{"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/dis-gebelik", "text": "Dış gebelik, döllenen yumurtanın sağlıklı ve doğru bir şekilde rahim içerisinde endometriyum tabakasına tutunamaması sonucu meydana gelen durumdur. Döllenen yumurta rahim dışında herhangi bir yere tutunursa buna dış gebelik / ektopik gebelikdenilmektedir. Dış gebelik durumu anne adaylarının hayatını riske sokacağı için bir an önce sonlandırılması gereken bir sağlık sorunudur. Anne adayına yapılan kan tahlilleri ve bazı testler sonucunda belirlenen hamilelik durumu her zaman sağlıklı bir şekilde ilerleyip sürecek anlamına gelmemektedir. Döllenen yumurtanın rahim ağzı veya fallop tüpleri içerisine bazı durumlarda ise karın içi vb. bölgelere yerleşmesi sonucu dış gebelik meydana gelir. Embriyonun doğru bir şekilde büyüyebilmesi için rahim içerisinde endometriyum tabakasına tutunması gerekmektedir. Diğer dış alanlar bebeğin gelişimi ve anne adayının sağlığı açısından tehlikeli olmaktadır. Dış gebelik durumu söz konusu olduğunda embriyonun yerleştiği bölge derhal tespit edilmeli ve gebeliğe son verilmelidir. Dış gebeliğe son verilmediği taktirde anne adayının doğurganlığı sonlanabilir hatta hayati tehlikesi söz konusu olabilir. Anne sağlığı için bu durumun olabildiğince erken teşhis edilmesi gerekmektedir. Erken teşhis sayesinde anne adayının sonraki hamilelikleri sorunsuz bir şekilde gerçekleşebilir. Anne adayları dış gebeliği fark edemeyebilirler. Çünkü dış gebelik oluşan anne adaylarında hamileliğin ilk haftalarındaki erken dönem semptomları olan mide bulantısı, göğüs hassasiyeti ve adet görülmemesi durumları meydana gelebilmektedir. Yapılan hamilelik testleri ve doktor tarafından yapılan kan tahlili ve testlerin sonucu pozitif olacaktır. Dış gebeliğin normal gebelikten ayırt edilebilmesi için bazı belirtileri mevcuttur. Bunlar arasında öncelikle yaşanan hafif vajinal kanamalar ve pelvik ağrıları gözlenmektedir. Fallop tüpünden sızmakta olan kan anne adayında omuz ağrısı ve sık tuvalete çıkma dürtüsü meydana getirmektedir. Bu belirtileri izleyen diğer semptomlar ise karnın belli bir bölgesinde meydana gelen sert ağrılardır. Baş dönmesi, mide bulantısı ve kilo kaybı da görülebilmektedir. Dış gebelik durumu genellikle döllenen yumurtanın fallop tüpüne yerleşmesiyle oluşmaktadır. Bu durum tubal gebelik olarak da adlandırılmaktadır. Dış gebeliğin fark edilmemesi durumunda yumurtanın tüp içerisinde büyümesi sonucunda fallop tüpünde yırtılma meydana gelebilir. Bu durum ise ağır bir kanamaya neden olmaktadır. Bu duruma ek olarak baş dönmesi ve şok hali mevcuttur. Anne adayının hayati tehlikesi vardır. Bu nedenle dış gebeliğin erken teşhisi oldukça önemlidir. En sık görülen dış gebelik türü tubal gebelik olarak bilinmektedir. Bu durumun meydana gelme nedeni genellikle fallop tüpünün bir enfeksiyon nedeniyle hasar görmesi ve yumurtanın buradan geçerken tüpün içerisinde sıkışmasından kaynaklanmaktadır. Anne adayının hormonlarındaki dengesizlikler ya da döllenmiş yumurtanın ani gelişimi de dış gebeliğin oluşumunda rol almaktadır. Peki dış gebeliğin oluşmasının nedenleri nelerdir. Gelin birlikte inceleyelim. · Daha önce yaşanmış olan dış gebelik durumu. · Bel soğukluğu, klamidya vb. enfeksiyonlar fallop tüplerine zarar vererek dış gebelik oluşumuna yol açmaktadır. · Tüp bebek tedavisinin de dış gebeliğe neden olabileceği gözlemlenmiştir. · Doğum kontrol yöntemleri de dış gebeliğin oluşumunda rol oynayabilir. · Sigara içilmesi ve zararlı maddelerin kullanılması da dış gebelik riskini oldukça arttırmaktadır. Dış gebeliği önlemek için herhangi bir yol bulunmamaktadır. Fakat dış gebelik riskini azaltabilirsiniz. Cinsel partner sayısının azaltılması ve cinsel ilişki sırasında korunulması da enfeksiyon bulaşma riskini azaltacağı için dış gebelik riski de azalmaktadır. Sigara içilmemeli ve zararlı alışkanlıklarınız varsa da bir an önce bırakılmalıdır. Dış gebeliğin herhangi bir semptomuna sahip olan anne adaylarının bir an önce doktorlarına başvurması gerekmektedir. Kadın doğum uzmanları pelvik bölge incelemesi yapacaktır. Dış gebelik tanısı bu aşamada koyulabilirken esas güvenilir bir tanı ultrasonografik muayene sırasında konulmaktadır. Ultrasonografik muayene sayesinde gebelik kesesinin olup olmadığı görülebilmektedir. Buna ek olarak yapılan kan testleri ve hormon seviyelerinin kontrol edilmesi de oldukça önemlidir. Bazı gerekli durumlarda yırtılan fallop tüpü kaynaklı kan sızıntısının olup olmadığının belirlenmesi için kübosentez adı verilen iğne yapılarak inceleme yapılmaktadır. Bütün bu testler sonucunda dış gebelik tanısı konulursa derhal gebeliğe son verilmelidir. Aksi takdirdea ğır bir iç kanama gerçekleşebilir ve anne adayının hayati tehlikesi söz konusu olabilir. Dış gebeliğin tanı koyulduktan sonra acilen sonlandırılması gerekmektedir. Bunun için pek çok yöntem mevcuttur. Gebeliğin durumuna bağlı olarak vücudun hamilelik dokusundan kurtulması için Metotreksat isimli baskılayıcı ilaçtan yararlanılabilir. Bu sayede düşük meydana getirilmektedir. Kasılma ve kanama gibi düşük belirtileri görülür. Fakat emin olunması için düzenli olarak kan testleri yapılarak kontrol sağlanır. Bu tedavi sonucu fallop tüpleri zarar görmez ve anne adayı bir kaç ay sonra tekrar hamile kalabilir. Fakat dış gebelik ilerlemişse tüplerde yırtılma görülebilir. Böyle bir durumda fallop tüplerinin tamamı veya bir kısmı ameliyat ile alınır. Kanamanın durdurulması için anne adayı acilen ameliyata alınır. Ameliyat açık bir şekilde veya laparoskopi ile yapılabilmektedir. Fallop tüpleri alınmadıysa düzenli olarak kan tahlilleri yapılarak hamilelik hormonu olup olmadığı kontrol edilir. Eğer hormone seviyesi tamamen sıfıra inmezse ek tedavi uygulanır. Fallop tüpleri alınmayan hastalar tekrar hamile kalabilmektedir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/dogum-sonrasi-annelerin-bilmesi-gerekenler", "text": "Haftalarca ve aylarca süren bekleyişinizin ardından dünyanın en büyük mucizesini kucağınıza aldığınızda bu heyecana Anne sıfatını da ekliyorsunuz. Yeni doğan bebeğinizin getirmiş olduğu mutluluk yanında büyük sorumluluklar da getiriyor. Ama merak etmeyin. Bilmeniz gereken her şeyi sizinle paylaşacağız. Doğum sonrası dönem, bebeğin doğumuyla başlar ve annenin vücudu neredeyse hamilelik öncesi durumuna döndüğünde sona erer. Bu dönem çoğunlukla altı-sekiz hafta sürer. Doğum sonrası dönem, annenin yeni bir anne olmanın gerektirdiği tüm değişikliklerle nasıl başa çıkacağını öğrenirken hem duygusal hem de aynı zamanda fiziksel olarak birçok değişiklikten geçmesini içerir. Bu dönemde aynı zamanda ebeveynlerin bebeklerine nasıl bakacaklarını ve değişen bir aile olarak nasıl işlev göreceklerini öğrenmelerini içerir. Bir annenin gücünü yeniden kazanıp bebeğine bakması için kendine iyi bakması gerekir. İlk haftalarda bolca dinlenmeye, iyi beslenme programına ve yardıma ihtiyacınız olacak. Her yeni anne-baba, bebeklerin yetişkinlerinkinden farklı uyku zaman saatlerine sahip olduğunu öğrenir. Yeni doğan bebekler yaklaşık her üç saatte bir uyanır ve beslenmesi, altının değiştirilmesi ve rahatlatılması gerekir. Özellikle ailelerin ilk bebeği ise özellikle anne yorgunluktan bunalabilir. Sekiz saatlik katı bir uyku birkaç ay boyunca tekrar olmayacak olsa da, sizin için önerilerimiz daha fazla dinlenmenin yollarını bulmanıza yardımcı olabilir. İlk haftalarda annenin bebeği beslemek ve kendine bakmak haricindeki tüm sorumluluklarını başkasına devretmesi gerekir. Bebeğiniz uyuduğunda uyuyun. Bu, günde birkaç kez kısa dinlenmeler olabilir, ancak bu kısa dinlenmeler sizin kendinizi daha iyi hissetmenizi ve dinlenmenizi sağlayacak. Atacağınız adım ve zamandan tasarruf edin. Geceleri beslenmek için bebeğinizin yatağını yanınızda bulundurun. Birçok yeni anne-baba, ziyaretçilerin gelmesinden hoşlanır, ancak yeni anneler eğlenmek zorunda hissetmemelidir. Kestirmek veya bebeğinizi beslemek için kendinizi mazur görün. Her gün birkaç dakika dışarı çıkın. Doktorunuzun önerdiği şekilde yürüyüşlere ve doğum sonrası egzersizler yapmaya başlayabilirsiniz. İlk iki-üç haftadan sonra, bazen gece beslenmesi için emzirilen bebekler için bir biberon verin. Bu sayede başka biri bebeği besleyebilir ve siz daha uzun süre kaliteli bir uykuya sahip olabilirsiniz. Bir annenin vücudu hamilelik sırasında ve bebeğinin doğumu ile birlikte birçok değişikliğe uğramıştır. Hamilelik ve doğumdan sonra iyileşmesi gerekir. Dinlenmenin yanında ayrıca ek olarak, tüm annelerin iyileşmeyi kolaylaştıracak ve hızlandıracak sağlıklı bir diyet listesini takip etmesi gerekir. Çoğu anne hamilelik kilolarını vermek istese de, aşırı diyet ve hızlı kilo kaybı sağlığınız ve emziriyorsanız bebeğiniz için tehlikeli olabilir. Bir annenin hamilelik sırasında aldığı kiloları vermesi birkaç ayı bulabilir. Bu, yüksek yağlı atıştırmalıkları keserek ve bol miktarda taze sebze ve meyve içeren, protein ve karbonhidratla dengelenmiş bir diyete odaklanarak başarılabilir. Egzersiz ayrıca kalori yakmaya, kasları ve bacakları sıkılaştırmaya yardımcı olur. Dengeli öğünlerin yanı sıra emziren anneler sıvı miktarını artırmalıdır. Birçok anne bebek emzirirken çok susadıklarını fark eder. Su, süt ve meyve suları mükemmel seçimlerdir. Doğum sonrası beslenmeyle ilgili daha fazla bilgi edinmek isterseniz, lütfen sağlık uzmanınıza veya kayıtlı bir diyetisyene danışın. Hem yeni hem de deneyimli ebeveynler kısa sürede bebeklerin çok fazla çalışma gerektirdiğini fark ederler. Yeni doğmuş bir bebeğin sürekli ihtiyaçlarını karşılamak zaman ve enerji gerektirir ve genellikle ebeveynleri evdeki diğer sorumluluklarından uzaklaştırır. Birçok ebeveyn kendi başına iyi olsa da, başka birinin ev sorumluluklarına yardımcı olması genellikle yeni bir bebeğe alışmayı kolaylaştırır. Ebeveynler çamaşır veya kirli bulaşıklar yerine anne ve bebeğin ihtiyaçlarına konsantre olabilirler. Yardımcı olarak kime karar verirseniz verin, onlardan yapmasını beklediğiniz her şeyi netleştirdiğinizden emin olun. İlk haftalarda duygular kırılgan olduğunda, incinmiş duyguları veya yanlış anlamaları önlemede iletişim önemlidir. Yeni annenin kendisinin ve bebeğinin beslenmesi ve bakımı dışındaki tüm sorumluluklarından kurtulması genellikle en iyisidir. Emziriyorsa bu özellikle önemlidir. Diğerleri evde yemek pişirme, temizlik, çamaşır yıkama ve market-manav alışverişi gibi işleri üstlenmelidir. Bu, yeni annenin kendine bakmasına yardımcı olacak ve bebeğiyle geçirdiği zamanı kısıtlamasını önleyecektir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/emzirme-doneminde-en-cok-yapilan-hatalar", "text": "Doğum sonrası emzirme süreci, yeni doğan bebeğinizin gelişimi için çok önemli. Emzirme esnasında yapılan yaygın hatalar da dahil olmak üzere sorunları da yok değil. Emzirme konusunda eğitim eksikliğinden veya etrafınızdakiler tarafından sürdürülen efsanelerden kaynaklansın, bu hataları yapmak kolaydır. Ancak birçok annenin karşılaştığı ortak sorunları ve bunları nasıl düzelteceğinizi anlamaya zaman ayırırsanız, siz ve bebeğiniz çok daha mutlu olacaksınız. İşte bu sorunlardan bazılarını sizler için derledik. Emzirmeyi ilk öğrendiğinizde biraz ağrı beklense de, devam eden ağrı normal değildir. Uluslararası kurul sertifikalı emzirme danışmanı Nadine Fournier, bunun annelerin yaptığı yaygın bir hata olduğunu söylüyor - emzirme sırasındaki ağrının normal ve beklenen bir şey olduğunu düşünüyorlar. Ek olarak ağrıdan kurtulmanın püf noktasının ona neyin sebep olduğunu belirlemek olduğunu belirtti - bunun nedeni zayıf kavrama, dolanma veya çocuğun dil bağı olabilir. Soruna neyin sebep olduğunu anlamak için ağrıyla uğraşıyorsanız, bir emzirme danışmanına ulaşmak en iyisidir. Bebeklerinin bir programa göre beslenme gerektiğini düşünen annelerin bu konuda hata yaptığını söyleyebiliriz. Bebeğinizi bir programda tutmaya çalışmak aslında süt miktarınızı azaltabilir ve sütünüzün yağ içeriğini düşürebilir. Bebeğinizi belirli bir zaman diliminde tutmaya çalışmaktansa, bebeğinizi sadece acıktığında beslemek en iyisidir. Başka bir yaygın hata da bebeğe çok erken bir biberon veya emzik vermektir. Beklentiler, emzirmeyi başarıyla başlatmadan önce biberon vermenin sizi başarısızlığa sürükleyebileceğini, çünkü sütü biberondan çıkarmak kendi göğsünüzden çok daha kolay olduğunu ve bebeğinizin bu kolaylık için biberonu tercih edebileceğini belirtti. Emzirmenin temelleri ayrıca, çok erken bir emzik takmanın meme başı karışıklığına neden olabileceğini, ancak bu ilk haftalarda bebeğinize göğsünüz yerine bir emzik verirseniz süt tedarikinizi de bozabileceğini öne sürdü. Emzirmeye çalışırken içgüdülerinizi dinlemek zor, biliyoruz. Sadece doğruyu yapmak istiyorsunuz. Emzirme danışmanları, annelerin içgüdülerine güvenmemeleri ve bebeklerini dinlememeleri olarak gördüğü yaygın bir emzirme hatası olduğunu söylüyor. Bu iki şeyi yapmazlarsa, sonunda bebeklerinin yeterince süt almadığına inanırlar ve ihtiyaç duymadıkları zaman takviyeye yönelirler. Uzmanlar bebeğinizin yeterince süt aldığına dair işaretleri bilmenin önemli olduğunu belirtti. Bebeği acıktıklarında besleyin, ihtiyaçlarını dinleyin ve iyi olacaksınız. Emziren annelerden defalarca duyduğumuz bir şey varsa, bu, sütlerinin az olduğu ve mama takviyesi yapmak istedikleri endişesidir. Uzmanlar Bir annenin düşük süt tedarikinin aslında olmadığını, düşündüğü şeyin aslında mevcut olmadığını ve mama vermenin mevcut sütünü azaltabileceğini belirtti. Tedarikinizin gerçekten düşük olduğunu düşünüyorsanız, en iyi eylem planını belirlemenize yardımcı olması için bir emzirme danışmanı arayın. Bu, süt üretiminizi artırmanın en iyi yoludur - vücudunuzun daha fazla süt üretmesi için daha fazla süt çıkarmanız gerekir. Pompalama seanslarını atlamak veya kaçırılan bir beslemeyi bir pompalama seansıyla değiştirmemek büyük bir mesele haline gelebilir. İyi bir süt tedarikini sürdürmek için bebeğiniz her biberon aldığında pompalamanız gerektiğini, böylece vücudunuzun aç bir çocuk için aynı miktarda süt üretmeye devam etmesi gerektiğini belirtti. Doktorlar en yaygın emzirme hatalarından birinin, annelerin gerçek bir sebep olmaksızın diyetlerinden bir şeyleri kesmesi olduğunu söylüyor. \"Evet, bazı bebeklerin gerçek alerjileri veya hassasiyetleri vardır, ancak çoğu anne bebek sorunlarına neden olmadan istediklerini yiyebilir\" diyor. \"Aslında, çok çeşitli yiyecekler, bebeği ailenin gelecekteki diyetine hazırlayan sütün tadında küçük değişikliklere neden olur.\" Çocuğunuzun belirli bir yiyeceğe alerjisi olduğunu düşünüyorsanız, bundan kaçınabileceğinizi, ancak emziriyorsunuz diye diyetinizden kısıtlanacak yiyeceklerin bir listesi bulunmadığını belirtti. En yaygın sorulardan biri de Hasta olduğumda veya öksürük ve üşüdüğümde emzirmeyi bırakmalı mıyım?. Anne, enfeksiyonu bebeğe geçirmek istemediği için hasta olduklarında sıklıkla emzirmeyi bırakır. Bu kesinlikle bir hatadır. Hastalandığınızda emzirmeye devam etmelisiniz, çünkü hastalığınıza karşı antikorları anne sütü yoluyla bebeğinize geçireceksiniz. Böylece enfeksiyonunuza yakalanmış olsalar bile sizden alınan antikorlarla daha hızlı iyileşeceklerdir. Önemli Hatırlatma: Bu noktada her eylem kendine özgü reaksiyon gerektirebilir. Bu nedenle bu tarz bir durumla karşılaştığınızda doktorunuzla iletişim kurun."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-10-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Hamileliğinizin onuncu haftasıyla birlikte şikayetlerinizde azalma gözlenecektir. En zor dönemleri atlatmaya başladığınızı söyleyebiliriz. Bebeğiniz onuncu haftada 3 cm olmuş durumda. Parmaklarını, kollarını ve bacaklarını oynatabiliyor. Kasları gelişmeye devam ediyor. Beyin gelişimi daha hızlı ilerlediği için kafası vücuduna oranla daha büyük bir durumda. Omurgası belirginleşmeye başlamış durumda. Vücudundaki kas ve kemik oluşumu hızlı bir şekilde devam etmekte. Bebeğiniz 10. haftadan itibaren hareketlenmeye başlamış olacak. Bu hareketler ultrasonda görülebilir fakat anne adayı bu hareketleri henüz hissedemez. Rahminiz oldukça büyümüş bir halde. Karnınız henüz belirginleşmemiş olabilir. Bebeğinizin kalp atışlarını duyabileceğiniz haftadasınız. Bu haftadan itibaren gebelik kıyafetleri giymeye başlamanız gerekebilir. Vücudunuzu fazla yormayacak egzersizler yapabilirsiniz. Hem kendi sağlığınız için hem de doğumu kolay bir şekilde gerçekleştirebilmek için egzersiz yapmanız faydalı olacaktır. Doğumu sonlandırmak yasal olarak 10. haftaya kadar yapılabilmektedir. 10. Haftadan sonra herhangi tıbbi bir zorunluluk olmadığı sürece bebeğin aldırılması yasaktır. Bebeğin ve annenin durumuna bağlı olarak gerekli durumlarda yapılacak olan kürtaj işlemi doktor onayıyla gerçekleştirilebilmektedir. Bebeğinizin kalbi onuncu hafta itibariyle dakikada 180 kez atmaktadır. Bebeğinizin kalp atışını doktor kontrolünüzde ultrason sayesinde görüp duyabilirsiniz fakat karnınızda hissetmeniz bu haftada henüz mümkün değildir. 10. haftadan itibaren demir takviyesi almak gereklidir. Bebeğinizin sağlıklı bir şekilde gelişip büyümesi için demir takviyesi oldukça önemlidir. Demir oranı yüksek besinlerle aynı anda tüketeceğiniz C Vitamini sayesinde ideal bir şekilde vücudunuz için gereken takviyeyi almış olacaksınız. Doktor kontrollerinizi ihmal etmemelisiniz ve vücudunuzdaki demir oranının düşmesinei zin vermemelisiniz. Hem bebeğinizin sağlığı hem de kendi sağlığınız için pek çok konuda dikkatli olmanız gerekmektedir. Beslenmeniz konusunda hem hamilelik döneminde hem de hamilelik sonrasında dikkatli olmalısınız. Sağlıklı bir şekilde beslenmelisiniz. Vücudunuzu yormadan egzersiz yapmaya özen göstermelisiniz. Ağır kaldırmamalı ve bedeninizi yoracak işlerden uzak durmalısınız. Dar kıyafetler giymekten kaçınmalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-11-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Hamileliğinizin on birinci haftasıyla birlikte bebeğinizin en hızlı geliştiği haftaya girmiş bulunmaktasınız. Bebeğinizin bedeni ve kafası orantılı bir şekle bürünmüş durumdadır. Bebeğinizin ciğeri, böbrekleri ve beyni çalışmaya başlamış durumda. Artık bebeğiniz emebiliyor, esneyebiliyor ve yutma işlevini yerine getirebiliyor. İdrarını yapıp soluk alabiliyor. Ellerini hareket ettirebiliyor. Tekme atmayı da öğrenmiş durumda. Bebeğiniz 4 cm ve yaklaşık 8 grama ulaşmış durumda. Gebeliğin on birinci haftasından itibaren mide bulantılarınızda azalma hissedeceksiniz ve kendinizi daha enerjik hissedebilirsiniz. Hormonlarınızdaki değişim mide sorunları yaşamanıza neden olabilir. Yavaş yavaş kilonuzda artış meydana gelmeye başlamış olabilir. Bu haftadan itibaren iştahınızda artış meydana gelebilir. Sabah bulantılarınızın azalmasıyla birlikte güzel bir şekilde beslenmeye devam edeceksiniz. Göbeğiniz belirmeye başlamış durumda. Kıyafetlerinize sığmakta zorluk yaşıyor olabilirsiniz. Bebek anne karnında gebelik kesesinin içinde bulunmaktadır. Amniyon sıvısıyla dolu olan kese rahim içi tabakasıyla çevrilidir. Amniyon sıvısı ve rahim içi tabakası bebeğin korunarak sağlıklı bir şekilde büyümesi için var olan yapılardır. Bebeğin anne adayı tarafından hissedilmesi henüz mümkün değildir. Bebek anne karnında hareket etmektedir hatta tekme ve takla atacak duruma gelmiş bulunmaktadır. Fakat bebeğin kasları hareketlerini hissettirecek kadar güçlenmiş durumda değildir. Bu nedenle anne adayı bebeğin hareketlerini henüz hissedemez. Hamileliğin 11. Haftası itibariyle kalsiyum takviyesi almanız bebeğinizin kemik gelişimi için oldukça önemlidir. Bebeğinizin sinir ve kaslarının iyi bir şekilde gelişmesinde büyük rol oynamaktadır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-12-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Bebeğinizin büyüklüğü bir erik kadar olmuş durumda. Ağırlığı ise hemen hemen 15 grama yaklaşmış bulunmaktadır. Yüzü ve vücudu yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır. Dişlerinin çıkacağı yerlerde tomurcuklanmalar başlamıştır. Ses telleri oluşmaya başlamıştır. Uyanık olduğu zamanlarda parmağını emerek hareket edebiliyor ve tekme atabiliyor. Sindirim sistemi çalışmaya başlamış durumda. Kemik ilikleri akyuvar üretmeye başladı. Gebeliğinizin 12. Haftası itibariyle bebeğinizin gelişimi hızlanmış durumda. Bu durum kendinizi yorgun hissetmenize neden olmaktadır. Bu süreçte tahlillerinizi yaptırmalı, doktor kontrollerinizi ihmal etmemelisiniz. Gerekli vitamin ve mineralleri kullanmalısınız. Mide yanması sorunu yaşayabilirsiniz. Bulantı ve kusmalarınızda azalma yaşasanız da bu sefer baş ağrıları ve baş dönmesi şikayetleri yaşayabilirsiniz. Bu haftada vücudunuzda koyu lekelenmeler olabilir. Bu durum sizi endişelendirmesin. Vücudunuzda melanin üretildiği için böyle bir durum yaşamaktasınız. Fakat doğum sonrasında bu lekeler kaybolacaktır. 