olan, kabul edilmiş, kutsanmış, sözleşmelere bağlanmış, otoritenin değişik katmanlarına farklı derecelerde devredilmiş şiddet ehliyeti (James Bond filmlerindeki tabiri ile 00 yetkisi) hayatımıza bu kadar yön verirken ŞİDDETSİZ bir toplum oluşturma çabası anlaşılabilir bir şey midir? İnsan zihni bu kadar geniş bir şiddet repertuvarının işgaline maruz kalırken iyi şiddetten kötü şiddete doğru bir sıralama bir tasnif yapma eğilimine girmek zorunda kalıyor. Tasnif ise kişinin keyfiyetine gittikçe daha çok bırakılıyor. Medeniyet dediğimiz bu düzende bu kadar çok kabul edilmiş ve kanunlarla düzenlenmiş şiddet varken şiddete karşı mücadele içselleştirilebilir veya uygulanabilir bir kavram değil gibi görünüyor. Mücadele kötülüğe ve kötüye karşı olmalıdır. Şimdi Neyin kötü olduğuna kim karar verecek. dediğinizi duyar gibiyim. Bir yerden başlamak lazım. En azından kutsanmış şiddet gibi kutsanmış kötülük evresine gelmeden bir yerlerden başlamalıyız. Bir insanın yaşam hakkını elinden almak, almaya çalışmak, yeltenmek, insan bütünlüğünün onur, haysiyet, umut ve mutluluk gibi parçalarına tümden ya da kısmen zarar vermek kötülüktür ve kutsanamaz. Kötülüğün kutsal, ahlaki, kabul edilebilir ya da kategorize edilebilir hali olmaz. Kadına kötülük, çocuğa kötülük, hayvana kötülük, doğaya kötülük gibi sınıflara ayırıp kimisini kabul edip, bazılarını hoş görüp, gerekli olanlarını koruyamazsınız. Kötülüğün sınıflandırmasını keyfiyete, aşka, inanca bırakamazsınız. Takım elbise giymiş kötülüğe, mesleki kötülüğe, kıskançlık kötülüğüne iyi halden indirim yapamazsınız. Unutmayın, tüm dinler, kadim öğretiler, anlatılar, hikayeler, masallar, kanunlar kötülüğe karşıdır. Kötülüğün kutsiyet almasına karşı bir mücadeledir. Kadına Şiddet şiddet eylemine karşı koymakla ilgili değildir ve böyle oldukça önemsizleştirilip normalleştirme tehlikesi taşımaktadır. Konu; ister fiziki ister psikolojik olsun kadına, çocuğa, insana, canlıya karşı yapılan kötülük ile mücadeledir ve olmalıdır. Şiddet ehliyeti bir otoriteye devredilebilir ancak kötülük ve kötülük ehliyeti devredilemez, sahiplenemez, meşrulaştırılamaz ve en önemlisi normalleştirilemez. Farkına varalım; Kadına Şiddet etiketi, kabul edilebilir seviyesine indirgenmiş diğer Şiddet etiketleriyle karşılaştırılıp Normalleştirme tehlikesini azami derecede taşımaktadır. Dilimizi değiştirelim Dünyamız değişmeye başlar. Yapılan Kadına Kötülüktür ve diğer tüm kötülükler kadar Lanetlidir. Arapça şdd kökünden gelen şiddat sertlik, katılık, yoğunluk sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça şadda sert ve katı idi, sertleşti, gerdi, kastı fiilinin masdarıdır. Arapça cdl kökünden gelen mucadalat tartışma, cedelleşme sözcüğünden alıntıdır. Arapça cdl kökünden gelen mucadalat tartışma, cedelleşme sözcüğünden alıntıdır. Daha fazla bilgi için cidal maddesine bakınız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/magaralarda-yasayan-berdus-atalar-mi-tabiatin-bilge-insani-mi/", "text": "Bugün, durup dururken bir aydınlanma geldi, Buddha misali. Belki de ne zamandır bilinçaltımda hissettiğim uyumsuzluk ortaya çıkıverdi, adeta anlam buldu. Ne vakit evrimsel antropolojiye balıklama atlasam, okuduğum yazıların ortalarında bir yerlerde en eski atalarımıza ait çizimler, görseller çarpar gözüme. Dönem üzerine yapılan tahmini anlatılardan yola çıkan sanatçılar da farklı diaromalar yaratırlar eserlerinde. Atalarımızın o pejmürde hallerini görünce hemen içimiz acır. Saç sakal birbirine karışmış, üstte yok başta yok, elde yok, avuçta yok , mağara köşelerine sinmiş, korkuyla etraflarını inceliyorlar. Ya ateş yakmaya çalışıyorlar, ya bir mamutun peşinde akşam yemeği telaşındalar. Bu pejmürde hallerine aykırı bir şekilde hepsi gürbüz! Adeta spor salonlarından çıkmış gibiler. Toraman, kaslı erkekler ve podyumdan yeni inmişçesine mağara kadınları. Sanki Monica Belluci! Çocuklarıyla mutlu mesut oyun oynayan anneler pek nadirdir bu sahnelerde. Oğullarıyla cilalı taş topu oynayan babalara hele, neredeyse hiç rastlayamazsınız. Mağara duvarına torunlarıyla resim çizen dedeler mi? Şaka yapıyor olmalısınız! Öte yandan, günümüz avcı-toplayıcı grupları hakkında yazılan makale ve araştırma filmlerine bakınca tam zıddını görüyorum. İstisnalar kaideyi bozmamakla birlikte; sıkı sosyal ilişkiler, üst düzey çocuk bakımı, şarkılar, hikayeler, masallarla adeta bir harikalar diyarı yaratılıyor filmlerde. Kültürel farklılıkların getirmiş olduğu gariplikle rağmen hiç de berduş görünmüyorlar. Kendilerine göre bir güzellik anlayışları, hatta süslenmeleri bile var. Hatta biz şehirlilerin standartlarına göre bile daha güzeller. Denizin dipsiz derinliklerinden, dağların zirvelerine kadar gezdiğim yerlerde pek çok tecrübe elde etme şansım oldu. Doğada hayatta kalma üzerine çok şey anlatabilirim size. Sizlerin de deneyimleriniz vardır muhakkak. Hiç yoksa, en azından böyle tecrübeleri olanları ekranlarda seyretmiş olma ihtimaliniz yüksek. Ancak şu bahsettiğim aydınlanma anından sonra fark ettim ki biz şehirliler, Doğada Hayatta Kalmak ile Doğada Yaşamak kavramlarını biraz birbirine karıştırıyor gibiyiz. İngilizce survival kelimesi, hayatta kalma, hayatı idame ettirebilme anlamındayken; survivor kelimesi, hayatta kalmayı başaran kazazede anlamında kullanılır. Kişi, isteği dışında habitatının haricine çıkmaya zorunlu bırakılmış, asgari imkanlarla yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilmek için bir mücadeleye girişmiştir. Mesela Tom Hanks'in başrolünde olduğu Cast Away filmindeki gibi. Konu malum: Bir kargo uçağı okyanusa çakılır ve olaylar gelişir . Kazazede için tek bir amaç vardır: en kısa sürede kendi habitatına dönmek. Kampçılık, dağcılık, izcilik gibi doğa sporları ise, kişi veya grupların taşınabilir habitatları ile beraber, insan habitatlarından görece uzakta, sınırlı bir zaman geçirme faaliyetidir. Bu tür faaliyetlerde genellikle sınır, taşınabilir habitatımız, yani yanımızda neler götürebildiğimiz tarafından belirlenir. Kaynaklarımız tükendiğinde habitatımıza dönmek mecburiyetinde kalırız. Doğada yaşamak ise böyle değildir. Birincisi kazazede ya da geçip gidecek bir ziyaretçi değilsinizdir. Kent soylular gibi diğer insanlar ve kurumlarla olan işbirliğiniz asgari seviyededir. Yaşamak için imzaladığınız tek senet, doğanın fonksiyonlarına ilişkindir. Tarım yapıyorsanız ya da avcı toplayıcı iseniz sözleşme, toprakla, diğer canlılarla, mevsimlerle ve iklim şartlarıyla imzalanır. Genellikle doğa ile savaşmazsınız, mücadele etmezsiniz. Doğanın ritmine tabi olursunuz. Sanayi devriminden sonra giderek hızlanan şehir yaşamı güzellemeleri, kentlerin dışında yaşayanları sistematik olarak hor görüyordu. Kent soyluların işgücü kervanına daha fazla insan çekmek için doğada yaşayanları pejmürde ve yoksunluk içinde tasavvur etmeye pek meraklı bir edebiyat üretiyordu. Bu gelenek bilim döneminde dahi çok fazla değişmemiş ve atalarımızın da doğada yaşam şekilleri hep adeta bir kazazede çaresizliği gibi yorumlanmıştı. Öncelikle istifade etmek istediğin kaynak ne olursa olsun oturduğun yerden temin edemezsin. Hareket etmek zorundasın. İster çiftçi ol, ister toplayıcı ya da avcı, hareket etmezsen, hayatını idame ettiremezsin. Sözleşmenin ikinci maddesi; besleneceksin ama olması gerekenden fazla yersen, mevsimlerin değişkenliğinin neden olduğu çeşitli beslenmeye hayatında yer vermezsen, zaman zaman fizyolojinin gereği olan acıkma sinyallerine fırsat vermezsen, hayatı idame ettirme şansını yine kaybedersin. Üçüncü madde daha irkilticidir: Sen; ey insanoğlu! Kürksüz, pençesiz ve dişsiz olarak hayatta kalmak istiyorsan sosyal olmaya mecbursun! Az, öz ve sağlıklı iletişim kurmalısın. Aileler, dostlar, akrabalarla etrafına ağ örmelisin. Fedakarlık göstermeli ve karşılıksız yardım etmelisin ki zor zamanında yardım görebilesin. Zihninin ve beyninin dünyayı algılamasındaki en önemli yapı taşları bunlardır. Sağlıklı sosyal ilişkiler kurmazsan hayatını idame ettirme şansın yine sıfıra düşer. Madde dört; stres insan fizyolojisinin uyarı mekanizmalarından biridir. Olan ya da olabilecek olumsuzlukları sana haber verir. Ancak geleceği kurgulayabilme süper gücü ile donatılmış beynin aynı zamanda daha yoğun stres, kaygı ve endişe üretebilir. Yönetemezsen, yok sayarsan ya da takılıp kalırsan hayatını idame şansından yine mahrum kalırsın! Beşinci madde; sürekli devinen ve işletim sisteminin kaos olduğu evrende var olmak istiyorsan önce sınırlarını, yani kendini bileceksin sonra da sınırlarını aşacaksın. Haddini bilmeden haddini aşanlara hayatını idame ettirme şansı vermez doğa! Hatta alay edip gururuyla oynar, maskara olursun! Genlerimize, fizyolojimize ve kültürümüze işlemiş ve iki taraflı imzalanmış bu sözleşmenin mücbir sebeplerde tek taraflı fesih hakkı maalesef biz insanoğluna ait değil. Fesih celbi üflenmeden, sözleşmeyi yeniden gözden geçirmek, hem kişisel olarak hem de tür olarak yapacağımız en akıllıca iş olsa gerektir. Aksi takdirde kendimizi büyük mahkemenin kararıyla hüküm giymiş bulabiliriz! Çok eğlenceli ve bilgilendirici bir içerik olmuş. Elinize sağlık."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mahalle-baskisi-bizi-yalnizlastiriyor-mu/", "text": "Günümüzde sıkça tartışılan ve ülkemizde oldukça hızlı bir şekilde popülerleşen Mahalle Baskısı kavramı, 2007 yılında ünlü sosyologlarımızdan Şerif Mardin tarafından kullanılmaya başlandı. Şerif Mardin bu kavram aracılığıyla Osmanlı döneminden günümüze değişerek gelen mahalle kültürünün, nasıl kolektif bir baskı aracına dönüşebileceğini açıklamaya çalıştı. Ayrıca mahalleyi bireylerden oluşan bir yapı olarak da gördüğü için onun hareket ederek değiştiğini savundu. 2007'den günümüze birçok şey değişti ve bu kavrama yenileri eklendi. Nitekim şu anda yaşadığımız bireysel olmak ve bireyselleşme kavramlarını da mahalle baskısından kaçış olarak yorumlamak mümkün. Fakat burada eksik olan bir değişken var: Bireyselleşme kavramını örnek aldığımız Avrupa coğrafyasında halihazırda var olan kültürel zemin ile ülkemizin tarihi arasındaki farklılık. Dolayısıyla bireyselleşme arzusu, yerini ve değerini bulamayan belirsiz bir konu olarak tartışılmaya devam ediyor. Şimdi bu kavramların anlamlarına derinlemesine bir bakalım ve kimi zaman üzerimizde hissettiğimiz psikolojik baskının nedenlerini bulmaya çalışalım. District: Bir ülkenin veya şehrin, özel belirli bir niteliğinden dolayı ayrı ve kendi içerisinde ortak olarak kabul edilen alan. Bu iki tanımın da benzer vurgusunun ortak alan olduğunu görüyoruz. Bu vurgu İbn Haldun'un Asabiye kavramına denk gelir ve asabiye kavramı, ortak bir kimlik ile oluşan kolektif bilinci tarif eder. Tüm bu açıklamalar ve Şerif Mardin'in yaklaşımı ile mahalleyi Parçalar halinde birleşen bir bütün ve aynı zamanda yaşayan bir varlık olarak tanımlayabiliriz. Kavramın tarihsel sürecine bakacak olursak, türkiye coğrafyasındaki mahallelerin gelişiminin Osmanlı dönemine rastladığını görürüz. Osmanlıda mahalleler, yaşamın önemli bir unsuruydu. Cami, camideki hoca, hocanın okuduğu kitaplar, medreseler, külliyeler, esnafların her biri mahallenin birimleriydi. Cumhuriyet döneminde ise yeni bir yapılanma ortaya çıktı. Öğretmenler, öğrenciler, öğrencilerin kitapları gibi değişkenleri içeren yeni bir yapı inşa etme süreci, geleneksel mahalle kavramının karşısına konumlandı. İnşa sürecinde iki yapılanmanın karşı karşıya konumlanması, toplumda sosyolojik bir çatışma yarattı. Bu çatışmanın sonucunda da Avrupa'da var olan yüzlerce yıllık iyiliğin ve güzelliğin ne olduğu tartışması, bizim topraklarımızda ihmal edildi. Çatışmanın yıkıcı etkisi ile felsefi anlamda iyilik ve güzellik kavramlarında derinleşemediğimiz için ortada anlamdan yoksun şekilde iyi olanın belirleyicisi olarak sadece göz yani dış görünüş kaldı. Göz ise bir baskı unsuru olduğundan Mahalle Baskısı kavramına Toplumsal normlardan sapma haline tahammülsüzlük gösteren kolektif birleşme diyebiliriz. Bireyselleşmeyi anlamak için Birey kelimesinin tanımına bakalım önce: Kendine özgülüğünü yitirmeden bölünemeyen, 'tek' varlık. Sosyalleşmenin temel kurallarından birisi olan birlikte hareket etme bilinci sayesinde, yaşanabilecek olası tehlikelere karşı önlem almaya çalışırız. Birbirimize farkındalık yaratmak için küçük tavsiyelerde bulunmak hayatta kalmak için geliştirdiğimiz bir yöntemdir. Ormanda rastladığımız bir su kaynağını diğer arkadaşlarımıza söylemek gibi... Ancak tavsiyeler müdahaleye döndüğü anda yaptırımlar gündeme gelir. Bir kişiye Bunu asla yapamazsın demek, o kişinin suç işleme ihtimaline karşı cezalandırılabileceğine dair bir uyarıdır; oysa günümüzde bu kurallar kanunlar tarafından belirlenmiştir. Bu tip yaptırımlar ilişkilere taşındığında artık karışmak eylemi söz konusudur. Yaptırımların her an olduğu sosyal ilişkilerde kişiler kendilerini güvende hissetmezler. Zamanla bu güvensizlik yalnızlaşmayı tercih etmeye neden olabilir. Dolayısıyla karşıdaki kişinin birey olma isteğinin görmezden gelindiği her davranış, o kişiyi bu davranışı sergileyenden biraz daha uzaklaştırır. Yalnızlaşmanın yıkıcı tehlikesine karşı, ilişkilerimizden karışmak kavramını çıkartıp önemsemek kavramını yerleştirebiliriz; bu sayede geriye sevgi ve önem kalır. Önem kelimesinin anlamı gereği, bir şeyi önemsediğimizde o şeyin değerli olduğunu da kabul ederiz aynı zamanda. Önemsenmek ise kişiye hata yapmanın karşılığının sosyal hayattan dışlanmak olmadığını; her hatasını telafi edilebileceğini hissettirir ve ilişkiler güçlenir. Böylece bireylerin sorumluluk bilincini kendi içlerinden gelerek yaşadığı, karşılıklı keyif alınan sosyal ilişkiler yaşanabilir. Kimsenin kimseye karışmadığı ama herkesin herkesi önemsediği bir toplum hayal edelim. Hayal edelim ki gerçek olsun. Kaleminize sağlık Ferhat Bey. Üzerine düşünmemiz gereken noktalara değinmişsiniz, teşekkür ederiz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/makine-hatiralari-uzay-ve-karmasik-insanoglu/", "text": "Uluslararası alanda tanınan medya sanatçısı ve yönetmen Refik Anadol'un, 3 senenin ardından Makine Hatıraları: Uzay isimli sergisi İstanbul'da, Pilevneli Galeri'de düzenlendi. Yaklaşık 1 ay boyunca ücretsiz bir şekilde halka açık olan sergi, inanılmaz bir talep gördü. Sergi boyunca günün ilerleyen saatlerinde içeri girmek isteyenler galerinin önünde uzunca kuyruklar oluşturdu. İşin doğrusu kuyruğun uzunluğunu sosyal medyada gördüğümde çok şaşırmıştım. Bu durum serginin daha çok ilgimi çekmesine ve sergiyi detaylıca araştırmama neden oldu. Bendeniz ancak sergiye son gününde, kuyruktaki 4 saatlik bekleyişin ardından katılma şerefine nail olabildim (ve 4 saat boyunca aklımdan geçenleri mutlaka anlatmam lazım dedim). Refik Anadol'un eserlerini birkaç kelimeyle anlatmak istesem onlar: Veri Bilimi, Algoritmalar, Yapay Zeka, Makine Öğrenmesi ve Mesmerizing olurdu. Refik Anadol, kafasını son 6-7 senedir hafızaya ve akışkanlar dinamiğine taktığını söylüyor. Daha da basite indirgemek gerekirse, Anadol ilhamını bilim ve teknolojiden alıyor, bize de buna tanık olabilmek için uzun kuyruklarda beklemek düşüyor. Zannediyorum ki bir sanat galerisine girebilmek için kuyrukta beklemek Türkiye'de, hatta Dünya'da pek sık rastladığımız bir şey değil. Bu neden olabilir? Aslında geçirdiğim uzun bekleme saatlerinde bunu düşünmeye bolca vaktim oldu, o an aklımdan geçen cevap eserin büyüleyici olması gerektiğiydi, öyle olmak zorundaydı... Öyle de oldu. Sergi sonrasında bu duruma neden olabilecek şeyleri düşünmeye devam ettim çünkü ülkemizde sanata olan ilgi ortadayken bu serginin böylesine yoğun bir talep görmesinin sebebi sanatçının eserinden ibaret olamazdı. Pandemi koşullarından dolayı bina içerisine aynı anda sadece 70 kişi alıyorlardı ama kişi sayısının sınırlı tutulması da dışarıdaki kuyruğu açıklamaya yetmiyordu. Elbette işin sosyolojik, psikolojik ve nörobilim arka planı da var ancak ben arka planda yatanlardan bir tanesini ele alarak bu durumu sürü psikolojisi ile açıklamak istiyorum. Sürü psikolojisi kavramı daha çok, tüketicilerin davranışlarını anlamak, siyasette kitleleri yönetebilmek için kullanılır ve insanların sırf herkes yaptığı için belirli bir davranışı, stili veya tutumu benimseme eğilimine atıfta bulunur. Sanırım Instagram'ı psikoloji literatüründe açıklamaya çalışsaydık tanımı buna benzer bir şey olurdu; zira bugünlerde Instagram'daki akımlarımız hiç bitmiyor. Sanat sanat için; sanat toplum için; sanat Instagram için! Biyolojimizi, evrimimizi, psikolojimizi etkileyen ve daha sayamayacağım kadar çok şeyde doğrudan parmağı olan Instagram'ın, kuyruğun uzunluğunda parmağı olmaz mı hiç! Herkes gitti ben de gitmeliyim, Herkes fotoğraf atmış benim de atmam lazım. Zira fotoğraf çektirmek için geldiği bariz olan insanları gözlemleme ve söylenen şeylere tanık olma şansım olduğu için bunları rahatlıkla söyleyebiliyorum . Farkında olmadan her platformda yönlendiriliyoruz: Şu anda 7 kişi daha bu ürünü inceliyor, Bu otel hakkında müşterilerin yorumları çok iyi, Yılın hit oyunu!... Şüphesiz ki günümüzde yönlendirmelerden kaçınmak pek mümkün değil. Bu duruma bir çözüm üretmek gerekirse, yönlendirilmeye ne kadar açık olduğumuzun bilincinde olup kontrol mekanizmamızı güçlendirmeye çalışmak en akıllıca yol olacaktır. Arkadaşlarınız sigara içiyor diye sigaraya başlamak ya da Kardashian poposuna sahip olmak için ameliyat olmaktansa; trend olan sergilere, tiyatrolara, konserlere katılıp gerekirse kuyruklarında bekleyiniz efendim. Pandemi süresince zaten çok da iyi gitmeyen sanata ve sanatçıya olan bakış açımız tamamiyle sekteye uğradı. Sanatçılar, müzisyenler aç kaldı çünkü biz o sırada temel ihtiyaçlarımızı gidermekle, evimize makarna depolamakla ilgileniyorduk, bu senaryoda ise sanat gereksiz ve en son plandaydı... Fakat gerek bu serginin muhteşemliği gerek kuyrukta beklemenin bana hissettirdikleri içimi umutla doldurdu. Toplumsal kültürümüzün sanatı ve sanatçıyı özümseyen bir yola doğru evrildiğini hayal ettim. Sanatın gücünün insana iyi gelmesine dair inancım ve ümidim daha fazla arttı. Umarım Yeteneğin var ama ressam olamazsın çünkü aç kalırsın kızım gibi söylemler tez zamanda tarihe karışmış olur ve ilgiyle karşılanacak sanat eserlerinin sayısı artar. AçıkBeyinli Refik Anadol'a sevgi ve saygılarımla... Başarılarının devamını dilerim. Ellerine, yüreğine, sırada bekleyen ayaklarına ve doğru zamanda doğru seçimi yapabilen; masrafı yüksek olsada görüldüğü üzere getirisi eşsiz olan aklına sağlık. Arzusunun peşinden gitmeyen kendisine ihanet eder. demiş Lacan. Arzumun getirisi güzelse hamuru sizin emeklerinizle yoğrulduğu için, çok teşekkür ederim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/manyetik-alanlari-hissedebilir-miyiz/", "text": "Elektromanyetik dalgaları algılayabilen bir organımız olduğunu biliyor muydunuz? Evet, var: Gözlerimiz! Bir elektromanyetik ışınım tipi olan görünür ışığı, aslında yine bir elektromanyetik dalga algılayıcısı olan gözlerimizdeki ışık algılayıcıları ile algılıyoruz. Böyle söyleyince kulağa değişik gelse de ışık da bir elektromanyetik dalgadır aslında. Bir çok hayvanın özellikle yeryüzünün manyetik alanını algılayabilecek alıcıları olduğunu biliyoruz. Mesela birçok kuş türünün gözlerinde kriptokrom denen protein yapıda alıcı moleküller var. Bunlar aslında son derece zayıf olan dünyanın manyetik alanına karşı hassas. Hatta kuşların, bizim görünür ışığı görebilmemiz gibi, yerin manyetik alan çizgilerini görebileceğini söyleyen araştırıcılar bile var. Sadece kuşlar da değil, yarasalardan karıncalara; tilkilerden geyiklere ve ineklere kadar birçok canlıda manyetik alanları hissetme yeteneğine dair kanıtlar yayınlanmış durumda. Hemen hepsindeki bu manyetik alan algısı, kriptokrom denen proteine bağlı gibi duruyor. İnsan gözünde de kriptokrom proteininden bol miktarda mevcut. Hatta CRY-1 ve CRY-2 olarak iki farklı tipinin mevcut olduğunu biliyoruz. İnsanda bu proteinlerin ne işe yaradığı hususunda tartışmalar devam etse de, özellikle CRY-2 proteininin sirke sineklerinde yapılan deneylerde ilginç sonuçlar verdiği görülmüş. Normalde sirke sinekleri manyetik alanları hissediyorlar ve özel olarak eğitildiklerinde, manyetik alanın yönüne göre yiyeceklere giden yolları bulmayı öğrenebiliyorlar. Fakat Cry geni, yani kriptokrom proteini yapan genleri eksik olan mutant hayvanlar bu beceriyi öğrenemiyor. Öte yandan, bu mutantlara insanlardaki CRY-2 geni aktarıldığında, manyetik alan okuma becerileri geri geliyor; bir küçük farkla: İnsandaki CRY-2 tipi proteinin manyetik alan algılayıcı işlevi görebilmek için mavi ışıkla karşılaşması gerekiyor. Yani ortamda mavi ışık varsa, CRY-2 genine sahip sinekler, tekrar manyetik alan duyularına kavuşuyorlar. Peki bu ne anlama geliyor? Öncelikle gözümüzde kriptokrom moleküllerinin olması manyetik alanları doğrudan algılayabildiğimiz anlamına gelmiyor. Zira algı için sadece alıcı proteinlerin bulunması yeterli değil; bu proteinin, algıladığı sinyal, yani mesela manyetik alan değişikliklerini uygun bir şekilde dönüştürerek sinirsel potansiyeller şeklinde sinir sistemine, yani beyne bildirmesi de şart. İnsanda bu tip bir iletişim yolu olduğuna dair de bir kanıtımız yok. Kriptokrom proteinleri ışıkla karşılaştıklarında kuantum fiziksel bir dizi tepkime sonucunda manyetik alana duyarlı hale geliyorlar. Fakat bu duyarlılık kuantum ölçeğinde, yani çok çok mikroskobik bir olay. Dolayısıyla bunun bilinçli bir algıya dönüşmesi şu anki bilgilerimiz ışığında çok mümkün gözükmüyor. İnsanların manyetik alanları hissetmeleri konusunda doğrudan bir kanıtımız olmasa da hem uzun zamandır bazı insan toplulukları üzerinde yapılan gözlemler, hem de şaşırtıcı derecede basit bir kaç deney, bizlerde de bir düzeyde manyetik alan algısı olabileceğini düşündürüyor. Bazı Aborjin topluluklarında ön-arka-sağ ve sol gibi kelimelerin kullanılmadığını; bunlar yerine tüm yönlerin coğrafi kuzey-güney-doğu-batı yönleri ile ifade edildiğini biliyoruz. Guugu Yimithirr, Kaiadilt ve Thaayorre gibi Aborijin topluluklarında, mesela sağ yanında gibi yön terimleri yok; bunun yerine kuzeydoğunda duruyor gibi ifadeler kullanıyorlar. Yahut evlerindeki bir eşyanın yerini tarif ederken güneydeki masanın kuzeybatı ucunda gibi terimler kullanıyorlar. Daha da ilginci, bu insanlar nereye giderlerse gitsinler, konum belirteci olarak kullandıkları bu coğrafi yön terimleri, gerçek coğrafi yönlerle neredeyse tamamen uyum gösteriyor. Yani herhangi bir araç ve ölçüm kullanmadan, sanki kafalarında bir pusula varmış gibi, hep doğru coğrafi yönlere atıf yapabiliyorlar. 1980'li yıllarda Manchester Üniversitesi'nden Robert Baker adlı araştırıcı, basit ama şaşırtıcı bir dizi deney gerçekleştirdi. Otobüsler dolusu gönüllü insanı, gözleri sıkıca bağlı bir halde, kilometreler boyunca uzun ve dolambaçlı yollarda gezdirdikten sonra, onlara evlerinin bulunduğu yönü işaret ederek göstermelerini istedi. İsabet oranı beklenenden çok yüksekti. Çalışmayı ilginç yapan şey ise, aynı şekilde gezdirilen fakat bu kez başlarına mıknatıslar bağlanmış kişilerin evlerinin yönünü tespit edebilme doğruluklarının dikkat çekici düzeyde azalması oldu. Bir şekilde mıknatısla bozulan bir yön takip sisteminin varlığına dair basit ama güçlü bir kanıt oluşturan bu çalışmalar Baker tarafından defalarca tekrar edildi. Daha sonra dünyanın farklı yerlerinde farklı gruplarca yapılan benzer deneylerde bu sonuçlar çoğu zaman doğrulanamasa da çalışmasının sonuçlarını Science dergisinde yayınlayan Baker, yıllar boyunca sonuçlarının geçerliliği konusunda ısrarcı oldu. Fakat uzun süren eleştirilere dayanamayarak çalışma alanını değiştiren Baker, spermler üzerine yaptığı projelerle bilim kariyerini devam ettirdi. Ne yazık ki Baker'ın pes ettiği zamanlar, hayvanların gözlerinde ışığa bağımlı manyetik alan algılayıcılarının bulunmaya başladığı zamanlara denk gelmişti. Ormanda kaybolan insanların genellikle daireler çizerek aynı yerde dönüp durmaları, manyetik hissimizin o kadar da iyi olmayabileceğini düşündürüyor. Elbette manyetik algı sadece yön bulmakla ilgili de olmayabilir. Mesela bir çok hayvan, küçük ölçeklerde bile mesafe tayini için yerin manyetik alan değişimini kullanabiliyor. Örneğin tilkilerin kar altındaki avlarını avlayabilmek için genellikle hemen her zaman kuzey-doğu yönüne doğru atlayış yapıyorlar ve mesafeyi de manyetik alanları kullanarak hesaplıyor gibi görünüyorlar. İnekler de genellikle, bedenleri manyetik kuzey-güney doğrultusunda olacak şekilde duruyorlar ve daha da ilginci: yoğun manyetik alan üreten yüksek gerilim hatlarının yakınlarında bu duruşları bozuluyor. Bu ve benzeri birçok kanıt, hayvanların en azından bir kısmının manyetik alan kuvvetini bir duyu sinyali olarak algılayabildiğini gösteriyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/markalar-ve-pek-dinsel-imajlari/", "text": "Nöropazarlama duyguların tetiklenmesiyle oluşan satın alma eylemiyle ilgilenir. Duygularımız satın alma kararlarını etkileyen en önemli unsurlar biridir. Yapılan bir araştırmada dini inançlarla marka bağımlılığı arasında bir bağlantı olup olmadığı inceleniyor. Katılımcılar dindar erkeklerden seçiliyor ve yapılan bu deneyde dini duyguların, markaya karşı hissettikleri duygularla ne kadar benzeştiği ölçümlenmeye çalışılıyor. Katılımcılara Apple, Guinness, Ferrari, Harley Davidson, Coca Cola, BP, American Express, Rahibe Teresa, Red Bull, çeşitli spor dallarında oynayan ünlü oyuncuların resimleri, tespih taneleri, dua eden çocuklar gibi marka ve dinsel çağrışım yapacak görsel uyarıcılar gösteriliyor. fMRI sonuçlarına göre; güçlü markaların, zayıf markalara göre katılımcıların beyninde daha fazla aktiviteye sebep olduğu gözlemleniyor. Buna bağlı olarak katılımcıların dini çağrışım yapan görüntülere gösterdikleri tepkiyle, güçlü markalara gösterdikleri tepkilerin de hemen hemen aynı olduğu ortaya çıkıyor. Dini duygular yoğunlaştığında katılımcıların beyinlerinde oluşan faaliyetler, mesela, Coca-Cola şişesi gösterildiğinde verilen beyinsel tepki ile büyük oranda aynı. Daha zayıf markaların görüntüleri ise beyinde başka ve ilgisiz ağların devreye girmesine neden oluyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/matrixin-mor-hapi/", "text": "Matrix serisinin ilk filminden ilgili kesiti vereyim: Makinelerin yarattığı rüya dünyasında insanlar köledir ama farkında değildir. Bu kölelik düzenine isyan eden grubun lideri Morpheus , bir hacker olan yeni oğlanı göreve almadan önce ona bir seçim yapmasını dayatır. Ya mavi hapı içecek ve rüya aleminde eski hayatına devam edecektir, ya da kırmızı hapı içerek Alice'in Harikalar Diyarında kalacak ve tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu görecektir. Yani ya hapı yutacak, ya da yine hapı yutacaktır! Hayat ya mavi ya da kırmızı hapı seçmekten mi ibaret? Başka renklerde haplar üretemez miyiz? Elbette üretebiliriz, sonsuz renk seçeneğimiz var. Ben bugün size kendi üretimim olan mor haptan bahsedeceğim. Matrix filminin bana düşündürdüğü en çarpıcı şey, bizlerin Tanrı'nın yapay zekaları olabileceğimiz. Çok mu uçuk bir fikir? Açıklayayım. Biz insanlar bugün yapay zekaya sahip varlıklar üretebiliyoruz ve istediğimiz komutu vererek onları kontrol edebiliyoruz. Ne var ki özgür iradeleri yok ve tamamen bizim kontrolümüzdeler. Fakat eğer biz onları özgür iradeleri olduğu bilgisiyle kodlarsak, yani bizim yapay zekalar, özgür irade sahibi olduklarını bilirlerse ne olur? Bu elbette bir bilgi olmaz, değil mi? Ama onlara sorduğunuz zaman kesin bir biçimde Ben özgür irade sahibi bir varlığım diyeceklerdir. Eğer bu konuda çelişik bilgiler yüklersek o zaman da farklı şeyler söyleyeceklerdir. Yani yapay zekanın söyleyeceği şey bizim onu nasıl programladığımıza bağlı olacaktır. Yaaa tüm irade bizdeyse ve bize iradenin tanrıya bağlı olduğu inandirilarak biz köleleştirildiysek bu bakış açısından da bir yazınızı bekliyorum . 'Bence özgür bir irademiz olsaydı,kendi düşünce kalıp modelini kendimiz yapabilirdik. Böylece kendi düşüncemizi inşa edebilirdik. Yani özgür bir irade'ye malesef sahip değiliz. Başka canlılar gibi düşünmeyi istetipte,bunu yapamıyorsak Özgür değiliz.."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mayin/", "text": "Kümesteki tavuklar gibi hissediyorum kendimi, üzerimde bir tavuk korkaklığı var, sıkışmışım tellerin arasına yaşamaya çalışıyorum. Tavuklar yumurtlar; ben ise hiçbir şey yapmıyorum, üretemiyorum. Adına insan dediğimiz Homo sapiens ürettikçe var olur, ben ise kümesimde yok oluyorum. 248 gün olmuş evden dışarıya adımımı atmayalı, geçen hafta doğum günümdü oradan hesapladım. İlk başlarda güneşin sıcaklığını güneye bakan pencerenin önündeki koltukta uzanırken hissedebiliyordum, artık perdelerimi açamıyorum. Gece, gündüz, Dünya, Güney Afrika'nın başkenti, dev deniz anası, annemin çiğ böreği, 90 saniye kırmızı yanan kavşaktaki trafik lambası... O Dünya'dan kendi dünyama taşındığımda hepsi silinmiş hafızamdan. Kendi dünyam ise Balat'taydı, büyük dedemden miras kalan 2 katlı ahşap bir ev. Kırkayaklardan çok korkarım. Yılan desen değil, solucan desen onun kadar masum olamaz, bir bacağını kırsa bile geri kalan 39'uyla beni gece uykumda boğabilir. Ne kadar korkak bir tavuk olsam da biraz ironik bir yapım da vardır. Aynaya baktığımda Zaten liseden beri saçlarını uzatmak istiyordun, iyi oldu böylesi. diyorum kendime, sakallarım için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Annem görse kesin bir tarikata katıldığımı düşünüp çaktırmadan ağzımdan laf almaya çalışırdı, neyse ki göremeden öldü. Babam komutanmış. Ben doğmadan vefat etmiş, göreve gittiğinde mayına basmış, kurtaramamışlar. Annem hep el bebek gül bebek büyüttü beni, her şeyin en iyisini bana yaşatmak istedi. Şehit yakınlarına verilen maaşı ona pek yeterli gelmese de hem kendi ailesi hem babamın ailesi derken ömrü boyunca hiç çalışmasına gerek kalmadı, zaten babam doğacak çocuğu için senelerce para biriktirmişti, üniversite param bile ben 1 yaşındayken hazırdı. Annemin bundan sonra tek bir görevi vardı: Beni yetiştirmek. Hayatımda hiç delik bir çorabım olmadı, birini hiç platonik sevip aşk acısı çekmedim, hiç bisikletten düşmedim, en iyi okullarda eğitim aldım, restoran kuyruğunda hiç beklemedim. Onlarca hobim oldu, paraşüt ise en sevdiğimdi , şimdi ilk kez bir fobim oluyor... Hem de fobilerin en büyüğü; yaşayamama fobisi. Havanın zehirli olabileceğini ve dışarıda fazla kalırsam nefes alamayıp boğulabileceğimi düşünüp korkuyorum. Her gün sokağımdan vızır vızır geçen kuryelerin beni gözetleyip evimden çıkmam için an kolladıklarını da biliyorum, beni sinsice öldürmenin peşindeler. Bir keresinde işe gidip gelirken bozuk para bıraktığım dilenci çocuğun cebinde bıçak görmüştüm, bu zamana kadar bana saplamamış olması bir mucizeydi. Böylesine tesadüfen yaşadığım bir hayatta canıma sahip çıkmalıydım. İstanbul'un surları gibi ben de taştan duvarlarımın arkasına sığındım. Ben fobi diyorum ama psikiyatristim paranoid kişilik bozukluğu diyor. Paranoyaksın diyor bana yani, hacı kafayı yemişsin sen diyor! E haksız da değil... İlaçları düzenli kullanmaya başlayınca daha net hatırlamaya başladım her şeyi. Üniversitede bir hocamız anlatmıştı beynimizin hala ilkel olduğunu. Daha doğrusu ilkel zamanlardan kalma alışkanlıklarının olduğunu. Suç benim değil yani, yanlış korku sinyalleri veren amigdalamın halt yemesi! Yoksa çocukluk aşkım, göz bebeğim, Ayşen tarafından aldatılıp terk edilmemin konuyla hiçbir alakası yok. Evet böylesine basit bir mevzudan sonra kilitledim kendimi kapıların arkasına. Arkadaşlarıma acımı anlattığımda en çok duyduğum şey takma kafaya oldu; ben yaşadığım şokun içinden çıkamamışken Ya o seninki de bir şey mi? Benim başıma daha da kötüleri geldi. diye duyduğum teselliler bana bunu hep atlatılması kolay bir engebeymiş gibi düşündürdü. Benim küçük engebem koca bir dağ haline gelmişti... Zaten annemden sonra iyice yalnızlaşan hayatım, hiç beklemediğim bir yerden canımın yanmasıyla çekilmez bir hale döndü. Çok korktum. Bütün olup biten her şeyle baş etmeye çalıştım ama nasıl baş edilebileceğini bilmiyordum, böylesine okkalı bir acıyı hayatımda hiç tatmamıştım ki. Hayatta en güvendiğim insan bile beni bin parçaya böldüyse diğer insanlar bana neler yapabilir biliyor musunuz siz? Hayal bile edemezsiniz! Etrafımda yüzlerce beni öldürmek isteyen, canımı yakmak isteyen insanlar cirit atıyordu; Tanrı bile bana düşman olmuş saklandığım yerden çıkarsam beni cezalandırabilirdi. Ama burada güvendeydim, çocukluktan yetişkinliğe kadar Ahhh bu çocuğun zaten bir babası yok... diye diye neredeyse her istediğimin olduğu sınırların tam içerisindeydim ve hep burada kalmak istiyordum. Üst kattan telefon sesi geldi, o eski itici susmak bilmeyen telefon zili. Önce önemsemedim, sonra dedemin arkadaşlarından biri olabileceğini düşündüm. Eskiyi hatırlatan bir şeyler bana kendimi iyi hissettirebilirdi. Telefonu açtım. Hoşuma gidecek bir ses duymayı beklerken Ayşen'in ölüm haberini aldım, kız kardeşi aramıştı. Adeta Mona Lisa tablosu gibiydim, buruk bir gülümseme vardı suratımda ama gözyaşlarımı tutamadım. Birileri aslında bunun çok da kötü bir haber olmadığını fısıldamıştı kulağıma. Meğer Tanrı bana değil ona kızmış ve beni değil onu ölümle cezalandırmıştı. Bu duruma resmen sevinmiştim ve bundan utanç duyuyordum. Hiçbir şey söylemeden telefonu kapattım ve olduğum yere oturdum. Bunca zamandır duyduğum nefret, öfke, korku, hayal kırıklığı parmaklarımın ucundan tüten bir baca dumanı gibi uçarak bedenimi terk etmişti. Aşağıya kadar izlerini takip ettim, kapı eşiğinden çıkıp gitti... Bir başka bedene yerleşmeden hayatta kalamazdı. Ama artık hiçbir önemi yoktu ki bunların, bana ne yaptığını ona gösterebilmem için son şansımdı. Kimseye görünmeden arkalarda bekler, yanında kimse olmayınca da belki ağlayıp küfreder belki mezarına sarılırdım. Taksi durağını aradım. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Süpermen Hayallerimi Yıktı, Şikayetçiyim! Çok başarılı bir öykü olmuş, adamımızın paranoyak olduğunu her satırda hissediyoruz, mezarcı amca da bazı şeyleri aşmış. tebrikler.."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/meditasyon-beynimize-ne-yapar/", "text": "Geçen haftaki yazımda Jill Bolte Taylor'ın geçirdiği sol beyin felci üzerine düşünürken meditasyon ile sağ beyin ilişkisinin öneminden söz etmiştim. Bu konu farkındalık çalışmalarının popülerlik kazandığı son dönemde ilgi gören konulardan biri ve hakkında pek çok araştırma mevcut. Stresli hayatlar yaşadığımız şehir ortamlarında içsel huzuru nasıl bulabileceğimizle hemen hemen hepimiz ilgileniyoruz. Meditasyon sayesinde günlük yaşamın stresini azaltarak daha kaliteli hayatlar yaşayabileceğimiz fikri bizleri uzaktan ya da yakından meditasyona meraklı kılıyor. Haydi gelin meditasyonun beynimize neler yaptığını nörobilimsel olarak masaya yatıralım. - Korku Merkezimiz: Amigdala! Beynimizin korku merkezi olarak niteleyecebileceğimiz amigdala, uzun dönem meditasyoncularda daha az çalışıyor. Aslında amigdala aktivasyonu hayatta kalmak için son derece önemli çünkü bizi tehdit eden bir durum karşısında savaş ya da kaç tepkisi vermemizi sağlıyor. O halde onun az çalışması neden iyi bir şey olsun? Bu sorunun cevabı şehir yaşamında gizli. Doğada nadiren savaşmasını ya da kaçmasını gerektirecek durumlarla karşılaşan insan canlısı, şehir hayatında sürekli böyle durumlarla karşı karşıya kalıyor ve doğada yaşayan insanlara göre çok daha fazla stres uyaranına maruz kalıyor. Stresi azaltmanın yolu da bize korku hissettiren beyin bölümünün daha az çalışmasını sağlamak oluyor. Bu nedenle meditasyonu bir hayat tarzı haline getiren insanlar çoğumuzun sinirlerini zıplatan durumlara son derece cool tepkiler verebiliyor. - Bizim Prefrontal Prefrontal korteks sanırım Açıkbeyin okurlarının en çok aşina olduğu beyin bölümü. İnsanı insan yapan yer olarak nitelediğimiz beynin ön bölümü esas itibariyle yemeyi-içmeyi, üremeyi, savaşmayı-kaçmayı sağlayan limbik sistemin dürtüsel tepkilerini süzen, kontrol eden ve düzenleyen yer. Burası aynı zamanda odaklanmamızı da sağlayan beyin bölümümüz. Meditasyon yapan bireylerde prefrontal korteks aktivasyonunda artış gözlemleniyor. Nitekim temelde meditasyon dikkati odaklamakla ilgili bir süreç olduğu için, beyindeki dikkat merkezleri meditasyoncularda daha fazla çalışıyor. - Sağ Gösterip Sol Vuran mFPC - Ah Şu Hormonlar! Son olarak meditasyonun hormonları nasıl etkilediğine bakalım. Meditasyon esnasında stresle alakalı hormonlar olan norepinefrin/noradrenalin ve kortizol hormonlarının salınımı azalıyor böylece stres seviyeleri düşüyor. Bununla beraber yorgunluğu azaltan ve kişinin öğrenmesini kolaylaştıran arginine vasopressin, acı ve korkuyu azaltarak keyif ve aşırı mutluluk hallerine sebep olan beta-endorfin ve mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin salınımlarında artış gerçekleşiyor. Tüm bunlar meditasyon yapan kişilerin kendilerini daha dinç ve mutlu hissetmelerine neden oluyor. Bunu gerçekleştirmek için ister namaz kılın, ister yoga yapın, ister piyano çalın. Meditasyon yapmanın envai çeşit yolu var ve tüm yolculuklarda olduğu gibi bunda da herkesin yolu kişiye özel ve biricik. Hayat yolculuğunda yürüdüğünüz tüm yollar gibi, meditasyon yolunuzu seçmek de size kalmış. Bana da size iyi seyirler dilemek kalmış.."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/melatonin-ve-beyin-hastaliklari-arasinda-nasil-bir-iliski-var/", "text": "Hayatınız düşünce ve hafıza olmadan nasıl olurdu? Beyin bu görevlerden ve çok daha fazlasından sorumludur; insan vücudundaki en hayati organ olup, her organ ve biyolojik sistem için kontrol merkezi olarak hareket eder. Beyin, önemi sebebiyle , kendini kan dolaşımında olabilecek toksinlerden ve hastalıklardan korumak adına özel bariyerlere sahiptir. Bu savunma sistemine kan-beyin bariyeri denir. Kan-beyin bariyeri, beyne giren kan damarlarını çevreleyen sıkı bir şekilde paketlenmiş hücrelerden yapılır. Bu hücreler, besin maddeleri ve oksijene izin verirken çoğu kimyasalı ve bakteriyi engelleyen membranlara sahiptirler. Özelleşmiş proteinler gerekli temel elementleri beyin dokusunun içine taşırken, diğer bileşikler en önemli organımıza zarar veremeyecekleri şekilde geride bırakılır. Birçok bakımdan, kan-beyin bariyeri, gizli parolaya sahip bir kapıya benzemektedir. Lakin, bu bariyerin bozulduğu birçok hastalık bulunmakta. Bunlar; iskemi -genellikle inmelerde görülür-, beyin enfeksiyonları ve multipl skleroz , Lou Gehrig hastalığı veya ALS gibi nörolojik sendromları içerir. Birçok farklı çalışma, kan-beyin bariyerindeki kusurların gerçekten de bir nörolojik hastalık için risk faktörü olabileceğini ileri sürmekte. Araştırmacılar, kan-beyin bariyerini zayıflatma izlenimi veren birkaç gen tespit etmiş durumdalar. Beklenildiği üzere; bu genler multipl skleroz, ALS hatta epilepsi gibi hastalıkların yüksek sıklığıyla da bağlantılı gözüküyor. Bu hatalı genlerin hareketini durdurmak, farklı nörolojik hastalıkları önleyebilir ve hatta tedavi edebilir. Araştırmacılar şu anda; bu genlerin faaliyetlerini durdurmanın yollarını bulma umuduyla zayıf beyin savunmasında payı olan genleri incelemek üzere, bir dizi genetik olarak modifiye edilmiş fare üretiyorlar. Kan-beyin bariyerini güçlendirecek tedaviler geliştirilip test edilinceye kadar, birçok insan elden ayaktan düşüren nörolojik hastalıkları geçirme riski altında olmaya devam edecek. Bununla birlikte beynimizin doğal savunmalarını güçlendirmek ve beyin dokularımızı sağlıklı tutmak için doğal yollar da mevcut aslında. Melatonin, beynimizce üretilen ayrıca ilave formlarda da bulunabilen bir hormon, kan-beyin bariyeri hasarını önleme potansiyeline sahip olabilir; özellikle de yaşlılarda. Araştırmalar melatoninin, güçlü bir kan-beyin bariyerine birçok yoldan katkıda bulunabileceğini gösterdi. Melatoninin, vücudun iskemi ve enfeksiyonlara cevap olarak oluşturduğu birtakım inflamasyon faktörlerinin aktivitesini inhibe ettiği bilinmektedir. Melatoninin inhibe ettiği bu inflamasyon faktörlerinin çoğu doğrudan kan beyin bariyerine saldırırlar. Melatonin ayrıca bir antioksidan olarak görev yapar, hem kan-beyin bariyerinde ve hem de vücudun geri kalanında bulunan hücrelere zarar verebilecek reaktif oksijen moleküllerini nötralize eder. Yakın zamanda yapılan bir araştırmada, beyin hasarı olan farelere melatonin verildi. Bir hafta sonrasında, hem beyinlerinde hem de kan-beyin bariyerlerinde melatonin verilmeyen farelere kıyasla daha az hasar bulunuyordu. Bu etki, melatonin desteğinin özellikle yaşlı insanlarda önemli olduğunu vurgularcasına, bilhassa yaşlı farelerde daha güçlüydü. Bu, günlük melatonin alan yaşlı insanların daha az bilişsel gerilemeye sahip olduklarını ve beyine hasar veren hastalıklara karşı daha düşük risk altında olduklarını ortaya çıkaran mevcut araştırmayı açıklayabilir. - Vücudumuzun günlük olarak melatonin üretmesini teşvik eden günlük ritimlerimizin eşgüdümlerini koruma - İç ritimler bozulduğunda melatonin takviyesi alınması - Üst düzey düşünce gerektiren egzersiz ve oyunlarla keskin bir bilişin sağlanması - Bilişsel gerilemeyi önlemeye yardımcı olduğu bilinen zengin ve olumlu sosyal bağlantıların geliştirilmesi - Reaktif oksijen türlerinin beyine ve diğer organlara zarar vermesini önlemek için antioksidanlardan zengin bir diyetle beslenme Kan-beyin bariyerine ve nörolojik hastalıklara ilişkin tüm hikayeyi şu an için bilmesek de aralarında güçlü bir bağlantı görülüyor. Bu özellikle hassas beyin dokusu hasarları için yüksek risk altındaki yaşlılar için bilhassa geçerli. Melatoninin nörolojik hastalık riskini azalttığı görülüyor; bu da milyonlarca insanın elden ayaktan düşüren hastalıktan ve bilişsel gerilemeden uzak bir ömrün tadını çıkarmasına yardımcı oluyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/merak-etmeyi-merak-edelim-mi/", "text": "Beyin, karar ve yargılarını geçmiş deneyimlerine göre verir. Bir tür tahmin ve benzetme süreci gibi düşünebiliriz. İlk kez gördüğü bir şey veya karşılaştığı kişiyle ilgili yargısını vermekte zorlanır çünkü bu şey veya kişiyle ilgili bir deneyimi yoktur ki buna deneyimsel körlük deniyor. İşte tam bu tür bir körlük yaşadığınızda ne yaptığınız gelecekteki ilişki ve yaşantınızı belirleyecektir. Önünüzde 2 seçenek/niyet olacak ; ilki, bu durumu tanımak istiyorum diye yaklaşmak ki bu niyet merak duygusunu artırır. İkincisi, şimdi uğraşamam, bana ne katacak ki diye karşılamak yani vazgeçip uzaklaşmak. İlk seçenek ne kadar ideal gibi gözükse de ciddi enerji harcatır. Vücudunuzdaki enerji ve kaynakları bu durumu anlamak adına kullanmaya, yani odaklanmaya ihtiyaç duyarsınız. Sonu gayet ödüllendirici olsa da ilk adımı atmak her zaman zordur. Yeterli kaynağa... Kaynaklar derken; enerjinizi, vücuttaki glikozunuzu artıracak aktivitelerden bahsediyorum. Mesela her gün 30 dakika yürüyüş , size yetecek kadar uyku, sevdiğiniz bir arkadaşınızı aramak, gülmek, kendiniz gibi davrandığınız ortamlara girmek, mesela evde istediğiniz gibi dans etmek, hiçbir şey yapmadan oturmak, gibi gibi... Bize ne iyi geliyorsa, onları yaparak kaynaklarımızı arttırabilir ve bu tür durumlarda merak etmeyi başarabiliriz. Fakat burada bir duruma açıklık getirmek isterim. Size iyi gelecek şeyler derken, sizi uyuşturacak yani anlık hazlar sunacak durumlardan bahsetmiyorum. Alkol, sigara veya alışveriş yapmak size iyi gelen aktiviteler gibi geliyor olabilir ancak bunların sizi uyuşturduğunu unutmayın derim. Pandemi geldi kaçabiliyor muyuz? Kaçamadığımız için panikliyoruz. Çünkü bizi paniğe sürükleyen şey, hissettiğimiz endişe. Endişe ne zaman ortaya çıkar? Belirsiz yani daha önce hiç karşılaşmadığımız bir durumla. Kaynaklarımız ne kadar yeterliyse bu dönemi o kadar rahat geçirirken, ne kadar yeterli değilse de o kadar zorlanıyoruz. O zaman daha çok merak etmeye, merak edebilmek için kaynaklarımızı (Lisa Feldman Barrett buna beden bütçesi diyor) artırmaya ihtiyacımız var. Merak ettikçe karşımıza çıkan durumlar ve kişilere daha farklı bakabilecek ve bu sayede yeni deneyimlerle bakış açımızı genişleteceğiz, yoksa önyargılar ve ön kabullerimiz ile ilişkilerimizde problemler yaşayarak, kaynaklarımızı iyice tüketip depresyona doğru ilerleyebiliriz. Hadi gelin bugün hedefimiz; çevremizde problem yaşadığımız bir kişiyi seçip, ona merakla bakmayı deneyerek, geçmiş deneyimlerimize göre değil de sanki o an ilk defa karşılaşmışız gibi yani merakla bakmayı denemek olsun! Meraklanıp, kendimizi keşfedip, ufkumuzun açıldığı güzel günlere...."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/merhaba-bilinc-merhaba-genel-mudur/", "text": "Düşünsenize bir organizasyonun genel müdürüsünüz. Yüz binlerce çalışanınız var. Memurlar, işçiler, yöneticiler, taşeronlar, sözleşmeliler... Ve siz çıkıp diyorsunuz ki, ben yaptım, ben ettim, ben indirdim, ben kaldırdım, ben, ben, ben, ben... O yüz binlerce kişi yokmuş gibi, her şeyi siz tek başınıza yapmışsınız gibi konuşup duruyorsunuz. Tekrar döneceğiz bu genel müdüre. Ama önce biraz bilimsel zemine bakalım. İşin nörobilim yönünü merak edenler için değerli bir referanstan bahsedeceğim kısaca: Stanislas Dehaene'den Bilinç ve Beyin. Dehaene ve benzer araştırmalar içinde olan bilim insanlarının çalışmaları bilinç ve bilinçaltı sınırına ilişkin efsanevi sayılabilecek hikayeleri, coğrafi keşif konusu olan biraz sisli bir harita haline getiriyor. İzninizle bilinçdışı yerine bilinçaltı kavramını kullanıyorum. Çünkü burada anlatılan şey, bilincin bir faaliyet seviyesinin üstünde yer aldığını gösteriyor. O seviyenin altında kalan çalışmalar bilinç seviyesine çıkmamış, bilincin altında kalmış oluyorlar. Bu bilinç seviyesi, ancak gerekli olduğunda aşılan bir seviye. İşlerin büyük kısmı bu seviyenin altında sürüyor. Ve bilinç seviyesine çıkan her şey de bilincin altında kaynayan kazanlardan beslenerek yukarı çıkıyor. Öyleyse ben dediğimizde sadece bilinçli beni kastediyorsak; başta bahsettiğimiz genel müdürle aynı komik durumun içinde olmaz mıyız? Beni bilinçten ibaret saymak; o genel müdürün durumu kadar komik, acıklı ve acınası. Bilinçle bilinçaltı arasındaki belirsiz çizgi vızır vızır işleyen bir trafiğe sahip. Ama işte pek çoğumuz, benin asıl büyük kısmını oluşturan bilinçaltımıza kulaklarımızı tıkamış durumdayız. Bir insan bilinç seviyesinde bilinçaltı katmanların farkına varıp o katmanlarla samimi bir muhabbet geliştirmenin yolunu bulmazsa, şu hayatta çekeceği çok çile var demektir. Pek çok yöntemi var. Pek çok psikoterapi okulunun çok güzel uygulamaları, teknikleri var. Ben de Çevik Yaşam bağlamında AçıkBeyin'de ve Youtube kanalımda bu konu etrafında çeşitli açılımlar sunuyorum. Çevik Yaşam'daki haftalık plan yapmak, hafta boyunca neler yaptığımızı takip etmek ve haftanın bitiminde de kapanış yapıp ne istemişken ne yapabildiğimizi hesaba çekmek tam da bunun için, kendimizi iş üzerinde tanımak için. Ne de olsa ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Bilinç seviyesinde kendimizle ilgili neler zannediyoruz ve gerçekte neler yapabiliyoruz? Bu ikisi arasındaki fark üzerine düşünmek, bizi bilinçaltımızla tanıştıracak ve umulur ki zamanla da dost edecektir. Ne mutlu kendiyle barışık olan insana."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mesguliyet-mi-toksik-uretkenlik-mi/", "text": "Zamanınızı bir şeylerle doldurmanın iyi hissettirdiği doğrudur. Özellikle de stresli bir gündemden, sevdiğiniz biriyle yaşadığınız bir tartışmadan ya da boşa zaman harcadığınız için dinlenmemeniz gerektiği hissinden uzaklaşmaya çalışıyorsanız. Ancak ruh sağlığı uzmanlarına göre; yeniden enerji toplamak için zamandan tasarruf etmek anlamına gelse bile, hiç bitmeyen bir yapılacaklar listesine öncelik vermek için kendinize baskı yapmak, özellikle de bu görevler ağırlıklı olarak işe odaklanıyorsa, toksik üretkenlik kavramıyla ilgili olabilir. Toksik üretkenliğin tek bir tanımı yok, ancak uzmanlar bu davranışın genellikle sürekli bir şeyler yapmamaktan kaynaklanan suçluluk duygusu ve kendi başarılarınızı fark edememek ile ilişkili olduğu konusunda hemfikir. Uzmanlar toksik üretkenliğin, yapılacaklar listesindeki işleri kontrol etmenin ötesine geçtiğini, aslında kendiniz ve yetenekleriniz hakkında nasıl hissettiğinizi etkileyebileceğini söylüyor. Bu eğilimle baş etmeye çalışan pek çok kişi, sürekli aktif olmadıklarında kendilerini başarısız ya da tembel hissediyorlar. Toksik üretkenlik birçok açıdan Y kuşağı koşuşturma kültürünün doğal bir uzantısıdır. Bu daha fazlasını yap yaşam tarzı, kapitalist değerleri içselleştirdiğinizin ve kendi değerinizi ne kadar ürettiğinizle eşitlediğinizin bir göstergesi olmaktan ziyade; her şeyinizi işinize, kişisel markanıza veya para kazanabileceğiniz hobilerinize harcamanın tutkulu ve amansız bir kararlılığın belirtisi olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte toksik üretkenliğin resmi bir klinik tanı olmadığını belirtmek de önemli. Ancak ruh sağlığınıza zarar verecek şekilde, sürekli olarak bir şeyler başarmanız veya yaratmanız gerektiğini hissettiğinizde ortaya çıkabilecek durum çok gerçek bir olgudur. Harvard Tıp Fakültesi'nde psikoloji öğretim görevlisi olan Natalie Christine Dattilo verdiği demeçte, Toksik üretkenlik terapide sıkça konuşulan bir konudur diyor. İşte başarma arzusunun hayatınızı tüketip tüketmediğini nasıl anlayacağınız ve bir şeyler yapmadan duramıyorsanız bu döngüyü nasıl kıracağınız ile ilgili bazı ipuçları. Amerikan Psikoloji Derneği Başkanı Thema Bryant, ruh sağlığı uzmanlarının bazen toksik üretkenlikten bahsederken mükemmeliyetçiliğe atıfta bulunduklarını, çünkü bu ikisinin birbirine çok benzediğini ifade ediyor. Houston Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Dr. Rheeda Walker, tükenmişlik belirtileri de olabilen anksiyete, uykusuzluk ve sinirliliğin genellikle toksik üretkenlikle ilişkili olabileceğini söylüyor. Dr. Walker, bu kırmızı alarmların fark edilmesinin zor olabileceğini, çünkü genellikle yavaş geliştiklerini ve günlük yaşamınızı fark ettirmeden etkilediklerini söylüyor. Örneğin, uyku probleminizden gece geç saatlere kadar süren sosyal medya alışkanlığınızı sorumlu tutabilir ve aslında bilinçaltınızda gevşemek için gezindiğinizi fark etmeyebilirsiniz. Dr. Walker toksik üretkenliğin her zaman tükenmişliğe yol açtığını düşünmüyor, özellikle de kendilerini tükenmeye hazırladıklarını erkenden fark eden ve yeniden güç toplamak için adımlar atan kişiler için. Ancak tam anlamıyla tükenmeye ulaşmasanız bile yine de olumsuz etkileri olabilir. Çünkü genel olarak stresli, endişeli veya mola veremiyormuş gibi hissetmek duygusal bir bedel ödeterek zaman içinde sağlığınızı ve ilişkilerinizi etkileyebilir. Bu konuda heyecanlı mısınız yoksa içinizi bir korku mu kaplıyor? Dr. Walker, bu duygusal ipuçlarının hangi görevleri yorucu bulduğunuz konusunda size ipucu verebileceğini söylüyor. Elbette, atlayamayacağınız bazı yükümlülükler vardır, ancak yine de enerjinizi korumanın yolları vardır: Dr. Swody ayrıca kendinize bir faaliyeti hemen yapmanız gerekip gerekmediğini sormanızı öneriyor. Bu sorunun önemli olduğunu, çünkü toksik üretkenlikte insanların genellikle görevleri önceliklendirmeden yerine getirme ihtiyacı hissettiklerini söylüyor. Her 30 saniyede bir e-postanızı kontrol etmek ya da programınızı potansiyel iş fırsatlarıyla doldurmak gibi tamamen alışkanlıktan dolayı yaptığınız üretken faaliyetlere bilinçli bir mola vermeyi deneyin, belki bir günlüğüne ya da sadece birkaç saatliğine. Bu zamanlarda hangi duyguları yoğun olarak yaşıyorsunuz? Dr. Dattilo, ara verdiğiniz veya verimsiz bir şey yaptığınız için utanç veya suçluluk duyuyorsanız, bunun üretkenlikle ilgili zararlı bir tutumun işareti olabileceğini söylüyor. İşe bağlı bir başarı hissi yaşamak, o anda gerçekten tatmin edici olabilir ve üretkenliğinizin sağlıksız bir bölgede olup olmadığını anlamanızı zorlaştırabilir. Bu nedenle, iş inizin dışında fiziksel ve duygusal olarak nasıl hissettiğinizi düşünmek faydalı bir egzersiz olabilir. Dr. Walker kendinize şu soruları sormanızı öneriyor: Her gece aldığım uyku miktarından ne kadar memnunum? Genel olarak fiziksel olarak nasıl hissediyorum? İlişkilerimden ne kadar memnunum? Cevaplarınızı 0'dan 10'a kadar bir ölçekte değerlendirin (0 hiç mutlu değil ve 10 olabildiğince mutlu olacak şekilde). Rakamların çoğu beşten düşük ise sürekli koşuşturma halinde olmanız sağlığınıza zarar veriyor olabilir. Dr. Walker ise bunu bilmenin iyi olduğunu söylüyor. Çünkü o zaman uykuya öncelik vermek, eşinizle ve sevdiğiniz insanlarla yakınlık kurmak veya fiziksel aktivitenin tadını çıkarmak gibi sağlığınızı artıran alışkanlıklara engel olan işleri azaltmayı düşünebilirsiniz. Nefes alamadığınızı hissettiren bir rutine kilitlendiğinizde, geçiminizi sağlamak ve tatmin edici bir hayat yaşamak için gerekli olan şey ile sadece yapmış olmak için yapmak arasındaki farkı ayırt etmek zor olabilir. Bir başarı ile ilgili düşüncelerinizde yapmalıyım ifadesi yer alıyorsa bu, dış beklentilerin sizi etkilediğinin muhtemel bir işaretidir. Dr. Swody, bunun farkına varmanın sizin için gerçekten önemli olan şeylere öncelik vermenizin önemli bir ilk adımı olabileceğini söylüyor. Yine de varsayılan modunuz buysa bu alışkanlıklardan vazgeçmek rahatsız edici olabilir. Rahatsızlığı hafifletmek için Dr. Dattilo, akşam yemeğinde veya yürüyüş sırasında telefonunuzu bir kenara bırakmak veya bir fincan çay yapıp yavaşça yudumlamak için birkaç dakika ayırmak gibi küçük farkındalık stratejileri kullanmanızı öneriyor. Daha sonra, meditasyon yaparak ya da bir gün işinizden izin alarak yavaş yavaş bu anda daha uzun süre kalmaya çalışabilirsiniz. İster işte ister sosyal çevrenizde olsun, diğer insanların isteklerine hayır demek zorlayıcı olabilir, ancak insanları geri çevirme konusunda daha rahat olmanızda fayda var. Örneğin, bir arkadaşınızın arkadaşına mentorluk yapmak için programınızda yer olmadığı konusunda dürüst olun ve bunu yapmanın gerçekten mümkün olduğunu hissettiğinizde uzlaşmacı bir tavır sergileyebilirsiniz: Dr. Swody, belki iş yerindeki bir çalışmanın tamamını üstlenemeyeceğinizi, ancak ilginizi çeken bir parçasına katkıda bulunabileceğinizi söylüyor. Toksik üretkenlik döngüsünden çıkmak her zaman kendinize birkaç soru sormak veya farkındalık pratiği yapmak kadar basit değildir. Dr. Bryant, özellikle düşük öz saygı veya travma gibi daha derin sorunlara sahipseniz, kontrolünüz dışında kökleşmiş bir alışkanlığa sahipmiş gibi hissedebileceğinizi söylüyor. Üretkenlik konusunda kendinizi sık sık azarlıyorsanız, işinize her zaman diğer ilgi alanlarınızdan daha fazla öncelik veriyorsanız veya acı verici duygulardan kaçınmak için meşgul kalmaya çalışıyorsanız, profesyonel destek almanın son derece faydalı olabileceğini söylüyor. Toksik üretkenlik kırılamaz bir kalıp gibi görünse de, özellikle de yıllardır sizinle birlikteyse, uzmanlar bu davranışı öğrenebileceğinizi vurguluyor. Yukarıdaki durumlardan herhangi biri size yakın geliyorsa, bir değişiklik yapmanın ilk adımının farkındalık olduğunu unutmayın. - Journal of Research in Medical Sciences, Positive and Negative Perfectionism and Their Relationship With Anxiety and Depression in Iranian School Students - Personality and Social Psychology Review, Multidimensional Perfectionism and Burnout: A Meta-Analysis - Journal of Research in Personality, Perfectionistic Strivings and Concerns Are Differentially Associated With Self-Rated Health Beyond Negative Affect"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/meslek-falini-birak-yetkinliklere-bak-cozumleme-yetkinligi/", "text": "Bu yetkinlik bende hiç yok diyor olabilirsin. Ama diyorsan ki Ben çok iyi analitik zekaya sahibim, çok iyi çözümlerim bir daha düşün. Belki de hayatının özüne ilişkin konularda değil de sadece yapay bazı problemlerde ya da bir uzmanlık alanında bu yetkinliğini belirgin bir başarıyla kullanıyorsundur. Çözümleme yetkinliği yaşamımızın göbeğinde yer alan ama neredeyse hiçbirimizin ne olduğunu doğru düzgün anlamadığımız bir yetkinliktir. O halde kendi yorumumla tanımını sunayım size. Çözümleme Yetkinliği: Karşılaşılan büyük küçük tüm durumlarda, bu durumu oluşturan unsurları, bu unsurların birbirleriyle etkileşimlerini ve bu karmaşık ilişkilerin -olumlu ya da olumsuz- olası sonuçlarını kavrayabilmektir. Konuşmayı, çözümleme yetkinliğimiz sayesinde öğreniriz. Çaresiz bir bebek zannettiğimiz o muhteşem varlık, çevresindeki insanların hiç anlamadığı konuşmalarını 'çözümler'. İnsan sesiyle başka sesleri ayırt etmeyi öğrenir. İnsan seslerinden hangilerinin anlamlı hangilerinin anlamsız olduğunu ayırt etmeye başlar. Anlamlı seslerin oluşturdukları grupları, kelimeleri, kelimeler arası boşlukları ayırt eder. Böyle böyle konuşmayı öğrenir. İnsanların duygu durumlarını anlamayı, yüzlerini ve beden dillerini çözümlemeyi öğrenerek başarırız. Yürümeyi öğrenmenin temelinde de çözümleme yetkinliğimiz vardır. Çözümleme yetkinliği, sadece yapay matematik problemlerini kavramak ve iyi çözmek, hele hele 'hızlı' çözmekten ibaret değildir. Bazı insanların yaşadıkları sorunları fark edebilmeleri ve bu sorunları diğerlerinden daha iyi çözebilmeleri, başka bazı insanların ise yaşadıkları sorunları bırakın anlamayı fark etmekten bile uzak olmaları çözümleme yetkinliklerini hangi seviyede kullandıklarıyla ilişkilidir. Bu iki tip insanın arasındaki temel fark, çözümleme yetkinliklerinin keskinliğinden çok, yaşamda karşılaştıkları durumlara, çözümleme yetkinliği ile bakma ya da bakmama alışkanlıklarındadır. Hepimiz, her birimiz, muhteşem bir çözümleme yetkinliğine sahibiz. Ama genellikle bu yetkinliği, eski, alışık olduğumuz alanlarda kullanırız. Ve alışık olduğumuz alanlarda çözümleme yetkinliğimiz o kadar derinlere gömülmüştür ki, ana hatlarının üzerinden milyonlarca kez öyle bir geçmişizdir ki, onu başka bir şey olarak görürüz: Sezgi deriz ona. Sezgi, çözümleme yetkinliğinin belirli bir alanda çok yoğun kullanılması sayesinde ortaya çıkan, çözümleme yetkinliğinin aşırı gelişmiş bir halidir. Yaşadığınız sorunlar, çözemediğiniz durumlar, rahatsız olduğunuz ve yaşam kalitenizi etkileyen ilişkiler... Bunların her biri çözümleme yetkinliğinizi bu alanlarda kullanmadığınız ya da yeterince kullanıp keskinleştirmediğiniz için başınıza bela olmaya devam ediyor. Çevik Yaşam kendinizi, ortamınızla ilişkilerinizi ve kullandığınız yöntemleri sorgulayarak çözümlemenizi sağlayan bir yöntemler bütünüdür; bu sebeple başarılı olur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/meslek-falini-birak-yetkinliklere-bak-donusum-yetkinligi/", "text": "Dönüşüm neredeyse tüm yazılarımda ve videolarımda üzerinde durduğum bir konu. O yüzden dönüşümün kendisi üzerinde durmak yerine, gelecek için odaklanılması gerektiğini düşündüğüm becerileri şöyle bir hatırlatıp dönüşümün diğerleri ile nasıl iç içe olduğundan bahsetmek istiyorum. - Çözümleme becerisi. Çünkü daha önce benzeri pek görülmemiş durumlarla karşılaşıp duruyoruz ve yakın gelecekte de bu durum değişmeyecek. - Dönüşüm becerisi. Çünkü geçmişte işe yarayan pek çok şey yarın işe yaramayacak, hatta bugün işe yaramıyor. Sürekli yeni yetkinlikler, yeni öğrenmeler, yeni davranışlar geliştirmek gerekli. - Etkileşim becerisi. Çünkü insanlar kapılardır ve onlar size dünyalar açarlar. - Eylem becerisi. Çünkü dört başı mamur, mükemmel şeyler üretme dünyasında değiliz artık. Kervan yolda düzülür dünyasındayız. Daha modern bir tanımlama istersen: Emerging Strategies! . Daha önce birbirinden ayrıymış gibi bahsettiğim bu dört yetkinlik bakın nasıl da birbirlerinden ayrılamayacak kadar bütünleşikler. Dönüşümü başarabilmek için öncelikle dönüşmeniz gerektiğini algılayabilmeniz gerekir. Dönüşmeniz gereken alanlarla ilgili çözümleme becerileriniz yeterli değilse bunu yapamazsınız. Dersiniz ki, ben böyle iyiyim. Hatta telaş içinde dönüşmeye çalışanlar şaşırtır bile sizi. Niçin dönüşmeniz gerektiğini, nasıl dönüşmeniz gerektiğini, nelerle dönüşeceğinizi kendi başınıza anlayamazsınız da uygulayamazsınız da. Bunun için etkileşimler gerekir. En çok başka insanlarla ama sadece insanlarla da değil, tabiatla, çevreyle, yediklerinizle, içtiklerinizle, soluduğunuz havayla. Etkileşimler kurmanız, kurduğunuz etkileşimleri derinleştirmeniz, bazılarından çıkmanız, bazılarını değiştirmeniz gerekir; yani etkileşimlerinizi çözümleyebilmeniz gerekir. Planlar yürümez. Teoriler çalışmaz. Yaşamı belirleyen yaşamın kendisidir. Erkenden denemeniz, erkenden eyleme geçmeniz gerekir. Eylemlerinizin sonuçlarını çözümlemeniz, eylemlerinizi yaparken ve değerlendirirken etkileşimler kurmanız, eylemlerinizin sonuçlarına göre planlarınızı, iş yapış şeklinizi dönüştürmeniz gerekir. Yaşamın temel ilkeleri basittir ama ortaya çıkan eserleri çok karmaşık olabilir. Dört yetkinliği söylemek de duyup anlamak da basit; ancak ustaca kullanmak için bir yaşam boyu bu yetkinlikleri yeterince çok uygulamak, yaşamın içine almak gerekir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/meslek-falini-birak-yetkinliklere-bak-etkilesim-yetkinligi/", "text": "Dedik ki gelecekte mesleklerden çok yetkinlikler önemli olacak. Mesleklerden daha önemli olacağını öngördüğüm dört köşe başı yetkinlik ise şunlar: Çözümleme, dönüşüm, etkileşim, eylem. Bu yazıda sıra etkileşimde. Müşterilerle iyi bir etkileşiminiz olmadan bir ürünü, bir şirketi ayakta tutamazsınız. Takım arkadaşlarınızla iyi bir etkileşiminiz olmadan hiçbir projede başarıya ulaşamazsınız. Yöneticinizle iyi bir etkileşiminiz olmadan sürdüreceğiniz iş yaşamı cehenneme dönüşür. Size bağlı kişilerle iyi bir etkileşiminiz yoksa, onların hayatını cehenneme çevirirsiniz ve bir süre sonra onlar da sizinkini. Uzmanlığınız çok güçlü bile olsa, ağzınızla kuş bile tutsanız, etkileşim yetkinliğinde yetersizseniz sınıfta kalırsınız. Bunun kaçarı yoktur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/meslek-falini-birak-yetkinliklere-bak-eylem-yetkinligi/", "text": "Dedik ki gelecekte mesleklerden çok yetkinlikler önemli olacak. Mesleklerden daha önemli olacağını öngördüğüm dört köşe başı yetkinlik ise şunlardı: Çözümleme, dönüşüm, etkileşim, eylem. Bu yazıda sıra eylemde. Eyleme geçebilmenin önemi mesleklerle sınırlı değil. Eylemsizlik tuzağındaki insanlar, yaşamlarını es geçerler. Boşa geçirilmiş bir ömürle kalsa yine iyi; ağır psikolojik risklerin temelinde de eylemsizlik var. İnsanlar, harekete geçmedikleri için hayallerini geleceğe hapsederler mesela. Yaşamlarında devrim niteliğinde etkiler yapacağını düşündükleri nice hayallerini kafalarında çevirip durmakla kalırlar. Zamanla hayaller demlenmeyi geçip bayatlar ve zihnimizde bir uyuşturucuya dönüşür. Hayalin gerçeğe dönüşmesi yerine gerçek, hayalin gölgesinde kaybolur. Çevik Yaşam ile ilgili verdiğim danışmanlıklarda zaman zaman karşıma çıkan bir örüntü var: Aylardır bazen yıllardır hayalini kurduğu bir şeyi denemeye başlayan insanlar, hiç de kendilerine göre olmadığını görüp birkaç haftalık denemenin ardından o hayalden koşarak uzaklaşırlar. Bir eylem ustasına dönüşmek hayatınızı dönüştürecek en önemli yetkinlik olabilir. Ve bu dönüşümü sağlamak da yine erkenden eyleme geçmeye dayanır. Harekete geçin! Deneyin! Yılmadan yeniden deneyin! Yaptıklarınızdan öğrenerek yeniden deneyin. Yapmanın yolu yapmaktır, onun da yolu yapamamaktır. Her ne yaparsanız yapın önce başarısız olacaksınız sonra başarısızlıklarınızdan öğrenerek başaracaksınız. Eyleme geçmeyi geciktirdikçe işler kafanızda büyür, kafanızda büyüdükçe hata yapmaya daha duyarlı hale gelirsiniz. Oysa hata yapmanız kaçınılmazdır. Eyleme geçmediğiniz her gün, her hafta biraz daha derine hapsolursunuz. Bir konu seçin ve harekete geçin."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/meslek-falini-birak-yetkinliklere-bak/", "text": "Dostum, biliyorum aklın çok karışık. İster üniversite sınavının sonucunu beklerken bölüm seçmeyi düşünüyor ol, ister mezun olmak üzereyken ne iş yapacağını;, istersen de yirmi yıllık meslek deneyimiyle mesleğinin geleceği hakkında endişeleniyor ol... Yalnız değilsin! Kimse seçtiği ya da seçeceği meslek konusunda huzurlu değil. İnsanın günümüzdeki anlamıyla çalışması, maaşlı mesaili bir işe ömrünü gömmesi acaba doğal bir şey mi? diye soruyorum ben de. Bu soruyu yeterince dillendiren çok kişi yok henüz, ama senin yüreğini titrettiğine eminim. Ve insanların yüreğini titreten sorular, üç vakte kadar her yerde konuşulur hale gelir. Geleceğini bir ya da birkaç mesleğe bağlamak yerine kendine,öz yeteneklerine ve becerilerine bağla. Çünkü hiçbir mesleğin garantisi yok. Dünya üzerindeki yüzbinlerce Start-Up şirkette milyonlarca insan, ya dolar milyoneri olma hayaliyle ya da sadece idealist olduğu için çok özverili bir adanmışlıkla her bir mesleğin yapılış şeklini ve mümkünse gerekliliğini ortadan kaldırmak üzere gece gündüz neredeyse uykusuz çalışıyor. Orta ve uzun vadede büyük olasılıkla insanların önemli bir kısmı için geçim amaçlı çalışmak önemini hatta bazı durumlarda gereğini kaybedecek. Böyle değişimlere ait geçiş sürecinde oluşan işsizlik ve uyum sorunları, yaşamları ve toplumları darmadağın eder; nitekim ediyor zaten. Umarım bu geçiş süreci çok uzamaz. Ve umarım insanların önemli bir kısmı için öngördüğüm şey, şimdiki gibi yüzde onlarda falan kalmaz da insanların yarısından fazlası belki tamamına yakını geçim için umarsızca çalışma tuzağından kurtulur. Çalışmanın ortadan kalkacağını iddia etmediğimi anla lütfen: Geçim için çalışma zorunluluğu ortadan kalkacak; insanlar keyiflerince çalışacaklar. Şu anki halimizle bile kimsenin geçim için çalışmak zorunda olmadığı bir ütopyayı yaşatabilecek bilimsel temellere sahibiz, ama sosyal temellere sahip değiliz ne yazık ki. Geçiş dönemi o sosyal becerileri ne kadar hızlı ve ne kadar iyi kazandığımıza bağlı olarak şekillenecek. - Çözümleme becerisi: Gerekli çünkü daha önce benzeri pek görülmemiş durumlarla karşılaşıp duruyoruz ve yakın gelecekte de bu durum değişmeyecek. - Dönüşüm becerisi: Gerekli çünkü geçmişte işe yarayan pek çok şey yarın işe yaramayacak, hatta bugün işe yaramıyor. Sürekli yeni yetkinlikler, yeni öğrenmeler, yeni davranışlar geliştirmeliyiz. - Etkileşim becerisi: Gerekli çünkü insanlar kapılardır ve açıldığında yeni, bilmediğimiz dünyalar görürüz. - Eylem becerisi: Gerekli çünkü dört başı mamur bir şekilde mükemmel şeyler üretme dünyasında değiliz artık. Kervan yolda düzülür dünyasındayız. Daha modern bir tanımlama istersen: Emerging Strategies! ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/metaverse-bir-cennet-mi/", "text": "Boyutun değil de işlevin önemli olduğu tezinin son dönemlerdeki en iyi kanıtlarından biri de Metaverse olsa gerek. Neredeyse sonsuz büyüklükteki gerçek evren birçok insan için artık önündeki bir karış ekran kadar çekici değil. Onlar için tanrı yapımı fiziki evren, kendi elleriyle oluşturdukları cam evrenin sunduğu olanaklarından, daha da önemlisi kusursuzluktan büyük ölçüde yoksun. İnsan yapımı evreni bu insanlar için böylesine tatmin edici kılan şeyse, tüm yasalarını kendilerinin belirleme özgürlüğü. Asıl evrenin aksine bu yeni evren ne kontrol edilemez tehlikeli güçlerle dolu, ne de zaman ya da yerçekimi gibi kendi arzularının dışında işleyen bağımsız olguları var. Oradaki her yasanın varlık nedeni sadece insana hizmet etmek. İnsanların o sonu gelmez kontrol tutkusunu düşününce de bedenleri dışında tüm varlıklarını oraya taşıma arzularını anlamak hiç de zor olmasa gerek. Çoğu insan için Metaverse'ün önerdiği var oluş biçimi tam anlamıyla olağanüstü. Orası üzerinize yıldırımların düşebileceği, elektriğin sizi kömüre çevirebileceği ya da aptalca bir kazada boşu boşuna ölebileceğiniz bir yer değil. Hatta kendinizi süper kahraman gibi hissedebileceğiniz belki de tek yer. Üstelik bu alternatif evrende zihinsel becerilerinizin gücü de bir bakıma sonsuz. Herhangi bir şeyi unutmanız, sorunlar karşısında çaresiz ya da çözümsüz kalmanız neredeyse imkansız. O evrende her şey başkaları tarafından sizin için zaten düşünülmüş. Eğer yeterince krediniz varsa yapamayacağınız bir şey, aşamayacağınız hiçbir engel yok. İşin en güzel yanı da herhangi bir işlem için matematik bilmeniz bile gerek yok. Burada bilgi akıl yürütmenin bir sonucu değil, sistemin size zaten sağladığı bitip tükenmez bir kaynak. Dahası orada, gerçek evrende olduğu gibi cinsiyet ya da milliyet gibi doğuştan gelen zorunluluklar da yok. Metaverse'de ne coğrafya ne de doğduğu ev hiç kimsenin kaderi değil. Doğruyu söylemek gerekirse tanrının cennetinde dahi koşullar bu kadar esnek değil. Ama öte yandan bu dijital evrenin mükemmel yapısı altında insan özüne, daha doğrusu insan evrimine aykırı bir durum da var. İnsanların gereksinim duyacağı her türlü bilgi ya da duyguya çabasız ulaşabileceği, hemen hemen her şeyin zaten mühendisler tarafından önceden öngörülüp sağlandığı böyle bir ortamda yaşamak için ne daha akıllı ne de olduğunuzdan daha güçlü olmanız gerekiyor. Çünkü mühendisler sistemi sürekli geliştirdiği mükemmelleştirilmiş dijital bir evrende birinin isteklerini gerçekleştirebilmesi için basit seçimler dışında bir çaba harcamasına, kendini geliştirmesine gerek yok. Dijital evrenlerin en belirgin özelliği, gerçek evrenin aksine, her türlü düşünsel beceriyi, hatta hayal gücünü dahi zaten içinde barındırıyor olması. İnsanların olabilecek en risksiz alanda basit seçkiler yapması... Ama biliyoruz ki uzun dönemde bu durum kesinlikle insan doğasına aykırı. Kısacası, Metaverse gerçek yaşamı tamamen terk edip kaçabileceğiniz bir cennet değil. Hatta birileri benliklerini tümüyle oraya taşımaya kalkışırsa, hiç ummadıkları bir cehennemle yüzleşmek zorunda bile kalabilir. Böyle hazin bir durumdan kaçınmak için de Metaverse'ü başka bir yaşam için fırsat olarak değil, bu evrenin yeni keşfedilen ve insan yaşamına derinlik kazandıran sihirli bir boyutu olarak görmek lazım. metaverse tuzlu su gibi. içtikçe susatacak."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/metaverse-gerceklik-ve-kimliklerimiz/", "text": "Son zamanlarda hepimiz metaverse konuşuyoruz. Metaverse'ü anlamaya ve bugüne kadar şahit olduğumuz gerçeklikle oluşan bilgi birikiminin üzerine, bu kavramı oturtmaya çalışıyoruz. Planlı olarak böylesine hızlı bir şekilde hayatımıza girmiş olan bu kavram hakkında hepimizin kafası karışık. Bir yandan da ne mutlu ki ülkemizde kavramsal düzeyde de olsa şimdiden sahiplenen ve doğru şekilde bunu insanlara anlatmayı kendisine görev edinen kişiler ve kurumlar da ortaya çıkmaya başladı. Meseleye teknolojik gelişme olarak bakanlar var, sağlayabileceği imkanlara dikkat çekenler var, bakın metaverse bu demek değildir, hemen aldanmayın diye uyaranlar ve eleştirel yaklaşarak bizi mevcut gerçekliğimizden ne kadar koparabileceğini unutmamamızı söyleyerek felsefi bir sorgulamaya davet edenler var. Çokça farklı bakış açısı bulunsa da her birinin varlığı oldukça değerli. Bu yazıyla da bir uzmandan ziyade kullanıcı olarak bunca yıl maruz kaldıklarımıza ve şahit olduklarımıza bakalım; içinde bulunduğumuz bu değişim sürecini gözden geçirelim ve kimliklerimizin bu dijital ortamlar ile ne gibi boyutlar kazandığını düşünelim istiyorum. Yüz yüze tanıştığımızda insanlar bizi o an orada olduğumuz kadar görüp, o an orada söylediğimiz kadar tanıyorlar ve o an orada anlattıklarımızla biliyorlar. Sanal bir mecrada da elbette yine kişi ne kadarını gösterir, ne kadarını söylemek isterse, onun bize anlattığı kadar tanıyabiliyoruz. İkisinde de kimliklerimiz farklı koşullarda farklı düzeylerde yansıtılabilir duruyor. Fakat en sıradan senaryoya baktığımızda günümüzde dahi -izin verdiğimiz kadarıyla elbette- birçoğumuz sanal kimliklerimizin varlığını görebiliyoruz. Kimlik, kim olduğumuzun somutlaşarak sabit bir görünürlüğe kavuşmasıdır. Bir insanın vatandaşlık kartındaki bilgileri, bunun en katı halidir; o insanı dışarıda canlı canlı gördüğümüzde bu katı kütle biraz gevşemeye başlar. Sohbet ettiğimizde ve diyaloğa girdiğimizde kimliği biraz daha bize açılır, aslında böyle biriymiş demeye başlarız. Yine de karşımızdaki ne kadar anlatıyorsa, biz de kendi geçmişimizden taşıdığımız bakış açımızla ne kadarını anlayabiliyorsak, o kadar tanıyabiliriz. O anın, zamanın ve mekanın koşullarına, kısaca atmosfere göre bile bu değişebilir. Esasında kimlik, ifade edildiği ortam dahilinde kim olduğumuzun metalaşmasıdır. Üstelik hepimiz gerçek kimliklerimizin ne kadar akışkan olabildiğinin, her sabah farklı bir insan olarak uyanabildiğimizin farkındayken. Gerçeklik, dünyanın ne tür şeylerden yapıldığı ve ne tür şeylerden yapılmadığı hakkındaki genel anlayışımızdır diyor Teknik ve Büyü kitabının yazarı Campagna. Klasik felsefede metafizik, neyin bizim dünyamız olduğuna karar verdiğimiz seviyedir. Gerçekliğimiz değiştikçe dünyamız da değişir. Dolayısıyla fiziksel bir gerçekliğe dair algılarımız metafizik olarak belirlenir (Campagna, 2021). Yalnız burada şunu özellikle belirtmek gerek, metafizik hepimizin bildiği kadarıyla fizik ötesi, doğa ötesi anlamlarından ibaret değildir. Bu yüzden önce meta kavramına bakmamız gerekiyor. Meta, mekan-zamanda aynı olması mümkün olmayan iki şeyi aynı kabul etmektir. Şeylerin tarihselliğini yok saymak anlamına gelir. Bir şeyin metalaşması, ne olduğunun ve işlevinin hemen anlaşılabilir hale gelmesidir. Örneğin 50 liralık bir banknot gördüğümüzde onun ne işe yaradığı hakkında hiçbir şüphemiz yoktur; dahası bizden önce kimlerin elinden geçtiği de önemli değildir. Meta, bilinmezliğe ve belirsizliğe yer bırakmayan bir eksiksiz bilme hayalidir. Dolayısıyla metalaşan bir dünyada farklılık üretmek de zorlaşır. Farklılık üretme kapasitemizden önce, kimliklerimizin metaverse'le birlikte geçirdiği boyutsal değişimi daha iyi görebilmek için geçtiğimiz yola bir bakalım. Sosyal medyanın hayatımıza ilk girmeye başladığı 2000'li yıllardaki İnternetten tanıştı ve buluştu haberlerini garipsememizden, bugünkü online eğitimlerden tutun da herhangi bir mecradan tanıştığımız insanlarla fiziksel olarak buluşuyor olduğumuzun normalleşmesine kadar aldığımız yola ben X diyeceğim. Metaverse'ün hayatımıza entegre olmasına giden yol o X'ten muhtemelen çok daha uzun olacaktır. Fakat hızımız hiç olmadığı kadar fazla. Dolayısıyla bugün normal algıladığımız sanal kimliklerimizin, yarın normal algılanacak versiyonunu ne kadar tahmin edebiliriz, emin değilim. Yine de şunu söyleyebiliriz, kafe örneğinde fark ettiğimiz gibi, bugün önce sanal kimliğiyle tanıştığımız kişiye duyduğumuz güven, yüz yüze tanıştığımız kişinin önüne geçebilme kapasitesine sahip gibi görünüyor. Elbette iki durumda da kişilere ve koşullara bağlılık söz konusu. Öte yandan fiziksel ortamın, beklentilerimizi karşılama düzeyi yadsınamaz. Bu yüzden biz şimdilik kimlik algımız üzerinden düşünmeye devam edelim. Elbette kendini farklı göstermek her boyut için geçerlidir. Üstelik insan bazen kendini kendisine bile yeterince gösteremezken. Jung, kişiliğimizin bu karanlıkta kalan yönlerine, gölge yanlarımız der. Persona kavramı ise bulunduğumuz ortama uygun olarak takındığımız maskeler, dışarıya gösterdiğimiz yanlarımızdır. Bu iki yanımız da dünyaya dair öğrenmiş olduğumuz iyi ve kötüyü benliğimizde taşıma biçimimizdir. Kötü göründüğünü veya kabul edilemez olduğunu düşündüğümüz bazı özelliklerimizi bastırdıkça bunları gölge yanlarımız olarak kişiliğimizin görünmeyen tarafında taşımayı sürdürürüz. Jung'a göre problem, gölge yanlarımızın varlığından değil, onları kabul etmememizden kaynaklanır. Sanal dünya bir yandan bizi personalarımızı daha aktif kılmaya teşvik ederken diğer yandan gölge yanlarımızın açığa çıkmasına alan açar. Bir yandan kendimizi olmak istediğimiz kişi gibi gösterebilirken diğer yandan bastırdığımız duyguların yüzeye çıkmasını sağlayabilir. Bizi tüketmeye davet eden reklam dünyası, genellikle maskelerimiz üzerine çalışır. Metaverse de bugün kullanıldığı şekliyle maskelerimize odaklanmış gibi görünüyor. Bu noktada en önemli rol kullanıcıya düşüyor. Jung'un tarifi ile biliyoruz ki persona ve gölge yanlarımız arasındaki dengenin bozulması ve birbirlerinden uzaklaşmaları kişilik bölünmesine kadar gidebiliyor. Bu da bizi kendimizi tanımayan bireyler olarak alternatiflerden gittikçe uzaklaşmaya ve tek bir gerçekliğe sıkışmaya sürüklüyor. Kendimizi yalnızca personalarımızdan ibaret düşünmek, kişiliğimizin metalaşmasına işaret eder. Böylece pazarlama dünyası personamıza uygun özelliklerde ürünleri bize rahatlıkla sunmaya devam edebilir. Biz gölge yanlarımızla tanışmadıkça ve barışmadıkça metaverse'te de fiziksel dünyada da salt tüketiciler olmaktan kurtulmamız zor olacaktır. Oyun denilen şey, nesnel gerçeklik içinde yeni gerçeklik alanları açabilen, rastlantısal, geçici ve gerilimli ilişkiler yaratan birtakım ortak anlaşmalardır (Yılmaz, 2022, s. 108). Oyun oynayan insan, gerçekliği bozup değiştiren, rol yapan, sanat yapan ve kendi kimliğini askıya alabilen bir varlıktır (Huizinga, 2021). Gerçeklik düzeninin günümüzdeki formuna teknik adını veren Campagna, bir alternatif olarak belirli bir gerçeklik sistemini kucaklamanın iyileştirici sürecine büyü demeyi seçer. Oyunsa betimlenemezliği, tanımlanamazlığı ve bir alternatif sunabilme özelliği ile Campagna'nın Teknikinin ve Büyüsünün ortasında bir yerlerde duruyor. Her şeyin başka bir şeye dönüşebilir olduğu bu çağa Campagna, metafiziksel nihilizm çağı adını veriyor. Şeylerin artık elle tutulamaz bir buluta dönüşebildiği aşikar, fakat başta bahsettiğimiz şu kafe sahnesine geri dönelim ve kimliklerimizi düşünelim. Kimliklerimiz de bir buluta asılıyor adeta ve bu durum onları metalaşmaktan ziyade bizim dönüştürebileceğimiz hale getiriyor. Eski anlamların yitimine nihilizm denilebilir elbette. Fakat daha da önemlisi, bütün bunlar yine birilerinin tasarladığı bir dünyada, birilerinin belirlediği bir ortamda gerçekleşiyor. Anlamlar bizim tarafımızdan üretilmiyor. Bu yüzden belki de kullanandan çok tasarlayan ve kendi anlamlarını üretebilen olmanın önemi bu çağda daha çok ön plana çıkıyor. Bunun da yolu, kendimizi personalarımızdan ibaret görmemekten geçiyor. Campagna, F. (2021). Teknik ve Büyü: Gerçekliğin Yeniden İnşası. İstanbul: Vakıfbank Kültür Yayınları. / Huizinga, J. (2021). Homo Ludens. İstanbul: Ayrıntı. / Yılmaz, E. A. (2022). Sekizinci Sanat Oyun: Homo Ludens'in Metaverse Yolculuğu. İstanbul: Destek."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/metaverseu-anlamak-2-paradigma-degisince/", "text": "Sözlük, paradigmaya değerler dizisi diyor ama bence daha derin bir karşılığı var: Kavramlar dizisi. Aslında önemli olan kavramlar dizisi, belirleyici olan kavramlar dizisi olarak düşünmek daha doğru olabilir. Bir önceki yazıda kültürel evrimden bahsetmiştim. Teknolojik gelişimler o yazıda belirttiğim aşamadan geçerek biriktikçe öyle bir noktaya gelirler ki paradigma kayar: Önemli olan kavramlar yeniden yaratılır. Yenileri devreye girer; yok olanlar olur; pek çoğu da büyük dönüşüm geçirir. Önceki yazıda bunların bazılarından kısaca bahsetmiştim; şimdi örneklendirerek paradigma kaymasının nasıl bir şey olduğunu açalım ki kültürel evrimi, içinde olduğumuz dünyayı ve metaverse'ü biraz daha iyi anlamak mümkün olsun. Ateş bulunmadan önceki insan, ateş bulunduktan sonra biyolojik olarak da esaslı evrim geçirmişti muhtemelen. O döneme ilişkin bir şeyler öne sürmek büyük ölçüde varsayım olacağından detaya girmeyeceğim. Tarım ve hayvancılığı keşfetmemiş avcı toplayıcı insanla tarım ve hayvancılığı keşfetmiş üstelik buna uygun ortam da bulmuş, devrimi gerçekleştirmiş ve bunu sindirmiş insanın arasındaki farkları düşünün. Bu iki insan kültürel olarak aynı varlık değildir; kültürel olarak ayrı bir tür haline gelmiştir; ama biyolojik olarak neredeyse tamamen aynıdır. Yani paradigma kayması belirli bir zeminde her şeyi değiştirir ama daha derin bir bağlamda birçok şey aynı kalır. Birisi daha küçük gruplar halinde yaşar, toplumunda hiyerarşi hayli kısıtlı ve değişkendir, sabit bir yerleşkesi yoktur, çok çeşitli beslenir, gıda bulmak için uzun yürüyüşler yapması gündelik rutinlerindendir. Diğeri çok daha büyük gruplar halinde ve sabit bir yerleşkede yaşar, daha belirgin ve değişmesi daha zorlaşmış bir hiyerarşi içindedir, beslenmesinde çeşitlilik hayli kısıtlıdır, yerine göre daha yoğun çalışsa bile uzun mesafeler yürüme gerekliliği neredeyse yoktur. Bu iki insan epeyce farklı gibi görünüyor, üstelik bunlar yüzeysel gibi görünen ama iki insanın sahip olduğu toplumsal organizasyonu ve başka pek çok şeyi derinden etkileyen farklar. Ama iki insan da duygu durumları bakımından mesela, neredeyse aynıdır. Benzer şeylere kızar, benzer şeylerden tatmin olurlar. Duyguların ölçekleri ve durumları hayli değişmiş gibi görünse de özde aynıdırlar. Yazıyı keşfetmiş ve yazılı kültüre adapte olmuş bir insanla yazıdan haberi bile olmayan insan da birbirinden çok farklıdır. Yazının olmadığı toplumlar şehir devlet ve küçük kabilenin ötesine pek geçememişken yazının yaygınlaştığı toplumlar imparatorluklara dönüşmüşlerdir. Enerji tipi dönüşümlerini keşfetmiş insan sanayi çağını yaratmıştır. Bugün ise dijitalin yaratıcıları ve yerlilerinin karşısında, dijitale ayak uyduramayanlar tutunamıyor. Zihninize eğitim sistemi tarafından çaka çaka kazınmış olan paradigma, yani değerler seti, yani önemli kavramlar seti artık çalışmıyor. Yeni paradigma ise hala yaratılma sürecinde ve çok değişken. Yeni paradigmayı yaratanlar arasında olmazsanız, yeni paradigmanın yok ettikleri arasında olursunuz. Bu bir varlık yokluk, ölüm kalım meselesi. - Örgün öğretim - Maaşlı mesaili iş - Ulus devlet Bunların tamamı sanki binlerce yıldır var zannedilseler de, hiçbiri sanayi devriminden eski değil. Her biri sanayi toplumunun insanlık dışı kitlesel mekanizmalarının araçları. Yeni paradigmayı yaratmak yeni dünyanın cesur insanlarının işi! Kış olimpiyatlarını seyrederken aynı şeyi düşündüm. Artık eski milliyetçilik, bayrak için yarışmak fazla kalmamış. Amerikan vatandaşı Çinli sporcuların kolayca taraf değiştirmesi.. daha çok bireysel ,ün ve kazanç ön plana çıkıyor. Dijital dönüşüm nation-state taraftarlarının ayak diremesine rağmen hızla cinsiyetsiz, ulus-üstü, aidiyetsiz bir dünyaya evriliyoruz. Tabii her devrim öncesi büyük kaos yaşanacak. Hızla kutuplaşma, çatışma ve kazanan dijital dünya olacak. Fatih'in İstanbul'u kuşatmasında o meşhur Macar top ustası da hem Bizans hem Osmanlı tarafına gidip denemişti şansını. Hikayeler hep değişir. Sanayi toplumunun hikayelerinin içi çoktan boşaldı. Yeni hikayeler hala yazılmaya devam ediyor. Henüz oturmadı yerine. Ama dijital bir taraf değil yeni dünyada. Yazı nasıl zamanla sözlü kültürün yanına yazılı kültür olarak ikinci bir zemin getirdiyse, şimdi de dijital kültür üçüncü bir zemin olarak geliyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/metaverseu-anlamak-3-nasil-gecinecegiz/", "text": "Teknolojilerin, meraklısının uğraştığı bir hobi olarak kalmasını engelleyen temel durum, geçim olgusuna dokunmalarıdır. Bir teknoloji belirli bir kullanım sahası elde ettiğinde artık şirketlerin birbirleriyle rekabetleri, işlerin yapılma şekilleri, insanların geçimlerini nasıl sağladıkları konularında etkili olmaya başlar. Tekil bir teknoloji, bir işin nasıl yapıldığını değiştirerek o iş kolundaki insanların dünyasını dönüştürebilir. Mesela fiyat etiketlerinin barkod olarak oluşturulması ve makine tarafından okunabilir hale gelmesi, kasiyerliğin ne demek olduğunu derinden değiştirmiştir; zincir marketlere geçişi kolaylaştırmış, kasaya bakma işini vasıfsızlaştırmıştır. Bunun gibi binlerce örnek bulunabilir. Ama öyle zamanlar gelir ki teknolojik gelişmeler tek tek etkilerinin çok ötesinde kuşaksal bir etki yaparlar. O zaman sadece tekil işleri ya da tekil işletmeleri değil, yaşam biçimlerini derinden etkiler ve değiştirirler. Tek tek değil de geçim şeklinin bütününe dokunduğu zaman işler karışır. Geçen yazılarda bahsettiğimiz kültürel evrim ve paradigma değişimleri kapsamında bir teknoloji bütünü, bir ana geçim şeklini dönüştürdüğünde can yakar. Geçiş sürecinin ardından refahın yaygınlaşmasıyla daha güzel bir dünya ortaya çıkar bir süre sonra. Ama geçiş sürecinde olanlar ibretliktir. Charles Dickens zamanlarını düşünün. İngiltere, üzerinde güneş batmayan imparatorluk. Sanayi devrimini yapan ilk ülke. İmparatorluktan ulus devlete dönüşmenin, bir ulus devlet olarak sömürgeciliğin öncülerinden. Dünyada daha önce bir devletin denetimi altına girmiş en geniş topraklarda hüküm sürüyor. Günde 16 ila 18 saat çalışıyor. Kadınlar, hatta çocuklar da çalışıyor. Çocuklar günde 12 saat sıcak yatak prensibiyle çalışıyor; biri uyanırken öbürü gelip yatıyor; yatakları da fabrika alanında yakında zaten, yer değiştirerek çalışıyorlar. Çocuklar makinelerin zor ulaşılabilen yerlerindeki sorunları gidermek, bakım yapmak gibi ölüm tehlikesi yüksek alanlara sürülüyorlar. Haftalık tatil diye bir kavram yok, yıllık izin yok, emeklilik yok. Maaşlar karın tokluğu seviyesinde. Bir işçi çalışmaya devam etmesini engelleyecek şekilde yaralanacak olursa kollarından bacaklarından tutup sokağa atılıyor. Çünkü sokakta yüzlerce kişi benzer şekillerde çalışabilmek için sıra bekliyor. Alternatifi açlıktan ölüm tehlikesi. Oluşan bu durumun temel sebebi, tarım alanındaki bilimsel ve teknolojik yenilikler. Bu yeniliklerin hızlıca gelişip birikimli etki yapmalarına, toplumsal olarak dünyanın hiçbir ülkesi hazır değildi. Teknoloji eski düzeni yok etti ve yeni düzeni oluşturmakla ilgili toplumsal sorumluluğa sahip olgunlukta olmayan, aşırı liberalist ekonomi uygulayan bir ortamda yaptı bunu. Sosyal olarak dönüşüme hazır olmayan toplum büyük sorunlar yaşadı. Biyoteknoloji alanındaki bilimsel gelişmelerle ürün randımanlarının çok artması, tarım işlerinde araçların ve otomasyonun daha etkin kullanılması, tarım arazilerinin birleşip büyük kapitalist ellere düşmesi gibi sebeplerle yüzlerce yıldır temel olarak tarımla geçinen insanlar, düşen ürün fiyatları ortamında rekabet edemez hale geldiler. Artık tarımda bu kadar çok insanın emeğine ihtiyaç da yoktu. Ne yapacaklarını bilemeyip toplu göçlerle şehirlere gittiler. Fabrika oturmuş bir kavram değildi. Yeni oluşuyordu. Fabrika işçisi, hakları vs. bunlar birkaç nesilde oturdu. Üzerinde güneş batmayan imparatorluk, liderliğini yaptığı dönüşümü taşlar nasılsa zamanla yerine oturur, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diye zenginlerin ellerini tamamen serbest bırakıp büyük kitlenin isyanlarını engelleyerek yönetmeye kalkınca, onca zenginliğin içinde nice acıklı ölümler, ayrılıklar, çilelerle bu geçiş süreci yaşandı. Teknoloji paradigma değişimine sebep olduğunda, bu paradigma değişimi tekil geçim kaynaklarına değil de toptan geçimin nasıl olduğuna dokununca işler karışır demiştik. Ve biz de bu noktadayız. Türkiye'de nüfusun işe katılım oranı yüzde 50'lerde, Avrupa'da, ABD'de bu oran yüzde 80'ler 90'lar seviyelerinde seyrediyor. Eskiden nüfusun yüzde 93'ünün kırsalda yaşayıp temelde tarımla uğraştığı dönemler gibi. O zamanki gelişmelere benzer şekilde, fiziksel dünyadaki mal ve hizmet üretimi, ürünlerin lojistiği ve sunumu için insana olan ihtiyaç çok hızlı bir şekilde azalıyor. Şimdilerde gelişmiş ülkelerde nüfusun yüzde 10'undan azı tarım ve hayvancılıkla uğraşıyor. Muhtemelen üretim, lojistik ve sunum konusunda da nüfusun yüzde 10'u falan yeterli olmaya başlayacak zamanla. Tarımdan çözülen insanlar sanayi üretimine aktılar. Fiziksel dünyanın mal ve hizmet üretimi, ulaşımı ve sunumundan çözülen insanların döküleceği yer neyse ki hızlı gelişmeye başladı: Dijital dünyalar. Ve dijital dünyaların pratik bir sınırı yok. Umarım geçmişten öğrenmişizdir de bu geçiş sürecinde benzer acıları çok daha az yaşatırız tekil insanlara. Bizi metaverse'e, dijital dünyalara mahkum eden büyük teknolojik gelişim birikimi, cebimize ve hatta boğazımıza dokunuyor. Adapte olabilmek artık var olabilmekle ilişkili bir konu. Toplam refahta hiçbir sorun yok. Toplam refah artıyor ve artmaya devam ediyor. Ama eski paylaşım mekanizması hızla çöküyor. Maaşlı mesaili işin, toplumun büyük kısmının ana geçim mekanizması olduğu günler geride kalıyor. Giderek daha fazla insan dijital dünyaları az ya da çok kullanarak kendi mal ve hizmet üretimini kendisi satar hale gelecek."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/metaverseu-anlamak-4-arsa-mi-alsak-ne-yapsak/", "text": "Metaverse'ü anlamak için dijitalin ne olduğunu anlamak gerekir. Ama sadece tanımsal anlama yetmez, ilişkisel olarak anlamalıyız dijitali. Yerine oturtamadığımız ve bir tek tanımını bildiğimiz şey belki okul sınavlarında işimize yarar, başka da bir işimize yaramaz. Dijital, bir şeyi 1 ve 0 olarak ifade edebilmemiz demektir. Bir şeyi 1 ve 0 olarak üretebilirsek, dijital ortamlarda yazılım kodlarıyla saniyeler içinde onun milyonlarca kopyasını oluşturabiliriz; küçücük fiziksel ortamlarda onun dağlarcasını barındırabiliriz; onu dünyanın öbür ucuna ışınlayabiliriz. Bir kitabı fiziksel olarak basmak için yayınevinden matbaasına uzun bir süreç gerekliyken dijital olarak hazırlayıp yayınlamak birkaç günlük iş bile değildir. Fiziksel olarak yayınlanmış bir kitabın kopyası için matbaalar gerekirken dijital yayınlanmış bir kitabın talep anında neredeyse sıfır zamanda kopyası üretilebilir. Fiziksel kitabın okuyucuya ulaşması kamyon, gemi, araba hızlarına tabi olup duraklarda da bol bol beklerken dijital kitap dünyanın öbür ucundaki bir sunucudan bilgisayarınıza ya da telefonunuza saniyeler içinde ışık hızında gelebilir. Dijitalleştirilemeyecek hiçbir şey yoktur. Çünkü mesele yüzde yüz dijital olması değil, hibritleşmesi; her şeyin biraz dijital biraz fiziksel, çoğu zaman çokça dijital azıcık fiziksel olması. Mesela şu anda yediğimiz fiziksel yemekleri seçme ve sipariş etme işlemini neredeyse hep dijital ortamlarda yapıyoruz. Sözlü kültür, yazılı kültür, dijital kültür... Dijital artık bir opsiyon değil, yaşamımızın önemli bir kısmının üzerinde yürüdüğü zemin. Yani zaten çoktandır dijital metaverse'ün içindeyiz. Fiziksel bir dünyamız vardı, üstüne dijital bir dünya oluşturuldu ve fiziksel dünyayı o kadar çok etkiledi ki artık bildiğimiz eski fiziksel dünya yok. Tek bir dijital dünya da yok. Bunlardan bazıları fiziksel dünyayla çok bütünleşik ve sadece yüzde on dijital; çoğunluğu ise fiziksel dünya üzerinde sadece sunucuları ve insanlara değdiği noktaları ile var ve neredeyse tamamen dijital. Böyle pek çok hibrit dünyalar var ve biz de onların içindeyiz. Bu geçiş sürecini bir 'kariyer' üzerinden kavramak isterseniz Hikaye Anlatıcısının Evrimi başlıklı yazımı okuyabilirsiniz. Peki Metaverse'de niye arsa peşinde koşturup duruyoruz? Çünkü millet olarak arsadan zengin olmanın binlerce örneğini yaşadık ve yakın çevremizden kişilerde gördük hatta belki kişisel olarak deneyimledik. Hikaye anlatıcısıysan Metaverse'de de o olarak devam edersin, arsa spekülatörü isen orada da onu yaparsın. Metaverse için uzaklara bakmayın, ne yapayım diye de uzaklara bakmayın. Kendi işinizin, ilginizin, merakınızın hibrit dünyasını kurun. Bu konuda ihtiyaç duyanlara danışmanlık da yaptığımı belirtmeliyim. Bakın ben de bir danışman olarak kendi hibrit dünyamı kuruyorum ve bu yazı da bunun bir parçası. Durkheim'ın mekanik dayanışma, organik dayanışma ikilisi vardır; şimdi buna bir üçüncüsü eklendi ve o artık üçlü oldu: Mekanik dayanışma, organik dayanışma, dijital dayanışma. İki nesil kadar önce insanlar komşuları ile imece yapar kendilerine birkaç haftalık/aylık yufka, lavaş, ekmek üretirlerdi. Bir nesil önce bu davranış garipleşti ve hiç tanımadığımız, bilmediğimiz insanların emeklerine dayalı olarak bakkaldan üç kuruşa ekmek almayı benimsedik. Şimdi de o ekmeğin basit bir aplikasyon ile telefonumuzun bir tuşuna basıp kapımızın önüne gelmesini, hatta kıyafetinden arabasına pek çok ürünü fiziksel olarak görmeden incelemeden satın almayı içselleştiriyoruz. Size şu an garip gelen pek çok şey hızla normalleşiyor. Bir süre sonra hala dönüştürmediğiniz bazı davranışlarınız, fırından ekmek mi alınır hadi ekmeğimizi yapalım diye diretmek kadar garipsenir olacak. Uyum, uzaklarda değil. Mateverse zaten yaşamımızın içinde, gözlerinizi açıp kendinizi, yaşadığınız ortamı, kullandığınız yöntemleri görmeye başlarsanız akışın farkına varacaksınız. Kendimi, ortamla ilişkilerimi, kullandığım yöntemleri nasıl görüp değiştiririm derseniz 26 Şubat'ta yeniden açılan Çevik Yaşam Eğitimini inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/metaverseu-anlamak-5-avatar-mi-dedin/", "text": "- Bir tanrının veya serbest bırakılmış bir ruhun bedensel biçimde yeryüzündeki tezahürü; vücut bulmuş ilahi bir öğretmen. - Video oyunlarında, internet forumlarında vb. belirli bir kişiyi temsil eden bir simge veya şekil. Örnek kullanım: Konuşma avatarın başının üzerinde bir balon içinde tasvir edilmiştir. Böyle gerçekte var olmayan kurgusal toplulukları, mesela şirketleri, gönüllü kuruluşları, ülkeleri, kamu kurumlarını, vakıfları, dernekleri insan avatarlarla yaşamın içinde cisimlendiriyoruz. Sinema ve dizi film yıldızlarının çok başarılı olanları, o büyük paraları oyun yetenekleri için falan almıyorlar. Aslında büyük bir kitle halindeki insanların her birisi için başarılı birer avatar olabildikleri için o paraları hak ediyorlar. Film ya da dizi izlerken o yıldızla bütünleşiyor, kendimizi onun içine ışınlıyoruz. Kahraman etkilediği her kişinin bireysel avatarı oluveriyor. İzleyen kişi olayları, duyguları avatar üzerinden kendisi de yaşıyor. Hatta başarılı roman yazarları bu işi görüntüsüz bile yapıyorlar. Ana karakterleri, bazen yardımcı karakterleri bile okurun kendisini içine ışınladığı bir avatar haline geliveriyor satırların arasında. Ready Player One'ı izlemenizi tavsiye ederim. En azından fragmanına bakabilirsiniz. Metarverse'le ilgili bu mini yazı dizisini şimdilik burada bitiriyorum. Konu ilginizi çekiyorsa, yayınladığım birkaç videoya göz atmak isteyebilirsiniz. Sizin için bir tanesinin linkini paylaşıyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/metaverseu-anlamak-kulturel-evrim/", "text": "Teknolojinin tanımı gereği bazı özellikleri var: Yenilikler içeriyor, özellikle başlangıç aşamalarında bir hayli karışık olabiliyor, az kişinin becerebildiği bir şeyler olarak yaşama giriyor. Bu yönleriyle toplumun geneli olarak teknolojiden uzak durmaya eğilimli olabiliyoruz. Ama teknolojinin başka özellikleri de var: Her teknoloji değil ama içlerinden süreç içinde öne çıkanlar, tüm toplumun yaşam biçimini dönüştürüyor. Kritik kimi teknolojiler, o kadar kısa sürede o kadar önemli hale gelebiliyor ki, artık onlardan anlamamak diye bir seçenek düşünülemiyor bile. - Başlangıçta karmaşık, az kişinin becerebildiği, işe yarayıp yaramayacağı belirsiz, hatta insan niye böyle saçmalıklarla uğraşır ki dedirtecek cinsten bir süreç. Teknolojik yeniliklerin çok büyük kısmı bu aşamada ölüyor zaten. - Bir süre sonra biraz daha geniş kitleleri ilgilendiriyor ve etkiliyor, önceki teknolojik gelişmelerle eklemlenmeye başlıyor ve ana akımın yönünü değiştirme ihtimali olan yan akımlar oluşturabiliyor. Bu akımların pek çoğu dönüp dolaşıp ana akıma yeniden katılıyor ya da bir yerlerde cılız bir akıntı olarak kalıyor. Ama bazıları sonraki aşamaya geçebiliyor. - Önceki iki aşamadan geçmeyi başaran teknolojik gelişmeler, bazen beklenmedik kadar kısa sürelerde akışı az buz değil çılgınca değiştirecek etkiler yapabiliyor. İşler öyle bir hal alıyor ki, tüm insanlığın ana akımını değiştiren büyük bir sosyolojik olgu ortaya çıkıyor. Teknolojideki gelişmelerin nerdeyse hiçbiri amaçlı ya da önceden tahmin edilebilir değiller. Teknoloji geliştirenlerin tabii ki amaçları var ama bunların içeriği genelde sosyolojik devrim falan değil; para kazanma, megaloman hevesleri tatmin etme amaçları ve kaşıntı benzeri geçmeyen bir merakın dürtmeleri gibi motivasyonları oluyor genelde. Kritik nokta şu: Bu teknolojik yeniliklerle ilgili değişimler mutasyonlar gibi sürekli ve çok yüksek sayılarda gerçekleşiyor. Ve toplum da biyolojik yapılar gibi bunları ortadan kaldıracak şekilde bir davranış içinde oluyor. Yani mutasyonları düzeltmeye, kontrol altında tutmaya çalışıyor genel olarak toplum. Ama mutasyonların nerdeyse tamamı ya yok edilir ya kontrol altına alınır ya da kayda değer bir değişiklik oluşturacak kadar önemsiz olurken nasıl bazıları işe yarar olduğundan seçilip kayrılıyor ve yaygınlaşıyorsa, bu teknolojik yeniliklerde de benzer bir durum oluyor: Bazı teknolojik yenilikler seçiliyor, kayrılıyor, çünkü işe yarıyorlar ve işte onlar sonraki aşamalara geçmeye başlıyor. Bazı mutasyonlar nasıl görme işlevini daha ileri seviyeye taşıdıysa, bazı mutasyonlar nasıl dili ve konuşmayı ilerlettiyse, bazı mutasyonlar nasıl beynin gelişiminin önemli aşamalarını gözler önüne serdiyse bazı teknolojik gelişmeler de küresel ölçekte insan yaşamını ve toplumsal yapıyı azımsanmayacak kadar değiştiriyor. Biyolojik evrim çok yavaş. Ama kültürel evrim biyolojik evrime göre binlerce kat daha hızlı. İnsan teknolojiye odaklanmış ve teknoloji ile kültürel evrimini gerçekleştirerek kendinin ve dünyanın yaşamını dönüştürmüş bir canlı. Bunu geçmişte kimi zamanlar devrimsel ölçekte yaptı. İnsan, aslında aynı canlı değil artık. Her birinde milyonlarca yıllık evrime denk gelen sıçrayışlar gerçekleştirdi. Bunların ilkini belki on binlerce yılda yaptı; ikincisini birkaç bin yılda, üçüncüsünü temeli çok gerilere dayansa da birkaç yüzyılda yaptı; dördüncüsünü yüz yıl gibi bir süreye, beşincisini ise yine temelleri daha geriye dayansa da uygulama olarak yüz yıldan az bir süreye sığdırdı. Bunlardan belki sadece daha verimli beslenme sayesinde, beynimizin dönüşümünü biyolojik evrim eşliğinde yaşadık. Diğerlerinin hiçbiri biyolojik evrim anlamında kayda değer bir değişiklik içermedi. O yüzden yukarıda saydığım beş aşamadan da toplumsal olarak çoktan geçmiş olduğumuz halde, bireysel olarak sadece ilkinin sonuçlarıyla birlikte doğuyoruz. Sonraki dördünü kendi yaşamlarımızda bireysel dönüşümler olarak sindirmek durumundayız. Kültürel evrimi anlamadan metaverseü anlamak mümkün değil. Dijital dünyanın insanı da, sanayi toplumundaki insan değil; bambaşka bir varlık. Ama işte biyolojik olarak hepsi aynı. Yani bu bambaşka insanların her birinde çok esaslı süreklilikler de var."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mevsimsel-duygudurum-bozuklugu-nedir/", "text": "Mevsimsel duygudurum bozukluğu, bir mevsim boyunca, genellikle kış aylarında süren ve yılın geri kalanında ortadan kaybolan bir depresyon türüdür. Gündüz saatleri azalmaya başladığında ve havalar soğuduğunda, birçok insan kendini depresyona benzeyen semptomlar yaşarken bulabilir. Bazıları için bu belirtiler nispeten kısa sürelidir. Huysuz ya da hasta çocuklarıyla içeride sıkışıp kalan ebeveynlerin gerginliği daha kısa sürebilir ve kasvetli bir kış gününde artan uyuşukluk hissi alışılmadık değildir. Ancak bazıları için bu semptomlar oldukça rahatsız edici olabilir. SAD olarak da bilinen mevsimsel duygudurum bozukluğu, kış bunalımından daha fazlasıdır. Bir mevsim boyunca, tipik olarak kış aylarında süren ve yılın geri kalanında kaybolan bir depresyon türüdür. SAD belirtileri depresyon belirtileri ile aynıdır. Şiddeti değişebilir ve genellikle kişisel ilişkilere yansıyabilir. Belirtiler arasında yorgunluk, yaygın mutsuz ruh hali, ilgi kaybı, uyku güçlüğü veya aşırı uyku, iştah artışı, daha fazla tatlı yeme isteği, kilo alma, umutsuzluk veya çaresizlik duyguları yer alır. Mümkün olduğunca fazla gün ışığı alın. Güneşe maruz kalmamak SAD'a neden olan şeylerin bir parçasıdır, bu nedenle olabildiğince çok güneş ışığı almak şikayetlerinizi azaltabilir. Gündüz saatlerinde bir pencere kenarında oturun veya yürüyüşe çıkın. Hatta sizi dışarı çıkaracak ve hareket etmenizi sağlayacak bir kış sporu bile yapabilirsiniz. Sağlıklı beslenin. İyi hissetmek için yenen yiyecekler ekstra kalori, bol miktarda şeker ve yağ ile dolu olmak zorunda değildir. Yaratıcı olun ve hazırlaması kolay, doyurucu, düşük kalorili tarifler arayın. Pasta ve kurabiye yemek yerine, elma ve armut gibi mevsim meyvelerinden bir tatlı yapmayı deneyin. Arkadaşlarınız ve ailenizle vakit geçirin. Arkadaşlarınızla ve ailenizle vakit geçirmek, moralinizi yükseltmek ve sosyal izolasyonu önlemek için harika bir yoldur. Çocuklarınızla veya evcil hayvanlarınızla yakınlaşın, arkadaşlarınızla vakit geçirirken sıcak bir fincan çay için veya ailenizle birlikte farklı oyunlar oynayın. Sevdiklerinizle mevsimin sizi nasıl etkilediği hakkında konuşun. Ayrıca içinde bulunduğunuz durumu daha iyi anlayabilmeleri için onları SAD hakkında bilgilendirebilirsiniz. Aktif kalın. Bütün kış evinizde kapalı kalmayın. Bu sezonda dışarı çıkmaya gayret edin ve yaşadığınız çevrenin tadını çıkarın. Gönüllü olun, bir kulübe katılın, yürüyüşe çıkın veya sevdiklerinizle buz pateni yapmaya başlayın. Ayrıca, her yıl SAD yaşadığınızı biliyorsanız, aktif kalmak ve başkalarıyla etkileşim halinde olmak için kış öncesinde bir program oluşturmanız büyük fayda sağlayacaktır. Araştırmalar, egzersiz yapmanın ve keyifli aktiviteler planlamanın SAD'ın etkisini azaltmanın en faydalı yolları olduğunu göstermektedir. Profesyonel yardım alın. Depresyon duygusuyla mücadele etmeye devam ediyorsanız bir ruh sağlığı uzmanından yardım alabilirsiniz. Ruh sağlığı uzmanları, mevsimsel duygudurum bozukluğunuzun olup olmadığını ve bunun en iyi nasıl tedavi edileceğini belirlemenize yardımcı olabilir. Araştırmalar, bilişsel davranışçı terapi gibi bir psikoterapinin SAD için etkili bir tedavi olduğunu ve antidepresan ilaçlarından daha uzun vadede fayda sağlayabileceğini gösteriyor. Psikologlar zihin ve beden arasındaki bağlantıyı anlamak için uzmanlık eğitimi almışlardır. Sorun alanlarını belirlemenize ve ardından bunları değiştirmek için bir eylem planı geliştirmenize yardımcı olabilirler. Hedeflerinizi ulaşılabilir olacak şekilde nasıl planlayabileceğinize dair stratejiler sunabilir, sağlıksız davranışları değiştirmenize ve duygusal sorunları ele almanıza yardımcı olabilirler. Bunun için de çeşitli kanıta dayalı tedaviler kullanırlar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mindfulness-ayakta-duran-misafir/", "text": "Bu kavramıyla ilgili öncelikle söylememiz gereken iki şey var: bizim için henüz misafir bir kavram ve evrensel literatürden buralara gelen çoğu misafir gibi o da henüz aramızda kendine oturacak uygun bir yer bulabilmiş değil. Meraklı gözlerle kim olduğunu anlamaya çalışan birkaç kişi dışında, yarım yamalak Türkçesiyle ne olduğunu, neci olduğunu tam olarak henüz kimseye anlatabilmiş değil. Dolayısıyla bu mütevazi ama son derece işlevsel kavramın aslında ne denli önemli olduğunu, bize vadettiği yaşam kalitesini hakkıyla anlamış sayılmayız. Bu gizemli misafirle ilgili bilmemiz gereken belki de ilk şey, bu farkındalık türünün bir çeşit zihin güncellemesi olduğu. Bu tanımın ne anlama geldiğini anlamak için de önce zihin güncellemesinin ne olduğundan, insanın düşünsel yaşamındaki devasa etkisinden söz etmek gerekiyor. Sürekli değişen yaşama karşı algı seviyesini korumak için zihin güncellemesinin ne denli gerekli olduğunu, bu güncellemeler olmaksızın hiç kimsenin değişimlere ayak uyduramayacağını anlamadan bu kavramı içselleştirmemiz pek mümkün değil. Farkındalık ilk bakışta temel duyularla işleyen bir mekanizma olarak görülse de en kritik konularda verimliliği doğrudan bilince bağlıdır. Birinin hangi konuda iyi olduğu, onu neyin mutlu neyin mutsuz ettiği, hatta neyi isteyip neyi istemediği yaşam içinde sürekli değişkenlik gösterebildiği için insanın kendiyle ilgili veri tabanını sürekli güncellemesi gerekir. Düşünsel ya da duygusal olarak önceki dönemleriyle şimdiki hali arasındaki farkı ayırt edememesi ya da kişisel gelişiminin ona armağan ettiği yeni yetileri davranışlarına yansıtmamasının ardında büyük bir ihtimalle bu güncelleme sorunu olabilir. Hatta yeni takıntıların, yeni korkuların ya da tam tersi yeni edinilmiş zihinsel becerilerin de farkına bu denli zor varılmasının ardında bu kişisel güncelleme eksikliği olabilir. Hatta diyebiliriz ki insanın kendiyle ilgili bilgilerini güncelleme eksikliği, kişisel gelişimin en sinsi tehdidi olabilir. Dahası da var. Bu tür bir farkındalık pratiği zihnin meşguliyetinden uzaklaşmamızı ve içimizdeki sessizliğe uyum sağlamamızı da kolaylaştırır. Anksiyete ve stres gibi istenmeyen durumları azaltmak için yöntemler önerebilir. Kendimizin sevgiye, şefkate ya da ilgiye ihtiyaç duyan kısımlarını bize gösterebilir. En önemlisi de sağlıklı bir zihnin en büyük düşmanı olan negatif sezgileri, pozitif sezgilere dönüştürebilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mistik-olmak-ya-da-olmamak/", "text": "Mistisizm denince çoğumuzun aklına doğaüstü, bilimsel olarak açıklanamayan, paranormal konularla ilgilenen bir inanç sistemi gelir. Nihayetinde mistisizm kelimesi köken olarak gizem sözcüğünden türemiştir. Bilimsel yöntemlerle açıklanamayan eksantrik olayları gizemli addederiz; açıklamakta zorlandığımız böyle durumlara mistik dememizin nedeni budur. Ne var ki bir yaşam felsefesi, bir dünya görüşü olarak Mistisizm, tekil olarak paranormal olaylarla ilgilenmek yerine bir bütün olarak varlığa ve tabii insan yaşamına anlam bulma çabasıdır. Esas itibariyle mistisizm Tanrı'yla/Mutkak'la/Sonsuz'la bir olma tecrübesi ya da zaten var olan birliği idrak etme felsefesi olarak ifade edilebilir. Söz konusu birlik algısı insana eşsiz bir huzur, dinginlik ve tamamlanmışlık -dolayısıyla mutluluk- hissi vermesi bakımından son derece arzulanan bir durumdur. Sonuç itibariyle hepimiz mutlu olmak istiyoruz; bu bağlamda mutluluk için meditasyon çalışmalarının yaygınlaşması kolektif bilinç açısından bir gelişme olarak görülebilir. Fakat mistisizm meditasyon pratiğine indirgenemeyecek kadar derin ve köklü bir felsefedir. Uzun yıllar meditasyon yaptığı ya da ibadet ettiği halde bir türlü huzur bulamayan ve bulamadığı için veremeyen, varlıkla barışamayan insanlar tanımışsınızdır. Tüm bu pratiklerin amacı aslında içsel huzura ve dışsal barışa varmaktır. İnanç sistemleri, topluluk halinde yaşamak zorunda olan insan canlısının bir arada barış ve güvenlik içinde sorunsuzca yaşamasını sağlamak için var olan yapılardır. Ne var ki felsefeleri bir kenara itilip sadece ritüelleri kaldığında söz konusu sistemler en büyük kavga sebebi olabilmektedir. Olanın olması gereken olduğuna inanan, tüm tikelleri bir bütünün eşsiz parçaları olarak gören ve dünyanın kendi algısından ibaret olduğunu bilen bilge kişi dünyayı değil, kendi algısını değiştirmeye çalışır. Dışarıda olan bitenle ilgilenmek yerine kendi iç dünyasına yönelerek devrimleri orada yapar. Çünkü insanın gerçekte değiştirebileceği tek şey kendisidir, başkalarını düzeltmeye çalışmak nafiledir. Bu bilgi yaşla ve onun getirdiği tecrübe ile gelen bir bilgi türüdür. Nitekim gençliklerinde insanlar hep etraflarını düzeltmeye uğraşır ama yaş aldıkça düzeltilmesi mümkün olan tek şeyin kişinin kendisi olduğunu görürler. Bunu idrak etme şansına erişen kişiler bilgelik yolunda kendilerini dönüştürürler ve bir kişinin değişmesi ile ona dokunan herkes değişir, güzelleşir. Bir ütopya gibi görünen dünya barışı birey olarak senin, benim, onun içsel huzuru yakalaması ve kolektif bilinci yükseltmesi yoluyla gerçekleşebilir. Kolektif bilinç nedir derseniz, size Matrix serisini bir kez daha izlemenizi öneririm. İnsan olmak için uğraşsak zaten başka bir şeye ihtiyaç kalmayacak bence hocam. Bu bağlamda insan olmak nedir? Insan nedir gibi bir çok dal çıkar. İşte bu yazı yı tüm insanlık anlayabilse algilayabilse idirak etse dünya da acı biter tebrik ederim muhteşem bı yazı ve daha fazla kitlelere ulaşması için herkezin paylasmasini temenni ediyorum aklına kalbine sağlık ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/miyop-neden-salgin-haline-geliyor/", "text": "Görme bozuklukları arasında uzağı net görememe şeklinde ortaya çıkan, ön-arka yönde normalden daha uzun çapa sahip göz yuvarlarından kaynaklanan miyopluk, diğer göz kusurlarına göre oldukça yüksek oranda görünüyor. Özellikle de geçtiğimiz elli yılda miyop çocuk ve gençlerin oranı adeta bir salgın varmışçasına artıyor. Asya kıtasındaki artış ise şaşırtıcı boyutlarda. Örneğin Kore'de yapılan bir araştırma, onlu yaşlarda yüzde doksanı aşan bir miyop oranının varlığını göstermiş durumda. Bu artışın nedeni ile ilgili birçok fikir öne sürülse de bireysel farklılıklar ve araştırma zorlukları kesin bir kuram ortaya koymayı zorlaştırıyor. Elbette miyopluk denince aklımıza ilk başta televizyon veya bilgisayar gibi, gözü çokça yakından meşgul eden ışıklı cihazlar gelebilir. Bunların kısmen görme kusurlarına katkı yapma ihtimali olsa da esas sorun, hayatımıza giren değil, hayatımızdan çıkan şeylerde olabilir. Civcivler ve bir deney hayvanı olan Gine domuzlarında yapılan çalışmalarda, kırmızı ışık altında büyütülen civciv ve Gine domuzlarında daha fazla miyop vakası gözlenirken, mavi-mor ışık altında büyütülen hayvanlarda hipermetrop, yani yakını görememe vakalarının daha sık olduğunun gözlenmesi, ışık rengi ile görme sisteminin sağlığı arasındaki ilişkiye dair önemli bir doğrudan kanıt sağlıyor. Gözlerine görüntüyü bozan mercekler yerleştirilen hayvanlarda da miyop geliştiğini yıllardır biliyoruz. Açık havada karşı karşıya kaldığımız doğal güneş ışığı, bolca mavi ve az miktarda kırmızı içerir. Gözlerimizin doğal ayarı da tabii ki bu ışık bileşimine göredir. Açık havada çokça vakit geçiren çocuklar da muhtemelen bundan dolayı daha az miyop geliştirme riskine sahip olmalılar. Gerçekten de Çin'de yapılan bir çalışma durumun tam da bu yönde olduğunu gösteriyor: Açık havada günde fazladan 40 dakika kadar zaman geçiren çocuklarda miyopluk oranı diğer gruplara göre çok daha düşük. Yani yaşamın erken dönemlerinde güneş ışığına maruz kalmak, göz sağlığımız için de vazgeçilmez bir öneme sahip gibi görünüyor. İlk doğduğumuzda hepimiz aslında hipermetrop gözlere sahibiz. Gelişme süreci içerisinde göz yuvarlarımız ön-arka yönde gelişerek, görüntünün retina denen algılayıcı tabakada sabitlenmesine kadar büyümeyi sürdürüyorlar. Net görüntü, görme yollarında dopamin adlı maddenin belli bir düzeyde salgılanmasına yetecek kadar netleştiğinde, göz yuvarlarımızın uzaması da sona eriyor. Yani göz çapı, gelişim sırasında görüntü kalitesine göre ayarlanıyor. Elbette dopaminin en fazla salgılandığı durumlar, gün ışığı altında net ve canlı görüntülerin retinaya sürekli olarak düşebildiği durumlar olmalı. Neden miyop bu kadar fazla? sorusuna artık daha kolay cevap verebiliyoruz: Mekanizmasını tam bilmesek de doğal gün ışığı gözlerimizin doğru gelişimi için gerekli. Günümüzde ise özellikle şehirlerde çocuklarımız zamanlarının çoğunu kapalı mekanlarda ve yapay ışıklandırmalar altında geçirmek zorunda kalıyorlar. Sonuçta da doğamıza aykırı bu ortamda, yaşadığımız birçok soruna bir de görme kusurları ekleniyor gibi görünüyor. Elbette böyle karmaşık bir sorunun tek bir nedeni yok, fakat bu çalışmalar, bizi yaşam tarzımızı yeniden gözden geçirmeye bir kez daha zorluyor. Ayrıca, güneş ışığı elbette gerekli; fakat özellikle günümüzde, atmosferimizdeki koruyucu ozon tabakamıza ettiklerimizden dolayı mor ötesi ışınların oranının gittikçe arttığını da unutmayalım. Yani açık havada vakit geçirirken, güneş gözlüklerimizi ve derimizi aşırı yanıklardan koruyacak önlemler almayı da unutmamakta büyük fayda var."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mizahin-sinirbilimi-bolum-1/", "text": "Popüler komedi dizileri üzerinde yapılan bir çalışmada, izleyenlerin komik buldukları sahnelerde beyinlerinin hangi bölgesinin aktif hale geldiği izlendi. Çalışma sonuçlarına göre, dizilerde komik bulunan sahneler sırasında beynin sol yarısındaki ön beynin alt bölümü ve arka şakak lobu espri yakalayıcı merkezler olarak görev yapmakta. Beynin sol tarafı, genel olarak, dış duyulardan gelen bilgileri önceden kayıtlı deneyimlerle karşılaştırmak ve bunlara belirli ve hazırlanmış tepkiler üretmekten sorumlu. Mizah ise genellikle şaşırtıcı, sürpriz içeren ve beklentilere uymayan olaylarla ilgili olduğundan, sol beynin yakaladığı bu uyumsuzluk, bizlerde gülme ve espriyi deneyimleme hissi oluşturuyor gibi görünüyor. Araştırmacılara göre, beynimiz bu algılayıcı sistemler sayesinde espriyi yakaladıktan sonra, bunun duygusal bir deneyime dönüştürülmesi işini insula ve amigdala gibi, beynimizin duygusal işlevlerden sorumlu bölgeleri gerçekleştiriyor. Elbette güldüğümüz şeyler sadece hareketli görüntüler değil. Sözlü şakalar ve lafı gediğine koyma durumları da oldukça hoşlandığımız espri türlerinden. Özellikle fıkralar ve ayaküstü gösterilerdeki metinler genellikle bu yeteneğimiz üzerine inşa ediliyor. Sözlü espriler elbette ki belli bir düzeyde dil işleme yeteneği gerektiriyor. Yani bu şakalardan keyif alabilmek dildeki yetkinlikle doğru orantılı. O yüzden, bu özellikleri çok gelişmemiş olan çocuklar daha ziyade durum komikliklerinden hoşlanıyorlar. Bekleneceği gibi, sözel şakalar beynin şakak loblarını uyarır ve buradaki dil çözümleme merkezleri ile değerlendirilir. Yine özellikle beynin sol yanı, mantıksal uyumsuzlukları ve esprileri yakalamakta daha mahirdir. Mizahın genel olarak hoşumuza gittiği açık bir gerçek. Hoşumuza giden birçok şeyde olduğu gibi, mizahın beynimizdeki doğal sonuçlarından birisi de özellikle amigdala bölgesinin faaliyete geçmesi sonucunda beynimizde artan dopamin salgısıdır. Beyindeki dopamin miktarı aynı zamanda komik hadiselere nasıl tepki vereceğimizi de önceden belirliyor. Örneğin, ruh halimizin pek iyi olmadığı durumlarda beynimizdeki dopamin miktarları da düşüktür ve bu yüzden her zaman güldüğümüz türden espriler bize pek de komik gelmeyebilir. Zira esprilere gülebilmek, uygun durumda ve mutluluk hissedebilmeye uygun bir zihin yapısında olmamızı gerektiriyor. Bunları bir araya getirince, gülmenin nasıl kendimizi daha iyi hissetmemize yol açtığını biraz daha iyi anlayabiliyoruz. Beynimizde komiklikleri tespit eden bir başka ilginç sistem, ön beynimizde yer alan ve adına iğ hücreleri yahut Von Economo hücreleri denen özel hücrelerdir. Bu hücreler, sadece insan, yüksek maymunlar ve balinalar gibi bazı gelişkin memelilerin beyinlerinde bulundukları için üst düzey bilişsel özelliklerle ilişkilendirilirler. Şekilleri de alışılmışın dışındadır. İğ biçimli yapılarının yanı sıra, beynin uzak bölgelerine uzanan iki uzun dala sahip hücrelerdir. Şimdiye kadar bu iğ hücreleri beynimizin sadece anterior singulat, fronto-insular ve dorsomedial prefrontal korteks bölümlerinde bulundular. Araştırmalara göre, bu özel biçimli hücreler, sosyal deneyimlerimizi beynimizin diğer bölgelerine iletmekle yükümlü gibi görünüyorlar. Duygusal bir uyarana maruz kaldığımızda bu iğ hücreleri son derece hızlı bağlantılarıyla beynin diğer tüm bölgelerinin bu duygusal girdiden gerektiği şekilde haberdar olmasını sağlamaktalar. Muhtemelen bu özel görevlerinden dolayı, sinir sisteminde en hızlı iletim yapan hücreler arasında ilk sırada bu hücreler bulunur. Komik bir espri söz konusu olduğunda, muhtemelen latifeyi ilk tespit eden hücreler bu iğ hücreleridir ve aynı zamanda haberi her yere ulaştırarak beynin geri kalanının da espriyi anlamalarını sağlarlar(4). Bu arada ilave bir not olarak, iğ hücrelerinin doğumdan sonraki ilk birkaç ayda geliştiklerini, fakat yaklaşık iki yaşına kadar faaliyete geçmediklerini de hatırlatalım; zira bu yaşlar, utanma, kızgınlık ve suçluluk gibi duygularımızın ortaya çıkmaya başladığı yaşlardır ve bu tip duygular için sağlıklı çalışan bir ön beyin iğ hücre sisteminin varlığı gereklidir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mizahin-sinirbilimi-bolum-2/", "text": "Kadın beyninde işlem, erkeklerinkinden daha uzun sürüyor ve sonunda ödül sisteminin aktivasyonu daha şiddetli oluyor. Kadınlarda genel olarak sol frontal beyin bölgeleri bilgiyi işlemek için daha fazla zaman harcıyor; yani sinirsel olarak daha ince eleyip sık dokuyor. Kısacası, kadınlar esprilere biraz daha geç, fakat sonuç itibariyle daha kuvvetli bir tepki veriyorlar. Bu durum, özellikle iki yarım küre arasında yoğun bağlantılara sahip olan kadın beyni için aslında anlaşılabilir bir durum; zira zıt beyin yarım küreleri arasındaki yoğun bilgi akışı, aynı yarım küre içindeki iletişime göre biraz daha fazla zaman alıyor(5). Bir başka fark ise esprinin kim tarafından yapıldığıyla ilgili gibi görünüyor. Erkekler, esprilerine gülünme açısından belirgin oranda farklı görünüyorlar. Bazı araştırmalar, erkek bir anlatıcının erkeklerden oluşan bir gruba konuşurken, kadın bir anlatıcıya göre yüzde 126 oranında daha fazla pozitif gülme tepkisi alabildiğini gösteriyor(6). Komedi ustası Chris Rock, neyi komik bulduğumuza şöyle yanıt veriyor: Komik olmayan nedir biliyor musunuz? Üzerinde düşünmek... Neyin komik olduğunun açıklaması aslında o kadar kolay değil. Gülme ve espri dendiğinde genellikle aklımıza filmler, ayaküstü gösterilerdeki güldüren diyalog yahut durumlar gelse de günlük hayatımızda gülmemizi sağlayan şeylerin küçük bir yüzdesini bunlar oluşturuyor. Araştırmalara göre günlük olarak güldüğümüz şeylerin sadece %11 kadarı bilinçli yapılmış komikliklere bağlı. Bunun dışında %72 kadar bir oranla bizzat kendimize ve etrafımızdaki insanların değişik durumlarına gülmekteyiz. Geri kalan %17'lik kısım ise medya kaynaklı komiklilerden oluşuyor(1). Sonuç olarak, gülmek karmaşık bir ifade biçimi. Platon ve Aristo gibi düşünürler, gülmenin sadece insana has olduğunu düşünmüşler ama bugün bunun geçerli olmadığını da biliyoruz. Gülme refleksi, birçok sosyal amaca hizmet ediyor: rahatlama, kaynaşma, sözsüz iletişim, üstünlük hissi vb. Fakat bunların hiçbiri gülmeyi tek başına açıklayamıyor gibi görünüyor. Neticede, evrendeki en karmaşık şey olan insan zihninin en gizemli çıktılarından bir tanesi de gülme refleksi gibi görünüyor. Mekanizması ne olursa olsun faydaları tartışılmaz. Beyninize ve bedeninize kesinlikle iyi gelen bir hareket bu. Ödül sisteminizi faaliyete geçiriyor, kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlıyor, endorfin denen hormonların salgısını artırarak direnç ve ağrıya dayanıklılığınızı artırıyor, hatta erkekler açısından kadınların gözünde seçilebilme kıstaslarından önemli bir tanesini oluşturuyor. Zira gerçekten de espri yapabilme bir zeka ve yaratıcılık göstergesi olarak yorumlanıyor ve kadın beyninde bilinçsiz olarak komik ve sosyal ortama uygun espriler üretebilen erkeklere karşı bir meyil olduğu biliniyor. Ders veya eğitim vermekle uğraşan herkes, sade ama komik bir esprinin bile dinleyicileri gevşettiğini ve anlatılanları almaya daha açık hale getirdiğini bilirler. Yerinde yapılan espri ve şakaların öğrenmeyi artırdığı bilinen bir gerçek. Özellikle öğrenme sürecinde elimizde bu kadar sihirli bir değnek varken bunu neden etkin bir şekilde kullanmadığımızı ciddi olarak sorgulamalıyız. İnternet çağında yaşıyoruz. Bilgi çok hızlı akıyor ve beyinler bu bilgiyi işlerken çok hızlı yoruluyor. Dolayısıyla bilgi alma amaçlı olarak yoğunlaşma süremiz de oldukça kısalıyor. Klasik okul derslerinin ortalama 40 dakika kadar sürdüğü düşünülürse, bu kadar uzun bir süre boyunca özellikle de erken gençlik dönemlerindeki bireylerin konsantre olmalarını beklemek boşuna bir çabadır. Yapılan araştırmalar, konudan bağımsız olarak verilen bir derste gençlerin zihinsel yoğunluklarını koruyabilme sürelerinin ortalama 10 dakika civarında olduğunu gösteriyor. Bu ilk on dakika sonrasında dikkat düzeyi hızla düşüyor ve kafa başka yerlere gitmeye başlıyor. Halbuki elimizde anlatılacak birçok konu ve onlarca dakika zaman var. Bu durumun üstesinden gelmenin etkin bir yolu ise mizahı kullanmak. Ders içeriğine akıllıca entegre edilebilecek mizah unsurları etkili olabildiği gibi, ders ortamından doğaçlama olarak üretilecek durum komiklikleri de etkin bir biçimde dinleyicilerin dikkat düzeyini hemen ilk başlangıç düzeyine yükseltebiliyor. Dolayısıyla, güldürürken düşündürmek ve öğretmek belki kolay olmayabilir ama biraz gülücükten sonra, öğrenmek de anlamak da kolaylaşıyor. Beyninizdeki mekanizması nasıl olursa olsun, hayatınızı güzelleştiren gülüşleriniz bol olsun."