{"url": "https://www.masaloku.net/23-nisan-siirleri", "text": "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile ilgili şiirleri sizlerle paylaşacağız. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün, Büyük Millet Meclisinin açılışı ile beraber Türk çocuklarına armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı tüm yurtta neşeyle kutlanıyor. 23 Nisan 1920 Büyük Millet Meclisi'nin açılış günüdür. Her 23 Nisan günü Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı birlikte kutlarız. Egemenlik yönetme yetkisidir. Ulusal egemenlik; yönetme yetkisinin ulusta olmasıdır. Osmanlı imparatorluğu döneminde egemenlik padişahta idi. Padişah ülkeyi dilediği gibi yönetirdi. İmparatorluğun son yıllarında padişahlar rahatlarını düşündüler. Yurt bakımsız kaldı. Ülke sorunları yüzüstü bırakıldı. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı başladı. Savaş 4 yıl sürdü. Bizimle birlikte olanlar savaşta yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıldık. Yurdumuz İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, İtalyanlar tarafından paylaşıldı. Padişah ve yandaşları ülkenin paylaştırılmasına ses çıkarmadılar. Ulu Önder Mustafa Kemal Paşa Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başlatmak için İstanbul'dan Samsun'a 19 Mayıs 1919 günü geldi. Samsun'dan Amasya'ya, oradan Erzurum'a ve Sivas'a gitti. Sivas ve Erzurum'da kongreler topladı. Mustafa Kemal Paşa egemenliğin ulusta olduğuna inanıyordu. Bu inançla Ulusu yine ulusun gücü kurtaracaktır. Tek bir egemenlik vardır, o da ulusal egemenliktir diyordu. Yurdun dört bir yanından seçilip gelen temsilciler milletvekilleri Ankara'da 23 Nisan 1920 günü toplandılar. İlk Büyük Millet Meclisi'nin toplandığı yapı Ankara'da Ulus Alan'ından istasyona giden caddenin başındadır. Bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olan bu yapı tek katlıdır. O yıllar ülkemiz yokluk yoksulluk içindeydi. Milletvekillerinin oturduğu sıralar bir okuldan getirildi. Meclis gaz lambası ile aydınlanıyor, soba ile ısınıyordu. Top seslerinin Ankara'da duyulduğu zamanlarda bile meclis düzenli toplandı. Ulusal Kurtuluş Savaşımızla ilgili bütün kararlar bu mecliste alındı. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde ulusumuz dünyaya Ulusal Kurtuluş Savaşı dersi verdi. Ezilen uluslara kurtuluş yolunu açtı. Bağımsızlık savaşının öncüsü olan kurtuluş savaşımız yeryüzünün öteki uluslarına örnek oldu. 23 Nisan 1920 ilk Büyük Millet Meclisi'mizin toplandığı gündür. 23 Nisan, ulusun yönetme yetkisini kullanmaya başladığı gündür. Bu gün Milli Egemenlik Bayramı'mızdır. 23 Nisan dünyada kutlanan ilk çocuk bayramıdır. Atatürk'ün Türk çocuklarına armağan ettiği bu bayram şenliklerine son yıllarda yabancı ulusların çocukları da katılmaya başlamıştır. Atatürk çocuklara çok değer verir, gezilerinde okullara uğrar, ders dinler, sorular sorardı. Bugünün küçükleri yarının büyükleridir. diyen Atatürk, yönetimin bayram süresince öğrencilere bırakılması geleneğini başlattı. 23 Nisan'da yönetim birimleri seçimle gelen kurullar bir süre çocuklara bırakılır. Bu güzel gelenek her yıl yinelenir. Her 23 Nisan'da yurdumuz bir bayram alanı olur. Çocuklar törenlerde konuşmalar yaparlar, şiirler okurlar. Gece fener alayları düzenlenir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı egemenliğin ulusta olduğu düşüncesinin kabul edildiği gündür. Çocuk bayramımızdır. Yarının büyükleri olan çocukların bayramıdır. Türk milleti var oldukça da bu böyle olacaktır. Sanki her tarafta var bir düğün. Çünkü, en şerefli en mutlu gün."} {"url": "https://www.masaloku.net/acemi-bulbul-fikrasi", "text": "Hoca Nasrettin bir gün komşu bahçenin yanından geçerr. O sırada gözü bahçedeki armutlara ilişir. Armutlar o kadar leziz görünür ki canı çok çeker, sonunda dayanamaz bir tanecikten ne olur der ve armutun birini yer. Armutun lezzetine doymayan hoca bir tane daha yer, bir tane daha derken kendini armut ağacında bulur. Ağacın üstünde başlar armutları yemeye.. Bir vakit sonra bahçenin sahibi hocanın karşısında dikilir. Nasrettin Hoca komşusunu görür görmez şaşkınlıkla bülbül gibi ötmeye başlar. Hey! Be be adam yapıyorsun orada, diye bağırır. Nasrettin Hoca gayet sakin bir şekilde cevap verir. Ben bülbülüm yuvam da burada, der. Bülbül böylemi öter be adam, diye bağırınca, Ben acemi bülbülüm. Acemi bülbül ancak böyle öter.."} {"url": "https://www.masaloku.net/acgozlu-kedi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Uzak mı uzak bir ülkede yaşayan yaşlı bir nine varmış. Bu ninenin bir de kedisi varmış. Bu kedi o kadar tembelmiş ki patisini bile kaldırmaya üşenir bütün gün yatar yaşlı ninenin verdiği yiyecekleri yer, yerinden bile kıpırdamazmış. Günler geçtikçe tembel kedi çok zayıflayıp, çelimsizleşmiş. Artık ona yaşlı ninenin verdiği yiyecekler yetmiyormuş. Bir gün kapının önünde otururken kocaman bir kedi görmüş. Kedi o kadar büyükmüş ki aynı bir kaplana benziyormuş. - Sen niye bu kadar şişman ve semizsin, ben zayıf ve çelimsizim demiş. - Padişahın sarayında olursan her gün çeşit çeşit yemeklerden yersen sende benim gibi olabilirsin. demiş. Bu fikir zayıf olan kedinin çok hoşuna gitmiş. Yaşlı ninenin evinde zaten karnı doğru dürüst doymuyormuş. Niye yaşlı ninenin evinde kalıp sürüneyim. Herkes türlü türlü yemekler yiyor diye düşünerek semiz kedinin peşine takılıp sarayın yolunu tutmuş. Sarayın önüne geldiklerinde oradaki durumun hiçte semiz kedinin anlattığı gibi olmadığını görmüş. Yüzlerce kedi sarayın önüne toplanmış yiyecek bekliyormuş. Saraydakiler sayısı gün geçtikçe artan bu kedilerden artık bıkıp usanmışlar. Padişah, hizmetçilerine emir vererek artık yeni gelen kedileri saraya almamalarını, onları götürüp uzak bir ülkeye bırakmalarını emretmiş. Hizmetçiler yeni kedilerle beraber Açgözlü kediyi de yanlarına olarak onu uzak bir ülkeye bırakmışlar. Açgözlü kedi artık ninenin yanına dönememiş. Yaşlı nine de birkaç gün kedisini beklemiş ve kedinin açgözlülüğünün kurbanı olduğunu anlayarak ondan ümidini kesmiş. Başka bir kedi bularak artık ona yemek vermeye başlamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/acgozlu-tilki-ve-davul", "text": "O yalan, bu yalan, fili yuttu bir yılan. Eşeğe binip deveyi kucağına alan ağalar, Bir zamanlar var iken, bir zamanlar yok iken, dağ fare doğurmuş, kanatlanmış uçmaya. Balık kavağa çıkmış, söğüt dalı biçmeye. Develer saraya girmiş, hörgücünü ölçmeye. Bir kantar akıl ister, şu masalı seçmeye. Bir varmış bir yokmuş. Aç tilkinin biri ormanda gezinirmiş. Ağacın üzerinde tünemiş bir horoz görmüş. Ağzının suyu aka aka bir kütüğün gerisine gizlenip horozun aşağı inmesini beklemiş. O sırada ormanda güm güm diye bir ses duyulmuş. Bu ses de ne? Diye merak etmiş. Gizlendiği yerden çıkmış. Sesin geldiği yöne gitmiş. Dalda asılı bir davul dururmuş. Tilki davulu ne bilsin? Davul rüzgarda sallandıkça güm güm ses çıkarmaya devam edermiş. Bu nasıl yaratık böyle? Sesi hoş olur da kendi olmaz mı? Diyerek davulun üzerine atılmış. Pençelerini pat diye derisine batırmış. Fakat bir de ne görsün? İçi boş bir kasnak değil mi imiş. Eli boş olarak ağacın yanına dönmüş. Bu arada horozu da kaçırmış. İnsanlar da öyledir. Bazen ayağına gelen kısmeti işte böyle aç gözlülük ederek kaçırır."} {"url": "https://www.masaloku.net/acil-sofram-acil-masali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok yoksul bir karı-koca varmış. Öyle yoksul, öyle yoksullarmış ki, bir kel oğlancıklarına bile gereği gibi bakamazlarmış. Keloğlan da, inadına, hiçbir şeye aldırış etmeyen bir insanmış. Keloğlan darı çuvalını yüklenmiş. Tam değirmene geldiği sırada bakmış keklikler yiyecek arayıp duruyorlar. Bunları da Tanrı yarattı! deyip darıları kekliklere saçmış. Değirmenci yoktu, darıları bıraktım geldim, ana. demiş. Keloğlan'ın bu aldırmazlığı devin pek hoşuna gitmiş. Al şu sofrayı. Acıkınca: Açıl, sofram, açıl! der. Karnını doyurursun. demiş, Keloğlan'a bir tepsi vermiş. Keloğlan tıka-basa karnını doyurmuş. Gelgelelim bir gün, nasıl olmuş I sa olmuş, hırsızlar Keloğlan'ın sofrasını çalmışlar. Bunun üzerine Keloğlan gene değirmen yoluna düşmüş. Artık alıştı ya; vurmuş değneğini yere. Bu kez de sofra değil, bir eşek vermiş. Keloğlan eşeğin başını tutup çevirince, hayvandan altınlar dökülmeye başlamış. Sonra Keloğlan eşeğine binmiş, hamama gitmiş. Eşeği kapıya bağlamış Hamamcıya da: Sakın eşeğin başını çevirme! diyerek sıkıca tembih etmiş ama, adam eşeğin başını çevirmiş. Altınları görünce aklı başından gitmiş Eşeği değiştirmiş, başkasını bağlamış. Keloğlan doğru gene değirmen yoluna. Devi bulmuş, olanları anlatmış. Bu kez dev ona bir topuz vermiş. Bir şölen ver... Hamamcıyı da, bütün tanıdıklarını da çağır... demiş. Şölenden sonra, konuklar giderken, topuz içlerinden birini kıstırmış. Çabuk, sofrayı geri getir! diyerekten başlamış adamın kafasına kafasına vurmaya. Adam bakmış ki kurtuluş yok, gitmiş getirmiş sofrayı. Çabuk, çaldığın eşeği geri getir! diyerekten başlamış adamın kafasına kafasına vurmaya. Getirmedikçe de yakasını bırakmamış. Keloğlan padişahın kızıyla evlenmiş. Bu sofrayla eşek sayesinde karısıyla, annesiyle yüz yıl yaşamışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masaloku.net/adam-olacak-cocuk-hikayesi", "text": "Sultan Murat Han'ın biricik oğlu Şehzade Alaaddin Çelebi'nin vefatı, Sultan Murat Han'ı oldukça yıpratmıştı. Ülke idaresini henüz 12 yaşında olan oğlu Sultan Mehmet'e bırakmak istiyordu. Bunun için Balkan ülkeleriyle on yıllık bir süreyi kapsayacak anlaşmalar yapıp Manisa'ya çekilmeye karar verdi. Bu durum Macar kralı Ladislas için bir fırsat oldu. II. Murad Manisa'ya çekilir çekilmez, Kötü niyetli Macar Kralı Ladislas hemen Osmanlıya savaş hazırlıklarına başladı. Haçlı ordusu 9 Kasım'da Varna şehrine ulaştılar. Müttefikler ordusu da savaş için hazırlıklarını yapıyordu. Haçlı saldırılarını haber alan Osmanlı ordusu da derhal savaş hazırlıklarına başlayarak bir harp meclisi kurdular. Meclis ilk toplantısında Sultan Murat Han'ın ordunun başına geçmesi hususunda karar aldılar. Bu kararın tebliğini de, Sultan Mehmet'in yapması gerektiğini söylediler. Sultan Mehmet, babası II. Murad'a mektup yazdı. Mektupta Sultan Murad Han'ın alınan meclis kararıyla, olağanüstü savaş ilanı sebebiyle tahta çıkması istendi. Sultan Mehmet'e Hilafet makamını devretmemizin maksadı, onun Devlet-i Aliye-yi daha iyi yöneteceğine olan inancımızdandır. Padişahlık makamındaki kişi bu görevi layıkıyla yapmaya muktedirdir. Padişah ülkenin başına geçtiği gibi ordusunun da başına geçsin! demiş. Baba, eğer padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz. Yok, eğer padişah ben isem, size emrediyorum! Gelip ordunun başına geçiniz. demiş. Sultan Murat Han, henüz 12 yaşındaki oğlunun söylediği bu sözlere verecek bir cevap bulamamış. Padişahımızın emri başımız üzerine diyerek derhal ordunun başına geçmiş. Sultan Murad Han, Edirne'ye gelip idareyi eline aldı. Oradan Varna'ya hareket etti ve Haçlı ordusunu bozguna uğratarak Kasım 1444'te Varna Zaferini kazandı. Henüz 12 yaşında olan Sultan Mehmet bu kararıyla ülkesine ilk zaferini kazandırmış oldu. 21 yaşına geldiğinde de İstanbul'u fethederek Fatih Sultan Mehmet ünvanını aldı."} {"url": "https://www.masaloku.net/aglayan-elma-ile-gulen-elma", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir padişah ile üç oğlu, ülkelerinde mutlu mesut yaşarlarmış. Küçük oğlan bir gün köşkünde otururken, sokaktaki çeşmeden su almak için bir kocakarının geldiğini görmüş. Oğlan ninenin testisine küçük bir taş atmış ve testiyi kırmış. Nine bir şey söylemeden evine dönmüş. Bir testi daha alıp gene çeşmeye gelmiş. Oğlan bu sefer de bir taş atıp testiyi kırmış. Nine sessizce evine geri dönmüş. Hey oğul, bir şeycikler demem.. Dilerim Mevla'dan, ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olasın demiş, çekip gitmiş. Oğlan da aradan birkaç gün geçince ninenin söylediğini kendine dert etmeye başlamış. Gerçekten ağlayan elma ile gülen almaya aşık olmuş. Günden güne sararıp solmaya başlamış. Çok geçmeden padişah, oğlunun hastalandığını işitmiş. Hekimler bir türlü derdini anlayamamışlar. Günlerden bir gün kente bir hekim gelmiş. Bakması için saraya çağırmışlar. Bunun hastalığı sevdadan başka bir şey değil demiş. Oğlan da en sonunda ağlayan elma ile gülen elmaya aşık olduğunu babasına söylemiş. Şimdi ne yapalım, oğlum? Biz onu nerede buluruz demiş. Ben gider onu bulurum.. Yeter ki siz izin verin diye cevap vermiş. Oğlum, bu hal ile nereye gideceksin? Onun kim olduğunu, nerede olduğunu bilmezsin. Vaz geç bu sevdadan. Dediyse de oğlan kanmamış. Biz de onunla birlikte gideriz. Kardeşimizi yalnız bırakmaz, bu elmaları mutlaka buluruz demişler. Bunlar yol hazırlığı yapmışlar. Üçü birlikte yola düşüp bilmedikleri ülkelere, kentlere doğru yürümeye başlamışlar. Az gitmiş uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler... En sonunda bir çeşme başına gelmişler. Çeşmenin taşının üzerinde bir yazı görmüşler. Giden gelir yola ben gideyim demiş. Giden ya gelir ya gelmez yola da ben gideyim demiş. Giden gelmez yola gitme de küçük oğlana kalmış. Parmaklarımızdaki yüzükleri çıkarıp şu taşın altına koyalım. Kim önce gelirse taşı kaldırsın yüzüğünü alsın. Sonra gelen de kimin dönüp dönmediğini bilsin. Böyle yapmışlar. Her biri istediği yola gitmiş. Büyük oğlan giden gelir yoluna çıkmış. Az gitmiş, uz gitmiş; bilmediği bir ülkeye varmış. Orada, 'Giren çıkandan bir şeyler öğrenirim' umuduyla bir hamama girmiş. Hamamda tellak olarak çalışmaya başlamış. Ortan oğlan giden ya gelir ya gelmez yoluna koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş... Günlerden bir gün bir ülkeye varmış. Orada bir kahveye girerek çalışmaya başlamış. Sonunda kahveci olup orada kalmış. Nineciğim, beni bu akşam evinde konuk eder misin demiş. Ah oğul, benim bir evim var... Yattığım zaman ayaklarım dışarı çıkar. Ben kendim sığamıyorum, seni nerede konuk edeyim diye cevap vermiş. Gel oğul gel... Evim de var odam da.. Senden başka kimi konuk edeyim? Deyip, oğlanı evine götürmüş. Nine bunu duyar duymaz oğlana bir tokat vurmuş. Oğlum, yarın kalkarsın, şu karşıdaki dağa gidersin. Oraya bir çoban gelir. O çoban, ağlayan elma ile gülen elmanın olduğu sarayın çobanıdır. Onun gönlünün yapıp saraya girebilirsen elmaları orada bulursun. Ama elmaları aldıktan sonra doğruca benim yanıma gelesin demiş. Oğlan da sabahleyin kalkmış. Kadının tarif ettiği dağa gitmiş. Bakmış ki orada bir çoban koyun otlatıyor. Gidip çobana selam vermiş... Oturup konuşmaya başlamışlar. Sonra oğlan ağlayan elma ile gülen elmayı çobana söylemiş. Çoban da tıpkı yaşlı kadının yaptığı gibi bu sözü işittiği anda oğlana bir tokat vurmuş. Tokatı yiyen oğlanın aklı başından gitmiş. Aman çoban kardeş bana neden vurdun? Deyince çoban yeniden üstüne yürümüş. Sus daha konuşuyorsun, öyle mi? Diye bir tokat daha vurmuş. Oğlan çobana yalvarmış yakarmış, bir avuç altın vermiş... Çoban altınları görünce yumuşamış. Ben şimdi bir koyun keserim. Onun derisini tulum çıkarırım. O tulumun içine girersin. Akşamüzeri ben koyunları sürüp saraya giderken sen de koyunların içinde saraya girersin. Çünkü saraya girerken koyunları sayarlar. Sen de koyun gibi yürüyüp kendini bildirmeyerek sürüyle birlikte içeri girersin. Geceleyin, herkes uyuyunca, en yukarı kata çıkar sessizce sağ taraftaki odaya girersin. Padişahın kızı yatakta yatar, elmaları da rafta durur. Onları, uyandırmadan alabilirsen alırsın... Eğer kız uyanırsa bağırır... Seni yakalarlarsa iş fena olur. Çoban bunları söyledikten sonra kalkmış bir koyun kesmiş. Koyunun tulum gibi çıkardığı derisine oğlanı sokmuş. Koyunların içine katarak doğruca saraya gitmiş. Nöbetçiler koyunları saraydan içeri girerken saymışlar. Oğlan da sürüyle birlikte içeri girmiş. Gece olmuş, herkes uyumuş. Saat dörde beşe gelirken oğlan tulumdan çıkmış. Yavaş yavaş en yukarı kata gidip çobanın söylediği odayı bulmuş. Açıp bakmış ki orta yerde bir yatak, içinde de ayın on dördü gibi güzel bir kız yatıyor... Oğlan ona bakarken, raf üzerinde bulunan elmaların biri kahkaha ile gülmeye diğeri de hüngür hüngür ağlamaya başlamışlar. Bunları işiten oğlan hemen kapıyı kapadığı gibi kaçmış, doğruca koyunların yanına gitmiş. Sizi gidi yalancılar sizi... Beni aldattınız. Diyerek elmalara kızmış. Yeniden yatağa yatmış. Aradan kısa bir süre geçince kız tekrar uyumuş. Oğlan da bir daha yukarı çıkmış. Hay gidi edepsizler hay. İkidir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Gene bir şey yaparsanız sizi döverim, demiş ve yeniden yatmış. Sizi gidi arsızlar sizi. Bu gece deli mi oldunuz? Üç keredir beni uykudan uyandırıyorsunuz. Bu nasıl iş? Deyip, bir tokat birine, bir tokat ta ötekine vurmuş. Sonra yeniden yatağına girip yatmış. Aradan epeyce vakit geçmiş. Oğlan gene odaya girmiş ve rafa yaklaşmış. Elmanın birini eline almış... Bakmış ki ses yok... Öbürünü de alıp dışarı çıkarmış. Doğruca koyunların arasına gidip tulumun içine girmiş. Meğer elmalar kıza, kendilerine kızdığı için darılmışlar, bu yüzden ses çıkarmazlarmış. Sabah olmuş... Çoban koyunları saraydan çıkarmış ve dağa doğru gitmiş. Oğlan, saraydan uzaklaşınca kimsenin olmadığı bir yerde tulumdan çıkmış. Çobana bir avuç altın daha vermiş. Allah'a ısmarladık, deyip doğru ninenin evine gelmiş. Nine oğlanı görünce hemen bir leğenin içine biraz su koymuş. Bir tavuk keserek kanını suya akıtmış. Suyun içine bir tahta koyup oğlanı tahtanın üstüne oturtmuş. Kız sabah olup da uykudan uyanınca, aşağı bakmış, yukarı bakmış ki rafta elmalar yok. Eyvah! Bu gece elmalarım çalındı. Onlar beni üç kere uyandırdılar ama ben anlayamadım; meğerse hırsız gelmiş diye ağlamaya başlamış. Padişah bunu duyunca sarayın kapılarını kapattırmış. Hatta şehrin etrafındaki kalenin kapılarını da kapatarak gireni çıkanı sıkı sıkı arattırmış. Şehrin içini de aramışlar, bir türlü bulamamışlar. Falcılar fal bakmışlar. Sonunda görmüşler ki elmaları alan kanlı bir denizde gemiyle gidiyor. Eyvallah deyip oradan çıkmış. Geldiği yoldan dönmeye başlamış. Gide gide bir gün, ağabeyleriyle ayrıldığı çeşme başına gelmiş. Yüzüklerini koydukları taşı kaldırıp bakmış ki hiçbiri gelmemiş. Kendi yüzüğünü almış ve küçük ağabeyinin gittiği yola gitmiş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş... Bir gün bilmediği bir ülkeye varmış. Yolunun üstündeki bir kahveye girmiş. Yorgunluk çıkarmak için kahve çubuk içmiş. Bakmış ki ağabeyi orada kahvecilik ediyor. Sen nerelisin? Filan derken, ağabeyi anlamış ki kendisiyle konuşan kardeşidir. Sonra birlikte kalkmışlar geri dönmek için yola koyulmuşlar. Şurası burası derken gene o çeşmeye gelmişler. Taşı kaldırıp bakmışlar ki, ağabeyleri gelmemiş. Ortanca oğlan da yüzüğünü almış. Ağabeylerini aramak amacıyla onun gittiği yola gitmişler. Kardeşim, bunlar biraz bizde dursun, sonra gene sana veririz, demişler. Biz bunu öldürelim; şu elmaların biri sende biri bende kalsın demişler. Yol üzerinde bir kahveye rast gelmişler. O kahvenin bahçesinde biraz oturup yemek yiyelim demişler. Kahveciden bir hasır istemişler, kahveci de hemen getirmiş. Bahçede ağzı açık bir kuyu varmış. Hasırı o kuyunun üstüne yaymışlar. Küçük oğlan kuyuyu görmemiş... Hasırın üstüne oturduğu gibi kendisini kuyunun dibinde bulmuş. Ağabeyleri biraz oturmuşlar. Yemek yiyip karınlarını doyurmuşlar. Kahve, tütün içmişler. Az sonra gene yola düşüp ülkelerine doğru gitmişler. Kuyuda su olmadığı için, aşağıya düşen oğlan ölmemiş, ama bayılıp kalmış. Ağabeyleri ülkelerine varmışlar. -Biz gittik, ağlayan elma ile gülen elmayı bulup getirdik. O, bir giden gelmez yola gitmişti, bir daha gelmedi, demişler. Babaları da üzülmüş, ağlamışsa da; -Elbet gelir diyerek kendini avutmuş. Onlar babalarının yanında oturmada olsun, biraz sonra, kuyuya düşen oğlanın aklı başına gelmiş. Kuyunun içinde yukarıya doğru bağırmaya başlamış. O sırada kahveci bahçede gezerken bir de bakmış ki kuyudan bir ses geliyor. En sonra kuyuya bir adam sarkıtmışlar ve oğlanı çıkarmışlar. Sen buraya nasıl düştün diye sorunca oğlan da başına gelenleri bir bir anlatmış. Sonra kalkıp kendi ülkesine gitmiş. Ama babasının sarayına gitmemiş. Başına bir işkembe geçirmiş ve keloğlan kılığına girerek bir kalaycı dükkanına girmiş. Orada çırak olarak çalışmaya başlamış. Gel zaman git zaman, herkes kendi hayatını yaşamaya devam etmiş... Ama ağlayan elma ile gülen elmanın sahibi olan kız çok büyük üzüntü içindeymiş. Kızın padişah babası bin taneli bir tespih yaptırmış ve adamlarına vermiş. Haydi bakalım, hem anlat hem de çek demişler. Ben bunu çekerim ama buranın padişahının yanında çekerim demiş. Oradan oğlanı alıp padişahın yanına getirmişler. Olan biteni padişaha anlatmışlar. Oğlan oturmuş, başına gelenleri bir bir anlatmış. Bu arada tespihi çekmeye de başlamış. Tam kardeşlerinin onu kuyuya attıklarını söylediği sırada tespih bitmiş. Padişah da bu oğlanın kendi küçük oğlu olduğunu anlayıp, hemen kalkmış onun boynuna sarılmış. Vah oğulcuğum, senin başına bunca işler gelmiş de benim haberim olmamış diyerek ağlamaya başlamış. Adamlar oğlanı alıp öteki padişaha götürmek istemişler. Ama önce elmaları alan iki büyük oğlanın cellat elinde cezaları verilmiş. Sonra da küçük oğlanı elmalarla beraber öteki padişahın ülkesine göndermişler. Az gitmişler, uz gitmişler... Gide gide bir gün gene, elmaların çalındığı ülkeye ulaşıp, bu oğlanı padişahın yanına götürmüşler. Padişah oğlanı görür görmez ona kanı kaynamış. O tespihi bir de kendi önünde çekmesini istemiş. Oğlan gene tespihi alıp başına gelenleri baştan sona kadar anlatmış ve tespihi de çekmiş. -Oğlum, sen bu elmaları aşık olduğun için çaldın. Ama benim kızım da bunlara aşıktır. Gel, kızımı sana vereyim, ikiniz de bu elmalardan ayrılmayın demiş. -Baş üstüne deyip padişahın söylediğini kabul etmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/agustos-bocegi-ile-karinca", "text": "La Fontaine tarafından yazılan Ağustos Böceği ile Karınca hikayesi. Koca ormanda ne bir kurtçuk, ne bir sinek. Ne mi olmuş? Buyrun hep beraber masalı okuyalım, öğrenelim. Ağustos böceği, uzun yaz günlerinde saz çalar ve şarkı söylermiş. Hiç çalışmaz, kış için hazırlık yapmazmış. Karınca ise çok çalışkan ve çok zekiymiş. Karınca tüm yaz boyunca gelecek soğuk yaz günleri için dişini tırnağına katarak çalışmış durmuş. Yazın sıcak günleri artık bitmiş, ve havalar soğumaya başlamış. Kış gelmiş. Artık ağustos böceği saz çalamıyor, şarkı söyleyemiyormuş. Çok üşümüş ve karnı acıkmış. Ağustos böceği yazın eğlenirken küçük karınca bütün yaz boyunca bütün gün çalışıp kış için hazırlık yapmış. Ağustos böceğinin aklına karıncanın kışa hazırlık yaptığı ve gidip ondan yiyecek isterse ona yardım edeceği gelmiş. - Ne istiyorsun ağustos böceği demiş. - Çok üşüyorum, hiç yiyeceğim yok karnım da çok aç bana yiyecek bir şeyler verir misin? Söz veriyorum ağustosta sana olan borcumu ödeyeceğim. demiş. - Bütün yaz sen ne yaptın? Niye yiyecek bir şeyin yok? demiş. Ağustos böceği başını öne eğerek mahçup bir şekilde: - Ben bütün yaz saz çalıp, şarkı söyledim. deyince karınca çok sinirlenmiş. - Madem öyle bütün yaz saz çalıp, şarkı söyledin şimdi de oyna biraz demiş. Kapıyı ağustos böceğinin suratına kapatmış. Ağustos böceği kendi kendine bende yazın yiyecek toplasaydım, şimdi bu halde olmayacaktım diyerek bir daha aynı hataya düşmeyeceğine dair kendisine söz vermiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/ahmak-ortak-ile-duzenbaz", "text": "Günlerden bir gün düzenbaz biriyle ahmak biri yolculuğa çıkarlar. Bunlar aynı zamanda iş ortağıdırlar. Derken yol üstünde bir kese bulurlar ve sevinç içinde şehre dönerler. Ahmak altınları yarı yarıya bölüşmeyi teklif eder. Ancak düzenbazın niyeti altınların hepsine sahip olmaktır. Aklına bir plan gelir ve ahmak arkadaşına şöyle der: Dostum, biz bunları bölüşmeyelim, yol masrafımız kadar alalım, gerisini şu ağacın dibine gömelim. Burası güvenli bir yer, kimsenin aklına gelmez. Sonra ihtiyacımız olduğunda yine gelir, alırız. Biz ortağız ve ben sana güveniyorum. diyerek ahmağı ikna eder. Bir miktarını alıp gerisini ağacın dibine gömerler, oradan giderler. Ahmak yeminler ederek almadığını söyler, alan kişiye beddualar eder. Ancak düzenbaz inanmaz ve daha da sesini yükselterek Altınların yerini senden başka bilen yoktu. Nerede o zaman bu altınlar, kim aldı? der. Uzun süre tartışırlar ama anlaşamazlar. Bunun üzerine mahkemeye başvururlar. Düzenbaz iddiasını orada da yineler ve altınları ortağı olan ahmağın aldığını söyler. Tabi ahmak inkar eder. Hakim ise düzenbazdan şüphelenir, bütün ciddiyeti ve sertliğiyle düzenbaza dönerek O zaman iddianı destekleyecek bir delilin var mı, varsa bize göster bakalım! der. Düzenbaz da Var efendim. Altınları dibine gömdüğümüz ağaç bunun şahididir! diye cevap verir. Bu garip ve akılsız delil karşısında hakim istifini bozmaz ve Madem öyle, gidip soralım şu ağaca. diyerek tarafları yanına alır, ağacın yanına varır. Bu arada her şeyi önceden planlayan düzenbaz babasını ağacın kovuğuna gizler, hakimin sorularına cevap vermesini ister. Ağacın yanına geldiklerinde hakim ağaca doğru dönerek sorar: Ey ağaç! Altınları kim çaldı? Kovukta gizlenen yaşlı adam ağaç konuşuyormuş gibi cevap verir: Ahmak! Hakim bu işe şaşırır. Kulaklarını ağaca dayar, bir süre bekler ve sonra Bu ağaç lanetlidir. Tez odun toplayın ve bu ağacı yakın! diye adamlarına emir verir. Ağaç yakılmaya başlayınca ihtiyar içerden basar çığlığı ve kendisini kurtarmaları için yardım ister. Yanıklarla gizlendiği yerden çıkan düzenbazın babası her şeyi itiraf eder. Bunun üzerine hakim düzenbazı falakaya yatırır. Sonra da babasıyla ikisini bir eşeğe bindirip şehirde mahalle mahalle dolaştırır. Düzenbaz ise serbest kalma kefaleti olan bin altını tamamlayıp ahmağa verir ve hapisten kurtulur."} {"url": "https://www.masaloku.net/ak-benekli-masali", "text": "Evvel zamanların birinde Çoban Ali her gün erkenden kalkar, koyunlarını otlatmaya giderdi. O sabah da şafak sökmeden uyandı. Yatağının içinde iyice gerindi, uzun uzun esnedi. Kuzu postundan yapılmış tüylü yeleğini giydi. Alelacele yalın ayak kulübesinden dışarı çıktı. Ağılın kapısını açtı. Sopasıyla birer birer hepsinin kuyruğundan dürttü. Hadi bakalım tembeller! Düşün yola! Koyunlar, kuzular Ali'yi görünce sevindiler, meleştiler. Ak benekli olanı Ali'nin kucağına atladı, yanaklarını yalamaya başladı. Ali Ak Benekli'yi çok şımartmıştı. Ak Benekli doğduktan iki gün sonra ayağını taşa çarpmış, yaralanmıştı. Zavallı pek minik olduğu için bir türlü iyileşememişti. Ali gece gündüz onun yanından ayrılmamış, aşağı köyde oturan Senem Nine'nin otlardan yaptığı merhemleri süre süre iyi etmişti Ak Benekli'yi. İşte o gün bu gündür Ak Benekli'yi diğerlerinden bir başka tutar, bir başka severdi Çoban Ali. Çoban Ali Ak Benekli kucağında, elinde sopa , arkada diğerleri çıngırak sesleriyle kah koştular, kah durdular. Dere boyuna geldiler. Çoban Ali Ah bir ağaç olsaydı sırtımı yaslayacak, gölgesinde serinleyecek! dedi. Böyle derken Ak Benekli'yi kucağından indirdi. Cebinden kavalını çıkarıp başladı çalmaya. Yere, kuru toprağa çömelmiş, çalıyor da çalıyordu Çoban Ali yanık yanık. Dere boyunda az ilerde Senem Nine'nin kulübesi vardı. Kimsesizdi zavallı kadıncağız. Bir zamanlar Çoban Ali kadar bir torunu olduğunu söylerler köylüler. Kimse bilmez Senem Nine'nin torununa ne olduğunu. Kimi Öldü; öldü. Ben biliyorum, kimi de Kayboldu; kaybolmuş galiba. der, ama kimse sormaya cesaret edemez Nine'ye. Bir gün biri soracak olmuş; Nineciğin gözlerinden seller gibi yaşlar akmış akmış da hiçbir şey söylememiş. Yalnız Çoban Ali onun Ah onlar gelmeden her şey ne kadar güzeldi! Herkes ne kadar mutluydu! dediğini duymuştu çoğu kez. Kimler nine? Kimler geldi buraya? diyecek olsa Çoban Ali, Hiç, hiç kimse. Sen bana bakma oğulcuğum. Kendi kendine konuşan bir ihtiyarım işte ben der, geçiştirirdi Senem Nine. Çoban Ali bir yandan kavalını çaldı, bir yandan bunları geçirdi aklından. Zavallı Senem Nine! diye mırıldandı. Ak Benekli Çoban Ali'nin üzüldüğünü anladı. Yanına gelip başını onun dizlerine dayadı. Çoban Ali sevdi, okşadı Ak Benekli'yi. Güneş iyice yükseldi. Öğle oldu. Çoban Ali'nin karnı acıktı. Yerinden doğruldu. İki elinin işaret parmaklarını ağzına götürdü, keskin bir ıslık çaldı. Bunun üzerine bütün koyunlar toplaştılar, meleştiler. Çıngırak sesleri birbirine karıştı. Senem Nine kulübesinden çıktı. Elini salladı. Çoban Ali; gel; taze çörek yaptım. Çoban Ali sevincinden iki kez takla attı. Nine iki büklüm, Çoban Ali'ye hizmet ediyordu. Çörekler getirdi, ayran yaptı. Ali ağzını çöreklerle doldurdu. Ak Benekli'yi de yanına çağırdı. Senem Nine onların karşısına geçti, oturdu. Gözlerinden iki damla yaş aktı. Hey Çoban Ali! Oğulcuğum. Torunum da yaşasaydı, senin kadar olacaktı. Ah onlar gelmeseydi, o adamlar! Her şey ne güzeldi! Ali böyle haykırırken Senem Nine'nin dizlerine kapanmış, sımsıkı onun ellerinden tutuyordu. Senem Nine ağlıyor, bir yandan da Çoban Ali'nin saçlarını okşuyordu. Peki Çoban Ali. Anlatacağım oğulcuğum. Ali ninenin yanına çöktü. Ak Benekli sanki olağanüstü bir şeyler olduğunu anlamış gibi bir nineye, bir Çoban Ali'ye bakıyordu. Çoban Ali Ak Benekli'yi çekti, kucağına oturttu. Nine bir eliyle gözyaşlarını sildi. Başını kaldırdı. Dere boyunun iki yanını gözleriyle uzun uzun taradı. İşte buraları bir zamanlar yemyeşil ormandı. Çamı, kavağı, meşesi; ne ağaçlardı onlar! Dallarında cıvıl cıvıl kuşlar öterdi... Gölgelerinde köylüler serinlerdi. Mis gibi havasını ciğerlerimize doldururduk. Kuraklık nedir bilmezdik. Bereketli yağmurlar yağardı hep. Kışın kar yağıp da ilkbaharda erimeye başlayınca dere dolup taşardı. Ama o güzelim ağaçlar bizleri selden korurdu. Çoban Ali'nin gözleri kocaman açılmış, rengi sapsarı olmuştu. Sanki bir şeylerden korumak istiyormuş gibi Ak Benekli'yi sımsıkı sardı, göğsüne bastırdı. Göz pınarlarından damla damla yaşlar yanaklarına süzülüyordu. Nineciğim, zavallı nineciğim benim! dedi. Senem Nine çocuğu üzdüğünü anlayıp gülümsemeye çalıştı. Hadi Çoban Ali, kalk. Derle toparla sürünü. Seni üzdüm oğulcuğum. dedi. Çoban Ali bugünden sonra Senem Nine'nin anlattıklarını hiç unutmadı. Günler, geceler boyu hep düşündü durdu. Yaz bitti; sonbahar geçti; kış geldi. Lapa lapa kar yağdı. Öyle yağdı ki Çoban Ali günlerce sürüsünü çıkarıp otlatamadı. Yalnızca Ak Benekli'yi yanından hiç ayırmadı. Bazı geceler Çoban Ali neşelenir, ocağın karşısına geçer, kavalını çalardı. Ak Benekli o zaman zıplar da zıplar, onun neşesine katılırdı. Ali'nin canı bir şeye sıkılacak olsa Ak Benekli de hüzünlenirdi. Böyle kuvvetli bir dostluk vardı aralarında. Çoban Ali... Gel, çörek yaptım. Nine Ak Benekli görmeyeli ne kadar büyümüş! dedi. Güneş parlıyor, karları eritiyordu. Dere coştukça coşuyordu. Ertesi gün Çoban Ali yine sürüsünü otlatıyordu. Öğle vakti yaklaştı. Senem Nine'nin kulübesinin kapısı hala açılmamıştı. Çoban Ali merakla koştu. Kapıyı çaldı. Nine; benim. Çoban Ali. Aç kapıyı. Biraz sonra nine kapıyı açtı. Yüzü solgun, sapsarıydı. Gözlerinde korku vardı. Nine Çoban Ali'nin üzerinden dereye doğru baktı. Korkuyorum Çoban Ali; korkuyorum! dedi. Dere hoşuma gitmiyor. Taşacak gibi. Yine felaket getirecek gibi. Çoban Ali geriye döndü. Dere gürültülü sesler çıkarıyor, taştıkça taşıyordu. Korkuyla yanına baktı. Ak Benekli yoktu. Koşarak sürünün yanına geldi. Ak Benekli neredesin? diye bağırdı. Zavallı hayvanlar derenin sesinden ürkmüşler, taşan sulardan korunmak için bir oraya bir buraya kaçışıyorlardı. Çoban Ali yine seslendi: Ak Benekli ! Ak Benekli! Kavalını çıkardı, çaldı Ak Benekli duyar da gelir diye. Ama ne gelen vardı ne giden. Zaten suyun sesi yükselmiş, hiçbir şey duyulmaz olmuştu. Senem Nine de kulübesinden çıktı; Ali'nin yanına geldi. Çoban Ali, durma buralarda. Kaç, sürünü kurtar. Sel başladı diyordu. Bir yandan da Ah yine o felaket! diye ağlıyordu. Ak Benekli, Ak Benekli! Ak Benekli! O da sulara daldı. Kayboldu gitti ta ki aşağı köylüler onu bulup kurtarana dek. Ak Benekli'yi sel alıp götürmüştü. O günden sonra Çoban Ali'nin yüzü hiç gülmedi. Her gün dere boyuna inip Ak Benekli! Ak Benekli! diye ağladı. Yaz geldi, sular çekildi. Çoban Ali yine dere boyuna inmiş ağlıyordu. Omuzuna biri dokundu. Çoban Ali sıçradı, döndü. Senem Nine'yi gördü. Senem Nine Yas tutmayı bırak Çoban Ali. Ağlamakla Ak Benekli'yi geri getiremezsin dedi. Ne yapabilirim nine ? diye ağlamaya devam etti çocuk. Gözyaşlarını siliyor, bağırıyordu . Öter nineciğim, öter nineciğim diyordu. Şimdi aradan uzun yıllar geçti. Dere boyu yine eskisi gibi ağaçlık, yemyeşil orman oldu. Kuşlar cıvıl cıvıl. Havası mis gibi. Kimin yolu düşerse, gitsin baksın. Çoban Ali ile Senem Nine'nin kulübesi hala orada duruyor. Hatta bazıları Ak Benekli'nin de meleyişini duyar gibi olduklarını söylüyorlar. Masalı okuyunca orman katliamını en çok yapan ülkelerden biri olma ünvanını kimseye kaptırmadığımız geldi aklıma. Her yer beton, hırs bürümüş herkesi.. Ağaçsız bir gelecek yok olan bir nesil.."} {"url": "https://www.masaloku.net/akilli-coban", "text": "-Şu soruların cevabını en kısa zamanda bulun: Doğu ile batının arası kaç günlük yol? Allah, şu anda ne yapıyor? Bu iki sorunun cevabını üç gün içinde bulamazsanız hepinizin boynunu vururum!.. Sorularımın cevabını bulan huzuruma gelip cevap versin. diye buyruk vermiş. -Hakanım, sorularınızın cevabını ben buldum, diyerek hükümdarın huzuruna varmış. Bu durumu gören ahali, şaşkınlıktan adeta donakalmış. -Sorulara doğru cevap veremediğin takdirde başını alacağımı biliyorsun, değil mi? diye sormuş hükümdar, sert bir tavırla. Yalnızca bir günlük yol, hakanım. -Allah şu anda ne yapıyor? diyerek ikinci sorusuna geçmiş. Çoban bu sefer şöyle cevap vermiş: Hakanım, tahttan inerek yerinizi bana verin. Yerinize geçerek cevap vermek istiyorum. Yüce Allah, şu anda çobanı hükümdarlığa, hükümdarı da çobanlığa tayin ediyor. Hükümdar, delikanlının bu cevabını da kabul etmiş. Böyle hazırcevap olana baskı yapılmaz, demiş ve meydana toplanan halkı da dağıtmış. O günden sonra halk, çobana büyük saygı göstermeye başlamış. Bir müşkülü olan ondan akıl sorar olmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/alaaddinin-sihirli-lambasi-masali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Çok çok eski bir çağda, ne ovada ne dağda, ne bostanda ne bağda... Ne Hint'te ne de Çin'de, Bağdat ili içinde bir Alaaddin varmış, sessiz sakin yaşarmış. Henüz bir çocukmuş Alaaddin. Gün boyu kırda bayırda gezer, arkadaşlarıyla oynarmış. Bir gün gene oyuna dalmışken bir adam yaklaşmış yanına. Evet, ben Alaaddin'im. Ama babam Hamza öleli çok oldu, demiş. Ben senin amcanım Alaaddin, demiş. Hadi, beni evinize götür. Ben Alaaddin'in amcasıyım, diye söze başlamış ve devam etmiş. Sizler beni tanımazsınız. Çünkü ben bu ülkeden ayrılalı çok yıllar oldu. Uzaklara gittim, zengin oldum. Şimdi döndüm ama kardeşimin ölmüş olduğunu öğrendim ve üzüldüm. Ama sizlere kavuştum ya şükür Allah'ıma! Kaldır şu kayayı. İnan hiç zorlanmayacaksın, demiş. Ve dediği gibi olmuş. Alaaddin kayanın bir ucundan tuttuğu anda bir tüy gibi kaldırıvermiş havaya. Kayanın altında aşağılara doğru inen karanlık bir delik belirmiş. Amcası parmağından çıkardığı bir yüzüğü Alaaddin'e uzatmış. Bu yüzüğü kendi parmağına tak. Bu, sihirli bir yüzüktür. Şimdi bu delikten gir ve yürü. Aşağıda altın, gümüş, elmas, zümrüt ve yakuttan yapılmış çok değerli eşyalar göreceksin. Sakın hiç birine dokunma. Yalnızca duvarda asılı olan eski bir lambayı al ve dön. Bir aksilik olursa da parmağındaki sihirli yüzüğü kullan. Alaaddin deliğin ağzından bakınca, aşağılara uzayan bir taş merdiven görmüş. Basamakları dikkatle inerek lambayı aramaya başlamış. Sağında solunda pek çok değerli eşya varmış ama hiç birine dokunmamış. Sonunda, duvarda asılı olan eski lambayı bulmuş ve uzanıp aldıktan sonra geldiği yollardan geri dönüp deliğin alt eteğine varmış. Seslenmiş yukarıya. Geldim amca! Uzat elini de beni yukarıya çek! Amcası deliğin ağzından seslenmiş. Sen önce lambayı at hele! Bu öneride bir kötü niyet kokusu alan Alaaddin, lambayı vermek istememiş ve yeniden seslenmiş. Lamba koynumda, çıkaramıyorum. Sen beni yukarıya çek hele! Öyleyse geber orada! diye haykırarak kayayı deliğin ağzına itmiş, kapatmış. Meğer adam, Alaaddin'in amcası değil, lambayı ele geçirmek isteyen Afrika'lı bir sihirbazmış. İçeride kalan Alaaddin, çaresizlik içinde bir taşa oturup parmağındaki yüzükle oynamaya başlamış. Ve o anda karşısında kara derili bir dev belirmiş. Ben bu yüzüğün kölesiyim. Siz de benim efendim. Dileyin benden ne dilerseniz! Beni hemen evime götür! Emrini vermiş. Göz açıp kapayıncaya kadar da kendini evinde, annesinin yanında bulmuş. Büyük bir heyecanla başından geçenleri anlatmış annesine. Adamın amcası olmadığını, gerçekte kötü niyetli bir sihirbaz olduğunu, yer altına inişini ve bulduğu lambayı bir bir söylemiş. Sonra da lambayı koynundan çıkarıp annesine vermiş. Annesi eski ve tozlu lambayı temizlemek için bir bezle ovalarken güçlü bir ışık bulutu çıkmış lamba içinden. Bu ışık bulutunun ortasında da yüzükteki devden daha iri bir dev belirmiş. Ben bu lambanın kölesiyim. Sizler de benim efendilerim. Dileyin benden ne dilerseniz! Karınları çok aç olan Alaaddin ve annesi yiyecek dilemişler hemen. Bir anda oda en güzel ve zengin yiyeceklerle dolmuş. Yemişler içmişler ve bundan böyle refah ve mutluluk günlerinin başladığına inanmışlar. Yapma oğul etme oğul. Gel vazgeç bu sevdadan. Ülke prensesi bize gelin gelir mi hiç? diye yalvarırmış ama boşuna. Alaaddin gözlerini anasının gözlerine diker, acımalı bakarmış öyle. Bakmış ki oğlu cayacak cinsten değil prensesi babasından istemeye karar vermiş. Lambanın devine bir sandık dolusu altın ve ziynet eşyası getirterek Bağdat Prensi'nin sarayına gitmiş. Prens açılan sandıktaki birbirinden kıymetli taşları görünce öylesine etkilenmiş ki kızını Alaaddin'e vermeyi kabul etmiş. Güzel prensesle Alaaddin görkemli bir düğünden sonra evlenmişler. Alaaddin, lambanın devinden kocaman bir saray istemiş. Karısıyla bu saraya yerleşerek sevgi dolu, mutluluk dolu günler yaşamaya başlamışlar. Ama gelin görün ki Afrika'lı sihirbaz unutamamış Alaaddin'i. Memleketine döndükten sonra bir gün, onun yer altında kalarak ne gibi zorluklar ve acılar çektiğini görmek ve keyiflenmek istemiş. Yanında devamlı taşıdığı sihirli tozu çıkarıp ocaktaki alevler üzerine atmış; o an ortalığı saran yoğun bir duman sütununda Alaaddin'in tüm yaşam hikayesini ayrıntılarıyla görmüş. Eski lambalar alırım! Yenileri ile değiştiririm! diye bağırmaya başlamış. Prensesin hizmetçilerinden biri bu sesi duyarak pencereye çıkmış. Efendimin eski bir lambası var. Dur sana getireyim. Avdan dönünce yeni bir lamba görüp sevinecektir, demiş ve sihirli lambayı sihirbaza vererek yerine yeni bir lamba almış. Sihirbaz lambayı alınca devi çağırmış ve ondan, içindekilerle birlikte prensesin sarayını Afrika'ya götürmesini istemiş. Alaaddin avdan dönüp sarayını yerinde göremeyince dünyalar başına yıkılmış sanki. Ama hemen parmağındaki sihirli yüzük gelmiş aklına. Yüzükteki devi çağırıp ona kendini Afrika'daki saraya götürmesini emretmiş. Saraya varınca karısından olup biteni öğrenmiş. Ve o an, sihirbazı öldürmeden ondan kurtuluş olmadığını anlamış. Sihirbazın karyolası başucunda Çin seramiğinden özel bir bardağı varmış. Her gece yatmadan önce mutlaka bu bardaktan birkaç yudum su içer, öyle uykuya dalarmış. Alaaddin, gündüz vakti kimseye görünmeden odaya girmiş, bardağın içine bir parça toz zehir karıştırmış ve geceyi beklemiş. Gece olup yatma vakti gelince sihirbaz odasına çekilmiş, bardağı başına dikip son damlasına kadar içmiş. Sonra da yatağının üzerine cansız düşüvermiş. Sihirbazın öldüğünü anahtar deliğinden gören Alaaddin odaya girerek sihirli lambayı saklı olduğu yerde bulup almış. Devi çağırmış ve sarayını yeniden eski yerine götürmesini emretmiş. Alaaddin, güzel karısı ve sadık dostlarıyla görkemli sarayında uzun, mutlu bir yaşam sürmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/ali-baba-ve-kirk-haramiler", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, memleketin birinde Ali Baba ve Kasım adlı iki kardeş yaşarmış. Bunlar yoksul aile çocuklarıymış. Kader bu ya, Kasım, mal dal sahibi çok zengin bir kadınla evlenmiş. Ali Baba'nın şansı açık değilmiş. Çulsuza, çulsuz yakışır! deyip, yoksul bir kadınla evlenmiş. Gel zaman, git zaman... Derken, üç eşeği olmuş. Ali Baba onları önüne katar, ormanda odun yaparmış. Sonra bir köşeye yığıp denklediği odunları eşeklerine yükler, şehre getirip orada satarmış. Anlayacağınız odun parasıyla kıt kanaat geçinip giderlermiş. Yine böyle odun yaptığı bir günün sonunda, uzaktan yanına doğru birçok atlının geldiğini görmüş. Dağ başındaki fakirin eşkıyadan başka arayıp soranı mı olur, hiç? Hemen bir tarafa gizlenmeliyim. deyip, eşeklerini salmış, bir ağacın üstüne çıkıp, saklanmış. Atlılar, tam da onun gizlendiği ağacın altında durmuşlar. Ali Baba üşenmemiş, adamları saymış. Kırk kişi oldukların öğrenmiş. Eşkıya bellediği bu adamlar, hırsızmış. Ali Baba korkmuş, üstüne uzandığı ağacın dalına yapıştıkça yapışmış, hiç kıpırdanmamış. Gelenler, atlarının eyerindeki torbalarını sırtlanmışlar, önder bildikleri başlarının peşinden yürümüşler. Torbaları ağır olduğundan, taşımakta güçlük çekiyorlarmış. O da ne? Koca kaya ortasından yarılıp ikiye ayrılmasın mı? Hırsızlar sırtlarındaki torbalarıyla birlikte birer ikişer bu kapıdan içeri girmişler. Son hırsız da içeri girince, kaya kendi kendine kapanıvermiş. Emir kulu olmuş koca kaya, hemen kapanıvermiş. Hiç beklememişler, ağacın altında bıraktıkları atlarına binip çekip gitmişler. Ali Baba, artık orada durur mu? Hemen ağaçtan inmiş. Orada yalnız olduğunu bildiğinden, doğruca karşıdaki koca kayanın yanına gitmiş. Aklında tuttuğu sözlerden ilkini söylemiş. Aman Allah'ım, koca kayanın kapısı birdenbire açılmaz mı? Ali Baba, oldukça aydınlık ve geniş olan girişi görünce neredeyse şaşkınlığından küçük dilini yutacakmış. İçeride, yığın yığın altınlar, gümüşler, elmaslar, ipekli kumaşlar, içi para dolu sandıklar sırasına göre dizilmişler. Ali Baba, sağına soluna bakmış, köşede gördüğü çuvalların üç tanesini altınla doldurup, yıldırım hızıyla dışarı çıkmış. Odunu modunu unutmuş, dolu çuvalları eşeklerine yükleyerek şehrin yolunu tutmuş. Evine gelince indirdiği çuvalları karısının odasına taşımış. Karısı, gözlerine inanamamış, Ali Baba'nın hırsızlık yaptığını sanmış. Ali Baba, ne olduğunu kısa kısa sözlerle karısına anlatmış. Karısı sevinmiş, taşınan çuvalları tek tek boşaltmaya başlamışlar. Karısının aç gözlülük damarı kabarmış, bütün altınları saymak istemiş. Ne mümkün? Karısı altınlarının sayısını bilmek istiyormuş. İstersen dışarı çık, çukur kaz. Ben de varıp gideyim, komşudan bir ölçek alayım. Aşağı yukarı ne kadar paramız var, hiç olmazsa bunu öğreniriz, olmaz mı? demiş. Duymayacak! deyip, kocasını inandırmış, kaynı Kasım'ın evine gitmiş. Avluda gördüğü eltisinden bir ölçek istemiş. Kasım'ın karısı kaynının fakir olduğunu biliyordu. Eltisinin ne ölçeceğini merak ederek ölçeğin altına bir kat koyu bal sürmüş. Ali Baba'nın karısı evine dönünce altınları ölçmeye başlamış. Kocası, onun ölçüp bir kenara ayırdıklarını götürüp kazdığı çukura gömmüş. Sonuçtan karısı çok mutlu olmuş. İşi bitince aldığı ölçeği, bekletmemiş, hemen geri vermiş. Ancak ölçeğin altına üstüne bakmamış. Kasım'ın karısı ölçeğin dibine yapışıp kalan nal gibi altını görünce şaşıp, kalmış. Ali Baba'nın bu kadar çok altını var, ha!.. Nereden almış ki?.. diye düşünmeye başlamış. Düşündükçe nerdeyse aklını oynatacakmış. Akşam olmuş. Kocası Kasım'ı büyük bir heyecanla kapıda karşılamış. Hemen adamcağıza çıkışmış. Kasım, hiç ummadığı bu çıkışma karşısında, şaşırıp öylece kala kalmış. Karısı, onu kolundan çekip, içeri almış, olup biteni ona da anlatmış. Aç gözlülükte karısından aşağı hiç de kalmayan Kasım, Ali Baba'yı kıskanmış. Bütün gece gözüne uyku girmemiş. Sabah olur olmaz erkenden kalkıp kardeşi Ali Baba'nın evine gitmiş. Suratını asmış, kendi karısından aldığı tepkiyle kardeşine çıkışmış. Ne mümkün? Karısı altınlarının sayısını bilmek istiyormuş. İstersen dışarı çık, çukur kaz. Ben de varıp gideyim, komşudan bir ölçek alayım. Aşağı yukarı ne kadar paramız var, hiç olmazsa bunu öğreniriz, olmaz mı? demiş. Duymayacak! deyip, kocasını inandırmış, kaynı Kasım'ın evine gitmiş. Avluda gördüğü eltisinden bir ölçek istemiş. Kasım'ın karısı kaynının fakir olduğunu biliyordu. Eltisinin ne ölçeceğini merak ederek ölçeğin altına bir kat koyu bal sürmüş. Ali Baba'nın karısı evine dönünce altınları ölçmeye başlamış. Kocası, onun ölçüp bir kenara ayırdıklarını götürüp kazdığı çukura gömmüş. Sonuçtan karısı çok mutlu olmuş. İşi bitince aldığı ölçeği, bekletmemiş, hemen geri vermiş. Ancak ölçeğin altına üstüne bakmamış. Kasım'ın karısı ölçeğin dibine yapışıp kalan nal gibi altını görünce şaşıp, kalmış. Ali Baba'nın bu kadar çok altını var, ha!.. Nereden almış ki?.. diye düşünmeye başlamış. Düşündükçe nerdeyse aklını oynatacakmış. Akşam olmuş. Kocası Kasım'ı büyük bir heyecanla kapıda karşılamış. Hemen adamcağıza çıkışmış. Kasım, hiç ummadığı bu çıkışma karşısında, şaşırıp öylece kala kalmış. Karısı, onu kolundan çekip, içeri almış, olup biteni ona da anlatmış. Aç gözlülükte karısından aşağı hiç de kalmayan Kasım, Ali Baba'yı kıskanmış. Bütün gece gözüne uyku girmemiş. Sabah olur olmaz erkenden kalkıp kardeşi Ali Baba'nın evine gitmiş. Suratını asmış, kendi karısından aldığı tepkiyle kardeşine çıkışmış. Ali Baba kardeşinden duydukları, başkalarının da ağzına düşmesin diye, toprağa gömdükleri altınlarının yarısını ona vermiş, başka kimselere söylememesini sıkı sıkı tembih etmiş. Yarın sabah olunca yola çıkarız. Seni oraya götüreceğim. demiş, kardeşini evine uğurlamış. Emri alan kapı, hemen açılmış. İçeri dalan Kasım'ın gözleri kamaşmış. Tıka basa dolu hazineyi görmüş. Yanında getirdiği bütün çuvalları doldurmuş. Son çuvalı da doldurduktan sonra çıkış kapısına yönelmiş. Ancak işin kötüsü, en umulmazı başına gelmesin mi? Kasım, kapıyı açacak sihirli sözleri bir türlü hatırlayamamış. Ne söylediyse mümkünü yok, kapı açılmamış. Korkusundan ölüp ölüp dirilmiş. Can derdine düşmüş, kaçacak yer aramış. Ama başka hiçbir delik, hiçbir iz bulamamış. Bu tarafta Kasım, hayatının son saniyelerini yaşadığını anlamış. Kurtuluş için bir çare düşünmüş. Kapı açılır açılmaz hızla koşup dışarı çıkacak, gelenlerin elinden böylelikle kurtulacakmış. Düşündüğünü de yapmış yapmasına ama haramiler önünü kesip, kılıçlarını onun karnına batırmışlar. Gözü kara olanları, açılan yarıktan içeri girmişler. Kasım'ın doldurup kapı önüne taşıdığı çuvalları yüklenip yerlerine boşaltmışlar. Kasım'ın bu hatası, Ali Baba'yı da hedef olmaktan kurtarmış. Haramiler toplanıp konuşmuşlar, içeriye nerden girildiğini araştırmışlar. Ama ne bir iz, ne bir delik bulmuşlar. Kasım'ın vücudunu dörde ayırmışlar, iki parçasını kapının bir yanına, öteki iki parçasını da öbür yanına bırakıp gitmişler. Akşamların sayısına kıran mıran girmiyor ki... Yeniden akşam gelip çatmış, Kasımların avlusuna da gölgeler inmiş. Kasım'ın karısı, kocasının bu vakte kadar gelmediğini gidip Ali Baba'ya söylemiş. Ali Baba, durumu anlamış. Kardeşinin altın yüklü katırlarıyla ortalık karardıktan sonra geleceğini ileri sürüp yengesini teselli etmiş. Fakat gece yarıları olmuş, birinci derken, ikinci horozlar da ötmüş. Kasım'dan hiçbir haber yok. Telaşlanan yengesi, tekrar Ali Baba'ya gelmiş. Kara gecelerin bir sabahı var! Telaşlanma bu kadar. deyip ona ümit vermeye çalışmış. Buna rağmen kendiside kardeşinin başına bir felaket geldiğini düşünmüyor değilmiş ama bu üzüntüsünü belli etmiyormuş. Henüz sabah olmadan, nasıl olsa ay ışığı da var deyip, üç eşeğini önüne katıp, her zamanki gibi erkenden ormana odun yapmaya gitmiş. Kayalığa doğru gidince kardeşinin katırlarını görmüş. İlerlemiş, yerde iz bırakan kan lekelerini fark etmiş. Koca kayanın önünde kardeşinin başına nelerin geldiğini görmüş. Korkusundan sinecek delik aramış, sonra kendini toplamış. Mezar kazıp kardeşini oracıkta gömmeyi düşünmüş. Öyle yapmış. Kardeşinin dörde bölünen parçalarını toplayıp, çuvalların içine koymuş. Eşeklerden birinin sırtına yüklemiş. Vakit nakittir deyip, acele etmiş. Öteki boş çuvallarına altın yükledikten sonra şehre dönmüş. Karısı ile yengesi baş başa verip, ağlaşıyorlarmış. Kasım'ın karısı çuvala konmuş kocasının ölüsünü görür görmez, fenalaşmış, bayılacak gibi olmuş. Ali Baha'nın karısı onu ayıltmış. Ali Baba yüklü eşeği önüne katmış, kardeşinin evine gitmiş. Kapı çalmış. Mercan kız, beklemeden kapıya çıkmış. Ali Baba yükünü indirmiş, Mercan'la birlikte içeri götürmüşler. Mercan hiç durmamış, işini yapmaya koyulmuş. Önce aktara koşmuş, ağır hastalık için ilaç istemiş. Orada gevezelik edip oyalanıp kalmamak için hemen ilaçlarını alıp gitmiş. Sabah olmuş, yeniden aynı aktara gelmiş. Son nefesini vermek üzere olan hastalara koklatılan ilaç istemiş. Bütün gün, Ali Baba ve karısının, Kasım'ın evine girip çıktığını görenler, akşamı Kasım'ın ölüm haberini duymuşlar. Mercan ertesi sabah erkenden sokağa çıkmış. İlk açılan terzi dükkanlarından birine girmiş. Siftah olsun, bu adettendir diye yere bir altın lira atmış. Kendince yetmez deyip bir altın lirayı da yanına bırakmış. Gözleri bağlı terzi, Mercan'ın peşinden gitmiş. Ev kapısında terzinin göz bağı çözülmüş. Kasım'ın odasına girmişler. Terzi, irkilmiş. Korkmuş. Mercan, ona yapacağı işi göstermiş; bu dört parçayı dikmesi karşılığında kendisine bir altın daha vereceğini söylemiş. Terzi, işini bitirir bitirmez, Mercan onu, Kasım'ın evinin arkasındaki sokağa götürüp bırakmış. Terzi, sokağın sonunda kaybolmuş. Kasım'ın cenazesi kefenlenmiş, hocalara haber edilip, salalar verdirilmiş. Çok seveni mi varmış, ne? Duyan gelmiş, koşan yetişmiş. Cenaze töreni çok kalabalık olmuş. Bu ölümden sonra Ali Baba ile karısı da Kasım'ın evine yerleşmişler. Onun dükkanını büyütmüşler, işletmeciliğini de Ali Baba'nın oğluna bırakmışlar. Gelelim, koca kayadaki haramilere. Mağaralarına döner dönmez, iki şeyden şüphelenmişler. Kasım'ın cesedi ortalıkta görülmediği gibi, hazinelerindeki altınlarda da azalmalar olmuş. O cesedi burdan alıp götüreni bulmalıyız. O, bütün sırlarımızı biliyor. Tez yola çıkıp, onu her yerde arayıp bulmalı ve hesabını görmeliyiz. Yoksa hepimizin yaşaması zorlaşır. demiş. Ne kadar da erkencisiniz? Henüz alacakaranlık var. Bu karanlıkta nasıl görüyorsun? diye sormuş. Alın bunu. Sadece bana hangi ev olduğunu gösterin. demiş. Harami, avını yakalamış ya... Bırakır mı? Terzinin tezgahına birkaç altın daha bırakmış. Gözlerini bağlatan terzi, haramiyle birlikte yola çıkmış. O önde, harami arkada uzun uzun yürümüşler. Az gidip, uz gitmişler. Tamam! Burada duralım. Gözümün bağını çözdükleri yer burasıydı. demiş. Kasım'ın evini göstermiş. Geri dönmüş, kırmızı boya ve fırça almış, mahalledeki bütün evlerin kapılarına aynı işareti yapmış. Akşam karanlığıyla birlikte bütün haramiler, ikişer ikişer şehre inmişler. Mahalleyi bulmuşlar ama sıralı bütün kapılardaki kırmızı işareti görünce şaşırıp kalmışlar. Gerisin geriye mağaralarına dönmüşler. Yeniden bir gönüllüyü geceleyin şehre göndermişler. O de terziyi bulup, gözünü bağlatmış. Bir süre yürüttükten sonra, onun durduğu yerdeki kapıyı işaretlemiş. İşaretlemiş ya, Mercan'ın gözü kapıya vurulacak işaretlerdeymiş hep. Yeni çizilmiş bir işareti görür görmez, bütün öteki kapıları da hemen işaretliyormuş. Haramilerden üçüncüsü akıllı çıkmış. Terzinin önünde durduğu kapıyı aklında tutmuş. Şehrin dışında bekleyen harami başını çağırmış, Kasım'ın evini ona da göstermiş. Beklememişler, mağaraya dönmüşler. Harami başı orada şehir pazarında satmak için sözde kırk katır yükü zeytinyağı hazırlatmış. tulumlardan her birine haramilerini yerleştirmiş. Akşam alacasında adamıyla birlikte şehre gelmişler. Ali Baba'yı kapısının önünde otururken görmüşler. Hay, hay! Başımın üstünde yeriniz var. Buyurun! deyip, Mercan'ı çağırmış. Gelen misafiri için sofra kurmasını söylemiş. tulumlar birer ikişer avluya taşınmış. Harami başı, sofranın hazır olduğunu kendisine bildirilince, tam içeri girerken, adamlarına fısıl fısıl seslenmiş. Size haber verdiğimde hançerlerinizle tulumları yırtıp, hemen içinden çıkarsınız demiş. İçeri girmiş, sofraya kurulmuş. Mutfakta mangalın kömürlerini eşeleyip kahve cezvesi için yer açan Mercan'ın kandili ışığını azaltmış, daha sonra sönmüş. Mercan, küçük bir şişeye tulumların birinden zeytinyağı doldurur, kandili yakarım diye avluya çıkmış. İlk tuluğa yaklaşır yaklaşmaz, içindeki haraminin sesi duyulmuş. Mercan, o tulumtan ötekine koşmuş. Hangisinin yanına gitse, aynı soruyla karşılaşmış. Fakat sadece son tulumta zeytinyağı varmış. Mercan, onu da sırtlayıp, mutfağa taşımış. Kandiline yeteri kadar zeytinyağı koymuş. Kalanını kocaman bir kazanda iyice kaynatmış. Kızdırdığı kaynar zeytinyağını bütün tulumların ağzından içeri dökmüş. Haramilerin hepsini öldürmüş. Avlunun bir köşesine sinip harami başının ne yapacağını öğrenmek istemiş. Fazla beklememiş, çok geçmeden harami başı, önceden hazırladığı küçük çakıl taşlarını tulumların üstüne atmış. Yine hiçbir ses yok. Üstelik tulumlardan sıcak zeytinyağı ve haşlanmış insan kokusu gelmiş. Pabucun pahalı olduğunu anlayan harami başı, hiç durmamış, mağarasına doğru kaçmış. Evdekiler uyanınca Mercan, Ali Baba'yı bir köşeye çağırıp ona olan biteni anlatmış. Haramileri avluda açtıkları büyük bir çukura gömmüşler. Harami başı, talihsizliğine kızmış, başına gelenlerden sonra öfke küplerine binmiş, intikam yeminleri içmiş. Kılık kıyafet değiştirmiş, yeniden şehre inmiş. Tam Ali Baba'nın oğlunun dükkanının karşısındaki koskocaman dükkanı kendisine tutmuş. Raflarını göz alıcı Hint kumaşlarıyla doldurmuş. Koca Hüseyin adını takınmış. Sonra sonra Ali Baba'nın oğluyla dost olmuş. Onu sofrasına davet etmiş, ziyafetler vermiş. Ali Baba'nın oğlu, bu ziyafetlerin altında kalacak değil ya? Koca Hüseyin'i yemeğe çağırmak istediğini, babasına da söylemiş. Ertesi akşam sofralar kurulmuş. Koca Hüseyin, Ali Baba ve oğlu, aynı sofra başında buluşmuşlar. Ali Baba, konuğuna saygı göstermiş. Erken gidecek olsa da, onu bu isteğinden vazgeçirmiş. Koca Hüseyin, -sözüm ona- Ali Baba'nın ısrarlarına dayanamayıp, orada kalmış. Gecenin ileri saatinde bir dileklerinin olup olmadığını sormak için konuk odasına Mercan gelmiş. Mercan, konuklarının harami başı olduğunu ilk bakışta anlamış, elbisesinin altında bir hançer sakladığını da görüş. Anladım, bunun işi efendimi öldürmek demek? Elimi çabuk tutmalı, onun da boyunun ölçüsünü almalıyım. diye içinden konuşmuş. Mercan, mutfağa geçip şarap şişeleriyle geri dönmüş. İşte fırsat, avucuma doğdu. Şimdi baba oğul ikisi de sızarlar. O zaman işlerini bitirim. diye düşünmüş. Koca Hüseyin, hop oturmuş, hop kalkmış; vakit gelip geçiyor diye üzüldükçe üzülmüş, yalancıktan da olsa, Mercan'ı alkışlamış. Mercan gerçekten güzel dans ediyormuş. Numaradan numaraya geçmiş. Sanki oyunun bir bölümüymüş gibi kuşağından çıkardığı hançerini sağa sola sallamış. Daha sonra eline bir tef almış. Bu tefi, Ali Baba'nın önüne tutmuş. Ali Baba çıkarıp bir altın vermiş. Oğlu da babası gibi davranmış. O da bir altın çıkarıp vermiş. Mercan, oyundur deyip Koca Hüseyin'in yanına gelmiş. Koca Hüseyin, kesesini çıkarmak için elini koynuna sokmuş. Tam bu sırada Mercan öfkelenmiş, hançerini çekmiş, Koca Hüseyin'in kalbine saplamış. Çıldırdın mı Mercan? Ne yaptın? diye sormuş. Böyle der demez, Koca Hüseyin'in koynunda sakladığı yılandilli bıçağını çekip çıkarmış, onlara göstermiş. Oğlum, tamam mı? diye sormuş. Oğul bu, babasının sözünün üstüne söz koyar mı hiç? Mercan'la evlenmeyi kabul etmiş. Beklememişler, harami başını avluda bir yere gömmüşler. Düğün dernek kurulmuş. Dillere destan bir düğün yapılmış. Ali Baba ve çocukları, el değmedik, bitmez tükenmez hazineleri sayesinde her zaman, her devirde gül gibi geçinip gitmişler. Açıl susam, açıl! diye seslenmişler. O açık kapının önünden ben de geçtim amma, size elmadan başka bir şey getiremedim. Gökten düşmüş, üç sihirli elma. Biri bu masalı yazanın başına, biri dinleyenin, biri de okuyanın başına.. Ben bu masalı ilk defa 1971 yılında Aydın İli Söke İlçesi Bağarası İslamyeniköyü'nde yaşayan Rıdvan Güzel'den dinledim. masal çoooooook güzeldi ama çok uzundu dilimde tüğ bitti okurken."} {"url": "https://www.masaloku.net/alin-teri", "text": "Delikanlı babasının bu sözlerine gülümsedi. Ne kadar da kolay bir sınavdı bu böyle! Ertesi gün, istenilen altın lirayı götürüp gururla babasının avucuna koydu. Babası hiçbir şey söylemeden, altını evlerinin yanından akan nehre fırlattı. Genç delikanlı babasının gerçeği nasıl keşfettiğini anlayamamıştı. Ertesi gün bu defa annesinden bir altın borç aldı ve parayı babasına götürdü. Delikanlı babasının yanından ayrıldıktan sonra, uzun uzun düşündü. Başkasından borç alıp getirdiğinde babası parayı yine nehre atacaktı ve bu gidişle de evlenemeyecekti. O yüzden, genç adam bir iş bulup çalışmaya ve altını kendi emeğiyle kazanmaya karar verdi. Gökten üç elma düşmüş; biri okuyanın başına, biri dinleyenin başına, biri de alın terinin ne demek olduğunu öğrenenlerin başına olsun.."} {"url": "https://www.masaloku.net/altin-araba", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, sinek berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallarken bir padişah varmış. Önce, şu yokuşun başına kadar sen beni taşı, oradan da köye kadar ben seni taşıyayım, dedi Neden böyle istediğini anlamadım Kendisini hiç tanımadığım halde bana kendisini taşıtmak istediği için kızdım, cevap bile vermedim Biraz sonra ormana girdik O zaman da, gel bu ormana tek girelim, çift çıkalım, dedi Bu sözlerinden de bir şey anlamadım Canım da iyice sıkılmaya başladı Ama kendimi tuttum Sonra köye vardım O zaman başımdan salmak için burayı göstererek işte benim evim dedim Bana ne dese beğenirsin? Evin güzel ama dümeni eğri, demez mi? Tepem attı Şeytana uyup da elimden bir kaza çıkmasın diye hemen içeriye girdim Evin dümeni mi olurmuş? Deli mi ne?! Senin gibi akıllı bir evlada sahip olduğu için baban ne kadar sevinse haklıdır yavrum, demiş Akıllı çocukları herkes sever Mademki sen bu kadar çok akıllısın, benim derdime de bir çare bul bakalım! Bunları yapmaktan kolay bir şey yok ki amca, demiş Siz hiç tasalanmayın, ben sizi kurtarırım! Pek akıllı bir kız olduğunu öğrendim Bakalım aklını bana da gösterebilecek misin? Gösteremezsen kendini zindanda bil! Ne isterseniz yapın padişahım, demiş Ben Allah'tan başka kimseden korkmam! Soracaklarınızın karşılığını alırsınız Hazırım! Kız, sen deli misin?! Ben güneşi söndürebilir miyim hiç?! Olacak bir şey istemelisin!"} {"url": "https://www.masaloku.net/altin-sacli-kiz-masali", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde padişahların yaşadığı çok eski zamanlarda, güzel bir bahçenin ortasındaki beyaz evde saçları altın sarısı renginde güzeller, güzeli Başak adında bir genç kız annesi ile birlikte yaşıyormuş. Babaannesinden kalma kemik tarak ile her sabah sarı saçlarını bıkmadan, usanmadan saatlerce tararmış. Tarağın dişleri arasında kalan ve dökülen saçlarını tek, tek toplar bir mendilin içine koyar ve saklarmış. Beyaz evlerinin olduğu bahçedeki çiçekler mis gibi kokar, herkes onlara hayranlıkla bakarmış. Genç kızın annesi çiçeklerle hergün ilgilenir, onları sular ve onlara sevgisini gösteren sözler söylermiş. Çiçeklerle uğraşmak o kadarda kolay değilmiş. İlgi göstermez onlara bakılmazsa hemen boyunlarını büker, küserlermiş. Genç kızın annesi hergün karanlık çöktüğünde çiçeklerin içersinden seçtiği bir çiçeğin üzerine genç kızın sarı saçlarından bir tel koyar ertesi sabahta o çiçek onlara bir altın verirmiş. Bu anne ve kızın arasında bir sırmış. Kimseye muhtaç olmadan yaşayıp gidiyorlarmış. - Gördüklerim doğrumu acaba diyerek hemen plan yapmaya başlamış. Üzerine eski, yırtık ve kirli bir elbise giyerek Başak ve annesinin yaşadığı eve gelmiş. Kapıyı çalmış genç kızın annesi kapıyı açtığında: - Çok zor durumdayım, birkaç gün sizde kalabilirmiyim demiş ve yere yığılmış. Kadının bu halini gören Başak ve annesi haline çok acıyıp kadını eve alıp yatağa yatırmışlar. Merakla beklemeye başlamışlar. Kadın gözlerini açtığında bir bardak su istemiş. Başak suyu getirmiş içtikten sonra: - Karnım çok aç demiş. Genç kız ve annesi hemen kadına çorba yapıp bir güzel karnını doyurmuşlar. Kadın karnı doyduktan sonra ellerini açıp dualar etmiş onlara. Başak ve annesi kadının ettiği dualara o kadar sevinmişler ki ona artık burada kalabilmesi için ısrar etmeye başlamışlar. Kadın onların bu isteği karşısında: - Olur kalırım demiş. Başak ve annesi kadının kötü niyetinden habersizmişler. Artık birlikte yaşamaya başlamışlar. Aradan günler geçmiş kötü niyetli kadın planını uygulamaya başlayıp artık hergün Başağın saçlarını tarıyor kimseye göstermeden de dökülen saçlarından bir kısmını saklıyormuş. Gece çiçeklerin üzerine kimseden habersiz aldığı saç tellerini koyup sabah olduğunda gidip altınları alıyormuş. Bu böyle devam etmiş, artık kadın bu durumdan sıkılmaya, ona zor gelmeye başlamış. Bir gece Başak uyurken kötü niyetli kadın makası eline almış ve bütün saçlarını kesivermiş. İşte o an kestiği bütün saçlar birer yılan olup kadının üzerine atlamış. Başak uyanıp durun demese yılanlar oracıkta kadını öldüreceklermiş. Kadın korkudan konuşamıyor, deli gibi ordan oraya koşuşturup duruyormuş. Günler geçmiş, birgün köyü niyetli kadın sokakta perişan bir halde otururken karşısına yaşlı bir adam gelmiş. Kadının gözlerinin içine bakarak: - Bir zamanlar buralarda bir nalbant yaşardı. Herkes ona hürmet eder, çok severdi. Nalbant bir sabah çiçeğin altın verdiğini gördü. Gözünün önünden çil, çil altınlar gitmiyordu. Uyku uyuyamaz, çalışamaz oldu. O günden sonra baktı eline, diline, kulağına hakim olamayacak herşeyini bırakıp oralardan çekip gitti. Bir dahada kimse ondan haber alamadı. Ben sana söyleyeyim nalbant' a ne olduğunu artık Padişah' ın sağ kolu vezir oldu. Eğer senin gibi kendini tutmasaydı şimdi nalbantta senin gibi perişan bir halde olacaktı dedi ve oradan uzaklaştı. Yaşlı adam gittikten sonra kadın deli gibi bağırıp saçını, başını yolmaya, oradan oraya koşmaya başladı. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelere sahip olmanın cezasını çekiyordu. Başak'ın saçları kısa sürede tekrar uzadı, güzel çiçeklerin olduğu beyaz evlerinde annesi ile birlikte uzun yıllar mutlu olarak yaşadılar. Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım tahtına, güller döşeyelim onların yollarına.. gökten üç elma düştü; biri masalı yazanın, biri bu masalı okuyanın, biri de tüm dinleyenlerin başına.."} {"url": "https://www.masaloku.net/altin-yumurtlayan-kaz", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde köylerden şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi kazları çok severmiş, her gün kazları beslermiş ama bir kazı varmış ki çok özelmiş. Özelliği ise altın yumurtluyor olmasıymış, çiftçi her gün altından olan yumurtayı şehre götürüp kuyumcuda bozdurup parasını alırmış. Bu böyle giderken yoksul çiftçi giderek zenginleşmeye başlamış, zenginleştikçe çiftçi değişmiş artık para kazanıp geçinmek için çalışmaya gerek duymuyormuş. Çiftçi her gün altın yumurtlayan kazın yumurtasını satarak geçiniyormuş. Çok geçmeden çiftçi gereksiz şeylere para harcamaya başlamış. Günlük bir yumurtadan gelen para bir süre sonra yetmemeye başlamış. Çiftçi artık kazını sevip okşamıyor ona eskisi kadar değer verip sevmiyormuş. Çiftçi zamanla kazının karnında bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış. Eğer kazı kesip karnındaki hazineyi alırsa ömür boyu zengin yaşayacağını düşünmüş. Çiftçi aç gözlü olmaya başlamış ve bir gün elinde bir bıçak ile kümese girmiş. Aç gözlülük yaptığını o anda anlamış ve pişman olmuş. Fakat kaz öldüğü için iş işten çoktan geçmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/altin-yumurtlayan-tavuk", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanlarda bir vakit şirin bir köyde yoksul bir köylü çiftçi yaşarmış. Bu çiftçi tavukları çok severmiş, her gün tavukları beslermiş ama bir tavuğu varmış ki çok özelmiş. Özelliği ise altın yumurtluyor olmasıymış, çiftçi her gün altından olan yumurtayı şehre götürüp kuyumcuda bozdururmuş. Bu böyle giderken yoksul çiftçi giderek zenginleşmeye başlamış, zenginleştikçe çiftçi değişmiş artık para kazanıp geçinmek için çalışmaya gerek duymuyormuş. Çiftçi her gün altın yumurtlayan tavuğun yumurtasını satarak geçiniyormuş. Çok geçmeden çiftçi gereksiz şeylere harcamaya başlamış bu parayı ve bir süre sonra yetmemeye başlamış. Çiftçi artık tavuğu sevip okşamıyor ona eskisi kadar değer verip sevmiyormuş. Çiftçi zamanla tavuğun karnında bir hazine olduğunu düşünmeye başlamış. Eğer tavuğu kesip karnındaki hazineyi alırsa ömür boyu zengin yaşayacağını düşünmüş. Çiftçi aç gözlü olmaya başlamış ve bir gün elinde bir bıçak ile kümese girmiş. Tavuk çiftçiyi öyle görünce kaçmaya başlamış. Çiftçi kararlıymış, tavuğu yakalamış ve anında kesmiş. Hemen tavuğun karnını kesip merak için karnına bakmış ama bir de ne görsün? Tavuğun karnı ne altın doluymuş ne de hazine varmış. Aç gözlülük yaptığını o anda anlamış ve pişman olmuş. Fakat tavuk öldüğü için iş işten geçmiş. Gerçekten doru ve eğitici bir masaldır. Biz önümüze düşeni yapmalı kimsenin önündeki şeyi almamalı,aç gözlülük yapmamalıyız. Çok güzel bir hikaye bu hikayeden açgözlü olmamalıyız mesajını aldım.Hayatta açgözlü olmamalıyız. Ödeve bak, kısacık hikaye. Ya insan bi' üşenmezde 20 sayfa yazar ya. Bu şey 3-4 paragrafcık bi'şey."} {"url": "https://www.masaloku.net/altinlarini-kaybeden-cimri", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar cimri bir adam varmış. Bu adam öyle cimriymiş öyle cimriymiş ki, bütün mallarını altınla değiştirmiş. Bir sandık altını olunca da gidip bir ağacın dibine gömmüş. Gelgelelim aklı hep altınlarındaymış. Altınlarını düşünmekten, bir zaman sonra gözüne uyku girmez olmuş. Yemeden içmeden kesilmiş. Gece gündüz demez, aklına estiği zaman gider, toprağı kazarmış. Sonra da altınlarını bir bir sayarmış. Rastlantı bu ya oradan geçen biri olanları uzaktan görmüş. Adam bu işin her gün tekrarlandığını anlayınca, durumdan şüphelenmiş. Bu adam delinin biri. diye düşünmüş. Bir zaman sonra bizim cimri yine o ağacın altına gidip, toprağı kazmış. Kazmış ama altınlar yerinde yok! Ne yapacağını şaşırarak, başlamış dövünmeye, çırpınmaya. Ne var? Ne oldu da böyle ağlıyorsun? diye sormuş. Daha ne olsun? Altınlarım yok olmuş. Hepsi çalınmış! Altının ha varmış, ha yokmuş. Harcayamadıktan sonra bir taş al, altın yerine onu göm. Senin için hiç fark etmez, demiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/anne-guvercin", "text": "Sarper: Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı. Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper: Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi. Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü...tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti. Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu. Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerideki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana, bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercini annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi. Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkan bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı. .."} {"url": "https://www.masaloku.net/aptal-esek", "text": "Bir zamanlar, bir adam, eşeğine bindirdiği tuz torbalarını her gün pazara götürüp satardı. Bir gün yolda bir dereyi geçmek üzereyken, eşeğin ayağı kaydı ve aniden dereye yuvarlandı. Tuz torbaları suya battı ve tuzlar suda çözündü. Eşek ayağı kalktığında oldukça mutluydu çünkü torbaların hepsi boşalmış yükü hafiflemişti. Sonraki gün yine aynı dereye geldiklerinde eşek, kendini suya bıraktı ve zavallı tuzcunun bütün tuzları yine suda eridi. Tuzcu, bu defa eşeğin bilerek kendini suya bıraktığını anladı ve ona bir ders vermeye karar verdi. Ertesi gün eşeğe sünger yükledi. Eşek, süngerin tuz çuvallarına göre daha hafif olmasından dolayı dereye gelene kadar güle oynaya zıpladı. Dereye girdiği gibi yine düşer gibi yaparak kendini suya bıraktı. Bu defa eşeğin ayağı kalkması hayli zor olmuştu. Çünkü eşeğin üstündeki süngerler suları çekmiş ve çok ağırlaşmıştı. Eşek dersini almıştı, o günden sonra artık sahibini kandırmamaya söz verdi. Tuzcu ile eşeği mutlu mesut yaşamaya devam ettiler."} {"url": "https://www.masaloku.net/asla-yalan-soylemeyen-cocuk", "text": "-Anneciğim, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitmek istiyorum... dedi. Çünkü o zamanlar Bağdat ilmin merkeziydi. -Senden ayrılmaya gönlüm razı olmuyor. Ancak seni de Allah yolundan alıkoymak istemem. Annesi Abdülkadir için yol hazırlıkları yaptı. En sonunda da oğluna lazım olur diyerek, 40 altını kaybetmemesi için bir kese içinde yeleğinin koltuk altına dikti. Sonra oğlunun gözlerinin içine bakarak şöyle dedi; -Sana son olarak nasihatim şudur ki, eğer beni ve Allah'ı memnun etmek istiyorsan asla yalan söyleme, doğruluktan ayrılma. Allah her zaman ve her yerde doğruların yardımcısıdır. Seyyid Abdülkadir annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Bağdat'a giden bir kervana katılarak yola çıktı. Hemedan yakınlarında dar bir geçide girdiklerinde kervanda bir bağrışma koptu. Eşkıyalar kervana saldırmışlardı. Bir anda bütün sandıklar yere yıkıldı, eşyalar yağma edilmeye başlandı. Haydutlar kervandakilerin neyi var neyi yoksa hepsini alıyorlardı. Eşkıyalardan biri de Abdülkadir'in yanına geldi. Onun fakir haline bakarak şaka olsun diye; -Söyle bakalım senin neyin var fakir çocuk? Abdülkadir; -Yalnız 40 altınım var, diye cevap verdi. Haydut önce şaşırdı sonra gülmeye başladı. İnanamadı ve tekrar sordu; -Doğru mu söylüyorsun? Abdülkadir: -Evet, doğru söylüyorum, 40 altınım var. Eşkıya meraklandı. Abdülkadir'i elinden tutup reislerine götürdü. Durumu reislerine anlattı. Haydutların başı; -Senin 40 altının varmış, doğru mu bu? Abdülkadir; -Evet doğru. Reis; -Söyle bakalım. Onu nereye sakladın? Abdülkadir; -Hırkamın içinde koltuğumun altında saklı. Bunun üzerine haydutlar hırkasının içinde, koltuğunun altında saklı bulunan 40 altını bularak reislerine verdiler. Herkes çok şaşırmıştı. Reis hayretle sordu; -Peki evladım, sen niçin üzerinde altın olduğunu söyledin? Eğer bize söylemeseydin onları bulamazdık. Abdülkadir; -Ben annemden ayrılırken, asla yalan söylemeyeceğime dair söz vermiştim. Arkadaşınız senin bir şeyin var mı diye sorunca, altınlarım olduğunu söyledim. 40 altın için verdiğim sözden döneceğimi mi zannediyorsunuz? Bu sözleri duyan haydutların reisi çok şaşırdı ve derin bir düşünceye daldı. Sonra etrafındakilere dönerek; -Yazıklar olsun bizlere. Bu çocuk kadar olamadık. Bu çocuk annesine verdiği sözünden dönmemek için her şeyini veriyor. Bizler ise Allah'a söz verdiğimiz halde, hiçbir zaman verdiğimiz sözlerde durmadık. O'nun yapma dediklerini yaptık yarın Allah'ın huzuruna çıktığımızda halimiz nice olacak? Sonra şöyle devam etti: -Sizler şahit olun. Şuanda bu çocuk benim kötü yoldan dönmeme sebep oldu. Şimdiye kadar yaptığım bütün günahlarım için pişman olup tövbe ediyorum. Bundan sonra iyi bir insan olup, Rabbim'in sevmediği işleri yapmayacağım. Reislerine çok bağlı olan haydutlar hep bir ağızdan; -Reisimiz, biz senden ayrılmayız. Sen hangi yolda yürürsen biz de o yolda yürürüz diyerek hepsi birden pişman olup tövbe ettiler. Kervandaki insanlardan ne aldılarsa hepsini geri verdiler ve bir daha haydutluk yapmayacaklarına söz verdiler. Seyyid Abdülkadir ise yoluna devam ederek Bağdat'a ulaştı. Orada ilim tahsiliyle meşgul oldu. Kısa bir zaman içinde çok ünlü bir alim oldu. Binlerce insanın Kötülüklerden vazgeçip iyi birer insan olmalarına vesile oldu. Siz siz olun asla yalan söylemeyin."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-ile-fare", "text": "Yoksul fare koca ormanda hep korku içinde yaşarmış. Tilkiden korkar, kurttan ödü kopar, en çok da yaban kedisini görünce dehşete düşermiş. Bırakın bu yabani hayvanları, çevresinde bir dal çıtırdasa yüreği ağzına gelir, korkudan bayılacak gibi olurmuş. Haşmetmeap demiş, sizden haddim olmayarak küçük bir ricam olacak. Şu ormandaki bütün hayvanlar arasında en zavallısı benim. Ne kadar kötü bir kaderim var! bütün ömrüm titremekle geçiyor. Bir yaprak düşse dizlerimin bağı çözülüyor. Bu korkuya artık dayanabilmem imkansız. Farecik öyle korkmuş ki, o korkuyla bütün ormanı bir nefeste koşup başka bölgelere taşınmış. Bir deliğe girip oradan uzun bir süre çıkmamış. Aslan ise bir süre daha farenin kendini bilmezliğine sinirlenmiş, sağa sola sataşmış. Ama nihayet sakinleşmiş. Karnının acıktığını hissedip ava çıkmış. Fakat yolunun üzerinde üstü örtülmüş bir tuzak varmış. Çukuru fark etmediğinden içine düşüvermiş. Ama kral aslan bu,öyle çukurlara düşüp kalır mı? Bu nedenle de korkmamış. Yukarıya hamle yapıp atlamaya hazırlanırken çukurun içinde bulunan ağın bütün vücudunu kapladığını hissetmiş. Bir kez daha hamle yapmış , ama nafile! Ağ inceymiş, fakat çok sık dokunduğundan aslanın bile koparamayacağı kadar sağlammış. Bütün gün kendini kurtarmak için çalışan aslan akşama doğru buradan çıkamayacağını anlamış. Ah benim saf ve gururlu kafam diye düşünmüş. Eğer bu sabah o fareyi kendime küstürmeseydim, o keskin dişleriyle bu ağı keser, beni ölümden kurtarırdı! Oysa şimdi burada öleceğim ve bunun nedeni de benim! Başkalarını küçümsemeseydim, herkesin kendince bir işe yarayabileceğini kavrasaydım yaşıyor olacaktım!diye düşünürken fare çıkagelmiş. Hızlıca ağları kemirerek Aslanı yakalandığı ağdan kurtarmış. Aslan mahçup bir şekilde fareye teşekkür etmiş. Bundan böyle benim en iyi dostumsun deyim fareyi yuvasına kabul etmiş. Bir ömür birlikte mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-ile-fil", "text": "Tam o sırada kocaman bir Fil, aslanın bu düşünceli halini görerek, kulaklarını ileri geri çırparak aslanın yanına geldi. Fil, Aslan kardeş, seni çok düşünceli gördüm. Seni bu kadar rahatsız eden ne? diye sordu. Senin gibi muazzam bir cüssesi ve gücü olan bir canlıya herhangi bir canlı zarar verebilir mi? diye sordu. Şu küçük Sivrisinek'i görüyor musun? Eğer kulağımın en iç kısmını sokarsa acıdan deliye dönebilirim. dedi. Aslan, filin bu cevabıyla en güçlü canlıların bile zayıf noktalarının olduğunu anlamıştı. Kendine güveni geldi ve hayatta hiçbir zaman sıkıntıların sevinçlerini gölgelemesine izin vermemeye karar verdi. Öğüt: Hepimizin zayıf noktaları var. Bunlardan şikayet etmek yerine hayattaki güzel şeylere odaklanmalıyız."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-ile-muhafiz", "text": "Bir zamanlar kral tarafından kötü muamele gören bir Muhafız varmış. Kralın ona yaptığı eziyete daha fazla dayanamayan muhafız saraydan kaçarak ormanda gizlenmiş. Muhafız ormanda sığınacak yer ararken, patisindeki diken nedeniyle yürümekte zorlanan bir aslana rastlamış. Muhafız, aslandan çok korkmasına rağmen cesaretini toplayıp aslanın pençesindeki dikeni çıkarmış. Aslan patilerindeki dikenden kurtulduğu için rahatlamış ve ormanının derinliklerine doğru gitmiş. Muhafız ormanda saklanacak yer ararken bir sincap ailesine rastlamış ve sincaplar onu ağaç kavuğundaki yuvalarında misafir edebileceklerini söylemişler. Muhafız bu teklifi memnuniyetle kabul etmiş. Fakat çok geçmeden kralın adamları muhafızın yerini öğrenmişler ve muhafız ile birlikte ona yardım eden sincapları yakalayıp cezalandırmaya karar vermişler. Kral, ceza olarak muhafızı ve sincapları bir aslanın inine atmış. Aslan, muhafızı görünce hemen tanımış. Ormanda patilerindeki dikeni çıkaran iyi kalpli adam olduğunu anlamış ve hiçbirine zarar vermemiş. Kral ve adamları bir süre bekledikten sonra oradan uzaklaşmışlar. Muhafız, sevimli sincap dostlarıyla aslanın ininden kurtulup ormana doğru yol almışlar. Sincaplar ormandaki mutlu hayatlarına dönerken, muhafız da kendisine yeni bir hayat kurmak için uzak diyarların yolunu tutmuş. Yaptığınız iyilikler size geri dönecektir.. Öyleyse iyi şeyler yapın ve başkalarına nazik davranın, dünyayı güzelleştirecek olan iyiliktir."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-ile-tavsan", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Uzak diyarların birinde suyu ve otu bol bir ormanlıkta çok zalim bir aslan yaşarmış. Ormanda yaşayan diğer hayvanlar aslandan çok korkarlarmış. O kadar çok korkarlarmış ki ormanın otundan ve suyundan yeteri kadar yararlanamıyorlarmış. Efendimiz! Sen bu ormanın kralısın, bizim hükümdarımızsın. Biz sizin her gün bir hayvanın peşinden karnınızı doyurmanız için koşup durmanıza üzülüyoruz. Size bir teklifimiz var. Bu sulak alanlardan yararlanmak ve bunun karşılığı olarak da her yemek vaktinde içimizden birini sana kurban etmek istiyoruz. Aslan emri altındaki hayvanların bu teklifini memnuniyetle kabul etmiş. Her gün sırayla bir hayvan aslanın huzuruna getirilip kurban ediliyormuş. Bizi aslandan kurtaracak, aynı zamanda hiç birimize zararı dokunmayacak bir yöntem buldum, demiş ve aslanın huzuruna çıkmış. Bu ormanın bir hükümdarı var, bizler ise onun askerleriyiz dedim. Bu ormanın hükümdarı benim. İstediğimi yaparım, istediğim hayvanı yerim, istediğim gibi davranırım, dedi. Bu kendini bilmez densizde kimmiş? Hadi bana göster onu. Baş üstüne efendim, demiş ve beraberce yola koyulmuşlar. Tavşan, aslanı derin ve berrak bir kuyunun başına getirmiş. İşte o densiz burada efendim, demiş. Kuyunun içine bakan aslan, suyun içinde kendi gölgesiyle tavşanın gölgesini görünce hiddetle kuyuya atlamış. Kuyunun içinde boğulmuş. Ne kadar çırpındıysa da kurtulamamış. Böylece, böylece ormandaki hayvanlarda aslandan kurtulmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-okuz-ve-cakal", "text": "Bir varmış, bir yokmuş.Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok çok uzak bir ülkende ihtiyar bir adam yaşarmış. Bu ihtiyarın aşırı derecede müsrif üç oğlu varmış. Bu oğullar babalarının mallarını har vurup harman savurur, sorumsuzca harcarlarmış. Oğullarının bu durumuna çok üzülen babaları, bir gün artık bu duruma bir son vermek için evlatlarını karşısına almış. Önce onları bir güzel azarladıktan sonra nasihat etmiş. Çalışmanın, helal kazancın, ailesinin rızkını temin için gayret etmenin öneminden bahseden etkili bir konuşma yapmış. Çocuklar bu defa babalarının öğütlerine kulak vermişler, ders almışlar ve yaşantılarına bir çeki düzen vermek için adım atmışlar. İçlerinden en büyük olanı Meyyun bölgesine doğru yola çıkmış. Yolda Şetrebe ve Bendebe adlı iki öküzün çektiği arabasını balçık bir yerden geçirmek isterken öküzlerden Şetrebe çamura saplanmış. Ne kadar uğraştılarsa da öküzü çamurdan kurtaramamışlar.Öküzün ağırlığından dolayı çamurdan çıkarmakta çok ama çok zorlanmışlar. Bunun üzerine, belki çamur kuruyunca kurtulup bize yetişir düşüncesiyle yanında bir adamla birlikte Şetrebe'yi orada bırakıp yollarına devam etmişler. Adam da bir süre sonra başın gelecek tehlikelerden korktuğundan dolayı öküzün yanından ayrılıp kervana yetişmiş ve öküz öldü deyip yalan söylemiş. Bataklıktan bir şekilde kurtulan Şetrebe, etrafta dolanırken sulak, yeşillik bir alana gelmiş. Orada karnını doyurmuş, günlerce otlamış ve eski gücüne kavuşmuş. Gücü kuvveti yerine gelince de keskin keskin böğürmeye başlamış. Meğer o bölgede yaşayan bir aslan varmış. Bu aslan o ormanın kralıymış, o çevrede bulunan bütün hayvanlar emri altındaymış. Kralımız hazır yiyici biri, hiçbir iş yapmıyor. Sanıldığı kadar da akıllı değil! Eğer kendimi ona tanıtıp zeki fikirlerimi beğendirebilirsem, kıt akıllı olduğu için onun gözünü boyayabilir, belki de yakın dostu olup katında derecemi yükseltebilirim. demiş. Kelile kardeşini uyarmış, ona nasihatte bulunmuş. Boş yere hayallere kapılmamasını, aslanın etrafında bir sürü yardakçı varken onun başarılı olamayacağını, hem kendini aslana tanıtsa bile onun gözüne girecek bir hünerinin olmadığını, bu sebeple belki kralın kendisine zarar bile verebileceğini söylemiş. Dimne ise aklı ve zekasıyla bu işi başaracağını söylemiş, bu işi yapmayı kafasına koymuş. Kelile ne yaptıysa Dimne bu fikrinden dönmemiş. Bunun üzerine aslan günlerdir korktuğu bu sesten bahsetmiş dostuna. Daha önce hiçbir şeyin kendisini bu ses kadar korkutmadığını, üstelik sesin sahibini de tanımadığını söylemiş. Dimne ise endişe etmemesi gerektiğini, zira sesi gür olan şeylerin içinin sandığımızdan daha boş olduğunu söyleyerek bu ses hakkında bilgi edinebileceğini söylemiş. Aslan buna çok sevinmiş ve Dimne'yi derhal sesin geldiği yere yollamış. Dimne bir süre sonra geri dönmüş ve sesin bir öküzden geldiğini, bütün bu böğürtünün kaynağının sadece bir öküz olduğunu, onun da zararsız ve kendi halinde biri olduğunu belirtmiş. Daha önce hiç öküz görmeyen aslanın endişeleri geçmemiş. Bunun üzerine Dimne Ben onu sizin huzurunuza getirip boyun eğdirecek, size itaat ettireceğim! diyerek aslanın yüreğine su serpmiş. Dimne öküzün yanına varmış, ormanların ve hayvanların kralı aslanın kendisini huzuruna çağırdığını, derhal gitmeleri gerektiğini söylemiş. Şetrebe ise eğer can güvenliğini garanti edebilirse gideceğini söylemiş. Dimne bu konuda garanti vermiş. Aslanın huzuruna varmışlar ve aslan öküzün cüssesine hayran olmuş. Dış görünüşünden dolayı ona saygı göstermiş. Şetrebe de aslana saygı gösterip övgü dolu sözler sarf etmiş. Zamanla birbirlerini sevip çok sıkı ve samimi bir dostluk kurmuşlar. Sırlarını, üzüntülerini, sevinçlerini paylaşır olmuşlar. Aslan artık öküze danışmadan bir iş yapamaz olmuş. Bu arada kıskançlık krizlerine giren Dimne, kardeşi Kelile'ye dert yanmış. Öküzün kendi mertebesini ele geçirdiğini, onun yüzünden kralın artık kendisine dönüp bakmadığını, bu sebeple aslanla öküzün aralarını açmayı planladığını, aklı ve zekasıyla bunu başaracağını söylemiş. Kelile ona yine nasihatler etmiş. Kelile iyi biriymiş. Bu zehirli düşüncelerden vazgeçmesi gerektiğini, iftiranın kötü bir davranış olduğunu, eğer bir de aslan bunu anlarsa sonucunun ölüm olmasından korktuğunu söylemiş. Dimne ise Kelile'ye hine kulak asmamış. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Dimne aslanın huzuruna çıkmış. Aslan onu görünce sitem etmiş. Uzun zamandır seni meclisimizde göremiyoruz, buna sebep olan nedir, yoksa bilmeden seni üzen bir şey mi yaptık? diye sormuş. Dimne, birtakım olayların kendisini huzursuz ettiğini, canının sıkıldığını belirtmiş. Aslan anlatmasını isteyince Dimne söze başlamış.Sevgili kralımız! Sağlam ve güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgilere göre meğer Şetrebe komutanlarınızla birlik olup arkanızdan haince planlar çevirirmiş. Meğer onun tahtınızda gözü varmış. Bu hain düşünceleri geldiğinden beri taşıyormuş. diyerek aslanın içine kuşku düşürmüş. Göstermelik üzüntülerle, yakınmalarla sözlerini pekiştirmiş. Aslanın bu iddialara inanmak istememiş. Şetrebe ile çok iyi dost olduklarını, onun hiç kötü niyetli birisi olmadığını, hatta ondan şimdiye kadar iyilik dışında bir şey görmediğini belirtmiş. Dimne ise Şetrebe'nin sinsi biri olduğunu söyledikten sonra Siz asil kralımızın bir danışmanı olarak bu uyarıyı yapmak zorundayım. Öncelikle kendiniz, sonra makamınız, sonra da halkınız için bu uyarımı ciddiye almanız gerekmektedir. demiş. Türlü söz ustalıkları yaparak, çeşitli yalanlar uydurarak, yalanlarını destekleyen hikayeler anlatarak aslanı kandırmış ve onu Şetrebe'den soğutmuş. Aslan, ne yapması gerektiğini danışınca da tek çarenin onu ortadan kaldırmak olduğunu söylemiş Dimne. Bu arada vakit geçirmeden Şetrebe'nin yanına gitmiş ve onu da aslana karşı kışkırtmış. Dimne sonunda aslan ile Şetrebe'nin dostluğunu bozmuş. Kralın, iri cüssesi ve lezzetli etinden dolayı uzun zamandır kendisini yemek istediğini, hatta Şetrebe'nin etiyle dostlarına ziyafet çekmek istediğini söylemiş. Bir şekilde Şetrebe'yi de yalanlarıyla kandırmış. Onun da içine kuşku düşürmüş ve aslana karşı düşmanlık tohumları ekmiş. Aslanla öküz bir süre sonra karşılaşmışlar. Aslan öküzü karşısında görünce ona kızgınlığından dolayı göğsünü şişirip dimdik bakmış. Öküz de aslanı bu halde görünce Dimne haklıymış meğer, bu aslan bu sefer beni parçalayıp yiyecek!deyip kendini savunmaya geçmiş. Ama ne çare ki aslan öküzün işini oracıkta bitirmiş. Ancak sonra üzüntüden kahrolmuş, yaptığı işe bin pişman olmuş. Dimne ise planının yolunda gitmesine ve öküzün ölmesine sevinerek evine gitmiş. Evde kardeşi Kelile 'yaptığın işi beğendin mi, iki dostu birbirine düşürdün' diyerek onu azarlamış. Kelile ve Dimne epey konuşup tartışmışlar. Nitekim gece yarısı evine dönmekte olan ve oradan geçen aslanın yakın dostu kaplan, Kelile ve Dimne'nin konuşmalarını duymuş. Ertesi gün aslanın annesine duyduklarını bir bir anlatmış. Annesi de aslana söylemiş ama bir sır olduğu için kimden duyduğunu belirtmemiş. Bunun üzerine Dimne aslanın huzura çağrılmış, yaptıkları sorulmuş. Sorgudan sonra da hapse atılıp zincire vurulmuş. Kelile, Dimne'yi hapiste ziyaret etmiş, iki kardeş dertleşmişler. Bunların konuşmalarını yan koğuştaki pars dinlemiş ve Dimne'nin itiraflarını duymuş. Bir süre sonra Dimne yargılanmaya başlamış. Aklının ve zekasının ürünü olan keskin savunmaları ve tezleriyle bir süre direnmiş. Hatta hakimler ve kral bile zaman zaman Dimne'yi suçsuz yere yargıladıklarını düşünmüşler. Ancak mahkeme çıkmaza doğru giderken önce kaplan, sonra da pars, Dimne hakkında bildiklerini ve duyduklarını mahkemede anlatmışlar. Bunun üzerine Dimne suçunu itiraf etmiş ve hapiste öldürülmüş. Yargılanırken yaptığına pişman olsa da bu durum onu ölümden kurtarmamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-olmak-isteyen-esek", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde sahibi ile birlikte yaşayan bir eşek varmış. Bu eşeğin diğer eşeklerden en büyük farklı, en büyük isteği imiş. Diğer eşeklerin hayali, daha az yük taşımak, daha fazla yiyecek yemek iken, bu eşeğin hayali bir gün aslan olmakmış. Sahibi bu eşeği Karakaçan diye çağırırmış. Hem çok tembel hem de çok hayalci olan bu eşek, bütün gün gezer, yatar, uyur ve hayal kurarmış. Kurduğu tüm hayallerde, ormanlar kralı bir aslan olduğunu düşünen Karakaçan, hayallerinde bütün hayvanlara krallık edermiş. Sahibi ise bu kadar tembel olmasına karşın onu seviyormuş. Ancak tembelliğine ve hayalciliğine bir çare bulmayı istiyormuş. Bir gün sahibi Karakaçan'a bir aslan postu getirmiş. Karakaçan bu postu görünce sevinçten havalara uçmuş. Hemen aslan postunun içine girmiş, 'Nihayet eşeklik etmekten kurtuldum.' demiş. Şimdi istediğim gibi ormana gidip, aslan gibi yaşayabilirim, diye düşünmüş. Doğruca ormanın yolunu tutan Karakaçan, az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Orman sandığından daha da uzakmış. En sonunda yorulup, bir ağacın altında uyuyakalmış. Sabaha dek uyumuş. Sabah olunca Karakaçan uyanmış. Bir de ne görsün. Ormandaki bütün hayvanlar onun başına toplanmış. Bu işe çok sevinen Karakaçan, en sert sesiyle, 'Ben ormanlar kralı aslanım' demiş. 'Hemen kralınıza selam verin' diye de eklemiş. Ormandaki hayvanlar, onun aslan olmadığını, aslan postu giymiş bir eşek olduğunu hemen anlamış. Bunun üzerine tilki hemen atlamış: 'Madem aslansın, aslan gibi kükre bakalım' demiş. Eşek başlamış 'aii aii' demeye. O kadar komik bir ses çıkarmış ki, bütün hayvanlar gülmeye başlamış. Bu sırada, ormandaki hayvanların arasında durumu izleyen kurt, eşeğin davranışlarına çok sinirlenmiş. Kurdun, kendi olmayı bilmeyen hayvanlara tahammülü yokmuş. Aklı başına gelsin diye eşeği kovalamaya başlamış. Kurttan kaçmak için eşek öyle hızlı koşmuş, öyle hızlı koşmuş ki, göz açıp kapayıncaya kadar sahibinin yanına gelmiş. Yaşadıklarından ders alan eşek, aslanlığın kendisine göre olmadığını anlamış ve eşek olmaktan mutlu olmayı öğrenmiş. O günden sonra, sahibinin verdiği bütün işleri mutlulukla yapmış ve elindekiyle yetinmenin en güzel duygu olduğunun farkına varmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-payi", "text": "Kurt üç pay ederek, geyiği aslana vermiş, keçiyi kendi almış, tavşanı da tilkiye vermiş. Aslan öfkeyle kükreyerek yerinden fırlamış. Kurda öyle bir pençe vurmuş ki zavallı bir darbeyle boylu boyunca yere serilmiş. Aslan tekrar tahtına kurulmuş bu kez tilkiye dönerek: Avlarımızı sen pay et. Dikkat et, adilce olsun. demiş. Tilki avları alıp, ilkin tavşanı aslana vermiş, demiş; Kralım, bu, sabah kahvaltınız için.. İkinci parçayı, keçiyi de aslanın önüne sermiş: Kralım bu da öğle yemeğinizdir. demiş. Üçüncü pay olan geyiği de kralımız bu da sizin akşam yemeğiniz olsun. demiş. Aslan sevinçle: Aferin tilki sana. Böyle adilce pay etmeyi ne zaman öğrendin? diye sormuş. Tilki: Siz, kurdu yere serdiğinizde kralım. demiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-prens", "text": " Gittiğim yerlerden size ne getireyim? diye sormuş. Yavrucuğum, kış ortasında gül bulmam çok zor. Ama senin için elimden geleni yapacağım, diyerek yola çıkmış. Adamcağız gittiği her yerde küçük kızı için gül aramış . Gördüğü bütün bahçelere girip bakmış. Bahçıvanlarla konuşmuş. Herkese soruyormuş. Bu kış kıyamette gül mü olur? diyerek tüccara gülüyorlarmış. Tüccar küçük kızının isteğini yerine getirememenin üzüntüsüyle eve dönerken karşısına bir saray çıkmış. Sarayın kocaman bir bahçesi varmış. Bahçenin bir yanı yaz, bir yanı kışmış. Bir yanı karla, bir yanı renk renk güllerle kaplıymış. Tüccar, hemen bahçeye girmiş. Kızı için bir gül koparmış . Tam bahçeden çıkacağı sırada karşısına bir aslan çıkıvermiş. Çiçeklerimden koparanın vay haline! diye kükremiş. Canımı bağışlaman için ne istersen yaparım. Yeter ki şu gülü küçük kızıma götürmeme izin ver, diye yalvarmış. Peki, kabul ediyorum. Eve gidince karşıma ilk çıkanı size vereceğim, demiş. Gülü alıp yoluna devam etmiş. Tüccar eve yaklaşınca babasının geldiğini gören küçük kız koşarak bahçeye çıkmış. Tüccarı ilk karşılayan o olmuş. Babasına sarılıp, öpmüş. Adamcağız ise başlamış sızlanmaya. Babası olanları anlatmış. Şimdi Aslan'a verdiğim sözü nasıl tutarım? demiş. -Verdiğin sözü tutmalısın, babacığım. Ben yarın Aslan'a giderim. Yalvarır yakarırım. Bana bir zarar vermemesini isterim, demiş. Sabah erkenden yola çıkmış. Aslan'ın yaşadığı saraya varmış. Aslan, aslında bir büyücü tarafından aslana dönüştürülen bir prensmiş. Gün doğunca aslan , oluyor, gün batınca tekrar prense dönüşüyormuş. Beraber ablamın düğününe gidelim, demiş. Sen yalnız git. Biliyorsun ışık benim için çok tehlikeli. Üzerime bir parça ışık gelse bu kez de bir kumruya dönüşürüm. Yedi yıl bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalırım, demiş Aslan Prens. Ancak karısı öyle ısrar etmiş ki sonunda Aslan Prens gitmeye razı olmuş. Kız, babasının evine varınca kocasını karanlık bir odaya kapatmış. Ancak kapının altından sızan incecik ışığı fark etmemiş. O anda da kocası Aslan Prens, sarı bir kumruya dönüşmüş. -Yedi yıl böyle kalacağım, dünyayı dolaşacağım. Nereye gitsem sana sarı bir tüy bırakacağım. Böylece beni izler, nerede olduğumu anlarsın, diyerek uçup gitmiş. Ardından karısı da yollara düşmüş. Kocasının bıraktığı sarı tüylerin arkasından yedi yıl dünyayı dolaşmış. Eşinin peşinden bir an olsun ayrılmamış. Ancak günün birinde kocasının bıraktığı tüyü bulamamış. Tüm aramalarına rağmen kumruyu bir türlü bulamıyormuş. Sonunda güneşe sormak aklına gelmiş: Sevgili güneş sen her yeri aydınlatıyorsun. Söyle bana buralardan geçen sarı bir kumru gördün mü ? diye sormuş. -Görmedim, güzel kız. Ama sana bir bohça vereyim. Başın darda kaldığında açarsın. Haydi, uğurlar olsun, demiş. Kız, güneşin verdiği bohçayı almış. Tekrar yollara düşmüş. Gece olunca aya: Karanlıkları aydınlatansın. gördün mü? diye sormuş. Her yerden esip geçersin. Söyle bana sarı bir kumru gördün mü? diye sormuş. Evet, gördüm. Kızıldeniz'e gitti. Yedi yıl dolduğu için yeniden aslana dönüştü. Orada bir canavarla dövüşüyor, demiş. Sonra devam etmiş. Dövüştüğü canavar aslında büyücü. şimdi beni iyi dinle. Kızıldeniz'in sağ kıyısında demir çubuklar vardır. On birinci çubuğu alıp canavara değdirdiğin anda her şey eski haline dönüşür. Kocan aslan olmaktan kurtulur . Canavar da büyücü kadın olur. Ne var ki sihir bozulur bozulmaz zaman kaybetmeden kocanı oradan uzaklaştır. Yoksa büyücü kadın senden önce davranıp kocanı götürür, demiş. Kız, Karayel'in söylediklerini aynen yapmış. Kocasını kurtarmış. Ama Karayel'in son söylediklerini unutmuş. Kocasını oradan hemen uzaklaştırmamış. Ve büyücü kadın, prensi kolundan yakaladığı gibi çekip götürmüş. Senin burada ne işin var? Kocan artık seni istemiyor. Benimle evlenecek. Üstündeki o elbiseyi hemen bana ver ve sarayımı terk et. Yoksa kocanı yeniden kumruya dönüştürürüm, demiş. Bunları bana satar mısın? diye sormuş. Bu gece prensin odasına girmeme ve onunla konuşmama izin verirsen, onları sana veririm, demiş, kız da. Büyücü kadın, kızın bu teklifini kabul etmiş. Çünkü altın tavuk ve civcivlerine sahip olmaktan başka bir şey düşünemiyormuş. Servetime servet , katarım. Bu kız, kocasıyla ne konuşursa konuşsun. diye düşünüyormuş. Gece olunca kız, kocasının yattığı odaya girmiş. Prens karşısında sevgili karısını görünce çok sevinmiş. Kız, tüm olanı biteni kocasına anlatmış. Büyücü fikrini değiştirmeden hemen buradan kaçalım, demiş. Birlikte kendi saraylarına doğru yola çıkmışlar. Ve ömür boyu birbirlerinden ayrılmamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-ve-minik-tavsan", "text": "Aslan bunu duyunca çok mutlu oldu. Her sabah ayağına kadar gelen avlarını afiyetle yiyordu. Yine bir gün, kurban olma sırası bizim minik tavşana geldi. Minik tavşan yaşamayı çok istiyor, kendi ayağıyla aslana yem olmayı da hiç istemiyordu. Her geçen saat aslanın sabrını zorluyor, tavşan ise gitmemekte ayak diretiyordu. Nihayet tavşan gitmeye karar verdi, aslanın huzuruna çıktı. Aslanın karnı çok acıktığından, tavşanın geç kalmasına hayli sinirlenmişti. Zaten el kadar canın var, bir de geç mi kalıyorsun? Neredeydin bu saate kadar diye minik tavşana bağırdı. Sevgili kralım dedi, sabah sizin yanınıza gelirken yolda bir aslanla karşılaştım, kralımızın yanına gidiyorum dedi. Kendisinin Kral olduğunu söyleyip size ağza alınmayacak sözler söyledi, canımı zor kurtardım.. dedi. Aslan kral bu duruma oldukça öfkelenmişti. Vay küstah vay! diye kükredi. Galiba eceline susamış, gidip güçlü pençelerimle ona bir ders vereyim. demiş. Tavşan ile aslan beraber diğer aslanı bulmak için yola düşmüşler. Bir zamanlar sonra bir kuyunun başına varmışlar. Sevgili kralım! Sizin için küstah sözler söyleyen, kendini bilmez aslan bu kuyunun içinde! dedi. Aslan kuyuya eğilince, suyun yüzeyinde kendi yansımasını görüp başka bir aslan sanmış, kükremeye başlamış. Aslan kükredikçe kuyudaki ses yankılanıp daha şiddetli yukarı geliyormuş. Aslan iyice sinirlenip kuyuya atlamış. Aslan, tavşanın oyununa geldiğini anlamış ama iş işten çok geçmişti.."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslan-ve-tilki", "text": "Uzun zaman önce bir ormanda bir çift aslan yaşıyordu. Bir sabah karısı ona nefesinin kötü ve nahoş olduğunu söyledi. Aslan bunu duyunca utandı ve öfkelendi, karısının söylediğine inanmadı ve ormandaki hayvanları nefesini kokup kokmadığını kontrol etmek için çağırdı. Önce koyun geldi. Ağzını ardına kadar açan Aslan, Koyun, söyle bana ağzım kötü kokuyor mu? Dedi. Koyun, aslanın dürüst bir cevap istediğini düşündü ve koyun, Evet dostum. Nefesinizde bir sorun var gibi görünüyor . Bu dürüstçe cevap aslanın pek de hoşuna gitmedi ve koyunun üzerine atlayıp pençeleriyle onu cezalandırdı. Sonra kurt geldi ve aslan kurda sordu; Ne düşünüyorsun? Nefesim kokuyor mu? Kurt koyunun başına ne geldiğini gördüğü için soruyu cevaplarken çok dikkatli olması gerektiğini anladı. Kurt, Nefesinizin kötü koktuğunu kim söylüyor? Dedi. Gül kokusu kadar tatlı bir nefesiniz var dedi. Aslan, kurdun cevabını duyunca Dalkavuk kurt! deyip, öfkeyle kükredi ve koca pençeleriyle hemen kurda saldırdı, kurdu da cezalandırdı. Sonunda sıra tilkiye geldi. Aslan tilkiye de aynı soruyu sordu. Tilki, koyun ve kurdun başına gelenleri gördü. Bu yüzden defalarca öksürüp boğazını temizledi ve sonra şöyle dedi, Ah Sevgili Dostum, son birkaç gündür soğuk almışım, hastayım. Bu yüzden hoş ya da hoş olmayan hiçbir şeyin kokusunu alamıyorum dedi. Aslan, tilkinin bu cevabına karşılık tilkiye hiçbir ceza veremedi. Öğüt: Kendinizi kötü bir duruma dahil etmeyin, aksi takdirde hiçbir suçunuz olmadığı halde cezalandırılabilirsiniz. Böyle durumlardan uzak durmak akıllıca olur."} {"url": "https://www.masaloku.net/aslanla-cakal", "text": "Günlerden bir gün, bir aslan ile çakal arkadaş olmuşlar. Dağlarda bayırlarda geze geze yorulmuşlar, acıkmışlar. Çakal kardeş, dağ bayır geze geze yorulduk. Gel bir av bulalım da aç karnımızı doyuralım. demiş. Çakal, aslanın bu teklifini kabul etmiş, beraber av bulmak için yola düşmüşler. Çok geçmeden yılkı atlarının otlandığı bir çayıra varmışlar. Tam ağzımıza layık görünüyorlar. Şu genç yılkı atlarından birini avlayalım da karnımızı bir güzel doyuralım demiş. Fakat bir sorunumuz var çakal kardeş demiş. Benim ava çıkmadan önce kızışmam gerekiyor. Çakal kardeş gözlerime bak bakalım, gözlerim kanlandı mı? demiş. Evet aslan kardeş, gözlerin kanlanmış demiş. O zaman av için hazırım demektir. Bak da gör, o yılkı atını tek hamlede nasıl avlayacağım. Aslan kükreye kükreye yılkı atlarının yanına varıp, gözüne kestirdiği genç bir ata pençe atmış. Zavallı at pençeyi yer yemez, yere yığılıp kalmış. Aslanla çakal kendilerine güzel bir ziyafet çekerek, karınlarını doyurmuşlar. Aslan kardeş, geçen defa karnımızı senin avınla doyurduk. Bu sefer avlanmak sırası bende. Hem senin nasıl avlandığını da gördüm. Ben de senin yaptığın gibi yapacağım, önce kızışıp sonra avımı avlayacağım. Çakal aslanın yaptığı gibi gerinmiş, titremiş, kendini silkelemiş. Aslan kardeş bak bakalım, gözlerim kanlandı mı? demiş. Çakal kardeş, gözlerin kanlanmamış demiş. Yahu boş ver sen onu; kanlanmış de. Eh, madem öyle dememi istiyorsun; peki öyleyse: Tamam kanlanmış. Tamam öyleyse. Seyret bak, atı tek hamlede nasıl avlayacağım. Şimdi gölerin kanlanmış işte çakal kardeş demiş. Çakala, geçenlerde ormanda rastladım. Baktım gözleri hala mosmor zavallının. Bu masalımız da burada bitti."} {"url": "https://www.masaloku.net/at-tilki-ve-aslan-masali", "text": "-Hayırdır dostum, böyle üzgün üzgün nereye gidiyorsun? Ah ah, ben üzülmeyeyim de kim üzülsün diye içli içli başından geçenleri tilkiye anlatmış. Aslan hazretleri! Nihayet kısmetimiz ayağımıza geldi! Şuracıkta bir at düşüp öldü, ağacın altında yatıyor. Bir çiftlik atı oldu besbelli, çünkü oldukça şişman. Günlerce ziyafet çekebiliriz. demiş. Aslan, tilkiye hak vermiş. Peki, bu koca atı mağaraya nasıl götüreceğiz? diye sormuş. Çok güçlü ayakların var. Atı senin kuyruğuna bağlarım, sen mağaraya giderken at da arkandan sürüklenir. demiş. At, ayağa kalktığı gibi, çiftliğe doğru dörtnala koşmaya başlamış. Aslan da arkasından sürüklenerek çiftliğe kadar gelmiş. Atın koca aslanı kuyruğundan tutup getirdiğini gören sahibi yaptığından çok utanmış. Aslanı avlayıp yaşlı ata ömrünün sonuna kadar bakmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/ataturkun-hayati", "text": "Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik`te Kocakasım Mahallesi, Islahhane Caddesi`ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası bir gümrük memuru olan Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım`dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın`dan Makedonya`ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım`la evlendi. Atatürk`ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule 1956 yılına değin yaşadı. Küçük Mustafa, öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi`nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi`ne geçti. Ancak Mustafa Kemal babasını çok küçük yaşlarda kaybetti (1888). Bu nedenle okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Mustafa ve annesi dayıları ile birlikte yaşamak üzere taşraya Rapla Çiftliği`ne gittiler. Onu annesi büyüttü. Mustafa çiftlikte çalışmaya başlamış, ancak annesi okula gitmemesi nedeniyle endişelenmeye başlamıştı. Sonunda, annesinin Selanik`teki kız kardeşi ile birlikte yaşamalarına karar verildi. Böylece Mustafa Selanik`e dönüp okulunu bitirdi. Selanik Mülkiye Rüştiyesi`ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye`ye girdi. Bu okuldaki Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına Kemal i ilave etti. Askeri Rüştiyeyi 1895 yılında bitirdikten sonra, Mustafa Kemal Manastırdaki Askeri İdadiye girdi. 1899 yılında Manastır Askeri İdadi`sini bitirip, 3 Mart 1899`da İstanbul`da Harbiye`nin hazırlık sınıfına kaydoldu. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu. Harp Akademisi`ne devam etti. 11 Ocak 1905`te kurmay yüzbaşı rütbesiyle Akademi`yi tamamladı. Sakarya Zaferi`nden sonra 19 Eylül 1921`de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal`e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923`te imzalanan Lozan Antlaşması`yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması`yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı. 23 Nisan 1920`de Ankara`da TBMM`nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti`nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı`nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922`de hilafet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu`yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923`te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet`in ilk hükümeti kuruldu. Atatürk ülke içerisinde sık sık seyahat etmiştir. Gemlik ve Bursa gezileri esnasında soğuk almıştı. Tedavi olmak ve dinlenmek üzere İstanbul`a geri döndü. Ama, ne yazık ki çok ciddi bir şekilde hastalanmıştı. 10 Kasım 1938 tarihinde saat 09.05`te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul`da Dolmabahçe Sarayı`nda hayata gözlerini yumdu, ama insanlarının gözünde ölümsüzlük kazandı, insanlarının kalplerinde yerini aldı. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici olarak Ankara Etnografya Müzesi`nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra naşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgahına defnedildi."} {"url": "https://www.masaloku.net/atmaca-ile-guvercinler", "text": "Bir zamanlar bir çiftlikte yaşayan güvercinleri sürekli rahatsız eden bir atmaca kuşu varmış. Zavallı güvercinler her gün atmaca korkusuyla yaşamak zorunda kalıyorlarmış. Atmaca, ne zaman güvercinlere saldırı yapsa hemen yuvalarına kaçıp saklanıyorlarmış. Atmaca, bakmış güvercinler hep tetikte olduğu için yakalayamayacak, bir plan düşünmüş. Güvercinlerin yuvasına gelip, Güvercin kardeşler neden benden kaçıyorsunuz? Ben size zarar vermek için değil sizinle arkadaş olmak için her gün buraya geliyorum. demiş. Atmacanın bu sözleri üzerine güvercinler bir toplantı düzenlemişler, ilk oturumda atmacayı kral olarak seçmişler. Atmaca tahta oturduğu günden itibaren her gün bir güvercini avlamaya başlamış. Güvercinler için durum artık eskisinden daha kötü olmuş. İçlerinden biri, Sonuçları iyice düşünülmeden yapılan işler, durumu daha da kötüleştirir."} {"url": "https://www.masaloku.net/avci-ile-kus", "text": "Mevlana'nın mesnevisinden nasihat dolu çok güzel bir hikaye.. Olmayacak sözü kim söylerse söylesin inanma. Sonra avcı onu bıraktı. O da uçup evin çatısına kondu. Orada da ikinci öğüdünü söyledi. Kuş ikinci öğüdünü verdikten sonra uçup ağacın dalına kondu ve üçüncü öğüdünü söylemeden önce, Karnımda 10 dirhem ağırlığında çok kıymetli bir inci vardı. O inci, seni de çoluk çocuğunu da zengin ederdi. Ne yazık ki kısmetin değilmiş dedi. Avcı, kuşun bu söylediklerini duyunca ah vahlar içinde feryat edip bağırmaya başladı. Kuş, Ben sana sakın elinden kaçan bir şeye üzülme demedim mi? Mademki elinden inci gitti, ne diye dövünüp duruyorsun? Sana verdiğim öğütleri anlamadın mı? Ben sana olmayacak bir şeyi kim söylerse söylesin inanma demiştim. Benim bütün ağırlığım üç dirhem gelmez. Karnımda nasıl 10 dirhemlik inci olabilir? Bu sözler üzerine adam biraz kendine gelir gibi oldu. Peki şimdi üçüncü öğüdünü söyle bakalım dedi. Kuş, Sana verdiğim iki öğüdü sanki tuttun da, benden üçüncü öğüdü istiyorsun. Uykuya dalmış bir kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum ekmekten farksızdır. Aptallık ve cahillik yırtığı yama tutmaz diyerek uçup gitti.."