12.hafta itibariyle karnınız belirmeye başlamış durumdadır. Bu haftayla birlikte karnınız yavaş yavaş büyümeye başlayacak. Kilo alımınız artacak. Fakat karnın belirginliği anne adaylarının hepsinde aynı olmamaktadır. Hamileliğiniz boyunca sağlıklı ve düzenli bir şekilde beslenmelisiniz. Hem sizin hem bebeğinizin sağlığı için oldukça dikkatli olmanız gerekmektedir. Bu süreçte sık ve az yemeye özen göstermeli, öğün atlamamalısınız. Baklagil, sebze ve meyve tüketimine dikkat etmelisiniz. Kabızlık ve gaz sıkıntısını çözmek için lifli gıdalar tüketebilirsiniz. Mide yanması şikayetini önlemek için baharatlı ve acı besinler tüketmemelisiniz. Protein, folik asit, demir, vitamin ve mineral alımını ihmal etmemelisiniz. Sıvı ve su tüketiminizi ihmal etmemelisiniz. Kahve ve çikolata tüketiminden kaçınmaya çalışmalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-13-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Bebeğiniz her geçen gün gebelik kesesi içinde gelişmeye ve hareketlenmeye devam ediyor. Fakat henüz sizin bebeğinizin hareketlerini hissedebilmeniz için erken. Bir kaç hafta daha beklemeniz gerekecek. Bebeğiniz 13. Haftadan itibaren 8 cm ve yaklaşık olarak 25gram ağırlığındadır. Büyüklük olarak bir limon kadar olduğunu söyleyebiliriz. Uyanıkken esniyor, tekmeliyor, dönüyor ve parmaklarını hareket ettiriyor. Cildi az miktarda tüylenmeye başlamış durumda. Emme ve yutma refleksleri güçlenmeye başladı. Cinsel organları gelişmeye başladı. Göğsünüz ve süt kanallarınız bebeğinizi emzirmek için hazırlanmaya başlamış durumda. Kolostrum adı verilen sıvıyı üretmeye başlamak üzereler. Bu sıvı bebeğinizi besleyecek ilk süt olacak. Göğüslerinizin büyüyüp süt kanallarınızın gelişebilmesi için bu süreçte rahat kıyafetler tercih etmeniz doğru olacaktır. Vajinal akıntınızda artış meydana gelecek. Bu sağlıklı bir durum. Doğum kanallarını enfeksiyonlardan koruyarak sağlıklı bakteri sayısını dengelemek için gerekli bir durum. Bu süreçte cinsellik isteğiniz bazen artıp bazen de azalacak. Bu konuyu akışına bırakmaya çalışmalısınız. Bebeğinizin görüntüsü giderek minik bir insana benzemekte. Kafası vücudunun üçte biri kadar. İlerleyen süreçte vücudunun oranı dengelenmeye başlayacak. Bebeğinizin ilk gelişen organı kalbidir. Kalp atış hızı dakikada 120 ila 160 kez atmaktadır. Fakat bebeğin kalbi henüz küçük olduğu için kalp atışlarını siz hissedemezsiniz. Ancak ultrason kontrolünde duyabilirsiniz. Bu haftadan itibaren karnınız büyümeye başlamış olacaktır. Rahminizin büyümesiyle birlikte karnınız da giderek belirginleşmeye başlayacak. Genelde hamile olduğunuzun dışarıdan bakılarak anlaşılması 20. haftayı bulabilir. Hamileliğin on üçüncü haftasında rahme yerleşen gebelik kesesinin boş olması ya da embriyo olmasına rağmen kalbinin durması nedeniyle düşük yaşanabilir. Gerçekleşen düşüklerin %80'i ilk 13 haftada meydana gelmektedir. Bu hafta ile birlikte düşük riski giderek azalmaktadır. Bebeğinizve kendi sağlığınız için sağlıklı ve düzenli bir şekilde beslenmelisiniz. Bu süreçte lifli gıdalar tüketmeye özen göstermelisiniz. Bu sayede sindiriminiz kolaylaşacaktır. Lifler iki çeşittir. Çözünebilir olanı bağırsak bakterileri için iyi bir besin kaynağı oluşturur. Çözünemeyeni ise organlardan parçalanmadan ve erimeden geçerek diğer besinlerin geçişini de kolaylaştırır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-14-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Hamileliğin on dördüncü haftasıyla birlikte hamilelik şikayetlerinizde azalma meydana gelecek. Bu hafta ile birlikte hamileliğinizin dördüncü ayına girmiş bulunmaktasınız. Bedeniniz kendini bebeğinize hazırlamaya devam ediyor. Fakat bünyeniz bebeğinizi kabullenip onunla birlikte hareket etmeye başladığı için hamilelik şikayetleriniz azalacak hatta pek çoğu kaybolacak. Bebeğinizin boyu 8 ila 9 cm arasında kilosu ise 45 ila 50gram ağırlıkları arasındadır. Bebeğiniz giderek daha hareketli bir hal alıyor. Böbrekleri çalışmaya başlamış durumda. Göz kapakları ve tırnakları oluşmaya başladı. Boynu geliştiği için artık kafasını da hareket ettirmeye başlayabilecek. Bebeğiniz giderek büyüyüp gelişmekte. Fakat henüz onun hareketlerini hissetmeniz için birkaç haftaya daha ihtiyacınız var. Muhtemelen 16. Hafta itibariyle hareketlerini hissetmeye başlayabileceksiniz. Anne adaylarının şikayetleri giderek azalmaya başlayacak. Sabah bulantıları ve sık tuvalete çıkma ihtiyacınız azalacak. Yavaş yavaş hamilelik kıyafetlerine geçiş yapmak isteyebilirsiniz. Malum bebeğiniz giderek büyüyor. Anne adayının rahmi hamilelik boyunca giderek büyümektedir. Bu durumun da anne adayının karnının sağ ve sol tarafında ağrı şeklinde belirtisi olmaktadır. Rahmi tutmakta olan bağlar, uzayıp kısalarak büyüyen rahminizi dengede tutmaktadır. Bu durum da karın bölgenizde ağrı hissetmenize neden olur. Hamileliğinizin 14. Haftasıyla birlikte ultrason muayenesinde bebeğinizin kolları, bacakları,el ve ayaklarını görebilirsiniz. Başı vücuduna daha orantılı bir duruma gelmiştir. Kemik yapısı yavaş yavaş oluşmaya başlamıştır. Bebeğin cinsiyeti 14. Haftada tespit edilebilmektedir. Fakat bu haftada yanılma payı olabileceğini unutmamalısınız. Net bir sonuç almak isterseniz 16. haftayı beklemeniz daha doğru olacaktır. Hamileliğin ilk üç ayında bazı testler yapılmalıdır. Ultrason muayenesinde bebeğin ense kalınlığı ölçülür. Burun kemiği kontrol edilir ve down sendromu taraması yapılır. Fetüste bulunabilecek herhangi bir yapısal anormallik riski anneye yapılan Beta HCG ve PAPP-A değerleri sayesinde incelenir. K vitamini kanınızın pıhtılaşması ve kemik sağlığı için oldukça önemlidir. K vitamini yeterli miktarda alınmalıdır. Yeterli miktarda alınmazsa bebekte doğduktan sonra kanama bozukluğu oluşabilir. K vitaminini organik besinler aracılığıyla almanız önerilir. Dengeli ve sağlıklı beslenmek. 3 ana öğün 3 ara öğün şeklinde ilerlemek."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-15-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Hamileliğinizin rahat bir şekilde ilerlemeye devam edeceği haftadasınız. Bebeğinizi daha fazla hissederek hamilelik şikayetlerinden yavaş yavaş kurtulabileceksiniz. Bebeğiniz on beşinci hafta itibariyle daha da büyümüş durumda. Ultrason kontrolünüzde bunu fark edeceksiniz. Bebeğiniz bir portakal büyüklüğüne ulaşmış haldedir. Boyu 10 cm, ağırlığı ise 50 ila 70 gram ağırlığındadır. Eklemleri hareket ediyor ve kemikleri sertleşmeye devam ediyor. Yüz kasları şekillendiği için bazı ifadeleri yapabiliyor. Tat alma duyusu yavaş yavaş gelişiyor. Kaslarını kullanıyor ve yavaş yavaş güçlenmeye başlıyor. Emme refleksini devam ettiriyor. 15.Hafta ile birlikte hormonlarınız vücudunuzda bazı değişikliklere neden olmaktadır. Özellikle diş sağlığınıza oldukça dikkat etmelisiniz. Vücudunuzdaki sıvı miktarının artışıyla birlikte burun akıntısı ve terleme hissetmeye başlayacaksınız. Bağışıklık sisteminiz bu süreçte zayıflayacağı için grip vb. şikayetler yaşayabilirsiniz. Bu süreçte doktor kontrolünde olmalısınız. Dikkat dağınıklığı ve unutkanlık hissedebilirsiniz. Bol miktarda su ve sıvı tüketmeniz sağlığınız için oldukça önemlidir. Bebeğinizin hareketlenmeye başladığı dönem 7. haftaya denk gelmektedir. Bebeğiniz bu süreçte hem gücünü arttırdı hem de hareket kapasitesi gelişti. Bebeğiniz kol ve bacaklarını hareket ettiriyor. Parmaklarını hareket ettiriyor. Parmağını emiyor ve karnınızda tekmeler atıyor. 15. hafta itibariyle bebeğinizin hareketlerini ultrason kontrolünde rahatlıkla görebilirsiniz. Hamilelik süresi boyunca sırt ve bel ağrıları normal karşılanmalıdır. Bu durumun yaşanmasının nedeni aldığınız kilolardır. Bel çukurunda artış meydana gelmesi,rahminizin büyümesi vb. durumlar da ağrılarınıza etki etmektedir. Bu süreçte kendinizi fazla yormayacağınız egzersizler yapabilir, rahat kıyafet ve ayakkabılar tercih edebilirsiniz. Ağır kaldırmamaya özen göstermelisiniz. Olabildiğince dinlenmeye çalışmalısınız. Gebeliğin 15. Haftasında sancılarınızın olması gayet doğaldır. Rahim kaslarınızın hareketliliği ve rahminizin büyüyerek giderek daha fazla baskı uygulaması nedeniyle bu durum normal karşılanmalıdır. Fakat ağrılarınızda artış meydana gelirse doktorunuzla konuşmayı ihmal etmemelisiniz. Bebeğinizin beslenebilmesi ve gereken oksijeni alabilmesi için iki organı işlem görmektedir. Bunlardan biri plasentadır. Diğeri ise göbek kordonudur. Bebek göbek kordonu sayesinde beslenir. Bebeğiniz sizin yediğiniz besinlerle beslenmektedir. Bu nedenle sağlıklı beslenmeye özen göstermeniz gerekmektedir. Vücudunuzun %60'ı sudan meydana gelmektedir. Günde iki litre kadar su kaybedildiği için bu suyun tekrar vücuda alımı önemlidir. Vücudunuza yeterli miktarda su almanız;vücudun sıvı kaybını önler, bağırsakların düzgün çalışmasını sağlar, idrar yolu enfeksiyonu riskini azaltır ve kanınızdaki besinlerin taşınıp aktarılmasını sağlar. Sıvı kaybettiğinizi gösteren bazı belirtiler; Susuzluk hissi, baş ağrısı, yorgunluk,baş dönmesi, ağız kuruluğu, koyu renkli idrar. Bu belirtiler mevcutsa hemen su ve sıvı takviyesi almalısınız. Diş etlerinizde kanama meydana gelebilir. Hamilelik hormonları diş eti iltihaplarına neden olabilmektedir. Bu durum kendiliğinden geçmektedir. Diş eti kanamaları nedeniyle telaşa kapılmamalısınız. Diş ve ağız bakımınızı güzel bir şekilde yaptığınız sürece korkmanıza gerek yoktur. Dişlerinizi düzenli olarak fırçalamalı ve diş ipi kullanımına özen göstermelisiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-16-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Hamileliğin 16. haftasıyla birlikte anne adayları bebeğin hareketlerini az da olsa hissetmeye başlayacaktır. Henüz herhangi bir kıpırtıyı hissetmiyorsanız endişelenmenize gerek yok. En kısa zamanda bebeğinizin hareketlerini yavaş yavaş hissetmeye başlayacaksınız. Bebeğiniz 100grama ulaşmış durumdadır. Boyu ise 10 ila 12 cm aralığında değişkenlik gösterebilir. Bebeğiniz daha hızlı bir şekilde büyümeye başladı. Artık daha hareketli. Göz kapakları ve kirplikleri gelişiyor. Gözlerini hareket ettirmeye başladı. Yüz ifadesi yapabiliyor fakat henüz bu durumu kontrol edemiyor. Ayak tırnakları çıkmaya başladı. Doktor kontrolünüzde ultrasonda bebeğinizin kalbi, böbrekleri ve diyaframı görülebilmekte. Anne adayının gözlerinde kuruluk ve kaşıntı meydana gelebilir. Artık karnınız dışarıdan fark edilmeye başlanmış olmalı. Bu haftadan itibaren daha fazla aşermeye başlayabilirsiniz. Sağlıklı beslendiğiniz sürece bu durumun herhangi bir zararı yoktur. Bebeğinizin cinsiyeti bu haftadan itibaren tahmin edilecek bir durumdadır. Fakat bu durum anne karnındaki bebeğin pozisyonuna göre değişkenlik göstermektedir. Bu durum sizi üzmesin. Bu haftadan itibaren cinsiyetini öğrenmeniz daha da kolaylaştı demektir. Hamile olduğunuzu düşünerek iki kişilik yemek yemek zorunda hissetmemelisiniz. Vücudunuz için gereken mineral ve vitaminleri almalısınız. Yeteri kadar su içmeli ve sıvı tüketmelisiniz. Sebze ve meyve yemeye özen gösterin. B12, Demir, Folik Asit, C vitamini ve çinko takviyesini doğal besinlerden almaya özen gösterin. Kahvaltınızı güzel bir şekilde yapmalı ve ihmal etmemelisiniz. Sebze ve meyve tüketmeye özen göstermelisiniz. Paketli gıdalardan, abur cuburdan uzak durmaya özen göstermelisiniz. Doktorunuza danışarak bedeninizi fazla yormayacak egzersizler yapmalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-17-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Hamileliğinizin 17. Haftasıyla birlikte karnınız giderek belirginleşmeye başladı. Hamile kıyafetleri almaya başlamanızda fayda var. Rahat ve bedeninizi sıkmayacak kıyafetler tercih etmelisiniz. Bebeğinizin saçları, kaş ve kirpikleri uzamaya devam ediyor. Ağzını ve gözlerini hareket ettirebiliyor. Bebeğiniz de sizle birlikte kilo almaya devam ediyor. Kalp atışı dakikada 140 ila 150 civarında. Solunum sistemi gelişmeye devam ediyor. Kalsiyum bedeninde depolanmaya başlamış durumda. Göbek kordonu güçleniyor. Bebeğiniz on yedinci hafta itibariyle 14 cm ve 100 ila 140gram ağırlındadır. Bebeğiniz 17. Haftadan itibaren ultrasonda tatlı bir bebek görüntüsüyle sizi karşılayacak duruma gelmiş olacak. Bebeğinizi, elinizi göbek deliğinizin 3 parmak altına koyarak hissedebilirsiniz. Bebeğinizin her hafta hareket kabiliyeti artmaktadır. Artık ellerini birbirine kenetleyebilir ve yüzüne dokunabilir. Parmak emebilir. Yutma refleksini de geliştirmeye başlamıştır. Bebeğiniz günün %90'ını uyuyarak geçirmektedir. Gözleri kapalı olsa da dışarıdan gelen parlak ışıkları fark edebilir. Bebeğiniz içerisinde bulunduğu amniyon sıvısının ileteceği sesleri dış yoluyla duyabilir. Bebeğinizi bu hafta itibariyle hissedebilirsiniz. Artık kasları güçlendiği için yaptığı hareketleri size hissettirmeye başlar. Bebeğinizin hıçkırıklarını, kol ve bacak hareketlerini, esnemesini, tekme atışını hissedebilirsiniz. Bebeğinizin cinsiyetini öğrenebileceğiniz haftadasınız. Bebeğinizin anne karnındaki duruşu da cinsiyeti öğrenmenizi etkileyebilir. Fakat bu haftada genital bölgesi artık geliştiği için duruşu normal bir şekildeyse cinsiyeti öğrenilebilir. D vitamini almanız gerekmektedir. Kalsiyum ve fosfat değerlerinizi dengeleyerek bebeğinizin kemik gelişimini desteklemektedir. D vitamini alırken doğal yolları kullanmaya özen göstermelisiniz. Özellikle güneş ışınlarından doğru bir şekilde faydalanabilirsiniz. Belirli besinlerle D vitamini alımınızı da arttırabilirsiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-18-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Bebeğinizle birlikte karnınız da giderek büyümeye devam ediyor. Bu süreçte anne adayı ve bebekte meydana gelen değişim ve gelişimlere gelin birlikte göz atalım. Bebeğiniz 15 cm olmuş durumda. Bebeğinizin cinsel organları şekillenmiş durumda. Parmak izleri oluşuyor ve tutuşu güçleniyor. Kulakları rahatça sesleri duymaya başladı. devam ediyor. Bebeğiniz 180 ila 200grama ulaşmış durumdadır. dinlenmeye ve kendinizi yormamaya çalışmalısınız. Dengeli ve düzenli beslenerek gerekli sıvı alımını sağlamalısınız. Yatarken yan yatmaya çalışın. Sırtüstü yatarsanız, rahminiz damar tıkanıklığına neden olarak kanın kalbinize geri dönmesine neden olabilir. ve bacaklarını oynatabilir, dönebilir, hıçkırabilir, yuvarlanabilir ve minik tekmeler atabilir. 5. Ayınızda bebeğinizin hareketlerini yavaş yavaş hissetmeye başlayabilirsiniz. durumu nedeniyle cinsiyeti öğrenmek için 20. Haftayı beklemeniz gerekebilir. kaçırmanız engellenmiş olur hatta doğum esnasındaki acı da hafifler. Hemoroit oluşumu önlenir ve doğum sonrası dikiş atılırsa yaranız daha çabuk iyileşir. Vajinal bölgenizdeki kaslarınızı sıkın ve idrarınızı tutuyormuş gibi yapın. Bu egzersizi yaparken karnınız ve bacaklarınızın gergin olmasına dikkat edin. Nefes almayı ihmal etmeyin ve bu şekilde 10 saniye bekleyin. Daha sonra rahatlayın. Kegels egzersizini günde 3-4 set 10'ar kez yapabilirsiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-19-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "bebeğinizin duyu organları iyice gelişti. Kemikleri sertleştiği için yüzü de daha belirgin bir halde. Kol ve bacakları da daha şekilli. Duyma yetisi sayesinde sizlerin algılayamayacağınız yükseklik ve düşüklükteki frekansları duyabiliyor. Bu süreçte giderek kilo aldığınızı fark edeceksiniz. Ağrılarınızda artış olabilir fakat bu durumda endişe duymamalısınız. Doktor kontrollerinizi ihmal etmemelisiniz. Geçici pigment fazlalığı nedeniyle vücudunuzda bazı bölgeler kızarıp koyulaşabilir. Bu durum sizi endişelendirmesin. Bu durum doğum sonrasında geçecektir. artık daha hareketli. Siz de bebeğinizin hareketlerini daha iyi bir şekilde hissetmeye başlayacaksınız. Bebeğiniz karnınızda takla atar, döner ve kıvrılma hareketi yapar. Artık siz de bu hareketlerin çoğunu hissetmeye başlarsınız. İlk hamileliğiniz ise hareketleri hissetmeniz 20 ila 24 haftayı bulabilmektedir. Bu durum sizi endişelendirmesin. uyanır. Bebeğiniz bir günde ortalama 150 ila 200 kez hareket etmektedir. Bebeğinizin her hareketini hissedemezsiniz. durumda size iyi gelebilir. Kramplar, sıvı eksikliğinde ve fazla oturulması sonucunda da görülebilmektedir. Çinko takviyesi almanız oldukça önemlidir. Vücudunuza giren yağ, protein ve karbonhidratı dönüştürerek bebeğin beslenmesine yardımcı olmaktadır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-20-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "kendini bebeğinizle uyumlu hale getirmek için çalışmalarına devam etmekte. Bebeğinizin boyu 16 cm civarında kilosu ise 300gram civarındadır. Beyni hızla gelişiyor ve kalp atışları giderek güçlenmekte. Bu haftada doktorlar bebeğinizin cinsiyetini rahatça belirleyebilecektir. Bebeğinizin kasları ve sinir yapısı bazı hareketleri yaparken keyif alacağı kadar gelişmiş durumda. Sindirim sistemi geliştiği için yutkunma refleksini daha sık yapıyor. Bebeğiniz ilk tuvaletini üretmeye başladı fakat doğana kadar bağırsakları tuvaletini tutarak doğduktan sonra ilk dışkılama işlemini yapacak. Hamileliğin 20. Haftasında yapılacak olan ultrason 1 saat kadar sürmektedir. Bebeğin gelişimi detaylı bir şekilde incelenmektedir. Bebeğinizin fiziksel gelişimini bu muayene sırasında gözlemleyebilirsiniz. karnında göbeğin tam ortasında yer almaktadır. Rahminiz 20. Hafta itibariyle her ay 1 cm kadar büyümeye devam edecektir. hissedemez. Hareketlerin hissedilmesi için anne adayı hareket halinde olmamalıdır. O zaman hareketleri daha güçlü bir şekilde hissedecektir. göstermektedir. 20 haftalık doğan bir bebeğin akciğer gelişimi sırasında pek çok sıkıntı yaşanmaktadır. Solunum sıkıntısı nedeniyle yaşama olanakları oldukça azdır. Mide sorunları yaşamamak için hazımsızlık yapacak besinleri tüketmemelisiniz ve yatmadan birkaç saat önce yemek yememelisiniz. Doktor kontrolünde egzersiz yapmalı fakat bedeninizi fazla yormamalısınız. Bu süreçte uzun yolculuklardan kaçınmalısınız. Yolculuk yapmanız gerekiyorsa da doktorunuza mutlaka danışmalısınız. Otururken ve kalkarken zorlanacağınız için daha dikkatli olmalısınız. Vücudunuzu sıkmayacak daha bol kıyafetler tercih etmelisiniz. Hamilelik kıyafetleri almanız doğru bir tercih olacaktır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-21-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Gebeliğin 21. Haftasından itibaren kendinizi daha rahat hissetmeye başlayacaksınız. Hamileliğin ilk aylarında yaşadığınız sorunların azaldığını fark edeceksiniz. Gebeliğinizin ikinci yarısında rahatlamaya ve bebeğinizle birlikte hamileliğinizin tadını çıkarmaya çalışmalısınız. Bebeğiniz yaklaşık 25 cm boyunda ve 310 ila 320gram ağırlığındadır. Bir havuç uzunluğundaki bebeğinizin kalbi hızla atmakta ve kan pompalamaya devam etmekte. İşitme yeteneği gelişmiş durumda. Bu sayede sizin konuşmanızı ve gülüşünüzü artık duyabiliyor. Bebeğinizin bağırsakları ve kemik iliği gelişimi devam etmekte. Yavaş yavaş minik bir insan görünümüne ulaşmakta. Bebeğiniz nefes alma ve emme becerilerini geliştirmeye devam ediyor. Hamileliğin 21. Haftası itibariyle bazı cilt sorunları yaşayabilirsiniz. Doktorunuzdan habersiz herhangi bir ilaç veya krem kullanmamalısınız. Vücudunuzda meydana gelecek kırmızı lekeler doğumdan sonra ortadan kaybolacaktır. karnınızda tekme atmaya, esnemeye, dönmeye, bükülmeye ve takla atmaya devam etmekte. Alanının genişlemesi ona daha fazla hareket etme özgürlüğü tanımakta. Anne adaylarının hamilelik boyunca sağlıklı ve düzenli bir şekilde beslenmesi oldukça önemlidir. Vücudunuzun ihtiyacı olan protein, karbonhidrat, yağ, mineral ve vitaminleri almanız gerekmektedir. Organik besinler tüketmeye, sebze ve meyve yemeye özen göstermelisiniz. Su ve sıvı tüketmeyi ihmal etmemelisiniz. Her gün sebze ve meyve yemeye çalışmalısınız. Folik asit, çinko, C vitamini, D vitamini ve mineralleri doğal yollarla almaya çalışmalısınız. Kafein tüketimi pek çok vitamin alımını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenle kafein alımını en aza indirmeli hatta tüketmemeye özen göstermelisiniz. Zararlı gıdalardan uzak durmalısınız. Hazır ve paketli gıdalar tüketmemeye çalışmalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-22-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "sağlığınız için beslenme ve dinlenmenize daha fazla özen göstermelisiniz. Zararlı besinlerden uzak durmalısınız. Bebeğinizin boyu 27 ila 30 cm olmuş durumdadır. Bebeğinizin ağırlığı ise 400 ila 450gram ağırlığındadır. Bu haftadan itibaren bebeğiniz sizi duyabiliyor ve sesinizi tanıyor. Sesinizi duymak ona oldukça iyi geliyor. Bu süreçte bebeğinizle olabildiğince konuşmaya çalışmalısınız. Bu sayede doğum sonrası sizi ve sesinizi tanıyarak yabancılık çekmeyecektir. Artık bebeğiniz düzenli bir uyku döngüsüne sahip. Henüz akciğerleri tam olarak gelişmediği için ihtiyacı olan oksijeni plasentadan almaya devam ediyor. C vitamini almanız oldukça önemli. Bebeğinizin kemik yapısı, dişleri, kasları ve cildi için gerekli kolajen alımında çok önemli bir yeri bulunmakta. Sıvı ve su alımına bu haftalarda daha çok dikkat etmelisiniz. Beslendiğiniz ve bakımınız için kullandığınız ürünlerin saf, doğal ve organik olmasına özen göstermelisiniz. Kıyafet seçiminiz konusunda daha dikkatli olmalısınız. Pamuklu kumaşlar ve daha rahat bol giysiler tercih edebilirsiniz. mide asidi yemek borusundan yukarı