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/motor-korteks-nedir/", "text": "Motor Korteks beynimizin en üst-ön bölümünde, beden hareketlerimizin kontrolü ve planlanması açısından temel öneme sahip bir bölgedir. Bedenimizdeki iskelet kaslarının tamamı buradaki sinirsel devreler aracılığıyla hareket ettirilir. Motor kortekste bedenimizin eksiksiz bir motor haritası bulunur. Küçük adam anlamında homunculus olarak bilinen bu haritada, eller ve yüz gibi ince kontrol edilmesi gereken bölgeler en büyük alanları kaplarlar. Motor korteks, beynin diğer bir çok bölgesi gibi ileri düzeyde değişebilirlik, yani plastisite özelliğine sahiptir. Parmaklarınızla yapacağınız bir egzersiz, 1-2 hafta sürdürüldüğünde, çalıştırılan parmaklara ait temsil alanları ölçülebilir derecede büyür. Bu değişiklik, yeni motor becerileri kazanmamızın temelini oluşturur. Öğrendikçe değişir, değiştikçe öğreniriz. Motor korteks hareketlere tek başına karar vermez. Ön kısmında bulunan yardımcı ve tamamlayıcı motor alanlar, beynin derinliklerindeki bazal çekirdekler ve beynin alt-arka bölümünde yer alan beyincik gibi yapılar, hareketlerimizin plan ve koordinasyonunda birlikte görev alırlar. Ayrıca yapılacak en küçük hareket için dahi bütün bedenden beyine akan saniyede milyonlarca bitlik durum ve pozisyon duyusu bilgilerinin de sürekli değerlendirilmesi ve dikkate alınması gerekir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mukemmeliyetciyim-diye-kendinizi-kandirmayin/", "text": "AçıkBeyin bünyesinde Çevik Yaşama Giriş isimli uygulamalı eğitime başladık. Çevik Yaşam üzerine verdiğim tüm eğitimler ve danışmanlıklar aynı zamanda birer yaratım atölyesine dönüştü. Yeni başlayan bu eğitim de güzel meyveler verdi ve bunlardan biri şu çıkarım: Mükemmeliyetçi olamazsınız, mükemmeliyetçilik sadece kendinizi haksız yere etiketlemenizdir. Bilimin çeşitli alanlarındaki gelişmelerde ölçme yeteneğimizin artması çok önemli rol oynar. Nörobilimde beyinle ilgili çeşitli sinyallerin daha hassas ölçülebilmesinden tutun, atom altı parçacıkların izlerinin daha hassas takip edilebilmesine kadar, ölçmede sağlanan ilerlemelerin etkili olduğu birçok alan vardır. Tabii her şey ölçmeyle olmaz, hayal gücü gibi pek çok başka bileşen de önemlidir; ama ölçtüklerimiz arttıkça kimimiz ölçümlerin içinde boğulur, kimimizin hayal gücü daha iyi çalışır. Ölçme imkanlarımız genişledikçe daha önceden var-yok şeklinde şalter gibi düşündüğümüz pek çok şeyin aslında sadece ölçek olduğunu, iki uç arasında sonsuz değer içerebildiğini anlarız. Psikoloji alanında da bu tür gelişmeler yaygınlaşmakta. İnsanlara var-yok cinsinden kişisel özellikler atamak giderek demode oluyor. Bunun yerine iki uca sahip ölçeklerle nerede olduğumuz ölçülmeye çalışılıyor artık. Oysa şahsi görüşüme göre çözümü çok da zor değil. Yığın olmak ya da olmamak var-yok tipinde bir bilgi değildir. Yığın olmak sürekliliği olan bir ölçektir. Mesela kumun ağırlığını ölçtüğünüzü düşünün. Bu durumda paradoks falan kalmaz. Tek bir kum tanesinin bile ağırlığını ölçebilir durumdayız. Mükemmeliyetçiliğin tanımını düşünelim. Bir şeyi daha mükemmel hale gelemeyecek kadar mükemmelleştirmek. İdeal tanımı bu olsa gerek. Peki herhangi bir şeyi, bir işi, bir eseri düşünün. Tek bir kum tanesi kadar daha mükemmel olamaz mı? İllaki olur, ne kadar çalışmış olursanız olun, bir kum tanesi kadar daha iyisi her zaman mümkün olabilir. En azından mümkün olabileceğini yadsıyamazsınız. Eğer gerçek bir mükemmeliyetçi olsaydınız, yaptığınız ilk eylem/işin üretiminde çalışıyor olurdunuz hala. Ne kadar mükemmeliyetçiyim derseniz deyin var-yok tipinde mükemmeliyetçi olamazsınız. Mükemmeliyetçilik ölçeğinde abartmış olursunuz en fazla. Ve bir yerde durmaya eninde sonunda karar verirsiniz. Sorun ölçeğin uygun bir yerinde duramamanız! Şunu kabul ederseniz, rahatlayacaksınız: Tüm insanlar -belirli ölçekte- mükemmeliyetçidir. Bu kabulü yapabildiğinizde kendi kendinize yapıştırmış olduğunuz ve kerameti kendinden menkul o mükemmeliyetçilik etiketinden kurtulabilirsiniz. Tek yapmanız gereken, farklı alanlarda, farklı işlerde, farklı durumlarda mükemmeliyetçiliğinize durma ayarını daha iyi verebilmek. Şöyle bir öneride bulunabilirim: İşe girişmeden önce bir kalite ve bir zaman hedefi koyun. Kalite hedefi işle ilgili makul bir hedef olsun. Zaman sınırı da yaşamınızın kalitesi açısından makul bir 'darlıkta' olsun. Kalite hedefinize zaman sınırından önce varırsanız durun orada, daha uğraşmayın. Kalite hedefinize varamadan zaman sınırınıza gelirseniz orada da durun, daha uğraşmayın. Durma becerinizi geliştirdikçe azalan faydalar ilkesine de dönebilirsiniz. Bir birim zaman ya da emek harcadığınızda ortaya çıkan üründeki kalite artışı nerede anlamsızlaşmaya başlıyor; bunu hissedin ve orada durun."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mutlak-bilme-neden-mumkun-degil/", "text": "Dünya dışı bir grup canlı karşımıza dikilip kendilerini evrenin mutlak hakimi olarak tanıtsalar ve sonra da evrendeki tüm bilgiye kusursuz bir biçimde sahip olduklarını söyleseler, zihnimizin mevcut haliyle o varlıkların ne demek istediklerini tam olarak anlamamız mümkün olmazdı. Ne onların kastettiği bilme seviyesini algılayabilirdik ne de buna emin olma hallerini. İlk bakışta bu yorum biraz karmaşık görülebilir ama birinin bir şeyi mutlak bildiğini, yani söylediği şeyin hem şüpheden muaf hem de mutlak doğru olduğunu kabullenmek biz insanların doğasına tamamen aykırı. Mutlak bilme, eğer böyle bir şey gerçekten varsa, algı sınırımızın çok ötesinde. İnsanın bu çaresizliğini tam olarak anlayabilmek için önce insan zihninin şüpheye bağımlılığından söz etmek gerekir. Zihinsel evrenin temel kanunlarından biri olan şüphesiz düşünememe olgusu insan için öylesine bağlayıcıdır ki farkında olalım ya da olmayalım, içimizde şüphe barındırmayan tek bir bilgi taneciği dahi bulunmaz. Pratik yaşam içinde bunu sürekli hissetmesek de bizim için küçük bir manipülasyonla şüpheye dönüşmeyecek tek bir doğru dahi olamaz. Dolayısıyla uzaylı da olsa herhangi bir varlığın bir şeyi hiç şüphe duymadan bilmesi ve daha da beteri, söylediği şeyin mutlak anlamda doğru olduğuna kesin bir şekilde inanıyor olması bizim için anlaşılır bir olgu değildir. Hatta tanrının bile her şeyi bilme vasfıyla ondan başka bir tanrı olmadığını söylemesi, biz fani insanların zihninde Nasıl oluyor da bundan bu kadar emin olabiliyor? sorusu için engel değildir. Gerçi insanoğlu bu gibi sorunlar karşısında mutlak bilgiye gerek duymadan başka bir enstrümanını, adına inanç dediği kesinliği hissetme becerisini devreye sokup bir şeyin doğruluğunu bilmeden ona inanabilir ama nihayetinde bu bir algılama değil hissetme becerisidir. Ve bu anlamda sadece hisler söz konusu olduğunda bir mutlaktan söz edilebilir. Büyük resme baktığımızda, insan zihninin şüpheye karşı bu denli savunmasız olması tam olarak bir zaaf değil elbette. Hatta şüphenin insanın zihnine sağladığı o devasa fayda göz önünde tutulduğunda bu küçük bedelin lafı dahi edilmez. Böylesine kuşku dolu bir zihinle sonsuza dek hiçbir şeyi mutlak olarak bilmeyecek olsak da şüphe, insan için daha tehlikeli olan yanlış bilme önünde hep koruyucu bir set olacaktır. Bu da doğamızın belki de tek güvenilir yanıdır. Sonuç olarak diyebiliriz ki sağlıklı bir yaşam için insan öncelikle zihninde inançlarıyla şüphelerinin dostça yaşayabileceği bir habitat oluşturmalı. Ve inançların, bilgiden öte bir taraf olma meselesi olduğunu kabullenmeli. En önemlisi de mutlak olarak bilebileceği tek şeyin kendi olduğunu, geriye kalan her şeyi ancak kendi üzerinden anlayabileceğini, kendi bedeninin bir milim dahi ötesinde aklının hükümsüz olduğunu ve en önemlisi de bir şeyler anlamak istiyorsa akıl masalarına tok akılla oturması gerektiğini kabullenmeli."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mutlu-olmak-icin-basarili-olmaniza-gerek-yok/", "text": "Çok çalış, başarılı ol, o zaman mutlu olacaksın. En azından, çoğumuza ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz ve akranlarımız tarafından öğretilen buydu. Mutluluğu deneyimlemek için başarının peşinden gitmemiz gerektiği fikri, Amerika Birleşik Devletleri'nin en değerli kurumlarında , inançlarda ve hikayelerde kutsal kabul edilmiştir. Çoğu insan başarıyı bir çubuğa asılmış havuç gibi kovalar. Memnuniyetin sadece üniversiteye girmenin, rüya gibi bir işe girmenin, terfi etmenin veya altı rakam yapmanın diğer tarafında gizlendiğini düşünürüz. Ancak birçok hayal peşinde koşan için hem başarı hem de mutluluk sürekli olarak ulaşılamaz gibidir. Sorun şu ki denklem geriye doğru olabilir. Bu yazının hipotezi... Psikoloji biliminde mutluluk, öznel iyi oluş ve olumlu duygular ile ilgilidir . Daha fazla esenliğe sahip olanlar, yaşamlarından daha fazla memnun olma ve ayrıca daha fazla olumlu duygu ve daha az olumsuz duygu yaşama eğilimindedir. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki işyerinde başarıyı teşvik eden heyecan, neşe ve sakinlik gibi, olumlu duygulardır. Önce insanları tek bir noktada inceleyen kesitsel çalışmalara bakalım. Bu, araştırmacıların mutluluk ve başarının ilişkili olup olmadığını belirlemesine olanak tanır. Daha mutlu olan insanlar, asık suratlı akranlarına kıyasla işlerinden daha memnun olup, sosyal destek hizmetinden daha fazla yararlanırlar. Özellikle, bir alandaki olumlu bir izlenimin başka bir alandaki görüşü etkilediğine, halo etkisi nedeniyle patronların mutlu çalışanlara daha yüksek performans değerlendirmeleri vermesi güzel bir örnek olabilir. Örneğin, Mutlu bir ekip, bu yüzden işinde de harika olmalı. Bununla birlikte, refah düzeyi yüksek kişilerin bir dizi işle ilgili görevde daha iyi performans gösterdiğine dair bazı kanıtlar da var. Önemli bir araştırma , daha olumlu bir görünüme sahip satış temsilcilerinin daha az olumlu meslektaşlarına göre %37 daha fazla hayat sigortası poliçesi sattığını buldu. Mutluluk, farklı alanlarda da mükemmel iş performansı yapmak ile bağlantılıdır. Genellikle olumlu duygular ile yaşayan insanlar daha fazlasını yapma isteğinde olmaktadırlar. Bununla beraber, bu tür araştırmaların sınırları vardır, çünkü mutluluk ve başarı hangisinin önce geldiğini belirleyemez. Boylamsal çalışmalar, zaman içinde insanların nasıl değiştiklerini görmek için günler, haftalar, aylar veya yıllar boyunca onları takip ederler. Boylamsal literatüre göre, mutlu başlayan insanlar sonunda başarılı olurlar. Önemli bir araştırmada; üniversiteden mezun olmadan önce akranlarından daha yüksek refah seviyesinde olan gençlerin, üç ay sonra iş teklifleri alma olasılıklarının daha yüksek olduğu saptandı. Olumlu duygular, daha sonraki başarı ve kazançların da habercisidir. Bir çalışma; 18 yaşında mutlu olanların, 26 yaşındaki iş hayatlarında en prestijli, tatminli ve mali güvenilirliği yüksek bir işte çalışma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Diğer bir durum da üniversiteye mutlu başlayan insanların daha yüksek gelirleri olma ihtimali en yüksektir. Ancak mutluluğun geldiğini kanıtlamak yeterli olmamaktadır. Bilmek istiyoruz ki başarılı olmak, diğerine neden oluyor mu? Sonuçta, zeka veya dışa dönüklük gibi hem refahı hem de iş performansını yönlendiren, ölçülemeyen bazı değişkenler olabilir. Gerçekten de, dışadönüklerin hem mutlu olmaları hem de daha güzel gelirleri olması olasıdır. İyi tasarlanmış deneyler bu değişkenleri kontrol edebilir. Araştırmalar insanları tarafsız, olumsuz veya olumlu duygusal durumlar hissetmelerine neden olan durumlara rastgele atadı ve ardından işle ilgili görevlerde sonraki performanslarını ölçtü. Bu deneyler gösteriyor ki; pozitif duyguları yoğun olan insanların daha iddialı hedefleri olur. Zorlu görevlere daha uzun süre dayanabilirler. Kendileriyle ve diğerleriyle ilgili olumlu görüşleri olur ve başaracaklarına inanırlar. Mutlu insanların iyimser beklentileri de gerçekçi görünüyor; olumlu duygulara sahip insanlar, nötr veya olumsuz duygulara sahip insanlara göre daha üretkendirler. Deneysel kanıtların ağırlığı, daha mutlu insanların daha az mutlu insanlardan daha iyi performans gösterdiğini ve muhtemelen bunun nedeninin olumlu tavırları olduğunu gösteriyor. 170'den fazla kesitsel, boylamsal ve deneysel araştırmayı incelediğimizde, refahın kariyer başarısını birçok yönden desteklediği açıktır. Bu, mutsuz insanların başarılı olamayacağı anlamına gelmez. Bunu okuyan üzgün bir insanın kendisine başarılı olmak istiyorsan mutlu olmalısın demesi pekte doğru değildir. Aksine tarih, Abraham Lincoln ve Winston Churchill gibi depresif bireylerin inanılmaz başarılar elde edebildiğini gösteriyor. Hem olumsuz hem de olumlu duygular durumlara uyarlanabilir. Tıpkı mutlu olmanın bir zamanı olduğu gibi, üzgün olmanın da bir zamanı vardır. Bu nedenle, bunu okuyan herhangi bir iş sahibi veya yönetici için, yalnızca mutlu insanları işe almamaya veya çalışanlarını daha iyimser olmak için zorlamamaya dikkat etmemiz gerekiyor. Bu tür stratejiler geçmişte geri tepti politikanın ironik bir şekilde işçileri daha perişan hale getirdiği ABD süpermarket zinciri Trader Joe's'un çalışanlarına zorunlu olarak uygulanan neşelilik örneğinde olduğu gibi. İnsanlar ve şirketler mutluluğu arttırırsak daha şanslı olacaklarını ümit etmişlerdi. Filozof Bertrand Russell 1951'de Benim anladığım kadarıyla iyi hayat mutlu bir hayattır. demişti. Ama devam etti: İyiysen mutlu olacaksın demek istemiyorum; Demek istediğim, eğer mutluysan iyi olacaksın. İş yerinde iz bırakmak söz konusu olduğunda, hemfikiriz. Başarılı olmak istiyorsanız, oyalanıp mutluluğu bulmayı beklemeyin, bunun yerine oradan başlayın. Eğer bu yazı hoşunuza gittiyse tüm bilim haberlerimiz için tıklayın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mutlu-olmak-ya-da-olmamak/", "text": "Ne olduğunu bilene neredeyse rastlamadım ama herkes seviyor onu. Herkes istiyor. Mutluyum diyor bazen birileri; sorsan, o da anlatamıyor ne olduğunu. Halinden memnun, ağrısı geçmiş, maddi sıkıntısı banka hesabına yatan yüklü bir meblağ ile hafiflemiş insanlar kendini mutlu hissediyor. Hissediyor ama pek kısa sürüyor bu. Yemek yerken çoğumuz mutluyuz mesela; yahut herhangi bir hazzı deneyimlerken. Mutluluk pek çoğumuz için keyif aldığımız şeylerde saklı. Ne kadar keyif o kadar mutluluk gibi bir algı var çoğumuzun kafasında. Bu bazen şekil de değiştiriyor; ne kadar ağrısız, acısız, dertsiz ve tasasız isek, mutluluk da o kadar oluyor. Yani mutluluk ekseriyetle bir iyi şey varsa, onun yanında promosyon olarak geliyor. O iyi şey yoksa, mutluluk da yok. Ama bazen, ara sıra da olsa birileri çıkıyor; yoksunluk yahut sıkıntı içerisindeyken, ağrısı, sızısı veya hastalığı onu rahatsız ederken bile mutluyum diyor. İçinde bulunduğu her durumda bir şükran ve minnet haresiyle sarılı sanki. Bazen adeta ermiş gibi bir görüntü veriyorlar; bazen de biraz akli dengesi sorunlu insan portresi yakıştırabiliyoruz böylelerine. Haz veya azap onları çok da fazla etkilemiyor gibi görünüyor. Tadmada ve doymada, isyan ve şikayette ölçülü, hatta hayli cimriler. Şikayet etmeyi veya sevinip coşmayı beceremiyor gibiler; yahut pek yakışmıyor onlara. Onların mutluluk hali, verili durumdan bağımsız gibi. Adeta yapısal bir özellik. İnsan diğer varlıklarda olmayan sayfalar dolusu ilginç özelliğe sahip. Bunların büyük çoğunluğu zihinsel melekeler ve bu melekelerden birisi insanı dünyada belki de en endişeli canlı haline getiriyor. O özellik, çok gelişmiş bir zaman algısı. Geleceğe ve geçmişe dönük olarak zamanda adeta sınırsız sıçramalar yapabilen insan zihni, geçişi ve geleceği aynı anda ihata edebilen bir alem gibi. O nedenle de öleceğini bilen tek canlı. Bunu umursamayan tek canlı da yine o. Bu zaman algısına biraz yakından bakarsak, hazzı bile nasıl acıya ve kedere dönüştürülebileceğini hemen fark edebiliriz aslında. Harika bir sofrada yiyip içmeye henüz başlamışken, sevdiceğimizle geçireceğimiz çok güzel bir tatilin ilk saatlerini heyecan içinde yaşarken, nefis bir havada yürüyüş yaparken ciğerlerimize çektiğimiz taze havanın hazzını duyumsarken ve daha aklınıza gelebilecek her türlü keyifli anın tam göbeğinde, zihnimizin arkalarından bir yerlerinden bir uyarı durmaksızın bilincimizin dibini gıdıklar durur. Bitecek der. Bu haz, bu keyif, bu coşku bitecek.... Bunu hepimiz duysak da, duymamazlıktan gelme refleksini erken yaşlarımızda geliştirmeyi öğreniriz. Akıbeti bilebilen zihinlerimiz, hazların ve acıların geçici olduğunu bilir. Ama bu yetenek, acıları hafifletmekten çok, hazları zehir etmeye yarar. Haz anlarının biteceğini bilmek, bunu bilmeden edememek, insan için hazzı eksilten, onu zevk alma konusunda diğer hayvanlardan açık ara dezavantajlı yapan en önemli yetenek tir. Belki de o nedenle, biraz düşünsek, hazların mutluluk getirmeyeceğini hemen fark ederdik. Geçici olan, biteceğini bilmediğimiz şey bize mutluluk değil, ancak belki geçici bir haz verebilir. Mutluluk ise daha başka bir şey olmalı. Hayatından, varlığından, başına gelenlerden ve yaşamının anlamından razı olan insanlar, başlarına ne gelirse gelsin, şükran, tatmin ve mutluluk hislerini kaybetmiyorlar. Sevdikleri bir insanın cenazesini uğurlarken bile bazısının gösterdiği vakar ve o sevilesi dinginlik, o anlarda bile rızanın dışa vurumu gibi görünüyor. Çoğu insan haz alırken, yahut ızdırabı bitince bu nedenle geçici de olsa mutluymuş gibi hissediyor. Ama haz bitince, o şükran hissi de yerini şimdi ne yapsak? arayışına mecburen terk ediyor gibi görünmekte. Hasılı, siz kendinizden ve size bu hayatı verenden razı olunca, onun getirdiği şey ne olursa olsun, sizin iç istikrarınızı pek bozamıyor. Derler ya mutluluk varılacak bir netice yahut istasyon değil, yolun kendisidir diye. İşte benim de demeye çalıştıklarım aslında aynı kapıya çıkıyor. Yoldan alacağınız lezzetin sırrı ise yolculuğa verdiğiniz anlama bağlı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mutluluk-mu-haz-mi/", "text": "Haz bağımlılığı ciddi bir ruhsal sorunken mutluluk bağımlılığı diye bir şey yoktur! İnsan, doğası gereği acıdan kaçıp hazza yönelen bir varlık. Bu durum en temelde haz verici şeylerin sağ kalımımıza hizmet etmesinden ve acının bir tehdit uyarısı olmasından kaynaklanır. Yemek, uyumak, cinsel ilişkiye girmek, egzersiz yapmak, öğrenmek gibi aktivitelerin verdiği haz olmasaydı türümüz hayatta kalamazdı. Bu nedenle haz, sağ kalımın çok önemli bir parçası. Ne var ki haz odaklı yaşamanın, sağ kalıma mutluluk hali kadar hizmet etmediğine dair araştırmalar bulunuyor. Bir grup araştırmacı hedonik iyi hissetme ile ödomonik iyi hissetmenin genler üzerindeki etkisini araştıran çalışmalar yaptılar ve beklemedikleri sonuçlar elde ettiler. 2013 yılında yapılan ilk çalışmada hedonik iyi hissetme haz alma ve tatmin olma durumuyla ilişkilendirilirken, ödomonik iyi hissetme anlam ve amaç sahibi olma durumuyla ilişkilendiriliyor. Hedonik iyi hissetme durumu yaşayan deneklerin mikroplarla savaşan antikor üretimini yöneten genleri baskılanırken, iltihaplanmayla ilgili genleri aktifleşiyor ve enfeksiyonlara daha açık hale geliyorlar. Ödomonik iyi hissetme halinde olan deneklerin ise iltihabi yanıtları pasifleşirken, savunma sistemini güçlendiren genleri aktive oluyor ve bedenleri kendilerini daha iyi koruyor. Ödomonik iyi hissetme o kadar önemli ki, eksikliği kişiye sigara ya da obezite kadar zarar verebiliyor. Yukarıda sözünü ettiğim çalışma, kişinin psikolojik durumunun genleri nasıl etkilediğini araştırırken başka bazı çalışmalar kişinin genlerinin psikolojik durumu üzerindeki etkilerini araştırıyor. Pek çok çalışmada, mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin isimli nörotransmitteri taşıyan genin kısa alelinin majör depresyonla bağlantılı olduğu iddia ediliyor (Fein et al, 2005; Zalsman et al, 2006, Carver et al., 2008; Wray et al., 2009, Nellissery et al., 2003). Bunun anlamı şu: Eğer ilgili genin kısa alelini taşıyorsanız depresyona daha yatkın, mutluluğa daha uzaksınız. Hele ki iki alel de kısaysa, yani hem anneden hem de babadan kısa alelleri aldıysanız işiniz hepten zor demektir! Fakat bu görüşü savunmayan çalışmalar da mevcut (Minov et al, 2001; Anguelova et al., 2003; Risch et al, 2009, Cornelius et al, 2015). Bilim insanlarının mutluluğun genetik nedenleri olup olmadığına dair tartıştıklarını da söyledikten sonra biz haz ile mutluluk arasındaki farka gelelim. Mutlu olmadığı için hazlara yönelen ve bağımlılıklara kapılarak daha da mutsuz olan insanlar tanımışsınızdır. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki haz, mutluluğun karşıtı ya da alternatifi değildir, hem mutlu bir insan olup hem de haz duyabilirsiniz. Haz kısa süreli bir duygu durumu iken mutluluk daha uzun vadelidir. Hazzı tek başımıza hissederiz ama mutluluk çoğunlukla sosyallikle bağlantılıdır. Haz maddeler ile elde edilebilir fakat haz almak için kullanılan maddeler mutluluk vermez, tam aksine kişinin uzun dönemli iyiliğini ve sağlığını zora sokarak mutsuzluğa neden olur. Hazla ilgili en büyük sorun onun bağımlılığa dönüşebilmesidir; nitekim haz bağımlılığı ciddi bir ruhsal sorunken mutluluk bağımlılığı diye bir şey yoktur. Beyin kimyasına da değinmeden geçmeyelim; haz duygusu büyük ölçüde dopamin ile ilişkilendirilirken mutluluk serotoninle bağlantılı kabul edilir. Tüm bunlar hazzın mutluluktan farkını ortaya koymak için yeterli sanırım. İstediğimiz her an haz almamız mümkün ama her an mutlu olamıyoruz. Mutlu bir hayat sürmek demek hayatın bütün anlarında kendimizi iyi hissetmemiz değil, bir bütün olarak hayatımızdan memnun olmamız demek. Mutlu olmak için kendimizden büyük bir hedefimizin olmasına ve onun için uğraşmaya ihtiyacımız var. Çoğumuz isteklerimize ulaştığımız anda mutlu olacağımıza inanıyoruz ama bu bir yanılsama. Mutluluk hedefimize vardığımız, amacımıza ulaştığımız zaman elde edilen hazzın değil, oraya giderken yaşadığımız sürecin adı. Yaşarken duyduğumuz hazlar da sürecin bonusu!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/mutluluk-nasil-isler/", "text": "Mutluluğun çoğunlukla gerçeklere değil de yorumlara dayalı bir insan hali olduğu söylense de bu kavramının o kadar uzun ve karmaşık bir felsefi tarihi var ki ne olduğuyla ilgili kapsayıcı bir kanaate varmak neredeyse imkansız. Hatta çoğu zaman onu sadece tanımlamakta değil, gerçekliğinden emin olmakta bile zorluk çekiyoruz. Belki de insanla ilgili en az bilgi sahibi olduğumuz ama üzerine en fazla manipülasyon yaptığımız duygu durumu mutluluktur. Mutlu olmanın ne olduğu ve onu elde etmek için hangi araçların meşru olduğu konusundaki geniş anlaşmazlığa karşın mutluluğu sadece fayda ile ilişkilendiren genel bir görüş var. Bu anlamda mutluluk bir bireye neyin fayda sağladığı, daha iyi hissettirdiği, çıkarlarına ve amaçlarına hizmet ettiğiyle ilgiliymiş gibi görünüyor. Mutlulukla ilgili gerçekçi tanım yapılmadığı müddetçe de neşe, keyif, huzur ya da hoşnutluk gibi görece çok daha basit olan bir yığın yancı duygu mutluluk olarak tarif edilebiliyor. Kiralanabilir zevklerin çoğu, hatta yaşamında her şeyin yolunda gittiği gibi çok daha güncel ve basit bir düşünce dahi bazen mutluluk olarak algılanabiliyor. Bir sabah ruhumuzun hava durumu kızgın ve öfkeliyse mesela, o gün o öfkenin ne denli şiddetli, yıkıcı ve uzun olacağı ruhunuzun iklimine, yani o dönemki mutluluğuma göre değişecektir. Sevdiğiniz bir müziği dinler ya da bir kitap okurken ya da sadece sokaklarda yürürken bile alacağınız zevk ruhunuzun iklimiyle, yani mutluluğumuzun gücüyle ilgili olacaktır. Mutsuzluksa, adı üzerinde, gelecekle ilgili umudun noksanlığıdır. Yoksa deneyenler bilir ki insanın en kederli, en acılı, en müşkül halinde bile, eğer geleceğe dair yeterince umudu varsa, mutlu olması mümkündür. Mutluluk konusuyla ilgili edinmemiz gereken bir diğer bakış açısı da şu: Nasıl ki insanoğlunun açgözlülüğü bu gezegende iklim değişikliği için bir tehditse, bireysel açgözlülükler de mutluluk iklimi için aynı oranda tehdittir. Eğer biri ruhunun tüm ağaçları keser ya da düşünsel kirlerle zihninin atmosferini sürekli zehirlerse, onu bekleyen önünde sonunda buzul çağıdır. Kısaca, mutluluk o günkü havanızın güneşli ya da bulutlu olmasıyla ilgili bir şey değil. Ya da insan için ne gözyaşı ne de kasvet rüzgarları mutsuzluğun göstergesidir. Mutluluk öyle ya da böyle, doğanızın dengesidir. Ve kulağa ne kadar tuhaf gelirse gelsin, aslında mutluluk insanın kendiyle en içten iletişimidir. İnsanın kendisiyle olan iletişimi bir şiddet iletişimi olmadığı süre de mutluluk kimse için uzakta değildir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/muzik-de-bulasir-ama-oldurmez/", "text": "Aslında hayal etmeye gerek yok. Çünkü 2020 yılındayız. 2019'da olsak size bir distopya gibi gelebilirdi ama şu an tam da onu yaşıyoruz. Belki yap-boz yapmaktan elleriniz ağrımış, duvarlarınız yaptığınız 2000 parçalık yapboz setleriyle dolmaya başlamıştır. Hurmalıdan cevizliye, bütün enteresan mayalı ekmek çeşitlerini denediniz. Aşçılıkta da ustalaştınız. Pencereniz varsa şanslısınız! Pervazda domates yetiştiriyorsunuz. En sevdiğiniz filmleri bilmem kaçıncı defa tekrar izlediniz. Vücudunuz envai çeşit yoga hareketlerinden artık size 'Yeter!' diyor. Akşam olunca 'Dikiş mi yapsam, yoksa kahve mi içsem?' diye düşünürken, birden, bam! Kulağınıza bir ses geliyor. Hayır, İsrafil'in Sur'a üflediği boru sesi değil. Bu sorunun cevabını arayan CCNY'nin Grove Mühendislik Okulu'ndan Jens Madsen ve Lucas Parra, müzik izleyicilerinde beyin dalgalarının senkronizasyonunu ölçmüş. Dinleyici müzikle meşgul olduğunda, sinirsel tepkileri diğer dinleyicilerle eşzamanlı hale geliyor, dolayısıyla beyin dalgalarının kişiler arasındaki benzerliği müzikle kurulan etkileşimin kanlı-canlı bir kanıtı olarak karşımıza çıkıyor. Parra ve arkadaşlarının Scientific Reports'ta yayınlanan bulgulara göre, müzik dinletilen katılımcıların beyin dalgalarının senkronize hale gelmesi, tanıdık müzik parçaları dinledikçe azalıyor. Buna ilaveten, alışılmadık müzik tarzlarının, dinleyicilerin ilgisini daha uzun bir süre boyunca çektiği fark edildi. En sevdiğiniz müzik parçalarını karantinada yüzlerce kere dinledikten sonra, açık unuttuğunuz pencerenizden içeri giren farklı bir melodi, elinizde ne varsa bırakmanızı ve bu yabancı şarkıyı kafanızı pencereden aşağı sarkıtarak dinlemenizi sağlayan tam olarak bu olabilir! Herkesin farklı müzik tercihleri vardır, isteyen Bach dinler, isteyen Müslüm Gürses. En önemli faktörü müzik tercihi değil, onunla kurulan duygusal bağlar belirliyor. Bir kişinin hoşlandığını düşündüğü bir şarkı çalarken, limbik sistem çok daha fazla aktiftir. Duygu uyandıran müzik, kişinin ruh hali üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olabilir. Müzik, insanların birbiriyle hemhal olmasını sağlayan bir çimento gibi adeta. Zaman zaman hissedilen yalnızlığı daha mutlu bir hatıranın sayfaları ile örtebilir. Ben ne zaman Queen'in şaheseri Bohemian Rhapsody'i duysam, Ankara'ya giderken arabanın içinde yüzüme vuran rüzgarı hatırlarım. Biri Maria Mariaaa!! deyince aklıma bir yaz günü henüz tanımadığım bir adamla çektirdiğim fotoğraf geliverir. Bach: Air, D majör'ü duyduğumda ise klarnetimle bakışıp Bunu çalmamızın mümkünatı yok. diye iç geçirdiğim anı düşünürüm! Mezdeke Shik Shak Shok'u duyduğumda ise Ürdün'de oda arkadaşlarımla yurdumuzun yanındaki düğün salonunda düzenlenen kına gecesine heyecan olsun diye alelacele hazırlanıp reddedilme şansımız olsa da- davetsiz girip bir Arap kınasına şahit olduğumuz kaotik anı anımsarım ve ister istemez gülerim. Hayatımızın her köşesi müzikle dolu ve onun beraberinde getirdiği anılarla kuşatılmış durumdayız! Şimdiye kadar müziğin hatıralarımızın arasında edindiği yeri ve bizi nasıl başka insanlarla birleştirdiğine temas ettik. Fakat hafıza ve hastalık tedavisi için müzik ekseninde yapılan onlarca çalışmaya değinmeden geçmek haksızlık olur. Bu çalışmada, beynin ön bölgesindeki dikkat ağını harekete geçiren bir mekanizmayı incelemek üzere yola çıkıldı. Üç hafta boyunca, araştırmacılar katılımcıların anlamlı şarkılar seçmelerine yardımcı oldu ve bakıcılar hastalara kendi seçtikleri müziklerle yüklü bir medya oynatıcının nasıl kullanılacağı konusunda eğitim verdi. Araştırmacılar, işlevsel bir MRI kullanarak hastaları, sessizliğe karşı 20 saniyelik müzik kliplerini dinlediklerinde aydınlanan beyin bölgelerini görüntülemek için taradıklarında, müziğin tüm beyni harekete geçirdiği ve neredeyse tüm bölgelerin birbiriyle iletişim kurmasına neden olduğu keşfedildi. Kişiye hitap eden müzikler dinlemek, görsel, belirgin , yönetici, beyincik ve beyin-kabuğu beyincik arasındaki şebekelerin tümünde, önemli ölçüde daha yüksek işlevsel bağlantı kurulmasına neden oluyordu. Günlük dildeki özeti şu: Beyin adeta yeniden canlanıyordu! Ancak, bu sonuçlar hiçbir şekilde kesin değil. Anderson, Toplumumuzda, bunama teşhisi çığ gibi yükseliyor ve çok fazla vergiyle kaynak harcanıyor, dedi. Kimse müzik çalmanın Alzheimer hastalığının tedavisi olacağını söylemiyor, ancak semptomları daha yönetilebilir hale getirebilir, bakım maliyetini düşürebilir ve hastanın yaşam kalitesini iyileştirebilir. Bakın burası çok önemli işte!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/muzik-egitimi-beyninizi-degistirebilir-mi/", "text": "Bu soruyu yıllar önce tesadüf eseri elime geçen bir bilim dergisinde okuduğumda büyük bir şaşkınlık yaşamış ve doğruluğunu merak etmiştim. Ben konservatuvarda uzun yıllar müzik ve enstrüman eğitimi gördüm fakat bunların beynimi değiştirebileceğini bilmiyordum. Evet, bir enstrüman çalabilmek çok zevkli, zahmetli ve muhteşem bir duygu fakat beynin sinirsel yapısını değiştirebiliyor olması büyük bir iddia. Müzik ve beyin arasındaki ilişkiye kafa yorup, deneysel çalışmalar ve araştırmalar yapan bilim insanları; müziğin yalnızca çeşitli duygular uyandıran bir sonucu olmadığını, aynı zamanda beynimizdeki birçok bölgeyi uyararak geliştirebildiğini ortaya koymuşlar. Özellikle çocuklar üzerine yoğunlaşan testlerde, okul öncesi dönemden itibaren düzenli şekilde alınan müzik ve enstrüman derslerinin, okumayı öğrenme süresinde seslerin daha kolay kavranmasını sağlayarak, telafuzu kolaylaştırdığını öne sürüyorlar. The University of British Columbia 'da Müfredat ve Pedagoji Bölümü'nde Müzik Eğitimi profesörlüğü yapan Peter Gouzouasis, İlkokulda bir müzik aleti çalmayı öğrenen ve lisede çalmaya devam eden öğrencilerin, sadece anlamlı bir şekilde daha yüksek puan almakla kalmayıp, aynı zamanda İngilizce, matematik ve fen konularında, müzik eğitimi almayan akranlarından zihinsel açıdan daha başarılı olduğunu saptamış. Ayrıca akademik seviyede bir yıl daha önde olabildiklerini de ortaya koymuş. Nörobilimde son yıllarda elde edilen en önemli verilerden biri de, beynin daha önceden düşünüldüğü gibi statik yani değişmez olmadığının, tam tersine değişebilir bir yapıda olduğunun keşfedilmesi. Müzik, beyin plastisitesi konusunda önemli bir yer tutuyor. Örneğin profesyonel müzisyenlerle müzisyen olmayan kişilerin beyin görüntüleri karşılaştırıldığında, beynin korteks olarak adlandırılan dış yüzeyinin ön kısmının , işitme ile ilgili bölümünün ve hareketle ilgili bölümünün müzisyenlerde, müzisyen olmayan bireylerden daha gelişmiş ve kalın olduğu ortaya çıkmış. Ayrıca iki beyin yarı küresini birbirine bağlayan ve korpus kollosum adı verilen yapının da özellikle erken yaşlardan itibaren enstrüman çalmayı öğrenenlerde daha büyük olduğu keşfedilmiş. Beynimizde tıpkı kaslarımız gibi egzersiz yaptıkça büyüyüp gelişebilen bir yapıya sahip. Mesela piyano gibi bir enstrümanı çalarken, notaları duyup algılayan beynin; tuşlara dokunan parmaklara, ellere ve pedala basan ayağa emir vermesiyle koordinasyon oluşturarak, beynin birden fazla bölgesini aynı anda ve yoğun olarak çalıştırıyor. Düzenli olarak yapılan bu çalışmalar da beynimizdeki sinirsel bağlantıları kalıcı şekilde geliştiriyor. Bu bağlantıların kuvvetlenmesi de; planlama, problem çözme, hafıza, konsantrasyon ve yaratıcılık gibi becerileri daha etkin kullanmamızı sağlıyor. Diğer bir deyişle beynin bilgiyi işleme süresini hızlandırarak zihinsel kapasiteyi artırıyor. Ayrıca çocukluk döneminde kazanılan bu beceriler ve yeni sinirsel bağlantılar, ilerleyen yaşlarda da korunarak, yaşlılık dönemlerinde ortaya çıkan unutkanlık ve Alzheimer hastalığından da beynimizi koruyor. Çocukların hayatındaki onlara yararlı olabilecek her türlü detay ne kadar önemli ise müzik de bu önemli detaylardan biri. Beynin gelişimindeki en önemli unsur ne kadar kullanıldığıyla ilgilidir. Birden fazla duyumuzu ve beynimizin farklı bölgelerini birlikte çalıştırmak ve buna zorlamak, beynimizin gelişmesine ve büyümesine yol açar. Çünkü beyin, zorlandığı zaman gelişmeye başlar. Enstrüman çalmak da tıpkı matematik ya da satranç gibi yüksek beyin fonksiyonları gerektirir. Mesela piyano çalarken duyma, görme, dokunma duyularımızın hepsini aynı anda ve koordineli şekilde çalıştırabilmemiz gerekir. Yani beş duyumuzun üçü aktif olmalı. Bunları yapmakta zorlanan beyin de kendi kapasitesini sürekli olarak arttırmaya başlar. Özellikle de hafıza, dil, duygu ve motor hareketlerinden sorumlu beyin bölgeleri, fark edilecek derecede gelişim gösterir. Müzikle uğraşmak aynı zamanda iyi gelişmiş mekansal zekanın temelini atar. Mekansal zeka, görsel dünyayı algılayabilme, nesnelerin görüntülerini zihinde oluşturabilme ve bunların farklılıklarını kavrayabilme yetisidir. Bu yoğunluktaki bir çalışma da zihnimizde, çok yönlü düşünmeyi, bağlantı kurmayı ve hafızayı geliştirerek, beynin kullanımını en üst seviyeye taşır. Bu özelliklerin okul başarısına katkısı ise daha hızlı bir şekilde okuma, yazma, anlama, düşünme, hayal edebilme ve yaratıcılık gerektiren süreçleri kolayca tamamlayabilmektir. Tüm bunları çalıştırabilme becerisi de nihayetinde okul ve sosyal yaşamdaki başarıyı getirir. Müzik ve enstrüman eğitimi ders ve okul başarısının ötesinde, hangi yaşta olursa olsun kişiye öz yönetim becerisi kazandırır. Her bir notaya harcanan emek, zamanlama ve koordinasyon becerisini sağlamak ve kendini eğitebilmek, kolayca üstesinden gelinebilecek bir durum değil. İyi bir sonuç alabilmek için düzenli, disiplinli çalışma ve sabır gerekir. Tıpkı hayatın her alanında olduğu gibi. Fakat tüm bu zorlu süreci tamamlayabilmenin verdiği tatmin hissi ve kendini gerçekleştirebilme yolculuğu paha biçilemez. Yakın zamanda, öğrencilerimden biri tesadüf eseri bir çalışma yöntemi buldu ve diğer arkadaşlarıyla da bu yöntemi kendi üzerlerinde deneyerek geliştirdiler. Anlattıklarına göre ders çalıştıkları periyotta, mola zamanlarında 5 10 dakika enstrüman çalıp sonrasında test çözdüklerinde, daha az hata yaptıklarını fark etmişler. Sorulara daha çabuk ve daha kolay konsantre olabildiklerini iddia ediyorlar. Bu deney bilim insanları eşliğinde uygulanan, resmi sonuçlar içeren bir çalışma sistemi değil elbette. Fakat oldukça gerçek ve gözle görülebilecek sonuçlara sahip. Beynimizin konsantrasyon süresi sınırlıdır ve uzun süreli hareketsizlik durumlarında algıları yavaşlayabilir. Öğrencilerimin keşfettiği bu egzersizin işe yaramasının sebebi, beynin okuma ve anlama kısımlarına ek olarak, motor becerilerin de dahil olduğu birçok alanı devreye sokması ve uyandırması. Bu beynimiz için, uzun süre oturduğumuz koltuktan kalkıp gerinerek tazelenmek gibi. İnsan ona yarar sağlayacak yöntemleri bazen kendi de keşfedebilir. Hiç ummadığımız konular ileride hayatımızı kolaylaştıracak faydalar sağlayabilir. İlk zamanlar piyano dersine o kadar istekli değildim, açıkçası biraz zor gelmişti fakat ailem derslere devam edersem bu zorlukları aşabileceğim ve kendimi daha iyi hissedebileceğim konusunda öğretmenimle birlikte beni destekledi. Ve gerçekten bir süre sonra piyanoda çok daha iyi bir seviyeye geldim ve başarabildiğim için de kendimle gurur duydum. O sıralar müziğin ve piyano çalmanın hayatıma etki edebilecek bir yönü olduğunun bilincinde değildim. Şimdi yıllar sonra fark ediyorum ki, tıp eğitimim sırasında yüksek el becerisi ve koordinasyon isteyen kritik ameliyatlarda, diğer meslektaşlarımdan çok daha kolay ve rahat kullanabiliyordum ellerimi. Bunda, çocukluk yıllarımdan itibaren aldığım piyano derslerinin büyük katkısı olduğunu düşünüyorum şeklinde anlattı. Bilim insanları, müziğin beynimize olan etkilerini ve değişimini fark ettiklerinde, tedavi amacıyla kullanılabileceğini de keşfetmişler. Mesela beyin travması yaşamış ve beyninin bazı bölümleri zarar görmüş kişilerin, beyninde yeni sinir hücreleri oluşturması ve kendini yenileyebilmesi için enstrüman dersleri, özellikle de piyano dersi almaları sağlanan bazı klinikler var. Ayrıca Parkinson hastalarının semptomlarını hafifletme ve tedaviye destek süreçlerinin de bir parçası. Bunların yanı sıra; disleksi, konuşma bozuklukları, dikkat eksikliği ve öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların iyileştirme süreçlerinin de bir parçası. Olumlu etkileri kanıtlandıkça artık daha yaygın alanlarda kullanılıyor ve sonuçları etkileyici. Sanatın insana kattığı artılar saymakla bitmez. Beynin fiziksel yapısını değiştirebilmesi ve gelişimi üzerine yapılan çalışmalar, buz dağının görünen kısmı sadece. Her insan muhteşem bir müzikal zekayla dünyaya gelmeyebilir. Yetenek, keşfedilebilmesi için ışık tutulması ve fırsat verilmesi gereken bir alan. Çevresel faktörlerin beynin gelişimine ve yönelimine büyük etkisi var fakat, özellikle küçük yaşlardan itibaren müzik ve enstrüman eğitimine maruz kalınması, ortaya muazzam etkiler çıkartabiliyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/muzik-egitimi-genclerin-sosyal-gelisiminde-doping-etkisi-yaratiyor/", "text": "Müzik eğitimi ve ya müzikle ilgilenmek sadece bir boş zaman meselesi değil. Araştırmalar, adına müzik dediğimiz bu sıradışı faaliyetin çok farklı faydalı etkilerini ortaya koymaya devam ediyor. Bütün canlılar, hayatta kalmak ve nesillerini devam ettirebilmek zorundalar. Bu yazılı olmayan küresel bir kural adeta. Bunun için ise içsel ve dışsal şartlara uyum sağlamak gibi bir mecburiyetleri var. Basit bir organizma için uyum temel ihtiyaçların giderilmesi kadar kolay bir hadiseyken, insan gibi karmaşık organizmalarda iş biraz değişiyor. Yalnızca fiziksel olmakla kalmıyor, bilişsel ve sosyal organizasyonlara da uyum sağlamak gerekiyor. Gelişme evresindeki bir çocuk için uyum gitgide karmaşa yaratan bilişsel bir organizasyonun içinde, çevresine, sınırları belirli bir yaklaşım göstermek anlamını taşıyor. Okul çağındaki çocuğu ele alalım. Şahsi benliği ve çevresi ile uyum içinde olabilmesi için bazı sebeplere ihtiyacı var. Nedir bunlar? Zihinsel psikolojik, sosyal ve duygusal değişiklikleri fark etmesi, algılaması, kabul etmesi ve bu değişimlere uygun tutum ve davranışları geliştirmek zorundadır. Aksi takdirde akranlarından geri kalacaktır. İçindeki bulundukları gelişim evresine göre hareket eden çocuklar, çevreleriyle olumlu sosyal etkileşim kurabilirler. Bu yüzden de sosyal açıdan uyum sahibi olurlar ve bu onların gelişimi için son derece önemlidir. Erken dönem çocukluk evresinin sonuna gelen çocuklar için artık yeni bir dönemin başlangıcıdır. Yakın çevre ve aileden bağımsız olarak farklı bir ortama girmenin eşiğindedirler. Çocuklar, okula geçiş sürecinde uyumsuz davranılar gösterebilir. Bu davranışlar bir nispette aile ve öğretmenler tarafından normal kabul edilerek tolere edilebilir. Çocuklar, erken çocukluk çağında eğer olumsuz sosyal tecrübelere şahit olurlarsa orta ve ileri çocukluk yıllarındaki sosyal davranışları bundan olumsuz etkilenecektir. Eğer yetişkinler çocuklardaki bu uyumsuzluğu fark ederlerlerse sağlıklı yollardan müdahale edilmesi son derece önem taşıyor. Bazı çocuklarda sosyal uyum ve beceri düzeylerinde düşüşe şahit oluruz. İlişki kuramazlar, kendilerini ifade edemezler, kendilerine güvenleri son derece düşüktür. Bu sebeplerden saldırganca ve içinde bulunduğu sosyal gruba uygun olmayan riskli davranışlar gösterebilirler. Çocukluk döneminde gözlenen riskli davranışların yetişkinlik hayatına da sıçramaması ve kalıcı olmaması için, orta ve geç çocukluk dönemi iyi müşahede edilmelidir. Orta ve geç çocukluk dönemi içinde fark edilen riskli davranışlara müdahale edilirse sosyal beceriler vasıtasıyla sosyal uyumun sağlanması kolaylaşır. Çocukluk döneminde sanat ve özellikle müzikle uğraşan çocukların sosyal uyum ve beceri düzeyinde anlamlı bir artış olduğu da aşikar. Çocukların sanatla uğraşmasının bir diğer artısı da riskli davranışları ortadan kaldırması. Herhangi bir müzik eğitimi almanın ve ya müzik enstrümanı çalmanın çocukların beynine ve davranışlarına olan mükemmel etkisini biliyor musunuz? Araştırmalar, müzik enstrümanı çalan çocukların kendilerini ifade etme yeteneklerinin geliştiğini ve akademik performansları da arttığını gösteriyor. Okul çağındaki çocuklarda bilişsel performans üzerinde pozitif etki yaratmakla kalmıyor, çocuğun duygularını dışa vurmasında, akranları, ailesi ve öğretmenleriyle sözsüz iletişim kurma becerisinde de hayli önemli katkılar sağlıyor. Müzik enstrümanı çalan çocuklar günlük yaşamla arasındaki o endişe verici bağı koparıp kendilerini ifade edebilecekleri geniş bir alan yaratabiliyorlar. Bununla da kalmıyor; hayal gücünü uyararak çocuğu besliyor ve yaratıcılığını zirveye taşıyor. Üç ve dördüncü sınıf öğrencileri ile yapılan bir çalışmaya göre 10 ay boyunca müzik dersi alan öğrenci grubu, müzik dersi almayan gruba kıyasla sosyal becerilerini daha çok artırdığı açıkça görülüyor. Müziğin tedavi edici etkileri hakkında yapılan araştırmalar çok fazla. Enstrüman çalmak çocukluk yıllarındaki sosyal uyum ve becerilerin saptanması açısından da önemli bir değer taşıyor. Yetişkinlik yıllarındaki çocukların karşılaşması muhtemel uyum ve davranış problemlerine katkısı nedir, bu konudaki çalışmalar henüz sınırlı. Ancak faydası olduğuda bir gerçek! Müzik eğitimi alan ergen öğrencilerin 'kişisel uyum' ve 'genel uyum' puan ortamaları, müzik eğitimi almayan ergen öğrencilerle mukayese edildiğinde ortaya çarpıcı bir gerçek çıkıyor. Enstrüman çalan çocuklar daha başarılı! Okul çağındaki çocuklar kendilerini henüz yetişkinler gibi ifade edemezler. Bu dönemdeki çocuklar akranlarının ve kendilerini ait hissettikleri arkadaş gruplarının diliyle konuşurlar. Bu nedenle öğretmenlere de büyük iş düşüyor. Çocuklar kendilerini net bir biçimde ifade edemediğinde bunu gözlemlemesi ve dışarıdaki aktivitelerini titizlikle incelemeleri gerekiyor. Bildiğimiz gibi ilkokula başlayan çocuklar ilk dört yıl içinde en çok sınıf öğretmenleriyle vakit geçirirler. Sınıf öğretmenleri bu yüzden çocukları sık sık gözlemlerler. Birlikte geçirilen bu süre, çocuğun mizacı, akran ilişkileri, eğitsel davranışları, bireysel yetkinlikleri ve arkadaşlık ilişkileri açısından öğretmen için adeta biçilmiş kaftandır. Ancak iş bu kadarla kalmaz. Sınıf öğretmeni, öğrencisi hakkında elde ettiği gözlemleri çocuğun ailesiyle paylaşmalı, eğer herhangi bir uyum problemi tespit ederse bunun çözümünü aile işe müşterek hareket ederek yönetebilmelidir. Sınıf öğretmenleri, çocukların bireysel eğitimlerinden ziyade, aynı zamanda sınıf içi eğitsel aktiviteleri ve boş zaman içerisinde arkadaşlarıyla nasıl ilişki kurduklarını da değerlendirme fırsatı bulurlar. İş birliği gerektiren spor alıştırmaları, drama çalışmaları, koro gibi müzikal aktiviteler çocuklar için eşsiz bir iletişim kaynağıdır. Birlikte yapılan aktivitelerin çocuklar için önemli bir iletişim aracı olduğunda hep birlikte mutabıkız. Peki ya okul içinde müzikal imkanlara sahip olan çocuklar? Müziğin iyileştirici etkisini işte tam da bu noktada görmeye başlıyoruz. Müzikle yakından ilişkide olan çocukların akran ilişkileri iyileşiyor, okula uyum davranışları anlamlı ölçüde artıyor(5). Uyumsuz çocukları azarlamak ve dışlamak yerine öğretmenlerin gözetimi ve rehber kişilerin işbirliğinde kazanmak gerekiyor. Bu işbirliği yalnızca okulla sınırlı kalmamalı tabii. Öğretmen, aile, okul devamlı bir konsorsiyum halinde problemleri birlikte aşmalı. Çünkü bugünün tohumları, yarının ağaçları olacaksa, onların nasıl yetiştirildiği her şeyden önemlidir!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/nasil-daha-iyi-dusunuruz/", "text": "Yıllardır hem kendime hem de çevreme anlatmaya çalıştığım bir gerçek var: İnsanın bu dünyada başına gelenlerin çoğu nasıl düşündüğümüzle, düşünce kalıplarımızla ilgilidir. Sadece anlatmaya değil, yaşamaya ve göstermeye çalıştığım bu gerçek benim hayatımda ölçülebilir değişiklikler yapan açık bir gerçek. Bu gerçeği ise zaten yeterince yaşayan bir çok insan keşfediyor ama sinirbilim ve psikoloji alanından elde ettiğimiz içgörüler bu konuda bizi oldukça ikna edebilecek kuvvetli yöntemlerin ipuçlarını da sunuyor. Bu yazıda sizlerle nasıl daha iyi, daha verimli ve daha olumlu düşüncelerle yaşayabileceğimize dair birkaç işe yarar ipucu paylaşmaya çalışacağım. - Beyninizin varlık nedenini anlayın: Beyinlerimiz, diğer tüm beyinlerde olduğu gibi bizi hayatta tutmak amacıyla programlanmıştır. Milyarlarca yıllık canlılık serüveninin bize miras bıraktığı refleksler de temelde zorlu yaşam koşullarında hayatta kalmamız sağlayacak optimum stratejiler üzerine bina edilir. Başka bir deyişle, beynimiz önce kötü ve olumsuz olan seçenekleri görme, bunlara odaklanma eğilimindedir. İyiye, olumluya ve uzun vadede fayda sağlayacak seçeneklere odaklanmak, çaba ve iç bir eğitim süreci gerektirir. - Odağınızı belirlemeyi ve istediğiniz yerde tutmayı öğrenin: Dikkatimiz, bir hayatta kalma donanımı olan beynimiz tarafından yönetilir ve sıklıkla çevresel değişiklikler dikkatimizi celbederek bizim onlara odaklanmamızı sağlar. Bu süreç otomatiktir ve büyük oranda doğuştan getirdiğimiz beyin devrelerimize dayanır. Fakat bu varsayılan beyin reflekslerimiz, dikkatimizi çeken ve özellikle de bizi rahatsız eden uyaranları önceler. Normal, iyi, sıradan, gündelik olanlar, sıklıkla bu sistemin ilgi alanı dışında kalır. Eğer belirgin bir odaklanma eğitimi ve deneyimi yoksa, o beyin sadece acil durumlarda ve beklenmeyen değişimler olduğunda bir şeylerin farkına varacaktır. Öte yandan, dikkatimizi kendi irademizle bir konunun üzerine odaklamak, diğer çeldiricilere rağmen makul sürelerde dikkatimizi orada tutabilmek, geliştirilmesi gereken bir beceridir. Bilinçli farkındalık adı verilen çalışmalar bunun için yapılır ve beynimizin acil tehdit olarak algılamadığı konulara da odaklanabilmesini sağlayan becerilerin temeli buradan gelir. Sadece günde iki-üç dakika hiç bir şey yapmadan seçtiğiniz bir şeylere odaklanıp odağınızı orada tutmaya çalışmak, kas çalışma egzersizleri gibi, bu yeteneğinizi kısa sürede güçlendirecektir. - İyi ve güzele odaklanma fırsatlarını değerlendirin: Özellikle hayatınızda olumsuzluklar yaşarken, olumsuzluklara otomatik olarak odaklanan ve devamlı onlarla zihninizi meşgul eden beyin devrelerinizi, bilerek ve isteyerek olumlu seçenek ve uyaranlara yöneltmek, zihinsel ve psikolojik sağlamlığını için güzel egzersizlerdir. Çoğu zaman bu zor gelse de olumsuz durumlara dair düşüncelerinizin sonuna bir ama ekleyerek hemen ardından olumlu bir cümle kurabilir, bu ikinci cümle üzerinde durmak için kendinizi davet edebilirsiniz. Mesela: Bu dersten istediğim notu alamadım AMA bir kez daha deneyerek bu konuyu daha iyi öğrenebilirim. O zaman bu konuda neler yapmam gerekir? - Müteşekkir olma fırsatlarını kollayın: Kafamızın içindeki o telaşlı hayatta kalma donanımları genellikle elde edilmesi gereken eksikliklere odaklı çalışırken, nadiren elimizde olanlar ile ilgilenir. Bir insan ne kadar çok elinde var olan imkan ve seçenekleri fark eder ve onların kıymetini zihinsel olarak değerlendirmeyi seçerse, beynimizdeki şükran devreleri o kadar çok çalışır. Bu tip alışkanlıkları olan insanlar, sorundan ziyade çözüme odaklı zihin durumlarını daha fazla deneyimlerler. - Yapıldı listesi tutun: Hepimizin muhakkak belirli hacimlerde yapılacaklar listesi vardır. Fakat tercihen her günün sonunda bir deftere bu gün yaptıklarım gibi bir başlık altında yapılmış ve bitmiş işlerinizi kaydetme alışkanlığı geliştirirseniz, beyninizin ödül sistemini beslemiş ve motivasyonunuzu belirgin şekilde artırmış olursunuz. - Mizahtan yararlanın: Mizah adeta ilaç gibi bir yeteneğimizdir. Özellikle sıkıntılı zihinsel döngülerden çıkabilmenin en pratik yolu, mizahla iç içe olmaktır. Aşırı ciddiye aldığımız durumların bizde yarattığı efkar bulutlarını ve kısıtlı düşünce kalıplarını bir kaç kahkaha kolayca dağıtabilir. - Olumlu iç sohbetlere zaman ayırın: Sıklıkla kendimizi eleştiririz; bu varsayılan beyin devrelerimizin kaçınılmaz marifetlerinden birisidir. Gerçi gelişim için iyidir ama çok fazla iç-eleştiri, kendimize güvenimizi, olumlu düşünceler üretmemizi ve harekete geçmemizi engelleyebilir. Bu nedenle arada bir, bile isteye, kendimizle olumlu sohbetler yapmayı, kendimizi tebrik etmeyi, işe yarar kısımlarımızın belki bir listesini yapıp bu konularda düşünmeye zaman ayırmayı ihmal etmeyelim. Faydası en hızlı görülen uygulamalardan birisidir. - İnsanlara yardım edin: Aşırı gelişmiş sosyal beyin devrelerimiz, birlikte yaşamak için ayarlanmış üst düzey yetenekler içerir. Bu yeteneklerin en önemli amacı birlikte yaşamı kolaylaştıracak reflekslerdir. Başka insanlara karşılıksız yardımcı olmak, evrimsel beyin hatlarımızda bir çok olumlu kimyasalın artışına ve içsel olarak kendimizi çok daha iyi hissetmemizi sağlar. Birlikte hareket ve yarımlaşma, beynimizin doğal ağrı kesicilerinden sakinleştiricilerine, iyileştiricilerinden geliştirici ve büyütücülerine kadar çok farklı kimyasalların miktarını artırır ve iyi oluşumuza inanılmaz katkı sağlar. - Güne ritüellerle başlayın: Uyandığımız anda bizi yataktan kaldıran nedenlere çoğu zaman aşinayızdır. Fakat her sabah, yataktan kalkmak için dışsal bir sebebe uymak yerine, sadece yatağımızda uyanık yatarken temel bir farkındalık meditasyonu yapabiliriz. Aldığımız nefese, sağlığımıza, bu günün taşıdığı potansiyellere odaklanabileceğimiz böyle bir iki dakika, bütün günümüzü değiştirmeye yeterlidir. İsterseniz sevdiğiniz bir şarkıyı dinleyerek, isterseniz aynı yerde yaşadığınız birilerini mutlu edecek minik bazı sürprizler yaparak gününüze çok güzel başlayabilirsiniz. Böyle başlayan bir gün sizi yepyeni imkanlarla tanıştıracaktır. Çünkü gün aynı olsa da artık siz farklı bakıyor olacaksınız. - Şikayeti bırakın: Şikayet, cesaret göstermemenin en kuvvetli nedeni ve bahanesidir. Şikayet edenler hayatlarını olumlu yönde değiştirme gücünü hızla yitirirler. İnsanın Fabrika Ayarları üçlemesinde ve özellikle son cildi olan Sınırları Aşmak bölümünde detayları ile anlattığım gibi, insanı insan yapan cesaret yeteneği, ancak şikayetin bittiği yerde başlar. Açık Beyin sitesinde okuduğum ilk makale budur! İrelleyen zamanlarda bütün yazıları okuyacağım. Bilgi kazanma konusunda bana katdığınız değerler için size sonsuz minnetdarım sayın Sinan Canan bey. İyi ki varsınız , hep var olunuz. Bilginiz, fikriniz, beyniniz ve insan olmaya dair tüm sorumluluklarınız için. Umudumuz yeşeriyor, yaptığınız işleri gördükçe. Merhaba. Hocam, konuşmalarınızı ve yazılarınızı takip ettikçe keyifleniyorum. Uzun ve sağlıklı ömürler dilerim. Bu yazınız da öyle. Yalnız -haddime düşmeyecek ama- 8. başlıktaki o insanlara yardım edin ifadesine takıldım. Biraz daha genişletsek daha mı iyi olur? Çünkü insanla karşılıksız iyilik kavramı biraz eksik kalıyor. Çünkü biz kendi türünü çok şımartmış bir canlıyız. Yardım insana-hayvana-bitkiye hep birlikte gitmedikçe menfaatten sıyrılamayacak gibi. Daha çok hayvana veya ağaca yardım etmek daha insan işi gibi geliyor. Daha derinlikli düşünemiyor da olabilirim tabi. Sağlıcakla kalın, keyifli günler dilerim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/nasil-degil-neden/", "text": "Önemli olan bir şeyi nasıl değil, neden bildiğin. Yani anlamak denen o gizemli hadisenin gerçekleşmesi için elzem olan, bilmenin biçiminden çok, ortadaki bilginin gerekçesini anlamaktır. O nedenin gücü, anlamanın da sınırlarını belirleyecektir. Bilme nedeni anlaşılmamış bir bilginin çocuklar için ne denli eziyet olduğunu sırf gözlerine bakarak görebilirsiniz. Onlar için bilgi, ancak nedeni kadar kıymetli ve ancak nedeninin açıklığı kadar anlaşılabilirdir. Yaşamsal işlevi ya da mantığı belirlenmemiş bilgi, doğal olarak, çocuk zihni için gereksiz bir efordur sadece. Günümüzde yeni öğretim modelleri bir yığın yenilik öneriyor ama sistemdeki asıl ihtiyaç, bilginin çocuklara lokal anesteziyle ağrısız olarak enjekte edilmesi değil, anlamanın en saf, en organik haliyle çocuklar tarafından talep edilir hale getirilmesi ve mutlaka bir yol bulunup bilginin nedeni bağlamında, derin anlamanın ne denli kolay olduğunun onlara hissettirilmesidir. En basit formülün dahi dünyayla ilgili ne çok şey söyleyebileceği, hatta formül ya da teori denen şeylerin sırf bir düşünce yöntemi olarak bile ne denli ilginç olabileceği konusunda onları ikna etmek gerekir. Bunun için ise güncel sistemde doğru bilgi seçkisinin yapılmasına ihtiyaç var. Ancak güncel sistemin en büyük eksikliklerinden biri seçkiyle ilgili tatmin edici ilkelerinin olmayışı. Oysa eğitimde öyle ya da böyle bir sisteme ihtiyaç duyulmasının en temel nedeni, ilkelere dayalı bilgi seçkisinin, daha doğrusu bilgi önceliği seçkisinin bilinç oluşturma üzerindeki muazzam etkisi. Konu ister fen bilimleri ister beşeri bilimler olsun, bir ülkede kalıcı ve işlevsel bilimin sürekliliği için en değerli pedagojik araç bu önceliktir ve birçok eğitim sistemi, bilinçli ya da bilinçsiz, tam da burada hata yapar. Eğitim sistemlerine karşı oluşan yaygın nefretin nedeni de büyük ölçüde budur aslında. Çocukların sorunları da çözümleri de kendi başlarına içsel bir güdüyle keşfettikleri, bunu da sırf eğlence olsun diye yaptıkları sistemde dahi arkada bir mühendisin bilgi inşa önceliklerini titizlikle belirlemesi, belirlemeden de öte yönlendirmesi gerekir. Bunu da bir bilgi tedarikçisi tavrıyla değil, öncelik ve seçki yönlendiricisi tavrıyla yapması, en önemlisi de bunu yaparken tüm odağını bilginin kendisinden ziyade nedeninde tutması gerekir. Çünkü en başta da dediğimiz gibi çocuklar için önemli olan bilginin kendisinden çok varlık nedenidir. Bilginin ne olduğu, nasıl oluştuğu gibi sorularsa sadece yetişkinler için merak konusudur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/nasil-satin-aliyoruz-satin-alma-kararlarimiz-hakkinda-5-gercek/", "text": "Bir ürünü satın alırken fark etmeden bilinçdışı tepkilerinizle yönlendiriliyor olabilir misiniz? Satın alma veya almama kararlarımız ve tercihlerimizin altında yatan gerçek sebepleri aslında hala çok iyi bilmiyoruz. Ama nöropazarlama araştırmalarının bu konularda söyleyecekleri var. Pastel boya pazar liderlerinden biri olan Crayola, son yıllarda satışlarındaki düşüş sebebiyle, bir nöropazarlama araştırması gerçekleştirdi. Daha önce yapılan geleneksel araştırmalarda deneklere tercih sebepleri sorulduğunda denekler pastel boya tercih sebeplerini kalite, fiyat, şekil gibi özellikler ile açıklamışlardır. Kokuya ise hiçbir denek değinmemişti. Fakat yapılan nöropazarlama araştırma sonucunda tüketicilerin ürüne olan tercihlerinde, ilgi ve sevgilerinde koku unsurunun büyük bir rol oynadığı ortaya çıktı. Böylece Crayola pastel boyalarında birden fazla farklı koku ekleyerek satışa sundu ve satışlarını tekrar artırmayı başarabildi. Marka öneminin kültürel farklılık açısından yarattığı bir değer farkı olup olmadığını araştırmak amacıyla yapılan bir deneyde, 15 İtalyan ve 13 Çinli gönüllülerden oluşan deneklere 20 dakika süren bir belgesel izlettirildi. Belgesel filmine 30 saniyeden oluşan 24 Coca Cola ve Pepsi Cola reklamları eklenmiştir. Deneklerin beynindeki karar verme süreci gözlemlenen deneyde, iki grubunda marka beğenileri aynı çıkmıştır. İtalyanların sosyo-kültürel yaklaşımı bireyselliği vurgularken, Çinlilerin ise kolektivist bir yaklaşımı olduğu ortaya çıktı. Bu kültürel farklılık sebebiyle İtalyanların görüntülerde tek kişili karelere daha çok dikkat ederken, Çinlilerin ise grup halindeki görüntülere daha çok dikkat ettiği sonucuna varıldı. Yetiştiğimiz kültürün satın alma kararlarımızı değiştirebilen bir unsur olduğu bu çalışmayla bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Moda sektöründe indirim etiketleri kullanan mağazalardan ürün satın alırken, markanın kullandığı indirim etiketinin rengine bağlı olarak indirim algısında bir değişim söz konusu olup olmadığı araştırılan bir başka deneyde, 9 farklı renk grubunun indirim algısına etkisi araştırıldı. Üniversite öğrencisi 18 25 yaş arası 63 katılımcı, deney ortamına alınarak bilgisayar ekranında üzerinde dokuz farklı indirim etiketi görseli bulunan tasarımlara dair tahmini indirim oranlarını, ekranda bulunan ölçek üzerinden yüzdesel olarak puanlanması istendi. Deneyin sonunda belli renklerin, insanların indirim beklentilerini güçlendirdiği, diğer renklerin ise bu tahmini zayıflattığı ortaya çıktı. İndirim algısı kırmızı etiketlerde artarken, beyaz rengin indirim etki oranını en zayıflatan renk olduğu ortaya çıktı. Beyaz indirim etiketli ürünlerden beklenen indirim oranı %14 ile % 21 arasında değişirken kırmızı etiketli üründen beklenen indirim oranı %57 olarak saptandı. Sigara paketleri üzerindeki görsellerle ilgili bir başka araştırmada, deneklere sigara paketlerinin üzerindeki sigara içilmemesine dair mesajların ve resimlerin onları etkileyip etkilemediği soruluyor. Araştırmaya katılan 32 denek cevap olarak olumsuz etkilendiklerini ve sigara içme isteklerinin azaldığını belirtiyorlar. Fakat yapılan nöropazarlama araştırması sırasında, deneklere sigara uyarı işaretleri çeşitli açılarda arka arakaya gösterildiğinde sigara içme arzusunun azalacağına arttığı gözlemleniyor. Beyinde bulunan akkumbens çekirdeği adı verilen ödül ve haz merkezi, görüntülerin gösterilmesi sırasında uyarılıyor yani beklenmedik bir şekilde deneklerdeki sigara arzusunu artırıyor. Bir başka deyişle, o resimli ve tiksindirici uyaranlar, tiryakilerde aslında tam ters etki yapıyor! Sigara içmeyenlerde ise uzak tutucu etki beklendiği gibi çalışıyor. Ayrıca paketlerin üzerinde zorunlu olarak kullanılması gereken bilgilendirici mesajların renk kullanımı yoluyla hedefine ulaşması da engellenebiliyor veya etkisi azaltılabiliyor. Sigara içmek mesajı siyah üzerine beyaz renk yazarken, yazının devamında siyah üzerine kırmızı renk tercih edildiğinde, tüketici için metnin okunurluğu azalıyor ve tüketici daha fazla sigara içme isteği hissedebiliyor. Araştırmacılar, Nöropazarlama teknikleri kullanılmadığı taktirde bu tip değişkenlerin etkisinin tespitinin çok zor olacağı konusunda birleşiyorlar. HP yeni çıkaracakları dijital fotoğraf makinesi reklam kampanyası için oluşturduğu nöropazarlama araştırmasında hangi görüntünün nörolojik olarak ilgi uyandıracağını sorgulamış. Yapılan çalışmada katılımcılara gülümseyen bir kadının neredeyse tıpatıp aynı iki fotoğrafı gösterilmiş ve katılımcılardan iki fotoğraf arasında bir seçim yapması istenmiştir. Araştırmanın sonucunda sıcak renklere sahip olan fotoğrafın, daha fazla ilgi çektiği ortaya çıkmıştır. Gözün algılamakta zorlandığı çok küçük bir detay beyin tarafından daha iyi algılanmıştır. Gözün göremediği küçük detayları beyin neden-sonuç ilişkisi kurmadan fark edebilmektedir. Kısacası gayet bilinçli varlıklar olduğumuza hiç şüphemiz yokken, aslında günlük yaşamdaki seçimlerimiz bilinçdışı dürtü ve programlardan çokça etkileniyor gibi. Nöropazarlama araştırmaları biriktikçe bu konuda çok daha ilginç şeyler öğreneceğimiz kesin."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/nasirsi-cisim-nedir/", "text": "Nasırsı cisim, iki beyin yarımküresi arasında bağlantıyı sağlayan kalın bir sinir lifleri demetidir. Her iki yarımküre arasındaki bilgi alışverişini sağlayarak bilişsel, hareketlerle ilgili ve duyu işlevlerinin yerine getirilmesini sağlar. Lisan ile ilgili becerilerimizde de bu yapı önemli yer tutar. Nasırsı cisim sayesinde sizinle konuşan birinin kurduğu cümleleri sadece bir sözdizimi şeklinde değil, duygular, düşünceler ve anlam bütünlüğü içinde algılamanızı sağlar. Nasırsı cisim ayrıca okuma, yazma ve gözlerinizin hareketleri ile de ilgilidir. Nasırsı cismi daha kalın olan insanların zeka düzeylerinin daha yüksek olduğuna dair çalışmalarda bulunmaktadır. Bu arada, kadınlarda nasırsı cisim, erkeklere göre daha kalındır. Müzik ve resim eğitimi ile ilgili çalışmalar, beynin iki yarımküresi arasındaki iletişimin arttığını göstermektedir. Fakat bu etkinin kalıcı olabilmesi için bu çalışmaların sürekli olarak yapılması gerekir. Haftada iki buçuk saat müzik eğitimi gören çocukların beyinlerinde nasırsı cisim hacminin yüzde 25 oranında arttığı tespit edilmiştir. Bu da müzik eğitiminin iki yarımküre arasında iletişimi artırdığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Müzik eğitimi ayrıca iki eli eşgüdümlü olarak kullanma yeteneğinin de arttığını göstermektedir. Böylece klavyeyle yazı yazmak veya bir müzik aleti çalmak konusunda becerilerin arttığı gösterilmiştir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ne-giyersek-oyuz/", "text": "İngilizce'de iplik anlamına gelen yarn kelimesinin aynı zamanda hikaye örmek, hikaye anlatmak anlamına geldiğini biliyor muydunuz? Buğday Derneği Koordinasyon Kurulu Üyesi Güneşin Aydemir, petrolden sonra en kirletici ikinci sektör olan moda endüstrisindeki kavramları tarihsel ve etimolojik açıdan değerlendirdi. Adem ile Havva, kendilerine yasaklanmış bilgi ağacının meyvesinden yedikleri anda kendilerini bilir ve çıplaklıklarından utanırlar. Yaptıkları ilk iş, içinde bulundukları cennet bahçesinde yanı başlarında duran incir ağacının büyükçe birer yaprağını alıp edep yerlerini örtmek olur. Giyinmek, yabanıl şartlara bırakıldığında oldukça savunmasız olan insan bedenini hem fiziksel hem de sosyal dış etkenlerden korumak için temel bir ihtiyaç haline gelir. Ne de olsa yaptığı alet edevatların maharetinden olsa gerek, pençelerimiz, sivri dişlerimiz, kıllı kürklerimiz yok. Kıyafet doğa ile aramızda duran bir sınırdır özünde. Hazreti İdris terzilerin piridir. İngilizce elbise anlamına gelen dress kelimesi buradan gelmektedir. Kıyafet meselesi bir yandan da büyük bir hikaye barındırır. Moira'lar yani Kader Tanrıçaları üç kişidir. Klotho, insan ömrünün ipliğini dokur. İngilizce kumaş anlamına gelen cloth kelimesi buradan gelir. Atropos, kaderin kaçınılmaz ipini eğirir, burada yaşamının kahramanı olana büyük mükafatlar vardır. Tekamül budur. Laekhesis'in elinde bir makas vardır ve insan ömrünün ifadesi olan ipi keserek son hükmü yerine getirir. Etimoloji ilmine gönül verenlerden biri olarak İngilizce'de iplik anlamına gelen yarn kelimesinin aynı zamanda hikaye örmek, hikaye anlatmak anlamına geldiğini öğrendiğimde bende de bir idrak oluştu haliyle. Ki o sıralar hem hikayelerle hem de yünlerle oldukça sıkı fıkıydım. İplik imgesi öğretilerde farklı alemlerle bağ kurmak anlamında da kullanılıyor. Hinduizmin Tantra kelimesi her şeyi birbirine bağlayan kalın urgan demek. Benzer şekilde, yaşamın gerçeklerini ve kurallarını şiirsel bir yolla üst üste ören kadim sözlere söylenen Sutra kelimesi de iplik manasına gelir. Tarih boyunca insanlar çeşit çeşit giyindiler. Tanış olmadan birbirlerini bilecekleri sembollerle süslendiler. Örneğin bir Türkmen kadını kıyafeti, bakmasını bilene ne hikayeler anlatır. Kıyafet kelimesi de iz sürmek manasındadır. İnsanlar, bir vakitler doğa güçlerinin hiddetinden korktuklarından kendilerine koruma sağlasın diye tılsımlar da yaptılar. Onları süs püs olarak takıp takıştırıyoruz şu günlerde. Derimiz. Bedenimizdeki en fazla yüz ölçümüne sahip organımız. Kıyafetlerimiz de derimizi korumak için en nihayetinde. Derimiz enteresan bir organ. Havanın nemi ile su içiyor, topraktan ve güneşten besleniyor. Üzerinde barındırdığı mikroorganizmaların bir dengesi var. O sebepten derimize sürdüğümüz ya da dokundurduğumuz her şeyin içeriğinden ve hatta bir rivayete göre malzemenin ve dokuma biçiminin yarattığı elektrik deseninden bile doğrudan etkileniyor. Hal böyle iken, günümüzde ihtiyacımızdan çok daha fazla kıyafet, süs püs eşyası üretiliyor. Birbirinden çok uzak mesafelerde yapılan üretim ve tüketim faaliyetleri bir bütün olarak doğal kaynakların aşırı kullanımı ve kirletilmesi ile sonuçlanıyor. 60'tan fazla kimyasal grubundan 1000'e yakın kimyasal madde ile işlem gören kumaşların üretimi için her yıl 6-9 trilyon litre su harcanıyor. Fazla üretimden doğan tekstil yığınları imha ediliyor. Yakılarak... Üretilen kumaşların çoğu sentetik malzemelerle yapılıyor. Geri dönüştürülen naylon torbaları giyiyoruz. Bu üretimden öncesi de var, topraktaki üretim için her türlü yol mübah; GDO'lu tohum, yüksek kimyasal girdi, su. Toprağı bitiren bir üretim biçimi. Kıyafetlerimizi yemiyor olmamızdan bu noktada özenimiz daha da küçülüyor. Tenimize değen kıyafetlerin içindeki kimyasalları derimiz emiyor demiştik oysa ki. Bu noktada çamaşır yıkama konusuna da bir değinmek gerekir. Yıkadığınız tekstil ürünlerindeki plastikler küçük parçalara bölünüyor, mikroplastikler olarak sulara karışıyor. Balıklar yiyor onları, balıkları da biz. Bir rivayete göre günde bir kredi kartı büyüklüğünde plastiği mideye indiriyormuşuz. Kullandığımız deterjanlar hem suları hem de kıyafetimizi yani bizi kirletiyor. İşte bunlar hep besin zinciri. Temiz Moda Hareketi bu konuyu kendine iş edinmiş bir sivil toplum örgütü. Hep söylüyoruz şu söylenmiş lafı: Ne yersek oyuz! Şimdi buna ekleme de yapmak gerekir. Ne giyersek de oyuz! Ne kadar ihtiyacım var? sorusunu yeniden, yeniden ve yeniden sormak önemli bir başlangıç. Gönüllü sadelik öğretisi burada bize yardımcı olacak. Bilerek, isteyerek, imkanın olsa dahi, vazgeçmek, bırakmak anlamına gelen bir terim. Elimiz, arzularımıza yenik düşerek her yeni alım hareketine doğru giderken bir kere daha sormak güzel bir alışkanlık olurdu. Ne farkındalık ama! Şöyle bir formül de vereyim hadi; en az 30 kere giymeyeceğin bir kıyafeti satın alma. Her mevsim giyebileceklerine yatırım yap. Kaliteli al, az al, gerçekten beğendiğini al. Kıyafetlerine iyi bak, tamir et, yeniden kullan. Kullanım süresini uzattığın kıyafetlerinle gurur duy, onlar anılarını taşıyor. Henry David Thoroeu, yeni kıyafetler satın almanı gerektirecek işlerden kaçının diye tavsiye etmiş. Burada analım. Kapsül gardrop diye bir şey var. Benden söylemesi. Gönüllü sadelik ile kardeş olan kavram şıklık kavramı. Şıklık kavramını masaya yatırmak ve üzerine pek çok şey söylemek istiyorum. Bana armağan edilmiş şey, kendi ellerimle ya da bildiğim birinin elleriyle yapılmış olan bana özel şey, uzun süredir kullandığım şey, üretimini bildiğim güvendiğim şey. Özünde hikayesi olan kıyafetler ve takılarla donatılmış bir şıklık. Ne demiştik? Yarn kelimesi hem iplik hem de hikaye anlamına geliyordu. Ne giyersek oyuz derken işte tam da bu noktada bir vurgu yapalım. Kıyafet üzerimize giydiğimiz bir öğretidir. Bizi tanımayanlara verdiğimiz en doğrudan mesajdır. Yaşadığımız yaşamın sembollerini taşırız. Çarkları değiştirme gücü vardır. Çünkü kıyafet, alın teriyle kazandığımız ve bedelini ödediğimiz paradan ayırıp, yatırım yaptığımız ekonomik bir döngüdür. Bu ekonomik döngünün tüketim ya da kullanım tarafında olmak. İşte mesele biraz da bu."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ne-varmis-gencligin-halinde/", "text": "Yeni nesli eleştirmek yetişkinliğin şanındandır. Üstelik bu durum muhtemelen insanlık tarihi kadar eski, nitekim Antik Yunan düşünürlerinin gençleri saygısızlık ve tembellikle itham ettiğini biliyoruz. İşin garip tarafı şu ki her devrin yetişkinleri kendi gençliklerinde benzer şekillerde yeriliyordu, ne var ki büyüyünce gençliklerini unuttular. Kuşak ya da nesil belli bir zaman aralığında dünyaya gelen ve yaşayan insanları sınıflandırmak için kullanılan bir terim. Fakat ben kuşak ya da nesil yerine jenerasyon kelimesini kullanmayı tercih ediyorum, çünkü Fransızcadan dilimize geçirdiğimiz bu kelime aynı zamanda üretim, var edim anlamlarına da geliyor. Her yeni kuşak yeni bir var olma biçimine sahip, çünkü zaman değişiyor. Moda tabirle zamanın ruhu değiştikçe yeni nesiller meydana geliyor. Fakat aslında zamanın ruhuna uyumlanan, içinde bulunduğu çağı iyi okuyan, yaşam boyu öğrenci olan insanlar için kuşak farkı pek bir anlam ifade etmiyor. Ülkemize kuşak çalışmaları alanını tanıtan ve bu alanda dünya ölçeğinde kayda değer çalışmalar yapan çok değerli bir araştırmacımız var: Evrim Kuran. Kuşak meselesini anlayabilmek için onun yazılı ve görsel yayınlarından istifade etmenizi öneririm. Kendisi son derece önemli bilgiler paylaşıyor fakat benim açımdan en çarpıcı olan tespiti şu: Biz gençlerini sevmeyen bir ülkeyiz. Her türlü dışlamanın, suçlamanın, saldırının ardında ben ve öteki ayrımı yatıyor. Kişiler kendi hayatlarını korumak adına içinde güvende hissettikleri biz alanının dışında kalanlara karşı dışlayıcı davranıyor. Bu duruma maalesef gelişmekte olan ülkelerde çok daha sık rastlanıyor. Irk, din, mezhep, cinsiyet, hatta futbol takımı üzerinden akıl almaz çatışmalar yaşanıyor. Kuşak karşıtlığını da bu açıdan değerlendirmek gerek. Bir insana benim ırkım en iyi ırk ya da benim dinim hak din ya da benim cinsiyetim üstün cinsiyet dedirten şey neyse benim kuşağım en iyisi dedirten şey de o. Tıpkı sosyomerkezciliğimizden ötürü ırkçılık, dincilik ve cinsiyetçilik yaptığımız gibi kuşakçılık da yapıyoruz. Maalesef pek çok yetişkin benmerkezci kabulleri üzerinden yeni nesli dışlıyor, ötekileştiriyor, aşağılıyor. Bu tür sorunların çözümü için insanlığın benmerkezcilik belasından kurtulması gerekiyor. Bunun nasıl yapılacağı konusunda, hali hazırda sosyal refahı sağlamış olan İskandinav ülkelerinin politikalarına bakmak fikir verebilir. Yapılan araştırmalar z kuşağının önceki nesillere göre daha çoğulcu, farklılıklara karşı daha saygılı, fırsat eşitliğini savunan ve özgünlüğe değer veren bir kuşak olduğunu gösteriyor. Fakat acaba bu özellikler z kuşağı gençlerinin değil de tüm kuşak gençlerinin özellikleri olabilir mi? Gençlik yıllarında son derece eşitlikçi olan, insan hak ve özgürlüklerini savunan x ve y kuşağından pek çok insan tanıyorum. Sakın z gençliğinin bu güzel özellikleri onların z'liğinden değil de gençliğinden olmasın? Sakın z'ler büyüyünce bu özelliklerini kaybederek dünyayı iyileştirme potansiyellerinden bizleri mahrum etmesin! Kimse gençlere misyon yüklemesin, hiçbir neslin diğerini kurtarmak gibi bir sorumluluğu yok. Fakat şuna inanıyorum ki dünya bir paradigma değişiminin eşiğinde ve artık kendimize ve birbirimize karşı daha maskesiz, özgür ve özgün olacağımız günler gelecek. Böyle bir dönemin fiziksel gençleri olan z kuşağı şüphesiz çok değerli; fakat x, y ve hatta bb kuşağından gençler de çok değerli. Genc Farsçada hazine demek ve içinde iyilikler, güzellikler, doğruluklar barındıran herkes birer genç. Ayrıca Evrim Kuran'ın Z Bir Kuşağı Anlamak ve Telgraftan Tablete isimli kitaplarına başvurabilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ne-zaman-dikkat-edecegimizi-nasil-biliyoruz/", "text": "Özet: Hızlı hareket etme yeteneğimiz, hemen ilgilenilmesi gereken belirli olayların olup olmayacağına ve ne zaman olacağına dair tahminlere dayanır. Olaylara hızlı tepkiler vermemiz çok önemli gibi görünüyor. Bir boksör, bir sonraki saldırıyı tahmin etmek ve engellemek için rakibine, saniyenin kısa birimlerinden birinde çoktan yanıt vermiş olursa rakibini haklamış olur. Bu tür hızlı tepkiler, olayların gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine ve ne zaman olacağına ilişkin tahminlere dayanır. Max Planck Ampirik Estetik Enstitüsü'nden ve New York Üniversitesi'nden bilim insanları, karmaşık yapıdaki bu öngörücü davranışın altında ne gibi bilişsel hesaplamalar yattığını buldular. Geleceğe dair her olay, bünyesinde iki farklı belirsizlik taşıyor: Olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği; gerçekleşeceğini kabul ettiğimizde, ne zaman gerçekleşeceği. Şimdiye kadar yapılan araştırmaların çoğu, bir olayın gerçekleşme olasılığının; ne zaman gerçekleşeceğine yönelik yapılan tahminler üzerinde etkiye sahip olduğunu varsayıyor. Ancak bu varsayım, deneysel olarak kanıtlanmamış. Ayrıca insan beyninin, gelecekteki bir olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve ne zaman gerçekleşeceğine dair olasılıkları nasıl birleştirdiği bilinmiyor. MPIEA ve NYU'dan bir uluslararası araştırma ekibi bu iki farklı belirsizlik kaynağına yönelik anlamlı bir deney yaptı. Duyusal olayların gerçekleşme durumuna ve ne zaman olacağına dair olasılıkları sistematik olarak manipüle ettiler. Bu sırada insanın tepki süresini ve davranışını analiz ettiler. İlk sonuç; bir olayın gerçekleşme olasılığının, zaman içindeki beklenti üzerinde oldukça dinamik bir etkisinin olması. İkincisi, beynin bir olayın gerçekleşme olasılığına ve ne zaman olacağına dair tahminlerinin bağımsız olarak gerçekleşmesi. Bir olayın gerçekleşme durumunun bu dinamik etkisi, ne zaman gerçekleşeceğinden bağımsız bir durumdadır. Beyin, bu iki olasılığın bağımsız hesaplamalarına dayanarak ne zaman dikkat etmesi gerektiğini bilir. Araştırma bulguları insan beyninin, iki belirsizlik durumunun olasılıklarına yanıt verecek şekilde hazır olmasını dinamik olarak ayarladığını gösteriyor. Bu çalışmanın sonuçları, insan beyninin çevre ile etkileşim kurmak için gelecekteki olayları nasıl öngördüğü konusuna önemli ölçüde katkıda bulunuyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neden-gulmemeliyiz/", "text": "Gülmek ciddi bir eylemdir. Öyle her şeye gülmeyin. Kahkahalarınızı gerekli yerlerde kullanın. Ne demiş Mark Twain: İnsan ırkının gerçekten etkili bir silahı var: kahkaha. Siz de bu güçlü, birleştirici olabilecek silahlarınızı olur olmadık anlar da kullanmayınız. Kahkaha duygusal deneyimler içinde en bulaşıcı olan sayılabilir. Yani, bulaşma tehlikesi varsa temkinli olmalıyız. Bir insan gülmeye başladığında kahkahaları hemen yanındakine, oradan diğer bir yana, hatta çevredekilere yayılabilir. Durakta otururken bir bakmışsınız, birbirini tanımayan insanlar karşılıklı gülüyor, onlar gülmeye devam ettikçe durağa yeni gelenler de gülmeye başlıyor. Düşünebiliyor musunuz, gülmek, birbirini tanımayan insan grupları arasında bağ kurulmasına neden oluyor! Evrimsel psikoloji bu konuda, büyük gruplar halinde yaşayan primatların nörofizyolojik, psikolojik ve kültürel olarak ben mutluyum, iyiyim, güvenliyim mesajını verebilmesi için gülmenin çok değerli bir kazanım olduğunu söylerdi. Sonra da mizah ve kahkahanın hayatta kalmak için önemli olan süreçlerin bir yan ürünü olduğunu öne sürebilirdi. Evrimsel psikoloji, insanın geçmişini araştırmaya çok meraklıdır, bilirsiniz. Olmadık yerlerden, insan psikolojisinin ve davranışlarının altında yatan kültürel, psikolojik ve fizyolojik kodları ortaya çıkarır. Kısacası ciddi olmayan insan meselelerine bulaşır. Gülmek meselesinin ciddiyetini kavrayamadıklarından, gülmek üzerine de araştırma yapacak evrimsel psikologlar, kahkaha mekanizmasının dört ila iki milyon yıl önceki değişimlerine dair kanıt sunacaklardır. Primat kahkahasının, insanın biyolojik ve kültürel evrimi yoluyla birkaç aşamada kademeli olarak şekillendiğini de öne süreceklerdir. Hatta soyu tükenmiş insan atalarında gülmenin bir duygusal bulaşma aracı olduğu, sosyal bir yapıştırıcı haline geldiği, bir grubun üyeleri arasındaki etkileşimleri teşvik ettiği gibi anlamsız bilgilerini bizimle paylaşabilirlerdi(1). Zaman içinde atalarımızda sofistike bilişsel ve sosyal becerilerin çoğalmasıyla birlikte mizahın işlevselliğinin artarak, saldırganlığın azaltılmasında, çatışmanın yatıştırılmasında, hatta cinsel partner seçiminde dahi etkili olduğunu savunabilirlerdi. Tabii, henüz böyle lakırdıları etmediklerinden bir şey demiyoruz, ancak etselerdi soyları tükenmiş, demek ki güldüklerinden hayatta kalamamışlar diye cevaplar; hayatta kalmak için sık sık gülmememiz gerektiğini onlara hatırlatırdık. Bakın, gülme meselesinin bu kadar konuşulması komik! Psikologlar, sinirbilimciler, filozoflar mizahı anlamaya çalışıyor. Canlılar neden gülermiş! Size de komik gelmiyor mu? Bir de gülmek için şaka günleri icat etmişler. Birbirlerini kandırıp, gülüyorlarmış. Ne komik. Antik Yunan'da Plato, Aristoteles gibi filozoflar mizah meselesi üzerine kafa yormuşlar. Hadi, eski zamanlardı deyip kabul edelim. Ancak burada bitmemiş. Freud da mizahın bir savunma mekanizması olduğunu söyleyerek, gülmeyi ve mizahı önemli bir yere taşımış; savunma mekanizmalarını, bilinçdışı zihnin gerçekliği çarpıtarak egoyu duygusal acıdan koruması, zorluklarla başa çıkma yolu olarak tanımlamış ve mizahı ikincil savunma mekanizmaları arasına almış. Olur mu? Gülmek çocuk işidir. Gülmenin ve mizahın sağlıklı yetişkin olmakla bir alakası olamaz. Oldu olacak, belli seviyelerde oyun oynamanın, şakalar yapmanın sağlıklı yetişkin ben'liği için de oldukça önemli olduğunu söylesinler! Yine de, bazı araştırmacıların çocuksu bir heyecanla araştırma yapıp, mizahi başa çıkma yöntemlerinin hem kısa hem de uzun vadeli takipte olumlu duyguları artırdığı gibi kanıtları bize sunacak makaleler yayımlanmıyor(2). İyi, iyi. Buraya kadar sabırla, merakla ya da minik bir tebessümle okuduysanız, artık asıl meseleyi konuşma vakti. Gülmemiz lazım! Şakalaşmamız lazım. Oyun oynamamız lazım. Çocuk olmaya atfettiğimiz tüm bu mizahi eylemler, sağlık yetişkin olmanın, gri bulutlarına ardındaki yaşamı görmenin, varoluşumuzu kuvvetlendirmenin en güçlü, en hızlı ve en bulaşıcı yolu. Karamsar tonlarımızı bulaştırmaktan korkmadığımız kadar neşemizi de bulaştırmaktan korkmamalıyız. Yukarıda okuduğunuz kısım, mizahi bir tat çalmak yerine rahatsız edici de gelmiş olabilir. Ne lakırdı ediyor bunları yazan, demiş olabilirsiniz. Oysa çoğunluğumuz, yukarıda kelimelerle söylenen tersine duyguları, her gün bedenleriyle anlatıyor. Kimse karşımıza geçip gülmenin, şakalaşmanın veya esprilerin ne kadar kötü eylemler olduğunu bize kanıtlamaya çalışmasa da , iyi olduklarına dair hiç bir emare de vermiyor. Lakin unutuyoruz, çoğu zaman eylemler sözlerden daha güçlüdür. Kimse kötü bir eylem olduğunu söylemediği gülme eylemini gerçekleştirmiyor da. Mizahı koynuna almıyor. Kahkaha önemlidir diyen, gülmüyor. Büyüdüğünü düşünen gülmeyi geride bırakıyor. Sözlerimiz ile kahkahalarımız hiç örtüşmüyor. Mizahı kötülemekten de daha kötüsünü yapıyor; onu yok sayarak unutturuyoruz. Unutulanın ne kötü eleştirisi olur ne de iyi. Gülmeyi hatırla mak lazım. Kahkahayı yaymanın sorumluluğu başkasına atmayın, gülmek kimseye has bir eylem değil; hepimize ait, hepimize sebatkar. Paylaştıkça kaybolmaktan ziyade paylaşanın ve paylaşılanın payı artar. - Gervais, M., & Wilson, D. S. (2005). The evolution and functions of laughter and humor: a synthetic approach. The Quarterly review of biology, 80(4), 395 430. https://doi.org/10.1086/498281 - Samson AC, Glassco AL, Lee IA, Gross JJ. (2014). Humorous coping and serious reappraisal: short-term and longer-term effects. Eur J Psychol. 10:571 581. İnsanı bedava şarj eden bir eylem olarak gülümsemek. Herkese tavsiye ederim, şartlar ne olursa olsun gülümseyin arkadaşlar. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neden-kadin-filozof-yok/", "text": "Curie çok şanslı bir kadındı, çünkü yüksek ahlaklı bir kocası vardı. Birlikte yaptıkları çalışmalar için Nobel Ödülü'ne aday gösterilmek istediklerinde kurul Marie'nin adına ödül vermeyi reddetti. Nedenini tahmin edebilirsiniz; kadın olduğu için. Kocası Piere ne yaptı dersiniz? Pekala Tamam deyip ödülü kendi adına alabilirdi ama o erdemli bir erkekti ve ödülü reddetti. Bunun üzerine mecbur kalan kurul üyeleri Marie'nin de adını Nobel için yazmayı kabul etti. Sonuç itibariyle Marie, Piere'in insanlığı sayesinde Nobel heyetinin zulmünden kurtulabildi. Albert Einstein'in karısı başta Genel Görelilik Kuramı ve Fotoelektrik Etki olmak üzere pek çok konuda Albert ile beraber çalışan dahi bir fizikçi ve matematikçiydi. Ama Nobel Ödülü'nü Albert tek başına aldı. Ne var ki Einstein'ın karısı, Marie kadar şanslı değildi. Sahi adını biliyor musunuz Einstein'ın karısının? Oysa o, başta Genel Görelilik Kuramı ve Fotoelektrik Etki olmak üzere pek çok alanda Albert ile beraber çalışan dahi bir fizikçi ve matematikçiydi. Kocasıyla birlikte fizik okumuşlardı ve çözemediği matematik problemlerinde kocasının imdadına o yetişirdi. Fakat maalesef Albert, Piere gibi değildi, boşandığı karısının emeklerini reddetti. Albert, Nobel Ödülü'nü tek başına aldı. Ama eski karısı onu, fizik alanındaki çalışmalarını beraber yaptıklarıyla ilgili yazışmalarını yayınlamakla tehdit edince Albert aldığı Nobel Ödülü'nün parasını ona vermek zorunda kaldı. Nobel'in parası karısına gitse de Nobel'in kendisi, getirdiği tüm şan ve şöhretle beraber, Albert'e kalmıştı. Not: Türkiye Kadın Felsefeciler Topluluğu'nun 2019'da düzenlediği 2. Uluslararası Kadın Felsefeciler Kongresi'ndeki sunumuyla, bu isimsiz kadından haberdar olmamı sağlayan değerli fizikçi Serena Nur Erkızan'a teşekkürlerimle. Yazınızın Einstein ve Maric kısmındaki bilgiler oldukça yanlış. Artık ilkokul öğrencilerinin bile bildiği üzere Einstein, Nobel Fizik Ödülü'nü Fotoelektrik Etki'yi açıklamasıyla aldı, dolayısıyla yazınızda belirttiğiniz mektuptaki göreli hareketle alakalı kısmın Einstein'ın bu çalışmasıyla hiçbir alakası yok. Zaten Görelilik Kuramı diye bir şey de yok, Özel Görelilik ve Genel Görelilik kuramları var. Kadınların felsefedeki ve bilimdeki yeri gibi önemli bir konuda yazdığınız yazılarda bu tarz spekülatif kaynaklardan kullandığınız ve doğruluğunu araştırmadığınız bilgiler savunduğunuz şeye zarar vermekten öteye gidemez. Yazının en azından alenen hatalı ilgili kısmını değiştirmenizi ve kullandıığınız kaynakları eklemenizi rica ederim. Robert Schulmann ve Shawn Smith'in Einstein/Mileva Maric, The Love Letters (Princeton University Press, 2000), Carol Barnett'in A Comparative Analysis of Perspectives of Mileva Maric Einstein (1998) ve Estelle Asmodelle'in The Collaboration of Mileva Maric and Albert Einstein (Asian Journal of Physics, 2005) isimli eserlerine bakabilirsiniz. Demek ki KADIN'nın bugünkü durumu yeni birşey değil 🙁 Kollektif Bilinç'ten geliyor. Ve bu bilinç düzeyini arttırmak için öncülük etmek gerek. Bu yazıyı yazmanıza vesile olan değerli fizikçi Serena Nur Erkızan'a ben de teşekkürlerimi sunarım..... Bilim, Felsefe, Tıp yahut Fıkıh, Kelam, Tasavvuf yahut Siyaset, Ekonomi, Kültür tarihi sayfalarında kadınlara hak ettikleri yeri verme konusunda büyük bir çifte standardın ve elbette ki ahlaki problemin olduğunu biliyordum. Ancak modern bilimin ve onun çeşitli dallarının da bu illet ile malul bulunduğunu bu yazı sayesinde fark etmiş oldum. Bu nedenle Cennet hanıma ve onun böylesi bir yazıyı kaleme almasına vesile olanlara teşekkür ederim. Öte yandan, kanaatimce, aynı çifte standardın ülkemiz akademi dünyasında görülüp görülmediği sorusu da bu yazı vesilesi gündeme gelmelidir. Çift 1914 yılında ayrılmış, Maric oğullarını da alarak, Zürih'ten Berlin'e dönmüştür. Einstein'ın yeniden evlendiği sene olan 1919'da boşanmışlardır. Einstein, 1921 yılında aldığı Nobel Ödülü'nün getirisi olan parayı Maric'e, oğullarını desteklemek amacıyla yollamıştır. Bu yazı beni çok etkiledi bilmediğim çok hoşuma giden şeyler öğrendim . Yazılarının katkıları inanılmaz ufkumuza ışık tutuyorsun iyi ki varsın devamını bekliyoruz. Merhaba, bu konuyu genel olarak ele aldığımız da yani kadınların neden yazımsal verilerde katılım etkinliğunin az olduğu hakkında ,cinsiyet ayrımcılığı veya psikolojik ayrımcılığı bir yana bırakarak biraz da gelişimsel etmenlerle alakalı düşüncelerimi söylemek istiyorum. Bu etmenlere temel olarak evrimleşme olarak bakıyorum yada bir şekilde uyum sağlama veya gelişme olarak da bakabilirsiniz.Bir makale okumuştum ,bu makalede canlıların zeka gelişimine göre fenotipik farklılaşma ve davranış,karakter gibi bir çok konuda araştırma yapılmış.Zeka seviyesi düşük olan canlılarda erkek,dişi arasında büyük farklilaşmalar vardı.Herkes bilir canlılar aleminde erkekler dişilerini etkilemek için renkli tüyler gibi karakteristik yapılara sahipler bunun bir üstü çiftleşme dansı gibi vb. davranışlar sergilerler. Burda size anlatmak istediğim cinsiyetlerin görünüş bariz olarak farklilik göstermesi ve temel iç güdünün dişiyi etkilemek olması. Davranışsal anlamda bir cok canlıyı izledim ve analiz ettim, zeka seviyesi yükseldikçe bunun devam ettiğini ve özelliştiğini farkettim. Davranışlar gelişiyordu , zeka gelişiyordu fakat cinsiyet farklılıkları minimale indirgeniyordu, neden ? Aslında bunun cevabı bir çok makalede mevcuttu belki de halen evrimleşte olan sapyosexuellik oluşuyordu. Şimdi bu olayı şuna bağlicam ilk bir makaleden bahsetmiştim bu gelişim sonucunda insanların dişisel özelliğinin anlama ve erkeklerin anlatma gibi yöntemler kullanarak etkileme gibi davranışsal sebeblerden dolayı bu durum olduğunu ve geliştiğini açıklıyor. Bize bu durum erkeklerin neden daha fazla yazılı kaynaklarda katılımcı olarak etkin olduğunu ve bıraktığını anlatıyor. Tabi şuan diyorsunuz ben kimseyi etkilemek için yazmıyorum tabiki de yazmıyoruz bu evrimsel süreç sonrasi algılarımız değişmiş olabilir yada değişmemişte olabilir ama ilgilendiğim ve beni rahatsız eden bir bilimden bahsetmek istiyorum sizlere psikogenomik bize ne kadar basit ve iyi gelen bir davranışın altında yatan sebebleri açıklıyor bu bilim ve gerçekten yaptığımız davranışların beynimiz derinlerdeki davranışın temelini anlamamıza yardımcı oluyor ama genel olarak bizi mutlu eden sebeplere pek bağlanmiyor. Halen gelişmekteyiz ve bu devam ettikce yeni olgular komplementer oluşacak .Bilimi kendimize yetiştiremicez ,hep gerisinde kalicaz belki ama bu oluşumlar varoluş döngümüzü büyütücek, bu beni umutlandiriyor açıkçası. Einsten'in esinin parayi aldigini duymustum ama Pierre Curie'nin odulu reddettigini bilmiyordum, kadinlarin geride durmasi hep ogretilegelen asilanan bir durum maalesef, bazen erkeklerden once kadinlarin bu refleksi sergilemede one atildigina da sahit olabiliyoruz hala, uzucu bir sekilde. Yani aslında kısacası, var da yok 🙂 Bir şeyin gerçek hali ve olagelme durumu ile onun öyle biliniyor olması/olmaması, gerçekten birçok noktada ayrı iki küme olabiliyor. Hatta buna bir de ayrı üçüncü bir koca 'aradaki gri tonlar' kümesini de eklemek lazım. Kadın filozof vardır ama sayısı çok azdır. Kadın şair vardır ama sayısı çok azdır. Kadın şarkı sözü yazarı vardır ama sayısı çok azdır. Neye göre çok azdır? Erkek sayısına göre. Belkide tarihsel süreçte doğum yapan erkeklerde vardır ama sayısı çok azdır. Neye göre? Kadın sayısına göre. Her tür, her cins kendi içerisinde avantaj ve dezavantaj taşır. Çünkü ispat çabası yetersizliğin ispatıdır aslında. Son derece doğru tespitlerde bulunmuşsunuz,Mualla Hanim.Sanırım bizim ki gibi gelişmekte olan ülkelerde değil sadece tüm dünyada kadının üzerine biçilen görevler dışında başarılı bir kimlik sergileyebilmesi sadece eşinin inisiyatifine kalmış durumda.Sadece eşide yetmiyor,karşısına önce ailesini daha sonra toplumu da alarak ilerlemesi gerekiyor.Sonuç olarak erkeklere gore hep daha zoru başarmak zorunda bırakılıyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neden-kamburlasiyorum-dik-durmak-icin-neler-yapmaliyim/", "text": "İş dünyasında dijital dönüşüm devam etmekte ve teknolojinin de etkisi ile pek çok ofis çalışanı oturduğu yerden mesaisini sürdürmektedir. Bu durum günümüz insanı için bir adaptasyon sürecini de beraberinde getirmektedir. Uzun saatler hareketsiz kalmak, sürekli ekrana bakmak ve oturarak çalışmak insan vücudunun fabrika ayarlarına aykırı bir tabloyu önümüze çıkarmaktadır ve bunların başında duruş bozuklukları arasında yer alan kamburluk gelmektedir. Bu yazımızda kamburluğa yol açan başlıca hataları ve daha iyi bir duruşa sahip olabilmek, dik durabilmek için uygulayabileceğimiz metotları ele alacağız. Öncelikle hangi hataları yaptığımızı öğrenecek ve bizi kamburlaştıran yanlışları birlikte gözlemleyeceğiz. Sahip olduğumuz hareket mekanizmasının etkin kullanılmaması, vücudumuz için geçerli olan bir yasanın devreye girmesine yol açar. Bunun adı Kullan yada Kaybet yasasıdır. Örneğin bir kişinin kolunun kırıldığını düşünelim, üç hafta sonunda alçıdaki kol açıldığında bir güç ve hacim kaybına uğradığını, kullanılmayan bölgedeki kasların zayıfladığını görebiliriz. Benzer şekilde uzun saatler oturarak çalışmak ve hareket etmemek de bazı sonuçlara yol açar ki kamburluk bunlar arasında üst sıralarda yer almaktadır. Bu alanda yapılan araştırmalara göre, ofis çalışanları tarafından bildirilen en yaygın şikayetlerden bazıları, baş ağrısı ve boyun ağrısıdır. Bu semptomların nedenleri, boyun ve omuz kaslarının uzun süreli gerginliği olarak belirtilmektedir. Ayrıca mesai saatlerinde sürekli oturma pozisyonunun benimsenmesi, göğüs kaslarının kasılmasına, hareket kabiliyetlerinin kısıtlanmasına ve sırtta çeşitli duruş bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olur. Bir çoğumuz egzersiz programına başladığımızda genellikle aynada gördüğümüz kaslara öncelik veriyoruz ve en çok vücudumuzun ön hattında yer alan bölgelerimiz dikkatimizi çekiyor. Erkekler genellikle göğüs, kollar ve karın kaslarına odaklanırken kadınlar da yine kollara, karın kaslarına ve basen bölgesine yoğunlaşıyor, açıkçası sırtımızı ya da bizi dik tutan, yer çekimine karşı koyan kaslarımızı dikkate almayabiliyoruz. Halbuki ön gövde günlük işlerimizde doğal olarak antrene olmakta ve zaten aşırı yorulmaktadır. Bunu dengelemenin en iyi ve doğal yollarından birisi de dik duruş egzersizleri yapmaktır. Bir diğer husus ise kullandığımız yatak ve yastıktır. Yatağımız, sadece üzerinde uzandığımız bir sünger parçası değildir; gözlerimizi kapatsak ve farklı bir bilinç boyutuna geçsek bile vücudumuz yatağın üzerinde durmaya devam eder, saatlerce orada kalırız (yaklaşık 5 ila 8 saat). Şanslıysak, doğru yatakta ve doğru pozisyonda uyumuşsak güzel bir uyanışla ödüllendiriliriz. Tam aksi senaryoda ise sabahları dayak yemiş gibi yorgun ve ağrılı bir uyanışla cezalandırılırız ki bu istemediğimiz bir durumdur. Kifoz açısının azaltılması ve postürün iyileştirilmesi için çeşitli egzersiz programları uygulanabilir. Noelia Gonzalez ve arkadaşları (2019) yaptıkları meta-analiz çalışmasında egzersizin kamburluk açısını iyileştirmede büyük ve istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olduğunu bulmuştur. Burada belirleyici olan doğru egzersiz programının, kifoziteye karşı uygulanmasıdır. Hanfy ve arkadaşları (2001) postüre bağlı olarak kamburluğu bulunan elli kadın katılımcı üzerinde yaptıkları çalışmada, egzersiz programını uygulayarak altı hafta geçiren katılımcıların göğüs açısında önemli bir azalma olduğunu görmüşlerdir. Richelle Baker ve arkadaşları ise (2018) oturarak bilgisayar kullanan ofis çalışanları üzerinde yaptıkları çalışmada, uzun süre oturmanın kısa vadede kas-iskelet sistemi rahatsızlığı ve bilişsel işlev açısından olumsuz sonuçlar doğurduğunu gözlemlemiştir. Düzenli bir egzersiz programının yanı sıra, çalışma alanlarını da hareket edecek şekilde düzenlemek ve belli aralıklarla molalar vermek faydalı olacaktır. Yapılan tüm araştırmalar ve meta analizler gösteriyor ki kamburluğa karşı elimizde güçlü bir takım silahlar var ve bunların başında hareket etmek, egzersiz yapmak gibi aktif konular geliyor. Böylece insanın fabrika ayarları arasında önemli bir yere sahip olan hareket maddesinin önemini bir kez daha idrak etmiş oluyoruz. Daha sağlıklı bir yaşam ve dik bir duruş için uygulayabileceğiniz diğer yöntemleri de aklınızda bulundurmanızı tavsiye ediyoruz. Bunları sıralamamız gerekirse; pilates, yoga, yüzme, at binmek, kürek çekmek ve düzeltici egzersiz programlarını başta sayabilir ve gövdenin dengeyle hareket ettirildiği, tüm kasların eşit şekilde kullanıldığı disiplinleri tavsiye edebiliriz. Bu yazıda yaşam tarzına bağlı olarak ortaya çıkan kamburluk konusu değerlendirilmiştir, hastalıklara bağlı olarak oluşan kamburluk ele alınmamıştır. Bu yazı, genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. - Harrison DE, Harrison DD, Janik TJ, Wiliam JE, Cailliet R, Normand M. Comparison of axial and flexural stresses in lordosis and three buckled configurations of the cervical spine. ClinBimech, 2001; 16(4):276 284. - Rossi LP, Brandalize M, Gomes ARS. Efeitoagudo da tecnica de reeducaçaopostural global napostura de mulheres com encurtamento da cadeia muscular anterior. Fisioter. Mov. 2011;24(2):255-63. - KA Noelia Gonzalez, Galvez, Gemma M. Gea-Garcia, Pablo J. Marcos-Pardo. (2019). Effects of Exercise Programs On Kyphosis and Lordosis Angle: A Systematic Review and Meta analysis, 13/18 - Hanfy, H.M., Awad, M.A., Allah, A.H.A.A. (2012). TheEffect of Exercise on Postural Kyphosis in Females After Puberty, Indian Journal of Physiotheraphy & Occupational Therapy Letter. Vol: 6(3); 190-194 - Richelle Baker., Pieter Coenen., Erin Howie., Ann Williamson and Leon Straker1. (2018). The Short Term Musculo skeletal and Cognitive Effects of Prolonged Sitting During Office Computer Work, 13/16"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neden-ruya-goruruz-uzerine-bir-sorf/", "text": "Rüyaların tuhaflığı çoğu zaman bizi şaşırtır ama neden rüya gördüğümüze dair yeni bir teori, bütün rüyaların zaten tuhaf olması gerektiğini söylüyor. Bu yeni teoriye göre rüyaların, özellikle de tuhaf rüyaların nedeni sıradan varoluşumuza rastgele bir tuhaflık katarak, beklenmedik durumlarla başa çıkmak için bizi daha donanımlı hale getirmesi. Bu yaklaşıma göre rüyalar, dünyanın sıra dışı bir versiyonunu yaratarak onu anlamamızı daha kapsamlı bir hale getiriyor olabilir. Bu bakış açısıyla ilgili bir diğer argüman da rüyaların, gerçek hayatta pek de yeterli olmadığımız becerileri geliştirmek için bir tür simülasyon ortamı sağladığı. Mesela biri rüyasında uçtuğunda, ertesi sabah çok daha dengeli koştuğunu, motor becerilerinde olumlu yönde bir gelişim olduğunu gösteren kanıtlar var. Ama yine de pek çok teoride olduğu gibi bu teori de rüya görmenin nöral aktivitenin işlevsiz bir yan ürünü olmadığını ispatlayacak kesin kanıtlardan yoksun. Neden rüya gördüğümüzle ilgili farklı teoriler de var elbette. Ve tüm teorilerin de aşağı yukarı amacı aynı. Böylesine gizemli bir zihinsel olgunun işlevini anlamak... Bu konuda da sonuna kadar haklılar. Rüyaların seyrek, saçma ve çoğu zaman halüsinasyonlu doğası mantıksal bir işlevden yoksun görünse de beyin gibi son derece pragmatik bir organın çıkarı olmadan bir elektronu şuradan şuraya göndermeyeceği, böylesine zor bir görevle boşu boşuna uğraşmayacağı, rüya her ne işe yarıyorsa beynin o işi gerçekten önemsediği çok açık. Freudyen teori: Sigmund Freud, rüyaların bastırılmış isteklerin kılık değiştirmiş halleri olduğuna ve açık ve gizli içerikten oluştuğuna inanıyordu. Onun fikrine göre açık içerik, rüyanın manzaralarını, seslerini ve hikayesini ifade ederken, gizli içerik rüyanın arkasındaki sembolik anlamdır ve rüyayı görenin bilinçsiz isteklerini temsil eder. Hafıza güçlendirme teorisi: Bu görüşe göre rüyalar sadece geçmiş olayların tekrarlarıdır. Uyku sırasında anılarımızı pekiştiririz ve rüyalar sadece bu tekrarların bir yansımasıdır. Tehdit simülasyon teorisi: Bu teori rüyaların, tehditlerin üstesinden gelmemizi sağlayan eski bir biyolojik savunma mekanizması olduğunu öne sürüyor. Bize önemli hayatta kalma becerilerini uygulayabileceğimiz sanal ortam sağlıyor. Empati teorisi: Bu teoriye göre rüyalar bir işlevle gelişmemiş olabilir. Biz onları başkalarıyla paylaştığımızda bir işlev kazanırlar. Yani hikayelerin paylaşılmasına benzer şekilde, rüyalar da insanlar arasında empati kurmaya hizmet eder. Duygu düzenleme teorisi: Bu teori rüyaların duygusal tarihimizden oluştuğunu öne sürüyor ve her rüyanın varlık amacı da duygularımızı işlememize ve düzenlememize hizmet etmesi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neden-sorusu-cesaret-ister/", "text": "Aslında çoğunun gerçek bir sebebi, cevabı bile yoktur. Bir kere öyle düşünmüşüz ya öyle gitmiştir. Hatta bazen biz bile düşünmemişiz birileri bize düşündürtmüştür. Beyin çok enerji harcamak istemediğinden 'tamam işte bu adam böyle, bu inanç doğrudur. Hayati açıdan riskli bir durum da yok, inan gitsin' dedirtir. Kabuller hep rahatlatır, Daha önceden birileri düşünmüş, biz kullanalımdır. 'Karnı tok, sırtı pek' deyiminin ispatıdır. 'Tamam işte ya sıkıntı yok devam et gitsin' dir. NEDEN böyle davranıyor' diye düşünmek, kafa yormak ciddi mesai, uğraş ister. Örneğin çocuklarımızı düşünelim, çocuğumuz bir ortamda arıza çıkarmaya başladı. Al işte başladı yine. Hep yaramaz, hep arıza. Olmadı hanım bu çocuk, olmadı. Söylendik, kızdık... Malum güçlüyüz ya ondan, e bir şekilde susturduk da! Ne oldu? Bitti gitti. 'NEDEN böyle davranıyor' diye düşünmek, kafa yormak ciddi mesai, uğraş ister. Bin tane ihtimali tek tek taramak, en iyi sonucu bulmak için denemek, belki de bulamayacağını bilmek ama ısrarla devam etmek ister. Her yiğidin harcı değildir yani, ister büyük emek. Sabah, güzel bir gün doğumuna uyandın. Çiçekler, böcekler, sevgi pıtırcığı halinde işine geliyorsun. Bir anda pat arkadaşınla bir münakaşa yaşadın, tüm enerjin düştü. Hep böyle zaten O deyip bir de üstüne eski defterleri karıştırdın, kendine haklılık payları bulacak noktaları delil olarak sundun. Aman, ne soracağım NEDEN böyle yaptı diye. Rahatladım ben, 'O' zaten hep öyle.!!!!! 'Neden böyle davranıyor' diye düşünmek, kafa yormak ciddi mesai, uğraş ister. Biraz daha genişletip, açı verelim soru yapımıza. Biraz bilimsel bir yaklaşımla bakalım o halde. Dünyaya her canlı ayırt edici bir özellikle geliyor. Kuşlar uçabiliyor, balıklar yüzebiliyor, insanlar düşünebiliyor. Sen hiçbir kuşun 'Yok ben uçmayayım, biraz da yürüyerek devam edeyim hayatıma dediğini duydun mu?' , diyor Sinan Canan. Sahip olduğu özelliği kullanamayan tek canlı olarak biz, hiçbir şeyi düşünmeden, kalıplarla yaşayabiliyoruz, evet. Uçmayan kuşun hayatı, yüzmeyen balığın yaşamı gibi. Uçmayan kuş ne kadar kuşsa, yüzmeyen balık ne kadar balıksa, sorgulamayan düşünmeyen insan da o kadar insan işte. Kabul ediyorsan yaşamı bu şekilde, karar senin elbette. Bir de işin sosyal boyutu var, tabii. Empati yeteneğimize dönelim biraz. Biri seni anladığında yaşadığın hissiyatla, suçladığında yaşadığın hissiyatı karşılaştır kendi içinde. Gelecek zaten cevap senin diline de. Ama evet konforun var bir yerde de; mutsuz da, umutsuz da, acımasız da, sabit fikirle de olsa konforlu mu? Kesinlikle KONFORLU! Hayatı insan gibi yaşamak, birilerinin hayatında bir gülümseme olabilmek, çocuğunu hakkıyla yetiştirebilmek cesaret ister, evet. Hayatına küçük de olsa bir viraj eklemek için bir soru yeter. Ama tabii ki cesaret ister. Sevdigi isi yapamayan ama isini severek yapan biri olarak yaziniz gercekten cok guzel olmus."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/nefes-almak-sadece-oksijen-icin-degildir/", "text": "Beyin fonksiyonlarımız, öğrenme yeteneğimiz ve davranışlarımızla derinden bağlantılı olabilir. Northwestern Üniversitesi Tıp Fakültesi bilim insanları ilk kez nefes alma ritminin insan beyninde duygusal yargıları ve hatırlamayı geliştiren elektriksel aktivite yarattığını keşfettiler. Davranış üzerindeki bu etkiler, kritik olarak nasıl nefes aldığımıza, nasıl nefes verdiğimize ve en önemlisi nefesi burundan mı ağızdan mı aldığımıza bağlıymış gibi gözüküyor. İnsanı insan yapan temel özelliklerimizden biri dürtülerimize karşı koyabilme özelliğimizdir belki de. Yemek yemekten, su içmekten kendi isteğimizle vazgeçebiliyoruz. Bizim için ölümcül olabilecek korkularımızla yüzleşebiliyor; üstüne gidebiliyor ya da çok istediğimiz halde hazlarımızı erteleyebiliyoruz. Ancak doğa öyle ilginç işler yapıyor ki bazen anlamak çok uzun zamanımızı alıyor. Bazı dürtülerimizi üst bilişsel yeteneklerimizle yok farzedip erteleyebiliyoruz; ama bazıları o kadar önemli ki bizim keyfiyetimize bırakmak çok tehlikeli olabiliyor. Nefes almak da bunlardan biri, doğa nefes almayı bizim üst bilişsel yeteneklerimize ya da keyfimize bırakmıyor. İyi ki de bırakmıyor. Northwestern Üniversitesi bilim insanları, beyin ameliyatı için planlanan yedi epilepsili hastayı incelerken ilk olarak beyin aktivitesindeki bu farklılıkları keşfettiler. Ameliyattan bir hafta önce bir cerrah, epilepsi nöbetlerinin kökenini belirlemek için hastaların beynine elektrotlar yerleştirdi. Bu, bilim insanlarının elektro-fizyolojik verileri doğrudan hastaların beyinlerinden almasını sağladı. Kaydedilen elektrik sinyalleri, beyin aktivitesinin solunumla dalgalandığını gösterdi. Etkinliğin duygu, hafıza ve kokuların işlendiği beyin bölgelerinde gerçekleşmesi, nefesin oksijen almaktan çok daha derin etkileri olduğunu ortaya çıkardı. Bu keşif, bilim insanlarının tipik olarak bu beyin alanlarıyla ilişkili bilişsel işlevlerin -özellikle korku işleme ve hafıza- nefes alıp vermekten etkilenip etkilenmeyeceğini sorgulamalarına neden oldu. Northwestern Üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi'nde nöroloji profesörü yardımcısı Christina Zelano'nun yaptığı çalışmadaki en önemli bulgulardan biri, nefes alma sırasında beynin amigdala ve hipokampus bölgelerindeki aktivitede dramatik bir farklılık olmasıydı. Ayrıca nefes aldığımız sırada tüm limbik sistemde, koku alma korteksinde, amigdalada ve hipokampusta nöronların uyarıldığı keşfedildi. Amigdala, özellikle korku ile ilgili duygular başta olmak üzere, duygu işleme ile güçlü bir şekilde bağlantılı. Bu yüzden bilim insanları yaklaşık 60 denekten, laboratuvar ortamında nefeslerini kaydederken duygusal ifadeler hakkında hızlı kararlar almasını istedi. Korku ya da sürpriz ifadeleri olan yüzlerin resimleriyle karşılaşan denekler, her yüzün hangi duyguyu ifade ettiğini olabildiğince çabuk belirtmek zorundaydı. Denekler korku ifadesini, bu ifadeyle nefes alma sırasında karşılaştıklarında, nefes verme sırasında karşılaştıklarından daha çabuk tanıyabildiler. Bu durum, sürpriz ifade eden yüzler için geçerli değildi. İşin can alıcı noktası ise solunumun ağızdan yapılmasının bu etkinin kaybolmasına neden olmasıydı. Böylece etkinin sadece burun solunumu sırasında korkulu uyaranlara özgü olduğunu belirlediler. Hipokampusa bağlı hafıza işlevini değerlendirmeye yönelik bir deneyde ise aynı deneklere bilgisayar ekranından bazı nesnelerin resimleri gösterildi ve daha sonra bu nesneleri hatırlamaları istendi. Denekler nefes alma sırasında karşılaştıkları görüntüleri daha kolay hatırladılar. Araştırmacılar bu deneyle de nefes almanın hafıza üzerindeki etkisini ortaya çıkardılar. Nefes alırken, bir anlamda limbik ağdaki beyin rezonanslarını senkronize ediyoruz. İfadesini kullanıyor deneylerle ilgili bir değerlendirmesinde Zelano. Son çalışmalar ile fark ediyoruz ki nefes almak sadece hayatımızı devam ettirmek için değil aynı zamanda beyin fonksiyonlarımız, öğrenme yeteneğimiz ve davranış kalıplarımız ile derinden bağlantılı. Günlük yaşamımızda öz farkındalık, ana odaklanma, problem çözme, çevreyi doğru algılama ve doğru duyumsama gibi birçok mekanizmanın potansiyelini açığa çıkarıyor gibi gözüküyor. Milyarlarca yıllık ar-ge çalışmasının sonucu olan beynimizin son birkaç yüzyılda maruz kaldığı çevresel değişim, bazı şeylerin önemini göz ardı etmemize sebep olabiliyor. Tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; bazı dürtüler seçimlere bırakılamayacak kadar önemliyse dönüp bir daha bakmakta büyük fayda var. Doğru nefes almak, bizleri sadece hayatta tutmuyor; olması gerektiği gibi İFA ile uyumlu-yaşamamızı sağlıyor olabilir. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Yiyorum O Halde Varım! Serdar Bey, öncelikle ilginize teşekkür ederim. Normal şartlar altında nefes alma organımız burundur ve asli görevi hava akciğerlerimize gitmeden önce burundaki yapılar sayesinde sıcaklığı, nem oranı, toz ve diğer yabancı maddeler bakımından uygun hale getirmektir. Ağızdan nefes almak ise acil durumlarda geçici bir süre için yetersiz kalan hava girişine takviye yapma işine yarar. Sürekli ağızdan nefes almak akciğerlerimize giren hava kalitesini düşürdüğü için uzun vadede sorunlara neden olabilir. Yapısal bir problemden dolayı burundan nefes almakta zorlanıyorsanız mutlaka doktorunuza başvurmanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neler-neler-kaybetmedik-ki/", "text": "Avucumuzun içinden kayıp giden şeylerin acısını yüreğimizde hissettiğimiz zamanlar olur. Bazen kayıp giden şeylerin avucumuzun içinde olduğunun bile farkına varamayabiliriz. Kayıp gittikten sonraki farkındalık anında yaşadığımız duyguya da kayıp/yas diyoruz aslına bakarsanız. Günlük yaşantımızda kullandığımız yas; insanın yaşamında karşılaştığı kayba karşı verdiği doğal bir tepkidir diyebiliriz. Yas denilince akla ilk önce sevdiğimiz bir kişinin kaybı gelse de evcil hayvanımızın, sağlığımızın, işimizin hatta terk eden sevgilimizin ardından da yas tutabiliriz. Kayıplar ve kayıplardan kaynaklı yas, yaşamımızın doğal bir parçasıdır. Yas süreci, yaşama dair her alanda olduğu gibi, edebiyata da konu olmuştur. Edebiyatçılar da yaşamlarındaki kayıpları anlamlandırabilmek, bu süreçle baş edebilmek için eserlerinde kaybı ve yas sürecini ele almışlardır. Recaizade Mahmud Ekrem kaybettiği oğlu Nijad'ın ardından duyduğu kederi şu dizelerle anlatmıştır. Bu ayrılık bana yaman geldi pek, Ya gel bana, ya oraya beni çek. Türk Edebiyatının bir başka ünlü şairi Ümit Yaşar Oğuzcan'ın, oğlu Vedat'ın 24 başarısız intihar denemesinden sonra Galata Kulesi'nden atlayarak intihar etmesiyle yaşadığı acıyı şu dizelerde görebiliyoruz. - Ağlamam Zaman Aldı İnkar - Bize Susmak Yaraşır Öfke - Antidepresan Gülümsemesi Pazarlık - Levla Vazgeçti Depresyon - Sen Ona Aşıksın Kabullenme 1969 senesinde İsviçreli psikiyatrist Elisabeth Kübler-Ross ölmek üzere olan hastalarla bir çalışma yaptı. Bu çalışma ile Ross, hastalara ölüm teşhisi konduktan sonra hangi duygusal aşamalardan geçtiklerini sınıflandırdı ve yazmış olduğu Ölüm ve Ölmek Üzerine adlı kitabında bundan bahsetti. Ross Modeli olarak da bilinen bu sınıflandırma yasın beş evresi olduğunu gösteriyordu. Modele göre yas yaşayan kişiler inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme olmak üzere beş aşamalı bir süreçten geçmekteydiler. Fakat bu evreler herhangi bir sistematik teste tabi tutulmamıştı. Popüler kültürde yasın beş evresi modeline yaygın olarak atıfta bulunulmasına rağmen bazı araştırmacılar bu modelin yas sürecini açıklamada yararsız ve yanlış olduğunu düşünmektedir. Bu eksikliği gidermek için Yale Üniversitesi'nden araştırmacılar bu beş evreyi bir çalışmayla sınadılar. Bu evreler kaynaktan kaynağa göre değiştiği için şu başlıklarda karar kıldılar: İnanmama, özlem, öfke, depresyon ve kabullenme. Üç yıl (Ocak 2000 ile Ocak 2003) süren çalışma Connecticut'ta yaşayan yakınını kaybetmiş 233 kişiyle yapılan görüşmelere dayanıyordu. Katılımcıların büyük çoğunluğu eşlerini kaybetmişti; diğerleri ise ebeveynlerini, çocuklarını ve kardeşlerini kaybedenlerden oluşuyordu. Katılımcılarla yas dönemlerinin altıncı, on birinci ve on dokuzuncu aylarında görüşmeler yapıldı. Ortaya çıkan manzara, beş evrede tanımlanandan çok daha karmaşıktı. Araştırmacılar inanmamanın en zayıf, kabullenmenin ise en güçlü evre olduğunu tespit etti. İkinci en güçlü evre ise özlemdi ve her evrede öfkeden ziyade depresyon ağır basıyordu. Ayrıca bu duygular sırayla ortaya çıkıp birbirinin yerine geçmiyordu. Fakat bu duyguların en güçlü hissedildiği dönemler, beş evre teorisindeki sıralamaya uygunluk gösteriyordu. Araştırmada altı aydan sonra, tüm kötü hissettiren duyguların inişe geçtiği ama bunun yas tutan kişilerin artık bu dönemi atlattığı anlamına gelmediği görüldü. Columbia Üniversitesi'nden Klinik Psikoloji Profesörü G. Bonanno, Üzüntünün Öteki Yüzü: Yeni Yas Biliminin Bize Söyledikleri adlı kitabında, yirmi yılda binlerce konuya dayanan hakemli araştırmayı şöyle özetlemektedir: Yas, doğal psikolojik dayanıklılığın temel bir bileşenidir ve yasın geçmesi gereken aşamalar yoktur. Ölen yakına duyulan özlemin yıllarca devam etmesi yaygın bir duygu olsa da çoğu kişi bunun üstesinden gelebiliyor. Bizim toplumumuzda ölümün arkasından birtakım dini ve kültürel ritüellerle kayıp süreci yakınlar arasında paylaşılır. Kaybın olduğu günden başlayarak yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günlerde yapılan ritüeller süreç için kolaylaştırıcı faktörlerdir. Genel olarak yas sürecinde birey birkaç hafta içinde iş yaşamına dönebilir, birkaç ay içinde sosyal rolleri ile denge kurmaya ve yaklaşık 6 ay 1 sene içinde de sağlıklı ilişkilerle hayatına yeni bir yön vermeye başlayabilir (Seda Çelik, Işık Sayıl,2003). Bu süreç kendi içerisinde değişiklik gösterse de eğer süre bir seneyi aşmışsa ve kişi hala kabullenmemiş, yaşantısına dönememişse profesyonel bir destek almasında büyük fayda var."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neye-bakiyorsun/", "text": "Bilim insanı Jack Gallant düşüncelerinizin şifresini çözerek bu soruya yanıt verebiliyor . Jack Gallant aklınızı okuyabilen bir bilim insanı; veya en azından, onun makinesinde sizin için oynattığı bir filmi izliyorsanız, ne gördüğünüzü anlayabiliyor. Berkeley'deki California Üniversitesi'nde araştırmacı olan Gallant, insanların zihinlerine bakmak ve gördüklerini yeniden inşa etmek için beyin taramasını kullanan bir beyin kod çözme makinesi geliştirmiş. Bunun gibi zihin okuma teknolojisi daha yaygın hale gelirse, endişelenmeli miyiz? Gallant'a bu soruyu sorarsanız, beklenmedik bir cevap verebilir. Gallant'ın deneyinde, ekip beyinde oluşan faaliyet örüntülerini ölçerken insanlara filmler gösteriliyor. Bir algoritma daha sonra bu sinyalleri YouTube videolarından oluşan devasa bir veri tabanından yararlanarak bulanık, birleşik bir görüntüyü yeniden oluşturmak için kullanılıyor. Başka bir deyişle, beyin aktivitesini alıp resimlere dönüştürerek bir kişinin gördüklerini açığa çıkarıyorlar. Bu sonuçlar elbette, hakim güçlerin bir gün en içteki düşüncelerimizden yararlanabileceğinden korkan distopik insanları heyecanlandırıyor. Bu temelsiz bir korku gibi görünebilir, ancak Gallant'a göre aslında korkmamız gerekiyor, ama 50 yıl daha rahat olabiliriz! Ona göre, beyin okuma teknolojisindeki iki büyük sorunu çözmek çok uzun sürecek: Bunlar: taşınabilirlik ve sinyalin gücü. Şu anda, Gallant'ın düşüncelerinizi okuyabilmesi için, beyindeki kanın nereden aktığını ölçen devasa, pahalı bir cihaz olan işlevsel bir manyetik rezonans görüntüleme makinesine girmeniz gerekiyor. fMRI beynin aktivitesini ölçmenin en iyi yollarından biri olsa da mükemmel ve taşınabilir bir cihaz değildir. Bir fMRI makinesindeki denek hareket edemez, cihazlar çok pahalı ve çok büyüktür. Ayrıca beyin görüntüsünü ve film görüntüsünü yan yana karşılaştırırken, birbirleriyle olan bağlantılarını belirgin hale getirirken, Gallant'ın algoritmasının beyin sinyallerinden oluşturabileceği görüntü, bir pencereden içeriye bakmak gibi değil. FMRI taramalarındaki çözünürlük, net bir görüntü oluşturmak için yeterince yüksek değil. Biri beyin aktivitesini bugün yapabileceğimizden daha iyi ölçmek için bir yöntem bulana kadar, genel kullanım için yapılabilecek bir taşınabilir beyin şifre çözme cihazı olmayacak diyor Gallant. Gallant, kod çözme makinelerini yapmayı bırakmış olsa da, başkaları bu konuda çalışmaya devam ediyor. Japonya'daki bir ekip aynı fMRI tekniğini kullanarak yeni bir rüya okuyucu yapmaya çalışıyor. Ancak, araştırmacıların kişinin ne gördüğünü bildiği ve beyindeki görüntülerde bu görüntüyü doğrulayabildiği film deneyinin aksine, rüyalar çok daha aldatıcı ve çözülmesi çok daha zor. Sistemi denemek ve eğitmek için, araştırmacılar denekleri bir fMRI makinesine koydular ve uyanıklık ile rüya görme arasındaki o tuhaf duruma geçmelerine izin verdiler. Daha sonra deneği uyandırdılar ve ne gördüklerini sordular. Bu bilgileri kullanarak, algoritmayı eğitmek için sözel olarak rapor edilen rüya görüntülerini ilişkilendirebilirler. Bu veritabanını kullanarak Japon ekibi, deneklerin rüyalarında gördüğü görüntü türlerinin yaklaşık %60 kadarını belirleyebildi. Ancak bu deneyler ile evrensel bir rüya kod çözücüsü arasında önemli bir engel var: Her deneğin sinyalleri farklı. Şu anda kod çözücünün her bireye göre eğitilmesi gerekiyor. Bu nedenle, bir fMRI makinesinde uyumaya istekli olsanız bile, gece maceralarınızı ortaya çıkarabilecek evrensel bir kod çözücü -çok şükür ki- henüz elimizde yok. Bazı gruplar bu hedefe yaklaşıyor; Örneğin Hollanda'daki bir ekip, iki dilli konuşmacıların beyinlerini tarayarak her katılımcının oluşturduğu kavramları örneğin bir at veya inek fikri gibi, deneklerin İngilizce mi yoksa Hollandaca mı düşündüklerini doğru bir şekilde belirleyebiliyor. Ancak rüya kod çözücü gibi, sistemin her birey için eğitilmesi gerekiyordu, bu yüzden evrensel bir çevirmenden çok uzak. Yakın bir gelecekte bu tip nöro-teknolojik gelişmelere çok daha fazla şahit olacağız."