} {"url": "https://www.masaloku.net/ay-cesmesi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bin bir çeşit canlının ve rengin yaşadığı büyük bir orman varmış. Gel zaman, git zaman bu büyük ormanda kuraklık baş göstermiş. Hayvanlar susuz kalmış, ölümle burun buruna gelmişler. Ormandaki bütün dereler kurumuş, kuyuların suyu bitmiş, bitkiler sararıp solmuş. Susuz kalan hayvanlar güçsüz düşmüşler. Hele suda oynamayı çok seven filler hareket edemez hale gelmişler. Hortumları kaskatı olmuş. Yelpaze kulakları büzülmüş. Koskocaman gövdeleri sanki bir anda küçülüvermiş. Hayvanlar arasında sadece tavşanlar eski canlılıklarını kaybetmemişler. Her yere zıp zıp gitmişler. Uzun kulaklarını sallayarak arkadaşlarına selam vermişler. Çünkü tavşanlar evlerinin bahçesinde, su içebilecek çok zengin bir pınar bulmuşlar. Ama bunu ormandaki diğer hayvanlardan gizlemişler. Hele iri gövdeli filler burayı bulacak olursa, evlerinin başına yıkılacağından korkmuşlar. Öte yandan ormanda susuzluktan ölen arkadaşlarını düşünmüşler. -Bu sorunu mutlaka halletmeliyiz. Ne biz evsiz kalalım ne de onlar susuz kalsın demiş. -O zaman bunu gidip ormanlar kralına anlatalım demiş. Böylece tavşanlar ormanlar kralı ile konuşmaya karar vermişler. Susuzluktan perişan olmuş bir fil, tavşanlardan önce davranarak ormanlar kralına gitmiş. Uzun hortumunu güçlükle bir sağa bir sola sallayarak durumlarını anlatmış. -Günlerdir su içemiyoruz, su içemediğimiz için de bütün gücümüzü kaybettik. Ne olur derdimize bir çare bulun. Komşu ormandan bize su getirin. Ormanlar kralı aslan, üzüntüyle kükremiş. Arkadaşlarından bazılarını yanına çağırmış. -Arkadaşlar! Hemen ormanda araştırma yapalım. Herhangi bir yerde su kaynağı olup olmadığını öğrenelim, diyerek onları göndermiş. Aslanın arkadaşları, ormanı karış karış aramışlar. Tam umudu kesecekleri bir sırada, tavşanların evinin bahçesindeki pınarı bulmuşlar. Bu pınar, tavşanların daha önce keşfettikleri Ay Çeşmesi imiş. Tavşanlar, sadece geceleri bu sudan içtikleri için buraya Ay Çeşmesi adını vermişler. Aslanın arkadaşları buranın suyunu çok lezzetli bulmuşlar. Hemen gidip aslan krala durumu bildirmişler. Aslan arkadaşlarının getirdiği bu habere çok sevinmiş. Hemen fillerin en bilgesne bir haberci göndermiş. Fillerin bilgesi ormandaki tüm filleri haber göndermiş. Onlara bir su kaynağı bulunduğu müjdesini vermiş. -Günlerdir su içmeyen filler şimdi bizi de ezip geçerler. Hemen buradan çekilelim diyerek arkadaşlarını uyarmış. Çok geçmeden büyük bir sarsıntı olmuş. Tavşanlar, fillerin geldiğini anlamışlar. Hemen yuvalarına çekilmişler. -Filler yakında yuvalarımızı başımıza yıkacaklar. Baksana şu hallerine! diyerek üzüntüyle söylenmiş. Tavşanlar durumu, hemen gidip ormanlar kralına bildirmiş. -Aslan kral, arkadaşlarınız evimizin bahçesinde pınar buldu. Onu biz zaten daha önce bulmuştuk. Ama evimizin yıkılmasından korktuğumuz için kimseye söyleyemedik. Tam sizinle konuşmaya geliyorduk ki filler evimizi bastı. Şimdi ne yapacağımızı bilemiyoruz. Aslan kral, tavşanların söylediklerini dikkatle dinlemiş ve sonra da kafasını kaşıyarak konuşmuş. -Durum biraz karışık görünüyor. Filler de burada yaşıyorlar. Bu nedenle o sudan içmelerine hiç kimse engel olmamalıdır. Ama sizin evlerinize de zarar gelmemeli. Ne yapsak acaba? Tavşanların içinden en zeki olan Topkuyruk konuşmaya başlamış. -Aslan kral, benim bir fikrim var, demiş. Sonra da planını uzun uzun anlatmış. -Pekala Topkuyruk! Sana güveniyorumm... Fillerin de kalbini kırmadan bu işi çözümleyin. Onlar çok iri arkadaşlar ve hepsinin pamuk gibi yumuşak ve arkadaş canlısı kalpleri vardır. demiş. Tavşanlar aslan kralı selamlayarak oradan ayrılmışlar. Planlarını uygulamak için Ay Çeşmesine doğru gitmişler. O gece ay, gökyüzünde .gümüş bir tepsi gibi yusyuvarlakmış. Gecenin karanlığında sanki bir güneş gibi parlıyormuş. Topkuyruk tavşan, filleri, Ay Çeşmesinin etrafında bulmuş. Filler, günlerdir oradalarmış. Yanlarına çok fazla yaklaşmak istememiş. `Filler o koskocaman ayaklarıyla beni ezebilirler` diye düşünmüş. Sonra da önlem olsun diye yüksek bir tepenin üzerine çıkmış. Oradan fillere seslenmiş. -Fillerin bilgesini arıyorum. Verilleeeccek bir haberim var Bilge fil, kafasını yavaşça yukarı kaldırmış. -Bilge fil benim! Ne söyleyeceksen hhheemen söylemeye başla demiş. -Beni size ay gönderdi. Size aydan hhhaaber getirdim. Bilge fil, büyük bir şaşkınlıkla sormuş. -Ne demek istiyorsun sen? -Fil kardeş! Ay size çok kızgın. Çünkü siz günlerdir Ay Çeşmesinin başından ayrılmıyorsunuz. Başka bir hayvanın oradan su içmesine izin vermiyorsunuz. Ay sizi bağışlar mı bilmem? Bilge fil, tavşanın bu sözlerini dinledikten sonra şaşkınlığı bir kez daha artmış. Aydan özür dilemeye karar vermiş. Topkuyrukla beraber Ay Çeşmesinin başına gitmiş. Kaynağın başına vardıkları zaman tavşan, fili durdurmuş. Gümüş gibi parlayan ayın sudaki yansımasını ona göstermiş. -Bak görüyorsun değil mi?? AAy orada! diyerek sudaki ayı işaret etmiş. Fil ayın yüzünü durgun suda görünce şaşırmış. Pırıl pırıl parıldayan bu yüzden korkmuş. -Demek ki ay bu kaynakta yaşıyyooorrmuş, diye düşünmüş. Fil çok mahcup bir sesle sudaki aya doğru bakmış. Sonra da tavşana dönüp sormuş. -Ne yapmam gerekiyor? -Hortumunu suyla doldur! Fil hortumunu suya daldırarak suyla doldurmuş. Suyun içinde halkalar oluşunca ayın yüzü kırışık görünmüş. Fil bunu görünce ayın kendisine kızdığını zannetmiş. -Kaynağından su aldığım için, ay bana kızdı mı yoksa? diye titrek bir sesle sormuş. Tavşan, filin böyle düşünmesine çok sevinmiş. İçinden `Zeka, aslında en büyük güç` diye geçirmiş. -Kızmamış ama hoşlannmmmaamıştır da. Bunun üzerine fil, kaynağın başından çekilmiş. Hortumunu bir iki kez salladıktan sonra çok üzgün bir ses tonu ile konuşmuş. -Cahilliğimi bağışlaayın lütfen. Sizi biraz üzdük. Ama söz veriyorum bundan sonra suyunuzdan herkes faydalanacak. Fil sözlerini tamamladıktan sonra ayağa kalkmış. Ayın sudaki yansımasına bakmış. Sudaki dalgalanmalar bittiği için ayın yüzü eskisi gibiymiş. Fil de ayın kendisini bağışladığını düşünmüş. Gözleri heyecanla parıldayarak tavşana bakmış. -Beni affetti mi ne . dersin? -Şişşşt. Bu kadar yüksek sesle konuşma kızabilir. Ama bana kalırsa seni affetti. Yüzünün ifadesine baksana! Bunu duyan fil çok mutlu olmuş. Son bir kez yere eğilerek ayı selamlamış. -Tavşan kardeş! Beni uyardığın için sana minnettarım. Şimdi beni iyi dinle. Sana bir teklifim var, demiş. Sonra da sözlerine şöyle devam etmiş. -Dostum tavşan! İstersen diğer fillere de söyleyelim. Ormanın diğer ucuna hortumlarımızla su taşıyalım. Böylece buraya gelemeyecek diğer hayvanlar da su içmiş olur. Ne dersin? Tavşan filin bu teklifini çok beğenmiş. O gün akşama kadar ormandaki bütün filler su taşımış. Her biri hortumlarında taşıdıkları suları boş kuyulara dökmüşler. Diğer hayvanlar da bu kuyulardan su içmişler. Ormandaki hiçbir canlı susuz kalmamış. Ay Çeşmesinin suyu herkese yetmiş. Tavşanların evleri de yıkılmamış. O günden sonra ormandaki bütün hayvanlar iyi anlaşır olmuşlar. Birbirlerine her zaman yardım etmişler. Yedikleri yemeği, içtikleri suyu birbirleri ile paylaştıkları için, çok geçmeden kuraklı sona ermiş. . Orman tekrar o yeşil örtüsüne bürünmüş. -Zavallı tavşan, anlattıklına, gerçekten de inandığımı zannetti."} {"url": "https://www.masaloku.net/ayagina-diken-batan-karga", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir karga varmış. Bir gün ayağına bir diken batmış. Bu dikeni almış, bir kocakarıya götürmüş. Nine almış dikeni, ocağın üst başına koymuş. Bir gün beklemiş, iki gün beklemiş, karga gelmemiş. Bir akşam, kandilini yakıyormuş, kandilin fitili kaçmış. Dikeni almış, fitili çıkarayım diye, diken yanıvermiş. Tam o sırada,· fırrt .. demiş, karga da gelmiş. Ya dikeni, ya kandili. diye bağırmış durmuş. Artık kocakarının da canına tak demiş. Al kandili. demiş. Karga almış kandili, götürmüş. Oradan başka bir kocakarıya gitmiş. Karga tutturmuş: Ben kandilimi isterim... diye. Nine ne dediyse söz anlatamamış. diye bağırmış da bağırmış. Ninenin kafası şişmiş, kargadan başka türlü kurtulmanın çaresi olmayınca, vermiş ineği. Nine, sakla şu ineğimi. Ben sonra gelir alırım. demiş. O nine de bir gün beklemiş, üç gün beklemiş, Su karganın ineğini keseyim de misafirleri ağırlıyayım. demiş. Kesmiş ineği, mis gibi yemekler yapmış, misafirlere yedirmiş. İnek yenmiş, bitmiş. Domuz karga da sanki bunu bekliyonnuş. Fırrrt.. diye çıkmış gelmiş düğün yerine .. - Nine, demiş, ineğimi almaya geldim. Ya ineği, ya gelini ... diye bağırmış da bağırmış, durup dinlenmeden, saatlerce, Kocakarı da, düğün halkı da bıkıp usanmışlar. Vermişler gelini, kurtulmuşlar. Gelini almış karga, gidiyormuş. Dağda bir çobana rastlamış. Kaval çalıyormuş çoban. Çoban kardeş. O düdüğü bana ver de bu gelini sana vereyim. Bakmış çoban, telli pullu bir gelin. Almış gelini, düdüğü vermiş kargaya."} {"url": "https://www.masaloku.net/ayi-ile-tilki", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ülkelerden bir ülkede, günlerden bir gün, bir ayı ile tilki arkadaş olmuşlar.. Tilki, sözünü bitirir bitirmez tabanları yağlamış ve tepeyi tutmuş. Ayı, hamur humur diyene kadar, bağ sahibi yakınlaşmış ve köpeğine tut demiş... Zavallı ayı, o ağır gövdesi, şişkin karnıyla hay diyene kadar köpek yetişmiş. Ayı kabul etmiş. Sonra da: Peki ürünümüzü nasıl bölüşeceğiz? diye sormuş. Ayı, o yılı aç geçirmiş... Tilki de, beyler gibi yaşamış... Bereket versin ki, ayının kış uykusu var da... Zamanın geçmesi uzun sürmemiş... Derken bahar gelmiş, toprak uyanmış... Bizim ayıda da açlık kemiğe dayanmış... Tilkiye: Bu yıl tarla ekmeyecek miyiz arkadaş? diye sormuş. Kurnaz tilki, yine tilkice gülmüş: Ekeriz abicim demiş. Tilki, işin ciddiyetini anlamış. Anlamış ama, pes etmemiş: Yoksa ne yaparsın ayı kardeş? diye sormuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/aysecik-ile-yasemin-sultan", "text": "Ayşecik' in babası sarayın sütçüsüydü. Saray yakınlarındaki bir kasabada küçük bir çiftliği vardı. Her sabah saraya taze süt götürürdü. Çiftliklerinden saray rahatça görülüyordu. İki yıldır Ayşecik arada sırada, Baba ben de seninle geleyim. Sarayın nasıl bir yer olduğunu çok merak ediyorum der dururdu. Fakat babası Ayşecik' in kaybolacağından korkar, Biraz büyü de o zaman derdi. Günlerden bir gün, sabah kahvaltısından sonra babası kızına şöyle dedi: Ayşecik artık on yaşına girdin. Kocaman bir kız oldun. Yarın sabah hazır ol bakalım. Sen de benimle beraber geliyorsun. Ayşecik bu habere çok sevindi. Hemen babasına sarıldı, onu yanaklarından öptü. Annesi kızının bu coşkulu sevincine katıldı, üçü bir sevgi yumağı meydana getirdiler. Ayşecik ertesi sabah süt güğümlerinin at arabasına yüklenmesine yardımcı oldu. Arabaya bindi ve babasıyla birlikte saraya doğru yola koyuldular. Ayşecik sarayın bu kadar büyük olduğunu tahmin etmiyordu. Sarayın iç avlusunda babası süt güğümlerini teslim etmeden önce babasına sarayın içini görmek istediğini söyledi. Bunun üzerine saray görevlilerinden bir kadın Ayşecik' e yardımcı verildi. Ayşecik kadınla beraber sarayın odalarını, salonlarını gezdi, dolaştı. Bir koridordan geçerken karşıdan gelmekte olan beş kız gördüler. Görevli kadın, Ayşecik' e en öndekinin Yasemin Sultan olduğunu, bir şey sorarsa cevap vermesini, sözlerine dikkat etmesini usulca söyledi. Yasemin Sultan arkasında nedimeleri olduğu halde yanlarına yaklaştı. Ayşecik' i bir süre süzdükten sonra görevli kadına dönerek, Efendim, adım Ayşecik'tir. Bizim evden saray rahatça görülüyor. Hep merak ederdim, acaba nasıl bir yer diye. İşte sonunda bu amacıma ulaştım. Geldim, sarayı gezdim, gördüm. Gerçekten büyük ve güzel bir yermiş. Hayran olmamak elde değil. Burasını çok sevdim. Bizim evimiz buraya göre oldukça küçük. Fakat ben evimi de çok seviyorum deyince Sultan' ın arkasında duran nedimeler gülüştüler. Yasemin Sultan şöyle bir arkasına dönüp baktıktan sonra hafifçe tebessüm ederek, Ayşecik, gel istersen odama geçelim, orada konuşmamıza devam ederiz dedi. Ayşecik ile Yasemin Sultan, iki saati aşkın bir süre konuştular, dertleştiler. Sonra nedimeleri öğle yemeği için padişahın beklediğini Sultan' a haber verdiler. Ayşecik ile Yasemin Sultan, yarın sabah yeniden buluşmak dileğiyle ayrıldılar. Ayşecik babasıyla sarayın iç avlusunda buluştu. Süt güğümleri at arabasına yüklenmişti. Arabaya binip evlerine doğru yola koyuldular. Yemekten sonra padişah, Yasemin Sultan' a sütçünün kızı ile odasında görüştüğünden haberi olduğunu, bunu yanlış bir davranış biçimi olarak değerlendirdiğini, bir Sultan' ın alelade bir köylü kızıyla arkadaş olmasının saray erkanı tarafından hoş karşılanmayacağını söyledi. Ayşecik sizin tarafınızdan biraz olsun tanınsaydı, onun hakkındaki düşünceleriniz mutlaka olumlu olurdu. Ayşecik, alelade değil, fevkalade bir köylü kızıdır. İnsanlar giydikleri elbiselere, yaşadıkları çevreye bakılarak değerlendirilemez. Ayşecik... diye konuşurken, padişah sinirli bir şekilde ayağa kalktıktan sonra; Ayşecik veya Fatmacık, kim olursa olsun...Onunla bir daha görüşmeyeceksin!.. İşte bu kadar! diye bağırınca Yasemin Sultan ayağa kalktı ve ağlayarak uzaklaştı. Ertesi sabah babası süt güğümlerini görevlilere teslim ederken Ayşecik, saray avlusunda boşu boşuna bekledi. Öğle vakti babasıyla birlikte eve dönerken, cevabını düşünüp bulamadığı soru şuydu: Yasemin Sultan ile görüşmelerinin hangi sebepten ötürü engellendiği?.. Yasemin Sultan, Ayşecik ile görüştürülmemesine çok üzüldü. Yemeden, içmeden kesildi. Birkaç gün sonra hastalandı. Yatağında devamlı olarak Ayşecik..Ayşecik.. diye sayıklıyor, günden güne sararıp soluyordu. Ülkenin en iyi doktorlarının çabası boşuna oldu. Sonunda padişah Ayşecik' in saraya getirilmesini istedi. Yasemin Sultan Ayşecik'in gelmesine çok sevindi. Onun berrak bir su kadar temiz ve tatlı sesi hastalığının en iyi ilacı oldu."} {"url": "https://www.masaloku.net/basini-vermeyen-sehit-hikayesi", "text": "Türk hikayecilerinin öncüsü Ömer Seyfettin'den okunası bir hikaye.. Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafında otluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa'nın son kuşatmasından çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde, ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tam hisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgarın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar... yıkılmaz bir ölüm seddi halinde Kızılelma yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. Kuru Kadı içini çekti. Sonra Ah... dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin'e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş, Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı'dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert,gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi bir şeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder,geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona bizim yarasa derdi. Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı'nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar'a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükutu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı.Kalbinde ağır bir elem duydu. Hayırdır inşallah dedi.Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu. ... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakit ki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu. Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu. Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu. Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... Ama, yine haklarından geliriz! dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen haber toplarını atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen İşaret topu atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı. Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de deli derlerdi: Deli Mehmet,Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanları gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil'at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil'at nadanları sevindirir... derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı. Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar,kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar, kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı. Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini söyledi. Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin'di. Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal'in Vire ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncile, Zebur'a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu. gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü. on kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize iki bin kişi ile geldi. Teklif ettiği Vireyi kabul etmek isteyenler varsa ellerini kaldırsın! Kimsenin eli kalkmadı. -(~klanmı~ havlı_ at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım. Kuru Kadı'nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan. Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.Kuru Kadı'nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı. Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin'in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri Vire münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı. Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan işaret topları işitildi. Bu, Biz, dörtnala geliyoruz demekti. fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu. Ovada, Grijgal'e gelen yollardan bir toz dumanıdır kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak beş on gaziydi. Deli Mehmet'le Deli Hüsrevin takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin'inalayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu. Kuru Kadı'nın gözleri Deli Mehmet'i aradı. Bakındı, bakındı. Göremedi. Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş,kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda,bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını sallayarak, avazı çıktığı kadar bağınyor, Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: Vah Deli Mehmet'miş! diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet'in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı'dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev, Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı'ya doğru koşarak sordu. Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı. Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya. Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev'in kalkması Kuru Kadı'yı baştan can verdi, Allah Allah diyerek ileri atıldı. Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarıda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet'in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu. Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir. Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı, başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan, Gördün mü Deli Mehmet'in zevkini? dedi. Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı. Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet'in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu. Grijgal'de, komşu palankalarda Kuru Kadı için Deli oldu diyorlardı. Her an sonsuzluk badesini içmiş ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme,sonsuz sınırsız bir şevk, sükun bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl deniz çanağa sığmazsa,onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta daha ileri gitti, çok iyi okuduğu Mevlid-i Şerif lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü. Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet'in yeşil nurdan mezarı içinde sürdüğü ilahi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rast geldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı'nın arkasına dokundu. Bir gören daha var. O can herkese görünmez."} {"url": "https://www.masaloku.net/beyinsiz-geyik", "text": "Tilki ne yapsın ? Bir yandan kral, bir yandan kapı duvar komşusu. Ormanda geyiği arayıp bulmuş. Aslan seni istiyor, hadi gel, demiş. Ya, geleyim de beni yesin, değil mi ? Gelmem, demiş geyik. Geyikte etekler tutuşmuş, sevinçten uçmaya başlamış. Hemen tilkinin yanına katılıp aslanın inine gitmişler. Aslan, gelenleri duyunca, bir köşeye sinmiş, beklemiş. Tilki, önden buyur etmiş geyiği; geyik içeri girer girmez, aslan bir kükremeyle saldırmış, fakat geyik çabuk toparlanmış. Aslanda kocamış bir aslan ya, eli ermemiş, ayağı varmamış; ancak bir pençe atabilmiş, o da geyiğin kulağını sıyırıp geçmiş. Geyik,korkudan dörtnala kaçmış, hemen ormana gizlenmiş, izini de yok etmiş. Tilki, bu duruma fena bozulmuş tabii."} {"url": "https://www.masaloku.net/bilgi-dagarcigi", "text": "HACİVAT Karagöz'üm yüzyıllardır herkesi güldürürsün ama senin yüzünün güldüğünü ben pek kolay kolay göremiyorum. KARAGÖZ Köftehor, benim gibi bir gün iş bulur, üç gün işsiz kalırsan sen de gülmezsin! HACİVAT Canım hemen kızma! Bakıyorum bugün gözlerinin içi gülüyor da onun için söyledim. KARAGÖZ Hay hay, gözlerimin içi gülüyor, burnumun dışı göbek atıyor, kulaklarımın kenarı yerlere yatıyor. HACİVAT Hah hah hah!... Yine yanlış anladın, yani bugün pek neşelisin! KARAGÖZ Olmaz olur mu? Kaç gündür oğlum bana ilkokul ders kitaplarını okuyor. KARAGÖZ Köftehor bir yanda da okuma-yazma çalışıyorum. Sonra tekrar kendim okuyacağım. HACİVAT Desene bilgi dağarcığını dolduruyorsun! HACİVAT Efendim kabarcık doldurmak falan değil, yani bilgin artıyor. KARAGÖZ Hay hay, hem de neler neler öğreniyorum. Hele dünyanın döndüğünü hiç bilmiyordum da hemen belime bir ip hazırladım. KARAGÖZ Dünya olmadık zamanda hızlı dönmeye başlarsa, beni birden bulutlara fırlatmasın diye kendimi hemen belimden bir yere bağlayacağım. HACİVAT Karagöz'üm, anlaşılan senin bilgin de artsa saçmalamaktan vazgeçmeyeceksin! KARAGÖZ Asıl sen saçmalama da, kendine sağlam bir ip bulup beline sar! KARAGÖZ Sor da hemen vızır vızır cevabını al! KARAGÖZ Bunu bildim Hacı Cavcav, iki tane iki eder. KARAGÖZ Pataklarım ha, sen de zor şeyler sor! KARAGÖZ Ne gelecek, benim aklıma şişko sinek gelir. KARAGÖZ Bekleme, başka şeyler de sor! KARAGÖZ Kolay sorma pataklarım, en zorunuda sor! KARAGÖZ Düşündüm, çabuk sor Hacı Cavcav! HACİVAT Efendim, şu bildiğimiz su kaç şekilde bulunur. HACİVAT Allah iyiliğini versin! Su akıcı olarak, buhar ve donmuş olarak üç şekilde bulunur. KARAGÖZ Düşündükten sonra onları da söyleyecektim. KARAGÖZ Adamına göre değişir Hacı Cavcav! Kiminde otuz tane olur. Kiminde üç tane... Bazılarında da takma diş olur."} {"url": "https://www.masaloku.net/birlikten-kuvvet-dogar-hikayesi", "text": "Birlikten kuvvet doğar demiş atalarımız. Bu atasözümüzün anlamı şöyle; Birlik ve beraberlik içerisinde yapılan işler daha iyi neticeler verir, sıkıntılı konular bile kolayca halledilebilir. Yeter ki birlik olalım. Ölüm döşeğindeki yaşlı bir çiftçi, bu dünyadan ayrılmadan önce oğullarına hayat ile ilgili bir ders vermek istemiş. Beşini birden yanına çağırmış. Hepsi geldiğinde, yaşlı çiftçinin hizmetçilerinden biri odaya ince ince kesilmiş dal parçaları getirmiş. Yaşlı çiftçi oğullarına, Hepiniz birer tane alın, demiş. Kalanları da elinde birleştirip bir ip yardımıyla sıkıca bağlamış. Oğulları dalları sırayla almış. Yaşlı çitçi, Elinizdeki dalları kırmayı deneyin, demiş. Ve bütün çocuklar tek hamlede ellerinde olan dal parçalarını kırmayı başarmışlar. Ardından, elinde duran sıkı bağı en büyük oğluna verip Kır bakalım, demiş. Büyük oğlu, ne kadar uğraşırsa uğraşsın elindeki bağı kıramamış. Diğer çocuklar da denemişler ama başarabilse olmamış. Yaşlı çiftçi, amacına ulaştığı için gülümsüyormuş, Görüyorsunuz ya, dallar birlikte olduğundan hiçbiriniz o bağı kıramadınız. Eğer siz de böyle bir arada kalır, her şeye karşı beraberce savaşırsanız, hiçbir güç sizi yenemez. Ama en başta kırdığınız birer parça dal gibi ayrı ayrı olursanız, başınıza her şey gelebilir, demiş ve biraz duraksayarak sözlerine devam etmiş. Bu yüzden benim sizden son isteğim, hayata karşı her zaman birlikte durup birbirinize destek olmanızdır, demiş ve bütün çocuklarıyla sarılmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/borc-korkusu", "text": "KARAGÖZ Başıma bu da mı gelecekti. HACİVAT Saçmalamayı bırak da derdini anlat! Belki yardımcı olurum. HACİVAT Canım bundan şüphen mi var? Altı yüz yılık dostluğumuz var. Tabii yardım ederim. KARAGÖZ Öyleyse bana hemen borç para ver! HACİVAT Karagöz'üm para istemeyi bırak da bana derdini söyle! KARAGÖZ Aaaah ah Hacı Cavcav, her şey bugün yemekten sonra başladı. Sonra gidip iş ararım diye köşemde şöyle bir şekerleme yapıyordum. KARAGÖZ Kes sesini de dinle! Birden acı acı kapı çalındı. Kapıyı açmamla iki kişinin beni yaka paça dışarı çıkarmaları bir oldu. KARAGÖZ Ağzımı da kapattılar. Derken kendimi suratsız bir adamın önünde buldum. Bana olan borcunu neden vermiyorsun? diye bağırdı. KARAGÖZ Ne bileyim?... Borcum yok! dedim. Oğlun otomobil kredisi aldı, hanımın on tane bilezik kredisi aldı. dedi. KARAGÖZ Onları bırak, ben de kendime haber vermeden villa kredisi almışım Hacı Cavcav! KARAGÖZ Bilmiyorum ki ne zaman alıp yedik! KARAGÖZ Ne olacak, Ödeyemiyorsan, aldığın paraları geri ver! dediler. Veremem!... dedim. HACİVAT Hiç olmazsa Geri veririm! deseydin de, ödeme gününü ileri alıp bir çare arardık. Veremem!... dersen orada başına neler gelir. KARAGÖZ Geldi zaten... Suratsız adam bana öyle kızdı ki, kel kafama bir yumruk indirdi. Ben yere yuvarlandım. KARAGÖZ Köftehor, söyledim ya yere yuvarladılar diye! KARAGÖZ Gözümü bir açtım ki Hacı Cavcav, uyukladığım yerden düşmüşüm!"} {"url": "https://www.masaloku.net/boynuzlar-mi-bacaklar-mi", "text": "Uzaklarda bir ormanda gezmeye çıkan geyik, susuzluktan dili damağı birbirine yapışmış. Çok geçmeden dere kenarına gelmiş. Derenin berrak suyundan kana kana içmeye başlamış. Suyunu içtikten sonra tam dere başından ayrılacakken birde suyun üstünde yansımasını görmüş. Aman Allahım, ne güzel boynuzlarım varmış, çatal gibi, ay gibi.. Geyikcik boynuzlarının güzelliğine hayran kalmış. Boynuzlarıyla övüne övüne bir hal olmuş. Birden gözleri zayıf kalem gibi bacaklarına erişince o coşkun geyik sus pus oluvermiş. Nerede o ay çatalı boynuzlar, nerede o kalem gibi zayıf bacaklar ... Kahırlanmış, kararmış. Üzüntüden Kös kös oturmuş. O, öyle otururken ormanın içinden bir kaplan birden bir fırlamış geyiğin üzerine: geyikcik, hemen toparlanmış ok gibi kendini ileri atmış. Gövdesi ağır olan kaplanlar ne yapsa, geyiğin koşusuna yetişemez. Geyik, göz açıp kapayıncaya kadar dere başından ormanı buldurmuş. O korkuyla kaçarken ay çatalı boynuzları ağaç dallarına takılmış, yolunu engellemiş. Kaplan da bir koşu yetişip geyiği oracıkta paralamış. Ah, ah! demiş. Bir de kalem gibi zayıf diye bacaklarımı karalıyordum, boynuzlarım gibi var mı diyordum. Karaladığımdan iyilik gördüm de, övdüğüm bana edeceğini etti işte! Ne demişler: Ummadığın taş, baş yarar."} {"url": "https://www.masaloku.net/bremen-calgicilari", "text": "Bremen mızıkacıları olarak da bilinen masalımızda dört kafadar; Kedi, Köpek, Horoz ve Eşeğin macera dolu hikayelerini okuyacağız. Evvel zamanların birinde bir adam ve onun bir eşeği varmış. Eşek yorgunluk nedir bilmeden çuvalların hepsini taşırmış. Fakat gel zaman git zaman gücünden kaybetmeye ve çuvalları artık eskisi gibi taşıyamamaya başlamış. Eşeğin sahibi ise eşeği işe yaramaz olarak görmeye başlamış ve onu boş yere beslemeyi gereksiz görüyormuş. Eşek, bu durumun farkına varıp sahibini daha fazla rahatsız etmek istemediği için başını alıp çıkmış ve Bremen şehrinin yolunu tutmuş. Yük taşıyamıyorsa Bremen'de çalgıcı olabileceğini düşünmüş. Sorma eşek kardeş, çok yaşlandım. Gün geçtikçe eski gücümden hiçbir şey kalmaz oluyor. Ava gittiğimizde sahibimin istediği gibi koşamadığım için beni öldürmek istedi... Ben de son gücümle kaçıp kurtuldum elimden. Artık karnımı bu yaşlı halimle nasıl doyururum bilemem! Bu öneri köpeğin hoşuna gitmiş. İkisi birlikte yola çıkmışlar. Bir süre sonra yolun kenarında bir kedi görmüşler. Kedinin yüzüne baktıklarında çok kötü bir durumda olduğunu anlamışlar. Hayrola kedi, işlerin pek yolunda değil anlaşılan. Bizimle birlikte gel. Kediler müzikten anlar. Bremen'e gidiyoruz. Oraya varınca çalgıcı olursun! Kedi bu sözü hoş karşılamış ve teklifi kabul ederek beraber yola koyulmuşlar. Aslında havanın güzel olacağını bildiriyordum. Ama ben içeriden duydum yarın misafirler gelecek ve benim çorbamı yiyeceklermiş. Nasıl olsa bu akşam kellem uçacak. Bari ben de gırtlağım yırtılıncaya kadar bağırayım dedim. Horoz bu öneriyi beğenmiş ve dört yolcu birlikte yola koyulmuşlar. Bu dört yolcu aynı gün içerisinde Bremen'e gidemediler. Akşamleyin bir ormana varmışlar; burada geceleyelim demişler. Eşek ile köpek büyük bir ağaç bulup altına uzanmışlar. Kedi ve horoz da ağacın dallarına çıkıvermişler. Horoz uyumadan önce çevreye bakınmış. Uzakta küçük bir ışık görür gibi olmuş, arkadaşlarına seslenmiş: Işık görünüyor, yakınlarda bir ev olsa gerek! demiş. Aslında kalkıp oraya gitsek daha iyi olur. Burası hiç rahat bir yere benzemiyor. Köpek orada birkaç parça kemik, biraz et bulursa pek hoşuna gideceğini düşünmüş. Bunun üzerine ışığa doğru hareket etmişler. Yaklaştıkça ışığın parıltısı artmış. Sonunda içinde aslında haydutların mekan tuttuğu eve varmışlar. Kurulmuş bir sofra... Üstünde her türlü yiyecek ve içecek var. Ama içeride haydutlar var ve oturmuş keyif çatıyorlar. Tam da bize göre bir iş. demiş ve hafifçe gülmüş. Her kafadan haydutları kaçırmak için nasıl bir yol bulacaklarına dair ses çıkmaya başlamış. Sonunda bir çare bulmuşlar: Eşek ön ayaklarını kaldırıp pencereye dayayacak. Köpek eşeğin sırtına çıkacak. Kedi köpeğin üstüne tırmanacak. Horoz da uçacak, köpeğin tepesine konacak! Düşündükleri planı uygulamışlar. Sonra biri işaret verince hep bir ağızdan şarkı söylemeye başlamışlar: Eşek anırmış, köpek havlamış, kedi miyavlamış, horoz da ötmüş. Sonra apansız pencereden içeri dalıvermişler! Haydutlar bu acayip bağrış çığrış ve gürültüyü duyunca oldukları yerden fırlamışlar. İçeriye herhalde bir hortlak girdi sanmışlar. Arkalarına bakmadan ormana doğru kaçıvermişler. Bunun üzerine dört arkadaş sofraya yumulmuş, haydutların artıklarına saldırmışlar. Sanki kırk yıldan beri açmış gibi yemekleri atıştırmışlar. Yol yorgunu oldukları için az sonra da hepsi uykuya dalmış. Boş yere mantara basmamalıydık ama oldu! demiş. İçlerinden birisini seçerek eve bakmaya yollamış. Adam bakmış her yer sessiz ve mutfağa girmiş. Lambayı yakmaya eli gitmiş. Kedinin parıldayan gözlerini yanık ateş sanmış, kükürtlü bir çöp almış, bunu ateşte tutuşturmak istemiş. Ama kedi şakadan anlar mı? Adamın suratına atıldığı gibi tüm gücüyle tırnaklarını geçirmiş. Haydut o kadar çok korkmuş ki arka kapıya doğru kaçmaya başlamış ama orada yatan köpek onun üzerine atlamış, ayağından bir güzel ısırmış. Haydut, avluya yönelerek kaçmak istemiş ama eşek de arka bacaklarıyla bir çifte savurmuş. Bu gürültülere uyanan horoz da ötmeye başlamış. Sormayın demiş, evde korkunç bir cadı oturuyor. Yüzüme doğru atıldı cadı tırnaklarıyla tüm yüzümü çizdi. İşte bakın suratım ne hale geldi. Kapının önünde acayip bir adam var. Elinde kocaman bir kama bıçak var. Hiç acımadan ayağıma sapladı. Avluyu desen ne olduğunu anlamadığım bir kara koncoloz var.. Beni meşe sopasıyla patakladı. Dama da bir yargıç var: Getirin şu keratayı bana! diye bar bar bağırıyordu. Canımı zor kurtardım. O günden sonra bir daha dönmemek üzere haydutlar orayı terk etmişler. Dört Bremen çalgıcısının bu ev çok ama çok hoşlarına gitmiş. Böyle bir ev bulmuşken Bremen'e gitmekten de vazgeçmiş ve ömürlerini bu evde geçirmeye karar vermişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/bremen-mizikacilari", "text": "Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. Artık sahibime avda yardımcı olamayacak kadar yaşlandım, demiş köpek eşeğe. Sahibimde artık beni beslemiyor. Eşek gülmüş. Benimle Bremen'e gelsene şarkıcı oluruz, demiş. Bağıra bağıra şarkılar söyleyerek yola devam etmişler. Bir çiftlik evinin yakınlarından geçerken kendi seslerinden yüksek bir sesle irkilmişler. Kuk-ku-ri-kuuuuuuuuu!... Sonum geldi! diyormuş iri bir horoz. Sonra eşek, köpek ve kediye yana yakıla anlatmış: Bu akşam sahibimin konukları gelecek. Öyle hissediyorum ki beni pişirip yiyecekler. Eşek Endişelenme, seninki gibi bir ses bize çok şey katar. Haydi gel şarkıcı olalım, demiş. Akşam olduğunda hepsi çok yorulmuş. Bir şeyler yemek ve uyumak istiyorlarmış.İlerde penceresinden ışık süzülen bir kulübe görmüşler. Horoz uçup pencereden içeri bakmış. Dört soyguncu görüyorum, nefis bir sofranın başındalar, demiş. Bir planım var, demiş eşek. Birbirlerinin sırtına tırmanmışlar. En altta eşek, sonra köpek, onun üstünde kedi ve nihayet en tepede de horoz. Pencere yaklaşıp çıkarabilecekleri en yüksek sesle bağırmaya başlamışlar. İmdaaaaat! Bu bir hayalet! demiş soygunculardan birisi. Bence bir canavar! demiş ötekisi. Bence cadılar bastı! demiş öteki. Annemi istiyorum, demiş sonuncusu. Bir kaç dakika sonra dört şarkıcımız soygunculardan kalan sofradaymışlar. Geceleyin onlar uyurken soyguncular geri gelmişler. Ama hayvanlar hazırlıklıymış. Soyguncular içeri girer girmez, eşek Şimdi demiş ve saldırıya geçmişler. Soyguncular bir daha hiç dönmemecesine kaçmışlar oradan. Şarkıcılarımız da bu sevimli küçük kulübeye yerleşmişler. Bremen'e gitmeyi de bir süre ertelemişler, ama her gün şarkı söylemeyi unutmuyorlarmış.Eğer bir gün onları dinleme şansınız olursa, Bremen sakinlerinin ne büyük bir tehlike atlattıklarını anlamanız güç olmaz."} {"url": "https://www.masaloku.net/bulbul-ile-bahcivan-hikayesi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar bahçesine çok düşkün bir bahçıvan varmış. Bahçıvanın, bahçesinde en çok sevdiği köşe ise güllerin olduğu bölümmüş. Bahçıvan, güllerine bakmaya doyamazmış. Bir sabah bahçıvan, güllerinin günlük bakımını yaparken bir bülbül görmüş. Bülbül bahçıvanın en sevdiği kırmızı gülün dalına konmuş, türlü nağmelerle şarkı söylüyor, bir yandan da kırmızı bir gülün goncasını gagasıyla didikliyormuş. Bunu göre bahçıvan çok kızmış. Güllerimden uzak durmayı öğretirim ben sana! diyerek bülbüle bir tuzak hazırlamış. Çok geçmeden bülbül tuzağa yakalanmış. Bahçıvan bülbülü kaptığı gibi kafese kapatmış. Kafese kapatılan bülbül, derdinden neredeyse ölecekmiş. Ey bahçıvan! Benden ne istedin? demiş. Özgürlüğümü neden elimden aldın? Sen nasıl bahçende mutlu olabiliyorsan, ben de özgürce uçarken mutlu olabilirim ancak. Gel beni özgür bırak! diye yalvarmış. Bahçıvan ise Demek kabahatinin farkında bile değilsin. Sen benim kırmızı gülümü didikledin! diyerek bülbülü azarlamış. Bülbül Özür dilerim, gerçekten de kusurumun farkında değilim. Sen, farkında olmadan işlediğim bir kusur içi beni böyle ağır bir biçimde cezalandırıyorsun. peki benim gibi uçmaktan başka mutluluğu olmayan bi kuşu acımadan kafese kapatmanın cezası ne olmalı? diyerek kendini savunmuş. Bu sözleri düşünen bahçıvan, verdiği cezanın çok ağır olduğunu anlamış ve bülbülü serbest bırakmış. Bülbül de o günden sonra güllere karşı daha nazik davranmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/bulbul-ile-hukumdar", "text": "Çabuk onu bulun bana! diye bağırmış. Bahçıvan, her yeri aramış taramış, herkese sormuş ama bülbül bulamamış. Vezir çare olarak, hükümdara Bu birilerinin uydurduğu bir şey olsa gerek demiş. Buna çok sevinen saray görevlileri hemen bülbülün yaşadığı ormanını yolunu tutmuşlar. Bülbülün yaşadığı yere gelince; Küçük bülbül! diye bağırmış kız. Bülbül bir ağacın dalında görününce, Hükümdar, seni görmek ve sesini duymak istiyor. Bizimle gelmezsen hepimizi cezalandıracak demiş. Bülbül bunu kabul edince, yolda onun sesinden şarkılar dinleyerek birlikte saraya dönmüşler. Hükümdarın huzuruna çıkarılan bülbül, güzel sesiyle şaklamaya başlamış. Öyle yanık ötmüş ki, hükümdar hem duygulanıp gözlerinden yaşlar akıtmış, hem de çok mutlu olmuş. Bülbüle dile benden ne dilersen! demiş. Bülbül en güzel hediye, sizi mutlu görmek diye cevaplamış onu. Bütün herkesin sevgisini kazanan bülbül, saraydakilerin baş tacı olmuş. Bundan sonra sarayın bahçesinde yaşamaya, zaman zaman da güzel sesiyle hükümdara şarkılar söylemeye başlamış. Bütün ülke halkı, bülbülün şarkılarını dinlemek için sarayın çevresine toplanırlarmış orada bir. Günlerden bir gün hükümdara bir hediye sandığı gelmiş. Açtıklarında içinden mücevherler ile değerli taşlarla süslenmiş oyuncak bir bülbül çıkmış ortaya. Bir kurma kolu varmış bu camdan yapılmış oyuncak bülbülün üstünde. Bunu ayarladığınızda gerçek bir bülbül gibi ötmeye başlıyormuş. Bir zaman sonra, gerçek bülbül hükümdarın bu oyuncak bülbül geleli kendisiyle ilgilenmediğini görünce üzülmüş ve bir fırsatını bulup saraydan kaçmış. Her gün güzel sesiyle ötmeye devam eden oyuncak bülbül ise, günün birinde bozul vermiş. Hükümdar bülbülün sesini öylesine alışmış ki, o zaman gerçek bülbülün eksikliğini farketmiş ve ona haksızlık ettiğini anlamış. Üzüntüsünden hasta olup yataklara düşmüş. Hükümdar günden güne daha da kötüleşmiş ve halk onun durumuna çok üzülmüş. Onu yatağında çaresiz şekilde görünce, artık iyileşmeyeceğini düşünüp yeni bir hükümdar seçmek istemişler hemen. Hükümdarın hastalığı ve yeni hükümdar seçileceği haberleri saraydan kaçan bülbüle kadar ulaşmış. Hükümdarın sevgisini ve pişmanlığını öğrenen bülbül, ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen gelip hükümdarın yattığı odanın penceresine konmuş ve güzel sesiyle tekrar tekrar şarkılar söylemeye başlamış. Hasta yatağında bülbülün sesini duyan hükümdar, kendine gelmeye başlamış. Nihayet sabaha yakın, hükümdar iyileşip ayağa kalkmış. Kendisini iyileştirenin bülbülün sesini duymak olduğunu biliyormuş. Hükümdar bundan sonra onu hep seveceğine; bülbül de ona, arada bir gelip şarkı söyleyeceğine söz vermiş. Sabah saraydaki herkes hükümdarı ayakta görünce hem çok şaşırmış, hem de sevinmiş. Hükümdar sonraki hayatını sarayın bahçesindeki güzellikleri doya doya yaşayarak ve bülbülün tatlı nağmelerini dinleyerek geçirmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/buyukanne-masali", "text": "Bir zamanlar çok yaşlı bir büyükanne varmış. Saçları kar beyaz, yüzü kırış kırışmış. Ama gördüğü güzellikler karşısında bir yıldız gibi ışıl ışıl parlayan, sıcak bakışlı güzel gözlere sahipmiş. Kocaman güllü bir elbise giyer, birbirinden güzel hikayeler anlatırmış. Büyükannenin bir fermuarla açılıp kapanan kaim, eski bir kitabı varmış. Onu her zaman açıp okutmuş. Kitabın içinde de kurumuş sayfalar arasında yamyassı olmuş bir gül dururmuş. Tabii masanın üzerindeki vazoda duran taze gül kadar canlı ve güzel değilmiş. Ama o, kitabı açıp da, gülü görünce gözyaşlarını tutamazmış, birkaç damla yaş gülün üzerine düşüvermiş. Gözyaşlarıyla nemlenen gül birden canlanır, tazelenir ve çevreye mis gibi kokular saçarmış. Birden odayı bir buğu kaplar, her taraf yeşillenir, güneş ışıklarının, yapraklarında oynaştığı zümrüt yeşili ağaçlı, büyüleyici bir orman oluştururmuş. Yine öyle olmuş, büyükanne kitabı açıp, gülün üzerine bir damla gözyaşı akıtınca, gözünde güzel bir kız canlanıvermiş. Büyükannenin ölümüyle birlikte eski kitabı ve içindeki kurumuş gül yok olup gitmiş! Ama, büyükannenin ışıl ışıl gözleri hiçbir zaman unutulmamış. O, şu an kitabının sayfaları arasında sakladığı gülü ilk öptüğü günkü kadar genç ve güzelmiş... Çünkü ruhunun güzelliği cennette bir ışık gibi parlıyormuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/cam-agaci-masali", "text": "Masal bu ya Orman Perisi ağacın isteğini duymuş. Gelmiş sormuş, Söyle bakalım nasıl yapraklar istersin? demiş. Çam ağacı da, Ah! Şöyle pırıl pırıl parlasın, cam gibi parlak olsun. Uzaklardan görülsün. Demiş. Peri değneğini oynatmış ve bizim çam baştan aşağı kristal yapraklarla donanmış. Işıl ışıl olmuş bir anda. Çevredekiler hayran kalmışlar. Ağacın keyfine diyecek yokmuş, ama uzun sürmemiş bu keyif. Bir gece fırtına çıkmış.Rüzgarın şiddeti ile birbirine çarpan yaprakların hepsi kırılmış. Tabii o yılı öyle yapraksız geçirmiş ağaç. Ertesi yıl peri yine gelmiş. Olanları görünce bu kez gümüşten yapraklar vermiş ağaca. Ağaç gene pırıl pırıl olmuş herkes ona imreniyormuş. Ama gümüşten yaprağı olduğunu duyan gelmiş bir yaprak almış. Kısa zamanda ağaç gene çıplak kalmış. Üçüncü gelişinde ağaç, Periye, Ne olur yapraklarım gerçek yaprağa benzesin ama güzel koksun. Demiş. Peri de bir koku vermiş çama, ormanın taa öteki ucundan duyulmuş. Keçiler, kuşlar hepsi almış kokuyu. Gelip yemişler bu güzel kokulu yaprakları. Bizim çam ağacı gene yapraksız geçirmiş koca kışı. Ağaç sonunda gösterişten vazgeçmiş. Periye son kez yalvarmış. Eski yapraklarını istemiş. Diken diken olsunlar ama üstümde dursunlar, demiş. Peri de sihirli değneğini sallamış ve eski yapraklarını vermiş. Ama çamın son dileğini tam olarak vermiş. Çamın yaprakları hep üstünde kalacak. Demiş. O gün bugün de çamlar yapraklarını dökmeden kışı geçirirler."} {"url": "https://www.masaloku.net/ceylan-kaplumbaga-fare-ve-karga-masali", "text": " Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz. Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekleyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabii ki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda o da çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış. Avcı oraya gelip ağları parçalamış, tuzağıda bomboş görünce küplere binmiş. Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş. Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim. Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış. Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine."} {"url": "https://www.masaloku.net/ciftci-ile-kartal", "text": "Av sezonunun açılmasıyla avcılar ava çıkmışlar. İlk iş olarak ormanda bir tuzak kurmuşlar. Kartalın biri de avcıların kurduğu bu tuzağa yakalanmış. Ne yapmış ne etmişse tuzaktan bir türlü çıkamamış. Oradan bir çiftçi geçiyormuş, kartalın o güzelliğine, gözlerinin o bakışına dayanamamış, kurtarıp azat etmiş. Kartal da bilmiş kendine edilen iyiliği. Çiftçi gidip bir duvarın dibine oturmuşmuş; kartal bakmış ki duvar çürük, çöküverecek, hemen adamın üzerine doğru inip başından külahını kapıvermiş. Çiftçi hemen kalkıp arkasından gitmiş. Kartal çiftçiyi oradan uzaklaştırmak için külahı bir mesafeden sonra yere bırakmış. Çiftçi külahını alıp gene oturduğu yere dönmüş; bir de ne görsün? duvar çöküvermemiş mi! Kalsaymış, ölecekmiş, Tevekkeli değil! gördüğü iyiliğe karşılık o kuşcağız beni kurtarmak istemiş! demiş. Bu masaldan alacağımız öğüt: İyilik etmekten çekinmeyin, karşılık beklemeyin, kim bilir belki en zor anınızda o iyili gelir sizi bulur."} {"url": "https://www.masaloku.net/cinar-agaci", "text": "Sevgili çocuklar, yeni masalımızın adı Çınar Ağacı Masalı kısa ve öğüt verici masalımızı keyifle okumanız dileğiyle.. Bir zamanlar iki tüccar, başka bir ülkeye ticaret yapmaya gitmişlerdi. Günlerden sıcak ve güneşli bir günüydü. Hava o kadar sıcak ve kavurucuydu ki, yorgunluktan ve sıcaktan tüccarların yürüyecek hali kalmamıştı. Nihayet yol üzerinde koca bir çınar ağacı gördüler, gidip çınar ağacının gölgesinde dinlenmeye geçtiler. Şu ağaca bak' Hiçbir işe yaramıyor, ne meyvesi var ne kuruyemişi var. Bu ağaçtan kereste bile olmaz. demiş. Güneşin altında kavrulurken sığınacak yer arıyordun. Nihayet Gölgemde rahatlıyorsun ve beni bu şekilde ifade etmen doğru değil. Ahlaki: Bizlere karşı yapılan iyilikler için minnettar olmalıyız."} {"url": "https://www.masaloku.net/ciplak-kral-masali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkelerin birinde bir Kral yaşarmış. Süse püse öyle düşkünmüş ki, eline geçeni üste başa harcarmış. Günün her saatinde elbise değiştirirmiş. Gelip geçen yabancı kalabalığından, başkent cıvıl cıvıl bir şehirmiş. Günün birinde kendilerine dokumacı süsü veren ve dünyanın en güzel kumaşını dokumasını bildiklerini söyleyen iki düzenbaz şehre gelmiş. Olağanüstü güzellikte olan sadece kumaşın renkleri ve deseni değilmiş. Bu kumaşla dikilen elbiselerin şaşılacak bir özelliği varmış: Görevini yerine getirmeyen ya da akılca geri olan kişiler bunları göremezmiş. Kral, Bu elbiseler paha biçilmez diye düşünmüş. Sayelerinde hükümetimin değersiz memurlarını tanıyabileceğim. Becerikliyi budaladan ayırabileceğim. Evet, bu kumaş benim için biçilmiş kaftan. Kral, işlerine hemen başlayabilsinler diye iki düzenbaza peşin para vermiş. Sahte dokumacılar da iki tezgah kurmuşlar. Masaların üstünde hiçbir şey olmadığı halde çalışır gibi yapmışlar. Durmadan ince ibrişimle en iyi cins sırma işliyor, fakat hepsini torbaya tıkıp, boş tezgahlarda gece yarılarına kadar çalışıyorlarmış. Kral içinden, Gidip şunların yaptıklarını gözümle göreyim. diye geçirmiş. Bir taraftan da, budalalarla beceriksizler kumaşı göremeyecekleri için içi burkuluyormuş. Hoş, kendinden şüphesi yokmuş, ama insan hali. Yapılan işi incelemek üzere önceden başka birini göndermeyi daha uygun bulmuş. Kral, Dokumacılara ilk önce ihtiyar Başbakanımı göndereyim, demiş. Kumaştan en iyi anlayacak odur. Tecrübesi, aklı, fikri herkesten üstündür. Namuslu, yaşlı Başbakan, iki düzenbazın boş tezgahlar başında pala çaldıkları odaya girmiş. Gözlerini dört açarak, Hay Allah! Bir şey göremiyorum, diye düşünmüş, ama bozuntuya vermemiş. Biz de memnun olduk, demişler dokumacılar. Yalancıktan isimler takarak, olmayan desenleri ve renkleri bir bir göstermişler. Düzenbazlara para, ipek ve sırma dayanır gibi değilmiş. Hepsini cebe indiriyorlarmış tabii. Bir süre sonra, kumaşı incelemek ve bitip bitmediğini öğrenmek üzere Kral başka bir bakanını göndermiş. Adamcağızın içine, Pek budala sayılmam ama, yerimi dolduracak adam değil miyim yoksa, diye bir kurt düşmüş. Fakat, Adam sen de, doğruculuk bana mı kaldı, otururum oturduğum yerde, diyerek rahatlamış. Kumaşı ballandıra ballandıra övüp hayranlığını belirtmiş. Sonra da Kral'a giderek, Eşsiz, göz kamaştırıcı, diye kumaşı öve öve bitirememiş. Kumaş şehirde dillere destan olmuş. Artık sıra Kral'a gelmiş. İçlerinde iki namuslu bakanın da bulunduğu kalabalık bir grup eşliğinde, dolandırıcıların yanına gitmiş. Başını memnunlukla sallamış, dili varıp da gerçeği söyleyemeden, tezgahı seyretmiş. Maiyetindekiler de birer birer yaklaşıp, Göz kamaştırıcı, deyip duruyorlarmış. Hatta öğüt verip bu elbiseyi ilk büyük törende giymesini bile söylemişler. İki düzenbaza nişan verilmiş, dokumacı başı diye birer rütbe almışlar. Tören gününden bir gece önce, adamların gözüne uyku girmemiş, on altı mum ışığında çalışıp sabahlamışlar. Kimse bir şey görmediğini söylemek istemiyormuş. Çünkü bunu söylerse, bönlüğünü, başarısızlığını açıkça ilan etmiş oluyormuş. Çocuğun biri, Üstünde elbiseye benzer bir şey göremiyorum, diyecek olmuş. Babası, Ulu Tanrım, temiz yürekli çocuğumun sesini sen işit, demiş. Çocuğun sözleri halk arasında yayılmış, etrafta bir fısıldaşma olmuş. Küçük bir çocuk varmış, Kral için elbisesi falan yok, diyormuş. Nihayet bütün halk, Kral ÇIPLAK! deyivermiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/cirkin-ordek-yavrusu", "text": "Umarım değişir.. dedi şefkatle. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona çirkin ördek yavrusu diye sesleniyorlardı. Zavallı yavru ördek o kadar üzgündü ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Biraz dinlenmeye karar verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku... Ama yapabileceği hiçbir şey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi. Sabah suyun sesiyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden oradan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı. Günlerce bir göl bulabilmek için yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yalnız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu. Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu fark etti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu. Ödevimde yardımcı oldu, teşekkür ederim. Kısa olarak arıyordum ve bu tamamen istediğim gibi, Teşekkürler,"} {"url": "https://www.masaloku.net/cizmeli-kedi-masali", "text": "Bir zamanlar, üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi miras kalmış. Küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş. Kedi ne işine yarar ki insanın? diye yakınmış. Pişirip yiyemezsin bile. Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş. Kötü bir mirasa sahip olmadığınızı göreceksiniz efendim. Bana boş bir çuval ve bir çift de çizme verirseniz, neye yarayacağımı görürsünüz. Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin istediklerini yapmış. Kedi çizmeleri giyince ayna karşısına geçmiş ve kendini pek beğenmiş. Sonra kilerden taze bir marulla güzel bir havuç seçip ormanın yolunu tutmuş. Yüce efendimiz, size efendim Marki 'den bir hediye getirdim, demiş. Bu hediye Kral'ın çok hoşuna gitmiş. Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yolunu gözler olmuş. Derken Çizmeli Kedi 'nin dört gözle beklediği gün nihayet gelmiş çatmış. Bana sakın neden diye sormayın ve bu sabah ırmağa gidip yıkanın, demiş sahibine. Çizmeli Kedi, o sabah Kral'ın Prenses 'le, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğini biliyormuş. O sabah, Kral'ın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi telaşla yanlarına yaklaşmış. Yardım edin! Yardım edin! diye bağırmış. efendim Marki boğuluyor! Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış. Fakat Çizmeli Kedi bununla da kalmamış. Kral'a, efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini aldıklarını söylemiş. Kral, hiç gecikmeden Marki 'ye bir takım elbise yollamış. Tahmin edeceğiniz gibi Çizmeli Kedi'nin sahibi, kendisine Marki denmesine çok şaşırmış, ama akıllılık edip hiç sesini çıkarmamış. Marki güzelce giydirildikten sonra Kral onu gideceği yere götürmek için faytonuna davet etmiş ve kızıyla tanıştırmış. Prenses, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olan Marki'ye bir bakışta aşık olmuş. O sırada Çizmeli Kedi koşa koşa oradan uzaklaşmış. Çok geçmeden büyük bir tarlada ot biçen insanlara rastlamış. Beni dinleyin! diye bağırmış. Kral bu yöne doğru geliyor. Size bu tarlaların kime ait olduğunu sorarsa ona efendim Marki'ye ait olduğunu söyleyeceksiniz. Yoksa sizi dilim dilim doğrattırırım! Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynı şeyi onlara da söylemiş. Sonra tekrar koşmuş ve her rast geldiği insana aynı şeyleri tekrarlamış. Derken Dev 'in şatosuna varmış. Kral'ın Faytonu Çizmeli Kedi'nin geçtiği yerlerden geçerken Kral her rast geldiği insana, Bu tarlalar kime ait? diye soruyormuş. Her defasında da aynı cevabı alıyormuş. Kral, Marki'nin bu kadar çok toprağa sahip olmasına şaşırmış. O sırada Çizmeli Kedi Dev'in şatosunda başka bir işler çevirmekle meşgulmüş. Dev, demiş Çizmeli Kedi, Dev'in nefesinin kokusundan iğrendiğini gizlemeye çalışarak. Senin aynı zamanda müthiş bir sihirbazlık gücünün olduğunu söylüyorlar, doğru mu? Öyle diyorlarsa, öyledir, demiş Dev alçakgönüllülükle. Örneğin, istersen hemen bir aslana dönüşebildiğini söylüyorlar, demiş Çizmeli Kedi. Bunu söyler söylemez Dev hemen kendini bir aslana dönüştürüvermiş. Çizmeli Kedi kendini dolabın üzerine zor atmış. Dev tekrar eski haline dönünce dolaptan aşağı inmiş. Mükemmel! demiş Çizmeli Kedi. Ama fare gibi küçük bir şeye dönüşmek senin gibi cüsseli biri için imkansız olmalı! İmkansız mı? diye gülmüş Dev. Dokuz canından dokuzunu da sefa içinde sürmüş ve bir daha da fare avlamasına gerek kalmamış. Gökten üç elma düştü; biri masalı yazanın, biri okuyanın, biri de bu masalı dinleyenin başına.. Merhaba biz burak ve büşra bugün büşraya en sevdiğim masalı okuyacağım herkese tatlı rüyalar birde şuan çok şimşek çakıyor birde büşrayla birbirimizi çok seviyoruz ."} {"url": "https://www.masaloku.net/coban-ali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Çoban Ali adında bir çoban yaşarmış. Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla baş başa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık. Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir danstır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak. Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali'nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş. Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış. Kimdir bu kadar güzel çalan acaba? diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali'yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek. Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya bir şey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur a, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş. İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken cup diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş. Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden. Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir oyana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga. Ümitsiz bir aşk o zaman seninki. Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek. Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor. Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler... Hepsi çok güzel. Doğa katıksız olunca çok güzeldir. Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı. Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi. Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi. Evet. İşte doğanın aşkı diyoruz sen gelirken. Çoban Ali, kavalı yine dudaklarına götürüp yavaştan üflemeye başlamış. O güzelliği anlatmak istercesine, nefesini öyle kullanmış, öyle güzel ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte. Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış. Balıkçı omzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sessizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı otlanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sessizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye. Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş, Belki küçük balık duyar da çıkar diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın, Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran. Her şeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir. Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte."} {"url": "https://www.masaloku.net/coban-ali-masali", "text": "Bir zamanlar, uzak bir köyde Çoban Ali adında küçük bir çocuk yaşardı. Çoban Ali, sürüsünü otlatmak için geniş ve yeşil vadilere götürürdü. Vadi o kadar güzeldi ki, içinde ırmaklar akar, çeşit çeşit kuşlar, ağaçlar ve bitkiler yaşardı. Çoban Ali, bir gün sürüsünü otlatmaktan sıkılmış, kendine bir eğlence arıyordu. Bir tepeye tırmandı ve Yardım edin! Yardım edin! Kurtlar sürüye saldırıyor! diye bağırmaya başladı. Çoban Ali'nin haykırışını duyan köylüler, ellerinde sopalar ve baltalarla kurt sürüsünü uzaklaştırmak için vadiye doğru koştu. Vadiye geldiklerinde kuzuların otladığını, Çoban Ali'nin de bir ağacın altında oturduğunu gördüler. Çoban Ali, köylülere bakarak kıs kıs gülüyordu. Köylüler Çoban Ali'nin onları aldattığını anladı ve bir daha böyle bir harekette bulunmamasını söylediler ve köye döndüler. Çoban Ali, ertesi gün aynı şeyi yaptı ve Yardım edin! Yardım edin! Kurtlar sürüye saldırıyor! diye bağırdı. Çoban Ali'nin bağırışlarını duyan köylüler vadiye koştu ama yine Çoban Ali'nin kendilerine güldüğünü gördüler. Sinirlendiler ve bunu yapmaması için onu tekrar uyardılar. Aradan bir iki gün geçmişti, Çoban Ali sürüsünü otlatıyor, bir yandan da kavalını çalıyordu. Birden bire sürünün bağrışlarını duydu, sürüye kurtlar saldırmış, sürüdeki kuzular canlarını kurtarmak için sağa sola kaçıyordu. Çoban Ali bağırdı, Yardım edin! Yardım edin! Kurtlar sürüye saldırıyor! ancak köylüler Çoban Ali'nin yine şaka yaptığını düşündü, kimse yardıma gelmedi ve kurt sürünün yarısını yedi. Çoban Ali, sürüsünün geri kalanını alarak ağlaya ağlaya köye döndü. Köylüler, Çoban Ali'yi gördü ve ona ne olduğunu sordu. Çoban Ali, cevap verdi, Kuzuları otlatırken aniden kurtlar sürüye saldırdı ve yarısını yedi. Yardım için ağladım, ne kadar bağırdıysam kimse yardımıma gelmedi dedi. Çoban Ali hatasını anladı ve bir daha böyle bir davranışta bulunmayacağına söz verdi."} {"url": "https://www.masaloku.net/cocuk-haklari-nelerdir", "text": "Sevgili çocuklar, haklarımızı biliyor muyuz? Her bireyin, her canlının olduğu gibi çocukların da bu evren üzerinde bir takım hakları vardır. Lütfen dikkatlice bu yazıyı okuyup haklarımızı öğrenelim.. Çocuklar hukukun öncelikli ve en temel konusudur. Çocukların özel olarak korunması hukuksal alanda bir anayasal emirdir. Çünkü çocuklar bedensel, zihinsel yönden en güçsüz, en bağımlı kimselerdir. Dünya üzerinde birçok çocuk ya savaş ortasında ya da açlık sınırında yaşamını sürdürmektedir. Bu koşulları ortadan kaldırmak ve onlara daha iyi bir yaşam sağlamak amacıyla hazırlanan Çocuk Hakları Sözleşmesi, 191 ülke tarafından kabul edilmiştir. Türkiye'nin de 1990 yılında imzaladığı bu sözleşme toplam 54 maddeden oluşmaktadır. Taraf ülkeler bu sözleşmeyi hazırlarken çocuğun kişiliğinin tam ve uyumlu olarak gelişebilmesi için mutluluk, sevgi ve anlayış havasının içindeki bir aile ortamında yetişmesinin gerekliliğini kabul etmişlerdir. Ayrıca çocuğun toplumda bireysel bir yaşantı sürdürebilmesi için her yönüyle hazırlanmasının ve özellikle barış, değerbilirlik, hoşgörü, özgürlük, eşitlik ve dayanışma ruhuyla yetiştirilmesinin gerekliliğini savunmuşlardır. Öncelikle çocuk bir insandır ve insan olarak o da sevgiye ve küçük olduğu için daha fazla şefkate ihtiyacı vardır. Çocuk toplumun bir parçası ve gelecekteki toplumun güvencesidir. Bu bakımdan çocuk haklarının özgürlük içinde ve dengeli bir şekilde korunması hem çocuğun hem de toplumun yararınadır. Toplumlar çağdaşlaşmak istiyorlarsa çocukların gelişimine önem vermek zorundadırlar. Kişi nasıl bir çocukluk geçirirse ileride de öyle bir birey olur. Ancak, özgürlük içinde yetişen çocuk, ileride bunu yeni kuşaklara yayar. Çocuk haklarını kökleştirmek bir toplumun geleceği için yapılan en önemli yatırımdır. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, tarihte en geniş kabul gören insan hakları belgesidir. 20 Kasım 1989 tarihinde onaylanan bu sözleşme sayesinde artık çocukların hakları yasalarca da tanınıyor. 20 Kasım günü tüm dünyada Çocuk Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Türkiye, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'yi 1990 yılında imzalamıştır. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, nerede doğduklarına, kim olduklarına; cinsiyetlerine, dinlerine ya da sosyal kökenlerine bakılmaksızın bütün çocukların haklarını tanımlamaktadır. Sözleşme bunları kapsamaktadır: yaşama hakkı; eksiksiz biçimde gelişme hakkı; zararlı etkilerden, istismar ve sömürüden korunma hakkı; aile, kültür ve sosyal yaşama eksiksiz katılma haklarıdır. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, medeni, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlardaki insan haklarını en geniş biçimde tanımlamaktadır. Bu sözleşmeye yön veren temel değerler şunlardır: ayrım gözetmeme; çocuğun yararının gözetilmesi; yaşama ve gelişme; katılımdır. Haklarımızı bilelim, onları koruyalım çocuklar. Sevgiyle kalın."} {"url": "https://www.masaloku.net/cocuk-ve-doga", "text": "Günlerden bir gün, bir çocuk bahçede oyun oynuyormuş. Rengarenk kelebeklerin, güllerin, çiçeklerin arasında koşuyor, zıplıyormuş. Mutluluğuna diyecek yokmuş. Bir ara bahçede zıplayan bir kurbağa görmüş, kurbağanın peşinden koşmuş ama yakalayamadan kurbağa göle atlamış. Sonra bahçede bir ineğin otladığını görmüş. İneğin otları nasıl çiğnediğini izlerken, bir sinek gelmiş ve ineğin üzerinde vızıldamış. İnek, sineği kaçırmak için kuyruğunu sallamış. Çocuk ellerini çırpıp bu duruma çok gülmüş. Doğa ile ilk kez tanışan çocuk; Her şey ne kadar da güzel ve eğlenceli. demiş. Birden karşısında bir sincap görüp peşinden koşmuş ve bir gül bahçesine gelmiş. Güllerden koparmaya çalışmış ama parmağına diken batmış. Canı çok acımış. Ağlamaya başlamış ve evine koşmuş. Çocuğunu ağlarken gören annesi, Ne oldu yavrum? Neden ağlıyorsun diye sormuş. Çocuk, Gül koparmaya çalışırken dikeni parmağıma battı ve şimdi çok acıyor demiş. Annesi, bu senin hatan. Gülü koparmaya çalışmamalıydın. Gül dalında güzeldir, koparıldığında değil. Ayrıca doğanın güzelliğine asla zarar verilmemeli. Doğal süreçlere müdahale etmemeliyiz. Aksine, doğayı korumalıyız. demiş. Çocuk, Söylediklerini daima yapacağım anneciğim demiş. Anne, Söyle bakalım ne öğrendin bugün? demiş. Bitki ya da hayvan, bütün canlıları korumalıyız. Onlara asla zarar vermemeliyiz. Doğaya gereksiz müdahale etmek zararlı. İleride insanlara zarar verebilir. demiş çocuk."} {"url": "https://www.masaloku.net/cocuklara-masal-anlatma-teknikleri", "text": " Çocuğuna masal anlatırken anne/babaların en önemli görevi anlattığı masalı veya okuduğu masalı sabırlı bir şekilde okumalarıdır. Çocuğunuzun ilgisini, masal sitesinde veya masal kitabında gördüğü bir masal resmi çekebilir, sizden o masalı okumanızı isteyebilir. Çocuğun istediği masalı mutlaka okumalısınız. Masalı okurken veya daha önce anlattığınız masalı tekrar tekrar okumanızı istediğinde, bunu hiç sıkılmadan sabırla yapmanız gerekmektedir. Çocuklarınıza kazandırmak istediğiniz davranışlarla veya yapmasını istemediğiniz davranışlarla ilgili masallar okumaya veya anlatmaya özen gösterin. Masal okuma ve anlatma alışkanlığınızı sürekli hale getirin. Özellikle oyun çağındaki çocuklarınıza her gün bir masal okumaya veya anlatmaya çalışın. Masal seçerken çocuğunuzda kazandırmak istediğiniz değerlere uygun masallar seçiniz. Asla ŞİDDET içerikli veya kötü alışkanlıklar kazandırabilecek masallar okumayın. Masal anlatırken çocuğunuzun size sorduğu sorulara mutlaka karşılık veriniz. Masal okumayı devam ettirerek başınızla evet ya da hayır şeklinde cevaplar verebilirsiniz. Masal okurken veya anlatırken ses tonunuza dikkat ediniz. Abartıya kaçmadan anlattığınız masalın karakterlerini taklit edebilirsiniz ya da masalınıza uygun bir ses tonu kullanabilirsiniz. Çocuğunuzun hayal dünyasını özgür bırakın, masallar hakkında düşünmesini sağlayın. Masalların her zaman mutlu sonla bitmesine dikkat edin. İyiliğin, doğruluğun kazandığını her zaman tekrar edin. Unutmayın! Çocuklarınıza masal okumayı veya masal anlatmayı severseniz onlar da masal okumayı sever. Alışkanlık ailede başlar onlara her gün masal okuyarak onlara okuma alışkanlığını ancak siz kazandırabilirsiniz."} {"url": "https://www.masaloku.net/coldeki-su", "text": "Bir zamanlar, Sahra çölü yakınlarında değirmencilikle uğraşan bir bedevi ailesi yaşıyormuş. Yavuz isminde bir çocukları olmuş. Yavuz büyüyünce ailesine işlerinde yardım etmeye başlamış. Bazen değirmende öğüttüğü buğday unlarını satmak için civar şehir ve kasabalara gidiyormuş. Arkadaşlar, akşama kadar burada dinlenelim, yola akşam olunca devam ederiz. O zaman hava oldukça serin olur. demiş. Tüccarlar bu fikri onaylamışlar. Develerini kenara çekip, hayvanlarına su ve saman verdikten sonra dinlenmeye başlamışlar. Akşam, kervan başı, Hadi arkadaşlar, hazırlanın. Şehir çok uzakta değil. Sabaha kadar orada oluruz. demiş. Hepsi hazırlanıp yola koyulmuşlar. Develer birbiri ardına dizilerek uzun bir kuyruk oluşturmuşlar. Yolcular, develerin üzerindeki yükü azaltmak için, şehre varınca taze su bulma umuduyla su kaplarını boşaltmışlar. Daha fazla çölde kalmayacaklarını umuyorlarmış. Kervan yola koyulmuş. Birbirini yakın mesafede takip ediyorlarmış. Kervan başı kervanı şehre doğru götürüyormuş. Doğru yolda ilerleyip ilerlemediklerini bile fark etmeden gece boyu karanlıkta yola devam etmişler. Şafak olunca, yolu kaybettiklerini fark etmişler. Umutsuzca ayrıldıkları noktaya dönmeye karar vermişler. Ayrıldıkları noktayı aramaya çalışırken sıcak bastırıyormuş, umutsuzluk üzerlerine çöküyormuş. Nihayet oraya tekrar dönmeyi başarmışlar. Yola çıkmadan önce tüm sularını döken kervan susuzluktan kırılıyormuş. Herkes bir yudum su arar olmuş. Deyim yerindeyse, hepsi susuzluktan ölüyorlarmış. Kervan toplanmış, kara kara Nasıl su buluruz? diye düşünürken, Yavuz, çölde su aramaya karar vermiş. O kadar kararlıymış ki su bulmak için kuyu kazmak istiyormuş. Fakat, ne kadar su aramışsa da başarısız olmuş. Yine de suyu bulma ümidini yitirmeyerek su bulabileceği uygun bir nokta aramaya devam etmiş. Nihayet biraz ilerleyince birkaç tane kaktüs ağacına rastlamış. Bu noktayı kazmayı uygun bulmuş çünkü kaktüs yer altı suyu olmadan yetişmezmiş. Kervandan bir arkadaşına seslenerek, arkadaş, bana yardım eder misin? Şurayı kazalım, burada su bulabiliriz. demiş. Yavuz ve arkadaşı o noktayı kazmaya başlamışlar. Derince bir kuyu kazdıktan sonra kürekleri taşa çarpmış. Kazmayı bırakmışlar ve burada bir kaya var diye bağırmışlar. Arkadaşlarının sesini duyan kervan yolcuları hepsi koşarak o noktaya gelmişler. Ama hiçbiri kuyuya inmeye cesaret edememiş. Yavuz, kuyuya inmiş. Kayaya yaklaşıp, dikkatlice dinlemiş. Aniden gözleri parıldamış. Kayanın arkasından akan suyun sesini duyabiliyormuş. Kuyudan çıkmış ve bir şey yapmazsak susuzluktan öleceğiz. Kayanın altından akan suyu sesini duydum. Ne pahasına olursa olsun kayayı kırmaya çalışalım. Eminim ki suyu bulacağız. İradeli ve cesur olmalıyız. Bunu başarabiliriz. demiş. Fakat kervandakiler çalışamayacak kadar yorgun ve susuzmuşlar. Yavuz, kimsenin kuyuyu kazmak için cesaret edemediğini görünce hayal kırıklığına uğramış. Aniden bir tane genç küreği kapmış ve kuyuya inmiş. Genç adamı gören Yavuz umutlanmış. Genç adam kayaya tüm gücüyle vurmaya başlamış ve kayayı kırmayı başarmış. Oradan soğuk sular fışkırmaya başlamış. Bunu gören insanlar suya koşmuş ve sevinçle dans etmeye başlamış. Sudan kana kana içmişler ve develerine de su vermişler. Hepsi Yavuz'a ve o genç adama teşekkür ederekk yolculuklarına devam etmişler. Kısa süre sonra şehre ulaşmışlar. Böylece Yavuz'un kararlılığı ve cesareti beraberindekilerin hayatını kurtarmış. Dahası, bu su diğer yolcuların dinlenip su içebileceği bir yer olmuş. İrade ve cesaret başarının anahtarıdır."} {"url": "https://www.masaloku.net/daglar-beyinin-oglu-ile-ovalar-beyinin-kizi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde analar doğacak çocuklarının beşiğini sallar iken.. Ben sedirde mışıl mışıl uyurken.. Bir ses duyup kalktım. Etrafa şöyle bir baktım. Periler dans ediyor, bitkiler cirit oynuyordu. Başka hiç kimseler yoktu. -Bey'in kızı bir hamam yaptırdı. Derdi olanlar gelip yıkansın. Aklanıp paklansın. Derdi olmayanlar hiç uğramasın. Duyanlar duymayanlara söylesin...Bunu duyan ülkenin tüm dertlileri hamama dolmuş. Kız her gelene derdini soruyormuş. Biti olan bitleniyor, kiri olan aklanıyor, derdi olan paklanıp gidiyormuş. Ama kız kendi derdini bir türlü unutamıyormuş. Bir gün Beyler Beyi'nin karısı hizmetçisi ile beraber hamama geliyormuş. O kuş, hizmetçinin elinden bohçayı alıp kaçmış... Hizmetçi kuşun peşinden koşmuş. Akşama doğru ormanlık bir yere varmışlar. Kuş derede yıkanınca yakışıklı bir delikanlı olup çıkmış. Sonra kılıcı ile büyük bir kayayı yararak içine girmiş. Daha kaya kapanmadan hizmetçi de arkasından girmiş. İçerisi küçük bir saray gibiymiş! Bir yere gizlenerek konuşulanları dinlemeye başlamış. Oğlan: -İğnen burada, ipliğin burada; kendin neredesin? A canımın canı, gönlümün sultanı, diye söylenip duruyormuş. Sabah olunca oğlan kayayı yarıp dışarı çıkmış. Derede yıkanıp tekrar kuş olmuş. Bu sırada hizmetçi bohçayı alıp dışarı çıkmış. Gide gide yorulup bitkin düşmüş. Önüne çıkan bir mandaya: -Beni sırtına bindirir misin?, diye sormuş. Manda da: -Sırtımı kaşırsan bindiririm, demiş. Hizmetçi mandanın sırtını kaşıyarak binip gitmiş. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir dere kenarına varıp dayanmışlar. Dereden sel geldiği için geçememişler. Orada ineklerini otlatmakta olan bir nine görüp yanına varmış.: -Bu dereden nasıl geçeceğiz, diye sormuş. -Başımı bitlersen söylerim, demiş nine. -Kara su geçsin, sarı su geçsin. Mavi su gelince geçersin, diye anlatmış. Hizmetçi dere kenarında beklemiş. Mavi su gelince mandaya binip hamama varmış. Başından geçenleri anlatmış. Kız: -Eğer beni oraya götürürsen bu hamamı sana veririm, demiş. -İğnen burada, ipliğin burada; kendin neredesin? A canımın içi, deyince kız saklandığı yerden çıkıp: -Kendim de buradayım, diyerek oğlanın kollarına atılmış. O gece karı koca olmuşlar. Ertesi gün hizmetçi kızı hamama göndermişler. Günler geçip gidiyormuş. Oğlan her gün sabahleyin giderken kayayı kapatıyormuş. Kızı bir can sıkıntısı almış ki, geldiğine geleceğine bin pişman olmuş. Günlerden bir gün hamile kaldığını anlayıp durumu kocasına anlatmış. Doğum yaklaşınca oğlan: -Seni anneme götüreyim. Ben yukarıdan uçarım, sen benim gölgemden yürürsün. Anneme varınca: Oğlunun selamı var, beni evinizde konuk edeceksiniz, dersin diyerek yola çıkmışlar. Kız eve varınca söylenenleri yapmış. Onu eve almışlar, ama merdiven altında yatırmışlar. Kız o gece doğum yapmış. Çocuğun göbeğinde aynı babasının ki gibi üç tane beni varmış. Oğlan kuş şeklinde gelip pencereyi tıklatmış. Kız: -Ne var, ne istiyorsun?, diye sormuş. Oğlan: -Uyusun da büyüsün, hanım ninesi duysun, diye bağırmış. Hizmetçiler duyup hanıma durumu anlatmışlar. Hanım çocuğu görünce iyice inanmış. O gün camları katranla boyamış. Kuş akşam pencereye gelince yapışıp kalmış. Oğlan: -Eyvah! Bana yazık ettiniz. Ben burada yaşayamam, diye çırpınmaya başlamış. Annesi: Oğul oğul! Canım oğul, canımın içi oğul! Seni bana kavuşturan Tanrı'ya şükürler olsun! Söyle senin için ne yapabilirim?, diye sormuş. Oğlan: -Babam ormandan çalı çırpı toplayıp yaksın. Bir kuş ölüsü bulup içine atsın. Öbür kuşlar arkadaşımız öldü diye kendilerini ateşe atarlar. O sırada ben de derede yıkanır insan olurum, demiş. Söylenenler yapılınca oğlan kuşluktan çıkıp yiğit bir delikanlı olmuş. Dağlar Beyi oğluna; Ovalar Beyi kızına kavuşmuş. Kırk gün kırk gece düğün yaparak tekrar evlenmişler. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masaloku.net/dipsiz-kuyu-masali", "text": "-Ne duruyorsunuz? Gidip derdime bir çare arayın, demiş. Bunun üzerine iki kardeş düşmüşler yola... Az gitmişler uz gitmişler... Yorulup bir kuyunun başında konaklamışlar. Yiyip içtikten sonra babaları ölünce kimin başa geçeceğini tartışmaya başlamışlar. Büyük oğlan bir fırsatını bularak kardeşini kuyuya itmiş. Saraya dönerek, ormandan geçerken kardeşinin kurtlar tarafından yendiğini; kendisinin ise canını zor kurtardığını söylemiş. -Yavrum, sen burada ne arıyorsun? Bu kuyuya düşen bir daha yeryüzüne çıkamaz, demiş. -Sen cesur ve yiğit bir delikanlıya benziyorsun. Hiç merak etme seni buradan kurtaracağım, demiş. Sakalından iki tel koparıp vermiş. Bunları birbirine sürttüğün zaman biri ak biri, kara iki at gelir. Ak ata binersen yeryüzüne çıkarsın; kara ata binersen yedi kat yerin altına inersin , deyip ortadan kaybolmuş. -Beni konuk alır mısın?, diye sorar. -Alamam, çünkü senin kim olduğunu bilmiyorum, diye yanıt vermiş. -Bunu versem alır mısın?, der. -Suyumuz yok! Kocatepe'deki dev suyumuzu bırakmıyor. Haftada bir gün genç bir kızla bir tepsi yemek gider. Dev bunları yiyinceye dek suyu bırakır. Biz de bu sırada kaplarımızı doldururuz. Bir hafta boyunca bu suyla etmeye çalışırız. Şimdi suyumuz yok. Yarın günümüz. Padişahımızın kızı ile beraber bir tepsi yemek gidecek; dev de suyu bırakacak. -Niçin geliyorsun, kızım. Bizi susuzluktan öldürecek misin?, diye bağırmış. Kız babasına durumu anlatmış. Babası bu işe çok sevinmiş. O genci bulabilmek için ülkenin tüm gençlerinin sarayın önünden geçmesini emretmiş. Kızını da balkona oturtarak devi öldüren delikanlıyı göstermesini istemiş. Bu sırada devi öldüren yiğit, büyük bir ağacın altında uyumaktaymış. Bir ses duyarak uyanmış. Baksa ki, bir yılan ağaca çıkıyor, yuvadaki yavrular ötüşmeye başlamış. Hemen kalkıp yılanı öldürmüş ve yeniden uykuya dalmış. Bir süre sonra Zümrüdü Anka kuşu yuvasına dönmüş. Ağacın altında uyumakta olan delikanlıyı görünce: Demek ki, yavrularımı yiyen adam buymuş, diyerek yerden kocaman bir taş almış ve üzerine atmak istemiş. Yavrular bağrışarak: O, bizi yılandan kurtardı, demişler. Zümrüdü Anka kuşu taşı yere bırakarak oğlanı uyandırmış. -Yiğit, yavrularımı yılandan kurtarmışsın. Dile benden ne dilersen, demiş. Oğlan: -Senin gibi bir kuştan ne dilenir, diye sormuş. Derdini anlatıp derman dilemiş. Yeryüzüne çıkmak istediğini yana yakıla anlatmış. Zümrüdü Anka kuşu da: -Bana kırk tuluk et, kırk tulukta su getirirsen seni yeryüzüne çıkarırım, demiş. Oğlan istenenleri bulmak için konuk olduğu ninenin evine gitmiş. Nine oğlana padişahın kendisini aradığını, hemen gidip sarayın önünden geçmesini istemiş. -Bana kırk tuluk etle kırk tuluk su verirseniz kızınızla evlenirim, demiş. -Ben çak dedikçe et; cuk dedikçe su verirsiniz, diyerek havalanmış. Oğlanla kız doğruca saraya varmışlar. Babası hala ölüm döşeğinde yatıyormuş. Oğlunun ölüm haberine ne denli üzülmüşse, dönüşüne de o denli sevinmiş! Hele onun güzel bir kızla döndüğünü görünce sevinci daha da artmış. Ağabeyi, korkusundan ülkeyi terk etmiş. Padişah tahtını ve tacını küçük oğluna bırakmış. Ülkedeki tüm yoksullara birer altın vermiş. Oğluna da kırk gün kırk gece düğün yaparak mutluluğuna mutluluk katmış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Bu masal Afyon Karahisar yöresine ait olduğu biliniyor."} {"url": "https://www.masaloku.net/dogan-kusu-ile-veli", "text": "Bir zamanlar, her duası kabul olan, herkes tarafından sevilen, güvenilen, hayvanların dahi sözünü dinlediği veli bir adam varmış. Bu iyi kalpli, merhametli adamın bir de karısı varmış. Ne yazık ki, karısı lüks düşkünüymüş. Her şeyin en lüksüne, en güzeline sahip olmak istiyormuş, bunun için de kocasına her istediğini yaptırmak istiyormuş. Çok sevilen, sayılan bir insansın. Her yerden seni görmek için insanlar ziyarete geliyor. Uzaklardan geldikleri için, yolu bulamayıp Veli'nin evi nerede diye sormak zorunda kalıyorlar. Büyükçe bir saray yaptır, her tarafı kuş tüyleri ile kaplı olsun. Evi gören herkes bu evin senin olduğunu bilsinler. demiş. Hayır. Ben de herkes gibi sıradan bir insanım. Bazı dileklerim kabul ediyor diye, bunu kendime pay edip herkesten farklı biriymiş gibi davranamam. Diğer insanlardan daha iyi ve daha üstün biriymiş gibi davranmam doğru değil demiş. Kadının ısrarları karşısında adam istemeyerek de olsa hanımının teklifini kabul etmiş. İyi madem öyle istiyorsun, yarın haber gönderip bütün kuşları buraya getirip tüylerini yoldurur, bugüne kadar kimsenin yapmadığı, bilmediği şekilde evin çatısını kuş tüyüyle kaplatırım demiş. Her dilediği gerçekleşen veli, bu dileğini de dilemiş ve kabul olmuş. Velinin kuşları çağırdığını duyan bütün kuşlar gelmişler ama içlerinden bir tek doğan kuşu gelmemiş. Veli, doğan kuşuna bir defa haber göndermiş, gelmemiş, ikinci defa haber göndermiş, yine gelmemiş, üçüncü defa haber gönderince o da mecburen gelmiş. Neden gelmedin? Defalarca haber göndermek zorunda kaldım. demiş. Müsaade buyurursanız, anlatabilirim, müsaade etmezseniz de ne yapalım, boynum kıldan incedir. demiş. Defalarca haber göndermeme rağmen neden gelmediğini öğrenmek isterim. Anlat, seni dinliyorum! demiş. Veli, bu sözleri duyunca hatasını anlamış, bütün kuşlar tekrar evin damına konmuş. Herkes tüyünü alıp yuvasına uçmuş. Doğan kuşunun verdiği dersi alan veli adam, karısına vazgeçtiğini söyleyip eski evlerinde yaşamaya devam etmişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/dogruluk-ile-ilgili-masal", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, uzak bir ülkenin dürüst, iyi niyetli, cömert ve insanları seven bir padişahı varmış. Bu padişah halkının problemleriyle ilgilenir ve onları hep korumaya çalışırmış. Ancak bu padişahın bir derdi varmış. Hiç çocuğu olmayan padişah son zamanlarda çokça düşünmeye başlamış. En büyük isteği kendisinden sonra yerine geçecek olan padişahın kendisi gibi halkı için yaşayan adil bir yönetici olması imiş. Ertesi sabah sarayın her tarafı çocuk dolmuş. Her çocuğa padişahın isteği üzerine bir çiçek tohumu verilmiş. Tohumunu alan çocuk hemen evine gidip saksıya özenle ekmiş. Günler günleri kovalamış, haftalar haftaları. Bütün çocukların çiçekleri büyümüş. Mis kokulu, rengarenk çiçekler açmış. Saksılar evlerinin en güzel köşesini süslemeye başlamış. Aralarında bütün bu güzel çiçekleri görüp de kendi saksısında bir türlü büyümeyen tohumuna çok pek çok üzülen bir çocuk varmış. Çocuk o gün ben ne söyleyeceğim padişahımıza? demiş üzgün üzgün. Bir süre sonra verilen zaman dolmuş ve bütün çocuklar sarayın bahçesini doldurmuşlar. Ellerinde saksıları, saksılarında enfes görünen çiçekleri varmış. Çocuk bu çiçekleri görünce daha bir üzülmüş, daha bir kendine kızmış. Ama artık yapabileceği bir şey de yokmuş. Padişah bahçeyi dolduran çocukların çiçeklerine uzun uzun bakmış. Aralarında dolaşmış. Gelip tam saksısında çiçek olmayan çocuğun önünde durmuş. Çocuk çok heyecanlanmış ve çiçeği büyümediği için çok utanmış. Özür dilerim diye mırıldanmış. Padişah ona, neden senin saksında çiçek yok? diye sormuş. Padişah çok mu üzüldün? diye sormuş. Padişah gülümsemiş ona. Elini tutup onu bütün çocukların görebileceği yere çıkarmış. İşte demiş. Benim yerime padişah olabilecek çocuk. Herkes çok şaşırmış. Ama onun çiçeği hiç büyümemiş diye mırıltılar yükselmiş. Padişah devam etmiş. Size verdiğim bütün tohumlar sıcak suya batırılmış tohumlardı. Hiçbirisinden çiçek büyümesi mümkün değildi. Bir tek bu çocuk doğru söyledi. Benim yerime geçecek, benim ülkemi en adil şekilde yönetebilecek çocuk budur. Artık yüreğim rahat olabilir. Çünkü benden sonra ülkem emin ellerde olacak."} {"url": "https://www.masaloku.net/durust-oduncu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir ormanın kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün erkekleri ormanda odun keser, sonra kestikleri odunları satarak geçimlerini sağlarlarmış. Bu odunculardan birisi, köyün en dürüst oduncusu imiş. Hiç yalan söylemez, kendi kazandığından başkasında gözü olmazmış. Bir gün, bu dürüst oduncu odun kesmeye ormana gitmiş. Baltasını bir ağacın dibine bırakıp başlamış kesebileceği bir ağaç aramaya. Gözüne bir ağacı kestirdikten sonra baltasını bıraktığı yere gitmiş. Ancak baltasını bıraktığı yerde bulamamış. Sağa bakmış yok, sola bakmış yok. Çaresiz başlamış ağlamaya. Ben şimdi ne yaparım ne ederim. Baltam olmadan nasıl odun keser para kazanırım diyerek gözyaşı dökmüş. Oduncunun halini gören orman cini, oduncunun haline acımış. Hemencecik altından bir baltayı oduncunun yanına göndermiş. Oduncu Benim baltam altından değildi diyerek baltayı almamış. Orman cini bu sefer gümüşten bir baltayı oduncunun yanına göndermiş. Oduncu Benim baltam gümüşten de değildi diyerek gümüş baltayı da almamış. Orman cini bu kez de oduncunun kendi baltasını göndermiş. Oduncu kendi ağaç saplı demirden baltasını görünce sevinmiş. İşte benim baltam bu! diyerek baltasını omzuna atmış. Orman cini oduncunun dürüstlüğü karşısında memnun kalmış. Oduncuya hem altın, hem gümüş baltayı hediye etmiş. Aldığı hediyelere çok sevinen oduncu, neşe içerisinde köyünün yolunu tutmuş. Köyde karşılaştığı odunculara başından geçenleri anlatmış. Altın ve gümüşten baltaları gören diğer oduncular hemen baltalarını alıp ormana koşmuşlar. Ormanda baltalarını kaybetmiş gibi yapıp ağlamaya başlamışlar. Orman cini de hepsine birer altın balta göndermiş. Oduncular altın baltaları görünce İşte bizim baltalarımız! diyerek baltaları sahiplenmişler. Orman cini oduncuların açgözlülüklerine çok kızmış. Oduncuların baltaları eski haline dönüşmüş. Bununla da kalmayıp baltaların sapları çıkmış, başlamış sahiplerinin kafasına inmeye. Oduncular, kaçıp canlarını zor kurtarmışlar. Bir daha da açgözlülük yapmamaya söz vermişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/el-kirlenmeden-agiz-tatlanmaz", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanların birinde, uzak bir diyarda tembel çocuk adında bir çocukçuk yaşarmış. Hiçbir iş yapmaz, günü gün ederek, yan gelir yatmakmış işi. Bir de şekeri çok severmiş, her gün bahçede oturur, tıkır tıkır şeker yermiş. Anne ve babası da ne de olsa bir gün adam olur da, tembelliği geçer diye düşünürlermiş. Fakat tembel çocuğun hiç de çalışkan olacak bir hali yokmuş. Günden güne tembel çocuğun tembellikleri azalmadığı gibi gittikçe de artmış. Tembel çocuğun anne babası ne yaparlarsa yapsınlar bu çocuğun tembelleğini üstünden atamamışlar. Ne iş verirlerse versinler tembel çocuk, aman; Ben çalışmak istemiyorum diyormuş da başka bir şey demiyormuş. Bir beş derken, bu durum, anayla babanın canına tak etmiş. Şunu köye Akça dedenin yanına gönderelim. O bilge kişidir, belki bizim oğlanın da tembelliğine bir çare bulur demişler. Tembel oğlanı bindirip bir arabaya yollamışlar Akça dedeye. Akça dede, torunum geliyor diye bir gün önceden hazırlıklar yapmış. Pastalar, şekerlemeler, börekler almış. Tembel oğlan, evden adımını atar atmaz görmüş tabii bunları. Gözleri parlamış. Dedeciğim,siz dünyanın en iyi dedesisiniz diye bağırmış. Sonra da, Bu mektubu annem size vermemi söyledi diye zarfı uzatmış. Mektubu okudukça Akça dedenin kaşları çatılmış. Çünkü baştan aşağı tembel oğlanın tembelliklerini anlatıyormuş. Akça dede mektubu bitirdikten sonra tembel oğlana şöyle bir bakmış. Ama onun bunu gördüğü bile yokmuş. Ağzı sulana sulana pastalara, böreklere, çöreklere, şekerlere bakıyormuş. O zaman Akça dedenin yüzünde muzip bir gülüş belirmiş. Sofradakileri beğendin mi? diye sormuş. Beğenmek de söz mü? Bayılmışmış tembel oğlan. İşte o sofradakileri yemek istiyorsan, önce bahçedeki çiçekleri sulamalısın diye gülümsemiş Akça dede. Tembel oğlan ve iş. . Olacak şey mi? Tembel oğlan bir bahçeye bir sofradaki canım yiyeceklere bakmış. İçinden de, Bugün yemezsem ölmem ya. Nasıl olsa yarın verir Akça dedem. Beni aç bırakacak değil ya demiş. Sonra da Akça dedeye dönüp, Benim canım çalışmak istemiyor diye homurdanmış. Akça dede hiç sesinin çıkarmamış. Sokakta oynayan çocuklara, Çocuklar bahçeyi bir güzel sulayın, kötü otları temizleyin, sonra da bana gelin diye seslenmiş. Çocuklar Akça dedenin böyle söylediği zaman onlara güzel şeyler vereceğini biliyorlarmış. Her işten sonra, El kirlenmeden, ağız tatlanmaz evlatlar. Çalıştınız, eliniz kirlendi. Şimdi çalışmanın karşılığı olarak, ağzınız tatlanmalı. dermiş. Çocuklar bir saat içinde bahçeyi pırıl pırıl yapmışlar. Bir güzel de sulamışlar. Sonra neşe içinde evin içine doluşmuşlar. Akça dede onların kirli ellerine bakıp, Şimdi ellerinizi yıkayın ve doğru sofraya oturun demiş. Sonra da tembel oğlana dönüp, Onlar çalıştılar bu yiyecekleri hak ettiler. Unutma el kirlenmeden, ağız tatlanmaz demiş. Ertesi gün Akça dede, çocukları yine çağırmış. Bana odun toplayıp getirin. Sonra da beni görün. Kimler gitmek istiyor deyince, tembel oğlan Ben diye bağırmış. Sonra da El kirlenmeden ağız tatlanmazmış dedeciğim diye gülümsemiş. O günden sonra da, tembel oğlan adı unutulup gitmiş çocuklar. Hatta o yörenin en çalışkanı olmuş bizim tembel oğlan."} {"url": "https://www.masaloku.net/esek-ile-kopek", "text": "Bir zamanlar bir çiftlikte, bir çiftçinin bir eşek ve bir köpeği varmış. Çiftçi her sabah eşeğini alır tarlaya, bahçeye gider, köpek de çiftliği korurmuş. Çiftçi her akşam eve döndüğünde köpeği onu karşılarmış. Sahibinin eve döndüğünü gören köpek, havlaya havlaya sahibine koşar, yanına gelip kuyruğunu sallar, sonra kucağına zıplayarak çiftçiye olan sadakatini gösterirmiş. Çiftçi de köpeğin bu sevimli hareketlerine teşekkür eder gibi köpeğin başını okşar, elini cebine koyar ve ona bisküvi verirmiş. Eşek bu durumdan hiç memnun değilmiş. Tüm ağır işleri kendisi yapmasına rağmen, çiftçi ona hiç sevgi göstermezmiş. Günlerden birgün, çiftçi tarlaya gitmek için hazırlık yapmaya başlamış, eşek sahibini görünce kuyruğunu sallayarak yanına yaklaşmış, çiftçinin etrafında daireler çizerek zıplamaya başlamış ve köpeğin yaptığı gibi çiftçinin kucağına atlamak istemiş. Eşeğin ayakları o kadar iriydi ki, çiftçiye dokunduğu gibi çiftçi sırt üstü yere düşmüş. Çiftçi bu duruma çok öfkelenmiş ve eşeği cezalandırmak için ahıra bağlamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/esek-ve-keci", "text": "Günlerden bir gün, bir çiftçinin ahırında bir eşek ile bir keçi yaşarmış. Keçi eşeği çok kıskanırmış. Eşek kardeş, senin bu haline çok üzülüyorum demiş. Nasıl üzülmeyeyim eşek kardeş, en ağır işleri sen yapıyorsun, değirmen taşına seni koşturuyorlar, sabahtan akşama kadar sırtında yükle dolaşıyorsun. Rahat etmek senin de hakkın. Sana bir dost tavsiyesi, bu durumdan bir an önce kurtulmaya bak. Eşek düşünmüş, keçinin söylediklerinde haklılık payı var. Her sabah geçtiğin çukurların birinin yanından geçerken, ayağın kaymış gibi yaparak kendini çukurun içine yuvarla. Belki o zaman sahibimiz der bu eşek çok yoruldu ona biraz istirahat vereyim der. Belki de bir eşek daha alır o da sana yardımcı olur demiş. sana söylediklerimi yaparsan eşeğin iyileşebilir. demiş. Eşeğimi iyileştirmem için ne yapmam gerekiyorsa söyleyin. Eşek benim elim ayağım olmuş, o olmadan ben hiçbir işimi tamamlayamam demiş. Eşeğinin tedavi olması için bir keçi ciğeri bulman gerekiyor. Keçi ciğerini haşlayıp suyunu eşeğe içireceksin demiş. Çiftçi, eşeğini iyileştirmek için ahırdaki keçisinden vazgeçmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/ezop-masallari", "text": "Güvercinler, her zaman şahinlerin kendilerini avlayacağı korkusuyla yaşarlar; her zaman dikkatli olmak ve güvercinliğin yakınında kalmak zorunda olduklarını düşünürler. Ancak bu şekilde şahinlerin saldırısından kurtulabilirler. Güvercinlerin bu özelliklerinden dolayı saldırılarının başarılı olmadığını düşünen bir şahin, güvercinleri kurnazlıkla avlamaya karar vermiş. Güvercinlere; Beni kralınız olarak kabul ederseniz ben de size saldırmaktan vazgeçerim ve sizi çaylaklardan, doğanlardan korurum, demiş. Güvercinler şahinin sözüne inanmışlar ve onu kral olarak seçmişler. Ama şahin tahta geçtikten bir süre sonra, krallık hakkına ve yetkisinde dayanarak, her gün bir güvercini mideye indirmeye başlamış. Zavallı bir güvercin, yenme sırası kendisine gelirken, Hak ettik bunu ama; oh olsun bize! diye söylenmiş. Bazı ilaçlar, hastalıktan çok daha kötüdür. Bir gün, balıkçının biri ağını denizden çektiği sırada bir izmarit yakalamış. İzmarit, balıkçıyı görünce başlamış yalvarmaya: Ne olur beni bırak. Daha ufacığım, etim ne budum ne? beni şimdi tutacaksın da ne olacak? Beni denize bırak, biraz daha büyüyeyim, kocaman bir olduktan sonra o zaman yine yakalarsın. demiş. Balıkçı: Şu ufaklığa bak hele! Şu ufacık boyunla beni budala yerine mi koyuyorsun? Yarın tutacağım balık bugünkünden büyük olacakmış diye bugün tuttuğumu elimden kaçıracak adam mıyım ben? demiş. Daha büyük bir kazanç umduğu için elindekini küçüktür diye kaçırmak akıllı adam işi değildir; onu söylüyor bu masal. Günlerden bir gün, avcılardan kaçan bir tilki, bir oduncu kulübesine saklanmak istemiş. Oduncuya yalvarıp: Oduncu kardeş, nice zamandır ormanda rastlaşırız, sen iyi bir adamsın. Bana emniyetli bir yer göster de saklanayım. demiş. Oduncu: Tamam tilki kardeş, hemen benim kulübeye gir, yatağımın altına saklan orada görmezler seni demiş. Çok geçmeden avcılar oduncunun kulübesine yetişmiş, oduncuya: Kolay gelsin oduncu, bir tilki avlayacaktık da buraya doğru koştu. Ne tarafa gittiğini görmedin mi? diye sormuşlar. Oduncu ağzıyla: Görmedim! dermiş, ama bir yandan da eliyle işaret edip hayvanın nereye saklandığını işaret etmiş. Avcılar oduncunun görmedim dediğini duymuş ama kulübenin içinde olduğunu anlamamışlar. Tilkinin eliyle gösterdiği yere koşarak gidip, oradan uzaklaşmışlar. Tilki, avcıların oradan uzaklaştığını görünce saklandığı yerden çıkıvermiş. Hiçbir şey söylemeden oradan uzaklaşmak istemiş. Oduncu tilkiye seslenmiş: Nereye böyle Tilki kardeş? Seni avcılardan korudum, iyilik ettim, canını kurtardım, sen bana bir teşekkür dahi etmiyorsun! diye sitem etmeye başlamış. Bunun üzerine tilki şöyle demiş: Oduncu kardeş, ben sana teşekkür ederdim, ömrüm boyunca minnettar olurdum ama dilinle elin birbirine uymadı ki! demiş. Öyle insanlar vardır: ağızları iyilik söyler, elleriyle kötülük etmeye çalışırlar; bu masal işte öyle insanlar için söylenmiş. Günlerden bir gün, tilkinin biri başıboş olduğunu düşündüğü bir koyun sürüsüne girmiş, minik kuzulardan birini yakaladığı gibi, Çoban köpeği orada bitmiş. Tilkinin yanına varmış: Kuzunun yanında ne arıyorsun? diye bağırmış. Tilki korkarak: Hiç efendim, bu kuzucuk pek sevimli de, biraz onu okşayayım dedim demiş. Çoban Köpeği: Ya şimdi kuzuyu oraya bırakırsın, ya da ben de gelir seni okşarım; köpek okşaması nasıl olurmuş, öğrenirsin! deyip oradan tilkiyi kovalamış. Bu masal, hilebazın, hırsızın beceriksizi için söylenilmiş. Günlerden bir gün, maymun hayvanların ortasında kalkıp oynamaya başlamış; maymunu görenler pek beğenmiş, onu kendilerine kral seçmişler. Tilki bu durumu çok kıskanmış; nasıl edeyim de bu maymuna bir kötülük edeyim diye düşünmeye başlamış. Bakmış ki bir kapanın içinde bir et parçası duruyor, hemen hayvanların yanına koşarak: İleride bir hazine buldum, ama onu almak benim gibi kullara değil, ancak bir krala yakışır! diyerek maymunun kapanın yanına gitmesini sağlamış. Maymun düşüncesizlik etmiş, hiç düşünmeden eti almak istemiş, elini kapana sıkıştırmış. Dönüp tilkiye şöyle demiş; Kurnaz tilki! Beni bu tuzağa sen düşürdün diye söylenmiş. Tilki: Yahu! Madem bu kadar alıksın, neden kalkıp hayvanlara kral olacağım dersin!.. Hiç böyle bir şey olur mu? demiş. Bir işe düşünmeden kalkışanlar yalnızca o işi başaramamakla kalmaz, üstelik kendilerini de komik duruma düşürürler."} {"url": "https://www.masaloku.net/ezoptan-masallar-masal-ornekleri", "text": "Ağustos Böceği ile Karınca Masalı Dondurucu bir kış günüymüş; karıncalar, sıcacık yuvalarında yemeklerini pişirip yiyorlarmış. Ağustos böceğinin biri acıkıp, gelmiş karıncalardan birinin kapısını çalarak biraz yiyecek istemiş. -Ne o? Bütün yaz ne yapıyordun da kış günü aç kalmışsın. Uzun yaz günlerinde çalışıp, soğuk kış günlerine hazırlansaydın ya demiş. -Sıcak yaz günlerinde hiç çalışamıyordum. Nedense hep tatlı talı şarkılar söylemek istiyordum. demiş. Karınca: Madem yaz günü tembellik edip çalışmadın, şarkılar söyledin, şimdi de biraz oyna demiş.. Avcının biri bir gün bir keklik yakalamış, öldürecekmiş. Kuş başlamış yalvarmaya: Kıyma bana! ben sana nice keklikler yakalatırım demiş. Bunun üzerine avcı: Ben seni öldürmeyeyim de kimi öldüreyim? Bak, sen kendi dostlarına, kardeşlerine kötülük etmeye kalkıyorsun! demiş. Arkadaşlarına, kardeşlerine hainlik edip kötü düşünenler, kendileri kaybeder. Çiftçinin biri öleceğini anlamış, kendinden sonra oğullarının da toprağı ekmelerini, görgü edinmelerini istemiş. Çağırmış onları, demiş ki: Evlatlarım, ben artık bu dünyadan gidiyorum; bağın bir yerine bir şey gömdüm, arayın, bulursunuz. Adamcağız ölmüş; oğulları gömülü bir kap altın var sanarak bağı baştan başa kazmışlar. Altın maltın çıkmamış ama toprak bellendiği için o yıl bağ, her seferkinin yüz katı üzüm vermiş. Yaban domuzunun biri bir ağacın arkasına saklanmış, dişlerini biliyormuş. Onu bir tilki görmüş: Dişlerini ne diye biliyorsun? Bir tehlike mi sezdin? Avcı mı var burada? diye sormuş. Domuz: Hayır, şimdilik bir tehlike yok; ama ben dişlerimi bileyim de hazır bulunsun; birdenbire tehlike çıkarsa bilemeye vaktim olmaz! demiş. Başımıza bir felaket gelmeden önce tedbirimizi almalıyız."} {"url": "https://www.masaloku.net/fare-ile-deve", "text": "Günlerden bir gün, kendini beğenmiş bir fare ile alçak gönüllü bir deve arkadaş olmuşlar. Farenin kendisini beğendiği kadar deve de o kadar mutevazıymış. Fare devenin bu halinden faydalanıp devenin yularını eline alıp nereye gitse ona kılavuzluk edermiş. Tabii orman sakinleri bu duruma pek şaşırmışlar çünkü devenin neredeyse burnu kadar olan bir fare, koca devenin yularını eline almış, onu her gittiği yere götürüyor. Alçak gönüllü deve, arkadaşının kalbini kırmamak için hiç itiraz etmeden ardı sıra yürüyormuş. Fare ise bu durumdan oldukça memnunmuş. Kendisinden kat be kat büyüklükte olan bir deveye kendince üstünlük sağladığını düşünüyor, kendisiyle övünüyormuş; Ben ne kadar da güçlü, zeki ve akıllı bir fareymişim. Kocaman deveyi yularından tutmuş gittiği her yere götürebiliyorum diyormuş. Ey asil fare dostum, ormanda, dağlarda, bayırlarda önümde yürüyüp bana kılavuzluk yapan cesur fare. Sen benim kılavuzumsun. Önden yürü ki ben de ardın sıra geleyim demiş. Bu nehir benim için çok derin. Boğulmaktan korkuyorum, diye cevap vermiş. Deve suyu derinliğini fareye göstermek için suya girmiş. Sular devenin ancak dizine kadar geliyormuş. Şu kadarcık sudan mı korkuyorsun? Su ancak dizlerime kadar geliyor. demiş. Sevgili dostum, dizden dize fark var. Sen dev gibisin ben ise ufacığım. Senin dizine gelen su benim boyumu aşar. O zaman bir daha küstahlık edip, kendini başkalarından üstün görme. Haddini ve yerini bil! Kendin gibi farelerle boy ölçüş, develerle, devlerle boy ölçüşme! demiş. Fare hatasını anlamış ve deveden özür dilemiş. Bu olaylardan aldığı dersi hiç unutmamış. gerçekten çok güzel ve eğitici bir masal, herkese öneririm."} {"url": "https://www.masaloku.net/fare-ile-kurbaga", "text": "Günlerden bir gün, tarla faresinin canı sıkılmış, gezintiye çıkmış. Zavallıcık başına gelecekler ne bilsin, kalkmış, bir kurbağayla arkadaş olmuş. Bu kurbağanın niyeti hiç iyi değilmiş. Dostluk nişanesi olarak, farenin ayağını kendi ayağına bağlamış. Önce gidip bir yerde buğday yemişler; sonra dere kıyısına gitmişler. Kurbağa suyu görünce: Vırak! Vırak! diye diye suya atlamış, zavallı farecik de onunla beraber sürüklenmiş. Zavallı farecik derede yüzmeyi bilmediğinden hemencecik boğulmuş. Yuttuğu sulardan olsa gerek, şişip suyun yüzeyine çıkmış. Derenin üzerinde bir çaylak uçuyormuş, farenin şişmiş bedenini suda görünce hemen suya dalmış, fareyi tuttuğu gibi birlikte ayağına bağlı olan kurbağayı da almış götürmüş. Ölüler bile intikam alabilirler; Kötü niyetli kişiler cezasını er ya da geç bulur."} {"url": "https://www.masaloku.net/fare-ve-fil-hikayesi", "text": " Aptal fare, bu ne küstahlık! Karnımın üstüne oturmaya nasıl cüret edersin? diye azarladı fil. Zavallı fare çok korktu, özür dilemeye başladı. Lütfen beni affedin. Asla kötü bir niyetim yoktu, sizi rahatsız ettim. Böyle bir hata bir daha asla olmayacak. dedi fare. Bu iyiliğini unutmayacağım, bana ne zaman ihtiyacın olursa söyle. Her zaman sana yardım etmeye hazırım. dedi. Fil, fareyi dinledikten sonra yüksek sesle gülmeye başladı. Fare sessizce oradan ayrıldı. Birkaç gün geçti ve ormana bir avcı geldi. Fare onu gördüğü gibi saklandı, hemen gidip file haber vermek istedi ama fil ortalıkta yoktu. Ertesi sabah, fare bir sese uyandı, bu ses filin sesine benziyordu. Birkaç kez dikkatli dinleyince o sesin fil sesi olduğunu anladı ve sesin geldiği yere doğru gitti ve fillerin içinden çıkmayacakları kadar büyük bir ağın çerisinde çırpındığını gördü. Hemen dişleriyle ağı kemirmeye başladı ve fil ailesini çok geçmeden avcının tuzağından kurtardı. Filler hortumuyla fareyi selamlayıp, teşekkür ettiler. Fil, küçük gördüğü farenin büyük işleri başaracağını anladı."} {"url": "https://www.masaloku.net/fareli-koyun-kavalcisi-masali", "text": "- Eğer bana bir kese altın verirseniz köyü farelerden temizlerim. demiş. Köy halkı çalgıcının bu teklifine çok sevinmişler, farelerden kurtulmak için hemen bir kese altını muhtara teslim etmişler. Altınların muhtara teslim edildiğini öğrenen çalgıcı başlamış kavalını çalmaya. Kavaldan öyle güzel bir ses çıkıyormuş ki köydeki bütün fareler akın akın çalgıcının etrafına gelmeye başlamışlar. Bütün farelerin etrafında toplandığını gören çalgıcı başlamış dereye doğru yürümeye, kavalı çaldıkça fareler de peşinden gidiyormuş. Derede çok su olmasına rağmen çalgıcı karşıya geçmeyi başarmış, onun peşindeki farelerin hepsi dereyi geçemeyip suda boğularak ölmüşler. Bütün farelerin öldüğünü gören çalgıcı işini başarıyla tamamladığı için büyük bir gururla yürüyerek altınları almak için köye dönmüş: - Altınlarımı alıp şehre gider kendime iyi bir iş kurar ve zenginlerin arasına katılırım diye düşünüp muhtarın yanına gelmiş. Ancak muhtar oyunbozanlık yapıp çalgıcıya altınları vermemek için, - Nasıl olsa farelerden kurtulduk. Bir kese altını vermesek iyi olur. diye düşünerek türlü bahaneler yapıp çalgıcıya altınları vermemiş. Kendisinin kandırıldığını anlayan çalgıcı: - Şimdi ben size bir oyun oynayayım da görün diyerek başlamış kavalını çalmaya. Çalgıcının kavalını duyan bütün köydeki çocuklar başlamışlar çalgıcının peşinden gitmeye. Köyde hiç çocuk kalmamış. Analar, babalar başlamışlar kara kara düşünüp çare aramaya. Toplanıp muhtara gelmişler. - Bak çocuklarımız çalgıcının peşine takılıp gitti, çalgıcının altınlarını vermeliydin. Ne yapacağız şimdi? diyerek muhtara bağırıyorlarmış. Çalgıcı kızgın, kızgın çocuklar peşinde ormana varmış. Bir ağacın dibine oturmuş ve tekrar muhtara gidip altınları istemeyi düşünmüş. Telaşla muhtarın yanına gitmek için ayağa kalkarken kavalını yanına almayı unutmuş. Sihirli kavalı bulan bir çocuk arkadaşlarının yanında toplanması için kavalı çalmaya başlamış. Bütün çocuklar toplanmışlar. Kavalı bulup çalan çocuk yaşadıkları köyün yolunu biliyormuş. çocuk önde diğer çocuklar arkasında köye gelmişler. Çocukları gören anneleri, babaları çok sevinmişler ve şenlikler düzenlemişler. Muhtara yaptığının haksızlık olduğunu, çalgıcının altınlarını vermesi gerektiğini kızgınlıkla söylemişler. Muhtarda hatasını anlayıp çalgıcının altınlarını ona vermiş. Altınlarını alan çalgıcı da kurduğu hayali gerçekleştirmek için köyden ayrılmış. Böylece herkes mutlu olmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/fil-ve-karincalar", "text": "Bir zamanlar yemyeşil bir ormanda karıncalar gölün kenarında yuva yapmıştı. Kocaman bir fil, eğlence olsun diye gelip karıncalara karşı zorbalık yapardı, karıncaların yuvasına gider ve karıncaların yuvasına hortumuyla su püskürtürdü. Karıncalar bu durumdan çok rahatsız oluyordu çünkü her gün yuvaları su doluyor, o suyu dışarı atmak için çok çaba harcıyorlardı. Fil ise, iri yapısına güvenerek karıncaları küçümsüyor, onlarla alay ediyordu. Günlerden bir gün karıncalar bir araya geldiler ve file bir ders vermeye karar verdiler. Fil gece uykusundayken sessizce yanına yaklaşıp hortumuna girdiler ve hepsi birden filin hortumunu ısırmaya başladılar. Fil acı içerisinde bağırmaya başladı, tek yapabildiği acı içerisinde bağırıp sağa sola koşmaktı. Sonunda hatasını anladı ve zorbalık yaptığı karıncalardan özür diledi. Alçakgönüllü olun ve herkese nezaketle davranın. Başkalarından daha güçlü olduğunuzu düşünüyorsanız, gücünüzü onlara zarar vermek yerine onları korumak için kullanın."} {"url": "https://www.masaloku.net/gelincik-ile-horoz", "text": "Günlerden bir gün, bir gelincik ile horoz varmış. Gelincik bir gün bu horozu yakalamış: Şu horozu yiyeceğim yemesine ama bari bir de sebep göstereyim! demiş. İnsanları sabahları uyandırıyorsam kötülük olsun diye değil, iyilik olsun diye uyandırıyorum : kalkıp işlerine bakıyorlar demiş. Bunun üzerine gelincik başka bir taraftan tutturmuş: Ben senin ahlakını da beğenmiyorum: Tavuklara gücün yetiyor diye hepsinin saçını başını yoluyorsun. Olur mu böyle şey? diye sormuş. Eeee! çok oldun artık! Seni dil ebesi seni! Sen her söze bir karşılık buluyorsun diye benim karnım zil mi çalacak? demiş, horozu yiyip yutmuş. Bu masaldan şu anlaşılıyor: Bir kişi doğuştan kötü olmaya görsün! edeceği kötülüğe bir bahane bulmadı mı, bu sefer de açıkça eder."} {"url": "https://www.masaloku.net/gercek-prenses", "text": "Çok uzak ülkelerin birinde, büyük bir sarayda yaşayan kral ve kraliçe, evlilik çağına gelen oğullarına güzel bir eş arıyorlarmış. Yakındaki tüm ülkelerin krallarına haber salmışlar, oğullarını bu kralların kızlarıyla tanıştırmışlar ama ne çare. Yakışıklı prens, bu tanıştığı prenseslerin hiçbirini beğenmemiş. Kral ve kraliçe, bu duruma çok üzülüyor. Tüm ülkelerinin tek varisi oğullarına layık bir eş bulamadıkları için her çareye başvuruyorlarmış. Günler böyle devam ederken, birden bir fırtına kopmuş. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur nedeniyle sarayın tüm kapı ve pencerelerini kapatan saray halkı, derin bir sessizliğe bürünmüş. Aniden sarayın kapısı çalınmış. Kapıyı açan görevliler, karşılarında yağmurdan ıslanmış, üstü başı kirlenmiş bir kız görünce şaşırmışlar. Kız, kapıyı açan görevlilere Ben bir prensesim, yağmurdan kaçamadım. Sarayınıza sığınmak istedim. deyince, hemen kral ve kraliçeye haber verilmiş. Kral, kızın oldukça ıslanmış ve kirli eski kıyafetler içinde olduğunu görünce: Sen bir prensessin ha! diyerek, ona inanmadığını hissettirmiş. Ama yine de diye sözüne devam etmiş. Bu yağmur ve fırtınada seni dışarıda bırakamayız. Bizim misafirimiz olabilirsin diyerek, kızın saraya girmesine izin vermiş. Prenses Size ne kadar büyük bir zahmet verdiğimin farkındayım. Bu durumda iken bana yardımcı olduğunuz, beni sarayınıza davet ettiğiniz için size minnettarım. diyerek saraya girmiş. Kral ve kraliçe, saraylarına misafir olan bu genç ve güzel kızın bir prenses olmadığını düşünmüşler. Ama kızın bu hali, onların akıllarına parlak bir fikir getirmiş. Oğullarına evlenebilecekleri eş bulmak için tellal çıkarıp, ülkelerine prensesleri davet etmeye karar vermişler. Bu haberi duyan pek çok genç ve güzel kız, kendilerini birer prenses olarak tanıtıp saraya geliyor, giydikleri güzel kıyafetler ve taktıkları mücevherler ile prenses olduklarını iddia ediyorlarmış. Yakışıklı prens, yine hiçbirini beğenmemiş. Aslına bakarsanız, yakınlarda bu kadar prenses olması da imkansızmış. Bu durumun farkında olan kraliçenin aklına harika bir fikir gelmiş. Saraylarında misafir olan genç ve güzel kızın prenses olup olmadığını anlamanın aslında bir yolu varmış. Kraliçe, prensesin yatağının altına üç tane bezelye koyup, üzerine yastıklar yorganlar örtmeleri için emir vermiş. Saray çalışanları kraliçenin emrini yerine getirmişler. Kraliçe, prensese, çok güzel bir yatak hazırladıklarını ve bu gece bu yatakta rahat uyuyabileceğini söyleyerek, onu hazırlanan yatak odasına götürmüş. Kraliçe, ertesi sabah hemen genç kızın odasına giderek, rahat uyuyup uyuyamadığını sormuş. Genç prenses: Ben yalan nedir bilmem, doğru bildiğimi de her zaman her yerde söylerim. Nazik davranışınız için çok teşekkür ederim. Ancak tüm gece gözüme uyku girmedi. Sanki üç büyük top yatağımın altında bir o tarafa bir bu tarafa hareket etti durdu. Tüm vücudum yara bere içinde kaldı. diyerek cevap vermiş. Bu sözleri duyan kraliçe, Dünyada yalnızca bir prenses böylesine hassas olabilir. diyerek onun gerçekten bir prenses olduğuna inanmış. Hemen prenses için sarayın tüm terzilerini çağırarak, o güne kadar görülmemiş güzellikte kıyafetler hazırlanmasını emretmiş. Hazırlanan kıyafetler içindeki prenses, görenlerin gözlerini kamaştırıyormuş. Kraliçe, onun artık prens oğullarıyla tanışmalarının zamanı geldiğini düşünmüş. Tüm bu olanlardan habersiz, evleneceği genç kızı bulamayan yakışıklı prens üzüntü içinde sarayın bahçesinde atı ile ilgilendiği sırada, görevliler; kraliçenin kendisini çağırdığını haber vermişler. Prens, saraya girer girmez, karşısında duran prensesin güzelliği karşısında söyleyecek söz dahi bulamamış. İlk görüşte aşk bu olsa gerek. Prens ve prenses için dillere destan bir düğün töreni yapılmış. Kral ve kraliçenin keyfine diyecek yokmuş. Prens ve prenses bir ömür boyu mutlu yaşamışlar. Merhaba ben Larissa HAİDAR...... ???????????? ???????????????????????????????? Ben bu masalı okuduğumda kızın prenses ???? olduğunu emindim bu kadar hassas bir kızı hiç ama hiç görmedim ????????????????. Görseydim söylerdim.......20 yorgan ve miniminnacık bir bezelye.....Ben olsaydım önce yorganıma bakardım.. Acaba 7 yorgan olsa nasıl olurdu bunu merak ediyorum ????????????. Şimdiden ???? ???????? fıstıklarımı yiyorum bir yandan şaşırıyorum.Gören söyler mi? Merak ediyorum ???????????????????????? Bayılacağım???????????????? .......???? Yani prenses bu prese aşık olduğu için mi.Cevap: Hassas olduğu için .... Merhaba ben Larissa HAİDAR...... ???????????? ???????????????????????????????? Ben bu masalı okuduğumda kızın prenses ???? olduğunu emindim bu kadar hassas bir kızı hiç ama hiç görmedim ????????????????. Görseydim söylerdim.......20 yorgan ve miniminnacık bir bezelye.....Ben olsaydım önce yorganıma bakardım.. Acaba 7 yorgan olsa nasıl olurdu bunu merak ediyorum ????????????. Şimdiden ???? ???????? fıstıklarımı yiyorum bir yandan şaşırıyorum.Gören söyler mi? Merak ediyorum ???????????????????????? Bayılacağım???????????????? .......???? Yani prenses bu prese aşık olduğu için mi.Cevap: Hassas olduğu için ...."} {"url": "https://www.masaloku.net/gezgin-kirlangic-ve-yavru-kuslar", "text": "Bir gün, bir yerde, kırlangıç bakmış, Bakın, demiş, sizin kuyunuzu kazıyor bu adam. Bana göre hava hoş, çeker giderim burdan, Şu elin savurduğu tohumlar yok mu, Yaz günü kırlangıcı kim dinler, Küçük kuşlar diledikleri yemi yemişler. Kenevir başlamış büyümeye yeşil yeşil. Kırlangıç bir kez daha uyarmak istemiş Dünyadan habersiz küçük kuşları: Koparın, demiş, bir bir koparın Bu kötü tohumdan çıkan yaprakcıkları. Onlar büyüdü mü kendinizi yok bilin. Kuşlar kırlangıca kızmış, gün baktınız ki insanoğlu buğdayları büyüye dursun tarlada, vakit bulmuş kuş avlamaya şurda burda, kurmuş ağlarını dağda bayırda, siz küçük kuşları avlamak için. Ya hiç çıkmayın yuvanızdan, ya da göç edin başka bir yere: Ördek, turna ne yapıyorsa siz de onlar gibi yapın. Ama siz küçüksünüz, doğru, geçemezsiniz bizim gibi çölleri, denizleri. Size göre iş değil yeni dünyalar aramak. Yapabileceğiniz tek şey bence duvar deliklerine saklanmak olacak. Kuşcağızlar yorulmuş kırlangıcı dinlemekten, Başlamışlar cıvıl cıvıl ötüşüp durmaya. Tıpkı Troyalılar gibi, zavallı Kassandra başlarına geleceği haber verirken. Onlara olan bizimkilere de olmuş, nice kafesler kuşlarla dolmuş. Hep böyle kendi bildiğimizi okuruz yalnız Bela başımıza gelmedikçe inanmayız."