çıkar. Bu durum mide bulantısına neden olur. Hamileliğinizin 22. Haftası itibariyle beslenmeniz konusunda daha dikkatli olmalısınız. Kendiniz ve bebeğiniz için gereken mineral ve vitaminleri almalısınız. Fazla kilo almamak için düzenli ve dengeli beslenmelisiniz. Ara öğünlerinizi de faydalı ve sağlıklı besinlerden tercih edebilirsiniz. Bacak ağrılarını önlemek için kalsiyum, çinko, magnezyum alımına özen göstermelisiniz. Hamileliğiniz boyunca stresten uzak durmalısınız. Size iyi gelen ve huzur bulduğunuz aktivitelerle ilgilenmeli ve olabildiğince sakin kalmalısınız. Uyurken rahat bir pozisyon tercih ederek uyku kalitenizi arttırabilirsiniz. Olabildiğince dinlenmeye ve kendinizi yormamaya çalışmalısınız. Doktor kontrolünde kendinizi yormadan çeşitli egzersizler yapabilirsiniz. Hamile yogası, hamile pilatesi vb. aktiviteler doğumunuzu da kolaylaştıracaktır. C Vitamini takviyesi almayı ihmal etmemelisiniz. Hücrelerin gelişimi için oldukça önemlidir. Sindirim sisteminin iyi çalışmasını sağlar ve bağışıklığınızı güçlendirir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-23-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "sizin sevginize bazı hareketlerle karşılık verebilir. Bebeğiniz yaklaşık olarak 30 cm boyunda ve 500gram ağırlığına ulaşmış durumdadır. Ciğerleri gelişmekte ve kalp atışlarını steteskop sayesinde duyabilmektesiniz. Bebeğiniz ultrason kontrolünde bacaklarını karnına çekmiş şekilde görülmektedir. Vücudu küçük bir insan vücudu görünümündedir ve cildi buruşuktur. Bebeğinizin gülüşü, ağzını açıp kapaması ve kaşlarını çatması belli olmaktadır. Elleri, kolları ve parmakları sürekli hareket halindedir. Yalancı hamilelik sancıları olarak bilinen sancılar gebeliğin bu haftasından itibaren hissedilmeye başlanmaktadır. Vücudunuz kendini doğuma bu şekilde hazırlamaktadır. Anne adayı hem kendi sağlığı hem bebeğinin sağlığı için 3 öğün düzenli ve sağlıklı bir şekilde beslenmelidir. Kafeinden uzak durulmalı, kalsiyum vitamininin alımına özen gösterilmelidir. Kalsiyum bebeğinizin kemik gelişimi için oldukça önemlidir. Hemoroid ve kabızlığa karşı lifli gıdalar tüketilmelidir. Rahat ve bol kıyafetler tercih edilmelidir. Rutin bakım için saf ve doğal ürünler kullanılmalıdır. Kalsiyum bebeğin kemik ve diş gelişimi için anne adayının ise kas ve sinir yapısı için oldukça önemlidir. Kuru meyveler, kuru yemişler, yeşil yapraklı sebzeler, somon, sardalya, süt, peynir ve yoğurt kalsiyum açısından oldukça zengindir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-24-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "başlamış durumda. Artık dış uyaranlara karşı bilinçli bir şekilde tepki veriyor. sağlığınız ve mutluluğunuz hem de bebeğinizin sağlığı ve rahatlığı için size iyi gelecek aktiviteler yapmalısınız. Bebeğiniz 30-32 cm boylarında ve 600 gram ağırlıktadır. Ciğerleri de diğer organları gibi hızlı bir şekilde gelişmeye devam ediyor. büyüklüğüne ulaşmış durumdadır. Bu dönemde şeker değeri ölçümü yaptırmanız gerekebilir. Fazla kilo almamaya özen göstermelisiniz. Kırmızı ayaklar ve avuç içleri doğumdan sonra otadan kaybolacaktır. Normal karşılanabileceği gibi farklı bir durum nedeniyle de meydana gelebileceği için doktorunuza danışmayı ihmal etmemelisiniz. Vücudunuzu zararlı olabilecek dış etmenlerden korumalı ve dar kıyafetler giymekten kaçınmalısınız. 37. haftadan önce meydana gelen doğumlar \"erken doğum\" olarak kabul edilmektedir. Erken doğum belirtileri her hamile kadın tarafından bilinmelidir. Böyle bir durumla karşılaşırsanız hemen doktorounuzu aramalısınız ve bir an önce hastaneye giderek sağlık ekiplerinin sizinle ve bebeğinizle ilgilenmesini sağlamalısınız. Erken doğum riskini azaltmak için düzgün bir şekilde beslenmelisiniz. Doktor kontrollerinizi ihmal etmemelisiniz. nedeniyle vücudunuzda meydana gelen şişlikler sinirlerinize baskı uygulayarak bilek ve parmaklarınızın uyuşmasına neden olabilir. Bu durum sizi korkutmasın."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-25-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "bu nedenle daha zor hareket ediyor olabilirsiniz. Bu duruma alışmanız gerekecek. Hareket ederken daha dikkatli olmalı ve özenle yavaş yavaş hareket etmelisiniz. ayaklarını koordineli bir şekilde hareket ettirebiliyor. Ayrıca hıçkırabiliyor ve siz de hareketlerini daha rahat bir şekilde hissedebiliyorsunuz. gelen bebek gerekli özel bakımlar ve yaşam desteği sayesinde yaşayabilmektedir. organik bir şekilde beslenmeye ve tüm kullandığınız ürünlerin saf maddelerden oluşmasına kimyasal içerikli olmamasına özen göstermelisiniz. Bu haftada doktor size fiziksel ve duygusal anlamda nasıl hissettiğinizi, kasılma sıklığını, vajinal akıntı ve kanama olup olmadığını, korku ve kaygı yaşayıp yaşamadığınızı, ağrılarınızın ne durumda olduğunu soracaktır. Sizi erken doğum konusunda bilgilendirerek yaşadığınız durumları yakından takip edecek. Bebeğinizin ve sizin gelişiminizi, sizin ve bebeğin sağlık durumunu ve rutin kontrollerini sağlayacaktır. Doktorunuzun yapacağı bazı testler mevcuttur. Bunlar; Hemoglobin, diyabet, Rh Antikor,hemoroit testi, biyofiziksel profil testi vb. şeklinde olmaktadır. Hamileliğinizin her döneminde doktor kontrollerinizi ihmal etmemelisiniz. Kendi sağlığınız ve bebeğiniz için gereken vitamin ve minarelleri almayı ihmal etmemelisiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-30-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "hissi yaşayabilirsiniz. Bebeğinizin diyaframı dış dünya için hazırlıklarını gerçekleştirmekte. beyni ve yağ hücreleri ayarlamakta. Son olarak kemik ilikleri alyuvar üretmeye devam ediyor. Anne adayı ise bu haftalarda kendini yorgun hissetmeye başlayabilir. Uyku sorunlarınız, ağrılarınız ve kilo alımınız artabilir. Bu süreci dinlenerek geçirmeye çalışmalısınız. Gebeliğin 30. Haftasında anne adayında herhangi bir sağlık sorunu yoksa ve doktor onay veriyorsa çiftler özel hayatına devam edebilmektedir. gerekmektedir. 30. Haftadan itibaren anne adayının her hafta yarım kilo alması normal karşılanmaktadır. Hamileliğiniz boyunca gerekli mineral ve vitaminleri almalısınız. Organik ve sağlıklı besinler tüketmelisiniz. Bu süre zarfında kilo alımınıza dikkat etmelisiniz. Demir, folik asit, kalsiyum tüketimine özen göstermelisiniz. Lifli gıdalar tüketmeye çalışmalı ve sindirimi kolay besinler tercih etmelisiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-31-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "hazırlanmaya başlamalısınız. Doğum planı yapmanız sizi her anlamda rahatlatacaktır. Doğum çantası hazırlamalı, doğum yapacağınız hastaneyi ziyaret etmelisiniz. ve merak ettiğiniz soruların cevabını almalısınız. olarak bilinen tabaka da oluşmuş durumda. Rahminizdeki sıvı artmakta. Bebeğiniz bu sıvıyı içine çekip yutmaya devam edecek ve idrar şeklinde vücudundan dışarı atacak. Bebeğinizin cinsel organı da gelişip belirginleşiyor. doktorunuza danışmalısınız. Göğüslerinizde ilk sütakıntısı olduğunu fark edebilirsiniz. Kıyafetlerinizi koruyabilmek için iç çamaşırınızın içine emzirme pedi koyabilirsiniz. Hamileliğin ikinci yarısında 30 saniyelik düzensiz kasılmalar yaşanabilir. Bu kasılmalara Braxton Hicks adı verilir. Bu kasılmalar seyrektir ve acı hissetmezsiniz. değişiklik, karın ağrısı, karnınıza giren kramplar, pelvik bölgenizde baskı, sırtınızın alt tarafında hissedeceğiniz ağrılar) hemen doktorunuza başvurmalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-38-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "adayı ve bebekte meydana gelen gelişmelere birlikte göz atalım. Anne adayının bedeni kendisini doğuma hazırlamış durumda. Hangi doğum türünü seçerseniz seçin sağlıklı ve huzurlu bir şekilde doğum yapabilmeniz oldukça önemli. Son bir kaç haftanızı doğum çantanızı,bebeğin odasını ve eşyalarını kontrol edip düzenlemekle geçirebilirsiniz. Uyumakta zorluk yaşadığınızı fark edebilirsiniz. Bu nedenle gün içinde olabildiğince dinlenmeye ve şekerleme yapmaya özen göstermelisiniz. Doğum çantanızı kontrol etmeli ve doğum sonrası için size enerji verebilecek sağlıklı atıştırmalıklar eklemeyi unutmamalısınız. Yanınıza su ve sıvı şeyler almayı da unutmamalısınız. gelişmeye devam ediyor. Ayrıca hava keselerinin yapışmasını önleyecek olan surfaktan üretimini de gerçekleştiriyor. durum doğumun başlamasına az bir zaman kaldı demektir. etmelisiniz. Ayrıca bu belirtileri yaşarken sakin olmalı ve olabildiğince hızlı bir şekilde hastaneye ulaşmalısınız. yalancı sancı arasındaki farkı öğrenmelisiniz. Gerçek doğum sancısı düzenli aralıklarla meydana gelir ve şiddeti giderek artar. şeker barındırmaktadır. Giysilerinizi korumak için göğüs pedleri kullanabilirsiniz. Hamileliğinizin son haftalarında el ve ayak bileklerinizde şişlik olması normaldir. Fakat bu şişlik yüz ve göz çevrenizde varsa doktorunuzu aramalısınız. Çok şiddetli baş ağrınız varsa ve görme problem yaşıyorsanız hemen doktorunuzla iletişime geçmelisiniz. Ayrıca mide bulantısı ve kusma şikayetiniz varsa bu durum preeklampsi belirtisi olabilir. Böyle bir durumda acilen doktorunuza ulaşmalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-6-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Bazı anne adayları hamile olduğunu henüz bu haftada keşfetmiş olabilir. Bu hafta bebeğin anne karnında hızla büyümeye başladığı haftadır. Peki bebeğinizde ne gibi değişimler yaşanmaktadır? Hadi birlikte inceleyelim. · Ağzı, burnu ve kulakları şekillenmeye başlar. · Kolları ve bacakları oluşmaya başlar. · Kan akışı başlar ve kalbi dakikada 100 ila 160 aralığında atar. · Bağırsakları ve ciğerleri yavaş yavaş oluşmaya başlayacak. · Beyni, hipofiz bezi, kemikleri ve kasları şekil almaya başlıyor. · Bebeğiniz henüz bir mercimek tanesi büyüklüğünde. Bu haftadan itibaren duygusal anlamda kendinizi oldukça hassas hissedebilirsiniz. Bazı olaylara hiç beklemediğiniz tepkiler verebilirsiniz. Altıncı haftada ufak çaplı kanamalar meydana gelebilir. Bu durum düşük belirtisi de olabileceği için kanamanızın artması durumunda mutlaka doktorunuza danışmalısınız. Altıncı haftada gebelik kesesi ve embriyo görülebilmektedir. Fakat bazı durumlarda embriyo görüntülenemeyebilir. Böyle bir durumda doktorunuz size farklı bir tarihe randevu vererek embriyoyu gözlemlemek isteyebilir. Bebek altıncı haftada anne karnında bulunan amniyon kesesinin içinde yer almaktadır. Amniyon kesesi bebeğin büyümesi ve bu süreçte korunarak herhangi bir zarar görmemesi için var olan bir yapıdır. Ayrıca plasentanın yeri de bebeğin yanıdır. Yani plasenta da amniyon kesesinin içerisinde bulunmaktadır. Anne adayları altıncı haftadan itibaren bebeğin gelişim ve değişiminden de daha fazla etkilenmeye başlayacaktır. Bu süreçte anne adayları hem fiziksel hem de ruhsal anlamda pek çok değişiklik göstermektedir. Yaşayacağınız duygu karmaşalarının sizi korkutmasına izin vermemelisiniz. Bu durum hormonlarınızın değişiminden kaynaklanmaktadır. Bebeğinizin bedeni büyüyüp geliştikçe bedeniniz onun için şekil alıyor ve ona en uygun ortamı hazırlamaya çalışıyor. · Doktor kontrollerinizi ihmal etmemeli ve düzenli olarak kontrole gitmelisiniz. · Doktorunuzun önerdiği vitaminleri kullanmayı ihmal etmemelisiniz. · Doktorunuzdan habersiz herhangi bir ilaç kullanmamalısınız. · Bu süreçte beslenme ve uyku düzeninize dikkat etmelisiniz. · Lif içeren meyve ve sebzeler tüketmeye özen göstermelisiniz. Her iki taraftan birinde ikiz bebek varsa bu ihtimal yüksektir. Ya da ikiz bebek doğurmak için tedavi görüyorsanız ihtimal oldukça artacaktır. Hamilelik geçirdikçe bu şans daha da artmaktadır. Yaşınızın ileri olması da ikiz bebeğe sahip olma şansınızı arttırabilir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-7-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "· Beyni hızla geliştiği için kafası vücuduna göre daha hızlı bir şekilde gelişmektedir. · Ciğerlerinde solunum kanalları oluşmaya başladı. · Böbrekleri hızla gelişmeye devam ediyor. · İdrar boşaltımı bir hafta içinde gerçekleşmeye başlayacak. İdrarı amniyon sıvısına boşaltılacak ve tekrar bebeğiniz tarafından tüketilecektir. · Kol, bacak ve parmakları şekillenmeye başladı bile. · Henüz hareketlerini hissedemiyor olsanızda kasları ve lifleri gelişmiş durumda. · Bu süreçte beslenmeniz bebeğiniz için oldukça önemli durumda. Rahminiz giderek büyümeye devam ediyor. Mide bulantılarınızda artış meydana gelmiş olabilir. Daha sık tuvalete çıkma ihtiyacı hissetmeye başlamış olabilirsiniz. Bu durum rahminizin büyümesi ve basınç meydana gelmesiyle ilgilidir. Mide bulantınız ilerleyen haftalarda azalma gösterecektir fakat tuvalet ihtiyacınızdaki artış için aynı şeyi söylemek zor görünüyor. Anne adayının karnında bulunan bebek henüz hala embriyodur. Baş ve kuyruk kısmı belirginleşmeye başlamış durumdadır. Ve cenin pozisyonu olarak adlandırdığımız şekilde durmaktadır. Uzuvlarının gelişmeye başladığı yerlerde tomurcuklanmalar gözlenebilmektedir. Siz henüz hissedemiyor olsanız da bebeğiniz hamileliğinizin yedinci haftasında hareket etmeye başlamış durumdadır. Bebeğinizin hareketlerini hissedebilmeniz için henüz zamana ihtiyacınız var. Bebeğiniz biraz daha büyümeli. Bebeğinizin kalp atışı yedinci haftada başlamış durumdadır. Ultrason muayenesinde bebeğinizin kalp atışlarını duyabilirsiniz. Kalp atışı 7. Haftada 130 ila 160 atış arasında olmaktadır. Hamileliğin 5 ila 10. haftaları oldukça önem arz etmektedir. Bu süreçte bebeğiniz savunmasız bir şekilde ve hızla büyümektedir. O nedenle doktor kontrollerinizi ihmal etmemelisiniz ve beslenmenize oldukça özen göstermelisiniz. Sizin sağlığınız bebeğinizin gelişimi için oldukça önemlidir. Olabildiğince organik gıdalarla beslenmeye çalışmalısınız. Hayvansal ürünleri dikkatli bir şekilde ve yeteri kadar tüketmeye özen göstermelisiniz. Yediğiniz her ürünün taze olduğundan emin olmalısınız. Tükettiğiniz besinlerin temizliğine dikkat etmelisiniz. Hamileliğinizin yedinci haftasından itibaren iyot takviyesi almanız bebeğinize iyi gelecektir. Doktorunuza danışarak günlük olarak ihtiyacınız olan iyotu alabileceğiniz besinleri tüketeceğiniz bir diyet programı hazırlayabilirsiniz. Normal tuz tüketmek yerine iyotlu tuz kullanmanız size iyi gelecektir. Gebelik diyabeti adından da anlaşılacağı üzere sadece gebelik döneminde ortaya çıkmaktadır. Bu durum tedavi edilip önlenmezse obezite olabilecek bebeklerin doğumuna neden olabilmektedir. Olumsuz durumlarla karşılaşmamak için doktorunuza danışarak glukoz tolerans testi yaptırmalısınız. Sonucunuz doğrultusunda diyete başlayabilir veya doktorunuzun önereceği ilaçları kullanabilirsiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-8-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Bebeğiniz sekizinci hafta ile birlikte beyin gelişimini ve iç organlarının gelişimini daha hızlı bir şekilde gerçekleştirmeye başlamış durumdadır. Bebeğiniz sekizinci hafta itibariyle fetus olarak adlandırılmaktadır. Uzunluğu 15 mm olmuş durumdadır. Gözleri, ağzı ve burnu giderek daha belirgin bir hale dönüşmeye başlamış durumdadır. Kemik hücreleri şekillenmeye ve gelişmeye başlamıştır. El ve ayaklarının perdeli yapısı daha belirgin bir hale gelmeye başlıyor. Organları yerlerinde şekilleniyor ve parmak izi oluşmaya başlıyor. Kasları harekete geçerek ufak ufak hareketlenmesini sağlıyor fakat siz henüz bu hareketleri hissedemiyorsunuz. Anne adayının rahmi giderek büyüyor. Karnınız henüz dışarıdan anlaşılacak kadar büyümüş durumda değildir. Mide bulantınızda artış meydana gelecektir. Beslenme düzeninizi ve uyku düzeninizi sağlamalısınız. Bu süreçte taze ve organik gıdalar tüketmeye özen göstermelisiniz. 8. Haftada aşerme denilen durum meydana gelebilir. Canınız pek çok besini aniden çekebilir. Bu duruma hazırlıklı olmalısınız. Lekelenme tarzındaki kanamalar gebelik boyunca yaşanabilir. Fakat bu kanamalar genellikle 12 ila 20. haftalar arasında yaşanmaktadır. Fakat bu kanamalar ne zaman görülürse görülsün doktorunuzla iletişim halinde olmalı ve kanamalarınızla ilgili bilgi vermeyi ihmal etmemelisiniz. Kanamalar oldukça normal kabul edilse de yaşanılan kanamalar bazı sorunların belirtisi de olabilmektedir. Dış gebelik, düşük ve rahim ağzı hastalıkları konusunda tedbirli olunmalıdır. Bebeğin kalbinin 20. haftadan önce durması düşük olarak tanımlanmaktadır. Gebeliğin sekizinci haftasında bebeğin kalbinin durması iki başlıkta incelenebilir. Bebeğe yetecek kadar kan akımının olmaması veya bebekte yaşanabilecek bazı genetik sorunlar olarak değerlendirilmektedir. İlk 20 haftada meydana gelen bebek kayıplarının bazı nedenlerini birlikte inceleyelim. Anne adaylarının hamilelik süreçleri boyunca taze ve organik besinlerle beslenmesi oldukça önemlidir. Sıvı ve su tüketimini ihmal etmemeleri gerekmektedir. Uzun süreli aç kalınmamalıdır. Hem ana öğünleri hem de ara öğünleri atlamamaları gerekmektedir. Az ve sık şekilde beslenerek yiyecekleri iyice çiğnedikten sonra yutmalısınız. Fazla baharatlı ve acı besinlerden uzak durmalısınız. Paket gıdalar ve zararlı yiyeceklerden uzak durmalısınız. Kafein tüketimini olabildiğince sınırlamalısınız. Sabah bulantılarını önlemek için bazı püf noktalar mevcuttur. Uyku düzeninize dikkat etmeyi ihmal etmemelisiniz. Midenizi dolu tutmalı sık ve az besin tüketimine özen göstermelisiniz. Sıvı almayı ihmal etmemelisiniz. Çinko takviyesi bu haftada oldukça önemlidir. Doktor kontrolünde çinko takviyesi almanız hem kendi sağlığınız hem de bebeğinizin sağlığı için oldukça önemlidir. Doktor kontrollerinizi ihmal etmemelisiniz. Bedeninizi sıkan kıyafetlerden kaçınmalısınız. Güvenli bir şekilde hareket etmelisiniz. Ağır işlerden uzak durmalısınız. Vücudunuzu zorlayacak hareketlerden kaçınmalısınız. Günlük folik asit vb. vitaminlerinizi almayı ihmal etmemelisiniz. Egzersizlerinizi doktor kontrolünde yapmalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebeligin-9-haftasi-hafta-hafta-hamilelik-rehberi", "text": "Anne adayının rahmi hızlı bir şekilde büyümeye devam etmektedir. Fakat dokuzuncu haftada gebelik henüz dışarıdan anlaşılamaz. Anne adayında hem fiziksel hem ruhsal değişiklikler meydana gelir. Duygu değişiklikleri yaşanmaktadır. Mide bulantılarında artış yaşanırken aynı zamanda gaz ve hazımsızlık meydana gelebilir. Bebeğin anne karnındaki duruşu hala aynıdır. Fakat takla atabilecek bir duruma gelmiştir. Bebeğinizin kulakları gözleri ve göz kapakları şekillenmeye devam etmektedir. 