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neye-deger-veriyorsa-insan-onun-kasasidir-korku/", "text": "Oysa insan, gerçekse eğer aradığı, sadece korkularıyla övünmeli. Çünkü korkusudur, insanın en doğru özeti. Sadece korkuları gösterebilir, birinin kim olduğunu, bu hayatta neyi üstün tuttuğunu. Her şey bir yana, neye değer veriyorsa insan, onun kasasıdır korku. Korkunun yokluğu ise, felsefi zeka yoksulluğun belki de en tabii göstergesidir. Ahmaklığın olmadığı gibi, korkusuzluğunda da övünülecek bir yanı yok. Cesur ise, korkularına rağmen doğru bildiğinde direnmeye çalışandır. Ve yine korkularıdır birinin yaptığı şeyi değerli kılan. Yoksa bir çocuğa anlatmak imkansızdır, korkmadan nasıl kahraman olur insan. İnsan korkmayı öğrenmeli, korkusunu var etmeyi. Onunla dost olmayı becermişse de korkuya dayamalı sırtını. Yapmaktan da korkmalı bazen, yapmamaktan da. Övünecekse de bununla övünmeli. Korktuğu şeyleri yapmaya başladığı o ilk anla övünmeli. Başlamak, bitireceğini bilme anıdır. Öncesi de sonrası da durmaların hareketli gölgesi, aldanmamalı. Sonu, sonucu hissetme büyüsü, başlamak. Gerisi zaman kavgası. Ve yine unutmamak gerekir ki eğer ruhu bir şeyi yapmasını, değiştirmesini istiyorsa insandan, ya da bir yol varsa çiğnenecek, onun için çabalamaya başlamadığı her andan tiksinerek koruyabilir insan, sırf bir eşya olmamayı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/neyse-ki-yetiskin-olmak-cok-sikici/", "text": "Çocuk olmak, çocuk kalmak ciddi bir iştir, evrensel kuralları vardır. Bu paralel evrenin kendi iktisadi teorileri, hiyerarşik yapıları, sosyolojik direnç noktaları, kanunları ve nizamı vardır. Öyle her isteyen elini kolunu sallayarak çocuk olamaz, çocuk kalamaz. Kendi içinde bürokrasisi, efsaneleri, ritüelleri, akilleri vardır. Kolay değildir çocuk olmak, çocuk kalmak. Her birisi tuğla gibi ağır yüzlerce cilt ansiklopedik bilgiyi ezbere bilmek gerekir. Ciddiye almazsanız sürgün edilirsiniz bu topraklardan ve kalanlar arkanızdan hüzünlü gözlerle acıyarak bakarlar veda ederken size. Öncelikli bilmeniz gereken, anayasanın birinci maddesi sayılabilecek bir kural vardır, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Her çocuk dünyanın neresinde olursa olsun veya neresinden gelirse gelsin önyargısız olmak zorundadır ve önyargılarımı bir kenara bırakmalıyım diye işlemez sistem, aklına bile gelmez. Renk, cinsiyet, eksiklik, fazlalık çocuk olmaya engel değildir, diğer çocuklarla oynamaya, gülmeye, sarılmaya, coşmaya, coşturmaya bahane olarak kullanılamaz. Bakar mısınız saçmalığa, çok zor bir kural. Hiyerarşi çok önemlidir bu evrende, herkes yerini, sınırını bilecek. Hayal gücünün sınırsızlığıdır ilk sınır. Bir an için mor çimenlerde kanat çırpan pembe tavşanken hemen bir uzay gemisinin şoförü olabilirsiniz ya da yeleleri rüzgarda savrulan bir aslana dönüşebilirsiniz. Battaniyelerden iskan edilmiş dev bir kalenin şövalyesi olabilir ya da bez bebeklerinize çay servisi yapan prensese dönüşebilirsiniz. Hiyerarşi önemli, yerini bilmezsen nasıl tanımlayabilirsin içinde bulunduğun evreni. Takip etmesi çok zor, konfor alanı tüm evren kadar olan dar bir alan, herkesin harcı değil. Kendi iktisadi kuralları, değerleri, değersizlikleri vardır. Babaannenizin eski dikiş kutusundan yürüttüğünüz rengarenk bir kaç tane eski yelek düğmesi en büyük hazinelerinizden biridir mesela. Merkez bankalarının kasalarının tamamı tel maşa kalır yanında. Tahta parçalarından kendi yaptığınız bir arabamsı dünyanın en lüks otomobilini bir kaç defa satın alır, üstüne sakız alacak büyük bir servetiniz bile kalabilir. İçerisinde rengarenk desenleri olan bir misket ejderha ordusuyla korunacak kadar önemlidir, ederi ise komşu çocuğunun ponçik ellerini uzatıp gülümseyerek istemesi kadardır. Hadi karşılayın bakalım bu bedeli. Zor, iktisat zor. Mahalle kabilelerinin akiller meclisi vardır, sosyolojik dinamikleri takip eden, teoriler ve öngörüler üreten önemli bir kurumdur. Hangi mevsimde hangi oyunun oynanacağını ve oyun ekinoks zamanlarını büyük bir ciddiyetle takip eder. Ne zaman zırdır zımba oynanır, ne zaman misket mevsimi başlar, hangi futbolcu kartı diğerlerinden önemlidir, hacı amcanın erik ağaçlarına ne zaman dalınır gibi hayati kararları büyük bir ciddiyetle alır. Çift kale maç yaparken takım seçme ritüelleri, kale taşları arasının kaç adım olacağı, kaç kornerin kaç penaltı edeceği gibi toplumsal öneme sahip kararlar da bu akiller meclisinin görevleri arasındadır. Yere düşen salçalı ekmeğin ne zaman yenilebilir olduğunun zaman çizelgesi, eğer atılacaksa kaç kere öpüp alnımıza konulacağının kuralları ve hangi duvarın üstüne bırakılıp kuşlara yem edileceği gibi ciddi konular da bu meclisin akilleri tarafından karara bağlanır. Zor, gerçekten zor bu kadar bürokrasi ile yaşamaya çalışmak. Bir de çocukluktan zamansız ayrılanlar vardır. Onlar erkenden yetişkin gibi davranmaya başlayanlardır. Ruhlarının bir yarısı müselles oyununun çizgilerini çizebilmek için çığlık atarken diğer yarısı kukalı saklambacın kırmızı tuğla parçalarından yapılan kulelerini tekmeler. Kimse yüzlerine bir şey söylemez ama arkalarından biraz acıma duygusuyla biraz da korkuyla esrarengiz bir seyahate çıkan seyyahın yola çıkışını seyreder gibi bakarlar. Onlar için fısıltıyla karışık Üstüne çok gitme, seneye liseye başlayacak, fazla vakti kalmadı. denildiğini duymuşsunuzdur belki. İstisnalar da var elbet, ne kadar yaş alırsa alsın bu evrenin fahri konsolosları olan Homo yetişkinus'lar görebilirsiniz etrafınızda. İki evren arasında gönüllü işbirlikçilerdir onlar. Rahmetle andığımız Barış Manço, tanıma mutluluğunu yaşadığım en iyi evrenler arası bürokratlardan biriydi mesela. Dikkat edin dünyada iyi şeyler yapan tüm Homo yetişkinus'lar içlerindeki çocuğu yaşatmaktan hiç vazgeçmeyen kişiler arasından çıkar. Uzun lafın kısası çocuk olmak zor zanaat, kuralları, bürokrasisi, sınırları, sınırsızlıkları ile herkesin üstesinden gelebileceği bir sorumluluk değil. Biz çocukluğu çocuklara bırakalım ve sıkıcı, neşesiz, mutlu olma kuralları başkaları tarafından belirlenmiş yetişkin evrenimize iltica edelim, hem de geri dönmemecesine. Kurallarını, süresini ve ödüllerini oyunu oynayan kişinin belirlediği sonsuz ihtimallerin evreninde kalmak zor, çocuk olmak, çocuk kalmak gerçekten çok zor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/normaller-karsisinda-zeki-anormaller-karsisinda-aptal-olmak/", "text": "Hepimiz az ya da çok böyleyizdir: Anormaller karşısında tam anlamıyla aptala dönüşebiliyoruz. Sanki tüm zihinsel becerilerimiz sadece normal üzerinden çalışabiliyormuş gibi sıradan olmayan hiçbir şeyi hakkıyla algılayamıyoruz. Bu yüzden de ne zaman bir yenilik görsek ve o yenilik gözümüze bir parça anormal görünse bir anda beş yaşındaki bir çocuğa dönüşüyoruz. Ama öte yandan özellikle son dönemlerde, anomaliler pratik hayatta öyle hacimli bir yer edinmeye başladı ki bu duruma alışık olmayan insan zekası gözüne ışık tutulmuş bıldırcın gibi donup kalıyor. Sadece normal karşısında donanımlı olan geleneksel zeka pek çok durumda, özellikle de yeni adaptasyonlar konusunda yeterli olamıyor. İnsanı normal sorunlardan, normal tehlikelerden, normal kederlerden o korusa da yaşamın diğer kıyılarında pek bir işe yaramıyor. Bu durum da yeni bir tür zekayı, Anomali Zekasını tarihte hiç olmadığı kadar önemli bir noktaya taşıyor. Yaşamın içinde normalin dışına çıkma becerisi birçok insana inanılmaz avantajlar sağlıyor. Özellikle son kırk yıldır anomali zekasının dünyanın dört bir tarafında insanlara sağladığı inanılmaz düşünsel avantajlar ortada. İnternetin icadından kripto paralara, Musk gibi milyarderlerden NFT yıldızlarına, Youtube, Google, Instgram gibi yapıların ardındaki mühendislerden dünya ekonomisini tehdit edecek kadar ileri gidebilen Hacker gruplarına varıncaya kadar bu zeka türünün karşı konulmaz sonuçlarını her geçen gün daha yoğun bir oranda gözlemleyebiliyoruz. Diğer taraftan sanatın her alanında da anomali zekası neredeyse yaratıcılık kadar önemli olmaya başladı. Yetenekli bir yığın sanatçının ürünlerini normal içinde tutma arzusu, ürettikleri eserlerle yeni nesil tüketiciler arasında aşılmaz bir duvar örebiliyor. Ya da başka bir deyişle, normal tutkusu artık bir yığın sanatsal nesneyi insan nazarında fazlasıyla anlamsızlaştırabiliyor. Anomali gibi yeni tür bilinçlere sahip olan insanların belki de en önemli avantajı, normal hedeflerinin olmaması. Bu gerçekten büyük bir avantaj. Normal hedefleri olmayan insan, mesela sanatla uğraşıyorsa normal hayatların, bir şirket işletiyorsa herkesin bildiği normal modellerin dışına kolayca çıkabiliyor. Anomalilerin arasında sıkışıp kalmış, çoğu kişinin göremediği fırsatları, hatta sanal fırsatları bile kolayca hissedebiliyor. Normalliğin sınırları bu tür insanların zekasını gerçekten durduramıyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/noro-somuru-ve-gercek-bilim/", "text": "Her devirde olduğu gibi bilimsel bilginin tüm dertlerimize çare olacağı beklentisi hala çok büyük. Fakat bilimin kırılgan ve yanılabilir bir faaliyet alanı olduğunu sıklıkla unutuyoruz. Özellikle karşımızda insan beyni ve davranışları gibi esaslı bir sorun varken, bilimin sorun çözme yöntemleri çok hızlı ilerlememize izin vermiyor. Bulduğumuz cevaplar binlerce yeni soru üretiyor ve her adımda karşımızdaki gizemin karmaşıklığı karşısında gittikçe daha da fazla hayret ediyoruz. En azından bu alanda aktif olarak çalışan bilim insanlarının hissiyatı genelde bu yönde. Tabii her zaman olduğu gibi madalyonun bir de diğer yüzü var. Sinirbilim alanında üretilen bilgiler günlük yaşantımızdan eğitimimize, sosyal ilişkilerimizden kişisel başarımıza kadar bir çok alanda yeni fikirler üretmemize imkan verirken, bilimsel bilgi ve diplomaların amacı dışında kullanılması da her zaman olduğu gibi gündemimizde. Günümüzde sadece bilgi üretenlerin değil, şarlatan ve dolandırıcıların da en fazla başvurduğu bilgi, şüphesiz beyin bilimleri alanından geliyor. İçinde yaşadığımız dönem bazıları tarafından nöromanya dönemi olarak da adlandırılıyor. Zira bu gün hangi konuyu ele alsanız, başına nöro ekletilerek türetilen yeni bir versiyonuna rastlayabiliyorsunuz. Nöroekonomi, nöropazarlama, nöroeğitim, nörohukuk, nöroergonomi, nöromimari, nöroestetik ve daha niceleri adeta her gün pıtırak gibi çoğalmakta. Bunların bir kımı önemli ve derinlikli araştırmaların yürütüldüğü bilim alanlarına dönüşse de diğerleri sadece havalı ve altı boş birer terime dönüşüyor. Bunun en büyük sakıncası ise nöro-sömürücülere yani kulaktan dolma ve konuyla uzaktan ilgili insanların gözünü boyamaya uygun bölük-pörçük bilgilerle çıkar sağlamaya çalışan fırsatçılara uygun bir çatı sağlaması. Kişisel gelişimcilerden yaşam danışmanlarına, koçlardan kişisel yahut kurumsal danışmanlara kadar tahsil geçmişi çeşitli bir çok insanın Beyin ve... diye başlayan başlıklar altında eğitimler, uygulamalar, konuşmalar ve danışma programları düzenlediğini görmeye başladık. Özellikle gençlerimizi bilimsel bilginin üretimi ve kapsamı hakkında maalesef oldukça zayıf bir kültürle yetiştirdiğimiz ülkemizde, bu tip kötüye kullanımlara çok uygun bir zihinsel ortam da mevcut. Bırakınız biyoloji yahut tıp eğitimini, yaşam bilimlerinin herhangi bir alanında eğitim almamış bir çok insan günümüzde beyin ve sinirbilimlerine ait kavramları-bilgileri kullanarak insanların yaşamlarını iyileştirebilecek uygulamalar sattıklarını iddia edebiliyorlar. Adına yaşam koçluğu, nöro-danışmanlık, mentorluk ve benzeri havalı isimler konarak piyasada arz-ı endam eden insanların sayısını takip etmek mümkün değil. Ben aslen bir biyolog olmama, yüksek lisans ve doktoramı tıp fakültesinde yapmama, 25 yılı aşkın akademik hayatımı neredeyse tamamen sinirbilimleri üzerine farklı alanda araştırma ve eğitimlerle geçirmeme, klinik hiç bir alanda eğitim ve pratiğim olmamasına rağmen, her hafta onlarca klinik görüşme talebi alıyorum. Nedeni, insanların televizyonlarda ve halka açık eğitimlerde anlaşılır bir hoca olarak dinledikleri bir insandan şifa bulabileceklerini düşünmeleri. Eğer bu inancı kullanacak suistimal edecek olursanız, gayet büyük paralar kazanmanız işten bile değildir. Ne yazık ki ülkemizde bu tip uygulama ve iddiaları denetlemek, takip etmek ve önlemek konusundaki yasal önlemler çok yavaş ve geriden geliyor. Bu sırada da kötü niyetli ve insan sağlığını ticaret konusu yapan bir çok fırsatçıya çok cazip bir ortam sunulmuş oluyor. Aletli beyin eğitim teknolojileri 1980'lerden beri özellikle ABD kaynaklı araştırma gruplarının çalışmaları sonucunda tüm dünyada kullanılmakta. Bir çok farklı tipi ve yaklaşım tarzı olan çeşitli yöntemlerle, bedenden kaydedilen biyolojik sinyaller, çeşitli bozuklukları düzeltmek ve performansı artırmak amacıyla sıklıkla kullanılıyor. Temelde bedenden alınan sinyallerin görselleştirilerek çeşitli biçimlerde verilerin alındığı kişiye geri verilmesi ve bu sayede kişinin aynaya bakar gibi kendi fizyolojik parametrelerinde çeşitli düzelmeler sağlaması amacını güden yöntemlere biofeedback yahut biyolojik geri-bildirim diyoruz. Mesela normalde aletsiz olarak duyamadığımız kalp ritmimizi yahut bu ritimdeki değişiklikleri kişiye görsel olarak geri-bildirerek, insanların stres düzeylerini azaltmayı amaçlayan terapiler, böyle biyolojik geri-bildirim yöntemlerinden birisi. Eğer kişiye gösterdiğiniz ve düzeltmek üzere baz aldığınız değişiklikler beyin dalgaları ise, bu yöntem bu kez nörofeedback yahut sinirsel geri-bildirim olarak adlandırılıyor . Beyindeki elektriksel faaliyetleri kafa derisi üzerinden yazdırmayı mümkün kılan elektro-ensefalo-grafi tekniği yirminci yüzyılın başlarında keşfedilmiş çok eski bir tekniktir. Bu teknikle kayıt cihazlarınız ne kadar iyi olursa olsun, beyinden alınan elektriksel sinyaller tek başına çok fazla bir bilgi vermez. Bu nedenle özellikle kişisel bilgisayarların yaygınlaşmaya başladığı 1980'li yıllardan itibaren, bu karmaşık sinyalleri analiz edebilecek yeni yazılım ve analiz teknolojilerinin gelişmesiyle, EEG kayıtlarından elde edebileceğimiz bilgi inanılmaz ölçüde arttı. Bu yöntemler sayesinde, kişilerin çeşitli zihinsel durumları, depresyon, endişe, takıntılar, dikkat ve yoğunlaşma gibi bir çok farklı duruma dair belirleyici ve ayırt edici ipuçları elde edebiliyoruz. Bu analiz sonuçlarını çeşitli biçimlerde görselleştirdiğimizde ve kişinin kendisine uygun bir yazılımla gösterdiğimizde ise, özellikle zihinsel performansı azaltan bir çok durumu tekrarlayan seanslar boyunca değişik oranlarda iyileştirmek ve zihinsel keskinliği artırmak mümkün oluyor. ABD'de NASA astronot eğitim programından askerlerin yetiştirilmesine kadar bir çok alanda sinirsel geri-bildirim yıllardır standart eğitimin bir parçası olarak kullanılıyor. Dünyada da bir çok alanda, özellikle spor performansını artırmak, dikkat eksikliği ve depresyon gibi konularda yıllardır başarıyla uygulanıyor. Fakat her işe yarar teknikte olduğu gibi maalesef bu incelikli yöntemlerin de kötüye kullanımından kar elde etmeye çalışanlar, en başından beri mevcut. Ülkemize 90'lı yıllarda giriş yapan sinirsel geri-bildirim uygulamaları maalesef çoğu kez ehil olmayan ellerde merdiven altı bir umut tacirliğine araç olarak kullanılmaya başlandı. Özellikle bu tip denetimsiz uygulamalar nedeniyle çeşitli sağlık meslek birliklerinin tepkisi gecikmedi ve oldukça işe yarar ve potansiyeli yüksek bir yardımcı tedavi tekniği olabilecek sinirsel geri-bildirim, maalesef hızla kötü bir şöhrete sahip oldu. Son yıllarda bu alanda yayınlanan akademik çalışmalardaki hızlı artış, konuyu tekrar araştırmacıların ve sağlık alanında çalışanların dikkatine sokmakta gecikmedi. Fakat yine maalesef, her zamanki gibi bu eğilimden de kar elde etmek isteyen uyanıklar etrafta bitmeye başladı. Sinirsel geri-bildirim gibi yöntemler, bir çok rahatsızlıkta ve zihinsel performans sorunlarında oldukça faydalı olmasına rağmen, her derde deva mucize tedaviler değildir. Özellikle tanılı ve tedavi protokolleri belli durumlarda en fazla destekleyici olarak kullanılabilir. Kaldı ki sinirsel geri-bildirim gibi bir yöntemi uygulayabilmek ciddi teorik altyapı ve deneyim gerektirir. Yöntemin uygulanması sırasında her danışanın yahut hastanın benzersiz özellikleri göz önüne alınıp, uygulamalar sırasında kişilerin sürekli izlenmesi ve tedavi protokollerinin kişiye göre sürekli ayarlanması en önemli gerekliliktir. Nasıl ki her ilaç her hastaya iyi gelmezse, standart bir beyin eğitim prosedürü de ancak çok sınırlı sayıda insanda işe yarayabilir. Hatta birçok durumda, eğer kişiye has olası özel durumlar göz önüne alınmazsa, sinirsel geri-bildirim faydadan çok zarar bile verebilir. Ülkemizde tıp fakültesi mezuniyeti, bu konuda ayrıca tartışılması gereken bir başlık. Adının başında doktor ibaresi olan hemen herkes, beyin ve davranış üzerine uzman gibi konuşma hakkına neredeyse otomatik olarak sahip olabiliyor. Tıp eğitiminin uzmanlık gerektiren teknik bir alan olduğunu unuttuğumuzda bu bize doğal gibi gelebiliyor ama normalde bir kalp yahut sindirim sistemi uzmanının beyin hakkında tıbbi teşhisler koyması ve tedavilere girişmesi ne kadar tuhafsa, psikiyatri, psikoloji yahut klinik sinirbilimleri gibi alanlarda eğitimi olmayan insanların sadece hekimlik diploması olduğu için beyin ve zihin sağlığı gibi meselelerde ahkam kesmesi de aynı derecede tuhaftır. Tabii ki sadece hekimler değil, bana sorarsanız her meslek dalından insan yeterli bir süre ciddi bir çalışmayla sinirbilim konularında insanların sorularına cevap verecek düzeyde bir bilgi birikimi elde edip bunu paylaşabilir . Fakat insanların doğrudan sağlığını ilgilendiren meselelerde nöro-ahkam kesmek, maalesef gittikçe daha sık gördüğümüz bir davranış bozukluğu ve suistimal haline gelmeye başladı. - Bir nöro-sömürücü, kendi tahsil alanı ile ilgili pek fazla konuşmaz. Genellikle her konuyu beyin bilimlerine ait kavram ve terimlerle süslemeyi sever. - Nöro-sömürücüler, insanların en fazla sıkıntı çektikleri beylik konularda yepyeni bir şeyler yapıyorlarmış havasında konuşmaya bayılırlar. İlişkiler, çocukluk çağı sorunları, aile içi iletişim, cinsel işlevler, sosyal iletişim problemleri, kadın-erkek ilişkileri, sağlıklı yaşam, dikkat ve konsantrasyon gibi konularda sanki ellerinde sihirli bir değnek varmışçasına vaatlerde bulunmayı severler. Nöroiletişim, nörodanışmanlık, nöro-koçluk gibi tuhaf ses veren kavramları duyduğunuzda bunları kimin söylediğine ilave bir dikkat göstermek ekstra fayda sağlayacaktır. - Nöro-sömrücüler genellikle her fırsatta danışanlarından, hastalarından, danışmanlık verdiği insanlardan bahsetmeyi görev gibi benimserler. Standart kişisel gelişim kitaplarında bolca bulabileceğiniz ve artık kabak tadı vermiş olması gereken hipnotik dil kalıpları olarak bildiğimiz dil kalıplarına çokça başvururlar. Amaç ise açıktır: Gizli veya aşikar reklam. - Nöro-sömürücüler uyguladıkları yöntemlerin detaylarıyla ilgili genellikle bilgi vermezler. Çünkü bunlar ticari sırlardır. Açıklarlarsa fikirlerinin çalınacağını da söyleyenleri vardır; doğrudur da; zira iki satır kitap okuyan hemen herkesin uygulayabileceği basit görüşme ve yönlendirme tekniklerini yeni bir şeyler gibi satmayı başarabilmelerinin tek yolu budur. - Nöro-sömürücüleri, içinde sağlık, danışmanlık yahut koçluk gibi terimler içeren şirketlerle birlikte çalışmaya yahut her fırsatta böyle şirketler kurmaya çok meraklıdırlar. Zira arka planda kurumsal bir yapı, uygun bir internet sitesi ve beylik bir kaç cümle, size yeterince müşteri getirecektir. - Nöro-sömürücüler en çok insanların şifa umutlarını sömürürler. Bunun için de ağır patolojik durumlardan ziyade, zaten çoğu gayet normal sınırlar içinde ceryan eden, basit tekniklerle veya kendi kendine geçebilecek hiperaktivite, dikkat eksikliği, depresyon, özgüven ve anksiyete gibi konularda vaatler vermeyi severler. Sinirbilimlerinde bu kadar uzman olan bu kişilerin ciddi patolojik durumlardan; mesela Alzheimer, Parkinson, ağır depresyon, uyku bozuklukları veya gelişimsel bozukluklar gibi konulardan neden uzak durdukları da sorulmalıdır. - Sinirbilim bilgisinin en önemli sonuçlarından birisi, beyin ve zihinle ilgili günlük sorunların bir çoğunun aslında her bir insanın kendi başına uygulayabileceği nisbeten basit, masrafsız ve uzman bir rehber gerektirmeyen uygulamalarla düzelebileceğini göstermesidir. Habuki nöro-sömürücülerin sırada fanilere böyle bir bilgi ulaştırmak gibi bir dertleri yoktur. Onlar havalı sunumlarında ve eğitimlerinde yalnızca sonradan para alabilecekleri mucizevi uygulamalarının reklamlarını yaparak insanları boş vaatleriyle oyalamayı tercih ederler. - Nöro-sömürücülerin verdikleri bilgi ve sundukları iddiaların bilimsel kaynaklarına genellikle ulaşamazsınız. İnternetten derlenmiş gerçek-yalan bir çok öykü ve sansasyonel iddiayı biraz makyajlayıp hitabet sanatının incelikleriyle bezeyerek, bilimsel görünümlü reklam nutukları atıp yazılar yazmayı severler. İnsanlara öykü anlatmak, ders vermek, bilimsel bilgiye ilgi çekmek için bu tip yöntemler gayet kabul edilebilir olsa da, iş insanlara para karşılığı şifa dağıtmaya dönüştüğünde, bilimsel görünümlü anlatıcılık görüp görebileceğiniz en etkili dolandırıcılık araçlarından birisine dönüşebilir. - Nöro-sömürücülerin önemli bir kısmı hayatlarının daha önceki dönemlerini bambaşka işler yaparak geçirmiş, çoğunda dikiş tutturamamamış, yahut kendi yarattığı sanal fırsatları tüketmiş ve en son perde olarak nöro-sömürü işine girmiş insanlardır. Beyin ve zihin sağlığıyla ilgili vaatlerini duyduğunuz insanların geçmişlerini internetten biraz araştırmak ve iddia ettikleri başarılı yöntemlerini ne kadar süredir insanlara uygulamakta olduklarını araştırmak, gerçekleri görmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir. - Hele hele özel konuşmalarında hasta veya danışanlarından müşteri; işyerleri yahut kliniklerinden dükkan; çalışma arkadaşlarından ortak diye bahsetmelerine şahit olursanız, bir nöro-sömürücü ile karşı karşıya olma ihtimaliniz oldukça yüksektir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/noropazarlama-reklamciliginin-cocuklar-uzerindeki-etkisi-cocuklar-reklamdan-ne-cikarir/", "text": "Çocuklar savunmasız nüfustan kabul edilir. Kazanç için çocukları hedef almak, gerçekte etik değildir. Araştırmalar, reklamın çocuklarda materyalizmi ve tüketiciliği teşvik ettiğini öne sürdü. Aynı zamanda reklamın tüketiciliği artırdığını da ortaya çıkardı. Çünkü reklamlarda kullanılan tanıtım mesajları, çocuklar tarafından başka türlü fark edilmeyecek istekleri uyandırmaya yöneliktir. Reklam, mülkiyetin önemli olduğu ve daha fazlasının hak edildiği felsefesini güçlendirir. Ayrıca reklamlar, başarı, güzellik ve mutluluk gibi bazı istenen niteliklerin ancak ürün satın alınarak elde edilebileceği fikrini desteklemektedir. Reklamın çocuklar üzerindeki etkilerinin araştırılması genel olarak iki paradigmaya dayanmaktadır: Güçlendirilmiş çocuk ve savunmasız çocuk paradigmaları. Araştırmalar, çocukların erken yaşta marka bağlılığı yarattığını ve markalara yönelik iyi tavırların yetişkinliğe kadar devam ettiğini gösterdi. Güçlendirilmiş çocuk paradigmasında, çocuklar eleştirel bir süreçten ve reklamı değerlendirmekten sorumlu kabul edilir. Savunmasız çocuk paradigması ise çocukları kendilerini reklam mesajlarına karşı koruyacak bilişsel becerilere sahip olmadıklarını varsayar. Bu durumdaki çocukların pazarlama girişimlerinin baştan çıkarıcı cazibesine daha yatkın olduklarına inanılıyor. Bu iki paradigmadan elde edilen araştırmalar iki reklam etkisine odaklanır: amaçlanan ve istenmeyen etkiler. Savunmasız veya güçsüz çocuk paradigmasına bakmak, reklamın olumsuz etkilerini yansıtır. Güçlendirilmiş çocuk paradigmasına dayanan reklamcılığın amaçlanan etkileri, bu etkilerin pazarlamacılar tarafından öngörüldüğünü ve tercih edildiğini göstermektedir. Araştırma üç bağlı faktöre odaklanmıştır: bilişsel etkiler, duyuşsal etkiler ve davranışsal etkiler. Eski iktisatçılara göre çocuklar büyük bir pazar olarak kabul edilir. Bunun birinci sebebi ihtiyaçları ve istekleri için harcayabilecekleri önemli miktarda nakit erişimleri var. İkincisi, çocuklar da yetişkin olmaya doğru ilerledikçe geleceğin pazarıdır. Araştırmalar, çocukların erken yaşta marka bağlılığı yarattığını ve markalara yönelik iyi tavırların yetişkinliğe kadar devam ettiğini gösterdi. Her gün aile satın alımlarına, örneğin atıştırmalıklar, tatlılar ve kahvaltılık ürünler için rehberlik etmekle kalmazlar, daha da terbiyeli hale geldikçe, ebeveynlerini ve bakıcılarını da onları satın almaları için rahatsız edebilirler. Tüm bunlar sebebiyle üreticiler, şirketler ve reklamverenler bu segmente daha da yakından ilgi göstermeye başladı. Reklamların çocuklar üzerinde kötü etkilerinden biri de reklamlarda her şeyin çok iyi, mükemmel bir dünya şeklinde gösterilmesidir. Çocuklara yönelik reklamlar ebeveyn-çocuk çatışmasına da neden olabiliyor. Bu çatışma, reklam görüntüleme sonrasında çocukların satın alma talepleri olduğunda ortaya çıkar. Bu tartışmaların üstesinden gelmek bazen gerçekten zor olabilir ve bazı ebeveynler çocukları tarafından rahatsız edilebilirler, bu da ebeveynin çökmesine ve reklamı yapılan ürünü satın almasına neden olabilir. Reklamların çocuklar üzerinde kötü etkilerinden biri de reklamlarda her şeyin çok iyi, mükemmel bir dünya şeklinde gösterilmesidir. Yani reklam, güzel insanlarla, daha iyi şeylerle ve güzel ürünlerle dolu alternatif bir dünyayı tanıtmak için izlenir. Çocuklar reklamları görüntülediklerinde ve kendi durumlarını bu reklamlardaki fantazi dünyayla karşılaştırmaya başladıklarında, iki dünya arasındaki fark, hayal kırıklıklarına ve hüsrana neden olabilir. Bu da bazı çocuklarda yaşam tatminsizliğinin yaşanmasına neden olmuştur. Nöropazarlama teknikleri bebeklik döneminden beri reklam etkilerine maruz kalan çocukların beyninde yetişkin tüketiciye doğru ilerlemesinde daha fazla araştırma ve tüketme için potansiyel bir alan oluşturur. Pek çok bilim insanı, Nöropazarlama araçlarıyla ilgili bazı endişelerini dile getirmektedir, çünkü bunlar geleneksel olarak bir çocuğa atfedilen işlevlere ve değerlere zarar verebilir, aynı zamanda çocuğun yaşam boyu kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmesine kadar etkileyebilir. Bu nedenle bazı insanların kazançları için çocukların genel refahını olumsuz etkileyen ve istenmeyen etkilere izin verilmemelidir. - Al Abbas, A., Chen, W., & Saberi, M. (2019). The Impact of Neuromarketing Advertising on Children: Intended and Unintended Effects. KnE Social Sciences, 1-16. - Buijzen, M. and Valkenburg, P.M. (2003) 'The unintended effects of television advertising: A parent-child survey', Communication Research, 30(5), pp. 483 503. doi: 10.1177/0093650203256361. - Bulley, C. A., Braimah, M., & Blankson, F. E. (2018). Ethics, Neuromarketing and Marketing Research With Children. International Journal of Customer Relationship Marketing and Management , 9(2), 79-95. - Fortunato, V. C. R., Giraldi, J. D. M. E., & de Oliveira, J. H. C. (2014). A review of studies on neuromarketing: Practical results, techniques, contributions and limitations. Journal of Management Research, 6(2), 201."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/noropazarlama-ve-surdurulebilir-gelecek/", "text": "Tüketiciler, her gün ne giyeceklerinden ne yiyeceklerine ve ne satın alacaklarına kadar her konuda karar verirler. Ancak, sizin de muhtemelen farkında olduğunuz gibi, yargılarımızı genellikle farkında olmadığımız bilgilere dayandırırız. İşte bu noktada nöropazarlama devreye girer. Nöropazarlamacılar, tüketicilerin pazarlama iletişimlerini nasıl gördüklerini, anladıklarını ve bunlara nasıl tepki verdiklerini daha iyi anlamak için beyin görüntüleme, göz izleme ve biyometrik sensörlerden yararlanırlar. Bu onlara, bilinçdışı zihni anlamak için daha bilimsel bir yol sunar. Şirketler, sürdürülebilir davranışları yönlendiren temel süreçleri anlayarak, tüketicileri daha sürdürülebilir seçimler yapmaya teşvik eden ürünler ve kampanyalar tasarlayabilirler. Nöropazarlama, sürdürülebilirliğin teşvik edilmesinde özellikle önemlidir çünkü insanların sürdürülebilir bir şekilde hareket etmelerini neyin sağladığını ve beynin, günümüzde oldukça gerekli olan davranış değişikliğini gerçekleştirmeye yönelik olarak nasıl çalıştığını anlamamıza yardımcı olur. Duygular insanların nasıl karar verdiğinin büyük bir parçasıdır ve insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan pazarlama mesajlarının işe yarama olasılığı daha yüksektir. Ancak duygularımız her zaman rasyonel ya da mantıklı değildir. Mantıkdışı karar verme ile sonuçlanabilen düşünme hataları olan bilişsel önyargıların da üzerimizde etkisi vardır. Nöropazarlama bu bilişsel önyargıları ve duygusal süreçleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Örneğin, bir çalışmada olumlu duygularla ilişkilendirilen ürün görsellerinin beynin ödül merkezini harekete geçirdiği saptanmıştır; bu da olumlu duygular uyandıran pazarlama mesajlarının başarılı olma olasılığının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Başka bir çalışmada ise insanların üzgün bir insan resmi gördüklerinde bir hayır kurumuna bağış yapma olasılıklarının, mutlu bir insan resmine göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Bu durum, insani bağ ve empatinin sosyal amaçlar için iyi olan davranışların güçlü itici güçleri olabileceğini göstermektedir. Bunlar nöropazarlamanın sağlayabileceği faydaların sadece birkaç örneği. - Deneyimsel belirsizlik: Sürdürülebilirlik sorunları yavaş ve kademeli olarak gelişmektedir, bu da onu algılamayı veya deneyimlemeyi imkansız olmasa bile zorlaştırmaktadır. - Karmaşıklık ve belirsizlik: Sürdürülebilirlik konusu çok karmaşıktır, çoklu ve disiplinler arası bilgi gerektirir. - Statükoya yönelik tehdit: Mümkün olduğunca çok şeye sahip olma veya tüketme arzusu, çoğu insanın kaybetmek istemediği bir şey olan yüksek sosyal statü ile doğrudan bağlantılıdır. - Deneyim etkisi: İnsanların kişisel deneyimlerine; grafikler, istatistikler veya bilimsel literatür gibi yazılı veya görsel bilgi kaynaklarına kıyasla daha fazla öncelik verme eğilimi. - Kontrast etkisi: İnce değişimleri veya varyasyonları görememek. Örneğin, biyolojik çeşitliliğin yavaş yavaş azalması ve iklim değişikliğinin etkileri. - Doğrulama önyargısı: Kişinin mevcut dünya görüşünü destekleyecek şekilde bilgiyi seçici olarak algılama, üzerinde yoğunlaşma ve hatırlama eğilimidir. - Demirleme yanlılığı: Kişinin zaten bildiği şeylere dayanarak bir yargıda bulunması. Bu anlamda, erken gelen önemsiz veriler sonucu önemli ölçüde değiştirebilir. - Sosyal karşılaştırma yanlılığı: Seçim yaparken kişinin kendi benzersiz yetenekleriyle çatışmayanları tercih etme eğilimi. - Statüko yanlılığı: Her şeyi olduğu gibi sürdürme eğilimi. - Kayıptan kaçınma: Aynı sayıda kazanç elde etmektense, kayıplardan daha fazla kaçınma eğilimidir. Duygular söz konusu olduğunda, bir kayıp eşit büyüklükteki bir kazançtan daha fazla acı verir. - Sahiplik etkisi: Sahip olduğunuz şeylere sahip olmadıklarınızdan daha fazla değer verme ya da onları sevme eğilimidir. Tüketicilerin sürdürülebilirlik için doğru adımları atma konusundaki davranışlarını değiştirmek istiyorsak, bu değişkenleri ve olguları anlamak zorundayız. Bununla birlikte, öncelikle hangi tüketici davranışlarının daha güçlü bir şekilde ele alınması gerektiğini anlamak için bir platforma ihtiyacımız var. İşte burada Donut Ekonomisi alanına giriyoruz. Donut Ekonomisi, Oxford Üniversitesi'nden ekonomist Kate Raworth tarafından geliştirilen yeni bir ekonomi modelidir. Model, sosyal ve çevresel sürdürülebilirliği ekonomik büyüme ile dengelemeyi amaçlar. Donut ismi modelin şekline atıfta bulunmakta olup, iç halka gıda, su ve sağlık hizmetleri gibi temel kaynakların sosyal temelini; dış halka ise iklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması ve okyanus asitlenmesi gibi gezegensel sınırların ekolojik çatısını temsil eder. Donut Ekonomisi modeli, ekonomik büyümenin sosyal temel ile ekolojik çatı arasındaki güvenli ve adil alanda gerçekleşmesi gerektiğini öne sürmektedir. Şirketler, Donut Ekonomisi ilkelerini bir rehber olarak kullanarak sürdürülebilirliği, daha da önemlisi sadece çevresel sürdürülebilirliği değil aynı zamanda sosyal sürdürülebilirliği de teşvik eden pazarlama kampanyaları ve ürünler tasarlayabilirler. Örneğin, bir şirket tüketicilerin temel ihtiyaçlarını karşılarken aynı zamanda çevre üzerindeki etkisini azaltan ve hatta iyileştiren bir ürün üretebilir. Ayrıca, özellikle savunmasız olan belirli bir sosyal grubun refahına yardımcı olan başka bir ürün veya hizmet de üretebilir. Ancak, Donut Ekonomisi modelinin sınırlamaları olduğunu fark etmek önemlidir. Model, çok sadeleştirilmiş olması ve kültürel farklılıkları hesaba katmaması nedeniyle eleştirilmektedir. Ayrıca, Donut Ekonomisi ilkelerinin uygulanması şirketlerin çalışma şekillerinde önemli değişiklikler gerektirebilir ve bu da zorlayıcı olabilir. Sınırlılıklarına rağmen, Donut Ekonomisi'nin nöropazarlama ile birleştiğinde ortaya çıkan potansiyeli çok büyük! İşletmeler, hükümetler ve toplumlar arasındaki işbirliği yoluyla sadece ekonomik açıdan zengin değil, aynı zamanda ekolojik açıdan sürdürülebilir ve sosyal açıdan adil bir gelecek inşa edebiliriz. Son olarak, Donut Ekonomisi modeli ve nöropazarlama, işletmelerin sürdürülebilir davranışları nasıl teşvik edebileceği ve tüketici davranışlarını sosyal ve çevresel sürdürülebilirlik hedefleriyle nasıl uyumlu hale getirebileceği konusunda önemli bilgiler sunmaktadır. Bu stratejileri uygulamaya koymanın sınırları ve zorlukları olsa da, daha sürdürülebilir bir geleceğin potansiyel kazançları bunu değerli kılmaktadır. Tüketici davranışının sürdürülebilir davranış gelişimini önemli ölçüde etkilediği açıktır ve nöropazarlama, işletmelere sürdürülebilir davranışın altında yatan temel mekanizmaları daha iyi anlamalarında yardımcı olabilir. Aynı zamanda Donut Ekonomisi modeli, işletmelere ekonomik kalkınmayı sosyal ve çevresel sürdürülebilirlik ile dengelemek için faydalı bir çerçeve sunar. Birlikte çalışarak herkes için daha sürdürülebilir bir gelecek yaratılabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/noroteoloji-modern-sinirbilimleri-askin-deneyimler-hakkinda-ne-soyleyebilir/", "text": "Beynimizin temel yapısı birçok canlınınkine benzemekle birlikte zihnimizin öyle özellikleri var ki nasıl olup da ortaya çıkabildiklerini bir türlü anlayamıyoruz. Aşkınlık deneyimi ve adına inanç dediğimiz diğer zihinsel deneyimler, belki de bu anlaşılmaz meselelerin başında geliyor. Çoğumuzun artık aşina olduğu üzere, son zamanlarda birçok araştırma ve uğraşı alanının adının başına bir nöro eklentisi konması yaygın bir moda haline geldi. Din, inanç ve aşkın deneyimlerin beyindeki karşılıklarını inceleyen alana da benzer şekilde nöroteoloji adı veriliyor. Diğer birçok nörolu alan gibi, nöroteoloji de oldukça genç ve emekleme sürecinde olan bir araştırma alanı. Aynı zamanda spekülasyona da son derece açık. Özellikle de konu inançlar gibi insanlığın en kadim sorunlarından birisi ile ilgili olunca... Fakat gün geçtikçe elde edilen yeni bilimsel bulgular, beynimizin ve zihnimizin nasıl çalıştığı konusunda bize yepyeni anlayışlar sunmaktan geri kalmıyor. Dinsel ve aşkın deneyimleri bilimsel olarak çalışmak kolay bir iş değil. Çok azının adını bildiğimiz ama muhtemelen çoğunu henüz duymadığımız onlarca organize dini akım var. Her birinin inançları, felsefeleri, ritüelleri ve kültürel arka planları farklı. Fakat bu çeşitlilik, sorunun sadece küçük bir kısmını oluşturuyor. Esas sorun, insan denen varlığın son derece karmaşık ve bireyler arası farklılığın oldukça yüksek olması. Her ne kadar dini deneyimleri belli başlıklar altında toplayabiliyor olsak da insanın çeşitliliği ve bireyselliği, karşımıza neredeyse insanlar adedince farklı deneyim çıkartıyor. Bu da günümüz biliminin standartlarına göre bunu neredeyse çalışılması imkansız konular kategorisine dahil etmemizi gerektiriyor. Neyse ki bilim insanları o kadar kolay pes etmezler ve bir şekilde böyle karmaşık sorunları bile çalışmanın bir yolunu bulmaya çalışmaktan geri durmazlar. Daha önce dediğimiz gibi sınıflandırılması zor bir alan aşkın deneyimler. Fakat araştırmacılar bazı ortak noktalar belirlemiş durumdalar. Buna göre aşkın deneyimler esnasında genellikle, - Zaman, korku ve öz-farkındalık algıları azalıyor; - Ruhsal bir haşyet duygusu yaşanıyor; - Evrenle birlik duygusu deneyimleniyor; - Değişik bir trans hali yaşanıyor; - Ani bir aydınlanma deneyimi oluşabiliyor; - Farklı ve değişmiş zihin durumları deneyimleniyor. Nöroteoloji nispeten yeni bir alan ve bulgularının çoğu 1990'lardan itibaren kullanıma giren ve 21. yüzyıl başında iyice yaygınlaşan modern beyin görüntüleme tekniklerine dayanıyor. Bu alanla ilgili bildiğimiz anlamdaki ilk çalışmaların tarihçesini, 1980'lerde bir bilişsel sinirbilimci olan Michael Persinger'in sonraları Tanrı başlığı olarak ün kazanacak olan ilginç deneyiyle başlatabiliriz. Persinger, deneklerinin şakak loblarını hafif bir manyetik alanla uyararak, birçok kişide aşkın deneyim ve görünmeyen bir varlık hissi oluşturabildiğini rapor etmişti. Popüler gündemde çokça yer bulan bu iddialar daha sonraları diğer çalışmalarla fazla desteklenemedi ve tartışmalı olmakla birlikte, ünlü bilimsel ateist Richard Dawkins'in bile denediği Tanrı başlığı bir süre sonra gündemden düştü. Fakat yıllar sonra gerçekleştirilen görüntüleme çalışmaları, temporal lobdaki bu etkilerin tesadüfi olmayabileceğini düşündürüyor. Meditasyon durumunda gözlenen belki de en belirgin farklılık, beynin yan-alt kısımlarında yer alan şakak loblarında belirgin bir faaliyet artışıydı. Beynin şakak lobları, duygularımızı kontrol eden limbik sistemi çevrelemesinin yanı sıra hafıza, mekan deneyimi, yüz tanıma ve işitme gibi birçok özel merkezin fonksiyonlarını içermesi açısından önemli. Beynin adeta duygusal lobu olarak niteleyebileceğimiz bu bölümün faaliyetini artırmasının temelini, anıların ve duyguların bilinçli olarak fark edilmesi gibi günlük hayatta genellikle ıskalanan farkındalık deneyimlerinin oluşturabileceği düşünülüyor. Ayrıca 1980'lerde moda olan Tanrı başlığının neden bazı insanlarda bu denli etkili olmuş olabileceğine dair ipuçları da veriyor. Zira bu özel başlık, deneklerin özellikle şakak bölgelerini uyarmak üzere tasarlanmıştı. Beynimizin ön kısımları, yüksek zihinsel işlevler olarak nitelendirdiğimiz, insana has davranış ve yeteneklerimizi kontrol eden bölgeleri içerir. Özellikle dikkat, yoğunlaşma, irade, planlama, akıl yürütme, öz-denetim gibi yeteneklerimiz bu bölgedeki devrelerle ilişkilidir. Meditasyonla ilişkili beyin faaliyetleri arasında en dikkat çekici olanlarından biri, bu ön bölgelerde, özellikle de yoğunlaşma ve dikkatle ilgili olduğu bilinen bölümlerdeki faaliyetin belirgin olarak artması. Bu bulgular, meditatif durumun oldukça yoğun bir derinleşme ve dikkat hali olduğunu da bir kez daha doğruluyor gibi görünmekte. Beynimizin üst ve yan kısımlarındaki parietal loblar, duyuların algılanması, bedenimizin farkındalığı ve üç boyutlu uzaydaki beden pozisyonumuz gibi karmaşık algıların deşifre edilmesinden sorumludur. Bu bölge, meditasyon sırasında faaliyeti belirgin oranda azalan bölgelerden de bir tanesi. Bu faaliyet azalmasının, meditasyon deneyimi ileri düzeyde olan kişilerin meditasyon sırasında deneyimlediklerini belirttikleri bedenleri ile çevrelerindeki nesnelerin sınırlarını ayırt edemez hale gelme hissinin sinirsel karşılığı olarak değerlendirilebileceği söyleniyor. Buraya kadar saydığımız etkiler sadece Budist rahiplerinde değil, benzer çalışmalarda dua eden ve Tanrı'ya yakarmakta olan Hristiyan rahibelerde de gözlenmiş. Dolayısıyla bu görüntüleme sonuçlarının genel bir etki olarak kaydedildiğini söylememiz mümkün. Beynimizin hafıza ve uzayda yön bulma, yani navigasyon sistemi olarak bilinen hippokampus bölgesiyle ilgili çalışmalarda da ilginç sonuçlar var. Dinsel ve aşkın deneyimler arasında, yaşamın bir yerinde yeniden doğuş olarak tanımlanan, Tanrı'nın varlığını, yahut dokunuşunu doğrudan deneyimlemek olarak nitelenen bazı özel deneyimler de söz konusu. Belki siz de zamanın bir yerinde böyle bir deneyim yaşamış olabilirsiniz. Bu tip deneyimler yaşadıklarını belirten 58 yaş ve üzeri bir grup gönüllü üzerinde yapılan işlevsel manyetik rezonans ölçümleri, şakak loblarının içinde yer alan hippokampus bölgesinin kontrol grubuna göre önemli miktarda küçülmüş olduğunu, yani atrofiye uğradığını gösteriyor. Bu bulgu ilk bakışta zihni oldukça meşgul eden ve birçok kısmına uyarıcı etki yapan dinsel deneyimlere dair genel bilgilerimizle çelişiyor gibi görünüyor. Fakat araştırmacılar, bu tip bir küçülmenin, anlatılan tipte deneyimleri yaşamış insanların önceki yaşamlarının bir işareti olabileceğine dikkat çekiyorlar. Zira bu tip deneyimler genellikle yaşamda ciddi sıkıntılar ve darlıklar yaşayan insanların, hayatın belli bir anında deneyimledikleri özel bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle uzun dönem etkili olan stresin, bedende glukokortikoid denen hormonların miktarını artırarak uzun vadede bizzat hippokampus bölgesinde hacim küçülmesine neden olduğu zaten uzun yıllardır bilinen bir gerçek. Bu tarz aşkın deneyimlerin hayatı karartan stresli zihin durumları ile baş etmek için oldukça faydalı bir çıkış yolu sağladığı düşünüldüğünde, bu açıklama kulağa oldukça mantıklı da geliyor. Uzun süreli meditasyon ve ibadet rutinleri olan insanların beyinlerinde birtakım önemli kalıcı değişiklikler de gösterilmiş durumda. Bunlardan en önemlileri, beynin gizli lobu olarak da bilinen insula bölgesiyle, ön taraftaki prefrontal korteks alanlarında meydana gelen değişimler. Normalde yaşa bağlı olarak meydana gelen insula ve prefrontal korteks kalınlık azalmasının, meditasyon yapan bireylerde engellendiğini gösteren bir çalışma örneği. Söz konusu bölgeler, meditasyon pratikleri esnasında yoğun olarak çalıştıklarından yaşlanmanın yıkıcı etkilerinden korunuyor gibi görünüyorlar. İnsula, temporal ve frontal -parietal lobların arasındaki katlantının iç kısmında yer alan, dışarıdan bakıldığında pek görünmeyen bir beyin kabuğu bölümüdür. Bu bölgenin işlevi sinirbilimsel açıdan hala açık değil. Tat duyusu, iğrenme-tiksinme gibi duygulanımlar, estetik haz ve daha birçok duygusal deneyimde bu bölgenin işe karıştığını biliyoruz. Öte yandan, özellikle duygulanımlarla ilgili işlevsel beyin görüntüleme çalışmalarının büyük bir kısmında, insula bölgesinin de faaliyete geçtiği görülüyor. Yani beynin bu bölgesi bir şekilde duygularla yakından ilişkili gibi. Uzun zaman meditasyon yapmış kişilerde kalınlaşan ve genişleyen bölgelerden birisi de bu insula bölgesi. Bu yapısal değişimin işlevsel karşılığı kesin değil fakat duygusal farkındalık ve kontrol konusunda önemli bir değişiklik olabileceği üzerinde duran araştırmacılar var. Bir diğer bölüm ise prefrontal korteks. Beynin icra organı olarak da niteleyebileceğimiz bu bölüm, dikkati toplama, hedefe odaklanma, geleceği öngörme, akıl yürütme gibi karmaşık işlevlerin yapılabilmesini sağlayan devreler içeriyor. Yine bu bölge de uzun dönem meditasyon uygulamalarına bağlı olarak yapısı değişen, kalınlığı artan bölgelerden biri. Dini ritüellerin önemli bir kısmında belli sözleri tekrar etme şeklinde uygulanan davranışlar bir hayli yaygındır. Dua, zikir, mantra gibi tekrarlayan ses kalıpları, bu pratikleri uygulayanların ifadelerine göre çeşitli ve genellikle olumlu zihinsel etkilere neden olmakta. Belirli söz kalıplarını tekrar ederek ibadet eden Pentakostal Hristiyanlarda, bu işlem sırasında beynin ön korteks bölümünde faaliyetlerin azaldığı görülmüş. Daha ilginç bir bulgu ise şu: Bu kişiler aslında konuşuyor olmalarına, yani ağızlarıyla sesli kelimeler üretiyor olmalarına rağmen beyinlerinde, başta Broca alanı olmak üzere, konuşma ile ilgili bölgelerde belirgin bir faaliyet görülmediği tespit edilmiş. Araştırmacılar, bu tarz ibadetler esnasında insanların trans halinde kelimeleri tekrar ederken konuşanın kendileri değil, bizzat Tanrı olduğu yönündeki ifadelerini açıklamak için sinirsel bir ipucu oluşturabileceğini düşünüyorlar. Elbette buraya kadar kısa bir özetini verdiğimiz örnek çalışmalar ve benzerleri, dinsel deneyimlerin çeşitli ve karmaşık doğasını tanımlamak için yeterli olmaktan henüz çok uzak. İnsan bireylerinin karmaşıklığı ve benzersizliği de göz önüne alındığında mesele daha çetrefilli bir hal alıyor. Beynimizle ilgili en önemli ve ilginç bilgilerimizden biri zihinsel/ruhsal deneyimlerin beyin yapımızı etkileyerek değiştirebildiği gerçeğidir. İlk bakışta bu fikir bize doğal görünür. Fakat zihin dediğimiz tüm içsel özelliklerimizin beynimizdeki devrelerin çalışması sonucunda ortaya çıkan bir deneyim olduğuna inanıyorsak bu gerçek bizi biraz zor durumda bırakır. Zira, beynin zihni üretmesi, bir bilgisayarın devrelerinin, bilgisayarın yaptığı işleri üretmesi gibidir. Fakat bildiğimiz kadarıyla hiçbir bilgisayarda işletilen yazılımsal komutlar bilgisayarın fiziksel yapısını değiştirmez. Çünkü fiziksel yapının değişmesi, o bilgisayarın artık başka bir cihaz olmasına ve neticede aynı yazılımsal komutlara farklı yanıtlar vermesine yol açmalıdır. Beynimizi de bir bilgisayar olarak düşündüğümüzde, yazılım faaliyetlerinin , donanımı etkilemesi, sıkıntılı birtakım sonuçlar doğurur. Zira beyin değiştiğinde, artık zihni üreten donanım da farklıdır ve neticede o insanın ve organizmanın artık farklı bir birey olması gerekir. Bu da her deneyimin, yeni bir donanım ve yazılım birlikteliği oluşturması gerektiği anlamına gelir. Bu ilginç özelliğimiz, beynin daha çok boyutlu bir gerçekliğin görünür dünyamızdaki yansıması olduğu fikrini destekleyen önemli spekülasyon alanlarından birisidir. Yani daha sade deyişle, beynimiz, madde ötesi ruhsal süreçlerin kaynağı olmaktan ziyade onların bedene etki etmesini sağlayan karmaşık bir arayüz olabilir. Elbette beynin belli alanlarına hasar verdiğimizde belli özelliklerin kaybolduğunu biliyoruz. Fakat nasıl ki bir televizyon ekranının belli bir bölgesine hasar vermek, yahut fişini çekmek, televizyonun göstermekte olduğu yayını etkilemiyor, sadece görmemize mani oluyorsa beyin de belki neticede böyle bir aktarıcı olabilir. Fakat bunlar şimdilik sinir felsefesinin konuları arasında. Neticede, aşkın deneyimlerin beyindeki bazı devrelerden mi çıktığı, yoksa bu devrelerin daha farklı boyutlarlarda gerçekleşen değişimlerin bir yansıması olarak mı etkilendiğini bilmiyoruz. Yani beyinden yola çıkarak o büyük gizemlere dair söyleyebileceğimiz çok fazla sözümüzün olmadığı ortada. Öncelikle küçük bir uyarı yapmam gerek: bilimsel yöntemimiz henüz insan doğasını anlamaktan çok uzak. Özellikle insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri olan soyut inanç ve düşünceler söz konusu olduğunda, bilimin henüz söyleyecek çok fazla sözü yok. Fakat bildiklerimizden yola çıkarak, insanoğlunun neden var olduğu günden bu yana üstün bir varlığa inanma ve tapınma ihtiyacı duyduğunu, yahut duyması gerektiğini biraz daha iyi anlamaya başlayabiliyoruz. İnsanı farklı kılan en önemli beden parçamız, beynimizin en tepesini kaplayan girintili-çıkıntılı yapısıyla meşhur beyin kabuğu yahut korteks dediğimiz bölümdür. Özellikle insanda korteksin ön yahut frontal bölümü, kendisine en yakın görünen canlılardan bile kat kat büyüktür. Bu kadar gelişmiş bir kabuk yapısının ne işe yaradığını ancak yeni yeni anlamaya başlıyoruz. Bugün bildiğimiz kadarıyla beyin kabuğumuzun temel işi, geleceği tahmin etmek ve hareketlerimizi ona göre düzenlemektir. Bu yetenek beyni olan hemen tüm canlılarda değişik oranlarda mevcut olsa da insan bu konuda rakipsizdir. Türümüz bu tahmin işinde o kadar iyidir ki bırakınız birkaç dakika sonrasını hesap etmeyi, zamanının çoğunu seneler sonrasında başına gelecek olası durumları düşünerek geçirir. İnsanda böyle aşırı miktarda geleceğe uzanma yeteneği taşıyan bir zihnin varlığı, bizleri aynı zamanda biyolojik hayatın kaçınılmaz sonu olan ölüm olgusunun da farkında olan ve buna göre bir yaşam sürme zorunluluğu hisseden canlılara da dönüştürüyor. Bu denli ileriyi, hatta biyolojik yaşamın ötesini düşünebilecek bir yetenekle donanmış insan zihni, doğal olarak nedensel etkilerin ötesinde açıklamalar arıyor ve varlığın var olmasını sağlayan nihai bir sebebe inanma eğilimi gösteriyor. Yani bir başka deyişle, gelişmiş zihin yapısından ötürü inanç ihtiyacı insanın temel kodları arasında var gibi görünüyor. Zihinsel olarak bu gereksinimin yanı sıra insan açısından dini inançlar, hem bireysel hem de topluluk yahut popülasyon açısından, türün hayatta kalmasını destekleyen avantajlar sağladığından, evrimsel süreç içerisinde günümüze kadar seçilmiş ve ulaşmış olması kuvvetle muhtemel. Tarihin birçok noktasında Voltaire gibi çok sayıda düşünürün, dinin insan yaşamındaki rolünün gittikçe azalacağı ve sonunda da ortadan kaybolacağı yönünde çeşitli öngörülerde bulunduklarını biliyoruz; fakat biyolojik ve sosyolojik yapımız, bu öngörüleri inatla boşa çıkarmaya devam ediyor. Günümüzde bile dünya üzerindeki en büyük harekete geçirici ve kutuplaştırıcı güçlerden birinin dini inançlar olduğunu biliyoruz. Yapılan araştırmalar, seküler yahut maddi ve nesnel kabuller üzerine bina edilmiş toplulukların, dini temelde bir araya gelen insan topluluklarına kıyasla dört kat daha hızlı dağıldığını ortaya koyuyor. İnançlar etrafında bir araya gelen insanlar toplu haldeyken bireysel olarak güçlerinin yetmediği birçok inanılmaz işi başarabiliyorlar. Elbette bu işlerin arasında muhteşem inşa ve imar çalışmaları olduğu gibi acımasız ve gaddar yıkımlar ve katliamlar da var. Sonuçta, insan doğasını anlamak, neye, neden ve nasıl inandığımızı anlamak konusunda da bize oldukça yol gösterecek. Bilim, böyle büyük cevaplar için üretilmiş bir etkinlik değil!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/norveclilerin-cinsel-hayati/", "text": "-Biliyor musun, Norveçlilerin ortalama cinsel ilişki süresi 49 dakikaymış! -Hadi canım! Olmaz öyle şey. -Valla ben de inanamadım ama bir araştırmada okudum, Avrupa ve Amerikalıların cinsel performanslarıyla ilgili. Düşün bu ortalama, yani daha üstü de var! -Türkiye'ye dair veri var mı? -Yok. İspanya var en düşük, 15 dakika. -Sence Türkiye'de durum nedir? -1,5 dakika -Hadi ama, haksızlık etme! -E hadi 3 dakika olsun. -Sence neden bu kadar büyük fark var? Yani Norveçlilerin sırrı nedir? -Seyrek nüfus, soğuk memleket, bol vakit... -Sosyal devlet, yüksek kaliteli eğitim ve sıfır gelecek kaygısı. -Tabi Norveçli kadınların da payı vardır, Türk kadınları o kadar güzel olsa belki bizde de durum değişik olurdu. Arkadaşım şakayla karışık işi kadınların güzelliğine bağladıysa da, Norveçli kadınların cinsel performanstaki asıl etkisi fiziksel değil, bilişsel. İşin püf noktası kadınların öz farkındalıkları. Kadınlığı olduğu haliyle tanıyor ve benimsiyorlar; ayıp, günah, namus yok. Erkek gibi kadın da zevk sahibi bir insan ve cinselliğe iştirak ediyor. Cinselliği insan gibi yaşayabiliyor çünkü kadınlığı toplumsal baskı ve tacizlerle öldürülmüyor. -Fadime biliyon mu, o işten zevk alan kadınlar varmış! -Tööbe tööbe... Allah'ıma çok şükür o günaha hiç girmedim. Neler kaçırdığından habersiz Fadime teyze günahsızlığıyla mağrur. Halbuki asıl kabahat insanları en temel ve güzel duygu ve deneyimlerden mahrum etmek. Merveler yazımda ataerkil toplumların erkeklere de zulmettiğinden söz etmiştim. Cinsellik konusunda da bir zulüm söz konusu. Ataerkil toplumlarda kadının pasif, çekinik, silik rolü elbette cinselliğe de yansıyor. Kadının iştirak etmediği bir cinsel ilişkide erkek ne kadar tatmin olabilir ki? 3 dakika 5 dakika. Cinsellikteki düşük performansımızın nedenlerinden biri kadının öz farkındalık eksikliği, yani kadınlık eksikliği! Kadınlar eksik değil, gayet kadın kadın dolaşıyorlar diyebilirsiniz, ama iş öyle değil. Dişi Sineği Bile Kesen Amcalarımız Var! Ülkemizde tesettür konusu en netameli meselelerden biri ve dindar çevreler tarafından tesettür bir kadın sorunu olarak görülüyor. Oysa durum tam tersi. Kadınların tesettür eksikliğinden yakınanların dayandığı Kuran ayetinde ilk hitap erkeklere, yani ayet kadınlardan önce erkeklere sesleniyor. Erkeklere namuslu olmaları, ırzlarını korumaları emrediliyor, ardından kadınlara geçiliyor. Maalesef pek çok dindar ayetin ilk kısmını pas geçip kadınlara yükleniyor ve tesettürü bir kadın problemi olarak görüyor. Oysa erkek namuslu olmadığı sürece kadın görünmezlik iksiri bile içse nafile. Nitekim çarşaflı kadını kesen amca bunun kanıtı, mini etekli kadına bakmayan İngiliz erkekler de. Kadını erkeğe denk bir insan olarak değil, salt cinsel haz nesnesi olarak gören ataerkil zihniyet fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik her türlü şiddeti uygulamayı meşru görüyor. İşte bu nedenle ataerkiden kurtulunması gerekiyor, kadınların da erkeklerin de daha insanca yaşayabilmesi için. Ne kadar az ataerkil olursak o kadar çok insan olacağız. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Haydi Gelin, Mervelere Gidiyoruz! Bu yazının çok daha fazla insana ulaşmasıninelzem olduğu aşikar hemen paylaşımda bulundum . Okuyan herkesin de paylaşacağına inanıyorum . Aklına yüreğine sağlık ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/notalar-da-dans-eder-bir-disleksi-deneyimi/", "text": "Öğrencilerimle yaptığım dersler sırasında kazandığım deneyimler, hayata ve insanlara olan bakış açımı oldukça geliştirdi ve geliştirmeye de devam ediyor. Her birinin hikayesi bambaşka. Kimisi, sadece herkesten farklı düşündüğü ve davrandığı için ailesine bile kendini anlatmakta zorlanıyor. Kimisi ise, alıştığımız gibi öğrenemediği için bir çok öğretmeni ve arkadaşı tarafından yargılanıyor. Küçücük yaşlarına rağmen yoğun ve ağır eleştirilerle başa çıkmak zorunda kalıyorlar. Şanslı olanları da var elbette.Oldukları haliyle kabul edilip, destek görüp, yeteneklerini ortaya çıkartma şansı yakalayarak kendileriyle gurur duyabilenler! Çocuklarla çalışmaya başladığım zamanlardan beri onların hayata ve öğrenmeye duydukları heyecan bana da her zaman ilham ve cesaret verdi. Onların sayesinde unutamayacağım güzel anılara sahip oldum.Bu motivasyonla da, onlara enstrüman çalmanın, sanatın ve müziğin, hayatlarının her anında destek alabilecekleri ve kendilerini keşfedebilecekleri bir alan olduğunu anlatmak için çabalıyorum. Disleksik öğrencilerime olabilecek ve anlayabilecekleri en uygun yöntemleri bulmak ve oluşturmak beni de mesleki anlamda çok geliştiriyor. Her zaman kendimi yeni fikirlere açık tutmam ve yeni araştırmaları takip edip ,bolca okumam gerekiyor. Çünkü her disleksik çocuk birbirinden tamamen farklı şekilde öğreniyor. Açıkçası, hepsinin hikayesi farklı. Kimisi yazmakta zorlanırken , kimisi sadece matematikte zorlanıyor . Kimisi okumakta takılırken kimisi de motor koordinasyon hareketlerde zorlanıyor . Hepsini birden taşıyanlar da olabiliyor elbette. Ünlü bilim insanı Albert Einstein da bilinen meşhur disleksik bireylerden biriydi! Fakat sayılar ve formüller konusunda bir deha olduğunu artık tüm dünya biliyor. Disleksi anlaşılması ve teşhis edilmesi güç bir öğrenme farklılığı. Tek bir çeşidi yok, bu yüzden net bir tanı koymak zaman alabiliyor. Enstrüman çalmayı ve notaları öğretmem konusunda beni hayal gücümün bile ötesine taşıyan disleksik bir öğrencimden bahsetmek istiyorum size. Kendisiyle tanışmamız da tıpkı derslerimiz gibi sıradışıydı. Bir akşam üstü deniz kenarında, güneşin batışını izlerken, yanımda beliren 10-11 yaşlarında bir çocuğun bana dönüp Güneş notaya ne kadar benziyor demesi, ardından müziği ve dans etmeyi ne kadar sevdiğini anlatarak koyu bir sohbete girmemizle başladı her şey. Sonrasında ailesiyle de tanışınca bana hikayelerini anlattılar. Öğrencim ve ailesi üç yıl önce Londra' dan kesin dönüş yaparak Türkiye' ye yerleşmişler. Yeni bir çevre, okul, arkadaşlar derken adapte olma süreci zaman almış. Başlarda okulda okuma yazma öğrenmede ve dersleri kavramakta zorluk çekmesinin, yer değişikliğinin yol açtığı psikolojik bir tepki olduğunu ve bu yüzden geçici olarak derslere ilgi göstermediğini düşünmüşler. Sürekli olarak başarısız olduğunu ve yapamadığını düşündüğü için zamanla sevdiği aktivitelere bile hevesini kaybetmeye başlamış. Fakat bu durumun uzadığını ve iyiye doğru bir ilerleme olmadığını görünce, önce göz doktorlarını ve ardından psikolog ve pedagogları dolaşmaya başlamışlar. Testlere girip çıkma maceraları sürüp gitmiş. Net olarak disleksi tanısı konalı ise bir buçuk yıl kadar olmuş. Böyle durumlar hem çocuklar hem de aile için üstesinden gelinmesi ve alışılması güç bir süreç. Bazı zamanlarda ebeveynler arasında çatışmalara ve fikir ayrılıklarına bile yol açabiliyor. Çocuklarda ise kendini suçlamaya kadar gidebildiğine şahit oldum. Yeni bir yaklaşım ve adaptasyon süreci, her şeye baştan başlamak elbette kolay değil. Tüm bunların ardından akraba ve çevreye disleksinin ne olduğunu her yeni ortamda anlatmalar başlıyor. Büyüme çağındaki bir çocuğun çevresinin tepkilerinden dolayı kendini beceriksiz ya da yeteneksiz olarak görmesi, atlatması zor bir durum. Kendi içinde zorlukları olsa da disleksinin zekayla ilgili bir sorun olmadığını toplumun öğrenmesi zaman alıyor. Ne yazık ki disleksi ve özel eğitim halen daha tam olarak toplum ve eğitimciler tarafından kavranamadı. Çoğu okulda bu farkındalık yeni yeni oluşuyor. Karşılaştığım diğer disleksik çocuklarda olduğu gibi öğrencimin de en başarılı olduğu ve severek ilgilendiği alan sanat. Müziği ve dans etmeyi çok seviyor. Hatta okulunda düzenlenen bir dans yarışmasında birinci olmuş. Ayrıca kendi kendine küçük de olsa piyanoda bir kaç parça çalmayı öğrenmiş. Ailesi onun müziğe karşı olan tutkusunu ve yeteneğini gördükçe daha profesyonel bir eğitim alması kararını almış. Fakat notaları kavramakta zorlandıkça derse olan merakını da kaybederek eğitimi yarıda bırakmış. İşte tam böyle bir zamanda yollarımız kesişmişti kendisiyle. Ailesi, müziği sevdiği ve yeteneği olduğunu gördükleri için eğitimi bırakmasını istemiyordu fakat kendisi yeniden öğrenmekte zorlanacağını düşündüğü için ders yapma fikrine pek sıcak bakmıyordu. Kağıttan bakarak çalmak neden zor geliyor diye sorduğumda Notalara baktığımda kağıt üzerinde sürekli hareket ediyorlar. Onları yakalayamıyorum. Bu yüzden hangi nota olduğunu ve ne tarafa gittiğini anlayamıyorum cevabını verdi. Yazıların ve şekillerin kağıt üzerinde hareket etmesi dislekside sık karşılaşılan bir durum. Bununla yaşamayı ve başa çıkmayı zamanla öğrenebiliyorlar. Sadece doğru yöntemlerle, deneyerek ve sabırla yaklaşmak gerekli. Öğrencimin söyledikleri üzerine düşünmeye ve araştırmaya başladım. Daha önce yaşadığı hüsran yüzünden kendine olan güvenini kaybetmişti. Öyle bir çözüm bulmalıydım ki hem eğlenmeli, hem notaları seçebilmeli hem de öğrenebilmeliydi. Yapmaktan en zevk aldığı ve başarılı olduğu alan dans etmekti. Ben de buradan yola çıkarak kağıt üzerindeki notaları yere, dans adımlarına taşıdım. İlk etapta klasik şekilde piyanonun başında ellerini kullanarak değil, dans adımlarıyla kavramaya başlamasının daha etkili olabileceğine karar verdim. Nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordum elbette; belki işe yaramayacaktı, fakat denemem gerek diye düşündüm. Uzun uğraşlar sonunda tellerle ve renkli kartonlarla bir düzenek hazırladım. Kağıt üzerindeki notaları yerdeki kocaman bir sayfa haline getirdim. İkinci derse geldiğinde Notaların kağıt üzerinde hareket ettiğini ve gittikleri yönü anlayamadığını söylemiştin, peki onların dans ettiklerini hayal ederek biz de onlara uyum sağlamaya çalışsak nasıl olur sence? dedim. Ve yerde hazırladığım düzeneği gösterdim. Yüzünde oluşan şaşkınlıkla karışık gülümsemeyi şu an bile hatırlıyorum. Derse geldiği zaman yüzündeki gergin ve ümitsiz hali yavaşça kaybolmaya başlamıştı. Kafasındaki piyanoya ve notalara karşı tüm ön yargılar yıkılınca sıfırdan taze bir başlangıç yaptık. Belki onlar da benim gibi dans etmeyi seviyorlardır demesi ve gözlerindeki pırıltı, doğru yolda olduğumu en güzel anlatan cümle oldu benim için. Zamanla notaları daha kolay kavramaya ve kağıt üzerinde okuyabilmeye başladı. Bir anda piyanoda harikalar yaratmadık ya da her şey bir anda düzelmedi. Bebek adımlarıyla ilerledik, sabırla. Ona göstermek ve anlatmak istediğim en öncelikli şey, piyano çalmayı öğrenmesi değildi. Kendine inandığı, çaba sarf ettiği ve yeteneğine güvendiği sürece başarılı olabileceğini görmesiydi. Disleksisine rağmen değil, disleksisiyle birlikte yapabileceklerini fark etmesiydi. Herkesin başarılı olamadığı bilim ve sanat gibi en zor alanlarda, kendine has bakış açıları ve farklılıkları sayesinde yeteneklerini dünyaya kanıtlayan disleksik bir çok büyük isim var. Hepsi çocukluk çağında az yada çok bir şekilde dışlanma yada yargılara maruz kalmışlar. Fakat bir noktadan sonra eleştirilere kulaklarını tıkayıp yapabileceklerine odaklanınca yeteneklerini ortaya koyabilmişler. Güzel şeyler görebilmek için bazen yüzeydekilere değil derinlere gerçekten bakabilmek lazım. Çocukların bu dünyada bizden daha tecrübesiz ve bilgisiz olduğunu düşünüyoruz genelde.Fakat öğrencilerimle yaptığım sohbetlerde öyle anlar yaşıyorum ki , belki de hayata dair birçok konuda bizden daha net görebilen gözlere sahipler. Henüz çevresinden öğrenmemişse, yargısız ve farklılıkları olduğu gibi kabul edebilen eşsiz bir olgunluğa sahipler. Anlamaya, öğrenmeye neredeyse her konuda aç ve meraklı olmaları belki de onları bu denli geliştiren. Sanırım biz büyüklerin asıl ihtiyacı olan da bu bakış açısı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/obje-merkezli-dunya-tarihi/", "text": "Arapça r kökünden gelen mara veya mara / , karnın veya kulağın en nazik ve duyarlı kısmı sözcüğünden alıntı olabilir; ancak bu kesin değildir. Arapça ra a , inceldi, incelik ve duyarlılık gösterdi fiilinin mastarıdır. - yüzyıla kadar Türkçe konuşulan bölgelerde Merak kelimesi kullanılmıyor, onun yerine ne kullanıldığını da ben henüz bilmiyorum; belki sizler merak eder bulursunuz. 17. yy başlarında Arapça kökenli bu kelime Türkçe konuşulan bölgelerde yeniden yapılandırılıp kullanıma giriyor. Bilinmeyene karşı duyarlılık göstermek, onu anlamaya çalışmak gibi yorumlayabiliriz. Osmanlı kültürünün ürettiği bu öğrenme ayarlarına geçme durumu başka dillerde farklı kökenlerden gelmekle beraber şaşılacak derecede ortak bir anlam içeriyor. Alice'i Harikalar Diyarına götüren ya da Neo'ya özgürleşme yolunda rehberlik yapan şeyi Beyaz Tavşan zannediyorsanız siz de hala parmağa bakmaya devam ediyorsunuz demektir. Bütün olağan dışı yolculuklar bilinmeyene karşı duyarlılık göstermek yani hazır olmakla başlayıp şaşkınlık ve mucizelerle bitmeye adaydır. Bizim de yolculuğumuzun başlangıç noktası en baştan beri elimde sallayıp durduğum bu kalem olacak bugün. Sıradan, her yerde bulabileceğimiz, varlığının önemini ve şahit olduğu şeyleri unuttuğumuz bu alelade KURŞUN KALEM. - Kağıt üzerine yazı yazmak veya çizim yapmak için kullanılan, yazıcı kısmı çoğunlukla kil ve grafitten üretilen kalem. Tipik bir kurşun kalemde grafitin etrafı ahşap kaplıdır. Bunun yanı sıra metal veya plastik muhafazaya sahip kurşun kalemler de mevcuttur. - İçi grafitli, yazısı kolayca silinebilen, değişik biçimleri olan bir tür kalem: O da eline bir kurşun kalem alıp bir gün önceden içinde kalmış ne şikayet varsa yazardı kabuğun üstüne. E. Şafak. Maden parlaklığında, kurşuni siyah renkli, yumuşak, kolayca toz durumuna gelebilen, yapay olarak da billurlaşabilen, kurşun kalemi ve kimi aygıtların yapımında kullanılan, bir tür doğal kömür, elmas gibi bir karbon oluşumu. Doğada yaygın bulunan ametal kimyasal element olan karbon, evrende bolluk bakımından altıncı sırada yer alır. Simgesi C, atom numarası 6, atom ağırlığı 12,011 olan karbon, periyodik tablonun IVA grubunda silisyum, germanyum, kalay ve kurşun elementleri ile birlikte yer alır. Bu elementlerin en hafifi ve en az metalik olanıdır. En arı biçimleri elmas ve grafittir. Sahip oldukları hidrojenin çoğunun helyuma dönüşmesi sonucu ömürlerinin sonuna gelen yıldızların merkezleri içe doğru çökerken sıcaklıkları ve yoğunlukları artmaya başlar. Yıldızların merkezindeki sıcaklık 15 milyon kelvini aştığında, iki helyum çekirdeği (4He2+ yani parçacığı) içerdikleri pozitif yüklü protonlar nedeniyle oluşan elektriksel itme kuvvetini yenmelerine yetecek enerjiye ulaşır. Bu helyum çekirdekleri uygun bir enerji ile çarpıştıklarında birleşerek berilyum çekirdeği (8Be) oluşturur. Ancak son derece kararsız olan berilyum çekirdeğinin yarı ömrü 10-17 saniyedir ve bozunduğunda tekrar iki helyum çekirdeğine dönüşür. Var oldukları bu kısa sürede berilyum çekirdekleri başka bir helyum çekirdeğiyle çarpıştığında, uyarılmış bir karbon-12 atomu oluşabilir. Üçlü alfa süreci adı verilen bu tepkime, yıldızın merkezinin sıcaklığı 100 milyon kelvini aştığında gerçekleşmeye başlar. Karbon, bilinen elementlerin en çok yönlü olanıdır. Bileşiklerin %94'ü (4 milyondan çoğu) karbon içerir. Yaşamın dayandığı temel işlevleri yerine getirmek için yeterli çeşitlilikte ve karmaşıklıkta düzenlemeler oluşturarak başka elementlerle birleşme yeteneği, yalnızca karbonda vardır. Belirli karbon bileşikleri, canlılardaki maddenin yaklaşık %18'ini oluşturur . Örneğin su çıkarıldıktan sonra insan vücudunun yaklaşık % 60'ını karbon-12 oluşturuyor. Bu bileşikler, canlı hücrelerin planı olarak , hücre yapımında kullanılan yapı taşları olarak işlev görürler. Canlıların yapısında bu kadar bol bulunmasından dolayı bildiğimiz yaşam türlerine Karbon Tabanlı Yaşam Biçimi demeyi uygun buluyoruz. Alternatifini de henüz bilmiyoruz. Yakıt işlevi gören başka karbon bileşikleri de, yeşil bitkilerde ışıl birleşimle sürekli olarak yenilenir. Organizma öldüğü zaman, çevreyle karbon alışverişi durur ve geriye kalan radyoaktif karbon-14 izotopu miktarı, biyolojik kökenli maddelerin yaşını belirlemekte kullanılabilir. Kömür, katmanlı tortul çökellerin arasında bulunan katı, koyu renkli, karbon ve yanıcı gazlar bakımından zengin kayaçtır. Yaklaşık 360 milyon yıl önce, bazı bitkilerin selülozlarını daha sert ve daha odunsu hale getiren karmaşık bir polimer olan lignin üretme yeteneğini geliştirdiğini tahmin ediyoruz. Böylece ilk ağaçlar gelişti. Ancak bakteri ve mantar, Lignin'i ayrıştırma yeteneğini hemen geliştirmedi, bu yüzden odun tamamen çürümedi, tortu altında gömüldü ve sonunda kömüre dönüştü. Bataklıklarda uygun nem ve sıcaklığın oluşması, ortamın asit miktarının artması, gerekli organik maddelerin ortamda bulunmasıyla bozunmuş, çürüyen bitkilerin su altına inmesi ve bataklığın zamanla üstünün örtülmesi gibi olaylar sonucu oluşur. Yaklaşık 300 milyon yıl önce, mantarlar ve bakteriler bu yeteneği geliştirerek dünya tarihinin ana kömür oluşum dönemini sona erdirdi. Yüksek basınç ve yüksek sıcaklık altında ölü bitki örtüsü yavaşça kömüre dönüştü. Ölü bitki örtüsünün kömüre dönüşmesine kömürleşme denir. Daha sonra milyonlarca yıl boyunca derin gömünün ısısı ve basıncı su, metan ve karbondioksit kaybına ve karbon oranında bir artışa neden olur. Böylece ilk linyit , daha sonra alt bitümlü kömür, ve son olarak Antrasit oluşabilir. Devoniyen Dönem, Paleozoik zamanın dördüncü alt bölümü olarak adlandırılır. Devoniyen Dönem, kayaç sistemlerinin oluştuğu jeolojik zaman dilimidir. Günümüzden 417 milyon yıl önce başlayıp 354 milyon yıl önce sona erdiği kabul edilir. Devoniyen Dönem'in başlarında yeryüzünde iki dev kıta vardı: Gondvana ve Lavrasya. Gondvana, güney kutbuna doğru kayarken büyükçe bir bölümü de Lavrasya'yı güneyden sıkıştırmaya başladı. Dönemin sonuna doğru iki kıta birleşerek tek dev kıta Pangea'yı oluşturacaklardı. Her iki kıtanın birbirine çarptıkları uzun hat boyunca yeni dağ oluşumları ortaya çıkarken yoğun volkanik etkinlikler de yaşanmıştı. Günümüzde yüzeye yakın olarak bulunan maden yatakları bu dönemde ortaya çıktı. Her iki kıta arasındaki okyanus tabanında magmanın yaptığı basınçla yükselmeler oluşmuş, bunun sonucunda da deniz seviyesi tüm dünyada yükselmişti. Bu dönemde gezegenin yüzde seksen beşi denizlerle kaplandı. Bugünkü Kuzey ve Güney Amerika, Sibirya ve Avustralya'nın büyük bir bölümü, dönemin ortalarına doğru sığ denizlerle kaplıydı. Günümüzün Kuzey Kanada'sında ve Güney Çin'de ilk kez tropik yağmur ormanları oluştu. Güney kutbu üzerinde bulunan Amazon bölgesinde buzullar vardı; günümüzde ise dönem boyunca iklim ılıman, hatta sıcak geçer. Islak. Gerçekten öyleydi, şuan Anadolu diye bildiğimiz toprak Tetis Denizi'nin tabanıydı. Elmas, bilinen en sert maddelerden biridir ve değerli bir taştır. Karbon elementinin bir modifikasyonu grafit, diğeri ise elmastır. Elmasın saf karbon olduğu ilk olarak Fransız kimyacı Lavoisier tarafından keşfedilmiştir. Lavoisier, elması yakmış ve yanma gazının sadece karbondioksit olduğunu görünce elmasın karbon olduğu hükmüne varmıştır. Hem elmas, hem de grafit kristal yapılıdır, ama kristalleri farklı biçimlerdedir. Aynı maddenin değişik kristal biçimlerine allotrop denir; allotrop sözcüğü değişik biçim anlamında Yunanca iki sözcükten gelir. Elmas ve grafit, karbonun allotroplarıdır. Elmasta her karbon atomu, dört başka karbon atomuna bağlanarak üç boyutlu katı bir yapı oluşturur; grafitte ise karbon atomları, üst üste yığılmış geniş, yassı levhalar oluşturacak biçimde, iki boyutlu düzlemde birbirlerine bağlanmıştır. Oluşan ağ iki boyutludur ve bu şekilde meydana gelen tabakalar birbirine zayıf Van der Waals kuvveti ile bağlanır. Bu levhalar birbirlerinin üzerinden kolayca kayar; grafitin iyi bir yağlayıcı olma özelliği de bundan kaynaklanır. Grafitin kağıt üzerinde iz bırakmasının nedeni de, bu ince atom levhalarının grafitten ayrılarak kağıdın üzerinde birikmesidir. Karbonun öteki biçimlerinin, belirgin, kendilerine özgü bir yapısı ya da biçimi yoktur. Grafitin düzlemsel yapısına grafin denir. Grafit parçalarını ilk olarak Sibirya Türkleri, hayvanlarını işaretlemek için kullanmış ve ismine Kara Taş adını vermişlerdir. Bu bilgi yaklaşık 1. yy. dan itibaren bilinmektedir. Türklerden Ruslara geçen kalem, Rusça 'da adını almıştır. İsviçreli kalem markası Carandache de markasını bu isimden almıştır. Fabrique genevoise de crayons, Arnold Schweitzer'in Ecridor Kalem Fabrikasını satın aldığı 1915'te Cenevre'de kuruldu. Arnold Schweitzer, 1924'te yeni şirketini Fransız hiciv siyasi karikatüristi Emmanuel Poire'nin takma adı olan Caran d'Ache'nin adını aldı (Emmanuel de takma adını Rus kalemi olan 'dan aldı). 1929'da Carl Schmid, Caran d'Ache tarafından tescilli ilk mekanik kurşun kalemlerden biri olan Fixpencil'i icat etti. Caran d'Ache, suluboya kalemi Prismalo'yu 1931'de ve balmumu pastel Neocolor'u 1952'de başlattı. 1969'da sembolik ofis metal tükenmez kalemini Model 849'u yarattı. Caran d'Ache, 19. yüzyıl Fransız hicivci ve siyasi karikatüristi Emmanuel Poire'nin takma adıdır. Takma isim Rusça'dan geliyor: , romantize edilmiş: Kurşun Kalem anlamına gelen Karandash. - 8-23: Çin'deki Han Hanedanlığı Wang Mang tarafından devrilmiştir. - 29-33: HZ. İsa'nın çarmıha gerildi - 66: Büyük Roma Yangını, - 70: Kudüs'teki Herod Tapınağı Romalılar tarafından yıkılmıştır. - 79: Pompeii ve Herculaneum Vezüv Yanardağı'nın patlaması ile yıkılmıştır. - Batı Avrupa'da aslanların soyu tükenmiştir. - 48: Hiung nu'ların ikiye bölündü - 93: Hiung nu'lar Siyenpiler tarafından mağlup edildi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ofkeni-kontrol-etmelisin-safsatasi/", "text": "Ama öfke kontrolü öyle bir hale geliyor ki, yaşamımızı zehirleyen temel bir unsur oluyor. Hiçbirimiz düdüklü tencere değiliz; kaldı ki düdüklü tencere bile belirli bir basınca kadar dayanır, sonra patlar. Öfke kontrol edilecek bir şey değil, yaşanacak bir şeydir. Tüm diğer duygular gibi. Duygular içimizin bizimle konuşmasıdır; onların taşıdığı mesajları alarak gereğini yaşamamız için varlardır. Öfkemizin gereğini yaşamak nasıl olur peki? Öfke çoğu durumda kendimiz ya da bir başkasına yapılan haksızlığı görmemizle tetiklenir. Temel işlevi, normalde karşı durmaktan çekineceğimiz bir durumla ilgili bardağı taşıran damla olmak ve müdahale etmemizi sağlamaktır. Sağlıklı bir öfke sürecinde yapmamız gereken bizi öfkelendiren unsuru, öfkeden kudurur hale gelmeden çok önce fark etmektir. Kendi iç sesimize, duygularımıza kulak vermeye alışmışsak duygularımızı, kontrolden çıkacak seviyeye gelmeden önce fark edebiliriz. Fark ettiğimiz bu öfkeyi dengeli yaşamak için karşıt duygularımızı çağırmamız gerekir. Mesela öfke hissettiğimizde sakinlikle dengeleyerek durumu incelememiz gerekir. Neye öfkelendik? Niye öfkelendik? Burada yapılan şey gerçekten haksızlık mı? Bu haksızlık bilinçli bir şekilde ve kötü niyetle mi yapıldı? Bu gibi durumları incelediğimiz zaman haksızlığı düzeltmek için verilebilecek en iyi tepkinin ne olduğunu da sağlıklı düşünebiliriz. Ve o tepkiyi veririz. Diyelim ki eşiniz siz çok yorgun olduğunuz halde, sizden bir şeyi ısrarla istedi; öfkeye kapıldınız ve sesinizi yükselterek kırıcı bir şekilde konuştunuz. Yukarıdaki süreçleri yaşamadan otomatik tepki vermeye kaptırdınız kendinizi. Zihniniz otomatik olarak, üzerinde gerçekten düşünmeden, eşinizin size haksızlık yaptığına karar verdi; bunu kasıtlı yaptığına ve karşılığında en uygun olanın da yüksek sesle tepki vermek olduğuna karar verdi ve uyguladı. Bunların hepsi bir saniyede gerçekleşti çünkü bilinciniz devreye girmedi. Oysa sağlıklı öfke yaklaşımına sahip olsaydınız, o andan çok önce eşinizin söylediklerinin sizi rahatsız etmeye başladığını fark edecektiniz. Daha çok büyümeden öfkenizi duyacak ve yanına sakinliği çağırarak durumu inceleyecektiniz. Belki size haksızlık yapmıyordu da sadece sizden çok daha yorgundu ya da belki o işin gerçekten o an ve sizin tarafınızdan yapılması gerekiyordu. O zaman ortada haksızlık falan olmazdı; yani öfkeyi tartıp sen doğru duygu değilsin, öfkelenecek bir şey yok diyebilirdiniz. Belki de haksız olan eşinizdi ama bunu kötü niyetle yapmıyordu, o zaman da sakince durumunuzu izah edebilecektiniz. Gerçekten haksız olsaydı ve kötü niyetle yapsaydı; hatta boşanmanın eşiğine kadar gelmiş olduğunuz için böyle davranıyor olsaydı bile verilebilecek sağlıklı tepkinin yüksek sesle ağız dalaşına girmek olmadığını görebilecektiniz. Peki öfkeni kontrol etmelisin safsatası bu durum için ne önerir: Öfkelen ama öfkeni kontrol altında tut. Fakat kontrol altında tutmaya çalışırken öfkeyi çözümlemek ya da öfkenin gereğini yaşamak akla gelen bir şey değildir. İnsanların genel olarak öfkeyi kontrol etmekten anladığı, öfkeye engel olmak ve ters bir davranış sergilemekten kendini alıkoymak. Bu durumda öfkemizi anlamış olmayız ki. Öfkemizi dengeleyerek gereğini belirleyip yaşamış olmayız. Öfkemiz içimizde kalır. Önceki öfkelerin üzerine yığılır, onun da üzerine yeni öfkeler gelir ve bu böyle devam edip durur. Böyle davrandığımızda sadece mezarımızı daha derin kazmış oluruz. Patlamaz patlamaz ama öyle bir basınçlı duruma geliriz ki, an olur ufacık bir şeye çok yüksek şiddette patlayıp saçma sapan bir tepki veririz. Artık katil mi yapar bu bizi, yoksa çok değerli bir ilişkimizi mi yıkar... Neye denk gelirse. Öfkenizi ve diğer duygularınızı daha iyi yaşamayı istiyorsanız, YouTube kanalımdaki Çevik Yaşam Rehberi isimli video serisini izlemeyi ya da Çevik Yaşama Giriş isimli kitabımı okumayı düşünebilirsiniz. Duygularınızı gereğince yaşamayı öğrenebileceğiniz tek yer kendi hayatınızdır. Çevik Yaşam sizi kendi yaşamınızın içine davet eder."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ogrenmenin-unutulmaya-yuz-tutan-yollari/", "text": "Artık hem bizim hayatımızdan hem de çocuklarımızın hayatından anlatılan öyküler yavaş yavaş çıkıyor. Onun yerine televizyon programları, filmler, bilgisayarlar, tabletler ve taşınabilir cihazlardaki eğlenceler geçiyor. Önceden başkaları tarafından hazırlanmış, görselleştirilmiş, seslendirilmiş, alıcının hayal gücüne fazla bir iş bırakmayan içerikler, leblebi-çekirdek gibi tüketilir hale geliyor. Dijital veri yağmuru çağına beynimizin hazırlıklı olmadığını artık iyi biliyoruz. Pek bilmediğimiz kısım ise bu kayıp ve kazançların uzun vadede bize neler getireceğidir. Özellikle genç yaşında defalarca severek okuduğu bir roman yahut öykünün sinemaya uyarlanmış versiyonunu izleyip de hayal kırıklığı yaşamayan çok sayıda insan olmadığını söyleyebiliriz. Bu hayal kırıklığı aslında çok basit bir nedenden kaynaklanır. Yazılı veya sözlü anlatılan bir öykü dinlediğimizde, beynimiz sadece sesli yahut basılı kelimelerden üretilen anlamları çözümlemekle kalmaz, onlara bireysel hayal gücümüzün dağarcığından gelen nice yorumlar, nice deneyimler katar. Mesela ben, ilkokul yıllarımda kaç kere baştan sona okuyup bitirdiğimi bile hatırlayamadığım Tom Sawyer'ın Maceraları'nı her okuyuşumda, Tom ve Hucckleberry Finn'in üstünü başını, ellerinin kirini pasını, Tom'un aksi ama anacıl teyzesinin kızdığı zamanlarda takındığı yüz ifadesini, Tom'un mağarada kaybolduğu zaman hissettiği korkuyu ve akıttığı o ecel terlerini, ceza olarak bahçenin çitlerini boyarken çıkan boya kokusunu ve dişlediği elmanın tadını ve rengini gayet net olarak deneyimleyebildiğimi hatırlıyorum. Her okuyuşumda da sanki orada yazılanları kendim yaşamışım gibi canlı bir şekilde hafızamda yer ederdi hadiseler. Yıllar sonra bir pazar sabahı televizyonda aynı romanın bir sinema uyarlamasını izlediğimde büyük hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum. Her şey kitaptakine uygundu aslında; fakat izlediğim şeyin, benim hayalimdeki Tom Sawyer ile neredeyse hiç ilişkisi yoktu. Aynı duyguyu, küçükken dedemin anlattığı hikaye ve kıssaları konu alan başka filmleri izlediğim yıllarda da yaşamıştım defalarca. Okumak ve dinlemek, hayal gücümüzü kamçılayan, zihnimizin gerçeklik kurma işlevini harekete geçiren ve geliştiren çok önemli uyaranlardır. Kurmaca öyküler, sosyal dünyanın basitleştirilmiş, sıkıştırılmış ve özetlenmiş benzeşimleri veya modelleri ve çok önemli bir bilgi aktarım araçlarıdırlar. Bizden farklı olan birçok insan ve düşünceyi de anlamaya imkan vererek, sosyal iletişim ve empati gibi en temel sosyal becerilerimizin olgunlaşmasında hayati öneme sahiptirler (1, 2). Bu bilgi aktarımı büyük oranda, zihinsel kurgulama devrelerini faaliyete geçirerek gerçekleşir. Okurken yazarın edebi dilinden, dinlerken ise anlatıcının sesindeki duygusal tonlamalardan başka yönlendirici etkiyle karşılaşmayan zihnimiz, tamamen kendisine özel sahneler ve deneyimler yaratır. Bunu yapmak zorundadır zira beynimizdeki devrelerin esas varlık amacı, aldığımız verilere olabildiğince detaylı bir şekilde anlam vermektir. Binlerce yıldır bu devrelerin işleyişini ilk ateşleyen şeylerden birisi ise öyküler, masallar ve kıssalardır. Ayrıca, bir ömür boyu sağlıklı bir bilişsel yaşamın en önemli bileşenlerinden birisi de bir tüm beyin faaliyeti olan edebi okumalar ve masallardır (3). Çocuklarımımız için beyin geliştirici oyun ve uygulamalar arıyorsak, hala masallardan ve kıssalardan daha iyisi yok; üstelik neredeyse hepsi bedava! Beynimiz, çalıştıkça yapısı ve bağlantıları değişen, sürekli kendini yenileyen bir yapıya sahip olduğundan, bu sürecin ne kadar önemli olduğunu detaylarıyla anlatmaya sanırım gerek olmayacak. Fakat bu gerçeği, her şeyi önümüzde hazır ve yorumlanmış halde bulduğumuz günümüz dijital dünyasında bir kez daha düşününce, karşımıza çıkması muhtemel olası sorunlara dair de hemen birtakım fikirler oluşmaya başlayacaktır kafalarımızda. Öyküleri değerlendirme ve içsel dünyada canlandırma süreci oldukça kişisel bir süreç gibi görünüyor. Her ne kadar çalışılması zor bir konu olsa da hikaye dinleme üzerine yapılan beyin tarama çalışmalarında farklı sonuçlar elde ediliyor. Bu çalışmalardan bir tanesinde, bazı insanların öykü dinlerken zihinsel canlandırmadan sorumlu ön beyin bölgelerinin daha aktif olduğunu; aksiyon ve hareketli betimlemelerde ise beynin motor kontrol bölgelerinin fazla faaliyete geçmediği gözlenmiş. Diğer bazı katılımcılarda ise durum bunun tam tersi. Yani, en azından çalışmaya katılan denekler açısından, bazı kişilerin öykülerdeki duygusal ve düşünsel betimlemelere zihinsel canlandırmalarla, bazılarınınsa öykünün hareketli kısımlarına beyinlerinin harekete dair bölgelerindeki faaliyetlerle cevap verdiklerini söylemek mümkün (4). Daha da özetle söylersek, aynı öyküleri dinlesek bile beynimizde farklı devreler faaliyete geçiyor, farklı faaliyet kalıpları oluşuyor. Bu da öykülerin her birimizde yaptığı etkinin benzersiz olmasına katkı sağlayan önemli bir unsur. Bazı öykülerden derinlemesine etkilenmişizdir. Kimi korkutmuş, kimi heyecanlandırmış, kimi ilham vermiştir bize. Her çocuk, her insan, farklı zamanlarda farklı ipuçlarına dikkat kesilir, algısı farklı şeyleri seçer, farklı konular ve duygular üzerine odaklanır. İnsan zihnine gelen uyarı sadeleştikçe, beynimize daha fazla iş düşer. Onu yorumlamak, hayal gücü ile bezemek için çok miktarda sinirsel kaynak kullanırız. Fakat modern dijital çağın içerikleri bu açıdan pek fakirdir. Görüntüler, sesler, senaryolar, duygular, gülünenecek ve ağlanacak noktalar... Hep hazır halde gelir. Bize ise sadece izleyip, komut aldığımız yerde o komutlara uygun tepkiler vermekten başka iş bırakılmaz genellikle. Böylece sadece vaktimizi geçirir, evrenin en muhteşem hayatta kalma ve öğrenme donanımı olan beynimize herhangi pek ciddi bir yük yüklememiş oluruz. Bu arada, sözlü ve yazılı aktarımın da özdeş olmadığını hatırlatmakta fayda var. Sözlü iletişim ve sözlü kültür, yazılı olan muadillerine göre binlerce, belki on binlerce yıl daha eskidir. O yüzden sözlü aktarım, yazıdan çok daha fazla işler içimize, bizi çok daha derinden etkiler ve değiştirir. Masallar, halk söylenceleri, meseller ve kıssalar, yüz yıllardır, hatta bin yıllardır insanların sonraki nesillere sözlü olarak anlattıkları kurgulardır. Bu kurgular, aktarım esnasında elbette çeşitli değişikliklere uğrar, evrilir, uyum sağlar ve değişir. Her bir masal, öykü yahut söylence, ortaya atıldığı zamanın koşul ve ihtiyaçlarına uygun mesajlar taşır. Bu mesajlar, nesilden nesile aktarım sırasında rafine edilir, çeşitlenir, uyarlanır ve seçilir. Bir nevi kültürel doğal seçilim diyebileceğimiz bu süreç boyunca, öykülerin detayları değişmekle birlikte, içinde taşıdığı ana mesajlar, ahlaki öğütler, çıkarımlar ve hisseler zamanla en uyumlu, en rafine haline getirilmiş olur. Yani, sözgelimi çocuklarımıza Şahmaran masalını anlattığımızda, aslında sadece yılan-kadın şeklindeki bir ucubenin heyecanlı öyküsünü anlatmış olmayız. O masalın içinde kodlanmış olan iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlışa dair derinlikli mesajları da aktarmış oluruz. Binlerce yıl ve yüzlerce nesil tarafından damıtılmış bir bilgeliği aktarmanın bilinen başka bir yolu da yoktur. Dijital çağ hepimizin başını döndürüyor. Teknolojik oyuncaklar erişkinleri bile kolaylıkla esir alabiliyor. Fakat düşünebilen, ilerisini hesap edip kestirimlerde bulunabilen beynimizin bize yüklediği bir sorumluluk var. Kendi ürünümüz olan teknoloji ve dijital bilginin bize nelere mal olabileceğini iyi hesaplamak, binlerce yıldır insanlığı hayatta tutan bilgi kaynaklarımızı ve değerlerimizi unutma tehlikesine karşı önlem almak, bu sorumluluğun doğal sonuçları. Belki Binbir Gece Masalları'nın, Gulliver'in Seyahatleri'nin, Sinbad'ın Maceraları'nın, Şahmaran'ın modası geçmiş gibi gelebilir; ama etkileri hala capcanlı orada duruyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ogretmek-ve-ogrenmek-arasindaki-derin-fark/", "text": "Okullar açıldı. Salgın, dijital dönüşüm, uzaktan eğitim derken öğrenciler ve öğretmenler nihayet okullarda buluştu. Öğretme faaliyetleri aksamıştı bu süreçte ama öğrenme yaşamın içindeki bütünleşik haliyle tam güç devam ediyordu. Bu iki kavram birbirine yapışık gibi duruyor: Öğrenme ve öğretme. Oysa aslında bir hayli farklılar. Öğrenme bireysel bir iş, öğretme toplumsal bir iş. Öğrenme merak ve keşfe dayalı bir faaliyet, öğretme kalıp ve ezbere dayalı. Öğrenme yaşamın içinde bütünleşik, her an sürekli gerçekleşir, öğretme ise formel, yapay olarak oluşturulmuş bir faaliyet. Öğretmenin doğal olanı, doğal öğrenmeye doğal bir şekilde eşlik etmek. Mesela bir anne çocuğuyla konuştuğunda, bir baba çocuğuyla oyun oynadığında... Öğretme kastı olmadan, bunu doğal bir şekilde yaşadıklarında doğal öğretme gerçekleştiriyorlar. Çünkü asıl unsur öğrenme, çevredeki kolaylaştırıcılar sadece öğrenmeyi kolaylaştırıyor, hızlandırıyor diyebiliriz. Öğrenme yaratıcı bir faaliyetken, öğretme kısıtlayıcı bir faaliyet. Geçmiş yüzyıllara baktığınız zaman kendi kendine öğrenen merak ve keşif duygusuna sahip olan insanların geleceği yarattıklarını görürsünüz. Onlar kalıplara düşmeden mevcut eğitim imkanlarından da mevcut öğretmenlerden de yararlanan ama öğrenmeyi hiç bırakmadan yaşamaya devam eden insanlardı. Hala öyle insanlar var dünyada ve geleceği yine onlar şekillendiriyor. Okullardan yararlanabilirsiniz. Ama kendi merak ve keşif yöneliminizi kaybederseniz, öğretme faaliyetinin sizi sokmaya çalıştığı kalıplara kendinizi hapsederseniz, okul sizi bitirmiş olur. Oysa merak ve keşif yönünüzü diri tutarsanız, öğrenme faaliyetini gerçekleştiren kişi olarak başrolün kendinizde olduğunuzu unutmazsanız, okul da öğretmenler de size çok büyük yararlar sağlayabilirler. Bir öğretmen öğrencisine Pisagor bağıntısını öğretmeye çalışır. Öğretmen belirli bir performansla yapar bu işi, biraz o öğretmenin performansına bağlı olarak ama daha çok da öğrencilerin yönelimleriyle farklı öğrenmeler gerçekleşir sınıfta. Kimisi Ezberlenecek bir formül daha çıktı hadi ezberleyeyim, der ve ezberlerine bir yenisini ekler. Kimisi A bak ne ilginç, demek ispatı şuradanmış; aslında ben kendim de bunu düşünebilirdim, der ve yeni bir bakış açısı öğrenir. Kimisi öğretmenin önlüğün altına bugün de aynı bluzu giymiş olduğunu öğrenir. Öğretmen, ancak öğrenme faaliyetinin kendisinin ne olduğunu kavrayıp ona saygı duyduğunda ve öğrenenin başrolde olduğunu kabul ettiğinde gerçek bir dönüşüm yaşar. O zamana kadar öğretmek toplumsal bir biçimlendirme aracı olmaktan öteye geçemez."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/oksipital-lob-nedir/", "text": "Oksipital Lob, beynimizin en arkada bulunan bölümüdür ve büyük oranda görme ile ilişkili bölgeleri içerir. Görmeye ilişkin renk, biçim, hareket, perspektif ve oran gibi bir çok özellikler bu bölgedeki devrelerle çözümlenir. Memeli beyninin en büyük kısımlarından birisidir. Oksipital lobların her iki taraflı olarak hasar görmesi kortikal körlük denen bir durumun ortaya çıkmasına neden olur. Göz, göz sinirleri, görme sisteminin ara durakları sağlam olmasına rağmen gözden gelen verileri değerlendirecek beyin bölgelerinin çalışmıyor olmasından dolayı bilinçli olarak görme gerçekleşmez. Fakat bu tip hastalarda insanların yüz ifadelerinin ve tehlikeli durumların bilinçsiz olarak algılandığına dair kanıtlar vardır. Bu duruma kör görüşü adı verilir. Beynin bu kısmı hasar görse de görme sisteminin beynin derinliklerindeki ara durakları bu bilinçsiz algılama işlemini gerçekleştirebilirler."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/oksitosin-baglanma-hormonumuzun-bes-sasirtici-yonu/", "text": "Yeni bir araştırma, oksitosinin bizi sadece annelere, sevgililere ve arkadaşlara bağlamadığını, aynı zamanda başkalarını bu bağdan dışlamada da rol oynadığını gösteriyor. Oksitosin hormonuna; sarılma hormonu, tatil hormonu, manevi molekül ve daha fazlası deniyor . Mesela uygunluk hormonu veya belki En Büyük Amerika! molekülü. Zaman geçtikçe, araştırmacılar oksitosinin sosyal aktivitelerden daha samimi aktivitelere kadar her türden mutlu olayda rol oynadığını keşfettiler. Laboratuvar testleri, oksitosinin insanları daha güvenilir, daha cömert ve daha girişken hale getirdiğini buldu. Böylece oksitosin, kısa bir süreliğine daha dokunaklı takma adların bolluğunu hak ediyor gibi görünüyor. Ancak son birkaç yılda, yeni araştırmalar oksitosinin bizi sadece annelere, sevgililere ve arkadaşlara bağlamadığını, aynı zamanda başkalarını bu bağdan dışlamada da rol oynadığını keşfetti. Bu sadece oksitosini daha ilginç kılıyor ve insanlar hakkında temel, sürekli tekrar eden bir gerçeğe işaret ediyor: Bizi bir araya getiren aynı biyolojik ve psikolojik mekanizmaların çoğu da bizi ayırabilir. Hepsi sosyal ve duygusal bağlama bağlıdır. Araştırma devam ediyor ve bilim adamları hala bulgularının nasıl bir araya geldiğini tartışıyorlar. Ama işte oksitosin hakkında son zamanlarda ortaya çıkan keşiflerin, sosyal hayatınızı şekillendirebileceği sevimli ve sevimli olmayan yollardan beşe indirilmiş bir özeti. 1. Sevginize Sadık Kalmanızı Ve Geri Kalanlara Karşı Temkinli Olmanızı Sağlar. Erkekler köpektir, değil mi? Sadece tek bir şey istiyorlar, hı? Oksitosin salgılamışlarsa hayır. Aslında, Journal of Neuroscience'da 2012'de yayınlanan bir araştırmaya göre, zaten sevgi dolu bir ilişki içindeyseler, karşı cinse karşı düpedüz düşmanca davranabilirler. Elli yedi sıcakkanlı, arkadaş canlısı, heteroseksüel Alman erkek burunlarına oksitosin veya etkisiz bir madde püskürttü ve sonra tek başlarına, elinde bir klasör tutan güzel bir genç kadının bulunduğu küçük bir odaya gönderildi. Genç kadın deneklere alakasız sorular sorarak konuşurken bilim insanları, erkeklerin baştan çıkarıcıya ne kadar yakın durduğunu ölçüyorlardı. . Oksitosin verilen bir erkek zaten bir ilişki içinde ise bu güzel muhatabına olan mesafesini koruduğu ortaya çıktı. Plaseboyu koklayan kişiler, partnerlerinin beğenebileceğinden biraz daha yakın durma eğilimindeydiler. Bu arada bekarlar, soruları duyamayacak kadar göğüs dekoltesine bakmakla meşguldü. Bu araştırmaya göre oksitosin, sizi yalnızca sevecen yapmaz; aynı zamanda eşinize sadık kalmanızı ve rakiplerine karşı da dikkatli olmanızı sağlar. 2. Bizi Zavallı Kazananlar Ve Yaralı Kaybedenler Yapar. Diyelim ki dostça güzel bir poker oyunu oynuyorsunuz. Oynadığınız insanları seviyorsunuz, eğleniyorsunuz. Kaybetmeye başlayana kadar. Masanın diğer tarafındaki fırlama, her seferinde bir tür dörtlü veya full house gösteriyor ve bir per bile alamıyorsunuz. Lanet olsun ona; hile yapıyor olmalı! Ama sonra bir el sonra floş yakalarsın ve tüm fişlerini alırsın. Nazik kalabilir misin? Asla. Keçi gibi bir puro yakarsın. Arka hipofiz bezi, iyi histen kıskançlığa ve alay etmeye kadar, oyunun her adımında oksitosin salgıladığını duymak sizi şaşırtabilir. Oldukça az sayıda çalışma, oksitosin verilen kişilerin şans oyunları oynarken rakiplerine karşı kin duyma olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bu da Sydney Üniversitesi'nden Andrew Kemp'in oksitosinin, psikologların yaklaşımla ilgili duygular dediği şeyde bir rol oynadığını ortaya atmasına neden oluyor. Oyunu kaybeden arkadaş ne olacak? O poker arkadaşınızı kaybetmiş olabilirsiniz ve yine oksitosin burada da bir rol oynuyor olabilir. Tabii arkadaşınız bir fare ise. Northwestern Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, üç grup sevimli, nazik fareyi bir başka çılgın, agresif grupla birlikte bir kafese koydu. Bu üç fare grubundan birinin oksitosin reseptörleri çıkarıldı. Diğer grup, normalden daha fazla reseptöre sahipti. Üçüncüsü normaldi. Araştırmacılar onları kurtarana kadar her üç grup da psiko-fareler tarafından eşit şekilde hırpalandı. Bıyıkları seğirdi, pembe burunları mutlu bir şekilde kıpırdadı . Ancak altı saat sonra bilim insanları, üç grubu psiko-farelerle birlikte tekrar kafese koydu. Bilin bakalım ne oldu? Oksitosin içermeyen fareler hırpalandıklarını hatırlamadılar ve kaçmayı bilmiyorlardı. Diğer iki grup ise korku içinde dağıldı. Nature Neuroscience dergisinde Temmuz ayında yayınlanan çalışma, oksitosinin hem farelerin hem de insanların beyinlerinde en yüksek oksitosin seviyelerine sahip olan lateral septumdaki sosyal hatıraları güçlendirdiğini öne sürüyor. Evet, oksitosin bağlanma ve sosyal bağ ile ilgilidir, ancak sinir sistemi bunu korku ve endişeyle karıştırabilir bize zarar verenlerin yanı sıra bizimle ilgilenenlerin içgüdüsel bir hatırasını oluşturur. Götürmek? Arkadaşlarınızı pokerde yendiyseniz ve onlarla tekrar oynamak istiyorsanız, sevinmeyin . 3. Grubunuzla İşbirliği Yapmanızı Sağlar Bazen Biraz Fazla İşbirlikçi. Şimdi, bekar bir erkek şempanze olduğunuzu farzedin. Ağaçlarda uyumaktan, rakip erkeklere saldırmaktan, rastgele dişilerle çiftleşmekten ve arkadaşlarınızın kürkünde bulduğunuz böcekleri yemekten zevk alıyorsunuz. Bu böcekler lezzetli, ancak Mart ayında yayınlanan bir araştırmaya göre, şempanze arkadaşlarınızı tımar etmenin en az bir faydası daha var: Oksitosin artışı. Araştırmalar, bunun alfa erkek pozisyonu için yarışanların yoğun bir gün boyunca biriktirmiş olabilecekleri stresi azalttığını gösteriyor. İnsanlar genellikle başka türden bağlılık davranışlarda bulunurlar. İnsan arkadaşlarımla film seyretmeyi severim . Çünkü tıpkı diğer primatlar gibi, araştırmalar oksitosinin gruplarımızda daha rahat, dışa dönük, cömert ve işbirlikçi olmamıza yardım etmede kritik bir rol oynadığını gösteriyor. Ütopik geliyor, değil mi? Belki biraz fazla ütopik. Mirre Stallen ve meslektaşları, Hollandalı çalışma katılımcılarına oksitosin veya plasebo dozu verdiler ve ardından onları altılı gruplara ayırdı. Her grup bir dizi görüntü izledi ve gruptaki bireyler hangilerini en çekici bulduklarına oy verdi. Sonuç: Oksitosinden etkilenen katılımcılar, gruplarının tercihlerine devam etme eğilimindeyken, plasebo dozu alan katılımcılar kendi bireysel yollarına yöneldi. Yani: Oksitosin, arkadaşlarınızla dışarıdayken veya iş arkadaşlarınızla bir sorunu çözerken harikadır. Bir lider seçmeniz veya uyumluluk değil bağımsızlık gerektiren başka bir büyük karar vermeniz gerektiğinde o kadar da harika olmayabilir. 4. Grubunuzu Diğer Gruplardan Daha İyi Görmenizi Sağlar . Şimdiye kadar sevgili okur, seni ateşli bir aşık, poker oynayan bir ezik ve bir şempanze rollerine verdim. Şimdi Hollandalı olduğunuzu varsayalım. Hollanda'daki bir grup araştırmacı size oksitosin verdiyse, kendinizi yel değirmenlerine, lalelere, tamamen yasal yumuşak uyuşturuculara, fuhuşa ve uzun boylulara, sarışınlara, birden fazla dil konuşabilen bankacılara karşı ani bir sevgi geliştirirken bulabilirsiniz. Ayrıca Hollandalı birinin hayatının, örneğin bir Kanadalı'nınkinden daha değerli olduğuna da karar verebilirsiniz. Ancak kendi gruplarımızı sevmek, diğer gruplardan nefret etmeye yol açmaz. Paul Zak'ın laboratuvarı Claremont Graduate Üniversitesinde ROTC öğrencileri ve dans grupları gibi kampüs gruplarının üyelerinden kan örnekleri aldı. Daha sonra gruplar bazı tipik ritüelleri gerçekleştirdiler ve Zak ve yardımcıları daha fazla kan aldılar. Zak bir vampir değil. Deneysel bir psikolog bile değil; o aslında bir ekonomist, bu yüzden açıkça güvenebilirsiniz ona . Ekonomist olmak, deneylerinin her zaman paraya indirgenmesi anlamına gelir. Bu öğrencilere ve dansçılara, nihayetinde gerçek para olarak ortalama 56 dolar kazandıran bir dizi güven ve paylaşım oyunu oynamasını sağladı. Sonunda, kendi gruplarına veya rastgele bir hayır kurumuna bağış yapabilirlerdi. İşlerin farklılaştığı yer burasıdır. Evet, bu ritüeli gerçekleştirmek oksitosin sayısını yaklaşık yüzde 10 veya 11 artırdı, ancak öğrenciler takımlarını diğerlerinden daha çok mu tercih etmeye başladılar? Çalışmalarındaki 400 katılımcının tamamında artan oksitosin, paralarını nereye bağışladıklarını tahmin edemedi. Ancak bazı uyarılar var. Bir grup kampüste ne kadar marjinalleşmiş hissederse, arabalarını çember yapmaları ve kendi gruplarını tercih etmeleri daha olasıydı . Oksitosinin etkileri vücutta başka neler olup bittiğine bağlı olarak da değişebilir: Zak'in laboratuvarı stres yaratırsa veya testosteronu yükseltmek için harekete geçerse, katılımcılar aslında dış gruplara karşı daha agresif hale gelebilirdi. 5. Güven Duymamızı Sağlar Ama Salakça Değil. Şimdiye kadar anlattığım araştırma muhtemelen kulağa oldukça iyi geliyor. Bir diktatör veya Don Draper isen havaya oksitosin üfleyerek satabileceğiniz tüm kusurlu ürünleri düşünün. Bununla yüzleşin, hepimiz bazen dünyaya hükmetmek isteriz ve diğer herkesi uysal, uyumlu ve dış gruplara düşmanca tutma arzusunu kesinlikle anlayabiliyorum. Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sında soma ilacı muhtemelen biraz oksitosin içeriyordu. Orwell'in 1984'ündeki iki dakikalık nefret muhtemelen oksitosin pompalamasına da neden oldu. Ancak heyecanlanmaya başlamadan önce, diktatör olmak istiyorsanız, bilmeniz gereken bir parça daha yeni araştırma var: Araştırmalar, oksitosin kaynaklı dürtüleri bilişsel olarak geçersiz kılabileceğimizi ortaya çıkarıyor. Birkaç deney, oksitosinin bizi daha cömert ve güvenilir kılsa da, bizi daha saf yapmadığını öne sürüyor. Birinin bizi aldattığına dair kanıtımız varsa, oksitosinimiz ne kadar yüksek olursa olsun güvenimizi ve kaynaklarımızı geri çekebiliriz. Birinin bizim çıkarlarımıza ters düştüğünü düşünürsek, bir kişi veya grupla ilişkimizi sona erdirebiliriz. Ancak etkiler kişisel çıkarların ötesine geçiyor. Bir grubun parçası olmayı o kadar çok sevebiliriz ki, sırf içinde kalmak için başkalarına zarar vermeye hazır olabiliriz. Ait olma arzusu, etik ve empatik içgüdülerimizi tehlikeye atabilir. İşte o zaman bilinçli zihnin devreye girmesi ve sosyal ilişkinin zevklerini frenlemesi gerekir. Annelerimiz iyi arkadaşlar seçmemiz konusunda haklıydı, Paul Zak şöyle diyor: Erdemli olmak için doğru ortamda olmamız gerekiyor. Bu, oksitosinle ilgili bir sonuç olabilir ve aslında, bizi diğer insanlara bağlayan bir tür bir sinir sistemi: Bir gruba katılma ve uyum sağlama dürtüsü insan primatlarda her zaman çok güçlüdür ve bu yüzden anahtar, doğru grubu seçmede yatmaktadır ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/okumak-da-yemek-gibidir/", "text": "Aynen yemek gibi, okumak da genellikle insanın yaşam tarzına ve alışkanlıklara bağlıdır. Kendi içinde tehlikeler, hastalıklar, bağımlılıklar içeren ama aynı zamanda hazlar, anılar, sevgiler de barındıran ucu bucağı olmayan bir alemdir aslında. Bazı insanlarda beslenme bozuklukları olduğu gibi kimi insanlarda da yanlış okumaktan kaynaklanan okuma bozuklukları olabilir. Okuma obezleri vardır mesela; eminim siz de rastlamışsınızdır onlara hayatınızın bir safhasında... Önlerine gelen her kitabı sonsuz bir iştahla bünyeye indirirler. Bu tür insanlar okuma iştahlarına genellikle gem vuramazlar ve hiçbir şey bulamasalar bile yolda yürürken atıştırmalık olarak el ilanlarını falan okurlar. Dolayısıyla obez okurun dimağı şiştikçe şişer. O kadar ki bir süre sonra tık nefes olurlar, düşünsel seyahatlere çıkamazlar, zihinlerinde uzun uzun yürüyemezler, zorlu meselelerde merdiven çıkamazlar, gerçek hayatın içinde belediye çukurlarından bile sakınamazlar kendilerini. Bir süre sonra da bakıma muhtaç hale gelirler başkaları düşünür onların yerine, taşıyamaz gövde artık bu kadar ağırlığı. Bünyeye kattıklarını sindiremez; enerjiye, harekete çeviremezler. Bir nevi taşıyıcıdır ama kendine bile yararı olamayan bir taşıyıcı gibidir aslında. Okuma anoreksisi vardır bir de. Bunlar kitaba ve okumaya karşı sonsuz gibi görünen direnci olan tiplerdir. O kadar korkarlar ki okumaktan, yanlışlıkla bir tabela okusalar, adeta bünyelerinde alerji yapar bu eylem. Zihinlerine giren bu yabancı maddenin kendilerini değiştirebilme ihtimalinden korkarlar. Kendi sağlıksız zihnine göre kirletici olan tüm bu yükten kurtulmak için ilk fırsatta gidip kusarlar bir yerlere. Bu anoreksiklerin durumu aslında pek zordur ama bir o kadar da oldukları kişiden mutludurlar. Sürekli zihin aynalarında kendilerini kontrol etmek isterler, var olduğunu kabul ettikleri durumdan bir gram sapsalar dünyaları başlarına yıkılır gibi olur. Dimağları asla değişmemelidir onların. En mükemmel hallerinde kalmak gibi zor bir görevleri vardır kendilerince, hiçbir şey bozmamalıdır bu sanal mükemmelliklerini. Biraz organik ürün okuyucularına imrenirim aslında. Araştırmacıdır onlar kendi çaplarında, etiketleri okurlar, içindekilere bakarlar, üreticinin standartlarını araştırırlar. Tam bir rafine ürün tutkunudur onlar. Tarzları, seçki filtreleri vardır. Ürünün organik olduğuna inandıkları sürece her kaynaktan beslenebilirler. Sanayi tipi üretimin bu kadar gözümüze sokulduğu bu dünyada organikçi olmak hem emek ister hem de pek zordur. Kitap vejetaryenleri de vardır; toplumda herkes tarafından varlığı kabul edilir ama kimse tam olarak bilmez vejetaryen okuyucuların tam olarak ne yaptığını veya ne aradıklarını. Gerçek vejetaryen okuyuculara büyük saygı duyarım, bence seçimleri kişisel bir yeşil beslenmesinden ziyade dünyayı değiştirme mesajı ve kararlılığı içerir. Şiddetsiz, sömürüsüz dengeli bir dünya isteğinin kişisel tezahürüdür okuma tercihleri. Okuma tercihlerini kimselere dayatmazlar ama bulundukları her yerde, her konuşmada oturuşları ile davranışları ile okuyuşları ile örnek oluşturmaya çalışırlar, okuyan insanlara. Karnivor okuyucular biraz dalga geçerler onlarla ama çok da cesaret edemezler iyi gelişmiş bir vejetaryen okuyucuya dalaşmaya. Karnivor okuyucu demişken yanlış bir intiba bırakmasın üzerinizde. Onlar da okuyanlar aleminin olmazsa olmaz parçası ve denge unsurudur. Bazıları tek başına yaşar bazıları da sürüler halindedir. Saldırgan tutumları ile bilinse de aslında alanlarını savunan ve sosyal yapıları güçlü okuyuculardır. Dünya siyasetini, felsefeyi, inançları, toplumları ya da mahallelerini savunma içgüdüsüyle doğarlar okuyanlar alemine. Zaman zaman savundukları alanı terk ettikleri, göç ettikleri ya da bam başka bölgelere gittikleri görülse de dünya görüşlerini inşa ettikleri kitaplara ölümüne bağlıdırlar ve savunurlar. Dünya görüşlerini değiştirmeye kalkan işgalci türlere karşı çok acımasız olabilirler ama kendilerinden daha güçlü bir alfa okuyucu karşısında da boyun eğmeyi bilirler. Bütün ömrünü ocak başı ve mangal felsefesine adamış olsa dahi etobur okuyucu gerektiğinde brokoli çorbası içmesini de bilecek kadar özverilidir. Ve tabii ki gurmeler... Siz de rastlamışsınızdır bir yerlerde, sayıları çok azdır ve göz önünde bulunmaktan imtina ederler genellikle ama varlıklarını biliriz onların. Rafine zevkleri vardır gurmelerin, neyi okuduklarını, neden okuduklarını, nasıl okuduklarını bilirler. Dimağlarına layık kitapları bulduklarında yaşadıkları hazzı yüzlerinde görebilirsiniz. En niş kitapları bile bilirler, dünya üzerinde belki adını bile duymadığınız bir coğrafyanın çıkmaz sokaklarında kalmış büyük ustaları bulup çıkarırlar. O kitabın nasıl vücuda geldiğinin hikayesini, tarihini, coğrafyasını en dibine kadar bilirler, moleküllerine kadar ayırabilirler zihinlerinde eşsiz bir kitabı ama yine de gerçek bir haz duyarlar okurken. Özel bir konuda okumak istiyorsanız hangi aperitifle başlayacağınızı, ara sıcaklardan neyi seçmeniz gerektiğini, ana yemeğe geçiş sürecinde damağınızı nasıl hazırlayacağınızı hatta hazzı biraz daha arttırmak için yanında ne içmeniz gerektiğini bile bilirler onlar. En son bir de tatlı tavsiye ederler ki okuma masasından kalkarken dünyanızın renkleri bile değişir. Gurmeler önemlidir ama dikkat etmek lazım sonradan gurmelere de. Bir de okuyanlar aleminin olmazsa olmazı, kadri kıymeti bilinmeyeni bir gurup vardır ki aslında tüm okuyanlar aleminin bel kemiğidir onlar. İsim olarak çok iyi duygular oluşturmasa da onlarsız bir dünya düşünülemez. Onlar çürükçüllerdir. Ölü kitapları bulmakta, sindirmekte ve yeniden çevrime sokmakta sonsuz maharetleri vardır çürükçüllerin. Zamanın bir yerinde muhteşem bir hayat sürmüş fakat değişen şartlara ayak uyduramadığı için ölüp gitmiş, nesli tükenmiş kitapları bulup çıkartır bu okuyucu tipi. Akıp giden zamanın karanlık koridorlarında ölüme terkedilmiş bu bilgi hazinelerini tekrar bulup en ince detaylarına kadar sindirirler ölü kitapları. O zamanın ruhunu, anlayışını, felsefesini yeniden yorumlayabilir bu tür okuyucular. Kadim bilginin kırıntılarını öyle bir hale getirirler ki kitap yeniden nefes alır, yaşamaya başlar. Yeni nesil kitaplara hiçbir şey veremese bile nefaseti, nezaketi, kelimenin gücünü verir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/okuryazarligin-7-onemli-ogrenme-hedefi/", "text": "Çoğumuz okuryazarlık kavramını kelimeleri okuma becerisi ile ilişkilendiririz, ancak bu tanım okuryazarlığın gerçekte ne olduğunun sadece yüzeysel bir temelini oluşturur. Okuryazarlığı sadece yazılı metinleri okumak olarak düşünmenin yarattığı sorun, tıpkı pek çok öğrencinin Ben matematikten anlamam demesi gibi, pek çoğunun da Ben okur değilim diyerek konuyla ilgili hiçbir şey okumamayı tercih etmesidir. Bu da kendilerine sunulan pek çok bilgiyi gözden kaçırdıkları ve şüpheli haber ve bilgi kaynaklarına karşı savunmasız kalabilecekleri anlamına geliyor. Okuryazarlığın diğer tüm öğrenme becerilerinin temelini oluşturduğunu anlamamız gerekiyor. Okuryazarlığı doğru anladığımızda ve bunu bir öğrenme hedefi olarak önceliklendirdiğimizde, öğrencilere hayatta başarılı olmak için ihtiyaç duydukları hayati becerileri de kazandırmış oluyoruz. - Okuryazarlık becerileri, bir metnin ne söylediğini anlama ve bu bilgileri kullanarak yeni metinler oluşturma becerisini kapsar. Okul kayıtlarında bu beceriler 'anlama' ve 'yaratma' olarak adlandırılır. Bir öğrencinin kavrayışını test etmenin en iyi yolu, konuyla ilgili bilgileri seçmesine ve kendi kelimeleriyle açıklamasına olanak tanıyan poster veya kompozisyon gibi özgün bir çalışma üretmesine imkan sağlamaktır. Ders kitaplarındaki kavrama soruları sıkıcı olsalar da, öğrencilerin bir metnin temel ayrıntılarını anlamalarına yardımcı olmaya ve daha geniş bir anlam çıkarmalarına katkı sağlayabilir. Öğrencilerin önceki öğrenmelerini bu yeni bilgiyle ilişkilendirerek metne katkıda bulunmalarına teşvik ettiği için büyük bir öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz. - 'Metinler' dediğimizde sadece kitapları, kısa öyküleri veya şiirleri kastetmiyoruz. İngilizce, Tarih, Coğrafya, Din Bilgisi ve diğer pek çok derste öğrencilerin filmler, fotoğraflar, posterler ve reklamlar gibi görsel metinlerden; şarkılar ve konuşmalar gibi işitsel metinlerden bilgi toplamaları gerekir. Ayrıca yol işaretleri, trafik ışıkları veya hastane ve eczanelerin dışındaki artı işareti gibi evrensel sembollerin de dili vardır. Bu semboller dünyanın her yerinde karşımıza çıkabilir ve dili aşarak hayati bir iletişim aracı haline gelirler. İşte bu sebeple okuryazarlık yazılı, sözlü, görsel işaret ve sembollerin ne anlama geldiğini kavramak ve aynı zamanda bu işaret sistemlerini kullanarak anlam yaratabilmekle ilgilidir. - Okulda öğrenilen dil bilgisinin büyük bir kısmı yazılı metinleri anlamak ve oluşturmak olsa da yazım, dil bilgisi, noktalama işaretleri, kelime bilgisi ve söz dizimi çalışmak gerçekten eğlenceli olabilir. Bu noktada çalışma kitaplarının önemli bir yeri vardır ancak matematik öğretmenleri gibi çoğu dil bilgisi öğretmeni de yazılı alıştırmaları oyunlarla, grup çalışmalarıyla ve tüm öğrenme stillerine uygun yaratıcı etkinliklerle birleştirerek daha zevkli hale getirebilir. - Öğrencinin öğrenme stili dilsel olmasa bile, bu iyi okuryazarlık becerileri geliştiremeyeceği anlamına gelmez. Öğretmenler bir sınıfın ihtiyaçlarını karşılamak için genellikle geniş bir yaklaşım sunarlar. Bunula birlikte dersler ve ele alınan konular spesifik olarak öğrencilerin öğrenme stiline göre uyarlanabilir. - Bir matematik problemini anlamak için onu gerçek hayat bağlamına oturtabilmemiz gerekir. Birçok öğrenci matematiksel denklemi anlayamadıkları için değil, kelimelerin denkleme nasıl dönüştüğünü anlamakta zorlandıkları için matematiksel kelime problemleriyle mücadele eder. Sayıların nasıl işlediğini anlamak için, kelimelerin ve sayıların birlikte çalıştığını anlamamız gerekir. İyi okuryazarlık becerileri, matematiğin hayatımızın her alanında olduğunu fark etmemizi ve bu hesaplamaları daha iyi kavramamızı sağlar. - Eleştirel düşünme, bir bilgi kaynağını değerlendirme ve sağladığı bilgileri değerlendirme becerisidir. Haberlerin internet ve sosyal medya üzerinden hızla yayıldığı 21. yüzyılda bu beceriyi kazanmak önemlidir. Sorumlu bir vatandaş olmak, seçimlerde bilinçli oy kullanmak, bizi bir şey satın almaya veya bir şey yapmaya ikna etmek için kullanılan bilimsel argümanlar hakkında sağlam yargılarda bulunmak için öğrencilere eleştirel düşünmeyi öğretmemiz gerekir. - Şu anki işinize başladığınız zamanı düşünün. Bir özgeçmiş ve belki de bir niyet mektubu yazmak zorundaydınız. Bir sözleşme ve bazı prosedürleri okumak ve bunları okuyup anladığınıza dair imza atmanız gerekliydi. İlk haftanızda sokak tabelalarını kullanarak işe gittiniz, binada yolunuzu buldunuz, yeni prosedürler ve iş arkadaşlarınızın isimleri hakkında notlar aldınız ve ilk e-postalarınızı yanıtladınız. Tüm işyerleri, işlerini sürdürebilmek için temel düzeyde okuryazarlık becerisi kazanmış çalışanlara ihtiyaç duyar. Ancak, SBS Original belgeseli Lost For Words'e göre, Avustralyalı yetişkinlerin %43'ü günlük yaşam için ihtiyaç duydukları temel okuryazarlık becerilerine sahip değil. Bunu bir düşünelim. Bırakın bir işyerindeki tüm kelimeleri ve işaretleri yazmayı, okumayı, imzalamayı ve anlamayı; Avustralyalı yetişkinlerin yaklaşık %50'si gıda etiketlerini okuyamıyor, bir alışveriş listesi yazamıyor ya da yardım istemeden bir form dolduramıyor. Hayatın her alanında bir işi yapabilmek ve sürdürebilmek için temel düzeyde okuryazarlık becerisi kazanmamız ciddi bir öneme sahiptir. Okuryazarlık güçlendiricidir çünkü çocukların büyüyüp bağımsız olmalarına ve dünyada kendi yollarını çizmelerine büyük katkı sağlar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/olasiliklar-oyunu/", "text": "Yazı-tura attığınızı düşünün. Hilesiz bir paranız var. Yani yazı gelmesi olasılığı yüzde 50 ve tura gelme olasılığı da yüzde 50. Ama tek bir kere attığınızda ya yazı ya da tura gelecektir. Ya iki kez atarsanız? Olasılık teorisini falan, karmaşık hesapları boş verin. Sadece düşünün. Ya da elinize bir kağıt kalem alıp yazabilirsiniz. İkisi de tura gelebilir, ilki yazı ikincisi tura gelebilir, ikisi de yazı gelebilir. Yani dört dağılım vardır ve bunların ikisinde gerçekten de yarısı tura yarısı yazıdır. Tamamının yazı olduğu durumsa dörtte birdir. Olasılık üssel olarak azalır. Yani yavaş yavaş, sabit bir hızla değil, giderek hızlanarak azalır. Bir parayı iki kez attığınızda ikisinin de tura gelme olasılığı yüzde 25'ken, on kere attığınızda onunun da tura gelme olasılığı yuvarlarsak yüzde sıfırdır. Ya da biraz daha hassasiyetle yuvarlarsak binde 1'dir. Sadece para atmak gibi basit bir belirsizliği on kere uyguladığınızda bile tekil bir çıktının olasılığı binde birin altına düşer. Herhangi bir tekil çıktının oluşma olasılığı da binde birin altındadır. Yani mesela hepsinin tura gelmesi değil de sondan bir öncekinin tura ve diğerlerinin yazı gelmesi gibi rastgele başka bir hedefi düşünelim, onun olasılığı da ve her bir tekil çıktının olasılığı da binde birin altındadır. Bunu bireysel hayatımıza uygulayacak olursak yapılabilecek çok esaslı çıkarımlar var. Statüko yüksek bir belirsizlikler zinciri içerisinde oluşmuş geçici bir denge durumudur. Aynen korunması mümkün değildir. Çünkü bu kadar fazla olasılığın olduğu bir ortamda o tekil olasılığın tekrar tekrar oluşması yok hükmünde bir olasılıktır sadece. Yani statükonun kendiliğinden aynı kalması, çok sayıda belirsizlik etkeninin olduğu bir ortamda zamanın kendiliğinden geriye akması gibi pratik olarak olanaksız bir şeydir. Statükoyu görece aynı tutmak için bile çok yüksek miktarda ve başka türlü çok daha verimli kullanılabilecek enerji harcamak gerekir. Yine de nihai olarak mükemmel bir koruma sağlamanız mümkün olmaz. Yukarıdaki örneklerde açıkladığımız gibi bu da mümkün değildir. Sabit bir durumu ya da gelecek için sabit bir şekilde hayal ettiğimiz bir durumu ille de gerçekleştirmek, herhangi bir insanı ya da insanlığın bütününü bile aşan bir çabadır. 0,00000000000000000000000000000007; yani virgülden sonra 31 tane sıfır ve 7. Hiçkimse, Statükoyu Ya Da Sabit Bir Gelecek Hedefini Gerçekleştirme Gücüne Sahip Değildir. Bunun İçin Çok Fazla Belirsizlik Vardır Ve Tekil Çıktıların Olasılıkları Sıfıra Çok Yakındır. Tabii ki hedefleriniz olabilir, tabii ki korumak istediğiniz şeyler olabilir. Ancak katı durarak, esnemeyerek bunları yapamazsınız. Yaşam bir danstır. Mevcudu korumayı bırakıp beliren olasılıklar içinde sizin için güzel olanlara odaklanırsanız, sizin için güzel olasılıkları fark etmeye ve istediğiniz yöne gitmek için dünyayla etkileşime odaklanırsanız, belirsizliğin size sunduğu sonsuz olasılığın keyfini sürersiniz. Tabii bir yere kadar. O belirsizlikler bir bahane bulup ölüm olarak eninde sonunda karşımıza çıkacaktır. O zamana kadar güzel dans ettiysek ne mutlu bize."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/olum-olum-dedigin-nedir-ki-gulum/", "text": "Ölmekten korkmayan var mı? Sanırım bu soruya ben varım diyebilecek çok az kişi var. İnsanların kimi ölüm sonrası belirsizlikten, kimi cezalandırılmaktan, kimi yok olmaktan, kimi de ölüm anında çekeceği acıdan korkuyor. Fakat ben bu yazımda size ölümden korkmayan insanlardan bahsetmek istiyorum. Bunlar öyle insanlar ki ölümü, yüksek farkındalığa eriştirecek çok özel bir deneyim olarak görüyorlar. Bahsedeceğim kişiler ölmeden önce ölenler ama bunlar ermiş falan değil, direkten dönenler. - Karanlık bir tünelden geçiş ve tünelin sonunda bulunan bir ışık - Ölmüş olan yakınlar ya da iyi huylu varlıklar tarafından karşılanma - Benlik algısının çözülmesi ve kendini bir bütüne dahil hissetme - Koşulsuz bir sevgi, selamet ve hoşnutluk hissi - Öldüğünün farkında olma Ne var ki ölüme yakın deneyim yaşayanların tamamı güzel tecrübelerle dönmüyor. Verilere göre ölümü yaşayanların %10'u cehennemvari bir deneyim yaşadıklarını belirtirken, geri kalan kısım ölüm deneyiminin son derece huzur verici ve aydınlatıcı olduğunu belirtiyor. Öyle ki bu insanlar için ikinci hayatları öncekine göre çok daha anlamlı, mutlu ve huzurlu oluyor. Bu nedenle yaşananları beynin oyunu olarak gören araştırmacılar bile ölüme yakın deneyimin dönüştürücü etkisine kayıtsız kalamıyor. Kişi öldüğünde kalp atışı ve solunum durduğu için beyne kan ve oksijen gitmiyor ve beyin birtakım kimyasallar salgılamaya başlıyor. Benzer bir durum yüksek irtifada g kuvvetine maruz kalan savaş pilotlarının beyinleri oksijensiz kaldığında da gerçekleşiyor. Pilotların bu anlarla ilgili beyanlarıyla ölüme yakın deneyim yaşayanların beyanları büyük ölçüde örtüşüyor fakat pilotlar yaşadıkları zihinsel durumu hayata bakışlarını değiştirecek bir şey olarak görmüyorlar. Söz konusu fark pilotların g etkisinin sonuçlarına dair ön bilgilerinin olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bilim dünyası ölüme yakın deneyimler konusunda ikiye ayrılmış durumda. Kimi bilim insanları söz konusu deneyim esnasında yaşananları beyindeki değişikliklerle ya da psikolojik faktörlerle açıklarken, kimi bilim insanları ölüme yakın deneyimleri insanın bedenden ibaret olmayan ruhsal bir varlık olduğuna delil olarak görüyor. Hatta önceden ateist olup ölüme yakın deneyim yaşadıktan sonra Budizm'e ve Şamanizm'e yönelen insanlar mevcut . Ölüme yakın deneyim yaşayanlar semavi dinlere inanmak yerine mistik öğretilere yaklaşıyorlar çünkü söz konusu tecrübe ahiret inançlarından ziyade mistik birlik ve ruh göçü inançlarını destekliyor. Her ne kadar kişiler ölüme yakın deneyim esnasında mevcut inançlarına uygun vizyonlar görseler de sonuç itibariyle yargılanmadıklarını ve neye inandıklarının önemli olmadığını tecrübe ederek sonsuz bir sevgi ve birlik duygusu hissediyorlar. Böylece belli bir dine inanmaktan ziyade mistik öğretilere inanmayı tercih ediyorlar. Psikedelik Uyuşturucular ile Ölmeden Önce Ölmek! Şamanik ritüellerde kullanılan ayahuasca isimli bitkisel bir uyuşturucunun benliğin yitimi, birlik duygusu, ruhsal varlıklarla karşılaşma gibi tecrübeler yaratması, söz konusu bitkide bulunan DMT isimli maddenin ölüm esnasında da salınıyor olabileceği iddialarına neden oluyor. Mistik yönelimi olanlar tarafından üçüncü göz olarak nitelenen epifiz bezinden salgılanan DMT, yine aynı çevreler tarafından ruh molekülü olarak anılıyor fakat DMT'nin fonksiyonu net bir biçimde bilinmiyor. Yalnızca DMT değil sihirli mantar ve LSD gibi psikedelik maddelerin de benlik duygusunu ortadan kaldırarak birlik duygusu uyandırdığı yönünde iddialar var. Velhasıl psikedelik uyuşturucuların etkilerinin ölüme yakın deneyimlere benzemesi oldukça dikkat çekici. Benimde ilgimi çeken bir konu bu konuyla ilgilenenlerin bir nöroloji uzmanının beyin menenjit i geçirip 7 gün komada kalma ve döndüğünde ki deneyimlerini ve düşüncelerini dinlemelerini tavsiye ederim. Çünkü bu bilim insanida bu deneyimi yaşamadan önce ölüme yakın deneyimlerin beyinde salgılanan hormonların yanilsamasi olduğuna inanan biri iken kendi durumunu bilimsel olarak araştırdığımda kendi deneyiminin bu durumla aciklanamayacani farkeder. Ceren hanım bende ölümden korkmuyorum ve bu deneyimi bir gün yaşayacağımı bilmek beni heyecanlandırıyor. 🙂 Teşekkür ederim, saygılar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/on-yargilarim-hep-zekamdan/", "text": "Türk Dil Kurumu, ön yargı kelimesini, bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir olarak tanımlar. Einstein ise atomu parçalamaktan daha zor bir kavram olan ön yargının, çelik gibi sert kabuklu yüzeyini hatırlatır bize. Ön yargı bir taraf tutma biçimdir. Bir grubun, bir ideolojinin, bir inancın, öğrenilmiş bir bilginin değişebilirliğini göz ardı ederek, körü körüne o bire sarılmaktır. Kendisinden başka olana, başka olma şansı vermeden saldırmaktır. Düşünürler, antropologlar, psikologlar, nörobilimciler ve daha nice araştırmacılar ön yargının güvenli kollarına teslim olmaktan kaçamazken, yine de ön yargıyı araştırmaya devam etmişlerdir. Yıllar içinde yapılan çeşitli araştırmalar, düşük bilişsel düzeye sahip bireylerin ön yargılı olmaya daha meyilli olacağını öne sürmüştür. Zeka yeteneği düşük olan kişilerin öğrenme ve tecrübe yoluyla edinilen bilgilerin harmanlanmada, diğer bireylere kıyasla daha zayıf performans gösterdikleri bilinmektedir. Algı yoluyla bilgiyi işleme kapasitesi düşer; buna bağlı olarak düşük bilişsel düzeydeki bireylerin peşin hükümlü, olumsuz yargılara kapılmaları normaldir. Aynı sorunu neticesinde yapılan bir çalışma(1), düşük bilişsel düzeye sahip bireylerin ön yargılı olduğu kadar yüksek bilişsel becerilere sahip bireylerin de aynı düzeyde ön yargılı olduğunu ortaya koyuyor. Ancak bu iki grup arasındaki ortaklığa aykırı tek bir fark göze çarpıyor: ön yargılı olunan kişiler. Yapılan testlerin sonucunda nispeten düşük hem de yüksek bilişsel yeteneklerin benzer düzeylerde gruplar arası ön yargı gösterdiğini, ancak bu önyargıların farklı gruplara yönelik olduğunu gözlenmiş. 5914 katılımcı ile gerçekleştirilen bu araştırmada ön yargının hedefleri kimler, kimler gruplar arası ön yargı gösteriyor soruları sorulmuş. Nispeten düşük bilişsel düzeye sahip bireylerin geleneksel olmayan ve özgürlükçü gruplara karşı daha yoğun ön yargı beslediği tespit edilmiş. Ayrıca bu grupların netleştirilmiş kurallar ve sınırlarla belirlenmiş gruplar olmadığını, cinsiyet, ırk, cinsel yönelim, inanç ve ekonomik düzey gibi kendi zihinlerinden gruplara ayırdıkları görülmüş. Bilişsel becerileri daha yüksek olan grup ise bu tavrın tam tersi olarak, daha tutucu algıladıkları, aşırı geleneksel olduğunu düşündüğü gruplara ve orduya karşı daha ön yargılı davranmış. Anlayacağımız, her iki grup da hem diğer gruba karşı net ve sert sınırlar çizerek hem kendilerini koruduklarına inanmışlar hem de ön yargılarını pekiştirmişler. Yani, aslında ön yargının bilişsel bir düzeyle ilgisi yok. Ön yargı, insanın kendisi dışında olanı bilmeyi reddetmesiyle alakalı. İnsanlar kendinden olmayana karşı ön yargılıdır. Kendi inançları çevresinde yaşadıkları dünyanın doğruluğuna inanırlar. Kendi düşüncelerine aykırı olanın doğru olamayacağını düşündüklerinden, geriye kalanı yanlış algılarlar. Çok geçmişlere gitmeden bakacağımız yakın dünya tarihindeki hezimetler ön yargılarımızın zaferleriyle dolu. Çok uzak değil, sadece son yüzyıllık tarihimizde kendimizden olmayanı ayrımcılığa maruz bırakmış, ötekileştirmiş ve katletmişiz. Ön yargıların beslediği kin, ön yargıların başlattığı savaşlar, ön yargıların yavaşlattığı bilim, ön yargılara karşı verilen adalet mücadeleleri... İnsanın doğada hayatta kalması birlik duygusuna bağlıyken, kendi hayat damarlarımıza hasar vermekten hiç geri durmamışız. Bu çalışmanın bize hatırlatması gereken en değerli bilgi; ön yargının, kim olduğumuz veya kim olmadığımız fark etmeksizin; yüksek bilişsel kapasite ya da düşük zeka düzeyi gibi sınıflandırmadan uzak, hepimizi aynı kılan bir kavram olduğunu ve bizlerin kendimizden olmayana karşı peşin hükümlerimizi yıkmamızın vakti geldiğidir. Aşina olmadığımız grupların içine girmek, farklı düzeyden insanlarla etkileşimde bulunmak, hiç dinlemediğimiz müzik türlerini dinlemek, okumadığımız yazarların hikayelerine girmek, henüz tanımadığımız diğerlerine karşı ön yargıları azaltmanın ilk adımı olacaktır. Diğerleri ile mesafeleri azaltmak ön yargılarımızın sınırlarını aşmamıza yardımcı olurken, ön yargısız adımlar da kendi sınırlarımızı aşmamızı sağlayacaktır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/orta-dogu-nerenin-dogusu/", "text": "2017 yılında New York'ta bir üniversiteye misafir araştırmacı olarak gittiğimde doldurmam gereken formlardan birinde nereli olduğumla ile ilgili bilgi isteniyordu. Ben İstanbulluyum ve Anadolu yakasında oturuyorum, dolayısıyla Asyalı seçeneğini işaretledim. Fakat sonradan öğrendim ki Asyalıdan kasıt çekik gözlü arkadaşlarmış ve Türkiye Orta Doğu 'daymış ve ben Orta Doğuluymuşum! Bugünün Orta Doğusu yarının politik gücüne göre Orta Batı olabilir. Bugün kullandığımız politik jargonu oluşturanlar Avrupa kıtasındaki güçlü yapılardı. Tarih boyunca politik güç merkezleri sürekli olarak değişti ve şimdilerde gücün Çin'e kayıyor olduğu yönünde görüşler var. Bu da demek oluyor ki günümüzde Orta Doğu'da görülen Türkiye toprakları geleceğin politik jargonunda Orta Batı olarak tanımlanabilir ve biz bugün Orta Doğu dediğimiz yere ki bizim için orası güneydoğu- Orta Batı diyebiliriz. Güçlü olanın kendini merkeze koyduğu ve diğerlerini sınıflandırdığı bir dünyada yaşıyoruz. Eğer gerçekten de politik güç Çin'e kayarsa, Çin'e gittiğimde beni Orta Batılı olarak sınıflandırabilirler. Peki, aslında ben nereliyim? Bana sorarsanız Avrasyalıyım, Asya ile Avrupa'nın birleştiği noktadayım. Ama Çinliler bana sormaz, tıpkı Amerikalıların sormadığı gibi. Çünkü güçlü olan sizi sınıflandırır ve bunu da kendini merkeze koyarak yapar. Bir önceki yazımda değindiğim sosyomerkezciliğin bir yansıması olarak pek çok medeniyet, kendinden olmayanları barbar olarak görmüştür. Hatta Yunanca kökenli barbar kelimesi asıl itibariyle Yunanca konuşamayan ve Yunan geleneklerine uymayan topluluklara verilen isimdi. Başka bir deyişle barbar, Yunan'ın ötekisi demekti. Antik Romalılar da Romalı olmayanlar için aynı kelimeyi kullandılar. Benzer şekilde Arapların İranlıları nitelemek için kullandığı acem kelimesi de, dil bilmeyen anlamına gelir. Tüm bu ifadeler açıkça kendi grubunu iyi, kendinden olmayanı ise kötü gören bir yaklaşımın yansımaları. Her ne kadar ötekinden korkmak ilksel-yaşamsal bir refleks olsa da, öteki ile temas kurmak insan türünün kendine has üretimlerini destekliyor. Bizden olmayanları potansiyel bir tehdit olarak görmek aslında çok yaşamsal bir refleks. Tanıdığınız kişileri zaten bilirsiniz, fakat yabancı yenidir ve ürkütür. Ne var ki tarih boyunca medeniyet anlamında en büyük gelişmeler kozmopolit yapılardan ortaya çıkmıştır. Doğu ve Batı Roma İmparatorlukları, Osmanlı Devleti ve Endülüs Devleti yüzyıllar boyunca farklı din ve ırklardan insanların bir arada yaşadıkları yapılardı ve bilim, sanat ve felsefe gibi insan başarılarının en yoğun olarak görüldüğü yerlerdendi. Günümüzde de Londra, Roma ve New York gibi kozmopolit şehirlerin bilim ve sanat alanlarında öncü olduklarını görüyoruz. Demek ki her ne kadar ötekinden korkmak ilksel-yaşamsal bir refleks olsa da, öteki ile temas kurmak insan türünün kendine has üretimlerini destekliyor. Şehirli insanlar kendilerine benzemeyen, hatta kendinin ötekisi olarak gördüğü kişilerle temas etmek durumunda kalıyor. Söz konusu temas kişilerin birbirini tanımasını ve aslında çok da farklı olmadıklarını anlamalarını sağlıyor. Söylediklerim size romantik mi geldi? Aslında derdim romantizm değil, tek derdim insanın sağ kalımına hizmet eden ve hiçbirimize kalmayacak olan bu dünyada daha iyi yaşamamızı sağlayan yolları arayıp bulmak. Başlığı görünce refleks olarak orta doğu, ortanın doğusu cevabı geldi aklıma. Sonra yazıyı okudum, bir noktada benzeşim var gibi hocam. Neye göre? Kime göre sorularının yanıtlarının nokta atışı cevaplanmış bir yazı olmuş. Biz çok iyi biliyoruz ki insanligin gelişimi birbiriyle iletişim kurmasiyla doğru orantılı ne kadar çok kişi ile uyumlu iletişim kurulursa o kadar insanlar gelişir bireylerin gelişimi toplumların gelişimini doğurur. Birbirimizi tanıyalım sevelim sevilelim romantik değil insanlık için bir realitedir bence . Herkezin bu konu üstüne düşünmesini tavsiye ederim. Eline aklına sağlık ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/otizm-spektrum-bozuklugu-ve-koku/", "text": "Otizm Spektrum Bozukluğu ve koku ise günümüzde çokça çalışılmayan bir konu. Tüm belirtilerde olduğu gibi otizmli bireyler koku uyaranlarına verdikleri cevaplarda da farklılaşıyor. Koku uyaranı, bazı çocuklarda herhangi bir etki yaratmayan bir uyaran iken, diğer çocuklarda ilgi uyandıran ve bazen de hassasiyete yol açan bir uyaran olduğu görülüyor. Otizm Spektrum Bozukluğu ve koku üzerine araştırmalar yapan, Kaliforniya Irvine Üniversitesi Nörobiyoloji ve Davranış Bilimlerinden Profesör Michael Leon ve Cynthia Woo; koku uyaranlarının geleneksel terapilerle karşılaştırıldığında Otizm Spektrum Bozukluğunun bazı semptomları üzerinde önemli etkiler sağladığını gördüler. Kaliforniya Irvine Üniversitesi'nin Otizm Araştırma ve Tedavi Merkezinde yürüttükleri 6 aylık araştırmada, belirli kokuların 3-12 yaş otizmli erkek çocuklarda semptomları azaltmada etkili olduğunu keşfettiler. Yaptıkları çalışma, koku terapisinin özellikle erken çocukluk dönemi sonrasında etkili olduğunu gösteriyor. Araştırmada davranışçı özel eğitim, dil konuşma terapisi, ergoterapi ve sosyal terapiyi içeren standart otizm eğitimi alan çocuklar ile bunlara ek olarak duyu ve motor terapi alan çocukların ilerlemeleri karşılaştırıldı. Ek duyu ve motor terapi seanslarında, duyusal ve motor zenginleştirme egzersizleri, kokulu esans yağları, dokulu materyaller, oyuncaklar ve klasik müzik CD'si gibi çeşitli uyaranları içeren 34 farklı egzersiz uygulandı. Çocuklar 15-30 dakikalık ek terapi seanslarını, bir oturumda en az 4 egzersiz uygulayacak şekilde, günde 2 kez tekrarladı. Çocuklar gün içerisinde farklı zamanlarda en az 4 farklı kokuya maruz bırakıldı. Koku uyaranı olarak elma, ebegümeci, lavanta, limon, portakal ve vanilya gibi kokular pamuğa dökülerek ve koklayabilmesi için bir bardak içerisinde çocuğa sunularak kullanıldı. Çocuklara bu kokuları en az 1 dakika koklamaları için zaman tanındı. Ayrıca aileler, çocukları yatmadan önce yastıklarının içerisine her gün farklı bir koku sürülmüş pamuk parçası yerleştirdi. Aileler bunların yanı sıra gün içerisinde kokulu esans yağlar ile çocuklarına masaj yaptılar ve farklı kokular ile duş aldırdılar. Kokuların yanı sıra çocuklar diğer duyu uyaranlarına da maruz bırakıldı. Bunun için ise iki el veya ayağın farklı ısılardaki suda tutulması, gözleri bağlı iken farklı dokular üzerinde yürütmek ve aynadaki yansımasını kullanarak kumbaraya bozuk para atmak gibi egzersizler de uygulandı. 