{"url": "https://masaloku.com.tr/allah-kiyamet-gunu-bu-uc-kisiyle-konusmaz-yuzune-bakmaz/", "text": "Bunlardan biri, yolculuk sırasında ihtiyacından fazla suyu olup da onu öteki yolculardan esirgeyen kimse. Diğeri, ticaret malını ikindiden sonra satarken, onu şu kadar fiyata aldım diye yemin eden, gerçek hiç de öyle olmadığı halde müşteri kendine inandıran kimse. Öteki de, bir devlet başkanına dünyalık hatırına biat sözü veren, kendisine para pul verilirse sözünde duran, verilmezse sözünden cayan kimsedir. Hadisi Nasıl Anlamalıyız? Hadisimizde üç bahtsız insandan söz edilmektedir. Bunların bahtsızlığı şuradan gelmektedir: Allah Teala kıyamet gününde onlara değer vermeyecek, kendilerinden hoşnut olduğunu gösteren yumuşak bir üslupla konuşmayacak, belki de kendilerine yüz vermeyecektir. Yüzlerine merhametle bakmayacaktır. Kendilerini günah kirinden anındırıp temize çıkarmayacak, iyiliklerini dile getirip anmayacaktır. Onları acıklı bir azaba uğratacaktır. Bir mü'minin şu dünyadaki asıl hedefi Cenab-i Hakk i kendinden memnun etmek, O' nun rizasını kazanmak, merhametini elde etmek, lutfu keremiyle günahlarını bağışlatıp cennete ve cemalullaha kavuşmak, diğer bir ifadeyle cehennemin acıklı azabından kurtulmaktır. Allah a verdikleri sözü, ettikleri yemini az bir bedelle değiştirenlere gelince, onların ahirette bir nasibi olmayacaktır, Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak, onları temize çıkarmayacaktır; onları acı bir azab beklemektedir (Al-i İmran suresi, 77) Bu bahtsız insanların ilki, çölde bulunduğu sırada yanında ihtiyacından fazla su olup da onu diğer yolculardan esirgeyen kimsedir. Onun bahtsızlığının sebebi, Allah in kendisine esirgemeden verdiği bir nimeti, kendisinin insanlardan esirgemesidir. Böyle bir hal o kimsenin son derece cimri, üstelik kendinden başkasını düşünmeyen çıkarcı biri olduğunu gösterir ki, bu sıfatlar Cenab-i Hakk in hiç sevmediği kötü huylardır. Bu sebeple o kimseye kıyamet gününde, mademki sen ihtiyacından fazla suyu benim kulumdan esirgedin, ben de bugün rahmetimi senden esirgiyorum, diyecektir. İkinci talihsiz insan, ahireti kazanacağı yerde, dünya malı kazanacağım diye insanları aldatmaktan çekinmeyen kimsedir. Bu adam ikindiden sonra, yani akşamın yaklaştığı, pazarın bitmek üzere olduğu, dolayısıyla herkesin bir an önce ihtiyacını temin etmeye çalıştığı bir saatte, bu malı şu kadar fiyata aldım veya ona şu kadar para verdiler de satmadım diye yeminler ederek malına müşteri çekmeye çalışan, gerçek hiç de öyle olmadığı halde müşteriyi kandırmaya gayret eden ve neticede saf insanları kendisine inandıran kötü bir tüccardır. O da bu davranışlarıyla Cenab- Hakk' in gazabını hak eder; Onun merhametini ve rızasını kazanamaz. Üçüncü kötü kişi ise, devlet idaresi gibi önemli bir konuyu menfaatine alet eden çıkarcıdır. Bu çirkin davranış, memleketimizde daha çok seçimler söz konusu olunca gündeme gelmektedir. Bazı adayların seçmenleri bazı menfaatler karşılığında elde ettiği bilinmektedir. Milletvekili, belediye seçimleri gibi önemli hadiseler memleketi, din ve devleti doğrudan alaakadar ettiği için, o konularda menfaatin kesinlikle düşünülmemesi, sırf Allah rızası için hareket edilmesi gerekir. Kişinin insanca ve müslümanca yaşaması bu seçimlerin isabetli bir şekilde yapılmasına ve işin ehliyetli kişilere teslim edilmesine bağlıdır. Böylesine önemli bir konuda şahsi çıkarını ön planda tutan kişiler, hadisimizin başında buyurulduğu gibi, kıyamet gününde Cenabı Hakkın kendileriyle konuşmamasını, yüzlerine bakmamasını ve neticede kendilerini acıklı azaba uğratmasını hak etmiş olurlar. Ayrıca ağır ceza alacaklar arasında en büyüklerinden bir tanesi de zina eden yaşlıdır. Yaşını başını almış bir kimse artık olgunlaşmalı, doğruyu yanlışı görmeli, yaklaşmakta olduğu sonu fark etmelidir. Ömrü gaflet içinde geçmişse, kendine çeki düzen vererek haramlardan uzak durmalıdır. Gençlik uçup gittiği, eski gücü yittiği, vücudu artık iflas ettiği için zinaya yaklaşmamalıdır. Şayet yaşlı bir kimse böyle yapmamış, gençlere bile yasaklanmış olan bir günaha devam etmişse, Allah Teala ona iltifat buyurmayacaktır. Daha da önemlisi, herkesin gideceği o dönülmez yolu, ihtiyarın herkesten iyi fark etmesi icap eder. 2. Falcılara, kahinlere, sihirbazlara, gaipten haber verdiklerini iddia edenlere inanmak ve kapılmak. 5. Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip unutmak; okumasını öğrendikten sonra unutmak. 6. Dünyaya muhabbet etmek/bağlanmak. Dünya muhabbetine düşüp ahireti unutmak, dini vazifeleri terk etmek. 7. Hz. Peygamber 'e yalan/hilaf söz isnad etmek, onun söylemediği bir sözü söylemek. 8. Hz. Peygamber 'in ashabına/sahabeye dil uzatmak/kötü söz söylemek ve onlara sövmek. 9. Mukaddesata küfretmek, bunları alaya almak. Allah'ın tek affetmediği günah ise kendisine şirk koşmaktır."} {"url": "https://masaloku.com.tr/and/", "text": "Ben Gönen'de doğdum. Yirmi yıldan beri görmediğim bu kasaba hayalimde artık seraplaştı. Birçok yerleri unutulan eski, uzak bir rüya gibi oldu. O zaman genç bir yüzbaşı olan babamla her vakit önünden geçtiğimiz Çarşı Camiini, karşısındaki küçük, harap şadırvanı, içinde binlerce kereste tomruğu yüzen nehirciği, bazen yıkanmaya gittiğimiz sıcak sulu hamamın derin havuzunu şimdi hatırlamaya çalışırım. Fakat beyaz bir nisyan dumanı önüme yığılır. Renkleri siler, şekilleri kaybeder. Pek uzun gurbetlerden sonra vatanına dönen bir adam doğduğu yerin ufkunu koyu bir sis altında bulup da sevdiği şeyleri uzaktan bir an evvel göremediği için nasıl mahzun olursa, ben de tıpkı böyle meraka, sabırsızlığa benzer bir elem duyarım. O her akşam sürülerle mandaların, ineklerin geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu, siyah kiremitli çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük, ahşap köprüler, nihayetsiz tarlalar, alçak çitler hep bu duman içinde erir. Yalnız evimizle mektebi gözümün önüne getirebilirim. Büyük bir bahçe... Ortasında köşk tarzında yapılmış bembeyaz bir ev.. Sağ köşesinde her vakit oturduğumuz beyaz perdeli oda... Sabahları annem beni bir bebek gibi pencerenin kenarına oturtur, dersimi tekrar ettirir, sütümü içirirdi. Bu Pencereden görünen avlunun öbür tarafında bulunan büyük nisyan: unutkanlık büyük toprak rengindeki binanın camsız, kapaksız tek bir penceresi vardı. Bu siyah delik beni çok korkuturdu. Yemeklerimizi pişiren, çamaşırlarımızı yıkayan, tahtalarımızı silen, babamın atına yem veren, av köpeklerine bakan hizmetçimiz Abil Ana'nın her gece anlattığı korkunç, bitmez hikayelerdeki ayıyı, bu karanlık pencerede görür gibi olurdum. Bu vehim ile, rüya dinlemek, tabir etmek merakında olan zavallı anneme, her sabah ayılı rüyalar uydurur iri, kızgın bir ayının beni kapıp dağa götürdüğünü, ormandaki inine kapadığını, kollarımı bağladığını, burnumu, dudaklarımı yediğini, sonra Bayramiç yolundaki su değirmeninin çarkına attığını söyler, ona birçok Hayırdır inşallah... dedirtirdim. Tabir ederken benim büyük bir adam, büyük bir bey, büyük bir paşa olacağımı, bana kimsenin fenalık yapamayacağını temin ettikçe, yalan söylediğimi unutur, ne kadar sevinirdim. Mektep bir katlı, duvarları badanasız idi. Kapıdan girilince üstü kapalı bir avlu vardı. Daha ilerisinde küçük, ağaçsız bir bahçe... Bahçenin nihayetinde ayakyolu, gayet kocaman aptes fıçısı.. Erkek çocuklarla kızlar karmakarışık otururlar, beraber okur, beraber oynarlardı. Büyük Hoca dediğimiz kınalı, seyrek saçlı, kambur, uzun boylu, ihtiyar, bunak bir kadındı. Mavi gözleri pek sert parlar, gaga gibi iri, sarı burnuyla, tüyleri dökülmüş hain, hasta bir çaylağa benzerdi. Küçük Hoca erkekti. Büyük Hocanın oğlu idi. Çocuklar ondan hiç korkmazlardı. Galiba biraz aptalca idi. Ben arkadaki rahlelerde, Büyük Hocanın en uzun sopasını uzatamadığı bir yerde otururdum. Kızlar, belki saçlarımın açık sarı olmasından, bana hep Ak Bey derlerdi. Erkek çocukların büyücekleri ya ismimi söylerler, yahut Yüzbaşı oğlu diye çağırırlardı. Sınıf kapısının açılmayan kanadında sallanan geldi-gitti levhası yassı, cansız bir yüz gibi bize bakar, kalın duvarları tavana yakın dar pencerelerinden giren donuk bir aydınlık durmadan bağıran, haykırarak okuyan çocukların susmaz, keskin çığlıklarıyla sanki daha ziyade ağırlaşır, bulanırdı. Mektepte yalnız bir tür ceza vardı: Dayak... Büyük kabahatliler, hatta kızlar bile falakaya yatarlardı. Falakadan korkmayan, titremeyen yoktu. Hayır, sen koparmamıştın. öbür çocuğun kopardığını ben gözümle gördüm. Israr edemedi. Yüzüme baktı. Bir an öyle durdu. Eğer hocaya söylemeyeceğime yemin edersem, saklamayacaktı. Anlatacaktı. Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna and içmek derler. And içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar yardım ederler, imdada koşarlar. Sonra dikkat ettim, mektepte birçok çocuk, birbirleriyle and içmişlerdi. Kan kardeşi idiler. Hatta bazı kızlar bile kendi aralarında and içmişlerdi. Bir gün, bu yeni öğrendiğim adetin nasıl yapıldığını da gördüm. Yine arka rahlelerde idi. Küçük Hoca aptes almak için dışarı çıkmıştı. Büyük Hoca, arkasını bize çevirmiş, yavaş yavaş, bir sümüklüböcek kadar ağır, namazını kılıyordu. İki çocuk tahta saplı bir çakı ile kollarını çizdiler. Çıkan büyük kırmızı damlayı kolları üzerinde bu çizgiye sürdüler. Kanlarını karıştırdılar. Sonra birbirlerinin kollarını emdiler. Seyrine baktık! diye bağrışırlar, ellerini yumruk yaparak ona karşı dururlardı. Mıstık hiç kızmazdı. Gülerdi. Biz de bazen bu beyitleri bağırarak tekrarlar, eğlenirdik. Bu iki minimini beyit benim hayalime bile tesir etmişti. Rüyamda, birçok arsız kızın onu büyük bir muhacir arabasına sıkıştırarak, etrafına üç mum yakarak seyrine baktıklarını görürdüm. Niçin Mıstık öyle uslu dururdu? Niçin birden fırlayıp bu kızlara birkaç tokat atmaz, sıkıştığı katran kokulu arabadan kurtulmazdı? Hepimizden kuvvetli o idi. Sanki adı gibi her tarafı yuvarlaktı; başı, kolları, bacakları, vücudu... Hatta elleri... Bütün çocukları güreşte yenerdi. Yazın, her cuma sabahı, büyük bir deste söğüt dalı getirirdi. Canım ne zararı var? diye ısrar ettim. Kan değil mi? Hepsi bir... Ha koldan, ha parmaktan... Haydi, haydi!. Razı oldu. Elimden aldığı çakı ile kolunu, hatta biraz derince kesti. Kanı o kadar koyu idi ki, akmıyor, bir damla halinde kabarıyor, büyüyordu. Parmağımın kanı ile karıştırdık. Evvela ben emdim. Bu tuzlu, sıcak bir şeydi. Sonra o da benim parmağımı emdi. Bilmiyorum aradan ne kadar zaman geçti. Belki altı ay... Belki bir yıl... Mıstık'la kan kardeşi olduğumuzu adeta unutmuştum. Yine beraber oynuyor, mektepten eve beraber dönüyorduk. Bir gün hava pek sıcaktı. Büyük Hoca bizi azat etti. Tıpkı perşembe günü gibi... Mıstık'la sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk. Ben fesimin altına mendilimi koymuştum. Terimi silmediğim için yüzüm sırılsıklam idi. Büyük, geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda yıkık bir duvarın temelleri vardı. Birdenbire karşıdan iri, kara bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından, bir kaç adam, kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize, Kaçınız, kaçınız, sıracak! diye bağırdılar. Korktuk, şaşırdık. Öyle kaldık. Evvela ben biraz kendimi toplayarak, Aman, kaçalım! dedim. Gözleri ateş gibi parlayan köpek bize yetişmişti. O vakit Mıstık, Sen arkama saklan! diye haykırdı, önüme geçti. Köpek onun üzerine hücum etti. İlkin hızla birbirlerine çarptılar. Sonra tıpkı güreşir gibi boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı. Biraz böyle savaştıktan sonra ikisi de yere yuvarlandılar. Mıstık'ın küçük fesi, mavi yemenisi düştü. Bu muharebe bana pek uzun geldi. Titriyordum. Sopalı amcalar yetiştiler. Köpeğe odunlarının bütün kuvvetiyle birkaç tane indirdiler. Mıstık kurtuldu. Zavallının kollarından, burnundan kan akıyordu. Köpek, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, ağzı yerde, dörtnala kaçtı. Mıstık, Bir şey yok... Acımıyor... Biraz çizildi... diyordu. Evine götürdüler. Ben de hemen evimize koştum. Anneme başımıza geleni anlattım. Abil Ana beni yere yatırdı. Uzun uzadıya kasıklarıma, korku damarlarıma bastı. Öyle bir dua okuyarak yüzüme üfledi ki, sarmısak kokusundan aksırdım. Ertesi gün Mıstık mektebe gelmemişti. Daha ertesi günü yine gelmedi. Anneme, Hacı Budak'lara gidip Mıstık'ı görmemizi söyledim. Hastaymış yavrum! dedi. İnşallah iyi olunca yine oynarsınız, şimdi rahatsız etmek ayıptır. Ondan sonra ben her sabah Mıstık'ı iyileşmiş bulacağım ümidiyle mektebe gittim. Fakat heyhat... O hiç gelmedi... Köpek kuduzmuş. Baktırmak için Mıstık'ı Bandırma'ya götürdüler. Oradan İstanbul'a göndereceklerdi. Nihayet bir gün işittik ki, Mıstık ölmüş. Erken kalktığım açık, bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da, çocukluğumu hatırlatır. Yadımda ezeli ve mor bir fecir memleketi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve daima, farkında olmayarak, sol elimin şehadet parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hala beyaz çizgi şeklinde duran bu küçük yara izi bence pek mukaddestir."} {"url": "https://masaloku.com.tr/aslan-ile-tavsan-masali-oku/", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde yıllar yıllar önce günlerden bir gün yine bir ormanda heybetli ve kuvvetli bir aslan yaşarmış. Bu aslan o kadar güçlüymüş ki ormanda yaşayan hayvanların tamamı ona saygı gösterir ve ondan korkarmış. Bu aslan güçlü olduğu kadar da zalimmiş ve hayvanlara eziyet etmeyi pek severmiş. Büyük küçük demeden koyun, inek, ceylan gibi her hayvana saldırır ve onları yemeye çalışırmış. Bir gün hayvanlar bu durumun sona ermesini istemişler ve bir çözüm yolu aramaya başlamışlar. Artık aslanın zalimliği yüzünden sorun yaşamak istemiyorlarmış. Ancak çokça düşünmelerine rağmen hiçbir çözüm yolu bulamamışlar ve bundan sonra aslana verilecek olan hayvanı kendi aralarında kura çekerek bulmaya karar vermişler. Hem böylece aslanı kızdırmalarına gerek kalmayacak ve aslanın kötülüklerinden uzak durabileceklerdi. Aslan ile Tavşan arasında geçen konuşmayla birlikte aslanda artık bu durumu öğrenmişti ve bu durumdan oldukça memnun kalmıştı. Çünkü artık avlanmasına gerek yoktu, hayvanlar kendi aralarında bir seçim yapıp onun için yemeğini getiriyorlardı. Günler geçti ve inekler, koyunlar ve daha birçok hayvan aslana yem edildi. Ancak daha ormanda birçok hayvan vardı ve hepsi her gün derin bir korku yaşıyorlardı. Aslana yem olmak istemiyorlardı çünkü aslan oldukça acımasız ve vahşiydi. Günlerden bir gün yine kura çekildi ve bu sefer kurada Yavru Tavşan çıkmıştı. Aslan tavşanı yemek istiyordu ancak yavru tavşan aslanın yemeği olmak istemiyordu. Tavşanın çevresindeki diğer hayvanların yaşayabilmesi için tek yol onun gitmesiydi. Ancak yavru tavşan oldukça zeki ve akıllıydı. Küçük yaşına rağmen diğer hayvanlardan çok daha akıllıca düşünebiliyordu. Küçük tavşanın zekice planı işe yaramıştı. Heybetli aslan oldukça sinirlendi ve sinirden ne yapacağını bilemiyordu. Tavşana derhal onu aslanın yanına götürmesini istedi. Tavşanın planı tam da istediği gibi işliyordu. Aslanı depderin bir kuyuya götürdü ve kuyunun içini işaret etti."} {"url": "https://masaloku.com.tr/ayi-ile-kurnaz-tilki-masali/", "text": "Ayı ile kurnaz tilki masalı, Ormanın birinde oldukça kurnaz bir tilki ile fazlasıyla saf bir ayı yaşanmaktaymış. Kurnaz tilki her gün bu ayı ile dalga geçer ve onu kandırmaya çalışırmış. Ancak safrayı kurnaz tilkinin bu durumunu hiç anlamaz onunla arkadaş olduğunu zannedermiş. Bir gün kurnaz tilki yine saf ayı ile dalga geçmeye karar vermiş ve ona çıkart çok kötü bir tuzak hazırlamış. Saf ayı ormana girdiğinde karşısında kocaman bir kovan bal bulmuş. Bu sırada kurnaz tilki kovanı yuvarlamış ve tüm arıların kovandan çıkmasına neden olmuş. Elinde bal kalan ayı ise arıların hedefi haline gelerek tüm ormanı koşmaya başlamış. Ayı tüm gün koşmuş kurnaz tilki ise tüm gün onun bu haline gülerek eğlenmiş. Daha sonra etraftaki diğer hayvanların artık onu kurtarması gerektiğini söylemeleri ve baskı kurmaları üzerine kurnaz tilki ayıya el mecbur yardım etmiş. Bu sırada tüm gün koşmaktan oldukça yorgun düşen ayı ise elinde balla kurnaz tilkiye bakakalmış. Ancak yine kurnaz tilkinin bu hain planını anlamayan ayı kendisini kurtardığı için arkadaşına teşekkür etmiş. Onun bu saf halinden çok eğlenen kurnaz tilki ise sinsi sinsi gülerek Ne demek arkadaşım. Benim sana yardım etmek arkadaşlık görevim demiş. Bunun üzerine ayı Elimde biraz bal kaldı benim artık yiyecek halim yok al senin olsun demiş. Kurnaz tilki hem tüm gün ayının bu haliyle eğlenmiş hem de günün sonunda ayının kendisine verdiği balı afiyetle yemiş. Ertesi gün bu duruma sinirlenen ormanı halkı kurnaz tilkiye bir oyun yapmaya karar vermişler. Kurnaz tilki yine sinsi planlarını kafasında kurarken ormanın içerisine girmiş. Bu sırada yavru arı kurnaz tilkiye yaklaşarak Seni ormanın toplanma yerinde bekliyorlar. demiş. Kurnaz tilki merakla ormanın toplanma yerine gitmiş ancak burada kimsenin olmadığını görmüş. Bu sırada zürafa tilkinin başından aşağıya balı dökmüş. Kurnaz tilki daha ne olduğunu anlayamadan etrafını bir sürü arı sarmış. Bu sırada arılar hem ayının hem de kendi intikamlarını almak için kurnaz tilkiyi birçok noktadan sokmuşlar. Artık cezasını bulduğunu düşünen arılar tilki bırakarak oradan uzaklaşmışlar. Tilkinin çok canı yanmış. Bu sırada diğer orman halkı yanına gelerek içlerinden biri Saf ayıya yaptığın şey hiç hoş değildi. Aynı zamanda arıları rahatsız etmende oldukça kötü bir şeydi. Umarım sen de saf ayının ne kadar canının yandığını anlamışsındır dedi."} {"url": "https://masaloku.com.tr/bes-kucuk-bezelye-tanesi/", "text": "Bugün şehirden uzaklaşıp küçük bir köyde yaşayan 5 bezelye tanesinin masalını kaleme alacağız. Bu bezelye taneleri tarlanın içinde 5 tanesi, bir kabukta yaşarlarmış. Hepsi o kadar yeşilmiş ki kabukları da o kadar yeşil, bütün dünyayı yeşil zannedermiş bu bezelyeler ve dışarının ne renk olduğunu hiç bilmezlermiş. Hepsi sürekli birbirleriyle konuşur, konuşur, konuşur ve dışarı ile ilgili hayaller kurarmış. Aylar geçmiş büyümüşler, büyümüşler derken yeşil renkleri sararmaya başlamış. Günler içinde sararırken bu yeşil renk, bir anda büyük bir sarsıntı yaşamışlar. Bu sarsıntının sonucunda tekrar durulmuş bu sarsıntı ve sonra tekrar yavaş yavaş sarsılmaya başlamışlar. Ama öyle bir sarsılıyormuş ki bir sağa bir sola. Bu yüzden bu 5 küçük bezelye tanesi uykuya dalmışlar. Gözlerini açtıklarında bu 5 küçük bezelye tanesi kabuklarından ayrılmış ve yanlarında bir sürü bezelye ile yan yanaymış. diğer bezelyelerle tanışmaya başlamışlar. Hepsi ile konuşmaya yavaş yavaş anlaşmaya, hepsini tanımaya çalışmışlar. Onlar bununla uğraşırken bir anda evin küçük çocuğu gelmiş ve o 5 bezelye tanesini alıp cebine sıkıştırıvermiş. Bu taneler ne olduğunu bir türlü anlayamamışlar. Kendilerini bir anda karanlık, bir köşede buluvermişler. Merakla birbirleriyle konuşmaya başlamışlar derken evin küçük çocuğu oyuncak silahını cebinden çıkartmış. Ve demiş ki bu taneler benim silahıma muhteşem kurşun olacaklar. Derken bir bezelye tanesini alıp silahına koymuş. Evin bahçesine çıkmış ve silahı ateşlemiş ateşlediğinde silahı çocuk. O ilk bezelye tanesi kendini gökyüzünde buluvermiş ah demiş güneş o kadar güzel ısıtıyor ki vücudumu. Allah'ım, hiç güneşe bu kadar yakın olmamıştım. Çok mutluyum, çok mutluyum. Bağırarak uzaklaşmış. Oradan diğer bezelye taneleri kardeşlerin nereye gittiğini bilememişler. Diğer bezelye taneleri hepsi merakla uçmayı bekliyormuş. Hepsi uçmak istemişler üçüncü bezelye tanesini çıkartmış, onu ateşlendiğinde o kanatlarının çıktığını zannetmiş. Buna bir türlü anlam verememiş. O kadar mutlu olmuş ki yüzünde kocaman bir gülümsemeyle gökyüzüne doğru gözden kaybolmuş. Dördüncü bezelye tanesini çıkartmış çocuk ve onu da silahına koyup ateşlerken artık bu oyundan sıkılmış. O bezelye tanesi çocuğun silahında başka bir zaman atılmak için beklemiş ve sonuncu bezelye tanesini eline alıp uzağa fırlatıvermiş. Nereye gittiğini hiçbir kimse bilmiyormuş. Bezelye tanesi toprağa düştüğünde etrafına bakınmış bakınmış, küçücük bir taşın dibinde durduğunu fark etmiş. Etrafında taştan başka hiçbir şey yokmuş. Tabi altındaki toprak dışında. Günler geçmiş yağmurlar yağmış ve bu bezelye tanesi yavaşça toprağın içine karışmış. Bu bezelye tanesinin biraz ilerisinde çok yoksul bir anne kızın yaşadığı bir ev varmış. Kız çok hastaymış günden güne eriyip gidiyormuş. Herkes onun melek olmasını bekliyormuş. Annesi kızının bu haline çok üzülüyormuş ne yapsa ne etse onu iyi edemiyormuş artık öyle ki rengi sararmış bir deri bir kemik olmuş bu kızcağız. Annesi hiçbir çare bulamadığından ne yapsın? Öylece kızını beklemeye başlamış. Kız bir gün yatağında yatıp pencereden bakarken küçük bir filis görmüş. Yeşil cılız küçük bir filiz. Çünkü artık yeniden yaşamaya başlayan bir şeylerin olduğunu fark etmiş. Bu filiz günden güne büyümüş ve bu filiz büyürken bu kız da günden güne canlanmış yanaklarına soluk rengi yerini kırmızılara bırakmış. Ve ne orada filizlenen bezelyeyi nede kendi hastalığını, yaşama bağlanmasını hiç unutmamış. Çok güzel hikaye ama Bizim delü oğlan ve mindik gız uyumadı nöreceuk şimdi.. çok güzel bir masal çok güzel ."} {"url": "https://masaloku.com.tr/bicirik-todi-masali/", "text": "Bıcırık todi masalı, Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, yaşıtlarına göre çok ufak olduğu için kendisine bıcırık denilen sevimli bir yavru köpek yaşarmış. Todi adındaki bu yavru köpek, çok hayat dolu, hareketli ve neşeli bir köpekmiş. Sürekli oyunlar oynamak, gezmek, yeni arkadaşlar edinmek istermiş. Ancak Bıcırık Todi'nin tek başına dışarıya çıkma korkusu varmış. Her ne kadar hala yavru olsa da yaşıtları tek başına ailesinin sözünden çıkmadan arkadaşlarıyla oyun oynayıp gezebiliyor ama o bir türlü cesaret edip tek başına dışarıya çıkamıyormuş. Bu yüzden de sürekli anne ve babasından kendisini dışarıya çıkarmalarını söylüyor ve tüm gün ailesini adeta peşinden koşturuyormuş. Ailesi Bıcırık Todi'nin hareketliliğine ayak uyduramıyor, yaşlı oldukları için çabucak yoruluyorlarmış. Bu nedenle de Bıcırık Todi'nin artık bu korkuyu yenmesi ve kendi başına dışarı çıkarak, tek başına yeni arkadaşlıklar edinip parkta yaşıtlarıyla tek başına oyun oynamaması için bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünüyorlarmış. O gün Todi ile birlikte eve dönen anne ve baba köpek, Bıcırık Todi uyuduktan sonra tüm gece ne yapabileceklerini düşünmüşler. Ardından akıllarına çok iyi bir fikir gelmiş. Todi ile birlikte dışarıda gezerken, tam parka yaklaştıkları sırada Todi'nin yanından bir anda kaybolup bir ağacın arkasına saklanmışlar ve onu izlemeye başlamışlar. Bıcırık Todi, parkta arkadaşlarını görür görmez koşarak yanlarına gitmiş. Anne ve babasının yanında olmadığını saatler boyunca fark etmeyen Todi, bir ara anne ve babasına bakmak için arkasına döndüğünde kimsenin olmadığını görmüş. İlk başta endişelenip korksa da daha sonra arkadaşları ile bu eğlenceli oyuna devam etmeye karar vermiş. Bunu gören ailesi çok sevinerek eve doğru yola koyulmuşlar. Akşam olduğunda Todi, arkadaşları ile birlikte parktan ayrılmış ve sürekli olarak geldiği yolu bildiği için keyifli bir şekilde geze geze eve gelmiş. Ailesine ilk başta çok kızmış ve onu neden yalnız bıraktıklarını sormuş. -Bak Todi, artık biz olmadan da dışarıya yalnız bir şekilde çıkıp arkadaşlarınla oyun oynayabilir, sonra geç olmadan eve yine tek başına dönebilirsin. Demiş. Bunun üzerine aslında korktuğu bu durumun çok saçma olduğunu bir kez daha anlayan Bıcırık Todi, bunun için ailesini her gün yorduğu için çok üzülmüş ve aynı zamanda bu korkusunu yendiği için çok sevinmiş. Bundan sonra Bıcırık Todi, yalnız başına dışarıya çıkıp oyun oynamaya başlamış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/billur-kosk-masali/", "text": "Billur köşk masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, tamamı camdan yapılmış bir Billur Köşk varmış. Bu köşkün içerisi her zaman görünür, içerisinde de iyi kalpli bir büyücü yaşarmış. Bu büyücü, her seferinde cam köşkünün duvarlarına farklı bir zenginlik yansıtır ve ondan gerçekten yardım isteyen ve bir kötülük düşünmeyen kişilere yardım edermiş. Bu köşkün içerisi bazen altınlarla bazen elmaslarla bazen de güzel güzel her çeşitten yemeklerle dolu gözükür, aslında içeride bunların hiçbiri olmazmış. Bu köşkü ve içerisindeki zenginlikleri gören kötü kalpli kişiler, içerisindeki ihtiyarın bir büyücü olduğunu bilmediği için bu köşke girerek hırsızlık yapmaya çalışır, ancak köşke her giren bir anda kapkaranlık bir evle karşılaşıp korkarak kaçarlarmış. Ancak içeriyi gören ve buna rağmen mahcup bir şekilde Billur Köşk'ün kapısını çalıp bin bir rica ile bir avuç yemek veya biraz para isteyen kişiler olur, büyücü bu kişilere ise camdaki halüsinasyona rağmen iyi kalpli olarak kapısını çaldıkları için birer altın verirmiş. Bu Billur Köşk'ün methini duyan ve içerisinde yaşayanın bir büyücü olduğunu artık öğrenen kötü kalpli hırsızlar, bir araya gelerek bu büyücüyü alt etmek için plan yapmaya başlamış. Hepsi yardıma muhtaç gibi gözükerek Billur Köşk'ün kapısına gidecek ve çalacak, büyücü kapıyı açınca da hepsi birden üzerine atlayarak içeriye girip köşkte ne var ne yoksa çalacaklarmış. Dedikleri gibi 6 hırsız, giymişler yırtık pırsık elbiselerini ve kendilerini acınası bir hale sokarak çalmışlar Billur Köşk'ün kapısını. Büyücü, kapıyı açar açmaz bir anda içeriye dalan hırsızlar, evde ne var ne yok çalmak isteseler de dışarıdan içeride gözüken ne altınlar ne de pırlantalar ortada yokmuş. Yalnızca birkaç parça eşya olan evde çalacak hiçbir şey bulamayan hırsızlar, büyücü kendine gelmeden bu köşkten kaçmaya başlamışlar. Ancak tam kapıdan çıkacaklarken ayaklanan büyücü, hepsini birer altına çevirmiş ve bodrumda sakladığı içi altın dolu sandığa 6 adet altın daha eklemiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/birlikten-kuvvet-dogar/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde dağların ardında, derelerin ötesinde bulunan bir köyde yaşlı bir çiftçi varmış. Bu çiftçi çok hastaymış. Bu çiftçinin geride bırakacağı beş tane çocuğu varmış. Diğer dünyaya göç etmeden önce bu beş çocuğuna bir hayat dersi vermek istemiş. Sıkıntılı bir durum olduğunda beraber çalışabilsinler, birbirlerinden güç alabilsinler istemiş. Sabah güneş doğunca tüm çocuklarını yanına çağırmış Sonra hepsine bir göz gezdirip ortanca oğluna seslenmiş. Git ve bahçeden bir sürü koparılmış, kesilmiş dal getirmesini istemiş. Oğlan dal parçalarını getirince hepsini odanın bir kenarına koymuş. Babası ise sessizliğini bozarak her biriniz bu dal parçalarından bir tane alsın, demiş. Bunun üstüne her çocuk birer tane dal parçası almış. Ardından oğullarına o dalları kırmalarını istemiş. Bunun ardından her çocuk teker teker o dalları kırmış. Hiçbiri zorlanmadan kırıvermiş. Olayın ne olduğunu anlamaya çalışıyorlarmış hala. Ardından yaşlı çiftçi yatağında doğrulmuş. Biraz dal parçası istemiş. Almış eline bir ip ve bu dal parçalarını birbirine bağlamış. Kalın bir hale gelen dal parçaları artık daha kuvvetliymiş. Bu yaptıklarını beş oğlu halen merakla izliyormuş. İç sesleriyle, acaba ne yapacak diye düşünüyorlarmış. Yaşlı çiftçi ip ile bağlayarak oluşturduğu dal parçalarını her oğluna teker teker kırdırtmayı denemiş. Kim ne kadar kuvvet uygularsa uygulasın hiçbiri kıramamış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/bremen-mizikacilari/", "text": "Çok eskiden, Bremen yakınlarındaki bir çiftlikte, bir eşek varmış. Çiftlikteki bütün işi, tek başına yapan bu eşek, yaşlanmış ve iş yapamaz olmuş. Kente yaklaşmaya başladığı sırada, bir köpeğe rastlamış. Zavallıcık çok yorgun görünüyormuş. Çok mu yorgunsun? demiş eşek. Evet demiş köpek. Hem yorgun, hem de yaşlıyım. Bu yüzden, kendimi işe yaramaz hissediyorum. İyi o zaman, demiş eşek. Ben şehre çalgıcılık yapmaya gidiyorum. Sen de benimle gelsene!.. Köpek hiç düşünmeden kabul etmiş teklifi ve birlikte yola devam etmişler. Bir süre sonra, bir kediye rastlamışlar. Kedi de onlarla aynı durumdaymış. Bu yüzden hiç düşünmeden o da katılmış onlara. Üç kişi olan kafadarlar, bu kez de bir horoza rastlamışlar. Neden böyle acı acı ötüyorsun? diye sormuş eşek. Yarın sizi de yiyecek olsalar, siz de böyle öterdiniz, demiş horoz. Eşeğin teklifi ile o da katılmış bizimkilere ve şimdi dört kişi olarak düşmüşler yollara. Bremen'e geldiklerinde, ilk gördükleri eve yönelmişler. Ancak içerde haydutların olduğunu bilmiyorlarmış elbet.. Üst üste çıkarak, eriştikleri pencereden, içeri bakmışlar. Ama adamların yüzündeki ifade çok korkutmuş bizimkileri. Hemen bir plan yapmışlar. Camın önüne gelip, bir ağızdan şarkı söylemeye başlamışlar. Çıkan sesler, adamları çok korkutmuş. Hepsi, korku içinde evden uzaklaşmışlar. Bizim kafadarlar da, rahatça içeri girip, doyurmuşlar karınlarını. Sonra da, yorgunluktan derin bir uykuya dalmışlar. Gece yarısına doğru, haydutlar dönmüşler evlerine. Ama içeri girecek cesaretleri yokmuş. Sonunda en cesurları girmiş içeri. Önce kedi ile karşılaşmış. Görmesiyle de, kedinin pençelerini suratına yemesi bir olmuş. Adam korku ile öbür odaya kaçmış. Burada da, köpek atılmış zavallının üzerine. Adam nereye gideceğini şaşırmış. Karanlıkta eşeğin yanına gelmiş bu kez. Burada da, hayatında yemediği bir tekme yemiş. Tam çıkıp kurtulacağı sırada, horoz atlamış adamın üzerine. Zavallıcık dışarı çıktığında perişan haldeymiş. Konuşamıyor, içeride yaşadıklarını anca hareketlerle arkadaşlarına anlatmaya çalışıyormuş. Diğerleri içerde ne olduğunu anlamasalar da, arkadaşlarının durumuna düşmemek için, hemen uzaklaşmışlar oradan. O haydutları, bir daha oralarda gören olmamış. İşte o günden sonra orası, Bremen Mızıkacılarının evi olarak bilinmiş. O şehirede de; onların birbirinin üzerinde şarkı söyler halleri, bir heykel yapılıp, armağan edilmiş. Burayı ziyaret edenlere de bu hikaye hala anlatılıyormuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/bulbul-ile-hukumdar-masali/", "text": "Bülbül ile hükümdar masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, zenginlik içinde yaşayan bir hükümdar varmış. Devasa bir sarayı, altından tahtı ve ucu bucağı olmayan ve içerisinde bin bir çeşit bitkinin yetiştiği ve canlının yaşadığı bir bahçesi varmış. Ancak hükümdar yalnızca sahip olduğu zenginlikle övünür, ancak hayatından hiçbir zevk almazmış. Hava almak için bahçeye dahi çıkmaz, tüm gününü odasında geçirirmiş. Müzik dinlemez, sanatla ilgilenmez, etrafına emirler yağdırmaktan başka hiçbir şey yapmazmış. O hiç bilmese de bu sarayın o devasa bahçesinde yaşayan ve her ötüşünde duyanları mest edecek bir sese sahip olan bir bülbül varmış. Sırf onun güzel sesini ve ötüşünü duymak için uzak diyarlardan bile pek çok gelen olur, onun sesiyle hastalar şifa bulur, dertliler deva bulurmuş. Yalnızca ülkesinin halkına değil, diğer tüm diyarlara namı yayılan bu bülbülden hükümdarın hiç haberi olmamış. Ancak bir gün komşu ülkenin hükümdarı bir akşam yemeğinde bahçelerindeki bülbül sesiyle sevdiği bir vezirinin hastalığından kurtulduğunu ve bu yüzden çok mutlu olduğunu, geldiğinde de bülbülün sesiyle mest olduğunu hükümdara söylemiş. -Hükümdarım biz size iletecektik lakin siz bir bülbül ve bahçe için rahatsız edilmekten hoşlanmayacağınız için bahsedemedik. Demiş. Bunu duyan hükümdar, herkese emir vererek o bülbülü bulup odasına getirmesini istemiş. Ancak bülbül o gün ormana dolaşmaya gitmiş ve ne kadar uğraşsalar da bahçede bülbülü bulamamışlar. Hükümdar bu duruma çok sinirlenmiş ve yarına kadar o bülbülü bulmadıkları takdirde herkesi cezalandıracağını söylemiş. -Demek o meşhur bülbül sensin. Güzel bir öt de maharetini görelim. Neymiş herkesi buralara kadar getiren. Demiş. Bülbül başlamış ötmeye, o öttükçe hükümdarın içi huzur dolmaya başlamış. Bülbül öyle güzel ve içten acı acı ötüyormuş ki hükümdar bülbülü odasına almış ve her istediğinde bülbül ona şarkılar söylemeye başlamış. Ancak günlerden bir gün, uzak diyarlardan bir hükümdar, bülbülün methini duyarak hükümdara ülkesinden bir parça ve devasa bir hazine teklif etmiş. Zenginlik meraklısı olan hükümdar, maneviyatı bir kenara atarak hemen bunu kabul etmiş ve bülbül uzak diyarlara gitmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/caliskan-pastaci-masali/", "text": "Çalışkan pastacı masalı, Küçük bir dükkanda pastacılık yapan tonton bir pastacı varmış. Bu tonton pastacı hem dükkanın içerisinde yaptığı pastaları satıp hem de kalan pastaları sokaktaki çocuklara dağıtırmış. Sokakta yaşayan ve kimsesi olmayan bu çocuklar tonton pastacının yaptığı pastaların lezzetine bayılırmış ve her gün pastacının pasta getirmesini dört gözle beklerlermiş. Günler böyle akıp giderken pastacının yapmış olduğu pastalarda şehirde ünlü hale gelmiş ve herkes tonton pastacının dükkanına gelerek ondan pasta almaya başlamış. Ancak bu durum onun tüm pastaları satmasına neden olduğu için üzülmeye başlamış. Artık tonton pastacının pastalarını yiyemeyen çocuklar da bu duruma oldukça üzülmüşler. Yine böyle düşünceli bir gün tonton pastacı yolda giderken iyi giyinimli bir adamla karşılaşmış. Bu adam aslında şehrin en pahalı pastanelerini işleten başka bir pastacıymış. Tonton pastacıyı düşünceli gören adam neden üzgün olduğunu artık çok fazla satış yaptığını ve bunun için sevinmesi gerektiğini söylemiş. Ancak tonton pastacı elinde kalan pastaları sokaktaki kimsesiz olan çocuklara dağıttığını ancak artık çocuklara pasta kalmadığı için üzüldüğünü adama anlatmış. Adamın aklına sinsi bir fikir gelmiş ve onun kendisine yardım edeceğini böylece hem satacak pastası olacağını hem de çocuklara dağıtacak pastaların kalacağını söylemiş. Ancak pastacının asıl hedefi bu kadar ünlü olan pastaları tonton pastacının nasıl yaptığını öğrenmekmiş. Bu habere çok sevinen tonton pastacı ile birlikte dükkanına giderek pasta yapmaya başlamışlar ve adam pastaları nasıl yaptığını hangi malzemeleri kullandığını oldukça dikkatli bir şekilde incelemiş ancak herhangi bir farklılık görememiş. Bu duruma oldukça şaşıran adam tonton pastacıya dönerek ben de aynı malzemeleri kullanarak pasta yapıyorum ancak asla bu kadar lezzetli pastalar yapamıyorum bunun sırrı nedir? diye sormuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/cimri-hikayesi/", "text": "Cimri Hikayesi 'nde çok cimri olan bir adamın cimrilik yaptığı için başından geçenleri konu edinen güzel bir eğitici masal. İyi okumalar. Bir gün cimri bir adam kendi kendine Ah, ne yapsam? Şu biriktirdiğim paraları nereye saklasam? düşünmeye başlamış. Çünkü ona göre, dünyanın en güzel şeyi paraymış. Parayı harcamak ise delilikmiş. Bizim cimrinin etrafında doğru düzgün hiç kimse yokmuş. Herkesin onun parasını çalmak istediğini zannettiğinden etrafındaki hiç kimseye güvenmezmiş. Ama tıpkı kendisi gibi cimri bir dostu varmış. Cimri adam, dostunun yanına gidip ona düşüncesini açıklamış. Dostu: Oh, oh! Gerçekten de çok iyi düşünmüşsün. İstersen paraları gömmene yardım ederim. demiş. Cimri, bu teklifi kabul etmiş. Beraber paraları güvenli olarak gördükleri bir yere gömmüşler. Birkaç gün geçtikten sonra cimri gömdüğü paraları görmeye gitmiş. Fakat gömdükleri yerde hiçbir şey bulamamış. Allah, Allah! Nerede bu paralar? Kuş olup uçmadılar ya! diye kendi kendine telaşla söylenmiş. O anda aklına arkadaşı gelmiş. Acaba paraları o mu aldı? diye söylenmeye başlamış. Bunu öğrenmenin bir tek yolu vardı. O yüzden hiç vakit kaybetmeden dostunun yanına gitmiş. Ah sevgili dostum. Çabuk ol! Bana yardım et! Daha bir çok altınım var. Onları da diğerlerinin yanına gömelim. demiş. Dostu: Şeyy. Demek öyle, bana biraz zaman tanır mısın? Şuan çok önemli bir işim var. Onu halledip geleyim. Beni burada bekle. Tamam mı, diyerek oradan uzaklaşmış. Gerçekten de cimrinin düşündüğü gibi paraları o çalmıştı. Hemen evine gidip bütün çaldığı parayı alıp bahçeye gömmüş. Sonrada kendi kendinden Heh, heh, heh, şimdi yeni gömülecek altınları da alabilirim. diyerek arkadaşını bıraktığı yere gitmek için yola koyulmuş yolda giderken kendi kendine çok zengin olacağım, çok ama çok, diye düşünmüş. Bu sırada onu takip eden cimri de gizlendiği yerden onun yaptıklarını bir bir izliyormuş. Hırsız arkadaşı cimrinin yanına dönerek işim bitti şimdi gidip paralarını gömebiliriz. demiş. Cimri ise şimdilik paralarımı gömmekten vazgeçtim. Az bir işim var. diyerek hırsız arkadaşının yanından ayrılmış. Gece olunca arkadaşının bahçesine gizlice giren cimri, bütün paraları onun gömdüğü yerden çıkartarak evine götürmüş. Bir daha da cimrilik yapmamış. Parasını gerekli yerlere harcamış. Hırsızlık yapan adam ise yaptıklarının cezasını çekmiş. En iyi dostunu ve arkadaşını kaybetmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/dans-edemeyen-prenses/", "text": "Dans edemeyen prenses, Bir zamanlar herkesin büyük bir hayranlıkla izlediği güzeller güzeli olan bir prenses yaşarmış. Her ne kadar dans etmeyi çok sevse bile bir türlü dans etmeyi başaramazmış. Bu yüzde de büyük bir istek ile katılmış olduğu her balodan çok mutsuz bir şekilde ayrılırmış. Balo ya da nerede bir etkinlik olsa ilk katılan olup bu sefer kesin dans edeceğim dese bile dans edemeden saraya geri dönermiş. Günler hep hayatında bu şekilde devam ederken artık çok üzgün bir hale gelmiş ve ne yapacağını bilemez olmuş. Annesi tarafından bir gün balo düzenlenmiş buraya komşu kral, kraliçe, prens ve prensesler herkes gelecekmiş. Dans edememekten korktuğu için o gün kimseye haber vermeden direk saraydan ayrıldı. Ormana kadar ilerleyen prenses çok üzgün bir şekilde ağacın altında oturup ağlarken uzun sakallı bir cüce yanına gelerek ağlama, ben senin sesini duyarak geldim dedi. Prenses o an göz yaşlarını silse bile yeniden ağlamaya devam etti. Cüce de prensese kıyamadı ve ona elini uzatarak davet etti ve prenses de cüce ile beraber gitti. Her şeyin düzeleceğine ikna eden cüce sorunun ne olduğunu sordu. Olayı prenses anlatınca cücenin aklına dano geldi. Dana çok güzel dans ettiği için hemen öğretebilirdi. Yanına gittiler ve kahvaltı ettikten sonra dano direk dans etmeyi öğretmeye başladı. Hava kararmadan kendisine yardım eden cüce ile danoya teşekkür ederek saraya doğru yol aldı. O kadar güzel dans ediyor ki prensesi gören herkes gözlerine inanamadı. Herkes ilk defa dans ederken görmüştü ve adeta gören herkesi kendisine hayran bıraktı. İstediği gibi dans edebilmenin verdiği mutluluk ile de prenses artık her baloda sonsuz dans edebilen birisi haline geldi. Masal oku, Dans Edemeyen Prenses masalı konusu dans etmek için can atan prenses her ne kadar denemeler yapsa bile bir türlü başarılı olamıyordu. Fakat bir gün ağlarken cüce ile karşılaştı ve cücenin en yakın arkadaşı dano ona çok güzel dans etmeyi öğretti. Prenses de artık o kadar güzel dans ediyordu ki resmen görenler gözlerine inanamadı ve prenses çok mutlu oldu. Dans Edemeyen Prenses masalı ana fikri bir şeyi ne kadar çok istersen er ya da geç üzerine gittiğin zaman o konuda çok başarılı olabilirsin. Pes etmeden devam etmek gerekir. Dans Edemeyen Prenses masalından çıkarılabilecek dersler arasında ilk sırada bir insan bir şeyi ne kadar çok isterse o konuda o kadar mutlu olabilir. Bu yüzden de pes etmemek gerekir."} {"url": "https://masaloku.com.tr/dayirnen-zore-vezir/", "text": " Ana var sa huda Vezirlere. Ya oglan! Olur mu bizim işimiz? Biz garip, o zendin. O padşah. Olmaz bizim işimiz. Olur. Babası vermese hız gönül tetir, veridir. Verseniz, varajam, vermeseniz de, varajam. Biz skolya skamisinden beri etimiz bir. Söz veriyler. Haytıy teliy. Ne dedi? Veriyler. Bilar endi nışannı tibik bir birlerne varıp teliyler. Ştiy jadu harı Marya, nızdırlıy. Varıy, tiriy, selam veriy, selam alıy. Bele bele meni saa vermeyjekler Bahşa memnet'etten bir yaşa veriyler. Eti gözün tör olsun! Yaş titiy. Hız da halıy Titiy bu, varıy bir çohrah başna, yatıy. Yohtur. Bu otruy minda oturganı hadar. Padşaah hızı da Zore de ep te de yola bahay, telen titeni. Bir daa bu Dayırın otur- an köyüne teliyler yat adannar, sogan habugundan arabaları, taleteleri. Veerik, diyler biri de yırlay buna: Köç te ben tervan da ben Merdime varan da ben On sira yazı yazsan versen Dayıra verem de ben Hız aman tiriy içeri şatır şatır şatır yazay mektub, veriy bulara. Ne olgan? Ne var saa? Diy. Anamdan babamdan mektup aldım. Tez çagırıylar. Bişiy bişiy etip ayıraah. Bu olan haytıy eve. Hız da diy yapaylar- döül. Biz telirik bir yere. Padşah babasna diy: Padşah babam! Dayır teldi. Varajam ona yap bir yiğlikte varayım. Babası da diy: Men seni Dayıra vermem, bahşasna verejem. Vay, zavaljih garibim, Dayırım! Nas edin! Pazvant tibik yaş edin naz sıyar- gansı! İç osun nu han telin seen etin aşap ta suvusun?! diy aşçıanalar hızçıhta ştiy, varıy açay perdeyi: Jija, jija! Sen biliysin ni? Dayırı soygannar . Etin saa aşatajahlar. Sen suvup on- dan da varajah pazvant yaşa. Dayırı soyup satarlar Dep yırlay babasna. Siterim o garibi köter kömdür. Ya bele bele oldu. Aman teliyler, hazaylar, kömiyler orajıhta. Padşah ta çagırıy jadu harıyı, Maryayı: Hırh pıçaga dayanajan nen, hırh at stiyin kaçolunmaa. Baglaylar hırh ata huryuhna baglap alıp başlaylar kaçetmee, sürükliyler, kötiriy- ler mezarlıga da atılıy titiy tirnagı da biların etisin ortasna tüşiy. Çıhay orajıhtan eti gül. Ösiyler teiyler bele, havuşajahlar -çıhay titen, jadu titen, ayıny oları. Telamadlar bir yere tirilamadlar."} {"url": "https://masaloku.com.tr/deve-kusu-ile-aslan-hikayesi/", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde dağların ardındaki bir ormanda güçlü mü güçlü bir Aslan yaşarmış. Bu Aslan herkes tarafından yenilmez olarak bilinen, herkese sözü geçen bir Aslanmış. Onu kim görürse direkt olarak saklanır, canını kurtarmaya çalışırmış. Yine bir gün Aslan ormanda geziyormuş. Karnı tok, muhabbet edecek birilerini arıyormuş. Amacı kimseyi avlamak değilmiş. Onu gören bir Deve Kuşu korkudan ne yapacağını bilememiş. Canını kurtarmak için çözüm ararken kendini saklamakla yetinmeye karar vermiş. Sonra etrafta bir şey bulamayınca kumun içine saklanayım demiş. Sonra yavaştan kazmaya başlamış. İlk olarak kafasını kuma gömmüş. Bir de ne görsün kafasını sokunca Aslanı görmüyor. O halde onun da görmeyeceğini zannetmiş. Bu yüzden kafasını gömmekle yetinmiş. Sonra Aslan deve kuşunun yanına gelmiş. Ne yaptığını anlamaya çalışsa da anlam verememiş. Etrafında iki tur döndükten sonra onunla sohbet etmek istemiş. Zaten karnı tokmuş canı onu avlamak istemiyormuş. Arkasına geçip dürttüğü anda Deve Kuşu korkudan tekme atmış birden. Aslan bu tekme karşısında bayılmış yere düşmüş. Deve Kuşu neye tekme attığını anlamak için hemen kafasını kumdan çıkarmış. Yerde yatan güçlü Aslanı görünce birden gaza gelmiş. Aslanın öldüğünü sanmış. Hemen gidip arkadaşlarını çağırmış. Tüm hayvanlar Aslanın etrafına toplanmış. Deve Kuşu anlatıyormuş. Bana sataşınca bende ağzının payını vermek istedim. Yerden yere sürükledim tarzında laflar ediyormuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/deve-mucizesi/", "text": "Salih peygamberi halkının büyük bir çoğunluğu yalanlayıp ret etmesine rağmen o yılmıyor, usanmıyordu. Hakkı anlatmaya şevk ve gayretle anlatmaya devam ediyordu. Ne zaman birkaç kişiye rastlasa onları Allah'a itaate çağırıyor, öğüt veriyordu. Hz Salih'i inkar edenler ona biryandan kızarken, biryandan da bu gayretine şaşırıyorlardı. Hz Salih'i yıldırıp usandırmanın imkanı olmadığını anlamışlardı. Bu yüzden onu kendine haline bırakıp, müminlerle uğraşmaya başlamışlardı. Yanlarına giderek onlarla alay ederler, onları kızdırmaya, hayatlarından bıktırıp usandırmaya çalışıyorlar, hatta zaman zaman işkence bile ediyorlardı. Hz Salih kendine iman eden bu insanları devamlı uyarıyordu. -Ey müminler yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, kibirlenip böbürlenen bu insanlara aldırış etmeyin. Beni dinleyin ve itaat edin. Söylediklerimi yaparsanız Allah sizden razı olur. O zaman nimetlerini çoğaltır,mallarınızı bereketlendirir. Konuşmalar bu mimal üzerinden sürüp gidiyordu. Semud halkının zulüm ve azgınlıkları her geçen gün artıyordu. Nihayet cenabı hak onlara bir ikaz olmak üzere susuzluk belası verdi. Bir kuyu hariç Hicr kentindeki bütün suları kuruttu. Bu kuyunun suyu bol ve halkın ihtiyacına yeterliydi. Ama bağ ve bahçeleri sulamak için taşımak çok yorucuydu. Bu durum Semud kavminin canını çok sıktı, huzurlarını kaçırdı. Çünkü o güne kadar hep nimet içinde yüzmüşler, hiç böyle bir güçlükle karşılaşmamışlardı. Başlarına gelen bu belayı Hz Salih'ten biliyorlardı. Onu halkın gözünde küçük düşürüp etkisiz hale getirecek bir plan düşünüyorlardı. Bir bayram günüydü halk her zamanki adetler üzere şehrin meydanında toplanmış, şenliğe katılmıştı. Salih peygamberde bu topluluğu fırsat bilip onlara hakkı ve doğruyu anlatmaya başlamıştı. -Ey Salih sen bildiğimiz iyi birisiydin. Fakat sonradan değiştin, saçma iddialar ne sürmeye başladın. Senin bu halin olsa olsa sihre maruz kalışındandır. Birileri seni büyülemiş, söylediklerinin farkında değilsin. Eğer gerçekten peygambersen bize mucize gösterirdin, yapmamız istenilen şeyleri yapardın. Hz Salih onlara ne isterlerse Allah'ın yardımıyla yapacağını söyledi. İstedikleri mucizeyi göstere bileceğini bildirdi. Bunun üzerine putperestler Hz Salih'ten şehrin dışındaki büyük kayanın içinden kızıl tüylü bir deve çıkarmasını istediler. Bu istekleri ile Hz Salih'i zor durumda bıraktıklarını sanıyorlardı. Onun bu isteği yerine getirebileceğine hiç ihtimal vermiyorlardı. Hz Salih müşriklerin bu isteği üzerine Allah'a yalvardı. Ondan yardım diledi . Kavminin beklediği mucizeyi gerçekleştirmesini istedi. Allah Hz Salih'in duasını kabul etti ve ona şu vahyi indirdi. -Ey Salih kavmine söyle o kayanın çevresine toplansınlar. Kayadan çok güzel çok büyük bir deve çıkaracağım. Göğüslerindeki süt sağmakla bitmeyecek . Fakat onlara şartımı da bildir. Kuyunun suyundan bundan sonra iki günden bir faydalanacaklar. Kuyuyu bir gün tamamen deveye bırakacaklar. Ertesi gün kendileri kullanacaklar. Göreceksiniz bu deve onların tamamı kadar içtiği kadar su içecektir. Hz Salih bu vahyi alınca rahatladı. Kavmine durumu bildirdi. Mucizeyi gerçekleştirdiği takdirde onlardan kendine inanmalarını istedi. Onlarda bu isteği kabul ettiler. Aslında ne Hz Salih'in kayanın içinden deve çıkaracağına inanıyorlardı, nede devenin bütün suyu içeceğine, sütün bitip tükenmeyeceğine. Bu sözler Salih'in yeni saçmalıklarından başka bir şey değil diyorlardı. Haber bir anda kulaktan kulağa yayılmıştı. Hz Salih'in kayanın içinden büyük bir deve çıkaracağını duymayan kalmamıştı. Şehir çalkalanıyordu. İnanan inanmayan herkes bu mucizeyi seyretmek için sabırsızlanıyordu. Şehrin dışındaki sözü edilen kayanın etrafında büyük bir kalabalık toplanmıştı . Bütün kent halkı oraya akın etmişti. Halk büyük bir heyecan içinde bekleşirken Hz Salih son derece sakin ve soğuk kanlıydı. Önce abdest alıp halkın gözü önünde iki rekat namaz kıldı. Rabbine uzun uzun dua etti derken sözü edilen kayanın büyük bir gürültüyle ikiye yarıldığı görüldü. Toz duman yatıştıktan sonra içinden son derece büyük ve güzel kızıl tüylü bir deve çıktı. Göğüsleri sütle doluydu. Şaşkınlık içindeki halkın arasına girip dolaşmaya başladı. Kadınlar sıra sıra gelerek deveyi sağıyor, evden getirdikleri kap ve tencereleri sütle dolduruyorlardı. Fakat devenin memesindeki süt hiç mi hiç eksilmiyordu. Herkes büyümüş gözlerle deveye bakıyordu derken deve kuyuya doğru yürüdü. İçine başını sokarak son damlasına kadar bütün suyu içti. Hz Salih'e inananlar haykırdılar. Salih'in sözü doğru çıktı, Salih'in sözü doğru çıktı. O Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir. Bu olay üzerine halktan Hz Salih'e pek çok iman eden oldu. İnanmayanlar ise susuyorlar tek kelime konuşmuyorlardı. Bu apaçık mucize karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Yinede iman etmiyorlar herhalde Salih bize büyü yaptı diyerek inkarlarına bahane arıyorlardı. Boyunları eğik vaziyette oradan uzaklaştılar."} {"url": "https://masaloku.com.tr/dilenci-prens-masali/", "text": "Dilenci Prens Masalı: Bir zamanlar zengin ve ahenk içinde yaşayan bir krallıkta nazik ve cömert bir kral varmış ama hikayemiz onunla ilgili değil o zaman kimin hakkında diye soruyorsunuz? Oğlu hakkında genç Prens Lio şımarık bi Prens. Hep servet ve güçle yaşamış. Baba denize nazır bir köşk almak istiyorum. Tabii ki ihtiyacın kadar para al . Kibri yüzünden, Lio herkesi kendinden aşağı görüyordu. Kaba biriydi ve kimseye yardım etmezdi. İnsanlar ondan nefret ediyordu, çünkü o şımarık bir veletti. Şımarık velet! Prens artık haddini aşıyor. Dün en güzel turtamı parasını bile ödemeden aldı. Oğlumu manzarayı mahvettiğini söyleyerek sokağın dışına itti. Prens gezisini bitirene kadar bir saat boyunca arabamla sokakta beklemek zorunda kaldım. Denize nazır köşkümü kendisine satmaya zorladı. Çünkü orayı bir tatil evi yapacakmış. Bu iş çok uzun sürdü. Krala şikayette bulunalım. Prensin mutlaka kınayacaktır. Böylece krallık halkı onun yanlış davranışlarını belirten bir dilekçe hazırladı ve kraldan prensi kınamasını istedi. Söylemeye gerek yok. Kral dilekçeyi alınca oldukça şaşırdı. Buna inanamıyorum. Oğlum ne çok gaddarlık yapmış. Bunca zamandır kördüm herhalde. Bu sizin suçunuz değil majestleri sevgi ve şefkattan başka bir şey göstermediniz. Belki iyi bir öğretmen, onu mantıklı bir genç haline getirebilir. Harika bir fikir. Kendi hocam üstat gregory'den oğluma nasıl davranması gerektiğini öğretmesini isteyeceğim. Böylece kral eski öğretmenini kaleye çağırdı. Herkes bilmezdi ama üstat Gregri güçlü bir büyücüydü. Gördüğünüz gibi üstat oğluma nasıl düzgün bir insan olunacağının öğretilmesi gerekiyor. Aman tanrım, o gerçekten de bir velet. Biliyorum üstat onu yola getirmek için gereken her yöntemi kullanmanıza izin vereceğiz. Anlıyorum majesteleri derslerimi hemen başlayacağım. Üstat prense pratik bir ders verilmesi gerektiğini anlamıştı. Bu yüzden Prens hakkında daha fazla bilgi edinmek için tüm bir haftayı kaledeki insanlar ve işçilerle konuşarak geçirdi. Bu düşündüğümden de kötü ve Prens yaptıklarından pişmanlık duymuyor gibi ama bu düzeltemeyeceğim bir şey değil. Hemen başlamak en iyisi olacaktır. Çekir yolumdan sen bana bir battaniye ve yiyecek getir. Bahçede piknik yapacağım. İşte rezil Prens geliyor, vakit geldi. Piknik için ne harika bir gün güneşin altında oturmak, lezzetli yemekler yemek ve kendi başına oturmanın tadını çıkarmak gibisi yok. Sen nereden geldin pis ihtiyar seni dışarı atmadan önce depol burdan. Lütfen günlerdir bir şey yiyemedim. Şimdi kaybol yoksa sana bir ders vereceğim! Buna gerek olmayacaktır. Ben sana ders vereceğim çünkü. Ne yaptın bana ihtiyar? Beni hemen geri döndür! Beni geri döndürmeni talep ediyorum. Ben prensin benimle uğraşamazsın! Pekala beşe kadar saymayı öğrendiğinde seni geri döndüreceğim. Beşe kadar saymayı zaten biliyorum, beni aptal mı sandın? 12345 al. Ne yazık ki kastettiğin beşle benim kastettiğim farklı. İşte bu şekilde Prens kendini beklenmedik bir çıkmazın içinde buldu. Başı her belaya girdiğinde yaptığı gibi koşarak babasını aramaya başladı. Güzel şakaymış. Şimdi biz seni dışarı sürüklemeden git. Hayır, Bunun olduğuna inanamıyorum. Kendi evimden atıldım sanırım artık yapabileceğim tek şey beşe kadar saymayı öğrenmek her ne demekse. Eğer bir şey istiyorsan onu hak etmelisin. Var teşekkürler sonrasında sana yemek ısmarlayacağım. Dersini öğrenmesi için gereken zamana bağlı birkaç yıl bile sürebilir. Korkarım ki gereken buydu ama döndüğümde ıslah olmuş bir delikanlı olacağından emeğinin ben. Lio uzun bir süre boyunca krallıkta dolaştı ve birçok zorluğa dayandı. Aç ve açıkta kaldı. Bazen köylüleri işlerinde yardım ediyor ve karşılığında bir öğün yemek ya da biraz para alıyordu. Karşılaştığı herkese beşe kadar saymayı bilip bilmediklerini sordu ama kimse bilmecenin cevabını bilmiyor gibiydi. Nihayetinde komşu krallığa ulaştı. Ben uyuyacak bir yer arıyorum. Neden şuradaki binaya gitmiyorsun, orada sıcak bir yatak ve yiyecek bulabilirsin. Evet, Prensesimiz Serana o barınağı sizin gibi insanlar için kurdu, kimse geri çevrilmez. Tanrı ondan razı olsun. Çok teşekkür edeceğim bayın. Böylece uyuyacak bir yer buldu ve güzelce yemek yedi. Daha önce hiç görmediği prensese minnettardı ve bir gün barınağa beklenmedik misafirler geldi. Ben komşu krallıktayım. Uzun zamandır yollardayım. Birinin beşe kadar saymayı öğrenmeme yardım edebileceğini umuyordum. Tabii ki o kadar çok yaşadım ki sayısını unuttum. Evet, birçok kez yağmurun altında dışarıda uyumak zorunda kaldım. Evet, yolculuğum boyunca pek çok insandan nezaket gördüm. Tabii ki hissettim bana acıyan ve yardım eden herkese minnettarım. Hissediyorum. Yolculuğuma kibirli ve çekilmez bir adam olarak başladım ama artık değiştim. Hiç olmadığım kadar alçak gönüllüyüm. -İşte artık beşe kadar saymayı biliyorsun. Üstat Gregory, büyük bir şeyi başardığını düşünüyor. Lütfen yarın öğlen kaleye gel. Sana bir ödül vereceğiz. Her şey yarın belli olacak. Ertesi gün Lio, prensesin ona söylediği gibi kaleyi ziyaret etti. Kendisine büyük bir sürprizin beklediğinden habersizdi. Evet, majesteleri bu topraklarda uzun süre dolaştı ve buraya ulaştı. En önemlisi de beşe kadar saymayı öğrendi. Açlığı ve soğuğu tecrübe etti. Nezaketi, minnettarlığı ve alçak gönüllü olmayı öğrendi. Keşke bilseydim seni geri getirirdim. Hayır, baba bu dersi kendi başıma öğrenmek zorundaydım. Yaşadığım acılardan pişman değilim, çünkü bu beni daha iyi bir insan yaptı. Ve böylece dersin tamamlandı. Tanıştığım bu kişiyle gurur duyuyorum. Teşekkür ederim üstat size sonsuza kadar minnettarım. Ve böylece dışlanmış Prens eve döndü. Her zamankinden çok daha bilge ve alçakgönüllüydü. Nezaket ve şefkatin timsaliydi. Halk onu gönülden sevdi. Yıllar sonra kral olduğunda krallığın o güne dek gördüğü en iyi hükümdardı."