2 cm uzunluğuna ulaşmış durumdadır. Bebeğinizin el ve ayakları 10 parmak şeklini almış durumdadır. Siz bebeğinizin hareketlerini henüz hissetmeseniz de bebeğiniz ellerini, kollarını hareket ettirebilir, kafasını çevirip ağzını açıp kapatabilir. Cinsiyeti henüztespit edilemese de hareketleri ultrasonda görülebilmektedir. Bebeğinizin gelişimini D vitamini ile desteklemeniz onun için iyi olacaktır. Anne adayı dokuzuncu haftadan itibaren mide bulantıları, halsizlik, aç hissetme vb. durumları daha fazla hissetmektedirler. Bebeğinizin gelişiyor olması kendinizi daha yorgun hissetmenize neden olacaktır. Hormonlarınızdaki değişiklikler meydana gelecek belirtilerin artmasına neden olacaktır. Olabildiğince dinlenmeli ve vücudunuzu yoracak işlerden uzak durmalısınız. İmplantasyon kanaması döllenmeden sonra 10 güne kadar devam edebilmektedir. Fakat bu kanama hamileliğin 9. Haftasında görülmemektedir. Bu haftada kasık ağrılarında artış meydana gelebilmektedir. Rahmin genişleme süresinde meydana gelen sinir kasılmaları kasık ağrısına yol açmaktadır. Gebeliğin dokuzuncu haftasında vajinal akıntı artışı yaşanabilir. Saydam ve kokusuz akıntılar hamilelikte görülebilmektedir. Fakat kokulu ve ağrılı akıntı mevcutsa enfeksiyon nedeniyle olabilir. Böyle bir durumda doktorunuza danışmalısınız. Organik ve taze besinler tüketmelisiniz. Beslenme düzeninize dikkat etmelisiniz. Kalsiyum ve demir içeren besinler tüketmeye özen göstermelisiniz. Her gün yeteri kadar C, D vitamini, kalsiyum, folik asit ve lifli gıdalar tüketmeye dikkat etmelisiniz. Mineral ve vitaminlerinizi ihmal etmemelisiniz. Taze sebze ve meyve tüketimine özen göstermelisiniz. D vitamini takviyesi hamileliğin bu dönemlerinde oldukça önemlidir. Bebeğin gelişimi ve bedeniniz için oldukça önem arz etmektedir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/gebelik-reflusu-nedir", "text": "Kelime anlamı geri kaçma olan reflü, asit başta olmak üzere mide içeriğinin yemek borusuna kaçması sonucu göğüs kemiği arkasında yukarı yükselen yanma ve/veya ağza acı-ekşi su, yemeklerin gelmesi olarak tanımlanır. Normal yaşantınızda böyle bir sorununuz yoksa ve hamile olduğunuz için reflüyü hissetmeye başladıysanız, gebelik reflüsü rahatsızlığını yaşıyor olabilirsiniz. Gebelik reflüsü genellikle hamileliğin ilk üç ayında yaygın görülmekle birlikte, ikinci dönemde ve üçüncü dönemde de yaşanmaktadır. Bu durumdan dolayı, literatürde gebelik reflüsü diye bir tanım karşımıza çıkmaktadır. Halk arasında, gebelik reflüsünün bebeğin saçları çıktığı için oluştuğuna dair yaygın ifadeler bulunmaktadır. Yaygın kanının aksine, gebelik reflüsünün oluşmasında bebeğin saçlarının oluşmasının bir etkisi yoktur. Gebelik reflüsünün oluşma sebebi; hormonal değişiklikler ve fetüsün büyümesinden kaynaklı olarak mideye yapılan basıncın artması ile mideden asidin kaçmasıdır. Hamilelikte görülen göğüste yanma ve midede ekşime hissi genellikle gaströzofageal reflüye bağlı ortaya çıkar. Gebelik sırasında vücutta artan hormon seviyeleri sebebiyle normalde sıkıca kapalı olan alt özofagus sfinkterinin bağları gevşemeye başlar. Bunun sonucunda yiyecekler ve mide asidi yemek borusuna ve boğaza kadar geri gelmeye başlar. Bebeğinin büyüyerek mideye bası yapması da bu durumu kolaylaştırır. Hamile kadınların üçte ikisinde görülen bu rahatsızlık, rahatsızlığın derecesine göre hamilelik sürecinin zor geçmesine sebep olabilir. Eğer, ağzınıza sıklıkla acı tat geliyor ya da hamileliğin doğal bulantılarından fazla olarak bulantı ve ağza yemek gelme durumunu yaşıyorsanız gebelik reflüsü yaşıyor olabilirsiniz. Gebelik reflüsünü hafif bir şekilde yaşıyorsanız, uzman yardımı ile birlikte geçmesi için çok basit yaşam tarzı değişiklikleri yaparak reflüyü ortadan kaldırabilirsiniz. Reflüyü ortadan kaldırmanın veya etkisini azaltmanın yolu öncelikle beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmek ile başlar. Gebelik reflüsünde, yağ oranı yüksek gıdalardan uzaklaşmalı ve proteini yüksek gıdalara yönelmelisiniz. Mide asidinin uyarılmasını önlemek için acılı baharatlar, domates, portakal, mandalina, greyfurt, limon gibi turunçgiller ve onların suları, karbonatlı içecekler ile kahve, koyu çay tüketiminden uzak durmalısınız. Geceleri uyumadan önce yemek yememeli, özellikle çikolata, ağır ve yağlı gıdalar, kafeinden uzak durmalısınız. Aşırı sıcak besinlerden uzak durmalı özellikle kahve tüketmemelisiniz. Bununla birlikte su tüketimi 6-8 bardak arası olmalı ve aşırı kilo almamaya dikkat etmelisiniz. Su içerken dikkat etmeniz gereken nokta ana öğünlerde değil, ara öğünlerde tüketmenizdir. Ana öğünlerde fazla su tüketimi mideyi daha fazla şişirerek rahatsızlığa sebep olabilir. Karnı sıkan kıyafetlerden uzak durmalı, uyurken yatak başını yükseltecek yastıklar kullanmalısınız. Eğer gebelik reflüsünü daha ağır bir şekilde yaşıyorsanız, yaşam kalitesinde düşüş, yemek yiyememe, uykudan uyanma ya da bu durumdan dolayı uyuyamama gibi şikayetleriniz varsa gebelik reflüsünün tedavisi için uzman yardımı ile ilaç başlangıcı yapılabilir. Uzman tedavisinde, hamileliğe zarar vermeyecek ilaçlar yardımıyla reflü rahatsızlığı hafifletilebilir hatta ortadan kaldırılabilir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/hamileligin-2-haftasi", "text": "Hamileliğin özellikle ilk 2-3 haftası anne adayında fiziksel ve duygusal hassasiyetler görülebilir. Duygusal anlamda anlaşılamayan bazı alınganlıklar ve beklenmedik ağlamalar yaşanabilir. İlk haftalarda hamile olduğunuzu anlamakta zorlanabilirsiniz. Çünkü belirtiler herkeste aynı şekilde ve dozda gerçekleşmeyebilir. Bu süreci kolay bir şekilde geçirebilmeniz için adet döngünüzün bilincinde olmanız oldukça önemli bir faktördür. Adetinizin geciktiğini anladığınızda test yapabilirsiniz. Fakat hamileliğin ilk haftalarında bu testler yanıltıcı sonuçlar almanıza neden olabilir. Bu nedenle idrar ve kan tahlili yaptırarak erken gebelik olup olmadığını doktor kontrolünde anlayabilirsiniz. Erken dönem gebeliklerde embriyo henüz yeni oluşacağı için görmek mümkün değildir. 5. haftaya kadar olan gebelikler vajinal muayene sayesinde tespit edilirken 6. haftadan itibaren ultrason muayenesi ile gebelik kesesi görülebilmektedir. Hamileliğin ikinci haftasında embriyo henüz hücre şeklindedir. Bebek görüntüsü ultrason muayenesinde görünmeyecektir. Anne adaylarının bazılarında ilk iki haftada bazı ağrı ve sancılar gerçekleşebilir. Bu ağrılar döllenen yumurtanın rahme yerleşim aşamalarını belirtmektedir. Fakat bu ağrı ve sancılar anne adayını rahatsız edecek boyutta olmamalıdır. Böyle bir durumla karşılaşılırsa doktora başvurulması gerekmektedir. Anne adaylarının vücudunu bebek için hazır hale getirmesi gerekmektedir. Bu nedenle de özellikle beslenmesine, fiziksel ve zihinsel sağlığına dikkat etmelilerdir. Bebeğin sağlıklı bir şekilde gelişimini tamamlayabilmesi için gerekli vitaminler alınmalı, sağlıklı bir yaşama başlanmalı, doğru şekilde beslenilmeli ve hasta olmamak için oldukça iyi bir bağışıklık geliştirilmelidir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/hamileligin-3-haftasi", "text": "Spermle döllenen yumurtanın zigota dönüştüğü evre tam olarak üçüncü haftadır. Anne adaylarının 3. haftada hamile olduğunu anlaması zor olabilir. Bazı anne adayları belirtileri yoğun bir şekilde yaşarken bazı anne adayları ise 5. Haftaya kadar herhangi bir belirti göstermeyebilir. Regl döneminizi güzel bir şekilde takip ederseniz bu konuda daha emin bir şekilde hareket edebilirsiniz. Bir hücre şeklinde olan bebek, rahme yerleşir ve plasentanın oluşmasına yarayacak olan Hcg hormonu anne adayı tarafından üretilir. Amniyotik sıvı da birikmeye başlayarak bebeğinizin gelişimi sırasında onu koruyacaktır. 4. haftada plasenta bebeğinizin oksijen ve besin alarak atıkları atmasını sağlayacaktır. Anne adaylarının üçüncü haftada hamile olduğunu anlaması zor olacaktır. Fakat bu dönemde yaşayacağınız implantasyon kanaması size ipucu verebilir. Bu kanama her anne adayında yaşanmayabilir. Bu kanamanın nedeni ise yumurtanın rahim katmanından geçiyor olmasıdır. Anne adaylarının erken gebeliği kan ve idrar tahlili olmadan anlaması oldukça zordur. 4. haftaya kadar evde yapılan hamilelik testleri net ve doğru sonuçlar vermeyebilir. Göğüslerde hassasiyet ve şişkinlik adet olacağınız hissine kapılmanıza neden olabilir. Fakat hamilelikte de bu durumla karşılaşabileceğinizi düşünmelisiniz. Kendinizi yorgun ve bitkin hissedebilirsiniz. Çünkü vücudunuz kendini bebeğiniz için hazır hale getirmeye çalışmakta. Sık tuvalete çıkma hissi önemli belirtilerden biridir. Bazı gıdalara karşı isteksizlik ve koku hassasiyeti meydana gelebilir. Hafif bir lekeli kanama yaşayabilirsiniz. Bu durum sizi korkutmasın. Ağrınız olması durumunda doktora gitmeyi ihmal etmemelisiniz. Reşit olan her kadın hamileliğini sonlandırabilir. Fakat 3 haftalık bir hamilelikte doktorlar işlemi gerçekleştirmek için bir kaç hafta daha beklemenin daha doğru olduğunu söylemektedir. Bunun nedeni ise işlemin daha sağlıklı bir şekilde yapılmasıdır. 5. Haftadan itibaren hamilelik sonlandırılabilir. Daha iyi bir şekilde bilgi alabilmek için doktorunuza başvurabilirsiniz. Hamileliğin ilk haftalarından itibaren hafif derecede ağrılar hissedilmektedir. Bu durumun nedeni vücudun kendini bebek için hazırlarken hormonal ve fiziksel anlamda dönüşüm geçirmesidir. Fakat aşırı derecede bir ağrı tespit edilirse doktora başvurulmalıdır. Üçüncü haftada bebeğin kalp atışları henüz duyulamaz. Kalp atışlarının duyulması 6. haftayı bulmaktadır. En net şekilde duyulacağı dönem ise 10 ve 12. haftalardır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/hamileligin-4-haftasi", "text": "Tebrikler hamileliğinizin dördüncü haftasındasınız. Bu haftalarda göğüslerde hassasiyet ve şişkinlik artabilir. Yorgunluğunuz ve kalp atışlarınızda artışlar meydana gelebilir. Bu süreçte sizde olan değişimler kadar henüz bir embriyo olan bebeğinizde de bazı değişimler meydana gelmeye devam etmektedir. Haydi birlikte bu haftada yaşanabilecek durumlara göz atalım. Bu haftadan 10. haftaya kadar geçen sürede bebeğinizin organları oluşmaya hatta çalışmaya başlayacaktır. Bebeğiniz henüz bir tohum kadar küçük olmasına rağmen dış etkilere oldukça açık ve hassas bir dönemindedir. Dördüncü haftanın sonunda bebeğinize besin aktarımında bulunabileceksiniz. Dördüncü haftadan itibaren yapacağınız testler daha doğru ve sağlıklı sonuç verecektir. Bu süreçte doktor kontrolünde olmanız oldukça önemlidir. Kullanılan herhangi bir ilaç varsa veya sağlık sorunu yaşıyorsanız bu durum konusunda daha dikkatli olmalısınız. Bu süreçte vitamin takviyeleri almalı ve sağlıklı beslenmelisiniz. 10. haftaya kadar geçen sürede bebeğinizin sağlığını tehdit edecek durumlardan kaçınmalısınız. Onun sağlığı için elinizden geldiğince sağlıklı bir yaşama adım atmaya çalışmalısınız. Bebek bu haftada embriyo halindedir. Embriyo hücre bölünmeleri geçirerek hızlı bir şekilde büyümeye devam etmektedir. Plasenta bu süreçte gelişmeye devam etmektedir. Bebeğinizin kalbi oluşmasına rağmen henüz kalp atışlarını net bir şekilde duyamazsınız. Gebelik kesesinin net bir şekilde görülmesi 5 ila 6. Haftaları bulmaktadır. Gebelik kesesi hem ultrason ile muayenede hem de vajinal muayenede görülebilmektedir. Testinizin kullanım talimatını dikkatli bir şekilde okumalısınız. Testi sabah uyandığınızda ilk idrarınızla yapmanız daha sağlıklı sonuç verecektir. Test sonucunuz beklediğiniz gibi pozitif değil de negatif çıkıyorsa ve adetinizde gecikme varsa testi 1 hafta sonra tekrar yapabilirsiniz. Eğer ikinci testinizde negatif çıkarsa fakat hala adet olmadıysanız bu durumda erken düşük yapmış olabilirsiniz. Durumu netleştirmek için doktora başvurmayı ihmal etmemelisiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/hamileligin-5-haftasi", "text": "Bebeğinizin büyüme hızının oldukça arttığı bir döneme girmiş bulunuyorsunuz. Bebeğiniz henüz pirinç tanesi kadar olsa da yeni doku ve organ oluşumlarına kendini hazırlamaya başlamış durumda. Bebeğinizin doku ve organlarının oluşacağı katmanlar hazırlık aşamasında. İlkel plasenta ve göbek bağı da işlevini yerine getirmeye başlamış durumda. Hamileliğinizin bu aşamasında bebeğinizin sağlığı ve kendi sağlığınız için zararlı maddelerden uzak durmalısınız. Ağır eşyaları kaldırmamalı ve ağır işlerden uzak durmalısınız. Bu dönemler bebek için düşme riski hala mevcuttur. Bu nedenle bedeninize iyi bakmalısınız. Egzersiz yapmıyorsanız hamileliğiniz boyunca spor aktivitesi yapmak size ve bebeğinize iyi gelecektir. Pek çok anne adayı yoga, pilates vb. spor aktivitelerinin hem ağrılarına iyi geldiğini söylemekte hem de vücutlarının rahatladığını dile getirmektedir. Bedeninize sağlıklı bakar ve egzersiz yaparsanız hem doğumunuz daha kolay olacaktır hem de doğum sonrası ayağa kalkma süreniz kısalacaktır. Hamileliğinizin 2. ayına girmiş bulunduğunuz anlamına gelmektedir. Bebeğinizin hızlı bir şekilde gelişip büyümeye başladığı bu evrede sağlığınıza dikkat etmeniz gerekmektedir. Anne adayları bebeği henüz hissedemez. Çünkü bebek henüz 2 cm civarındadır. 7. haftadan itibaren hareket etmeye başlayan bebek 16 ila 20. haftalarda hareketlerini anne adayına hissettirecektir. Bebekler amniyon sıvısıyla dolu olan bir kesede büyümeye başlayarak gelişimini bu kesede tamamlamaktadır. Bebek beşinci haftada henüz nokta büyüklüğündedir. Bu haftada bebeğin doku ve organlarının oluşumu yavaş yavaş başlamaktadır. Bebeğin organlarının şekli ve yerleri yavaş yavaş oturmaya başlar. Anne adayları gebeliğin ilk haftalarında bebeğe zarar geleceği düşüncesiyle cinsellikten korkmaktadır. Hamileliğin ilk haftalarında bebeğin düşük tehlikesi bulunduğu için doktorlar genellikle ilk 3 aylık süreçte cinselliğe izin vermeyebilir. Hamileliğinizin durumuna göre bu konuda değişiklikler olacaktır. Doktor kontrollerinizi ihmal etmemelisiniz. Hamileliğinizi öğrendiğiniz andan itibaren bedensel ve ruhsal sağlığınıza dikkat etmelisiniz.Sağlıklı bir beslenme düzeni oluşturmalı, zararlı maddelerden uzak durmalı ve uyku düzeninize dikkat etmelisiniz. Kullandığınız ilaçlar varsa bu konuda doktorunuzla konuşmalısınız. Doktor kontrollerinize zamanında gitmeli ve size verilen vitaminleri düzenli bir şekilde kullanmalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/hamileligin-ilk-haftasi", "text": "Sperm yola çıkarak yumurtaya yönelme süresini 12 saatte tamamlamaktadır. Aynı anda yüzlerce sperm yumurtaya ulaşmakta ve aralarından bir tanesi yumurtanın içine girebilmektedir. Hamileliğin ilk haftası hafif lekeli kanamalar görülebilmektedir. Sağlıklı bir hamilelik 9 ay yaklaşık 39-40 hafta kadar sürmektedir. Bebeğin doğum tarihi anne adayının en son adet olduğu zamana göre hesaplanmaktadır. İlk haftada anne adayları duygusal olarak hassaslaşmaya başlayabilir. Görülen lekeli kanamalar nedeniyle endişe duyulabilir. Fakat bu kanamalar oldukça doğaldır ve sizi korkutmamalıdır. Hamile olmanız için yumurtanın döllendikten sonra büyümesi ve aşamaları sağlıklı bir şekilde takip ederek embriyonun rahime yerleşip burada tutunması gerekmektedir. En çok bilinen belirtiler; baş dönmesi, halsizlik, mide bulantısı olsa da duygusal anlamda hassaslık yaşanması da oldukça normal karşılanmalıdır. Hamileliğin ilk haftaları yanıltıcı olabilir. Bu nedenle test yapmadan veya doktor kontrolüne gitmeden hamile olduğunuzu kesin olarak anlayamazsınız. Hayal kırıklığı yaşamamak için test yapmayı ya da doktora gitmeyi ihmal etmemelisiniz. Regl gecikmesi, lekeli kanamalar, baş dönmesi, mide bulantısı, yorgunluk, sık idrara çıkma, göğüslerde şişkinlik, duygusal değişimler kendini yavaş yavaş gösterebilir. Son regl döneminizden sonraki iki hafta içinde yumurtlamanız gerekmektedir. Hamileliğin 40 hafta olarak hesaplanma nedeni son regl döneminizden itibaren sayıma başlanmasıdır. Hamileliğinizin sorunsuz ve sağlıklı geçebilmesi için zararlı alışkanlıklarınızdan vazgeçmelisiniz. Bebeğiniz henüz embriyo olsa da sizin vücudunuzda yaşamaya başlayan bir canlı artık. Ona ve gelişimine zarar vermemek için alkol ve sigara kullanımını bırakmalısınız. Beslenmenize dikkat etmeli ve sağlıklı bir yaşama adım atmalısınız. Vitamin takviyeleri alabilir ve bağışıklığınızı bu evreden itibaren güçlendirebilirsiniz. Hamileliğin 3 aylık periyotlarına trimester adı verilmektedir. 3 tane trimester mevcuttur. Her bir 3 ay 1 trimester olarak sayılmaktadır. Öncelikle adet tarihlerinizi düzenli bir şekilde takip etmelisiniz. İlişkinizi kendi yumurtlama döneminize göre ayarlamanız hamilelik ihtimalinizi oldukça arttıracaktır. Partnerinizle doğru zamanda yaşayacağınız cinsel birliktelik hamile kalmanızda size yardımcı olacaktır. Vücudunuzu doğru bir şekilde takip edebilirseniz yumurtlama döneminizi fark ederek kendinizi ona göre ayarlayabilirsiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/hamilelik-doneminde-gorulen-rahatsizliklar", "text": "Hamilelik süreci, bir kadının kendini ve yaratıcılığını keşfettiği, yepyeni bir dönüşüm geçirdiği bir süreçtir. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken en önemli nokta; anne adayının sağlıklı bir hamilelik geçirmesidir. Anne adayının geçireceği sağlıklı hamilelik dönemi, anne ve bebek için bu eşsiz deneyimi mükemmel kılar. Hamilelik, fiziksel birçok dönüşümle birlikte psikolojik olarak da birçok dönüşümün yaşandığı bir dönemdir. Bu sebeple anne adayları, fiziksel sağlıklarına dikkat ettiği gibi psikolojik olarak da kendilerine dikkat etmeli ve bu süreci sağlıklı bir şekilde geçirmelidir. Bu yazımızda hamilelik dönemindeki fiziksel ve psikolojik rahatsızlıkları ele alacağız. Hamilelikte görülen rahatsızlıklar, hamileliğin dönemlerine ve anne adayının bu dönemlere başlangıcına göre farklılıklar gösterebilmektedir; bununla birlikte anne adayları fiziksel rahatsızlıklar olarak en çok sık idrara çıkma, bel ağrısı ve yorgunluktan şikayet etmektedir. Hamileliğin ilk dönemi, yani ilk üç ayında bebeğin ve annenin birbirine uyum süreci başlar. Bu dönemde yaygın olarak da bilindiği gibi bulantı-kusma, fazla tükürük salgılanması, sık idrara çıkma, burun tıkanıklığı, vajinal akıntıda artma, yorgunluk ve göğüslerde hassasiyet gibi rahatsızlıklarla karşılaşılır. Hamileliğin ikinci dönemi bebeğin ve annenin uyum haline geçtiği denge dönemidir, bu dönem genellikle hamileliğin en güzel dönemi olarak kabul edilir. Bu dönemde, birinci dönemde görülen rahatsızlıkların çoğu ortadan kalkar. Denge döneminde çoğunlukla baş ağrısı, çarpıntı, aşırı iştah, sırt ağrısı, derisel değişiklikler, mide yanması gibi rahatsızlıklar görülür. Hamileliğin üçüncü dönemi, bitkinlik dönemidir. Bu dönemdeki rahatsızlıklar, fetüsün gelişip büyümesiyle gerçekleşir. Buna bağlı olarak yorgunluk ve varis oluşumu gibi rahatsızlıklar görülür. Bitkinlik dönemi, ikinci dönemdeki rahatsızlıklarla beraber uykusuzluk, sık idrara çıkma, bacak krampları, hemoroid, nefes darlığı gibi rahatsızlıklar yaşanmaktadır. Bu rahatsızlıkların tümü, hamilelik döneminde fetüsün gelişiminden kaynaklı doğal olarak görülen rahatsızlıklardır. Yine de hamileliğin heyecanıyla birlikte, anne adayları endişe duymaktadır. Bu endişeyi; sağlıklı beslenme, huzurlu-iletişime açık bir ortam ve bir uzman yardımı ile geçirebilirsiniz... Gelin bir de olası psikolojik rahatsızlıkları inceleyelim. Hamilelik sürecinde geçirilen fiziksel dönüşüm, hormonların artışı ve cinsel istekteki değişiklikler, yeni bir sosyal dönem ve çevre anne adaylarını psikolojik olarak etkilemekte ve bu göz ardı edilirse anne ve bebek arasında kurulan bağda sorunlar oluşabilmektedir. Her hamilelik sürecinde, bu yönde rahatsızlıklarla karşılaşılmamakla birlikte hormon değişimleri, geçirilen dönemin getirdiği değişikliklerin endişesi depresyonu veya duygu durumlarınızı tetikleyebilir. Dikkat etmeniz gereken en önemli nokta iletişim kurduğunuz sağlık personelinin ruhsal olarak da geçirilen değişimlerin bilincinde olması ve sizi doğru yönde yönlendirebilmesi ve sizin bu değişimleri göz ardı etmemenizdir. Hamilelik sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da bir dönüşümün geçirildiği bir süreçtir. Nasıl ki, bebeğin gelişimi ve annenin sağlığı için uzmanlarla görüşülüyorsa, annenin ruhsal sağlığı için de bir uzmanla iletişim halinde olması gerekmektedir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/hamilelikte-kabizlik-ve-hemoroid", "text": "Hamilelik döneminde görülen en sık rahatsızlıklardan birisi kabızlık ve buna bağlı olarak hemoroid oluşumudur. Anne adayının yaşam kalitesini oldukça düşüren ve can sıkıcı bir hale getiren kabızlık oldukça normal bir durumdur. Hamileliğin son üç ayında rahmin büyümesi ile makata baskı yapmakta ve hormon artışları bağırsakların hareketlerinin yavaşlamasına sebep olur. Bu yavaşlama ve rahmin yaptığı baskı anne adaylarında kabızlığa sebep olur. Kabızlığın ilerlemesi ve makat bölgesine artan basısı toplardamarlardan kan dönüşünü de engelleyerek hemoroidlere neden olur. Uzun süre ayakta kalma da bu duruma katkıda bulunan diğer bir faktördür. Güzel haber şu ki gebelikte oluşan kabızlık ve hemoroid, bebeğin dünyaya gelişinden sonra hafifleyerek yok olacaktır. Eğer siz de tuvalete çıkmakta zorlanıyorsanız, makat bölgenizde yoğun bir baskı hissediyor ve tuvalete çıkarken kan gelmesi, otururken zorlanma ve rahatsızlık hissediyorsanız kabızlık ve hemoroid ile karşı karşıya olabilirsiniz. Bu rahatsızlığın nasıl hafifletileceğine geçmeden önce, eğer sizde bu durum oluşmadıysa daha baştan engellemek için neler yapılacağını bilmek sizin için daha faydalı olur. Hamileliğinizde aşağıda yazdığımız adımları uygularsanız, kabızlık oluşumunu engelleyebilirsiniz. Kabızlık oluşumunu engelleyerek hemoroidi de engellemiş olursunuz. UYARI! Doktorunuza danışmadan ilaç almayın, kabızlık için alınan ilaçlar doktor tavsiyesi ile alınmadığında bağırsak hareketlerinizin dengesini bozar ve tembelleşmeye sebep olur. Kısa vadede sorunu çözmüş olsanız bile hamilelik sürecinin devamında sizi kabızlığa itebilir. Öncelikle gebelikte yaşanan kabızlık ve hemoroidin doğal bir durum olduğunu tekrar açıklayalım, bu durum sizi endişeye sürüklemesin. Önemli olan bunu hafifletmek ve sizin konforlu bir hamilelik süreci geçirmenizdir. Yapılacak ilk şey bir uzmana danışmanızdır. Uzmana danışmadan alınacak ilaç takviyeleri, vücudunuzdaki su miktarını azaltabilir ve doğumu zorlaştırabilir. Uzmana danıştıktan sonra, beslenme ve yaşam tarzınızda değişikliklere giderek bu durumu ortadan kaldırabilirsiniz. Yaşam tarzı ve beslenme değişiklikleri yukarıda yer verdiğimiz değişikliklerle benzerdir; bol su tüketimi, lifli gıda seçimi, tuvalet tutmama.. Eğer bu değişikliklere rağmen süreç sizin için zorlu geçiyorsa uzmanınızın önerdiği ilaç takviyesi ile size ve bebeğinize zarar gelmeden bu sorunu çözebilirsiniz. Uzmanlar genel olarak gebelik döneminde hemoroid hastalığı görülmesi durumunda bölgesel kremler, fitiller ve ağızdan alınabilen tabletlerle bu tedavi etmektedir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/anne-sagligi/lohusalik-depresyonu-ve-psikozu-nedir", "text": "Anne adaylarını oldukça ilgilendiren bu yazıda sizlerle anne ve ruh sağlığı ilişkisine dair konuşacağız. Halk arasında yeteri kadar bilinmeyen ve belki de ne yazık ki fark edilemeyen bir konu olan anne ve ruh sağlığı, yalnızca annelerimizin ruh sağlığı ve yaşam kalitesi için değil aynı zamanda yeni doğan bebeklerinin de sağlığı açısından oldukça önemli ve dikkatlerin üzerine toplanılması gerekliliğini arz eden bir konudur. Gelin, birlikte aile ruh sağlığının korunması ve toplumca farkındalık oluşturulabilmesi adına lohusalık depresyonu ve lohusalık psikozu olmak üzere iki farklı ruh sağlığı hastalığına, daha da yakından bakalım. Lohusalık