6 ayın sonunda sadece özel eğitim alan gruptaki çocukların %7'sinde otizm belirtileri yönünden ilerleme görülürken, ek olarak duyu ve motor terapi alan çocukların %49'unda otizm belirtileri yönünden ilerleme gözlendi. Çalışmada ylang ylang, elma, ebegümeci, lavanta, limon, portakal, mandalina, nane, bergamot, papatya, sandal ağacı, sedir ağacı, buhur, güveotu ve vanilya gibi kokulu esans yağlar kullanıldı. Woo, C. C., Donnelly, J. H., Steinberg-Epstein, R., & Leon, M. (2015). Environmental Enrichment as a Therapy for Autism: A Clinical Trial Replication and Extension. Behavioral Neuroscience, 129(4), 412 422. Enrichment Therapy Effective among Children with Autism, UCI Study Finds.UCI News. N.p., 21 May 2013. Lepisto, Christine. How Does Our Sense of Smell Play a Role in Autism?TreeHugger. Treehugger, 28 Nov. 2017."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/otizm-ve-davranis-problemleri/", "text": "Davranış problemleri 3 ana başlıkla incelenebilir. Kendine veya çevresine zarar veren davranışlara; çığlık atma, obje atma, kendine vurma, başkalarına vurma, ısırma gibi davranışlar örnek verilebilir. Tekrarlayıcı davranışlara; belirli bir yere dokunma, sallanma, belirli sesler çıkarma, belirli bir ezgiyi mırıldanma ve bir şeyi açıp kapama gibi yineleyici hareketler örnek gösterilebilir. Öfke nöbetleri ise; uyaran eksikliği, fazlalığı veya duygu durumunu dengeleyememe ile, yer ve zaman ayırmaksızın ortaya çıkabilir. Bu yazımızda bahsi geçen oto-mutilasyon, yani kendisine ve çevresine zarar verme eğilimine yol açan davranış problemlerini önlemenin birincil yolu, her hareketimizle çocuğa örnek olduğumuzu unutmayarak, bağırma ya da vurma gibi öğrenmesini istemediğimiz bir davranışı yapmamaktır. Nörogelişimsel bir bozukluk olan otizmde uyaranlar beyinde farklı etkilere neden olduğundan, çocuk uyaranlara aşırı hassas ya da duyarsız olabilir. Bu uyaran eksikliği ya da fazlalığı durumunu regüle etmek isteyen çocuk, davranış problemlerini kendiliğinden de keşfedebilir. Duygu durumunu düzene sokmak için kendisi sallanma, vurma, ısırma, elinde bir obje tutma gibi çözümler üretmiş olabilir. Bu problem davranışlarının çözümü için ilk basamak, eğitimci ve ailenin çok iyi birer gözlemci konumunda olup davranışı analiz etmesi, bu davranışların ne olmadan önce, ne olduktan sonra ya da ne olurken ortaya çıktığını keşfetmesidir: boş kaldığında mı, etkinlik aralarında mı, istemediği bir şeyi yapmadan önce veya sonra mı, belirli çevresel uyaranlara karşı mı. İkinci basamakta ise; çevre, çocuğun ihtiyaçlarına göre düzenlenmeli ve davranışı tetikleyen uyaranlar kaldırılmalıdır. Bu süreçte davranış probleminin silikleşmesi için çocuğun meşguliyeti arttırılmalı, gösterdiği davranış problemine göre elini meşgul etmek için top atmak gibi çözümler üretilerek davranış hem meşguliyet ile hem de fiziksel yardım ile engellenmelidir. Burada en önemli mesele ise problemin tek bir çözüm formülünün olmayışı ve çözümün çocuğa özel üretilmesidir. Ayrıca bu basamak uzun ve sabır isteyen bir süreçtir. Üçüncü basamak ise, meşguliyet ve yardım ile davranışın silikleşmesi sonrası çocuğun tetikleyene karşı hassasiyetinin ortadan kaldırılmasıdır. Genellikle atlanan bu basamak, eski davranışın dönmesine ya da yeni davranış problemlerinin ortaya çıkmasına yol açar. Çünkü çevresel faktörler her zaman kontrolümüz altında değildir ve ve çocuk benzer tetikleyicilerle her zaman tekrar karşılaşabilir. Bu basamakta, çocuğun problem davranışını tetikleyen ön uyaran öncelikle az miktarlarda, çocuğun davranışları kontrol edilerek sunulmalıdır. Uyarana alışma süreci tamamlandıkça dozu arttırılarak bu uyarana karşı hassasiyeti ortadan kaldırılmalıdır. Vurma, ısırma gibi davranış problemlerinde uygulanan bazı yöntemler, davranışın verdiği zararı azaltmakta fakat ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü davranışın verdiği hasarı azaltarak, davranışın yapılmasını kolaylaştırmaktan başka bir şey elde edilemez, davranış silikleşemez. Bu çözümler daha kolay ve kısa sürede hayata geçirilebilir olmakla birlikte, davranışta bir değişikliğe yol açmaz. Problem davranışlarını tamamen ortadan kaldırma süreci uzun ve zorludur. Eğitimci ve aileler sabırlı, gözlemci ve hep tetikte olmalıdır. Her çocuğun karakteri ve ihtiyaçları kendine özgüdür. Problem davranışın ortadan kalkması sürecinde, çocuğun farklılıkları göz önünde bulundurulmalı, aile ve eğitimci senkronize bir şekilde çalışmalı ve aile ihtiyaç duyarsa çocuğun eğitimcisi tarafından yönlendirilen bir gölge abla ile gündüz ya da yatılı çalışılmalı, gerek duyulduğunda ise pskiyatri ve nörokimyasal takipler gibi medikal destekler almaktan da kaçınılmamalıdır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/otizm-ve-dramatizasyon/", "text": "Otizmli çocuğumuz konuşuyor, kendini ifade edebiliyor olabilir. Okula başlayacak ve oryantasyon sürecini geçecektir. Ama akran etkileşiminde, grup oyunlarında, teneffüslerde, ders takibinde ve sınıf kuralları konusunda sıkıntılar yaşayacaktır. Bunun sebebi, normal gelişim gösteren akranları günlük yaşantılarını oyunlara aktarmada problem yaşamazken, otizmli çocukların genellemede problem yaşamalarıdır. Normal gelişim gösteren çocuklar farklı deneyimlerini ve yaratıcılıklarını kullanarak oyundan oyuna geçerken otizmli çocukların sosyal yaşam kuralları ve günlük yaşam rutinleri ve bunları oyuna dökme konularında bir sıkıntı yaşadıkları her gün yaşadığımız bir gerçek. Bu gibi durumlarla baş etmek için farklı yöntemler denemekten kaçınmıyoruz. Dünyada bu problemleri çözmek için kullanılan yöntemlerden biri de Dramatizasyon ile Oyun Öğretimi. Dramatizasyon ile Oyun Öğretimi, hem çocukların günlük hayat içerisinde karşılaşabilecekleri olay ve durumları oyun içerisinde tecrübe ederek, hayata hazır oluşlarını arttırmaya yarayan hem de günlük yaşamda karşılaştıkları olay ve durumları oyuna aktarmalarını sağlayan bir öğretim yöntemidir. Öğretilmek istenen süreçler rol alma, jest ve mimik kullanımı, hareket ve sözlerle bir bütün halinde canlandırılmaktadır. Özellikle yüksek işlevli otizmli çocuklar akademik alanlarda iyi performanslar göstermesine rağmen, bireysel eğitim seanslarında akademik becerilerin yanı sıra dil becerileri, motor beceriler ve özbakım becerilerine ağırlık verilmekte fakat sosyal-duygusal beceriler, toplumsal yaşam becerileri ve oyun becerileri gibi çocuğun günlük yaşamı içerisinde en çok yer tutan beceriler unutulabilmektedir. Bu becerilerin kazandırılmasında ise devreye dramatizasyon girmektedir. Vanderbilt Üniversitesinde yüksek işlevli otizmli çocuklarda dramatizasyon üzerine yapılan araştırmalar sonucunda, bu becerilerin yanı sıra ortak ilgi, konuşmada sıra alma gibi iletişimi sekteye uğratan alanlarda da çocukların gelişme gösterdiği kanıtlanmıştır. Yakın zamanlarda tekrarlanan çalışmalar ile otizmli çocukların yüz hatırlama, farklı bakış açılarını anlamlandırma, jest ve mimikleri yorumlama ve kaygı ile baş etme becerilerinde de dramatizasyonun etkili olduğunu göstermiştir. Beyin görüntüleme sistemleri ile düzenli olarak takip edilen otizmli çocukların beyin dalgalarının, dramatizasyon çalışmaları sonucu, normal gelişim gösteren çocuklar ile benzer özelliklere yaklaştığı görülmüştür. Dramatizasyonda, dramadan farklı olarak süreç bellidir ve yetişkin eğitimin başında yönlendirici, ilerleyen süreçte ise oyun arkadaşı rolündedir. Dramatizasyonlu Oyun Öğretimi ile çocuk toplumsal kuralları, günlük yaşam becerilerini, sosyal ve duygusal iç düzenlemelerini ve oyun oynamayı tecrübe etmekte ve günlük yaşamında genelleyebilmektedir. Bir dakika arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve çocukluğunuzu düşünün. Evcilik, doktorculuk, polisçilik, manavcılık. Tüm o oyunlar, yetişkinliğinize hazırlığın bir parçasıydı. Tüm bu oyunları mümkün olan en basit haline indirgemek ile işe başlanması ve basamaklarına ayırılması gerekmektedir. Çocuklara öğretim sağlarken mutlaka basitten karmaşığa ilerlemeli ve parçadan bütüne kuralı unutulmamalı. Öğretime özellikle somut ve birincil ihtiyaçlarla başlanması; somut oluşu sebebiyle konunun anlaşılmasında bir kolaylık sağlayacağı gibi, birincil ihtiyaçlar olması sebebiyle de çokça tesadüfü tekrarın oluşmasına fırsat vermektedir. Bu da öğrenmede kalıcılığın sağlanmasını sağlayacaktır. Öğretimde cinsiyet ayırmaksızın bebek sevme, besleme ya da arabalar ile oynama gibi tüm oyunların çalışılması, günlük yaşam rutini içerisinde tekrar imkanını arttıracaktır. Örneğin sofrada haydi bebeğe de yemek ver, o da acıkmış. ya da caddede araçlar hakkında bak kırmızı araba park yerinden ayrılıyor, arkasındaki siyah araba acaba yerine park etmek için mi bekliyor? gibi yönergeler ile, dramatize edilen oyunlar gerçek dünya ile genellenebilir. Çocuğum oyun oynuyor da diyebilirsiniz. Fakat hep aynı şeyi oynuyor olabilir mi? Oyunları genişletmesinde yine iş size ve yaratıcılığınıza düşüyor. Çocuğunuz arabalar ile hep yarış oyunu oynuyorsa, arabaları alın ve başka neler oynanabileceğini düşünün. Taşımacılık, otopark, tamirhane. Adını siz koyun. Improvement in Social Competence Using a Randomized Trial of a Theatre Intervention for Children with Autism Spectrum Disorder, Corbett BA1,2,3, Key AP4,5, Qualls L6, Fecteau S6,7, Newsom C6,4,8, Coke C9, Yoder P4,10."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/otizm-ve-spor/", "text": "Danışmanlık alınan psikiyatrist, özel eğitim uzmanı ya da eğitimciler spor eğitimini de değerlendirme konusunda öneride bulunabilir. Bu öneriyi ret ya da kabul etmeden önce spor ile özel eğitim verildiği süreçte neler yaşanabileceğine bir göz atmak, doğru kararı vermek için önemli bir adım olacaktır. Beceri basamaklarının somut olması, yönergelerin yaşanabilirliği, yönergelerin basit ve anlaşılır olması, yönergelerin yaşam içerisinde somut bir karşılığının olması, öğretilen yönergenin farklı kullanım amaçlarını içermesi sonucunda kalıcılığın artması, çalışılan ortamdaki uyaranların görsel stereotiplere fırsat vermemesi ve eğitimcinin öğrettiği toplumsal kuralları ev ortamında ve sosyal hayatında da kullanarak yaşamına aktarmasını spor eğitiminin Otizm yelpazesindeki bir çocuk için uygun olmasının en önemli yönleri olarak sayabiliriz. Spor eğitiminin Otizm yelpazesindeki çocuklara uygun olmasının bir diğer sebebi ise edinimi planlanan hedef davranışın aşamalarında farklı duyuların kullanımı sayesinde bedensel ve çevresel farkındalığın artmasıdır. Örneğin; topu at yönergesinin ardından çocuğun topu alması ve atmasıyla görsel, işitsel ve somatik duyuları harekete geçerek hem yaşantı ile öğretim mümkün olmakta hem de bedensel ve çevresel farkındalık artmaktadır. Ayrıca atma işlemi Otizm yelpazesindeki çocuklarda sıkça görülen ve görsel-uzamsal algılama ile ilişkili olan sınır algısının anlaşılabilirliği açısından da fayda sağlamaktadır. Özel eğitim sürecinde, öğrenmenin gerçekleşmesi açısından önemli olan faktörlerden biri de davranışın sıklığı ve çeşitliliğidir. Spor eğitimini, yine aynı beceri üzerinden ve davranışın sıklığı ve çeşitliliği yönünden ele alacak olursak; topu kovaya, duvara, tramboline veya kişiye atma gibi tekrarlar ile öğretilen davranışın sıklığı ve çeşitliliğinin sağlanmakta olduğunu görebiliriz. Aynı beceriyi farklı alanlarda ve çeşitli durumlarda kullanmak çocuğun öğrenilmiş davranışında süreklilik ve genellemenin kazanılmasını sağlayacaktır. Ayrıca, beyinde motor alanın duyu alanı, tat alanı, konuşma alanı ve problem çözme alanı ile komşuluğu; motor alanın uyarılması ile, konuşma, tat, problem çözme ve duyusal alanlarda da uyarılmalara yol açmaktadır. Bu sebeple dil ve konuşma, beslenmede aşırı seçicilik, problem çözme ve duyu-motor gibi konularda yapılan çalışmalar öncesi bedensel hareketler önerilegelmiştir. Geçmişten günümüze uygulanan bu yöntemin geçerliliği de spor ile eğitimin nasıl faydalı olduğunu daha anlaşılır kılmaktadır. Spor ile özel eğitim veren merkezlerde eğitim süresinin uzun olmasının, gün içerisinde becerilerin tekrar sıklığını arttırma olanağı yarattığı düşünülebilir. Eğitim sürecini takip eden kişinin tek olması da eğitimcinin eğitsel kontrolü ve çocuğun güven duygusu yönünden, uygulamanın işlevselliğini arttırmaktadır. Öğrencinin eğitim merkezinde, aynı eğitmen eşliğinde kahvaltı ile başlayan gününe uzun saatler kaliteli bir şekilde devam ettiği gözlenmektedir. Spor ile verilen eğitim gerçek hayata aktarım açısından da kolaylıklar sağlamakta ve günlük yaşam becerileri ile sosyal becerilerin desteklenmesini sağlamaktadır. Çocuklar öğrendikleri bisiklete binme, yüzme, paten kayma gibi becerileri; eğitmenleri ve ailelerinin destekleri ile günlük hayatlarına ve sosyal ortamlarına aktarabilmektedir. Paten kullanmak gibi bir beceriyi edinen çocuk, ailesinin uygun bulduğu her yerde akranları ile vakit geçirecektir. Spor eğitimini, eğitim verilen ortam ve eğitsel materyaller yönünden ele alacak olursak, eğitimin geniş bir alan içinde verilmesi, kullanılan malzemelerin büyüklüğü ve bunların çocuğun eğitim sürecinde yarattığı yoğun meşguliyeti sebebiyle; spor eğitiminin Otizmde sık görülen motor stereotipik davranışların kontrol altına alınmasını kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Ev ortamında ya da bireysel seanslarda yapılan aktivitelerin hepsi çocukların enerjileri ile doğru orantılı olamayabiliyor. Bu da çocuğun yorulmamış bedeninde zıplama, dönme ya da sözel tekrarlar gibi motor ve sözel stereotipik davranışların görülme sıklığını arttırabiliyor. Spor eğitimi verilen merkezlerde yapılan spor aktiviteleri ile çocuklar enerjilerini harcamakta, bedenlerini daha işlevsel kullanmakta, bedensel açıdan koordine hareketler yapmaktadır. Bunların da stereotipik hareketlerde azalmaya yardımcı olduğu düşünülmektedir. Spor okullarında kazanılan becerilerin somut oluşunun, otizmli çocukların en zorlandığı konulardan biri olan ve sıralama kartları ile çalışılan olay sıralama becerisi üzerinde de olumlu etkisi olduğu görülmektedir. Bu olumlu etki, becerilerin somut ve yaşantısal oluşunun ve basamaklara ayrılarak çalışılıyor olmasının sonucudur. Verilen eğitimin kolaylıkla hayata aktarılabilmesinin en büyük sebeplerinden biri de; yiyecek gibi birincil pekiştireçlerle başlayan eğitsel kontrol sürecinin, öğrenci etkinliği uygulamayı öğrendiğinde ikincil pekiştireçlere geçilmesiyle devam etmesi ve eğitim süreci sonunda ise etkinliği başarmış olmanın kendisinin pekiştireç işlevi görmesidir. Bedensel uzuvların hem motor kortekste hem de duyu korteksinde karşılıklı izdüşümlerinin bulunması da, Otizm yelpazesindeki çocuklarda sık görülen hiposensitif ya da hipersensitif duyu motor bozukluklarının çalışılmasında hareket eğitiminin faydalı olabileceğini göstermektedir. Tüm bu avantajlar göz önünde bulundurulduğunda, Otizmde spor ile eğitim bir çok yönden olumlu bir alternatif olarak görünmektedir. Danışmanların da onayı ile ve çocuğun karakter yapısına uygun eğitimci ve merkezlerde fayda elde edilebilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/otomatik-pilotyaziliminizla-tanisin/", "text": "AçıkBeyin'deki webinarlarımda ya da YouTube kanalımdaki videolarımda çevik yaşamdan bahsettiğimi duymuş olabilirsiniz. Duymadıysanız da burada kısaca özetini söyleyeyim: Çevik yaşam, kendinizin, ortamınızın ve yöntemlerinizin farkında olmak ve bunları istediğiniz bir yaşamı sürmenizi destekleyecek şekilde değiştirebilmektir. Hayallerinizi ve hedeflerinizi gerçekleştirmenin yolu, onları gerçekleştirebilecek kişiye dönüşmektir. Ancak şöyle de bir durum var: Hiçbir hayalinizi, hiçbir hedefinizi bu halinizle gerçekleştiremezsiniz. O hayalleri, o hedefleri gerçekleştirebilir durumda olsanız, zaten gerçekleştirmiş olurdunuz. Hayallerinizi ve hedeflerinizi gerçekleştirmenin yolu, onları gerçekleştirebilecek kişiye dönüşmektir. İşin ucu eninde sonunda dönüşüme çıkıyor. Diyelim ortamınızda sizi rahatsız eden bir durum var ve bu durumu değiştirmek istiyorsunuz. Eh, ama kendiliğinden çözülmüyor durum! Demek ki çözmek için şu ana kadar kullandığınız yöntemler işe yaramamış. Yeni yöntemler denemeniz gerekir. Ama yeni yöntemler deneyebilmek için mevcut yöntemlerin işe yaramadığını ve yenisine ihtiyaç olduğunu görmeniz gerekir. Bunun için de ortamınıza, durumunuza nasıl baktığınızı değiştirmeniz gerekir. Kaçarı yok, ne yapmak isterseniz, ucu dönüşüme çıkıyor. Ve insan zaten sürekli dönüşüyor da. Nörobilimdeki beyin plastisitesi kavramını biraz araştırırsanız, yaşamanın her an değişmek demek olduğunu görürsünüz. Peki diyelim dönüşmeye ikna oldunuz. İyi de nereden nereye dönüşeceksiniz? Bir de görmek var işin başında. Ne halde olduğumu ve ne hale dönüşmek istediğimi görebilmem gerekli. Ev tipi bir bilimsel deney tarif edeyim size. Bunun için şöyle nazınız geçen, sevdiğiniz bir insanın desteğine ihtiyacınız olacak. Eşiniz, anneniz, kardeşiniz, yeğeniniz... Nazınızın geçtiği kim varsa artık... Şöyle karşılıklı rahatça oturun ve ellerinizi birbirinizin kalbinin üzerine koyun. Kalp sesini duyun sevdiğiniz insanın. Hemen ardından elinizi karşılıklı olarak birbirinizin kalbinden çekip kendi kalplerinizin üzerine koyun. Başka bir insanın kalbinin üzerine elimizi koyduğumuzda, onun kalbinden bizim kulağımıza sesi havadan daha iyi geçiren bir kanal açmış oluruz. Bu kanal elimiz, kolumuz, omzumuz, boynumuzdan geçerek kulağımıza kadar geçen uzun hattır. Aynı hattı kendi kalbimizle kurduğumuzda sesi aynı güçte duymayız. Ufak bir sürprizim var. Aslında bu yapay hattı kurmanıza zaten gerek yoktu ki! Kalbinizden doğrudan boynunuza ve oradan kulağınıza doğru vücut bağlantınız zaten var ve kolunuzla oluşturduğunuz geçici hatta göre bu hat daha kısa. Yani normalde kalp sesimizi güm güm güm duyuyor olmamız gerekirdi. Zaten duyuyoruz da... Ama bir yandan da duymuyoruz. İşin özü şu ki, beynimizin çalışmasının çok büyük bir kısmı bilinç seviyesine çıkmadan gerçekleşiyor. Buna bilinç altı, bilinç dışı vb isimler de verebilirsiniz ya da otomatik çalışma modu gibi de düşünebilirsiniz. Beynimizin çalışmasının büyük bir kısmı otomatik pilotta gerçekleşiyor ve bu otomatik pilot diyor ki, bu kalp bizim kalbimiz işte, biz onu yönetiyoruz. Bilinç seviyesinde ha bire bunun atışını duymaya ne gerek var! Dikkat eşiğimizin altına itiliyor kalp atışlarımız. Çünkü işler otomatikte güzelce yürüyor. Zaten otomatikte güzelce yürümediği durumlarda, mesela panik atak bozukluğunda kalp atışlarımızın fazlaca farkında olabiliyoruz ve bu hiç de iyi sonuçlar doğurmuyor. Mesela konuşurken otomatik pilotta konuşuyoruz. Bir sonraki cümlede hangi kelimeleri kullanacağımızla ilgili sadece genel bir yönlendirme seviyesinde bilgimiz oluyor, gerçekte hangi kelimeleri kullanacağımızı neredeyse hiçbir zaman bilinç seviyesinde önden bilmiyoruz. Bilinç seviyesinde bilinçli kararlarla kelimeleri seçip konuşabilir miydik, nasıl bir konuşma olurdu, denemek isterseniz eğer, az bildiğiniz bir yabancı dilde iki üç cümle yazmaya çalışın. Bilmediğiniz kelimelerle, sözlükten bakarak değil, bildiğiniz ama otomatik kullanmaya alışmadığınız kelimelerle. İşte bu bilinç seviyesinde konuşurken nasıl bir hızda konuşurdunuz hakkında size fikir verebilir. Merdivenlerden inerken son basamağın olmadığını fark ettiğiniz o düşeyazma anı; anlık olarak otomatik pilottan görevi devralan bilincin işi. Günlük olarak yaptığımız hareketlerin neredeyse hiçbirini bilinç seviyesinde yapmayız. Vücudumuzun tamamını otomatik pilotta yönetiyoruz. Nefes alışımızdan kalp atışlarımıza kadar, nasıl oturduğumuzdan nasıl yürüdüğümüze kadar... Bu yönetimleri bazen bilinç seviyesine çıkarıyoruz ama bir hayli nadir. Mesela merdiven inerken bir basamak daha var zannettiğiniz halde basamakların bitmiş olduğu anlar vardır ya, ayağınız hiç beklemediği bir anda yerle buluşur, orada işte otomatik pilottaki sorun yüzünden anlık olarak bilincimiz devreye girer. Beynimizin çok büyük bir kısmı hareket etmek üzerinedir ve günlük olarak yaptığımız hareketlerin neredeyse hiçbirini bilinç seviyesinde yapmayız. Ben mesela bu satırları Q klavye bir bilgisayarda 10 parmak F klavye kullanarak yazıyorum ve hangi tuşa hangi parmağım basıyor, tuşların yeri nerededir diye bilinç seviyesinde en ufak bir bilgim kalmamış durumda. Tamamı otomatik pilotta. Örnekler çoğaltılabilir. Ama konumuz açısından işin özü şurada: Yaşamımıza bakarken de otomatik pilot ile bakıyoruz. Kendimize, ortamımıza, yöntemlerimize bakarken de otomatik pilot ile bakıyoruz. Türkçesi: Zaten görebiliyor olduğumuz şeyleri görüyor, göremediğimiz şeyleri de görmüyoruz. Bize zarar veren otomatik davranışlarımızı mesela görmüyoruz. Hatta fırsatları görmüyoruz. Bilinç seviyemiz neredeyse kör. Neredeyse sağır. Sadece zaten görebildiklerimizi görüyor, sadece zaten duyabildiklerimizi duyuyoruz. Ta ki henüz görmediklerimizi görmeye, henüz duymadıklarımızı duymaya başlayana kadar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/oturmak-sigara-icmek-kadar-tehlikeli-olabilir-mi/", "text": "Oturmak ve uzun süre hareketsiz kalmak kişinin vücuduna geri dönüşü zor olan zararlar verebilir. Özellikle pandemi döneminin hayatımıza girmesiyle günlük hareketlerimiz oldukça azaldı. Hareketsiz bir yaşam sürmek, kişinin vücudunun tembelleşmesi ve ağırlaşması ile sonuçlanır. Ayrıca hareketsiz bir yaşamı tercih etmek, bizleri sosyal hayattan da uzaklaştırabilir. Yapılan araştırmalar uzun süre hareketsiz kalmanın sigara kullanmak kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini söylüyor. Bugünkü içeriğimde oturmanın, yani hareketsiz bir yaşamı tercih etmenin bedenimize ne gibi zararlar verebileceğini sizler için ele aldım. - Sigara kullanan kişilerinin ciğerlerinin yıpranması, - Organ sağlığını tehdit etmesi, - Kanseri doğrudan tetiklemesi, - Kalp ve damar hastalıklarına sebebiyet vermesi, - Birçok hastalığın tetikleyicisi olmasıdır. Yukarıda belirtilen sebepler, geçmişten günümüze sigara kullanımının sonuçları olarak gösterilir. Ancak sigara kullanımı kadar vücudumuza zarar veren bir şey daha var, o da hareketsiz yaşam. Bir süredir hayatımızda olan ve Covid-19 virüsüyle başlayan pandemi dönemi, sağlığımız için çok daha büyük bir sıkıntıyı gün yüzüne çıkardı. Öyle ki belli bir tempo kazanmış hayatlarımız, pandemi sürecinin başlamasıyla yerini uzun süre hareketsiz olduğumuz yeni bir yaşam şekline bıraktı. Hareketsiz yaşamın sonucunda ise kilo kontrolümüzü sağlamakta, ruh sağlığımızı korumakta ve hareketsiz yaşama alışmakta zorlandık. - Kas Dayanıklılığının Düşmesi: Hareketsiz yaşamın en önemli sonuçlarından biri kasların gücünü ve dayanıklılığını kaybetmesidir. Kasların zayıf olması durumunda egzersiz yaparken veya düşme anında yaralanma riski daha fazla olacaktır. - Ağırlık: Vücudumuzun az hareket etmesi sonucunda yenilen besinlerin sindirilmesi çok daha zor olur. Sindirimi yavaş olan bir beden, yağ yakmakta zorlanır ve bunun yerine yağ biriktirmeye başlar. Böylece kilo koruma işlemi zorlaşır ve sağlık sorunları ortaya çıkar. Bu sorunları en aza indirmek için günde minimum 60-75 dakika arasında egzersiz yapmak gerekir. - Psikolojik Rahatsızlıklar: Az hareket eden vücuda sahip bir birey, depresyona veya endişeli ruh haline yatkın olur. - Kalp ve Şeker Hastalığı: Hareketsiz kalmanın en yıkıcı sonucu, bu durumun kişinin kalp sağlığını olumsuz etkilemesidir. Düzenli olarak hareket edilmediğinde kişide kalp rahatsızlıkları oluşabilir ve ölüm riski ile karşı karşıya kalınabilir. Kalp rahatsızlığı gibi şeker hastalığı da kişinin az hareketli yaşamının bir sonucu olarak göze çarpar. Hareketsiz bir bedende insülin direnci ciddi oranda artar. Yapılan araştırmalar, oturarak gününü geçiren kişilerde diyabet riskinin %100'den fazla olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hareketsiz yaşamdan veya hareketsiz yaşamın getirdiği olumsuzluklardan kurtulmak istiyorsanız, birkaç basit tüyoyla hareketli günlerinize geri dönebilirsiniz. - Günü aktif bir şekilde geçirmek için kararlı olun. - Kendinize hareketinizi artıracak hobiler edinin. - Hareketinizi engelleyen davranışları azaltın. Yukarıda saymış olduğum maddeleri günlük hayatınıza uygulamanız, hareketsiz bir yaşam sürmenizin önüne geçecektir. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki içeriğimiz sizin için geliyor: Kilo Almak Beynimizi Küçültüyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/oyun-ruya-sahibinin-ogrendigine-delalet-eder-mi/", "text": "Bundan sonra bölüm sonu canavarı var; onu da bir alt edeyim. Tamam tamam... Bir bakayım ne olduğuna sonra kapatırım. Ah inanamıyorum! Demek bu bölüm o bölüm! Arne Dietrich'e göre akıştaki bu haliniz prefrontal korteksinizde azalan aktivite ile ilişkili (2004). Bu bölgede yaşanan geçici aktivasyon kaybı, zaman kavramını yitirmenize, bilinç kayıplarına ve dahası sorgulama yani eleştirisel düşünme becerilerinizin azalmasına neden oluyor. Bu durum her gün deneyimlediğimiz bir eyleme denk düşüyor sanki. Gözlerinizi ovuşturmanıza gerek yok. Uzun süre akışta kaldığınız oyun sonrasında gözünüzün önüne gelen oyun blokları hala aşağıya kayıyor olabilir. Yolda yürürken aynı renkte binalar bakış açınızda yan yana geldiğinde COMBO! diye sevinmek isteyebilirsiniz. Veyahut yorgunluğunuza yenilip kafanızı masanıza koyduğunuz 2 dakikalık bir iç geçmesi anında, fantastik bir evrende koştuğunuzu hissedebilirsiniz. Rüyalar bir gündüz kalıntısı şeklinde örülürler. Aslında bir nevi içinizde tuttuğunuz dileğinizi ya da yoğun duygularınızı bir nebze de olsa gerçekleştirme ya da pekiştirme çabasıdır bu. Bu çabayla birlikte beyinde bilinçdışı bir trafiğin pekala hüküm sürdüğüne emin olabiliriz. Merak, insanın çevresini anlama ve algılama tetikleyicisi... Bu tetikleyici sayesinde büyür, gelişir ve geliştiririz. Bu sayede öğrenme açlığımız ortaya çıkar ve şanslıysak bitmez. Oyun ise merakın tetikleyicisidir. Bir insanın bedensel, ruhsal ya da zihinsel gelişiminin her evresinde yeri vardır. Yıllarca oyundan beslenen bir öğrenme merakının yetişkin formunda kaybolacağını düşünebilir miyiz? Hiç sanmıyorum. Bir oyunun içinde olmak ya da kendi oyununu kurmak, her birey için kişisel bir gereksinim aslında. Mesela dünyanın en kolay kurulan oyunudur merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya çalışmak ya da yerdeki tuğlaların belirli çizgilerine basmadan yürümeye çalışmak... kısa süreli bir kafa dağıtmadır, yük dökümüdür bu oyunlar. Bir rüyanın içinde olmanın, bastırılmış duyguları açığa çıkarmanın bilinçaltı temizliği ihtiyacını karşılaması gibi. Prefrontal korteksin uykuya daldığınız sırada kapanıp beynin karar verme mekanizmasının devre dışı kalması ile öğrenmeye daha yatkın olduğumuz düşünülebilir mi? Arka planda özgürce duyguları fikirlere dönüştüren bir sürecin başlaması, öğrenilenin tekrar tekrar tetiklenmesini sağlıyor. Yapılan araştırmalar uyurken çevremizde olup bitenleri bilinçli olarak hatırlayamadığımızı göstermiş olsa dahi uyku halinde iken olayları bilinçsizce algılayabilme ve kaydedebilme eylemleri geçerliliğini sürdürüyor. Rüyaları gündüz kalıntısı şeklinde tanımlamamızdaki neden, uyanıklık sırasında elde edilen bilgilerin daha sonra uyku sırasında nöral tekrarlama yoluyla güçlendirilmesi, yani bir öğrenme yöntemi olan pekiştirme sağlanmasıdır. Bellek konsolidasyonu olarak adlandırılan bu süreç, uyku sırasında hafıza sistemlerini aktif halde bırakır (Ruch & Henke, 2020). Bu yüzden epizodik bellek oluşumunu destekleyen hipokampus, uyku sırasında uyanıklıktan daha aktiftir (Ruch & Henke, 2020). Norman'a göre (2011) oyun tabanlı öğrenme ortamında öğrenme tetikleyicileri ile karşılaşıldığında, ilgili bilişsel çalışma belleği kaynakları eğitimsel öğrenme hedeflerini karşılıyorsa, öğrenmenin gerçekleşmesi muhtemeldir. Bu uğurda çalışan bellek kaynakları, aynı anda yalnızca birkaç bilginin işlenmesine izin veren sınırlı bir kapasiteye sahiptir. Hele ki bellek öğelerinin provası mümkün değilse, öğrenilen bilgi saniyeler içinde kaybolur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/paleontolojik-olay-yeri-incelemede-bktan-bir-gun/", "text": "Jeoarkeolog Ainara Sistiaga, Güney İspanya'daki El Salt bölgesindeki kazı alanında bulunan ve en yakın kuzenlerimizden Neandertallerin on binlerce yıl aktif olarak kullandığı bir yerleşim bölgesinde toza bulanmış şekilde bir ateş çukurunun dibindeki fosili fırçasıyla temizliyordu. Heyecandan solunumu hızlanmış, hafifçe terlemeye başlamış ve göz bebekleri büyümüştü. Sabırla yonttuğu, günlerce şeklini ortaya çıkartmak için çalıştığı fosil artık ellerinin arasındaydı. Kısık bir sele fısıldadı Buldum, yıllar sonra sonunda buldum. Neandertal dışkısını zaferle havaya kaldırdı. Olay muhtemelen böyle yaşanmadı ama böyle olsaydı da çok fazla şaşırtıcı olmazdı sanırım. 40.000 ila 60.000 yıl önce yaşamış Neandertallerin çukurlarında çalışan ve pişmiş gıdaların kimyasal izlerini arayan MIT doktora öğrencisi Sistiaga İlk başta orada olduğunu bilmiyordum diyor konu ile ilgili bir yazısında. Neandertal dışkısının ilk kalıntılarını bulduğundaki duygularını, Bana fosilleşmiş bir yumru olarak değil, bir analiz cihazında kimyasalları temsil eden zirveler olarak göründü diyerek ifade ediyordu. Steroller ve stanoller olarak adlandırılan belirteç moleküller dışkıda bulunur ve özellikle 5 -stanols adı verilen bir lipit grubundaki belirli kimyasalların oranları insan dışkısını işaret eden organik kimyasal işaretlerdir. Bilim insanları bu biyo-belirteçleri, suyollarında dışkı kirliliğini incelemek ve hatta eski Romalıların ve Yerli Amerikalıların diyetlerini ve nüfus hareketlerini incelemek için kullandılar. Ama daha önce hiç kimse insanlardan veya yakın akrabalarından olan Neandertallerden böyle eski bir dışkı bulmamış veya incelemeye çalışmamıştı. El Salt'taki Neandertaller hepçildi; çoğunlukla et tüketiyorlardı ama en azından bazı sebzeleri de yiyorladı. Yüksek seviyelerde bulunan bileşiklerden biri olan koprostanol, bağırsaktaki mikroplar tarafından kolesterolün parçalanmasından gelir ve diyette etin iyi bir göstergesidir. Beş dışkı örneğinden birinde bitkilerin sindirimi sırasında üretilen 5p-stigmastanol adlı bileşik de bulundu. El Salt, eski diyetleri incelemek için büyüleyici bir yer, diyor şimdi İspanya'nın Tenerife'deki La Laguna Üniversitesi'ndeki Sistiaga. Halen kazılmakta olan saha, sayısız pişirme çukuru veya şöminenin yanı sıra kasaplı hayvan kemikleri, Neandertal dişleri ve Neandertallerin binlerce yıl boyunca siteyi işgal ettiğini gösteren taş aletler içermektedir. Beş dışkı fosili veya arkeologların dediği gibi koprolitler, sitedeki pişirme çukurlarında ortaya çıktı. Sistiaga ateş yanıyor olsaydı dışkıların korunmayacağını ve yanacaklarını belirtiyor. Neanderthaller muhtemelen bu dışkıları bir süredir kullanılmayan ateş çukurlarına bırakmış, belki de eski çukurları kullanışlı tuvaletlere dönüştürmüşlerdi. Sistiaga, koprolitlerin ortaya çıktığı yerde -gömülü küllerin üstünde, ancak aralarında yeni çökeltiler olmadan- pişirme çukurlarının çok uzun süre terk edilmediğini, en azından yeni çökeltilerin oluşması için yeterince uzun zaman geçmediğini düşündüklerini de söylüyor. Neanderthal sofrasının içeriği konusunda çok fazla tartışma var. Uzun zamandır çoğunlukla üst düzey etobur olduğu düşünülen Neanderthallerin bazı bitkileri topladığı ve hatta pişirdiği anlaşılıyor. Bitki materyalinin bir kısmının bitki dolu mide içerikleri de dahil olmak üzere otçulları yiyen Neanderthallerden gelebileceği öne sürülmüş olsa da dişlerindeki büyük tartar birikmelerinin bazılarında küçük bitki fosilleri de ortaya çıkmış durumda. Atalarımızın yediklerini bugün için rasyonel ve sağlıklı bir diyete uyarlamak konusunda da çok fazla kafa yoran araştırmacı var. Kendilerini bir çeşit paleo-diyetisyen olarak niteleyen araştırıcılar genellikle insan vücudunun yüksek karbonhidrat yüklerini işlemek için evrimsel olarak zayıf bir şekilde donatıldığını öne sürüyorlar. Bazı durumlarda paleo-diyet uygulayıcıları, hayal edilen bir paleo-insanın erişmesinin mümkün olmadığı her şeyden kaçınıyorlar. El Salt'taki Neanderthal kuzenlerimizden elde edilen sonuçlara bakılırsa, çok fazla pişmiş geyik ve keçi eti yemeleri gerekiyor olabilir. Bu noktada insana evrimsel olarak en uygun diyetin ne olduğunu kestirmek zor; ama Sistiaga, Onlar gibi yaşamıyoruz diyerek önemli bir noktaya işaret ediyor. Tarih öncesi atalarımızın günlük diyetlerinin keşfi ile ilgili birçok çalışma yapılmakta, büyük mesafeler de kaydedilmekte. Ancak şunu biliyoruz ki doğada ulaşılması zor ve nadir yiyecek kaynakları biz insanların beyninde bulduğun an olabildiğince çok tüket devrelerini harekete geçirmek zorundaydı. Karbonhidrat ve diğer şeker türevleri de doğada her zaman bulamayacağınız ve yoğun enerji içeren yiyecek guruplarındandır. Yokluk döneminin ayarları ile çokluklar döneminde yaşamak ise maalesef eskiden atalarımızı hayatta tutan bu ayarların artık bizim aleyhimize çalışması gibi bir soruna da işaret ediyor. Bağımlılıklarımızın temel sebebi yine bu ayarlar gibi görünüyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/para-neden-en-kuvvetli-motivasyon-gibi-gorunur/", "text": "Para kazanmak, aslında parayla ilgili bir şey değil. Parasal sorunların çözümü başka bir yerde olabilir. Etrafınızdaki gençlere bir sorun; gelecekte ne istersin? diye. Büyük bir kısmının hatırı sayılır bir servetin, yani paranın hayalini kurduğunu fark edersiniz. Şaşılacak bir durum yok; zira bunu onlara bizzat biz öğretiyoruz. Neden para? Para her şeye muktedir bir potansiyel olarak karşımıza çıkıyor. Yokluğu, büyük sorun. Sağlık hizmeti bile alamayabiliyorsunuz. Beslenmek, temel ihtiyaçlarımızı gidermek, gelişebilmek için temel düzeyde hep para gerekiyor. Çoğu zaman gönlümüzden geçen bir şeyi satın almak, o istediğimiz yere gitmek, o deneyimi yaşamak için yeterli paramız olamayabiliyor. Çoğu kez bizim hayalini kurduğumuz bir şeyleri bizden daha fazla parası olduğu için yapabilen insanlarla kendimizi kıyaslayarak, paranın bizi emellerimize kavuşturabileceğine dair sarsılmaz bir kanaat geliştiriyoruz. Biraz büyüyünce, azıcık entelektüel birikimimiz artınca parayla saadet olmaz gibi cümleler zihnimize ve dilimize düşebiliyor. Ama bu cümleyi söyleyip samimiyetle inanan insanların birçoğu da bankadaki birikimleri kritik bir düzeyin altına indiğinde telaşlanabiliyorlar. Ekonomik belirsizlik en vurdumduymaz olanlarımızı bile etkileyebiliyor, endişeye sürükleyebiliyor. Yani kazanması da kaybetmesi de çok önemli bir güç para dediğimiz şey. Para, hepimizin inandığı ortak bir batıl inançtır aslında. O basılı kağıtların, o bankadaki rakamların değerli olduğuna hepimiz inandığımız için çalışan bir ortak sanrıdan ibarettir ekonomi. Gerçekte var olan şey emek, estetik, fiziksel çaba ve ihtiyaçların bileşimi olarak ortaya çıkan gereksinimlerimizdir. Para, ihtiyaç duyabileceğimiz şeyleri alabilecek ortak bir sözleşmedir, işi kolaylaştırır, birilerinin hiç yoktan kazanmasını sağlar. Parası olmayan insanlar, para peşinde koşarken, parası olan birçok insanın değer ve anlam peşinde koşması tesadüf değildir. Zira sahip olana kadar para insana her şeyi satın alabilecekmiş gibi görünürken, sahip olunduktan sonra o kadar da kudretli bir şey olmadığı fark edilen bir araçtır. Bunu fark edemeyen zenginler, ömürlerini daha fazla kazanmak gibi yıkıcı bir döngüye oturtup bununla meşgul olanlar, bunu fark eden kişiler, paralarına değer katma veya parasal gücü değere dönüştürme derdine geçerler . Herkesin yöntemi elbette farklıdır ama, para, kendi başına değeri olan ve insana değer katabilen bir araç değildir. Para diye peşinde koştuğumuz, para diye motive olduğumuz hedef, zenginlik veya varlık değil aslında değerdir. Parayla değer kazanacağını düşünen birçok insanın parayı kazandıktan sonra hissettiği derin değersizlik duygusunun bir anlamı olmalı. Benim için mesaj şu: Siz önce değer üretiniz, önce ne verebilirim diye sorunuz; kendi üretkenliğinizi, kendi değerinizi yakaladığınızda, para da, güç de, istediğiniz her neyse size gelecektir. Gençlerimiz, para yerine değer üretme hayali kurmaya başladığında hepimiz çok daha zengin olacağız. Orası kesin."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/pardon-hayvanlar-icin-bagis-topluyoruz-da/", "text": "Neden bu kadar kolay ikna oluyordum hakikaten? Başlarken İkna nedir ? diye sormuştuk. Hadi gelin, birlikte inceleyelim. Bu da bizi Hare Krişna'lara getiriyor! Doğuda filizlenmiş bir dinin mezhebi olan Krişnalar, genellikle traşlı kafaları, üzerlerine tam oturmayan cübbeleri, bacak sargıları, boncuk ve zilleriyle biliniyorlar. Cialdini'nin gözlemlerine göre, Krişna adakları özellikle 1970'lerde hem sayı olarak, hem de kazanç olarak bir patlatma yaşıyorlar. Çoğunu da tahmin edeceğiniz üzre karşılıkta bulunma kuralına borçlular. 70'lerden önce görünüşleri sebebiyle pek gelir elde edemeyen Krişnalar, bağış isteme taktiklerini karşılıkta bulunma kuralına uyacak şekilde modifiye ederek kendileri için resmen yeni bir çağ açmayı başardılar. Karşılıkta bulunma kuralını devreye sokan bir bağış-talep prosedürü uygulamaya başlamaları bunda büyük faktör. Stratejileri, yoğun insan trafiği olan yerlerde katkı talep etmeyi içerir. Ancak, bir bağış talep edilmeden önce hedef kişiye bir hediye verilir. Bir kitap , Back to Godhead dergisi veya bir çiçek. Olaydan habersiz yaşlı bir amca göze kestirilir ve kahve dükkanından bir sandviç almaya tıngır mıngır giderken, bir anda elinde bir çiçek bulur. Karşısında ise keltoş bir adam hafifçe tebessüm etmektedir. Göze kestirilenin hediyesini geri vermesi kesinlikle kabul edilmez ve bunun onların bir armağanı olduğunun altına basılır. Hediye verildi, şimdi ise işi karşılıkta bulunma kuralına bırakmak kaldı. Yaşlı adamın kendilerine küçük bir bağış yapması rica edilir. Aklında sandviçi kalan yaşlı amca bir karşısındakine, bir de elindeki çiçeğe bakar ve cüzdanını almak için arka cebine uzanır. Böylece görev tamamlanmış olur. Mission completed! Pamuk eller cebe!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/parietal-loblar-nedir/", "text": "Parietal Loblar, beynin en karmaşık işleri yürüten bölgelerinden birisidir. Genel olarak duyuların algılanması ve bedenin üç boyutlu uzayda yönlendirilmesi buranın temel işlevlerindendir. Bedensel algı ve öğrenmenin merkezi de burasıdır. Bedenin hem içinden hem de dışından gelen sayısız veriyi eş zamanlı olarak işleyerek, beden durumu hakkında bilinçli algımızı oluşturur. Parietal loblarımız aynı zamanda beynin bir çok farklı bölgesiyle, özellikle de öndeki frontal bölge ile bağlantıdadır. Bu bağlantıların yoğunluk ve gelişmişliğinin zekanın temellerini oluşturduğu düşünülmektedir. Bu bağlantıların deneyimle zenginleştikçe, hem zihinsel hem de bedensel zekada belirgin artış görülmektedir. Parietal bölge ayrıca sayısal manipülasyon ve matematiksel işlem becerilerinin de merkezidir. Bu bölge geçici olarak deneysel manyetik uyarımlarla durdurulduğunda, disleksi kadar yaygın bir sorun olan matematik beceri bozukluğu anlamındaki diskalkuli durumu oluşturulabilmektedir. Parietal loblar ayrıca mekanların görsel algısında da önemlidir. Harita okumakta veya yol bulmakta sorun yaşayanların üzerinde çalışması gereken beyin bölgesi burasıdır. İlginç bir şekilde Tetris gibi oyunları oynamak bu bölgenin yeteneklerini de artırmaktadır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/parlak-bir-zihin-icin/", "text": "Nüfusun yaşlanması ile birlikte nörolojik rahatsızlıklar, demans, Alzheimer hastalığı gibi hastalıklara sahip insan sayısı tarihin en yüksek seviyelerine ulaştı dersek abartmış olmayız. Bu hastalıklarda genetik faktörlerin etkisi olduğu kadar, nasıl yaşadığımızın ve nasıl yaşlandığımızın da etkisi olduğu tartışılmaz. Düzensiz uyku, sürekli stres altında olmak, depresyon ve benzeri psikiyatrik sorunlar bu hastalıklara zemin hazırladığı gibi, çalışma şekillerimiz de bu süreci hızlandırmakta. Modern dünyada, iş yerinde, aynı iş üzerinde haddinden fazla vakit harcıyoruz. - Resim çizin - Enstrüman çalın - Şarkı söyleyin - Kitap okuyun - Kurgu yapın, kompozisyon çıkarın - Evcilik türü hayal gücü gerektiren oyunlar oynayın - Renkli ve sesli zeka oyunları oynayın - Matematik problemleri çözün - Bulmaca çözün - Yazı yazın - Kitap okuyun , - Yeni bir dil öğrenin - Kuralları olan zeka ve strateji oyunları oynayın - Merak edin - Soru sorun - Farklı alanlarla ilgilenin - Farklı yerlere gidin - Mizah kullanın - Müzik dinleyin - Bir gün her şeye evet diye cevap vermeyi deneyin - Kullanmadığınız elinizi kullanın - Zihinsel bulmacalar çözün - Ezberleyin - Alışkanlıklarınızdan kurtulun"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/pazarlama-dikkat/", "text": "Pazarlama, satış ve daha çok para uğruna; uyaran, uyaran ve daha çok uyarana maruz kaldıkça, bilişsel kapasitemiz düşüyor, psikolojik rahatsızlık semptomları göstermeye başlıyoruz ve beyin yaşlanmamız hızlanıyor. Kaçımız Orhan Veli'nin bu güzel dizelerinde anlattığı şekilde görebiliyoruz dünyayı? Kaçımız başımızı günlük dertlerimizden kaldırıp, bakabiliyoruz etrafımıza? Gelişen teknoloji ile değişen dünyamızda, her geçen gün, daha çok uyarana aynı anda ya da art arda maruz kalıyoruz. Digital 2020 raporuna göre insanlar, dünya ortalamasında, günlerinin 6 saat 43 dakikası internette ve bu sürenin 2 saat 24 dakikasını ise sosyal medyada geçiriyorlar. Sosyal medya dijital pazarlama için en etkili aracı olarak kullanılıyor. Yine aynı rapor internet kullanıcılarının %80'inin online ortamda bir ürün ya da hizmeti aradığını, %90'ının online ürün satan bir siteye girdiğini, %74'ünün de online ortamda alışveriş yaptığını söylerken; dijital ortamın, pazarlama noktasında ne kadar da aktif kullanıldığını gösteriyor. İçinde bulunduğumuz 2020 yılında yayınlanan ve Japonya'da 103 sağlıklı insanın dinleme hali ile aralıklı, kesikli ve ardışık uyaranlara maruz kaldıkları hali kıyaslayan bir araştırma, dışarıdan gelen uyaranlar karmaşıklaşıp arttıkça deneklerin beyinlerindeki dorsal/ arka dikkat sistemi denen kısmın dikkat performansının azaldığını gösteriyor. Dorsal dikkat sistemi, ön dikkat sisteminin aksine, istemli dikkat yöneltme davranışında iş gören bir yapı. Çalışma, dikkat açısından bakıldığında, dinlenme halindeki insanların beyinlerinin, karmaşık uyanlara maruz kalanlara kıyasla daha iyi performans gösterdiğinin altını çiziyor. Ayrıca maruz kaldığımız çeşitli duyusal iletilerin artmasının, dikkatimizi bozduğunu gösteriyor. Yine Japonya'da 2014 yılında benzer alanda 75 kişi üzerinde yapılan bir çalışma ise, farklı medya uyaranlarına maruz kalan yani eş zamanlı idare yapan kişilerin anterior singulat kortekslerindeki gri maddeninin hacminin daha az olduğunu işaret ediyor. Anterior singulat korteksin empati, dürtülerin kontrol edilmesi, karar verme süreçleri ile duyguları kontrol ettiğini; gri maddenin ise beynin işlem yapan kısmı olduğunu hatırlatalım. Gri madde azalması yaşlanma ile olağan bir şekilde gerçekleşen bir süreçtir. Ancak uyaranlara karşı eş zamanlı idare yapma durumunda kalındığında, tıpkı yaşlanıyormuşuz gibi gri madde azalmaları ve dolayısıyla da yukarıda saymış olduğumuz dürtü kontrolü, empati, karar verme gibi işlevlerde bozulmalar görülebiliyor. 2016 yılında 25.533 yetişkin üzerinde yapılan ve Amerikan Psikoloji Birliği'nin yayınladığı çalışma da bir önceki sonucu destekleyen bulgular sunuyor ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu , obsesif kompulsif bozukluklar, anksiyete ve depresyon belirtileri gösterme ile sosyal medya ile video oyunlarının aşırı kullanımı arasında korelasyon olduğunu gösteriyor. Sinan Canan, Unutulacak Şeyler kitabında internet ve dijital ortam kullanımının artmasıyla frontal korteks yani uzun vadeli planlar yapmamızı sağlayan beyin lobumuzun gelişiminin zayıfladığını da belirtiyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/pazarlamaya-bilimsel-dokunus/", "text": "Pazarlama artık bilinen standartların çok daha ötesinde gelişen teknoloji ile nörobilimin ışığında ilerliyor. Eski teknikler tarihe karışırken tüketicinin aklını ve duygularını okuyarak alışveriş alışkanlıklarına yön veren nöropazarlama yeni bir çağı başlattı. Yeni nesil pazarlama yöntemleri arasında yer alan ve tüketici sinirbilimi olarak da bilinen nöropazarlama, temelde insan beyninin belli uyaranlara verdiği tepkileri inceliyor. Göz takibi, fMRI , Manyetoensefalografi ve Pozitron Emisyon Tomografisi gibi sunduğu yeni bilimsel tekniklerle anket ve gözlem yöntemini çok geride bıraktı. Kullanılan yeni yöntemler tüketicinin belirli ürünlere, ambalaj veya hizmetlere verdiği tepkileri bilimsel ve net verilerle çözmeyi başardı. Almanya'da çikolata tüketicilerine yönelik bir araştırmada beyin bölgesinin fMRI ile görüntülemesi tekniği kullanıldı. Simone Kuhn, Enrique Strelow ve Jurgen Gallinat'ın yaptığı araştırmada 23 ile 56 yaşları aralığındaki kadınların oluşturduğu 18 kişilik gruba çeşitli çikolata görselleri gösterilerek beyin dalgaları incelendi. Kadınlara bir ürün resmi ve bir kontrol dahil olmak üzere altı ilgili iletişim gösterildi. Ürün resmi aralıklarla 2 ve 3 saniye gösterildi. Beyin dalgalarının incelenmesi sonrası deneklerin tercih ettiği ürünleri bildirmeleri istendi. Araştırma neticesinde deneklerin seçtiği ürünler ile kullanılan tekniğin verdiği sonuçlar benzer çıktı. Mevcut sonuçlar, küçük bir katılımcı örnekleminde nörogörüntüleme yöntemlerini kullanmanın faydalı olduğunu gösterdi. Yapılan araştırmalar dilimizden düşmeyen reklam müzikleri ile duygusal bir bağ kurduğumuzu gösterdi. Pazarlamacılar duygusal bağ kurduğumuz ve dikkatimizi çeken müziklerin akılda kalıcı olması reklama ve ürüne ilgiyi artırdığını açıkladı. 2012 yılında Fiat Punto, ThinkNeuro tarafından gerçekleştirilen nöropazarlama araştırması yeni reklam müziğini belirledi. Markanın hedef kitlesinde yer alan 24 gönüllü deneğe aynı reklam filmi Allors on dans ve Jagger (Maroon5) müzikleri ile dinletildi. Müziğin hedef kitle üzerinde dikkat, duygusal ilgi, ve stres verileri EEG tekniğiyle incelendi. Ortaya çıkan veriler sonucunda Fiat'ın yeni reklamında en çok duygusal ilgiyi alan Jagger müziği kullanıldı. Nöropazarlama danışmanları en az katılımcı ile en net verileri aldıkları tekniklerle tüketicilerin dikkat, duygusal ilgilenim ve motivasyonlarının reklam stratejilerini geliştirdiğini ifade etti. - Özdeş, M.G (2018) The New Concept Of Consumer Behavior :Neuromarketing , Bahçeşehir Üniversitesi . - Aytekin,P. ,& Kahraman,A. (2014) Pazarlamada Yeni Bir Araştırma Yaklaşımı: Nöropazarlama . - Aker, E. (2020) Tarihteki En Büyük Nöropazarlama Araştırması, brandingturkiye.com https://www.brandingturkiye.com/tarihteki-en-buyuk-noropazarlama-arastirmasi-sigara-icmek-oldurur-mu/ - Thinkneuro (2017) Alışverişin Karanlık Noktaları Aydınlanıyor https://www.thinkneuro.net/tr/blog/alisverisin-karanlik-noktalari-aydinlaniyor - Salman,G.G& Perker,B. (2017) Dünya'da ve Türkiye'de Nöropazarlama Çalışmalarının İncelenmesi ve Değerlendirilmesi , Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 35-57."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/peynir-gemisini-yurutmek-icin-lider-gerekli-mi/", "text": "Gelin birlikte eski zamanlara yolculuk edelim dostlar. Geçmişe mazi deyip köşede bırakmayalım ve ilk insanlık dönemlerine doğru şöyle bir uzanalım. İnsanların mağara duvarlarına çizim yapmalarının salt sebebi diğer insanlarla iletişim kurmak istemeleri olabilir mi? Özellikle o dönemlerde bilgi hayati bir öneme sahip olmalı. Bu büyük ağacın meyvesi yenir mi? Boynuzlu bir hayvanı tek başına yakalamak mümkün mü? Yerdeki çiçekli bitkiyi yediği için ölen olmuş mudur? Bu bilgi birikimi için ise ya ilk elden bilgiyi deneyimlemek ya da bilen bir kişiden bilgiyi almak gerekir. Bu bilgiyi aktarmak için ise bir araca yani dile ihtiyacımız var. Burada konuya sözlü iletişimi dahil edebiliriz. Genel olarak dünya dillerinin en kapsamlı kataloğu kabul edilen Ethnologue 24. baskısında, baskı tarihi (21 Şubat 2021) itibariyle ayrıntılı sınıflandırılmış listesi ile 7.139 farklı dile sahip bir dünyada yaşadığımızı söylemektedir (Simons, 2021). Yönümüzü biraz kültürel ve görsel antroplojiye çevirelim. Sözel iletişimin, özellikle bir davranış değişikliği veya bilinçli farkındalık yaratmak için önemli bir araç olduğunu biliyoruz. Bu bilgimizi bilimsel bir araştırma ile desteklemeye ne dersiniz? Hem de bunu sinemayı biraz daha spesifik bir dala indirgeyerek ve hatta bir çoğumuzun 'çocuk işi' dediği animasyonlar ile yapsak? Hadi bu çemberi biraz daha daraltalım ve Japon animasyon sanatı olan animeleri baz alarak yapılmış bir araştırmaya kulak verelim. Pittsburgh Üniversitesi, UCLA ve Teksas Üniversitesi'nden araştırmacılar, INFORMS dergisi Marketing Science'da yayınlanan araştırmaya göre; sosyal öğrenmede, güvendiğimiz veya hayran olduğumuz bir kişiyi takip etmenin gücüyle karşılaştırıldığında, sözlü iletişimin daha güçlü olduğunu ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bu araştırma, hem sözel iletişimin hem de başkasının liderliğini takip etmenin, sosyal öğrenme yoluyla başkalarını etkilemede en güçlü dinamiklerden iki tanesi olduğu sonucuna varmıştır. INFORMS dergisi Marketing Science'da Sözlü İletişim, Gözlemlenen Benimseme ve Anime İzleme Kararları: Kişisel ve Topluluk Ağının Rolü / Word of Mouth, Observed Adoptions, and Anime-Watching Decisions: The Role of the Personal versus the Community Network, başlıklı çalışma Pittsburgh Üniversitesi Katz İşletme Enstitüsü'den Mina Ameri; UCLA'daki Anderson Yönetim Okulu'ndan Elisabeth Honka ve Dallas'taki Texas Üniversitesi'nden Ying Xie tarafından yazılmış ve yayınlanmıştır. Araştırmanın odağında bir çevrimiçi paylaşım sitesi olan MyAnimeList.net yer almaktadır. Birçok çevrimiçi platform, kullanıcıları arasında sosyalleşmeyi kolaylaştırmak için çeşitli araçlar ve işlevler sağlar. Kullanıcılar birbirleriyle arkadaş olabilir ve daha büyük topluluk içinde kendi kişisel sosyal ağlarını oluştururlar. Bu bağlamda bir kullanıcı arkadaşlarının fikirlerinden ve/veya eylemlerinden etkilenebilir iken, aynı zamanda kişisel ağının ötesindeki kullanıcılar tarafından ürün benimsemelerini, çevrimiçi incelemeleri ve derecelendirmeleri gözlemleyebilir. Bu makale boyunca, bir kullanıcının arkadaş ağı kişisel ağ olarak adlandırılırken topluluğun diğer üyeleri ''topluluk ağı'' olarak adlandırılır. Son yıllarda çevrimiçi akış hizmetlerinin hızla genişlemesiyle birlikte, tüketiciler hangi belirli filmleri veya şovları izleyeceğine karar verirken son derece büyük bir seçim seti ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu senaryoda tüketiciler, ürün kullanılabilirliği hakkında bilgi edinmek ve ayrıca ürünün faydasına ilişkin ön belirsizliklerini azaltmak için çeşitli bilgisel ipuçlarına güvenme eğilimindedir. Tüketicilerin ürüne karşı güven duymasında, platform üzerinden ürün satışı yapılmaması, ürün popülerliği ve derecelendirme bilgilerinin önemli rolleri üstlenmesi muhtemeldir. Bu da onu sosyal öğrenmeyi incelemek için ideal bir bağlam haline getirmektedir. Bu konu ile ilgili Sinan Aral ve Dylan Walker'ın yaptığı araştırma; tüketicilerin ürünü benimsemelerinde sosyal öğrenmenin önemini gösteren örnek çalışmalardandır. Çalışma, tüketicilerin iki farklı yol ile sosyal etkileşimde bulunduğunu söyler. Doğrudan iletişim kurulup ürün hakkında karar verilmesi ve dolaylı olarak topluluk içinde en çok tüketilen ürünlere öncelik verilmesi şeklinde iki tür seçme davranışı gözlemlenir. (Aral & Walker, 2011, 1623-1639). Araştırmada ele alınan platform üzerinden farklı şekillerde bilgi edinebilirsiniz. Öncelikle kişisel ağınızdaki arkadaşlarınızın beğeni hareketlerini, yorumlarını takip ederek ilgi duyulan alandaki yapımlara yönelebilirsiniz. Aynı zamanda geniş ölçekli olarak topluluk ağında, popüler anime listelerini de takip edilebilme imkanınız bulunmaktadır. Bu yöntemler farklı bilgi kaynaklarının birbirinden ayrılmasını sağlamış ve kullanıcıların ürün benimsemeleri üzerindeki ayrı ayrı etkilerini incelemek için fırsat tanımıştır. Ayrıca, kişisel ağlardan kaynaklanan sosyal etkilerin tanımlanmasına yardımcı olmak için bağımsız kullanıcıları yani arkadaşı olmayan kullanıcılar da dahil edilmiştir. Araştırma kapsamında doğrusal bir olasılık modeli kullanılarak 103 anime için kullanıcıların benimseme kararları modellenmiştir. Bir anime popülerlik kazandıkça, kullanıcıların izleme ihtimali artacaktır çünkü içerikler arasında görünürlüğü daha fazladır. İncelenen sosyal öğrenme güçleri arasında en büyük itici gücün topluluk ağından gelen ''ağızdan ağıza yönlendirmeler'' olduğu saptanmıştır. Sözel iletişim, gözlemleyerek benimsemeden daha güçlü bir etkiye sahip olsa bile her iki faktörün de sosyal öğrenmeyi etkilemede önemli olduğu kanısına varılmıştır. Ameri, Hem sözel iletişim hem de gözlemlenen benimsemeler bir kişinin sosyal öğrenmesini etkilemede oldukça etkili olsa da sonuçlar her birinin, bireylerin karar vermelerinde kullandıkları, benzersiz ve farklı bilgiler sağladığını gösteriyor. Sonuç olarak, bir kişinin edindiği topluluk ağının anime izleme kararlarını ve davranışlarını yönlendiren birincil bilgi kaynağı olduğunu bulduk. şeklinde çalışma hakkında bilgi vermiştir. Günümüzde insanların, birçok markanın reklamlarında artık 'ünlü' bir kişiyi görmektense, kendi içlerinden yükselen ve 'kişisel ağı'nda gördüğü yüzleri daha inandırıcı bulduklarını düşünüyorum. Reklam mesajlarının üzerimizdeki etkisini arttırmada kullandığı bir yöntem olarak; 'ünlü' yerini 'fenomen'lere bırakıyor, fenomenler de ise aynı 100 Numaralı Adam filmindeki Kemal Sunal'ın rolünü alıyor. Üretilen ve satışa sunulan her içeriği tüketim kararı alırken, kültürel veya yaşamsal materyal olması fark etmeksizin kişisel ağlarımızdan gelen bilgi enformasyonuna daha güçlü bir şekilde bağlıyız. Kişisel ağ tıpkı milföy rulosu gibi kolayca yapıp zevkle yiyebilirsiniz. Aynı zamanda inanılmaz doyum sağlarsınız. Hamur açıp uğraşmaya gerek yok. Kendi seçimlerimizi yönlendirdiğimizi düşünürken tamamen yönlendirilenlerden de olabiliriz. Uslu durmayan insanların dedikodudan sonra diğer yaptığı yaramazlık ise rekabet olsa gerek. Bu minik kişisel 'dedikodu' ağının sağladığı ürünler insanların üstünlük yaratma ve marka ile bütünleşme/var olma çabası ile grubun tüketim faaliyetlerini tetikleyebilir. Bu minik minik birleşen kişisel ağ ile oluşan bir topluluk ağı hayal edin. Medeniyet dedikodu ile kuruldu ama bu dedikoduya liderlik yapanları da es geçmemek gerek. Her söylemin reklam için bir anlamı vardır, magazinsel durumları da dahil edebiliriz sanırım. Hani derler ya reklamın iyisi kötüsü olmaz diye. Animasyon spesifik bir başlık kalırken onun daha spesifik bir alt başlığı olarak ele alınan animeler için bile bir başkasının ne düşündüğünü gözetleyecek kadar başkalarının düşüncelerini önemseyen bir yapımız var. Aslında bu yapılan çalışmayı başka konulara çok rahatlıkla uyarlayabiliriz sadece konu etiketlerinden uzaklaşıp biraz yüzeye doğru çıkmak yeterli."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/planli-olmak-iyidir-safsatasi/", "text": "Yazının ana konusuna girmeden, daha önce üzerinde genişçe durduğum bazı konuları kısaca ifade edip o yazılara gönderme yapacağım. Böylece bu yazıyı gereksiz yere uzatıp tekrarlara düşmemiş oluruz. Aslında yazının başlığını planlı olmak kötüdür safsatası diye de yazabilirdim, ama sanırım o kalıp yargı çok daha az savunuluyor, moda olan kalıp yargı planlı olmanın iyi olduğu... Bu safsata yüzünden nice hayatlar kararıyor ya da olabileceğinden çok daha tatminsiz yaşanıyor. Ama işin asıl can damarı her şeyi 1 ve 0 olarak etiketleme hastalığımız. Bu yazıda bunun üzerine biraz duracağım ama zeminini oluşturan, 1 ve 0 olarak bakmaktan çok boyutlu analize geçmeyi daha önce yazmıştım, bu yazıdan önce ya da sonra okumak isteyebilirsiniz. Planlı olmak bazı durumlarda bazı şekillerde işe yarayan bir yöntemdir ve çoğu zaman plan kelimesine vehmettiğimiz anlamda mümkün değildir. Dünya üzerinde milyonlarca insan yapılamayacak ve yapılmaya çalışılması yarardan çok zarar veren bir şekilde daha da, daha da, daha da planlı olmaya çalışıyor. Planlı olmayı 1 ve 0 olarak algılıyoruz. Yani bir eşik var o eşiğin üstündeki insanlar yeterince planlı, altındaki insanlar da yeterince planlı değil gibi düşünüyoruz. Hatta yeterince kelimesini de atıyoruz aradan: Planlı bir insanım ya da hiç planlı bir insan değilim diyoruz. Ya da başka bir insan için çok planlı bir insan ya da hiç planlı bir insan değil diye düşünüyoruz. Gerçekten her zaman ya da çoğunlukla planlı bir insan olmanın neden mümkün olmadığına ikna olmanız için bir yazımı daha önereyim: Olasılıklar Oyunu. Ne yazık ki planlı olmayı hazırlıklı olmayla karıştırıyoruz. Yaşamımızdan değerlerimizle uyumlu bir tatmin elde edebilmek için olası geleceklere hazırlıklı olmamız gerekir. Ve dünya deneyimleri öyle gösteriyor ki, mesela meditasyon ve bağlantılı olarak kazanılan yetkinlikler, her şey için planlar yapmaya çalışmaktan çok daha hazırlıklı kılar sizi. - Planlanamayacak bir durumla ilgili daha esnek bir şekilde hazırlıklı olmaya harcayabileceğiniz zaman ve kaynakları, katı bir ya da iki planı iyice detaylandırmaya harcamanız ve gerçek durum ortaya çıktığında bu bir ya da iki planın tamamen çöp olması ve sizi ayazda bırakması. - Bir planı ille de olabildiğince alışık olduğuma yakın bir şekilde gerçekleştireceğim diye, ölçülmemiş örtük maliyetlere deli gibi yüklenmeniz. - Yaşamınızın bir alanındaki planları gerçekleştirmedeki baskıcı tutumunuz yüzünden, yaşamınızın başka alanlarına körleşmeniz ve oralarda yıkıcı sorunlar yaşamanız. - Kendinize verdiğiniz değeri kimi planların gerçekleşme derecesine bağlamanız ve giderek öz şefkatinizi, öz saygınızı, öz değerinizi kaybetmeniz... YouTube'da Çevik Yaşam Mustafa Acungil diye aratarak kanalıma ulaşıp Çevik Yaşam Rehberi oynatma listemi izlerseniz, plan yapmanın yeri geldiğinde kullanılacak bir araç olarak nasıl konumlanabileceğini görebilir ve belki de uygulayabilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/pornografi-beynimizin-atesle-imtihani/", "text": "Günümüzde internet içeriğinde pornografi yoğunluğunun ne kadar çok olduğunu fark ettiğimizde gözlerimiz fal taşı gibi açılabilir. Tüm web katmanında porno kategorisine giren sitelerin oranı yüzde dört görünse de, işin arama motoru kısmına baktığımızda bu oranlar birden büyümeye başlıyor! Yüzde on üç, yüzde yirmi! Durdurabilene aşk olsun! Mobil kullanıcıların internette yaptığı aramaların beşte biri porno içeriklere ulaşma amacı taşıyor. Bu oran hafife alınacak türden değil. Durum gittikçe ve hızlı bir şekilde porno içerikler lehine değişiyor. Açık Beyin olarak ilave edelim ki: pandeminin buna sunduğu katkıyı es geçemeyiz. Porno tüketiminin genç yaşlarda sınırlandırılması gerektiği konusunda artık her hemfikir. Zira düzenli porno izlemek hızlı bağımlılık geliştiriyor. Cinsel hayatı tarumar ettiği gibi beynimizin çalışma düzenini de belirgin olarak değiştiriyor. 2011 tarihli bir derlemenin sonuçlarına göre, pornografi denen alengirli meselenin ne denli ciddi sonuçlar doğurabileceği konusuna dikkat çekeceğiz. 2011 yılında yayınlanan Dr. Donald Hilton ve Dr. Clark Watts imzalı makalede, pornografiye bağlı ön beyin problemleri mercek altına alınıyor. Yazarlar, her türlü bağımlılığın beyinde Hipo Frontal Sendrom denilen bir duruma sebep olduğunu iddia ederken, bu konuda kanıtları da sunmaktan çekinmiyorlar. Hipo Frontal sendromlar, ön beynimizdeki dürtü kontrolü ve istemli davranış yönetme devrelerinin işlevlerini kaybetmesi demek! Beynin ön bölgesinin faaliyetinde ölçülebilir azalmayı anlatan bu klinik durum tahmin ettiğinizden de tehlikeli. Çünkü ön beyin, bizi insan yapan yüksek zihinsel faaliyetlerimizin yönetim merkezidir. Hayvanlardan farklı olarak tüm yapabildiklerimizin ön beynimizle doğrudan bağlantısı vardır. Bu tip durumlar, aynı zamanda tümör, felç ve travmalar neticesinde de görüldüğü için klinik sinirbilimciler, hassaten nörologlar ve beyin cerrahlarının oldukça iyi bildiği vakalardır. Anatomik olarak, ön beyin kontrol sistemlerinin kaybı en çok travmalar sonrası ortaya çıkar ve seri MRI taramalarında görülür ki frontal loblarda zamanla ilerleyici hacim kayıpları görülmeye başlar. Hipo Frontal sendromların temel unsurları dürtüsellik, zorlayıcı davranışlar, duygusal değişiklikler, karar verme sistemindeki bozulmalar gibi iyi tanımlanmış olsa da, sürecin nasıl işlediği tam olarak hala bilinmiyor. İşin ilginç tarafı, bu hipofrontal durumların bağımlı hastalardaki bulgularla büyük benzerlikler göstermesi. Hipofrontalite üzerine çalışan Fowler ve ark. bağımlılarla yürüttükleri araştırmalarda, yaralanmalar sonrasında saldırganlık, gelecekteki sonuçlara ilişkin kötü karar verme, uygunsuz tepkileri engelleyememe gibi sorunların kaynağı olan ön beyindeki sorunların bağımlılıkta da aynı şekilde gözlemlendiğini göstermiş durumdalar. 2002'de yapılan kokain bağımlılığı üzerine bir çalışmada, frontal loblar da dahil olmak üzere beynin farklı alanlarında ölçülebilir hacim kaybı tespit edildi. Metamfetamin üzerine bir başka çalışma da 2004 yılında yapıldı ve karşımıza aynı sonuçlar çıktı. Tabii ki bu ilaçların etkileri bilinen kimyasallar olduğu için, meslekten olanlara bu bilgiler ilginç gelmeyecektir. Ancak bağımlılığın beyinde ne çapta değişiklikler yarattığını görmek bakımından önemli bir başlangıç olduğu da açık! Elde edilen sonuçlar bununla da kalmadı. Başka bir çalışmada yemek yeme bağımlılığı ve obeziteye yol açan benzer bulgulara rastlandı. 2006 yılında, özellikle obezite üzerine bir çalışma daha yayınlandı. Sonuçlar şaşırtıcı şekilde kokain ve metamfetamin çalışmalarına neredeyse birebir benziyordu. Obezite araştırmasında, özellikle frontal loblarda, muhakeme ve kontrolle ilişkili alanlarda hatırı sayılır bir hacim kaybı, yani vülgarize edersek küçülme yaşandığı ortaya çıktı. Bu, öncekilerden daha fazla dikkate değer bir bulgudur. Çünkü kimyasal maddelerden farklı olarak, davranışsal bir suistimalin beyindeki etkilerini görmemizi sağlayan kritik bir dönüm noktası! Yakın zamanda yapılan araştırmalar gösteriyor ki kompulsif cinsellik gerçekten de bağımlılık yaratabilir. 2007'de pedofili üzerinden yürütülen bir araştırma; kokain, metamfetamin ve obezite çalışmalarıyla aynı sonucu verdi! İnanılmaz bir sonuçtu! Bu çalışmayla, ilk kez bir cinsel davranış bozukluğunun, beyinde bağımlılığın ayırt edici özelliği olan fiziksel ve anatomik değişikliklere sebep olabileceği sonucu ortaya çıkıyordu. Bir ön çalışma, özellikle cinsel davranışlarını kontrol edemeyen hastalarda ön beyindeki işlev bozukluğunu açıkça gösteriyordu. Ancak davranışları sürdürmeye yardımcı olan sinir devrelerindeki değişikliklerin; yani sinirsel adaptasyonun uyuşturucu veya başka bir kimyasal almadan da olabileceğini artık net olarak biliyoruz. Aynen kimyasal madde etkilerinde olduğu gibi, tekrarlayan haz verici davranışlar da zamanla doğal olarak beynimizde bulunan haberci kimyasalların miktarlarını artıyor. Kimyasal maddelerin etkilerini gördüğümüz gibi, zamanla beyin devrelerinin çalışma sistemini kalıcı olarak değiştirmeye yol açabiliyor. İşin nirengi noktası işte bu. Bu İşin Kumarı, Pornosu, Aşırı Yemesi Yok: Hepsi Aynı! 2005 yılına gelindiğinde, Dr. Eric Nestler, tüm bağımlılıkların beynin mezolimbik ödül merkezleri diye adlandırılan duygusal ve dürtüsel bölümlerinin işlev bozukluğundan kaynaklandığını açıkladığı dönüm noktası niteliğinde bir makale yayınladı. Bu makalede toplanan kanıtlar gösteriyor ki bağımlılık; beyindeki ödül/zevk odakları, kokain ya da opioidler gibi dışarıdan alınan uyuşturucular tarafından, yahut gıda ya da cinsellik gibi hayatta kalmak için gerekli ve insan doğasının ayrılmaz parçaları tarafından ele geçirildiğinde ortaya çıkar. Bu bölgeler, patolojik aşırı yeme, patolojik kumar oynama ve cinsel bağımlılıklar gibi doğal bağımlılıklarda da belirgin rol oynar. İster doğal, ister dışarıdan alınan maddelerle oluşsun, bağımlılığı oluşturan temel etkenlerden birisi, haz kimyasalı olan dopaminin aşırı salgılanması ve buna bağlı olarak zamanla beyindeki dopamin alıcılarının miktarlarında görülen azalmadır. Bu beynin fizyolojisinin doğal bir sonucudur. Cinselliğin nöroplastisite üzerindeki etkilerini araştıran 2010 tarihli bir makaleye göz atalım. Aşırı cinsel deneyim, ilaç suistimalinde görülenlere benzer şekilde, akkumbens çekirdeğindeki belirli sinir hücrelerinde yapısal ve işlevsel değişikliğe sebep oluyordu. Başka çalışmalar, cinsel dürtüleri istismar eden bağımlılık davranışlarında beynin moleküler işleme mekanizmalarının da bozulduğunu ispatlıyordu! Örneğin, DeltaFosB proteinine bakalım. Bu protein aşırı üretilince hiperseksüel sendrom ortaya çıkıyordu. DeltaFosB'nin hem bağımlılığın gelişimi, hem de kademeli olarak azalması sırasında ödül döngüsünün çalışma durumunu ve bireyin bağımlı olmasını değerlendirmek için biyolojik bir kılavuz haline gelmesi oldukça mümkün görünüyor. Porno Bildiğiniz Gibi Değil: 97 Milyar Dolarlık Sektör! 2014 Mayıs'ta yayınlanan psikiyatrik hastalıklar listesinin yeni versiyonu DSM-5'de kompulsif pornografi kullanımı hiperseksüalite bozukluğu olarak tanımlanmıştı. Bu durum oldukça ciddi bir sorunun gün yüzüne çıktığını gösteriyor. 2006 yılında internette pornografi üzerinden elde edilen toplam gelir dünya devlerini solladı geçti! Bu listede kimler yok ki? Microsoft, Google, Amazon, eBay, Yahoo, Apple ve Netflix, pornografinin gerisinde kalmıştı! Porno endüstrisi internet üzerinden tam 97 milyar dolar gelir elde etmişti! Böylesine büyük bir rakama karşın, bu sektörden para kazanan odaklar, sistemli bir şekilde pornografiyi masum göstermeye çalışıyorlar. ABD'de seks endüstrisine karşı yapılan tüm itirazlar, Amerikan anayasasının ifade özgürlüğünü garanti altına alan o meşhur Birinci Ek Maddesine aykırı olarak nitelendirilip engelleniyor! Pornografinin evli çiftler arasındaki bağlanmayı zedelediği, uygunsuz cinsel ilişkiye girme oranını ciddi oranda artırdığı, kadına yönelik şiddetteki artışı ve ergenlerdeki çeşitli cinsel davranış bozukluklarına zemin hazırladığı biliniyor. Buna rağmen, tüm kanıtlar görmezden geliniyor. Pornografi, bir özgürlük sorunu olarak ele alınmaya devam ettiği müddetçe, internette yaygın porno içeriğinden özellikle gençleri ve çocukları korumak gittikçe zorlaşacak gibi görünüyor. Ergenlik, beynin en hızlı gelişti dönemlerden birisi. Özellikle cinsiyet hormonlarının etkisiyle hem beyin, hem de bedende büyük değişiklikler meydana gelir. Son derece hassas bir terazide tartılan biyolojik dengeler böyle yürütülür. Bu temel nedene bağlı olarak yaşamın bu dönemi aynı zamanda dış ve iç denge bozuculara karşı oldukça hassastır. Erken gençlik aynı zamanda hassas duygusal iç dünya nedeniyle de çeşitli ruhsal gerilimlere ve bunlara bağlı olarak rahatlatıcı ve uyuşturucu bağımlılıklara karşı da özellikle dikkat edilmesi gereken bir dönemdir. Yaşam boyu süren bir çok zararlı bağımlılık tam da bu dönemde başlar ve beyinleri kalıcı olarak ağır bir tempoda dönüştürmeyi başarır. Bağımlılıkların sinirsel mekanizmalarını anladıkça bu derin sorunu tedavi etme konusunda da yeni umutlar doğuyor. Ama tıbbın en önemli kısmının koruyucu tıp olduğunu unutmadan, insanlar hastalanmadan önce önlem almanın ve bu tip zafiyetlerimizi hedefleyen avcı bağımlılık tuzaklarının ağına düşme ihtimalimizi en aza indirmenin akıllıca olduğunu hatırlamak gerekiyor. Gıda bağımlılığı nasıl biyolojik bir temele sahipse, bazen pek de ciddiye almadığımız pornografi de öyledir. Özetle tüm bağımlılıklar benzer bir mekanizmayı kullanır ve etkileri bu sisteme ne kadar yük getirdiklerine bağlı olarak değişir. Yasaklamak, her türlü keyifli deneyimi arzu nesnesi haline getirmekteki en etkili yöntemdir. Pornografi benzer davranışsal bağımlılıkları engellemenin en etkin yolu, bundan kazanç elde edilmesinin önünü olabildiğince keserek, temel düzeyden başlayan yaptırımları dikkatle uygulamaktır. Bu işin şakası yok; insanı insan yapan beyin ve zihinsel donanım, sadece zevkli zannettiğimiz ama en derin zaaflarımıza çöreklenen saldıranların ağır taarruzu altında. Dikkatli olmak gerekiyor. Bu konuyla ilgili başka içeriklerimizi incelemek için buraya tıklayabilirsiniz. Uludağın en tepesinden bırakılan yumruk kadar kar topunun büyüye büyüye üstümüze doğru uçarak gelen bir sorun sıkıntı bela gibi. Arkadaşlar , ben daha yeni 18 yaşına girmiş 14 yaşından beri pornografi ile içli dışlı bir insan olup bunun bir sorun olduğunu 17 yaşında fark etmiş bir insanım hele ki pandemi zamanlarımda adeta üzerime bir lanet gibi bağlanmıştı kurtulmam çok zor olmuştu ve ilginçtir niye olduğunu bilemeyeceğim ancak corona zamanında , berbat zamanlarda , okb semptomları göstermeye başlamıştım ve tabi makalade yazdığı gibi , daha sonra kendimden iğreneceğim , çok şükür hukuki bir sıkıntı değildi , eylemlerde bulunan bir insana dönmüştüm korona zamanından aylar sonra pornografi ile ilişkimi kestim ve ve aylardır dürtü kontrolu konusunda kendimi fazlaca geliştirdim . peki eski haline istinaden düzelme daha da iyileşme gibi şeyler var mı? Beyin sisi diyorlardı sanırım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/pozitif-sezgi-negatif-sezgi/", "text": "Sezgi çoğunlukla herhangi bir delil olmadan bir şeyleri bilme ya da anlama becerisi olarak kabul edilse de bu kavramın başka bir anlamı, ilk günden bu yana bizim aleyhimize işleyen olumsuz bir yanı var: Sezgi, insanı her zaman doğru görünenle aynı fikirde olmaya iter. Zihin için alışıldık dünyevi olguların dışında kalan ve hayatın doğal akışına ters düşen her türlü olay karşısında insan aklını bir anda kilitler. Artık her gün bir yenisiyle karşılaştığımız birçok bilimsel olguyu ya da fikri anlamakta çekilen zorluğun altında da bu yeni bilgilerin insan için sezgisel olmaması yatıyor. Bir şeyin aynı anda iki ya da daha fazla yerde olabileceği gibi yaşamın bilindik akışına aykırı düşünceler karşısında hissedilen kavrama çaresizliğinin nedeni, bu tür fikirlerin karmaşasından çok tanımlamaların insan için sezgisel olmaması. Gerçi insanoğlunun sezgisel olmayan olguları anlamaya karşı gösterdiği direnç, bilim tarihinde yeni sayılmaz. Mesela dünyanın yuvarlak olduğu gibi, şimdi bize oldukça sezgisel gelen bir yığın fikir bir zamanlar insanlar için hiç de öyle değildi. O insanlar için sezgisel olan, yani bildikleri tüm dünyevi bilgiyle örtüşen, dünyanın düz olması gerekliliğiydi. Bugün de durum pek farklı değil aslında. Einstein da dahil birçok kişinin Kuantum Mekaniğine karşı tepkilerinin asıl nedeni bu mekaniğin hiçbir yönüyle sezgisel olmamasıydı. Sezgisel olmayan ve sırf bu nedenle de insan zihnini sürekli rahatsız eden bir diğer olgu da yeni kuşak sendromu. Her nesil bir önceki için, doğası itibarıyla, sezgisel değildir. Bu da son derece anlaşılır. Özü bakımından normlarla işleyen sezgi için, yeni normlara sahip olmayan birilerinin yeni normaller oluşturabilmesi hiç kolay değil. Anormallik korkusuna bağlı normal dayatmasının temelinde de hep negatif sezgi var. Yeni düşünceler gibi yaşamın doğal akışına aykırı yeni duyguların, bilindik tercihlerin dışında kalan tercihlerin, yaşam biçimlerinin, kabullerin, değerlerin sezilmesi eski kafalar için hep zor oluyor. Normalle uyuşmayan zekaların dahi teşhisinde bu insanlar eksik kalabiliyor. Kısacası, negatif sezgiyle nasıl baş edeceğini bilmeyen, her gün değişen yaşama sadece ezberlediği bilgilerle bakan birinin ne etrafında olup biteni fark etmesi ne de ezberledikleri yaşamın doğal akışına uymayan sistemleri kavraması mümkün. Edindiği bilgilere nasıl davranacağını, bilgiyle arasındaki mesafeyi nasıl koruması gerektiğini, dahası yaşamın doğal akışı diye bir şey olamayacağını kendine iyice öğretmeyen birinin, olumsuz sezgisini olumlu sezgiye dönüştürmesi sanıldığı kadar kolay değil. Bu tür bir zihinsel becerilerin keskinleşmesi de ancak bilişsel gelişimle mümkündür."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/prefrontal-korteks-nedir/", "text": "Prefrontal korteks veya daha genel olarak ön beyin, insanı diğer canlılardan ayıran işlevlerin kontrol edildiği en önemli beyin alanıdır. Bu beyin bölgesi kişiliğinizi ve toplum içinde nasıl davranacağınızı kontrol eden sinir devrelerini içerir. Bu bölge, gelecekteki hedeflerinize yönelik olarak düşünce ve hareketlerinizi organize ettiğinden, mesela, daha eğlenceli bir çok seçeneğiniz olmasına rağmen güzel bir tatil gününde saatlerce çalışabildiğiniz takdirde, beyninizin bu bölümünü tebrik edebilirsiniz. Beyninizin bu bölümü genelde bilinçli bölge olarak nitelenir, zira algılama, hafıza ve irade gibi yüksek bilişsel işlevlerinizle ilişkilidir. Yapısal olarak bir darboğaza sahiptir; bu yüzden herhangi bir anda iki farklı ana işle uğraşmanızı engeller. İnsanlar bu yüzden çoklu iş yapmakta iyi değildirler. Birden fazla işi aynı anda yapmaya çalışmak, her iki işin de hız ve kalitesini düşürmekten başka bir işe yaramaz. Prefrontal korteksiniz, itki kontrolü, sağlıklı karar verme, alternatifleri gözden geçirme gibi icra işlevlerinde uzmandır. Bu beyin bölgesi disiplin düzeyinizi de kontrol eder ve tekrarlı alıştırmalarla bir konuda uzmanlaşmanıza yardım eder. Araştırmaların gösterdiğine göre, eğer bir faaliyeti sürekli tekrar ederseniz, frontal korteksiniz onu hatırlamaktadır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/psikedelikler-goremedigimiz-yollari-gosterebilir-mi-bize/", "text": "Susam Sokağı'nı hatırlıyor musunuz? Ya da duydunuz mu hiç? Bir kız vardı, acıkıp buzdolabını açıyordu ve yiyecek bir şeyler arıyordu. Biraz bakındıktan sonra da hoşnutsuz bir şekilde kapağı kapatıyordu ve dolapta ilgisini çeken hiçbir şeyin olmadığını söylüyordu. Kız kapağı kapatır kapatmaz, dolabın içindeki malzemeler el ele verip kıza sandviç hazırlıyordu. Ardından da kız dolabı bir dahaki açışında mutlu bir şekilde sandviçi görüp yiyordu. Nihayetinde kızın ulaşmak istediği nokta hoşuna giden bir yiyeceği yemek olsa da dolaptaki ekmek ve peynir gibi malzemeleri gördüğünde, bunlar ona lezzetli bir yemek olabilecekleri çağrışımını yapmıyordu. A noktasından B noktasına her zaman gitmeye alıştığımız yol tıkandığında ve yeni bir yol aradığımızda ne yapmak lazım? Yolu tıkananlar, kendini sıkışmış ve çaresiz hissedenler yazının devamını okumak isteyebilir. Ancak bu durumdan rahatsız olmayanlar ya da başka bir yöntemle bunu çözenler... çözme yolunda olanlara yazının devamını okumayı hiç ama hiç tavsiye etmiyoruz. Çünkü bahsedeceğimiz yöntem her ne kadar Platon'un yaşamış olduğu M.Ö 4. yüzyıldan beri kullanılıyor ve bilimsel olarak kanıtlanmış birçok faydaya sahip olsa da hiçbir zararı olmadığını söylemek çok iddialı olacaktır. Yukarıdaki resimdeki yuvarlaklar 2014 yılında İngiltere'de Royal Society'de yayınlanan, o tarihten bugüne resmi olarak 315 ayrı makaleden atıf alan ve beyindeki ağlar üzerine yapılan bir çalışmanın verilerini gösteren bir makaleden alındılar. Renkli çizgilerle gösterilen bağlantılar beynin fMRI yöntemiyle yapılan görüntülerden alınan bir matematiksel model ile oluşturulmuş. Dairenin çeperindeki yuvarlakçıkların, beynin farklı bölgeleri olduğunu düşünebilirsiniz. Sol taraftaki az bağlantıya sahip daire plasebo etkisi altındaki yani aslında herhangi bir işleme maruz kalmamış bir beyni gösteriyor. Sağ taraftaki yoğun bağlantılara sahip beyin ise psikedelik madde etkisi altındaki bir beyni gösteriyor. Psikedelik alındığında, beyinde normal zamanda oluşmayan bağlantılar oluşuyor ve alıştığımızın dışında, farklı şekillerde algılama yeteneği kazanıyoruz. Bu kitapta bahsedilen kapı sonradan da ünlü The Doors müzik grubunun da ismine ilham oluyor. Psikedeliklerle ilgili o kadar çok farklı tanım var ki... Psikedelik kelimesi ilk olarak 1959'da LSD üzerine araştırmalar yapan Humprey Osmand tarafından ruhu ortaya çıkaran ve bilinci değişik bir şekilde aktive eden anlamında kullanılmış. Ancak öyle sanıyoruz ki en vurucu ifadeyi 1990 yılında Nixon döneminin uyuşturucu çarı -dikkat uyuşturucu baronu değil, uyuşturucu çarı ABD'de uyuşturucuya karşı mücadele gösteren komisyonun başındaki kişi- Jaffe kullanmış. Kendisi psikedelikleri diğer maddelerden ayıran en belirgin özelliğin ancak rüyalar ve dini törenlerde yaşanabilecek türden algı durumlarına neden olabilme kapasiteleri olduğunu söylüyor. - Peyote ya da san pedro kaktüslerinden elde edilen meskalin - Sihirli mantarlardan elde edilen psilosibin, - 1938 yılında Alfred Hoffman tarafından çavdar mahmuzu alkaloidleri kullanılarak elde edilen liserjik asitten sentezlenerek üretilen LSD - Ayahuaska'dan elde edilen DMT Hap Gibi Bir Çözüm Olsa Keşke! Psikedelikler göremediğimiz yolları gösterme ya da başka bir deyişle yaratıcılığı artırma özellikleri sebebiyle yoğun olarak kullanılıyorlar. Belki bu amaçla psikedelik kullanan sanatçıları ya da Steve Jobs'u duymuşsunuzdur. Son yıllarda da Silikon Vadisi'ndeki bazı yazılımcılar tarafından yine yaratıcılığı arttırma, farklı açılardan bakabilme yeteneğini oluşturmak için kullanılıyor. 2018 yılında Hollanda'da gerçekleştirilen bir çalışma psikedelik etkisi altındayken kişilerin, psikedelik etkisinde olmadıkları duruma göre daha yaratıcı çözümler bulabildiklerini gösteriyor. Hepimiz isteriz, sorunlarımızın mucizevi bir biçimde yok oluvermesini. Ancak böyle şeyler ne yazık ki sadece masallarda oluyor. Psikedelikler 1971 yılında Birleşmiş Milletler tarafından imza altına alınan anlaşmaya göre zararlı oldukları için kullanımları yasaklı maddeler arasında. Aşağıda görmüş olduğunuz grafik 2010 yılında maddelerin kullanıcı ile çevresine zararı üzerine yapılan ve the Lancet'de yayınlanan bir çalışmaya ait. Yine psikedelikler ve diğer birçok psikoaktif madde konusunda sayısız araştırmaya yapmış David J. Nutt da bu çalışmaya dahil olmuş. Psikedelikler sınıfına giren sihirli mantarın ve LSD'nin grafiğin en altında, yasal olan alkol ve sigaranın ise beklenenin tam aksine grafiğin en üst sıralarında olduğu görülüyor. Öte yandan psikedeliklerin tedavi edici özellikleri de mevcut. 1950'li yıllardan itibaren alkol ve sigara bağımlılığı ile depresyon tedavilerinde kullanıldığı birçok çalışma mevcut. Ayrıca Çin, Amerika ve Kanada gibi ülkeler, keyif amaçlı kullanımı dışında 2019 yılında ilaç endüstrisinde de kullanımına izin vermeye başladı. Serotonin büyük oranda beynin sapında bulunan Raphe çekirdeğinde sentezlenen bir nörotransmitterdir. Belki daha önce antideprasan ilaçların serotoninin işlevlerine etki ettiğini ya da mutluluk hormonu dendiğini duymuşsunuzdur. Ancak etkilerini sadece bu görevle sınırlamak doğru olmaz, kan damarlarının kasılıp gevşemesinden, bağırsaklarımızın çalışmasına kadar birçok farklı işlevi de var. Ama biz bu yazıda beynimiz üzerindeki etkilerinden bahsedeceğiz. Üstte, yukarıda saydığımız psikedelik türlerin ve serotonin molekülünü görüyoruz. Psikedelikler moleküler anlamda serotonine çok benziyorlar ve serotoninin etki ettiği reseptörlere bağlanıyorlar ancak etkileri serotoninle birebir aynı olmuyor. Şöyle bir örnek verelim. Serotonin reseptörünün çocukların içinde oyun oynadığı bir top havuzu olduğunu düşünün. Top havuzu hep aynı havuz olsa da içine giren çocuğun vücudu ve duruşuna göre topların pozisyonu farklılaşır ve işte benzer şekilde bu moleküllerin farklı olması da beyin üzerindeki etkilerin farklılaşmasını getirmektedir. Serotonin 5HT2A reseptörleri yoğun olarak görsel beyin korteksi ve bilinçli düşünmeden sorumlu frontal kortekste bulunur. Bunlara ek olarak daha birçok bölge var aslında ama artık onları başka bir yazıya bırakıyor olacağız. Psikedelik kullanıldığında, bu bölgelerin beyinde ışıl ışıl yandığını görüyoruz. Öte yandan beynimizin ortasında bulunan ve adı talamus olan bir bölge var ki bu bölge beyne akan duyusal bilgilerin filtrelenmesi ile dağıtılmasından sorumlu. Bir nevi beynin resepsiyonistliğini yapıyor diyebilirsiniz. Sen dur, sen geç, sen bekle, sana ihtiyaç yok, sen hayati önem taşıyorsun hemen şuraya buyur...gibi. Psikedelik kullanımında talamusun işlevinin inhibe edildiğini yani azaltıldığını görüyoruz, dolayısıyla da duyular işlenmek üzere kortekse daha yoğun bir şekilde aktığını görüyoruz. Psikedelikler binlerce yıldır, yol gösterici; 60'li yıllardan beri de hedonist bir kültürün uzantısı olarak keyif amaçlı kullanılıyor. Psikedelikleri insanlar kendilerini doğayla, yaratanla, etrafıyla bir hissetmek için de alıyorlar uçuran bir tribe girmek için de. Psikedelikler özetle, gidilmek istenen noktaya ulaşmak için ancak belki bir fener ya da bir destek olabilir. Sinan Canan, kendisine İnsan'ın Fabrika Ayarları'nda bulunan o değerli ve faydalı bilgileri uygulama kararını nasıl alacağız diye sorulduğunda şöyle yanıt vermişti: Önce niyet edeceksin.. Aday, J. S., Bloesch, E. K., & Davoli, C. C. (2020). 2019: A year of expansion in psychedelic research, industry, and deregulation. In Drug Science, Policy and Law, ss. 1-6. Grinspoon, L., Bakalar JB (1979) Psychedelic Drugs Reconsidered, Basic Books, New York. Nichols, D. E. (2016). Psychedelics. Pharmacological reviews, 68(2), 264-355. Petri, G., Expert, P., Turkheimer, F., Carhart-Harris, R., Nutt, D., Hellyer, P. J., & Vaccarino, F. (2014). Homological scaffolds of brain functional networks. Journal of The Royal Society Interface, 11(101), 20140873. Petranker, R., Anderson, T., & Farb, N. (2020). Psychedelic research and the need for transparency: Polishing Alice's Looking Glass. Frontiers in psychology, 11, 1681. Sahakian, B., & LaBuzetta, J. N. (2013). Bad Moves: How decision making goes wrong, and the ethics of smart drugs. OUP Oxford. Prochazkova, L., Lippelt, D. P., Colzato, L. S., Kuchar, M., Sjoerds, Z., & Hommel, B. (2018). Exploring the effect of microdosing psychedelics on creativity in an open-label natural setting. Psychopharmacology, 235(12), 3401-3413. Çok zengin ve bilgilendirici bir yazı olmuş, emeğinize sağlık. Anladığım kadarıyla psikedeliklerin laboratuvarlardaki geçmişi kadar, çok eski zamanlarda da yeri var. Yazının devamında bunu da öğrenmeyi çok isterim. Dikkatimi en çok çeken şey ise, diğer maddelerle kıyaslandığında aradaki o büyük fark! Psikedelikler zamanla çok farklı formlara ve kullanımlara evrilebilecek gibi görünüyor. Teşekkür ederim. Benim de keyifle yazdığım bir yazı oldu. Doğru psikedelikler çok uzun zamandır dini ritüellerde birlik duygusunu yaratmak ya da mistik bir tecrübe için kullanılıyorlar. Fringe dizisini ben de çok seviyorum, oradaki Walter Bishop gibi bir çok kişi yaratıcılığı arttırmak amaçlı LSD kullanıyor doğru. Ancak bu kontrolsüz kullanımının zararları olmayacağı anlamına gelmiyor.. hele de sentetikler de. Hekim kontrolü altında olmayan kimyasal kullanımının riskli olduğunu unutmamak lazım. Yukarıda yazdığım gibi konu hakkında yapılan, yapılmakta olan ve yapılmayı bekleyen bir çok çalışma var. Onaylı olarak bazı ilaçlarda da kullanılmaya başlandı. Umarım çalışmaların faydalı çıktıları olur. Heyecanla takip ediyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/psikolojik-yaklasimlara-isyan-eden-humanizm/", "text": "Geçtiğimiz yüzyıl boyunca pek çok psikolog; akademik psikoloji ve psikanaliz uygulamasının, insanın kendi yeteneğini en üst düzeye çıkarmasında yeterli olmadığı görüşüne savundu. Akademik psikoloji, insanın düşünme; duyguları deneyimleme ve karar verme yetenekleriyle ilgileniyordu. İnsanı inceleme ihtiyacına odaklanan psikanaliz ise; kavramları, duygusal açıdan sağlıklı olmayan kişilerle ilgili çalışmalar üzerine belirlediği için sıklıkla eleştirildi. Daha sonraki yaklaşım olan bilişselcilik, bilgisayarı; insan düşüncesinin bir modeli olarak gördüğü için eleştirildi. Bilişselcilik; davranıştan ziyade, beynin kullanımına odaklanıyor. Ayrıca bilgiyi işlerken beyni bir bilgisayar olarak görüyor. Pek çok psikolog, bilgisayarın aksine; insanın duyguları olduğu için, zihnin bilgiyi bilgisayar gibi işlemediğini iddia etti. Bu nedenle, 1960'larda hümanist psikoloji; önceki psikolojik yaklaşımlara karşı bir isyan hareketi olarak ortaya çıkmış. Hareket, psikanaliz ve davranışçılıktan sonra ortaya çıkması nedeniyle psikolojide üçüncü bir güç olarak bilinir. Hümanizm, insanı bütün olarak inceleyen bir yaklaşım (McLeod: 2007). Yaklaşım, her bireyin dünyayı anlama ve algılama biçiminin benzersiz olduğu varsayımlarından yola çıkıyor. Hümanizm, insan davranışına sadece gözlemcinin bakış açısıyla değil; aynı zamanda insanların belirli davranışları yapma nedenini bularak, yapanın bakış açısından da bakar. Bu yaklaşım aynı zamanda herkesin özgür iradeye, büyümeye ve potansiyelini gerçekleştirmeye yönelik eğilimi olduğu fikrini destekliyor. Ayrıca hümanist psikologlar, herkesin kendi seçimini yapma yeteneğine sahip olduğunu varsayar. - Yüzyılın ortalarında hümanist psikolojinin kurucusu olarak kabul edilen Maslow, insanların doğrudan farklılık gösteren ve farklı zamanlarda tatmin edilmesi gereken çeşitli ihtiyaçları olduğunu kabul eder. Bu nedenle, bireylerin ihtiyaçlar hiyerarşisine göre geliştiğini düşünür. Maslow'un hiyerarşisi en iyi metafor olarak, fiziksel ihtiyaçların tamamen tatmininden; güvenlik ve toplumsal ihtiyaçlara, saygınlık gereksinimlerine ve nihayet kendini gerçekleştirmeye, tam potansiyeline ulaşma durumuna doğru ilerleyen bir ihtiyaçlar piramidi olarak görülüyor. Beş aşamalı ihtiyaçlar hiyerarşisi; bilişsel ve estetiği de içerecek şekilde, yedi aşamalı ihtiyaçlar hiyerarşisine dönüştü (McLeod: 2007). Daha sonra, aşkınlık ile sekiz aşamalı ihtiyaçlar hiyerarşisi haline geldi. Bu hiyerarşiye göre kişi, yükselmeden önce kişinin daha temel ihtiyaçlarının kısmen karşılanması gerekir. - Bilişsel İhtiyaçlar: Bilgi ve anlama, merak, keşif ihtiyacı... - Estetik İhtiyaçlar: Güzeli, dengeyi, biçimi vb. şeyleri arama ve takdir etme... - Aşkınlık İhtiyaçları: Kişi, kişisel benliğinin ötesine geçen değerlerle motive edilir. Kişi kendini, kendisinin ötesinde bir şeye vermekte tam aydınlanmayı bulur. Sonsuzluğa ulaşma arzusu olarak da ifade edilebilir. Bir başka etkili hümanist psikolog Carl R.Rogers'tır. Abraham Maslow'un varsayımına katılmakla birlikte, kişinin özgünlük , kabul görme ve empati sağlayan bir çevreye ihtiyacı olduğunu da ekler. Kendini gerçekleştirme teorisi, Rogers'ın psikolojiye en etkili katkılarından biri olarak görülür. Rogers'a göre herkes, hedeflerine ve isteklerine; kendini gerçekleştirme süreciyle ulaşabilir. Bu terim, yaşamda tatmin olma ve tamamlanma düşüncesini içeriyor. Ona göre herkes, kendi potansiyelini gerçekleştirme ve insan olma düzeyine ulaşma eğilimi olan temel güdüye sahip. Yine de, çevrenin bu noktada önemli rol oynadığını belirtir. - Yaratıcı - Varoluşsal bir biçimde yaşayan - Yeni deneyime açık - Güven duygusuna sahip - Yaşam doyumuna sahip Carl Rogers tarafından geliştirilen bir diğer teori: Kişilik Gelişimi. Bu teorinin merkezinde benlik kavramı var. Benlik kavramı, bir kişi olarak gerçekten kim olduğumuzu ifade eder. Rogers, kişinin benlik kavramını etkileyen iki temel kaynağın; çocukluk deneyimleri ve başkaları tarafından yapılan değerlendirmeler olduğunu belirtiyor. Benlik kavramı; benlik değeri , benlik imajı ve ideal benlik olmak üzere 3 bileşenden oluşuyor. Benlik değerinin ; kişinin kendisine, başkaları tarafından değer verildiği ve saygı duyulduğunu hissettiği olumlu saygılarla ilgili olduğu biliniyor. Başka bir deyişle olumlu saygı; toplum tarafından verilen değerlendirme veya yargı ile ilgili bir şey. Rogers, insanların büyüme potansiyellerini ancak kendileri hakkında temelde olumlu bir görüşe sahip olduklarında gerçekleştirebileceklerine inanıyor. Bu, insanlar başkalarından koşulsuz olumlu saygı görürlerse gerçekleşebilir. İnsanlar, çevresindekilerin zorunlu hissetmeden kendilerine değer verdiğini ve saygı duyduğunu hissetmek ister. Öte yandan kendi potansiyelini yerine getirmeyen insanlar, yalnızca belirli bir değer koşulunu yerine getirdikleri takdirde sevileceklerini ve değer göreceklerini düşünürlerse koşullu olumlu saygıyı deneyimleyecekler. Bu öz değer koşulları; kişinin ideal benliği ile benlik imajının aynı olmadığı bir duruma sebep olursa, uyumsuzluk durumu oluşabilir. Rogers, bir kişinin kendini gerçekleştirebilmesi için, uyum durumunda olması gerektiğini savunuyor. Kişi; benlik imajı ile ideal benlik arasındaki boşluğu kapatmaya çalışır ancak çoğu insan bunu yararsız yollarla, muhtemelen onları tutarlı kılmayacak başarıların peşinden koşarak yapar. Yüksek sınav puanları almanın her şeye değer olduğuna inanan bir öğrenci, ya B notu ile başa çıkmaya çalışır ya da kendisini daha yüksek bir not almaktan alıkoyan öğretmenleri suçlayıp bu sonucu düpedüz onların başarısızlığı olarak düşünür. - İnsanın alt yönlerinin bir tür parçalanmış haliyle değil; bütünüyle insanla ilgilenir. Bu özellik, insanların belirli davranışları neden yaptığını algılamakla ilgili bir özellik. Başka bir deyişle; faaliyetleri gözlemcinin bakış açısından değil, davranışı yapan kişinin bakış açısından tanımlar . - Kendini gerçekleştirme ve kendini tamamlama kavramlarına ilişkin kaygılar. Hümanizm, kişinin seçtiği veya değer verdiği yön ne olursa olsun, bir büyüme olduğunu düşünüyor. Bir öğrenci sınavda iyi bir not almak istiyorsa bunu çok çalışarak gerçekleştirebilir. Böylece insanlar, bir tatmin aracı olarak büyüme ve yaratıcılık için kendi yönleri hakkında daha iyi seçimler yapmak için bir öz anlayışa ihtiyaç duyabilir. - Bireyin kendini nasıl gördüğü ve kendini geliştirirken tercih ettiği değerlerle ilgili endişeler. Hümanizm topluma katkıda bulunacak şekilde gelişme ve kendini gerçekleştirme kapasitesine ve inisiyatifine sahip olması için insana bireysel olarak güvenmenin önemini vurgular. Öğrenme; hümanist yaklaşımda, her birey için kaçınılmaz ve benzersiz bir süreç anlamına gelir. İnsancıl yaklaşım insanı, öğrenmenin merkezi parçası olarak görüyor. Yaklaşıma göre; öz motivasyonla başlayan bir eğitim süreci, daha iyi öğrenmeyle sonuçlanabilir. Her birey kendi doğal öğrenme yolunu geliştirirse öğrenci ne öğrendiğini belirleme konusunda daha fazla sorumluluk alabilir. - Az Düzenlemeli Öğrenme Öğrencilerin kendi eğitimlerini yönlendirmede; neyi okuyacaklarını, ne zaman ve nasıl çalışacaklarını seçmede önemli bir temelinin olması. Buradaki fikir, öğrencileri pasif bilgi alıcıları yerine; kendi kendini yöneten, kendi kendini motive eden öğrenciler yapmak. - Duyuşsal Öğrenme Hümanist eğitimciler; öğretmenlerin dikkate alma, işbirliği yapma, karşılıklı saygı ve dürüstlük gibi değerleri hem örnek teşkil ederek hem de uygun olduğunda bu değerleri tartışarak ve pekiştirerek vurgulamalarını tavsiye eder. - Otantik Değerlendirme Bu özellik; notlardan, standart testlerden ve diğer resmi değerlendirme yöntemlerinin çoğundan kaçınıyor. Hümanist eğitimciler; genellikle yazılı değerlendirmeler, otantik değerlendirmeler kullanılmasını veya hiç değerlendirme yapılmamasını tavsiye ediyor (Kirschenaum ve diğerleri, 1971). - Kişisel Motivasyon Eğitimcilerin, öğrencilere kendi iyilikleri için nasıl öğreneceklerini ve öğrenmeye değer vermeyi öğretmesi. Bu nedenle hümanist programlar genellikle öğrencilerin bilgi bulması, karar vermesi, problem çözmesi ve kendi ürünlerini yaratması gereken açık uçlu etkinliklerin sık kullanımını içeriyor. Çoğu eğitimci, okul dışındaki dünyada sık sık saha gezileri ve keşifler yapılmasını öneriyor. - Disiplin Öğretmenin, öğrenciyi disipline sokmaya zorlamaması. Öğretmenlerin, kendilerini öğrencilerin yanında disiplin ve öz kontrol konusunda cesaretlendirmeleri; öğrenci için sosyal model olmalarını sağlıyor. Öğretmenin disiplin ve öz kontrol konularında sorumluluğu öğrenciye vermesi. - Öğrencinin Yeri ve Rolü Burada öğrenciler, öğrenmeyi öğretme sürecinde merkezi bir rol oynuyor. Öğretmen, öğrencilerin rehberi; arkadaşı veya yardımcısı olarak hareket ediyor. İhtiyaçlarına ve ilgi alanlarına göre gelişme ve ilerleme özgürlüğü veriyor. Hümanizmin eğitimde uygulanmasında bazı güçlü yönler bulunur. Öğrenciler daha aktif ve yaratıcı oluyor; çünkü öğretmenler, onlara potansiyellerini seçme ve geliştirme özgürlüğü veriyor. Öğretmen her öğrencinin kendine özgü özelliklerini bildiğinden, öğrenciler için en iyi yöntemin hangisi olduğuna karar verebilir. Ayrıca öğrencilerin belirli bir zamanda belirli bir konuda uzmanlaşma sorumluluğu daha fazla. Bunun sonucunda öğrencilerin daha disiplinli olmaları sağlanır. Bu güçlü yanların yanı sıra; hümanizmin birkaç zayıf yönü de var. İlk olarak öğretmenin her öğrenciyi veya küçük grubu izlemesi gerekiyor; bu nedenle öğretme ve öğrenme süreci daha fazla zaman gerektirebilir. İkincisi; öğrenciler daha çok duyuşsal başarıya odaklandıkları için akademik başarıdan yoksun olabilirler. Daha sonra; öğrenci, öğretmen tarafından kişisel muamele gördüğü ve bireysel olarak çalışmak üzere görevlendirildiği için daha bireysel çıkarlara sahip olma eğiliminde. Son olarak, ekonomik değil; çünkü öğretmen ve okul, hümanizm yaklaşımının uygulanması konusunda daha fazla imkan hazırlamak zorunda. Daha fazla bilim haberi için tıklayın. Gerçekten keyif alarak ve sıkılmadan okudum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/reklamlar-beynimize-neler-soyluyor/", "text": "Evet pek çoğumuz cinselliğin reklamlarda fazlaca kullanılmasından dolayı cinsellik temalı objelerin tüketicileri etkilediğini düşünüyoruz ama gerçek pek de öyle değil. Nöropazarlama yaklaşık 100 yıldır reklamlarda sıklıkla kullanılan bu metodu, elde ettiği verilerle tartışmaya açarak pazarlamacılara geleneksel araştırma yöntemlerinden daha fazla katkı sunabileceğini gösteriyor. Florida Üniversitesi'nde 250 kadın katılımcıya çekici modellerin oynadığı reklam filmleri izlettirildiğinde, deneklerinin çoğunun bu durumdan hoşlanmadıkları ortaya çıktı. Araştırmada deneklere 2 ünlü modeli 6 ayrı kategoriye yerleştirilmesi istenmesine rağmen sadece genel özellikleri üzerinden 2 ana kategoriye yerleştirebildikleri görüldü. Daha sonra ise katılımcılara duyguları soruldu. Araştırmanın sonucuna göre kadınlar modellerin tavrını ne kadar seksi buluyorlarsa, reklam kendilerine o kadar sıkıcı ve itici geliyordu. Buna karşılık modeller ne kadar doğal ve cinsellik kullanılmıyor ise kadınlarda yarattığı tepkiler de o kadar olumlu oluyordu. Peki bu kadar etkisiz ise hala bu metod neden kullanılıyor ve satışlara etki etmeye devam ediyor? İşte burada ayna nöronlar konusu devreye giriyor. Tüketici bir iç çamaşır reklamı gördüğünde kendisinin reklamdaki kadın gibi çekici ve seksi olacağını veya lüks bir araba reklamındaki model gibi güçlü bir erkek olacağına dair bilinçli olarak farkında olmadığı bir duygusal zincir geliştiriyor. Sözle ifade ettiklerinde sıkıcı ve itici bulsalar da, içerinde bir yerlerdeki atavi devreler, kaçınılmaz olarak bu tip reklamlardaki cinsel imajlarla avlanmalarına neden oluyor. Araştırmada, reklam gereği çamaşır makinesi bir robota dönüşüyor ve bu esnada küçük bir kız çocuğu masanın üzerinden aldığı makası robota doğru uzatıyor. Bir müddet sonra reklam sona eriyor ve araştırmaya katılan katılımcılara reklamda kendilerini negatif yönde etkileyen bir unsurun olup olmadığı soruluyor. Katılımcılar olumsuz bir şey hissetmediklerini ifade ediyorlar ancak EEG ve göz izleme cihazlarıyla yapılan ölçümler başka bir öykü anlatıyor. Katılımcılar, makasın el değiştirdiği sahnede aslında duygusal ilgi açısından reklamdan kopuyor ve Türk toplumunda hakim olan bir batıl inançtan dolayı bilmeden de olsa o andan itibaren reklama olan ilgileri aniden düşüyor. Geleneksel yöntemlerle kolayca gözden kaçabilecek bu sonuca nöropazarlama teknikleriyle ulaşabilmek, markaların milyonlar harcadığı reklamlarının çok daha doğru kurgulanması noktasında oldukça büyük bir önem taşıyor. Nöropazarlama ürün yerleştirmenin işe yarayabileceğini, ancak bu etkinin geleneksel araştırma teknikleriyle ölçümlenmesinin kolay bir iş olmadığını bize söylüyor. Birçok araştırmacı dikkat, ilgi, farkındalık, hatırlama, davranış ve satın alma niyetini sözlü teknikleri kullanarak ürün yerleştirmenin etkilerini ölçmeye çalışsa da bu yöntemlerin ürün yerleştirmenin en önemli etkilerini hafife alması veya kaçırması muhtemeldir. Nöropazarlama açısından bakıldığında, bir hikayenin ana unsuru haline getirilen ürün yerleştirme reklamlarının oldukça verimli olduğu gözlemlenmiş. Hikayenin dışında tutularak yapılan ürün yerleştirmelerinde tüketicinin farkındalığı ve hatırlamasına pek bir etkisinin olmadığı, bu sonuçla da markaya hiçbir katkısının olmadığı birçok araştırma ile ortaya konulmuştur. Nöropazarlama araştırmaları BMW markalı arabaların James Bond, Ray-Ban gözlüklerin Riskli İş filmlerine veya Yüzüklerin Efendisi film serisine Yeni Zelanda doğasının yerleştirilmesi gibi uygulamaların oldukça etkili, son dönemde oldukça yaygın bir şekilde kullanılan aksesuar niteliğindeki yerleştirmelerin ise tam aksine etkisiz olduğunu söylüyor. Neuroco adlı beyin tarama firmasının 20th Century Fox için yaptığı araştırmada bir video oyunundaki reklamlara deneklerin verdiği tepkiye bağlı olarak beyinlerindeki elektrik aktivitesi ve göz hareketleri ölçüldü. Paris de ise bir şehir turu esnasında açık hava reklamlarının en çok hangilerinin tüketicinin dikkatini çektiği ölçüldü. Sonuç her ikisinde de sıfır dı. Araştırmacılar bu kadar yoğun görsel yüklemenin yalnızca insanların gözlerini parlatmaya yaradığını ama satışlara ve marka bilinilirliğine bir etkisinin olmadığını saptadılar. Günümüzün en başarılı markalar, duyguları başarıyla iletebilenlerdir. Duyuları uyararak, duygular iletmek hafızaya işleyen bir deneyim oluşturur. Bu oldukça etkili bir yöntemdir, çünkü duyularınız doğrudan beyninizin anılardan, hislerden, zevkten ve duygulardan sorumlu olan limbik bölgesi ile bağlantılıdır. Bu nedenle araştırmaların da gösterdiği gibi, insanlar duyguları harekete geçirebilen markalarla sadık ilişkiler kurma eğilimindeler. Lindstrom, M. (2008). Buy.ology. İstanbul: Optimist Yayım Dağıtım San. ve Tic. Ltd. Şti."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/retikuler-aktive-edici-sistem-nedir/", "text": "Mizah ve yenilik unsurlarının RAS aktivitesini artırdığını biliyoruz. Yani, bilgiyi yeni ve eğlenceli yollardan öğrenmek, hem bilginin kaydedilmesini hem de hatırlanmasını kolaylaştırmaktadır. O yüzden periyodik tablodaki elementleri eğlenceli bir şarkıyla öğrenmek, sadece düz olarak ezberlemekten çok daha etkin bir öğrenme sağlar. 2006 yılında Avrupa merkezli olarak yapılan bir dizi araştırmada, yenilik bileşenlerinin bilgiyi öğrenme ve hatırlamada kolaylaştırıcı bir etkisi olduğu gösterilmiştir. Retiküler Aktive Edici Sistem'de bulunan devreler, dikkat etmeniz gereken çevresel olaylarla ilgili sürekli olarak bir süzme işlemi gerçekleştirir. Beyninizin bu bölümü, çevrenizde yeni olan ve değişen şeylerin kaydını tutar. Çevredeki olayları bir sıraya sokan ve değişikliklerin dikkatinizi çekmesini sağlayan bir sistem olarak iş görür. Bu yüzden, yeni şeylere daha keskin bir dikkatle odaklanabilmekteyiz. RAS, uyku, uyanıklık, rüya görme ve hatta cinsel güdüler gibi süreçlerde sürekli olarak arka planda çalışmaya devam eder. Beyninizin geri kalanı duyularınızdan bilgi toplamaya devam ederken, Retiküler Aktive Edici Sistem bilincinizin devam etmesini sağlar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ruh-sagligi-alanina-yapay-zeka-etki-edebilir-mi/", "text": "Yapay zeka, son yıllarda hızla gelişen bir teknolojidir ve birçok alanda büyük değişikliklere neden olmuştur. Ancak, ruh sağlığı alanında kullanımının potansiyel etkileri hala tam olarak görülememektedir.Bu yazıda, yapay zeka teknolojisinin sağlık alanına olan potansiyel etkilerine, risk faktörlerine ve sıkça sorulan sorulara yer vereceğiz. Örneğin, ruh sağlık sorunlarını daha hızlı ve doğru bir şekilde tanımlamak ve tedavi yöntemlerini belirlemek için kullanılabilir. Özellikle depresyon ve anksiyete gibi yaygın sağlık sorunlarının teşhisinde yapay zeka algoritmaları kullanılmaktadır. Bu sayede insanların var olan problemleri daha erken teşhis edilebilir ve uygun tedavi yöntemlerinin belirlenmesi mümkün olabilir. Yapay zeka teknolojisinin ruh sağlığı alanına etkileri pozitif olmakla birlikte, potansiyel riskleri de bulunmaktadır. - Gizlilik Sorunları: Kişisel verileri analiz ederek kişinin ruh sağlığı ile ilgili tahminlerde bulunabilir. Ancak, bu verilerin gizliliği ve güvenliği konusunda endişeler bulunmaktadır. Kişisel bilgilerin kötüye kullanılması veya sızdırılması, ciddi sonuçlara yol açabilir. - İnsan Dokunuşunun Eksikliği: Sağlık tedavisinde insan dokunuşunun önemi büyüktür. Söz konusu zekanın gerçek terapistlerin yerini alıp alamayacağı konusu hala tartışmalıdır. Birçok görüş, zekanın insan dokunuşunu tamamen yerine koyamayacağını savunmaktadır. Yapay zeka, kişinin dil kullanımı ve davranışlarını analiz ederek ruh sağlığı sorunlarını teşhis edebilir. Örneğin, bir kişinin sosyal medya paylaşımları ve yazışmaları incelenerek depresyon belirtileri tespit edilebilir. Terapi önerileri ve duygusal destek sunma gibi yapay zeka yöntemleri kullanabilir. Ayrıca, danışanların uygulanan tedaviye verdikleri yanıtları izleyebilir ve tedaviyi kişiselleştirebilir. Yapay zeka, duygusal destek sağlayabilir ancak insan dokunuşunun yerini tamamen alamaz. İnsan dokunuşu, empati ve duygusal bağ kurma açısından daha derin bir deneyim sunar. Bu tür sağlık sorunlarına sahip olan kişiler, yapay zeka desteklerini kullanabilirler ancak profesyonel bir terapistle çalışmak her zaman en iyi seçenektir. Yapay zeka sadece bir destek aracı olarak kullanılmalıdır. Yapay zeka alanında ruh ve mod sağlığının kullanımı gelecekte daha da yaygınlaşacak gibi görünüyor. Bu teknoloji, daha iyi teşhis ve tedavi seçenekleri sunarak insanların daha iyi bir ruh sağlığına sahip olmalarında bir destek sağlayabilir. Yapay zeka alanına olumlu etkiler sağlayabilirken beraberinde bazı riskleri de getirebilir. Önemli olan, bu teknolojiyi dikkatli bir şekilde kullanarak insanların ruh sağlığını iyileştirmek ve korumak için en iyi şekilde kullanmaktır. Gelecekte, yapay zeka teknolojilerinin ruh sağlığı alanında daha fazla fayda sağlaması beklenmektedir. - Yapay Zeka ve Ruh Döngüsü Kullanıma Açıldı, Nature - Ruh Sağlığı Tedavilerinde Yapay Zeka, Psycom - İnsan ve Toplum Makale Yapay Zekanın Ruh Sağlığı Hizmetlerinde Kullanımına İlişkin Fırsatlar ve Sorunlar Avrupa Komisyonu Üst Düzey Uzman Grubu. (2019). A definition of AI: Main capabilities and scientific disciplines. European Commission B-1049 Brussels. - Bain, E. E., Shafner, L., Walling, D. P., Othman, A. A., Chuang-Stein, C., Hinkle, J. & Hanina, A. (2017). Use of a novel artificial intelligence platform on mobile devices to assess dosing compliance in a phase 2 clinical trial in subjects with schizophrenia. JMIR Mhealth Uhealth, 5(2). https://doi.org/10.2196/mhealth.7030, S., Hardt, M. & Narayanan, A. (2019). Fairness in machine learning. Fordham Law Review, 28. - Bartgis, J. & Albright, G. (2016). Online role-play simulations with emotionally responsive avatars for the early detection of native youth psychological distress, including depression and suicidal ideation. American İndian And Alaska Native Mental Health Research, 23(2), 1-27. https://doi.org/10.5820/ aian.2302.2016.1"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sadece-gozlerimizle-mi-goruyoruz/", "text": "Referansları, kitapları boş verip biraz uygulamalı bilim yapmaya, yani deneyler yapıp sonuçları üzerine düşünmeye ne dersiniz? Yapacağımız deney için bir aynaya ve kendinize ihtiyacınız var sadece. Biraz daha eğlenceli olmasını isterseniz ve yakınınızda birisi varsa, ikinci bir kişinin de zararı olmaz. Görüyor muyuz? Gözlerimiz mi görüyor? Bunun üzerine biraz araştırma yapacağız. Şimdi deneyi tarif ediyorum ama hile yapmayın. Ayna kullanacaksınız, cep telefonu kamerası değil. Çünkü telefonunuzun kamerasıyla bu deney çalışmaz. Bir aynanın karşısına geçin. Bir sol göz bebeğinize, bir sağ göz bebeğinize bakın. Dikkatle bakın. Gözleriniz hareket ediyor mu? Bir birine, bir diğerine baktığınıza göre hareket etmiş olmalı. Değil mi? Peki gördünüz mü hareketi? Bu deneyi gece falan yapıyorsanız, etraf biraz karanlıksa, yalnızsanız, ürküyorsanız, aynaların başka alemlere açıldığını düşünmeye meyilliyseniz, uygulamaya devam etmek yerine okumaya dönebilirsiniz. Ama eğer böyle ürkütücü hisleriniz yoksa, hareketi hızlandırmayı deneyin. Hızlı hızlı bir sol göz bebeğinize, bir sağ göz bebeğinize, tekrar tekrar, bir ona bir buna bakın. Hızınız ne kadar artsa da hareketi göremeyeceksiniz, belki sadece bir titreşim olacak. Eğer yardımcı bir arkadaşınız varsa, ayna karşısında yan yana durun. O kendi gözbebekleri arasında sizin yaptığınız deneyi tekrar ederken, aynada onun gözlerine bakın. Hareket ettiklerini göreceksiniz. Oysa sizin gözleriniz hareket etmiyordu, daha doğrusu gözlerinizin hareketini göremiyordunuz. Çünkü gören, gözlerimiz değildir. Nörobilim üzerine birkaç kitap okuduysanız, görme sistemimiz nasıl çalışır üzerine birkaç video izlediyseniz, görmenin tüm beynimizle, hatta bedenimizin hareketleriyle de birlikte yapılan bütünsel bir işlem olduğunu fark etmiş olabilirsiniz. Göz, görüntüleri sinirsel sinyallere dönüştürüp sisteme alan bir dijital kamera gibidir; ama çok gelişmiş bir kamera! Bu gelişmişliğin bir parçası olarak, hareket halindeyken de görüntü göndermeye devam etse bile, hızlı hareketlere denk gelen görüntüler, beynin gören arka kısmına henüz ulaşmadan yolda kesilir ve montajlanıverir. Dolayısıyla bir bu hareket zıplamarını göremeyiz. Görmenin sadece gözle olmadığını ima eden dil kullanımlarımız da vardır. Mesela riskli bir durum olsun. Bir arkadaşınızı bu risk konusunda uyardınız ama aldırış etmedi. Sonra onunla birlikteyken, telefonla riskli durumun olumsuz sonuçlandığına dair bilgi geldi. Arkadaşınıza dönüp 'Gördün mü?' dersiniz. Aslında görülen bir durum yoktur; gerçekleşen bir duyumdan söz etmekteyizdir. Fakat görmek, anlamaktır. Bir yandan da kavramaktır. Gözlerimizle gördüğümüz şeyleri de anlarız, kavrarız. Lakin asıl görüntüyü zihnimizde oluştururuz. Öte yandan bazı şeyleri de göremeyiz. Baştaki deneydeki gibi gözbebeklerimiz arasında mekik dokuyan gözlerimizin hareketine aynada körüz. Mesela her gözde bir kör nokta yer alır ve zihnimiz sinir demetinin geçmesi için gerekli olan o kör noktanın görmediği yeri sürekli doldurur. Yok zannetmemizi sağlar. Uzun süredir gözlük takanlar gözlüğün görüş alanlarının bir kısmına sürekli engel olan çerçevesini bir hayli kalın bile olsa bir süre sonra görmez olurlar. Çevik Yaşam'ı kurgularken görmek ve yürümek üzerine bir hayli kafa yordum. Bu yazıda o kafa yormalarımdan birkaç kıvılcımı paylaştık birlikte. Görmek üzerine, yürümek üzerine, yaşamak üzerine buluşacağımız nice yazılar dileğiyle."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sakin-sari-cizgiyi-gecme/", "text": "Afallamış gözüken çocuk, heyecanla dolup taşan bacaklarını dizginlemeyi başarmış bir şekilde, yol arkadaşlarına uyum sağlamaya başlamıştı. Düşününce; sert bir ses tonuyla, hayal etmesi bile zor ve ürkütücü olan korku dolu sözcükler, çocuğa etki etmiş ve onu olması gereken şekle sokmuştu. Çocuğun ise bu cümlelerden algıladığı tek sonuç, sarı çizgiyi geçmenin korkunç bir şey olduğuydu. Bu yaşanan küçük olaydan benim algıladığım ise, korku duygusunun küçüklüğümüzden beri hayatımızda ne kadar söz sahibi olduğuydu. Çocuk gelişimini dünyaya yeni gelmiş bir bireyin, dünyayı yaşayarak bilincini inşa etmesi olarak tanımlar ve anlarsak, çocuklara karşı kullandığımız kelimelerin bu inşada kullanılan tuğlalar olduğunu ve onların bilinçlerinin temel yapı taşlarını belirlediğini söylemek yanlış olmaz. Bu bilinç ise, çocuğun bu dünyayı algılama şeklini tanımlar. Kuralları ve yapılmaması gereken davranışları öğretmek adına, çocuklara kullanılan korku dolu sözcükler, bu çocuğun bir ömür boyu korkması anlamına gelebilir. Büyüyen çocuk, işsiz kalma korkusuyla, sevmeyerek çalıştığı bir işi bırakamaz hale gelebileceği gibi, hayallerini de cesaret suyundan mahrum bırakarak kurutabilir. Hatta daha da ileri gidecek olursak; politikacıların, korku duygusuyla büyümüş nesilleri kontrol edebilmek adına onlara hitap ederken, korku duygusunu tetikleyen cümleler kurabilirler. Peki, bizim çocuğu sarı çizgiden nasıl uzak tutacağız? Tabi ki çocukların en sevdiği dille, oyun oynayarak! Hepimiz çok sevmez miydik oyun oynamayı? Oyunlar, çocukların fiziksel ve psikolojik anlamda gelişmelerinde büyük bir öneme sahip (Petrovska, 2013). Oyunların, her insanın geçmişinde olan, ortak bir nokta olması, çocukken kullandığımız dünyayı tanıma tekniklerinden biri olduğunun işareti olabilir. Bu tekniği her alanda uygulamak ise ebeveynlerin veya çocuktan sorumlu olan kişilerin sahip oldukları hayal güçlerine bağlı... Bizim örneğimize dönecek olursak, çocuğu yerdeki kaldırımların sınırlarındaki çizgilere basmamaya çalıştırmak, sarı çizgiden uzak tutabilecek çok basit bir çözüm olabilir. E tabi bu oyundaki heyecanı ve etkiyi artırmak için çocuğa eşlik etmeniz gerekebilir. Hem biz çocukken en çok bizimle oyun oynayan yetişkinleri sevmez miydik? Böyle çözümler, çocuğu kaçınılması gereken tehlikelerden uzak tutarken, çocuk ile aranızda var olan iletişim bağını da güçlendirecektir. Zaman içerisinde oyun çeşitliliğinin ne kadar önemli olduğunu da anlayacaksınız. Çocukların dikkatini ve heyecanını yakalamak, tabi ki ince düşünülmüş oyunların sağlayabileceği bir şey. Çocukların sahip oldukları enerjiyi doya doya harcayacakları dinamik oyunlar, çocuğun fiziki gelişimine katkı sağlar. Bunun yanında, Rol Oynama oyunları ise çocuğa yeni davranış ve bakış açıları tanıtırken, bu davranışların iyi veya kötü olduklarıyla ilgili daha sağlıklı yargıya varmasını sağlayabilir. Tabi ki bu oyunların, çocuklara uygun bir mizah anlayışıyla sunulması, çocukların ruh halini iyi anlamda etkileyebilir. Çocukları en çok etkileyen oyunlar ise bu üç özelliği aynı oyunda barındıran oyunlardır (Petrovska, 2013)."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sanat-ve-evrim/", "text": "Biyolojide rastlantısal olarak açıklanabilecek pek çok olgu olabilir ama iş insan duygularına geldiğinde, bir nedene bağlanmayan tek bir duyguya dahi rastlamazsınız. İnsanın doğuştan getirdiği her duygu onu evrimsel amaçlara bağlı kalmaya zorlayan birer yazılım gibi çalışır. Hatta insanların sonradan öğrendiği hisler bile üzerleri ne kadar örtük olursa olsun, öyle ya da böyle hep aynı amaca yöneliktir. Biraz dolaylı görünse de insanın sanat düşkünlüğü, yani sanatsal eylemlere karşı olumlu duygu üretebilme becerisi de kökü itibariyle evrimsel olmalı. Bu görüşün temeli de evrim denilen gelişim sürecinin tüm diğer sistemler gibi hayali motivasyon ihtiyacı var. Nasıl ki basit bir aleti geliştirmek için bile öncesinde daha iyisinin hayal edilmesi gerekiyorsa, evrimsel gelişimin ana güdülerinden biri de şimdilerde adına sanat dediğimiz, doğalın dışına çıkma isteği olabilir. Bu açıklama da sanat için iyi bir tarif olabilir. Yukarıda bahsedilen hayal-motivasyon kavramına bir örnek vermek gerekirse, bir balığın okyanustan çıkıp kuşa dönüşebilmesi için öncelikle uçmak gibi daha önce hiç olmamış bir şeyi hayal edebilmesi gerekiyordu. Yani süreç ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun, o sürecin bir yerinde balık, uçmak fikrini bir biçimde geliştirmek zorundaydı. Bu durum elbette bizim alışık olduğumuz anlamda bir hayal kurma becerisinden çok, biyolojik bir yazılım gibi duruyor ama yine de bu olgu bizim adına sanatsal yaratıcılık dediğimiz şeyin başlangıcı olabilir. Ve eğer öyleyse, sanatsal yatkınlığımız da üstün bir tür olmamızdan değil, zihnimizdeki diğer her şey gibi biyolojik bir yazılımdan ibaret olabilir. Bu yaklaşım aynı zamanda bize sanatla ilgili olası bir tarif de öneriyor. Belki de sanatı doğal ve sıradan olana yeni bir alternatif arayışı olarak düşünmek ya da onu evrimin bir enstrümanı olarak görmek gerekiyordur. Bu bakış açısıyla da ister bir ses, bir biçim ya da bir tavır olsun, insanda doğalın dışına çıkma isteği uyandıran her şey, yapı taşı ne olursa olsun sanattır denilebilir. Ve yine bu bakış açısıyla sanatın sınırını, Newton mekaniği ile Kuantum mekaniğinin ya da aşk ile sevginin sınırı gibi, olağanla olağandışı arasındaki sınır olarak görülebilir. Her şey bir kenara, sanatı üstün insanın üstün niteliklerinden biri olarak görme eğilimimiz sanatla evrim arasında böyle bir bağı kabullenmeyi zorlaştırsa da tarih boyunca sanatının insan üzerindeki etkilerine baktığımızda, tüm o çabaların en azından bir yönüyle insan evrimine hizmet etmek için çalıştığını görmezden gelmek haksızlık olur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sandalyeye-carpinca-sandalyeye-kizanlardan-misiniz/", "text": "Küçüklüğünüzde bir şeye çarptınız mı? Peki büyüklerinizden birinin Ah, ah diyerek çarptığınız şeye vurduğunu, yani bir nevi cezalandırdığını hatırlar mısınız? Ya da biriyle yaşadığınız bir sorunu, annenize anlattığınızda cevap olarak: Allah bilir sen ne yaptın/dedin de öyle oldu cevabı aldınız mı? Muhakkak sizde bir sorun olduğunu işaret etmiş olmuyor muydu bunu yaparak? Yani sen düzgün davranırsan, herkesin zaten düzgün olduğuna inanıldığı o büyüleyici an! İki uç durumdan bahsediyoruz. Ya tamamen haklısınız ve karşı taraf cezayı hak ediyor, ya da sen düzelirsen her şey düzelecek! Peki gerçekten öyle mi? Siyah-beyaz, Ya hep ya hiç düşünce şekli denebilir bu duruma. Ben burada siyah-beyaz düşünce şeklini anlatma derdinde değilim. Amacım; konu sorumluluk alma olunca, iki uçta gidip gelmemizi anlatmak. İş hayatında da buna benzer deneyimler yaşayanlar olmuştur. Yönetici, toplantı esnasında bir sorundan bahseder. Dinleyenlerden bazıları, sanki o işyerindeki ilk gün gibi kayıtsız davranır. Hiç oralı olmaz. Bazıları da savunmaya geçerek, esasında durumun farklı olduğunu anlatmaya çalışır. Bir de üçüncü grup insanlar vardır ki, sizin yakınlarınızda da varsa onları kaybetmemek için çaba gösterin. Bu insanlar, kişiye değil olaya odaklanırlar. Olayın gerçekleştiği süreçte neyin eksik kaldığına, bir daha aynı sorunun gerçekleşmemesi için ne yapılması gerektiğiyle ilgilenirler. Kim neyi neden yapmış, esasında arka planda bunu niyet ediyormuş da o yüzden bu şekilde davranmış, zaten bu insanlarla doluymuş sektör... gibi çözümü olmayan, kontrolümüzden çıkmamızı sağlayan ve en önemlisi zaman kaybetmemize yol açan konulara girmezler. Peki nedir bu kişilerin farkı? Kendi sahip oldukları yeteneklerin farkında olup, yapabilecekleri ve yapamayacaklarının ayırdına varmış, değerlerinin ışığında karar alan; yani bireysel sorumluluğunun bilincinde, kısaca kendini bilen insanlar olmalarıdır. Hiç oralı olmayanları unutmamalı. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyenler, yani sorumluluk almayarak başına iş açmak ve uğraşmak istemeyenler... Savunmaya geçenler ise kişisel sınırlarının farkında olmadan, her şeyi kendilerine karşı bir tehdit gibi alarak karşılamaya çalışanlardır. Bu kişiler her şeyin suçlusunun kendileri olduğunu düşünürler. Bu yüzden hayatları dışarıya karşı savunma; içeriye karşı da yargılayıcı/eleştirel bir tutum içinde geçer gider. Bir nevi kendini paralarlar. Hiç oralı olmayanlarla, kendini paralayanların birlikte çalıştığı kurumları düşünürsek, orada bir yenilik, bir iyileştirme veya bir gelişim beklemek ne kadar gerçekçi olur? Çözüm ne olabilir sorusunu duyar gibiyim. Bir insan, değerleriyle hayatını idame ettiriyorsa o kişi zaten ne yaptığını biliyordur. Herkesin değerleri var muhakkak. Ama bu değerlerin kaç tanesini, hangi koşulda davranışa dönüştürdüğümüzün farkında mıyız? Herkes dürüstlüğün çok önemli bir değer olduğu konusunda hem fikirdir. Peki, hepimiz her zaman dürüst müyüz? Hangi durumlarda dürüst olup hangi durumlarda dürüst olamadığımızın farkında mıyız? En önemlisi, kendimize karşı ne kadar dürüstüz? Kararlarımızı değerlerimize göre almak için emek vermeye başlarsak, o zaman ne oralı olmayanlar ne de kendini paralayanlar grubuna gireriz. Çünkü kendimizle ilgili sorumluluk almaya başlamışız demektir. Sorumluluk alalım, kendimizi bilelim, değerlerimize göre hareket edelim diye niyet etmek harika olabilir. Ama bunları yapabilmek neden bu kadar zor? Cevabı insan olmamızda; yani kırılganlığımızı kabul etmemizde yatıyor. Ne kadar çok Başarılı olmalıyım, hata yapmamalıyım, suçlu olmamalıyım, her şeyi bilmeli, öğrenmeliyim derdi ile yaşarsak o kadar çok kırılganlığımızdan uzaklaşırız demektir. Kırılganlığımızdan uzaklaştıkça da insan olduğumuzu, mükemmel diye bir şey olmadığını, hepimizin hata yapma, suçlu olma, bilmeme, anlamama, istememe hakkımız olduğunu unutuyoruz. 2021'de kendi sorumluluğumu alma cesareti ve kırılganlığımı kabul etme gücü diliyorum! Bir de unutmadan söyleyeyim; lütfen çocuk kafayı sandalyeye vurduğunda sandalyeyi dövmeyin, onun suçu yok."