} {"url": "https://www.masaloku.net/gorgu-kurali", "text": "HACİVAT Aman Karagöz'üm uğradığın iyi oldu! KARAGÖZ Hurma aldığın iyi oldu! demedin mi! HACİVAT Tabii demedim, beni görmeye geldiğin iyi oldu demek istiyorum. KARAGÖZ Ne söyleyeceksen çabuk söyle de kafamı karıştırma! HACİVAT Hele karşıma otur bakalım! HACİVAT Değil Karagöz'üm, sana iyi bir haberim var. HACİVAT Canım şakayı bırak! Biliyorsun sana iş bulmak için her zaman uğraşıyorum. HACİVAT İş bulamadım ama sana iş bulacak birini buldum. HACİVAT Dün bir askerlik arkadaşıma rastladım. Sana iş bulacak ama Önce gelip beni bir görsün! dedi. KARAGÖZ Açlıktan çift görmeye başlamadan hemen gidip adamı bulayım Hacı Cavcav! HACİVAT Efendim acele etme, başka söyleyeceklerim var! KARAGÖZ Köftehor, çabuk ol ki işi kaçırmayayım. HACİVAT Beni iyi dinle Karagöz'üm! Bu adam çok zengin ve yaşlı... Artık çalışmıyor. KARAGÖZ Beni yanına alsın da beraber çalışmayız. HACİVAT Saçmalamayı bırak! Onun İbiş adında uşağı var. İşte bu arkadaşımı görmeye gideceksin. Fakat titiz ve kibardır. HACİVAT Köşke girdikten sonra ve onunla görüşürken çok dikkatli olmalısın! KARAGÖZ Aman Hacı Cavcav, öyleyse biraz yardım et! HACİVAT İyi ya işte, ben de seni onun için oturttum. Görgü kuralları hakkında biraz bilgi vereyim. KARAGÖZ Hay hay, mendil açılıp kapı dibinde beklenir. KARAGÖZ İşe başlayınca alırım diye ellerimi eve bıraktım. KARAGÖZ Hay hay, onu yaparım. KARAGÖZ Ben de içeriye Sen gel! diye bağırırım. KARAGÖZ İçeride işime yarayacak ne varsa, çuvallayıp bizim eve götüreceğim. KARAGÖZ Yarısını da sana ayırırım Hacı Cavcav! HACİVAT Allah Allah, ben seni hırsızlığa mı gönderiyorum. Adam odada oturmuş, seni bekliyor. HACİVAT Kapıyı örter ve güzel bir selam verirsin! HACİVAT Karagöz'üm ben bu işten vazgeçtim. Sen beni anlaşılan adama rezil edeceksin."} {"url": "https://www.masaloku.net/gul-perisi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, periler ülkesinde bahçenin tam ortasında bir gül ağacı varmış. Güllerle dolu bu ağacın üzerinde bir gül perisi yaşıyormuş. Peri öylesine küçükmüş ki kimse onu göremiyormuş. Kanatları omuzlarından ayaklarına kadar iniyormuş. Bu minik sevimli perinin her gül yaprağının altında minik bir yatağı varmış. Gülün incecik yapraklarından oluşan odaları mis gibi gül kokarmış. Gül Perisi yazın, ılık güneşin altında incecik kanatlarıyla çiçekten çiçeğe uçar; kelebeğin kanatları üzerinde dans eder; ıhlamur yapraklarında koşup oynarken akşam olurmuş. Gül perisi en çok yaz mevsimi seviyormuş, çünkü yazın havalar sıcak oluyor ve bütün çiçek arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirebiliyor, oyunlar oynuyormuş. Gül perisinin bu düşüncelerini duyan yağmur damlacıkları ise çok üzülmüş, -Gül perisi beni ve bulutları sevmiyor, diye düşünmüş ve uzun süre gül perisinin yanına yağmur damlacıkları olarak gelmemiş, -Yağmur damlacıkları sizi özledim, haydi gelinde dans edelim' demiş. Yağmur damlacıkları gül perisi duyuyormuş ama gül perisine dargınmış, Çok işim var gül perisi şimdi gelmeyeceğim, seninle ile Sonbaharda görüşürüz demiş. Gül perisi yağmur damlacıklarının kalbini kırdığından habersiz, yağmur damlacıkları ise gül perisini yanlış anladığını farkına varmadan uzun zaman birbirlerini göremeden yaşamışlar. Özlemişler birbirlerini ama bu masal burada böyle bitmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/gulen-ayva-aglayan-nar", "text": " Eğer bu doğuracağın çocuk da kız olursa hem seni, hem kızını idam edeceğim! Eğer erkek olursa seni bağışlayacağım . Yarın, bir gün doğurduğumda çocuğun kız olduğunu görürsen ne yap, yap bunu gizle. Çünkü padişah bizi idam ettirecek. Bunu yaparsan sana binlerce altın lira vereceğim . Kadın sancılanır, ebeyi çağırırlar. Tam doğuracağı sırada bütün hizmetçileri dışarı çıkarırlar. İçeride yalnız ebe kalır. Nihayet sultan hanım doğurur. Bakarlar ki yine kız! O zaman ebe bunu gizler. Hemen padişaha haber gönderir: Padişaha müjdeyi götürün. Sultan hanım bir erkek çocuğu doğurdu . Padişaha haber verirler. O zaman padişah çok sevinir. Büyük şenlikler yapar. Fukaralara ziyafetler çeker. Çocuğun uzun ömürlü olması için dualar ettirir. Ama gelip bakmaz, hakikaten oğlan mı, değil mi diye. Çocuk büyür, beş altı yaşına gelir. Padişah çocuğu sünnet ettirmek ister. Tabii kız çocuğu daima erkek çocuğu elbisesi giymektedir. Padişah çağırır oğlunu: Oğlum, bu cuma günü seni sünnet ettireceğim . Çocuk kendisinin kız olduğunu bilir tabii. Hemen annesine gider.İkisi de ağlamaya başlarlar. Çocuk anasına der ki: Anne, sen üzülme, ben babamı aldatacağım. Çünkü daha yaşım küçüktür. Bana birkaç sene daha müsaade versin. Bu işi böylece kapatalım . Çocuk babasına gider. Babacığım, sünnet tarihini biraz geriye bırakalım. Çünkü ben daha küçüğüm. Korkarım. Bu sünnet işinden bana hiç olmazsa üç dört sene müsaade et . Padişah da oğlunu seviyor ya, kalsın oğlum der. Nihayet çocuk on yaşına gelir. Babası sünnet olmasını söyler. Annesine gider. Beraberce ağlamaya başlarlar. Çocuk babasını tekrar kandırabileceğini söyler. Neyse, uzatmayalım, çocuk on dört yaşına kadar sünnet olmadan gelir. Artık babasının emrine karşı da gelemez. Bu sefer mutlaka sünnet olacaktır. O zaman padişah, e ne de olsa koca bir şehzade sünnet olacaktır, davetiyeler çıkartır, büyük büyük adamlar toplanır. Sen hiç üzülme anne, ben bugün kaçacağım bu memleketten. Çünkü kalırsam babam beni tanıyacak. Hem beni, hem de seni idam ettirecek. Talihime artık ne çıkarsa. Hem seni kurtaracağım, hem de kendimi. Benim için hiç üzülme . Ben ağlamayayım da kim ağlasın? Mesele böyle böyle. Babam bugün beni sünnet ettirecek halbuki ben kızım. Onun için üzülüyorum. Anlarsa hem annemi hem de beni idam ettirecek . Hiç üzülme gel, beni eyerle ve üzerime bin. Padişah babana git. Kendisinden yarım saat müsaade iste. De ki: 'Ben şimdi sünnet olacağım... Belki bir hafta, on beş gün yatakta kalacağım. Onun için son bir defa civar kasabayı gezeyim. Bana yarım saat müsaade ver, gezip geleyim'. Bakalım ne diyecek . Babası bu isteği kabul eder, gezmesi için müsaade verir. Bu kız at ile gezerken kısrak şaha gelir ve memleketten dışarı çıkar. Hemen padişaha haber verirler : Padişahım oğlun kaçıyor . Kızım, burada in. Sen bu memlekete gideceksin, burada kalacaksın. Şimdi benim ensemden üç tane kıl al. Ne gün başın dara gelirse bu kılları birbirine sürt. Ben hemen senin imdadına yetişirim . Bugün bizim padişahımızın tam onuncu senesidir. Bu akşam bir dev tarafından öldürülecek. Padişah ölmeden evvel kendi ruhu için, kendisine rahmet okusunlar diye yemek dağıtır. Bütün halk yiyecek, oraya gidiyorlar. Onun için herkes üzüntülüdür . Evet, bu akşam padişahımız ölecek. Bir dev tarafından ciğeri yenilecek ve ölecek. Çünkü bu memlekette bir padişah on seneden fazla yaşayamaz . Senden bir kılıç isterim. O kılıçla, bu akşam padişahı yemeye gelecek olan devi bir vuruşta öldüreyim . At hemen bir kılıç verir ve der ki: Bu kılıcı Allah'ın izniyle bir kere vuracaksın, devin başı kesilecek . Halk dağıldıktan sonra padişahı sarayın bir odasına koyarlar, yüksek bir yatağın üzerine beyazlar giydirmiş olarak uzatırlar. Padişah saatten saate ölümü beklemeye başlar. Herkes dağıldıktan sonra bu kız padişahın yattığı yatağın tam altına gizlenir, beklemeye başlar. Birkaç saat sonra, saat dokuz on sularında bir sarsıntı olur. Padişah ölü gibi yatıyor amma kız uyanık. Her taraf zelzele olmuş gibi sallanmaya başlar. O saatte tahtalar gıcırdamaya, kapılar titremeye başlar. Bu sırada kapıdan içeriye simsiyah bir bulut gibi bir dev girer ve hemen padişaha hücum eder. Tam o sırada kız gizlendiği yerden atılır ve ya Allah demesiyle deve bir vurur, devi oracıkta yere serer. Kız, nişan olarak da devin saçından bir tutam kesip cebine koyar. Oradan çıkıp gider. Mesele bitti ya, artık sıra sıra odaları gezmeye başlar. Bakalım bu sarayda gizli neler var diye dolaşır. Bakar ki hanım sultan bir odada kızlarıyla ağlıyor, başka odalarda cariyeler birbirleriyle konuşuyorlar, ağlaşıyorlar. Nihayet en sonda bir odaya gider, anahtar deliğinden bakar ki kırmızı giymiş bir cariye bir oğlanla diz dize oturmuş sohbet edip, gülüyorlarmış. Yani mesele ile hiç alakası yokmuş gibi davranırlarmış. Kız hayret eder, nasıl olur da bu kız bu akşam böyle sevinçlidir? diye. Oradan uzaklaşıp yattığı yere gider, yatıp uyur. Ertesi sabah bütün halk sarayın yoluna dökülür ki padişahın cenazesini götürüp gömsünler. Padişah da o saate kadar hiç hareket etmez, sanki ölü imiş gibi uzanıp yatar. Gelenler içeriyi kan dolu olarak bulacaklarını sanırlar. Dev padişahı öldürecek ya, ondan kan akacak. Giderler, bakarlar ki padişahları sağ. Kaldırırlar. Padişah da bakar ki dev öldürülmüş. Allah'ına şükürler eder. Padişah bu işi kimin yaptığını sorup araştırır. O zaman memleketin bütün gençleri, pehlivanları, kuvvetli olanları bahşiş alabilmek için biz öldürdük demek isterler. Padişahın da kızları vardı, devi öldürene istediği kızını verecekti. Herkes gider, birer mükafat alır. Öyleyse git de padişahtan hediyeni al . Neyse, kız kalkıp padişaha gider. Ona geçmiş olsun der. Padişah da ona mükafat vermek ister. Kız: Hayır padişahım, der, ben sizin sağlığınızı isterim. Ama bilesin ki bu devi ben öldürdüm . Eğer inanmazsan, işte devin bir tutam saçı, hala cebimde saklarım . O zaman padişah bunu yakınına getirir, der ki: Benden ne dilersen dile! Hiç çekinmeden söyle. Kızlarım var, hangisini istersen vereyim. Seni güveyim yapacağım . Kız da der ki: Ben onüç numarada yatan kızını isterim. Hani o kırmızı elbise giyen kızını . Bu sarayda üçyüz tane cariye var. O kızdan başka hangisini istersen iste vereyim; o kızı isteme. Çünkü o kız senin başına büyük felaketler getirecek . Hayır, ben onu isterim, başka hiçbirisini istemem . Peki, çağırayım. Önünde bu meseleyi anlatayım bakalım ne diyecek . Hemen bu kızı çağırtırlar, kız gelir. Kızım, bu oğlan devi öldürdü, benim canımı kurtardı. Mükafat olarak kendisine epey şeyler vaad ettim. Ama o yalnız seni istiyor, seninle evlenmek istiyor. Ben de seni bu oğlana vermeye mecburum . Kız babasına: Bana bir gece müsaade et, yarın haber vereyim der. Peki kızım . Sonra oğlana da der ki: Bekleyeceğiz, bakalım yarın ne haber getirecek. Sana burada bir daire hazırlayacağım, bu sarayda kalacaksın . Gece olur, herkes yattıktan sonra bu kız dairesinden çıkar. O kırmızı elbiseli kızın odasına gider, anahtar deliğinden bakar. El ayak çekildikten sonra kız odanın orta yerine bir leğen kor, içine de gülsuyu doldurur. Kendisi de yatağına çekilir, oturup beklemeye başlar. Neden sonra bir beyaz güvercin pencereye gelir ve içeri atlar. Gider, leğenin içinde yıkanır, silkinir. Sonunda gayet güzel bir delikanlı olur. Kız ile diz dize oturur sohbet ederler. Ama delikanlı kızı düşünceli görür. Nedir derdin? Hasta mısın yoksa? Bu akşam düşüncelisin . Hiç merak etme, ben bunun bir çaresini bulurum. Yarın padişaha gidip diyeceksin ki: 'Şimşir tarağı denilen gayet kıymetli bir tarak vardır. Gitsin, sana bu tarağı getirsin'. O tarak devlerindir. Devler onu öldürecek, o da gelemeyecek . Ertesi gün kız padişaha çıkar: Bu oğlan devlerin şimşir tarağını getirebilirse ben de kendisine varabilirim . Oğlum, duydun ya. Ben sana demedim mi, gel bu kızdan vazgeç . Oğlan kızın teklifini kabul eder. Ertesi gün kasabadan çıkar. Kısrağın kıllarını tekrar birbirine çakar çakmaz at ortaya çıkıverir. Padişahın kızı devlerin şimşir tarağım istiyor Seni onun için çağırdım . Peki, sen hiç merak etme. Haydi arkama bin . Hemen atın sırtına biner. At der ki: Kapa gözünü . At aç gözünü deyinceye kadar böyle düzlük bir yere giderler ki düzlükte kırk tane dev yatar. Orada böyle yüksek bir kavak var, o şimşir tarak da o kavağın üstünde sarkıp durur. Devler de o tarağa bakıp dururlar. Kız bakar. Bakar ki devlerin gözleri fincan gibi parlıyor. Gözleri açıksa, parlıyorsa uyuyorlardır. Hemen hazır ol. Ben kavağın yan tarafından uçacağım. Sen de tarağı kapacaksın. Ama o vakit arkana hiç bakmayacaksın. Arkandan beddua edecekler, taş atacaklar, kaya atacaklar, hiç aldırma. Yeter ki sen arkana bakma, ben Allah'ın izniyle selamete çıkarım . Aynen atın dediği gibi olur. Atın şaha geldiği zaman oğlan kavağın yan tarafından uçarken tarağı kapar, geri dönerler. Devler uyanırlar. Arkalarından büyük kayalar, taşlar atarlar, fırtına koparırlar, hiçbirinin tesiri olmaz. Oğlan memlekete gelir, attan iner. At kaybolup gider. Oğlan da tarağı alıp padişahın huzuruna çıkar. Ertesi gün padişah kızı çağırtır. Kız gelir. Gel kızım der işte istediğin tarak geldi. Herhalde bu oğlana varacaksın . Kız tarağı alır ama bir türlü cevap veremez : Bana bir gece daha müsaade edin, yarın size haber vereyim . O gece kız, eskiden yaptığı gibi yine leğeni gülsuyu ile doldurur ve yatağına girer. Beyaz güvercin gelir, yine yıkanıp silkinir, oğlan olur. Yine birbirlerine kavuşurlar. Ama kız yine kederli. İşte o musibet oğlan istediğim tarağı getirdi, onun için padişah beni zorlar, illa bu oğlana varacaksın diye. Ben yine bir gece müsaade istedim. İşte sana söylüyorum . Hiç merak etme sevgilim, bunun işi kolaydır. Yarın padişaha gidip diyeceksin ki: 'Devlerin aynasını isterim'. Oraya gidince kabil değil gelemez . Oğlan bunu da kabul eder. Ertesi gün memleketten dışarı çıkar. Yine kılları birbirine çakar, hemen at ortaya çıkıverir. Meseleyi kısrağa anlatır. Kısrak: Hiç merak etme, Allah'ın izniyle bunu da getiririz . Ben yan taraftan uçacağım, sen aynayı kap. Yine eskiden olduğu gibi arkana hiç bakma. Allah'ın izniyle kaçarız . İlahi, eğer erkeksen kız olasın, kız isen erkek olasın . Bize beddua ettiler ki kız isek erkek olalım, erkek isek kız olalım . Kendilerini kontrol ederler, ikisi de erkek olduğunu anlar. Zaten istedikleri de bu idi. Neyse, oğlan aynayı götürüp padişaha teslim eder. Padişah da ertesi gün kızı çağırır: İşte kızım, aynayı getirdi. Artık hiçbir diyeceğin yoktur herhalde. Hemen bu oğlana varacaksın . Belki daha başka diyeceği vardır padişahım . Bu sözleri duyan kız der ki: Bana bir gece daha müsaade edin, bu son olacak . Hiç merak etme. Demek biz ne istersek bu yapacak. Son bir şey daha isteyeceğim, yapması kabil değil. . Kendisinden ağlayan nar ile gülen ayva ağaçlarından birer yemiş isteyeceksin. Getirebilirse o zaman onunla evleneceksin. Ama hiç merak etme bu ağlayan nar ile gülen ayva ağacı yalnız benim babamın bahçesindedir. Oraya kabil değil gidemez, gitse de geri dönemez . Ertesi sabah kız padişahın huzuruna çıkar: Bu oğlan ağlayan nar ile gülen ayva ağaçlarından birer yemiş getirebilirse onunla evleneceğim, artık hiç itiraz etmeyeceğim . Gördün mü oğlum, sana ne belalar getirdi. Ben sana dememiş miydim, bu kadar cariye var, bu kadar güzel kızlar var . Hiç merak etme padişahım, ben getireceğim . Ertesi gün oğlan memleketin dışına çıkar. Yine kılları birbirine çakar, hemen at ortaya çıkıverir. Meseleyi ata anlatır. At: Hiç merak etme, bunu da getiririz . Aşağıya in, ne yaparsan yap bu külahı, postu ve değneği bunlardan al . Babamız öldü, bunları bize miras bıraktı. Fakat bölüşemiyoruz. Ben postu almak isterim, öbürü de ister; ben külahı almak isterim, öbürü de onu ister. Onun için kavga ederiz . Şimdi size bir taş atacağım, taşın düştüğü yeri göreceksiniz. Kim taşı daha önce getirirse postu alacak. Taşı ikinci defa atacağım, kim daha tez getirirse külahı o alacak . İşte, bu önümüzdeki saraylar, bahçeler peri padişahınındır. Ağlayan nar ile gülen ayva ağacı bu bahçededir. Artık buradan öteye ben gidemem, sen gideceksin. Bu külahı giyeceksin, kimse seni göremeyecek. Bu postun üstüne oturup da değneği de posta vurunca post seni istediğin yere götürecek. Git, işini yap. Ben seni burada bekleyeceğim . Oğlan külahı başına giyer, postun üzerine oturur ve değnekle posta vurur. Peri padişahının sarayına deyip hemen uçarak bahçeye girer. Peri padişahının oğlu ağlayan nar ile gülen ayva ağacının yemişini istedikleri gün kızı da alıp babasının sarayına gelmiş. Oğlan oraya gelirse ölümünü görsün diye kızı da getirmiş. Oğlan bakar ki peri padişahının oğlu ile kız da burada, bir odada eğleniyorlar. Öğle vakti olduğu için bunlara güzel bir ziyafet çekilmiş. Bunu kimse görmüyor ya, bu da hemen masanın bir tarafına oturur. Onların ikisi öbür taraftan yer, bu da bu taraftan. Bakarlar ki yemek eksilir. Kendi yediklerinden başka öbür taraftan da eksilir. Kız ile oğlan bu nasıl iş? diye şaşırıp kalırlar. Kız da düşünceli düşünceli der ki: Acaba bu musibet bu işi yapabilecek mi? Gelip yemişleri alıp beni götürecek mi? Bu kadar zor iş yaptırdık, bu sonuncusu. Beni götürürse artık bir daha birbirimizi hiç göremeyeceğiz. Onun için bu mendil sana hatıra olsun . Koy oraya, yatağın üzerine. Bu mendili senelerce saklayacağım . Bunlar zevk u safaya dalarlar. Bizim oğlan mendili de yatağın üzerinden alır. Neden sonra kız ile oğlan mendili ararlar, mendil yok. Bunlar iyice şaşırıp kalırlar. Bu oğlan bizden üstün çıktı. Şimdi bu ağaçları götürecek. Onun için o gitmeden ben seni yerine götüreyim. Artık sen ona varacaksın, onun hakkıdır . Oğlan, kimse görmeden kızı odasına indirir. Öbür yandan da oğlan ağaçları götürüp padişaha teslim eder: Padişahım, işte, ben meyvesini değil ağacını getirdim . Padişah hemen kızı çağırtır: Bu oğlanı bu kadar zahmete soktun. Bu artık sonuncusu idi. Başka şeye müsaade etmeyeceğim. Yoksa başını kestiririm. Şimdiden tezi yok düğününüzü kurduracağım, sizleri evlendireceğim . Hemen kırk gün, kırk gece düğün demek kurulur; yemekler, ziyafetler verilir. Kırk birinci gece padişah bunları gerdeğe kor. Onlar erdi muradına, biz de çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masaloku.net/gullu-koy", "text": "Kimi zaman övgüler dizerek iyi kalplilere, Kimi zaman da kötüleri acımasızca taşlayalım. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Nice bülbüller öter, kırmızı güller içinde. Gülleriyle ünlü güzel mi güzel bir köy varmış. Bu köyde yetişen güller çok güzel kokarmış. Güllerin kokusu ta uzaklardan duyulurmuş. Bu koku öyle etkileyici bir kokuymuş ki hasta koklasa iyileşir, üzüntülü insan koklasa kederi gider, ağlayan çocuk koklasa susarmış. Köy halkı da birbirinden güzel kırmızı, pembe, beyaz, güllere sevgiyle bakarlar, mis gibi kokusunu doya doya koklarlarmış. Köyde bir huzur, bir mutluluk varmış. Zaten köy halkı kötülük, yalan, kin, nefret nedir hiç bilmezmiş. Bu köyde yaşayanlar sevgi, saygı, yardımlaşma gibi bütün güzel huylara sahipmiş. Güllerin kokusundan mı insanlar bu kadar iyilermiş? Yoksa insanların güzel ahlakından mı güller güzel kokarmış bilinmezmiş. Günlerden bir gün köye yabancı bir aile gelip yerleşmiş. İki de çocuğu olan bu ailenin oturduğu evin bahçesindeki güller birkaç gün içinde kokularını kaybetmişler. Aradan çok geçmemiş ki diğer evlerin bahçelerindeki güller de kokularını yitirmişler. Köylüler, başlarına gelen bu garip olayın sebebini bir türlü anlayamıyorlarmış. Artık köyde o mis gibi güzel kokulardan eser kalmamış. Bilge bir köylü, güllerin neden kokularını kaybettiklerini anlamış. Bakmış ki köydeki bütün çocuklar yalan söylemeye başlamış. O güne kadar köyde kimse yalan nedir bilmezmiş. Oysa yeni gelen ailenin çocukları çok yalan söylüyormuş. Her halde köyün çocuklarına yalanı öğreten de onlarmış. Her çocuk yalan söyledikçe bir gül kokusunu kaybetmiş ve sonunda bütün güller kokmaz olmuş. Çünkü her yalan söylediğinde insanın ağzından pis bir koku çıkarmış. İnsanların hissetmedikleri bu koku, gülleri çok etkilermiş. Yalanın olduğu hiçbir yerde güller güzel kokmazmış. Bilge köylü, yeni gelen aileyle tanışmaya karar vermiş. Onlara yalan söylemenin ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatacakmış. Köydeki güller bir bir soldular. O güzelim güller artık etrafa kötü kokular saçıyorlar. Bana göre bunun sebebi yalan söylemektir. Yalan söyleyen insanlar da kötü kokan güller benzerler. Bilge köylü sözlerini bitirince evdeki herkes başını öne eğmiş. Kendilerini etrafa kötü kokular saçan güller kadar çirkin hissetmişler. Dışarıdan ne kadar çirkin göründüklerini düşünerek üzülmüşler. Artık yalan söylemeyeceklerine dair söz vermişler. Verilen söz gökyüzüne yükselmiş. Köydeki bütün güllere ulaşmış. Etrafı tekrar güzel kokular sarmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/gumus-gozlu-dev", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler Berber iken, Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, uçsuz bucaksız Kafdağı'nda Gümüş Gözlü bir dev yaşarmış. Gümüş Gözlü Dev, diğer devler gibi hain ve acımasız değilmiş. Aksine altın gibi bir kalbi varmış. Herkese iyilik düşünür, herkesin yardımına koşarmış. Ülke hükümdarı olan Sarı Dev zalimin biriymiş. En küçük suçları bile ölümle cezalandırır, cellatlara emirler yağdırırmış. En çok sevdiği kelimeler: Öldürün! Kesin!.. gibi kelimelermiş. Gümüş Gözlü Dev'in biricik kız kardeşi Nazlı Çiçek de hükümdar Sarı Dev'in sarayında hizmetçi olarak çalışıyormuş. Gümüş Gözlü Dev, kardeşinin başına bir felaket gelmesinden korkuyor, Ona bir şey olursa ben ne yaparım? diye düşünüyormuş. Günlerden bir gün korktuğu başına gelmiş. Kardeşi Nazlı Çiçek, hükümdara yemek götürürken, ayağı eşiğe takılıp düşmüş. Tabaklar, bardaklar, yemekler etrafa saçılmış. Sarı Dev korkuyla büzülen hizmetçiye nefretle bakarak: Götürün bu beceriksizi. Bir damdan aşağı fırlatın! diye gürlemiş. Gümüş Gözlü Dev de oradaymış. Öyle üzülmüş, öyle üzülmüş ki sormayın. Ne olur kardeşimi serbest bırakın. Annem onun yokluğuna dayanamaz. Benim başka kardeşim yok ki... diye ağlamış. Cellatların taş kadar katı yürekleri hiç yumuşamamış. Gümüş Gözlü Dev, hemen kardeşini fırlatacakları damın dibine inip beklemiş. Cellatlar kardeşini itip aşağı atmışlar. Gümüş Gözlü Dev bir top gibi aşağı düşen kardeşini kurtarmak için kocaman kollarını açmış. Kızcağız bütün hızıyla kucağına düşmüş. Yere yuvarlanmışlar. Gümüş Gözlü Dev altta kalmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/guzel-ve-cirkin", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanlarda zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi kalpli hem de sevgi doluymuş. Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel'e kalmış. Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş. Peki ya sen Güzel? diye sormuş tüccar. Bir gül. O bana yeter, demiş Güzel. Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık, hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgar yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş. Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş. Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş. Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde, demiş tüccar. Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. 'Hiç yoksa Güzel'e verdiğim sözü yerine getireyim,' demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış. Tüccar Canavar'ın karşısında diz çökmüş. Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim, demiş. Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diey küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış. Baba, izin ver ben gideyim, demiş hiç tereddüt etmeden. Üç ay geçince tüccar şatoya Güzel'le birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç! Buraya kendi isteğinle mi geldin? diye sormuş Canavar. Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak, demiş ona. 'Belki de bu yaşama alışırım,' diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş. 'Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde, diye düşünmüş Güzel. Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için, diye yazıyormuş. Şu anda babamı görebilseydim keşke! demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzel'in yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş. O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. Seni izlememe izin verir misin Güzel? diye sormuş. Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavar'a bakmış. Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum, demiş. Güzel, yemeğini bitirince Canavar, Benimle evlenir misin? diye sormuş. Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış. Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzel'in yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavar'a alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. 'Keşke,' diyormuş, 'bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavar'ın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş. Canavar bir gün, Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin, demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş. Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavar'a babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş. Bir hafta sonra döneceğim, söz, demiş Güzel. Ertesi sabah Güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar. Dinle! demiş iki kardeşten biri. Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür. Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzel'in karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş. Çok geçmeden Güzel, Canavar'ı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavar'ı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, 'Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!' diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini Canavar'ın şatosunda açmış. O günün akşamı Canavar'ı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. 'Onun ölümüne neden oldum!' diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavar'ın kalbi hala atıyormuş! Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım, demiş Canavar fısıltılı bir sesle. O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar Canavar'a çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş. Ben Canavar'ı istiyorum, diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış. Prens Güzel'i şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış. Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın, demiş iyi peri Güzel'e. Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prens'in topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prens'i. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prensesi olmuşlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/habib-baba-ve-sultan-murat", "text": "Habib Baba, Osmanlı Devletinin Sultanlarından 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır, fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir. Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul a gelmiştir. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider. Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak. Bedenini de ruhuna denk kılmaktır. -Bugün Sultan Murad ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz. der. -Ne olursun. Kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum. der Bin bir dil döker. Hamamcı ehl-i insaftır. Dayanamaz. Kabul eder. Hamamın en sonundaki odayı göstererek; -Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar. der. Habib Baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar. Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir. Ama sadece görünümü. İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir. Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir. Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır. -Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştamalı beline gir yanına. Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın. Ve ekler: -Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler. Sonra 4.Murad da Habib Baba'nın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır. -Evladım, Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsaade edersen bir keseleyivereyim. der. Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşırır ve büyük bir haz duyar. Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir. -Buyur baba, ellerin dert görmesin der. Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad ın sırtını bir güzel keseler. Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir. -Baba, gel bende senin sırtını keseleyeyim de ödeşmiş olalım. der. Habib Baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; -Olur evlat der ve Sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar; -Baba, görüyor musun şu dünyayı. Sultan Murad a vezir olmak varmış. Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi... -Be evladım, Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad a keselettirir. der."} {"url": "https://www.masaloku.net/hacivat-karagoz-telefon-isi-konusmasi", "text": "HACİVAT Aman Efendim, canım efendim, hoş geldin safa geldin! KARAGÖZ Pasta sensin, ağzını bozma! KARAGÖZ Köftehor, rahatlamıştım ama gönderdiğin çocuk kapıda bağıra bağıra beni uyandırdı. HACİVAT Neyse Karagöz'üm geldiğine iyi ettin! Hele şöyle telefonun başına bir otur bakayım! HACİVAT Efendim lafın gelişi öyle denir. Telefonun üstüne oturulur mu? Yanına otur! HACİVAT Şimdi sana bir haber vereceğim ki muhakkak sevineceksin! KARAGÖZ Ne söyleyeceksen söyle, uykum yarıda kaldı. HACİVAT Efendimiz, az evvel yolda gelirken sana çok güzel bir iş buldum. KARAGÖZ Sen onu kendi ağzına tak köftehor! KARAGÖZ Yolda gelirken sana diş buldum. demedin mi? Altın dişse ver de hemen gidip satayım. KARAGÖZ Ben zevzevkli bir iş istemem Hacı Cavcav! KARAGÖZ Para versinler de ben her işi yaparım. HACİVAT Neyse... Seni çağırdım ki, yeni işinle ilgili olarak biraz alıştırma yapalım. HACİVAT Saçmalamayı bırak da beni iyi dinle! KARAGÖZ Çabuk söyle, hemen gidip işe başlayayım. HACİVAT Canım işin ne olduğunu öğrenmeden başlamak olur mu? Şimdi ben de ne yapacağını öğretmek istiyorum. KARAGÖZ Pataklarım, çabuk öğret!... Ben her işi yaparım. HACİVAT Efendim, telefon bekçiliği yapacaksın! HACİVAT Yine saçmalıyorsun! Fiş değil... Birisi arayıp telefon çalınca sen bakacaksın! KARAGÖZ Telefonu çalanı hemen polise bildiririm. HACİVAT Allah Allah... Yine sinirlerim bozulmaya başladı. Telefonun zili çalınca açıp-bakacaksın!"} {"url": "https://www.masaloku.net/hamamcinin-kizi-hikayesi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir ülkede hamamcı ve karısı yaşarmış. Küçük bir de hamamları varmış. Geçimlerini bu hamamdan sağlarlarmış. Mutlu yaşantılarının tek eksiği bir bebekmiş. Hamamcı da karısı da her gün Allah'a dua ederlermiş. Gel zaman git zaman günlerden bir gün Allah dualarını kabul etmiş. Onlara nur topu gibi bir kız çocuğu vermiş. Ama bu bebeğin doğduğu gün öyle bir şey olmuş ki, herkesi hayrete düşürmüş. Bu bilezik bebeğin kolundan çıkarsa yaşamı sona erecek. Koluna bilezik takılırsa can bedene geri gelir demiş. Ak sakallı dedeler bütün bunları söyledikten sonra gözden kaybolmuşlar. Kadın bunlara inanamamış. Korku ve şaşkınlıkla bebeği kucağında hamamın bir köşesinde otururken kocası çıkagelmiş. Hemen ayağa fırlayıp ona olanları anlatmış. Hamamcı bebeği alıp yıkamaya başlamış. Bebeğin saçından su yerine altınlar döküldüğünü görünce her ikisi de olanlar inanamamış. Altınları bir çuvala doldurarak kuyumcuya götürüp satmışlar. Geri kalanını da fakir fukaraya dağıtmışlar. Gözlerini verirsen sana su veririm. demiş. Genç kız şaşırmış. Ama çaresiz gözlerimi veririm demiş. Daha sonra kadın arabayı durdurup genç kızı yolun kenarındaki köy kuyuya atmış ve oradan uzaklaşmışlar. Oğlanın yanına gelince Gelin seni istemedi ve yolda indi demişler. Bunlar o kadar güzel ki kendiniz mi yetiştiriyorsunuz?demiş. Yaşlı adam bütün olanları anlatınca kız her şeyi anlamış. Hemen annesine gidip olanları anlatmış ana kızı bir telaş almış ve hemen bir çare aramaya başlamışlar. Çünkü oğlan ile kız tesadüfen karşılaşıp her şey ortaya çıkarsa onlar için hiç de iyi olmayacağını biliyorlarmış. Bir bohçacı kadın bulup yaşlı adamın evini tarif etmişler. Orada bir genç kız var onun kolundaki bileziği bize getir demişler. Bohçacı kadın yaşlı adamın evine gitmiş kendini acındırmış ve o gece orada kalmayı başarmış. Geceleyin herkes uyuyunca kızın kolundaki bileziği çıkarıp hemen kadına getirmiş. Ertesi sabah yaşlı adamla karısı kızı uyandırmak için yanına gitmişler ama kolundaki bileziği göremeyince öldüğünü anlamışlar ve çok üzülmüşler. Onu o kadar seviyorlarmış ki toprağın altına koymaya kıyamamışlar. Camdan bir tabut yaptırıp içine koymuşlar. Tabutu da dağın en yüksek yerine koymuşlar. Bu arada anne kız ise satın aldıkları gülleri bir cam vazoya ıslatmışlar. Bileziği de bu cam vazonun içine güllerle aynı yere koymuşlar. Ama ne tesadüf ki oğlan bileziği görünce tanımış ve ana kıza olup biten her şeyi anlattırmış. Daha sonra yaşlı adamın evine gitmiş. Onlara genç kızın nerede olduğunu sormuş,onlar oğlanı alıp kıza götürmüşler, Oğlan bileziği sevdiğinin koluna takıp ona yeniden can vermiş. O günden sonra birbirlerinden hiç ayrılmamışlar. Anne kıza gelince yaptıklarının cezasını çok kötü ödemişler. Kız ülkesinde yürüdükçe ayağının altında yemyeşil bereketli otlar büyümüş. Ülke mutlu olmuş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Ağaçtan üç elma düşmüş,biri bana ikisi size."} {"url": "https://www.masaloku.net/hansel-ve-gretel", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Geçmiş zamanlarda Hansel ile Gretel adında iki kardeş yaşarmış. Anneleri onlar daha bebekken ölmüş. Oduncu olan babaları, anneleri öldükten birkaç yıl sonra tekrar evlenmiş. Oduncunun yeni karısı hali vakti yerinde bir aileden geliyormuş. Ormanın kıyısında virane bir kulübede oturmaktan ve kıt kanaat yaşamaktan nefret ediyormuş. Üstelik üvey çocuklarını da hiç sevmiyormuş. Endişe etme, diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel. Evin yolunu buluruz. O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş. Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Yürürlerken Hansel cebindeki çakılları kimseye fark ettirmeden atıp, geçtikleri yolu işaretlemiş. Öğle üzeri babalarıyla üvey anneleri onlar için bir ateş yakmışlar ve hemen geri döneceklerini söyleyip ormanın içinde yok olmuşlar. Tabii geri dönmemişler. Kurtlar etraflarında ulurken tir tir titreyen Hansel ve Gretel ay doğana kadar ateşin yanından ayrılmamış. Sonra ay ışığında parlayan çakılları izleyerek hemen evin yolunu bulmuşlar. Babaları onları görünce sevinçten havalar uçmuş. Üvey anneleri de çok sevinmiş gibi davranmış ama aslında kararını değiştirmemiş. Üç gün sonra onlardan kurtulmayı tekrar denemek istemiş. Gece, çocukların odasının kapısını kilitlemiş. Bu sefer Hansel'in çakıl toplamasına izin vermemiş. Ama Hansel zeki bir çocukmuş. Sabah ormana doğru yürürlerken, akşam yemeğinde cebine sakladığı kuru ekmeğin kırıntılarını yere saçıp arkasında bir iz bırakmış. Öğleye doğru üvey anneleriyle babaları çocukları yine bırakıp gitmişler. Onların geri dönmediklerini görünce, Hanse ve Gretel sabırla ayın doğup yollarını aydınlatmasını beklemişler. Ama bu sefer geride bıraktıkları izi bulamamışlar. Çünkü kuşlar bütün ekmek kırıntılarını yiyip bitirmişler. Bu defa çocuklar gerçekten de kaybolmuşlar. Ormanda, üç gün üç gece, aç açına ve korkudan titreyerek dolanıp durmuşlar. Üçüncü gün, bir ağacın dalında kar beyazı bir kuş görmüşler. Kuş onlara güzel sesiyle şarkılar söylemiş. Onlar da açlıklarını unutup kuşun peşine düşmüşler. Kuş onları tuhaf bir evin önüne getirmiş. Bu evin duvarları ekmekten, çatısı pastadan ve pencereleri şekerdenmiş. Çocuklar tüm sıkıntılarını unutmuşlar ve eve doğru koşmuşlar. Tam Hansel çatıdan, Gretel de pencereden bir parça yiyecekken içeriden bir ses duyulmuş: Evimi kim kemiriyor bakim? Bir bakmışlar kapıda dünya tatlısı yaşlı bir teyze. Zavallıcıklarım benim, demiş kadın, girin içeri. İçeri girmişler ve hayatlarında hiç yemedikleri yiyecekleri yemişler. O gece kuş tüyü yataklarda yatmışlar. Fakat sabah her şey değişmiş. Yaşlı kadın dikkatsiz çocukları tuzağa düşürmek için evini ekmek ve pastadan yapmış bir cadıymış meğer. Hansel'i saçlarından tuttuğu gibi yataktan kaldırmış ve onu bir ahıra kilitlemiş. Sonra da Gretel'i sürüye sürüye mutfağa götürmüş. Kardeşin bir deri bir kemik! demiş cırtlak bir sesle. Ona yemekler pişir! Onu şişmanlat! Eti budu yerine gelince ağzıma layık bir yemek olacak! Ama sen hiçbir şey yemeyeceksin! Bütün yemekleri o yiyecek. Gretel ağlamış, ağlamış, ama çaresiz cadının söylediklerini yapmış. Neyse ki Hansel'in aklı hala başındaymış. Gözleri pek iyi görmeyen cadıyı kandırmaya karar vermiş. Cadı şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak için her sabah Hansel'in parmağını yokluyormuş. Hansel de parmağı yerine bir tavuk kemiği uzatıyormuş ona. Yok, olmaz. Yeterince şişman değil! diye bağırıyormuş cadı. Sonra da mutafa gidip Gretel'e daha fazla yemek yapmasını söylüyormuş. Bu böyle bir ay sürmüş. Bir gün artık cadının sabrı taşmış. Şişman, zayıf fark etmez. Bugün Hansel böreği yapacağım! diye haykırmış Gretel'e. Fırına bak bakalım hamur kıvama gelmiş mi! Korku içinde yaşamasına rağmen Gretel'in de Hansel gibi hala aklı yerindeymiş. Cadının onu fırına iteceğini anlamış. Başımı fırına sokamıyorum! Hamuru göremiyorum! diye sızlanmış. Cadı elinin tersiyle Gretel'i hızla kenara itmiş ve başını fırına sokmuş. Gretel bütün gücünü toplayıp yaşlı cadıyı fırının içine itmiş, sonra da arkasından kapağı kapamış. Hansel böylece kurtulmuş, ama hala eve nasıl gideceklerini bilmiyorlarmış. Tekrar ormana dalmışlar. Bir süre sonra karşılarına bir dere çıkmış. Bir ördek önce Hansel'i sonra da Gretel'i karşı kıyıya geçirmiş. Çocuklar birden bulundukları yeri tanımışlar. Hızla evlerine doğru koşmuşlar. Onları karşısında gören babaları çok mutlu olmuş. Sevinç gözyaşları içinde, onları ormanda bıraktıktan kısa bir süre sonra o acımasız üvey annelerinin ailesinin yanına gittiğini söylemiş. Yaptıkları için üzüntüden nasıl kahrolduğunu anlatmış. Babalarını bir sürpriz daha bekliyormuş. Hansel ceplerinden, Gretel de önlüğünün cebinden cadının evinde buldukları altın ve elmasları çıkartmışlar. Ailenin tüm sıkıntıları sona ermiş böylece. O günden sonra da ömürlerini mutluluk içinde sürdürmüşler.."} {"url": "https://www.masaloku.net/hayat-suyu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Büyük saraylardan birinde bir kral ve üç oğlu yaşarmış. Kralın iki oğlu kendini beğenmiş ve kötüymüş. En küçük oğlu ise çok iyi yürekli bir gençmiş. İzin ver, bu suyu sana ben getireyim, demiş. Kral, bunun çok tehlikeli olduğunu söyleyip, izin vermeye yanaşmamış. Büyük oğlu ise çok dil dökmüş. En sonunda babasını razı etmiş. Büyük oğlunun niyeti hayat suyunu getirip, babasını iyileştirmek, karşılığında ise babasından sonra kral olmakmış. Sabah yola çıkmış. Dağlar, tepeler aştıktan sonra karşısına bir cüce çıkmış. Böyle acele acele nereye gidiyorsun? Diye sormuş cüce. Pis cüce, sana ne demiş ve atını sürmüş. Cüce buna çok kızmış ve arkasından kötü bir büyü yapmış. Kralın oğlu dar bir geçide geldiğinde geçit iki taraftan kapanıp prensi hapsetmiş. Baba, bırak gideyim de o suyu ben getireyim, diye yalvarmış. Seni ilgilendirmez, beni meşgul etme, demiş. Ve atını sürmüş. O da az sonra abisi gibi geçide varmış. Cücenin yaptığı büyüyle geçit ona da iki yandan kapanmış. Ve hapis kalmış. Ortanca oğlunun da geri dönmemesi kralı oldukça endişelendirmiş. Babam çok hasta, ona hayat suyunu bulmaya gidiyorum, demiş. Sen çok iyi bir çocuksun. Sana yardımcı olacağım. Hayat suyu sihirli bir sarayın bahçesindeki gümüş pınardan çıkar. Şu demir sopa ve iki ekmeği al, sarayın kapısına var. Kapıya üç defa vurunca kapı açılır. Kapının ardında iki aslan yatar. Ekmekleri onlara verirsen sana bir zarar vermezler. Sen de hayat suyunu alır gelirsin. Ama, gece yarısından önce oradan çıkman lazım, yoksa sarayın kapıları kapanır ve hapis kalırsın, demiş. Küçük Prens yola çıkmış, cücenin dediklerini bir bir yaptıktan sonra saraya girmiş. Kendisini çok güzel bir salonda bulmuş. Yerde bir kılıç duruyormuş. Kılıcı yanına almış daha sonra odaları bir bir gezmeye başlamış. Odalardan birinde çok güzel bir genç kız varmış. Kız onu görünce sevinmiş ve kapıyı açıp kendisini büyüden kurtardığını, bir yıl sonra yine gelirse kendisiyle evleneceğini ve tüm ülkeye sahip olacağını söylemiş. Sonra pınarın yerini göstermiş, fakat acele edip gece yarısından önce saraydan çıkmasını tembih etmiş. Bu kılıçla bütün orduları yenebilirsin, demiş. İki kardeşim de hayat suyunu bulmak için yola çıktı fakat geri dönmediler. Onları bulmama yardım et lütfen, demiş. Cüce bu teklifi kabul etmiş, fakat Küçük Prens'in kardeşlerinden sakınması gerektiğini tembih etmiş. Cüce yaptığı büyüyü bozup, kardeşlerini serbest bırakmış. Kardeşleri kurtulunca Küçük Prens bütün olanları anlatmış. Bir yıl sonra hayat suyunu aldığı saraydaki kızla evlenip, ülkenin başına geçeceğini söylemiş. Hep birlikte saraya doğru atlarını sürmüşler. İki büyük kardeş, hayat suyunu bulduğu için babalarının krallığı küçük kardeşlerine vereceğini düşünmüşler ve onu ortadan kaldırmaya karar vermişler. Bir fırsatını bulduklarında, hayat suyunu alıp yerine deniz suyu doldurmuşlar. Hayat suyunu sen buldun, zahmeti sen çektin ama kazanç bizim oldu. Bir yıl sonra ikimizden biri hayat suyunu bulduğun saraydaki kızla evlenecek. Bize karşı çıkarsan canından olursun, demişler. Bu arada kral küçük oğlunun kendisini öldürmeye çalıştığına inandığı için çok öfkeliymiş. Küçük oğlunun ülkenin başına geçmek istediğini zannediyormuş. Saray halkı toplanıp, küçük prensin öldürülmesine karar vermiş. Sizi vurup öldürmem gerekiyor. Kral böyle emretti, demiş. vereyim sen de üzerindeki eskileri bana ver. Küçük Prens'in ne kadar iyi kalpli olduğunu bilen avcı bu öneriyi kabul etmiş. Zaten Küçük Prens'i öldürmeye eli varmıyormuş. Küçük Prens, ormana dalıp kaybolmuş. Birgün, Küçük Prens'e yardım eden cüce, ihtiyar kralı ziyarete gelmiş. Ve küçük oğlunu sormuş. Kral olanları bir bir anlatmış. Cüce bunları duyunca çok üzülmüş, gerçekleri krala açıklamış. Kral gerçekleri öğrenince üzüntüsünden ağlamaya başlamış. Kralın avcısı konuşulanları duyup krala, Küçük Prens'i öldürmediğini söylemiş. Kral bunu duyunca çok sevinmiş. Oğlunu bulmak için her yana haberciler göndermiş. Bu sırada kralın iki büyük oğlu bir yıl dolmadan saraydaki kızla evlenmek için, birbirlerinden habersiz yola çıkmışlar. Saraya önce kralın büyük oğlu varmış. İçeri girmiş ancak saray muhafızları onu yakalayıp iyice hırpalamışlar. Büyük prens canını zor kurtarmış. Aynı şeyler ortanca prensin de başına gelmiş. Küçük Prens ise ormandan çıkıp sarayın kapısına geldiğinde tam bir yıl dolmuş sarayın kapıları açılıp, genç prensese kavuşmuş. Hemen düğünleri yapılmış. Küçük Prens ülkenin başına geçmiş. Babaları ise haber gönderip kendisinden özür dilemiş. İki büyük oğlunu cezalandırmak istiyormuş. Bunu öğrenen oğulları ülkeden kaçmış, bir daha geri dönmemişler. Ve ömür boyu yaptıkları kötülüklerin cezasını, yoksulluk içerisinde yaşayarak ödemişler. Küçük Prens, prensesle uzun ve mutlu bir hayat sürmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/hilebaz-tilki-ile-ahmak-esek", "text": "Günlerden bir gün, yedikleri, içtikleri ayrı gitmeyen iki arkadaş bir yolculuğa çıkmışlar. İki arkadaş, aynı zamanda ortaklardır. Çok ilerlemeden yol üstünde bir küp altın bulurlar ve sevinç ve neşe içinde şehre dönerler. Eşek, buldukları altınları yarı yarıya bölüşmeyi tilkiye teklif eder. Ancak tilkinin adil bir paylaştırmaya hiç niyeti yokmuş. Aklına bir kurnazlık gelmiş ve eşeğe şöyle demiş: Sevgili dostum, biz bunları şimdi hemen bölüşmeyelim, bize yetecek kadarını yanımıza alalım, geri kalanını da, derenin dibindeki şu ağacın altına gömelim. Böylesi daha güvenli, altınların yerini ikimizden başkası bilmez, ne zaman ihtiyacımız olsa gelir yine alırız. Diyerek eşeği ikna etmiş. Her ikisi de bir miktar altın alıp geri kalan altınları ağacın dibine gömerler, oradan giderler. Eşek yemin billah ederek, altınları çalmadığını söyler, çalan kişiye beddualar eder. Ancak tilki, eşeğe söz hakkı bile vermeyip, sesini daha çok yükselterek; Gömünün yerini ikimizden başka bilen yoktu. Altınlar nerede? Kim çaldı altınlarımızı? diyerek, eşekle uzun süren bir tartışmaya girer. Tartışma uzayınca, beraber bir mahkemeye gitme kararı alırlar. Yavuz hırsız ev sahibini bastırır. derler ya, bizimkisi de o hesap. Tilki mahkemede de iddialarını sürdürür, altınları eşeğin çaldığını söyler. Eşek iddiaları kabul etmeyerek sürekli kendini savunur, çalmadığını söyler. Hakim tilkinin konuşmalarından şüphelenir, Madem bu kadar eminsin eşeğin altınlarını çaldığına, o zaman bize bir delil göster bakalım. demiş. Hilebaz kem küm eder, Bir şahidim var efendim, gömüyü dibine gömdüğümüz ağaç bu olayın şahididir. demiş. Hiçbir inandırıcı olmayan bu delil karşısında şaşıran hakim istifini bozmadan, Madem ki ağaç bu olaya şahittir, o halde gidip soralım. demiş. Tilki, eşek ve hakim çok geçmeden ağacın yanına varırlar. Önceden kardeşini ağacın kovuğuna gizleyen hilebaz tilki, kardeşine hakimin sorularına cevap vermesini tembihlemiştir. Hakim ağacın yanına doğru gelerek, ağaca: Ey yaşlı çınar ağacı! Dibindeki bir küp altını kim çaldı? diye sormuş. Hakim bu işe çok şaşırmış. Kulaklarını ağaca dayamış ve bir süre bekledikten sonra Bu ağaç lanetlidir. Hemen ateşe verin! diye adamlarına emir vermiş. Ağaç yanmaya başlayınca içerideki tilki basmış çığlığı, Yardım edin, lütfen yardım edin, yanıyorum! diye feryat etmeye başlamış. Hakim ateşin söndürülmesini emredip, tilkiyi ağacın kovuğundan çıkartmış. Hilebazın kardeşi her şeyi itiraf etmiş. Hakim tilkiden altınları alıp eşeğe teslim etmiş. Tilkinin payına düşen altınları da serbest kalma kefaleti olarak, devletin hazinesine aktarıp tilkiyi hapse koymayıp onu salıvermiş. Tilki kendine söz vermiş, bir daha asla hile yapmamak için."} {"url": "https://www.masaloku.net/holle-kadin", "text": "Grimm Kardeşler'den dünya klasikleri arasına giren bir masal, Holle Kadın Masalı. Keyifli okumalar.. Dul bir kadının iki kızı varmış. Biri hem güzel, hem de çalışkanmış. Öteki ise hem çirkin, hem de tembelmiş; ama kendi öz kızı olduğu için kadın bunu daha çok severmiş. Evde her işi güzel kıza gördürürmüş. Zavallı kızcağız her gün sokakta bir kuyunun başında oturup bez dokurmuş. Hem de o kadar çok çalışırmış ki, parmaklarından kan fışkırırmış. Günün birinde iplik sardığı makara kan içinde kalmış. Bunun üzerine kız kuyuya eğilerek makarayı yıkamak istemiş. fakat makara elinden kayıp kuyuya düşmüş. Makarayı kuyuya nasıl düşürdünse öyle alıp getireceksin. Sonra karışmam ha... diye bağırmış. Bunun üzerine kız kuyunun başına dönmüş ama ne yapacağını bilmiyormuş. Makarayı almak için ne olursa olsun diye kuyuya atlamış. Atlamış ama aklı başında değilmiş. Az sonra uyandığında, kendini güzel bir çayırlıkta bulmuş. Beni silkele, beni silkele... Biz elmalar hep olduk!.. Kız ağacı sallamış, elmalar, yağmur taneleri gibi yere dökülmüşler. Kız ağacın üzerinde hiç elma kalmayıncaya kadar silkelemiş. Elmaları bir araya toplayarak koca bir yığın yapmış, sonra yine yola koyulmuş.. Sevgili çocuk, neden korkuyorsun? Gel burda kal; evin bütün işlerini güzelce yaparsan sana bir kötülüğüm dokunmaz. En çok dikkat edeceğin şey yatağımı güzel düzeltmek, iyice silkelemektir. Bunu yapınca yatağın içindeki kuş tüyleri uçar. İşte o zaman yeryüzüne kar yağar. Benim adım Holle Kadın'dır. Kocakarı böyle tatlı tatlı konuşunca kızın içi ferahlamış; orada kalmaya karar vermiş. İçeri girerek işine başlamış. Evin her işini seve seve yapıyormuş, yatağı her zaman o kadar güçlü silkeliyormuş ki, tüyler kar parçaları gibi uçuyorlarmış. Bu yüzden kadının evinde rahat bir yaşam geçiriyor, kötü söz işitmiyor, her gün kızartmalar, kebaplar yiyormuş. Evimi çok göreceğim geldi. Bu ayrılık acısına dayanamıyorum. Burada, yerin altında geçen yaşamım çok iyi ama artık daha fazla kalamayacağım. Yine yukarıya dönmek istiyorum. Evine dönmek isteyişin hoşuma gitti. Bugüne kadar bana çok iyi hizmet ettiğin için, seni ben kendi elimle yukarı çıkaracağım, demiş. Kızı elinden tutmuş; büyük bir kapıya doğru götürmüş. Kapı açılmış. Kız tam kapının altına geldiği zaman güçlü bir altın yağmuru başlamış. Durduğu yerle annesinin evi arasında çok az aralık varmış. Kız evin bahçesine girdiği zaman horoz kuyunun üzerine çıkmış, ötmeye başlamış. Ö ö rö ö, altından küçük bayanımız yine geldi! Kız eve girmiş, annesinin yanına gitmiş. Her yanı altınla kaplı olduğu için kendisini hem annesi, hem üvey kız kardeşi güleryüzle karşılamışlar. Ne olursun beni dışarı çıkar, beni dışarı çıkar, yoksa yanacağım. Çoktan piştim ben!.. Ne olursun, beni silkele, kuzum beni silkele... Biz elmalar hep olduk! Ya... çok bilmişsin... seni silkeleyim de kafama elmalar düşsün değil mi? demiş; geçip gitmiş. Holle Kadın'ın evine vardığı zaman hiç korkmamış. Çünkü onun koca dişlerini önceden duymuşmuş. Hemen kadının hizmetine girmiş. İlk gün çok çalışmış. Holle Kadın'ın her dediğini yapmış. Kocakarının kendisine vereceği altınları düşünüyormuş. Fakat ikinci gün tembelliğe, işleri başından savmaya başlamış. Üçüncü gün bu tembellik bir kat daha artmış. Sabah bir türlü yatağından kalkmak istemiyormuş. Tembel kız Holle Kadın'ın yatağını da yapmıyormuş. Bu yüzden tüyler de uçuşmuyormuş. Çok geçmeden bu durum Holle Kadın'ı kızdırmış. Kızı işinden çıkarmış. Tembel kız buna seviniyormuş. Altın yağmurunun yağacağını umuyormuş. Holle Kadın onu da büyük kapıya kadar götürmüş. Fakat kız kapının altına gelince altın yerine kocaman bir kazan dolusu zift başından aşağı boşalmış. Ö ö rö ö, pasaklı küçük bayanımız yine geldi diye ötmeye başlamış. Kıza bulaşan bu zift ömrü oldukça üzerinde kalmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/horoz-ile-tilki", "text": "Akıllı mı akıllı bir horoz, evinin penceresine tünemiş etrafı izliyormuş. Yoldan geçen kurnaz tilki onu görmüş ve acıkmış karnını doyurmak için bir şeyler uydurmuş aklından. Ağacın altına gelmiş ve Horoz kardeş! Bütün hayvanlar barışmaya karar verdi duymadın mı? Duymadıysan da işte geldim, sana haber getirdim. Haydi, in aşağı da öpüşüp barışalım. Gidip kümestekilere de haber veririz, kucaklaşırız. Daha gidip karşı köydeki hayvanlara da müjdeyi vereceğim! demiş. Tilki bu sırada, Ne de güzel bir şey buldum! Şimdi bu aptal horoz ağacın tepesinden inecek ve ben de karnımı bir güzel doyuracağım! diye geçiriyormuş aklından. Akıllı horoz, tilkinin ne yapmaya çalıştığını anlamış. Ona yemek olmaya hiç niyeti yokmuş. Aşağıya doğru eğilmiş ve Tilki kardeş! Bu duruma ne kadar sevindim bilemezsin! Hele buralara kadar gelip bizlere haber vermenden nasıl mutlu oldum anlatamam. Bak, karşıdan iki tane kurt geliyor! Onlar da haber vermek istediler herhalde. Buradan ineyim de hep beraber kutlayalım bu barışı! demiş. Tilki, gerçekten kurtlar geliyor mu diye arkasına bile bakmadan Hoşça kal! Benim gitmem gerek, demiş ve uzaklaşmış telaşla. Ormanın derinliklerine doğru gitmiş ve gözden kaybolmuş. Kurnaz tilkiyi alt eden akıllı horoz ise gururlanmış ve olduğu yerden onun gittiği tarafa bakıp kıs kıs gülmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/ihtiyar-degirmenci-masali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Uzak, çok uzak bir şehirde çok fakir bir köy varmış. Bu köyün adı da fakir köymüş. Fakir köyün toprağı çorak, havası kurakmış. Bitki yetişmez, hayvan barınmazmış. Hal böyle olunca köydeki herkes bir dilim ekmeğe muhtaçmış. Bu köyde fakir ve ihtiyar bir değirmenci varmış. Toprakta buğday yetişmiyormuş ki, insanlar buğdayını değirmene getirsin, öğütsün, un olarak geri alsın. İhtiyar değirmenci erkenden kalkar, elini, yüzünü yıkar, sanki öğütülecek çuvallar dolusu buğday varmış gibi, hevesle değirmenin başına geçer, dereden topladığı kumları buğdaymış gibi değirmen taşının altına döker, kendini avuturmuş. Günler böylece geçip giderken, fakirlik iyice boğazlarına kadar dayanmış. Bir dilim ekmek bulamaz olmuşlar. Değirmencinin hanımı: Bey, herkes gibi biz de açlıktan ölmeden bu köyden gidelim, demesine rağmen, ihtiyar değirmenciye söz geçiremezmiş. Ölürsem değirmenimin başında ölürüm. Sen istiyorsan git, dermiş de başka bir şey demezmiş. İhtiyar değirmenci yine bir sabah erkenden kalkmış, değirmenin başına geçmiş, dereden topladığı kumları değirmen taşının altına dökmüş. Biraz sonra değirmen gürültüyle çalışmaya başlamış. Değirmenden farklı sesler gelmeye başlamış. Değirmenci de şaşırmış, bakmış, elini uzatmış, bir de ne görsün? Unun aktığı yerden çil çil altınlar akmıyor mu? ihtiyar değirmenci gözlerine inanamamış, avucuna alıp bakmış, yanlış görmüyormuş, bunlar gerçekten altınmış. Sevinçle hanımının yanına koşmuş. Olanları anlatmış. Kocasına ilk anda inanmayan hanımı altınları görünce inanmış. Çok mutlu olmuşlar, artık yoksulluktan kurtulmuşlar. İhtiyar değirmenci ve karısı altınların bir kısmını alıp kasabaya inmişler. Kendilerine elbiseler, ayakkabılar ve yiyecekler alıp, köylerine dönmüşler. Onların bu durumunu gören köylüler olanlara bir anlam verememişler. Gel zaman git zaman ihtiyar değirmenci ve karısı zengin olmuşlar. İyi yürekli ihtiyar değirmenci altınları sadece kendine ayırmayıp köylülere dağıtmaya başlamış. Köy fakirlikten kurtulmuş artık fakir köyün adı zengin köy olmuş. Ancak köylülerin arasındaki iki adam bu duruma tahammül edemiyormuş. ihtiyar değirmenci bu altınları nerden buluyor, diye merak etmişler. Bir sabah erkenden değirmene giderken, ihtiyar değirmenciyi yakalamışlar ve değirmene getirip bağlamışlar. Altınları nerden bulduğunu sormuşlar fakat bir türlü söyletememişler. ihtiyar değirmenci, ben size de altın verdim, yardım ettim, deyince adamlar, verdiğin on altın bize yetmedi, biz altınların hepsini istiyoruz. Adamlar, değirmenciye altınların yerini söyletmek için, odunla dövünce ihtiyar değirmenci oracıkta ölmüş. Bunun üzerine adamlar korkup kaçmışlar. Daha sonra adamları kolcular yakalayıp zindana atmışlar ihtiyar değirmencinin karısı, aynı yöntemle altın elde etmek istemiş ama bu mümkün olmamış. Aradan zaman geçtikçe köy giderek fakirleşmiş ve adı tekrar fakir köy olmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/iki-guvercin", "text": "Günlerden bir gün, uzak bir ülkede iki güvercin yaşarlardı. Bunlardan birinin adı; Gezgin, diğerinin de Oynak idi. Ormanın en güvenli ve en görkemli yerine yuva yapmışlardı. Ne var ki, bir gün Gezgin yuvasından uzaklaşmak istedi. Bu isteğini çok sevdiği arkadaşı Oynak'a söyledi. Sevgili Oynak, uzun zamandır bu bölgedeyiz, daha ne kadar burada kalacağız? Sürekli aynı yerlerde dolaşmaktan sıkıldım. Denizlere, uzak ülkelere açılmak istiyorum. Yeni şeyler görmek, yaşamak, öğrenmek istiyorum. Sevgili dostum, güzel düşünüyorsun. Ben de senin gibi maviliklere uçmak istiyorum, rengarenk çiçeklerin olduğu bahçelerde gezmek istiyorum. Lakin biliyorsun, bizim için her şeyden önce güvenli bir bölge şart. Kuvvetli bir rüzgar, zalim bir avcı, yırtıcı bir hayvan... Bunların hepsi bizler için büyük tehlike arz ediyor. Kesinlikle haklısın, benim de senin gibi çekincelerim var. Fakat biliyorsun ki, cefa çekmeden sefa sürülmez. Benim de kendime göre yaşanmışlığım, tecrübelerim var. Yol boyunca bu bilgilerimle hayatta kalabilirim. dedi. Oynak, Gezgin'ın kararlı olduğunu gördü, Oynak'ın bu sözleri Gezgin'i vazgeçirmeye yetmedi. Kararlıydı, uzak ülkelere göç edecekti. Hazırlığını yapıp dostu Oynak ile vedalaştı.. Yüksek dağlara doğru kanat çırparak ufuklarda kayboldu. Günler boyu uçarak denizleri, nehirleri, dağları dolaştı. O kadar keyifliydi ki, uçmaktan yorulmak bilmiyordu. Bir gün, bir vadiye ulaştı. Cennet gibi bir vadiydi.. Ağaçlar yemyeşil, rengarenk çiçekler, şırıl şırıl akan dereler.. Hava mis gibi kokuyordu. Bu vadide konaklamalıydı Gezgin güvercin. Nihayet dinlenmek için bir ağaca konup o eşsiz güzelliği izliyordu.. Aniden bir gök gürültüsü koptu. Gezgin irkildi. İlk defa böyle şiddetli bir gök gürültüsünü duyuyordu. Sonra kuvvetli bir rüzgar geldi yağmurla birlikte. Gök gürlüyor, şimşekler ardı ardına çakıyordu.. Şükür ki, konduğu ağacın gövdesi iriydi. Hemen ağacın kovuğuna saklanıverdi. O an hemen aklına kendi yuvası ve arkadaşı Oynak geldi. Ah! Ah! İnsanın kendi evi gibisi var mı? Keşke ben de yuvamda olsaydım, en azından güvende olurdum. dedi. Nihayet uzun gece sona erdi, gün ağardı.. Kuşlar yuvalarından çıkıp ötmeye başladı, çiçekler açmaya başladı.. Gezgin de yorgun, argın ağacın kovuğundan çıktı. Gece boyu gök gürültüsünden, şimşeklerden uyuyamamış. Korkudan tüm gücünü kaybetmiş. Yorgun kanatlarını çırparak uçmaya başlamış.. Artık öğlene yaklaşmıştı ki, kendisine doğru gelen bir tehlikeyi fark etti. Koca bir şahin, kanatlarını açmış Gezgin'e doğru hızla geliyor. Gezgin'in bir an korkudan gözleri karardı, ölümü hissetti. O an bütün hayatı film şeridi gibi geldi gözlerinin önüne.. Evi, yuvası, ailesi, arkadaşı Oynak.. Derin bir pişmanlık duyuyordu. Garip bir şey oldu o sıra. Tavşancıl kuşu belirdi ortada. O da Gezgin'i avlamak için hamle yaptı. Tavşancıl ile Şahin belli ki avı paylaşamadılar, birbirlerine düştüler. Gezgin bu durumu fırsat bilerek oradan uzaklaşıp kendini güvenli bir yere bıraktı. Sabaha kadar aç, susuz orada gizlendi. Nihayet sabah olmuştu, her yer aydınlanmıştı. Doğa ana yine her zamanki güzelliğini alabildiğine sergiliyordu. Başından geçenleri çabucak unutmuştu. Yine bulutların üstünde uçmaya başladı. Maviliklerin üstünde uçarken adeta raks ediyordu! Uçtu, uçtu, uçtu.. Uçmaktan yorulmuş, karnı da çok acıkmıştı. Bir ses duydu, kendi familyasından olan bir kuşun sesiydi. Çimenliklerin arasında ötüyor, arada yem yiyordu. Süzülerek hemen yanına kondu, yemleri yemeye başladı. O kadar acıkmıştı ki, gözleri çimenlerin arasındaki tuzağı görmeyip faka bastı. Eyvah! ayağım dedi. Çırpınmaya başladı. Anlamıştı başına geleni.. Çağırtkan güvercin onu tuzağa çağırmıştı. O yemler de tuzak için oraya dökülmüştü. İnsanı en çok yaralayan, kendisinden olandan gelen zarardır. Sen de benim familyamdansın! Beni uyarmak bir yana, tuzağa sen çektin! Gezgin, Çağırtkan'ın sözlerini kabul etti. Ama yapılacak bir şey de yoktu. Ona bir tek Çağırtkan yardım edebilirdi. Haklısın, dedi Çağırtkan'a. Fakat bu tuzaktan kurtulmalıyım, bana yardım eder misin? Eğer bana yardım edersen ömrüm boyunca sana minnettar olurum. Sevgili dostum, ayağıma baksana, dedi. Onun da ayağı bağlıydı. Görüyorsun, dedi Çağırtkan güvercin, benim de ayaklarım bağlı. Kendi irademle burada değilim. Kurtulma gücüm olsaydı, ilk önce kendim kurtulurdum dedi. Bir de hikaye anlattı Çağırtkan güvercin.."} {"url": "https://www.masaloku.net/iki-inatci-keci", "text": "İnsanların inatçısı kim bilir ki ne olur.. Bir köylünün iki inatçı keçisi varmış. O kadar inatçılarmış ki biri diğerinin yaptığı şeylerin tam tersini yaparmış. Öyle ki, birisi otlamak için köylünün evlerinin kenarından akan derenin karşı tarafına geçse o da mutlaka karşı tarafı tercih edermiş. Çabuk yol ver karşıya geçeceğim. Önce ben geldim, sen bana yol ver. Keçilerin ikisi de inatçı mı inatçı. Köprüde kafa kafaya toslaşmışlar. İkisi de kavga etmekten yorgun düşmüşler. Bir tos, bir tos daha derken, keçilerin ikisi birden dengesini kaybedip, ırmağa düşmezler mi? İki keçi, ırmakta bata çıka sürüklenmeye başlamışlar. Boğulmak üzereyken yaptıkları hatayı anlamışlar. Keşke ikimizde bu kadar inatçı olmasaydık! Olmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/iyi-yurekli-esek", "text": "Öyle bir gayretlenirmiş ki eşekçik, sütüne yüklenen süt güğümlerinin bile ağırlığını duymaz olurmuş. İki çalışkan arkadaş, horozlar kukkuriku diye bağırmadan, bebekler ınga ınga diye ağlamadan yola çıkarlar, evlere süt dağıtırlarmış. Böylece sahibiyle beraber süt satarmış eşekçik. Akşamlara kadar yorulmak nedir bilmezmiş. Sahibinin cepleri para ile doldukça bir sevinirmiş, bir sevinirmiş ki, anlatamam. Her akşam yatarken ; Yarın olsa da işe çıksak, sahibimin cepleri yine parayla dolsa! diye güzel güzel düşünürmüş. Boğaz tokluğuna çalışmaktan, sahibini mutlu kılmaktan başka bir şey akıl etmezmiş zavallıcık. Derken, çalışmalarının karşılığını görmüş sütçü. Zengin olmuş. Adamlar tutmuş. Sütçülüğe çıkmayı bırakmış. Eşek bu duruma üzülmüş. Üzülmüş ama elden ne gelir? Katlanmış çaresiz. Asık suratlı bir adamla satışa çıkarken isteksiz isteksiz yürür, eski günlerini içinden acı acı anarmış. Hey gidi günler hey, ne mutluyduk o günlerde! Cepte ağırlığımızca paramız, altın yaldızlı koltuğumuz yoktu ama neşemiz, dostluğumuz vardı.Birbirimize sevgimiz vardı. Gülen yüzümüz vardı. Türkülerimiz vardı. Yarınları bekleyişimiz vardı. Canım, her şeyimiz vardı işte! Aman zaman bilmeyene hal anlatmak ne mümkün?.. İki gözü iki çeşme, öksürüp aksırarak, derdini anlatamadan bir köşeye çekilirmiş kara yazgılı hayvan. Asık suratlı adam dayaklar yetmezmiş gibi tutmuş eşeği sahibine şikayet etmiş. Zavallı hasta eşek pencerenin altında sahibinin bu sözlerini duyunca yüreğine inecekmiş neredeyse. Çiftçi o kadar sevinmiş ki, hayvanın boynuna sarılmış, torbayı sırtına atmış. Başlamış başından geçenleri birer birer anlatmaya. Sözlerini bitirirken, Pek sevinmiş eşekçik. Yüreğine su serpilmiş. Mutlulukla ihtiyarın evine yerleşmiş. Neşeli günler yaşamaya başlamışlar. Günler ayları, aylar yılları kovalamış. Bir gün kentteki zengin sütçünün varlığını kaybettiği, yorgan döşek hasta düştüğü haberi ortalığa yayılmış. Ama eşeğin yüreği acıyla burkulmuş. Sormuş soruşturmuş. Eski sahibine kimsenin bakmadığını, pek zavallı bir durumda son günlerini saydığını öğrenmiş. Ne de olsa eski dost, varayım helalleşeyim. Bir yararım dokunur mu sorayım demiş. Ölüm döşeğinde bulmuş eski sahibini. Gitmiş,öpmüş ellerini. Gel, benim eski dostum! demiş. Şu zavallı sahibini bağışla. Anladım ki arkadaşlık, dostluk parayla ölçülmemeli. Doğrusu, sen eşekliğinle iyi ders verdin bana. Yalvarırım, sana yaptıklarım için beni bağışla! demiş ve ruhunu teslim etmiş. İnce duygulu eşek, sahibinin başında uzun süre ağlamış. Son görevlerini de yerine getirdikten sonra çiftçinin yanına dönmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/iyilige-karsi-kotuluk", "text": "Bir gün avcılar ormanda avlanmaya çıkmışlar. Çok geçmeden bir alageyik görmüşler. Avcılar alageyiğin peşine düşmüşler, alageyik önlerinde var gücüyle kaçıyormuş. Alageyik asma dolu bir bahçeye girmiş. Asmaların yaprakları boldur birinin altına saklanırım, avcılar beni görmez diye düşünmüş. Avcılardan saklanarak asmalardan birinin altına girmiş. Avcılar da alageyiği görmeyip geçip gitmişler. Alageyik avcıların gittiğini görünce hemen doğrulmuş. Taptaze, yemyeşil asmaya dayanamamış, başlamış yapraklarını yemeye.. Hatır hutur yerken, sesi avcıların kulağına gitmiş. Yakınlarda bir yerde ses geliyor. Bir av var galiba, demişler. Oklarını çıkarıp yaylarına geçirmişler, gerip gerip fırlatmışlar. Okun biri alageyiğin yüreğini saplanmış ve yere yıkılmış. Bunu hak ettim, demiş alageyik. Asmaya sığınıp canımı korudum, sonra onun iyiliğine karşılık tuttum yapraklarını, filizlerini yedim. İyiliğe karşı kötülük ettim."} {"url": "https://www.masaloku.net/iyilik-ve-kotuluk", "text": "Günlerden bir gün, kızılderililerin bilge reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. Onlar, dedi. Benim için iki simgedir evlat! Neyin simgesi? diye sordu çocuk. İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları. Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa."} {"url": "https://www.masaloku.net/kan-karpuz", "text": "HACİVAT Aman Karagöz'üm bu ne hal? Çabuk dükkana gir de bir çaresine bakalım! HACİVAT Allah Allah?... Üstün başın batmış, koynuna karpuz kabukları girmiş, kafana ve yüzüne karpuz çekirdekleri yapışmış... Her yerinde ayrıca karpuz parçaları var. KARAGÖZ Öyle bir şey olmadı. KARAGÖZ Öyle de hiç olmadı. KARAGÖZ Pataklarım ha, ben zaten onun elinden kaçıp zor kurtuldum. Sorarsa Yok!... dersin! KARAGÖZ Ne işim olacak... Sabahtan beni işe aldı. HACİVAT Haydi bakalım, hayırlı müşteriler Karagöz'üm! KARAGÖZ Başlamadık... Sergi sahibi izin işlerini bitirmek için belediyeye gitti. Bana da Karpuzları ortasından kesip güzelce yerleştir. Müşteriler görsün, canları çeksin, alsınlar. dedi. HACİVAT Hıımmm, adam işini biliyormuş... Tabii sende karpuzları kesip dizdin Karagöz'üm! KARAGÖZ Aaaaah ah, hem de nasıl Hacı Cavcav! Aldım bıçağı elime, bir gayret, bir baştan girip öte baştan çıktım. KARAGÖZ Anlamayacak ne var? Sergideki karpuzların hepsini ortasından kesip bir güzel dizdim. HACİVAT Vah vah vahhh!... Desene yandın! KARAGÖZ Hiç sorma, hem de ne yandım Hacı Cavcav! Adam izin almış, neşe içinde geldi. Taksiden inip serginin halini görünce düşüp, bayıldı. KARAGÖZ Şoför onu serginin içine taşıdı, gitti. Ben de yüzüne karpuz suyu döke döke ayılttım ya keşke ayıltmaz olsaydım."} {"url": "https://www.masaloku.net/kaplumbaga-ile-tavsan", "text": "Ormanda tavşan hoplaya zıplaya geziniyormuş.Bu tavşancık gördüğü bütün komşularına ne kadar hızlı olduğundan bahseder, kimsenin onu geçemeyeceğini söylermiş. Tavşan, gerçekten de güçlü ayaklarıyla hızlı koşarmış. Komşuları ise tavşanın bu şekilde böbürlenmesinden hoşlanmazlarmış. Ama hiçbirisi de onunla yarışmaya yanaşmazmış. Aman kaplumbağa kardeş. Benimle dalga geçiyorsun galiba. Senin benimle yarışabilmen imkansız, sen daha bir adım atmadan ben yarışı bitiririm. İstersen kendini boş yere yorma, demiş alaylı alaylı. Bu yarışta seni geçeceğim. İstersen hemen başlayalım, demiş kararlı kararlı. Bütün orman hayvanları toplanmışlar. Yarışın sonucunu merakla beklemeye başlamışlar. Herkes birbirine; Kaplumbağa kardeş çok yavaş. Tavşanı bu hızıyla nasıl geçebilir ki? diye soruyormuş. Tavşan ve kaplumbağa son hazırlıklarını yaparak yarışacakları yere gelmişler. Derken yarış başlamış. Tavşan bir anda ok gibi fırlamış. Kaplumbağa ise yavaş yavaş yürümeye başlamış. Tavşan gözden kaybolmuş bile. Bir süre sonra geriye dönüp bakmış, ne gelen var ne giden. Kaplumbağa yarışı akşama bitirir ancak, en iyisi ben şurada birazcık uyuyayım, diyerek bir ağacın altında uyumaya başlamış. Tavşan, yarışı kazanacağından oldukça emin uyuyadursun, kaplumbağa kendinden emin adımlarla yavaş yavaş yürümeye devam ediyormuş. En sonunda tavşanın yattığı yere varmış. Bakmış tavşan horul horul uyuyor, hiç temposunu bozmadan yoluna devam etmiş. Bir süre sonra tavşan, uyanmış Artık yarışı bitireyim, kaplumbağa kardeş hala peşimden geliyor herhalde diyerek geriye bakmış. Gelen kimsecikler yokmuş. Tavşan, Kaplumbağa kardeş yarıştan vazgeçti herhalde diyerek yarışın biteceği yere doğru koşmaya başlamış. Tavşan kardeş, önemli olan yaptığın her işte kararlı olmaktır. Gereksiz övünmek sadece zayıflıktır. Bundan sonra sende En hızlı benim diyerek övünme! Diyerek yuvasına doğru yavaş yavaş yürümeye başlamış. Tavşan yaptığı hatayı anlamış. O günden sonra hiç kimseye yarışmaktan söz etmemiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kaplumbaga-ve-evi", "text": "Bir zamanlar bir nehir birçok deniz canlısı ile doluydu. Bütün canlılar mutlu mesut yaşıyorlardı. Bazen nehir kurur, bazen de nehir suyla dolardı. Artık deniz canlıları ne zaman kuraklık, ne zaman yağış olacağını içgüdüleriyle biliyorlardı. Bir gün, kuraklık zamanı geldi. Böylece deniz canlıları nehri terk ederek suyun bol olduğu daha yeşil meralara gittiler. Ancak içlerinden bir kaplumbağa nehirden ayrılmadı. Ben burada doğdum ve ailem de burada yaşadı, bu yüzden bu nehirden ayrılamam dedi. Nehir gün geçtikçe kurudu, kaplumbağa kile gömüldü. Tam o sırada bir çömlekçi biraz kil almak için nehre geldi. Küreğiyle kil almaya çalışırken küreği kaplumbağaya çarptı. Ah! Burada kalmakla büyük hata yaptım. Burası artık güvenli bir yer değil. Güvenli olmayan bir yerde ısrar etmek hiçbir işe yaramaz, her şartta hayatın devam ettiği unutulmamalı. diyerek, olabildiğince hızlıca oradan uzaklaşmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/kaplumbaga-ve-kus", "text": "Günlerden bir gün, bir kaplumbağa, üzerine bir kuşun yuvasını kurduğu bir ağacın altında dinleniyordu. Kaplumbağa alaycı bir tavırla kuşla konuştu, -Ne kadar köhne ve güvensiz bir evin var! Kırık dallardan yapılmış, çatısı yok ve kaba görünüyor. Daha da kötüsü, onu kendin inşa etmen gerekti. Sanırım benim kabuğum olan evim senin zavallı yuvandan çok daha iyi. Evet, kuru dallardan yapılmış, sizin kabuğunuz kadar sağlam değil, dışarıdan gelecek tehlikelere açık fakat ben kendi yuvamı kendim yaptım. Ben halimden çok memnunum. demiş. Aksine! Evimde ailem ve arkadaşlarım için yer var; kabuğunuz sizden başkasını barındıramaz. Belki daha güvenli ve sağlam bir eviniz var ama ben evimden memnunum, çok da mutluyum. dedi. Öğüt: Kalabalık bir kulübe, yalnız bir konaktan daha iyidir."} {"url": "https://www.masaloku.net/kar-tanesi-masali", "text": " Tamam, demiş kar tanesi. Çok güzel bir yere düşeceğim. -Ne çok kar tanesi var. Hepsi de birbirinden güzel, demiş. Gitgide yeryüzüne yaklaşıyormuş. Nereye düşeceğine bir türlü karar veremiyormuş. 'Acaba, bir dağın tepesine mi düşsem. Oradan her yeri izlerim.' diye düşünmüş. Sonra kendi kendine 'Yok yok, zaten aylardır buluttan yeryüzünü izliyorum. Daha aşağıda bir yerlere düşeyim.' demiş. Buldum, demiş. Bir çocuğun ellerine düşeyim. O beni çok sever. Onun ellerinde mutluluğu bulurum. Tam böyle düşünürken bir göçmen çocuğun eline düşüvermiş. Çocuk eline düşen kar tanesini görünce, annesine göstermiş. -Anne baksana, ne kadar güzel! Bu minik kar tanesi bence memleketimizden bize iyi haberler getirecek, uğur getirecek. Kar tanesi çocuğun bu sözlerini duyunca çok mutlu olmuş. Onun sıcacık, sevgi ve özlem dolu ellerinde bir su damlacığına dönüşmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kara-bugday", "text": "Fırtınadan sonra bir kara buğday tarlasından geçenler bilir. Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir. Yaşlı söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış. Kara buğday Pek kibirli imiş. Başı yükseklerden hiç inmezmiş. Bende buğday başakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim. Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder. Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı demiş. Söğüt, ağır ağır başını sallar. var... var... dermiş. Aradan zaman geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış. Fırtınayı gören bütün çiçekler, bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu eğmezmiş. Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş. Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş. Her taraf sakinleşmiş, güzelleşmiş. Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler."} {"url": "https://www.masaloku.net/kara-tren", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde bir orman varmış. Bu ormanın kenarından tren yolu geçermiş. Her gün bir tren kasabadan kente giderken bu ormanın yamacından geçermiş. Ormandaki hayvanlar treni çok severlermiş. Tren ormanın kenarına gelince düdüğünü öttürür haber verirmiş: Düüüüüütt!.. O zaman hayvanlar ormanın kenarına koşarlarmış. Tavşanlar, sincaplar kulaklarını sallayarak onu selamlarmış. Çiçekler bile başlarını sallar, kuşlar onunla yarışırlarmış. Trende keyifli keyifli çuf, çuf çuf çuf eder, puf puf puf diye dumanını çıkararak geçer gidermiş. Biz senin sesini sevmiyoruz öttürüp durma. Tren bu işe çok üzülmüş. Beni seviyorlar sanıyordum demiş. Ertesi günü ormanın kenarına varınca her zamanki gibi düdük çalacakmış, ama karganın söyledikleri aklına gelince `düt` demiş kesmiş düdüğü. Sonra da kimse duymasın diye çok, ama çok yavaş geçmiş gitmiş: Çuf, çuf, çuf, puuuuff... dumandan anlamış ormandakiler trenin geçtiğini hemen koşmuşlar ama yetişememişler. Tren o kadar yavaş gitmiş ki kente geç gelmiş. Makinistler merak etmişler. Acaba bir arıza mı var diye. Oysa tren yavaş gittiği için gecikmiş.Ertesi gün tren ormanın kenarına gelince düdüğünü hiç çalmamış. Sonra da düdük çalmadan, ormandakileri görmeden ne diye gideyim, hiç gitmem demiş. Orada durmuş kalmış. Kentte beklemişler. Tren gelmemiş. Makinistler Dünden belli oluyordu, arıza yaptı herhalde demişler. Yeni bir lokomotif çıkarmışlar ve treni kasabaya geri çekmişler. Ertesi gün trene bakmaya karar vermişler.Bu sırada ormandakiler toplanıp aralarında konuşmuşlar. Treni özledik ne yapsak, diye düşünmüşler. Kuşlar ağlamışlar. Bize darıldı diye üzülüyorlarmış. Kara karga olanları görünce yaptığı yanlışı anlamış.Sanırım siz seviyordunuz. Oysa ben ötmemesini söyledim. Ama üzülmeyin gider kendim anlatırım. demiş ve ormanda herkes seni çok seviyor ve sen geçmediğin için üzülüyorlar.Kara tren bunu duyunca çok sevinmiş. Yarın geleceğim git söyle demiş. Ertesi gün makinistler gelmişler. Trende hiçbir arıza bulamamışlar. Çok şaşırmışlar. Yağlanması gerektiğini düşünmüşler. Treni bir güzel yağlamışlar. Sonra da yola çıkarmışlar. Tren koşa koşa ormana gelmiş. Gelince de uzun bir düdük çalmış. Düüüüüüüüüü...üüüüüü.....üüüüüüüt. Sincaplar, tavşanlar, kuşlar koşmuşlar trene, trende gene çuf çuf çuf, diye keyifle giderken puf puf puf, diye dumanını taa göklere salmış. O gün kente tam vaktinde varmış ve bir daha hiç bozulmamış. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı yazanın başına, biri okuyanın başına, biri de dinleyenin başına.."} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-hacivat-acemi-guresci", "text": "Çocuklara Karagöz Hacivat Konuşmaları; Hacivat ile Karagöz komik acemi güreşçi konuşması.. Keyifli okumalar.. KARAGÖZ Başka zaman Hacı Cavcav! Bahçede yarım kalmış bir işim var. HACİVAT Olmaz mı efendim, sen güreşe çıkmışsın! KARAGÖZ Nasıl olacak, arkadaşlarla parkta otururken güreşten konuşuyorduk... Tanımadığım biri bana Karagöz Ağa, seni bir tutuşta yere vururum! dedi. KARAGÖZ Sonrası... Beni tanıyanlar Karagöz yener, kalanlar Yenemez! diye atışmaya başladılar. HACİVAT Aman Karagöz'üm, Hastayım! falan diye söyleyip kabul etmeseydin. Adam bir yerini kırar. KARAGÖZ Köftehor, benim bir şey söylememe fırsat bırakmadılar ki... Kendimi çayırın üstünde, adamın karşısında buldum. Ceketimi, ayakkabılarımı da çıkardılar. HACİVAT Desene zoraki güreş başladı. Hemen çift dalsaydın! KARAGÖZ Hay hay, ben motor yağı sürdüm, o da tereyağı... Birbirimizi yalamaya başladık. KARAGÖZ Hayır, ballı güreş yapıyoruz. KARAGÖZ Sonra, adam beni çekerken ayağı kayıp yüzü koyun kapandı. Ben de üstüne düştüm. HACİVAT Yaşa Karagöz'üm, önce sen puan aldın! KARAGÖZ Önce ben soğan aldım, adam da gidip patates aldı. HACİVAT Allah iyiliğini versin, güreşten anlamadığın nasıl belli oluyor. Hiç olmazsa paçaları kapsaydın! KARAGÖZ Bırakmadım ama peşimden ciğerci koşup geldi. Paçaların parasının vermedin! deyip geri aldı. KARAGÖZ Bohçalayıp eve götürdüm ama işi yaramaz diye hanım istemedi. Çöpe attım. HACİVAT Anlaşıldı, adam seni yerden yere vurmuştur. KARAGÖZ Hiç de değil... Bir ara üstüme çullandı da kaçmak için bir hamle yaptım. Adamı havaya kaldırmışım. HACİVAT Aferin Karagöz'üm, vur yere!"} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-hacivat-alfabeyi-sokmek-konusmasi", "text": "Hacivat ile Karagöz komik konuşmalarından kısa bir konuşma.. KARAGÖZ Bulduğum her işi yapıyorum. HACİVAT Aferin, boş duranı kimse sevmez! Keşke okuma yazman da olsaydı hiç işsiz kalmazdın! KARAGÖZ Çalışmanın içindeyiz Hacı Cavcav! KARAGÖZ Bilmiyor musun, ilkokul birinci sınıf kitaplarına çalışıyoruz. KARAGÖZ Ben söktüm de hanım kaybolmasınlar diye tekrar yerlerine dikiyor. KARAGÖZ Tabii tanıyorum da birbirimizi görünce selamlaşıyoruz. HACİVAT Senin bugün yine tersliğin üstünde. KARAGÖZ Köftehor, seni görünce tersim dönüyor. KARAGÖZ Ben ses veriyorum, onlar da bir ağızdan şarkı söylüyorlar. KARAGÖZ Köftehor, yardım ettin de Olmaz mı dedim. KARAGÖZ Herkesin kendi alfabesi oluyorsa sizin alfabede kaç harf olduğunu ne bileyim. KARAGÖZ Onu bilmeyecek ne var! KARAGÖZ Önce sen söyle ki kendin biliyor musun göreyim! HACİVAT Canım bilmesem ben okuyup yazabilir miyim! Tabii yirmi dokuz harf var Karagözüm! KARAGÖZ -Aferin, ben de öyle söyleyecektim Hacı Cavcav! HACİVAT Seni ders çalıştırırken oğlun nasıl sabrediyor, İmdat diye bağırmıyor, aferin çocuğa! KARAGÖZ Hacı Cavcav, bu harfin adı bizim alfabede çok kısa idi ama senin ağzında lastik gibi uzadı. KARAGÖZ Gördün mü, ben de sana öğretiyorum. KARAGÖZ Bilmeyecek ne var, öteki harfler gelir. HACİVAT Efendim, be, ce, çe, de.. KARAGÖZ Harflerin hepsi seslidir Hacı Cavcav! KARAGÖZ Kimse söylemedi ama harfin sesi çıkmazsa onu nasıl okuruz? Sen beni kandırıyorsun!"} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-hacivat-bahcevan-isi", "text": "Karagöz ile Hacivatın komik bahçıvanlık konuşması. HACİVAT Değil efendim, birden tanıyamadım da... Hele yanına oturup biraz nefes alayım. KARAGÖZ Kirazlı fes başka yerden al! HACİVAT Tamam Karagöz'ün bildim! Zeliha Hanım köşkü derler... Kocası geçen yıl vefat etti. KARAGÖZ Alay mı ediyorsun, hanımın eli de var iki ayağı da! KARAGÖZ Hay hay... Köftehor bilmiyor musun kocaman bahçe içinde her şey var. KARAGÖZ Az evvel babası ile bakkala girdi. HACİVAT Allah iyiliğini versin, sizin sokaktaki Yasemin kızı sormuyorum. Bu da bir çiçek ismi! KARAGÖZ Pataklarım ha! Durup dururken güleyim de aklını kaçırmış diye beni götürsünler. KARAGÖZ Acele yağmur yağmış ama ben önce bahçeyi bir güzel suladım. KARAGÖZ Kızmadı da Su parasını ödersin! dedi. KARAGÖZ Köftehor, kalem aşısı yapmamı hanım istedi. Ben de yaptım. KARAGÖZ Nasıl olacak, bakkaldan bir düzine kurşunkalem aldım gösterdiğim gülleri kesip kalemleri ucuna yapıştırarak bağladım. KARAGÖZ Güllerin bitini ilaçla! dedi. Ben de eczaneden bit ilacı alıp hepsine sürdüm. KARAGÖZ Sebzelere dikkat et, kurt olmasın! dedi. KARAGÖZ Bir şey yapmadım. Bahçede hanımın kendi köpeği var. Kurt olsa zaten o kovalar. KARAGÖZ Beni cahil mi zannettin, sebze bahçesinde yarasının ne işi var? Kargalar gelip domateslerle meyvaları yiyip-gidiyordu."} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-hacivat-is-hastaligi", "text": "HACİVAT Aman Karagöz'üm, büyük geçmiş olsun! KARAGÖZ Sağolasın Hacı Cavcav, hoş geldin! HACİVAT Efendim iş seyahatimden döner dönmez hastalanıp yattığını öğrendim. Hemen ziyaretine geldim. KARAGÖZ Öyle söylesene, baktılar. Alnıma ıslak be koyup gittiler. KARAGÖZ Düştü de, yatak yanmasın diye söndürdüm. KARAGÖZ Köftehor, bilmiyor musun, dededen kalma tahta bir ev ile herkese borcum var. KARAGÖZ Hay hay, solucan kalmamıştı da ucuz kurt buldum. HACİVAT Neyse, bol bol dinlen Karagöz'üm! HACİVAT Şey... Telaş içinde unuttum Karagöz'üm! HACİVAT Canım seni görmek için acele edince bir şey almayı akıl edemedim. KARAGÖZ Köftehor, öyleyse git de yeniden gel! KARAGÖZ Sizin evden çorba getirdiler. Tatlı ile pirzola da istedim. HACİVAT Aaaa!... Eve kolonya almıştım, sana bırakayım. KARAGÖZ İyi olur, karyolanın altına koy! KARAGÖZ Aman kimseye söyleme! Bırak da birkaç gün hem dinleneyim, hem de güzel yemekler yiyeyim. KARAGÖZ Şey işte, oğlum da onları her gün bir hastahane kapısına götürüp satıyor. HACİVAT Olan olmuş... Bu seferlik ben de kimseye söyleyemem ama hemen kalkıp giyin! KARAGÖZ Aman kimseye söyleme de, hemen giyiniyorum."} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-hacivat-iskembe-pesinde-konusmasi", "text": "KARAGÖZ Buraya da mı geldin sivri sakallı baba! KARAGÖZ Köftehor sen benim yanıma boşuna gelmezsin! HACİVAT Canım tabii boşuna gelmem... Ya sana haber getiririm, ya senden bir haber alırım. HACİVAT Öğlende acele dükkana giderken seni çatıda gördüm. Sokakta mahalleli toplanmış sana bakıyordu. KARAGÖZ Pataklamak için seni arıyordum. HACİVAT Canım şakayı bırak, yine üzgün duruyorsun! KARAGÖZ Şimdi düzgün vuruyorum ama o zaman vuramadım. KARAGÖZ Kasap Ahmet Ağa seslendi. Kocaman bir koyun işkembesini bana parasız verdi. HACİVAT Desene Karagöz'üm bu akşam sizde mis gibi bir işkembe çorbası var! KARAGÖZ Şöyle bir durup baktım ki mahallenin bütün kedisi, köpeği bizim bahçede... Etrafımı çevirmiş bana bakıyorlar. HACİVAT Hah hah hah, demek ki işkembe çorbasını onlar da çok seviyorlar. KARAGÖZ Derken hanıma seslendim. Geldi... Elimle uzatmamla işkembenin kaybolması bir oldu. KARAGÖZ İşkembe ağaçta! Hemen çıktım dallara, elimdeki uzun sopayı dürtükledik. Kedi düştü, işkembe asılı kaldı. KARAGÖZ Ben de öyle yaptım da işkembe düştü. HACİVAT Tabii hanım aşağıda, aldı mutfağa gitti. KARAGÖZ Hayır, bu sefer de uyuz bir köpek aldığı gibi sokağa gitti. HACİVAT Desene mahalleliye eğlence çıktı! KARAGÖZ Evlerin balkonları ve pencereleri de doldu. Alkışlayanları mı ararsın, yuh çekenleri mi!.. KARAGÖZ Bu kadar şempanzelik yapılmaz ama inat değil mi, işkembeyi alacağım. KARAGÖZ Bırakır mıyım, bu sefer de düştüm kara kedinin peşine. Neyse ki işkembe ağır geliyor da kedi hızlı kaçamıyor. Derken bizim çatıda işkembeyi ağzından aldım."} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-hacivat-mektup-geldi", "text": "KARAGÖZ Hacı Cavcav, beni yolda olsun rahat bırak! Nereye istersem giderim. KARAGÖZ Sağolasın ama beni konuşturursan geç kalıp muhtarı bulamam. KARAGÖZ Şimdi seni yolun ortasında bir güzel pataklarsam, ne işim olduğunu anlarsın! HACİVAT Canım hemen kızıyorsun! Öyleyse daha hızlı yürüyelim. HACİVAT Ne bileyim ne olacak Karagöz'üm? Muhtara ne için geldiğini bilmiyorum ki yardım edeyim. KARAGÖZ Mektup okutmak için gelmiştim. HACİVAT Aaaaah, her zaman söylerim Karagöz'üm! Okula gitseydin sana gelen mektubu okutmak için ortalığa çıkıp adam aramazdın! KARAGÖZ Adam aramıyorum, Muhtarı arıyorum. HACİVAT Her neyse... İstersen ver ben okuyayım! HACİVAT Hah hah! Sesli okurum, sen de dinlersin.... KARAGÖZ İyi ki çok mektup gelmiyor. Bir de onlara cevap yazması var. HACİVAT Yazısı da güzelmiş... Eveet başlıyorum! HACİVAT Yani mektubu okumaya başlıyorum. İyi dinle! KARAGÖZ Kötü şeyler okursan pataklarım ha! HACİVAT Karagöz'üm, ne yazıyor ise ben onu okuyacağım. Hele sen kulaklarını bana ver! HACİVAT Öyle değil, yani beni dikkatle dinle demek istiyorum. KARAGÖZ Bana bak ağzını bozma! HACİVAT Canım sus da dinle! KARAGÖZ Köftehor, Nasılsın?... diye sordun ya! HACİVAT Allah iyiliğini versin, ben sormadım, mektupta öyle yazıyor."} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-ile-hacivat-parasiz-yemek", "text": "KARAGÖZ Zaten demesen de girip oturacağım Hacı Cavcav! HACİVAT Hatırladım, geçerken bana uğramıştın. KARAGÖZ Benimle konuşacak patron hastalanmış... Birkaç hafta sonra gel! dediler. KARAGÖZ Of oooof ki of oooof!... Keşke bakmaz olaydım. KARAGÖZ Adamın biri kapıda durmuş Gel kardeşim, sen de gel, sen de gel! diye sesleniyor. KARAGÖZ Ben de merak edip yanaştım. Bir de ne göreyim? Vitrinde çeşit çeşit yemekler, tatlılar... İçeriden de mis gibi kokular geliyor. KARAGÖZ Kapıdaki adamın ne yaptığını bilmiyorum ama benim karnım, guruldayıp, ağzım sulanmaya başladı. HACİVAT Yanında paran da yok Karagöz'üm, hemen oradan ayrılsaydın! KARAGÖZ Hayır, kapıdan seslenen adam önüme geldi. Sen de gel abiciğim, sen de gel! diye koluma girip beni içeri aldı. HACİVAT Herhalde lokantanın kuruluş yıl dönümü falan ki tanıtım yapıyorlar. Belki de o gün yeni açıldı. KARAGÖZ Benim öyle şey düşünecek halim var mı? Girdim ki içerisi masa dolu, masalar yemek yiyenlerle dolu. Hemen beyaz elbiseli iki kişi beni karşılayıp oturttular. KARAGÖZ Önce ne yiyeceğimi şaşırdım. Sonra vitrinde gördüklerimi sıra ile getirtmeye başladım. KARAGÖZ Masalarda benden başka yemek yiyen kalmadı. Beyaz elbiseliler benim başımda hazırolda bekliyorlar Hacı Cavcav! KARAGÖZ Ben de öyle zannettik de çok hoşuma gitti. KARAGÖZ Ne çeşit yiyecekler varsa yedim amma karnım küp gibi oldu. Herkes gülüyor, beni selamlıyor. HACİVAT Aman ne güzel efendim, keşke beraber gitseydik. KARAGÖZ Çok iyi olurdu Hacı Cavcav! HACİVAT Eyvah, yemeklerin parası değil mi? Sende de yok! KARAGÖZ Onlara ben de öyle söyledim. Beni mutfağa hapsettiler. Bir hafta bulaşık yıkadım. HACİVAT Vah vah vah, geçmiş olsun! KARAGÖZ Sana da telefon ettirdim ki, evden merak etmesinler. HACİVAT İyi akıl ettin! İş bulmuş çalışıyormuş dedim."} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-ve-hacivat-bayramlasma-bayrami", "text": "Çocuklara Karagöz Hacivat Konuşmaları Çocuklar için Türk kültürünün önemli bir figürü olan Hacivat ile Karagöz'ün kısa komik konuşmalarından oluşan bir diyalogu daha sizlere sunmaktayız. Keyifli okumalar dileriz. KARAGÖZ Hoş bulduk Hacı Cavcav, hoş bulduk!... Ver elini öpeyim! HACİVAT Artık yeter efendim! Bayram namazından sonra sabah camide bayramlaştık. KARAGÖZ Yalan söyleme! Bayram bahşişi almak herkesin içinde ayıp olur diye dışarıda bayramlaştım. HACİVAT Her ne ise... Beraber yürüdük, evlerimize ayrılırken tekrar bayramlaştın! Yine ses çıkarmadım. KARAGÖZ Hele ses çıkar da göreyim. Hacivat benimle bayramlaşmıyor, elini öptürmüyor diye bağırırım. HACİVAT Zaten ben de, sana inanan çıkar da eşe dosta bayram günü rezil olurum diye çekiniyorum. HACİVAT İyi yapıyorum ya, durmadan elini öpen sadece sen olsan ona da razıyım. Çocukların torunların daha camide iken senin arkanda kuyruk olmaya başladı. HACİVAT Yani, sen elimi öperken bir bakıyorum ki onlar da arkanda sıraya girmişler. HACİVAT Allah iyiliğini versin! Öyle değil... Yani onların da senden sonra el öpmelerine de bir şey dediğim yok amma. HACİVAT Bahşişini almadan önümden çekilmiyorsunuz. KARAGÖZ Senin iyiliğin için öyle yapıyoruz. KARAGÖZ Ben öğretirim. Hacivat, bayramda elini öpen Karagöz ile çocuklarına ve torunlarına bahşiş vermedi, çok ayıp etti derler. KARAGÖZ Bir şey demezler, beni ayıplamazlar. KARAGÖZ Köftehor, sen Hacivat'sın, Ben Karagöz'üm!... Hem gülüp geçerler, hem de Aferin, Karagöz ne akıllı, işini bilen adammış... derler. KARAGÖZ Hah hah ya, ben seni şimdi iyi güldürürüm. Unuttum zannetme de hele şu el öpme bayram bahşişimi ver bakalım Hacı Cavcav! KARAGÖZ Kim dedi yalnız geldiğimi? Çoluk çocuk da yola çıkmışlardır. Sen paraları hazırla. HACİVAT Aman Allah'ım, sen bana sabır ver!"} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-ve-hacivat-cocuk-sayfasi", "text": "HACİVAT Gördün mü başıma geleni! Kararlaştırdığımız saat geldi ama Karagöz'üm meydanda yok! Aman, işte geliyor! Karagöz'üm çabuk ol! KARAGÖZ Bağırıp-durma, ben çabuk olamam! KARAGÖZ Korktunsa git yıkan da gel! HACİVAT Öyle değil efendim! Sözlerimi yine yanlış anlayıp benim kafamı karıştırma! KARAGÖZ Köftehor, kel kafanı ben ellemem, kendi ellerinle karıştır. HACİVAT Yani, aklımı karıştırma demek istiyorum. KARAGÖZ Hay hay, karıştırmam Hacı Cavcav! KARAGÖZ Baka baka az kalsın gözlerim şaşı olacaktı. KARAGÖZ Köftehor, iftira etme! Dün okula gittim. HACİVAT Neyse... Kabahat bende ki, saatimi sana verdim. Hemen geri ver! KARAGÖZ Evdeki saat bozuk da, okula geç kalmasın diye oğluma verdim. HACİVAT Öyleyse benim ona hediyem olsun! KARAGÖZ Efendim biliyorsun, çocuklar hala bizi çok seviyorlar Karagöz'üm! KARAGÖZ Amin, onu bilmeyen mi var!... Eksik olmasınlar! HACİVAT İşte bu sebeple, bir gazeteden teklif aldım. her hafta bizim de girmemizi istedi. Kabul ettim. HACİVAT Allah Allah, yine aklın yemeklere gitti. KARAGÖZ Sulu et yapacağız. Dedin ya!.. HACİVAT Sulu et olur mu? Sohbet... Yani perdede yaptığımız gibi konuşacağız. Söylediklerimizi gazeteye yazacaklar. Çocuklar da okuyup eğlenecek, bizi daha çok sevecekler. HACİVAT Canım işte konuşuyoruz ya!"} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-ve-hacivat-iftar-bilmecesi", "text": "HACİVAT Merhaba Karagöz'üm, uğurlar olsun! KARAGÖZ İftar kokuları burnuna dolsun! KARAGÖZ Pataklarım ha, ağzını bozma! HACİVAT Efendim hiç öyle söyler miyim? Yani göbek yapmışsın diyorum. HACİVAT Nasıl da farketmemişim? Çok kilo almışsın! KARAGÖZ Anlayamayacak ne var? Her akşam birkaç iftira, her gece birkaç sahura gidiyoruz ya, tabii bir ayda yirmiiki kilo şişmanlıyorum. KARAGÖZ Sonra da parasızlıktan Ramazan sonrası on bir ay akşam yemekleri ile idare ettiğim için ayda iki kilo zayıflayıp, gelecek Ramazan'a kadar idare ediyorum. HACİVAT Allah iyiliğini versin! Bırak şakayı ama Karagöz'üm, şişmanlık iyi değil! çeşitli hastalıklara sebep olur. KARAGÖZ Hay hay!... Sen şimdi bırak şişmanlığı da Hacı Cavcav, aklıma bir bilmece geldi. KARAGÖZ Ama bilemezsen bize iftara geleceksiniz! KARAGÖZ Pataklarım ha, bal gibi olur! KARAGÖZ İyi ya, işte o bilmece idi. HACİVAT Hah hah hah, haydi Pazar olsun! KARAGÖZ Düşün de öyle cevap ver! KARAGÖZ İyi düşün de sonra mızıkçılık yapma! HACİVAT Allah Allah?... Pekala bilemedim, cevabını sen söyle bakalım! HACİVAT Birader böyle bilmece olur mu? sen uydurdun! HACİVAT Karagöz'üm, sen bizi kolay kolay iftara davet etmezsin ya, bu işin içinde bir bit yeniği var. KARAGÖZ Bit yemi yok, fare zehri var."} {"url": "https://www.masaloku.net/karagoz-ve-hacivat-konusmalari-dis-macunu", "text": "HACİVAT Karagöz'üm yine nereye gidiyorsun acaba? Aaaa, durmadan da yalanıyor? Aman Karagöz'üm, nasılsın iki gözüm?.. HACİVAT Üstelik yalanıp da duruyorsun? Boğazın falan mı ağrıyor. KARAGÖZ Sen yoluna git, ben bugün çok iyiyim! KARAGÖZ Aklımdan zorum falan yok, bugün çok güzel bir gün Hacı Cavcav! KARAGÖZ Hava değil, benim için çok güzel bir gün oldu. HACİVAT Yaaaaa, çok memnun oldum. HACİVAT Değil canım, yani bu haberine çok sevindim. KARAGÖZ Sabah kahvaltısından sonra oğlum ders çalışmak için arkadaşlarına, hanım komşuya gitti. Ben de köşeme çekilip, iş verecekler beni kolay ve çabuk bulsun diye uyuklayıp beklemeye başladım. KARAGÖZ Sonraaa... Birden aklıma geldi. Hanım dişlerini fırçalayıp gitti, oğlum da... Hele bir de ben şu işi yapayım dedim. KARAGÖZ Sorup durma da söyleyeceğimi unutmayayım! Derken efendim, musluğun başına gittim, hanımın bana aldığı , hiç kullanmadığım diş fırçasını buldum. KARAGÖZ Dinleyeceksen doğru dinle, pataklarım ha! KARAGÖZ Sonra dış macunu aradım, yok... Aaaa, bir de baktım mutfakta unutmuşlar. Hemen alıp fırçanın üstüne sürdüm. Aman bir güzel kokuyor. HACİVAT Tabii, mis gibi kokar da insanın ağzını da ferahlatır. KARAGÖZ Ooohhh, mis gibi çikolata kokuyor! HACİVAT Demek ki kakaolu diş macunu da çıktı. KARAGÖZ Hem de nasıl?... Fırçayı yaladım da, tüpü de sıkıp macunun hepsini yedim."} {"url": "https://www.masaloku.net/kardan-adam", "text": "Gökyüzünde, kimselerin varamadığı çok uzak bir yerde, bir su tanesi yaşıyormuş. Su tanesinin de bizler gibi bir ailesi ve arkadaşları varmış. Günlerden bir gün, arkadaşları ve kardeşleriyle saklambaç oynuyormuş. Ebelenmemek için bahçenin dışına çıkmış, bir duvarın arkasına saklanmış. Meğerse, bilmeden bir uçurumun kenarına saklanmış. Ayağa kalkıp arkadaşlarının yanına gitmek isterken, bir anda dengesini kaybedip uçurumdan aşağı düşmüş. Aşağı düşerken, arkadaşlarına, kardeşlerine ne kadar seslenmişse de, sesini onlara duyuramamış. Su tanesi o kadar yüksek bir yerden düşmüş ki, aşağıda onlarca bulut katmanı varmış. Soğuk rüzgarların estiği katmandan geçerken, soğuktan tir tir titremeye başlamış. Rüzgarın şiddeti arttıkça, minik su tanesi; Galiba öleceğim. diye ağlamaya başlamış. Su tanesi ağlayınca gözündeki yaşlar buz tutmuş. Artık su tanesi yönünü tamamen kaybetmiş. Gökyüzünde rüzgar nereye eserse, onu da kendisiyle sürüklüyormuş. Bir müddet sonra sert rüzgarlar onu bir uzay boşluğuna sürüklemişler. Nihayet onu sürükleyen soğuk rüzgarlardan kurtulmuş, gökyüzünde bir yıldız gibi parlıyormuş artık. Çok geçmeden, uzay boşluğunda yine soğuk rüzgarlar onu yakalamışlar. Bu defa yakalandığı rüzgarlardan sıcak hava esiyormuş. Sıcak havanın etkisiyle su damlası erimeye başlamış, eski halin dönmüş. Yolunu kaybeden su damlası, evini aramaya koyulmuş. Uzay boşluğunda dolaşmış, samanyolunun içinden geçmiş ama bir türlü evini bulamamış. Üzüntüden ne yapacağını şaşırmış. Gecenin bu saatinde bir başına burada ne arıyorsun diye sormuş. Su damlası da içinde bulunduğu durumu parlayan yıldıza ağlaya ağlaya anlatmış. Benim adım Kutup yıldızı, ben her zaman kuzeyde olurum bu yüzden de yolunu kaybeden herkes bana bakarak yolunu bulurlar. Eğer sen de, evinin yönünü biliyorsan, sana evini bulman konusunda yardımcı olabilirim. Fakat evinin yönünü bilmiyorsan maalesef ki, sana yardımcı olamam demiş. Su damlası henüz yönleri öğrenemediğinden çaresizce ağlamaya devam etmiş. Kutup yıldızı, onu teselli ederek, üzülme, belki evini bulmana yardım edemem ama geceyi yanımda güvenle geçirmene yardımcı olabilirim demiş. Kutup yıldızı, su damlasını koynuna alıp geceyi beraber geçirmişler. Bunlar kar kütlesi, dünyaya gidiyorlar demiş. Su damlası, dünyanın nerede olduğunu bilmiyormuş ama annesinin anlattığı hikayeler sayesinde dünya ile ilgili bazı bilgilere sahipmiş. Dünyaya gitmek için kar kütlesine katılmış. Kar kütlesiyle beraber dünyaya doğru yola çıkmışlar. Yolda kar taneleriyle sohbete koyulmuş, onlara neden dünyaya gittiklerini sormuş. Kar taneleri de; Her kış biz oraya gideriz, dünyalıların bize ihtiyacı var demiş. Biraz geçtikten sonra su damlasının da yavaş yavaş rengi değişmiş.. Su damlası da bembeyaz bir kar tanesine dönüşmüş. Su damlası, bu duruma oldukça şaşırmış. Su damlasının bu şaşkın haline, yanındaki kar taneleri gülmeye başlamışlar. Arkadan hızla gelen bir kar tanesi, Aramıza hoş geldin. demiş. Dünyaya yaklaştıkça yer çekim gücü artıyormuş. Su damlası, telaşlanmış. Etrafındaki kar tanelerine dünyaya böyle hızlı bir şekilde düşsek, ölmez miyiz? diye sormuş. Korkma! Bizler dünyaya yaklaştıkça yumuşarız, dolayısıyla bize bir şey olmaz. Üstelik, düştüğümüz yere zarar vermeyiz. Bizimle herkes dost olur ama sadece Güneş hariç. Güneş çıkınca biz sıcaklardan eririz. İşte o zaman ölürüz demiş. Neden böyle sevinçlisin? Biraz önce ağlamaktan gözlerin şişmişti, şimdi de ağlıyorsun demişler. Su tanesi, ben seviniyorum çünkü güneş beni erittiği zaman eski halime döneceğim demiş. tabii sevinirim, çünkü ben ölmem eski halime dönerim demiş. Su tanesi annesinin anlattığı hikayelerden öğrendiği dünyayı çok merak ediyor, onu bir an önce görmek istiyormuş. Yepyeni mekanlara gideceğim, ırmaklardaki, denizlerdeki su damlalarıyla arkadaşlık yapacağım. Bu heyecanla süzüle süzüle dünyanın tam orta yerine düşmüş. Çevresine bakmaya başlamış, ama pek de beklediği bir ortam görememiş. Annesinin anlattığı dünyada çocuklar varmış ama etrafında oynayacağı hiç kimse yokmuş. Gecee boyunca, bizim su damlası sabırsızlıkla güneşin çıkıp karların erimesini bekliyormuş. Gecenin sonunda çıkan bir fırtına kar tanelerini ve su damlasını önüne alıp tahterevallilerin, kaydırakların, salıncakların olduğu bir alana sürüklemiş. Nihayet sabah olmuş, kahvaltılarını yapan çocuklar parka oynamaya gelmişler. Oyun parklarının karla kaplı olduğunu görünce hepsi sevinçten kendilerini karların içine atmışlar, başlamışlar kar topu oynamaya.. Karların içinde oynarken bir kar tanesinin damla şeklinde olduğunu fark etmişler. Kar tanesini ellerine aldığı gibi diğer karların içinde yuvarlamaya başlamışlar. Su damlası yuvarlandıkça kendisine yapışan kar taneleri sayesinde bir kar topuna dönüşmüş, yuvarlandıkça da büyümüş büyümüş, sonunda çocuklar bir kardan adam yapmışlar. Kimi evden getirdiği zeytinlerle göz yapmış, kimi getirdiği havuç ile burun yapmış, kimisi atkısını beresini çıkarıp kardan adama giydirmiş.. Böylece çocukların artık bir kardan adam arkadaşı olmuş. Kış boyu güneş çıkıncaya kadar gülmüşler, eğlenmişler. Bizim su damlasının da keyfi pek yerindeymiş, güneş çıkıp karlar eriyince o da eski haline dönüş. Bir su damlası olarak yaşamaya devam etmiş.."} {"url": "https://www.masaloku.net/karga-ile-kartal", "text": "Günlerden bir gün, bir karga ağacın tepesine yuva yapmıştı, her gün komşusu kartalın hareketlerini büyük bir merakla izliyordu. Bir gün kartla güçlü kanatlarıyla havada uçarken, dağın tepesinde otlayan bir kuzu gördü. Güçlü kanatlarıyla süzüldü ve pençelerini attığı gibi kuzuyu kaptı, yemek için yuvasına götürdü. Bunu gören karga, kartalın başarısına hayran kaldı. Kartalın yuvasında olmadığı bir gün, karga bir gün dağın tepesinde otlayan bir kuzu gördü. O kadar heyecanlandı ki, kartalın yaptığı gibi kuzuyu yakalamak istedi. O yüzden olabildiğince yükseğe uçtu ve oradan aşağı doğru süzülmeye başladı. Karga hızla aşağı inerken ne yazık ki dengesini sağlayamadı ve yere düşüp gagasını kırdı. Öğüt: Düşüncesiz hareket edip bir başkasını taklit etmeye çalışmak, beklenmedik tehlikelere sebep olabilir."} {"url": "https://www.masaloku.net/karga-ile-tilki", "text": "Tilki cenaplarını bilirsiniz, pek kurnazdır kendileri. Hele bir de yemek gördüler mi, kurnazlıkları iki kat olur. Bir gün, ormandaki bir ağacın dalında neşeyle dans eden bir karga varmış. Karga çok mutluymuş, çünkü ağzında kocaman bir peynir parçası varmış, karga bulduğu peyniri yiyeceği için çok ama çok mutluymuş. 'Karga kardeş, merhaba, ne kadar güzelsin, sesin de çok güzelmiş, herkes bunu konuşuyor, ben de bunca yolu senin sesini duyabilmek için geldim' demiş. Bu güzel sözleri duyan karga hemen kendini kanıtlama sevdasına düşmüş ve 'Ben senin için güzel bir şarkı söylerim' demiş. Bunu söylemek için ağzını açar açmaz, kocaman peynir parçasını da ağzından düşürmüş. Kurnaz tilki hemen düşen peynir parçasını alıp, kaçmış. Eli de, karnı da boş kalan karga da bir daha güzel sözlere inanıp, elindekini kaptırmaması gerektiğini anlamış. Güzel ama bu fabıl bir tek onu anlamamissiniz."} {"url": "https://www.masaloku.net/karlar-kralicesi-masali", "text": " Çocuklar bugün size yeni bir masalım var. İsterseniz gelin anlatayım, demiş. Çocuklar büyükannenin yanına koşup. Can kulağıyla masalı dinlemeye başlamışlar. Büyükanne çocuklara kışın her tarafı kaplayan bembeyaz örtüsüyle ünlü Karlar Kraliçesi'nin masalını anlatmış. Çocuklar büyükannenin anlattığı masalı dinlemişler daha sonra yatıp uyumuşlar. Ertesi gün her taraf karlarla bembeyaz kaplı imiş. Çocuklar sokaklara dökülüp başlamışlar kızaklarla kaymaya. O sırada oradan kocaman bir kızağın geçtiğini görmüşler. Kızağı bir düzine beyaz geyik çekmekteymiş. Çocuklar hemen bu büyük kızağın arkasına takılmışlar. Bir süre kaydıktan sonra çocukların çoğu kızağı bırakıp geri dönmüşler. Çok üşümüşsün gel yanıma otur, demiş. Kay, Karlar Kraliçesi'nin yanına oturup onun verdiği pelerine sarılmış. Bir anda üşümesi geçmiş. Karlar Kraliçesi de yanında uyuyakalan çocuğu alıp şatosuna götürmüş. Meğer Karlar Kraliçesi yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay'ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapıvermiş. Kentte ise Kay'dan uzun süre haber alamayan Gerda, arkadaşını aramaya koyulmuş. Karlarla kaplı ormana doğru yürümüş. Hoşgeldin, ben de senin gelmeni bekliyordum, demiş. Gerda'yı içeri alıp ateşin başına oturtmuş. Ona getirdiği yiyeceklerden vermiş. Daha sonra birlikte uyumuşlar. Sabah olunca, küçük kız Gerda'yı kulübenin yanındaki samanlığa götürmüş. İçeride güvercinlerle, geyikler varmış. Güvercinler ötmeye başlamışlar. Küçük kız güvercinlerin dilinden anlıyormuş. Gerda'ya güvercinlerin ne demek istediğini anlatmış. Güvercinler, Kay'ı Karlar Kraliçesi'nin kaçırdığını, onu şatosunda hapsettiğini, oraya nasıl gidileceğini geyiklerin bildiğini, söylüyorlar, demiş. Bunun üzerine yola çıkmak için hazırlık yapmışlar. Geyikleri kızağa bağlamışlar. Gerda küçük kıza, kendisine yardımda bulunduğu için teşekkür etmiş. Birbirlerine el sallamışlar. Gerda geyiklerin çektiği kızakla yola çıkmış. Günlerce yol almışlar. Dünyanın en kuzey ucuna, bembeyaz kar örtüsünden başka hiçbirşeyin görülmediği diyarlara varmışlar. Sürekli, lapa lapa kar yağmaktaymış. Geyikler bir süre daha gittikten sonra bembeyaz bir şatonun kapısının önünde durmuşlar. Gerda, Karlar Kraliçesi'nin şatosuna geldiklerini anlamış. İçeriye girmiş. Şatonun içeriside dışı gibi beyazmış. Gerda, şatonun içerisinde yürümeye başlamış. Bir yandan da Kay'a seslenmekteymiş. Şatoda kendi sesinin yankısından başka ses yokmuş. Gerda, buzdan bir kapı görmüş. Kapıyı açmış içeriye bakmış. Odanın ortasında Kay'ı donmuş bir şekilde bulmuş. Sanki buzdan bir heykelcik gibiymiş. Gerda, Kay'ın ölmüş olduğunu zannederek başlamış ağlamaya. O kadar çok ağlamış ki gözünden akan yaşlar yere dökülmeye başlamış. O anda bir mucize gerçekleşmiş. Gerda'nın gözlerinden akan yaşlar, dondurulmuş Kay'ı eritmeye başlamış. Üzerini kaplayan buzların erimesiyle Kay kendine gelip konuşmaya başlamış. Gerda, seni gördüğüme çok sevindim, demiş. Gerda da Kay'ın ölmediğine çok sevinmiş. Kay, Karlar Kraliçesi'nin şatodan ayrıldığını fakat her an geri gelebileceğini söylemiş. Hemen şatodan çıkıp geyiklerin çektiği kızağa binmişler. Kuzey ülkesinden ayrılmışlar. Evlerine geri dönmüşler. Yaşadıkları bu heyecan verici serüveni ikisi de unutamıyormuş. Artık evlerinden fazla uzaklaşmamaya ve sadece büyükannenin masallarını dinlemeye karar vermişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/kati-yurekli-zengin", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Günlerden bir gün, güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler, sümbüller birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış. İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş. İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güler yüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış. Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiç kimseden hoşlanmadığı için hiç kimse de ondan hoşlanmazmış. Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar. Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş. Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş. Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim! Ben fakirim, hiç gülmesem niye gülmüyorsun diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde! Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş. Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış. Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz. Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiç kimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin. Hakkınızı helal edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim. Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kayikci-keloglan", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, bir padişahın şirin mi şirin, tatlı mı tatlı bir kızı ve oğlu varmış. Padişah, her iki çocuğunu da her şeyden çok sever, onlar ne isterse derhal yerine getirirmiş. Hakikaten şehzadenin dünyada en çok sevdiği şey sarayın meydanlığında at koşturup, oynamakmış. Burada kuru toprak üzerinde uyuduğuna göre, hiç derdin yok galiba, kimsin sen? demiş. Ben Keloğlan kulunuz, sarayın kayıkçılarındanım, dünyada dertsiz kul olur mu efendim, ama her derdin dermanı bulunur elbet. Fakat derdini söylemeyenler bu dermanı bulamazlar, demiş. Bunu duyan şehzade derdini Keloğlan`a anlatmış. Zavallı Keloğlan bunun dert olduğuna bir türlü inanamıyormuş. Aman efendim herkesin derdi bunun gibi olsa, dünyada okuyup öğrenmekten büyük nimet olur mu? demiş. Dur, aklıma bir şey geldi. Madem ki öyle, benim yerime sen geç. Hocalar nereden bilecekler senin ben olmadığını? Benim esvaplarımı giyersin, ders günleri ben de benim odalarıma hiçbir hizmetçinin girmemesini emrederim. Seni gören olmaz siz ders yaparken, ben de istediğimi yaparım, demiş. Nasıl olur efendim, babanız duyarsa benim başımı uçurtur, demiş. Hey, Keloğlan, sana emrediyorum eğer dediklerimi yapmazsan babamdan önce ben senin başını uçururum anladın mı? demiş. Böylece belki onu bir daha görebilirim, diyerek için için sevinmiş. Günler ve aylar geçmiş. Keloğlan ders günleri şehzadenin odasında giyinip, hazırlanıp hocaları bekliyormuş. Ders bitince de yine aşağı kayanın başına iniyormuş. Fakat şehzadeye her seferinde, yaptığı işin fenalığını anlatıyor, yol yakınken dönmesini söylüyormuş ama şehzade söz dinlemiyormuş. Ağabeyiniz ders biter bitmez bahçeye indiler, diye cevap vermiş. Keloğlan her sabah güneş doğarken evinden çıkar; kayığına biner ve sarayına gelirmiş. Sonra bütün gün yolcu taşır, geç vakitte de evine dönermiş. Keloğlanın kayıklarının geçtiği bu su bir dere değil bir gölmüş. Şehir gölün bir kıyısında kuruluymuş. Öbür kıyısı ise saraya aitmiş. Bizim dertli Keloğlan`ımız şimdi içinde ikileşen derdi kimseye söyleyemiyor, bu dert onu yiyip bitiriyormuş. Fakat Keloğlan`ın dert ortakları da yok değilmiş. Bunlar gölün kıyısındaki sazlar, kuğular ve kayığın kürekleriymiş. Keloğlan bunu o kadar söylemiş ki bütün sazlar, sular ve kuğular bu şarkıyı öğrenmişler. Bu sırada hocalar da her gün padişaha haberler yollatıp, talebeleri olan . şehzadenin çok akıllı bir genç olduğundan bahsediyorlarmış. Padişah da bundan çok memnun oluyormuş. Günlerden bir gün hocalar artık, şehzadeye öğretilecek hiçbir şey kalmadığını, bütün bilgileri ona verdiklerini söyleyerek, padişahtan izin istemişler. Giderlerken de eğer isterse yabancı ellerin bilginlerini davet edip, oğlunu imtihan ettirmesini, oğlunun her imtihandan muvaffak olabileceğini de . belirtmişler. Bu haber şehzade ile Keloğlan`ı çok korkutmuş. Her şey meydana çıkınca, haklı olarak kızan padişah Keloğlan`ın kafasını uçurtacakmış. Şehzade en doğrusunun gidip gerçekleri anlatmak olacağını düşünerek babasına gitmiş. Ondan önce de Keloğlan`a artık saraya gelmemesini, onun kendisini aratacağını, eğer padişah Keloğlan`ı ararsa sakın meydana çıkmamasını söylemiş. Zavallı Keloğlan korkuyla evine kaçap saklanmış. Padişah oğlunu dinledikten sonra o kadar kızmış ki az daha oğlunu öldürecekmiş. Fakat buna Sarı Kız mani olmuş. Yabancı ellerin bilginleri yavaş yavaş memlekete geliyorlarmış. Şimdi onlar kimi imtihan edeceklermiş. Zavallı adam o gece hiç uyumamış. Bu şarkının bittiği yere kadar gidelim. Beni aldatan Keloğlan`ı da böylelikle bulabiliriz, demiş. Şarkının bittiği yerde kayıklardan inmişler. İlk gördükleri adam da onlara Keloğlan`ın evini göstermiş. Cezan ölümdür. Senin kafanı uçuracağım. Bir padişahı aldatmanın ne demek olduğunu öğreneceksin, demiş. Fakat akıllı , bu işin imtihan bittikten sonra yapılmasını çünkü memlekette yabancı bilginlerin huzuruna çıkabilecek başka bir gencin belki bulunamayacağını söylemiş. Bunun üzerine Keloğlan`ın öldürülmesi birkaç gün ertelenmiş. İmtihan günü geldiğinde, padişah bu imtihanı seyretmeye oğlunu tanıyanları çağırmamış. Yalnız Sarı Kız bir kapı arkasından içeriyi seyrediyormuş. Birdenbire Keloğlan`ı görünce çok şaşırmış. Çünkü onu bir gün ağabeyinin odasında görmüş ve o günden sonra da ona aşık olmuş. Keloğlan o gün fevkalade bir imtihan vermiş. Padişah kendisini mahcup etmediği için memnun oluyor ve böyle akıllı bir çocuğu öldürmediğine de seviniyormuş. Salon boşalıp ortada padişah, vezir ve Keloğlan kalınca, içeri Sarı Kız girmiş ve babasına Keloğlanın canını bağışlaması için yalvarmış. Vezir de aynı şeyi düşünüyormuş. Ey Keloğlan, görüyorum ki sen memleket için lazım bir adamsın. Seni affediyorum. Benden ne dilersin? demiş. Sağ ol padişahım, demiş ama arkasını söyleyememiş. Fakat padişah anlamış, bir kızına bir de Keloğlan`a bakmış ve gülümsemiş. Ben gayet beğendim güzel uzun olduğundan şikayet etmişler ama masal zaten bu."