Depresyonu, hamilelik döneminde değişiklik gösteren hormonlar nedeniyle doğumdan sonra başlayan yoğun üzüntü, kaygı ve sinirlilik hali ile açıklanabilir. Çok ciddi ruhsal bunalımlara sebep olabilen bu süreç, özellikle doğumdan sonraki iki hafta içerisinde başlamaktadır. Yoğun üzüntü nedeniyle annenin sütünün kesilmesine de yol açabilen lohusalık depresyonu, toplumda yeteri kadar farkındalık kazanamamış meselelerden biridir. Doğum sonrası annelerde görülen hafif üzüntü ve kaygı hali literatürde 'doğum hüznü' olarak geçmekte ve yaklaşık 10 gün içinde kendiliğinden kaybolmaktadır. Lohusalık depresyonu ise bu sürecin ardından gelen, giderek artan üzüntü, kaygı, panik gibi ruh hallerini kapsar. Doğumdan sonra 1-2 ay içerisinde tedavi yardımıyla düzelebilen bu hastalık önlem alınmadığı takdirde bir, iki yıla kadar sürebilir. Bu belirtilere sahip bireylerin hızlı bir şekilde herhangi bir sağlık kuruluşuna başvurması gerekmektedir. Tedavi edilebilir bir hastalık olan lohusalık depresyonu, etkili ve doğru tedavi yaklaşımlarıyla tamamen ortadan kalkar. Lohusalık Psikozu ise doğumdan sonra başlayan huzursuzluk, yorgunluk, mutsuzluk, endişe, hezeyan ve halüsinasyon görme gibi psikotik belirtilerin ortaya çıktığı bir rahatsızlıktır. Çoğunlukla doğumdan sonraki ilk 4 haftada belirtiler ani olarak başlar. Bazen de gebeliğin son döneminde hafif şiddette belirtiler ile görülebilir. Uykusuzluk, irritabilite ve huzursuzluk, lohusalık psikozu için erken dönem belirtiler arasındadır. İlerleyen dönemde tabloya gerçekle ilgisi olmayan düşünceler, anlamsız saçma konuşmalar da eklenebilmektedir. Anneler, bebeklerine bakamayacakları, bebeğin hasta ya da ölü olduğu yönünde sanrılar veya bebeğe ya da kendisine zarar vermesi yönünde işitsel halüsinasyonların varlığı söz konusu olabilmektedir. Bu tarz belirtiler bir sağlık kuruluşundan yardım alınmasını gerektirir. Lohusalık psikozu tıpkı lohusalık depresyonu gibi tedaviyle tamamen iyileşmenin görülebileceği bir hastalık durumudur. Diğer tüm psikotik rahatsızlıklarda olduğu gibi hastanın bilinçli davranıp uzmanlarca yardım alması tüm problemlere çare olacaktır. Bu tarz problemler insanlığın doğasında vardır ve oldukça normaldir. Aile kurma yolculuğunda ve bire bir toplumun içinde karşılaşabileceğimiz bu sorunlar, annenin ve çocuğunun desteklenerek annenin ruh sağlığına uygun tedavilerin hedeflenmesiyle birlikte tamamen ortadan kaldırılabilecek sorunlardır. Sizler de çevrenizde veyahut ailenizde fark edebileceğiniz bu türden durumlara kayıtsız kalmayın! Unutmayın, mutlu anneler; mutlu aileler, mutlu çocuklar ve mutlu bir gelecek zincirinin ilk ve en önemli halkasıdır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/agac-ev", "text": "Bir zamanlar huzurlu mu huzurlu bir köy varmış. Bu köyde yaşayan bir marangoz varmış. Çocuklara tahtadan oyuncaklar yaparmış. Günlerden bir gün bu marangoz tahtadan bir oyucak yapıyormuş. O sırada dükkana çok zengin görünümlü bir adam girmiş. Marangoza yakşamış ve çocuğu için ağaç ev istediğini söylemiş. Marangoz birazcık düşünmüş, yapabilirim demiş. Daha sonra marangoz ve zengin adam yola koyulmuşlar. Zengin adamın evine varmışlar. Marangoz gözlerine inanamamış. Hiç bu kadar büyük bi rev görmemiş. Zengin adam, ağaç evin yapılacağı ağacın yerini marangoza göstermiş. Marangoz eşyalarını kenara bırakmış ve nasıl bir ev yapacağını aklında planlamaya başlamış. Daha sonra işe koyulmuş. Günler günleri kovalamış ve sonunda marangoz ağaç evi bitirmiş. Zengin adam ağaç evi görmeye gelmiş. ''Yaptığın apğaç ev hiç sağlam değilmiş, çocuğum düştü ve bacağını kırdı! Nasıl böyle bbir şey yaparsın?'' Zengin adam çok öfkeliymiş. Daha sonra marangoz utançtan başını eğmiş. Çünkü marangoz daha çok para kazanabilmek için sağlam olmaan ucuz tahtalardan kullanmış. Marangoz yaptığından çok utanmış. Böyle bir şey olacağını düşünememiş. Çocuğun iyileşmesi için gereken tüm parayı vereceğini söylemiş. Anlaşmışlar. O günden sonra marangoz, her zaman herkes için en kalliteli odunu kullanmaya başlamış. Sağlığın, paradan daha öenmli olduğunu anlamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/ahmet-ve-sari-kamyon", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Ülkemizin güzel şehirlerinden birinde Ahmet adında bir çocuk yaşarmış. Ahmet ailesini, arkadaşlarını ve yaşadığı yeri çok seven akıllı mı akıllı bir çocukmuş. En sevdiği arkadaşı Zeki ile ve ailesiyle oyunlar oynar, ailesinden izin aldıktan sonra kedi, köpek ve diğer hayvanları sever, günlerini musmutlu bir şekilde geçirir gidermiş. Bir gün babası ona güneş gibi pasparlak sarı renkli, kocaman bir oyuncak kamyon almış. Ahmet bu kamyonu çok sevmiş ve onunla hep oynamaya başlamış. Aradan günler geçmiş, Ahmet'in aklına güzel bir fikir gelmiş. Ahmet, karıncaları izlemeyi ve onların neler yaptıklarını anlamaya çalışmayı çok seven bir çocukmuş. Tabii ki zarar görmemek ve yanlışlıkla onlara zarar vermemek için onlara dokunmuyormuş, fakat uzaktan izlemeyi çok seviyormuş. Aklına, yakınında hiç toprak olmayan karınca yuvasının yanına, sarı oyuncak kamyonetini kullanarak toprak getirmek gelmiş. Böylece karıncalara, yuvalarını yapmaları konusunda yardım edebilecekmiş. Ahmet bahçeye inmiş, yakınında hiç toprak olmayan bir karınca yuvası bulmuş ve başlamış çalışmaya. Sarı kamyonetini toprak ile doldurarak gelip toprağı karıncaların yakınına bırakıyormuş. Onların çok çalışkan ve çok akıllı olmaları Ahmet'i mutlu ediyormuş. Fakat çok uzun bir süre boyunca toprağı taşıdığı için biraz yorulmuş ve dinlenmek için oturmuş. Ahmet otururken, onun yorgun olduğunu anlayan arkadaşı Zeki gelmiş. İsterse toprak taşıma konusunda ona seve seve yardım edebileceğini, eğer bir ekip olurlarsa birlikte çok daha kolay taşıyabileceklerini söylemiş. Fakat Ahmet, yeni kamyonetini arkadaşı Zeki ile paylaşmak istemediği için onun yardımını Hayır, yardıma ihtiyacım yok. diyerek reddetmiş. Zeki buna çok üzülmüş ve eve gitmiş. Aradan günler geçmiş, Zeki'yi bahçede otururken gören Ahmet onun yanına gitmiş. Onunla konuşmuş ve oyun oynamaya davet etmiş, fakat Zeki kabul etmemiş. Ahmet en yakın arkadaşının onunla oyun oynamak istememesine şaşırmış ve üzülmüş. Evine gittiğinde babasına yaşananları anlatmış. Babası yaşananları dinlemiş ve düşünmüş. Ona en yakın arkadaşı ile oyuncağını paylaşması gerektiğini, bunun güzel ve doğru bir davranış olduğunu söylemiş. Ahmet gidip Zeki ile konuşmuş ve oyuncağını paylaşmadığı için özür dilemiş. Zeki de onu affetmiş ve sarı kamyon ile birlikte toprak taşımaya başlamışlar. Böyle daha kolay taşındığını fark eden Ahmet, Evet, gerçekten de paylaşmak güzelmiş. diye düşünmüş ve her şey tatlıya bağlanmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/ali-ve-arkadaslari", "text": "Bir zamanlar küçük bir kasaba varmış. Bu kasabada Ali adında küçük bir çocuk yaşarmış. Ali'nin günleri okula giderek, arkadaşlarıyla oynayarak geçiyormuş. Ali'nin çok yakın iki arkadaşı varmış; Mete ve Ayşe. Mete ve Ayşe Ali'yi çok severlermiş. Her gün okul bittiğinde, toplanırlarmış ve mahallede oyun oynarlarmış. Bu oyunlar çok eğlenceli geçiyormuş. Akşam olduğunda herkes evine gidiyormuş. Yine bir gün Ali ve arkadaşları oyun oynarken, Ali yere düşmüş ve dizi kanamış. Ali'nin arkadaşları hemen yardıma gelmişler. Ali'nin annesine haber vermişler. Ali'nin annesi, Mete ve Ayşe'yi suçlamış. Onlara ''Ali sizin yüzünüzden yaralandı. Bir daha onunla oyun oynamanızı yasaklıyorum demiş.'' Ali ve arkadaşları günlerdir görüşemiyorlarmış. Ali arkadaşlarını çok özlüyormuş. Bir gün Ali'nin evlerinin zili çalmış. Kapıyı Ali'nin annesi açmış. Kapıda kimse yokmuş. Ancak yerde bir buket çiçek varmış. Ali'nin arkadaşları bu çiçeği bırakmış ve üstünde bir not varmış. ''Ali seni çok özledik, umarım annen en kısa zamanda bizimle oynamana izin verir. Biz senin yaralanmanı istemezdik.'' Ali'nin annesi bu notu okumuş ve çok duygulanmış. Ali'nin düşmesinden dolayı arkadaşlarına kızdığı için kendini suçlamış. Annesi Ali'ye izin vermis ve Ali arkadaşlarıyla yeniden kavuşmuş. Bu olaydan Ali, sadık arkadaşlığın her şeyden daha önemli olduğunu anlamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/arkadasligin-onemi", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde görkemli mi görkemli bir şato varmış. Her gören bu şatonun ihtişamına hayran kalır ve orada yaşamak istermiş. O şatonun sahibi ülkenin en zengin ailesiymiş. Bu aile çok mutluymuş ama sonradan aile kızlarına dışarı çıkma yasağı koymuş ve arkadaşlarıyla asla görüşmemesini, bunun onun iyiliğine olacağını, şatoda her zaman daha güvende kalacağına ve bu sayede başına hiçbir şey gelmeyeceğini söylemişler. Kızları buna çok üzülmüş ama hiçbir şey diyememiş. Günler böylece geçip giderken genç kız görkemli şatonun penceresinden onunla görüşmek için gelip içeri alınmayan ve geri gönderilen arkadaşlarını izleyip duruyormuş ve onlarla asla iletişime geçemiyormuş. Bu durum genç kızı günden güne daha fazla üzmeye başlamış. Başlarda ailesi bunu anlamamış, ama her geçen gün çökmeye başlayan kızlarını görünce çok ama çok üzülmüşler. Ailesi bir çözüm aramaya başlamışlar. Kızın Ailesi çözümü şatonun içerisine yeni yerler inşa etmekte bulmuşlar. Kızları için oyun alanları, spor yapabileceği alanlardan, kitap okuyabileceği yerlere kadar her şeyi yaptırmışlar ve onun mutluluğu için en pahalı kıyafetleri, en pahalı hediyeleri alıyorlarmış, ama bunlardan hiçbirisi genç kızın mutlu olmasını sağlamıyormuş. Genç kız günden güne çökerken ailesi bu durumu farkedememiş, ama genç kız çok ama çok mutsuzmuş. Derken günlerden bir gün bu genç kız bir hastalığa kapılmış ailesi ülkedeki tüm yetenekli doktorları toplamış. Tüm doktorlar genç kızı muayene etmiş, aralarında konuşmuşlar tartışmışlar ama hiçbir çözüme varamamışlar. Genç kız ailesinin gözü önünde günden güne daha da hastalanmış ama hiçbir doktor hiçbir ilaç buna çözüm olamamış. Artık herkes ümitsizlik içerisindeyken yaşlıca bir bilgin çıkagelmiş. Ona durumu anlatmışlar ve bilgin durumu hemen anlamış. Genç kızın ailesinin yanına giderek onlara sizin kızının ilacı doktorlarda değil dışarıdadır, arkadaşlarındadır deyince aile hemen durumu anlamış ve genç kızın tüm arkadaşlarını şatoya davet etmişler. Arkadaşlarını gören genç kız o kadar sevinmiş ki bir çırpıda ayaklanıvermiş. Günler böyle geçmiş genç kız arkadaşlarıyla zaman geçirdikçe iyileşmiş. Kızın ailesi de sonunda ne büyük bir hata yaptıklarını farketmişler ve hepsi sonsuza dek mutlu bir yaşam sürmüşler. Sonra bir anda gökten üç elma düşmüş. Biri genç kızın başına, biri arkadaşının başına biri de bu masalı dinleyen bebişe."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/bekci-kopegi", "text": "Uzak diyarlarda güzel mi güzel bir çiftlik varmış. Bu çiftlikte bütün hayvanlar barış içinde yaşarlarmış. Kuzular, koyunlar, atlar, tavuklar ve bir tane de bekçi köpeği varmış. Bekçi köpeği, bu çiftlikteki hayvanların güvenliğinden sorumluymuş. Ne zaman ki çiftliğe kötü niyetli saldırgan bir hayvan yaklaşsa bekçi köpeği hemen onu korkutur uzaklaştırırmış. Çiftlikteki tüm hayvanlar bekçi köpeğine çok güvenirlermiş. Günlerden bir gün tavuklar yemlerini yerken, kuzular otlanırken, bekçi köpeği bir ağacın altında kestiriyormuş. Daha sonra atların birden kişnediğini duymuş. Bu sesler resmen yardım çığlığıymış. Bekçi köpeği hemen ahıra koşmuş. Ahırda tilki varmış. Tilki aslında kötü niyetli değilmiş ama atlar tilkinin saldırgan olduğunu düşünüp bağırmışlar. Tilki bekçi köpeğiyle konuşmaya başlamış ''Merhaba Dostum, ben kötü niyetli değilim. Sadece çok acıktım. Bana yardımcı olabilir misin?'' demiş. Bekçi köpeği çok üzülmüş ve ona kümesin önünde beklemesini, ona yiyecek bulup geleceğini söylemiş. Bekçi köpeği uzaklaşmış ve yiyecek bir şeyler bulmuş. Geri döndüğünde ise şoka uğramış. Tilkinin tüm tavuklara saldırdığını görmüş. Bekçi köpeği çok üzülmüş ve sinirlenmiş. Hemen tilkiyi kovalayarak oradan uzaklaşmış. İyi niyetinin kurbanı olan bekçi köpeği, bir daha düşmanlarına güvenmemesi gerektiğini öğrenmiş. Çok zaman geçmeden, Bekçi köpeği gezerken tilkiyi görmüş. Tilkinin bacağı bir kapana kısılmış haldeymiş. Bekçi köpeği yardım etsem mi etmesem mi diye düşünmüş ancak yardım etmeye karar vermis. Çünkü iyilik böyle bir şeydir, herkese karşılıksız yardım etmeyi gerektirir diye düşünmüş. Tilki yaptığından çok utanmış ve oradan uzaklaşmış. Br daha tilki oralarda hiç görünmemiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/beyaz-kurt", "text": "Bir zamanlar çok uzak bir diyarda yavru bir beyaz kurt yaşarmış. Bu kurt çok iyi kalpli bir hayvanmış. Ancak ailesi çok vahşi kurtlarmış. Yavru beyaz kurt bir türlü onlar gibi olamıyormuş. Ailesindeki kurtlar diğer hayvanlara zarar veriyormuş. Yavru kurt çok nazik olduğu için sürekli dışlanıyormuş. Diğer kurtlar ona güçsüz diyorlarmış. Yavru kurt bir gün ona kötü davranmalarına dayanamamış ve kurt sürüsünü terketmiş. Yalnız başına ormanda yaşamaya başlamış. Yıllar yılları kovalamış, yavru kurt artık yetişkin ve güçlü bir beyaz kurt olmuş. Kocaman vücudu, keskin dişleri, sivri pençeleri varmış ama hala pamuk gibi bir kalbe sahipmiş. Ormanda gezerken tüm hayvanlar ondan korkuyormuş ama onun istediği tek şey arkadaş edinmekmiş. Korkunç görüntüsünün arkasında pamuk gibi bir kalbi varmış. Artık yalnız olmaktan usanan beyaz kurt, sürüsünün yanına dönmeye karar vermiş. Sürüsüne doğru yaklaşırken tüm kurtlar korkuyla gözlerini açmış. Bu gelen kurt da kim diye aralarında konuşmaya başlamışlar. Sonunda onun yıllar önce giden beyaz yavru kurt olduğunu anlamışlar. Bir zamanlar dalga geçtikleri bu beyaz kurdun önünde, tüm kurtlar saygıyla başlarını eğmişler. Beyaz kurt artık sürüde saygı gören birisiymiş. Bir gün tüm sürü avlanmaya çıkmış. Beyaz kurt da onlarla birlikte gitmiş. Yolda bacağı kırık bir geyik görmüşer. Tüm sürü o geyiği avlamayı teklif etmiş. Ancak beyaz kurt tüm heybetiyle onların karşısında dikilip ''O geyiğe dokunan olursa karşısında beni bulur!'' demiş. Daha sonra tüm kurtlar başlarını eğip gitmişler. Geyik kurta defalarca teşekkür etmiş. Yuvasında yavruları olduğunu, onlara bakması gerektiğini söylemiş. Böylece beyaz kurt hem geyiği hem de geyik yavrularını kurtarmış olmuş. Beyaz kurt ormanda koşarken, asıl gücün vücut gücü değil merhamet olduğunu anlamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/bilge-karinca-ile-reks", "text": "Çok eski zamanlarda, simsiyah taşlarla ve ateş kırmızısı lavlarla kaplı bir volkan dağının yakınlarında, yemyeşil bir ormanda, Reks adında kocaman bir dinozor yaşarmış. Reks, o ormanda yaşayan dinozorların en büyüğü ve en güçlüsüymüş. Kimsenin ona zarar veremeyeceğini ve o ormanın sahibinin o olduğunu düşünür ve böbürlenirmiş. Bu davranışından dolayı Reks'in hiç arkadaşı ve seveni yokmuş. Kendini herkesten üstün gördüğü için, onlara kötü davranırmış. Çevresindeki hayvanlar ona yaptığının çok yanlış ve kırıcı bir şey olduğunu söyleseler de onlara aldırış etmez ve kendisini üstün görmeye devam edermiş. Reks'in yaşadığı ormanın yakınlarında çok zeki ve çalışkan bir karınca yaşarmış. Bu karınca o kadar zekiymiş ki, ormandaki herkes fikir danışmak için ona gelirmiş. Yalnızca onunla yakın boydaki böcekler değil, aslanlar ve filler bile onunla konuşmak istermiş ve ona saygı duyarlarmış. Bilge Karınca, Reks'in nasıl biri olduğundan haberdarmış ve onun adına üzülüyormuş. Reks, ona hiçbir şeyin zarar veremeyeceğinden, her şeyin ve herkesin ondan daha güçsüz olduğundan o kadar eminmiş ki, yaşadığı evin kapısı ve çatısı bile yokmuş. Bir gün Reks ormanda gezerken Bilge Karınca ile karşılaşmış. Bilge Karınca Reks'e evine en kısa zamanda çatı yapması gerektiğini yoksa çok büyük zarar göreceğini söylemiş. Reks ise Bilge Karınca'yı Sen küçücük karıncasın, böyle şeyleri nereden bileceksin? Ayrıca bana hiçbir şey zarar veremez. diyerek susturmuş ve arkasını dönüp gitmiş. Aradan zaman geçmiş, Reks ve diğer tüm orman halkı, bir gece yarısı büyük bir patlama sesi ve sallantıya uyanmışlar. Ormanın yakınındaki volkanın patladığını gören orman halkı paniğe kapılmış. Bu patlama ile birlikte volkandan lavlar sıçramaya başlamış. Bu lavlardan bazıları da Reks'in evinin üzerinden içeri girmiş ve evi yakmış. Reks, karıncanın onu evine çatı yapması gerektiği konusunda uyardığını hatırlamış ve karıncanın yanına doğru yola koyulmuş. Ben bu kadar güçlü olmama rağmen bilemedim, sen böyle bir şey yaşanacağını nasıl bilebildin? diye sormuş Bilge Karınca'ya. Karınca ise ona, antenleri ile titreşimi hissedebildiğini, böylece volkanın patlayacağını önceden bildiğini söylemiş. Reks çok şaşırmış. Kendini ormanın en büyük ve güçlüsü sanarken, küçücük bir karıncanın ondan daha zeki olduğu gerçeği karşısında hayrete düşmüş. Karınca'dan özür dilemiş ve bir daha kimseyi küçük görmeyeceğini, gerçek gücün boyla değil zeka ve dürüstlük ile olduğunu öğrendiğini söylemiş. Karınca onu affetmiş ve diğer karınca arkadaşlarını çağırarak Reks için hızlıca bir ev yaptırmış. Karıncalar ve Reks çok yakın arkadaş olmuşlar ve birlikte mutlu mesut yaşamışlar. Reks ise önyargılı olmayı ve başkalarını aşağılmayı bırakmış ve düzgün biri olmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/cadi-ve-peri", "text": "Bir zamanlar çok uzak diyarlarda bir orman varmış. Bu ormanın derinliklerinde yaşlı bir cadı yaşarmış. Bu cadının tüm günü çeşitli bitkiler toplayarak geçermiş. Cadı, bu bitkileri kullanarak çeşitli iksirler yaparmış. Günlerden bir gün bu cadıya bir adam gelmiş. Hasta olan eşi için iksir istemiş. Cadı ona küçük bir şişede mavi bir sıvı vermiş. Bu sıvıyı eşine içir demiş. Adam koşarak evine dönmüş ve bu sıvıyı eşine içirmiş. Ancak eşi daha da hastalanmış. Adam sinirle yeniden cadının yanına gitmiş. Ona neden kötü iksir verdiğini sormuş. Cadı da karıştırdığını bu sefer doğru iksiri vereceğini söylemiş. Cadı, adama bu sefer kırmızı bir sıvı vermiş. Adam iksiri eşine içirmiş ve eşi daha da kötüleşmiş çünkü cadı kötü kalpliymiş ve kötü bir iksir hazırlamış Adam çaresizce ağlıyormuş çünkü eşi ölmek üzereymiş. Daha sonra camdan bir perinin girdiğini görmüş. Peri minicikmiş bir kelebek kadarmış. Peri yaklaşıp adamın eşini başından öpmüş. Ve adamın eşi gözlerini açmış. Oysa ki bu peri adamın gözyaşlarını hissetmiş. Nerede üzgün ve iyi kalpli birisi varsa hemen ona yardıma gidiyormuş. Perii'nin iyiliği sayesinde cadının kötü planı suya düşmüş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/emine-ve-ceylan", "text": "Bir varmış bir yokmuş, yemyeşil ormanıyla, barış ve huzur içerisinde yaşayan güzel hayvanlarıyla meşhur kocaman bir orman varmış. Bu ormanda tüm hayvanlar birbirlerini çok sever, birbirleri ile çok iyi anlaşır ve dostça yaşarlarmış. Ormanın içerisinde, ailesi ile birlikte bir kulübede yaşayan Emine isimli esmer ve güzel bir kız çocuğu yaşarmış. Emine, ailesini çok severmiş. Ormanda gezmek, böcekleri ve hayvanları izlemek, bitkilerle ve çiçeklerle uğraşmak ona kendini çok iyi hissettirirmiş. Yine bir gün Emine ormandaki hayvanları beslemek için elinde bir parça ekmek ile dolaşırken, koskocaman kahverengi gözleri, yay gibi upuzun kirpikleri ve göz alıcı güzelliği ile tatlı bir ceylan görmüş. Ceylan ürkek bir hayvanmış ve Emine'ye yaklaşmamış. Emine güzel şeylerin yalnızca sabrederek ve bekleyerek gerçekleşeceğini bildiği için, ona doğru hareket edip onu ürketmek yerine, elindeki ekmekten bir parça koparıp Ceylan'ın yanına doğru fırlatmış ve oradan uzaklaşmış. Sonraki gün, yine aynı şekilde ormanda dolaşan Emine, aynı Ceylan ile karşılaşmış. Fakat bu sefer farklı olarak Ceylan, o kadar uzakta değil biraz daha Emine'ye yakın duruyormuş. Bunu gören Emine çok mutlu olmuş ve elindeki ekmekten bir parça koparıp tekrar beslemek için Ceylan'a doğru fırlatmış. Günler, haftalar geçmiş. Ceylan her gün Emine'ye daha da yaklaşıyormuş. Ta ki, ona tamamen güvenene ve artık rahatlıkla onun yanına gelip elindeki ekmeği yiyene dek. Emine, sabrettiği ve Ceylan'ı ürkütmek yerine beklediği için Ceylan ona güvenmeye başlamış. Zamanla ormanda birlikte gezmeye başlamışlar. Ceylan, Emine'yi diğer hayvan arkadaşlarıyla bile tanıştırmış. Artık ormanda birlikte yürüyor, ağaçları, böcekleri ve çiçekleri birlikte izliyor, kuş cıvıltılarına dinliyorlarmış. Çok iyi anlaşmışlar ve çok yakın arkadaş olmuşlar. Emine, bir kez daha sabretmenin ve güzellikler için beklemenin önemini anlamış, sonrasında birlikte mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/esek-ve-ciftci", "text": "Bir zamanlar çok fakir bir köy varmış. Bu köydeki insanlar yemek bulmakta çok zorlanıyorlarmış. Bu köyde yaşayan bir çiftçi varmış. Bahçesinde sadece lahana yetişiyormuş. Çiftçi ve ailesi tüm yıl lahana yemek zorundaymış. Çiftçinin çocukları babasına farklı şeyler yemek istediklerini söylüyorlarmış. Çiftçi çocuklarına çok üzülüyormuş ve bir gün eşeğini de alıp yola koyulmuş. Günlerce eşeğiyle birlikte yol aldıktan sonra, nihayet kasabaya ulaşmış. Kasaba çok kalabalıkmış. Çiftçinin cebinde sadece iki altın varmış. Tüm parası buymuş. Çiftçi şeker ve çikolata satan bir dükkan görmüş. Çocuklarının