} {"url": "https://masaloku.com.tr/doru-hikayesi/", "text": "Doru hikayesi, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi koyu renkli çok güzel bir yavru at varmış. Doru adındaki bu yavru at, çok sevimli ama bir o kadar da yaramaz ve inatçıymış. Anne ve babasının sözünü hiç dinlemez, onların öğütlerine hiç kulak asmazmış. Doru, sürekli tek başına gitmemesi gereken yerlere gider, buralarda gezerek kendini tehlikeye atar, bazen kaybolur ve anne babasını çok korkuturmuş. Onun ne kadar yaramaz ve inatçı olduğunu artık bilen tüm iyi niyetli hayvanlar da Doru'yu görür görmez ailesine haber verir, ailesi de onu tutarak eve götürürmüş. -Tek başına uzaklara gitmen çok tehlikeli, bir gün başına kötü şeyler gelebilir. Eğer gezmek istiyorsan biz sen nereye istersen seni götürebiliriz. Bir de yabancılara asla güvenmemelisin. Kötü bir niyeti olabilir. Daha çok küçüksün, o yüzden de büyüyene kadar bizim haberimiz olmadan hareket etmemelisin. Diye öğüt veren ailesi, çocukları için her seferinde çok endişeleniyor ama onun inadı ve yaramazlığıyla baş edemiyorlarmış. Yine günlerden bir gün, sabah kahvaltısını yapar yapmaz önce parka oyun oynamaya giden Doru, daha sonra tek başına ormanın derinliklerine doğru gitmeye başlamış. -Merhabalar. Ben bu ormanı çok iyi bilirim. Gel de seni ormanın en güzel yerine götüreyim. Görünce çok şaşıracaksın. Demiş. Bunu duyan Doru, heyecanlı bir şekilde bu teklifi kabul etmiş ve başlamışlar yürümeye. Ancak o kadar yürümüşler ki artık hava kararmış ve akşam olmuş. -Hala gelmedik mi? Benim artık eve dönmem lazım çok karanlık oldu. Diyen Doru, kurnaz tilkinin onu tuzağa çektiğinden habersizmiş. Çok az kaldı. Diyerek onu tuzağa götüren kurnaz tilki, bak şurada kocaman bir göl var deyince Doru heyecanla oraya doğru koşmuş ve bir anda bir ağa takılmış. Kurnaz tilki gülerek onu yakaladığı için çok mutlu bir şekilde biraz kestirmeye karar vermiş. Ancak bu esnada, ormanda Doru ve kurnaz tilkiyi gören baykuş, çoktan Doru'nun ailesine haber vermiş. Tilkinin evini bilen baykuş ve Doru'nun annesi ile babası, hemen yola düşerek bu eve ulaşmışlar. Önce fosur fosur uyuyan tilkiyi akıllanması için tekmeleyip bir güzel göle atmışlar, ardından da Doru'yu ağı yırtarak kurtarmışlar."} {"url": "https://masaloku.com.tr/evliya-celebi/", "text": "25 mart 1614 de İstanbul da doğmuştur. Çelebi ailesi aslen Kütahyalı olup, fetihten sonra İstanbul'a yerleşmiştir. Çok iyi bir eğitim görmüştür. Önce mahalle mektebine, sonra medreseye gitmiştir. Burada 7 yıl okuduktan sonra, saraya özgü bir okul olan, Endurun'a gitmiştir. Evliya Çelebi, 25 yaşında iken, Ayasofya camisinde Kuran okuduğu sırada, 4. Murat tarafından saraya alınmıştır. 4. Murat'ın ölümüne kadar sarayda kalmış, gördüğü bir rüya sonrasında, seyahatlere çıkmaya karar vermiştir. Bu seyahatler, 70 yaşına kadar sürmüştür. Evliya Çelebi, 10 ciltten oluşan, Seyahatname eseri ile bu gezide ki gördüklerini aktarmıştır. Yalın ve duru zaman zaman da fantastik bir anlatım içinde, halkın anlayacağı şekilde yazılmıştır. Pek çok gezgin, gezdiği yerleri kaleme alsa da, seyahatname bu yazılardan farklıdır. Çünkü eser, hem eğlence, hem de bilgi amaçlı yazılmıştır. Eser detayın da, Osmanlı Devletinin 17. Yüz yılda coğrafi, ekonomi, sosyal ve siyasi düzenini ele almaktadır. Türkçenin bu dönemde ağız yapısı, kılık kıyafet düzeni, toplumsal farklılıkları, ibadet merkezleri, saraylar, konaklar ve daha pek çok detay eserde yerini almıştır. Gezdiği her yerin hakkında, yemek kültürü bilgisi de vermekteydi. 44 çorba ve 50 ekmek tarifine kadar yer vermiştir. Evliya Çelebi 1682 yılından sonra vefat etmiştir."} {"url": "https://masaloku.com.tr/farkli-dunyalar/", "text": " Büyükbabamın arabası bahçe duvarının altında kaldı. Apartmanımızın elektrik sistemi çöktü. Bütün gün onu tamir etmeye çalıştılar. Bizim de doğal gazda sorun çıktı, bütün gün donduk. Sınıfta herkes depremden bir şekilde etkilenmişti. Sanırım birkaç hafta etkisinden kurtulamayacağız. Ben ne olduğunu anlayamadım ki öğretmenim. Yatağımda öylece oturup kaldım. Çünkü ilk defa böyle bir şey yaşıyorsunuz Doğaç. Deprem olduğunu fark edebilmek zordur. Diğer doğal afetleri hissedersiniz. Fırtına, yangın, sel uzun zaman içinde gerçekleşir. Geliyorum. der. Ama deprem hiç haber vermez. Bilim adamları yıllardır depremi önceden haber veren aygıtlar icat etmeye çalışıyorlar. Henüz başarabilen olmadı, umarım başarırlar. Öğretmenim, ben de depremi geç anladım; ama deprem sonrası huzursuzluk beni çok korkuttu, dedi Feyza. Görüyorsunuz, her an ihtiyaç duyabiliyoruz. Hatta hepimiz temel ilkyardım kurallarını öğrenmek zorundayız. Deprem, bana bunu da düşündürdü. Öğretmenimiz, konuşmayı uzatmadı. Hiçbirimiz bu konuda daha fazla konuşmak istemiyoruz. Derse geçtik. Sosyal bilgiler dersi; konumuz da sosyal kurumlar, sosyal örgütler... Öğretmenimiz, dersin konusunu tahtaya yazdıktan sonra sordu: Kurum ile örgüt arasındaki farkı söyleyebilir misiniz? Düşünün bakalım. Aynı şey değil mi öğretmenim? İnsanların yararı için bir araya gelen topluluklar. Amaç açısından aynı, fakat işleyiş ve bağlı oldukları yer açısından aynı değil, Türk Dil Kurumu. Türk Tarih Kurumu, Türk Hava Kurumu... Kurum sözcüğünde, devletin etkili olduğu bir ifade var. Utku Çok mu saldırmıyorlar öğretmenlerim, kime karşı korunuyorlar?' deyince hepimiz güldük. Öğretmenimiz de güldü, sonra devam etti: Amacın şaka yapmaktı, yerinde bir soru sordun. Meslek birliklerini düşünelim. Aynı işi yapanlar... Avukatlar, eczacılar, mimarlar, bakkallar. Bunların her birinin kendi iş koluna göre sorunları var. Tabii ki kimse onlara sorun çıkarmaya çalışmıyor. Onlar, dışarıdaki insanların fark edemeyeceği mesleki sorunlara dikkat çekmeye, sorunlarını böylelikle çözmeye, yenilerde çok kullanılan bir ifadeyle farkındalık yaratmaya çalışıyorlar. Peki, iş adamları dernekleri öğretmenim? İşçiler için sendikaya ihtiyaç var, iş adamları niçin dernek kuruyor? Onlar da işçiye daha az para vermek için herhalde, dedi Aykut. Büfede çalışıyor ya, patronun dernek kurması hoşuna gitmedi, dedim. Kahkahalarla güldük. Öğretmenimiz devam etti: Belki o amaçları da var; ama asıl amaçları yeni işlere birlikte girmek, büyük işlerdeki yasal engelleri dile getirmek. Köy birlikleri neyi amaçlıyor öğretmenim, diye sordu Deniz. Onlar da yasal sorunlara dikkat çekmeye çalışıyorlar öncelikle. Orman yasaları, arazi yasaları çıkıyor. Yasaları çıkaranlar köylü kadar sorunları bilemez. Sonra, ürünlerini iyi değerlendirmeleri gerek. Üzüleceğiniz bir şey söyleyeyim çocuklar; köylü bir yıl boyunca bir ürün için emek veriyor. Aksine... Derneklerden çok daha önemliler. Meslekler, teknoloji, üretim değişir zamanla. Ama dil, tarih gibi kültürel kavramlarımızı korumak, tüm meslekleri korumaktan, tüketiciyi korumaktan çok daha önemli. Yazım kurallarını doğru uygulayamayan biri, düşündüklerini karşısındakine nasıl doğru aktarabilir? İmkansız... Doğru düşünmek için sözcüklerin doğru anlamlarını, doğru anlatabilmek için de temel yazım kurallarını iyi bilmek ve uygulamak gerek. Eğitimli insanlar, buna çok dikkat etmeliler. İşte Türk Dil Kurumu, dilin bu önemini vurgulamak için, dilin doğru gelişmesini sağlamak için kurulmuş. Ne kadar önemliymiş, dedi Tufan. Bu toprakların bize hediye edilmediğini, uğrunda pek çok insanın kendi yaşamından vazgeçtiğini, nice şehitlerin verildiğini, Tarih Kurumunda yapılan araştırmalar sayesinde öğreniyoruz. Böylelikle bu kurum, ülke olmanın ne demek olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Adını duyup geçtiğimiz, üzerinde düşünmediğimiz dernekler, kurumlar meğer ne kadar önemliymiş öğretmenim. Sizi ilgilendiren dernekler, kurumlar da var. Onların içinde yer alabilir, sosyal sorumluluk yüklenebilirsiniz çocuklar. Çevre dernekleri, dedi Burcu. Doğaya tutkulu arkadaşımıza yakışırdı. Çocuk Esirgeme Kurumu! Arama Kurtarma Derneği! Deniz Temiz Derneği! İnsan Hakları Derneği! Ne kadar çok dernek varmış. Ben de Doda! Hayatı Koruma Derneği diyebildim. Nerede duydum. kimden duydum; hatırlamıyordum bile... Aferin çocuklar! Bu kadar çok dernek, kurum adı bilmeniz beni çok şaşırttı. Benim çocuklarıma yakışan da bu... Söylediklerinizin içinde yalnız Arama Kurtarma Derneği size uygun değil; siz, kurtarılacaklar sınıfındasınız. İçlerinde ilginize çok uygun olanlar var. Yaşasın, diye bağırdık. Bir gezi demekti bu. Yarın, yine konuşalım bunu. Neler yapabileceğimizi planlayalım. Ailelerinizle de konuşabilirsiniz. Herkesin yalnız kendisini düşündüğü bir dünya, çok bencil olurdu. Ülkenin, şehrin, mahallenin bir parçasıydık hepimiz. O halde üzerimize düşenleri yapmak için her zaman hazır olmalıydık. İki üst sınıf olmamıza karşın ondan uzak dururduk. Okuldan kaçmış olması mümkün değildi, Okulun güvenlik görevlileri vardı. Kaçmaya İsmail bile cesaret edemezdi, bunu deneyen birkaç öğrencinin hemen ailelerinin çağrıldığına, sonraki ilk törende de okul yönetiminin çok uzun azarlarına tanık olmuştuk. Haklılardı. Anne, babalarımız bizim güvende olduğumuzu düşünerek işlerine gidiyorlar, Okul yönetimi açısından çok büyük bir sorumluluktu bu. Kimi arkadaşımız, iyi özellikleriyle değil kötü özellikleriyle dikkat çekmeye çalışır. Nasıl bir amaçtır bu, anlayamam. İsmail'in de onlardan biri olabileceğini konuştuk arkadaşlarımla. Hemen herkes, İsmail'in okulda bir yerlere saklandığını, kendisini arayanları saklandığı yerden gülerek izlediğini düşünüyordu. Öyle olmadı. Sonraki dersimiz İngilizceydi. Öğretmenimizden ayrıldığımız tek ders... Gülen Hanım, derse geldi. Bizimle büyük çocuklar gibi konuşan, sevgi dolu bir öğretmendi Gülen Hanım. Dersini iple çekerdik. Bugün, ancak sınıfa girdiğinde İngilizce dersinin olduğunu anladık. Okulun gündemine kapılmıştık çünkü. Merhabadan sonraki ilk konumuz da okul gün demi oldu. Hepimiz İsmail'i merak ediyorduk, bu konuda da en doğru bilgiyi bir öğretmenden alabilirdik Haberler iyi değil arkadaşlar. İsmail'i en son arka kapının önünde görmüşler. Güvenlik görevlisi yokmuş o anda. İsmail karşı kaldırımda park etmiş bir arabadaki iki yabancı adamla konuşuyormuş. Arabanın plakası bellimiymiş öğretmenim, dedim. Güvenlik görevlisi neredeymiş, dedi Burcu. Her an orada bulunamaz ki... Bunun önemi de yok. Önemli olan sizin okul dışıma çıkmamak gerektiğini bilmeniz. Sorun sonuçlanınca size anlatırım dedim, henüz sonuçlanmadı çocuklar. Haberiniz vardır. İsmail kayıp. Bugün sonuçlanabilecek gibi de görünmüyor. Görevli de orada yokmuş, öğretmenim! Evet, yoktu. Dışarıda bir işini halletmek için izin almış. Siz orada mıydınız? Görevli yoktu, dediniz, dedi Feyza. Evet, bugünkü nöbet yerim orasıydı. Eyvah! Bu durumda öğretmenimizin de başı belaya girdi demektir. Nöbet yerinde çıkan sorun, öğretmenin başına büyük sıkıntılar açabilir. Annemin nöbetler konusundaki serzenişlerinden biliyorum. Öğretmenim, bu durumda siz. diye söze başlayacak oldum, öğretmenimiz cümlemin sonunu anlayıp beni susturdu. İsmail'in başına bir şeyler gelebileceğini düşünürken kendi sorununun konuşulması, öğretmenimizin sevmediği bir şey olur. Kendi kendisiyle konuşur gibi anlatmaya başladı: Hiçbir şey eskisi gibi değil ve ben bundan nefret ediyorum. -Neden korkuyorum, biliyor musunuz? Sizden saklamanın bir anlamı yok. Aksine, söylersem durumun ciddiyetini daha iyi anlar, kendinize dikkat edersiniz. Ne olabilir ki! Kötü kalpli insanların çocukları kaçırıp dilencilik yaptırdığını duyarız, Daha kötü olabilir? Hayal edemiyorum. Çocukları çalan ve çaldığı çocukları, çocuk sahibi olamayan ailelere satan örgütler var, dedi öğretmenimiz. İnanamıyorum, dedi Gülsunar. Sen de sen de... diyerek parmaklarıyla birkaç arkadaşlı gösterdi öğretmenimiz. Derste konuştuğumuz her uyarıyı lütfen ciddiye alın. Benim başıma gelmek diye düşünmek; büyük, en büyük hata. Gelebiliyor işte. Afet Öğretmen, son derece evhamlı biriydi. Birinci sınıftan beri, neredeyse her gün, benzer konularda uyanırdı bizi. İsmail için çok üzüldüğünü görüyordum, ama bizim sınıftan biri kaybolmuş alsa eminim onu bu kadar sakin görmemiz mümkün olmazdı. Doğrudan kendisini suçlardı. Verda kaybolmuş gibi hissederdi. İyi öğretmenler, öğrencilerini kendi çocukları gibi görürlermiş. O sorumlulukla davranırlarmış. Ders işleyemedik. Hiç kimse şaka yapmaya cesaret bile edemedi. Öğretmenimiz, çocukluğundan beri başına gelen , Bir şey olmaz. bakışının neden olduğu olayları anlattı. Bizimle dertleşti. Ama gerçekten dertleşti. Gerçekten pek çok kural akil dışı, bunu kabul ediyorum. Ama doğru kuralların hayat kurtardığını düşünerek o akıl dışı kurallara uymayı da kabul ediyorum. Çok iyi anladım. Zil çaldı. Anlaşılan çok etkilendiğimi fark etti ki öğretmenim yanıma gelip saçımı okşadı. Öğretmenimizin Dikkat edin çocuklar! sözü kulağımızda, evlere dağıldık. Eve gelir gelmez olanları anneme anlattım. Anlatılanlardan gerçekten çok etkilenmiştim. Bir musibet, bin nasihatten yeğdir, dedi babam. Yani başımıza bazen kötü bir şey geldiğinde ondan ders alıyoruz demek. Öyle söyleme Zafer, çocuğun anne babası ne haldedir şimdi. Kolay değil, haktan. İnsan başına gelenleri kendisinden de bilmeli. Her şeye dikkat edenin de başına gelebilir böyle şeyler. Şunu düşünmek lazım, dikkat edenlerin mi daha çok başına aksilik gelir, dikkat etmeyenlerin mi? İsmail'in ailesinin dikkat edip etmediğini bilmiyoruz ki baba! -E, oğlum diyorsun ki İsmail ele avuca sığan bir çocuk değildi. Aile bunun farkında değil miydi? Böyle bir çocuğu daha çok kontrol altında tutmak gerekmez mi? Annenin hep şikayet ettiği veliler bunlar işte. Büyük bir sorun oluncaya kadar okula uğramaz, sorun olunca da okuldan çıkmazlar. Çocuk şimdi kim bilir ne durumda? neler konuşuyoruz, dedi annem. Siz öğretmenler, gereğinden fazla duygusalsınız. Böyle bir durumda çocuklarımızı uyarmayacağız da her zaman uyaracağız? Afet Hanım ne demiş saçma sapan kurallara bile iyi kuralların hatırına uymak zorundayız. Hiçbir kural tanımayan, kendisini koruyamayan aileler de çocuklar da bu geceki acıyı yaşamak zorundalar. İnsan, çocuğuna yabancılarla konuşmamayı, her kötü olasılığı dikkate almayı sıkı sıkıya öğütlemez mi? Tabi ki aile zor durumda diye mutlu değilim. Sen öğretmen olarak bakıyorsun, her defasında kendini suçlamaya hazırsın. Afet Öğretmen de kendisini suçluyordur şimdi. Nöbet yeri, ama her an orada olamaz ki Anlaşılan, çocuk yabancılarla teneffüsün yeni başladığı ya da yeni bittiği anda konuşmuş. Çocuğu kaçıranlar zamana dikkat etmiştir. Yaşasın! İyi miymiş öğretmenim? İyiymiş. Ama bunca olan bitenden sonra moralinin nasıl olduğunu tahmin edebiliyorum. Nasıl bulunmuş öğretmenim, neredeymiş? Arkadaşlarının gördüğü doğruymuş çocuklar. Ne yazık ki benim korkum da doğruymuş. Konuştuğu yabancılar; çocukları kaçırıp çocukları olmayan ailelere satan, güzel insanların aklının almayacağı işi yapan, kötü adamlarmış. İsmail'i satamamışlar ya ondan geri bırakmışlardır. Kim ister ki o haylazı, dedi Burcu. Yıllarca çocuk özlemi duyan aileler, İsmail'i bile kabullenirlerdi kızım. Çocuklar, izin vermiyorsunuz ki anlatayım. O yabancı adamların, yasa dışı işler yaptıkları için zaten polis peşindeymiş. Şehir dışından gelmişler. İsmail'in kaçınılma alayı olunca, polisler önce o adamları aramışlar. Adamları bulduklarında da İsmail'e ulaşmışlar. Film gibi, dedi Canan. İsmail de başrolü oynadı, dedim. Güldük. İsmail, şanslıymış çocuklar, dedi öğretmenimiz. Unutmayın, her zaman şans gülmeyebilir! Çok doğru. Polis, o adamları takip ediyor olmasa İsmail'i bulmak imkansızdı. Başına neler gelebileceğini düşünmek bile istemiyorum. Bu olay tüm okula ders oldu. Babamın dediği gibi Bir musibet. bin nasihatten iyidir. Dersimize döndük. Öğretmenimiz, eski halindeydi artık. Hem okul hem öğretmenimiz, olayla ilgili bir soruşturma geçirecek mi acaba? Sanırım geçirecek. Olsun, olay mutlu sonla bitti ya. Öğretmenimiz de başka şeyi umursamaz zaten. Dün olaylar başlamadan önce bir şey konuşuyorduk hatırlıyor musunuz, dedi öğretmenimiz. Çocuk Esirgeme Kurumuna gidecektik öğretmenim. Tamam, dün aklımız başka yerdeydi. Sorun yok. Ben aklımdakileri söyleyeyim o halde. Canım öğretmenim! Her koşulu anlar, değerlendirir. Azar gerektiren bir sorunu onun anlayışlı olması sayesinde atlattık. Çocuk Esirgeme Kurumu hakkında bilgisi olan var mı, diye sordu öğretmenimiz. Ailesi olmayan çocukların bakımını üstleniyorlar. Yalnız devlet değil, insanlar da yardım ediyor. Anlaşıldı ki Çocuk Esirgeme Kurumu hakkında doğru dürüst bilgisi olan yok. Bizim gibi çocuklar var, aileleri yok, bir arada kalıyorlar; ama biz bu konuda hiçbir şey bilmiyoruz, Ne kötü! Biraz bir şeyler biliyorsunuz. En iyisi ben anlatayım, sonra neler yapabileceğimizi konuşalım. Hepimiz kulak kesildik. Herkes benim düşündüğümü düşünmüş olmalı, zor durumda olan yaşıtlarımızın kaldığı yerle ilgili hiçbir bilgimiz yok. Sustuk, öğretmenimizi dinlemeye başladık: Bu kurumun tam adı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu... Yalnızca çocukları ilgilendirmiyor. Bakıma muhtaç yaşlılar, engelliler bu kurumun koruması altında. Biz, sizin yaş grubunuzla ilgili olan bölüme, Çocuk Esirgeme Kurumunda ziyarete gideceğiz. Yaşlılar için neden? Çocukları mi yok, diye sordu Feyza. Niçin çocuklarına yük olsunlar ki? birlikte yaşamayı tercih ediyorlar. Büyükler de küçükler de zamanla değişiyor. İnsanlar bazen yaşları ilerledikçe anlaşılması zor hale gelebiliyorlar. Çocuklar, büyüdüklerinde kendi evlerini kuruyorlar, çok değişen anne babalarını yanlarında istemeyebiliyorlar. Bunların dışında, çocuklarının kendi hayatlarını özgürce kurmalarını isteyen yaşlılar da yaşlı evlerini tercih edebiliyor. Fakat ne olursa olsun bir yaşlının yeri çocuklarının ve torunlarının yanıdır. Anne babalara Öf bile dememeliyiz. Öğretmenim, kendi çocuklarıyla anlaşama- yan yaşlılar, yaşlı evinde kendileriyle ilgilenen görevlilerle nasıl anlaşsınlar ki, dedim. Yaşlı evindeki, çocuk evindeki görevliler, nasıl davranmaları gerektiğini bilen uzman insanlar Doğaç. Aslında, kendi ailelerinden daha çok yardımcı oluyorlar onlara. Şunu unutmayın çocuklar. Dünyada, bizim yaşadığımız ortamdan çok farklı ortamlar da var. Güzel yüreklerinizle, sizin evinizde her şeyin yolunda olduğu gibi her yerde yolunda olduğunu düşürüyorsunuz. Ne yazık ki öyle değil. Ben bu geziyi, daha doğrusu ziyareti merak etmeye başladım öğretmenim, dedi Berfu. Şimdilik açıklamalar yeter. Gerisini kendiniz görmelisiniz. Veli izin belgelerinizi hazırladım, gezi planımız da tamam. Çocuklar, hafta sonu olduğu için yarın evlerinde, yani yuvadalar. Bugün ailelerinizle konuşun, onlara elimiz boş gitmeyelim. Hiçbir hediyeyi birebir vermeyeceğiz; yönetime teslim edeceğiz. Nelerin uygun olduğunu aileleriniz bilir. Ailelerinizi zorlamayın dememe gerek var mı? Bir de izin belgesini getiremeyeni geziye götüremeyeceğimi söylememe? İkisine de gerek yak. Bu gezi, öğretmenimizle birlikte ilk gezimiz değil. Neler yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini çoktan öğrendik. Öğretmenimiz, her birimize izin belgelerini dağıttı. Okul çıkışında Aykut'la beraber yürüyoruz. Aykut'un neler düşündüğünü tahmin edebiliyorum. Neler götürebiliriz Doğaç Bir şeyler düşündüm. Abartmamamız gerek, öğretmenimiz abartmaktan hoşlanmaz. Neler düşündün? Kazak götürmeyi düşünüyorum ben. Annem de yiyecek bir şeyler hazırlar herhalde. Arkadaşlardan da eldiven, bez bebek, defter, kalem gibi şeyler getirenler olur. Uf, sıkıntı... Yardım sıkıntıya neden olacaksa yardım olmaktan çıkar zaten. Sana sorun olacağını düşünüyorsan kendi harçlığınla alabileceğin şeyler düşün. Bana sorarsan evde bir şeyler yeni yeni yoluna girmişken hiç uğraştırma sizinkileri. -Haklısın, canım arkadaşım. Elini omzuma attı, yürümeye başladık. Hoşuma gitti mi? Hayır. Aykut benden uzun, elini omzuma atınca onun küçük kardeşi gibi görünüyorum. Annem, birkaç yıl içinde Aykut'un boyuna ulaşacağımı, hatta onu geçebileceğimi söylüyor. Tamam bakalım şimdi komşumu Aykut, boyum seninkini geçince bunların intikamını alırım senden. Düşündüklerimi Aykut'a da söyledim. Önce, her zamanki gibi başını arkasına atıp kahkaha attı, sonra daha sıkı sarıldı bana. Mahalleye kadar öyle yürüdük, evlerimize gitmek üzere ayrıldık. Eve girer girmez, anneme yuva ziyaretimizi anlattım. Telaşlandı. Neler alabiliriz, neler yapabiliriz diye kaygılanırken bana dün söylemeyi unuttuğum için kızmayı da ihmal etmedi. Alışveriş için uygun bir zaman değildi çünkü. Hep kaygılanır, her seferinde de en iyi biçimde çözer. Hemen plan yaptı. Zafer, ben de seviyorum konukları. Hiç itirazım yok. Ama niçin erkekler bu konuda çok duyarlar? Konuk gelince hazırlıksız olmak, onları umursamamak gibi anlaşılır. Evi toparlamam gerek. Ben de yardım ederim. Yardım etmezsin demiyorum. Ediyorsun da... Ama güzel olmuyor böyle. Tamam, söz. Bir daha söz Serpil! Bu, kaçıncı söz, deyip güler annem. Babam da konuklar gelinceye kadar onun etrafında dört döner, annem hangi işi yapmasını istese, emir kabul ederek yapar. Hadi bakalım, fırla markete.. Bir saat sonra, börekler hazırdı. Mis gibi de korkuyorlar. Hepsi, çeşitlerine göre paketlere yerleştirildi, hazırlandı. Babam da elinde iki güzel paketle geldi. Birbirinden güzel bir kazakla bir hırka... İkisine de bayıldım. -Öyle ama. Bir! Doğaç'a kalsın o halde? İkisi de büyük bunların, Doğaç'a olmaz; Deniz'e de küçük gelir. Ben hallederim anne, sorun yok. Siz, ayrı ayı paketlere koyun, ben halledeceğim. Nasıl halledeceğimi sormadılar. Ne yapacağımı bildiklerini zannettiler. Annem çok yorulmuştu. Akşam yemeğini hazırlama işi babamla abime kaldı. Çok da iyi oldu. Baba yemekleri çocuklara daha uygun oluyor. Kantin yemeği gibi... Aykut'u aradım, paketleri taşıması için yardıma ihtiyacım olduğunu söyledim. Erkenden gelecek, Çitırla ilgilenme işini abime bırakıp odama gittim, uyudum. Sabah dinç olmam gerekiyor. Sabah, yatağımın üzerine bir ağırlık düştü. Telaşla kalktım, yatağa oturdum. Aykut, Çitırı yatağımın üzerine atmış, yine kahkaha atıyor. Kalk artık, kalk! Geç kalacağız, öğretmen götürmeyecek bizi! Tamam, tamam... Annem uyanmış, kahvaltıyı hazırlamış, Aykut'u karşılamış. Kahvaltımızı yaptık, daha zaman var. Aykut, sen bir şey götürecek misin, dedi annem. Annemi yormayayım diye düşündüm, biliyorsunuz işe yeni başladı. Akıllı oğlum, deyip annem Aykut'un yanağını sıktı. Oh, aklı biz verelim; yanak makasını Aykut alsın! Akşam, babamdan bir şeyler almasını istemiştik. Babam, abartmış. Güzel bir kazak ile bir hırka almış. Söyle ne yapayım? Hırkaya bayıldım, el koyayım diyorum; ama bana büyük. Hırkayı en sevdiğim arkadaşımın üzerinde görürsem mutlu olurum. Annem, Aykut'tan hırkayı yuvaya götürmesini isteyeceğimi zannetmişti, şaşırdı. Aykut da şaşırdı. Sözleri öyle uygun biçimde söyledim ki Aykut'un reddetmesi olanaksız. Serpil Teyze, beni geçeceğini söylüyormuş ya, o zaman giyersin, deyip bir kahkaha daha attı, Aykut, böyle şakalar yapabilecek kadar evimizdendi, hep birlikte güldük. Yanıtı, Aykut'un hediyeyi kabul ettiğini gösteriyordu. Hemen koşup hırkayı getirdim. Paketi gülümseyerek yavaş yavaş açtı. Hırka çok hoşuna gitmişti, çok sevindim. Teşekkür ederim. Çok beğendim, ama seni kurtarmak için kabul ediyorum, dedi, yerinden kalkıp bana sarıldı. Annemle göz göze geldik. İzin belgesini almayı da imzalatmayı da unuttum! Bindirmezdi tabii. Annemin elinden izin belgesini kapar gibi alıp aşağı fırladım. Aykut, hareketli ya birkaç dakika beklemek bile sıkmıştı onu. Geldim, geldim... Konuşa konuşa, eşyalarla oflaya puflaya okula ulaştık. Olsun, iyi amaç için tatlı yorgunluk.. Sınıfımız okulun önünde, yanlarında da bir servis arabası... Kısa bir yol olmasına karşın hepimiz yolculuk heyecanındayız. İzin belgelerimizi öğretmenimize verdik. Kalkış saatine kadar beklememize karşın üç arkadaşımız gelmemişti. Hafta sonu başka planlar yapmış olmalıydılar. Öğretmenimiz, bizi servise almadan önce çevresinde topladı. Hediyeler için teşekkür ederim çocuklar. Kimse abartmamış, buna çok sevindim. Herkes gönlünce bir şeyler almış, bu da mutluluk verici. Yola çıkmadan önce size bir tek şey söylemek istiyorum. Yuva gezimiz boyunca şunu aklımızda tutalım, eminim o çocukların ziyaretlerde rahatsız oldukları tek şey acıyan bir ifadeyle kendilerine bakılması. Onlar da bizim kadar mutlular; yalnızca hayatları bizimkinden biraz daha farklı. Yaşıtlarıyla yeni tanışan arkadaşlar gibi davranmanızı istiyorum. Başarabilirseniz onları görmek için tekrar tekrar gidebiliriz. Acımak... Bunu düşünmemiştim. Yuvaya girer girmez bu duyguyu hissedecektim ama. Canim öğretmenim... Şimdiden söylemesi herkesin kendini kontrol etmesini sağlayacak. Yolculuk da neşeli geçti. Sınıf şarkılarımıza servisimizin şoförü bile eşlik etti. Yaklaşık yarım saat sonra yuvadaydık. Kocaman, yemyeşil bir bahçe... Kapısında bizi öğretmenler ve görevliler karşıladı. Öğretmenlerden biri, Gülay Hanım, öğretmenimizin yakın arkadaşıymış. Öğretmenimiz, Gülay Hanım'ı ve kızı Mine'yi bize tanıttı. Gülay Öğretmen, öğretmenimiz gibi sınıf öğretmeniymiş; çocuklara çok düşkün olduğu için özel bir eğitim alıp yuvaya geçmiş yıllar önce. Kızı Mine de annesini sık sık iş yerinde ziyaret eder, daha çok çocuklarla ilgilenirmiş. Mine abla, bizim rehberliğimizi yapacak, çocuklarla tanıştıracak. Gülay Öğretmen'in gülümsemesi, aynı bizim öğretmenimizin gülümsemesi gibi. Gülümserken sarılıyor sanki. Birbirlerine arkadaş olan insanların gülümsemeleri de birbirine benziyor demek ki. Getirdiğimiz hediyeler görevlilere teslim edildi, ziyaretimiz bittikten sonra yeni arkadaşlarımıza verecekler. Gülay Öğretmen, ziyaret başlamadan yurdu tanıttı. Altı ile on iki yaş grubundan yüz elli kadar çocuk varmış. Yurtta kalan çocuklar yalnız İzmir'den değilmiş, çoğu çevre illerden gelmiş. Altı yıldır burada olan, yuvayı evi gibi hisseden çocuklar varmış. Yuvada aile ilişkisi kurulmaya çalışılıyormuş, söz gelimi çocukların hepsi müdüre hanıma Müdür Anne diye seslenirlermiş. Çocukların anne, babalarıyla ilgili hiçbir şey sormamamızı rica etti. Gerçekten merak ettiğimiz Çocuklar olursa onların haberi olmadan Mine Ablaya sorabilirmişiz, Çocukları herkesin ziyaret etmesine izin vermezlermiş, ancak güvendikleri grupların ziyaretlerini kabul ederlermiş. Kendilerince kriterleri varmış. Çocuk Bayramı haftasında ya da ulusal, dini diğer bayramlarda ziyaretçiler artıyor. Bu, çocuklarla bizim hiç istemediğimiz bir şey. Sevgi, ilgi, sosyal sorumluluk belirli günlerde değil her zaman yapılması gereken şeyler sevgili çocuklar. Belirli günlerde gelen insanların pek çoğunu samimi bulmuyoruz. Biz, çocuklarımıza ev ziyaretleri gibi konuk gelen, gerçek arkadaşlar istiyoruz. Kalabalık gruplan da kabul etmek istemeyiz. Öğretmeniniz hiçbirinizi seçemedi, hepinizin gelmesini istedi; yönetimle konuşup ikna ettik. Çocukların hepsinin okulu, arkadaşı var. Okullarından gelen konukları da var. Siz de onların arkadaşları olabilirsiniz. Hem de yıllar boyunca, buradan ayrıldıklarında da... Gülay Öğretmen, her ziyaretçiye bu açıklamaları yapıyor mu? Hiç sanmıyorum. Afet Öğretmen'in öğrencileriyiz biz, bizim nasıl yetiştiğimizi çok iyi biliyor. Yeşilliklerin arasında konuşarak ilerlerken binayı gördük. Hiçbirimizin evinin bu kadar şirin göründüğünü sanmıyorum. Ev, bizi gülümseyerek karşılıyor sanki. Binaya girdikten sonra Gülay Öğretmen'le öğretmenimiz, Mine abla ile bizi baş başa bırakıp gittiler. Öğretmenimizin hep yanımızda olacağını sanıyordum. Gelin bakalım, teyzemin çocukları. dedi Mine abla. Biz, onun için Afet teyzesinin çocukları olmalıyız. Kendimi ayrıcalıklı hissettim. Gururlandım. Bütün çocukların kahvaltısı bibi. Ortalık sessiz, çünkü çalışma saatindeler. Birkaç dakika sonra çıkacaklar. Onları odalarında karşılayalım mi? Duvarları rengarenk boyanmış merdivenlerden çıktık. İlk katta, upuzun bir koridor... Koridor boyunca sağlı sollu odalar görünüyor. Mine abla, hepsinin yaş grubuna göre oyun odası olduğunu söyledi. Bir köşede tam yaşımıza göre iki koltuk takımı, diğer köşede masalar ve sandalyeler. Burası oyun odasından çok, genç odasına benziyor. Pek çok gencin ortak kullandığı bir oda... Koltuklara, masalara oturduk. Birkaçımız da kitaplıktaki kitaplara, duvarlarda asılı resimlere göz gezdiriyor. Saatlerce konuş, kitap oku, resim yap, dedim. Mine ablanın sözlerinden sonra biraz çekingenlikle harekete geçtiler. Sanırım, Mine abla diğer konukları karşılama alışkanlığından farklı bir şey yapmıştı yine. Farklı bir adın var. Doğaçlama yapmak. Hazırlıksız konuşmak gibi. Şimdi bizim tanıştığımız gibi o halde, dedi. Gülümsedim. Zaman nasıl geçti anlamadım. Sormak istediğim, yasaklı pek çok soruyu da kendiliğinden anlattı. Altı yıldır buradaymış. Ondan önce de daha küçük çocukların olduğu başka bir yurttaymış. Ailesi yokmuş; kim oldukları, nerede oldukları konusunda hiçbir fikri yokmuş. Burada her şey o kadar yolundaymış ki aile aramıyormuş bile. Daha doğrusu... diyor Ailenin nasıl bir şey olduğunu tam olarak bilmediğim için eksikliğini hissetmiyorum. Beni sordu; evimizi, arkadaşlarımı... Hepsini anlattım. Hemen Aykut'u çağırıp tanıştırdım. Aykut da çok sevmişti Arzu'yu. Aykut'un işine geldi, onu karşılayan çocuk, konuşmayı pek seven bir çocuk değilmiş. Herkes bir anda kaynaşı vermişti. Bu kadarını beklemiyordum. Afet Öğretmen'in kuralcılığı, nezaket konusunda bizi sürekli uyarması yine işe yaramıştı. Bir saat kadar sonra yeni arkadaşlarımızın rehberliğinde yurdu gezdik. Uyudukları yerleri, oyun ve spor alanlarını, çalışma odalarını gördük. Bizim evdeki birer kişilik odalarımız, onlar için iki ya da dört kişilik düzenlenmiş. Hiç fark yok. Üstelik bizim odalarımıza göre daha derli toplular. Yemek alanlarını, kantinlerini gördük. Ev sahiplerimiz sahiplendikleri konuklarına içecek bir şeyler ısmarladılar. Mine abla hep çevremizdeydi, buna karşın varlığını unutmuştuk. Arada sıra gülümseyen gözlerle bizi izlediğini görüyordum. Ne kadar kaldık, ne kadar konuştuk; hatırlayamıyorum. Zaman su gibi akıp geçmişti. Kantinde otururken Afet Öğretmen'le Gülay ablanın kantin kapısına kadar geldiğini fark etmemiştik bile. Sanırım uzun süre bizi izlemişler. Mine abla: Afet Öğretmen'imiz de geldi çocuklar, dedi. Aynı anda Hoş geldiniz! cıvıltıları duyuldu. Öğretmenimiz, hepimizin masalarını ayrı ayrı dolaşıp yeni arkadaşlarımızla tanıştı, konuşmalarımıza eşlik etti. Güzel şeyler niçin çabuk biter ki? Bu bir tanışma ziyaretiydi çocuklar. Ev sahiplerimize konukseverlikleri için teşekkür edelim. Anlıyorum ki sonraki günlerde de hem bizim onlara ziyaretlerimiz, hem onları bize ziyaretleri sürecek. Birbirinizin okullarını da öğrendiniz, görüşmeniz daha kolay olacak. Bugün, onları yeterince meşgul ettik. Haberli geldiğimiz bir gün daha uzun vakit geçiririz. Hadi bakalım, yala düşelim. Hiç konuşmaktan yorulduğumu hatırlamam. Bu defa gerçekten yorulmuştum. Aykut da Arzu da benim kadar konuşmuştu. Üçümüz de uzun sürecek bir arkadaşlığın başladığının farkındaydık. Dönüş yolu, gidişimiz gibi neşeli geçmedi. Ziyaret ettiğimiz yaşıtlarımızın durumlarına acımak, üzülmek gibi bir duygu yoktu kimsede. Aslında gönülsüz dönüyorduk, orada bütün günümüzü geçirebilirdik. -Ben de babamın, annemin işlerine üzülüyorum. Çocukların yoksulluklarını, telaşlarını, acılarını çekecekleri bir aileleri bile yok yanlarında. Bizden ne kadar farklılar değil mi? Daha doğrusu, biz ne kadar şanslı çocuklarız. Ama onlar, kendi şanssızlıklarıyla bizim şansımızın farkında değiller. Aile, ev deyince yurdu düşünüyorlar yalnızca. Sen beni çağırdın ya, önce sen buldun. Üff! Bıkmadın şu soğuk şakalardan. Soğuk oluşu iyi, senin gibi fazla sıcak adamları serinletiyor. Ben hiç sıkılmadım. Konuşuyor, ama doğal. Olduğu gibi konuşuyor. Bizim sınıftaki kızlardan farklı. Hop! Yeni tanıştığımız biri için sınıftaki arkadaşlarımızı harcama hemen! Gülüştük. Gülsunar'ın nazikliği, Feyza'nın titizliği, Burcu'nun hanim hanımlıydı. Bizimkiler de Arzu gibi farklılardı aslında. Ama Arzu, anne babasız büyümesine karşın kendine güvenli oluşuyla, cümleleriyle gerçekten farklıydı. Bize gösterdiği konukseverlikle yeni arkadaşımız oluvermişti. Aykut.. Efendim? Bizim yanlışlarımızı düzelten, nasıl insanlar olmamız gerektiğini söyleyenler ailelerimiz. Annem, babam, abim; hatta öğretmenimiz olmasa biz nasıl insanlar olurduk? Arzu kadar kendine güvenli, güzel konuşan çocuklar olur muyduk? Sana büfe hakkında bir şey söylemiştim, hatırlıyor musun? Bana yorumlarımın doğru çıktığı gibi bir şeyler söylemiştin, ben de büfede her tür insani gördüğüm için doğru yorumlar yapabildiğimi anlatmıştı sana. Evet, kesinlikle bunu demek istiyordum. O zaman onunla iyi arkadaş olalım, bizi de korusun, deyip güldüm."} {"url": "https://masaloku.com.tr/fidan-ekmek/", "text": "-Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat. Biz nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yedikse. Bizim diktiğimiz fidanların meyvesine de bizden sonrakiler yer. Dünyada zaten böyle dönmüyor mu evlat. Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti. İhtiyar bu ihsanı karşılıksız bırakmadı. Gördün mü evlat bizim diktiğimiz fidanlar şimdiden meyve verdi. Bu cevapta hükümdarın hoşuna gitti, bir kese daha altın verilmesini emretti. Yaşlı köylü sıradan biri değildi. Çarıklı Erkan-i Hak diye nitelenen o bilge kişilerden biriydi. Evlat herkesin diktiği fidan yılda bir defa meyve verir. Bizim diktiğimiz fidan bak yılda iki defa meyve verdi. Bu diplomatça cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese altın daha verilmesini emretti. Vaziyetin mehabetini gören akıllı vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı. -Aman aman sultanım hemen biran önce buradan uzaklaşalım. Bu bilge ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine bizim devletin hazinesine darı ekecek."} {"url": "https://masaloku.com.tr/fikir-ona-derler/", "text": "Bir bedevi devesine iki çuval yüklemiş, üzerine de kendisi binmişti. Yolda rastladığı biriyle lafa tutuştu. Şuradan buradan derken, yanındaki doğru söyle iki çuvalda ne var diye sordu. Bedevi bir tanesinde buğday, diğerinde de kum var diye cevap verdi. -Bir çuval buğdayım vardı denk olsun, diğeri boş kalmasın diye kum doldurdum cevabını verdi. Adam akıllılık edip kum doldurma yerine buğday dolu çuvalı ikisine paylaştırsaydın da yükün daha hafif olurdu öyle değil mi? Dedi. -Ey güzel sözlü akıllı kişi, birazcık halinden bahset. Böyle bir akılla sen ya vezir, ya padişahsın doğruyu söyle bana. -Öyleyse paranı sorayım, yapa yalnız gidiyor, boş nasihatlerde bulunuyorsun. Ne kadara paran var. Alemdeki bakırları altın yapacak akıl sende dümen dümen dedi. Adam da cevap verdi. -Yürü yanımdan uzaklaş uğursuzluğun bana da bulaşmasın. Seninle aynı yöne bile gitmek istemem. Çuvalımın birinde kum olması, senin fikrinden, hünerinden de iyidir dedi. Adam yanından uzaklaşırken fikir ona derler ki bir yol açsın, yol ona derler ki önüne bir padişah çıka gelsin. Padişah ona derler ki, padişah kendiliğinden olsun. Hazinelerle, askerlerle değil. Zira padişahlığı kendiliğinden olursa, Ahmet'in pak dininin yüceliği gibi ebedi olur, ilelebet daimi olur."} {"url": "https://masaloku.com.tr/filozofun-korlugu/", "text": "Kuran okuyan biri mülk süresinin son ayetini okuyordu. Yani suyu kaynağından keser, yerin derinliklerinde gizler, kup kuru bir hale getirirse, Allah-u Teala'dan başka kim getirebilir ayetini. -Suyu kürükle biz çıkarırız, bel ile kazmayla yerin ta dibinden kaynatırız. Gece rüyasında bir adam gördü, aslan gibi güçlü ve kuvvetliydi. Felsefeciye bir tokat vurdu, iki gözünü bir den kör etti. -Ey kötü adam dedi. Eğer yapabiliyorsan bu iki göz kaynağını da, kazma ve kürükle nurlandır bakalım. Felsefeci uyandı baktı ki iki gözü de kör olmuş görmüyor. Ağlayıp, inlese, tövbe ve istiğfar etseydi Allah'ın lütufuyla gözleri tekrar görürdü. Fakat tövbe yolu bağlanmıştı. Kendine gel de nasıl olsa tövbe ederim diye günah işleme. Tövbeye de bir parlaklık gerek."} {"url": "https://masaloku.com.tr/gorme-engelli-ressamin-masali/", "text": "Görme engelli ressamın masalı, kişinin masalı olur mu demeyin olur tabi neden olmasın. Engelli bireyler dünyaya geldiklerinde evet hayat ne kadar onları geriye atmış gibi görünse de aslında durum bundan ibaret değildir. Çünkü engelli bireylerin evet bir engel durumları bulunmaktadır. Ama inanılmaz yaşam mücadeleci ve hırsları da bulunmaktadır. İşte tam olarak bu hikayelerden biri olan bir kızın masalı bu da görme engelli kızın masalıdır. Görme engelli olan kız dünyaya geldiğinde aslında herkes o kadar çok sevinmiş ki ama bu sevinç çok uzun sürmemiş. Maalesef ki çocukta bir sıkıntı olduğu 1 yaş civarında ortaya çıkmış. Anne ve baba için bu durumu kabul etmek çok fazla zor olsa da zamanla artık bu durumu kabullenmişler. Çocukları görme engelli biriymiş. Okulda bir gün arkadaşları yine görme engelli kızla dalga geçerken bu durumu görsel sanatlar öğretmeni Şahin hoca görmüş. Öğrencilere çok kızmış. Ve arkadaşın sadece bir engeli olduğunu dile getirmiş. Engeller kişilerin zihnindedir. Sizin yapmanız gereken vicdanlı merhametli olmaktır demiş. Hepinizin veya bir yakınınızın da böyle bir problemi olabileceği bundan kaynaklı olarak da kimsenin kimseyi ezmemesi gerektiğini vurgulamış. Şahin hoca o günden sonra görme engelli kızla herkesten daha fazla ilgilenmeye başlamış. Çok garip olan bir durum varmış kız inanılmaz derecede güzel resimler yapıyormuş. Evet gözleri görmeyen neredeyse ressam gibi resimler yapan bir kız çocuğu bu neredeyse bir mucizeymiş. Şahin hoca tüm ayrıntıları ile birlikte ona yardım etmeye çalışıyor ve fırçayı ustaca kullanmasını sağlıyormuş. Mükemmel ötesi de ilerliyormuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/gulmeyen-prenses/", "text": "Gülmeyen prenses, Bir varmış bir yokmuş. Kaf dağının ardında hiç gülmeyen bir prenses yaşarmış. Bu prenses sürekli mutsuz ve asık suratlıymış Bugüne kadar onu kimse gülerken görmemiş. Ancak kimse neden gülmediğini de sormaya cesaret edemezmiş. Kral ise ne yapsa ne denese ya da kimi getirse kızının gülmesini sağlayamamış. Her yolu denemiş ancak prenses hiçbirinde gülmemiş. Yüzünde tebessüm bile oluşmamış. Bir gün kral tüm halka haber salmış ve bir yarışma düzenleyeceğini bu yarışmada kızını güldürmeyi başaran kişiye hayatının sonuna kadar rahat yaşayabilecek kadar para vereceğini söylemiş. Bunu duyan halk ise hemen hazırlıklara başlayıp yarışma için adını yazdırmış. Böyle günler geçmiş yarışmaya katılacak olanlar çeşitli eğlenceler veya komik hikayeler hazırlamışlar. Yarışma günü gelip çattığında ise herkes heyecanla sırasının gelmesini beklemiş ve prensese güldürebilmek için hazırladığı gösteriyi sunmuş. ancak yarışma ilerledikçe prensesin hiç kimseye güvenmediğini ve hiçbir gösteriye tebessüm dahi etmediğini gören sıradaki yarışmacıların umudu iyice kırılmış. Herkes gösterisini yapmış ancak prensesi güldürebilmek iyi başaramamış. Son kişiye sıra geldiğinde ise bu kişi de gösterisini yapmış ancak prensesi yine güldürebilmeği başaramamış. kral kızının bu yarışmada da hiç gülmediğini görünce oldukça üzülmüş. Bu sırada birden içeriye arkasında kendisini kovalayan bir cüce ile genç bir delikanlı girmiş. Bu durumda kendisini kovalayan cüceden kaçan delikanlı hemen kralın arkasına saklanmış. Kimse ne olduğunu anlamamış ve herkes gencin yaptığı harekete şaşkınlıkla bakakalmış. Bu sırada ise kralın arka tarafından kahkahalar yükselmeye başlamış. Kral şaşkın gözlerle kimin bu duruma gülmeye cesaret ettiğini merak edip arkasına doğru bakmış. Ancak gördüğü manzara karşısında bir kez daha şaşıran kral kızının güldüğünü görünce gözyaşlarını tutamamış. Yaşadığı bu rezil olayı çoktan unutan kral hemen kızının yanına giderek ona sarılmış. Ancak tüm izleyenlerin kahkahayla izlediği birçok gösteriye gülmeyen kızının bu duruma neden güldüğünü anlayamamış. Prenses bir süre daha kahkaha attıktan sonra susmuş ve babasının sorgulayan gözlerine bakarak cevap vermiş. Babacığım şu anda bu kadar gösterinin içerisinden gülmeye değer hiçbir gösteriyi seçmemiş olup bu duruma neden güldüğümü merak ediyor olabilirsiniz demiş. Daha sonra sözlerine devam ederek bugün buraya gelen herkes hayatı boyunca rahat yaşamayı istediğinden birçok komik gösteri hazırlamış ancak hiçbirinin gerçek niyeti beni güldürmek değildi. Ancak bu genç buraya kendisini kovalayan cüceden korunmak için gelerek kimsenin cesaret edemeyeceği şekilde arkanıza saklandı demiş. Daha sonra konuşmasına devam etmiş ve işte burada gerçekten samimiyet vardı gencin asıl niyeti beni güldürmek değil kendisini korumaktı ancak yaşanan bu durum oldukça komikti demiş. Kral duydukları karşısında bir kez daha şok olduktan sonra delikanlıya dönerek benden ne istiyorsan vereceğim genç adam sen kızımı güldürmeyi başardın demiş. Genç ise yaşananlar karşısında ne olduğunu anlamaz bakışlarla krala bakmış ve kralım bugün buraya kızınızı güldürmek için yarışmaya katılmaya gelmedim ancak bana bir iyilik yapmak istiyorsanız peşimdeki bu cümleden beni kurtarın demiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/habibin-tovbesi/", "text": "Bazen ebedi saadetimiz için Allah bahaneler halkeder. Sonra da o bahanelerle bizi kendi ipine sarılmamızı sağlar. Çoğu zaman o bahaneler bile unutulur da, onun yoluna can baş koyanlar, herşeyiyle ona yönelenler asla unutulmaz. İşte buna bir misal Hasan'ı Basri Hazretlerinin talebelerinden, Habibi Acemi Hazretleri önceleri çok zengin birisiydi. Tefecilik yapar, faizle para verirdi. Bir gün evinde tam yemek yiyeceği sırada kapıya bir dilenci geldi ve Allah rızası için bir sadaka dedi. Habib onun yüzüne bile bakmadan kapıyı kapattı, o fakiri mahzun edip geri çevirdi. Kendisi iştahla sofraya döndüğünde yemek kabının içindeki yemeğin, kana dönüştüğünü gördü. Bu hadise karşısında dehşete kapıldı, yüreğini bir korkudur sardı, durduğu yerde duramaz hale geldi. Bir cuma günü aklında bu yaşadıkları, Hasan'ı Basri Hazretlerinin evinin yolunu tutu. Yolda giderken oyun oynayan çocuklar Habibi Acemi'yi görünce kaçışmaya başladılar, bir yandan da şöyle diyorlardı. Kaçın kaçın tefeci Habib geliyor. Ayağından kalkan toz bizim üzerimize bulaşırsa bizde onun gibi bedbaht oluruz. Çocukların bu sözleri ona ağır geldi, yüreğini burktu. Yol boyunca ağlaya ağlaya Hasan'ı Basri Hazretlerinin meclisine varıp, elini öptü. Huzurunda tövbekar oldu, o da habibi kendi talebeleri arasına kabul etti. -Yarabbi sana sonsuz hamdı senalar olsun ki, bir tövbemle isimi mi kötüler arasından çıkarıp, iyiler arasına yazdırdın diyerek Allah'a şükretti."} {"url": "https://masaloku.com.tr/haci-bayrami-veli/", "text": "Bu zat söylendiği gibi etrafına çapulcu toplayan bir fitneci değil. Aksine büyük bir alim ve gönül ehli. İhtiyar su başı,bunları değirmende ağartmadık ki gibilerden sakalını sıvazlayarak, şu kadarını söyleyeyim efendim. Kendisi Şeyh Hamudetini Veli Hazretlerinin halifesi. Sen ne diyorsun? Geleceğimizi biliyordu bizi yolda karşıladı. Boynunu büküp bileklerini uzattı. Haydi evladım zincirleyin beni dedi. Ne yaptık biz? Bir Allah dostunu zincire vurduk desene. Vurmadık efendim aksine yol boyu hizmet ettik. Gönlünü hoşça tutsaydınız? Tutmaz mıyız efendim. Padişah II.Murat, Hacı Bayramı Veliyi görür görmez bağlanır, sadık talebelerinden olur. Onun sohbetlerinden istifade eder. Gönlünü onun tatlı diline, güzel haline kaptırır. -Ah efendim şu İstanbul'u fetih etmeyi çok isterdim lakin bilmem nasip olur mu bize. Hacı Bayramı Veli Hazretleri bir müddet sessiz kalır tefekküre dalar. -Hayır sultanım bunu ne sen görürsün ne de ben. Sonra ayağa kalkar bir köşede mışıl mışıl uyuyan şehzadeyi Fatih'i işaret eder. Ama şu beşikte yatan yiğitle bizim köse, Akşemsettin'e öyle derler, görse gerek. Yazıcı zade Muhammed Ahmet'i Bican, Akbıyık Sultan, Müftade Efendi ve Eşref Oğlu Rumi gibi zirveler hep Hacı Bayram Hazretlerinin dizi dibinde yetişirler ama ekip olarak tek isim düşünürler Akşemseddin. Hacı Bayramı Veli daha sonra padişahın ısrarlarına rağmen dergahına döner. Sultan Hacı Bayramı Veliyi huzuruna getiriş şeklinin verdiği ızdırabı gidermek için bir ferman çıkarır. Onu ve onun talebelerini askerlik ve vergiden muaf tutar. Ancak bir zaman sonra Ankara'nın mali dengesi bozulur. Zira tahsildar hangi kapıyı çalsa muhatapları biz Hacı Bayram Hazretlerine intisaplıyız derler. Hacı Bayram Hazretleri de bizardır. Kanlı göl mevkiine bir çadır kurar ve ahaliyi toplar. Mübarek o gün celalli ve heybetli görünür, elinde oca bir bıçak vardır. -Ey benim sadık dervişlerim şimdi sizi kurban etsem gerek, hadi sıraya dizilin girin çadıra. Ortalık bir anda boşalır. Sadece biri kalır, iki aşık gelir takdire şayan bir teslimiyetle boyunlarını uzatırlar, Hacı Bayram Hazretleri memurlara döner, bu ikisini yazın başka talebem yok derler. Gerisi vergilerini de verirler, askere de giderler. -İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız. Hiddet ve kin hakikatleri gören gözleri kör eder. Öfke iyi düşünmeyi daraltır, insanı yanıltır. Allah-u Teala'ya isyan yolunda hiç bir kimseye yardım etmeyiniz. Küçük çocukları seviniz, onları sevindiriniz ki peygamber efendimizin emrini yerine getirmiş olasınız. Çarşıda ve cami avlusunda bir şey yemeyiniz, yol ortasında durmayınız. Ticaret erbabının dükkanlarında uzun müddet oturmayınız. Hiç bir günahı küçümsemeyin çok çalışın. Boş gezenler zengin bile olsa arkadaşları şeytan kalpleri şeytanın konağı olur. Helalinden kazanıp ondan fakirlere cömertçe veriniz. Ölümü çok hatırlayınız, ölüm gelmeden hesabınızı yapınız. Tövbe ediniz ki affa kavuşasınız. Dünya gamında nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsan kabristanları sık sık ziyaret ediniz. Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın sırlarını ifşa etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar size emanettir. Emanete hıyanet ise çirkin bir harekettir. Alim ve velilerin kabirlerini ziyaret ediniz. Zira o büyükler kendilerini ziyaret edenlere şefaat ederler."} {"url": "https://masaloku.com.tr/halil-ibrahim/", "text": " Benim bu sene çok buğdayım var. Bunlar bana yeter de artar bile. Ama ağabeyimin bakmak zorunda olduğu bir karısı ve çocuğu var. O görmeden ben kendi buğdayımdan ona biraz vereyim. Allah'a şükürler olsun. Azı çoğaltan Rabbim bana bu sene çok buğday verdi. Bu bana da aileme de yeter. Ama kardeşim tek başına. Onun benden çok ihtiyacı var. O da İbrahim görmeden buğdaylarından ona vermiş. Her ikisinin bu güzel hareketlerini Allah ödüllendirmiş. Kazançları o kadar çoğalmış, o kadar çoğalmış ki, yıllarca yemişler bitmemiş. Onlar da bunun Allah'tan olduğunu bilip huzurla yaşamışlar. Allah'a teşekkür etmişler. O günden sonra insanlar da birbirlerine Allah Halil İbrahim bereketi versin. diye dua etmişler. c) Kazançları çoğalmış. Yıllarca yemişler, bitmemiş. c) Allah Halil İbrahim bereketi versin demişler."} {"url": "https://masaloku.com.tr/harun-resit-ve-behlul-dana/", "text": "Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşit ve Behlül, yüksekçe bir yere oturup oradan ibadet ve dua eden ve arada ağlayıp göz yaşı döken insan selini seyrediyorlardı. -Ey Müslümanların halifesi bütün bu ağlayan, sızlayan insanlar kendi nefislerinin günahlarının hesabını veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında, bütün bu insanların da hesabını vereceksin. Behlül bir gün Harun Reşit'ten vazife istedi. Harun Reşit'te ona çarşı pazar ağalığını yani denetimini verdi. Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu. Behlül bir şey demeden ayrıldı ve başka bir fırına geçti. Orada da bir kaç ekmek tarttı ve gördü ki, bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. -Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, bana göre herkes hesabını ödemiş ve bana ihtiyaç kalmamış. Yine günlerden bir gün Harun Reşit ile Behlül Dana arasında şöyle bir hadise vuku buldu. -Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et. Akşam olundu namaz kılındı, namazdan sonra Behlül, 5-10 kişilik grupla çıka geldi. Harun Reşit şaşırdı. Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin. Efendimiz siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hoca namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Bunu da yalnız bu getirdiğim kişiler bilebildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/heidi/", "text": "Annesinin ölümü üzerine teyzesinin onu farklı bir ülkeye götürmesini ve bun üzerine küçük kızın yaşadığı serüvenleri konu edinen güzel bir düşündürücü masal. İyi okumalar. Henüz daha 3 yaşındayken ailesini kaybetmiş olan Heidi. Teyzesi Dete tarafından büyütülmüş ama teyzesi Frankfurt'a bir iş için gidince, küçük kızı dağların yamacında yaşayan yaşlı büyükbabasının yanına bırakmaya karar vermiş. Teyzesi: Bunu senin iyiliğin için yapıyorum hayatım. demiş. Heidi çok üzülmüş ama çaresizce aksi olan büyükbabası ile dağlarda yaşamaya başlamış. Kısa sürede oraya alışan küçük kız, doğaya, kızıl günbatımına, egzotik bitki örtüsüne ve çiçeklere aşık olmuş. Bir keçiyi sahiplenmiş ve gündüzleri onunla oynamaya başlamış. Geceleri ise karanlıkta göz kırpan yıldızları izlerken samanların üzerinde uyur, doğanın her parçasının tadını çıkarmaya çalışırmış. Birkaç gün sonra Peter isminde biriyle tanışmış ve onunla arkadaş olmuşlar. 7 yaşındaki bu çocuk yakındaki bir kulübede annesi ve görme özürlü büyükannesi ile birlikte yaşıyormuş. Birbirlerine iyice alışan Heidi ile Peter her gün keçilerle birlikte çayıra gitmeyi çok seviyormuş. Zamanla yaşlı büyükbaba da Heidi'ye iyice alıştığından onu gözünün önünden hiç ayırmak istemiyormuş. Hatta onu okula göndermeyi bile reddetmiş. Çünkü aşağıdaki Dörfli köyünde yaşayan Alp amca olarak bilen biriyle eskiden bir tartışma yaşamış. O yüzden Heidinin başına bir şeyler gelir korkusuyla okula bile göndermemiş. Bir gün Dete çıkıp gelene kadar mutlu ve mesut bir şekilde hayatlarına devam etmişler. Dete Heidiyi kendisiyle götürmek için babasını zorda olsa ikna etmiş ve bir hafta sonra heidi istemese de onu Frankfurt'a götürmüş. Dete'nin çalıştığı konağın sahibinin 10 yaşında olan Clara isminde sakat bir torunu varmış. Teyzesi Heidiyi onunla arkadaşlık etsin diye kendi yanına almıştı. Heidi ile Clara tanışmış ve arkadaş olmuşlar. Clara ona geniş oyuncak koleksiyonu göstermek için odasına götürmüş. Kısa sürede birbirine alışan kızlar keyif almaya başlamışlardı bile. Evde bulunan herkes gibi Claranın babası ve büyükannesi bu tatlı kızı sevmeye ve ona hayranlık duymaya başlamışlardı bile. Konağın kahyası olan bayan Rottenmeier ise Heidi'yi pek sevmiyormuş. Ona göre giysileri kirliymiş, okuyamıyormuş ve büyük evde nasıl davranacağını bilmiyormuş. O yüzden ara ara Disiplinli olmayı öğrenmelisin Heidi. diye uyarır o küçük kız ise Özür dilerim bayan Rottenmeier. diye cevap verirdi. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra Heidi dedesini ve köyünü özlemeye başlamıştı. Clara'nın büyükannesi Heidi'nin mutsuz olduğunu görünce Dete ile konuşmuş ama Dete çok bencil biri olduğundan o sözleri pek dikkate almamış. Heidi ise büyükanneye kendini iyi hissetmediğini o yüzden kendisini köyüne yollaması için yardım etmesini istemişti. Heidi'nin hayatında her türlü konfor olsa da adeta bir kafeste tutulduğunu hissediyormuş. Artık hiçbir şeye ilgisi kalmamış. Yüreğinin derinliklerinde büyükbabasına, Peter'a ve kırlara dönmeyi diliyormuş. Ama nasıl döneceğini de bilmiyormuş. Bu durum onun sağlığını öyle çok etkilemiş ki geceleri uykusunda bile sayıklamaya başlamıştı. Bir gün Heidi evine gittiğini düşünerek ön kapıyı açmış. Peter, büyükbaba ben geldim. demiş. Onu öyle gören büyükanne onun durumuna çok üzülmüştü. Çok geçmeden sıkıntıdan yataklara düşen Heidiyi muayene eden doktor. Onun büyükbabasının yanına gönderilmesi için ısrar edince en sonunda teyzesi kabul etmiş. Bende sizleri özleyeceğim, ama gitmeliyim. demiş. Heidi yola çıkmadan önce Clara'yı ve ailesini dağlara davet etmiş. Bende seni çok özledim yaramaz çocuğum. Ah, sevgili Heidi artık seni hiçbir yere bırakmayacağım. Bebeğim.. demiş. Heidi, Peter ve büyükannesine öğrendiği masallar ve hikayeleri anlatmış. beraber gülmüş ve eğlenmişler. Birkaç ay sonra Clara Heidi'ye sürpriz yapmaya karar vermiş. Büyükannesiyle beraber Heidinin köyüne gitmişler. Heidi ismini duyduğu anda Heidi'nin gözleri açılmış ve doğruca dışarı koşmuş. Bunca zaman sonra seni gördüğüme çok sevindim. Clara'da onu gördüğü için mutluymuş. Heidi Clara'yla oynamak için her sabah erkenden kalkar, ona yeşil otlakları, kızıl günbatımlarını, öten güzel kuşları göstermiş. Clara bunların hepsini çok sevmiş. Diğer taraftan Peter Clara'yı kıskanıyormuş. Onun en iyi arkadaşını çaldığını düşünüyormuş. Bir gün Peter Clara'yla Heidi'yi çimenlerde oturmuş gülerlerken görmüş. Peter: Clara şimdi görürsün, tekerlekli sandalyeni saklayacağım, evine dönüp Heidi'yi rahat bırakacaksın. demiş. Öfkeye kapılan Peter tekerlekli sandalyeyi alıp, dağdan aşağı itmiş ve tekerlekli sandalye kırılmış. Peter: Aman tanrım ben ne yaptım böyle? diyerek pişman olmuş ama artık iş işten geçmişti. Heidi yardım çağırmak için eve koşmuş. Yoldayken Peter'le karşılaşmış: Peter Clara'nın yardıma ihtiyacı var. Sen onun yanına git. demiş. Peter yaptığı hatanın pişmanlığıyla Claranın yanına giderek kolundan tutup : Hadi Clara kalk ve beraber yürüyelim. Merak etme başaracaksın. diyerek yürümesi için onu zorlamış. O anda bir mucize gerçekleşmiş. Peter'in yardımıyla Clara birkaç adım atmaya başlamış. Etrafındaki doğanın güzelliği onu başka bir şekilde büyülemiş ve bu Peter'ı şok etmiş. Clara ile birlikte eve doğru yürürken onu gören Heidi ve büyükannesi çok mutlu olmuştu. Bu arada suçluluk hisseden Peter ağlamaya başlamış. Sesemann ailesi hayatlarını kolaylaştırmak için Heidi'ye ve Peter'ın kör büyükannesine hediyeler vermiş. Heidi'nin büyükbabasına da kendisinin ölümünden sonra torunuyla ilgilenileceklerine dair söz vermişler. Bu hikaye Heidi ve büyükanne aralarında konuşurlarken ve hayatlarına getirdiği iyi şeyler için tanrıya dua ederlerken sona ermiş. Henüz daha çok küçükken ailesini kaybeden Heidi'ye Teyzesi bakar. bir gün teyzesinin önüne bir iş fırsatı çıkınca bu sefer Heidi'yi küçük bir dağ kulübesinde yalnız başına yaşayan dedesinin yanına götürüp bırakır. Heidi ilk başlarda çok sıkılsa da doğaya alışınca köy hayatını dedesini ve arkadaşı Peteri çok sever. Bir gün teyzesi köye dönerek Heidi'yi alıp, Frankurt'a götürür. Orada Clara isimli sakat bir kız ile arkadaş olurlar. Herkes Heidi çok sevdiği halde evin Kahyası Heidi'yi pek sevmez. Heidi oraya bir türlü alışamaz köyündeki yemyeşil çayırları dedesini ve keçilerini çok özler ve günden güne iyice zayıflayıp hastalanır. Herkes Heidi'nin mutlu olması için geri dönmesi gerektiğine kanat getirir ancak teyzesi buna müsaade etmez en son doktor Heidi'nin köyüne dönmesi gerektiğini söyleyince Teyzesi mecburen göndermeye razı gelir. Heidi köyüne dönünce iyileşir ve yine mutlu günler geçirmeye başlar bir gün clara ve nenesi heidiyi ziyaret etmek için köylerine giderler. Heidi ve clara'nın arkadaşlıklarını kıskanan Peter, Clara'nın tekerlekli sandalyesini uçurumdan atar. Tekerlekli sandalyesinin olmadığını öğrenen Clara, yürümeye başlar. Onu o halde gören ailesi ve Heidi çok sevinir. Beraber mutlu günler geçirirler. Masal ile ilgili Merak Edilen Sorular. - Heidi aslında neyi anlatıyor: Heidi'nin hikayesi aslında 1789 yılında İsviçre'de 14 yaş ve altında olan çocukların fabrikalarda çalışmaları yasaklandı. Ancak bu yasak dahi çocukların sömürülmesine mani olamamıştı. bu nedenle çocuk sömürüsüne karşı yazılmış bir hikayedir. - Heidi ne anlama geliyor: Bu kelimenin Türkçe anlamı Sözleşmeli Çocuk ve çıplak ayaklı çocuklar olarak söz edebiliriz. - Heidi nasıl bir karakter: Heidi hem iyiliksever hemde her gittiği yerdeki kişiler tarafından sevilen bir karakterdir. - Heidi hikayesi gerçek mi: Oldukça popüler bir hikaye olan Heidi'nin yaşadığı kasaba, vb. şeyler hep birer kurgu, gerçek hayatta yaşadığı bir yer yok. - Heidi hangi ülkede yaşıyor: İsviçre'nin o yüksek köylerinde yaşıyor. - Heidi Türkiye'de ilk nerede yayınlandı: ilk olarak TRT tarafından yayımlanan bir çizgi filmdir. Ben Heidi maslına bayıldım ve uykumu mütiş şekilde getirdi.Bu hikayeyi sizede tavsiye ediyorum.Keyifle okuyabileceğiniz bir masalllllll. Ya inanmıyorum, ben daha önce nasıl olur da Heidi masalını okumamışım. Gerçekten harika ve heyacanlı bir hikayeydi herkesin de Heidi Masalaını okumasını şiddetle tavsiye ediyorum."} {"url": "https://masaloku.com.tr/horoz-ile-tilki-masali/", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, dağların ardında kimsenin bilmediği bir kasaba varmış. Bu kasabada birçok hayvan yaşarmış. Çiftliklerden birinde horoz yaşarmış. Bu horoz güngörmüş, epeyce yaşlı ve bilge bir horozmuş. Bu horoz bir gün yüksek bir ağaçtan tüm çiftliği izliyormuş. Yanına yanaşan tilkiyi görmüş. Tilki horozun yanına gelince horoza seslenmiş. Horoz kardeş, seninle aramdaki düşmanlık bitti. Hayvanlar arasında kanun çıktı, artık kavga ve savaş yok, bunun haberini sana vermek için geldim demiş. Bu sözlerden tilkinin niyetini anlayan horoz dinlemeye devam etmiş. Tilki şu sözleri eklemiş. Hadi inde aşağıya sarılalım birbirimize, barışalım bitsin bu kavga demiş. Bu sözlerin üzerine rağmen aşağıya inmeyen horozla konuşmaya devam etmiş. Daha başka hayvanlara da bu haberi iletmem gerekiyor hadi seni bekliyorum. Bu mutluluğu yaşat bana. Gel sana kardeş öpücüğü kondurayım demiş. Dostum, bunu duyduğuma o kadar mutlu oldum ki anlatamam. Bu sevindirici haberi bana verdiğin için çok teşekkür ederim tilki kardeş. Hatta çifte sevinç yaşayacağız gibi duruyor. Çünkü yanımıza iki tane av köpeği yanaşıyor. Çok geçmeden burada olurlar. Muhtemelen onlar da bize bu barış haberini vermeye geliyorlar. Onlar gelince ben de aşağı inerim, demiş. Oysaki gelen av köpeği yokmuş. Sadece bilge horozun oyunuymuş. Bu lafları duyan tilki birden gerilmeye başlamış. Hemen bir bahane uydurması lazımmış. Çünkü av köpekleri tilkiye zarar verebilirmiş. Sevgili horozcum benim acelem var hemen gitmem gerekiyor, daha bu haberi bir sürü hayvana duyurmam gerekiyor. Av köpekleri gelince onlara selamımı iletirsin hadi hoşça kal, demiş. Tilkinin kurduğu plan bilge horoz sayesinde suya düşmüş. Öfkelenerek oradan ayrılmış. Horoz ise kahkahalar içinde tilkinin koşuşunu izlemiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/hz-ishak-peygamber/", "text": "Hz Lut, Hz İbrahim'in kardeşinin olduğuydu. Hz İbrahim'le beraber Babil'den hicret etmişti. Daha sonra kendisine peygamberlik görevi verilmiş. Şam yakınlarındaki Sedom şehrine gönderilmişti. Sedom halkı ahlaken düşük kimselerdi. Hazreti Lut onları bu ahlaki sefaletten kurtarmak için çok uğraştı. Fakat onlara düzeltmeyi başaramadı. Sedom halkının her geçen gün ahlaksızlık isyan ve sapıklıkları artıyor. Hazreti Lut'u dinlemeye hiç mi hiç yanaşmıyorlardı. Nihayet Allah onları hak ettikleri cezaya çaptırmayı diledi. Bu iş için üç meleği görevledirdi. Bu melekler Cerail, Mikail, İsrafildi. Bu üç melek yakışıklı delikanlılar görüntüsü içinde önce İbrahim Aleyhisselam'a uğrayacaklardı. Ona hanımı Sare'den İshak adında bir oğlu olacağını müjdeleyeceklerdi. Bu ziyaretten sonra Lut kavmine gidip onları yerle bir edeceklerdi. Hz. İbrahim misafire ikramı çok severdi. Evinden geleni gideni hiç eksik olmazdı. Misafir gelmediği zamanlar kendisi çarşıya çıkar, ikram edecek kimse arardı. Günlerdir Hz İbrahim'e kimse uğramamıştı. Hasretle misafir gözlediği bir günde melekler çıka geldiler. Hz. İbrahim'e selam vererek yanına yaklaştılar. Hz İbrahim onları tanıyamadı. Bu yüzden olsun selamlarına Allah'ın selamı üzerinize olsun ey tanımadığım kimseler diyerek karşılık verdi. Misafirler Hz. İbrahim'in yüzüne aşina olmayan kişilerdi. Kılık, kıyafetleri de ora halkından çok farklıydı. Bu yüzden selam alırken onları tanımadığını belirtmiş, kendilerini tanıtmalarını nazikçe istemişti. Hz. İbrahim misafirlerini derhal güzel bir yere oturttu. Onlara kibar ve nazik davranıyor. Memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Bir yandan da sokakları hazırlıklarına başlamıştır. Evde önceden pişirilmiş dana kebabı vardı. Hz İbrahim bu yemeği tepsinin içinde yağları damlayarak getirdi. Misafirlerden önüne koydu buyurun yiyin dedi. Fakat misafirler yemeye yanaşmadılar. Hz İbrahim utanıyor, çekiniyorlar zannıyla tekrar onların yemeklerini yine çekildiklerini görünce şüphelenmeye başladı. Bunların niçin yemiyorlardı. Fena bir niyetleri olmasın diye düşündü. Melekler Hz. İbrahim'in endişelendiğini hissetmişlerdi. Bizden korkma ey İbrahim biz korkulacak kimseler değiliz. İnsan görüntüsüne girmiş melekleriz, sana hayırlı bir müjde ile geldik. Yakında ilim sahibi ve erdemli bir oğlun olacak adını İshak koyacaksın. Artık mesele anlaşılmış misafirlerin yemek yememe sebebi ortaya çıkmıştı. Meleklerin verdiği müjde Hz. İbrahim'in hayretine giderken Hz. Sare'yi şaşırtmıştı. Elinde olmadan bir çığlık atmış ağzından, çocuğum mu olacak sözleri dökülmüştü sonradan meleklere dönerek, ben artık iyice yaşlandım kocam da benim gibi yaşlıdır. Sizse çocuğumun olacağını söylüyorsunuz demişti. Ey Sare,Ey İbrahim siz bu işe bu kadar hayret etmeyin yaşlandık diye ümitsiz olmayın. Biz verdiğimiz haberi kendimizden söylemiyoruz. Rabbimizin bize söylediklerini size bildiriyoruz. O halde haberin doğruluğun da şüpheniz olmasın. Allah'ın rahmet ve bereketi geçmişte üzerinize olduğu gibi bundan sonra da olacaktır. Bu açıklamaya Hz. İbrahim'in cevabı: Rabbimin rahmetinden inkar ve sapıklık içinde olanlardan başka kim ümit keser. Biz Allah'ın rahmetinden her zaman ümitliyiz. Hayretimiz böyle bir halin bugüne kadar görülmemiş olmasından dolayıdır şeklinde oldu. Meleklerin verdiği müjdenin şokundan sonra Hz. İbrahim şu soruyu sordu. Melekler bunun üzerine asıl geliş gayelerini anlatılar. Biz ahitten çıkan ahlaksızlık da çok ileri giderek insanın yaratılışına aykırı işler yapan günahkar bir toplumu yerle bir etmek için geldik buraya dediler. Hz İbrahim bu kavmin hangi kavim olduğunu sordu. Melekler yok edilecek toplumun sedonlular olduğunu söylediler. Hz. İbrahim bu haber üzerine telaşlandı O kavmin içinde Lut'da var. O Allah'ın samimi bir kuludur. Onu da mı yok edeceksiniz diye sordu. Melekler cevaben biz bu beldede bulunanları iyi biliriz. Elbette Lut ve ona inananlar bu kötü sondan kurtulacaktır. Ancak Lut'un hanımı bundan istisnadır. Lut'a karşı çıkmış kavminin yaptıklarını benimser olmuştur. Bu yüzden o da onlarla yok edilecektir dediler. Hz. İbrahim ir yandan Lut'un ve ona bağlanmış müminlerin kurtulacağına seviniyor. Diğer yandan da yok edilecek insanları düşünüyordu. Keşke Lut kavmine biraz daha süre tanınsaydı. Başlarına gelecek azap bir müddet geciktirilseydi. Bakarsın onlar hatalarını anlar, ıslah olurlardı. Hz İbrahim içinden geçirdiği bu duyguları meleklere de açtı. Onlardan Lut kavmine son bir fırsat daha vermelerini istedi. Ne var ki Lut Kavmi'nin halini Hz İbrahim'in yakından bilmiyordu. Onların artık yola gelmeleri imkansız olduğundan ve çirkin eğlenmeleri ile azabı hak ettiklerinden habersizdi. Melekler ona bu durumu anlattılar ve istenilen artık geçersiz olduğunu söylediler. Zaten o sırada cenabı haktan ilanı var giriyor. Hz İbrahim'e gerekli uyarıyı yapıyordu. En İbrahim Lut Kavmi hakkında azabı geciktirme isteğinden vazgeç. Sen onların halinin yakından bilmiyorsun. Artık onların ıslahını beklemekte fayda yok, başlarına gelecek azabı hiçbir şey geri çevrilecektir. Melekler vazifelerini yapmışlardı. Lut kavmine gitmek üzere Hz İbrahim'in yanından ayrıldılar. Meleklerin haber verdiğin gibi Hz İbrahim'in Sare'denbir oğlu dünyaya geldi adını İshak koydular. Hz. İshak'ın doğumu üzerine Hz İbrahim Allah'a şöyle dua etti. İhtiyarlığımla beraber bana İsmail ve İshak' ı veren Allah'a hamdolsun. Muhakkak rabbim bütün duaları işitir, kalpten geçen ince arzu ve istekleri bilir. Yarab beni ve neslimi namaz ibadetinde devamlı kıl duanızı kabul eyle. Hz. İbrahim'in vefatından sonra Cenabı Hak Hz İsa Keşan ve Filistin halkına peygamber yaptı. İshak peygamber babasına çok benzerdi onu çoğu zaman babasından ayıramazlardı. Hz. İshak'ın İys ve Yakup adlarında iki erkek çocukları olmuştu. Bunlardan İys'ın neslinden hükümdar çıkmış. Yakup'un neslinden de peygamber gelmiştir. Hz İshak 160 yaşında vefat etti. Vefatı üzerine babasının yanına defne olundu."} {"url": "https://masaloku.com.tr/hz-musa-ve-coban-hikayesi/", "text": "Hz. Musa a.s. dağları dolanırken bir çobana rastladı. Çoban dizüstü çökmüş ellerini Sema'ya açmış dua ediyordu. Bu durum Hz. Musa'nın çok hoşuna gitti. Ama çobanın duasını duyunca şaşırdı. Ey kerem sahibi rabbim senin ne kadar severim bir bilsen, ne istersen yaparım. Yeter ki sen iste. Neredesin ki sana kul köle olayım. Çarığını dikeyim saçını tarayayım. Elbiseni yıkayayım. Bitlerini kırayım. Ey yüce rabbim sana süt ikram edeyim, senin elini öpeyim, ayağını ovayım. Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün namelerim heyheylerim senin yadınladır rabbim. Çobanın böyle konuştuğunu gören Hz. Musa ey çoban bu sözleri kime söylüyorsun kiminle konuşuyorsun diye sordu. Bizi yaratan işte bu yeri ve göğü halk edenle. Diye cevap verdi çoban. Hz. Musa şöyle dedi vah, vah sen sersemlemişsin, yazık sen daha Müslüman olmadan kafir oldun. Bu ne saçma söz, bu ne küfür, çarık elbise anca sana yaraşır ilahi sıfatlarda cisim sahibi olmak ve ihtiyaç sahibi olmak gibi bir şey var mı? Sen bu sözleri kime söylüyorsun? Amca namı dayı namı tanrı böyle kulluk istemez. Musa'nın sert sözleri karşısında çoban büyük bir üzüntü ve pişmanlık duyarak şöyle dedi. ya Musa ağzımı bağladım, pişman ettin beni. Dedi. Ardından yan yana bir ah çekti inleyerek başını alıp çöle doğru gitti. Derken Musa peygambere Allahtan şöyle bir vahiy geldi. Ey Musa biz çobandan razıydık. Sen işittiklerini inkar ve küfür saydın. Bir kabahati varsa bile ne tatlı kabahatti onun ki senin görevin ayırmak değil birleştirmektir. Onun için övgü olan senin için yergi olabilir. Ona bal olan sana zehir olabilir, biz dile söze bakmayız, kalbe ve hale bakarız."} {"url": "https://masaloku.com.tr/iki-inatci-keci-masali-oku/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir köylünün iki tane keçisi varmış. Bu iki keçi de birbirinden inatçı mı inatçıymış. İki inatçı keçi sürekli birbirinin zıt hareketlerini yaparmış. Kendi istedikleri olsun diye yapmayacakları şey yokmuş. Bir gün bu iki inatçı keçi kırlara otlamaya gitmiş. Her tarafta lezzetli, yemyeşil çimenler varmış. İki inatçı keçi de bu çimenlerden yemek için can atıyormuş. Hemen kendilerine güzel bir yer aramaya başlamışlar. Bir tanesi ırmağın bir tarafındaki çimenleri, diğer keçi ise öteki taraftaki çimenleri yemeye başlamış. Sonra bu iki keçide diğer taraftaki otlardan yemek istemiş. Çünkü o otlar kendilerine daha güzel gözükmeye başlamış. Arada ırmak olduğu için köprü üstünden geçmeleri gerekiyormuş. İkisi de köprüye doğru yol almış. Ancak o da ne? Köprü tek bir keçinin geçebileceği genişlikteymiş. Bu yüzden ikisi ayı anda geçemezmiş. Her ikisi de köprüye varınca köprünün ortasında buluşmuşlar. İnatçı keçilerin ikisi de diğer tarafa ilk geçen keçi olmak istemiş. Bu yüzden birbirlerinden yol istemeye başlamışlar. Keçilerden gri renkli olanı Önce ben geçeceğim demiş. Beyaz renkli inatçı keçi ise Hayır, neden ilk sen geçiyorsun? İlk ben geçeceğim. demiş. İki inatçı keçi de istedikleri olmayınca iyice kızışmışlar. Köprü üzerinde birbirlerine doğru yürümüşler. Yine istedikleri yolu alamayınca geri geri gelip hızlıca birbirlerine toslamaya başlamışlar. Gri keçi Hayır, ilk ben geçeceğim. Çünkü önce ben geldim. diye bağırarak beyaz keçiye toslamaya doğru giderken köprü kırılarak ortada ikiye ayrılmış. Köprü kırılınca her iki keçi de ırmağa düşmüş ve ikisi de diğer tarafa geçememiş. Sırılsıklam olan keçiler, yaptıkları hatayı anlamışlar. Birbirlerinden özür dilemişler. İki inatçı keçi de bundan sonra inatçı olmayacaklarına dair söz vermişler. Çünkü bu inadın onlara zarar verdiğini anlamışlar. Kıyıya geçip dinlenmiş kurulandıktan sonra o güzel yeşil çimenleri yemeye devam etmişler. Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde iki keçi yaşarmış. Bu iki keçi çok ama çok inatçıymış. Bir gün bu iki inatçı keçi kırlara otlamaya gitmiş. Bu kırın ortasından geçen bir ırmak varmış. İki keçiden biri ırmağın bir tarafına diğeri öteki tarafta otlanıyormuş. Ancak ikisi de karşı tarafa geçmek istemiş. Bir köprüde karşılaşmış iki inatçı keçi. Köprünün üzerinde karşılaşan bu iki keçi inatla önce geçmek istemiş. En son sinirlenen keçiler birbirine doğru koşarak toslamaya başlamışlar. En sonunda köprü bu iki inatçı keçinin hareketlerine dayanamamış ve kırılmış. Her iki keçi de suya düşüp ıslanmış. Yaptıkları hareketin doğru olmadığını anlayan keçiler birbirinden özür dilemiş. - İki İnatçı Keçi Ana Fikri Nedir?: İki inatçı keçi masalının ana fikri, inatlaşmak yerine bu sorunu konuşarak, anlaşarak çözmeliyiz. İnatçılık bazen mantıksızdır. Başımıza kötü şeyler getirebilir. - İki İnatçı Keçi yazarı kimdir?: İki inatçı keçi masalının yazarı, Fransa doğumlu tam adıyla Jean De La Fontaine'dir. Masal üzerinde La Fontaine masalları diye geçer. - İnatçı Keçi Ne Demek?: Halk arasında inatçı keçi deyimi, bu masaldan esinlenerek kullanılmaya başlanmıştır. Bir kişi dediği sözün arkasında inatla duruyorsa o kişiye halk arasında İnatçı Keçi denir. - İki İnatçı Keçi Masalı Gerçek mi?: La Fontaine masallarından olan İki İnatçı keçi masalı kurgusal bir yapıttır. - İnatçı Keçi Masalı Kaç Sayfa?: Küçük yaş grubunun okuduğu inatçı keçi masalı yaklaşık olarak 16 sayfalık kitapçıklardan oluşur. Kitapçıkların genelde resimli olması ve büyük yazı puntoları bu sayfa sayısını arttırmıştır. - La Fontaine Masalları Kaç Tanedir?: Yaklaşık 240 adet bulunan masal Jean De La Fontaine tarafından kaleme alınmıştır."} {"url": "https://masaloku.com.tr/iki-nasihat/", "text": "Büyük erenlerden Hasan Basri bir gün arkadaşlarıyla birlikte yolda giderken memleketinin tanınmış devlet büyüklerinin oğluyla karşılaşır. Devlet büyüğünün oğlu yağız atının üzerine kurulmuş beraberinde de hizmetçileri bütün süksiveyeti şamıyla yoluna devam etmektedir. -Ey devlet büyüğünün oğlu sizler her şeyi mal ve parayla değerlendirirsiniz size şu iki sözü satmak istiyorum alır mısınız? Çünkü bu sözleri size benden başka kimse söylemeye cesaret edemeyecektir. Sonra bu sözler sizi aydınlık, Allah yoluna sokacaktır. -Birincisini bir, ikincisini iki gümüş para karşılığında veririm diye karşılık verdi. -Ey devlet büyüğünün oğlu, senin evin var mı? Var cevabını alınca da, -Kendin mi yaptırdın yoksa miras mı kaldı? diye sordu. Devlet büyüğünün oğlu kendim yaptırdım diye cevap verdi. Ne kadar zaman içinde yaptırdın? Bu soruya da epey uzun sürdü karşılığını verdi. Neden her imkana sahip olduğun halde çabuk bitirmedin diyince de, binanın taşlarını taşıyan hayvanlara acıdığım için fazla yük vurdurtmadım. İşte o yüzden de binayı kısa zamanda inşa etmek mümkün olmadı. -Ey devlet büyüğünün oğlu madem ki başkalarının hayvanlarına acıyarak fazla yük taşıtmaya razı olmuyorsun, neden öz nefsine acımayıp da onu dağlar kadar günah yığını altında eziyorsun? Bu sözler devlet büyüğü oğlunun üzerinde büyük bir tesir yaptı. Atından inerek Hasan Basri'nin ellerine kapandı, ardından da sabırsızlıkla, iki gümüşü hemen vereceğim şu ikinci sözünü de hemen söyle ne olur diye yalvardı. Şimdi sana sormak isterim. Yarın ölüp öbür dünyayı boyladığında omuzlarında taşıdığın bu kadar ağır günahlarınla ve kirli altınla, peygamberler ve gerçek müminler arasında Allah'a karşı hesap verirken utanmayacak mısın? Bu sözlerinde son derece derin etkisi altında kalan devlet büyüğünün oğlu atını hizmetçisine verdiği gibi hemen Hasan Basri'nin ellerine sarılarak, artık bütün dünyalık nimetlerini tapar ve ölünceye kadar o büyük zatın safında Allah'a ibadet etmeye karar verir. Yüce Allah celle celalühü cümlemizi hak sözleri dinleyip de gereğini yerine getiren hak sever kullarından eylesin. Amin."} {"url": "https://masaloku.com.tr/ipin-sirri/", "text": "Bağdat'ta dul çaresiz ve kimsesiz bir kadın vardı. Bu kadının da bakla hükümlü olduğu altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar anası bulunuyordu. Kadın geçimini sağlam için bir hafta uğraşır, el emeği göz nuru iplik eğirir, bunlarla pazara çıkar ve ansıyla çocuklarının rızkını bu şekilde temin etmeye çalışırdı. Karınları tam doymasa da aç, açık kalmazlar geçinip giderlerdi. Gün akşamlanır, doğan ölür, açan solar olan oldu. Bu dul kadın vakit saat erişince alemi bekaya girdi haneye. Kadının ölümünden sonra altı çocuğun bakımıysa kendisine bile zor bakan ihtiyar anasına kala kaldı. Kadın yaşlılığın verdiği güçsüzlükle pazara her hafta çıkamıyor ama durmadan ip eğiriyordu. Epeyce bir zaman sonra baktı ki altı yüz dirhem edecek kadar ip eğirmiş. Artık bunları pazara götürüp satmanın vakti gelmiştir diyip pazarın yolunu tuttu. -Yarabbi bu öksüzlerin, yetimlerin rızkını ver. Bunların senden başka koruyanı gözeteni yok. Ben ve bu altı yetim sana emanetiz, gayrisini sen bilirsin. Kendisini pazara ulaştıracak yol istikametinde ilerlemekteyken Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçti. Evinin önünde onu ve müritlerini sabah namazı için dışarı çıkmış olarak görünce durakladı. Şeyhe saygı gösterdi. Şeyh Abdulkadir Hazetleri de onu görüp nereye gittiğini sordu. Bacı hoş geldin nereden gelip nereye gidersin. Benden altı yüz dirhem ip isteniyor, gel bu ipi hazır müşterisine verelim, senin için bu ipi ben satayım. Memnuniyetle efendim ne demek lütuf buyurmuş olursunuz dedi ve ipi Abulkadir Geylani Hazretlerine verdi. Abdulkadir Geylani Hazretleri kadından aldığı ipi eline aldığı gibi mescidin damına fırlattı. İpi atmasıyla da nereden geldiği belli olamayan büyük bir kuş gelip, ipi kaptığı gibi uzaklaştı gitti. Kadın bu ne biçim şaka o benim çocuklarımın rızkıydı diye kendi kendine söylenmeye başlayınca müritler, kadının itiraz etmemesi için işaret ettiler. -Pekala madem siz öyle söylüyorsunuz diyerek evine gitti. Ertesi gün ilk işi Şeyhin yanına uğramaktı. Satmaya gönderdiğiniz ip satıldı mı? Abdulkadir Geylani Hazretleri iplik satıldı fakat parası henüz gelmedi. Korkma, endişelenme bir hafta kadar zaman içinde parası da gelir nasılsa. Kadın bir hafta sonra aynı gün yine Şeyhin huzurundaydı, paraysa henüz gelmemişti. Bu kadar sabrettin bir gün daha sabret bakalım, yüce Mevla ne gösterecek dediler. Müritler işin hikmetinin derdindeydi, kadınsa parasının derdinde. Beklenen gün gelip çattı, ertesi gün oldu Abdulkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi ve hiç bir şey söylemeden bin altın takdim ettiler. Meraklanan müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduğunu belirterek altınlar Hz Şeyhindir. Denizde yolculuk yapıyordum öyle bir fırtına çıktı ki geminin yelkeni bu fırtınaya dayanamayarak delindi. -Altı yüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır yolumuza devam ederiz ama şu an nerede bulacağız bu kadar ipi, gökten zembille inecek değil ya dedi. Bizlerde çaresiz ellerimizi kaldırarak Allah'a dua ettik. Duamızda ey Allah'ım sen zorda kalmışların duasını kabul edersin. İşte zorda kaldık, çaresiziz duamızı kabul et, bizi bu dertten sıkıntıdan kurtar, sevdiğin kullar yüzü suyu hürmetine zamanının sultanı varifi olan Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretlerinin yüzü suyu hürmetine bize ihtiyacımız olan altı yüz dirhem ipi gönder. Sana yemin ederim ki senin rızan için Abdulkadir Geylani Hazretlerine bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki bir kuş gelip altı yüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. İşte şimdi bu yaptığımız zorda can havliyle ettiğimiz o adağı bugün canı gönülden yerine getirmemizdir dediler. Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra ihtiyar kadın gelip parasını sordu. Sattığınız ipin parası geldi mi acaba efendim. Şeyh Abdulkadir Geylani Hazretleri tüccarların adadığı bin altını kadına uzattı ve dedi ki, benim satışım da senin ki kadar karlı olmuş mu. Kadın bir anda zengin olmuş. Ne diyeceğini şaşırmış. Eli ayağı bir birine dolaşarak, kekeleyerek Abdulkadir Geylani Hazretlerine teşekkür edip huzurundan ayrıldı. İşte yaşlı kadının da duası kabul olmuştu."} {"url": "https://masaloku.com.tr/iyilik-yap-iyilik-bul/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde güçlü kanatlarıyla ünlü bir kartal yaşarmış. Kanatları güçlüymüş ama yine de bir avcı tuzağına yakalanmış. Çırpınmış ama kendini kurtaramamış. O sırada oradan bir çiftçi geçiyormuş. Kartalın halini görmüş. Üzülmüş ve onu ağdan kurtarmış. Kartal kendi dilince çiftçiye teşekkür etmiş ve çok sevdiği gökyüzüne doğru uçup gitmiş. Kartal bir gün gökyüzünde süzülürken çiftçiyi görmüş. O sırada çiftçi çarıklarını çıkarmış, bir duvarın dibinde oturup dinleniyormuş. Fakat o da ne? Duvar çiftçinin üzerine yıkılmak üzereymiş. Çiftçi ise bunun farkında değilmiş. Kartal kendisine iyilik eden çiftçiyi kurtarmak istemiş. Çiftinin ayakkabılarından tekini kaptığı gibi havalanmış. Bunu gören çiftçi de başlamış kartalın peşinden koşmaya. Kartal biraz uzaklaştıktan sonra, çiftçinin ayakkabısını bırakmış. Çiftçi de alıp tarlasına dönmüş. Dönmüş ama bir de ne görsün? Az önce dibinde oturduğu duvar yıkılmış. İşte o zaman anlamış kartalın kendisin korumak istediğini."} {"url": "https://masaloku.com.tr/john-d-rockefeller/", "text": "En zengin adam olup, böyle büyük bir aile kurmadan önce, ufak bir dolandırıcının oğlu ve varoş bir mahallede yaşayan lise öğrencisiydi. Her ne kadar 16 yaşına kadar eğitim alsa da, okulu bırakıp bir kariyer yapmaya karar verir. Hedefi ise ömrü boyunca 100 milyon dolar kazanmaktı. Hem bunu başardı. Hem de çok daha üstüne gitti. Aşıl başarısını petrol alanında yakaladı. Bütün sektörü domine etti. 1902 yılında 200 milyon dolar serveti vardı. Ölmeden öncede bu rakam 1 milyar doları geçiyordu. Öldükten sonra ailesi daha da güçlendi. Günümüz dünyasında ülkelere borç veren ve faizle tahsilatını yapan bir aile gücünü ellerinde tutuyorlar. Lise öğrencisi bir gençten günümüze kadar gelen sağlam temelli bir aile zenginliği!"} {"url": "https://masaloku.com.tr/kar-keyfi/", "text": "Açelya Mahallesi, güney kasabalarından birindeki şirin bir yerleşim yeriydi. Bu mahallenin çocuklarından bir kısmı hayatlarında hiç kar görmemişti. Bir kısmı da aileleri onları tatile götürdüğünde başka şehirlerde kara rastlamıştı. Zaten hayatında hiç kar görmemiş olan çocuklara, karın çok güzel olduğunu anlatanlar da onlardı! Fakat mahalledeki diğer çocukların karda oynamanın ne kadar eğlenceli olduğunu anlamaları, ancak bunu yaşamalarıyla mümkündü. O sene mevsim değişiklikleri yüzünden kış çok sert geçiyordu. Bir gün, pencereden dışarı baktıklarında her tarafın beyaz bir örtü ile kaplanmış olduğunu gördüler! Tabi, Ahmet de dahil hepsi o anda kendini dışarı attı. Daha önceden dolu yağdığını görmüşlerdi. Hatta arabaların üzerinde ince bir örtü gibi görünen kar kalıntılarına da şahit olmuşlardı. Fakat bu seferki çok daha farklıydı ve fazlaydı. Öyle ki gözleri ile görebildikleri her yer dizlerine kadar kar içindeydi. Önceki gece onlar uyurken lapa lapa kar yağmıştı. Bu fırsatı değerlendirerek, hiç zaman kaybetmeden herkesin anlattığı kardan adamlardan yapmalıydılar. Bu iş için içlerinde en hevesli olan Ayşe idi. O, kardan adam yapma hayali ile büyümüştü. Kömürden gözler ve bir de süpürge bulduğu zaman tüm malzemeleri hazır olacaktı. Kardan adam yapmak için oldukça fazla kar vardı. Eğer dilediği kadar büyük bir kardan adam yapacaksa bunu yalnız başına gerçekleştirmesi mümkün değildi. Diğer çocuklar kartopu oynayıp, kayarken Tamer de ona yardıma geldi. İki çocuk neşe içinde kardan adamı tamamladı. İçlerinden biri, her zaman diğer çocuklarla uğraşmayı çok sevmişti. Onun adı Murat'tı. Onlara hiç de komik olmayan şakalar yapar ve sadece kendisi eğlenirdi. Kar yağdığında da dalga geçmeye devam etmek niyetindeydi. Bu şakalarının bir gün birilerine zarar verebileceği ile ilgili çok uyarı almıştı. Fakat o, Amaaan! Ben sadece şaka yapıyorum. Kimse de şakadan anlamıyor! diye düşünüyordu. Murat aynı şakaları yapmaktan çok sıkılmıştı. Karlar eriyinceye kadar, yeni numaralar sergilemek için önünde bir sürü zaman vardı! O bunları düşünürken Neşe, hiç alışkın olmadığı kar yüzünden yere düşüp duruyordu. Bu düşüşler, onu çok güldürüyordu. Her yer kar ile kaplı olduğu için canı da çok yanmıyordu. Tuğkan ve Tuğçe kardeşler ise daha önceden kayak merkezine gitmiş oldukları için, nasıl kayacağını biliyorlardı. Hatta kendilerine ait kayak takımları bile vardı. Bu kayaklar ise sırayla kayıyor ve çok eğleniyorlardı. Tabii, bir yandan da arkadaşlarına nasıl kaymaları gerektiğini öğretmeye çalışıyorlardı. Tuğkan, kayma sırasının kendisine geldiğinde, kardeşi gibi kar gözlüklerini takıyor ve bu sayede etrafı daha net görebiliyordu. Çocukların hepsi hasta olmamak için sıkı sıkı giyinmişlerdi. Eğer hasta olurlarsa bu eğlenceden mahrum kalacaklarını biliyorlardı. Kışın özellikle atkı, bere ve eldiven takmalarının ne kadar önemli olduğunu ailelerinden öğrenmişlerdi. Kayma sırası tekrar Tuğçe'ye geldiğinde Tuğçe çok heyecanlandı. Kardeşi kadar iyi kayabildiğini göstermek istiyordu. Önceden defalarca kaymış olduğu için de pek korktuğu söylenemezdi. Bunda eşofmanının içine taktığı dizliklerin de etkisi vardı. Kazalardan korunmak için her önlemi aldığından kendini güvende hissediyordu. Bu sırada Murat, iki elini de kullanarak kocaman bir kartopu hazırlıyordu. İlk şakasını Tuğçe'ye yapacaktı. O tam kayarken kartopu oyununu başlatacaktı. Murat sadece, muziplik yapmanın mı peşindeydi. Sonuçlarını düşündüğü söylenemezdi. Tuğçe kaymak için hazırdı. Kimseye çarpmamak için şöyle bir etrafına baktı. Zaten herkes onun kayacağını bildiği için uygun yerlere geçmişti. O da kimsenin önüne çıkmayacağından emin olunca kar yığınlarının üzerinde salınmaya başladı. Tam durmak üzereyken kafasına kocaman bir kartopu isabet etti. Kartopunu atan Murat'tan başkası değildi. Fakat onu kimse görmemişti. Tuğçe, bu ani olaydan sonra biraz paniğe kapıldı ve dengesini kaybedip düştü. Murat da dahil bütün çocuklar iyi olup olmadığını sormak için Tuğçe'nin yanına geldi. Murat'ın gelme sebebi, kartopunu kendisinin attığının anlaşılmasını istememesiydi. Tuğçe gayet iyiydi. Çünkü hafifçe düşmüştü. Dizliği olduğundan dolayı hiçbir yerine zarar gelmedi. Sadece kayma konusunda başarısız olduğunu düşünmeye başladı. Diğer çocuklar da daha çok üzülmesin diye ona yeniden kaymayı teklif etti. Bu sefer hepsi aynı anda kayacaktı. Ellerinde iki kayak takımı, bir kayak tahtası ve bir de kızak vardı. Tuğkan kaymayı istememişti. Kızlar, kayak takımlarını ve kızağı aldı. Murat da koşa koşa gidip babasının eski araba lastiklerinden birini kaptı. Onunla kendine bir çeşit kar aracı yaptı. Bir kereliğine de olsa diğer çocuklarla birlikte oyun oynamaktan zarar gelmezdi herhalde. Tüm çocuklar neşe içinde kaymaya başladı. Tuğçe'nin başına gelen küçük kazayı kısa bir süre içerisinde unutmuşlardı. Tabii bu da Murat'ın hoşuna gidiyordu. Murat, birden onların oyunlarını bozma planını hatırladı. Lastikten bozma kızağından indiği gibi daha çok kartopu toplamaya başladı. Ağaçların arkasına geçip onları etrafta savuruyordu. Çocuklar ne olduğunu anlayamadan kartopu bombardımanı altında kalmışlardı. Murat yine arada kaynamıştı. Olayı kimin başlattığı bilinmiyordu. Demet ise o sırada hala kaydığı için olanlardan habersizdi ve çok eğleniyormuş gibi görünüyordu. Kızağından indiği gibi oyuna katıldı. Şimdi çocuklar kahkahalara boğulmuşlardı. Murat da onların arasına katılmış, kendini onlarla eğleniyorken bulmuştu. Kartopu savaşı bittiğinde çocuklar, yorgunluktan bitkin düşmüşlerdi. Hepsi kendini karın üzerine bıraktı ve kar üzerinde yuvarlanıp, dönmeye başladı. Murat tekrar atağa geçmek istedi. Bu sefer oyuna dalmayacak ve onları sinirlendirecek bir şeyler yapmayı başaracaktı, ama bir süre dinlenmesi gerekiyordu. Adım atacak hali kalmamıştı. Bu sırada diğer çocuklarla sohbet etmeye başladı. Başta buna pek gönüllü değildi. O hep yalnız olmaya alışkın olduğu için nasıl konuşması gerektiğini bilemiyordu, ama çocuklar o kadar sıcakkanlı, sevecen ve neşeliydi ki çabucak alıştı. Aslında içten içe onları sevmeye başladığı bile söylenebilirdi. Aradan bir süre geçmişti. Şimdi de çocuklar, kayak tahtası ile kaymak istiyorlardı. Yaptıkları deneme sürüşlerinde çoğu başarısız olmuştu. Fakat Lale, bir süre sonra kayak tahtasına alışmış ve hepsini hayran bırakacak kadar güzel kaymaya başlamıştı. O sırada Murat, yeniden bir şaka girişiminde bulunmaya karar verdi. Belki de Lale'nin kar üzerinde yağ gibi süzülmesi onu kıskandırmıştı. Etrafta bulduğu ve taşıyabildiği en büyük kayayı eline aldı. Tam da Lale'nin kaydığı yol üzerine koyup, üzerini kar ile kapattı. Kimse kendisini görmesin diye acele hareket ediyordu. Lale, hızla kayaya doğru yaklaşıyordu. Murat'ın planına göre, küçük kız kayayı kar yığını sandığı için umursamadan içinden geçmeye çalışacak ve çarpması birlikte düşüp çok komik bir görüntüye sebep olacaktı. Ama kaya biraz fazla büyüktü ve bu yaptığı çok tehlikeliydi. Bu arada diğer çocukların da ilgisi Kerim'e kaymıştı. Kerim de tahta ile kaymayı öğrenmişti. Bu sırada Lale kayaya doğru hızla yaklaşıyordu. Murat birden hatasının farkına yardı ve diğer çocukların gözleri de tam Kerim'e dalmışken hızla kayayı Lale'nin önünden almak için harekete geçti. Murat'ın önüne geçtiğini gören Lale, hızını kesip yönünü değiştirdi ve dengesini kaybederek devrildi. Murat ve diğer çocuklar koşarak Lale'nin yanına gitti. Murat her şeyi itiraf etmek zorunda kaldı. Az daha bu küçük kız, onun yüzünden kötü bir kaza geçirecekti. Her şeyi itiraf ettikten sonra, Lale'nin cevap vermesini beklemeden üzgün şekilde çocukların yanlarından ayrıldı. Bir köşeye çekilip yaptıklarının utancı ile boynu bükük şekilde oturmaya başladı. Düşüncelere o kadar dalmıştı ki etrafta ne olup bittiğini göremiyordu. Bu sırada Lale de ona bir sürpriz hazırlıyordu. Murat'ın arkasındaki çitlere saklanmış; elinde kartopu ile bekleyen Lale, hiç ummadığı bir anda ona kocaman bir kartopu fırlattı. Murat tam arkasına dönüp neler oluyor diye bakacaktı ki dört bir yandan gelen kartopu yağmurunun altında kaldı. Seni affediyorum Murat! Önemli olan, yaptıklarından ders almış olman. Eğer biraz daha geç kalmış olsaydın çok kötü bir kaza geçirecektim. Neyse ki hatanın farkına erken vardın. Diğer arkadaşlarımızın da seninle hiçbir problemi yok. Biz seninle oynamaktan çok keyif aldık. Sende bizimle oynamak ister misin? Dedi. Bu sözleri duyan Murat, çok mahcup olmuştu. Kötü planlarına karşın, bu kadar iyi niyetli bir yaklaşımla karşılaşmak onu şaşırtmış ve bir yandan sevindirmişti. O gerçekten de hatasının farkına varmıştı ve bunun bir işe yaramayacağını sanıyordu. Neyse ki arkadaşları anlayışlı davranıp onu tekrar aralarına kabul etmişlerdi. Murat şimdi ne diyeceğini bilemiyordu. O yüzden gülümseyerek bir kartopu da o fırlattı. Çocuklar neşe içinde oyunlarına döndüler. Bir daha aralarında bu tarz olaylar hiç yaşanmadı. O kış hepsi için unutamayacakları kadar güzel geçti."} {"url": "https://masaloku.com.tr/karga-ile-tilki-masali/", "text": "Karga ile tilki masalı, La Fonteine masallarından biri olan ve çok sevilen fabl türündeki Karga ile Tilki peynir hikayesi sizlerle. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde tüm hayvanların bir arada yaşadığı bir ormanda kurnaz mı kurnaz bir tilki yaşarmış. Günlerden bir gün, tilki ormanda dolaşıp aç olan karnını doyurabilmek için yiyecek bir şeyler ararken, bir anda uzaklardan bir peynir kokusu almaya başlamış. Hemen oraya doğru koşan ve kokuyu takip ederek o peynire ulaşan tilki, upuzun bir ağacın tepesinde ağzında peynir olan bir karga görmüş. Ne yapıp ne edip o peyniri yemek isteyen tilki, bunu nasıl yapabileceğini düşünmeye başlamış. -Yazık şuna bak. Güzelliğimden başı dönmüş adeta, çok da heveslenmiş, şu güzel sesimle bir Gak diyeyim de duysun bari. -Eee karga efendi. Her dalkavuğun seni övmesine inanma, kendi çıkarı için seni över, elde etmek istediğini senden bir güzel alır, sonra da yüzüne gülerek dalga geçer. Demiş. Karga yaptığı bu saflığı anlamış ve iş işten geçtikten sonra da olsa aklı başına gelmiş. Bir daha da kimsenin çıkar için övgülerine ve konuşmalarına hiç inanmamış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kayikci-keloglan-masali/", "text": "Kayıkçı keloğlan masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde deniz kıyısında kurulmuş güzel mi güzel bir ülke varmış. Bu ülkenin padişahının da bir kızı ve bir oğlu varmış. Padişah, çocuklarını çok sever, onların bilgili, ahlaklı, yardımsever ve iyi bir insan olması için her şeyi yaparmış. Günlerden bir gün, odasında istirahat ederken, içinden artık yaşlandığını ve yakın zamanda onun yerine oğlunun geçmesi gerektiğini düşünmüş. Ancak şehzade hem ilim, irfan öğrenmeye pek meraklı değil hem de ülke yönetme konusunda hiç bilgili değilmiş. Kızı okumayı, öğrenmeyi çok sevse de oğlu eğlenceye düşkün ve tembelmiş. Bu nedenle de ülkenin en bilgili ihtiyarının oğlunu eğitmesine karar vermiş. Bilge ihtiyar padişahın emriyle saraya gelse de babasından bunları duyan şehzade, ders almayı hiç istememiş ve bu durumdan kurtulmak için kara kara düşünmeye başlamış. Denizde açılıp biraz düşünmeye karar veren şehzade, deniz kıyısındaki kayıkların yanına gitmiş. Bu kayıklardan biri kel oğlan keleş oğlana aitmiş. Kayığının içinde fosur fosur uyuyan Keloğlan'ı gören şehzade hemen onu uyandırmış ve Keloğlan, karşısında şehzadeyi görünce fırlamış ayağa, ağlamış elini önüne ve Buyurunuz efendimiz gelin de size bir deniz havası tattırayım demiş. Denizin ortasında laf lafı açarken, şehzade keloğlanın kendisi yerine geçerek derslere girebileceğini düşünmüş ve bu durumu keloğlana anlatmış. Keloğlan ise padişahın bunu fark ederse kendisini öldüreceğini söylemiş ama bir yandan da padişahın kızına aşık olan Keloğlan belki onu görürüm diye bu teklife sıcak bakmaya başlamış. Şehzade de Eğer benim buyruğumu yerine getirmezsen sonun yine aynı olur deyince de keloğlan bunu kabul etmiş ve şehzade gün boyu denizde kayıkla açılıp keyif yaparken, günler, aylar boyunca Keloğlan şehzade yerine derslere girmiş ve bu dersler sayesinde her konuda bilgili olmuş. Ancak bir gün derste oğlunun odasına giren padişah, oğlu yerine keloğlanı görünce, burada ne olduğunu sormuş ve Keloğlan her şeyi anlatmış. Padişah hem oğluna hem keloğlana çok kızarak keloğlanı öldürmeye karar vermiş. Ama o gün imtihan günüymüş ve belki padişah onu görüp vazgeçer diye keloğlan bin rıza ile sınavdan sonra karar vermesini istemiş. Keloğlan, sınavda her şeyi o kadar zekice yapmış ve tüm soruları öyle güzel cevaplamış ki, onu izleyen padişahın kızı keloğlana aşık olmuş. Babasına onu öldürmemesi için ikna etmiş ve keloğlan ile padişahın kızı evlenmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kayip-prenses/", "text": "Kayıp prenses, Bir zamanlar Kaf dağının arka kısmında büyük ve güzel bir ülke varmış. Kral ve fakir bir çiftçinin kızları da aynı anda dünyaya gelmiş. Kral kızı olduğu için çok sevinerek tüm ülke genelinde kutlamalar yapmış ve adını Helen koymuş. Çiftçi de yine aynı sevinç ile kızının adını Diana koymuş. Helen bolluk ve bereket içerisinde sarayda yaşarken Diana da sefalet içinde fakir bir şekilde büyümüş. Bir peri iki güzel kızın da doğmasına şahit olduğu için ikisini de çok severmiş. Bir gün hem Helen hem de Diana büyümüş ve çok güzel birer genç kız olmuşlar. Helen sürekli şımarık bir şekilde yeni şeyler isterken Diana sürekli halinden ve ailesinin fakir olmasından ötürü şikayetler edermiş. Peri her iki kızın da bu tavırlarından çok rahatsız olmuş ve bir gün uyurken ikisinin yerini değiştirmiş. Nerede oldukları konusunda şaşkınlık yaşarken ailesi de kızlarının odada olmadığını görünce büyük şok geçirmişler. İkisi de dün gece evlerinde olduğunu ve biri birilerini asla tanımadıklarını söylemişler. Bir anda kendilerini farklı bir odada bulduklarını anlatırken Kraliçe Helen odasında Diana olduğunu görünce durumu krala bildirmiş. Kayıp prenses masada sadece peynir ve zeytin olduğunu görünce kendisinin yemek istemediğini söylemiş. Kral da kızını bulana kadar Diana odadan çıkamaz diye emir vermiş. Helen o anlarda yokluğun ne demek olduğunu anlamış ve babasını durduk yere ne kadar üzdüğünün farkına varmış. Diana da sarayda kibirli bir ailenin yanında yer aldığı için ailesinin yanına olmak istemiş ve ailesini n ne kadar kırdığını fark etmiş. Peri yine gece uyurken ikisinin yerini değiştirmiş ve Helen babasına sabah uyandığı zaman fakir bir ailenin kendisine çok iyi baktığını söylemiş. Ve bularak yanlarına yerleştirilmesini istemiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kedi-prenses-masali/", "text": "Kedi prenses masalı severek okuyacak olduğunuz masallar arasında yer alıyor. Masalda, küçük yaşta annelerini kaybettikten sonra beraber yaşam süren prens ve prenses yaşarmış. Prens ve Prenses çok fazla sevgi dolularmış. Kral babalarını üzmedikleri gibi tam aksine onu mutlu etmek için elinden geleni yaparlarmış. Günlerden bir gün prens ve prensesi derinden üzmeye neden olacak bir durum yaşanmış. Kral babaları yatağa düşerek hastalanmış ve daha sonrasında yaşama gözlerini yummasıyla tahta prens çıkmıştır. Fakat prens tahta geçecekken birden ortadan kaybolur, kötü bir kalbe sahip zolan amcası prensin tahtına oturmuş. Prenses kardeşinin kaybolmasına çok üzülmüş ve onu aramak istemiştir. Fakat kardeşini arayabilmesi için saraydan çıkması gerekiyormuş. Kötü kalpli amcası Prenses'in saraydan çıkmasına izin vermiyormuş. Kötü kalpli amcası, kardeşinin her yerde aranmış olduğunu söylüyor ve prensesi bahanelerle oyalıyormuş. Aylar geçmiş ve kardeşinden hiçbir şekilde haber alamayan prensesi daha da fazla şekilde bir panik havası kaplamaya başlamış. Bunun üzerine saraydaki dadısına çıkması için kendisine yardım etmesi gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine dadı, bu şekilde saraydan çıkmasının zor olduğunu ancak kedi kılığında saraydan çıkabilecek olduğunu söylemiştir. Prenses bu durum karşısında şaşırmış ve nasıl olacağını sorgulamaya başlamış. Dadı prensese şişeyi göstererek şişenin içerisindeki suyu içtiği zaman bir kediye dönüşecek olduğunu söyler. Fakat bu suyu içtikten sonra tekrardan eski haline gelmek istiyorsan iyi kalpli bir gencin olması gerekir. Eğer iyi kalpli bir gence denk gelirsen ancak o zaman eski haline dönebilirsin. Şişedeki suyu içerek kedi prensese dönüştükten sonra saraydan gizli şekilde çıkmış. Kardeşini aramak için yola koyulduğu esnada genç bir oduncu ile karşılaşmış. Kediyi gören oduncu '' senin burada ne işin var güzel kedi? çok acıkmışsındır gel sana bir şeyler vereyim'' demiş. Kedi prenses oduncu ile kulübe gitmiş ve kendisine verilen sütü içmiş. Oduncu kedinin başını okşadığı esnada tekrardan eski prenses haline gelmiştir. Prenses haline geldikten sonra güzeller güzeli görüntüsüyle oduncuya her şeyi anlatmış ve yardım etmesini istemiştir."} {"url": "https://masaloku.com.tr/keloglan-hindistanda/", "text": "Evvel zaman içinde, şirin köylerin birinde bir Fatmacık ile Yusufçuk adında iki kardeş yaşarmış, ikisi de birbirinden güzel, birbirinden iyi ahlaklı, temiz yürekli iki kardeşmiş bunlar. Bu yavrucaklar, analarını küçük yaşta kaybettikleri için, babaları başka kadın ile evlenmiş, bu iki yavru üvey analarının yanında yaşamaya çalışırlarmış. Babaları fena ahlaklı bir adam olduğu kadar, üvey anaları da zalim, daha kötü, aynı zamanda çok hain bir kadınmış. Karı-koca ikisi de birbirine uygunmuş. Hiç bir kabahatleri olmadığı halde üvey anaları bir gün fena halde kızmış. Sadist bir insan olduğu için, çocuklara yapmadığını bırakmadıktan sonra, en sonunda onları istememiş bu suretle ortadan gitmelerine karar vermiş. bir gün onları kafesten çıkarmış. Çocuklar başlarına gelecekten habersiz, bu kurtuluştan çok sevinmişler. Kadın bakmış ki, üstleri başları, vücutları, pek kirli. Şunları önce yıkayayım da öyle göndereyim diye düşünerek çocukların ikisini de civardaki dereye yıkamaya göndermiş ve sıkı sıkı tembih etmiş: Derede güzelce yıkanın!. Hiç bir yerinizde kir kalmasın!.. Sizi pis görmek istemem... Ondan sonra da doğru buraya geleceksiniz, haaaa!. Kadın bunları söyler, çocukların dereden gelmelerini daha şimdiden sabırsızlıkla beklermiş. Fatmacık ile Yusufçuk, dereye gitmek için serbest kalınca, kırlara koşmuşlar ve kendi aralarında; dereye gitmemeye ve bir daha eve dönmemeye karar vermişler. Dediklerini de yapmışlar. Dere tepe dememişler, mümkün olduğu kadar köyden uzak olmaya gayret etmişler... Artık ne kadar gitmişler bilinmiyor... Akşama yakın bir dere kenarında oturup dinlenmeye karar vermişler... Yorgunluktan bitap düştükleri için ellerini ve yüzlerini yıkayarak biraz rahatlamışlar ve o zalim anadan kurtuldukları ve artık serbest kaldıkları için uzun bir Oh çekmişler. Çocuklar dinlene dursun. O sırada civarlarında nur yüzlü bembeyaz saçlı, ihtiyar bir kadıncağız peyda olmuş, ihtiyar kadın yavaşça bunların yanına sokulmuş. Selam verip yanlarına oturmuş. Her ikisinin de adlarını sormuş, öğrenmiş. İkisini de ayrı ayrı sevmiş. Çocukların gönlünü almış... Onlara torbasından yiyecekler vermiş... Çocuklar bu iyi yürekli ihtiyar kadından pek çok hoşlanmışlar. Evden kaçtıklarını ihtiyar nineye söylemişler... Yaşlı kadın bunları dinleyince, kendini tutamayarak ağlar... Sonra çocuklara dikkatle kendisini dinlemelerini söyleyerek o zalim üvey ananın kendilerine yapacakları bütün kötülükleri bir, bir anlatmış. Çocuklar evden kaçtıklarına şimdi daha çok sevinmişler ve ihtiyar ninenin boynuna sarılarak tekrar tekrar teşekkürlerini belirtmişler. Fakat, ihtiyarın söylediklerine de şaşmışlar kalmışlar. Çocuklar tekrar yollarına devam edeceklerini söyledikleri zaman, ihtiyar kadın onlara bazı nasihatlerde bulunmuş ve sonunda onlara üç yol göstermiş. -Bu yolların içinde bir tanesinde geyik izi vardır. Siz bu geyik izi olan yolu tercih edeceksiniz, demiş ve ilave etmiş: Yola çıkmadan önce yanınıza bir iğnelik, bir balta, bir ustura, bir tarak, bir de su dolu kap almayı unutmayın. Devamla: Babanızın size yetişmemesini istiyorsanız, hemen gün batıncaya kadar bunları hazırlayın ve ondan sonra yola çıkın diye de sıkı sıkı tembihte bulunmuş... Çocuklar hazırlıklarını yaptıktan sonra yola çıkmışlar. Aradan epey zaman geçmiş... Dünya bu, etme bulma dünyası derler buna!. Eskiler böyle demiş ve böyle olmuş. Eden bulmuş... Zalim ana cezasını bularak kocasıyla tartışarak ayrılmış. Çocuklar ortadan kaybolunca babaları fena halde kızmış, onları yakalamak için arkalarından koşmuş ve çocukların izini bularak onlara yaklaşmış. Babalarının arkalarından koşup geldiğini gören çocuklar yakalanacakları korkusu ile hemen su kabındaki suyu babalarının yoluna dökmüşler. Su hemen koca bir göl olmuş, zalim baba da gölde boğularak cezasını bulmuş. İki yavrucak tekrar yola düzülmüşler... Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, sonunda bir arpa boyu yer gittiklerini görmüşler. Yine sel olup dağlar aşmışlar, yel olup okyanusları geçmişler, kan ter içinde bir ulu düzlüğe gelmişler. Burada oturup bundan sonra gidecekleri yeri kararlaştırmışlar... Sonra da kalkıp yola koyulmuşlar. Tam, yedi yıl bir gün giderek Hindistan'a varmışlar. Kardeşim, burada geyik izinden başka yerlerde su yok. Sakın bu sulardan içme! Eğer içecek olursan geyik olursun, başka hayvan izinden içecek olursan, o hayvandan olursun, diye ihtiyarın vermiş olduğu öğüdü hatırlatmış, ama Fatmacıktan küçük olan Yusufçuk, daha fazla dayanamayarak geyik izinden suyu içmiş. İçer içmez de geyik olmuş... Zavallı Fatmacık kardeşinin geyik oluşundan sonra, yapayalnız kalmış, şaşkınlık içinde ağlamaktan başka elinden bir şey gelmemiş. Onu seyreden Fatmacık birden başı dönerek denize düştüğü gibi, delikanlının oltasına takılıvermiş. Delikanlı, oltayı çekmeye başladığı zaman da Fatmacık uykusundan uyanmış... Gördüklerinin bir rüya olduğunu anlayınca, Keşke bu rüya değil de hakikat olsaydı, ne olurdu... diye hayıflanmış. Fatmacık gördüğü rüyanın tesiri ile Hayırdır inşallah diyerek bu rüyadan hayırlı bir haber ümidi içinde günleri saymaya başlamış. Yaklaşan atlının rüyada gördüğü gibi, çok genç bir delikanlı olduğunu fark edince heyecanı daha da artmış. Çünkü bu gelen delikanlı da on sekizinde ya varmış, ya yokmuş... O da rüyadaki gibi, yakışıklı, yüzü gülen, güldüğü zaman yanaklarında güller peyda olan bir gençmiş. Görenlerin hemen aşık olmamasına imkan olmayacak kadar sevimli imiş... Fatmacık bakmış, gelenin rüyada gördüğü delikanlının ta kendisi olduğunu anlamış. Duasının bu kadar çabuk kabul olmasına şaşmış kalmış!. Birden delikanlıya kanı kaynamış. Subaşına gelen delikanlı, bizim genç, güzel Keloğlandan başkası değilmiş... Keloğlan zorlu bir yolculuktan sonra, yolunu Hindistan'a kadar uzatarak bu ülkedeki ilginç yaşantıyı görmek için, meğer buralara gelmekte imiş. Yorgun at ve yolcusu hemen subaşında durmuşlar.. Hey Keloğlan, bu ağacı kes de kızcağız da aşağı inebilsin, dediği sırada Fatmacık'ın aklına balta gelmiş. Baltayı hemen delikanlıya atmış. Baltayı kapan delikanlı kavağa vurmaya başlamış. Balta bir ara Kırk... demiş, hakikaten kırkıncı baltada kavak devrilmiş. Yere inen Fatmacık, doğru delikanlıya koşmuş, delikanlı da Fatmacığı ince belinden kavramış, bir müddet böylece hasret gidermişler. Delikanlı sonra kızı tuttuğu gibi atının terkisine almış, doğru anasının babasının, yanına gitmek üzere yola çıkmışlar. Tekrar geriye, ülkesine dönen Keloğlan, yel gibi atı ile kısa zamanda ailesinin yanına ulaşmış. Ulaşmış, ama işler henüz bir sonuca varmamış... Ailesinin yanına dönen Keloğlan'ın geri geldiği haberi köyde duyulunca, o sırada bir çingene kızı evlerine çıkagelmiş. O da meğer Keloğlan'a aşıkmış!. Fatmacık bakmış ki, çingene kızı başına bela olacak, kendisini delikanlısından edecek! Heyyy, Keloğlan. Akıttın kanımı, ateşimle sen de yan! Delikanlı söylenenleri duyunca çok sinirlenmiş. Bir gün kuşu tuttuğu gibi, kesmiş. Kuştan akan kan damlalarından bir söğüt ağacı bitmiş ve etrafı tarlalık olmuş.. Fatmacık oradan her geçişinde ağaçların dalları eğilir ona serinlik verirlermiş. Delikanlı geçerken de dallar yukarı kalkar, yüzüne sıcak bir havanın çarpmasına yol açarlarmış.. Neden sonradır ki, Fatmacık'a nasihat eden, ona yol gösteren ihtiyar nine karşılarına çıkagelir. O sırada da delikanlı elindeki söğüt dalından kaval yapmak için uğraşır dururmuş, Bununla meşgulken, Fatmacık bakmış ki sevgilisi elindeki dalı bir türlü kesemiyor, hemen yanındaki usturayı delikanlıya vermiş. Kesilen dal güzel bir kız olarak ortaya çıkmaz mı! Sevinmişler. O esnada soğutun gövdesine ninenin baktığı görülmüş... Kök birden yerinden oynamış, o da Yusufçuk olmuş. Herkes bu işe şaşmış kalmış... Şimdi, daldan çıkan kız ile kökten gelen Yusufçuk kardeşini görünce pek sevinmiş. iki kardeş birbirine sarılarak hasretlerini gidermişler. Birbirini tanıyan Yusufçuk ile daldan gelen kız birbirlerine aşık olunca Yusufçuğu baş göz etmek işi delikanlı enişteye düşmüş... Enişte onları baş göz ederken kendisi de Fatmacık ile evlenerek, çifte düğün yapıp muratlarına ermişler."} {"url": "https://masaloku.com.tr/keloglan-ile-altin-balik-masali/", "text": "Keloğlan ile altın balık masalı, zamanın birinde keloğlan odun kesmek için ormanda yola koyulur. Keloğlan ormanda yürürken bir an da bir işitir, Keloğlan duyduğu bu ses üzerine telaşlanarak bir sağ bir sola bakar. Fakat oracıklarda kimseyi göremez. Sağ sola bakarken bir an da aynı sesi tekrar işitir ve sesin geldiği yere bakar. Keloğlan birde ne görsün, yerde yatmakta olan bir altın renkli balık.. Meğerse balık bulunduğu sudan çıkarıldığı için tekrar yuvasına dönebilmek için çırpınıp duruyormuş. Keloğlan balığın bu çaresizce bağırışını görünce hemen kuyruğundan tuttuğu gibi onu suya atar. Bunun üzerine balık, Dağ'da yapacak işlerini bitiren keloğlan, heyecanla gölün yanına koşarak gelmiş. Balığın orada yüzmekte olduğunu görünce, -Heyy altın renkli balık bana bir hediyen vardı işte şimdi geldim seni dinliyorum. Demiş. Bunun üzerine keloğlan koşarak torbayı alır ve eve getirir. Annesine de yaşadığı durumu anlatarak Dağ'da bulmuş olduğu torbayı gösterir. Bu duruma keloğlanın annesi, -Yavrucuğum, kelloşum! Bir balıktan ne bekleyebilirsin ki diye şaşkınlıkla torbaya yönelerek bakmış. Keloğlan daha fazla dayanamayıp balığın söylemiş olduğu' Acıl susam, açıl' demiş. Sözleri sonrası birde ne görsün. Her istek haklı orada saklıdır. Bunun üzerine keloğlan kendilerine çok güzel bir sofra kurulmasını dileyerek annesi ile yiyemedikleri tüm yeme şansına sahip olurlar. Daha sonra keloğlan torbaya dönerek tekrar' kapan susam, kapan der' ve torba eski haline döner. Bunun üzerine keloğlan dayanamaz tüm komşularına bu durumu söylemek ister. Keloğlan evine tüm komşularını çağırır ve sihirli torbayı anlatarak kendilerine güzel bir ziyafet vermesini talep eder. Çok güzel bir akşam geçirmesine rağmen keloğlanın komşularından bazıları bu torbaya sahip olmak isteyince, gel zaman git zaman torbanın aynısın yapar ve iki torbanın yerlerini değiştirir. Bu olaydan keloğlan birkaç kez torbaya seslenip çalışmaması üzerine hemen soluğu balığın yanında alır. -Balık kardeş, balık kardeş.. Diye soluk soluğa seslenir. Senin bana vermiş olduğun torba artık çalışmıyor, sanırım bana bozuk bir torba verdin diyerek sitem eder. Balık haydi tekrar daha git ve orada olan başka bir torbayı al demesi üzerine, keloğlan koşarak oradan uzaklaşır ve ballığın dediği torbaya bularak annesine koşar. Ana, ana! Balık kardeş bana tekrar torba verdi."