} {"url": "https://www.masaloku.net/kazan-dogurdu-fikrasi", "text": "Hoca Nasrettin komşusundan bir gün kazan ödünç ister. İade ederken de hem teşekkür eder, hem de içine küçük bir kazan koyar. Komsusu merakla bu küçük kazanı sorunca da, -Komşu, bizdeyken kazanın doğurdu, der. Komşusu bu ise pek sevinir. Aradan epey zaman geçer, Hoca yine komşusundan kazanı ödünç ister. Komşusu da sevinerek verir. Ama bu kez aradan günler, haftalar geçer, Hoca'dan ses çıkmaz. Nihayet bir gün komşusu konuyu açmaya karar verir: -Hoca, bizim kazan ne oldu? diye sorar. Hoca da üzgün bir ifadeyle: -Komşu çok zaman geçti aradan, senin kazan öldü. Sana nasıl söyleyeceğimi düşünüp duruyordum, der. Sinirlenen komşusu: -Hocam ne diyorsunuz? Hiç kazan ölür mü? Kazan canlı mı ki ölsün? Hoca: -Doğurduğuna inanıyorsun da ölünce neden feryat ediyorsun, der komşusuna. Bence de çok güzel ve ilginç bir fıkra!"} {"url": "https://www.masaloku.net/kazlar-ve-incir-agaci", "text": "Bir zamanlar kazlar, ormanın içindeki bir gölün kıyısında, kocaman dalları olan bir incir ağacının üzerinde yuva yapmış, mutlu mesut yaşıyorlardı. Bir gün, yaşlı bilge bir kaz, incir ağacının dibinde küçük bir asmanın büyümeye başladığını fark etti. Gölde yüzen kazları yanına çağırarak; Şu küçük asmayı görüyor musunuz? Her geçen gün büyüyor, ağacımıza tırmanmaya başlıyor. Bu asma ağacı, bir gün bizim için önemli bir sorun olabilir! Yıllar önce, henüz yavru bir kaz iken, böyle bir asmanın başımıza bela olduğunu görmüştüm. Asmayı şimdi henüz küçükken ve kesmesi kolayken çekmezsek, zamanla büyüyecek ve kalınlaşacaktır. Sonra bir gün asma, birinin tırmanabileceği kadar büyük ve kalın hale gelecektir. Bir avcı asmaya tırmanıp bizi yuvamızda yakalayabilir, asma ağacı büyümden, sorun olmadan asmadan kurtulmalıyız. dedi. Diğer kazlar da küçük kazın söylediklerini onaylayarak, böylece asmanın büyümesine izin verdiler. Bir gün kazlar, ormanda sinekleri, böcekleri ve küçük balıkları yakalamaya çıktılar. Kazların yuvalarının yanından geçen bir avcı, incir ağacını ve incir ağacına doğru uzanan asmayı gördü. Asma büyümüştü ve gövdesi kalınlaşmıştı, Avcı hemen asmaya tırmanarak, kazların yuvasına ulaştı. Kazların akşam yuvalarına geleceğini bilen avcı, yuvalarının etrafına bir ağ koydu ve sessizce ağaçtan indi. Avcı evine dönerken, Sabah geldiğimde bir sürü kaz yakalayacağım! diye sevinçliydi. Akşam, bol yemek ve eğlenceli geçen bir günün ardından kazlar yuvalarına geri döndüler. Bütün kazlar, bir anda kendilerinin avcının kurduğu tuzağın içinde buldular. Bütün kazlar Şimdi ne yapacağız? diye bilge yaşlı kaza sordular. -Bu tuzaktan kurtulabilmek için tek umudumuz, o avcı yarın döndüğünde ölü taklidi yapmak. Avcı, hepimizin öldüğünü düşünürse, ağını götürmek için bizi ağdan çıkarıp yere atabilir. Son kaz, ağaçtan yere atılıncaya kadar hepimiz hareketsiz kalmalıyız. dedi. Ertesi sabah gün doğumunda avcı geri geldi. Ağının içinde bir sürü kaz olduğunu gördüğü için için çok mutluydu! Ama ağına yaklaşınca, tüm kazların hareketsiz olduğunu gördü. Ölü kazların işine yaramayacağını düşündüğü için kazları tek tek ağından çıkarıp yere attı. Kazlar, son kaz yere atılıncaya kadar yerde hareketsiz kaldılar. Sonra avcı ağaçtan indi ve evine dönmek üzere yola çıktı. Kazlar, avcının gittiğinden tamamen emin olduğu anda, hepsi ayağa kalkıp tekrar incir ağaçlarının dallarına uçtular. Kazlar, bu olaydan sonra ne yapmaları gerektiğini anlamışlardı. Biraz uğraştılar ama yavaş yavaş o büyük asmayı gagalarıyla parçalayarak ağaçtan ayırdılar. Asma dalları artık onlar için tehlike yaratmayacaktı. Kazlar, incir ağacının üzerindeki yuvalarında güvenle yaşamaya devam ettiler."} {"url": "https://www.masaloku.net/kedi-ile-fare", "text": "Bir gün, bir evi fareler basmış. Evin sahibi çözüm olarak eve bir kedi getirmiş. Kedi, fareleri gördüğü yerde yakalıyormuş. Kedi farelere aman vermeyince fareler bir toplantı düzenlemişler; Her gün bir fare gözcü olsun, delikten dışarı bakıp kediyi gözetlesin. demişler. Kedi bakmış farelerden ses yok, bir şeylerin döndüğünü anlamış. Kedi de bir oyun kurmuş, bir sandalyenin üzerinde ayaklarını havaya dikip ölü taklidi yapmış. İnatçı olduğun kadar da kurnazmışsın. Hiç boşuna oyun oynama bizimle, boş bir çuvala koyup bağlasalar seni yine de sana yaklaşmam. demiş. Akıllı insanlar, kendilerine zarar verebilecek kişilere yaklaşmazlar. Bu masal da size zarar verecek insanların oyunlarına karşı uyanık olmanız öğretiliyor."} {"url": "https://www.masaloku.net/kedi-ile-tilki", "text": " Ben avcılıkta ve iz sürmede çok ustayım. Mesela avcının önünden kaçmakta benden daha hızlısı yoktur. demiş. Sen bence hayal kuruyorsun deyip gene kendi yeteneklerini övmeye böbürlenmeye devam etmiş. Bakmış kedi yine aynı tedirginlikle sağa sola bakmaya devam ediyor. Sen sesleri duymuyor musun? Avcıların sesi bu demiş ve bir çırpıda ağaca tırmanıvermiş. O sırada iki tane kocaman köpek tilkiye doğru koşmaya başlamış. Tilki korkudan ne yapsın koşmaya başlamış koşarken de arka üstü düşüvermiş. Tekrar ayağa kalkıp koşmaya başlamış. Fakat koştuğu tarafta iki köpek daha karşısına çıkmış. Evet şu övünüp durduğun yeteneklerini şimdi göster bakalım. Tilki ise çaresiz bir haldeymiş. Kendini büyük görmekle ne kadar büyük yanlış yaptığını anlamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-akil-kupu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini sallar iken, bir dağın başında, bir ormanın yanı başında Keloğlan'ın yaşadığı köy varmış. Keloğlan'ın bir tek anacığı, anacığının da bir tek kel oğlu varmış. Dünyada başka kimseleri olmadığı için hep birbirlerine destek olurlar, kuru ekmek yeseler kimselere belli etmezler, padişahlara layık yemekler yedik diyerek kötü durumlarından kimseleri haberdar etmezlermiş. Keloğlan keleş oğlan, her işi beleş oğlan, nasıl ama çalışmak, zor geliyor değil mi? demiş. Keloğlan gözünü aralamış, fareyi kovalamış. Fare tekrar gelmiş bu sefer iyice yaklaşıp, heeyyy. Duydun mu prensesin başına gelenleri, Her kim prensesi iyileştirirse, kral onu kızıyla evlendirecekmiş, demiş. Sonra bir çırpıda anlatmış, güzeller güzeli prenses aylardır ağlayıp duruyormuş ve onu kimseler susturamıyormuş. Kızımı güldüren her kim olursa, onu prens yapacağım demiş kral. Keloğlan bunu duyduktan sonra, `Bu iş böyle olmayacak, başka şeyler yapmak lazım `diye hoplayıp zıplamaya başlamış. Öyle hoplayıp zıplayarak evlerinin yakınındaki dağın eteklerine kadar gelmiş. Dağın eteklerinde açan çiçekleri toplamış. Bu çiçeklerin özelliği insanları kıkır kıkır güldürebilmesiymiş. Anasından öğrendiği kadarıyla, hepsini bir araya getirirse, prensesi güldürebileceğini biliyormuş. Bütün gün topladığı çiçekleri bazı karışımlarla suladıktan sonra , çiçekleri alıp, sarayın yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, sarayın kapısına geldiğinde iki takla atıp, sırada bekleyenlerin yanında sıraya geçmiş. Akşama doğru ona sıra geldiğinde neredeyse yorgunluktan uyuyacak hale gelmiş. Onu içeri almışlar, Keloğlan elindeki kağıdın içinde sakladığı çiçekleri prensese uzatmış. Prenses çiçekleri eline alır almaz kıkır kıkır gülmeye başlamış, öyle çok gülüyormuş ki, kral ,kraliçe ve beraberindeki herkes prensesle gülmeye başlamış. Prenses mutluluktan uçuyor gibiymiş. Keloğlan o gün kurulan düğünle prensesle evlenmiş, anasını hasta yatağından aldırmış ve saraya getirmiş. Anası da kel oğlunun kel kafasına kocaman bir öpücük kondurmuş.. Gökten üç elma düşmüş; biri okuyanın başına, biri dinleyenin başına, biri de bu masalı yazanın başına.."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-cengizhanin-hazinesi", "text": "Keloğlan masalları okumak isteyenler için kısa bir keloğlan masalı. Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. İş bulup çalışmaz, gezer dururmuş. Yolda gördüğü kedileri, köpekleri kovalarmış. Sincaplara taş atar, ördeklerin peşinden bağırır, onların kaçışlarına bakarak eğlenirmiş. Keloğlan bir gün methini çok duyduğu Cengiz Han'ın Hazinesi'ni bulmak üzere yola çıkmış. Eşek sırtında Konya'ya gelmiş. Oradan bir kervana katılarak, İran üzerinden Moğolistan'a gitmiş. Cengiz Han hazinesini bir nehrin altına gömdürmüş. Önce nehrin yatağı değiştirilmiş. Hazine gömülmüş. Sonra nehir eski yatağına döndürülmüş. Keloğlan sormuş, soruşturmuş, hazine hakkında bilgi toplamaya çalışmış ama boşunaymış. Tek bilinen şey, hazinenin bu nehrin altında olduğuymuş. Nehir dediğin de uzunluğuna çok uzun, genişliğine çok genişmiş. Moğollar, yerini bilsek hazineyi biz çıkarırdık, demişler. Sonunda dere yatağındaki bir kayanın dibindeki oyuktan çıkan maymunun elinde altın olduğunu görmüş. Oyuğu genişleten Keloğlan önüne çıkan merdivenlerden aşağı inmiş ve demir kapıyı açınca hazine odasına girmiş. Cengiz Han'ın Hazinesi işte buradaymış. Altınlar, elmaslar, zümrütler, yakutlar pek çokmuş. Altından kral taçları bile varmış. Bunlardan birazını yanındaki çuvala doldurmuş, yakındaki şehirden yiyecek, içecek ve yük taşımak için deve satın almış. Birkaç gün sonra Keloğlan girişi kaya parçasıyla kapatmış ve tam 54 deve yükü hazineyle yola çıkmış. Keloğlan hazinenin kalanını orada bırakmış. Şehirdeki develer o kadarmış ve daha deve bulabilse hazinenin hepsini alırmış. Keloğlan aylar sonra köyüne varmış. 54 deve yükü hazineyle gelmesine anası çok sevinmiş. Keloğlan anasına 2 deve yükü hazine hediye etmiş. Keloğlan ertesi gün çevrede ne kadar tarla, bağ, bahçe varsa satın almış ama eski sahiplerinin buraları ekip biçmesine ve ürünleri kullanmasına izin vermiş. Birkaç hafta içinde Anadolu'yu, birkaç sene içinde devletleri, krallıkları, imparatorlukları satın alarak dünyanın sahibi olmuş. Dünya kurulalı beri savaşarak hiçbir hakanın başaramadığı işi, Keloğlan savaşmadan, kan dökmeden başarmış. Geçtiği yerlerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan bir dünya imparatorluğu sevdalısı Cengiz Han'ın Hazinesi'yle bunu gerçekleştirmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-coban", "text": "Sen yapamazsın, okuman gerek diye ısrar etmelerine rağmen, annesinin de rızasını alarak çobanlığa başlamış. Meğer Keloğlan'ın amacı babasını o eşkıyalarından elinden kurtarmakmış. Sabah erkenden köyün koyunlarını alıp düşmüş yollara. Bir dağın eteklerine gelmiş. Dağın kenarından da dere geçiyormuş. Koyunlar başlamış dereden su içmeye. Keloğlan çok yorgunmuş, kendi kendine: Şu ağacın gölgesinde biraz dinleneyim, demiş. Ağacın altına uzanmasıyla yorgunluktan uyuması bir olmuş. Bu arada koyunlar da susuzluklarını giderdikten sonra başlamışlar otlanmaya. Karınlarını doyurduktan sonra etrafa yayılmışlar. Aradan uzunca bir zaman geçmiş... Derken akşam olmuş. Köylüler koyunların gelmediğini görünce telaşlanmışlar. Canından olmak istemiyorsan çabuk gel! demişler. Keloğlan, eşkıyaları kandırdığına sevinerek köyün yolunu tutmuş. Amacı, köylüleri getirip eşkıyaları yakalatarak babasını kurtarmakmıi. Bir süre yol aldıktan sonra kendisini aramaya çıkan köylülerle karşılaşmış. Heyecanla olanları anlatmış. Köylüler hemen Keloğlan'la birlikte sürünün olduğu yere gitmişler. Gizlice eşkıyalara yaklaşmışlar ve birden üzerlerine atılarak eşkıyaları kıskıvrak yakalamışlar. Keloğlan'ın babasının bulunduğu zindanın yerini öğrenip Keloğlan'ın babasını kurtarmışlar. Keloğlan sevinciyle köylülere: Babamı eşkıyalardan kurtardık ... Ben artık çobanlık yapmayacağım ... Okuluma devam edeceğim. demiş. Sonra da babasıyla evine giderek mutlu bir hayat sürmüşler. En güzel keloğlan masallarını sitemizde ücretsiz okuyabilirsiniz.."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ese-ve-kose", "text": "Türk masal kahramanımız Keloğlan'ın en güzel masallarından bir masalı daha sizlere sunmaktan sevinç duyuyoruz. İyi kalpli Keloğlan yine her türlü kötülüğün üstesinden geliyor. Haydi hep beraber başlayalım masalımızı okumaya.. Günlerden bir gün, köyün birinde kel bir oğlanla fakir anacığı mutlu mesut yaşarmışlar. Keloğlan bütün gün köyün arkadaşlarıyla oyun oynar, onlara türlü türlü masallar anlatır, arada birilerinin koyununu keçisini otlatır, eline geçen parayla annesiyle beraber yarı aç yarı tok geçinip giderler, hallerine her zaman şükrederlermiş. Anası bir gün Keloğlan'ı almış karşısına, Kel oğlum, keleş oğlum artık senin bir baltaya sap olma vaktin geldi de geçiyor, böyle onun davarı bunun hasadı nereye kadar sürecek. demiş. Keloğlan anasına hak vermiş ama elden ne gelir masal söylemekten başka bir sanatı yokmuş. Sütçü Ese'ye gideyim belki onun yanında bir iş bulurum. demiş. Varmış Sütçü Ese'nin dükkanına. Ese de o sırada süte su katıyormuş, o kadar dalmış ki Keloğlan'ın geldiğini fark etmemiş. Keloğlan Ese'nin yaptığı bu yanlış işi görünce Dur şunu bir korkutayım. deyip seslenmiş, Ese'nin ödü patlamış korkudan süt kovasını devirmiş, seslenenin Keloğlan olduğunu görünce, Vay, sen gizli gizli beni mi gözetliyordun. demiş kepçeyi kaptığı gibi düşmüş keloğlanın peşine. Keloğlan tabana kuvvet koşmuş. Bakmış ki ilerde Köse'nin değirmeni var. Buraya saklanayım. demiş. Köse de o sırada birilerinin çuvallarından un aktarıyormuş kendi çuvallarına. Öyle dalmış ki Keloğlan'ın içeriye girdiğini fark edememiş. Keloğlan, Köse'nin yaptığı bu yanlış işi görünce Şunu bir korkutayım. deyip seslenmiş. Köse'nin ödü patlamış, korkudan un çuvallarını devirmiş. Dönüp de Keloğlan'ı görünce, Vay keleş sen beni mi gözetliyordun. demiş. Değneği kaptığı gibi düşmüş Keloğlan'ın peşine. Başlamış kovalamaya. Ese ile Köse arkada Keloğlan önde bir kovalamaca başlamış. Keloğlan bakmış ki ilerde bir kalabalık. Kalabalığa karışırsam ellerinden kurtulurum. demiş. Dalmış kalabalığa. Ese ile Köse de peşinden dalmışlar. Meğer kalabalığın ortasında bir meydan varmış, ahali meydanın etrafında toplanmışlarmış, Keloğlan kendini meydanda buluvermiş. Ese ile Köse de kendilerini meydanda bulmuşlar. Tam Keloğlan'a girişeceklermiş ki bir çığırtkan çıkmış ortaya ve seslenmiş kalabalığa. Meğer o gün köy meydanında panayır varmış da masal yarışması yapılıyormuş. Ese, Köse ve Keloğlan da bu yarışmanın ortasına düşmüşler işte. Ese ile Köse, ödül lafını duyunca Keloğlan'ı unutmuşlar. İkisi de içlerinden Bizde palavradan bol ne var. diye geçirmişler. Bizim köyün gölü kurumuştu. Tarlaları sulayamıyorduk. Birisi 'Ese'nin ineğini getirelim.' dedi. Nasılsa o ineğin sütüne su karıştırırken ölçüyü kaçırmıştır. deyince oradakiler basmışlar kahkahayı. Ese tutamamış kendini. Sen ne demek istiyorsun, diyerek Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Bunu gören Subaşı huylanmış. Şu Keloğlan masalını bitirsin, şu Ese'nin hesabını göreyim, bunda bir iş var. demiş. Etraftakiler bir kez daha gülmüşler. Bu sefer Köse kendini tutamamış, Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Subaşı bunu görünce, Hele Keloğlan masalını bitirsin sonra Köse'nin de ifadesini alırım Ese ile birlikte. demiş. Keloğlan devam etmiş. Keloğlan masalını bitirince büyük bir alkış kopmuş, alkışlardan anlaşıldığı gibi yarışmayı Keloğlan kazanmış. Ese ile Köse Yeter oldun sen Keloğlan, hem bizi rezil et hem yarışmayı kazan, sana tenhada iyi bir sopa çekmenin vakti geldi. diye düşünürken Subaşı bunları enselerinden tutmuş Ağalar hele karakola kadar gelin bakalım size soracaklarım var. demiş. Cezalarını bulmak üzere süklüm püklüm götürülmüşler karakola. Bizim Keloğlan'a ödül olarak sevimli bir eşek vermişler. Keloğlan, Karakaçan adını vermiş eşeğe. O günden sonra Karakaçanla odun taşımış pazara, anasına bakmış, mutlu bir şekilde yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-altin-bulbul", "text": "Padişahım, eğer Kafdağı'nın ardındaki Altın Bülbülü getirir camiin bitişiğine koyarsan, eserin tamamlanır demiş ve gözden kaybolmuş. Evlatlarım: Kafdağı'nın ardındaki, Altın Bülbülü nasıl getireceğimi düşünüyorum. Çocukların hepsi bir ağızdan babalarına, söz vermişler. Küçük oğlan, bin bir zorluk içinde yoluna devam etmiş. Ben babama söz verdim. Ölmek var, dönmek yok. İhtiyar, oğlanın sırtını üç defa sıvazlamış. Çocuk yine ıssız çöllere düşmüş. Açlıktan, susuzluktan bitkin bir hale gelmiş. Yedi canlı devin sarayına varmış. Devi öldürerek saraydaki peri kızı ile tanışmış. Oradan yoluna tekrar devam etmiş. Gide gide sekiz canlı devin sarayına varmış. Bu devi de öldürerek oradaki peri kızı ile tanışmış. Kız onun nereye gittiğini sormuş; o da Altın Bülbüle diye cevap vermiş. Kız, buraya nasıl gidileceğini, dokuz canlı devden nasıl korunacağını anlatmış. Çocuk, tekrar yola koyulmuş ve dokuz canlı devi de haklamış. Fakat devin sarayında hangi odaya dalacağını şaşırmış. Çünkü 99 odası varmış. Sarayda bir kedinin işareti üzerine Altın Bülbülü alarak yola koyulmuş ve önce, rastladığı ihtiyarın yanına gelmiş. Saraydan getirdiği eşyaları ihtiyarın yanına bırakarak, kardeşlerini aramak üzere, yeniden yola devam etmiş. Şehrin birinde kardeşlerini bularak onların her birine birer at almış. İhtiyarın yanına giderek Altın Bülbülü almışlar. Eve gelirlerken, ağabeyleri, kıskandıklarından küçük kardeşlerini suya atmışlar. Fakat Altın Bülbül babalarının yanında bir defacık olsun ötmemiş. Suya atılan kardeşleri ölmemiş, sırsıklam gide gide bir çobana rastlamış. Bir altın vererek bir koyun almış. Koyunun işkembesini başına geçirmiş olmuş tam bir Keloğlan. Gide, gide, bir kasabaya varmış. Bir hancıya çırak olmuş. Han sahibi bir gün öyle hasta olmuş ki. Kasabanın tabipleri hiçbir çare bulamamış. Bir aksakallı ihtiyar, filan padişahın camiinden bir yudum su getirirsen efendin iyi olur demiş. Küçük oğlan koşarak, o camie varmış. Buradaki Altın Bülbül başlamış, ötmeye. Bu olayı padişaha müjdelemişler. Padişah bütün halkı geçirmiş, ötmemiş Keloğlan gelince yine ötmüş. O zaman başındaki işkembeyi çıkararak, babasına kendisini tanıtmış. Ertesi gün, çayıra kırk çadır kurdurmuş, Altın Bülbülü küçük oğlanın getirdiğini anlamış; diğer oğullarını saraydan kovmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-balik", "text": "Günlerden bir gün Keloğlan odun kesmek için ormanın yolunu tutar. Giderken imdaat, beni kurtarın! diye bir ses duyar. Sağına bakar soluna bakar kimseyi göremez. Aynı sesi tekrar duyar. Bakınırken bir de ne görsün! Toprağın üstünde bir balık imdaat beni kurtarın! diye bağırıyor. Meğerse balığı sudan çıkarmışlar. Kendini suya atacak birisi duysun diye bağırıyormuş, Keloğlan balığı suya atar. O dağın arkasında bir torba var. Falan yerde, git onu al, ihtiyacın olunca: Açıl susam açıl! dersin açılır. İhtiyacını karşılarsın. İhtiyacını karşılayınca: Kapan susam kapan! dersin kapanır. Fakat bu sırrı kimseye söyleme ki çaldırırsın, der. Kel oğlum, keleş oğlum! bir balıktan ne beklenir. Nedir onun içindeki diye merak eder. Açıl susam açıl dersin açılır. Her istediğini verir. Kapan susam kapan deyince kapanır der. Keloğlan anasının yanında bunları söyler ve kocaman bir sofra açılır. Görmediklerini ve yemediklerini yerler. Karınlarını iyice doyururlar. Ana ben bunu komşulara göstereceğim, der. Kel oğlum, bundan kimsenin haberi olmasın. Sır saklamasını bilmelisin. Yoksa çalarlar der. Keloğlan anasını dinlemez, gider komşuları çağırır, olanları anlatır. Torbayı gösterir açıl susam açıl der her istedikleri gelir. Komşularla birlikte yerler içerler. Kötü komşulardan birisi Keloğlan'ı kıskanır ve torbanın aynısını yapar, Keloğlanın sihirli torbası ile yer değiştirir. Balık, balık! Senin verdiğin torba birinci gün çalıştı. İkinci gün pıss... der. Hayır ben çalmadım, dedikçe tokmak vurur. Evet ben çaldım, toprağın altına gömdüm. Gider bakarlar ki sofra çürümüş, değirmen paslanmış. Bu sırada tokmak Keloğlan'ın başına da vurmaya başlamış. Keloğlan acısından tokmağı nasıl durduracağını unutmuş. Eşek sudan gelinceye kadar dayak yer. Sır tutmamanın ve anasının, büyüklerin sözünü dinlemememin cezasını çeker. Evet, sizde büyük sözü dinlemez ve gerekli yerde sır tutmazsanız başarılı olamazsınız."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-cengiz-hanin-hazinesi", "text": "Keloğlan masallarına yeni masallarla katkıda bulunan Serdar Yıldırım'ın kaleminde kısa bir Keloğlan masalı.. Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bir iş bulup çalışma, Gün boyu gezer dururmuş. Yolda gördüğü kedileri, köpekleri kovalarmış. Sincaplara taş atar, ördeklerin peşinden bağırır, onların kaçışlarına bakarak eğlenirmiş. Keloğlan bir gün methini çok duyduğu Cengiz Han'ın Hazinesi'ni bulmak üzere yola çıkmış. Eşek sırtında Konya'ya gelmiş. Oradan bir kervana katılarak, İran üzerinden Moğolistan'a gitmiş. Cengiz Han hazinesini bir nehrin altına gömdürmüş. Önce nehrin yatağı değiştirilmiş. Hazine gömülmüş. Sonra nehir eski yatağına döndürülmüş. Keloğlan sormuş, soruşturmuş, hazine hakkında bilgi toplamaya çalışmış ama boşunaymış. Tek bilinen şey, hazinenin bu nehrin altında olduğuymuş. Nehir dediğin de uzunluğuna çok uzun, genişliğine çok genişmiş. Moğollar, yerini bilsek hazineyi biz çıkarırdık, demişler. Sonunda dere yatağındaki bir kayanın dibindeki oyuktan çıkan maymunun elinde altın olduğunu görmüş. Oyuğu genişleten Keloğlan önüne çıkan merdivenlerden aşağı inmiş ve demir kapıyı açınca hazine odasına girmiş. Cengiz Han'ın Hazinesi işte buradaymış. Altınlar, elmaslar, zümrütler, yakutlar pek çokmuş. Altından kral taçları bile varmış. Bunlardan birazını yanındaki çuvala doldurmuş, yakındaki şehirden yiyecek, içecek ve yük taşımak için deve satın almış. Birkaç gün sonra Keloğlan girişi kaya parçasıyla kapatmış ve tam 54 deve yükü hazineyle yola çıkmış. Keloğlan hazinenin kalanını orada bırakmış. Şehirdeki develer o kadarmış ve daha deve bulabilse hazinenin hepsini alırmış. Keloğlan aylar sonra köyüne varmış. 54 deve yükü hazineyle gelmesine anası çok sevinmiş. Keloğlan anasına 2 deve yükü hazine hediye etmiş. Keloğlan ertesi gün çevrede ne kadar tarla, bağ, bahçe varsa satın almış ama eski sahiplerinin buraları ekip biçmesine ve ürünleri kullanmasına izin vermiş. Birkaç hafta içinde Anadolu'yu, birkaç sene içinde devletleri, krallıkları, imparatorlukları satın alarak dünyanın sahibi olmuş. Dünya kurulalı beri savaşarak hiçbir hakanın başaramadığı işi, Keloğlan savaşmadan, kan dökmeden başarmış. Geçtiği yerlerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan bir dünya imparatorluğu sevdalısı Cengiz Han'ın Hazinesi'yle bunu gerçekleştirmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-cilli-tavuk", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak ülkelerden birinde, bizim keloğlan yaşarmış. Keloğlan kelmiş, keleşmiş ama özellikleri pek bir güzelmiş. İnsanlarla ilgilenir, arkadaşlarına iyi davranır, hayvanları sever fakat çalışmaktan pek hoşlanmazmış. Anası ona ne zaman bir iş buyursa bir bahane uydurur, anası kızınca da oraya buraya saklanır dururmuş. Hişt Keloğlan, keleşoğlan, annesini üzen oğlan, diye bağırmış. Keloğlan hemen arkasını dönmüş, uykusuna devam etmiş ve bir rüya görmeye başlamış. Rüyasında uzun bir yolda yürüyormuş, yürürken önce bir tavukla karşılaşıyormuş, Ah Keloğlan bir bilsen başıma gelenleri, ne desem ne etsem bilmiyorsun olup bitenleri önce sana anlatayım istersen diyerek, tilkilerin kendi kümesleri önünde nasıl gezdiklerini anlatmış durmuş. Keloğlan tam ona yardım etmek isterken, uyanmış... Uyanmış bir de ne görsün, onların evindeki Çilli Tavuk tam göbeğinin üstünde oturmuyor mu? Onu kanatlarından tutmuş hemen koşturup kümesin içine koymuş. Çilli Tavuk neye uğradığını şaşırmış ama Keloğlan rüyanın etkisinde olduğu için tilkinin çilli tavuğu götüreceğini düşünmüş. Tilki her zamanki gibi bir plan peşindeymiş ama keloğlanın aklının ne kadar çabuk çalıştığını hesaba katmamış. Tilkinin yuvasında biraz oturan Keloğlan izin istemiş ama tilki ona izin verir mi hiç? Onun planı keloğlanı da bir kafese kapatıp yemekmiş. Keloğlan önce bir hoplamış, duvarda asılı duran meşaleyi alıp kendi kel kafasına tutmuş, buna bakan tilkinin gözleri kamaşmış, Keloğlan bu sırada oradan uzaklaşmış. Tilki onu elinden kaçırdığı için mutsuz, Keloğlan ise kahkahalar atacak kadar mutlu kaçarak uzaklaşmış. Daha sonra köylerde tavuğu çalınan ne kadar köylü varsa onları toplayıp gelmiş, köylüler o kadar sinirlilermiş ki, bizim tilki evini barkını bırakıp kaçmış. Bir daha da onu oralarda gören olmamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-dag-aslani", "text": "Oğlum, on koyunumuz var, bari onları götür otlasınlar. Bir işe yara. demiş. Bunun üzerine Keloğlan anasının sözünü dinlemiş, koyunları alıp dağa çıkmış. Koyunlar otlarken Keloğlan uyuya kalmış. Koyunlar almış başını gitmiş. Neden sonra Keloğlan uyanmış. Bakmış koyunlar yok, sağa sola koşmuş, koyunları aramış ama boşuna, çaresiz eve dönmüş. Keleş oğlan seni, on koyun güdemezsin, en büyük benim dersin. Koyunları bulmadan eve dönme. diyerek arkasından bağırıp çağırmış. Keloğlan anasından kurtulduktan sonra uyuyup kaldığı yere gitmiş. Koyunların izini aramış. Çok uzaklardan gelen bir mee sesi duymuş. Koyun melemesi karşıki kayalıktan geliyormuş. Kayalığa doğru yürümüş, melemeler çoğalmış. Oradaki bir mağaraya girmiş ve koyunları bulmuş. Dağ aslanı Keloğlan'ın ellerini çözmüş. Keloğlan hemen temizliğe başlamış. Bir saat sonra dağ aslanı gidince Keloğlan ayağındaki ipi çözmüş. Koyunlarla birlikte mağaradan kaçıp gitmiş. Keloğlan'ın koyunlarla geldiğini gören anası onları çoşkulu bir şekilde karşılamış. Keloğlan'ı yanaklarından öpmüş, koyunları ağıla kapamış. Daha sonra Keloğlan'la anası geceyi geçirmek üzere evlerine çekilmişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-degirmenci", "text": "-Ah oğlum saf oğlum hem de başı keleş oğlum, gürgenlerin tepelerine baktım. Bu yıl kış hem tez gelecek , hem de kapkara geçecek hiç vakit geçirmeden gereken hazırlıklarını yapmalıyız sen git iş ara demiş anası, keloğlan önce düşünmüş önce nerede nasıl iş bulurum diye uzun uzun düşünmüş taşınmış sonunda dışarı çıkıp iş aramaya başlamış ilk önce mağazalara bakmış iş bulamamış, bir de değirmeni kontrol edeyim demiş belki iş bulurum hevesiyle değirmene ilerlemiş sonra oradaki yaşlı amcayı görünce üzülmüş amca sana bir şey teklif edeyim ben her gün buraya geleyim çalışayım hem de hiç para almadan. Keloğlan bunu neden yaptı dersiniz? Tabii ki yardım için.. Eve dönünce annesine başlamış olanları anlatmaya annesi bas bas bağırmış nedir senin şu saflığın bir kurtulamadık diye ağlamaya başlamış. Keloğlan aralıksız her gün değirmene gitmiş değirmenciye yardım etmiş sonunda kara kış gelmiş ve kimseler ekmek bulamamış.. keloğlan ile anası da aç kalmış ama bu çok sürmemiş bir gün keloğlanın kapısı çalınmış ve ona bir hediye getirmişler. Hediye paketinin içinde buğdaylar, yiyecekler, içecekler doluymuş. Bu paket değirmenciden geliyormuş ve keloğlan iyiliğinin karşılığını çok geçmeden almış.."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-dev", "text": "Keloğlan masalları serisinin yeni masalı Keloğlan ve Dev. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; uzak mı uzak diyarların birinde güzel bir ülke varmış. Bu ülkenin birçok köyünün birinde de Keloğlan adında hem kel, hem tembel hem de haylaz bir çocuk annesi ile birlikte yaşarmış. Keloğlan iş yapmayı hiç sevmezmiş. Onun en sevdiği şey bütün gün yatıp uyumakmış. Annesi çamaşır yıkar, bulaşık yıkar, yemek yapar, uğraşır da uğraşırmış ama Keloğlan yardım etmek yerine annesine de daha da iş çıkarırmış. Tellal Keloğlan'a şöyle bir bakmış. Bu çocuk çok cılızmış, tellal çocuğun işi başarabileceğine inanmamış. Tellal bakmış ki Keloğlan çok istekli, onun bu hevesini kırmak istememiş. Keloğlan tellalın verdiği parayı almış ve sevinçle eve gitmiş. Evde paranın bir kısmını annesine vermiş. Annesi çok sevinmiş. İlk defa Keloğlan eve para getiriyormuş. Ertesi sabah erkenden kalkan Keloğlan güzelce hazırlanmış ve çarşı meydanına doğru yola koyulmuş. Çarşı meydanına geldiğinde kafile onu bekliyormuş. Kafile başı Keloğlan'a atını vermiş ve yola çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler. Yollar bitmiyormuş. Keloğlan çok ama çok yorulmuş. Yine de atından inmemiş, tellalın gözüne girmek için kendini zorlamış. Sonunda büyükçe bir düz alana geldiklerinde kafile başı burada konaklayacaklarını söylemiş. Keloğlan da atından indiği gibi kendini çimenlerin üzerine atmış. Keloğlan şok olmuş. Bu yorgunluğun üzerine bir de kuyuya kadar yürümek gözünde o kadar büyümüş ki. Fakat göze girmek için denilen işi yapmak zorundaymış. Birkaç kişi ile birlikte kuyunun yanına gitmişler. Yanındakiler Keloğlan'ı ip ile kuyuya sarkıtmış. Kuyunun yarısına kadar Keloğlan birdenbire yan tarafta bir kapı açıldığını ve hızlıca kapıdan içeri çekildiğini fark etmiş. Nee uğradığını anlamadan ipi de kopmuş ve kendini koskocaman, güzel mi güzel bir bahçede buluvermiş. Keloğlan etrafına bakakalmış. Her yer rengarenk çiçeklerle, yemyeşil ağaçlarla kaplıymış. Çiçeklerin ortasında da güzel bir kız duruyormuş. Keloğlan kızdan gözünü alamamış. O sırada kızın arkasında kocaman duran zenci adamı fark etmiş. Kızı korur gibi bir hali varmış. Keloğlan etrafını incelerken arkadan gelen gür bir sesle irkilmiş. Arkası döndüğünde kocaman bir dev Keloğlan'ın karşısında dikiliyormuş. Keloğlan ne diyeceğini şaşırmış. Ama yanlış bir şey de söylemek istemiyormuş. KELOĞLAN: 'Gönül kime nasıl bakarsa güzel odur' demiş. KELOĞLAN: 'Gönül kimi severse güzel odur' demiş. Dev kuyuya inen herkese bu soruları sorarmış. Kuyuya inen herkes şaşkınlıktan ya kız güzel dermiş ya da çiçekler. Dev de cevabı beğenmez hepsini yermiş. Fakat keloğlan'ın cevaplarını çok beğenmiş. DEV: 'Sen çok akıllı ve zeki bir oğlana benziyorsun. Şimdi sana üç tane nar vereceğim. Bunları al, dönerken evine götür' demiş. Keloğlan da devin verdiği narları almış ve kuyuya salınan bir kovanın içine binerek yukarı doğru çıkmış. Kuyunun başındakiler Keloğlan'ın o kuyudan sağ salim çıktığını gördüğünde şok olmuşlar. Şimdiye kadar o kuyuya inip de sağ çıkabilen kimse yokmuş. Keloğlan'ın bunu nasıl başardığını merak eden kafile, bütün gece Keloğlan'ın macerasını dinlemiş ve ona gıptayla bakmış. Keloğlan kafile ile birlikte emanetleri alıp köyüne getirmiş ve görevini bitirmiş. Hemen koşa koşa annesinin yanına gitmiş. Annesi evde Keloğlan'ı bekliyormuş ve geldiğini görünce çok sevinmiş. Anne-oğul hasret giderirken Keloğlan'ın canı nar yemek istemiş. Devin ona verdiği narlardan birini ortadan ikiye kesmiş. Bir de ne görsün! Narın içinden kıymetli mi kıymetli mücevherler çıkmasın mı? Keloğlan da anası da çok mutlu olmuşlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-gulyuz-sultan", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir masal ülkesinde Gülyüz derler, gül yüzlü, güler yüzlü bir kız varmış. Gülyüz, bir padişah kızıymış. Bir gün gergefini kurmuş, nakış üstüne nakış istiyormuş has bahçede. Derken, görülmemiş güzellikte, gerdanı kınalı, gözleri zümrüt, gagası mercan bir kuş gelmiş, gergefin üstüne konmuş. Gözlerini kızın gözlerine dikmiş, başlamış içli bir ezgiyle ötmeye. Gülyüz, sanki büyülenmiş gibi ayıramamış gözlerini kuştan. Neden sonra incili ipek çevresini kaldırıp atmış kuşun üstüne. Kuş, çevreyi mercan gagasıyla kaptığı gibi `pırr...` diye kanat çırpmış, uçup gitmiş. Kız da arkasından bakmış kalmış. O günden sonra Gülyüz Sultan, her gün has bahçeye iner, özlem dolu gözlerle kuşu bekler dururmuş. Ama ne çare... Bu göz kamaştırıcı kuş bir daha görünmemiş. Küçük sultan ise kuşu bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Kuşun özlemiyle günden güne sararıp solmuş. Ülkenin tüm hekimleri, padişah kızının derdine çare bulmaya çalışıyorlarmış. Onlar çalışadursunlar, biz haberi Keloğlan'dan verelim. Keloğlan, Gülyüz ün çevresini kuşattığı günlerde yine yayan yapıldak dağ bayır dolaşır dururmuş o yörelerde. Dağlar aşmış, dereler geçmiş, çıkınındaki azığı tükettiği bir gün bir garipçe kuş gelmiş, yorgun kanatlarla bir çalı dibine alınış kendini. Keloğlan sevinmiş, `Kısmetim ayağıma geldi. Tutar, kızartır, yerim.` demiş içinden. Usulca sokulmuş. Külahını atmış üstüne, kuşu tutmuş. Bir de ne görsün? Ağzında sırma işlemeli incili bir çevre... Keloğlan şaşmış kalmış. Bu göz alıcı renklerle bezeli kuşu kesip yemeye kıyamamış. Ağzına su akılmış, `Bu kuş, yuvasına her zaman inci mercan götürüyorsa yaşadık.` demiş. İzleyip yuvasını bulmak için kuşu salıvermiş. Kuş uçmuş, Keloğlan koşmuş; kuş uçmuş, Keloğlan koşmuş... Derelerden sel ile, tepelerden yel ile, gitmiş kuşun ardından, başındaki kel ile... Sonunda, vara vara cennete eş, bin bir renkli bir bahçeye varmışlar. Kuşu kaybetmiş bahçede ama kendini kaybetmemiş Keloğlan. Bahçeyi geçmiş, bir altın saray çıkmış karşısına. Saraya girmiş. Kimseler yokmuş içeride. Keloğlan şaşkın, `Buranın elbette bir sahibi vardır.` diye geçirmiş içinden. Dönmüş dolaşmış, bir kapıyı açmış. Bir yemek odası görmüş. Ne isterseniz varmış sofrada. Cam çekmiş Keloğlan ın. Elini uzatıp da bir lokma alacak olmuş. `Yerse önce Murat Şah yer!` diye eline bir kepçe vurmuşlar. Birden Keloğlan, m eli şişmiş. Ne vuranı görmüş ne söyleyeni. Korkmuş Keloğlan, `Periler sarayı olmasın burası,` diye çıkıp kaçacağı sırada bir kanal sesi çalınmış kulağına. Hemen bir dolaba girip saklanmış. Biraz sonra o gerdanı kınalı, kanadı nakışlı kuş gelmiş. Odanın ortasındaki su dolu altın leğenin içine dalmış. İnanamayacaksınız ama, bir silkinmiş tüyünü teleğini dökmüş, civan bir delikanlı olmuş. Keloğlan gördüklerine inanamamış da olanlara akıl erdirmeye çalışırken delikanlı koynundan o incili çevreyi çıkarmış. Hem koklar hem de `Ah sultanım, nerelerdesin? Senin gözlerin de yaşlı mı şimdi?` diye gözyaşlarını silermiş. Bir süre ağlayıp söylendikten sonra yine kuş olmuş `pırr...` demiş, uçup gitmiş. Keloğlan ın ağzı açık kalmış. Hemen dolaptan fırlamış, Kendini bu perili saraydan dışarı atmış. Arkasına bile bakmadan oradan kaçmış. Sihirli bahçeyi geçmiş, alaca karanlıkları aşmış, düze ulaşmış. Böylece sihirli kuşun yoluna az gitmişler uz gitmişler; sonunda Keloğlan bin bir renkli o sihirli bahçeyi bulmuş. Altın sarayı Gülyüz Sultan a göstermiş: `Asil görüp şaşacakların içeride sultan bacı. Hadi eyleşmeden girelim saraya.` demiş ama Gülyüz, Keloğlan ı tehlikeye atmak istememiş. Helalleşip ayrılmış; altın saraya girmiş, dolaba saklanmış. Biraz sonra, sihirli kuş gelmiş. Silkinmiş, civan yapılı bir genç olmuş. Sultanın çevresini çıkararak `Bu çevreyi işleyen eller sağ mı? Bir daha sultanımın yüzünü görebilecek miyim?` diye ağlayıp mendille gözyaşlarını silmiş. Kız hemen koşmuş, delikanlının kollarına atılmış. Meğer bu delikanlı da insan soyundanmış. O da bir padişah oğluymuş. Murat Şah mış adı. Masal buya nasıl olmuşsa perilerin ağına düşmüş bir gün. Bir daha da kurtulamamış tılsımlarından; Onu seven bir ihsan eli, eline değinceye dek bozulmamış tılsım.- Sultan ona sevgiyle sarılınca tılsım bozulmuş, periler ülkesinden birlikte kaçmışlar. Kırk gün kırk gecelik düğünleri kurulmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-hamamci", "text": "Bunu al, iyice temizle, haşlayarak suyuna güzel bir pilav yap, akşamüzeri bir uşak göndererek aldıracağım, demiş ve sokağa çıkarak uzaklaşmış. Keloğlan bunları dinlediği için akşamüstü olunca hemen hamamcının evine gitmiş. Kadın da tatlısı ile, tuzlusu ile yemek hazırlayarak tepsiye koymuş ve çocuğa vermiş. Tavuğu bir hamamcıya sattım. Fakat bana parasını vermeden gitmeye başladı, ben de arkasını takip ettim. Eve girerken arkasından yavaşça girdim ve karısı ile konuşurken dinledim. Karısına, `tavuğu pişir, akşama aldıracağım` dedi. Ben de akşam üstü doğruca gittim aldım, demiş ve yemekleri güzelce yemişler. Hamamcı, karısının hazırladığı tavuğu iştahla yemek için eve gelmiş, karısına yemek nerede diye sormuş. Kadıncağızın hiçbir şeyden haberi olmadığı için bir uşağın gelip aldığını söylemiş. Şu hamamcıya güzel bir oyun yapalım, teklifinde bulunmuş. Seninle biraz gizli konuşmak istiyorum, sizin eve gidelim de konuşalım demiş. Hamamcı güzel kızı görünce razı olmuş, eve doğru gitmeye başlamışlar. Karısı evde yokmuş. Gizli bir yer varsa orada konuşalım daha iyi olur, diye adamcağızı kuşkulandırmış. Hamamcı önde, Keloğlan arkada, evin altındaki mahzene inmeye başlamışlar. Tam merdivenlerin ortasına gelince, Keloğlan hamamcının belinin ortasına kuvvetli bir tekme vurmuş, adamı paldır, küldür merdivenden aşağı yuvarlamış. Zavallı hamamcı aşağıda inleye dursun, Keloğlan yukarı çıkarak evin her tarafını karıştırmaya başlamış. Pahada ağır, yükte hafif, altına ve gümüşe dair ne varsa, hepsini almış, doğruca evine gitmiş. Hamamcının karısı eve gelince, bir inleme işitmiş. Çocuklardan biri babasının sesini tanımakta gecikmemiş. Evin içini aramışlar, onu mahzende bulunca oraya nasıl düştüğünü sormuşlar. O da merdivenden aşağı inerken düştüğünü söylemiş. Kadın, kocasının elinin ayağının tutmadığını, her tarafının hurdahaş olduğunu görünce, hoca aramaya koyulmuş, etrafa haber salmış. Keloğlan bunu duyar duymaz, hamamcıya bir oyun daha yapmaya karar vermiş. Eline bir çanta almış, şeklini değiştirerek kahveden kahveye `ben cerrahım`, `ben hocayım`, `hastaları iyi ederim` diye dolaşmaya başlamış. Hamamcının arkadaşı da o sırada kahvede olduğu için hemen çağırarak hastanın yanına götürmüş. Yüksek bir yerden düşmüşsün, demiş, ben seni iyi ederim. Yalnız seni hamama götüreceğim. Fakat, yanımızda kimse olmayacak! Hastanız iyileşmiştir. Gidip hamamdan alınız! diyerek hepsini sevindirmiş. Hamamcının karısı ile çocukları derhal hamama koşmuşlar. Bir de bakmışlar ki, adamcağız daha perişan bir halde taşların ortasında yatıyor. Hepsi birden kederlenerek babalarını alıp eve götürmüşler. Hamamın önüne altın serperek yakalamaya karar vermiş. Keloğlan bunu nasılsa öğrenmiş. Üzerine bir dilenci elbisesi, ayağına da uzun bir çizme giymiş. Çizmelerin altına güzelce katran sürmüş. Eline bir çanta alarak hamama girmiş, müşterilerden ekmek dilenmiş. Altınlar da iyice çizmelerin altına yapışmış. Oradan uzaklaşmış. Hemen bir kenara çekilerek çizmeleri çıkarmış, altınları çantasına koyarak doğruca eve gitmiş. Bir deveyi güzelce süslemişler. Tellala vererek çarşıda satılığa çıkarmışlar. Eğer Keloğlan gelirse, hemen yakalamasını tembih etmişler. Keloğlan bunu da haber almış. Güzelce süslenmiş, bir köylü kızı kıyafetine girerek eline de bir eşeğin ipini almış, çarşıya inmiş. Süslü püslü devenin yanına giderek tellala hafifçe yüzünü açmış ve gülümsemiş. Tellal güzel bir kızın kendisine güldüğünü görünce, şaşkına dönmüş, aklı başından gitmiş. Yanyana gitmeye, konuşmaya başlamışlar. Keloğlan biçimine getirerek eşeğin ipini tellalın . eline vermiş, devenin ipini de kendi almış; kalabalıktan faydalanarak kaçmış. Eve gelince deveyi kesmiş, etini kavurmuş, annesine de hiç bir şey söylememiş. Tellal elinde eşeğin ipi ile dönünce, hamamcı deveyi de Keloğlan`ın çaldığını hemen anlamış. Kendisine bu sefer hasta süsü vererek deve eti aratmış. Uşaklar mahalle mahalle dolaşarak deve eti sormuşlar. Sıra Keloğlan`ın evine gelmiş. İçeri girerek her tarafı aramışlar. Keloğlan evde olmadığı için annesi devenin başını uşaklara vermiş. Adamlar başı görünce, deveyi Keloğlan`ın kestiğine iyice kaani olarak kapıya katran sürmüş ve Keloğlan`ı yakaladık diye herkese ilan etmişler. Onlar gittikten sonra, Keloğlan eve gelmiş, annesine, `bugün eve kim geldi` diye sormuş. Zavallı kadının olan işlerden haberi olmadığından, bütün olanları anlatmış. Keloğlan, hamamcının kendisini yakalayacağını sezerek bir teneke katran almış, bütün evlerin kapısına sürmüş. Hamamcının adamları, ertesi gün Keloğlan`ı yakalamak için sokağa çıkmışlar. Bir de bakmışlar ki, her kapıya katran sürülmüş. Tabii Keloğlan`ın evini bulamamışlar... . Yakalayamayacaklarını anlayarak bu sefer padişaha haber vermişler. Kimin çok tavuğu varsa alsın yanıma gelsin! diye etrafa emir salmış. Efendim, Keloğlan benim, işte geldim, demiş. Padişah, `bu nasıl şeydir` Hem benim karşıma çıkıyor, hem de serbestçe konuşuyor` diye kızmış, Keloğlan`ı zindana attırmış. Tavuklarını da kestirerek pişirtmiş. Bana yarım saat müsaade et, biraz işim var, göreyim de geleyim, demiş. Zindancı izin verince, çıkmış gitmiş. Bir kürk yaptırmış. Her bir tüyüne de bir çıngırak taktırmış, akşamüzeri zindana dönmüş. Ertesi sabah zindancıya bir torba altın daha . vererek bir saat izin almış. Padişahın uyuduğu sırada odasına girerek gizlice karyolasına altın saklamış. Padişah, derin bir uykuya daldığı zaman, karyolanın altında kürkü giyerek iyice silkinmiş. Çıngıraklar müthiş bir ses çıkarmışlar, padişah deli gibi uyanmış, `nedir bu/` diye bağırmaya başlamış. Sultan da, bir şeyden haberi olmadığı için, şaşırmış bir vaziyette padişahın yüzüne bakmaya başlamış. İyice etrafı dinlemişler, ses seda kesilince, tekrar yatmışlar. Biraz sonra Keloğlan yeniden silkinmiş. Ben Ezrailim, . senin canını almaya geldim, diye cevap vermiş. Ben ne ettim ki, canımı alacaksın? demiş. Sen benim günahsız kardeşimi aldın, zindana attın; onun için ben de senin canını alacağım, haydi gel buraya! diye korkutmuş. Tek benim canımı alma da ne istersen onu yapayım. Şimdi kardeşini serbest bırakacağım, diye yalvarmaya başlamış. Olmaz, şimdi gece, belki . korkar. Yarın sabah çıkartır, hamamda yıkatırsın, bir kat güzel elbise giydirirsin. Ortanca kızını da verirsin, ben de senin canını almam! Diye tembih etmiş, odadan hemen çıkıp gitmiş. Ertesi sabah padişah erkenden kalkmış. Adamlarını göndererek Keloğlan`ı zindandan çıkartmış. Hamama göndermiş, elbiseler yollamış, köşkleri hazırlatmış. . Ortanca kızını ona vermiş, kırk gün kırk gece düğün yapmış. Annesini de yanlarına getirmiş, güzelce yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-kirmizi-tas", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak bir ülkede Keloğlan ve annesi yaşarmış. Annesi onu çok sever ` kel oğlum keleş oğlum, canımın içi oğlum, büyüde anana bak, anan yaşlanıyor a oğlum` dermiş. Anası bunu söyledikçe keloğlan hoplar zıplar, şımarır; A benim canım anam, gözümün nuru anam, hele sen bir yaşlan, keloğlan bakar anam diye cevap verirmiş. Bir gün annesi komşuya gitmek için evden çıkmış, çıkarken de, Keloğlan'ı tembihlemiş. Sakın ha evden dışarı çıkma, kırmızı taşla maşla oynama, sonra yel alır seni, orada anam diye ağlama. Tamam anam, canım anam, hiçbir yere gitmem anam` demiş bizim Keloğlan ve anasının arkasından el sallamış.. Masal bu ya o sırada bir kuş keloğlanın odasının camına gelmiş ve ona seslenmiş. Kırmızı taşa bak, hemen olduğun yerden kalk, prensesi bul, çabuk oradan uzaklaş. Diyerek uçmuş gitmiş. Keloğlan ne olduğunu anlamaya çalışmış ama bir türlü çözememiş. Ama içinden bir ses ona adeta baskı yapıyormuş, sanki meraktan çatlayacakmış. Keloğlan evden çıkmış, saatlerce yürümüş, yürümüş bir süre sonra kaybolduğunu anlamış. Kaybolmuş ama sanki başka bir ülkeye gelmiş gibiymiş. Her yerde kırmızı taşlar varmış. Taşlara doğru eğilip dokunmaya çalışınca, taşlar kaçmaya başlıyormuş. Keloğlan onları kovalamış, taşlar kaçmış, Keloğlan kovalamış taşlar kaçmış ve annesinin söylediği o rüzgar keloğlanı almış uçurmuş. Keloğlan uçarken bir yandan da annesinin sözlerini hatırlıyormuş. en sonunda kendini karanlık bir çukurun içinde bulmuş. Etraf zifiri karanlıkmış. Keloğlan bu zifir gibi karanlık içinde ne yapacağını bilemez halde duruyorken, bir kuş uçmuş havaya doğru, bu kuş Keloğlan'ın yanına gelen küçük kuşun ta kendisiymiş. Keloğlan'a kanadının birini uzatmış, Keloğlan tam kanadını tutuyormuş ki, kuş onun eline kırmızı bir taş bırakıp uçuvermiş. Keloğlan günlerce elindeki bu kırmızı taşla dolaşmış durmuş,hatta bir ejderha onu az kalsın yiyormuş, bizimki canını zor kurtarmış. Benim başıma ne haller açtın. Senin yüzünden nerelere geldim ben, anamı nasıl bulacağım söyle bana. Köyüme nasıl döneceğim diye bağırmaya başlamış. Taş kuşun kafasına çarpmış, çarpar çarpmaz etrafa kırmızı taşlar yağmaya başlamış ve o kız güzeller güzeli bir prenses olmuş, Keloğlan bu prensesle kırk gün kırk gece düğün yapmış ve köyüne dönmüş. Tırt, pırt, cırt.. bu ne saçma bir masal.."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-kor-bakir", "text": "Bir varmış, bir yokmuş.Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, balıklar ağaçlarda yüzer iken, Keloğlan'ın mahallesinde Kör Bakır adında biri yaşarmış. Kör Bakır, pinti, huysuz, dedikoducu, düzenbaz, madrabaz, hokkabaz birisiymiş. Bencil mi bencil, nekesmi nekesmiş. Fitnede, fesatlıkta, fücurlukta ondan alası yokmuş. Kör Bakır kendisini kimsenin sevmediğini bildiğinden, insanlardan uzak durur, herkese kötülük etmek istermiş. Günlerden bir gün, Keloğlan'ın her gün gelip geçtiği yola derin bir çukur kazmış. Çukurun üstüne de çalı çırpı, ot, çöpler koyup, kendi kendine KELOĞLAN DÜŞSÜN, BELKİ BİR YERİ KIRILIR diye söylenmiş. Keloğlan bu, hiç tongaya basar mı? Yoldaki çalı çırpıyı görünce, bir gariplik olduğunu anlamış. Çukurun üstündeki çalılar kaldırmış, hemen yakınındaki yere Kör Bakır'ın bıraktığı gibi koymuş. Çukurun üstüne de ince bir tahta koyup üstünü toprakla örtüp Kör Bakır'ın oraya gelmesini beklemiş. Kör Bakır, Keloğlan'ın neden sesi çıkmıyor, şimdiye kadar imdat diye köyü ayağa kaldırması gerekirdi diye kendi kendine söyleniyormuş. Kim bilir, belki de çalıları, çırpıları doğru yerleştirmedim. diye düşünmüş. Çukuru kontrol etmek için yaklaştığı gibi, kendisi kazdığı çukura düşmüş. Kör Bakır, üzgün bir şekilde, oradan uzaklaşmış. Kendi kazdığı çukura düşmesini bir türlü hazmedememiş. Keloğlan'dan intikam almayı düşünmüş. Akşam olduğu gibi mezarlığa koşmuş, yeni defnedilen bir ölüyü alıp Keloğlan'ın evinin içine yerleştirmiş. Keloğlan katildir, bir adam öldürdü, ölüyü evinde saklıyor... Keloğlan Kör Bakır'ın bu oyununu bozmak için hemen dolabındaki takım elbiseyi çıkarıp ölüye giydirmiş. Eşeğe bindirip Kör Bakır'ın bostanına götürmüş. Ölünün ağzına bir sigara yakıp tutuşturmuş. Eşek de Kör Bakır'ın bostanındaki sebzeleri yemeye başlamış. -Hey... Bostanımdan çık, sebzelerimi yedirme... eşeğini çek çabuk, sür git buradan diyormuş ama adam hiç oralı değilmiş. Kör Bakır, adamın bu vurdumduymazlığına iyice bozulmuş. Yanına geldiği gibi sopayı var gücüyle adamın kafasına vurmuş. Sopa kırılmış, ölü eşekten düşmüş. O sırada keloğlan saklandığı yerden çıkıp gelmiş. Koşun komşular, dostlar, Kör Bakır adamcağızı sopayla öldürdü demiş. Kör Bakır ölünün yanında çökmüş kalmış. Ne diyeceğini bilememiş. Keloğlan'ın sesine gelen komşuları yetişmişler. Bre adam iki kilo sebze için hiç adam öldürülür mü? diye Kör Bakır'a kızmışlar. Sonra tutup onu kadıya teslim etmişler. Kör Bakır yine kendi yaptığı oyununa geldiğini anlamış. Anlamış ama iş işten geçmiş. Kör Bakır gibi huysuz bir komşudan kurtulan köylüler, şenlikler yapmışlar. Yel vurdu, sel götürdü. Bir masal da burada bitti."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-kose-degirmenci", "text": " Hoş geldin, safalar getirdin Keloğlan, hele buyur, geliver geliver, ne istersen deyiver, diye çağırmış. Bu Keloğlan, başının kelini kaşımış da bir duralamış. Bu Keloğlan, yükünü sarmış, eşeğine de deh demiş de, doğru dere boyundan çıkmış, üstteki değirmene varmış. Kösenin bu hal canını pek sıkmış, onuruna dokunmuş. Davranıp, keseden koşmuş yukarı değirmene, Keloğlandan önce ulaşmış, bu değirmenin sahibiyle anlaşmış da, geçmiş çubuğunu yakmış oturmuş. Keloğlan, eşeğini dürtükleyerek kan ter içinde gelmiş, yükünü kapının önüne yıkmış, bir de içeri girmiş, bakmış ki, aşağı değirmendeki şu köse, boyu da kısa, durmaz sırıtır, çakır gözleri fıldır fıldır. Ne dersin Keloğlan, neler söylersin, ben bu değirmenin sahibiyim, aşağıdaki kardeşimdir, deyince, bu Keloğlan, başının kelini kaşımış da bir duralamış. Hele Keloğlan, gel etme, dur eyleme, buğdayını öğütü vereyim. Gözünün önünde nasıl bir hile edecekmişim? Kilesinde iki kaşık değirmenci hakkı alırım, gerisini doldur çuvalına, al götür, diye önüne dökülüp andlar edip laflar, düzenli sözler çattıysa da, faydasız. Keloğlan yükünü sarmış, eşeğine deh demiş de, dere boyundan doğru çıkmış üstteki değirmene varmış. Kösenin bu hal canını pek sıkmış, onuruna da dokunmuş. Davranıp keseden koşmuş, yukarı değirmene Keloğlandan önce ulaşmış. Bu değirmenin sahibiyle anlaşmış da, çubuğunu yakmış, geçmiş oturmuş. Bu Keloğlan eşeğini dürteleyerek kan ter içinde gelmiş, yükünü kapının önüne yıkmış, bir de içeri girmiş bakmış ki, aşağı değirmendeki şu köse, boyu da kısa, çakır gözleri fıldır fıldır, hiç durmaz sırıtır. Unu benden, gördün mü Keloğlan? deyip içine boşaltmış suyu.. Hamur olmuş cıvık cıvık bir çorba. Uğrası senden, getir Keloğlan! demiş. Keloğlan oluğun ağzından değirmencinin hak kaşığı ile uğra taşımış. Hamur olmuş taş gibi. Köse boşaltmış tekneye suyu. Hamur olmuş cıvık cıvık bir çorba. Babamın düğününde keşkek kaynattığımız kocaman bir kazanımız vardı. Kepçe ile karıştırıp aktardıkça kazanın dibi aşınmış, delinmiş. Onarmak için dokuz bakırcı getirttik. Dokuzu da kazanın içine girdiler, çekiçle taklatarak dövmeye başladılar. Ustalar o kadar uzak düştüler ki, birbirlerinin çekiç seslerini duymadılar. Buralarda ne ararsın, oğlum? diye sordu. Ben de Aman, ak sakallı koca dede. Kabağın içine baltamı kaçırdım, onu arıyorum dedim. Dede güldü: Aman oğlum, kabağın içinde ben bir sürü devemi kaybettim, gençliğimden beri onları ararım. Bu uğurda saçımı, sakalımı ağarttım. Hala bulamadım. Sen, bir baltayı nasıl bulacaksın? Vazgeç bu işten dedi. Günlerden bir gün gene topal arı gelmedi. Babam Şu balta ibik, çil horozu eyerle de, bul gel dedi. Çil horozu eyerledim. Bindim arıyı aradım. Bayırda bulup getirdim. Ama eyer horozun boynunu vurmuş, bir göz irinli yara açılmış. Nenem sağ alsın diye üstüne bir ceviz yaprağı sardı. Bir zaman sonra horozun boynunda bir ceviz ağacı bitti, uzandı. Kocaman bir ceviz ağacı oldu. Köyün çocukları ceviz ağacını taşlamaya başladılar. Üstünde o kadar taş, toprak birikti ki, iki evlek tarla oldu. Bu tarlaya buğday ektik. İşte ocaktaki çöreğin buğdayının yarısını da o tarladan kaldırdım. Bu yalan boyunu aştı, uzun etme köse, çörek Keloğlana düştü, demesiyle, ocakta pişip kabarmış olan çöreği çekip almış. Köse de çaresiz boyun eğmiş. Keloğlan, bıçağını çıkarmış ucundan bir dilim kesmiş, ağzını şaplata şaplata yemeye başlamış. Kösenin açlıktan gözleri iyice kızarmış. Yarına Keloğlan gelecek, alacağını istemeye. Kapıya çık. Ağla, sızla, kocam öldü diye ağıt yak, bozla. Vah, vah, daha dün akşam değirmende çörek pişirdiydik, bana da on akça borcu vardı, diyerek köyün içinde oraya buraya koşuşmuş. Bütün köylüyü ayağa kaldırmış. Cemaatı toplayıp, imamı, muhtarı bulup kösenin kapısına getirmiş. Gayrı çaresiz kalmış, köse de sırt üstü uzanmış, bunu kaldırıp teneşire koymuşlar, yıkayıp kefenlemişler. Geceleyin omuzlayıp köyün mezarlığına kaldırıp gömmüşler. Keloğlan, herkes çekilip gittikten sonra mezarlığa dönüp mezarın başındaki bir selvi ağacına çıkmış da, Bakalım bu köse ne yapacak? diye beklemiş. Mezarlıkta yeni gömülmüş bir ölü varsa çıkaralım. Kim boynunu bir vuruşta uçurursa, kılıç onun hakkıdır, ona düşer, deyince, herkes bunu kabul etmiş. Hemen araştırıp, o gün gömülmüş olan kösenin mezarını açıp, bacağından çekip dışarı çıkarmışlar. Bakmışlar ki, bu kösenin çakır gözleri çıldır çıldır bakıyor, fıldır fıldır dönüyor. Korkmuşlar, birbirlerine girmişler. Gelirler, gelirler, demiş, boğuk boğuk, derinden. Ne edecekler. Onbeşer akçadan, onca dağlarca malı bölüşmüşler de, içlerinden birisine hisse düşmemiş. Onbeş akçaya karşılık benim yağlı fesimi kapıp verdiler. Anlayın kalabalığı, deyince, bunların hepsi de Amanın, artık buralarda durmak olmaz. Başka yerlere gidelim diye kaçıp savuşmuşlar. Köse ile Keloğlan da ölünceye kadar komşu yaşamışlar. Ama birbirlerine oynadıkları oyunun sonu gelmemiş. Tanrı onların da yazısını bu yüzden yazmış. Kesinlikle çok güzel. Tam Bir eski zaman masalı."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-nasrettin-hoca", "text": "Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan' ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. Güle güle git, Keloğlan. İnşallah defineyi bulursun diyerek Keloğlan'ı uğurlamış. Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir' e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca' nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. Buyurun evladım demiş, Hoca Keloğlan' ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? diyerek sözü bağlamış. Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş. Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca' ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi... Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir'e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar. Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan' ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan' ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan' ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş. Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan' ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan' ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe'yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe'yi Keloğlan' a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca' ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş. Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir'e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan'ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan' ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe'ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış. Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca' yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-padisah", "text": " Keloğlan al şu babadan kalan altınları bozdur da bir usta getir ki şu evi başımıza yıkılmadan yeniden yaptıralım. -Alın şu altını da onu dövmeyi bırakın, demiş. -Durun ne yapıyorsunuz, alın şu altını da o hayvanı dövmeyi bırakın, der. -Şu bir altını alında o yılanı serbest bırakın, der. Bu . şekilde yılanı da kurtarır. -Hey ademoğlu ben yılanlar padişahının oğluyum. Babamla kızıştık ve buraya saklandım. Lakin yerimi buldular, . gel beraber tekrar babama gidelim, der. Keloğlan ve yılan birlikte padişah yılanın huzuruna çıkarlar. Şehzade yılan olanları babasına anlatınca padişah yılan buna sevinir ve Keloğlanı mükafatlandırmaya karar . verir. Keloğlana seslenerek: -Dile benden ne dilersen, ademoğlu, der. Tam bu sırada padişahın oğlu şehzade yılan Keloğlan`a fısıldayıp, dilinin altındaki mührü istemesini söyler. Keloğlan da: -Mührünüzü istiyorum, deyince Padişah yılan: -Benim en kıymetli hazinemi istiyorsun ama oğlumu kurtardığın için yine de vereceğim, der. Sonrada bu mühüre ne emrederse onun yerine geleceğini söyler ve mühürü Keloğlan`a verir. Keloğlan mührü, kediyi ve köpeği alıp evine gelir. Oğlunun boş geldiğini gören anası Keloğlanı epey azarlar. Ertesi gün Keloğlan anasına: -Ana bana git padişahın küçük kızını iste, der. Anası olmaz oğlum, koskoca padişah kızını sana verir mi? dediyse de Keloğlan`ın . ısrarı üzerine çaresiz gider padişahtan küçük kızını Keloğlan`a ister. Padişah da: -Benim sarayımın karşısına aynı güzellikte bir saray yaptırırsanız kızımı veririm, der. Anası gelip olanları Keloğlan`a anlatır. Keloğlan gülerek: -Ne üzülüyorsun ana, beş dakikalık iş, der. Hemen mühürden bir saray yapmasını ister ve koskocaman bir saray ortaya çıkar. . Ertesi sabah padişah uyandığında sarayı görünce şaşırır ve çaresiz olarak kızını Keloğlan`a verir. -Mührü ben bulurum, ama gölü geçemem, der. -Ben gölü yüzerek geçebilirim, sen de sırtıma oturursun, sen de geçmiş olursun, der. Kedi köpeğin sırtına biner ve karşıya geçerler. Adamın evinin önüne varınca, köpek kapıda beklemiş, kedi bir fare yakalayıp kuyruğuna acı biber sürmüş. Daha sonra içeri girmiş ve mührü çalan adam uyurken farenin kuyruğunu adamın burnuna sokmuş. Böylece adam hapşırmış ve dilinin altındaki mühür dışarı fırlamış. Kedi hemen mührü kapmış ve köpeğe binmiş. Tam gölün ortasına geldiklerinde kedi mührü ağzından düşürür ve onu bir balık yutar. Bu sefer de iş köpeğe düşer. Keloğlan ve köpek balık pazarına gitmişler. Köpek tek tek balıkları koklayarak mührün hangi balığın karnında olduğunu Keloğlan`a göstermiş. Keloğlan da hemen o balığı satın almış ve beraber eve gelmişler. Keloğlan tekrar sarayına ve karısına kavuşmuş ve yeniden kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmiş. Kedi, köpek, Keloğlan, karısı ve anası . hep beraber mutluluk içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-padisahin-kizi", "text": "Keloğlan keleş oğlan, sevmesi beleş oğlan saçsız olarak dünyaya gelmiş. Anası oğlunu her akşam uyuturken ' kel oğlum, keleş oğlum, aklından saçları dökülen zeki oğlum' diye severmiş. Bütün köy halkı, keloğlanın her durum için üretebildiği fikirlerinden çok etkilenirmiş. Ne zaman zorda kalsalar, 'Hımm, bunu halledebilecek tek kişi; keloğlan' derlermiş. 'oğlum sen kelsin, beğenmez seni padişah kızı' diye. Düşüncelerini içine saklayarak susar keloğlanın annesi. İçinde bir burukluk, yapar keloğlanın istediklerini. Ertesi sabah bizim keloğlan erkenden yola revan olur. Padişahın sarayına vardığında bir de ne görsün? Saray halkının ileri gelenleri, zengin kimseler bir çok aday yarışmaya katılmıştır. Padişahın kızı, öyle güzel öyle güzeldir ki, aşk ne kelime? Deli divane olmuştur keloğlan. Padişahın gür sesi ile kendine gelir. Padişah 'Sizlere üç soru soracağım. Cevabını verebilen olur ise kızımla evlenebilmeyi hak kazanacaktır.' Bir çok aday, yarışmayı at binmek, kılıç tutmak, cirit oynamak gibi düşündüğünden şaşırır. Keloğlan ise kendisinden emindir. Keloğlan için ise bu sorunun cevabı oldukça basittir. Yüzünde yaramaz bir gülümseme ile 'Ayaklarımın altındadır, isterseniz ölçtürün' der. Vezirleri bir anda korku kaplar; ya 'ölçün' derse padişah, hemen cevabı hep bir ağızdan onaylarlar 'Doğrudur, padişahım ayaklarının altındadır.' Padişahın iri yanaklarını al basar, padişah kızı büyülenir keloğlanın her zor soruyu bilmesi ile. Padişah, verdiği sözden dönemeyeceğini bilerek, en zor soruyu sormasının gerektiğinin farkındadır. Öyle bir kurnazlık düşünür ki, gülümsemekten kendini alamaz, bıyıklarını burkarak devam eder, 'Peki iki soruyu bildin. Bunu bilecek misin bakalım? İki parmağın ile dünyayı nasıl ters çevirebilirsin?'. 'müsaadenizle' der ve aynayı padişahın başının üstünde iki parmağı ile tutarak 'Bakınız, dünya sizin için artık ters'. Vezirlerden ve halktan inanılmaz bir alkış sesi kopar, padişahın kızı oldukça heyecanlanmıştır. Padişah 3. Soruya da bir cevap bulan keloğlana kızını vermek zorundadır. Düğün için köydeki annesine haber ulaştığında, annesi 'Kel oğlum, zeki oğlum, padişahın kızını da aldın ya' diye sevinerek düğün için yola koyulur. Keloğlan ve padişahın kızı harika bir düğün ile evlenerek, bir ömür mutlu yaşarlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-sihirli-tas", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak ülkelerin birinde yaşayan bir Keloğlan varmış. Yoksul ve ihtiyar anası, bu biricik oğlunu Keloğlum, keleş oğlum diye severmiş. Keloğlan balığın pullarını kazımış, karnını yarıp temizlemek istemiş. Bir de ne görsün! Balığın karnı içinde kocaman bir tas durmuyor mu? Keloğlan bir sevinmiş, bir sevinmiş ki sormayın. Hem balığı götürürüm anama, hem tası demiş. Tası su ile doldurup balığı yıkamak istemiş. Birden inanılmayacak bir şey olmuş. Tastan boşalttığı sular altın olarak akıyormuş yere. Keloğlan çok şaşırmış. Bir kaç kere denemiş, hep altın akıyormuş tastan. Bu, sihirli bir tas galiba. Hemen anama haber vereyim demiş. Evlerine koşmuş. Keloğlan günler sonra büyük bir saray yaptırıp oraya taşınmış. Kendisine hizmetçiler tutmuş. Sevdiği ve istediği her şeyi alıyor, en güzel yemekleri yiyormuş. Sonunda altınlarının çokluğu onu şımartmaya başlamış. Gereksiz masraflara, lüzumsuz harcamalara girişmiş. Oğlum bu işin sonu kötü olabilir diye öğüt vermeye çalışan anasını bile dinlememiş. Sihirli tas elimde, ne istersem yapabilirim... diyormuş. Keloğlan'ın böyle kendini beğenmesi, şımarması ve hırsa kapılması, insanların ona duyduğu sevgiyi azaltmış. Herkes Eski hali bundan daha iyiydi. Gözünü hırs bürüdü Keloğlan'ın demeye başlamış. Keloğlan bir gün daha çok altın elde etmek için, sihirli tasını eline alıp ırmağın kenarına gelmiş. Suyu tükenecek değil ya, bir saray da buraya yaptırayım. demiş. Gurur ve kibirle tasını suya daldırmış. Kıyıda biriken altınlar hırsını artırıyormuş. Daha hızlı daha hızlı daldırmaya başlamış tası. Artık altınlardan başka bir şey düşünmüyormuş. Birden tas elinden kayıp suya düşmüş. Keloğlan onu tutmak için eğilince kendisi de ırmağa yuvarlanmış. Yüzme bilmediği için hızla akan ırmakta neredeyse boğulacakmış. Bin bir güçlükle kenara çıkmış. Kendisi suda çırpınıp dururken,biriktirdiği altınları da hırsızlar çalıp götürmüşler."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-sincap", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanların birinde, uzak bir köyde bir kadın ile kel oğlu beraberce yaşarlarmış. Bu çocuğa herkes Keloğlan dermiş. Fakirlikten, açlıktan perişan durumdaymışlar. Bazen evde yiyecek hiçbir şey bulunmadığı için, Keloğlan sepeti alıp ormanın yolunu tutarmış. Biraz mantar toplar getirirmiş anası da o mantarları pişirir, afiyetler yerlermiş. O gün yine sıkıntılı bir günmüş. Hava sisli ve yağmurluymuş. Keloğlan yine ormana gitmiş. Başlamış mantar toplamaya. Biraz da kendi yemiş. Sonra dinlenmek için oturmuş koca bir ağacın altına. Kendisi de dertlenen Keloğlan fakirliğini anlatmış sincaba. Çok acımış sincap onun haline, gel sana bir iyilik yapayım demiş. Saatlerce yürümüşler ve sonuçta orman bitmiş uzakta kayalıklar görünmüş. Sincap, Oraya git, seni keklikler karşılayacak sana üç soru soracaklar doğru bilirsen ne kazanacağını görürsün demiş. Gerçekten de Keloğlanı keklikler karşılamış. Kraliçe keklik sana üç sorumuz var, bilirsen iki küp altın alacaksın diye konuşmuş. Sorun demiş Keloğlan. Bir kiraz ağacını gösteren kraliçe keklik O ağaçta kaç kiraz var söyle bakalım diye sormuş. Onu bilmeyecek ne var, sesin altın tüylerinin sayısı kadar. Nereden bildiğini sorunca da say da bak demiş. Son soruda ise eline iki tane ceviz alan kraliçe hangisi daha ağır bil bakalım demiş. Suya daha fazla batan ceviz daha ağırdır diye yanıtlamış Keloğlan. Bu da doğru kabul edilince iki küp altın verilmiş kendisine. Kasabadan keskin bir kılıç alan keloğlan Kaf Dağı'na varmış. Mağaranın ağzında bekçilik yapan dev yılanları kılıcıyla kesmeye başlamış. Yılanların çıkardığı sesi duyan ejderha mağaradan çıkıp aşağılara doğru inmeye başlamış. Bunu fırsat bilen Keloğlan mağaraya girip zümrüt suyunu getirdiği şişeye doldurmuş. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı yazanın başına, biri dinleyenin başına, biri de okuyanın başına.."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ile-vefasiz-arkadasi", "text": "Keloğlan o kadar masum, o kadar safmış ki, canım ciğerim diyerek sevmekte olduğu Hüsem'in bu çok çirkin huyunu bilmezmiş. Kendisi gibi bilirmiş. Anası ile çok fakir bir hayatı varmış. Ama artık, bu hayatı çekemezmiş .. Hüsem'le köy dışında buluşan Keloğlan, azık torbaları ellerinde kara gurbet yollarına çıkmışlar. Gitmişler gitmişler, bir yere gelip oturmuşlar. Karınları da çok acıkmış. Oturup azıklarını yemişler bir güzel. Ya bismillah diyerek, yeniden yollara revan olmuşlar. Dağ, dere, tepe aşıp bir kasabaya girmişler. Karınları yine çok acıkmış, ama azıkları bitmiş. Hüsem, Keloğlan'ın parası olduğunu bilirmiş, kendisinin de varmış parası elbette ama, bunu O'na hiç söylememiş. Eşkıya, hiç inanır mı? Tutmuş kulağından, çekiştire çekiştire, Ulan, demiş süt çocuğu, kel kafanı koparırım bak. Beni zorlama, çıkar dök şuraya, üstündekileri. Bizimki pek neşeliymiş. Nasıl olsa bir şey bulamayacaklarmış. Hiç ciddiye almazmış gibi bir eda içindeymiş. Buna sinirlenen eşkıya, kuşak altlarını, iç ceplerini, çarığının içini bile aramış Keloğlan'ın, tabii hiçbir şey bulamamış... Keyifli keyifli gülmüş Keloğlan, Demedim mi ben size, anacığımın verdiği üç beş kuruşum vardı. Yolda bitirdim. İnanmazsanız Hüsem'e sorun. Haramibaşı, çirkin bir kahkaha atmış. Yok anasının gözü, kim kimin şahidi ulan? Dazlak kafanı yüzerim ha... Peki, şimdi çok sevgili arkadaşını görelim bakalım. Hemen savunmaya geçmiş Keloğlan, O zavallıyı da boşuna aramayın. Yoktur beş parası, gözlerine baksana kör talih karası. Hüsem, asıl şimdi çok daha perişan hale düşmüş. Bu çok sevgili arkadaşına yalancı çıkmak, haramilerin yapacağı kötülükten daha fazla üzmüş kendisini. Buna rağmen, yalan söylemekten geri durmayan Hüsem, Ben de Keloğlan'dan nafakalandım. Yoktur param, varsa olsun haram. Çok sinirlenen eşkıyalar, öyle bir girişmişler ki Hüsem'e, ağzı burnu kanamış. Yüzü gözü morarmış dayaktan. Hadi defol, cehennem ol buradan, diyerek kovmuşlar. Keloğlan, korkusundan tir tir titrermiş. Acaba, kendisini de dövecekler miymiş? Yalvaran bir dille şöyle demiş, Etmeyin eylemeyin, beni öldürmeyin! Bırakın gideyim yoluma, kavuşayım garip anama. Fakat harami başı, hiç de sandığı ve korktuğu gibi konuşmamış. Şöyle demiş, Sen, çok temiz ve safsın. Yalan söylemedin bize. Biz senin gibi harbi insanları severiz be Keloğlan. Dünyalar Keloğlan'ın olmuş. Eşkıyaların başı, Şimdi sana bir yer tarif edeceğim, diye devam etmiş konuşmasına, Bak, şu tepeyi görüyor musun; hah işte o tepeye çık, sağ tarafa bakınca, büyük bir mağara göreceksin. Mağaraya in, sağ köşesinden itibaren otuz metre kadar ileride büyük bir taş göreceksin. Üzerinde dev resmi vardır. O taşın altını kaz, altın bulacaksın. Eşkıyalara dünyalar dolusu teşekkür edip hemen yola çıkmış Keloğlan. Tepeye tırmanıp, zirveye ulaşmış. Şöyle bir bakınmış, söylenen mağaraya doğru gitmiş. Kısacası üzerinde dev resmi bulunan taşın yanına varmış. Etrafına bakınmış, kimseler yokmuş. Sivri bir taşla taşın altını oymaya başlamış. Çok fazla yorulmadan bir testi altın bulmuş. Adam, Yoo, demiş, hiç de yanılmıyorsun. Hayret dolu bakışları, adamın da şaşkınlaşmasına sebep olmuş ve sürdürmüş konuşmasını adam, Gördüğün gibi konak üç katlı. Bir katında anası ile kendisi oturuyor Keloğlan Bey'in. Öteki katta ise köyün hocası oturuyor. Hem de burada çocuklara ders veriyor. Üçüncü kat ise, misafirhane. Köyümüze gelen yabancılar, burada kalıyorlar. Bitmedi demiş adam, daha bitmedi. Az aşağıda yeni bir bina daha yaptırıyor. Orayı da yetim ve sahipsiz hastalara ayıracak. Senin anlayacağın Keloğlan, artık hepimizin beyi, hepimizin babası oldu. Hüsem'in kıskançlık damarları çatlamış ve düşüp bayılmış. Herkes koşarak Hüsem'in olduğu yere gelmiş. Tabii, Keloğlan da gelmiş ama arkadaşını tanıyamamış. Neden mi? Çünkü, çok zayıflamış, adeta iskeleti çıkmış. Üzerine su dökerek Hüsem'i ayıltmışlar. Fakat, sağ tarafına felç vurduğu için yerinden kalkamamış. Kimse sahip çıkmamış Hüsem'e. Keloğlan, Konağın bir odası boş, oraya götürün demiş, Bakarız çaresine. Kısa zamanda özürlüler evinin inşaatı bitince, Hüsem oranın ilk sakini olmuş. Bu arada epey düzelmiş Hüsem, sadece sağ kolu tutmazmış. Keloğlan'ın eline düşmekten dolayı gururu incinmiş ama, ekmek elden su gölden kabilinden böyle rahat bir ortamı da terk etmek istememiş. O nedenle, kendisinin tanınmaması için, her şeyi yapmış. Bir yabancı rolü oynamış. Fakat, kendisinin cıs cıbır olup da, daha düne kadar fakir biri olan bu arkadaşının, böyle servete kavuşmasını bir türlü hazmedemiyormuş. Hep bir hainlik düşünürmüş. Keloğlan görkemli bir düğün yaparak çok ünlü bir beyin kızıyla evlenmiş. İsmi Gülşah olan bu hanıma, özürlüler Gül abla derlermiş. Çünkü, bir anne gibi onları ziyaret eder, hallerini hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını karşılarmış. Hüsem, Keloğlan'a karşı artık ciddi bir düşmanlık beslemeye başlamış. Kendisinin bir çulu bile yokmuş ama, arkadaşı hem zengin olmuş, hem de güzel bir kızla evlenmiş. Bunları düşündükçe erim erim erirmiş. Mutlaka, bir kötülük yapmak için, fırsat kollarmış. Hey merhamet abidesi Keloğlan, eski bir arkadaşın hanımına bu kötülüğü yapan. Böyle demiş ve kaybolmuş nur yüzlü adam. Keloğlan'ı almış bir düşünce. Kim olabilirmiş bu eski arkadaşı? Gece düşünmüş, gündüz düşünmüş, işin içinden çıkamamış. Oğlunun bu kadar düşünceli olmasından ciddi derecede rahatsız olan anası, şöyle demiş: Ah benim fakirken zengin olan oğlum, ah benim kendisi saf, talihi ak oğlum, hanımının düşmesine sebep olan, senin eski arkadaşın Hüsem olsa gerek. Keloğlan, bu söze gülmüş, A benim tatlı anacığım, Hüsem, şimdi kim bilir nerelerdedir. Benimle birlikte gitti ve bir daha dönmedi. Anası ısrar etmiş, Yok oğlum yok demiş, Sen hele şu hastaların özürlülerin aslını, esas adlarını, kim olduklarını bir araştır. O zaman gerçeği göreceksin. Fakat Keloğlan'ın aklı hala bunu almazmış. Ama, anasının dediğini yapmayı kafasına koymuş, gitmiş özürlülerin bulunduğu binaya. Gururuyla oynamadan tümünü sorguya çekmiş bey olarak. Sıra gelmiş Hüsem'e. Bir yanlışın yok değil mi? demiş tekrar. Yoo, diye cevaplamış Hüsem, Cemal'im ben. Peki nereden geldin buraya, o sünnet şöleni günü, ne işin vardı buralarda? diyerek iyice işin aslını öğrenmek istemiş. Sesine bir gariplik vererek konuşmuş Hüsem, Ben bir garibim. Kimim kimsem kalmadı dünyada. Memleketimde iftiraya uğradım. Canımı zor kurtardım. Böyle diyar diyar dolaşıp dururken, sizin köyünüze uğradım. Gerisini biliyorsunuz. Sinirlenmiş Keloğlan, o kolay kolay sinirlenmeyen Keloğlan. Peki demiş Sen o gün Gülşah'ı düşerken gördün mü?. Hüsem, utancından köyünde de duramamış ve almış başını gitmiş. O gün bu gündür hala nerede olduğunu bilen yokmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-kimdir-keloglan-masallari-hakkinda", "text": "Yazılı edebiyatın henüz gelişmediği dönemlerde sözlü olarak gelişen edebi anlatılar, temel olarak aynı taslak özelliklere riayet edip, coğrafya ve kültür farklılıklarına göre birtakım değişikliklerle günümüze kadar gelmiştir. Bu anlamda sözlü edebiyatın en çok karşılaştığı türler de fıkra, masal, destan ve mitoloji örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk masal anlatıları ise, sahasında diğer toplumlara nazaran daha çok gelişmiş bir kültür mozaiği öne çıkarmaktadır. Hiç şüphesiz, günümüzde dahi Türk masallarında en çok dikkat çeken karakterlerinden biri Keloğlan'dır. Bu karakter, bilhassa Altay ve Türk mitolojisi içerisinde kendisine yer edinmiş, saçı bulunmayan bir kahraman olarak nitelendirilmektedir. Tam anlamıyla halkın içerisinden çıkmış ve bu doğrultuda da doğrudan halkı temsil eden Keloğlan, genel itibarıyla toplumsal yapının hemen hemen tüm niteliklerini bünyesinde barındırır. Buna göre Keloğlan kurnaz, cömert, yardımsever, cesur, mert ve dürüst bir tipleme olarak takdir edilmektedir. Türk masallarında Keloğlan tiplemesi, genellikle ya fakir bir karı kocanın ya sadece fakir bir kadının çocuğu ya da fakir bir büyükannenin torunu olarak anlatılır. Anlatılan masalların henüz başında genellikle tembel ve beceriksiz olarak lanse edilen Keloğlan, olay örgüsünün ilerlemesiyle birlikte becerikli halini, cesur duruşunu ve kurnazlığını ön plana çıkararak olayların üstesinden gelmeyi başarır. Bu haliyle de başarılı olur. Esas olarak Keloğlan, salt Türk masallarında da kendisine yer bulmaz. Dolayısıyla Rus, Arap, Acem ve Kafkas ile Batı Avrupa masallarında dahi Keloğlan'a rastlamak mümkündür. Ancak daha çok Türk masallarında sevilmiş olan Keloğlan, diğer farklı milletlerin kültürlerinde değişik adlara da bürünmüştür. Kerkük anlatılarında Keçeloğlan, Kazakistan anlatılarında Taşza Bala, Altay anlatılarında Tastarakay, İran'da Keçel, Gürcü anlatılarında Kel Kafalı Kaz Çobanı, Azerbaycan'da da Keçel Yeğen olarak bilinir. Modern edebiyat tarihçileri bu tiplemeyi en geç on yedinci yüzyıla kadar götürse de, daha eskilere dayanan birçok masal kahramanının Keloğlan ile birçok benzerliğe sahip olduğu görülmektedir. Bu anlamda en yaygın olan iddialardan biri de, Altay miti içerisinde yer alan Keley isimli yarı tanrının, Keloğlan kahramanın Türk miti içerisindeki en eski hali olduğudur. Ayrıca eski bir Türk kavmi olan Kırgızlar da, masallarında Çınıbek olarak adlandırdıkları kahramanı Keloğlan'a benzetebiliriz. Bu noktada Çınıbek'in, Keloğlan'ın en eski formu olarak düşünülmesi de olağandır. Ayrıca 1500'lü yıllardan sonra Keloğlan'a benzer mahiyette Pikaro isimli bir kahraman Avrupa'da belirir. Bu kahraman, iletişim dili ile aklını kullanarak daha üstün kahramanları alt eder ve böylece modern aklı temsil eder. Keloğlan masalları genel olarak dört temel bölüme ayrılmış durumdadır. İlk bölümde Keloğlan ve etrafında yaşayan bireyler tanıtılarak bir giriş bölümü yaratılmıştır. Daha sonra da maceraya ya da serüvene atılacak olan Keloğlan'ı bu duruma hazırlayan etkenler irdelenir. Üçüncü kısımda ise mevcut macera anlatılarak bir serüvene giriş yapılır. Son kısımda artık Keloğlan başarıya ulaşmış ve bu başarıda kurnazlık ile aklın, cesaretin, doğruluğun payını kullanmıştır. Günümüzde Keloğlan adına birçok film, masal ve tiyatro oyunu yazılmıştır. Bunların arasında en ünlü olanı ise hiç şüphesiz, senaryosunu Turgut Özakman'ın yazdığı ve Keloğlan rolünde Rüştü Asyalı'nın oynadığı film serisidir. 1970'li yıllarda çevrilen bu filmler, hala daha Türk sinema tarihinin en önemli masal uyarlamaları arasında bulunmaktadır. Sözlü anlatıda halk kahramanı olarak ortaya çıkan Keloğlan figürü, günümüzde başta çocuklar olmak üzere yediden yetmişe herkes için ayrı bir erdem ve fazilet unsuru oluşturmaktadır."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ve-kokulu-cicek", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken kuzular berber iken, bir dağın başında, bir ormanın yanı başında Keloğlan'ın yaşadığı köy varmış. Keloğlan'ın bir tek anacığı, anacığının da bir tek Keloğlan'ı varmış. Dünyada başka kimseleri olmadığı için hep birbirlerine destek olurlar, kuru ekmek yeseler kimselere belli etmezler, padişahlara layık yemekler yedik diyerek kötü durumlarından kimseleri haberdar etmezlermiş. Heeyyy. Duydun mu prensesin başına gelenleri, Her kim prensesi iyileştirse, kral onu kızıyla evlendirecekmiş, demiş. Sonra bir çırpıda anlatmış, güzeller güzeli prenses aylardır ağlayıp duruyormuş ve onu kimseler susturamıyormuş. Kızımı güldüren her kim olursa, onu prens yapacağım demiş kral. Keloğlan bunu duyduktan sonra, Bu iş böyle olmayacak, başka şeyler yapmak lazım diye hoplayıp zıplamaya başlamış. Öyle hoplayıp zıplayarak evlerinin yakınındaki dağın eteklerine kadar gelmiş. Dağın eteklerinde açan çiçekleri toplamış. Bu çiçeklerin özelliği insanları kıkır kıkır güldürebilmesiymiş. Anasından öğrendiği kadarıyla, hepsini bir araya getirirse, prensesi güldürebileceğini biliyormuş. Bütün gün topladığı çiçekleri bazı karışımlarla suladıktan sonra, çiçekleri alıp, sarayın yolunu tutmuş. Az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, sarayın kapısına geldiğinde iki takla atıp, sırada bekleyenlerin yanında sıraya geçmiş. Akşama doğru ona sıra geldiğinde neredeyse yorgunluktan uyuyacak hale gelmiş. Onu içeri almışlar. Keloğlan elindeki kağıdın içinde sakladığı çiçekleri prensese uzatmış. Prenses çiçekleri eline alır almaz kıkır kıkır gülmeye başlamış, öyle çok gülüyormuş ki, kral ,kraliçe ve beraberindeki herkes prensesle gülmeye başlamış. Prenses mutluluktan uçuyor gibiymiş. Keloğlan o gün kurulan düğünle prensesle evlenmiş, anasını hasta yatağından aldırmış ve saraya getirmiş. Anası da kel oğlunun kel kafasına kocaman bir öpücük kondurmuş. Gökten üç elma düşmüş biri masalı yazanın başına biri okuyanın başına biride bu masalı dinleyenin başına.. Dünya'nın en güzel masalı gibi geldi."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ve-kuyudaki-dev", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlanın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeye çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş. Her nasılsa Keloğlanın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlanda kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlanın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi. -Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardır. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın.... -Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş. -Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince; Keloğlan: -Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak: -Pekala oğlum...Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim...Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek... Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. diye sorunca. -Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılığını vermiş. Tellal: -Madem ki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum...Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da: -Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der. yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider. Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlana hazır olup olmadığını sorar. hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur... İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçüncü gün Keloğlanın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır. -Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun... -Evet, der bizim Keloğlan. -İşte şimdi, o kuyuya ineceksin... Korkmazsın değil mi?... -Ne var bunda korkacak, elbette inerim. der. keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlığına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan'ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar. -Eyyyy, adem oğlu!... Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?.. -Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der. Dev, aldığı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan'a tekrar sorar. -Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?.. -Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır. -Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan'a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük narı verir. Ve: -Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan'ın yanından ayrılmış. Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafa tasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev'in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavus kuşu diye Dev'e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev'in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukarıdan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar. -Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?... -Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!... Siz ona bakın. Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış.Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler. Keloğlan elindeki Narları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir.Yemekten sonra da Keloğlan, Dev'in verdiği Narlardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev'in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş... Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar.."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-ve-orman-perileri", "text": " Annem ve babam birden bire yok oldu. Onları bu ormanda bulamıyorum. der. Biz bu ormanı koruyan perileriz. Ormanda dolaşırken birdenbire annem ve babam yok oldu. Tamam gel o zaman annen ve babanı arayalım.der, ve yola koyulmuşlar. Vay vay vayyy. Kendin küçüksün ama marifetlerin çok büyükmüş. Evet Keloğlan. Biz ormanı koruyan periler olarak gizli güçlerimiz var. Ama bu güçlerim ailemi bulmak için kullanamıyorum. der ve tekrar başlamış ağlamaya. Bırak o çocuğu, eğer bırakmazsan seni ateşimle yakarım. Bırak dedim sana yoksa alev alev yanacaksın.demiş, o korkunç ses. Küçük çocuk birden bire bu sesi tanımış ve Baba diye seslenmiş. Küçük çocuk Keloğlan'ın kötü biri olmadığı, sizi aramak için yardım ettiğini anlatmış. Keloğlan derin bir oh çekmiş ve küçük çocuğu ailesine teslim etmiş. Oldukça sevinen küçük çocuk Keloğlan'la vedalaşarak yoluna devam etmişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglan-zenginler-ulkesinde", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, saman duman içinde, yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan çok çalışkanmış. Çok çalışır, çok kazanırım umuduyla köyünden ayrılmış, şehre çalışmaya gitmiş. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalamış, fakat Keloğlan istediğini bir türlü elde edememiş. Şehirde iş varmış var olmasına da bulduğu işler sürekli olmazmış. Beş gün çalışır, üç gün boş gezer, bir hafta çalışır, on gün boş gezer iş ararmış. Çalıştığı günler biraz para artırırmış, boş gezdiği günlerde bu para ile geçinirmiş. Sonuçta sıfıra elde var sıfır. Ne uzar ne kısalırmış. İstermiş ki, devamlı çalışacağı bir işi olsun, para biriktirsin. Şöyle kocaman bahçeli bir evi olsun. Evin içine yeni eşyalar alsın, giyinsin, kuşansın. Bayram günlerinde bile hep aynı elbiseyi giymek zorunda kalmasın. Keloğlan: Çalışıp para kazanırım demiş. Adam otururken birden dizlerinin üzerinde doğruluvermiş. Öncekinden daha da sinirli bir şekilde: Parayı ne yapacaksın? diye sormuş. Adamın son sözüne Keloğlan çok bozulmuş. Şöyle bir yutkunmuş. O anda aklına geleni söylese kavgaya neden olacağını düşünüp vazgeçmiş. Sakin bir şekilde: Kazandığım para ile temiz elbiseler alırım. Bağ-bahçe alırım. Ev alırım. Yeni eşyalar alırım. Mal sahibi olurum. Parayla başka ne yapılır ki? demiş. Keloğlan'ın cevabına adam kahkahalarla gülmüş. Sen çok yaşa emi Keloğlan demiş. Yıllar var ki,ne ağladım ne güldüm. Sen beni güldürdün, ben de seni güldüreyim. Bak Keloğlan, bizim ülkeye Zenginler Ülkesi derler. Bu ülkede para kullanılmaz. Zaten her ihtiyacın karşılanır. Keloğlan o gün eve yerleşmiş. Durup dururken ev-bark sahibi oluvermiş. Adamın çardağının karşısına kendi de bir çardak kurmuş. Akşama kadar yan gelmiş yatmış. Akşam yemeğine komşusuyla beraber gitmişler. Sofrada yok yokmuş. Etli yemekler, kavurmalar, tatlılar, pilavlar, hoşaflar çeşit çeşitmiş. Keloğlan şimdiye kadar böyle bir sofra görmemiş. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemiş, içmiş. Sofra başında baygınlıklar, fenalıklar geçirmiş. Keloğlan'ı zorla sofradan uzaklaştırmışlar. Evine getirip yatağına yatırmışlar. Keloğlan o gece sabaha kadar uyumuş. Sabah kahvaltısına yine komşusuyla beraber gitmişler. Ballı-börekli, pastalı-çörekli kahvaltı yapmışlar. Sonra evlerine gelip çardak altında oturmuşlar. Öğlen oldu haydi yemeğe, akşam oldu haydi yemeğe, sonra yatıp uyumaya, bu böyle tekdüze şekilde aylarca sürmüş. Keloğlan gün geçtikçe kilo almış, şişman bir oğlan olmuş. Keloğlan adı unutulmuş. Köydekiler kendisini Şişmanoğlan diye çağırmaya başlamışlar. İşte gördün Şişmanoğlan. Rüya içinde gördüğün rüya bitti. Şimdi ben senin asıl rüyanım. Böyle bol bol yiyip bel bel bakınmaya, yan gelip yatmaya devam edersen sonunun ne olacağını anladın. Eskiden sen de benim gibiydin, Keloğlan'dın. Kuvvetliydin, çeviktin, çalışkandın. Ya şimdi şu haline bak. Parmağını bile kıpırdatmak sana zor geliyor. Sorarım sana aylardır bu Zenginler Ülkesi'ndesin. Ne kazandın sanki? Dur, hiç boşuna düşünüp de yorulma. Cevabını söyleyeyim: Hiçbir şey kazanmadın, ayrıca sağlığını kaybettin. Bana bak Şişmanoğlan. Benim canımı sıkma. Ya eski günlere geri dönersin, ya da her gece rüyalarına girer, bu sopayla seni döverim demiş, sopayı kaldırmış ve Şişmanoğlan'a vurmaya başlamış. Şişmanoğlan gördüğü korkulu rüyadan feryat ederek uyanmış. Ter içindeymiş, her tarafı ağrıyormuş. Akşam yemeğinde haddinden fazla pilav yemiştim. Bu korkulu rüyayı görmemin sebebi bu herhalde demiş kendi kendine. Rüyasında gördükleri hatırına gelmeye başlamış. Sonunda, rüyasındaki Keloğlan'ın söylediklerinin mutlak doğru olduğuna karar vermiş. Açıklamasını ise şöyle yapmış: İnsanın mutlaka çalışması lazım geldiği, çalışmadan yaşamanın tembellik olduğu, tembelliğin insanı bunalımlara sevk edeceği, bunalımın ortaya çıkış biçiminin insandan insana değişebileceğini, kendisinde bu durumun bol bol yemek yeme şeklinde meydana geldiğini ve bunun sonucu olarak şişmanladığının bilincine vardığını, bu zor durumdan kurtulmanın tek yolunun yeniden çalışmaya başlamak olduğunu anlamış. Bu durumu bir kağıda yazıp, bu kağıdı defalarca okumalarını, yaptıkları yanlışı fark etmelerini rica etmiş. Kağıdı yatağının üzerine bırakmış. Sabah güneş doğarken bir daha dönmemek üzere Zenginler Ülkesi'ne veda edip memleketine, evvelce yaşadığı şehre doğru yollara düşmüş. Eskiden olduğu gibi, çalışkan günlerin yakın olduğunu biliyor, hayalinde tığ gibi Keloğlan'ı görür gibi oluyormuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglanin-ali-cengiz-oyunlari", "text": " Keloğlan, artık evlenme vaktim geldi. Annem de yaşlandı, evin işlerinde ona bir de yardımcı gerek diye düşünmüş. Padişah kızı mı alsam, yoksa Bey kızı mı? derken En iyisi gidip padişahın kızı ile evleneyim, diye düşünmüş. -A kel oğlum, kelliği yetmez bir de deli oğlum!Padişah hiç senin gibi kel bir çulsuza kızını verir mi? demiş. Keloğlan bu, hiç dinler mi? Padişahın kızını görmediği halde ona kara sevdayla tutulmuş. Aradan günler, aylar geçmiş, Keloğlan, padişah kızının sevdasından bir deri bir kemik kalmış. Anası Keloğlan'ın bu haline daha fazla dayanamamış, bu böyle olmaz diyerek sarayın yolunu tutmuş. Nihayet padişahın huzuruna çıkabilmiş. -Evet, seni dinliyorum, derdin nedir, söyle bakalım! demiş. Keloğlan'ın annesi, padişahın huzurunda ne diyeceğini şaşırmış. Saray o kadar görkemliymiş ki, Keloğlan'ı hiç layık görmüyormuş. -Ne desem bilmem ki padişahım? demiş. -Kıymetli padişahım, benim bir çulsuz oğlum var. Ona Keloğlan derler. Kel olduğu yetmezmiş gibi başında akıl da yok , sizin sultan kızınıza aşık olmuş, onunla evlenmek istiyor. Bundan mı korkuyorsun ?Bütün delikanlıların gözü sultan kızım da! Bir kızı herkes ister, ama bir kişi alır. Söyle oğluna eğer Ali Cengiz oyunlarını öğrenirse kızımı ona verebilirim. demiş. Keloğlan'ın annesi padişahın bu tavrı karşısında çok memnun olmuş. Sevinçle yola koyulmuş, doğru Ali Cengiz'in konağına.. Sonunda Ali Cengiz`in konağını ulaşmış. Ali Cengiz, kendisinden başka kimsenin bu oyunları bilmesini istemiyormuş. Hele ki, bu oyunlarını padişahın öğrenmesini hiç mi hiç istemiyormuş. Keloğlan'ın annesi çok ısrar etmiş Ali Cengiz'e, Ali Cengiz sonunda, Keloğlan'a kırk gün boyunca Ali Cengiz oyunlarını öğretmeye ikna olmuş. Ama Ali Cengiz oyunlarını öğreneni sonunda öldürüyormuş. -Keloğlan, sen iyi ve dürüst bir insansın. Seni hepimiz çok sevdik. Kırk gün sonra Ali Cengiz sana oyunları öğretip öğretmediğini sorarsa öğrenemedim de. Yoksa ölürsün, demişler. Usta, biliyorsun ben sevdalıyım. Aklım hep padişahın kızında, o yüzden bir türlü dediklerini tam anlayamadım, oyunları öğrenemiyorum demiş. Ali Cengiz Keloğlan'ın oyunları öğrenemediğine ikna olunca onu bırakmış. Keloğlan, yola düşmüş sonunda padişahın huzuruna çıkmış. Keloğlan, hepsini öğrendim ama söylemem demiş. Padişah; O halde, Ali Cengiz'i çağıracağım, onu oyunlarınla alt edersen sana kızımı veririm demiş. Keloğlan bunu kabul etmiş, ve bir kuzu kılığına girmiş, Ali Cengiz'i beklemeye başlamış. Ali Cengiz, evet demiş. Eline bıçağı aldığı gibi, Keloğlan bir kuş olup oradan uçmuş, Ali Cengiz de karta olup peşine düşmüş.. Büyük mücadelelere düşmüşler, sonunda Keloğlan galip gelmiş.. Padişah sözünü tutarak kızını Keloğlan'a vermiş. Keloğlan padişahın kızını görünce, aslında onu sevmediğini, Cankız'ı sevdiğini anlamış. Gidip Ali Cengiz'den Cankız'ı istemiş. Ali Cengiz de çok mutlu olmuş, kızını Keloğlan'a vermiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapmışlar. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglanin-sazi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bizim bilmediğimiz ama çok da eski olmayan zamanların birinde, köylerden şirin mi şirin bir köyde, yaşamakta olan ailelerden biri de Keloğlan ile anasıymış. Fakirlik adeta yazgılarıymış. Onca yıl, anası bu fakirlikten kurtulmak için çok uğraşmış, ama, bir türlü kurtulamamış. Keloğlan ne mi yaparmış? Birkaç keçi ile bir de eşeği varmış. işte her gün, gün doğarken eski püskü evinden çıkar, meralara, çayırlara uzanır, eşeği ve keçilerini bir güzel doyurduktan sonra, türkülerle, şarkılarla evine dönermiş. A benim biricik kel oğlum, ne yapalım? Bizim de kaderimiz böyleymiş. Gelen giden ne olsa söyler. İnsanların ağzı torba değil ki büzeyim. Üzme tatlı canını, hem de bu ihtiyar ananı. Peki oğlum, madem öyle düşündün. Bildiğin gibi yap, ama, beni de unutma. Yolun açık olsun. Varmış kasabaya Keloğlan. Tuvalete gitmiş, bekçinin yerinde olmadığını görmüş. Fırsatı değerlendirmiş. Gelenlerden aldığı parayı cebine atmış. On beş kuruş, para kazanmış. Bir miktar yiyecek ve yün almış. Evine gelmiş. Ana, demiş, işte yiyecekler. Şu da yün. Eğir, çorap yap, satayım. Gözlerim görmez oldu Keloğlanım. Yapamam, anla beni. Tabii, nihayet anası. Susmuş. Hala arkadaşları takılırlarmış. Yaşlı kadının Keloğlan'ı, eşeğinin bile yoktur palanı. Bu gibi laflara, artık daha fazla dayanamayan Keloğlan, ne yapıp edip, şu fakirlik belasından kurtulmaya yemin etmiş. Birçok plan, program yapmış, amma bunların hemen hepsi kocaman birer hayalmiş. Bir akşam köyde bir düğün varmış. Keloğlan anasından izin alıp düğüne gitmiş. Bir delikanlı, elinde sazı çok güzel türküler söylermiş. Halk adeta keyfinden yerlere yatarmış. Türküler bitmiş, herkes delikanlıya bahşiş vermiş. Bir bohçayı dolduran delikanlı, bu türkülerin üstüne bir türkü da ha söylemiş. Keloğlan, bayılmış bu işe. Bu sazcı gibi saz çalıp türkü söylemeye heveslenmiş. Böylece çok bahşiş atıp anası ile birlikte fukaralığa son vermek istermiş. Önce, bir saz gerekiyor tabii. Parası yokmuş ki, gidip bir saz alsın. Arkadaşı yokmuş ki ödünç istesin. Dedesinden kalma bir dut ağacı varmış. En kalın dalını kesmiş, götürmüş bir saz ustasına. Ustam, demiş, büyük hayır alırsın, bana bir saz yap, işte dut dalı. Önce para, önce para Keloğlan, diye söylenmiş adam. Öyleyse, benden de saz yok, hadi yaylan bakalım, diyerek, sözünü bağlamış adam. Lakin, kafayı bir kere takmış ya Keloğlan, üstelemiş. Hah demiş, kelini şimdi çalıştırdın, beni de razı ettin. Sazını üç gün sonra gel ol. Ama gelirken de bir sazlık dut dalı getirmeyi unutma, yoksa avucunu yalarsın. Hoplaya zıplaya çıkıp gitmiş Keloğlan, şimdiden eline aldığı değneklerle saz çalma provaları yaparmış. Üç gün sonra, dut dalını da alıp saz ustasının dükkanına varmış. Ama saz çalmayı bilmediği için, yalvarmış. Ulan Keloğlan, iyi günüme denk geldin, illaki beni mecbur ettin... Otur bakayım şuraya, demiş ve tarif etmiş. Saz çalmayı kısa sürede öğrenen Keloğlan, her sabah önüne kattığı keçileri ve eşeğiyle akşamlara kadar saz çalıp, türkü söylermiş. Tın tın tellere vurur, hop oturur hop zıplarmış. Fakat henüz köylüleri, onun ne güzel saz çalıp, türkü söylediğini bilmezlermiş. Bu nedenle hep alay ederlermiş. İyi bir saz ustası olayım da görün. Yine kahkahalar, köyün semalarında dalgalanmış. Buna sinirlenen keloğlan, almış sazı eline, vurmuş yanık teline. Böyle düğünlere gide gide, artık ünlü bir türkücü ve sazcı olmuş Keloğlan. Benim öyle biri aklımda yok ana, senin varsa söyle, demiş. Olmaz ana, diye karşı çıkmış oğlu, olmaz. Küpçü Ali çulsuzun biri. O dediğin kızı kendime karı, sana gelin yapmayacağım. Ah saf oğlanım, vah Keloğlanım! Zengin kapısı bize açılmaz. Bırak bu ham hayali, görüyorsun işte bu halimi. Ne yapsın Keloğlan, anasından geçememiş. Peki, sırf seni kırmamak için, ses çıkarmıyorum. Nasıl biliyorsan öyle olsun. Kadıncağız belini tuta tuta gitmiş, Küpçü Ali'nin kapısını tıklatmış. Allah'ın emri, peygamberin kavli ile kızını oğluma eş, kendime gelin yapmaya geldim, demiş. Bak sen bizim Keloğlan'ın anasına. Var git işine be kadın. Yemeye ekmeğiniz yok, bir de gelmişsin kapıma kız istiyorsun. Bu sözleri kapı aralığından dinleyen kız, çok üzülmüş. Çünkü bir düğünde saz çalıp türkü söylerken gördüğü Keloğlan'a aşıkmış. Ama, hiçbir şey diyememiş, çünkü babasından çok korkarmış. Kadın, evine dönünce halinden anlamış oğlu ve konuşmuş. Kovdu beni, sen önce yemeye ekmek bul, dedi."} {"url": "https://www.masaloku.net/keloglanin-sazi-masali", "text": "Köyünden çıkan Keloğlan, gitmiş gitmiş, eşeği yorulunca inmiş, yularından tutmuş, yolu çok uzakmış. Kimsenin bilemeyeceği kadar çok bir zaman yol almış. Yollarda görenler, bir garip oğlan, kim bilir hali ne yaman, elinde var bir sazı, yüzünde görünüyor bir sızı derlermiş. Haftalar mı desem, aylar mı, belki de yıllar mı; vara vara kocaman bir şehre ulaşmış Keloğlan. Şehir mehir dememiş, zaten bağrı hasretten yanarmış, almış sazı eline, vurmuş garip garip teline, asılmış en güzel türküsüne. Bir sarayın önünden geçermiş ama, nereden geçtiğini bile bilmezmiş. Giderek sesi açılmış ve herkesi meraklandırmış. Padişahın kızı, pencereye yanaşıp sesli sesli türkü söyleyen yabancıya dikkatle bakmış. Üstelik, bir de el sallarmış. Utana sıkıla karşılık vermiş Keloğlan. Prenses, pencereden çekilmiş. Galiba gündüz düşü gördüm, diye diye yürümüş de gitmiş Keloğlan. Bir zaman sokak aralarında dolaşmış, olmuş akşam. Nerede kalsın Keloğlan. Bulmuş bir han. Üç beş kuruşu varmış. Çorba içmiş, kendine gelmiş. Hep aklında prenses varmış, inadına çıkmazmış. Ham hayal benimkisi, diyerek, almış sazını eline, vurmuş garip garip teline. Ey yabancı oğlan, eli sazlı, gönlü yanık oğlan!.. Aşık mısın? Kaçak mısın? Gezgin misin? Nesin? Diye sormuş. Hancı bu çocuğu çok sevmiş, üstelik nedense acımış da. İyice deşmek istemiş derdini. Bir kıza mı aşık oldun ay Keloğlan? Halin pek yaman! He ya, Hancı baba, diye içlenmiş, fakat, boşuna bir aşk benimkisi. Vay be, olacak iş mi be yahu? Keloğlan, amma da şanslıymışsın ha, desene ki, prenses sana aşık oldu. Yoksa, o kimseye gül atmaz, ben çok iyi bilirim. Sarayın etrafında dönermiş Keloğlan, hemen her gün. Prenses de, her keresinde onu izlermiş, pencere arkalarından, tabii ki kimselere sezdirmeden. Her izleyişinde biraz daha yanar kavrulurmuş. Fakat, tabii, koskoca bir padişah olan babası, şu yabancı, şu kel kafalı oğlana kız mı verirmiş? 0 yüzden prenses, pek umutsuzmuş... Bir Allah'ın kuluna hiçbir şey dememiş. Bir keresinde Keloğlanla göz göze gelmiş. Sanki birbirlerine seviyoruz, demişler ikisi de. Geceleri uyuyamıyormuş artık prenses. Keloğlan, arada bir sazı alıp, hanın penceresini açar, prensese türküler yakarmış. Sabahlara kadar, pencerelerde kalan Padişah kızı, neredeyse verem olacakmış. Hala hiç kimseye bir şey diyememiş prenses. Şu dünyada ne olmadık işler olur, ne beklenmedik olaylar gelişir... Sapasağlam padişah, bir gün aniden ölüp gitmiş. Prenses hem üzülmüş, hem sevinmiş. Sarayda ve şehirde tam kırk gün yas tutulmuş. Keloğlan artık iyiden iyiye ümitlenmeye başlamış, kızın gözlerinden de bunu anlamış. Eşeğinin sırtına binip, sazını eline almış, sarayı dört tarafından dolaşmış. Türküleri ile prensesi yine dertlendirmiş. Ama, saray görevlileri, Keloğlan'ı yaka paça tutup getirmişler saraya. Fakat yeni padişah henüz gelmemiş. Çünkü, şehzade, uzak bir seferdeymiş. Bu yüzden, mecburen Vezir'in huzuruna çıkarmışlar. Nerelisin Keloğlan? Ne gezinip durursun sarayın çevresinde? Deli misin? Divane misin? Yoksa, bir bilinmez casus musun, diye sormuş. Kel başını bir kaşımış, iki kaşımış, ağzını burnunu eğip bükmüş, nihayet cesarete gelmiş ve şöyle konuşmuş. -İşte gördüğün gibiyim Vezir hazretleri. Uzaklardan, çok uzaklardan gelmiş bir garibim. Gördüğünüz gibi bir eşeğim, bir de sazımlayım. İş arıyorum, ne ki akla karayı seçtim, ama hala bulamıyorum. Öyleyse sana güzel bir iş çıktı Keloğlan. Sultan Hanım, Padişah Efendimiz öleli beri ne gülüyor, ne konuşuyor. Seni, O'nu neşelendirmek için görevlendiriyorum. Becerirsen, çok büyük ödül alacaksın. Beceremezsen Cehennem Vadisi'ne atılırsın. Git, şu Keloğlan'ı tut kolundan, al getir bana. diye emir vermiş. Rüyalarda olduğunu sanmış Keloğlan. Bir ara şüphelenmiş kafasını bir ağaca vurmuş, rüyada olmadığını anlamış. Koşa koşa yürümüş, sarayın bir kapısından girip kaybolmuş. Söyle bakalım muradını Keloğlan, demiş, Sultan Hanım, artık iyi oldu. Bundan sonra sarayda kalmana gerek yok. Prensesle evlenmek istiyorum... Sultan Hanım hiç itiraz etmemiş. Hemen düğün hazırlıklarına başlanmış. Keloğlan, prensesi tek başına bir kenara çekmiş ve diyeceğini demiş. Güneş doğarken kararımı sana söylerim, demiş. Sabaha kadar, ne cevap vereceğini düşünen prenses, inmiş havuz başına gün doğarken, kuşların sesine bayılmış, saçlarını da suya bakarak bir güzel taramış. Bu arada, Keloğlan, karşısına çıkmış. Kel kafası sabah güneşiyle ayna gibi parlarmış. Bir garip anacığım var. Aklım hep O'ndadır. Ne yer, ne içer kaç senelerdir. Belki de ölmüştür. Sana mutluluklar dilerim sevgili kızım. Yeter ki sen saadetli bir ömür sür. Çok sıkılırsan, bırakır gelirsin, demiş. Çok neşeli, çalgılı sazlı, bir düğün yapılmış, en çok sazı çalan, en güzel türküleri söyleyen de Keloğlan olmuş. Almış prensesi yanına, düşmüş köyünün yollarına. Eşeği ikisini birden götüremediği için yaya yürümüş. Keloğlan."} {"url": "https://www.masaloku.net/kibar-prens", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kuşlar telll iken, kuzular berber iken, büyük, güzel mi güzel bir ülkede iyi bir kral yaşarmış. Kralın ikiz oğulları varmış. Bu kardeşler ikizmiş; ama ne yüzleri, ne de huyları birbirine benzermiş. İkisi de güzelmiş güzel olmasına ama biri iyi huylu ve çok kibarmış. Diğeri ise kaba saba ne dediğini bilmeyen biriymiş. Ben yaşlandım, artık yerime oğullarımdan biri geçsin, demiş. İkiz oldukları için haksızlık olmasın. Sınav yapalım, kim kazanırsa o kral olsun, demiş. Sizlere sınav yapacağım. Kazanan kral olacak. İlk göreviniz şu: Sarayın balkonuna çıkarak, birinci gün biriniz, ikinci gün diğeriniz halka çağrıda bulunacaksınız. Kimin çağrısına daha çok gelen olursa o, çok seviliyor demektir, o kazanacak. Önce Kibar Prens çıkmış sarayın balkonuna. Rica ederek çağırmış halkı. Duyan, duymayana söylemiş ve bütün halk sevgili prensin ricasına koşmuş. Prens geldikleri için halka teşekkür etmeyi de unutmamış. Ertesi gün Kaba Prens çıkmış sarayın balkonuna ve emrederek Herkes buraya toplansın. diye bağırmış. Ormanda bir ağacın altında kıymetli taşlar, altınlar, elmaslar gömülü. Büyük bir ayı da taşların üstünde yaşıyor ve kimseyi yaklaştırmıyor. Kim altınlardan, elmaslardan alıp gelebilirse sınavı o kazanır. Önce yola Kaba Prens çıkmış. Ormana geldiğinde ayı ağacın altında yatıyormuş. Ayıya yaklaşmış, havaya ateş etmiş. Ayı hiç aldırış etmeyince koca bir sopayla ayıyı kaldırmaya çalışmış. Bir gün boyunca uğraşmış. Fakat ayıyı yerinden kımıldatamamış ve elleri bomboş geri dönmüş. Sıra Kibar Prens'e gelmiş. Giderken ayıya bir sepet armut götürmüş. Nazikçe ayıya selam vererek hediyesini önüne koymuş. Ayı kendisiyle konuşan bu güler yüzlü adamı çok sevmiş. Kibar Prens, ona neden altınlardan alması gerektiğini anlatmış. Ayı sessizce yerinden kalkmış. Prens altınlardan, elmaslardan bir avuç alırken ayıya teşekkür etmeyi de unutmamış. İkinci sınavı da Kibar Prens kazanmış. Komşu ülkenin kralının güzeller güzeli iki kızı var. Gidin kızları isteyin, kim daha önce prenseslerden birini alır gelirse evlenecek ve kral o olacak. Benim sana verecek kızım yok, demiş. Kızımın senin gibi iyi ve kibar bir insanla evlenmesinden çok memnun olurum. Sen kızımı götür, biz düğün için arkadan geliriz, demiş. Prens ve prenses yola çıkmışlar. Halk yollarda onları bekliyormuş. Kibar Prens üç sınavı da kazanmış. Günlerce süren büyük bir düğünle evlenmiş. Kibar Prens ülkeye kral olmuş. Yıllarca ülkeyi huzur içinde yönetmiş. Kaba Prens'e ise kardeşinin yönettiği ülkede tembel tembel oturmak düşmüş. Can sıkıntısından her gün biraz daha kabalaşmış. Zaman içinde etrafında onu seven bir kişi bile kalmamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/kibirli-gul-ile-kaktus", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, masal masal içinde... bir zamanlar çok uzaklarda bir çölde, güzelliğiyle gurur duyan bir gül varmış. Tek şikayeti çirkin bir kaktüsün onun komşusu olmasıymış. Gül her zamanki gibi sabahın ilk ışıklarında ışıl ışıl açıyor, bakışlarıyla kaktüsle alay ediyordu. Diğer bitkiler gülün bu alaycı tavrına bir anlam veremiyorlardı ama gül kendinden emin bir şekilde kaktüsü beğenmiyor, ona karşı alaycı davranmaya devam ediyordu. Sonunda kavurucu bir yaz mevsimi geldi. Topraklar kurudu, bahçelerdeki bitkiler susuz kaldı. Kendini beğenmiş gül, sıcaklardan etkilenerek susuzluktan hızla solmaya başladı. Her sabah ışıl ışıl açan yaprakları soldu, gül artık kurumak üzereydi. Kaktüse baktığında, bir bülbülün biraz su içmek için gagasını kaktüse daldırdığını gördü. Gül utanmasına rağmen kaktüsten biraz su istedi. Nazik kaktüs hemen kabul etti ve dalını uzatarak güle su verdi. Kaktüs, zorlu yaz boyunca gül ile bülbüle su vererek yardımcı oldu. Öğüt: Asla kimseyi görünüşüne göre yargılamayın."} {"url": "https://www.masaloku.net/kibritci-kiz-masali", "text": "Bir zamanlar, ülkenin birinde korkunç bir soğuk vardı; kar yağıyordu ve akşam karanlığı bastırmak üzereydi. Yılın son gecesiydi, yani yılbaşı gecesi. Bu soğukta, bu karanlıkta, küçük bir kız çocuğu, başı açık halde ve yalın ayak yürüyordu sokakta. Aslında evden çıkarken ayaklarına terlik giymişti ama bunlar bir işe yaramamıştı! Ayağına çok büyük geliyorlardı, bunlar eskiden annesinin giydiği terliklerdi. Öyle büyüktüler ki, küçük kız sokakta karşıdan karşıya geçerken, doludizgin giden iki araba üzerine doğru gelince, telaştan terlikler ayağından çıkıvermiş ve kaybolmuştu. Birini bulamamış, diğerini de bir oğlan alıp kaçmış, kaçarken de, ilerde bir çocuğu olursa terliği beşik yerine kullanacağını söylemişti. İşte bu yüzden kızcağız soğuktan morarmış bir halde ayakları çıplak, öylece ilerliyordu sokakta. Eski önlüğünde bir sürü kibrit vardı, kibritlerin bir kısmını da elinde tutuyordu. Gün boyu hiç kimse bir tanecik bile kibrit satın almamış, kimse beş kuruş vermemişti ona. Zavallı küçük kız, karnı acıkmış, soğuktan donmuş halde karların içinde yürüyordu. Yılgın ve ürkmüş görünüyordu. Bukle bukle ensesine dökülen, uzun sapsarı saçlarına lapa lapa kar yağıyordu, ama onun bu güzelliği düşünecek hali yoktu hiç. Bütün pencerelerde ışıklar parlıyor ve sokaklara nefis kaz kızartması kokuları yayılıyordu. Öyle ya, bu gece yılbaşı gecesi, diye düşündü. Biri hafifçe sokağa doğru taşmış iki evin arasındaki bir köşeye büzülüp oturdu. Küçük ayaklarını altına toplayarak oturmuştu, ama yine de gittikçe daha çok üşüyordu. Buna rağmen eve gitmeye cesaret edemiyordu, çünkü bir tane olsun kibrit satamamış, beş kuruş bile kazanamamıştı. Babasının kızacağını düşünmüştü küçük prenses, hem zaten ev de burası kadar soğuktu. Ev dedikleri sadece bir çatı altıydı, koca koca delikleri samanlarla, paçavralarla tıkadıkları halde, gene de bıçak gibi kesen bir rüzgar doluyordu içeri. Ah, küçük bir kibritin nasıl da yararı olurdu şimdi! Kutudan bir tane alıp duvara sürtse de, parmaklarını ısıtsa ne iyi olurdu! Sonunda dayanamadı, bir tane kibrit aldı. Duvara sürttü, bir kıvılcımla yandı kibrit! Ne de güzel yanmıştı. Avucunun içine alınca, küçük bir mum gibi, sıcak parlak bir alevle yandı kibrit. Acayip bir ışıktı bu; küçük kıza, pirinçten boruları ve süsleri olan kocaman demir bir sobanın önünde oturuyormuş gibi gelmeye başladı. Soba alev alev yanıyor, harika ısıtıyordu! Küçük kız ayaklarını uzattı, onları da ısıtmak istiyordu. O anda alev söndü, soba birden yok oldu... Kızcağız elinde yanmış kibrit çöpüyle öylece kalakaldı. Bir kibrit daha yaktı, parladı alev ve alevin ışığı duvara vurunca, tül gibi saydamlaştı duvar. Küçük kız odanın içini görüyordu şimdi; içerde, göz kamaştıracak kadar beyaz bir masa örtüsü serilmiş masanın üzerinde incecik şahane porselenler duruyordu, erik ve elmayla doldurulmuş kaz kızartmasının dumanı tütüyordu. Ve sonra daha da şaşırtıcı, harika bir şey oldu: Kaz tabaktan aşağı atladı, sırtında saplı çatal bıçakla beraber, yerde badi badi yürümeye başladı; tam da zavallı kızın bulunduğu yere doğru geliyordu. O sırada kibrit söndü, kalın, soğuk duvardan başka bir şey görünmez oldu. Küçük kız bir kibrit daha çaktı. Şimdi harika bir yılbaşı ağacının altında oturuyordu; geçen yılbaşında o zengin tüccarın evinde, cam kapıdan bakıp gördüğü ağaçtan çok daha büyük, çok daha süslüydü bu ağaç. Yeşil dallarında yüzlerce mum yanıyor, vitrinlerde sergilenenlere benzeyen rengarenk eşyalar yukarıdan ona bakıyorlardı. Küçük kız ellerini havaya kaldırdı, o sırada kibrit söndü. Bir sürü yılbaşı mumu gökyüzüne yükseliyor, küçük kız bunların birer yıldıza dönüştüğünü görüyordu. Derken yıldızlardan biri kaydı ve gökyüzünde alevden uzun bir çizgi bıraktı. Kibritçi kız, duvara bir kibrit daha sürttü; kibrit yanar yanmaz etraf aydınlandı ve bu aydınlığın içinde, nurlu, sevimli yüzüyle büyükannesi belirdi. Büyükanne! diye seslendi küçük kız. Beni de al yanına! Biliyorum, kibrit söner sönmez kaybolacaksın, sıcacık soba, güzelim kaz kızartması ve o güzel, süslü yılbaşı ağacı nasıl kaybolduysa, sen de kaybolacaksın! Sonra telaşla, geriye ne kadar kibrit kaldıysa hepsini peş peşe yaktı, büyükannesini bırakmak istemiyordu; kibritler öyle parlak yandılar ki, her yer gündüz gibi aydınlandı. Büyükannesi hiç bu kadar büyük, bu kadar güzel görünmemişti gözüne. Küçük kızı kollarına aldı ve ikisi birlikte, pırıl pırıl bir aydınlıkta, mutluluk içinde gökyüzüne yükseldiler; artık soğuk, açlık ve korku küçük kızdan uzaktı Bambaşka bir hayattaydı şimdi o. Sabahın erken saatlerinde sokaktan geçenler küçük kızı bir evin köşesinde otururken gördüler. Al al olmuş yanakları ve dudaklarında bir gülümsemeyle, yılın son gecesinde çok üşümüştü titriyordu. Yeni yılın ilk sabahı, onun küçük bedeni üzerine doğdu; hemen hemen hepsi yanmış bir tomar kibritle orada öylece oturuyordu zavallıcık. Isınmak istemiş! dedi herkes. Ama onun ne güzel şeyler gördüğünü, kibrit alevinde ne düşler gördüğünü kimseler bilemezlerdi ki."