çok sevineceğini düşünmüş. Büyük bir mutlulukla dükkana girmiş. Dükkanın sahibi yaşlı bir teyzeymiş. Çiftçi, teyzeye çikolatanın ne kadar olduğunu sormuş. Dükkanın sahibi olan teyze, tanesinin beş altın olduğunu söylemiş. Çiftçi çok üzülmüş çünkü çocuklarına çikolata alamayacakmış. Kadın çiftçiye dönmüş ve eğer isterse eşeğini ona satabileceğini, karşılığında yüz altın vereceğini söylemiş. Çiftçi düşünmüş. Bu kadar altınla ailesini mutlu edebilirmiş, onlara çeşit çeşit yiyecekler alabilirmiş ama çiftçi eşeğini satamayacağını çünkü onu çok sevdiğini söylemiş. Çiftçi, eli boş ve üzgün bir şekilde köyüne doğru yola koyulmuş. Eşeğe binmiş, yavaş yavaş gidiyormuş. Birden eşek sarsılmış, bir şeye takılmış az daha düşüyormuş. Çiftçi eşekten inip yere bakmış bir de ne görsün! Bir sandık. İçi altın doluymuş. Çiftçi bu altınla ailesini ve tüm köyü zengin edebilirmiş. Çiftçinin eşeğine olan sevgisi sayesinde, köyde fakir kimse kalmamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/garfi-ve-baykus", "text": "Ormanın derinliklerinde çok iyi kalpli bir geyik yaşarmış. Bu geyiğin adı ise Garfiymiş. Garfi iyilik yapmayı çok severmiş. Gördüğü tüm hayvanlara iyilikler yapar, onlarla yemeğini paylaşır yardıma ihtiyacı olanlara ise yardım edermiş. Garfi bir gün ormanda gezintiye çıkmış. Ormanın içerisinde kuşların cıvıltılarına dalmış bir şekilde ilerlerken birden bir şey fark etmiş, yerde yaralı bir baykuş yatıyormuş. Hemen yaralı baykuşun yanına koşmuş ve ona korkma sana yardım edeceğim, diyerek baykuşu alıp evine götürmüş. Evinde baykuşa ilaçlar verip pansumanlar yapmış. Her gün onunla en güzel şekilde ilgilenmiş ve en güzel yemekleri getirmek için uğraşmış durmuş. Günler geçmiş ve baykuş iyileşmiş. Baykuş Garfi'ye ona çok minnettar olduğunu ve borcunu nasıl ödeyeceğini soruyormuş. Garfi, hiçbir şeye gerek olmadığını söyleyip baykuşa kim olsa aynısını yapardı, sen yaralı bir haldeydin ve ben seni asla öylece bırakıp gidemezdim önemli olan senin iyi olman demiş. Günlerden birgün Garfi çok hastalanmış ve hastalığı bir türlü iyileşmemiş. Doktor Tilkiye gitmiş ve muayene olmuş. Doktor Tilki onu iyileştirebilecek tek bir ilaç olduğunu ama onun da ormanın derinliklerinde bir yerde olduğunu söylemiş. Garfi ne yapacağını bilemez bir halde iken önüne baykuş çıkmış. Garfi durumu baykuşa anlatmış ve baykuş hemen havalanıp yola çıkmış hızlıca ilacı aramaya başlamış ve sonunda doktorun bahsettiği yeri bulup ilacı almış ve yine hızlıca geri dönüp ilacı getirmiş. Baykuş, Garfinin ona eskiden baktığı gibi çok iyi bakmış. Garfi hemen iyileşmiş. Baykuşa çok teşekkür etmiş. Baykuş, Garfiye gel beraber yaşayalım ve çok iyi dost olalım demiş. Garfi bunu kabul etmiş ve mutlu bir şekilde hayatlarını sürdürmüşler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/hayvanat-bahcesi", "text": "Bir zamanlar kocaman bir hayvanat bahçesi varmış. Bu hayvanat bahçesindeki hayvanlar birbirleriyle çok iyi anlaşırlarmış ancak hepsi bazen mutsuz oluyorlarmış. Çünkü hayvanat bahçesinden çıkmak ve özgürlüklerine kavuşmak istiyorlarmış. Evlerini çok özlüyorlarmış. O yüzden bir gece, hayvanat bahçesindeki insanlar gidince, tüm hayvanlar bir araya toplanmışlar. Kaçmak için plan yapacaklarmış. Hayvanat bahçesinin reisi olan fil konuşmaya başlamış '' Bu gece hepimiz özgürlüğümüze kavuşacağız. Hepimiz ailelerimize döneceğiz.'' Herkes fili alkışlamış. Tüm hayvanların görevi belliymiş. Öncelikle fil tahta korkulukları hortumuyla söküp atmış. Zürafa uzun boyu sayesinde etrafı gözetliyormuş. Aslanlar da güvenlikten sorumluymuş. Korkuluklar sökülünce tüm hayvanlar koşmaya başlamışlar ve sabah olmadan hepsi ailelerinin yanına varmış. O günden sonra özgür olan hayvanlar upuzun ve mutlu bir hayat yaşamışlar. Sabah hayvanat bahçesine gelince hayvanat bahçesinin bomboş olduğunu gören insanlar şok olmuş. Bu olaydan sonra hayvanlar dahi olsa hiçbir canlının özgürlüğünün engelleyemeyeceğini anlamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/huseyinin-dogum-gunu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Esmer, simsiyah ve gür saçlı Hüseyin isminde bir çocuk yaşarmış. Hüseyin, ailesini ve arkadaşlarını çok seven, neşeli bir çocukmuş. Hüseyin'in bir de İhsan isminde çok yakın bir arkadaşı varmış. Sık sık birlikte oyun oynar, parkta eğlenir ve güzel vakit geçirirlermiş. Bir gün İhsan ve Hüseyin yine buluşmuş. Her şey her zaman olduğu gibi normal gözüküyormuş Hüseyin için. Fakat o gün, İhsan'ın doğum günüymüş ve Hüseyin bunu unutmuş. Hüseyin'in bunu unutmasına karşılık İhsan çok kırılmış ve üzülmüş. Duygularını açık bir şekilde arkadaşına açmış. Ona ne kadar üzüldüğünden, onun için böylesine önemli olan bir günü unutmasının onu ne kadar kırdığından bahsetmiş. Hüseyin eve vardığında çok üzgün bir şekilde babasının yanına gitmiş. Ona olup bitenleri, İhsan ile arasında yaşananları anlatmış. Babası ise ona, mutluluğun, iyiliğin ve sevginin karşılık beklenerek gösterilebilecek hisler olmadığından bahsetmiş. O senin doğum gününü unutmuş olsa bile, onu mutlu edeceğini bildiğin için onun doğum günü kutlamalıydın diye de eklemiş. Sevginin, yalnızca sözlerde değil asıl davranışlarda ve karşımızdaki insana zaman ayırmakta, özen göstermekte olduğunu öğrenen Hüseyin, doğruca arkadaşı İhsan'ın yanına gitmiş. Babasının söylediklerini İhsan'a da anlatmış ve ona böyle davrandığı için üzgün olduğunu belirterek özür dilemiş. O özür dilediğinde, İhsan hemen onu affetmiş ve birbirlerine sarılmışlar. Geç de olsa, İhsan'ın doğum gününü telafi etmek için mutlu bir şekilde dışarı çıkmışlar. Ve işte bu şekilde Hüseyin, gerçek sevginin karşılıksız olduğunu, sevdiğimiz insanlara onları sevdiğimizi belli etmemiz gerektiğini öğrenmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/karbeyazin-uykusu", "text": "Bir varmış bir yokmuş, kuşların cıvıldadığı, güzel arıların bal yapmak için uçuştuğu, mis gibi çiçek kokuları ve renkleri ile dolu olan yemyeşil bir orman varmış. Bu ormanın içerisinde, bir ceviz ağacının altına kazılmış topraktan bir yuvada tavşan ailesi yaşarmış. Anne tavşan, baba tavşan ve çocukları ormanda yemek arar, arkadaşları olan fare, kunduz ve diğer tavşanlarla vakit geçirirmiş. Bu ailede 5 tane tavşan çocuk varmış. Ortanca çocuk olan Karbeyaz, ailenin en haraketlisiymiş. Sürekli oradan oraya zıplar, gün içerisinde durmadan hareket eder ve neredeyse hiç uyumak istemezmiş. Annesi ve babası ona uyuması gerektiğini söylemesine rağmen onları dinlemeden bütün gece bir şeylerle uğraşmak istermiş. Kahve'ye böyle söylemiş fakat kendi aklına da bir şüphe düşmüş Karbeyaz'ın. Ya ben de güçsüz olursam ve boyum uzamazsa? diye düşünmüş kara kara. Eve geldiğinde bu konuyu annesi ile konuşmaya karar vermiş. Ondan bu konuda tavsiye almayı düşünmüş. Annesi, ona yeterli ve düzenli uyumanın öneminden bahsetmiş. Yeterince uyuyan herkesin daha sağlıklı ve daha güçlü olacağını, vücudumuzun uyurken geliştiğini anlatmış. Karbeyaz bunları duyar duymaz arkadaşı Kahve'nin yanına gitmiş. Annesinden duyduklarını Kahve'ye de anlatmış ve onu çok mutlu etmiş. Aradan çok uzun zaman geçmiş ve Karbeyaz da Kahve de güçlü, uzun ve sağlıklı tavşanlar olmuşlar. Böylece Karbeyaz, uyumanın büyümek için ne kadar önemli bir şey olduğunu anlamış, bir daha da anne ve babasının sözünden çıkmamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/kelebege-donusen-tirtil", "text": "Bir zamanlar bir ormanda küçük tırtıl yaşarmış. Küçük tırtıl, yaprakların üzerinde gezinirmiş. Acıktığında yaprakları kıtır kıtır yermiş. Bir gün yine bir yaprak yiyormuş. O sırada bir kuş gelmiş ve ağacın dalına konmuş. Tırtıl şaşkınlıkla kuşa bakmış. -Uçarak geldim çünkü benim kanatlarım var. Kuş gülümsemiş. Birazcık sohbet etmişler. Sonra kuş uçup gitmiş. Gece olduğunda tırtıl uyumak için kendisine bir koza örmüş. Güzel bir uyku çekmeyi dileyerek uyumuş. Gece gitmiş, sabah gelmiş. Küçük tırtıl uyanmış. Bir anda üstünde bir ağırlık hissetmiş. Kozada uyurken küçük tırtılın kanatları çıkmış. Küçük tırtıl çok şaşırmış. Kanatlarını incelemiş. Rengarenk iki kanadı varmış artık. Kozadan çıkmış. Uçmaya başlamış. Neşeyle gülerek havada süzülmüş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/kelebek-ve-ari", "text": "Çok uzak diyarlarda çok güzel bir kelebek varmış. Bu kelebeğin kanatları rengarenk desenlerle doluymuş. Pembe, mavi, sarı, yeşil... Bu kelebek çok neşeliymiş. Çiçeklere konar, şarkılar söyleyerek uçarmış. Her sabah güneş doğduğunda gezintiye çıkar, akşam olduğunda bir çiçeğe konar ve mışıl mışıl uykuya dalarmış. Bir gün, bu güzel kelebek yine gezintiye çıkmış ve çok yorulmuş. Güneş batınca uyumak için kendine büyük güzel bir çiçek bulmuş. Bu çiçeğin üstüne kıvrılmış ve yıldızların altında uykuya dalmış. Sabah olduğunda, bir vızıltıyla uyanmış. Vızzz...vızzzz. Kelebek gözlerini açmış ve karşısında bir arı görmüş. Arıdan çok korkmuş ve telaşla uçmaya çalışmış. Ama o da ne! Kelebeğin kanadı çiçeğe yapışmış. Kelebek uçamıyormuş. Daha sonra arı kelebeğe doğru yaklaşmış. Oysa ki kelebeğin kanadı arının topladığı bala yapışmış. Kelebek bir kanadını, arı da topladığı balı kaybetmiş. Kelebek ağlamaya başlamış. Arı bu duruma çok üzülmüş. Kelebeğe yardım etmek istiyormuş. Kelebekle konuşmuş ''Kanadının bala yapışması benim suçum. Özür dilerim. Balı orada bırakmamalıydım. Bu yüzden sana yardım etmek istiyorum.'' Demiş. Kelebek; ''Bana nasıl yardım edebilirsin ki?'' diye sormuş üzgün bir sesle. Arı kelebeği sırtına almış ve nereye uçmak isterse artık onu oraya uçuracağını söylemiş. Kelebek ve arı sonsuza dek beraber uçarak tüm güzellikleri keşfetmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/kirmizi-sacli-prens", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak diyarlarda bir şato varmış. Bu şatoda kraliyet ailesi yaşıyormuş. Kral, kraliçe ve iki prens huzur içindelermiş. Prenslerden biri kırmızı saçlı prensmiş. Bu prensin saçları kıpkırmızıymış. Prens, saçlarını hiç sevmiyormuş. Diğer prens ise sarı parlak saçları olan yakışıklı, güçlü bir prensmiş. Günlerden bir gün, Kral olan baba oğullarını yanına çağırmış. Kral çok hastaymış. Kocaman görkemli bir yaakta hasta halde yatıyormuş. Kral oğullarına dönüp konuşmaya başlamış '' Oğullarım, ben ölmek üzereyim. İkinizden birinin tahta geçmesi lazım. İkinizi de seviyorum ve ikinize de güveniyorum. Ancak kimin daha iyi kral olacağını görmem için size bazı testlere sokacağım.'' Sarı saçlı prens keninden emin bir şekilde gülümsemiş. Yakışıklı ve güçlü olduğunun farkındaymış. Kırmızı saçlı prens başını eğmiş çünkü asla kral olamayacağını düşünüyormuş. Gel zaman git zaman, kral biraz daha iyileşmiş ve testler başlamış. Kral oğullarına dönmüş ve ilk test olarak dış görünüşlerini puanlayacağını söylemiş. Baba sarı saçlı prense dönmüş '' Oğlum, senin tüm fiziki unsurların kral olmaya uygun. Yakışıklı ve güçlüsün.'' Baba, kırmızı saçlı prense dönmüş. ''Oğlum seni çok seviyorum. Ama kırmızı saçlı birisi kral olursa halk ne der? Bu yüzden ilk puanı sarı saçlı prense vereceğim.'' Demiş. Kırmzı saçlı prens çok üzülmüş. Kral, oğullarından habersiz bir test daha yapmış. Prensler bahçede ata binerken, kral yanlarına dilenci kılığında birisini yollamış. Kral uzaktan olanları izliyormuş. Dilenci önce sarı saçlı prense yaklaşmış ve çok aç olduğunu söylemiş. Prens dilenciye alaycı bir tavırla gülerek, bir tekme savurmuş. Dilenci yere düşmmüş. Bunu gören kırmızı saçlı prens hemen dilencinin yanına koşup onu yerden kaldırmış. Yakınındaki bir hizmetçiye, dilenciye yemek vermesini, güzel kıyafetler vermesini ve biraz da altın vermesini söylemiş. Kral bu olanları görünce gururla gülümsemiş. Kral oğullarını yanına çağırmış ve ''Oğullarım kararımı verdim, bana bir şey olduğunda tahta çıkacak olan kişiyi belirledim. Size iki est yaptım. Ama birisinden haberiniz yoktu. Dilenciyi ben gönderdim.'' Kral kırmızı saçlı prense dönerek devam etmiş ''Oğlum, sen ne kadar iyi kalpli olduğunu kanıtlandın. Kral olmak için merhamet sahib olmak çok önemlidir. Saçların seni farklı yapsa bile, kalbin herşeyden daha önemli. Seninle gurur duyuyorum. Benden sonraki kral sen olacaksın.'' Demiş ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/okyanusun-derinliklerinde", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Masmavi denizin, yüksek ve güçlü dalgaların olduğu berrak bir okyanus varmış. Bu okyanusta balıklar, kaplumbağalar, yunuslar ve deniz yıldızları bir arada huzur ve barış içerisinde yaşarlarmış. Bu okyanusta; balıklar günlük işlerden, kaplumbağalar güvenlikten, yunuslar ulaşımdan ve deniz yıldızları ise temizlikten sorumluymuş. Herkes sorumluluğunu yerine getiriyormuş ve bu şekilde düzen içerisinde musmutlu yaşamaya devam ediyorlarmış. Günün birinde küçük, turuncu ve güzel mi güzel yüzgeçleri olan balık Ciklet, günlük işleri yapan anne ve babasına yardım ediyormuş. Bu yardım sayesinde birlikte güzel vakit geçiriyorlarmış ve Ciklet anne ile babasını çok mutlu ediyormuş. Ciklet ve ailesi okyanusun yüzeye yakın tarafında yaşarlarmış. Okyanusun derinlerinde ise sorumluluklarını yerine getirmeyen, kavgacı ve kötü deniz canlıları bulunmaktaymış. Bu yüzden ailesi Ciklet'in okyanusların derinlerine inmesini istemiyorlarmış. Bir gün Ciklet, ailesine olan yardımı bittikten sonra dışarı çıkmış. Arkadaşı Kıvırcık ile buluşmuş ve gezmeye başlamışlar. Arkadaşı Kıvırcık, Ciklet'e okyanusun derinliklerinde çok güzel gezilecek yerler olduğunu, oraya gitmeleri gerektiğini söylemiş. Ciklet, ailesinin izin vermediğini bildiği halde onların sözünden dışarı çıkmış ve Kıvırcık ile okyanusun derinliklerine inmek için yola koyulmuşlar. Derinliklere yaklaştıklarında çok büyük ve güçlü bir dalga gelmiş. Kıvırcık ve Ciklet bu dalga yüzünden birbirlerini görememiş ve ayrı düşmüşler. İkisi de kaybolmuş. Okyanusun derinlikleri çok karanlık ve korkutucuymuş. Ciklet'in kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamış. Kara kara ne yapacağını düşünürken bir kaplumbağa sesi duymuş. Kaplumbağaların, okyanusların güvenliğinden sorumlu polisler olduklarını hatırlayarak çok sevinmiş. Hemen kaplumbağa polisin yanına gitmiş ve ona kaybolduğunu söylemiş. Kaplumbağa ile arkadaşı Kıvırcık'ı bulmuşlar ve bir daha derinliklere inmemek üzere evlerine dönmüşler. Bir şeyleri ailesinden saklamanın çok yanlış bir davranış olduğunu bildiği için Ciklet, gün içerisinde olup bitenleri ailesine anlatmış. Onları dinlemeyip suyun dibine girdiği için üzülmüş ve özür dilemiş. Ve bir daha ailesinin sözünden çıkmayacağına söz vermiş. Ailesi onu affetmiş ve güzel okyanusun içerisinde mutlu mesut yaşamaya devam etmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/papagan-ve-ailesi", "text": "Uzak diyarların birinde kocaman bir orman varmış. Bu ormanda çeşit çeşit bitkiler ve hayvanlar yaşarmış. Bu ormandaki ağaçlar upuzun ve gür yapraklara sahipmiş. Bu ağaçların birinin tepesinde bir papağan ailesi yaşarmış. Bu papağan ailesinin bir yavrusu olmuş. Yavru yumurtadan çıkmış ve yeni hayata gözlerini açmış. Yavru papağanı annesi de babası da çok seviyormuş. Her gün onunla oyunlar oynayıp en güzel yiyecekleri yediriyorlarmış. Günler günleri kovalamış ve yavru papağan büyümüş. Artık annesi ve babası gibi uçmak istiyormuş. Annesi ve babasına bu isteğini söylediğinde, annesi ve babası yavru papağana daha uçmak için küçük olduğunu söylüyorlarmış. Yavru papağan bu olaydan çok sıkılmış ve bir gün annesiyle babası yiyecek aramak içn yuvadan gittiklerinde uçmayı denemeye karar vermiş. Yavru papağan yuvanın ucuna çıkmış ve kanatlarını kocaman açmış. Aşağıya baktığında korkmuş çünkü yuvasının olduğu ağaç çok yüksekmiş. Yavru papağan derin bir nefes almış, uçmaya kararlıymış. Kanatlarını kocaman açmış ve aşağı doğru kendini bırakmış. Ama bir şeyler ters gidiyormuş. Yavru papağan uçamıyormuş, kanatlarını nasıl çırpacağını bilmiyormuş. Yavru papağan aşağı doğru hızla düşüyormuş ve büyük bir korkuyla ağlıyormuş. Birden yavru papağan birisinin onu tuttuğunu farketmiş. Bu yavru papağanın babasıymış. Yavru papağan babasının sırtında beraber yuvaya geri dönmüşler. Babası yavru papağana çok kızmış. Çünkü yavru papağan canını tehlikeye atmış ve ailesinin sözünü dinlememiş. Yavru papağan bundan dolayı çok pişman olmuş ve bird aha hiç ailesinin sözünden çıkmamış. Yavru papağan yeerince büyüyünce, görkemli kanatlarıyla gökyüzünde süzülerek ormanı izlermiş. Ailesi ve artık yavru olmayan papağan, huzur içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/pembe-gul-ve-papatya", "text": "Bir zamanlar çok güzel pembe bir gül varmış. Gören herkes bu güle hayran kalıyormuş. Canlı, yeşil yaprakları varmış Bu pembe gül, mis gibi kokuyormuş. Tüm arılar, kelebekler bu güle konmak istiyorlarmış. Pembe gülün önünden geçen tüm hayvanlar, insanlar pembe gülün görüntüsü ve kokusuyla mutluluk doluyorlarmış. Pembe gülün yetiştiği bahçenin sahibi yaşlı bir amcaymış Her gün pembe güle su verir, onu severmiş. Ancak pembe gül bütün bu ilgiye rağmen hiç mutlu değilmiş. Çünkü pembe gülü üzen bir konu varmış. Pembe gülün bir arkadaşı varmış. Pembe gülün arkadaşı, papatyaymış. Papatya; sağlıksız, zayıf, güzel kokmayan bir çiçekmiş. Papatya, pembe gülü gördükçe kendi haline çok üzülüyormuş. Kimse papatyayı beğenmiyormuş. Hatta bahçenin sahibi yaşlı amca papatyaya su bile vermiyormuş. Papatya günden güne soluyormuş. Bu durum pembe gülü çok üzüyormuş. Arkadaşının solmasına dayanamıyormuş. Pembe gül bir çözüm yolu bulmuş. Yaşlı amcanın pembe güle verdiği suyu papatya ile paylaşacakmış. Pembe gül, papatyanın yapraklarına dokunarak yaşlı amcanın verdiği suyu paylaşıyormuş. Ancak pembe güle eskisi kadar su kalmıyormuş. Bu yüzden pembe gül güzelliğini kaybetmeye başlamış. Ama artık pembe gül de papatya da mutluymuş. Çünkü papatyanın hayatı kurtulmuş. Pembe gül artık eskisi kadar güzel değilmiş ama arkadaşının hayatını kurtarmış. Pembe gül ve papatya sonsuza kadar mutlulluk içinde yaşamışlar. Pembe gül paylaşmanın herşeyden daha önemli olduğunu anlamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/peri-ulkesi", "text": "Çok eski zamanlarda, çok uzak diyarların birinde bir peri ülkesi varmış. Bu ülkede periler yaşarmış. Bu periler, küçücüklermiş. Tüm perilerin farklı yetenekleri varmış. Su perileri, ateş perileri, yağmur perileri, çiçek perileri varmış. Tüm periler iyi kalpliymiş ve bu ülkeye bir insanın ya da hayvanın yolu düşerse ona mucizeler sunarlarmış. Bir gün Efe isimli bir çocuğun peri ülkesine yolu düşmüş. Efe çok iyi kalpli ve meraklı bir çocukmuş. Efe, peri ülkesine girdiğinde gözlerine inanamamış. Her yer yemyeşil bitkilerle, rengarenk çiçeklerle, çeşit çeşit hayvanlarla ve minik uçuşan perilerle doluymuş. Efe gördüklerine hayran kalmış. Ülkenin içerisinde ilerliyormuş. Karanlık bir orman görmüş. Periler ülkesinin her yeri gün ışığı ile doluymuş ancak bu orman kapkaranlıkmış. Ormana girecekken minik yeşil bir peri onu durdurmuş. İnce sesiyle konuşmaya başlamış ''Dur sakın o ormana grime. Orası kötülük dolu.'' Efe, küçük periyi dinlememiş. Efe, meraklı bir çocukmuş ve ormanı çok merak ettiği için ormana girmiş. Ormanda her yer siyah ağaçlarla doluymuş. Büyük siyah yarasalar, böcekler ve sarmaşıklar varmış. Efe yürümeye devam etmiş ve birden bir bataklığa saplanmış. Bu bataklık simsiyahmış ve Efe çıkamıyormuş. Efe korkudan ağlamaya başlamış ve yardım için bağırmış ''Yardım edin! Yardım edin!'' Tam o anda, ormana girmek üzereyken onu uyaran yeşil peri gelmiş. ''Efe sana buraya girmemeni söylemiştim. Sana yardım edeceğim, bekle'' demiş. Yeşil peri aslında bir orman perisiymiş. Ormandaki her şeye hükmedebiliyormuş. Yeşil orman perisi bir sarmaşık görmüş ve büyülü güçleriyle sarmaşığı hareket ettirip Efe'nin tutunmasını sağlamış. Efe sarmaşığa tutununca sarmaşık Efe'yi oradan kurtarmış. Yeşil orman perisi Efe'ye çok kızmış. ''Merak için kendini tehlikeye atmamalısın.'' Demiş. Efe bu olaydan büyük bir ders çıkarmış ve bir daha asla tehlikeli yerlere girmemiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/pofuduk", "text": "Çok uzak diyarlarda, çok güzel bir ülke varmış. Bu ülke o kadar güzelmiş ki her yerde elmas gibi parlayan buz dağları varmış. Her yer bembeyazmış. Buz dağlarının ardında, kutup ayıları yaşarmış. Pofuduk ve ailesi de bu ülkede yaşıyorlarmış. Pofuduk, ailenin en küçük çocuğuymuş. Çok yumuşak tüyleri olduğu için ona Pofuduk ismini vermişler. Günlerden bir gün, Pofuduk'un babası dışarıdan eve gelmiş. O gün hava çok fırtınalıymmış. Pofuduk'un babası tüm aileyi yanına çağırmış ve ''Dışarıda çok büyük bir fırtına var ve günlerce süreceği söyleniyor. Hepimiz çok dikkatli olmalıyız ve dışarı çıkmamalıyız.'' Demiş. Bunu duyan Pofuduk ve ailesi çok korkmuşlar ancak birbirlerine sarılarak sakinleşmişler. Fırtına üç gündür tüm şiddetiyle devam ediyormuş. Demiş ve kapıyı açmamış. Ancak çok iyi kalpli olan Pofuduk bir anda koşarak kapıyı açmış ve pengueni hemen eve almış. Penguen ''Çok teşekkür ederim, donmak üzereydim, hayatımı kurtardınız!'' demiş. Daha sonra sırt çantasından bir sürü balık çıkarmış ve aile fertlerine dönerek ''Lütfen hediyemi kabul edin, hayatımı kurtardınız.'' demiş. Yiyecekleri tükendiği için çok acıkmış olan Pofuduk ve ailesi çok sevinmiş. Anne kutup ayısı balıkları pişirmiş ve herkes afiyetle yemiş. Pofuduk, bu olaydan iyilik yapmanın iyilik ile ödüllendirileceğini anlamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/prenses-ve-beyaz-tavsan", "text": "Bir zamanlar çok uzak diyarlarda ıssız bir şato varmış. Bu şatoda güzeller güzeli, upuzun parlak siyah saçlarıyla bir prenses ve kötü kalpli bir kraliçe yaşarmış. Bu prenses şatoda yaşamasına rağmen, her şeye sahip olmasına rağmen çok mutsuzmuş. Çünkü prenses hayattaki en önemli şeylerden birine sahip değilmiş; dostluk. Bu güzel prensesin hiç arkadaşı yokmuş. Kimse onunla oyunlar oynamazmış. Prenses tüm gün şatonun bahçesinde yürüyüş yapar, bir arkadaşı olmasının hayalini kurarmış. Günlerden bir gün prenses yine yalnız başına bahçede yürüyüş yapıyormuş. Kolunda bir sepet varmış. Bu sepette bahçeden topladığı sebzeler varmış. Birazcık dinlenmek için bir ağacın altına oturan prensesin büyük kahverengi gözleri hüzünlü bir şekilde çiçeklere bakıyormuş. Çiçeklerin arasında bir kıpırtı dikkatini çekmiş. Birden bembeyaz bir tavşan fırlamış. Bu tavşan yumuşacık beyaz tüyleri olan çok güzel bir tavşanmış. Prenses hayvanları çok severmiş. Tavşanı görünce kocaman gülümsemiş. Tavşanın korkmaması için ona yavaşça yaklaşmış. Kolundaki sepetten bir havuç çıkartmış ve tavşana uzatmış. Tavşan havucu kemirmeye başlamış. O günden sonra aralarında bağ oluşan beyaz tavşan ve prenses her gün bahçede karşılaşmaya başlamışlar. Prenses her seferinde sepetindeki havuçlarla tavşanı besliyormuş. Bu durumu farkeden kötü kalpli kraliçe, prensese çok kızmış. Çünkü prenses şatoya götürmesi gereken sebzeleri tavşana veriyormuş. Kraliçe, prensesin bodrumdan çıkmasını yasaklamış. Hatta ceza olarak, prensese günde sadece bir kez yemek veriyormuş. Prenses çok acıkıyormuş ve odasında canı çok sıkılıyormuş. Bir gün prenses yine yalnız başına otururken, bodrumun camından beyaz tavşan girmiş. Beyaz tavşanın ağzında bir havuç varmış ve havucu prensesin önüne bırakmış. Prenses havucu afiyetle yemiş ve tüm gün beyaz tavşanla oyunlar oynamışlar. Prensesin cezası bitince, prenses ve beyaz tavşan sonsuza dek arkadaş olarak kalmışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/rakamlarin-icinde", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Rakamların mutluluk içerisinde yaşadığı, çevresi yemyeşil ağaçlar ve mis gibi kokan çiçeklerle dolu güzel mi güzel bir köy varmış. 