} {"url": "https://masaloku.com.tr/keloglan-ile-tavsan-prenses-masali/", "text": "Saf ve Zeki bir Anadolu çocuğu olan ve çok sevilerek okunan Keloğlan Masalları okumak isteyenlerin adeta vazgeçilmezleri arasındadır. Bu keloğlan masalı, kel bir gencin müthiş zekasıyla hayallerine nasıl ulaştığı konusu üzerinde durmaktadır. İyi okumalar.... Bir varmış bir yokmuş, nineler bebeklerin beşiklerini sallarken, zaman zamanı kovalarken, gökyüzü karardığında ay dede çocuklara gülümsermiş. Köylerde horoz sesiyle insanlar güne başlar, anneler çocuklarını, taze inek sütü içirmek için kahvaltı sofralarına çağırırmış. Yine böyle bir günde Keloğlan sıcak yatağından annesinin sevgi dolu sesiyle, taze sütün ve sahanda pişmiş yumurtanın nefis kokusuyla kalkmış. Güzelce karnını doyuran Keloğlan, koyunlarını otlatmak için kırlara çıkmıştı. Koyunlar otlanırken o da bir ağacın altına uzanmış hayaller kuruyordu. Öğleye doğru hava giderek ısınmaya başlayıp, kuşlar cıvıl cıvıl ötmeye başlayınca, Keloğlan'a ninni gibi gelen sesler, onun göz kapaklarının ağırlaşmasına, bir süre sonra da uyumasına neden olmuş. Epey bir süre uyuduktan sonra işittiği garip bir sesle gözlerini açan Keloğlan, bir de bakmış ki az ilerisinde bulunan beyaz bir tavşan, karnını doyuruyor. Hemen yerden bir tutam yonca yaprağı koparan Keloğlan, yoncaları tavşana uzatıp, bir yandan da onun başını okşamaya başlamış. Tavşan, Keloğlanın uzattığı yoncaları yerken, onu dinliyormuş. En sonunda dayanamayarak konuşmaya başlamış. Ben de senin gibi yalnızım, epey bir süredir seni izliyorum. Hem seninle arkadaş olmak hem de hayalini gerçekleştirmen için sana yardım etmek istiyorum. Ama benimde senden bir dileğim olacak. Demiş. Kel oğlan şaşkınlık içinde vay benim başım, kel başım! hala uyuyor muyum yoksa, diyerek başına vurmuş. Gördüklerinin gerçek olduğunu anlayınca sevinçten bir o yana bir bu yana zıplayıp durmuş. Ağacın gölgesine oturan kel oğlan, Koyunlar otlanırken tavşanla uzun uzun sohbet etmişler. Keloğlan, babasının olmadığını, annesiyle beraber yaşadığını ve bir gün mutlaka zengin olup, annesine rahat bir hayat yaşatacağını söylemiş. Tavşan ise, istersen sana yardımcı olabilirim demiş. Tavşan, karşılarında duran yüksek dağı göstererek, eğer o dağı aşmayı başarırsan hemen eteklerinde bir dere aktığını, derenin karşı tarafındaysa kırmızı renkli bir ev olduğunu göreceksin. O evde üç sincap yaşamaktadır. Sincaplar kendilerine misafir olanlara soru sorarlar. Soruların hepsini doğru bilenlere küplerle altın hediye olarak verirler. Demiş. Keloğlan, heyecanlanmıştı akşam olmak üzereydi tavşanla vedalaştıktan sonra, koyunlarını toplayıp evin yolunu tutmuş. o gün öylece tavşanın sözlerini düşünüp, durmuş. Sabah olunca her şeyi annesine anlattıktan sonra müsaade isteyerek yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ve en sonunda o dağı aşmayı başararak derenin yanına varmıştı. Biraz oturup dinlendikten sonra derenin karşı yamacına geçerek kırmızı evin yanına ulaşmış. Bir kişinin kendi evlerine doğru geldiğini gören sincaplar onu evlerine buyur etmişler. Keloğlan, Sincaplara kendini tanıttıktan sonra oraya ne için geldiğini uzun uzun anlatmış. Akşam olduğundan o gece onu evlerinde misafir etmişler. Sabah Sincaplardan biri Biz ceviz toplamaya gideceğiz, istersen sende bizimle gel bize yardım edersin demiş. Keloğlan bu teklife bir anlam veremese de sincapların peşine düşmüş. Hep beraber ceviz toplamaya başlamışlar. Bir süre sonra yorulan Keloğlan bir ceviz ağacının altında oturmuş. Az sonra sincaplardan bir tanesi Keloğlan'ın yanına oturarak ona iki tane ceviz uzatmış. Bil bakalım Keloğlan, bu cevizlerden hangisi daha ağır. Diye sormuş. İşte daha ağır olan ceviz bu diyerek cevizleri sincaba uzatmış. Heey, zeki oğlan, bil bakalım bu ağaçta kaç yaprak var? Diye sormuş. Biraz düşünen Keloğlan, senin kuyruğunda bulunan tüyler ne kadarsa bu ağaçta da o kadar yaprak var. Sincap ağaçtaki yaprağın da kuyruğundaki tüylerin de sayılamayacağını biliyormuş. Onun için sorunun cevabını doğru kabul etmiş. Zeki oğlan, dünyanın tam ortası neresidir ? Diye sormuş. Keloğlan önce bir duraksamış, sonrada kel kafasını kaşımaya başlamış. Bir süre sonra bak sincap kardeş, işte ayağımı bastığım yer dünyanın tam ortasıdır. Diye cevap vermiş. Peki, bunu nereden biliyorsun? Diye sormuş. Eeee... İnanmıyorsanız ölçün de bakın, dünyanın tam ortası burasıdır. demiş gülerek . Sincaplar dünyanın yuvarlak olduğunu bildikleri için, Keloğlan'ın cevabını doğru kabul etmişler. Öğleden sonra da Keloğlan için bir at hazırlayıp, atın sırtına da taşıyabileceği kadar altın yüklemişler. Sincaplar al, sen bunları hak ettin, haydi yolun açık, ömrün uzun olsun diyerek Keloğlan'ı yolcu etmişler. Keloğlan sevinç içinde evin yolunu tutmuş. Akşam geç saatlerde evine varır varmaz annesine başından geçenleri masal anlatır gibi anlatmış. Ertesi gün Keloğlan uyanır uyanmaz, tavşanın yanına giderek onu bulmuş. Ona da sincaplar ile başından geçenleri masal gibi anlatmış. Keloğlan kendisini tavşana karşı borçlu hissettiği için ona Tavşan kardeş, sen de şimdi dileğini söyle bana. Ben senin için elimden gelen her şeyi yapmaya hazırım. Demiş. Tavşan, gözyaşları içinde gerçek hikayesini anlatmış. Kendisinin aslında bir prenses olduğu, babasının bir düşmanı tarafından kendisine yapılan bir büyü sonucu tavşana dönüştürüldüğünü ve o büyünün de Kafdağı'nın en tepesinde bulunan bir mağarada yetişen inci çiçeğinin suyunun bozabileceğini, anlatmış. Sonrada, ama şu var ki, o inci çiçeğini kuruyan dev bir yarasa var. O yüzden oraya gitmeye cesaret edemedim. demiş. Keloğlan, hiç düşünmeden beni burada bekle ben o çiçeği sana getireceğim demiş. Hemen yola koyulmuş, az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda Kafdağı'nın tepesine ulaşmış. Yarasanın geceleri iyi görüp gündüzleri göremediğini bildiğinden, hava kararmadan tavşanın istediği inci çiçeğini toplamaya başlamış. Hava kararmaya başladığını görünce onu bir korku sarmıştı. Bir ara kendi Kendine Vay benim başım kel başım! Gece karardı şimdi ben o dev yarasaya yakalanırsam ne yapacağım! Ne etsem de hem kendimi hemde prensesi tavşan olmaktan kurtarsam. Diye söylenmiş. O anda hemen aklına bir ateş yakmak gelmiş. etrafta topladığı odunlarla etrafına bir daire yaparak hiç uyumadan ve ateşin sönmesine izin vermeden güneşin doğmasını beklemiş. Havanın aydınlanıp güneşin doğduğunu gören Keloğlan için, her zaman doğan güneşten daha önemliymiş. Çünkü o daha önce hiçbir geceyi böyle korku içinde geçirmemişti. Kurtulmanın sevinciyle, topladığı inci çiçeklerini tavşana koşa koşa götürmüş. Tavşan, Keloğlan'ın elindeki inci çiçeklerini görünce sevinçten çayırda bir sağa, bir sola hoplayıp zıplamış. Hemen arkasından otları yemeye başlamış. Bir süre sonra o Tavşan dünyalar güzeli bir prensese dönüşmüş. Keloğlan altınları satarak çok güzel bir konak yaptırmış. Sonra da prensesi kraldan istemiş. Kral da prensesin onla evlenmesine razı olduğunu görünce kızını Keloğlan'a vermiş. Dillere destan bir düğünle evlenen Keloğlan ve prenses bir ömür mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmüşler. - Başkalarına yardım etmenin verdiği mutluluk. Öğrenmiş olduk başka bir güzel masal da birlikte olmak dileğiyle mutlu günler dileriz."} {"url": "https://masaloku.com.tr/keloglan-ile-tilsimli-kulahnin-hikayesi/", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Bu dünya kurulalı neler olmuş, neler... Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri kovalamış.. Ay aşıklara ışık tutar, sinekler saz çalarmış. Meğer vaktiyle uzak diyarların birinde fakir bir nine ile bir de Keloğlan yaşamakta imiş. Keloğlan bu ihtiyar kadının yanına kimsesiz olduğu için yanaşmış ve bu kadını ninesi bilmiş... Keloğlan güçlü kuvvetli bir delikanlı olunca, kemankeşliğe özenip daha on sekiz yaşında iken namlı bir kemankeş olup, bütün o diyarlarda namını duyurmuş. Genç kemankeş zaman zaman diğer illere gider orada yarışlara katılırmış. Bir seferinde de alıp başını gittiği diyarda yolu bayram yerine düşmüş. Orada gezinip etrafını seyrederken, uzakta ahu gibi güzel, iri siyah gözlü, on beş yaşlarında bir genç kızı görüp neye uğradığını bilememiş. Onun iri siyah gözleri ile de kendisine baktığını görünce, ta içinden bir ok ile vurulduğunu, bu kıza aşık olduğunu anlamış. Güzelliği dillere destan olan bu kız meğer peri padişahının kızı değil mi imiş... Bunu da öğrenince, ahı ile beraber yer yerinden oynamış... Ne yapayım da ben bu kıza sahip olayım diye düşünmeye başlamış. Ne kadar düşündüyse bu kıza sahip olabilmenin çok güç olduğunu anlamış. Ama aşk denilen ok kalbi. ne o kadar girmiş ki, bir türlü çıkarıp atamamış. Nine oğlunun günden güne bir dert ile eridiğini görünce çok üzülür, fakat sebebini bir türlü anlayamazmış. Derdini söylemeyen dermanını bulamaz, derler. Oğlan da bakmış ki olacak gibi değil, anasının ısrarlarına dayanamayarak peri padişahının kızına aşık olduğunu ninesi- ne anlatmış... Nine bu haberi duyunca daha da üzülmüş. Canım nine, ne olursa senden olur...Git padişahın kızını bana iste!.. Yoksa ben dayanmayacağım!. -Deli mi oldun oğlum Biz fakir insanlarız...Hiç padişah kızını bize verir mi... demiş ama, dinleyen kim... Oğlan diretmekte devam etmiş... Nine artık dayanamamış, peri padişahına gitmiş. Peri padişahı nineyi hoş karşılamış. İkisi, geceli gündüzlü bir hayli gittikten sonra, bir deniz kenarına varmışlar. Kız belinden bir kılıç çekerek denize vurduğu gibi, deniz hemen bir yol olmuş ve kız bu yoldan geçip gitmiş. Keloğlan da buradan geçeyim demiş, ama deniz kapanarak oğlana yol vermemiş. Kıyıda kalan delikanlı kızın gittiğine mi yansın, ninesine ayrı kaldığına mı, yoksa muvaffak olamadığı takdirde den Kellesinin gideceğine mi... Bu sırada denizin altından bir takım seslerin geldiğini duymuş.. Oğlan hemen denize dalarak bu seslerin geldiği tarafa yüzmüş. Seslerin geldiği yere varınca, bir de bakmış ki, üç kardeş mal bölüşmekteler. -Ben şimdi bir taş atacağım, onu bana kim önce getirirse külah onun olacak, deyince hepsi de razı olmuşlar ve Keloğlan taşı uzağa fırlatmış. Fakat, onlar taşı almak için yanından ayrıldıkları zaman hemen külahı kapıp kalburu kayık, sopayı kürek yaparak oradan uzaklaşmış. Her kürek çekişinde kayık yüz metre gidermiş. Böyle gide gide karaya varıp kendisini altın dağında bulmuş... Meğer garip bir ülke denilen yer, bu altın dağı imiş. Bir de bakmış ki, dağın tepesinde bir ağacın altında kız oturmuyor mu... Çok sevinmiş. Kız, yanında bir de arkadaşı olduğu halde yemek yiyormuş. Keloğlanı, başında külah olduğu için görememişler... Bir ara bakmışlar ki, sofradaki tabak kendiliğinden yerinde oynamakta. Kız arkadaşına, arkadaşı kıza bakmış, ama ne olduğunu bir türlü anlayamamışlar. Kız bu arada delikanlıyı hatırından geçirmişse de oğlanın denizi geçemediğini, deniz kenarında kaldığını düşünerek, o olduğuna ihtimal verememiş. Halbuki Keloğlan külaha emir verdiği için külah tabağı yerinden oynatmış. Yemekten sonra kız, arkada ile top oynamaya kalkmış, fakat biraz sonra top ortadan kaybolmuş. İşte şahitlerim padişahım!.. Daha sonra babasının yanına dönen kıza babası top ve yüzüğü gösterince, kız şaşırmış. Bu akıllı becerikli delikanlının kendisine eş olabileceğini anlayarak babasının kendisine münasip gördüğü bu delikanlıyı eş olarak kabul etmeye razı olmuş. Padişah kızını Keloğlan'a vermiş. böylece bitmiş. Kırk gün kırk gece düğün dernek yapmışlar, bu masal da böylece bitmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/keloglan-ve-iki-dev/", "text": " Can anam, canım anam. Başımın tacı anam. Benim en büyük mutluluğum sensin, dermiş. Keloğlum, keleş oğlum. Gözümün nuru oğlum. Can anam, canım anam. İzin ver devleri haklayıp, elini öpeyim anam, demiş. Anası sonunda razı olmuş Keloğlan'ın gitmesine. Arkasından dualar okumuş. Keloğlan az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Giderken de ceplerini taşlarla doldurmuş. Sonunda devlerin ormanına varmış. Bir ağaca çıkmış. Beklemeye başlamış. Bir süre sonra devler gözükmüş. Keloğlan'ın çıktığı ağacın altına yatıp, uyumaya başlamışlar. Keloğlan cebindeki taşları çıkarmış. Devlerin kafasına atmaya başlamış. Devler uyanmışlar. Etrafta kimseyi göremeyince, birbirlerine kızmışlar. Kavga etmeye başlamışlar. Sonunda da yorgunluktan bayılmışlar. Keloğlan hemen devlerin ellerini ve ayaklarını bağlamış. Onları orada bırakıp saraya dönmüş. Sultana dönüp olanları anlatmış. Sultan hemen askerlerini göndermiş. Askerler o iki devi Devler Ülkesi'ne götürmüşler. Böylece ülke devlerden kurtulmuş. Sultan sözünü tutmuş. Gül Kız'la Keloğlan'ı evlendirmiş. Gül Kız Keloğlan'ı çok sevmiş. Keloğlan annesini de saraya aldırmış. Birlikte ömür boyu mutlu yaşamışlar. a) Gül Kız ile Keloğlan'ı evlendirmiş. c) Onlara güzel bir ev yaptırmış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kibar-prens-masali/", "text": "Kibar prens masalı; bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde bir sarayda ikiz prensler dünyaya gelmiş. Bu prensler, ikiz olmalarına rağmen huyları hiç aynı değilmiş. Bir tanesi çok kibar, herkese çok iyi davranan bir prensmiş. Ama öteki kaba saba herkese nezaketsiz davranan biriymiş. Bu yüzden birine Kibar Prens, diğerine ise Kaba Prens adı verilmiş. Günler günleri kovalamış. Bu prensler büyümüş ve babaları artık yaşlanıp prenslerden birinin kendi yerine geçip kral olmasını istemiş. Ama iki oğlu arasında adaletli davranmak için ikisini de bir sınava tabi tutmuş. Kral, oğullarının her ikisinden de sarayın balkonuna çıkarak halka bir çağrıda bulunmasını ve prenslerden hangisinin çağrısına daha çok kişi gelirse onun kral olacağını belirtmiş. Önce kaba prens balkona çıkıp halka çağrıda bulunmuş ve halk bu kaba prensin çağrısına hiç de aldırış etmemiş. Sadece bir ya da iki tane meraklı ahali gitmiş. Ertesi gün kibar prens balkona çıkmış. Halka rica ederek çağrıda bulunmuş. Bir sürü kişi kibar prensin çağrısını kırmayarak toplanmış. Kibar prens herkese teşekkür etmiş. Birinci sınavı kibar prens kazanmış. Şimdi de sıra gelmiş ikinci sınava... Kral oğullarından bu seferde ormana gidip gömülü altınları almalarını istemiş. Ancak şöyle bir sorun varmış ki bu altınlar bir ayının altında duruyormuş. Önce kaba prens gitmiş ve ayıyı oradan kaldırmak için havaya ateş açmış. Ayı hiç yerinden kalkmamış. Sonra sopayla ayıyı korkutmak istemiş. Ama ayı buna da aldırış etmeyince altınları alamamış. Kibar prens ayının yanına giderek bir sepet armut hediye etmiş ve tatlı bir dille altınları alması gerektiğini açıklamış. Ayı bu tatlı dilli prense hemen altınları vermiş. Böylece kibar prens ikinci sınavı da kazanmış. Üçüncü sınav ise komşu ülkenin kralının kızını istemekmiş. Bu kızla kim evlenirse o kral olacakmış. Önce kaba prens komşu ülkenin sarayına gitmiş ve kızı istemiş. Ama bu kaba prens daha önce kendi saraylarına gelen krala hoş geldin bile deme nezaketinde bulunmadığı için kral hiç oralı olmamış kızını isteyince de kaba prensi sarayından kovmuş. Ardından gelen kibar prensi kral kapıda karşılamış ve kızıyla evlenme isteğine çok sevinmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kisa-kulakli-tavsancik-hikayesi/", "text": "Kısa kulaklı tavşancık hikayesi, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, tüm hayvanların birlikte yaşadığı bir ormanda kısa kulaklı tavşancık varmış. Bu tavşan, diğer tavşanlara göre çok ufak kulaklara sahip olduğu için diğer tavşanlar tarafından hep dışlanır, kimse onu bu görüntüsü nedeniyle arasına almak istemezmiş. Tavşancık bu duruma çok üzülür, ailesi de onu böyle gördükçe kahrolurmuş. Yavru tavşanlar onunla arkadaş olmak istemediği için hiç arkadaşı olmayan ve canı çok sıkılan tavşancık, tüm gün kendi kendine oyunlar oynar, ama içinden hep arkadaşlarıyla oyun oynayıp eğlenmenin hayalini kurarmış. Ailesi, yavrularının da diğerleri gibi oyunlar oynamasını, güzel arkadaşlıklar edinmesini çok istedikleri için, bu duruma bir çözüm aramaya başlamışlar. Onun bu görünüşünü önemsemeyen, onu dışlamayan ve tavşancığı gerçekten iyi biri olduğu için sevecek olan bir arkadaş aramaya başlamışlar. Kendisiyle arkadaş olacak ve çok iyi anlaşacakları iyi kalpli bir çocuk biliyorum. Diyerek doğduğundan beri onu iyi kalpli, yardımsever, sevecen bir kaplumbağa olarak yetiştirdiği torununu yanına çağırmış. Tospik adındaki bu kaplumbağanın diğer tüm kaplumbağalardan farklı olarak üzerinde taşıdığı ev bembeyazmış ve o da tıpkı kısa kulaklı tavşancık gibi arkadaşları tarafından dışlanıyormuş. Birbirleri ile çok iyi anlaşacaklarını bilen anne ve baba tavşan hemen eve giderek yavrularını buraya getirmişler ve birlikte çok iyi birer arkadaş olabileceklerini söylemişler. Gerçekten öyle de olmuş. Tanışan ve sohbet eden tavşancık ve Tospik, birbirleriyle çok iyi anlaşmışlar ve gülüp eğlenmişler. Daha sonra tüm gün birlikte oyunlar oynamaya başlayıp harika birer dost olmuşlar. -Ben onlarla nasıl arkadaş olacağımızı biliyorum. Senin evin beyaz benim ise kulaklarım küçük. Ama senin evini tıpkı diğer kaplumbağaların evi gibi boyarsak, onlardan bir farkın kalmaz. Ben de anneme kendim için pamuktan iki kulak ördürürüm ve kulaklarıma onları geçiririm. Demiş. Bu fikir ikisine de çok mantıklı gelmiş ve hemen evlerine dağılmışlar. Tospik, dedesine sırtını boyatmış, tavşan ise annesine iki uzun kulak ördürmüş. Sonra her ikisi de diğer yavru hayvanların yanlarına gitmişler. Kısa kulaklı olduğu için dışladıkları tavşanın kulaklarının uzadığını ve aynı onlar gibi olduğunu gören tüm yavru tavşanlar, hemen onu yanlarına almış ve birlikte sohbet edip oyunlar oynamışlar. Tospik de yine aynı şekilde herkesle arkadaş olmuş. Herkes tavşancığı ve kaplumbağayı çok sevmiş. Ama Tospik'in evine sürülen boya akmaya, tavşanın giydiği kulaklar ise genişleyip düşmeye başlamış. Önce bu durumu fark eden arkadaşları çok garipsemişler ama ikisi de çok iyi birer arkadaşmış. Onların bu numaraları kendileriyle arkadaş olmak için yaptıklarını anlayan tüm hayvanlar, daha sonra tanıyınca çok sevdikleri arkadaşlarını görünüşleri ile dışladıklarına çok pişman olmuşlar."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kiz-kulesi/", "text": "Kız kulesi, Eski zamanlarda denizin tam kenarında yaşayan bir kral ve kraliçe varmış. Ancak bir türlü çocukları olmuyormuş. Kral, kraliçenin üzüldüğünü gördüğü için bir şelale başına gitmiş ve düşünmeye başlamış. Bu esnada ak sakallı bir adam yanına gelmiş ve dilediğinin gerçekleşeceğini söylemiş. Ancak 16 yaşına geldiğinde karada bir hayvan tarafından ısırılarak öleceğini ve derin bir uykuya dalacağını söylemiş. Gerçekten de kral ve kraliçenin çok güzel bir kız çocukları olmuş. Ancak Mahperi ismini verdikleri kızları büyüdükçe kral ak sakallı adamın dediklerini düşünerek huzursuz oluyormuş. Bunun üzerine de kızını bir adacığın içerisinde yaptıracağı kule içerisinde yaşatmaya karar vermiş. Ülkede bulunan bütün mimarları bir araya getirmiş ve gerçekten de ada üzerine çok dayanıklı bir kule inşa ettirmiş. Kral ardından 15 yaşına gelen kızı için tüm bildiklerini kraliçeye de anlatmış. Ardından da kızlarını kuleye yerleştirmişler. Kral ve kraliçe sadece kızlarını kayık ile uzaktan görmeye başlamışlar. Bu durum kızları için artık oldukça can sıkıcı bir hal almaya başlamış. Yine de orada kalması gerektiğini düşünüyormuş. Artık kızları 16 yaşına gelmiş. Kral ve kraliçe bu durumdan endişelenseler bile kızlarının kule içerisinde olduğunu bilmek onları rahatlatıyormuş. O gün prensesin istediği meyveler kulenin kapısına bırakılmış. Prenses meyveleri almak adına kapıya uzanmış. Sepetin içerisinden bir yılan çıkmış ve oracıkta ısırmış. Bunun üzerine prenses derin bir uykuya dalmış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kizil-tayin-azmi/", "text": " Ayağım, ayağım, diye bağırmaya başladı. -Merak etmeyin çocuklar. Ablanızın ayağında küçük bir kırık var. Bu nedenle ayağını alçıya aldılar. İki hafta az mı çok mu baba? Kış gelinceye kadar hiç mi dışarıda oynayamayacağız, diye sordu. Hepimiz kahkahayı patlattık. Kardeşim henüz haftaları bilmiyordu. Yazın başındaydık, tatile de yeni girmiştik. Oysa kardeşim bir çırpıda kışı getirivermişti. Yatma vaktimiz gelene kadar ablamın başından ayrılmadık. Birbirimize bilmeceler sorduk, masallar anlattık. Sonra da Kemal ve ben uyumaya gittik. Bu sabah uyandığımızda doğruca ablamın yanına gittim. O, biraz daha iyi görünüyordu. Babam onu kucağına alıp kahvaltı masasına götürdü. Hep birlikte kahvaltı yaptık. Öğleden sonra kapı çalındı. Annem kapıyı açtığında hepimizin neşesi yerine geldi. Çünkü gelen Tombiş Dede'ydi. Elinde de bir demet çiçek vardı. Tombiş Dede'nin gelişine çok sevinmiştik. Onu ilk defa evimizde görüyorduk. Evet, Tombiş Dede bisikletten düştüm. Daha önce hep dört tekerlekle sürüyordum. Artık iki tekerlekle sürebileceğimi düşündüm. Hayır, babacığım hayır! Artık iki tekerlekle sürmek istemiyorum. Hatta bundan sonra hiç bisiklet sürmeyeceğim, dedi. Ablamın bu sözüne hepimiz üzüldük. Çünkü ayağının kırılması, onun cesaretini de kırmıştı. Artık bisiklet sürmek istemiyordu. Uzaklarda bir yerlerde atlarıyla ünlü bir şehir varmış. Bu şehirdeki insanlar için atların çok ama çok ayrı bir yeri varmış. Şehrin dört bir yanından gelen atlar, büyük yarışı kazanmak için yarışırmış. Tabi ki yarışı kazanan atlar el üstünde tutulurmuş. Bu yarışlarda, özellikle iki aile arasında büyük bir rekabet yaşanıyormuş. Aslında bu iki aile birbiriyle çok iyi dost ve komşuymuş. Ama yarış zamanlarında birbirlerinin en büyük rakibiymişler. Ailelerden biri Mustafa Amca, eşi ve çocuklarıymış. Çocukları at yarışlarına nedense pek ilgi duymamışlar. Ama Mustafa Amca şehrin en ünlü at yetiştiricilerinden biriymiş. Hele Fırtına adında bir atı varmış ki hiçbir at onu geçemiyormuş. Son yıllarda yapılan yarışların hepsini Fırtına kazanmış. Öteki aile ise küçük Hasan ve ailesiymiş. Hasan'ın babasının çiftliğinde birbirinden güzel atlar varmış. Ama son yıllarda hiçbir atı şampiyon olamamış. Çünkü yandaki çiftliğin sahibi Mustafa Amca'nın ati Fırtına, birinciliği kimseye bırakmıyormuş. Küçük Hasan, babasının bütün itirazına rağmen bu sene yarışlara kızıl renkli bir tayla katılmaya karar vermiş. Kızıl tayın hiçbir yarış deneyimi yokmuş. Babası bu yüzden oğlunun hayal kırıklığına uğramasını istemiyormuş. -Babacım bana ve atıma güven. Biz çok çalışıp bu yarışı kazanacağız. -Evet, ona bir isim buldum. Şimdilik onunla benim aramda sır olarak kalacak. Yarıştan sonra herkese açıklayacağım. Bu konuşmadan sonra babası Hasan'ın kararlı olduğunu anlamış. Bu genç tayla fazla bir şansının olmadığını düşünmüş. Ama yine de oğlunun kararlılığı hoşuna gitmiş. Günler günleri, haftalar haftaları kovalamış. Sen doğuştan tam bir yarışçısın. Bunu birlikte herkese göstereceğiz. Her şey tam da küçük Hasan'ın istediği gibi gidiyormuş. Bir gün Hasan yine kızıl tayı çalıştırıyormuş. Nasıl olmuşsa genç yarış atı bileğinden sakatlanmış. -Hasan, oğlum bu iş buraya kadar. Artık bu saatten sonra bu attan bir hayır bekleme, demiş. -Elbette iyi bir veterinere göstereceğiz. Ama bunu yarışması için değil atının sağlığına kavuşması için yapmalıyız. Yaşadığımız olayı kabullenmelisin. Bu at bu sakatlıktan sonra yarışamaz. Babasının söyledikleri Hasan'ı çok düşündürmüş. Babam doğru söylüyor. Kızıl tay bu haliyle yarışlara çıkamaz. Çıksa bile yarışı tamamlayamaz. Hem belki de sakatlığı daha da ilerler. Daha çok acı çeker. Ben en iyisi bu yarış sevdasından vazgeçeyim. Demek ki bu yine Mustafa Amca'nın Fırtına'sı birinci gelecek. -Ya demek o kadar kötü öyle mi, demiş. Evet, iyi sayılmaz ama şunu da söylemeliyim ki bu at çok güçlü. -Üzülme, demiş. Belli ki sen de koşmak istiyorsun. Ama sağlığın her şeyden daha önemli. Hem sen koşmasan bile ben seni çok seviyorum, diye eklemiş. Atının yelelerini okşamış, anlına bir öpücük kondurup dışarı çıkmış. O gece babası, Hasan'ın uyuyup uyumadığını kontrol etmek için odasına gitmiş. Hasan odasında yokmuş. Eşine durumu söyleyince ahıra gitmeye karar vermişler. Ahıra gittiklerinde bir de ne görsünler! Hasan kızıl taya sarılmış, İkisi de uyuyor. İkisi de ses çıkarmamaya özen göstererek ahırdan ayrılmışlar. O gece ve onu takip eden geceler boyunca Hasan, geceleri kızıl tayının yanında yatmış. Gündüzleri de işlerini bitirir bitirmez soluğu kızıl tayın yanında alıyormuş. Bu şekilde aradan bir zaman daha geçmiş. Kızıl tay, önce yürümeye sonra yavaş yavaş koşmaya başlamış. Ama Hasan yeniden bir sakatlık olmasın diye de çok dikkatli davranıyormuş. Babası da yarışlara başka bir atla hazırlanmak istememiş. Böyle yaparsa oğlunun üzüleceğini düşünmüş. Ara sıra onların yanına uğruyor ve oğlunu yüreklendiriyormuş. Oo, bakıyorum da senin kızıl tay hızla iyileşiyor. O iyileştikçe senin de moralin yerine geliyor. Hasan: Evet, babacığım. Onu hazır olmadığı bir yarış için çok zorladım. Sakatlanmasının sebebi benim. Bu nedenle kendimi suçlu hissediyorum. -Senin kızıl tay halinden son derece memnun görünüyor. Bütün gününü seninle geçiriyor, daha ne istesin! Bu söz üzerine ikisi de gülüşmüşler. Hasan dönüp atının yelelerini okşamış. Bir gün değişiklik olsun diye çiftlikten dışarı çıkmışlar. Hasan önde kızıl tay arkada biraz dolaşmışlar. Az ötede komşuları Mustafa Amca'nın çiftliği varmış. Hasan dayanamayıp oraya yönelmiş. Çiftliğe vardıklarında Fırtına'yı koşarken görmüşler. Hasan bir kayanın üzerine oturmuş. Kızıl tayla birlikte bir süre Fırtına'yı izlemişler. Hasan, Bir at ismine ancak bu kadar yakışabilir. diye düşünmüş. Fırtına, gerçekten de çok hızlı koşuyormuş. Yılların verdiği deneyim ve özgüvenle çok muhteşem görünüyormuş. -Biliyor musun bence sen ondan daha iyisin. Sakatlanmadan önce seni gördüm. Nasıl koştuğunu gördüm. Koşmayı çok sevdiğini anladım. Eğer bileğin böyle olmasaydı Fırtına'yı geçebilirdin. Kızıl tay, Hasan'ın söylediklerini anlıyormuş gibi başını sallayıp sesler çıkarmış. Birlikte çiftliğin yolunu tutmuşlar. Ertesi gün Hasan uyandığında kızıl tayın yerinde olmadığını görmüş. Büyük bir telaşla ahırın her köşesine bakmış. Fakat kızıl tay hiçbir yerde yokmuş. Hasan, bunun üzerine dışarı çıkıp babasına sormaya karar vermiş. Belki de babası ondan önce kızıl tayı gezdirmeye karar vermişti. Hızla dışarı çıkan Hasan beklemediği bir şeyle karşılaşmış. Kızıl tay kendi kendine koşuyormuş. Hasan sevinsin mi korksun mu karar verememiş. Hemen eve koşup babasına durumu haber vermiş. İkisi birlikte gelip genç ata bakmışlar. Kızıl tay, onları görünce yavaşlayıp onların yanına gelmiş. Sakatlanan bileğinin iyileştiğini göstermek istiyormuş gibi birkaç kez yere vurmuş. Sonra kişneyerek tekrar koşmaya başlamış. Kızıl tay, yarışmak istiyor. Dün birlikte Mustafa Amca'nın çiftliğine gittik. Orada Fırtına'yı seyrettik. Evet, sanırım haklısın. Atın çok güçlü ve tam bir yarışçı. Artık bunu ben de görebiliyorum, demiş. O günden sonra Hasan'la kızıl tay, yoğun bir şekilde çalışmaya başlamışlar. Kızıl tay, koşuyor, bazen Hasan'ın koyduğu atlama çitlerinin üstünden atlıyor, yerinde duramıyormuş. Kızıl taydaki bu inanılmaz azmi gören Hasan'la babası onu bir gün dışarı çıkarmışlar. Önünde alabildiğine düzlük bulan kızıl tay öyle bir koşmuş ki Hasan'la babasının ağzı açık kalmış. Bu birkaç aylık çok iyi bakımın da etkisiyle eski küçük kızıl tay gitmiş, yerine müthiş bir genç at gelmişti. Sonunda yarış günü gelmiş. Birbirinden güzel atlar yarış alanında sıralanmış. Hasan, görevlilere atının ismini kızıl tay olarak yazdırmış Biraz sonra başlama düdüğüyle birlikte atlar yerlerinden fırlamış. Önce bütün atlar birbirine yakın mesafede koşuyormuş. Atlar bir süre böyle koşmuş. Sonra yavaş yavaş bazıları geride kalmaya başlamış. Fırtına ve kızıl tay en öndeki gruptaymış Yarışın ortalarına doğru Fırtına, diğerlerini geride bırakmaya başlamış. Aralarında kızıl tayın da olduğu üç at, onu birkaç metre geriden takip etmeye başlamış. Diğerse atlar iyiden iyiye geride kalmış. Bitiş çizgisine yaklaşırken kızıl tay aniden atağa kalkmış. Önce yanındaki iki atı sonra da az bir farkla Fırtına'yı geçmiş. Bunu gören Fırtına hızını artırmış ama kızıl tay da aynı şekil de cevap vermiş. Bitiş çizgisine vardıklarında inanılmaz bir mücadele yaşanıyormuş. Kızıl tay, çizgiyi Fırtına'dan az farkla önde geçtiğinde seyircilerin coşkusundan bütün yarış alanı çağlıyormuş. Hasan hemen görevlilere gidip kazanan atın adının Şampiyon olarak ilan edilmesini istemiş. Biraz sonra bir görevli yarışmanın sonucunu ilan etmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kral-midas-hikayesi-oku/", "text": "Kral Midas Hikayesi: Bir zamanlar, eski Yunanistan'da Midas adında bir kral vardı. Altına olan büyük saplantısı olmasına rağmen kızı Goldie'yi çok severdi. Altın onun dünyasıydı, ama kızı onun için daha değerliydi. Kral Midas, dünyadaki tüm krallardan daha çok altına sahipti, ancak hala daha fazlasını istiyordu. Goldie, babasının altına olan takıntısını anlamıyor ve onunla daha fazla zaman geçirmesini diliyordu. Bir akşam, kralın gül bahçesinde yürüyüşü sırasında, tuhaf görünümlü küçük bir yaratığa rastladı. Kral, yaratığın adının Brian olduğunu ve kendisinin bir orman yaratığı olduğunu öğrendi. Çok iyi görünmüyorsun, dedi Kral Midas endişeyle. Brian, Kayboldum ve yoruldum, günlerdir bir şey yemedim, dedi ve bayıldı. Kral Midas, Brian'ı kaldırdı ve onu saraya götürdü. Hizmetkarlar onu besledi ve uyuması için bir yatak ayarladılar. Ertesi sabah Brian uyandı ve Goldie'nin onu izlediğini gördü. Babam, kral, dün gece seni gül bahçesinde bulduğunu söyledi. İyi uyudun mu? diye sordu Goldie. Brian onun kulağına bir şeyler fısıldadı ve Goldie şaşkın bir ifadeyle ona baktı. Bir dilek, dedi Brian. Kral'ın her dokunduğunun altına dönüşmesini dilemek ister mi diye sordu. Kral bu fikri sevdi ve Brian ona dileğinin gerçekleşeceğini söyledi. Kral Midas, Brian'ın bir dileği gerçekleştirebileceğine inanmadı. Ancak bir gül topladığında ve bu gülün altına dönüştüğünü gördüğünde, heyecanlandı. Altınla dolu bir sepetle saraya döndü ve her dokunduğu şeyin altına dönüştüğünü gördü. Kral bir fincan çay isterken, çay fincanının da altına dönüştüğünü fark etti. Ardından, en değerli varlığı olan kızı Goldie'nin de altına dönüştüğünü gördü. Bu durum üzerine Brian'ı hemen geri çağırdı ve dileğini geri almasını istedi. Brian, kralın dileğini geri almayı kabul etti ve her şey doğal haline döndü."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kral-sakir-masali/", "text": "Kral Şakir masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde küçük bir ülkenin Kral Şakir adında çok sevilen bir kralı varmış. Kral Şakir, halkına çok iyi davranan, iyi kalpli bir kral olduğu kadar, aynı zamanda oldukça zeki bir kralmış. Küçük ülkesinin etrafı kocaman ve güçlü ülkelerle dolu olsa bile Kral Şakir, azıcık ordusu ile zekasını kullanarak hiçbir ülkeyi yakınına yaklaştırmaz, halkı da mutlu mesut yaşarmış. Kral Şakir'in çok zeki olduğunu ve ülkesinin etrafında türlü türlü tuzaklar bulunduğunu bilen diğer ülkelerin tüm kralları, ne yapsalar da bu ülkeyi ele geçiremeyeceklerini anlayıp son çare hepsi bir araya gelerek Kral Şakir'e savaş açmaya karar vermişler. Tüm ülkeler ordularını bir araya getirerek Kral Şakir'in ülkesine doğru yola çıkmış. Ancak Kral Şakir, çok zeki olduğu için her ülkeden bir köstebeğe sahipmiş. Hal böyle olunca da bir araya gelen tüm ülkelerin köstebekleri ordular harekete geçer geçmez Kral Şakir'in yanına gelmişler ve durumu anlatmışlar. Bunu öğrenen Kral Şakir başlamış düşünmeye. Tüm gece boyunca düşmanlarını nasıl yenebileceğini düşünen ve planlar kuran Kral Şakir, ordusundan tek bir kişinin dahi zarar görmeden bu savaşı kazanabileceği bir plan kurmuş. Tüm yardımcılarına bu durumu anlatan ve her ne kadar zeki olduğunu bilseler de tüm ülkelere karşı küçücük ülkesini koruyamayacağını düşünen yardımcıları, Kral Şakir'e inanmamış ama başka çareleri de yokmuş. -Hepinize çok önemli bir görev veriyorum ve bu görevi başarıyla tamamlayıp planın tutmasını sağlarsanız, hepinize bir sandık dolusu altın ve çok güzel bir ev vereceğim. Şimdi hepiniz ülkelerinizin ordusunun yanına gidiyorsunuz ve komşu krallığın bizi fethettikten sonra kendilerine saldırmayı planladıklarını söylüyorsunuz. Tüm krallıklar bu nedenle birbirine düşecek ve daha ülkemize gelemeden kendi aralarında savaşmaya başlayacaklar. Demiş. Bunu duyan tüm köstebekler ve yardımcılar, bunun çok zekice bir plan olduğunu anlayarak Kral Şakir'e hayran kalmışlar. Köstebekler hemen saraydan ayrılmış ve yaşadıkları ülkenin ordusuna sızarak her biri bir krallık ile ilgili iftira atarak ortalığı kızıştırmaya başlamış. Hatta bu durum o kadar ileri gitmiş ki krallar da bu dedikoduyu öğrenmiş ve hepsi birbirine karşı düşman olarak birbirleriyle savaşmaya başlamışlar. Her ülkenin ordusu, diğer ordu ile savaştığı için günler sonra hiçbir ülkede Kral Şakir'in ülkesine saldıracak ordu kalmamış. Hal böyle olunca her kral kendi ülkesine geri dönmüş ve Kral Şakir halkının dahi ruhu duymadan bu büyük savaşı kazanmış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kral-ve-ayakkabilari-masali/", "text": "Kral ve ayakkabıları masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde çok fakir bir ülkenin halkına kötü davranan, gaddar bir kralı varmış. Bu kral, herkese sertçe emirler yağdırır, verdiği emirlerin istediği gibi yerine getirilememesi halinde kim olursa olsun o kişiye çok ağır cezalar verirmiş. Bu nedenle de hem halkı hem de saray sakinleri onu hiç sevmezmiş. Günlerden bir gün, kralın ayakkabıları bahçede dolaşırken zarar görmüş ve bunun üzerine kendisine altın kaplamalı, ayağına tam uygun ve rahat bir ayakkabı yaptırılmasını emretmiş. Kral, ülkesindeki halkın çok fakir olmasına rağmen hep kendi zevklerini ve lüksünü düşündüğü için, kendisini altın bir ayakkabıya layık görüyormuş. Hemen haber salmış ve ülkedeki ayakkabı üreticilerinin hepsini saraya çağırmış. Ülkede elli kadar ayakkabıcı varmış ve hepsi de kralın huzuruna çıkarak sırayla dizilmiş. Kral, hepsine nasıl bir ayakkabı istediğini tarif etmeye başlamış. Ancak kral öyle bir ayakkabı istiyormuş ki bunun işçiliği hem çok zor hem de çok uzun süre gerektirirmiş. Kral ise bu ayakkabılar için yalnızca 3 gün süre vermiş ve 3 günün sonunda tüm ayakkabıcılar, kralın huzurunda yapmış olduğu ayakkabıyı krala denetecek ve başarısız bir ayakkabı yapanlar hapse girecekmiş. -Ey ahali! Hepimiz neden teker teker bir ayakkabı yapmakla uğraşıyoruz. Hepimiz işinde usta ayakkabıcılarız ve bu ayakkabıyı 3 günde yapmamız imkansız. Ama hepimiz bir arada çalışarak tek bir çift ayakkabı üretir ve bunu tam da kralın istediği gibi şahane ayakkabılar olarak huzuruna sunarsak, ayakkabıyı beğeneceği için bizi de cezalandırmaz. Demiş. Bunu duyan ayakkabı sanatkarları bu fikri çok beğenmiş ve tek kurtuluşlarının bu olduğunu da bilerek hepsi bir araya gelip el birliğiyle iş bölümü ve sıkı çalışma ile birlikte 3 gün boyunca kralın istediği altından ayakkabıları yapmışlar. 3 günün sonunda tüm ayakkabıcılar çıkmışlar kralın huzuruna ve ellerinde yalnızca bir çift ayakkabı varmış. Bunu gören kral tam diğer tüm eli boş olanları hapse yollayacakken, hepsinin bir arada bu ayakkabıyı yaptığını öğrenince durmuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kristal-top-masali/", "text": "İspanya'nın güneyinde, halkı çok neşeli olan küçük bir köy vardı. Çocuklar evlerinin bahçelerinde bulunan ağaçların gölgesi altında oynarlardı. köyde yaşayanlar arasında Nasir adında bir çoban çocuğu anne, baba ve büyükannesiyle birlikte köyün yakınında kendileri için yaptıkları bir evde kalıyorlardı. Her sabah, keçi sürüsünü otlatmak için tepelere kadar götürür, öğleden sonra da köye geri dönüyordu. Her gece büyükannesi ona yatmadan önce yeni masallar okuyordu. Bazen de onun çok sevdiği yıldızların hikayesi'ni anlatırdı. Bir gün, Nasir sürüsü otlanırken flütünü eline almış çalmaya başlamıştı. Bir süre sonra karşısında duran çalıların arkasında parlak bir ışık gözüne ilişmişti. Hemen ayağa kalkarak ışığın geldiği yöne doğru gittiğinde ışığın kaynağının şeffaf ve çok güzel bir kristal top olduğunu gördü. Kristal top, adeta renkli bir gökkuşağı gibi ışıldıyordu. Nasir onu dikkatlice eline alarak çevirince, kristal küreden gelen kısık bir ses: Kalbinin arzu ettiği bir dileği tut, bunu yerine getireceğim dedi. Nasir aslında ilk başta bir ses duyduğuna inanamadı. sonra da gerçekten ses duyduğundan emin olduğunda kafası çok karıştı. Çünkü dileyeceği o kadar çok dilek vardı ki, hangi dileği, dileyeceğine dair bir karar veremiyordu. Bir süre düşündükten sonra: Aslında yarına kadar beklesem, çok şey hatırlarım. En iyisi dileğimi sonra dilemek olur. diye söylendikten sonra, Kristal topu bir torbaya koydu ve sürüyü bir araya getirerek mutlu bir şekilde köye geri döndü. Kristal top hakkında kimseye bir şey söylememeye karar vermişti. Ertesi gün de, Nasir ne istediğine karar veremedi. Çünkü ihtiyacı olan her şeye sahipti. Günler her zamanki gibi geçip giderken, Nasir hala dileğini söylememişti. Ama çok neşeli görünüyordu. Çevresindeki insanlar, ondaki bu değişimi gördükleri için hayrete düştüler. Bir gün, Nasir ve sürüsünü izleyen bir çocuk, bir ağacın arkasına saklandı. Nasir, her zamanki gibi, bir köşeye oturdu, kristal topu çıkardı ve birkaç dakika ona baktı. Çocuk, Nasir'in uyumasını sessizce bekledi. Bir süre sonra uykuya daldığını görünce, sessizce Nasir'e yaklaşarak kristal topu aldığı gibi kaçıp, uzaklaştı. Köye giren çocuk köy meydanına giderek orada toplanan köylülere kristal topu gösterdi. Köylülerden biri kristal küreyi eline alınca, kristal topun içinden bir ses duydular. Dilek dileyen herkesin dilekleri yerine getirilmiş olmasına rağmen, ancak yine de köyün vatandaşları mutlu olmamışlardı. Birbirlerini kıskanmaya başladılar. Çünkü bir sarayın sahibi olan kişinin altını yoktu ve altın alan kişinin sarayı yoktu. Bu sebeple, köyün vatandaşları birbirlerine öfkelendiler ve konuşmayı bıraktılar. Çocukların oynadığı köydeki bahçeler artık eskisi gibi değildi. Her yerde saraylar ve altınlar vardı. Çocuklar çok mutsuz oldular. Sadece Nasir ve ailesi mutlu bir şekilde yaşıyorlardı. Köylüler, o kadar çok mutsuzlardı ki, o kristal topunu aldıkları gibi koyun otlatan Nasir'e geri verdiler. Sonra da ona Küçük bir köyümüz olduğunda hepimiz mutlu ve neşeliydik, şimdi ise hepimiz mutsuzuz dediler. Başka bir köylü Lüks saraylar ve mücevherler bize sadece acı veriyor. Demiş., Nasir, insanların gerçekten pişman olduklarını görünce, Kristal top bana bir şey dilememi istediyse de, şimdiye kadar yapmadım. Ama eğer gerçekten her şeyin eski haline dönmesini istiyorsanız, o zaman dileyebilirim. Herkes bunu sevinçle kabul etti. Nasir elindeki kristal topu alarak, çevirdi. Sonra da köyün daha önce olduğu gibi olmasını diledi. Bir anda saraylar ortadan kayboldu, yeşil bahçeler ortaya çıktı ve ağaçlarla dolu aynı eski köy oradaydı. Bir kez daha insanlar mutlu yaşamaya başladı ve çocuklar ağaçların gölgesinde oynadılar. Ahlaki: Elimizde olan her şeyden mutlu olmalıyız ve açgözlü olmamalıyız."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kucuk-kirmizi-tavuk/", "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman için büyük bir çiftlik içinde birbiri ile konuşabilen birçok hayvancık yaşarmış. Ördekler, fare, domuz ve tavuk aynı çiftlikte geçinip giderlermiş. Bu çiftlikte şirin mutlu huzurlu bir küçük kırmızı tavuk yaşarmış. Tüyleri kıpkırmızı olduğundan ona ve boyu biraz küçük olduğundan çiftlikte herkes ona küçük kırmızı tavuk dermiş. Bu sevimli tavuk çok huzurlu bir şekilde yaşar, kendi yiyeceğini kendi sağlarmış. Bu yüzden diğer hayvanlara göre çok daha besili ve sağlıklıymış. Üstelik yemek bulmak içinde çalışmasına gerek olmazmış. Bir gün karnını doyurmuşken bir de bakmış yerde iri bir buğday tanesi... Küçük kırmızı tavuk buğday tanelerinin doyurucu ve maddi açıdan gelir sağladığını çok iyi biliyormuş. Bu yüzden eli ayağına dolaşmış. Daha önce hiç buğday tanesi bulmamıştı, bu yüzden nasıl ekilir hiçbir fikri yokmuş. Ne yapsa ne etse diye düşünürken aklına arkadaşlarına danışmak gelmiş. Çiftliğin hayvanlarına duyuru yaparak yanına çağırmış. Şişko domuz, kar beyaz ördek ve fındık fare toplanmışlar. Küçük kırmızı tavuğun önemli konuşmasını merak içinde bekliyorlarmış. Son olarakda domuz merhaba diyerek sohbete başlamışlar. Hemen bilmiş kar beyaz ördek lafa girmiş. Ben sana buğday yetiştirmen için yardım edemem, buğdayla alakam yok ama sana kahve yetiştirmen için destek sağlayabilirim. Yetiştirdiğin kahveleri satar, bol bol buğday satın alabilirsin. Ördeğin bu sözleri üzerine fırsatı kaçırmayan Domuz hemen söze girmiş. Bu sözler üzerine fırsatçı fındık fare hemen söze atılmış. Fare biraz paragöz bir hayvanmış. Bu yüzden muhtaç durumdaki olan tavuğa borç vermeyi teklif etmiş. Buğday ekmek sana kar getirmez küçük kırmızı tavuk bence sen kahve ekmelisin. Ben sana borç para veririm, kahve eker biçersin. Kazanınca da bana geri ödersin. -Bende kahve işinden hiç anlamam hatta hiç kahve yetiştirmedim. Ancak sana kahvelerini koruyabilmen için sana ücretli olarak böcek ilacı veririm. Madem öyle senin durumun belli küçük kırmızı tavuk hem küçüksün hem de iyi bir akıl hocasına ihtiyacın var. Beni dinle ben sana hem gübre alman hem de ilaç alabilmen için borç para vereceğim. Bu sözler üzerine arkadaşlarına güvenip başlamış kahve ekip biçmeye... Aslında çiftçilik hakkında en ufak bir bilgiye bile sahip değilmiş. Ancak pes etmeden çalışmış. Var gücü ile kahvelerini her gün sulamış, bakmış... Sonunda ürünleri emeklerinin karşılığını vermiş. Şimdi artık kahvelerinin satılma vaktiymiş soluğu hemen arkadaşlarının yanında almış. Arkadaşlar kahvelerim oldu hadi gidip bir an önce satalım. -Ben satış işine karışmayı pek sevmem. Hatırlatmak isterim ki borçların birikti ve ödeme vaktin yaklaşmakta benim için bu çok önemli. Kar beyaz olan ördek hemen cevap vermiş. Fındık fare ise otoriter bir sesle fırsat bu fırsat demiş ve küçük kırmızı tavuğa teklifini sunmuş. -Zaten borçlusun küçük kırmızı tavuk, ben sana çok yardım ettim madem karnın çok aç o zaman tarlamda çalışacak, bir lokma yiyecek bulabileceksin."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kucuk-yesil-sabun-hikayesi/", "text": "Küçük yeşil sabun hikayesi, Günlerden bir gün annesi, kızı Cansu'nun ellerinin her zaman temiz kalabilmesi ve bu sayede mikropların onu hasta edememesi için kızına küçük yeşil bir sabun almış. Kızı Cansu'ya her gün okuldan geldiğinde, yemek yemeden önce ve yemek yemeden sonra bu sabunla ellerini güzelce yıkayarak ellerindeki tüm mikropları ortadan kaldırarak tertemiz yapabileceğini söylemiş. Cansu ilk başlarda bu küçük yeşil sabun ile her gün ellerini düzenli olarak güzelce yıkasa da, bir süre sonra ellerini sadece suya tutmaya hatta bazen hiç yıkamamaya başlamış. Hal böyle olunca da Cansu'nun kendisiyle ellerini yıkayıp tertemiz yapmasından mutlu olan ve bu sayede kendisini iyi hisseden küçük yeşil sabun, Cansu'nun artık onu kullanmamasından dolayı çok üzülmüş ve görevini yerine getiremediği için kendini kötü hissetmeye başlamış. Yine bir gün sırf annesi ona ellerini yıkamasını söylediği için lavaboya gelen ama yalnızca ellerini ıslatan Cansu'yu gören küçük yeşil sabun, daha fazla dayanamayarak ağlamaya başlamış. O kadar ağlamış ki gözyaşları üzerine aktıkça köpürmeye başlamış. -Ben senin ellerin tertemiz olsun ve sen bu sayede hastalanma diye buradayım ama sen beni artık hiç kullanmıyorsun. Ben sen beni her kullandığında görevimi yerine getirdiğim için çok mutlu oluyordum. Ama artık beni hiç kullanmadığın için ellerini temiz tutamıyorum demiş. Bunları duyan Cansu, küçük yeşil sabun için çok üzülmüş ve ne kadar haklı olduğunu anlamış. Elleri gerçekten kirliymiş ve kendisini bu günlerde hasta hissediyormuş. Hemen eline küçük yeşil sabunu alan ve güzelce ellerini sabunla yıkayan Cansu, ellerinin tertemiz olduğunu ve çok güzel koktuğunu görünce çok mutlu olmuş. Bundan sonra her gün küçük yeşil sabunu kullanarak ellerini yıkayacağına söz vermiş ve küçük yeşil sabun çok mutlu olmuş. Cansu bundan sonra hep evden geldiğinde, yemek yemeden önce ve yemekten sonra ellerini çok sevdiği dostu sabunu ellerine sürtmüş ve köpükleriyle ellerini bir güzel yıkayıp tertemiz yapmış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kurbaga-masali/", "text": "Kurbağa Masalı: Bir zamanlar, uzak bir köyde yaşlı bir kadınla genç bir kız vardı. Bu iki kadın, köyün en fakir insanları arasında yer alıyorlardı ve bu yüzden her gün köyün dışındaki büyük ormanda odun toplamak zorundaydılar. Ancak ormanın derinliklerinde, tehlikeli hayvanlar ve gizemli varlıklar olduğu söyleniyordu. Bir gün, genç kız ormanda odun toplarken, altın renginde parlayan bir kurbağa buldu. Kurbağa, kıza dönüp, Lütfen beni eve götür ve bana bir gece boyunca evinde kalma izni ver. Eğer bunu yaparsan sana üç dilek hakkı vereceğim, dedi. Kız, kurbağanın teklifini kabul etti ve onu evine götürdü. Gece boyunca, kurbağa kızın yanında kaldı. Sabah olduğunda kurbağa, Şimdi sana üç dilek hakkı vereceğim. Ancak dikkatli ol, çünkü her dileğin bir bedeli olacaktır, dedi. Kız, ilk dileğini dile getirdi: Ormanda odun toplamak zorunda kalmamak için bir evimiz olsun. Kurbağa, kızın dileğini yerine getirdi ve ormanın kenarında büyük ve güzel bir ev belirdi. Ancak bu ev, ormanda yaşayan hayvanların yaşam alanını daraltmıştı. İkinci dileğini diledi: Annem ve ben asla aç kalmayalım. Kurbağa, kızın bu dileğini de yerine getirdi ve evlerinin bahçesinde bol bol meyve ağaçları ve sebzeler yetişmeye başladı. Ancak bu, toprakta yetişen diğer bitkileri ve onları besleyen hayvanları olumsuz etkiledi. Üçüncü ve son dileğini diledi: Annemle ben her zaman mutlu olalım. Kurbağa, kızın bu dileğini de yerine getirdi. Ancak bu mutluluk, onların çevrelerindeki doğal dengeleri bozmaktan kaynaklanıyordu. Birkaç hafta sonra, köydeki diğer insanlar bu büyük ve güzel evi fark ettiler ve ormana daha fazla ağaç kesmeye başladılar. Ormanın hayvanları ve bitkileri hızla yok oldu ve köyde su kıtlığı baş gösterdi. Kız, yaptığı hataları fark etti ve kurbağayı bulup ondan yardım istemeye karar verdi. Kurbağa, Dileklerinin sonuçlarına dikkat etmen gerektiğini söylemiştim. Ancak sana bir şans daha verebilirim, dedi. Kız, kurbağadan, ormanın ve köyün eski haline dönmesi için bir dilek daha diledi. Kurbağa, kızın bu son dileğini de kabul etti ve her şey eski haline döndü. Ancak kız, bu sefer odun toplamak ve aç kalmak zorunda kaldı. Ancak kız, doğanın dengesinin ne kadar önemli olduğunu öğrenmişti ve bundan sonra daha dikkatli ve saygılı davrandı. Ormanın hayvanları ve bitkileriyle daha iyi bir ilişki kurdu ve köydeki diğer insanlara da doğayla uyum içinde yaşamanın önemini anlattı. Sonunda, kız ve yaşlı kadın, köydeki diğer insanlarla birlikte ormanı koruma kararı aldılar ve birlikte doğayla uyum içinde yaşamaya başladılar."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kurnaz-tilkinin-sonu/", "text": "Elim elim epelik, yerden çıktı tepelik. Tepeliğin yarısı, limonların sarısı. Evvel zaman içinde pireler berber iken, develer tellal iken ormanın içinde güzel bir çiftlik varmış. Bu çiftlikte, atlar, inekler, koyunlar, kuzular, ördekler, tavuklar huzur içinde yaşarmış. Fakat günlerden bin gün tavuklar hastalanmış. Tavukların hastalandığını duyan tilki hemen bir kurnazlık düşünmüş. Üzerine doktor önlüğü giyip, boynuna da dinleme aleti takmış. Çantasını da alarak doğru kümesin yanına gelmiş. Kapıyı çalmış. Ben doktorum. Sizi tedavi etmeye geldim. Kapıyı açın, demiş tilki. Evet. Uzaklardan geldim. Hasta olduğunuzu duydum. Benim görevim hasta olan hayvanları tedavi etmek. Hem de çok. Şu kümesin kapısını açın da, içeri girip dinleneyim. Onlar böyle konuşurken tavukların seslerini duyan çiftlik sahibi koşup gelmiş. Tilkiyi üzerinde önlük, elinde çanta görünce şaşırmış. Niyetini anlamış. Seni gidi kurnaz tilki! Yine de kurnazlıklar düşünüyorsun? diye kovalamaya başlamış. Tilki mi? Arkasına bile bakmadan kaçmış. Bir daha da bu kümese yaklaşmamış. Çiftlik sahibi ise bir hayvan doktoru bulmuş. Tavuklar kısa sürede iyileşmişler. Birlik içinde güzel yaşamışlar. c) Doktor önlüğü giymiş. Çantasını almış. Kümese gitmiş. e) Ünlü olmuş. Masallarda rol almış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kurt-adam-hikayesi/", "text": "Kurt adam hikayesi, Ormanın derinliklerinde kocaman bir sarayda yaşamakta olan bir kurt adam varmış. Kurt adam herkesten uzak yaşamakta ve insanların ona zarar vereceğinden korkmaktaymış. Yıllar önce kötü kalpli bir cadı tarafından lanetlenen kurt adam eskiden sadece dolunayda kurt olurmuş. Ancak o günden sonra sürekli kurt kılları ile kaplı ama insan formunda bir yaratığa dönüşmüş. Kurt adamın eski haline dönebilmesinin tek şartı ise ona gerçekten aşık olan bir kızın onunla evlenmesiymiş. Bu durum onu çok üzse de insanları korkutmak istemediği için sarayından çıkmazmış. Ömrünün sonuna kadar kurt adam olarak kalacağını bilen bu adam hiçbir şey yemez sadece koltuğunda günlerce otururmuş. Bir gün sarayından dışarıya çıkan kurt adam ise genç bir kız görmüş. Ona o anda aşık olan kurt adam kıza görünmeden sarayına geri girmiş. Kız ise etrafta gezinirken gördüğü sarayın içerisine girmeye karar vermiş. Büyüklerinden sık sık bu saray ile alakalı hikayeler duyan genç kız saraydan uzak durması gerektiğini bilse de merakına yenik düşmüş ve sarayı gezmeye karar vermiş. Genç kızın saraya girdiğini gören canavar ise hemen bir yere saklanmaya karar vermiş. Genç kız sarayın tüm odalarını teker teker gezmiş ancak kendisine anlatılan hikayedeki gibi kötü kalpli bir canavar ile karşılaşmamış. Tam saraydan çıkacağı sırada canavar yanında bulunan bibloyu devirmiş. Kız korkarak etrafına bakınmaya başlamış ve sesin nereden geldiğini merak ederek odanın içerisinde dolaşmaya başlamış. Canavar tam başka bir yere saklanacağı sırada ise kız onu görerek çığlık atmış. Kızı korkuttuğu için üzülen canavar artık kızı sakinleştirmekten başka bir çaresinin olmadığını biliyormuş. Kızı zorla sandalyeye oturtarak ona her şeyi anlatmaya başlamış. Kız anlatılanlar karşısında şaşkınlık duysa da hala korkmaya devam etmekteymiş. Canavar üzülerek kızı artık geri gönderemeyeceğini gönderirse köylünün onu öldürmeye geleceğini biliyormuş. Kızı mahzene kapatmaktan başka çaresi kalmayan kurt adam ilk görüşte aşık olduğu bu genç kızı mahzeni kapatmaya kıyamamış. O günden sonra genç kız ona ne kadar yalvarsa da canavar geri gönderemeyeceğini her seferinde kıza anlatmaktaymış. Böyle birlikte yaşayarak aylar hatta yıllar geçmiş. Bu sırada kızın babası ve tüm köy halkı kızı aramaktaymış en son çare olarak ise saraya gitmeye karar vermişler. Bir gece ellerinde meşaleler ile saraya baskın yapan köylü halkı canavarı tuzağa düşürerek dışarıya çıkarmışlar. Bu sırada canavardan hoşlanmaya başlayan ve canavarı seven kız ise ona zarar verilmemesi için yalvarmaya başlamış. Kız babasını kalabalığın içerisinde bularak tüm olan biteni anlatmış ve canavar ile çok iyi arkadaş olduklarını ona zarar vermemeleri için yalvarmış. Babası kızını üzmemek için herkese tüm olanı anlatsa da köylü halkı kıza ve babasına kızarak sarayı terk etmişler. Kurt adam ise kızın kendisini kurtardığı için ona minnettar olmuş. Daha sonra ise tüm olanları detaylı olarak kızın babasına anlatmış ve kızı babasından istemiş. Canavarın bu haline üzülen baba ise kızını canavar ile evlendirmeye karar vermiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kurt-ile-esek-masali/", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde dağların ardında ormanın içinde bir eşek yaşarmış. Çok susadığında tertemiz ve serin bir dereye gider su içermiş. Bu eşek yine bir gün çok susamış ve dere kenarına giderek su içmeye başlamış. Birden arkasından bir gürültü duymuş ve başının derde gireceğini anlamış. Gelen gürültü kurttan geliyormuş. Kurt eşeği avlamak için atağa geçmeyi planlıyormuş. Eşek ise kaçacak yeri olmadığını fark edince aç kurdu önlemek için bir plan hazırlamış. Birden topallayarak sancı sesleri çıkarmaya başlamış. Aç kurt eşeğin yanına giderek sormuş. Neyin var eşek kardeş, daha sana saldırmadım bile nedir bu çığlıklarının sebebi, demiş. Eşek ise anlatmaya başlamış. Ayağıma çok büyük ve sivri bir diken girdi ve bu diken canımı çok acıtıyor, sen de beni yersen muhtemelen mideni delebilir, demiş. Bunun üstüne kurt düşünmüş. Madem bu eşeği yiyeceğim bari dikeni çıkarıp öyle yiyeyim, demiş. Bunun ardından kurt, eşeğin arkasına geçerek dikeni aramaya başlamış. Bu sırada da eşeği nasıl yiyeceğini hayal ediyormuş. Eşeğin arkasına geçince ayağını kaldırmasını söyleyip iyice incelemek istemiş. Karnı da çok açmış pek mantıklı düşünemiyormuş. Eşek ayağını kaldırır kaldırmaz ayaklarıyla kurdun dişlerine çok sert bir şekilde çifte atmış. Kurt geriye doğru fırlarken dişlerinin her biri yamulmuş. Kurt söze başlamış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kurt-ile-keci-yavrulari-masali/", "text": "En çok okunan ve çocuklar tarafından sevilen Kurt ve Yedi Keçi Yavrusu, Grimm Kardeşler tarafından derlenmiş ünlü bir fabl tarzı masaldır. Her yaştaki çocuk için uygun olan bir kurt masalı...İyi Okumalar. Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir anne keçi varmış. Bembeyaz tüylü anne keçinin yedi tane de birbirinden sevimli ve şirin yavrusu varmış. Anne keçi, yavrularını çok sever, her zaman onları korumaya çalışırmış. Çünkü keçinin evinin yanındaki ormanda hain bir kurt yaşarmış. Bu kurt, türlü hilelerle kandırdığı kuzu, koyun, tavşan gibi hayvanları yermiş. 