} {"url": "https://www.masaloku.net/kirmizi-baslikli-kiz", "text": "Kırmızı başlıklı kız, Peki anneciğim. demiş. Sepeti almış yola çıkmış. Kırmızı başlıklı kız ormandan geçerken karşısına kurt çıkmış. Nereye gidiyorsun böyle kırmızı başlıklı kız? diye sormuş. Kurdun böyle demesiyle kırmızı başlıklı kız üzerine atılıp bir lokmada yutması bir olmuş. karnı doyunca uykusu gelmiş kurdun yine yatağa yatmış, horul horul uyumaya başlamış. O sırada kulübenin yanından bir avcı geçiyormuş büyükanneyi ziyaret etmek istemiş, kulübeye girmiş. Kurdun yatakta yattığını görünce her şeyi anlamış. Hemen bıçağını çekmiş kurdun karnını yarmış, kurdun karnını yarınca önce kırmızı başlık ilişmiş avcının gözüne derken, kırmızı başlıklı kız dışarı fırlayıvermiş. Ahaa dünya varmış, kurdun karnı öyle karanlıktı ki ödüm koptu, yardımınız için teşekkür ederim. Sonra onun ardından büyükanne de çıkmış kurdun karnından. Kırmızı başlıklı kız hemen bir kucak dolusu taş toplayıp getirmiş, kurdun karnını tıka basa taşla doldurmuş. Kurt uyandığı zaman kaçmak istemiş ama taşlar öyle ağırmış ki karşıdan karşıya atlayayım derken uçurumdan düşüp ölmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kirmizi-baslikli-kizin-hikayesi", "text": "Kırmızı Başlıklı Kızın Hikayesi Bir zamanlar, kırmızı başlıklı adında küçük bir kız varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı başlığı olan bir pelerin almış. Kız bu pelerini çok seviyormuş ve nereye gitse onu giyiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı Başlıklı Kız diyormuş. Kırmızı Başlıklı Kız da elbisesini giymiş, üzerine kırmızı başlıklı pelerinini geçirmiş, başlığı çenesinin altında sıkıca bağlamış ve yola çıkmış. Ayrılmam anne, demiş Kırmızı Başlıklı Kız. Tam ormana girmiş, birkaç adım atmış ki, çalılıkların arasından bir ses duymuş. Yola birden bir kurt fırlamış. Kırmızı Başlıklı Kız korkusundan az kalsın elindeki sepeti düşürüyormuş. Fakat kurt hiç de öyle düşmanca görünmüyormuş. Nereye böyle küçük kız? diye sormuş kurt. Kurt oradan hemen sıvışmış! Çünkü yakınlarda bir oduncu dolaşıyormuş. Eğer kızı hemen orada yerse, oduncunun kızın yardımına koşacağını biliyormuş. Kırmızı Başlıklı Kız, çiçek toplayarak, kelebeklerin peşinden koşarak, kuş seslerini dinleyerek yolda ağır ağır ilerlerken kurt kestirmeden Büyükannenin evine varmış, kapıyı çalmış. Kim o? diye seslenmiş içeriden yaşlı kadın. Kapı açık güzelim, diye seslenmiş Büyükanne. Kurt hemen içeri dalmış. Öyle açmış ki! Günlerdir hiçbir şey yememiş. Bu yüzden Büyükanneyi çiğnemeden bir lokmada yutuvermiş. Biraz sonra Kırmızı Başlıklı Kız Büyükannenin kapısını çalmış. Kim o? diye seslenmiş kurt yumuşak bir sesle. Kırmızı Başlıklı Kız bir an için tereddüt etmiş. 'Büyükannemin sesi ne kadar da garip böyle?' diye düşünmüş. Sonra büyükannesinin hasta olduğu gelmiş aklına ve kapının mandalını kaldırıp açarak içeri girmiş. Kurt, Büyükannenin geceliğini giymiş, onun başlığını ve gözlüğünü takmış yatakta yatıyormuş. Yorganı boğazına kadar çekmiş, içerisi karanlık olsun ve suratı fark edilmesin diye de perdeleri iyice kapamış. Elindekileri oraya bırak da yanıma gel canım, demiş kurt. Kırmızı Başlıklı Kız çöreği yatağın yanında ki küçük masanın üzerine koymuş, ama hemen kurdun yanına gitmemiş. Çünkü Büyükannesi bir tuhaf görünüyormuş. Seni daha iyi kucaklamak için! demiş kurt. Seni daha iyi duyabilmek için! demiş kurt. Seni daha iyi görebilmek için, demiş kurt. Seni daha iyi yiyebilmek için, demiş kurt. Bunu söyledikten sonra kurt artık daha fazla kendine engel olamamış ve yorganı bir tarafa atarak yataktan fırladığı gibi Kırmızı Başlıklı Kızı bir lokmada yutuvermiş. Sonra da karnı doyduğu için keyfi yerine gelmiş ve uykuya dalmış. Ama ne var ki kurt çok kötü horluyormuş. Evin önünden geçen bir avcı onun horultularını duymuş. Büyükanneye kötü bir şey mi oldu acaba, diyerek kulübeden içeri girmiş. İçeri girer girmez de orada neler olduğunu hemen anlamış. Aylardır senin peşindeyim pis yaratık, diye bağırmış avcı ve kurdun kafasına elindeki baltanın sapıyla vurmuş. Sonra da önce Kırmızı Başlıklı Kızı, sonra da Büyükanneyi dikkatle kurdun içinden çıkarmış. İkisi de sapasağlammış. Büyükanne, Kırmızı Başlıklı Kızın ona getirdiği çöreği afiyetle yemiş. Kırmızı Başlıklı Kız büyükannesine bir daha hiçbir kurdun sözüne kanmayacağına dair söz vermiş. Eve dönerken tavşanların saklandıkları yerlerden çıktıklarını görmüş. Tavşan Ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu bir orman haline gelmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kirmizi-benekli-kelebek", "text": "Kırmızı benekli kelebeğin hikayesini okudunuz mu çocuklar? Eğer okumadıysanız hemen bu masalı okuyalım. Bu hikayeyi çok beğeneceksiniz.. Sıcak bir yaz günüydü. Oya kırlara çiçek toplamaya çıkmıştı. Yorulunca bir ağaca yaslandı. Derken uyuyakaldı. Rüya görmeye başladı. Rüyasında çok güzel rengarenk bir kelebek gördü. Kelebeğin kanatlarında yıldızlar parlıyordu. Kırmızı benekleri vardı. Durmadan dans ediyor ve şarkı söylüyordu. Oya kelebeğin dansını hayranlıkla seyretti ve şarkılarını dinledi. Anne, kırmızı benekli kelebek nerde? diye sordu. Kırmızı benekli güzel kelebek , dedi. O dans edip bana şarkılar söyledi. Herhalde sen rüya gördün. Kırmızı benekli kelebek yalnız rüya kelebeğidir. O kelebek gerçek olmalı, dedi. Onu bulmaya gideceğim. Hayır, dediler. Öyle bir kelebek olamaz. Fakat Oya kırmızı benekli kelebeği aramaya devam etti. Gide gide kartalın yuvasına vardı. Kartal tek başına duruyordu. Oya bütün gün güzel kelebeği aradı durdu. Fakat ona bir türlü rastlamadı. Sonunda eve döndü. Çok yorulmuştu. Hemen uyudu. Rüyasında kırmızı benekli kelebeği yeniden gördü. Kelebek yine durmadan dans ediyor, şarkı söylüyordu. Hep seni aradım. Neredeydin? dedi. Kelebek cevap vermedi. Dans etmeye devam etti.. Bu kelebeğin gerçek olduğuna inanıyorum, dedi. Bir rüya görmüş olacaksın. Çünkü kırmızı benekli kelebek olmaz, dedi. Oya bütün gün yine kırmızı benekli kelebeği aradı. Ama bulamadı. Eve döndüğünde gece olmuştu. Gökyüzünde yıldızlar parlıyordu. Oya güzel kelebeğin kanatlarındaki yıldızları düşündü. Uyursam yine güzel kelebeği görebilirim, dedi. Fakat o gece rüyasında güzel kelebeği görmedi. Dere kenarını ve yüzen ördekleri gördü. Senin gerçek bir kelebek olduğunu biliyordum! Benimle dost ol; birlikte oynayalım, dedi. Kelebek Oya'nın avucuna kondu. Oya onu eve götürüp annesine, sonra arkadaşlarına gösterdi. Bir gün arkadaşı Afacan kelebeği avucuna aldı. Ona şarkı söyletti. Sonra birlikte dans ettiler. Seninle oynamasına izin veremem. Çünkü o benim kelebeğim, dedi. Ne olur biraz benimle kalsın! diye rica etti. Hayır, imkansız! diyerek kelebeği alıp gitti. Haydi güzel kelebeğim. Şimdi benim için dans edip şarkı söyle, dedi. Dedi ama kelebek yerinden bile kımıldamadı. Bütün gün çalının üstüne kondu durdu. Oya kelebeği orada bırakıp eve koştu. Olanları annesine anlattı. Arkadaşlarınla oynamasına izin vermeliydin. Onun için kelebek sana küsmüştür, dedi. Sen kötü bir kızsın. Sevdiğin bir şeyi arkadaşlarınla paylaşmalısın. Peki anneciğim. Bundan sonra iyi bir kız olacağım, dedi. Doğru kartalın yuvasına koştu. Ama kelebek orada yoktu. Kartal onu yemiş olmalıydı. Oya çok üzüldü. Yaptığı kötülükten de çok utandı. Kendi kendine iyi bir kız olmaya karar verdi. Birkaç gün sonra Oya kırlara çiçek toplamaya çıktı. Sonra da bir ağacın altında uıuyakaldı. Rüyasında kırmızı benekli kelebeğini gördü. Çok sevindi. Geldiğin için teşekkür ederim. Git, arkadaşlarımla da oyna. Onlara dans edip şarkı söyle , dedi. Kırmızı benekli kelebek Oya'nın dediklerini aynen yaptı."} {"url": "https://www.masaloku.net/kisa-ezop-masallari", "text": "Kurdun biri bir tarladan geçiyormuş, boydan boya arpa görmüş. Kurt ne yapsın arpayı? Yiyemez ki! Bırakıp gitmiş. Yolda Önüne bir at çıkmış. Onu görünce: Ben de seni arıyordum/' demiş; şurada arpa buldum, ama yiyemedim, sana sakladım, bayılırım senin dişlerinin gıcırtısına. Gel, sen ye, ben de seyredeyim. At kanmamış bu sözlere: Yahu, demiş, ben kurtları bilmez miyim? Sen arpa yiyebil-seydin karnını doyurmak zevkini bırakır da kulaklarının zevkini düşünür müydün? demiş. Yaratılışlarından kötü olanlar, kendilerine iyilik ediyormuş gibi bir süs verseler de gene kimseyi kandıramazlar. Tilki çok acıkmış ve bir bağa girmiş. Üzümlerin iştah açıcı görüntülerine bakarak, karnını doyurmak İstemiş. Ancak, bir türlü yetişip de, o güzelim üzümlerden koparıp yiyememiş. Bu sefer de, önemli değil canım, nasıl olsa hepsi ekşiydidemiş. Elde edemediğimiz bir şeyi kötülemek, çok kolaydır. Bir adam ile bir aslan birlikte yolculuk ediyorlarmış. Hangisinin daha cesur ve güçlü olduğu konusunda tartışmaya başlamışlar. Yolda, bir aslanı boğan bir adam heykeline rastlamışlar. Görüyor musun? demiş adam, aslana, Nedir acaba? demiş. Kim bilir, belki de çok yaman bir hayvandır. Sesine baksana, ne gürültülü! Benden baskın çıkar da şuracıkta paralayıverir beni! Neme gerek, sineyim, bekleyeyim, Canımı kurtarırım hiç olmazsa. Beklemiş. Bir de ne görsün? Bir kurbağa! Vay kerata vay! demiş. Boyuna bakmazsın, posuna bakmazsın dünya kadar gürültü edersin. Duyan da seni bir şey sanıp korkar, ürker. öl bakayım! Ayağını bastığı gibi, kurbağayı ezerek öldürmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kisa-masal-ornekleri", "text": "Kısa masal örneklerinden Ezop'un ve La Fontaine'nin en güzel masallarından örnekler sunacağız. Keyifli okumalar dileriz.. Günlerden bir gün, kaplumbağa tavşanın karşısına geçmiş: Ben senden daha hızlı koşarım! demiş. Tavşan: Git işine! demişse de dinletememiş. Sonunda bakmış olmayacak, yarış etmeye hazır olmuş. Gün gösterip sözleşmişler, sonra ayrılmışlar. Günü gelmiş. Tavşan nasıl koştuğunu biliyor ya! hiç aldırmamış, yolun kıyısına kıvrılmış, uyumuş; ama kaplumbağa koşamayacağını biliyor, bir dakikasını bile geçirmemiş, hemen yola düzülmüş, gidecekleri yere tavşandan önce varmış. Çalışmak bazen doğuştan gelme güçleri de alt eder, hele doğuştan vergili olan tembellik ederse! Bu masal, hemen herkeste suç bulmaya kalkışan eleştiriciler için söylenmiş. İnsanın malı olması yetmez, malından yararlanmasını bilmeli. Hayır, şimdilik bir tehlike yok; ama ben dişlerimi bileyim de hazır bulunsun; birdenbire tehlike çıkarsa bilemeye vaktim olmaz! demiş. Hazırlık için işin başa gelmesini beklemek doğru değildir, bu masal onun için söylenmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kisa-nasrettin-hoca-fikralari", "text": "Nasrettin Hoca'dan çocuklar için kısa kısa fıkralar. Birbirinden komik fıkraları okurken hem eğlenme, hem düşünme amaçlanmıştır. -Düşündüm taşındım, eşeğime böyle binmeye karar verdim çünkü saygısızlığı hiç sevmem. Siz önüme düşseniz, arkanızı bana dönmüş olacaksınız; usulsüzlük saygısızlık olur. Ben önde gitsem, size arkamı çevirmiş olacağım ki bu da doğru değildir. Böyle ters bindiğim zaman ise hem ben önünüzden giderim, siz de ardımdan gelmiş olursunuz; hem de karşı karşıya bulunuruz! -Aman Hoca demişler, saz dediğin böyle mi çalınır? Perdeler üzerinde usulüyle gezinmek gerek ... -Onlar perdeyi bulamazlar, aramak için gezinip dururlar. Ben buldum işte. Niçin boşu boşuna gezinip durayım, demiş. Gülmüş. Aman hocam diye bağırmış birisi. Ayaklarımız birbirine karıştı. Bir türlü bulamıyoruz. Eline geçirdiği sopa ile başlamış su içindeki ayaklara vurmaya. Tamam mı demiş, herkes ayağını buldu mu şimdi?. Nasrettin Hoca gece yarısı dışarıda, kapının önünde birtakım gürültüler, bağrışmalar işitmiş. Çıkıp kavganın nedenini öğrenmek istemiş. -Efendi, ne işin var gece yarısı dışarıda? Otur oturduğun yerde.. Ama Hoca dinlememiş, yorganına sarılıp kapının önüne çıkmış. Bakmış ki iki adam kavga ediyorlar, kıyamet koparıyorlar. Nasrettin Hoca öylece bakadursun, adamlar birden Nasrettin Hoca'nın üstündeki yorganı el birliğiyle çekip almışlar. Aldıkları gibi de tabanları yağlamışlar. Hoca o soğukta dımdızlak kalıvermiş, alık alık bakmış bir süre. Sonra dönmüş uyku sersemi bir halde girip karısının yanına uzanmış. -Hayrola efendi? Neymiş dışarıdaki kavganın nedeni? -Hiç, demiş, Ne olacak, kavga bizim yorgan yüzünden çıkmış meğer, yorgan gitti kavga bitti...!"} {"url": "https://www.masaloku.net/kiskanc-keci", "text": "Bir zamanlar bir çiftlikte keçi ile eşek beraber yaşıyorlardı. Keçi her zaman kendi yiyeceğini bulmak zorundaydı ama eşek çok çalıştırıldığı için her gün sahibi tarafından beslenirdi. Keçi, eşeğin her gün yüzlerce kilo yük taşıyarak çektiği zahmeti unutmuş, eşeğin sahibi tarafından beslenmesini çok kıskanıyormuş. Ben de bu çiftliğin bir üyesiyim, neden her zaman eşeğin yemi önüne geliyor da ben her gün kendi yemeğimi bulmak zorundayım diye söylenirken, uzun zamandır düşündüğü planı uygulamak için soluğu eşeğin yanında aldı. -Eşek kardeş, biliyor musun? Ben senin durumuna çok üzülüyorum, her gün durmadan yüzlerce kilo yük taşıyorsun, bir gün olsun rahat ettiğini görmedim, senin de biraz dinlenmeye ihtiyacın var. demiş. - Keçi kardeş, durumu biliyorsun. Sahibimin benden başka yüklerini taşıyacak bir hayvanı yok, o yüzden her gün çiftliğin işleri için çalışmak zorundayım. demiş. - Eşek kardeş, her şeye koşarsan tabii ki patron seni durdurmaz. Belki hasta olursan ya da ayağın tökezleyip yaralanırsan patron başka bir eşek daha alır o da size yardım eder, beraber sıra sıra çalışırsınız. demiş. Eşek, keçinin söylediklerine inanmış. Bir sabah sahibiyle beraber yük taşırken yolda ayağını hafif burkmuş, birden yükün hepsi o ayağının olduğu bölgeye gelmiş ve eşeğin ayağı kırılmış. Eşek, acı içerisinde inlerken, sahibi hemen koşup bir veteriner getirmiş. Çiftçi, yıllarca kendisine hizmet eden eşeğini çok seviyormuş. Eşeğin iyileşmesi için her şeyi yapmaya hazırmış. Veteriner, eşeği muayene etmiş, ayağının kırıldığını, bir ay boyunca keçi etiyle yapılmış çorba içerse iyileşeceğini söylemiş. Çiftçi, çok sevdiği eşek uğruna keçisinden vazgeçmiş. Her gün keçinin etiyle yapılan çorbayı eşeğe yedirmiş ve eşek iyileşmiş. Zavallı keçi, eşeğin yemini kendine almak isterken, kendisi eşeğe yem oldu."} {"url": "https://www.masaloku.net/kitap-en-iyi-dosttur", "text": "Günlerden bir gün, Ekrem ile Hatice adında iki arkadaş varmış. Hatice, kitap okumayı çok severmiş. Boş zamanlarını sürekli masal okuyarak, kitaplardan yeni bilgiler öğrenerek geçirirmiş. Hatice'nin arkadaşı Ekrem ise hiç kitap okumaz, boş zamanlarını tablet, telefon ya da bilgisayar başında oyun oynayarak harcarmış. Bir gün Ekrem doğum gününü kutlamak için Hatice'yi ve diğer arkadaşlarını davet etmiş. Arkadaşları Ekrem'e oyuncak hediye etmiş. Hatice ise Ekrem'e bir hikaye okuma kitabı almış. Nedense bu hediye Ekrem'in hiç ilgisini çekmemiş. Ekrem, Hülya'nın hediyesiyle hiç ilgilenmeden arkadaşlarıyla beraber telefon ve tablet oyunlarıyla oynamaya başlamış. Bir gün Ekrem`in bilgisayarı bozulmuş. Cem oynayacak oyun bulamadığı için çok sıkılmış. Odasında kendisine yeni bir oyuncak ararken Hatice'nin ona doğum gününde hediye ettiği hikaye kitabını bulmuş. Önce bir iki sayfa okur, sonra da sokağa oynamaya giderim demiş ama kitabı okudukça çok hoşuna gitmiş. Kitaptaki hikayelerin hepsi birbirinden güzelmiş. Ekrem, okudukça yeni yeni şeyler öğreniyormuş. Kitabı bitirince keşke daha önce bilgisayarda oyun oynamak ya da video izlemek yerine kitap okusaydım. Kitaplar oyunlardan daha güzel hem de çok eğlenceli. Bundan sonra ben de hep kitap okuyacağım demiş. Hatice de arkadaşı Ekrem`in kitap okumaya başladığını duyunca çok sevinmiş. Ona kendi kitaplarından ödünç vermiş. Bundan sonra Ekrem daha az video izleyip bilgisayar oyunu oynamış, kendisine yeni kitaplar almış ve vaktini boşa harcamamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/kivircik-sacli-kiz-ve-iyilik-masali", "text": "Ülkenin birinde bir köy varmış. Köyün çıkışında yıkılmak üzere olan çok eski bir ev varmış. Evde küçük bir kız çocuğu ile ihtiyar annesi yaşamaktaymış. Küçük kızın simsiyah, kıvırcık, upuzun belini döven saçları varmış. Yaşadığı köyde herkes ona kıvırcık saçlı kız diyormuş. Kıvırcık saçlı kız akranlarıyla oynayacağı yerde, sabahları güneş doğmadan annesiyle birlikte uyanır kuru iki lokma ekmek ısırır ve ana kız yemyeşil ağaçlarla kaplı ormana gitmek için uzunca bir yolu yürümeye başlarlarmış. Kıvırcık saçlı kız, ormana gittiğinde çok mutlu olurmuş. Annesi odun toplarken o, kuşların cıvıltılarını dinler, renk renk çiçeklerin her birinin kokusunu derince içine çekermiş. Böcekleri kovalayıp, çiçeklerle dertleşen kıvırcık saçlı kız, akşam olduğunda sırtına birkaç parça odun yükler yola koyulurmuş. Yolun sonundan ayakkabıları yırtılmış iki büklüm çok yaşlı bir nine zar zor yürümeye çalışıyormuş. Kıvırcık saçlı kızın yanında durup Kızım karnım çok aç bir lokma ekmekle bir damla suyun var mı ? diye sormuş. Küçük kız heybesini açmış annesi ile ikisine yetecek kadar olan ekmeğe ve suya bakmış. Eğer yemeğini verirse kendisi de annesi de aç kalacakmış. Yaşlı kadının gözlerine bakmış ve onun gerçekten çok aç olduğunu hissetmiş. Ekmeğini ve suyunu kadına vermiş. Boş heybesini sırtına atıp annesine yetişmek için yola koyulmuş. Ormana vardığında annesi bir köşeye oturmuş, başını ağaca yaslamış kızını bekliyormuş. Annesi; Canım kızım, ver şu ekmeği de boğazımızdan iki lokma geçsin demiş. Küçük kıvırcık saçlı kız annesine heybedeki tüm yemeği ve suyu yaşlı bir nineye verdiğini, heybesinin artık boş olduğunu söylemiş. Annesi küçük kızına hiç kızmamış. Hatta yaptığı iyilikten dolayı onunla gurur duymuş. Karınları aç olan anne kız eve dönmek için yola koyulmuşlar. Güneş, yerini hafifçe çiseleyen yağmur damlalarına bırakmış. Küçük kız, güneşe arkasını döndüğünde gök kuşağının muhteşem renkleriyle karşılaşmış. Sanki kırmızı renk maviyi, turuncu ise sarı rengi kucaklıyormuş. Küçük kıvırcık saçlı kız ve annesi evlerine vardıklarında gördükleri karşısında şaşkına dönmüşler. Eski, yıkılmak üzere olan harabe evlerinin yerinde beyaz boyalı, yepyeni, duvarları pırıl pırıl parlayan, bahçesi beyaz güllerle süslenmiş kocaman bir ev varmış. İçeriden ise mis gibi yemek kokuları geliyormuş. Sobanın üstünde kaynayan bir çorba, masanın üzerinde ise ekmek, su ve göz kamaştırıcı kocaman kızarmış bir tavuk duruyormuş. Kıvırcık saçlı kız ve annesi şaşkınlıkla olup biteni anlamaya çalışıyormuş. Küçük kızın yolda karşılaştığı yaşlı nine; içeri girmiş ve; Küçük kız; sen bana, annene ve sana ait olan ekmeği ve suyu verdin. Ben de senin bu iyiliğin karşısında sana kışın asla üşümeyeceğiniz evi ve bütün ömür yiyebileceğiniz kadar yiyecek hediye ediyorum. Her iyilik elbet bir gün karşılığını bulur güzel kızım demiş. Küçük kız ve annesi bütün ömür mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/kiymetli-tuz", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, tilkiler berber iken, kuzular tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Tıngır elek, tıngır felek demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar. Bir zamanlar bir padişah ile üç kızı varmış. Bir gün bu padişah kızlarını başına toplamış, beni ne kadar seversiniz? demiş. En büyük kız dünyalar kadar, ortanca kızı kucak kadar, küçük kızı da tuz kadar severim demiş. Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, insan hiç tuz kadar sevilir mi demiş, ardından küçük kızını muhafızlara teslim etmiş. Muhafızlar, küçük kızı kolundan tuttukları gibi zindana atmışlar. Küçük kızın zindanda yatmasına dayanamayan bir muhafız, onu gizlice zindandan çıkarıp saraydan uzaklaştırmış. Küçük kız yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir köye ulaşmış. Orada köyün zenginlerinden biri onu köle olarak evine almıi, büyümüş, çok güzel bir kız olmuş. Güzelliği ilden ile, dilden dile yayılmış, kısmet bu ya bir başka padişahın oğluyla evlenmiş. Aradan bir hayli zaman geçmiş, başından geçenleri kocasına anlatmış, babamları yemeğe çağıralım demiş. Kocası da olur demiş. Gereken hazırlıklar yapılmış, padişah babası ziyafete çağrılmış. Kızın padişah babası söylenen günde avanesiyle birlikte ziyafete gelmiş. Padişah ve beraberindekiler sofraya oturduğunda yemekler sırayla gelmeye başlamış. Ama kız, aşçısına bütün yemeklerin tuzsuz olmasını tembih etmiş. Padişah hangi yemeğe saldırdıysa eli geri gitmiş, yemeklerin hiçbirini yiyememiş. O sırada küçük kızı padişahın sofrasından ayağa fırlamış. Padişahım, duyduğuma göre sen küçük kızını seni tuz kadar seviyormuş dediği için zindanlara atmışsın demiş. Padişahın söz söylemesine fırsat vermeden işte o küçük kız benim demiş ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırdım ki kıymetimi anlayasın sözlerini eklemiş. Padişah yaptığından utanarak küçük kızının boynuna sarılmış, tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış. Ondan sonra yeni bir dönem başlamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masaloku.net/kolay-siir-karagoz-ve-hacivat", "text": "KARAGÖZ Aklımı karıştırma, ben kimseyle dargınlık falan yapmıyorum. HACİVAT Dargınlık demedim yani pek düşüncelisin! KARAGÖZ Hay hay!... Duvarın güneşi yok... Sen duvarsın... olmadı! KARAGÖZ Hakkı da boru yok, git Ali'den al! KARAGÖZ Köftehor benimle alay mı ediyorsun? Aklım göbeğim de değil ya, tabii aklım başımda! KARAGÖZ Anlayamadın mı, şiir yazıyorum. KARAGÖZ Pataklarım ha! Sen yazmıyorsun diye kıskanma! HACİVAT Kıskanmak değil efendim, sen güzel şeyler yaparsan ben de gururlanırım. KARAGÖZ Televizyondan çıktı Hacı Cavcav! En güzel şiiri yazıp gönderenlere çok para verecekler. HACİVAT Efendim, şimdi anladım. Demek ki sen öteki şiirlerle yarışacaksın! KARAGÖZ Hay hay, tömbeki şiirlere karışacağım. KARAGÖZ Her gece kalanlara bir kilo ıspanakla, iki paket muşmula veriyorlar. HACİVAT Anlaşılan şiir yazacağım diye senin olan aklın da yerinde değil... İyice saçmalamaya başladın! KARAGÖZ Köftehor, sen ne anlarsın! Modern şiir! Oğlum öğretti, bana kitaptan şiirler dinletti. KARAGÖZ Hay hay, önümde ördekler var, arkamda kazlarla hindiler var. KARAGÖZ Ben de oğluma öyle söyledim? Kitaplardan seç, altına benim adımı yazıp yolla dedim. Babacığım, sen çok güzel modern şiirler söylersin! dedi. KARAGÖZ Aklıma yazıyorum, eve gidince de aynısını söylüyorum oğlum kağıtlara yazıyor. KARAGÖZ Aklıma ne zaman gelirse, gece-gündüz yazıyorum. KARAGÖZ Amin, kimse karışmıyor. Ben de serbest yazıyorum. HACİVAT Efendim bu hece ile serbest dediğim şiir yazmakta kullanılan ölçülerdir. Oğlun anlattı mı bilmiyorum, bir de kafiye var. HACİVAT Karagöz'üm unutmadan eve yetiş de, oğlun hemen yazıp göndersin!"} {"url": "https://www.masaloku.net/komik-nasrettin-hoca-fikralari", "text": "En Komik Nasrettin Hoca Fıkraları Türkiye'nin çocuk masalları sitesinde online olarak ücretsiz okuyabilirsiniz. Günlerden bir gün, Nasrettin Hoca, eşeğine binip çarşıya erzak almaya gitmiş. Çarşıda ne bulmuşsa almış; un, buğday, şeker, tuz.. Eşyaların hepsini koca bir çuvala koymuş, çuvalı sırtladığı gibi eşeğine binip yola koyulmuş. Nasrettin Hoca, eşeğiyle yolda tıngır mıngır giderken, yolda çocuklarla karşılaşmış. Nasrettin Hoca! Nasreddin Hoca! O koca çuvalı niye sırtına almışsın? diye sormuşlar. Ne var yahu! Çarşıya gittim, eve erzak aldım. Hepsini bir çuvala koydum evime dönüyorum. demiş. İyi de Hoca, neden eşeğin sırtına yüklemedin de, kendine yük etmişsin o çuvalı. Zavallı eşek sabahtan beri beni taşıyor zaten, bu yük çuvalını da ona taşıtmaya gönlüm razı olmadı. demiş. Nasrettin Hoca'nın arkadaşları bir gün onu kızdırmak için Hoca'ya soru sormuşlar. Hoca'nın hazır cevaplığı ve sözlerindeki kıssadan hisseler arkadaşlarının pek hoşuna gidermiş. Hoca, sen mi yaş olarak büyüksün, yoksa kardeşin mi? diye sormuşlar. 'Kardeşin senden bir yaş küçük.' demişti. O günden bugüne tam bir yıl geçtiğine göre şimdi aynı yaştayız. demiş. Çocuklar, eşekten düşmedim, ben zaten eşekten inecektim. deyiverir."} {"url": "https://www.masaloku.net/konusan-organlar", "text": "Günlerden bir gün, vakit gece yarısını geçmişti. Kalp, atışlarını yavaşlatmış; akciğer soluk alıp verme hızını düşürmüştü. Beyin ise, renkli bir rüyaya başlamıştı. -Of! Diye inledi. Gözümü uyku tutmuyor. Ağzıma kadar tıka basa doluyum. İçimi sıkıntılar basıyor. -Ne oluyor orada? diye sordu. -Ne olacak, midenin gene uykusu kaçtı. Oburluğun sonu işte budur. Mide bu sözlerden alındı: -Bütün suç bende mi? Diye sızlandı. -Aldığın fazla besinlerin bana da zararı dokunuyor. Onların getirdiği maddelerle uğraşırken yorgun düşüyorum. -Kanımdaki yağların oranı gene yükseldi. Geriye zorlukla dönüyorum. Karaciğerin bu yağları düzene sokması gerekirdi. -Sen de suçu bana mı yüklüyorsun arkadaş? Dedi. -Susun artık! Diye çıkıştı. İşime engel oluyorsunuz. Ah, biraz daha temiz hava olsaydı. Bu sözler üzerine Akciğer, soluk alıp vermeyi hızlandırdı. Ama temiz hava bir türlü gelmiyordu. -Çocuklar, dedi. Birbirinizi suçlamayı bırakın. Siz görevlerinizi yerine getirdiniz. -Şu mide dostumuz da görevini yapsa iyi olacak doğrusu! Dedi. -Bu fazla yemeklerin sorumlusu mide değil! Dedi. -Kim öyleyse? -Kim olacak, sahibimiz! Biz bir insanın organlarıyız. Onun bu akşam yemeğini fazla kaçırması, sizleri böyle uykusuz bıraktı. -Ama temiz hava da yok. Oksijensiz kaldım. Hiç böyle zorluk çekmemiştim. -Gittikçe ben de kötüleşiyorum dedi. -Sahibimiz fazla yemek yediğinden hemen ağırlaştı, uykuya daldı. Her akşam yemeğinden sonra yaptığı gibi, bir gezinti yapmadı. Yatak odasının pencereleri de sıkıca kapalı duruyor. Dışarıdaki temiz hava içeriye giremiyor. -Ne yapacağız öyleyse? Bunun bir çaresi yok mu? -Onu uyandıralım, dedi. -Nasıl uyandıracağız? -Çok kolay dedi. Şimdi ben korkulu bir rüya göreceğim. Kalp hızlı hızlı atacak. Ter bezleri ter salgılayacak. Sahibimiz de uyanmak zorunda kalacak. -Yaşasın! -Susun da artık rüyaya başlayayım dedi. Bütün organlar, derin bir sessizlik içine girdiler. heyecanla fırladı. Pencereyi açtı. Balkona çıktı. Derin derin solup alıp verdi. Sonra çocuk odasına gitti. Oğlu, mışıl mışıl uyuyordu. Ne korkunç bir rüyaydı! diye mırıldandı. Bir bardak maden suyu içti. Odaları dolaştı. Galiba akşam yemeğini fazla kaçırmışım diye düşündü. Az sonra rahatlamış olarak yatağına yattı. Hemen uyudu, derin bir uykuya daldı. -Geçmiş olsun çocuklar! Dedi. Artık biz de rahat bir uyku çekebiliriz."} {"url": "https://www.masaloku.net/konuskan-kaplumbaga", "text": "Bir zamanlar bir gölün kıyısında bir kaplumbağa ve bir çift turna dostluk içerisinde beraber yaşarlarmış. Kaplumbağanın kötü bir alışkanlığı varmış, faz konuşkanmış. Turnalar, kaplumbağayı çok fazla ve gereksiz konuşmaması konusunda uyarmışlar ama kaplumbağa onları dinlemezmiş. Bir yaz ülkede kuraklık başlamış, gün geçtikçe göldeki su seviyesi azalmış. Neredeyse göl kurumak üzereymiş. Artık kaplumbağanın orada yaşaması imkansız hale gelmiş. Turnalar, kaplumbağaya başka bir ormandaki bir gölden bahsetmişler. Kaplumbağa oraya gitmeyi kabul etmiş ama çok uzak olduğu için oraya kaplumbağanın tek başına gitmesi neredeyse imkansızmış. Turnalar, konuşkan kaplumbağayı uzaktaki göle taşımak için bir plan yapmışlar. Kaplumbağaya bir sopayı ısırmasını ve konuşmamasını, ağzını asla açmamasını söylemişler. Kaplumbağa, turnaların önerisini kabul etmiş. Kaplumbağa sopayı ısınarak tutundu sonra her bir turna bir ucunu tutarak uçmaya başladılar, böylece turnalar kaplumbağayı yeni yuvasına götürmek için uçmaya başladılar. Bir köyün üzerinden uçarlarken aşağıda bir kalabalık topluluk gördüler, topluluk kendi aralarında tartışmaya girişmişlerdi. Kaplumbağa, ne tartıştıklarını çok merak ediyordu, kendini tutamayıp orada neler oluyor diye turnalara sormak isterken ağzını açtı ve aniden ağaçların üzerinden aşağı yuvarlanıverdi. Ne yazık ki kaplumbağa konuşmaması gereken yerde konuşarak kendisine zarar verdi. Turnalar tekrar gelip yardım etmek istediler ama kaplumbağanın ağzı yara olmuştu, o uzun yolu tek başına yürümek zorunda kalmıştı.. Öğüt: İlginiz ve bilginiz olmadığı konularda gereksiz konuşmamalıyız."} {"url": "https://www.masaloku.net/kotu-aliskanliklar", "text": "Bir zamanlar zengin bir tüccarın kötü alışkanlıklar edinen bir oğlu vardı. Oğlu büyüdükçe, kötü alışkanlıklarına devam ediyor, babasına endişe veriyordu. Zengin tüccar bu durumu düzeltmek için bilge bir adamdan yardım almaya karar verdi. Bilge, yaşlı bir adamın yanına giderek ondan yardım istedi. Yaşlı adam, tüccarın oğluyla tanıştı ve onunla beraber ormanda gezintiye çıktılar. Ormanda yürürken, yaşlı adam çocuğa küçük bir fidan göstererek onu çekmesini istedi. Çocuk küçük fidanı tuttuğu gibi çekti ve yürümeye devam ettiler. Yaşlı adam daha sonra çocuktan biraz daha büyük bir bitki göstererek onu çekmesini istedi. Çocuk o bitkiyi biraz daha çaba göstererek yerinden kopardı. Ormanda ilerlerken, yaşlı adam gösterdiği küçük bir çalıyı çekmesini istedi, çocuk çalıyı zor da olsa çekmeyi başardı. Biraz daha ilerledikten sonra, çocuğun çıkarmak için çok uğraşması gereken küçük bir ağaç gösterdi ve çocuk epey uğraştıktan sonra o ağacı da çekmeyi başardı. Sonunda yaşlı adam ona daha büyük bir ağaç gösterdi ve çocuktan onu çekmesini istedi. Çocuk, farklı şekillerde birkaç kez denedikten sonra bile onu çıkarmayı başaramadı. Yaşlı adam çocuğa baktı ve gülümsedi, İyi ya da kötü alışkanlıklar da böyledir dedi. Öğüt: Kötü alışkanlıklardan sistemimize yerleştikten sonra kurtulmak zordur. Kötü alışkanlıklardan erkenden kurtulmak en iyi seçimdir."} {"url": "https://www.masaloku.net/kral-ve-ayakkabilari", "text": "Bir zamanlar zengin bir ülkeyi yöneten bir kral vardı. Bir gün ülkesinin her köşesini ziyaret etmek istedi. Yollara düştü, dağ tepe demeden her köye, her kasabaya gitti. Saraya döndüğünde, kayalıklardan geçtiği için ayakları epey ağrıyordu. Sürekli yollardaki taşların ve kaya parçalarının ayağını incittiğinden şikayet ediyordu. Bu nedenle kral, adamlarına ülkesindeki tüm yollara deri döşenmesini emretti. Ülkesindeki tüm yollar deriyle kaplandığında kral rahatlıkla gezip dolaşabilecekti. Ne var ki, tüm yolları deri ile kaplamak oldukça güç idi, çok fazla inek derisi gerekiyordu. Sırf kral daha rahat yürüyebilmesi için çok para harcanacaktı. -Neden bu iş için bu kadar çok para harcayacaksınız ki? Tüm yolları deriyle kaplamak yerine sadece bir parça deri kesip kendi ayaklarınızı örterek bu sorunu çözebilirsiniz. dedi. Kraliçe'nin önerisi Kral'ın hoşuna gitti. Kraliçe'ye hak verip kendisi için deriden bir ayakkabı yaptırıp ülkesini karış karış gezmeye devam etti.. Öğüt: Dünyayı değiştiremeyiz ama kendimizi değiştirebiliriz."} {"url": "https://www.masaloku.net/kral-ve-yoksul-sekerci", "text": "Şehrin kenar mahallerinden birinde, kendi halinde yoksul bir şekerci yaşarmış. Her gün evinin mutfağında akide şekeri yapar, kentin sokaklarında onu satarmış. Yaşamlarını böyle sürdürürlermiş. Ama şekercinin karısı öyle güzelmiş ki, değil o kentte o ülkede bile ondan güzel kadın olmadığı söylenirmiş. Yoksul şekerci ve güzel karısı fakir, ama huzurlu bir hayat sürerlermiş. Çünkü paraları az olsa da birbirlerini çok sever, birbirlerini mutlu etmeye çalışırlarmış. Ama bu mutlulukları uzun sürmemiş! Bir gün şekercinin karısı bahçede çiçeklerini sularken kralın adamları sokaktan geçiyorlarmış. Güzeller güzeli kadını görünce gözlerine inanamamışlar. Derhal saraya dönüp efendilerinin huzuruna çıkmışlar. Haşmetmeap! Bu kentte, yoksul bir mahallenin en yoksul evinde yaşayan ay parçası gibi bir kadın var. Böylesine güzel bir kadın ancak sizin eşiniz olabilir. Emir verin size getirelim, onun güzelliğine ancak siz layıksınız. Kral tabii ki bu fikri çok beğenmiş. Derhal adamlarına, kadını saraya getirmelerini emretmiş. Biraz sonra güzel kadını saraya getirmişler. Kral kadının anlatılamaz güzelliğine vurulmuş. Kalbinin bütün varlığıyla kadına aşık olmuş. Ama kralın kadına aşık olması, onun kalbini kazanmasına yetmiyormuş. O kimseyle konuşmuyor, bütün gün mahzun bir şekilde bahçede oturuyor, ya da kederle pencerelerden dışarıyı seyrediyormuş. Kral kadını eğlendirmek için ziyafetler düzenliyor, tiyatrocuları ve soytarılarını çağırıyor, ama sarayda kimse evinden zorla koparılan bu yoksul kadının birazcık gülümsediğini bile görmüyormuş. Kadın, kocasının sesini tanımış. Pencereye koşmuş. Gülümsemesi bir güneş gibi sarayın salonunu aydınlatıvermiş. Adamları krala sevgili gözdesinin yoksul bir şekerciyi görünce güldüğünü müjdelemişler. Kral şekerciyi huzuruna getirtmiş. O gülümsemeyi görebilmek, güzel kadına kendini sevdirmek için her şeyi yapabilirmiş. Kral yoksul şekercinin elbisesini giyip sokağa çıkmış. Ama kadın kralı tanımış ve planını da anlamış. Nöbetçileri çağırarak sarayın dışında bağırıp herkesi rahatsız eden o adamı derhal uzaklaştırmalarını, sadece kentten değil, bütün ülkeden kovmalarını emretmiş. Kral, ben sizin kralınızım aptallar, ne yapıyorsunuz! diye bağırıyormuş, ama ne fayda! Nöbetçiler krallarını tanımamışlar. Şekercinin karısı, kral elbiselerini giyen kocasını yanına alarak tahta oturmuş. Kimse kralın değiştiğini anlamamış. Hatta insanlar seviniyorlarmış bile. Çünkü eski zalim kral bir günde değişmiş, iyi kalpli oluvermiş. Yoksul şekerci o ülkeyi güzel karısıyla birlikte çok güzel yönetiyormuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kucuk-coban", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak ülkelerin birinde, yemyeşil ağaçların arasında yaşayan, doğa sever ve hayvanlarıyla oldukça ilgili olan küçük bir çoban yaşarmış. Bu çoban oldukça da zekiymiş. Kendisine yöneltilen her soruya anında doğru cevap vererek herkesi kendine hayran bırakırmış.Günlerden bir gün bu küçük çobanın ünü kralın kulağına gitmiş. Kral derhal küçük çobanın huzuruna getirilmesini emretmiş. Küçük çoban,kralın kendisini çağırdığını duyunca çok heyecanlanmış. Hemen telaşla hazırlanarak kralın huzuruna çıkartılmış. Kral, küçük çobana karşısına alarak; Heyy zeki çocuk! Sana üç tane soru soracağım eğer bunları doğru cevaplarsan seni saraya yanıma alacağım, divan üyesi yapacağım, ülke hakkındaki önemli meselelerde görevli olan istişare kuruluna dahil edeceğim. Sarayda yatıp kalkacaksın, her türlü hizmetin burada hizmetçiler tarafından karşılanacak. Lakin bu üç sualde birini dahi bilemezsen hakkını kaybedeceksin. Kabul mü? diye sormuş. Sevgili kralım, nasıl arzu edersiniz. Sorularınızı bekliyorum. demiş. Kral sormuş; Yer yüzündeki hangi denizde kaç damla su vardır, onu nasıl öğrenebiliriz? diye sormuş. Küçük çoban: Sevgili kralım bunu hesaplayabilmek için denizleri besleyen kaynakları ve bulutları kontrol altına almak lazım. Bulutlardan sürekli yağmur damlaları denizlere dökülür, derelerden de oluk oluk sular her gün denizlere akar. Bu kaynakları kontrol altına almadan denizlerdeki damlacıkları sayamayız. demiş. Evrendeki sonsuzluğun süresi ne kadardır? diye sormuş. Kafdağı'nın yükseklik mesafesi 1 saat, derinliği 1 saat, genişliği de 1 saattir. İşte bu da demek oluyor ki Anka Kuşu her yüz yılda bir Kafdağı'na ulaşır ve dağı gagalamaya başlar. Kafdağı'nı gagalayıp bitirdiği zaman tam olarak 1 saniye geçmiş demektir. Böylece sonsuzluğun 1 saniyesi geride kalmış olur. diye cevap vermiş. Küçük çobanın bu cevabından sonra kral üçüncü soruya geçmiş. Zeki çoban! Söyle bakalım; Gökyüzünde kaç yıldız var? diye sormuş. Sevgili kralım, bana boş bir beyaz kağıt parçası verin, yalnız çok büyük olsun. Bir de bir kalem rica edeceğim. demiş. Kalem ve kağıdı temin ettikten sonra başlamış beyaz kağıdın üzerine noktalar koymaya.. O kadar çok nokta çizmiş ki bunları saymak mümkün değilmiş. Kim saymaya başlamışsa bir süre sonra birbirine karıştırarak pes etmiş. Çocuk krala dönerek, Burada ne kadar çok nokta varsa işte gökyüzünde de o kadar yıldız var, saymak size kalmış. demiş. Küçük çoban. Kral bu cevaplardan sonra sonucu açıklamış. Aferin zeki çocuk! Üç soruyu doğru cevapladın. Seni divan üyesi yapacağım, ülke ile ilgili önemli kararların alındığı istişare kurulunda da görev alacaksın. demiş. Kral ve küçük çoban ülkeyi beraber yönetmeye başlayıp, yaşayıp gitmişler.."} {"url": "https://www.masaloku.net/kucuk-deniz-kizi", "text": "Küçük deniz kızının masalını okudunuz mu çocuklar? Henüz okumadıysanız gelin beraber okuyalım.. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanların birinde, büyük bir denizin altında güzel mi güzel bir ülke varmış. Bu ülkeyi yöneten kralın altı kızı varmış. Genç prenseslerin anneleri öldüğü için onları büyük anneleri büyütmüş. İçlerinde en güzeli en küçükleri olanıymış. Sarı sarı saçları bukle, bukle omuzlarına kadar uzanıyormuş. - Niye geldiğini biliyorum. Prense yakın olmak için insan olmak istiyorsun. Bunun bir bedeli olduğunu da biliyor musun? - Bilmiyorum ama ne istersen yapmaya hazırım. demiş. Su cadısı da ona: - O çok güzel şarkılar söyleyen güzel sesini istiyorum. O zaman işte seni çok güzel bir genç kıza dönüştürürüm. Yalnız prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve seninle evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşür ve yok olursun. Küçük deniz kızı hiç düşünmeden su cadısının söylediklerini ne pahasına olursa olsun kabul etmiş. Su cadısı birkaç büyülü ilacı içmesi için ona vermiş. Küçük deniz kızı ilaçları içip prensin karşısına çıktığında prens hiç konuşmayan güzeller güzeli bu kızdan çok hoşlanmış ve artık onsuz yapamayacağına karar vermiş. Ama küçük deniz kızına bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Bu arada prensin anne ve babası prense evlenmesi için ısrar edip duruyorlarmış. Sonunda prens başka bir ülkede olan prensesi görmeye ikna olmuş. Yanında küçük deniz kızını da götürmüş. Gittiği ülkedeki prensesi görünce ondan çok etkilenmiş ve evlenmek istemiş. Düğünleri olmuş. Küçük deniz kızı çok acı çekiyormuş. Herkes çok mutlu, coşkulu bir tek küçük deniz kızı sessiz ve çok üzgünmüş. - Saçlarımızı su cadısını verdik. Bunun karşılığında da bu elmayı aldık. Bu büyülü elmayı bu gece prensin yedirirsen kurtulacaksın. Büyü bozulacak. demişler. Ama küçük deniz kızı prensi o kadar çok seviyormuş ki ona zarar vermesine ve bunu yapmasına imkan yokmuş. Küçük deniz kızı güneş doğduğunda kendini sulara bırakmış ve sonsuza kadar bir deniz köpüğü olarak yaşamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/kucuk-prens", "text": "Dünya klasikleri arasında yer alan Küçük Prens'in özetini sizlere sunacağız. Keyifki okumalar dileriz.. Yerimden sıçradım. Şimşek çarpmışa dönmüştüm. Gözlerimi ovuşturdum ve dikkatle etrafıma baktım. Ne gördüm dersiniz? Şaşılacak derecede küçük bir erkek çocuğu gözlerini dikmiş, ciddi ciddi bana bakıyordu. Gördüğünüz bu resmi sonradan yaptım. Onun çizebildiğim en iyi resmiydi. Ama kesinlikle gerçeğinin yarısı kadar bile güzel olmadığını söylemeliyim. Tabii ki bu benim suçum değil. Altı yaşımdayken büyükler yüzünden resim kariyerime son vermek zorunda kalmış, boa yılanını dıştan ve içten gösteren resimler dışında hiçbir şey çizmeyi öğrenememiştim. Nereden geldiğini öğrenmem oldukça uzun sürdü. Bana bu kadar çok soru soran küçük prens, benimkileri hiç duymuyordu. Neyse ki sorduğu soruların cevaplarını biliyordum. Şu saçma dünyada oradan oraya dolaşmak işe yaramıştı. Ona uçabildiğimi söylemekten de gurur duymuştum doğrusu. Bunun üzerine Ne? Yani gökten mi düştün? diye haykırdı. Ah ne eğlenceli. Sonra da kahkahalarla gülmeye başladı küçük prens. Bu çok canımı sıkmıştı. Talihsizliğimle alay edilmesinden pek hoşlanmam. Bir şey yakaladığımı anlamıştım ve hemen onu sorguya çektim. Ama soruma cevap vermedi. Kibarca başını salladı. Bir yandan da bakışlarıyla uçağımı inceliyordu. Gözleri daldı. Uzun bir süre sonra cebinden çizdiğim koyun resmini çıkararak bu yeni hazinesini incelemeye koyuldu. Bu ' başka bir gezegen' konusunda bana kesin bir cevap vermemesinin merakımı nasıl artırdığını tahmin edebilirsiniz. Tabii ki ben de daha fazlasını öğrenmeye çalıştım. Geldiği gezegen bir evden daha büyük değildi. Ama aslında bu beni pek de şaşırtmadı. Dünya, Jüpiter, Mars ve Venüs gibi büyük gezegenlerin haricinde isimsiz yüzlerce gezegen olduğunu biliyordum. Bu gezegenlerin bazıları öyle küçüktür ki, onları teleskopla bile fark etmek güçtür. Gökbilimciler bunlardan birini keşfettiklerinde, ona isim yerine bir numara verirler. Örneğin, ' Asteroid 325' derler ona. Küçük prensin geldiği gezegenin Asteroid B-612 olduğunu zannediyorum. Böyle düşünmek için iyi nedenlerim var. Bu asteroid yalnızca bir kez, bir Türk gökbilimci tarafından 1909 yılında görüldü. Gökbilimci bu keşfini bir Uluslararası Astronomi Kongresi'nde açıkladı. Ama tuhaf giysileri yüzünden kimse ona inanmadı. Büyükler böyledir işte. Asteroid-B-612 hakkındaki bu açıklamaları sadece büyükler için yapıyorum. Onlar şekillerden hoşlanırlar. Onlara yeni tanıştığınız bir arkadaştan bahsetseniz, asla en önemli soruları sormazlar. Size arkadaşınızın sesinin nasıl olduğunu, hangi oyunları tercih ettiğini, ya da kelebek koleksiyonu yapıp yapmadığını hiçbir zaman sormazlar. Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Babası kaç lira kazanıyor? gibi şeyler sorarlar. Ancak bunları bildiklerinde onu tanımaya başladıklarını düşünürler. Onlara Pembe tuğlalardan yapılmış bir ev gördüm, pencerelerinin kenarında sardunyalar, çatısında güvercinler vardı diyecek olsanız, böyle bir evi hayal edemezler. Onlara Yüz bin dolar değerinde bir ev gördüm demeniz gerekir. O zaman Ah, ne kadar güzel bir ev ! diyeceklerdir. İşte böyle. Bu yüzden de onlara Küçük prens çok güzeldi, kahkaha atıyordu ve bir koyun istemişti. İşte bunlar onun var olduğunun kanıtıdır deseniz, omuzlarını silkecek ve size çocuk muamelesi yapacaklardır. Ama Onun geldiği gezegen Asteroid B-612 derseniz, size inanacaklar ve sorular sormaya başlayacaklardır. Onlar böyle işte. Bu zayıflıklarından yararlanmak doğru olmaz. Çocukların yetişkinlere karşı daima anlayışlı olmaları gerekir. Her gezegende olduğu gibi, küçük prensin gezegeninde de yararlı ve zararlı bitkiler vardı anlaşılan. Yararlı tohumları yararlı bitkiler, zararlı tohumları ise zararlı bitkiler meydana getiriyordu. Ama tohumlar görünmezdirler. Toprağın derinliklerinde uyurlar. Sonra bir gün bir tanesi uyanmaya karar verir. Önce ürkek ürkek gerinir. Sonra yüzünü güneşe çevirmiş sevimli bir filiz olarak çıkar ortaya. Bu haliyle tamamen zararsızdır. Eğer bu bir turp filizi ya da gül fidanıysa, dilediği gibi büyümesine izin verilir. Yok eğer yabani bir bitkiyse, derhal sökülmelidir. İşte küçük prensin gezegeninde de böyle zararlı tohumlar vardı. Bunlar baobap tohumlarıydı. Küçük gezegenin her yerini istila etmişlerdi. Eğer bir baobap filizini zamanında sökmezseniz, ondan bir daha asla kurtulamazsınız. Gezegenin her yerini kaplar. Kökleri toprağın derinliklerine doğru ilerler. Eğer gezegeniniz çok küçükse ve baobaplar da fazlaysa, o zaman gezegen patlayabilir. Peki sen mutsuz muydun? diye sormuş, ama yanıt alamamıştım senden. Beşinci gün, küçük prensin yaşamıyla ilgili yeni bir sırrı daha keşfettim. Bu yine çizdiğim koyun sayesinde olmuştu. Sanki bu konuyu uzun süre düşünüp taşınmış gibi, aniden bana Koyunlar çalıları yiyorlar, peki çiçekleri de yerler mi? diye sordu. Bunun cevabını bilmiyordum. Uçağın motorunda sıkışıp kalmış bir cıvatayı sökmekle meşguldüm. Uçağın bozulması canımı giderek daha fazla sıkmaya başlamıştı. İçme suyum hızla azalıyordu ve ben durumun daha da kötüleşmesinden korkmaya başlamıştım. Beni elimde çekiç, parmaklarım motorun yağından simsiyah olmuş bir halde o çirkin şeyin üzerine eğilmiş gören küçük dostum: İşte şimdi tam da büyükler gibi konuştun dedi. Yıldızlar çok güzel... Çünkü içlerinden birinde, şu an göremediğim bir çiçek yaşıyor dedi. Elbette dedim. Sessizce ay ışığının altındaki kum tepeciklerini izledim. Çok de çok güzel dedi sonra. Gerçekten güzeldi. Çölleri hep sevmişimdir. Bir kum tepeciğinin üstüne oturursun. Hiçbir şey görmezsin. Hiçbir şey işitmezsin. Sadece çölün o sessiz, gizemli ışıltısını hissedersin. Benimle aynı fikirde olmana çok sevindim dedi küçük prens. Şimdi daha da narindi sanki. Kandilleri çok dikkatli korumalıyız. Şiddetli bir rüzgar onları söndürebilir.Böylece yürümeye devam ettim ve gün ağarırken kuyuyu buldum. Bulduğumuz kuyu Sahara Çölünün bilinen kuyularından değildi. Sahara Çölü'ndeki kuyular kumda açılmış çukurlardan ibarettir. Ama bizim bulduğumuz kuyu kasabalardaki kuyulardandı. Oysa etrafta kasaba filan yoktu. Düş gördüğümü sandım. Ne kadar garip dedim küçük prense, her şey hazır durumda. Makara, kova, ip, hepsi hazır. Güldü. Makarayı çevirmeye koyuldu. Uzun süredir çalışmamaktan paslanmış olan makara, inlemeye başladı. Duyuyor musun? dedi küçük prens. Kuyuyu uyandırdık. O da şarkı söylemeye başladı... Onun yorulmasını istemiyordu. Bana bırak dedim. Kovayı ağır ağır çektim ve kuyunun kenarına bıraktım. Kovanın içindeki su hala titriyordu ve makaranın sesini hem kulaklarımda, hem de titreyen suda duyabiliyordum. Güneşin titrek ışıltılarını görebiliyordum. İşte şimdi onun ne aradığını anlamıştım! Kovayı dudaklarına dayadım. İçerken gözleri kapalıydı. Bir bayram şekeri kadar tatlıydı bu su. Diğer besinlerin hepsinden farklıydı. Yıldızların altında yapılan bir yürüyüşten, makaranın şarkısından ve kollarımın emeğinden dünyaya gelmişti. Kalbe faydalıydı. Bir armağandı sanki. Küçük bir çocukken Noel'de aldığım hediyenin güzelliği Noel ağacının ışıltısından, kutlamanın müziğinden, gülümseyen yüzlerin sıcaklığından gelirdi. Beklenmedik bir şey olacağını hissedebiliyordum. Onu bir çocuk gibi kollarımda sımsıkı tutuyordum. Ama o sanki ellerimden bir uçuruma doğru kayıyordu ve ben bunu engelleyemiyordum... Bakışları ciddiydi ve uzaklarda kaybolup gidiyordu. Bana verdiğin koyun yanımda. Kutusu da yanımda. Ve ağızlığı da... dedi. Buruk bir gülümseme yayıldı yüzüne. Uzun bir süre öylece bekledim. Vücut ısısının giderek arttığını hissediyordum. Küçük dostum benim, sen korkmuşsun... Elbette korkmuştu! Ama yavaşça güldü. Bu gece çok daha fazla korkacağım dedi. Bir kez daha, içimde onarılmaz bir acı duydum. Bu gülüşü bir kez daha duyamayacağımı düşünmek bile istemiyordum. Buna dayanamazdım. Gülüşü, çölün ortasında bir su kaynağı gibiydi benim için. Küçük prens, gülüşünü tekrar duymak istiyorum dedim. Ama o bana : Bu gece, Dünyaya ineli tam bir yıl oluyor. Gezegenim, geçen yıl Dünyaya indiğim yerin tam üstünde olacak bu gece. dedi. Küçük prens, lütfen bunun sadece kötü bir rüya olduğunu söyle bana dedim, şu yılan hikayesinin gezegenine geri döneceğinin... Ama sorumu yanıtlamadı küçük prens. Onun yerine bana: En önemli şeyi gözler göremez dedi. Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde benim yaşadığımı ve orada gülüyor olduğumu bileceksin. Bu yüzden sana sanki bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Bütün dünyada yalnızca senin gülen yıldızların olacak. Ve bunu söyledikten sonra yine güldü. Ve üzüntün geçtiğinde çünkü zaman bütün acıları iyileştirir- beni tanıdığına memnun olacaksın. Daima benim dostum olarak kalacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksın... Gökyüzüne bakarken güldüğünü gören arkadaşların buna çok şaşıracaklar. Sen de onlara; Ah, evet, yıldızlar beni hap güldürürler diyeceksin. Onlar da senin deli olduğunu düşünecekler. Görüyorsun, sana ne kadar kötü bir oyun oynadım... Ve bir kez daha güldü. Ah! Buradasın... dedi. Ama sesi hala telaşlıydı. Gelmemeliydin. Üzüleceksin. Öldüğümü sanacaksın, ama gerçekte ölmüş olmayacağım. Sustum. Bir parça cesareti kırılmıştı. Son bir gayretle; Biliyorsun, çok güzel olacak. Yıldızlara ben de bakacağım. Bütün yıldızlar paslanmış makaraları olan birer kuyu olacak benim için. Hepsi bana içecek su verecekler dedi. Hiçbir şey demedim. Ben de oturdum. Daha fazla ayakta duramamıştım. İşte... dedi, Hepsi bu... Biraz tereddütten sonra ayağa kalktı. Ben hareket edemedim. Ayak bileğinin çevresinde sarı bir ışık vardı, başka hiçbir şey yoktu. Bir an hareketsiz durdu. Hiç bağırmadı. Bir ağaç gibi, yavaşça düştü yere. Yer kum olduğu için, düşerken en ufak bir ses bile çıkmamıştı. O günden bu yana tam altı yıl geçti. Bu hikayeyi daha önce kimseye anlatmamıştım. Uçağımı onarıp geri döndüğümde, çevremdekiler hayatta olduğum için çok sevinmişlerdi. Bense üzgündüm ve onlara yorgun olduğumu söylemiştim. Şimdi acımın bir kısmı dinmiş durumda. Yani tamamen değil. Gezegenine geri döndüğünden eminim, çünkü gün ağarırken bedenini hiçbir yerde bulamamıştım. O kadar da ağır bir vücut değildi onunki. Şimdiyse, geceleri yıldızları dinliyorum. Sanki beş yüz milyon tane küçük zil, oradan bana gülüyor. Bazen kendi kendime: Kesinlikle yememiştir! Küçük prens çiçeği her gece camdan korunağıyla kapatmış, koyunu da dikkatle izlemiştir diyorum. Böyle düşününce mutlu oluyorum. Ve bütün yıldızlar bana gülüyorlar. Ama sonra: Herkes zaman zaman dalgın olabilir. Ya küçük prens bir gece camdan korunağı çiçeğin üstüne geçirmeyi unutursa ve koyun da sessizce yerinden çıkarsa... diye düşünüyorum. O zaman benim küçük zillerim kahkaha yerine gözyaşlarına boğuluyorlar. Benim için bu, dünyanın en güzel ve en hüzünlü manzara resmi. Bir önceki resme çok benziyor ama unutmamanız için bir kez daha çiziyorum. Küçük prensin Dünyaya indiği ve ayrıldığı yer işte burası."} {"url": "https://www.masaloku.net/kugu-cifti-ve-kaplumbaga", "text": "Bir zamanlar, bir gölün kenarında bir kaplumbağa ile bir çift kuğu dostça yaşarlardı. Kaplumbağa ve kuğular boş vakitlerini birlikte geçirerek birbirlerine hikayeler anlatıyorlardı, gölde su içmeye gelen diğer hayvanlarla ilgili dedikodu yapıyorlardı. Özellikle kaplumbağa konuşmayı çok severdi, her zaman konuşacak, söyleyecek bir şeyleri vardı. Bir yıl hava kurak geçti, yağmurlar yağmadı ve göl kurmaya başladı. Kuğular kaygılandı. Nihayet yaz aylarının susuz geçmesiyle göl tamamen kurudu. Susuz gölde kuğular yaşayamazlardı, acilen bir göl bulmalılardı. Bu duruma kaplumbağa dostları da çok üzülüyordu çünkü kuğular onun en iyi dostlarıydı. Kuğular ümitsizlik içerisindeyken, onlara; uzun ve güçlü kanatlarınız var, onlar sayesinde her yere kolaylıkla uçabilir, bol miktarda suyu bulunan bir göl bulabilirsiniz demişti. Böyle bir göl bulduklarında, üçü de oraya taşınabileceklerdi. Kuğular bu öneriyi kabul etti ve uçtular. Birkaç saatlik uçuştan sonra mükemmel bir göl buldular. Hemen bu güzel haberi kaplumbağaya verdiler. Ama şimdi başka bir sorun ortaya çıktı: Yeni göl kaplumbağanın yürüyerek gidemeyeceği kadar uzaktı. Kaplumbağa oraya nasıl gidebilirdi? Kuğular da bu güzel ve konuşkan arkadaşlarını geride bırakmak istemediler. Kaplumbağa bir süre düşündü ve başka bir plan yaptı. Kuğulardan gagalarının içinde tutabilecekleri güçlü bir sopa bulmalarını istedi. Kaplumbağa ağzıyla sopaya asılacaktı, kuğular da onunla birlikte yeni göle uçacaklardı. Kuğular, bu fikirden hoşlandı, ancak kaplumbağanın kendini tutamayarak, konuşmaya başlayıp düşebileceğinden endişe ettiler. Kuğular, kaplumbağanın dediği gibi yaptılar. Güçlü bir sopa buldular ve her kuğu bir ucunu gagasında tuttular. Kaplumbağa ağzıyla ortada kaldı ve üçü de göle doğru uçtular. Kaplumbağanın başına gelen en heyecan verici şeydi. Dünyaya ilk defa bu kadar yüksekten bakıyordu. Her gördüğüne hayret ediyordu, bir şeyler söylemek için can atıyordu, ama sakin kalması gerektiğini biliyordu. Nihayet kuğuların bulduğu göle ulaştılar. Bol ve masmavi suyla dolu göl geniş bir alanı kaplıyordu, maviliği, güzelliği görülmeye değerdi. Kaplumbağa heyecanla; 'Bu ne güzel bir göl!' der demez, konuşmaması gerektiğini hatırladı ama çok geç olmuştu. Kaplumbağanın ağzı bastondan kaydı ve zavallı kaplumbağa gökyüzünden aşağı, kayalara doğru düştü. Kuğular, sevimli arkadaşlarının hazin sonunu görürken çok üzüldüler ama yapacakları bir şey yoktu. Kaplumbağa ne zaman konuşması gerektiğini öğrendi ama geç oldu. Geldik masalımızın sonuna.. Diğer masalları okumayı unutmayın."} {"url": "https://www.masaloku.net/kulkedisi-masali", "text": "Bir zamanlar, güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş. Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar. Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona Külkedisi adını takmışlar. Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens'in evlenmek istediğini biliyormuş. 'Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?' diye düşünmüşler. İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi'nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de! Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve için için ağlamaya başlamış. Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi? diye sormuş bir kadın sesi. Ben de baloya gitmek istiyordum, demiş hıçkırarak Külkedisi. Gideceksin öyleyse, demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış. Güzel bir kadın duruyormuş yanı başında. Ben senin peri annenim, demiş kadın. Şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir bal kabağı getir hemen! Külkedisi bir bal kabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, bal kabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş. Şimdi de altı fare... Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş. Bir sıçan... Onu da arabacı yapmış. külkedisiVe altı kertenkele... Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş. Nihayet Külkedisi'ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi'nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş. O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan hanımlar onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar. Prens ise götür görmez ona aşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş. Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış. Gitme! diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş. O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş. Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerinde bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam, demiş. Derken Külkedisi'nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler, olmamış. Ayaklarına girmemiş bile. Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş. Hanımefendi, demiş Prens Külkedisi'ne, bir de siz deneseniz? O mu deneyecek? Ne münasebet! diye haykırmış üvey kardeşler. Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi'nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi'nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi'ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi Prens'in teklifini tabii ki kabul etmiş. Prens külkedisinin evine geldiğinde külkedisi neden o ayakkabı benim demiyor."} {"url": "https://www.masaloku.net/kumbara-masali", "text": "Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede baykuş biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir kumbara varmış. Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyor, bu da onu çok mutlu ediyormuş. Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlarmış fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyormuş. Çünkü aşağıdaki konuşmaları duyamayacak kadar yüksekte imiş. Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirmiş. Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmış. Bir süre sonra patt... diye bir ses duyulmuş, baykuş kumbara paramparça yerde yatıyormuş. Tabi içinden fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyorlarmış. Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken baykuş kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyormuş. Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler çocuklar. Umarız yeni kumbaranın başına aynı şeyler gelmez."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurabiye-hirsizi", "text": "Sevgili çocuklar, Kurabiye hırsızının hikayesini dikkatlice okumanızı ve bu hikayeden dersler çıkarmanızı umuyorum. Keyifli okumalar.. Günlerden bir gün, gecelerden bir gece, kadının biri havaalanında uçağının kalkmasını bekliyordu. Uçağının kalkmasına daha epeyce zaman vardı. Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp kendisine oturacak bir yer buldu. Elindeki kitabı okumaya başladı, bir müddet kitap okuduktan sonra yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde aralarında duran kurabiye paketinden birer kurabiye aldığını fark etti; ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabını okuyup kurabiyesini yerken, bir taraftan da gözü saatteydi. Kurabiye hırsızı kurabiyeleri yavaş tüketirken, kadının kulağı da saat tiktaklarındaydı; ama tiktaklar sinirlenmesini yine de engellemiyordu. Kendi kendine düşünüyordu; Kibar bir insan olmasaydım, şu adamın gözünü morartırdım! Her kurabiyeye uzandığında, adam da elini uzatıyordu. Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca, Bakalım şimdi ne yapacak? dedi kendi kendine. Adam yüzünden asabi bir gülümsemeyle son kurabiyeye uzandı ve kurabiyeyi ikiye böldü. Kadın kurabiyeyi adamın elinden kapar gibi aldı ve, aman Tanrım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam; üstelik bir teşekkür bile etmiyor! diye düşündü. Hayatında bu kadar sinirlendiğini anımsamıyordu. Uçağın kalkacağı anons edilince, derin bir nefes aldı ve rahatladı. Eşyalarını topladı ve çıkış kapısına yürüdü. Kurabiye hırsızına dönüp bakmadı bile. Uçağa bindi ve rahat koltuğuna oturdu. Daha sonra kitabını almak üzere çantasına uzandı. Bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de onundu ve benimle her bir kurabiyesini paylaştı! Üzüntüyle, özür dilemek için çok geç kaldığını anladı. Kaba ve cüretkar olan kurabiye hırsızı kendisiydi. vallaha okumadım ama güzele benziyor !!!"} {"url": "https://www.masaloku.net/kurbaga-ile-maymun", "text": "Yeşillik bir adada maymunlar yaşardı. Bu maymunların Kerdan isimli bir padişahları vardı. Kerdan yıllarca hükümdarlık yaptıktan sonra artık iyice yaşlanmış, devlet işlerini göremez olmuştu. Bunun üzerine yerine birisini tayin edip kendisi istirahate çekildi. Kerdan'ın emeklilik yaşadığı yer, sanki cennetten bir köşe idi. Meyvesi, suyu bol, tabiatı harika bir yerdi. Kerdan burada gezinirken bir gölün kenarına oturdu. Orada bulunan incir ağacından bir incir koparıp yemeye başladı. Derken incirlerden birini yanlışlıkla göle düşürdü. İncirin göle düştüğünde çıkardığı cum sesi Kerdan'ın çok hoşuna gitti. Bunun üzerine ağaçtan kopardığı incirlerden birini yerken diğerini göle atmaya başladı. Böylece göle düşen incir sesiyle eğleniyordu. Gölde yaşayan kurbağalardan biri, maymunun incirleri kendisine attığını zannedip göle düşen incirleri bir bir yemeye başladı. Karnını bir güzel doyurduktan sonra yaptığı iyilikten dolayı gölden çıkıp maymuna teşekkür etti. Kurbağanın bu saflığı Kerdan'ın çok hoşuna gitti. Onunla sohbet etmeye başladı. Kerdan kurbağaya dostluğun öneminden, iyi bir dostun hangi vasıfları taşıması gerektiğinden, akılsız dostun akıllı düşmandan daha faydalı olduğundan bahsetti, dostlukla ilgili hikayeler anlattı. Kurbağa Kerdan'dan çok etkilendi. O'nun zekasına, bilgeliğine hayran kaldı. Onunla dost olmayı istediğini belirtti. Zaten yalnız olan ve canı sıkılan Kerdan da bu teklifi kabul etti. Böylece ikisi sıkı bir dost oldular. Maymun ile kurbağa birlikte o kadar çok vakit geçirmeye başladılar ki, kurbağa ailesini ve çoluk çocuğunu unuttu. Günlerce onların yanına gitmedi, hallerini sormadı. Kurbağanın zavallı karısı, kocasının bu durumunu haber alınca perişan oldu. Yakınları bu duruma bir çare bulmak için düşünmeye başladılar. Nihayet maymunun öldürülmesine karar verdiler. Bunun için bir hile düşündüler. Buna göre önce kurbağanın karısı yalancıktan hastalandı. Yakınları kurbağanın yanına giderek karısının ölüm döşeğinde olduğunu, hiç olmazsa son bir defa onu görmesini söylediler. Dostu olan maymun da onay verince kurbağa hemen karısının yanına gitti. Çocukları uzun zaman sonra babalarını görünce hasretle sarıldılar, etrafında oynaşıp gülüştüler. Kurbağa da onları özlemiş olmaktan gözyaşlarını tutamadı, evlatlarına sarıldı. Sonra karısının hastalığını sordu. Yakınları Karının hastalığının sadece bir tek devası var. O da maymun kalbidir. Eğer bir maymunun kalbi çıkarılıp ta kanı içirilirse hemen iyileşir dediler. Kurbağa Ben maymun yüreğini nerden bulayım? diye söylenirken aklına Kerdan geldi. Ancak dostuna kıymaya hiç yanaşmadı. Yakınlarından akıllı bir kocakarı ona öyle bir dil döktü ki kurbağa itiraz edemedi. Ben onu bir şekilde buraya getiririm, gerisi sizin bileceğiniz iş, benden bu kadar diyerek Kerdan'ın yanına gitti. Kerdan kurbağayı görünce karısının durumunu sordu. Kurbağa Karım çok hasta, onun yanından ayrılmamam gerekir, bana ihtiyacı var. Ancak benim de senin dostluğuna ihtiyacım var, ben de sensiz yapamam, ne olur benimle gel! dedi. Ondan başka dostu olmayan maymun bu teklifi kabul etti. Ancak kurbağanın yaşadığı yer başka bir ada olduğu için yüzme bilmeyen maymun oraya nasıl gideceğini sordu. Kurbağa da Ben seni sırtımda taşırım dedi. Bunun üzerine yola koyuldular. Kurbağa, sırtında maymun olduğu halde güç bela yüzüyordu. Gölde yüzerlerken kurbağanın durgunluğu, dalıp dalıp gitmesi maymunun gözünden kaçmadı. Bir kaç defa bunun sebebini sorduysa da kurbağa geçiştirdi. Ancak bu Kerdan'ın içine bir şüphe düştü. Bu sefer dostu kurbağaya ne olup bittiğini sordu ve cevabını kesinlikle öğrenmek istediğini belirtti. Kurbağa olup biten her şeyi anlattı. Ancak köye vardıklarında kendisini koruyacağını, niyetinin sadece dostundan ayrılmamak olduğunu söyleyerek hayatını garanti etti. Akıllı maymun kurbağanın bu sözlerine inanmış göründü. Fakat kurbağa adasına giderse geri dönemeyeceğini düşündü. Çünkü yüzme bilmiyordu. Bunun üzerine kurbağaya Sevgili dostum, kadınların bu hastalığını biz de biliriz. Kalbimiz de o hastalığın devasıdır. Yalnız sizin düşündüğünüzün aksine kalbimiz yerinden çıkarılırsa biz ölmeyiz. Kendi elimizle çıkarıp hastaya veririz. Bizim için kalbin olup olmaması fark etmez. Ancak yola çıkmadan önce ağırlık olmasın diye kalbimi göl kenarında bırakmıştım. Önce geri dönüp onu alalım, sonra size gidelim. dedi. Kurbağa bu duruma çok sevindi. Hem karısı kurtulacak, hem de en sevdiği dostu ölmeyecekti. Gölün kenarına geldiklerinde Kerdan ayaklarını yere basar basmaz bir ağacın tepesine zıpladı. Kurbağa Haydi! Kalbini al da gidelim. deyince ona şöyle cevap verdi: Benim kalbim makine midir ki istediğim zaman takıp çıkarayım! Ben o sözleri kendimi kurtarmak için söyledim. Haydi işine git. Bana senin gibi dost lazım değil! Bu sözler üzerine kurbağa yalvarıp yakardı. Artık karısının hastalığını bile düşünmediğini, sadece onun dostluğunu istediğini söyledi. Ama Kerdan bir tuzağa iki defa düşmenin eşeklerin işi olduğunu söyleyerek kurbağanın yalvarmalarına aldırmadı. Kurbağa da dostunu kaybetmenin üzüntüsüyle evine döndü."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurbaga-prens-masali", "text": "- Topum gitti! diyerek ağlamaya başlamış. Tam o sırada göl kenarındaki küçük bir kurbağa prensese: - Benimle arkadaş olursan, yemeğini paylaşır ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen sana topunu getiririm demiş. Küçük prenses: - Tamam demiş. Fakat kurbağa topu prensese verir vermez prenses hızla oradan koşarak saraya dönmüş. Akşam olduğunda kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam o sırada kapıdan bir vraklama sesi duyulmuş. Kral: - Kim o? diye sorunca küçük prenses babasına olanları anlatıp kurbağaya verdiği sözü söylemiş. Kral: - Söz, sözdür kızım diyerek küçük prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş. Yemek bittikten sonra küçük prenses yatmak üzere odasına gitmek için yerinden kalktığında kurbağa: - Ben ne olacağım diye vraklamış. Kral kızına : - Kızım verilen sözlerle ilgili söylediklerimi umarım unutmamışsındır. diye hatırlatınca küçük prenses kurbağayı alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. Kurbağa küçük prensese: - Yastığına gelmek istiyorum demiş. Küçük prenses isteksiz bir şekilde ağlayarak kurbağayı alıp yastığına koyunca kurbağa birden yakışıklı bir prense dönüşmüş. Prenses şaşkınlık içersinde ne olduğunu anlamaya çalışırken prens: - Korkma, bir cadı beni büyü yaparak kurbağaya dönüştürmüştü ve ancak bu büyüyü bir prenses bozabilirdi. Artık bir kurbağa değilim arkadaş olabiliriz. dedi. Prens ve prenses çok geçmeden evlenip çok mutlu oldular. Onlar ermiş muradına biz çıkalım tahtına....."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurbaga-ve-baliklar", "text": "Bir zamanlar bir kurbağa ile iki balık arkadaş olmuşlar. Ormanın derinliklerindeki masmavi bir gölde birlikte yüzer, güler, eğlenirlermiş. Günlerden bir gün kurbağa güneşlenmek için gölden çıkmış. Kurbağa çimenlerde güneşlenirken, iki çocuğun konuşmasına kulak misafiri olmuş. Çocuklar, bu gölde çok güzel balıkların olduğundan bahsediyorlar, balıkları tutmak için plan yapıyorlarmış. Arkadaşlar, dikkatli olun. Şehirden birkaç çocuk gelmiş, sizleri avlamak için hazırlık yapıyorlar. Hazırlanın buradan gidelim, yoksa kötü şeyler olacak. demiş. Kurbağa kardeş hiç telaşlanma. Birkaç çocuk balık avlamaya geldi diye tedirgin olmaya gerek yok. Biz suyun altında görünmüyoruz, bizi yakalayamazlar. demiş. Kurbağa ne kadar ısrar etmişse de balıklar bize bir şey olmaz, bizi bulamazlar diye kendinden emin konuşmaya devam etmişler. Tehlikeyi dikkate alan kurbağa, eşini ve çocuklarını alıp gölden uzaklaşmış. Akşam kararınca, çocuklar ağlarını göle atmışlar, sabah geldiklerinde iki balığın ağda çırpındığını görmüşler. Sevinçle boşuna çırpınmayın balıklar artık sizin için çok geç! Ne kadar çırpınsanız da artık elimizden kurtulamayacaksınız deyip, balıkları tuttukları gibi kovaya atıp gölden uzaklaşmışlar.. Öğüt: Tehlikeli durumlarda temkinli olmalıyız, güvenliğimizi düşünmeliyiz. Aşırı güven ve kibir hiçbir işe yaramaz."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurbanlik-koc", "text": "HACİVAT Allah Allah, her halde yanlış görmüyorum ama Karagöz buralarda ne geziyor acaba? Aaaa, yanında bir de kocaman boynuzlu, kınalı bir koç var. Karagöz'üm merhaba!.. HACİVAT Aman efendim, perdede değiliz güzel konuş! KARAGÖZ Köftehor, perdede değiliz ama sen beni yine her yerde rahatsız ediyorsun. KARAGÖZ Öyleyse sana bana merhaba! Haydi yoluna git! HACİVAT Görüyorum ama Karagöz'üm doğrusu bir şey anlayamıyorum. Bir defa Kurban Bayramı geçti. Sonra senin yedi yüz yıldır böyle bir koçla gezerken ilk defa görüyorum. KARAGÖZ Babasının oğlu... Köftehor, onu ben doğurmadım ki neyin nesi olduğunu bileyim. KARAGÖZ Birbirimizi kaybetmemek için Hacı Cavcav! KARAGÖZ Bende onu yemle besleyecek para var mı! Yeşil salata, karpuz kabuğu falan bulup yediriyorum. Açlıktan ölürse sahibine ne cevap veririm. Hayvana da yazık olur. KARAGÖZ Köftehor, sahibini tanısam is aramayı bırakır, uyuklamayı terkeder böyle ortalıkta dolaşır mıyım? Üstelik bu hayvanın yanında pek eğilmeye de gelmiyor. Arkadan insanın poposuna öyle vuruyor ki... Üç defa onun yüzünden kaldırımları yaladım. HACİVAT Vah vah vah, geçmiş olsun Karagöz'üm! HACİVAT Fakat benim aklım iyice karıştı. İkiniz böyle daha ne kadar beraber dolaşıp duracaksınız. KARAGÖZ Köftehor, anlamıyor musun bir yandan da sahibini arıyoruz. KARAGÖZ Nerede olacak, bayramın ilk günü seninle bayramlaşıp bahçenizden yola çıktım ki peşimden geliyor. Ayıp olmasın diye Git diyemedim."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurnaz-karganin-oyunu", "text": " isteyerek olmadı özür dilerim diyerek yalvarmış yakarmış ama yengeç bir türlü onu bırakmamış. -Tamam bana bir geyik getirmen şartı ile seni bırakıyorum demiş. Burada ne arıyorsun diye sormuş. Su içmek için buraya geldim demiş ve suyunu içip havalanacağı sıra da tilki karganın üzerine atlayıp onu yakalamış. -Tilki kardeş ben sana bir kötülük yapmadım bırak beni evime gideyim demiş. Karnım çok aç. Hiç bir yere gidemezsin seni yiyeceğim demiş. Benim etim senin dişinin kovuğunu bile doldurmaz eğer beni bırakırsan içinde bir sürü balığın olduğu bir yere götürüm ve sen de bir güzel karnını doyurursun demiş. Ama ben yüzme bilmiyorum ki demiş. Sen kıyıda durup suya kuyruğunu koyarsın onlarda gelip senin kuyruğuna yapışırlar ve sende onları bir güzel yersin demiş. Sana söylediğim yere geldik, şimdi kuyruğunu suya daldır demiş. Sana söylediğim gibi güzel bir geyik getirdim çabuk kuyruğuna yapış diye söylemiş. Yengeç sudaki kuyruğa öyle bir yapışmış ki tilkinin canı çok yanmış sonra bütün gücü ile ormana doğru koşmaya başlamış. Ama giderken yengeci de beraber götürmüş. Tilki ve yengeç böylece kötülüklerinin cezasını cekmişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurnaz-tavsan-ile-aslan", "text": "Günlerden bir gün, ormanlar kralı dehşetle kükrüyor, karnını doyurmak için kendinden güçsüz hayvanları avlamaya devam ediyordu. Ondan kaçıp kurtulmak çok zordu. Bir gün ceylanlar, kuşlar, kaplumbağalar, tavşanlar, dağ keçileri, zürafalar ve diğer hayvanlar toplanıp bu kötü gidişin önüne geçmek istediler. -Efendimiz dediler... Biz aramızda anlaştık. Her gün ölüm korkusu çekmektense içimizden birinin gönüllü olarak kurban olmasına razı olduk. Böylece siz hiç yorulmayacaksınız, avınız ayağınıza kadar gelecek, bizde sıra kendimize gelinceye kadar korkudan uzak yaşayacağız. Kral Aslan bu teklife razı oldu. Nihayet aradan günler geçti ve kurban olma sırası tavşana geldi. Zavallı uzun kulak ölümden çok korkuyor, kendi ayağıyla gidip aslanın pençeleri arasında can vermeye bir türlü razı olmuyordu. Birden aklına parlak bir fikir geldi. Ormanda oyalanıp gidişini geciktirdikten sonra huzura çıktı. Aslanın karnı acıkmış, sinirleri gerilmişti. -Niçin bu kadar geç kaldın? diye bağırdı. -Hiç sormayın efendim dedi, yolda gelirken başka bir aslan gördüm, Kral'ın kendisi olduğunu söyleyip size olmadık hakaretler savurdu, elinden güçlükle kurtuldum... -Kim bu küstah! diye kükredi. Galiba kanına susamış... Gideyim ve cezasını vereyim onun... Tavşan önde, Aslan arkada yola düştüler. Bir süre gittikten sonra derince bir kuyu başına ulaştılar. -İşte size hakaret eden yalancı Kral bu kuyu içinde efendimiz!... dedi. Aslan kuyuya eğilip bakınca su üzerine akseden kendi şeklini gördü. Bağırıp çağırmaya başladı. Sudaki aksi de aynı şekilde bağırıp çağırınca kendinden geçip hırsla atıldı ve bir anda kendini buz gibi suların içinde buldu... Küçücük bir tavşan tarafından aldatıldığını farkettiğinde iş işten geçmişti. Kurnaz Tavşan ile Aslan hikayesi çok sevdim gerçekten başarılı bir hikaye. Sevdiğim kişiye hep masal okurum ve bu masalı açtığım gün okuyamadım . Sabahtan hazırdır masallarım bu da hazırdı her gün ki gibi . Ama o gece gitmek zorunda kaldı . Okuyamadım bu masalı hiç bi , zaman kapatmayacağım bu sekmeyi . Hep bilin sevdiklerinizin kıymetini ."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurnaz-tilkinin-paylasimi", "text": "Hazreti Mevlana'nın Mesnevinden güzel bir hikaye, keyifle okumanız dileğiyle.. Bunları, aramızda adaletle paylaştır bakalım! diye emir vermiş. Padişahım, demiş. Yaban öküzü en büyük av olduğu için size layıktır. Keçi orta boyda, orta irilikte, o da benim olsun. Tilki de tavşanı alsın. Sen kim oluyorsun da ben varken pay istiyorsun? diye kükremiş. -Haydi demiş, avlarımızı bir de sen paylaştır! -Aman efendimiz demiş. Pay etmek de neymiş? Bu semiz öküz sizin kuşluk yemeğinizdir, keçiyi gün ortasında yer, akşama doğru da tavşanla kendinize ziyafet çekersiniz! Aslan, tilkinin paylaşını pek beğenmiş, yüzü gülmeye başlamış. -İşte adaletli bir paylaşım böyle olur diye mırıldanmış. Bu çeşit pay etmeyi kimden öğrendin sen? -Padişahım, demiş, tabi kurdun halinden... Aslan bu cevaba daha çok memnun oldu. -Aferin demiş. Alçak kurttan ibret aldığın için avların üçü de senin olsun!"} {"url": "https://www.masaloku.net/kursun-asker-masali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak bir ülkede bir oyuncak evinin içinde tam altı tane kurşun asker yaşarmış. Bunları bir gün alıp bir oyuncakçı dükkanının vitrinine koymuşlar. Altısı da tüfekleri omzunda hazır olda duruyordu. Yalnız içlerinden birinin tek ayağı yoktu. Oğlunun doğum günü için armağan almaya çarşıya çıkan bir baba, askerleri görünce çok beğenmiş, hemen dükkana girip onları satın almış, satıcı, askerleri kutuya yerleştirirken birinin tek bacaklı oluşunun nedenini açıklamış babaya. Bunları yapan ustanın kurşunu son askere yetmeyince o da topal kalmış. Baba şaşırmış bu duruma ama bir şey dememiş, kurşun askerleri alıp çocuğuna götürmüş. Doğum gününde eğlenen çocuklar, askerlerle oynayıp eğlenmişler. Oyun oynamaları bitince altı tane kurşun askeri kutularına yerleştirmişler. rafa kaldırıldı. Yarı karanlık kutunun içinde askerlerin canı sıkılıyormuş, Yalnız topal olan kurşun asker kutunun kapağının aralığından dışarıyı görebiliyormuş ve bunu kendisi için bir eğlence gibi görüyormuş. Bizim topal kurşun askerin gözüne ilk çarpan, masanın üstündeki oyuncak bir kaleyle kalenin içindeki şato oldu. Şatonun önünde güzel bir prenses heykeli duruyordu. Prenses, kollarını iki yana açıp bir ayağını kaldırmış, aynı dans eder gibiymiş. Topal kurşun asker prensese aşık olmuş. Ağzını bıçak açmaz, bir söz söylemez hale gelmiş. Tek isteği prensesin yanına gitmek, ona kavuşmakmış, başka hiçbir şeyi gözü görmez olmuş. Ertesi gün oyuncakların sahibi olan küçük çocuk, bizim küçük kurşun askeri kutusundan çıkarıp oynamaya başlamış. Şimdi hem prensesi daha iyi gören kurşun asker, gözünü ondan ayıramıyormuş. Kurşun askeri prensese bir şey olacak diye o kadar korkuyormuş ki... O sırada hava birden kararmış, şimşekler ve ardından sert bir rüzgar çıkmış. Rüzgar o kadar Kuvvetli esiyormuş ki, pencerenin yakınında duran kurşun askeri savurup pencereden sokağa yuvarlayıvermiş sokağın bir köşesindeki kaldırımın kenarına düşmüş. Onu kimse görmemiş hatta gelip geçenler, üstüne basacak gibi oluyor,kurşun askerin korkudan yüreği ağzına geliyormuş. Rüzgarın ardından yağmur yağıp çukurlara sular birikmiş, sel olup akmaya başlamış. Hava açtığında su birikintisinin başına oynamaya gelen iki çocuk onu görünce o kadar sevinmişler ki. Biri kağıttan bir kayık yapmış, Öteki bizim askeri içine bindirmiş ve iki çocuk sularla oynamaya dalıp bir süre sonra kayıkla askeri unutmuşlar. Kayık suyun içinde yavaş yavaş hareket ederek sürüklenmeye başlamış ve bizim asker yüzen kayığın içinde, silahı omuzunda dimdik duruyormuş. Korkuyu aklından bilke geçirmiyormuş, akıp giden yağmur suları sonunda büyük bir ırmağa ulaşınca, kurşun asker , koskoca ırmağın ortasında bir nokta kadar kalmış ve bir süre dalgalara kapılıp ilerlemiş. Bu arada yağmur daha hızlı yağmaya başlamış ve kağıttan kayık ıslanınca da içine sular dolmaya başlamış. Böylece ırmağın azgın sularına gömülüvermiş.. Kurşunun ağırlığı onu ırmağın en dibine itiyormuş ve bu karanlık, ıssız soğuk yer artık onu korkutmaya başlamış. Işığa yeniden kavuştuğunda bir evin sıcacık mutfağında ocağın yanında durduğunu görmüş. O sırada sahibi olan çocuk gelip onu bulmuş ve alıp odasındaki yerine koyuş. Kurşun asker oraya geldiği için o kadar mutluymuş ki, ilk işi, prensesi araştırmak olmuş. Bir bakmış ki, Prenses, bıraktığı yerde ve iki kolu iki yana açık, bir ayağını kaldırmış dans ediyormuş gibi duruyor ve ona bakıyormuş.Kurşun asker çok mutlu olmuş ki, prensesle bütün gece boyunca birbirlerine sevgiyle bakışıp durmuşlar. Üzerinden birkaç gün geçmiş ama mutluluğu çok uzun sürmemiş. Sahibi olan çocuk bizim kurşun askerden sıkılmış ve artık onunla oynamaz olmuş. Bununla da kalmamış, bizim kurşun askeri alıp alev alev yanan şöminenin içine atmış. Kurşun askerin alevlerden canı çok yanmış ve bir süre sonra erimeye başlamış. Yine sevgilisi prensesten ayrılıyormuş işte, en çok da buna üzülüyormuş doğrusu. Tam o sırada açık pencereden giren güçlü bir esinti, prensesi uçurup ateşin içine düşürüvermiş. Bizim kurşun asker, sevinçle kollarını açıp prensesi kucaklamış. Artık onun için yeni bir hayat başlıyormuş. Evet ya çok güzel hem ben bunun kostümünü bile yaptım."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurt-ile-esek", "text": "Bir gün eşeğin biri dereye su içmeye gitmiş. Derenin berrak suyundan kana kana içerken, aniden gelen bir sesle irkilmiş, tehlikeyi fark etmiş. Çünkü aç bir kurt ona doğru geliyormuş. -Hayırdır? Daha seni ısırmadım bile, neden böyle acıyla bağırıyorsun? -Sormayın efendim, buraya gelmeden yolda arkadaki ayağıma diken battı da, ayağımı basınca çok ağrıyor. Siz şimdi beni yiyeceksiniz zaten. İyisi mi, siz beni yemeden şu lanet dikeni çıkarın, hem ağzınızı acıtmasın. demiş. Kurt eşeği nasıl yiyeceğini hayal ederken, eşeğin ona oynadığı oyunun farkına varamayıp eşeğe inanmış. Eşeğin arkasına geçip arka ayağını kaldırmasını istemiş. Eşek ayağını kaldırmış, kurt dikeni aramaya koyulmuş ama göremiyormuş. Eşek fırsatını bulduğu gibi çifteyi kurdun ağzına vurmuş. Kurdun dişlerinin her biri bir yana savrulmuş. -Bu çifteyi hak ettim. Ben doğuştan kasaplık eğitimi aldım, hekimlik benim neyime? Bazı insanlar vardır, hiç bilmediği işlere kalkışırlar da sonunda başlarına türlü belalar gelir."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurt-ile-leylek", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Günlerden bir gün aç bir kurt, kuzu sürüsüne dalmış ve bir tanesini kapmış. Çoban gelmeden gideyim, yakalanmayayım diye, yedikten sonra hızlıca kaçmaya başlamış. Ama bu koşu sırasında yemeğinden arta kalan bir parça kemik boğazına takılmış. Canı öyle çok yanıyormuş ki acıyla kıvranmaya, sağa sol koşuşturmaya başlamış. Hareket ettikçe daha çok batan kemiğin acısı, artık dayanılmaz bir hal almaya başladığında uzakta gölde su içen leyleği görmüş. Çabucak yanına gidip Aman leylek kardeş, ocağına düştüm, çok zor bir durumdayım. Lütfen bana yardım et. Boğazımda bir kemik parçası kaldı. Ne kadar uğraşsam da ben asla çıkaramam bunu. Canım yanıyor. Hem sana karşılığını da ket be kat veririm, merak etme! diye yalvarmaya başlamış. Leylek, kurttan ağzını açmasını istemiş. Uzun gagasını boğazına doğru sokarak küçük kemiği ustalıkla oradan çıkarmış. Rahatlayan kurt şöyle bir gevşemiş ve salına salına ormanın içine doğru yola koyulmuş. Duruma şaşıran leylek, Hey! Kurt kardeş. Ben seni, o katlanamadığın acılardan kurtardım, sen ise yürüyüp gidiyorsun. Hani karşılığını verecektin. Neyse, onu da istemiyorum hiç olmazsa teşekkür et, diye seslenmiş. Kurt biraz sinirli bir şekilde ona doğru dönüp Demek böyle söylüyorsun leylek kardeş. Sen hiç düşünmeden kafanı benim gibi heybetli bir hayvanın ağzına soktun ve sapasağlam çıkardın. Buna şükredeceğine bir de karşılık bekliyorsun, öyle mi? diye söylenmiş. İşte böyledir; kötü düşünceli insanlar kendilerine yardım eden insanlara teşekkür etmek yerine, ukalalık ederler."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurt-ile-pelikan-masali", "text": "Günlerden bir gün, kurdun boğazında bir kemik parçası saplanmış kalmış. Kurt, ne yapmışsa, ne kadar uğraşmışsa o kemik parçasını çıkaramamış. Boğazının ağrısından yemek yiyemez, su içemez hale gelmiş. Kurt, bitkinlikten bayılmak üzereyken pelikan kuşunu görmüş. Pelikan kardeş seni gördüğüm çok iyi oldu, günlerdir boğazıma bir kemik parçası takılmış, ne yaptıysam çıkaramadım. N'olur bana yardım et yoksa boğulup öleceğim demiş. Pelikan önce kurdun numara yaptığını düşünmüş, sonra kurdun bitkin halini görünce ona yardım etmeye karar vermiş. Pelikan kardeş, bana yardım et bir ömür sana minnettar olurum demiş. Pelikan kuşu, kurdun yanına gitmiş ve uzun ve sivri gagasını kurdun ağzına sokmuş, kemiği tuttuğu gibi bir çırpıda çıkarıvermiş. Kurt büyük bir rahatlıkla yerinden kalkıp ormanın derinliklerine doğru yola koyulmuş. Kurt kardeş bir teşekkür etmeden mi gidiyorsun demiş. Bir de teşekkür mü bekliyorsun! Kurdun ağzına kafasını canlı olarak kurtulduğuna şükretmiyorsun da, bir de teşekkür mü bekliyorsun? Hadi git sağ kurtulduğuna şükret. demiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurt-ile-yedi-keci-yavrusu", "text": "Dünya klasik masalları arasında gösterile Kurt ile 7 Yavru Oğlak masalını okuyacaksınız. Keyifli okumalar.. Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan ve diğer vahşi hayvanlardan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz! Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz. Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize yiyecek bir şeyler getirdi. Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun! Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi. Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun! Ayaklarıma bir parça un serp demiş. Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan yiyecek bir şeyler getirdi. Önce ayaklarını göster de annemiz olup olmadığını anlayalım! demişler. Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Yavru keçiler ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş. Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış. Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş. Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım. Yedi yavru keçi çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra anne keçi çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış. demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş. Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp, zıplayıp yuvalarına dönmüşler."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurt-keci-koyun-ve-at", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, var var idi, yok yok idi. Yeryüzünde bir keçi ile bir koyun vardı. İkisi, aç oldukları için kırda dolaşıp yayılmaya çıktılar. Bir kurda rastladılar. Korkup,durdular. Koyun kardeş seni yiyeceğim, çünkü karnım çok aç, dedi. Beni bulmuşsun ye istersen beni. Ancak senden bir ricam var: Beni şimdi yeme. Önünde biraz oynayıp, birazcık pehlivanlık edeyim. Beni ondan sonra ye, dedi. Kurt da peki diyerek, koyunun isteğini kabul etti. Koyun sağdan sola, soldan sağa zıpladı. Bir taraftan bir tarafa koştu durdu. Kurt ise hep böyle koyunun çevresinde dolanarak, onu seyretti. Koyun da şöyle yaptı, böyle yaptı; sonunda bırakıp kaçtı. Kurt bekledi, bekledi... Fakat koyun dönüp gelmedi. Kurt aramaya koyuldu ise de, koyunu bulamadı. Oradan geçerken bir keçiye rastladı. Koyuna sinirlenmişti ve elinden kaçırmıştı zaten. Hıncını keçiden almaya karar verdi. -Sadece beni yersen eline ne geçer? Benim iki yavrum var. Onlar da mağaradadır. Bırak beni gideyim, onlara süt emzireyim. Yavrularımı da yanıma alıp getireyim, hepimizi birden ye. Ta ki beni yedikten sonra yavrum kalmasın yahut yavrularımı yedikten sonra, ben kalmayayım. Kurt peki dedi. Keçi gitti, mağaraya girdi. Yavrularını emzirdi. Sonra onları yanına alıp, başka bir tarafa doğru kaçtı. Kurt bekledi, bekledi... Fakat keçi de gelmedi. Kurt kalkıp yola düştü, keçiyi dağ tepe aramaya koyuldu. Bütün çabalarına rağmen keçiyi bulamadı. İkisini de elden kaçırdığını anladı. Sonra bir mağaraya geldi, içeri girdi. Mağarada bağlı bir at gördü. Beni yiyebilmen zordur. Sen ki ufak bir kurtsun, benim gibi kocaman bir atı nasıl yersin? diye cevap verdi. Ayağını kaldır da bakayım, dedi. Bunun üzerine at ayağını kaldırdı. Kurt atın nalındaki yazıyı görmek için eğildi, eğilmesiyle birlikte at kurdun alnına bir tekme indirdi. Gittim gördüm bir koyun, bana etti bir oyun, pehlivan olacakmış, Gittim gördüm bir keçi,ye gitsin işte nesi ?Ne yapacaksın üç keçiyi, kandırdı seni aklı. Geldin baktın bir at, yeme de yanında yat. Yemeye çalışırsan al işte sana nalı. Masal burada bitmiş, bizim at salına salına yoluna gitmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurt-ve-yedi-kucuk-oglak", "text": "Güzel mi güzel, sıcacık bir yuvada anne keçi ve yedi minik oğlak yavrusu mutlu mesut yaşarmış. Anne, yavrularını çok sever, onların üzerine titrermiş. Yemek bulsa önce onlara getirir, onları yanına alır öyle uyurmuş. Anne keçi, oğlaklarını o kadar çok severmiş ki bir anı bile onları düşünmeden geçmezmiş. Ne var ki anne olmak sadece sevmek değil, oğlaklarına yemek bulmak onlara bakmak zorundaymış. O yüzden her gün yiyecek bulmak için ormana gidermiş. Aklı onlarda kala kala ormana giden anne keçi, oğlaklarına hep tembihlermiş. Aman yavrularım, burada acımasız bir kurt var. Alçaktır, çeşit çeşit oyunlarla sizi kandırmak ister. Aman yavrularım, güzel oğlaklarım, canımın parçaları. Burada bir kurt var, Alicengiz oyunları ile sizleri kandırıp eve girmek ister. Siz onu ben sanmayın. Onun kara kara, kaba ayakları vardır. Benim ayaklarım öyle değil. Onun kapkalın sesi var, benim sesime benzemez. Kurdu bu şekilde tanıyabilirsiniz. Sakın ha içeri almayasınız. Aklın burada kalmasın annemiz. Biz seni burada bekleriz, senden başkasına kapıyı açmayız. Bizi merak etme, kendi başımızın çaresine bakarız. Anne keçinin yüreğine su serpilmiş, mutlu mesut meleyerek ormana koşmuş. Tak tak ! Sevgili yavrularım bana kapıyı açın. Sizi çok özledim. Sen bizim annemiz değilsin. Onun sesi tatlıdır, güzeldir, inceciktir. Senin kapkalın sesin gibi korkutmaz bizi. Sen kurtsun! Açmayız kapıyı. Mee mee ! Benim akıllı oğlaklarım. Anneniz geldi. Sizi çok özledi. Kapıyı açın mee mee. Kurtsun sen. Annemin ayakları bembeyaz senin ayakların kapkara. Bizi kandıramazsın. Kapıyı açmayız. Ayaklarıma un serp değirmenci demiş. Karnım aç, önce çocuklarını sonra da seni parçalar, yerim. Canını sakınamazsın. Güzel oğlaklarım, tatlı yavrularım. Kapıyı açın anneniz ormandan geldi. Size yiyecek getirdi. Oğlaklar, ayaklarına bakmışlar bembeyaz, sesini dinlemişler incecik. Sevinerek kapıyı açmışlar. Kapıyı açtıklarında sevinçleri kursaklarında kalmış, koca kurt kapıdan içeri koşmuş. Yedi minik oğlak korku içinde evin her bir köşesine dağılmışlar. Kurt onları kovalarken akıllarına gelen ilk yere saklanmışlar. Birincisi masanın altına kaçmış, ikincisi hemen yanındaki yatağın altına girmiş. Üçüncüsü sobanın içine saklanmış, dördüncüsü mutfağa koşup saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş, altıncısı kirli sepetine sokulmuş. En küçük oğlan, duvar saatine girip nefesini tutmuş. Kurt, ziyafet çekeceğim diyerek altı yavruyu da tek tek bulmuş. Açgözlü kurt, ziyafet çekeceğim diyerek hepsini bir seferde yutmuş. Altı oğlağı da midesine indiren açgözlü kurt, yedincisini bulmaya uğraşmamış. Tıka basa doydum diyerek evden çıkmış. Yedinci oğlak korku içindeymiş, kurdun gittiğini görmüş ama çıkmamış saklandığı yerden. Anneciğini beklemiş. Çok kısa bir zaman sonra anne keçi, yavrularına yemek bulmanın sevinciyle eve gelmiş. Bir de ne görsün, evin kapısı ardına kadar açık, evde taş üstünde taş kalmamış, masa, dolap kırılmış. Anne keçi anlamış, kurt geldi çocuklarımı yedi diye ağlamaya başlamış. Annesinin sesini duyan yedinci oğlak, seslenmiş. Anneciğim, saatin içindeyim, sıkıştım. Kurt geldi. Altı kardeşimi yedi, gitti. Bir ben kaldım. Şu tarafa gitti diye derenin yolunu göstermiş. Koş demiş makas, dikiş ipliği, iğne bul gel. Ama acele et. Anne keçi, kurdun midesini dikmeden evvel çocuklarından altı iri taş istemiş. Kocaman altı taşı kurdun midesine koyan anne, dikmiş kurdun karnını, beklemiş bir köşeye geçip. Sallana sallana dereye giden kurt, midesindeki taşları fark etmemiş. Derenin kıyısına gelince, dengesini kaybedip düşmüş. Midesinde taş olan kurt kurtulabilir mi hiç? Akıntıya kapılmış. O anda anne keçiyi elinde makasla görmüş kurt. Anlamış anne keçinin ne yaptığını anlamasına da artık her şey için çok geç kalmış. Derenin dibini boylamış. Bir daha kimsenin başına dert açamazmış artık. Bunu gören anne ve yedi küçük oğlak sevinç nidaları atmışlar. Sonunda gitti Oley Hain kurt gitti diyerek hoplayıp zıplamışlar. Kurdun bir daha kimseye bela olmayacağını bilmenin rahatlığıyla sımsıcak yuvalarına geri dönmüşler. Anneleri ve yedi küçük oğlak musmutlu yaşamaya devam etmişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/kurtla-kopek", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Kaf dağının ardında bir masal varmış. Köpekle tazıyı anlatıyor bu masal, biz ne desek boşuna. Köpekler kuş uçurmaz olmuş çiftlikten, kurt bundan etkilenmiş tabi. Tazıya dönmüş açlıktan... Bir köpek görmüş dağda, yağlı, besili, parlak tüylü,yolunu şaşırmış besbelli, bunu yersem ne güzel olur demiş. Saldırıya geçecekmiş ama çekinmiş. Aşağıdan alıp yaklaşmış yanına. İyi ense yapmışsınız maşallah demiş. Köpek şöyle uzun uzun bakmış. Siz de yapabilirsiniz bayım demiş. Benim gibi beslenmeyi isteseniz beslenirsiniz. Yaşamak sayılmaz sizinki, hep sefil olmak kötü bir şey besbelli. Hiççç demiş. Fakir fukaraya saldıracaksın, evin adamlarına kuyruk sallayacaksın, sahibine hoş görünmek tek görevin. Bunun karşılığında artık ne varsa hepsi senin. Tavuk kemiğimi istersin , güvercin, bıldırcın kemiği mi.. Bu arada sırtını okşarlar sabah ve akşam keyfe bak. Kurdun ağzı kulaklarına varmış , gözleri dolmuş sevinçten... Köpeğin peşine takılmış çiftliğe doğru yol alırken, boynunda bir iz görmüş. Bu da nesi ? demiş. Söyleyin canım merak ettim işte. Neee? Bağlıyorlar mı? demiş kurt; öyleyse her istediğin yere gitmek yok. -Sizin olsun eti de kemiği de ben özgürlüğümü kimselere veremem, kimsenin boyunduruğu altına giremem, demiş ve uzaklaşmış ordan. Gidiş o gidiş...."} {"url": "https://www.masaloku.net/kuskun-tavsan", "text": "Çal Çal; ailenin en çok çalışan tavşanıymış. Yuvalarını o temizler, diğerleri uyurken onlara kahvaltı hazırlarmış. Çen Çen; ailenin en çok konuşan tavşanıymış. Kardeşlerin sözcülüğünü o yaparmış. Bazen de fazla konuşur, tavşanları bıktırırmış. Cin Cin; açıkgöz, cin gibi, her şeyi bilen, hakkını kimseye yedirmeyen bir tavşanmış. Küs Küs; çok alıngan, her şeye küsen, kinci bir tavşanmış. Sık sık kardeşlerine küser, bir süre onlarla konuşmazmış. Tem Tem; ailenin en tembel tavşanıymış. Hep uyumak ister, bulduğu her fırsatta yatarmış. Bu beş kardeş her sabah Çal Çal'ın hazırladığı kahvaltıyı yedikten sonra dışarı çıkar, gezer oynarlarmış. Öğle yemeği için ormanda topladıkları yiyecekleri yer ve biraz uyurlar, sonra da kalkıp oynamaya devam ederlermiş. Akşam yemeklerini de yiyip yuvalarına dönerlermiş. Nasılsın Küs Küs? diye sormuş. Küs Küs hiç cevap vermemiş, çünkü onlara küsmüş. Bütün kardeşler Küs Küs ile konuşmak için çok uğraşmışlar. Fakat Küs Küs onlara kızmış. Sizler hepiniz düşüncesiz kardeşlersiniz. Hasta yattığımı bildiğiniz halde bana bir öğle yemeği getirmediniz. Akşama kadar aç ve hasta yattım. Artık sizinle asla konuşmayacağım, demiş. Kardeşleri hatalarını anlamışlar ve ondan özür dilemişler. Fakat Küs Küs'ün onları affetmeye hiç niyeti yokmuş. Ertesi sabah kardeşlerine katılmamış. Onlar ormana gittikten sonra o da yuvasını terk etmiş. Akşam olup eve döndüklerinde Küs Küs'ü bulamamışlar. Çok üzülmüşler. Peşinden gidip aramayı düşünmüşler. Onun inadını bildikleri için vazgeçmişler. Pişman olup geri dönmesini beklemeye başlamışlar. Küs Küs ise yuvadan ayrıldıktan sonra, ormanın diğer tarafında kendine küçük bir yuva yapmış ve yalnız yaşamaya başlamış. Oh kurtuldum Çen Çen'in çenesinden, Tem Tem'in tembelliğinden, diyormuş. Ama içten içe de onları çok özlüyormuş. Bir sincap ve bir kaplumbağa ile arkadaş olmuş. Arkadaşları iyiymişler ama onlarla oynaması çok zor oluyormuş. Bir gün arkadaşı sincapla ormanda gezmeye çıkmışlar. Küs Küs, hızlı giden sincaba yetişmek için koşmaya başlamış. Aksilik bu ya! Önündeki koca çukuru görmeyince içine düşmüş. Küs Küs'ün ayağı çok acıyormuş. Hayvanlar ona yardım etmişler ve yuvasına götürüp yatırmışlar. Küs Küs'ün ayağı kırılmış ve bir ay hiç kalkmadan yatması gerekmiş. Bütün hayvanlar gidince yuvasında yapayalnız kalmış. Üstelik karnı da acıkmış. Ben nasıl karnımı doyuracağım? Ayağım da kırık, belki de burada açlıktan ölürüm. diye düşünmüş. O gece aç aç uyumuş. Ertesi gün de yuvasında aç ve yalnız yatmış. Yanına kimse uğramamış ve yiyecek de getirmemiş. Küs Küs artık yaşamaktan ümidini kesmiş ve o gece de açlıktan kıvranarak uyumuş. Ertesi sabah zorla gözlerini açtığında önünde havuçlar, çeşit çeşit yiyecekler görmüş. Rüya gördüğünü zannetmiş, gözlerini tekrar tekrar kapatıp açmış. Gördükleri gerçekmiş. Yiyecekleri hemen yemeye başlamış. O yiyecekler ona bütün gün yetmiş. Ne yiyeceği? Ben sana hiç yiyecek getirmedim ki, demiş. Küs Küs çok şaşırmış. Yiyecekleri kimin getirdiğini çok merak etmiş. Ertesi sabah çok erken kalkmış ve yuvasının karşısındaki ağacın arkasına saklanmış. Çal Çal, Tem Tem, Cin Cin, Çen Çen! diye bağırmış ve koşarak yanlarına gitmiş. Kardeşler ağlayarak birbirlerine sarılmış. Bu defa Küs Küs onlardan özür dilemiş ve onlarla birlikte yuvasına dönmüş. Kardeşlerinin kıymetini anlamış ve hataları olduğunda artık onlara hemen darılmamış. Kardeşleriyle mutlu bir hayat yaşamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/kuyuya-dusen-ay-fikrasi", "text": "Nasrettin Hoca fıkralarının en güzel örneklerinden olan Kuyuya Düşen Ay Fıkrası.. Keyifle okumanız dileğiyle.. Eyvah!.. Ay kuyuya düşmüş, diye üzülmüş. Sonra da Ay'ı kuyudan nasıl çıkaracağını düşünmüş. Aklına kovası gelmiş. Ay'ı kova ile çıkarmaya karar vermiş. Kovayı, ipiyle kuyuya sarkıtmış. Kova, suya değince de ,çekmeye başlamış. Su ile ağırlaşan kova bir süre sonra, kuyu duvarına takılmış. Nasrettin Hoca, kovayı ne kadar çekmek istemişse de bir türlü becerememiş. Kan ter içinde kalmış. Kovanın yukarı gelmemesinin nedenini Ay'ın ağır olmasına vermiş. Kovayı yukarı çekmeyi sürdürmüş.. Fakat ipe o kadar şiddetli asılmış ki, ip kopmuş. Nasrettin Hoca da, sırt üstü yere yuvarlanmış. Nasrettin hoca, gözünü açınca, gökte parıldamakta olan Ay'ı görmüş, Oh, çok şükür!.. Epeyce uğraştım, epeyce yoruldum ama sonunda Ay'ı kuyudan çıkarmayı başardım. Bu iş bütün yorgunluğuma değdi. demiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/leylek-leylek-havada", "text": "Bir zamanlar, uzak bir köyde bir leylek yuvası varmış. Anne leylek, dört yavrusu ile beraber bu yuvada yaşıyormuş. Yavruların gagaları henüz kırmızı olmadığı için siyahmış. Aşağı sokakta çocuklar oyun oynuyorlarmış. Leylekleri görünce, çocukların en yaramazı şarkı söylemeye başlamış. Çok geçmeden tüm çocuklar katılmış bu şarkıya. Hep bir ağızdan Leylek leylek havada, yumurtası tavada. diye şarkı söylemeye başlamışlar. Yavru leylekler çok korkmuşlar. Hemen anne leyleğe: Bu çocuklar bizim için çok kötü şeyler söylüyorlar, korkuyoruz. demişler. Bunun üzerine leylek anne Siz kulak asmayın onlara diye teselli etmiş yavrularını. Ama çocuklar şarkılarını söylemeye devam etmişler. Şarkıyı söylerken bir yandan da parmaklarıyla leylekleri gösteriyorlarmış. Ertesi gün, çocuklar oynamaya geldiklerinde yine şarkı söylemeye başlamışlar. Leylek leylek havada, yumurtası tavada... Yavrular çok korkmuşlar. Annelerine: Yumurtamızı tavaya mı koyacaklar? diye sormuşlar anne leyleğe. Anne leylek Yok canım, siz bir an önce uçmayı öğrenmeye bakın. Uçmayı öğrenince sizinle çayırlara, bataklıklara gideceğiz. Sonbahar gelip de havalar soğuyunca, sıcak ülkelere göç edeceğiz. Kış gelince burada havalar çok soğur burada, her şey donar diye öğüt vermiş onlara. Yavrular: Bu yaramaz çocuklar da burada donarlar mı? diye sormuşlar annelerine. Anneleri onlara: Hayır, donmazlar ama çok üşürler, karanlık odalarda otururlar ve çok sıkılırlar. Oysa sizler, gideceğimiz sıcak ülkelerde güle oynaya uçacaksınız. diye karşılık vermiş. Leylek anne, her gün yavrularına çeşitli yiyecekler getiriyor ve onları besliyormuş. Yavrular da günden güne büyüyorlarmış. Leylek anne, başını kuyruğuna kadar götürüyor, gagasını takırdatıyormuş. Gagası tıpkı bir trampet gibiymiş. Gel zaman git zaman yavru leylekler uçmayı öğrenmişler. Sonbahar gelince, sıcak ülkelere göç etmek için toplanmaya başlamışlar. Hep birlikte annelerine: Buradan ayrılmadan önce o yaramaz çocuklardan öcümüzü alalım. diye seslenmişler. Anneleri: Elbette! Bakın ne geldi aklıma, buraya yakın bir göl var. Tüm insan yavruları o gölün kenarında toplanırlar. Bir leylek gidip, oradaki bebekleri annelerine götürünceye kadar orada yaşarlar. Ben o gölün yerini biliyorum. Tüm bebekler o gölde uyur ve tatlı düşler görürler. Anne babalar hep böyle bir bebekleri olsun isterler. Çocuklar da böyle bir kardeşlerinin olmasını tabi. Biz şimdi birlikte o göle uçarız, çirkin şarkılar söylememiş, leyleklerle alay etmemiş çocuklara oradan bir bebek getiririz. Sizinle alay ederek şarkı söyleyen çocuklara ise hiçbir şey getirmeyiz. demiş. Bunu duyan yavru leylekler çok sevinmişler. İyi çocuklara bizler de iyilik yapmayı çok isteriz. demişler. Ama kötülük yapanları da unutmayıp onlara da bir ceza verebilir miyiz? diye sorunca, anne leylek onlara gülmemiş ve Elbette! demiş. Yavrular, buna çok sevinmişler. Peki, o kötü şarkıyı ilk söyleyen yaramaz çocuğa ne yapacağız? diye sormuşlar. Anneleri sözlerine devam etmiş Gölde oyuncak bir bebek var. Yaramaz çocuğa işte o oyuncak bebeği getiririz. Bir de uslu bir çocuk vardı ya, hayvanlarla alay etmenin çok çirkin bir şey olduğunu söylüyordu. Adı Peter idi. Peter'a da biri kız biri erkek iki kardeş götürürüz. Çok sevinir. O iyi kalpli çocuğun adı Peter'dı. Sizin de adınız Peter olsun. demiş. Gerçekten de o günden sonra tüm leyleklerin adı Peter'dır."} {"url": "https://www.masaloku.net/limon-agacinin-hikayesi", "text": "Türkçe masallar sitemize yeni bir çocuk hikayesi ekledik. Yeni hikayemizin adı Limon Ağacı Hikayesi keyifli okumalar dileriz. Bir zamanlar, zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi. Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi. Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz. Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu. Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk. Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz. Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece. Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu. Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu. Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı. Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu."} {"url": "https://www.masaloku.net/limon-kiz", "text": "Gene böyle çeşmenin musluklarından yağ ile bal aktığı bir gün, ihtiyar bir kadın çeşmeye gelmiş. Elindeki ağzı kırık testiye yağ doldurmuş. O sırada, padişahın yaramaz oğlu da, sarayın penceresinden çeşmeye gelip gidenleri seyrediyormuş. İhtiyar kadın çeşmenin yanından uzaklaşırken, okunu çektiği gibi onun testisini parçalamış. Yağ yerlere dökülmüş. Hey oğlum! diye seslenmiş, ben sana ne yaptım da testimi kırdın? Dilerim Allah'tan, Limon Kız'a aşık olasın da, onu göremeyesin! O günden sonra şehzadeyi bir düşüncedir almış... Acaba bu Limon Kız nasıl bir şeydir, diye akşamlara kadar düşünüyor, meraktan çatlayacak hale geliyormuş. Oğlunun bu düşünceli haline canı sıkılan padişah, bir gün onu yanına çağırarak sebebini sormuş. Şehzade de Limon Kızı merak ettiğini, izin verirse gidip onu arayacağını söylemiş. Az gitmiş, uz gitmiş... Dere tepe düz gitmiş... Günlerce yol almış... Nihayet bir dağ başında ihtiyar bir adama rastlamış. Selam verip ihtiyarın elini öpmüş. Yapmazsan ölürler. Dikkatli davran... Haydi yolun açık olsun evladım! Şehzade, ihtiyara teşekkür etmiş, elini öpmek için eğildiği zaman karşısında kimseyi bulamamış. İhtiyar birdenbire ortadan yok olmuş. Hemen yola çıkarak yürümeye başlamış. Çok geçmeden dağın arkasına varmış. Biraz sonra gül bahçesine ulaşmış. Güllerin arasına dalmış. Elleri dikenlerden kan içinde kaldığı halde, bir gül koparıp ne güzel güller diye koklamış. Oradan çıkmış. Suyu kan gibi akan dere ile karşılaşmış. Kenarına gidip eğilmiş, aman ne temiz su diyerek biraz içmiş, kalkıp yoluna devam etmiş. Bir köşe başında zincirlerle ağaçlara bağlı at ile köpeği görmüş. Köpeğin önündeki otu, atın önüne, atın önündeki eti de köpeğin önüne koyarak oradan uzaklaşmış. Biraz sonra karşısına iki kapı çıkmış. Açık kapıyı kapamış, kapalı kapıyı da açarak içinden geçmiş ve devin meyve bahçesine girmiş. Ben kaç yıldır kapalı duruyordum. Kimse bana halin nedir diye sormadı. Bu delikanlı beni açtı, biraz ferahladım. Ben onu tutamam! Güle güle gitsin! At! Köpek! Şu oğlanı tutun! Bırakmayın! Biz onu tutmayız. Yıllardan beri birimize zorla et, birimize de ot yediriyorsun. O bizi bundan kurtardı. Etle otun yerini değiştirdi. Allah ondan razı olsun. Biz ona fenalık yapamayız! Şehzade, atla köpeğin önünden de geçmiş. Kanlı dere! Kanlı dere! Şu oğlanı bırakma! Ben ona fenalık yapamam. Sen her zaman kanlı dere diye benim suyumu içmezdim. Halbuki o, aman ne temiz su diyerek içti, gönlümü hoş etti. Varsın geçsin, yolu açık olsun! Şehzade, dereden de geçerek gül bahçesine girmiş. Dikenli güller! Dikenli güller! Şu oğlanı tutun! Bırakmayın! Güller de dile gelip hep bir ağızdan deve cevap vermişler: Sen tenezzül edip de bir gün olsun bizi koklamadın. Her zaman dikenli güller diye hakaret ettin. Halbuki bu delikanlı dikenlerimize bakmadı. Ellerinin kanamasına aldırmadı. Bizden bir tane kopararak ne güzel güller diye kokladı. Bizi sevindirdi. Allah da onu sevindirsin. İşi rastgitsin! Şehzade, gül bahçesinden de çıkıp yola koyulmuş. Dev, çaresiz kalınca, bahçesinden çıkarak oğlanın arkasından koşmaya başlamış. Kapılardan, sonra da atla köpeğin önünden geçmiş, dereye gelmiş. Fakat, dere ona yol vermemiş. Sularını kabartmış, kabartmış... Her tarafı kaplamış, devi boğmuş. Şehzade bu hale fena halde üzülmüş. Ama ne çare? Yerinden kalkmış. Kederli kederli yol almaya başlamış. Biraz yorulmuş. Bir ağaç altına oturarak dinlenmeye koyulmuş. Bu sırada ikinci limonu da kesmiş. Su! Su! diye diye inleyerek öldüğünü görmüş. O kadar üzülmüş ki, neden bu ikinci limonu bir su kenarında kesmedim diye kendi kendine kızmış. Kederli kederli yerinden kalkmış. Düşünceli düşünceli yola koyulmuş. Ne olursa olsun üçüncü limonu bir su kenarında kesmeye karar vermiş. Böylece epey zaman yol almış, nihayet bir şehre yaklaşmış. Şehre girmeden yol kenarında ağaçlıklı bir bahçe görmüş. Bahçenin ortasında kocaman bir havuz varmış. Etrafta da kimsecikler yokmuş. Gidip havuzun kenarına oturmuş. Elleri titreye titreye üçüncü limonu çıkarıp kesmiş. Şehzade hemen onu tutup havuzun içine atmış. Bol suya kavuşan Limon Kız, kana kana içmiş, doya doya yıkanmış. Şen kahkahalar atmaya başlamış. Limon Kız'ı ölmekten kurtardığı için şehzadenin sevincine son yokmuş... Neşe içinde Limon Kız'ı seyrediyormuş. Sultanım, demiş, sizi bu halde sarayımıza götüremem. Burada bekleyin. Ben gidip size güzel bir elbise getireyim. Askerlerimi de alayım. Saraya öyle döneriz. Peki şehzadem, demiş, ben sizi şurada ağacın üzerine çıkarak beklerim. Yalnız, saraya gittiğiniz zaman annenizle babanıza, alnınızdan öptürmeyin. Sonra beni unutursunuz. Yüzüğü havuza doğru fırlatmış. Limon Kız yakalayarak parmağına takmış. Şehzade de oradan uzaklaşıp gitmiş. Saraya varır varmaz, oğullarına yeniden kavuşan padişah ile sultan, onu kucaklamışlar, önce alnından, sonra da yanaklarından öpmüşler. O andan itibaren de, şehzade Limon Kız'ı unutmuş. Çınar ağacı yavaş yavaş eğilmiş. Limon Kız dallarından birine oturduktan sonra, ağaç düzelmiş. Limon Kız, ağaçta yapraklar arasına gizlenmiş. Bir taraftan da başını uzatarak havuzun durgun suyunu seyrediyormuş. Havuzdan testiyi doldururken suda kendimi gördüm, demiş. Ben çok güzel bir kızmışım. Ne diye bana hizmetçilik yaptırıyorsunuz? Bundan sonra ben su getirmeye falan gitmem! Hay aptal kız hay, demiş, bir kere başını kaldırıp da ağaca baksaydın, o zaman kimin güzel olduğunu anlardın! Güzel kız! Cici kız! Ne olur, beni de yukarı alsana! Eğil çınar ağacı, eğil! diye seslenmiş. Arap kız, ne oluyor diye şaşkın şaşkın bakarken, çınar ağacı yere doğru eğilmeye başlamış. Limon Kız'ın oturduğu dal toprağa iyice yaklaşınca, arap kız, yanına oturmuş. Çınar ağacı düzelmiş. Öteden beriden konuşmaya başlamışlar. Sonra da, vakit geçsin diye, Limon Kız ona başından geçenleri anlatmış. Limon Kız kuş olup uçtuktan sonra, arap kız sevincinden geniş bir nefes almış. Sonra üzerindeki elbiseleri çıkarıp Limon Kız gibi ağacın yaprakları arasına gizlenmiş. Şehzadeyi beklemeye başlamış. Kız sana ne oldu böyle? diye sormuş. Ne olacak şehzadem, demiş, beni unuttunuz. Burada otura otura güneş vurdu kararttı, rüzgar esti sararttı. Ağlamaktan gözlerim bozuldu. Şehzade bu sözlere inanmış. Arap kız güzelce giyindikten sonra şehzadenin yardımı ile aşağıya inmiş. Padişahla sultan anne arap kızı görünce şaşırmışlar. Şehzade'nin dediği gibi bu kızın hiç de güzel tarafı yokmuş. Çaresiz kalarak oğullarının hatırı için ses çıkarmamışlar. Kırk gün, kırk gece düğün yaparak bunları evlendirmişler. Bahçıvan başı! Bahçıvan başı! diye seslenirmiş. Şehzade uyuyorsa, uyusun, uyansın, uykuları yağ bal olsun! Arap kızı uyuyorsa, uyusun, uyansın, uykuları zehir olsun. Bastığım dallar kurusun, çiçek, meyve vermez olsun! Sonra uçup gidermiş. Böylece her gün konduğu ağaçların dalları kuruyormuş. Neden bu ağaçlara iyi bakmıyorsun? diye çıkışmış. Bahçıvan da, dalların neden kuruduğunu anlatmak zorunda kalmış. O halde bütün dallara zift sür, güvercini yakala! demiş. Bastığım dallar kurusun, çiçek, meyve vermez olsun! demiş. Fakat, uçarken ayakları zifte yapıştığı için dalda kalakalmış. Şehzadeye hemen haber vermişler. Güvercini alıp bir kafese koymuşlar. Şehzade, güvercini çok sevmiş. Kafesi alıp kendi odasına götürerek bir köşeye asmış. Güvercin, şehzade odada iken, bir şeyler cıvıldar, adeta bir insan gibi konuşur, o odadan çıkınca, susarmış. İlle bu güvercin olacak! Başkasını istemem! diye tutturmuş. Şehzade, ne yaptı, ne ettiyse, arap kızı razı edememiş. Kafesteki beyaz güvercini kestirmiş. Sarayın bahçesinde güvercini kestikleri yer kıpkırmızı kan olmuş. Kanların olduğu yerde o anda kocaman bir selvi ağacı meydana gelmiş. Bu selvi ağacından bana bir taht yaptırın! diye tutturmuş. Başka bir selvi ağacı bulup keselim demişlerse de, anlatamamışlar. Çaresiz selviyi kesmişler. Arap kıza güzel bir taht yapmışlar. Artan tahta parçalarını fakir bir kadına vermişler. O da ocakta yakmak için dua ederek alıp evine götürmüş, bir kenara koymuş. Öteberi almak için çarşıya çıktığı bir sırada, tahta parçaları kımıldamaya başlamış. Çok geçmeden tahtaların arasından Limon Kız ortaya çıkmaz mı? Hemen kollarını sıvayarak evi baştan aşağıya temizlemiş, gül gibi yapmış. Sonra mutfağa giderek yemekler pişirmiş, bulaşıkları yıkayıp kurulamış, kapları yerine kaldırmış. Yemek sofrasını kurmuş. Her iş bittikten sonra da, bir dolaba girip saklanmış. O sırada fakir kadın eve gelmiş. İçeri girer girmez şaşırmış. Sonra gidip kadının elini öpmüş. Başından geçenleri ona anlatarak, evlatlığa kabul etmesini rica etmiş. Yalnızlıktan zaten canı çok sıkılan fakir kadın, onu hemen evlatlığa kabul etmiş. O günden sonra, güzel güzel geçinmeye başlamışlar. Günlerden bir gün, şehzade hastalanmış. Hekimler bol bol çorba içmesini söylemişler. Her gün bir evden çorba gönderiliyor, şehzade beğenirse hepsini içiyor, beğenmezse bir kaşık alıp bırakıyormuş. Hay hay yavrum! diyerek çorba tasını almış, saraya gitmiş. Askerler, üstü başı eski olan bu kadını saraya sokmak istememişler. Şehzade, kadını pencereden gördüğü için askerlere bırakmalarını emretmiş. Kadının bu sözleri şehzadeyi o kadar sevindirmiş ki, birdenbire hastalığı falan geçmiş. Kadını yanına oturtarak, ne biliyorsa anlatmasını rica etmiş. Fakir kadın da Limon Kız'ın anlattıklarını şehzadeye bir bir söylemiş. Çabuk bizim kadını çağırın! diye emir vermiş. Biraz sonra arap kız odaya girmiş. Korkudan tirtir titriyormuş. Kırk satırı ne yapayım, diye cevap vermiş, kırk katır isterim ki, memleketime döneyim! Arap kızı hemen kırk katırın kuyruğuna bağlayıp dağlara salmışlar. Sarayda yeniden düğün hazırlıkları yapılmış. Şehzade ile Limon Kız'ı kırk gün, kırk gece süren görülmemiş şenliklerle evlendirmişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/masal-nedir-masalin-ozellikleri-ve-cesitleri", "text": "Masal Nedir? Masalın Özellikleri, Masalın Türleri, Masal ve Efsane arasındaki fark. Kısaca masal hakkında her şeyi bu yazıda bulabilirsiniz. MASAL, halk dilinde anlatılarak oluşan ve günümüze ulaşan halk edebiyatının sözlü ürünüdür. Masallar olağanüstü olayların, hayali karakterlerin yer aldığı bir anlatı sanatıdır. Masallardaki olağanüstü varlıklardan kısa bahsetmek gerekirse; cadı, cin, dev, peri vb. varlıklar bunların başında gelir. Masallarda düz anlatım biçimi kullanılır. İstisna olarak bazı masallarda manzum parçalara da rastlanabilir. Masallar fıkra ve efsaneye göre uzun, destan ve halk hikayesine göre kısadır. Masalların belirli yerlerinde klişe sözler yer alır. Genellikle halka hitap ettiği için sade bir dil kullanılır. Masallarda yer ve zaman belli değildir. 