1 ve 2 tarlaları yönetirlermiş. 3 ve 4 hayvanları eğitirlermiş. 5 ve 6'nın görevi polislik yapmak yani güvenliği sağlamakmış. 7 ve 8 ticaretle uğraşır ve 9 tüm bu köyü yönetirmiş. Fakat köyde kimsenin sevmediği, herkesin onu bir hiç olarak gördüğü ve dışladığı 0 da yaşarmış. 0'a kimse görev vermezmiş ve onunla arkadaşlık kurmak istemezlermiş. Herkes kendini ondan daha üstün görürmüş. Onun hiçbir işe yaramadığını, yaşadıkları köyün onun eksikliğinde bir şey kaybetmeyeceğini söylerlermiş. Bunlara çok üzülen 0'ın, onların düşüncesini değiştirmek için yapabileceği bir şey yokmuş. Tek istediği şey, diğer rakamların onu olduğu gibi kabul etmesi ve onunla arkadaşlık kurmalarıymış. Bunu duyan harfler çok şaşırmış ve 0 için üzülmüşler. Ve akıllarına diğer rakamlara ders verecek nitelikte bir plan gelmiş. En yetkili 9'a dönüp demişler ki: Madem buranın yöneticisi ve en yetkilisi sensin, haydi rakam arkadaşlarını kullanarak 10 sayısını oluştur. Bu istek karşısında 9 çok şaşırmış ve 1 ile göz göze gelmişler. 9 bu isteği uzun uzun düşünmüş ve yaptığı yanlışı anlamış. 0 olmadan, 10 sayısını oluşturamayacağını fark etmiş. O sırada harflerden biri ona, Ya işte gördün mü? Önemli olan tek şey ekip olabilmek, kimseyi dışlamadan barış ve mutluluk içinde yaşayabilmektir. demiş. 9 hemen 0'ı çağırmış, bu teklife çok şaşıran 0 onların yanına gitmiş ve çok mutlu olmuş. Sonrasında herkes 0'dan geçmişte yaşananlar için özür dilemiş ve mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/sari-kedi", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak diyarlarda bir kedi yaşarmış. Bu kedinin tüyleri sarıymış. Sarı Kediyi diğer tüm kediler dışlıyormuş. Kimse Sarı Kedi ile oyun oynamıyormuş. Çünkü onların tüyleri siyahmış ve sadece tüyleri siyah olan kedilerle oyun oynuyorlarmış. Günlerden bir gün Sarı Kedi yalnız başına geziyormuş. Ve onu dışlayan siyah kedilerden birinin yüksek bir ağacın tepesinde korkudan tir tir titrediğini görmüş. Sarı kedi bir de ne görsün! Bu yüksek ağacın dibinde bir köpek, siyah kedinin ağaçtan inmesini bekliyormuş. Çünkü ona zarar verecekmiş. Sarı kedi cesur bir şekilde köpeğe doğru koşmuş ve neye uğradığını şaşırsan köpek oradan hemen uzaklaşmış. Ağacın tepesindeki siyah kedi köpeğin gittiğini görünce ağaçtan inmiş. Sarı Kediye teşekkür etmiş. Siyah kedi Sarı Kediyi dışladığı için çok utanmış. Siyah kediler bu olaydan büyük bir ders çıkartmışlar ve kimseye kötü davranmamaları gerektiğini anlamışlar. O günden sonra, siyah kediler ve Sarı Kedi huzur içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/sarkici-tilki", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde herkesin huzur içinde olduğu bir orman varmış. Ormanın derinliklerinde, sesi çok güzel olan, şarkı söylediği zaman kuşların bile dinlediği bir tilki varmış. Bu tilki herkesle çok iyi anlaşırmış, ormandaki herkes onun arkadaşıymış. Tilki, çok mutluymuş ve çevresine de mutluluk saçarmış. Bir gün ormanın dışından gelen birileri bu tilkiyi farketmişler ve 'Merhaba tilki, sen çok güzel şarkı söylüyorsun gel seni yarışmalara götürelim'' demişler. Tilki ne yapacağını bilememiş düşünmüş taşınmış ve yarışmaya katılmayı kabul etmiş. Yarışmaya katılan herkes tüm yeteneklerini sergilemiş. Sıra tilkiye gelmiş tilki şarkı söylemeye başladığı anda herkes onu hayranlıkla dinlemeye başlamış. Şarkı bittiğinde herkes o kadar etkilenmiş ki kimse bir şey söyleyememiş ve tilkiyi birinci ilan etmişler. Evine dönen tilki bunu hemen arkadaşlarıyla paylaşmış ve herkes sevinçten havalara uçmuş, birlikte bu birinciliği kutlamışlar. Daha sonrasında günler böylece akıp giderken aynı grup geri gelmiş ve ''Tilki kardeş senin sesin çok güzel ve seni başka yarışmalara götürmek istiyoruz demişler. Tilki biraz düşündükten sonra bu teklifi kabul etmiş. Yarışmaya katılan tilki tekrardan herkesi kendine hayran bırakmış ve birinci olmuş. Ardından evine dönüp herkese bunu söylemiş ve herkes bunu büyük bir mutluluk içerisinde kutlamış. Daha sonra her yarışmaya tilkiyi çağırmaya başlamışlar ve tilki hepsinden birincilikle çıkıyor ve ödüller kazanıyormuş, bu şekilde çok ama çok ünlü olmuş. Bir gün yarışmadan dönünce yine arkadaşları onu kutlamak için yanında toplanmışlar ama tilki onlara kızıp bağırmış ve artık onlarla takılmak istemediğini söylemiş. Tilki çok ama çok lüks bir eve taşınmış orada her şeyi varmış ama artık eve geldiğinde arkadaşları yokmuş. Ödül kazandığında kutlayacak kimsesi olmuyormuş ve tilki zamanla tüm neşesini kaybetmiş. İşte o zaman anlamış şöhretin ya da paranın her şey olmadığını. Bunun sonucunda tilki eski evine geri dönmüş ve arkadaşlarından özür dilemiş, arkadaşları da onu hemen affetmişler ve tilki zamanla eski neşesini yeniden kazanmış. Sonra da sonsuza dek mutlu yaşamışlar..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/seydanin-dusu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Saçlarının rengini adeta güneşin kendisinden ve gözlerini göğün yerle birleştiği en berrak yer olan ufuk çizgisinin maviliğinden alan, Şeyda isminde güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Şeyda, tüm bu güzelliğine karşın, duygu ve düşüncelerini açıkça aktarabilen birisi değilmiş. Üzüntüsünü, öfkesini ve hatta mutluluğunu bile kendi içinde yaşamak ona doğru hissettiriyormuş. Hatta bu özelliği onun arkadaşları ve ailesi ile yaşadığı ilişkileri zorlaştırıyormuş. Yine böyle, çok üzgün olduğu halde duygularını ifade etmediği bir günün gecesinde Şeyda, uyumak üzere yatağa yatmış. Rüyasında, uçsuz bucaksız bir çölün ortasında bulmuş kendini. Derken kumların henüz tam olarak kaplamadığı bir yol görmüş kıyıda köşede. Bu yolu takip etmeye başlamış. Yürümüş, yürümüş ve yürümüş... Ne kadar uzun süre yürüdüğünün farkında bile olmadan yolu takip etmiş ve yol sona erdiğinde aniden uyanmış. Sabah uyandığında tüm bu olup bitenlerin ne anlama geldiğini sorgulamış. Aklına ilk gelen şeyi yapıp, o arkadaşını aramış ve ona rüyasını anlatmış. Ve önceki gün tartışmalarında içinde kalan ne var ne yoksa arkadaşına söylemiş. Sorunu güzelce konuşup anlaşarak çözmüş ve tatlıya bağlamışlar. Akşam olduğunda Şeyda yeniden yatağına yatmış ve uykuya dalmış. Fakat iki gecedir yaşananın aksine bu gece rüyasında ıssız ve kötücül bir çölde değilmiş. Kendisini bulutlar üzerinde, ait olduğu prenses şatosunda görüyormuş. İşte Şeyda bu şekilde, duygularını ve düşüncelerini etrafındaki insanlarla paylaşmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu fark etmiş. Hissetiklerimizi etrafımızdaki insanlara söylersek daha iyi anlaşabilir ve birbirimizi daha çok sevebiliriz. diye düşünmüş kendi kendine."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/su-kuyusu", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde çok uzaklarda bir çöl varmış. Bu çölde yaşayan bir çöl tilkisi varmış. Bu çöl tilkisinin turuncu güzel tüyleri, kocaman gözleri ve tüylü bir kuyruğu varmış. Tilki, çölde yaşadığı için su içmemeye alışıkmış ama çöle uzun zamandır yağmur yağmıyormuş ve son kalan suyunu hasta olan bir kaplumbağaya vermiş. Tilki çok susuz kalmış. Su bulabilmek için günlerdir çölde geziyormuş. Tilki çok bitkin düşmüş ve birazcık dinlenebilmek için bir mağaraya girmiş. Bu mağara çok serinmiş ve tilki hemen uykuya dalmış. Tilki uyandığında bir sonraki gün olmuş. Tilki tam mağaradan çıkacakken, mağaranın derinliklerinden 'şıp' diye bir su sesi duymuş. Çok heyecanlanmış, 'sonunda biraz su buldum' diye düşünmüş. Çok susamış olan tilki, su sesini takip ettikçe mağaranın derinliklerine doğru ilerliyormuş. İlerlemiş, ilerlemiş sonunda parlak bir ışık görmüş. Bu ışığın içinde güzel mi güzel beyaz bir kuş varmış. Bu kuş kocaman kanatları olan, görkemli, güzel bir kuşmuş. Bilge bakışlarıyla tilkiye bakıyormuş. Tilkiye dönmüş ve ''Sen, kendin susuz kaldığın halde kaplumbağaya su verdin. O kaplumbağayı ben gönderdim. Seni aslında sınava soktuk ve sen iyi kalpli olduğunu kanıtladın.'' Demiş. Tilki çok şaşırmış. Neler olduğuna anlam veremiyormuş. Kuş tilkiyle tekrar konuşmaya başlamış ve ''dile benden ne dilersen!'' demiş. Tilki durmuş düşünmüş ve sonunda ne dileyeceğini bulmuş. ''Ben sadece kendim için değil herkes için bir dilek dileyeceğim.'' Demiş. Tilki, çölün ortasına kocaman bir su kuyusu istemiş. Kuş, tilkinin dileği karşısında şaşırmış ve onun ne kadar iyi kalpli olduğunu düşünüp gurur duymuş. Tilkinin dileği gerçek olmuş ve kuş, çölde bir su kuyusu olmasını sağlamış. Hava ne kadar sıcak olursa olsun bu kuyunun suyu buz gibiymiş. Bu kuyudan su içen herkesin hastalığı iyileşiyormuş. Tilkinin dileği sayesinde çöldeki tüm hayvanlar susuzluk ve hastalık çekmeden mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/tembel-at", "text": "Çok uzak diyarlarda bir at çiftliği varmış. Buradaki atlar koşu yarışları yapar, durmadan çalışırlarmış. Hepsinden farklı bir at varmış. Çok üşengeç olduğu için ona Tembel At diyorlarmış. Tüm gün uyur, hiç koşmazmış. Hatta yiyeceğini bile arkadaşları ona getirirmiş. Tüm gün yatar, yemeğini bile yatarak yermiş. Yıllar geçmiş, Tembel At gittikçe kilo almış. Bir zaman sonra istese bile yerinden kalkamaz hale gelmiş. Diğer tüm arkadaşları neşeyle koşup eğlenirken Tembel At tembelliğinin cezasını çekiyormuş. Çiftliğin sahibi Tembel At'ın böyle olmasından çok sıkılmış. Onunla konuşmaya karar vermiş. ''Tembel At, sen neden bu kadar üşengeçsin hiç hareket etmiyorsun?'' Tembel At buna bir cevap verememiş. Çünkü bir bahanesi yokmuş. Çiftliğin sahibi sonunda bir çözüm bulmuş. Tembel At'ın arkadaşlarına, tembel ata yemek getirmemelerini tembihlemiş. Tembel At neler olduğunu anlayamıyormuş Sonunda zorla da olsa gidip kendisi otlanmak zorunda kalmış. Günler geçtikçe tembel at zayıflıyor, normal bir at gibi yaşamaya başlıyormuş. Tembel At bu hayatın çok daha güzel olduğunu farketmiş. Ve artık ona Tembel At demiyorlarmış. Tembel At bu olaydan, kimseye ihtiyaç duymadan, kendi işiimizi kendimiz yapmamız gerektiğini anlamış. Bağımsız bir şekilde yaşamak onu sonsuza dek mutlu etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/uzgun-ve-neseli-oyuncaklar", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Yemyeşil gözleri ve gecenin karanlığını taşıyan simsiyah saçları ile Mahir isminde bir çocuk varmış. Mahir, ailesi ve arkadaşları ile çok iyi anlaşan ve onları çok seven akıllı bir çocukmuş. Fakat bir kusuru varmış. Oyuncaklarına çok sert davranıyor, onları etrafa vurarak onlarla oynuyormuş. Ve oyunu bittikten sonra onları toplamak yerine etrafta yalnız bırakıyormuş. Oyuncakları bu durumdan çok şikayetçilermiş. Onlar Mahir'i çok sevmelerine rağmen, Mahir'in onlara bu şekilde sert ve yanlış davranması onların kalbini çok kırıyormuş. Onlarla düzenli bir şekilde oynamıyor oluşu oyuncaklarının geceleri etrafta, soğukta yalnız bir şekilde kalmalarına sebep oluyormuş. Bu yüzden oyuncakları üzülüyormuş. Ailesi de Mahir'i daha düzenli ve daha sakin bir şekilde oynaması, oyuncaklarına iyi davranması konusunda sürekli uyarıyormuş fakat Mahir bu konuda onların sözünü hiç dinlemiyormuş. Yine dağınık bir şekilde oyun oynadığı bir gece, uyumak için yatağına gitmiş. Rüyasında, kendisini oyuncakların dünyasında buluvermiş. Bir tarafta çok mutlu, bakımlı ve neşe dolu oyuncaklar varken, diğer tarafta soğuktan hasta olmuş, yalnızlıktan dolayı üzülmüş oyuncaklar varmış. Üzgün oyuncaklar, neşeli oyuncaklara bakıp onlar gibi olmayı ne kadar istediklerini düşünüyorlarmış. Neşeli oyuncaklar etrafta koşuşturup, şarkılar söyleyip danslar ederken, üzgün oyuncaklar yalnızca oturuyor ve hiç konuşmuyorlarmış. Bu durumu gören Mahir, acaba kendi oyuncaklarının nasıl olduğunu düşünürken aniden bir ses duymuş. Mahir, biz senin oyuncaklarınız fakat biz de neşeli olmak istiyoruz! demiş, kurşun asker. Evet Mahir, bizi oyunun bittikten sonra toplamıyorsun, etrafta dağınık bir şekilde bırakıyorsun. Bu da yetmezmiş gibi, bizimle oynarken de çok sert ve kötü davranıyorsun! diye sitem etmiş kamyoneti. Mahir, kendi oyuncaklarının da üzgün oyuncaklar olduğunu fark edince aniden içine bir üzgünlük çökmüş ve uyanmış. Sabah uyandığında odasının zemininde, sağda solda yalnız bir şekilde duran tüm oyuncaklarını toplamış ve düzenli bir şekilde dizmiş. O günden sonra oyuncakları ve Mahir birlikte çok daha mutlu bir şekilde yaşamışlar. Ailesi de düzenli olduğu için çok sevinmiş ve Mahir ile gurur duymuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/bebek-masallari/yesil-ot-ve-prens", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Upuzun ve yemyeşil dağların ardında, yüksek mi yüksek surlarla çevrili, görkemli bir kale bulunmaktaymış. Bu kalede kral, kraliçe ve oğulları Prens yaşarmış. Kral halkına karşı çok zalim ve acımasızmış. Herkese kötü davranırmış. Onları sürekli çalıştırır, emeklerinin karşılığını tam olarak ve zamanında vermezmiş. Bu kalenin yakınlarında bir köyde ise, kralın acımasızlığından bitap düşmüş köylüler yaşarmış. Köylülerin giyimine, yiyeceklerine hatta toprağa ne ekeceklerine bile kral karar verirmiş. Bir gün çiftçi Seyit, ormanda gezerken yemyeşil yaprakları olan, masmavi rengi ile cezbedici güzel bir çiçek görmüş. Bu çiçeği kendi çiftliğinde yetiştirmek istediğini düşünmüş fakat kralın izin vermeyeceği aklına gelmiş. Yine de çiçeğin güzelliğine karşı koyamamış ve onu alıp kendi çiftliğindeki toprağa ekmiş. Aradan zaman geçmiş, kral köyleri gezip kontrol etmesi için oğlu prensi görevlendirmiş. Prens, askerlerini yanına alıp Seyit'in çiftliğine doğru yola koyulmuş. Bir de ne görsün! Babasının asla izin vermeyeceği şekilde, masmavi çiçeklerle dolu kocaman bir çiftlik. Derhal Seyit'i yanına çağırmış ve böyle bir şeye müsaade edemeyeceğini söylemiş. Ve askerlerini çiftlikteki tüm çiçekleri yolup çöpe atmalarını emretmiş. Askerler her ne kadar görkemli çiçeklerin görünüşlerini beğenseler de prensin sözünden çıkamayacaklarını bildikleri için çiçekleri yolmuşlar. Günler günleri, aylar ayları kovalamış. Zalim kral yataktan çıkamayacak kadar çok hasta olmuş. Prensin babasını iyileştirmek için gitmediği doktor, denemediği şifalı bitki kalmamış. Artık herkes kralın iyileşemeyeceğini düşünmeye başlamış. Bu esnada Seyit, kralın kabul odasının kapısını çalmış. Askerler kapıyı açmış ve Seyit prens ile konuşmaya başlamış. Ona demiş ki: Prensim, ben zamanında çiftliğine gelip çiçeklerini yolduğunuz çiftçi Seyit. Siz çiftlikten gittikten sonra, evime ektiğim mavi çiçekler ile deneyler yaptım. Bu çiçeğin binbir çeşit hastalığa iyi geldiğini fark ettim. Buyrun deneyin, belki babanıza da iyi gelir. demiş ve çiçekleri prense uzatmış. Prens çiçekleri almış ve derhal kralın denemesi için kahyaya haber salmış. Yardımcıları çiçekten çay yapmışlar ve krala içirmişler. Kral içer içmez iyileşmiş ve ayağa kalkmış. Seyit'in yanına gitmiş ve ona yaptığı her şey için özür dilemiş. İnsanlara kötülük etmenin çok kötü bir şey olduğunu ve kimseye kötü davranmaması gerektiğini bu şekilde öğrenmiş. O günden sonra halkına iyi davranmış. Tüm halk, prens ve kral huzur içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/bebek-bezi-secimi-nasil-yapilmalidir-ve-bebek-bezi-secerken-nelere-dikkat-etmek-gerekir", "text": "sağlığı için oldukça önem arz etmektedir. Kuruluk: Bebek bezinin bebeğinize rahatsızlık vermemesi ve bazı sağlık sorunlarını önlemesi için sıvıyı hemen hapsetmesi gerekmektedir. Hava Alması: Bebeğinizin bezi nemli kalırsa çeşitli sağlık sorunları ve pişik meydana gelebilir. Bu nedenle bezin hava alması çok önemlidir. YumuşakYapı: Bezin yumuşak bir yapısı olması bebeğinizin cildinin rahat etmesini sağlar. Pamuklu bezleri tercih edebilirsiniz. Bantlar: Bebek bezinin bantları hem emici olmalı hem de kaliteli bir cırt cırta sahip olarak güzel bir şekilde beze yapışmalıdır. kilosunu öğrenerek ona göre bebek bezi boyunu değiştirebilirsiniz. Bebeğinizin tuvalet alışkanlığı: Bebeğiniz sık sık tuvaletini yapıyor olabilir. Bu durumu gözlemleyerek bez stoğunuzu ona göre yapmanız daha faydalı olacaktır. yararlanarak onun cildine en uygun içerikli bezleri tercih edebilirsiniz. Bebeğinizin bezini değiştirmek için bazı malzemelere ihtiyacınız olacak. · Bebeğinizi alt değiştirme pedinin üzerine yatırmalısınız. · Bebeğinizi yüksek yerlerde yalnız bırakmamalısınız. · Bebeğinizin bezin değdiği bölgelerini ıslak bir pamuk veya ıslak mendille nazikçe silin. · Bu temizliği özellikle kız bebekler için önden arkaya doğru yapmaya dikkat etmelisiniz. · Erkek bebeğiniz varsa silme işlemi sonrası cinsel organını örtebilirsiniz. Böylece çiş kazalarını önlemiş olursunuz. · Temizlik sonrasında bebeğinizin ayak bileklerinden tutarak nazikçe bebeğinizi kaldırın ve temiz bebek bezini altına koyun. · Bebeğinize yağ veya pişik önleyici krem sürebilirsiniz. · Bebek bezinin renkli kısmı ön kısma gelmeli. bezin bant kısmına iki parmağınızın rahatça girmesine dikkat etmelisiniz. verdiğiniz tuvalet eğitimi doğrultusunda bu durum değişiklik göstermektedir. 