7 Yavru keçi annelerine Anneciğim! Sakın gözün arkada kalmasın. Biz dediklerini yaparak kendimizi koruyacağız, demişler, Bunun üzerine anne keçi yola çıkmış. Ormanın derinliklerine doğru yol alırken, kurt da karnını doyuracak bir şeyler arıyormuş. Ağaçların arkasına saklanmış, etrafı gözetlerken anne keçiyi görmüş. Hımmm, evden uzaklara gidiyor herhalde, kendisi buradaysa, yavruları evde yalnızdır. Harika bir şey bu! Gidip onları kandırmalıyım. Bu günkü yemeğim de hazır. diye düşünmüş. Hiç zaman kaybetmeden yola koyularak yedi küçük yavrunun evine varmış. Benim yavrularım, anneniz. diye çirkin bir ses duymuş yavrular. Bunun üzerine annelerinin kurt hakkında söylediklerini hatırlamışlar. Sen bizim annemiz olamazsın! Annemizin ince ve tatlı bir sesi vardır. Seninki ise çok kalın ve çirkin. Sen ancak hain kurt olabilirsin. demişler. Kurt aldığı bu cevaba çok sinirlenmiş. Sesimi değiştirmeyi unutmuşum! demiş kendi kendine. Sonra da usulca, geldiği gibi gitmiş. Ama kurt vazgeçmek istemiyormuş. Karnı o kadar acıkmıştı ki... Ne yapsam da bu yavruları kandırsam. diye düşünüyormuş. Sonunda sesini inceltip tekrar gitmeye karar vermiş. Birkaç kez evin önüne gitmeden denemeler yapmış. Sonra da keçinin evine tekrar giderek, kapıyı çalmış. Tak, tak, tak Oyun oynayan keçi yavruları kapıdan gelen bu sesle irkilmişler. Anneleri bu kadar kısa sürede dönmüş olamazmış. Yavru keçilerden bir tanesi: Kim o diye sormuş. Yavru keçiler birbirlerine bakmışlar. Bu ses gerçekten de annelerinin sesine benziyormuş. Tam kapıyı açmaya hazırlanıyorlarmış ki içlerinden en küçük olanı, kurdun ayağını görmüş. Kurt ayağını kapının altından uzatmıştı. Dur bakalım, yalancı! Sen bizim annemiz olamazsın. Senin simsiyah ayakların var. Oysa bizim annemizin patikleri bembeyaz. demiş. Bunu duyan kurt: Tüh, yine hata yaptım. Ayağımı bu kadar kapıya yanaştırmanın ne gereği vardı sanki. diye kendi kendine söylenmiş. Ama yine vazgeçmeyi düşünmüyormuş. Karnı da o kadar acıkmış ki bu yavruları yemezse açlıktan ölebilirmiş. Kurt yine bir hainlik düşünerek, fırına doğru gitmiş. Ah sormayın ayağımı bir yere sıkıştırdım, çok acıyor. Üzerine biraz hamur koyar mısınız? diye sormuş. Fırıncı, kurdun ayağına biraz hamur sürdükten sonra üzerine de un serpince, kurdun ayakları bembeyaz olmuş. Kurt büyük bir heyecanla, keçinin evinin yolunu tutmuş. Yavru keçileri düşündükçe ağzı sulanıyormuş. Kurt üçüncü kez kapıyı çalmış. Kurt sesini incelterek, Yavrularım ben geldim, kapıyı açın. size bir sürü yiyecek getirdim. demiş. Yavru keçiler bu kez gerçekten de annelerinin geldiğini zannetmişler. Ama yine de önlem olsun diye, Ayağını kapının altından uzat bakalım. demişler. Kurt gönül rahatlığı ile ayağını uzatmış. Kapının altında bembeyaz bir ayak gören yavrular kurdu anneleri sanınca, sevinçle kapıyı açmışlar, açmasına ama bir de ne görsünler! Karşılarında duran, anneleri değil! hain kurtmuş. Ayaklarını dizlerine kadar una bulayan kurt, yavruları bu şekilde kandırmış. Keçi yavruları da aç kurdu karşılarında görünce neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Her biri saklanacak ayrı bir köşe aramış. Keçilerden biri masanın altına gizlenmiş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. kapağını kapamış. Dördüncüsü mutfağa koşmuş. Beşincisi dolabın içine, altıncısı sandığın içine girmiş. Yedincisi de çalar saatin arkasına saklanmış. Gözü dönmüş kurt keçileri o kadar iyi izlemiş ki hepsini tek tek bulmuş. Hiç acımadan yavru keçileri bir bir yutmuş. Ancak yavruların en küçüğü çalar saatin arkasına saklandığı için onu görememiş. Kurt, o kadar çok yemişti ki, karnı iyice şişince üzerine bir ağırlık çökmüştü. Biraz dinlenmek için evin ilerisinde bulunan bir ağacın altında giderek uyumaya başlamış. Çok geçmeden, anne keçi yiyeceklerle beraber eve yaklaşmış, yavrularına getirdiği yiyecekleri onlara vermek için sabırsızlanıyormuş. Ancak evin önüne geldiğinde kapının ardına kadar açık görünce yiyecekleri yere atarak hemen eve koşmuş. Bir de ne görsün? Ev darmadağınıkmış. evin içinde bir kovalamaca olduğunu hemen anlamıştı. Yavrularını da göremeyince oturup, ağlamaya başlamış. Ah, bu kurt bütün yavrularımı yedi! demiş. Tam bu sırada, saatin arkasına gizlenmiş olan yavru keçi yerinden çıkmış. Çok korkan yavrucuk, neredeyse yürümeyi unutmuş. Anne keçi yavrularından birini canlı görünce çok sevinmiş. Hemen onu kucağına alarak, öpüp koklamış. Yavru keçi gördüklerini ve kurdun kendilerini nasıl kandırdığını bir bir annesine anlatmış. Tam bu sırada anne keçi, çok da uzaktan gelmeyen bir horlama sesi işitince, hemen dışarı çıkarak sesin geldiği yöne bakmış. Bir de ne görsün? Kurt koskocaman karnıyla mışıl mışıl uyuyor. Sessizce kurdun yanına gitmiş. Bakmış ki kurdun karnında kıpırdamalar var. Hemen eve geri dönerek, iğne iplik, makas aldıktan sonra küçük keçi yavrusuna taş toplamasını söylemiş. Anne keçi kurdun karnını yarınca yavrularının hala yaşadıklarını görmüş. Hepsini aceleyle teker teker dışarıya çıkarttıktan sonra küçük keçi yavrusunun getirdiği taşları taşları kurdun karnına doldurup sonra da kurdun karnını dikmiş. Anne keçi, yavrularını da alarak hızla oradan uzaklaşmış. Eve geldiğinde her bir yavrusunu öpmüş, koklamış. Onlara aldığı hediyeleri vermiş. Yavru keçiler, kurttan kurtulduklarına çok sevinmişler. Kendilerini kurdun karnından kurtaran annelerine de sözünü daima dinleyeceklerine ve daha dikkatli davranacaklarına dair söz vermişler. Bu arada, saatlerce uyuduktan sonra uyanan kurt, midesinde bir ağırlık hissetmiş. O kadar çok yedim ki hala karnım şiş. demiş. sonra da Çok susamışım, gidip şu dereden su içeyim bari... diyerek Ayağa kalkmış. Midesinde taş olduğundan habersiz bir şekilde yürüyormuş. Çok yakın olan ırmak kenarına ulaşması baya sürmüştü. Tam eğilip su içecekmiş ki ağırlık yapan taşlar yüzünden dengesini kaybederek suya düşmüş. Taşlar onu daha da dibe çekince, Kurt ırmağın azgın sularında gözden kaybolmuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kurt-ile-koyun-hikayesi/", "text": "Kurt ile koyun hikayesi, bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde Bir gün, küçük bir köyde yaşayan Kurt, yemyeşil bir ormanda gezintiye çıkmıştı. Ormanın içinde koşuşturan koyunları gördüğünde aklına onları kovalamak ve onlara kötülük yapmak gelmiş. Hemen onların peşine düşmüş. Kurt'un gelişini fark eden masum koyunlar korkup kaçmaya başlamışlar. Koyunlar kaçmaya başladıklarında, Kurt da onları kovalamaya başlamış. Koyunlar nereye koşarsa kurt da zavallı koyuncukların peşinden koşmuş. Mağarada korku dolu kovalamacalar devam etmiş. Fakat bir anda hiç beklenmedik bir şey olmuş ve Kurt, mağara içinde koyunları kovalarken bir anda mağaranın duvarına çarpmış. Kurt, duvarın sertliğine çarptığı için, yere düşüp hafifçe yaralanmış. Canı acıyan kurt etrafında dönüp sızlanmaya başlamış. Kurt'un acı çektiğini gören Koyunlar ise, ona yardım etmek için yanına koşarlar. Hemen Kurt'un yaralarını temizleyip sarmaya yardım ederler. Kurt her ne kadar koyunlara kötülük yapmış olsa da Kurt'un düşmesine ve canının yanmasına sebep oldukları için, Kurt'tan özür dilerler. Kurt ise bu iyiliklerini karşılıksız bırakmaz ve yaptığının çok yanlış olduğunu düşünerek koyunlardan özür diler. Kurt çok pişman olmuştur, koyunlara karşı çok mahcup olmuş ve onlardan af dilemiştir. - Koyun kardeşler sizden çok özür dilerim. Sizi korkutup kovaladım. Halbuki siz bana hiçbir kötülük yapmamıştınız. Ben buna rağmen size kötülük yaptım. Çok özür dilerim sizlerden. Koyunlar ise Kurt'un bu davranışı üzerine özrünü kabul ederler. Çünkü önemli olan kişinin yaptığı hatalardan ders çıkarıp bir daha bu hatayı yapmamasıdır. Koyunlar Kurt'tan sadece bir daha kimseyi kovalamamasını ve hiçbir canlıya zarar vermemesini isterler. Artık akıllanmış olan iyi niyetli Kurt bu teklifi kabul eder ve koyunlar ile arkadaş olmayı ister. Koyunlar da bu teklifi kabul eder. Hep birlikte mutlu, huzurlu bir arkadaşlık kurarlar."} {"url": "https://masaloku.com.tr/kusursuz-prens-masali/", "text": "Bir kötü niyetli büyücü tarafından yapılan büyü sonucu zor duruma düşen prens ve prensesin mücadelesini konu edinen çok güzel bir prens masalı. İyi okumalar. Bir zamanlar uzak bir diyarda, güzel bir prenses yaşarmış. Bu prenses büyük bir kalede otururmuş ve kendisine hizmet eden bir sürü hizmetçisi varmış. Ama prenses mutlu değilmiş. Çünkü bir büyücü ona aşıkmış. Bu kötü büyücü prensese sahip olmak istiyormuş. Kendisini dev bir kedi şekline sokmuş ve prensesi her yerde takip ediyormuş. Bu laneti sadece bir prens bozabilirmiş. Bozmak için de bu dev kedinin kuyruğuna basması gerekliymiş. Bu sayede prenses serbest kalacakmış. Bu korkunç bir şey, prensin serbest kalması gerek! Vezirler! Yola çıktığımı hiç kimseye haber vermeyin. Yoksa kedinin haberi olur. O büyücü derin uykudayken onun kuyruğuna basacağım. demiş. Prens, az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş ve o kediyi en sonunda bulmuş. Gece çöktüğünde kedi derin bir uykuya dalınca, sessizce ona yaklaşan Prens, kuyruğuna basar basmaz, kedi büyücüye dönüşmüş. Prens bu lanet çok mantıksız diye düşünmüş: Oğlum dev gibi bir burunun olduğunu hemen fark edecektir. Büyük bir burun kusur değildir! Bu yüzden korkmam gerekmiyor. demiş. Prenses o sabah dünyanın en mutlu insanı olmuş. Bütün krallık buna çok sevinmiş. Çünkü kötü büyücü yok olmuştu. Prenses hemen prensle evlenmiş. Prens prensesle evlendiği için o kadar mutluymuş ki o laneti tamamen unutmuş. Aradan seneler geçmiş ve artık kraliçe olan prenses ilk çocuğunu dünyaya getirmiş. Prens Sümbül kralın bir iş gezisinde olduğu bir zamanda doğmuş. Ama bu mutluluk uzun sürmemiş. Çünkü kraliçe hayatını kaybetmiş. Krallık bu kaybın daha acısını daha atlamamışken kötü bir haber daha gelmiş. Kralın gemisi denizde batmış ve kral da ölmüş. Prens Sümbül artık tahtın tek varisiymiş. Ne var ki prensle ilgili bir terslik varmış. Vezir Doğru söylüyorsun prensimizin utanmaması için herhangi bir sebep yaratılmamalıdır! Bizim görevimiz bu burunu yok saymak ve onunda fark etmemesinde izin vermemektir. demiş. Böylece vezirler ve saray erkanı prensin yüzündeki o büyük burunu saklamaya karar vermişler. Normal burunları olan bütün kralların resmi fotoğraf karesinden çıkarılmış. Her uşak, kahya ve bakıcı uyarılmış. Hiç kimsenin o burundan bahsetmemesi şartmış. Herkes, prensin o dev gibi burnuna iltifat etmeliymiş. Okuldaki öğretmenler tarihi değiştirecek kadar ileri gitmişler. Sadece büyük burunlu savaşçıları anlatmışlar. Herkes neredeyse normal burunlu insanlara gülüyormuş. Vezirler ellerinden geleni yapmışlar! Karlılıkta bazı yakışıklı erkeklerden saraya her girişlerinde sahte burunlar takmasını bile istemişler. Prens büyük burnuna hayran olarak ve onunla gurur duyarak büyümüş. Bu kusur gizlenmiş. Vezir: Yüce prensim! Taç giymenizin vakti geldi! Ama kanunları çok iyi biliyorsunuz Tahtı gerçek tende devralmak için evlenmeniz gerekiyor! Vezir: Evet! Evet! Çok iyi yakışıklı prensim! Ben hemen gerekli işleri halledeyim! demiş. Prens: Ne! Kim bunu yapmaya cüret etmiş. Orduyu hazırlayın, prensesimi bulmak için bizzat kendim yola çıkacağım. demiş. Böylece Prens adamları ile yola çıkmış. Bir çölün ortasına vardıklarında bir kum fırtınası prensi adamlarından ayırmış. Prens uyandığında kendini yabancı bir diyarda bulmuş. Hiç durmadan yürümüş ama hiç kimseyi bulamamış. Prens: Ahh! Karnım aç ve çok da susadım! Ne yapacağım şimdi? Bir dakika bu bir ev mi? diyerek evin yanına gitmiş. Kadın: Evimi çok özlediğim için onun gibi bir yer yaptım. Çünkü ben uzak bir ülkenin kraliçesiydim. Birkaç yıl önce ava çıktığımız bir gün yolumu kaybettim. Neyse ki mücevherlerim ve bir avuç yardımcılarım yanımdaydı. Aslında komik bir hikaye. demiş. Prens: Off! Burnumdan bahsetmeyi kesmeyecek bu kadın. Uşaklarıyla laklak ederken yolunu kaybetmiş zaten. Kendi düşük çenesi yüzünden buraya geldiğinin farkında değil mi? diye mırıldanmış. Kadın bir ara duraksamış sonra da: Siz beni dinliyor musunuz? Burnunuz nasıl olurda burnunuz sizi hiç rahatsız etmez. demiş. Prens: Sizinle gereksiz tartışmalar girmeyeceğim! Buradan hemen gidiyorum! demiş. Prens yolda bir pazara rastlamış. Yanından geçtiği insanlar prensin burnunu işaret edip gülmüşler. Prens: Çok tuhaf! Burada ki insanların burunları çok küçük! Benimki onlara çok tuhaf geliyor. Bu krallık tümden bir acayip. diye düşünmüş. Ama şüphe prensin zihnini kemirmeye başlamış. Herkesin minik bir burnu varmış ve hiç kimse o burunla çirkin görünmüyormuş. Prens: Sizin o minik burnunuzdan daha sonra bahsedebiliriz. Ben şu laneti bozayım! demiş. Prens kaleye tırmanmış, prensesin elini tutmuş ve onu tam öpeceği sırada dudaklarının prensesin eline değmediğini fark etmiş. Prens: Off! Özür dilerim prenses, laneti bozamıyorum! Bunu daha önce fark etmemiştim. Burnum gerçekten de çok büyükmüş. Oysaki krallığım bana gayet normal hissettirdi. Ama bu bir kusurmuş ve ben onunla yaşamak zorundayım. demiş. Kadın: Hayır çocuğum, hepimizin kusurları vardır. Sen burnunu küçülterek bozmadın o laneti. İnsanın kendisini sevmesi çok önemidir. Ama kendimizi aşırı sevmek kusurlarımız fark etmemize engel olur. Bizler kusurlarımızı fark ettiğimiz zaman istediğimiz şeyleri başarabiliriz. Tıpkı prensesini bulman ve kendi kusurunu fark edip laneti bozman gibi! Sadece kendi kusurlarımızı gördüğümüzde gerçekten kusursuz insanlar oluruz. demiş. Prens ve prenses kendi krallığına dönüp evlenmişler. Krallığın gerçekten de artık kusursuz bir kralı varmış. Merhaba bence çok heyecansız bir masal."} {"url": "https://masaloku.com.tr/masal-battaniyesi-hikayesi/", "text": "Masal battaniyesi hikayesi, Köyün birinde Ayşe teyze adından bir kadın yaşamakta ve çocuklara her gün farklı farklı masallar anlatmaktaymış. Çocuklar her gün bir an önce masal saatinin gelmesini bekleyip koşa koşa Ayşe teyzenin evine giderlermiş. Ayşe Teyze'de çocukları her gün aynı saatte bekler ve onlara değişik değişik masallar anlatırmış. Çocuklar her gün farklı bir masalı dinlermiş ve her seferinde Ayşe Teyze'ye yeni yeni masalları nereden bulduğunu sorarlarmış. Ayşe teyzenin çocuklardan sakladı bir sırrı varmış. Ayşe teyze anlattığı her masalı evinde bulunan masal battaniyesi sayesinde öğrenir çocuklara da öğrendiği bu masalları anlatırmış. Bu sihirli battaniye her gün farklı bir masalı Ayşe teyzeye anlatır Ayşe teyze de köydeki çocuklara anlatırmış. Bir gün Ayşe teyze evinin ihtiyaçlarını almak için pazara doğru inmiş. Bu sırada köyde bulunan hırsız ise Ayşe teyzenin bu sırrını öğrenmiş. Aklından eğer bu masal anlatan battaniyeyi çalarsam başka bir ülkede çok pahalı bir paraya satarım demiş. O gün de Ayşe teyzenin evde olmamasını fırsat bilen bu hırsız koşarak Ayşe teyzenin evine girmiş ve masal battaniyesini sakladığı yerden alarak evden hızla uzaklaşmış. Ayşe teyze eve geldiğinde akşama çocuklara anlatacağı masalı dinlemek için masal battaniyesinin yanına gitmiş ancak koyduğu yerde olmadığını görünce telaşlanmış. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra eve çocuklar gelmeye başlamış ancak Ayşe teyze battaniyesi olmadığı için hangi masalı anlatacağını bilememiş. Sonunda çocuklara doğruyu söylemesi gerektiğini düşünerek tüm olan biteni kendisinden masal dinlemeye gelen çocuklara anlatmış. Çocuklar Ayşe teyzenin söylemiş olduğu bu sözlere hem çok üzülmüş hem de bu durumun altında yatan kişinin hırsız olduğunu hemen anlamışlar. Ayşe teyzenin evinden çıkan çocuklar yolun kenarında toplanarak hemen Ayşe teyzenin masal battaniyesini hırsızdan geri alacak bir plan yapmaya başlamışlar. Tüm planı hazır olduktan sonra çocuklar sabah erken saatlerde hırsızın evinin orada buluşmak için sözleşmişler. O gece hiçbirinin gözüne uyku girmemiş ve bir an önce sabah olmasını beklemişler. Sabahın ilk ışıklarında ise hemen hırsızın evinin oraya giderek planlarını uygulamaya başlamışlar. Hırsız evden çıkar çıkmaz yanındaki çuvalın içerisinde Ayşe teyzenin masal battaniyesi olduğunu anlayan çocuklar hemen planlarını uygulamaya başlamışlar ve hırsızın önüne çıkmışlar. Bu sırada 2 arkadaşı hırsıza saçma sapan sorular sorarak onlara yardımcı olmasını istemişler ve yaka paça hırsızı oradan uzaklaştırmışlar. Bu sırada çuvalın altını kesen çocuklarda yanılmadıklarını anlayarak masal battaniyesini çuvaldan almışlar. Sonra koşarak Ayşe teyzenin evine giden çocuklar battaniyeyi Ayşe Teyze'ye geri vermişler."} {"url": "https://masaloku.com.tr/memleketim/", "text": "Babamlar çok küçükken dedem evi İstanbul'a getirmiş. İş imkanı olmadığı için köyümüzü terk etmişiz. Dedem her zaman ekecek toprağımız, bakacak hayvanımız olmadığı için başka illere göç ettiğimizi anlatırdı. Dedem İstanbul'da geçimini sağlamak için birçok işe girmiş. Yorulmuş, yıpranmış ama ailesini kimseye muhtaç etmemiş. Sonradan kendisi yaşlanınca üç oğlu aynı şekilde çalışmaya devam etmiş. Babam ve iki amcam güç birliği yapıp bir konfeksiyon atölyesi açtıklarında artık kendi işlerinin patronu olmuşlar. Gelir durumları iyileşmiş ve belli bir seviyeye ulaşmışlar. Ortaokul yıllarımda bazen atölyeye gidip çalışmak ve büyüklerime yardım etmek isterdim ama her seferinde dedem bana engel olurdu. Nedenini sorduğumda ise Oğlum sen okuyacaksın. Ben senin buralarda çalışmanı değil, okumanı ve en üst makamlara gelmeni istiyorum. derdi. Dedem oldum olası okumayı, öğrenmeyi çok sevmiştir. Çocukluk döneminde ancak ilkokul üçüncü sınıfa kadar okumuş. İmkansızlıklar nedeniyle okulu bırakmak ve çalışmak zorunda kalmış. Ömrü boyunca okuyamamanın üzüntüsünü ve ezikliğini içinde taşıdığını defalarca anlatmıştır. Oğullarına da bu imkanı sunamadığı için rahatsızlık duyuyor, vicdan azabı çekiyordu. Bu nedenle de torunlarının okuması için her şeyi yapıyordu. İlk torun olduğum için dedem her zaman bana biraz daha farklı bir gözle bakmıştır. Hemen her akşam ödevlerimi yapmamı bekler, kendisi de gazetesini okur ve sonrasında benimle sohbet ederdi. Okulumu, arkadaşlarımı ve derslerimi sorardı. Sonra da kendisi anlatmaya başlardı. Canlı bir tarih kitabı gibiydi. Çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği yerlere her zaman derin bir özlem duydu. Bana oraları anlatırken gözleri parlar, sesi canlanırdı. Dedem, dedesinin Sarıkamış şehitlerinden olduğunu söylerdi, Ben bu konuda bir şey biliyor sayılmazdım. Bu nedenle de bu bilgi benim için pek bir şey ifade etmezdi. Ancak dedem köylerini, köy yaşantılarını anlattığı zaman, açıkçası imrenirdim anlattıklarına. Sanki bir masal aleminin içinde bulurdum kendimi. Kaz çobanlığı yapmış, çam ormanlarında karakovan aramışlar. Kurt, ayı, tilki, domuz gibi birçok vahşi hayvanı doğal ortamlarında görmüşler, hem de o yaşlarda. Doğrusunu söylemek gerekirse bu dinlediklerimin yanında sürdürdüğüm hayatım bana çok sıkıcı ve yavan geliyordu. Bu konuyu okulda birkaç defa arkadaşlarımla görüştüm. Ama onlar hallerinden şikayetçi sayılmazlardı. Bu nedenle beni anladıklarını söyleyemem. Bir gün bu iç sıkıntımı okulda rehber öğretmenimle paylaştım. Beni ilgiyle dinledi. Dedemle ilgili sorular sordu. Sık sık notlar aldı. Sonrasında bana derslerimi etkilememesi koşuluyla sportif veya kültürel bir aktivitenin içinde olmamı tavsiye etti. Aktivitenin ne olabileceğini sorduğumda ise iyice düşünüp buna benim karar vermem gerektiğini söyledi. Rehberlik servisinden ayrıldığımda son dersin zili çalıyordu. Hemen gidip derse girdim. Derste de evde de rehber öğretmenin söylediklerini düşündüm. Ama bir sonuca ulaşamadım. Ben odamda böyle düşüncelere dalmışken dedemin seslenmesiyle kendime geldim: Sercan, hayırdır oğlum? Niçin bu kadar düşüncelisin? Dedem benim derdime çare olamaz, diye düşündüm. Bu nedenle sorusunu geçiştirdim: Yok bir şey dede, sen nasılsın? Dedem bir süre bir şey söylemeden beni izledi. Sonra tekrar seslendi: Sercan, hani biz dosttuk? Öyleyiz dede. Hani biz sır ortağıydık? Yine öyleyiz dede. Peki o halde neden bana sıkıntının ne olduğunu an- Anlatmıyorsun? İşte böyleydik. Beni benden iyi tanırdı. Ondan hiçbir şeyi saklayamazdım: Önemli bir şey olmadığı için söylemek istemedim dede. Bundan kolay ne var ki evladım? Ne istediğini düşüneceksin ve bulacaksın. Hepsi bu kadar. Bu kadar kolay mı? Elbette bu kadar kolay. Sen şimdi düşün bakalım sportif bir alan mı istersin, yoksa kültürel mi? Onu da bilmiyorum, sen olsan ne seçerdin dede? Bana kalsa kültürel bir faaliyet seçerim. Çünkü sporla uğraşacak dönemi çoktan geçtim ben. Peki kültürel faaliyetlerin içinde neyi tercih edersin? Evladım şimdi kültürel faaliyet olarak neler var, bilmiyorum. Benim çocukluğumda bu anlamda en büyük eğlencemiz folklor çalışmalarıydı. Folklor mu? Evet, folklor. Beni görmeliydin Sercan. Bir Kafkas figürleri sergilerdim ki ancak o kadar olur. Yapabilir miyim acaba? Şimdiye kadar hiç düşünmedim bile. Elbette yapabilirsin. Çünkü bu senin genlerinde var, ruhunda var. Bunu bir düşüneyim, teşekkürler dede. İyi düşün küçük bey. Geç saatlere kadar bu konuyu düşündüm. Ertesi gün ise rehber öğretmenle görüştüm. Öğretmenim, kararımın çok iyi olduğunu ancak bizim okulda folklor çalışmalarının olmadığını söyledi. Canım sıkıldı, moralim bozuldu. Yine başa dönmüştüm. Akşam bu durumu dedeme söyleyince önce biraz düşündü. Sonra bana sordu: Okulunuzda böyle bir çalışma olsaydı sen katılmayı ister miydin, yoksa ben istedim diye mi istiyorsun? Dede, sen söyleyinceye kadar aklımda folklor aktivitesine yönelik hiçbir şey yoktu. Ama sonra çok düşündüm. Böyle bir çalışmanın bana ilginç geleceğini anladım. Yani gerçekten istedim. Ama artık bunun bir önemi yok. Dur bakalım evladım, her şeyin bir hal çaresi vardır. Hemen teslim olma. Ne yapabiliriz ki dede? Hele baban gelsin, bir konuşalım. Sen bilirsin dede, benim ders çalışmam gerek. Odama çekildim. Kitapların başına geçtim. Artık bu konuyu unutmak istiyordum. Arka arkaya soru çözmeye başladım. Ne zaman uyumuşum, kim beni nasıl yatağıma götürmüş? Bunları hiç hatırlamıyorum. Sabah annemin seslenmesiyle uyandım. Kendimi daha iyi hissediyordum. Kahvaltıdan sonra servise bindim ve okuluma gittim. Benim için sıradan bir gündü. Derslere giriyor, öğretmenlerimi dinliyordum. Dördüncü dersteyken nöbetçi öğrenci geldi ve okul müdürünün beni çağırdığını söyledi. Şaşırmıştım, hemen kalktım ve müdürün odasına gittim. Kapıyı çalıp içeri girince okul müdürüyle dedemin koyu bir sohbete dalmış olduklarını gördüm. Müdür beni fark edince seslendi: Gel Sercan. Bak, deden seni ziyarete gelmiş. Dedemin yanına gidip elini öptüm: Hoş geldin dede! Hoş bulduk Sercan, gel yanıma otur. Ben oturduğumda müdür bey şöyle konuştu: Sercan, deden çok güzel bir teklifle buraya geldi. Senin ailen sponsor olacak ve bizim okulumuzda bir folklor ekibi kuracağız. Müdürün ne demek istediğini tam anlayamamıştım. Dedeme baktım. Dedem olup biteni bana açıkladı: Sercan, bir folklor ekibinin kurulması için gerekli kostüm ve diğer ihtiyaçları bizim konfeksiyon şirketi karşılayacak. Böylece reklamımız yapılmış olacak. Sizin okul ise yetkililere başvurup usta öğretici isteyecek. Böylece folklor ekibiniz kurulmuş olacak. Şimdi anlamıştım. Minnet duygusuyla dedeme sarılıp Çok teşekkür ederim, dede. Böyle bir kuru teşekkürle bana borcunu ödeyemezsin. Ancak çok iyi bir ekip olur ve dereceler alırsanız borcunuzu ödersiniz. Sen merak etme dede. Birkaç gün sonra görevlendirilen bir usta öğretici okulumuza geldi. Sınıflarda duyurular ve ilk seçmeler yapıldı. Ben de ekibe seçilmiştim ve çok mutluydum. Ertesi hafta bizim atölyeden gönderilen iki terzi abi geldi. Tek tek hepimizin boy ve beden ölçülerini aldılar. İki hafta normal gündelik kıyafetlerle provalara devam ettik. Bu sırada Kafkas halk oyunları ekibi olarak her gün biraz daha ustalaşıyorduk. Ekip olarak birbirimize ve müziğe olan uyumumuz tamdı. Üçüncü hafta Kafkas kostümlerimiz geldi. Çok farklı olmuştuk. Kıyafetler bize bambaşka bir hava kazandırmıştı. Daha bir yetişkin olmuştuk sanki. Provalarımız, çalışmalarımız daha zevkli bir hale gelmişti. Bu şekilde haftalar, aylar geçti. Sonunda okulumuza bir haber geldi. Mayıs ayında çeşitli gençlik etkinlikleri kapsamında ortaokullar arası halk oyunları yarışmaları yapılacakmış. Usta öğreticimiz Bülent abi bu haberi bize verdiğinde hepimiz çok heyecanlanmıştık. Nihayet kendimizi gösterebilecek, yeteneklerimizi ortaya koyabilecektik. Daha sıkı, daha ciddi şekilde provalara devam ettik. Eskilerin dediği gibi sayılı günler çabuk geçti ve dersler, provalar derken mayıs ayına ulaştık. Çok iyi bir ekibimiz vardı ve iddialıydık. Ön elemelerle birlikte iki gün boyunca yarışmalar devam edecekti. İlk gün okul idaresinin ayarladığı bir minibüsle yarışmaların yapılacağı büyük salona gittik. Tribünler tamamen doluydu, içerisi çok kalabalıktı. Salonun giriş tarafındaki tribünlerde öğretmenlerimizi ve okul arkadaşlarımızı görünce çok sevindik. Onları selamladık. En önde ise dedemi gördüğümde mutluluğum sonsuzdu. Sunucu ve jüri heyeti salonun ortasındaydı. Konuşmalar yapıldı, kuralar çekildi ve yarışma başladı. Okullar, ülkemizin farklı yörelerinden oyunlar sergiliyordu. Hepsi de çok başarılıydı. Seyircilerin alkışı eksik olmuyordu. Tam anlamıyla bir şenlik havası hakimdi. Sıra bize geldi. Sunucu okulumuzun adını anons etti. Çift sıra halinde orta alana yürüdük ve seyircileri, jüriyi selamladık. Yerimizi aldık ve hareketsiz bekledik. Müzikle birlikte oyunumuza başladık. İlk andan itibaren diğer ekiplerden farkımızı, kalitemizi ortaya koyduk. Seyirciler de alkışlarla bize eşlik ediyorlardı. Hiç hata yapmadan oyunu- muzu bitirdiğimizde nefes nefese kalmıştık ve ter içindeydik. Bilenler bilir, Kafkas oyunlarının ne kadar hızlı, zor ve yorucu olduğunu. Evet yorulmuştuk ama çok mutlu ve gururluyduk. Alkışlar arasında alandan ayrıldık, bekleme yerine geçtik. İlk gün yarışmaları akşama kadar sürdü. Sonunda değerlendirmeye geçildi. Puanlar açıklandı. Grubumuzun açık ara birincisiydik. Zafer sevinçleri, şakalaşmalar, gülmeler eşliğinde dönüş yolculuğumuz çabucak bitti. Evlere dağıldık. Ertesi gün erken gelecektik. Evde, bu ilk zaferimizi dedem göklere çıkardı. Ev halkı tek tek beni kutladı. Beni izlemeye ilk gün sadece dedem gelmişti. İkinci gün hepsi gelecekmiş. Çok yorgundum. Duş aldım, hafif bir şeyler yedim ve hemen odama geçip uyudum. Sabah okula giderken ailemizin bütün bireyleri de yarışmaların yapıldığı salona gitti. Tüm ekip tam vaktinde toplandık. Okul müdürümüz ve Bülent abi de bizimle birlikteydi. Araca bindik ve yarış- manin yapılacağı salona gittik. Yine çok kalabalıktı. Ailemi aynı yerde gördüm ve onlara el salladım. Diğer finalist okullar da geldiler. Tekrar kuralar çekildi ve yarışmalar başladı. Bu defa tüm ekipler çok iyiydi ve hiçbiri hata yapmıyordu. Biz de sıramız gelince alana çıktık, oyunumuzu oynadık. Puanlar toplanıp değerlendirmeler yapılırken heyecan doruktaydı. Sonunda sonuçlar açıklandı. Birinci olarak okulumuzun adı anons edildi. İnanılır gibi değildi, birbirimize sarıldık. Ailelerimiz yanımıza geldi. Okul müdürümüz, öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız yanımızdaydı. Çok mutlu ve gururluyduk, Ekibimiz tekrar alana çağrıldı. Kısa bir gösteri yaptık, Sonra ödül töreni yapıldı. Yarışma sona ermişti. Servis araçlarına binip okula döndük. Okul bahçesinde tekrar zaferimizi kutladık, Babamla amcam beni almaya geldiklerinde arkadaşlarımdan ayrıldım. Eve gittiğimizde başta dedem olmak üzere herkes beni tebrik etti. Hep beraber yemeğe oturduk. Günün güzel ve heyecanlı anlarını tekrar tekrar anlattılar. Konuştuk, gülüştük. Odama geçtiğimde vakit hayli ilerlemişti. Üstümü değiştirdim. Yatağıma girdim. Bir süre madalyamı inceledim. Bu çok güzel, çok farklı bir duygu. Dedemi düşündüm. En çok da onun güvenini boşa çıkarmadığım için mutluydum. Bu ruh hali içinde dalıp gitmişim. Sonraki günler tekrar eski düzene döndük. Yaşadıklarımız da bizim için tatlı bir anı oldu. Karne dönemi geldi. Notlarım çok iyiydi., Güzel bir yaz tatilini hak etmiştim. Okuldan ayrılmadan önce rehberlik servisine gidip uzun yaz tatiline yönelik olarak tavsiyeler istedim. Rehber öğretmen beni çok iyi tanıyordu. Bu nedenle kendisinin tavsiyelerini çok önemsiyordum. Rehber öğretmen yan tarafından büyükçe bir dosyayı aldı. İçinden bir resim çıkardı. Bir süre baktı, sonra bana gösterdi: Bizim folklor ekibinin birincilik ödülünü alırken çekilen bir fotoğrafı bu. Ne kadar güzel ve anlamlı bir fotoğraf değil mi? Evet, öğretmenim. Senin için çok güzel bir deneyim ve değişiklik oldu. Bak Sercan, okul sezonunda edindiğin kazanımları tatil sürecinde kaybetmemen, unutmaman gerekiyor. Böylece başarıların bir anlam kazanacaktır. Evet öğretmenim, çok iyi anladım. Teşekkür ederim. Rehber öğretmenin yanından ayrılırken hedefimi belirlemiştim bile. Artık yedinci sınıfa geçmiştim. Şimdiden liselere giriş sınavına hazırlanacak ve iyi bir okul kazanacaktım. Bir karar vermenin getirdiği psikolojik rahatlıkla yaz tatilim başladı. Son derece düzenli bir şekilde günlerimi geçirmeye başladım. Hem kitap okudum hem ders çalıştım hem de mağazaya gidip büyüklerime yardım ettim. Kimi zamanlar ise küçük kuzenlerimle ilgilendim. Bu şekilde günler, haftalar geçti ve sonunda eylül ayı geldi. Üç aylık uzun yaz tatilinin çok kısa sürede bitmesine şaşırmıştım. Ama hemen kendimi toparladım ve okulların açılmasıyla ben de derslere başladım. Arkadaşlarım uyum ve alışma sorunlarıyla uğraşırken ben derslerime odaklanmıştım bile. Bu şekilde okul hayatı devam ederken bir gün müdürün odasına çağrıldım. Gittiğimde önceki yılın folklor ekibini ve usta öğreticimiz Bülent abiyi içeride otururken buldum. Şaşırmıştım, hepsiyle görüşüp ben de bir kenara geçtim. Müdür bey konuşmaya başladı: Sercan da geldiğine göre artık durumu açıklayabiliriz. Evet gençler, bu sabah milli eğitim müdürlüğünden okulumuza bir yazı geldi. Okulumuz folklor ekibi o kadar başarılı görülmüş ki bize bir davet var. Bülent abi sordu: Müdür bey, nereye davet ediliyoruz? Kars Valiliği bizi ocak ayının başında Sarıkamış ilçesinde yapılacak şehitleri anma yürüyüşüne katılmamız için Kars'a davet ediyor. Aynı zamanda oradaki bazı programlarda gösterimizi gerçekleştireceğiz. Bu arada bir hafta boyunca Kars'ı ve çevresini de gezmiş olacağız. Okul müdürü olarak ben, usta öğreticimiz Bülent abiniz ve ayrıca iki öğretmeniniz de grubun içinde olacak. Ne dersiniz çocuklar? Hepimizden aynı anda Yaşasın! diye bir sevinç çığlığı yükseldi. Çok mutlu olmuştuk. Demek yeni bir heyecan yaşayacaktık. Müdür bey, konuşmasına devam etti: Çocuklar, böylesi uzun bir yolculuğa çıkabilmemiz için velilerimizden izin belgesi almamız lazım. Ayrıca bir an önce folklor provalarına başlamamız gerektiğini söylememe gerek yok sanırım. Bu durumu evdekilere söylediğimde önce şaşırdılar. Mesafenin uzak olmasından dolayı beni göndermekle ilgili çekinceleri vardı. Ama geç vakit eve gelen dedeme konuyu açtık ve dedem olaya noktayı koydu: Düşünüp duracak bir şey yok. İçiniz rahat etsin. Çünkü ben de torunumla birlikte gideceğim. Babam şaşırmıştı, dedeme engel olmak istedi: Baba senin ne işin var oralarda? Hem unuttun mu bu tür yorucu faaliyetleri doktor sana yasaklamıştı. Eğer biz karar verirsek Sercan okuluyla birlikte gidebilir. Bu sözlere dedem hem üzülmüş hem kızmıştı: Çok uzun bir zaman sonra memleketime gitmenin bana bir zararı olmaz. Üstelik ben yaşlı bir adamım. Bir daha oralara gitme fırsatım olmayabilir. Bu nedenle bu konuyu tartışmak istemiyorum. Kararım kesindir. Bu son söz üzerine kimse bir şey söyleyemedi. Babam veli izin dilekçesini doldurdu. Ertesi gün dilekçeyi okul müdürüne teslim ederken sordum: Gelemeyecek olan arkadaşımız var mı? Hayır, yok. Bütün arkadaşların izin almışlar. Bu habere de çok sevinmiştim. Bütün ekip bir arada olacaktık ve yeni heyecanlar yaşayacaktık. Hiç vakit kaybetmeden provalara başladık. Önceden birikim ve deneyim sahibi olduğumuz için kısa zamanda eski mükemmel halimize kavuşmuştuk. Çalışmalarımızı ara vermeden, düzenli bir şekilde sürdürdük. Aylar geçti. Havalar soğudu ve kış geldi. Yeni yıl yaklaşıyordu. Bizim için bu yılbaşının anlamı farklıydı. Çünkü Kars yolculuğumuza çok az bir zaman kalmıştı. Dedem bir gün okula gelip müdürle konuşmuş. Akşam evde bana açıklama yaptı: Sercan bugün okula gelip müdürle konuştum. Neyi konuştun dede? Neyi konuştuğumu söyleyeceğim ama bana kızmandan korkuyorum. O nasıl söz dede! Hiç sana kızar mıyım? Bak akıllı torunum. Sizin bu yolculuğunuz benim uzun yıllar sonra memleketimi görmem için bir bahane oldu. Çok heyecanlıyım ve oralara bir an önce gitmek istiyorum. İşte bu nedenle bugün önce müdür beyle görüştüm. Bir mahzuru olmadığını öğrendim ve bir şey yaptım. İyice meraklanmıştım: Ne yaptın dede, artık söyler misin? Sizin gidiş tarihinizden dört gün önce için uçak bileti aldım sana ve kendime. Bu ne demek dede? Şu demek, ikimiz dört gün önceden Kars'a gideceğiz. Şimdi anlamıştım dedemin anlatmak istediklerini ve yaşadığı ikilemi. Arkadaşlarımla birlikte ekip olarak yapacağım yolculuğu hayal etmiştim hep. Şimdi ise dedemle baş başa yapacağım bir yolculuk beni bekliyordu. Daha iyi mi olacaktı yoksa daha kötü mü? Bir karar veremedim Ama erkenden gidip Kars'ı gezmek eğlenceli olabilirdi, Dedemi teskin ettim: Üzülecek bir şey yok dede. Benim için fark etmez, belki de daha ilginç bir yolculuk olacak, kim bilebilir? Emin ol daha iyi olacak, Biraz dede torun takılalım. Hem dönüşte yine ekip olarak döneceğiz. Daha iyi olacağına ben de inanıyorum dede. Dedemin bu girişiminden üç gün sonra kendimi havaalanında buldum. Annem kıyafetlerimi ve diğer eşyalarımı valizime yerleştirmişti. Sercan, eğer yorgunsan biraz dinlen. Sen ne yapacaksın dede? Ben burada bekleyemeyeceğim, çıkıp biraz dolaşmak istiyorum. Sanki bir rüyadayım. O zaman bekle, beraber çıkalım. Hava çok soğuk, senin üşüyüp hasta olmandan korkuyorum. Sen bu havaya alışık değilsin. Merak etme dede. Annem beni çok sıkı giydirdi. Hem çok üşürsem sana söylerim. Haydi o zaman çıkalım. Otelden çıktık. Bu çarpıcı ve ilginç şehrin caddelerini, sokaklarını adımlamaya başladık. Yolların ve kaldırımların son derece düzenli ve geniş olması hemen dikkatimi çekti. Fethiye Cami. Şu yol nereye gidiyor? Kaleye gidiyor. Bir sokağın başına gelince dedem birden durdu. Hareketsiz bir şekilde ve hiçbir şey söylemeden bir noktaya bakıyordu. Onun baktığı tarafa baktım, ilginç bir şey göremedim. Tekrar dedeme baktım. Gözleri yaşarmış gibiydi, Orada ne var dede, bir şey mi oldu? Sordum. Dedem bir şey söylemedi. Dalmış gibiydi. Bir daha sordum: Dede iyi misin? Kendi kendine konuşur gibiydi: Evet, bu sokak olması lazım. Beni tamamen unutmuştu. Tekrar sordum: Dede, bir şey mi oldu? Yavaş yavaş yürümeye başladı. Yolun iki tarafını da dikkatle inceliyordu. Buralarda bir yerlerde olduğundan adım gibi eminim. Sıra sıra dizilmiş, birbirine benzeyen dükkanlara bakarak yürümesini sürdürdü. İki defa sokağı baştan başa geçtik. Ancak aradığını bulamamıştı. Yolun karşısından bir başka sokağa girdik. Biraz yürüdük ve sonunda dedikleri yere geldik. İçeri girdik. Burası bir kahvehaneydi. Duvarlarında saz çalan adamların resimleri asılıydı. Bir köşeye oturduk. Bizimle gelen yaşlı adam orada bulunanlarla selamlaştı, kahveciye seslendi: Usta, bize ıhlamur gönder. Misafirlerim var. Dedemle yaşlı amca sohbete başladılar. Benim ise keyfime diyecek yoktu. Sıcağa kavuşmuştum. Bu ıhlamur dedikleri sıcak içecek de gerçekten çok lezzetliydi. Hem ısınıyor hem de etrafı gözlemliyordum. Duvarlarda resimler vardı, bir köşede ise sazlar asılıydı. Bütün masalarda son derece sıcak sohbetler edildiği çok belliydi. Bu sırada bir şey dikkatimi çekmişti. Zaman geçtikçe dedemin bulunduğu masa kalabalıklaşıyordu. Konuşmalar, şakalaşmalar eşliğinde çok samimi bir ortam oluşmuştu. Onlara yaklaştım. Sohbetlerini dinlemeye başladım. Sanırım dedem birisini sormuş olacak ki oradakilerden biri cevap verdi: Ahmet Bey amca, o dediklerinden de kimse kalmadı burada, hepsi göç ettiler. Yine eskisi gibi göç var mı buralardan? Üniversite yapıldığından ve bazı fabrikalar açıldığından beri göç çok azaldı. Artık kimse kolay kolay yerini, yurdunu bırakmıyor. Biz otuz beş sene önce mecburiyetten göç etmiştik. Ama ne kadar özlediğimi gelin bana sorun. Tekrar başımız gözümüz üstüne gelmişsin Ahmet Bey amca. Sağ olun, var olun benim güzel hemşerilerim. Bu şekilde sohbet devam ediyordu ki kahvehanenin kapısı açıldı ve orta yaşlı bir adam sazıyla içeri girdi. Selam verip köşede bir yerde oturdu, İlk dikkatimi çeken şeylerden biri de bu oldu. Yaşadığımız yerde selam birkaç kişiye ve tanıdıklara veriliyordu. Burada ise tanıdık tanımadık herkese selam veriliyordu. Diyalogların niteliği bile çok farklıydı. Yeni gelen adam kahvesini yudumlarken çıraklardan biri kulağına bir şeyler fısıldadı. Adam bizim olduğumuz tarafa baktı, Kahvesini bitirince yanımıza geldi, dedeme seslendi: Ahmet abi hoş geldiniz! Hoş gördük aşık! Arkadaşlar bugün çok özel konuklarımız var. İlk türkümü onlar için söyleyeceğim. Adam sazını çıkardı, yavaş yavaş tellerine dokundu. Sonra sazı daha kuvvetli ve ahenkli çalmaya başladı. Herkes susmuş, aşığı dinliyordu. Çaldığı müziği bir yerlerden tanıyordum ama bir türlü çıkaramıyordum. Sonrasında aşık saz çalmayı bıraktı ve bir hikayeye başladı: Evet gönül dostları, bir zamanlar buralarda Kizir oğlu Mustafa Bey dedikleri bir civan yiğit yaşarmış. Bilirsiniz bizim buralarda muhtara kizir derler. Efendime söyleyeyim, bu yiğit zorbalara, zalimlere karşı durmuş ve halkı korumuş. Bir gün Köroğlu'nun yolu buralara düşmüş ve iki yiğit üç gün çarpışmışlar ama yenişememişler... Bu şekilde hikayesini anlatmaya devam ediyordu. İlk kez böyle bir şeye şahit olmuştum ve çok etkilenmiştim. Sadece ben değil, orada bulunan herkes çok büyük bir ilgiyle aşığı dinliyordu. Birazdan sazını çalmaya ve peşinden o meşhur türküyü söylemeye başladı: Bir atı var ala paça peh peh peh. Aman vermez Kırat geçe hey hey hey. Demek o güzel türkünün hikayesi böyleydi ve bu topraklara aitti. Aşık inanılmaz güzel çalıyor ve söylüyordu. Arada hikayeye devam ediyor, sonra yine türkülere dönüyordu. Uzunca bir zaman aşıklar kahvesinde kaldık. Çıkarken sanki çok yakınlarımız veya akrabalarımızmış gibi dedem hepsiyle tek tek vedalaştı. Birbirlerine telefonlarını, adreslerini verdiler. Birkaç saat öncesine kadar hiç tanımadığımız bu insanların içtenliklerini ve yakınlıklarını anlatmama imkan yok. Otele döndüğümüzde kafama takılan soruyu sordum: Dede, o adam kime aşık olmuş? Kim, hangi aşık? Şu, türkü söyleyen adamı diyorum. Ne olmuş ona? Siz, hepiniz adama aşık diyordunuz. O adam kime aşık olmuş? Sercan, halk şairlerine aşık denir. İnanışa göre onlar güzel, doğru ve hak olan her şeye aşıktırlar. Bir insanın yüreğinde aşk olmasa dilinde o misralar dökülmez. Şairlere gelen ilham, esin gibi bir şey mi? Evet, öyle de düşünülebilir. Oteldeki ilk gecemde sabaha kadar çok derin bir uyku çektim. Rakımı yüksek ve havası temiz yerlerdeki uykunun çok sağlıklı ve dinlendirici olduğunu sonradan öğrendim. Sabah çok dinç ve mutlu bir şekilde uyandım. Dedem bir not bırakmış. Notta aşağıda lobide beni beklediğini yazmış. Giyinip hazırlıklarımı tamamlayarak aşağıya indim. Kahvaltı sofrasında beni bekliyordu. Kahvaltımızı yaptıktan sonra birlikte çıktık. Bazı tarihi binaları gezdik. Farklı pazarları dolaştık. Dedem alışveriş yaptı. Tiftikten yapılmış başlıklar, eldivenler, çoraplar aldı. Meşhur kaşar peyniri ve bal da aldı. Otele dönüp bunları paketledik ve kargoyla İstanbul'a gönderdik. Öğle saatlerinde Kars Kalesi'ne çıktık. Anadolu topraklarındaki en eski kalelerden biriymiş. Burçları, odaları, topları gerçekten çok güzeldi. Hele kalenin bayrak tepesinden Kars'ın manzarası olağanüstüydü. Biz kaleyi gezerken telefon çaldı. Dedeme nerede olduğumuzu sordular. Sonra dedem Olmaz, zahmet ediyorsunuz. falan dedi. Telefonu kapattığı zaman bana döndü: Sercan, dünkü dostlarımız birazdan gelip bizi alacaklar. Nereye gideceğiz dede? Ben de bilmiyorum, gidince öğreneceğiz. Biz kaleden aşağı inerken yanımızda bir araç durdu. İçinde dün tanıştığımız amcalar vardı. Biz de araca bindik. Yola devam ettik ve bir lokantanın önünde durduk. İçeriye girip boş bir masaya geçtik. İçerisi çok kalabalıktı. İçeride çok güzel bir yemek kokusu vardı ve ben çok acıkmıştım. Acaba ne yesem? diye düşünürken dedem bana döndü ve sanki ne düşündüğümü anlamış gibi konusunu Kaz eti ve bulgur pilavı Kars'ın meşhur yemeğidir. Şimdi getirecekler, onu yiyeceğiz. Dedemin açıklamasından sonra içeriye dikkat ettim. Herkes aynı yemeği yiyordu. Ocak tarafında ise asılı halde duran ve nar gibi kızarmış kazlar vardı. Birazdan bizim masaya da servise başladılar. Az sonra da yemeklerimiz geldi. Yemeğe başladık. Gerçekten çok lezzetliydi. O kadar beğenmiştim ki yemeğin sonunda şunu söyledim. Sadece bu lezzet için sonradan Kars'a yine gelecem diyorum. Sakallı ve yaşlı amca gülerek konuştu: Şuan bu lokantada bulunanların çoğu Karslı değil yeğenim. Buraya gelip de bu lezzeti tatmamak olmaz. Yeğenim hitabı bana ilginç gelmişti. Sonra dedeme sormalıyım. dedim kendi kendime. Akşam olduğunda bu yeni dostlarla ayrılmamız çok zor olmuştu. Dedem dönüp dönüp Mutlaka İstanbul'a bekliyorum. diye tekrarlıyordu. Onlar da bir dahaki sefere bütün aileyi bekliyorlarmış. İşte bu şekilde dokunaklı bir ayrılık yaşadık. Üçüncü gün havaalanına gidip İstanbul'dan gelen ekibimizi karşıladık. Otele yerleştiler. Sonra toplu gezi programı oldu. Akşam bol bol sohbetler edildi, fotoğraflar paylaşıldı. Dördüncü gün trene bindik ve Sarıkamış'a doğru hareket ettik. Yola çıktıktan hemen sonra ekiple birlikte gelen okulumuzun tarih öğretmeni Adem Bey hepimizi geniş bir kompartımanda topladı. Okul müdürümüz, dedem ve diğerleri de oradaydı. Adem Bey bir süre bizlere baktı. Sonra iç çekip anlatmaya başladı. Bakın çocuklar, benim resmi bir görevim olmamasına rağmen bu geziye ve bu programa katılmamın özel bir anlamı var. Okul müdürümüz bu etkinlikte mutlaka bir tarihçinin olmasını istedi. Çünkü geleceğimizin mirasçıları olarak sizin, Sarıkamış'a niçin gittiğimizi ve orada neler yaşandığını bilmeniz gerekiyor. Şimdi beni çok dikkatli dinlemenizi istiyorum. Biliyorsunuz 1914'te Birinci Dünya Savaşı başladı ve bir süre sonra ülkemiz de bu savaşa dahil oldu. Devletimizin birçok sınır noktasında cepheler açıldı. Bunlardan biri de bu bölgede açılan Doğu Kafkas Cephesi'ydi. Bu cepheye asker nakilleri başladı. İşte 1915 yılının ocak ayının başında Sarıkamış'a binlerce asker nakledildi. Tarih öğretmenimiz ayrıntılara girdi. Olayları nedenleriyle ve sonuçlarıyla son derece akıcı ve etkili bir üslupla anlatıyordu. Tren, Sarıkamış ormanları arasında ilerlerken artık bilmemiz gereken her şeyi öğrenmiştik. Birçoğumuzun gözleri dolmuştu. Dedeme baktım. O da arka cebinden çıkardığı mendille gözlerini siliyordu. Boğazımda yutamadığım bir düğüm oluşmuştu. Gözlerimin içi yanıyordu. Başımı çevirdim, dışarıyı seyrettim. Çam ormanlarında tarifi imkansız bir hüzün hakimdi. Bir köyün yanından geçerken okul bahçesindeki kardan adamı gördüm. O anda binlerce askerden oluşan bir kardan adam ordusu hayal ettim. Sarıkamış çok güzel bir ilçe ve bugün çok kalabalıktı. Çünkü Türkiye'nin her yerinden on binlerce insan şehitlerin anısına yapılan yürüyüşe katılmak için buraya gelmiş. Bizde yürüyüşe katıldık. Havada dondurucu bir soğuk var. Tıpkı yıllar önce olduğu gibi çok soğuk. Ama burada bulunan hiç kimse o soğuğa aldırmıyor. Yürüyüş bittiğinde bir merkezde toplandık. Orada konuşmalar yapıldı, şiirler okundu. Bizler hazırlıklarımızı tamamladık. Sunucu İstanbul birincisi folklor ekibini anons etti. Gururla orta alana yöneldik. Sergilediğimiz hiçbir gösteri bu kadar anlamlı olmamıştı. Kafkas oyunumuzu bir tarihi bilinç çerçevesinde başarıyla sergiledik. Geceyi Sarıkamış'ta geçirdik. Her şey çok güzeldi. Ertesi gün Sarıkamış kayak tesislerini gezdik. Telesiyejlere sırayla bindik. Kayak yapanları izledik. Aynı gün öğleden sonra yine trenle Kars'a döndük. Önce otele gidip eşyalarımızı aldık. Sonra havaalanına yetişip uçağımıza bindik. İki saat sonra havadayken dedem uyuyordu. Ben ise İstanbul'u seyrediyor ve Kars'ı düşünüyordum. Bir yer bu kadar dondurucu soğukken nasıl oluyor da bir insan hayatının en sıcak anlarını orada yaşayabiliyor? Bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyordum."} {"url": "https://masaloku.com.tr/midasin-dokunusu/", "text": "Kral Midas, altına olan bağımlılığı ve sevgisi dolayısıyla onun ve ailesinin başına gelenleri konu edinen güzel ve anlamlı bir hikaye. iyi okumalar. Bundan yüzyıllar önce güzel bir krallık varmış. Bu krallık Midas adlı bir kral tarafından yönetiliyormuş. Dediklerine göre Midas'ın altınları o kadar çokmuş ki koca bir şehri satın alabilirmiş. Midas altınlarını çok seviyormuş ama hiç kimse onun sahip olduğu altınları görmemiş. Hiçbir fikrim yok. İnsan nasıl olurda bu kadar çok altına sahip olup, onu hiç göstermez. diye konuşurmuş. Benim için bütün mutlulukları satın alır. Sen ne anlarsın. Bundan daha güzel bir şey nasıl olabilir? demiş. Kraliçe buna katılmıyormuş ama kocasıyla tartışmanın anlamsız olduğunu da biliyormuş. Kralın altın sevgisi her geçen gün artıyormuş. Altını o kadar çok seviyormuş ki kızı Marigold'un göbek adını bile altın koymuş. Marigold'da tıpkı annesi gibi anlayamıyormuş. Altın nasıl olurda çiçeklerden daha güzel olabilirmiş. Kral Midas zaman geçtikçe zindanda tek başına daha çok zaman geçirmeye başlamış. Altınları defalarca sayıyormuş. Birkaç gün sonra muhafızlar tuhaf bir adamı görüşmesi için kralın huzuruna çıkarmışlar. Adamın üstünde basit giysiler varmış. Kral bu adamın ayağında sandalet olmadığını fark etmiş. Günler geçtikten sonra kral bu adamın adının Silennus olduğunu öğrenmiş. Ama şunu bilmiyormuş, Silennus orman tanrısının samimi bir arkadaşıymış. Silennus'un sarayda kalması için gereken her şey yapılmış, ona krallara layık hizmette bulunmuşlar. Ne istiyorsa hemen temin etmişler. Birkaç hafta içinde evinin adresini bulmuşlar. Silennus'un eve dönme vakti gelmiş. Onun gibi biri altının kıymetini nasıl anlayabilir ki? Artık dünyanın en zengin ve en mutlu adamı olacağım ben. demiş Midas o gece uyuyamamış. Sabahın olmasını sabırsızlıkla bekliyormuş. Sonunda sabah olmuş. Midas altın dokunuşunu denemek için heyecanlanıyormuş. Altından yapılmış bir yatakta uyumak kim bilir ne kadar rahat olur. Dünyada kimin böyle bir serveti var? diye düşünmüş. Midas ondan sonra bulabildiği her şeye dokunmaya başlamış. Artık altınlarımı saklamam gerekmiyor. Biraz dışarı çıkayım ve bütün sarayı pırıl pırıl parlatayım. Midas yoluna çıkan her şeye dokunarak koridorlarda yürümüş. Sofrada kral için hazırlanmış meyveler, balıklar, etler ve her çeşit yiyecek varmış. Midas: Ne ziyafet ama! Çok lezzetli görünüyor. Ne! Hayır! Su nereye gitti? Çok susadım. Neler oluyor böyle? Midas o anda şoke olmuş ve korkmuş. Yavaşça masadaki her şeye dokunmaya başlamış ve olanları korkuyla seyretmiş. Çünkü her şey saf altına dönüşüyormuş. Midas daha bir şey düşünemeden... -Olamaz! Marigold! Marigold parlak, güzel, küçük bir altın heykele dönüşmüş. Güzelmiş ama cansızmış. Nefes almıyormuş, hareket etmiyormuş. Kral Midas perişan olmuş. Sevgili kızı artık onunla beraber değilmiş. Olamaz! Ne yaptım ben? Marigold! Bu beni nasıl mutlu edecek şimdi? Marigold, benim küçük güzel ışığım, bir şey söyle! Kralın gözleri yaş dolmuş. Zindana doğru koşmuş ve ağlayarak aman dilemiş. Midas daha sonra altına çevirdiği her şeyin üstüne sihirli su serpmiş. Altın pırıltısından o kadar bıkmış ki tahtanın sertliğini özler olmuş. Sonra kızıyla birlikte bahçeye çıkmış ve sihirli suyu ağaçlara, bitkilere ve çiçeklere serpmeye başlamış. Hayatında ilk kez doğanın güzelliğini görmüş. Kral Midas her şeyi eski haline çevirdikten sonra kızı ve karısıyla birlikte kahvaltı masasına oturmuş ve masadaki her şeyden bol bol yemiş. Bu kadar lezzetli yiyecekleri daha önce hiç tatmamış. Bardaklar dolusu suyla susuzluğunu dindirmiş. Bu sırada kızı ve karısı gülerek onu seyretmişler. Kral Midas bir daha da zindandaki altınlarını saymamış. Zamanını ailesiyle beraber geçirmiş. Etrafındaki küçük ve basit şeylerden keyif almış ve gerçekten bu dünyadaki en zengin ve en mutlu insan olmuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/mimar-sinanin-mihrimah-sultana-aski/", "text": "Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan, biriktirdiği altınları ile bir cami yaptırmak ister. Öyle ki orada başlayan ezan, İstanbul semalarında hiç susmasın. Mimar Sinan'a ulaşırmışlar bu isteği. Oda ona, Üsküdar da ki Mihrimah Sultan Camisini yapmış. Sonra aradan zaman geçince, Edirnekapı da ki, küçük ve zarif camiyi yapmış. Mimar Sultan, Mihrimah Sultana gizliden gizliye aşıkmış. Fakat söyleyememiş ve içinde ki derin sevgiyi eserlerine işlemiş. Üsküdar da ki camiye, etekleri geniş açılmış bir eda vermiş. Küçük olan camiye öyle ışıklar döşemiş ki, pırıl, pırıl parlıyor. İki cami arasında şöyle bir rivayet vardır; Nevrozun ilk günü, bir camiden güneş batarken, bir diğerinde ise ay doğarmış. Aynı anda güneş ve ay! Yani Mihrimah! Mihrimah Sultan Başka biri ile evlenmiş. Mimar Sinan Gizli bir sevda ile bu dünyadan göçmüş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/minik-gokkusagi-masali/", "text": "Minik gökkuşağı masalı, Gökyüzünün derinliklerinde yaşayan küçük bir gökkuşağı varmış. Bu gökkuşağı sürekli olarak yağmur yağmasını ister ve böylece dünyayı görmeyi beklermiş. Ancak uzun bir süre yaz olması nedeniyle hiç yağmur yağmamış ve gökkuşağı hiç dünyayı görememiş. Bu duruma oldukça üzülen minik gökkuşağı ise bir gün bulutlar ile konuşmaya karar vermiş. Bulutlara giderek biraz yağmur yağdırmalarını rica etmiş. Ancak bulutlar gökkuşağının bu istediğini şu anda mevsimi olmaması nedeniyle kabul etmemişler. Minik gökkuşağı üzgün üzgün evine geri dönmüş. Bu sırada annesi minik gökkuşağının neden üzgün olduğunu merak ederek ona sormuş. Gökkuşağı artık dünyayı görmek istediğini ancak bulutların yağmur yağdırmaya kabul etmediğini annesine anlatmış. Annesi bulutların haklı olduğunu bilse de yavrusu için üzülmüş. Minik gökkuşağı ise ertesi gün aklına gelen parlak fikri uygulamaya koyulmuş. Bulutların yanına giderek onların dünyayı göremediğini ancak artık dünyada kış mevsimi olduğunu bu yüzden de yağmur yağdırmaları gerektiğini söyleyerek bulutları kandırmış. Bulutlar minik gökkuşağının söylediğine inanarak yağmur yağdırmaya başlamışlar. Bir süre sonra gökkuşağı dünyada belirmiş. Ancak insanların oldukça üzgün olduğunu gören gökkuşağı yağmur yağmasına rağmen neden bu kadar üzgün olduklarını bir türlü anlayamamış. Bir süre sonra minik gökkuşağını gökyüzü kralı yanına çağırmış. Minik gökkuşağı yalan söyleyerek bulutları kandırdın ve yaz mevsiminde yağmur yağmasına neden oldun. Fakat insanlar bu beklenmedik yağış nedeniyle oldukça zor duruma düştüler. Bu yaptığının bir cezası var demiş. Duydukları karşısında çok üzülen minik gökkuşağı yaptığından çok pişman olsa da ne yazık ki artık yapabileceği bir şey yokmuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/minik-kusun-hikayesi/", "text": "Günlerden bir gün güzel bir yavru çaylak ormanda gezintiye çıkmış. Hava öyle güzelmiş ki mutluluktan o ağaçtan ötekine konuyormuş. Birdenbire gözleri kararmış, yere yığılmış. Ne olduğunu anlayamamış. Oysa şimdi yavru bir çaylak yakaladım. Şuna bak! Gagası ne kadar da sivri. Üstelik kanatları da çok güzel. Bu güzel kuşu krala götürmeliyim, diye bağırmış. Avcı, sevinçle şarkılar söyleyerek yola çıkmış. Saraya yaklaştığında, çaylağı kafesten çıkarmaya karar vermiş. Yavru Çaylağı elbette elimin üzerinde kralımıza sunmalıyım, diyerek kafesi açmış. Kuşu bileklerinden yakalamış. Kralın huzuruna bu şekilde çıkmış. Kralın çevresi çok kalabalıkmış. Acaba canlı mı? Hayır hayır mutlaka ölü bir kuştur bu. diye söylenmiş insanlar. Tam bu sırada çaylak, avcının elinden kurtulmuş. Doğruca kralın yanına uçmuş. Kral şaşkınlık içimde başını kaldırıp çaylağa bakmış. Yavru Çaylak birden kralın burnunu pençesiyle yakalamış. Böylece herkes onun gerçek olduğunu anlamış. Herkes korkuyla bağırmaya başlamış. Krala yardım etmek istemişler ama çaylak insanları kendine yaklaştırmıyormuş. Bu arada avcı da korkudan ağlıyormuş. Allah'ım ne olur yardım et! Yavru Çaylağı krala verip ödül kazanmak istedim. Onu kafesten çıkartarak gösteri yaptım. İşte şimdi cezamı çekiyorum. Kim bilir kral beni nasıl cezalandırır. Ah, vah, diye ağlıyormuş. Zavallı kral, bir türlü çaylağı ikna edememiş. Ona tatlı sözler söylemiş. Fakat çaylak, sanki kralın burnuna yuva yapacak gibiymiş. Neyse, aradan saatler geçmiş. Birden çaylak kralın burnunu bırakmış. Uçarak bir direğe konmuş. Kral, çaylaktan kurulduğu için çok sevinmiş. Herkes kralın avcıya ve yavru çaylağı nasıl cezalandıracağını merak ediyormuş. Kral çok akıllı ve bilgiliymiş. Üstelik de cesur ve iyi kalpliymiş. Bırakın gitsinler. diye emir vermiş. İyi ama efendimiz, onları cezalandırmanız gerekmez mi? diye sormuşlar şaşkınlıkla. Kral tekrar Size bırakın gitsinler diyorum! Avcı görevini yaptı. Çaylak çok değerli bir kuş olduğu için onu bana getirdi. Çaylak benim yüzümden yakalandığını anlayıp bana saldırdı. Beni cezalandırmak istedi. Ben bütün bunlar için onları cezalandırmayacağım. Şimdi anladınız mı. demiş. Herkes kralın çok haklı olduğunu anlamış. Yıllarca onun bu örnek davranışı anlatılmış. Diğer krallar bile ona hayran olmuş. Avcı da çaylağı ormana götürüp serbest bırakmış. Bir daha hiçbir hayvana haksızlık yapmamış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/minik-ninni-perisi-masali/", "text": "Minik ninni perisi masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, bebek ve çocukların uyuyamadığı gecelerde yanlarına gelerek onlara ninniler söyleyen minik bir ninni perisi varmış. Bu peri, ne zaman ağlayan ve korkan bir çocuk ve bebek sesi duysa, hemen o eve gider, çocukların yastığının yanına oturup onlara ninni okur ve mışıl mışıl uyumalarını sağlarmış. Günlerden bir gün, bu minik ninni perisi yine gece sokak sokak gezerek ağlayan bir çocuk sesi ararken, bir anda sokağın köşesinde kıvrılan ve uyumaya çalışan küçük bir çocuk görmüş. Bu çocuk, hava çok soğuk olduğu için çok üşüyor ve annesi ve babasının hayattan göçüp gitmesine üzülerek ağlıyormuş. Minik ninni perisi, bu çocuğu görünce çok üzülmüş ve hemen yanına sokularak ona ninniler söylemeye başlamış. Sesi öyle huzur dolu, öyle güzelmiş ki, o ninni söylemeye başlayınca çocukların tüm korkuları, ağrıları ve üzüntüleri kaybolur gider, hepsi huzurla bir anda uykuya dalarmış. Sokaktaki bu çocuk da ninni perisi ninni söyledikçe onu uyutmayan tüm her şeyi unutarak yavaş yavaş gözlerini kapatmaya başlamış. Çocuk uyumuş ama ninni perisi bu çocuğa çok üzüldüğü için ona yardım etmek istemiş. Minik ninni perisinin bebek ve çocuklardan başka bir de her gece uyuttuğu yıllardır çocuk sahibi olmak isteyen ama hastalığı sebebiyle çocuk yapamayan bir kadın varmış. Bu kadın, çok istediği çocuğa bir türlü sahip olamadığı için her gece saatlerce ağlar, minik ninni perisi de onun tüm gece ağlamaması için her gün evine giderek ona ninniler okuyup uykuya daldırırmış. Bu kadının sokakta karşılaştığı çocuğu çok sevip ona sahip çıkabileceğini düşünen ninni perisi, bu kadının yanına giderek onu dürterek uyandırmış ve önüne bir mektup koyarak çocuğun uyuduğu sokağın adresini yazmış. Bunu gören kadın, ne olduğuna anlam veremese de bu adresi merak ederek hemen yola çıkmış ve adrese gitmiş. Gittiğinde sokağın köşesinde çaresizce uyuyan küçük bir erkek çocuğu görünce, ona çok üzülmüş ve onu çocuğu olarak yanına alabileceğini düşünerek hemen çocuğu uyandırmış. Çocukla konuşan ve ona her şeyi anlatan kadın, çocuğu alarak sıcacık evine götürmüş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/mor-kavanoz-masali/", "text": "Mor kavanoz masalı, Bir gün Lisa annesinin çarşıya çıkacağını öğrenince kendisi de koşarak giyinmiş ve annesini kapının eşiğine oturarak beklemeye başlamış. Kapıya çıkınca Lisa'yı merdivenlerde gören annesi şaşırmış ve nereye gideceğini sormuş. Lisa tabii ki seninle çarşıya geleceğim anneciğim demiş. Ancak annesi Lisa'nın her gördüğünü isteyen bir çocuk olduğunu bildiğinden onu çarşıya götürmek istememiştir. Ancak ne dediyse Lisa'nın evde kalması için onu ikna edememiş ve yanına alarak çarşıya götürmüş. Bu sırada çarşıya girer girmez Lisa her gördüğü şey istemeye başlamış. Annesi her seferinde istediklerini alacak paraları olmadığını ve sadece almaları gereken ilacı alıp eve döneceklerini söylemiş. Ancak ne mümkün Lisa annesinin dediğini sanki hiç duymamış gibi eczaneye gidene kadar her gördüğünü istemeye devam etmiş. Sonunda bin bir güçlükle annesi ve Lisa eczaneye ulaşmış. Ancak küçük kız yine huyundan vazgeçmemiş ve gördüğü mor kavanoz onun oldukça dikkatini çekmiş. Annesine mor kavanozu alması için ısrar etmiş ancak annesi yine mor kavanozu alamayacaklarını söylemiş. Bu sırada yolda yürürken ceketini çiviye taktıran Lisa yırtık ceketle okula gidemeyeceğini ve kendisinin yeni bir ceket almaları gerektiğini söylemiştir. Annesi el mecbur bir giyim dükkanına giderek Lisa'ya yeni bir ceket almak için hangisini beğendiğini sormuş. fakat Lisa'nın aklı hala o mor kavanozda olduğundan hem ceket hem de mor kavanoz almasını istemiş. Annesihem mor kavanozu hem de ceketi alamayacaklarını söyleyerek bir tanesini seçmesini ve karar vermesini söylemiş. Lisa tereddütsüz mor kavuzu almak istediğini söyleyerek annesiyle birlikte yeniden eczaneye dönmüş ve annesi ona istediği kavanozu almış. Eve döndüklerinde Lisa kavanozu yıkamak için lavaboya götürmüş ve içindeki tüm sıvıyı dökerek kavanozu yıkamış. Ancak artık içindeki tüm sıvıyı döktüğü için kavanoz ilk gördüğü parlaklığında olmadığından üzülerek annesine gitmiş ve kavanozu geri verip ceketi almalarını teklif etmiş. Ancak annesinin artık parlamayan boş bir kavanozun eczacının işine yaramayacağını söyleyerek ceketini getirmesi için onu odasına göndermiş. Lisa üzülerek ceketini annesine getirmiş ve artık gördüğü her şeyi istemeyeceğini söyleyerek annesinden özür dilemiş. Annesi Lisa'nın yaptığı hatanın farkına vardığını gördüğünden ona giderek yeni bir ceket almış ve yatağının kenarına bırakmış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/neseli-penguen-masali/", "text": "Neşeli penguen masalı, Kutuplarda yaşayan neşeli mi neşeli küçük bir penguen varmış. Bu penguen hem çok şakacı hem de çok eğlenceli biriymiş. Kutuplarda yaşayan her canlı neşeli penguen ile arkadaş olmak ister ve onunla oyunlar oynamak istermiş. Neşeli penguende kimseyi kırmadan herkesle arkadaşlık eder onlarla oyun oynarmış. Ancak neşeli penguenin tek bir kusuru varmış o da asla meyve yememekmiş. Bir gün neşeli penguen sabah uyandığında kendini çok halsiz hissetmiş. Ayağa kalkacak bile gücü kendinde bulamayan neşeli penguenin annesi yanına gelerek oğluna ilaçlar vermiş. Çok hasta olduğu için okula gidemeyen neşeli penguen bütün gün evde yatmaktan canı sıkılmış. Ertesi gün yine hasta olmasına rağmen annesine hasta olmadığını ve bugün okula gitmek istediğini söylemiş. Ancak annesi okulundan izin aldığını ve birkaç gün daha dinlenmesi gerektiğini söyleyerek onu odasına geri göndermiş. Penguen mecbur odasına geri dönmüş ve bilgisayarı ile oynamaya karar vermiş. Kısa bir süre geçtikten sonra ise evlerinin kapısı çalmış. Neşeli penguen hemen kapıya doğru koşarak kapıyı açtığında karşısında bütün arkadaşlarını görmüş ve çok sevinmiş. Arkadaşları okuldan geri kalmaması için neşeli penguene ödevlerini getirmişler ve hasta olduğunu duydukları için onu ziyaret etmek istemişler. Penguen hemen arkadaşlarının içeriye davet etmiş ve birlikte odasında oturmaya başlamışlar. Bu sırada annesi penguenin arkadaşlarına kurabiye ve süt getirerek birlikte güzel güzel oynamalarını söylemiş. Uzun bir süre penguen ve arkadaşları oyun oynamışlar ve artık geç olduğu için tüm arkadaşları eve gitmeleri gerektiğini söyleyerek penguenin yanından ayrılmışlar. Arkadaşları gittiği için biraz üzülse de yine de onu düşünüp merak ettikleri için çok sevinmiş ve kendisine getirdikleri ödevleri yapmaya başlamış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/neye-ihtiyacim-oldugunu-sen-bilirsin/", "text": "Şükran duymakta bir yaklaşım tarzıdır ve bizim müteşekkil olacak çok şeyimiz var ki çok fakir giyinimli kadın yüzünde bir hüzünle bir manava girer. Dükkan sahibine mahcup bir şekilde yaklaşır. Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve 7 çocuğuyla birlikte aç kaldıklarını, yiyeceğe ihtiyacı olduğunu söyler. -Lütfen efendim der paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim. Manav kendisine bir kredi açamayacağını çünkü onun eski bir müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler. O sırada dükkanın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir. -Evet efendim der. Tamam der manav. Şimdi onu terazinin şu kefesine koy. Onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım. Kadın biran duraksar. Sonra başını öne eğer ve çantasına açarak üzerine bir şeyler karalanmış kağıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir. Manavın ve diğer müşterinin gözleri terazi kefesine dikilirken hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek kısık bir sesle inanamıyorum der. Evet inanılacak gibi değildi. Müşteri manava gülerken, manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmuştur ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır. -Allah'ım neye ihtiyacım olduğunu sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum. Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. Kadın kendisine teşekkür ederek dükkandan ayrılır. Müşteri her kuruşuna değdi der. Daha sonra manav terazi kesesinin kırılmış olduğunu görür. Bu nedenle duanın be kadar ağır çektiğini sadece Allah bilir. Dua bizim için hiçbir maliyeti olmayan bedava bir hediyedir."} {"url": "https://masaloku.com.tr/obur-kaplumbaga-masali-oku/", "text": "Çok eski zamanlarda güzel ve neşeli bir orman varmış. Bu ormanda birbirinden farklı hayvan yaşarmış. Bazısı tıs tıs ederek yürür bazısı hızlı hızlı koşarmış. Yeşilliklerin içerisinde, rengarenk çiçeklerle bezeli bu ormanda her hayvan birbiri ile çok güzel arkadaşlıklar kurmuşlar. Her biri birbiri ile çok güze anlaşsa da içlerinde iki tanesinin arkadaşlığı çok başkaymış. Bu iki arkadaş kaplumbağaymış. Birbirilerini çok seven bu iki kaplumbağadan birisinin adı Meyşa'ymış. Diğer kaplumbağanın ismi ise Tişni'ymiş. Meyşa ve Tişni o kadar iyi arkadaşlarmış ki aralarından hiç su sızmazmış. Birbirilerinden karakterleri çok farklıymış. Ancak buna rağmen bile o kadar iyi anlaşırlarmış ki tüm orman bu iki kaplumbağanın dostluğuna özenirmiş. Meyşa çok hareketliymiş. Sürekli gezer tozar, kendine yeni maceralar bulurmuş. Çok dost bir kaplumbağaymış ve herkesle çok güzel anlaşabilirmiş. Tişni ise çok tembel bir karaktere sahipmiş. Gün boyu yatar, iş yapmaz, hiçbir yeri gezip görmek istemezmiş. Etrafında kimseleri görmek istemez ve yeni arkadaşlar edinmek için de hiç çaba göstermezmiş. O kadar tembelmiş ki tüm günü yatarak miskin miskin hiçbir şey yapmadan geçirirmiş. Arkadaşının tam tersi olan Tişni yeni arkadaşlar da edinmek istemezmiş. Bu nedenle de tek bir arkadaşı varmış o da Meyşa'ymış. Tişni bir tek Meyşa ile buluşmaktan sıkılmaz ve onunla her gün buluşmak istermiş. Bu nedenle de her akşam ikisi de aynı ağacın altında bir araya gelirlermiş. Meyşa çok dışa dönük bir kaplumbağaymış. Her sabah erkenden kalkıyor, uzun uzun yürüyüşler yapıyormuş. Yolda gördüğü her hayvanla da mutlaka tanışır, arkadaş listesine sürekli olarak yeni birilerini eklermiş. Dost olmanın yanında yeni yeni hayvanlar tanımayı çok severmiş. Tişni ise yalnızca uyumaktan keyif alırmış. Uyumak dışında en çok sevdiği bir diğer şey ise kucak dolusu yiyecekmiş. Oturduğu yerden saatlerce kalkmaz ve önüne aldığı onca yiyeceği hızlıca tüketirmiş. Yediği yerde de her gün uyuyakalırmış. Bu durum Meyşa'yı hep rahatsız edermiş. Arkadaşının oburluğu canını sıkar onu sürekli olarak hareket ettirmek istermiş. Fakat Tişni bu duruma yanaşmaz ve bildiği gibi yaşamak istermiş. Meyşa her zaman kendi hareketli hayatına Tişni'yi de ortak etmek istermiş. Sürekli olarak ona, haydi Tişni sen de biraz gezinmelisin, istersen birlikte de gezebiliriz dermiş. Tişni ise arkadaşına her zaman aynı yanıtı verirmiş. Arkadaşını şu şekilde yanıtlarmış: 'Biz kaplumbağalar, her zaman çok yavaş hayvanlarız. Hareket etsek ne olacak ki der ve yine yatmaya devam edermiş. Meyşa ne kadar onu gezdirmek istese de Tişni hep bu durumdan kaçarmış. Sürekli olarak da yiyecek yediğinden giderek kilo almaya başlamış. Çok fazla obur bir kaplumbağa haline gelen Tişni her otu yiyor ve yemek konusunda kendince bir ayrım bile yapmıyormuş. Bu sefer Meyşa ona, 'her otu yememelisin, zehirleneceksin' demiş. Ancak Tişni yine de bildiğinden şaşmaz ne görse yemeye devam edermiş. Bu kimsenin sözüne kulak asmaması Meyşa'nın da çok fazla canını sıkmaya başlamış. Ancak bir türlü elinden bir şey gelmiyormuş. Havanın güneşli, bulutların masmavi, ağaçların yemyeşil olduğu çok güzel bir günde Meyşa nihayet Tişni'yi gezmeye ikna etmeyi başarmış. Ancak dışarıya çıkmak için o kadar düşünmüş ki Meyşa neredeyse arkadaşını davet etmekten vazgeçecekmiş. Dışarıya çıktıktan sonra biraz yürümüşler. Daha fazla yürümelerine fırsat kalmadan Tişni, ben yoruldum demiş. Meyşa da daha yeni yola başladıklarını söylemiş ama arkadaşını ikna edememiş. Tişni oturmak istemiş ve dinlenmek için mecburen bir yer bulmak zorunda kalmışlar. Tişni sürekli olarak kendi boğazını düşünüyormuş. Oturduğu yerden bir türlü kalkmak istememesinin yanında gözleri de sürekli olarak acaba ne yesem diye etrafı tarıyormuş. Etrafına bakarken birden daha önce hiç görmediği kırmızı meyveleri olan bir sarmaşık görmüş. Sarmaşık yemyeşil yapraklar içerisinde kırmızı meyveler veren bir bitkiymiş. O kadar güzel görünüyormuş ki meyve dolu dallara doğru gitmekten kendini bir türlü alamamış. Meyşa arkadaşının ne yapmak istediğini hemen anlamış ve engel olmaya çalışmış. Arkadaşına,'Tişni sakın onları yemeye çalışma. Daha nasıl bir bitki olduğunu bile bilmiyoruz. Bu nedenle seni hasta edebilirler' demiş. Ancak Tişni arkadaşının sözlerine çok da kulak asmamış. Ona umursamaz bir şekilde, 'ama çok güzel görünüyorlar. Hepsi ne kadar da kırmızı ve lezzetli duruyor. Haydi, gel sen de bunlardan ye' demiş. Meyşa o meyveleri yememesi için çok fazla yalvarmış ancak Tişni arkadaşını dinlememiş. Bir yandan yiyor bir yandan da arkadaşının da yemesi için ikna ediyormuş. Yedikçe daha fazla yiyor ve hiç sonunda olabilecekleri düşünmüyormuş. Sürekli olarak yediği meyvelerin çok lezzetli olduğundan bahsediyormuş. Meyşa ne kadar yalvarsa da Tişni bir türlü vazgeçmemiş. En sonunda tıka basa yedikten sonra çok şişmiş ve bu sefer de uyku bastırmış. Öyle çok uykusu gelmiş ki bir ağaç altına kıvrılmış ve uyumaya başlamış. Ancak çok geçmeden dayanılmaz bir karın ağrısı ger uyanmış. Hemen Meyşa'ya seslenmiş. O da arkadaşının yanına koşarak gelmiş. Ancak bir türlü elinden bir şey gelmiyormuş. Tişni karın ağrısından kıvranıyormuş. Meyşa da ne yapacağını şaşırmış ve hemen arkadaşı geyiği yardıma çağırmaya gitmiş. Geyik hastalıklar konusunda çok bilgiliymiş. Koşa koşa arkadaşının yanına gitmiş ve Tişni'nin durumundan bahsetmiş. Geyik de yardım etmek için hemen şifalı otlar toplamış ve Tişni'nin yanına gitmiş. Ağrıdan kıvranan Tişni'ye hazırladıkları ilacı içirmişler. Tişni hemen iyileşivermiş. O günden sonra da hiçbir zaman bilmediği yiyecekleri yememiş. Meyşa ile birlikte her gün ormanda uzun uzun yürüyüşler yapmaya karar vermiş ve Meyşa da onun fazla yemesine engel olmaya çalışmış. Tişni bir süre sonra şişmanlıktan ve tembellikten kurtulmuş ve çok sağlıklı bir kaplumbağa oluvermiş. İki dost ormanda çok uzun yıllar yaşamaya devam etmişler. Böylece Obur Kaplumbağa hikayesi oku etkinliği de Tişni ve Meyşa'nın mutlu arkadaşlıkları ile sona ermiş. Obur Kaplumbağa Masal oku etkinliği iki küçük kaplumbağa arkadaşın hikayesini anlatıyor. Uzak diyarlarda yemyeşil ağaçlarla kaplı bir orman varmış. Bu ormanın içerisinde birbirinden farklı hayvanlar yaşarmış. Hepsi birbiri ile dost ve son derece birbirilerine düşkün canlılarmış. Ancak bunlar içerisinde iki tanesi varmış ki daha da iyi iki arkadaşmış. Birinin adı Meyşa birinin de adı Tişni'ymiş. Bu iki arkadaş birbirine çok düşkün iki eski dostmuş. Ancak ikisinin de karakteri birbirine o kadar zıtmış ki yaşam tarzları bile farklıymış. Meyşa çok dışa dönük karakteri ile bilinirmiş. Hemen herkesle arkadaş olan ve sohbet eden çok canlı bir kaplumbağaymış. Gezintilere çıkar, etrafındakilere yardım eder ve her gün yeni yeni dostlar edinirmiş. Aynı zamanda çok da hareketliymiş ve yeme içme konusunda da son derece dikkatliymiş. Tişni ise arkadaşının tam tersiymiş hayatında her zaman monotonluk hakimmiş. Hiçbir zaman yürümek istemezmiş. Sabah uyanır uyanmaz tıka basa yer akşama kadar da uyurmuş. Günleri hep böyle geçermiş. Yeni arkadaşlar edinmez başkalarından hep uzak dururmuş. Ormanda gezintiler yapmazmış. En çok sevdiği de sürekli olarak yemek yemekmiş. Arkadaşı Meyşa kendisini sürekli olarak uyarıyormuş. Ancak Tişni zararlı ya da faydalı dinlemeden eline ne geçerse tüm otları yiyormuş. Bir gün Meyşa Tişni'yi ormanda gezinti yapmaya ikna etmiş. Bu gezintiye çıkmaya çok zor ikna olan Tişni biraz yürüdükten sonra hemen yorulmuş. Arkadaşına dönerek, 'biz zaten kaplumbağayız bizden çok hareket beklenmemeli' demiş. Meyşa ise onunla hiçbir zaman aynı fikirde değilmiş. Tişni yorulunca hemen bir ağaç gölgesine oturuvermiş ama bir yandan da çok acıkmış. Gözleri her yerde yiyecek bir şeyler aramaya başlamış. Meyşa ise arkadaşını çok fazla yememesi konusunda uyarıyormuş. Derken Tişni ileride ki bir sarmaşığı fark etmiş. Bu sarmaşık üzerinde ki kırmızı meyveler çok ilgisini çekmiş. Hemen oraya doğru yürümeye başlamış. Arkadaşı Meyşa, 'Tişni onları yememelisin ne olduğunu da bilmiyorsun' demiş. Ancak Tişni dinlememiş ve meyvelerden yemeye başlamış. Bir yandan yiyor bir yandan da arkadaşını ikna etmeye çalışıyormuş. Fakat Meyşa bilmediği bir meyveyi yemeyi reddetmiş. Tişni meyvelerden birçok yedikten sonra uykuya dalmış. Fakat ağrı içerisinde geri uyanmış. Meyşa hemen arkadaşına yardım için koşmuş ama neyi olduğunu anlamamış. Bu sefer tek çare olarak arkadaşları olan geyiğin yanına gitmiş. Şifalı otlardan ilaç hazırlayan geyik Tişni'ye bu ilacı içirmiş ve onun daha sağlıklı olmasını sağlamış. O günden sonra da Tişni hiçbir zaman bilmediklerini yememeye karar vermiş. Arkadaşı Meyşa ile uzun yürüyüşlere çıkış yeni arkadaşlar edinmeye başlamış. Obur Kaplumbağa hikayesi de burada sona ermiş. Obur Kaplumbağa hikayesi tamamen kurgusal bir hikayedir. Hikayede geçenler de hayal ürünüdür. Hikayenin yazarı Hülya Serbest'tir. Aynı zamanda kitap içerisinde ki çizimler de kendisine aittir. Obur Kaplumbağa masalının sayfa sayısı 16'dır. Obur Kaplumbağa masalında anlatılan kahramanların birisinin adı Meyşa diğeri ise Tişni'dir. Meyşa son derece hareketli ve dinamik, arkadaş canlısı ve bir o kadar da hareketli bir kaplumbağadır. Her gün yeni dostlar edinen ve ormanda uzun yürüyüşler yapan bir karakteri vardır. Tişni ise tam tersidir. Her gün uyumayı ve sadece yemek yemeyi sevmektedir. Hem obur hem de tembel bir kaplumbağadır. Ancak yine de birbirilerini çok seven iki arkadaştırlar. Tişni'ye yardım eden şifalı bitkilerden anlayan geyiktir. Obur Kaplumbağa masal oku etkinliğinde iki kaplumbağa arkadaşın hikayesi anlatılıyor. Bu arkadaşların biri çok hareketli birisi de obur ve tembeldir. Daha çok Tişni'nin yanlış yaşam şeklini anlatan bir kitaptır. Masaldan çıkarılması gereken en önemli ders bilmediğiniz hiçbir şeyi yememeniz gerektiğidir. Yalnızca bildiğiniz gıdaları tüketmelisiniz. Aynı zamanda hareketsiz ve tembel bir hayat yerine daima canlı bir hayat yaşamalısınız."} {"url": "https://masaloku.com.tr/oldur-beni-anne-bende-toprak-kokmak-istiyorum/", "text": "Kalbimin hiç tanımadığı duyguları daha yeni yeni hissetmeye başladığı dönemlerdi. Çevremde bir sürü erkek ve kız arkadaşlarım vardı ama bir gariplik vardı, mutlu değildim sanki aradığım başka bir şeydi, her akşam eve gelir odama çekilir ağlardım, ne oluyordu bana anlamıyordum. Bir gün yine arkadaşlarla beraberdim, beraberdim derken nasıl bir beraberlik, onlar ile bir araya toplanır gülüp eğlenirken ben ise bir kenara çekilip içindeki fırtınaları dinliyordum. Her zamanki gibi artık arkadaşlarım da alışmıştı bu durumuma, yanıma gelip oturduğunu hiç fark etmemişim. Ta ki sanki çok derinlerden gelen bir SELAM sesini duyana kadar, selam dedim bende, neden yalnız oturuyorsun dedi bilmiyorum dedim. Kimse seni anlamıyor, hatta kendin bile kendini anlamıyorsun değil mi dedi? Evet dedim ben de bu yüzden yanına geldim zaten dedi bende aynı durumdayım. Seni arkadaşlarından ayrı derin düşüncelere dalmış görünce, işte benim gibi bir daha dedim ve ilk defa onun yüzüne baktım o anda kalbim durdu sanki. Donup kalmıştım ne zaman ayrıldık, eve nasıl geldim bilmiyorum o gün sürekli onu düşündüm sanki aradığım şey buydu hissedebiliyordu bunu. O günden sonra her gün buluşmaya başladık, evleri iki mahalle kadar uzaktaydı bizim mahallede akrabaları var, ilk tanıştığımız gün onlara gelmişler. Böylece aylar geçti artık ailemizde biliyordu ya ben onlara gidiyordum ya da o bize geliyordu yani her günümüzü birlikte geçiriyorduk. Ama ikimiz de anlayamadığı bir şey vardı birbirimizi çok seviyorduk, görmeden yapamıyorduk, arkadaşlık değildi bu, çünkü diğer arkadaşlarımızı da seviyorduk. Belki size saçma gelecek ama birbirimize ilk gördüğümüz günü anlatmıştım, ondan sonra ilk buluşmamızda biraz konuştuktan sonra bir ara göz göze gelmiştik ve daha ne olduğunu anlayamadan ikimizde sebepsiz yere birden ağlamaya başlamıştık, hem de ne ağlama, sanki hiç bitmeyecek gibiydi. Göz yaşlarımız işte o günden sonra bir daha birbirimizin yüzüne uzun süre bakamadık, hatta çoğu zaman sırtlarımız birbirimize dönük oturduk. Ta ki bir akşam bizim evin zili uzun, uzun çalana kadar. Kapıyı annem açtı gelen onun teyzesinin kızıydı anneme bir şeyler söyledi, annem de hemen babam da bir şeyler konuşup bana da sen evden ayrılma biz hemen geliyoruz diyerek acele ile çıktılar. Ben de hemen arkalarından çıktım, hava kararmıştı beni görmesinler diye onları ve uzaktan takip ettim biraz gittikten sonra bizim evin biraz ilerisinde bir market vardı, orada bir kalabalık gördüm, oraya gidiyorlardı biraz daha yaklaşınca babam koşmaya başladı. Yerde yatan biri vardı, bende biraz daha yaklaştım babam yerde yatan kişiyi kucağına almıştı. Birkaç adım daha yaklaştım ve kalbime binlerce ok birden saplandı. Sanki yerde yatan benim meleğimdi, o da beni gördü elleri ile bana gelme diye işaret yaptı ve bana bir şeyler söylemek için ağzını açtığında ağzından kan boşaldığını gördüm. Yanına gittim, o güzel başını babamın kucağından kendi kucağıma aldım hafifçe gülümsedi ve bak dedi ne yapmışsın yeni gömleğine, onun kanına bulanmış gömleğimi göstererek iki hafta önce doğum günümde o almıştı ve birden başını karanlıkta benim seçemediğim kazanın olduğu bir yere çevirip tüh ya, dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım, başımı tekrar çevirdiğinde ölmüştü. Ondan sonrasını hatırlamıyorum, onun kanına bulanmış gömleğimi göstererek iki hafta önce doğum günümde o almıştı ve birden başını karanlıkta benim seçemediğim kazanın olduğu bir yere çevirip tüh ya, dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım, başımı tekrar çevirdiğinde ölmüştü. Ondan sonrasını hatırlamıyorum, gözümü evde açtım orada bayılmışım. Beni doktora götürmüşler sakinleştirici falan yapmışlar uzun süre baygın halde yatmışım kendime gelir gelmez ağlamaya başladım, kimse müdahale etmedi. Doktor ağlarsa müdahale etmeyin demiş ve tekrar kendimden geçene kadar ağlamışım. Ondan sonraki günlerde gözyaşım hiç dinmedi. Aradan iki ay falan geçmişti, bir gün anneme gitmek istediğimi söyledim, annem önce kabul etmedi ama yalvarmalarıma dayanamayıp bir şartla kabul etti. Gideriz ama orada ağlayıp annesini üzmeyeceğine söz verirsen dedi, ben de söz verdim ve gittik. Bir süre oturduk ama ben kendimi zor tutuyorum ağlamamak için, bak oldum dedi annesi, birbirimizi ne kadar çok sevdiğinizi hepimiz biliyoruz, ne kadar üzüldüğünüzde biliyorum ama senden bir ricam var dedi, kızım son nefesini senin kucağında vermiş. Bana son anlarını anlatmanı istiyorum dedi, şaşırdım nasıl anlatabilirim ki, anneme baktım boynunu büküldü. Ben de onu üzmeyecek şekilde anlattım, ama bir ara karanlıkta bir yere bakıp tüh ya dediğini anlamadığımı söyleyince, annesi bana sarılıp öyle bir ağlamaya başladı ki, ben de zaten zor tutuyordum kendimi ikimiz de uzun süre ağladık. Biraz sakinleştikten sonra artık bu dünyada yaşamam için bir sebebin kalmadığına karar vermeme sebep olan şeyi anlattı. O gün annesi evlerinde benim çok sevdiğim bir yemeği yapmış. Anne demiş bu yemeği Ayhan çok sever, bizim yiyeceğimiz kadarını ver ben Ayhanlara gidip onunla beraber yiyeceğim demiş. Annesi de yalnız göndermemek için yakınlarda oturan teyzesinin kızıyla bize göndermiş, yolda gelirken teyzesinin kızı, sen biraz bekle ben marketten içecek bir şeyler alayım demiş. Kaldırımda beklerken bir araba vurup kaçmış. Bize yakın oldukları için teyzesinin kızı hemen bize haber vermeye gelmiş. O akşam ve karanlığa bakıp tüh ya dedi şey de bana getirdiği yemekleri dökülmüş olmasına üzüldüğü içinmiş. Aşık olabilir miyim? Tahammül edebilir miyim artık saçma sapan şeylerin adını aşk koymalarına? Bizim yaşadıklarımızı bilmesek de gerçek aşktı. Bunu şimdi biliyorum ama o bilmiyor. Bugün hafta sonu, aşkımla buluşacağız, en güzel elbiseleri giymeliyim. Hangi gömleğimi giysem acaba? Yanakları gibi kırmızı olanından mı yoksa gözleri gibi kapkara olan mı? Ya da kazanın olduğu gün kanıyla üzerine çiçekler yaptığı gömleğimi mi? Ne kazası, ne kanı! Nereden çıktı şimdi, off! Ben en iyisi son buluşmamızda başını omzuma koyduğu o kokan gömleği giyeyim. Evet evet bu daha iyi, anne ben çıkıyorum. Annesi Oğluna 'ona mı'? Tabi ki anne yaa, her hafta sonu kiminle buluşurum ben? İyi de neden ağlıyorsun, şimdi gidip annesinden de izin almalıyım. Günaydın, müsaade ederseniz kızınızla gezeceğiz biraz, kızın annesi, tabii oğlum ona iyi bak olur mu? Bu da ağlıyor ne oluyor bunlar anlamıyorum. Koşar adımlarla gidiyorum aşkıma off, bu yolda ne kadar uzun. Her zamanki gibi bekçi amca karşılıyor beni, Hoş geldin oğlum, o da seni bekliyordu. Biliyorum, günaydın aşkım ben geldim bak hala yatıyor hem de bembeyaz gelinliği ile. Yanaklarına küçük bir öpücük kondurup uyandırıyorum onu, her zamanki gibi toprak kokuyor meleğim uzatıyor kollarını yattığı yerden tutuyorum ellerinden, tüy kadar hafif. Ne kadar da güzel meleğim, meleğim bak koskoca adam dağılıyor, iyi eğlenin olur mu diyor kirli sakallarından süzülen yaşları silerek bekçi, Allah'ım onunla oluncaya kadar mutluyum ki. Bir ara yine göz göze geliyoruz bakmamalıydık, yine ağlayacağız. Ne kadar ağladığımızı akşam ezanı duyunca anlıyorum işte, bugün de bitti gitmeliyim, bekçi amca kızar sonra. Hadi meleğim sen yat ben haftaya yine gelirim bir gün diyorum. Bende bir gün bembeyaz damatlıklarımı giyip geleceğim yanına... Kapkara gözlerini açarak yalvarırcasına çabuk gel olur mu diyor yakından meleğim."} {"url": "https://masaloku.com.tr/otuz-yillik-ekmek/", "text": "-Şeyh Ebu Said Ebu'l Hayır hazretleri daha henüz küçükken babası onu almış Cuma namazına götürmekteydi. Yolda zamanın manevi reisi Şeyh Ebu'l Kasım hazretlerine rastladılar. Şeyh çocuğun babasına bu çocuk kimdir diye sordu. O da bizdendir ya şeyh dedi. Ya Ebu'l Hayır bizim dünyadan gitme zamanımız gelmiştir. Fakat makamı boş görerek üzülmüştüm ama şimdi senin çocuktan öyle anlıyorum ki Müslümanlar istifade edecek derecede manevi kabiliyet var. Cuma namazından sonra bu çocuğu bizim eve getir dedi. Namazdan sonra çocuk ve babası Şeyhin evine gittiler, dergahına girdiler. -Oğlunu omzuna alda o yukarıdaki ekmeği indirsin buyurdu. Babası oğlunu omzuna alıp kaldırdı. Çocuk elini uzadı 30 yıllık ekmeği aldı ve yere inip Şeyhe verdi. Ekmek sıcacıktı. Şeyh Ebu'l Kasım hazretleri ekmeği aldığı zaman gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Ağlayarak ekmeği ikiye böldü bir parçasını çocuğa verdi bir parçasını da kendisi yedi. Babasına ise hiç vermedi. -Ya Ebu'l Hayır 30 senedir bu ekmek orada durmaktaydı. Bana bu ekmek kimin elinde fırından yeni çıktığı gibi sıcak olursa ondan alemin istifade edeceği vaad edildi. Bu vaadin tamamı senin oğlunda olsa gerektir. O zatın senin oğlun olması şeref olarak sana yetmez mi buyurdu."} {"url": "https://masaloku.com.tr/pamuk-prenses-ve-yedi-cuceler/", "text": "Dünyada en çok okunan masal hiç şüphesiz ki pamuk prenses ve yedi cüceler masalıdır. Grimm kardeşler tarafından kaleme alınmış bu eşsiz masal, da güzelliği karşısında rahatsız olan kötü kalpli kraliçenin prensesi ortadan kaldırmak istemesi üzerine prensese yardım eden yedi cüceler ve bir prensi konu edinmektedir. İyi okumalar. Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde büyük ve şirin bir ülkede, güzelliği dillere destan olan bir kraliçe varmış. Tek isteği bir kız çocuğunun olması olan kraliçe, sonunda isteğine kavuşmuş. Kral ve kraliçenin tatlı mı tatlı, güzel mi güzel bir kızları olmuş. Ancak kraliçe güzel kızına doyamadan, doğumundan kısa bir süre sonra, amansız bir hastalık sonucu bu dünyadan göçüp gitmiş. Kraliçenin son dileği ise; canından çok sevdikleri kızına Pamuk Prenses isminin konmasıymış. Kral, biricik kızlarını çok seviyor. Onun üzülmesini hiç istemiyormuş. Kral gibi diğer saray çalışanları da o güzeller güzeli kızı çok seviyordu. Günler bu şekilde geçip giderken Kral kızıyla ilgilenebilecek ve ona annelik edecek birisi olması gerektiğine karar verince, evlenme için bir arayış içerisine girmişti. Derken kızına bakabileceğini düşündüğü bir kadın ile çok geçmeden evlenmiş. Yeni kraliçe güzel olmasına, çok güzelmiş ama kalbi kötülüklerle doluymuş. Büyücülük yapan ve onu tanıyan kişiler tarafından sevilmeyen kraliçe'nin nasıl biri biri olduğunu bilmeyen kral ise çok mutluymuş. Zaten kralı da, yaptığı büyülerle kendisine aşık etmişti. Kötü kraliçe, her gün gizlice sihirli aynasının karşısına geçerek, hep aynı soruyu sorarmış. Hayır yok kraliçem! Ayna her gün bu cevabı veriyormuş kraliçeye. Günler ayları aylar yılları kovalamış, Prenses güzeller güzeli bir genç kız olmuştu. Onun sevgi ve iyilik dolu yüreği sayesinde onu tanıyan herkes onu seviyor. Güzelliği karşısında ona hayran kalıyorlardı. Siz güzelsiniz kraliçem ama Prenses sizden çok daha güzel. Demiş. Aldığı cevap karşısında öfkeden deliye dönen kraliçe, hemen kendisine sadık olan bir kısım askere emir vermiş. Kimse anlamadan bir yolunu bulup, Pamuk Prenses'i ormana götürecek orada öldüreceksiniz! Demiş. Askerler bir bahane uydurarak, ormandaki güzellikleri gösterme bahanesiyle iyi yürekli Prensesi, ormana götürmüşler. Ama herkes gibi kraliçeye sadık olan askerler de o iyi yürekli prensesi çok seviyorlardı. O yüzden ona bir türlü kıyamamışlar. Askerler ona olup, biteni anlattıktan sonra saraya geri dönmemesi konusunda iyice uyarmışlar ve onu orada bırakıp, saraya dönmüşler. Prenses hiçbir yeri bilmediği için, nereye gittiğini bilmeden ormanın derinliklerine doğru yürümüş. Bir süre sonra, şirin ama küçücük bir evle karşılaşmış. Kapısı açık olan evin içine girmiş. Sadece ev değilmiş küçük olan, içinde bulunan her şey de ufacıkmış. Prenses şaşkın şaşkın dolaşmış evin içinde, etrafta da kimseleri göremeyince, o kadar çok yorulmuştu ki gördüğü bir yatağa kıvrılıp uyuyuvermiş. O ev yedi cücelerin eviymiş. Cüceler eve girdiklerinde evde birilerinin olduğunu hemen anlamışlardı. Hemen etrafa bakınmaya başlamışlar. Yatak odasına girdiklerinde, yataklarında güzeller güzeli bir kızın uyuduğunu görünce merakla ses çıkarmadan öylece bakmışlar. Bir kaç dakika sonra uyanan Prenses, onları görünce şaşkınlığı bir kat daha artmış. Çünkü etrafındaki adamlarda tıpkı ev gibi küçücükmüş. Cücelerden biri Biz misafir sevmeyiz. demiş. Bir başka Cüce Hele bir susun, üstüne gitmeyin kızın. demiş sonrada Kimsin, ne için burada yatıyorsun. diye sormuş. Prenses başından geçenleri bir bir anlatmış cücelere, anlatılanları dikkatle dinleyen cüceler; Biz tam yedi cüceyiz ve bundan böyle hepimiz, seni korumakla görevliyiz. diye bağırmışlar. Hemen bir cadı kılığına girerek, kısa bir sürede bulmuş cücelerin evini, kapıyı çalan kraliçe, kapıyı açan Prensesi görünce sevinçle bir bardak su istemiş. İyi niyeti prenses hemen bir bardak su getirerek cadıya vermiş. Cadı ise karşılığında da, kıpkırmızı bir elma vererek oradan uzaklaşmış. O yaşlı kadından hiç şüphelenmeyen Prenses, sadece o elmadan bir ısırık almıştı ki, kendini bir anda yerde bulmuş. Akşam eve gelen cüceler, prensesi yerde yatarken bulunca, çok üzülmüşler onu uyandırmak için günlerce çaresizce dualar etmişler. Her ne yapmışlarsa, bir türlü uyandırmayı başaramamışlar. Bir süre sonra oralardan geçmekte olan bir prens, cücelerin ağlama sesini duyunca merakla yedi cücelerin evine girmiş. Cüceler yatakta uzanan prensesi ve onun hikayesini prense anlatmışlar. Prens yatakta yatan prensesin güzelliğini görünce, bir anda ona aşık olmuştu. Bir an dayanamayarak prensesin yanağına bir öpücük kondurmuş. Bu öpücük bozuvermiş, kötü kalpli kraliçenin büyüsünü. Hepsi çok sevinmiş ve bu mutluluk bir ömür sürmüş. Kötülük bir daha hiç ortaya çıkmamış.... Yıllar önce; bir ülkede kral ve kraliçe bir kız çocukları olmuştu. Bir süre sonra, kraliçe vefat edince, kral tekrardan evlenmiş. Bu Kadın, güzel olduğu kadar kötü kalpli biriymiş. Ülkede bulunan en güzel kadının kendisi olduğunu düşünüyormuş. O yüzden zaman zaman aynanın karşısına geçerek, kendisinden güzeli olup olmadığını sorar. Ayna ise en güzel kadının kendisi olduğunu söylermiş. Bir gün kraliçe aynanın karşısına geçerek aynı soruyu sormuş; Ancak bu sefer ayna ona en güzelin Pamuk Prenses olduğunu söylemiş. Kraliçe ise, Pamuk Prenses 'ten kurtulmak için prensesi de ikna ederek adamlarıyla beraber ormana göndermiş. Adamlar prensese kıyamadıklarından her şeyi ona anlatarak saraya geri dönmemesi konusunda uyarmışlar. Pamuk Prenses, ormanı hiç bilmediğinden öylece dolaşırken bir kulübeye denk gelmiş. O kulübenin sahibi olan yedi cüceler onu çok sevmiş ve beraberce yaşamaya başlamışlar. Bir gün kraliçe yine aynanın karşısına geçip ayna ayna var mı benden güzeli diye sorunca her zamanki gibi pamuk prenses senden daha güzel cevabını anlayınca adamlarının kendisini kandırdığını anlamış ve pamuk prensesi bularak onu elma ile zehirlemiş. Prensesin derdine derman bulamayan cüceler prensesi bir cam'a koyarak iyileşmesini beklenişler. Bir gün oradan geçen bir prens onu görür görmez aşık olmuş ve yanağına kondurduğu bir öpücük ile prenses uyanmış. Prens ve prenses evlenerek mutlu bir yaşam sürmüşler. Masal ile ilgili Merak Edilen Sorular. - Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalında cücelerin esas işleri nedir: masaldaki yedi cücelerin asıl mesleği madenciliktir. Ormanın derinliğinde maden toplayarak geçimini sağlıyorlar. - Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler ana fikri nedir: Tanımadığımız kişilerle karşılaştığımız zaman onlarla konuşmamalı ve onların bizlere verdikleri yiyecek türü ne olursa olsun yememeliyiz. - Pamuk Prenses masalında kaç tane cüce vardır: Hikayede birbirinden şirin ve iyi yürekli 7 cüce vardır. - Yedi cüceler'in adı nedir: Bilgin, Neşeli, Öfkeli, Keloğlan, Utangaç, Aksırık ve Uykucu cücelerdir. - Pamuk Prenses masalı hangi ülkeye aittir: ilk defa 1812 yılında Almanya'da derlenerek yayımlanmıştır. - Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler yazarı kimdir: Ünlü alman yazarı Grimm Kardeşler tarafından derlenerek basılmış olan bir Avrupa halk masalıdır. - Pamuk Prenses nasıl biridir: Büyükçe ve çok güzel bir sarayda yaşamakta olan Pamuk Prenses iyi niyetli merhametli ve çok güzel bir kızmış. - Pamuk prenses gerçekte kimdir: Ünlü alman tarihçi yazar Eckhard Sander'in yazmış olduğu kitapta masala ilham olan Pamuk Prensesin aslında 16. yüzyılda yaşayan Kontes Margarete von Waldeck' olduğu iddia edilmektedir. Güzelliğiyle adeta görenlerin gözlerini kamaştıran bu genç kızın yanında olmasını kabul etmeyen Katharina Hatzfeld ismindeki üvey annesi onu daha 16 yaşındayken kendinden uzaklaştırmak için Brüksel'e gönderir. İspanya kralının oğlu II. Philip Margarete görür görmez aşık olur. Bu aşkı onaylamayan İspanya Kralı ise gizlice Margerete'yi zehirler. - Yedi Cüceler Kimdir: Masalda ki cüceler aslında eskiden bakır madenlerinde çalışmaları için zorlanan köle çocuklardan oluşmaktaymış. Ağır koşullarda çalıştıkları gibi zorlu bir yaşamları olduğundan yeterli gelişmeyen kısa boylu çocuklarmış. Beğendiğinize sevindik. iyi günler mutluluklar dileriz. Teşekkür ederiz o güzel görüşleriniz için iyi günler dileriz. O kadar sinir bozucu imla hataları var ki sinir olmamak elde değil. Yaklaşık 1 yıl öncesinde bir yoruma istinaden TDK'ya uygun yeniden düzenlendi diye cevap vermişsiniz fakat hiç bir şey düzeltilmemiş hala aynı berbat hatalar okuyucunun sinirlerini zıplatmakta.. Pamuk prenses ve yedi cüceler hikayesi güncellenmiştir. Pamuk prenses ve yedi cüceler hikayesi güncellenmiştir. Imla kurali ve noktalama isaretleri o kadar yanlis ki.Okurken surekli duzeltmek zorunda kaldim.Cocuklara hitap eden bir sitede bu kadar basit hatalarin olmasi oldukca sinir bozucu.Soru isaretinin nereye gelmesi gerektigini bilmek icin Turkce profesoru olmaya gerek yok diye dusunuyorum. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler hikayesi yorumunuzdan sonra yeniden Türk yazım kurallarına göre güncellenmiştir. Uyarınız için teşekkür ederiz. Pamuk Prenses masalını çok beğendim. Masal oku sitesini uzun zamandır takip ediyorum, en eski okuyucular arasındayım'dır belki de. Gerçekten güncel bir site en az haftada 1,2 arasında hikaye paylaşımı yapıyorsunuz, muhakkak günde 1 saatimi bu siteye ayırıyorum ve sayenizde çok eğlenceli ve zevkli vakitler geçiyorum yeniden Pamuk Prenses Ve Yedi Cüceler Masalı için sizlere teşekkürlerimi sunuyorum."} {"url": "https://masaloku.com.tr/parktaki-cicekler-masali/", "text": "Parktaki çiçekler masalı, Zamanın birinde, çocuğun biri öğrencisi olduğu öğretmene hediye almak istemiş. Okulda olduğu süre boyunca ne almak istediği hakkında sürekli düşünmüş ama herhangi bir şey bulamamış. Bu kararsızlığın verdiği üzüntü ile çocuk evine doğru yola çıkmış. Yol üstünde karşılaştığı tanıdık bir kokuya denk gelmiş. Çocuk, şaşkınlık ile birlikte bu tanıdık kokunun öğretmeninin saçlarının kokusuyla benzer olduğunu fark etmiş ve kokunun izine düşmüş. Biraz ilerledikten sonra bu güzel koku parkın tam ortasında sıra sıra dizilmiş çiçeklerden geldiğini anlamış ve ''ne güzel kokuyor bu parktaki çiçekler. Yoksa öğretmenim saçlarını bu çiçeklerden yapılan şampuanlardan mı yıkıyor da onun da saçları böyle güzel kokuyor!'' diye düşünmüş. Bu düşüncenin ardından o esnada toplayabileceği kadar çiçeği kopartıp, toplamış. Nihayet alacağı hediyeyi yol üstünde hiç ummadığı şekilde bulan çocuk, heyecanlı bir şekilde evine varıp ertesi gün olmasını beklemiş. Sabah uyanınca çocuk kahvaltısını yaptıktan sonra, seke seke elindeki çiçek ile okulun yolunu tutmuş. Çocuk, öğretmenine ilk defa hediye vereceği için çok mutluymuş. Sınıfa girdikten sonra heyecanla ''Öğretmenim, öğretmenim! Aynı sizin saçlarınız gibi kokan bir çiçek buldum. Onu size getirdim ki; şampuanınza koyup daha çok bu çiçekten kokun diye!'' demiş. Öğretmen şaşkınlıkla çocuğun elindeki çiçeğe bakmış ve çiceği alıp koklamış. Ardından öğretmen teşekkür etmiş ancak çiçeklerin koparılmaması gerektiğini söylemiş. Çocuk bu tepkinin ardından yanlış bir şey yaptığını fark etmış ve üzülmüş. Öğrencisinin üzüldüğünü gören öğretmen: ''bir daha yapmamak şartıyla bunu belki telafi edebiliriz.'' demiş. Hatasının geri döndürülebilecek olması çocuğu heyecanlandırmış. Sonrasında öğretmen öğrencisinden bir pet şişe istemiş, çocuk şişeyi getirmiş ve öğretmen bu şişeyi alarak içini su ile doldurmuş. Su ile dolu olan şişenin içine çiçeği koymuş ve çiçeğin tekrardan filizlenmesini beklemiş. Birkaç gün sonra çiçek tekrar filizlenip canlanınca öğretmen ve öğrencisi birlikte o parka gitmişler ve filizlenen çiçeği parktaki çiçeklerin yanına ekmişler."} {"url": "https://masaloku.com.tr/prens-ile-dilenci-masali/", "text": "Prens ile dilenci masalı, Evvel zaman içinde aynı yerde yaşayan ancak biri Prens biri ise dilencinin oğlu olan birbirine o kadar çok benzeyen iki çocuk varmış. Bu çocuklar uzun bir süre birbirlerinden habersiz yaşamışlar ve Prens sarayda dilencinin oğlu ise babası gibi dilencilik yaparak sokaklarda yaşamaya devam etmiş. Dilencinin oğlunun adı Alvin prensin ise Harry'miş. Bir gün dilencinin oğlu babası gibi dilenci olmak istemediğinden evden kaçarak yaşlı ama bilge bir adamın evine sığınmış. Bu sırada Alvin adama keşke babam bir dilenci olmasaydı demiş. Yaşlı adam ise bilgece gülümseyerek ailemizin kim olduğunu seçemeyiz ancak ailemizin yaptıklarını yapmak zorunda değiliz diyerek sırtını sıvazlamış. Bu cümleleri duyan Alvin bunu nasıl yapacağını bilmeyerek şaşkın şaşkın adamın yüzüne bakmış ve bilge adamın dediklerini düşünmek için sokaklara düşmüş. Bu sırada sarayın yanından geçen Alvin sarayın nasıl bir yer olduğunu merak ettiğinden saraya girmek istemiş ancak muhafızlar onu yakalayarak dışarıya atmışlar. Tam bu anda Prens Harry derhal çocuğun bırakılmasını emretmiş ve Alvin'in yanına yaklaşarak Merhaba ben Harry demiş. Bu iki genç birbirleriyle arkadaş olmuşlar ve Harry arkadaşının neden gizlice saraya girmeye çalıştığını kendisine sormuş. Alvin ise sarayın nasıl bir yer olduğunu merak ettiğini ve sarayda yaşayanların kendilerinden farklı olarak nasıl yaşadıklarını görmek için saraya girdiğini söylemiş. Harry ise halkın içerisinde tam olarak neler yaşandığını bilmediğimden sizler de bizler gibi yaşamıyor musunuz? diye sormuş. Alvin ise yüzüne alaycı bir tavır koyarak bizler dilenerek geçimimizi sağlıyoruz. Demiş. Bu duyduklarına şaşıran Harry bir günlüğüne arkadaşı Alvin ile yer değiştirerek halkın arasına karışmaya karar vermiş. Alvin'in kıyafetlerini giyerek şehre inmiş. Hiç de hayal ettiği gibi bir yer olmayan ve halkının yoksulluk içerisinde olduğunu gören Harry koşarak saraya geri gitmiş. Ancak ne yaptıysa muhafızları ikna edemeyen Harry babasının ölümüyle birlikte taç giyme töreninden faydalanarak saraya girmeyi başarmış. Bu sırada arkadaşı asıl prensin kendisi olmadığını ve taç giyme töreninde tacı giymeyi hak edenin Harry olduğunu söyleyerek tahttan inmiş. Harry arkadaşının dürüstlüğü için kendisine teşekkür ederek onu baş danışmanı yaparak ödüllendirmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/prenses-anastasia-masali/", "text": "Prenses Anastasia masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, büyük bir imparatorluk varmış. Bu imparatorluğun kral ve kraliçesi, bir çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Bu istekleri bir gün gerçek olmuş ve kraliçe bir kız çocuğu dünyaya getirmiş. Anastasia adını verdikleri bu küçük kız çocuğunu, tek çocuk olduğu için hep el üstünde büyütmüşler ve çok fazla şımartmışlar. Bu yüzden Prenses Anastasia, büyüdükçe çok huysuz, hiçbir şeyi beğenmeyen, kimseyle arkadaş olmayan bir kız haline gelmiş. Günlerden bir gün, bu krallığa misafir olarak komşu krallığın kral ve kraliçesi gelmiş. Çok güzel bir sofra kurulmuş ve misafirler ile kral ve kraliçe keyifli bir sohbete dalmış. Misafirlerin geleceğinden haberdar olsa dahi odasından çıkmayıp misafirlere selam vermeyen Prenses Anastasia, karnı çok acıktığı için yemek yemek için kral ve kraliçelerin bulunduğu odaya girmiş. Hiçbir şey söylemeden bulduğu koltuğa oturmuş ve henüz yemek yenmeye başlanmasa dahi Prenses Anastasia önündeki tabağı yemeye başlamış. Kral ve kraliçe kızlarını ne kadar uyarsalar da huysuz prenses onları dinlememiş ve misafirlerin sorularına cevap dahi vermeden yemeğini yiyip ardından kalkıp tekrar odasına dönmüş. Kral ve kraliçe kızları adına misafirlerinden özür dilemiş. -Seni krallığımızın en ücra köşesindeki inek besleyen bir genç ile evlendireceğim ve bundan sonra orada yaşayacaksın. Demiş. Bunu duyan Prenses Anastasia, ne yapacağını bilememiş ve babasına yalvararak onu o kişiyle evlendirmemesini söylemiş. Yalvarışları çare etmeyince bu zamana kadar tüm yaşadıklarını ve yaşattıklarını düşünerek çok pişman olmuş ve babasının haklı olduğunu düşünerek artık itiraz etmemeye başlamış. Ancak artık kimseye huysuzluk yapmıyor, insanlarla sohbet ediyor ve onlara çok iyi davranıyormuş. Misafirlerle ilgileniyor ve asla onlar yemeğe başlamadan yemek yemiyormuş. Kral ve kraliçe, kızlarının hanım hanımcık bir hale bürünmesinden çok memnunmuş. Kral, aslında evlendirmeyeceği ancak kızının aklının başına gelmesi için söylediği yalanı artık sonlandırmaya karar vermiş. Prenses Anastasia'ya seni onunla evlendirmeyecektim zaten sırf sen hatalarını anla diye yaptım demiş ve ardından kızının beğendiği bir prens olup olmadığını sormuş. Prenses Anastasia, çok beğendiği ancak ailesine çok kötü davrandığı için vazgeçtiği komşu krallığın prensinden hoşlandığını söylemiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/prenses-bella-masali/", "text": "Prenses bella masalı, Çok uzak ülkelerin birinde Prenses Bella adında bir kız yaşarmış. Bu prenses kral ve kraliçenin tek kız çocuğuymuş. Bu yüzden anne ve babası kızın üzerine titrer ne isterse yaparlarmış. Çocukluğundan beri her istediğini yaptırmaya alışmış olan prenses ise oldukça nazlıymış. Herkesten aynı ilgiyi beklerken göremediğinde ya da eksik bulduğunda ise hemen anne ve abasına şikayet edermiş. Bu yüzden kraliyette bulunan kimse prensesi üzmek istemezmiş. Aksi halde kralın kendilerini cezalandıracaklarını bilirlermiş. Bir gün prenses anne ve babasına şehre inmek istediğinden bahsetmiş. Anne ve babası tereddüt etmeden kızlarının şehre inmesine izin vermiş. Ancak prenses bu kez de yanına muhafız istemediğini söylemiş. Anne ve babası bunu da kabul etmişler. Prenses şehre inmek için hazırlanmış ve yola koyulmuş. Şehrin girişine gelmeden ise aniden arabası durmuş. Prenses ne olduğunu anlamadan yüzlerinde maske bulunan kişiler prensesi kaçırmışlar. Prenses uzun bir süre baygın bir şekilde yatarken bir süre sonra uyanmış. Etrafına baktığında karanlık ve oldukça pis bir yerde olduğunu görünce hemen bağırmaya başlamış. Bu sırada kızlarının şehre gitmesinin üzerinden uzun bir süre geçtiği için kral ve kraliçe oldukça meraklanmaya başlamışlar. Kral tüm muhafızlara kızını bulmalarını emretmiş. Prenses Bella ise korkuyla nerede olduğunu anlamaya çalışıyormuş. Bu sırada yanına yine yüzünde maske olan biri girmiş. Kızın önüne yemek koyarak odadan çıkmak için kapıya yönelmiş. Kız bu sırada önüne konulan yemeğe iğrenerek bakıyormuş. Adamın arkasından ben bunları asla yemem. Bana prenseslere layık bir yemek getirin demiş. Adam prensesin bu cümlesine uzunca bir süre kahkaha atmış ve Burası babanızın sarayı değil prensesim diyerek odadan çıkmış. Prenses uzun bir süre yemeği yememek için dirense de sonunda dayanamamış ve yemiş. Bu sırada tüm muhafızlar prensesi arıyorlarmış ancak her seferinde elleri boş dönüyorlarmış. Prenses 3 gün kadar bu bilmediği yerde kapalı tutulmuş. Artık ne gücü kalmış ne de umudu burada öleceğinden eminmiş. Ancak 3. Günün sonunda hiç beklemediği bir şey olmuş. Bugün odaya giren kişinin yüzünde maske yokmuş. Prenses odaya giren bu yakışıklı adama hayretle bakarken adam yanına oturmuş ve konuşmaya başlamış. Prensesim sizi burada bu durumda tutmakta mutlu değilim. Ancak duyduğuma göre anne ve babanıza her istediğinizi yaptırıp tüm kraliyeti canından bezdiriyormuşsunuz demiş. Prenses ise şaşkın gözlerle hala adama bakıyormuş. Ben prensesim benim her istediğim yapılmak zorunda ve sizi de kral babama söylediğimde buralardan çok uzaklara gönderileceksiniz demiş. Adam prensesin yüzüne bakarak prenses olmanız tüm halkınıza zulmetmenizi gerektirmez demiş. Bir süre susmuş ve sonra yeniden konuşmayı başlamış Bir gün babanızın yerine geçip bu ülkeyi yöneteceğiniz zaman halkınızın sizi sevmesini mi yoksa sizden korkmasını mı istersiniz? demiş. Ardından odadan çıkmış prenses adamın söylediği söz üzerine bir süre düşünmüş ve bu genç adam yeniden içeri girmiş. Sizi gönderiyorum prensesim demiş. Artık özgürsünüz ve yüzümü gördüğünüz için beni kral babanıza söyleyerek cezalandırabilirsiniz demiş. Prenses koşarak bulunduğu yerden çıkmış ve sarayına doğru koşmuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/prenses-rosette-masali/", "text": "Prenses rosette masalı, Krallığın birinde bir kral ve kraliçe oğulları ile birlikte yaşarlarmış. Ancak kral bir kızı olmasını çok istemesine rağmen kralın bir kızı yokmuş. Bir gün sarayın çevresinde dertli dertli yürürken yaşlı bir kadın görmüş. Kadın krala neden düşünceli olduğunu sormuş. Kral ise bir oğlum var ancak ben bir de kızım olsun istiyorum demiş. Yaşlı kadın cebinden bir şişe iksir çıkartarak bunu krala vermiş. Buyurun kralım bu iksiri kraliçemize içirirseniz bir kızınız olacak demiş. Kral bu habere oldukça sevinmiş ve koşarak saraya gidip karısına olanları anlatmış. Karısı iksiri içtikten kısa bir süre sonra ise bir kız çocukları olmuş. Kral ve Kraliçe kızlarına Rosette ismini vermişler. Kral kızı için hemen bir balo düzenlenmesini emretmiş. Kraliyette yaşayan herkes bu baloya davet edilmiş. Balonun yapıldığı sırada tüm periler ve kraliyet oldukça sevinçliymiş. Bu sırada sarayın kapısına yaşlı bir dilenci gelmiş ve biraz yemek istemiş. Kral bu durumu öğrenince sinirlenerek ne cüretle prensesimin balosuna gelerek dilenirsin demiş ve yaşlı kadını zindana attırmış. Daha sonra ise herkes olanları ve bu yaşlı kadını unutarak eğlenmeye devam etmişler. Tüm periler prenses için iyi dilekler sunmuş ve ona sihirli hediyelerini vermişler. Son periye sıra geldiğinde ise sarayda bir fırtına kopmuş her yer fırtınanın etkisi ile dağılmış. Güçlü bir çığlık sesinin ardından prensesin tam yanında bir peri daha belirmiş. Ancak bu peri diğer perilerden oldukça farklıymış. Peri krala dönere Bir kızınız olmadığı için çok üzgündünüz hatırladınız mı kralım? demiş. Ardından yeniden konuşmaya devam etmiş o gün size bir iksir vermiştim ve sizde teşekkür bile etmeden saraya gitmiştiniz. O gün sizi affettim ancak bugün yine kapınıza gelerek sizi denedim ve siz beni hatırlamadınız. Size yardım eden o yaşlı kadını ise zindana attırdınız demiş. Kral artık ne olduğunu anlıyordu ancak kızı için endişelenmeye devam ediyordu. Bu sırada peri yeniden konuştu. Şimdi size verdiğim hediyeyi hak etmediğinizi görüyorum ve onu sizden geri alıyorum diyerek prensesi 20 yaşına gelene kadar kimsenin bilmediği bir kuleye hapsetmiş. Kızın yaşaması için ise 20 yaşını doldurana kadar bir prensin gelmesi ve onu kurtarması gerekmekteymiş. Olaydan sonra günler, aylar ve hatta yıllar geçmiş kral her gün kızını kurtaracak prensi beklemiş ancak kimse gelmemiş. Prensesin ise 20 yaşına girmesine oldukça kısa bir süre kalmış. Umudunu kaybeden kral ve kraliçe inzivaya çekildikleri sırada ise kızın hapsedildiği kulenin etrafında dolaşan prens kızı fark etmiş. Yanına geldiğinde kızı uyurken görünce şaşırmış ancak güzelliği karşısında hayran kalarak alnına bir öpücük kondurmuş. Tam bu sırada büyü bozularak prenses uyanmış balo gecesi ise hediyesini vermeyen peri hep bu anı beklemiş. Kıza ve bu gence her şeyi anlatarak ikisini saraya götürmüş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/ramazana-yolculuk/", "text": "-Bilmiyorum dedi oğul, bilmiyorum sadece içimde yollara düşme isteği var. İçimdeki bu yalnızlıkla beni ancak yollar anlar. Peki oğul ama senden bir ricam var dedi ana, önümüzde ramazan var, bunca yıllık yaşımda bunca ramazan gördüm ya hep boynu bükük bıraktım galiba ne zaman dönersen dön ama dönerken bana Ramazan'ıda getir evlat. Delikanlı annesinin ne demek istediğini anlamamıştı. Nasıl yani diye sordu, şu bildiğimiz mübarek ay Ramazan'dan mı bahsediyorsun, ben onu sana nasıl getireyim. Zaten istesen de istemesen de her yıl gelmiyor mu anne. Annesi biraz düşünceli, biraz da buruk, kimine geliyor kimine de gelmiyor kimisineyse de gelip varmıyor. Ne diyeyim ki evlat, sen hele bir git nasipte varsa getirirsin diyebildi. Aylarca yol yürümüştü delikanlı. Anasının ne demek istediğini düşünüyordu bir yandan. Azığı da bitmişti, hem acıkmış hem de fena halde susamıştı. Yanına aldığı altınını değerlendirmeliydi bir yerlerde, zira dayanacak mecali kalmamıştı. Hey delikanlı diye bir ses işitti o sırada. Dönüp baktı sesin sahibine, bir dilenciye benziyordu hatta bir deliye. Ne arıyorsun burada diye sordu adam. Aslında ne aradığını bilmiyorum ama anam dönerken Ramazan'ı da getir dedi onu düşünüyorum nicedir. Ben bir yolunu biliyorum dedi adam. Fakat bana değerli bir şey vereceksin. Yoksa söylemem delikanlı heyecanlanmıştı önce sonra tereddütle ya bu deli beni aldatıyorsa diye düşündü, yiyeceği de yoktu. Ne var ki aylarca yürüdükten sonra bu karşısına çıkan ilk umuttu. Hem zaten neden yoldaydı peki dedi elindeki biricik altını uzatarak al bakalım. Şu ileride bir kör kuyu var dedi adam. Seni bağlıyım aşağı sarkıtacağım, bir zarf göreceksin onu açıp oku. Sonra biraz daha sarkıtacağım bir tane daha göreceksin onu da oku. Sonra bir diğeri, ardından bunları alıp tarif edeceğim yerdeki bir zata götüreceksin. Ben sana yardımcı olurum kuyuda zarf ne arasın ey şaşkın dedi delikanlı hayal kırıklığı içinde. Sen bilirsin inmeyebilirsin. Bende yoluma giderim diye karşılık verdi adam yok yok yok hayır dur sen benim tek şansımsın denemeye değer diye atıldı delikanlı. Kim olduğunu bilmediği bu adamı takip etmeye başladı. Hey Allah'ım dedi biranda, bir delinin ipiyle kuyuya inecek kadar aklını kaybetmiş olmalıyım. Üstelik su kuyusundan zarf aramak için, kuyuya varmışlardı. Ne ile karşılaşacağını merak ediyordu delikanlı ve nihayet kuyuya inmeye başladı. Gerçekten de taşların arasına sıkıştırılmış bir zarf gördüm hemen açtı şöyle yazıyordu. Ramazan bir rahmet ayıdır. Bu ayda insanlar oruç tutarak açların açıkların halinden bir nebze de olsa nasip alırlar ve Allah rızası için İnfak ederler. Zarfı cebine koyup biraz daha aşağı indi aynı şekilde bir zarf daha buldu açtı onda da şöyle yazıyordu. Ramazan bir rahmet ayıdır, beynin ve diğer organların belli bir ihtiyacı vardır. Fazlası hiçbir işe yaramaz. Üstelik bu hastalıkların tüketilmesi içinde yine beyin enerjisi boşa harcanacaktı. Oruçluyken dışarıdan alınan maddelerin tüketilmesi sindirilmesi ve çeşitli organlarda değerlendirmesi yönünde enerji harcamasını çok alt düzeye indirir. Oruçluyken yapılan zikir ve ibadetinin getirdiği enerji normal şartlarda yapılara göre çok fazladır. Mademki ruhuna pozitif enerji alacaksın, mademki açken daha güçlü ve etkili yüklenecek ruha güzellikler. O halde dilini de kalbini yanlış işlerle oyalanan rahmeti israftır. Delikanlı daha önce duymadığın şeyleri okuyor, okudukça heyecanlanıyordu. Diğer zarfı merak ederek daha da aşağı indi. Onda da şöyle yazıyordu. Bu oruç havasın orucudur. Herkese bağlamaz. Havasın orucu varlıkta mutlak tasarruf sahibi olan hakkı fark etmek ve kavramak suretiyle Allah dışında bir varlık, Allah'ın tasarrufu dışında tasarruf görmekten insaktır, faili, hakiki Allah'tır, Allah dediğini yapandır, yaptığından sual olmaz. Müşahedesi havasını orucunda esastır. Bu müşahedeyi kaybetti anda bulunduğu mertebenin orucumu bozmuş olur. Delikanlının aklı karıştı biraz ama yüreğine deumut doldu. Güneşin karanlık bir gecenin ardından doğuşu gibi bir umut. Kuyunun dışına çıktı, heyecanla hadi götür beni o zata bu işin sonunu merak ediyorum dedi. Birlikte yola koyuldular. Delikanlı bin bir düşünceyle vardı merak ettiği zatın yanına. Biraz bekledikten sonra içeri buyur edildiler. Ben de seni bekliyordum evlat anlat bakalım dedi yaşlı zat. Efendim aslında ne aradığımı neye gittiğimi bilmeden çıktım yola. Fakat annemin gelirken bana Ramazan'ı da getir değişi yoluma yön verdin. Bu Kardeşle karşılaştım elimde kalan son altın karşılığında beni bir kuyuya götüreceğini ve kuyuya indikçe zarflar ile karşılaşacağımı ayrıca o zarfları alıp size getirmemi söyledi diyebildi delikanlı. Ver bakalım zarfları dedi yaşlı zaat ve okumaya görüyordum bitirdikten sonra gözlerini belli belirsiz bir tebessümle delikanlıya dikti, sonra başını önüne eğdi ardından tane tane ve dikkatlice şunları söyledi. Evlat verdiğin altın isteğine ulaşma yolunda verdiğin dünyalığındır, devamı da gelsin dilerim altın elinde olsun fakat gönlüne girmesin gerektiğinde elin titremeden verebilesin. Aslında sende girdiğin o derin kuyu gibisin kendi içine doğru indikçe farklı keşifler yaparsın. Lakin ipsiz inilmez hiç bir kuyuya. İlk bulduğun zarf herkesin görebildiği bir yerdeydi. Herkesin bildiği şeylerden bahsediyordu, ikincisi İnsanların merak edip de en azından biraz eğilmeleri belki biraz sarkmaları gereken bir yerdeydi. Ora da yazarları sadece araştıranlar emek verenler bulabilirdi. Diğeri ise artık daha bir an evvel kavuşman gereken hakikatti. Şimdi gelelim annenin isteğine Ramazan bir rahmettir. Kuyudaki Yusuf'larınızın iniyişlerini işitmiyor musunuz? İşte size bir fırsattır Ramazan. Rahmetinin coştuğu ayı Ramazan. Görün ki sadece siz yoksunuz yetimler, acizler fakirler var bu dünya. Verin ki yaklaşın bana nefsinizden verin, kendinizden verin. Oruç tutun ki artık yemekten düşünemeyen beyinleriniz biraz tefekküre yönelsin. Beyniniz bedeninize harcadığı enerjiyi idrak etmeye yönelsin. Ağzınızla yaptığınız zikirlere kalbiniz hiç olmazsa biraz kulak versin, delikanlı gözlerinden gayri ihtiyari akmaya başladı, zor konuşarak annem bana Ramazan derken diyebildi gerisini getiremeden hıçkırıklara boğuldu. Evet evlat dedi zat, annem Ramazan derken Allah'ın Rahmetini kast ediyordu. Diyiyim ki Ramazan onun bir rahmetidir diyeyim ki kullara bir hediyesidir niçin ateşten kurtulmaları kendi özelliği görmeleri fark etmeleri gafil bir gönülle dolaşmamaları için. Hem zaten tekten bahsediyoruz. Hayda o anda o delikanlı biraz kendine gelir gelmez, müsaadenizle efendim gidip anneme varım hepsini bir bir anlatın sizi tekrar görmeye mutlaka geleceğim diyerek izin aldı ve yola koyuldu. İçindeki heyecan gittikçe artıyordu. Biraz sonra köyüne varacak annesini hasretle kucaklayacaktı. Yaklaştığında evin önünde bir kalabalığın toplanmış olduğunu gördü. İçine bir ateş düştü delikanlının, önemsemek istemedi bu hissini, elinin tersiyle iter gibi yaptı ya hey ha dağlara düşse yerle bir olurdu. Koşarak eve vardı annesi beyaz çarşaflara bürünmüş vaziyette yerde yatıyordu. Mekanın, yolunu yangın yerine döndü fakat alan Allah'tı, takdir eden Allah'tı ne denilebilirdi ki, yüreği burkan o acı kaçınılmaz olsa da, boyun bükmek razı olmak lazımdı. Öyle işte sarıldı ki annesine görenlerin içine de yangın olup anam dedi ardından. Nereye gittin ben sana Ramazan'ı getirdim. Sonra bir veda duydu kulaklarıyla yol arasından bir yerden. Sen Ramazan'ın kokusunu, rengini getirmiştin evlat, ben bizzat kendisine gittim evlat."