1-) Başlangıç : Bütünüyle kelime oyunlarından, birbiriyle pek ilgisi olmayan ama dinleyicinin ilgisini masala çekmek için bir araya getirilmiş sözlerden meydana getirilir. Dinleyiciyi masal alemine hazırlar. 2-) Asıl masal: Masal olaylarının anlatıldığı bölümdür. Kendi içinde giriş, gelişme, sonuç bölümler vardır. 3-) Bitiş Bölümü Masal Sonu: Başlangıç gibi bir tekerlemeden oluşur. Halk masalları 4 temel grupta toplanır: Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar. Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. La Fontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi'nin Harname adlı eseri de Divan Edebiyatı'ndaki hayvan masalları türüne örnek gösterilebilir. Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prens ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir. Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır. Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır. Masallar öyle bir gür kaynaktır ki bu kaynaktan birçok bilim yararlanır. Masallar bir millet için zengin hazinelerdir. Milletlerin seciyeleri, ülküleri masallarda gizlidir. Halk medeniyetinin izlerini masallardan çıkarmamız mümkündür. Masal, her şeyden önce dilcilerin yararlandıkları bir kaynaktır. Bundan başka masal, bir toplumbilimci için toplumun ana unsurlarını nitelendirmede, halk kültürünün temellerini araştırmada zengin bir kaynaktır. Tarihçi için masal bazı önemli tarihi olayların aydınlanmasında değerli bir belge olabilir. Çocuk eğitiminde de masalların çok önemli rolü vardır. Hikayeci, romancı, şair, oyun yazarı, hatta senaryo yazarı masallardan çok ilgi çekici konular meydana getirebilir. Her iki türde de olağanüstü kahramanlar ve olaylar vardır. Asıl kahramanlar ön plandadır. Kahraman; gücü, kuvveti temsil eder, her zaman doğruyu yapar. Masal, hayal mahsulüdür. Destanlarda ise olağanüstü olaylarla gerçek olaylar birleştirilmiştir. Destanlarda zaman ve mekan kavramı belirlidir. Masallarda ise belli değildir. Destanların hususi anlatıcıları vardır. Manzumdurlar - Saz eşliğinde söylenirler. Masalların da hususi anlatıcıları vardır, nesir şeklindedirler. Saz eşliğinde söylenmezler. Masallarda amaç bir ders vermektir. Destanlardaki amaç ise bir milletin geçmişini anlatmaktır. Her iki türde de olağanüstülük vardır. Ele alman konular bakımından geniştirler. Efsanenin dini yönleri daha fazladır. Efsanenin özel anlatıcıları yoktur. Masallarda vardır. Masallar çoğunlukla mutlu sonla biter. Efsaneler ise kötü bir sonla biter. Masallarda kalıplaşmış ifadeler vardır. Efsanelerde ise yoktur."} {"url": "https://www.masaloku.net/masal-okulu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamalarda, uzak ülkelerin birinde güzel bir Çocuk Adası varmış. Bu adada yemyeşil ağaçlar, çeşit çeşit hayvanlar ve tabii birbirinden akıllı çocuklar varmış. Günlerden bir gün Düşüngeliş demiş ki, -Arkadaşlar biz her işi kendi kendimize yapıyoruz ama bu böyle olmaz. Kimi erken kalkıyor kimi geç, kimi çok çalışıyor kimi az. Haksızlık olmasın, hepimiz çocuk olduğumuz için birbirimize yeterince söz geçiremiyoruz. Bir okulumuz olsa iyi olacak ne dersiniz? Bakgör, -Doğru söylüyorsun arkadaşım, demiş. Fedakar, -Biz bu adanın her yerini biliyoruz, burada okul yok ki, biz nereye gideceğiz, diye sormuş. Düşüngelis, -Her yeri biliyoruz ama şu tepenin arkasına hiç gitmedik. Orada bizim için güzel bir okul olabilir, ne dersiniz, bakalım mı? Rengarenk adlı kuş orada konuşulanları duymuş, pırrr diye uçarak Bakgör'ün omzuna konmuş. -Çocuklar, isterseniz tepenin arkasına uçup bir bakayım ben, sonra gelip size haber veririm olur mu? Bakgör, Çok teşekkür ederiz Rengarenk, harika bir fikir bu. Haydi git bakalım, güzel haberlerini bekliyoruz, demiş. Rengarenk kanatlarını çok kuvvetli çırpıp hızlı bir şekilde yükselmiş, uçmuş uçmuş uçmuş ve gözden kaybolmuş. Çocuk Adası'nda meraklı bir bekleyiş başlamış, herkes içinden orada bir okul olsa ne iyi olur, Allah'im orada bir okul olsun, lütfen... diyerek tedirgin ve istekli beklemişler. Bir gün iki gün üç gün geçmiş ama Rengarenk gelmemiş. Düşüngelis, Çocuklar ben de çok merak ettim Rengarenk'i, ama içimden bir ses çok yakında gelecek diyor... ve tam o sırada Rengarenk pırrr diye uçup Bakgör'ün omzuna konmuş. Hühhh, hühhh, hühhhdiye derin derin nefes alan Rengarenk, çocukları iyice meraklandırmış. Derken meraklı bekleyiş sona ermiş ve biraz dinlenip kendine geldikten sonra Rengarenk, -Çocuklar tepenin arkasında herkesi mutlu edecek bir yer var. Ben çok beğendim, hatta içine girince oradan hiç ayrılmak istemedim. Ne dersiniz, beraber gidelim mi? -Tamam gidelim o zaman ama nasıl? -Çocuklar tepenin altından bir tünel açalım, demiş. Çocuk Adası hemen işe koyulmuş, herkes tepenin altından geçmek için tünel kazmaya başlamış, o tünel yerin üstünde olduğu için işleri daha kolay olacakmış. Kazmışlar, kazmışlar kazmışlar.... ve Bakgör, -Arkadaşlar tünelin sonuna geldik, önümüzde kapı kalınlığında bir duvar var, onu da kaldırırsak artık tepenin arkasına geçmişiz demektir. Hazır mısınız? Bir, iki üç... Çocuk Adası, tepenin arkasında gördüğü şeye inanamamış. Gökkuşağı şeklinde bir okul. İsmi de harika... Masal Okulu. Çocuk Adası'ndaki çocuklar sevinçten hoplayıp zıplamaya elele tutuşup koşarak oynamaya başlamışlar. Düşüngelis, -Arkadaşlar haydi şimdi okulumuza girelim, bakalım nasıl bir yer? Eğer içerisi de dışarısı gibiyse... oooohhhh, demiş. Çocuk Adası`nda zil sesi duyulmuş. Sanki birisi çok güzel bir şekilde notalara basıyor, müzik de ahenkle dans ediyormuş. Masal Okulu kapıları açılmış, sıra ile önce kuşlar, sonra kediler ve köpekler en son da kelebek ve arılar çıkmışlar okulun kapısından. Başlarında da öğretmenleri, Masal Okulu sırayı bozmuyoruz, herkes kendi yerinde duruyor. Evet şimdi marşımızı söyleyebiliriz... Çocuklar öğretmenleriyle tanışıp sınıflarına yerleşmiş. Herkes çok mutluymuş. Günler günleri kovalamış, o çocuklar öğrendikleri yeni şeylerle farklı farklı aletler eşyalar yapmaya başlamışlar. Böylelikle işleri daha da kolaylaşmış. Başarıdan başarıya koşan bu adada bir çocuk da masal yazıyormuş. Kitabına Masal Okulu'ndan Mucitler Adası'na Yolculuk adını vermiş... Dilden dile gönülden gönüle anlatılan bu masalları herkes çok sevmiş. Bu masalların bir özelliği de hiç bitmemesi hayat devam ettikçe hep sürmesiymiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/masal-okuma-ve-masal-anlatma-yontemleri", "text": "Her toplumun kültüründe oldukça önemli bir yer tutan masallar, sözlü anlatım türünün en eski temsilcileri arasında bulunmaktadır. Genellikle çocukların daha çok sevdiği masal türü, aslında her yaştan bireye hitap eden bir yapıya sahiptir. Masalların, uzmanlar tarafından dile getirilen yararları ise çocukların sosyal ve eğitsel gelişmelerine katkı sağlamaları olarak özetlenebilmektedir. Bu noktada masal anlatma tekniklerinin iyi bilinmesi ve çocukların gelişimine katkı sağlanması gerekmektedir. Masal anlatma, aynı zamanda çocukların hayal dünyalarına da doğrudan etki etmektedir. Dolaylı yoldan hayal kurmak, kişinin yaşamı boyunca hayata karşı daha pozitif bir duruş sergilemesini sağlamaktadır. Bu da bireye başarıyı getirdiği gibi doğrudan mutluluğu da sağlamaktadır. Ayrıca çocuklarınıza masal anlatarak onların kelime hazinesini de genişletebilir ve kitap okuma alışkanlığı kazanmalarını sağlayabilirsiniz. Ses tonunuzu zorlama çabalar ile değiştirmeye çalışmayın. Karından nefes almak, masal anlatma için en uygunudur. Çünkü yüzeyden alınan nefesin sesi yorgun yaparak tizleşmesine sebep olduğu bilinmektedir. Masalın seyrine göre vurgulara dikkat etmeniz ve diksiyonunuzu buna göre ayarlamanız gerekmektedir. Çünkü çocuklar yanlış bir telaffuz öğrenirlerse, bu alışkanlıkları daha ileride bırakmaları son derece güç olacaktır. Eğer masal içerisinde yöre ağzıyla ilgili farklı bir spesifik vurgu bulunuyorsa, buna uygun davranarak eğlenceli bir durum ortaya çıkarabilirsiniz. Başka Türk edebiyatı olmak üzere tüm dünya coğrafyasında oldukça önemli bir konumda yer alan masallar, toplum kültürünü ve birey yaşantısını yansıtması açısından değerli eserlerdir. Ayrıca çocukların gelişimleri için de son derece faydalı bir edebi tür olan masallar, bu yönüyle de ele alınarak değerlendirilmelidir."} {"url": "https://www.masaloku.net/masal-okumanin-onemi-neden-masal-okumaliyiz", "text": "Masal, geçmişten günümüze kadar yazılı/sözlü olarak gelen bir edebi türdür. Daha çok 1-12 yaş aralığındaki çocuklara yönelik olan bu yazın türümüz, içinde barındırdığı değerleri çocuklara öğretmesi açısından son derece önemlidir. Değer eğitiminin yanında çocukların hayal dünyalarını zenginleştirir. Çocuğa okunan bir masal onu bir hayal dünyasına taşır, masalın etkisiyle kendisini bir an o masal karakterleri arasında bir yerde bulur. Çocuklar ne kadar çeşitli masallar okursa, o kadar hayal dünyaları zenginleşir ve yaşamda karşılaştığı olayları daha hızlı kavrar. Yaşamın zorluklarıyla mücadele gücü artar. Çocuklara masal anlatırken onların anlayabileceği, yaş dönemlerine uygun masallar tercih etmelisiniz. Okul öncesi dönemlerde okunacak masallar önemle seçilmelidir. Çünkü çocukların her şeyi doğrudan kabul ettiği hassas bir dönemdir. Masallar çocuklara öğretilmek istenilen değerleri dolaylı yoldan ifade etmenin en güzel yollarından biridir. Çocukların masal ve hikaye okuması, onların yaşama gücünü arttırır, iyiyi, doğruyu, dürüstlüğü ve en önemlisi iyiliğin mutlaka bir gün kazanacağını masallarda öğrenir. Bilimsel araştırmalarda da masalların çocuğun sosyal ve bilişsel gelişimine katkı sağladığı görülüyor. Masallar, çocukların dil gelişimine katkıda bulunur, zihinsel gelişimine, sosyal becerilerine katkıda bulunur. Kelime haznesini geliştirir, küçük yaştan itibaren okuma alışkanlığı kazandırır. Çocukların yaratıcı düşünce becerisini kazanmanın ilk adımı masal okumaktır. Olağanüstü olayların anlatıldığı masalları okuyan çocuklar için imkansız kavramı zayıflıyor. Her şeyin gerçekleşebilme olasılığını güçlendiriyor, çocuğun başarma azmini güçlendiriyor. Her şeyi hayal edebiliyor.. Ünlü şairimiz Cemal Süreya; Masal dinlememiş çocuklar büyüyünce kedi resmini bile cetvelle çizer... demiş. Burada bizi bekleyen büyük bir tehlikeden bahsediyor şairimiz. Çocukların hayal dünyasını geliştirmek, onların bambaşka bir dünya inşa etmesine olanak sağlamaktır. Çocuklara masal okumak, onlara hayattan haberler vermektir. Hayvan masalları okuyan çocukların hayvan dostları edinmesi beklenen bir davranıştır. Çünkü masallar aracılığıyla da olsa, hayvanların da insanlar gibi bir takım his ve duygulara sahip oldukları öğrenilir. Hayvan sevgisi gelişir, aynı şekilde bitki masalları okuyan bir çocuk da bitkilere karşı olumlu davranışlar geliştirebilir. Özetle; sevgiyi, saygıyı, güzeli, çirkini, doğruyu, yanlışı her şeyi çocuklara masal ve hikaye okutarak öğretmek mümkündür. Her gün mutlaka çocuğunuza bir masal okuyun, ya da onların masal okumasını sağlayın. Bunun için sitemizde her gün yeni masallar eklemeye gayret gösteriyoruz. Bu konuda sitemize destek olursanız memnuniyet duyarız. Çocuğunuzun bir kitap kurdu, doğa aşığı, hayvan dostu ve kısacası iyi bir insan olmasını istiyorsanız, çocuklarınıza mutlaka çocuk yaşta okuma alışkanlığı kazandırın. Bunun da yegane yolu, çocuklarınıza masal ve hikaye okumaktır."} {"url": "https://www.masaloku.net/masal-okurken-cocugun-yasina-uygun-masallar-tercih-edilmeli", "text": "Çocukların yaşlarına bağlı olarak ilgi alanları da değişim gösterecektir. İlgisi kolay dağılan çocuklarda da bu ilginin uyanık tutulması açısından, masal seçimlerinin bu çerçevede düzenlenmesi önerilmektedir. Özellikle de yaşları değişen çocukların, hayranlık duyduğu unsurların farklılaşması mümkündür. Asıl önemli olan konu da ebeveynlerin en uygun olan masalları onlar için seçmeleri olacaktır. Peki çocukların yaşlarına göre masal nasıl seçilmelidir? Gelin bu konuya birlikte bakalım. 1 ile 3 yaş arası: Bu yaş döneminde olan çocuklara en iyi şekilde masal dinleme alışkanlığı kazandırılmalıdır. Genel olarak bu yaş dönemlerinde oldukça meraklı olabilecekleri için, ilgilerini çeken masalları dinlemekten de geri kalmayacaklardır. Ayrıca asıl önemli olan bir diğer konu da, bu yaşlarda masal alışkanlığının kazandırılması sayesinde, diğer dönemlerinde de masal sevme özelliklerine sahip olacaklarıdır. Seçilecek olan masalların akıcı bir dille yazılmış olmaları asıl dikkat edilen konu olmalıdır. Ayrıca eğlenceli olan masallar da dinlemeyi kolaylaştıran bir unsur olarak görülebilecektir. İlgisini çekmeyen masallarda ısrar edilmemesi gerekecektir. Aynı zamanda hayvanlar gibi ögelerin içerisinde yer aldığı masallar da bu yaş grubunun dikkatini çeken ögeler olacaktır. Kısa olan masallar tercih edilmelidir. 3 ile 4 yaş arası: Çocuğun beyinsel açıdan gelişimi yavaş yavaş sağlandığı için, bu yaş döneminde daha uzun olan masallar tercih edilebilecektir. Yine her yaş grubunda olması gerektiği gibi, masalların çocuğun ilgisini çekecek nitelikte olması gerekmektedir. Olumsuz olan durumların da ayırt edilmeye başlandığı bu dönemlerde, öğütler içeren masallar okunabilecektir. 4 ile 5 yaş arası: Genel olarak bu yaş döneminde tüm iyi ve kötü kavramları ayırt edilebilecektir. Çocuğun iyi olanı bulabilmesi açısından da, hep merak edip soru sorması beklenmektedir. Çocuğun doğru olanı algılayabilmesi açısından tüm soruların cevaplanması ve kimi soruların da çocuğun kendisinin bulması sağlanmalıdır. Çocukların meraklı oldukları bu dönemde de onların ilgisini çekebilecek olan masallar büyük öneme sahip olmaktadır. Bu yaş arasında olan tüm çocuklara da masal dinleme alışkanlığının kazandırılması gerekecektir."} {"url": "https://www.masaloku.net/masal-tekerlemeleri", "text": "Tekerleme Nedir? Çoğunlukla masalların başlangıç kısmında yer alan, bazı sözcüklerin, seslerin yinelenmesi, ölçü, uyak gibi öğelere de dayanan, belirli bir konusu olmayan, olmayacak durumları bir araya yığıp mantığa aykırı birtakım sonuçlara vararak şaşırtıcı bir etki yaratan söz dizisi. Bir gün hep birlikte ava gittik. doğmamış bir tavşan yatıyor! diye bağırdı. çolak kardeş tüfeği kapıp, nişan aldı. Meğer tavşan, kaçmış da üstteki kapağın haberi bile olmamış. kukuma kuşu gibi düşünmeye ve bir çare aramaya başladık. Şunun suyu ile yemenilerimizi boyayalım dedim. Fakat, su mu az geldi, ben mi çok sürdüm, bilmem; ne oldu, Sen misin beni yağsız bırakan diyen öbür yemenim, Derken ben de arkasından yola düştüm. Tam bir arpa boyu yol gitmişim ki, Yemenimin tekini çift süren bir ihtiyarın ayağında gördüm. şu ekili tarla senin olsun... diyerek, Bir tek yemeniyle koca bir tarlanın değişmesine pek memnun olarak, çiftçiye ben de yemeniyi bağışladığımı söyledim. Tarlanın bir köşesine gidip postu serdim, uyudum. bizim buğday tarlası biçilmeye hazır oldu. yapayalnız bu koca tarlayı tek orakla nasıl biçeceğimi düşünürken, birden karşıdan gözlerinden alev saçan bir kurt göründü. Orağın sapı gidip, kurdun karnına gömüldü. Can acısından ne yapacağını şaşıran hayvan, Kurt kaçtı, orak biçti, kurt kaçtı, orak biçti. Tarlanın biçildiğine ne kadar sevindim, bir görseniz. Ama birden başakların yığın edilmesi aklıma geldi. Hele bir sabah olsun diye, yatmaya gittim. Gece bir fırtına çıktı, bir fırtına çıktı, sanki yeri göğe karıştıracaktı. Eh' dedim, gidip yardımcıbulup, harmanımı döveyim. Ama lafımı bitirmemiştim ki, karşıdan azgın, kocaman bir ayı göründü, harmanın yanından bana doğru geliyordu. Yerden bir taş alıp, belki korkuturum diye fırlattım. Taşı atmamla, alevin çıkması bir oldu. Meğerse attığım taş, çakmak, ayının dişi ise çelikmiş. Üç gün üç gece sönmesini bekledim. Yalnız yarısı yanıp, gerisi sağlam kalmış. bu yükü kaldırabilecek ne bir deve, ne bir fil ve ne de bir at buldum. Bula bula, belinden yaralı bir karıncacık buldum. Buğday tanesini sırtına yükleyip, bizim meşhur eve götürdüm. Fakat karıncanın sırtı yük taşımaktan fenalaşmıştı, hayvancağızı böyle salıvermek günah olacaktı, ilaç aradım. Hint cevizinin yağı iyi eder dediler. Böyle bir ağaç aradım, taradım, zor buldum. Ağaç pek yüksekti. Üç gün, beş gün durma dan taşladım, Ne ala. Buraya karpuz ekerim, deyip, çekirdek getirdim. Çok beklemeden, öyle büyük karpuzlar oldu ki, Hele bir kesip tadına bakayım deyip, bıçağı sapladım. Bıçak gitti, elim gitti, kolum gitti, Vay anam karpuz! Evin köyün yıkılası karpuz! Bir yanında demirciler demir döver denk ile, Adam bu sözün üzerine bir kızdı, bir kızdı ki, bana bir tokat sallamadan yanından kaçtım. Fakat, orda bıraktığım ceket ve poturum sanki yargıç gibi beni sorguya çektiler. o kadar büyümüş, o kadar çoğalmış, otları o kadar uzamış ki, bir tanesi de oradaki bir ırmağa köprü olmuştu. Kimsin, necisin, söylesene ey insanoğlu?.. diye bağıran, ceketimle poturuma kızdım. Size ne oluyor? diyerek karpuzları kökünden çekmeye başladım. Tuhaf. Suya atladım, birkaçını kurtarayım derken, Bu sırada suya düşen kağıt gözüme ilişti. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken, eski hamam içinde... develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam düştü beşikten, babam düştü eşikten. Biri kaptı maşayı, dolandım dört köşeyi. Orada ne var dediler, bir köy kurmuş keçiler, kurt köye muhtar olmuş, elini veren kolunu almış, diken verenin gülünü almış, damla verenin selini almış, kovan kovan balını almış. Bir kurtmuş ki sormayın. Talkım vermiş ele, salkımı almış ele, ilk lokmayı aşırmış, ikincisinde çomar. Karşısına dikilmiş, kapanmış mı kapılar. Kapıyı bırakıp, sapı yutmuş, balı bırakmış, hapı yutmuş. Küçük bir meydanda çizmeler çift sürüyorlar. Bir ekin oldu ki, yatsam sakalımda, Bunu bizim ihtiyar çil horoza sürdürdüm, savurdum. ben de çil horozun üstüne bindim, Pınardan ağzım ile içtim gözüm istedi, Ama onu şimdi çakal yer! dedi. Tutun be, vurun bel diye bir patırdı koptu. On sekiz bin mandaya çektirdim leşini. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.."} {"url": "https://www.masaloku.net/masal-tekerlemeleri-tekerleme-turleri", "text": "Tekerleme ; tekerlemek eylemi veya herkesçe ve sık sık kullanılan, basmakalıp söz anlamında kullanılır. Masal, hikaye, bilmece gibi bazı edebi türler içinde veya bağımsız olarak söylenen ölçülü, kafiyeli, ağızda yuvarlanan yerine göre saçma anlam ifade eden sözlerdir. Genellikle bu sözler eş sesli kelimelerden oluşur. Tekerlemeler halk edebiyatına ait bir türdür. Çocuklar tarafından kullanılan bir tür olarak bilinmesine rağmen, halk ozanları da zaman zaman şiirlerine mizahi unsur katmak için tekerlemelerden yararlanırlar. Tekerlemelerde konu genellikle pek belirli değildir. Genellikle gerçek hayatla bağdaşmayan hayali öğeler ve düşünceler sıralanır. Tekerlemeler şaşırtır, insanların hoşça vakit geçirmelerine fırsat sunar ve oldukça eğlendirir. Tekerlemeler, bir çeşit söz cambazlığı olarak adlandırılabilir. Tekerlemelerde amaç; insanlara acayip, gerçek hayatta olması mümkün olmayan olay ve durumları ard arda sıralayarak, akıl ve mantık dışı sonuçlara varıp, şaşırtıcı bir etki yaratabilmektir. Tekerlemeler sık sık yapılan tekrarlarla kazandırdıkları ezber alışkanlıklarıyla çocukların psikomotor becerilerinin gelişmesine katkıda bulunurlar. Kullanılan dilin, boğumlaması, telaffuzu ile bir bütün halinde öğretilmesine katkıda bulunur. Dilin, gülmece ve eleştirel boyutunu tanıtır. Dili, matematiksel problemlere dönüştürerek, egzersizler yaptırarak güçlendirir. Tekerlemeler dilin kullanımını fiziksel olarak destekler. Tekerlemeler; çocukların, zeka, bellek, dikkat, duygu, davranış ve bilgilerini geliştirmelerine yardımcı olur. Çocukların ana dillerini güzel ve doğru biçimde kullanabilme becerilerini geliştirir. Tekerlemeler; çocuklarda var olan ana dil sevgisini besler. Çocukların kelime dağarcığının gelişimine katkı sağlar. Çocuklarda ki birlikte gülme, eğlenme, iş görme bilincini geliştirir. Tekerlemeler, çocukları sosyal yönden geliştirerek, arkadaş ilişkilerine destek verir ve onları daha da paylaşımcı hale getirir. Çocuklara topluluk karşısında çekinmeden konuşabilme cesareti aşılar. Oyun tekerlemeleri; genellikle çocuk oyunları arasında yer alır. Masal tekerlemeleri; halk masallarında olağanüstü ,karmakarışık ve şaşırtıcı giriş cümleleriyle başlar. Az gittim uz gittim... Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!.. İki yiğit çıktı meydane, ikisi de birbirinden merdane. . Sonuncusu ise; bağımsız söz cambazlığına dayanan tekerlemelerdir. Burada da, ses yapısı bakımından kolay olmayan kelimeleri ardı ardına söyleyebilmek esastır."} {"url": "https://www.masaloku.net/maymun-ile-timsah", "text": "Bir zamanlar, nehir kenarındaki ağaçta yuva yapmış bir maymun ile timsah arkadaş olmuşlar. Maymun, ağaçların dallarında oynayıp zıplıyormuş. Bir gün timsah nehirde yiyecek aramaktan yorulmuş, maymun arkadaşının yuva yaptığı ağacın gölgesinde dinleniyormuş. Maymun, ağacın altında yorgun görünen timsah arkadaşına biraz böğürtlen vermiş. Timsah böğürtlenleri afiyetle yemiş, maymun arkadaşına teşekkür ederek yuvasına gitmiş. Günler günleri kovalamış, timsah her gün maymuna misafir olmuş. Maymunun ağaçtan attığı meyvelerle karnını güzelce doyuruyormuş. Hatta bir gün maymun, timsaha eşine götürmesi için fazladan meyveler vermiş. Timsah, meyveleri eşine götürmüş, eşi de taze meyveleri yiyince çok mutlu olmuş. Aradan günler geçmiş, timsah ile maymunun dostluğundan timsahın eşi rahatsız olmuş. Çünkü timsahın eşi kötü kalpli bir kadınmış. Kocasına, gelirken bir maymun kalbi getirebilir misin? Canım bir maymun kalbi yemek istiyor demiş. Timsah, üzülerek de olsa karısını mutlu etmesi gerektiğine inanarak, tamam karıcım sana akşam bir maymun kalbi getireceğim demiş. Timsah, maymununun yanına gitmiş, eşim dünkü meyveleri çok beğendi, sana teşekkür etmek için bu akşam evde yemeğe davet etti demiş. Maymun, timsahın bu nazik davetini kabul ederek, timsahın sırtında nehrin karşısına geçti. Timsah, tam eve yaklaşmışken maymuna karısının kendisinden maymun kalbi istediğini söyledi. Maymunun hayatını kurtarmak için çok fazla zamanı yoktu. Timsah'a kalbini meyve ağacına unuttuğunu ve geri dönüp onu almalarını gerektiğini söyledi. Size güvenen birine asla ihanet etmeyin ve arkadaşlarınızı akıllıca seçin."} {"url": "https://www.masaloku.net/maymunla-tilki", "text": "Bir zamanlar ormanların birinde yaşayan bir maymun varmış. Ağaçların dallarından bir diğerine atlamayı, sarmaşıklara sarılıp yükseklere tırmanmayı çok severmiş. Kıpır kıpır hiç yerinde duramazmış. Bir gün uzun kabarık tüylü tilki ile karşılaşmış. Tilki onun gibi ağaçlarda yaşamayı bilmiyormuş ama maymuna nazaran çok güzel tüyleri varmış. Hele kuyruğu o kadar hoşmuş ki maymun onun arkadaşı olduğu için övünüp duruyormuş. Tilki ise her gün komik şeyler anlatarak maymunla gülüp eğleniyorlarmış. Bir yandan da ormanın en kurnaz en çıkarcı hayvanı olduğu için maymundan da yararlanacağı günün geleceğini düşünüyormuş. Tatlı dili ile maymunu çıkamadığı ağaçlara tırmandırıyor, istediği her türlü meyve yiyebiliyormuş. Bu arada da maymun tilkinin çalıların arasına kurduğu tuzaklara, öteki hayvanlara oynadığı oyunları şaşkınlıkla bakıyor. Her davranışını hayran oluyormuş. Kurnazlığın büyük bir yetenek olduğunu düşünüyormuş. Gün geçtikçe tilkinin davranışları oyunları maymunu daha çok sarmaya başlamış, yanımdan hiç ayrılmaz olmuş. Maymunun annesi oğlunun tilki ile arkadaşlığın da hiç mi hiç hoşnut değilmiş. Kötü arkadaşın sana yararı değil zararı olur diyormuş. Ama dinleyen kim. Maymun tilkinin ağzına bakıyor. O ne yaparsa doğru yaptığına inanıyormuş. Günlerden bir gün tilki maymuna; bak canım, bugün istersen balık yiyelim ama ben yüzme bilmiyorum sen yardım edersen balık yakalayabiliriz demiş. Maymun tilkinin isteğine boyun eğmiş, zaten ona o kadar hayranmış ki karşı gelmeyi düşünmüyormuş bile. Tilkinin öğrettiği gibi doğru ormana gitmiş, ırmağın ortasına doğru kollarını uzatmış, bir ağaca tırmanmış. Oradan da aşağı sarkmış sulara daha önceden hazırladıkları ince sarmaşıklardan yaptıkları ağı germiş. Suların akıntısı ile birlikte aşağılara inen balıklar, bu sarmaşıktan ağa takılıyorlarmış. Maymun, balık geldikçe hemen ağı yukarı çekiyormuş. Sonra da balıkları tek tek toplayarak kıyıda bekleyen tilkiye fırlatıyormuş. Böylece epey balık yakalamışlar. Sevincinden ne yapacağını bilemiyormuş maymun. Biraz sonra sevgili arkadaşıyla kendilerini çekecekleri Balık ziyafetini düşündükçe ağzı sulanıyormuş. İşte bu sırada sevincinden mi yoksa avın heyecandan mı bilmiyorum, dengesini yitirdiği gibi azgın sulara yuvarlanıvermiş. Bata çıka akıntı ile sürüklenirken bir yandan da tilkiyi yardımına çağırıyormuş ama tilki maymunu aldırmadan balıkları tek başına atıştırmaktaymış. Bir süre sonra maymun bir ağaç kütüğüne tutunarak suyun yüzünde kalabilmiş. Bin bir güçlükle kıyıya yanaşmış. Sonra da ağlaya sızlaya annesinin yanına gitmiş. Başına gelenleri bir bir anlatmış. Annesi de gördün mü yavrum? Ben sana kötü arkadaş insanı yarı yolda bırakır demedim mi? Onun kötülüğü bütün ormanda dilden dile dolaşıyor. Hem seni maşa gibi kullanmış. Hem de başın sıkışınca yardımına koşmamış. Bundan sonra tehlikeli arkadaşlıklara girişme diyerek ona öğüt vermiş. Sizlere de iyi günler diliyorum. Kötü düşünceli arkadaşlardan uzak durun. Sevgiler."} {"url": "https://www.masaloku.net/mektup-kimden-karagoz-ve-hacivat", "text": "HACİVAT Gel bakalım Karagöz'üm! İşlerim için ben de dolaşıp şimdi geldim. Hem dinleyip hem de biraz laflaşalım. KARAGÖZ Hay hay, kiraz paylaşalım! HACİVAT Canım hemen aklın boğaza gitmesin! KARAGÖZ Boğaza gitmesin, Haliç'i, Marmara'yı dolaşsın! KARAGÖZ Şey, haber var iyi mi kötü mü bilmiyorum. KARAGÖZ Kimse getirmedi, dış kapının dibinde buldum. HACİVAT Allah iyiliğini versin, mektup mu geldi. KARAGÖZ Yine sana okutmaya getirdim. KARAGÖZ Kel Ömer'i söktüm de bahçeye dikmedim. KARAGÖZ Ördeği de, kazı da biliyorum ama getiren yok! KARAGÖZ Yazı çıkardım ama kömür parası yok, kışı nasıl çıkaracağım bilmiyorum. HACİVAT Şakayı bırak. Yine ters ters cevaplar verip sinirlerimi oynatma! KARAGÖZ Senin mektubu okumaya niyetin yok, lafı başka yerlere götürüyorsun. KARAGÖZ Köftehor, iftira etme!... Yazıyorum. HACİVAT Şu kağıdı kalemi al da yaz bakalım! KARAGÖZ Ondan kolay ne var. İşte yazdım! HACİVAT Allah iyiliğini versin, Karagöz yazmışsın! KARAGÖZ Laf karıştırma da mektubumu oku! KARAGÖZ Hacı Cavcav, ver bakalım mektubumu geri! KARAGÖZ Köftehor, kendi okuduğunu duymuyor musun? Kimseye gösterme, kendin oku! diyor. KARAGÖZ Öyleyse devam et ama okumamış ol! KARAGÖZ Amin, ben de sizi özledim! KARAGÖZ Hacı Cavcav ben gidip çocuklarla helalleşeyim. Sen de hakkını helal et! KARAGÖZ Pataklarım ha, okuduğunu anlamıyor musun? Annemle babam beni acele yanlarına çağırıyor. HACİVAT Ne olmuş yani sen de git! KARAGÖZ İyi ya işte, ben de gitmek için hazırlanmaya başladım. KARAGÖZ Ne biçim hazırlık olacak, onlar mezarda ya!"} {"url": "https://www.masaloku.net/mektup-ornegi", "text": "HACİVAT Hoş geldin sevgili Karagöz'üm! KARAGÖZ Hoş bulduk kel kafalı kara üzüm! KARAGÖZ Bir yere gittiğim yok da, oğlumla kaç saattir okuma-yama çalıştık... Biraz gezeyim dedim. HACİVAT Tabii iyi yaptın efendim, kafan balon olmuştur. KARAGÖZ Hay hay, kafam balon oldu da uçmasın diye boynuma yapıştırdım. HACİVAT Hemen yanlış anlama, yani uzun zaman ders çalışmaktan kafan şişmiştir. KARAGÖZ Kafam pişti de soğutmaya çıktım. KARAGÖZ Artık müdüre lüzum kalmayacak... dedin ya! KARAGÖZ Oğlum Hazır Mektuplar diye bir kitap getirmiş... Onun içinden seçip seçip yazılır. KARAGÖZ Niye yazılmasın? Bir yere yazdım, oldu. KARAGÖZ Cevap gelmedi, mektubun kendisi geri geldi. KARAGÖZ Parasız olursa isterim Hacı Cavcav! Pişirip akşama yeriz. HACİVAT Aklın yine başka yerlere gitti. Sen şimdi beni iyi dinle! Bir defa tarifsiz mektup olmaz. KARAGÖZ Anladım, talihsiz mektup olmaz. HACİVAT Talih değil, tarih!... Yani mektup kağıdının üst-sağ köşesine o günün tarihi yazılır. KARAGÖZ Yabancıya gitmesin, kendime gönderirim. Hem de çabuk gelir. HACİVAT Saçmalama, insan kendine mektup göndermez. Diyelim ki babana yazacaksın! KARAGÖZ Keçi suratlı Hacı Cavcav, çabuk yanıma gel, canım seni pataklamak istiyor! diye yazarım. HACİVAT Efendim olur mu? Çok sevgili arkadaşım, Hacivat Çelebi Beyefendi diye yazılır. KARAGÖZ Ben sana öyle yazamam, çok istiyorsan otur kendin yaz! HACİVAT Pekala, bana yazma! Oğluna yazıyorsun Çok sevgili oğlum! diye başlarsın. KARAGÖZ Gerisini biliyorum. Mektup bitince zarfa koyar, üstüne de adres yazarım. KARAGÖZ Sonra da oğluma telefon edip, mektubu okurum."} {"url": "https://www.masaloku.net/merakli-tavsan", "text": " Sakın sepete dokunma, diye seslendi. Fakat Zıpzıp, Sincabı dinlemedi. Yavaşça sepeti bakmaya başladı. Sepetin içine bakayım derken, birden dengesini yitirdi. GÜM... Diye sepetin dibini boyladı. Arkasından kapak da kapandı. Meraklı Zıpzıp, sepetin içinde kalmıştı... Arkadaşı Sincap, çaresiz kalmıştı. Zıpzıp sepetin içinde kalışına Sincap arkadaşı çok üzülmüştü. Arkadaşı Sincap çaresiz kalmıştı. Bir süre sonra toplandılar. -Ah ... Ne kadar tatlı şey... Bizimle kalabilir mi? Pek çok şaşırmış olan babası: -Tabii kalabilir. Fakat ona bahçede bir kafes yapmak gerek. Kaya, büyük bir sevinç içinde, bahçede kafeslerden birini onardı. Kapısına kafes teli çaktı. Şaşkın şaşkın olanları izleyen Zıpzıp'ı, kafese yerleştirildi. Kaya: -Korkma minik tavşan. Sana kötülük yapmayacağız dedi. Zıpzıp, kafesin içinden nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. Baykuş, Zıpzıp'ın anne ve babasına, gördüklerini anlattı. Gece bastırınca, birlikte yola koyuldular. Baykuş, alçaklardan uçarak, onlara yolu gösterdi. Bahçedekiler kafeste, Zıpzıp'ı buldular. Zıpzıp ağlamalı bir sesle: -Beni bağışla anneciğim, dedi. Bir daha her şeyle ilgilenmeyeceğim. Kardeşlerimden ayrılmayacağım dedi. Hiç ayrılmadı bir daha."} {"url": "https://www.masaloku.net/minik-deve", "text": "Var var iken, yok yok iken, uzak bir diyarda, bir deve çiftliğinde şirin bir deve ile ailesi yaşarmış. Bu ailenin minik bir yavrusu varmış. Anne deve, nereye giderse minik yavruyu da yanında götürür, onu eğiterek hayatta kalması için ona tecrübelerini aktarırmış. Nerelerde yiyecek bulacağını, nasıl tehlikelerden korunacağını ona öğretmek için çabalarmış. Günlerden bir gün, kervan hazırlanmış uzun bir seyahate çıkacaklarmış. Bütün yükleri Anne devenin sırtına yüklemişler, sıcak havanın da etkisiyle oldukça zorlu bir yürüyüş yapıyorlarmış. Minik deve, tüm bunlara aldırış etmeden, hoplaya zıplaya doyasıya eğleniyormuş. Anne deve minik yavruyu sık sık ikaz ediyor, yavaş olması gerektiğini söylüyormuş. Minik deve ise, uyarılara hiç aldırış etmeden hoplamaya, zıplamaya devam ediyormuş. Bir vakit sonra sıcaklar iyice bastırmış, yükler gittikçe Anne devenin sırtında daha ağır olmaya başlamıştı deren bir kum fırtınası kopmuş. Minik deve ilk defa böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalmış. Bir ara annesinin yanına sığınır gibi olmuş. Fırtına az sonra dinmiş ve Anne devenin gözleri minik deveyi arıyormuş. Bir ara minik deveyi göremeyince çok korkmuş ama biraz baktıktan sonra kum fırtınasının sürüklediği yavrusunun ona doğru koştuğunu görünce mutlu olmuş. Ah yavrum, neden söz dinlemezsin? Az kaldı kaybolup gidiyordun demiş. Tekrar yolculuğa başlamışlar ama Minik devenin yürüyecek hali kalmamış. Anneciğim, biraz yavaş yürüyebilir misin? Çok yoruldum, sana bir türlü yetişemiyorum. demiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/minik-fareler", "text": "Bir zamanlar şirin bir evde minik fareler mutlu mesut yaşarlarmış. Bu farelerin başına bela olan Karabela adında bir kedi varmış. Karabela, minik fareleri adeta canından bezdirmiş. Minik farelerin dolaşmasına, yemek bulmamasına müsaade etmiyormuş. Minik fareler neredeyse açlıktan tahtaları kemirmeye başlayacaklarmış. Minik fareler bu duruma bir çözüm bulma, bu durumdan kurtulmak için ne yapacaklarını şaşırmışlar. Minik fareler Karabela'nın evde olmadığı bir gün, bir araya gelip bu durumdan kurtulmanın yollarını konuşmaya başlamışlar. İlk önce aralarında bir başkan seçmeye karar vermişler. Bilge, yaşlı üyelerini başkan seçmişler. Karabela'nın boynuna bir çıngırak asalım, ne zaman peşimize düştüğünde, bize yaklaştığında çıngırağın sesini duyar, tedbirimizi alarak deliklerimize saklanırız. Başka türlü Karabela'dan kurtulamayız demiş. Bütün fareler bu öneriyi çok beğenmiş. Herkes Bilge fareyi alkışlayarak Aklınla bin yaşa! demişler. Bilge fare konuşmasına devam etmiş. Ancak bir sorunumuz var demiş. İyi güzel de, çıngırağı Karabela'nın boynuna kim asacak? demiş. Toplantı salonuna birden sessizlik hakim olmuş. Az önce salonu bağırışlarıyla inleten, alkış tufanı koparan minik fareler, hepsi sus pus olup geri çekilmişler. Fareler yavaştan toparlanarak hepsi kendine göre bahaneler bularak Ben yapamam deyip toplantıyı tek tek terk etmiş. Sonra ne mi olmuş? Karabela yine minik farelerin peşine düşerek hiçbirine göz açtırmıyormuş. Karabela'nın korkusundan yarı aç, yarı tok yaşamaya çalışmışlar.. Öğüt: Bir tehlikeden kurtulmak için cesur olmak gerekir, önemli olan toplanıp fikirleri konuşmak, alkışlamak değil gereğini yapmaktır."} {"url": "https://www.masaloku.net/nar-tanesi", "text": " Ay mı güzel, ben mi güzelim, sen mi güzelsin? diye sorarmış, Hepsi de güzel, dermiş. Kadın, kapıyı kapatarak çıkar gidermiş. Nar Tanesi,sarayda gezerken, Arap kızı görmüş ve ona aşık olmuş. Ertesi gün, padişahın karısı yine Arap'a sormuş. Efendim, ay da, sen de, ben de güzelim, Ama ille Nar Tanesi, demiş, Eyvahlar olsun, Arap, kızı gördü. Şimdi, ben ne yapacağım? diye telaşlanmış. Eyvah! Anam beni burada bırakıp nereye gitti? diye ağlayarak dünyayı ayağa kaldırmış. Nar tanesi, o güne kadar hiç saraydan çıkmamış. Bu yüzden, nereye gideceğini bilememiş ve ağacın altında oturup, ağlamış. O gün, üç kardeş ava çıkmış, gezinip dururlarken kızı bulmuşlar. Nar tanesi, onları görünce çok korkmuş, Ama çocuklar, onun haline acıyıp, kıza çok iyi davranmışlar ve onu evlerine götürmüşler, Üçkardeş, gündüz ava çıkarlarmış. Nar tanesi, onların yemeklerini yapıp,evlerini temizliyormuş. Günlerini böyle geçirirlerken, bu kızın güzelliği herkese yayılmış. Nar tanesinin ünü dilden dile dolaşıp, kızın annesinin kulağına kadar gitmiş, Kızının hayatta olduğuna çok sinirlenen kadın, onu kurtların, kuşların yediğini sanıyormuş. Bir cadıya gitmiş. -Al bunları. Bu iğneleri kızın başına batırır-san ölür, demiş. Kadın, eski püskü elbiseler giymiş ve tanınmayacak bir kılığa girmiş, Eline de bir bohça almış ve kızın yaşadığı kulübeye doğru yola çıkmış. Üç kardeş, ava giderlerken kapıyı kilitleyip giderler-miş. Kadın gelip, kızın kapısını çalınca, kız hiç sesini çıkartmamış, Kızcağızım, niçin kapıyı açmıyorsun? Ben Anadolu'dan, oğullarımı görmeye geldim. Oğullarıma, hediyeler getirdim. Hiç olmazsa onları al. Kızım, senin de onlarla kaldığını duydum, Sana da iki tane iğne getirdim. Hiç olmazsa başını, şu anahtar deliğine yaklaştır da, bari iğneleri takayım, demiş, Kızın aklına bir kötülük gelmemiş ve başını deliğe yanaştırmış. Kadın, iğneleri kızın başına batırınca, kız ölmüş. Kadın da oradan kaçmış, Akşam, kardeşler avdan eve dönmüşler. Kapıyı açıp içeri girdiklerinde, kızın kapının önünde yattığını görmüşler. Kızın öldüğünü anfayınca, ağlamışlar. Nar tanesini toprağa gömmeye kıyamamışlar. Altın bir tabut yaptırıp, kızı içine yatırmışlar. Tabutu bir dağın tepesindeki iki ağacın arasına asmışlar. Bir şehzade, avlanırken ağaçların arasında bir tabut görmüş. Merak edip, tabutu indirmiş ve kapağını açmış. Dünya güzeli bir kızın yattığını görünce, ona aşık olmuş. Tabutu alarak sarayına götürmüş, Şehzade, tabutu odasına koydurmuş. Saraydan çıktığı zaman da odasının kapısını kilitliyormuş. Akşam odasına döndüğünde, sabaha kadar kızın yüzüne hayranlıkla bakıyormuş. Günler böyle geçe dursun, bir savaş çıkmış. Padişah, sefere çıkmaya hazırlanıyormuş. Sefere sen çıkacaksın, oğlum. Haydi, hazırlan, demiş. Şehzade, kızdan ayrılacağı için çok üzülmüş. Tabutun başına gitmiş ve kapağını açmış. O gece, sabaha kadar kızı seyretmiş ve ağlamış. Sabah, hazırlanmış ve odasını kilitlemiş. Ben yokken, bu kapıyı kimse açmasın diye de, tembih edip, gitmiş. Eyvah, şehzadenin sevgilisi varmış da ölmüş; burada gece, gündüz yüzüne bakarmış, diye kızın üstünü aramış. Saçlarındaki iğnenin birini görerek çıkarmış. İğne çıkınca, kız bir kuş olmuş ve pııır diye uçup gitmiş. Kız, şaşkınlık içinde tabutu kapayıp odadan çıkmış. Şehzadem ne yapıyor? diye sorarmış, Otursun, sağ olsun. Konduğum dallar kurusun, di-yip, uçar gidermiş. Bir gün, beş gün böyle geçmede olsun. Her gün, bahçeye bir kuş geliyor. Ağacın dalına konup, beni çağırarak sizi soruyor. Ben de iyi olduğunuzu söylediğimde, Sağ olsun, konduğum dallar kurusun. diyor, çıkıp gidiyor, Bu yüzden, bahçedeki ağaçların hepsi kuruyacak, demiş, Şehzade, buna bir anlam verememiş. Kuşu yakalamak için, ağaçların dallarına tuzak kurmuşlar Ertesi sabah, kuş gene gelmiş ve dala konunca tuzağa yakalanmış. Şehzade, altın bir kafes yaptırıp, kuşu içine koymuş. Karısı, bu kuşu tanımış ve ondan nasıl kurtulurum diye düşünmüş, taşınmış. Şehzade yokken, kuşun kafesini açıp kuşu dışarı bırakmış. Kedi kuşu kaptı, yetişemedim, demiş. Şehzade, her ne kadar çok üzülmüşse de yapabileceği bir şey yokmuş. Kuş kafesinden uçtuğu zaman, kanadı kafesin teline takılıp yaralanmış. Bahçeye akan kanlardan güller büyümüş. Yaşlı bir kadın, günün birinde bahçıvandan çiçek istemiş, Bahçıvan, kanlardan biten güllerden koparmış ve kadına vermiş. Kadın, gülleri evine götürünce bir bardağın içine koymuş. Birkaç gün sonra, bütün çiçekler solmuş, ama gül taptaze duruyormuş. Kadın, hala çok güzel görünen gülü bir kere koklamış. Gül, o anda bir kuş olup odanın içinde uçmaya başlamış, Aman, bu nasıl şeymiş? İn midir, cin midir? diyerek, korkmuş, Kendini toparlayarak, kuşu yakalamış. Sevip okşarken, kuşun başında elmas gibi bir şey görerek, onu tutup çekmiş, Çekmesiyle beraber kuş, güzel bir kız olmuş, Aman nine! Sen o kızı sakla. Ben, bu gece senin evine gelirim, demiş. Kadın, sevinerek paraları alıp evine dönmüş. Şehzadenin geleceğini kıza söylemiş. Kız, kendisine çekidüzen verip, şehzadeyi beklemiş. Şehzade, gece yarısı kadının evine gelmiş. Kızı görür görmez, düşüp bayılmış. Neyse, su ve şerbet vererek ayırtmışlar. Şehzade, kızın kim olduğunu ve başına gelenleri öğrenmiş. Şehzade, onu oradan alıp eve götürürken, yolda önlerine bir maymun çıkmış, Şehzade, bu yaramaz maymunu yakalamak için kovalamaya başlamış. Maymun, zıplaya sıçraya ağaçtan ağaca kaçmış, şehzade kovalamış. Bu arada kız, bekleye bekleye olduğu yerde uyuyakalmış. Kızın anası, altın tabutun kaybolduğunu duymuş. Nar Tanesi'nin ne olduğunu merak edip, şehir şehir gezerek kızı arıyormuş. Eyvah, sevdiğimi sokaklarda bıraktım! diye, koşa koşa kızın yanına dönmüş. Oğlum, bu kız seninle mi? Onu böyle yalnız bırakıp da nereye gittin? Eğer ben gelmemiş olsaydım, kim bilir başına neler gelecekti! İyi ki çabuk geldin, diyince şehzadenin aklına bir şey gelmemiş. Hemen, kızı uyandırmış. -Sen kimsin? demiş, Oğlum, ben bir fakirim; kimseciğim yok, demiş, Haydi, benimle gel, Sen, bana İyilik yaptın, ben de sana ne istersen veririm, demiş. Kız, annesini sesinden tanımış. Gizlice, şehzadenin kulağına söylemiş. Şehzade, kadına belli etmemiş ve beraber saraya gelmişler, Şehzade, kendi karısını ve Nar Tanesi'nin annesini cezalandırmış, İkisini de ülkesinden kovmuş, Nar Tanesi ile şehzade, evlenmiş ve kırk gün düğün yapmışlar. Sonsuza kadar mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/nasreddin-hoca-ve-esegi", "text": "Sabah erkenden hayvan pazarına götürelim eşeği, satalım, üstüne de biraz para koyup daha genç ve güçlü bir eşek alalım. demişler. Bu zayıf eşek bu yola dayanmaz, yolda ölür. Yolda ölmese bile pazara varınca bitkin düşer, kimseler yüzüne bakmaz, demiş. İyisi mi, biz eşeği sırtımıza alalım, pazara kadar sapasağlam götürelim. demiş. Eşeği almış sırtına, düşmüşler yola. Biraz ilerlmişler, çok geçmeden karşılarına köyden bir kaç ahbap çıkmış. Nasreddin hocanın bu haline pek akıl sır erdirememişler. Nasreddin hocanın haımı eşekten indiğinde, Nasreddin hoca itiraz etmiş: Olmaz öyle şey, demiş. İkimiz birden binelim, daha iyi. . Diyeceğim şu: Doğruluk, eğrilik dünyarmzda beğen, gibi görece oldu çıktı. Ne kadar adam varsa o kadar doğruluk, eğrilik var. En iyisi, kendi sağduyusuna göre kendi bildiğini okumak, bundan şaşmamak! Gökten üç elma düştü, biri yazana, biri okuyana biri de masal sevenlerin başına.."} {"url": "https://www.masaloku.net/nasreddin-hocadan-cocuklar-icin-fikralar", "text": "-Çabuk benim eşeğimi bulun, yoksa karışmam! Diye bağırmaya başlamış. Herkesi bir telaş, bir korku almış. Eşeği aramak için dört bir tarafa dağılan Akşehirliler, yolda Hoca'ya rastlamışlar: -Aman Hocam, bize yardım et. Yolda sahipsiz bir eşek bulursan hemen yakala n'olur. -Eşek kimin? -Subaşının. Demişler. Hoca da: Peki ararım demiş ve türkü söyleye söyleye yolunu sürdürmüş. Karşısına çıkan bir köylü : -Hocam, böyle türkü söyleyerek ne yapıyorsun? Deyince , Hoca: -Subaşının kaybolan eşeğini arıyorum! demiş. Adam, yine sormuş: -Peki , böyle türkü söyleyerek eşek mi aranır a Hoca? -El elin eşeğini elbette türkü söyleyerek arar. Hele eşek zorla aranıyorsa. Üstelik Subaşınınsa.... -Aman ne güzel çocuk...Adı ne bunun? diye sormuşlar. -Adı Farz, demiş. -Bu ne biçim isim Hoca Efendi? demişler. -Şimdiye kadar böyle bir isim hiç duymamıştık. -Ya, sünnet diyeyim de onu da mı yiyesiniz? Nasreddin Hoca fıkralarıNasreddin Hoca'nın bütün gayretlerine rağmen malesef kötü huylarından vazgeçiremediği bir yakını varmış. Namazdan sonra camiden çıkmakta olan cemaate doğru bir çocuk koşarak gelmiş ve o adamın suya düştüğünü haber vermiş. Falanca kişi ırmak kenarında gezerken ırmağa düştü. Azgın sularla boğuşuyor demiş. Hoca birkaç arkadaşıyla birlikte koşarak ırmak kenarına gelmiş ve suyun geldiği tarafa doğru ilerlemeye başlamış. Bu adamın ne aksi, ne ters biri olduğunu siz bilmezsiniz. Onun her işi terstir demiş. Nasreddin hoca eşeğine binmiş. Alımlı, çalımlı köyün içinde geziyormuş. Tam bir köylüsünün yanından geçiyormuş ki, dengesini kaybedip eşeğin üzerinden düşmüş. Adam başlamış gülmeye. Çalımı bozulan Hoca fena öfkelenmiş. Ne gülersin be adam diye bağırmış. Düşmesem de inecektim zaten. -Şu Allah'ın işine bak, otun üstünde koskoca kabak yetişiyor, şu dalları yere göğe uzanmış, bir evleklik yer tutan ceviz ağacının ufacık meyveleri var. Şimdi bu adalet mi? diye düşünürken, tam o sırada başına bir ceviz düşmüş. Tövbe ya Rabbi! Bir daha senin işine asla karışmam! Ya ağaçta ceviz yerine kabak yetişseydi !... demiş. -Ey cemaat demiş, Benim size söylemekten aciz bir adam olmadığımı biliyorsunuz. Fakat bugün aklıma bir şey gelmiyor, konuşacak bir şey bulamıyorum. -Aklına bir şey gelmiyorsa, kürsüden inmek de mi gelmiyor be mübarek adam? Nasreddin Hoca, yazdığı mektupları eliyle götürür, kendisi okuduktan sonra alıcısına teslim edermiş. Bir gün, Hiç sadece hanımla biraz tartıştık kavuğum merdivenlerden yuvarlandı, demiş. Yahu hocam hiç kavuktan bu kadar ses çıkar mı?, demiş. Ya anlasana içinde ben de vardım, demiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/nasrettin-hoca-fikralari", "text": " Hatun geçen gece eve geldim, kapıyı o kadar çaldığım halde açmadın ben de şu duayı okudum ve ayın ışığına yapışarak yavaş yavaş bacadan girdim, der ve bir dua okur. Efendi kendini boşuna yorma, o dua sende, bu akıl bende olduğu müddetçe ben senin elinden nasıl olsa kurtulamam, der. Hocam demiş, ben bu adamdan davacıyım. Dükkanın önünde fasulye pişiriyordum. Tencerenin kenarından buğusu çıkıyordu yemeğin. Bu adam elinde somun ekmekle geldi. Kopardığı lokmaları yemeğin buğusuna tutup başladı atıştırmaya. Nihayet koca bir ekmeği bitirdi. Ondan fasulye buğusunun parasını istedim, vermedi. Doğru mu bunlar ? diye sormuş. Öyleyse para kesesini çıkar bakalım. Fazla uzatma, yemeğin buğusunu satan paranın da sesini alır elbet! Biraz versene ilaç yapacağım demiş. Her isteyene verseydim o sirke kırk yıl durur muydu sence? demiş.."} {"url": "https://www.masaloku.net/nasrettin-hoca-ve-cocuklari-fikrasi", "text": "Nasrettin Hoca onun yanından ayrılıp, diğer köydeki küçük çocuğun yanına gitmiş. Baba, varım yoğum şu tarlada, vaktinde yağmur yağarsa, ekinlerim bol gelecek, zengin olacağım. Olur da kuraklık gelirse anam ağlayacak demiş. Hoca Nasrettin eve dönmüş, canı çok sıkkınmış. Hayrola hoca, canın bir şeye mi sıkkın? Neden yüzün asık demiş. Benimki bir şey değil hanım demiş Hoca, asıl en kendi halini düşün. Yağmur yağsa da, yağmasa da bizim oğlanlardan birinin anası ağlayacak. Fıkradaki Öğüt: Tedbirin önemi anlatılmak istenmiştir. Tedbir olmadan işlerimizi tesadüflere bırakmamalıyız. Başarının sırrı her ne kadar çalışmakta da olsa, bir diğer sırrı ise işimizi yaparken tedbirli olmalıyız."} {"url": "https://www.masaloku.net/nasrettin-hocanin-komik-fikralari", "text": "Ne yapayım hakim, geçinmeye gönlüm yok ki sorayım demiş. -Hocam bir adam bir tepsi baklava götürüyordu. Ama sizin eve doğru gidiyordu. O zaman sana ne! demiş. Hoca efendi bu bildiğin kuş değildir bunun özelliği var. Hocam bu kuşa papağan derler ve konuşur. Bu gördüğünüz kuş sadece 100 Akçeye, gel, gel! Herkesten çok papağan satan şaşar bu işe ve sorar. Dedim ya hocam benim kuş konuşur ama. Nasreddin hoca dışarıda bir şey arıyormuş. Ee o zaman neden kapının önünde arıyorsun, demiş. Bodrum çok karanlık da onun için kapının önünde arıyorum, demiş. Vay be ne acayip geldim burada bebeğime masallar okuyorum yorumcuların hayatları hakkında analizler sanki bebisime yarayacksa 🙂 5 sene önce yorum yazan liseli acaba üniv kazandımi ? Diye merak ediyom mesala 🙂 neyse."} {"url": "https://www.masaloku.net/nilufer-perisi", "text": "Türkçe çocuk masalları sitemizde yepyeni bir peri masalı ile karşınızdayız. Keyifli okumalar dileriz.. Günlerden bir gün, henüz güneş doğmadan, çiğ damlaları nilüfer çiçeklerinin üzerinde usul usul salınmaya başlamışlardı. Çiğ damlaları oluştukça, nilüferler daha da parlaklaşıyorlardı. Nilüfer tomurcukları yavaş yavaş açılıp doğan günü karşılamaya hazırlanıyorlardı. Tomurcuklardan biri daha yavaş açılıyordu. Bir bebeğin uykusunu, güzel rüyasını bırakmak istememesi gibi nazlanıyordu. Tomurcuğun her yaprağı açıldıkça, etrafa ışıklar saçılıyordu. Rengarenk ışıklar, sanki bir bebeğin gülüşüyle geliyordu. Güneş doğarken, parlak gri olan gölün suları, beyaz, pembe nilüfer çiçekleri onların yemyeşil yaprakları ile bir mucizeyi kucaklamaya hazırlanıyordu. Güneş yavaşçacık, mutluluk dağıtarak, nilüfer perisi ile birlikte doğdu. Nilüfer perisi, minicik , güneşin ilk ışıltıları kadar mutlu, bir bebek kadar masum, kar tanesi kadar kırılgan, bir periydi. Nilüfer perisi çok şanslıydı çünkü o pırıl pırıl bir gölde dünyaya gelmişti. Nilüfer perisi çok mutluydu. Onun için yepyeni bir serüven başlamıştı. Daha gözlerini açıp etrafı seyrederken, bu seferki hayatında çok şanslı olduğunu düşündü. Burası etrafı çam ormanlarıyla kaplı bir göldü. Ormanı seyre dalmışken, güzel bir müzik dikkatini çekti. Sanki ormanın oluşumuyla beraber doğmuştu bu müzik. Etrafına baktı. Önce kurbağalar çıktı müzisyenlerden; sonra zilleriyle çekirgeler, kemanlarıyla ağustos böcekleri balıklar dans ederek müziğe eşlik ediyorlardı. Orkestra çok genişti. Tüm göl bu müziğe eşlik ediyordu. Nilüfer perisi buna inanamadı. Daha önceki hayatlarında nice mutlu göller, mutsuz göller, ışıltılı, bol balıklı, özel kokulu göller gördüyse de bu göl diğerlerinden çok farklıydı. Gülümseyerek müziğin tadını çıkardı. Sonra müzisyenleri incelemeye başladı. Yüzleri nasıl da mutlulukla ışıl ışıl parlıyordu. Tek tek hepsini inceliyordu, ki unutmasın, bu görüntü bundan sonra da yaşayacağı hayatlarda ona mutluluk versin. Ağustos böceğine gelince orada kalıverdi. İkisinin de gözleri birbirine kenetlenmişti, sanki o anda tüm dünya durmuş sadece müzik ve ormanın büyülü kokusu kalmıştı. Ama bu arada, onlar farketmeseler de, önce müziğin ve dansın ritmi bozuldu, sonra da sustu. En son aşıklar anladılar müziğin durduğunu. Herkes onlara bakıyordu. Nilüfer perisi kendini tutamadı, bir kahkaha attı. Müzik ve dans yeniden başladı. Müziğin sonunda çok acıkmışlardı. Sofralar kuruldu. Ağustos böceği ve nilüfer perisi beraber oturdular. Konuşmaya başladılar. Aslında, ne söylediklerini kendileri bile bilmiyorlardı, konuşan daha çok gözleriydi. Yemekten sonra bütün göl hayvanları dinlenmeye gitti. Sadece ağustos böceği ve nilüfer perisi kaldı. Göl birden sakinleşmiş, durgun bir hal almıştı. Hafif bir meltem esiyordu. Bir süre bu sessizliği dinleyip beraber olmanın mutluluğunu yaşadılar. Sessizliği ağustos böceği bozdu. Nilüfer perisi kanatların yeterince olgunlaştı. Artık uçabilirsin. Ormanı tanımak ister misin? dedi. Nilüfer perisi bu teklifi sevinçle kabul etti. Uçarak ormana ulaştılar. Orman nasıl da hoş kokuyordu. Rengarenk çiçekler kaplamıştı tüm ormanı. Ağaçlar çok büyüktü. Gördükleri bütün hayvanlar gülümsüyordu. Küçücük bir yavru sincap, nilüfer perisini görünce çok mutlu oldu. Ellerini sevinçle çırpmaya başladı. Bir yandan da annesini çekiştiriyordu. Anne bak bak o kim? diye sordu. Nilüfer perisi yavaşça minik sincabın yanına geldi. Merhaba ben nilüfer perisiyim dedi. Yavru sincap gözlerini kocaman kocaman açmış hiç sesini çıkarmadan nilüfer perisine bakıyordu. Anne sincap nilüfer perisini ve ağustos böceğini selamladı. Onlara en güzel yemeklerini ikram etti. Sonra gelin dedi, ben gezdireyim ormanımızı; önce baykuş ailesiyle tanıştıracağım sizi. Gerçekten de anne sincap, başta baykuş ailesi olmak üzere, bütün orman sakinleri ile tanıştırdı nilüfer perisini. Bu oldukça yorucu olmuştu. En son kaplumbağa ailesiyle tanıştılar. Kaplumbağalar da onlara serin şerbetler ikram ettiler. Ben henüz bataklığı görmedim, orayı bana göstermeyecek misiniz? Herkes şaşkınlıka birbirine baktı. İlk konuşan ağustos böceği oldu. Evet, nilüfer perisine hala bataklığı göstermedik, haydi bataklığa gidelim dedi. Herkes biraz ürpererek baktı birbirine, isteksizce tamam dediler. Bataklık hiç de uzak değildi. Nilüfer perisi için birazcık ilerdeydi. Ama orman halkı birbirlerine yardım ederek bile olsa çok yavaş ilerliyorlardı. Sonunda ulaştılar bataklığa, bataklıkta onları üstü başı kir içinde bataklık perisi karşıladı. Bu durumdan bataklık perisi çok mutlu olmuştu, ama orman halkı hiç mutlu gibi görünmüyordu. O şirin hayvanların yerini, asık suratlı bir topluluk almıştı. Hepsi aksi ve küçümser bakışlarla bakıyorlardı bataklık perisine. Ama bataklık perisi, onları gördüğü için o kadar mutlu olmuştu ki, nilüfer perisini bile gözleri görmüyordu. Durmaksızın çığlıklar atıyor bir oraya bir buraya zıplıyordu. O zıpladıkça etrafa çamurlar sıçrıyor, çamurlar sıçradıkça bataklık perisi daha da çok kahkaha atıyordu. Nilüfer perisi bataklık perisini çok sevmişti. O da hemen onunla beraber çamurlarda zıplayıp hoplamaya başladı. İkisi beraber çok eğleniyorlardı. Orman sakinleri, gözlerini kocaman kocaman açmış nilüfer perisine bakıyorlardı. Fısıltılar başladı hemen, kimi nilüfer perisinin asla temizlenemeyeceğini, artık hep böyle pis kalacağını, kimi de onun ruhunu şeytanın çaldığını söylüyordu. Nilüfer perisi bunların hepsini anladı. Demek onun için bataklığa gelmiyorlardı. Üstelik bataklık perisinden de korkuyorlardı. Bataklık perisiyle kimse görmeden konuştu. Sonra da çok yorulduğunu ve çok acıktığını söyledi. Hadi yemek yiyelim dedi orman halkına. Kimseden ses çıkmadı. Ağustos böceği hadi bakalım dedi. Geri dönüyoruz. Yemek yiyeceğiz. Baykuş arka çıktı hemen , Önden kuşlar gitsin, hazırlıklara başlasınlar. Önce isteksiz olanlar bile hazırlıklar başlayınca neşelendiler. Onlar sofrayı hazırlaya dursun, nilüfer perisi ve bataklık perisi de göle gitmiş yıkanıyorlardı. Nilüfer perisi, iyice temizlenmesi için bataklık perisine yardım etti. Üstünden o çamurlar gidince, ortaya çok şirin bir peri çıktı. Temizlendikten sonra, şölene katılmak için, birlikte yola çıktılar. Oraya vardıklarında, baykuş dışında kimse bataklık perisine tanımamıştı. Baykuş hemen onların yanına yaklaştı ve onları onur konuğu masasına oturttu. Sonra da misafirlere bataklık perisini tanıttı. Bataklık perisinin onur konuğu masasına oturmasıyla beraber şölen başladı. Şölen başlamıştı ama misafirler hala büyük bir şaşkınlık içindeydiler. Kimse bataklık perisininden gözlerini alamıyordu. Bugüne kadar korktukları bu minicik, şirin yaratık mıydı? Bataklık perisi büyüklere göre hala çirkindi, ama çocuklara göre çok şirindi. Çocuklar hemen onun yanına geçtiler. Bütün yemek boyunca gülmeleri hiç kesilmedi. Bataklık perisi gülmeyi, eğlenmeyi seviyordu ve onun bulunduğu ortam mutlaka neşeli olurdu. Yemeğin sonunda herkes neşe içinde masadan ayrıldı. Artık bataklık perisinden korkmuyorlardı. Hatta onu sevmeye bile başlamışlardı. Artık bataklık korkulması gereken bir yer olmaktan çıkmıştı. Şölenin sonunda bataklık perisi hem nilüfer perisine, hem baykuşa, hem de ağustos böceğine teşekkür etti. Mutlulukla bataklığına döndü. Nilüfer perisi ve ağustos böceği göle doğru yola çıktılar. Ama ikisi de biraz yalnız kalmak istiyorlardı. Bir süre birlikte kaldılar. Nilüfer perisi gitmeden önce onlara bir armağan vermek istiyordu. Ağustos böceğinin aklından geçenleri okudu. O nilüfer perisinin hiç gitmemesini, hep beraber olmalarını istiyordu. Bu imkansızdı, nilüfer perileri sadece bir gün yaşardı. Artık akşam oluyordu. Gitme vaktine az kalmıştı. Birden aklına geldi. Bu gölde hiç göl insanı görmemişti. Halbuki neredeyse tüm göllerde göl insanları olur; hem güzel sesleri, hem sorunlara hemen çözüm bulmalarıyla tüm göl halkının sevgisini kazanırlardı. Onlara göl insanlarını armağan etmeliydi. Nilüfer perisinin bir an önce göl perisini bulması gerekiyordu. Sadece göl perisi göl insanlarını çağırabilirdi. Ağustos böceğine çok acil göl perisini bulması gerektiğini söyledi ve hızla oradan ayrıldı. Nilüfer perisinin, göl perisini bulması zor olmadı. Ona isteğini anlattı. Göl perisi de büyük bir zevkle kabul etti ve göl insanları ile bağlantıya geçti. Sonra nilüfer perisine dönüp o gitmeden önce gölde olacaklarını söyledi. Nilüfer perisi teşekkür ederek oradan ayrıldı. Nilüfer perisi göle döndüğünde artık güneş batmak üzereydi, göl güneşin son ışıklarıyla rengarenk olmuştu. Muhteşem bir görüntüydü . Göl orkestrası bu sefer hüzünlü bir melodi çalıyordu. Çünkü nilüfer perisi birazdan geldiği nilüfere dönüp, uykuya dalacaktı. Tekrar uyandığında artık orada olmayacaktı. Nilüfer perisinin iyice uykusu gelmişti. Göl sakinleri ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. O sırada göl insanları güzel sesleriyle şarkılar söyleyerek geldiler. Birden hüzün kayboldu. Ortalık yeniden canlandı. Nilüfer perisi bile el çırpıyor, dans ediyor, bu neşeli müziğe eşlik ediyordu. Müziğin sonunda nilüfer perisi yavaşça doğduğu nilüfere döndü. Bütün göl halkını, orman halkını, göl insanlarını selamladı. Dilerim yine görüşebiliriz dedi ve nilüferin içinde kıvrılıp, nilüferin onu yumuşakça örtmesini istedi. Bütün canlılar nilüfer perisinin aralarından ayrılmasından dolayı çok üzgündü. Ama o, onlara göl insanlarını hediye etmişti. Onlara mutluluk vermişti, içtenlikle ona teşekkür ettiler. Nilüfer perisinin de istediği gibi şarkı ve dansa devam ettiler. Cocuklarin hayal gücü icin daha uygun masallar olmali bence periler, cinler vs bence pek uygun degil. Teşekkürler. Ve 72 millet kadar uzağız artık birbimize bir daha hiç görüşmemecesine...."} {"url": "https://www.masaloku.net/o-zaman-baska-fikrasi", "text": "-Hoca efendi demiş,size bir şey danışacağım. -Buyurun, sorun. demiş Hoca, adam sözünü sürdürmüş: -Geçen gün, komşuların size ait olduğunu söyledikleri bir inek, tarlada bizim ineğin karnına vurup, ineği öldürmüş. Şimdi ne yapmam gerek? Hoca, sakallarını sıvazlayıp bir an düşündükten sonra : -Hayvan bu, demiş, dava edecek değilsin ya!.. -Teşekkür ederim kadı efendi. -Sahibinin de bu işte suçu yok; ne bilsin böyle olacağını? Adamın yüzü gülmüş, tekrar söze başlamadan önce: -Kusura bakma kadı efendi, demin ben bir yanlışlık yaptım, ölen inek benimki değil, seninki imiş. Hoca , yerinden doğrulup: -Bak demiş, şimdi iş değişti. O halde verin raftaki kara kaplı kitabı da hele bir bakalım! ..."} {"url": "https://www.masaloku.net/obur-kaplumbaga", "text": "Çocuk masalları ve çocuk hikayeleri okuma sitemizdeki yeni masalımızın adı Obur Kaplumbağa Masalı. Keyifli okumalar dileriz. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanların birinde, tavuk tencerenin içinde, ben ninemin beşiğini sallar iken, Allah'ın kulları buğday tanesinden çokmuş. Kimi kavak gibi uzun, kimi kabak gibi tombulmuş, Kimi yürürken tıs tıs eder, kimi kuş gibi uçarmış. Yeşil mi yeşil, güzel mi güzel bir orman içinde iki arkadaş kaplumbağa yaşarmış. Birinin adı Meyşa diğerininki ise Tişni imiş. Meyşa ile Tişni çok iyi arkadaşmış. Meyşa hareketli, yardımsever, çalışkan, dost canlısı bir kaplumbağaymış. Tişni ise tembel, dünyayı umursamayan, herkesten uzak durmayı seven bir kaplumbağaymış. Tek arkadaşı Meyşa imiş. Meyşa ve Tişni her akşam aynı ağacın altında buluşurlarmış. Meyşa her gün sabah uzun uzun yürür, yolda gördüğü hayvanlarla tanışır, arkadaş olurmuş. Tisni'ninse her gün yaptığı tek şey bol bol yemek yemek ve uyumakmış. Her otu yeme zehirlenirsin, dermiş ama o bildiğinden hiç şaşmaz, kimsenin sözüne kulak asmazmış. Bir gün Meyşa, Tişni'yi ormanda gezmeye ikna etmiş. Birkaç adım gidince Tişni Yoruldum! diye şikayet etmiş. Görünüyor, gel sen de ye, demiş Tişni, Gel gel, sen de ye çok lezzetli, diye çağırıyormuş. Tişni tıka basa yedikten sonra uyumaya gitmiş. Daha yeni uykuya dalmış ki dayanılmaz bir karın ağrısiyla uyanmış. Meyşa, arkadaşının yanına koşmuş; ama elinden gelen hiçbir şey yokmuş. Tişni karın ağrısıyla kıvranıyormuş. Meyşa ne yapacağını şaşırmış. Aklına arkadaşı geyiği çağırmak gelmiş. Geyik hastalıklardan anlarmış. Koşa koşa geyiğin yanına gitmiş. Tişni'nin başına gelenleri ona anlatmış. Geyik şifalı otlardan bir ilaç hazırlamış. Tişni'ye bunu içirmiş. Tişni o günden sonra bir daha asla bilmediği yiyecekleri yememiş. Meyşa ile birlikte her gün ormanda uzun yürüyüşler yapmış. Meyşa artık onun çok yemesine de engel oluyormuş. Tişni şişmanlıktan kurtulmuş, sağlıklı bir kaplumbağa olmuş. İki arkadaş ormanda uzun yıllar yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/oduncu-ile-anka-kusu", "text": "Bir zamanlar, ormanda odun keserek yaşamını sürdüren fakir bir oduncu vardı. Oldukça yoksul olan bu oduncu ormanın içinde, ağaçlardan yaptığı küçücük bir kulübede kıt kanaat yaşamını sürdürüyordu. Bir gün ormanda yangın çıktı, bu büyük yangında ormanın büyük bir bölümü ve yoksul oduncunun kulübesi kül oldu. Oduncu da eşeğine binip yola koyuldu. Çok geçmeden birinin ona seslendiğini fark etti. Kafasını kaldırınca ona seslenenin bir kuş olduğunu gördü. Bu kuş Anka kuşuydu. Oduncunun kulübesinin yandığı görmüş ve ona çok üzülmüştü. Anka kuşu ona: Senin durumuna çok üzüldüm. Şimdi bir büyü yapacağım. Eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak. Sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın. dedi. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başladı. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaştı. Eşeğine şarkı söyletiyordu. Herkes onları izlemek için birbirleriyle yarışıyordu. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği tüm ülkede ünlenmişlerdi. Bir gün yine oduncu bir gösteriye yetişmek için koşturuyordu. Kuşun yardım isteyen sesini duydu. Bir kedi kuşu yakalamıştı. Onu yemek üzereydi. Oduncu şöyle bir durakladı. Gösteriye gitmeyip onca parayı kaçırmayı göze alamadı. Arkasına bakmadan uzaklaştı oradan. Gösteri başladı. Ama büyü bozulmuştu. Eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemedi. Yalnızca bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkardı. Oduncu kendisini suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtardı."} {"url": "https://www.masaloku.net/oduncunun-talihi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanlardan bir zaman pek çalışkan bir adam varmış. Ama çalışarak kazandığı para karnını doğru dürüst doyurmaya bile yetmezmiş. İşi evde eve odun taşımak, ev hanımlarına yakacak satmakmış. gene bir gün dağda çalışırken garip sesler gelmiş kulağına. Aldırmayıp, kente satmak için indireceği odunları kesip yığmayı sürdürmüş. kendini işine kaptırmış çalışırken fil çığlığına benzer bir ses işitmiş yeniden. Çok korkmuş ama korkusunu bastırıp, ne olduğunu anlamak için yürümüş dosdoğru sesin geldiği yana. Bir de bakmış ki, güzeller güzeli bir kız, dolanmış dallara, çalılara, çıkamıyor. hemen koşmuş, dalları kesip kızı kurtarmış. Kimsin, adın ne? diye sormuş oduncu. Önce sen söyle bana adını demiş kız. Tembel adam çalışmak lafını duyunca yokuştan aşağı koşmuş, kuyruğuna neft yağı sürülmüşçesine. sonra da bir şeycik edinememiş yaşamında. Eren ermiş muradına, biz de geldik masalımızın sonuna."} {"url": "https://www.masaloku.net/okcu-ile-aslan", "text": "Av ve avcının karşılaştığı durumlara alışık olsak da avcı ile yine bir başka avcının karşılaştığı durumlar da olabiliyor. Okçu ile Aslan Masalı bunun en güzel örneklerinden birini oluşturuyor. Zamanın birinde, okçuluğu ile ünlü bir avcı, avlanmak için ormana gitmiş. Avcıyı gören tüm hayvanlar ondan korkarak kaçışmışlar. Okçu, insanlar arasında nasıl namlı bir avcıysa, aslan da kendi ormanında o kadar namlı bir avcıymış. Bu nedenle avcıyı görünce kaçmamış. Avcıya doğru yönelerek, ona meydan okumuş. Aslanın meydan okumasına sevinmiş okçu. Av kendi ayağıyla önüme geldi diye düşünmüş. Hemen okunu yerleştirip yayını germiş. Tam oku fırlatacağı sırada Habercimin sana bir haberi var. diyerek okunu fırlatmış. Ok aslanın gövdesine saplanmış. Aslan saplanan okun acısı ile kendini çalılıkların içine atmış. Çalılığın içinde saklanarak okçudan kurtulmayı düşünürken, tilki ile göz göze gelmişler. Tilki, aslanın onu yaralayan okçudan kaçtığını anlayınca, İşte aradığım fırsat.diyerek, aslanın geriye dönmesi ve sonuna kadar savaşması gerektiği konusunda onu cesaretlendirip kışkırtmaya çalışmış. Böylece herkesin ve özellikle kendisinin korktuğu büyük bir düşmandan kurtulabilmeyi ümit ediyormuş. Sıradan bir haberci bile beni bu hale getiriyorsa, haberciyi bana gönderen avcının kendisi ile başa çıkmam imkansız demiş. Bizden daha zayıf kişilerin yol göstericiliği ve kışkırtmaları, sadece kendi çıkarlarını düşündükleri içindir."} {"url": "https://www.masaloku.net/okur-yazarlik", "text": "HACİVAT Uğurlar olsun Karagöz'üm! Ben de dükkanıma gidiyordum, birlikte yürüyelim. HACİVAT Ne yün yemesi canım, yani beraber gidelim. HACİVAT Aaaa, hemen sinirlendirme beni! Yolda yanyana ve konuşarak gidelim diyorum, HACİVAT Neyse, senin hakkında iyi haberler duydum. Çok memnun oldum. KARAGÖZ Çok maymun oldunsa bana ne! HACİVAT Maymun değil, memnun oldum. Yani duyduğum habere sevindim. HACİVAT Gazete haberi değil... Senin cahillikten kurtulmak istediğini öğrendim. KARAGÖZ Benim Cahitlerde kurt bulmak istediğimi mi öğrendin? Ben onları tanımıyorum. HACİVAT Ne olacağı var mı? Çok sevindim. Okur-yazar olursan daha kolay iş bulursun. KARAGÖZ Öyleyse bulduğum işlerin hepsinde birden çalışırım Hacı Cavcav! HACİVAT Hah hah hah!... Öyle şey olur mu? Yine tek işte çalışırsın ama, daha başarılı olursun. HACİVAT Canım saçmalama!... Daha başarılı olursun, yani işlerini daha iyi yaparsın. KARAGÖZ Şey, okuma-yazma öğrenince memurluğa da girerim Hacı Cavcav! HACİVAT Karagöz'üm, hele önce dışarıdan imtihana gir, ilkokuldan diploma al! KARAGÖZ Köftehor, İlkokuldan dipli kova al! dedin ya! HACİVAT Vermez efendim!... Oğlun yardım edecek, biz yardım edeceğiz. Sen de çalışıp ilkokul derslerini öğreneceksin... O zaman alırsın! KARAGÖZ İmza atmayı da öğrendim. HACİVAT Aferin, aferin Karagöz'üm! Nasıl yapıyorsun. KARAGÖZ İsmim Karagöz değil mi? Gözü kara bir Karagöz resmi çiziyorum. İmza oluyor. KARAGÖZ Pataklarım ha!... Eski insanlar resim yaparak yazı yazıyormuş ya!... Efendim, biz artık eski insanlar değiliz. Yazı yazmak için harflerimiz ve rakkamlarımız var, noktalama işaretlerimiz var. KARAGÖZ Hacı Cavcav, yazı yazmayı öğrenince dünyanın her yerinden gelenlere de istediğimi yazıp anlatırım. HACİVAT Efendim onlar Türkçe bilmiyor ki senin yazdığını anlasınlar! KARAGÖZ Öyleyse ben de önce Türkçe öğretirim."} {"url": "https://www.masaloku.net/ordek-okulu", "text": "Yeşil başlı erkek ördek, kanatlarını çırparak gölün kenarına doğru koşmuş. Göldeki balıkçıllara, filamingolara sevinçle seslenmiş: Bab oldum! Baba!. Perdeli ayaklarıyla, kıyı boyunca badi badi koşuştururken sevinçle bağırıp, baba olduğunu herkese duyurmuş. Suda ince uzun ayaklarını ve uzun gagalarını kullanarak avlanmakta olan balıkçıllar ve filamingolar, gagalarını şakırdatarak ördeği kutlamışlar. Sonra hiç bir şey olmamış gibi avlanmayı sürdürmüşler. Bunu gören serçelerden bir çoğu haberi yaymak için ağaçtan ağaca uçmaya başlamışlar. Sevinç çığlıkları ve kuş sesleri çevreyi kaplamış. Uzaklardan kuşların cıvıltısı ve diğer hayvanların sesleri duyuluyormuş. Tüm hayvanlar, ördek yavrularının doğumunu kutladıklarını söylüyormuşlar... Ördek yavruları biraz büyüyünce ortalıkta dolaşmaya başlamışlar. Sevimli küçük yavrular yaramazlık yapıp, birbirleriyle oynaşırken horoz homurdanıyor, onların varlığını istemediğini belli ediyormuş. Gerçi anne ve baba ördek, yavrularını başı boş bırakmayıp yanlarında olmaya çalışıyormuşlar ama, yaramazlıklarını her an engelledikleri söylenemezmiş. Bir yolunu buluruz. Önemli olan yavrularımızın güvenliği. demiş yeşil başlı ördek. Anne ve baba ördek, kullanılmayan kümesi temizlemişler. Yavru ördeklerin sabırsızca içeriye girmek istediklerini gören anne ördek, konuşmasını uzatmayıp yavrularını öğretmene teslim etmiş ve orada ayrılmış. İlerleyen günlerde Ördek Okulu'ndan gelen sesler dinlenmeye değermiş. Yavru ördeklerin hep bir ağızdan abc diyerek incecik sesleriyle bağırarak kanat çırpmaları ilerideki ağaçlardan ve gölün kıyısından bile duyuluyormuş. Ağaçlardaki serçelerin ötmeyi kesip, örnek yavrularını dinledikleri olurmuş. Balıkçıllar avlanmayı bırakıp, başlarını göğe kaldırarak duydukları seslerin anlamını çıkarmaya çalışırmışlar. Ördek yavrularının öğrenirken çıkarttıkları coşkulu sesleri çevreye yayıldıkça, okulun çevresine meraklılar dolmaya başlamış: Çitlerin üzerine tüneyen kuşlar, gölden ayrılıp, seslerin ne olduğunu anlamaya çalışan balıkçıllar, taşlara tırmanmış sincaplar ve tavşanlar... Meraklılar çoğaldıkça horoz durur mu? Hemen kümesin damına çıkarak uzun uzun ötüp, yavruların sesini bastırmak ve dikkati kendi üzerine çekmek istermiş. Ama çevreye toplanan hayvanlar horozun ötüşüne aldırmadan, yavruların söylediği şarkıları mırıldanır, onlara eşlik etmeye çalışırmışlar. Bu duruma öfkelenen horoz, yerinde duramaz, kanat çırparak üstlerine yürür, onları korkutarak ördek okulunun çevresinden uzaklaştırmaya çalışırmış. Okulun yararlı olduğunu anlayan kuşlar ve sincaplar da yavrularını Ördek Okulu'na göndermeye başlamışlar. Sınıf yeni katılan yavrularla çok kalabalık olmuş. Ama, kalabalık bir sınıf olması, dersleri aksatmıyor, tam tersine herkes tüm dikkatini toplayarak yeşil başlı ördeğin anlattıkları dinleyip çık bile çıkarmıyormuş. Sonunda horoz gelişmelere dayanamayıp okul bitiminde sallana sallana anne ödreğin yanına giden yeşil başlı ördeğin karşısına dikilmiş. Sesi de, davranışı da, Ördek Okulu'ndan hoşnut olmadığı belli ediyormuş. Hayır. Bence bana az kira veriyorsunuz. Ama kirayı sen belirlemiştin. Biz pazarlık bile yapmamıştık. Ben anlamam. Bundan böyle her ay üç çuval buğday vereceksiniz. Kuşlardan ve sincaplardan yardım istersin. Onlar da yavrularını okula getirirken her gün taşıyabildikler kadar buğday getirsinler. Baba ördek umutsuzca anne ördeğe bakmış: Bulabilirler mi bilmiyorum. Ama, bir denerim. Yoksa okulu kapatmak zorunda kalacağım. Yeşil başlı ördek, ertesi gün kuşlara ve sincaplara konuyu açmış. Dili döndüğünce hem okulda eğitim vermenin hem de horozun istediği kadar çok buğday bulmanın olanaksız olduğunu, bu nedenle yardımlarına gereksinimi olduğunu anlatmış. Kuşlar ve sincaplar Okul sürsün, yavrularımız eğitim görsün diyerek her gün buğday getirmişler. Üzülmeyin. Tüm hayvanlara haber salabiliriz. Herkes yardım edince kendi okulumuzu kendimiz yapabiliriz. Eskiden kiraya karşılık buğday toplamak için çalışıyorduk. Şimdi çalı çırpı toplarız. Hepimiz yuva kurmayı biliyoruz. Bu kez tüm yavruları içine alacak kocaman bir yuva kurarız. Okul yapmak için çalışmaz mısınız? Tüm hayvanlar sevinçle çığlık atıp, Olur. Kendi okulumuzu kendimiz yapalım diyerek dağılmışlar. Tüm hayvanlara haber uçurmuşlar. Yuva kurmak için topladığınız çalılardan biraz da okul için toplayın demişler. Tüm hayvanlar okulları için çevreden çalı çırpı toplamaya başlamışlar. Bir çoğu istenilen tür çalı bulamamış. Onlar da yuvalarından söktükleri çalıları getirmişler. Haydi yavrular. Boş durmayın bana yardım edin. Biz de getirilen çalılardan okulumuzu yapalım. Yeşi başlı ördek ve yavrular kanatlarını açarak okulun yapılmasını için çalışmaya başlamışlar. Okulun duvarları hızla yükselmiş. İş çatıyı yapmaya gelince, kuşlar ördeklerin yerine geçip, çatıyı çalılarla kaplamışlar. Evet! Kimse bize engel olamaz. Birlik olunca, baş edemeyeceğimiz sorun olmaz. Bunu kanıtladık. demişler. Sonra tüm hayvanlar dağılıp yuvalarına dönmüşler. Anne ördek, yeşil başlı baba ördek ve yavruları, yeni okulun yanındaki yuvalarında huzur içinde uyumuşlar... Sabah erkenden ötmeye başlayan horoz: Yine sabah olduuuu... derken sesindeki üzüntüyü gizleyememiş. Kuşların cıvıldamasını duyan yavrular koşuşarak yeni okullarına gelmişler. Neşe içinde okulun bahçesinde oyunlar oynamışlar. Sonra hepsi ders başlamadan sınıfta yerlerini almışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/orman-kuslari", "text": "Orman sakinleri, kuşlar için bir güzellik yarışması düzenlemiş. İçinizdeki en güzel kuş sizin kralınız olsun demiş. Bütün kuşlar derhal dere kenarına gitmişler yıkanmışlar, temizlenmişler, tüylerini tarayıp iyice süslenip püslenmişler. Doğrusu papağan başta olmak üzere hepsi pırıl pırıl parlıyorlarmış. Diğer kuşların çok güzel olduğunu bilen karga, kendisinin ne yapsa da onlar kadar güzelleşmeyeceğini biliyormuş. Dere kenarına gidip diğer kuşların taranırken düşürdüğü tüyleri alıp kendisine takmış, takıştırmış. O kadar güzelleşmiş ki, bütün kuşlar hayretler içinde ona bakıyorlarmış. Nihayet yarışma vakti gelmiş, bütün kuşlar orman sakinlerinden oluşan jürinin önünde toplanmışlar. Jüri, tüm kuşları tek tek dikkatlice incelemiş, içlerinden türünün bilemediği bir kuşu çok beğenmişler. Bu kuş bizim kurnaz karga imiş. Çok beğenmişler, bundan böyle kralınız bu olsun demişler. Kuşlar, kargayı tebrik etmek için ona sarılmaya başlamışlar. Her sarılışta karganın tüyleri dökülmüş, sonunda bizim kara karga, o eski kara kuru görüntüsüne dönmüş. Bunun gören jüriler kargadan krallığı almışlar. Karga da hilenin aldatıcı ve geçici olduğunun farkına varmış, pişman olmuş, herkesten özür dilemiş. Bu masal da burada bitmiş.."} {"url": "https://www.masaloku.net/orman-perisinin-gulleri", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Geçmiş zamanlarda, yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam. diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/pamuk-prenses-ve-yedi-cuceler", "text": "Dünya klasik masalları arasında kabul edilen Pamuk Prenses'in masalını henüz okumadıysanız, hemen okumalısınız. Keyifli okumalar.. Her yerin karla kaplı olduğu bir kış günüymüş. Bir kraliçe, sarayının pencerelerinden birinin arkasında bir yandan nakış işliyor, bir yandan da hayal kuruyormuş. Derken birden parmağına iğne batmış ve gergefin üstüne üç damla kan akmış. Kraliçe kan damlalarına bakar bakmaz, Çocuğum kız olursa, teni kar gibi ak, yanakları kan gibi al, saçları da pencerenin çerçevesi gibi kapkara olsun, diye geçirmiş içinden. Bu olaydan kısa bir süre sonra bir kız çocuğu getirmiş dünyaya. Kızı tıpkı içinden geçirdiği gibi bir kızmış. Ona Pamuk Prenses adını vermişler. Ne yazık ki kraliçe doğumdan birkaç saat sonra ölmüş. Bir yıl sonra Kral yeniden evlenmiş. Yeni Kraliçe çok güzel bir kadınmış. Güzelliğine güzelmiş ama bir o kadar da kibirliymiş, kendisinden daha güzel birinin olabileceğinin düşüncesine bile tahammül edemezmiş. Odasında sihirli bir aynası varmış. Her gün o aynanın karşısına geçer, saatlerce kendisini seyreder ve sonunda, Ayna, ayna söyle bana, en güzel kim bu dünyada, diye sorarmış. Ayna da hiç duralamadan, Sizsiniz Kraliçem, dermiş. Kraliçe bunu duyunca çok kızmış, öfkesinden ne uyku girmiş gözüne, ne de bir lokma yemek yiyebilmiş. 'Ne yapmalı, ne etmeli?' diye düşünüp durmuş günlerce. Sonra kararını vermiş ve sarayın avcısını çağırmış huzuruna. Avcı Pamuk Prenses'i ormana götürmüş, bıçağını çekmiş. Fakat Pamuk Prenses'in ağladığını görünce onu öldürmeye kıyamamış. Pamuk Prenses ağaçların arasına dalıp gözden kaybolurken, Ben yapamadım, ama hava kararıncaya kadar bir ayı veya bir kurt benim yapamadığımı yapar nasıl olsa, demiş. Yolda genç bir yabandomuzu çıkmış avcının karşısına. O da hayvanı oracıkta öldürmüş, kalbiyle ciğerini söküp Kraliçe'ye götürmüş ama Pamuk Prenses'i avcının düşündüğü gibi ne bir ayı ne de bir kurt yemiş. Akşam olup hava kararınca dağların ardında küçük bir eve gelmiş. Kapısını çalmış, açan olmamış. Cesaretini toplayıp içeri girmiş. İçeride üzeri yenmeye hazır yiyeceklerle dolu yedi küçük tabağın bulunduğu yedi küçük sandalyeli uzun bir masa varmış, duvar dibinde de yedi yatak diziliymiş. Beklemiş, beklemiş, ama kimsecikler gelmemiş. Çok aç ve çok yorgun olduğu için daha fazla bekleyememiş ve her tabaktan bir kaşık yemek almış, yedi yataktan yedincisine yatıp uykuya dalmış. Biraz sonra evin sahipleri eve dönmüşler. Dağların derinliklerinde bulunan bir gümüş madeninde çalışan yedi cücelermiş bunlar. Pamuk Prenses'i görünce, Ne kadar güzel bir kız! demişler. Pamuk prensesi uyandırmaya dahi kıyamamışlar.. Sabah olup uyandığında Pamuk Prenses cüceleri görünce önce çok korkmuş, ama kısa bir süre sonra onlardan bir kötülük gelmeyeceğini, onların çok iyi insanlar olduklarını anlamış. Yedi cüceler Pamuk Prenses'ten evlerini çekip çevirmesini istemişler, o da hemen kabul etmiş. Hoşça kal, demişler yedi cüceler işe giderlerken. Bunu duyar duymaz Kraliçe hemen kolları sıvamış. Yaşlı bir satıcı kadın kılığına bürünmüş ve elinde içi kurdele dolu bir tablayla dağlara doğru çıkmış yola. Cücelerin evine varınca, Kurdelelerim var, harika kurdeleler! diye seslenerek kapıyı çalmış. Kimin geldiğine bakmak için pencereye çıkan Pamuk Prenses kurdeleleri görünce içi gitmiş. 'Bunda ne kötülük olabilir ki!' diye düşünerek kapıyı açmış. Bunu mu beğendin güzelim? demiş Kraliçe kurdeleyi Pamuk Prenses'in boynuna takarken. Sonra kurdeleyi sıktıkça sıkmış, ta ki Pamuk Prenses ölü gibi boylu boyunca yere uzanana kadar. O gece yedi cüceler Pamuk Prenses'i o halde bulmuşlar. Kurdeleyi kesmişler ve Pamuk Prenses hayata dönmüş tekrar. Böylece Kraliçe'nin elinden ikinci kez kurtulmuş Pamuk Prenses. Ertesi sabah Kraliçe anasının karşısına geçmiş yeniden. Aynadan Pamuk Prenses'in hala yaşadığı haberini alır almaz hemen kılık değiştirmiş ve bir kez daha dağların yolunu tutmuş. Taraklarım var, harika taraklar! diye seslenmiş cücelerin evinin kapısında. Pamuk Prenses yaşlı kadının elinde tuttuğu tarafı görünce başına gelenleri unutuvermiş. Kapıyı açmış. Saçların ne güzel, bırak ben tarayayım, demiş Kraliçe. Ama tarak zehirliymiş, başına değer değmez Pamuk Prenses ölü gibi yere uzanmış. O gece yedi cüceler saçından tarağı almışlar ve Pamuk Prenses yeniden hayata dönmüş. Böylece Kraliçe'nin elinden üçüncü kez kurtulmuş Pamuk Prenses. Ertesi gün Kraliçe aynasının karşısına geçince, Pamuk Prenses'in hala yaşadığını öğrenmiş. Öfkesi burnunda, bu kez en büyülü iksirini hazırlayıp bir elmanın yarısına sürmüş. Sonra da yaşlı bir dilenci kılığına girip yola koyulmuş. Kötü diye mi almıyorsun yoksa, demiş Kraliçe, Pamuk Prenses'in kararsız olduğunu görünce. Sonra da zehirsiz tarafından ısırmış ve, Al bak harika! diyerek uzatmış, yanakları gibi al al elmayı Pamuk Prenses'e. Pamuk Prenses elmayı zehirli tarafından ısırır ısırmaz cansız yere uzanmış. Kraliçe pencereden içeri, Pamuk Prenses'e bakmış. Nihayet senden kurtuldum, artık dünyanın en güzeli benim, demiş. Oradan doğruca saraya gitmiş. Ertesi gün aynaya kimin en güzel olduğunu sorduğunda ayna, Sizsiniz Kraliçem, deyince dünyalar onun olmuş. Bu sefer cücelerden hiçbiri Pamuk Prenses'i uyandıramamış ölüm uykusundan. Aradan üç gün geçmiş, bütün umutlarını kaybetmişler. Fakat nedense Pamuk Prenses hiç de ölü gibi durmuyormuş. O yüzden yedi cüceler onu gömmemişler ve camdan bir tabut içine koymuşlar, tabutu da yüksek bir tepenin en tepesine yerleştirmişler. Günlerden bir gün cüceleri ziyarete gelen bir Prens oradan geçerken camdan tabutun içinde Pamuk Prenses'i görmüş ve hemen ona aşık olmuş. Onu sarayıma götürmeme izin verin, diye yalvarmış Prens. Yedi cüceler ona acımışlar ve izin vermişler. Prens'in uşakları tabutu kaldırırken Pamuk Prenses'in boğazına takılmış olan zehirli elma parçası pat düşmüş ağzından. Pamuk Prenses doğrulmuş nerede olduğunu anlamadan, gözünü açmış, yakışıklı Prensi karşısında görmüş. Görür görmez ona aşık olmuş. Birkaç hafta sonra nişanlanmışlar. Derken düğün günü gelip çatmış. Düğüne çağrılanlar arasında Pamuk Prenses'in üvey annesi de varmış. Üvey annesi sarayın salonuna girer girmez Pamuk Prenses'i tanımış ama bu sefer bir şey yapmaya fırsat bulamamış. Çünkü Prens'in adamları Kraliçe'yi hemen yakalamış, Prens de onu artık kötülük yapamayacağı uzak bir ülkeye sürgün etmiş. O günden sonra Pamuk Prenses, güzelliğinin yanı sıra mutluluğuyla da ün salmış. Bu masalımızın da sonuna geldik. Sitemizdeki diğer masalları da okumanızı öneririz.."} {"url": "https://www.masaloku.net/papagan-ile-cakal", "text": "Papağan İle Çakal Masalı Günlerden bir gün, ülkelerin birinde, çok zeki bir papağan yaşardı. Büyük bir ağacın üstünde yuva kurmuştu. Ağacın kovuğunda da bir çakal, yavrularını büyütüyordu. Çakal ara sıra ava gidince, papağanın yavruları aşağı iniyordu. Ağacın kovuğuna girip çakalın yavrularıyla oynuyorlardı. Anne papağan, bu durumdan hiç hoşnut değildi. Yavrularım! Kendi cinsinizden olanlarla arkadaşlık edin. Çakalların size zarar vermelerinden korkuyorum. Fakat yavru papağanlar, annelerinin sözünü dinlemiyorlardı. Bir gece çakal, yiyecek bulmak için uzaklara gitti. Bu arada bir kurt gelip çakalın yavrularını yedi. Çakal döndüğünde yavrularını bulamadı. Çok üzüldü.Yavrularının başına gelenlerden papağanın yavrularını sorumlu tuttu. Onlar bu kadar ses çıkarmasaydı kurt yavrularımı bulamazdı. Öcümü alacağım, papağanları mahvedeceğim, diye yemin etti. Nasıl bir kötülük yapacağını düşünürken arkadaşı karakulak ona akıl verdi. İyisi mi kendini yaralı gösterip bir avcıya görün. Sonra onu, bu ağacın yanına sürükle ve saklan. Avcı, papağanları avlayacaktır. Çaylak, Karakulak'ın dediği gibi yaptı. Avcıyı peşine taktı, ağacın yanına gelince saklandı. Avcı, çakalı kaybedince etrafı araştırdı. Ağacın tepesindeki papağan yuvasını gördü. Hemen çantasındaki ağı çıkarıp attı. Papağan ve yavruları ağa takılmışlardı. Papağanlar çırpınıyorlar ama ağı delip kaçamıyorlardı. Papağan, telaşlanan yavrularını yatıştırdı. Korktuğum başıma geldi. Arkadaşlık ettiğiniz çakalların annesi bize bu kötülüğü yaptı. Ama olan oldu bir kere. Şimdi buradan kurtulmanın çaresine bakalım. Ölmüş gibi davranın. Hareketsiz durun. Sizi ağdan atınca da uçup gidin. Ben sizi sonra bulurum. Öyle yaptılar. Avcı ağı aşağı çekti. Sonra da ağı açıp hayvanlara bakmaya başladı. Yavru papağanlar kaskatı kesilmişti. Avcı, Her halde korkudan öldüler. diye düşünerek onları attı. Yavru papağanlar, atıldıkları yerden kalkıp uçtular. Bunu gören avcı sinirlendi. Getirin bakalım şu papağanı, becerilerini görelim, dedi. Bu emir üzerine avcı bulunarak Saraya getirildi. Padişah, şiir okuyan, şarkı söyleyen papağanı çok sevdi. Parasını ödeyerek onu avcıdan satın aldı. Sarayda en nefis yiyecekler, en tatlı meyveler papağanındı. Ama o mutlu değildi. Hep üzüntülü ve düşünceliydi. Yemek yemeyen papağanın üzüntüsünü padişah fark etmişti. Kaynak: Masal Demeti Dizisi Erdem Yayınları, 2001."} {"url": "https://www.masaloku.net/parmak-cocuk", "text": "Uzak ülkelerin birinde, bir kulübede yaşayan çok yoksul bir karı koca yaşıyormuş. Yoksallarmış ama hiç de yoksulluklarından şikayetçi değillermiş, onları üzüldüğü tek şey bir çocukları olmamasıymış. Bir çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Bunun için hekimlere gitmişler, büyücülere gitmişler.. Bir büyücü onlara yetiştirmeleri için sihirli bir tohum vermiş. Tohumu ekip büyümesini beklemelerini söylemiş. Eve gelip tohumu hemen saksıya ekmişler ve beklemeye başlamışlar. Günler geçmiş tohum açmaya başladığında bir gün tomurcuğun ortasında sevimli, minicik parmak büyüklüğünde bir erkek çocuğu oturduğunu görmüşler. Parmak çocuğu ellerine alıp şaşkınlıkla ona bakmışlar. - Bu çocuğun boyu biraz ufak değilmi? diye sormuş. - Haklısın biraz ufak ama olsun bunca sene sonra bir çocuğumuz oldu baksana çok sevimli, onun adını parmak çocuk koyalım. demiş. Akşam olduğunda parmak çocuğa ceviz kabuğundan bir yatak hazırlamışlar üzerine yorgan olarak da bir yaprak kopartıp sermişler. Parmak çocuğu yatağına yatırıp uyumasını beklemişler, uyuduktan sonra odadan çıkıp kapıyı kapatmışlar. Parmak çocuk uyuyunca açık duran pencereden iki çift göz parmak çocuğu seyrediyormuş. Bu iki çift göz dere kenarındaki çirkin kurbağaya aitmiş. Kurbağa parmak kızı görünce: - Şu yatan küçük çocuğa bak tam da madende çalıştırılacak bir köleye benziyo. demiş. Kurbağa yatağı ile birlikte küçük çocuğu sırtına alıp göle götürmüş. Sabah olduğunda parmak çocuk yattığı odada olmadığını anlamış. -Annem ve babam nerede ? diye ağlamaya başlamış. Yanında duran kendisine gülen kurbağa dikkatini çekmiş. Bu kurbağa parmak çocuğu kaçıran kurbağaymış. Kurbağa parmak çocuğa: - Artık benimsin, menim madenimde çalışacaksın sakın kaçabileceğini düşünme, seni hiçbir yere bırakmayacağım. demiş. Parmak çocuk: - Lütfen beni bırak annem ve babamın yanına gitmeliyim beni çok merak etmişlerdir. demiş, ama kurbağa hiç oralı olmamış. Olanları uzaktan gören kırmızı balık parmak çocuğun haline acıyıp ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen yanına giderek parmak çocuğun üzerinde olduğu yaprağı çekmeye başlamış. Parmak çocuk kendisini kurbağadan kurtaran kırmızı balığa teşekkür etmiş. Kırmızı balık yalnızlıktan sıkıldığı için Parmak çocuğa istersen benimle birlikte burada yaşayabilirsin bir ömür boyu mutlu oluruz. demiş. Parmak çocuk kırmızı balığın teklifini reddetmiş.Annem babam beni özlemiştir onların üzülmesini ve ağlamasını istemiyorum bu nedenle hemen evime gitsem iyi olurdemiş. Bu sırada parmak çocuğun annesi ve babası her gün ağlıyor ve parmak çocuğun nereye kaybolduğunu düşünüyorlarmış. Parmak çocuk anne ve babasının üzüldüğünü düşünüp onların yanına gitmiş. Annesi ve babası parmak çocuğu karşılarında görünce çok sevinmişler. Parmak çocuk onlara başından geçen olayları anlatmış. Parmak çocuk ve ailesi bir ömür boyu mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/parmak-cocuk-masali", "text": "- Bu çocuğun boyu biraz ufak değil mi? diye sormuş. Kocası: - Haklısın biraz ufak ama olsun bunca sene sonra bir çocuğumuz oldu baksana çok sevimli, onun adını parmak çocuk koyalım. demiş. Akşam olduğunda parmak çocuğa ceviz kabuğundan bir yatak hazırlamışlar üzerine yorgan olarak da bir yaprak kopartıp sermişler. Parmak çocuğu yatağına yatırıp uyumasını beklemişler, uyuduktan sonra odadan çıkıp kapıyı kapatmışlar. Parmak çocuk uyuyunca açık duran pencereden iki çift göz parmak çocuğu seyrediyormuş. Bu iki çift göz dere kenarındaki çirkin kurbağaya aitmiş. Kurbağa parmak kızı görünce: - Şu yatan küçük çocuğa bak tam da madende çalıştırılacak bir köleye benziyor. demiş. Kurbağa yatağı ile birlikte küçük çocuğu sırtına alıp göle götürmüş. Sabah olduğunda parmak çocuk yattığı odada olmadığını anlamış. -Annem ve babam nerede ? diye ağlamaya başlamış. - Artık benimsin, menim madenimde çalışacaksın sakın kaçabileceğini düşünme, seni hiçbir yere bırakmayacağım. demiş. Parmak çocuk: - Lütfen beni bırak annem ve babamın yanına gitmeliyim beni çok merak etmişlerdir. demiş, ama kurbağa hiç oralı olmamış. Olanları uzaktan gören kırmızı balık parmak çocuğun haline acıyıp ona yardımcı olmaya karar vermiş. Hemen yanına giderek parmak çocuğun üzerinde olduğu yaprağı çekmeye başlamış. Parmak çocuk kendisini kurbağadan kurtaran kırmızı balığa teşekkür etmiş. Kırmızı balık yalnızlıktan sıkıldığı için Parmak çocuğa istersen benimle birlikte burada yaşayabilirsin bir ömür boyu mutlu oluruz. demiş. Parmak çocuk kırmızı balığın teklifini reddetmiş.Annem babam beni özlemiştir onların üzülmesini ve ağlamasını istemiyorum bu nedenle hemen evime gitsem iyi olurdemiş. Bu sırada parmak çocuğun annesi ve babası her gün ağlıyor ve parmak çocuğun nereye kaybolduğunu düşünüyorlarmış. Parmak çocuk anne ve babasının üzüldüğünü düşünüp onların yanına gitmiş. Annesi ve babası parmak çocuğu karşılarında görünce çok sevinmişler. Parmak çocuk onlara başından geçen olayları anlatmış. Parmak çocuk ve ailesi bir ömür boyu mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/parmak-kiz", "text": "Ah çok teşekkür ederim! demiş kadın ve büyücüye bir gümüş para verdikten sonra evine dönmü. Arpa tanesini ekmiş, arpadan koskocaman, laleye benzer güzel bir çiçek çıkmış, ama bu çiçeğin yaprakları, tomurcuk gibi sımsıkı kapalıymış. Ne güzel çiçek bu! demiş kadın ve çiçeğin o kırmızılı sarılı güzelim yapraklarını öpmüş. Öper öpmez, çiçek bir çatırtı kopararak açılmış. Bu hakiki bir lale imiş; ama çiçeğin tam ortasında, yeşil tohumlarının üzerinde, minicik, sevimli mi sevimli bir kız oturuyormuş. Boyu ancak bir parmak kadarmış, bu yüzden de adını Parmak Kız koymuşlar. Ona, cilalı, güzel bir ceviz kabuğundan beşik, mor menekşe yapraklarından döşek, bir gül yaprağından da yorgan yapmışlar. Parmak Kız geceleri beşiğinde uyuyor, gündüzleri de masanın üzerinde oynuyormuş. Kadın masaya bir tabak koymuş; etrafına çiçeklerden yapılmış bir çelenk yerleştirmiş; çiçeklerin sapları, tabağın içindeki suya değiyormuş. Tabakta kocaman bir lale yaprağı yüzüyormuş. Parmak Kız lale yaprağının üzerine oturup, eline de iki beyaz at kılından oluşan küreklerini alıp, tabağın bir kenarından öbür kenarına gidip geliyormuş. Bu, tarif edilemeyecek kadar güzel bir manzaraymış. Parmak Kız şarkı söylemeyi de biliyormuş. Ah, öyle tatlı, öyle sevimli söylüyormuş ki, böylesi daha önce hiç duyulmamış. Bir gece, Parmak Kız o güzel minik yatağında yatarken, pencerenin kırık camından içeri hop diye çirkin bir dişi kurbağa girivermiş! Bu Kocaman, ıslak, iğrenç bir kurbağaymış. İçeri girer girmez Parmak Kız'ın kırmızı gül yaprağından yorganına sarılarak uyuduğu masaya zıplamış. İşte bu güzel kız, tam benim oğluma göre bir gelin! demiş kurbağa. Sonra, içinde Parmak Kız'ın uyuduğu ceviz kabuğunu kaptığı gibi zıplayarak pencereden bahçeye atlamış. O civarda kıyısı bataklık olan büyük, geniş bir dere varmış. Ana kurbağa, oğlu ile birlikte orada yaşıyormuş. Oğul kurbağa da tıpkı anası gibi çirkin, iğrenç bir şeymiş. Minik Parmak Kız'ı görünce söyleyebildiği tek şey, Vrak! Vrak! olmuş. Derede suyun üzerinde yüzer gibi görünen, iri yeşil yapraklı bir sürü nilüfer varmış. En uzakta duran, en büyük yaprakmış. Ana kurbağa oraya yüzmüş ve içine Parmak Kız'ın yattığı ceviz kabuğunu koymuş. Ertesi sabah minik kız uyanmış ve nerede olduğunu anlayınca, iki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış, çünkü kocaman yeşil yaprağın dört bir yanı suyla çevriliymiş ve karaya ulaşması imkansızmış. Bu sırada ana kurbağa bataklıkta gelin ve damadın odasını hazırlıyormuş. Odayı sazlarla, sarı nilüfer çiçekleriyle süslüyormuş, çünkü her şeyin yeni geline yakışır şekilde olmasını istiyormuş. İşi bittikten sonra, çirkin oğluyla birlikte, Parmak Kız'ın bulunduğu yaprağa gelmiş. Çünkü gelin hanımın ceviz kabuğundan yapılma güzel yatağını yeni odasına götürmek istiyormuş. Oğlan ise, Vrak! Vrak! demiş, başka bir şey diyememiş. Sonra o güzelim minik yatağı alıp götürmüşler. Parmak Kız tek başına kalmış ve yeşil yaprağın üzerine sıcak gözyaşları dökmüş, çünkü ne o yaşlı kurbağayla oturmak ne de onun o iğrenç oğluyla evlenmek istiyormuş. Bu arada suda yüzen minik balıklar ana kurbağanın söylediklerini duymuşlar ve merakla sudan başlarını çıkarıp küçük kıza bakmışlar. Onu görür görmez öyle sevmişler, öyle sevimli bulmuşlar ki, o çirkin ana kurbağanın yanına gideceğine çok üzülmüşler. Hayır, olamaz! demişler. Suyun altında bir araya toplanıp, Parmak Kız'ın üzerinde oturduğu yaprağın sapını dişleriyle kemirmeye koyulmuşlar. Sonunda sap kopmuş. Nilüfer yaprağı, üzerinde oturan Parmak Kız'la birlikte başlamış dereden aşağı yüzmeye; gitmiş, gitmiş, ana kurbağanın ulaşamayacağı kadar uzaklaşmış oradan. Parmak Kız birçok kentin önünden geçmiş, onu gören çalılıklardaki küçük kuşlar, Ne tatlı kız bu böyle! diye şakımışlar. Yaprak yüzmüş, yüzmüş, sonunda ülkeden dışarı çıkmış. Minik bir beyaz kelebek bıkıp usanmadan Parmak Kız'ın etrafında uçup duruyormuş, sonunda yaprağın üzerine konmuş, çünkü küçük kıza yakınlık duymuş. Parmak Kız da artık ana kurbağa kendisini yakalayamayacağı için çok sevinçliymiş, üstelik geçerken gördüğü yerler de çok güzelmiş. Birdenbire kocaman bir Mayıs Böceği Parmak Kız'ı fark edip yanına gelmiş. Pençeleriyle kızın incecik belinden kavradığı gibi onu kaçırmış ve bir ağaca götürmüş. Ama yeşil yaprak akıntıyla dereden aşağı sürüklenmiş, kelebek de onunla beraber... Zavallı, yaprağa bağlı olduğu için bir türlü kurtulamamış. Parmak Kız, bütün bir yaz boyunca ormanda tek başına yaşamış. Otlardan kendine bir hamak örmüş ve hamağı yağmurdan korunmak için, koca bir yaprağın altına asmış. Çiçeklerden bal toplayıp yemiş, yaprakların üzerinde biriken çiy damlalarını içip susuzluğunu gidermiş. Yaz ve sonbahar böyle geçmiş, ama sonunda kış gelmiş, soğuk, uzun kış. Ona şarkılar söyleyen kuşlar göç etmişler, çiçekler, ağaçlar sararıp solmuşlar, altına sığındığı koca yaprak kuruyup kıvrılmış, sarı, kuru bir çubuk haline gelmiş. Parmak Kız çok üşüyormuş, çünkü üzerindeki elbiseler incecikmiş. Kar yağmaya başlamış, üzerine düşen her kar tanesi, bizim üzerimize kürekle kar atıldığında ne hissedersek öyle bir etki yapıyormuş; üstelik biz büyüğüz ama o parmak kadar... Kızcağız kurumuş bir yaprağa sarınmış, ama ısıtmıyormuş ki yaprak; soğuktan tir tir titriyormuş. Bulunduğu ormanın hemen kenarında büyük bir buğday tarlası varmış; buğdaylar toplanıp götürülmüş ve geriye donmuş toprağın üzerinde sadece kuru buğday sapları kalmış. Saplar Parmak Kız'a koca bir orman gibi gelmiş, git git bitmiyormuş. Gide gide Tarla Faresi Hanım'ın kapısına varmış. Tarla Faresi Hanım'ın bütün malı mülkü, buğday saplarının altındaki küçük bir yuvadaymış. Tarla Faresi burada rahatça yaşıyormuş, bütün odası tıka basa buğday doluymuş, güzel bir mutfağı, bir de kileri varmış. Kızcağız kapının önünde durmuş, zavallı bir dilenci gibi, bir-iki arpa tanesi istemiş, çünkü iki gündür hiçbir şey yememiş. Parmak Kız'dan pek hoşlandığı için de, Kışı burada geçirebilirsin, ama bunun karşılığında evimi silip süpüreceksin ve bana masallar anlatacaksın, çünkü ben masalı çok severim! demiş. Ama Parmak Kız bu söylenenlerle ilgilenmemiş, çünkü bir köstebek olan bukomşuyla evlenmek istemiyormuş. Köstebek siyah kadife kürkünün içinde gelmiş komşusunu ziyarete. Tarla Faresi, onun çok zengin ve çok bilgili olduğunu söylemiş. Evinin, kendi evinden yirmi kat büyük olduğunu anlatmış. Çok kültürlüdür, demiş, yalnız güneşten ve güzel çiçeklerden hiç hoşlanmaz, onlar hakkında sadece kötü şeyler söyler, çünkü bu zamana kadar onları hiç görmedi. Parmak Kız'dan, şarkı söylemesini istemişler, o da bildiği şarkıları söylemiş. Sesinin güzelliğini duyan Köstebek ona aşık olmuş, ama hiçbir şey söylememiş, çünkü o bir beyefendiymiş! Yakınlarda, Tarla Faresi'yle kendi evi arasında, toprağın altında uzun bir tünel açtığını anlatmış; Tarla Faresi'yle Parmak Kız'ın, ne zaman isterlerse o tünelde dolaşabileceklerini söylemiş. Fakat tünelde yatmakta olan ölü kuşu görünce korkmamalarını da tembihlemiş. Bu, kanadıyla, gagasıyla kocaman bir kuşmuş, kış başında ölmüş olmalıymış ve tam da köstebeğin tüneli kazdığı yerde gömülüymüş. Köstebek içeri gün ışığının girdiği deliği tıkamış sonra ve hanımefendilere evlerine kadar eşlik etmiş. Ama Parmak Kız geceleyin hiç uyuyamamış. Yatağından kalkmış, samanlardan büyük, güzel bir battaniye örmüş, sonra battaniyeyi aşağı taşımış ve ölü kuşun üzerine örtmüş; tarla faresinin odasında bulduğu yumuşacık pamuğu da, soğuk toprakta üşümeden yatsın diye kuşun iki yanına yerleştirmiş. Hoşça kal güzel kuş! demiş. Hoşça kal! Ağaçların yemyeşil, güneşin sıcacık olduğu o yaz günlerinde bana söylediğin şarkılar için çok teşekkür ederim sana! Sonra başını kuşun göğsüne dayamış, dayar dayamaz da korkudan ödü kopmuş, sanki kuşun göğsünden bir tıkırtı geliyormuş! Parmak Kız o sırada anlamış tıkırtının kuşun çarpan kalbinden geldiğini. Meğerse kuş ölmemiş, sadece soğuktan uyuşmuş, ısınınca da tekrar canlanmış. Sonbaharda bütün kırlangıçlar sıcak ülkelere göç ederler, içlerinden biri gitmekte gecikecek olursa böyle donar, ölü gibi yere düşer, düştüğü yerde kalır ve üzerini soğuk karlar örter. Parmak Kız korkudan tir tir titriyormuş, çünkü kendi parmak kadar cüssesi yanında, kuş dev gibi görünüyormuş; ama kendini toparlamış, pamukları iyice sıkıştırmış, kendi yorganı olarak kullandığı yaprağı da getirmiş ve kuşun başının üzerine örtmüş. Ertesi gece tekrar aşağı, kuşun yanına inmiş usulca, kuş iyice kendine gelmiş, ama hala halsizmiş. Bir an için gözlerini açmış, başka lambası olmadığından elindeki ışıldayan mantarla yanında duran Parmak Kız'ı görmek istiyormuş çünkü. Bir çiçek yaprağının içinde kırlangıca su getirmiş, kırlangıç suyu içmiş ve Parmak Kız'a, bir kanadı dikenli çalıya takılıp yaralandığı için, uzaklara, çok uzaklara, sıcak ülkelere göç eden öteki kırlangıçlar gibi hızlı uçamadığını anlatmış. Bundan sonrasını, buraya nasıl geldiğini de hiç hatırlamıyormuş. Kırlangıç kış boyu orada, toprağın altında kalmış, Parmak Kız da ona çok iyi bakmış. Köstebeğe de Tarla faresi'ne de bundan hiç söz etmemiş, çünkü onlar zavallı kırlangıçtan hoşlanmıyorlarmış. İlkbahar gelip de güneş toprağı ısıtınca, Köstebeğin yaptığı deliği açan kırlangıç, Parmak Kız'a veda etmiş. Güneş üzerlerinde sıcacık parlıyormuş! Kırlangıç, Parmak Kız'a kendisiyle gelmek ister mi diye sormuş. Sırtına oturabileceğini, birlikte yemyeşil ormana uçabileceklerini söylemiş. Ama Parmak Kız, böyle habersizce çekip giderse, tarla faresinin pek üzüleceğini biliyormuş. Hayır, ben gelemem! demiş. Bunun üzerine, Hoşça kal, hoşça kal, iyi kalpli güzel kız! demiş kırlangıç ve güneşe doğru uçmuş. Parmak Kız onun arkasından bakmış, gözlerine yaşlar dolmuş, çünkü kırlangıcı çok seviyormuş. Cik cik! diye ötmüş kuş ve yeşil ormana doğru uçup gitmiş. Parmak Kız çok üzgünmüş. Çünkü sıcak gün ışığına çıkmasına hiç izin verilmiyormuş. Tarla Faresi'nin evinin üzerindeki tarlaya ekili buğdaylar öyle büyümüş ki, parmak boyundaki zavallı minik kıza, balta girmemiş ormanlar gibi geliyormuş burası. Bu yüzden Parmak Kız bütün gün çeyiz işlemek zorundaymış; Tarla Faresi çeyize yardım etsinler diye dört örümceği işe almış, onlar da gece gündüz bir şeyler örüyorlarmış. Köstebek her akşam onlara geliyor, habire düğünden söz ediyormuş: Yaz sona erince, güneşin kızgınlığı geçince, Parmak Kız'la düğünlerini yapacağını söylüyormuş. Parmak Kız bundan hiç de memnun değilmiş, çünkü bu sıkıcı Köstebeği sevmiyormuş. Her gün, güneş doğarken ve akşamları batarken kapının önüne çıkıyor, rüzgar buğday başaklarını araladığı zamanlarda mavi gökyüzüne bakıyor, dışarısının ne kadar aydınlık ve güzel olduğunu düşünüyor ve o sevgili kırlangıcı görmeyi çok istiyormuş. Ama çok uzaklara, güzelim yeşil ormana uçan kırlangıç, hiç gelmiyormuş. Sonbahar geldiğinde, Parmak Kız'ın bütün çeyizi hazırmış. Dört haftaya kadar düğününü yaparız! demiş Tarla Faresi. Bunun üzerine Parmak Kız ağlamaya başlamış ve o can sıkıcı Köstebek'le evlenmek istemediğini söylemiş. Düğün günü Köstebek Parmak Kız'ı almaya gelmiş. Parmak Kız onunla birlikte yerin dibinde yaşayacak, sıcacık güneşe asla çıkamayacakmış, çünkü Köstebek güneşten hiç hoşlanmıyormuş. Zavallı yavrucak öyle üzgünmüş ki! Tarla Faresi'nin yanındayken hiç olmazsa kapıdan görebildiği güzel güneşle artık vedalaşması gerekiyormuş. Tam o sırada, Cik cik! diye bir ses duymuş başının üzerinde. Parmak Kız bakmış ki, bu oradan geçmekte olan kırlangıç! Kızı görünce o da çok sevinmiş. Parmak Kız kırlangıca, çirkin köstebekle evlenmeyi hiç istemediğini, çünkü evlenirse yeraltında yaşayıp, bir daha güneşi asla göremeyeceğini anlatmış. Anlatırken de gözyaşlarını tutamamış. Tamam, geliyorum seninle! demiş Parmak Kız ve kuşun sırtına oturup, açılmış kanatlarına ayaklarını dayamış ve kendini en sağlam tüylerinden birine kemeriyle bağlamış. Sonra kırlangıç havalanmış, ormanların, denizlerin, her zaman karla kaplı ulu dağların üzerinden uçmuş. Buz gibi havada soğuktan donuyormuş Parmak Kız, ama kuşun sıcacık tüylerinin arasına sokulmuş, aşağıdaki o muhteşem manzarayı izlemek için, sadece minik başını dışarıda bırakmış. Nihayet sıcak ülkelere varmışlar. Orada güneş, bizim buralardakinden çok daha parlakmış, gök daha açıkmış, üzümlerin en güzeli orada yetişiyormuş. Ormanlardaki ağaçlardan mis kokulu limonlar, portakallar, mersinler sarkıyor, sokaklarda sevimli mi sevimli çocuklar koşturuyor, rengarenk kocaman kelebekleri kovalıyorlarmış. Ama kırlangıç yoluna devam ediyor, manzara gittikçe daha da güzelleşiyormuş. Masmavi bir denizin kıyısında, yemyeşil ağaçların altında, göz alıcı beyazlığıyla, mermerden bir saray varmış. Yüksek sütunları asmalarla çevriliymiş; en tepesinde bir sürü kırlangıç yuvası varmış, bunlardan biri de bizim kırlangıcın yuvasıymış ve kırlangıç Parmak Kız'ı oraya götürmüş. Oooo, ne kadar da güzel! demiş Parmak Kız, sevinçle minik ellerini çırparak. Orada, yere devrilip üç parçaya ayrılmış büyük mermer bir sütun varmış, parçaların arasında çok güzel iri beyaz çiçekler açmış. Kırlangıç Parmak Kız'la birlikte oraya inmiş ve kızı geniş yapraklardan birinin üzerine bırakmış. Parmak Kız bir de ne görsün! Çiçeğin tam ortasında minnacık bir adam oturmuyor mu! Adam, camdan yapılmış gibi saydam ve beyazmış. Başında zarif bir altın taç, omuzlarında güzel mi güzel beyaz kanatlar varmış. Boyu da tam Parmak Kız'ın boyu kadarmış. Bu adam Çiçek meleğiymiş. Her çiçekte böyle minik bir erkek ya da kadın melek olurmuş, ama Parmak Kız'ın gördüğü, onların kralıymış. Tanrım, ne kadar da yakışıklı! diye fısıldamış Parmak Kız kırlangıcın kulağına. Küçük prens kırlangıçtan çok korkmuş, çünkü kendi ufak tefekliği yanında, kuş dev gibi görünüyormuş gözüne. Ama Parmak Kız'ı görünce çok sevinmiş, çünkü bu o güne kadar gördüğü kızların en güzeliymiş. Bu yüzden, altın tacını çıkarıp Parmak Kız'ın başına takmış, adını sormuş ve ondan kendisiyle evlenip çiçekler kraliçesi olmasını istemiş. Bu gerçekten de bambaşka bir erkekmiş, ne çirkin kurbağanın oğluna benziyormuş ne de siyah kadife kürklü Köstebeğe. Böylece yakışıklı prensin teklifini kabul etmiş Parmak Kız; her çiçekten bir hanım ya da bir bey gelmiş, hepsi de çok sevimli, çok hoş kişilermiş. Her biri Parmak Kız'a bir hediye vermiş, ama hediyelerin en güzeli, büyük beyaz bir sineğin kanatlarıymış. Kanatları Parmak Kız'ın omuzlarına takmışlar, o da artık çiçekten çiçeği uçabiliyormuş. Herkes çok sevinçli ve mutluymuş. Kırlangıç da, yukarda, yuvasında onlara güzel şarkılar söylüyormuş, ama içten içe de üzülüyormuş çünkü Parmak Kız'ı çok seviyor ve ondan ayrılmayı hiç istemiyormuş. Hoşça kal, hoşça kal! demiş kırlangıç ve o sıcak ülkeden ayrılıp bizim bildiğimiz ülkelere geri dönmüş. Gittiği yerde, masallar anlatan bir adamın penceresinin üstüne yuva yapmış. Orada oturup Cik cik! diye şakıyarak Parmak Kız'ı anlatmış. Biz de bu masalı o adamdan öğrendik."} {"url": "https://www.masaloku.net/pazar-cantasi-karagoz-ve-hacivat", "text": "KARAGÖZ Havaya bakıp kalsam boynum ağrır. HACİVAT Şakayı da elden bırakmıyorsun ama canını daha fazla sıkmamak için bir şey soramadım. KARAGÖZ Şey... Yoktan geldi, yoka gitti. KARAGÖZ Aaaah ah, sen de olsan, aklına geldikçe gülersin! KARAGÖZ Köftehor, anlatmazsam öğrenene kadar sorup duracaksın! KARAGÖZ Alay edersen pataklarım ha! KARAGÖZ Çocuklar paramız kadar bir şeyler almışlar ama can sıkıntısı ile ben de pazarın kenarından şöyle bir geçiyordum. Belki taşımak için yardım isteyen olur da üç beş kuruş alırım diye de aklıma geldi. KARAGÖZ Sonra adamın biri seslendi. Orada yeni bir Pazar çantası almış, eskisini de bana uzattı. HACİVAT Haydi bakalım pazar çantan da oldu. KARAGÖZ Adam Biraz tamir et, kullanılır dedi. Baktım sapı da sağlam. KARAGÖZ İstavrit vardı ama alabalık hiç görmedim. KARAGÖZ Bir de ben dolaşayım, bakalım neler var? diyerek pazara girdim. KARAGÖZ Bir başka satıcı da lekeli diye satamayıp ayırdığı üç beş elmayı verdi. HACİVAT Oooooh oh, ne güzel... Dolaşmaya devam et! KARAGÖZ Zaten ben de öyle yaptım. HACİVAT Canım Pazar satıcısı gibi sayıp durma! HACİVAT Daha dolmadı mı Karagöz'üm? Sonra içindekiler ezilir efendim! KARAGÖZ Yooooo, boşmuş gibi ne koyarsan alıyor!"} {"url": "https://www.masaloku.net/pembe-gulibrisim", "text": "Günlerden bir gün, Büyük bir çınar ağacı ile pembe gülibrişim ağacı aynı ormanda yaşıyorlardı. Büyük çınar ağacı çok kibirliydi, kendini ormanın en büyük ağacı olarak görür, diğer ağaçlara karşı saygısızca davranırdı. Kendinden başka kimseyi de sevmezdi. Komşusu pembe gülibrişim ağacıyla hiç ilgilenmiyor, sürekli onu görmezlikten geliyordu. Pembe gülibrişim ağacı, çınar ağacının bu tavrına çok üzülüyordu. Yine bir gün, gökyüzünü kapkara bulutlar kaplamıştı. O gün yağmur yağmaya başlamıştı... Pembe gülibrişim yapraklarını yağmura doğru uzattı. Üzerindeki büyük çınar ağacı yapraklarının ıslanmasını engelliyordu. Oysa pembe gülibrişim su içmek istiyordu. O da bütün bitkiler gibi suyla besleniyordu. Büyük çınar ağacı o kadar büyüktü ki, kökleri toprağın altına öyle çok yayılmıştı ki, bütün suyu kökleri ile topraktan alıyor ve pembe gülibrişime hiç su bırakmıyordu. Sevgili komşum! Yaşlı ve büyük ağaç! Ne olur bana da birazcık su ver. Topraktan köklerimle alamıyorum hepsini sen içmiş oluyorsun. Yaprakların o kadar büyük ki yağmurun üzerime yağmasını engelliyorsun. Gövden o kadar kalın ve güçlü ki güneşin yapraklarıma dokunmasına izin vermiyorsun. dedi. Pembe gülibrişim o kadar çok üzülmüştü ki ... Başını önüne doğru yavaşça eğdi. Eğer topraktan su alamazsam beslenemem. Güneşi göremezsem güçlenemem. Ne olur bana yardım et çınar ağacı yoksa yok olup gideceğim. Burada solacağım. Bir daha nefes alamayacağım. dedi. Çınar ağacı gülibrişimi duymuştu. Ben o kadar büyüğüm ki kıpırdayamam buradan. Sen git kendine başka bir yer bul. dedi. Ama Pembe gülibrişim kımıldayamıyordu ki, kökleri toprağa sıkı sıkı tutunmuştu. Çınar bunu anlayamıyordu. -Yapamıyorum Çınar Ağacı ne olur bana yardım et! Çınar Ağacı bakmadı bile Pembe gülibrişime. Gülibrişim günden güne güzelliğini kaybetti, herkesin hayranlıkla baktığı pembe yaprakları bir bir soldu. Bir gün dayanamadı ve boynunu büktü. Bir daha nefes almadı. Bütün orman buna üzülmüştü. Gülibrişimin dökülmüş ipek gibi tane tane olan yapraklarına üzülerek baktılar. Herkes çınar ağacına bu davranışından dolayı çok kızdı. Çınar Ağacı hatasını anlamıştı. Fakat artık çok geçti. Zavallı Gülibrişim ağacı solmuştu artık. Çınar ağacı da buna çok üzüldü. O böyle olmasını istememişti. Gülibrişime kötü davrandığına çok pişman olmuştu. Keşke bu kadar kibirli olmasaydım. Pembe gülibrişime kötü davranmasaydım. dedi. Yaptığı hatayı anlamıştı. Bütün ormana bir daha böyle yapmayacağına söz verdi."