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sari-kravat/", "text": "Sabahın erken saatlerinde uyanmış olmanın getirdiği uyuşukluğu da taşıyan ayaklarını, kendinden emin bir şekilde arnavut kaldırımlarına vuran çocuk, babasının büyük adımlarına yetişmeye çalışıyordu. Genelde okula gitmek için ya da arkadaşlarıyla oyun oynamak için kullandığı bu kaldırımları, ilk defa babasının iş yerine gitmek için kullanan çocuk heyecanlıydı. Kaldırımlar aynıydı aynı olmasına ama bizim çocuğun yere basışı, duruşu, hatta bakışları bile değişmişti. Çocuğu daha ciddi, daha derli toplu biri olarak gören kaldırımlar, bu duruma hayli şaşmış bir şekilde, olan bitene şahitlik ediyorlardı. Kıyafetleri de bayram olmayan bir günde giyildiklerini fark ettiklerinde, farklı bir gün yaşayacaklarını anlamışlardı. Babası gibi tertemiz ve şık giyinmiş olan çocuk ise yeni bir tecrübenin heyecanı ile gözlerini dört açmış hiçbir detayı kaçırmamaya özen gösteriyordu. Yolları tüketen adımlar, baba ve oğulun karşısına eski bir kapı çıkarmıştı. Bu kapıyı defalarca görmüş olduğu her halinden anlaşılan baba; bir tomar anahtar çıkardı ve el yordamıyla doğru olan anahtarı diğerlerinden ayırdı. Tek hamleyle anahtarlara takla attıran baba, kapıyı da tek hamleyle açtı. Çocuğun zihninde büyük bir gizem aydınlığa kavuşmuştu; demek babasının her gün evden çıkıp geldiği yer burasıydı. Dikiş makinelerinin adacıklar gibi baş gösterdiği birkaç masanın yanında, kumaş öbekleri görünüyordu. Askılıkların sırtlandığı birbirinden farklı kıyafetler saf olmuş hem düzenli hem de karmaşık bir görüntü oluşturuyordu. İçeride bulunan düzenin, yılların getirdiği tecrübeler doğrultusunda oluştuğu anlaşılıyordu. Babası çocuğun paltosunu çıkardı, kendisininkiyle beraber görünmeyecek bir yere koydu. Tam bu esnada içeriye elinde poşetle biri girdi. Poşetin içindeki sıcacık böreklerin kokusu, gelen kişinin telaşlı sesiyle beraber içeriye hemen yayılmıştı. Hafif tiz bir sesle konuşmaya başlayan genç; geç kaldığım için kusura bakma usta, börek aldım, yer miydiniz? dedi. Babasına usta diye seslenildiğini duyan çocuk, ne anlama geldiğini bilmediği bu kelimeyi şaşkınlıkla karşıladı. Babası ise telaşlı gence dönüp, önemli değil, ama bir daha olmasın! Neyli aldın bakalım? diyerek birkaç tabureyi masanın etrafında topladı. Börekleri yemeye başlamışlardı ama çocuk, babasının sesindeki farklılığı anlamaya çalışıyordu. Tok bir şekilde söylenen bir daha olmasın! kısmında, daha önce duymadığı bir tını vardı. Çocuk, usta kelimesi gibi yeni olan bu tınıyı da anlamak üzere bir kenara koydu. Kahvaltı yapılıp çay bardakları eski şeffaflıklarına geri dönünce çocuk, çırak isimli börek getiren kişiyle beraber ortalığı toplamaya başladı. Ardından kapı tekrar açıldı ve içeriye babasından daha genç fakat çırağa göre hayli yaşlı biri daha girdi. Sabah saatlerinde kapı ne zaman açılsa, babasının gözleri antika saate gidiyor, ardından içeri giren kişiye dönüyordu. Kalfa isimli kişi tam vaktinde girmiş olacak ki, babasının o yabancı olduğu tok sesini bir daha duymamıştı. Kalfa basit bir selamlaşma ile babasının yanından geçerken, eski dostuna kavuşmuş gibi bir edayla en dipteki masasına yerleşti. Çocuk düşündü: Acaba bu insanların kaçıncı gelişleriydi bu dükkana? Böyle düşünmesinin sebebi masaların, aletlerin, makasların adeta bu kişilerin bir organıymış gibi uyumlu görünmesi olabilirdi. Çocuk babasına bir daha baktı ve evde gördüğünde fazla nizami ve renkli gelen kıyafetlerinin, aslında dükkanın içerisinde mükemmel bir uyuma sahip olduğunu fark etti. Babasının rengarenk kravatları vardı ve her gün bir başkasını takıyordu. Babasının iş üniforması haline gelmiş olan bu kıyafetleri ait oldukları ortamda görmek çocuğun hoşuna gitmiş, babasını okuldaki öğrencilere benzetmişti. Çırak da yapmaktan usandığı sıkıcı işleri, az da olsa bizim çocuğa yaptırıyordu. Bizim çocuk bu durumdan memnun bir şekilde, yeni şeyler öğrenmenin verdiği hazdan mutluluk duyuyordu. Babasının gözlerinde ise farklı bir parıltı vardı; çocuğunun almış olduğu bu hazzı görünce, yıllar önceki kendi çıraklık dönemini hatırlamış, uzun süredir tadamadığı duyguların hatırası canlanmıştı. Babası ile çocuk, dükkanda çok konuşmamışlardı, birbirleriyle aralarında daha farklı bir ilişki yeşermeye başlamıştı sanki. Çocuk bunu seziyordu, fakat anlayamadığı, bilmediği çok şey vardı. Akşamüzeri olup, yerlerine kaldırılan paltolar gün yüzüne çıktığında, çocuk bir hayli yorulmuştu. Babası bu durumu fark etmiş ve bundan mutluluk duymuştu. Anahtarlar tekrar ortaya çıktı, çok aramadan doğru anahtar bulundu ve taklalar attırıldı. Eve geri dönüş yolculuğunda, babasına usta denmesi ve o tok tını soru işareti olarak çocuğun zihnindeki yerini koruyordu. Eve vardılar, ev ahalisiyle selamlaştılar ve üzerlerindeki kıyafetleri değiştirmek için odalarına doğru gittiler. Babası ev içinde genelde çizgili pijamalarını giyerdi, bugün de mavi olanı giymişti. Akşam yemeğini yemek için masanın etrafında toplandılar ve çocuk bir hevesle gününün nasıl geçtiğini anlatmaya başladı. Öğrendiklerinden aklında kalanları bir çırpıda anlatan çocuk, ne kadar eğlenceli bir gün geçirdiğinden keyifle bahsediyordu. Çocuk anlatmaktan yorulmuş bir şekilde yemeğine odaklandı; yorgunluğunun üzerine tadı daha da lezzetli gelen yemekleri büyük bir hızla yemeye devam etti. Telaş ile yemeğini yerken yanlışlıkla çatalını yere düşürdü; tam o sırada babasının telefonu çaldı. Çocuk çatalı kaptığı gibi yerine geri oturdu fakat babasına bir baktı ki, babası takım elbisesi ve sarı kravatıyla telefonla konuşuyor. Telefonda ise tanıdık fakat bir o kadar da telaşlı bir ses: Çırak! Babasının, bugün tanıştığı ve tanımlayamadığı hafif tok sesini evde ilk defa duyan çocuk, telefondan yükselen usta vallahi bilerek yapmadım gibi cümlelerde geçen usta kelimesiyle, babasının evdeki halinden çıkıp, iş yerindeki babasına yani ustaya dönüştüğünü anladı. Çocuk şaşkınlıkla babasını izlerken, babası soğuk bir ses ile telefona bir hal çaresini bulmak zorundayız, bunu yarın dükkanda konuşacağız dedi ve telefonu kapattı ama üstündeki kıyafetler değişmedi. Çırağın neden aradığını hafif sitemli sözlerle anlattı, eleştirdi, sonunda derin bir nefes aldı, hayırlısı olsun artık, olmuşla ölmüşe çare yok dediğinde eski haline geri dönmüştü. Meğer, bizim çırak gün içerisinde önemli bir siparişi yanlışlıkla kesmiş, fakat çekindiğinden ustasına söyleyememiş. Akşam olup içi içini yiyince, kendini aramak zorunda hissetmiş. Babasının kıyafetlerinin nasıl değiştiğiyle alakalı hiçbir fikri olmayan çocuk; usta kelimesinin bir nevi sihir olduğunu düşünmekten kendini alıkoyamamıştı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sasirmak-guzeldir/", "text": "Yetişkin olmanın ne denli sıkıcı olduğunu tam olarak anladığım günü dün gibi hatırlıyorum. O gün arkasını dönüp giden şaşkınlığa ve adım adım uzaklaşan silüetine olduğum yerden bakakalmıştım. Şükrü Erbaş henüz şaşırma yetimi kaybetmediğim yıllarda, yetişkinliğin herşeyi küçümseyen bilgiçliğinden bahsetmişti. Şaşırma yetisini yitirenin yaşama sevinci olur mu? diye sormuştu. O yıllarda pek de önemsemediğim bu soru, bu yıllarda geldi yakama yapıştı ve 'şaşırma yetisini yitirenin yaşama sevinci örselenir; şaşırma yetisini yitirenin çocuk merakı törpülenir; bu dünyaya alışmamışlar şaşırabilir ancak' şeklindeki düşüncelerime zemin oldu. Şimdilerde anlıyorum ki hayata, şaşırma kulplarından tutunur insan. Ezcümle, çocuklukla yetişkinlik arasındaki en temel fark budur. Kaç yaşına gelirlerse gelsinler, yaşam iştahını, çocuk merakını yitirmemiş olanlar ancak hayata gözleri kamaşarak bakarlar. Şaşırmanın ana yurdu çocukluktur. Şaşırmak eğlencelidir. Şaşırmak güzeldir. Çocukluk şaşkınlıktır, yetişkinlik bilmişlik. Çocukluk pastel boyadır, yetişkinlik kaşe ve imza. Çocukluk belkidir, yetişkinlik kesinlikle. Çocukluk yolun keyfine bakmaktır, yetişkinin aklı ulaşılacak limanın konforunda. Çocukluk hep denemek, bolca yanılmaktır. Ağız sütten ne kadar yansa da, yoğurdu üflemeyi hep unutmaktır. Yetişkinlik tedbirdir, yetişkinlik şaşkınlığa veda etmektir. İnsanın insana ettiği zalimliğin sınırsızlığına , kula minnet eyleyenlerin arsızlığına, ahlaksızın ahlaka dair ahkam keserkenki fütursuzluğuna, çoğulcu cehaletin yaygınlığına, vasatlık çukurunun derinliğine, gaflet uykusunun uzunluğuna, aklın ve eleştirel düşüncenin sessizliğine değil de, insan nesline dair umudumu yeşerten duygu ve deneyimlere çocukluktan kalma bir nidayla şaşırmak istiyorum. Dilerim, işinize her günkü yoldan giderken, bir mavi kuş çıkar önünüze, şaşırırsınız. Asfaltı delen bir çiçek, kayayı delen bir ağaçla karşılaşır, şaşırırsınız. Dilerim, hiç ihtiyacı olmadığı halde sizinle olmayı seçer biri, şaşırırsınız. Sözüyle eylemi buluşmuş biriyle tanışırsınız dilerim, şaşırırsınız. Dilerim, pırıl pırıl bir gökyüzünde meteor yağmuru gözlemler, şaşırırsınız. Dilerim bir dostunuz durup dururken size nergis alır, şaşırırsınız. Dilerim değerinizin karşılığı makamla, mevkiyle, rakamla ölçülmez, şaşırırsınız. Dilerim tanıdığınız herkes, her ne iş yapıyorsa, sevgisini katar da yapar, şaşırırsınız. Dilerim, en mutlu köpeklerin sizin mahallenizde olduğunu farkeder, şaşırırsınız. Yurdumuzda hukuk ve adalet, her türlü ideolojinin önüne geçer dilerim, şaşırırsınız. Bu bahar, bir süredir uzaklaşmakta olan şaşkınlık, dilerim koşar adım geri döner ve alabildiğine genç gözlerini gözlerinize dikip, yaşama sevincinizin altını çizer. Dilerim, bu bahar çocukluğunuzla rastlaşır, şaşırırsınız. Duvarıma yazacağım, büyük ve şaşırtıcı fontlarla. Muhteşem."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sayilar-kelimelerin-otesindeki-gizem/", "text": "Brezilyalı bir kabile üyeleri, sayıları bilmeden ve isimlendirmeden, yani sayı kelimeleri olmadan aritmetiği kavrayabiliyor. Tam olarak nerede ve nasıl başladığını bilemiyoruz ama kelimelerle iletişim insanlık tarihinin açık ara en büyük devrimi olarak nitelendirilebilir. Öyle büyük bir atılım ki kelimelerin olmadığı bir evren tahayyül etmek bile zor çünkü bu durumu açıklayan bir kelime yok! Birçok dini anlatıda insanın varoluş macerası Yaratıcı'nın ona isimleri öğretmesi ile başlar. Siz ekranınızda gördüğünüz bu kelimeleri okuyup zihninizde bir anlam inşa ederken bu kelimelerin yazarı belki de yüzlerce kilometre uzakta ve hatta yıllarca geride kalmış olabilir. İşte hergün üzerinde hiç düşünmeden büyük bir bonkörlükle dağıttığımız kelimeler bu kadar güçlü, zamandan ve mekandan muaf araçlarımızdır. İnsanlığın yarattığı en büyük güç kelime desek muhtemelen abartmış olmayız. Brezilya'nın Amazon yağmur ormanlarının sakinleri olan Piraha halkının bir rakam veya başka herhangi bir kesin miktar için hiçbir terimi yok. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü bilim insanı Edward Gibson tarafından yönetilen bir araştırma grubu, rakam veya sayısal terimlerden yoksun dillerine rağmen Piraha üyelerinin, bir deneycinin önlerine yerleştirdiği öğelerin sayısını rahatlıkla belirleyebildiklerini keşfetti. Araştırma sonuçları, sayı kelimelerinin insanların tam olarak öğelerin miktarlarını düşünmesini ve tanımasını sağladığını savunan ve uzun süredir baskın olarak kabul gören temel bir fikre meydan okuyor. Görünen o ki, sayı kelimeleri altta yatan sayı temsillerimizi değiştirmiyor; bunun yerine zaman içinde ve farklı bağlamlarda çoklu nesnelerin tam miktarını takip etmek için bilişsel bir yöntem kullanılıyoruz. Önceki çalışmalarda Brezilyalı kabile üyelerinin bir, iki ve çok için kelimeleri olduğunu göstermişti (SN: 12/10/05, s. 376). Ancak, uzun süredir Piraha araştırmacısı olan ve Illinois State Üniversitesi'nde yeni bir çalışma yürüten Dr. Daniel Everett bu sonuçları sorgulayan yeni bir çalışma başlatmış. Yeni çalışmada Piraha dilinde tam sayılar için hiçbir kelime bulunmadığı konusundaki sonuç masaya yatırılmış. Altı yetişkin Piraha gönüllüsünün her biri için, bir araştırmacı bir tahta makarayı bir masaya yerleştirmiş ve toplam 10 makaraya ulaşana kadar her seferinde birer birer makaralar eklemiş. Her yeni miktar için, deneye katılan gönüllülere bu ne kadar? diye sormak üzere Piraha dilini kullanmışlar. Daha sonra aynı gönüllülerden dördüne benzer bir çalışma, bu kez araştırmacının 10 makaradan sonuçta tek bir makara kalana kadar her seferinde bir makarayı çıkarttığı bir tasarımla uygulanmış. Gönüllülerin, aynı sayıda sözcüğü, artan veya azalan makara sayısıyla uğraşırken önemli ölçüde farklı miktarlar için kullandıkları görülmüş. Artan miktarlar için, bu kelimeler kabaca bir, iki ve çok'a karşılık gelirken azalan miktarları belirtmek için, aynı üç kelime 1-6 makarayı, 4-10 makarayı ve 7-10 makarayı belirtmek için kullanılmış. Bu sonuçlara göre Piraha üyelerinin kullandığı üç kelimenin az, bazıları ve daha fazlası gibi genel miktarları ifade ettiği düşünülüyor. Benzer bir örüntü toplayıcı olarak yaşayan başka kabilelerin dilleri için de geçerli gibi görünüyor. İkinci bir deneyde, 14 Piraha üyesi yetişkinin sayılara dair hiç bir kelime bilmemelerine rağmen tam istenen miktarlarda nesne grupları üretebildikleri görülmüş. Bir ile 10 arasında farklı sayılarda makaralardan oluşan bir hattın karşısındaki katılımcılar, hemen hemen her zaman eşleşen bir satıra koymak için aynı sayıda şişmemiş balon seçmişler. Öte yandan, aynı bireyler, bir deneycinin bir kutuya damlattığı su damlalarını izledikten sonra, damlalarla eşleşen sayılarda balon seçmek gibi kesin miktarları ardışık olarak izlemelerini ve hatırlamalarını gerektiren görevleri çoğu kez becerememişler. Araştırmacılara göre sayı sözcükleri, büyük nesne gruplarının tam miktarlarını izleme yeteneğini büyük ölçüde artıran önemli kültürel buluşlar olarak niteleniyor. Dillerinde sayı sözcükleri olan insanlar, bir teneke kutuya bırakılan makara sayısını hatırlamayı ve yeniden oluşturmayı kolaylıkla başarabiliyorlar. Harvard Üniversitesi psikoloğu Elizabeth Spelke, Piraha yerlilerinin sayılara dair kelimelerinin olmadığını kabul ediyor, ancak daha önceki çalışmalarda gösterildiği gibi tam miktarları anlayıp anlayamadıklarını sorgulamak istiyor. Spelke'ye göre, yedi gibi kesin sayı miktarlarının sayı kelimelerine ve sözlü saymaya bağlı olup olmadığı sorusu hala cevaplanmayı bekliyor. Dilimizin yapısı dünyamızı nasıl algıladığımızla çok yakından ilişkili. Piraha dili gibi uç konularda yapılan çalışmalar bize insanın dil yeteneği ve zihinsel dünyası hakkında yeni bir çok ipucu sağlaması açısından çok önemli."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sbam-arastirmasi-degisen-dunyada-is-hayati-calisanlar-ne-istiyor/", "text": "Dijital dünyanın hızlı değişimine ek olarak Covid-19 pandemisi, iş dünyası da dahil olmak üzere hayatın her alanını derinden etkiledi. Bu çarpıcı deneyime rağmen pandemi sonrası iş hayatımızda hangi parametrelerin ne yönde değiştirilmesi gerektiği, yeni alışkanlıklar ve deneyimlerin çalışma hayatımızı nasıl etkilediği gibi konularda yeterli iç görüye sahip olduğumuzu söylemek henüz oldukça zor. AçıkBeyin SBAM olarak bu konuda bir araştırma yürütmeye karar verdik. Sunulan araştırmanın amacı pandemi sonrası günümüz koşullarında çalışanların beklentilerini anlamak ve bulgular ışığında iyileştirici çözüm önerileri sunmaktır. Araştırma ekibimiz çevirim içi anket yöntemiyle 521 kişiye ulaştı ve 20 kişi ile derinlemesine görüşme gerçekleştirdi. Çalışmada kullanılan anket toplam 6 bölüm ve 61 sorudan oluşmaktaydı. İlk bölümde, katılımcıların demografik bilgilerine yönelik 12 soruluk; II. bölümde katılımcıların iş dünyasında karşılaşabileceği genel sorunları anlamaya yönelik 7 sorudan oluşan bir akış hazırlandı. III. bölüm katılımcının çalıştığı şirket ile ilgili görüşlerini almayı amaçlayan 9 soru; IV. bölüm çalışan ve şirket ilişkisine yönelik 10 soru, V. bölüm uzaktan çalışma deneyimine yönelik 11 soru, ve VI. bölüm de iş hayatlarının geleceğine dair katılımcıların düşüncelerini almayı hedefleyen 12 soru içermekteydi. Katılımcıların farklı yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik özelliklere sahip olmasının yanı sıra kamu, özel, çok uluslu, ulusal farklı kategorideki iş yerlerinde çeşitli pozisyonlarda görev alan kişilerden olmasına azami dikkat edildi. 2 Mart 4 Nisan 2022 tarihleri arasında katılımcılara açılan anketin sonuçları SPSS programıyla analiz edilerek ekibimiz tarafından yorumlandı. Araştırma sonucumuzda en çok öne çıkan beş başlık aşağıdaki gibi. - Bir Amaca Hizmet Etmek - Bağımsızlık - Takdir Edilmek - Öğrenmeye Devam Etmek - Maddi Tatmin Elde Etmek. - İş yerinde iyi sosyal ilişkilere sahip olmak iş tatminini olumlu yönde etkiliyor. - Genç çalışanlar ile genç orta yaşlı beyaz yakalı kesim ulaşım için vakit kaybetmek istemiyor. - 'İş hayatında yeterince takdir görmemek' herkesin ortak sorunu ve iş tatminini en olumsuz etkileyen konuların başında geliyor. - Mavi yakalı çalışan kadınlar aldıkları maaştan memnun değil. - Freelance/ Esnek zamanlı çalışan erkekler iş için harcadıkları süreden memnun değiller. - Üst düzey yöneticiler çalıştıkları şirketin yeni fikirlere ihtiyacı olduğunu düşünmeye daha yatkın. - Çalışma hayatında geçen süre arttıkça, şirketin yeni fikirlere sahip olması gerektiği beklentisi azalıyor. Çalışanlar, yaş arttıkça, kendi şirketlerinin sektördeki diğer şirketlerden daha iyi olduğunu düşünme eğilimindeler. - Kamu çalışanları, çalıştıkları kurumların, daha yenilikçi düşünme kapasitesine sahip olmasını istiyor. - Kadın çalışanlar, şirketlerinden, dijital dünyaya daha fazla uyum sağlamaları beklentisi içindeler. - Çalıştıkları şirketlerin marka değeri konusunda en olumlu yorum yapanlar: Çok uluslu ve yerli şirketlerin çalışanları; kamu kurumları çalışanları ise en sonda yer alıyor. - İşverenler, çalışanlara karşı, adil davrandıklarını ve şirket içi koordinasyonlarını sağlıklı bir biçimde yürüttüklerini düşünüyorlar. - En çok serbest çalışanlar yaşam tarzlarının işverenleri tarafından desteklediğini belirtirken; Memurlar, bu desteği en az aldığını düşünen çalışanlardı. - İstisnasız tüm katılımcılar mesai saatinin özel hayata sarkmasını bir sorun olarak görüyor. Ancak bu durum bir sorunun çözümüne katkı sağlıyorsa bunu bir problem olarak görmüyorlar. - İş- özel hayat dengesizliğinden en fazla rahatsızlık duyanlar; 19-29 yaş arasındakiler ve mavi yakalı kadınlar. Genel olarak kadınlarda bu rahatsızlık, erkeklere oranla yüksekti. - Kendilerine en az değer verildiğini hisseden grup: Memurlar ve mavi yakalı çalışanlardı. - Katılımcıların %98,4'ü yaptığı işin bir amaca hizmet etmesini istiyor. - Katılımcıların %97,6'sına göre yeni bir şey öğrenmek unvandan daha önemli. - Katılımcıların yaklaşık %88,1'i iş hayatında daha fazla bağımsızlık - Katılımcıların %70'den fazlası uzaktan veya hibrit çalışmanın iş ve özel hayatını olumlu yönde etkilediğini söyler. - Uzaktan ya da hibrit çalışma iş disiplinini veya iş çıktılarını olumsuz etkilememiştir. - Katılımcıların %86.4'ü bu süreçte kendi iş performansını tatmin edici buluyor. - Katılımcıların en sıcak baktığı çalışma modeli; hibrit çalışma modelidir ve pandemi sonrası çalışma biçiminin değişeceğini düşünmekteler."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sen-bir-kolesin/", "text": "Eğer maaşlı bir işte çalışıyorsan ve bu çalıştığın iş için belirli bir süreden -çoğunlukla haftanın uyanık olduğun zamanlarının ana kütlesini oluşturan bir süreden- tamamen vazgeçtiysen, o süreyi tamamen işverenine ait görüyorsan, sen bir kölesin. Az bir ücret karşılığı çalışıyorsan ucuz, çok yüksek bir maaşla çalışıyorsan pahalı bir kölesin. Sanayi toplumunun oluşum sürecinde köleliğin tamamen kaldırılmasının sebebi buydu zaten: Maaşlı mesaili iş keşfedilmişti. Yeni köleler onlardı! Eğer çalıştığın işin en azından bazı yönleri değerlerinle, anlam duygunla ve gelişim yönelimlerinle uyumluysa... Eğer işte geçirdiğin zamanın da sahibinin aslında kendin olduğunun farkındaysan... Eğer mesaiye girerken bir boyunduruğa girer gibi iradeni tamamen kapatarak otomasyonda çalışır hale gelmiyorsan... Eğer işinin gereklerini yaparken bir yandan da kendi gelişim hedeflerini, anlam duygunu, değerlerini gözetiyorsan... Asla köle değilsin! Diyelim öğretmensin ve aynı zamanda daha şefkatli bir insan olmak diye bir kişisel dönüşüm hedefin var. O halde son dönemin moda akımına uyarak öğrencilere, velilere, idareye verip veriştirmek yerine, bir yandan işini yaparken bir yandan da öğrencilere, velilere daha fazla şefkat duymak ve daha şefkatli davranmak yönünde gelişmeye çalışsan kötü mü olur? Mesaiye verdiğin süreyi, yaşamının ana hedefleri için de kullanabilir hale gelmezsen, onca zamanı yaşamından blok halinde kölelik etmek için çıkarırsan, gelişmek hayal olur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sen-haric-hic-kimse-yalniz-degil/", "text": "Sen Hariç Hiç Kimse Yalnız Değil! İletişimin araçları var, kendisi yok! diyordu Fransız yönetmen Jean-Luc Godard. Tam da o zamanları dibine kadar yaşadığımız, Çinlilerin beddua ederken kullandığı tuhaf zamanların içindeyiz. Bu tuhaflığın öyle pandemiyle, virüsle, maskeyle, mesafeyle alakası yok. Bu garabet yıllardır devam ediyor. Sosyal medyanın hayatımızın ortasında patlayan, pek de nazenin olmayan bir atom bombası gibi düştüğü tarihten bu yana! Yaklaşık 10 yıldır diyelim, siz ona bir 10 yıl daha ekleyin. Sabah uyandığında, ilk önce sosyal medyadan beyninin tepesine yıldırım misali gelen bildirimlere mi bakıyorsun? Sen hariç hiç kimse yalnız değil! Dakika başı sayfayı refresh mi yapıyorsun? Sen hariç hiç kimse yalnız değil! Stalkerlık adı altında fikri takip yapar gibi sanal casusluk peşinde koşuyor, başkalarının hayatına burnunu sokuyor ve bu aşırı merak duygunu patolojik bir biçimde tekrarlıyor musun? Sen hariç hiç kimse yalnız değil! Bütün günün sosyal medyada, hiç tanımadığın insanlara laf atmakla, hakaret ve hatta küfür etmekle, hiçbir çözüm üretmeden sadece eleştirmekle mi geçiyor? Sen hariç hiç kimse yalnız değil! Basit bile olsa bir fikir zerresi dahi üretmeden, zamanını yalnızca sağdan soldan duyduklarına inanarak geçiriyor, internette her okuduğuna inanıyor, sosyal medyaya Menat gibi tapıyor, katre kadar dahi olsa sorgulama ihtiyacı hissetmiyor musun? Sen hariç hiç kimse yalnız değil! Yalnızlık, insanlığın yararına, o küçücük taşı yolun ortasından kaldırmakla yok olmaya başlar. Hollywood endüstrisinin fason romantik filmlerinde yıllardır anlattığı gibi yalnızca iki kişinin halvet olmasıyla geçmez yalnızlık. O yüzdendir ki Fethi Gemuhluoğlu, Yol arkadaşı arayın, bel arkadaşı değil! der. Yalnızlık, yüzlerce arkadaşının olması da değildir. Yakın ve uzak sosyal çevren dahil olmak üzere, en fazla 150 kişiyle ilişki içerisinde olabilirsin. Cem Yılmaz'ı da dahil edelim mi yazıya? Buyursun gelsin. Benim milyonlarca arkadaşım olabilir mi yahu? diyordu. Çok haklıydı! Herkes kahkahalarla güldü, oysa ağlamaları gerekiyordu. Çarpıcı bir hakikati, mizahla harmanlayarak toplumun ortasına dinamit gibi fırlatıyordu. Yalnızlığı sadece yanına birini bulunca geçecek bir hastalık olarak algılıyorsan, senden ala yalnız yok. Tarkovsky'nin dediği gibi Kendinizi, kendinizle vakit geçirirken sıkılmayacak biçimde yetiştirmezseniz, şifayı başkalarında aramaya ve her defasında kaybetmeye mahkum olursunuz. Uçamadığı için diyenler diskalifiye oldular bile."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/seni-harekete-geciren-ne/", "text": "Bazı insanlar neden o bizim bir türlü yapamadığımız, başlayamadığımız şeyleri büyük bir ustalıkla yapabilirler? Bunun mekanizmasını anlamak, insanı harekete geçiren unsurları anlamakla başlar. - İlgi - Heyecan - Motivasyon İlgi , dikkatimizi çeken her durumda uyanan bir farkındalık durumudur. Bir veri arayıcısı olarak evrimleşmiş beynimiz ve sinir sistemimiz, bizi daha yetkin bir şekilde hayatta tutabilmek için, beklenmeyen birtakım değişiklikleri sürekli arar. Beklentimize uymayan, bizi şaşırtan, hazırlıksız yakalayan her şey, ilgimizi kendine celbeder. İlgi, çok kolay çekilebilir ve bizzat bu nedenle de çok kolay dağılır. İlgimizi çeken şeyler dikkatimizi bir yöne doğru yönlendirse de bu oldukça kısa sürelidir ve o değişikliğin yaşamsal önemi olan bir şey olmadığını fark ettiğimizde, ilgimiz hemen dağılır. Zira o dikkat, bizi hayatta tutmak için devamlı tetikte ve hazır olmalıdır. Günümüz sosyal medyası ve dijital teknolojisi, dikkat ve ilgimizin bu kadar kolay çekilebilir olmasını sömürerek milyonlar kazanıyor. Heyecan, ilgimizi çeken bir uyaranın aynı zamanda bizi duygusal olarak da etkilemesinden kaynaklanır. Heyecan uyandıran uyaranlar, dikkatimize takıldıktan hemen sonra bizde bir harekete ve nispeten uzun süreli dikkat odaklanmasına sebep olan bir diz zihinsel işleme neden olur. Mesela müzik tarzını sevdiğimiz bir grubun ilk dinlediğimiz bestesi bizde bir heyecan uyandırabilir. Hemen o grubun diğer parçalarını da araştırma, daha fazlasını dinleme ve o grup hakkında bir şeyler öğrenme noktasında harekete geçebiliriz. Heyecan uyandıran uyaranlar bizi harekete geçirir. Fakat heyecan kaynaklı hareketlerin menzili bir hayli kısadır. Daha ziyade yabancı ve yeni olanın daha yakından tanınması ve ondan gerekli bilgilerin elde edilmesi amacına yönelik gibi görünen heyecan, dikkatimizi peşinde sürüklediği konu ilginçliğini kaybettiğinde söner. Mesela o müzik grubunun yeterince parçasını dinleyip tarzına alıştıktan, yeni yaptıkları işleri pek de ilginç bulmadığımızda, heyecanımız söner. Belki de gaza gelip satın aldığımız grup tişörtlerini arkadaşlarımıza hediye ederiz. Heyecanı bir de engel söndürür. Eğer bir konuda heyecanla harekete geçer ve zorlu bir süreçle karşılaşırsanız sıklıkla heyecan sönümlenir. Mesela bir müzik enstrümanını çalma konusunda hissettiğiniz heyecan sizi harekete geçirebilir ama o beceriyi kazanmak için gereken zorlu çabayı fark edip zorlanmaya başladığınızda büyük olasılıkla bu sevdadan vaz geçebilirsiniz. Spor salonlarına senelik üyelik satın alanların çok küçük bir kısmının spor yapmak üzere salonlara devam edebildiğini bilirsiniz. Sebebi aynıdır: Heyecanla başlayan işler, zorlukla karşılaşınca genellikle söner. Zira o sürece devam, motivasyon denen ilave bir güç gerektirir. Bir hedefe doğru gidilen yolda karşımıza çıkan bir engeli aşma isteği ve azmine motivasyon diyoruz. Yani motivasyon, ilgilendiğimiz ve heyecan duyduğumuz bir hedefe doğru ilerlerken bir engelle karşılaştığımızda ortaya çıkar. Eğer motive isek, yani o hedefe varmak için zorluklara katlanmayı göze alabilecek bir dizi nedenimiz varsa, engelle karşılaştığımızda aklımıza gelen ilk soru bunu nasıl aşarım sorusu olacaktır. Sadece heyecanla hareket edenler engellerin karşısında yakınır veya vaz geçerken, motivasyonu yüksek insanlar hızla engelleri aşmanın ve o engeli bir gelişim fırsatına dönüştürmenin yollarını ararlar. Motivasyon nasıl oluşur? Motivasyon, ilgi ve heyecandan farklı olarak, anlatılabilen, anlatılamasa bile hissedilebilen bir nedene dayanır . Bir insanın bir hedefe gitmesi için geçerli ve kendisini ikna eden bir nedeni varsa, hedefin büyüklüğü nispetinde motivasyonu artar. Motivasyon, ilgi ve heyecandan farklı olarak bir neden bilgisidir. Bana sorarsanız eğitim sürecinde bir insana verilebilecek en işe yarar ipucu da böyle nedenlerdir. Nedeni olan her şeyi yapabilir ve nedeni olmayan, ne kadar imkanı olursa olsun, uzun vadeli bir çabayı çoğu zaman ortaya koyamaz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/serotonin-mutlulugumuz-beyin-buyuklugune-mi-bagli/", "text": "Serotonin hormonunun beyin gelişiminde önemli roller oynadığı ortaya çıktı. Beynimizin bu ünlü kimyasalı, özellikle gelişmekte olan neokortekste, sinir hücreleri üreten ön hücreler için bir büyüme faktörü olarak iş görüyor. Araştırmacılar, anne karnında plasentadan salgılanan serotoninin, neokorteksin gelişmesine katkılarını gün yüzüne çıkarıyorlar. İnsan, yüzbinlerce yıllık evrimi neticesinde, sadece alet kullanmayı öğrenmedi. Uyum sağlarken beynin boyutu da değişti. Süregelen evrim sürecinde beynin boyutu, bilhassa neokorteks adı verilen belirli bir bölgede artış gösterdi. Neokorteks neler yapıyor? Konuşmamızı, hayal kurmamızı ve düşünmemizi sağlıyor! Yeter mi? Başka şeyler daha yapmalı sanki. Neokorteks genişlemesinin altında yatan sebepleri araştıran Dresden'deki Max Planck Moleküler Hücre Biyolojisi ve Genetik Enstitüsü araştırmacıları, Garl Gustav Carus Dresden Üniversite Hastanesi'ndeki meslektaşları ile birlikte kafa kafaya verip beynin dehlizlerine dalış yapmaya başladılar. Şöyle ki, bir dizi moleküler oyuncu belirlendi. Bu oyuncular tipik bir biçimde gelişmekte olan neokorteksteki kök hücrelerdi. Tatmin, kendine güven ve iyimserlik. Ne harika bir üçlü değil mi? İşte bütün bunlardan sorumlu olduğu düşünülen mutluluk kimyasalı serotonin, muhtemelen atalarımız için beynin büyüme faktörleri için bir aracı rolü oynuyordu. Ancak bir ince nokta daha var: Bu büyüme sürecine destek vermek üzere plasentadan salgılanan serotinin, muhtemelen insan neokorteksinin evrimine büyük katkılar sağlamış olmalı. Max Planck Moleküler Hücre Biyolojisi ve Genetik Enstitüsü'ndeki Wieland Huttner'ın araştırma ekibi, insan neokorteksinin evrimsel gelişme mekanizmalarını araştırıyor. Laboratuvardaki yeni çalışmalar, bu süreçlerde serotoninin rolünü işaret eden bulgular ortaya koyuyor. Beynin gelişim süreçlerinde bu tür nörotransmiterlerin potansiyel rolü henüz tam olarak aydınlatılmış değil. Gelişmekte olan embriyonun bağlı olduğu plasentanın serotonin ürettiği ve bu serotoninin kan dolaşımı yoluyla embriyo beynine aktarıldığını biliyoruz. Tüm memeli canlılarda bu mekanizma işliyor. Fakat bu plasenta serotonininin gelişmekte olan beyindeki rolünü hala tam olarak bilemiyoruz. Araştırmalarda keşfedilen mekanizmanın özeti çok kısaca şöyle: Serotonin maddesi beyinde farklı alıcılara bağlanarak etki gösterir. bunlardan bir tanesi de HTR2A olarak bilinen serotonin reseptörüdür (5HT, yahut 5-hidroksi triptamin, serotoninin diğer adıdır ve reseptör isimlendirilmelerindeki HT harfleri bu kimyasal isimden gelir). Bu reseptör, diğer bir çok farklı reseptör gibi, farklı organlarda farklı miktarda bulunur. Araştırmacılar, HTR2A alıcı molekülünün insan fetüsünde mevcut olup farelerde bulunmadığını fark edince, beyin gelişimindeki işlevini merak ederek, bu alıcıların miktarını özel girişimlerle artırıyorlar. Serotonin alıcısının sayısını artırmak demek serotoninin o alıcı üzerinden yaptığı etkiyi de artırmak demek. Sonuçta bu alıcılar arttığında, serotoninin de salgılanması gerçekleştiğinde, nöron üreten öncü hücrelerin sayısının ve faaliyetlerinin artmasına neden olan bir dizi tepkimenin tetiklendiği fark ediliyor. Yani bu özel reseptör, beyin gelişiminin insanlarda farelerden daha ileriye gidişinin nedenlerinden birisi gibi görünüyor. Elbette çalışmanın sonuçları bunlardan ibaret değil. Araştırmacılar ayrıca bilinen davranış ve psikoloji sorunlarıyla bu kimyasal sistemler arasındaki ilişkileri de yorumlamışlar. Down sendromu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, otizm gibi çeşitli nörogelişimsel ve psikiyatrik bozukluklarda, serotonin haberleşme sisteminde anormallikler ve bahsi geçen HTR2A reseptörünün yapısal bozukluklar gösterdiği gözlemlenmiş. Yani serotonin ve HTR2A reseptörleri sadece beynin gelişiminde değil, beynimizin işleyişine dair çeşitli bozuklukları anlamamız ve belki de tedavi edebilmemiz için yeni bakış açıları sağlayabilecek gibi duruyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sevgili-20-yasindaki-ben/", "text": "- Güçlü Yanını Keşfet: Maalesef öğrenciler kendilerini okul, bölüm veya üniversite ile sınırlandırıyor. Çoğu öğrenci kendini bu sınırlılıkların dışına çıkıp değerlendiremiyor. En çok neyi seviyorsun diye sorduğumda, ders ismi söylüyor. Ne yapmak istiyorsun diye sorduğumda bölüm ismi söylüyor. Kendini bir birey olarak değerlendiremiyor. İlk önce kendinize şunu sorun: Ben neyi iyi yapıyorum? Ben ne yaparken zaman duruyor? Benim neye ilgim var? Örneğin, bir öğrenci hayvanları çok seviyor, onlarla çok iyi anlaşıyor, onları çok iyi tanıyor. Başka bir öğrenci kelimeleri çok iyi kullanıyor ve duygularını kelimelerle çok iyi ifade ediyor. Bir öğrenci çok iyi fotoğraf çekiyor. Bu öğrencilerin kendinin farkında olması çok önemli. Eğer güçlü yanınızı bilmiyorsanız, ilk önce hayatınızı gözden geçirin. Kendiniz bulmaya çalışın. Bulamazsanız, etrafınızda sizi tanıyan 10 kişiye sorun. Ben neyi iyi yapıyorum? Ama mutlaka örnek isteyin. İlk adım bunu keşfetmek. Bizde genelde öğrenciler eksikliklerini kapatmaya çalışır. Önemli olan eksiklikleri kapatmak değil, güçlü yanları geliştirmektir. Örneğin, yurtdışında matematikten 40, edebiyattan 100 alan bir öğrenci, matematikten değil, edebiyattan özel ders alır. - Güçlü Yanını Nasıl Geliştireceğini Bul: Güçlü yanını keşfettikten sonra, bunu nasıl geliştireceğini düşün. Okuldaki öğretmenlerden destek olabilir, dışarıdan ders almak olabilir, kursa gitmek olabilir, internetten eğitim almak olabilir. Güçlü yanını geliştirmek için çalışmalısın. Burada rol modeller de çok önemli oluyor. Doğru rol modellerini tanımak, onlarla tanışmak da çok önemli. - Diğer İnsanların Hayatına Dokun: Güçlü yanlarını keşfedip geliştirsen de diğer insanların hayatına dokunmuyorsan, hem mutsuz hem de kaygılı olursun. Güçlü yanını insanlığın faydasına nasıl kullanabilirsin bu soruyu kendine sor. Örneğin, fotoğrafçılığın temelinde görsel zeka vardır. Fotoğrafçılığınızı geliştirdiniz ve çok güzel fotoğraflar çekiyorsunuz. İnsanlığa yararınız yoksa, hayatınız kendinizi ispatlamak ile geçer ve kaygılı olursunuz. Ama şu soruyu sorarsanız, hayatınıza anlam gelir: Ben fotogramlarımla insanların hayatını nasıl değiştirebilirim? Ben hangi hikayeleri anlatmak istiyorum? Fotoğrafçılığım neye hizmet edecek? Dediğim gibi söyleyeceğim çok şey var ama hem başarı hem mutluluk için bu üç noktayı hem kendime hem de tüm gençlere gözüm kapalı söylerim. Özgür hocam cok onemli 3 noktaya deginmissiniz. Ben bunlari fark etmeye 30 yasimda basladim. Ama kitabiniz yi okuduktan sonra cocuklara, cocuklarima ve hayata yeni baslayan genç arkadaslarima dokunabilme çabasındayım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/siddetle-nasil-mucadele-etmeli/", "text": "Şiddet deyince ne anlıyoruz? Sadece kaba güç uygulamak mı demek şiddet? Aşağıdaki sözlük anlamlarına bakarsanız bunun sadece mecaz olarak sonradan keskinleşmiş bir anlam olduğunu görürüz. - isim Bir hareketin, bir gücün derecesi, yeğinlik, sertlik. - isim Hız. - isim Bir hareketten doğan güç: - isim Karşıt görüşte olanlara kaba kuvvet kullanma. - isim, mecaz Kaba güç. - isim, mecaz Duygu veya davranışta aşırılık. Belki on yıl oluyor, eğitim vermek için şehirler arası yolculuk yapmıştım yine. Ankara Bilkent'te şirketin misafirhane olarak kullandığı daireye doğru yola çıktım uçaktan inişte. Havaş'tı, taksiydi derken, gece yarısı olduğu halde karnımın acıktığını hissettim. Sitenin girişinin karşısında bir fastfood restoranı vardı, taksiye burada ineyim deyip indim. Şansıma kapatmışlar, ortalığı toparlıyorlarmış. Belki evde vardır bir şeyler diye bilgisayar çantasını aldım omzuma, valizi de tekerlerinin üzerinde çekerek sitenin girişine doğru yürümeye başladım. Geniş bir cadde, ışıklı, ama tek tük arabalar, hızlı hızlı geçiyorlar. Uzaktan köpekleri gördüm. Çete gibiydiler. 5-6 tane varlardı sanırım. Arabalar hızlı diye bana yeşil ışığın yanması için yolun kenarında beklerken bir araba daha geldi. Köpeklerden bir tanesi, çetenin alfası mıydı artık ya da alfa olmaya mı oynuyordu bilmem, arabaya doğru havlaya havlaya koşmaya başladı. Ama öyle sıradan sokak köpeği tipinde değil. Sitenin zenginlerinin alıp da besleyemeyip sokağa bıraktıkları köpeklerden belki. Böyle yere yakın bir köpek ama omuzları bacakları iri, suratı haydut gibi. Araba geçti, ortalama cüssesine göre çok kaslı ve korkunç suratlı o boksör bozuntusu köpek, havlamasını ve koşmasını hiç kesmeden bana doğru devam etti. Hani öyle anlar olur, insan içindeki hayvanla tanışır. Korkup tırsar kaçar mısın, donup kalır mısın yoksa savaşır mısın ortaya çıkar. Işıklı geniş yol. Ötede çete liderlerinin peşinden bakan üç beş köpek. Arkamda kapanmış restoran. Yolun karşısında girip içinde de daha bir hayli yürümem gerekecek sitenin girişi. Ve bana doğru korkunç havlamalarla lokomotif gibi koşarak gelen, bir ağız dolusu dişiyle bana ne yapacağını pek de tasarlamamış kendini araba peşinde koşmanın şehvetine bırakmış bir hayvan. Omzumdaki bilgisayar çantasını elime düşürdüm ve geriye doğru kaldırdım. Köpeğe doğru hızlı ve kararlı birkaç adım attım ve haykırdım. Yüzüm sanırım köpeğin yüzünden daha az korkunç değildi o an. O şimendifer gibi koşarak gelen cehennem zebanisi suratlı köpek nasıl sustu, nasıl durdu, nasıl dönüp kuyruğunu kıstırıp geri kaçtı, anlamadım bile. Saniyeler içinde belli olmuştu işte: Onun şiddet potansiyeli beni korkutmuştu belki ama korku içimde şiddeti, savaşmayı tetiklemişti. Ve benim şiddet potansiyelim onu daha çok korkuttu. Tüm hayatımda kavgaya karışmışlığım bile üçü beşi geçmez. Nereden çıktı içimden o hayvan bilmiyorum ama iyi ki de çıktı o an. Ve iyi ki de işe yarayacağı an bitince geldiği gibi geri döndü derinlere. Misafirhaneye varana kadar kalbimin biraz daha hızlı çarptığını yine de itiraf etmeliyim. Sonra dönüp bir daha okudum. Tekrar okudum. Şiddetin anlamı üzerine uzun uzun durdum. İçimdeki duyguya dokundum. Bu yazdığınız yüzünden içimde kabaran öfkeye dokundum ellerimle. Keskindi. Sivriydi. Şiddetliydi. Sertti, güçlüydü, aşırıydı. Ama çıkıp da ofisinizi basmak aklımdan bile geçmiyordu. Gelip sizinle kavga etmeyi de düşünmüyordum. Sanırım bu kavram karmaşasını bir dünya yerde, pek çok konuda yaşıyoruz. Bir kelimeye yüklüyoruz her şeyi ve ona savaş ilan ederek kendimizi aklıyoruz, asıl sorumluluktan, ince işten, zorluktan kaçıyoruz. Ya da kaçtığımızı zannediyoruz. Zor sorunların karmaşık çözümleri olur. Kaçış yok. Bazen sorun zordur ama çözümü gerçekten basittir, o zaman çok daha zordur iş. O kadar basit olan ve gerçekten çözüm olan şeyi uygulayamıyorsak, o basitlikle aramızda kendi alışkanlıklarımızdan kat kat örülmüş duvarlar olur genelde çünkü. İki çocuk büyüttüm ben. Daha doğrusu iki bebek büyüttüm diyelim, hala çocuk sayılırlar. Biri ortaya başladı öbürü ortayı bitirmek üzere. Büyük oğlum isteklerini de duygularını da hissettiği şiddet neyse o seviyede belli eder. Sizin verdiğiniz sözlük tanımından yararlandım bakın 😊 Canını yakan bir şeyden bahsediyorsa anlarım ne kadar canının yandığını. İstediği bir şey varsa ne kadar istediğini bilirim. Az mı çok mu, ne şiddette isteği ya da acısı? Kendisi de bilir, herkese olmasa da anacığına belli de eder. Bebekliği de öyleydi. Hangi ağlaması huysuzlanma, hangi ağlaması açlıktan, altının kirinin rahatsızlığından... Bilirdim, anlardım kolaylıkla. Canını yakan bir şey olsa, beklenmedik, ani, acılı bir şey olsa onu da anlardım hemen ağlamasından. Evin öbür ucunda bile sesini duyduğumda nedir derdi çoğu zaman doğru anlamış olurdum daha yanına varmadan. Küçük oğlumsa pek bir ölçülüdür. Beni çoğu zaman çok daha az üzdü abisinden zannederdim. Sizin şu yazıyı okuduğumdan beri düşünüyorum. Yani okuduğumdan beri değil de öfkemi yenip düşünebilmeye başladığımdan beri. Küçük oğlum beni çok daha az üzmüş ama küçük oğlum yüzünden pek fazla üzülmüşüm ben. Bebekken niye ağladığını da pek bilemedim onun zaten. Sadece huysuzluktan mı ağlıyor, kucak mı istiyor, yoksa canını yakan bir şey mi var o bile her zaman belli olmazdı. Şiddeti yoktu pek çünkü ağlamasının. Biraz nasıl diyeyim, içine ağlar gibiydi. Orta okulda artık, hala derdi tasası olduğunda derinliği nedir anlamak için uzun uzun didiklemem gerekir. Tabii önce bir derdi tasası olduğunu anlamam gerekir, sonra da didiklemem. Biz şiddet diye, öfkenin, kıskançlığın, gayretin, hırsın, çabanın kontrolsüzce fazla olduğu her durumu tek bir etiketle yaftalıyoruz galiba."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/siddetli-iletisim/", "text": "Şiddetsiz İletişim Psikolog Marshall Rosenberg'in geliştirdiği bir kuram. Malumunuz, kuram dediğimiz açıklamalar, uygulamalardan bağımsız olarak ele alınan soyut bilgi anlamına gelir. Yani kuramların, özellikle de psikoloji söz konusu olduğunda, pratikte işe yarayıp yaramadığı genellikle tartışmalıdır. Ben Şiddetsiz İletişim'in daha doğrusu bu iletişim dilinin bir çeviri dil olduğunu ve uygulamasının da zorlama olduğunu düşünenlerdenim. Daha da önemlisi, iletişimin dediğimize göre, anlaşılması için tarafların tamamının hakim olması gereken bir dil bu. Yani bu Şiddetsiz İletişim Dilini mükemmel bir şekilde konuşabiliyor olsanız dahi, karşınızdaki kişi ya da kişiler bu dile vakıf değilse, ne yazık ki anlaşılamayacağınız anlamına geliyor. Ve sanırım özellikle bizim ülkemizde konuyla ilgili sorun da tam burada başlıyor. Çünkü şiddeti bir iletişim yöntemi olarak benimsemiş, bebeklerin yerim, ısırırım, senin için ölürüm denilerek sevildiği bu coğrafyada şiddetsiz iletişim diliyle konuşmanızın en iyi ihtimalle başka bir gezegenden gelmiş uzaylı muamelesi görmenize sebep olması işten bile değil. Daha kötü olan ihtimalse, sizin tüm iyi niyetinizle şiddetsiz iletişim araçlarıyla konuşmanızın, karşınızda bu şiddetsiz iletişim dilinden bihaber olan kişilerde tam tersine şiddet duygusu uyandırması ihtimalidir! Bu tarz durumlarda, bu dile vakıf olmayan, dahası varlığından bile haberdar olmayan kişilerin sizin onlarla dalga geçiyor olduğunuzu ya da onları veya sorunlarını ciddiye almadığınızı düşünmesi maalesef çok olası. Tam da bu sebeplerden, şiddetsiz iletişimin kısa vadede huzur, barış gibi çok ihtiyaç duyduğumuz duyguları yaymak için yeterli olmadığını düşünüyorum. Bunun için kayda değer oranda insanın bu dili öğrenip, pratik etmesi ve günün sonunda içselleştirmesi gerekiyor ki yeni nesiller bu dili Ana dilleri olarak kabul etsin ve konuşabilsin. Aksi durumda sonradan öğrenilen hiç bir dil, özellikle o dilin ana dil olduğu coğrafyada bir iletişim aracı olarak kullanılmıyorsa, kişilerin kendilerini ifade edebilmesi ve dolayısıyla karşılıklı olarak birbirlerini hakkıyla anlayabilmeleri için yeterli olmuyor. Bana sorarsanız tıpkı coğrafyanın kader olması gibi anadilimiz de kaderimizdir. Kaç tane dil öğrenirsek öğrenelim, hislerimiz anadilimizde konuşuyor olacak. Ve ana dili dışında bir dil öğrenmemiş kişilerle iletişim kurmak istiyorsak, onlarla yine ana dilleriyle konuşmamız gerekecek. Dolayısıyla Şiddetsiz İletişim Dilinin öğrenilmesini ne kadar faydalı buluyorsam, her durumda, herkesle konuşulmasını da o derece sakıncalı bulurum. Gelin biz Şiddetsiz İletişimi Dilini 2. bir dil olarak ele alalım, mutlaka öğrenelim fakat herkesin bu dilden konuşacağı o muhteşem gün gelinceye kadar yalnızca bilenlerle, gerektiğinde konuşalım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/siddetsiz-iletisim-ya-da-iletisim-etigi/", "text": "Bu söz evrensel bir gerçeği vurgular: Bir insanın ağzından çıkan ya da zihninizden yazıya dökülen her söz artık onun kişisel simgesi olarak algılanır ve simgeler, özellikle de şiddet temalı simgeler kolay kolay insan belleğinden silinmez. Bu yüzden de daha ilk günden bu yana iletişimde en önemli nitelik, kavramları kibarca iletecek şekilde kelimeler seçme becerisi, yani Medeni İletişim olarak bilinen şeydir. Bu Medeni İletişim denen şeye de tarih boyunca belki de hiçbir zaman bugünkü kadar ihtiyaç olmamıştır. Özellikle yeni çok kültürlü yeni medya türlerinden sonra medeniyet, anlam oluşturmada gramerin artık en önemli ögesidir. Medeni iletişimin temel kuralları tüm toplum ya da topluluklarda aşağı yukarı aynıdır aslında. Bu kuralları istiflemek de hiç zor değil. Başlangıç için öncelikli amacınız en iyiyi ortaya çıkarmak olmalı. İşin içine bu amacın dışında, mesela çıkara dayalı yan hedefler girdiğinde o alışverişin cinsi göz açıp kapayınca kadar sadece medeni olmaktan değil, iletişim olmaktan da çıkabilir. İkinci olarak ise işin en zor yanı, başkaları konuşurken dinleme becerisi var. Bu beceriyi bu denli zor kılansa, insan bedeninde en tembel organın kulak olması. Hatta bazıları bu organlarını öyle nadir kullanır ki iki kulakların olması, tanrının müsrifliği gibi gelir onlara. Bu durumun yeni medya türlerindeki yansımasıysa, çoğu insanın iletişimi tek taraflı bir konuşma türü sanması. Daha doğrusu karşısında fiziki beden görmeyen birçok kişinin bu bedensizliği, hitap ettikleri kişilerin duygu da olamayacağına yorması. İletişimde bir diğer zorluk ise kendi deneyim ve bakış açımızla konuştuğunda bu gerçeği saklamaya çalışmamak. Kişisel görüşlere bilimsel kılıflar uydurmamak... Samimiyet iletişimde gerçekten önemlidir. Her şey bir kenara, kendi düşüncelerimizi, duygularımızı, hatta ihtiyaçlarımızı bir karmaşaya yol açmadan açıkça belirtmek sağlıklı iletişimin olmazsa olmazıdır. En az bunun kadar önemli olan bir diğer iletişim kuralı da başkalarından daha doğru ya da etik olma fikrini bir kenara bırakabilmek. Bu aşamada şahsi fikirleri, bireysel inanç ya da değerleri evrenselleştirmekten kaçınarak kişisel sınırlar içinde kalmak, asıl önemlisi de başkalarının kişisel sınırlarına mutlaka saygı duymak gerekir. İletişimdeki bir diğer önemli beceri de konumunuzu ve hatta varsa tarafgirliğinizi açıkça ortaya koyabilme dürüstlüğü. Diğer insanlar ancak bu şekilde önyargı ile öznel görüş arasındaki ayrımı yapabilir, en az sözleriniz kadar sizi de anlayabilir. Bunun dışında kalan tüm modeller de insani iletişim ve hayvani iletişim arasında bir yerdedir. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Konunun Ne Önemi Var!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/simdi-kur-yapma-zamani-ama-hanimlar-onden/", "text": "Deniz yıldızı, bakteri ve toprak solucanı gibi organizmalar eşeysiz üreyebiliyorlar. Daha yüksek organizmalar ise eşeyli ürüyorlar. Peki neden böyle? Mesela insan; üremesi ancak erkek ve dişinin birleşmesi sayesinde mümkün oluyor. Tek başına bölünerek yahut tomurcuklanarak üreyebilenimiz yok; en azından bildiğimiz kadarıyla. Bazı bilim insanları ileride bunun da olabileceğini iddia etseler de bu iddialar şimdilik temelsiz birer distopyadan ibaret. Evrimsel açıdan bakarsak, bizim gibi türlere mensup bireylerin üremek için eş bulması zaruridir. Uygun eşi bulmanın da yegane yolu, uygun yer ve zamanda kur davranışları yapabilmektir. Kur yapmak, diğer tüm eşeyli üreyen canlılarda olduğu gibi, insanın da doğasının temelinde olan bir içgüdüdür. İlişki kurmaktaki rolü ise son derece önemlidir. Kur yapma davranışı sayesinde en uygun eşi seçmek, topluluğun gen havuzuna yeni ve farklı kombinasyonlar eklemek mümkün olur ve bu tip davranışlar, evrim mekanizmasının adeta katalizörleri olarak rol oynarlar. Karşı cinsiyetten insanlarla hiç ilgilenmeyip temas kurmasaydık, ürememizin pek zor olacağı aşikar. Hatta soyumuz dahi tükenirdi; ona şüphe yok. İki birey arasında cinsel karşılaşmayı teşvik eder görünen davranışlar hakkında yapılan çalışmalar da gün geçtikçe bize bu gizemli ve karmaşık mekanizmalar hakkında yeni şeyler söylüyor. Kur yapmak, cinsel veya romantik amaçlı olsun fark etmez, bir başka insana ilgi göstermek açısından en temel etkileşim biçimidir aslında. Hayvanlarda bin bir farklı kur yapma davranışı var. Farklar çok olsa da türlere özgü belirgin kur yapma davranışları hemen gözümüze çarpar; yani her türün kendine özel ve diğer türdaşlarında da hemen hemen aynı şekilde ortaya çıkan kur yapma davranışları vardır. Peki insanlarda da var mı? Kent etnoloji uzmanı olan Ireanus Eibl-Eibesfeldt, Güney Denizi Adaları'ndan Batı Avrupa, Afrika ve Güney Amerika'ya kadar farklı kültürden insanların, birbirlerine kur yapmak için benzer bir jest repertuarına sahip olduğunu keşfetti. Ek olarak, antropologlar, daha öncül kur yapma modellerinin evrensel kalıpları takip ettiğini de fark ettiler. Londra'dan New York'a; Yeni Gine'nin dağlık bölgelerinden Amazon ormanlarında yaşayan insanlara kadar, hepimiz aynı vücut dili kalıplarını kullanıyoruz. Belgesellerde şahit olduğumuz kuşların ve diğer hayvanların kur danslarından farkı olmayan jest ve ifadeleri ortak bir akılla, hep birlikte sergiliyor gibi görünüyoruz. Peki, kur yapmak bu kadar içgüdüsel ve evrensel ise, neden bazen yanlış anlaşılabiliyoruz? Bunun da cevabı var. Her ne kadar kur yapmaya programlanmış olsak da diğer her içgüdüsel durum gibi kur yapmanın da bir adabı var. İnsan çok karmaşık sosyal roller ve kalıplar içinde neredeyse sınırsız davranış çeşitliliği üretebilen bir canlı. Bir kadını saçlarından tutup mağarasına sürükleyerek taşımak taktir edersiniz ki pek de kur yapmak olarak nitelenemez. Belki eski çağlarda böyle bir yöntemin seksi olduğu bir dönem olmuş olabilir ama artık böyle bir kalıba uygun bir sosyal yapımız yok. Kansas Üniversitesi araştırmacılarının Journal of Sex Research'te yayınladığı yeni bir makalede, kur davranışlarında, kadınların bir erkeğe olan ilgisini gösteren belirgin yüz ifadelerinin var olup olmadığını incelemişler. Çalışmayı yürüten ekipten Prof. Omri Gilliath, yapılan altı farklı araştırmada, kadınlarda belirli bir biçimde ortaya çıkan yüz ifadelerinin kur yapma davranışını simgelediğini tespit etmişler. Benzersiz bir morfolojiye sahip olan özel bir yüz ifadesinin, gülümsemek gibi yakınlık ve samimiyet mimikler içeren yüz ifadelerinden farklı algılandığı ve kur yapma davranışını gösteren ayırıcı bir işaret değeri taşıdığı keşfedilmiş. En önemli bulgu da belki de şu: Romantik ya da cinsel çekicilikle ilgili olsun, birine ilgi duymak gibi duygusal yargıların yüz ifadelerine yansıması, sözsüz olarak başka insanlara doğrudan aktarılabiliyor. Diğer bir deyişle kur yapmak, en azından karşıdaki kişinin mevzuyu anlaması açısından, işe yarıyor! Böylece belki de erkeklerin binlerce yıldır en büyük sorunlarından birisi olan acaba bana kur mu yapıyor? sorusunun cevabını bulmaya yönelik büyük bir sıçrama yapmış olabiliriz. Bu açıdan, insan davranışı yine diğer türlerle benzerlik gösteriyor. Örneğin şempanze dişileri, erkeklerle aktif olarak üremek istiyor, dinlenen bir erkeği ayağa kaldıracak ve çiftleşmede ısrar edecek kadar ileri gidiyor. Bu seçim, dişinin önsezisi olarak biliniyor. İnsanlar söz konusu olduğunda ise kadınların önsezisi çok daha inceliklidir. Aslında kadınlar bunu o kadar göze çarpmadan yaparlar ki, çoğu insan erkeklerin cinsel veya romantik ilişkinin başlamasında başlatıcı olduğu yanılgısına düşebilir. Kadınlar, kur davranışları serisini tetiklemek için ince ve sözsüz ipuçları kullanırlar, ancak bu sinyaller o kadar ihtiyatlıdır ki erkekler bunların farkına varamaz ve genellikle ilk adımı kendilerinin attıklarını zannederler. Bu konuya günlük hayatınızda biraz daha dikkat ederseniz, aşk oyunlarına bakışınız baştan aşağı değişebilir. Kur yapma davranışları üzerine çalışan biyolog Timothy Perper, erkeklerden gözlemlediği davranış dizgelerini yine aynı erkeklerden açıklamalarını istediğinde, görüştüğü kişilerin üçü hariç tümü; kadının kur davranış sinyallerini dikkate almadı ve yalnızca kendilerinin süreci nasıl başlattıklarını anlattılar. Halbuki bazı deneylerde kadınlar 52 farklı tür sözlü olmayan sinyal göndermişti ve erkekler bunun farkında bile değildi! Hatta Mishra ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği bir araştırma da yine aynı doğrultuda sonuçlar vermiş. Deneyde katılımcılardan, karşı cinsten insanların videosunu izlemeden önce ve sonra partnerlerini veya tanıdıklarını derecelendirmeleri isteniyor. Videodaki kadın görüşmeciler daha sosyal ve sıcakkanlı davrandıkları zaman, ister evli ister bekar olsun, erkekler gerçek hayattaki mevcut eşlerinin ve diğer tanıdıkları kadınların puanlarını düşük vermeye başlıyorlar. Dahası da var: Kadın deneklerde videoda izledikleri erkeklerin flörtçülüğünün hiçbir etkisi yok. Onlar bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Yani erkekler, kadınların kur yapma sinyallerine, hiç fark etmeseler dahi son derece hassaslar. Kısaca özetlediğimiz bu ilginç bulgular, evrim biyolojisinin eşeysel yahut cinsel seçilim denilen dalının öngörüleri ile bire bir uyumlu sonuçlar gibi görünüyor. Kadınların erkeklerden gelen kur amaçlı niyet sinyallerine tepki verme olasılığı, erkeklerin kadınlardan gelen sinyallere verdikleri tepkilere göre çok daha düşük olmalıdır; çünkü tarih boyunca kadınlar, evrimsel tarihin milyonlarca yıllık deneyimiyle en kaliteli eşi bulmak için eşsiz mekanizmalarla donatılmış olmalılar. Bu nedenle, çekici bir erkeğin flörtçü davranışlarına maruz kalmak kadınların partnerleri hakkındaki görüşlerinin değişmesine çok az etki edebiliyor. Erkekler için ise mevzu bambaşka: Onlar üreme başarısı açısından olabilecek en çok sayıda dişiyi bulma ve onlarla çiftleşme açısından donatılmış gibi duruyorlar. Bunun anlamı insan erkekleri herkesle çiftleşmeli değildir elbette; erkeklerin bu fabrika ayarları, kadınların seçimlerinde daha fazla aday arasından verimli seçim yapabilmesi ve sonuçta insan türünün daha sağlıklı genlerle varlığını devam ettirebilmesi gibi üst bir amaca hizmet ediyor gibi görünüyor. Neticede, yanılsamalara aldanmamak lazım. Biyolojideki kurallar neredeyse aynıyla insan için de geçerli. Özellikle de eşleşme ve üreme söz konusuysa. Kur yapma davranışların temel amacı, hayvanlarda da olduğu gibi, doğru eşi bulma amaçlıdır. Hayvanlarda çeşitli şovlar eşliğinde gösterilen bu davranışlar, insanlarda zihinsel kararların beden ve yüz ifadelerine yansıması ile dışa vuruluyor; tek fark bu. Bir Açık Beyin tavsiyesi: Sadece kendinize değil, etrafınıza da iyi bakın, göreceksiniz! Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımın sizin için geliyor: Bilim Aşkı Tahmin Edemiyor!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sinan-canan-ve-acik-beyinden-nedir-serisi/", "text": "Beyin Nedir, Amigdala Nedir? Frontal Ön Lob Nedir ve merak ettiğiniz her şey! Açık Beyin'de bugüne kadar yayımlanmış nedir içeriklerini sizler için bir araya getirdik! Keyifli Okumalar! Beyin nedir, yapısı nasıldır, nasıl çalışır, nelerden oluşur, kaç tane hücresi vardır? Hepsi bu yazıda! Frontal Lob, beyninizin ana kumanda merkezidir. Kişiliğinizin yönetildiği yer olmanın yanı sıra, problem çözme yetenekleri, hafızanın yönetimi, lisan, karar verme ve itkilerin kontrolü gibi işler de buradan yürütülür. Kısacası, bu bölge, davranışlarınızı nasıl icra edeceğinizi belirleyen donanım ve tecrübelerin toplandığı kısımdır. Devamı yazımızda! Limbik sistem denen yapıda bütününün içinde bulunan badem biçimli amigdala, temel yaşamsal işlevlerimizle ilgili önemli bir bölgedir. Devamı yazımızda! Sinan Canan'ın kaleminden Yalan Strestir! Hemen okumak için görsele tıklayın! Beynimizin temel yapısı birçok canlınınkine benzemekle birlikte zihnimizin öyle özellikleri var ki nasıl olup da ortaya çıkabildiklerini bir türlü anlayamıyoruz. Aşkınlık deneyimi ve adına inanç dediğimiz diğer zihinsel deneyimler, belki de bu anlaşılmaz meselelerin başında geliyor. Devamı yazımızda! Retiküler Aktive Edici Sistem, beyin sapı denen bölgede yer alan karmaşık bir sinir ağıdır. Beynimizin uyanık tutulması, gün içindeki bilinçlilik durumumuz ve dikkatimizle yakından ilgilidir. Devamı yazımızda! Prefrontal korteks veya daha genel olarak ön beyin, insanı diğer canlılardan ayıran işlevlerin kontrol edildiği en önemli beyin alanıdır. Devamı yazımıda! Motor Korteks beynimizin en üst-ön bölümünde, beden hareketlerimizin kontrolü ve planlanması açısından temel öneme sahip bir bölgedir. Devamı yazımızda! Beynin en yeni kısmı olduğundan neo ismiyle anılır. Bütün algılarınız, uzaysal farkındalığınız, motor becerileriniz buradan yönetilir. Devamı yazımızda!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sinemanin-buyusu-film-muzikleri/", "text": "Mesela gösterime girdiği tarihten itibaren, müzikleriyle birlikte gişe rekorları kıran filmlerden birisi olan Titanic. Jack ve Rose'un aşkı Celine Dion'un yumuşak sesinin de etkisiyle hepimizi kalbimizden vurmadı mı? Filmin yönetmeni J.Cameron'un, besteci J. Horner'dan ana temada kemanları kullanmadan duygusal açıdan güçlü ve romantik müzikler istemesiyle, unutulmaz vokaller ve Kelt müziği ile bezenmiş parçaları zevkle dinledik. Müzik, insan duygularını yönlendirdiği ve duygu iniş-çıkışını istediği oranda ayarlayabildiği için bizi götürmeyi hedeflediği noktaya zorlanmadan ulaştırabiliyor. Farklı açıdan bakarsak güçlü bir manipüle yöntemi olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden çok etkilendiğimizi düşündüğümüz film sahnelerinin detaylarını çoğunlukla unutmamıza rağmen, o sırada duyduğumuz müzikleri ve bize hissettirdiği yoğun duyguları kolay kolay unutmuyoruz. Bilim insanlarının ortaya koyduğu verilere göre bunun sebebi: Beynimizdeki bir dizi işlem neticesinde, müziğin duygularımızı ve duyularımızı yüksek oranda aktive etmesi ve yoğun dopamin salınımı. Araştırmacıların, müziğin film gibi görsel bir sahne yorumunu nasıl etkilediğini ve düşüncelerimizi ne ölçüde şekillendirebileceğini test ettikleri bir deneyin sonucu, film izlerken aklımızdan geçenleri özetler nitelikte. Araştırma şöyle: İki gruba ayrılan deneklerin her birine aynı kısa film, iki farklı türde müzikle birlikte izletiliyor. Birinci gruba filmde melankolik, yumuşak ve dokunaklı tarzda B.Evans'ın sakin jazz müziği ve ortam sesi eşlik ediyor. Diğer gruba ise aynı film bu kez Rachmaninov'un Ölüler Adası isimli, gerilim ve kasvetin yoğun olarak hissedildiği dramatik bestesi eşliğinde izletiliyor. Filmi izledikten sonra katılımcılara karaktere karşı ne hissettikleri, karakterin nasıl bir kişiliğe sahip olabileceği ve ortamı nasıl algıladıkları soruluyor. Yumuşak jazz müziği eşliğinde filmi izleyen grup yüksek ortalamayla, ana karakterin vicdanlı, güvenilir ve duygusal olduğunu, izlerken akıllarına hoş anılar geldiğini ve bu nedenle, karakterle empati kurabildiklerini iletiyorlar. Ayrıca ortamdan çok karaktere dikkat ettiklerini bildiriyorlar. Özetle Evans'ın müziği, tatlı ve melankolik duyguları aktararak empatik bir tepkinin yolunu açarken, Rachmaninov'un gerilimli müziği, sıkıntılı duyguları çağrıştırıyor. Evet aradaki fark inanılmaz. Aynı kareler, tek bir müzik farkıyla iki ayrı uca götürüyor izleyenleri. Bu açıdan yeniden bakıldığında, artık neden bazı filmlerde gözyaşlarına boğulduğumuzu ya da karakterden hoşlanmadığımızı anlayabiliyoruz. Sanırım bu yüzden ünlü bir çok besteci ve film yapımcısı akıllıca tasarlamış melodilerin, izlediğimiz görselleri olduğundan daha etkileyici hale getirebildiğini vurguluyor. Elbette melodiler bunu tek başına yapmıyor. Müziğin ve hayatın en temel unsuru olan ritim, tıpkı armoni gibi tüm duygularımızı harekete geçirip, kalp atışımızdan nefesimize kadar etki ederek adrenalin yoğunluğu yaşatabiliyor. Frekanslar, Şifa ve Müzik yazımda bu konuyu detaylıca anlatmıştım. Mesela Star Wars'ta duyduğumuz gümbürdeyen davul sesleri ve görkemli bakır nefeslilerin muhteşem melodileri, az sonra yaşanacak olanların atmosferine bizi rahatlıkla hazırlayabiliyor. Artık her an bir ışın kılıcıyla savaşa girebiliriz..! Korku ve gerilim filmlerinde kullanılan müzikler, izleyiciyi olayın içine çekmesinden öte, bir sonra yaşanacak olayın büyüklüğünü bile hissettirebilecek derecede önem taşıyor. 1960'lı yıllarda çekilen ve bir Hitchcock klasiği olan Psycho filminin duştaki cinayet sahnesi, bu alana iyi bir örnek. Besteci B.Hermann'ın yaylı çalgılarda çığlığı andıran keskin ve uyumsuz sesleri vurgulayarak kullanması, izleyicideki gerilim, panik ve rahatsızlık duygusunu artırarak sahnenin etkisini yukarılara taşımayı başarmış. Ve bu sayede, sinema tarihinin unutulmaz karelerinden biri oluşmuş. Bir film bestecisi için hikayeyi anlamak ve onu müzikle anlatmaya yardımcı olmak çok önemli diyor Forrest Gump'ın bestecisi Alan Silvestri. Filmde duyduğumuz umut veren melodilerle bunu hakkıyla başarmış olduğunu görüyoruz gerçekten. Silvestri besteleme sürecini, Tıpkı bir çocuğun piyano başında tek eliyle basit bir melodiyi çalması gibi olmalıydı; Forrest'ın masumiyetini, çocuksu ve içten kalbini göstermeliydi dinleyenlere sözleriyle anlatmış. Böylelikle tüy kadar hafif yedi nota sayesinde, Forrest'ın hikayesi birçoğumuzun kalbine işledi. Benim de en favori filmlerimin başında gelen; Doksanlı yılların kahramanlık ve özgürlük teması üzerine kurulu destansı Braveheart filminin, ödüllü müziklerine değinmeden geçemeyiz elbette. Besteci J. Horner'ın klasik senfoni orkestrasına eklediği Kelt müziği enstrümanları sayesinde, savaş sahnelerinin o gerilimli ve adrenalin yüklü havasına nasıl da kolayca kapıldık. Atların adımlarıyla birlikte duyulan her davul vuruşu, kalbimizi biraz daha hızlandırdı. Bakır nefeslilerin, özellikle de kornoların cesaret veren ihtişamlı akorları ve gayda sesiyle, hepimiz William Wallace kadar cesur hissettik kendimizi. Hem solo hem de orkestrayla birlikte kullanılan ve harika bir uyum yakalayan gayda enstrümanının, bu kadar etkileyici olabileceğini sanırım tahmin edemezdik. Romantik karelerde bile! Yönetmenin tam da istediği gibi, bütün sahnelerin hissini en derin şekilde yaşadık. Bu müzikler olmadan yine de aynı şekilde hissedebilir miydik? Sanmıyorum! Film müzikleri, izleyiciyle ekran arasındaki mesafeyi kapatarak duyularımızı ve duygularımızı tamamıyla filme odaklamaya yarayan önemli bir bileşen. Karakterlerin sessiz kaldığı anlarda ne hissettiğini, onların yerine konuşarak aktarabiliyor. Bir sahneyi dehşet, trajedi veya neşeyle ifade ederek, anlatının hızlanıp-yavaşlamasına katkı sağlayabilen bir çeşit yardımcı oyuncu. Bilinçaltımızda izlediğimiz sahne, karakter ya da orada işlenen kurguyla nasıl bir bağ kuruyorsak, müzikler sayesinde bu bağı kalıcı hale getirebiliyoruz. Elbette müzik her şekliyle birçok duyguyu filizlendirerek büyütebilen bir olgu, fakat görsel sanatlarla bir araya geldiğinde, muazzam bir tat veriyor. Tıpkı kekin üzerindeki çikolata sosu gibi. Kek tek başına da güzel, fakat sosuyla birleştiğinde, lezzeti doruklara çıkıyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/siyasi-bir-bakis-acisiyla-ufo-gercegi/", "text": "Son dönemde UFO'larla ilgili en çok rağbet gören varsayım, bu ziyaretlerin dünya dışı varlıklar tarafından değil de milyonlarca yıl sonraki insanlar tarafından bir tür zamanda yolculuk olarak yapıldığı. Bu gerçekten ilginç bir görüş ve bir an için bu iddiaların doğru olabileceğini varsaydığımızda, özellikle evrimsel açıdan ortaya oldukça ilginç bir tablo çıkıyor. Bunun nedeni de uzaylılarla karşılaştığını iddia eden kişilerin gördükleri uzaylıları fiziki bakımından betimleme biçimleri. O tariflere bakarak insanın birkaç milyon yıl içinde neye dönüşeceğini, daha da önemlisi bu değişimlerin nedenlerini ön görmeye çalışabiliriz. Bu tariflerin hepsi neredeyse aynı. Uzaylılarda göze çarpan ilk özellik, devasa bir yumurtayı andıran iri bir kafa ve yüzün tam ortasında insanı ürkütecek kadar büyük bir çift göz. Gözler neredeyse tüm yüzeyin dörtte bir alanına sahip. Ağız ve kulaklar ise tam tersine, varla yok arası. İnsan gerçekten böyle evrimleşecekse eğer bundan çıkarabileceğimiz iki önemli sonuç var: Birincisi, beynimizin henüz sandığımız kadar büyük olmadığı. Dünyanın bugünkü gidişatına, özellikle de doğayla ilişkisine baktığımızda bunu sezinleyebiliyoruz aslında. 1400 gram beynin insan evladına yetmediği çok açık. Belli ki doğayla uyumlu yaşamak, birbirimizi öldürmemek, bu gezegende kalıcı bir barış sağlamak için çok daha büyük bir beyine ihtiyacımız var. İkinci olarak da bu insanlarda gözlerin büyüklüğüne karşın ağız ve kulakların küçüklüğü meselesi var. Eğer gerçekten zamanla gözlerimiz büyüyecek, buna karşın ağız ve kulaklarımız küçülecekse, özellikle bizim gibi ülkelerde siyasi hayat radikal bir biçimde değişecek demektir. Çünkü günümüz siyaseti tüm gücünü insanların burnunun dibinde olanları görememesi, ama daha da önemlisi, duyduğu her şeye inanmasıyla işlemekte. İşlevsiz organların zamanla küçüldüğünü, işlevi artan organların da zamanla geliştiğini kabul edersek belki de önümüzdeki birkaç milyon yıl içinde insanlar, seçtikleri liderlerin hayatlarını nasıl mahvettiğini görebilir, ağızlarından çıkan her şeye inanmamayı başarabilirler. En önemlisi de insan ağzı o denli küçülürse gerçekten, insanlar siyasi ahlaksızlığın önüne daha kolay geçebilirler. Gelecekteki insanlarla ilgili yapılan tariflerde dikkat çeken bir başka özellik de cinsiyet farkının olmaması. Bugüne değin hiç kimse topuklu ayakkabı giymiş ya da saçlarını topuz yapmış bir uzaylı görmedi. Sakallı ya da bıyıklı uzaylılar da gören de yok. Burada ilk kısma gönderme yapıp beynin büyümesiyle kadın erkek eşitliği arasında bir ilişki kurmak, hatta daha da ileri gidip İstanbul Sözleşmesi olmasa da başka bir galaksinin adını taşıyan yeni bir sözleşmeyle kadına şiddetin olmadığı bir evren hayali kurulabilir, en azından insan aptallığının da zamanla azalacak entropik bir yapı olduğunu umulabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/siz-sevgili-dostum/", "text": "Kibarca reddetmeyi öğreniniz. Yemek davetlerini asla kabul etmeyiniz. Ve hiçbir partiyi terk eden son kişi olmayınız. Anne babayı suçlamak çocukçadır. Artık çocuk değilsiniz. Bundan vazgeçin. Her eleştiride bir özeleştiri nüvesi olmalı. Bu bir. İkincisi, eleştirmekten zevk aldığınız anda frene basın. Okuduğunuz romanlar, çizgi-romanlar sayesinde kişilik kazanacaksınız. Aile, çevre, toplum ve kurumlar bu konuda size vaat ettiklerinden çok daha azını sunacaklar. Garip ama gerçek. Cömertlik sizi seksi yapar. Nezaket de öyle. Bir de parfüm. İki yıl sonra sigaraya başlayacaksınız. Bunu yapmazsanız memnun olurum. Sigaraya harcayacağınız parayla, bana bir spor araba alabilirsiniz. Şaka şaka. Spor araba işini ben kendim hallederim. Kravat takınız. Evet. Takım elbise giyiniz. Alışınız. İyi bir 'ilk izlenim' bırakmıyorsunuz, malum. Büyük dedeniz gibisiniz. Gözleriniz fazla parlak. Bu, insanları irkiltiyor. Memur esnekliği kazanınız. Kravat iyidir. Doğu Avrupalı bir kadastro stajyeri gibi görünün hiç değilse. Tüm oyunların temel kuralı, oyuna kendini kaptırmamaktır. Bunu akılda tutunuz. Oyun derken, birtakım sosyal oluşumları, münasebetleri de kastediyorum. Daha çok koşunuz. Yürüyünüz hiç değilse. Akıllı telefon diye bir şey çıkacak. Onun içinde kaybolmamaya bakın. Haysiyetinizi koruyun. Şeref kazanmasanız da olur. Burun spreyi kullanınız. Sizde alerjik rinit var. 22 sene boyunca her yıl 4 kere gribe yakalanıp toplamda yaklaşık 2 senenizi perişan halde geçirmekten kurtulursunuz böylece. Çocuklarınız olacak. Çocuklarınızla çok zaman geçirin. Onlara sizin çocukken oynadığınız oyunları öğretin. Her gece masal anlatın. Kitapları sevmelerini sağlayın. Birlikte Harold Lloyd filmleri izleyin. Hayat umduğunuzdan uzun sürecek. 33 yaşında öleceğim sanıyorsunuz. Ölmeyeceksiniz. Yani... öleceksiniz tabii, fakat burada bir müddet daha bazı şeylerle meşgul olmanız gerekecek. Bunu bir düşünün. Mutluluk ile erdemler arasında denge kurmalısınız. Mutluluk bir manevi stratejidir. Erdemlilik de öyle. Bu ikisini birbirine zıt şeyler sanmayın. Sizde hayranlık ve şefkat uyandıran biriyle karşılaştığınızda, yani aşık olduğunuzda, o kişiyle entelektüel bakımdan uyumlu olmayı da gözetin. Dost olamayacağınız biriyle zaman kaybetmeyin. Onun zamanını da boşa harcamayın elbette. Uzlaşmayı sevmiyorsunuz. İtirazcı ve isyankarsınız. Biraz daha büyüdüğünüzde yanıldığınızı anlayacaksınız. Yetişkin olmak, erginlik; uzlaşma bilgisi edinmeyi gerektirir. Hatta bazen taviz vermelisiniz. Tanrı değilsiniz. Pişmanlık duymak suretiyle aydınlanacaksınız. İyi biri sayılırsınız. Daha iyi biri olmak için değişmeniz gerekecek. Endişeye kapılmayın. Fikirlerinizin değişmesi, karakterinizi değiştirmez. Kimsenin arkasından kötü konuşmayınız. Ve sizin yanınızda biri hakkında kötü konuşulmasına izin vermeyiniz. Dedikodu, ilkel kabilelerde bir işlev taşıyordu belki. Siz çağınızın insanı olunuz. Böylece mert biri olabilirsiniz. Düşmansız bir hayat mümkün. Kimseyi düşman olarak görmeyiniz. Gene de herkesle dost olamazsınız. Yapacak bir şey yok. İstifa mı etsem? sorusu zihninizde belirdiği anda istifa ediniz. Yazmak için evin en küçük odasını kullanınız. Kutlanabilecek her şey kutlayınız. Doğum günleri, Ramazan Bayramı, 23 Nisan, Yılbaşı... Kutlamalar iyidir. Felaketler, ölümler insanları bir araya getirir. Bu tamam. Sevinçli günlerde bir araya gelmek, yaşayan insanları takdir, tebrik etmek de bir o kadar -hatta bazen daha çok- önemlidir. Son anektodunuz digerleri gibi tam dişe dokunur türden olmuş. Maalesef biz özel günleri animsamayi pek önemsemiyoruz, toplum olarak mutlulugumuzdan cok dertlerimizi paylasiyoruz. Değişmek olaylari kimsenin görmediği yerden görmemizi sağlıyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sizi-kac-notayla-satin-aldilar/", "text": "Evet, sadece birkaç dakikalık reklamlarla bizi etkilemeyi başarabiliyorlar. Çünkü doğal içgüdülerimizi, bilimsel yaklaşım aracılığı ile akıllıca kullanmanın yollarını keşfettiler ve geliştirdiler. Bu yollardan en etkili olanlarından biri de elbetteki müzik. Müziğin özellikle görsel alanlardaki destekleyici efekti, reklam ve sinema sektörü için bulunmaz bir nimet. Melodi ve ritmin duygularımızla ve hafıza merkezimizle kurduğu bağ sayesinde, temeli iyi bir hikayeye dayanan reklamlar ve müzikleri daima hatırlanıyor. Neyi, nasıl ve neden sevmemiz gerektiğinden, hangi hayatı yaşamamız gerektiğine kadar verilen her türlü mesaj ya da ürün, büyük kitlelere rahatlıkla ulaştırılabiliyor. Böylece biz farkında olmadan, izlediğimiz sahne hakkındaki birçok bilgiyi bir sünger gibi beynimize çekerek etki altına alınabiliyoruz. Mutlaka bugüne kadar bir yerlerden duyduğunuz, dilinize takılan ve aklınızdan çıkmayan reklam jingleları olmuştur. Bu da demek oluyor ki beyninizin ince kıvrımlarına, belleğinize ve duygularınıza mesaj bırakma operasyonu başarıyla sonuçlanmış. Can sıkıcı bir durum olsa da pazarlama sektörü için başarılı bir adım. Mesela Coca Cola'nın müzikli sloganını düşünmenizi istesem ya da Getir markasının müziğini mırıldanmanızı... Muhtemelen hatırlamakta zorlanmazsınız. İşte bu yüzden reklam, film ve seçim kampanyalarının müziklerine harcanan maliyetler her geçen yıl katlanarak artıyor. Eğlence parkları, radyo kanallarındaki reklam kuşakları ve televizyon derken yolculuğuna çığ gibi büyüyerek devam eden bu sektör, günümüze de evrilerek web sitesi, alışveriş ve oyun ortamlarında müzikleri bilinçli olarak daha da yaygın kullanıyor. Yani kaçışımız yok. Artık kafamızı çevirdiğimiz her yerde karşımızda bir ürün ve melodisiyle dilimize dolanan sloganlar var. Bunların yanı sıra süpermarketlerde ya da mağazalarda kullanılan fon müziklerinin diğer bir amacı da zaman algımızı değiştirerek alışveriş süresini uzatmak ve bizi orada daha fazla kalmaya ikna ederek satın almaya yöneltmek. Çünkü hoşumuza giden müzikleri dinlerken zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyoruz. Beynimiz dikkatinin büyük bir kısmını ona haz veren ve iyi hissettiren melodilere yoğunlaştırıyor. Bu yüzden bekleme odalarında ya da telefon operatörüne bir an önce bağlanmayı dilediğimiz anlarda özellikle yavaş tempolu ve dinginleştiren müzik parçalarını sıkça duyuyoruz. Amaç bizi sakince beklemeye yöneltmek. Konya' da yapılan bir çalışmada, reklamların çocuklar ve genç hedef kitle üzerinde nasıl bu kadar etki yarattığını anlamaya yönelik bir deney gerçekleştirilmiş. Genel itibariyle bakıldığında katılımcılar, reklam çıktığında eğer sevdikleri bir müzikle karşılaşıyorlarsa, kanalı değiştirmekten vazgeçerek izlemeye devam etmeyi tercih etmişler. Sonrasında reklam müziğinde nelere dikkat ettikleri sorusuna gelen cevaplar dört gruba ayrılmış: Ritim %23,5, melodi %46,2, sözler %21,3 ve enstrümanlar %8,3. Bu verilere göre duydukları müzikte en çok dikkati çeken melodi olmuş. Katılımcılar reklamda duydukları müziğin sözlerini hatırlayamasa bile melodisini akıllarında tutabilmişler. Müzik, insanların hatta hayvanların dikkatini çekebilmenin en güzel ve başarılı yolu. Reklam ve film sektörünün, bu güçlü kozu mesajlarını iletim aracı olarak kullanmalarıysa oldukça doğal. İster sevdiğimiz bir sanatçının sesinden dökülsün, ister doğadaki yağmur damlalarını hatırlatsın, isterse notaları konuşturabilen parmaklardan çıksın. Her halükarda sevdiğimiz tınının peşinden gitme dürtüsüne sahibiz. Sadece doğru tuşlara basmak gerek. Anlaşılan Oscar Wilde Müzik, gözyaşına ve hafızaya en yakın sanattır sözünü boşuna söylememiş!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/skinner-kutusundan-oyun-dinamiklerinin-dogusu/", "text": "Bir güvercin olduğunuzu hayal edin. Kapalı bir kutunun içinde, izole edilmiş haldesiniz. Kontrollü bir ortamdasınız, korkmanıza gerek yok. Oldukça basit tasarıma sahip bu düzenekte bir düğme var. Birkaç kez gaganız ile düğmeyi tıklayıp etrafı kolaçan ediyorsunuz. Ardından meraklı bekleyiş... Küçük bir bölüm açılıp enfes yemlerle buluşmanızı sağlıyor. Yemler kısa sürede bitiyor ve tekrar düğmeyi gagalayıp bölümün yeniden açılması ile döngüye bir kez daha giriyorsunuz. İçinde bulunduğunuz bu kutunun adı yaratıcısının ismi ile anılan ünlü Skinner Box. Skinner çalışmalarının çoğunda edimsel koşullanmaya odaklanarak bu koşullanmanın insan davranışlarına uygulanabilirliğini incelemiştir. Edimsel koşullandırmada denekler, yaptıkları bir davranışı ve davranışın sonucunu ilişkilendirmeyi öğrenir. Deneğin iyi bir sonuçla karşılaştığında davranışı tekrar etme olasılığı artar. Güvercin olduğunuz bu metaforda düğmeyi tekrar tekrar tıklayarak lezzetli yemlere ulaşmayı öğrenmeniz tam olarak bu durumu açıklar. Skinner Box'un tasarlanmasının altındaki neden hiç şüphesiz ki klasik koşullanmanın insan davranışlarının kompleks yapısını yeterince açıklayamıyor oluşuydu. Bu deney düzeneği sayesinde izole bir ortamda kontrollü uyaranlara maruz bırakılan deneğin kasıtlı davranışlarının nedenleri ve etkileri daha iyi anlaşılacaktı. Edimsel koşullandırmada bir davranışın yapılmasını artırmak ya da azaltmak amacı ile olumlu ve olumsuz pekiştireçler kullanılır. Olumlu pekiştirme davranış ve tepkilerin tekrarlanmasını ödüller ile teşvik eder. Skinner kutusunun orijinal tasarımında, içeride bulunan farenin kazara bir kola dokunduğunda sürpriz bir yiyecekle karşılaştığında bu davranışı tekrarlaması kaçınılmazdır. Olumsuz pekiştirmeyi de davranışın ardından tatsız bir durumun sona ermesi şeklinde düşünebiliriz. Skinner kutusunun elektrik akımı ile çevrelendiğini düşünün. Eğer deney faremiz akımı kesecek kolu çekmeyi keşfederse bu davranış onda bir kazanıma sebebiyet verecek. Böylelikle kutuya tekrar konulduğunda, doğrudan kola giderek bu negatif durumu ortadan kaldırma davranışı öğrenilmiş olacak. Bu düzeneğin tasarımının ilk aşamalarında her bir davranışın ödüllendirilmesi davranışın sürdürülmesi adına önemlidir. Ancak, bir süre sonra ödüllendirme sabit bir çizgide ilerlemeye başlar. Bu tekdüzeliği kırmanın ve istenilen davranışı artırmanın birkaç yolundan bahsedelim. Deneğin ödülü ne zaman ve nasıl elde edeceğini bilmemesi, onu merak duygusuna kapılarak daha önce denemediği yolları denemeye yönlendirir ve onu motive eder. Bu amaçla verilecek ödülün süreç planlaması önemlidir. Örneğin, ödüllerin belirli zaman aralıklarında verilmesi ya da rastgele dağıtılması arasında ciddi bir ulaşılabilirlik farkı vardır. Yalnızca hedeflenen davranış gerçekleştirildiğinde verilen ödül, davranış değişikliğinin temellerini atar. Pekiştirmenin değerini artırmak için konu ile ilgili daha güçlü ödüller de seçilebilir. Örneğin; güvercine normalde verdiğinizden daha lezzetli bir yem vermeniz ya da ödülü daha az erişilebilir bir formda sunmanız öngörülemezlik ve merak unsurunu tetikler. Ödül daha çekici hale gelir. Günümüz video oyunlarında tasarımcılar, oyuncuları oyuna uzun süre bağlamak adına planlı takviyeyi baz alarak çalışır. Operant şartlandırma oyuncuya bağımlılık hissini aşılasa da deneyimden memnun kalmanın en iyi yolu sayılmaz. Koşullandırma uyaranlarla davranışlar arasındaki temel bir düzeyde çalışır. Ünlü oyunlaştırma uzmanı ve davranış tasarımcısı Yu-kai Chou geliştirdiği Octalysis tasarımında insan davranışlarını tetikleyen sekiz temel motivasyondan bahseder. Bunlardan biri öngörülemezlik ve merak sürücüsüdür. Entelektüel bilincimiz bir tehdit anında ya da yeni bilgilerle karşılaştığında harekete geçer. İnsanların ilgisini çekmek ve canlı tutmak için beklenmedik ve öngörülemeyen bilgiler vermeniz son derece önemlidir. Bu dinamikleri oyunlara entegre eden tasarımcılar, doğru risk ve ödül teşviki ile oyunları çok eğlenceli hale getirebilir. Oyuncu, bir ödül kazanma olasılığına karşı heyecan duyar. Güvercin olduğunuz ana metaforumuzu düşünelim. Kutunun içinde düğmeyi gagaladığınız her an için düzeneği, rastgele ödüllendirmeye göre kurgularsanız, yiyeceğin çıkıp çıkmayacağına dair merakınız yiyeceğin dışsal ödül olma tanımının önüne geçer. Tıpkı buradaki gibi oyunda da oyuncunun oyuna devam etmesi, özünde zihinsel merak uyandırmaya bağlıdır. Ödülleri oyunlarda rastgele aralıklarda vermek, oyuncunun ödüle ulaşmak için oyunu daha da ısrarla oynamasına neden olur. Ödülün daha az erişilebilir olması ya da ödüle ulaşma durumunun değişken olması merakı besler. Günümüzde video oyunlarının çoğunda oyuncuların oyunlarda uzun süre geçirmesi bu öngörülemezlik temelinde planlanır. Merak duygusunu teşvik eden oyunlar oyuncuyu ilerlemesi için motive eder."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sogani-hala-yumrukla-kiranlardan-misiniz/", "text": "Veri, olgularla ilgili toplanmış bilgi parçacıklarıdır. Bunları insan bakışıyla anlamlı olacak biçimlere sokup raporlar haline getirdiğinizde veriden malumat üretmiş olursunuz. Malumatın içinde saklı anlamları yakaladığınızda bilgi oluşur. Bilgiler bütünleştiğinde ise bilgelik oluşur. Eliniz, kulağınız, diliniz veriye değdiği için konuşabilirsiniz. Bir bebeğin konuşmayı öğrenme süreci bu zincirle bağlantılıdır. Bebek önce veriler yakalamaya başlar: Sesler. Hangisi anlamlı, hangisi anlamsız bilemeyeceği, dünyadan aldığı birtakım algılardan ibarettir her şey. Bu istatistiğini değerlendirmeye başlar o küçücük beyninde. Ve malumat oluşur. Hangi sesler sıklıkla bir araya geliyor? Anlamlılar hangileri, anlamsızlar hangileri? O karışık veri parçaları yavaş yavaş birleşir, kelimeler oluşur. Bir çocuğun kelimelerin aralarındaki boşlukları algılaması, nelerin kendi başlarına ayrı kelimeler olduğunu fark etmesi ve nelerin de anlamsız sesler olduğunu anlaması pek esaslı bir başarıdır. Sonra malumatlar bilgiye dönüşür. Kelimeler bir araya gelerek bir işe yarayan cümleler oluştururlar. Bebek cümleleri anlamaya ve cümleler kurmaya başlar. Kelimelerin arasındaki derin bağlantıları, anlamı, kavramları bütünleştirdikçe, hayatla ilgili o pek çok verinin içindeki derin bağlamları anladıkça bir bilgelik oluşturur. Bebeklerin dili öğrenmede istatistiği kullanmasına ilişkin birikmiş çalışmalar mevcut. Bu konudaki çalışmaları inceleyen bir makaleyi yazının bitimindeki kaynaklar kısmında bulabilirsiniz. Herhangi birimizin pek basit bir şeymiş gibi yaptığı konuşmalar, şu paragraftaki gibi yazdığı cümleler, üstün bir bilgelik ürünüdür. İçeriğinin çok karmaşık olmasına bile gerek yok: Fikirleri kafada toparlamak, bunları cümleler haline getirip pek çok kavramı bütünleştirerek ifade etmek, dünyada yaşayan biz hariç hiçbir türün bildiğimiz kadarıyla edinememiş olduğu, en azından yaygın olarak edinememiş olduğu bir yetkinliktir. Bilim de böyle üretilir. Bilim insanları gözlemler yaparlar. Bu gözlemlerinin sonuçlarını farklı şekillerde biçimlendirerek gözden geçirirler. Yani topladıkları verilerden malumatlar oluşturup çeşitli açılardan incelerler. İnsan beyninin yetkinliklerini ve kendi kişisel uzmanlık geçmişlerini kullanarak bu malumattan bilgiler özümserler. Bunu yaparken çeşitli deneme yanılmalar ve deneyler gibi araçlardan yararlanırlar. Mesela hipotezler kurarlar, bu hipotezleri test etmek için deneyler oluştururlar ve yeni veriler elde ederek onları da malumat haline getirirler. Böyle böyle bilgiler ortaya çıkar ve benzer şekillerde bilgileri de bütünleştirerek bilgelik oluştururlar. Bilim böyle bilgelik ürünlerinin birikmesiyle oluşur. Sayfayı Türkçe okumak isterseniz, Chrome kullanıp adres çubuğunun hemen solundaki translate işaretine basarak Türkçe'yi tercih edebilirsiniz. Bilim böyle bilgelik ürünlerinin birikmesiyle oluşur demiştik... Aslında eskiden öyle oluşuyordu. Şirketler, satıştaki ürünler, teknolojiler de bu zincirle üretilir. Bilim insanları nasıl bilim üretiyorlarsa, iş insanları da şirketler ve ürünler üretirler. Bilim insanları ile iş insanları iş birlikleri de yaparlar. Aynı detayda tekrar etmeye gerek yok; iş yönetiminde de veriler, malumatlar, bilgiler ve bilgelikler oluşur. Yöneticiler malumatlardan bilgiler özümseyebilenlerden; iş önderleri bilgilerden bilgelik özümseyebilenlerden çıkar. Şimdilerde verileri insanlar toplamıyor. Yazılımlar, IOT cihazları, sensörler, kameralar, her gün onlarcasını kullandığımız, binlercesine muhatap olduğumuz araçlar topluyor verileri. Şimdilerde malumatları insanlar oluşturmuyor. Rapor otomasyonları, verileri birleştirip saklıyor, sunuyor, sergiliyorlar. Şimdilerde bilgileri insanların oluşturmasına pek de gerek kalmıyor. Makine öğrenmesi uygulamaları neden oldu ve ne olacak gibi soruların cevaplarını bulacak şekilde verinin içindeki desenleri, gizli bağlantıları tespit edebiliyorlar. Öyle görünüyor ki bilgeliği bile insanların oluşturmasına gerek olmayabilir. Yapay zeka sistemleri makine öğrenmesi modellerini biraz da insanların yönlendirdiği ve belirlediği kural setleriyle bütünleştirerek ne yapmak gerekli sorusunun cevabını bir hayli iyi bir şekilde verebiliyorlar. Veritabanları 1980'lere kadar çok da yaygın kullanılmıyorlardı, zaten bilgisayar bir hayli yeni bir kavramdı, iş dünyasındaki yaygınlığı ile veritabanları da yaygınlaştı. Günümüzde veritabanları olmayan, verileri tutmayan bir şirketin iş yapabilmesini imkansız görürüz. İş zekası, raporlama sistemleri veritabanlarında verilerin birikmesiyle mümkün hale geldi. Şirketler veri ambarları kurarak, raporlama sistemleri geliştirerek, iş zekası oluşturdular. Doğru bilgiyi, doğru zamanda, doğru kişiye, doğru biçimde sunmayı başaran firmalar insanlarının yetkinliklerini gösterebilecekleri veri destek sistemleri oluşturabildiler ve bunu yapamayan firmaları alt ettiler. Veriyi toplamakta insan kullanmak yerine otomasyonu kabul ediyoruz. Veriyi raporlamakta otomasyon sistemlerini yaygın olarak kullanıyoruz. Bilgi ve bilgelik üretmekte de makineleri kullanmamız çok yakındır demiyorum, çünkü zaten bu amaçlarla makine öğrenmesi ve yapay zekayı hali hazırda kullanıyoruz, bazı alanlarda çok yaygın bir biçimde kullanıyoruz üstelik. Makine öğrenmesi ve yapay zeka kullanımının çok daha yaygınlaşması kaçınılmaz. Çünkü aletleri, mesela, bıçakları icat ettiğimizden beri, elimizle bir şeyi kesmek yerine bıçakla kesmeyi tercih ediyoruz. Çünkü bıçaklar elimizden çok daha iyi iş görüyorlar. İki rakip şirket düşünün. Bu şirketlerden birisi müşteri ve satış ile ilgili veriler ve raporlar oluşturduğunda sadece on yıl kadar önceki çok güçlü saha ve müşteri deneyimleri sayesinde yükselip şimdi üst seviye olmuş yöneticilerin bilgeliği ile bunları yorumluyor ve stratejilerini ona göre kurguluyor olsun. Diğeri ise yine müşteri ve satışla ilgili aynı veriler ve raporları oluştursun. Ama değerlendirmeleri yaparken 3-4 yıllık güçlü saha deneyimiyle birlikte makine öğrenmesi ve yapay zeka çıktılarını da etkin şekilde kullanmayı öğrenmiş yöneticiler kullansın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sokak-hayvanlari-ne-yapacagiz/", "text": "Son yıllarda büyük şehirlerimizde sokak hayvanları meselesi gittikçe tırmanan bir sorun halinde. Özellikle başıboş köpeklerin insanlara saldırma vakaları sosyal mecralarda etkisi çığ gibi büyüyen tepkilere yol açıyor. Diğer yandan hayvanseverlerin sokak hayvanlarına yapılan kötü muamelelere dair gösterdikleri haklı tepkiler, yine dijital sosyal mecralarda dalga dalga bir öfke seline dönüşebiliyor. Geldiğimiz noktada sokak hayvanlarının yok edilmesini isteyen radikal bir grupla insanları yok edecek derecede hayvanları savunmaya duran bir başka radikal grup arasındaki çatışmada herkes kendine uygun bir taraf bulmaya çalışıyor. Fakat her zaman olduğu gibi, tepkilerde aşırılaşma, sorunları çözme yeteneğimizi hızla elimizden alıyor. Bilgi, akılla çözülmesi gereken sorunlar için en temel zeminimizdir. Bilgimizin olmadığı alanlarda konuşmamayı öğrendiğimizde, hem bilgilenme kapısı bizim için açılır, hem de bilenlerin dediklerini duyabilmek için gereksiz gürültüleri azaltmaya katkı sağlamış oluruz. Beyin ameliyatı olacak bir yakınınızın muayenesinde konuyu bilen bilmeyen onlarca kişinin o yakınınıza olacaklar hakkında aynı anda ve bir ağızdan farklı fikirler beyan etmesi ne kadar sinir bozucu ise, sokak hayvanları gibi teknik konularda da herkesin kafasına göre tepki vermesi ve bu tepkinin gereğini talep etmesi, kaosa ve çözümsüzlüğe zemin hazırlar. Sokak hayvanları, özellikle sokak köpekleri hakkında ne biliyoruz? Benim alanıma düşen bilgileri size kısaca aktarayım; belki konu hakkında daha sağlıklı düşünmemize yardımcı olur. Bugün kentlerimizde rastladığımız kedi ve köpek gibi sokak hayvanları, doğada var olan canlı türleri değildir. Evet, bunu ilk söylediğim seferlerde etraftaki insanların bazılarında çeşitli hayret ve inanmazlık mimiklerini çok görürüm. Halbuki gerçek budur. Kedi ve köpekler, bugün etrafımızda pek görmediğimiz vahşi bazı memeli türlerinin insan tarafından binlerce yıldır ıslah edilerek seçilmiş ve ayrıştırılmış yeni versiyonlarıdır. Aynen inekler, koyunlar, domuzlar veya ıslahla yetiştirdiğimiz sayısız tarım bitkisinde olduğu gibi. Tabiatta bugün insanın etrafında olan bu tip hayvanların uzak akrabaları yaşar. Bu hayvanlar ise sadece insan yüzünden ve insanla birlikte var olabilen canlılardır. Özellikle köpekler, muhtemelen kabaca 15 bin yıl kadar önce atasal bir kurttan evrilmiş canlılardır. Yapay seçilim, yahut bitki veya hayvan ıslahı olarak bilinen konuya biraz aşina olanlar, insanların canlılarda her bir nesilde yapacağı belli bir amaca yönelik seçimlerin mucizevi sonuçlar yaratacağını iyi bilirler. Köpekler de kurtlardan ürettiğimiz canlılardır ve insan ihtiyaçlarına göre yönlendirilerek türetilmiştir. Bugün dünyanın farklı yerlerindeki yüzlerce farklı köpek ırkı aynı atasal kurttan türemiş, atası ortak olan canlılardır . Her ne kadar tipleri ve özellikleri çok farklı olsa da aynı atadan gelen bu birbirinden ilginç canlıların hepsinin ortak bir yönü vardır: İnsana bağımlıdırlar ve insan olmadan hayatta kalamazlar. Neden? Çünkü biz onları öyle seçtik, öyle türettik. Nasıl ki vahşi tabiatta bizim tarlalarımızdaki gibi mısırlar yahut kabaklar göremezseniz, köpekler de öyledir. İnsanın çevresi için türetilmişlerdir ve atasal kurt özelliklerinden gelen tüm içgüdüleri, bugün insanlara uyumlu davranış biçimlerine dönüşmüştür. Çoban köpeklerinin sahadaki maharetleri, tazıların avlardaki becerileri, yahut gözcü köpeklerin koruyucu sadakat ve saldırganlıkları hep kurt atalarından miras kalan sürü özellikleriyle ilgilidir. Bu nedenle insan yoksa bu hayvanların tabiatta pek şansı yoktur. Öte yandan kendi ihtiyaçlarımıza yardımcı olması için ürettiğimiz bu hayvanlar özellikle son yüzyılda süs, statü veya dostluk amaçlı olarak şehirli insanların hayatlarının bir parçası olmaya başladı. Pratik bir faydası olmasa da şehirlerde yaşayan insanlar bildiğimiz eşlikçi özelliklere sahip sevimli ve küçük boyutlu köpeklerin yanında kurt köpekleri, danualar, pitbulllar, golden revtrieverlar hatta Saint Bernardlar beslemeye başladı. Bu hayvanların çeşitli nedenlerle ilgi görmesi şaşırtıcı değil; annemin iki yılı aşkın süre boyunca sahiplendiği Balım benim gibi köpeklere mesafeli olan birisinin kalbini bile dost canlısı ve oyuncu yanıyla fethetmişti. O günlerden beri köpeklerle ilişkim bambaşkadır. Bir Saint Bernard'ın yüzüne bakıp da kendinizi bilge bir varlıkla sohbet ediyormuş gibi hissetmemeniz zordur. Fakat her şey sonuçta bu kadar toz pembe olmadı. Ev köpekleri çoğu zaman çok iyi dosttur ama beslenmeleri, bakımları da bazen bir hayli meşakkatlidir. Elbette ki herkesin becerebileceği bir iş de değildir. Bir hevesle barınaklardan veya başka bir kaynaktan sahiplenilip genelde çocuğu sevindirmek amacıyla eve getirilen köpekler, bir süre sonra birer birer sokağa bırakılmaya başlandı. Sokaklarda, ihtiyaç duydukları alfa önderlerden, yani insanlardan nispeten uzakta, onların periyodik bakımı olmadan hayatta kalmaya çalışan köpekler, hızla bu önder ihtiyaçlarını, gruplar halinde hayatta kalmaya çalışarak giderme yoluna gittiler. Kendi aralarında hızla buluşup üremeye başlayan bu hayvanlar, bugün sokak köpekleri dediğimiz sürecin de başlangıcı oldu. Bunlar olurken bir konuyu daha akılda tutmamızda fayda var: Sokaktaki belirsiz ve zor koşullarda hayatta kalmak zorunda olan köpeklerin hepsi aynı özelliklere sahip değil. Saldırgan olmayan, bedensel ve duyusal olarak kırılgan veya özel bakım isteyenler sokakta çok fazla dayanamayacaktı. Dayananlar, görece daha sağlam, daha saldırgan ve daha dirençli olanlardır. Ayrıca kendi aralarında hızla üremeye başlayarak, insanların kontrolü altında bugünlere gelen evrimsel çizgilerini artık sokağın şartları tarafından yönlendirilen bir evrimsel sürece bırakmak durumunda kalacaklardır. Durum aynen böyle seyrediyor; sokakta kendi hallerine bıraktığımız köpekler birkaç nesil içinde artık bizim bildiğimiz köpeklerden farklı özellikler sergilemeye başlayabiliyor. Neyse ki evrim o kadar hızlı bir süreç değil ve halen bu dönüşümün çok başlarındayız. Fakat bir konu önemli: Köpekler, ataları olan kurtlar gibi aslında sürü canlılarıdır. Tüm sürü canlıları gibi onlar da sürünün kalabalık olmasıyla değil, önderin, yani alfanın kim olduğuyla ilgilenir. Davranışları, alfa önderin davranışlarına göre şekillenir. Evlerde veya bahçeli yerleşim yerlerinde bu köpeklerin alfa önderleri insanlardır. O nedenle onların hareket ve davranış kalıpları, köpeklerin davranış kalıplarını belirler. Fakat sokakta alfa önderlik bir güç ve saldırganlık konusudur. Bu nedenle sokak hayvanları arasında önderliği sıklıkla saldırgan ve testosteronu yüksek bireyler devralır. Bu da sokak köpeklerinden oluşan grupların gittikçe neden daha saldırgan olacaklarını anlamamızı sağlar. Şu anda her ne kadar medyaya yansıyan vakalar infial uyandıracak kadar fazla gözükse de, köpekler nedeniyle zarar gören insan sayısı henüz çok düşük seviyededir. Fakat biraz biyolojiden anlıyorsanız, böyle giderse bu günlerin daha iyi günlerimiz olduğunu fark edersiniz. Önlem alınması kaçınılmaz ve ivedi bir zorunluluktur. - Öncelikle köpek sahiplenme konusu çok ciddi olarak tekrar ele alınmalı. Bir köpekle birlikte yaşamak demek onun tüm sorumluluğunu da almayı taahhüt etmek anlamına gelir. Bu konuda gerek yasal gerek ahlaki anlayışımızı hızla gözden geçirmek ve iyileştirmek zorundayız. Sahiplenilen köpeğin terk edilmesi çok ağır şartlara; uyulmadığı takdirde de ağır cezalara bağlanmalıdır. - Halkın bu hayvanlar konusunda doğru bir biçimde bilgilendirilmesi sürekli olarak ciddiye almamız gereken en önemli meseledir. Tepkisel olarak bağrışan insanların suçlamalarını bilgi zannettiğimiz bu günlerde doğru bilgilendirme ve şeffaflık her zamankinden önemlidir. Sokakta yaşayan hayvanlar için merhametle mama kampanyaları yapmanın da sokakta saldırıya uğrayan insanlar yüzünden hayvanlara zarar verilmeye kalkışılmasının da sonuçları pek istenen sonuçlar değildir ve bunu ancak doğru bir şekilde bilgilendirilen insanlar anlayabilir. Elbette anlamak istemeyenler her zaman olacaktır ama bizim görevimiz bilgiyi olabildiğine sağduyulu insanlara doğru bir biçimde ulaştırarak radikalleşmenin önünü tıkamaktır. - Eş zamanlı olarak gittikçe büyüyen sokak hayvanları sorunu için acil eylemler gerekiyor. Bunlardan birincisi, çok hızlı ve medeni bir şekilde yapılacak kısırlaştırma çalışmalarıdır. Öncelikli işimiz bu hayvanların doğal güdüsü olan üreme sürecini yavaşlatmak ve hatta engellemek olmalı. Zira sokak koşullarındaki zorluklar bu hayvanları normalin üzerinde çiftleşme ve üremeye de teşvik eder; bu hayvanlarda çok sık gördüğümüz bir reflekstir. Dolayısıyla işler çığırından çıkmadan hızla kısırlaştırma çalışmalarını bilimsel ve etkin yöntemlerle devam ettirmeli ve artırmalıyız. - Sokak hayvanlarının sokaklardan uzaklaştırılması şarttır. Bunun tartışılacak bir tarafı yoktur. Tartışma, bu hayvanları nereye taşıyacağımız ve nasıl bakacağımız konusudur. Evet, hayvan barınaklarının çoğunun durumu pek de iç açıcı değil ve kapasiteleri oldukça sınırlı. Fakat bu nedenle hayvanları sokaklardan toplamayı geciktirdikçe onların sayıları artacak ve barınaklar gittikçe yetersiz hale gelirken bu mücadelenin maliyeti de gittikçe karşılanması daha imkansız seviyelere yükselecek. O nedenle kaliteyi yolda düzeltmeyi programlayarak hayvanları güvenli bir şekilde mevcut ve uygun barınaklara aktarmak zorundayız. - Hayvanların itlafı yahut uyutulması mümkünse en uzak durmamız gereken ve belki de en hazin çaredir diye düşünüyorum. Zira toplumda yaratacağı infial bir yana, insanlığımızı derin bir biçimde zedeleyecek bir gaddarlığın da kapısını açabilecek en zor karardır. Elbette henüz konunun oraya geldiğini sanmıyorum ama insanların hayatı saldırgan köpekler ve köpeklerle bulaşan kuduz gibi hastalıkların salgın hale gelmesi gibi ciddi sorunlara dönüşürse, o durumda bir savaş hali kaçınılmazdır ve tüm canlılar gibi insan da hayatta kalmak için elinden geleni yapacaktır. İş o noktalara gelmeden medeni insanlar gibi çözüm bulabilmek için oturup konuşabilmeyi, birbirimize havlamak yerine birbirimizi dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor. İnsan bir sürü canlısıdır; aynen kurtlar ve köpekler gibi. Bu atavi özelliklerimiz kendini en iyi sosyal medyada gösterir. Günümüz dijital iletişim imkanları bize farklı fikir ve görüşlere sınırsız erişim özgürlüğü veriyor gibi gözükse de insan beyni fabrika ayarları nedeniyle bu kadar çok insan ve fikirle baş edebilecek donanıma sahip değildir. Sonuç olarak hepimiz, bu sonsuz gözüken iletişim ortamında kendi anlayabileceğimiz ve onaylayabileceğimiz görüşlere yakın durma, o tip haber ve insanları takip etme dürtüsüne yenik düşeriz. Böylece adına yankı odaları denen sanal gruplar ortaya çıkar ve kendimizi, bize benzer insan ve görüşlerden oluşan bu yankı odalarında buluveririz. Bunu içindeyken pek farketmeyiz; çünkü herkes benzer şeyleri söyler göründüğü için aklın yolu ve sağduyu, bizim yanımızdaymış gibi hissederiz. Bu da aklı selim ile düşünüp karar verebilmenin, yeni şeyler öğrenebilmenin ve bakış açımızı geliştirebilmemizin en kötü yoludur. Ayrıca nasıl ki sokak köpekleri bir süre sonra en saldırgan tiplerin hükümranlığı altına giriyor; benzer bir eğilim bizde de vardır. Güçlü olanın arkasında durmak kalabalıklara kendini güvende hissettirir. Sosyal medyada bu gücün karşılığı belli görüşleri amansız bir biçimde savunan ve proaktif bir şekilde saldırganlaşan tiplerdir çoğu zaman. Eğer aklımızı başımıza almazsak, çoğu kez kendimizi bu sorunlu zihinlerin ateşlediği kavgalarda bir taraf olarak bulabiliriz. Bu elbette ki hiç de verimli ve akılcı bir yol değildir. Biliyorum, bu yazıyı okuyan kimse kendine bir sürü canlısı olarak sosyal medyada ağır manipülasyon altında bir kurban statüsü yakıştıramayacak. Elbette bu durum tam zamanlı bir hal değildir; ama hepimiz ara sıra, özellikle bizim için duygusal olarak önemli konularda bu tongaya çok hızlıca düşebiliriz. O nedenle tepkilerimizi göstermek, doğru bilgileri elde etmek için sosyal mecraların iyi bir seçenek olmadığını aklımızdan çıkarmayalım. Dahası, bu mecralarda herhangi bir konuda açık şekilde taraf olmanın, muhtemelen ciddi sorunların çözümünde çözümün değil sorunun bir parçası olma ihtimalimizi güçlendirebileceğini unutmayalım. Sosyal medyada kötü haber paylaşarak sorumlu ve duyarlı davranış gösterdiğini zannetmek, sosyal medyanın en büyük illüzyonudur. Gerçek duyarlı ve sorumlu davranış, kendini ciddiye alıp ilgilendiği konuda bilgisini derinleştirmeye, gerçek hayatta bizzat yapabileceklerine odaklanmakla ortaya konabilir. İlhamını sosyal medyadan alan herkesin en sorumlu davranış olarak sokaklarda bağırıp çağırmayı düşünebilmesine şaşırmamak lazım; çünkü o mecraların işi, sosyopatlara kendilerini ifade şansı vermesidir ve biz o insanların zihinsel sağlık düzeylerini bilemediğimiz için, sırf kullandıkları argümanlar bize doğru geliyor diye onların yanlarında yer alma ihtiyacı hissederiz. Halbuki o insanlar, çok veciz şiirler ve haklı argümanlar seslendirirken uçuruma doğru atlamak üzere koşuyor olabilir. Sokak hayvanları ciddi ve gittikçe de ciddileşen bir sorundur. Çözüm, hepimizi doğrudan ilgilendirir. Hepimizin ortak sorumluluk alanına giren ve hepimizin ihmallerinden beslenen böyle bir sorunu duygusal patlamalar ve karşılıklı suçlamalarla değil, ancak akılla ve istişare ile çözebiliriz. Harika bir içerik olmuş. Umarım birçok kişiye ulaşır ve gerekli herkes tarafından anlaşılır. Özellikle Halbuki o insanlar, çok veciz şiirler ve haklı argümanlar seslendirirken uçuruma doğru atlamak üzere koşuyor olabilir. cümlesindeki derin anlam farklı birçok konuda ve benzer düşüncelere sahip insanları çok iyi betimliyor. Ailecek, sokak hayvanlarının bakıma muhtaç canlılar olduğuna inanırdık.. Taki unuttuğumuz evrimi bize yazınız ile hatırlatana kadar Sinan Hocam.."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/somatik-duyu-korteksi-nedir/", "text": "Somatik duyu korteksi, beyin korteksinin duyu bilgilerini doğrudan doğruya beden duyularından alan ve yan lopların ön tarafında bulunan kısmıdır. Bedenden gelen tüm duyuların ilk değerlendirmesi burada yapılır ve beynin diğer kısımlarına değerlendirilmek üzere gönderilir. Beynimizin bu bölümü bedenimizin duyusal bir haritasını içerir. Bu haritaya göre en fazla beyin kabuğu alanı dudaklar, dil, eller ve cinsel organlar tarafından kaplanır. Bacaklar, kalça ve sırt gibi bölgeler ise görece çok az yer işgal eder. Bunun nedeni büyük alan kaplayan organların çok sayıda duyu alıcısı içermesi ve bunlardan gelen verilerin işlenmesi için geniş bir korteks alanına ihtiyaç duyulmasıdır. Somatik duyu korteksinin belli yerleri hasar görürse, etkilenen harita alanlarına karşılık gelen beden alanlarında duyu ve his kaybı oluşabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sonuc-odaklilik-safsatasi/", "text": "Safsatalara devam ediyoruz. Önceki yazılarda bahsettiğim ve sonraki bazı yazılarımda da bahsetmeye devam edeceğim safsataların bazı ortak özellikleri var. Birincisi, duran saatin günde iki kere doğru vakti göstermesi gibi, bu safsataların içeriklerinin de sadece bazı özel durumlarda doğru olması. O yüzden de doğru oldukları durumları iyice abartarak gözümüze sokan anlatıların manipülatif etkilerine karşı dikkatli olmak gerekir. İkincisi, bu safsataların temelde kişinin çıkarları için değil, toplumun çıkarları için tasarlanmış olması. Yani bizi çarkın dişlisi olarak yerimize uymaya ve sorunsuz çalışmaya zorlaması. Üçüncüsü, bu safsataların bizi etkin, derinlikli ve bilinçli düşünmekten uzak tutması. Bu yazıdaki safsata sonuç odaklı olmak. Ortak özellikler açısından düşünelim: Evet, zaman zaman daha sonuç odaklı olmamız iyi olur. Ama o durumlarda bile sonuç odaklılık ne demek iyi düşünmek gerekir. Mesela süreç odaklı olmayı seçersek ve gereğince bilinçli bir yaklaşımı benimsersek zaten sonuçları özel olarak dert etmemize gerek kalmaz; süreci çalışırken gerekli eylemleri keşfeder ve yaparız. Evet, sonuç odaklılık bize çoğunlukla işyerlerimiz ve başkaca bizden beklentisi olan küçüklü büyüklü üst kurumlar tarafından dayatılır. Evet, sonuç odaklılık bizi, düşünme ve yaşam biçimimizi basitleştiren bir kalıba sokar. Peki sonuç odaklılık niye bir safsata? Çünkü sonuç diye bir şey yok. Aslında başlangıç bile yok. Yaşamımızın ilk nefesinden son nefesine kadar çok sayıda süreklilikler içindeyiz. İlk nefesimizi alışımızdan itibaren, devam eden çeşitli süreçlerin içine doğuyoruz. Öldüğümüzde de etkilerimiz ve geride bıraktıklarımız üzerinden devam eden süreçler içinde oluyoruz. İnsanların büyük çoğunluğunun inancına göre ölüm sonrasında da varlığımız bir şekilde devam ediyor. Yani sonuç etiketiyle öne çıkardığımız herhangi bir şey, aslında devam eden süreçlerle çok yakından ilintili. Üstelik sonuç odaklılık zorlantısından kurtularak ilgili hedefe baktığımızda, onu gerçekleştirmenin yolunun süreçsel bir yaklaşım sergilemek olduğunu görürüz. Sonuçları yaratabileceğimizle ilgili bilinçli ya da bilinçsiz bir zorlantı oluşturur. Kendi kendimize tanrıcılık oynarız; kendimizi küçük bir tanrı yerine koyarız. Kendimizin putunu yapıp ona tutunuruz. Bunu bazıları narsist ve mükemmeliyetçi bir başarı yaklaşımıyla seve seve yapar. Bazıları ise bunun kendisine uygun olmadığını bilir, bu kalıba girmek istemez ama toplum tarafından buraya itilir. Sonra tabii ki geleceği ve sonuçları kontrol etmemiz gerçek anlamda mümkün olmadığı için, eninde sonunda başarısız bir tanrıcık durumuna düşeriz ve yaptığımız o putla, kendi kafamıza vurup dururuz. Gelecek kaygısı, stresin sorunlu bir şekilde büyümesi, kaygı durum bozuklukları gibi konuların pek çoğu, sonuç odaklılığın çeşitli derecelerde kangrenleşmiş, kanserleşmiş halleridir. Sonuç odaklı yönünüze sıkı sıkıya sarıldınız belki şimdiye kadar; hayatınızın özü gibi gördünüz. Ama ne kadar sıkı sarılırsanız zararları da o kadar fazla olur yaşamınızda. Açık bir bakışla yaşamınıza bakın. Peki bu halimi sağlıklı bir süreç ile nasıl daha istediğim gibi bir dinamiğe dönüştürebilirim diye soruyorsanız, Çevik Yaşam yaklaşımımda kullanabileceğiniz yöntemleri bulabilirsiniz. Bu hafta Çevik Yaşama Giriş isimli kitabım da çıktı. Kitapla ilgili videoma göz atmak isterseniz burayı tıklayabilirsiniz, hazır oraya gitmişken Çevik Yaşam Rehberi video serisini de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sosyal-bilimler-vs-fen-bilimleri/", "text": "Fen bilimlerinin şakası yoktur. Eksik bilgiyi, sezgiye dayalı iteleme eğilimlerini, Ben bu bilgiyi böyle yorumluyorum, gibi ipe sapa gelmez bireysel saçmalıkları adamın gözüne sokar. Gözleme dayalı ve ölçülebilir olma hali öyle güçlüdür ki sosyal bilimlerde olduğu gibi hiç kimse demagoji ile fikir üretme çabasına giremez bile. Girmeye çalışan da boyunun ölçüsünü hemen alır. Yani fen bilimleri doğası itibarıyla bilimsel saygıyı bünyesinde taşır. Sosyal bilimlerse fen bilimlerinin bu kendini koruma becerisinden maalesef büyük ölçüde yoksun. Ağzı laf yapan birçok kişi tarafından bir tür oyun alanı, herkesin at koşturabileceği bir yer olarak görülüyor. Hatta bu alan herkes için öylesine babasının malı statüsünde ki bir yığın yarım akıllı, devlet arazisine gecekondu yapar gibi sosyal bilimlerin alanına çakma kürsüler kurabiliyor, kıçlarından uydurdukları havalı isimlerle, psikoloji, sosyoloji, felsefe gibi koskoca tarihsel yapıların hemen dibine derme çatma tek göz evlerini kurma cesareti gösterebiliyor. Bunu da kendilerine bilimsel bir yuva oluşturma amacıyla değil, sosyal bilimlerin naifliğinden faydalanarak para kazanma hırsıyla yapıyorlar. Hedef kitleleri de çoğunlukla tek tek kişiler olduğu için, icat ettikleri sözde bilim ürünlerinin başına her seferinde kişisel ibaresi yapıştırıp piyasaya öyle sürüyorlar. Üstelik sosyal bilimlerin ölçme zaaflarından dibine kadar faydalanmaya çalışan bu insanlar, kendi deneyimlerini bilimsel bir kriter olarak gösterecek kadar da cesurlar. En fecisi de bu davranışları birileri tarafından eleştirildiğinde, Buyur sen tersini ispatla, diyecek kadar da cüretkar olabiliyorlar. Tabi bu arada şunu da söylemek gerekir ki Kişisel Gelişim Danışmanlığı, yani birinin sosyal bilimlerin enstrümanlarından ziyade kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak birilerine rehberlik etme gayreti elbette saygıdeğer olabilir. Hatta bu konuya yeterince odaklanıp kendince geliştirdiği yöntemleri ücret karşılığı başkalarıyla paylaşması da kimseyi ilgilendirmez. Yeter ki yaşamla ilgili kendi fikirlerini daha değerli ya da pahalı hale getirmek için onları bir bilim gibi sunmaya kalkışmasın. Kişisel gelişim çabalarının gerçekten kişisel olduğunu unutup bunu eğitim sistemlerine bulaştırmaya kalkışmasın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/sosyal-medya-haz-ve-bagimlilik/", "text": "21. yüzyılda hayatımızı neler etkiledi? sorusuna cevap olarak aklımıza gelen ilk beş unsurdan biri, Sosyal medya platformları olur diye düşünüyorum. Bu platformlar sayesinde bilgiye erişim, dünyanın dört bir yanındaki kişilerin birbiriyle etkileşimi hiç şüphesiz ki oldukça kolaylaştı. Operatör hatlarına gerek kalmadan insanlarla görüntülü-görüntüsüz görüşmeler, canlı yayınlar yapabiliyoruz. Özellikle pandemi sürecinde iş ve sosyal hayatın devam edebilmesine büyük katkı sağladı. Üstelik bütün bu cezbedici katkıların ezici çoğunluğu ücretsiz olarak sunulmakta. Tüm bu olumlu etkilere karşın buz dağının görünmeyen kısmına baktığımızda bağımlı olmuş, bu nedenle hayatlarında maddi-manevi birçok sorun yaşayan kişiler olduğunu görüyoruz. Bu yazıda buz dağının görünmeyen kısımlarına: Bağımlılık ve sebeplerine değineceğim. Haz, anlık tatmin hissidir. Yaptığımız bir eylemin bizde kısa süreli hoşnutluk hissi oluşturması, haz deneyimlediğimizde gerçekleşir. Herhangi bir mana veya hayatta kalma mücadelemize doğrudan bir katkı sağlamaz; hatta belirli bir seviyenin üzerindeki haz, hayat mücadelemize olumsuz tesir bile edebilir. Kişiye zarar veren seviyedeki haz düşkünlüğü bağımlılık olgusuyla açıklanır. Nörobiyolojik açıdan değerlendirirsek hazzı sağlayan, beynin ödül sistemidir ve bu sistemin omurgası, ön beyin ve orta beyni birbirine kenetleyen mezolimbik yolaktır. Bu yolağın uyarılması sonucu dopamin salgılanır ve salgılanan dopamin, kişide ödüllendirilmişlik hissi oluşturur. Bir anlamda beyin, haz nesnesine maruz kaldığımızda bizi ödüllendirir; bize bunu yapmaya devam et mesajı verir. Salgılanan dopamin miktarı ve sıklığı arttıkça beyin, bu seviyeyi yeni normal olarak kabul eder. Yeni normalden daha az dopamin salgılanması, yani haz nesnesine önceki normal kadar maruz kalmak, artık kişide tatmin olmuşluk hissi yaratmaz; bu nedenle haz nesnesini deneyimleme arzusu gittikçe artar. Bu, bağımlılık olgusunun beynimizdeki karşılığıdır. Mezolimbik yolağın ne şiddette tatminsizlik yaşadığı, kişide titreme, baş ağrısı gibi fizyolojik; yapılması gereken işe odaklanamama, huzursuzluk gibi psikolojik bazı belirtiler bütününe yani yoksunluk krizine yol açar. Kişinin haz nesnesini alıştığı miktarda ya da o miktardan daha fazla deneyimlemesi, o kişinin yoksunluk kriziyle baş edebilmesi için asgari bir koşul haline gelir. Sosyal medya kullanımı, dünya çapında her geçen sene artıyor. 2021 verilerine göre dünya nüfusunun yarısından fazlası (7.8 milyar kişiden 4.2 milyarı) sosyal medya platformlarını aktif bir şekilde kullanıyor. Bu kullanım, elbette sadece sosyal uyum davranışlarıyla açıklanamaz çünkü bu platformlar, dopamin salgılatıcı pek çok unsur içerir. Beğeni butonu, gönderinin başkaları tarafından ne kadar paylaşıldığı, o gönderiyi kaç kişinin gördüğü, takipçi sayısı, tek tıkla istenilen içeriklere ulaşım... Bunların hepsi, kişide yoğun bir haz oluşturur; kişinin bu unsurlar üzerine koyduğu hedefler ve bu hedeflere ulaşabilme oranları, sosyal medya karşısında vakit geçirme arzusunu pekiştirir. Beğeni butonu, paylaşım oranları, takipçi sayısı; kişinin onaylanma ihtiyacıyla ilişkilidir. İnsan sosyal bir varlık olduğu için hayatta kalabilmesi, diğer insanların varlığıyla ve onlarla iş birliği kurmasıyla mümkündür. İnsanın yalnızlık hissi azaldıkça beynin salgıladığı oksitosin miktarı artar, bu kimyasal güven duygusunun temelidir; diğer insanlarla kurduğumuz ilişkiler de güven üzerinedir. Oksitosin artışı, yalnızlık hissinin getirdiği kaygının azalmasını yani kortizol salınımının durmasını sağlar ki kişi, enerjisini tasarruflu bir şekilde kullanabilsin. Onaylanma ihtiyacını besleyen unsurları elde eden kişide öz güven artışı gerçekleşir; bu artışın sürdürülmesi için de beyin, kişiye dopamin ile teşvik sağlar. Her bir beğeni, paylaşım ya da takipçi sayısı, mezolimbik yolakta dopamin salınımı olarak karşılık bulur. Enerji, yaşamamızı sağlayan en temel ögedir. Evrimsel süreç içerisinde insanlık, enerji elde edebilmek için yüz binlerce yıldır avcılık ile uğraşmış. Zor ve oldukça riskli olan bu uğraş sonucunda bünyelerimiz, özellikle yağ ve şeker içeren yiyecekleri bize cazip kılmış, bu yiyeceklere erişebilen atalarımız bu sayede belki de her gün avlanmaya gitmek, hayatlarını her gün riske atmak zorunda kalmamışlar. Her ne kadar 21. yüzyılda, medeniyetin en gelişkin olduğu kabul edilen dönemlerinden birinde yaşıyor olsak bile beynimiz de bünyemiz de en az 200 bin yıl öncesine göre işler. Hala bilinçdışı bir şekilde yağ ve şeker içeren besinleri diğerlerine tercih ediyoruz; az çabayla çok gelir elde etmeye odaklıyız. Bütün bu denklemin farkında olan sosyal medya firmalarının, platformlarını minimum enerjiyle çok verim elde etmek üzerine kurdukları aşikar. Arama çubuğuna bir kelime yazdığımızda bulmak istediğimiz kişi veya konuya anında erişebilmemiz, hatta arama motorlarına soru yazdığımızda bize direkt onun yanıtını göstermesi dopamin salgılamamıza neden olur; çünkü büyük bir dertten, belki saatler belki günler sürecek bir araştırma sürecinden, yoğun bir prefrontal korteks aktivitesi yükümlülüğünden kurtulmamızı sağlar. Bütün bu özelliklerin yanı sıra faremizle veya parmağımızla açık olan sayfayı yukarı çekip bıraktığımızda bir çark döner ve bu çark, bir-iki saniye döndükten sonra karşımıza en güncel veya daha önce görmediğimiz içerikler çıkar. Oysa ki yeni paylaşımları göster veya görmediklerimi karşıma çıkar gibi bir buton konulamaz ve tıkladığımız anda her şey bir anda önümüze gelemez miydi? Elbette gelir ve yapılabilirdi, dopamin salınımı da sağlanırdı ancak ödül sistemimiz bir süre sonra bu duruma alışırdı ve haz hissi ortadan kalkardı. Çark özelliği ve kısa da olsa bizi biraz bekletmesi, kumarhanelerde bulunan slot makinesi isimli cihazlara benzer. Bu cihaz, bilindiği üzere onu çekmemiz için duran bir koldan ve üç resim göstergesinden oluşur. Kol çekildikten sonra, birden çok resim bulunan çarklar hızla döner ve durduğunda göstergelerin üçünde de aynı resim varsa kolu çeken kişi para kazanır; farklı resimler varsa yatırdığı paraların hepsini kabeder. Bu, öngörülemezlik oluşturduğu için hep bir merak uyandırır ve kol çekildikçe yüklü miktarda dopamin salgılanmasına neden olur. Sosyal medya platfomlarındaki çark özelliği de aynı etkiyi yapar. Bildiğimiz veya öngörebildiğimiz paylaşımlar, karşımıza net bir sürede ve şekilde çıksaydı, biz bu denli etkilemezdik. Öngörülemezlik, haz verici bir durumdur çünkü kişiyi tetikte tutar. Monotonluk ve öngörülebilirlik, her ne kadar enerji tasarrufu sağlasa da beynin, salt enerji tasarrufundan çok enerji harcama ihtimaline karşı enerji tasarrufu seçeneğini daha cazip gördüğü söylenebilir. Sürprizler, mizah unsurları bu şekildedir; biz başka bir şey olmasını beklerken birden hiç beklemediğimiz iyi bir şeyin olması bizi oldukça rahatlatır, güldürür. Bir Türk, bir Alman, bir Fransız bir trende konuşurlarmış... veya Batı kültüründe geçtiği haliyle Üç adam bir barda otururlarmış... şeklinde başlayan fıkra ya da şakaların özellikle üç kişi içermesi de bu denklemin ürünüdür, genellikle iki kişinin konuştukları gayet öngörülebilirken üçüncü bir kişinin söyledikleri, esas etkiyi sağlar. Çark özelliğinin yanı sıra aldığımız takipçi, beğeni, paylaşım, mesaj gibi bildirimlerin içeriğinin tümünü uygulamayı açmadan göremiyor olmamız da bizde bu etkiyi yaratır. Bu soruyu İnternette ücretsiz olarak gördüğümüz bütün ürünler gerçekten ücretsiz mi? şeklinde de sorabiliriz. Hayır, ücretsiz değil. Her bir site, diğer sitelere girme eğilimimizi, aramalarımızdaki anahtar kelimeleri, platformları nasıl ve ne yönde kullandığımızı, hangi reklamlara tıkladığımızı, fare hareketlerimizi ve bunun gibi verileri yapay zekalar yardımıyla kaydeder ve bunları big data isimli veri havuzuna aktarır. Bu veri havuzu, site sahiplerinin iş birliği yaptığı diğer firmalara, reklam verenlere, hükumetlere açılır ve bunun sonucunda maddi gelir elde edilir. Yani bizler, aslında kendimize dair farkında olduğumuz ve olmadığımız birçok bilgiyi kullanım koşullarını kabul ederek -üye olarak- paylaştığımız takdirde ücretsiz olduğunu iddia eden ürünleri kullanabiliyoruz. Halbuki bir platforma üye olurken kullanım şartlarını okudum, onaylıyorum kutucuğunu işaretlemek ile herhangi bir sözleşmeyi imzalamak arasında hiçbir fark yok; hukuki anlamdaki bağlayıcılığı aynı. ABD'de yapılmış bir araştırmaya göre katılımcıların %91'i; bu katılımcılardan 18-34 yaş aralığında olanların %97'si bu şartları okumadan onaylıyor, adeta bir sözleşmeye gözü kapalı imza atıyor. Vakit alsa, sıkıcı görünse bile sözleşmeleri okuyup o şekilde onaylamalıyız; bir şeyi kimse yapmıyor veya herkes yapıyor ya da o şey keyif veriyor diyerek hareket etmek, bizi pek çok yanılgıya götürebilir ki bu eğilimlerimizin altında da bilinçdışı enerji tasarrufu arzusu ve dopamin salınımı yatıyor. - Olduğumuz yerde durmalı, düşünmeli ve kendimizi gözlemlemeliyiz. Hepimiz, hiç aklımıza gelmeyen unsurların bağımlısı olabiliriz. Gün içerisinde yaptığımız eylemlere ne kadar vakit ayırdığımızı takip edebilir, bunun için kurduğumuz alarmları erteleme eğilimimizi gözlemleyip notlar alabiliriz. Not almak, oldukça etkili bir öz gözlem yöntemidir ki psikolojik açıdan iyileştirici etkiye bile sahiptir. Bu nedenle hayatımızdaki birçok alanda not alma alışkanlığı edinmemiz, önemli farklar yaratır. - Birlikte yaşadığımız veya davranışlarımızı gözlemlemesi mümkün kişilere danışabiliriz. Bazen kendimize bağımlılık gibi olumsuz algıladığımız olguları yakıştıramayabiliriz; öz gözlemlerimizde taraflı davranabilir, bazı önemli tespitleri önemine rağmen göz ardı edebiliriz. Bunu önlemenin en etkili yöntemlerinden biri tarafsız bir mecraya, bir başkasına danışmaktır. Nitekim sadece bir kişiye değil de daha fazla kişiye danışabilirsek bu, davranış eğilimlerimizi hem daha ayrıntılı algılamak hem de tek bir kişinin öznelliğine takılı kalmamak açısından daha faydalı olur. - Bir profesyonele danışmalıyız. Bağımlılık, sinsi ve zor bir hastalıktır. Nitekim bağımlı kişiler yaşadıkları zorlukları bağımlılığa değil de başka ve üzerinde kontrolü olmayan durumlara atfetme eğiliminde olurlar. Bir profesyonel, bütün bunları kolaylıkla fark edebilir ve ona göre bir tedavi süreci hazırlar. Bağımlılığın tedavi edilebilmesi için bir profesyonele danışmak şarttır. Nitekim kişi, kendisini her ne kadar kontrol altına alabilse de bağımlılık, hiç beklenmedik bir anda beklenmedik bir şekilde nüks eder; bu durum profesyonellerle çalışıldığında da yaşanır ancak bunu öngörüp ona göre önlemler alınacağı için zarar minimize edilir. - Bilinçlenmeliyiz. Kullanmaya karar verdiğimiz platformları kullanmadan önce onlar hakkında internette ne tür veriler olduğunu, kullanım koşullarında neler yazdığını araştırmalı; kullandığımız ya da kullanmadığımız takdirde hayatımıza olumlu olumsuz ne gibi etkileri olacağını değerlendirip ona göre hareket etmeliyiz; üşengeçlik veya çoğunluğa gözü kapalı bir şekilde uymak gibi tuzaklara düşmemeliyiz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/stres-anlarinda-dogadan-nasil-yardim-alabiliriz/", "text": "İklim krizi, salgın hastalıklar, savaşlar... Son zamanlarda dünyanın ve insanların bir karmaşa içerisinde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Psikolojik iyi oluş ve Sistemik sağlığın olumsuz olarak etkilendiği bu süreç; tüm yaşamın daha geniş ekonomik, sosyal ve çevresel yönlerine tesir ettiğinden, sistemlerin acil olarak yeniden tasarlanması gerekiyor. İyi olma hali karmaşık bir kavramdır. Felsefe ve bilim bu kavramı tanımlamaya, hükümetler de ölçmeye çalışmıştır. Temel düzeyde iyi olma halinin sağlık, duygusal ve psikolojik gelişim ile ilişkili olduğu; ayrıca aidiyet, yaşam amacı ve kontrol becerisinin mutluluk ve yaşam doyumunun altında yatan temel unsurlar olduğu söylenebilir. İyi oluşun doğa ile bağlantılı bir ilişkisi vardır. Biyofili olarak adlandırılan, insanların doğal çevreleriyle doğuştan gelen ilişkisi, psikanalist Erich Fromm'un 1964 tarihli İnsanın Kalbi: İyilik ve Kötülük Dehası başlıklı makalesinde gündeme gelmiştir. Makale, sanayileşme döneminde kaybedilmiş bir fikir olan doğaya yakın olmanın faydalarını yeniden ortaya koymuştur. Bu tür faydalar çeşitli ampirik araştırmalarda, Ulrich'in Destekleyici Tasarım Teorisinde ve Kaplan'ın Dikkati Yenileme Teorisi gibi temel teorilerde özetlenmiştir. Sağlık tesisleri gibi yüksek stresli ortamlarda gerçekleştirilen uygulamalarda Ulrich; doğada bulunmanın egzersiz, bahçe işleri gibi fizyolojik etkileri olan, sosyal ağları geliştiren ve stresi azaltan faaliyetler için elverişli olduğunu belirtmiştir. Kaplan; temiz hava, güzel kokulu bitkiler ve beynin deşifre edebileceği ve dikkat dağınıklığından kurtulabileceği görsel karmaşıklıklara ulaşma imkanı sunduğundan, doğanın kendisinin faydalı olduğunu vurgulamıştır. Ortam değişikliği mümkün olursa stres düzeyleri önemli ölçüde azalabilir. Bu; sıcaklık, temiz hava ve gün ışığına erişim, manzara ve doğanın var oluşu gibi çeşitli yollarla olabilir. Bununla birlikte insanlar çalışmanın veya yaşamın zor koşullarından kısa süreliğine olsa da 'uzaklaşmak' için dinlendirici, doğal, ve açık hava alanlarını da tercih edebilirler. Bu alanlar kolayca tanımlanabilmeli, sık kullanılan iç alanlara yakın konumlandırılmalı ve mahremiyeti korumalıdır. Herhangi bir tasarım, memnuniyet ve aidiyet duygularını ortaya çıkarabilmelidir. Bu sebeple konum ve sınırların belirlenmesine yardımcı olmak için topluluklar sürece daha erken bir aşamada dahil edilmelidir. Destek almak stres seviyelerinin azalmasına ve ruh sağlığının olumlu yönde etkilemesine katkı sağlayabilir. Bu yerler bekleme alanları, uygun kafe yerleri ve sosyalleşmek için oturulacak alanların bulunduğu açık bahçeler olabilir. Bu alanlar insanların ihtiyaçları ile uyumlu olmalıdır. Barnhart (1998) tarafından yapılan bir çalışmada, çalışanların sohbet için doğal ve kapalı ortamları tercih ettikleri, ancak insanları izlemek, doğayı seyretmek ve düşünmek gibi zihinsel faaliyetler için doğal ve açık bir ortamı tercih ettikleri ortaya konmuştur. Doğa, bir durumun duygular üzerinde iyileştirici etkide bulunduğu ve bunun da 'düşük kan basıncı ve stres hormonları' gibi fizyolojik durumları etkilediği ayrılmaz bir pozitif dikkat dağıtıcı olarak kabul edilebilir. Bu yol, çok da fazla bir çaba sarf etmeden dikkati toplayarak zihnin rahatlamasını sağlar. Ayrıca doğayla iç içe olmak, depresyonu hafifletmek gibi iyi oluş üzerinde olumlu etkileri olan yürüyüş vb. fiziksel aktivitelere de olanak sağlar. Bununla birlikte, doğal ortamlar daha basit ve anlaşılması daha kolay olarak görülür, bu da doğayı izlerken olumlu bir dikkat dağınıklığına yol açarak stresin azalmasına neden olacaktır. Doğaya ilişkin alanlar, mahremiyet, gözlem ve tefekkür unsurları arasında insan odaklı bir denge sağlayacak şekilde tasarlanabilir. İklim sorunlarının karmaşıklığı, daha uzun vadeli düşünme ve hareket etme ihtiyacını ortaya koyuyor. İnsanlar ve doğal çevreleri arasındaki inkar edilemez doğal ilişkiler, doğaya dayalı çözümlere daha fazla odaklanılmasını zorunlu hale getiriyor. Bu bağlamda tasarım faktörleri; planlama, maliyetlendirme ve uygulamaya koyma süreçlerinde doğaya yönelik düzenlemeleri merkeze alınması önemlidir. Proje konseptinden önce paydaşlar, sağlık profesyonelleri, tasarımcılar, topluluklar ve belediyeler ile disiplinler arası strateji oluşturma çalışmaları başlamalıdır. Mümkün olan her yerde ampirik araştırmalara başvurulmalı ve konuma özgü doğal unsurlardan yararlanılmalıdır. Daha da önemlisi, insan merkezli yerler ve mekanlar için ortak faydaları ve uzun vadeli planları, pro-aktif uyum ve riskleri azaltma koşullarıyla ilişkilendiren ulusal bir iyi oluş stratejisi üzerinde durulmalıdır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/stres-nasil-hayat-kurtarir/", "text": "Bugün hayatınızı kurtarabilecek bir konuyu ele almaya ne dersiniz? Stresten, ana amacı sizi ölümcül tehlikelerden korumak olan sistemden bahsediyorum. HPA ekseni diye ararsanız stres mekanizmalarının kapsamlı bir şekilde çözülmüş olduğunu görebilirsiniz. Ama bu bilgi yığını durduğu yerde bir işe yaramaz. Yaşamımıza etkilerinin olması için bilgiyi davranışa dönüştürmemiz gerekir. Stresi iyi anlamak için Sinan Canan hocamızın İFA-2 eserini okumanızı şiddetle öneririm. Okuyanlar için bir hatırlatma olarak ve okumayanlar için de bir giriş olarak stresin birkaç yönünü ele alalım ve yaşamımıza olası etkilerini düşünelim. - Belirsizliği ucunda ölüm olan bir şey olarak algılarız ve stres dediğimiz tepki 'ucunda ölüm olan bir şeye' verdiğimiz bir tepkidir. - Stres bir yaşamda kalma tepkisi olduğu için sindirim sistemi, bağışıklık sistemi gibi yapıları baskılar ve savaşmak ya da kaçmak için ani enerji oluşturmamızı sağlar. - Stresin yarattığı etkiler tırnak içinde psikolojik değil, gayet fizyolojiktir. - Stresin fazlası insanı darmaduman eder. - Stresin azı da insan için yine hiç de hayırlı değildir. Gelişim görevlerini engeller. Stres bizim için bir radardır. Onu iyi kullanırsak bize yaşamdaki tehlikeli durumlar konusunda kendi kişisel deneyimimizin ötesinde bir bilgelik sağlar. Belirsizlikleri yakalayıp vücudumuzda buna ilişkin tepki oluşturan stres sistemini miras alırız. Bu mekanizmanın temel anatomisi ve fizyolojisi genlerimizle gelir. Yaşamımızı görece normal bir insani ortamda yaşarsak, yani çocukluğumuz boyunca yaşamda kalmamızı imkansız kılmasa da ara ara tehlikeler oluşturan deneyimler yaşayarak büyürsek, tek bir insan ömründe asla edinilemeyecek bir bilgelik sistemine bedavaya konmuş oluruz. - Belirsizlikleri gerçek bir yaşamsal tehlike içerip içermedikleri doğrultusunda detaylandırmamız gerekir. - Yaşamsal olmayan belirsizliklere ölüm kalım meselesi muamelesi yapmamayı öğrenmemiz ve bunu hep akılda tutmamız gerekir. - Gerçekten strese layık belirsizlikleri yaşamımızda yönetilebilir bir seviyede tutmamız şarttır. - Stresi sadece geçici bir tepki hali olarak yaşamamız, kalıcı olarak strese maruz kalmamamız gerekir. Kullandığımız her bilgiyi bilimsel olarak elde etmeyiz. Mesela kalbimizi nasıl attırmamız gerektiğini, temposunu nasıl yöneteceğimizi bireysel olarak hiç öğrenmesek bile genetik bir bilgi olarak biliriz. Bazı bilgileri de binlerce yıllık seçilmiş bilgiler olarak biliriz. Aslında bilimsel bir keşifle ortaya çıkmamıştır bu tür kadim bilgiler. Öyle yapanlar da olmuştur, böyle yapanlar da olmuştur. Öyle yapmak böyle yapmaya göre yaşamda kalma ve üreyecek yaşa gelme şansını artırıyorsa, öyle yapmak giderek kadim bir bilgi olarak yaygınlaşır. Bilimsel bilgi aydınlanma dönemiyle birlikte kadim bilgiden bir kopuş yaşamıştır. Ama sonra bilimsel bilginin genişlemesiyle kadim bilgiye yeniden yaklaştığını gözlemlemek mümkün. Stresli yaşam tarzından uzak durmak, bu tür örneklerdendir. Kadim bilgilerin derinlerine baktığımızda yoğun stresten uzak kalmayı vurgulayan binlerce yönlendirmeyle karşılaşırız. Modern hayat ise insanları tarihte ender görülmüş seviyelerde yaygın bir şekilde yoğun stres içine sokmuştur. Neyse ki şimdilerde bilimsel bilgiler bize tekrar fazla stresten uzak durmayı öğütlemeye başladı. İyi bir stres radarına sahip olmak hayatımızı kurtarabilir. Sağlıklı stres sistemi, beni iki ayrı vakada neredeyse kesin ölümle sonuçlanacak trafik kazası yaşamaktan filmlerdeki gibi uzayıp genişleyen birkaç saniye ile kurtardı. Üçüncü vakada ise etkisi bir hayli farklıydı. Birinde Kocaeli civarında TEM otoyolunda sağdaki iki şerit tırlarla doluyken sol şeritten hızlı akan trafiğin içindeydim. Arka hizasını geçmiş olduğum tır önüme doğru kırdı. Yapabileceğim hiçbir şey yok gibiydi ama stres sistemim zihnimi berrak tutarak frene basmak, sağa ya da sola kırmak gibi panik refleksleri yerine kornaya abanmamı sağladı. Muhtemelen anlık olarak uyku bastırmış olan tır şoförü korna sesine uyandı ve saniyeler sonra onlarca araçlık bir zincirleme kazaya sebep olacakken toparladı. Diğerinde ise ana yola X şeklinde bağlanan yan yoldan gelen araçla iftara dakikalar kala hızlı bir yakınlaşma yaşadık. Yol hakkı benimdi ama diğer araç pek öyle düşünmüyordu sanırım. Yüksek bir hızda birleşme noktasına yaklaşırken son anda sağlıklı bir frenle yavaşlayarak çarpışmadan kurtuldum. Stres radarımı gereksiz yığınlarla doldurmuş bir yaşam sürüyor olsaydım, muhtemelen aranızda olup bu yazıyı yazamayacaktım. Üçüncü vakada ise altımdaki araç pert oldu. Karşıdan gelen araç virajı alamayarak hatta alma çabasına bile girmeden doğrudan benim araca köşeden girdi. Bu sefer gerçekten yapabileceğim hiçbir şey yoktu ve stres sistemim o saniyeleri uzatmak yerine yok etti. Karşı aracın virajdan çıktığı anı gördüğümü ve herhalde toparlayacaktır diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonrasında dört airbag patlamıştı ve arabanın içindeki hattan ithalatçı firmanın görevlileri yaşamda olup olmadığımızı sorguluyordu. Aradaki bir iki saniyeyi zihnim silmişti. Stresle ilgili önceden öğrendiklerinizi, bu yazıyla öğrendiklerinizi ya da sonraki araştırmalarla öğreneceklerinizi yaşama geçirip beklentilerinizi daha iyi karşılayan bir ömür sürmek istemez misiniz? Bilgilerinizi eyleme dönüştürmenin bir yöntemi olarak Çevik Yaşam uygulamalarımı inceleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/stres-sagligimizi-nasil-etkiliyor/", "text": "Stres kısa süreli, dönemsel ve performansı teşvik eden olumlu bir güç olabilir, ancak uzun süreler boyunca yaşanması halinde kronik strese dönüşebilir ve bu da sağlık ve psikolojik iyi oluşumuzu olumsuz yönde etkiler. Stres: Hepimiz bunu hissetmişizdir. Bu bazen olumlu bir güç olabilir, piyano resitalinizde veya iş görüşmenizde iyi bir performans göstermeniz için sizi motive edebilir. Ancak çoğu zaman trafikte sıkışıp kaldığınızda olduğu gibi olumsuz bir güçtür. Uzun bir süre boyunca stres yaşarsanız, harekete geçmediğiniz takdirde kronikleşebilir. Hiç kendinizi ilk buluşmada terli ellerle buldunuz mu ya da korku filmi sırasında kalbinizin çarptığını hissettiniz mi? O zaman stresi hem zihninizde hem de bedeninizde hissedebileceğinizi biliyorsunuzdur. Bu otomatik tepki eski atalarımızda, avcılardan ve diğer tehdit unsurlarından korunmanın bir yolu olarak gelişmiştir. Bir tehlikeyle karşılaştığınızda vücudunuz harekete geçer; kalp atış hızınızı yükselten, kan basıncınızı artıran, enerjinizi arttıran ve sizi sorunlarla başa çıkmanız için hazırlayan adrenalin ve kortizol gibi stres hormonlarıyla dolup taşar. Bugünlerde herhangi bir yırtıcı canlı tarafından yenme tehdidiyle karşı karşıya kalmanız pek olası değil. Ancak muhtemelen her gün son teslim tarihlerini yetiştirmek, faturaları ödemek ve çocuk bakımıyla uğraşmak gibi vücudumuzun aynı şekilde tepki vermesine neden olan birçok zorlukla karşı karşıya kalıyoruz. Sonuç olarak, vücudunuzun doğal alarm sistemi savaş ya da kaç tepkisi aktif konumda takılı kalmış olabilir. Bu da sağlığınız için ciddi sonuçlar doğurabilir. Kısa süreli, küçük stresler dahi üzerimizde olumsuz etkiler bırakabilir. Örneğin bir sunum yapmadan önce karnınızın ağrımaya başladığını fark edebilirsiniz. Eşinizle kavga etmenizden ya da deprem veya terör saldırısı gibi büyük bir olaydan kaynaklanan akut stres, üzerinizde daha da büyük bir baskı yaratabilir. Tekrarlanan akut stres dolaşım sisteminde, özellikle de koroner arterlerde iltihaplanmaya neden olabilir ki bu da stresin kalp krizini tetiklediğini düşündüren durumlardan biridir. Bir kişinin strese nasıl tepki verdiğinin kolesterol seviyelerini de etkileyebileceği görülmektedir. Stres, uzun bir süre boyunca normal bir yaşam sürme becerinizi engellemeye başladığında, daha da tehlikeli hale gelir. Stres ne kadar uzun sürerse, hem zihniniz hem de bedeniniz için o kadar olumsuz sonuçlar doğurur. Örneğin, kendinizi yorgun, konsantre olamayan ya da sebepsiz yere sinirli hissedebilirsiniz. Ancak bununla birlikte kronik stres vücudunuzda da yıpranmaya ve tahribata neden olur. Stres tepki sisteminin uzun süreli aktivasyonu ve bununla birlikte gelen kortizol ve diğer stres hormonlarına aşırı maruz kalma, vücudunuzun neredeyse tüm işleyişini bozabilir. Bu da sizi anksiyete, depresyon, sindirim sorunları, baş ağrısı, kas gerginliği ve ağrısı, kalp hastalığı, kalp krizi, yüksek tansiyon, felç, uyku sorunları, kilo alma, hafıza ve konsantrasyon bozukluğu gibi çeşitli fiziksel ve zihinsel sağlık sorunları açısından daha yüksek risk altına sokabilir. Kronik stres, vücudunuzdaki değişiklikler ya da insanların stresle başa çıkmak için kullandıkları aşırı yeme, sigara içme ve diğer kötü alışkanlıklar nedeniyle de hastalığa neden olabilir. Örneğin, iş stresi -yüksek talepler ve düşük karar verme esnekliği- koroner hastalık riskinin artmasıyla ilişkilidir. Depresyon ve düşük sosyal destek seviyeleri gibi diğer kronik stres biçimleri de kardiyovasküler risk artışıyla ilişkilendirilmiştir. Ayrıca vücudun bağışıklık sistemini baskılayarak hastalıklardan kurtulmayı da zorlaştırır. Stres seviyenizi azaltmak sadece şu anda kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlamakla kalmaz, aynı zamanda uzun vadede sağlığınızı da korumanıza yardımcı olur. Örneğin birçok araştırma, psikolojik sağlığı iyileştirmeye yönelik yapılan müdahalelerin kardiyovasküler sağlık üzerinde faydalı bir etkiye sahip olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak, araştırmacılar her gün iyi hissedebileceğiniz aktivitelere zaman ayırarak olumlu duygularınızı artırmanızı önermektedir. - Strese neyin sebep olduğunu belirleyin. Gün boyunca ruh halinizi izleyin. Stresli hissediyorsanız nedenini, düşüncelerinizi ve ruh halinizi not edebilirsiniz. Sizi neyin rahatsız ettiğini fark ettikten sonra, bunu ele almak için bir plan geliştirin. Bu, kendiniz ve başkaları için daha makul beklentiler belirlemek veya ev sorumlulukları, iş yükü veya diğer görevler için yardım istemek olabilir. Tüm sorumluluklarınızı listeleyin, önceliklerinizi değerlendirin ve ardından gerçekten gerekli olmayan görevleri eleyin. - Güçlü ilişkiler kurun. İlişkiler bir stres kaynağı olabilir. Araştırmalar, örneğin eşinizle yaşadığınız olumsuz, saldırgan tepkilerin strese duyarlı hormonlarda ani değişikliklere neden olduğunu ortaya koymuştur. Ancak ilişkiler aynı zamanda stres tamponu görevi de görebilir. Aile üyelerinize veya yakın arkadaşlarınıza ulaşın ve zor zamanlar geçirdiğinizi bildirin. Stresinize neden olan şeyle başa çıkmaya başlarken size pratik yardım ve destek, faydalı fikirler veya yeni bir bakış açısı sunabilirler. - Öfkelendiğinizde uzaklaşın. Tepki vermeden önce, 10'a kadar sayarak yeniden toparlanmak için zaman ayırın. Sonra yeniden düşünün. Bununla birlikte yürümek veya diğer fiziksel aktiviteler de stres atmanıza yardımcı olabilir. Ayrıca egzersiz, vücudunuzun doğal ruh halini güçlendiren endorfin üretimini artırır. Günlük bir yürüyüş ya da başka bir egzersiz türüne kendinizi adayın bu, stres düzeylerini azaltmada büyük bir fark yaratabilecek küçük bir adımdır. - Zihninizi dinlendirin. Tavsiye edilen yedi veya sekiz saatlik uykuyu almanıza yardımcı olmak için kafeini azaltın, televizyon veya bilgisayar gibi dikkat dağıtıcı unsurları yatak odanızdan uzaklaştırın ve her gece benzer saatlerde yatağa gidin. Araştırmalar, yoga ve gevşeme egzersizleri gibi aktivitelerin sadece stresi azaltmaya yardımcı olmakla kalmayıp aynı zamanda bağışıklık fonksiyonlarını da güçlendirdiğini göstermektedir. - Yardım alın. Kendinizi bunalmış hissetmeye devam ederseniz, stresi etkili bir şekilde nasıl yöneteceğinizi öğrenmenize yardımcı olabilecek bir psikolog veya başka bir lisanslı ruh sağlığı uzmanına danışın. Kronik stresinize katkıda bulunan durumları veya davranışları belirlemenize ve ardından bunları değiştirmek için bir eylem planı geliştirmenize yardımcı olabilirler."