} {"url": "https://masaloku.com.tr/rapunzel/", "text": "Son zamanlarda oldukça popüler ve güzel olan bu Hikaye oldukça fakir olan bir çiftin yeni doğan kız çocukları Rapunzeli yaşlı bir cadıya vermek zorunda kalmalarını konu edinen etkileyici bir kız masalı. Bir zamanlar ülkenin birinde, yaşayan bir karı koca varmış. Çocukları yokmuş ama bir kız çocuğu sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Aradan çok uzun bir zaman geçmemiş ki kadın bir bebek beklediğini fark etmiş. Bir gün pencereden komşu evin bahçesinde ekilmiş çiçeklere ve sebzelere bakarken özel olarak ekilmiş ve ismi Rapunzel olan güzel marullara takılmış. O anda adeta büyülenmişçesine o marulları yemekten başka bir şey düşünemez olmuş. Şu evin bahçesindeki marullarından yiyemesem ölürüm. diye düşünen kadın, yemeden içmeden kesilerek, zayıfladıkça zayıflamış. Karısında son günlerde değişiklik olduğunu gören adam, karısının canının o marulları yemeyi istediğini öğrenince, ne kadar endişelense de karısına hiç belli etmeden o marullardan kopartıp getireceğine söz vermiş. Ama bu çok tehlikeli olur biliyorsun. O ev, çok güçlü bir cadıya aitmiş bahçesi de yüksek duvarlarla çevrili kimsenin girmeye cesaret edemediği bir bahçe. demiş. Ama adam o marulları eşine getirmeye kararlıymış. Ertesi gün akşam saatlerinde tüm cesaretini toplayan adam, yandaki evin bahçe duvarına tırmanarak, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı kopartarak eve getirmiş. Karım o marullardan yemezse, hastalanacak ve belkide bebeğimizi doğuramayacak lütfen, gitmeme izin verin. Kadının kocası bu şartı kabul etmese başına gelecekleri biliyordu. Nasıl olsa bir yolunu bulur doğacak çocuğumu vermem düşüncesiyle, hemen kabul etmiş. Aradan bir kaç ay gibi bir süre geçtikten sonra ailenin çok güzel bir kız bebekleri olmuş. Onun adını da Rapunzel koymuşlar. Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra adamın çocuğu getirmediğini gören cadı, hemen onların evine giderek, Rapunzeli aileden zorla almış. Çaresiz kalan aile korkusundan ne yapacaklarını bilemiyordu. Cadı Rapunzeli bir ormanın ortasında yüksek bir kuleye yerleştirerek ona çok iyi bakıyordu. Rapunzel Onaltı yaşına gelince dünyalar güzeli bir genç kız olmuştu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış. Cadı bu dünyalar güzeli kızın sarı saçlarını o yaşına gelene kadar hiç kesmemiş, onu her ziyarete gittiğinde aşağıdan seslenirmiş. Rapunzel, Rapunzel, uzat altın sarısı saçlarını ben geldim. dediği zaman Rapunzel uzun örgülü saçlarını pencereden uzatır, cadıda onun saçlarına tutuna, tutuna yukarı tırmanırmış. Bir gün avlanmak için ormanda dolaşan bir prens, uzaklardan gelen güzel sesi duyunca: Ne kadar da güzel bir ses bu böyle diye düşünerek Atını sesin geldiği yöne doğru sürmüş. Rapunzel'in yaşadığı kulenin önüne varınca kuleye tırmanmak için etrafına bakınmış ne merdiven, nede başka bir şey varmış. O güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, her gün kulenin altına gelip, yukarı çıkmak için çareler düşünmeye başlamış. Bir akşam yine kuleye yaklaşırken uzaktan kulenin altında bekleyen cadıyı fark etmiş, Cadı: Rapunzel, Rapunzel, uzat altın sarısı saçlarını ben geldim. deyince, kız altın sarısı saçlarını aşağı uzatmış ve cadı yukarı tırmanmış. Bunu gören Prens, ertesi gün hava kararırken kulenin altına giderek, etrafa bakınmış, kimse olmadığından emin olduktan sonra, sesini değiştirerek: Rapunzel, Rapunzel uzat altın sarısı saçlarını, ben geldim. demiş. Kız saçlarını aşağı bırakmış o saçlara tutunan prensi, kuleye çıkmış. Prens Benden korkmanız için neden yok, şarkı söylediğinizi duydum ve sesinize aşık oldum, sesin sahibini görmek istedim. demiş. Prensin sözleri Rapunzelin çok hoşuna gitmişti. O andan itibaren artık ondan korkmuyormuş, bir süre her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç fak etmemiş. Prens her gün kuleye çıkıyor, Rapunzeli hiç yalnız bırakmıyordu. Bir gün aşık olduğu altın saçlı kıza evlenme teklif etmeye karar vermiş. Prens: Benimle evlenir misiniz.? demiş. Rapunzel, utanarak da olsa yakışıklı Prensin teklifini kabul etmiş. Ancak beraber o yüksek kuleden nasıl aşağı ineceklerini bilmiyorlarmış. O anda prensin aklına parlak bir fikir gelmişti. Her kuleye gelişinde yanında kumaş parçaları getirmeye başlamış. Rapunzel'de onları birbirine ekleyerek kumaştan bir merdiven yapıyormuş. Fakat bir gün büyük bir hata yapıp, ağızından bir cümle kaçırmış. Cadı: Hangi Prens, hangi Prens! diye sormuş sonra da olanların farkına vararak ona bağırmaya başlamış. Beni nasılda aldattın oysa ben seni dünyanın kötülüklerden korumaya çalışıyordum. demiş öfkesini alamayan cadı. Bu seferde makasla onun altın sarısı güzelim saçlarını kesivermiş. Sonrasında da onu çok uzaklarda bir çöle göndermiş. O gece cadı kulede kalıp, prensi beklemiş. Bir süre sonra bir erkek sesi duymuş: Ben geldim, uzat o altın sarısı saçlarını. demiş. Cadı Rapunzel'in kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağı. Prens başına geleceklerden habersiz bir şekilde yukarı tırmanmış. Kuleye çıkınca cadıyla karşılaşan Prens, sevdiği kızın başına kötü bir şey geldiğini anlamış. Cadı onun üstüne doğru yürüyünce, geri çekilen Prens, kulenin penceresinden aşağı düşmüş. Kulenin altındaki çalılar sayesinde, hayatta kalmayı başarmış ama çalıların dikenleri gözlerine batığı için artık hiç bir şey göremez olmuş. Prens gözleri kör bir halde, kaybettiği sevgilisi için göz yaşları dökerek, ormanda dolaşıp durmuş. Ormanda bulduğu bitkiler ve yabani meyvelerle karnını duyuruyormuş, o kadar uzun yollar yürümüş ki sonunda bir gün Rapunzel'in yaşadığı çöle varmış. Hiç beklemediği bir şey olmuş uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses duymuş. Sesin sahibini hemen tanımış tabi. Rapunzel, prensin sesini tanımıştı. Hemen ona doğru koşmaya başlamış. Sonunda bir birlerine kavuşmuşlardı. Birbirlerine sarılarak mutluluk göz yaşları dökmüşler. Rapunzel'in göz yaşları Prensin gözlerini ıslatmış ve birden bire bir mucize gerçekleşmiş, Prensin gözleri açılmış. Yeniden görmeye başlamış. İkisi sevinçle yola koyulmuşlar ve Prensin ülkesine gitmişler, orda halk onları sevinçle karşılamış. Bir ömür boyu çok mutlu yaşamışlar. Bir çocukları olmasını isteyen bir karı kocanın nihayet dilekleri gerçekleşmiş, bir kız çocukları olacaktı. Kadın büyücü olan komşusunun bahçesinde olan özel bir marul türü olan rapunzel marulunu gördüğü günden itibaren onu yeme arzusuyla hastalanmıştı. O durumu öğrenen kocası gizlice komşunun bahçesine girerek marulları yaptıktan sonra büyücü kadına yakalanmış, doğacak çocuğunu büyücü kadına verme şartıyla evine dönebilmişti. Çocukları olunca büyücü kadına vermek istememişler o nedenle büyücü bir süre sonra kız çocuğunu onlardan zorla alarak ormanda inşa ettiği kuleye kapatmış. Büyüyerek genç ve güzel olan kızın altın gibi parlayan uzun saçları varmış. cadı kulenin önüne gidince kızın saçlarını aşağı sarkıtması üzerine saçlara tutunarak kuleye çıkılabiliyordu. Bir gün bir prens rapunzeli görerek aşık olmuş onu kurtarmak için planlar yapmıştı. Durumu öğrenen cadı rapunzeli uzak bir yere göndermiş prensin de kör olmasına sebep olmuştu. En sonunda tesadüfen birbirini bulan prens ve rapunzel, sağlığına kavuşarak mutlu bir yaşam sürmüşler. Masal ile ilgili Merak Edilen Sorular. - Rapunzel saçlarını neden uzattı: Saçları ok güzel olan kızın saçlarını kuleye tırmanmak için kullandığından cadı onun saçlarını hiç kesmemişti. - Rapunzel kulesi gerçek mi: Günümüzde Kral Alfred'in içerisinde bir yazıtı bulunan ve içinde 205 basamağı olan döner merdivenli kulenin Rapunzel hikayesine konu olan kule olduğu varsayılmaktadır. - Rapunzel'in yazarı kimdir: Ünlü Alman Edebiyatçı ve yazar Grimm kardeşler den Jacob Grimm ve Wilhelm Grimm tarafından derlenerek yayımlanmıştır. - Rapunzel gerçek hikayesi: Bu hikaye evvel zamanda yaşanan bazı üzücü olayların ilham kaynağı olması üzerine olayların yumuşatılarak öykü edilmesi sonucu oluşmuş bir kurgusal hikayedir. - Rapunzel saçı kaç metre: Ünlü masal kahramanı Rapunzel'in saçlarının 16.7 metre uzunluğunda olduğu varsayılmaktadır. - Rapunzel ne zaman yazıldı: Ünlü alman Kardeşlerin 1812 yılında yayınladığı bu masal'ın gerçekte ne zaman yazıldığı bilinmemektedir. - Rapunzel hikayesi nerede geçiyor: Bu güzel hikayenin Almanya'da bulunan Mosel Nehrinin kıyısındaki Cochem'de yaşanan bazı olaylar sonucu ortaya çıktığı rivayet olunuyor. - Rapunzel hangi bitkinin bir türüdür: Çok özel bir marul türü olan ve rampion olarak adlandırılan bir marul türüdür. - Rapunzel masalı hangi ülkenin: Grimm Kardeşler tarafından kaleme alınan bu hikaye Almanya'da meydana gelmiştir. - Rapunzel hikayesinin ana fikri nedir: Fakir bir karı kocanın yıllardır olmasını istedikleri çocuklarını, gücünü kullanarak onlardan alınması ve onun mutluluğuna engel olunması üzerinde durulmuştur. O yüzden her ne olursa olsun, başkalarının mutluluğuna engel olunmaması aksine onların iyilikleri için gayret edilmesi gereklidir. - En uzun saçlı kadın kaç metre: Dünya'da Rasta-Rapunzel ismiyle tanınan 50'li yaşlardaki ABD'li bir kadının saçlarının uzunluğunun tam olarak 16.7 metre olduğu, ağırlığının ise 19 kg olduğu bilinmektedir. - Dünyanın en uzun saçlı kızı kim: Günümüzde en uzun saçlı kız unvanını İzmirli Pelin Özdemir almıştır 12. 15 metre uzunluğundaki saçıyla görenleri adeta şaşırtıyor. Rapunzel böyle değildi. Dış mihraklar iş başında. mükkemel olmuş keşke benim sevgilimle de öyle biRşey olsaydı. Rapunzel masalına bayıldım gerçekten. Mükkkemel ötesi bir hikaye. acaba seninle hangi başka özelliklerimiz benziyorum 1} ikimizde kitap okumasını çok seviyoruz."} {"url": "https://masaloku.com.tr/ruzgaroglu-masali/", "text": "Rüzgaroğlu masalı, Gökyüzü krallığında yaşamakta olan bir kraliyet ailesi varmış. Bu ailenin kralı ay kraliçesi ise güneşmiş. Bu kraliyette yaşayan bir de rüzgar ve oğlu varmış. Rüzgar kralın baş muhafızıymış. O nereye giderse o da yanında gidermiş. Ancak uzun yıllar kral ile yoldaşlık eden rüzgar artık tahta kralın oğlu olan Ayoğlu geçeceği için görevini bırakması gerektiğini biliyormuş. Bu sırada Ayoğlu ile Rüzgaroğlu'da çocukluktan beri çok yakın arkadaşlarmış. Ayoğlu tahta çıktığında hemen ilk işi tıpkı babası gibi arkadaşı Rüzgaroğlu'nu baş muhafızı yapmak olmuş. Birlikte çok iyi işler yürüten bu iki arkadaşın bir gün Ayoğlu için eş seçmeye uzak diyarları gitmesi gerekmiş. Birlikte yola koyulan iki arkadaş en sonunda gitmeleri gereken ülkeye ulaşmışlar. Çok yorgun olan Ayoğlu ile Rüzgaroğlu gördükleri ilk evin kapısını çalmışlar. Kapıyı yaşlı bir teyze açmış. Tanrı misafiri olduklarını onları bir gece misafir edip edemeyeceğini sormuşlar. Kadın hemen bu iki genci evine almış. Onlara sıcak çorba ve biraz ekmek vermiş. Bu sırada odaya sapsarı saçları olan güzel bir kız girmiş. O sırada Ayoğlu ve Rüzgaroğlu ikisi de bu kıza tutulmuşlar. O gece yattıklarında Ayoğlu kızı çok beğendiğini ve onunla evlenmek istediğini söyleyince ise Rüzgaroğlu arkadaşına hiçbir şey diyememiş. Sabah olup niyetini kızın annesine açan ayoğlu aslında bir kral olduğunu anlatmış ve kızını kendisi ile evlenmesi için izin vermesini istemiş. Kadın bu habere çok sevinmiş hemen kabul etmiş. Kızı da yanlarına alarak ülkelerine geri dönen bu iki arkadaş düğün hazırlıklarına başlamış. Ancak bu sırada üzüntüden Rüzgaroğlu çok hastalanmış. Ayoğlu'nun nişanlısı da ondan pek hallice değilmiş. Ayoğlu bir tuhaflık olduğunu anlayınca arkadaşı ile konuşmuş. Artık arkadaşından bu sırrı saklamak istemediği için anlatmış. Arkadaşının anlattıkları prensi çok üzmüş. Hemen nişanlısının yanına giderek ona da derdinin ne olduğunu sormuş. Kızda artık saklamaması gerektiğini düşünerek anlatmış. Ayoğlu en yakın arkadaşı ve sevdiği kızın birbirlerine aşık olduğunu öğrendiğinde arkadaşının daha fazla mutsuz ve hasta olmaması için hemen bir plan yaparak kendisi için hazırlana düğün gününde aslında Rüzgaroğlu ile sevdiği kızı evlendirmiş. Rüzgaroğlu masanın konusu sevdiği kızdan sırf arkadaşı Rüzgaroğlu'nun daha fazla mutsuz olmasına göz yummayarak vazgeçmesi ve arkadaşı ile kızı evlendirmesidir. Masal oku, Rüzgaroğlu masalının ana fikri ise gerçek arkadaş olan iki kişinin ilk önce Rüzgaroğlu'nun arkadaşı mutlu olsun diye sevdiği kızdan vazgeçmesi daha sonra ise Ayoğlu'nun arkadaşı için sevdiği kızdan vazgeçerek ikisini evlendirmesidir. Rüzgaroğlu masalından çıkarılabilecek dersler ise gerçekten dost olan iki arkadaşın birbirleri için fedakarlık yapması gereken durumlar olabileceği ve bu durumlarda kendimizi düşünmek yerine dostumuzu düşünmememiz gerektiğidir."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sabirli-olmak/", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde güzel mi güzel bir ülke varmış. Bu ülkede yaşlı bir adam oğlu ve atı ile birlikte yaşarmış. Atı çok güzelmiş. O kadar güzelmiş ki, bir gün sultan atını satın almak istemiş. Adam atını çok sevdiği için satmaya yanaşmamış. Acele karar vermeyin. Bekleyelim bakalım neler olacak? Ne olacağını ancak Allah bilir. Köylüler adamın bu sözlerine gülmüşler. Aradan birkaç gün geçmiş. Kaybolan at 15 atla birlikte çıka gelmiş. Meğer at kaybolmamış, dağlara gitmiş ve gelirken vahşi atları da beraberinde getirmiş. Sen haklı çıktın, demiş köylüler. Şimdi bir sürü atın oldu. Onları satıp zengin olabilirsin. Acele karar vermeyin, demiş yine ihtiyar adam. Bekleyelim bakalım neler olacak? Neler olacağını ancak Allah bilir. Bir hafta sonra vahşi atları terbiye etmeye çalışan adamın oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Bu sefer de köylüler. Birkaç hafta sonra komşu ülke onlara savaş açmış. Sultan ülkenin gençlerini askere çağırmış. Yaşlı adamın oğlunun ayağı kırık olduğu için savaşa gidememiş. Acele karar vermeyin, demiş. Kimin ne olacağını ancak Allah bilir. Köylüler yaşlı adama hak vermişler. Olayları karşısında sabırlı davranmanın doğru olduğuna karar vermişler. a) Neler olacağını ancak Allah bilir."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sadakat-sinavi/", "text": "Bir zamanlar zengin mi zengin bir bey vardı. İşte o beyin düzinelerle kölesinden yalnızca birisiydi lokma. Derisinin siyahlığı aksine tüm aydınlığını içinde saklamıştı sanki. Diğer kölelerinse tenleri beyaz içleri karaydı. Ne Lokman'ın hikmetli sözleri ne de onun ağır başlılığı ilgilerini çekmez, bildiklerinden geri durmazlardı. Sürekli yapmaları gereken işlerden kaytarmaya çalışıp zamanlarını efendilerinin malı kendilerinin olsa neler yapacakları hakkında fikir üretmekle geçirirlerdi. Lokman'ı anlamak bir yana, ondaki farklılıktan rahatsız dahi olurlardı. Karanlığın ışıktan rahatsız olmadığı görülmüş, duyulmuş şey midir. Hem rahatsız olurlar, hem de fırsat buldukça lokmanı efendilerinin gözünden düşürmek için arkadaşlarına olmadık düzenler kurar, akla gelmedik yalanlar uydururlardı. -Ey kerem sahibi hepimizi imtihan et, bizlere fazlasıyla sıcak su içir ve ondan sonrada büyük bir sahraya götür bizi. Sen atına binip bizi yayan olarak nefesimiz kesilinceye kadar bizi koştur. O zaman sana bu kötülüğü yapan kimdir gör ve hakkın hakikatin işlerini seyret. Efendinin Lokmanın bu fikrine aklı yattı. Zaten Lokman'ın yapmayacağını biliyor lakin aklına diğerlerinin suçunu ispatlayacak çare gelmiyordu. Herkesi topladı getirilen sıcak suyu içmelerini söyledi. Hepsi korkudan çaresiz denileni yaptılar. Sonra onları ovalarda kovalamaya başladı. Koşturdu takatleri kesilinceye, içleri dışlarına çıkasıya kadar koşturdu. Nihayet yorulup, başları dönüp kusmaya başladılar. İçtikleri su, yedikleri meyvelerin hepsini çıkartmalarına sebep oldu. Lokman'ın diğerleri gibi içi bunaldı o da kustu fakat karnından sadece halis su geldi. Hakikatin karşısında hiçbir yalan gerçeğin yerini alamaz. Durumu kurtarmak için söylenen yalanlar gün gelir bize yüz karamız olu verir. Kıyamet gününde de işte böyle bütün sırlar aşikar olacak bilinip, görülecek. Umut edilir ki Set-tar olan Rabbim nasıl dünyada kulunun günahını yüzüne vurup onu rezil etmediyse. O mahşer gününde de rahmetiyle yüz karalıklarını gönül aydınlığına çevirip, aciz olan kulunu sevindirsin."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sehir-faresi-ve-koy-faresi/", "text": "İki samimi arkadaş olan olan farelerden birinin şehirde, diğerinin köyde yaşamaktadır. Bu farelerin birbirine ziyaretlerini konu edinen güzel bir fare masalı. İyi okumalar. Evvel zaman içinde şehirde yaşayan küçük bir fare varmış. Bu fare köyde yaşayan arkadaşının fotoğrafını bulmuş, ona ziyarete giderek sürpriz yapmaya karar vermiş. Şehir Faresi: Iyy burası gerçekten çok kötü kokuyor pis çiftlik hayvanlarının kokusu bu, yakında arkadaşımın evini bulacağım. diye söylenmiş. Bir süre gezindikten sonra, sonunda arkadaşının evini bulup, kapısını çalmış. Arkadaşı kapıyı açınca; Merhaba benim sevgili arkadaşım. demiş. Ne güzel sürpriz!! Köyümüze hoş geldin sevgili arkadaşım. Beni ziyaret etmek için şehirden ta buraya kadar geldiğin için memnun oldum. demiş. Arkadaşlar bir süre konuşmaya devam etmişler. Bir süre sonra Tarla faresi: Çok uzun bir yoldan geldin, yorulmuş olmalısın. Neden gidip yıkanmıyorsun. Bu arada bende sana gidip bir şeyler hazırlayayım. demiş. Şehir faresi ellerini yıkarken Tarla faresi' de Madem öyle, gidip de biraz taze sebze çıkarayım! demiş. Bu arada ellerini yıkayan şehir faresi bütün suyu bitirmiş. Suyun akmadığını görünce de; Ne kadar da az su varmış! Benim şehrim çok daha iyi. diyerek dışarı çıkmış. Bu arada yiyecek bir şeyler hazırlayan köy faresi, arkadaşını dışarı çağırarak Senin için güzel bir yemek hazırladım. demiş. biraz tatlı patates, taze kırmızı pancar ve turp hazırlamıştı. Yanında taze süt de varmış. Köyde oturan fare: Neden şöyle oturmuyorsun? diyerek misafirine servis yapmış. Köy faresi arkadaşını etkilemek için çok uğraşmış ama başarılı olamamıştı. Yemekten sonra, ona çiftliğini göstermeye karar vermiş. Köy faresi: Onlar taze bezelye demiş. Ardından ıslak gübrenin yanına gelmişler. Şehir faresi: Çok memnun olacağından eminim. demiş. Sonrada şehre geri dönmek için çantasını hazırlamaya başlamış. Hazırlıkları bitince: Gitme zamanım geldi. Teşekkür ederim. Harika bir zaman geçirdim! Yakında şehirde görüşürüz. demiş. Fareler birbirine sarılmış ve el sallamışlar. Bir aç gün sonra köy faresi, şehir faresini ziyaret etmek için çantasını toplayarak yola çıkmış. Köy faresi: Oww bu ne gürültü böyle! derken nihayet şehir faresinin evine ulaşmış. Köy faresi: Teşekkür ederim, yaşam sitilin beni gerçekten çok etkiledi. Galiba burada seninle kalacağım. Yemeğe başlar başlamaz uşak geri gelmiş. Elinde onları kovalamak için bir sopa varmış. Şehir faresi: Çabuk kaç saklanmalıyız! demiş ama bundan da çok utanmış. Sonrada Merak etme arkadaşım o gider gitmez yemeğimizi yiyeceğiz. Gel her türlü yiyeceği bulabileceğin bir yer gösterim sana. Masa boşalana kadar dışarıda yürümeye karar vermişler. Büyük şişko bir kedi bir dakikaya kalmaz gider. Sessizce bekleyelim. demiş. Kedi gittikten sonra marketin içine girmişler. Köy faresi tuhaf bir şey görmüş. Buda ne böyle? diye sormuş. Kendi bahçemde aldığım taze yiyecekleri yemeyi tercih ederim. Güzel yemekler için korku duymayı istemiyorum. Lüks bir hayatın içinde sağa sola koşuşturmaktansa basit yaşamayı tercih ederim. demiş. Böylece küçük köy faresi evine dönmüş ve hayatının sonuna kadar orada kalmış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sercenin-hakki/", "text": "Yüksek yüksek apartmanların her yeri kapladığı bir şehirde Merve isminde şirin mi şirin bir kız yaşardı. Merve çok şanslı bir kızdı. Çünkü tek katlı ve bahçeli bir evde oturuyordu. Bahçede de çeşit çeşit ağaçlar, çiçekler vardı. Merve, bahçelerini çok severdi. Yaz geldiğinde bütün gününü bahçede geçirirdi. Arkadaşlarıyla oyunlar oynar, babasının yaptığı salıncağa binerdi. Kışın ise her tarafı kaplayan kar, bahçeye ayrı bir güzellik katardı. Salıncak, posta kutusu, bahçenin çitleri beyaza boyanırdı. Tabi ağaçlar da yağan karın etkisiyle bembeyaz olurdu. Merve, işte böyle bir kış günü, uyanır uyanmaz pencereye koştu. Dün akşam, babasıyla birlikte yap- tiklan kardan adam yerinde duruyordu. Yüzü pencereye dönüktü, sanki Merve'ye gülümsüyordu. Ellerini çırparak yaşasın dedi. Merve çok sevinmiş çünkü kardan adama bir şey olacak diye ödü kopuyormuş. Gece yağan kar, resimlerdeki gibi bir manzara oluşturmuştu. Kardan adamın çevresi karla dolmuş, etraftaki ayak izleri kaybolmuştu. Kardan adam bahçeye gökyüzünden inmiş gibiydi. Daha önce kitaplarda okumuş, filmlerde izlemişti. Geçen yıllarda başkalarının da yaptığını görmüştü. Beeen, diye bağırmıştı. Çok uğraşmışlardı kardan adamı yapmak için. Önce küçük bir kartopu yapmıştı babası. Sonra birlikte onu yuvarlaya yuvarlaya kocaman bir gövde elde etmişlerdi. Sonra kafasını ve ardından da ellerini yapmışlardı. Burnu için kocaman bir havuç takmışlardı. Kaşlar, gözleri ve ağzı için kestane kullanmışlardı. Sanki bir ceketi varmış gibi büyük büyük düğmeler yapmışlardı. Düğmeler de kestanedendi. Gece dışarısı çok soğuk muydu? Gerçi kardan adamlar üşümez ki! Seni sıkı da giydirdik. Yok yok üşümedin, biliyorum. Hem üşüsen böyle gülümsemezdin. Merve, o sabah kahvaltısını büyük bir mutlulukla yaptı. İçi kıpır kıpırdı. Bir an önce okula gitmek ve herkese kardan adamı anlatmak istiyordu. Az sonra servise binmek için annesiyle birlikte dışarı çıktılar. Servis geldiğinde Merve, annesinin yanaklarına bir öpücük kondurdu. Sonra dönüp kardan adama el salladı. Kendisini bekleyen servis şoförüne ve arkadaşlarına günaydın diyerek arabaya bindi. -Mutlu. Evet, kardan adamının ismi Mutlu olmalıydı. Defol, pis serçe! Ne istiyorsun Mutlu'dan? Serçe, Merve'nin sesini duyar duymaz havalanıp yakındaki bir ağaca kondu. Merve serçeye çok kızmıştı. Bir kartopu attı serçeye, bir daha, bir daha. Serçenin gitmeye hiç niyeti yoktu. Her kartopu geldiğinde biraz havalanıyor, sonra tekrar aynı ağaca konuyordu. Güzel kızım, ben akşam yemeğini hazırlıyorum. Hem kardeşin de var onu yalnız bırakamayız. Baban geldiğinde ona anlat, o gerekeni yapar, diyerek Merve'yi teselli etti. Merve de bu durumu babasına anlatmaya karar verdi. O, elbette serçeye iyi bir ceza verecekti. Çünkü güzelim kardan adamını bozmaya kimsenin hakkı yoktu. Merve, babasının gelmesini sabırsızlıkla bekledi. Arada bir de pencereden bakıyordu. Serçe, kardan adamın etrafındaysa dışarı fırlıyor, serçeyi kovuyordu. Serçe de her seferinde aynı ağaca uçuyor, orada Merve'nin gitmesini bekliyordu. Çok geçmeden babası geldi. Her zaman yaptıkları gibi sofranın kurulması için annesine yardım ettiler. Sofraya oturduklarında Merve, hemen olayı babasına anlatmaya başladı. -Hımm, kovalım öyle mi, diye sordu Merve'ye. Ardından da ekledi: Yemekten sonra bahçeye çıkıp bakalım şu yaramaz serçeye. Merve, babasının konuşmalarından çok da mutlu olmadı. Yaramaz, hırsız bir serçe onlara ait bir şeyi çalıyordu işte. Her şey açıkça ortadaydı. Mecburen yemeğin bitmesini bekledi. Yemekten sonra babasıyla birlikte bahçeye çıktılar. Doğruca kardan adamın yanına gittiler. Gerçekten de kardan adam pek iyi durumda sayılmazdı. -Babacım, bakma sen o hain serçenin ortalarda olmadığına. Bizim geldiğimizi görünce kaçmıştır. Uçup hep şu ağaca konuyor, dedi. Babası kafasını kaldırıp serçenin konduğu ağaca uzun uzun baktı. Bir yandan da yine yemekteki gibi gülümsüyordu. Sonra Merve'yi kucağına aldı. Sana parmağımla işaret ettiğim dala iyi bak, dedi. Merve, babasının gösterdiği dala dikkatle baktı. Dalda çok da iyi durumda olmayan bir kuş yuvası duruyordu, Üstelik yuvada bazı kıpırtılar da vardı. Ama Merve bunların ne olduğunu tam göremedi. Dur, ben söyleyeyim. İnsanların birbirleriyle sorun olmadan yaşamalarının yolu saygıdır. -Yaşama hakkına saygı göstermek. Hem sadece insanlara değil. Bu dünyayı paylaştığımız bütün canlılara da saygı göstermeliyiz. Kardan adamı ne kadar sevdiğini görüyorum. Ama o bir gün eriyip gidecek. Oysa o serçe capcanlı, yaşıyor. Biliyorsun, dünya da insanlardan başka canlılar var. Bizimle birlikte bitkiler ve hayvanlar da yaşıyor. Bahçemizde ağaçlar var, yaz geldiğinde çiçekler de oluyor. Onların olmadığı bir dünya düşünsene, dedi. Merve bir an bahçedeki ağaçların ve çiçeklerin, hele hele ormanların olmadığını düşündü. Sadece taş ve beton... Ne kadar kötü bir şey olurdu bu. Peki, hayvanların da olmadığını düşün. Kediler yok, köpekler yok, koyunlar, kuzular yok. Merve ellerini çırparak: Her gün babacığım, her gün, dedi, sevinçle. Hemen odasına koştu. Oynamak için kullandığı tabaklardan birini getirdi. Bu da serçenin yemek tabağı olsun, dedi. Ben her gün bu tabağa yiyecek koyar, penceremin önüne bırakırım. Serçe de gelip yemeğini yer, hem yavrularına da götürür. Babası, Merve'nin serçe hakkındaki fikrini değiştirmesine memnun oldu. Ah, evet babacığım hemen gidiyorum, diyerek hızla mutfağa yöneldi. Serçenin hakkı anneciğim, serçenin hakkı, dedi Annesi, Merve'nin kızgınlığının ve üzüntüsünün geçip böyle olumlu düşünmesine çok memnun oldu. Evet, anneciğim. Babam öyle bir güzel anlattı ki! Hayvanların da yaşama hakkı var ve biz buna saygı göstermeliyiz. Hem biliyor musun o serçe de senin gibi bir anne, dedi. -Sen hiç merak etme! Yarın seni çok daha güzel yapacağım. Söz veriyorum, dedi. Ertesi gün ve sonraki gün tatildi. Merve uyandığında yine bir önceki gün olduğu gibi pencereye koştu. Tabak olduğu gibi duruyordu. Serçe de ortalarda yoktu. Mutlu da dün gece bıraktıkları gibi kestanelerin birçoğu düşmüş bir halde bahçenin ortasındaydı. -Babacığım, tabak olduğu gibi duruyor, dedi. -Olsun, ilk günden hemen üzülme. Anne serçenin mutlaka dikkatini çekecektir. Hem kahvaltımızı yapalım sonra seninle biraz işimiz var, dedi. Al bakalım bunlar da benim sana hediyem olsun, dedi. -Babacığım o yaptığımız ilk kardan adam. Onu yaptığımız için çok mutlu oldum. Ama ismini gülümsediği için Mutlu koymuştum, dedi. Babası: Merak etme, kömürlerine kavuşunca yine gülümseyecek, diye takıldı Merve'ye. Merveciğim, bu da anne serçe ve yavrularının yeni evi olacak, dedi. -Evet anneciğim. Anne serçe de mutlu olacak, Mutlu da mutlu olacak. İkisi de bu cümleye güldü. Merve arkasını döndüğünde ona gülümseyerek bakan babasını gördü. Haydi bakalım biz bir kenarda duralım. Birazdan anneleri gelir, dedi, Gerçekten de anne serçe az sonra geldi, Yuva yerinde değildi. Beğendin mi, diye sorunca da koşarak babasına sarıldı. Babacığım sana çok teşekkür ederim. Birincisi Mutlu için, ikincisi yuva için ve en önemlisi, bir serçe de olsa başkalarına saygı göstermeyi öğrettiğin için, dedi. -Artık çevremdeki her canlıya saygı göstereceğim. Bütün arkadaşlarıma da bunu anlatacağım, diye ekledi. Merve o günden sonra tabağı her gün pencerenin önüne koydu. Bir zaman geçtikten sonra da Serçe tabaktakileri yemeye başladı. Merve o geldiğinde pencereyi açıp onunla konuşmak istiyordu, Ama serçe ilk zamanlar korktu, Merve'ye yaklaşmadı. Daha sonra anne serçe Merve'ye çok alıştı. Öyle ki sabah Merve'nin pencereyi açtığını görür görmez hemen uçup pencereye konmaya başladı. Merve de serçeyle yaşadıklarından ders çıkardı. O olaydan sonra çevresindeki herkese ve her şeye karşı çok saygılı bir insan oldu."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sevgi-perisi-masali/", "text": "Sevgi perisi masalı, Çok çok uzak diyarlarda yaşayan bir Sevgi Perisi varmış. Bu peri etrafındaki herkese sevgi duygusunu verir ve onların sevmelerini ve sevgiyi hissetmelerini sağlarmış. Her gün kalkıp tüm ülkeyi gezerek içinde sevgi olmayan insanlara sevgi dağıtır ve onların mutlu birileri olmasını sağlarmış. Bir gün yaşadığı yere başka bir peri arkadaşı gelerek ona dert yanmaya başlamış. Bu peri arkadaşının yaşa aldığı ülkede kimseyi sevmeyen ve hatta sevgisizlikten herkese kötü davranan bir kral yaşamaktaymış. En sonunda peri arkadaşına da yaptığı tüm iyilikleri göz ardı ederek ceza verilmesini emretmiş. Can havliyle kendini kurtaran bu peri hemen en yakın arkadaşı Sevgi Perisine sığınmış ve her şeyi anlatmış. Sevgi Perisi arkadaşına çok üzülmüş ve aynı zamanda bu kötü kalpli kralın kalbine biraz olsa sevgi vermeyi başarırsa arkadaşını kurtarabileceğini anlamış. Arkadaşına onu kendi evinde beklemesini söyleyerek hızla arkadaşının yaşadığı bu ülkeye doğru uçmaya başlamış. Ülkeye girdiğinde etrafta kimseyi göremeyen Sevgi Perisi sonunda bir evin kapısına gelerek içeriye seslenmiş. Kapıyı açan yaşlı kadın tedirgin bakışlarla Sevgi Perisine bakmış ve kralın kötü kalpli muhafız perilerinden biri olduğunu düşünerek ağlamaya başlamış. Sevgi perisine bir şey yapmadığını ve onu krala götürmemesi için yalvarmaya başlamış. Sevgi perisi yumuşak bir sesle kadına onu krala götürmek için gelmediğini anlatmış. Yardım etmeye geldiğini ve asıl görevinin sevgi dağıtmak olduğunu anlatmış. Kadın Sevgi Perisinin anlattıklarını duyduğunda hemen içeriye davet etmiş. Sevgi Perisi kadına kralı sorarak sarayının nerde olduğunu öğrenmiş ve hemen saraya gitmiş. Sevgi perisi saraya geldiğinde etrafta siyah pelerin giymiş birçok periyi görerek yaşlı kadının bahsettiği muhafız periler olduğunu hemen anlamış. Kendisi de siyah bir pelerin bularak sarayın içinde gezip kralın odasını aramaya başlamış. Bu sırada kralın baş muhafızı Sevgi Perisi'ne doğru yaklaşarak ne aradığını sormuş. Sevgi Perisi cebinden çıkardığı bir şişe iksiri muhafıza göstererek bu iksir güç iksiri kralımız istemişti kendisine teslim etmeye geldim demiş. Baş muhafız perinin geçmesine hemen izin vermiş. Kral asık suratlı bir şekilde burada ne arıyorsun? diye Sevgi Perisine bağırmış. Sevgi Perisi ise Kralım size güç iksiri getirdim. Bu iksiri içtiğinizde sizden daha güçlüsü asla olmayacak demiş. Güce aşık olan kral ise sorgusuz bir şekilde perinin elindeki iksiri çekip almış. Bir dikişte iksiri bitiren kral ise kendisinde tuhaflık hissetmeye başlamış ve bayılmış. Sevgi Perisi ise hemen saraydan uzaklaşmış. Bir süre sonra kendisine gelen kral oldukça sevgi dolu ve güler yüzlüymüş. Durumun düzeldiğini gören Sevgi Perisi arkadaşını alarak saraya getirmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sihirli-at-masali/", "text": "Sihirli at masalı, Yıllar yıllar önce, büyük bir imparatorluğun içerisinde ekmek yapıp satarak geçinen fakir bir baba ve oğlu varmış. Bu genç, bir gün babasının zar zor geçinmesi sebebiyle başka bir yerde çalışarak eve para getirmek ve bu sayede babasını rahat ettirmek istemiş ve bir handa işe başlamış. Bu handa, tüm gün gelen misafirlere yemek ve içecek servisi yapıp, gece de tüm hanı tertemiz edermiş. Aylarca tüm gün çalışan ve hiç yorulmayan bu genç, hancının gözüne girmiş. Hancı, çok güvendiği bu genci, hanına malları getirme görevi vermiş ve bunun için de genci bir at pazarına götürerek beğendiği atı seçmesini ve ona bu iş için o atı alacağını söylemiş. -Emin misin? Bak burada çok güzel boylu poslu atlar var. Demiş. Genç, Eminim. Deyince, hancı da bu zayıf at için at satıcısına Ne kadar bu atın fiyatı? Diye sormuş. At satıcısı, bu atı bir ihtiyarın getirdiğini ve yalnızca onu satın almak isteyen kişi için şaha kalktığında bu atı satmamın gerektiğini söyledi ve bana bir kese altın verdi, bu yüzden bu atın fiyatı yok genç adama bu atı satıyorum demiş. Bunu duyan genç daha da heyecanlanarak hemen atının üzerine atlamış ve onunla gezintiye çıkmış. Bu zayıf at ile genç şehri dolaşırken, at bir anda havalanmış ve uçmaya başlamış. Genci imparatorluğun en güzel gölüne getirmiş ve genç, orada imparatorluğun genç ve güzel prensesi Yağmur'u görmüş. -Demek benimle evlenecek o temiz kalpli, hayırlı ve anlayışlı kişi sensin. -Seni buraya getiren sihirli at aslında benim. Ben, dedemden bana sihirli bir at vermesini ve sonra bu atı imparatorluğun bir köşesine bırakarak ona dokunan imparatorluğun en iyi insanını alıp yanıma getirmesini ve onunla evleneceğimi söyledim. Bir an umudumu kaybetmeye başlamıştım ama sen geldin."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sihirli-masal-kutusu-masali/", "text": "Sihirli masal kutusu masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde çocukları çok seven bilge bir ihtiyarın sihirli bir masal kutusu varmış. Bu masal kutusu, bilge ihtiyar ona Çocuklarıma masal anlat. Deyince kendiliğinden açılır ve bilge dedenin yanına masal dinlemek için gelen tüm çocukları ışınlayarak onları masalın içerisine ışınlarmış. Tüm çocuklar sihirli masal kutusu ile ışınlandığı masal dünyasında sihirli kutunun anlattığı masalı hem dinleyip hem de canlı canlı izlermiş. Masal dünyasında kimse çocuklara zarar veremez, masal bittiğinde de tüm çocuklar kutunun içerisinden bilge ihtiyarın odasına geri dönermiş. Bu sihirli masal kutusu, hem oldukça keyifli hem oldukça heyecanlı hem de öğüt veren birbirinden güzel masallar anlatır, çocuklar da bu masalın içerisinde masalı yaşayarak çok keyifli zaman geçirirlermiş. Bu nedenle de tüm çocuklar bu masal kutusunu ve bilge ihtiyarı çok sever, her gün ihtiyarın evine masal dinlemeye gelirlermiş. Günlerden bir gün, kötü kalpli bir cadı, bu sihirli masal kutusunu öğrenmiş ve bu kutuya sahip olarak girdiği her masal dünyasından zenginlikleri çalarak geri dönebileceğini ve bu sayede de zengin olabileceğini düşünmüş. Bilge ihtiyar gece yatağında mışıl mışıl uyurken, pencerenin arkasından ihtiyarı kısa süreliğine büyüyle donduran ve kapıyı da büyüyle açarak sihirli masal kutusunu çalan cadı, süpürgesine atlayıp hemen şatosuna uçmuş. Büyünün etkisi bittiğinde uyanan ve masanın üzerinde sihirli masal kutusunu göremeyen bilge ihtiyar, her yerde onu arasa da bulamamış. Sabahında ihtiyarın evine masal dinlemek için gelen tüm çocuklar, bilge ihtiyarın kutunun kaybolduğunu söylemesi ile çok üzülmüş. Ancak tam bu sırada, o gece yürüyüşe çıktığı esnada cadıyı ihtiyarın evinin yakınlarında gördüğünü söyleyen bir kişi ile bilge ihtiyar cadının bunu yaptığını anlamış ve aklına çok iyi bir fikir gelmiş. Sihirli Masal Kutusu, yalnızca bilge ihtiyarın zihnindeki güzel masalları çocuklara anlatıyor ve onları o dünyaya götürüyormuş. Bu nedenle de cadının o kutuyu kullanamayacağını ama ona çok iyi bir ders verebileceğini söyleyen bilge ihtiyar, doğru cadının evinin yolunu tutmuş ve pencereden cadının sihirli masal kutusunu çalıştırmaya çalıştığını görmüş. Bilge ihtiyar Çocuklarıma masal anlat. Diye evin dışından bağırınca ihtiyarın sesini duyan sihirli masal kutusu açılmış ve bir anda cadıyı içerisine almış. Daha sonra bilge ihtiyar, aklından çok korkunç bir ormanda çok korkunç hayvanların olduğu ve cadıyı kovaladığını hayal edince, cadı kendisini bu masalın ortasında bulmuş ve çok korkmuş. Bir süre cadı tüm bu hayvanlardan korkuyla kaçtıktan sonra cezasını aldığını düşünen bilge ihtiyar masalı bitirmiş ve cadı geri dönmüş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sincap-ailesi-hikayesi/", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zamanın içinde, kalbur saman da içerisinde, kuşlar tellal iken, sincaplar berber iken, anneleri ile birlikte küçük bir kulübede yaşayan üç küçük sincap varmış. Gel zaman git zaman derken büyüyen bu küçük sincapların, doğup büyüdükleri kulübeden çıkıp doğa hayatının içinde yaşamlarını sürdürmeleri gerekliymiş. Sizlere bir tavsiyem de olacak; bunu kesinlikle unutmamanızı, her zaman bunu hatırlayarak yaşamınızı sürdürmenizi istiyorum; Ama sakın bunu hiç unutmayın; Hangi işi yaparsanız yapın, her zaman kesinlikle en iyisini yapın. demiş. Sincaplar yeni güne uyanınca, heyecanlı bir bekleyiş içerisinde anneleri ile vedalaşarak, ormana doğru yürümeye başlamışlar. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Kendilerine ev yapabilecekleri güvenli bir yer bulduklarında, orada biraz dinlendikten sonra üç kardeşte evlerini nasıl yapacaklarını düşünmeye başlamış. İlk olarak küçük sincap kararını açıklayıvermiş; Ben evimi şu samandan yapacağım. demiş. Çünkü saman evin yapımı hem çok kolay hem de zahmetsizmiş. Küçük sincap evini çabucak yaparak, orman sakinlerinin yanına giderek oyun oynamak istiyormuş. O yüzden hemen saman balyalarını üst üste koyarak evini yapmayı bitirmiş. Sevgili küçük sincap kardeşim, bu senin yapmış olduğun ev hiç de güvenli değil! En küçük fırtına veya kurt saldırısında bu yaptığın evde hiçbir şekilde korunamazsın. demiş. En küçük sincap, annesinin verdiği öğüdünü dikkate almadığı gibi birde abisinin sözlerini de hiç dikkate almamış. Bana hiç bir şey olmaz merak etme. demiş. Sıra gelmiş ortanca sincaba, o da evini keresteden güzel bir şekilde yapmaya karar vermiş. Bulduğu dal parçacıklarını da biriktirerek ahşaptan küçük bir ev yapıvermiş. Küçük kardeşinin evinden daha sağlam olmuş; fakat onun evine de çok fazla güvenli bir ev denilemezmiş. Ortanca sincap kendi evini bitirdikten sonra hemen abisine seslenmiş, Büyük sincap: Güzel kardeşim, evin çok güzel fakat hiç güvenli görünmemektedir. Bir kurt saldırısında evin hemen yıkılabilir. demiş. Ortanca sincap; Benim evim güvenlidir kurt kesinlikle zarar veremez. Hepsini ceviz ve de meşe ağacından yaptım, merak etme abi. demiş. Küçük ve ortanca sincap, evlerini kısa sürede bitirivermişlerdi. Keyiflerine de diyecek yokmuş. Onlar oyunlar oynarken, en büyük sincap evini sert kayalardan yapmaktaymış. İki küçük sincap, büyük sincabın yanına giderek; Niye o kadar uğraşıyorsun, o kadar korkma! Bu kadar zahmete ne gerek var? Alt tarafı bir ev yapacaksın! diye söylenivermişler. En büyük sincap ise, kardeşlerinin bu olumsuz sözlerine hiç aldırış etmeden evini yapmaya devam ediyordu. 1 haftanın sonunda o da sert kayalardan inşa ettiği evini bitirebilmişti. Gel zaman, git zaman derken bir gün aç bir kurt sincapların yaşamış olduğu o bölgeye gelmiş. Samandan yapılmış olan o kulübeyi görünce içinde birilerinin yaşadığını anlamış. Küçük sincap o anda samandan yapmış olduğu kulübesinde uyumaktaymış. Kurdun hırıltısını işitince hemen uyanmış. Küçük sincap kendinden emin bir şekilde; Benim evime giremezsin ki boşuna yorma kendini. demiş. Kurt, samandan yapılan evi pençeleriyle dağıtmaya başlamış. Küçük sincap, can havliyle hemen dışarı çıkarak, doğruca ortanca kardeşinin kulübesine koşmuş. Ortanca sincap kardeş, kapıyı açtığı gibi küçük sincap hemen tahtadan yapılmış kulübeye girerek Hemen kapıyı kapat sevgili kardeşim, kurt buraya geliyor. demiş. Ortanca kardeş gülümseyerek; Korkma kardeşim, burası güvenlidir, kurt buraya asla giremez. demiş. Küçük sincabın izini takip etmiş olan kurt, ortanca sincabın yapmış olduğu kulübenin önüne gelmiş. Heyy! Açın şu kapıyı! Yoksa evinizi başınıza yıkarım. demiş. Ortanca sincap ise; Hiç korkma kardeşim, bize hiçbir şey yapamaz. demiş. Kurt, o kadar çok öfkelenmişti ki, güçlü pençeleriyle kulübenin tahtalarını sökmeye başlamış. İki kardeş kurdun içeri gireceğini anlayınca arkadan kaçarak, en büyük sincabın evine sığınmışlar. Büyük sincap kardeş, küçük kardeşlerine hemen kapıyı açarak onları içeriye alıvermiş. Küçük sincaplar o kadar çok korkmuşlardı ki, tir tir titremekteydiler. Ya kurt buraya da gelirse, diye çok korkuyorlarmış. Korkmayın sevgili kardeşlerim, burası çok güvenli. O Kurt buraya gelse dahi eve giremez merak etmeyin. demiş. Aç kurt ise, en büyük olan sincabın kapısına hemen dayanmış, kapıyı çalmış fakat kapıyı ona açmamışlar. Hırlamış, bağırmış çağırmış fakat sincaplar hiç oralı dahi olmamış. En büyük olan sincap; Hain kurt, git buradan! Ne yaparsan yap, bu eve asla giremezsin, çünkü bu ev çok güvenlidir. demiş. Kurt ne kadar çok uğraşmışsa da, o en büyük olan sincabın sert kayalardan yapmış olduğu bu evi bir türlü yıkamamış. Aç olan kurt, evin içine girebilmek için başka çareler ararken evin üzerindeki bacayı görünce, bacadan içeri girmeyi de denemiş. Kurdun çatıda olduğunu fark eden büyük sincap, kurdun bacadan girebileceğini hemen anlayıvermiş. Derhal hemen bacanın altındaki şömineyi yakmaya karar vermiş. Kurt bacadan inerken, aşağıdan gelen duman kurdun boğazına kaçmış. Boğazına duman kaçan kurt ise, can havliyle kendini hemen dışarı atmış ve de ormanın derinliklerine doğru hızlıca koşmaya başlamış. Aç kurdun saldırısından kurtulmuş olan küçük sincaplar, sevinç ile birbirlerine sarılmışlar. Bir süre sonra üç küçük sincap, ormanda anneleri ile karşılaşmışlar. Başlarından geçen olayı hemen annelerine anlatmışlar. küçük ve ortanca sincap annelerine sarılıp ondan özür dilemişler. Anneciğim, senden özür dileriz. Senin sözünü biz hiç dinlemedik, az kaldı kurdun eline düşecektik. Şu kısacık zamanda çok fazla şey öğrendik, gerçekten çok haklıymışsın. Biz her ne yaparsak yapalım, kesinlikle her zaman en iyisini yapmalıyız. demişler. Annelerine söz veren küçük sincaplar, bir daha kesinlikle hiç tembellik yapmamışlar. Ağabeyleri gibi yaptıkları bütün her şeyi çok özenli ve sağlam bir şekilde yaparak, en iyisini yapmaya başlamışlar. Küçük sincaplar o günden sonra da bir daha hiç tembellik yapmamışlar. Çalışkan bir şekilde davranıp, ormanda mutlu ve huzurlu bir yaşam sürdürmüşler.. Gökten üç tane elma düşmüş; biri sincap ailesine, biri de bu masalı okuyanın başına, biri de bu güzel masaldan iyi bir ders çıkaranın başına.. Üç sincap kardeşin büyüdükleri ve artık yuvalarından çıkıp doğada yaşamlarını sürdürmesi gerektiğini söyleyen anneleri, onlara Her ne yaparlarsa yapsınlar kesinlikle en iyisi yapması gerektiğini. söylemiştir. Annelerinden ayrılan sincap kardeşler ormana doğru yürümüşler ve sonunda kendilerine ev yapabilecekleri bir yer bulmuşlar. En küçük olan sincap annesinin söylediklerini dikkate almayarak samandan bir ev, ortanca sincap ise keresteden evini yapmış. Büyük sincabın evlerinin güvenli olmadığını söylemesine rağmen, kardeşleri evlerinin güvenli olduğunu söylemişler. Büyük sincap kardeş ise annesinin söylediklerini dikkate alarak kendisine kaya taşlarından sağlam bir ev yapmış. Bir gün aç bir kurt, küçük ve ortanca sincabın yuvasını yıkınca, iki sincap kardeşte büyük sincabın evine sığınırlar. Ama büyük sincabın evini yıkamayan kurt kaçarak oradan uzaklaşır. Sincaplar annelerinin haklı olduğunu söylerler ve ona söz veriler. Her zaman ne iş yaparlarsa yapsınlar en iyisini yaparak mutlu bir hayat sürerler. Masal ile ilgili Merak Edilen Sorular. - Sincap ailesi hikayesi yazarı kimdir: Bu güzel hikayenin yazarı Nesrin Hazer'dir. - Sincap Ailesi Hikayesinin ana fikri nedir: Ne yapılacaksa her zaman en iyisinin yapılması ve söylenenlerin her zaman dikkate alınmasıdır. - Sincap ailesi hikayesinin konusu: Acele işin sonu pişmanlıktır, atasözünü dile getiren sincap öyküsü. 3 kardeş sincabın yapmış oldukları evlerin, kurt tarafından saldırıya uğraması."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sindirella-kulkedisi-ve-ucan-fil/", "text": " Hey fil sana yardım edebilirim. Lütfen çabuk ol. Burası çok yüksek. Sindirella güçlü bir ıslık çalıp minik beyaz bir güvercin çağırmış. Ondan diğer güvercinlerle beraber file yardım etmelerini istemiş. Minik güvercin kanatlanıp arkadaşlarını çağırmaya gitmiş. Bu sırada gökyüzünde güneş öyle sıcakmış ki, fill bağlı olduğu balon ereyecek ve yere düşecek diye çok korkuyormuş. Fill telaşlı bir şekilde havada asılı kaldığı sırada yanına bir sürü beyaz güvercin yaklaşmış güvercinler kanatlarını hızlı hızlı çırpın fili taşımayı denemişler. Ama o kadar ağırmış ki bu plandan vazgeçmişler. Sindirella güvercinlerin yardım edemeyeceğini anlayınca gölün yakınına gidip durmadan su içen kurbağa Tiddalik den yardım istemiş. Şuan çok meşgulüm Sindirella suya doyamıyorum biliyorsun. Ama lütfen Tiddalik onu ancak sen kurtarabilirsin. Sindirella fili nasıl kurtaracağını anlatınca kurbağa bu fikri hayran kalmış ve sonunda su içmeyi bırakıp beyaz güvercinin kanatlarında zıplamış güvercin Tiddalik'i filin yanına getirmiş. Sakın korkma, seni pamuk gibi yere indiricem. Tiddalik tıpkı bir balon gibi ağzını ve karnını hava ile doldurmuş ve filden bacağını tutmasını istemiş. O sırada başka bir güvercin filin bağlı olduğu balonu patlatmak üzereymiş. Evet, sakın korkma fill onlara güven. güvercin gagasıyla balonu patlattığı anda kurbağa Teddarik taşımaya başlamış fili. Sindirella hayranlıkla izlemiş hayvanların dayanışmasını. Kurbağa yavaş, yavaş çok küçük nefesler vererek filin sağlam bir şekilde yeryüzüne indirmeyi başarmış. Teşekkür ederim Sindirella eğer beni fark etmeseydin balon patlayabilir ve yere düşebilirdim. Artık iyisin ama sadece bana değil, Teddalik ve güvercinlere de teşekkür etmelisin. Fil hortumuyla güvercinleri öptükten sonra kurbağa Teddaliye de en sevdiği şeyi vermiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/siyah-pantolon-hikayesi/", "text": "Siyah pantolon hikayesi, Bir zamanlar, yoksul ve zor geçinen bir aile varmış. Bu ailenin 5 çocuğu varmış ve önceki 3 çocuğunu durumu olmaması sebebiyle okutamayan baba, Ali ve en küçük çocuk Murat'ın okuyabilmesi için gece gündüz çalışıp onları okutmaya karar vermiş. Kendilerine kıyafet dahi zar zor alan bu ailede Ali okula başladığı için babası oğlunun okula yırtık pırtık kıyafetlerle gidip kendini kötü hissetmemesi için para biriktirip oğluna siyah bir pantolon almış. Akşam işten eve döndüğünde Ali'ye hediyesini vermiş ve Ali bu pantolonu görünce çok mutlu olup adeta havalara uçmuş. Daha önce hiç yeni pantolonu olmadığı için ona çok iyi bakan, bırak kirlenmesini üzerine toz değmesine bile izin vermeyen Ali, okula bu pantolonla gidip gelmeye başlamış. Kardeşi Murat'ta abisi gibi siyah bir pantolona sahip olmayı çok istemiş ama babası tüm parasını bu pantolona verdiği için şimdi ona pantolon alamayacağını, bu pantolonu abisinin okula başladığı için aldığını, kendisinin de seneye okula başladığında çok güzel bir siyah pantolonu olacağını söylemiş. Bunu duyan Murat çok sevinse de en azından bir kere üzerinde bu pantolonu görmek istemiş. Abisi Ali'ye ne kadar söyleyip yalvarsa da, pantolonunu çok seven Ali, onun pantolonunu kirleteceğini söyleyerek kardeşinin bu pantolonu giymesine izin vermemiş. Murat, abisini pantolonuyla her gördüğünde içi gidiyor, babası da bu durumu fark edip çocuğunun bu pantolonu ne kadar istediğini gördükçe çok üzülüyor, ancak yeterince parası olmadığı için bu pantolonu henüz alamıyormuş. Demiş. Bunu duyan Ali, kardeşini çok sevdiği için babasının bu söylediğini kabul ederek koşarak kardeşi Murat'ın yanına gitmiş. -Murat, yarın okuldan geldikten sonra pantolonumu sen de giyebilirsin ama lütfen kirlendirme. Demiş. Bunu duyan Murat çok mutlu olmuş ve kirletmeyeceğine söz vererek yalnızca 5 dakika aynanın karşısında giyeceğini söyleyerek abisine kocaman sarılmış. Gece yatağında heyecandan uyuyamayan Murat, siyah pantolonu giyeceği için çok mutluymuş. Sabah Ali okula gittiğinde Murat tüm gün pencerenin önünde abisinin okuldan gelmesini beklemiş. Sokağın başında abisini görür görmez kapıya fırlayan Murat, abisine kapıyı açmış ve Murat'ın bu heyecanını gören Ali hemen üzerindeki siyah pantolonu çıkartıp kardeşine giymesi için vermiş. Murat, siyah pantolonu giymiş ve koşarak aynanın karşısına geçmiş. O kadar mutlu olmuş ve sevinmiş ki, Ali haftalardır kardeşini bir pantolon için ne kadar üzdüğünü anlamış. Ama kardeşi Murat'ın da pantolonuna bir şey olmaması için çok dikkat ettiğini görünce her akşam eve geldiğinde kardeşinin de pantolonu giymesine izin vermiş. Sonra babası da parası birikince Murat'a çok güzel bir pantolon almış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/sut-havuzu-masali/", "text": "Süt havuzu masalı, Ülkenin birinde bir çiftçi varmış. Bu çiftçinin ahırında yaşayan inekler çok fazla süt verirlermiş. Öyle ki, çiftçi bu fazla sütleri köylüye dağıtırmış onlara yardımcı olurmuş. Bir gün çiftçi, kapı kapı gezip süt dağıtmaktansa çiftliğinin tam ortasına bir süt havuzu yapmaya karar verir. Kocaman derin mi derin bir havuz yaptıktan sonra havuzu süt ile doldurmaya başlamış. Süt dolu bir havuz yaptığını bütün köylülere duyurmuş ve kimin ne kadar ihtiyacı varsa o kadar süt alabileceğini söylemiş. Köylüler bu durum karşısında çok mutlu olmuş ve çiftçi bu yardımseverliğinin haklı gururunu yaşamaktaymış. Ancak aynı köyde yaşayan kötü niyetli bir adam varmış. Bu kadar bol ve bereketli sütü çevre köylere satarak büyük bir kazanç elde edeceğini düşünmüş. Önce süt havuzunu olduğu gibi kova kova götürüp satmayı düşünse de sonradan aklına daha büyük bir fikir gelmiş. Kötü kalpli adam sütleri havuzdan kova kova götürmek yerine, bu havuzu süt ile dolduran bol bol süt veren inekleri çalmayı aklına koymuş. Adam, inekleri çaldıktan sonra kendi ahırına getirmiş. Bol bol süt veren inekler, yaşadıkları ahırda çok mutlularmış ve bakımını yapan iyi kalpli çiftçiyi de çok severlermiş. Artık ait oldukları yerden uzakta olan inekler bu duruma bir hayli üzülmüş. Kazanacağı paranın hesabını yapan kötü niyetli adam, büyük planlar içerisinde uykuya dalmış. Ertesi gün, ineklerden sağacağı süt ile günler içerisinde zengin olacağını düşünen kötü niyetli adam süt sağmak için kova ile birlikte ilk ineğin yanına gitmiş. Fakat kötü kalpli adam ineği sağdıkça sütün gelmediğini ya da çok az geldiğini fark etmiş. Adam ineğin yeteri kadar beslenmediğini bir kereliğe mahsus yaşanan bir aksilik olduğunu düşünmüş ve ikinci ineğini yanına yaklaşmış. Aynı sonucu alan kötü kalpli adam, daha çok sinirlenmiş ve diğer ineklerden de süt sağmaya çalışmış. Ancak kötü kalpli adam ne yaparsa yapsın işe yaramamış. İneklerinin olmadığını düşünen iyi kalpli çiftçi, inekleri gittiği için çok üzgünmüş ve ne yapacağını düşünmeye koyulmuş. Bunların üstüne yaptığı süt havuzundaki sütün de az kaldığını görünce telaşlanmaya başlamış. Öte yandan kötü niyetli adam, bu durumun böyle gitmeyeceğini kabul etmiş ve kısa süreli tereddüt etse de inekleri sahibine, mutlu olduğu yere teslim etmeye karar vermiş. Umutsuz çiftçi, artık yapacağı bir şey olmadığını düşünürken, kötü niyetli adam inekleri çiftçiye teslim etmiş ve kendisinden özür dilemiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/taha-ve-masal-kusu/", "text": "Taha ve masal kuşu, Taha uslu mu uslu küçük bir çocukmuş. Her gün dedesiyle birlikte parka gider orada bütün gün oynar daha sonra yine dedesiyle birlikte eve dönermiş. Taha en çok dedesinden masal dinlemeyi sever ve her gün ona farklı farklı masallar anlatırmış. Bir gün Taha'nın dedesi çalışmak için çok uzaklara gitmiş. Ancak Taha için çok güzel bir hediye bırakmış. Dedesinin Taha'ya bıraktığı hediye bir masal kuşuymuş. Taha'nın dedesi bildiği tüm masalları masal kuşuna öğretmiş ve artık dedesi yerine masal kuşu Taha'ya masallar anlatmaya başlamış. Her gün dedesin çok özlese de ona bıraktığı hediye ile kendini avutmaktaymış. Masal kuşu her gün yeni yeni masallar anlatıp Taha'nın mutlu olmasını sağlarmış. Bir gün Taha'nın masal kuşu çok hastalanmış. Dedesinden sonra kuşunun da kendisini bırakacağını düşünen Taha ise çok üzülmekteymiş. Taha kuşunu her gün veterinere götürüp iyileşmesi için veterinerden yardım istermiş. Veterinerde kuş için hiç umut olmadığını bilse de Taha'ya bunu nasıl söyleyeceğini bilemediğinden ilaç verir gibi yaparmış. Bir gün Taha masal Kuşunun yanına gittiğinde onun hareketsiz bir şekilde kafesinde yattığını görünce hemen ağlayarak kuşunu avuçlarına almış ve veterinere doğru gitmiş. Veteriner kuşu gördüğünde artık yaşamadığını anlasa da Taha'ya bunu anlatmanın güzel bir yolunu düşünmeye başlamış. Daha sonra aklına çok güzel bir hikaye gelerek Taha'ya bunu anlatmaya başlamış. Tahacım biliyor musun masal kuşları daha fazla masal öğrenebilmek için bazen sahiplerinin yanından çok uzaklara giderler. Yeni yeni masallar öğrendiklerinde ise geri dönerler demiş. Taha biraz olsun sakinleşmiş. Bu sırada Taha'nın dedesi gittiği uzak yerlerden geri dönüş yoluna geçmiş. Bu sırada bir handa dinlenirken Taha'dan mektup almış. Veterinerin söylediği şeyin doğru olmadığını öğrendiğinde Taha'nın çok üzüleceğini bilen dedesi hemen yeni bir papağan alarak ona yol boyunca masal anlatmış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/takdir-hudanindir/", "text": "Rivayet odur ki İsrail oğullarının abidlerinden biri nehrin kenarına yaptırdığı ibadet hanesinde ibadet eder, dünya işleriyle alakadar olmazdı. Bütün mesaisini halka yakınlık için harcar, ibadetle geçirirdi. İbadet hanesinin hemen yakınında elbise tamir ve temizleyiciliğiyle meşgul olan kendi halinde biri yaşardı. Günler hep birbirinin benzeri şeklinde geçerdi. Günlerden bir gün belinde para kemeri bulunan bir atlı gelip, nehirde yıkanmak için kemerini ve elbiselerini çıkardı. Kendisi yıkandıktan sonra, elbiselerini de bir güzel yıkadı. Bir müddet bekledikten sonra da, yarı kuruyan elbiselerini giyip uzaklaştı. Ne var ki çıkardığı para kemerini orada unutmuştu. Atlının hemen ardından nehir kenarına bir avcı gelip serpmeyle balık avlamaya başladı. Avlanırken de para kemerini görüp onu aldı ve sevinçle çekip gitti. Daha sonrada para kemerini unuttuğunu anlayan atlı dönerek para kemerini orada aradı, bulamadı. -Ben para kemerini de senin paralarını da görmedim diye cevaplar. Bu cevaba kızan atlı kılıcını çekip bir hamlede elbise temizleyicisini oracıkta öldürdü. Abid bütün bunlara şahit olunca, zahirde haksızlık gibi görünen bu durum karşısında az kalsın Allah'ın adaletinden şüpheye düşecek fitneye kapılacaktı. -Ey yüce Allah'ım, her şeyi aklınca yaratan rabbim, para kemerini balıkçı alır, elbise temizleyicisi öldürülür. Bu nasıl iştir, hikmetinden sual olunmaz ama benim şüphelerimi gider. Adaletine güvenimi sarsma. -Ey abid ve Salih kulum fitneye kapılma, imanın sarsılmasın. Rabbinin emrine müdahale etme. Şunu iyi bil ki o atlı balıkçının babasını öldürüp malını elinden almıştı. Para kemeri onun babasının malındandır, yani kendi parasıdır. Elbise temizleyicisine gelince, onun sevap sahifeleri dopdoluydu. Ancak o sahifelerde bir takım günahlarda vardı. Atlının amel defteri ise günahlarla doluydu. Sevap hanesinde bir tek sevaptan başka hiçbir şey yoktu. O elbise temizleyicisini öldürdüğü vakit, onun amel defterindeki günahları silindi. Böylece atlının amel defterindeki sevapta silindi. İşte sahip olduğun bu olayın hikmeti budur. Senin Rabbin dilediğini yapar ve istediği şekilde hükmeder."