} {"url": "https://www.masaloku.net/peri-kizi", "text": "Çocuk masalları sitemizde birbirinden güzel masalları ücretsiz okuyabilirsiniz. Peri masalları sevenler için yazılmış harika bir masal sizi bekliyor. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, periler ülkesinde, küçük bir peri kasabasında, güzel mi güzel bir peri kızı yaşarmış. Yanakları al al, saçları upuzun, altın gibi bir kalbi olan bu perinin kimseciklere bir kötülüğü dokunmazmış. Al yanakları, uzun ve sarı saçlarıyla, masmavi gözleriyle herkesi kendine hayran bırakırmış. Kasabadaki yaşlılarla, kimsesiz çocuklarla tek tek ilgilenirmiş. Onların bütün ihtiyaçlarını karşılar, hizmetlerini yerine getirirmiş. Bir de her zaman çevredeki tüm çocukları etrafına toplayıp onlara masal okurmuş. Anlayacağınız çok iyi bir peri kızıymış. Günlerden bir gün kasabaya yeni bir aile taşınmış. Bir tane küçük ama şirin bir kızları varmış. Bu küçük kız dışarı çıktığında, mahallenin tüm çocukları etrafına toplanmış. Hepsi teker teker HOŞ GELDİN demişler küçük kıza. Peri kızı bu kalabalığı görünce yanlarına gitmiş.Niçin hepiniz buraya toplandınız ? diye sormuş. Çocuklar kızı işaret etmişler. Peri kızı' 'Haydi bakalım masal zamanı deyince herkes peri kızının yanına toplanmış. Peri kızı yine İşte bu ağacın gölgesinde demiş. Herkes ağacın gölgesine gitmiş. Ama sadece yeni gelen kız kalmış. Peri kızı da oraya doğru giderken kız Peri kızııı! diye bağırmış. Peri kız Efendim küçük kız demiş. Kız peri kıza doğru yaklaşmış. Peri kız peri kız neden bize masal okuyorsun? diye sormuş. Peri kız da Size masal okumak içimden geliyor demiş. Kız hemen ağacın gölgesine gitmiş. Çocuklara masal okumuş. Masal okuduktan sonra çocuklar dağılmış ve oyun parkına gitmişler. Herkes güle oynaya eğlenirken, yanlarına yaşlı bir nine yaklaşmış; Yavrularım, kaç gündür susuzum bir damla su ile biraz ekmek verir misiniz? diye sormuş. Kız hemen bir koşuda her şeyi hazır etmiş, nineye vermiş. Nine Teşekkür ederim kızım demiş, yola koyulmuş. Nine, küçük kızın bu davranışından dolayı çok mutlu olmuş. Böyle iyiliksever, akıllı kızların dünyada sayılarının artması ne iyi olur diye düşünüyormuş. Yine bir gün, çocuklar oyun parkındayken yanlarına gelmiş, elinde pazardan aldığı eşyalarla oyun parkının önünden geçiyormuş. Bu defa kimseden yardım istememiş ama onu gören küçük kız hemen yaşlı ninenin yardımına koşmuş, onun eşyalarını evine taşıyarak yardım etmiş. Yaşlı ninenin evine varınca nine küçük kıza şöyle demiş; Sevgili kızım, ben periler kraliçesiyim. Dünyada iyiliğin egemen olması için gönderildim. Gördüğüm kadarıyla da sen de iyi bir kızsın. Sana sihirli bir söz söyleyeceğim onu her zaman yüreğinde tutacaksın ve ömrün boyunca mutlu olacaksın. Küçük kız merakla sormuş, nedir bu söz? Periler kraliçesi cevaplamış; SEVGİ demiş. Bu sözü yüreğinde sakla, onu hiç eksiltme. Ömrün boyunca mutlu ve mesut olursun demiş. Küçük kız da hayatından sevgiyi, saygıyı, iyilik yapmayı hiç eksik etmemiş. Ömür boyu mutlu olmuş.. Çok güzel ve kısaydı ben okudum çok beğendim."} {"url": "https://www.masaloku.net/peygamber-efendimiz-ve-kedisi-muezza", "text": "Sıcak yaz günlerinden biriydi, Peygamber efendimiz Hz. Muhammed , sahabeleri etrafında toplamış, kerpiçle örülmüş meclisinde insanlığa nasihatlerde bulunuyor. Peygamber efendimizin sohbetini dinleyenler arasında sadece sahabeler yoktu, bir de onun besleyip büyüttüğü kedisi Müezza vardı. Efendimiz kedisi Müezza'yı çok severmiş, Müezza da efendimizin sevgisini hissettiğinden yanından hiç ayrılmazmış. Neredeyse her sohbetine o da katılırmış. Efendimizin sohbetini usulca dinleyen Müezza efendimizin hırkasının ucunda uyuyakalmış. Efendimizin sohbeti bitince sahabeler tek tek evlerine gitmişler. Peygamber efendimiz, bir süre mecliste kalarak uyuyan kedisinin uyunmasını beklemiş. Kedisi Müezza o kadar tatlı uyuyormuş ki, efendimiz onu uyandırmaya kıyamamış. Müezzanın uykusunun ağır olduğunu anlayınca da elbisesinin ucunu keserek onu rahatsız etmeden evine gitmiş. Peygamber efendimizin bu davranışı hepimize örnek olmalı, hayvan dostlarımızı sevmeliyiz. Onların da bir can taşıdığını, bizler gibi duyguları olduğunu asla unutmamalıyız. Sokaktaki kedileri sahiplenmek, onları beslemek bir peygamber adetidir. Ben olsam aynısını yapardım zaten ben kedileri çok severim. Hatta bir keresinde kediye mama vermiştim. Çok güzel bencede hayvanları ayırt etmeyip her birini esit sevmeliyiz. Ben çok beğendim ve kedileri çok severim. Gerçekten çok güzel bayıldım.Ödevim değildi ama yine de okudum çok beğendim!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!"} {"url": "https://www.masaloku.net/piknik-macerasi", "text": "KARAGÖZ Hiç sorma Hacı Cavcav, öldüm bittim! HACİVAT Vah vah vah!... Hemen şuraya otur da rahat bir soluk al! HACİVAT Canım soğuk olur mu, Soluk, yani nefes al! dedim. Dinlenmeni istedim. HACİVAT Ne inşaatı Hacı Cavcav, bugün biraz dinlenmeye gittik! HACİVAT Al Karagöz'üm, bir yandan şu ayranı iç de yorgunluğunu alsın! KARAGÖZ Sağolasın!... Ohhh lıkır lıkır lıkır... Aklıma geldikçe... Ay aman, başımıza gelenler aklıma geldikçe fena oluyorum. KARAGÖZ Gülüyorum için için, gülmekten içim bir hoş oluyor. KARAGÖZ Neler olmadı ki neler!... Ah Hacı Cavcav, senin anlayacağın, komşumuz bizi otomobili ile pikniğe götürdü. KARAGÖZ Çıkaramadık... Aceleden ben tuz diye sabun tozu getirmişim, hepimiz kuduz gibi köpükler saçmaya başladık... Etrafımızda oturanlar hemen toplanıp uzaklara kaçtılar. KARAGÖZ Biraz sonra yanımıza hışımla bir adam gelip ters ters baktı. KARAGÖZ Sonra da bir ara top oynayalım dedik... Ben bir vurdum ama tam vurdum. HACİVAT Aman yavaş vur Karagöz'üm! KARAGÖZ Ben yavaş vurdum ama top hızlı gitmiş.... Az sonra bir kadın topumuzu getirdi."} {"url": "https://www.masaloku.net/pinokyo-masali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş çook eski bir zamanda küçük bir kasabada Geppetto adında ihtiyar bir oyuncakçı yaşarmış. Yaptığı tahtadan oyuncakları satarak geçimini sağlarmış. İhtiyar oyuncakçının hayatta üzüldüğü tek şey bir çocuğunun olmamasıymış. Bir çocuğunun olması için neler vermezmiş ki. Bir gün yeni bir oyuncak yapmak için ormana gidip kütük aramaya başlamış. Derken tam aradığı gibi bir kütüğü bulmuş. İşte tam aradığım gibi bir kütük. Bununla çok güzel bir kukla yapacağım, diye sevinerek kütüğü sırtladığı gibi oyuncakcı dükkanına taşımış. Tezgahın üzerine koymuş. Başlamış yontmaya. Geppetto kütüğü yonttukça kütükten ah ah! diye sesler geliyormuş. Geppetto usta: Nereden geliyor bu ses,, diye düşünmüş. Herhalde bana öyle geldi diye içinden geçirmiş. Derken kuklanın önce kafası sonra da vücudu daha sonra da kolları ile bacakları şekillenmeye başlamış. Geppetto usta en sonunda kuklayı bitirmiş. Onu sandalyenin üzerine oturtmuş. Ortalığı temizlemeye başlamış. O ortalığı temizlerken, Merhaba diye bir ses duymuş. Sesin nereden geldiğini anlamak için başını çevirmiş. Ortalıkta sandalyenin üzerinde oturmakta olan kukladan başka kimsecikler yokmuş. Yine yanıldığını düşünerek işine devam etmiş. Az sonra kukla oturduğu sandalyeden hopladığı gibi odanın içinde dans etmeye başlamış. Olanları gören Geppetto ustanın şaşkınlıktan ağzı bir karış açılmış. Sen gerçek bir çocuk gibisin. Senin adın Pinokyo olsun, demiş. Artık Geppetto ustanın hiç canı sıkılmıyor, günlerini Pinokyo ile ilgilenerek geçiriyormuş. Bir süre sonra Pinokyo'nun okula gitmesi gerektiğini düşünmüş. Ancak Pinokyo'nun ne defteri varmış ne kalemi. Geppetto ustada da hiç para olmadığından paltosunu satarak, aldığı parayı Pinokyo'ya vermiş. Al oğlum bu parayla kendine defter kalem al. Güzelce okuluna git, demiş. Pinokyo parayı avucuna almış yola koyulmuş. Neşe içinde yürüyormuş. Merakla etrafına bakınıp, yol üzerindeki dükkanları, pazar tezgahlarını, bağıran insanları izliyormuş. Bu arada yolun başındaki kalabalık dikkatini çekmiş. Kalabalığın arasına dalıp ne olduğunu öğrenmeye çalışmış. Kalabalığın önünde kocaman renkli bir çadır duruyormuş. Bu şehre yeni gelen sirkin çadırıymış. Çadırın önündeki palyaço bağırarak müşteri topluyormuş. Pinokyo çadırın içerisinde ne olduğunu merak edip, kalabalığın arasından geçip çadıra girmek istemiş. Palyaço, Pinokyo'ya içeri parasız girilemeyeceğini söylemiş. Pinokyo içeride olanları çok merak ettiğinden, Geppetto ustanın okula gitmesi için verdiği parayı uzatmış. İçeriye girince çadırın ortasına kurulan sahnede oynayan kuklaları görmüş. Hey! Bunlar da benim gibi tahtadan, diyerek sahneye kuklaların arasına çıkmış. Kuklaları izleyen kalabalık Pinokyo'ya kızmış. Çekil oradan sahneyi görmemizi engelliyorsun, diyerek azarlamışlar Pinokyo'yu. Ancak sahnenin yukarısında kuklalara bağlı olan ipleri tutan sirk sahibi canlı bir kukla gördüğü için çok sevinmiş. Böyle ipleri olmadan hareket edebilen bir kukla bana çok para kazandıracak diye düşünmüş. Oyun biter bitmez Pinokyo'yu yakaladığı gibi kafese kapatmış. Pinokyo başına gelenlerin kendi suçu olduğunu Geppetto ustanın sözünü dinleyip okula gitse bunların hiçbirinin olmayacağını düşünerek, ağlamaya başlamış. Pinokyonun pişman olduğunu gören iyilik perisi hemen onun yanına giderek; Babanın sözünden çıkmamalıydın! Ama pişman olduğunu görüyorum. Bunun için seni kurtaracağım. Ama bir daha yaramazlık yapma! Bu da sirke verdiğin para. Onu sakın boş yere harcama. Doğru okuluna git, diyerek Pinokyo'yu sirkin dışına çıkarmış. Pinokyo paralar elinde okula doğru yol almaya başlamış. Bir yandan da şarkı söylüyormuş. Pinokyo'nun şarkı söyleyerek yürüdüğünü gören kurnaz tilki ve arkadaşı kedi Bu kukla ne kadar da neşeli, şunun bir yanına gidelim diyerek Pinokyo'nun önüne çıkmışlar. Defter kalem aldın mı Pinokyo? Diye sormuş. Oysa peri paraları kurnaz tilkiye kaptırdığını biliyormuş. Sakın yalan söyleme yoksa seni cezalandırırım, diye uyarmış. Pinokyo uyarıya aldırmadan yalan söylemiş. Bu paraları boşyere harcama, doğru okuluna git, diyerek ortadan kaybolmuş. Pinokyo paralar elinde yine şarkı söyleyerek yürümeye başlamış. Tenha bir yerden geçerken birisinin yüksek sesle güldüğünü işitmiş. Aynı anda karşısına kendisini hapseden sirk sahibi çıkıvermiş. Gel bakalım buraya seni yaramaz. Geçen sefer elimden nasıl kaçtın bilmiyorum ama şimdi senin cezanı vereceğim, diyerek Pinokyo'yu kollarından tuttuğu gibi denize atıvermiş. Pinokyo denize düşünce, suyun üzerinde kalmış. Dibe batmıyormuş, çünkü Pinokyo tahtadan bir kukla olduğu için su kendisini kaldırıyormuş. Suyun üzerinde böyle batmadan kalmak Pinokyo'nun hoşuna gitmiş. Kollarıyla bacaklarını oynatarak yüzmeye başlamış. Kıyıya doğru yüzerken birden ne olduysa olmuş. Pinokyo kendisini karanlık bir yerde buluvermiş. Meğerse Pinokyo'yu kocaman bir balık yutmuş. Şimdi Pinokyo balığın midesinde duruyormuş. Pinokyo balığın midesinde bekleye dursun, biz gelelim Geppetto ustaya. Geppetto usta eve gelmeyen Pinokyo'yu çok merak etmiş. Paltosunu da Pinokyo'yu okula göndermek için sattığından hasta olmuş. Oğlu Pinokyo'yu aramak için hasta hasta yollara düşmüş. En sonunda Pinokyo'nun denize atıldığı yere varmış. Buradaki balıkçılara oğlunu görüp görmediklerini sormuş. Balıkçılar da sirk sahibinin, Pinokyo'yu denize attığını gördüklerini söylemişler. Geppetto usta balıkçılardan birisine, kayığıyla denize açılıp oğlunu bulmaya yardım etmesi için yalvarmış. Geppetto ustayı tanıyan ve onun ne kadar iyi bir insan olduğunu bilen balıkçı, bu isteği geri çevirmemiş. Birlikte kayığa binip denize açılmışlar. Kayık bir süre yol aldıktan sonra şiddetli bir rüzgar çıkmış. Büyüyen dalgalara kayık daha fazla dayanamamış, birdenbire devrilivermiş. Balıkçıyla, Geppetto usta kendilerini bir anda dalgaların arasında buluvermişler. Pinokyo, oğlum ben baban, Geppetto. Hayatta olduğuna çok sevindim. Seni o kadar çok merak ettim ki. Babasının sesini işiten Pinokyo gözyaşları içerisinde boynuna sarılmış. Senin sözünü dinlemediğim için çok özür dilerim babacığım, beni affet bir daha sözünden hiç çıkmayacağım, diyerek gözyaşı dökmüş. Pinokyo'nun gerçekten de pişman olduğunu gören peri kızı onları kurtarmaya karar vermiş. Geppetto ustayla, Pinokyo'yu balığın midesinden çıkarıp karaya çıkartmış. Kurtulduklarına çok sevinen Pinokyo, babasının elinden tuttuğu gibi evlerinin yolunu tutmuşlar. Pinokyo o günden sonra o kadar akıllı bir çocuk olmuş ki babasının sözünden hiç çıkmamış. Her gün okuluna gitmiş. Okul çıkışı ise babasının yanına koşarak ona işlerinde yardım etmiş. Peri kızı da Pinokyo'nun çok iyi bir çocuk olduğunu görüp onu ödüllendirmeye karar vermiş. Pinokyo'nun artık tahtadan değil de etten kemikten normal bir çocuk olması için büyü yapmış. Büyü gerçekleşmiş. Pinokyo gece yatağında, uyumak üzereyken birdenbire normal bir çocuğa döndüğünün farkına varmış. Artık tahtadan değil, etten kemikten bir çocukmuş. Sevinçle yatağından fırlayarak babasının yanına koşmuş. Geppetto usta, karşısında Pinokyo'yu bu şekilde görünce dünyalar onun olmuş. En sonunda benimde gerçek bir oğlum oldu diyerek sevinç gözyaşları içerisinde oğluna sarılmış. Baba oğul ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşamışlar. Pinokyo milletin hayatini karatmis. Gepettoyu paltosuz birak, sirk sahibinin sinirlerini boz adami yatirimsiz birak, tilkiye ve kargaya borçlan, periyide gereksiz yere yor. Hele balikciyi komple ortadan kaldirdi, adam failimechul oldu gitti. Sonra gercek cocuk ol mutlu mutlu yasa. Ohh ne kiyak dunya."} {"url": "https://www.masaloku.net/pisbogaz-tilki-ile-leylek", "text": "Gideyim de Yardımsever Leylek çıkarsın kemiği, çıkarsa çıkarsa bir o çıkarır demiş!.. demiş. Başlamış koca ormanda Yardımsever Leyleği aramaya az gitmiş uz gitmiş araya araya yardımsever leyleği hasta sincapın yaralarını tedavi ederken bulmuş. -''Aman leylek kardeş, yaman leylek kardeş ocağına düştüm, kurtar beni bu beladan leylek kardeş'' demiş. -''Korkma Tilki kardeş şimdi çıkarırım boğazındaki kemiği. Benim için çocuk oyuncağı bir şey. Aç ağzını bakalım kocaman, gagam uzun, o kemiğini hemen yerinden çıkarırım sen de sağlığına hemencecik kavuşursun'' demiş. Böylece uzun gagasını tilkinin boğazına sokan leylek tilkinin boğazındaki kemiği dikkatlice çıkarmış. Boğazındaki kemiğin çıktığını gören tilki sevinçle; -Oh be. Dünya varmış be! Bir anda rahatladım demiş.. -Bişey unutmadın mı tilki kardeş? Teşekkür etmeyi unuttun sanırım demiş. -Ne? demiş tilki. Birde teşekkür mü edeceğim? sen aklını ekmek peynirle mi yedin? Gaganı gırtlağıma soktuğunda sana bir oyun edip ağzımı kapasaydım, halin nice olurdu, hiç düşündün mü? Buna şükredeceğine bir de kalkmış teşekkür istiyorsun. Allah Allah ne günlere kaldık yahu!.. demiş. -Gün ola harman ola yine bana işin düşerse bu söylediklerini unutma sakın demiş. Aradan çok zaman geçmiş günler günleri geceler geceleri kovalamış. Bizim Pisboğaz tilki bir gün yine pisboğazlığının kurbanı olmuş ve bu sefer de bir çalı dikeni takılmasın mı boğazına. Tekrardan düşmüş yollara Yardımsever Leyleği bulmaya. Karşısında pisboğaz tilkiyi gören yardımsever leylek çok şaşırmış. -Yine ne oldu tilki kardeş. Boğazına bir şey mi kaçtı? demiş.. -Evet leylek kardeş ocağına düştüm geçen sefer yaptığım terbiyesizlikten dolayı beni affet. Söz veriyorum bir daha bana iyilik yapanlara teşekkür etmeyi unutmayacağım, demiş. Hatasını anlayan pisboğaz tilkiyi affeden Yardımsever Leylek tilkinin boğazındaki dikeni çıkarıp, sağlığına kavuşmasını sağlamış. O gün bu gündür pisboğaz tilki kibar biri olmaya karar vermiş. Şimdi ise ormandaki tüm hayvanlar pisboğaz tilkiye Kibar Tilki demeye başlamış. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş biri masalı yazanın, bir okuyanın biri de bu masalı dinleyenin başına."} {"url": "https://www.masaloku.net/pozitif-ve-negatif-dusunce", "text": "Uzun zaman önce, İbrahim isminde bir tüccar varmış. Bu tüccar çok çalışarak zengin olmuş. Evinde her şey varmış. Bir gün tüccar ticaret yapmak için yola koyulmuş. Ormandan geçerken kendisini yorgun hissettiği için ormandaki bir ağacın altında dinlenmeye karar vermiş. Dinlenirken, susadığını hissetmiş, 'keşke susuzluğumu hemen giderebileceğim biraz su olsaydı!' der demez. O esnada bir mucize olmuş, önünde bir testi su belirmiş. İbrahim suyu içmiş ve rahatlamış. Bir müddet sonra acıkmış ve yiyecek dilemiş; 'Lezzetli yiyecekler ile dolu bir tabak olsaydı, çok şanslı olurdum.' diye söylenmiş kendine. Aklından geçirir geçirmez önünde lezzetli yiyecekler ile dolu bir tabak belirmiş. Tüccar İbrahim doyunca yemiş lezzetli yiyecekleri. Karnı doyduktan sonra mayışmış ve 'Böyle sert toprakta nasıl uyuyabilirim? Şurada yumuşacık bir yatak olsa.' diye mırıldanmış. Bu sözleri söyleyince, renkli ve kadifeden rahat bir yatak belirmiş önünde. İbrahim yatağa yatmış ve uyumuş. Tüm dilekleri anında gerçekleştiği için, cennetteymiş gibi hissediyormuş. Her dileği gerçekleştirebilen bir ağacın altında uyuduğunun farkında bile değilmiş. Sıradan bir ağaç değilmiş bu, dilekleri gerçekleştirme gücü olduğu düşünülen bir ağaçmış. İbrahim kadife yatakta uykunu tadını çıkarıyormuş. Uyandıktan sonra, 'bana her an saldırabilecek aslanlar, kaplanlar, kurtlar gibi vahşi hayvanlarla dolu bir ormanda yapayalnızım. Kendimi koruyamayabilirim' diye düşünmeye başlamış. Böyle düşününce, orada acımasız bir kaplan belirmiş ve İbrahim'e saldırmış. İbrahim o kadar korkmuş ki, kaçamamış bile. Böylece, negatif düşünce yüzünden ölmüş. İnsanın daima düşüncesi tarafında yönlendirildiği söylenir. Olumlu düşünce olumlu sonuca yol açar. Her durumdan mutluluk ve güzel sonuç doğurur. Bu yüzden, her zaman pozitif olmalıyız."} {"url": "https://www.masaloku.net/prenses-ve-bezelye-tanesi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar bir prens varmış. Bu prens evlenmek istiyormuş, ama evleneceği kişi gerçek bir prenses olmalıymış. Böyle birini bulmak için bütün dünyayı dolaşmış, ama çok büyük bir hayal kırıklığına uğramış. Çünkü, karşısına çıkan prenseslerin hakiki olup olmadığını bir türlü anlayamıyormuş. Hep eksik bir şeyler bir şeyler oluyormuş. Sonunda üzüntü ve umutsuzluk içinde yurduna dönmüş. Bir gece korkunç bir fırtına çıkmış; şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, kıyametler kopuyormuş. Derken sarayın kapısı çalınmış, yaşlı kral gidip kapıyı açmış. Fakat, o da ne kapıda, yağmurdan ve fırtınadan perişan olmuş bir zavallı bir kız duruyormuş. Üstelik her tarafından sular akan, tepeden tırnağa sırılsıklam olmuş bu kız gerçek bir prenses olduğunu söylüyormuş. Eh, anlarız bakalım! diye düşünmüş yaşlı kraliçe, ama kimseye bir şey söylememiş. Yatak odasına gitmiş, yere bir bezelye tanesi koymuş. Bu bezelye tanesinin üzerine yirmi tane döşek, döşeklerin üzerine de yirmi tane kaz tüyü yatak koymuş. Gece olunca prenses bu yatakta yatmış. Sabah olunca kıza, gece nasıl uyuduğunu sormuşlar. Böylece anlaşılmış ki, yirmi döşek ve yirmi kaz tüyü yatağın altındaki bezelye tanesini hissedecek kadar nazlı, narin olduğuna göre, bu prenses hakiki bir prensestir! Prens onunla evlenmiş. O bezelye tanesini de müzeye koymuşlar. Eğer kimse almadıysa, bugün bile gidip görebilirsiniz onu. Gördünüz mü: işte size hakiki bir masal!"} {"url": "https://www.masaloku.net/ramazan-ikrami-karagoz-ile-hacivat", "text": "HACİVAT Ooooo, Merhaba merhaba! Dükkanıma hoş geldin, safalar getirdin Karagöz'üm! HACİVAT Efendim, sözlerimi hemen yanlış anlamaya başladın. Sopalar olur mu! Safalar getirdin! dedim. Yani seni görünce rahatladım ve çok sevindim demektir. HACİVAT Hele otur bakalım! Biraz dertleşelim. KARAGÖZ Hay hay, biraz dert deşelim ama sen önce dükkanına gelen misafire ikramını yapsana! KARAGÖZ Var... Şimdi eve gitti. HACİVAT O Ramazan değil, şu bildiğimiz Ramazan... Hani yılda bir kere geliyor ya! HACİVAT Allah iyiliğini versin, mübarek günde yine benim sinirlerimi bozmaya başlıyorsun. HACİVAT Canım dedim ama o zaman Ramazan gelmemişti. KARAGÖZ Köftehor, Ramazan'dan bana ne? Ona da geldiği zaman ayrı ikramını yaparsın! HACİVAT Yarabbi bana Ramazan sabrı ver! KARAGÖZ Sabri'yi falan karıştırma da ikramını yap! KARAGÖZ Hele sen ikram et de görürsün ne olacağını! KARAGÖZ Hah şimdi adam oldur! Benim gönlümden yarım kilo zeytin, peynir, bir avuç hurma, iki pide falan kopuyor Hacı Cavcav! KARAGÖZ Hay hay, öğlen yemeğine geldim. HACİVAT Olmaz efendim, beni de günaha sokacaksın! KARAGÖZ Pataklarım ha! Bilmiyor musun, biz Ramazan'da öğle yemeğini de akşam yiyoruz. KARAGÖZ Hay hay, ağzım, burnum, gözlerim, kulaklarım, kapalı amma seni pataklamak için ellerim kaşınmaya başladı. HACİVAT Efendim, elini kaşındıracak ne var? Ramazan'dan sonra bir gün uğra da istediğin ikramı yapayım. KARAGÖZ Olmaz Hacı Cavcav!... Ağzım kapalı diye Ramazan ikramından kaçarsan ben sana dayak ikram ederim. KARAGÖZ Köftehor, sen onları bana ikram edeceksin, ben iftarda sahurda benim hanım ile çocuklara ikram edeceğim."} {"url": "https://www.masaloku.net/rapunzel", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak bir ülkede bir kadınla kocasının çocukları yokmuş. Bu aile çocuk sahibi olmayı çok mu çok istiyorlarmış. Aradan bir zaman geçmiş, bir gün kadın bir bebek bebeğinin olacağını fark etmiş. Sevinçle kocasına müjdeyi vermiş, ikisi de çok mutlu olmuşlar. Günlerden bir gün kadın, pencereden komşusunun bahçesindeki birbirinden güzel, rengarenk çiçekleri ve sebzelere bakarken, birden kadının gözleri altın gibi parlayan özel bir marula takılmış. O kadar büyüleyici bir görüntüsü varmış ki, kadın gözlerini o maruldan alamamış. Adeta bayılmış. Günler geçmiş ama kadın o marulları aklından çıkaramıyormuş. Bir gün; Ben bu marullardan yemesem kesin ölürüm demiş kendi kendine. Marulu düşünmekten yemekten, içmekten kesilmiş, çok zayıflamış. Eşinin zayıfladığını gören kocası durumundan endişelenmiş, kadının derdini öğrenmiş. Bir gece herkes uyurken adam komşusunun bahçesine girmeye karar vermiş. Gece yarısı sessizce bahçe duvarından tırmanıp bahçeye girmiş, özel marullardan bir kaç taneyi kaptığı gibi eşinin yanına fırlamış. Kadın o özel marulları görünce çok sevinmiş, bütün marulları tek başına afiyetle yemiş. Ertesi gün kadın yine o marullardan yemek istemiş. Kocası tekrar komşu bahçeye girmiş ama bu sefer komşu bahçenin sahibi olan cadı, marulların çalındığını fark edip bir tuzak hazırlamış. Adam bahçeye girdiği gibi karşısına aniden çıkıveren cadı: Sen benim bahçeme nasıl izinsiz girebilirsin! diyerek ortalığı ayağaı kaldırmış. Benim özel marullarımı çalmak neymiş sana göstereceğim. Bunun hesabını çok ağır ödeyeceksin! diye tehdit etmiş. Adam kendisini affettirmek için cadıya çok yalvarmış. Karısının bebek beklediği için bahçedeki marulları canının çok çektiğini, her şeyi onun için yaptığını söylemiş. Cadı: Hımmm demek çocuğunuz olacak? demiş. Bir şartla sizi affederim, üstelik bahçemdeki marullardan canınızın çektiği kadar alabilirsiniz demiş. Cadının şartı da bebeğiniz doğduğunda onu bana vereceksiniz olmuş. Adam şartı hemen kabul etmiş. Çünkü cadıdan çok korkuyormuş. Aradan günler, haftalar, aylar geçmiş. Kadın bir bebek dünyaya getirmiş. Bebeğin doğduğunu duyan cadı gelip bebeği annesinden almış, evine götürmüş. Bebeğe isim olarak da bahçesindeki özel marulun adı olan RAPUNZEL adını vermiş. Cadı küçük kızı çok iyi beslemiş, büyütmüş. Aradan yıllar geçmiş minik rapunzel, adeta güzel bir prenses olmuş. Rapunzel on iki yaşına basınca güzelliği ay gibi her tarafı aydınlatır olmuş. Cadı, Rapunzel'i uzak bir yerde gizlemeye karar vermiş. Bir ortamın ortasında çok yüksek bir kule yapmış bu kulenin ne kapısı, ne de merdiveni varmış. Rapunzel kulenin penceresinden ormana bakar, oradaki kuşların cıvıltısını dinler, günlerini saçlarını örerek geçirirmiş. Cadı, kuleye çıkmak istediğinde kulenin önüne gelip; Rapunzel, Rapunzel! Uzat bakalım altın sarısı saçlarını diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü, altın sarısı saçlarını pencereden uzatır, cadı da onun saçlarından tutup kuleye tırmanırmış. Yıllar yılı Rapunzel o kulede yaşamaya devam etmiş. Bir gün bir prens, ormanda gezintiye çıkmış. Yükseklerden güzel sesli bir kadının şarkı söylediğini işitir gibi olmuş. Sesin geldiği yeri çok merak edip, ormanın içinde aramış da aramış. Sonunda kulenin önüna kadar gelmiş. Gelmiş ama, ne yana baksa kulede ne kapı var, ne merdiven de merdiven varmış. Bu kuleye çıkışın bir yolu olmalı diyerek, her gün kulenin etrafında dolaşarak keşifler yapıyormuş. Bir gün cadının geldiğini fark etmiş. Sessizce çalıların arasında gizlenmiş ve cadının nasıl yukarı çıktığını öğrenmiş. Ertesi gün hava karardıktan sonra kulenin yanına gelmiş. Nazik bir sesle Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını! diye seslenmiş. Sonra da rapunzelin saçlarına tutuna tutuna kuleye çıkmış. Rapunzel karşısında prensi görünce çok korkmuş, çünkü cadıdan başka kimseyle görüşmesi yasakmış. Prens onun sesini ormanda gezerken duyduğunu, sesine aşık olduğu için yanına geldiğini söylemiş. Bunları duyan rapunzelin korkusu geçmiş. Prens Rapunzel'e hemen orada evlenme teklif etmiş, Rapunzel'in yüzü biraz kızarsa da teklifi kabul etmiş. Kabul etmiş ama kuleden inmeleri için bir yol yokmuş. Rapunzelin parlak bir fikri varmış. Prens her yanına geldiğinde beraberinde bir ipek çilesi getirecek Rapunzel'de bu ipek çilesini örerek bir merdiven yapacakmış. Günler, ayları kovalamış, merdiven neredeyse bitecekmiş. Cadının hiç bir şeyden haberi yokmuş. Bir gün Rapunzel ağzından kaçırmış; Anne, Prens senden daha hızlı bu kuleye tırmanıyor deyince cadı her şeyi anlamış. Cadı: Rezil kız seni Beni nasıl aldatırsın? Yıllarca seni herkesten, her şeyden korumak için çabaladım, durdum. Karşılığı böyle mi olacaktı? diye öfkeyle Rapunzel'i azarlamış. Rapunzel'in saçlarını kesip, onu uzak bir çöle göndermiş. O gece cadı prensi kulede beklemeye karar vermiş. Prens yine kulenin önüne gelip, Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını diye seslenmiş, cadı Rapunzel'in saçlarını aşağıya doğru sarkıtmış. Prens başına geleceklerden habersiz kuleye tırmanmış. Karşısında cadıyı gören prens, ne olduğunu anlamadan, cadı tarafından pencereden aşağıya fırlatılmış. Yere düşen prens ölmemiş ama üzerinde düştüğü çalılıklardaki dikenler gözlerini kör etmiş. Yıllarca kör bir şekilde her yerde Rapunzel'i aramış, bir çölde yine Rapunzel'in büyüleyici sesini duyar gibi olmuş. Sesin olduğu tarafa giderek; Rapunzel! Rapunzel! diye seslenmiş. Rapunzel, prensi görünce sevinçten alamaya başlamış. Rapunzel'in mutluluk gözleri prensin gözlerine akmış. Bir mucize olmuş, Rapunzel'in göz yaşları prense ilaca olmuş ve iki gözü birden açılmış ve Prensin gözleri görmeye başlamış. Prens ile Rapunzel birlikte prensin yaşadığı ülkeye gitmişler. Orada mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/ruzgaroglu-masali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Rüzgaroğlu adında az konuştu, çok dinler bir adam varmış. Rüzgaroğlu, evli imiş. Beş yaşında Nuryüz adında bir oğlu, 4 yaşında Gülyüz adında bir kızı varmış. Rüzgaroğlu ailesi o kadar zengin ve mutluymuş ki, iğne ucu kadar bile eksiği yokmuş. Rüzgaroğlu ava meraklı olduğundan hemen bütün günleri ormanda av peşinde geçermiş. Ceylan gibi güzel atına biner, yay gibi hızla giden iki köpeğini yanına alır, her attığını vuran tüfeğini de omuzuna asarak sabahları ava çıkarmış. Günlerden bir gün, Rüzgaroğlu, yine her sabah ki gibi ormana avlanmaya çıkmış. Aramış aramış, avlayacak bir şey bulamamış. Hem biraz dinlenmek hem de atını sulamak için bir su başına oturmuş. Köpekleri yanına çömelmiş, hızlı hızlı nefes alırlarken, atı iştahlı iştahlı su içiyor, kendisi de ormanın güzelliklerini seyrediyormuş. Nasıl olmuşsa olmuş, o sırada Rüzgaroğlu'nun gözüne birdenbire bir geyik görünmüş. Geyiğin derisi güneş altında pırıl pırıl yanıyor, kara gözlerinin canlılığı uzaktan bile belli oluyormuş. Rüzgaroğlu, gözünü kırpmadan geyiğe bakıyor, geyik de hiç kımıldamadan onları süzüyormuş. Rüzgaroğlu, bu fırsatı kaçırmamak için yerinden kalkıp hemen atına atlamış, geyiğin bulunduğu tarafa doğru hayvanını dolu dizgin sürmeye başlamış. Yay gibi koşan av köpekleri geyiği kovalıyor, Rüzgaroğlu da durmadan ateş ediyormuş. Rüzgaroğlu, geyiği aramaktan vazgeçmiş. Durmadan kulağında çınlayan bu sözleri düşünmeye başlamış. Hem gidiyor, hem de kendi kendine acaba bu sözleri kim söyledi; ne karşılık versem diyormuş. Böylece eve dönmüş. Otururken, yemekte hep bu sözleri düşünüyormuş. Hatta gece gözüne uyku bile girmemiş. Rüzgaroğlu'nun merakı büsbütün artmış. Etrafına bakınmış, görünürlerde kimseler yokmuş. Olduğu yerde kımıldamadan biraz beklemiş; sesi bir daha işitmemiş. Yine düşünceli düşünceli evine dönmüş. Bunda düşünecek ne var, demiş, insan sonu, ihtiyarlığını, çalışamayacak zamanını düşünmeli. Yarın ava gittiğin zaman o ses sana yine aynı şeyi sorarsa gençlikte fakirlik, ihtiyarlıkta zenginlik isterim diye karşılık ver! Sonra, ormandan dönmüş, evinin yolunu tutmuş. Yolda gelirken, köpeklerden biri dereyi geçememiş, boğulmuş. Rüzgaroğlu köpeğinin ölümüne üzülüp dururken, bu sefer de atı zehirli bir ot yiyerek ölmez mi? adamcağızın kederi büsbütün artmış, ama, ne yapsın? Tek köpeği ile yoluna devam ediyormuş. Eve yaklaştıkları zaman, komşu evlerden birinin damından düşen bir kiremit bu sefer de öteki köpeği cansız olarak yere sermiş. O zaman kadar üzüntü, dert nedir bilmeyen Rüzgaroğlu, saçı başı dağınık, gözleri yaş içinde kendini eve dar atmış. Durumu öğrenen karısı da ağlamaya başlamış. Gece, yemek yemeden, su içmeden yatmışlar ama, gözlerine uykunun damlası bile girmemiş. Sabahı dar etmişler. O gün hava çok fena imiş. Hem şiddetli bir fırtına esiyor, hem de yakınlara şimşekler düşüyormuş. Şimşeklerden biri köşkür civarındaki kuru otları tutuşturmuş. Derken yangın büyümüş, köşkün etrafını sarmış. gaz açıp kapayıncaya kadar köşkün saçağını alev almış. Fırtınanın şiddetinden koca köşk bir anda ateşler içinde kalmış, kül olmuş gitmiş. Rüzgaroğlu, karısı ile çocuklarını güç halde dışarıya çıkarabilmiş. Ne eşya, ne para, ne de giyecek bir şey kurtaramadıkları için sokak ortasında öylece kalıvermişler. Üzülmeyin, diyormuş, ne yapalım, oldu bir kere. Elbet yine çalışır, çabalar, ev bark sahibi oluyoruz. Yine eskisi gibi güzel günler geçiririz. Koca köşk yanıp kül olduktan sonra fırtına durmuş, hava düzelmiş, güneş tatlı sıcaklığı ile etrafı ısıtmış. Rüzgaroğlu, çocuklar, anneleri biraz kendilerine gelir gibi olmuşlar. Artık bu memlekette kalmanın faydası olmadığını söyleyerek oradan uzaklaşmaya karar vermişler. Yayan yapıldak, çırılçıplak yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler... Dereler tepeler aşmışlar, bir köye varmışlar. Orada bir çiftçinin yanına girerek tarlada iş görmeye başlamışlar. Dördü de kendilerine göre iş görüyor, akşama kadar tarlada tırpan sallayıp harmanda düven sürerek karınlarını doyurabiliyorlarmış. Birkaç gün sonra orada iş kalmamış. Başka köye gitmek için yine yola koyulmuşlar. Kayalıklı yamaçlardan geçerek, dikenli otlardan atlayarak gün boyunca gitmişler, gitmişler... Çok geçmeden önlerine geniş bir çay çıkmış. Çay hiçbir yerden geçit vermediği için karşıya yüzerek geçmek gerekiyormuş. Baba ile anne yüzerek karşı tarafa geçebilirlermiş ama, çocukları nasıl geçireceğiz diye düşünmeye başlamışlar. Rüzgaroğlu, ağaçlardan kalın dallar kırmış. Bunları ikişer, üçer yan yana getirip sazlarla bağlayarak küçücük iki sal yapmış. Nuryüz'ü birine, Gülyüz'ü de ötekine bindirmiş. Kendisi bir eliyle yüzerken öteki eliyle Nuryüz'ün salını çekiyor, karısı da aynı şekilde Gülyüz'ün salını sürüklemeye çalışıyormuş. Böylece çayın orta yerine kadar gelebilmişler. Fakat orta yerde suyun akışı fazla olduğundan Nuryüz'ün salı babasının elinden, Gülyüz'ün salı da annesinin elinden kurtulmaz mı? Çocuklar hem bağıra bağıra ağlıyor, hem de suya düşmemek için küçücük sallarına sıkı sıkı sarılıyorlarmış. Bu durum karşısında anneleri de, babaları da ne yapacaklarını bilememişler. Çocukların salları suyun akıntısına kapılıp hızla uzaklaşıyormuş. Arkalarından gitseler yetişmelerine imkan yokmuş. Karşı tarafa geçtikten sonra karadan koşarak salın gittiği yeri bulmak için kuvvetli kuvvetli yüzmeye başlamışlar. Nefes nefese karaya çıktıkları zaman sallar çoktan gözden uzaklaşmış bulunuyormuş. Çay boyunca durmadan koşmaya başlamışlar. Akşam olup hava iyice kararıncaya kadar koşmuşlar, koşmuşlar. Ne yazık ki, çocuklarına ait en ufak bir iz bulamamışlar, onların seslerini işitememişler. Başlarına gelen bu son felaket karşısında ne yapacaklarını şaşırmışlar. Geceyi ormanda, bir ağaç üzerinde geçirmişler. Rüzgaroğlu, ondan sonra, şu köy senin, bu köy benim demiş, yıllarca dolaşmış. İş buldukça çalışmış, karnını doyurmuş. İş bulamadığı gün aç kalmış, ses çıkarmamış. Böylece aradan tam yirmi sene geçmiş. Rüzgaroğlu, bazen eski mutlu günlerini hatırlar, karısı, çocukları, köşkü, atı, köpekleri gözü önüne gelince derin derin içini çekermiş. Bir gün yine eski halini bulacağına inanıyor, hiç yorulmadan, bıkmadan çalışıyormuş. Böylece uzun yollarda günlerce yol almış. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda büyük bir şehire varmış. Rüzgaroğlu o kadar acıkmış, o kadar acıkmış ki, neredeyse yere yıkılıp kalacakmış. Bir fırın bulup bir parça ekmek istemek için saatlerce dolaşmış. Fakat ne koca şehirde bir kimseye rastlamış ne de bir fırın bulabilmiş. Bu kadar büyük bir şehrin boş olmasını bir türlü aklına sığdıramıyormuş. Sağa sola bakınıp dururken gözüne bir fırın ilişmiş. Hemen koşmuş. Kapısı açık, ekmekleri meydanda olduğu halde fırında kimsecikler yokmuş. Açlıktan neredeyse ölecek bir duruma gelmiş olan Rüzgaroğlu, başında sahibi bulunmayan malı almanın hırsızlık olduğunu düşünerek ekmeklere elini sürmemiş. Nerede ise gelirler, kendilerinden isterim diye düşünerek fırının önüne oturmuş, baygın bir halde beklemeye başlamış. Meğer o gün memlekette padişah seçimi varmış. Memleketin töresine göre, padişah öldüğü zaman bütün halk şehrin meydanında toplanırmış. Talip kuşu uçurulur, kimin başına konarsa, o adam padişah seçilirmiş. Padişah seçilirken sen burada uyumaya sıkılmıyor musun?! diye paylayarak sürükleye sürükleye meydana getirmiş. Bütün halk, yeni padişahın etrafında toplanmış, saray adamları hemen onu alıp götürmüşler. Güzelce yıkayıp temizledikten sonra karnını da doyurarak padişah elbiselerini giydirip tahtına oturtmuşlar. Rüzgaroğlu, başına gelenleri düşündükçe kendi kendine gülüyor, gençliğinde avcılık yaparken ormanda duyduğu sesi hatırlayarak ihtiyarlıkta zenginliğin, rahatlığın, saadetin değerini daha iyi anlıyormuş. Bu sandıkta benim değerli bir eşyam var, demiş. Kimsenin çalmaması için başında bekleyeceksiniz ! Ağlama! Ağlama oğlum! Ben buradayım, beni kurtar! diye inliyormuş. Askerlerin ikisi de şaşırmışlar. Sesin nereden geldiğini anlamak için durup dinlemişler. Sonra arayıp taramışlar. Sesin sandıktan geldiğini anlayınca, herşeyi gözlerine alarak sandığı tüfenklerinin dipçiği ile, kamalarıyla kırıp açmışlar. Çıka çıka içinden Nuryüz'ün annesi çıkmamış mı? Kadıncağız çok ihtiyarlamış, zayıflamış, yüzü solmuş ama, yine de ana oğul birbirlerini tanımışlar. Öteki asker şaşkın gözlerle bunlara bakarken, ana oğul çok uzun yılların hasretiyle birbirlerine sarılmışlar, öpüşmüşler. Kadıncağızın anlattığına göre, başyaver kendini saraya aşçı olarak getirmiş ama, sonra onu böyle tutup sandığa kilitlemiş. Oğlunu tanıyıp da sesini çıkarmasaymış, kendisine cariyelik yapmayı kabul etmediği için başyaver onu denize attıracakmış. Başyaverin yeni bir oyununa uğramak için, Nuryüz'le arkadaşı, kadını aralarına alarak nöbetçilerin sözlerine bakmaksızın doğruca padişahın karşısına çıkmışlar. Amaçları, başyaverin yaptığı fenalığı anlatmakmış. Ne Nuryüz, ne de annesi, Padişah tahtında oturan Rüzgaroğlu'nu birdenbire tanıyamamışlar ama, o, karısı ile oğlunu tanımış. Yerinden fırlayarak koşup onları kucaklamış. Bunların gözlerinden sevinç gözyaşları aktığını gören öteki asker, dayanamamış, o da ağlamaya başlamış. Birbirlerine tekrar kavuşan bu ailenin sevincine o da katılmış. Padişah Rüzgaroğlu, sevgili kızı Gülyüz'ü de çok özlemişmiş. Uşakları çağırarak hemen altı atlı arabayı hazırlamalarını emretmiş. Araba hazırlandıktan sonra üçü de binmişler. Padişah, karısını kurtarmada büyük yardımı olan askeri de kendisine arabacı başı yapmış. Doğruca kızın bulunduğu değirmene gitmişler. Büyümüş, çok güzel bir genç kız olmuş bulunan Gülyüz'le, babasının, annesinin, kardeşinin karşılaşması, kucaklaşması görülecek şeymiş. Yanlarına kızları ile birlikte değirmenciyi ve karısın da alarak saraya dönmüşler. Padişah, çocuklarının hayatını kurtaran, onlara kendi öz evladı gibi bakan değirmenciyi vezir tayin etmiş. Padişah Rüzgaroğlu, karısına fenalık yapmak isteyen başyaveri görevinden uzaklaştırıp kendisini memleketin dışına attırmış. O günden sonra, Rüzgaroğlu ailesi eski günlerinden çok daha mutlu yaşamaya başlamış... Rüzgaroğlu, ormandaki sesi hatırladıkça, ihtiyarlıkta rahatın, mutluluğun gençliktekinden değerli olduğunu daha iyi anlıyormuş. Onlar ermiş muradına, darısı sizin başınıza.."} {"url": "https://www.masaloku.net/sagir-koylulerin-hikayesi", "text": "Bir zamanlar, uzak diyarlarda, kıvrım kıvrım uzanan dağlar arasında saklı şirin bir köy varmış. Bu köyde yaşayan herkes sağırmış. Bu yüzden de bu köye sağırlar köyü derlermiş. Tarlada, bahçede her işlerini kendileri yaparlarmış, birbirlerinin söylediklerini duyamadıkları için birbirleriyle anlaşamazlarmış. Ne istiyorsun? diye bağırmış tarlasını süren köylü. Bu tarla benim malım. Taa şu ağaca kadar. Sağ ol kardeşim. Bana büyük bir iyilik yaptın. Bu iyiliğin nedeniyle sana şu ayağı aksayan keçi yavrusunu hediye ediyorum deyip yavruyu göstermiş. Köylü ise korkmuş. Keçi sahibinin kendisini suçladığını sanmış. Karşılıklı bağırmaya başlamışlar, ama biri ötekinin ne dediğini duymadığı için anlayamıyormuş. Derken atlı bir adam görmüşler ve durdurup ondan arabuluculuk yapmasını istemişler. Olay şöyle oldu diye başlamış keçilerin sahibi. Ben burada sakin sakin toprağımı sürüyordum. Sonra bu adam çıkageldi. Bu toprağın kimin olduğunu sordu. Bende şu ağaca kadar benim dedim. Sonra o yöne doğru gitti. Dönerken üç tane keçi vardı yanında. Bunlardan birinin ayağı topallıyor. Benim ona zarar verdiğimi sanıyor, beni suçluyor. Bunlardan birine bile elimi sürmüşsem tanrı en büyük cezayı versin bana! Sana yalvarıyorum, şu atından in de bu adamı ikna et deyip atın dizginlerini tutmuş. Sonra üçü birden itişip kakışmaya başlamışlar. Bir süre sonra nihayet kadıya gitmeyi akıl etmişler. Üçü de sırayla olayı kendince anlatmış. Kadı başını sallamış. Ama tabii o da kentin bütün sakinleri gibi sağırmış. Üç kavgacı birbirine bakmış. Barışmazsak kadı üçümüzü de falakaya yatıracak galiba diye düşünmüşler ve sessizce dağılmışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/sahin-ile-kuzgun", "text": "Bir derviş ormanlarda, kırlarda gezinir, doğada bulunan çeşit çeşit bitkilere, ağaçlara, her türden hayvanlara ibretle bakar, baktıkça da Allah-u Teala'nın yaratma kudretini tefekkür edermiş. Bir gün yine ormanda gezinirken ağzında bir parça et bulunan bir şahinin, öterek bir ağacın etrafında halkalar çizdiğini fark etmiş. Hayırdır inşallah! deyip şahinin hareketlerini izlemeye koyulmuş. Nitekim şahin bir müddet sonra ağacın üstünde bulunan bir kuş yuvasına konmuş. Daha sonra Allah'ın merhametinin ne denli büyük olduğunu düşünmüş. Derken bu manzaradan etkilenip aklına şöyle bir düşünce gelmiş. Ben de gece gündüz Allah-u Teala'yı zikreden bir dervişim. O'na tam bir tevekkülle bağlıyım. Bir parça ekmek için ne diye zahmet çekeyim ki! Herhalde şu kuşun rızkını veren Yüce Yaratıcı, benim gibi bir kulunu da geri çevirmez, bana da ekmek aş verecek birini gönderir! diye içinden geçirmiş. Oturup rızkını beklemeye başlamış. Ancak aradan birkaç gün geçtiği halde kimse bir şey getirmemiş, ekmek veren olmamış. Derviş artık açlıktan halsiz düşmüş, neredeyse ölecek duruma gelmiş. Peygamberin bu sözlerini duyan derviş, kendini toparlayıp tekrar ekmeğini kazanmanın yolunu tutmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/saka-yapmayi-seven-fil", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde ormanların birinde bir fil yaşarmış. Bu fil şaka yapmayı pek çok severmiş. Hortumuna çektiği suyu en olmadık zamanlarda arkadaşlarının üstüne püskürtür, hepsiyle alay edermiş. Arkadaşları ona kızarmış. O ise bu duruma aldırış etmeyip kahkahalarla gülermiş. Bu durumdan bıkan orman sakinleri bir araya gelip şakacı file bir ders vermek istemişler. Şakacı fil uyurken hortumuna bir tıpa takmışlar. Şakacı fil uyanınca çok korkmuş. Tıpanın burnundan çıkması için üfledikçe üflemiş. Üfledikçe şişmeye başlamış. Şiştikçe karnı hava dolmuş ve havalanmış. Yükseklere çıkmış. Bulutlara yaklaşırken de birden bire hapşurmuş. İşte tam o sırada hortumundaki tıpa çıkmış. Karnına dolan hava yavaş yavaş boşalmaya başlamış. Fil de alçalmış ve sonunda yere inmiş. İşte senin bize yaptığın şakalar, böyle canımızı yakıyordu. Umuyoruz ki bu sana ders olur. Bir daha bize şaka yapmazsın. Fil çok korkmuş. Onlara yaptıklarını hatırlamış. Meğer kendisi gülerken, arkadaşları ne kadar üzülüyormuş. Bunu anladıktan sonra hepsinden özür dilemiş. O günden sonra fil de, ormandaki diğer hayvanlar da mutlu ve neşeli bir hayat sürmüşler."} {"url": "https://www.masaloku.net/sakanin-esegi-hikayesi", "text": "Sakayı bilirsiniz çocuklar, evlere, çeşmelerden, derelerden su taşıyan kimselere saka denir. At bakıcısına ise seyis denir. Bir gün fakir bir saka, o sakanın da bir eşeği varmış. Zavallı eşeği çok zayıfmış. Sürekli yük taşımaktan artık sırtı yara bere içinde kalmış. Zavallı eşek yemeğe değil arpa, ot bile bulamıyormuş. Padişahın atlarının bakımını yapan seyis ile saka eski dostlar imiş. Bir gün yolda giderken bu dostlar karşılaşmış. Saka dostum, bu zavallı eşeğin hali ne böyle, neredeyse zayıflıktan ölecek. demiş. Sevgili dostum biliyorsun ki ben fakir bir insanım o sebeple bu zavallı hayvana bakamıyorum. demiş. Sen bu hayvanı bana ver birkaç gün padişahın ahırına bağlayayım ona padişahın atlarının yeminden vereyim, biraz düzelsin. demiş. Yarabbi, demiş. Bu nasıl iş bu atlar senin yarattığın da ben senin yarattığın değil miyim benim halime bak, bunların durumuna bak, böyle olur mu? demiş. Aradan birkaç gün geçmeden savaş çıkmış. Ahırdaki atları çekip eğerlemişler. Savaş alanına yollamışlar. Günlerce süren savaştan sonra atlar döndüğünde her birinin vücudunda yüzlerce yara varmış birçok ok ucu hala vücutlarında duruyormuş. Atların ayaklarınu bağlamışlar cerrahları getirmişler, başlamışlar atların orasını burasını yararak, ok parçalarını, mızrak uçlarını çıkarmaya. Bunu gören eşek, daha önce düşündüklerinden, söylediklerinden bin pişman olmuş. Haline şükretmiş.."} {"url": "https://www.masaloku.net/salyangoz-ve-evi", "text": "Sümüklü böcek buna çok sevinmiş. Ne duruyoruz. Hemen gidelim. Demiş. Böylece düşmüşler yola. Tırtılın kapısını çalmışlar. Gelen misafirleri dinleyen tırtıl boyalarını ve fırçasını alıp çalışmaya başlamış. Sonunda tırtıl sümüklünün evini çok güzel desenlerle bezemiş. Sümüklü böcek yeni görüntüsünü beğenmiş beğenmesine ama yine de evinin sırtında olmasına çok üzülüyormuş. Dönüş yolunda üç arkadaş şiddetli bir yağmura yakalanmış. Kelebek ve uğur böceği öyle ıslanmışlar ki sele kapılmaktan son anda kurtulmuşlar. Oysa sümüklü böcek hemencecik evine girmiş. Yağmur dinip de evinden dışarı çıkınca arkadaşlarının perişan halini görüp üzülmüş. Sonra da kendi kendine şöyle düşünmüş. İyi ki saklanabileceğim bir evim var. Rengi olmasa da beni yağmurdan koruyor ya. Sevimli sümüklü böcek bu olaydan sonra bir daha evini sırtında taşımaktan şikayetçi olmamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/sans-guldu-karagoz-ve-hacivat-konusmalari", "text": "Çocuklar için Karagöz ve Hacivat Konuşmaları, Türk kültürünün iki önemli figürü Karagöz ile Hacivat arasında geçen komik diyalogları keyifle okuyacaksınız. Keyifli okumalar.. HACİVAT Al şu ayranı, ısınmadan sen iç Karagöz'üm! Ben kendime yine getirtirim. HACİVAT Aman yavaş ol, başımıza iş çıkarma! KARAGÖZ Köftehor, verdiğin para boşa gitmesin diye ayranı son damlasına kadar içiyorum. HACİVAT Hah hah hah... Neredeyse bardağı da içeceksin! KARAGÖZ Oooohh, yorgunluğun üstüne doğrusu iyi oldu. Allah kesene bereket versin! KARAGÖZ Bilmiyor musun, bir gün çalışıp üç gün iş arıyorum. Bugün epey uzaklara gittim. KARAGÖZ Artık iş aramayacağım Hacı Cavcav! KARAGÖZ Açlıktan ölmeyeceğiz ama çalışmayacağım. KARAGÖZ Piyaz gelmedi, yanında cacıkla kuru fasulyeli pilav geldi. KARAGÖZ İşte şimdi bildin Hacı Cavcav! HACİVAT Bak bu güzel habere senden çok sevindim. KARAGÖZ Eksik olma!... İstersen sana sermaye veririm. HACİVAT Canım benden önce sen kendine bir dükkan açıver! Hazır para çabuk biter de tekrar iş arayıp yorulmaktan kurtulursun! KARAGÖZ Parayı almaya beraber gideriz. Saymasını bilmiyorum diye beni kandırırlar. KARAGÖZ Biliyor musun Hacı Cavcav, daha parayı almadan sarfetmeye başladık! KARAGÖZ Çok güzel oluyor. Oğlum bisiklet aldı. Hanım saç kurutma makinesi aldı. Ben de altın kaplamalı bir dolmakalem aldım. HACİVAT Neyse çok bir şey almamışsın. HACİVAT Oldu olacak, buzdolabınızı da değiştirip dört kapılısını alın! KARAGÖZ Hay hay... Ama biz yeni gelecek kapısız, beş pencereli buzdolabı alacağız. KARAGÖZ Geçen gün Manav Süleyman verdi. Bu bilette para var ama gidip alacak zamanım yok... Al bileti, parası senin olsun! dedi. KARAGÖZ Bilmiyorum ama... Manav beni kandırmasın diye kahvehanede çaycıya sordum. Gazeteye baktı. Verdiğin para boşa gitmemiş! dedi. HACİVAT Tühhh, Alla iyiliğini versin! Kepaze oldun! HACİVAT Karagöz'üm bu bilete sana ancak birkaç gün yetecek etmek parası çıkmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/sarki-soyleyen-agac", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, ülkelerin birinde, bir kral ile kraliçe yaşarmış. Bunların çok iyi kalpli birde kızları varmış. Bu ülkede herkes mutluluk içinde yaşarmış. Sarayın yakınlarında ise kötü kalpli bir cadı yaşar, mutlu insanlardan nefret edermiş. Kral ve ailesinin de mutlu olması cadıyı çıldırtırmış. Cadı sonunda bu mutluluğu bozmaya karar vermiş. Bunun için fırsat aramaya başlamış. Kral, bir gün kızı için bakıcı tutmaya karar vermiş. Bunu duyan cadı sevimli bir kadın kılığına girerek saraya girmiş. Kralın huzuruna çıkıp onu kızına bakıcılık yapabileceği konusunda kandırmış. Prensese ilk zamanlar öyle iyi davranmış ki küçük prenses bakıcısını çok sevmiş. Bir zaman sonra prensesin doğum günü yaklaşmış. Babası prensese ne hediye istediğini sormuş. Prenses ne hediye istediğine karar verememiş. Babası kızından sabaha kadar düşünmesini ve sabah almak istediği hediyeyi söylemesini istemiş. Babandan şarkı söyleyen ağacın yaprağını iste. O yaprağa sahip olanın başına hiçbir kötülük gelmez ve her istediği olur, demiş. Şarkı söyleyen ağacın yaprağını istiyorum babacığım, demiş. O ağaç Kafdağının ardında değil, sarayın arkasındaki bir bahçededir. İstersen birlikte gidip yaprağını alalım, demiş. Daha gelmedik mi? Diye sormuş. Bir süre daha yol almışlar. Fakat prenses ağlamaya başlamış. Ne olur dönelim, çok yoruldum, diye sızlanmış. Cadı, kendi kılığında prensesin karşısına dikilmiş. Prenses cadının çirkin suratını görünce çok korkmuş. Oradan kaçmak istemiş. Cadı, kızı yakalayıp sürüklemiş. Sabaha kadar yol almışlar, en sonunda deniz kıyısına varmışlar. Cadı burada kızı kayığa bindirip denizin ortasında ıssız bir adaya götürmüş. Endişelenme. Ben sana bakarım, sana yiyecek getiririm. Beni çağırmak için sana vereceğim kupayı denize atman yeter, demiş ve denize dalmış. Prenses uzun süre adada tek başına yaşamış. Her ihtiyaç duyduğunda elindeki kupayı denize atarak deniz kızını çağırmış. İkisi çok iyi dost olmuşlar, birlikte oyunlar oynamışlar. Bu arada kral ve kraliçe kızlarının kaybolmasından dolayı çok üzgünmüş. Bütün ülke halkı yas tutuyormuş. Cadı da bu olanlara çok seviniyormuş. Ne olur o ağaçtan bana bir yaprak getir, demiş. Güvercin bunu kabul etmiş. Hemen gidip yaprağı getirmiş. Prenses güvercinden bir isteği daha olduğunu söylemiş. Saçından bir kaç tel ve elbisesinden bir parça vererek saraya götürmesini istemiş. Güvercin bunları gagasına alarak saraya uçmuş. Pencereden girip üzgün üzgün oturan kralın omzuna konmuş. Kral, kuşun ağzındakileri görünce bunların kızına ait olduğunu anlamış. Ve çok sevinmiş. Hemen güvercini takip etmiş ve prensesin hapis olduğu adaya varmış. Yıllar önce kaybolan kızının büyümüş ve güzelleşmiş olduğunu görünce mutluluktan uçmuş. Hep beraber saraya dönmüşler. Cadı, yıllar sonra adaya gelip de prensesi bulamayınca çok öfkelenmiş. Hemen saraya gitmiş, prensesi orada görmüş. Şarkı söyleyen ağacın yaprağını da görünce olanları anlamış. Yaprağı almayı kafasına koymuş. Gece olunca küçük bir kuş kılığında prensesin odasına girip yaprağı almış ve yerine başka bir yaprak bırakmış. Bıraktığı bu yaprak büyülüymüş. Sabah olup da prenses uyanıp yaprağa dokununca hastalanmış. Her tarafı yara içinde kalmış. Bunu duyan kral ve kraliçenin mutlulukları tekrar bozulmuş. Prenses ise olanlardan cadının sorumlu olduğunu anlamış. Onu bulup yaprağı geri almayı kafasına koymuş. Kılık değiştirip yollara düşmüş. Her yerde cadıyı aramaya başlamış. Kafdağına gidip şarkı söyleyen ağacı bulacaksın oradaki devler sana saldırırsa küçük aynayı göster. Onlar sana zarar veremez. Dağın öte yanındaki dereye iner inmez fareyi salıver, aynayı kır ve parçalarından birini farenin ağzına at. Sonra bırak gitsin, sen de ağaca git ve dört defa: O kaybolan yaprağımdan ne haber? Güzel ağaç, ne olursun, cevap ver! Dersen yaprağın uçarak gelir, ağacın dibinde bir pınara düşer. Hemen suya girip yaprağı alırsan bütün yaraların iyileşir, demiş. Prenses, ihtiyarın dediklerini bir bir yerine getirmiş ve sonunda ağacın önüne gelmiş. Ağacın dalları arasında tatlı rüzgarlar esip, çok güzel nameler duyuluyormuş. Prenses ağaca: O kaybolan yaprağımdan ne haber? Güzel ağaç, ne olursun, cevap ver! Diye dört defa seslenmiş. Hemen yaprak ağacın dibindeki pınara düşmüş. Prenses suya girip yaprağı almış, eski güzelliğine ve sağlığına kavuşmuş. Prenses yaprağa sahip olunca, cadının yok olmasını dilemiş. Prensesin dileği gerçekleşmiş ve cadı siyah bir duman olup yok olmuş. Olanlardan dolayı büyük bir mutluluk duyan prenses, sarayına ve o eski güzel günlerine geri dönmüş. Hep beraber mutluluk içerisinde uzun bir hayat sürmüşler."} {"url": "https://www.masaloku.net/sedef-baci-masali", "text": "Benim adım Kamber. Minareden uzun mumbar yedim, içtim doymadım Harda, hurda, şurda, burda, tarla, bağda; yedim, içtim, doymadım Aman bacı, kaldır sacı, yağlı bazlamacı yedim, içtim, doymadım Dere gibi hoşaflar, tepe gibi pilavlar, ambar ambar yulaflar yedim, içtim doymadım Denizi çorba ettik, gemiyi kepçe ettik, daha bilmem ne ettik yedim, içtim; davula döndü karnım, ne sakalım tum tum etti, ne bıyığım cum cum etti, dudaklarım bile duymadı. Baktılar ki, dünyayı yesem doyduğum, doyacağım yok, daha da doymazsa gözünü toprak doyursun deyip Akdenizin martısı, zeytinyağının tortusu, hoştur makarnanın yoğurtlusu Tepsi tepsi önüme sürdüler ya, sensiz boğazımdan geçmedi. Yükledim bizim uzun kulaklıya, size getiriyordum ama, ırmaktan geçerken kurbağalar vırak vırak deyince, bırak bırak anladım, bıraktım oracıkta Uzun kulaklının da ayakları mumdanmış, eriyip gitti suda. A devletlim! Kara gün kararıp kalmaz ya, gayri on parmağını kandil edip yakacak bir ana lazım bunlara! demiş ve allayıp pullayıp Karakızını padişaha vermiş. Vermiş ama, hangi parmağını kandil edip yakacak, kara vezir kızının on parmağında on kara! Allah böylelerinin şerrine uğratmasın. Padişahı avucunun içine alıncaya kadar cariyelerin bile yüzüne gülmüş; velakin saman altından usulca su yürüterek karasını bulaştırmadık birini bırakmamış; ille üvey kızına, ille üvey kızına Öyle bir yağlı kara sürmüş, öyle bir yağlı kara sürmüş ki, kırk dereden su getirmişler de, yine çıkaramamışlar; öyle ya, iftira dediğin Kaf Dağından yüce! Babasının bile gözünden düşmüş, ocak başına attırılmış. Bir var ki bacı kardeş ciğerdir, birbirinden ayrılır mı! Geceleri baş başa verip başlarına gelenleri bir söyler, iki dökerlermiş. Günlerden bir gün yine birbirlerine dert yanarlarken, üvey anaları olacak, uğrun uğrun gelip de kapıyı, bacayı dinlemesin mi! Kuzgun misali üstlerine yürüyerek: Bre baş belaları, demiş; yine baş başa verdiniz de ne çorap örüyorsunuz başıma? Durun bir, öyle bir ayın oyun edeceğim ki size, felek de beğensin. Sihir bu ya! Meğer üvey anaları bunları öyle bir kuşa benzetmiş, öyle bir kuşa benzetmiş ki, gün batıp da sular karardı mı ete kemiğe bürünüyor; insan olup görünüyorlarmış. Gün doğup da ortalık ağardı mı tüye, teleğe geliyor; kanatlanıp uçuyorlarmış. Bacı, demişler, bu kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde mesken tutup da ne yapacağız? Bu dağın ötesinde bir göl, gölün ortasında bir ada, adanın ortasında da bir oda var, çam kokularıyla örülmüş, kuş sesleriyle döşenmiş bir oda; insan, değme saraylara değişmez onu. Gün doğunca seni kanatlarımıza alıp oraya götürsek nasıl olur? Dağda belde seni bir yardan atarız diye korkma sakın; bindiğin kanat, kardeş kanadıdır, üvey ana parmağı değil! Sedef Kızın canına minnet! Sabah sabah üç kardeş üç kuş olup kanat kanada vermiş; o da bu kanatların üzerine binmiş, süzülmüşler göğe doğru Ve bir göz yumup açıncaya dek, inmişler inecekleri yere! Doğrusu cennet gibi bir yermiş ama, kızcağız ne dal dal ağaçlara elini uzatmış, ne bal bal meyvelere Kardeşleri pır deyip de havalanınca göklere, o da kendini atmış göllere. Meğer, gölün suları her derde deva, her hastalığa şifa imiş. Sedef Kız, arılık duruluk! deyip de dalınca bir, ne alnının karası kalmış, ne yüzünün karası! Kuş kardeşleri yazıdan, yabandan dönüp de, onu öyle sütten ak, sudan pak görünce, sevinçlerinden deli divane olmuşlar: Bacı bacı; aklardan ak bacı; seni üvey ananın yarasından, beresinden kurtaran Allah; bizi de onun tüyünden teleğinden kurtarırsa, gayrı ömrümüz boyunca bu zümrüt sarayda güllerle gün, bülbüllerle düğün eyleriz! Demişler, kim bilir daha da ne diller dökmüşler birbirlerine; sonra gözlerine uyku dolup da süzüm süzüm süzülünce, her biri uzanmış kendi yerine İnsan, ne hülya ile yatarsa, o rüya ile uyanır derler Önce yedilerden mi, kırklardan mı biri görünmüş Sedef Kızın gözüne: Kızım demiş; ayrık otundan birer gömlek örer de giydirirsen kardeşlerine, evvel Allah büyüleri bozulur, yine insan olup insan içine çıkarlar ama, bir var ki bunları örüp bitirinceye kadar kimseyle dünya kelamı etmeyeceksin. Haydi şimdi, anlam, dinle güveniyorsan başla! Kuş kardeşlerinin hayalden, düşten haberleri yok ya, hele onlar devasını arayadursun, bir gün bir padişahın oğlu, o taraflarda salınıp seyran ederken, yamaçtan yamaca Sedef Kızı görmüş, gözlerine inanamamış. Hemen atını o yana sürmüş, hangi dağın gülü, hangi bağın bülbülü olduğunu sorup soruşturmuş ama, ağzından bir çift söz alamamış. Bir bakmış: Peridir bu! demiş; bir bakmış dil bilmezin teki demiş. Ama ne olursa olsun, padişah oğlu Sedef Kıza öyle bir vurulmuş ki, hemen toy düğün etmeyi kurup, kendi eliyle bindirmiş atına. Yolda üç kuş peyda olup başının üstünde uçmaya başlamış; günden güneşten korumak ister gibi Bu üç kuşun üç kardeş olduğunu bildiği yok ya, padişah oğlunun garibine gitmiş bu Neyse, az gitmiş, uz gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, gün akşam olmadan varıp saraya yetmişler. Meğer gözdelerden biri, onu göz altına almış, her halini yazıp defter ediyormuş. Akşamın bir vaktinde padişah oğlunun yanına çıkıp: A benim şehzadem demiş; şu senin nişanlın olacak kız ne bir peri, ne de dil bilmez biri Lamı, cimi yok, ya büyücü, ya sihirbaz! Gündüzleri üç kuş gelip pencereye tık diyor; geceleri has bahçeye çık diyor; o da o saatte çıkıyor ve neden sonra ayrık otu toplayıp dönüyor, dönüyor ama, kim biliri başınıza ne çoraplar örüyor. Padişah oğlu, Sedef Kızın üstüne bir toz kondurmak istememiş ama, üç gün üç gece kollayıp da, söylenenlerin harfi harfine doğru olduğunu görünce, neye uğradığını bilememiş. Hemen çağırıp sorgu, suale çekmişler, ama, biçare kız, ne örgüsünü bırakmış elinden, ne de bir kelam çıkmış dilinden; her sorulan, bir damla yaş olmuş gözünde Velakin onun gözüne, göz yaşına kim bakar gayrı Sükut ikrardır! deyip büyücülüğüne hükmetmişler; böylesi güzelin, güzelliği başını yesin deyip, başını istemişler cellattan. Cellat başı, cellat taşı yerinden kaçmıyor ya, önceden önce beni padişahın huzuruna çıkar. Başıma gelenleri bir bir ona dökeceğim gayri Yine de başıma ferman eylerse, ne yapalım, boynum kıldan ince demiş ve gidip üvey ananın yüzünden çektiklerini iki göz, iki pınar anlatmış padişaha. Padişah, Sedef Kızın sedeften de arı bir kız olduğunu anlayıp kendi oğluna almış. Üstelik, üç kızını da, Sedef Kızın üç kardeşine vermiş. Bunlar kırk gün kırk gece düğün eylerken, öte yandan üvey anaları olacak kara vezir kızının kırk katıra mı, kırk satıra mı verildiği haberi gelmesin mi! Eee, eden bulu, etmeyenler erer muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düştü; üçü de başkalarının alnına kara sürmeyenlerin başına!"} {"url": "https://www.masaloku.net/serce-ile-dort-yavrusu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş; bir anne serçe ve onun dört tane birbirinden şirin yavrusu varmış. Serçe, sıcak yaz aylarında yuvasında yavrularını büyütüyormuş. Gündüzleri yavruları için yem topluyor, gün boyu birkaç kez yuvaya dönüp küçükleri besliyormuş. Her geçen gün yavrularının büyüdüğünü, güçlendiğini görüyor ve seviniyormuş. Sonbahara doğru yavrular artık iyice büyümüş, yuvada hoplayıp zıplamaya, kanatlarını denemeye başlamışlar. Birgün yine kanatlarını denerlerken, birden çıkan rüzgar yaramaz yavruları alıp yuvadan uçurmuş. Anne serçe, akşam döndüğünde yavrularını göremeyince çok üzülmüş. Onların artık uçabilecek kadar büyüdüğünü biliyormuş ama hayata dair nasihatler vermeden, onlarla vedalaşmadan gittiklerine çok üzülmüş. Kış ayları yaklaştığında, anne serçe tarlada yem toplarken birden yanına doğru uçan dört küçük serçe görmüş. Yavrularını hemen tanımış. Birbirlerini kucakladıktan sonra anneleri onlara nasıl yaşadıklarını sormuş. Gökten üç elma düşmüş; biri yazana, biri dinleyene, biri de bu masalı okuyana.."} {"url": "https://www.masaloku.net/sevgi-agaci", "text": "Güneş ne kadar kızgın olursa olsun, ağaçların yaprakları hep yemyeşil ve parlakmış. Kızgın güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, kaygısızca uyuklayıp rüya alemlerine dalarmışlar. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde. Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona Sevgi Ağacı derlermiş. Gölgesinde barınan hayvanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış. Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgiyle eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış. Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle. Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğuyla beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kediyle fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgiyle çarpıyormuş pıt, pıt diye. Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca. Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle. Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: Yaşasın tilkicik kurtuldu diye. Hepsi de Sevgi Ağacı'nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış. Sevgi Ağacı, çevresindeki hayvanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışıyla serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın diye. Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan hayvanlara bakmış gülümseyerek. Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için. -Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca, tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı'nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı'nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar. Zamanla her yerde Sevgi ağaçları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın diye. Çok güzel ve başarılı bir masal, ellerinize sağlık. Müthişti! Çocuklarıma okuyordum onlar uyudu bense uyandım, alt metin muazzam.."} {"url": "https://www.masaloku.net/sihirli-elma", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanların birinde, uzak bir ülkede bir padişah ile üç oğlu yaşarmış. Gel zaman, git zaman bu padişah, oğullarından hangisini Mihrimah Sultan ile evlendirmesi gerektiğini kara kara düşünmeye başlamış. Derhal padişah divanını toplantıya çağırıp, vezir ve sadrazamlarıyla beraber bir karar almışlar. Padişah, üç oğlu Şehzade Osman, Şehzade Süleyman ve Şehzade Mustafa'yı yanına çağırmış. Sevgili oğullarım, sizlerden bir isteğim var. Her biriniz bir ülkeye gidip, o ülkeden çok kıymetli bir ürün veya bir icat getirmenizi istiyorum. demiş. Şehzade Osman, İran'ın Tebriz şehrine gitmiş. İran'ın bedestenlerini, hanlarını dolaşır. İpekten elbiselerin olduğu çarşıları gezer, bu esnada bir halı dükkanına gider, orada bir uçan halı bulur. Uçan halıyı gördüğü gibi hemen satın alır. Bu uçan halının özelliği ise, halıya oturduğun gibi gece demeden, gündüz demeden istediğin yere götürürmüş. Ortanca oğlu Şehzade Süleyman da Hindistan'ın Delhi şehrine gider. Zamanın ilim ve irfan merkezlerinden olan Delhi şehrinde bir kuyumcu dükkanına girer, orada altın varaklı bir sihirli ayna bulur ve hemen satın alır. Sihirli aynanın en önemli özelliği; aynaya baktığın anda dünyadaki her yeri sanki oradaymışsın gibi gösterirmiş. Bu sayede dünyada olan biteni her şeyi istediği zaman görebileceğini, bunun çok önemli bir alet olacağını düşünmüş. Küçük şehzade Mustafa ise Irak'ın Başkenti Bağdat'a gitmiş. Bağdat şehri zamanın en önemli ilim merkezlerinden biriymiş. Şehzade Mustafa Bağdat'ta gezerken, bir alime rastlamış. Şehzade Mustafa ilme çok önem verir, alimlerle vakit geçirmekten de çok keyif alırmış. Tanıştığı alimle şehri gezerken, alim ona yolda gördükleri bir elma ağacını tanıtmış. Bak Mustafa; elma meyvelerin en lezzetlilerindendir, aynı zamanda da şifa kaynağıdır. Elma yiyen insanların hastalıklara kolay kolay yakalanmadığını, hasta insanlara ise şifa verdiğini anlatmış. Şehzade Mustafa elma ağacından aldığı elmaları heybesine doldurarak, daha önce kardeşleriyle kararlaştırdıkları kervansarayda buluşup eve dönmek için yola çıkmışlar. Üç kardeş, uzun bir aradan sonra bir araya gelmişler, birbirlerini hasretle kucaklayıp seyahatleri esnasında buldukları ürünleri birbirlerine göstermişler ve ülkelerine dönmek için yola koyulmuşlar.. Şehzade Osman, merak eder, acaba Mihrimah Sultan ne yapıyor diye elindeki sihirli aynayla onu izlemeye başlar. Gördükleri karşısında hayrete düşer, Mihrimah Sultan hastalanmış yatıyor, ülkedeki bütün hekimler, sadrazamlar, vezirler herkes Mihrimah Sultanın etrafında toplanmış, iyileşmesi için çabalıyorlarmış. Şehzade Süleyman, uçan halısını çıkarır ve üç kardeş çok geçmeden saraya varırlar. Şehzade Mustafa, Bağdat şehrinde tanıştığı alimin sözünü hatırlar ve heybesindeki elmayı çıkarır, temizce bir yıkadıktan sonra Mihrimah Sultana sunar. Mihrimah Sultan elmaları yer yemez hemen canlanır ve çabucak iyileşir. Üç şehzade de, Mihrimah Sultanı çok beğenmekte, onunla evlenmek istemektediler. -Şehzadem, sizin getirdiğiniz halı şüphesiz çok kıymetli. Sizin halınız olmasaydı belki zamanında bana yetişemezdiniz, hasta yatağımda çok acı çekebilirdim. Öğrenmek istiyorum, sizin bu fedakarlığınız karşılığında halınızda bir eksiklik oldu mu? - Sevgili sultanım, halı size feda olsun. Uçan halımda hiçbir eksilme olmadı. -Sevgili sultanım, sihirli ayna değil, bütün aynalar size feda olsun. Hayır benim de aynamda bir değişlik olmadı. -Şehzadem, sizin getirdiğiniz hediyede bir eksilme oldu mu? Sultanım, bütün elmalar size feda olsun. Evet benim hediyemde değişiklik oldu, bunun takdirini siz verirsiniz. dedi. Şehzade Mustafa paha biçilemez bir değeri olan elmalarını bana verdi, hepinizin gördüğü gibi o elmalar sayesinde sağlığıma kavuştum. Şehzademiz dileseydi o şifa kaynağı elmaları bana vermeyip kendisine saklayabilirdi. Bu fedakarlığını ben takdir ettim. Evlenmek için kararımı verdim, gönlü zengin olan Şehzade Mustafa'nın beni mutlu edeceğine inanıyorum. Sizlerin de bu kararımı destekleyeceğinizi umuyorum. Mihrimah Sultan gibi herkes bu karardan oldukça mutlu oldu. Padişah, kırk gün kırk gece süren bir düğün merasimiyle oğlu Şehzade Mustafa ile Mihrimah Sultan'ı evlendirdi. Onlar erdi muradına, biz çıkalım keravetine.. Elma güzeldir, güzelleştirir. Bol bol elma yemeyi ihmal etmeyelim çocuklar. Unutmayalım elma şifa kaynağıdır.."} {"url": "https://www.masaloku.net/sihirli-fasulye-masali", "text": "- Bana bu ineği verirsen sana karşılığında iyi şeyler veririm. demiş ve cebinden beş fasulye tanesi çıkartmış. Delikanlı şaşkınla: - Ne fasulye tanesi mi vereceksin ? diye sorunca yaşlı adam: - Bunlar sihirli fasulye demiş. Yaşlı adamın sözleriyle delikanlı bu değiş tokuşa razı olmuş. İneği yaşlı adama vererek fasulyeleri alıp eve dönmüş. Eve gelip olanları annesine anlattığında annesi ona çok kızmış, fasulye tanelerini oğlunun elinden alıp dışarı fırlatmış, oğluna o gün yemek vermeyip odasından dışarı çıkmama cezası vermiş. - Yiyecek birşeyleriniz varmı? diye sorunca kadın: -Var ama dev kocam gelmeden hemen yiyip gitmelisin, dev kocam çocuklara hiç dayanamaz onları hemen yer. demiş. Delikanlı tam birşeyler yemek üzereyken dışarıdan yüksek sesle birinin bağırdığını duymuş: - Ne çocuğu canım sen dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde. diye seslenmiş. Dev yemeğini yedikten sonra altınlarını saymaya başlamış bir süre saydıktan sonra yorulup uykuya dalmış. Saklandığı yerden çıkan delikanlı bir kese altını alıp fasulyeden aşağıya atıp fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne inanmak istemiyormuş. Birkaç ay sonra delikanlı ve annesinin elindeki altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar devin ülkesine gitmek için sihirli fasulyeye tırmanmış. Devin karısı bu sefer ona kuşkuyla davranıyormuş. Ona geçen sefer geldiğinde bir kese altının kaybolduğunu söylemiş ama yine de onu içeriye almış. Dışarıdan yine: -Fee-fi-fo-fun işte bir çocuk kokusu duydum, güzeldir onları yemek diye devin sesi duyulmuş. Delikanlı hemen fırına saklanmış. Devin karısı deve: - Ne çocuğu sen haşlanmış tavuğun kokusunu duymuşsundur. demiş. Dev yemeğini yedikten sonra karısını ona tavuğunu getirmesini söylemiş. Kadın tavuğu getirdiğinde dev: - Yumurtla diye emretmiş. Tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Delikanlı saklandığı yerden olanları izliyormuş. Delikanlı tavuğuda alıp evine götürmüş. Delikanlı ve annesi böylelikle zengin olmuşlar. Aradan bir yıl geçmiş delikanlı bir daha şansını denemek için sihirli fasulyeye tırmanmış ama bu sefer devin karısına görünmeden büyük bir tencerenin içine saklanmış. Dev içeri girmiş ve; -Fee-fi-fo-fun diyerek tekerlemesine başlayınca karısı : -Bu lanet olası çocuksa burdaki fırının içindedir oraya bak demiş. Dev ve karısı evin altını üstüne getirip çocuğu aramışlar ama bulamamışlar. Dev yemeğini yiyip müzik aleti olan altın harp' i çıkartıp ona: - Söyle diye emretmiş. Harp, deve şarkılar çalmış, devi uyutmuş. Delikanlı devin uyuduğunu anlayınca harp'i almaya çalışırken dev birden uyanmış, delikanlı sihirli fasulyeden aşağı inerken devde peşinden onu kovalıyormuş. Delikanlı aşağı inince annesine hemen bir balta getirmesini söylemiş. Annesi ile birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar bir süre sonra sihirli fasulye üzerinde dev ile birlikte yere devrilmiş, dev ölmüş. O günden sonra delikanlı ve annesi zengin olarak yaşamışlar. Tavuk onlara hergün altın yumurta veriyor, harpte güzel şarkılar çalıyor, insanlar onu dinlemek için para ödüyorlarmış. Bilgi: Harp, iki elle, tellerine dokunulmak, telleri hafifçe çekilmek suretiyle çalınan bir çalgı türüdür."} {"url": "https://www.masaloku.net/sihirli-limon-masali", "text": "Tam da sizin yaşınızdaydık. Tıpkı sizin gibi samimi iki arkadaş. Aynı kızı seviyorduk. Bu yüzden kavgalar ettik, hayatı burnumuzdan getirdik. Sonunda ne oldu biliyor musunuz? N'oldu? diye Okan somurtarak sormuş. Savaş patladı. Dayım subaydı. Durumu ona anlatıp, günlerce yalvardım. Sonunda arkadaşımı cepheye gönderdi. Beni geride bıraktı. Bir yıl sonra arkadaşımın ölüm haberini aldık. Kız bana kaldı. Savaştan sonra evlendik. Dede susup gençlere bakmış. Ali sabırsız: Bunun bizim hikayeyle ilgisi ne? demiş. Anlatayım. Kırk iki yıl evli kaldık çocuğum. Birbirimize dal verdik, dayanak olduk. Kırmadık birbirimizi, acı söz söylemedik. Kırk iki yıl mutluluk içinde geçti. Dört çocuğumuz dünyaya geldi. Onları büyütüp evlendirdik. Ölürken bana ne dedi biliyor musunuz? Ne dedi? diye Kemal merakla sormuş. Dedi ki senden son bir isteğim var. Yapacağına söz verirsen söyleyeceğim. Söz veriyorum dedim. Sandığımın içinde iple sardığım pembe bir paket var dedi. Onu tabutumun içine koy. Ama lütfen açıp bakma. Yoksa baktın mı? diye Okan atılmış. İçime bir kurt düştü. Dayanamayıp açtım. Savaşta ölen arkadaşımın çizdiği resimli mektuplarıydı. Nasıl da yetenekli bir ressammış. Her mektubun arasında da unutmabeni çiçekleri. Çiçekler kurumuş, daha renkleri solmamıştı. Gözyaşları arasında paketi sarıp karımın tabutuna yerleştirdim. Karım ölürken bile o insanla gömülmüştü. Ben ise karımla hep mutlu yaşadığımı sanmıştım... Ne yanılgı değil mi? Dede susmuş. Ötekiler de... İşte böyle evlatlar. En önemli gizimi ilk kez size anlattım. Haydi hoşça kalın! Gençleri başbaşa bırakmış, çekip gitmiş. Gençler önce öyle kalakalmışlar. Sonra birbirine bakışmış, usulca yola koyulmuşlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/sihirli-nar", "text": "Bir zamanlar, bir padişah oğullarını sınamak ve onları hayata hazırlamak için bir deneyime girişmek istemişti. Vezirleri ile danışarak bu isteğini gerçekleştirmek için bir plan hazırlamıştı. Padişahın üç oğlu vardı: Şehzade Mehmet, Şehzade Selim ve Şehzade Murat. Bir gün onları çağırır ve düşüncesini açıklar. Padişahın istediği şudur; oğullarından her biri değişik bir ülkeye gidecek ve oradan hayranlık uyandıracak bir ürün veya çok değerli bir buluşu babalarına getireceklerdi. Şehzade Mehmet İran'ın Şiraz şehrine gider. Bedestenleri, çarşıları dolaşır. Orada bir halı mağazasında gezerken sihirli bir halı görür. Halının özelliği üzerine oturulduğu zaman istenilen ülkeye hızlı bir şekilde gidilebilmektedir. İkinci oğlu Şehzade Selim Hint ülkesine gider. Orada çeşitli çarşılar, ilim merkezleri, kuyumcu dükkanları görür. Harika işler satılan bir merkezde sihirli bir ayna görür. Aynanın özelliği uzaktaki bir ülkede neler olduğunu göstermektedir. Böyle bir alete sahip olduğu zaman kardeşlerine göre üstün bir başarıya sahip olacağını düşünür ve onu satın alır. Üçüncü şehzade Buhara şehrine gider ve orada gezerken bir alim ona nar ağacını tanıtır. Narın en önemli özelliği; en ölümcül hastalara bile yedirildiği zaman onları iyileştirmektedir. Üç kardeş de önceden kararlaştırdıkları gibi yolculuğa çıkmadan önce toplantı yaptıkları bir kervansarayda buluşurlar. Önce birlikte olmanın sevincini yaşarlar. Sonra birbirlerine, buldukları harika ürünleri gösterirler. Şehzade Selim Gülnaz Sultan'ı merak eder ve devran aynasında onu görmeye çalışır. Gördüklerinden şaşkına döner. Gülnaz Sultan'ın ölümcül hasta olduğu anlaşılır. Şehzade Mehmet sihirli halı ile hemen Sultan Hanım'ın yanına gidebileceklerini söyler. Çok geçmeden istekleri gerçekleşir. Tez bir zamanda Gülnaz Sultan'ın odasında toplanırlar. Şehzade Murat hemen Buhara şehrinden getirdiği sihirli nar meyvesini heybesinden çıkarır ve kubaklarını soyarak Gülnaz Sultan'a sunar. Onu yer yemez prenses hemen canlanır. Gülnaz Sultanın bu akıllı kararı herkesi mutlu etti. Padişah görkemli bir törenle oğlu Şehzade Murat ile Gülnaz Sultan'ı evlendirdi. Onlar erdi muradına biz girelim sıcacık yatağımıza.. Bol bol nar yemeyi unutmayalım çünkü nar şifa kaynağıdır."} {"url": "https://www.masaloku.net/sihirli-paket", "text": "HACİVAT Hoş geldin Karagöz'üm! Maşallah sabahleyin bir göründün, bir kayboldun. KARAGÖZ Hay hay, az kalsın kayboluyordum. HACİVAT Anlaşıldı... Sen getirir misin?... dedi. Sen hemen kabul ettin. KARAGÖZ Paketi aldım da vermeye gidiyorum. KARAGÖZ Hayır, tek elimle kolayca taşıdım. HACİVAT Efendim sağlık olsun, bir çaresi vardır. Belki bulan getirir. KARAGÖZ Aman içime fenalık geliyor! HACİVAT Karagöz'üm, aklını başın al da şöyle bir düşün bakalım. KARAGÖZ Düşündüm bile... Giderken elimde paket yoktu. KARAGÖZ Durağa kadar yürüyüp, otobüsle geldim. KARAGÖZ Otobüsün içinde yürüdüm Hacı Cavcav! KARAGÖZ İkide bir alay eder gibi Geçmiş olsun! deyip durma, pataklarım ha! HACİVAT Efendim paketin sihirli olur mu? Rahmi Bey zahmetin için teşekkür etti. Gelsin parasını vereyim. dedi. KARAGÖZ Ne yüzle gidip para alacağım Hacı Cavcav!"} {"url": "https://www.masaloku.net/sihirli-tavsan", "text": "Sihirli bir el değmiş, kızımızı alıp götürmüşler, bir gün çıkagelir elbet! diyerek üzüntülerini azaltmaya çalışmışlar. Sarayın bahçesinde çok değerli bir elma ağacı varmış. Fakat bu ağaç, senede bir tek elmadan başka elma vermezmiş, vermezmiş ama, bu elmanın renginin güzelliğine de başka elmalarda rastlanmaz, hele tadına hiç doyum olmazmış. Onun için, padişah, elmayı her sene törenle kopartır, küçük küçük doğratarak hoşaf kaynattırır, bütün saray halkına birer yudum içirtirmiş. Kimsenin gönlü kalsın istemezmiş. O yıl elma yine olmuş. Elmayı kopartmak için tören günü bahçede toplanıldığı zaman ağaçta yapraklardan başka bir şey görememişler. Saray halkından hiç kimse elmayı koparmayacağı için, bu işi dışardan biri yapmıştır, diye düşünmüşler. Babası, büyük şehzadenin bu düşüncesine hayır dememiş. Büyük şehzade, ağacın dibine oturmuş, beklemeye başlamış. İlk gece uyku bastırdığı halde uyumamış, sabahı dar etmiş. Elma yerinde duruyormuş. İkince gece uyku daha çok bastırdığı halde, büyük şehzade, o gece de uyumamış. Üçüncü gece yorgunluğu artmış olan büyük şehzade, göz kapaklarının kapanmasını engel olamamış, kendini tatlı uykunun derinliklerine farkında olmadan bırakmış. Sabahleyin güneşin ilk ışıklarıyla gözlerini açan büyük şehzade, bir de başını kaldırmış bakmış ki, elma yerinde yok... Yüreği hoplamış, aklı başından gitmiş ama, elden ne gelir? Koşa koşa gidip babasını bulmuş, durumu anlatmış, üzüntüsünü belirtmiş. Daha ertesi yıl nöbet sırası küçük şehzadeye gelmiş. Birinci, ikinci geceler o da uyumamış. Üçüncü gece uyuya kalmamak için elinin küçük parmağını bir yerinden kesmiş, üzerine de tuz bastırmış. Acısından gözüne uyku girmek şöyle dursun, aklına bile gelmemiş. Hiç kıpırdamadan bekleye dururken, tam gece yarısında bir kanat sesi işitmiş. Ay ışığı etrafı epeyce aydınlattığından, kocaman bir kuşun gelip elma ağacına konduğunu görmüş. Kuş hemen elmayı kapmış. Kaçarken şehzade bir ok atmış. Ok kuşa değmiş ama, onu öldürmemiş, kanadından bir tüyü yere düşürmüş, o kadar... kuş uçup gitmiş, gözden yok olmuş. Küçük şehzade, sabahı beklemeden tüyü almış; hemen yukarı çıkarak babasını uyandırmış, ona göstermiş, olanları bir bir anlatmış. Kuşun tüyü o kadar güzel, renkleri o kadar çok, hem de o kadar göz alıcı imiş ki, padişah da, sultan da şehzadeler de hayran kalmışlar. Babacığım, demiş, tüyü bu kadar güzel olan kuşun kim bilir kendisi ne kadar güzeldir? Ben bu kuşu arayıp bulacağım. Padişah bu tüyden kendisine bir kalem yaptırmış, kullanmaya başlamış. Büyük oğluna da bu altın kuşu bulması için izin vermiş. Büyük şehzade, sarayın ceylan gibi koşan bir atına binmiş. Heybelerine altın doldurmuş. Üstüne de demir bir elbise geçirerek yola düşmüş. Bir aya kadar dönmezsem beni ararsınız diye de tenbih etmiş. Mademki onu ele geçirmek için bu kadar yoldan geliyorsun, demiş, ben de sana onun bulunduğu yeri söyleyeyim : Şu karşıki dağı aştıktan sonra önüne uzun bir yol çıkacak. Bu yolun ortasında karşılıklı iki han vardır. Hanlardan birinde yatmak için çok para verilir... Ötekinde ise az para alırlar. Birinci handa her türlü içki eğlence, oyun vardır. İkinci handa hiçbir şey yoktur. İkinci hana girersen altın kuşun bulunduğu yeri öğrenebilirsin! Haydi güle güle! Pamuk Tavşan şehzadeyi kulakları ile selamlamış. Oda başıyla karşılık vererek dağın yolunu tutmuş. Günler günleri, günler de haftaları doldurmuş, aradan bir ay geçtiği halde büyük şehzade saraya dönmemiş. Padişah da, sultan da oğullarını merak etmişler. Bari ben gideyim de, demiş, hem altın kuşu bulayım, hem de ağabeyimi arayıp bularak getireyim. Eğer bir aya kadar dönmezsem beni de ararsınız! demiş, yola koyulmuş. Ortanca şehzade gittikten sonra da bir ay olmuş. Çocuklarının ikisi de gidip gelmeyince, padişahı bir merak sarmış. Kendi kendisine Bunda bir iş var ya, elbet anlaşılır demiş. İzin verirseniz babacığım, demiş, gidip hem ağabeylerimi bulayım, hem de altın kuşu ele geçirip getireyim. Padişah, küçük oğlunun ağabeylerinden daha akıllı olduğunu hatırlamış. Onun bu işi de başarabileceğini düşünerek gitmesine izin vermiş. Küçük şehzade, sarayın rüzgar gibi giden atlarından birini seçmiş. Heybelere altın doldurmuş. Sırtına da bir demir elbise geçirerek yola düşmüş. Rüzgar gibi giden at, onu bir anda su başına ulaştırmış. Atı su içerken kendisi de yüzünü yıkamaya başlamış. O sırada yanında Sihirli Tavşan belirmiş. Tavşan dile gelip, ona da nereye gittiğini sormuş. Şehzade, altın kuşu yakalamaya, ağabeylerini bulmaya gittiğini söyleyince, Sihirli Tavşan, buna da dağı gösterip hanların yolunu tarif etmiş. Sakın yanlış yere gitmeyesin, diye de ilave etmiş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşana teşekkür ederek yanından ayrılmış. Rüzgar gibi giden atını dört nala sürmüş. Dereler, tepeler, dağlar, atının ayakları altında uçuyormuş sanki... Çok geçmeden, Sihirli Tavşanın gösterdiği dağı aşmış, uzun yola ulaşmış. Gide gide hanların yanına varmış. Hanlardan biri pek göz alıcı imiş. Öteki ise, tersine, bir kulübeye benziyormuş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sözlerini hatırlayarak o gözalıcı hana girmemiş, doğruca gidip ucuz hana yerleşmiş. Akşam olduğundan, karnını doyurup bir tahta üzerine uzanmış. Kendi kendine, acaba altın kuşu ne zaman görebileceğim diye düşünüyor, gözüne uyku girmiyormuş. Gece yarısından sonra, bir aralık kulağına bir ses gelmiş. Geleyim mi?! Geleyim mi?! diye sesleniyormuş. Şehzade, bu sesi tanımadığı için karşılık vermemiş. Hem kendisine seslendikleri ne malum? Olduğu yerde daha çok büzülmüş, sesini çıkarmamış. Akşam seslendim, seslendim, karşılık vermedin, demiş. Karşılık verseydin işimiz daha kolay olacaktı. Ama şimdi biraz yorulacaksın. Haydi atla sırtıma! Seni şimdi altın kuşun bulunduğu saraya götürüyorum. Bu saray kuşlar padişahının sarayıdır. Sarayın bahçe kapısı önünde seni indireceğim. Bahçede iki kapı vardır. Birisi açık, öteki kapalıdır. Açık kapıyı kapayacak, kapalı kapıyı açacaksın. İçerde bir arslanla bir at karşılıklı otururlar. Arslanın önünde ot, atın önünde et vardır. Eti arslanın önüne koyacak, otu ata vereceksin. Altın kuş ortadaki gül ağacında oturur. İki tarafında iki kafes asılıdır. Kafesin biri tahtadan, diğeri altındır. Kuşu alır, tahta kafesin içine koyarak dışarı çıkarsın, sakın altın kafese koyayım demeyesin, kuşlar padişahı seni yakalatır, zindana attırır, sonra karışmam. Yazık bu delikanlıya, demiş. Eğer bize altın kızı getirirse altın kuşu ona veririz. Hem de zindandan kurtulmuş olur. Padişah, karısının bu düşüncesini yerinde bulmuş, küçük şehzadeyi bırakmışlar. Az gitmişler... Uz gitmişler... Dere tepe düz, dağ, ova dümdüz gitmişler, dik kayaların ortasında çok yüksek bir sarayın önünde durmuşlar. Sihirli Tavşan : İşte burası Kızlar Padişahının sarayıdır, demiş. İçeri girerken bir zorluğa uğramayacaksın. Bahçenin ortasında büyük bir havuz var. Havuzun etrafı türlü türlü çiçeklerle süslüdür. Çiçeklerin arasında geniş yapraklı bir çınar ağacı göreceksiniz. Ağaca çıkıp saklanırsın. Çok geçmeden altın kız gelip havuza girerek banyo yapar. Havuzdan çıktığı zaman gitmesine meydan vermeden yakalarsın. Alıp dışarı çıkabilirsin. Eğer elbiselerini giyerse, Kızlar Padişahı seni yakalar, hapse attırır. Haydi yolun açık olsun! Küçük şehzade, sözlerini tutacağına dair tavşana başını sallamış, sarayın bahçe kapısından içeriye girmiş. Bahçenin ortasında fıskiyelerinden sular akan mermer bir havuz varmış. Suyun şırıltısına türlü türlü kuş sesleri karışıyor, havuzun etrafındaki çiçeklerin kokuları, insana yeniden hayat veriyormuş. Şehzade, doğruca çınar ağacının yanına gitmiş, üstüne çıkıp yapraklar arasına saklanmış. Dalın birine yaslanıp havuzda sularla güneşin oynaşmasını seyrederken, uzaklardan kulağına genç kız gülüşmeleri, kahkahalar gelmiş. Geriye dönmüş bakmış ki ince beyaz entariler içinde birçok genç kız, saçlarını rüzgarda uçura uçura havuza doğru koşuyorlar. Olduğu yerde biraz daha büzülmüş. Ağacın geniş yapraklarını kendisine siper edip saklanmış. Kızlar koşa koşa gelip havuzun etrafına dizilmişler. Biraz sonra, tül elbiseler içinde, güneş kadar parlak sarı saçlı, ayın ondördü, günün onbeşi gibi güzel altın kız gelmiş, havuza girmiş. O, havuzda yıkanırken dışardaki kızlar da, şarkı söylüyor, ellerini çırpıyorlarmış. Altın kızın yıkanması çabuk sona ermiş. Bir el işareti ile dışardaki kızları uzaklaştırmış. Kendisi havuzdan çıkmış. Elbiselerini giyerken, küçük şehzade ağaçtan atlayıp bileğine yapışmış, kızı dışarıya sürüklemeye başlamış. Bu beklenmedik durum karşısında şaşkına dönen altın kız, elbiselerini giymek için şehzadeden izin istiyor, şehzade olmaz dedikçe altın kız yalvarıyormuş. Böylece kapıya kadar geldiği halde, şahzade, altın kızın yalvarmalarına dayanamamış, elbiselerini giymesi için onu bırakmış. Kız havuz başına koşup elbiselerini giydikten sonra, ellerini çırpmış. Ellerini çırpmasıyla beraber, küçük şehzadenin yanında dev gibi iki adam görünmez mi? Şehzade, bunlar nereden geldiler diye araştırırken, adamlar onu kolundan yakaladıkları gibi bir hamlede saraya götürüp Kızlar Padişahının karşısına çıkarmışlar. Söyle bakalım delikanlı, demiş, sen ne cesaretle benim sarayıma giriyorsun? Hele havuz başında saklanıp kızlarımı yıkanırken seyretmeye utanmadın mı? Altın kızın bu sarayın incisi olduğunu bilmiyor musun? Cezan ölümdür. Şunu cellatlara götürün! diye emir vermiş. Kızlar Padişahı, ihtiyar lalanın bu düşüncesini yerinde bulmuş, altın atı bulup getirmek şartıyla şehzadeyi salıvermiş. Küçük şehzade, Sihirli Tavşanın sırtına binmiş. Derelerden tepelerden geçerek, dağlardan, taşlardan aşarak, bir ovaya varmışlar. Bu uçsuz bucaksız ovanın ortasında, etrafı alçak duvarlarla çevrili, gayet büyük bir bahçe varmış. Bahçenin tam ortasında küçük, fakat şirin bir köşk göze çarpıyormuş. Bahçenin her tarafı yemyeşil gür otlarla çevrili imiş. Küçük şehzade daha sözünü bitirmemiş ki, altın at keyifli keyifli kişnemeye başlamış. At kişneyince, şehzadenin de yüreğine su serpilmiş. Hemen atın gümüş dizginlerini tutmuş, öne düşmüş. O gitmiş, at gelmiş, o gitmiş, at gelmiş, bahçe kapısından dışarıya çıkmışlar. Sihirli Tavşan orada bekliyormuş. Şehzade, altın ata sıçramış. Tavşan da bir zıplamada şehzadenin arkasına oturmuş, elleriyle şehzadenin omuzlarından tutmuş. Şehzade gümüş dizginlere yapışır yapışmaz, altın at bir ok gibi fırlamış. Hayvan görülmemiş bir hızla gidiyor, şehzadenin adeta başı dönüyormuş. Dağlar, tepeler bir anda arkada kalıyor, rüzgar bile altın ata yetişemiyormuş. Gözü açıp kapayıncaya kadar, altın at, Kızlar Padişahının sarayına varmış. Küçük şehzade, atın üzerinden inip saraya girmiş, Kızlar Padişahının karşısına çıkarak altın atı getirdiğini bildirmiş. İzni olursa altın kızı alıp götüreceğini söylemiş. Kızlar Padişahı, bu küçük delikanlının cesaretine, yılmazlığına hayran kalmış. Altın kızı verdiği gibi, altın atı da ona bırakmış. Küçük şehzade, altın kızı alıp saraydan çıkmış. Kızı altın ata bindirmiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, hemen yola koyulmuşlar. Kuşlar gibi uçup, rüzgarlar gibi eserek Kuşlar Padişahının sarayına varmışlar. Aferin delikanlı, cesur ve yılmaz bir genç olduğunu ispat ettin. Bu kadar güç şeyleri başardıktan sonra bir gün gelip altın kuşu da ele geçirebileceğini anlamıştım. Onun için altın kuşu ben sana kendi elimle veriyorum. Altın kız da senin olsun. Haydi güle güle gidiniz! Küçük şehzade, Kuşlar Padişahını selamlamış. Altın kuşu almış, altın kız da yanında olduğu halde dışarıya çıkmış. Altın kızı altın atın üzerine bindirmiş. Altın kuşu eline vermiş. Kendisi de Sihirli Tavşana binmiş, yola düşmüşler. Ünlü şehzadem, demiş, ben burada kalıyorum. Yalnız senden bir dileğim var. Okunu eline al ve beni öldür! İyiliğimi istiyorsan beni öldürmen lazım, demiş. Ama mademki bunu yapamayacaksın, hiç olmazsa söylediklerimi dinle: Sakın bir kuyu başında oturma, sonra pişman olursun! Küçük şehzade, bunca zamandır beraber gezip dolaştığı Sihirli Tavşandan ayrılacağı için gözleri yaşarmış. Tavşan, kulaklarını dikip sallayarak bunları selamlamış. Hoplaya sıçraya gidip gözden kaybolmuş. Küçük şehzade altın atın arkasına atlamış. Yola düzülmüşler. Çok geçmeden hanların bulunduğu yere varmışlar. Küçük şehzade, ağabeylerini handa bulmuş. Bulmuş ama, onlar hana geldikleri günden beri kumar masasından kalkmadıkları için bütün altınlarını, hatta elbiselerini, atlarını, herşeylerini kaybetmişler. Birisi gelir de bizi kurtarır elbet diye perişan bir halde bekliyorlarmış. Küçük şehzade, altın atın semerini hancıya vererek ağabeylerinin borçlarını ödemiş, handan çıkmışlar. Hep beraber oradan uzaklaşmışlar. Yolda giderlerken, küçük şehzade bütün başından geçenleri anlatmış. Ağabeyleri, bunun yaptıklarını kıskanmışlar. Kendi kendilerine: Babamız onun başardığı işleri öğrenince bizi ayıplayacak. Biz saraya hangi yüzle gideceğiz. Bari şuna bir oyun edelim de kızı, kuşu, atı alıp saraya biz götürelim demişler. Susadım, demiş, şu kuyudan biraz su alsak. En küçüğümüzün kuyuya inip yukarıya su göndermesi lazım! Küçük şehzadenin aklına bir fenalık gelmediği için, ağabeysinin sözüne itiraz etmemiş. Bellerinden kuşaklarını çıkartıp birbirine ekleyerek küçük şehzadeyi kuyuya sallandırmışlar. Eline de bir tas vermişler. Şehzade kuyuya indikten sonra yukarıya tas tas su göndermiş. Yukarıdakilerin hepsi bol bol su içmişler. Fakat ağabeyleri onu tekrar yukarıya çekmemişler. Kuşağı olduğu gibi kuyunun içine bırakmışlar. Kuşak elimizden kaçtı, demişler. Gidip ip getirelim de seni kuyudan çıkaralım! Ağabeylerinin kendisine fenalık yapacağını hatırına getirmeyen küçük şehzade, onların bu sözlerine inanmış. O, kuyunun içinde bekleye dursun, biz gelelim ötekilere: Bunlar altın atı, altın kızı, altın kuşu alarak saraya gelmişler. Padişah, sultan, bütün saray halkı bunların dönüşüne sevinmişler. Fakat geldikleri günden beri, altın kız konuşmuyor, altın kuş ötmüyor, altın at da kişnemiyormuş. Padişah ne yaptı, ne ettiyse bunlara bir çare bulamamış. En küçük şehzadenin dönmemesine de üzülüp duruyorlarmış. Küçük şehzade, eline geçirdiği yabani meyvelerle karnını doyura doyura, perişan bir halde memlekete gelmiş. Sarayın içinde ne olup ne bittiğini anlamak için kendisini tanıtmamış. Aşçının yanına çırak olarak girmiş. Bugün sarayıma kim geldi? diye sormuş. Aşçının bir çırak aldığını söylemişler. O çırağı çabuk getirmelerini emretmiş. Küçük şehzade babasının karşısına çıkar çıkmaz hemen ellerine sarılmış. Padişah da onu tanımış, sarmaş dolaş olmuşlar. Küçük şehzade başından geçenleri babasına anlatmış. Padişah, küçük kardeşlerini kıskanıp ona fenalık yaptıkları için en büyük oğlu ile ortanca oğlunu saraydan çıkarmış, ağır görevlerle memleketin en uzak köşelerine yollamış. Bunlar ömürlerinin sonuna kadar orada kalacaklarmış. Padişah, küçük oğlunu cesaretinden, yılmazlığından, başardığı işlerden ötürü kutlamış. Kır gün, kırk gece düğün yaparak altın kızla onu evlendirmiş. Bir yıl sonra şehzadenin topuz gibi bir oğlu dünyaya gelmiş. Oğlan bir yaşını geçip sarayın bahçesinde oynamaya başlamış. Bir gün yine bahçede oynarken bir tavşan gelip bu küçük oğlanı kovalamış. Tavşan ertesi gün de gelip oğlanı kovalayınca, iki gündür tavşanı gören uşaklar şehzadeyi bundan haberdar etmişler. şehzade ertesi gün bahçenin bir köşesine saklanmış, eline oku alıp beklemeye başlamış. Beni tanımadın mı ağabey, demiş. Küçük kardeşini bu kadar çabuk mu unuttun? Genç kız, sözlerini tamamlamadan küçük şehzadeye doğru yürürken, şehzadenin de aklı başına gelmiş, küçük yaşta iken ortadan kaybolan kardeşini hatırlamış, o da ona doğru koşmuş. İki kardeş birbirlerine sarılmışlar. Sonra el ele verip saraya koşmuşlar. O yıldan sonra, sarayın bahçesindeki elma ağacının değerli elmasını hiçbir kuş almamış."} {"url": "https://www.masaloku.net/sinagrit-baba-hikayesi", "text": "Sait Faik Abasıyanık'tan güzel bir hikayeyi sizlerle paylaşacağım, hikayenin dili biraz ağır olduğundan 8 yaşından küçük çocuklara okutmamanız tavsiye edilir. Keyifli okumalar.. Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır. Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. Sonra hesapta bir gün pis bir Vatos'un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var. İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim etmeli. Sinağrit Baba oltalardan birini kokladı. Bu balıkçı Hristo'dur: kusurlu adam. Gözü açtır onun. İçinden pazarlıklıdır. Evet, fukaradır ama, kibirli değildir. Sinağrit baba fukaralıkta gururu sever. Öteki oltaya geçti. Kokladı. Bu balıkçı Hasan'dır. Geç! Cart curt etmesine bakma! Korkaktır. Sinağrit Baba cesur insandan hoşlanır. Bir başka oltaya başvurdu. Balıkçı Yakup iyidir, hoştur, sevimlidir, edepsizdir, külhanidir. Ama kıskançtır. Kıskançları sevmez Sinağrit Baba, geç. Şu olta, hasisin tuttuğu olta. Sinağrit Baba cömertten hoşlanır. Ama bu oltaya bir baş vurmaya değer. Bir baş vurdu. Hasisin oltasının iğnesini dümdüz etti. -Vay anasını be, Nikoli! -dedi-, iğneyi dümdüz etti. Nikoli'nin oltasının yemini kuyruğuyla sarsmakta olan Sinağrit Baba, Nikoli'nin bir kusurunu arıyordu. Onda kusur mu yoktu. Evvela sarhoştu. Sonra ahlaksızdı, kendini düşünürdü ama, cesurdu, cömertti, hiç kıskanç değildi. Fukaraydı. Kibirliydi de. Sinağrit Baba, kibirli fukarayı severdi ama, Nikoli'nin kibrini beğenmiyordu. İnsanoğlunda o başka bir şey, gurura pek benzeyen şey, yerinde, vaktinde bir gurur, o da değil, insanoğlunun insanlığından, ta saçının dibinden, oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur isterdi. Öyle bir elin oltasını düzleyemez, misinasını kesemez, bedeni fır döndüsünden alıp gidemezdi. Beş sandalın beşini de kokladı, beğenmedi. Sinağrit Baba, kayasının kenarında durmuş, lacivert alem içinde hafifçe yakamozlanan oltalarla, civalı zokalardan aydınlanan saray meydanını seyrediyordu. Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı. Gözleri büyümüş bir halde yukarı çıkarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıdaki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit Babaya büyüyen gözleriyle, Bizi kurtar şu lanetlemeden der gibi bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa, gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeyi?.. O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba'nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir iki yüzlü köpek olduğunu bizim göremediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi. Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile bir imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bir imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı. Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnından okuyordu. Bu adam o kadar talihliydi ki, daha ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı? Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit Baba son nefesini böylece hiçbir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi."} {"url": "https://www.masaloku.net/sisman-tavuk", "text": "Bir zamanlar çiftçinin birinin bir şişman tavuğu varmış. Tavuk her sabah bir yumurta yumurtlarmış. Çiftçi, her gün aralıksız yumurtlayan bu tavuğunu iyi besliyormuş. Çiftçinin diğer tavukları da yumurtlarmış ama hiçbirisi şişman tavuğun yumurtası gibi iri olmuyormuş. Pazardaki müşterileri iri yumurtadan daha fazla yok mu diye talep ediyorlarmış. Çiftçi bir gün, Eğer şişman tavuğun yemini daha fazla verirsem belki günde iki defa yumurtlar, diye düşünmüş. Şişman tavuğa sabah akşam yem vermeye başlamış. Tavuk yemiş de yemiş, yedikçe şişmanlamış, yedikçe şişmanlamış. O kadar çok yemiş ki yerinden kalkamaz olmuş. Gittikçe tembelleşen tavuk sonunda yumurtlamayı hepten bırakmış. Öğüt: Bazen çok ince hesaplar, beklenildiği gibi güzel sonuçlar vermez."} {"url": "https://www.masaloku.net/su-damlasi", "text": "Çoğu zaman dikkat etmediğimiz, küçük şeyler, yaşamımızdan pek çok örnekler taşır. Su Damlası Masalı da bunlardan biri. Geçmiş zamanların birinde, Dev Amca adında biri yaşarmış. Dev Amca, etrafındaki güzel ve ilginç olan her şeye sahip olmak ister, onları elde edemezse çılgına dönermiş. Böyle durumlarda bir büyücüden yardım alır ya da kendisi bir yol arayarak, onlara sahip olmaya çalışırmış. Bir gün, geniş ve büyük pencereleri bulunan evinden, dışarıdaki yağmuru seyrederken, cama düşen bir su damlasını ilginç bulmuş. Hemen onu alıp incelemek istemiş. Su damlasının içinde neler olduğunu merak etmiş. Hemen çalışma odasına giderek bir büyüteç getirmiş. Su damlasının içinde neler olduğunu, böylece daha iyi görebilecekmiş. Su damlasını büyüteç yardımıyla incelemiş incelemiş, içinde gözle görülmeyecek kadar küçük canlılar olduğunu fark etmiş. Bu, tam da Dev Amca'ya göre bir çaba olmuş. Onun en çok hoşuna giden ilginçliklere bir yenisi daha eklenmiş. Dev Amca, canlıları daha iyi görebilmesi için onları renklendirmeyi düşünmüş. Hemen su damlasının üzerine kırmızı bir renk damlatmış. Bu kırmızı renkli boya, çok güçlü bir büyücünün kanıymış. Su damlasında bulunan minik canlılar, damlatılan renkle pespembe bir görünüm almışlar. Birden yeni bir şey daha keşfetmiş. Minik canlılar ne kadar da insanlara benziyor, diye düşünmüş. Hiç durmadan birbirleriyle kavga ediyor, birbirlerini çekiştiriyor, acımasızca birbirlerine saldırıyorlarmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/susamis-karga", "text": "Sıcak bir yaz günüydü. Karga, çok susamıştı. Su bulmak için havalandı, evlerin, tarlaların ve ağaçların üzerinden uçtu ama su bulamadı. Uzun bir süre sonra bir çiftliğe vardı. Nihayet çiftlikteki ağaçlardan birinin altında bir sürahi su gördü. Karga, sıcak yaz gününde su bulabildiği için çok mutlu oldu, hemen kanatlarını çırpıp ağaca doğru süzüldü ve yere indi. Hızlıca sürahiye doğru gidip sürahinin içine baktı. Sürahide çok az su vardı. Karga gagasını sürahinin içine soktu ama suya ulaşamadı. Çünkü su seviyesi çok düşüktü ve sürahinin ağzı çok dardı, karganın suya erişmesini engelliyordu. Sürahideki suyu boşaltmak için sürahiyi aşağı itmeye çalıştı fakat sürahi çok ağırdı. Karga hayal kırıklığına uğradı. Gerçekten çok susamıştı ve fena halde su içmeye ihtiyacı vardı. Vazgeçebilir veya su aramak için başka bir çiftliğe uçabilirdi ama yapmadı. Bunun yerine etrafına baktı ve Başka ne yapabilirim? diye düşündü. Çiftlikte bir sürü çakıl taşı olduğunu gördü ve aklına harika bir fikir geldi! Bir çakıl taşı aldı ve sürahinin içine koydu. Bir çakıl daha, bir çakıl daha derken tüm çakıl taşlarını sürahiye doldurdu. Karga, çakıl taşı ekledikçe su seviyesi sürahinin ağzına kadar geldi. Karga suyu içti ve mutlu bir şekilde evine uçtu! Öğüt: Düşüncenin gücü her zorluğu yener!"} {"url": "https://www.masaloku.net/tahta-canak", "text": "Lokman Dede iyiden iyiye yaşlanmıştı. Yaşı 80'e dayanmıştı. Gözleri artık eskisi gibi görmüyor, kulakları da daha ağır işitiyordu. Yemeğini bile yemekte zorlanıyordu. Üstüne başına döküyor, sofrayı kirletiyordu. Eşini kaybedeli de yıllar olmuştu. Bu nedenle de oğlu Adem'in yanında kalıyordu. Bu davranışlarına oğlu ve gelini kızıyor ve iyi davranmıyorlardı. Evde sadece Yusuf Ali ve Azra Begüm Dedelerini seviyorlardı. Yusuf Ali ve Azra Begüm dedesinin bu durumuna çok üzülüyor ve annesi ile babasının bu sert tutumuna çok kızıyorlardı. Bir akşam yine yemek için sofraya oturdular. Lokman Dede, ekmeğe uzanayım derken, elbisesinin kolu tabağına takıldı ve yemek tabağını yere düşürdü ve tabak kırıldı. Sofra kirlenmiş, etraf yemek artıkları olmuştu. Gelinin bu duruma çok kızdı. Bağırdı çağırdı. Bu olayın ardından Lokman Dede, odasına çekildi. Karnı çok aç olmasına rağmen bu olayın ardından yiyecek hali kalmamıştı. Odasına geçen Lokman Dede, Ağlıyor ve Allah'a yalvarıyordu. Allah'ım benim ölümüm hayırlıysa beni öldür, yaşaman hayırlıysa yaşat. Çünkü artık gelinime ve oğluma yük olmak istemiyorum diye Allah'a yalvarmış. Ertesi gün oğlu Adem bey elinde tahta çanak ve kaşıkla eve geldi. Lokman Dede'yi de evin bahçesindeki eski küçük barakaya taşıdılar. Artık Lokman Dede bu eski barakada kalacak ve yemeklerini bu tahta çanak ve kaşıkla yiyecekti. Yusuf Ali ve Azra Begüm bu duruma çok üzüldüler. Dedelerinin bu şekilde dışlanmasını bir türlü kabullenemiyorlardı. Annesi ve Babası neden böyle yapıyorlardı ki? Bir gün gelecek onlarda yaşlanacak ve Lokman Dede gibi olacaklardı. Onları da eli ayağı tutmaz olacaktı. Bunu nasıl anne ve babasına anlatabilirlerdi bilemiyorlardı. Beraberce düşündüler ve bir çözüm yolu buldular. -Bu tahtalar ile ne yapıyorsunuz Azra Begüm? -Tahta Çanak ve Tahta Kaşık yapıyorum -Tahta Çanak ve kaşıkları ne yapacaksınız -Sizin İçin yapıyoruz Anne. Sizde yaşlanınca Lokman Dedem gibi ihtiyaç duyacaksınız onun için yapıyoruz. -Bizim için mi? -Evet Sizin İçin. İkisinin de yüzü kıpkırmızı oldu, söyleyecek tek kelime bulamadılar. Yaptıklarından pişman oldular. Hemen Lokman Dede'nin yanına gidip ondan özür dilediler. Bilge Dede'yi tekrar yanlarına alarak onu bağırlarına bastılar. Ve bir arada mutlu mesut yaşadılar."} {"url": "https://www.masaloku.net/tarla-faresi-ile-sehir-faresi", "text": "Bir gün şehir faresi arkadaşını yemeğe davet etmiş. -Bu akşam bize gel. Sana güzel bir sofra hazırlayayım. Azıcık miden bayram etsin, demiş. Bu davete tarla faresi çok sevinmiş. Yiyeceği yemeklerin hayalini kurmaya başlamış. Bütün gece rüyasında peynirler, tatlılar, pastalar görmüş. Bu arada şehir faresinin evinde bir telaş bir telaş... Çeşit çeşit yiyecekler, pastalar hazırlanmış. Bütün gün koşturup durmuş. Akşam tarla faresi kalkıp gelmiş. Bakmış, masanın üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu. Masada hiçbir şey eksik değilmiş. Hemen sofraya oturmuşlar. Ziyafet neşeli başlamış. Tarla faresi önce pastadan bir lokma alacakmış. Tam çatalını uzatmış, dışarıdan sesler gelmiş. Şehir faresi hemen deliğine kaçmış. Ardından da tarla faresi kendini zor atmış deliğe. Korkudan kalpleri küt küt atıyormuş. -Evin kedisi olabilir mi? -Sanırım onun gürültüsüydü. Yeniden sofraya oturmuşlar. Ama artık neşeleri kaçmış, tedirgin olmuşlar. Tarla faresi bu kez çatalını böreğe uzatmış. Tam lokmayı ağzına atacakmış, yine sesler işitmişler.Apar topar ikisi de kendilerini deliğe atmış. Yüzleri korkudan sapsarı olmuş. Korkudan tir tir titriyorlarmış. -Evin hanımı olabilir mi? -Belki odur bilemem. -Kusura bakma. Bazen böyle şeyler oluyor. Haydi yemeğimize devam edelim, demiş. -Bu kadar yeter! Korku içinde yemek istemem, demiş. Yarın sen bana gel. Kuru ekmek yeriz belki ama kimse de bizi korkutamaz."} {"url": "https://www.masaloku.net/tarla-kusu-ile-yavrulari", "text": "Aman yavrularım gözünüzü dört açın. Yarın tarla sahibi gelince kulak verip dinleyin. Ne konuştuklarını öğrenin. Biz de ona göre davranalım.. `Tamam, buğdaylar olgunlaşmış. Bugün git komşulara haber ver. Babam ekinleri biçmek için sizleri imeceye çağırıyor, de. Yarın erkenden orakları alsın gelsinler.` demiş. Yavrular bu defa daha çok korkmuşlar. Anneleri gelince herşeyi anlatmışlar. Tarlakuşu gene aldırmamış.` Siz rahatınıza bakın` demiş. Yemlerini yiyip uyumuşlar.. `Biz hata ettik oğlum,` demiş. `Komşuya, akrabaya güvenmeyecektik. Dostun akrabanın da en iyisi insanın kendisidir oğlum, bunu hiç unutma. Yarın çoluk çocuk orakları alıp işe kendimiz girişelim. Ne zaman biterse bitsin. İşin en iyisi bu.` demiş. Akşam yuvasına dönen tarla kuşu bu haberi alınca : `Şimdi iş ciddi. Hemen açalım kanatları,` demiş. Yavrularını peşine takıp terketmiş yuvasını. Hani ne derler insanın dostu da kendisidir, düşmanı da. İnsan önce kendine güvenmeli.."} {"url": "https://www.masaloku.net/tasmali-guvercin", "text": "Sevgili çocuklar, Fare, Karga, Ceylan ve Kaplumbağa arasında geçen diyaloglardan oluşan harika bir masal sizleri bekliyor. Keyifle okumanız dileğiyle.. Bir zamanlar avın bol olduğu bir yerde yaşayan bir karga varmış. Bu karga bir gün yuvasında oyalanırken karşıdan bir avcının malzemeleriyle geldiğini görmüş. Bir köşeye gizlenip avcıyı izlemeye başlamış. Avcı ağını yere sermiş, üzerine de yemler serpip bir yere saklanmış ve başlamış avını beklemeye. Bir süre sonra, oradan ordusuyla birlikte geçmekte olan tasmalı güvercin, yemleri görünce dalışa geçmiş. Diğer güvercinler de liderlerini takip etmişler. Cesaretleri artan güvercinler hep birlikte kanat çırparak ağları havalandırmışlar. Şehire doğru yola koyulmuşlar. Çünkü şehirde tasmalı güvercinin dostu olan bir fare yaşarmış. Bu arada karga da merakla onları takip etmeye başlamış. Farenin evine geldiklerinde yere konmuşlar. Tasmalı güvercin Zeyrek, Zeyrek! diye arkadaşını çağırmış. Fare Zeyrek arkadaşı tasmalı güvercinin kendini tanıtmasıyla yuvasından çıkmış. Onlara ne olduğunu sormuş. Güvercin de başlarına gelenleri anlatıp ondan yardım istemiş. Ama önce askerlerinin kurtarılmasını, en son kendisinin kurtarılmasını talep etmiş. Fare bunun nedenini sorduğunda güvercin Önce beni kurtarayım derken yorulur da ağ kesmeyi bırakırsan arkadaşlarımı kurtarmaya yeterli gücün kalmaz diye korkuyorum. Ama önce onları kurtarırsan bana sıra gelmesi için dostluğumuzun verdiği güçle daha bir canla başla çalışırsın. demiş. Bu cevap farenin çok hoşuna gitmiş ve uzun uğraşlardan sonra nihayet bütün güvercinleri ağlardan kurtarmış. Bütün bu olanları hayranlıkla izleyen karga, fare ve güvercinin dostluklarına gıpta etmiş. Kendisi de fare ile dost olmak istemiş. Güvercinler gittikten sonra fareyi adıyla çağırmış. Fare içeriden Kim o? diye sormuş. Karga Seninle dost olmak isteyen bir karga. demiş. Fare Bu imkansız, ben senin avınım, sana nasıl güveneyim, ne münasebet! deyip kargaya tepki göstermiş. Ama karga kararlıymış. Farenin kişiliğini, güzel ahlakını methetmiş. Gerçekten onun etini değil, bir ömürlük dostluğunu istediğini, bunda samimi olduğunu anlatmış. Sonra uçarak bir dala konmuş. Seninle dost olana kadar ağzıma bir lokma sürmeyeceğim! demiş. Bunun üzerine fare onun samimiyetine inanmış ve dostluğunu kabul etmiş. Artık arkadaş olmuşlar. Birkaç gün sonra karga fareye Yaşadığın yer insanların uğrak yeri! Bu sebeple seni ezip öldürebilirler. Benim evimin olduğu yere gidelim. Orası suyu, yemeği bol bir yer. Hem orada benim dostum olan bir kaplumbağa var. İstersen oraya taşınalım, hep birlikte mutlu bir şekilde yaşayalım. demiş. Fare bu teklifi seve seve kabul etmiş. Karga fareyi kuyruğundan tutmuş ve havalanmışlar. Sonra karganın yaşadığı yere taşınmışlar. Orada kaplumbağa ile karşılaşmışlar. Karga ile kaplumbağa hasret giderip kucaklaşmışlar. Karga kaplumbağayı fare ile tanıştırmış. Hep birlikte dost olmuşlar ve muhabbete başlamışlar. Fare kendi öyküsünü anlatmış. Marut şehrinde zahid bir adamın evinde yaşardım. Bu adam kendisine getirilen günlük nafakasından ihtiyacını alır, kalanını sepetin içinde duvara asardı. Ben de adam evden çıkınca oraya sıçrar, kalan yiyecekleri bir güzel yerdim. Tabi o da bu durumun farkındaydı. Sepetteki yiyecekleri kurtarmak için onu daha yükseğe asardı ama ben bir şekilde ulaşırdım. Farenin hikayesinden sonra kaplumbağa, karga ve fare Bundan böyle kardeşiz! diyerek birbirlerine bağlanmışlar. En güzel huzurun dostlukta olduğunu fark etmişler. Onlar böyle konuşurken bir avcının takibinden kaçan ceylan, onların yanına gelmiş. Korku içinde başından geçenleri anlatmış. Ceylana, yaşadıkları yerin bolluk bir yer olduğunu söyleyip birlikte yaşama ve dostluk teklif etmişler. Ceylan kabul etmiş ve onlarla birlikte kalmış. Bu şekilde çok güzel günler geçirmişler. Bir gün ceylanın sohbetlerine katılmadığını görüp merak etmişler. Karga havalanmış, bir süre uçmuş ve ceylanın tuzağa düştüğünü fark etmiş. Hemen arkadaşlarına haber vermiş. Hep birlikte ceylanın yardımına koşmuşlar ve farenin ağları kemirmesiyle ceylanı kurtarmışlar. Ancak bu sırada avcı çıkagelmiş. Ceylan kaçmış, karga uçmuş, fare de bir deliğe gizlenmiş. Kaplumbağa ağır olduğu için ortada kalmış ve kaçamamış. Avcı onu yakalamış ve bağlamış. Arkadaşları kaplumbağanın bu durumuna çok üzülmüş ve ve onu kurtarmak için bir çare düşünmeye başlamışlar. Fare bir çözüm bulmuş. Buna göre; ceylan avcının görüş alanında yaralıymış gibi yere düşmüş. Karga da leş yiyormuş gibi ceylanın üstüne konmuş. Avcı ceylana doğru yönelince ceylan kalkmış, biraz daha kaçmış, sonra yine düşmüş. Bu şekilde avcı ceylanı epey takip etmiş ama sonra yorulmuş. Bu sırada fare gizlendiği yerden çıkıp kaplumbağanın yanına gelmiş, onun bağlarını kemirip çözmüş. İkisi oradan uzaklaşmışlar. Ceylanla karga da arkadaşlarının kurtulduklarını görünce var güçleriyle avcıdan kaçmışlar. Karga, ceylan, fare ve kaplumbağa daha sağlam dostluklarla kenetlenmişler, mutlu bir şekilde yaşamlarını sürdürmüşler."