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/super-kahramanlar-gercekten-super-mi/", "text": "Thor ve Black Widow gibi süper kahramanlar 'Avengers:Endgame' gibi filmlerde dünyayı kurtarmak için gerekenlere sahip olabilirler ama çizgi roman tasvirlerinin hiçbirinin sağlıklı bir vücut kitle indeksi yoktur. Binghamton Üniversitesi ve SUNY Oswego'nun yeni araştırması, çizgi roman sayfalarında erkek süper kahramanların ortalama olarak obez olduğunu, kadınların ise ortalama olarak düşük kilolu olduğunu gösteriyor. Binghamton Üniversitesi doktora öğrencisi Laura Johnsen ve Suny Oswegoile; çalışmanın başyazarı İnsani Gelişme alanından Doçent Rebecca Burch ile birlikte yaptıkları çalışmada 3.752 tane Marvel Comics karakteri için BMI verilerini topladılar. Omuz-bel oranı, çene çizgileri gibi hiper-erkeksi veya aşırı kadınsı özellikleri vurgulayan fiziksel boyutlara ve kostümlere dikkat ederek erkek ve kadın süper kahramanların görselleştirilmesini incelediler. Üst vücut kaslılığı, bel-kalça oranı ve meme morfolojisi dikkate alınan noktalar içerisinde yer alıyor. Çizgi romanlardaki erkek süper kahramanlarının ortalama olarak gerçek hayatta obez olarak adlandırılacağını, kadınların ise tam tersi yönde normal ortalama kilonun altında kaldıkları sonucuna varıldı. Erkeklerdeki yüksek çıkan vücut kütlesinin nedeni omuz-bel oranlarının insan sınırlarının çok üzerinde olduğu, aşırı üst vücut kaslılığından kaynaklandığı vurgulandı. Ortaya çıkan bu sonuç ortalama insanlardan çok daha düşük bel-kalça oranlarına sahip olan aynı zamanda düşük kilodaki kadın süper kahraman vücutlarının tam tersi yönündedir. Ana bulgular, çizgi roman karakterlerinin süpernormal uyaranların bir ifadesi olduğu ve insanların sahip olabileceğinin ötesinde bir vücut morfolojisine sahip oldukları yönündeydi. Kadın ve erkek karakterler için maskülen ve feminen olarak ilişkilendirdiğimiz bazı fizyolojik ölçüler vardır; erkekler için bu geniş omuzlar ve dar bir bele sahip olma olurken söz konusu kadın karakterler olduğunda ince bir bel-kalça oranı, büyük göğüsler ve dar bir üst gövdeye sahip olma yönünde çizimler yapılır. Bu fiziki özellikler insanların karşı cinste çekici bulma eğiliminde olduğu özelliklerdir ama çizgi roman karakterleri hazırlanırken sanatçılar bu özellikleri alır ve onları 'süper' abartılı hale getirir. Araştırma sonucunda elde edilen verilerden, erkek karakterlerin hipermaskülen iken kadın karakterlerin ise hiperfeminen olduğu çıkarımlarına ulaşıldı. Johnsen ve Burch bu bulguları Evolutionary Behavioral Sciences Dergisi'nde Kaptan Dorito ve bomba' Çizgi roman ve filmdeki süpernormal uyaranlar başlıklı bir makalede yayınladılar. Kaptan Dorito 2014'de yapılan bir internet geyiğinin sonucudur. Bu memde Kaptan Amerika'nın aktörü Chris Evans'ın yüksek omuz-bel oranını konu alan bir atıf yapılıyor. Johnsen, Çizgi roman okuyan insanlar, bu vücut tiplerinin insan formunun fantastik temsilleri olduğunu bilirler. Bu vücut tiplerini sadece diyet ve egzersizle yaratamayacağınız çok açıktır. Filmlerde bile kostüm tasarımcıları, oyuncuların gerçek hayatta olduğundan daha 'sağlam, iyi' görünmeleri için kostümlerine eklemeler, değişiklikler yapmak zorundalar. şeklinde açıklıyor. Araştırmacılar bu pop kültür fenomenleri için biyolojik bir bağlam sağlamayı amaçladılar. Johnsen, çizgi roman karakterlerinin fiziksel görünümünün abartılı vücut tipleri kullandıkları için tartışıldığını ve eleştirildiğini ama bu tartışmanın nadiren bu vücut tiplerinin biyolojik açıdan neyi temsil ettiğine değinildiğini söylüyor. Bunu açıklarken de; Erkek ve kadın karakterlerin hipermaskülen ve hiperfeminen formları, gerçek insanlarda gençliğe, sağlığa ve doğurganlığa işaret etmek için evrimleşmiş endokrin belirteçlerin abartılı bir yansımasıdır şeklinde sözlerini devam ettiriyor. Çizgi romanlardaki diğer bir nokta ise, uzun zamandır bu uyaranlar ile üretim yapan sanatçılardır. İnsanların karşı cinsin fiziğinde çekici buldukları tüm özellikleri vurgulayarak erkek-kadın çizimleri yapılmaktadır. Çizgi romanlar ve animasyonlar bazen çocuklara yönelik olarak önemsizleştirildiğini vurgulayan Johnsen ve Bunch, giderek daha ayrıntılı ve yaratıcı hikayelerin, çizimler eşliğinde yer alması ile sanatsal yeteneklerin sunulduğundan bahsediyorlar. Ayrıca bu yapımlarda derin insani duygu ve arzuyu yansıtan temalar da sunuluyor. ''Çizgi romanları evrimsel bir perspektiften inceleyerek, karakterlerin neden böyle göründüğü, neden onlardan etkilendiğimiz ve neden onlarla bu kadar kişisel düzeyde bağlantı kurduğumuz konusunun temel kökenleri hakkında fikir ediniyoruz'' şeklinde konuşan Johnsen ve Burch, erkek-kadın görünümleri için diğer belirteçlere ve bir karakterin zaman içerisinde görünümlerinin nasıl değiştiğini, bunun nasıl etkiler yarattığını araştırmakla ilgileniyorlar. Daha fazla bilim haberi için tıklayın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/super-yaslilar/", "text": "Geçen yazım bir tür yaşlılığa övgü idi, bu yazımda ise size iki yaşlı kahramandan bahsedeceğim. Biri dünyaca ünlü Profesör Seyyid Hüseyin Nasr, diğeri ise komşum Asiye Teyze. Asiye Teyze Bilgeydi, Tam Da Bu Yüzden Süperdi! Bilgeydi Asiye Teyze, sevgi doluydu ve mutluydu. Benim en yaşlı arkadaşımdı. Matraktı, apartmandaki bir diğer yaşlı olan dedeyle ilgili yaptığım şakalara çok gülerdi. Zevk sahibiydi, Can Yaman'ı pek beğenirdi. Kaç yaşına gelirsen gel nefs ölmez kızım derdi. Dindardı, saygılıydı, engin bir hoşgörüsü vardı, kimseleri kınamazdı. Allah'ı severdi, Hac hikayelerini anlatmaya doyamazdı. Tekrar Mekke'ye gitmenin hayalini kurardı. Geleceğe dair planları vardı, ölmek istemezdi. Gençliğinde nice badireler atlatmış, cesareti ve azmiyle türlü zorlukların üstesinden gelmiş güçlü bir kadındı Asiye Teyze. Yaşlıyken ise huzura ermiş gibiydi. Huzurluydu ve muhtemelen ermişti. Kör ölür badem gözlü olur demeyin, Asiye Teyze gerçekten de badem gözlüydü. Nasr ve Asiye Teyze örnek aldığım iki insan. 2010'da Nasr'la tanıştığımda onu çok kıskanmıştım. Şimdi ise Asiye Teyze gibi olmak istiyorum. Ekol sahibi bir düşünür olarak ölür müyüm bilmiyorum ama Asiye Teyze gibi yaşamak istediğimden eminim. Kişi ne iş yaparsa yapsın, sosyal statüsü ne olursa olsun hayatı bir gurme gibi yaşadığı sürece mutlu oluyor ve mutlu ediyor. İnsana yaşama sevinci amacı aşılayan motive edici bir yazı olmuş .teşekkürler ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/supermen-hayallerimi-yikti-sikayetciyim/", "text": "The boys diye bir dizi izliyorum bu ara. Marvel filmlerinden herkesin yakınen tanıdığı süper kahramanların var olduğu bir dünyadaki düzeni, geçen hikayeleri anlatıyor. Benim niyetim ise dizinin analizini yapmak değil, yaşadığım bir farkındalığı anlatmak. Şimdi özetle bir X şirketi süper kahramanları yaratmak için Y adlı bileşeni çocukların üzerinde deniyor ve bu maddeyle onları büyüdüklerinde süper güçlere sahip kişiler yapıyor. Amerika'daki eyalet sisteminden dolayı her eyaleti korumakla görevli daha az güçlü kahramanlar çalışıyor ; bir de tüm dünyanın tanıdığı, neredeyse Tanrı olarak görülen 7 kişilik farklı güçlere sahip bir ekip var. Firma bu kahramanları etnik kökenlerine, güçlerine, suç yoğunluğuna göre pazarlıyor, onların içinde öyle bir kahraman var ki kimsenin öyle kolay kolay gücü yetmiyor. Bu evrende önemli bir ihtiyacımız olan güvenlik, işin uzmanlarından sağlanıyor , insanlığın başına gelebilecek en güzel şeylerden biri. Adaletin sağlandığı, uzaylılardan, düşmanlardan korunduğumuz bir Dünya... Kahramanlarımız düşmanlarla savaşırken bazı insanları feda etmek zorunda kalıyorlar çünkü kötülükle olan savaşın yanında yüzlerce sivilin hayatı pek önemli olmuyor . Bazı süper kahramanlar vardır ki onlara sonsuza dek güveniriz; canımızı, ailemizi, ülkemizi emanet ederiz; tam da Süpermen gibi. X,Y, Z kuşaklarının hepsinin tanıdığı, neredeyse bütün kahramanlardan daha güçlü özellikleri olan; yakışıklılığıyla, iyi kalbiyle, kırmızı taytı ve peleriniyle gönüllerin, çocukların kahramanı. Peki ya Süpermen aslında hiç tanıdığımız gibi değilse? Dizide hakkında bildiğimiz şeylerin tam tersi olan bir Süpermen var. Orduya girebilmek için uçak kazasını önlemeyip insanları ölüme terk ettiği bir sahne var ki inanılmaz. Sadece bununla da bitmiyor; tecavüz, cinsel fetişler ve sapkınlıklar, statü ve güç için adam öldürme... Aman aman daha anlatamadığım ne hikayeler var. Hayatınızda en az bir kez, bu cümle sizin tarafınızdan kurulmuş ya da birileri tarafından size söylenmiştir. Bu hissi yaşayanlar iyi bilirler ki aynı zamanda büyünün bozulduğu hissidir bu. Şok etkisi yaratabilir bünyede. Senelerdir birlikte olduğunuz kişi öyle bir şey yapar ki onu aslında gözünüzde çok büyüttüğünüzü fark edersiniz ve bu fark ediş pek de pozitif duygular içermez. Örnekleri çok çoğaltabiliriz ama içimizi bu sitem dolu üzgün cümlelerle karartmaya hiç gerek yok. Evet birilerini büyütürüz gözümüzde. Bazen farkındayızdır da bu durumun, kişinin gör mediğimiz tarafları olduğunu biliriz ama yakıştıramayız. Bu durumun kendini kandırmaktan pek bir farkı yok. Karşındaki kişinin karakterini, özelliklerini, benliğini değiştirmeye çalışarak, ona yeni şeyler ekledikçe bu yedek parçalar orijinalinin yerini tutmadığı için zamanla paslanır, çalışamaz hale gelir. Ee ama ben o kadar masraf yapıp emek harcayıp tamir etmiştim, daha uzun seneler onunla olacaktım ne oldu? Emeklerim çöpe gitti. Bu hatayı o kadar sık yapıyoruz ki anlatamam . Asla yanımızda yürümeyecek kişilerle uzun bir yola çıkıyoruz ; yolculukta bir süre sonra tek başımıza kaldığımızı görünce yola çıktığımıza, verilen değere, harcanan zamana lanet etme olasılığımız çok yüksek. Halbuki yanındaki adam/kadın seninle hiçbir zaman o yola çıkabilecek biri değildi, bu yüzden faturayı ona kesmek de doğru değil. Dizideki Gibi Süper Olduğunu Sandığımız Kahramanlar Oldu Hayatımızda, Hatta Kahraman Olduğunu Sandığımız Katiller. Atarlı sözleri, sosyal medyada, Hep hayal kırıklığına uğrayan hep üzülen taraf benim :( şeklinde paylaşmadan önce yüzleşilmesi gereken bir gerçek var: Neyi karşı taraftan istiyorsan, hayal ediyorsan aslında senin o şeye ihtiyacın, zaafın var; kişinin kendisine değil. Kimi kurtarıcı, sıradışı olarak görüyorsak onu şekillendiren bizim eksikliklerimiz oluyor. Örneğin O bu dünyanın en güvenilir insanı., güven ihtiyacını; güvenme ihtiyacı ise kişinin kendisini hiç güvende hissetmediğini gösterir. Dünyadaki en iyi, en ilgili dostum. kişinin duygusal yoksunluğunun, bağımlılığının bize sinyalini verir. Gözünde büyütme kadar küçültme de aynı mantıkla ilerleyebilir; bir başkasının statüsünü, başarılarını, iyi taraflarını, karakterini küçük görüp egolarımızı kolaylıkla tatmin edebiliriz. Birini ait olmadığı bir yere koymaktan ziyade olduğu gibi kabullendikten sonra mevkisine karar vermek, beklentilerimizi ona göre şekillendirmek hem bizim hem karşıdakinin hem Twitter takipçilerimizin hayrına olacaktır. Bu kahramanlar, devlet adami, bilim adamı veya bir sporcu olabiliyor. Bir örnek vermek gerekirse, benim kahramanım Muhammed Ali kendisine The greatest of all time . Ve ben Muhammed Ali nin arastirmasini yaptığımda, onun 5 kere kaybettiğini okudum ve inanmak istemedim. Çünkü o en iyisiydi, asla kaybedemezdi. Gözümde çok büyütmüşüm. Ama neden cok büyütüyoruz gözlerimizde bizlere hep iyi tarafları anlatıldığı için,işin kötü tarafı hep gizlenir, saklanır. Bizler adeta inanmak istiyoruz. Bütün suç bizde. Kendine sormadığını, başkasına sorma! Kendine kaftan biçilmesini istemiyorsan, başkasına biçme! Kişisel motivasyon ve gaz almak için doğru yaklaşım.tabi kusurlarını bildiğimiz halde ısrarla görmezden geldiğimiz kahramanlar var hayatimizda. Amma pratikte söylediğimiz kadar uygulayabiliyormuyuz, bilemedim.. Yazınız yine, kafamda deli sorular durumuna getirdi. Tebrikler.."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/surdurulebilir-toplum-yazi-dizisi-birinci-bolum-2030a-hazir-miyiz/", "text": "Bu yazı dizisinde, Birleşmiş Milletler tarafından oluşturulan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve bu hedeflerin uygulanabilirliği üzerine bir inceleme yapacağız. Ayrıca sürdürülebilirliğin özü, neden 21. yy. dünyasında her zamankinden daha fazla kaynak yönetimine ihtiyaç duyulduğu, Birleşmiş Milletler tarafından listelenen 2030 hedeflerinin uygulamada ne kadar gerçekçi olup olamayacağı ve özelde bu hedeflerin Türkiye tarafındaki sosyolojik izdüşümü üzerinde duracağız. Ocak 2016'da yürürlüğe giren ve toplamda 17 hedeften oluşan kalkınma amaçlarının sosyolojik, ekonomik ve kültürel açıdan doğru şekilde değerlendirilebilmesi için holistik bir bakış açısına ihtiyaç vardır; yani geçmişi analiz ederken bugünün koşullarını göz önünde bulundurmalı ve bu analize bağlı olarak yakın ve orta vade gelecek için öngörülü çıkarımlar yapılmalıdır. 17 hedefin ne olduğuna geçmeden evvel, son yıllarda adını sıklıkla duyduğumuz sürdürülebilirlik kavramını inceleyelim. Sürdürülebilirlik: Temelde gelecek nesillerin ihtiyaçlarını tehlikeye sokmayacak biçimde toplumların bugünkü ihtiyaçlarını karşılamaktır; bu amaçların en güçlü olduğu konular arasında ilk sıralarda ekonomi, sosyal hayat ve çevre/ekoloji çalışmaları gelir. Konuyla akademik olarak ilgilenmeyen herhangi birisi dahi iklim değişikliği, küresel ısınma ya da dünyadaki kaynakların eşitsiz dağıtılması hakkında en azından medyadaki haberlere rastlamıştır. Yaşadığımız modern sonrası çağın bireysel ve kolektif sorunları, bir ya da iki yüzyıl öncesinin sorunlarıyla aynı değil. Öyle ki hiçbirimiz bizden iki-üç nesil önce yaşamış atalarımızla aynı hayatı deneyimlemiyoruz. Sosyal değişim olgusu, her zaman ve her toplumda olagelmiştir. Fakat tarihteki hiçbir zaman diliminde değişim/dönüşüm, böylesine hızlı ve küresel boyutta olmamıştır. Bilgiye ulaşma hızımız, dünyanın herhangi bir noktasında ortaya çıkan bir salgının yayılma hızı, her gün yeni bir teknolojik inovasyon ile karşılaşmamız ve dahası bu yeniliklere anında adapte olabilmemiz inanılmaz derecede baş döndürücü. Büyük şehirlerde yaşayan milyarlarca insanın gün boyu maruz kaldığı bilgi akışı, temas ettiğimiz, etkilediğimiz ve etkilendiğimiz kişi sayısı, ulusal ve uluslararası arenada gerçekleşen siyasi ve ekonomik gelişmeler tüm debisiyle çağlarken, bizler bu hızla akan suyun üzerinde rafting yapmakta ustalaşıyor gibiyiz. - Yoksulluğa son vermek - Açlığa son vermek - Sağlık ve kaliteli yaşam - Nitelikli eğitime ulaşmak - Toplumsal cinsiyet eşitliği - Temiz su ve sanitasyon - Erişilebilir temiz enerji - İnsana yakışır iş ve ekonomik büyüme - Sanayi, yenilikçilik ve altyapı - Eşitsizliklerin azaltılması - Sürdürülebilir şehirler ve topluluklar oluşturmak - Sorumlu üretim ve tüketim - İklim eylemi - Sudaki yaşam - Karasal yaşam - Barış, adalet ve güçlü kurumlar - Amaçlar için ortaklıklar sağlamak Görüldüğü üzere 2030'a kadar farkındalık sağlanması hedeflenen konular, aslında tüm toplumları ilgilendiren ana başlıklardır. Ancak elbette listedeki tüm başlıklar her ülkenin öncelikli konusu olmayabilir. Bunun sebebi de küresel eşitsizlikler ve özellikle pandemi sonrası bu eşitsizliklerin çok daha köklü hale gelmesidir. Başta belirttiğim üzere bu yazı dizisinin devamında, ekonomik güçlüklerden, cinsiyet eşitsizliğine, iklim sorunundan adil bir gelecek arayışına kadar tüm konuları sırasıyla ele alacağız. Bunu yaparken de küresel tablonun genel bir fotoğrafını çekip ardından Türkiye'deki mevcut durum ve yakın gelecekte yapılabileceklerden bahsedeceğiz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/talamus-nedir/", "text": "Talamus iç oda anlamına gelir ve beden ile beyin arasındaki iletişim sisteminin en büyük ara duraklarından birisidir. Beyinden bedene ve bedenden beyine akan bilgi ve emirlerin dağıtılması ve süzülmesi gibi işlemlerde önemli görevler yürütür. Bedenimizin hareketlerinin kontrolü, duyu bilgilerinin işlenmesi, bilinç düzeyi, hatıraların hatırlanması, duygular, bilinç, uyanıklık ve dikkat gibi bir çok işlevle doğrudan ilgilidir. Hafıza işlevleri açısından beynin kütüphane memuru gibi çalışır ve beyin kabuğunda dağınık olan hafıza bileşenlerine ulaşılabilmesini sağlar. Multiple skleroz olarak bilinen bir sinir sistemi rahatsızlığının talamus hacmindeki değişimle ilgili olduğu gösterilmiştir. Hastalığın ilk dönemlerinde talamus hacmi ölçülebilir derecede küçülmekte ve bu da MS hastalığının teşhisinin erken konmasını sağlayabilmektedir. MS hastalığı insanların konuşma sistemlerinden, hareket ve bellek sistemlerine kadar bir çok farklı etkilere sahiptir ve bu sistemler doğrudan talamus ile ilgilidir. Çalışmalar, talamus hacmi küçüldükçe bilişsel işlevlerin de azaldığını göstermiştir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/tanri-iyi-olmak-zorunda-mi/", "text": "Kötülük problemi felsefenin en çetrefilli meselelerinden biridir. Problemin kaynağı dünyadaki kötülükler ile tanrının iyiliğinin bağdaştırılamamasıdır. Dünyada pek çok kötülüğün olduğu aşikar, peki iyiliği isteyen ve kötülüğü değiştirmeye muktedir bir tanrı varsa kötülük nasıl var olabilir? Bu sorun pek çok ateistin tanrı tanımazlığına neden olan birincil sorundur. Dünya üzerinde kötülük varsa ya tanrı kötülüğü önlemek istediği halde önleyemiyordur ya da tanrı kötülüğü önlemek istemiyordur . Pek çoğumuza göre tanrı, tanımı gereği iyi ve kadir-i mutlak olmak zorundadır. Ateistler de tanrıyı bu şekilde tanımladıkları için kötülüğün varlığına dayanarak tanrının var olamayacağını iddia ederler. İnananlarınsa pek çoğu bu sorunu ya görmezden gelir ya da çözülemez olarak görüp rafa kaldırır. Kötülük problemini çözmeye çalışan tanrı tanırlar ise kötülüğün izafi olduğuna yani mutlak olmadığına, tanrıdan değil de maddeden/insanlardan kaynaklandığına inanır. Nitekim tanrının kahreden, cebreden, darlık veren, intikam alan, hesap soran, zillet veren, dereceleri alçaltan, engelleyen, zarar veren ve öldüren gibi isimleri de var. Size her birimizin inandığı tanrı bir diğerinden farklı desem bana inanır mısınız? İnanmıyorsanız en yakınınızdaki insanın tanrı tasavvuruyla kendinizinkini karşılaştırın, biraz ileri gittiğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Biz insanlar son derece muhtaç varlıklarız. Doğduğumuz andan itibaren bakıma ihtiyaç duyuyoruz, sonrasında her canlı gibi beslenmeye, barınmaya ve üremeye ihtiyaç duyuyoruz. Muhtaçlıklarımız hayatımız devam ettiği sürece bitmiyor. Sosyal varlıklar olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz şey ise güvende hissedeceğimiz sosyal ilişkiler. Bu ihtiyacımız bebeklikte başlıyor, hayatta kalabilmek için en yakınlarımızdan sevgi, ilgi, merhamet ve iyilik bekliyoruz. Nasıl ki çocukken iyi, merhametli, sevgi dolu ve adaletli ebeveynlere ihtiyaç duyuyorsak; büyüyünce de bu niteliklere sahip, ya da bize bu nitelikleri ile muamele edecek bir tanrıya ihtiyaç duyuyoruz. İşin garip yanı şu ki tanrıya inanmayanlar dahi tanrıyı olumlu sıfatlarla özdeşleştirdikleri için tanrıya inanmıyor. Yani tanrıya inanın ya da inanmayın, tasavvurunuzdaki tanrı olumlu niteliklere sahip. Tanrıyı kötü gördüğü için ona inanmayanlar da mevcut elbette, fakat bu durumu yakından incelediğimizde inkarın nedeninin, kötülük ile tanrılığı bağdaştıramamak olduğunu görüyoruz. Yani tanrıyı kötü gördüğü için onun tanrılığını reddedenler dahi iyi niteliklerle donanmış bir tanrı algısı taşıyorlar. İnsanlar olarak tanrı hakkında spekülasyan yapmayı bırakamayacağımızı biliyorum fakat bireysel spekülasyonlarımızla tanrının gerçekte ne olduğunu ortaya koyabileceğimizi ya da tanrı hakkında mutlak bir bilgiye sahip olabileceğimizi düşünmek kulağa oldukça cüretkar geliyor. Tanrı kimine iyi kimine kötü kimine hem iyi hem kötü kimine de ne iyi ne kötü olabilir. Tanrının gerçekte ne olduğu değil, bizim ona nasıl inandığımız önemlidir. Fakat bireysel inançları mutlak doğru kabul etmek ve bunun üzerinden bizim gibi düşünmeyenlere zulmetmek iyi bir şey değil. Ne zalim için, ne de mazlum için. Not: Bu yazıyı tanıdığım ve tanımadığım tüm tanrı tanırlara ve tanrı tanımazlara ithaf ediyorum. İyi mi kötü mü şakacı mi ciddi mi? Tanrıyı anlamak için sormak.. sorarken insana ait alet edevat kullanmak akıl mantık kıyas rasyo vb.. insan kendisini tanımlarken coğrafya tarih sosyoloji kisitlarindan soyutlanabilir mi? Soyutlanma mümkün değilse kendisini gerçekten tanıyabilir mi? Hans'i ve Mehmet'i tanımlayacak ortak bir tanım bulunabilir mi oysa ikiside insan, insanın kendisini bile tanimlayamadigi hayat düzleminde tanrıya iyi kötü demesinin bir kıymeti var mı? Ne ifade edecek yani. Yani insan kendini ne sanıyor. Tanrı eylemlerinin değerlendirme altında oldugu bir varlık olsaydı gerçekten tanrı olur muydu? Hadi diyelim demokrat bir tanrı eylemlerini yarattıklarının beğenisine sunan o zaman ne olurdu sizce kendisine iman etmenin gerekliliğine insan oğlu gerçekten inanacak mıydı? Yahut saygı mi duyardı. İnançların bireysel olması ve bunu topluma teşmil etmek, tanrıcılık oynamak resmen... Allah korusun! Dereyi görmeden paçaları sıvamak deyiminin tanımı olmuş bu yazı. Tanrı diye bir şeyin var olup olmadığı daha kanıtlanmadan iyi ya da kötü sıfatları atamak düşünmeyi temelden becerememektir. Kaldı ki Tanrıyı kötü gördüğü için ona inanmayanlar ne kadar anlamsız bir tanımlamadır! Tanrının kötü olduğunu düşünen birisi tanrıya inanıyordur ve tanrıya inanan birisi ateist değildir. Tanrı pek çokları için bir düşünce değil inanç nesnesi, ve inanç için kanıta ihtiyaç duyulmuyor. Anlamsız bulduğunuz cümle bir tanımlama değil tespit cümlesi. Tanrıyı kötü gördüğü için ona inanmayan pek çok insan mevcut ve bu düşünsel değil tepkisel bir durum. Tanrıya inanan birinin ateist olamayacağı iddianız elbette mantıksal olarak doğru, fakat sorun şu ki Tanrı söz konusu olduğunda düşünceden ziyade kişisel inançlar devrede oluyor, zaten yazı da buna dikkat çekiyor. Bir şeyin pek çoklarının ya da bir azınlığın inanması, o şeyi gerçek kılmaz. Öyle olsaydı Zeus ve Şiva da gerçek olurdu. İnanç için kanıta ihtiyaç duyulmaması konusunda hemfikiriz ama inanç da zaten bu yüzden kötü bir şey. İnsanlık, tarih boyunca gerçekdışı şeylere inancı sayesinde demagoglar tarafından bir oraya bir buraya sürüklenmiş ve tarihinin en karanlık dönemlerini yaşamıştır. Eğer anlamsız bulduğum cümle tanım değil tespitse yanlış bir tespit. Tanrıyı kötü gördüğü için ona inanmayan pek çok insan mevcut cümlesindeki mantık hatası şu: Bir şey, senin için varsa ona inanıyorsundur; ister iyi olduğunu ister kötü olduğunu düşün. Bir şey senin için yoksa zaten yoktur; olmayan bir şey iyi ya da kötü olmaz ve kişisel inançlar, söylediğim gibi, bir şeyin var olup olmadığı gerçeğini değiştirmez. Ben de bunun mümkün olmasını çok isterdim, fakat bir baksanıza herkes kendi algısını gerçek sanıyor, hepimiz kendi gerçeklerimizden gayet memnunuz. Aslında bu da sorun değil, sorun birinin kendi gerçeğini herkes için gerçek yapmaya çalışmasıyla başlıyor. Tarih boyunca yaşanan zulümler de çoğunlukla bu yüzden. Bizlerin algısından bağımsız bir gerçek tabii ki var. Yoksa bütün algılarını engelleyip yürümeye kalktığında duvarlara çarpmazdın. Üstelik şahsi algı sübjektiftir, biraz biyoloji ve felsefe okumuşsan zaten insan beyninin hiçbir şeyi olduğu gibi algılamadığını ve bir yorum süzgecinden geçirdiğini bilirsin. Bu nedenle dünyada hiçbir birey gerçeğe ulaştım diyemez. Bu yüzden bireysel deneyimlerin aldatıcı olabileceğini fark edip bilimsel metottan uzak, inanç gibi öğelere hiç pabuç bırakmamaya çalışmak dışında gerçekliğe kendini kandırmadan ulaşmanın şu an için başka bir yolu yok. İşte bu noktada biraz öngörülü olmak gerekiyor. Kendi gerçeklerimizden gayet memnunuz diyerek tartışmaya ve yanlışlanmaya kapalı bireylere ve haliyle toplumlara dönüşürsek insanlığın ilerleyebilmesi için gerekli ana damarı tıkamış oluruz ve her yer o demagoglarla dolar. Şu anda Türkiye'nin ve hatta dünyanın çoğu bu retorikte kayıp; ne kadar eğitimli ya da eğitimsiz olursa olsun, çoğunluk gerçekin kendi tekelinde olduğunu sanıyor ve algılarının şahısları ve toplumları yanlış yerlere götürebileceğini akıllarına bile getirmiyor. Yani evet; birinin kendi gerçeğini herkes için gerçek yapmaya çalışması asıl sorun fakat bu sorunun tek çözümü bireysel gerçekliklere inanmak değil, bireysel gerçekliklerin hatalı olabileceğinin farkına varıp bilimsel bir yaklaşım tutunmak. Sözünü ettiğiniz demogoların verdikleri toplumsal hasarlardan uzunca söz edebiliriz, ama ben işin düşünsel boyutuyla ilgilenmeyi tercih ediyorum. İnanmak insan için yaşamsal bit ihtiyaç. İnanın siz de pek çok inanç sahibisiniz; adınızın Nuri olduğuna, Türkiyeli olduğunuza, erkek olduğunuza inanıyorsunuz. Bildiğimizi sandığımız şeylere dair çok kanıtımız olmadığını düşüncede biraz derinleşerek fark edebiliriz. Size bildiğiniz bir şeye dair kanıtlarınızı düşünmenizi, ve o kanıtları da nereden ve nasıl bildiğinizi düşünmenizi öneririm. Bakalım neler çıkacak! Bu noktada tanımları biraz sündürmüş gibisin 🙂 Ben adımın Nuri olduğuna inanmıyorum, adımın Nuri olduğunu biliyorum çünkü buna dair kanıtlarım var. Nüfus cüzdanım, ehliyetim gibi belgeler adımın kanıtlarıdır. İnanç duymak ve bilmek bu yüzden farklı terimlerdir; inanç yalnızca bilginin olmadığı yerde olabilir. Dinlerin bize geçmişte sahte bir birlik hissi verdiği bir bilgidir ama dinlerin öldükten sonra bizi başka dünyalara götüreceği iddiası bir inançtır. Ha, bildiğim şeylerin hatalı olduğu kanıtlanabilir ama inançların hatalı olduğu kanıtlanamaz. Tıpkı Russell's Teapot gibi. Bu yüzden ikisini birbirine karıştırmak düşüncede biraz derinleşmeyi rica eden birinden gelince hiç hoş olmamış. Bilgi dediğimiz şeyin de belli inançlar üzerine temellendiğini iddia ediyorum. Mesela adının Nuri olduğu bilgisine kanıt olarak nüfus cüzdanını gören biri nüfus cüzdanındaki bilginin doğru olduğuna inanmıştır. Düşüncede derinleşmek derken bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri ne kadar bildiğimizi sorgulamayı kastediyorum. Ama tabii derinlik de göreceli, kimine derin gelen başkası için sığ olabiliyor. Burada önemli olan kişinin kendi sınırlarını zorlaması, yani ciğerlerini geliştirmesi. Bunun için de ezberleri bozmaya cesaret etmek gerekiyor. Bir ezberi bozarken başka ezberler edinmekten kaçınmak gerek. Bilim Kutsal Bir İnektir kitabını okumanızı tavsiye ederim. Ezberi, kavramları yanlış kullanarak bozamazsın. İki kavram arasındaki farkı muğlaklaştırarak iki kavramı bir tutmak düşünsel sahtekarlıktır; ya kendine ya da başkalarına karşı. Yani, dediğim gibi, nüfus cüzdanında yazan şey bir istatistik tutulması için yazılan şeylerdir ve bunlara inanmana gerek olmaz, bunları bilirsin. Adımın Nuri olduğuna inanmama gerek yok çünkü Nuri olduğunu biliyorum, anam babam adımı öyle koymuş ve bana öyle hitap etmişler. İnanmakla bilmek armutla elma gibi; aynı şey değiller yani. Kavram kargaşası yaşamaya/yaratmaya hiç gerek yok. Tabii bu söylediğim bilinen şeylerin yanlış olamayacağını göstermez. Düşüncede derinlik ve düşünceleri sorgulama kısmına gelirsek söylediklerinden yola çıkarak kavanozda deneye tabi tutulan bir beyin olmadığımızın bir kanıtı da yok ama sonuçta hayatı tutarlı ve sağlıklı yaşayabilmek için bazı şeyleri tutarlı ve sağlıklı düşünmek gerekir. Bunun tersini iddia etmek Donald Trump'ın yaydığı veri kirliliği gibi şeylerle son buluyor. Ya mütişsin sırf bu yazının başlığı için seni ne kadar övsem azdır . İyi ki varsın ve iyi ki bu yazıların var . Her olaya farklı açıdan bakmaya zorluyorsun."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/tanrinin-eli-yapay-beyinlere-degerse/", "text": "Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni, Rönesans döneminde yaşamış (1475-1564) bir İtalyan ressam, heykeltıraş, şair ve mimar. Davud Heykeli en ünlü yapıtlarından biridir; Katolik Kilisesi tarafından kendisine verilmiş özel izinle kadavraları inceleyip anatomiyi etraflıca çalışarak, insan bedenini tüm nüanslarıyla taşın üzerine yontma kabiliyetinin en ünlü örneklerindendir. Adem'in Yaratılışı freski, Adem ile Tanrı'nın birbirine uzandığı, parmaklarının neredeyse birbirine değdiğini gösterir. Parmak uçları arasındaki o sinaps boyunca Tanrı'dan Adem'e sıçrayan bir yaşam kıvılcımı hayal edebilirsiniz fakat Adem zaten yaşıyor, gözleri açık ve tamamen şekillenmiş. Michelangelo, insan bedeni ve organlarını detaylıca incelemiş; nesnenin gerçekliği ile ilahi kusursuzluğu ifade etmek için onu yontulmaya hazır taş, çekiç, fırça, ıslak kireç, toz pigmentler gibi çeşitli malzemeler ile kelimenin tam manasıyla modellemişti. Bugün beyin dediğimiz büyüleyici organ, taş ya da kirece yontulmanın yahut üzerine geliştirilen felsefi argümanların çok ötesinde malzeme ve fikirlerle modellenmeye başlandı. Beynin canlı işleyişini gözlemleyebilmemizi sağlayan beyin görüntüleme teknikleri, beynin kadavra örneklerinde bolca izlenen donuk ve durağan hallerini aşıp, ona canlılık kazandıran işleyiş ve organizasyonunu taklit edebilen bir yapı inşa etmemize yaradı. Modelleme gücümüz bugün, Michelangelo'dan da ilham alan bilim devriminin öncülerinden, ''bilimin babası'' Galileo Galilei'nin tahayyül sınırlarının dahi çok ötesine taştı. Bahsi geçen ve daha pek çok canlıya ait çeşitli organların işleyiş ve organizasyonunu laboratuvar ortamında 3D hücre kültürü sistemleri ile minyatürleştirebilen bu yapılar, literatürde ''Organoid'' olarak adlandırılıyor. Yaradılışın ilahi kusursuzluğunu yansıtmanın yanında 21. yüzyıl modern insanının bilimsel amaçlarına ve canlının refahına hizmet ediyor. Ana rahmine henüz düşmüş bir embriyo, daha hiçbir doku ve organa dönüşmek üzere farklılaşmamış bakir toprakları temsil eder. Onu evrendeki bilinen en karmaşık canlıya dönüştürecek olan genetik kod, anne ve babadan alınan üreme hücrelerinden damıtılmış ve dönüştürücü mesajlarını iletmeye başlamıştır. Anneden aldığı hammaddeler, ona ihtiyacı olan molekülleri sağlamaya hazırdır. Bir organoidi üretmek için embriyodan elde edilmiş kök hücreler gerekir. Öte yandan bariz etik sorunlar nedeniyle embriyodan kök hücre elde edilmesi belli sınırlamalara tabi olduğundan, devreye alternatif kök hücre grupları girer. Embriyonik gelişim esnasında her birimizin ilksel bedeni, adına germ tabakaları denilen üç hücre katmanından oluşur. Bunlar içten dışa doğru endoderm, mezoderm ve ektoderm olarak anılır . Bu tabakaları yapan hücreler, dönüşecekleri dokulara özgü farklılaşma potansiyellerini barındıran öncül hücrelerdir. Eğer bir organoid üretmek isteniyorsa başlangıçta kullanılacak hücrelerin, bu üç öncül hücre katmanından birine farklılaşmamış kök hücrelerden alınması gerekir. Her şeye dönüşebilme potansiyeline sahip bu özel hücrelere çok potansiyelli anlamında Pluripotent kök hücre denir. Bunlar, embriyo gelişiminin beşinci gününde iç kısımlarından toplanabilen hücrelerdir. Kök hücre araştırmacısı Shinya Yamanaka'ya 2012 Nobel Fizyoloji ve Tıp ödülünü kazandıran devrimsel nitelikteki çalışmaları, belli hücresel farklılaşma sinyallerinin olgun bir hücreyi uyarmasıyla harekete geçirilmiş, çok potansiyelli kök hücre elde edilmesini mümkün kılıyordu. Aradan geçen yıllardan sonra bu farklılaşma, protein, sinyal ve büyüme faktörlerine dair bulguların gelişmesi ve değişmesi suretiyle, moleküler biyolojinin çeşitli çalışma alanlarına büyük etki yaptı. Organoidler ise bu çalışma alanlarından yalnızca bir tanesiydi. Beyin ve nörolojik gelişimini araştıran Amerikalı gelişim biyoloğu Madeline Lancaster, beyin organoidi çalışmaları dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biridir. 2014'te Nature Protocols dergisinde İnsan pluripotent kök hücrelerinden beyin organoidlerinin üretilmesi başlığı altında genel bir protokol tanımladı. 2021 yılında ise Nöral gelişimin sonraki aşamalarını incelemek için gelişmiş serebral organoidlerin üretimi ve uzun vadeli kültürü ismiyle devam niteliğindeki en güncel çalışmasını yayınladı. Bu çalışmalara göre beyin organoidlerini üretmek için az önce bahsettiğimiz dış embriyo hücre tabakası olan ektodermin, sinir hücrelerine kaynaklık edecek olan nöroektoderm hücrelerine dönüşmesi gerekiyordu. Hücrelerin laboratuvar koşullarında nöroektoderme farklılaşması, hücreleri uyaracak bazı kimyasalları içeren deney ortamlarında sağlanabiliyordu. Bundan sonra ise, ortamda farklılaşmış ve dokuyu üç boyutlu olarak oluşturmaya hazır nöroektoderm hücreleri, tıpkı canlı dokulara biçimini veren hücre dışı matrisi taklit eden, dışarıdan bakıldığında jel bir baloncuğu anımsatan ve hücrelerin üç boyutlu olarak büyümesi esnasında bir iskelet görevi gören matrigel içerisine gömülüyordu. Bu aşamadan sonra beyin içerisinde sıvı dolaşımını sağlayacak boşlukların olgunlaşma ve korunması için bir takım karmaşık işlemler daha gerekiyordu. Sonuçta, oksijen ve besin emilimini artırmasını sağlayacak biyokimyasal aktif maddeleri içeren ve dinamik dönme hareketi yapan bir biyoreaktöre aktarılan doku taslağı en sonunda artık serebral organoid biçimine kavuşuyordu. Biyoreaktör içerisinde bir yıla kadar korunabilen bu serebral organoidler ilk ayında nöronal farklılaşma geçirmeye devam ederek merkezi sinir sisteminin çeşitli parçalarının kontrollü bir biçimde oluşması için kullanılabiliyorlar. Fakat organoidler, laboratuvar koşullarında gelişmekte olan beynin minyatür bir modeli olduğundan, kan damarları ile beslenemiyor ve daha fazla gelişemiyorlar, dolayısıyla da tam boyutlu bir beyin dokusu oluşturamıyorlar. Yine de bu tip organ taslakları, sinirsel hastalıkların tanı ve tedavisinde kullanılacak yöntemlerin geliştirilmesi, beynin evrimsel gelişiminin daha iyi anlaşılması ve beynin gelişim süreçlerinin gizemlerinin aydınlatılması gibi pek çok çalışma alanının önünün açılmasını sağlamış durumdadır. 20. yüzyılın popüler sanat akımı dışavurumculuk ya da ekspresyonizmdi. İdealizme karşı anti-natüralist bir öznellikle gerçeğin biçimini bozma yöntemi kullanılan eserler ortaya konmuş, sanatçılar hikayelerini bu şekilde anlatmıştı. Rönesans dönemi İtalya'sında Michelangelo'nun da yaptığı gibi gerçeği detaylıca inceleyip, olduğu gibi inşa ederek mitolojik ve dini hikayeleri canlandırmak dönemin ruhuna ait parçalardan biriydi. Bilim ve sanatı bütünün dağılmaz ve bozulmaz parçaları yapan olgu kendini bu anda açığa çıkarır. Bilimin hikayesi; hipotezleridir, gerçeği keşfetme arzusu onu var olanı incelemeye ve üzerinde bir hikaye üretmeye iter ve çekimi karşı konulmaz bir döngünün içine sürükler. Tıpkı Adem'in Yaratılışı freskinde ve bugünün bilim insanlarının inşası üzerine çalıştığı yapay minyatür beyinlerde olduğu gibi gerçeğin dışavurumcu potansiyeli kendini insanda var ettiği sürece bilim ve sanatın girift yapısı, geçmiş ve gelecekte keşfedilmeyi bekleyecektir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/tanriyi-oynamak/", "text": "Transhümanist ideallerin karşısında ise biomuhafazakarlar duruyor. Temel savları doğaya müdahale etmenin yanlış olduğu ve insanın haddini aşarak Tanrı'yı oynamaya cüret etmesinin, öngörülmesi imkansız sonuçlar doğurabileceği. Biomuhafazakarlar yalnızca dindar ve kültürel muhafazakar insanlar arasından değil, çevreci ve teknoloji eleştirmeni olan seküler insanlar arasından da çıkıyor. Sonuç olarak bu görüşü savunanlar insan doğasına müdahale edilmesine şiddetle karşı çıkarak mevcut insanlık durumunu muhafaza etmek gerektiğini düşünüyorlar. Transhümanistler doğamızın hakimi olmaya çalışıyor ve biomuhafazakarlar bu isteği gayri meşru buluyor. Bu noktada neyin doğal neyin yapay olduğu konusunun netleştirilmesi gerek. İnsanın doğaya, onu değiştirebilecek şekilde müdahale edebilmesi insan doğası olmaksızın mümkün olamazdı. İnsan doğal olarak, doğaya müdahale etme isteği ve kapasitesi olan bir varlık. Doğaya müdahale insanı doğal olmayan bir iş yapar hale getirmiyor; bilakis insan, doğası gereği doğaya müdahale edebiliyor. Biomuhafazakarlar insana ya da diğer doğal unsurlara yapılacak yapı-bozucu/yapı-değiştirici etkilerin toplumsal eşitsizliği artırmasından korkuyor. Fakat toplumda doğal olarak bir eşitlik zaten yok, hiç olmadı. Ne var ki doğal olan eşitsizlik yapay olan yani insan eliyle üretilecek olan eşitsizlikten daha meşru ve kabul edilebilir görülüyor. Burada Tanrı'nın ya da doğanın yaptıklarına bir güven var. Oysa bu bakış açısıyla insan da Tanrı'nın yarattığı/doğanın ürettiği bir varlık, ve onun müdahalesinin de doğanın dışına çıkması söz konusu değil. Bazı sosyologlar doğal olan-kültürel olan ayrımı yapmaktan çok hoşlanır. Bu ayrımla vurgulanmak istenen insanın kültür üretebilen bir varlık olmasıdır. Fakat sorun şu ki söz konusu ayrım doğa ile kültürü karşı karşıya getiren bir bakış açısı barındırıyor. Aslında böyle bir ayrım yok, çünkü insanın kültür üretmesi onun doğasının gereği. Tanımı itibariyle doğanın dışına çıkmak zaten mümkün değil, çünkü doğa her şeyi kuşatandır. Doğal-kültürel ayrımı insanı yüceltme eğiliminin bir sonucu olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor. Bu yaklaşıma göre insan o kadar farklı/yüce/seçkin bir varlık ki, doğanın sınırlarını aşabiliyor ve doğal olmayan şeyler üretebiliyor. Söz konusu kibir bugün insanın diğer doğal varlıklara yaptığı zulmün de bilişsel temelini oluşturuyor. Doğada yapay bir şey yok. Doğal olan-yapay olan ayrımı bir gerçeklikten ziyade zihni bir bölünmeyi ifade ediyor . Doğada doğal olmayan bir şey yoksa insanın doğaya müdahalesi de son derece doğal karşılanmalı. Yazımı Transcendence filminin en çarpıcı bulduğum repliklerinden biriyle bitirmek istiyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/tdd-tuyler-diken-diken-peki-aslinda-neden/", "text": "Yeni bir çalışmada, Harvard Üniversitesi bilim insanları bunun nedenini keşfettiler: Tüylerin diken diken olmasına neden olan hücre tipleri, saç folikülünü ve saçı yeniden üreten kök hücreleri düzenlemek için de önemlidir. Cildin altında, tüylerin diken diken olmasını sağlamak için kasılan kas, sempatik sinirin saç folikülü kök hücrelerine bağlantısını köprülemek için gereklidir. Sempatik sinir, kası kasılarak ve kısa vadede tüylerin dikilmesine neden olarak uzun vadede ise saç folikülü kök hücre aktivasyonunu ve yeni saç büyümesini tetikleyerek soğuğa tepki verir. Cell dergisinde yayınlanan ve farelerde yapılan çalışmalarla bulunan bu bulgular, araştırmacılara kök hücre aktivitesini dış ortamdaki değişikliklerle ilişkilendirmek için farklı hücre türlerinin nasıl etkileşime girdiğini daha iyi anlamasını sağlıyor. Kök hücre davranışlarının dış uyaranlarla nasıl düzenlendiğini her zaman merak ettik. Cilt büyüleyici bir sistemdir: Farklı hücre tipleri ile çevrili birden fazla kök hücresi vardır ve vücudumuz ile dış dünya arasındaki arayüzde bulunur. Bu nedenle, kök hücreleri potansiyel olarak çok çeşitli uyaranlara yanıt verebilir .diyen Ya-Chieh Hsu bu çalışmayı Ulusal Tayvan Üniversitesi'nden Profesör Sung-Jan Lin ile birlikte yürütmüş. Araştırmacılar, bu çalışmada kök hücreleri sadece kararlı halde düzenlemekle kalmayıp aynı zamanda dışarıdaki sıcaklık değişikliklerine göre kök hücre davranışlarını modüle eden ilginç bir çift bileşenli niş tespit ettiklerini ifade ediyorlar. Birçok organ üç tip dokudan oluşur: epitel, mezenkim ve sinir. Deride, bu üç tip doku özel bir şekilde düzenlenmiştir. Sinir sistemimizin vücut homeostazını ve dış uyaranlara yanıtlarımızı kontrol eden bir parçası olan sempatik sinir, mezenkimdeki küçük düz bir kasla bağlantılıdır. Bu düz kas, saç folikülünün yenilenmesi ve yaraların onarımı için kritik olan bir tür epitel kök hücresi olan saç folikülü kök hücrelerine bağlanır. Sempatik sinir ve kas arasındaki bağlantıların tüylerin diken diken olmasının ardında yatan aktörler olduklarını biliyoruz: Soğuk uyaranı, otonom sinirlerin sempatik dalına ait sinir hücrelerini tetikler ve bunların etkisiyle kıl köküne bağlı düz kaslar kasılarak tüylerin dikleşmesine neden olur. Bununla birlikte, araştırmacılar, elektron mikroskobu incelemeleri sonucunda, sempatik sinirin sadece kasla ilişkili olmadığını, aynı zamanda saç folikülü kök hücrelerine doğrudan bir bağlantı oluşturduğunu buldular. Aslında, saç folikülü kök hücrelerine sarılmış sinir lifleri, bir şerit gibi şekillenmiş kök hücreleriydi. Araştırmacılardan Dr. Hsu, nöronlar için çok tipik bir hedef olmayan epitelyal bir kök hücre ile sinirlerin sinaps benzeri yapılar oluşturduklarını görmenin şaşırtıcı olduğuna dikkat çekiyor. Araştırmanın ileri safhalarında, sinirin gerçekten kök hücreleri hedef aldığını kesin olarak doğrulayan sonuçlar, sempatik sinirlerin düşük düzeydeki aktivitesinin kök hücrelerini yenilenmeye hazır dik bir durumda tuttuğunu da gösteriyor. Uzun süreli soğukta, sinir çok daha yüksek bir seviyede aktive ediliyor ve daha fazla sinir ileti maddesi salgılanmasına neden olarak kök hücrelerin hızlı bir şekilde aktive olmasına, saç folikülünün yenilenmesine ve dolayısıyla, yeni saçların büyümesine neden oluyor. Tıp kitaplarında pek iyi bildiğimiz konulardan bir tanesi olan piloereksiyon; yahut tüylerin diken diken olması fenomenine dair böyle yeni bulgularla karşılaşmak, bilimsel bilgimizin canlılığın karmaşık yapısını çözmede daha ne kadar başlangıç düzeyinde olduğunu bize bir daha hatırlatıyor. Doğadaki her türlü fenomeni bilmiyorum diyerek en baştan inceleyecek genç ve meraklı gözleri de nice yeni keşiflerin beklediğini de böylece bir kez daha hatırlamış oluyoruz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/tek-boyutta-sikisip-kalmak-mi-olmaz-oyle-sey/", "text": "Basitleştirmenin boyut sayısına biraz kafa yoralım. Şimdi söyleyeceklerimi zihninizde canlandırmanızı istiyorum. Boyutsuz bir şey hayal edin. Bu, sonsuz küçük bir noktadır. Havada öylece asılı olan neredeyse yok hükmünde bir tekillik. Şimdi buna bir boyut katalım. Tek boyutlu şey nedir? Bir doğru. Artık iki yana sonsuz uzayan bir çizgiye sahibiz. Biraz genişledik. Bir boyut daha katmaya ne dersiniz? İkinci boyutu farklı iki bakış açısıyla katabiliriz. Zamanı boyut olarak kattığımızı düşünelim. Artık o doğru var olmakla kalmıyor o doğrunun üzerindeki yerimizi zamanla değiştirebiliyoruz. Ne güzel! Peki zamanı katmak yerine ikinci boyut olarak bir koordinat eklersek ne olur? O zaman da iki boyutlu durağan bir yapı oldu elimizde: Yani artık resim yapabiliyoruz. Tek boyut sadece bir sayı doğrusu imkanı verirken, iki boyutta bir resim yaratabiliyoruz. Boyut katmak dünyayı bir hayli değiştirebiliyor anlaşılan! Zaman boyutunu sevmiştim. Zamansız iki boyutlu resmimize üçüncü boyut olarak zamanı katmaya ne dersiniz? Süper! Artık çizgi filme sahibiz. Peki hareket yerine üçüncü boyut olarak yine mekansal algımızı genişletsek? O zaman üç boyutlu bir nesne var elimizde: Bir hologram. Hadi ona dördüncü boyut olarak zamanı katalım: Tamamdır, işte karşınızda hareketli dış dünya algımız! Bakın 0 boyutla 4 boyut arasında ne kadar fark var! Geçiş tercihlerimizden birisi üzerinden özetleyecek olursak: Kendi içinde kapalı bir noktadan bir doğruya, doğrudan resme, resimden çizgi filme, çizgi filmden tüm dünya algımıza geçmiş olduk. Sadece dört boyutla! Ve bu boyutlardan birinin zaman olduğunu unutmayalım! Diyelim öfke problemi olan bir insansınız. Kendinizi bir öfke kara deliği gibi hissediyorsunuz. Öfkelendiğinizde tüm varlığınız öfkeden ibaret gibi, başka her şeyi yutuyor. İşte size sıfır boyutlu bir nokta. Biraz açalım sizi. Aslında öfke var ya da yok şeklinde bir şey değil. O bir ölçek. Bir ucu sakinlikte bir ucu öfkede olan sonsuz bir doğru gibi düşünebilirsiniz. Güzel, bir boyut ekleyerek öfkenin derecelerini algılamış olduk. Buna zamanı da ikinci boyut olarak ekleyelim. Hep böyle öfkeli değildiniz. Zaman içinde sakinlik-öfke skalasında ileri geri gidip geliyorsunuz. Aa, demek ki değişim mümkün. Her an öyle yoğun bir öfke içinde değilsiniz. Buna ikinci boyut olarak zaman yerine duyarlılık eklemeye ne dersiniz? Zamanı da üçüncü boyut olarak ekleyelim. Şimdi öfke ve duyarlılık olarak iki boyutunuz var. Ayrıca zaman sayesinde bu iki boyutun çeşitli noktalarında hareket ediyorsunuz. Yani öfkeli olsanız bile belirli bir anda, kendinize ve başka insanlara karşı duyarlılığınızı korumanız mümkün. Ve koruyamayıp hem öfkeli hem de duyarsız olduğunuz anlarda bile, hareket mümkün, oradan başka bir noktaya doğru geçebilirsiniz. Bu haller çeşitli derecelerde mümkün. Bölgelerin kendi içinde de hareket edebiliyoruz çünkü. Hadi buna bir boyut daha ekleyelim. Mesela bu da dönüşebileceğime olan inancım olsun. Bu da bir boyut ve bunda da hareket edebiliyorum. Yani asla değişemem ya da her şeyi istediğim an değiştirebilirim uçları arasında gidip geliyorum. - Şu an öfkeli ve duyarsız bir ruh hali içindeyim ama değişebileceğime inancımı yüksek tutuyorum. Bu halden çıkacağım. - Şu an sakin ve duyarlıyım. Hayat pek güzel. Ama biliyorum ki değişim de mümkün. Sakinliğimi ya da duyarlılığımı kaybettiğim durumlar yaşayabilirim. - Şu an öfkeli ve duyarsızım ve değişeceğime asla inanmıyorum. Yorumlarda görüşlerinizi belirtebilirsiniz... Bu yazı bağlamına ilişkin birkaç yazı fikri daha var aklımda. Belki yorumlarınız da yeni yazılar tetikler. Yaşamınızın boyutlarını ve zenginliğini fark edip doya doya yaşadığınız nice haftalarınız olsun efendim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/teknoloji-teknik-degil-toplumsal-bir-meseledir/", "text": "2004 yılıydı. ADSL sistemlerinin önündeki yönetmelik engelleri yüzünden o zamanın hızlı interneti bir türlü kullanıma alınamıyordu. Teknolojik camiada ADSL bir gelse e-öğrenmede uçacağız, kaçacağız fikri hakimdi ve bu da bir e-öğrenme zirvesiydi. Sunumu yapan, büyük bir bankanın e-öğrenme sistemini yaratan, başarısız olan ve sonra tekrar yaratıp başarılı olan ekibin başıydı. Maceralarını anlatıyordu. E-öğrenmenin sınırsızca yüceltildiği ve ama altyapı eksikleri yüzünden hayallerin gerçekleştirilemediği bir dönemde, banka kendilerinde altyapı problemi bulunmadığını fark etmişti. Teknoloji olarak en önde gelen bankalardan biriydiler ve sağlam bir altyapıları vardı, o zaman ne bekliyorlardı ki? Bu durumda Uçup kaçabilirlerdi.. Bir yıllık bir projeyle geniş bir e-öğrenme sistemini ayağa kaldırdılar, lansmanını yaptılar, uçuşa geçmek için hazırlandılar ve çakıldılar. İnsanlar sisteme girmiyor, girenlerse derslerin devamını getirmiyordu. Teknik olarak her şey gayet başarılıydı, ama insanlar sistemi kullanmıyorlardı. Proje başarısız olmuştu. Başarısız projeye yeniden start verildi. Bir sene daha çalıştılar ve bu sefer tutundurmaya odaklandılar. Kişilerin kariyerleri için gerekli olan bazı eğitimleri sadece e-öğrenme sistemi içine koydular, o eğitimler için sınıf seçeneğini kaldırdılar. Başarı hikayeleri, şampiyonlar oluşturdular. Kişilere atanan eğitimleri yöneticiler üzerinden teşvik ettiler.Havuçlara daha fazla ağırlık veren, bir havuç sopa taktikler bütünüyle kurum kültürünün dönüştürülmesi içindi bunca çaba. Tutundurmak için insana yatırım yapılan bu ikinci senenin sonucu güzel bir başarı oldu. O yıllarda internetin kullanımı henüz bu kadar yaygın olmadığı ve arşivler de sonraki yıllardan başladığı için konuyla ilgili bilgileri size sadece hatıralarımdan aktarmak durumunda kaldım. Dijitalleşmenin erken evrelerinin karanlığından bir hikayeydi bu. Ama aynı dönemden arşivlere sıkıca işlenmiş pek çok benzer hikaye de var. Mesela bir tanesi Ford'un satın alma sistemlerini bütünleştirmeye yönelik bir projesine ilişkin. Dünyanın en güçlü şirketlerinden biriydi ve yine dünyanın en iyi yazılım evlerinden biriyle anlaştı: Oracle. Yüzlerce farklı ortama yayılmış satın alma uygulamalarını tek bir uygulamada birleştirmek için beş yıl harcandı ve maliyetlerin de o zamanın parasıyla 400 milyon doları bulduğu tahmin ediliyordu. Sonuçta, geliştirilen uygulamadan vazgeçildi ve eski sistemlere dönüldü. Temel sorun kullanıcıların eski sistemlerle karşılaştırdıklarında yeni sisteme geçmeyi yeterince değerli görmemeleriydi. İnsanların kullanım alışkanlıkları, beklentileri, edinecekleri deneyim yeterince iyi bir şekilde dikkate alınıp değiştirilememişti. Ve sonuç fiyasko oldu. Aslında bu tekil bir hikaye de değil. 1990'lara 'Kükreyen Doksanlar' deniyordu ve özellikle teknoloji alanındaki akıl almaz yatırımlarla anılan bir on yıldı. Sonradan bu hızlı büyümeye 'dot-com bubble' adı verildi. 10 yıldan kısa sürede ABD'nin teknoloji endeksi 7 katından daha yüksek seviyelere ulaşmıştı. Ve sonra çok hızlı bir şekilde çakıldı. 5 yıl sonra, 2005'te bile hala zirve seviyesinin yarısının altındaydı. O yıllara baktığınızda büyük bir risk iştahının, büyük paralar kazanma hırsının, insanlara akıl almaz yatırımlar yaptırdığı görülüyor. Teknolojiye yönelik büyük bir inanç ve beklenti oluşmuştu. Bu beklentinin altında teknolojinin olasılıklarını görmenin, çok farklı bir gelecek hayal edebilmenin yanı sıra pek çok kişi için çok hızlı köşe dönme hayalleri de yatıyordu. Dot-com balonun patlamasının büyük bir hezimet olduğu düşünülebilir. Oysa geriye dönülüp bakılınca bu büyük fiyaskodan sonra 2004 yılı itibariyle .com şirketlerinin % 48'inin değerleri düşmüş olarak da olsa hayatta kaldıkları görülüyor. Ve bu devirden dünyaya kalan şirketlerin arasında Amazon, eBay ve Google da var. Konuyla ilgili uzmanlar yapılan yatırımların büyük kısmının yok olduğunu ama internetle ilgili zamanının bir hayli ötesinde kablolamaların, sunucular ve veritabanları gibi önemli altyapıların bu dönem sayesinde oluştuğunu söylüyor. Bu ilginç dönem hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyebilirsiniz. Takip eden 10 yıllık bir bocalamanın ardından NASDAQ teknoloji endeksinin yine güçlü ve uzun süreli bir yükselişe geçtiği görülüyor. Ben kendi deneyimlerime de dayalı olarak bu gecikmeyi teknolojinin sosyolojik olarak hazmedilmesi için gerekli süreye bağlıyorum. Toplumun içindeki öncü insanların hayal gücüne toplumun genelinin sosyolojik gerçeklerinin uyum sağlayabilmesi için bir hazım süresine ihtiyaç bulunuyor. Bu konuyla ilgili bilimsel çalışmalar da adaptasyonla ilgili sosyolojik olgulara işaret ediyor. Teknolojinin yayılması, benimsenmesi için keşfedilmesi yetmiyor. Toplumların kabaca yüzde 2,5'unun yaptığı bu keşiflerin kullanılması da gerekli. Ama erken adapte olan % 13,5'in sağladığı uyum da yeterli olmuyor. Aslında bu aşamada teknolojinin kendini ispat ettiğini görebiliriz. Keşif ve geliştirme yapılmış, önemli sayıda kullanan insan ortaya çıkmış bulunuyor. Ama yine de toplumun kalanına yayılma noktasında burada bir boşluk bulunuyor ve her teknoloji bu boşluğu geçemiyor. Bir teknolojinin hayatta kalmasını sağlayan şey, teknik başarısı değil, sosyolojik olarak kabul görmesi ve yayılması. Hepsinde şunu gördüm: Teknoloji, teknolojik bir konu değildir. Teknoloji, sosyolojinin en önemli alanlarından biridir. Kişilerin, şirketlerin, ülkelerin teknolojiye uyumları teknik becerilerine ilişkin değildir sadece, daha çok yaklaşımlarına, olgunluklarına, hazır olmalarına ilişkindir. Çalıştığım onca projede belirleyici faktörün her zaman şirketin içindeki yönetim kademesinde ya da çalışanların arasındaki yaygın 'teknolojiye hazır olma' durumu, onu işlerinde kullanma isteği olduğunu gördüm. Teknik olgunluk yetmezdi, teknolojiye sosyal bir olgu olarak hazır olmak çok daha önemliydi. Günümüzde dijital dönüşümle bağlantılı teknolojilerle ilgili de benzer bir uyum süreci yaşıyoruz. Güncel bir çalışma dijital dönüşüm projelerinin sadece % 30'unun hedeflerine ulaşabildiklerini gösteriyor. Aynı çalışmaya göre şirketlerin % 80'i buna rağmen dijital dönüşüm çabalarını hızlandırma niyetinde. Bu sefer, ana kütlenin uyum sağlaması için koronavirüsün beklenmedik bir şekilde oluşturduğu itici güç de var. Belki de büyük kitlelerin yeni teknolojilere adaptasyondaki boşluğu atlamasını pandemi ortamı sağlıyor şu anda. Yani deveye hendeği atlatan güç: Pandeminin dayattığı zorluklarla dijital teknolojilere çok hızlı ve kitlesel bir dalış. - Açık, bütünleşik bir strateji oluşturun - Yönetimin en tepeden aşağıya kadar adanmışlığını sağlayın - En iyi insanları doğru yerlere koyun - Çevik bir yönetim zihniyeti uygulayın - Gelişmeyi ölçün ve takip edin - İş odaklı esnek bir teknoloji ve veri platformu oluşturun Bu faktörlerin ilk beşinin teknik değil sosyolojik olgulara işaret ettiğine dikkat edin. Sonuncusu ise tekniğe işaret ediyor gibi gözükse de, aslında tekniğin şirketin sosyolojisine uygun hizmet verebilir hale getirilmesine ilişkin. Aslında insan için, teknoloji hiç de yeni bir şey değil. İnsanın insan olması zaten teknoloji sayesindedir. Ateş milyonlarca yıl ateş olarak kaldı. Hayvanlar ondan pek az yararlandı. Ama gün geldi bir canlı, ateşi bir teknoloji haline getirdi. Onu kullandı, ondan yararlandı, onu bitmeyen binlerce yıl boyunca şekilden şekle soktu. Ateşle yiyeceklerimizi pişirmeye başlamasak, beyinlerimiz bugünkü hallerine gelecek kadar iyi beslenemeyeceklerdi. Ateş, tarım ve hayvancılık, yazı, enerji tipi dönüşümleri, dijitalleşme... Bunların hepsi teknolojidir. Teknoloji insanın evrimleşmesini mümkün kılan şeydir ve insanın evrimleşmesinin kültür üzerinden çok daha hızlı devam etmesini sağlayan şey de teknolojidir. Zamanında ateşten korktuk, ateşe taptık da... Sonra ateşi araç kıldık, teknoloji haline getirdik. Yazı gizemliydi, sayılar sihirliydi, Pisagor'un okulu sayıların gizemine tapıyordu. Sonra sayıları teknoloji haline getirdik. Bugün bize bazı teknolojiler, uzak, insanlık dışı geliyor. Haklı olduğumuz yönler var bu eleştirilerde. Ama eleştirilerimizin çoğu henüz alışık olmamamızla, yararını hayatımızda yeterince göremememizle ilgili. Yeni teknolojiyi sadece teknoloji olduğu için tu kaka diye görmeden önce, eski teknolojiyle ne kadar içli dışlı olduğumuza bir bakın. Yeni olanlar da eskiyecekler. Yapay zeka ve başka pek çok teknoloji, sıradan, alışık olduğumuz, her an kullandığımız için artık görmemeye başladığımız şeyler haline gelme yolunda."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/temporal-loblar-sakak-loblari-nedir/", "text": "Temporal Loblar ; duyular, algılama, hisler, dürtüler ve hafıza gibi bir çok önemli zihinsel işlevin ortak yeridir. Bu bölgede, işitme alanları, hafıza işlem devreleri, itkilerimizi kontrol eden limbik sistem bölümleri, yüz tanıma bölgeleri, korku ve öfke gibi şiddetli duygulanımları kontrol eden alanlar ve daha bir çok önemli merkez bulunur. Temporal Loblar Epilepsi rahatsızlığının en fazla etkilediği yerlerden birisidir. Epilepsi, sinir hücrelerinin kontrolsüz elektriksel boşalımlar yaptığı aşırı faaliyet durumlarıdır. Kaynağına bağlı olarak bedeni etkileyen çok şiddetli nöbetlerden, hafızayı yahut duyuları etkileyen zor fark edilir nöbetlere kadar çok değişik tipte olabilir. Şakak loblarında ileri düzeyde aktif çok sayıda bölge bulunması, genellikle epilepsi benzeri rahatsızlıkların başlangıç yeri olmasının nedeni olabilir. Klüver-Bucy sendromu: Bazen tedavi edilemeyen epilepsi durumlarında beyin dokusunun aşırı faaliyet üreten kısmının cerrahi bir operasyonla çıkartılması söz konusudur. Temporal loblarına bağlı bazı şiddetli nöbetleri kontrol altına almak için eski dönemlerde hastaların temporal loblarının bir kısmı iki taraflı olarak ameliyatla çıkartılmış ve sonuçta beklenmeyen bir dizi bozukluk ortaya çıkmıştır. Klüver Bucy sendromunda hastalar yeni şeyler öğrenemez hale gelirler; korkudan kaçınma azalır, aşırı yeme ve besin olmayan nesneleri yeme çabası ortaya çıkar, aşırı cinsel uyarım ve her şeyi ağzıyla yoklama itkisi baş gösterir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/terim-ve-kavram-farki/", "text": "Terim ve kavram arasındaki farkı bir benzetmeyle tarif edecek olsak, kavram için öz, terim için ise evlatlık anlam denilebilir. Bu benzetmenin özünde de doğal dillerin en ilginç özelliklerinden biri, Ekonomi Yasası var. Ekonomi yasası dili mümkün kılan belki de en kritik yasalardan biri. Dil sistemlerinin öğe sayısı bakımından makul bir sınırda kalmasını, insan zihninin karşılayamayacağı abartılı bir yığına dönüşmesini engelleyen, başka bir deyişle dili öğrenilebilir ve kullanılabilir kılan iktisadi bir ilke. Örnek vermek gerekirse, tarihin bir noktasından sonra insanlar birbirlerine karşı daha nazik davranmaya karar verdiğinde, dil, bu yeni durum için sıfırdan bir araç icat etmek yerine mevcut bir aracı bu yeni amaca atamış. Geçmiş zamanın iması için icat ettiği di aracına, aynı zamanda nezaketi artırmak için de kullanılabilecek ikincil bir kimlik sağlamış. Birine, Pencereyi kapat! yerine Pencereyi kapatabilir misiniz? diye sormak kibarlığın bir göstergesi ama modern insanın, Pencereyi kapatabilir miydiniz? gibi çok daha ileri bir nezaket ihtiyacını karşılamak için bu eski aracı kullanmış. Bu gibi durumlarda dilin ekonomi politikası, yeni bir dilsel alet üretmek yerine zaten var olan bir aracı devreye sokmak oluyor. Hatta başka dillerde, örneğin İngilizcede, bu geçmiş zaman aracı bizdeki gibi sadece nezaketi arttırmak için değil, olasılığı düşürmek gibi üçüncü bir görevde dahi kullanılabiliyor. It may rain yağmurun yüzde elli oranında yağma olasılığına gönderme yaparken, It might rain, yani cümleyi geçmiş zaman bağlamına çekmek, yağmurun yağma olasılığının çok daha az olduğunu gösterebiliyor. Dilin bu ekonomi yasasının bir diğer yansımasını da matematikte görüyoruz. Eğer dil sayıları bir avuç rakamın farklı kombinasyonlarıyla simgelemeseydi, sırf matematiksel işlemler için dilimizde milyarlarca yeni sözcük üretmek zorunda kalırdık. 103 ya da 1267 gibi mevcut elemanlarla basitçe ifade edebildiğimiz her değer için yeni bir kelime bulmamız gerekirdi. Sürekli yenilenen bilim ya da fikir dünyasında ortaya çıkan yeni kavramlar için de dilin bu yasası geçerli. Yeni bir kavram için mevcut kelimeler arasından o fikri bir şekilde temsil edebilecek eski bir kavramı bulup görevlendirmek dilin ekonomi yasası yüzünden. Bu bakış açısıyla da terimi, bir disiplin ya da akım tarafından eski bir kavramın evlat edinilmesi gibi görebiliriz. Zarf, kök, yüklem dilbilgisinin; amaç, köşe, futbolun; daire, çap, kare terimleriyse geometrinin kavramsal evlatlıkları olduğunu söyleyebiliriz. Terim ve kavram farkı için söylenebilecek bir diğer şey de kavramın genel anlayışımızla; oysa terimlerin çoğu kez karmaşık bir benzerlikle ilgili olduğu. Bunun oluşturduğu sorun da terimleri zihnimizdeki o bilindik kavramla doğrudan ilişkilendirme eğilimimiz. Oysa her terim, az ya da çok basit bir metafordan başka bir değildir; yeni bir düşünce için insan evladının, Bu durumu benzetecek başka bir sözcük bulamadım. halidir. Mesela fiziki bir olguyu temsil eden enerji kavramının bazı alanlarda insanın evrenle arasındaki bağ olarak kullanılması, o bağa benzetecek başka hiçbir şey bulunamadığımız için. İşin tuhaf yanı da kavramsal olarak enerjinin ne olduğu, neye benzediğiyle ilgili tek bir fikri dahi olmayan bir yığın insanın kendi yükledikleri bu metafor anlamla meramlarını başarıyla anlatabilmeleri. Ama yine de bu konudaki asıl sorun, özellikle bilim dışı alanlarda insanların terim üretiminde aşırıya kaçmaları. Terimlerin anamorfik olduğuna inanıp kavramlara istedikleri zaman, istedikleri açıdan bakabileceklerini sanmaları."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/text-neck-mesajlasma-boynu-telefondan-basini-kaldiramayanlarin-sorunu/", "text": "Siz de her gün birkaç saatinizi telefon ekranına bakarak geçirenlerden misiniz? Gün içinde boyun ağrılarından şikayet mi ediyorsunuz? Bugün, bu iki soru arasındaki bağlantıyı sizler için ele aldım. Text Neck yani diğer adıyla Mesajlaşma Boynu, akıllı telefonlar başta olmak üzere tüm mobil cihazların normalden fazla kullanımı sonucunda ortaya çıkan semptomların tanımlanması için kullanılan bir terimdir. Mobil cihazların aşırı kullanımı ile oluşan şikayetler genellikle baş ve boyun bölgelerinde görülür. Bu cihazları kullanırken, uzun süreler boyunca aşağı yönde bakıldığı için servikal omurgada yer alan kas ve eklemlerde aşırı bir yük oluşur. Bu durum, baş ve boyun ağrısı olarak kendini gösterir. Yapılan araştırmalar, ergen yaş dönemindeki bireylerin günde neredeyse 5 ile 7 saat arasında mobil cihaz ekranlarına baktığını ortaya koymaktadır. Özellikle çocuk ve genç yaştaki bireylerde rastlanan Text Neck semptomları, günümüzde yetişkinlerde de sıklıkla yaşanmaktadır. Teknolojik gelişmeler ve buna bağlı olarak üretilen mobil cihazların çeşitliliği, ekran başında geçirilen saatlerin uzamasına neden oldu. Akıllı telefon ya da tabletlere bakarkenki duruş , Text Neck şikayetlerinin birincil sebebidir. Bir insan boynu, ideal duruşta 1 ya da 2 kilo ağırlığındayken mobil cihazların ekranlarına bakmak için oluşan eğimli duruşta bu ağırlık 6 katına çıkar. Bu da ortalama 8 yaşlarında bir çocuğu sürekli boynumuzda taşımak anlamına gelir. Kim bunu yapmak ister ki? Telefonlarımıza sürekli iletilen bildirimler, mesajlar, e-postalar ve sosyal medya araçları odağımızı ekran başında geçirmemiz için birçok sebep sunuyor. Her defasında omuzlarımız çökük, başımız aşağıda bir duruşla, ekrana gelen bildirimleri okuyoruz. Bu duruş bozukluğu, bedende Text Neck şikayetlerini de beraberinde getiriyor. Peki, nedir bu belirtiler? Gelin, birlikte göz atalım. - Boyun Tutulması: Özellikle uzun süreler boyunca mobil cihaz kullanımının ardından, baş ve boyun bölgesini sağa veya sola çevirmekte zorlanmak. - Bölgesel Ağrı: Başınızın ya da boynunuzun herhangi bir bölümünde sabit ağrılar yaşamak. - Omurgaya Yayılan Ağrı: Boyundan, omuzlara ve hatta kollara yayılan ağrılar. - Gerilimli Baş Ağrısı: Başın arka tarafında oluşan kas gerginlikleri nedeni ile gerilimli baş ağrıları. - Mobil cihaz kullanım sürelerinin bilinçli olarak sınırlandırılması. - Beden duruşunun farkında olunması ve nötr baş pozisyonunun korunması. - Mobil cihazların göz hizasında kullanılması. - Uzun süreli mobil cihaz kullanımlarında, sık sık ara verilmesi. - Düzenli egzersiz yapılması, sırt ve boyun bölgelerinin rahatlatılması. - Baş ve boyun bölgesinin hafif döndürme hareketleri ile esnetilmesi. - Başın öne ve arkaya doğru hareket ettirilmesi. - Omurganın dikleştirilmesi ve serbest bırakılmasını içeren egzersizler yapılması. - Baş ve boyun bölgesine masaj uygulanması. - Buz ya da ısı paketleri ile zorlanan bölgelerin rahatlatılması."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/tok-akil-zor-agirlanir/", "text": "Deyimin doğrusu, Tok karın zor ağırlanır. Demek istediği de misafirin karnı toksa eğer, sofrada ona ikram edeceğin her şeye mutlaka burun kıvırıp naz edecektir. Ne bin bir zahmetle hazırladığın dolmaya elini sürer ne de tarifi sadece sende saklı böreğinden bir parça olsun tatmak ister. Oysa misafirin karnı açsa gerçekten, sadece bir tas çorba ve bir dilim ekmek bile onu mutlu etmeye yeter. Entelektüel sohbetlerin döndüğü masalarda da süreç aynıdır: Tok akıl zor ağırlanır. Birinin karnı yeni bilgilere toksa ya da veganların hayvansal ürünlerden kaçındığı gibi içinde değişim barındıran her türlü bilgiden uzak durma eğilimindeyse, sofrada o insanı ağırlamak da en az diğeri kadar yorucu olabiliyor. Zihni tok olan biri ne yeni bir anlayışın tadına bakmak istiyor ne de ilk kez o sofrada gördüğü yeni bir fikri ağzına götürüyor. Üstelik bu insanlar, tok açın halinden anlamaz misali, o sofrada bir şeyler yemek isteyen insanlara da sürekli küçümseyen gözlerle bakıyor. İnsanın kalbi de toksa onu ağırlamak zordur. Hele bir de diyeti yalnızca kendi meşrebini sevmek, kendi aklının benzerlerini beğenmek üzerineyse, ne denli zengin olursa olsun başka sofraları gözü görmez. Midesi farklı bir fikri sevmeyi, böyle bir tadı asla kabul etmez. Aksi davranışlara rastladığında ise kusacak gibi olur, nefes alamaz. Birinin kalbi toksa, başkalarına karşı değil sevgi, şefkat dahi duyamaz. Bizim kültürde sofradan aç kalkmak da önerilir ve bu öneri bilgi meclisleri için de geçerlidir. Oradan da aç kalmak önemli. Porsiyonu küçük tutup açgözlülük yapmamak, hazmedeceğin kadar bilgi tüketip bedeninde ağırlaştıracak miktardan kaçınmak gerekir. Masalarda rastladığı her bilgiye deli gibi saldırıp beyin fesadı geçirenlerin hali zaten acıklıdır. Buradaki trajedinin asıl nedeni de toplumun parçası olmak için insanın üzerindeki sonu gelmez baskıdır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/toplumlarin-entropisi-guvenle-dengelenir/", "text": "Sosyoloji, tarih sahnesinde kendini bilimsel bir disiplin olarak ortaya koyabilmek için pozitif bilimlerden faydalanmıştır. Günümüzde sosyal bilimlerin bazı temel terimlerinin fizik, kimya ve biyoloji alanlarından devşirildiğine rastlamaktayız. Bunlardan biri olan toplumsal dinamik terimini literatüre Aguste Comte kazandırmıştır. Toplumsal değişiminin her an durmaksızın gerçekleştiğini düşünen Comte, bu durumu fizikten devşirdiği dinamik kavramıyla açıklayabileceğini düşünmüştür. Bu şekilde kavram transferlerinin terimlere dönüşmesi, daha sağlıklı bir gözlem açısından faydalı olabilmektedir. Dinamik terimini sosyolojide kullanmadan önce toplumsal değişimi belirli tarihsel aralıklarla gözlemleyebilirken bu terimle beraber daha kısa süreli aralıkları, hatta anlık değişimleri takip edebilmek mümkün olmuştur. Bu noktada entropi kavramı dikkat çekici bir bakış açısı sunabilir. Entropi eski Yunancadaki tropos kelimesinden türemiştir. Yunancadan İngilizceye geçen entropi, kapalı bir sistemin enerji kaybı sonucu belirsizlik ve durağanlığa doğru evrilmesi anlamına gelmektedir. Parfüm kokusunun püskürtüldüğü merkezden çıkarak etrafına doğru yayılması entropinin bir eseri gibi görünmektedir. Bir masa ise durduğu yerde hiçbir kuvvet ya da müdahale olmasa bile çürümeye devam eder. Bir cam yere düştüğünde paramparça olarak etrafa dağılır. İnsan bedeni bile canlılığını yitirdiğinde genişleyip çürümeye başlar. Benzer intişarı doğada pek çok şekilde gözlemleyebiliriz. Evrenin bile büyük patlamadan bu yana genişlemekte olduğunu düşünür birçok bilim insanı. Her şeyin düzenli bir halden düzensizliğe doğru yönelişi olarak tanımlayabileceğimiz bu genişleme haline entropi diyoruz. Durağanlığa erişinceye kadar genişlemenin devam etmesi, bu sürecin başka bir ifadesidir. Bu tanımdan yola çıkarak belirli sınırlar dahilinde yaşayan toplulukların entropi ile ilişkisi dikkat çekici olabilir. A. Maslow 1943 yılında yayınladığı çalışmasında, ilk kez İhtiyaçlar Hiyerarşisi adlı düşüncesini ortaya koydu. Ortalama bir insanın bütün ihtiyaçlarını hiyerarşik olarak sıraladı. Bu sıralamaya göre en temel ihtiyacımız fizyolojik olanlardı. Bunlara yeme, içme, nefes alma, cinsellik gibi hayatta kalmak için olmazsa olmazlar diyebiliriz. İkinci sırada ise güvenlik ihtiyacı vardı. Bunları da beden, iş, ahlak, aile, sağlık ve mülkiyet güvenliği olarak açabiliriz. Maslow'un belirlediği bu ilk iki maddeyi, entropi kavramıyla ilişkisi bakımından ele alabiliriz. Fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra kendimizi güvende hissetmek isteriz. İçgüdüsel olarak güvende hissetmenin en temel yolu da topluluğumuzdaki insanlarla birlikte hareket etmek olabilir. Nihayetinde bizler sosyal memelileriz ve genellikle gruplar halinde yaşarız. Bu grupların temeli ise çoğunlukla güvenin varlığına ve buna bağlı olarak iş birliğine dayanmaktadır. O halde insan gruplarının entropiye karşı koyabilmeleri güven ile ilişkili olabilir. Sözleşmeci düşünürlere göre devlet fikri, kalabalıklaşan bir toplum olarak yönetimi bir grubun tekeline devretmemiz yoluyla ortaya çıkmıştır. Bu kararda, doğa şartlarının yıpratıcı tarafıyla ortak olarak belirlediğimiz bir otorite ile daha iyi mücadele edebileceğimiz fikrinin etkili olduğu düşünülmektedir. Doğaya karşı her bir bireyin emeği oldukça önemlidir; dolayısıyla verimliliği arttırmak için koordinasyona ihtiyaç vardır. Koordine olabilmek, toplu alanlarda uyumlu hareket etmemize bağlı gibi görünmektedir. Toplumun ahengini bozan hal ve hareketlerin yasaklanması kurallarla oluşmuştur. Bunlar örf, adet, ahlak, nezaket ve hukuk kuralları olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuralların caydırıcılığı sayesinde toplumsal üretim devam eder ve bireyler kendilerini güvende hissederler. Toplumsal kuralların işlemediği insan grupları, entropiye karşı koymakta zorlanırlar. Bu tanımdan yola çıkarak bir grubun ortak değerleri, o topluluğun güven ihtiyacı karşılandığı ölçüde devam edebilir diyebiliriz. Başka bir deyişle din, ırk, hükümet taraftarlığı ve ideolojik düşünceler vazgeçilmez gibi görünmekle beraber, güven ihtiyacı karşılanmazsa hızlıca yok olabilir. Dolayısıyla ideolojik görüşlerimiz, kültürel kodlarımız ve diğer soyut değerlerimiz güvenliğe hizmet etmediği, grup üyelerini tehdit ettiği halde bu düşünceyi savunmaya devam edersek güvenlik dayanağı zamanla çöker ve entropiye karşı yıkıcı sürecin hızlanmasına vesile olur. Bu bakımdan entropiye karşı koymak için evrensel barış ve refahın önemi çok net bir şekilde anlaşılmalıdır. Aksi takdirde devlet sınırları, inançlar ve diğer değerler her an yok olabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/toplumsal-duygu-kulturu/", "text": "Bir toplum için en önemli kültür türlerinden biri de toplumsal duygu kültürü. Ve tüm diğer kültür türleri gibi o da bir ülkedeki insan davranışlarının arka planını, en önemlisi de insan ilişkilerinin habitatını oluşturuyor. İklimlerin hava olaylarını belirlemesi gibi o da insan doğasının ne ölçüde sıcak ya da soğuk olacağına, beşeri mevsimlerin ne denli vahşi ya da uygar geçeceğine bir sınır çiziyor. Dini, dili, mezhebi ya da etnik kökeni ne olursa olsun, bir ülkedeki insan değerini, değerinden de öte anlamını belirliyor. Bizde toplumsal duygu kültürünün iklimini oluşturan en önemli etkenlerden biri Mevlana. Neredeyse sekiz yüz yıldır bu coğrafyada yeşeren her anlamlı duygunun ardında, az ya da çok, onun nefesi var. Belki de bu ülkedeki onca ayrıma rağmen birçok insanın kendini hala birlikten yana hissetmesi, ne olursa olsun her inanca mesafesiz kalabilmesi ve her şeye rağmen barıştan yana olabilmesi bu yüzdendir. Bu coğrafyadaki onca kana, onca talana rağmen çarenin sadece insandan geleceğine, yakılan, yıkılan onca ormana, hiç edilen onca değere rağmen zenginliğin iktidarla değil, sadece insan sevgisiyle korunacağına karşı bir nebze inanç varsa, onun da nedeni bir yönüyle Mevlana'dır. Şimdilerde ise bu ülkenin duygu kültürüne kaynaklık yapmaya çalışan ama bunu da sadece nefretle yapmaya çalışan insanlar var. Nefretin iktidar ve para anlamına geldiğini çok iyi bilen ve bunun için elinden gelen her şeyi hiç çekinmeden yapabilecek güç sahipleri var."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/torpulenmis-yaratici-beyinler-icin-cozum-oyun/", "text": "Yaratıcılık ve yaratıcı düşünme becerisi her geçen gün daha önemli bir hale gelmeye başlıyor. Dünyanın en tanınmış iş insanlarını ve politikacılarını bir araya getiren, dünyanın en önemli sorunlarının tartışıldığı konferansları ile tanınan Dünya Ekonomik Forumu'na göre, endüstri 4.0'da herkesin sahip olması gereken en önemli 10 özellikten birisi de yaratıcılık. Son zamanlarda daha sıklıkla karşımıza çıkan yaratıcılık: Orijinal fikirler ortaya koyma, alışılmışın dışında düşünme ve var olanı değiştirebilme gücünün ana kaynağıdır. Özellikle de mimari yapılarda yaratıcılığı somut olarak gözlemleyebiliriz. Örneğin aşağıda gördüğünüz sepet şeklindeki bina, tamamen yaratıcı düşünmenin bir ürünü. Aslında hepimizin bildiği sepet çok farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor, var olanı farklı görmek ve değiştirmek de yaratıcılığın kapsamı içerisinde ve Amerika'daki Sepet Bina da bunun bir örneği. Çevrenizi gözlemlediğinizde kimlerin daha yaratıcı olduğunu düşünüyorsunuz? Çocuklar mı yoksa yetişkinler mi? Eğer daha önce oyun oynarken çocukları izlediyseniz, çocukların daha yaratıcı olduğu konusunda hemfikir olabiliriz. Çocuklar, günlük hayatta kullandığımız eşyaların alışkın olduğumuz kullanım alanlarını görmezden gelerek çok farklı yaratıcı düşünme örnekleri ortaya koyabiliyorlar; hatta hayali eşyalarıyla bile oyun oynayabiliyorlar. Çocukların nasıl yaratıcı olduğuna bir deney üzerinden bakmak gerekirse sizlere NASA'ya alım aşamasında mühendis ve bilim insanlarının yaratıcılık düzeyinin ölçülmesinde de kullanılan ataç deneyini anlatmam gerek. 1968 yılında George Land and Beth Jarman tarafından yürütülen bu deneyin ana malzemesi ataçlar. Deneyin amacı ise kişilerin ataçları kaç farklı şekilde birleştirebildikleri yani farklı olasılıkları düşünme becerileri ve bunun sonucunda yenilikçi fikirler üretme, yaratıcılık düzeylerinin belirlenmesi. Deney sonuçlarına bakıldığında çocuklar ve yetişkinler arasında kayda değer derecede bir fark bulunmakta. Beş yaşındaki çocuklar, kendilerine verilen ataçlarla 98 farklı şekil oluşturabilirken, yetişkinler sadece 2 farklı şekil oluşturabilmiş. Aradaki fark gerçekten çok fazla. Bu farkın hangi noktadan itibaren oluştuğunu görmek adına da deney devam ettirilmiş. 10 yaşındaki çocuklarla yapılan deneyde yaratıcılık seviyesinin %98'den %30'a düştüğü görülmüş. Son olarak 15 yaşındaki çocuklarla yapılan deneyde ise yaratıcılık seviyesinin %12'ye düştüğü gözlemlenmiş. Böyle bir düşüşün bu kadar kısa sürede olması maalesef ki üzücü ve bizi düşündürmeye itmeli. Tucson George yaptığı TED konuşmasında okullardaki tek düze düşünmeye dair yapılan yönlendirmenin bu sonuçların elde edilmesinde büyük bir etkisinin olduğuna dikkat çekiyor. Özellikle de öğretmenlerin öğrencilere verdiği geri bildirimlerin, öğrencilerin motivasyonu üzerinde etkisi çok fazla. Örneğin öğretmenlerin bu fikir çok saçma, bunu yapamazsın, bu çılgınca, bu daha önce hiç yapılmadı sen de yapamazsın gibi olumsuz tutumları öğrencilerin farklı düşünmelerinin önünde büyük bir engel oluşturuyor, çünkü öğrenciler de kötü eleştiri almaktan ve başarısız olmaktan korkuyorlar. Oyun ve yaratıcılık arasında pozitif ilişki bulan çokça çalışma bulunmakta. Örneğin Hsiao ve arkadaşları 33 ilkokul öğrencisini kapsayan çalışmalarında yaratıcılık ve puzzle oyunları arasında pozitif bir ilişki olduğunu gözlemlemişler. Bir başka örnek ise Fessakis ve Lappas'ın Crayon Physics Deluxe oyununu kullanarak yaptıkları çalışma. Bu çalışmada da Crayon Physics Deluxe oyununun yaratıcılık ve problem çözmede pozitif etkisi olduğu gözlemlenmiş. Yapılan başka bir çalışmada 300 öğrenci üç gruba ayrılmış . İlk gruba internet ortamında Legolardan bir dünya yaratılmasına olanak sağlayan Minecraft oyunu oynatılmış. İkinci gruba Nascraf isimli bir oyun oynatılmış. Nacraf'da Minecraft'ın aksine çok fazla yaratıcı unsur bulunmamakta, yalnızca arabayı yönlendirme üzerine kurulmuş bir oyun. Oyunların yaratıcılık üzerine etkisini incelediği için araştırmaya Nascraf gibi, yaratıcı unsurların çok fazla bulunmadığı, bir oyun da dahil edilmek istenmiş. Kontrol grubu olan üçüncü gruba ise sadece televizyon izletilmiş. Televizyon izleme aktivitesinin seçilmesi, televizyonun da oyun gibi eğlenceli bir aktivite olarak oyun ile benzer duyguları yaşatabiliyor oluşundan kaynaklanıyor. Minecraft oyunu oynatılan grup kendi içerisinde ikiye ayrılmış. İlk gruba olabildiğinizce yaratıcı olun yönergesi verilmiş ve diğer gruba ise hiçbir yönerge verilmemiş. Çalışma sonunda ise Minecraft oyunu oynayan grubun daha yaratıcı olduğu ve yönerge verilmeyen grubun yönerge verilen gruba göre daha yaratıcı olduğu gözlemlenmiş. Aslında bu çalışma oyun ve yaratıcılık arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olması açısından çok değerli çünkü sadece oyunların yaratıcılığı etkileyip etkilemediği incelenmemiş; bunun yanında farklı nitelikteki oyunların ve yapılan yönlendirmelerin de yaratıcılık üzerinde etkiye sahip olduğunu gözler önüne sermiş. - Akıcılık - Esneklik - Özgünlük - Ayrıntılama - Bir problem durumunuzun olduğunu varsayalım. Bu problem durumuna dair gün içerisinde aklınıza gelen her türlü fikri, olası çözüm yöntemlerini not edin. - Fikirlerinizi not ederken bu fikirleri değerlendirmekten kaçının. Fikriniz ilk bakışta saçma gelse bile yazın, çünkü burada önceliğimiz olabildiğince fazla fikre sahip olmak. - Günlük hayatta sıkça kullandığımız kalem, kağıt gibi objelerin farklı kullanımlarını düşünmek, sıklıkla kullandığımız kalıpların örneğin Tebrikler gibi, farklı kullanımlarını, eş anlamlarını düşünmek veya yeni örneklerini üretmek de akıcı düşünmenize katkı sağlayacak alıştırmalardan birkaçı olabilir. Esneklik, çok çeşitlilikte düşünce üretme, düşüncede yön değiştirme yeteneğidir. Esnek düşünme her gün değişen dünyaya adapte olabilmek, değişen durumlara göre fikirlerimizi yeniden düzenleyebilmek adına çok önemli bir düşünme becerisidir. Örneğin pandemi sürecinde fikirlerini bu yeni sürece uygun hale getirip değiştirebilenler hızlı bir şekilde adapte olarak ilerlemeye devam edebildiler. Yeni ve alışılagelmişin dışında düşünceler üretme yeteneği ise, özgünlüktür. Özgünlük alışılagelmiş düşünceleri takip etmenin aksine, yaşam boyu kendi değerlerinize uygun olarak, bağımsız bir şekilde biriktirdiğiniz fikirlerin sonucunda ortaya çıkar. Farklı bakış açılarını görmek, büyük resmi anlamaya çalışmak, geleneksel düşünceleri fark etmek ve bunlardan farklı düşünmeye çalışmak özgün düşünmeye yardımcı olabilecek alıştırma örnekleri olabilir. Ayrıntılama ise ayrıntılar eklenerek düşüncenin tamamlanmasıdır. Ayrıntılı düşünme, olaylar içerisinde genellikle dikkat edilmeyen noktaların fark edilmesine, küçük detayları görmeye olanak sağlayarak yaratıcı düşünmeye katkı sağlayan alt boyutlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Oyunlar yaratıcılığın bu dört alt boyutuna olumlu yönde etki yaparak yaratıcı düşünmeye destek olurlar. Kişilerin öznel düşünceleri tarafından yeni sonuçlara götürecek şekilde, dış çevrenin yeniden düzenlendiği, üründen ziyade sürece yönelik bir etkinlik olması noktasından da hareket ederek kişilerin yaratıcı davranışlarındaki artışa yol açabildiği düşünülmektedir. Buradan yola çıkılarak yapılan bir çalışmada Dansky ve Silverman, oyun ile düşünce akıcılığı arasındaki ilişkileri araştırmışlar. Bu çalışmada, bir grup çocuğun belirli birtakım nesnelerle oynamalarına izni verilmiş. İkinci grupta, aynı nesnelerle bazı davranışları taklit etmeleri istenmiş ve üçüncü gruba ise, bu nesneleri içermeyen deneyim imkanı tanınmış. Deneysel uygulamadan sonra her denekten, uyarıcı nesnelerin değişik kullanımlarını sıralamaları istenmiş. Sonuçlar, bir takım aşina nesnelerle serbestçe oynamalarına izin verilen çocukların, böyle bir imkan tanınmayan çocuklara göre anlamlı oranda daha fazla, her nesnenin kullanımına ilişkin ender rastlanan türden cevaplar verdiklerini göstermiş. Dansky ve Silverman'ın araştırması, oyunun hem düşünce akıcılığını hem de yanıtların özgünlüğünü arttırdığını göstermiştir. Ayrıca oyunlar, çocuğun esnek düşünmesini arttırıcı ve düşüncelerini zenginleştirme yeteneğini geliştirici fırsatlar sunmaktadır. Çocuk oyunu sürdürebilmek için, oyunun temasını zenginleştirmek zorundadır ve bu zorunluluk da yaratıcı düşünmeyi beraberinde getirmektedir. Böyle bir gücü nasıl hayata entegre edebiliriz diye düşündüğümüzde ise en geniş etkiye sahip olabilecek yöntemin eğitim olabileceğini söyleyebiliriz. Eğitime entegre edilen, öğrencilerin yaratıcı düşünmelerine olanak tanıyacak, onlara alan sunacak çeşitli oyunlarla ve oyunlaştırılmış ders planları ile yaratıcı düşünmeyi en başından destekleyebilir ve farklı fikirlerin yeşermesine olanak sağlayabiliriz. Oyunlaştırmanın eğitime entegre edilmesine dair örnekler incelemek isterseniz GamFed Türkiye Kahramanlarının hazırladığı oyunlaştırma bloğunda bulunan Ders Planları sayfasına göz atabilirsiniz. Bu makale Gamfed Türkiye Gönüllülerinden Şahsenem Öz katkılarıyla yazılmıştır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/trajik-bir-ask-hikayesi-soru-ile-yanit/", "text": "Bu hikayede trajediyi oluşturan bu iki karakterin birbirlerine olan aşkı değil aslında. Bu hikayeyi böylesine trajik, hatta trajikomik yapan, Yanıt'ın zamanla Soru gibi ölümsüz olabileceğine, ilelebet var olabileceğine inanıp kendini bir tanrı olarak görmeye başlaması. Tanrıçasıyla sonsuza dek birlikte yaşayabileceğine inanması. Devri sona erdiği ilk gün Soru'nun kendine yeni bir Yanıt bulup bu sefer de ona aşık olacağını öngörememesi. Bu trajedide Soru'nun da payı var kuşkusuz. Onun hatası da Yanıt'ın o göz kamaştıran güzelliğinin, özellikle de o eşsiz zekasının karşısında tüm sağduyusunu yitirip kendi eli ile yarattığı bir faniyi tüm dünyaya hayatının biricik ve değişmez aşkı ilan etmesi. Yanıt'ın ağzından çıkan her söze inanıp kendi başındaki tacı hiç çekinmeden ayaklarının önüne atması. Aynı şeyi daha önce yüzlerce, hatta belki de binlerce kez yaşamasına rağmen hala her Yanıt'ı, kendisini tamamlayacak eksik parçası sanması. Bu hikayenin dışında, gerçek hayatta da işler pek farklı sayılmaz ama gerçek hayatta trajediyi oluşturan bu kez insanların Yanıt aşkı. Sorunun yanıt karşısındaki değerini laikiyle kavrayamamaları. Oysa bu iki kavram aynı düzlemde bile değil. Matematik diliyle tarif etmek gerekirse, yanıtlar soruların sadece alt kümesidir. Her soru kendi içinde, sonsuz sayıda yanıttan oluşan bir alt küme barındırır ve o kümedeki yanıtlardan hiçbiri ne sorunun gerçekliğine sahiptir ne de onun kadar kapsayıcıdır. Hatta diyebiliriz ki yanıtların varlık amacı sadece sorunun zaman içinde olgunlaşmasını, insan zihnine daha iyi hizmet vermesini sağlamaktır, o kadar. Öte yandan, bu iki kavramın insanların zihinsel şekillenmesinde belirleyici bir yanı da var. Birinin soruperver ya da yanıtperver olması, düşünsel yapısını büyük ölçüde etkileyebiliyor. Ve bu etkiyi insanlarda gözlemlemek hiç de zor olmuyor. Mesela Yanıtperlerin yanıtlara düşkünlüğü, hatta ambarlarında mal gibi yanıt biriktirme merakları onları bir yere kadar zengin gösterse de düşünce esnekliğinden yoksunlukları sürekli yerlerinde saymalarına neden olabiliyor. Soruları acizliğin, yanıtları ise zekanın ürünü görme yanılgıları onları bir bağnaza dönüştürüyor. Ve bu özellikleri daha birkaç satır sözlerinde dahi hemen ortaya çıkıyor. Soruperverler ise belki de soruların enerjisini sürekli kullanabildikleri için, çok daha dinamik bir zihne sahiptirler. Onlar soruları kaynak, yanıtları ise araç olarak gördüklerinden, hiçbir yanıtın ayaklarında prangaya dönüşmesine izin vermezler. Dönemsel işlevleri dışında, ne kadar sükseli olursa olsun, yanıtların görkemine asla itibar etmezler. Soru ne denli basit görünürse görünsün, bir yanıtın onu mühürleyip tedavülden kaldırmasına izin vermezler. Yanıtları sadece soruyu dönüştürme becerisi bakımından anlamlı görürler. Başka bir tanımla, Soruperverler için yanıt bugün soru ise zaman gibidir. Yanıtperverlerin anlayamadığı da budur işte. Onlar için her gün bugün olsa da Soruperverler bugünün aynı yanıt gibi, sadece zamanın akmasını sağlayan hayali bir dönem, farazi bir söylem olduğunu bilirler. Yanıt delilen şeylerin tıpkı gün, ay ya da yıl gibi hem süreli hem de izafi şeyler olduğunu asla göz ardı etmezler. Belki de bu yüzden de yanıtlar fen bilimlerinde, sorularsa daha çok sosyal bilimlerde itibarlı sayılırlar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/truth-iyi-bir-sey-mi-ki-postundan-kacinalim/", "text": "Post-truth, gerçeğin tarifinde oluşturulan nesnel standartların ortadan kalkması ya da bilgi, fikir, inanç veya gerçeklik arasındaki döngüsel kaymayı işaret etmek için kullanılan felsefi bir kavram. Doğal olarak da olgusal olarak bilimsel yöntemler ve sorgulama yoluyla elde edilen biçimlerle çelişir. En çok etkili olduğu alan da siyasetteki yansıması elbette. Kamu çıkarlarını görmezden gelip olgularla desteklenmeyen bir yığın duygu temelli mesajı tekrar tekrar öne sürerek siyaset üretme kültürünü tarif ediyor. Böyle olunca da bu kavram Türkçeye ister gerçeklik sonrası diye çevrilsin ister doğruluğun yitimi olarak, ortaya hem eksik hem de haksız bir algı çıkıyor. Bu kavramın insan zihnindeki kritik rolü ister istemez atlanıyor. Post-truth gerçekten de hakikatin yitimini kasteder ama aslında bunu olumsuz bir bağlamda yapmaz. Bu kavramın en azından felsefi açıdan işaret ettiği, bazı durumlarda insan hayalinin mevcut gerçekliğin önüne geçmesi gerektiği, hatta çoğu zaman insan tahayyülünün halihazırdaki gerçeklikten çok daha anlamlı olabileceğidir. Bu gözle bakıldığında belki de düşünce sisteminin en nadir ama en önemli niteliğidir. İlkesel olarak hakikatin ebedi aynılığına meydan okuyan post-truth, insan zihninin bilinen gerçeklikten çok daha güçlü, çok daha yaratıcı olduğunu söyler. Anlamlı bir düşünceyle gerçeğin ötesine geçmenin, sıradan akılla gerçeğin içinde kalmaktan çok daha değerli olabileceğini, hatta bu anlamda gerçeğin insanı durduran bir sınır değil, çoğu kez aşılacak bir engel olduğunu ima eder. İnsanların eski gerçekleri değiştirip yeni gerçekleri var edebilmesi için yeni bir zihinsel durum önerir. Mesela insanları aya gidilebileceklerine inandırmanın, aya gitmeyi mümkün kılan teknolojik bilgi birikimi kadar önemli olduğunu, hatta bu manipülasyonun ay yolculuğundan çok daha kritik bir görev olduğunu öne sürer. Ortada doğru dürüst hiçbir gerçekçi neden olmaksızın, küçücük bir sezgiyle birini iyi bir müzisyen olabileceğine inandırma çabası; ya da heveslisine dünyayı tek başına dolaşabileceğine ikna etme çabası da özü bakımından post-truth bir eylemdir. Kuantum Mekaniğinin tamamı bile bir anlamda gerçeğin yitimidir. Meditasyon ve zikir gibi mistik sayılabilecek ögeler bile bu yaklaşımın, gerçeğin ötesine geçme arzusunun antik halleridir. Çoğu farkında olmasa da etrafımızda, bu akımın tam göbeğinde, bakış açısı doğalında post-truth olan birçok kişi var. Bu insanlar bir şeylerden bahsederken söyledikleri şeyin gerçekle uyumunu bir kenara bırakıp öyle dinlemek, onları gerçeklik düzleminde değil, çok daha öte bir yerde, neden oldukları ilhamla dinlemeye çalışmak gerekir. Post-truth kavramından asıl kastedilenin de gerçeklikle sınırlanmamış sanatsal insan aklı olduğunu göz ardı etmemek gerekir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/tukenen-beyin/", "text": "- Hiç bir şey yapmak istemiyorum. - Herkes kötü niyetli; sürekli arkamdan birtakım işler çevirdiklerini hissediyorum. - Güveneceğim kimse yok. - İçimde hep uyumak, kaybolmak isteği var. - Yaşamak dahi istemiyorum. - Sürekli ağlamak, bağırmak geliyor içimden. - Eski neşemden eser kalmadı. En yakınlarıma bile katlanamıyorum. - Sorumluluk almak, karar vermek bana dünyadaki en büyük yükmüş gibi geliyor... - Sürekli yetersizlik hissediyorum. Hiç bir şeye yetemiyorum. - Her şeyi unutmaya başladım; aklım hiç yerinde değil! - Kafam sürekli karışık; zihnimi bir türlü toplayamıyorum. - Sürekli öfkeli, yılgın hissediyorum ve bundan nefret ediyorum. - Bütün vücudumda bıktırıcı ağrılar var. - Mideme nedensiz kramplar giriyor. - Sevdiğim insanlara karşı bile sıklıkla nefret hissediyorum! - Yaşama neşem kalmadı! - Keşke hep uyusam... Muhtemelen çoğumuz, hele ki yoğun bir iş hayatındaysak, hayatımızın bir yerlerinde böyle bazı yakınmalar dillendirmiş yahut duymuş olabiliriz. Bunlar çoğu zaman normal günlük hayat streslerinin yansımaları olan geçici şikayetlerdir. Ama bazılarımız, bu sıkıntılarla o kadar uzun süre baş başa kalıyor ki beyinlerinde ve zihin çalışma sistemlerinde yaşadıkları zorlayıcı değişimler nedeniyle, bu ve benzeri şikayetlerin neredeyse hepsini birden yaşıyorlar. Evet hepsini! Ve kendilerini içinden çıkılması imkansız bir girdaba girmiş gibi hissediyorlar. Bu nahoş durumun yaygın bilinen adı tükenmişlik yahut ingilizce orijinal adıyla burnout sendromu. Üstelik dünya çapında, özellikle de yoğun gündemi olan insanlarla dolu iş dünyasında bir salgın gibi yayılıyor. Nedenlerini ve etkilerini oldukça iyi anlamaya başladığımız tükenmişlik sendromunun detaylarına kuşbakışı göz atacağımız bu yazımızda, böyle bir duruma düşmemek, düşmüşsek bile kurtulmak için neler yapabileceğimizi ele alacağız. Aşağıda detaylı olarak anlattığım gibi tükenmişlik, yetişilemeyen ve tatmin hissettirmeyen bir hayat tarzının sonucu olsa da hem herkes tarafından yaşanmaz, hem de bir çok hazırlayıcı faktörle ilişkili gibidir. Özellikle gelişme çağlarında bir insanın stres ve duygusal dalgalanmalara karşı dayanıklılığının ne oranda geliştiğine fazlasıyla bağlı olan bu tip durumlar, olumsuz hazırlayıcı faktörlerin de eşliğiyle, bazı insanlarda kaçınılmaz olarak gün yüzüne çıkabilir. - Günümüzün yoğun yaşam ve çalışma temposu çoğu zaman kendimizi hiç de insana uygun olmayan ortam ve şartlarda bulmamıza neden olabiliyor. Bu şartların en önemli bileşenlerinden biri, sonu ve kazananı olmayan bir oyun olarak niteleyebileceğimiz iş ortamında sürekli kazanan olmaya çalışmaya güdüleyen çarpık bir sistem anlayışıdır. Sürekli diğer insanlarla rekabet, daha fazla kar, daha çok verim, daha hızlı iş görme ve daha etkin olma telaşı, sonu ve kazananı olmayan oyunlarda tüketici bir kısır döngüye neden olur. Günümüzde hem büyük ölçekte ekonomik sistemlere hem de kişisel olarak çalışanlara yansıyan çok boyutlu bir sorundur bu. Öte yandan insanların kendi yetkinlik, yeterlilik ve arzuları dışında, zihinsel ve psikolojik olarak doyum vermeyen hedefler peşinde sürekli koşmaya zorlanması, insanın hedefe yönelik efor harcama ve ödül hissetme dengesini zamanla ciddi oranda bozar. Elde edilen her hedef, ulaşılan her kota sonrasında belirgin bir tatmin ve mutluluk yaşanamadan, hemen bir sonraki hedef için koşuya çıkmak, ödül-motivasyon çarkının zamanla aşınmasına ve durmasına neden olur. İş yerinde insani değer ve gereksinimlerin karşılanmadığı ortamlar (bkz: İnsan Odaklı Liderlik, S. Canan ve S. Pir; Tuti Kitap, 2020), bizleri maddi olarak zenginleşsek bile gittikçe psikolojik olarak içinden çıkamadığımız cenderelere sokmaya devam eder. Kabaca resmetmeye çalıştığım bu çarpık sistem, modern hayatın insana uyumsuz koşullarıyla da birleştiğinde bir çok insanın, aşırı talepkar bir dünyanın buyruklarına uygun koşturmacalarla zaman geçirirken pek az tatmin ve zihinsel ödül deneyimlemesi sonucunu doğurur. Bu durum, insan için en büyük darlık, sıkıntı ve stres kaynaklarından biridir. Stres ve uzun süreli etkileri göz önüne alındığında, özellikle uzun dönemde, insanın normal işlevlerini engelleyecek sorunlar yaşanması adeta kaçınılmazdır (Uzun süreli stresin etkileri için bkz. İnsanın Fabrika Ayarları 2. Kitap: İlişkiler ve Stres). - Erken gelişim dönemlerinde memnun edilmesi zor ve baskıcı ebeveynlerin gözetimi altında büyümüş, duygusal olarak yeterince beslenememiş, yeterince değer görmemiş ve/veya baş edemedikleri duygusal deneyimler yaşamış insanların, erişkin hayatlarında psikolojik ve psikiyatrik sorunlara çok daha yatkın olduğunu uzun süredir biliyoruz. Dolayısıyla tükenmişlik sendromu gibi yıkıcı durumların yaşanmasındaki kişisel farklılığın ardında büyük oranda bu geçmiş deneyimlerin önemli olduğunu kolaylıkla fark edebiliriz. Erken gelişim dönemlerinde normal gelişim gösteren çocukların ileride bu tip bozucu etkilere çok daha dayanıklı olduğu da bir gerçektir. Çeşitli nedenlerle duygusal gelişimde oluşan aksaklık, beyin ve bedendeki stres tespit ve kontrol sistemlerinin daha erken yaşlardan itibaren aşırı duyarlı ve hasara açık olması sonucunu da sıklıkla doğurur. - Biyoloji ve tıpta stres başlığı altında toplayabileceğimiz her türlü durumda beynimizden başlayıp böbrek üstü bezlerine ulaşan, oradan da tüm bedene dağılan bir stres yanıtı tetiklenir. Bu yanıt hattına HPA ekseni adını veriyoruz . Bu sistemin faaliyete geçmesi bir dizi hormonun salgısına neden olur ve sonuçta da glukokortikoidler denen ve özellikle kortizol olarak bilinen hormonla bütün vücut için bir stres yanıt zincirini tetikler. Kısa dönemde, mesela dakikalar ve saatler içinde çok işe yarayan ve çoğu zaman canlının stres oluşturan durumu aşmasına yardımcı olan bu sistem, çok uzun süre uyarıldığında ise ortaya bir takım istenmeyen sonuçlar çıkar. Tükenme sendromunun tüm belirtileri bir araya getirildiğinde, en önemli etkinin bu uzun süreli stres yanıtı olduğunu düşünmek kaçınılmaz hale geliyor. Aşırı ve uzun süreli kortizol salgılanmasının beyindeki bazı olumsuz etkileri, tükenme sendromunda gördüğümüz birçok yapısal ve davranışsal sorunlarla doğrudan ilişkili. Örneğin, beynimizin bellek ve yön bulma gibi başlıca işlevlerini yürüten hippokampus bölgesi, karar verme ve duygu yönetimiyle ilgili ön singulat korteks ve bedenin iç duyuları ile tat-lezzet duyuları gibi konularla ilgilenen insular kortekste serotonin alıcılarının yoğunluğu, uzun süre stres altında olan insanlarda zamanla ve ilerleyici olarak azalıyor; bunu yıllardır biliyoruz. Serotonin, tatmin ve mutluluk ile ilgili bir beyin kimyasalı ve aşırı kortizol salınımı uzun vadede, bu hormonun etkilerini göstermesini sağlayan alıcıların miktarını da azaltıyor. Bu değişiklikler, yukarıdan aşağıya diye niteleyebileceğimiz bilinçli stres ve sıkıntı yönetim sistemlerinin gittikçe daha kötü çalışması ve bunun neticesinde normalde baş edilebilir stres uyaranlarını bile aşırı hassasiyetle tepki verilmesi gereken uyaranlara dönüştürebiliyor. Benzer değişikliklerin en önemlilerinden birisi beynin stres yönetim merkezlerinden birisi olan amigdala ile ACC arasındaki bağlantıların zayıflaması. Bu zayıflık, normalde stresle baş etmemizi sağlayan devrelerin iyice güçsüzleşmesi ve kişinin psikolojik strese aşırı duyarlı hale gelmesi anlamına geliyor. Bu değişiklikler arasında beyin görüntüleme esnasında en çarpıcı şekilde göze çarpanlardan biri hippokampusun hacimsel olarak küçülmesidir. Tedavi edilmeyen sürekli depresyonda da aynı bulgular karşımıza çıkar ve tükenme sendromunun uzun süreli stresle ilişkili olduğunu düşündüren en kuvvetli bulgulardan biri de budur . - Amigdala, sağ ve sol beyinlerimizin şakak lobları içinde yer alan minik yapılar bütünüdür ve özellikle stresle ilgili durumların yönetiminde ve şiddetli duygulanımların ortaya çıkışında önemli rol oynar. Uzun süreli gerginlik, bezginlik ve zihnen yorucu koşullar, sürekli stres üretimine neden oldukları için zamanla yapısal değişiklikler geçirir. Kronik stresin en önemli etkilerinden biri hippokampustaki küçülmeye karşılık, amigdalanın büyümesidir. Yoğun ve olumsuz duygulanımlarla baş etmek için gerçekleştiğini düşündüğümüz bu tip değişiklikler, zamanla stres yaratıcı uyaranlara çok daha hassas ve daha kırılgan bir duygusal yapının da zeminini hazırlar . Elbette buradaki kısır döngü hemen herkesin dikkatini çekecektir: Olumsuz yaşam koşullarına bağlı uzun süreli gerginlik, beynin olumsuz uyaranlara hassaslaşması ve yaşam ortamının gittikçe daha fazla gerginliğe neden olması... Bu kısır döngü kırılmadıkça rota tükenmeye doğru gidecektir. - Ön beynimiz sayesinde diğer hayvanların beceremediği bir çok işi beceririz. Bunlardan bir tanesi de duygu ve dürtü kontrolüdür. Hayvanlarda çok sınırlı oranda görebildiğimiz bu tip beceriler, insanın hem sosyal ortamlarda amaca uygun şekilde davranabilmesini, hem de değişen duygu durumlarına rağmen işlevsel kalabilmek için içsel bir kontrol mekanizmasını devreye sokabilmesini sağlar. Uzun süreli stres ve gerginliğin yapısal sorunlar yarattığı yerlerden bir tanesi de burasıdır ve zaman içinde ön beynin esas işlevsel kısmı olan gri madde dediğimiz kabuk kısmında belirgin bir incelme ortaya çıkar. Beynin kullan ya da kaybet prensibine göre çalıştığını hatırlarsak, duygu kontrolünde başarısızlığa uğradıkça, ön beynin bu mahir ve sosyal anlamda hayatı devreleri yavaş yavaş dağılmaya ve azalmaya başlar. Bu da yine bir kısır döngü anlamına gelir: Uzun süreli stres daha zayıf duygu ve dürtü kontrolü daha olumsuz duygusal tepkiler daha zayıf kontrol... Bizi tükenmeye götüren karmaşık kısır döngüler sisteminin önemli bir bileşeni de işte bu gibi gözüküyor. - Yine bu değişikliklere bağlı olarak, insanların olumsuz duygular yaşadıktan sonra tekrar normal ve işlevsel durumlarına geri dönebilme becerisi olarak tanımlayabileceğimiz duygusal istikrar yeteneği de tükenme sendromu yaşayan insanlarda belirgin oranda hasarlıdır. Bu kişiler, yaşadıkları -yahut yaşadıklarını düşündükleri- irili ufaklı tüm olumsuz deneyimlerden çok uzun süreler rahatsızlık hissederler, kısa zamanda toparlanamazlar ve bu toparlanamama hali basit meseleler için çok uzun süre beynin stres yanıtı üretmesine neden olur. Bu da elbette bütünsel bakıldığında kronik stresin oluşumunda ve sürekli hale gelmesinde çok etkili nedenlerden biridir . - - Son yıllarda beynimizin esas işlevsel gücünün, büyüklük yahut hücrelerin sayısal üstünlükleri ile değil, işlevsel birimler olan sinir hücreleri arasındaki bağlantıların yaygınlığı, çeşitliliği ve işlevselliği ile ilgili olduğu anlaşıldı. Bağlantısallık denen bu kavram, beynin işlevlerine bambaşka açılardan bakmamızı sağlıyor. Tükenme ve uzun süreli stres durumlarında en çok etkilenen konulardan birisi de bu bağlantısallık. Az önce zikrettiğimiz bölgelerdeki zayıflama ve değişiklikler, hücreler arasındaki veri iletişim hatları diyebileceğimiz bağlantılarda da ciddi azalmalara neden oluyor. Yani bağlantısallık azalıyor. Bunun davranışlara yansıyan en önemli kısmı ise problem çözme ve çalışma belleğindeki bozulmalar. Tükenme sendromundan muzdarip kişiler sağlıklı insanların kolayca baş edebilecekleri sorunlar karşısında bile bocalayıp hızlıca yılgınlığa düşebiliyorlar. Ayrıca bilgileri akıllarında kısa süre tutup kullanmalarını sağlayan hızlı çalışma bellekleri de çok olumsuz etkileniyor. Bağlantısallık sorunlarıyla ilgili görünen bu istenmeyen durumlar, tükenmişlik hallerinde karşımıza en çok çıkan beceremiyorum, unutuyorum, yapamıyorum tarzındaki şikayetlerin de nedeni olarak karşımıza çıkıyor. - Tükenme sendromunu belki de depresyondan ayırt etmemizi sağlayan en önemli kısım, tükenme yaşayan insanların çevrelerindeki en yakın insanlara bile güvenmekte zorlanmaları. Özellikle iş çevresinde, sıklıkla insanlardan şüphelenen -kendisine yardım edilmek istendiğinde bile bunun arkasında menfaate dayalı bir art niyet okuyan- kişiler, bunu muhtemelen tükenme halinin bir yansıması olarak yaşıyorlar. Beyinde, yukarıda bahsettiğimiz yapısal ve kimyasal değişikliklerin bir sonucu olarak aşırı hassaslaşan tehlike tespit sistemi artık yanlış alarm vermeye çok yatkın hale geliyor. Aşırı hassaslaşan bir alarm sisteminin basit esintilerde bile tetiklenmesi gibi, bu insanlar da ortada tehdit oluşturan bir duruma dair hiçbir kanıt olmasa da derin bir tehdit algısı hissedebiliyorlar. Sinisizm aynı zamanda, çevredeki insanların çabalarını önemsiz/değersiz görmeyi, onların yararsız hatta zararlı olduklarını düşünmeyi, çabalarını aktif olarak hükümsüzleştirmeye yönelik sözlü veya davranışsal müdahaleler yapmayı da içerebiliyor. Etraftaki insanların faydalı bir şey yapıyor olmalarına , duygusal gerginlikle karşılık verip, onları açık yahut örtük olarak yok saymaya çalışıyor. Bütün bu olumsuz davranışların en temelinde ise aslında çok ciddi ruhsal acılar çeken bir insanın korunma çabası yatıyor. Ne çare ki, özellikle sosyal ilişkiler açısından bu topuzu fazla kaçan kendini koruma çabaları, işleri daha da kötüleştirebiliyor. Somatizasyon genel olarak zihinsel durum değişikliklerinin bedende hisler veya rahatsızlıklar olarak ortaya çıkması anlamında kullandığımız bir terimdir. Tükenme sendromu en şiddetli somatizasyonların yaşandığı durumlardandır. Baş ve beden ağrıları olarak kendini gösterir. Aşağıdaki belirtilerin birkaçını bir arada yaşıyorsanız, tükenmişlik sendromundan muzdarip olmanız kuvvetli bir olasılık olabilir. - İnsanlara ve işinize karşı baskın bir güvensizlik hissiniz varsa; - İşe giderken ve başlarken isteksizlik duyuyorsanız; - Fiziksel enerjiniz düşük ve bir şey yapmak istemez durumdaysanız; - Odaklanmakta zorlanıyorsanız; - İşiniz size eskisi gibi gözükmüyorsa; - Olumsuz hisleri bastırmak için alkol, uyuşturucu veya internet/sosyal ağlarda amaçsız vakit geçirme gibi sakinleştirici ve uyuşturucu faaliyetlere sıklıkla başvuruyorsanız; - Uyku alışkanlıklarınızda belirgin değişiklikler varsa; - Sebebi açıklanamayan kas, mide, eklem ve benzeri ağrılardan muzdaripseniz; - Herhangi bir şey yapmak, sorumluluk almak ve yeni bir şeye başlamak size sıkıcı ve korkutucu geliyorsa; - Hayatın özellikle size adil olmadığını düşünüyorsanız. Bu tip, yaşam tarzına bağlı psikolojik bozuklukların en önemli çözümü, yaşam tarzını, mümkünse İnsanın Fabrika Ayarlarına olabildiğince uygun bir yönde değiştirebilecek önlemler almaktır. Gereksiz sorumlulukları hayatınızdan çıkarmak, etrafınızdaki insanlara güvenerek kendinizi açmak, yardım istemek, beslenme, egzersiz ve bilinçli farkındalık gibi çalışmalara günlük rutininizde yer açmak ve bolca dinlenmek, başlangıç olarak en gerekli önlemler olacaktır. Fakat çoğu zaman insanlar bunları bir sebeple beceremedikleri için zamanla tükenmişlik yaşarlar. Sürekli güçlü durma arzusu, güvende hissetme telaşı, fırsatlardan ziyade risk ve kayıplara odaklanma, olumsuzluklara dikkat kesilirken olumlu yanları görememe gibi olumsuz döngüler, hem kişilik özelliklerinden hem de yaşam alışkanlıklarından beslenir. Bunları döngüleri kırmak, özellikle de tükenme gibi tüketici bir durum yaşıyorsanız, tek başınıza başarabileceğiniz bir görev olmayabilir. - En kısa ve güvenli yol, bu konuda deneyimli bir ruh sağlığı uzmanından yardım almaktır. Gerek psikolog gerek psikiyatristler, hem davranışsal hem de kimyasal girişimlerle tükenmişlik yaşayan insanların içine girdiği karmaşık fasit daireyi kesme ve iyileştirici faaliyetlere yer açma konusunda yardımcı olacaklardır. - Tükenmişlik sendromu nefessiz yaşanan hayatlarla yakın ilişkili olduğu için en etkin ilacı, nefes aldıracak faaliyetlere planlı ve programlı olarak hayatta daha fazla yer açmaktır. Çoğu zaman böyle faaliyetler zaman kaybı, verimsiz ve düpedüz saçma göründüğü için, sonuç kaçınılmaz olarak tükenmeye doğru gider. Bu gerçeğin bireysel olarak farkına vararak, farklı hobiler, bilinçli farkındalık egzersizleri, ibadetler, yoga, hafif ve sürekli egzersizler, sosyal faaliyetler ve hayatınıza anlam katacak herhangi bir faaliyet gibi, rahatlatıcı ve zihni toplarlayıcı aktivitelere özel önem verilmesi gerekir. - Tükenmenin yarattığı güvensizliğin en açık ve etkili ilacı, çevrenizdeki insanlara zoraki de olsa güvenmektir. Sevdiğiniz ve size değer verdiğini bildiğiniz insanlarla konuştukça, kendinizi hızla daha rahat hissettiğinizi fark edeceksiniz. Özellikle başkalarıyla konuşurken güvenli alanda kalmak adına sürekli başkalarının yanlış ve kabahatlerinden bahsetmeyi biraz terk edip kendi sorunlarınıza odaklanabilirseniz, mucizeler yaratabilirsiniz. - Fiziksel egzersiz, düşük maliyetli mucize kaynaklardan biridir. Her ne kadar isteksiz ve gönülsüz de olsanız, rutin ve yorucu olmayan bir egzersiz rutini edinin. Özellikle zorlayıcı olmayan uzun yürüyüşler, hafif ve orta derece depresyondan tükenmişliğe kadar bir çok konuda devasa faydalar sağlar. - Oturup yalnızca nefesinize odaklanmak bile gerginlik düzeyinizi dakikalar içinde belirgin olarak azaltır. Sadece 4 hafta boyunca aralıklarla uygulanan gevşeme ve farkındalık egzersizleri, yukarıda tükenmişliğe bağlı olarak gerçekleştiğinden bahsettiğimiz nörolojik değişikliklerin geri dönüşünü başlatabiliyor. İnsanın dingin ve yargısız bir zihin durumuyla sadece durabilmesi, içinde yaşadığımız zamanlarda ve özellikle şehirli insanlar için ciddi bir idman ve çalışma istiyor. Bu nedenle ilk başlarda bilhassa tükenmişlik sendromu yaşayan insanlar için oldukça zor gelse de, inatla sürdürülmesinde büyük faydalar olacaktır. İş hayatınız, sağlığınızdan ve çevrenizdeki yakın insanlarla olan ilişkilerinizden daha önemli değildir. Önce kendi sağlığınız, sonra da çevrenizle ilişkilerinizi değerlendirip bunu bozan her şeyi gözden geçirmek ve hemen şimdi ufak da olsa bir şeyleri değiştirmeye niyet etmek, en önemli adımdır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/tuketmeden-yasamak/", "text": "Tüketme kavramı yaşantımıza ne zaman girdi, ilk defa bu kelime veya eş anlamlıları ne zaman, nerede kullanıldı bilmiyorum ama eminim ki kadim lisanlarda bu kelimenin tam tercümesi yoktur. Yoktur, çünkü gerçekte eğer hiçbir şey yoktan var, vardan da yok olmuyorsa evrende, tüketmeye de ne insan ne de başka bir varlığın gücü yeter. Madde, varlık ancak şekil, yapı değişikliğine uğrayabilir ve bu da tabii ki insan ve dünya üzerindeki yaşam için önemli sonuçlar doğurur. Somuta inip günümüzün yaygın tüketim araçlarından biri olan ulaşımı ele alalım; insan kendisi ve sahip olduğu eşyalarla, varlıklarla birlikte tarih boyunca yer değiştirdi. İlk önceleri kendi bedeni, ayakları, fiziki yetenekleriyle bir yerden başka bir yere ulaştı ve hızı, mesafeyi tamamen doğal koşullar belirledi. Daha sonra araçlar gelişti, hayvanlar ve basit araçları kullanarak yine doğanın koşulları ama bu kez biraz daha müdahaleli ve daha fazla yük taşıyacak, daha uzun mesafeli ve daha hızlı aşacak şeklinde yer değiştirdi atla deve ve eşekle kağnı, at arabası ve benzer araçlarla. Sonra enerji mühendisliği, petrolün işlenmesi, patlamalı motorlarla çalışan arabalar, suyun kaldırma gücünü kullanan gemiler ve daha sonra yer çekimine karşı havalanıp büyük bir hızla mesafeleri havadan kat eden uçaklarla ulaşım büyük bir dönüşüm aracı oldu. Ulaşım hızı, kalitesi, mesafe, tartışmasız ve kıyas kabul etmeyecek ölçüde gelişti. Bu arada zaman ve bireysel çaba yerini farklı madde ve enerjilerin yoğun tüketimine, daha doğrusu dönüşümüne bıraktı. Belki oluşan yeni koşullarda insanlığın bir kısmı ya da tamamı için yaşam mümkün olmayacak. Aslında şu anda bu halihazırda günün gerçeği. Birçoğumuzun günlük müdahaleli kaynak tüketimi sonucunda başka yerlerde aynı anda bir grup insanın yaşamı zorlaşıyor, hatta bazen imkansız hale geliyor. Tüm önlemlere rağmen dünyada açlık ve dengesiz beslenmenin artması, tamamen doğal kaynaklara maksimum müdahaleyle maksimum miktarda ve yoğunlukta kullanımıyla doğrudan ilgili. Hatta doğal varlıklar ve döngülerin kaynak olarak algılanması ve hesaplanmasıyla insanın zamanı ve iş gücü dahil her şey hukuksal ve işlevsel olarak mali güçle satın alınabilen kaynak olarak tanımlanabiliyor. Diğer yandan ekonomik ve kanuni olarak yeterli koşullara sahip olan herhangi biri benim gibi ve istediği kadar uçabilir, bunu sınırlayan herhangi bir düzenleme ne kanunda ne uygulamada mevcut. Doğanın taşıma kapasitesi göz önüne alınmadan yapılan her müdahale, döngülerde ve varlık şeklinde yapılan her zorlamalı değişiklik, maddeleri değil ama bizim iyi yaşama, gelecek nesillerimizle ilgili varlık hayallerimizi tüketecektir bir noktada. Oraya da gittikçe hızlanarak her an daha çok yaklaşıyoruz. Yanı tükenen kaynaklar değil, kaynakların yoğun ve doğal ölçütler dışında kullanımı-dönüşümü ile insan yaşamını destekleyen koşullar oluyor. Bu soruları fark ederek ya da farkında olmadan her gün defalarca cevaplıyoruz. Çok dürüst ve gerekçi bir noktadan cevaplamak istesek eminim dünya üzerinde çok farklı cevaplar gelecektir. Ama önemli olan bu sorulara verilen cevap değil, bugün her bir bireyin her anında izlediği yol, yaptığı hesap ve gösterdiği davranış şekli. İşte gerçeğin tek anahtarı, sorun varsa tek çözüm noktası burada yatıyor. Çok basit bir matematik işlem olarak kabul edebileceğimiz bu hesap, hepimizin defalarca sınavı kaybettiği, kendimizi kandırmak için sayısız bahane bulduğumuz ve sonucunda dünyayı olmasa da, dünyadaki yaşamımızı sürdürme şansımızı tükettiğimiz noktaya götürüyor bizi. Bugün bu körlüğün bir sebebi insanın doğal bir duygusu yine; doğadaki üstün varlık olma, her şeye, tüm yaşama hükmetme kabiliyeti yanılgısına ve iştahına kapılma... Bu duygu ile dinlerdeki kurtarıcının, Mesih'in, altın çağın geleceğinin inancı biri bazen neredeyse bugünkü sorumluluklarımızdan, yaşam disiplini ve doğayı hesaba katma kaygısından uzaklaşıyor. Belki bazılarımız bunların hiçbirisine inanmıyor, umutsuzluk içinde kendini günün akışına bırakıyor, belki bir sorumluluk duygusuyla sonucu değiştirmeye çalışanlarımız da var, belki bazılarımız daha da ileri gidip bu sonuçları doğuran sebeplerle mücadele etmeye adamıştır kendini. Bu konuda çok dürüst olarak ben ne yapıyorum diye kendi gönlüme bakıyorum, inancım sonsuz. Doğanın yaradılışının gücüne, bütünlüğüne ve birliğine kendi içimde en ufak bir şüphe yok. Bu birliğin toplu bir bilinci, şuuru ve işleyişi olduğuna da eminim. Anladığım ve anlamadığım her olayın, her var olanın bu bütünlüğe hizmet etmekten başka bir şansı olmadığına da inanıyorum. Yoldan çıkmanın, ancak küçük resimde, zaman dilimlerinde böyle tanımlanabildiğini, asıl olarak ise sonsuz dönüşüm içinde tek gerçeğin dönüşümün kendisi ve varlığın bütünü olduğuna inanıyorum. Neredeyse bildiğim tüm bilimsel gerçeklikler ve öğrendiğim her dini bilgi benim için bunları doğruluyor. İnanıyorum ki her varlık her an hem tohum hem de hasat potansiyel taşıyor. Bu da bana çok basit bir matematikle yaşama duygusu, sorumluluk hissi ve aşkı veriyor. Bu matematik şöyle: Her an var olana, içinde bulunduğumuz noktaya bakarak o an yapabileceğim şeyi, elimden geleni hep yeniden yapmak, aynı şeyi tekrar yapmak. Mesela şu an yaşamın hayrına olduğunu düşündüğüm toplantılar, buluşmalar için gidiyorum Londra'ya. Uçak kullanmak gibi tükettiğim kaynaklar nedeniyle yaşama verdiğim zararlardan daha fazla katkım olacağını umut ederek dua ediyor ve bunun için her anımı dikkatle yaşıyorum; mucizeleri, yol işaretlerini gözden kaçırmamak için. Hiçbir kararımı insan aklının tek bir doğrusu üzerinden vermiyorum, tek kaynağım yaşamı okumak ve her an yeniden okumak; bir sonraki adımı anlamaya, görmeye, atmaya çalışmak. Böyle olunca sürekli heyecan ve umut, motivasyon içinde yaşamaya, emek vermeye gücüm ve isteğim oluyor. Biliyorum ki attığım her adımda hem tohum hem hasat mevcut. Bu matematiğin yaşam boyu öğrencisi oldum, olacağım inşallah. Başka bir tanımlamaya ihtiyaç duymadan ve farklı tanımlamalara, adlandırmalara, inançlara saygı duyarak Allah'ın izniyle demeyi çok seviyorum. Bu bana her seferinde yeniden bakma, daha iyi hizmet ve hareket etme şeklinin olup olmadığını yorulmadan sorgulamaya imkan veriyor. Böylece doğruyu ve eğriyi sınırlı aklım ya da bilgi evreninden alınıp çerçevelenmiş kısır bir bilgiyle tespit etmemiş oluyorum. Bu nedenle de yanlışım, doğrunun tohumu haline geliverebilir. Dönüşümün bu boyutu sadece ve sadece yaşam birliğinin ürettiği tohumlarda vardır, inşallah! Bu yazı hoşunuza gittiyse sıradaki Yazı Sizin için Geliyor: Ne giyersek O'yuz! - Kaynak: Victor Ananias, Yaşam Dönüşümdür, Doğan Kitap, İstanbul 2016, syf. 125-128."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/turkiyede-yasayan-genc-kadinlarin-gozunden-turkiyedeki-multeciler/", "text": "Türkiye, son 10 yıldır ciddi bir göç dalgasıyla karşı karşıya. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün son verilerine göre, Türkiye'de 3,5 milyondan fazla Suriyeli mülteci yaşıyor. Ancak bu sayının sadece kayıtlı Suriyelileri yansıttığını belirtmek gerekir. Bu soruna dair çok sayıda çalışma ve proje yürütülüyor. Literatürde mültecilerle yapılan birçok çalışma olmasına karşın, yerel halk ile yapılan çalışmalar görece daha az sayıda kalıyor. Sunduğumuz bu çalışma, 18-25 yaş arası, yükseköğretime devam eden genç kadınların gözünden Türkiye'nin aldığı bu göçlerin nasıl algılandığını anlamayı amaçlamaktadır. Bu sınırlı araştırma, Türkiye'de yaşayan 12 genç kadın katılımcı ile yapılan derinlemesine görüşmelere dayanıyor. Katılımcı sayısı, zaman, maliyet ve COVİD-19 pandemi sürecinin getirdiği zorluklara bağlı olarak sınırlı kalmıştır. Bulgularımıza göre, yanlış bilgi ve söylentiler, dil engelleri, ekonomi, medyanın etkisi ve kültürel farklılıklar, genç kadınların bu konuya olan yaklaşımlarını etkileyen ana faktörler olarak karşımıza çıktı. TDK'ya göre göç, ekonomik, toplumsal, siyasi sebeplerle bireylerin veya toplulukların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine gitme işi, taşınma, hicret, muhaceret anlamlarına gelmektedir (TDK,2021). Göç, insan ve toplum yaşamında geniş anlam ve etkileri olan toplumsal bir olgudur. İnsanın zihninde yaşanan bir değişim ile başlar ve onu takiben mekansal yer değiştirme ile devam eder. Varılan yere uyum tamamlandığı zaman göç de tamamlanmış olur. Vardığı yerle uyum sağlayamamış birey, aile ya da grubun tekrar yer değiştirme olasılığı yüksektir. Dikkat edilmesi gereken nokta, eyleme dönüşmeden önceki davranış sürecidir. Eğer eyleme dönüşme süreci gerçekleşmezse göç gerçekleşmemiş olur. O nedenle tüm göç eylemlerinin ve süreçlerinin temelinde, bireyin ya da ailenin davranışı yer almaktadır (Çakır, 2011, 131). Göç vasfı taşıyan her bir eylem biricik özellikler taşımaktadır. Bundan dolayı göç ile ilgili kavramsal sınırları bilmek önemlidir. Göç edilen bölge ve sınırları dikkate alarak göç türlerini, iç ve dış göç olarak tasnif etmek, işin başlangıç noktasını oluşturur. Öte yandan ortak nedenler ve ortak sonuçlar açısından ele alarak doğal çevrenin yarattığı itici faktörlerin etkisiyle oluşan, İlkel , Zoraki , Yönlendirilen , Serbest ve Kitlesel göçler şeklinde çeşitli başlıklar altında incelenebilmektedir (Petersen, 1958 akt Aydemir ve Şahin, 2018:126). İnsanlar farklı sebeplerle bireysel ya da kitlesel olarak bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya göç etmişlerdir. Yapılan bu göçler toplumları, başta sosyo-ekonomik ve siyasi olmak üzere farklı birçok şekilde etkilemiştir (Ünal, 2014: 68 akt Çimen ve Quadır, 2018: 1252). Küreselleşmenin de etkileri göz önünde bulundurulduğunda yaşanan problemler, sadece göç edilen bölgenin problemi değildir. Gidilen bölgeyi de güvenlik ve istikrar açısından çok önemli şekilde etkilemektedir. Ayrıca hem niteliksel hem de niceliksel sebeplere bağlı olarak uyum problemleri de çığ gibi büyümektedir. Geçirilen zaman, yaşanan olaylar göz önünde bulundurulduğunda her uyum süreci kendine has özellikler taşır. Asya, Avrupa, Afrika ve Ortadoğu gibi önemli geçiş bölgelerinin kavşak noktasında bulunan Türkiye, özellikle Ortadoğu'da meydana gelen iç çatışmalar ve siyasi çalkantılar nedeniyle her yıl binlerce göçmenin sığınacağı bir liman haline gelmiştir. Suriye'de 2011 yılında Arap Baharının etkisiyle başlayan ve hala devam etmekte olan etnik ve mezhep çatışmaları yoğunlaşarak iç savaşa dönüşmüş, yaklaşık 4 milyon Suriyeli ülkelerini terk ederek sınır komşuları Irak, Lübnan, Ürdün, Mısır ve Türkiye'ye sığınmıştır (Çetin ve Uzman, 2012 akt Çimen ve Quadır, 2018:1252). Mülteci, sığınmacı ve göçmen kavramları birbiriyle karıştırılmaktadır. Birbirinin yerine sıklıkla kullanılsa da aslında aralarında belirleyici farklar bulunmaktadır. Bu yüzden öncelikle bu kavramların açıklanması ve ortak bir zemine oturtulması yarar sağlayabilir. Geçici Koruma: Çatışma veya yaygın şiddet ortamlarından kitlesel olarak kaçıp gelen kişilere, öncesinde bireysel statü belirleme işlemine tabi tutulmaksızın devlet tarafından geçici koruma sağlama konusunda geliştirilen düzenleme. Uluslararası Koruma: Bir göç hareketi olarak değerlendirilmekle birlikte, taşıdığı özel nedenlerden dolayı diğer göç türlerinden ayrı ele alınan bir yer değiştirme biçimidir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 14. maddesinde, Herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınma talebinde bulunma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir. Her ne kadar aynı gibi gözükse de aslında farklı olan bahsettiğimiz bu tanımlar göç kavramının çok boyutlu ve karmaşık yapısını bir kez daha ortaya koymaktadır. Ortak unsur olan ve basit gibi görünen bu yer değiştirme eylemi arka planda toplumların kültürel, ekonomik, demografik yapısını; gelişimini ortaya koymaktadır. Ayrıca statik değil dinamik bir süreçtir. Bir ülke ve toplum için göçün konusu yalnızca toplumsal, siyasal, kültürel, ekonomik, yönetsel ve hukuksal yönlerden ibaret değildir. Göç, bireylerin ve toplumların temel insan haklarından yoksun kalması gibi kapsamlı ve insani niteliği olan bir olgudur (Akıncı vd. 2015:62). Birleşmiş Milletler verilerine göre 2016 yılı itibarıyla 244 milyon insan, başka bir deyişle dünya nüfusunun yüzde 3,2'si, uluslararası göçmen konumundadır. Bu raporda en dikkat çekici husus, zorla yerinden edilmiş insanlara, görece daha yoksul ülkelerin kapılarını açmış olmasıdır. Bunlardan bir kısmı istihdam ettiği mülteci sayısına göre şöyle sıralanmıştır. 2016 yılı ortası itibarıyla 2,8 milyon mülteciye Türkiye ev sahipliği yapmıştır. Türkiye'yi sırasıyla Pakistan (1,6 milyon), Lübnan (1 milyon), İran (978.000), Etiyopya (742.700), Ürdün (691.800), Kenya (523.500), Uganda (512.600), Almanya (478.600) ve Çad (386.100) izlemektedir. (Aydemir ve Şahin, 2018:134). 2022 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı Resmi Gazete'de yayımlandı. Programda, son göç istatistikleri de yer alıyordu. Buna göre, Türkiye'deki yabancı kişi sayısı Eylül 2021 verilerine göre 5,4 milyondu. Geçici koruma altındaki Suriyeliler 3,71 milyon, ikamet izniyle bulunanlar 1,22 milyon ve uluslararası koruma başvuru sahipleri ise 350 bin kişiydi. Suriye'den Türkiye'ye zorunlu ve kitlesel göç ile gelenlerin sosyal statülerinin evrilme sürecini ise misafir kardeşlerimiz, muhacir kardeşlerimiz, sığınmacı, mülteci, yabancı gibi göç literatüründe göçmenlerin sosyal statüsünü niteleyen kavramların dönüşümü ile izlemek mümkün olmaktadır. Türk Hükümeti, yasal bir geçerliliği olmayan mültecileri misafir olarak tanımlayan başlangıçtaki tutumunu, Ekim 2011 tarihinde, mültecilerin çok daha net bir yasal statüye kavuşmalarını sağlayan, geçici koruma statüsüne dönüştürmüştür. Bu statü, 1994 Yönetmeliği'nde sunulanın çok ötesinde bir koruma rejimi ve hükümetin uluslararası hukuk çerçevesinde tanımlanan geri-göndermeme ilkesini ve Suriyelilere sağlık ve barınma imkanları gibi her türlü temel insani hizmeti sağlamayı, kendiliğinden kabul etmesi anlamına gelmektedir (Kirişçi, 2014:21). Nisan 2011 tarihinde, 250-300 kişi ile başlayan göç dalgası, kısa sürede hızla yayılmış ve oluşturulan kampların dışındaki mülteci sayısı, kamplardakileri kat kat aşmıştır. Başlangıçta mülteci krizini diğer ülkelerden yardım almadan yönetmeye çalışan Türk Hükümeti, mülteci sayısındaki ani ve önemli artışı sebebiyle 2012 yılında uluslararası yardım çağrısı yapmak durumunda kalmıştır (Aydemir ve Şahin, 2018:132). 2011'de sıfır olan geçici koruma kapsamındaki Suriyelilerin sayısı, Arap Baharı ile hızlı bir yükselişe geçmiştir. Grafikte de görüldüğü üzere özellikle 2013 yılından sonra mülteci sayısında ciddi bir artış olmuştur. Ülkemizde kayıtlı göçmenler olduğu gibi kayıtdışı göçmenlerin de olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Yıllara göre yakalanan göçmen sayısında özellikle 2019 yılındaki ciddi artış tabloya yansımıştır. İllere göre dağılımda ise İstanbul birinci sıradadır. Türkiye'de yapılan göç konu başlıklı çalışmalara literatür taraması yöntemiyle bakıldığında, mültecilerin penceresinden bakan birçok çalışma bulunurken yerli halkla yapılan çalışmaların daha az olduğu göze çarpmıştır. Özellikle kadınlar üzerinden birçok görüş dile getirilirken, direkt kadınların fikrini içeren çalışmaların yok denecek kadar az olması bu çalışmanın çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, yaşanan sorunları genç kadınların gözünden görmek, onların duygu ve düşüncelerini ortaya çıkarmaktır. Bu, Türkiye'de yaşanan kitlesel ve zorunlu göçün uyum ve toplumsal bütünleşme sürecini, kadınların gözünden ele alan nitel bir çalışmadır. Nitel araştırmalar, durumları ve olayları katılımcıların bakış açılarından anlamaya çalıştığı için böyle bir çalışmada önemli bir avantaj sağlamaktadır. Ayrıca nitel araştırmalar, arkadaki gizli anlamların ve oluşan örüntülerin ortaya çıkarılmasına, çalışılan konunun derinlerine inilmesine yardımcı olur. Bu yüzden bu çalışmada nitel araştırma tekniği kullanılmış, açık uçlu 6 soru sorulmuş, derinlemesine görüşme tekniğinden yararlanılmış ve betimsel analiz yapılmıştır. Araştırmada kavramsal çerçeve dahilinde literatür taraması yapılmış ve bu verilere yer verilmiştir. Maliyet, zaman ve Covid-19 pandemisinin getirdiği kısıtlardan dolayı bu araştırmada, sadece büyükşehirlerde yükseköğretime devam eden, 18-25 yaş arası 12 genç kadın öğrenciyle derinlemesine görüşmeler yapılmıştır; Türkiye genelindeki aynı yaş grubunu temsil iddiası yoktur. Yapılan görüşmelerden çıkan ortak sonuçlardan biri medyanın, insanların üzerinde ne kadar etkili olduğudur. Görüşülen bütün katılımcılar, direkt kötü bir olay yaşamasa dahi izlediği, duyduğu haberlerden çok etkilendiğini belirtmiştir. Medyanın, karar alma ya da fikir oluşturma süreçlerinde etkili bir kontrol aracı olduğunu söyleyebiliriz. Kadınların korkmasında ve mülteci sorununa bakışında, medyanın etkili rol oynadığı katılımcılarımız tarafından da dile getirilmiştir. Çıkan haberler, az sayıda örneği temsil etse de genele yaygınmış gibi ifade edildiğinden düşünme sürecini zorlaştırmaktadır. Katılımcılar, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt ederken zorlandıklarını, çok fazla bilgi kirliliği, görüntü kirliliği olduğunu dile getirmiştir. En son çıkan Ülkemize sadece erkek mülteciler geliyor! başlıklı haberler, kadınların tedirgin olmasına sebep olmuştur. Hissettikleri ya da düşündüklerinin doğruluğundan emin olamayan kadınlar, Gerçekten öyle mi hissediyorum, yoksa hissettiriliyor muyum? Bunun ayrımını yakmakta zorlanıyorum. ifadelerini kullanmışlardır. Medyanın yönlendirmesi, bu göç dalgasının herkesin istediği şekilde ülkeye girebildiği, kontrolün yapılmadığı bir süreç olduğu algısını doğurmuştur. Medyanın etkisinin yanında tespit edilen bir diğer sorun, yetkililerin açıklamalarının durumun kontrol edildiğine dair ikna edici olmaması ve konunun karşıt görüşler tarafından politikleştirildiğiydi. Katılımcıların açıklamalarından yola çıkarak, yapılan haberlerin ideolojik kesimler tarafından farklı farklı aktarılmasının daha fazla karışıklığa sebep olduğu söylenebilir. Katılımcılar, uygulanan politikaların yansıtılandan farklı olduğunu, amaçlananın da aslında aktarılandan farklı olduğunu hissetiklerini dile getirmişlerdir. Katılımcılarımızın neredeyse hepsi ülkemize yapılan göçlerin ekonomiyi etkilediğini ifade etmiştir. Öncelikle akıllardaki en büyük soru mültecilerin ekonomik anlamda Türkiye'ye iyi gelip gelmediğidir. Bir kısım ucuz işgücünü karşıladıklarını, diğer kısım ülkede işsizliğe yol açtıklarını dile getirmiştir. Özellikle gençler, yapacak iş olmamasını, olduğundan ucuza çalışmak zorunda kalmalarını büyük oranda mültecilerin varlığına bağlamaktadır. Herhangi bir beceri gerektirmeyen işlerde, ek gelir elde etmek isteyen öğrenciler çalışabilecekken yerlerinin doldurulduğunu ifade etmektedirler. Kültürel uyumun, göç eden için de göç alan yer için de çoğu zaman sorun olduğu söylenebilir. Çalışma grubundaki genç kadınlar, kültürel olarak farklılıkların sorun yarattığını düşünmekteler. Mültecilerin uyum sağlaması beklenirken aslında kendilerinin uyuma zorlandığı, tüm katılımcılar tarafından dile getirilmiştir. Konuştukları dilin anlaşılamaması belirsizliğin yarattığı bir başka korku unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu şekilde bizden değil, öteki kavramları devamlı pekiştirilmektedir. Çalışma grubundaki tüm genç kadınların kendilerini ülkelerinde güvende hissetmediklerini, korktuklarını, endişelendiklerini ifade etmeleri çok çarpıcı bir noktadır. Üzerinde durulması gereken diğer nokta ise, Türkiye'de kadına değer verilmediğini, mültecilerden önce de aynı duyguları hissettiklerini belirtmeleridir. Gelen mültecilerin de kadına bakışının çok değer atfeden bir noktada olmadığını düşünen genç kadınlar, kendilerini korumak için davranışlarını ve kılık kıyafetlerini giderek yaygınlaşan genel kabule göre ayarlamak/kısıtlamak zorunda hissetmekteler. Geçim kaynağı olmayan, uyum sürecinde problem yaşayan, iş bulmakta zorluk çeken mültecilerin yasadışı kaynaklara yönelme ihtimalinin artmasıyla da güven ortamı giderek zarar görmektedir. Bu genel değerlendirmeler bağlamında mülteci göçünün, kadınların gözünden olumlu olumsuz etkilerini, sonuçlarını görebilmek, anlayabilmek için bu çalışma yapılmıştır. Varılan temel nokta uyum sürecinin hem bireysel hem devlet tarafından farklı etkileri ve sonuçları olduğudur. Sorunu tespit edip çözüm üretebilmek için iki noktadan da değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Göç eylemiyle birlikte farklı kültürlerin karşı karşıya gelmesi söz konusu; hayatını devam ettirme isteği ve uyum sağlama süreci, her iki farklı kültür için de zorluklar taşımaktadır. İki farklı kültürün birbirini tanıma imkanı bulamayışı ve gerek medyanın gerek yetkililerin söylemleri uyum sürecini zorlaştırmaktadır. Çatışma ortamının çözülmesi giderek önem arz eden bir konu haline gelmiştir. İletişim engellerinin aşılması, göçün toplumsal sonuçlarının tespit edilmesi, gerekli teknik ve hukuki altyapının sağlanması gerekmektedir. Devlet ve birey arasındaki iletişim kanallarının sağlıklı bir şekilde oluşturulması da bir an önce yapılması gerekenlerdendir. Genç kadınlar için mülteciler büyük oranda ülke ekonomisi için sorun teşkil etmektedir. Medyanın etkisiyle ya da yaşadıkları olaylarla toplumun ahlak ve huzurunu bozabilme ihtimalleri üzerinde endişe taşıdıkları söylenebilir. Genel olarak yaşadıkları ülkede kendilerini güvende hissetmiyor olmaları, yoğun mülteci alımıyla daha da pekişmektedir. Ülkemiz Anadolu, Mezopotamya, Ege ve Karadeniz coğrafyasının içinde bulunmaktadır. Tarihsel süreçte bu coğrafyalar çeşitliliğin ve medeniyetin gelişimde en önemli kilometre taşlarıdandır. Türkiye'nin aldığı göç dalgalarına çözüm üretirken coğrafyamızın kadim tarafını gözden kaçırmamak oldukça önemlidir. Başka bir deyişle, devşirdiğimiz metotların ülkemizde uygulanabilirliğinin sorgulanması gerekmektedir. Diğer taraftan göç konusuna yönelik bakış açısını biyolojik perspektife göre düzenlemekte fayda olabilir. Nihayetinde göç olgusunun aynı zamanda canlılığın bir davranış formu olduğunu söyleyebiliriz. Dünya tarihinde de insanlık farklı sebeplerden göç etmek durumunda kalmıştır. Bu göçler sonucunda önemli bazı değişimler yaşanmıştır. Kimi zaman bu değişimler dünya refahına hizmet etmiş kimi zaman da yıkım ve savaşları tetiklemiştir. Dolayısıyla göç olgusunun canlılığın bir stratejisi olduğunu göz önünde tutarak insanlığın kaçınılmaz bir parçası olduğunu kabullenmek faydalı olabilir. Bir diğer husus ise ülkemizdeki göçmenlere yönelik bakış açısıdır. Halihazırda ülkemizde 200 binin üzerinde Suriye kökenli Türk vatandaşı olduğunu ifade edebiliriz. Bunların önemli bir kısmı 18 yaşının altındaki gençlerden oluşuyor. Sonuç olarak bu kişilerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduklarını ve Türk hukukuna tabi olduklarını unutmamak gerekir. Bu bakımdan kutuplaşmanın beslenmesi ilerleyen yıllarda toplumda bazı yapısal sorunlar oluşturabilir. Oluşacak sorunların çözümü ise çok zor ve toplumsal refahı tehdit edici olabilir. Göç olgusunu faydaya çevirebiliriz. Dünyamızın ana lokomotifi sayılan Amerika Birleşik Devletleri'nin bir göçmenler ülkesi olduğunu hatırlamak bu konuya yaklaşımımızı değiştirebilir. Göç alan toplumlar önemli bir güce de sahip olabilmektedirler. Bu güç çoğunlukla çalışacak nüfus ve yenilikleri doğuracak çeşitlilik ortamı olabilir. Doğada en zengin bölgelerin kenar etkisine sahip yerler olduğu bilgisiyle bu durumu, her açıdan zenginleşmek için bir fırsat olarak görebiliriz. Fakat bu fırsatı yok edecek en kötü koşul ayrımcılık atmosferi olacaktır. Ayrımcılığın yarattığı yıkıcı koşullar, entegrasyonu zayıflatıp alt türleri kendi içlerinde habitatlaşmaya zorlayabilir. Bu durum da birkaç yıl sonrasının yapısal sorunlarına zemin hazırlayacaktır. Ayrıca ülkemizde var olan göçmenlere yönelik aşırı korumacı ve kollayıcı veyahut toptan dışlayıcı bir tavır sergilemenin, ayrımcılık atmosferini besleyen iki önemli unsur olduğunu vurgulamakta fayda vardır. Bir uyarı olarak da bu iki tutumun herkesce hissedildiğini belirtmek gerekir. Bu sebeple medya ve politikacıların bu atmosferi besleyen tutumlarına dikkat etmeleri gerekmektedir. Bu bakımdan, Türkiye Cumhuriyeti, burada yaşayarak buraya değer katacak herkesin yurdudur! şeklinde kapsayıcı bir motto benimsenebilir. Bu motto sayesinde göçmenlerde zedelenmiş vatan duygusu Türk olma olgusuyla onarılabilir. Vatandaşlık ödevlerini yerine getirmeyen göçmenler ise kendi doğalında ortaya çıkabilir. Çakır, S. (2011), Geleneksel Türk Kültüründe Göç ve Toplumsal Değişme, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 24, Aralık 2011, 129-142."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ucmayi-kesfetmeyenin-cakilacagi-cag/", "text": "Bir sorun olduğunu görüyor ve çözemiyorsunuz. Yaptığınız şeyler normalde işe yaramalı ama yaramıyor. Bir şeylerin ters gittiğini anlıyorsunuz ama neyin ters gittiğinden emin değilsiniz. Doğruyu yapamadığınız için huzursuzluğunuz artıyor ama doğru sandığınız şeylerin bir işe yaramayacağını hissediyor, zor bela başardığınızda işe yaradığından emin olamıyorsunuz. İnsan, yani bugün bildiğimiz anlamda Homo Sapiens yaklaşık 200 bin yıldır var. 4,5 milyar yaşındaki bir gezegenin üzerinde görece geç gelmiş bir türüz ve geldiğimizden beri kendimizi de dünyayı da tanınmayacak kadar dönüştürdük. Bu dönüşümün kritik aşamaları, çağları var. Özellikle çağ değişimlerine denk gelen insanlar, büyük bedeller ödemek zorunda kalabiliyor. 200 bin yılın neredeyse tamamını avcı toplayıcı olarak, doğanın içinde küçük koloniler halinde, avlanarak, toplayarak ve bugünkü anlamda sabit yerleşimlerimiz olmadan yaşadık. İnsansılarla birlikte düşünürsek 2,5 milyon ya da daha fazla yıldır, Homo Sapiens olarak yaklaşık 200 bin yıldır varız. 10 bin yıl önceki neolitik devrim, Homo Sapiens olarak yaşam tarzımızı, sosyolojimizi, dünyadaki varlık biçimimizi değiştiren ilk büyük dönüşüm oldu. Tarım ve hayvancılığın keşfi ve yaygınlaşmasıyla birlikte neredeyse tüm dünya insanları büyük bir toplumsal dönüşüm yaşadılar. Yerleşik hayata geçtiler. Bu geçiş, nimetlerinden hala yararlandığımız ve bedellerini de hala ödediğimiz bir geçiş. Sinan Canan'ın İFA'sının özellikle Beden bölümünü ve Daniel E. Lieberman'ın İnsan Vücudunun Öyküsü adlı kitabını okursanız, on bin yıl önceki bu büyük dönüşümü bile hala tam hazmedememiş olduğumuzu canlı örnekleriyle görürsünüz. İnsan evrimi halen devam etse de, biyolojik evrim normal şartlarda çok yavaş gelişen bir süreçtir. Birtakım farklarımız olsa da genetik olarak 200 bin yıl önceki insanla neredeyse aynıyız. Bu şu anlama geliyor, hepimiz temelde avcı toplayıcı yaşam şartlarına göre uyarlanmış bireyler olarak doğuyoruz. Günümüzde diş çürüklerinden salgın hastalıklara, obezlikten saldırganlığa ve hatta stres adaptasyonumuza kadar pek çok sorunumuz avcı toplayıcı olarak doğmamızla yakından bağlantılı uyum sorunlarına dayalı. Yani toplumsal olarak bu dönüşümle bile on bin yıldır hala uğraşıyoruz ve doğan her birey de neolitik devrimle kişisel başa çıkma mücadelesinden kaçamaz durumda. Devrimler yerleşik hayata geçmekle bitmedi, aslında sadece bir başlangıçtı bu. İkinci büyük devrimi yazının icadı ve yaygınlaşmasında görüyoruz. Bağımsız şehir devletler ya da göçer kabileler olarak dünya üzerinde yaşıyorken, yazının icadı ve yaygınlaşmasıyla beraber çok daha büyük bürokrasiler, sözleşmeler, yazılı kanunlar, yüzbinlerce kişiyi bulan ordular inşa edebilir hale geldik ve imparatorluklar çağı başladı. Çok daha önemlisi, sözlü kültürden yazılı kültüre geçmiş olduk. Yazılı kültüre uyum da hem toplumsal olarak hem her doğan birey olarak hala başa çıkmamız gereken bir meydan okuma. Çünkü genetiğimiz aslında yazılı kültüre uygun değil. Beyinlerimizde hala sözlü kültürün devreleri var. Peki nasıl oluyor da okuyoruz, yazıyoruz diye düşünürseniz, Stanislas Dehaene'nin Beyin nasıl okur? adlı muhteşem eserini okumanızı öneririm. Okuma için kullandığımız devreler, aslında doğadaki ana örüntüleri ve şekilleri tanımak için kullandığımız devreler. Yani okuma, avcı toplayıcı beynimizin imkanlarını bir hayli yaratıcı bir şekilde zorlayarak edindiğimiz bir yetenek. Bunun çok çarpıcı etkilerinden birini şöyle canlandırabilirsiniz: Bir kağıt bayrağı elinizde tuttuğunuzu ve sağa sola çevirerek, olabilecek her türlü açıdan ters döndürerek ona baktığınızı düşünün. Beyniniz rahatlıkla bunun aynı ve tek nesne olduğunu algılar. Şimdi bir de harfleri düşünün. Özellikle şu harfleri: p, q, b, d... Acaba bunlar aynı harf değiller mi? Beynimizin doğal devrelerine göre aynı nesne nin farklı açılardan görünümleri olan bu harfleri birbirinden farklı olarak algılamayı beynimizin genel doğasına aykırı bir şekilde öğreniriz. Bu küçük örnekte görüldüğü gibi ve bundan binlerce kat ağır başka pek çok yönle birlikte hala yazılı kültüre geçişimizle de başa çıkmak zorundayız. Bu iki büyük dönüşüm yani neolitik devrim ve yazının yaygınlaşması, binlerce yıl önce gerçekleşti. Bunlarla başa çıkmanın birtakım yollarını bulabildik ama hala uğraşmayı sürdürmemiz de gerekiyor. Oysa daha yakında gerçekleşmiş iki büyük devrim daha var. Ve bunlarla başa çıkabilmenin henüz yakınına bile yaklaşmış sayılmayız. Sanayi devrimini ve sanayini toplumunu duymuşsunuzdur. Ama sanayi devrimini asıl mümkün kılan, enerji tiplerinin dönüşümlerini keşfetmemiz ve bu keşiflerimizi uygulamalara çevirerek giderek derinleştirmemizdir. Enerji dönüşümlerinin hayatımızı nasıl derinden etkilediğini ve dönüştürdüğünü şu adreste sadece başlıkları inceleyerek bile görebilirsiniz. Eski mitolojilerdeki yarı tanrılar haline geldiğimizin farkında mısınız? Ve bununla ne toplumsal olarak ne de bireysel olarak başa çıkabilmiş durumda değiliz. e = mc2 yi keşfetmiş ve uygulamış varlıklarız. Bir madde, 1 kg ise enerjisi 89 875 517 873 681 764 J'dür. Hiroshima'ya atılan nükleer bombada nükleer parçalanma geçiren madde miktarı bir kilogramdan azdı. Enerji tipi dönüşümlerine hakim mitolojik yarı tanrılar olarak sanayi dönüşümüne uyum sağladığımızı zannediyor olabiliriz. Oysa sanayi dönüşümü, enerji tipi dönüşümlerine hakimiyetimizin sadece bir aşaması. Yani asıl devrim hala devam ediyor; sadece 200 yıl kadar oldu bu devrime başlayalı ve hala gelişmeler devam ediyor. Bir yandan da son 200 yıldaki bu dönüşümün yarattığı imkanlarla dünyaya yaptığımız şeyler Altıncı Yok Oluşu tetiklemeye başlamış gibi duruyor. Elizabeth Kolbert'in, Altıncı Yok Oluş kitabını okumanızı şiddetle öneririm. Tüm bunların üstüne bir de dijital dönüşüm geldi. Dijital dönüşümle neredeyse ışınlanmayı keşfettik. Dijital hale getirebildiğimiz herhangi bir şeyi, dünyanın öbür ucuna ışık hızıyla gönderebiliyoruz. Seslerimizi, görüntülerimizi, kitaplarımızı, oyun oynama deneyimlerimizi, müziklerimizi... Dijital hale getirdiğimiz herhangi bir şeyi sadece birkaç satırlık yazılım komutuyla binlerce kopya haline getirebiliyor, dünyanın öbür ucuna ışık hızında gönderebiliyor ve istediğimiz yerde çok küçük fiziksel hacimlerde depolayabiliyoruz. Geçmiş çağ dönüşümleriyle hesaplaşmak için epeyce vaktimiz vardı ama hiçbir hesaplaşmamızı gerçek anlamda tamamlayamadık. Hala neolitik devrimin bedelleriyle uğraşıyoruz. Hala yazılı kültürün bedelleriyle uğraşıyoruz. Hala enerji tipi dönüşümlerini yönetmemizin bedelleriyle uğraşıyoruz. Ve dijital dönüşümün bedellerinin daha tam anlamıyla farkında bile değiliz. Bunların tamamı çok önemli avantajlar da oluşturdu. Ancak her insanın nezdinde avantajlarla dezavantajlar savaşıyor. Toplumsal ve küresel ölçekte de bu devrimlerin her birinin avantajları ve dezavantajları açık bir denge içinde değiller. Hiçbirinden emin değiliz: Acaba iyi mi oldu, kötü mü oldu? Ve hikayenin sonunu henüz görmediğimiz için emin olamayız da. Mesela on bin yıl önce tarım devrimini yaparak başlattığımız büyük devrimler zinciri diyelim iki bin yıl sonra insan türünün ve dünya üzerinde yaşayan tüm türlerin yüzde 90'ının yok olmasına sebep olacaksa, sizce iyi yapmış olacak mıyız bu devrimlerle? Ama belki de öyle olmayacak da, bu devrimler sayesinde iki bin yıl sonra ya da iki yüz bin yıl sonra uzaya açılmış, kainatın onlarca gezegenine hayat saçmış olacağız. Hikaye bitmedi, iyi mi kötü mü bilmiyoruz, sürüyor. Toplumsal geleceğimize aldırış etmiyorsanız, insanlığın ya da tüm canlılığın geleceğini önemsemiyorsanız bile, çok yakından ve kişisel olarak ilgilendiriyor. Mesaili ve maaşlı işi düşünün. Şu an ekonomilerin önemli bir kısmı ve insanların büyük bir kısmının geçimi bu kavram üzerinden dönüyor. Oysa sanayi toplumundan önce yani yaklaşık 200 yıldan daha eski zamanlarda mesaili ve maaşlı iş dünya üzerinde hemen hemen hiç uygulaması olmayan bir kavramdı. Örgün eğitimi düşünün. 1820'lerde Prusya'da Alman ulusunu inşa etme sürecinde ortaya çıkmış bir yaklaşımdır. Ulus devlet kavramı da örgün eğitim de mesaili ve maaşlı iş de sanayi toplumunun ihtiyaçlarına göre, yakın geçmişte tasarlanmış şeyler. Sanayi toplumunu da tetikleyen enerji tipi dönüşümlerine hakimiyetin devam eden etkileri ve onun üzerine binen dijital dönüşüm, toplum yapısını tamamen değiştiriyor. Bu dönüşüm şimdi ve burada, içindeyiz. Korona günlerinde artan hızını çok daha net görmeye başladık. Maaşlı mesaili işin, örgün eğitimin, ulus devlet kavramının ve daha pek çok şeyin önemli değişimler geçirdiği bir dönemin içinde yaşama bahtına ve bahtsızlığına sahibiz. Hani derler ya, kutunun dışına çık, kutunun dışında düşün diye... Bunu yapabilmek, yaratıcılık için gereklidir. Yaratıcı bireylerin, geleneksel bağların ve alışkanlıkların dışında düşünebilmeleri gerekir. Size bir sır vereyim: Kutu falan kalmadı artık. Hala bir kutu var zannediyoruz. Oysa tüm kutular buharlaştı. Artık hepimiz, kutunun dışındayız. Bastığımız bir zemin bile yok. Artık her bir birey olarak yaratıcı olmak zorundayız. Uçmayı keşfetmeyenin, çakılacağı günlerdeyiz. Bu yazıdan bir cevap umuyor idiyseniz, dönüp kendinize bakın. Her birimizin kendimiz için cevapları yaratmamız ve bazılarımızın toplum ve dünya için cevaplar yaratmamız gerekiyor. Bu yüzden, kendimi dönüşümün yazarı olarak yaratmak zorundayım. Benim zorunda olduğum şeyler gibi, her birinizin de zorunda olduğu şeyler var. Çok geç olmadan kendi kanatlarınızı keşfedin. Kutuların buharlaştığı gibi bunun bile farkına varamayan ben kendim buhar olmadan umarım kanatlarımın varlığını hissederek kendi varlığıma bireysel devrimimi yaşatabilirim. Uçmayı başarınca güzel de, o zamana kadar işler biraz karışık."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/umman-olan-anlar-jilli/", "text": "Mayıs ayı sonunda dünyaca ünlü nöroanatomist Jill Bolte Taylor Açıkbeyin'in konuğu oldu. 1996 yılında geçirdiği beyin felci esnasında yaşadıklarını bir Ted konuşmasında anlatan Dr. Taylor, bu konuşmanın uyandırdığı yankı ile 2008 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 insanından biri seçildi. Onun deneyimi beynin iki yarım küresinin fonksiyonlarına ilişkin çarpıcı bilgiler sunuyor. Jill beyninin sol yarım küresindeki bir damarın patlaması sonucu beyin kanaması ve ardından sol beyin felci geçiriyor. Bu süreçte dil , okuma-yazma ve hatırlama yetilerini kaybediyor. Kendi bedeninin nerede başlayıp nerede bittiğini ve hatta benliğinin sınırlarını algılayamaz hale geliyor. Geçmiş ve gelecekle meşgul olan, detaylara odaklanan ve planlar yapan sol beyni çalışamaz olduğunda, Jill'in ona sürekli bir şeylerden bahseden iç sesi susuyor ve o hayatında ilk kez sessiz bir zihne kavuşuyor. Sol beyni olmaksızın sağ beyni sayesinde Jill tüm evrenle bir olduğunu idrak ediyor ve etrafındaki enerjinin ihtişamıyla büyüleniyor. Kendini kocaman, geniş, hafif, huzurlu ve son derece mutlu hissediyor, kendi deyimiyle Nirvana'ya ulaşıyor. Jill ne olduğumuzun farkındalığını, daha iyi hayatlar yaşamamızın anahtarı olarak görüyor. Ona göre insanın muazzam doğasını -başka bir ifadeyle sevgi ve enerji olduğumuzu- ne kadar iyi anlarsak kendimize ve başkalarına o kadar iyi, saygılı ve nazik davranacağız. Dolayısıyla Jill sol beyin felcinin kendisine öğrettiklerini ve deneyimlediği Nirvana halini, yaşayan tüm insanlara aktarmak ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek istiyor. Kendi deyimiyle insanlığı iyileştirmek istiyor. Jill yalnızca sağ beynini kullanabilirken kendini evrenle bütünleşmiş hissediyor. Kendi enerjisini her şeyin enerjisiyle harmanladığını ve böylece kelimenin tam anlamıyla evren kadar büyük olduğunu söylüyor. Bireysel varlığı bütünün içinde çözülen Jill, kendi ifadesiyle büyük resim oluyor, her şeyin büyük resim olduğunu fark ediyor ve koşulsuz bir sevgi hissediyor. Bu tecrübe ile evrenin tek bir enerjiden oluştuğuna, varlığımızdaki her bir hücreninse evrenin bilinci olduğuna kanaat getiriyor. Ne diyelim, umman olan anlar Jill'i!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/unutmak-mi-istiyorsun-hatirla/", "text": "Hatırlama ile ilgili çalışmalar nörobilim alanında, anılarımızı tanımak ve tanımlamak konusunda büyük başarılar elde etti. 2014 yılında ilk defa moleküllerin anılara dönüştüğü gözlendi. Onların biyokimyasal yapısı neredeyse netleşti. Bu biyokimyasal yapıyı o kadar iyi çözümledik ki spesifik bazı anıları silip hatta bazı anıları beyne yerleştirebiliyoruz. Tabiki anıların nasıl oluştuğu yada sağlandığına ilişkin problemleri tam olarak çözemesek de onların kimyasal olarak depolandığını ve bu kimyasalların farklı kombinasyonlarındaki çağrışımının görsel, işitsel yada farklı duyusal anıları oluşturduğuna dair ikna edici çalışma ve bakış açılarına sahip olduk. Nörobilim çalışmalarından elde ettiğimiz başarılardan en önemlisi anılarımızı ilk haliyle yani orijinalliğiyle bilincimizde sabit tutamayacağımız gerçeğidir. Anılarımızın bazıları oldukça güçlü ve aydınlık iken, bazıları ise silik ve bulanıktır. Ayrıca anıyı her çağırdığımızda o an, ruhsal durumumuz ve yaşantı aralığı da onların nasıl şekil aldığını yada kazandığı formu etkilemektedir. Zihnimize davet ettiğimiz bir anıyı hatırlamaya çalışırken beynimiz o anının depolandığı bölgelere giderek çeşitli sinyallerin üretilmesini sağlar. Beynin gönderdiği bu sinyaller diğer bölgelerinde anının bıraktığı izler olarak algılanır. Fakat anıyı çağırmak üzere bu anıyı oluşturan kimyasallara her ulaşım sağlandığında gerçekleşen bu ulaşım elektro-biyo-kimyasal bir etki olduğu için anının içeriği de aslında az veya çok değişir. Eğer anı kimyasal ise ve beyin de kimyasal yöntemleri kullanıyorsa, bu işlemler kaçınılmaz olarak anının içeriğini değiştirecektir. Öyleyse her bir hatırlama, aslında yeni bir anı kaydıdır. Yapılan bir çalışmada da hatalı bir şekilde hatırladıkları bir anıyı yeniden hatırlayan kişilerdeki sinir faaliyetlerinin, hatalı anıya daha yakın bir anı ürettiklerinde daha aktif olduğu gözlemlenmiştir. Beynimiz hatalı bir anıyı doğruymuş gibi hatırladığımızda o anının sahteliğini güçlendiriyor gibi görünüyor. Sonrası, bu anı da bozulabilir ve bu şekilde devam eder. Bununla ilgili yapılan deneysel bir çalışmada 70 katılımcı ile bir anının hatırlanması o anıya ait detayların değiştirilmesi amaçlanıyordu. Katılımcılardan, bir ızgara üzerindeki nesnelerin yerlerini üç gün boyunca hatırlamaları istendi. Denekler ilk gün, iki saat boyunca 180 ayrı nesne ile tanıştılar. İkinci gün, bu nesneler ızgaranın merkezine tek tek yerleştirildi ve katılımcılardan her bir nesneyi doğru bir biçimde yerleştirilmeleri istendi. Üçüncü gün de bu test tekrar edildi. Fakat ikinci gün doğru hatırladıkları ile hatırlamadıkları ayrı ayrı tespit edildi. Katılımcıların tümünde bir anı hatırlama sürecinin, o anıya dair hafızayı zayıflattığı görüldü. Aslında ikinci gün doğru hatırlama oranları, hatırlayamadıklarına göre daha iyiydi. Ancak denekler neredeyse hiçbir zaman doğru yeri hatırlayamadılar. Hatta üçüncü gün yanlış yere koydukları nesneler, ikinci gün yanlış yere koydukları nesnelerin konumuna, gerçek konumundan daha da yakındı. Yani ikinci gün oluşturdukları hatalı anıyı gerçek anıymış gibi değerlendirdiler. Anılarımız onları hatırladıkça zayıflıyor. Korkarız ki bir noktadan sonra hatırladığımız şeyin gerçekle hiçbir bağı olmayabilir. Bilimsel araştırmalarda gelinen bu nokta felsefi soruları da tekrarlattırıyor. Neyi ne kadar bilebiliriz? Bilme gücümüzün sınırları nedir? Sanırım özet şu olabilir: Hafızamın beni yanıltmadığı kadar bilebilirim."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/utopya/", "text": "George Orwell'ın 1984 adlı eserine sıkça atıf yapılan şu günlerde ''ütopya'' kavramı üzerine biraz durmak istiyorum. Toplumların durumu hakkında yorum yapmak için orada yaşayan insanların düşlerini incelemek büyük bir yol gösteren olacaktır. ''Değiştirilmek istenen ya da eleştirilen nedir?'' Sorusu olağan durum hakkında bize farkında olmadan ipucu verir. ''İpin ucu kaçmadan'' ipi yakalamak adına ütopyaya bir göz atmamızda yarar olduğunu düşünüyorum. Ütopya; aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplumdur. Köken olarak Yunanca yok/olmayan anlamındaki ou, mükemmel olan anlamındaki eu ve yer/toprak/ülke anlamındaki topos sözcüklerinden türemiştir. Ütopyanın iki işlevi vardır. İlki mevcut durumu değiştirmek, ikincisi ise eleştirmektir. Elbette ütopya terimi kendi içinde birçok tartışmaya da yol açmıştır. Ancak bu tartışmalar, ideal toplumun olamayacağı düşüncesinden ziyade, ''Nasıl olmalı?'' sorusuna verilen farklı yanıtlardan doğar. Çok yaygın olarak düşünülenin aksine ütopya, bir kaçış hayali ya da boş düşünceler değildir. Tersine insan kültürünün çok önemli bir parçasını taşır. Ütopyadan, ütopyacı düşünceden uzak kültürler, sosyal birliklerinden ve ortak paydalardan ne yazık ki yoksun kalırlar. Bu yüzden insan kültürünün ve toplumun en önemli parçalarıdır. Yani ütopya, daha iyi bir varoluşa ve yaşama tarzına duyulan arzudur. Buradaki arzuyu biraz açmak istiyorum. Ütopyanın kaynağı olarak görülen arzu, evrensel değerler taşıyan, insanın doğasından gelen bir duygu durumu olarak kullanılmamaktadır. Toplumsal şartlardan doğan, toplumdan topluma farklılık gösteren bir duygu durumudur. Bütün insan birliktelikleri yeryüzünde en nihayetinde kendini topluma dönüştürür. Yaşanan olaylar sonucu toplum kendi arzu duygusunu yaratır. Bütün kültürlerde ütopyaya rastlamamızın sebebi budur. Arzunun ortaya çıkması toplumsallıkla ilintilidir. İnsan, kendini toplum içinde var etmeye çalıştıkça arzular ve ihtiyaçlar doğar. Elbette kaçınılmaz olarak bunların karşılanmasını talep eder. Ancak toplumdaki bütün insanların aynı aşamalardan geçtiğini düşünürsek eninde sonunda talepler çakışır. Tam olarak bu çarpışmanın sonucunda ütopya doğar. Ütopyaların ortaya çıkmasının ilk basamağı, sosyal olarak yapılandırılmış ihtiyaçlar ile bunların karşılanması arasında oluşan yüksekliği kapatmaktır. Bazı ütopyalar içinde umudu ve değişimi barındırırken bazıları eleştiriyi barındırır. Bunların iç içe geçtiğini görsek bile temel bir yerden ayrılırlar. Temel ayrılık noktaları ise mümkün olanı algılama şekillerinden çıkar. Ayrıca birinin ütopyasının başkasının distopyası olabileceğini de unutmamak gerekir. Şöyle bir baktığım zaman değişimin gerçekleşmesi her zaman mümkün olmuyor. Şartlar, koşullar bazen değişimi gerçekleştirmemize engel oluyor. Böyle bir durumda değişimi ütopyadan beklemek büyük haksızlık olur. Ancak değiştirme imkanını bulamadığımız zaman eleştirme arzusu temel bir öge olarak sabit kalır. Değiştirme her zaman mümkün olmasa bile zorlu koşullarda eleştirme arzusu süreklilik gösterir ve daima imkan dahilindedir. Buradan hareketle ütopyada temel öge daha iyi bir varoluşa duyulan arzudur. Umudun tamamen işlevsiz kaldığı en zor zamanlarda dünyayı, toplumu değiştirmek belki imkansızdır. Ancak eleştirme arzusu daima ayakta kalır. Toplumdan yükselen seslere kulak vermek, birden olmasa bile güzele evrilen değişime kapı açar. - Ruth Levitas-Utopia as Method The Imaginary Reconstitution of Society - Ruth Levitas-The Concept of Utopia - Hakan Çörekçioğlu- Modernite ve Ütopya - Krishan Kumar-Ütopyacılık - Thomas More-Ütopya - Platon- Devlet - Francis Bacon Yeni Atlantis - Farabi İdeal Devlet - Campanella Güneş Ülkesi Bir solukta okudum . Emeğinize sağlık . Başarılarınızın devamını diliyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/uyaranlarin-kuklasi-mi-olacagiz/", "text": "Sonunda 'Eyvah' diyeceğin şeylere, başında 'Eyvallah' deme. Ünlü nöropsikolog Sahakian ve nörolog LaBuzetta tarafından 2013 yılında yazılan kitap bir yetişkinin günde ortalama aldığı karar sayısının 35.000 adet olduğunu ifade ediyor. Sinan Canan'ın İnsanın Fabrika Ayarları 3. Kitap- Sınırları Aşmakta belirttiği gibi davranışlarımızın çoğu tekrarlı ve bilinçsiz gelişen tepkilerden oluşmakta çünkü beynimiz zaten çok enerji tüketen bir organ ve özellikle dikkat gerektiren süreçlerle ilgilenen ön beyin devreleri de oldukça pahalı devreler olduğu için her gün aldığımız 35.000 karar için bu pahalı devreleri işletmek, ekonomik açıdan hiç de akıllıca bir karar olmaz. 2010 ve 2014 yıllarında yapılan iki çalışma bize dışarıdan gelen uyaranın türüne göre dikkat çekerlik ağının adeta bir anahtar görevi görerek ya beyindeki varsayılan mod ağını ya da bilişsel yük gerektiren aktivitelerde işlev gösteren merkezi yürütücü ağı çalıştırdığını gösteriyor. 2017 yılında yayınlanan bir makale ise karar alırken, konunun daha önce öğrenilmiş olup olmamasına bağlı olarak, beynin farklı bölgelerinin çalıştığını gösteriyor. 28 kişi ile yapılan bu çalışmada deneklerin bir iskambil oyunun kurallarını öğrendikten sonra, oyunu oynarken beyinlerinde varsayılan mod ağının çalıştığını işaret ediyor. Varsayılan mod ağının biz belirli bir işle meşgul olmadığımızda aktif olduğunu biliyoruz. 2018 yılında Nature'da yayınlanan farklı bir çalışma da yine bu bulguyu destekler şekilde riskli kararlarda varsayılan mod ağının bastırıldığının altını çiziyor. Bu çalışmalar bize insanların beyinlerinde varsayılan mod ağının riskli olmayan ya da daha önce öğrenilmiş durumlara ait kararların alınmasında da rol oynadığını yani belli kararların otopilot bir sistem tarafından alındığını gösteriyor. Bu durumda varsayılan mod ağı için, beynimizin aylaklık ağı olma görevine ek olarak, belli uyaranlara, belli kalıp cevaplar veren bir ağ diyebiliriz ve çalışma mantığını Anthony Burgess'in 1962'de yazdığı ünlü romanı Otomatik Portakal'da anlatılan Pavlov koşullanma kurallarına benzetebiliriz. Benzetme çok mu karmaşık oldu? Otomatik Portakal'ı hala okumayanlara, en azından Stanley Kubrick'in sonrasında bu kitabın filmini çektiğini hatırlatmak ve filmi izlemelerini tavsiye etmek isteriz. Burada anlatarak, kitabı okuma ya da filmi izleme keyfini elinizden almak istemeyiz. Yazımızın devamı Urla'ya taşınmayıp, oldukları coğrafyada kalıp, daha farklı bir yaşam hayal edenler veya Urla'ya taşındığı halde, aradığını bulamayanlar için. İyi haber: Varsayılan mod ağımızı yeniden kurgulamak mümkün. 2015 yılında İsveç'te yayınlanan bir makale, şizofreni, Alzheimer, hiperaktivite & dikkat bozukluğu, anksiyete, epilepsi ve depresyonda varsayılan mod ağının normal bir beyindekinden farklı çalıştığının altını çizerken, bu ağın işlerliğinin hastalıkların tanısında kullanılabilecek bir biyogösterge olabileceğini savunuyor. Bundan yaklaşık 60 yıl öncesine kadar beynin yapısal veya fizyolojik değişikliklere uğrama yeteneğinin çocukluktan sonra mümkün olmadığına dair bir kanı vardı. Her ne kadar daha önce plastisitenin olabileceği öne sürülmüş olsa da nöral plastisite terimi ilk defa sinirbilimci Jerzy Konorski tarafından kullanıldı. Sonrasında yapılan araştırmalar ve özellikle de ünlü sinirbilimci Michael Marzenich tarafından yapılan çalışmalar beynin insanın son anlarına kadar bile nöroplastisiteye sahip olduğunu yani kendini yeniden yapılandırabildiğini gösteriyor. Meditasyonun beyinde ya da Dalai Lama'nın ifade etmeyi tercih ettiği gibi, sadece beyinde değil de zihinde yapısal değişiklikler yaptığını gösteren çalışmaların sayısı her geçen gün artıyor. American Mindfulness Research Assosication'da yayınlanan grafik, yıl bazında yalnızca farkındalık üzerine yapılan akademik araştırma sayısını gösteriyor. Özellikle Dalai Lama'nın desteklediği, dünyanın en mutlu insanı olarak bilinen Budist rahip Matthieu Ricard'ın , ünlü sinirbilimci Richard Davidson'ın, ünlü nörobiolog Antoine Lutz'un ve yine ünlü psikolog Paul Ekman'ın beraber çalıştığı birçok araştırma, konuyu merak edenler için bir başlangıç noktası olabilir. Özellikle 2014 yılında Lutz, Ricard ve Davidson'ın yayınladığı Mediyasyoncunun zihni isimli makaleyi okumanızı tavsiye ederiz çünkü hem görselleri hem de anlatım dili açısından çok anlaşılır bir şekilde yazılmış. Bu makalede örneğin meditasyon yapan rahiplerin beyinlerinde dikkat, duygu, içsel iletileri işlemekten sorumlu prefrontal korteks ve insula bölgelerinin, kontrol gruba kıyasla daha büyük olduğundan bahsediliyor. Ey kör! bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş! Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş! Bir nefestir alacağın, o da boştur boş! Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımın sizin için geliyor: Pazarlama: Dikkat! American Mindfulness Research Association (2019). Mindfulness journal publications by year, 1980-2019. Retrieved from https://goamra.org/resources/. Burgess, A. (2016). Otomatik Portakal . Türkiye İş Bankası, İstanbul. Bressler, S. L., & Menon, V. (2010). Large-scale brain networks in cognition: emerging methods and principles. Trends in cognitive sciences, 14(6), 277-290. Davidson, R. J., Kabat-Zinn, J., Schumacher, J., Rosenkranz, M., Muller, D., Santorelli, S. F., ... & Sheridan, J. F. (2003). Alterations in brain and immune function produced by mindfulness meditation. Psychosomatic medicine, 65(4), 564-570. Ekman, P., Davidson, R. J., Ricard, M., & Alan Wallace, B. (2005). Buddhist and psychological perspectives on emotions and well-being. Current Directions in Psychological Science, 14(2), 59-63. Fox, K. C., Nijeboer, S., Dixon, M. L., Floman, J. L., Ellamil, M., Rumak, S. P., ... & Christoff, K. (2014). Is meditation associated with altered brain structure? A systematic review and meta-analysis of morphometric neuroimaging in meditation practitioners. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 43, 48-73. Goulden, N., Khusnulina, A., Davis, N. J., Bracewell, R. M., Bokde, A. L., McNulty, J. P., & Mullins, P. G. (2014). The salience network is responsible for switching between the default mode network and the central executive network: replication from DCM. Neuroimage, 99, 180-190. İslamoğlu, E., Yıldırımalp, S., & Benli, A. (2014). Türkiye'de tersine göç ve tersine göçü teşvik eden uygulamalar: İstanbul İli Örneği. Sakarya İktisat Dergisi, 3(1), 68-93. Klimecki, O. M., Leiberg, S., Ricard, M., & Singer, T. (2014). Differential pattern of functional brain plasticity after compassion and empathy training. Social cognitive and affective neuroscience, 9(6), 873-879. Kurmuş, F. (2018). Büyük kentlerden sahil kasabalarına yaşam tarzı göçü: Bodrum örneği üzerine niteliksel bir çalışma . McCormick, Ethan M., and Eva H. Telzer. Contributions of default mode network stability and deactivation to adolescent task engagement. Scientific reports 8.1 (2018): 1-11. Ricard, M., Lutz, A., & Davidson, R. J. (2014). Mind of the meditator. Scientific American, 311(5), 38-45. Sahakian, B., & LaBuzetta, J. N. (2013). Bad Moves: How decision making goes wrong, and the ethics of smart drugs. OUP Oxford. Simon, R., & Engström, M. (2015). The default mode network as a biomarker for monitoring the therapeutic effects of meditation. Frontiers in psychology, 6, 776. Vatansever, D., Menon, D. K., & Stamatakis, E. A. (2017). Default mode contributions to automated information processing. Proceedings of the National Academy of Sciences, 114(48), 12821-12826."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/uydurup-kendimizi-kandiriyoruz/", "text": "Başlığı okuyunca ne düşündünüz? Birbirinden çok farklı iki anlam var o cümlede. Büyük olasılıkla olumsuz çağrışımı geldi aklınıza. TDK'nın sözlüğünden biraz yardım alarak zihninizde oluştuğunu tahmin ettiğim anlamı ifade edeyim: Hayal gücünden yararlanarak gerçek dışı bir şey söyleyerek, yakıştırarak kendimizi aldatıyoruz diye anladınız. Oysa bu yorum, TDK'ya göre ikinci sıradaki anlamlardan yararlanıyor. İlk sıradaki anlamlara göre cümleyi şöyle yorumlamamız gerekirdi: Durumun uymasını sağlayarak kendimizi ikna ediyoruz. Yaşam da böyle bir şey. İnsanlar olarak şu dünyayı görülmüş bir rüya gibi yorumluyoruz ve uydurup kendimizi kandırıyoruz. Bunu en güzel Harari anlatır. Homo Sapiens isimli kitabında insanın bugüne gelişinin tarihi sürecini anlatırken kültürel tüm unsurların nasıl birer büyük kurgu olduklarından bahseder. Uluslar, ticaret, bankalar, para birimleri, paranın kendisi, şirketler, ekonomi... Her şey, hepsi aslında yeterince inananı olan birer masaldır. Ve yeterince inanan insanı olan kurgu çok güçlü bir şeydir. Mesela Türkiye'nin kuruluş macerasını ele alalım. Bunun için epey geriye gitmemiz gerekir. Türkiye'nin kurgusunu oluşturmaya çalışmamızın sebebi, önceki kurgunun çökmüş olmasıydı. Osmanlı kurgusu çok güçlü bir kurguydu... Zamanında... Karlofça bu kurgunun artık gücünü kaybettiğini işaret etti. Bir yüzyıl boyunca Osmanlı kurgusunun içinin boşaldığı o kadar da fazla anlaşılmadı. Daha 1800 olmadan 3. Selim'le Osmanlı kurgusu ciddi bir şekilde yeniden ele alındı. Tanzimat, Islahat, Birinci ve İkinci Meşrutiyetler ve aradaki yüzlerce girişim, deneme... Bunların hepsi kurgunun artık inandırıcı olmayan halini bir düzene sokmaya, kurguyu yeniden inanılır kılmaya ilişkin çabalardı. Ama Osmanlı'nın hikayesi eski bir çağın kurgusuydu. Enerji tipi dönüşümlerinin keşfedildiği, bilim devrimi ve sanayi devriminin üst üste çakıştığı bir zamanda buna benzer kurgular dünyanın her yerinde gücünü kaybediyordu. Osmanlı tipi bir imparatorluk dünya yüzünde artık kimseyi hikayesine inandıramayan bir kurguydu. Osmanlıcılık denendi, yenilenmeye çalışıldı; olmadı. İslamcılık öne sürüldü; olmadı. Türkçülük öne sürüldü o daha iyi tuttu ama o da tam tutmadı. Neyse ki kahramanlar üretmekte çok bereketli bir kültürüz. Atatürk ve silah arkadaşları ama daha önemlisi Atatürk ve devrim arkadaşları, çağlarının ve imkanlarının çok ötesinde bir çabayla yeni bir kurgu oturttular. İyi yönleriyle kötü yönleriyle, ama daha çok da çağa uygun belirli bir inandırıcılığı olan bir kurgu ortaya koyabilmiş olmalarıyla, Türkiye ortaya çıkabildi. O kurgu sanayi devrimi dünyası için belirli bir inandırıcılığa sahip bir kurguydu. Şimdi daha başka bir dünya ile baş başayız. Madenlerden kazılarak çıkarılan altın yerine GPU'lu bilgisayarların mining çalışmalarıyla ortaya çıkarılan coinler milyarlarca dolarlık işlem hacmi üretiyor. Eskiden insanların yaptıkları işleri makine öğrenmesine dayalı yapay zekalar gerçekleştiriyor. Sınır diye bir şey kalmadı, dijital hale getirdiğimiz herhangi bir şeyi dünyanın öte tarafına ışınlıyoruz. Kurgu çöktü. Yanlış anlamayın, Türkiye ile ilgili bir şeyden bahsetmiyorum. Dünün dünyasına ait kurgumuzun tamamı, tüm dünyada çöktü. Hızla yeni bir kurgu oluşturuyoruz tüm insanlık olarak. Çünkü biz her zaman uydurup kendimizi kandırırız. İş başa düşüyor. Başka iklimlerdeki pratiklerden doğan teorileri göz ardı etme şansımız tabii ki yok. Ama sadece o teorileri alıp kopyala yapıştır işe yarıyor olsaydı, 3. Selim zaten daha 1800'den önce meseleyi çözmüş olurdu. O zamanki kurgu yenilemesinde arada 150 yıllık çok sancılı bir süreç yaşayarak bir noktaya gelebildik. İşin başa düştüğü yeni bir devrin içindeyiz artık. Tüm dünyanın kurgularının yeniden üretildiği bu çağda bizler de her birimiz yeni bir kurgu üretim sürecinin içindeyiz. Ne uydurduğumuz da neye kandığımız da çok önemli. Gelecek uydurduklarımız ve kandıklarımız üzerine yeniden kuruluyor."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/uyku-oruntuleri-ilkel-ve-modern-yasam-arasindaki-ilginc-farklar/", "text": "Ampul veya termostatsız bir dünyada yaşayan avcı-toplayıcılar ve tarım köylüleri, geceleri akıllı telefon kullanan şehir insanlarından biraz daha az uyuyordu. UCLA psikiyatristi ve uyku araştırmacısı Jerome Siegel, Geleneksel bilgeliğin aksine, elektriksiz toplumlardaki insanlar bizimki gibi endüstriyel toplumlardaki insanlardan daha fazla uyumuyorlardı diyor. Batı tipi yeni uyku modelinin olası sağlıksız sonuçlarına işaret eden Duke Üniversitesi'nden evrimsel biyolog David Samson, farklı insan gruplarının birbirinden oldukça farklılık gösteren uyku ve uyanıklık döngülerine dikkat çekerek, insanda uykunun evrimine dair önemli noktaların altını çiziyor. Diğer primatlarla karşılaştırıldığında insanda uykunun evrimi, daha kısa zaman dilimlerinde daha derin uyumaya doğru kaymaya yönelmiş ve bu da kültürlerin gelişmesine paralel olarak, yeni beceri ve bilgileri öğrenmek için daha fazla zaman kazandırmayı sağlamış görünüyor. İnsanlar ayrıca günlük çalışma programlarına ve sıcaklık gibi çevresel faktörlere dayalı olarak uyku programlarını revize etme yeteneğini geliştirmiş ve çeşitlendirmiş sıra dışı bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Dr. Samson ve ekibi, Amerikan Fiziksel Antropoloji Dergisi'nde yayınlanan araştırmaları, farklı insan gruplarının uyku döngüleri hakkında ilginç bilgiler veriyor. Çalışmada Hadza avcı-toplayıcıları, Madagaskarlı köylüler, günümüz tipik batılı çalışan insanların uyku döngüleri ve sanayi devrimi öncesi batı toplumlarında rapor edilmiş uyku verileri karşılaştırılıyor. Bu sonuçlara göre Hadza avcı toplayıcılarının ve Madagaskarlı köylülerin gecede yaklaşık olarak ortalama 6,5 saat uyudukları ortaya çıkmış durumda. Bu sonuçlar, daha sade bir yaşam süren söz konusu toplulukların bireylerinin ortalama Amerikalı yetişkinlerin yaklaşık yedi saatlik ortalamasından daha az uyuduklarını gösteriyor. Çeşitli aile ve grup üyeleriyle birlikte uyuyan avcı-toplayıcılar ve köylüler, gece boyunca tipik bir batılı uykusuna göre daha sık aralıklarla uyanıyorlar. Ayrıca çalışmaya katılan deneklerin uyku sırasında kaydedilen beyin faaliyetleri de batılılara kıyasla daha kısa süreli yavaş dalga ve hızlı göz hareketi uykusu gibi belirtilerle, nispeten daha hafif uykuya dair biyolojik işaretleri görmemizi sağlıyor. Bunun yanı sıra Hadza ve Madagaskarlı bireyler, genellikle gündüz saatlerinde bir veya iki kestirme ile gece uykularını destekliyor görünüyorlar. Kestirme molaları Hadza'lar için ortalama 47.5, köylüler için ise ortalama 55 dakika olarak kaydedilmiş. Samson ve ekibinin en önemli bulgusu belki de avcı-toplayıcıların ve köylülerin, batılılara göre daha tutarlı günlük uyku ve uyanıklık döngülerine sahip olmaları. Hadza yetişkinleri, gece yarısından kısa bir süre sonra ve öğleden sonra yatağa ya da daha yaygın olarak mindere yatma eğilimi gösteriyorlar. Geceleri iki aşamalı bir uyku uyuyor ve gece yarısından kısa bir süre sonra yaklaşık bir saat boyunca uyanıyorlar. Bu gece uyanmalarının da prolaktin hormonunun normalden daha fazla salgılanmasına neden olduğu ve bir sonraki gün daha yüksek düzeyde bir dikkat ve uyanıklığa yardımcı olduğu biliniyor. Tarihsel kayıtlar, 500 ve 200 yıl önce Batı Avrupalılar arasında da benzer bir uyku düzeninin varlığını düşündürüyor.Ayrıca tropikal nem miktarının düşmesinin, daha derin ve daha az parçalanmış uykuyu da beraberinde getirdiği çalışmanın sonuçlarından bir tanesi. Araştırmacılara göre, avcı-toplayıcıların ve köylülerin, batılılara göre en büyük avantajı bol miktarda doğrudan güneş ışığına maruz kalmaları. Zira çok sayıda çalışma, tutarsız uyku-uyanıklık döngülerinin, yaygın iltihaplanma ve kalp problemleri de dahil olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarının; güneşe yeterince maruz kalmama ile bağlantılı olduğunu gösteriyor. Samson, modern toplumlardaki insanların gün boyunca daha çok güneş ışığına maruz kalmaya çalışmalarının yanı sıra; karanlık çöktükten sonra mavi dalga boyuna sahip ışığa maruziyeti azaltarak ve sıcaklıkları da gece saatlerinde birkaç derece düşürerek bu araştırmadan faydalı bir ders çıkartabileceklerini söylüyor. Artık hemen herkesin bildiği gibi, akıllı telefonlar ve diğer dijital cihazlar, melatonin üretimini baskılayabilen ve uyku kalitesini ciddi oranda bozan mavi dalga aralığında ışık yayıyorlar ve bu ışık özellikle uyuma saatlerinde uyku düzenimizi çok olumsuz yönlerde etkiliyor. Chicago Northwestern Üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi'nden biyomedikal antropolog Kristen Knutson, tutarsız uyku düzenlerinin veya çok az uykunun sağlık üzerindeki etkilerinin kültürlere ve bölgelere göre değişiklik gösterdiğine işaret ediyor. Mesela bazı çalışmaların da önerdiği gibi, gece altı saatten daha az uyumak yemek yeme isteğini artırarak özellikle fast-food yiyeceklerle kuşatılmış ve uykudan mahrum kalmış ofis çalışanları gibi insanlar, sınırlı bir gıda ile karşılaşan fiziksel olarak aktif bir avcı-toplayıcılardan çok daha fazla aşırı kilo, obezlik ve fazla yeme ile ilgili diğer sağlık problemleri gibi sıkıntıları yaşayabiliyorlar. Samson'un araştırması, Knutson tarafından yapılan ve elektriksiz yaşayan kırsal Haitililerin gece ortalama yedi saat uyuduğuna dair önceki kanıtlarla uyumlu sonuçlar vermiş. Ayrıca Siegel'in ekibi yakın zamanda Hadza da dahil olmak üzere üç farklı avcı-toplayıcı toplulukta gece uykusunun ortalama 5.7 ila 7.1 saat olduğunu bildiriyor. Renkli olarak işaretlenmiş alanlar, Hadza avcı-toplayıcıları, sanayi öncesi Batı Avrupalıları, 9-5 işte çalışan günümüz Batılıları ve Madagaskar'daki elektriksiz köylüler için tipik uyku ritimlerini ve ortalama sürelerini gösteriyor. Bilim insanlarına göre, uyku düzenleri insan topluluklarının yaşadığı yerel ortamlar ve grupların geçimini sağlama biçimleriyle şekilleniyor. - Kaynaklar: - Samson et al.Hadza sleep biology: Evidence for flexible sleep-wake patterns in hunter-gatherers. American Journal of Physical Anthropology. Published online January 7, 2017. doi:10.1002/ajpa.23160. - Samson et al. Segmented sleep in a non-electric, small-scale agricultural society in Madagascar.American Journal of Human Biology, in press, 2017."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/vampir-norolojisi/", "text": "Kendinizi bir ormanın yakınlarında hayal edin, saat gece 3 civarı ve arkadaşlarınızla gittiğiniz partiden çıkıp hava almaya, ağaçlara doğru yürüyorsunuz fakat ayağınız kayıyor ve ormanın derinliklerine doğru yuvarlanıyorsunuz. İnişinizi yumuşatmak için önünüze doğru uzattığınız ellerinizi kan kaplıyor. Ayağa kalkıyorsunuz fakat etrafta ilginç bir sessizlik var, ne ceylan ne de kuş sesi duyuluyor. Partiye geri dönmek için etrafınıza bakıyorsunuz, yön belirlemeye çalışıyorsunuz ama boşuna, her taraf aynı görünüyor. Derken ağaçların arkasından biri beliriyor ve onu fark edince rahat bir nefes alıyorsunuz size yardım edebilecek biri . Fakat bu kişinin nedense cildi bembeyaz, birde ağzının kenarından kan mı akıyor? Yoksa? Bu yoksa? ... Hayır olamaz... VAMPİR! Öncelikle Vampirleri insanlardan ayıran noktaları inceleyeceğiz. Kendileri ölümsüz, ışığa karşı aşırı hassas, kan ile beslenen, koklama ve işitme duyuları keskin canavarlar. Gelin Vampirlere daha yakından bakalım. Beni Hatırladın mı? 3 Yaşındayken Altını Değiştirmiştim! Vampirler yaşam deneyimlerini süresiz olarak biriktirebilirler. Sonsuza kadar hayatta olsaydınız başınıza gelen her şeyi hatırlar mıydınız? Sanmıyorum. Hafızanız, anılarınız üzerinden zaman geçtikçe bozulma eğilimindedir. Bugün olan hemen hemen her şeyi hatırlayabilirsiniz, fakat dört gün önce akşam yemeği için ne yediğinizi hatırlama konusunda zorlanabilirsiniz. Bundan ötürü 3000 yaşına varmış bir vampirin şatodaki tanımadığı teyzelerinin onun 3 yaşındayken ilk tavşanını yakalamasına yardım ettiğini hatırlayamamasını geçtim, 50 yıl önce hangi arkadaşlara sahip olduğunu bile unutabilir. Unutmak, hayatın her evresinde herkesin yaşadığı ve kesinlikle kötü olmayan doğal bir süreç nasıl olsa. Hatırlama tümseği döneminde meydana gelen olaylar, kişisel ve duygusal olduğu için hafızada kalırlar. Bu olaylar aynı zamanda hafızada defalarca tekrarlanır ve gözden geçirilir, bu da kişiliğimize iyice yer etmesini sağlar. Vampirler de bir zamanlar gençti, onların da bir hey gidi günler demeye hakları yok mu? Bir vampirin ilk öpücüğünün üzerinden 1000 yıl geçse bile onu asla unutmaması mümkün. Ölümsüz aşktan kasıt bu olmalı! - Fiziksel beceri, sanatsal yetenek ve entelektüel uğraş kategorilerine girebilecek iki veya üç şey seçin. Görevlerin çeşitliliği motivasyonunuzu artıracak ve beyin sistemlerinizi güçlendirerek eğitim sebepli nöroplastisiteyi destekleyecektir. - Üzerinde çalışacağınız becerileri ara vererek gerçekleştirmeniz, kısa bir zamanda çok iş yapmaktan daha verimli olacaktır. Bu nedenle her bir görevi pekiştireceğiniz günleri döngüye alın ve görevler arası kendinize birkaç gün dinlenme izni verin. - Halihazırda ustalaştığınız becerileri pekiştirmek ve idame ettirmek için kendinize haftada bir veya iki gün ayırın. - Öğrenilen becerilerin pekiştirilmesi için uyku olmazsa olmaz, tabutunuzun içinde tatlı bir uyku çekin. Kan Kardeşi mi Olmak İstiyorsun Bİ'DAKKA! Birkaç yıl önce tıbbi kozmetik alanında Platelet-Rich Plasma yüz gerdirme işlemlerini çevreleyen, Vampir Facelift diye bir hizmet ortaya çıktı. İşlem gayet basit: tıp teknisyeni kanınızı alıyor, trombositleri izole etmek için bir santrifüj kullanıyor ve ardından bunları yüzünüze tekrar enjekte ediyor. Bu süreç yüzünüzde yaşlanma belirtilerini tersine çevirecek kök hücreleri uyarıyor ve büyüme faktörlerinin üretimini tetikliyor. Not: Bütün vampir takipçilerime selamlarımı iletiyorum. Sizi seviyorum ama pandemiyi atlatsak bile fiziksel mesafemizi koruyalım lütfen."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/virusun-toplumsal-hasari-fizyolojik-tahribatini-gecti-mi/", "text": "2019 bitiyor. Hayır, zamanı geri almadım. 2020'ye Savaş Ay'ın A Takımı'na giriş yaparken kullandığı o meşhur sözlerindeki gibi dalıyoruz. Zıpkın gibi, fişek gibi. Ama o da ne? Doğuda, daha da doğuda, en doğuda bir şeyler oluyor. Çin; SARS COV-2, nam-ı diğer Covid-19 koronavirüsünü dünyaya açıklayıveriyor. Bunlar bize resmi kanallar vasıtasıyla ulaşan ilk veriler. Ancak zaman geçtikçe ve araştırmalar devam ettikçe, aslında durumun pek de ilan edildiği gibi olmadığını anlıyoruz. Milano'da bulunan IRCCS Ulusal Tümör Enstitüsü ve Siena Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, Eylül 2019-Mart 2020 tarihleri arasında alınan kan örnekleri incelendi. Ortaya bambaşka gerçekler çıktı .(1) Virüsün, Eylül 2019, hatta yaz aylarında dahi İtalya'da bulunduğuna yönelik bulgular elde edildi. Bu durumda ya virüsün kaynağı Çin değildi, ya da virüs çoktan dolaşımdaydı, bizim haberimiz yoktu. Ben işin virüs boyutuyla ilgilenmeyeceğim. Biyolog ya da virolog değilim. Hasbelkader sosyoloji tahsili yaptığım için işin toplumsal boyutuna odaklanma yolunu tercih ediyorum. Ki toplum mühendisliği diyerek de tarif edebileceğimiz sosyoloji bilimi; bizatihi pozitivist yönüyle birçok bilim dalıyla kesişim kümesi halinde çalışan bir katalizördür. Güney Koreli felsefeci ve ve kültür teorisyeni Byung-Chul Han, pandemi sonrası ortaya çıkan paylaşılmış hezeyanı İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu olarak nitelendiriyor.(2) Bu nitelemesinde haksız sayılmaz. Zira pandeminin Türkiye'de ilan edildiği 11 Mart 2020'den bu yana, akılalmaz yöntemlerle virüsten kaçmaya, virüsü doğanın bir parçası değil de, bizi yok edecek tehlikeli bir düşman olarak görmeye başlayan yığınlarla karşı karşıya kaldık. Sinan Canan'ın, Oytun Erbaş'ın sunduğu bir programda İnsanlar virüsü, kapının önünde elinde masatla bıçak bileyen bir şey zannediyor demesi insanların virüs hakkında ne tür düşünceler taşıdığına dair iyi bir örnek. Virüsün binlerce yıldır Homo Sapiens Sapiens ile birlikte olduğunu; virüsün de biyolojik olarak evrim geçirdiğini bilmeyen halk kitleleri, televizyonda her gördüğüne inanmaya, virüsün hoplayıp zıpladığına, açık havada 50 metre yol alabileceğine inanmaya başladı. Artan toplumsal paranoya; obsesif kompulsif rahatsızlıkları ve anksiyete bozukluklarını da beraberinde getirdi. Birçok ülkede uygulanan karantinalarda; aile içi şiddetin, uyuşturucu kullanımının ve alkolizmin arttığını ise yabancı kaynaklı medya kuruluşları ve araştırmacılar ayan beyan ortaya serdiler. Covid-19 salgınının aile içi şiddete etkisi: Karantina sırasında ev izolasyonunun karanlık yüzü başlıklı makalede (3) araştırmacılar; karantinanın aile yapısı ve toplumsal düzen üzerindeki yıkıcı etkilerini ortaya çıkarmakla kalmadılar, işin psikolojik etkenlerini de incelediler. Alkol kullanımı artmış, kadına yönelik şiddette ciddi bir yükseliş olmuş, bununla beraber uyuşturucu kullanımı da ek olarak yanında gelmişti. Soluk Mavi Nokta'mız, 1346-1353 arasında Avrupa'yı kasıp kavuran ve en iyimser tahminlere göre 75 milyon insanı öldüren hıyarcıklı veba salgınından; 20. yüzyıl başlarındaki İspanyol gribine kadar birçok pandemiyle karşı karşıya kaldı. Osmanlı Devleti henüz yıkılmamışken, Payitaht'ta yaşanan veba ve kolera illetlerinden tutun da, 2009 senesindeki global domuz gribi salgınına kadar türlü hastalıklarla ve dolayısıyla ölümle burun buruna geldi. Ölüm her şeyi eşit yapan doğal bir sonuç olduğuna göre, hayat, ölümden kaçarak yaşanılmaz. İnsan, tabiatı gereği her zaman bilinmezlikten korkmuştur. Korktuğu için kendine putlar icat etmiş, gökyüzündeki yıldızlardan ürkmüş, yıldırımları kendilerine Zeus'un gönderdiği zehabına kapılmıştır. Artık Zeus'u esatiri bir varlık olarak kabul ediyoruz. Yıldırımların nasıl meydana geldiği bilgisine fizik yasaları gereği sahibiz. Virüsler kabilesinin anamnezini de biyologlar ve virologlar sayesinde biliyoruz. Binlerce yıl önce olduğu gibi tamamen karanlıkta değiliz. Bu bir paradoks. Aslında hiç olmadığımız kadar da karanlıktayız. Medyanın doğruluğu son derece tartışmalı virüs haberlerini clickbait tuzağıyla, yalnızca hit almak için servis etmesi, küresel paranoyayı tetiklemiş bulunuyor. Hayatta kalmak, insanın doğal refleksidir; bu doğru. Ama bu ihtiyar gezegende yaşayan hiçbir insan, hayatta kalmak için ölümden kaçmamalıdır. Çünkü biyolojik olarak buna muktedir değiliz. Bu yazıyı yazan ben ve okuyan sen; en iyimser ihtimalle 100 yıl sonra hayatta olmayacağımızı biliyoruz. (100 yılı bol keseden verdim) O halde işimiz uzakta belirsiz olanı görmek değil, elde olanı değerlendirmek olmalı. Kılıcımız yanımızda durabilir, ama bizim motoru stop ettirmemiz, varoluşumuza ihanet olur. Bu kılıç; hastalıklardan korunmak için alacağın hijyen tedbirlerin olabilir. Fakat sen bu süreyi, yalnızca hastalıktan kaçmak için harcarsan, belki yaşamını kaybetmeyeceksin, ama yaşamayı kaybedeceksin!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/ya-her-sey-cok-guzel-giderken-bir-aslana-yem-olursak/", "text": "Ya Her Şey Çok Güzel Giderken Bir Aslana Yem Olursak.. Çok uzun bir yürüyüştü. Yorgunluktan bacaklarını hissedemeyecek, göz kapaklarını açmakta zorlanacak, nefes bile alamayacak hale gelmişti. Son bir güçle 100 m uzaklıktaki ağacın altına kadar gelebildi ve oturdu. Ohhh. Bir nefes aldı. Gözlerini kapattı. Oturmak iyi gelmişti. Biraz dinlendikten sonra elini pantolonunun cebine attı, birkaç kuru ekmek parçası kalmıştı. Bu yorgunluğun üstüne bir de aç kaldık anlaşılan diye geçirdi içinden. Keşke, dedi, keşke sıcacık bir tavuk budu olsaydı cebimde bu kuru ekmekler yerine. Öyle derinden istemiş olacak ki kuru ekmekleri almak için elini cebine attı. Eli ısındı bir anda. Bir şey vardı cebinde. Kavradı, çıkardı. Sıcacık bir but. Aaa-aa. Çok sevindi. Çok sevindi ama Ahhh, dedi bilseydim, olacağını bilseydim bir masa dolusu yiyecek isterdim. Bir anda bir masa belirdi. Üstüne beyaz bir örtü serildi. Yiyeceklerle doldu masa. Şaşkınlık içinde Çikolata şelalesi, dedi, hooop çikolata şelalesi belirdi masada. Muz dedi muz geldi. Jambon dedi jambon. Et, balık, tavuk, içecekler... Ne istediyse geldi. Masada yer kalmamıştı. Şaşkınlık içinde hepsinden birer ikişer attı ağzına hızlıca. Doydu tıka basa. Karnı davul gibi olmuştu. Oohhh dedi ama birden Bu kadar rahatlamışken şimdi, bu taş toprağın üstünde rahatsız bir şekilde mi yatacağım? Rahat bir yatak olsaydı keşke. diye geçirdi aklından. Bir yatak belirdi. Kuş tüyü yastıkları, yün yorgan ve ipek çarşafla yumuşak mı yumuşak, rahat mı rahat. Zıpladı yatağın üstüne, serildi boylu boyunca. Sonra birden hızlıca doğruldu yatakta. Ama yaaa, dedi yalnız mı yatacağım burada? Yanımda bütün bunları benimle paylaşacak biri olsaydı. Hemen eşi geldi yanına. Artık şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyordu. Yok artık, dedi bu kadarı da fazla. Kesin bir aslan gelip yiyecek şimdi beni. O zamana kadar ağzından çıkan her şey olmuştu. Son söylediği de oldu. Daha önce hiç aslan görülmemiş olan bu ormanda bir aslan belirdi, yaklaştı ve ormancıyı gerçekten yedi. Ormancının altında oturduğu ağaç bir dilek ağacıydı. Ne istediyse oldu. Olumlu ya da olumsuz diye ayırt etmeden her şey gerçekleşti. Bazen sevindirdi, bazen de fena halde üzdü. Düşme ihtimali çok yüksek olan bir alanda, bir de üstüne kendince akrobasi hareketleri yapmaya çalışan oğlunuza/kızınıza ne dersiniz? Büyük oranda Yapma, düşersin. dersiniz. Koskaca Manisa'da daha önce hiç gitmediğimiz bir evi aradığımızda da bu idrak yoktu bende. Bildiğimiz tek şey, halamın evinin bir caminin yanında olduğuydu. Hangi caminin? Kaç tane cami vardı Manisa'da? Nasıl bir evdi peki, önünden geçsek tanıyacak mıydık? Bilmiyorduk. Ama gidiyorduk. Manisa'nın caddelerinde, babam, annem ve abimle, bir o sokağa bir bu sokağa yön değiştiriyorduk. Babam oldukça rahattı. Buluruz diyordu sadece. Annem çıldırmış Yahu nasıl bulacağız? Bir arayıp sorsana şeklinde söyleniyordu kendince. Ve ormancının yaşadığı olaydan çok da aşağı olmayan bir gariplik yaşadık hep birlikte. Bir anda halamın eşi çıktı karşımıza. Manisa sokaklarında, aynı anda, aynı yerde eniştemle karşılaşma ihtimalimiz milyonda bilmem kaçken, o ihtimal gerçek olmuştu. Çünkü babam sürekli Buluruz diyordu. Ormancı bir masal, evet. Ama benim yaşadıklarım gerçek. Babamla deneyimlediğimiz, sadece içlerinden küçük bir örnek. Bir cuma akşamı geç kaldığınız tiyatro salonuna yetişmeye çalışırken Arabayı park etmeye de yer olmaz şimdi yerine Arabayı salona yakın bir yere park eder rahatça yetişiriz demeyi deneyin, bakalım neler olacak. Yetişmeyecek değil yetişecek, düşersin değil düşme deyin. Gerçekten inanarak söyleyin, bakalım neler değişecek. Manisa'da eniştemle karşılaşmamız şanstı, ama babam buluruz diye etrafını dört gözle incelemeseydi eniştemi görmeyecekti. Şans şanslı olduğuna inanmaktır. der Tennessee Williams. Yani şans dediğimiz, olumlu düşüncelerle verdiğimiz emeğin, hayat aynasından bize geri yansımasından başka bir şey değil aslında. Kesinlikle bitmeyeceğine inandığınız bir yola başlamazsınız, kesinlikle kazanamayacağınıza inandığınız bir sınava girmez, kabul alamayacağınıza tam olarak inandığınız bir işe başvurmazsınız. Bu da eğer kapınıza uğrayacak bir şansınız varsa onu reddetmek anlamına gelir. Bu nedenle olumlu düşünmek, buna inanmak ve bu inançla emek vermek, inançsız verilen emeğe ya da hiç gösterilmeyen çabaya göre başarıyı daha mümkün kılacaktır elbette. Bu iyimser bakış açısı ile hayatımızı %100 değil ama oldukça büyük oranda değiştirebileceğimiz de yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmış. Araştırma sonuçları mutluluğun dolayısıyla da iyimserliğin, bireyin bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, enerjisini ve yaratıcılığını artırdığını, sosyal ilişkilerinde daha çok tercih edilmesini ve sevilmesini sağladığını, işyerindeki verimliliğini artırdığını ve daha uzun yaşamasını sağladığını ortaya koymuş. (Lyubomirsky, King ve Diener, 2005). Bütün bunlar aslında şaşırtıcı değil. Çünkü birey, bir hedef doğrultusunda attığı adımların başarıya ulaşacağına inandığı ölçüde motive olur ve karşılaştığı engelleri bu motivasyonla aşar. Yani olumlu düşünce motivasyonu ve performansı artırır. Yüksek motivasyon da sorunlarımızı çözme konusundaki eğilimimizi artırır. Olumlu düşünme konusunda fikir birliğine vardığımızı düşünüyorum. Şimdi ise sırada iyimser düşüncelerimizi cebimize koyup motivasyon aracında sorunlarımızın çözümü için harekete geçmek, belki de yeni bir teknik deneyimleyerek oyunlaştırmaya giriş yapmak var. Yapabileceğimize olan inancımız tam, motivasyonumuz yüksek, bir de işlerimizi kolaylaştırmak için kullanacağımız oyunlaştırma teknikleri olursa hayatımız ne kadar değişir kim bilir. Neden bize verilmiş olan hayatı olabilecek en güzel şekliyle yaşamayalım ki. Neden İyimserlikle Şah Dediğimiz Oyunu, Oyunlaştırmayla Mat Etmeyelim ki. Bu yazı Gamfed Türkiye gönüllülerinden Mualla Yılmaz tarafından yazılmıştır. Eğer bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Bitmek Bilmeyen Başarısız Pazartesilere Son! Beynini Motive Et!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yabanci-dil-ogreniminde-yardimci-fiil-kavrami-ve-otesi/", "text": "Yabancı dil öğrenmek isteyenlerin öncelikle tüm dillerin aynı evrensel ilkelere bağlı olduğunu ve bir dilin ancak değişkenlerini anlayarak öğrenilebileceğini bilmeleri gerekiyor. Kulağa biraz abartılı gelebilir ama aslında yeni bir dil öğrenmek, o dilin kendine özgü değişkenlerini öğrenmekten başka bir şey değildir. Konuyu açmak gerekirse, mesela İngilizce eğitimine maruz kalmış herkes mutlaka yardımcı fiil kavramıyla bir şekilde karşılaşmıştır ve herkesin konuyla ilgili aşağı yukarı bir fikri vardır. Oysa bu konuyu ilkeler ve değişkenler bağlamında ele almadan birinin değil konunun özünü anlaması, neden bahsedildiği hakkında bile doğru dürüst bir fikri oluşamaz. Dil öğrenimindeki birçok konuda olduğu gibi, bilmekle bilmemek arasındaki araftan bir türlü kurtulamaz. Bu tür bir yoksunluğun en kritik yanı da çoğu kişinin yardımcı fiil kavramını bir şekilde görmezden gelme eğilimi. Daha doğrusu, insanların bu kavramı gerçek anlamda kavrayamamalarının dil öğrenimlerini ne denli olumsuz etkilediğini fark edememeleri. Çünkü zihnin tüm işlevlerinde olduğu gibi dil öğrenme sürecinde de eğer karşılaşılan bir kavramın içi dolduramazsa -tabiatın kuralı olarak- beyin o boşluğu mutlaka saçma sapan bir şeyle dolduracak. Mesela yardımcı fiil için kulağınıza, Aslında pek de önemi olmayan, bürokratik bir ayrıntı yanılgısını fısıldayacaktır. Oysa bu konudaki evrensel ilkeyi -her dilin cümleler içine mutlaka zamanı anlayacağımız kodlamalar yaptığını- bilirsek işler birden kolaylaşacaktır. Bu ilkenin değişkeni olarak da İngilizcede bu kodlamalar fiillerle, Türkçede ise harf ya da ek gibi kelimeden daha küçük ögelerle yapılır. Yani İngilizler birbirleriyle konuşurken kelimelerin arasına zamanın anlaşılması için fiil-semboller koyarken, Türkçede zaman kodlamalarını harf-semboller ile yaptığımızı fark edersek, yardımcı fiil kavramını ancak o zaman tam olarak anlayabiliriz. Üstelik bu anlama, herkese olmasa da en azından bazılarına, Bu İngilizler zamanların sembol seçiminde, neden geniş zaman için 'do' yani 'yapmak' fiilini ama şimdiki zaman için 'be' yani 'olmak' fiilini tercih ettiler? gibi sorular sordurarak konu algısını daha da derinleştirecek fırsatlar verir. Buraya kadar olan kısmı İlkeler ve Değişkenler bakımından son bir kez daha özetlemek gerekirse, evrensel olarak dünyadaki bütün diller öyle ya da böyle mutlaka cümlelerin içinde zamanı kodlarlar. Bu evrensel bir ilkedir. İngilizce ve Türkçe arasındaki değişkense, İngilizce bu kodlamayı fiil adı verilen do, be, have gibi sözcük türleriyle, Türkçe ise r, t gibi harflerle yapar ve nihayetinde değişken ne olursa olsun, bunu bütün diğer diller de yapar. Nihayet yazının ötesine gelirsek Evrensel Dilbilgisi sadece dille ilgili bir şey değil. İnsanın kendini anlamak zorunda hissettiği birçok diğer yapı ya da sistemlerin ardında -hatta insanın kendi işleyişinin ardında bile hemen hemen hep aynı dinamikler- özellikle evrensel ilkeler ve bireysel değişkenler vardır. Burada asıl övülen beceri de içinde insanın da olduğu her türlü sisteme hem evrensel hem de bireysel bakabilme alışkanlığı. Yoksa mevzu sırf yardımcı fiiller olsa, konuyu bu kadar ezmek elbette gerekmezdi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yalan-strestir/", "text": "Beyazı, yeşili, mavisi, kuyruklusu... Pek çok türü vardır yalanın. Hayatta kalmak, eşinle bozuşmamak, karşındakini hoş tutmak, eleştirilmekten sakınmak ve daha başka bir çok amaçla için söyleriz yalanları. Çoğunlukla bilinçsizce söyler ve sonradan da inceden bir pişmanlıkla irkiliriz. Tabii eğer profesyonel bir yalancı değilsek. Konumuz, neden rahatça yalan söyleyip geçemediğimiz. Hazır mevzuyu halletmişiz, eşimiz yanımızdaki arkadaşın sadece bir iş arkadaşı olduğuna gönülden ikna olmuş, peki neden hala stres oluyoruz? Beynimize baktığınızda aslında durum çabuk anlaşılıyor. Ama ondan önce filmlerden falan bildiğimiz yalan makinasına bir bakalım, nasıl çalışıyormuş: Yalan makinasının bir çok parçası var ama en önemlisi, parmaklara bağlanan iki metal elektrotla insan derisinin elektrik iletkenliğini ölçen EDA adlı bir cihaz. Doğruları konuşurken pek sorun yoktur ama yalan söylediğimizde, beynimizde her ne oluyorsa, derimizde mikro terlemeler başlar. Biz bunları gözle göremeyiz ama, terimiz tuzlu ve iletken bir sıvı olduğu için derinin elektrik iletkenliği artar. Bu da kayıt cihazında o filmlerde gördüğünüz zıplamaların nedenidir. Elbette filmlerdeki kadar başarılı değildir cihazlar, ama insanın stres düzeyi hakkında doğrudan bilgi almamızı sağlar. Bu olan bitenin beyindeki kısa hikayesi şudur: Gerçeğe aykırı bir beyanda bulunurken, yani yalan söylerken, beyniniz normalde alışık olmadığı bir şey yapar. Gerçek orada, bellekte dururken, alternatif bir gerçeklik oluşturmak ve bunu esas gerçekle aynı devrelerde depolamak zorunda kalır. Ne kadar önden çalışıp hazırlık yapsanız da sonuç değişmez; zira beyniniz, neyin gerçek, neyin yalan olduğunu bal gibi bilir. Bu çelişki beyinde önce bir uyumsuzluk, ardından da bir seri stres tepkimeleri dizisi başlatır. Bu tepki dizisi de beynin alarm bölümü olan amigdala adlı çekirdeği uyarır; zira beyindeki her türlü stresin gideceği yer burasıdır. Amigdalanın işi, uyarıldığı zaman beyinden bedene stresli duruma hazır ol sinyalleri yollamaktır. Mesela gerildiğimizde ağzımızın kurumasına, ellerimizin terlemesine, dizlerimizin titremesine ve göz bebeklerimizin büyümesine neden olan hep bu amigdaladan çıkan sinyallerin bedenin her tarafına hızla yayılmasının sonucudur. Yalan söyleme konusunda ne kadar usta da olsak, amigdala yine de hafifçe uyarılır ve alttan alta bu sinyalleri bedene yollar. Bunların etkisiyle de derimizde savunma tepkisinin bir parçası olan mikro-terlemeler başlar. dostlar, siz siz olun, doğru sözlü olun. Dürüstlük rahatlıktır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yalnizlikta-yalniz-degilsiniz/", "text": "2019 yılında İstanbul'un 39 ilçesinde yaşayan 18-55 yaş arası yaklaşık 2000 kişi ile bir araştırma yapıldı ve bu araştırmada kişilerin yalnızlık algısı ölçülmeye çalışıldı. Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü ile Method Research Company'den bir ekip bir araya gelerek, insanların yalnızlık algısı ile yalnızlık ve diğer duygular arasındaki ilişkiyi demografik özellikleri de dikkate alarak incelediler. Araştırma sonuçları kamuoyuna duyurulduğunda çok sayıda yüksek tirajlı gazete ve dergi ile çok takip edilen radyo ve televizyon kanalları çalışmaya büyük bir ilgi gösterdiler. Örneğin Cumhuriyet Gazetesi İstanbulluların yarısından çoğu kendini yalnız hissediyor başlığıyla çalışmayı yayınladı, hemen hemen tüm basın organları yalnız hissetme oranının çok yüksek çıktığı gençleri işaret etti. Aralık 2019'da 21. Yüzyılda Birey, Toplum ve Yalnızlık ismiyle organize edilen uluslararası sempozyumda felsefe, sosyoloji, tarih, siyaset, psikoloji gibi farklı alanlardan konuşmacılar yalnızlığı farklı boyutlarıyla ele almışlar ve tıpkı İngiltere'deki gibi Türkiye'de de Yalnızlık Bakanlığı kurulabilir mi? sorusunu gündeme getirmişlerdi. Çalışmanın böylesine ilgi çekmesinin altında yatan en önemli sebeplerden biri, İstanbul gibi kalabalık, hareketli ve kozmopolit bir şehirde yalnız hissetme oranlarının bu kadar yüksek çıkmasıydı. Bu çelişkili durum kalabalıklar içindeki yalnızlık kavramıyla bizleri karşı karşıya bıraktı. Araştırma, insanların yalnızlık algısını, kendilerini ne kadar yalnız hissettiklerini, buna yol açan sebeplerin neler olduğunu ve kendilerini yalnız hissettikleri zaman yaptıkları aktivitelerin içeriklerini incelemeyi amaçlıyordu. Sonuçlara göre katılımcıların %53'ü çok sık ya da ara sıra kendilerini yalnız hissederken; %47'si ise yalnız hissetmiyordu. Kendini en fazla yalnız hissedenler arasında ilk sıralarda dul/ boşanmış kimseler, evde tek yaşayanlar, arkadaşları ile ya da yurtta kalanlar, göçmenler, bekarlar ve gençler yer alıyordu. Görüldüğü üzere yukarıda listelenen 5 kelimenin dördü negatif bir anlam dünyasına işaret ediyor. Kadınlar, çalışmayan kişiler, gençler, öğrenciler, düşük eğitim seviyesine sahip olanlar, 46-55 yaş aralığındaki kişiler ve evli çiftler diğerlerine göre yalnızlığı daha büyük oranda negatif sözcüklerle tanımlıyor. Diğer yandan erkekler, çocuklu aileler, profesyoneller, orta eğitim seviyesine sahip olanlar ile zengin ve orta tabaka üzerindeki kişiler yalnızlığa pozitif anlamlar yüklüyor. Pozitif anlam yükleyen kişilerin kişisel yorumları incelendiğinde yalnızlığı bireysel bir tecrübe edinme için fırsat olarak kabul ettikleri görülüyor. Hatta bu kişilerin bir kısmı yalnızlığı huzur, kafa dinleme, tek başına kalabilme özgürlüğü gibi ifadelerle dile getiriyor. Burada da elbette şehrin, profesyonel iş yaşamının, gündelik hayatın koşuşturma ve keşmekeşinin getirdiği yıpranma halinin de dikkate alınması gerekir. Farklı bir örnek olarak, mahalle kültürünün devam ettiği, sosyal bağların komşuluk, hemşehrilik, akrabalık gibi sosyal yapılar üzerinden devam ettiği bölgelerdeki katılımcılar için yalnız kalmak o kadar da pozitif bir deneyim değil; aksine kişiler dahil oldukları yapılar ile birlikte sürdürdükleri kolektif yaşamdan memnunlar. Kısacası kişisel gibi görünen duygu durumlarımız, içinde bulunduğumuz sosyolojik ve ekonomik yapıdan ayrı düşünülemez. Yalnızlık gibi tanımlanması bile problematik olan bir konuda sayısal verilere dayanan bir araştırma yürütmek hiç de kolay değil. Çünkü sorular ve cevaplar değişken, muğlak ve bazen de yönlendirici olma tehlikesi taşır ve bu da bilim insanının işini zorlaştırır. Son olarak, bu sonuçların pandemiden hemen öncesini yansıttığı unutulmamalı. Pandemi sonrası yapılan çalışmalar yalnızlık olgusunu başka bir boyuta taşıdı ve başka bir yazıda bu konuyu detaylarıyla ele alacağız. İstanbul Yalnızlık Çalışması Ebulfez Süleymanlı, Tuğba Aydın Öztürk, Deniz Ülke Arıboğan, Hale Aslı Kılıç ve Seyda Aydın tarafından gerçekleştirilmiştir. Yaşar, M. R. (2007) Yalnızlık, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 1, s.237- 260. Öztürk, T.A., Süleymanlı, E., Arıboğan, D.U., Kılıç, H.A, (2020) Yalnızlığın sosyolojik ve psiko-politik sonuçları: İstanbul örneği, Azerbaijan Journal of Educational Studies, Sayı 690, s. 117- 137."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yapay-zeka-psikiyatriyi-nasil-degistirecek/", "text": "Yapay zeka tamlamasını duyunca insanlarda bir ürkme, bir endişe hissi açığa çıkabiliyor. Bunun nedeni büyük ihtimalle bu terimin zihinlerimizde somut bir şey canlandıramaması. Bilişsel bilimle uğraşan ve yapay zeka dediğimiz şeyin tam olarak neler yaptığını bilenlerde ise böyle bir tedirginlik pek yoktur. Bilinmezliğin insanı korkutmasından olsa gerek, yeni bir teknolojik ürünle karşılaştığımızda ona tepkili veya mesafeli olma eğilimimiz olabiliyor. Y ve Z kuşağı bugün adeta gün aşırı yeni bir teknolojik gelişmeye uyandığı için bu tip endişeler X ve daha önceki kuşaklarda daha fazla göze çarpıyor. Aslında önyargılarımızdan biraz sıyrılarak yapay zekanın kullanıldığı alanlara, yapılan araştırmalara biraz bakıp aslında bizlere faydası olduğunu, o kadar da korkulacak bir şey olmadığını görmek mümkün. Geçenlerde bir makalede yapay zekanın psikiyatri alanında olası kullanım alanları hakkında okuduklarımız bizi bir hayli heyecanlandırdı. Yapay zekaya biraz daha farklı gözle bakalım diye o araştırmayı sizlerle paylaşmak isteriz. Colorado Boulder Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, hastaların konuşmalarını temel alan zihinsel sağlık durumları hakkında çıkarım yapacak bir uygulama tasarlayarak makine öğrenimini psikiyatride kullanmanın yolları üzerine çalışmışlar. Bilişsel Bilim Enstitüsü'nde profesör olan Peter Foltz, Biz, klinisyenlerin yerine yapay zekayı koymayı düşünmüyoruz ancak onlara hastalarını gözlemlemekte yardımcı olacak aletler tasarlayabileceğimize inanıyoruz. diyor. Tromso Üniversitesi'nde nörobilimci olarak görev yapan Brita Elvevag, Kimi ülkelerde, şehirlerde yaşayan kişilerin psikiyatrist ya da psikologlara ulaşmaları zor oluyor. Bazılarının parası yetmiyor, bazısının yakınında gidebileceği birisi, kimisinin ise zamanı yok. İnsanlar, terapisti arada bir ziyaret etme fırsatı bulsa bile hastalığının teşhisi ve tedavisi için izlenen yöntem çoğunlukla hastanın söylediklerini dinlemeye dayalı geleneksel yöntemler. Böylesi bir yol izlemenin doktorları öznel ve güvenilirliği tartışılır sonuçlara ulaştırma ihtimali var. Doktorlar da tüm insanlar gibi mükemmel değiller ve bazen dikkatleri dağıldığı için konuşmalardaki ufak ipuçlarını ve uyarıcı belirtileri kaçırma ihtimalleri her zaman var. Maalesef zihinsel parametreleri ölçebileceğimiz, nesnel sonuçlar veren, mesela kan testi gibi bir aracımız yok. diyor. Kan testlerinden alıştığımız o nesnelliğin yapay zeka versiyonu için Elvevag ve Foltz bir ekip oluşturup zihinsel işlev değişikliklerine bağlı olarak konuşmalarımızdaki günlük değişimleri saptayabilecek bir makina öğrenim teknolojisi kurmaya karar vermişler. Dilimiz Bizi Ele Veriyor! Merak Etmeyin, Bu Her Zaman Kötü Olmayabilir. Prof. Folz'a göre dil, hastanın akli durumunu ölçebilmek için çok önemli bir araç. Mesela mantıksal bir örüntü izlemeyen cümleler şizofreninin kritik semptomlarından biri olabiliyor. Hız ve tonda değişiklikler mani ve depresyonla ilgili ipuçları saklayabiliyor. Hafıza kaybı ise zihinsel ve ruhsal sağlık problemlerinin göstergesi olabilir. Prof. Foltz, cep telefonları ve yapay zekayı kullanarak hastaları günlük olarak takip edebileceklerini ve en küçük değişimleri bile gözlemleyebileceklerini belirtiyor. Tasarladıkları uygulama ile hastalardan duygusal durumlarını betimlemelerini, kısa bir hikaye anlatmalarını, bir hikayeyi dinlemelerini ve tekrar etmelerini istiyor; bir dizi 'dokun ve kaydır' tarzı motor beceri testi yapıyor ve bunlara ek olarak başka görevler de veriyorlar. Uygulama, endişe verici bir değişiklik tespit ederse doktora başvurulması için bildirimde bulunabiliyor. Bir başka çalışmada, araştırmacılar, yarısı tanılı psikiyatrik rahatsızlığı olan diğer yarısı ise sağlıklı gönüllü kişilerden oluşmuş 225 katılımcının konuşma örneklerini uzmanlara inceletiyorlar. Daha sonra bu sonuçları makine öğrenme sisteminin sonuçlarıyla karşılaştırıyorlar. Elde edilen bulgulara göre bilgisayarların yapay zeka modelleri en az klinisyenlerinki kadar doğru sonuç veriyor. Araştırmacılar, yapay zeka teknolojisinin psikiyatri için klinik uygulamaya yaygın bir şekilde getirilmesinden önce etkinliği kanıtlamak ve halkın güvenini kazanmak için daha geniş çaplı çalışmalar için bir eylem çağrısı yapıyorlar. Yapay zeka etrafındaki gizem, bu teknolojinin güvenilirliği baltalıyor. Elbette bu da tıbbi bir teknolojiyi uygularken ciddi bir öneme sahip. Makine öğrenmesine dayalı modellerinin tıpta nihai karar verici hale gelmelerini beklemektense, insanlarla makinelerin birbirinden farklı ve ayrı şekilde iyi yaptığı işleri güçlendirmemiz gerekli. diyerek hibrit bir uygulama ortamının önemine vurgu yapıyor. West World gibi kötücül ve kontrol dışı yapay zeka temalı dizi ve filmlerin etkisi azımsanamayacak kadar büyük. Ya bu gördüklerimiz bir gün gerçek olursa? sorusu kaçınılmaz olarak çoğumuzun aklını kurcalıyor. Burada bahsettiğimize benzer araştırmalar, yapay zekanın da tıpkı diğer tüm insan icadı nesne ve uygulamalar gibi istenirse hayatımızı kolaylaştıracak ve yaşam standartlarımızı, sağlık hizmetlerini iyileştirebilecek yönde kullanılabileceğini gösteriyor. Tüm teknolojik buluşlarımız aslında böyledir: Biz ne yapmak istersek teknoloji o işe yarar. Yani bu güvensizliğimizin teknolojiye değil aslında insana dair olduğunu unutmamak lazım. Çaresi ise açık: İyi uygulayıcıların ve faydalı düşüncelerin sayısını olabildiğince artırmak."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yapay-zeka-sistemleri-insan-beyni-gibi-ogreniyor/", "text": "Özet: Yapay zeka sistemleri, beynin konuşmayı yorumlama biçimine benzer sinyalleri işleyebilir ve bu da potansiyel olarak yapay zeka sistemlerinin nasıl çalıştığını açıklamaya yardımcı olabilir. Bilim insanları, tek bir heceyi dinlerken beyin dalgalarını ölçmek için katılımcıların kafalarına elektrotlar yerleştirdi ve bu beyin aktivitesini İngilizce öğrenmek üzere eğitilmiş bir yapay zeka sistemiyle karşılaştırdı. Sonuçlar, şekillerin oldukça benzer olduğunu ve bu durumun giderek daha güçlü sistemlerin geliştirilmesine yardımcı olabileceğini ortaya koydu. - Geçtiğimiz günlerde Scientific Reports dergisinde yayınlanan bir çalışmada araştırmacılar, İngilizce öğrenmek üzere eğitilmiş bir yapay zeka sistemi tarafından üretilen sinyallerin, katılımcılar tek bir hece olan bah sesini dinlerken ölçülen beyin dalgalarına oldukça benzediğini tespit etti. - Ekip, sesi dinlerken beyin dalgalarını ölçmek için katılımcıların kafalarına yerleştirilen bir elektrot sistemi kullandı ve ardından beyin aktivitesini bir yapay zeka sistemi tarafından üretilen sinyallerle karşılaştırdı. - Yapay zeka sistemlerinin bilgiyi nasıl ve neden sağladığını anlamak, sağlıktan eğitime kadar çeşitli alanlarda günlük hayatın bir parçası haline geldikçe önem kazanıyor. - Dalgaları henüz ilk hallerinde incelemek, araştırmacıların bu sistemlerin nasıl öğrendiğini ve insan bilişini nasıl yansıttığını anlamalarına ve geliştirmelerine yardımcı olacaktır. Yapay zeka sistemleri son zamanlarda büyük bir hızla ilerliyor. ChatGPT'nin geçen yıl dünya çapında yayılmasından bu yana, bu araçların toplumsal sektörleri alt üst edeceği ve milyonlarca insanın çalışma biçimlerinde devrim yaratacağı tahmin ediliyor. Ancak bu etkileyici ilerlemelere rağmen, bilim insanları yarattıkları araçların girdi ve çıktı arasında tam olarak nasıl çalıştığına dair anlayışları sınırlı kaldı. ChatGPT'deki bir soru ve cevap, bir yapay zeka sisteminin zekasını ve önyargılarını ölçmek için bir ölçüt haline geldi. Ancak bu adımlar arasında neler olduğu kara kutu gibi bir şeydi. Bu sistemlerin nasıl ve neden bilgi sağladıklarını nasıl öğrendiklerini bilmek, sağlık hizmetlerinden eğitime kadar uzanan alanlarda günlük hayatın bir parçası haline geldikçe önem kazanıyor. Begus ve ortak yazarları Johns Hopkins Üniversitesi'nden Alan Zhou ve Washington Üniversitesi'nden T. Christina Zhao, bu kutuyu açmak için çalışan bir grup bilim insanı arasında yer alıyor. Begus bunu yapmak için dilbilim alanındaki eğitimine başvurdu. Begus, konuşulan kelimeleri dinlediğimizde, sesin kulağımıza girdiğini ve elektrik sinyallerine dönüştürüldüğünü söyledi. Bu sinyaller daha sonra beyin sapından geçerek beynimizin dış kısımlarına ulaşıyor. Elektrot deneyi ile araştırmacılar, tek bir sese 3.000 kez tekrarlanan tepki olarak bu yolu izlediler ve konuşmayla ilgili beyin dalgalarının dilin gerçek seslerini yakından takip ettiğini buldular. Araştırmacılar aynı bah sesi kaydını, sesi yorumlayabilen denetimsiz bir sinir ağına aktardılar. Berkeley Konuşma ve Hesaplama Laboratuvarı'nda geliştirilen bir tekniği kullanarak, çakışan dalgaları ölçtüler ve bunları oluştukları anda belgelediler. Önceki araştırmalar, beyin ve makinelerden gelen dalgaları karşılaştırmak için ekstra adımlar gerektiriyordu. Begus, dalgaları ilk halleriyle incelemenin, araştırmacıların bu sistemlerin nasıl öğrendiğini ve insan bilişini nasıl yansıttığını anlamalarına ve geliştirmelerine yardımcı olacağını söyledi. Begus, Bir bilim insanı olarak bu modellerin yorumlana bilirliğiyle gerçekten ilgileniyorum dedi. Çok güçlüler. Herkes onlar hakkında konuşuyor ve herkes onları kullanıyor. Ancak onları anlamaya çalışmak için daha az şey yapılıyor. Begus, girdi ve çıktı arasında olup bitenlerin bir kara kutu olarak kalmaması gerektiğine inanıyor. Bu sinyallerin insanların beyin faaliyetleriyle nasıl karşılaştırıldığını anlamak, giderek daha güçlü sistemler inşa etme çabasında önemli bir ölçüt."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yapay-zekanin-is-yasamindaki-etkisi/", "text": "Dijital dönüşümün hız kazanmasıyla birlikte, yapay zeka iş dünyasının dikkatini çekmeye başlamıştır. Yapay zeka, sadece rutin işleri otomatikleştirmekle kalmayıp verimliliği artırma, müşteri deneyimini iyileştirme ve stratejik kararlar alma gibi olanaklar sunabilir. AI , veri analizi ve yorumlama gibi alanlarda önemli avantajlar sunmaktadır. Büyük veri setlerini hızla tarayarak eğilimleri ve desenleri keşfedebilir, böylece işletmelerin daha bilinçli kararlar almasına yardımcı olabilir. Özellikle CRM alanında AI, müşteri davranışlarını daha iyi anlamak için veri analizi yapabilir. Bununla birlikte chatbotlar ve kişiselleştirilmiş öneriler gibi alanlarda müşteri deneyimi yeniden şekillendirilebilir. Chatbotlar, kesintisiz destek sunarak müşteri iletişimini geliştirirken, kişiselleştirilmiş öneriler müşteri memnuniyetini artırabilmektedir. YZ destekli analitik araçlar, müşteri geri bildirimlerinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir. - Zaman ve Maliyet Açısından Daha Ekonomik Olma - Müşteri Davranışlarını Tahmin Etme Yeteneği - Stratejik Kararlar ve Tahminler - Veri Analitiği ve İş Zekası - Yapay zeka, iş süreçlerinin otomatikleştirilmesi ve verilerin hızla analiz edilmesi gibi yetenekleri sayesinde zaman ve maliyet açısından daha ekonomik çözümler sunar. İnsanların manuel olarak gerçekleştirdiği görevleri hızlı ve hatasız bir şekilde yerine getirerek iş süreçlerini optimize eder. Bu da işletmelere hem zaman hem de maliyet tasarrufu sağlar. Örneğin, YZ destekli bir chatbotun müşteri sorularına anında yanıt vermesi, müşteri hizmetlerinin daha hızlı ve ekonomik bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlar. - ChatGPT'nin müşteri davranışlarını tahmin etme yeteneği, işletmelere stratejik bir avantaj sağlar. Büyük veri analizi ile müşterilerin alışkanlıkları, tercihleri ve hareketleri hakkında değerli bilgiler elde edilir. Bu bilgiler sayesinde işletmeler, kişiselleştirilmiş pazarlama stratejileri oluşturarak müşteri memnuniyetini artırabilir ve daha etkili kampanyalar düzenleyebilir. Örneğin, geçmiş alışveriş verilerine dayalı olarak müşterilere özel öneriler sunmak, işletmelere olan bağlılıklarını artırabilir. Sadece iş süreçlerini otomatikleştirmekle kalmayıp aynı zamanda zaman ve maliyet açısından daha ekonomik çözümler sunar. Ayrıca müşteri davranışlarını tahmin edebilme yeteneği sayesinde işletmeler, daha etkili ve kişiselleştirilmiş stratejiler geliştirerek rekabet avantajı elde edebilirler. Ancak, bu potansiyelin tam anlamıyla değerlendirilebilmesi için uygun eğitim, veri yönetimi ve etik standartlarının gözetilmesi gerekmektedir. Bu durum ilk etapta yapay zeka doğru bilgiyi verir şeklinde algılanır. Aslında, şimdilik; bu durum detaylı gözlemlendiğinde farkedilen bir yanılgıdır. ChatGPT ve diğer sistemler kullanıcıya bir bilgi şablonu sunar; dolayısıyla iş hayatını o yönde kolaylaştırır. Buna karşılık bir davranış, hatta proaktif kararları yönetime dahil etmek gerekebilir. Yani bir bakıma ChatGPT, davranışları değil; kelimeleri ve makine öğrenimindeki bilgi nezdinde bir algılayışa sahiptir. İnsanın ona yüklediği kadar kaba tabirle; harcanan empedans ve elektrik enerjisi oranında bir mantık sarf eder. Dolayısıyla yapay zekanın işe ne yönde, nasıl bir değer ve katkıda bulunduğunu yaşamdan kopmadan anlamak çok önemlidir. - Chat GPT ve diğer AI sistemleri, tarihsel verileri analiz ederek gelecekteki eğilimleri tahmin etme konusunda işletmelere yardımcı olabilir. Özellikle finansal tahminler yapmak, işletmelerin likidite yönetimi ve yatırım stratejileri için önemli hale gelmektedir. Yapay zekanın sağladığı analizler, iş liderlerinin daha sağlam ve veri destekli kararlar almasına olanak sağlayabilir. - Yapay zekanın iş dünyasına getirdiği bir diğer önemli alan, veri analitiği ve iş zekasıdır. YZ, büyük veri setlerindeki gizli potansiyeli açığa çıkararak işletmelere rekabet avantajı sunabilir. İşletmeler, bu analizlerden yararlanarak stratejik adımlar atabilir ve yeni pazar fırsatlarını değerlendirebilir. Yapay zeka, iş dünyasında giderek daha fazla alanı etkilemekte ve dönüştürmektedir. Verimlilik, müşteri deneyimi, stratejik kararlar, veri analitiği ve iş zekası açısından sunulan potansiyel, işletmelerin rekabet avantajını artırmalarına yardımcı olabilir. Ancak, bu teknolojinin etkin şekilde kullanılabilmesi için doğru veri entegrasyonu, uygun eğitim ve etik standartlarının gözetilmesi gerekmektedir. - Smith, M., & Kitchin, R. (2019). Artificial intelligence, ethics and data in the smart city. Ethics and Information Technology, 21(3), 149-169. - Chui, M., Manyika, J., & Miremadi, M. (2016). Where machines could replace humans and where they can't . McKinsey Quarterly."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yapmanin-yolu-yapmaktir-onun-da-yolu-yapamamaktir/", "text": "Yapamamak çok güncel bir problemimiz. Pek çok kişi pek çok şeyle ilgili bu şikayete sahip. Acaba neden yapamıyoruz? Bunu anlamak için hep birlikte geçmişte yapmayı öğrendiğimiz şeyleri hatırlayalım ve kendi yaşam deneyimlerimizden çıkarımlar elde edelim. Neredeyse hepimiz yürümeyi öğrendik. Neredeyse hepimiz konuşmayı öğrendik. Acaba bunları nasıl yaptık? Bu deneyimlerimizi pek hatırlamıyor olabiliriz, çok eskilerde kaldılar. Ama bizim deneyimimizle başka çocuklarınki çok da farklı değil; şu ana kadar bu süreçlerden geçtiğini gördüğümüz çocuklarla ilgili gözlemlerimiz de kendi deneyimlerimizi ele almak için yeterli olabilir. Öncelikle bu konuya yönelik isteklerimiz demlendi. Muhtemelen yaşamımızın ilk gününde hadi ben yürüyeyim, hadi ben konuşayım diye düşünmedik. Farkındalık ve isteğimiz zamanla oluştu, gelişti. İstediğimiz şeye ulaşmak için yürüyebilmeliydik. İstediğimiz şeyleri elde edebilmek için konuşabilmeliydik. Farkındalık ve isteğin güçlü bir ihtiyaç, güçlü bir dürtü haline gelmesi önemli gibi duruyor. İsteklerin demlenmesiyle paralel olarak yeteneği elde etmekle ilgili hazır bulunuşluk da önemlidir. Öğrenme ve gelişim psikolojisinde derin teorileri olan bir konu bu. Biz teoriye o kadar dalmadan şu gözlemi yapmakla yetinelim: İsteğimizin yanı sıra yapabilirliğimizin de gelişmiş olması gerekir. Mesela iskelet ve kas olgunluğumuz yürümemizi destekleyecek hale gelmeden yürüyemeyiz. Benzer şekilde beyinlerimizdeki konuşmayla ilgili bölümlerin miyelin kılıf kaplanması gerçekleşmeden akıcı bir konuşma seviyesine gelemeyiz. Yani sadece denemeye başlamadık. Denemeye devam ettik. Ne kadar devam ettik? Ne kadar gerekiyorsa o kadar devam ettik. Asıl durulacak şey bu. Durmakta duralım. Durmayı bırakalım. Ötelemeyi, ertelemeyi bırakalım. Detaylandırmayalım, sadeleştirelim. Yapmanın yolu yapmaktır, onun da yolu yapamamaktır. Ne istiyorsak, neyi gerçekten istiyorsak, onu yapmaya hemen başlayalım. Yapabildiğimiz kadarıyla; ne kadar yapabiliyorsak. Ne gam! Başlangıç öyle olur zaten. Konuşma girişimlerimiz de yürüme girişimlerimiz de başlangıçta çok komikti. Çünkü yapamayız zaten. Bizim için yeni bir şeyi çat diye ilk denemede yapamayız. İlk birkaç denemede de yapamayız. İlk birkaç yüz denemede, hatta belki ilk birkaç bin denemede de yapamayız. Yapamamak, bir şeyi yapabilir hale gelme yolculuğunun başlangıcında, ortasında ve sonunda normal bir şeydir. Başlangıçta en basit haliyle bile yapamayız. Ortalarda basit halleriyle yapabiliriz ama her zaman düzgün yapamayız. Sonlarda pek çok şekilde yapabilir hale gelmişizdir, yine de daha ustaca yapılacak bazı yönlerini yapamıyor olabiliriz. Yapamamak normaldir. Yapamıyoruz diye geri durmaktan vazgeçersek -çekinmezsek- yapamaya yapamaya yapmayı öğreniriz. Yapamayacağım korkusuyla çok istenen bir şeyi denemekten kaçınmak; işte anormal olan budur. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp demişler ya. Yapamamak değil denememek ve denemeye devam etmemek ayıp."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yaratici-zihnin-frenleri/", "text": "Bu dünya üzerinde yaşayan diğer canlılarla karşılaştırdığımızda, insanoğlu çok ileri düzeyde yaratıcılık göstermesiyle hemen öne çıkan bir canlı türüdür. İnsanlığın bize bıraktığı en eski miras, mağara duvarlarına çizilen resimler ve taş süslemelerdir. Etraflarındaki dünyayı sanat ve soyutlama yoluyla yorumlamak ve var olmayan bileşkeler üretmek, insan zihnine yapısal olarak kodlanmış, doğuştan gelen yeteneklerdir. Fakat bildiğimiz bir başka gerçek de var ki, her insan yaratıcı ve sanatçı özelliklere aynı oranda sahip değil. Beyin araştırmacıları ve psikologlar, yaratıcılık üzerinde on yıllardır çalışıyorlar. Bu ilginç insani özelliğe dair anlayışımız, özellikle 1970'li yıllarda ayrık beyin hastaları üzerinde yapılan çalışmalarla ilginç bir noktaya ulaştı. Epilepsi nöbetlerinin bütün beyne yayılmasını önlemek için beyin loblarını birbirine bağlayan corpus callosum adlı bağlantı yapısının ameliyatla kesilmesine dayanan nadir bir cerrahi operasyona maruz kalan bireyler, ayrık beyin hastaları olarak bilinirler. Bu hastalar, normal yaşamlarına devam edebilirler; fakat özel testlerde ancak ortaya çıkabilecek şekilde, artık adeta tek bir beyinde iki ayrı benlik barındırmaktadırlar. Bu hastalarda yapılan testler, yaratıcılık gerektiren çözümlerin sağ beyin tarafından daha başarılı işlendiğini; sol beynin ise daha ziyade rutin ve ezber görevleri yerine getirmekte uzmanlaştığını gösteriyordu. Bu çalışma sonuçları elbette basının ve halkın da ilgisini çekmekte gecikmedi ve toplum algısında hızla sağ-sanatsal beyin algısı yerleşmeye başladı. Bugün kısmen doğruluk payı olsa da bu genellemenin yanıltıcı olabileceğini daha iyi anlıyoruz. Yaratıcı düşünce, beynin hemen hemen tüm alanlarının birlikte hareket etmesini gerektiren bir süreç. Bugün modern beyin görüntüleme çalışmalarından elde ettiğimiz bilgiler, dikkatlerimizi özellikle sol-ön beyin ile diğer bölgelerin ilişkisine çekiyor. Yapılan birçok çalışma, yaratıcı düşüncenin beynin bir bölgesi yahut lobu ile ilişkili olmaktan ziyade, tüm beyne yayılmış bir şebekenin işlevi olması gerektiğini düşündürüyor. Yani beyinde özel bir yaratıcılık bölgesi bulmak pek mümkün değil. Bunun yerine, aynen bir bilgisayarın tüm parçalarının içindeki yazılıma göre çalışması gibi, zihnin yaratıcı özelliklerini belirleyen şey de gerek doğuştan, gerekse deneyimler yoluyla edinilen birikimlerin ortak bir sonucu. Önemli sorunlardan bir tanesi, her insanda belli düzeyde bulunan yaratıcı düşünce yeteneğinin ancak nadiren ortaya çıkması sorunu. Özellikle eğitim sisteminin yaratıcı ve sıradışı düşünce yetisini ciddi olarak sakatladığını ve insanları belli kalıplar içinde düşünmeye şartlandırdığını artık oldukça iyi biliyoruz. Beyin üzerinde yapılan çalışmaların da gösterdiği sonuçlar, bu tecrübemizi doğrular nitelikte. Beynimizin ön bölümü, yani bilimsel adıyla frontal korteks, bizi diğer hayvanlardan ayıran en önemli donanım farkımızdır aslında. İnsan beyninin yüzde 40 kadarın kaplayan bu alan, en gelişmiş memelilerde bile ortalama yüzde yirmi kadar bir alan işgal eder. Bu bölgenin işlevlerine baktığımız zaman ise, bizi insan yapan özelliklerle frontal işlevler arasında yakın bir paralellik görebiliriz. Akıl yürütme, karmaşık görevleri tasarlama, aşamalarla iş görebilme, kısa vadeli tahminler yapma, irade kullanma, analitik düşünce, duyguların bilişsel kontrolü gibi insana has bir çok özellik, alnımızın arkasında bulunan beyin bölgeleri tarafından yönetilir. Buraları hasar gören insanlarda bu yeteneklerin de kaybolduğu bir çok değişik vaka ile sabittir. Ön beyin devrelerinin bir başka işlevi de bizi mantıklı düşünce dizgesi içinde tutmak ve belli rutinlere göre kolay bir şekilde yaşayabilmemizi sağlamalarıdır. Bu devreler sayesinde duygularımızı, itkilerimizi ve arzularımızı değişik seviyelerde kontrol ederek, rutin işlerimize yoğunlaşabilir ve bilincimizi dahi kullanmadan karmaşık işlerin üstesinden gelebiliriz. Fakat anlaşılan o ki, yaratıcı ve sıradışı düşünme açısından bu özelliğimiz bize bazı dezavantajlar da sağlıyor. Beynin ön bölgelerinin deneysel olarak geçici bir süre susturulması, yaratıcı yeteneklerin ilginç bir şekilde gün yüzüne çıkmasına neden oluyor. Kafatası üzerinden odaklanmış manyetik dalgalar verilerek beynin çalışmasının etkilenmesine dayanan Transkrianial Manyetik Uyarım tekniği, uzun zamandır bilinen ve kullanılan bir tekniktir. Bu teknikle, kafatasının dışına tutulan bir elektrik bobininden geçirilen elektrik akımı, uygun şiddette bir manyetik alan üretir ve bu manyetik alan, beynin içinde tekrar elektriksel bir karmaşa oluşmasına neden olur. Bu etkiden faydalanarak, beynin belli alanlarının, insanlara zarar vermeden geçici bir süre boyunca susturulması da mümkündür. Bu tekniğin kullanılmasıyla yapılan deneyler, özellikle sol-ön beynin susturulmasının yaratıcı yeteneklerde ilginç bir artışa neden olduğunu gösteriyor. Deneylerden anladığımız kadarıyla, ön beynin düşünceleri kontrol edici etkisi, özellikle sağ beynin objelerden-kavramlardan-ön kabullerden bağımsız olan içsel düşünme süreçlerini baskılayarak, bildiğimiz maddi, objektif, tanıdık ve gerçek dünya ile baş edebilmemizi sağlıyor. Hepimizin bildiği gibi, sanatsal işler ve yaratıcı düşünceler ise bunun tam tersi bir zihinsel ortama gereksinim duyuyor: Nesneler ve kavramlar arasında ilişkilerin silikleştiği, kalıpların ortadan kalktığı, benzemez nesne ve kavramlar arasında yeni ilişkilerin yakalandığı dağınık zihinsel haller. Kısacası, bize mantıklı ve rutinlere dayalı bir hayat yaşama kolaylığı sağlayan ön beynimiz, aynı zamanda kutunun dışından düşünme yeteneğimizi de elimizden alıyor. Bu elbette beynimizin doğal özelliklerinden birisi. İnsanlar olarak temel sorunumuz, kurduğumuz medeniyet ve benimsediğimiz eğitim sistemi mantığı ile, beynimizin analitik, mekanik ve rutine alışkın kısımlarına fazla yüklenmemizden kaynaklanıyor gibi görünmekte. Çocukların zihnindeki zengin dünya, özellikle eğitimden gelen tecrübelerle, soğuk, ayrık, domut ve yeknesak şeylere indirgeniyor. Böyle olunca da insanoğlunun bu dünyaya gönderilmesindeki en önemli sebeplerden birisi olan görülmeyeni görme yeteneği yavaş yavaş elimizden kaçıyor. Neticede beyin bilimleri, aslında uzun zamandır fark ettiğimiz bir soruna başka bir açıdan daha dikkat çekiyor. Beynimizin mekanik tarafına odaklandıkça, bizi insan yapan büyük resimden uzaklaşıyoruz. Elimizdeki sistemi kökten değiştirmek zor olsa da, bu büyük hatayı tamir etmek üzere ufak değişiklikler ve çalışmalar yapmaya başlamak zorundayız. Zira her birimizin bu konuda yapabileceği bir şeyler var. Bu kadar büyük beyinlerle, bundan daha iyisini yapabilecek durumdayız. - Alışkanlıklarınızı gözden geçirin ve faydası olmayan bir tanesini değiştirmek için en az üç hafta boyunca kararlı bir çalışma yürütün. Çalışmanın özü: O davranışı artık yapmayın! - Hiç yapmadığınız, ama yapsanız iyi olacak diye düşündüğünüz küçük bir alışkanlığı hayatınıza davet edin: Mesela sabahları bir dakika esneme hareketleri yapmak gibi. Bunu 28 gün boyunca tekrarlayın. Her ay başka bir ama sadece bir alışkanlığı çalışabilirsiniz. - Şimdiye kadar ilgilenmediğiniz bir konu bulup onunla ilgili internette temel bilgileri araştırın. - En iyi bildiğiniz beş yargı cümlesini bir kağıda yahut deftere yazın. Ardından her cümlenin sonuna ama bağlayıcı ekleyerek yeni bir cümle daha yazın. Böylece en iyi bildiğiniz şeyleri aslında ne kadar bildiğinizi hayretle fark edeceksiniz."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yaraticililiginizi-kamcilayacak-32-egzersiz/", "text": "İşte yaratıcılığınızı geliştirmek için seçebileceğiniz 32 basit, günlük egzersiz! Sağ beyin için kısa egzersizler, çoğu kez bir kalem, biraz kağıt ve eğlenceden başka bir şey gerekli değildir. Bir alışkanlık haline getirmek için takviminize 15 dakika yaratıcılık planlayın ve her gün farklı bir egzersiz yapın. - Bir şeyler çizin: meyve, kahve fincanı, köpeğiniz, kedi..Ne olursa. 5-10 dakika sadece çizin, yargılamayın ve silmeyin. - Her gün farklı bir teknik kullanarak bir elma çizin ve bunu bir hafta boyunca yapın. - Bir set renkli kurşun kalem satın alın. Serbest elinizle düz sayfa boyunca paralel düz çizgiler çizin. - Tabletinizde bir çizim programı kullanarak bir nesnenin yarısını çizin ve diğer yarısını çizmek için çizim programlarının çoğunda bulunan ayna etkisini kullanın. Şişeler, vazolar, çatallar, kalemler gibi simetrik şeyleri deneyin. - Çizim defterinizi bir konserde yanınıza alın ve serbest çizimler yapın yahut müzik dinlerken aklınıza gelen fikirleri yazın. - Masanızda duran nesnelerle yeni, eğlenceli veya tuhaf şeyler yapın. - Atıklardan bir şeyler toplayın. Soyut bir heykel yapmak için onları bir araya getirin. Birlikte tutmak için sıcak bir tutkal tabancası veya bir sürü bant kullanın. - Sözlükte bir sözcük arayın ve önceki ve bir sonraki sözcüğe bakın. Bu üç kelimeyi kullanarak kısa bir öykü hazırlayın. - Kağıt ataçları ile yeni şeyler yapın . 5 dakika içinde kaç şeyi yapabileceğinizi görün. - Adınızın ve soyadınızın ilk harfleriyle başlayan bir şeyler bulun. Yeni bir şey yapmak için onları bir araya getirin: Ayşe için Ayı + Birsel için Benek = Benekli bir ayı çizin. - Masanızın üzerindeki bir şeyi çizin; mesela 5 dakika içinde elinize hiç bakmadan bir şeyler çizin. Elinizi bir havlu veya bezle örtün ve böylece elinizi hiç görmeden çizim yapın. Bittiğinde, havluyu alın. Tadaaa! Şaşıracaksınız. - Sevdiğiniz bir şarkıyı seçin ve yeni sözler uydurarak söyleyin. - Geçirdiğiniz günün sonunda, gününüz hakkında en sevdiğiniz şairin tarzında bir şiir yazın. - Bir fotoğraf veya bir öz-çekim çekin, Photoshop veya PowerPoint'te açın ve üzerine MERHABA yahut GÜNAYDIN! yazın. Eğlenceli yazı tipinde büyük harflerle ve PDF olarak kaydedin ve o günkü bütün e-postalarınıza bu resmi ekleyin. - İki kelimeden oluşan bileşik bir sözcük alın. Onları ayırın. Yeni bir bileşik sözcük oluşturmak için kelimelerden birini yeni bir kelime ile değiştirin. Olabildiğince çok kombinasyon listeleyin . - Eskiz defterinizle bir müzeye gidin ve size ilham veren bir resim veya heykelin çizimini yapın . Çiziminizin ne kadar kaba ya da çarpık olduğu önemli değil, az önce çizdiğinizi asla unutmayacağınızı garanti ederim. - Uyumadan önce defterinize çözmek istediğiniz bir şey yazın. Sorununuz üzerine uyuyun ve bilinçaltınızın işi yapmasına izin verin. Uyandığınızda defterinize not düşün. - Bulutlara bakın ve tıpkı bir çocukken olduğu gibi onları çeşitli nesnelerin şekilleri olarak hayal edin. - Çocuğunuzun oyun hamurunu ödünç alın ve 15 dakika boyunca bir heykel yapın. - Sonra, çocuklarınızın Legosunu ödünç alın ve hayali eviniz için bir plan yapın, havuz dahil. Bunu Minecraft'ta da yapabilirsiniz. - Masanızı dosya kağıtları ile kaplayın. Renkli keçeli kalemler kullanarak büyük, özgür stilde, zihninizden ne geçiyorsa çizin. Çizim alanınız kağıtlar değil tüm masanız olsun. Sonra kağıtları birbirine bantlayın ve duvarınıza yapıştırın. - Gündüz veya gece hakkında bir haiku (Japonca tarzda, 5-7-5 hece yapısına sahip 3 satırlık şiir) yazmak için 5 dakikanızı ayırın. - Yemek pişirdiğinizde, tarife veya önce pişirdiğinize göre önemli bir bileşeni veya adımı değiştirin. - Folyo, pamuklu çubuklar, tel boru temizleyicileri, renkli kağıtlar veya yapışkan notlar, kağıt ataçları, teller, düğmeler, raptiyeler ve benzeri malzemeleri toplayın ve onları tutkalla bir araya getirin. Eğer küçük çocuklarınız varsa, bunu birlikte yapın. - Hayatınızın sloganını formüle edin ve şeker, tuz yahut çiçekler kullanarak yazın. Veya bir ormanda ya da havuzda bunu nasıl yazıya dökebileceğinize dair bir müsvedde çizim yapın. - Yeni ve eski teknolojileri bir araya getirin ve oluşacak yeni fikirlerle oynayın. Uber ve at arabaları; Apple Watch ve güneş saati gibi. Aklınıza gelenleri yazın ve çizin. - Keri Smith'in Paralama Defteri'nin herhangi bir sayfasını kullanın. - Sevdiğiniz ya da hayran olduğunuz birinin portresini basın. Üzerine kağıdı koyun ve yüzlerini yeniden çizin. Yargılamayın ve silmeyin. Bunu kendi portreniniz için kendi yüzünüzle deneyin. - Yürüyüşlerinizden birinde harf gibi görünen dalları toplayın ve evdeyken onlarla birlikte adınızı yazın. Instagram'da bir fotoğraf çekin ve #AçıkBeyin etiketiyle yayınlayın . - Kaleminizin ucunu kaldırmadan kağıt üzerine belirli biçimler veya şekiller çizin. - Bir YouTube videosunu takip ederek bir göz gibi, gerçekçi bir şey çizmeyi öğrenin (bu işlem 15 dakikadan fazla sürer). - Evden farklı bir rota seçin ve yol boyunca gördüğünüz yeni şeylerin fotoğraflarını çekin. Instagram'da #AçıkBeyin etiketiyle yayınlayın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yasam-kitabini-okumak/", "text": "Ben örüntü bilimi dediğim zaman, pek çok kişi bunun ne anlama geldiğini anlamayacaktır. Çünkü örüntü kelimesinin tanımı bile belirsizdir. Sözlük anlamı itibariyle örüntü kendini tekrarlayan kalıplar olarak ifade edilir. Oysa karmaşık sistemleri araştıran bilimler ve kaos bilimi, olmakta olan herhangi bir olayın daha önce hiç gerçekleşmediği, ve daha sonra da hiç gerçekleşmeyecek bir şekille gerçekleşiyor olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre bir olayın veya bir kalıbın, hatta kopyalanmakta olan bir şeklin bile kendini tekrarlaması mümkün değildir. Örüntü kavramını görünür ögelerle anlatmanın sınırsızlığı, aslında örüntülerin özünde enerjetik düzeyde bir ilişkiler ağı olmasından kaynaklanır. Enerji tahmin edebileceğimiz gibi yaşam sahnesinde beliren ve görünür olan her şeyin arkasındaki görünmeyen ama var olduğunu bildiğimiz şeydir. Örüntü bilimi ortaya görünenle ilgili pek çok örnek koyuyor gibi olsa da temelde şeyler, olgular, düşünce ve davranış kalıpları arasındaki görünmeyen ilişkileri, bu ilişkilere dair örnekleri ve en çok da mekanizmayı, bu ilişkilerin olageliş biçimlerini inceler. Örüntüleri en görünenden en görünmeyene sıralamak ve örnek vermek istesek, bu iki sınır arasına sayısız örnek gelecektir. Etrafımızda olan her ne varsa bir örüntünün parçasıdır. Burada sözü edilen etraf, her şeyi algılayan ve sezen en iç varlığımız olan zihnimiz in çevrelendiği her yerdir. Bu yönüyle zamana bağlı olarak tarif ettiğimiz, olmakta olan, örüntüler halinde vuku bulmakta olan sonsuz sayıda ve biriciklikteki hadiselerin akışıdır. Akış, şimdiye kadar hiç olmamış ve bundan sonra da hiç olmayacak ama şu an olmakta olan her şeydir. Dahası bu her şey birbiriyle bağlantılı şekilde olmaktadır. Akışın dili örüntü dilidir. Ağaç şeklinde dallananlar, dalga şeklinde dalgalananlar, kum tepesi gibi dizilenler, kar tanesi gibi kristalize olanlar, tohum gibi ölüp dirilenler diye sınıflandırabileceğimiz örüntüler; fiziksel dünyamızda olanlar, bedenimiz, çevremiz, doğa, ekosistem; sosyolojik ve kültürel şekillenmeler, diller ve kurumsal yapılar; inançlara ve öğretilere temel olan olguların hepsinde gözümüze çarpar. Benim örüntü tanımım şöyle: bir durumu oluşturan tüm etmenleri, bu etmenlerin birbirleriyle olan bağlantılarının ve bağlanma şekillerinin bütününe verilen ad. Sistem dinamik olduğu için zamana bağlı olarak örüntünün göze görünen şekli değişse de, bu değişim belli doğa kuralları çerçevesinde gerçekleştiğinden bütünü değişmez ve teorik olarak tahmin edilebilir. Bir yanıyla zamana bağlı, bir yanıyla zamanı aşkındır, hem de zamana içkindir. Belli bir anda örüntüyü, zuhur eden kısımları yardımıyla fiziksel olarak görebilsek de bu aslında bir yanılsamadır. Örüntü özünde etmenler arasındaki enerjetik ilişkiler nedeniyle, ancak sezilebilir, idrak edilebilir. Bu da bir gözlem birikimi neticesinde olur. Örüntüsel dinamikler neticesinde ortaya çıkan, beliren şekillere zuhur diyoruz. Bu yönüyle, örüntüler dinamik süreçlerdir ve bu süreçlerin görünür evrendeki uzantıları da zuhurlardır. Görünür evren dediğimiz, beş duyumuzla algıladığımız her şeydir. Örüntüsel dinamikler ise büyük oranda sezgisel duyularımızla kavrayabildiğimiz süreçlerdir. Bilim bize yaşamı anlatmaya çalışır. Ama pek çok yönünü araştırma alanına almaz. Biyoloji canlılığı inceleyen bilim dalıdır, ancak biyoloji bilimi içinde can kavramını en yalın hali ile ele almayız. Bu şimdiye kadar daha çok bilim dışı konuların, metafiziğin ve ezoterik alanın ilgi konusu içine girmiştir. Can kavramına ilişkin pek çok açıklamayı dinsel metinlerde, hatta mitoloji ve masal kitaplarında bile bulabilirsiniz. Ama dört senelik biyoloji eğitiminde konusu can olan bir ders yoktur. Bilimin şu anki metodolojisi kendi kısıtları nedeniyle açıklayamadığı gerçeklikleri yok saymak şeklindedir. Bu gerçeklikler, bilim için ya hurafedir, ya da plasebo etkisidir. Geleneksel bilimin kabul etmesi gereken gerçek plasebo etkisinin de araştırılmaya değer bir yönünün olduğudur ve bunu metodolojisini revize etmeden yapamayacağıdır. Ne mutlu ki Rupert Sheldrake gibi bilim insanları geleneksel bilimin gölgede bırakmayı tercih ettiği bu alanlara ışık tutma cesaretini gösterebilmektedirler. Bu alan yeni bilimin konusudur ve yaşamla ilgili pek çok gizemi boş inanç olmaktan kurtaracaktır. Misal, bütüncül ve özünde örüntüsel bir tıp yaklaşımı olan Homeopati'de kullanılan preparatlarda madde arayan bilimsel metodoloji, anlamlı bir maddeye rastlayamadığı için var olduğunu gözlediğimiz ve pek çok insanı sağlığına kavuşturan etkinin ne olduğunu ölçemeyeceğinden, etkiyi algılayamaz, açıklayamaz . Bu nedenle de bu etkiye plasebo demekle yetinmekte ve homeopatik tedaviyi dışlamaktadır. Zaman, mekan ve nesneler arasındaki aşkın illiyetleri kuramayanlar için evren, kendilerine karşı bir düzende işler. En başta doğduğumuz anda ölmeye başlarız, yaşam bizleri öldürmektedir. Yaşamda karşılaştığımız kimseler çeşitli durumlarda engeller yaratmaktadır. Bir kuyrukta beklerken önümüze geçmeye çalışmaktadırlar adeta. Olaylara birbirleri arasındaki ilişkilerle birlikte bakamayanlar için başımıza gelen olaylar, hayatımıza giren insanlar acı veya tatlı tesadüflerden ibarettir. Örüntü bilimi, her an'ı ve o an içinde bizimle iletişime giren her birimi anlamlı kılar. Anlama en çok ihtiyacımız olan bu çağda bize yaşamı okuma cesaretini ve anahtarını verir. Yaşam birbirine çeşitli frekanslarda bağlanan titreşim bağlarından oluşur. Bu bağlar besin zinciri aracılığı ile birbirlerine bağlanırlar. Yani bir alışveriş söz konusudur. Bu, belli bir titreşimdeki herhangi bir oluş halinin kendinden daha yüksek frekanstakine bağlanarak, ondan beslenmesi ve kendini bağlaması, daha düşük frekanstaki oluşlara kendindeki fazlayı aktarması ile işleyen bir ağ yapısıdır. Dolayısıyla sistem her an, taşıdığı en düşük frekansı toplamın frekansını düşürerek nötrlemeye, tamamlamaya çalışır. Bu çabadan yaşam ağı doğar. Daha da önemlisi canlı cansız ayrımı ortadan kalkar. Biraz daha önemlisi, ağ içinde bağlantıda olan her birim, bağlantı kurduğu diğer birimler sayesinde orada durur. Böylelikle varlık yokluk ayrımı ortadan kalkar. Evreni oluşturan bilgi, bütün zaman dilimlerinde ve her yerde ve her nesnede bulunmaktadır. Herhangi bir bilgiyi bizler için değişik kılan tarafı, bizim onu algı ve kavrayış kapasitemizdir. Bu kapasitenin hacmi ve seviyesi hangi düzeyde ise, o oranda bu bilgiyi edinir ve işleme alırız. Örneğin, bir ağacın yaprağını ele alalım. Bu yaprak bir kişiye ağaçtan bağımsız, yeşil hücrelerden oluşan, hatta tam olarak canlı gibi bile olmayan maddesel bir görünüm iken, kimisine ağacın hava ile temas ettiği organı olarak, kimisine besin zincirinin ilk halkası olarak, kimisine içinde başka pek çok alt sistemi barındıran bir sistemler bütünü olarak, kimisine evrenin büyük bir örüntüsünün zuhuru şeklinde, kimisine de yüce yaratıcı gücün bir tecellisi olarak görünür. Bu fark yaprakla değil, yaprağa bakanın kavrayış kapasitesi ile alakalıdır. Bu kapasite henüz içine nefes üflenmemiş sönük bir balon gibidir. Bilgi alanlarıyla ilgilendikçe bu balon giderek şişer ve tam kapasitesine kısmetinde varsa erişir. Balonun elastikiyeti, zahiri büyüklüğü ve şişirilme hızı da bu kapasiteye erişebilmesinde önemlidir. Zira hızla şişirdiğiniz bir balon, yavaş şişirilen bir balondan ya daha küçük olacaktır ya da daha önce patlayacaktır. Her gün yaptığını farkındalıkla yapmaya devam ederken bu rutine düzenli bir değişiklik getirmeyen, yeni bir bilgi eklemeyen hiç kimse yaşamı ve kendini hakkıyla deneyimleyemez. Sıradan insanlarız. Ve pekala bizler de yaşamı anlamaya çalışabiliriz. Aslında insanı diğer canlılardan ayıran belki de en önemli özellik olabilir bu: yaşamı anlamaya çalışmak. Bu eylemden geri durmak ise iki sebepten olur ki sonuçları da aynıdır. Birincisi nirvanaya ermek, ikincisi bir ölü olarak yaşamak. Yaşam ve ona refere edilerek kullanılan ölüm bile tam olarak anlaşılabilmiş değildir. Bilim bu kavramları, açıklayabildiği başka kavramlarla açıklamaya çalışır. Yaşam, kendisine dair her cevabı bulduğunda her sefer neden sorusunu sorabileceğimiz kadar zengin bir sorular kümesidir. - Doğa nedir? - Canlılık nedir? - Şuur nedir? - İnsan bunun neresindedir? Ne ki bu yazının müellifi olan bendeniz de bu düşüncelerimi, birbirinden kopmuş pek çok bilginin uzman ve ustalarını bir araya getirdiğimiz Yaşam Okulu'nda edinmiş ve buraya aktarmış bulundum vesselam."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yasam-plani-160/", "text": "Kaç yıl yaşamayı planlıyorsunuz? Böyle bir planınız yok mu? Kaderi kim bilir diyorsunuz belki... Tekil olarak her birimizin kendi yaşam süresine karar vermesi gibi bir durum pek söz konusu değil; ölüm beklenmedik şekillerde gelebiliyor. Ancak istatistik olarak baktığımızda hikaye başka. İnsanların yaşam şekillerini değiştiren pek çok unsur var. Dijital dönüşüm, teknolojik yenilikler, kültürel evrim gibi ilgilendiğim ve yazdığım pek çok konu bu unsurlardan. Ama dikkatlerimizden sıklıkla kaçan bir tanesi var ki aslında pek çok yönüyle bizi en derinden etkileyen dönüşüm kaynaklarından birisi o: Ortalama yaşam beklentisi. 