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tas-corbasi-masali/", "text": "Taş çorbası masalı, Günün birinde çok ama çok zengin, obur mu obur bir adam varmış. Bu obur adam, zenginliği ve varlığı ile gösteriş yapmaya bayılır, çevresinde yaşayan fakir insanlar ile sürekli dalga geçermiş. Bu obur adamın da en büyük zevki günün her saatinde, fırsat bulduğu her an büyük bir iştah ile yemek yemek imiş. Hatta bu obur adam güzel yemekler ile donattığı masasını kapısının önüne çıkartarak fakir insanların asla ulaşamayacağı zenginlikte, lezzetli yemekler yer, onlara nispet yaparmış. Bir gün obur adam, yine kapısının önünde lezzetli yemekler yerken sokakta çocukların oynadığını görür ve içlerinden onu izleyen çocuğa nispet yaparak, yemek yemeye devam eder. Kendisini dikkatle izleyen çocuğu yanına çağırır ve çocuğa ''Bunlar çok lezzetli ve etli çorbayı denemek ister misin?'' diye sorar. Bunu duyan çocuk sevinçle atılır: ''Tabii ki de isterim.'' der ve tabağa doğru hamle yapar. Hamlesini gören obur adam bir anda tabağı geri çeker ve yüksek sesle kahkaha atmaya başlar ''Hahahaha! Böyle lezzetli bir çorbayı seninle paylaşacağımı mı zannettin?'' der. Çocuk üzülür ve ağlayarak oradan uzaklaşır. Bu olaylar yaşanırken çocuğu izleyen iyilik perisi çocuğun üzüldüğünü fark eder ve çocuğa yardım etmek ister. İyilik perisi çocuğun ağlamasını durdurduktan sonra obur adama bir ders verilmesinin gerektiğini düşünür ve hemen işe koyulur. İyilik perisi, tek bir sihirli dokunuşla obur adamın bütün zenginliğini değersizleştirir. Obur adamın etli çorbası taş çorbasına, içtiği su çamurlu suya dönüşür, yediği lezzetli ekmek ise böceklenir. Bunun ardından iyilik perisi çocuğa, çok istediği bol etli çorbayı verir, çocuk çok mutlu olur. O esnada önündeki etli çorbanın taş çorbasına dönüşmenin şaşkınlığını yaşayan obur adam, kendisininkinden çok daha etli çorbayı içen çocuğa bakar. Kendisini izlediğini fark eden çocuk, obur adamın haline üzülüp yanına gider ve çorbasını paylaşmak ister."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tavsandan-kim-korkar/", "text": "Not: Bu Masalda Ölüm ve Şiddet Yer Almaktadır. Tavşan milleti oldum olası ürkektir, sürekli olarak yüreciği kıpırtılıdır. Gün olur kendi gölgesinden bile korkar... Böyle korka korka yaşamak canlarına yetmiş bir gün tavşanların ve, -Yahu, bu nasıl iş böyle? Her şeyden, herkesten korkar bir milletiz... Uçarı, koşarı, yiyeni, yemeyeni, sokarı sokmazı, hepsi bizim peşimizde. Aman şu tavşan milletinden birini elime geçirsem de karnımı doyurup keyfime baksam, derler. Bu kadarı da fazla! Yetsin artık! Kararımız karar. Varalım öldürelim kendimizi, kurtulalım şu dünya yüzünden! demişler. Kararları gereği hep birlikte suya atlayıp, boğularak öleceklermiş. Paldır küldür koşup tam suya atlayacakları sırada tavşanların gürültüsünü duyan kurbağalar, Aman! Bu ne başımıza bir bela mi geliyor? Korkusuyla kendilerini kaldırdıkları gibi suya atıp kaybolmuşlar. -Durun! Ölmek için o denli aceleci olmayalım!. Gör düğünüz gibi, şu koca dünyada bizden de korkanlar varmış!"} {"url": "https://masaloku.com.tr/tavsanin-arkadaslari/", "text": " Benim ormanda çok arkadaşım var. Onlar beni korurlar, diye düşünmüş. Önce ata gitmiş. Yapacak önemli işlerim var, dedi at. Kusura bakmak tavşan kardeş. Tavşan hemen boğanın yanına gitmiş. Durumu anlatmış. Ondan yardım istemiş. Boğa da tavşana yardım edemeyeceğini söylemiş. Tavşan bu defa keçiye sormuş! Keçi çocuklarını okula götürmesi gerektiği söylemiş. Ona yardım edemeyecekmiş. Tavşanın bütün dostları onu çok sevdiklerini ama yapmaları gereken işleri olduğu söylemişler. Av köpekleri ise tavşana iyice yaklaşmaya başlamışlar. Tavşan Allah'ın kendisine verdiği ayaklarını hatırlamış. Hızla oradan uzaklaşmış. Yeraltındaki yuvasına saklanmış. Av köpekleri tavşanı aramışlar ama onu bulamamışlar. Tavşan ise bu kadar güçlü ayaklar verdiği için Allah'a teşekkür etmiş. a) Ne yapsam? Ne yapsam? diye düşünmüş. b) Benim bir sürü arkadaşım var. Onlar beni korur diye düşünmüş. c) Bu av köpekleri neden benim peşimdeler? diye düşünmüş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tek-goz-masali/", "text": "Tek göz masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, bir ormanda yaşayan ve karşısına çıkan herkese saldıran tek gözlü bir dev varmış. Bu tek gözlü devden herkes korkar, ordular bile bu devle başa çıkamaz ve hiçbir insanı sokmadığı gibi hiçbir hayvanın da burada yaşamasına izin vermezmiş. Günlerden bir gün kuraklık sebebiyle yaşadığı ormandan göç etmek zorunda kalan tüm hayvanlar, kendileri için yeni bir orman ararken, içerisinde Tek Göz'ün yaşadığı ormanı görmüşler ve ormanın içerisinde hiç hayvan yaşamadığını fark eden tüm hayvanlar çok sevinerek bu ormana yerleşmeye karar vermişler. Tüm hayvanlar kendileri için ormanda bir yer seçmek için dağılmışken, o sırada öğlen uykusunda olan Tek Göz, ayak seslerini duyunca bir anda yatağından fırlamış ve dev ayaklarını büyük bir hiddetle yere vura vura ve bağıra bağıra sesin geldiği yere doğru yürümeye başlamış. -Tek bir hayvanın dahi giremediği bu ormana nasıl böyle girmeye cüret edersiniz. Bu ormanda benden başkası yaşayamaz. Şimdi hemen defolun buradan! -Dev kardeş. Bizim ormanımız kurudu ve yaşayacak bir yerimiz de kalmadı. Biz senin yaşadığın bölgeyi rahatsız etmeden bu ormanda dostça seninle yaşayabiliriz. Çok zor durumdayız. Hem bize ormanını paylaşırsan yalnız kalmaz, bizlerle arkadaş olursun. -Bir şartla bu teklifini kabul ederim. Eğer beni yenebilirsen, senin ve tüm orman ahalinin bu ormanda yaşamasına izin veririm. Ama bu zamana kadar beni yenebilen hiç kimse olmadı. Demiş. Aslan kral ise, halkının bu ormanda yaşamaktan başka çaresi olmadığını bildiği için, bir deve karşı dövüşemeyeceğini bilse de bu teklifi kabul etmiş. Bu sırada maymun, aslan kralın yanına giderek onun yerine kendisinin dövüşebileceğini ve onu yenebilmek için bir planı olduğunu söyleyerek ısrar etmiş. Bunun üzerine maymun ve Tek Göz başlamış dövüşmeye. Ancak maymun o ağaçtan bu ağaca zıplaya zıplaya Tek Göz'ün başını döndürmüş. Dev hangi ağaca yumruk atsa, maymun başka bir ağaca zıplıyor, Tek Göz'ün etrafında dönüp duruyormuş. En son işini bitirmek için kafasına atlayan ve gözlerini eliyle kapatan maymun, Tek Göz hiçbir şey göremeyince pes etmesi ile dövüşü kazanmış ve Tek Göz cüssesine güvenip küçümsediği maymuna yenilince sözünü tutarak ormanını hayvanlarla paylaşmış ve sonra hepsiyle dost olmuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tembel-ayi-ve-ari-hikayesi/", "text": "Tembel ayı ve arı hikayesi, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, birbirini çok seven iki arkadaş olan çok çalışkan bir arı ve tam aksine tembel mi tembel bir ayı varmış. Bu iki arkadaş, gün içinde her fırsat bulduklarında sohbet eder, birlikte çok eğlenirlermiş. Zaten ayının tüm günü müsaitmiş. Çünkü o kadar tembelmiş ki, tüm gün öğlene kadar bir ağacın altında uyur, öğleden sonra da acıkan karnını doyurmak için biraz yemek toplar ve yer, sonrada evine gidip tüm gün otururmuş. Arı ise tüm gün hiç durmadan çalışır, bal yapmak için çiçek çiçek gezermiş. Yalnızca karnını doyurmaz, kış aylarında ihtiyacı olan yiyecekleri de depolarmış. Böylece kış geldiğinde ve etrafı kar kapladığında yiyecek bulamayacağı için var gücüyle çalışır, bulduğu her çiçekten polen toplayıp bolca bal yaparmış. Ancak bu arı, çok sevdiği arkadaşı ayının tüm gün uyuması ve evinde oturmasından dolayı çok üzülür, onun kış ayında yiyecek bir şey bulamayacağını düşünüp dururmuş. -Canım Arkadaşım. Böyle tüm gün uyuyup oturmaya devam edersen kış geldiğinde yiyecek hiçbir şey bulamazsın. Sen de kış için biraz yiyecek bulup depolasana. -Ne gerek var. Ben karnımı her gün doyuruyorum. Tüm gün yemek toplamakla uğraşamam ve çok yorulurum. Kışın da bir şekilde yiyecek bulurum. Demiş. Ayı bu duruma çok üzülmüş ve ayıya ne dediyse onu ikna edememiş. Tembel arının hiç çalışmaya niyeti yokmuş. Günler böyle geçip giderken kış gelmiş çatmış. Çalışkan arı tüm yaz yaptığı ballar sayesinde rahatça evinde yaşarken, tembel ayı karnı acıktığında dışarıda ne kadar dolaşsa da yiyecek bir şey bulamamış. Bir gün, iki gün derken ayı artık çok acıkmış ve arkadaşı arıdan yardım istemiş. Yaptığının ne kadar yanlış olduğunu ve onun sözünü dinlemeyip kış için hazırlık yapmadığı için aç kaldığını söylemiş. Hatta evine de bakmadığı için çok da üşüyormuş. Arkadaşına ne kadar kızsa da ona kıyamayan arı ise hatasını anladığı için mutlu olup tüm arkadaşlarına bu durumu anlatmış. Arkadaşları, depoladıkları ballardan biraz biraz toplayıp ayıya vermişler ve ayı o kışı öyle atlatmış. Bir daha da asla tembellik yapmayıp hep çalışmış ve kışları hiç aç kalmamış."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tembel-tavuk-hikayesi/", "text": "Tembel tavuk hikayesi, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, kocaman bir çiftlikte kendilerine ait büyük bir kümeste yaşayan tavuklar varmış. Bu tavuklardan biri diğer tüm tavukların aksine, tüm gün kümesin içerisinde otururmuş. Diğer tavuklar çiftlikte bir güzel gezer, karınlarını doyurur, sonra da sahiplerinin yemesi için görevlerini yerine getirip yumurtlar, bizim tembel tavuk ise ne yumurtlar ne de etrafta dolaşıp kendine yemek bulurmuş. Kümesteki tüm tavuklar onun da yumurtlaması gerektiğini ve eğer yumurtlamazsa sahiplerinin onu satabileceğini söylermiş. Ancak tembel tavuk, her ne kadar satılmaktan korksa da tembelliği yüzünden hiçbir şey yapmak istemez, arkadaşlarına da yardım etmez, kümeste oturmaya devam edermiş. Günlerden bir gün tavuklar, yavrularını dünyaya getirmek için yumurtlamaya başlamış. Yumurtladıkları bu yumurtaların üzerinde kuluçkaya yatarak ısıları ile yumurta içerisindeki yavrularının büyüyüp daha sonra civciv olarak bu yumurtayı kırarak doğabilmesi için günlerce bu yumurtaların üzerinde oturmaları gerekmiş. Hal böyle olunca diledikleri gibi çiftlikte gezememeye başlamışlar ve tıpkı tembel tavuk gibi kümeste oturmaya başlamışlar. Bir gün içlerinden birinin aklına çok iyi bir fikir gelmiş. Tembel tavuk tüm gün kümeste yattığı için, tavukların yavruları için kuluçkaya yatabileceğini, böylece hem oturmaya devam ederek hem de tavuklara yardım edebileceğini düşünmüş ve bunu hemen diğer tavuklara anlatmış. -Tavuk kardeş. Sen tüm gün bu kümeste yatıyor ve hiç çıkmıyorsun. Biz de yavrularımızın yumurtalarının üzerine yatmak zorunda olduğumuz için dışarıya çıkıp yiyecek toplayamıyoruz. Sen her gün içimizden birinin yumurtalarının üzerine oturur musun? Hem yine hiçbir iş yapmayacaksın sadece yumurtaların üzerinde oturacaksın. Biz de sana bunun karşılığında dışarıda topladığımız yiyeceklerden getiririz. Demiş. Bunu duyan tembel tavuk, zaten hiçbir şey yapmayacağı için bunu kabul etmiş. Her gün içlerinden bir tavuğun yumurtalarının üzerinde oturmaya başlamış. Günler böyle giderken artık yumurtadan tek tek civcivler çıkmaya başlamış. Anneleri tembel tavuğun da onlara yardım ettiğini söylediği için kümesteki tüm civcivler tembel tavuğun yanına gelerek ona teşekkür etmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tilki-ile-fare/", "text": "Tilki ile Fare masalı; Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, büyük bir ormanda zekasıyla övünen ve gücünün yettiği tüm hayvanlarla dalga geçip alay eden ve onları kandırarak çok eğlenen bir tilki varmış. Bu tilki, onunla arkadaş olmak isteyen hayvanlarla bile alay eder, bu yüzden de hep yalnız başına dolaşırmış. Onun böyle davranmasından çok rahatsız olan ve tilkiye ders vermek isteyen tüm hayvanlar, bir gün bir araya gelerek bu tilkiye nasıl ders verebiliriz diye düşünmeye başlamış. İçlerinden fare, onun tilkiyi kandırarak büyük bir ders verebileceğini söylemiş. Bunu duyan diğer hayvanlar tek başına bunu yapamayacağını düşünse de başka çareleri olmadığı için farenin bu fikrini kabul etmişler. Efendim. Duyduğum kadarıyla siz bu ormanın en zeki hayvanıymışsınız. Sizin yanınızda olarak ne isterseniz yapmak ve size yardım etmek istiyorum. Bunları duyan tilki bir anda böbürlenerek Evet ben bu ormanın en zeki hayvanı benim. Benim gibi bir hayvanın bir yardımcısı da olması gerek zaten Diyerek, farenin yanında ona yardım etmesine izin vermiş. Ancak farenin onun için planladıklarından haberi yokmuş. -Siz çok zekisiniz ama bu ormandaki tüm hayvanlar sizin bir korkak olduğunu düşünüyor. Bence tüm ormana ne kadar cesur olduğunuzu kanıtlamalısınız ve onlarla dalga geçmelisiniz. Geçen gün kaplumbağa ve tavşan konuşurken duydum. Ormanın biraz ilerisinde bir kuyu ve içerisinde bir sandık dolusu altın varmış. Ancak kimse o kuyuya inmeye cesaret edemiyormuş. Siz bu kuyuya inerek hem o altına sahip olabilir hem de herkese cesaretinizi gösterebilirsiniz. Demiş. Bunu duyan tilki hem cesur olduğunu ispatlayarak diğer tüm hayvanlarla dalga geçmek hem de o altına sahip olabilmek için o kuyuya inmeye karar vermiş. Ertesi gün fare tüm ahaliyi kuyunun yanına toplamış ve tilki aklını ve zekasını kullanmadan hiç düşünmeden kuyuya atlamış. Ancak kuyu hem çok derinmiş hem de altın falan yokmuş. Çaresizce bağırıp yardım isteyen tilkinin yardım bağırışlarını duyan tüm hayvanlar kahkaha atıp onunla dalga geçmeye başlamış. Tilki o an, dalga geçilmenin ne kadar kötü bir durum olduğunu anlamış ve tüm hayvanlardan özür dilemiş. Dersini aldığını gören hayvanlar kuyuya sepeti sallayarak onu oradan kurtarmış ve bir daha tilki kimseyle dalga geçmemiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tilki-ile-leylek/", "text": "Bir gün tilki ile leylek arkadaş olmuşlar. Tilki leyleği evine yemeğe davet etmiş. Yemek yaparken Leyleğin uzun gagası gelmiş aklına. Bir kurnazlık düşünmüş hemen. Sonra da masayı hazırlamış. Kim o, demiş. Böyle demeden kimseye kapı açamazmış. Benim. Lak lak leylek. Aç kapıyı.. Buyur leylek kardeş. Sofraya oturalım. Karnımız bir güzel doyuralım, demiş. Aradan günler geçmiş. Bu sefer de leylek tilkiyi yemeğe davet etmiş. Benim leylek kardeş. Tilki, aç kapıyı. Leylek kapıyı açmış. Tilkiyi içeriye davet etmiş. Leylek o kadar güzel yemekler hazırlamış ki, yemeklerin kokusunu duyan tilkinin ağzı sulanmış. Hemen sofraya oturmak istemiş. Leylek tilkiyi sofraya davet etmiş. Ama tilki masayı görünce çok şaşırmış. Çünkü yemekler ağzı dar kavanozların içindeymiş. Bu sefer leylek karnını bir güzel doyurmuş. Yemekleri rahatlıkla yemiş. Tilki ise kafasını sokamadığı için leyleği seyredip yutkunmuş. Tilki kurnazlığının cezasını böyle ödemiş. Hatasını anlamış. Sessizce evinin yolunu tutmuş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tutsak-prenses-masali/", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal pireler berber iken kırkbir yanı nehirlerle çevrili sulak, bir yurtta büyük bir krallık varmış. Bu güzel krallığın yaşlı bir kıralı, kralında 3 oğlu ve cana yakın bir kızı varmış. Yaşlı kral bir süre sonra hastalanıp yataklara düşmüş. Kralın birbirinden çok farklı karakterlere sahip olan üç oğlu babalarının hastalığını fırsat bilip iktidar hevesi ile kavgaya tutuşmuş. Bu kavgayı en büyük ve en zalim Prens Herat kazanmış. Kaybeden iki Prens yurdu terk ederken Herat'ta ülkenin başına geçmiş iktidarı alır almaz da halka eziyete zulme başlamış. Herat halka ağır vergiler, çok uzun çalışma saatleri yetersiz besin verirken bu duruma itiraz eden babası ve küçük kız kardeşini de sulak yurttan çok uzaklarda bir kuleye tutsak etmiş. Kulenin etrafında kocaman bir hendek yaptırmış ve içine timsahlar atmış. Kapısına zebani gibi görevliler koymuş, kule çok yüksek ve çok soğukmuş. Kral ve küçük kızı zümrüt ün buradan kaçmalarına imkan yokmuş. Benim şefkatli kızım ne hünkarı ne kralı. Ben sadece senin babanım. Kızım hepsi benim suçum. Ben tüm çocuklarıma her şeyi verdiğimizi sandım ama asıl vermem gereken sevgiyi vermemişim kalplerine iyiliği aşılamamışım. Onları hırs ile doldurmuşum. Demek ki abinin hırsı önce kendi kalbini ve vicdanını, sonra erkek kardeşlerini yendi ve bizi bu soğuk kuleye hapsetti. Peki ya babacığım bu soğuk zindandan nasıl kurtulacağız? Sen hastasın seni iyileştirmeliyim. Benim merhametli kızım temiz kalbin ile sadece iyi şeyleri düşün. Prenses zümrüt babasını iyi etmek için çareler arar. Pencerelerine konan güvercinlerin getirdiği dermanı otları bulduğu taşlarla ezer babasını iyi etmeye uğraşırmış. Günlerden bir gün otları ezdiği taş elinden kayıp yere düşmüş, yuvarlanıp bir deliğe girmiş. Prenses zümrüt elini deliğe sokup taşı ararken, büyük, bir şeye çarpmış. Ne olduğunu anlamadan bulduğu şeyi o delikten çıkartmak için uğraşmış, sonunda başarmış delikte bulduğu kocaman bir yumurtaymış. Ne yumurtası olduğu mühim değil, kızım bu senin sevgi ve şefkatinin mucizesi ona çok iyi bakmalısın. Zümrüt yumurtasını sarıp sarmalar ona gözü gibi bakarken sulak yurtta da halk sefaletten yorgun haldeymiş. Yiyecek ekmeği bile halkına çok gören kral, Herat yüzünden halk açlık ve hastalık illetinden kurtulamaz olmuş. Herat kendisine karşı sesi çıkanı bile sürgün ederek cezalandırır insanları evinden yurdundan edermiş. Yokluğa sefalete mahkum bırakılmış tüm halk eski günlerini özlemle anar, krallarının iyi olmasını ve bir gün gelip onları bu yorgun hayattan kurtarmasını umar dururmuş. Yıkık kral kendilerine erzak taşıyan halkın durumunu öğrense de hastalıktan başını kaldıramaz. Soruna çözüm üretemezmiş. Güzel kızım ne olursan o gaddar olma zalim olma! Gücünü, zenginliğini paylaşmazsan gücün, zenginliğin tükenir, iyilik ile zenginliğini paylaşırsan, hem gücünü hem zenginliğin hen mutluluğun artar. Ne olursa olsun halkını sev koru çocuklarını da iyi yetiştir. Tabii ki babacığım sana söz veriyorum, çok iyi bir insan olacağım. Sen bu halka umut olacaksın. Prenses zümrüt babasının verdiği öğütleri dinler hep güzel bir gelecek hayal ederken tek dostu olan yumurtasında sarıp sarmalar ona çok iyi bakarmış. Bir gece yine yumurtasıyla yatarken yumurta birden çatlamaya başlamış ve içinden çok sevimli. Kırmızı bir ejderha çıkmış. Ejderhanın gülücükler saçan güzel bir yüzü ağzından alev çıkan uzun bir kuyruğu varmış. Zümrüt tüm sevgisini sevimli ejderhasına verip onunla birlikte büyürken günün birinde hasta babası hayata gözlerini yummuş. Kuledeki zindan hayatından destekçisi babasının vefatı Zümrüt'ü çok üzmüş. Zor günlerinde yanında olan yalnızlığına çare olan sevimli ejderhası da onunla birlikte günler geçtikçe hızla büyüyüp güçlenmiş ve prensesi bu kuleden kurtulmak için umudu olmuş. Halkının haykırışlarını kalbinde hisseden prenses zümrüt sevimli ejderhanın sırtına atlayıp kuleden kurtulmuş ve sulak yurdun yolunu tutmuş ejderhası ile birlikte kral Herat'ın gösterişli şatosuna giren zümrüt. Nasıl kurtuldun, yüksek kuleden nasıl geldin tekrar buraya, seninde sonun abilerin gibi olacak. Hünkarım seninle savaşmaya değil, zalimin zulmünü kendi içindeki kötülükle savaşmaya geldim. şatafat sarayından sıyrılıp benimle halka karışırsan doğruyu göreceksin. Zümrüt ün sözleriyle duygulanan kral, Herat kıyafet değiştirip halkın arasına çıkmaya, zümrüt'le birlikte halkı dinlemeye karar vermiş, saraydan çıkıp pazar yerine varmışlar. Pazarda boş fileleri çürük meyveler için pazarlık eden, halkı gören Herat duygulanmış bir şeyleri yanlış yaptığını anlamış. Kalbinde bir sızı oluşmuş. Başka bir yere geldiklerinde yıkık kırık dökük oyuncakların içinde yırtık pırtık üstleri ile çamurun içinde oynayan ama bu sefalete rağmen gülen yüzlü çocukları gören Herat aslında kendisinin hiç mutlu olmadığını çok kısa bir sürede anlamış. Herat halkın içinde gezmiş, onlarla konuşmuş, yoksulun derdini dinlemiş hastalara derman aramış, harap yerleri gözlemiş. Prensesle birlikte tekrar saraya dönüp muhafızların yüzlerine baktığında aslında hiç de mutlu olmadığını anlamış. Önce kendisine korkuyla bakan muhafızın yüzü, sonra yırtık, pırtık suyla çamurun içinde gülücükler, saçan çocuğun yüzünü hatırlamış. Babasın sözü aklına gelmiş, Ne olursan ol gaddar olma zalim olma. Gücünü, zenginliğini paylaşmazsan gücün, zenginliğin tükenir. İyilik ile zenginliğini paylaşırsan, hem gücün hem zenginliğin hem mutluluğun her daim yükselir. ne olursa olsun halkını sev koru çocuklarını da sev iyi yetiştir. Bunları düşündükten sonra hemen kız kardeşi Zümrüt'ün yanına koşmuş prenses Zümrüt'ün sayesinde kendi içindeki iyiliği bulan kral Herat o günden sonra zenginliğini hem de gücünü halkıyla paylaşmaya başlamış. İhtişamlı sarayını yıktırıp halkın arasına karışmış. O günden sonra sulak yurtta bir kişide bile sefalet nede mutsuzluk görülmemiş. Sevimli ejderha da sulak yurtta iyiliğin bekçisi olmuş ve tüm halk mutluluk içinde yaşamış. 27 ekim persembe elifle barisio 2m gun okudugjm ve 4 ay once okudugum masal.... 16/05/2022 ilk defa sana masal okudum. Hep yanımda olman dileğiyle. Seni çok seviyorum Eminem. 16/06/2022 ilk defa sana masal okudum. Hep yanımda olman dileğiyle. Seni çok seviyorum Eminem. 16/06/2022 ilk defa sana masal okudum. Hep yanımda olman dileğiyle. Seni çok seviyorum Eminem. Biricik sevgilime okudum ve şuan uyuyor yanımda onu çok seviyorum iyi ki varsın Neval.."} {"url": "https://masaloku.com.tr/tuz-yuklu-esek/", "text": "Deniz kenarında tuzun daha ucuza satıldığını öğrenen bir seyyar satıcı, fazla miktarda tuz satın aldı ve eşeğine yükledi. Hayvan, ağır tuz yükü altında güçlükle yürüyebiliyordu. Bir ırmak kenarındaki patikadan geçerlerken, eşeğin ayağı kaydı ve sırtındaki tuz çuvalları ile birlikte suya düştü. Asma eşek bu düşüşten kazançlı çıktı. Su tuzu eritmişti. Sırtındaki yükü böylece hafifleyen eşek, şimdi hoplaya zıplaya gidiyordu. Satıcı, birkaç gün sonra yine tuz satın almak için deniz kenarına gitti. Bu defa önceki zararını kapatmak için daha fazla tuz yükledi. Ikına sıkına yürümeye çalışan eşek, aynı patikadan geçerken, kendini mahsus suya attı. Su, tuzu eritmiş, eşek yine yükünden kurtulmuştu. Para kazanayım derken zarara uğrayan satıcı, eşeğin kurnazlığını nasıl yeneceğini düşündü. İki gün sonra, yine eşeğini önüne katarak deniz kenarına gitti ve bu defa hayvana sünger yükledi. Eşek patikadan geçerken aynı oyunu oynamak için kendini yine suya attı. Ama bu defa evdeki hesap çarşıya uymamış, suyu iyice emen süngerler taş gibi ağırlaşmıştı. Bin bir güçlükle sudan çıkan eşeğin şimdi boynu bükülmüş, kulakları düşmüştü."} {"url": "https://masaloku.com.tr/ucan-balon-hikayesi/", "text": "Uçan balon hikayesi, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, birbiriyle çok iyi anlaşan Can ve Canan adına iki arkadaş varmış. Bu iki arkadaş, sabah beraber okula gider, derslerini güzelce dinler, okul bittikten sonra da önce beraber oyunlar oynar, sonra da ödevlerini beraber yapıp evlerine giderlermiş. Tüm gün boyunca beraber vakit geçirdikleri için artık birbirlerini çok iyi tanırlar, neyi sevip neyi sevmeyeceğini de bilirlermiş. Can ve Canan'ın aileleri de çocuklarının bu kadar iyi arkadaş olmasından çok memnunmuş. Günlerden bir gün, Can'ın dedesi torununu ziyarete gelmiş ve hem Can hem Canan için birer balon almış. Okuldan dönerken sokakta dedesini gören Can hemen koşarak ona kocaman sarılmış. Dedesiyle hasret giderdikten sonra dedesi Can'a ve Canan'a birer balon hediye etmiş. İkisi de bu hediyeye çok sevinmiş ve balonları elinde sokakta koşuşturmaya başlamışlar. Her ikisi de kocaman balonlarını o kadar sevmişler ki artık her okuldan geldiklerinde bu balonlarla oynamaya başlamışlar. Ancak bir gün yine balonlarıyla oynarlarken Canan'ın balonu bir anda elinden kaymış ve uçmaya başlamış. Canan ne kadar zıplasa da balonuna yetişememiş. Bu balon havada süzülerek uçup gitmiş. Canan buna çok üzülmüş ve saatlerce ağlamış. Can ise ona destek olup ağlamamasını söyleyerek kendisinin de çok sevdiği balonunu sırf arkadaşı üzülmesin diye ona vermeyi teklif etmiş. Ancak Canan, Can'ın da balonunu çok sevdiğini bildiği için bunu kabul etmemiş ve evlerine dönmüşler. -Cancığım. Yarın sabah erkenden beraber çıkıp seninle Canan'a yeni bir balon alalım sen de ona bu balonu hediye et. Demiş. Bunu duyan Can çok sevinmiş. Sabah babasının elinden tutup baloncuya gitmişler. Can, Canan'ın en çok sevdiği renkler olan pembe ve mor renkli kocaman bir balon görmüş. Hemen babasına bunu almasını söyleyerek almış ve eve dönmüşler. Sabah okula gitmek için evinden çıkan Canan, bir anda Can'ın elinde çok güzel bir balon görmüş. -Dün balonun elinden kayıp uçtuğu için çok üzüldün. Ben de senin üzülmeni istemediğim için sana bu balonu aldım demiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/yagmur-damlalari-masali/", "text": "Yağmur damlaları masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde bir bulutun içerisinde yaşayan sevimli yağmur damlaları varmış. Bu yağmur damlaları, bulut onları taşıyamadığı zaman yeryüzüne iner, bu sayede gölleri, nehirleri, otları, ağaçları, insanların ihtiyaç duyduğu yerleri ve yeryüzünde suya ihtiyaç duyan ne kadar canlı varsa sulayarak hepsine yardım ederler, daha sonra da buhar olup tekrar gökyüzüne çıkarak bulutun içerisine geri dönerlermiş. Ancak bu yağmur damlaları içerisinde çok tembel olan damlalar da varmış ve bu damlalar yeryüzüne inmediği için çoğu zaman görevini yapan yağmur damlaları tüm canlılara yardım edebilmek için eksik ve yetersiz kalırlarmış. Yağmur olarak yeryüzüne inen tüm damlalar, diğer arkadaşlarının da bunu yapmasını, yoksa yeryüzündeki insanların, hayvanların ve bitkilerin çok zor durumda kalacağını söyler, onlara yardım edebilmek için tümünün yeryüzüne düzenli olarak inmesi gerektiğini söylerlermiş. -Arkadaşlar. Artık sizleri daha fazla taşıyamıyorum. Hepinizi yağmur olarak yeryüzüne indirmek zorundayım. Hem böylece yeryüzünde insanlara, hayvanlara ve bitkilere bu sayede oldukça yardım etmiş olacağız. Çoğunuz yağmadığı için kuraklık gün geçtikçe artıyor demiş. Tembel yağmur damlaları hiç istemese de onlar da mecburen yeryüzüne yağmur olarak yağmak zorunda kalmış. Yeryüzüne indiklerinde etraftaki otların, ağaçların, göllerin kuruduğunu gören ve hem insanların hem de hayvanların hem su bulmakta hem de susuzluk nedeniyle karınlarını doyuracakları bitkileri bulmakta veya yetiştirmekte zorlandıklarını görmüşler. Yanlarından geçen her canlı, yağmur yağmamasından dert yanıyormuş. Tüm tembel yağmur damlaları, aslında ne kadar yanlış yaptıklarını, kendi zevkleri ve rahatlarını düşünerek başkalarının zorlanmalarına neden olduklarını anlayarak, artık tembellik yapmamaya karar vermişler. O gün tüm damlalar yeryüzüne indiği için oldukça güzel bir yağmur yağmış ve yeryüzündeki tüm canlılar çok mutlu olmuş. Bu mutluluğu da gören tembel yağmur damlaları yaptıklarından çok pişman olurken, buharlaşıp bulutlarına geri döndüklerinde artık bir an önce yeryüzüne inerek canlılara yardım etmek için can atmaya başlamışlar."} {"url": "https://masaloku.com.tr/yalanci-prenses-masali/", "text": "Yalancı prenses masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken çok zengin bir ülkenin güzeller güzeli ama yalancı bir prensesi varmış. Bu yalancı prenses, saraydaki herkese hatta anne ve babasına bile sürekli yalan söyler, ama söylediği şeylerin yalan olduğunu kimse anlamaz, herkes ona inanırmış. Sarayda istemediği kişiler için babasına o kişi hakkında türlü yalanlar uydurur ve hemen saraydan gönderir, sırf herkes ona ilgi göstersin diye türlü bayılma ve düşme numaraları yapıp yalan söyleyerek tüm sarayı başına toplarmış. Günlerden bir gün, gece saraydan dışarı çıkıp dolaşabilmek için sarayın kapısında duran gardiyanlara, bahçeye ineceğim diyerek yalan söyleyen bu prenses, kimseye görünmeden saraydan çıkarak yakındaki göle doğru yürümeye başlamış. Göle doğru giderken, ormanın içerisinde bir köşede kıvrılıp uyuyan saraydan kovdurduğu ve aslında suçsuz olan genç erkek hizmetkar, bir anda karşısında yalancı prensesi görmüş. Hiçbir suçu olmamasına rağmen sırf yere bir damla su döktü diye sinirlenen ve yalan söyleyerek kralın onu kovmasına neden olan prensese çok sinirli olan ve onun yüzünden bir başına ormanlarda çaresiz kalan bu genç de yalancı prensese bir ders vermek için ona yalan söylemeye karar vermiş. -Prensesim. Eğer beni tekrar sarayınıza alırsanız bir ara hizmetçilik yaptığım bu diyarın en iyi falcısıyla sizi tanıştırır ve geleceğinizi öğrenmenizi sağlarım. Demiş. Bunu duyan prenses oldukça meraklanmış ve daha önce çok methini duyduğu ancak kralın izin vermemesi nedeniyle görüşemediği bu falcı ile görüşebilmek için bu teklifi kabul etmiş. Bunu duyan genç, ertesi gün gece 12'de göl kenarında beklemesini ve falcının onun için gelip ona her şeyi anlatacağını söyleyerek oradan uzaklaşmış. Ertesi gün yalancı prenses, gece yine saraydakilere yalan söyleyerek saraydan kaçmış ve göl kenarında falcıyı beklemeye başlamış. Ancak aslında hizmetçi falcıyı tanımıyormuş bile. Pazardan cebindeki son parasıyla aldığı siyah bir pelerin ve eline aldığı asa görünümlü bir sopa ile kılık değiştirip prensesin yanına gelmiş. -Pren... Prensesim. Maalesef ki gelecekte sizi çok kötü bir hayat bekliyor. Sizlerin bir yalancı olduğunuzu görüyorum ve söylediğiniz yalanlar nedeniyle çok yakında ölümcül bir hastalığa yakalanacaksınız. Eğer yalan söylemeyi bırakmazsanız üzgünüm ki hayatınızı kaybedeceksiniz."} {"url": "https://masaloku.com.tr/yalniz-kaplumbaga/", "text": "Cumartesi günlerini çok seviyorum. Çünkü beş günlük okul telaşından sonra sakin bir şekilde uyanıyoruz. Ayrıca bütün ailenin aynı kahvaltı sofrasında buluşması ve neşe içinde sohbet etmemiz de çok güzel. Bu sabah da yine o güzel cumartesi sabahlarından biriydi. Herkes biraz nazlanarak yataktan kalktı. Tabi her zamanki gibi önce babam kalkmıştı. Çünkü sabah erkenden pastanesini açmak zorundaydı. O yüzden kahvaltı sofrasını da o hazırlamıştı. Annemle babamın mutfaktan bizlere seslenmelerine bayılıyordum. Ama bu birkaç kez tekrarlandı mı seslerinin tonu yükselmeye başlardı. Yine öyle oldu. Biz biraz daha gecikince sıra odalarımıza gelip yorganlarımızı üzerimizden çekmeye gelecekti. Bu aşamadan sonra gıdıklama ve yüze birkaç damla su damlatmayla işlem tamamlanacaktı. Neyse ki gıdıklama aşamasında herkes kalkmış mutfağa gelmişti. Yüzlerden uyku akıyordu. Hele Kemal, babamın kucağında uyumaya devam ediyordu. Biraz sonra herkesin uykusu dağılmış neşe içinde birlikte kahvaltı yapmaya başlamıştık. Saat sekiz buçuğa geliyordu. Babam, telefon açıp pastanede her şeyin yolunda olup olmadığını öğrendi. Tam telefonunu kapatıp cebine koyuyordu ki telefonu çaldı. Telefonun kimden geldiğini anlamak için ekranına bakan babamın yüzü birden güldü: Gülsüm Nine arıyor, dedi. Ama telefonu kulağına götürünce yüzü yavaş yavaş değişmeye başladı. Ya! Önemli bir şeyi yoktur inşallah, deyince hepimiz dikkatle onu dinlemeye başladık. Babam telefon konuşmasını bitirinceye kadar meraktan çatlayacak hale geldik. Babam konuşmasını sonlandırınca üzerindeki meraklı gözleri fark etti. Gülsüm Nine arıyor. Tombiş Dede, biraz rahatsızmış. Hemen toparlanın da bir an önce gidelim. Acaba Tombiş Dede'nin neyi vardı? İnşallah önemli bir rahatsızlığı yoktur diye dua ettik. Hepimiz her zamankinden daha hızlı hazırlanıp arabaya doluştuk. Ama babam arabayı hareket ettirmeden önce yoldaki şişe kırıklarını toplayıp çöpe attı. Ayrıca devrilmiş çöp varilini doğrulttu. Yola saçılan çöp torbalarını varile doldurdu. -Ne kadar sorumsuz insanlar var. Yolun ortasında şişe kırmışlar. Biz toplamasak kim bilir kime zarar verecekti. Çöpü de dağıtmışlar, diye ekledi ablam. Ya, hem kötü bir görüntü hem de insan sağlığını ve çevreyi tehdit eden bir durum, diye tamamladı babam. Nasıl, diye merakla sordum. -Bunlar da özellikle çocukları, doğal yaşamı ve sokak hayvanlarını tehdit ediyor, diye annemin sözlerine açıklık getirdi. -Evet evet, geçen hafta derste tıbbi atıkların, pillerin ve elektronik atıkların hatta plastik, cam ve kağıt gibi geri dönüşümü olanaklı atıkların özenle ayrıştırılması gerektiğini öğrenmiştik. Aferin benim akıllı kızıma, diyerek annem ablamın başını okşadı. Doğrusu ablamın bu konularda benden daha bilgili olmasına imrendim. Yolda annem Gülsüm Nine'yi arayıp Tombiş Dede'nin sağlık durumu ile ilgili ayrıntılı bilgi aldı. -Belki doktora götürmek zorunda kalabiliriz. Zaman kazanmak için biraz ateşini düşürmek gerekebilir. Bizim yapabileceğimiz yalnızca bu. Gerisiyle doktorlar ilgilenir. Tombiş Dede'nin evine vardığımızda Gülsüm Nine'nin kapıda bizi beklediğini gördük. Biraz yorgun görünüyordu. Ama yine de yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Hoş geldiniz evlatlarım, hoş geldiniz, dedi. Daha iyi. Sanırım dün bahçeyle uğraşırken biraz üşütmüş, Ama nane limon kaynattım, dedi. Bu sırada kapıda Tombiş Dede belirdi. Hey, evlatlarım hoş geldiniz! Niye kapıda bekliyorsunuz? Hadi içeri girin, dedi. Hepimiz, Tombiş Dede'nin tahmin ettiğimizden daha iyi oluşuna sevindik. İçeri girdik. Annemin getirdiği elmalı turtayı tabaklara bölüştürdük. Biz çocuklar tabaklarımızı alıp Tombiş Dede'nin dizinin dibine oturduk. Tombiş Dede elmalı turtasından bir dilim aldı. Hım, güzelmiş, annenizin eline sağlık çocuklar, dedi. Merak etme güzel kızım. Size bir hikaye anlatamayacak kadar hasta değilim. Ama bir konuda zorlanıyorum, diye Kemalin gözlerinin içine bakarak gülümsedi. Nedir Tombiş Dede, diye heyecanla sordum. Neymiş o bakalım, diye sordu. Bazı kendini bilmez insanlar, yolun ortasında odu şişe kırmışlar. Üstelik çöp varilini de devirip çöp poşetlerini yola saçmışlar. Anlat anlat Tombiş Dede, diye bağırdık. -Dünyanın en uzun yaşayan canlılarından biri kaplumbağalardır. Yavaş ve otçul hayvanlardır. Sakin bir yaşamları vardır. İşte zamanın birinde uzak dağların ardında böyle bir kaplumbağa ailesi yaşarmış. Ailenin her üyesi yaşadıkları doğaya saygılı, başkalarını da kendileri kadar düşünen görgülü hayvanlarmış. Aileye günün birinde yeni bir kaplumbağacık katılmış. Anne kaplumbağa, baba kaplumbağa ve çocuk kaplumbağalar buna çok sevinmişler. Hepsi bir araya gelerek ailenin bu yeni üyesine bir isim aramışlar. Doğrusu bu konuda oldukça zorlanmışlar. Yeni kaplumbağacığa uygun bir isim bulmak hepsini yormuş, Sonunda bu isim bulma işini zamana bırakmaya karar vermişler. Küçük kaplumbağacık ne kadar süre isimsiz yaşamış bilinmez. Sonunda ailenin en büyük çocuğu olan Sertbağa ona uygun bir isim bulmuş. Benim yavrum çok büyük bir kaplumbağa olacak. Dişleri iştahına göre, diye yavrusunu övmüş. Gerçekten de çok iştahlı bir kaplumbağaymış Hızarbağa. Koskoca kaplumbağa ülkesinde düzenlenen bütün lahana yeme yarışmalarını açık ara farkla kazanıyormuş. Kaplumbağa ülkesinde lahana yeme yarışmaları dışında başka yarışmalar da oluyormuş. Kendine güvenen kaplumbağalar ortaya çıkıp güreş de tutarlarmış. Güreş alanına çizilen bir çizginin iki yanına gelen kaplumbağalar birbirini itmeye başlarmış. Amaç rakip kaplumbağayı iterek çizginin ona ait tarafına geçebilmekmiş, İşte bizim Hızarbağa bu yarışmaların da rakipsiz ismiymiş. Ailesi Hızarbağa ile çok gurur duyarmış. Ama zamanla bizim Hızarbağa'da davranış olarak hiç de hoş olmayan bazı değişiklikler görülmeye başlanmış. Herkesten daha iri olması, herkesten daha güçlü olması onda büyüklük duygusuna yol açmış. Halbuki kaplumbağaların en önemli özelliklerinden biri alçak gönüllü olmalarıdır. Ne yazık ki Hızarbağa'da bu duygu biraz eksikmiş. Kendini bütün kaplumbağalardan üstün görmesi onu diğer canlılara ve doğaya karşı saygısız bir kaplumbağa haline getirmiş. Beni eleştirenler, onları yüzüme karşı söylesin de günlerini göstereyim! Anne kaplumbağa bu sözlere çok üzülmüş. Sevgili oğlunun böyle kaba davranışlara sahip olmasını bir türlü kabullenemiyormuş. Yavrucuğum, güçlü olanların insanlara ve doğaya saygısı olmazsa dünyamız yaşanmaz bir yer olmaz mı, diye Hızarbağa'yı ikna etmek istemiş. Ancak Hızarbağa, hiç de ikna olacak gibi görünmüyormuş. Ben hakkımda böyle konuşanlara hadlerini bildirmesini bilirim, demiş. Sonra da yuvanın kapısını çarpıp çıkmış. Bütün ailesi peşinden koşmuş. Ama yetişmeleri imkansızmış. Hızarbağa o kadar güçlü ve hızlıymış ki bir anda gözden kaybolmuş. Tamam da sevgili Bilgebağa, bunu Hızarbağa'nın yaptığını nereden biliyorsunuz, diye sormuş. Hayır, bizler sizin ne kadar iyi insanlar olduğunuzu biliyoruz. Lahanaları merak etmeyin köyümüzün ambarlarında bizlere iki yıl yetecek kadar lahanamız var. Sokaklarımızı da el birliği içinde temizleriz. Annebağa, köylülerin bu derece özverili olmaları karşısında gözyaşlarını tutamamış. Gerçekten de köyüler, köyün içini kısa sürede temizlemişler. Ayrıca Hızarbağa'nın dereye attığı lahanalar köyün çıkışındaki köprüye takılıp kalmış. Hepsini toplayıp yeniden ekmişler. Çünkü Hızarbağa gücünü göstermek için hepsini kökünden koparmış. Ama böylece lahanalar kurumaktan kurtulmuş. Bu sırada Hızarbağa, bütün olan biteni köyün başındaki tepeden izliyormuş. Köylülerin kendisini kıskandıklarını bu nedenle ailesine şikayet ettiklerini düşünüyormuş. Onlara duyduğu hıncı da köye ve lahana tarlasına zarar vererek göstermek istemiş. Ama ailesinin köyde düştüğü zor durumu da düşünüp üzülmüş. Çünkü onları çok seviyormuş, Aslında bütün köyü seviyormuş. Fakat içindeki büyüklük duygusuna yenik düşmüş. Akşama kadar köylülerin çalışmasını izlemiş. İçini büyük bir pişmanlık duygusu kaplamış. Yaptığı ne kadar kötü bir davranışmış. Öfkesine yenik düştüğü için kendisine çok kızıyormuş. Hele akşam bastırıp da bütün köyün ışıkları yanınca pişmanlık duygusuna bir de yalnızlık duygusu eklenmiş. Köyüne doğru bakınca herkesin şimdi sofra başında neşe ile lahanalarını yediği gözünün önüne gelmiş. Kim bilir annesi, kardeşleri, babası şimdi onu ne kadar merak etmiştir. İşte gücü hala yerindeymiş. Ama sevdikleri yanında olmayınca bu güç neye yararmış ki? Hatasını nasıl telafi edebileceğini düşünmüş. Evet, köye zarar vermişti. Halbuki babasının dediği gibi köyleri bütün köyler arasında temizliği ile tanınmış örnek bir köydü. Hızarbağa, kararını vermiş. Başı önünde köyüne doğru utangaç utangaç yürümüş. Köyün girişindeki ev Bilgebağa'nınmış. Kapıyı sessizce çalmış. Bilgebağa'nın nasıl bir tepki göstereceğini bilmiyormuş. -Hayırdır Hızarbağa, bu sefer dağıtma işine bizim evden mi başlayacaksın yoksa, demiş. Buyur Bilgebağa, demiş. Doğrusu ilk anda Bilgebağa'nın yeni bir şikayetle geldiğini sanmış. Bak bakalım size kimi getirdim, demiş. Yana çekilince Hızarbağa ile Annebağa göz göze gelmiş. Annebağa, yaramaz da olsa yavrusunu karşısında görünce çok sevinmiş. Gözyaşlarını tutamamış. O anda Bababağa ve ailenin diğer üyeleri de gelmiş. Hepsi birbirine sevgi ile sarılmış. Olay böylece tatlıya bağlanmış. Hızarbağa, kendini ailesine ve köyüne affettirmek için bir ay lahana tarlasında gönüllü çalışmış. Ayrıca yine bir ay köyün sokaklarının temizliğini de üstlenmiş. Bütün kaplumbağa köyü, Hızarbağa'nın bu olumlu değişimine çok sevinmiş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/yardimsever-kirpi-hikayesi/", "text": "Yardımsever kirpi hikayesi, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, herkese iyilik yapmaktan çok hoşlanan ve nerede yardıma ihtiyacı olan birini görse hemen koşup ona yardım eden bir kirpi varmış. Bu yardımsever kirpi, her ne kadar herkese yardım etmek için can atsa da çoğu onu görür görmez sırtındaki dikenlerden korkar ve ona zarar vereceğini düşünüp oradan uzaklaşırmış. Kimisi de onun görünüşünü beğenmez veya güçlü hayvanlar küçücük bir hayvandan yardım almayı gururlarına yediremezlermiş. Hal böyle olunca, yardımsever kirpi yardım etmek istediği herkese yardım edemez, yaşadıklarından dolayı da çok üzülürmüş. O ne kadar iyi niyetli yaklaşıp yardım etmeye çalışsa da ona kötü davrandıkları için artık kimseye yardım etmemeyi bile düşünmüş. Ama yine de ne zaman yolda birini görse karşısındaki ne derse desin bir ihtiyacı olup olmadığını sorarmış. Günlerden bir gün, ormanın en bilgesi olan ve herkes tarafından saygı duyulan ihtiyar kaplumbağanın yardıma ihtiyacı olmuş. Ancak ne zaman bir işi düşse ve yardıma ihtiyaç duysa ihtiyarın yanına koşan herkes, ihtiyarın yardım istediğini duyunca türlü bahaneler uydurup yanından uzaklaşmış. İhtiyar kaplumbağa tam ümidini kaybetmişken yardımsever kirpi çıkagelmiş. Hemen ihtiyarın halini hatırını sorup yardım edebileceği bir şey olup olmadığını sormuş. Bunu duyan ihtiyar kaplumbağa çok mutlu olmuş ve önce tüm yaşadıklarını anlatıp sonra yardım istediği konuyu söylemiş. İhtiyar kaplumbağa, evindeki duvarlardan birine torunlarının resmini asmak istediğini, ancak hem kendisi yapamadığı gibi hem de çivi ve çekiç de bulamadığını söylemiş. Bunu duyan yardımsever kirpi, bu sorunu nasıl çözebileceğini düşünürken, bir anda aklına harika bir fikir gelmiş. Hemen ihtiyar kaplumbağanın evine girmiş ve sırtındaki dikenlerden birini kırıp bir sandalyeyle duvara bu sipsivri dikeni sokup sapasağlam hale getirmiş. Daha sonra ihtiyar kaplumbağanın torunlarının olduğu fotoğrafı eline alıp bu duvara çaktığı dikenine yerleştirmiş. O herkesin korktuğu, beğenmediği dikenleri bile birine yardımcı olmuş. İhtiyar, bu yardımsever kirpiye çok teşekkür edip çay ikram etmiş. Sohbet sohbeti açarken, yardımsever kirpi tüm yaşadıklarını anlatmış. Ne kadar dışlandığını, ön yargılı davranıldığını söyleyip derdini dökmüş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/yardimsever-tavuk-masali/", "text": "Yardımsever tavuk masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde yardımsever bir tavuk varmış. Bu yardımsever tavuk, yaşadığı kocaman çiftlikte, yalnızca kümeste beraber yaşadığı diğer tavuklara değil, çiftlikteki tüm hayvanlara yardım eder, karşılıksız bir şekilde iyilik yaptığı için tüm hayvanlar tarafından çok sevilirmiş. Günlerden bir gün, bu yardımsever tavuk, kümesteki evinin içerisini sıcak tutmak için samana ihtiyaç duymuş ve bunun için de çiftlikteki ineğin yanına giderek ondan yardım istemeye karar vermiş. İnek saman yediği için ona çok az bir miktar saman verebileceğini düşünmüş. Bu sayede de evini samanlarla sıcak tutabilecekmiş. Demiş. Bunu duyan inek, daha önce kendisine birçok kez yardım eden tavuğa bir saniye bile düşünmeden Sana yemeğimi veremem. Deyince, yardımsever tavuk çok üzülmüş. Daha sonra koyunun uzun yünlerinden kendisine biraz verirse evini sıcak tutabileceğini düşünerek koyunun yanına gitmiş. Demiş. Koyun da daha önce kendisine çok kez hiç düşünmeden yardım eden tavuğa yünlerini ona veremeyeceğini söyleyince tavuk yine çok üzülmüş ve oradan ayrılıp çaresizce kümesin yolunu tutmuş. Tam kümese doğru gelmişken karşısında çiftliğin ihtiyar kaplumbağasını görmüş. Tavuğun çok üzgün olduğunu anlayan bilge kaplumbağa, hemen ona neden üzgün olduğunu sormuş. -Üzülme tavuk kardeş. Sen doğru olanı yapıyorsun. Yardıma ihtiyacı olan dostlarına yardım etmek çok güzel ve çok erdemli bir davranıştır. Ancak senin yardıma ihtiyaç duyduğunda sana yardım etmeyen kişiler, bencil ve dostluğu, yardımseverliği bilmeyen hayvanlardır."} {"url": "https://masaloku.com.tr/yarim-leblebi-masali/", "text": "Yarım leblebi masalı, Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde fakir iki komşunun birbirlerini çok seven iki çocuğu varmış. Bu çocuklardan birinin adı Ali diğerinin adı ise Emre'ymiş. Henüz 6 yaşında olan bu iki çocuk, çok iyi arkadaşlarmış. Sürekli birlikte bahçede oynar, babalarının tahtadan yaptığı oyuncakları birbirleriyle paylaşır, annelerinden birinin yaptığı yoğurt ve toz biberli ekmeği bile ikiye bölerek beraber yerlermiş. Durumlarının kötü olduğunu anlayıp anne babalarından hiçbir şey istemez, elinde olanlarla yetinmeyi bilirlermiş. Anne babaları da tıpkı çocukları gibi birbirine her zaman destek olur, bu zor yaşamlarında beraber ayakta kalmaya çalışırlarmış. -Biz ne güne duruyoruz kardeşim. Beraber bir şekilde idare ederiz. Çekirgeleri ilaçlar yeni mahsüllere kadar bizim evdeki aşlarla idare ederiz. Demiş. Emre'nin babası ne kadar olmaz dese de ısrarına dayanamamış ve kabul etmiş. Tabi Ali'nin anne ve babasının da durumu kötü olduğu için çok zorlanmaya başlamışlar. Ali'nin babasının kazandığı para yetmiyor, Emre'nin babası ise cebindeki son parayla ilaç aldığı için parasız bir şekilde yaşıyor, ekmek bile alamıyor, akşamları Ali'nin ailesi ile yemek yiyorlarmış. Tarlanın mahsulleri yavaş yavaş çıkmaya başlasa da her iki aile de beş parasız kalmış. Ali ve Emre de her ne kadar küçük olsalar da yaşananları anlıyor ve çok üzülüyorlarmış. Evlerinde yiyecek tek bir şey dahi kalmamış. Sadece Ali'nin babasının aylar önce şehirden gelirken biraz aldığı leblebinin kavanozunda annesi bir tane leblebi bulmuş. Çocuğunun hastalanmasından korkan ve en azından ağzına bir şey girsin diyen anne, Ali'ye bu tek leblebi tanesini götürmüş. Ali ise bu leblebiyi alıp hemen bahçeye çıkmış ve Emre'yi çağırmış. Eliyle zar zor o tek bir leblebi tanesini yarıya bölmüş ve Emre'ye uzatmış. Bunu gören Emre'nin anne ve babası çok üzülmüş."} {"url": "https://masaloku.com.tr/yasli-kaplumbaga-masali-oku/", "text": "İki gün boyunca ormandan çıt çıkmamış. Fırtına dindiğinde ise herkes perişan halde yuvasından çıkmış. Herkes etrafına bakınıyor, iyi olup olmadıklarını kontrol ediyorlarmış. Birde kaplumbağa dedeleri dikkatlerini çekmiş tüm hayvanların. Yaşlı Kaplumbağa aslında hiç iyi değilmiş. Ancak ormanında durumu belliymiş. Hayvanları yönlendirilmesi gerekiyormuş. Herkes bir işin ucundan tutuyormuş. Böylelikle ormanın eski düzeni tekrar kuruluyormuş. Ancak birdenbire yaşlı kaplumbağa yürürken hareketsizleşmiş. O kadar güçsüzmüş ki tüm hayvanlar yanına koşmuş. Her kafadan ses çıkıyormuş. Ormandaki tüm hayvanlar çok tedirgin olmuş. Ne yapacaklarını bilmez bir halde bir cevap aramışlar. Yaşlı kaplumbağa günden güne kötüleşiyormuş. Sonunda hayvanlar bir toplantı yapmaya karar vermişler. Yaşlı kaplumbağanın mutlaka iyileşmesi gerekiyormuş. Fil iri cüssesi ile hortumunu kaldırarak söz hakkı istemiş. Tüm hayvanlar konuşmaya sorular yöneltmeye başlamış. Bu çiçek çok şifalı bir çiçekmiş, hastaları iyileştirici bir gücü varmış. Ancak uzak diyarlarda bulunmaktaymış. İlk başta bu çiçeğin varlığına pek inandığım söylenmez. Ama kaybedecek zamanımız yok bu yüzden gecikmeden büyülü çiçeğe ulaşmalıyız. Ben bu bilgiyle, yaşlı kaplumbağaya yardım etmek için bu yolculuğa çıkmak istiyorum. Fil bu durumdan gayet hoşnut kalmış. Arkadaşlarının da kendisiyle geleceğine çok mutlu olmuş. O zaman maymuncuk, zıp zıp tavşan, Çığlıkçı horoz ve ben çiçeği getirmek üzere hemen yola çıkıyoruz. Gitmeden serçeyle konuşmamız gerekiyor. O bizi doğru yönlendirecektir. Serçe ile fil konuştuktan sonra fil tüm konuşmayı hafızasına kaydetmiş. Ve düşmüşler yollara... Hiç durmadan yürümüşler. Yorulduklarında fil arkadaşlarını sırtına almış. Kah dinlenmişler kah yürümüşler. Sonunda dağın zirvesini görmüşler. Ancak gözlerine inanamamışlar. Dağ o kadar yüksek ve dikmiş ki çıkmaları olanaksızmış. -Çığlık atmana gerek yok, sadece neden oyuk açmak istediğinizi merak ettim, tabiki size yardım edeceğim. Ben oyuk açtıkça sizde beni takip edin. Böylece olmuşlar beş arkadaş olmuşlar. Dağa tırmanmaya başlamışlar başlamasına ama fil ve tavşan zor yol almış. Sonunda mağaraya varmışlar. Tüm hayvancıklar neredeyse büyülenmiş. Bakmışlar ateş küresi parıl parıl parlıyor. Çok korkmuş hepsi ancak yanına yaklaştıklarında ateş sandıklarının aslında gösterişli bir çiçek olduğunu görmüşler. Yaprakları bir kaba koyun ve kaynatın. Sıcaklıkla birlikte zaten yapraklar yok olacak... İşte şifalı su... Vakit kaybetmeden yaşlı kaplumbağaya içirin."} {"url": "https://masaloku.com.tr/yoksul-ayakkabici/", "text": "Uzak ülkelerden birinde yoksul bir kunduracı ve karısı yaşarmış. Kunduracı çok iyi kalpliymiş. Fakat yaşlandığı için. Eskisi gibi çalışamıyormuş. Kazandıkları parayla ancak karınlarını doyurabiliyorlarmış. Elindeki son parayla bir parça deri almış. Akşam olduğu için yapacağı ayakkabının derisini tezgahın üzerine bırakmış. Yatmaya gitmiş. Ertesi sabah her zamanki gibi erkenden kalkmış. Tezgahın üzerine bakınca çok şaşırmış. Çünkü orada bir çift güzel ayakkabı duruyormuş. Ayakkabılar o kadar güzelmiş ki, çok zengin biri onları satın almış. Yaşlı kunduracı kazandığı parayla iki çift ayakkabı yapacak deri almış. Derileri yine tezgahın üzerinde bırakıp yatmış. Uyandığında iki çift ayakkabı bulmuş. Dükkana gelen müşteriler ayakkabıları çok beğenmişler. Bol bol para verip satın almışlar. Kazandığı parayla bu sefer dört ayakkabılık deri satın almış. Sabah kalktığında ayakkabılar hazırmış. Günler böyle geçip gitmiş. Yaşlı kunduracı zengin olmuş. Ama onlara bu iyiliği kimin yaptığını çok merak ediyormuş. Bize kimin yardım ettiğini çok merak ediyorum, demiş. Onlara teşekkür etmek istiyorum. Ozaman bu gece saklanalım. Gece olunca da gizlice bize kimin yardım ettiğini görelim, demiş karısı. O gece yine tezgahın üzerine derileri bırakmışlar. Sessizce beklemeye başlamışlar. Gece yarısı olunca kapı açılmış. İçeriye iki minik adam girmiş. Tezgahın yanına gelerek derilerden ayakkabı yapmışlar. Sabaha karşı da işlerini bitirip gitmişler. Yaşlı karı koca şaşkınlıkla onları izlemişler. Onlara nasıl teşekkür edeceklerini düşünmüşler. Sonunda birer kıyafet dikmeye karar vermişler. Bir iki gece sonra da diktikleri kıyafetleri tezgahın üzerine koymuşlar. Saklanıp minik adamların gelmesini beklemişler. Az sonra kapı çalınmış. Cüceler kıyafetleri görüp mutlu olmuşlar. Hoplaya zıplaya gitmişler. Ama bir daha da gelmemişler. Kunduracı ve karısı iki minik adama teşekkür ettiklerini düşünüp mutlu olmuşlar. Onları hiç unutmamışlar."}