} {"url": "https://www.masaloku.net/tavsan-ile-kirpi-masali", "text": "Günlerden bir gün, güneşin ilk ışıkları ile Bay Kirpi uykusundan uyanmış, giyinip kahvaltısını etmiş ve yeni gelen ilkbaharın tadını çıkarmak için yürüyüşe çıkmış. Hava, yeni açan çiçeklerin mis gibi kokusuyla doluymuş. Bay Kirpi ağır adımlarla yürüyerek tatlı tatlı ısıtan güneşin tadını çıkarıyormuş. Karşıdan tavşanın geldiğini görünce biraz neşesi kaçmış; çünkü tavşan kendini çok beğenen, şımarık biriymiş. Tavşan, Günaydın kirpi kardeş. Nasılsın? Sabahın bu saatinde neden yollardasın? diyerek Bay Kirpi'nin önünde durmuş. Bay Kirpi, Günaydın, tavşan kardeş. Yürüyüşe çıkmıştım, diye cevap verince tavşan kahkahalarla gülmeye başlamış. Bay Kirpi, tavşanın bu tavrına pek sinirlenmiş. Komik bir şey mi söyledim? neden gülüyorsun? demiş. Tavşan alay edercesine, Yürüyüş mü yapıyorsun? Hem de bu bacaklarla! demiş. Bay Kirpi, tavşanın bu sözlerine çok üzülmüş. Bacaklarının kısa olduğunu o da biliyormuş ama bu, kendisiyle alay edilmesini gerektirmezmiş. Ayrıca kısa bacaklarıyla da gayet güzel yüreyebiliyormuş! Bay Kirpi göğsünü kabartarak, Şaka yapmıyorum. Var mısın bir yarışa? diye sormuş. Tavşan hemen ciddileşmiş. Nesine? Kaybeden, galip gelenin bir günlük tüm işlerini yapacak, demiş Bay Kirpi büyük bir ciddiyetle. Kabul, diyerek elini uzatmış tavşan. Kirpi ile tavşan el ele sıkışarak anlaşmalarını yapmışlar. Kirpi, Yarım saat sonra tam bu noktada buluşalım, demiş. Tavşan başını sallayarak onaylamış onu. Ardından ikisi ters yöne gitmiş. Bay Kirpi koşarak eve gitmiş. Karısına seslenmiş ve tavşanla aralarında geçen konuşmayı anlatmış. Bayan Kirpi iddiayı duyunca paniklemiş. Sen ne yaptın? Tavşanı geçmen mümkün değil. Bay Kirpi, Merak etme, bir planım var. Tavşan uzun bacaklarına güveniyor ama ben aklım sayesinde ona çok iyi bir ders vereceğim, dedikten sonra heyecanla planını anlatmaya başlamış. Bayan Kirpi planı duyunca gülmeye başlamış. Ah! Sen çok zekisin, dedikten sonra bitiş noktasındaki yerini almış. Bay Kirpi başlama noktasına geldiğinde tavşanın kendisini beklediğini görmüş. Tavşan alay ederek, Ben de yenildiğini anladığın için yarışmaktan vazgeçtiğini düşünmeye başlamıştım, kirpi kardeş, demiş. Bay Kirpi, tavşanın sözlerini umursamadan yerini almış. Tavşan saymaya başlamış. Bir... İki... Üç... Başla! der demez bütün gücüyle koşmaya başlamış. Tavşan bitiş noktasına gelmek üzereyken Bayan Kirpi meşe ağacının arkasından çıkıp, Geç kaldın, tavşan. Ben çoktan geldim, demiş. Tavşan şaşkınlıktan olduğu yerde kalakalmış. Yenildiğine inanamamış. Bu sayılmaz! Tekrar yarışalım, diyerek aksi yöne, başlama noktasına doğru koşmaya başlamış. Başlama noktasına ulaştığı sırada Bay Kirpi ona el sallamış. Hu! Hu! Geç kaldın, tavşan. Ben çoktan geldim. Tavşan yenilgiyi hazmedememiş. Öfkeyle, Beni geçmenin imkanı yok! Bir kez daha yarışacağız, demiş ve tüm gücüyle bitiş noktasına doğru koşmaya başlamış. Bay Kirpi gülerek, İstediğin kadar yarışabiliriz, diye ardından bağırmış. Tavşan bu sefer Bayan Kirpi'yi geçtiğine eminmiş. Gülerek arkasına bakarken meşe ağacının arkasından, Geç kaldın, tavşan. Ben çoktan geldim, diyen bir ses duymuş. Kafasını çevirince Bayan Kirpi'yi görmüş ve aynı hızla aksi yöne koşmaya başlamış. Tavşan bütün gün bir böyle bir aşağı bir yukarı koşmuş durmuş. Sonunda yorgunluktan olduğu yere yığılmış. Ertesi gün Bay ve Bayan Kirpi bahçede otururlarken tavşan tüm ev işlerini yapmış. Tavşan işlerini bitirdikten sonra Bay Kirpi onu yanına çağırmış ve yarışta hile yaptığını anlatmış. Kendini öyle çok beğeniyordun ve başkalarını öyle çok aşağılıyordun ki sana bir ders vermek istedim, demiş. Tavşan biraz düşündükten sonra Bay Kirpi'ye hak vermiş. Tavşan davranışları için, kirpi de tavşanı kandırdığı için özür dilemiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/tek-gozlu-alageyik", "text": "Günlerden bir gün, güzel mi güzel bir alageyik, ormanda dolaşıyormuş, birden karşısına avcılar çıkıvermiş. Alageyik avcıları görür görmez kaçmaya başlamış ama avcıların attığı oklardan kaçamamış. Avcıların oklarından biri gelip Alageyiğin gözüne saplanmış. Bir gözü kör olan güzel alageyik tek gözüyle kalakalmış. O artık tek gözlü bir alageyik olmuş. Bu zavallı alageyik, bir gün deniz kıyısına varmış ve otlamaya başlamış. Bir yandan da can korkusundan yüreği kıpır kıpırmış. En iyisi, demiş. Gören gözümü karadan yana çevireyim, dikkatli olayım. Bakarsın yine avcılar gelir de göremem sonra. Denizden ise adama bir kötülük gelmez, kör gözümü de denizden yana veririm, olur biter. Dediği gibi yapmış ve başlamış karnını doyurmaya. Derken deniz tarafında bir sandal belirivermiş. Adamlar, geyiği görür görmez hemen ok ve yaylarına davranıp tek gözlü alageyiği gafil avlayıvermişler. Zavallı alageyik oracıkta yıkılıvermiş. Ah! demiş, ölürken. Ne umdum, ne buldum. Kara tehlikeliydi, deniz güvenilirdi güya. Ama ölüm denizden çıkageldi. Bazen çok güvenilir sandığımız yerden umulmaz zararlar görebiliriz. Her zaman tedbirli olmalıyız."} {"url": "https://www.masaloku.net/tembel-kiz", "text": "Çocuk masalları okuma sitemize yeni bir masal ekledik. Tembel bir kızın hikayesini okuyacaksınız. Masal oldukça kısa ve anlamlı. Keyifli okumalar dileriz.. Ateşe ördeği koydum yanmasın bak. demiş. Tembel Kız, Yan tarafta mutfakta geç de al cevabını vermiş. Dilenci mutfağa girmiş. Bakmış ocakta ördek kaynıyor, almış ördeği, torbasına koymuş. Tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları atmış. Gelmiş Tembel Kız'ın yanına. Bak hanımcığım, ekmek aldım Allah razı olsun. Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim. demiş ve türküyü söylemiş. Ördek pişti mi? demiş. Karısı olup biteni anlatmış. Bak bana bir türkü söyledi. Sana deyiverem demiş. Türküyü söylemiş. O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra tembel kız tembelliği bırakmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine."} {"url": "https://www.masaloku.net/tembel-tavsan-masali", "text": "Bir zamanlar, yemyeşil bir ormanda hayvanlar mutlu mutlu yaşarlarmış. Bir yaz mevsiminde, ormanda çok kötü bir kuraklık başlamış. Yaz kurak olduğu kadar da sıcakmış. Havalar o kadar sıcakmış ki yaz boyunca bir damla olsun yağmur yağmamış. Ormandaki hayvanlar susuzluğa daha fazla dayanamayacaklarını anlayınca, bu olumsuz duruma bir çare bulmak için bir toplantı yapmışlar. İçlerinden birisinin teklifi üzerine, bir kuyu kazmaya karar verip çatışmaya başlamışlar. Bütün hayvanlar, hatta kuşlar bile gece gündüz çalışıyorlarmış. Ancak tavşan; Ben daha çok küçüğüm! diyerek çalışmak istemiyormuş. Tavşanın böyle nazlanması diğer bütün hayvanları çok kızdırıyormuş. Gel zaman, git zaman hayvanların çalışması boşa çıkmamış. Kazdıkları kuyudan buz gibi su çıkmış ve bütün hayvanlar çok sevinmiş. Kana kana içip yıkanmışlar. Tembellik yapıp, kuyunun kazılmasına yardım etmeyen tavşana ise su vermemişler. Kral aslan, tavşanın kuyuya yaklaşmasını önlemek için, kuyunun başında her gün bir nöbetçi görevlendirmiş. Tavşan yaptığı hatayı anlamış anlamasına ama iş işten geçtiği için yapacak bir şeyi de yokmuş. Bir gece kuyuda nöbet tutma sırası file gelmiş. Tavşan fili çok severmiş. Kimse görmeden bana biraz su verir düşüncesiyle yanına gidince, filin uyuduğunu görmüş. Çok uğraşmasına rağmen, onu bir türlü uyandıramamış. En sonunda gidip kulağına bağırmış. Fil öyle bir zıplamış ki, kuyunun etrafındaki taş ve toprak yığınına çarpmış. Bütün taş ve topraklar da kuyunun içine dökülmüş. Böylece kuyu kapanmış. Duruma çok üzülen fil ağlamaya başlamış. Benim yüzümden oldu! Şimdi ne içeceğiz, sabah olunca diğer hayvanlara ne diyeceğim? Bu kadar üzülme! demiş tavşan. Elbette bir çaresini buluruz. Hem ikimiz beraberce çalışırsak, sabaha kadar kuyuyu temizleyip açarız. Fil, Ama sen küçük ve zayıfsın! demiş. Tavşan ise şöyle cevap vermiş, Sen beni şimdi gör! Bak nasıl çalışıyorum. Gerçekten de tavşan bir çalışmış, bir çalışmış ki sormayın. Sabaha kadar fille birlikte kuyuyu tekrar açmayı başarmışlar. Ertesi gün fil, bütün hayvanlara tavşanın çalışkan-lığını anlatmaya başlamış. Herkes tavşanı alkışlayıp, kuyudan su içmeyi hak ettiğini söylemiş. Tavşan sadece su içebildiğine değil, diğer hayvanlarla yeniden dost olduğuna da çok sevinmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/tepegoz", "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken uçsuz bucaksız engin okyanusların dalgalarını köpürterek dövdüğü yüksek uçurumlarla kaplı kıyıları olan bir adada yaşayan bir Tepegöz varmış. Leyleklerin annesine götürmek için bohçalarına aldığı her ne hikmetse yanlışlıkla bu ıssız adaya düşürdüğü bir Tepegözmüş.Adada yaşayan keçiler tarafında beslenip büyütülen Tepegözün keçiler ve birkaç sincaptan başka arkadaşı yokmuş.Günlerini yüksek uçurumların birinde kendine bulduğu mağarada uyuyup, gündüzleri balık avlayarak sincap ve keçilerle oynayarak geçirirmiş. Günlerden birgün içinde insanların bulunduğu bir gemi yanaşmış adaya.Tepegöz çok korkmuş pir tepenin ardına saklanarak gelen misafirleri izlemeye başlamış. Ellerinde kılıç ve mızrakların bulunan kırk kadar asker kumsala inmiş . Tepegöz hayatında ilk defa gördüğü bu canlıların asker olduğunu nerden bilsin .Biraz ürkek biraz çekingen tavırla onlara doğru yaklaşmaya başlamış. Tepegözün farkına varan askerler bir anda telaşa düşüp başrışmaya başlamışlar.Çünkü tepegöz neredeyse bu askerlerin üç katı büyüklüğündeymiş. Askerler daha önce hiç tek gözlü bir dev görmediklerinden tedirgin olmuşlar.Hemen saf tutup savunma pozisyonu almışlar.Bu hareketlilik tepegözü şaşırtsa da askerlerin kendisine zarar verebileceğini düşünmeden çekingen tavırlarla yaklaşmaya devam etmiş. Askerlerin komutanı tepegöze anlamadığı dilde birşeyler söylüyormuş. Bu sözlerin ne olduğunu anlamayan Tepegöz epey bir yaklaştığında askerlerden biri elindeki mızrağıyla tepegöze saldırmış. Mızrağın kolunu yaralamasıyla canı yanan tepegöz can havliyle oradan uzaklaşmış. Canı çok yanmasa da askerlerin neden ona saldırdığını anlayamamış. Gece olup mağarasına döndüğünde kolundaki yaranın acısıyla sabaha kadar uyuyamamış. Neden? diye soruyormuş kendine ben onlara zarar vermek istemedim ki. diye sabaha kadar söylenmiş. Sabah olup gün ışıdığında ise askerlerin hummalı bir çalışma içinde olduklarını görmüş. Ağaçlardan gemilerini tamir etmek için gerekli odunları toplayan, sarmaşıklardan ip yapmaya çalışan askerler çok meşgul görünüyorlarmış. Askerlerden biri uçurumun kenarındaki sarmaşıkları almak için uçurumun kenarında çalışırken dengesini kaybedip uçurumdan ufak bir kayanın üstüne yuvarlanmış.Tüm askerle yaralı askeri kurtarmak için el birliği etseler de yaralı askerin bulunduğu yere ulaşmaları mümkün değilmiş. Acı içinde kıvranan asker arkadaşlarının yardım etmesi için bağırıp duruyormuş. Tepegöz askerin içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak için mağarasından çıkmış .Askerlerin ulaşamadığı yaralı askerin yanında hemencecik ulaşmış. Tüm askerler Tepegözün yaralı askere zarar vereceğini düşünürken şaşkınlık içindeki yaralı askeri kucağına alan Tepegöz bir çırpıda yaralı askeri uçurumdan çıkarıp arkadaşlarının yanına sakince bırakmış. Bu hareketiyle askerler Tepegözün bir düşman yahut kötü bir canavar olmadığı anlamışlar. Yaralı arkadaşlarını tedavi eden askerler kendileri için gerekli sarmaşık ve ağaçları gemilerine yükleyip ordan uzaklaşmış. Adada keçi arkadaşlarıya tekrar yalnız kalan Tepegöz askerlerin aklında bir arkadaş olarak sonsuza dek yer edinmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/terzi-ve-ihtiyar", "text": "Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkanı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam, Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer diye söylenmiş. Zengin bir iş adamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba? diye düşünmeye başlamış. Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı iş adamı, terzinin yanına yaklaşıp, Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim deyince, Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş diye cevap vermiş terzi. Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş. Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun? diye soran yaşlı adam, Ben terziyim cevabını alınca Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı iş adamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkan önce kocaman bir moda evine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık ünlü iş adamı diye anılır olmuş. Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırmış. Yeni iş adamımız büyük işi kaçırmak istemiyormuş, ama velinimeti olan yaşlı adamı bırakmaya da gönlü razı olmamış. Hemen seyahatini iptal etmiş. İhtiyar ile birlikte oturmuş ambulansa, hastanede günlerce başında beklemiş. Uzun süre sonra açmış gözlerini ihtiyar. Hayati tehlikeyi atlatmış, başında eşi, oğlu ve terzi bekliyormuş. Göz göze gelince İhtiyar gülümsemiş. Terzi, sadece elbise değil, gönül yapmayı da biliyor demiş. samiyetle soyluyorum, cok hos bir hikaye."} {"url": "https://www.masaloku.net/tilki-ile-horoz", "text": " Sesiniz ne kadar güzel horoz kardeş. Tüyleriniz renk renk pırıl pırıl. İbiğiniz kralların tacı gibi başınızı süslüyor. Sanırım bu dünyada sizin kadar güzel bir hayvan yoktur. Sizin gibi yakışıklı bir arkadaşım olmasını çok isterdim. Benimle arkadaş olmaz mısınız? Tilkinin bu davranışlarından çok rahatsız olan, ondan kurtulmak isteyen horoz bir kurnazlık düşündü. Niçin olmayayım. Ben de sizin gibi kurnaz bir arkadaşım olsun isterim. Yalnız bir önerim olacak. Benim Karabaş adında çok samimi bir arkadaşım köpek var. Onu da aramıza alalım. Üç dost oluruz. O da çok azgın ve yırtıcı bir hayvandır. Bizi korur. Dilerseniz Karabaşı hemen çağıralım gelsin, der. Hayır bu işi yarına bırakalım. Bugün benim çok işim var, deyip gider. Gidiş o gidiş. Bir daha artık hiç gelmez. Bundan sonra da horoz rahat rahat ağaçta ötmesine devam eder."} {"url": "https://www.masaloku.net/tilki-ile-kartal", "text": "Günlerden bir gün, bir tilkiyle bir kartal, uzun bir zamandır birbirlerine komşuluk ediyorlarmış. Kartalın yuvası yüksek bir ağacın tepesinde; tilkininkiyse, ağacın dibindeymiş. Tilkinin uzaklarda olduğu bir gün, yavrularına yiyecek bir şey bulamayan kartal, aşağı süzülüp tilkinin yavrularından birini kapmış ve yuvasına götürmüş; yuvası yüksekte olduğu için, tilkinin intikam alamayacağını düşünüyormuş. Tam tilki yavrusunu parçalayıp kendi yavrularına paylaştırmak üzereyken, tilki inine geri dönmüş. Kartala, yavrusunu geri vermesi için, boşu boşuna yalvarmaya başlamış. Kartal hiç oralı olmayınca, ormanın yakınındaki bir sunağa giderek, kurban edilen bir keçinin yakıldığı ateşin içinden bir meşaleyi çekip almış; sonra da ağacın yanına dönüp, meşaleyle ateş yakmış. Alevler ve duman hızla yükselince, kendi yavruları için telaşlanan kartal, tilki yavrusunu, sağ salim anne tilkiye geri getirmiş. Zorba olanlar, zorbalık ettiklerinden daha fazla güvende değildirler."} {"url": "https://www.masaloku.net/tilki-ile-keci", "text": "Tilki, günün birinde, içinde su bulunan bir kuyuya düşmüş. Kuyunun içinde oraya buraya sıçramış; ama bir türlü yukarı çıkamamış. Ne yapacağım? Su içiyorum, demiş. Hem de buz gibi, demiş. Nasıl içebilirim bu sudan? diye sormuş. Ondan kolay ne var? demiş tilki. Hop de, aşağıya atla. Buradan nasıl çıkacağız? diye sormuş. Kolay, demiş tilki. Sen ön ayaklarını kuyunun duvarına dayayıp arka ayaklarının üzerine dikil. Ben, sırtına basarak kolayca dışarı çıkarım. Sonra da seni yukarı çekerim. Böylece ikimiz de kurtulmuş oluruz. Keçi, tilkinin dediğini yapmış. Tilki, onun omzuna basarak bir sıçrayışta kuyudan çıkmış. Hemen ormana doğru koşmaya başlamış. Sen aklını yitirmişsin ey keçi! Eğer bir gram aklın olsaydı, kuyuya atlamadan önce nasıl çıkacağını düşünürdün, demiş. Sonra da hızla oradan uzaklaşmış. Masaldan çıkarılacak ders; Akıllı insanlar sonunu düşünmeden, hiçbir işe kalkışmazlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/tilki-ile-kirpi", "text": "Benim karnım tok, sırtım pek ama yalnızlıktan sıkıldığım için geziyorum. Bak isimlerimiz de birbirine benziyor. Gel seninle arkadaş olalım da beraber avlanır, beraber eğleniriz. demiş. Haklısın demiş tilki, senin bir tek bilgin var, bense bilge biriyim. Senin şu bilgini öğrenelim bakalım; bir tek bilgiyle bu dünyada nasıl yaşıyorsun? demiş. Tamam, uzat ayağını da öpeyim. der. Tilki ayağını uzatınca kirpi, tilkinin ayağını ısırıp hemen toplanır içine. Tilki tek ayağının üstünde kalır fakat bir şey yapamaz. Kirpiyi ısırmaya kalkışınca da dikenleri ağzına batar. Senin bir tane bilgin benim tüm bilgilerimden etkiliymiş. der. Böylece tilki ve kirpi arkadaş olurlar. Sürekli beraber gezip, beraber avlanırlar. Tilki kardeş, seninle o kadar arkadaşlık, dostluk yaptık, gel de seninle böyle ayrılmayalım. Elini ayağını öpeyim, kurtar beni. Öleceksem de dost olarak öleyim. der. Kirpinin sözlerini duyan tilki, böbürlene böbürlene kirpinin yanına gidip ayağını öpmesi için uzatır. Kirpi hemen tilkinin ayağını ısırır. Tilki ne yapsa da ayağını kirpinin ağzından çıkaramaz. Sabaha kadar oracıkta kalırlar. Senin sayende onlarca tavuğum kurtuldu, üstelik bir de kürk sahibi oldum. Ben de seni özgür bırakıyorum. der. Böylece kirpi özgürlüğüne kavuşur, tilki de yaptığı ihanetinin bedelini çok pahalı bir şekilde canıyla öder. Bende sevgilime okudum,çok hoşuna gitti emeği geçenlere teşekkür ederim.. Ben de kızıma okudum masali beğendi. Teşekkürler. Ben de kızıma okudum masali beğendi. Teşekkürler."} {"url": "https://www.masaloku.net/tilki-ile-leylek", "text": "Tilki ile leylek ormanda birbirine komşu olmuşlar. Tilki, misafirperver davranıp, bir gün komşusu leyleği yemeğe davet etmiş. Lezzetli mi lezzetli bir kurbağa çorbası yapmış. Çorbanın kokusu ormanı büsbütün sarmış. Pişmiş etin kokusunu alan leylek sabırsızlıkla yemek saatini beklemeye başlamış.Kurnaz tilki, çorbayı derin olmayan düz bir kaba koymuş. Leylek, uzun gagasıyla ne yapmışsa bir türlü çorbayı içememiş ve tilkinin evinden aç olarak ayrılmış. Tilki: 'Yemeği az yemenize üzüldüm. Galiba yaptığım yemeği beğenmediniz.'demiş. Leylek: 'Olur mu, çok beğendim! Ellerinize sağlık, hepsi çok lezzetliydi.' demiş. Leylek de bir gün tilkiyi akşam yemeğine evine davet etmiş. Tilki, hiç daveti kaçırır mı? Davet vakti gelmiş, açlıktan karnı zil çalan tilki leyleğin evine gitmiş. Leylek, yaptığı yemekleri ağzı daracık olan kavanozlara koymuş. Uzun gagasıyla kavanozdaki yemekleri afiyetle yiyerek karnını bir güzel doyurmuş. Tilki de kavanozun etrafını yalamaktan başka bir şey yapamamış. Ümit ederim ki; bu yemek daveti için sizden özür dilememi beklemiyorsunuz, demiş. Masaldaki Öğüt: İnsanları aldatanlar, bir gün kurdukları tuzaklara kendileri de düşerler. Çok güzel bir masal elinize sağlık kızıma okudum hemen uyudu ertesi gün öğretmenine anlattı öğretmeni de çok beğendi kitaptan daha güzel."} {"url": "https://www.masaloku.net/tilki-ile-oduncu-masali", "text": "Ezop'tan masallarımıza Tilki ve Oduncu'nun masalıyla devam ediyoruz. Kısa ama çok anlamlı bir masal. Keyifle okumanız dileğiyle.. Bir sürek avında, tazılarını önüne katan avcılar bir tilkiyi kovalamaya başlamışlar. Tilki, ormanda odun toplayan bir oduncuya yaklaşmış. Ondan, kendisini saklamasını istemiş. Oduncu da ona kendi kulübesini göstermiş. Tilki kulübeye gidip bir köşeye saklanmış. Görmedim, demiş. Ama parmağıyla da kulübeyi göstermiş. Avcılar, oduncunun işaretini anlamamışlar. Oduncunun sözüne inanıp, parmağının gösterdiği yöne doğru giderek oradan uzaklaşmışlar. Teşekkür mü? Davranışların da sözlerin gibi güzel olsaydı, teşekkür ederdim. Hem de binlerce kere teşekkür eder öyle giderdim, demiş. Sonra da oradan hızla uzaklaşmış. Bu masalda verilen öğüt: Gerçek iyilik sadece sözle değil, davranışlarımızda da aynı tutarlılığın olmasıyla gerçekleşir."} {"url": "https://www.masaloku.net/tilki-ile-teke", "text": "Sıcak bir yaz gününde susayan bir tilki kuyunun yanına gelmiş, kuyunun etrafında dönerken ayağı kaymış, kuyuya düşmüş. Zavallı tilki ne yapmışsa kuyudan çıkmayı başaramamış. Sürüden ayrılan bir teke su içmek için kuyuya gelmiş, bir bakmış, kuyunun içinde bir tilki. Teke: Tilki kardeş kuyuda ne yapıyorsun? Bu su içiliyor mu? diye sormuş. Tilki hiç bozuntuya vermeden; Suyun berraklığından anlamıyor musun? Hem berrak hem de çok serin. Hiç durma, hemen gel kana kana suyunu iç! demiş. Teke tilkinin sözlerine kanmış, sıcak havadan bunalmış olsa gerek ki susuzluktan dili damağına yapışmış. Hemen kuyuya atlayıp kana kana su içmeye başlamış. Su içip doyduktan sonra aklına başına gelmiş, dönmüş tilkiye; Tilki kardeş! İyi ettin beni su içmeye davet ettin ama şimdi buradan nasıl çıkacağım? diye sormuş. Tilki: Tasalanma teke kardeş, kuyudan çıkmanın yolunu ben biliyorum. Ön iki ayağını duvara yasla, boynuzlarını da havaya dik, ben boynuzlarına basıp yukarı çıkarım, sonra da seni yukarı çekerim. demiş. Teke, tilkinin söylediklerine kanmış, tilkinin söylediklerini harfiyen uygulamış. hemen razı olmuş; Tilki keçinin üstüne basarak kendini kuyudan çıkarmayı başarmış, hiç arkasına bakmadan kuyudan uzaklaşmış. Teke, tilkinin arkasından bağırmış: Tilki kardeş! Seninle böyle mi anlaşma yapmıştık? Hani çıktığında beni de kuyudan çıkartacaktın, böyle söz vermedin mi? demiş. Tilki dönmüş: Ey akılsız teke! Birazcık akıl etseydin, kuyudan nasıl çıkacağını düşünmeden hiç iner miydin? demiş. Öğüt: Akıllı insanlar sonunu düşünmeden hiçbir işe girişmezler."} {"url": "https://www.masaloku.net/tilki-ve-yirtici-sahin-kusu", "text": "Bir zamanlar, uzak bir ülkede çok güzel bir orman varmış, içinden pınarlar akan yemyeşil bir yermiş. Bu güzel ormanda bir tilki ailesi ve yırtıcı şahin kuşu birbirleriyle yıllarca komuşuluk yapmışlar. Tilkinin yuvası ağaç kovuklarının arasındaymış, yırtıcı şahin kuşunun yuvasıda ağacın en yüksek tepesinde oldukça güvenli bir yerdeymiş. -Aman komşum, ne olur yavrularımı bana ver, ben yavrularım olmadan yaşayamam. diye ne kadar yalvarmışsa da şahin kuşu tilkinin o kadar yükseğe çıkamayacağını düşünüp yavrularını vermemiş. Tilki bakmış yalvarmakla olmuyor, hemen ormana koşmuş ne kadar kuru çöp varsa ağacın etrafına toplamış. Elindeki meşaleyi yakarak ağacı tutuşturmuş. Şahin kuşu bakmış ki, ateş ağacı sarıyor, hem kendisi hem de yavruları ateşte yanacaklar, hemen tilkiye yalvarmış; -Lütfen ateşi söndür, yavrularını hemen bırakıyorum. demiş. Tilki ateşi söndürmüş, yavrularını alıp çok uzaklara gitmiş. Zalim olan her zaman güçlü olmaz, gün gelir haklı olan güçlü olur."} {"url": "https://www.masaloku.net/titrek-tavsan", "text": "Ormanda her gün kurulmakta olan tavşanlar pazarı, havanın kararmasıyla birlikte, dağılıyordu. Sergisini toplayan tavşan pazar yerini terk edip gidiyordu. Vakit geç olup da pazar yerinde tavşan kalmayınca bir tavşan pazara gelirdi. Sırtında boş çuvalıyla ve bu boş çuval tezgah altlarında kalmış, kıyıya köşeye atılmış, satılmamış havuçlarla ve bazı yiyeceklerle dolacaktı. Daima gölgelerden, acaba bir gören olur mu korkusuyla, yorgun ve titrek adımlarla. İşte bu tavşan yoksul, yetim, garip bir tavşandı. Adı Titrek Tavşan'dı. O, böylesine bir düşkünlük içinde olmanın çıkar yol olmadığını biliyordu. Fakat çaresizdi. Bir yuvası vardı, bu yuvada iki de oda. Bu odalardan birinde çok sevdiği Pembe Tavşan ve iki yavrusuyla birlikte kalıyordu. Diğer odada ise havuç yetiştiriyordu. Artık ne kadar havuç yetiştirebilir bunu tahmin etmek zor olmasa gerek.Havuçlar olgunlaşınca Titrek Tavşan bunları satacak ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışacaktı. Bir gün Titrek Tavşan ormanın karşısındaki tepeye doğru yürüyüşe çıkmıştı.Tepenin gerisinde deniz görünüyordu. Sahil yakındaydı. Birden kumların üzerinde bir martı dikkatini çekti. Bu martı, kanadı kırık, yaralı bir martıydı. Uçamıyordu. Oldukça zor durumdaydı. Çünkü çevresi sekiz tane yengeç tarafından kuşatılmıştı. Kanadı kırık, yaralı martı, yengeçlerle amansız bir ölüm kalım savaşına girmişti. Kurtulmak için ileri atıldıkça önü bir yengeç tarafından kesiliyor ve yengeç korkunç kıskacıyla martıyı yakalamak istiyor, fakat martı, . canhıraş feryatlarla karşı koyuyor, gitgide tükenmekte olan gücüyle hayatını savunuyordu. Titrek Tavşan, bu durumu görmezden gelemezdi. Tüm cesaretini toplayıp martının yardımına koştu.Yengeçler daha ne olduğunun farkına varamadan, martıyı kucağına aldığı gibi, bir keklik gibi sekerek, onların aralarından sıyrıldı. Hızla koşarak olayı ilk gördüğü tepeye çıkan Titrek Tavşan, kucağındaki martının bayılmış olduğunu fark edince, onun iyi bir bakıcıya ihtiyacı olduğunu düşünerek, balıkçı Ziya Kaptan'ın yaşadığı deniz kıyısındaki kulübeye geldi. Martıyı Ziya Kaptan'a teslim eden Titrek Tavşan yuvasına geri döndü. Aradan bir ay geçti. Geçen zamanla birlikte havuçlar olgunlaşmıştı. Titrek Tavşan, havuçları pazarda sattı. Kendine, Pembe Tavşan'a ve yavrularına elbise aldı. Ne zamandır hep aynı elbiseleri giymekten bıkmıştı, rengi solmuş, yamalı elbiseleri...Yoksulluk ömür boyu mu sürecekti? Hep böyle yoksul mu kalacaklardı? Yoksulluğun bir çaresi yok muydu? Eğer varsa bu çare neydi? Hani Titrek Tavşan yuvasının bir odasında havuç yetiştiriyordu ya şimdi o odada havuç kalmamıştı. Çünkü, havuçlar satılmıştı. Titrek Tavşan, buradaki toprağı şöyle bir alt-üst etti. Havuç tohumu attı. Suladı. Artık iş zamana kalmıştı. Nasılsa zaman geçecekti.Elbet bir gün gelir bu havuçlar da olgunlaşırdı. Titrek Tavşan bir sabah havuç yetiştirdiği odaya girince hayretler içinde kaldı. Gördüklerine inanamıyordu. Toprağın üstündeki olgun havuç yaprağıydı. Ama nasıl olurdu daha tohum atalı on gün bile olmamıştı. Bu kadar kısa sürede havuç yetişmesi olanaksızdı. Yaprak olgunlaşmıştı tamam da bakalım toprağın içinde havuç var mıydı? Orayı eşeledi, burayı eşeledi.Aldı havucun birini dişledi, aldı bir başka havucu daha dişledi, tuttu bu iki havucu yedi, bitirdi. Enfesti havuçlar, tatlıydı. Titrek Tavşan bu havuçları da pazarda sattı. Memnundu yuvasına dönerken, çünkü iyi kazanmıştı. Daha sonraki günler de birbirinin tıpatıp benzeri şekilde geçti. Titrek Tavşan havuçları pazarda satıyor, ertesi gün yine oda havuç dolu oluyordu. halde toprakta havuç bitiyordu ve bu havuçlar bir gecede olgunlaşıyordu? Bu soruların bir açıklaması olmalıydı . ve ne oluyorsa gece oluyordu. Demek ki, geceleri bir şeyler dönüyordu havuç yetiştirdiği odada. Titrek Tavşan hemen kararını verdi. O gece odada sabaha kadar bekleyecek ve ne olup bittiğini anlayacaktı. Akşam yemeğini yedikten sonra, havuç yetiştirdiği odaya geçti. Kapıyı kapadı. Kapının yan tarafına koyduğu sandığın içine girdi. Sandığın tahtaları arasındaki deliklerden, odanın her tarafı rahatça görünüyordu. Titrek Tavşan dikkatini tam karşıdaki pencereye verdi. Yerden oldukça yüksekte olan bu küçük pencere odanın havalandırılması için kullanılıyordu. Vakit gece yarısı olmuştu. Aniden dışarıdan kanat sesleri duyuldu. Bir martı pencereden odaya girdi.Ayaklarının arasında küçük bir torba vardı. Martı, bu torbadaki havuç tohumlarını toprağa serpiştirdi.İşini . bitirdikten sonra pencereden uçup, gitti. Zamana karşı şartlandırılmış tohumları toprak hemen kabul edecek ve her geçecek bir saatte bu tohumlar on gün geçirmiş olacaktı. Titrek Tavşan vefakar martıyı hemen tanıdı. Bu martı, birkaç ay önce, yengeçlerin parçalamak istedikleri kanadı kırık, yaralı martıydı. Demek ki, Ziya Kaptan yaralı martıyı iyileştirmiş ve . kurtarıcısının kim olduğunu söylemişti. Martının Titrek Tavşan'a can borcu vardı ve bu borcunu cana can katarak ödüyordu. Bazı günler kamyonetin peşi sıra bir martıyı uçarken görüyordu ve yavaşlıyordu. Az sonra kamyonetle martı bir hizaya geliyor ve . martı ile Titrek Tavşan selamlaşıyordu. Daha sonra martı hızını arttırıyor ve ileri doğru uçup gidiyordu. Titrek Tavşan ile martı böyle uzaktan uzağa bir birlikteliği uzun süre sürdürdüler. Fakat bir kez olsun bir araya gelip konuşamadılar. Bunun nedenini biz bilemeyiz. Belki de böylesi daha iyi oluyordu. Onlar gönüllerince mutluydular, huzur doluydular. . Onların mutluluğunu engellemek bize yakışık almaz."} {"url": "https://www.masaloku.net/tuccar-ile-papagan", "text": "Ne istersin? Her biri ayrı ayrı istekte bulundu. Bu cömert ve iyi kalpli tüccar onların isteklerini not aldı. Papağan, Oradaki papağanları görünce, halimi onlara anlat. Papağanımın size selamı var. Sizi özlediğini ve kurtuluşu için çare bulmanız konusunda yardımcı olmanızı istiyor dersin dedi. Sözlerine devam ederek. Ben gurbet ellerde özlemle ve ayrı düşmenin ıstırabıyla çırpınırken, sizlerin yeşil ormanların güzel ağaçlarının dallarında dolaşarak keyfetmeniz reva mıdır? Dostların vefası böyle mi olur? Sizler boylu poslu güzel eşlerinizle zevk sefa içerisindesiniz. Ben ise burada mahpusum. Yüreğim kan ağlar. Hiç olmazsa, sabahın seherinde şu garibi de hatırlayın. Dostların dostu hatırlaması mutluluktur. Başka bir şey istemiyorum dedi. Tüccar, papağanın selamını ve mesajını oradaki dostlarına götürmeyi de kabul ederek kervanını hazırlayarak, yola koyuldu. Günlerce yol aldıktan sonra, Hindistan'ın öbür ucuna vardı. Ağaçların üzerinde papağanları görünce, atını durdurarak onlara seslendi. Evde kafeste beslediği papağanın selamını bildirdi. Söylemesini istediği sözleri, bir bir aktardı. Tüccar sözlerini bitirir bitirmez, oradaki papağanlardan biri birkaç kere titredi. Nefesi kesilerek düşüp öldü. Bu durumu görünce söylediğine de söyleyeceğine de pişman oldu. Kendi kendine, Bir canlının ölümüne sebep olarak günaha girdim. Galiba bu papağan, benim papağanın ya bir yakını ya da çok candan seveniydi diye düşündü. Hindistan'daki alışverişini bitirerek memleketine döndü. Herkesin istediklerini birer birer teslim etti. Papağan, tüccarın hediyeleri dağıtmasını kafesinden izliyordu. Papağan bu sözleri duyunca olanları daha çok merak etti. Sevgili kuşunun ısrarlarına dayanamayan tüccar, olanları başından sonuna bir bir anlattı. Söylediğin yere gittim. Dostlarına selamını ve söylediklerini aktarınca içlerinden biri, senin gönderdiğin haberin üzüntüsüne dayanamamış olacak ki düşüp öldü. Bu durumu görünce çok pişman oldum. Ne gelir ki elden? Bir kez söylemiş bulundum dedi. Tüccarın bu anlattıklarını dinleyen kafesteki papağan da, önce titredi, sonra kaskatı kesildi. Tacir kendi güzel papağanının da aynı şekilde düşüp öldüğünü görünce, aklı başından gitti. Ağlayıp sızlanmaya, ah vah edip dövünmeye başladı. Başındaki külahını yere atarak, Ey güzeller güzeli papağanım. Hoş sesli kuşum, yoldaşım,sırdaşım. Ne oldu sana? Neden bu hale geldin? diye feryat etti, ağıtlar yaktı. Ölü papağanı üzüntüyle kafesin içinden çıkınca, papağan birden canlanıp uçtu. Yüksek bir dala kondu. Tacir kuşun bu durumuna şaşırdı kaldı. Başını kaldırıp, Ey güzel papağanım! Ben bu işten bir şey anlamadım. Sen bu hileyi nereden öğrendin? Böyle canımızı yaktın dedi. Papağan konduğu yerden cevap verdi: Sevgili efendim! Hindistan'daki o kuş, yaptığı hareketle bana yol gösterdi. Selamımı alınca düşüp ölmüş gibi yapması, bana öğüttü. Söz söylemeyi,neşelenmeyi bırak. Çünkü sen, güzel sözler söylediğin için o kafesin içerisine hapsedildin. Kurtulmak için kendini ölü gibi göster. Esirlikten kurtul demek istedi. tüccarın hayata bakışını değiştirecek çok hoş bir de öğüt verdi."} {"url": "https://www.masaloku.net/tuccar-olan-coban", "text": "Deniz kıyısına yakın meralarda sürüsünü otlatan bir çoban, bir gün bir kayanın üzerine oturup kendisini rüzgarın serinliğine bıraktı. Güzel bir yaz günüydü, okyanus sessiz sakin çarşaf gibi uzanıyordu. Böylece oturmuş, denizdeki yelkenlileri seyrederken; Eğer benimde bir yelkenlim olsaydı, uzaklardaki yabancı ülkelere giderdim ve mesut olurdum diye düşündü. Bu arzusu o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki, bir gün bütün sürüsünü sattı ve küçük bir gemi satın aldı. Denize açıldı. Ne yazık ki , seyahatinin ikinci gününde bir fırtına çıktı ve çoban gemisindeki bütün malı denize atmak zorunda kaldı. Fakat bu da yetmedi, dalgalar gemiyi kayalıklara sürükleyip parçaladılar. Çoban hayatını çok zor kurtardı. Ve bu olaydan sonra sürüsünü güderek kazandığı para ona çok tatlı gelmeye başladı. Zaman geçti. Çoban iyi çalışması sayesinde tekrar eski servetini kazandı. Yine deniz kıyısındaki kayanın üzerinde oturmuş hayaller kuruyordu. Bu sefer tüccar olmaya karar verdi. Bu sırada denizin dalgaları sanki onu kandırmak istermiş gibi ayaklarının üzerinde kıvrılıyordu. Bunun farkına varan çoban aptal deniz diye haykırdı. Seninle ikinci defa iş yapacağımı mı sanıyorsun? Kendine yeni kurbanlar arıyorsun değil mi ? Çoban yerinden kalkıp, sürüsünün yanına gitti. Bir daha bilmediği işlere girmedi."} {"url": "https://www.masaloku.net/uc-guvercin-hikayesi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar ormanın derinliklerinde küçük bir kulübede yaşlı bir nine yaşarmış. Bu nineciğin kimi kimsesi yokmuş. Bütün yaz kulübesinin bahçesinde oturur, ağaçları çiçekleri oradan oraya uçuşan kuşları seyredermiş. Açık havada olmak çok hoşuna gidermiş. Kış aylarını ise evinde geçirmek biraz canını sıkarmış. Ağaçları çok sevdiği için, kış gelince odasına bir çam ağacı getirirmiş. Ağacın en alt dalına bir güvercin yuvası asar, kırmızı porselenden yapılmış üç güvercini de içine yerleştirirmiş. İşte o yıl da kış gelince yaşlı nine çam ağacını hazırlamış. En alt dala hayattaki en büyük hazinesi olan güvercin yuvasını asmış ve kuşlarını yerleştirmiş. Gece onları daha iyi görebilmek için de üzerlerine bir mum koymuş. Ama çok kötü bir şey olmuş! Gece yarısı mum, güvercin yuvasının üzerine düşmüş ve güvercinler sıcaklığın etkisiyle parça parça oluvermişler. Nine çok üzülmüş. Bütün gece ağlamış. Güvercinlerinin neden kendini bırakıp gittiklerini, güvercinsiz bir çam ağacının artık çok neşesiz olacağını düşünerek hayata küsmüş. Ertesi akşam titreyen elleriyle ağacın üzerindeki minik mumları yakarken göz yaşlarını tutamıyormuş. Minik mumlardan biri yaşlı ninenin durumuna pek acımış. Mum yandıkça gözyaşı gibi süzülen damlalardan biri güvercin yuvasının üzerine düşmüş. Soğuyup kalınlaştığında mum damlası aslından ayırt edilemeyen bir güvercin olmuş. İkinci damla da tam yuvanın yanına düşmüş. Soğuduğunda o da bir güvercin şekline girmiş."} {"url": "https://www.masaloku.net/uc-kucuk-sincap", "text": "Sevgili çocuklar, sizlere Dünya Klasik Masalları arasında kabul edilen Üç Küçük Sincap Masalını anlatacağım. Keyifle okumanızı diliyorum.. Sevgili yavrularım, hepiniz büyüdünüz artık doğu büyüdüğünü bu evden ayrılma vaktiniz geldi. Doğa hayatının içinde kendi yaşamınızı sürdürmeniz gerekiyor. Sizlere bir tavsiyem olacak; bunu sakın unutmamanızı, her zaman bunu hatırlayarak yaşamınızı sürdürmenizi diliyorum; Ama sakın bunu unutmayın; Ne iş yaparsanız yapın, her zaman en iyisini yapın. demiş. Heyy! Buraya bakın, ben evimi bitirdim! Sevgili kardeşim, Bu yaptığın ev hiç güvenlikli değil. En küçük fırtınada ya da kurt saldırısında bu yaptığın evde korunamazsın. demiş. En küçük sincap, annesinin öğüdünü dikkate almadığı gibi abisinin sözlerini de dikkate almamış. Bana bir şey olmaz merak etmeyin, demiş. Sıra gelmiş ortanca sincaba, o da evini keresteden yapmaya karar vermiş. Bulduğu dal parçacıklarını biriktirerek ahşaptan küçük bir ev yapmış. Küçük kardeşininkinden daha sağlam olmuş ama onun evine de çok güvenli bir ev denilemezmiş. Ortanca sincap evini bitirdikten sonra abisini çağırmış, abisi yanına gelmiş. Sevgili kardeşim, Evin güzel ama hiç de güvenlikli görünmüyor. Bir kurt saldırısında evin yıkılabilir. demiş. Benim yaptığım eve hiçbir şey olmaz. Hepsini ceviz ve meşe ağacından yaptırdım. Siz kendinize bakın. demiş. En büyük sincap, karar sizin. Annemiz hepimizi uyarmıştı, ne yaparsanız yapın, en iyisini yapın diye.. En küçük sincap ile ortanca sincap, evlerini kısa sürede bitirmişler, keyiflerine de diyecek yokmuş. En büyük sincap ise hala evini yapmaya devam ediyormuş. Çünkü o evini sert kayalardan yapıyormuş. İki küçük sincap, ağabeylerinin yanına gelerek; Aman ağabey, senin yaptığın düpedüz korkaklık! Alt tarafı bir ev yapacaksın! Bu kadar zahmete ne gerek var? diye söylenmişler. En büyük sincap, kardeşlerinin bu sözlerine aldırmadan evini yapmaya devam etmiş. 1 haftanın sonunda sert kayalardan yaptığı evini anca bitirebilmiş. Gel zaman, git zaman, bir gün aç bir kurt sincapların yaşadığı bölgeye gelmiş. Samandan yapılan kulübeyi görünce hemen içinde birinin yaşadığını anlamış. Küçük sincap da kulübesinde uyuyormuş. Birden bire kurdun hırıltılarını duyup uyanmış. -Heyy sincap! Kapıyı aç! Kapıyı açmazsan pençelerimle saman balyalarını parçaladığım gibi seni de parçalarım demiş. Benim evim çok sağlam, hiçbir şey yapamazsın. demiş. Kurt, saman balyalarına pençesini vurduğu gibi balyaları dağıtmaya başlamış, küçük sincap, can havliyle kendini dışarı atmış, doğruca ortanca kardeşinin kulübesine koşmuş. Ortanca sincap, kapıyı açtığı gibi küçük sincabın kulübesine almış. Kapıyı hemen kapat kardeşim, kurt buraya gelebilir. demiş. Korkma, burası çok güvenli, kurt buraya gelemez. demiş. Küçük sincabın izini takip eden kurt, ortanca sincabın yaptığı kulübeye gelmiş. Heyy! açın kapıyı! Yoksa içeri gelirim, hepinizi pençelerimle parçalarım. demiş. -Korkma kardeşim, hiçbir şey yapamaz. demiş. Kurt, öfkelenmiş, pençeleriyle tahtaları sökmeye başlamış. İki sincap, aç kurdun elinden canlarını zor kurtararak, en büyük sincabın evine sığınmışlar. En büyük sincap, küçük kardeşlerine kapıyı açarak onları içeriye almış. Küçük sincaplar korkudan tir tir titriyorlarmış. Ya kurt buraya da gelse, diye korkuyorlarmış. -Korkmayın kardeşlerim, burası çok güvenli. Kurt buraya gelse de bize bir şey yapamaz. demiş. Aç kurt, en büyük sincabın kapısına dayanmış, kapıyı çalmış ama kimse kapıyı ona açmamış. Hırlamış, bağırmış çağırmış ama sincaplar hiç oralı olmamış. Hain kurt, git buradan! Ne yaparsan yap, sen bu eve giremezsin, çünkü bu ev çok güvenlikli. demiş. Kurt ne kadar uğraşmışsa da, en büyük sincabın sert kayalardan yaptığı evi yıkamamış. Aç kurt, eve girmek için başka çareler aramaya başlamış, evin üzerindeki bacayı görmüş, bacadan içeri girmeyi denemiş. Kurdun çatıda olduğunu anlayan en büyük sincap, kurdun bacadan girebileceğini anlamış. Derhal hemen bacanın altındaki şömineyi yakmaya karar vermiş. Kurt bacadan inerken, aşağıdan gelen duman boğazına kaçmış. Boğazına duman kaçan kurt, can havliyle kendini dışarı atmış ve ormanın derinliklerine doğru koşmaya başlamış. Aç kurdun saldırısından kurtulan küçük sincaplar, sevinçle birbirlerine sarılmışlar. Bir süre sonra üç küçük sincap, ormanda anneleriyle karşılaşmışlar. Başlarından geçen olayı annelerine anlatmışlar. En küçük sincap ve ortanca sincap annelerine sarılıp özür dilemişler. Anneciğim, özür dileriz. Senin sözünü dinlemedik, az kaldı canımızdan oluyorduk. Şu kısacık zamanda çok şey öğrendik, çok haklıymışsın. Ne yaparsak yapalım, en iyisini yapmalıyız. demişler.Annesinin yanına giden en küçük sincap haklıymışsın anneciğim bu dünyada ne yapıyorsak en iyisini yapmalıymışız. demişler. Annelerine söz veren küçük sincaplar, bir daha hiç tembellik yapmamışlar. Ağabeyleri gibi yaptıkları her şeyi özenle yaparak, en iyisini yapmaya başlamışlar. Küçük sincaplar O günden sonra hiç tembellik yapmamışlar. Çalışkan davranıp, ormanda mutlu ve güvenli bir yaşam sürdürmüşler.. Gökten üç elma düşmüş; biri sincap ailesine, biri bu masalı okuyanın başına, biri de bu masaldan ders çıkaranın başına.."} {"url": "https://www.masaloku.net/uc-zipzipin-oykusu", "text": "Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş. Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış. En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır. Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş. Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler."} {"url": "https://www.masaloku.net/ucan-balonlar-hikayesi", "text": "Çocuk hikayelerinin önemli yazarı Cüney Suavi'den çocuklar için okunası güzel bir hikaye.. Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca, kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6-7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu. Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı. Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kağıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı. Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında ,adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü ipleçekerek randevü yerine gitti. küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler,çocuğu tanımıyordu. Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum, dedi."} {"url": "https://www.masaloku.net/uyku-cucesi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş, Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kuzular meler iken, horozlar öter iken. Masal ülkesinde, uykuların en derin yerinde bir uyku cücesi varmış. Uykular ülkesindeki evinde sabah akşam uyuklarmış. Dünya üzerindeki çocuklardan biri uyumak istemediğinde uyku cücesinin kulakları çın çın çınlar, gözleri fal taşı gibi açılır, yerinden fırlayıp o çocuğun bulunduğu eve gidermiş. Çocuğun odasına girdiğinde, elindeki değneği çocuğun gözlerine doğru uzatır, kirpiklerine bir iki kere vururmuş. Böylece uyumayan çocuk,horul horul uyurmuş. Günlerden bir gün Barış adlı bir çocuk televizyonun karşısında biraz fazla kalmış, böyle olunca da uyku saatini kaçırmış. Bu sırada uykular ülkesindeki uyumakta olan uyku cücesinin kulakları çınlamaya, gözleri fal taşı gibi açılmaya başlamış. Hoplamış, zıplamış bir adımda Barış'ın odasına gelmiş. Elindeki uyku değneğini çocuğun gözlerine doğru uzatıp, kirpiklerine bir iki kere vurmuş. Barış gözlerini daha çok açıp uyku cücesine bakmış. Uyku cücesi elindeki değneği tekrar ona doğru uzatmış, Barış değneği eliyle şöyle bir tutmuş ve gülmeye başlamış. Uyku cücesinin başına daha önce hiç böyle bir şey gelmemiş, o yüzden şaşırmış, afallamış değneğini Barış'ın elinden almak için çekmiş. Barış kıkır kıkır gülmeye başlamış. O kadar çok gülüyormuş ki, uyku cücesi telaşlanmış. Çünkü biraz sonra Barış'ın annesi odanın kapısını açmış. Uyku cücesi kendini yatağın altına atıp, saklanmış. Günün birinde çocukların dışında biri uyku cücesini görürse, bir daha uykular ülkesinden çıkamazmış. Annesi Barış'ı yanaklarından öpmüş ve uyuması için ona bir masal anlatmış bu arada bizim uyku cücesi, annenin anlattığı masaldan çok etkilenip, yatağın altında uyuyakalmış. Bir saat kadar sonra Barış yatağından aşağı inmiş, uyku cücesinin kulağının dibine yaklaşıp Aaaaaaaaa diye bağırmış. Uyku cücesi aniden uyanınca kafasını yatağa çarpmış sonra da Barış'ın ağzını kapatmış. Barış ağzı kapalı olduğu halde gülmeye devam etmiş, o kadar çok gülüyormuş ki, Uyku cücesi Barış'ın annesi odaya tekrar gelir diye telaşa kapılmış. Hayatında ilk defa bir çocuğu uyutmayı başaramıyormuş. Barış'ın karşısına çıkıp, eliyle sus işareti yapmış, Barış susmuş, ondan sonra takla atmaya başlamış, Barış merakla onu izliyormuş, uyku cücesi birden bire Barış'ın yanına hoplayıp, göz kapaklarını elleriyle çekiştirmeye başlamış, Barış gözlerini açmaya çalışıyor, uyku cücesi kapatmaya çalışıyormuş. Birkaç dakika sonra uyku cücesi Barış'ın göz kapaklarını bırakmış. Sen neden uyumuyorsun çocuk? diye sormuş ona. Çocuk biraz da ağlamaklı gözlerle ona bakmış :Sen kimsin ? Demiş. Uyku cücesi,: Ben uyku cücesiyim, uyuyamayan çocuklara masal anlatır, değneğimle göz kapaklarında dolaşır, onları uyuturum demiş. Barış tekrar kıkır kıkır gülmeye başlamış. İyi ama ben bütün gün uyudum zaten, o yüzden uyuyamıyorum demiş. Sahiden de Barış o gün okuldan geldikten sonra biraz yatmış ama 6 saattir uyuyormuş zaten, uyku saati biraz karıştığı içinde şimdi uyuyamıyormuş işte.... Uyku cücesi ona uyku saatlerine dikkat etmenin ne kadar önemli olduğunu anlatmış bütün gece. Çocukların günde en az 12 saat uyumaları gerektiğini, uyku düzenlerini bozduklarında işlerin karışacağını anlatmış. Barış ile birlikte gün ışıyana kadar konuşmuşlar. En sonunda Barış sabaha karşı uyuyakalmış. O gece Barıştan başka hiçbir çocuk uykusuz kalmamış, uyku cücesini bu yüzden çağıran olmamış. Benim bebeğim, Sezgin Barış'ım da bu masalı duyunca uyudu. Ben de telefon ile Antalya'daki uykusuzluk çeken arkadaşıma okudum lakin gözleri hala fal taşı gibi ve daha çok masal anlatmamı bekliyor.Birde masal öksürük krizine girmesine sebep oldu şimdi 112 yi arıyacağım."} {"url": "https://www.masaloku.net/uyumak-istemeyen-zurafa", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zürafa varmış. Boyu o kadar uzun, o kadar uzunmuş ki, karnı acıktığı zaman ağaçların en yüksek dallarındaki yaprakları rahatlıkla yiyebiliyormuş. Bir gün yine karnı acıkmış. Önüne ilk çıkan ağacın yapraklarını şapur şupur yemeye başlamış... Ama birden, incecik kızgın bir ses duymuş. Heey,dur bakalım canavar! Evimin bahçesini neden yoluyorsun? Zürafa bakmış, minicik bir kuş. Ben canavar değilim ki! demiş kuşa.Yavru bir zürafayım. Hem sonra evinin bahçesini yolduğumda yok. Yalnızca karnımı doyuruyorum. Ama yediğin bütün yapraklar benim evimin bahçesi... Neredeyse yuvamı da kocaman ağzına alıp yutacaktın, demiş kuş. Zürafa çok üzülmüş. Burada yuvan olduğunu bilmiyordum. Öyleyse ben de başka bir ağacın yapraklarını yerim. Ama ya başka ağaçta da, başka bir kuşun yuvası varsa?.. Kuş ona yardım etmeyi önermiş. İstersen ben önden uçup bakayım. Eğer yaprakların arasında gizlenmiş bir yuva varsa sana haber veririm. Böylece kuş ve zürafa arkadaş olmuşlar. Kuş ona dallarında yuva olmayan ağaçların yerini göstermiş zürafa bol bol yaprak yemiş, karnını doyurmuş. Eğer yediği yaprakların üzerinde tırtıl varsa, o zaman zürafa kuşa haber veriyormuş. Kuş da tırtılı yiyormuş. Çünkü kuşlar tırtıla ve solucana bayılırlarmış. Dikkat etsene koca ayaklı canavar! Neredeyse üzerime basacaktın! Zürafa eğilip sesin geldiği yöne bakmış. Birde ne görsün? Küçücük bir tavşan yavrusu! Zürafanın gözü hep ağaçlarda olduğu için, yerdeki tavşanı görememiş. Özür dilerim tavşan kardeş demiş. Kuş kardeşle ağaçlarda karnımızı doyuruyorduk, önüme bakmamışım. Tavşan meraklanmış. Benim boyum çok kısa. Büyüyüp kocaman bir tavşan olduğum zaman bile boyum bir ağacın boyuna ulaşamayacak. Oysa hep merak ederim, acaba dünya ağaçların tepesinden nasıl görünür diye, demiş. Zürafa, Bundan kolay ne var? Ben başımı eğeyim, sen tırmanıp boynuma tutun. Böylece ağaçların tepesinden çevreyi seyredebilirsin, demiş. Tavşan çok sevinmiş ve hemen zürafanın boynuna tutunmuş. Bu işe kuş da çok sevinmiş. İlk defa gökyüzüne tırmanan bir tavşan görüyormuş çünkü. Böylece zürafa, kuş ve tavşan arkadaş olmuşlar. Akşam olup güneş batana kadar oynamışlar. Güneşin onlara el salladığını önce kuş görmüş. Akşam oluyor, artık eve dönmeliyiz, demiş arkadaşlarına. Zürafa hemen atılmış. Aman boşverin! Daha gece olama kadar çok zaman var. Ben zaten uyumayı hiç sevmem. Bu gece uyumasak da hep oynasak ne olur sanki? Tavşan bu fikirden çok hoşlanmış. Evet evet, ben de uyumayı hiç sevmem. Bu gece eve çok geç gidelim. Burada kalıp oyun oynayalım. Yalnız kuş telaşlanıyormuş eve gecikeceği için. Ama sonunda o da razı olmuş. Oyuna dalmışlar. Oynamışlar, oynamışlar, o kadar çok oynamışlar ki, güneş gökyüzünde çoktan kaybolmuş, hava iyice kararmış. Ama benim çok uykum geldi, diye sızlanmış kuş. Ben artık eve gidiyorum! Sonra PIRRR! diye kanatlanıp evine uçuvermiş. Ben de uyumak istiyorum! demiş tavşan. Hoşçakal zürafa kardeş, yarın görüşürüz. Sonra uzun arka bacaklarıyla o kadar hızlı koşmuş ki, bir anda ortadan kaybolmuş. Zürafa hiç aldırmamış. O uyumak istemiyormuş. Oyun oynamak, uyumaktan daha güzelmiş. Ama sağına bakmış, soluna bakmış, çevrede oyun oynayabileceği kimseyi görememiş. Herkes çoktan uyumuş. Her yer karanlık olmuş. Ağaçlar, çiçekler, taşlar bile görünmüyormuş. Bir süre sonra zürafanın canı sıkılmış. Uykusu da gelmiş. Ağzını kocaman kocaman açıp esnemeye başlamış. Sıcacık yatağında olmayı istemiş, ama o ne bir kuş gibi uçabilir, ne de tavşan gibi kızlı koşabilirmiş. Uzun boyu ile karanlıkta ağaçlara çarpmamak için çok yavaş yürümek zorundaymış. Yürümüş... Yürümüş! Gitmiş... Gitmiş! Ama bir türlü evine ulaşamamış... Zürafanın o kadar uykusu gelmiş ki, hemen oracıkta ıslak otların üzerine uzanıvermiş. Mışıl mışıl uyumuş. Sabah olunca, güneşin pırıl pırıl ışıklarıyla uyanmış. Uyanmış ama, bir türlü yerinden kıpırdayamamış. Her yanı ağrıyormuş. Bütün gece soğukta uyuduğu için üşütüp hasta olmuş. O günden sonra zürafa günlerce hasta yatmış. İyileşene kadar oyun oynamaya hiç çıkamamış. Arkadaşları kuş ile tavşan neşe içinde oynarlarken, o, evinde iyileşmeyi bekliyormuş. Tabii sonunda iyileşmiş ve arkadaşlarına katılmış. Ama artık havanın kararmaya başladığını, güneşin onlara el salladığını önce zürafa görüyor, Haydi arkadaşlar, artık eve dönme saati geldi, diyormuş. Hem zürafa artık uyumayı çok seviyormuş. Yumuşacık ve sıcacık yatağını da çok seviyormuş. Uyumak o kadar güzelmiş ki! Gökten üç elma düşmüş; biri masalı yazanın başına, biri okuyanın başına, biri de bu masalı dinleyenin başına.."} {"url": "https://www.masaloku.net/uyuyan-guzel", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanlarda, ülkelerin birinde bir Kral ile Kraliçe yaşarmış. Kralın bir çocuğu olmuş. Yeni doğan çocuğunun şerefine tüm halka ziyafet vermiş. Ziyafetten sonra Kral çevresindeki insanlara baba olmanın kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatmış, zira yıllar yılı karısıyla birlikte hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonra bebeğin altını değiştirmeyi yeni öğrendiği sıralarda başına gelenleri anlatırken konukların hepsini güldürmüş. Derken konukların bebek Prenses'e hediyelerini verme zamanı gelmiş. Herkes hediyelerini verdikten sonra sıra on iki periye gelmiş. Benim Prenses'e hediyem Mutluluk, demiş birinci peri. Konuklar sevinçle alkışlamışlar, Kral'ın ağzı kulaklarına varmış. Benim hediyem Güzellik, demiş ikinci peri. Böylece on bir peri hediyelerini tek tek vermişler. On ikinci peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, bir gök gürültüsüyle sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye yaşlı bir kadın girmiş ayaklarını sürüye sürüye. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış. On üçüncü peri! diye bağırmışlar hep bir ağızdan. On üçüncü peri korkunç sesiyle; Bana davetiye yok mu Kral? demiş kapı ağzından. Sana davetiye yollamayı unutmuş olmalılar, demiş Kral kem küm ederek. Hizmetkarlar! Sofrada hemen bir yer daha açın! Çabuk! Aslında Kral onu bile bile davet etmemiş, çünkü sarayda periler için sadece on iki altın tabak varmış. O da düşünmüş taşınmış, çareyi birini davet etmemekte bulmuş. On üçüncü peri minik Prenses'in kundağının yanına gitmiş. Bebek agu deyip minik elini ona doğru uzatmış. Derken peri birden, Benim de prensese hediyem, on beşinci yaş gününde parmağına iğne batar batmaz ölmesi, demiş iğrenç bir kahkaha atarak. Yine bir gök gürültüsüyle, kötü peri kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye. Sonra Kraliçe ağlamaya başlamış. On ikinci peri öne atılmış. Ben hediyemi vermedim daha, demiş yumuşak bir sesle. Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, Prenses'in parmağına iğne battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman. Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral'la Kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğne varsa, daha Prenses bebekken yok edilmiş. Prenses uzun yıllar güvendeymiş. Fakat tam da on beşinci yaşına bastığı gün Prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiveni çıkınca üzerinde altın bir anahtar bulunan bir kapıya varmış. Kapıyı açınca, içerideki küçük odada tekerlekli bir şeyi çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. Ne yapıyorsunuz öyle? diye sormuş prenses. Yaşlı kadın gülümsemiş. İplik eğiriyorum! demiş. Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene, hadi. İğneyi Prenses'e doğru uzatmış. O anda olanlar olmuş. İğnenin sivri ucu Prenses 'in parmağına batmış, Prenses hemen yere yığılıp kalmış. Dışarıda, avluda tavuklar gıdaklamayı kesmiş. Prenses'in köpeği, aşçının kedisini kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral'ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar yanmaz olmuş. Tüm saray uykuya dalmış. Yıllar yavaş yavaş akıp geçmiş. Saray unutulmuş. Ama olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir Prens o civardan geçiyormuş. Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları gülerek bu büyülenmiş sarayla içindeki uyuyan güzel hakkında duydukları bir hikayeyi aktarmışlar ona. 'Ya doğruysa,' diye düşünmüş prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş. Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış ve hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını ve yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan Prens gördüklerine inanamamış. Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvanlar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına. Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. İçeri girmiş, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens, merdivenlerin bittiği yerde, tepede altına benzer bir şeyin parladığını görür gibi olmuş. Merdivenleri çıkmış ve kendini Prenses 'in önünde bulmuş. Uyuyan Güzel, demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip alnından öpmüş. Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağında ocak tekrar yanmaya başlamış. Çalışma odasında Kral elinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış. Kulenin en üst katındaki odada Prenses karşısında Prensi görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. Benimle evlenir misin? diye sormuş Prens fısıltıyla. Evet! demiş Prenses ve Prensi öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler ve ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/vadideki-nine", "text": "Ve masallar diyarında bir masal başlar.. Padişahın ülkesinde bir telaş var; Padişah kızının bu geceki masalı hazır mıdır? Aynacık nerede? Hadi acele edin. Uyku krallığı bizden önce davranırsa gücümüzü yitiririz. Adı belki de hiç duyulmamış ülkenin birinde, bir delikanlı annesiyle beraber yaşarmış. Küçük bir dağ köyünde, minicik evlerinde güzel günler ve güzel geceler geçirirlermiş. Sofralarından bereket, yüzlerinden tebessüm hiç eksik olmazmış. Babalarını çok çok eskiden, delikanlı henüz bir bebekken kaybetmişler. İşte o zaman anne-oğul yalnız kalmışlar. Üzülmüşler, ağlamışlar; fakat yapabilecekleri bir şey yokmuş. Küçük bir bahçeleri varmış minik evlerinin önünde. Onu ekip-dikerle, onun sayesinde karınlarını doyururlarmış. Ne az diye yakınırlarmış, ne de daha çok olsun diye aranırlarmış. Aradan yıllar geçmiş. Çocuk, fidan gibi boy atmış, delikanlı olmuş. Fakat yıllar annesinin gücünü azaltıyormuş gitgide. Artık eskisi gibi bahçeye gidip çalışamıyormuş. Saçlarına aklar düşmüş. Dizlerinde derman kalmamış. Delikanlı da zaten onun yorulmasını hiç istemiyormuş. Bahçenin ekimini tek başına yapmaya başlamış. Dağa da çıkıyormuş arada bir, odun kesmek için. Bu odunları eve getirir, soğuk günlerden onlarla ısınırlarmış. Artan odunları da şehirde satarlar üç-beş kuruş kazanırlarmış. Delikanlının annesi artık iyice yaşlanmış. Güzel mi güzel, şirin mi şirin bir nine olmuş. Tatlı dilli, hoşsohbet bir ninecik... Komşuları onu pek severlermiş. Üzülmesine hiç dayanamazlarmış. Delikanlı da istemezmiş tabii annesinin üzülmesini. Bir tek oğlum var. Onun mutlu olmasını isterim. Ne olur, onun gibi iyi bir gelin ver bana. Bu evin neşesi eksilmesin. Anneciğim sen nasıl istersen öyle olsun, demiş. Böylece iyi kalpli, tatlı dilli, güler yüzlü bir gelin adayı aramaya başlamışlar. Ninecik hanım hanımcık olsun istiyormuş. Çok geçmeden evin içinde üçüncü bir kişi gezinir olmuş bile. Delikanlıyı evlendirmişler. Gelin hanım da artık o evin bir parçası olmuş çıkmış. Önce öyle güzel geçiyormuş ki günleri. Gülüyor, eğleniyorlarmış hep beraber. Sabah, oğul ile gelin bahçeye çeki-düzen veriyorlarmış. Sonra delikanlı odun kesmeye dağa gidiyormuş. Annesi ile eşi kendisini beklediklerinden işini bitirir bitirmez evin yolunu tutuyormuş. Ne zaman güneş kızarmaya başlasa, her şeyini toplayıp düşüyormuş yollara. Annene bakmak zorunda değiliz. Onu bu evden götür. Gitsin yanımızdan. Mutluluğumuza engel oluyor. İstemiyorum onu. Nereye gidecek? Onun benden başka kimsesi yok ki, diyormuş. Hem neden gitsin? O, bizim annemiz. O, bizim en sevdiğimiz olmalı bu dünyada. Bir köşede oturmaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Neden onu istemiyorsun? Önüne yemek koymasan, günlerce aç kalabilir. Senden bir lokma istemez. Hiç şikayet etmez. Nedir ondan alıp-veremediğin. Zaten yapabilecek gücü olsa ne senden bekler yardım, ne de benden. Anneciğim, beni affet. Karım senin bu evden gitmeni istiyor. Benim de artık ona gücüm yetmiyor. Biliyorum evladım, demiş. Her şey den haberim var. Sen hiç üzülme. Beni buradan çoook uzaklara götür ve bırak. Ben başımın çaresine bakarım. Beni bir koruyan çıkar. Anneciğim, seni getirebileceğim tek yer burası, demiş. Beni affet. Güle güle evladım. Dertler sizden uzak olsun. Hep mutlu olun inşallah. Hadi yolun açık, yüreğin ferah olsun. Kim bilir orada ne büyük kurtlar, vahşi hayvanlar vardır. Annemi belki de paramparça etmişlerdir. Yarın annemi bıraktığım yere gittiğimde, onu bulamayacağımdan eminim. İstediğin oldu işte. Bunun için mutlusundur. Ama ben annemi kendi ellerimle öldürdüm. Bunu nasıl yapabildim, nasıl senin sözlerinle annemi dağ başına attım! Karısı ise bu sözleri hiiiiç mi hiç umursamıyor, duymazlıktan geliyormuş. Onun bu halini gören delikanlı daha bir öfkeleniyor, daha bir kendisine kızıyormuş. Hiç olmazsa annemin kemiklerini toplayıp toprağa gömeyim, diye düşünüyormuş. Anne! Anne, şükürler olsun ki yaşıyorsun. Hala buradasın! Sen gittikten sonra bol bol dua ettim. Sonra bu güzel hayvanlar geldi buraya. Beni hiç yalnız bırakmadılar. Bana yiyecek getiriyorlar. Var git yoluna oğul, ben burada rahatım. Merak da etme. Delikanlı, annesi her ağzını açtığında daha çok hayrete düşüyormuş. Çünkü annesi konuşurken ağzından çil çil altın saçılıyormuş yerlere. Güzel yüzünde güller açmış sanki. Her taraf mis gibi kokuyormuş. Gözlerine inanamamış. Biraz daha oturmuş annesinin yanında. Sonra düşünceli düşünceli yola koyulmuş. Şu keseleri de yanına al. Altınları doldur içine. Hiç oyalanmadan geri gel. Altınlarıma bir an önce kavuşmak istiyorum. Kim bilir ne kadar çok olmuşlardır. Köşklerde yaşayacağım artık. Muhteşem bir şey bu. Hizmetçilerim olacak. Şu evin içinde yaşlanıp gitmekten kurtulacağım. Zengin olacağım, zengin! Annen ölmüş. Kurtlar onu paramparça etmiş. Bulduğum parçaları toprağa gömdüm. Annemi görmedim. Orada değildi. Ceylanlar onu alıp kim bilir nereye götürdü."} {"url": "https://www.masaloku.net/vermeyince-mabut-neylesin-sultan-mahmut", "text": "Osmanlı Sultanlarından Sultan İkinci Mahmut kılık kıyafetini değiştirip halk içerisinde dolaşıp onların durumun kontrol edermiş. Bu dolaşmaların birinde yolu bir kahvehaneye düşmüş. Herkes Kahvehaneyi çalıştıran adamdan bir şeyler istiyor. -Tıkandı Baba, çay getir -Tıkandı Baba, oralet getir. -Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı Baba meselesi? -Uzun mesele evlat demiş. -Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı Baba da peki demiş ve sandalyeye oturup başlamış anlatmaya; -Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. 'Benimki de onlarınki kadar aksın' diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden 'Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın' dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail Aleyhisselam göründü ve Tıkandı Baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım 'Tıkandı Baba'ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz. dedi. -Her gün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz. demiş. -Taze baklava, güzel baklava! -Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım demiş. -Peki demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba'ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba dan baklavaları satın almış. Bizim Tıkandı Baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı Baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. -Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi? demiş Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım. dedi. Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benle gel deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş Tıkandı Baba'yı. Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları peki deyip Tıkandı Baba'yı alıp Üsküdar'a götürmüşler. -Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım demişler. Tıkandı Baba; Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı. demişler. Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Mabut kelimesini anlamı: İlah, Yaratan, Allah."} {"url": "https://www.masaloku.net/yaban-kugulari", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zamanlarda, ülkenin birinde bir kral yaşarmış. Bu kralın on bir oğlu bir de kızı varmış. Bir gün kralın karısı ölmüş. Kral ve çocuklar Kraliçe'nin ölümüne son derece üzülmüşler. Gel zaman git zaman kral yeniden evlenmiş. Kralın yeni eşi kötü kalpli bir büyücüymüş. Çocukları da hiç mi hiç sevmiyormuş. Krala sürekli çocukların çok yaramaz olduğundan bahseder onları saraydan kovmak için fırsat kollarmış. Kral sonunda söylenenlere inanmaya başlamış. Kızını o yakınlarda yaşayan bir çiftçi ailenin yanına vermiş. Kız burada on beş yaşını doldurana kadar kalacakmış. Kralın on bir oğlu ise kötü kalpli kraliçe tarafından on bir kuğu kuşuna dönüştürülmüş. Çocuklar bir sabah saraydan uçarak ayrılmışlar. Aradan uzun yıllar geçmiş. Kralın küçük kızı yaşadığı çiftçi ailenin yanında on beş yaşına basmış. Aynı gün saraya dönmüş. Babasını görmek için sabırsızlanıyormuş. Ancak üvey annesi bu güzeller güzeli ve melek gibi bir kalbi olan kızın saraya dönmesine çok sinirlenmiş. Ona büyü yaparak çirkin bir kız haline getirmeye çalışmış. Ancak yaptığı büyüler temiz kalpli olan insanlara etki etmiyormuş. İyi kalpli kızı büyüyle etkileyemeyeceğini anlayan kraliçe uykudayken kızın yüzünü kara bir boya ile boyamış. Saçlarını da karmakarışık püskül gibi dağıtmış. Kızı uykudayken yanına gelen kral, Bu benim kızım değil diyerek onun saraydan kovulmasını emretmiş. Genç prenses saraydan kovulduğu için çaresiz, gözyaşları içerisinde yollara düşmüş. Hiç değilse on bir kardeşimi bulayım, o zaman birbirimize destek oluruz. Kimse bize zarar veremez diye ağlayarak bir ormana girmiş. Bu ormanda yaşlı bir kadın görmüş. Yaşlı kadını saygıyla selamlayarak on bir genç prens görüp görmediğini sormuş. Güzel kız, on bir prensi görmedim ama akşamları deniz kıyısına inip konaklayan on bir kuğu gördüm, diye yanıtlamış. Genç prenses boynu bükük oradan ayrılmış. Deniz kıyısına varmış. Az sonra yaşlı kadının bahsettiği on bir kuğu deniz kıyısına inmiş. Tam o anda kuğular on bir genç prense dönüşüvermişler. Genç prenses gözlerine inanamamış. Kardeşlerini hemen tanımış. Koşarak yanlarına gitmiş. Kardeşleri de genç prensesi tanımışlar. Birbirlerine sarılarak sevinç gözyaşı dökmüşler. On bir prens, başlarından geçenleri anlatmışlar. Prensler ancak güneş battığı zaman insan şekline girebiliyorlarmış. Güneş doğduğunda ise yine kuğu oluyorlarmış. Güneş doğmasına yakın yine kuğuya dönüşeceklerini bilen on bir prens, kız kardeşlerini de yanlarında götürmek için kolları sıvamışlar. Orada bulunan sazlardan bir sepet yaparak, kız kardeşlerini içerisine oturtmuşlar. Tam bu sırada güneş doğmuş prensler on bir kuğu şekline girmişler. Her biri sepetin bir ucundan tuttuğu gibi başlamışlar uçmaya. Genç prenses bulutların üzerinden uçarken o kadar mutluymuş ki, sanki bir rüyada olduğunu düşünüyormuş. Eğer kardeşlerinin tekrar insana dönüşmesini istiyorsan onlara ısırgan otundan on bir giysi hazırlayacak ve giydireceksin. Ancak giysileri bitirinceye kadar kimseye bundan bahsetmeyeceksin. Yoksa kardeşlerin sonsuza kadar kuğu olarak yaşar, demiş ve kaybolmuş. Genç prenses uyandığında kardeşlerine rüyasından bahsetmemiş. Kardeşleri genç prensesi o yakınlarda bulunan bir ülkenin topraklarına bırakıp, geri dönmek üzere uçup gitmişler. Genç prenses orada, ısırgan otu toplamaya başlamış. Ama otu toplarken elleri şişerek yanıyormuş. Genç prenses ellerinin acımasına aldırmadan toplamaya devam etmiş. Kardeşlerinin kurtulacağını düşünerek acısını unutuyormuş. Genç prenses ısırganları toplarken, o civarda avlanan bir prens onu görmüş. Gördüğü kızın güzelliği karşısında etkilenen prens, hemen yanına gelerek selam vermiş. Genç prensese ne yaptığını sormuş ama genç prenses yaptığını kimseye söylememesi gerektiğinden bir şey söylememiş. Prens, genç prensesi sarayına götürmüş. Saray, genç prensesin çok hoşuna gitmiş. Prens de oldukça iyi kalpli saygılı bir insanmış. Genç prenses prensle evlenerek yaşamaya başlamış. Genç prenses sarayda günlerini geçirirken kardeşlerini de unutmuyormuş. Gizli gizli topladığı ısırgan otlarını örerek kardeşlerinin giysilerini bitirmeye çalışıyormuş. Genç prensesin yaptıklarına bir anlam veremeyen prensin kuzeni sürekli onun bir büyücü olduğunu söyleyerek cezalandırılmasını istiyormuş. Önceleri söylenenlere aldırış etmeyen prens daha sonra inanmaya başlamış. Bir gece yine genç karısını saraydan çıkarken görüp takip etmiş. Bakmış genç prenses sağdan soldan ot topluyor, Herhalde büyü yapmak için malzeme topluyor diyerek adamlarına emir verdiği gibi genç prensesi yakalatıp zindana attırmış. Genç prenses zindanda bile topladığı ısırganları örmeye devam etmiş. Ertesi gün genç prensesi kent meydanına götürmüşler. Burada bir mahkeme kurulup, cezasını verecekmiş. Tam mahkeme başkanı kararını açıklayacağı sırada gökyüzünden on bir beyaz kuğu gelip genç prensesin yanına konmuş. Genç prenses gelenlerin kardeşleri olduğunu anlamış. Hazırladığı on bir giysiyi kardeşlerinin üzerine atmış. Giysileri giyen kuğular, on bir prense dönüşüvermişler. Yalnız giysilerden birisinin koluna ısırgan otu yetmediğinden en küçük kardeşinin kolları bir kuğunun kanadı gibi kalmış. İnsana dönüşen kuğular mahkeme başkanına ve ülkenin prensine başlarından geçenleri anlatıp kız kardeşlerinin suçsuz olduğunu anlatmışlar. Prens de karısının bir büyücü olmadığına çok sevinerek kendisinden af dilemiş. Genç prenses kardeşlerine kavuştuğu için başından geçen acı olayları unutarak prensi affetmiş. Hep beraber saraya dönmüşler. Eğlenceler düzenlenmiş, yemekler verilmiş. Genç prenses kardeşleriyle yeni sarayında mutlu bir hayat sürmüş."} {"url": "https://www.masaloku.net/yakisikli-geyik", "text": "Hani'nin böyle konuşması üzerine Munçak derinden etkilendi. İçi cız etti. Onu satarsam mutsuz olacak, diye düşündü. Satmasa ne kaybederdi? Yatacak yeri vardı. Yiyecek, içecek ormanda boldu. Hem Hani gibi bir dostu arasan bulamazdın. Söyledikleri ise, yabana atılır cinsten değildi. Anlayana çok şey öğretirdi. Munçak, seni satmaktan vazgeçtim deyince Hani bir sevindi, bir sevindi ki, sormayın. Aradan aylar geçti. Sonbaharın son günleriydi. Havalar soğumaya başlamıştı. Tibet Dağları'nda yaşayan geyiklerin bölge temsilcilerinin toplanıp, kış için gerekli hazırlıkları konuşacakları gün gelmişti. Toplantı alanına geyikler üçlü gruplar halinde geliyordu. Munçak ise, Hani'yi mağarada bırakmıştı. İki arkadaşıyla birlikte toplantı alanına gelince geyiklerin sevgi gösterisiyle karşılandı. Munçak biraz sonra toplantı başkanlığı için aday olduğunu açıkladı. Hani mağaranın dışında gürültüler duydu. Kulak kabarttı. Pek çok ayak sesi gittikçe yakınlaştı ve duruldu. Artık tek bir ses duyuluyordu. O da, bir insan sesiydi. Ses özet olarak, geyiklerin yaptıkları toplantının basılacağını ve bütün geyiklerin kurşunlanacağını söylüyordu. Gelenler, yarım saat sonra gidince, Hani toparlandı. Bunlar kötü insanlardı. Bir katliam yapacaklardı. Oysa Munçak giderken neşeliydi. Başkan seçilirim diyordu. Munçak ölmemeliydi, hiçbir geyik ölmemeliydi. Yazıktı onlara. Katliam olmayacaktı. Kafesten çıkar, uçarak gider, duyduklarını söyler, onları kurtarırdı. Hani çok uğraştı demir kafesin kilidini kırmak için. Kanatlanıp kanatlanıp kafesi taş duvara çarptı. Her tarafı yara-bere içinde kaldı. Tüyleri birer birer kopup yere düşüyordu. Hani'nin bu inanılmaz güç gösterisine kilit dayanamadı ve kırıldı. Hani kafesten fırlayıp, mağaranın dışına çıktı. Fakat Hani bir türlü uçmayı başaramadı. Yardıma koşamadı. Bunda Hani'nin kafeste doğup büyümesinin rolü vardı. Zaten Hani hayatı boyunca hiç uçmamıştı. Kötü insanların yaptığı katliam korkunç oldu. Geyiklerin çoğu toplantı alanında can verdi. Sadece Munçak ve dört Barasinga geyiği kurtulmayı başardı. Munçak, Barasinga geyikleriyle birlikte, mağaraya geldiğinde Hani'yi bulamadı. Demir kafes yerde, kilidi kırılmış, mağara Hani'nin güzelim tüyleriyle doluydu. Munçak dışarı çıkınca ayak izlerini fark etti. İnsanların ayak izlerini. Oysa bu izler mağarada yoktu. İzler aşağıdan geliyor, toplantı alanına doğru gidiyordu. Demek ki, insanlar burada mola vermişlerdi ve Hani konuşmaları duyup yardıma gelmek amacıyla kafesin kilidini zorlukla kırmıştı. Hani uçamazdı, yardıma gelemezdi, o zaman neredeydi? Munçak önce Hani'yi bulacak ve sonra başarılması olanaksız gibi görünen planını uygulayıp, tam toplantı başkanı seçildiği anda ortalığı kan gölüne çeviren, masum geyikleri katleden insanları cezalandıracaktı. Munçak, ayak izlerini takip ederek, Hani'yi buldu. Zaten fazla uzağa gidememiş, biraz ilerdeki çalıların dibinde baygın yatıyordu. Yaraları sarıldıktan sonra mağaraya bırakıldı. Munçak ve Barasinga geyikleri gece yarısı toplantı alanını rahatça görebilecekleri bir tepeye çıkarak durum değerlendirmesi yaptılar. İnsanlar, çadırlarda uyuyorlardı. Sadece üç nöbetçi bırakmışlardı. Munçak işin bu gece bitmesini istiyordu. Fakat Barasinga geyikleri yarın öğle vakti, gündüz gözüyle diyorlardı. Munçak, onlarla fazla tartışmadı. Tamam, sizin dediğiniz olsun, diyerek sözü bağladı. Daha sonra geyikler bir mağaraya girip yattılar. Barasinga geyikleri uyur, Munçak uyumazdı. Sessizce mağaradan çıkarak, toplantı alanına geldi. Nöbetçileri kollayarak çadırlara yaklaştı. Üstün koku alma gücünü kullanarak cephanelik çadırını buldu. Kapıdaki nöbetçiyi bayıltarak çadıra girdi. Dinamit dolu çantayla bir kutu kibrit alarak kaçtı. Munçak tepeye çıktı. Oradaki gölün toplantı alanına bakan yamaçlarındaki kayaların arasına dinamitleri yerleştirdi ve fitili ateşledi. Biraz sonra patlayan dinamitler büyük kaya parçalarını ve tonlarca suyu toplantı alanına indirdi. Munçak sabah olunca toplantı alanına şöyle bir baktı. Çadırlar yoktu, ortalıkta insan görünmüyordu. İnsanların hepsi ölmüş müydü? Sağ kalanlar varsa garanti peşine düşeceklerdi. O zaman Barasinga geyiklerini yanına alarak tepenin arkasındaki bataklığa sığınacaktı. Munçak, Barasinga geyiklerini mağarada buldu. Onlar, gece yarısı yer sarsıntısı olduğunu zannetmişler ve dışarı çıkmamışlardı. Olanları Munçak'tan dinleyince çok kızdılar. Dördü birlik olup Munçak'ın üstüne yürüdüler. Munçak mağaradan kendini dışarı zor attı. Barasingalar, laf anlamıyordu. Amaç, hunharca öldürülen geyiklerin intikamını almak değil miydi? İşte, intikam alınmıştı. Bu nefret nedendi? Gündüz gözüyle zaten bir şey yapılamazdı. Barasingaların belli bir planı yoktu. Güpegündüz eli silahlı onca insanın üstüne tekme-yumruk yürüyemezdin ya. Bol bol yiyip, bel bel bakınmakla intikam alınamazdı. Masum geyiklerin kanı yerde kalırdı. Birbiri ardınca patlayan silahlar anlamsız tartışmaya son verdi. Munçak ve Barasingalar, hızla tepeyi aşıp, bataklığa doğru kaçtılar. Peşlerinde büyük patlamadan sağ kalan üç insan vardı. Gözleri dönmüş, acımasız, katil ruhlu insanlardı. Bataklıkta Munçak'la Barasingalar arasında yeni bir anlaşmazlık çıktı. Barasingalar, üç insandan kaçmayı gururlarına yedirememişti. Onların silahları varsa bizim boynuzlarımız var diyorlardı. Geri dönüp saldıracaklardı. Munçak çok diretti dönmeyin diye ama dinletemedi. Munçak'ın boş bulunduğu bir anda onu bataklığın çamurlu sularına ittiler. Munçak ağır ağır bataklığa gömülürken, bir kez olsun yardım edin demedi. Bütün Barasinga geyikleri böyle değildi ama, bu dört terso nasıl bir araya gelmişti, hayret!..Barasingalar, bataklığın çıkışında namlulara hedef oldular ve birer birer cansız yere serildiler. Peki, nasıl kurtuldun? diye sordu. Munçak daha sonra hayatını borçlu olduğu su yılanı Rave'yi Hani ile tanıştırdı. Hani ilk anda çekindi Rave'den. ' Ne kadar kocamanmış. Falso yaparsak ve bir kızarsa yutar beni bu Rave ' diye düşündü. Plan, kusursuz olmalıydı. Rave hiçbir şeyin farkına varmamalıydı. Kolay değildi, Munçak ölümden dönmüştü. Daha tam olarak toparlanamamıştı. O, bataklıkta kısılıp kalacak bir geyik olamazdı. Bataklıktaki yaşam eski Munçak'tan pek çok şeyi alıp götürmüştü. Yürümesi yavaşlamıştı, hızlı koşamıyordu. Neredeydi o rüzgarla yarışan geyik? Zayıflamıştı azıcık, eskisi gibi heybetli değildi. Ayrıca boynuzunun biri ortadan kırıktı. Munçak, Barasingalar mağarada kendisine saldırdığında boynuzunun kırıldığını söylemişti. Munçak'ı bu işe fazla karıştırmadan Rave'nin durumunu araştırmalı, yardıma ihtiyacı varsa yardım etmeli, Munçak'ın Rave'ye can borcu ödenmeli ve Munçak'ı bataklıktan kurtarıp ormana götürmeliydi. İşte, o zaman Munçak yine rüzgarla yarışırdı. Eğer Munçak isterse, yeniden bir kafese girer, Munçak'ın onu iyi bir fiyata satmasını beklerdi. Yeter ki, Munçak bataklıktan kurtulsundu. Arkadaşlık dediğin böyle olurdu. Bir gün Hani başının ağrıdığını söyleyerek bataklıktaki mağarada kaldı. Munçak ile Rave gezmeye çıktılar. Bir saat sonra Rave, şöyle bir dolaşıp geleyim, dedi ve Munçak'tan ayrıldı. Rave bataklık suyuna girdi ve yüzmeye başladı. Hani ise, gökyüzünde yükseklerde uçarak, Rave'yi izliyordu. O, bugün Rave'nin nereye gittiğini, ne yaptığını öğrenmeye kararlıydı. Rave uzun süre yüzdükten sonra küçük bir adaya çıktı. Yanına kendi kadar bir su yılanı ve on tane yavru su yılanı geldi. İki saate yakın onların yanında kalan Rave, daha sonra geldiği yoldan Munçak'ı bıraktığı yere doğru yüzmeye başladı. Hani, Rave'den önce, Munçak'ı buldu. Olanları anlattı. Her şey apaçık ortadaydı. Rave eşini ve yavrularını görmeye gidiyordu. Munçak, Rave gelince, artık ormana gitmek istediğini, ormanı özlediğini söyledi. Rave ısrar etti Munçak'a kal diye ama Munçak, kesin kararını verdiğini, gideceğini, ara sıra ziyarete geleceğini söyledi. Daha sonra Munçak ile Hani, Rave'ye bol şans dileyerek ayrıldılar. Munçak ormanda birkaç ayda kendine geldi. Güçlendi. Hızlı koşmaya başladı. Hem öyle hızlı koşmaya başladı ki, Hani uçarak O'nu geçmekte zorlanıyordu."} {"url": "https://www.masaloku.net/yalanci-coban", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkelerin birinde vaktiyle küçük bir köyün koyunlarını giden küçük bir çobanı varmış. Bu küçük çoban her gün koyunlarını bir dağın eteğine götürür orada otlatırmış. Yalnız başıma burada çok sıkıldım. Bu olayı biraz eğlenmek için uydurdum demiş. Köylüler hem şaşırmış hem de öfkelenmişler. Söylene söylene köye dönmüşler. Birkaç gün sonra çoban yine koşarak köye gelmiş. Köylülerden yine yardım istemiş. Köylüler yine ona inanmışlar. Gerçekten kurtlar geldi. İnanın diye bağırmış. Köylüler yine yardıma koşmuşlar. Meğer çoban yine oyun yapıyormuş. Kurt falan yokmuş. Ertesi gün çobanın sürüsüne gerçekten kurtlar saldırmış. Bunun üzerine küçük çoban var gücüyle köye koşmuş. Olanları anlatıp yardım istemiş. Fakat köylüler bu kez anlatıklarına inanmamışlar. Çoban gözyaşı dökmüş, yalvarmış yine de köylüler oralı olmamışlar. Kurtlar da çobanın bir kaç kuzusunu kapıp götürmüşler. Çoban bu duruma çok üzülmüş. Bir daha yalan söylememeye karar vermiş. Herkesten özür dilemiş. O günden sonra dürüst ve güvenilir bir insan olmuş."} {"url": "https://www.masaloku.net/yasli-kaplumbaga-dede", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir orman varmış. Bu ormanın halkı o kadar mutlularmış ki bu mutluluklarının gün gelip de bitmesinden korkuyorlarmış. Ormanda bir gün çok şiddetli bir rüzgar fırtınası çıkmış. Orman halkı çok ürkmüş. Bu rüzgar fırtınası iki tam gün sürmüş. En sonunda bu şiddetli rüzgar fırtınası durmuş. Orman halkı günlerce çabalayarak ormanlarını onarmışlar. Orman onarım işlerinden sonra hayvanlar yorgun düşmüşler. Ama içlerinden yaşlı Kaplumbağa Dede çok hastalanmış, yataklara düşmüş. Bu durum orman halkının çok üzülmesine neden olmuş, Arkadaşlar yaşlı Kaplumbağa Dedemiz günler geçtikçe daha fazla hastalanıyor, bu duruma bir çare bulmamız gerekiyor, elimizden gelenin daha fazlasını yapıp yaşlı Kaplumbağa Dedemizi tekrar ayağa kaldırmalıyız. Hep beraber bir çözüm yolu bulmalıyız, Demiş ve tüm orman halkı bir çözüm yolu bulmak için düşünmeye başlamışlar. Ben hiç düşünmeden varım, Çünkü yaşlı Kaplumbağa Dedemizin bu hastalığı beni çok üzüyor. O zaman arkadaşlar; Maymun, tavşan, horoz ve ben gidelim ve çiçeği alıp gelelim. Diğer arkadaşlardan biri Serçe'nin evine gidip çağırsın. Serçe de buraya gelsin, Enyüs dağını görünce ağızları bir karış açık kalmış. Çünkü Enyüs dağı tahminlerinden daha dikmiş. İlk önce Tavşan çıkmayı denemiş ama dört adım atmadan daha gerisi gerisine çimenlere yuvarlanmış. Tam o sırada Maymun ağaçların birinde bir Ağaçkakan görmüş ve onu çağırmaya karar vermiş. Ondan dağa oyuklar oymasını rica etmiş. Bizim ormanımızda yaşlı Kaplumbağa Dedemiz var o çok hasta oldu ve biz bu dağın zirvesindeki Rüya Mağarasına girmeli ve Melekler Çiçeğini çok geç kalmadan yaşlı Kaplumbağa Dedemize götürmeliyiz. Şimdi bize yardım edecek misin? Yoksa biz başka bir yol bulmalıyız fazla vaktimiz yok. Hemen kızma ben sadece neden böyle bir yardım istediğinizi merak ettim. Tabii ki size seve seve yardım ederim. Hadi şimdi iş başına ben size tırmana bileceğiniz sıklıklarda oyuklar açayım sizde beni takip edin. Dağa tırmanmaya başlamışlar, herkes rahat rahat çıkabilirken Fil ve Tavşan çok zorlanarak da olsa çıkmayı başarmışlar. Karşıların da Rüya Mağarasını gördüklerinde tüm zorlukları unutmuşlar ve hemen içeriye girip Melekler Çiçeğini almak için sabırsızlanmışlar. Mağaradan içeriye ilk girdikleri anda kendilerini rüya aleminde sanmışlar, yavaş yavaş ilerleyerek çiçeğe ulaşmışlar. Çiçeği ilk gördüklerinde onu alev topuna benzetmişler. Tavşan ve diğerleri çok kormuşlar. Ama çiçeğe yaklaştıklarında ise onun alev topu olmadığını görmüşler ve rahat bir nefes almışlar. İşte bu o çiçek Serçenin bana anlattığı çiçek, Çiçeği yerinden çıkarmaya çalışmışlar ama bir türlü çiçek yerinden çıkmıyormuş. Çünkü çiçeğin sihirli bir sözü varmış o sözü duymadan yerinden ayrılması imkansızmış. Fil ve diğerleri bu sihirli sözcüğü bulmaya çalışmışlar ama bir türlü bulamamışlar. Tavşan ağa kalkmış ve yürümeye başlamış ayağı bir dal parçasına takılmış ve yere düşmüş. Aslında takıldığı bu dal parçası gizli kapının açılmasına sebep olmuş. İlk olarak Horoz geçmiş sihirli kapıdan. Horoz birden, Demesiyle çiçek kıpırdamaya başlamış birden hepsi ürpermiş ve kendilerini toplamaları biraz zaman almış sonra hemen çiçeği taşıyabilecekleri bir kaba yerleştirişler ve dönüş yoluna başlamışlar. O kadar hızlı hareket etmişler ki hava kararmadan ormanlarına ulaşmışlar. Orada bekleyen diğer hayvanlar ve Serçe onları görür görmez hemen ayaklanmışlar, Sorma Serçe kardeş karşımıza birkaç küçük problem çıktı ama biz hep beraber çözdük bunları değimli arkadaşlar. Kaplumbağa Dedemiz nasıl uyuyor mu? Şimdi bu çiçeği nasıl kullanacağız bize bunu sen anlatacaksın değil mi Serçe kardeş, Lafı uzatmadan anlatmaya başlayayım. Çiçeğin bir yaprağını bir kaba koyup suyla kaynatın ve yaprak eridiğinde kabı ateşten alın ve Kaplumbağa Dedemize içirin, İyi ki o gün karşılaşmışız da bana bu çiçek hakkında bildiklerini anlatmışsın yoksa biz burada üzülmekten başka bir şey yapamazdık ve Kaplumbağa Dedemiz hep hasta kalırdı. Sana tüm arkadaşlarım adına teşekkür ederim. Ve bir teşekkürü hak eden de Ağaçkakan arkadaşımızdır. Ondan artık bizimle burada yaşamasını ve eğer ailesi varsa onları da buraya getirmesini rica etmeliyiz ne dersiniz? Arkadaşlar. Önce Yaşlı Kaplumbağa Dedeniz iyileşsin de ben önemli değilim nasılsa kalacak bir ağaç koruğu bulurum kendime haydi içirelim artık şu suyu daha çiçeği yerine götürmemiz gerekecek, Diye çıkışmış tüm hayvanlara, tüm hayvanlar içten bir oh çekip gülmeye eğlenmeye başlamışlar çiçeği geri yerine götürmek için bir heyet seçmişler ve çiçek yerine ulaşmış ve herkes çok mutlu bir yaşam sürdürmeye devam etmişler."} {"url": "https://www.masaloku.net/yedi-ordekler", "text": "Bir zamanlar, bir adamın yedi oğlu varmış. Bir kızı olmasını çok istermiş ama bir türlü kız çocuğu sahibi olamamış. Günlerden bir gün, hanımı ona müjde vermiş: Bey! Sana müjdem var, bir kızımız olacak demiş. Bu habere kocası çok sevinmiş. Nihayet kız çocukları dünyaya gelmiş ama çok zayıfmış. Kızın zayıflığını gidermek için ona bal kuyusundan bal yedirmek istemişler. Küçük kızı babası, bal kuyusundan bal getirmek için oğullarından birini kuyuya yollamış. Diğer altı oğlan da onun peşinden gitmişler. Hepsi de bal kuyusundan önce kendileri bal çıkarmak istiyormuş. Birbirleriyle çekişirken testi kuyuya düşmüş. Oğlanlar oldukları yerde kalakalmışlar, ne yapacaklarını şaşırmışlar. Babalarından korktukları için hiçbiri eve dönmeye, olanları anlatmaya cesaret edememiş. İnşallah hepiniz ördek olursunuz! diye ilenmiş. Daha sözünü bitirmeden başının üstünde bir hışırtı ilişmiş. Havaya bakmış; gökyüzünde yedi tane siyah başlı yeşil kanatlı ördek, üzerinden geçip gitmiş. Bir anlık öfkeyle çocuklarına beddua eden baba çok pişman olan baba. Pişman olsa da çocuklarının başının üzerinden uçup gitmesine engel olamamış. Çocuklarının hasretini küçük kızlarıyla gidermeye çalışmışlar. Küçük kız çok geçmeden iyileşmiş, gün geçtikçe güzelleşmiş, güzeller güzel bir kız olmuş. Ama başka kardeşleri olduğundan haberi yokmuş. Kız büyüyünceye kadar anne babası ona hiçbir şey söylememiş. Günün birinde, küçük kız çarşıya eşya almaya gitmiş. Ahalinin kendisi hakkında söyledikleri sözleri duymuş. Maşallah! Kızcağız çok güzel ama, yedi ağabeyi onun yüzünden kayboldu demiş. Bugün bir şey öğrendim. Ağabeylerim varmış benim, onlara ne oldu? demiş. Ağabeylerinin izini bulmak için her türlü fedakarlığı göze almış. Yola çıkarken anne-babamı özlerim diye bir kolye, karnım acıkırsa diye bir dilim ekmek, susarsam içerim diye bir matara su, yorulursam otururum diye de yanına bir iskemle almışmış. Burnuma insan kokusu geliyor! diye bağırıp durmuş. Bu sihirli çubuğu yanından ayırma demiş. Eğer bu sihirli çubuk olmazsa, her yere kolay gidemez ve kardeşlerini bulamazsın diye tembihlemiş. Küçük kız bu sihirli çubuğu almış. Bir mendilin içine sarmış, yola çıkmış. Gide gide sırça saraya varmış. Büyük kapı kilitliymiş. Kız sihirli çubuğu çıkarmak için mendili açmış. Bir de ne görsün? Mendil bomboş değil mi? Meğerse kız iyi yürekli yıldızın armağanını kaybetmiş. Şimdi ne yapacak. Kızcağız ağabeylerini kurtarmak istiyormuş. Oysa sırça sarayın anahtarını yitirmiş. Bunun üzerine yerden bir çubuk alıp mendilin içine sarmış, nihayet kapı açılmış ve içeri girmiş. Hey! Küçük kız! Ne arıyorsun burada? diye sormuş. -Ağabeylerimi arıyorum. Yedi ördekleri arıyorum! Bay ördekler evde değiller. Onlar dönünceye kadar bekleyeceksen gir içeri! Bunun üzerine cüce yedi tabak, yedi bardak içinde ördeklerin yemeklerini içeri getirmiş. Küçük kız her tabaktan birer lokma yemiş, her bardaktan birer yudum su içmiş. Sonuncu bardağın içine de yüzüğü koymuş. Yedi ördekler eve geliyor! demiş. Buna bir insan ağzı değdi! Yedinci ördek bardağı dikip içerken ağzına yüzük gelmiş. Yüzüğü gördüğü gibi anne babasının yüzüğünü tanımış: Bu yüzük annemin yüzüğü demiş. Bütün ördekler yüzüğün etrafında toplanmışlar, anne babalarını ne kadar özlediklerini bir kez daha anlamışlar. Kapının arkasında gizlenip onları izleyen küçük kız ortaya çıkmış. Ben sizin küçük kız kardeşinizim. Sizleri bulup, evimize götürmek için buraya geldim demiş. Bunun üzerine ördeklerin hepsi yeniden insan kılığına dönmüşler. Sarmaş dolaş olmuşlar. Hep birlikte evin yolunu tutmuşlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/yildiz-agaci", "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman için kalbur saman içinde çok eski diyarlarda ve çok eski devirlerde, bir ülkenin sevilen bir padişahı, bu padişahın da Zühre adında güzeller güzeli bir kızı varmış. Yıllarca çocuğu olmayan padişaha Allah yaşlanma döneminde nur topu gibi bir kız evlat armağan edince, ona yıldız anlamına gelen Zühre adını koymuş padişah. Zühre altı yaşına geldiğinde yüzündeki sağlık ve güzellik parıltılarıyla gerçek bir yıldız gibi görenlerin gözlerini kamaştırır olmuş. Ne var ki, sarayın gül bahçesinde oynarken sonbaharın serin rüzgarlarından üşümüş, hastalanmış Zührecik. O gece ağrılarla girdiği yatağından bir daha kalkamamış ve günlerce ateşler içinde yatmış. Padişah deliye dönmüş biricik kızının hastalığından. Ülkenin bütün hekimleri bir bir gelerek bu güzel kızı eski sağlığına kavuşturmak için ellerinden geleni yapmışlar. Ama bir düzelme, iyileşme yokmuş Zühre'de. Tüm saray, tam ülke çaresizlik içinde derin bir kedere boğulurken umutlar da gün gün erimeye başlamış. Göklerin gürlediği, süt gibi şimşeklerin çaktığı ve delice rüzgarların estiği bir gece Zühre iyece kötüleşmiş. Solukları zor fark ediliyormuş artık. Derin uykularda arada bir inliyor, her iniltiyle yaşam bağlarından birini koparıyormuş sanki. Padişah ağlıyor, dualar ediyormuş başında. Ve Zühre bir yıldız gibi bu alemden öbür aleme kayıyormuş hızla. Padişah son bir kez eğilmiş, omuzlarından tutarak sarsmış yavrusunu. Zührem! Yıldızım! Güneşim! Daha başındasın yavrum. Böyle tez bırakıp gitme ne olur. Gitme! Bu iç paralayıcı yakarışlar karşısında derin uykularından sıyrılmış, gözlerini açmış Zühre. Dudakları zorlukla kıpırdamış, fısıldamış inleyerek. Bu acılı ses dağa çarpmış taşa çarpmış, yankılanmış. Sonra dalga dalga akarak derin kış uykularında olan ateşböceklerinin yurduna ulaşmış. Yüzlerce, binlerce ateşböceği yuvalarından havalanıp sesin geldiği yöne vargüçleriyle uçmuşlar ve gelip saray bahçesindeki o büyük çınar ağacının çıplak dallarına konmuşlar. Ve yakmışlar tüm ışıklarını. Koca çınar ağacı, gökteki yıldızlar gibi parlak ışık noktacıklarıyla dolmuş. Birden soluğu kesilmiş padişahın. Ağlayan gözleri ağaçtaki binlerce yıldızı görmüş de donup kalmış öyle. Sonra yatağa koşup küçük kızını kucaklamış, pencere kenarına getirmiş. Bak Zührem. Gökyüzü yıldızla dolu, bak! Yanıldın yavrum, benim yıldızım da parlayacak onlar gibi. Hadi Zührem aç gözlerini! Zühre gözlerini açmış,uzak yıldızlar gibi yanıp sönen binlerce ateşböceğinin ışıkları dolmuş O gözlerine. içi sıcaklanmış birden. Damarlarında kan yerinde ateş yürüdüğünü sanmış. Ve küçücük yüreği bir ürkek kuş gibi çırpınmış çırpınmış kafesinde. Sarılıp ağlaşmışlar gece boyu mutluluktan. Ve yağmurlu, soğuk bir gecenin ardından pırıl pırıl bir sabah doğmuş. Sessiz, ılık, aydınlık. Zührecik günler boyu tutsak kaldığı yatağından ilk kez kalkmış o sabah. Pencereye yürümüş, çamların gerisinden, o yapraklarından soyunuk ulu çınar ağacına dikmiş gözlerini. Yaşlı padişah, gece ayazında ölen binlerce ateşböceğinin kara noktacıklar gibi asılı kaldığı kuru dallara bakıp kızını kucaklamış, sımsıcak göğsüne bastırmış. Bir ömür sağlıklı ve mutlu yaşamışlar. Darısı okuyanların, dinleyenlerin başına."} {"url": "https://www.masaloku.net/yildiz-yagmuru", "text": "Kış, beyaz ağaçlar yaratır topraktan; bazı insanlardan umutsuzluk yaratır, ama bir sevgi iliştirir bu umutsuzluğa, dünyanın en garip çiçeğini yaratır. Annesi babası ölmüştü kızın, başında bir kukuletası sırtında yırtık bir elbisesi ve tüyleri yağmur yemiş bir paltosu vardı. Böyle bir kızın cebinde olsa olsa bir dilim ekmeği olur ancak, avucunda sıkı sıkı tuttuğu birazcık bozuk parası olur. Ama kış güveni nedense kaybolmamıştır. Kuşlara bakarak ısınmaya çalışır. Titrerken düşünüyordu kız. -Bahar gelecek günün birinde Kar taneleri yerine tomurcuk yağacak gökten sincaplar ılıklığı yukarı taşıyacak. Kış baharın habercisidir, meleklere mektup yazar, gönderilmesini ister baharın bu arada yeryüzünü oyalar. Bunları düşünürken yaşlı bir adam çıktı karşısına. -Param yok, karnım aç, dedi bana para ver biraz, sen küçük bir çocuksun nasılsa doyururlar seni. Hiç düşünmedi bile kız bütün parasını ihtiyara uzattı. Sanki beyaz bir aslan girmişti şehre, alev yerine kar soluyordu şemsiyesi olanların şemsiyesini, düşleri olanların düşlerini parçalıyordu. Ama umutsuzluğa kapılmadı kız, sokakta bir başına yürüdü. -Güzel çocuk, dedi yiyecek bir şey var mı cebinde? Ağzıma üç gündür lokma koymadım kime başvurduysam geri çevirdi beni... Bir dilim ekmeği vardı ya, onu yesin zavallı kadın, kendisi bir şey yemeyeli iki gün olmuştu daha. -Al teyze, dedi, benim karnım tok, daha demin yemek yedim. İnan bana, daha olsaydı daha verirdim. Sonra küçük bir çocuğa giydirdi paltosunu, gömleğini kendi boyunda bir kıza armağan etti, hava kararmıştı nasıl olsa, kimseler göremezdi kendisini. Ama o bir kedi yavrusunu gördü; soğuktan sesi bile donmuştu kedinin, bıyıklarında buz tutmuştu miyavlaması. dergiciler görseydi, kış resmi olarak dağların değil onun resmini koyarlardı dergi kapaklarına. Başından çıkardığı kukuletaya sardı kediyi. Kış,adımlarını yönetir insanların; kürklü olanları tiyatroya götürür, paltolu olanları sinemaya götürür, ceketli olanları evlerine götürür, çıplak olanları korulara götürür. Derken, kendini bir koruda buldu kız, saçlarının arasına sokup ellerini gökyüzüne baktı. O anda tipi dindi, bulutlar açıldı ve ansızın beliren samanyolundan bir yıldız kaydı, sonra bir yıldız,bir yıldız daha, bütün samanyolu, büyük ayı, küçük ayı, hepsi ayaklarının dibine düştü kızın, sonra çoban yıldızı düştü. Yeryüzü inanılmaz sevinçler yaratır. Eğilip baktı kız, toprağa değdikçe altın oluyordu yıldızlar. Artık gelmemek üzere gidiyordu kış yoksulların, kedilerin yanından; güzel yemekler, kalın kumaşlar alınırdı bu altınlarla. Göğü seven denizcilerin tanıdığı bütün yıldızlar birer birer düştü yere onları gören ay bile çekinmedi havada parçalandı ve dallarına altın birer yaprak olarak kondu ağaçların. Alışverişi seven sincaplar için işte bir sürü altın."} {"url": "https://www.masaloku.net/yoksul-kunduraci", "text": "Bir zamanlar, ülkenin birinde yoksul bir kunduracı ve karısı yaşarmış. Kunduracı çok yaşlandığı için artık eskisi gibi çalışamıyormuş. Kazandıkları para ancak karınlarını doyurmaya yetiyormuş. Kunduracı, bir gece elinde kalan son deriyi de ertesi gün ayakkabı yapmak için hazırlayıp tezgahın üzerine koymuş. Yatmaya gitmiş. Ertesi sabah her zamanki gibi erkenden kalkmış. Tezgahın üzerinde bakınca çok şaşırmış. Çünkü bir çift ayakkabı duruyormuş. Ayakkabılar öyle güzelmiş ki, müşterilerden biri bunları görünce çok beğenmiş. Hemen satın almış. Yaşlı kunduracı kazandığı paralarla iki çift ayakkabı yapabilecek kadar deri satın almış. Derileri o akşam yine ertesi gün ayakkabı yapmak üzere hazırlamış. Sabahleyin kalktığında bu kez iki çift ayakkabı bulmuş. Dükkana gelen müşteriler ayakkabıları çok beğenip bol bol para vermişler. Kunduracı bu durumdan çok memnunmuş. Artık pazara gidip yeterince deri alabilecekmiş. O akşam yine derileri hazırlarken ertesi sabah ne göreceğini tahmin edebiliyormuş. Gerçekten de düşündüğü gibi olmuş. Sabah kalktığında dört çift gıcır gıcır ayakkabı tezgahın üzerinde duruyormuş. Bu böyle olmayacak. Bize yardım edenlerin kim olduklarını mutlaka öğrenmemiz gerek. Bunun için bu gece saklanarak onları gözetleyeceğim, demiş. En iyisi minik adamlar için güzel kıyafetler hazırlayalım, demiş. Hemen işe koyulmuşlar. Onlar için minik elbiseler, ayakkabılar hazırlamışlar. Ertesi gece kunduracı tezgahın üzerine kesilmiş deriler yerine hazırladıkları hediyeleri bırakmış. Yine bir mum yakarak dolabın içine saklamışlar. Az sonra kapı açılmış. Minik adamlar tezgaha yaklaşınca kendileri için bırakılan hediyeleri fark etmişler. Sevinçle dans etmeye başlamışlar. Sonra hoplaya zıplaya gitmişler. İki minik adam bir daha hiç görünmemişler. Ama, kunduracı ile karısı, minik adamlar sayesinde kazandıkları parayla ömür boyu rahat yaşamışlar. Onları da hiç unutmamışlar."} {"url": "https://www.masaloku.net/yoksul-oduncu-masali", "text": "Bugün öğle yemeğimi büyük kızla ormana gönder. Çünkü öğleye kadar işimi bitiremeyeceğim. Kız yolunu şaşırmasın diye yanıma bir torba darı alıp yollara serpeceğim. Güneş ormanın tepesine kadar yükselince, kız bir tas çorbayla yola çıkmış. Fakat ormanlarda, kırlarda uçuşan serçeler, çayır kuşları, ispinozlar, kara tavuklar, kanaryalar darı tanelerini çoktan toplayıp yemişler. Bu yüzden kız yolu bulamamış. Gün batıncaya, gece oluncaya kadar sağ ve esen dolaşıp durmuş. Gecenin karanlıkları içinde ağaçlar uğulduyor, baykuşlar ötüyormuş. Kızın içine bir korku girmeye başlamış. O sırada uzakta, ağaçların arasında parıldayan bir ışık görmüş. Orada insanlar olsa gerek. Bunlar beni gece yanlarında misafir ederler diye düşünmüş; ışığa doğru ilerlemiş. Çok geçmeden bir evin önüne varmış. Pencerelerinde ışık görünüyormuş. Kız kapıyı çalmış. İçeriden boğuk bir ses gel diye bağırmış. Kız evin karanlık taşlığına girmiş. Odanın kapısını vurmuş. Aynı ses girsene içeri demiş. Kız kapıyı açtığı zaman saçı sakalı bembeyaz bir adamın masanın başında oturduğunu görmüş. Adam yüzünü iki eliyle kapamışmış. Ak sakalı masanın üzerinden yere kadar uzanıyormuş. Sobanın yanında üç hayvan uzanmış, yatıyormuş: küçük bir horoz, mini bir tavuk, alaca tüylü bir inek.. Kız başından geçenleri yaşlı adama anlatmış. Geceyi geçirmek için ondan bir yer istemiş. Adam hayvanlara seslenmiş; güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz? Hayvanlar hep bir ağızdan bizce uygun demişler. Yaşlı adam kıza dönerek burada her şeyden bol bol var! Haydi ocağa git, bize akşam yemeği pişir demiş. Kız mutfakta ne aradıysa bulmuş. Güzel bir yemek pişirmiş, ama hayvanları hiç düşünmemiş. Doldurduğu tabakları sofraya getirip koymuş. Ak saçlı adamın yanına oturmuş, karnını tıka basa doyurduktan sonra o kadar yorgunum ki demiş, uzanıp uyuyacağım yatak nerde? Hayvanlar seslenmişler onunla yedin içtin bizleri düşünmedin. Geceyi nerede geçirirsen geçir! Bunun üzerine yaşlı adam haydi merdivenden yukarı çık. Orada iki yataklı bir oda göreceksin. O yatakları düzelt, beyaz keten çarşaflarını yay. Biraz sonra ben de gelip yatarım demiş. Kız yukarı çıkmış. Yatakları düzeltip çarşaflarını yaydıktan sonra, yaşlı adamı beklemeden, bunlardan birinin içine girip uzanmış. Bir süre sonra ak saçlı adam gelmiş. Elindeki ışığı kızın yüzüne tutmuş. Başını sallamış. Kızın derin uykuda olduğunu görünce döşemedeki kapağı açmış. Kızı, odanın altındaki mahzene indirmiş. Akşam üstü ortalık kararırken oduncu evine dönmüş. Kendisini bütün gün aç bıraktığı için karısına çıkışmaya başlamış. Kadın benim suçum yok. Kız yemeği alarak çıkıp gitmişti... Herhalde yolunu şaşırmış olacak..Sabahleyin dönüp gelir. Oduncu güneş doğmadan kalkmış. Yine ormana gidecekmiş. Bugün de öğle yemeğini ortanca kızın getirmesini tembih etmiş: Yanıma bir torba mercimek alıyorum. Taneleri darınınkinden iridir. Kız bunları daha iyi görür, yolunu şaşırmaz! Öğle üzeri kız yemeği alıp yola çıkmış. Fakat mercimekler ortada yokmuş. Ormandaki kuşlar bunları da, dünkü gibi, yiyip bitirmişler. Kızcağız bütün gün ormanda dolaşıp durmuş. Akşam olunca o da yaşlı adamın evine varmış. İçeri alınmış. Yiyecek bir şeyle, yatacak bir yer istemiş. Ak saçlı adam yine hayvanlara sormuş. Güzel tavuk, güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz? Hayvanlar aynı yanıtı vermişler bizce uygun demişler. Bundan sonra her şey bir gün önceki gibi olmuş: Kız güzel yemekler pişirmiş. Yaşlı adamla birlikte yemiş, içmiş; fakat hayvanları düşünmemiş. Yatacağı yeri sorunca hayvanlar onunla yedin içtin..Bizleri düşünmedin.. Geceyi nerede geçirirsen geçir! Kız uykuya dalınca yaşlı adam gelmiş. Kafasını sallayarak kızı seyretmiş. Onu da mahzene indirmiş. Üçüncü gün sabah oduncu karısına demiş ki bugün bana yemeği küçük kızla gönder! Bu çocuk her zaman usludur, söz dinler. Herhalde dosdoğru yoluna gidecek, öbür haylaz kardeşleri gibi ormanda dolaşıp durmayacak! Fakat annesi bu kızını da göndermek istemiyormuş. En sevgili yavrumu da mı yitireyim? demiş. Adam da merak etme, kız yolunu şaşırmaz! Bu kez bezelye götüreceğim. Yollara serpeceğim. Bunlar mercimekten daha iridirler. Ona yolu gösterirler. Fakat kız kolunda bir sepetle yola çıktığı zaman kuşlar bezelyeleri yiyip bitirmişlermiş. Kızcağız nereye gideceğini şaşırmış. Üzüntü içindeymiş. Babasının acıkacağını, yiyecek bir şey bulamayacağını, gecikirse anneciğinin merak edeceğini düşünüyormuş. Sonunda ortalık kararınca uzaktaki ışığı görmüş. Ormandaki evin yanına varmış. Geceyi orada geçirmesini güler yüzle rica etmiş. Ak sakallı adam yine hayvanlara sormuş güzel tavuk; güzel horoz, alacalı güzel inek! Ne dersiniz buna siz.? Onlar da bir ağızdan bizce uygun demişler! Bunun üzerine kız, önünde hayvanların yattığı sobaya doğru gitmiş. Tavukla horozun parlak tüylerini okşamış. Alaca ineğin alnını hafif hafif kaşımış. Yaşlı adamın isteği üzerine güzel bir çorba pişirmiş. Tasa koymuş. Sofraya getirmiş. Sonra ben karnımı doyururken bu hayvancıklara hiçbir şey yok mu? Dışarıda her şeyden bol bol var. Önce onlara yiyecek getireyim demiş. Dışarı çıkmış; arpa getirerek tavukla horozun önüne serpmiş. İneğe de bir kucak dolusu güzel kokulu saman vermiş: Afiyetle yiyin sevgili hayvanlar! Susadığınız zaman içersiniz diye size serin su da getireyim demiş. Bir kova su getirmiş. Tavukla horoz hemen kovanın kıyısına sıçramışlar, gagalarını suya daldırmışlar; sonra kafalarını havaya kaldırmışlar. Böylece su içmeye başlamışlar. Alaca inek de bu sudan kana kana içmiş. Hayvanlar yemlerini yiyince kız, yaşlı adamın yanına giderek sofraya oturmuş. Ondan artan yemekleri yemiş. Çok geçmeden tavukla horoz başlarını kanatları arasına sokmaya başlamışlar. Alaca inek de gözlerini kapamış. Bunun üzerine kız artık ben de dinlenmeliyim demiş. Kız merdivenlerden çıkmış, yatağı düzeltmiş, tertemiz örtüler örtmüş. İşi bitince yaşlı adam gelmiş, yataklardan birine yatmış. Ak sakalı ayaklarına kadar uzanıyormuş. Kız ikinci yatağa girmiş, duasını etmiş, uykuya dalmış. Küçük kız gece yarısına kadar rahat bir uyku uyumuş. Fakat ondan sonra evin içinde bir karışıklık olmuş. Evin köşe bucağından gıcırtılar, çıtırtılar duyuluyormuş. Kapılar kendiliğinden açılıyor, duvarlar yumruklanıyormuş. Tavanın kirişleri yerlerinden fırlayacaklarmış gibi büyük bir gürültü olmuş. Az sonra daha güçlü bir çatırtı duyulmuş. Bu kez de evin damı çöker gibi olmuş. Sonunda her yanı yine sessizlik kaplamış. Keza hiçbir şey olmamış. Yattığı yerden kımıldanmamış, yine uykuya dalmış."} {"url": "https://www.masaloku.net/yonetici-secimi", "text": "Bir zamanlar ormanların birinde bir terzi kuşu yaşarmış. Terzi kuşları, tıpkı usta bir terzi gibi yapraklarını birbirine dikerek torbalar bile örerler. Üstelik çok da iyi yürekli kuşlardır. İşte size bu terzi kuşlarından birinin masalını anlatacağım bugün. Beni ne zaman bırakacaksın anne diye sorular sormaya başlarlarmış. Sonra havaların sıcak ve kurak geçtiği aylarda diktiği yaprak torbalarla dereden su taşıyıp bitkilerin, hasta hayvanların yardımına koşan hep terzi kuşu olurmuş. Yarın başkanlık seçimi olacak. Yaşlı aslan yerine genç bir yöneticinin seçilmesini istiyor. Dostlarım. Artık yaşlandım. Dinlenmek istiyorum. İşte bu yüzden sizleri buraya topladım. Kendinize yeni bir başkan seçin. Başkanlık için kimleri aday gösteriyorsunuz? deyince, anne kuşlar terzi kuşunu diye atılmışlar. Ama aynı anda kurnaz tilki ortaya atılmış. Bir kuş mu ormana başkanlık edecek. Ihh olamaz. Ben adaylığımı koyuyorum. Anlaşılan kuşlar kendi soylarından bir başkan istiyorlar diye bağırmış. O böyle bağırınca karıncalar, böcekler, tavşan ve sincaplar hatta ayılar da Bizim başkanımız terzi kuş olmalı diye bağırışmışlar. Yaşlı aslan, Şimdiye kadar ormanı bir kuş yönetmemişti. Onu neden başkan yapmak istiyorsunuz diye sorunca, önce anne kuşlar onun yavrularına nasıl baktığını anlatmışlar, sonra da çiçekler yazın onları terzi kuşunun nasıl suladığını, yırtılan yapraklarını nasıl diktiğini bir bir söylemişler. Karıncalarla böcekler de yiyecek bulurken terzi kuşunun yardımını anlatmışlar. Son olarak da büyük hayvanlar adına söz alan boz ayı da, Sayın başkanım. Terzi kuşu hastalarımıza su taşır. Bitkilerden aldığı öz sularla ilaç yapıp onları iyileştirir. Kısacası şu ormanda her canlı onun iyiliğini görmüştür. Ayrıca aklı ve güler yüzüyle de hepimizin sevgisini kazanmıştır. Oysa tilkinin kendinden başkasını düşündüğünü ben hiç görmedim demiş. Öteki hayvanlar ve bitkiler de biz de görmedik diye bağırışmışlar. O zaman koca aslan, Demek bunca işi bu küçük kuş yapıyor öyle mi. Kendi küçük ama yüreği, yararı büyük bir kuş. Bir yöneticide bulunması gereken her şey var. Evet, ben de yerime terzi kuşun geçmesini istiyorum deyince, koca alanda bir alkış kopmuş ki sormayın. O günden sonra terzi kuşu ormanın yöneticisi olmuş. Bütün canlıların yardımına koşmuş. Hep orman halkının mutluluğu için çalışmış. Birilerine yardım edebilmek ne kadar güzel bir duygu çocuklar."} {"url": "https://www.masaloku.net/yurek-ana", "text": "Çok eskilerde daha zaman belli değilken insanlar düşünüp dururlarmış kendince. Vakti zamanında ayların adları falan yokmuş. Yiğit ana denen yürekli bir kadının on iki erkek çocuğu varmış. Onlara evlatlarım der de başka bir şey demezmiş. Çocuklar gel zaman git zaman büyüyüp denizci olmuşlar. Her gün denize açılarak, balık sünger toplamışlar. Yani sizin anlayacağınız, hayırlı evlat olmaya yüz tutmuşlar. Yiğit ana, çocuklarının bu çalışkanlığından çok gururlanırmış. Nedir ki, mutluluğu uzun sürmemiş yiğit ananın. O zamanlarda Kale sahibi olan zalim bir hükümdar; on iki kardeşi yakalayarak zindana attırmış. Acımasız hükümdar, bununla da kalmayarak kardeşleri zindanda birbirine zincirlerle bağlamış. Bizi burada kurtarırsa, bir yiğit ana kurtarır, demiş. O değil, onun türküsü kurtarabilir ancak... demiş ikinci oğlan. Bu ezgiden sonra yiğit ana hemen ikinci bir türküye geçti ki, yürek dayanası değildi. Gök mavisini denize, deniz mavisini güne, gün de mavisini ışığa verivermiş. Rüzgar türküyü, ahenkleştirerek zindana, çocukların yanına taşımış. Türkü ile birlikte çocukların yüreğine sevgi akmış buram buram. Zindanın içi bir anda aydınlanmış. Işıkla birlikte çocukların yüreği coşkuyla dolmuş. Coşkuyla birlik çekip koparmışlar zincirleri. Sevinçle çıkmışlar zindandan. Yiğit analarının yanına varıp, analarının boynuna doya doya sarılmışlar. Sen olmasaydın bu zindandan çürür kalırdık ana, demişler. Buralarda fazla kalamazsınız... Varın gidin başka diyarlara, on iki ayrı kola dağılın, kendinize göre yaşamınızı kurun!.. demiş. Sensiz hiç bir yere gitmeyiz, demişler. Ben sizin bulunduğunuz her yerde olacağım evlatlarım.. Yürekleriniz sevgi ve saygı ile çarpacağına göre, ben de her an yanınızda olacağımı unutmayın... demiş. Bizim adlarımız yok ki ana, Böyle adsız, şansız nasıl gidebiliriz ki!.. demiş. Üstelik de ne yapacağımız, ne iş tutacağımızı da bilmiyoruz!.. demiş. Hele şöyle karşıma diziliverin bakalım, demiş. Oğlanlar, analarının isteğine uygun , karşısında boy sırası dizilmişler. Senin adın, bundan böyle ocak olacak, demiş, O sizi bulacak, meraklanmayın siz!.. Bulduğunda da görevlerinizi söyleyecek, iş verecek, aş verecek, canınızı sıkmayın siz. Demiş. İşte böyle sevgili çocuklar, Yiğit Ana'nın , anlatısı böyle akı verivermiş. Dilerim sizinde yaşamınız sevgi ve dostluklarla dolu olur. Yaşama hep gülerek bakarsınız."} {"url": "https://www.masaloku.net/zengin-coban", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, küçük bir köyde yoksul bir çoban varmış. Elindeki iki koyunuyla geçinmeye çalışıyormuş. Her gün onları en güzel vadilere otlatmaya götürürmüş. Böylece koyunlar bol ve lezzetli süt verirmiş Bir gün çoban, iki koyununu otlatmak için kasabadan epey uzaklaşmış. Uzaktan bir grup yolcunun geldiğini görmüş. Yolcular iyice yaklaşmış ve içlerinden biri Koyunlarından bir bardak süt sağıp verir misin? Dilim damağıma yapıştı, demiş. Çoban hemen koyunlarını sağmış ve yolcuya ikram etmiş. Meğer süt isteyen yolcu, padişahmış... İnsanları böyle dener, hak edenleri bir kese altın ile ödüllendirirmiş. Çobanın cömertliğine karşılık bir kese altın uzatmış. Çoban Babam, insanlara gösterdiğim şefkat ve nezaket için karşılık beklememem gerektiğini öğretti bana. Sütün karşılığında sizden bir ücret alamam. demiş. Padişah bir kese altını geri çeviren çobanın tok gözlülüğüne hayran kalmış. Çobana kendini tanıtmış ve ona sarayın hazinelerine bekçi olmasını teklif etmiş. Çoban bu işi memnuniyetle kabul etmiş. Ailesi ile birlikte saraya taşınmış. Güzel ahlakı sayesinde rahat ve mutlu bir hayat sürmüş."}