1800 ve öncesinin dünyasını şu an algılayamayız bile. Mesela hiç merak ettiniz mi? İnsanlar acaba savaşlarda cepheye gitmeye, hayatlarını öylece riske atmaya yoğun oranlarda, büyük bir kitlesellikle nasıl razı olabiliyorlardı? Ortalama yaşam beklentiniz zaten 40 yıl ve altıysa, hastalıktan sürünerek ölmektense 'şanla', 'şerefle' ve ganimet beklentileriyle savaşta şansınızı denemek belki de mantıklı alternatifti. Yaşam beklentisinin 80 yıl olduğu bir dünya ile 40 yılın altında olduğu bir dünyada yaşam tarzı bir hayli farklı olabilir. Birkaç pratik etkiyi düşünelim. Mesela Alzheimer, keşfedildikten sonra belki yüz yıl pek de kimsenin umurunda olmadı. Çünkü nüfusun çok az bir kısmı Alzheimer'ın sorun olacağı yaşlara kadar yaşayabiliyordu. Kanser de çok yaygın hastalıklardan değildi çünkü insanların kanserden ölmeye vakti olmuyordu. Büyük bir çoğunluk, radyasyon ve benzer etkenlerin zamanla verdiği zararların birikimiyle kanser olmadan çok önce başka sebeplerle ölüyordu. Sigaranın akciğer kanserine sebep olduğunun keşfi neden 1950'lerden sonraya kaldı dersiniz? Tek sebebi sigara lobilerinin bilim dünyası üzerine kurduğu baskı mıydı? İnsanların ömürlerinin uzaması sigara gibi yavaş katillerin etkisini de çok daha önemli hale getirdi. Kaç yıl yaşamayı planlıyorsunuz demiştik ya, belki de düşünmemiştiniz bunu ve bu yazıyı okurken de bu noktaya kadar hala düşünmediniz. Ama bilinçli olarak düşünmeseniz de eylemlerinizle en azından ortalama yaşamınızı planlıyor ve şekillendiriyorsunuz. Ölüm bir yana, yaşamda kalmak da yerine göre sorun olabilir. Kendi kendinizi daha erken öldüren ve kendi kendinizi daha engelli ve kronik koşullu on yıllara olabileceğinden 12 yıl daha önce sokan kendiniz olabilirsiniz. Profesyonel kariyerimin son yirmi yılı veri alanındaydı. Verileri yönetmek, raporlamak, verilerden tahminler üretmek, iş zekası, veri madenciliği, makine öğrenmesi, yapay zeka... Bu yaklaşım kendi hayat beklentimle ilgili de biraz farklı bakmama sebep oldu. Mesela şu ortalama konusunu ele alalım. Türkiye'de 2019'daki yaşam beklentisi 77,7 yıl. 78 diyelim biz ona. Bu sayı, ortalamayı ifade eder. Yani mesela 68 yaşında ölen bir kişiye karşılık 88 yaşında ölen bir kişi de var. Kazalar ve başka sebeplerle erken ölenleri düşünürseniz ortalamanın böyle olması için 100 yaşın üstünü görenlerin sayıca epey arttığını anlamak mümkün. Yani 110 yaşını görmek artık belirgin bir olasılık haline gelmeye başladı. Şimdi size bir soru: 70 yıl ancak yaşarız diye bilinçsizce bedeninizi ve zihninizi yönlendirdiğiniz bir süreç içindeyken 110 yaşına kadar yaşamak ister miydiniz? Yukarıda referansını verdiğimiz bilimsel çalışma; alkol, sigara, fiziksel hareketsizlik ve obezite faktörlerinden iki ya da daha fazlasının varlığının bunların olmaması durumuna göre kronik rahatsızlıklara 12 yıl kadar erken yakalanacağınızı söylüyor. Ve unutmayın bu da ortalama. Yani daha sağlıklı yaşayabileceğiniz yıllar ortalamada 12 yıl. Bazı vakalarda daha kısa olabilir ve bazı vakalarda da daha uzun olacaktır. Milyarlarca insanın yaşam tarzındaki dönüşümler bile tek tek kişilerin dönüşümlerinden oluşurlar. Dönüşüm herkes için kendinden başlar. Ben de yaşam süresiyle ilgili bu farkındalıklarla birlikte kendi yaşamıma daha farklı bakmaya başladım. Elbette yarına çıkacağımızın bir garantisi olmadığının farkındayım. Ama tekil özel durumlar bir yana, 110 yaşımı görmemin önemli bir olasılık olduğunun da farkındayım. Ben 110'a ulaşacaksam, 70 yıl yaşayacakmış gibi bir kendini bırakmışlıkla değil, 160 yıl yaşayacakmış gibi bir zindelikle ulaşmak isterim. Ya da şöyle söyleyeyim: 110 yaşımı göreceksem, görece sağlıklı ve toplumsal yaşama makul şekilde katılmaya devam ederek görmek isterim. Bunun için de 160 yıl yaşayacakmış gibi düşünmem yararlı olacaktır: Yaşam Planı 160! Ama bunu yaparken uzun vade için kısa vadeyi feda etmek de işime gelmez. Kısa, orta ve uzun vadede bana yararlı olacak şeyler yapamaz mıyım acaba? Mesela bahsi geçen bilimsel çalışmadaki konuları düşünelim: Alkol kullanmayarak sadece yaşamımı uzatmam, kısa vadede de yaşam kalitemi yükseltebilirim. Sigara kullanmayarak da kısa, orta, uzun her vadede kardayım. Fiziksel makul bir aktivite içinde olmak ve obezlikten uzak durmak da kısa, orta, uzun her vadede bana faydalı olacaktır. 48 yaşındayım. İkinci yüksek lisansımı geçen sene bitirdim. Dördüncü lisans eğitimimi bu sene, beşinci lisans eğitimimi de gelecek sene bitirmeyi planlıyorum. Basit bir matematik yapalım: 110 48 = 62. Bu beş lisansın ve iki yüksek lisansın bana kattığı formasyonlardan yararlanmayı umabileceğim 62 olası yıl var daha önümde. Peki çok daha kısaysa ömrüm? Ne gam! Öğrenmek kendi başına keyifliydi zaten ve edindiğim formasyonları kullanmak için geleceği beklemedim hiç, güncel yaşantıma faydalarını hızlı devşirme peşinde oldum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yasantiya-donusmeyen-ogrenme-yoktur/", "text": "Yaşantıya dönüşmeyen öğrenme yoktur. Çünkü öğrenme ve yaşam birbirinden ayrılmayacak iki bütündür. Yaşayan tek hücreli bir canlı bile ortamında kendisini etkileyecek değişikliklere maruz kaldığında öğrenir ve davranışında değişiklikler olur. Bu değişiklik, mevcut bir öğrenmenin pekiştirilmesi, mevcut bir öğrenmeden vazgeçilmesi ya da yeni bir öğrenmenin gerçekleşmesi doğrultusunda olabilir. İnsana gelene kadar organizmanın karmaşıklığı inanılmaz boyutlara ulaşsa bile öğrenmemiz bedenle ve ortamla bütünleşik bir ilişki dahilinde beynimiz tarafından gerçekleştirilir ve beynin bu bütünleşik öğrenmesinin temelinde tek hücreli bir canlının öğrenmesine benzerlikler vardır. Öğrenmemizi sadece onlarla değil ama ana aktör olarak beynimizdeki nöronlarla gerçekleştiririz. Her bir nöron tekil bir hücredir. Tekil nöronların öğrenmeleri ve bunu birbirleriyle etkileşim içinde yapmaları yoluyla öğreniriz ve yaşarız. Yaşamımızı kontrol eden mekanizmalar beynimizde çalışır. Beynimizin öğrenmesinin temel amacı yaşamı sürdürmektir. Yaşam sürdükçe, her anında öğrenme devam eder. Öğrenme devam ettikçe, yaşam çeşitlenir ya da fakirleşir, gelişir ya da körelir. Öğrenme sürecinin beynimizde nasıl gerçekleştiğini ve beynin değişimini daha detaylı okumak için Sinan Canan'dan Değişen Be nim'i ve Eric R. Kandel'den Belleğin Peşinde'yi tavsiye ederim. Bu yazıyı okurken de yaşıyorsunuz ve öğreniyorsunuz. Yazıdan edindiğiniz deneyim de tek hücreli canlıdan karmaşık organizmalara kadar geçerli olan temel öğrenme etkilerinden birini yapacaktır. Bir öğrenmeniz güçlenecek, bir öğrenmeniz zayıflayacak ya da yeni bir öğrenme gerçekleştireceksiniz ve bu öğrenmeniz yaşamınıza yansıyacak. Bazı öğrenmeleriniz güçlenecek, bazı öğrenmeleriniz zayıflayacak ve bazı yeni öğrenmeler de ihtimaldir ki filizlenecek. Tüm bunlar yaşamınıza karmaşık bir etkide bulunacak. Hiçbir etkisi olmadı gibi hissediyorsanız, kendi öğrenmeniz üzerine yani kendi yaşamınız üzerine yeterince odaklanmıyor olabilirsiniz. Ya da belki gerçekten sadece mevcut öğrenmelerinizi derinleştiren bir etkiye maruz kalmışsınızdır. Öğrenmeyi akademik bir faaliyet olarak görüyor ve cümleleri hayatınıza bütünleştirmeden zihninizdeki anlamsız bilgiler yığının üstüne atıyor olabilirsiniz, öyleyse bu cümleleri de atıverirsiniz oraya. Öğrenmemizin bu kadar anlamsız olmasının pek ihtimali yoktur. Bilinç katmanımızda tembel ve uyuşuk hissediyor olduğumuzda bile bütünleşik beynimiz yoğun bir şekilde öğrenmeye devam eder çünkü yaşamaktadır ve yaşamaya devam etmek öğrenmekle mümkündür. Yaşantıya dönüşmeyen öğrenme yoktur. Ne öğrendiğinize dikkat edin. Çaresizlik bile öğrenilen bir şeydir. Öğrenilmiş çaresizliğe ilişkin bir okuma önerisi içinde buraya tıklayabilirsiniz. Bir hatırlatma, dilin önemi yok artık, Google Chrome'da açıp translate'e basarak Türkçe olarak da okuyabilirsiniz sayfayı."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yaslilari-kim-ne-yapsin/", "text": "Geçtiğimiz günlerde TRT Belgesel'de harika bir programa denk geldim: 4 Yaşındakiler Huzurevine Gelince. İngiltere'de bir grup okul öncesi öğrenciyi huzurevinde yaşayan yaşlılarla bir araya getirip yaşlılardaki ve çocuklardaki değişimleri gözlemlemişler. Yaşlıların tamamının bilişsel ve fiziksel kapasiteleri artarken depresyon oranları ciddi şekilde azalmış. Çocuklarınsa özgüvenleri ve sosyal becerileri artmış. Programı izleyince neden bizde de kreşler huzurevleriyle eşleştirilmiyor diye düşündüm. Gerçi ülkemizde huzurevleri kreşler kadar çok değil ama huzurevlerimizin sayısı da her geçen gün artıyor. Ben çocukken farklı zamanlarda anneannem, babaannem ve dedemle birlikte yaşadım. Yaşlılarla yaşamak onların ihtiyaçlarını karşılayanlar, özellikle de evin anneleri için çok zahmetli. Çocukken bu zahmetlerin farkında değildim elbette, büyükannelerim ve dedemle hoş vakit geçirmekle, onlar tarafından çok sevilmenin keyfini sürmekle meşguldüm. Bir çocuğun hayatında bir büyükannenin, bir dedenin sevgisinin ne kadar eşsiz bir duygu olduğunu iyi bilen biri olarak büyükannesi-büyükbabası olmayan arkadaşlarım için üzüldüğümü hatırlıyorum. Büyükannelerim ve dedem elbette bizim sayemizde dinç ve akıllıydılar ama biz de onlar sayesinde başka kimseden göremeyeceğimiz bir sevgi görüyorduk. Tüm zahmetimizi ebeveynimiz çektiği için onlara bir tek çöpsüz üzüm olan torunları sevmek kalıyordu. Sevgi görmenin yanında çok önemli bir şey daha görüyorduk onlardan: insan hayatının evrelerini. Onlar da bir zamanlar gençti, hatta bizim gibi çocuktu. Ama zaman geçti ve yaşlandılar, sonunda da öldüler. Onların sayesinde ölümü gördük, ölümün de ne kadar doğal ve yaşamsal bir şey olduğunu onlarla tecrübe ettik. Nereden geldiğimizi bilmesek de, nereye gideceğimizi onlar sayesinde öğrendik. İnsan hayatı kapasiteleri bakımından yükselen, zirveye ulaşan ve alçalan grafiklerden oluşuyor. Yaşlanmak dediğimiz süreç ise kapasitelerin zirveden aşağı inmesiyle başlıyor. Kimi insanların zirvede kalma süreleri fazla ve inme hızları yavaş oluyor. İşte bu insanlar yaşı artsa bile yaşlı demeye dilimizin varmadığı insanlar. Eğer öncelediğimiz şey fiziksel performans ise bunun belli bir yaştan sonra düşeceği kesin ama zihinsel performansın yaşlandıkça arttığı da bir gerçek. Yaşlandıkça fiziksel güç azalıyor ama tecrübe artıyor, böylece yaşlılar gençlerin görmediği, tecrübe etmediği ve dolayısıyla bilmediği bir çok şeyi görüyor ve biliyorlar. Ben bile 30'larının ikinci yarısında biri olarak 20'li yaşlardaki arkadaşlarıma ve öğrencilerime ve tabii kendi 20'lerime baktıkça gençlikte insanın ne kadar da toy olduğunu düşünüyorum. Benden yaşlıların da beni ve kendi 30'larındaki hallerini toy bulduklarından eminim. Öyle görünüyor ki bu böyle sürüp gidecek. Çünkü 90'ıma da gelsem, 100 yaşındaki birine göre genç olacağım! Haydi, o kritik soruyu sorayım: Siz yaşlı mısınız? Yaşınızı bilmesem de bu soruya yanıt verebilirim! Kendinizden gençlere göre yaşlı ama sizden yaşlılara göre gençsiniz, aslında durum bundan ibaret. Gençlik ve yaşlılık göreceli kavramlar. Bana göre epey yaşlı olan 65 yaşındaki bir tanıdığım, 80 yaşındaki birinin kendisine Delikanlı adamsın, her işi yaparsın! dediğini söylemişti. Demek ki 80'likler 60'lıkları delikanlı görüyor! Birine göre neredeyse ölmüş olan diğerine göre yeni doğmuş oluyor. Yaşlanmak ölüme yaklaşmakla özdeşleştirildiği için olumsuz bir şey olarak algılanıyor. Oysa yaşlanmadan da ölebiliriz. Üstelik yaşlılar bize göre daha şanslılar, çünkü bizim yaşımıza gelmiş ve üstüne yıllar eklemişler. Eğer o yılları hayatı acı tatlı tecrübe ederek geçirdilerse bizden çok daha bilgeler, dolayısıyla bilişsel olarak bizden iyi durumdalar. Bizden daha çok şey yaşamış, öğrenmiş ve anlamışlar. Eğer insan bilişsel özellikleri nedeniyle üstün bir varlıksa yaşlı insan genç insandan her türlü daha üstün olmak durumunda. Büyüklere saygı değeri de buradan geliyor olsa gerek. Eğer yaşlandıysanız şanslısınız, hala yaşıyorsunuz. Gençlere özenmeyin, siz genç oldunuz ama onların yaşlanıp yaşlanamayacağı belli değil. Ayrıca şarkının dediği gibi ben genç olmanın ne demek olduğu biliyorum ama sen yaşlı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun diyebilirsiniz. Yaşlanmanın hakikati böyle mi kafaya vura vura anlatılır . Tebrik ederim ."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yaygin-anksiyete-bozuklugu-ve-belirtileri/", "text": "İster COVID-19 gibi ciddi bir hastalığa yakalanma olasılığında gerçeğe dayalı bir şeye tepki olarak, ister iyi durumdayken finansal yıkım olasılığı gibi tamamen hayal ürünü bir şeye tepki olarak olsun, herkes bazen endişe duygusunu yaşar. Ancak bu tepkiler kısa süreli olma eğilimindedir. Anksiyete, sizi güvende tutmak içindir ve sistem hayatta kalmaktan yana olacak şekilde düzenlenmiştir. Endişe, bir durumun gerektirdiğinden daha yoğun olduğunda, haftalar veya aylar boyunca devam ettiğinde, endişe düşüncelerini kontrol etmek zor olduğunda ve günlük işlevlere müdahale ettiğinde anksiyete bir bozukluk olarak kabul edilir. Yaygın anksiyete bozukluğunda endişe; sağlık, iş veya aile gibi yaşam koşullarının ana alanlarından herhangi birine veya daha farklı konulara odaklanabilir. Anksiyetenin iki temel bileşeni vardır: Bilişsel bir endişe yükü veya bazı kötü sonuçların endişeli beklentisi. Ayrıca huzursuzluk ve sinirlilik, kas gerginliği, uyku bozukluğu ve konsantrasyon güçlüğü gibi fiziksel belirtileri de vardır. Depresyon gibi, anksiyete de vücudun birçok sisteminde varlığını hissettirebilir; sindirimi bozar, kalp atış hızını artırır, kulaklarda çınlamaya neden olur. Anksiyete kendini hem zihinde hem de bedende gösterir. Bir tehdit algılandığında- ister bir suçtan dolayı kovulma olasılığı gibi gerçekliğe dayalı bir tehdit olsun, isterse hayali bir tehdit olsun beyindeki amigdala, merkezi bir komuta merkezi olan hipotalamusa sinyal gönderir; hipotalamus da bu sinyali otonom sinir sistemi aracılığıyla ortaya çıkarır ve adrenalin de dahil olmak üzere bir dizi hormonu harekete geçirir. Bu da anksiyetenin çoklu fiziksel semptomlarını uyarır. Kalbiniz daha hızlı atar, nabız hızınız ve kan basıncınız da artar. Solunum hızlanırken nefes darlığı hissedebilirsiniz. - Baş dönmesi - Kas gerginliği - Titreme veya sarsılma - Ağız kuruluğu - Terleme - Mide ağrısı - Baş ağrısı Araştırmalar, bedensel semptomların sıklıkla yanlış tanıya yol açtığını, semptomların fiziksel nedenlere bağlandığını ve sorunun gerçek kaynağının keşfedilmediğini göstermektedir. Çocuklar da anksiyete geliştirebilse de herhangi bir anksiyete bozukluğunun ortalama başlangıç yaşı 21-22 yaş aralığındadır. Bununla birlikte son zamankarda anksiyete başlangıç yaşı düşmektedir ve Ulusal Sağlık Enstitüleri, ergenlerin yüzde 32'sinin yaygın anksiyete, fobi, panik bozukluğu veya sosyal anksiyete bozukluğu gibi bir anksiyete bozukluğuna sahip olduğunu bildirmektedir. Gözlemciler, gençlik ve anksiyete arasında bağlantı kuran yeni kültürel baskılardan söz etmektedir. Bazı anksiyete bozuklukları diğerlerinden daha erken ortaya çıkmaktadır: Ayrılık anksiyetesi, özgül fobiler ve sosyal anksiyete bozukluğu çoğunlukla 15 yaşından önce başlar. Genel anksiyete bozukluğu ve diğer anksiyete bozuklukları ise ortalama olarak 21 ile 34 yaşları arasında başlamaktadır. Yaygın anksiyete bozukluğu hem zihinde hem de bedende kendini gösterir. Anksiyetesi olan kişiler en az altı ay boyunca çoğu zaman aşırı endişe yaşarlar ve endişelerini kontrol edemezler. Ayrıca bir dizi fiziksel belirti de yaşarlar. Aşırı endişe ile birlikte en az üç fiziksel belirtinin varlığı klinik tanı için kriterdir. - Huzursuzluk veya gerginlik hissi - Kolayca yorulmak - Konsantrasyon güçlüğü - Sinirlilik - Kas gerginliği - Uyku bozukluğu Fobi, korkunun çok spesifik bir nesne veya duruma odaklandığı ve kaygının yalnızca bu durumda veya bu duruma maruz kalma beklentisiyle yaşandığı yaygın bir anksiyete bozukluğudur. Ara sıra yaşanan anksiyete nöbetleri hayatın normal bir parçasıdır. Ve bazı durumlarda orta düzeyde kaygı iyi bir şeydir. Uyanıklığı artırır ve performansı yükseltebilir. Ancak anksiyete yoğun veya bunaltıcı olduğunda, kalıcı olduğunda, hoş olmayanın ötesinde olduğunda, günlük işleyişe veya önemli faaliyetlere müdahale ettiğinde ve karşılaşılan gerçek tehlikelerle orantısız olduğunda, bir bozukluk veya klinik durum olarak kabul edilir. Anksiyetede ve özellikle panik atak sırasında, stres tepkisinin bir parçası olan hormonlar tarafından harekete geçirilen kalp, savaş ya da kaç çağrısı yapılabileceği ihtimaline karşı kaslara hızlı bir şekilde oksijen sağlamak için çalışmasını hızlandırır ve yoğunlaştırır. Çarpıntı hissedersiniz, kalbinizin çarptığını, hızlandığını ve hatta düzensiz attığını hissedersiniz. Solunumun hızlanması yeterli oksijen alamama hissi yaratabilir. Bu otomatik tepkiler kalp krizi geçiriyormuş hissi yaratır. Fiziksel olarak sağlıklı kişilerde belirtiler zararsızdır, ancak kalp krizi geçirme korkusu daha da fazla endişeyi tetikleme eğilimindedir. Bununla birlikte, hızlı bir yükselişten sonra, fiziksel hisler genellikle azalır. Yaklaşan bir kıyamet hissi, anksiyete nöbetlerine ve özellikle panik ataklara eşlik eden yaygın bir durumdur. Görünüşte aniden ortaya çıkmakla kalmaz, aynı zamanda anksiyeteyi şiddetlendirme eğilimindedir. Kötü bir şeyin olmak üzere olduğu hissi, zihin bir tehdit algıladığında vücudun verdiği tepki tarafından tetiklenir. Vücudun stres tepkisinin bir parçası olarak salgılanan hormonlar beyni yüksek alarma geçirir, durmaksızın tehlikeyi tarar ve güçlü bir stres tepkisi, felaketin beklendiği hissine yol açabilir. Birkaç dakika boyunca derin nefes almak gibi stres tepkisini azaltmaya yönelik önlemler, yaklaşan kıyamet hissini azaltabilir. Anksiyete zihinde olduğu kadar bedende de ortaya çıkar. Sinir sisteminin büyük bir kısmını tehlikeye karşı alarma geçirir ve savaşmaya ya da kaçmaya hazır hale getirir. Uyarılmış sinir sistemi enerji harcamaya hazırdır ve titreme bu gerginliğin bir tezahürüdür. Sinirsel gerginlik, kendini titreyen eller ve hatta tüm vücut titremesi şeklinde gösterebilir. Titreyen eller ve vücut titremeleri dalgalar halinde gelip gidebilir ya da nispeten sabit olabilir. Rahatsız edici olsalar da tehlike taşımazlar ve sonunda geçerler. Kaygıyı azaltmak için adımlar atmak -derin nefes almak, yürüyüşe çıkmak veya koşmak- kaygı düzeyini azaltabilir ve titremeyi bastırabilir. Kaygı endişesi, diğer bilişsel işlevleri bozar ve hem konsantrasyon hem de hafıza zarar görür. Anksiyete çalışma belleğini zayıflatır, böylece gelen bilgileri uzun süre tutmak zorlaşır; hiçbir şeyi yapmak için yeterince uzun süre odaklanamadığınızı hissedersiniz ve görevler olduğundan daha zor görünür. Buna ek olarak, beynin olumsuz olayları kaydetmeye yönelik normal eğilimi anksiyetede abartılıdır ve beyin tehlike taramasıyla meşguldür. Sorunu daha da derinleştiren anksiyete uykuyu bozar ve uyku eksikliği çalışma belleğini ve odaklanma yeteneğini daha da aşındırır. Nefes darlığı, anksiyetenin ve özellikle de en uç ifadesi olan paniğin yaygın bir belirtisidir. Nefes darlığı hissi, zihin bir tehdit algıladığında ya da sizi endişeye sürükleyen her ne ise onun üzerine kafa yorduğunda, doğrudan vücut tarafından salgılanan hormonlardan kaynaklanır. Vücudu otomatik olarak savaşmaya ya da kaçmaya hazırlayan köklü stres tepkisiyle bağlantılı olan nefessizlik, vücut kaslara daha fazla oksijen ulaştırmak için kalp atış hızını ve nefes alıp vermeyi hızlandırdığında hissettiğiniz duygudur. Nefessizlik deneyimi, özellikle de çarpan bir kalbin farkındalığıyla birlikte, kısır bir döngü başlatabilir, kendisi de kaygıyı şiddetlendirerek daha da fazla nefessizliğe yol açabilir. Nefes darlığı 10 dakika veya daha fazla sürebilir, ancak sonunda dağılır. Nefes darlığına bir ya da iki dakikalık derin nefes egzersizleriyle doğrudan karşı koymak en etkili anksiyete karşıtı önlemlerden biridir sadece aşırı çalışan beyninize oksijen göndermekle kalmaz, aynı zamanda otonom sinir sisteminin sakinleştirici kolu olan parasempatik siniri de uyarır. Korku, acil tehlikeye karşı verilen bir tepkidir. Genellikle yüksek düzeyde odaklanmıştır, çok özel bir nesne veya durum tarafından tetiklenir ve hızlı bir şekilde harekete geçmeyi amaçlar. Anksiyete için herhangi bir dış tetikleyici olmayabilir; gelecekteki gerçek veya hayali tehdide karşı bir tepkidir ve tipik olarak daha yaygındır, bazı olası istenmeyen sonuçların beklentisiyle sürekli tetikte olma ihtiyacını harekete geçirir. Genellikle kaçınma davranışını uyarır. Bir kişiyi endişelendiren şey son derece öznel ve kendine özgüdür. Öte yandan korkunun sosyal bir yanı vardır. Korku, yüz ifadesinde bir dizi ayırt edici ve evrensel olarak anlaşılan değişiklikleri uyarır genişlemiş göz bebekleri, soluk cilt başkalarını sessizce bir tehlikenin mevcut olduğu konusunda uyardığı düşünülmektedir. Anksiyete, korkunun bazı fizyolojik belirtilerini paylaşır artan uyanıklık ve hızlı kalp atış hızı, benzer şekilde, stres tepkisiyle ilgili hormonlar tarafından tetiklenir ancak tekil olarak, gelecekte neyin yanlış gidebileceğine dair tekrarlanan düşünceler şeklinde beyne ağır bir endişe yükü yükler. Yaygın anksiyete bozukluğu kronik bir durum olma eğilimindedir. Anksiyete belirtileri, beyindeki amigdala bir tehdit algıladığında ve vücut ile beynin tehlikeye karşı hazırlanması için bir sinyal gönderdiğinde ortaya çıkar. Beyin aşırı hızlanarak kötü şeyler aramaya başlar. Vücut, organ sistemlerini savaşmaya veya kaçmaya hazırlanmaları için uyarır. Araştırmalar, bazı insanların amigdalanın düşük tepki eşiği ile doğduğunu, böylece sürekli alarm sistemini çalıştırdığını göstermektedir. Diğerlerinde ise çocukluk döneminde yaşanan olumsuz deneyimler, gelecekte zarar görme olasılığını bertaraf etmek için amigdalanın tepki seviyesini kalıcı olarak sıfırlamaktadır. Her iki durum da kaygıya karşı kronik bir kırılganlık yaratır. Anksiyetenin kaynakları yaşam boyunca değişebilir, ancak zor durumlara anksiyete ile tepki verme eğilimi devam eder. Araştırmalar, 3 ila 17 yaş arasındaki çocukların yüzde 7'sinden biraz fazlasının mevcut bir anksiyete sorunu olduğunu göstermektedir. Her geçen gün daha fazla çocuğa anksiyete teşhisi konulmaktadır- sadece 2007 ve 2012 yılları arasında görülme sıklığı yüzde 5,5'ten yüzde 6,4'e yükselmiştir. Uzmanlar çeşitli faktörlere işaret etmekte bunların başında ebeveynlerin çocuklarını, hayatın normal iniş çıkışları karşısında kendilerini kötü hissetmekten korumaya çalışmaları gelmektedir. Örneğin Noah, futbol takımına seçilemediği için hayal kırıklığına uğramıştır. Ebeveyn, çocuğun hangi atletik becerilerinin daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyabileceğini anlamasına ve üzüntüsünü gidermesine yardımcı olmak yerine, okulu veya koçu protesto eder. Net etki, çocuğun küçük hayal kırıklıkları için başa çıkma becerileri geliştirememesi ve başa çıkma becerilerinin eksikliğinin, küçük zorlukları bile önemli kaygı kaynaklarına dönüştürmesidir. Bu şekilde, yetişkinlerin kaygıları, kaygılı çocuklar yaratır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yeni-bagimliligimiz-hayal-kurmak/", "text": "Birçoğumuz için hayal kurmak, günlük rutinimiz ve telaşımızdan tatlı bir kaçış sunar. Her ne kadar konferans veya toplantıda sessizce oturup fantezi dünyamıza kaçmak bize çekici gelse de çoğumuz hayal dünyamızdan sıyrılıp o sıkıcı ama gerçek olan toplantı salonuna geri dönebiliyoruz. Bazılarımız için o hayal dünyasından çıkmak imkansız; çünkü uyumsuz hayal kurma bozukluğu denen, çiçeği burnunda bir psikolojik fenomenin pençesinde kıvranıyor. Evet dramatize ettim farkındayım. Ama bazılarımız bu detaylı ve gerçekçi fantezileri yüzünden hayatını yaşamıyor desek yeridir. Uyumsuzluk, kişinin dış gerçeklikten ziyade hayal edilen iç dünyayla ilgilenmeyi tercih etmesi nedeniyle gelişir. Sıkıntı, çoğu zaman, boşa harcanan zamanın ve hayattaki gerçekleştirilmemiş hedeflerin farkına varmakla birlikte gelir. İronik olarak, uyumsuz hayallere sahip bireyler genellikle bu sıkıntıyı daha fazla hayal kurarak düzenler; bu, bağımlılıklarla mücadele eden insanlarda sıklıkla görülen bir kalıptır. diyor Eli Somer. Kendisi 2002 yılında maladaptive daydreaming terimini ortaya atan İsrailli bir travma araştırmacısı. 2016 yılında 340 hayalperestle yapılan bir anket çalışmasına göre uyumsuz hayalperestler, ya da sosyal ortamdaki adlarıyla gündüz düşçüleri, uyanık oldukları saatlerin ortalama %57'sini hayal kurarak geçiriyor. Somer ve ekibinin, Consciousness & Cognition dergisinde yayınlanan bir araştırmasına göre bazı günlerde bu süre %69'a kadar uzuyor. Uyumsuz hayal kurmayan bir kişi ise gününün yalnızca %16'sını hayal kurmaya harcıyor. Uyumsuz hayalperestlik sadece hayal kurmakla tanımlanabilecek bir sorun değil. Uyumsuz hayalperestler, hayali karakterler ile ilgili detaylı senaryolar üretmenin yanı sıra yüksek oranda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu belirtileri gösteriyor. Tekrarlanan bedensel hareketler, ayak sallamak, hayali karakterleriyle konuşmak, mimikler ve jestler yapmak, yürümek ve zıplamak gibi hayallerin verdiği hazzı arttıran davranışlar çok sık görülüyor. Müzik, dizi-film, görsel ve duyulara hitap eden unsurlar ise hayallere yön vermek için kullanılabiliyor. Bunun yanında obsesif kompulsif bozukluk, depresyon, kaygı bozukluğu belirtileri gösterenlerin sayısı da oldukça fazla. Neredeyse hepsi hayallerinin uyku döngülerini, günlük işlerini ve insanlarla ilişkilerini kötü etkilediğinden yakınıyor. Pek çoğu bu sorunun kendilerini hayat amacından uzaklaştırdığını ve kendilerini hayal kurma bağımlısı gibi hissettiklerini söylüyorlar. Bu soruyu cevaplamak için Eli Somer ve Reut Brenner 539 hayalperestin hayallerini dinlediler ve üç ana tema buldular: hoş olmayan gerçeklikten kaçış(%93.1), sıkılmaktan kaçış(%85.4), arzuların tatmin edilmesi(%89) öne çıkan temalar. Bunun yanında aşık olmak, güçlü ve baskın olmak, eğlence, kahramanlık ya da fiziksel şiddet kurbanı olmak gibi temalar da var. Evet! Bu yanıtı bulmak için aynı araştırmacılar bazı kişilik özelliklerinin, uyumsuz hayallerin temalarıyla bağlantılı olup olmadığına baktılar. Özellikle narsistik büyüklenme , ayrılma korkusu ve anhedonia deneyimleyen bireylerin hayal içeriklerine bakıldığına ortaya şu sonuç çıktı: Narsistik büyüklenme özelliği taşıyan bireyler diğer kişilere kıyasla arzuların tatmin edildiği, kendilerinin güçlü ve baskın olduğu hayaller kuruyorlar; ayrılma korkusu yüksek bireyler ise daha çok sıkılmaktan kaçış, eğlence, şefkatli ve derin ilişkilere odaklı hayaller kuruyorlar. Anhedonik bireyler ise eğlence ve hoş olmayan gerçeklikten kaçış temalı hayaller kuruyorlar. Bu sonuçlara göre maladaptive daydreaming insanların karşılanamayan duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarını gidermek için geliştirdikleri bir mekanizma olabilir. 2002 yılından bu yana yürütülen 50'yi araştırma bu sorunun erken yaşlarda başladığına ve travma temelli olduğuna işaret ediyor. Bu sorunun yalnızca bazı bireylerde görülüyor olmasının sebebi ise bazı bireylerin immersive daydreaming denen sürükleyici ve kişiyi içine alan hayal kurma kabiliyetine sahip olmaları. Sonuç olarak bu kabiliyete sahip bireyler, hayal kurarak kendilerine kaçabilecekleri güvenli bir hayal evreni yaratmaya, sürükleyici hayal kuramayan bireylere göre daha yatkın oluyorlar. Somer ve ekibi, uyumsuz hayal kurma derecesini ölçen 16 maddelik bir ölçek geliştirdiler. Eğer siz de henüz tanımlanmamış bu sorunu yaşadığınızdan şüpheleniyorsanız aşağıdaki linke tıklayarak öğrenebilirsiniz. Bu durumu yaşayan birçok insan olduğunu öğrenmek ilginç hissettiriyor. Aynı zamanda böylesi değişik bir konunun ele alınmasına çok sevindim 'bugün de yeni bir şey öğrendim' dedirtti."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yeni-bir-kavram-suflor-ebeveynlik/", "text": "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın 101. yılını geride bıraktık. Gün boyu sosyal medyada çocukları olanlar çocuklarının, olmayanlar ise kendi çocukluklarının fotoğraf ve videolarını paylaştı. Hepsini keyifle takip ettimse de günün sonunda aklımda yeni bir tanım belirdi: SUFLÖR EBEVEYNLER. Biliyorsunuz son yıllarda 'Helikopter' ve 'Kar Küreyici' gibi pek çok ebeveyn tanımı girdi dilimize. Bunlara bir yenisini eklemek istiyorum müsaadenizle. Gün boyu karşılaştığınız videoları gözden geçirecek olursanız bana katılacağınızı düşünüyorum. Hoş bu ebeveynlik tarzının yeni türemediğinden eminim, fakat sanıyorum ilk kez bu kadar göz önünde. Ve kendini sosyal medya aracılığıyla daha görünür kılmış durumda. Ezberlediği şiirleri ve şarkıları kamera karşısında okuması ve söylemesi beklenen mutlu/mutsuz ifadeli pek çok çocuğun 23 Nisan günü SUFLÖR EBEVEYN davranışına maruz kaldığı aşikar. Ebeveynin görevi, çocuğa kendini geliştirmesinde destek olmaktır ve gelişim dediğimiz şey kameralar karşısında yaşanmaz. Üstelik suflenin 'duyulur' şekilde verilmesi ise gösteriyi icra etmekte olan çocuğun kendini yetersiz hissetmesine sebep olmaz mı diye de düşündüm sonra. Ve sonra bu ebeveynlik tarzının aslında sadece kameralar karşısında ve özel günlerde değil, her an her ortamda geçerli olduğunu fark ettim. 'Nasılsın?' diye soru yöneltilen bir çocuğa 'iyiyim desene' şeklinde sufle veren ebeveynler geldi aklıma. Hatta sadece söyleyecekleri değil davranışları ile ilgili de çocuğa sufle veren ebeveynler azımsanmayacak sayıda. Bir çocuğa 'Oyuncağını versene kardeşe' denilmesi buna bir örnek mesela. Samimi bir şekilde ebeveynler olarak kendimize bu soruyu soracak olsak cevabı ne olurdu dersiniz? Bunun üzerinde düşünmekte fayda olduğuna inanıyorum. Zira bir ebeveynin herhangi bir davranışının 'nedenini' bilmesi, bunun farkında olması bence toplum olarak bizleri ileriye taşıyacak. Yani EZBERDEN ebeveynlik etmemesi. Durup kendini sorgulaması, cevap vermesi ve cevabını dinlemesi. Aldığı cevaba göre kendini geliştirmesi ve daha da önemlisi şayet gerekiyorsa iyileştirmesi. Ulusal egemenliği kutladığımız bu günlerde, çocukların kişisel egemenlik alanına müdahale edecek şekilde davranan ebeveynler için uygun bulduğum SUFLÖR EBEVEYN tanımını, önce geleceğin ebeveynleri olarak çocuklara sonra da biz ebeveynlere armağan etmek istiyorum. Tüm çocukları saygıyla kucaklar, bayramını kutlarım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yeni-bir-tur-olarak-dijital-anlati-uzerine-cok-kisa-bir-anlati/", "text": "Dijital ölçü birimlerin byte, megabyte, gigabyte, terabyte, petabyte olarak sıralandığı gibi dilin katmanlarını da harf, sözcük, öbek, cümle, söylem ve nihayet anlatı diye sıralamak mümkün. Harfler sözcükleri, sözcükler öbekleri, öbekler cümleleri, aynı amaca yönelik cümleler söylemi, bütünsel bir fikir etrafında toplanmış söylemler ise anlatıyı, ya da başka bir deyişle hikayeleri oluşturur. Bu dilsel birimlerin hepsi de tarih boyunca kültürel nedenlerle hiç durmadan değişim yaşar. Tüm bu dilsel birimlere dayanıklılık açısından bakıldığında, aralarında kültürel değişime dayanıklı olan tek yapı maalesef harflerdir. Yapılar büyüdükçe, aynı fizik dünyada olduğu gibi, dilsel birimlerin de dış kuvvetlere karşı direnci azalmakta; hatta anlatı gibi içinde dönemsel tarz ve ögeler barından daha büyük yapılar entropik güçlere çok daha fazla maruz kalmakta. Özellikle de kültürel ve teknolojik koşullara olan bağımlılığı yüzünden, zaman en çok da anlatıyı evrimleşmeye zorlar. Dilsel bir birim olarak anlatının tek sıkıntısı, içinde bolca taşıdığı dönemsel insan eğilimleri değil elbette. Anlatıların ana harcı olan modernite de bu tür yapıların hem içerik hem de biçimsel olarak kolayca eskimesinde bir neden olabiliyor. Ama yine de anlatı evriminde en önemli motivasyon, tarih boyunca tüm hikayelerin öyle ya da böyle teknolojiye olan bağımlılıkları, daha doğrusu teknolojik mecraların anlatı karşısında giderek artan etkisi oluyor. Anlatı evriminde vardığımız son nokta Dijital Anlatı. Dijital anlatıdan kastettiğimizse biçim, boyut ya da konu farklılığından öte bir şey. Sadece anlatıcının değil muhatabın da iletişim amaçlarının kökten değiştiği, bir yönüyle minimalist ama diğer taraftan sonsuz genişlikte melez bir tür olması. Geleneksel anlatı türlerinin bağlam tutarlılığı ya da bütünlüğü gibi birçok kriterini rahatça göz ardı edebilen bu yeni tür için tek geçerli kriter, sonsuz bir şekilde akıp duran iletişim içinde bir şekilde kalabilmek; sürekli akan içerikten çok, sürecin bir parçasına dönüşebilmek. Dijital anlatıda, tarih boyunca mecra belki de ilk kez önem bakımından anlatının önüne geçmiş görünüyor. Eskiden de anlatı biçimleri arasında biçimin içerikten kısmen daha kıymetli olduğu, mesela sinema filmleri ya da tiyatro oyunları gibi türler olmuştu ama şimdiki durum sanki sırf sinema salonundaki koltukta oturmanın perdede olanlardan çok daha anlamlı olması, hatta perdede hiçbir şey olmasa dahi insanların oturdukları koltuklara sıkı sıkıya tutunması gibi bir şey. Ya da bir konserde sadece etrafındaki insanların söylediği şarkıları dinleyip, bir konferansta sadece önünde ve arkanda oturanların sözlerine kulak kabartmak gibi. Dijital anlatının daha önce hiç tanık olmadığımız şaşırtıcı yanları da var elbette. Bunların arasında en önemlisi de kendi burjuvazisini yaratmış olması. Yüz yıllar boyunca sadece aristokratların elinde tuttuğu söz mülkiyetini kamulaştırma fırsatı verdi. Bir bakıma Söz Cumhuriyetini, tek bir kurşun dahi sıkmadan ilan etti. Kendi evrimini henüz tam anlamıyla tamamlamamış olsa da söz şövalyeleri için bir bakıma Post-Truth bir devrim gerçekleştirdi."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yeni-dunyanin-cesur-insani-kendini-tanimaya-cesaretin-var-mi/", "text": "İnsandan yakınıyoruz. Kimimiz insanlardan, kimimiz insanlığımızdan, kimimiz de insansızlıktan yakınıyor. İnsanlardan yakınanlar kendini bilmeyenler, insanlığından yakınanlar kendini bilenler, insansızlıktan yakınanlarsa insanı yanlış bilenler. Pek çoğumuz insanı yüce bir varlık olarak görüyoruz, bu fikir gururumuzu okşuyor. Fakat gerçekte öyle mi acaba? Geldiğimiz noktada kendi ekosistemini dahi tahrip eden insan türü, duymaktan hoşlandığımızın aksine sefil bir varlık olabilir mi? Sözünü ettiğim sefalet, kendi koyduğumuz ahlak kurallarına göre bir değerlendirme. Doğa durumunda ahlak yok, ahlaksızlık da yok. Kötülük hiç yok. Biz insanlar, tıpkı diğer bazı memeli hayvanlar gibi toplumsal varlıklar olduğumuz, yani toplum içinde var olduğumuz için ahlak ürettik ki bir arada yaşayabilelim. Dolayısıyla ahlak kurallarına uymak, insan için bir ölüm kalım meselesi çünkü sağ kalıma hizmet ediyor. Sağ kalımın neye hizmet ettiği ise çok daha büyük bir soru . Bizler çağlar boyu kendimizi yücelttik, türümüzü kutsadık, onu en üstün canlı türü saydık. Oysa durum hiç de öyle değil. İnsan kendine, gezegene, hatta evrene zarar bir varlık. Uzaya bile gelişigüzel çöp salıyoruz. Ne kendimizi mutlu ediyoruz, ne de başkalarını. Kötüyüz, fırsatçıyız, uygun şartlar altında gayet vahşiyiz. Ayrıca ahmak ve hırslıyız, üstelik haddimizi de hiç bilmiyoruz. Tüm bunların üstüne tüy olarak kendi kutsiyetimizi ve muhteşemliğimizi dikiyoruz. Bu anlayışı muhtelif dinlerle ve felsefelerle destekliyoruz. Kendimiz çalıyor kendimiz oynuyoruz, gerçekte diğer canlılar için kanserden dahi kötüyüz. En nihayetinde bu muhteşem varlık, uzun vadede kendi türünün ortadan kalkmasına sebep olacağa benziyor. Eğer derhal bir ölüm kalım meselesi olarak ahlak yeterince ciddiye alınmazsa, insanlığı karanlık bir son bekliyor. İnsanın mevcut haliyle ahlaklı bir varlık olmadığı çok açık. Kitlesel olarak herkesin yararına olduğuna inandığımız ilke ve kurallar, ahlak anlayışımızı oluşturuyor fakat hepimiz uygun şartlar altında, o ilkeleri rahatlıkla delebiliyoruz. Dinlerin bin yıllardır yapmaya çalıştığı şey, bir arada yaşamanın makul müştereğini yani ortak akli kurallarını yaygın hale getirmek. Ne var ki tarih boyunca tüm dinlerin toplumsal düzeydeki uygulayıcısı olan kişiler arasında, tevir türlü ahlaksızlıklara rastlamak hiç de ender bir durum değil. Velhasıl biz insanlar benimsediğimiz, kabul ettiğimiz, uygulamayı çok önemli gördüğümüz ahlak kurallarına dahi uymuyoruz. Her fırsatta onları deliyoruz, eğip büküyoruz, kendimize yontuyoruz. İşte biz böyle varlıklarız. Bu işin daha da garip, paradoksal bir tarafı var. O da içimizden bazılarının tüm bu rezaletten duyduğu rahatsızlık. Bazı insanlar insanın tutarsızlığından ve ikiyüzlülüğünden yakınıyor, bunu kabul edilemez buluyor. Tüm insanlar diğerlerinin ikiyüzlülüğünden şikayetçi diyebilirsiniz, doğru. Ama bu bazıları kendi ikiyüzlülüklerinden, tutarsızlıklarından, yani İNSANLIKLARINDAN şikayetçi! Ama neticede insan mutlu olmak için muhtelif ölçülerde kendini kandırmaya ihtiyaç duyan bir varlık değil mi? Üstelik her şey gibi bu mekanizma da sağ kalım için! Fakat bu kadar ahmak olmaya devam edersek, insanın sağ kalımı ne yazık ki söz konusu olamayacak. Çünkü türümüz yok olacak. Bu varoluşsal tehdide göğüs gerebilmek için her şeyden önce problemi DÜRÜSTLÜKLE tespit etmek gerekiyor. İnsan türünün devamı için atılması gereken ilk adım, gerçekte ne olduğumuzu anlamak adına insan denen varlığı CESURCA masaya yatırmak. Demem o ki yapılması gereken şey kendini bilmek ! Ne kadar da klişe bir laf, öyle değil mi? Ama ben kendini bilmek derken, zihinsel ya da spiritüel öz tatminden söz etmiyorum. Tam aksine, insanın GERÇEKTE ne olduğunu bilmek için tüm klişeleri darmaduman etmekten, konfor bozmaya cesaret etmekten bahsediyorum! Uzun zamandır bu kadar çarpıcı bir yazı okumamıştım. Yazara çok teşekkür ediyorum. Tekilken çok daha tehlikeli bu lanet varlık toplumsalin eleginde bir nebze torpulenebiliyor. Normlar iyi ki varlar, yasalar iyi ki varlar . Kim izah edebilir ki sokakta yürürken duran kediye tekme atarak sokağın bir köşesine atan insanın iyiniyet perdesini. İnsan hep kötülüğe teşne.. Bir sonraki yazımda tam da sözünü ettiğiniz insanmerkezciliği konu edineceğim. Gerçek insanlığına, yüreğine, dimağına, diline ve onun kemiğine sağlık..! Bazen insanlara şöyle diyesim geliyor: Neyi bildiğin, neye inandığın, senin olsun, bana ne olduğun ve ne eylediğin gerek. O çok iddia ettiğin yönde bir iradi eylemin olsun bari, başarısız bile olsa. İnsan, kendini çok abartmak ve kendini hiç görmek arasında savrulup durmasın, en önce dengeli bir ben idrakine kavuşsun, sorumluluğun başlangıcı burası zira. İnsana önce ben idraki, sonra Yol bilinci verilmeli. Arayışın, yürüyüşün, değişim ve dönüşümün devamlılığı öne çıkarılsın. Bulmuşluk, olmuşluk, yetmişlik insanı çürütüyor. İnsan esnekliğini yitirmesin bir başlangış veya son noktada donup kalıplaşarak. Kalemine yüreğine sağlık ne güzel de yazmışsınız . Yazar duygularımın ve gerçeklik algılarimın tercümanı olmuş.İnsan'ın insanlaşma sürecinin bu kadar sancıli oluşu ve uzun zaman alması gezegenimizin yaşanmaz hale gelmesine ve topyekün yokoluşa neden oluyor.İnsanlaşmamizın evrim sürecinin sonucunu Elon Mosk da dahil hiç kimse göremeyecek .Hatta çok ama çok yorduğumuz genç Dünya'mız bile.... Açıkbeyin'in mesajlarının Elon Musk'a ulaşacağı günleri görmek dileğiyle.. Çok vurucu bir yazı olmuş. Devamını merakla bekliyorum. Yazınızı bilimsel, teknik kelimeler ile anlatılan monoton bir anlatım tarzı ile değil de samimi sohbet tarzında algılayarak okudum. Sorgulayıcı olmamız gerektiğini ve ne yaptığımızı bilen, dolayısıyla kendimize gelmemizin gerekliliğini idrak ettiren bir yazı kaleme almışsınız. Teşekkür ederim. İnsanın kendini, tüm insanlığı sorgulatan ayrıca nasıl insan yetiştirilmesi gerektiğini kritik ettiren, farklı bakış açıları ile düşündüren bir yazı...Ahlak ve etik konularının önemini kuvvetle vurgulanması çok güzel. Son günlerde ihmal edilen bir konu olduğunu düşünüyorum. İnanç ve felsefi sistemler gibi ahlaki normların da objektif ve subjektif yönleriyle de derinlikle ele alınması insanlığımızın gelişimi için hatta yazıda da dendiği gibi devam edebilmesi için çok büyük önem arz etmekte. Yazılarınızın devamı bekliyoruz. Bu güzel ve ufuk açan yazınız için tebrik ve teşekkür ederiz. Güzel bir çalışma olmuş emeğinize sağlık. Başarılı çalışmalarınızın devamını temenni ederim. Sadece bugün için değil, dünü anlayıp yarını şekillendirmek üzerine muhteşem bir çalışma olmuş. Asıl üzerinde durulması gereken bu aslında, ne kadar ahlaklıyız, ne kadar farkındayız. Insanlığın geldiği bu evrede vahşetimiz her geçen gün hayalgücümüzü dahi zorlayıcı boyutta. Umarım yeni bir düzen getirmeye atılan en güzel adım olur burada anlattıklarınız. Kesinlikle haklısınız, yeni bir düzenlemeye ihtiyacımız var! Tekil olarak kendimizi, bütün olarak da insan denen canlıyı iyileştirmemiz gerekiyor. İlerleyen yazılarımda nasıl iyileşebileceğimiz üzerinde duracağım. Kendimizi değiştirmek için önce nasıl varlıklar olduğumuzu bilmemiz gerek. Bu da samimiyet ve cesaretle olabilir. Önce sorunun tespiti, sonra çözüm önerileri.. Yazınızı, iştahla okudum. Kendini bilmek ne kadar klişe olsa da bir o kadar da kilit.. Ekosistemdeki hatta evrendeki mavi silik nokta dünyayı düşünürsek insan canlısının Ben merkez egosunun gülünçlüğünü bir kez daha görebiliriz. 2.yazıyı da takip edeceğim kaleminize sağlık Ceren Hanım. Bu gune dek insan oglu, yaratilmislarin en ustunu olarak yazildi, cizildi, lanse ettirildi. Farkli bir acidan bakmamizi saglayip, ezber bozdunuz. Emeginize saglik. Öncelikle çocuklarınıza selam ve sevgilerimi iletin lütfen. Dediğiniz gibi, çocuklar yetişkinlerden çok daha ahlaklılar. Ne var ki zamanla bozuluyoruz, sosyalliğimiz içinde duyarsızlaşıyor ve kirleniyoruz. Çocuk ruhlu yetişkinlerden olabilmek dileğiyle.. Yazar, insanin icinde bulundugu acinasi durumu cok guzel ve carpici bir sekilde ozetlemis. Gelecek yazilari merakla bekliyoruz. Hangimizin aydınlanması gerekmiyor ki? Kendini tanımak bitimsiz bir süreç, çünkü her an değişiyor, dönüşüyoruz. İnsan olarak karanlık taraflarımızla yüzleştikçe, sosyal hayatta yaşadığımız sıkıntıların nedenlerini anlıyoruz. Ama tabii bu durum bizleri rahatsız ediyor; çünkü inandığımız, bağlandığımız değerlerin, doğru bildiklerimizin gölgesinde çok daha konforluyuz. Onlardan şüphe ettikçe, onları yeniden değerlendirince rahatımız kaçıyor. İnsanlığımızla dertlendiğimizde, sizin ifadenizle kendimizle başa çıkmamız zorlaşıyor, konfor bozmaktan kastım tam olarak bu zorluğu hissetmek. Fakat gerçekten bilmek istiyorsak rahatsız olmaya hazır olmalıyız. Yoksa dogmatik uykularımızdaki rüyalarda yaşarız. İnsanın kendini sorgulaması için bilim insanı olması gerekmiyor, yalnızca samimiyet ve cesaret yeterli. Sizde ikisinin de olduğunu görüyorum. Emeğinize sağlık Ceren Hanım. Sohbetiniz gibi yazılarınız da bilgilendirici ve düşündürücü. Başarılarınızın devamını temenni ediyorum."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yeni-hastaligimiz-haber-anksiyetesi/", "text": "21. yüzyılın çeyreğine neredeyse ulaşmış durumdayız. Böyle bir devirde sosyal medyadan bihaber kim vardır? Brezilya Amazon Ormanları'nda yaşayan kabileler diyesim geliyor ama, onlar dahi akıllı telefonlara sahip olmamalarına rağmen, bir yerlerden kulaklarına kar suyu kaçmıştır. Aborjinlerin sosyal medyada eski sevgililerini stalkladıklarını hayal etmek oksimoron gibi gelse de, 7'den 77'ye internetin ulaşmadığı el, girmediği ev, dokunmadığı zihin kalmadı. Bu da beraberinde bir kaygıyı daha getirdi. Hayatlarımız sanki pir-ü pak geçiyormuş gibi, amigdalamıza yeni bir kaygı daha eklemlendi: Haber anksiyetesi! Haberleri dinlediniz cümlesinin yeni anlamı: kaygı düzeyinizde ciddi seviyede artış oldu! Yüksek kortizol seviyelerinin, insan vücudunda yarattığı tahribat, hastalıklara davetiye çıkarıyor. Özellikle son bir yıldır bütün haber site ve kanallarının müstemirren pompaladığı korku temalı haberler, insanların kaygı düzeylerini ciddi seviyelerde artırmış durumda. (3), Bizi ilgilendirmeyen bir habere Bunun benimle bir alakası yok deyip geçmek yerine, tehlike sanki kapımızın zilini çalıyormuş gibi bir reaksiyon gösteriyoruz. Bunun sebebi de, haber sitelerinin clickbait tuzağıyla okuyucu çekme gayretinden başka bir şey değil. Koronavirüs, -20 derecede 20 yıl yaşayabiliyor haberini (6) okuyan bir okuyucu, bu haberden sonra dizlerinin titrediğini, kalbinin normal ritmini terk edip taşikardiaya tutulduğunu, drum n'bass ritminde hızlandığını fark edecektir. Halbuki bunun için ne kadar araştırma yapılmış, bilimsel hakemli bir dergide işin uzmanları makale yayınlayıp mutabık kalmışlar mı, virologlar ve biyologların ortak görüşü var mı, bunları o an düşünmek aklımıza gelmiyor. O haberi görüyor ve inanıyoruz. Teyit etmek mi? Ne teyidi? Haberde yazıyor ya! Peki ne yapmak gerekiyor? Albert Camus, 20. yüzyılı Korku Çağı olarak tanımlıyordu. 21. yüzyıla ne diyeceğiz? Anksiyete çağı desek, o da yetmez. Belki de korkuların bile korkutulduğu, Çinlilerin bedduasıyla Tuhaf zamanlar çağı desek daha uygun düşecek. Yatmadan önce, beyin mutlaka sakinleşmeli. Uyku saatine yakın gündemi takip etmek, Afganistan'da Taliban'ın NATO üssüne düzenlediği saldırıları izlemek, sizden binlerce kilometre ötede meydana gelen bir doğal afetin zihninize saldırmasına izin vermek demektir. Uyumadan önce, zihninizi stand-by konumuna alarak amigdalanıza bir nebze de olsa rahatlık verebilirsiniz. Kullanılmayan organ körelir prensibinden hareketle, amigdala da faaliyet gösterdikçe gelişir.Zaten yapmıyor muyuz? En ufak bir baş ağrısında, nörologların kapılarını Bende beyin tümörü mü var? diye çalanlarımızın sayısı da az değildir. Psikiyatri buna hipokondriyazis diyor. Halk dilindeki haliyle hastalık hastalığı. Her işi uzmanına bıraksak, deprem olunca jeolog, pandemi patlayınca virolog, hukuki bir skandal meydana gelince anayasa profesörü kesilmesek, her şey rayında gidecek ve su akıp yatağını bulacak. Eğer bugün, veba salgını sizi ilgilendiriyorsa, bunun nedeni düşünme zamanının gelmiş olmasıdır. Basit bir ofsayt tartışmasında bile futbol fanatiklerinin birbirini sanal silindirlerle biçtiği sosyal medyada, daha ciddi konularda tedariksiz bir biçimde tartışmak, zihnimize büyük yaralar açacağı gibi, başımıza hukuki belalar da açabilir, aman dikkat! Albert Camus, nesiller boyu aktarılacak olan müthiş eseri Veba'da, korku terörünü Hasan Sabbah'ın fedaileri gibi yayanlara çok güzel bir cevap vermişti, üstelik o zamanlar da envai çeşit virüs yeryüzünde mevcuttu. Sadece birçoğundan haberlerleri yoktu. İyi ki de yoktu. Gerçekten doğru bilgi paylaşan, yalnızca alanında uzman olan insanların görüşlerini yayınlayan, yalana itibar etmeyen, hakikatten ve bilimsel bilgiden taraf haber sitelerini takip etmekte bir beis yok. Ne yazık ki bu düstura sahip yayın organlarını, Nasreddin Hoca misali, gündüz vakti fenerle arasak, bulmakta zorluk çekeceğiz gibi geliyor. Üç tehlikeli beyazdan uzak durmamız gerektiğini söyleyen modern tıp, bu kontrolsüzlükle devam ederse sorumsuzca davranarak insanları tedirgin eden medyayı da o listeye çekinmeden ekleyebilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yeni-yasam-tarzimiz-uzaktan-calisma/", "text": "Mart 2020'nin başından itibaren başlayan evden çalışma süreci tüm çalışanları, işverenleri ve en önemlisi yöneticileri farklı şekillerde etkiledi ve halen etkilemeye devam ediyor. Pandemi, ne beklediğimiz bir durumdu ne de önceden tecrübesine vakıf olduğumuz bir meseleydi. Bu yüzden herkes için hem belirsizlik hem de büyük oranda muğlaklık yarattı. İşverenler bir yandan var olan operasyonlarını etkin şekilde yürütmenin yollarını ararken bir yandan da evlerinden çalışmak zorunda kalan çalışanlarının performanslarını yönetmeye çalıştı. Pandemi hayatımıza girince görüldü ki eski bildiklerimizin yeni durumda işlevselliği zayıf, hatta neredeyse hiçbir hükmü kalmamış. Bir benzetme ile açıklarsak, dolabımızdaki kıyafetleri bir sabah denediğimizde, hemen hemen hiçbirisi üzerimize istediğimiz gibi uymuyor. Bazıları büyük, bazıları dar, bazıları kısa gelirken bazıları ise hiç yakışmıyor. Çünkü eski bildiklerimizin içinde; performans değerlendirme, ciro, mali tablolar, çalışan bağlılığı, maaşlar, yetkinlikler, kariyer varken şimdi bunların hepsinin üzerine güçlü bir şekilde yapışan 'kaygı' duygusu da var. Performans kaygısı, ciro kaygısı, bağlılık kaygısı, maaş kaygısı, kariyer kaygısı gibi... Adeta her biri farklı bir form almış yani anlamları sadece kişiye özel hale gelmiş durumda. Yani dolaptaki kıyafetlerin kişiye özel dikilmesi gereği ortaya çıkıyor. Bir insanın en temel ihtiyaçları kabul edilmek, anlaşılmak ve sevilmek desek yanlış olmaz. Tüm hayatımız boyunca tüm çabalarımız bu üç ihtiyacımızı tatmin etmek üzerine gerçekleşiyor. İyi bir kariyerim olsun ki toplumca kabul edilebileyim, çevremdekilerin ihtiyaçlarına koşayım ki sevileyim diye düşünürüz. Ya anlaşılmak ne işe yarar? Anlaşılmak bu dünyada varlığımın onaylandığını anlamamı sağlar. Varlığım görülsün ki beni ben olduğum için kabul ettikleri ve beni ben olduğum için sevdiklerini fark edebileyim. Demek ki anlaşılan insan diğer iki ihtiyacını da tatmin edebilme şansını yakalayabilecektir. Pandemiden sonra hiçbir şey eskisi olmayacak diyen kişiler ne düşünüyor tam bilemiyorum ama benim anladığım; birbirimizi anlamaya çalışmadan bu dönemden huzurla çıkamayacağız. Çünkü anlamaya çalışmak karşıdakinin varlığını gördüğümüzü işaret eder."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yesil-gurultu-green-noise-nedir/", "text": "Bazıları yeşilin doğanın, yeni başlangıçların, enerjinin ve yaşamın rengi olduğunu söyler. Ancak bilmediğiniz bir başka şey varsa o da yeşil rengin uyumanıza yardımcı olabileceğidir en azından sesli olarak! Nasıl mı? Yeşil gürültü , frekans spektrumunun ortasında bulunan beyaz gürültünün bir varyasyonudur, ancak sadece bir renk değişikliğinden daha fazlasıdır. Aslında, bazı insanların dünyanın arka plandaki gürültüsü olarak gördüğü şeydir. Farklı gürültü türlerinin farklı renkleri ve özellikleri vardır: beyaz, pembe, kahverengi, siyah, mavi... Yeşil gürültü de bu türlerden biridir ve oldukça farklıdır. Şelaleler ve nehirler gibi gerçek doğayla ilişkili ses frekanslarının çoğu yeşil gürültü içinde kullanılır. Yeşil gürültü teknik olarak resmi bir terim olmasa da yeşil sadece doğanın rengi değil, aynı zamanda doğanın sesidir. Frekans aralığı da özellikle yüksek değildir, sadece yaklaşık 500 hz'dir ve frekansın merkezinde konumlanması bu doğa benzeri sesleri ortaya çıkarır. Size sahilde dalgaların çarpışını veya bir şelaleyi duymanın verdiği o rahatlatıcı hissi hatırlattığı için uykuya yardımcı olarak kullanılabilir. Yeşil gürültü sadece daha iyi bir gece uykusu çekmenize yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda işlerinizi halletmeniz gerektiğinde de faydalı olabilir özellikle de bir yığın işiniz varsa veya ertesi gün dersiniz için yazmanız gereken önemli bir makaleniz varsa. Yeşil gürültü, Ses maskeleme olarak da bilinir ve dikkatinizi dağıtabilecek dış gürültüyü engellemek için harika bir yöntemdir. Bu gürültü türü, bazı dijital iletişim uzmanları tarafından ses devrelerini ve iletişim kanallarını test etmek için de kullanılmaktadır. Yeşil gürültü, tam uyumak üzereyken kendinizi sakinleşmiş ve daha rahatlamış hissetmenize yardımcı olabilir. Arka plana bu sesi koymak, sadece bir fanın sesi olsa bile, özellikle yatmadan önce arka planda bazı ortam seslerini dinlemeyi tercih edenler için iyidir. Ayrıca sadece 500 hz civarında olduğundan, saniyede nispeten daha az dalga biçimi titreşimine sahiptir. Bu nedenle, bu frekans uykuya dalarken kulaklarınız için çok fazla gürültülü olmayacak kadar düşüktür frekanslar ne kadar yüksek olursa, onlara karşı o kadar hassas oluruz. Başka bir deyişle, yeşil gürültü belki de ses renkleri arasında en rahatlatıcı olanıdır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yeterlisi/", "text": "Çoğu zaman çözüme zaten sahipsinizdir ama çokluğun içinde çözümü göremeyebilirsiniz. Çözümü görememenin ötesinde, doğru soruyu sorabilecek kadar bile bir açıklık yakalayamayabilirsiniz. O zaman azaltmak gerekir, seyreltmek gerekir görebilmek için! Tavsiyelerin zehirli olduğunu unutmadan tabii. Her tavsiyenin işe yarayacağı uygun durumlar vardır ve o durumlarda geçerlidirler. Eğer sorununuz çokluk değilse, aradığınız şey elinizdekilerin içinde kaybolmuş değilse, aradığınız şey henüz elinize geçmediyse, o zaman azaltmak sizin için çözüm olmaz. Elinizde olmayan o şeye ulaşmanız gerekir. Bu durumda bile aradığınız şeye ulaşmak için arayacak zamana ihtiyacınız var; şimdiye kadar bulamadıysanız arayışınızda bazı değişiklikler yapmaya ihtiyacınız var. Yani sorununuz fazlalık değil de eksiklik olduğunda bile o eksik olana yol alabilmek için mevcut yükünüzü azaltmaya ihtiyacınız var. Güzel bir salonunuz var ve bunu çok güzel nesnelerle doldurdunuz diyelim ki. Ama tıka basa doldurdunuz. Hiç boşluk yok. İçinde yürüyecek minik koridorlar bile yok. Hatta biraz yüksek sesle müzik açmaya bile korkuyorsunuz çünkü bu nadide parçalar o kadarcık titreşimle bile yıkılabilecek şekilde tıkış tıkış durumda."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yetiskin-olmamak/", "text": "Merhaba, ben içindeki çocuğu yetişkinlerin dünyasından korumaya çalışan, çocuklarla çocuk, büyüklerle yine çocuk olmaya çalışan bir yetişkinim. Bu tutumlarıma büyüklerimin renksiz kalan dünyasından bakılırsa yetişkin adaylığından dahi menedilebilirim. Olsun. Benim maruzatım aceleyle yetişkin olmaya çalışan çocuklara ve içinde bir dirhem dahi çocuksu tat kalmış olan yetişkinlere. Dahilinde en ufak çocuksu neşe kalmamış olanlara ise sözcüklerin dünyasının tesiri yeterli gelmeyeceğinden, onları umut kategorisine alıyor ve bir gün tebessüm sıralarının geleceğini umuyorum. Her çocuk gibi yetişkinlerin dünyasına meraklı bir velettim. Merakımın yetişkinler ile sınırlı olmadığını hatırlıyorum. Hatta yerküreye bakınca, onlar fazlasıyla sıkıcı bile sayılabilirlerdi. Benim yerkürem evimizin bahçesiydi. Yağmur yağdıktan sonra duvarlara tırmanan salyangozlar, cama yapışan yeşil kurbağalar, huysuz karıncalar, ilgisiz çekirgeler, acımasız arılar... Bazen sayelerinde hastanelik olsam da hepsiyle münasebetim vardı. Münasebetimiz hep meraktandı. Ben onlara meraklıydım, onlar da benim gibi garip bir canlıya. Bugün dönüp bakınca anlıyorum ki, o zamanlar çocukluğumun doruk noktası, yetişkinliğimin ise taban çizgisiymiş. İlkokul dönemi, çamurda yuvarlanma hakkımı elimden alırken hayvanlarla kurduğum diyalogların da sonunu getirmişti. Okulda kimse doğanın dilinden konuşmuyordu; konuşulmayan unutulmaya mahkum olacaktı, olmuştu. Hepimiz unutmuştuk içinde koştuğumuz yeşil ormanların ilginç dilini. Özellikle de yetişkinler. Onlar griyi, yeşilden daha çok seviyor olmalılardı ki yan bahçedeki meşe ağaçları kesilirken kulakları tırmalayan çığlıkları hiç duymadılar. Biz çocuklar canhıraş çığlıklar eşliğinde ağlayarak duyurmaya çalıştık seslerini, anlamadılar; elektrikli testerenin sesinden korktuğumuzu sandılar. Ve ben ilk o zaman yetişkinlerin dünyasının bizimkinden farklı olduğunu anlamıştım. Kesilen meşelerin yerine mahallemizin ilk gökdeleninin temeli atılınca da griyi diğer renklerden daha çok sevdiklerini öğrenmiştim. Ortaokul yıllarım yükselen gökdelenlerin gölgesinde geçti. Boğazım hafif ağrıdığında kaynattığım ıhlamurun kokusu hala beni o yılların bahar akşamlarına doğru, zamanda bir yolculuğa sürükler. Gökdelenlerin arkasında kalan tek yeşillikti ıhlamur ağaçları. Kaybolmaya başlayan mahallemizde yıllanmasına müsaade edilmiş yegane unsurdu. Bakkal Yusuf Amca'nın yıllanmasına izin vermemişlerdi mesela ya da kunduracı Hafız Dede'nin. O zamanki aklımla, belirlenenden daha fazla yıl almış herkesin mahalleden ayrılması gerektiğini sanır, ailem için endişelenirdim. Mahallemizin bakkalı Yusuf Amca'nın büyükçe bir süpermarket, kunduracı Hafız Dede'nin ise fabrikasyon bir ayakkabı mağazası yüzünden mahallemizden kaybolduklarını öğrendiğimde; ıhlamur ağaçlarımı bir kağıt fabrikası yüzünden fevt etmeyeyim diye her okul çıkışı onları kontrol etmeye başladım. Yetişkinlerin dünyasındaki tahaccüm hırsını ve acımasızlığı anlamaya başladığım yıllardı. -Ne kadar ayıp, içimdeki çocuk! Çomakla oynama yaşın geçti, sus bakayım! Böyle azarlamıştım riyakarlığa aklı ermeyen çocuksu yanımı; ilk büyük kavgamızı etmiştik. Yıllar yılları, şehir doğayı, ergenlik yetişkinliği kovalarken meslek sahibi oldun, mimar oldun, aferin büyüdün, dediler. Büyüdüm mü? Artık yetişkin mi olmuştum yani? Çocukluğumdan beri merak ettiğim yetişkinlerin dünyasındaydım. Şimdi kimsenin sözüne bağlı kalmadan istediğim her şeyi yapabilirdim. Bütün meraklarımı giderebilir, cevaplanmamış sorularıma yanıt bulabilir ve sesi duyulmamış herkes için konuşabilirdim. Böylesine büyük bir özgürlüğün derunumda bir cümbüşe, yüreğimde keyfe, zihnimde bir sevince dönüşmesi gerekmez miydi? Dönüşmedi. Azman bir boşluk sardı evreni. Önce beni aldı içine, sonra tüm dünyayı kattı. Hiçbir şey yapmak istemiyor, hatta yapabileceğim şeylerin tahayyülünü bile kuramıyordum. Ne anlamı vardı ki büyümenin? Çocukluğumdan daha çaresizdim. -Çocukluğum! Çocuk, içimdeki çocuk nerede? İşte o gün derunumdaki çocuğun yokluğunu ilk kez hissettim. Yetişkinlerin tahaccüm arzusunun bürüdüğü dünyada hayatta kalmaya çalışmanın yorgunluğu her zerreme işlerken, büyümenin sorumluluğunun da omuzlarıma yüklenmesi, ilgisiz ve sevgisiz kalan yanımın benden kaçmasına neden olmuştu. Bedenim büyümüştü ancak afacana yer kalmamıştı. Afacanın gittiğini hissettiğimde iç dünyam da dış dünyam kadar grileşti. Gökdelenlerin gölgesinde kuruyan ıhlamur ağaçları gibi kurumaya başladım. Çevrede benimle alakadar olacak yetişkin yoktu. Tek meraklı ve inançlı olan çocuğu ise erginleşme uğruna ilgisiz bırakmış, yurtsuz kılmıştım. Şehrimin ve benim grileşmiş düşünce batağına saplandığımız bir gün, bedenimin toparlanması için yine bir ıhlamur çayı demledim kendime. Kokusu mutfağın içinde ağır ağır yükselirken, sarıdan turuncuya çaldı rengi. Ufak tomurcuk parçaları, cam bardağın içinde bir aşağı bir yukarı dans etmeye başladı. Çocuksu bir neşe kapladı içimi 'keşke baharda buralar ıhlamur koksa' dedim. Belki de bir ıhlamur fidesi almalı ve apartmanın yanına dikmeliyim. Kimse mis gibi kokan ıhlamur ağacına lakırdı etmez, hatta iki tutam koparır çayını içerler. İşte bu düşünce de derunumda kaybolduğunu sandığım çocukla ilk yeniden temasımdı. Bir anının zamanda yaptığı yolculukla bugüne inancımın tazelenmesiydi. İçimdeki neşe ıhlamurdan değil, çocuksuluktandı. Dünyayı ben değiştiremezdim. Gökdelenleri çekirgelere, peygamber develerine, uğur böceklerine, arılara, kurbağalara, yeniden ormana dönüştüremezdim ancak ormanı şehre taşıyabilirdim. Bir fide dikerek başlayacaktım bu dönüşüme. Sonrasında hayalperest davranacak ve içinde ormanı taşıyabilen bir bina dizayn edecektim. Ettim. Önceleri oldukça eleştirildim. Ihlamur kokulu bir dünyanın ihtimali dahi büyüklerimizin sınırlarını çok zorladı. Olmaz dendi. Binanın tepesine, içine, yanına, yakınına ağaç olmaz; kökler betona zarar verir, dediler. 'Bak sen şu köklere, insanın göğü delen binalarına dahi kafa tutuyor' demedim. En azından sesli söylemedim. Tasarımın eksiklerini yeniden dizayn ettim; projeyi, ıhlamurları, insan doğa birlikteliğinin ihtimallerini yeniden ve yeniden anlattım. Ret sayısı çoğaldıkça, gri dünyaya mahkumiyetimi kabullenmek yerine içimdeki çocuğu bu davada yoldaş aldım yanıma. Minik bir çocuğun müdafaa sanatına başarıyla hakim olabileceğini de bu süreçte öğrendim. Bir gün al yanaklı, komik kahkahalı elli yaşlarında bir çocuk çıktı karşıma. İnşaat dünyasında hatırı sayılır bir isim olmaktan öte, sektörün dev isimleri arasındaydı. Ihlamur kokulu ihtimallerden bahsederkenki neşelenen ruhundan, derununa saklanan çocuğun göz kırpışından tanıdım onu, o da beni. Yetişkinlerin kurallı evreninde içlerindeki çocuğu korumaya çalışan ve onlara yaşanacak bir dünya sunmaya çalışan iki erişkin bireydik. Birkaç ufak düzeltme ve eklemenin ardından projemi hayata geçirdik. Metropolün göbeğinde göğe doğru yükselen, yeşil bir bina. Süslemeleriyle yeşile bürünen değil, yeşil ile grinin dost olabileceği bir tasarım. Oksijen üretmeye devam eden, ancak içinde binlerce insanı da barındırabilen bir yapı. Bu binayı dizayn eden içimdeki çocuğun hayal gücünün, bir yetişkininkinden daha incelikli olduğu aşikar. Projeyi kabul eden patronum ve benim için inşaat, bir oyun alanı oldu. Metropolün içinde yeşili hayal edemeyen tüm gözler buraya döndü. İçindeki çocuğu hareketlendiren bize koştu. Yetişkinlerin sağlıklı oyun alanına döndü dünyamız. İşte o gün yetişkin olmanın, yetişkinlerin kısıtladığı dünyaya mahkumiyet gerektirmediğini; içinde heyecanlı ve umutlu çocuklar barındıran yetişkinlerin, grileşen dünyayı yeniden yaşanacak bir diyar kılacağını idrak ettim. Üretmenin hazzı, yaratmanın zevki ve iyileştirmenin gücüyle içimdeki çocuğa kocaman bir dünya açtım. Dış dünyanın tüm griliğine inat, rengarenk bir dünya."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yetkin-bir-ahmak-yetistirmenin-20-altin-kurali/", "text": "- Her durumda ona kol kanat gerin. Hiç bir riske sokmayın. Pamuklar içinde yetiştirin. Kızsa prensesim, güzelim, erkekse aslanım, yakışıklım falan diye sürekli olarak verin gazı. - Hayatınız boyunca hiç sorgulamadığınız inanç ve alışkanlıklarınızı, küçük yaşlardan itibaren o küçük beynine kazıyın. Bunun için her yolu deneyin. - Faydalı sloganlar ezberletin. Unutmayın: Kelimeler ne derse desin, o acar ve yaramaz beyninin çalışmasını çoğu zaman kalıcı olarak durduran en güçlü araçtır sloganlar. - Mümkünse her şeyi daha o istemeden verin. Yahut istediği hiç bir şeyi yapmayın. - Çöp yiyeceklerle besleyin. Soslu, hazır, bol katkılı ve işlenmiş her türlü gıda ahmaklığın temel taşıdır. Lezzete ve hazza bağımlı olsun. - Düşünmemesi için elinizden geleni yapın. Her sorusuna yalan da olsa cevap verin. Bilmediğinizi asla çaktırmamalısınız! - Hayatında henüz hiç yaşamadığı sorunların çözümlerini ona en kısa zamanda belletin. Belletin ki, benzer bir sorunla karşılaştığında düşünüp de orijinal bir şeyler bulamasın, çıkıntılık yapamasın. - İnsan-üstü görünen ve olağanüstü işler beceren ademoğullarını bolca zikredin. Ama sadece zikredin; o insanların oraya nasıl gittikleri, çektikleri sıkıntılar falan, ne sizi ne de o masum yavruyu ilgilendirir. Büyük insanları abartarak anlatın ki kendisi ve sizin gibi sıradan insanların ahmaklığa ezelden mahkum olduğuna; bir avuç seçilmiş insanın karşısında ne kadar ezik kalacağına erkenden ikna olsun. - Yapılması gereken bütün dahice işlerin yapılmış olduğunu ona hal dilinizle anlatın. Bunun da en kolay yolu şudur: O sübyanın önünde yaratıcı hiç bir iş veya düşünce ortaya koymaya kalkmayın. Kazayla bile olsa... - Ergenlik denen şeyi siz de geçirdiniz ama hiç bir zaman bu çocuk kadar saçmalamadınız. Gerektiğinde ona haddini bildirin. - Okulu, eğitimi ve ev ödevlerini ciddiye alın ve onun da ciddiye almasını sağlayın. Sürekli zayıf olduğu yönlerini geliştirmesini sağlayın. Kuvvetli yönleri zaten kimseyi ilgilendirmez. - Cevabını bilmediğiniz şeyler sorduğunda hemen kızın. Sakın ha araştırıp da öğrenmeye; hele hele öğrendiklerinizi o bücürle paylaşmaya kalkışmayın. - Herhangi bir düşmana karşı onu bilinçlendirmeyi asla ihmal etmeyin. İnancı, dili, ırkı, ülkesi, tuttuğu takımı, cinsiyeti, yemek tercihi, gelir düzeyi gibi bir çok düşman çıkartma aracınız var. Bu araçları sonuna kadar ve bilinçli bir şekilde kullanın. - Mümkün mertebe hareket ettirmeyin. Sebze gibi oturup kalabileceği her durumu ödüllendirin. Verin eline tableti, telefonu; rahatınıza bakın. - Fazla konuşup da kafasını karıştırmayın. Kısa emir ve öğütler yeter de artar bile. Yeniyetme bir çocuğu muhatap almak size yakışmaz. - Çocukla çocuk olmayın; eski köye yeni adet getirmeyin. - Dayak o kadar da kötü değildir; okşayın arada bir. - Bütün çocukların salak doğduğunu unutmayın..Sizin aklınıza yetişene kadar da ipleri gevşetmeyin - İnsan olduğu için değil de falanca gruba ait olduğunuz için iyi olması gerektiğini iyice öğretin. Öğretin ki diğerlerine dünyayı dar edebilsin. - Mümkün mertebe gevşemeyin; geçmiş hatalarınızı asla anlatmayın. Siz mükemmelsiniz, bunu hiç unutmayın."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yetkinlik-ve-zeka-ikilisini-oyunlastirarak-ortaya-cikar/", "text": "Neden bazı yetişkinler spor, matematik ve resimde; diğerleri ise okuma veya bir enstrüman çalmada daha iyidir? Cevap tahmin ettiğiniz gibi basit ve anlamlı aslında; çünkü her yetişkinin kendi hızında ve diğerlerinden farklı bir şekilde geliştirdiği yetenekleri ve kendine özel motivasyonu vardır. Zekayı tanımlamak ve sınıflandırmak son derece karmaşıktır. Zeka teorileri, genel bir zekaya sahip olmaktan, belirli zihinsel yeteneklere ve birden çok kategoriye özgü zekaya sahip olmaya kadar değişik varyasyonların varlığını göstermektedir. Zeka aslında 1920'lere kadar henüz ders kitaplarında dahi yer almamış yeni bir kavramdır. Şaşırtıcı, oysa ki biz günlük yaşantımızda dahi sık sık kullandığımız bu terimin çok eskilere dayandığını düşünürüz. Tarih boyunca gelişimine bir bakalım. Ünlü Yunan filozofu Aristoteles, zeka düşüncesine yakın bir söze ilk defa 2300 yıl önce atıfta bulunmuş ancak ona akıl adını vermiştir. Aristoteles'e göre akıl, insanların tutkularına hükmetme yetenekleriyle, yani içgüdülerin dürtüsüne direnme yeteneği ile ilgilidir. Ruha ait olan akıl kendi içerisinde çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Her bir kısım, bilgiye ulaşma uğrunda farklı görevlerin yerine getirilmesinden sorumludur. Aristoteles aklı akıl yapan unsurları, yani aklın doğru bilgiye ulaşma yöntemlerini şöyle sıralamıştır: Sanat, bilimsel bilgi, pratik bilgelik, felsefi bilgelik ve sezgisel akıl; sezgisel aklı ise, etkin ve edilgin akıl olarak ikiye ayırmıştır. Salt akılsal nitelikler sadece etkin olan bölüme aittir. Edilgin akıl sadece bedenin vasıtasıyla aldıklarını işlemektedir. 1800'lü yıllara gelindiğinde ise Charles Darwin'in kaleminden aklın derecelendirilebilir olduğunu görüyoruz, peki bu neyi ifade ediyor derseniz? Zihinsel güçleri.. Darwin'e göre akıl, bazı insanlar için daha fazla, bazı insanlar için ise daha az kademelere bölünebilir. Bu fikir, Darwin'in evrim gözlemlerine ve evrimleşmiş türlerde zihinsel güçlerin ne kadar büyük olduğu bilgisine dayanmaktadır. Bu konu üzerinde 1800'lü yılların sonuna doğru bir diğer araştırmayı ise Darwin'in kuzeni Sir Francis Galton yapmıştır. Zekayı inceleyen Galton özellikle yetenekli bir birey kavramı üzerinde çalışmalar yaparak zekanın biyolojik evrimin ürünü olan genel bir zihinsel yetenek olduğunu kuramsallaştırmıştır. Zeka kelimesi, nihayet fizyolog George Romanes tarafından tanıtıldığında, evrimsel kökenlerinden büyük ölçüde etkilenmeye ve artık uyarlanabilirlik anlamına gelmeye başlamıştır. Ya da başka bir deyişle, bir kişi çevresinde ne kadar başarılı olursa, o kadar zeki olur anlayışı yerleşmiştir. 19.yüzyıl ile birlikte zeka fikrinin uyarlanabilirlik olarak daha spesifik hale geldiğini görmekteyiz. Howard Gardner, çoklu zeka kuramını ortaya atarak standart psikometrik testlerle ölçülebilen geleneksel kuramın aksine, her bireyin zekasının birbirinden farklı pek çok seviyesi olduğunu savunmuştur. Amerikalı gelişim psikoloğu 8 tür zeka tanımlayarak her bireyin kendi ihtiyaçları doğrultusunda geliştiğini öne sürmüştür. Örneğin dile ilgi göstermeyen bir bireyin matematik ve görsel zeka alanında büyük bir yeteneğe sahip olabileceğini dile getirmiştir. - Mantıksal-Matematiksel Zeka: Problem çözme yeteneğidir; bir tür sözel olmayan zekadır. Bu kişiler belirli bir sorunun cevabını sözlü olarak ifade etmeden çok önce bulmaktadır. Bir zamanlar yayınlanan Bir Kelime Bir İşlem yarışma programını hatırlayanlarınız olacaktır: 5 adet sayı teker teker açılır, en son da ulaşılması gereken sayı ekranda belirir ve 30 saniyelik süre başlardı. İyi yarışmacılar süre 30 dan 29 a düşmeden butona basarlardı; hem de 5-6 satırlık işlemi tam sonuç verecek şekilde kafalarında çözmüş olarak. Sözel olarak ifade edildiğinde en az 5-10 saniye alacak olan bu işlemler, mantıksal-matematiksel zekaya sahip kişiler için 1 saniyeden daha az bir sürede beyinde tamamlanabilimektedir. - Dilbilimsel Zeka: Kelimelerle düşünme ve karmaşık anlamları ifade etmek ve takdir etmek için dili kullanma yeteneğidir. Tahmin ettiğiniz gibi bu zeka türüne sahip olan bireylerin ikna yetenekleri kuvvetli olmaktadır. - Mekansal Zeka: Üç boyutlu düşünme yeteneğidir. Temel yetenekler arasında zihinsel imgeleme, görsel akıl yürütme, grafik ve sanatsal beceriler vardır. Bu kişilerde aktif bir hayal gücü bulunmaktadır. - Müzikal Zeka: Farklı sesleri hızlı öğrenme becerisidir. Doğuştan buna sahip bireyler için sadece müzik dinlemek, enstrüman çalma, şarkı besteleme ve farklı ritimleri takip etme becerisine dönüşmektedir. Mesela müzikal zeka becerisi yüksek olan kişilerin, biraz bilgiyle dahi ilgi alanlarına giren enstrümanı, ufak alıştırmalar yaparak çalabilmeye başladığı görülmektedir. - Bedensel-Kinestetik Zeka: Çeşitli fiziksel becerileri kullanma kapasitesidir. Bu zeka aynı zamanda bir zamanlama duygusu ve zihin-beden birliği yoluyla becerilerin mükemmelleşmesini de içermektedir. - Kişisel Zeka: Kişinin kendisini tanıma becerisidir. Kişisel zeka alanı geniş bireyler kim olduklarını iyi bildikleri gibi duygularının nedenlerini de kolay belirlemektedir. - Kişilerarası Zeka: Başkalarını anlama ve onlarla etkili bir iletişim kurma yeteneğidir. Bu zeka türü diğerleri arasındaki farklılıkları not etme becerisini de kapsamaktadır. - Naturalist Zeka: İnsanın canlıları ayırt etme yeteneğinin yanı sıra doğal dünyanın diğer özelliklerine duyarlılığını da belirtmektedir. Her bireyin farklı ve kendine özgü motivasyonla geliştirdiği yetenekleri biraz daha detaylandırmak için yetenek ve yetkinlik kavramları aslında nedir? sorusunu yanıtlamak gerekmektedir. Yetenek, bir şeyler yapabilme kapasitesine sahip olmanın ön koşuludur. Yetenek insanları yetkinliğe götürmektedir; yani yetkinlik, yeteneklerin uygulanmasının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Size bunun bir oyun yardımı ile olabileceğini söylesem. Çoğu kişi küçük yaşlarda yetenek ve yetkinliklerinin farkına varamadan kendini bambaşka alanlarda bulur. Ya çok yetenekli olduğu bir alanı, beceriyi görmezden gelir ya da farkında dahi olamaz... Belki matematik ya da tıp alanında büyük bir yeteneğe sahiptir, belki de gerçekten bir şirkette değişimi yönetip, etrafındaki kişileri hedefe yönelten liderlik yeteneğine sahiptir. Move It adı verilen heyecanlı bir bozyap oyunu var; yapılması gereken, kahramanı odanın içerisindeki mobilyaları oynatarak kapıdan dışarıya çıkarmak. Bu oyun, problem çözme ve analitik düşünce yeteneğinin seviyesini ölçmektedir. Bayrak Kapmaca adı verilen başka bir oyunda ise kullanılacak 5 izci düşünülerek oyunda ilerleme sağlanmakta. Planın her seferinde karşı tarafın hamleleri gözetilerek güncellemesi gerekmekte; üstelik zaman baskısına yenilmeden. Bu oyun da esnek düşünce ve adapte olma becerisinin seviyesini ölçmektedir. Bu ve benzeri oyunların algoritma sistemi, oyun bittiğinde 10 sayfalık bir rapor çıkarmaktadır. Analitik düşünme, planlama, esnek düşünme, analiz yapma, problem çözme, karar alma gibi 6 yetkinliği ve alt kıvrımlarını karşılaştırmalı olarak puanlayarak değerlendirmektedir. Böyle bilimsel tabanlı araçlar, benzersiz ve yenilikçi yollar ve eleştirel düşünme becerileri ile şirketlere ve çalışanlara yepyeni bir nesnel değerlendirme deneyimi sunulmaktadır. Bu yazı GamFed Türkiye gönüllülerinden Begüm Güney'in katkılarıyla yazılmıştır."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/yiyorum-o-halde-varim/", "text": "Biyoloji bilimi ile uzaktan ilgilenenlerin dahi anlamakta zorlanmayacağı bazı temel kavramlar vardır ki öğrendiklerimizi anlamlandırmamızı, karşılaştırmamızı ve yeni bakış açıları edinmemizi sağlar. İnsan zihninin yapısı gereği bir fenomeni anlamlandırabilmenin en temel öğelerinden biri isimlendirmek diğeri ise sınıflandırmaktır. Biyoloji biliminin de elindeki en büyük enstrümanlardan biri de tam olarak budur, isimlendirir ve sınıflandırır. Devasa birer bilim dalı olan Nomanclature ve Taxanomi evreninin içinden çekip çıkarttığım bazı kavramları hatırlatmak istiyorum. - Ototrof - Heterotrof . Bu iki grup da kendi içlerinde alt gruplara ayrılmakta, mesela Heterotrof canlılar Herbivor , Karnivor ve Omnivor olmak üzere üç alt gruba bölünmüştü. Kısacası ne yediğimiz kimliğimizin ve var oluşumuzun ayrılmaz bir parçasıdır. Bu durumda Yiyorum O Halde Varım gibi bir tespit çok da iddialı olmayacaktır. Princeton Üniversitesi'nden sinirbilimci Elizabeth Gould ve meslektaşlarının 2018 yılında yaptığı bir çalışma oldukça ilgi çekici görünüyor. İnsanlar gibi, çok fazla yağ yiyen fareler de hızla kilo alıyorlar. 12 haftalık yüksek yağlı diyetten sonra fareler, standart yemle beslenen farelerden neredeyse yüzde 40 daha fazla ağırlığa sahip hale geliyor. Obez veya aşırı kilolu fareler, labirentlerden kaçma ve bir nesnenin yerini hatırlamada normal ağırlıktaki farelerden daha kötü skorlar alıyorlar. Bu bulguların fizyolojik sebeplerini merak eden bilim insanları araştırmalarını daha da derinleştiriyor. Sinir hücrelerinde, dendritik dikenler adı verilen mikroskopik boğumlar sinyalleri alır. Normal büyüklükteki farelerle karşılaştırıldığında, obez farelerin hipokampüsünün, öğrenme ve hafıza için önemli beyin yapılarının çeşitli kısımlarında daha az dendritik dikenlerin olduğu gözleniyor. Sonuçlar gösteriyor ki; dendritik dikenlerdeki bu tahribat mikroglia adı verilen bağışıklık hücrelerinden kaynaklanıyordu. Obez farelerde, normal ağırlıktaki farelere kıyasla bu daha seyrek sinir hücresi bağlantıları arasında daha fazla sayıda aktif mikroglia gizlenmişti. Araştırmacılar obez farelerde mikrogliaya müdahale ettiğinde ve sayılarını azalttıklarında, dendritik dikenlerin korunduğunu ve farelerin düşünme testlerindeki performansının iyileştiğini gözlemlediler. Dünya çapında 650 milyon civarında aşırı kilolu veya obez insan olduğu tahmin ediliyor. Yapılan çalışmalara göre ileri yaşlarda alzaymır ve demans riski bu tür insanlarda çok daha yüksek gibi görünüyor. Her ne kadar mikroglia hücrelerinin sayısını azaltmaya çalışılan araştırmalar hızla ilerliyor gibi gözükse de artık şunu çok iyi biliyoruz: yeme alışkanlıklarınız sizin kim olduğunuzu tanımlayan en büyük faktörlerden biri olabilir. Milyonlarca yıldır bizi hayatta tutan ayarlarımızın birkaç yüzyılda yaşadığımız devasa değişikliklere ayak uydurabilecek kadar hızlı değiştiğini ya da değişebileceğini zannetmek biraz safdillik olur sanırım. Modern sanayi toplumunun fabrikasyon ürünlere baktığı gözle insana bakmasının bir sonucu olarak Sağlıklı Yaşamak yerine Sen boz gel tamir edelim bakış açılı sağlık sisteminin biz insanoğluna kaliteli bir yaşam vaat ettiğini pek zannetmiyorum. Farenin hipokampüsünün bir bölümü olan sinir hücresi, öğrenme ve hafıza için önemli bir beyin yapısıdır, dendritik dikenler adı verilen küçük mesaj alan yumrulara sahiptir. Normal ağırlıktaki bir farenin, obez bir fareden daha fazla dendritik dikenleri olduğunun görselidir. - E.C. Cope et al. Microglia play an active role in obesity-related cognitive decline. Journal of Neuroscience. Published online September 10, 2018. doi:10.1523/JNEUROSCI.0789-18.2018."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/zaman-mi-ucuyor-algilarimiz-mi-kanatlaniyor/", "text": "Bir yazımı uzun zaman sonra ilk önce bir deftere yazma ihtiyacı hissettim. Neden yaptım ki böyle bir şeyi? Hay Allah! İşleri de uzatmış oldum. Bu sefer, zaman da işlerle birlikte uzasın istedim! Halbuki ikinci defa ekrandan yazdıktan sonra değiştirirdim işte, ne olacak? Yapılacak çok iş var değil mi? Zaman kıymetli zira, vakit de nakittir, öyle boşa harcamaya gelmez. Teknoloji nasıl güzel zamanımızı harcayacak işleri şipşak hallediveriyor! Bulaşık, çamaşır, süpürge, yerleri silme, bir yere yolculuk etme... Hepsi ve daha fazlasını şu zamandan 200 sene öncesine gitsek çok başka hızlarda gerçekleştirecektik. O kayıp giden zamanlar; fiziksel enerjimizden gidiyordu, şimdilerde zihinsel enerjimizden gidiyor. Fiziksel enerjiyle yüklü olmak da harika olsa gerek Farketmişsinizdir, fazla oturmaktan dolayı biriken enerjimizi nereye harcayacağımıza şaşırmıyor muyuz? Özellikle de çocuklar... Giden zihinsel enerjilerimiz ne olacak peki? Onu da böyle boşa akıtmak fayda mı sağlayacak bizlere? Pek sanmıyorum. Birilerine fayda sağlayabilir ama zihni uyuşan kişiye deva yok gibi. İtiraf etmek gerekirse biraz güldüm ilk bunu okuduğumda. Çünkü öyle çok edebi yazan biri değilim. Ama nasıl içime dert olduysa, dümdüz bir yazının içinde onu öyle ifade etme ihtiyacı hissetmişim. Daha sonra gülmem tebessüme dönüştü. Bu sefer de fark ettim ki 6 sene önce sorduğum sorunun cevabını bugün almıştım. Önce Can Sonra Canan sohbetlerinde saklıymış meğer cevap! Hayretten yoksunduk, monoton işlerle her günümüz birbirinin aynıydı. Zamanımızı genişletmek, onu doya doya yaşamak istiyorsak aktif olacaktık. Araştıracağız, hayret edeceğiz, yeni şeyler keşfedeceğiz ve iki günümüzün bir olmamasına azami gayret göstereceğiz! Zihninde o fotoğrafı çekmek ve o sahneyle bütünleşmek gerek anı yaşamak için. Sonrasında istediğin zaman sık sık ziyaret edebilirsin! Sizi temin ederim telefonun galerisinden çok daha sık bakıyorum ben zihnimdeki o fotoğraflara. Şimdi altı sene önceki Zeynep'in içten içe belki bildiği, Evet bir şeyler yapmak lazım dediği, ama yine de nereden başlayacağını bilemeyen o Zeynep artık yerinde değil. Onun yerine; cevaplarını almış, yeni bilgiler edinmiş bir Zeynep'le karşı karşıyayım. Peki şimdi ne yapmayı seçecek bu bilgilerle? Gelecek zamanların algısını asıl belirleyen soru bu olacak. Açık Fikir kategorimizi keşfetmeye devam etmek isteyenler için: Sen Hariç Hiç Kimse Yalnız Değil!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/zeki-akil-akilli-zeka/", "text": "Zeka ve akıl arasındaki anlamsal karmaşa sadece bizim değil, batıdan doğuya uzanan bir çok başka dilin de en meşhur sorunlarından biri. Bu sorun da çoğunlukla zekadan değil, daha çok kültürel, hatta bazen de mistik bir gönderme yapan akıl kavramından kaynaklanıyor. Yani bu konuya başlamadan önce mutlaka akıl ve zeka farkını tüm yönleriyle belirlemek, şimdiye kadar yaptığımız tanımlamalarda oluşan boşlukları fark etmek gerekiyor. Zeka genellikle sorun çözme becerisi olarak tanımlansa da bu tanım insan göz önünde tutulduğunda son derece naif bir yaklaşım aslında. Tarihe bakıldığında insan zekası sorunları çözmesiyle değil, tam tersi, sorun çıkarmasıyla ünlü. Hatta denilebilir ki ortalama bir insan, yaşamı boyunca zekasının yarısını yaptığı aptallıkları telafi etmek, diğer yarısını da yeni yeni aptallıklar yapmanın yollarını aramakta kullanır. Basit bir işlem becerisi olan zekanın insanın en önemli özelliği olarak görülmesi ise, genellikle korkudan kaynaklanan aptalca bir yanılgıdır. Zeka son derece pragmatik, kuru bir mühendislik aslında. Bu mühendisliğin en temel özelliği de yüksek olasılığı düşük olasılıktan ayırt etme becerisi. İşin içinde yaratıcılık, sezgi, muhakeme ya da doğru eğitim gibi yan destekler olmadığı sürece, zeka hem tek boyutlu bir cisim kadar anlamsız hem de son derece tehlikelidir. Çünkü iyiliğin olduğu kadar kötülüğün de ana dinamiği tek başına kalmış zekadır. Akıl ise dünyanın birçok kültüründe zihinsel bir beceriden çok, sezgi ya da sağduyu gibi bir duygu durumu, daha doğrusu gerçeği sezinleme becerisi olarak algılanır. Yine matematiksel dille tarif edecek olursak, birçok durumda düşük ihtimalin yüksek ihtimalden çok daha değerli olabileceğini hissetme becerisi olarak görülür. Örneklemek gerekirse, bir an için bir konuda karar vermek zorunda kaldığınızı farz edin. Mesela karşınıza biri çıkıyor ve aç olduğunu söyleyip sizden yardım istiyor. Emin olun böyle bir durumda devreye önce zeka girer ve karşısındaki insanın tavrına, yaşına, kıyafetlerine, sesinin tınısına, hatta teninin rengine bakarak onun gerçekten yardıma ihtiyacı olup olmadığı konusunda bir dizi işlem yapıp doğruyu söyleme olasılığına sayısal bir değer atar. Ama hepimiz biliyoruz ki bugünkü dünyada o insanın samimiyetine vereceğimiz gerçeklik oranı çoğunlukla yüzde biri bile bulmayacaktır. Çünkü zeka yalnızca gördüğünü bilir. Başka bir zihinsel beceri gerektiren, işin iç yüzünü sezinleme onun harcı değildir. Böyle bir durumda aklın bize söylediği ise o yüzde birin en az geri kalan yüzde doksan dokuz kadar değerli olabileceği. Akıl için ne kandırılmak önemlidir ne de yanlış hesaplar yapmak. Onun için önemli olan, konulara en geniş pencereden bakmak; ne pahasına olursa olsun hep iyiden yana olmaktır, o kadar. Yaşamda birçok şeyin, ihtimallerin insafına bırakılmayacak kadar değerli olduğunu bilir. Akıl için hayat, zekanın ellerine terk edilmeyecek kadar kıymetlidir. Onun asıl işi de zekanın egemen olduğu endişelerden, korkulardan, hırstan, bencillikten, kıskançlıklardan insanı olabildiğince korumaktır. Zekanın bir refleks gibi çalışıp aklın ise insanı oturup düşünmeye, meseleleri kendi çemberi dışında görmeye itmesi, daha doğrusu insana büyük bir sistemin bir parçası olduğunu, bireysel mutluluğunun bile geriye kalan tüm dünyanın mutluluğuna bağlı olduğunu dayatıp durması bu yüzdendir. İnsanın ya da bir grup insanın bireysel çıkarları dışında hiçbir şeyi önemsemeyen zekanın toplumsal faydanın kıymetini çoğu zaman anlamamasının nedeni de budur. Bu anlamda da devrimci olan akıl, muhafazakar olansa kesinlikle zekadır. Ama akıl bu kritik görevini zekayı tamamen dışlayarak yapmaya kalkışırsa, karşımıza bizim gibi ülkelerde bolca rastlanan, bir zamanların kadim kültüründen geriye kalmış o tuhaf tortu çıkıyor. Zekayla desteklenmemiş, kafası karışık ve gelişimden korkan eğreti bir akıl. Sonuç olarak da toplumsal hayatı berbat eden bir yığın çözülememiş sorun ve zorluk... Akıl en önemli görevi olan zekayı önemsemeyi ve geliştirmeyi unuttuğunda, elinde ister istemez yönetecek sadece aptallıklar kalıyor. O akıl da en çok yoksul toplumlarda görülüyor. Buna karşılık aklını kullanarak hareket ettiği zannedilen ama bunun tam aksi şekilde sırf soğuk bir zekayla ayakta duran batı tarzı toplumların bazılarında oluşan resim birçok yönden daha da vahim. Bu anlamdaki akıldan hayli uzak olan bu medeniyetler çoğu zaman insan hayatına, hatta gezegenin yaşamına bile bir olasılık hesabı üzerinden bakıyorlar. Zekice davranma isteği bu tür kültürlere öylesine sirayet etmiş ki konu ister iklim olsun ister denizde boğulan bir göçmen çocuk, onlar için her şey yüksek ihtimallerin ekonomik karlılığıyla ilgili. Eğer önlerindeki güncel sorun bir şekilde çözülüyorsa, akıl onlar için sadece ayak bağı. Toplumsal menfaatlerini tehdit eden yüksek bir olasılık varsa, geriye kalan küçük olasılığın içindeki kıyımlar, acılar, felaketler, yani her türlü anormallikler kolayca göz ardı edilebilecek birer sayısal değerdir, o kadar. Aslında tüm bunların nedeni de insanın, bilinmeze karşı usta olsa da bilinene karşı acemi olmasıdır. Bize asıl gerekense, zeki akıllar ve akıllı zekalar."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/zihin-homojen-midir/", "text": "Aslında bu sorunun amacı ona bir yanıt bulmaktan çok sorunun kendisini olgunlaştırmak. Akıl, vicdan, hafıza, irade, muhakeme, zihin ya da bilme gibi insanın neredeyse her türlü akli melekelerinin neden zaman içinde homojen olamadığını, çoğu insanın sağduyu gibi en fonksiyonel zihinsel gereçleri dahi ömrü boyunca toplamda birkaç saatten, hatta birkaç dakikadan fazla kullanmadığını anlamaya çalışmak. Daha doğrusu insan zihnine bir de altyapı/verimlilik açısından bakmak. İnsanların beyinlerinin sadece yüzde onunu kullandığı gibi temelsiz söylemlerin altında da bu kargaşa olabilir. Ortalama insanların, yüzde on oranında kullandığı bir şey varsa, o şey beyni değil, büyük ihtimalle çoğunun daha paketi bile açılmamış zihinsel becerileridir. En iyimser tahminle, ortalama bir insanın ömrü boyunca toplam aklını kullanma süresi bile -fesatlıkları dışarıda tutulursa- birkaç saati geçmeyebilir. Bir şeyi bilmenin ya da birini sevmenin zaman içinde homojen olmadığını, bu tür becerilerin ancak zihinsel bir istikrarla korunabileceğini fark etmekte zorluk çeken insanların asıl sorunu, ister duygusal ister düşünsel olsun, insan becerilerini bir olasılık değil bir tür kader olarak görme eğilimleri. İnsan bir şeyi biliyorsa, onu hep bileceğine; zihin denilen şeyin stabil olduğuna körü kürüne inanmaları. Oysa insan için bilme faaliyeti, içeriği her ne olursa olsun sabit değildir. Bilme ya da inanma gibi tüm akli melekeler, çoğu duygusal bir yığın programın uyumlu işleyişiyle gerçekleşen ve çok küçük bir çalkantıyla dahi istikrarını kolayca yitirebilen son derece hassas işleyişlerdir. Bu yüzden de insan, mesela öz kardeşinin onu ne çok sevdiğini en ufak bir dengesizlikte kolayca unutabilir ve bunu tekrar hatırlaması günlerce, hatta bazen yıllarca sürebilir. Birini özlemek, bir şeyi eğlenceli bulmak, bir şeyin taraftarı ya da karşıtı olmak, bir olayı trajik ya da komik bulmak, hatta yüce bir şeye inanmak bile sanılanın aksine stabil gerçekler değildir. Bu yüzden de insan zihni akıl karıştırıcı bir yığın çelişkilerle doludur. Yani özetlemek gerekirse, insan zihni çoğu zaman dalga formunda görünse de aslında aralarında boşluklar olan parçacıklardan oluşur."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/zihnimizin-yapisi/", "text": "Öncelikle insan zihniyle diğer canlıların zihni arasında bir ayrım yapmak lazım. Bu ayrım, bilimsel olarak beyinden yola çıkarak koyabileceğimiz bir yargı değil ama dışarıdan baktığınızda insanlarla diğer canlılar arasında bir seviye ve kalite farkı var. Çünkü insan zihninin en önemli özelliği kendinin farkında olabilmesi ve bir başka canlının, bir insanın zihninin nasıl çalıştığına dair bir fikre sahip olabilmesi. İnsan zihninin böyle kendi dışına uzanan bir tarafı var. Şimdi bilimsel teoriye baktığınız zaman genel kabul edilmiş kanıya göre beynimiz, zihnimizin kaynağı. Beynin içerisindeki o et yapısı, hücreler, onların bağlantıları bizim zihin dediğimiz hadiseyi ortaya çıkarıyor. İşte materyalist bakış açısından baktığınızda madde dışında başka bir açıklama orada kabul görmediği için ruh, bilinç, anılar vs. dediğimiz her şeyin beyindeki bu bağlantılardan ortaya çıktığı bir önvarsayım olarak kabul edilir ve onun üzerine gidilir. Ama bu bir varsayımdır ve bunu gerçekleyecek bir bilimsel delil şu anda yoktur. Bunu net olarak bütün materyalist bilim adamları da söyler, din adamları da söyler. Bu varsayımı koyup ona göre araştırma yaptığınızda buna benzer onun getireceği bazı sonuçları da zaten doğal olarak görüyorsunuz. Ama hala açıklayamadığımız çok ciddi şeyler var. İşte insanda bu bilinç niye var, nerede? Bilinç derken, kendi kendinin farkında olmak anlamında kullanıyoruz bunu. Ya da dokunma, tatma, görme, koklama gibi bir sürü farklı duyunun nasıl olup da bir Sinan Canan algısı içerisinde tek bir kişi olarak algılanabildiğini ve bunun biyolojik faydasının ne olduğunu bilmiyoruz. Yine hafızanın nerede depolandığını bilmiyoruz. Beynimizde bir sürü bilgi var, yeri belli değil. Bütün bunlar henüz açıklanamayan noktalar. Bir grup zihin felsefecisi de şunu söylüyor: Beyin, zihin için önemli. Zira beynin bir yerine hasar verdiğinizde zihnin belli fakülteleri bozuluyor ama bu bir radyo linktir. Aslında insan dediğimiz varlığın özü, beden dışına uzanan ruh sağlığı ya da başka bir frekans yapısıdır ve beyin, onu algılayacak karmaşık bir antendir. Bu anten bozulursa, algı da bozulur. Zaten bizim de iddia ettiğimiz gibi mutasavvıflar ya da bugünkü alimler olsun, onların da yaklaşımı buna çok yakın. Tabi bilinçsel olarak hiç bilmediğimiz bir enerji tipiyle bir şeyi açıklamak, bugünün bilimi açısından çok makul ve mantıklı değil. Ama ben bilim adamı olarak açıkçası beynin, insan ruhu denen daha yüksek madde ötesi bir şeye aracılık ettiğini varsaymanın bir zarar getirdiğini görmedim. Bunu varsayarak bazı çalışmalarımızı yürütüp ona yönelik olarak bir şeyler elde edebilirsiniz. Ama işin özü zihin dediğimiz şeyin ne olduğunu daha bilimsel olarak bilmiyoruz. 'Ruhun mahiyetini soruşturmayın' derler. Çünkü maddi dünyayla çalışmaya alışmışız. Gayri maddi bir şeyin nasıl olabileceğine dair ancak afaki tefekkür yaparsınız. Çok böyle derinleşebileceğimiz bir şey değil. Dolayısıyla bazı konular işareti olarak kalıyor. Mesela bir ülkede özgürlük dediğimiz şeyi, canımızın istediğini yapmak olarak algılıyoruz, değil mi? Özellikle toplumsal olarak ele alırsanız, başkalarının özgürlük alanına müdahale etmeden siz istediğinizi yapabilirsiniz. Ama biyolojik determinizm dediğimiz görüşten, yani biyolojik nedenlerin sonuçları doğurduğu bir kainat algısı içerisinde camiaya baktığınız zaman böyle bir özgürlüğünüz söz konusu değil. Çünkü bu materyalist dünyanın bugün beyin hakkında çizdiği resim kabaca böyledir. Sizin beyninizde oluşan her şey dışarıdan gelen girdilerin bir sonucudur. Dolayısıyla aslında insan çok karmaşık davranışlar sergileyebilen bir otomat ve bir biyolojik makine gibi davranır. Şimdi böyle yaptığınız zaman burada özgür iradenin, özgürlüğün vs. yeri yoktur. Tabi buna çeşitli kaçış noktaları üretmemiz lazım. Ancak aşikar olan bir şey var ki insan özgür irade sahibi ve saçmalayabilme özelliğine sahip. Bu, başka bir canlıda görebileceğiniz bir şey değil. İnsan, saçma bir şey yapabiliyor. Öyleyse bunun ortaya çıktığı bir yer olması lazım zihinde. İşte burada bir ruhu, başka bir özgür iradeyi kabul ettiğinizde kolay çözülüyor gibi gözüküyor. Ama bilimsel açıdan bunlar, bize insanın iradesi ve düşünce biçimi nereden geliyor diye çok fazla bir şey söylemiyor. İşin açıkçası biz diğer hayvanların davranışları üzerine yapılan çalışmaları ve insanla ilgili tecrübelerimizin hepsini bir kaba koyduğumuzda bir şey görüyoruz: Özgür irade dediğiniz şey istediğiniz gibi davranmak değil, seçim yapabilmektir. Bir seçim yapamayan özgür kabul edilmez. Biliyoruz ki vücudumuzda bazı içsel ve dışsal duyular var. Diyelim bir yemek kokusu aldığınızda hemen gidip yemeği yiyorsanız, siz yemeği özgürce yiyorsunuz demek değildir. Koku duyunuzun peşinden gidiyorsunuz demektir. Yine her cinsel istek duyduğunuzda o yöne gidiyorsanız, bu cinsel isteğin sizi sürüklediği anlamına gelir. Oysa insanın özgürlüğü diye bahsettiğimiz şey, bu hislerine rağmen seçebilme özgürlüğüdür. Ben buna hemen Ramazan'dan örnek veriyorum. Böyle başka bir mücadele türü bulamazsınız, insandan başkasına bunu yaptıramazsınız. 30 gün ya da belli bir süre boyunca ben inancımdan dolayı gün içinde temel biyolojik ihtiyaçlarımı kesiyorum. diyor ve kesiyor. İnsanı farklı yapan şey işte bu. Çünkü insanoğlu seçebilme hürriyetine sahip. Başka bir hayvan türünde böyle bir pratiğe rastlamanız mümkün değil. Hatta güzel bir söz vardır, çok severim. Rahmetli Şükran Güngör 'Güle Güle' filminde söylüyordu: Tabiat bizi her çağırdığında peşinden gidersek nerede kaldı bizim insanlığımız. diye. Aslında bizim özgürlüğümüzün göstergeleri seçimlerimiz. Tabi ki. Ama o faktörler neler? Biz bu seçimleri niye yapıyoruz? İşte 70'lerin cinsel özgürlükçülerini düşünün. Ben istediğim gibi yaşamak istiyorum. Ben bu özgürlüğü istiyorum. diyor. Fakat o kişinin bugün daha da iyi biliyoruz ki istediğim gibi, içimden geldiği gibi dediği şey, aslında beyninin alt kısmındaki hayvani beyin dediğimiz bölgenin her canının istediğine gitmesi ve o insanın koca donanımını onun peşinden sürüklemesi. Sonuçta böyle hayat güzel bitmiyor. İnsan hem bedeni hem ruhi bütün cihazlarını darmadağın ediyor bu yollarda. Dolayısıyla bu bizim biyolojik ve ruhi yapımıza, genel teçhizatımıza çok uygun bir yaşam biçimi değil. Biyolojiden böyle bir ahlak çıkar mı ya da biyolojiden ben böyle bir şey türetebilir miyim? Tek başına çok zor. Çünkü biyolojik organizmaya siz sadece madde açısından bakarsınız ama hayvandan çok fazla bir farkı yoktur insan organizmasının. Ancak buna bir başka gözlükle, bir başka madde ötesi öğretiyle, bir dinle, bir imanla, bir felsefeyle vs. baktığınız zaman o organizma, o karmaşık şey anlam kazanıyor. Siz bunu böyle yapmayıp biraz daha karmaşık bir otomattır insan dersiniz. Biraz önce söylediğim dini inançtan dolayı 30 gün aç kalabilme olayını bilim adamları evrimsel açıdan açıklayabilirler. Bu bizim toplumsal olarak bir arada durmamızı kuvvetlendirecek bir olay olduğu için zaman içerisinde böyle seçilmiştir. Biz bugün hala bu tür ritüelleri devam ettiriyoruz. diyebilirler. Fakat günlük hayatınıza baktığınızda bu açıklama diğeri kadar eşdeğerdir ve bilimsel olarak bir üstünlüğü yoktur. Sadece bir senaryo yazılmıştır kafadan, o senaryoya göre hareket edilir. Aslında bu davranışı en iyi anlamanın en kolay yolu, beynin kademelerine bakmak. Beynin üç tane kademesi var: Birincisi, Sap dediğimiz bölge. Temel hayati işlevleri kontrol eder; nefes almanız, kalp atışınız. İkincisi, onun biraz üstünde orta beyin dediğimiz kısım. Cinsel güdülerinizi, otonom hareketlerinizi, vücut hareketlerinizi, derin reflekslerinizi, yani göz hareketlerinizi vs. kontrol eder. Üçüncüsü ise en üste bizim beyin kabuğu dediğimiz yapı. Bu da hem algılamayı, düşünmeyi vs sağlar hem de bizi insan yapan o yüksek özelliklerin de aynı zamanda oturma yeridir. Aslında bu üç tabaka, üç farklı hayattır: Biri tabiri caizse bitkisel hayatımızı yönetir. Zaten orası sağlam kalsa diğer yerler hasar görse bitkisel hayat dediğimiz şey çıkıyor ortaya. Orta beyin hayvani hayatımızı yönetir. En üst beyin ise insani diyebileceğimiz bilinçli hayatımızı yönetir. Şimdi üçünün arasında bir irtibat var. Nasıl ki yemeden yaşayamazsanız, nasıl ki üremeden biyolojik fonksiyonunuzu yerine getiremezseniz, düşünmeden insan olamazsanız, o takdirde bu üçünün dengeli bir şekilde birlikte götürülmesi gerekiyor. İşte bu üçlü iletişim, en üsteki yüksek insani merkezlerin ne derece iyi kontrolü altındaysa, o derece insani bir hayat sürdüğünüzü söyleyebilirim. Mesela dini pratikler olsun, insanın bir düşünceyi kafaya takıp yemeden-içmeden kesilmesi olsun, böyle insana has tuhaf özellikleri ve saçmalayabilme hürriyetini düşünün. Bunlar, beynin en üst kısmının diğer bölümleri hakimiyet altına alabilmesidir. Bazen bir fikirden o kadar heyecan duyarsınız ki en temel ihtiyacınız olan yemeği unutabilirsiniz. Ama bir sıçanın böyle bir derdi yoktur; bir kanguru böyle bir sıkıntı çekmez. Çünkü düşünceye dalıp da aç kalmaz. Ama insan bunu yapıyor. Mevlana Hazretleri aşkı tanımlarken aşk; insanın rahatını, uykusunu, iştahını kaçırtan şeydir. diyor. İnsanda aşk var bu anlamda. Şimdi durup dururken bir insan niye bunları kaybeder? Çünkü üst beyin başka madde ötesi bir şeye takılır ve onun peşinden gitmeye çalışır. Netice itibariyle bizim algımızla çıktımız arasında böyle bir uyumsuzluk var. Her hayvanın algıladığı şeyi algılıyoruz duyu organlarımızla, fakat ortaya çıkan şey tuhaf anlamlar üretiyor. Bu da herhalde bize verilmiş sistemin, o karmaşıklığın bir nişanesi. Biz her zaman algıyı bir makineye benzetip açıklamaya çalıştığımız için belki yüzyıldır, belki daha fazla zamandır, görülebilir bir değişikliği algılayan bir beyin ve ona tepki üreten bir mekanizma düşünüyoruz hep. Fakat bugün biliyoruz ki günlük hayatta gözlerimizin, zihnimizin ve bilincimizin algılayamadığı nice küçük değişiklikler bizim beynimizde ve zihnimizde fikirler oluşturuyor ve zihnimizin bir yeri de algılama kapasitesine sahip. Bu bahsettiğimiz göz bebeği büyüklüğü meselesi, bir insanda normal gözle çok zor hissedeceğiniz ve çoğu kişinin zaten bilinçli olarak hiç fark etmeyeceği göz bebeği büyüklüğü farkı gibi bir minik değişikliğe bağlı olarak insanın cinsel heyecan durumunu tespit edebiliyoruz. Şimdi neslin devamı açısından bu tür refleksler çok önemli. Ama biz bunları bilinçli olarak algılamayız. Bu örnek niye dramatik? Deneyi ilginçtir çünkü. Bir sürü beyin aynı fotoğraflar arasından belli bir grubu seçer. İşte adam hiç farkında olmadığı bir şeyle bu fotoğrafları seçmiş. dersiniz. Ama bu deney de tek başına bize bunu göstermiyor. Bize şunu gösteriyor: Etrafımızda baktığımız her şeyde, iletişime geçtiğimiz her insanda, seyrettiğimiz her manzarada, hatta kafamızdan geçen her düşüncede şuurlu olarak farkına varmadığımız ama bizim üzerimizde davranış değişikliği olarak etki yapan şeyler var. Bunların tam hususiyetlerini bilemiyoruz, bilinçli olarak onları tam algılayamayabiliyoruz. Örneğin bir insanı görüyorsunuz ve ilk gördüğünüzde çok seviyorsunuz. Diyorsunuz ki Bu adamda bir şey var. ama ne var, bilmiyorsunuz. Eğer hüsnüniyetliyseniz ve bu konuda belli bir tecrübe birikiminiz varsa, hakikaten bir süre sonra o insanın peşinden gidiyorsunuz ve fazlarınızın tuttuğunu görebiliyorsunuz. Şimdi bunu algılamanızı ne sağlıyor, henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Biraz önce bahsettiğim beynin üst kısmı, orta, alt kısmı... Orta kısım bilinçle işlemiyor. Bilincin dışında kalan bir yer burası ve orası aldığı veriyi çok kompleks bir şekilde işliyor. Bizim şuurumuz gibi ya da bir bilgisayar gibi işlemiyor. Hepsini birden alıyor, oradan aniden bir anlam çıkarıyor. Buna ilişkin çok hikayeler var. Mesela müzenin bir tanesine adamın biri bir heykel getiriyor. Heykelin Asur devrinden kalma olduğunu söylüyor ve şuradan çıktı diyor. Yalnız o güne kadar bulunan bütün heykeller kırıklı ve parçalı. Bu ise tam ve binlerce yıl böyle bir heykel görülmemiş. Şüpheleniyorlar. Bir eksper araştırma yapıyor ve diyor ki Heykel orijinal. Tamam, bunu alın. 100 bin dolar gibi bir para verip heykeli alıyorlar müzeye. Aldıklarının ertesi günü bir sanat uzmanı geliyor, heykeli gösteriyorlar ve Buna sakın para vermeyin, bu sahte. diyor. Nereden bildin, biz aylardır üzerinde araştırma yapıyoruz. Bilmiyorum ama bu sahte. diyor. Adamları alıyor bir telaş. Çok uzun araştırmalardan sonra şimdiye kadar bilinmemiş bir yöntemle sahtesi üretilmiş bir heykel olduğu ortaya çıkıyor. Uzmana tekrar Bunu nereden bildin? diye soruyorlar. Bilmiyorum, sadece elleri bana biraz tuhaf geldi. diyor. Şimdi bu bir kriter değil. Ama adam kendinden o kadar emin söylüyor ki bunu. Şimdi o hissi bu insana veren şey; yıllardır o tip heykelleri o kadar çok görmüş ve zihninin dipte bir yeri öyle bir eğitim almış ki ona baktığı anda bir şeyin ters olduğunu fark ediyor ama kendisi şuurlu olarak bilmiyor neyin ters olduğunu. Aslında biz böyle hislerimize pek güvenmeyi tercih etmeyiz günlük hayatta. Halbuki hepimizin uzman olduğu bazı şeyler var. Mesela eşimizin, çocuğumuzun, ana-babamızın yüzlerini böyle okuyabiliriz aslında. Onların yüzünde ters giden bir şey olduğunu hemen anlarız. Ama bunu nereden anladığımızı bilmeyiz. Özetle bizim hayatımızın büyük kısmını sürdürmemizi sağlayan refleksler, hareketler ve kararlar buradan geliyor. Bizim şuurumuzun, hayatımıza katkısı çok azdır. Genellikle şuursuz zihnimiz üzerinden yaşıyoruz. Bununla alakalı olarak geçmişte televizyon programında kör insanlara yapılan testler var. Beynin arkadaki görme bölgesi beyin felcinden dolayı hasar görmüş bu insanlar şuurlu olarak göremiyorlar. Görme duyusu gözden geliyor ama beyine gidince görmüyor orada. Bu insanlara deney yapıyorlar. Önce bir perdenin karşısına oturtup şekiller gösteriyorlar. Adama diyorlar ki: Tamam, körsün ama tahmin etmeye çalış. Biz sana bir şekil göstereceğiz. Üçgen mi, yuvarlak mı, kare mi söyleyeceksin. Her seferinde de bir ses veriyorlar ki adam şeklin değiştiğini anlasın diye. Ses veriliyor şekil değişiyor, adam rastgele bir şey yazıyor. Sonuçta adam şans eseri tutturabilecek kadar tutturuyor. Sonra birinin aklına şu geliyor: Aynı perdeye insan yüzleri yansıtıyorlar. İnsan yüz ifadeleri korkulu, kızgın, sevinçli vs. diyorlar ki gene Görmüyorsun ama bir tahminde bulun bakalım. Biz sana resimler yükleyeceğiz. Karşında nasıl bir insan var. Sen bize onu söyle. Şans olmayacak kadar yüksek bir oranda adam tutturuyor. Aslında bunun sebebi fizyolojik olarak çok basit ama biz fizyologlara bile inanılmaz geliyor. Şimdi şuurlu olarak algılama beynin orta kısmında dedik ya. Görme duyusu da gözden çıkar, sinirler bunu beynin görmeyle ilgili birime götürmeden önce beynin orta kısmında bir yere uğrar ve orada bir işlem yapılır, oradan görme birimine gider. Ortadaki işlemin bizim reflekslerimizle ilgili olduğunu vs. düşünürüz. Halbuki beynimizin içinde bir yerde bizim görme sistemimiz, şuurumuzun hiçbir şekilde haberdar olmadığı bir işlem yapıyor. İnsan yüzü gibi bizim için çok önemli bir veriyi orada çözümlüyor, bizim şuurumuza bırakmıyor bu işi, orada çözümlendiği zaman ne oluyor? Size laf olarak, fikir olarak bir bilgi vermiyor ama sizin yüzünüze hissi bir sinyal gönderiyor. Mutlu bir yüz, sizi mutlu ediyor. Üzgün bir yüz, sizi üzüyor. Korkulu bir yüz, sizi de korkutuyor... İşte bizim zihnimizin böyle özellikleri var. Hatta sadece görmeyle ilgili veriyorum örnekleri ama anlaması kolay değil. Görme dışında başka duyularda da var. Korku filmi ve komedi filmi seyreden insanların koltuk altlarına konulmuş petler, daha sonra insanlara koklatılıyor. İnsanlar çok büyük bir oranda korku filmi seyredenlerle komedi filmi seyredenlerini koklayarak ayırt edebiliyorlar. Çünkü korku durumunda, insanın salgıladığı koku salgısı farklı. İnsanlar kokuyu almıyorlar belki ama tahmin yürütmeleri istendiğinde büyük oranda Bunlar korku filmi seyretmiştir. diyor. Çünkü içlerinde bir yerde böyle bir mekanizmayı tetikliyor. Aslında biz bununla yaşıyoruz. Çok ihmal ettiğimiz bir şey. Ama hayatımızı sürdürdüğümüz esas kısım bu. Bu konuda yapılan deneyler var. Uyumayan insanlar çok ciddi problemler ve huzursuzluklar yaşıyorlar. 200 saat uyanık kalanlar var. Bir kere uyku, beyin için gerekli. Onu slogan olarak koyalım. Biz vücudumuz dinlensin diye uyumayız. Çünkü biz uzansak ta vücudumuz dinleniyor zaten. Fakat beynimizin dinlenme sistemi, vücuttan farklı. Siz yattığınızda beyin dinlenemiyor. Zaten rüyaya da bakarsanız beyin aktifleşiyor, şalteri kapatmıyor. Özellikle uykunun belli bir dönemi var. Bu her gece uyuduğumuzda normal bir insanda yaklaşık 90 dakikada bir başlayan bir dönemdir ve sabaha kadar sirkülasyon halinde devam eder. Bu dönemlerde insanları uyandırdığınız zaman, insanlar rüya gördüklerini ifade ediyorlar. Demek ki rüyanın en çok görüldüğü safha, özellikle REM safhası. Beynimizin dalgalarını kaydedip de uyanık bir insanla karşılaştırdığımızda, neredeyse uyanık ve bir problem çözen, zihni işlek bir insanın gösterdiği beyin aktivitesini aynen uykuda da gösteriyorsunuz. Ama uykunun bu safhasında beyin o aktiviteyi gösterirken vücut adeta felç oluyor, hiçbir kasınız kıpırdamıyor, adeta bir et parçası gibi düşüyorsunuz yatağa. Vücudunuzun bu kadar devreden çıktığı ve beynimizin bu kadar aktif olduğu bir safhada içeride bir şeylerin olması lazım. Bunu uyumayan insanlarda anlarsınız. Ama uyumayanın da iki tipi var: Birinci tip, normal uyur. REM dönemleri olmaz bu insanlarda. Eski tip uyku ilaçlarından bazıları insanları komaya sokar gibi uyuturdu ve sabah hiç uyumamış gibi kalkarlardı. Çünkü o dinlendirici REM uykusu olmazdı. İkinci tip, uyku yoksunluğu. Harvard Üniversitesi'nde yapılan bir deneyde kız öğrencileri 200 gün süreyle uyutmuyorlar. Birkaç gün içerisinde duyuları körelmeye başlıyor, ardından muhakeme yeteneği bozuluyor, dengede sorunlar yaşıyorlar. Daha sonrasında duyamama, görememe ve nihayetinde konuşmada bozukluklar gelişiyor. Ama belli bir süre sonra deney sonlandırıldığında bunların hepsi geri dönüyor. Buradan ne anlıyoruz? Bizim beynimizin bu verileri alıp işleyebilmesi ve onlardan bir netice üretebilmesi için her gün uyku diye aralıklı bir şeye ihtiyacı var. Uyuyacak. Bugünkü baskın teori şudur ve deneysel çalışmalarla da desteklenmiştir: Bu uyku sırasında gün içerisinde aldığımız bütün verileri gözden geçiriyor beynimiz ve bunlara bizim onlara bağladığımız duygusal etikete, mantıki önem sırasına göre onları eliyor. Mesela bugün sizinle tanıştım, aramızda çok muhabbet oldu. Akşam uyuduğumda beynim diyecek ki Bugün sen birileriyle tanıştın, tipleri, isimleri şunlardı. Sen bu adamları sevdin, bunları sağlam bir yere yaz çünkü yarın bir gün görüştüğünde bunu bilmek isteyeceksin. Ama koridordan geçerken ben bugün elli kişiyle karşılaşacağım, bunların her biri de beynime girecek. Ama beynim diyecek ki Sen bir sürü adam gördün ama bunlar senin için önemli değil, silelim. Şimdi beynimiz bu temizliği yaparken aşırı aktif oluyor ve bunu da REM dönemlerinde yapıyor. Peki, bu nedenle mi rüya görüyoruz? Bizim beynimizin başka bir özelliği daha var: İçinden herhangi bir veri geçerken, bir şey üzerinde çalışırken ona anlam vermeye çalışıyor. Çünkü beyni bir makina olarak düşünürseniz, onun esas işi şu dünyaya anlam vermeye çalışmak. Biraz önce dedim ya, dokunma, koklama, tatma gibi bütün duyulara biz bir anlam verip onu kişisel bir tecrübeye dönüştürüyoruz. Bu güzel bu çirkin diyoruz. Beynimiz uykuda bu verileri gözden geçirirken onlar da size bir senaryo yazmaya başlıyor. O yüzden çok acayip senaryolar çıkıyor rüyalarda. Çünkü birbirleriyle alakasız verilerden bir anlam çıkarmaya çalışıyorsunuz. İşte bu temizlik sırasında meydana çıkan görüntüler için bilim rüya açıklamasını yapıyor. Ama rüyada açıklayamadığımız bazı şeyler de var. Mesela ileride olacak şeylerin görünmesi. Eskiden bilim adamları reddederdi ama bugün bunu çok sabit olarak biliyoruz artık. Şimdi biraz önceki radyo yayını örneğini ele alırsanız ve dışarıdan gelen bir ruhsal frekansı alan bir anten gibi düşünürseniz beyni, o uykunun belli safhalarında belli duyarlılıktaki kişiler kendilerine ait olmayan bazı frekansları alabilirler. Eğer bu frekans teorisi doğruysa, doğru veya yanlış demiyorum, bu varsayım üzerinden düşünüyorum. Demek ki neticede geçmiş ya da gelecekte olmuş ya da olacak olayların bir rüya sırasında ya da başka bir zihin durumları sırasında açılmış antenlere takılabilme şansı var. Eğer böyle bir hipotezle düşünürseniz bunları da açıklama şansınız oluyor. Bunlar birbirlerini dışlayan hipotezler değildir aslında. En büyük sıkıntıyı beyin biliminde de biz bunun için yaşıyoruz: Bir bakış açısı seçiyor ve onun dışında bir şey görmüyorsunuz. Çünkü insanoğlunun bütün bakış açıları sınırlıdır ve biz bundan mağduruz zaten. İster materyalist, ister dinsel açıdan düşünün, insan sınırlıdır. Dolayısıyla Benim bulduğum budur, bunun dışındakilerini görmem. dediğiniz zaman, kendi hakikatlerinize perdeler çekiyorsunuz. O yüzden biraz daha geniş düşünmek lazım. Hele ki beyin üzerine çalışıyorsanız, hiçbir yerden kapalı düşünceye sahip olma şansınız yok. Çünkü kainatın en karışık yapılanmasıyla uğraşıyorsunuz ve onu çözmek için de çok açık zihinli olmak lazım."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/zihninizi-degistirmek-sandiginizdan-daha-kolay-olabilir/", "text": "Sadece bir veya iki beyin eğitim seansı beynimizi değiştirebilir mi? Görünen o ki evet! Nörobilim bizlere insanın kendi beynini şekillendirme konusunda muazzam bir güce sahip olduğunu bir çok çalışmayla ispatlamış durumda. Vücuttaki hislere odaklanılan farkındalık meditasyonunda, depresyon, anksiyete ve hatta bel ağrısı gibi belirtilerin belirgin oranda hafiflediği, düzenli olarak meditasyon yapan Budist rahiplerinin zihin temizleme diyebileceğimiz bir beceri açısından ortalama bir insandan çok daha üst düzeyde beceriklilik kazandığı bilimsel olarak kanıtlanmış ilginç gerçeklerden sadece bir kaçı. Bir başka deyişle, sinir ve beyin bilimleri bize bir insanın kendi zihni üzerindeki kontrol becerisinin zannettiğimizden çok daha üstün olduğunu gösteriyor. Özellikle son zamanlarda sıkça duymaya başladığımız bir beyin bölgemiz var: İsmi muhtemelen hiç yabancı gelmeyecek olan amigdala. Amigdala, beynimizin alt katmanlarında bulunan badem şeklinde bir bölgedir. Duygusal hafıza ve duyusal tepkilerin oluşmasında öncelikli bir rol oynadığını kabul edilir. Başta korku olmak üzere duyuların denetiminden sorumlu olan amigdala beynin ilgili bir çok bölgesine de sinyaller yollar ve oraların işlevlerini de doğrudan etkileyebilir. Eylül ayında yayınlanan yeni bir çalışmada, katılımcılar amigdalalarındaki faaliyetleri bilgisayar yardımıyla basit görsel veya işitsel ipuçlarına dönüştüren bir sistem sayesinde stres yanıtlarını daha etkin olarak kontrol etmeyi öğrenebildiler. Hendler ve çalışma arkadaşları, belirli koşullara bağlı belirli beyin bölgelerini hedeflemenin, özel belirtileri olan insanlara yardım etmede etkili bir yol olup olmadığını merak etmişler. Birkaç düzine sağlıklı insanla yapılan dört farklı deney serisinde gönüllülere, FMRI cihazında otururken aynı anda bir EEG başlığı da takıldı. FMRI, hangi beyin bölgelerinin aktif olduğu hakkında ayrıntılı bilgi sağlarken, EEG amigdaladaki aktiviteyi ölçmek için kullanıldı. Bu sayede amigdala faaliyete geçtiğinde buna karşılık gelen belirli bölgelerin EEG işaretlerini saptamak da mümkün hale geliyor. Bu sistemler deneye alınan katılımcılar için iki farklı duyusal geri-bildirim uygulaması düzenleniyor. Birinci yöntemde, katılımcılara kaykay sesi dinletiliyor. İkinci durumda ise kaykay süren bir kişinin filmi gösteriliyor. Fakat katılımcıların bilmediği bir şey var: Duydukları ses yüksekliği ya da kaykay üzerindeki kişinin hızı aslında kendi amigdalalarında devam eden elektriksel faaliyetin şiddetine bağlı olarak değişiyor. Böylece, FMRI ve EEG'den gelen ölçümleri işitilebilir bir sese veya hareketli bir görüntüye yönlendiren araştırıcılar, katılımcıların kendi beyin faaliyetlerine ilişkin bilinçdışı bir ipucunu da deneyimlemesini sağlayarak, zekice bir duyusal geri-bildirim sistemi kurmuş oluyorlardı. Bundan sonra işin ilginç kısmı başlıyor: Katılımcılardan, ses seviyesini azaltmak veya kaykaycının daha hızlı gitmesini sağlamak için zihinsel stratejiler kullanmaları isteniyor. Eğer bunda başarılı olurlarsa, normalde bilinç dışı bir şekilde çalışan amigdala bölgelerindeki faaliyetleri de kontrol edebildikleri ispatlanmış olacaktı. Kontrol grubunda da katılımcılardan aynı şeyi yapmaları isteniyor ancak bu gruptakilere etkisiz bir neurofeedback seansı uygulanıyor. Gerçek uygulama grubunun aksine bu gruptaki deneklerde, kaykayın hızı ve ses seviyesi amigdala aktivitesiyle ilgisiz; yani katılımcılar kaykaycının hızında veya sesin şiddetinde bir değişiklik gözlemlediğinde, beyin faaliyet düzeylerini aslında doğrudan değiştirmiyorlardı. Sonuçlara bakıldığında, plasebo uygulama görenlere kıyasla, deney grubunda amigdaladaki faaliyetlerine dair ipuçları verilen kişilerin beynin o bölgesindeki aktiviteyi daha iyi kontrol edebildikleri açıkça görülüyor. Dr. Hendler çalışmanın bulgularını yorumlarken, bu neurofeedback tekniğinin hastaların anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu veya amigdalanın aşırı faaliyetlerine bağlı diğer psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde zamanla mevcut tedavilere kıyasla daha basit ve uygulaması kolay bir tedavi yönteminin kapılarını açacağını düşündüğünü belirtiyor. Araştırmacılara göre şu anda bahsedilen tedavi metodu, evlerde uygulamak için yeterince uygun değil. Ancak yapılacak yeni çalışmalar ve geliştirmeler, önümüzdeki yıllarda bu sistemin kısa bir kullanıcı eğitiminden sonra, bizzat kişiler tarafından kendi evlerinde kullanabilmelerini sağlayabilir. Bunun belirli beyin alanlarının çalışmasını düzenlemek, beyni iyileştirmek ve gerekli olan esnekliği kullanarak gereken değişimleri sağlamak için daha iyi bir yol olacağını umuyoruz. diyor Dr. Hendler. Bildiğimiz evrenin, en karmaşık yapısı olan Beyin milyarlarca yıllık bir Ar-Ge'nin ürünü. Yüzbinlerce yıldır biz insanları doğada ve hayatta tutmak için uzmanlaşmış olan bu sistem kullanıcı hataları yüzünden sık sık arıza yapıyor. Mekanik ve indirgemeci bilgi modası ve buna bağlı tıp uygulamalarının son yüzyılda bizi getirdiği noktada sen boz, biz tamir ederiz sahte güveniyle yaşamaya çok alıştık. Unuttuğumuz ve hatırlamamız gereken nokta ise, yanlış kullanımdan dolayı mavi ekran veren beynimizi doğru kullanmayı öğrendiğimizde beynimizin yeniden ve kolaylıkla Fabrika Ayarları na dönebilecek kadar esnek olduğudur. Yapılan deneylerin karmaşıklığı veya sofistike olmaları bizleri korkutmasın ya da umutsuzluğa sürüklemesin. Bilim insanları bulsun ve bizi onarsın meselesinden çok ötede ve basitlikte bir şey anlatıyor Dr. Hendler; düşünme şeklimizi değiştirmek bile birçok şeyi iyileştirmeye yetiyor. Bu yazı ilginizi çektiyse sıradaki yazımız sizin için geliyor: Unutmak Mı İstiyorsun? Hatırla!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/zinciri-kirmamak-safsatasi/", "text": "Bunun cep telefonu uygulamaları bile var! Kurgu, alışkanlık zincirini kırmamak üzerine. Günlük olarak yapmayı hedeflediğin bir şey var ve her gün işaretliyorsun. Süper! Çok etkili olabildiğini biliyorum, çünkü ben de uyguluyorum. Sanırım yaklaşık 5 yıldır aralıklı oruç ile yaşıyorum. 21 saat yemeyip 3 saat yemek biçiminde başladım. Hala tek öğün yiyorum, nadir günlerde iki öğüne çıktığım oluyor. Zero uygulaması da aralıklı orucu takip etmek için çok başarılı. Bir süre sonra takip için bu uygulamayı kullanmaya başladım. Şimdi baktığımda görüyorum ki 1037 kesintisiz aralıklı orucum var. Yani zinciri 1037 halkadır kırmamışım. Ama ben bunu nasıl yaptım biliyor musunuz? Aralıklı oruç hedef süremi 4 saate ayarladım. Yani hedef olarak yememe süresini 21 saat değil, 4 saat koydum. Uygulamada gördüğüme göre, 45 saat aç kaldığım da olmuş, ortalamam 18-20 saat arasıymış. Ama halka limitini 4 saate koyarak zinciri gayet esnek yapılandırdım. Zinciri kırmamak çeşitli girişimlerde çok etkili olabilir. Mesela ibadetler zincir kurgusundadır. Dişlerinizi fırçalamak için zincirden yararlanabilirsiniz. Önceki safsata yazılarımı okuyanlar zincire insaflı davrandığımı fark etmişlerdir. Hakkını yeterince teslim ettim sanırım, şimdi sıra geldi yüklenmeye; kıralım şu zinciri. Çevik Yaşam eğitimlerinden, birebir danışmanlıklardan ve kendi yaşamıma ilişkin gözlemlerden biliyorum ki, insana en büyük zulmü yine kendisi yapar. Kendi kendimizi yargılamalarımız, suçlamalarımız, kendi kendimize sevgi göstermeyi koşullara bağlamalarımız... Etmediğimizi bırakmayız kendimize. - Yeni alışmaya çalıştığımız bir şeyde birkaç gün sonra bir aksama yaşayıp kendimize Bak hemen kırdın zinciri, zaten senden ne köy olur ne kasaba diye saydırmaya başlıyorsak... Unutmayalım, yapmanın yolu yapmaktır, onun da yolu yapamamaktır. Elbette alışmaya çalıştığımız bir şey süreç gerektirecektir. Düşe kalka öğreniriz. Normali budur zaten, kendimizi zincirle dövmeyi bırakalım. Yeniden başlayalım. Kesintisiz yapabildiğimiz süreler giderek uzayacaktır. - Epeydir yaptığımız bir şeyde aralıksız sürdürebilmek artık çok ağır geldiği halde, boşluk bırakmamak bize ağır bedeller ödettiği halde zinciri kırmamak adına devam ediyorsak... Bırakalım efendim, hiçbir zincir bizden değerli değil. Kime ne borcumuz var, biz zaten değerliyiz ve biriciğiz. - Eş zamanlı çok sayıda zincire atılıp kendimizi zincirlere sardıysak... Alışkanlık edinmek öyle bin cephede birden yürümez. Bilinç seviyemizde takip gerektiren aşamalarda birkaç alışkanlık birden başlatmak bile yerine göre ağır olabilir. Bunlar zincirin zararlı olduğu senaryolardan bazıları sadece. Zincire çok güçlü karşı çıkmamamın sebebi, bize kendi yaşamımızla ilgili veri sunuyor olması. Ama o verilerle muhabbetli bir değerlendirme yapabilirsek veri güzel olur. Veriyle kendimizi döversek sıkıntılar başlar. Çevik Yaşam uygulamamdaki muhabbetli kapanış kavramı bu konuyla yakından ilintili. Şu videoda muhabbetli kapanışı incelerseniz zincir konusu da kafanızda daha iyi aydınlanabilir."} {"url": "https://www.acikbeyin.com/zombi-norolojisi-giris/", "text": "Zombi nörolojisi mi olurmuş? İsterseniz olur! Bilim kurgu filmleri ve kitaplarında fazlasıyla şahit olmuşsunuzdur: Dünyayı amansız bir virüs ele geçirir, virüsü kapanlar birdenbire zombiye dönüşmeye başlar. I am Legend mesela; hala izlemeyen kaldıysa, mutlaka bir şans vermeli! Doktorlar çaresizce panzehir bulmaya çalışırken insanlar zombilerden kaçmaya çalışır, amansız takip ve adrenalini yüksek dövüş sahneleriyle karşı karşıya kalırız! Çürüyen deriler, tökezleyerek alkolü fazla kaçırmış bir ayyaşı anımsatan- yürüyüşler, anlaşılmayan iniltiler ve beyin yoğunluklu diyetler, zombilere özgü klişelerden sadece bazıları. Voytek'e göre, yavaş zombiler vücut koordinasyonundan yoksun olduklarından ve kapıları açamamalarından dolayı, beyinciklerinde bir sorun yaşıyor olmalılar . Çünkü küçük beyin olarak bilinen bu bölge, koordine hareket etme konusunda büyük bir rol oynuyor. Buna ilaveten tüm zombiler oldukça zayıf bir hafızaya sahip gibiler. Araştırıcılar bu zihinsel özelliklerin sorunlu olmasını da muhtemelen ön lobların düzgün çalışmaması durumunda olabileceğini ortaya atıyorlar. Bu açıklamalara göre nihayetinde aslında zombiler bir iletişim sorunu yaşıyor olmalılar. Peki bu konuda şikayetçi miyiz? Sanmıyorum. En son istediğimiz şey herhalde bizimle muhabbet eden zombiler olurdu. Zombilerin beyin fonksiyonlarının birçok yönden bozuk olduğunu kabul etmek zor değil, ancak keskin bir koku alma duyusuna sahip olduklarını es geçemeyiz. Konu, canlı insanla leş-vari zombileri ayırt etmek olunca oldukça başarılı gözüküyorlar. Çoğu zombi versiyonunun sese karşı da ilginç bir duyarlılığı var. Hani deyim yerindeyse müzik kulağı diyeceğimiz kadar hassaslar. Doymaz iştahları minicik bir tıkırtı oldu mu coşuveriyor! Bu kurgusal yaratıklar hakkında kafa yoran başka bir araştırmacı, Harvard'da çocuk psikiyatristi olarak görev yapan Dr. Steven Schlozman. Kendisi, Zombi Otopsileri kitabında, zombiler, biyolojileri ve zombi virüsünün hayali bir gerçekte nasıl mümkün olabileceğini tartışıyor. Schlozman sorgulamaya bu virüsü tetikleyecek hadiseyi sorgulamakla başlıyor. Zombi hastalığı kurbanlarına nasıl bulaştırır? Tabii ki ısırarak! Ancak Schlozman'ın romanı, parçacıkları havada dolaşabilen ve tek bir hapşırmayla bir kişiden diğerine atlayacak kadar güçlü kalabilen, kasıtlı olarak tasarlanmış bir virüs hayal ediyor. Schlozman'ın tanımladığı şekliyle zombi virüsü, beyinlerini Savaş ya da Kaç yanıtından sorumlu, badem şeklindeki bir yapı olan amigdalaya kadar kemiriyor olmalı. Zombiler genellikle beyin diyetlerine ara vermezler. . Çünkü beynin bir diğer kritik kısmı -doyduğumuzun sinyalini veren- ventromedial hipotalamus, onlarda aşikar ki pek iyi çalışmıyor gibidir . Beynin problem çözmekten sorumlu ön lobları da virüs tarafından kemirildiği için, zombiler karmaşık kararlar da veremiyorlar. Mesela döviz kurlarındaki düşüş ve çıkışlar onların pek de umurunda değil. Neyse; bu yazının temel amacı aslında şu: Bilim her zaman gerçek ve çoğu zaman sıkıcı dertlerle ilgilenmek zorunda değildir. Siz nasıl isterseniz bilim ve bilimsel düşünce o işe yarar. Ama sizi uyaralım: Mesela Marvel kahramanlarının yahut sıradan bir aksiyon filmindeki karakterlerin fizyolojik ve zihinsel imkanlarını bilimle analiz etmeye kalkarsanız, filmlerin tadı bir hayli kaçabilir; bizden uyarması. En iyisi oturup, izleyip keyfine varmak!"} {"url": "https://www.acikbeyin.com/zorun-iyi-oldugu-fikri-toplumun-bireye-attigi-bir-kaziktir/", "text": "Basit bir örnek oluşturalım: Ölçek olarak kişi ve toplumu, zaman olarak ise şimdiyi ve yakın geçmişi ele alalım. Toplum pek çok kişiye oranla daha yavaş değişir. Gerçi öyle kişiler vardır ki onlar toplumla bir hayli benzer bir hızda değişir. Kimileri de toplumdan daha yavaş değişir; böyle kişiler daha statükocu olma eğilimindedirler. Sonuçta her toplumda bazı kişiler, şartlar öyle denk gelir ki içinde oldukları toplumdan daha hızlı değişirler. Toplum ile içinde yaşayan bireylerin önemli bir kısmının çıkarlarının çatışması kaçınılmazdır. Toplumların toplum ölçeğinde değişmesini sağlayan da çıkarı çatışan o bireylerden bazılarının ısrarlı mücadelesidir. Bireyi tetikleyen ilgi, merak ve kendi tabiatına uygunluktur. Toplumun temel dürtüsü ise süregelen gelenekleri korumaktır. Kişinin bağımsız merak ve kuralsız keşif ihtiyacının karşısına toplumun eski kalıpları aktarma ve eskisi gibi biçimlendirme dürtüsü çıkar. Okullarda olan budur mesela. Bireylerin kimisi toplumun hızında hatta ondan daha yavaş değişmeye teşnedir, onlar kalıba konulmaktan pek rahatsız olmaz. Ama bir kısmı da başıbozuktur ve onların pek çoğunun kafası kırılır okullarda ve başka toplumsal biçimlendirme ortamlarında. Bir kısmının kafası, darbelere rağmen sağlam çıkar; onlar bazen kafalarını yaran çok sert darbeler alırlar, yine de bildikleri yolda devam ederler. Kişinin özüne uygun gelen şey, orasını burasını kanatsa da zor gelmez ona. Herkes taş atarken dosttan gelen gülün incitmesi misali, onlar taş yemeye alışırlar. Zoru bal eylerler. Zor gelen, asıl zor gelen, dayanılmazca zor gelen, kişinin özüne aykırı olandır. Öze uygun zorluk zamanla kolaylaşır, öze aykırı zorluk ise bir türlü aşılamaz. Sadece üstü örtülür ama acıtır da acıtır, o kadar acıtır ki kişi ancak kendini toptan uyuşturarak dayanabilir o acıya. Toplum, o biçimlendirme fabrikalarında esaslı bir kazık atar bireylere. İnandırır: Değerli olan zor olur, kolay gelen zaten değersizdir. Hay'dan gelen Hu'ya gider. gibi derin bir sözün özünü bile kolayca gelen kolayca gider diye bozar. Zorun iyi olduğu fikri, toplumun bireye attığı bir kazıktır. hz. Mhuammed'in kolay olanı seçiniz tavsiyesiyle konuyu bağdaştırabilir miyiz? Bu konuda daha geniş okumalar yapabilmem için konu üzerine kitap tavsiye edebilir misiniz hocam? Uzun süredir aklımı kurcalayan bir mesele idi.Yazı içim müteşekkirim. Gerçek öğrenme yaşamın içinde olandır. Kitaplar da yardımcı olur ama oradan yaşamınıza süzmek zaman alır. Çevik Yaşam videolarımı izlediniz mi? Kendi yaşamınızı, kendi deneyimlerinizi okumanızı tavsiye ederim. Aradığınız cevaplar kendi içinizde. Sizi etkileyen benim yazım değildi zaten. İçinizdeki size fısıldayan, zaman zaman haykıran seslerin yankısını gördünüz ve sizi etkileyen o oldu. Kendinizi okuyun ve bunu yapmak için de Çevik Yaşam yaklaşımımdan yararlanın derim."}