1 numara büyük bezi tercih ederseniz bebeğinizin hareketlerini kısıtlamamış olursunuz. · Bezin bantları bebeğinizin bel kısmına ulaşmaz. · İki parmağınız bebeğinizin bezinin yanına sığamaz. · Bezi çıkarttığınızda bebeğinizin belinde kızarıklık görebilirsiniz. · Bebek bezi bebeğinizin poposunu tam anlamıyla kapatamaz. · Bebeğiniz sık sık pişik olur. · Bebeğinizin giysileri büyük bebek bezi nedeniyle ıslanabilir. Bunun nedeni ise bezin büyük olduğu için sızıntı yapmasıdır. · Bebeğinizin bel bölgesinde boşluk oluşur. belirtisidir. Ayrıca bebeğinizin bez değişimi anlarında huzursuzlanıp huysuzlaşması da cildinin tahriş olması nedeniyle olabilmektedir. Pişik bebeklerin bez bölgelerinde kızarıklık ve kabartılar görülmesidir. Bazı durumlarda iltihaplı yaralar da meydana gelebilir. · Bez bölgesinin yeteri kadar hava almaması. · Bezin sıkı olması sonucu bebeğin bedeninin tahriş olması. · Bebeğin bedenine uygun bezin seçilmesi. · Bez değişimi yapılırken ortamın ve değişim yapan kişinin hijyenik olması. · Bezin sık sık kontrol edilip gerekiyorsa değiştirilmesi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/bebek-oyuncaklari-beyaz-gurultu-ve-ses-oyuncaklari-ne-ise-yaramaktadir", "text": "uykudayken bedenleri büyüme hormone salgılamaktadır. Eşsiz ve rahat bir uyku için de Beyaz Gürültü oyuncakları oldukça tercih edilmektedir. uyumasına yardımcı olduğunu bildirmektedir. Bebeklerin uykuya dalma süresi azalırken uyku süreleri ise bu ses sayesinde artış göstermektedir. · Pış pış sesleri beyaz gürültü olarak değerlendirilir. Bu sesler hem tekrar ederek hem de dış sesleri engelleyerek bebeklerin huzurlu bir şekilde uyumasını sağlamaktadır. · Bebeklerin huzurlu ve güvende hissetmesini sağlar. · Kolik sorununda kullanılmaktadır. Bu ses sayesinde bebeğin gaz kaynaklı sıkıntısı ve huzursuzluğu engellenebilir. · Bebeklerin kolayca uykuya dalarak uykusu bölünmeden uyumasını sağlar. · Dış sesleri engellemek için maskeleme özelliği bulunur. · Bu sesi tanıyan bebekler bu ses ve uyku arasında bağlantı kurar ve böylece uykusu daha rahat ve kaliteli olur. aralığına göre ayarlanarak fazla yükseltilmemelidir. Bu nedenle frekansı düşürerek sabit sesler çıkmasına odaklanmalısınız. uygundur. Bunun üzerindeki sesler bebekler için zararlı olabilir. olan bir bebeğe beyaz gürültü dinletilmemelidir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/bebekler-icin-spanin-onemi-ve-bebek-sagligi-acisindan-spanin-faydalari", "text": "Bebek spası bebeğin bedenine uygulanan rahatlatıcı özellikteki masaj türü olarak bilinmektedir. Genellikle bebek yağı kullanılarak yapılan bebek masajı, da önerdiği bebek masajı, bebeklerdeki pek çok hastalığı önlemektedir. kuvvetlendirir ve düzenler. Stres hormonunu azaltır. · Nazik bir masaj sayesinde bebekler daha huzurlu ve daha az korku ile büyüyebilirler. Bağışıklık sistemi güçlenir. Bebeklerin hastalıklara karşı direnci artmaktadır. · Bebek masajı bebeğinizin sizle ilişkisini güçlendirir. Aranızdaki bağlara fayda sağlar. Aranızdaki sevgi ve güveni kuvvetlendirir. · Bebeğinizin gaz problemlerini ortadan kaldırarak rahat ve huzurlu bir şekilde uyumasını sağlar. · Büyürken yaşayacağı ağrılar hafifler. Koordinasyonu artar. Kolik rahatsızlığının azalmasını sağlar. · Kas gelişimi desteklenerek daha güçlü bir hareket yapısına sahip olur. · Suyun göğüs kısmına basınç uygulaması sayesinde akciğer kapasitesi genişler ve göğüs kasları desteklenir. · Bebeğinizin özgüveni artar ve sosyalleşir. değilse ayda 2 kez yapılması yeterli olmaktadır. Bebeğinizin büyüme sürecindeki ağrıları hafifler, kas gelişimiyle birlikte zihinsel gelişimi de olumlu bir şekilde etkilenir. Daha sağlıklı bir bedene kavuşur ve rahatlıkla uykuya dalabilir. Bebeğinize bebek spası uygulaması yapılmadan önce dikkat edilmesi gereken bazı durumlar mevcuttur. · Bebeğinize bebek spası sırasında deneyimli bir sağlık personeli eşlik etmelidir. · Havuz sıcaklığının doğru bir şekilde ayarlanması ve kontrol edilmesi gerekmektedir. · Hidroterapi sırasında kullanılan boyun simidi 1 parmak boşluk kalacak şekilde takılmalıdır. · Kullanılan boyun simidinin yapısı bebek cildine uyumlu olmalıdır. · Hijyene özen gösterilmelidir ve alerjilerle ilgili dikkatli olunmalıdır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/bebeklerin-bagisiklik-sistemini-guclendirecek-tavsiyeler", "text": "İnsan bağışıklık sistemi, vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyabilen karmaşık bir protein ve hücre ağıdır. Virüsler veya bakteriler gibi yabancı cisimler vücudumuza saldırdığında, vücudumuzdaki beyaz kan hücreleri onları \"düşman\" olarak tanır ve enfeksiyona yanıt olarak antikor üretir. Antikorlar, temelde hastalanmamızı engelleyen enfeksiyonla savaşan proteinlerdir. Bağışıklık sistemimin temel görevi, yabancı cisimleri tanıyarak ve ona göre tepki vererek bizi korumaktır. Bebekler ve küçük çocuklar senede ortalama sekiz soğuk algınlığı alırlar, ancak bebeğinizin bağışıklık sistemini güçlendirmenin ve hastalıkla savaşmasına yardımcı olmanın basit yolları vardır. Sağlıklı beslenmekten takviye almaya, küçük çocuğunuzu kışlık bir paltoyla sarmalamaya kadar, bebeğinizin ve kendi sağlığınızın en iyi durumda olduğundan emin olmak için yapabileceğiniz pek çok şey var! Bu metindeki bilgiler, ebeveynlere farkındalık kazandırmak için yazılmıştır. Bebeğinizde bir sağlık problemi olabileceğini düşünüyorsanız, lütfen doğrudan doktorunuzla iletişime geçerek uzman görüşü alın. Bilim ve uzmanlık, burada okuyacaklarınızdan öndedir. Üç aydan küçük bir bebeği emziriyorsanız, temel savunmanız devam etmektir. Doktorlar \"Anne sütü bebeğinizin ihtiyaç duyduğu tüm besinleri ve bağışıklık güçlendirici içerir\" diyor. Bebeğiniz sütten kesildikten sonra vitaminlerini yiyeceklerle artırabilirsiniz. Ayrıca doktorlar, \"Çinkonun bağışıklık sisteminizi güçlendirdiği biliniyor, böylece soğuk algınlığı gibi enfeksiyonlara karşı koyabilir\" diyor. Hangi vitamini nasıl kullanacağınızı doktorunuza danışmayı unutmayın. Doktor onayı olmadan bu adımı atmak doğru değildir. Dışarı çıkmak istemeseniz bile bebeğinizin bol miktarda temiz hava alması önemlidir. Uzmanlar, \"D vitamini, temel olarak güneşe maruz kalmaktan kaynaklanan, kemik yapıcı, bağışıklığı güçlendiren önemli bir vitamindir\" diyor. Çocuğunuz kışın bile gün ışığında dışarı çıktığı zaman biraz güneş alır. Temiz hava ciğerlerini de temizler ve dışarı çıkmak genellikle herkesin ruh halini artıracak bir egzersize yol açar... Bununla birlikte, bebeğinizi dışarıya ne kadar götürürseniz götürün, bir D vitamini takviyesi almak da iyi bir fikirdir. Altı aydan beş yaşına kadar tüm bebeklerin ve küçük çocukların 7-8,5 mikrogram D vitamini içeren günlük bir takviye almasını önerilmektedir. Ancak D vitaminin doğru bir şekilde enzimlenmesi için yine de güneş ışığına ihtiyaç duyacağınızı hatırlatalım. Uzmanlar bu konuda ikiye bölünmüş olsalar da, fiziksel olarak sürekli soğuk olmanın bağışıklığı düşürdüğünü öne süren araştırmalar var. Bebeğinizi uzun kollu tişörtler, polarlar, şapkalar gibi çok katmanlı olarak giydirebilirsiniz. Etrafta koşarken aşırı terlemesine neden olabilecek tek bir büyük palto giymektense gerektiğinde katmanları çıkarmak daha iyidir. Islak şapkaları ve çorapları da mümkün olan en kısa sürede çıkarın. Vücut ısısının hızla düşmesine neden olurlar. Susuz kalmamak yazın olduğu kadar kışın da önemlidir. Sağlıkçılar, \"Su böbreklerimizin toksinleri atmasına yardımcı olur, bu nedenle hastalıkla savaşmak için hayati önem taşır\" diyor. Ayrıca bebeğiniz üşüdüğünde mukusu daha kuru ve kalın olacaktır. Bol su içmek, diğer enfeksiyonlarla birlikte vücuttan atılmasına yardımcı olacaktır. Dolayısıyla bebeğiniz su içme dönemine geldiğinde bu konuya oldukça özen göstermelisiniz. El jelleri dışarıdaysanız harikadır, ancak sabunlu eski moda ılık su, neredeyse tüm mikropları öldürür. Daha küçük bebeklerde, ellerini silin ve oyuncakları temiz tutun. Bebeğiniz emeklemeye başlayana kadar, diğer çocuklarla fiziksel temastan ziyade paylaşılan oyuncaklardan mikrop kapma olasılığı daha yüksektir. Çocukları huysuz yapmanın yanı sıra, uykusuzluk onları enfeksiyona daha yatkın hale getirir. Henüz yapmadıysanız, bir yatak ve uyku zamanı rutini oluşturun. Yakın zamanda yapılan bir araştırma, düzenli uyku vakti olan çocukların daha sağlıklı uyuduğunu buldu. Temiz hava aynı zamanda uykuya dalmalarına da yardımcı olur.Yapılan araştırmalar, öğleden sonraları dışarıda olmanın bebeklerin ve çocukların geceleri daha iyi dinlenmelerine yardımcı olduğunu, çünkü iç vücut saatlerini ayarladığını buldu. Sigara içmek hepimiz için tehlikeli olsa da, solunum sistemlerine saldırılar yoluyla sağlıklarına zarar verebileceği için küçük çocukların sağlığı büyük risk altındadır. Duman toksinlerinin de küçüğün bağışıklık sistemine zarar verdiği bilinmektedir. Nefes alma güçlükleri, astım, bronşit ve kulak enfeksiyonları, düzenli olarak dumana maruz kalırsa bebeğinizin karşılaşabileceği risklerdir. Çocukları aşılamak, onları ciddi hastalıklara karşı korumanın en güvenli ve en etkili yoludur. Aşılama, bir virüs veya bakterinin yapacağı gibi bir bağışıklık tepkisine neden olur. Bu, çocuğunuzun gelecekte gerçek hastalıkla temasa geçmesi durumunda, bağışıklık sisteminin mikropları tanıyacağı ve hastalıkla savaşacak veya ciddi komplikasyonları önleyecek kadar hızlı tepki vereceği anlamına gelir. Bebeğiniz ilk aşılarını doğumda, daha sonra 6 hafta, 4 ay ve 6 ayda ve yaşamın ilk birkaç yılında yaptıracaktır. Aşı takviminizin detaylarını doğrudan çocuk doktorunuza sormalı ve onun direktifleri ile hareket etmelisiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/cocuklar-icin-enstruman-onerileri", "text": "Müzik, bebek ve çocuk gelişiminde çok önemli bir yere sahiptir. Hatta araştırmalara göre müzik, anne karnındaki bebeklerin gelişimine dahi yardımcı olmaktadır. Eğer çocuğunuzun müziğe olan yatkınlığını olması gereken zamanlarda saptamak istiyorsanız, çocuklarınız büyüdükçe, onların müziğe olan bakış açısını ve yeteneklerini gözlemlemeniz gerekir. Çocukların gün içerisinde oynadığı eğitim odaklı oyuncaklarda müzik veya ses destekli oyuncakların olması, çocukların öğrenmeleri ve müziğe yatkınlığın saptanması açısından çok etkilidir ve neredeyse her çocuk müziğe karşılık vermektedir. Bir çok enstrüman için erken yaşlarda başlayan eğitim, kas hafızası ve benzeri durumların oturması için çok önemlidir. Çocuğunuzun müzik eğitimi konusunda geç kaldığınızı düşündüğünüz zamanlar bile aslında geç olmayabilir. Bazı çocuklar doğuştan yetenekli doğsalar da, asıl önemli olan bilinçli bir ebeveyn farkındalığı ile çocuklara erken desteğin sağlanabilmesidir. Bu yüzden, doğru yönlendirme ve müzikal desteğin sağlanması, dikkat etmeniz gereken en önemli olgudur. Çocuğumun müziğe yeteneği var mı? En uygun çocuk enstrümanları neler? İlk çalgı aleti için en doğru zaman ne zaman? gibi sorular anne ve babaların aklına gelen ve kendine sordukları ilk sorulardır. Bu yazımızda size bu soruların cevaplarını vermeyi ve sizi doğru yönlendirme için aydınlatmayı amaçlıyoruz. Çok sayıda değerli müzisyen, müziğe çok erken yaşlarda başlamıştır. Bunun çoğu zaman doğru bir karar olduğunu söylemek mümkündür. İnsan, müzikle ne kadar erken tanışırsa, o yaştan itibaren pratik yapmak daha kolaylaşır ve uzun bir müzik eğitimi fırsatı öne çıkar. Kas hafızası, farkındalık, teorik hakimiyet gibi faktörlerin oldukça gelişmesi ile birlikte, müziğe erken başlayan çocukların özellikle el-göz koordinasyonu ve motor becerilerinin daha çabuk geliştiği görülebilir, bu yüzden bebeklikten itibaren onlara oyuncak enstrüman almak, çocuklarınızdaki müzik eğilimini görmekte ve gözlemlemekte oldukça etkili olabilir. Araştırmalara dayanarak söyleyebiliriz ki piyano, küçük yaşta zihinsel gelişimi olumlu yönde etkileyen bir enstrümandır. Psikolog H. Raucher'in deneyi, klasik piyano matematiksel bir yapı içerdiği için, çocukların matematik ve fen derslerinde daha başarılı olmasını sağladığını kanıtlıyor. Prof. Filiz Ali'nin ifadesine göre, piyano çalmak bir koordinasyon meselesi olduğu için en verimli geçen yaşlar 5-7 yaş arasıdır. Tabii, bunun öncesinde de müzik aletiyle erken tanışabilen çocuklar olabilir. Mesela 3-4 yaşlarda dahi eğitmen onayı ile ufak bir başlangıç sağlanabilir. Önemli olan isteğin ve yeteneğin olmasıdır. Her çocuğa farklı metotlar uygulanarak piyano öğretilebilir. Yani evet, piyano çocuk gelişiminde büyük etkisi olan çocuk enstrümanları listesinde birinci sırayı alıyor. Gitar çalmaya başlamak isteyen çocuklar için en uygun yaş aralığı 4-5tir. Yumuşak naylon telli gitarlar, yeni başlayacak olan çocuklara önerilen gitar tipidir. Araştırmalara göre, klasik gitar daha çok tercih edilmelidir çünkü çelik telli gitarlarda çocukların zorlandığı gözlemlenmiştir. Çocuklar için müzik aletleri dediğimizde akla gelen bir diğer enstrüman da kemandır. Birçok yerde keman enstrümanını çalmaya başlamak için ideal yaş aralığının 5-13 yaş arası olduğu belirtilmektedir. Keman için uzman yorumu almak çok önemlidir, çünkü keman perdesiz bir çalgıdır ve her çocuk kemanda nota basma mantığını kavrayamayabilir. Her enstrümanda olduğu gibi bu enstrümanda da çocuğun hevesli olması çok önemlidir. Çünkü keman çok uzun yıllar boyut uzun çalışma saatleri gerektiren, son derece özveri isteyen bir enstrümandır. Çocuk enstrümanları olarak, özellikle okul öncesi dönemde çocukların vurmalı çalgılara yönelmesinin önemi büyüktür. Bunun nedeni hem çocukların keyif alması hem de onların ilgisini çekmesi olabilir. Mesela bebeklerin kovalara vurarak ritim tutması gibi küçük şeyler de olabilir. Bu yüzden çok küçük yaşta oyuncak enstrümanları evde kendimiz yaparak dahi sağlayabiliriz. Okul öncesi dönemde, flüt veya yan flüt gibi nefesli enstrümanlar tercih edilebilir. Nefesli çalgılar, çocukların el ve nefes koordinasyonunda çocuklara yardımcı olacak en önemli çocuk enstrümanları arasında yer alır. Nefesli çalgılarda da ses üretmek telli veya tuşlu enstrümanlara göre biraz daha zor olduğu için, çocuğunuz başlangıçta zorlanabilir, ancak çocuğunuz yeteri kadar istiyorsa, bu engeli aşacak ve enstrümanı ile özdeşleşecektir. Daha küçük yaştaki çocuklar için müzik aletleri dediğimiz zaman, bu listeye ek olarak def, yumurta, marakas gibi çeşitli enstrümanlar da eklenebilir. Bu enstrümanlar sayesinde çocuklarınız bir şarkıya, belli ezgilere eşlik edebilir. Hatta evde kendi imkanlarınızla yapacağınız oyuncak enstrümanlar ile de çocuğunuza eğlenceli bir gelişim fırsatı sunabilirsiniz. Genel hatlarıyla önerilerimiz bunlar olsa da, istisnai bazı durumlar gerçekleşebilir. Mesela eğer çocuğunuz olması gerekenden daha üstün yetenekli ise ve daha küçük yaşlarda müzikle ilgili yeteneklerinin sinyallerini veriyorsa mutlaka işin uzmanına danışmalısınız ve profesyonel bir yönlendirme talep etmelisiniz.Bu şartlarda hem enstrüman çalma yaşı değişebilir hem de yönelimine göre enstrümanı değişebilir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/cocuklar-icin-oyuncaklarin-onemi-ve-oyuncak-cesitleri", "text": "Çoğu zaman çocuklarımızı eğlendirebilmek için hediyeler alırız ve onların mutluluklarını izlemek bizi manevi olarak en az onlar kadar mutlu eder. Çocukların genel olarak en beğendiği hediyeler oyuncaklardır. Oyuncak araba, oyuncak bebek, lego, top gibi oyuncaklar küçüklükten itibaren çocuklarımızın istedikleri başlıca oyuncaklardır. İzledikleri çizgi filmlere, videolara göre istedikleri oyuncaklar değişiklik göstermektedir. En yararlı olanından en yararsız olan oyuncağa kadar, oyuncakların aslında çocuklara kattığı bir sürü fayda vardır. Oyuncaklar sayesinde çocukların zihinsel, bedensel psiko-sosyal gelişimlerinde harika bir katkı görebiliriz. Aynı zamanda oyuncaklar sayesinde çocukların diğer arkadaşlarıyla sosyalleşmesi de mümkün çünkü oyuncak iki çocuk arasında kurulabilen bir bağlantı olabilir. Ek olarak, çocuklarınıza paylaşmayı da oyuncaklardan yola çıkarak öğretebilirsiniz. Oyuncaklar çeşitli materyal ve renklerden oluşsa da siz çocuğunuzu düşünerek materyalini bildiğiniz daha doğal olan ürünleri tercih etmelisiniz. Oyuncak seçimi yaparken, paket üstlerindeki uyarıları dikkate almalısınız çünkü yaş kısıtlaması çocuklar için önemlidir. Özellikle çocukların yaratıcılığını destekleyecek oyuncaklar tercih etmelisiniz. Onların oynayabileceği türden olması, güvenlikli olması önemlidir. Çabuk kırılan, cam yada boyası çıkan ürünler tercih edilmemelidir. Oyuncak araba, oyuncak bebek gibi oyuncaklar genellikle plastik içerikli olsa da doğal içerik olmasına özen gösteriniz. Çocuğu saldırganlığa yönlendiren silah, bıçak, tüfek gibi oyuncaklar tercih edilmemelidir. Çocukların gelişim dönemine göre oyuncaklar verilmesi gerekir gelişiminin üstünde oyuncak verilirse kendisini eksik hisseder, gelişim süresinin altında oyuncak verilirse ilgisini çekmez. Zeka oyunları çocuklarınızın sorulara yanıtlarını daha hızlı bulmasını sağlar. Çocuklarınızla beraber oynadığınızda hem onlarla beraber eğlenmiş, hem de onları eğitmiş olursunuz. Akıl oyunları sayesinde çocuğunuz daha araştırmacı bir kişilik haline bürünebilir. Satranç, mangala, tangram gibi oyunlar buna örnek verilebilir. Oyuncak bebekler genelde çocukların ilgisini 4-6 ay arası bebeklerde çeker ve onlar için gelişim sağlar. Büyüdükçe kız çocukları ve erkek çocukları izlediği videolardan, çizgi filmlerden etkilenerek bunlar için üretilen figür bebekleri almaya istekli olabilirler. Aslında oyuncak bebekler çocuklarınızın sosyalleşmesi açısından güzel bir araçtır çünkü arkadaşlarıyla birlikte oynayabilirler. Her iki tarafta seslendirme yaparak kendi hayal gücündeki eylemlerle oyuncak bebekleri oynatırlar ve siz de onların hayal güçlerinin nasıl olduğu hakkında bir fikir edinmiş olursunuz. Çocuklarınız top oynadıkça onların el ve göz koordinasyonlarının gelişmesini sağlamış olursunuz. Aynı zamanda top ile oynanan oyunlar genellikle çocukların enerjisini atlamaları için çok güzel bir seçenektir. Çocukların küçük yaştan itibaren topla oynanan sporlara başlaması da teşvik edilmesi gereken şeyler arasında geliyor. Lego, çocukların yaratıcılığını görebilmeniz ve onları geliştirebilmek için güzel ve eğlenceli bir oyuncaktır. Onların hayal güçlerini geliştirmek için doğru bir tercihtir. Genellikle 4-5 yaş arasında tercih edilmeye başlanır. Bu yaşlarda çocuklar biraz daha sosyalleşme eğilimindedir. Özellikle 2-3 yaş arasındaki çocukların ilgisini çeker. Oyuncak araba aslında sadece tekerleklerini elle sürmek için değil, aynı zamanda çocuğun bir bütünü parçalara ayırarak keşfetmesini sağlayan bir oyuncak olarak da gözükebilir yada tam tersi parçalardan bütün oluşturmaya çalışmak da olabilir. Bunların hepsi de zekayı ve yaratıcılığı geliştiren terimlerdir. Çocuklar için neredeyse bütün her şey oyuncak olma potansiyeline sahiptir. Çocuklar kendi oyuncaklarından bir süre sonra sıkılabilirken, araştırmalara göre kendi yapmış oldukları oyuncaklarla daha fazla vakit geçirirler. Çocuğunuzla şişelerden, makarnalardan, boş kutulardan yeni oyuncaklar yapabilirsiniz. Hatta bunu yaparken, geri dönüştürülebilir materyaller kullandığınız için çocuklarınıza geri dönüşüm yapmanın önemini de aşılamış olursunuz. Böylece hem onları çevre ve geri dönüşüm konusunda bilinçlendirmiş olursunuz hem de onların yaratıcılıklarını ve el becerilerini geliştirmiş olursunuz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/cocuklara-nasil-ev-isi-ogretilir", "text": "Anne ve babalar çocuklarına kıyamadıkları için onları ev işlerinden olabildiğince uzak tutmaya çalışırlar. Birçok ebeveyne göre çocukların tek sorumluluğu dersleridir ve çocuklar genel olarak ev işlerinden uzak tutulurlar. Özelikle ataerkil toplumlarda sık görülen bir durum sonucu olarak erkek çocuklarının arkasını daima toplayan bir anne, baba profili vardır. Bu çocuklara yapılan bir iyilikmiş ya da düşüncelilik haliymiş gibi gözüküyor olsa da aslında durum tam tersidir. Makalemizde, \"çocuğunuza niçin ev işleri sorumluluklarını öğretmelisiniz\", \"çocuklara nasıl ev işi öğretilir?\" gibi sorulara cevap aradık. Uzun yıllar yapılan çalışmalar, ev işlerinin akademik, duygusal ve hatta mesleki açıdan çok faydalı olduğunu gösteriyor. Çocuklara erken yaşlardan itibaren ev işlerini yavaş yavaş alıştırmak çocuğun karakterinin daha sağlam şekillenmesinde etkisi olacaktır. Çocuklarda ev işi yaptırmanın ve öğretmenin sağladığı en büyük katkı çocuğa sorumluluk bilinci katmasıdır. Sorumluluklarının bilincinde olan bir çocuk, hayata sıkı sıkıya tutunan bir karaktere sahip olur. Çünkü bireysel olarak yerine getirmesi gereken görevlerini bilir ve kendi başına yerine getirebilir. Bu sorumluluklarını yerine getiren çocuk aynı zamanda kendi işini kendi yapabildiği için ve bir şeyleri başarabilme, kotarabilme hissi ile daha özgüvenli olur. Yani bu durumda çocuğa ev işlerini öğretmek ve ev işlerinde yardımcı olmasını istemek aynı zamanda özgüven de kazandırır. Yapılan araştırmalarda 3 ve 4 yaşlarında ev işi yapmaya başlayan genç yetişkinlerin, hiç ev işi yapmayan ya da ev işi yapmaya ergenlik döneminde başlayanlara göre aileleriyle ve arkadaşlarıyla daha iyi ilişkiler kurabildikleri, daha fazla akademik ve erken yaşta kariyer başarısı kazandıkları ve kendi kendilerine yetmeye daha fazla meyilli oldukları gözlemlenmiştir. Ev işleri aynı zamanda çocuklara başkalarının ihtiyaçlarına karşı empati kurmayı ve duyarlı olmayı da öğretir. Örneğin sürekli önüne yemek konan bir çocuk, yemeğin hazırlanma süreci ile alakalı gereken farkındalığı uzun yıllar edinemeyebilir ve yemeği hazırlayan kişiye karşı gerekli saygı refleksini geliştiremeyebilir. Oysa, yemek yapma aşamasına ortak olan bir çocuk, yediği yemeğin hazırlanma sürecine ilişkin bir paylaşımda bulunacağından ötürü, empati anlamında çok daha \"yetişmiş\" bir karakter hali sergileyecektir. Modern insan olma çabamız da biraz bunlar değil midir zaten? Aynı örnekleri temizlik gibi maddelerle çeşitlendirmek mümkündür. Ev işlerinin bu kadar çok etkisinin olmasının yanı sıra çocuklara kaldıramayacağı yaşından büyük sorumluluklar verilmemelidir. Çocuklar her zaman iş yapmaktan hoşlanmayabilirler, ancak onları motive edecek davranışlarda bulunarak onlara destek olabilirsiniz. Bu davranışlardan ilki kullandığınız sözcüklere ve üsluba dikkat etmektir. Emir vererek sert bir dille yaptırılan işlerde çocuklar korkudan yapabilirler ancak bu işin devamlı yapılmasını önler. Ayrıca işini sevmeyerek ve gönülsüz yapan çocuklarda gelişim bozukluğu görülebilir. Çocukların yapacağı ev işlerini programlamak görev saatinin bilinmesini sağlar. Bu da çocuk için alışkanlık haline gelir ve gelecekteki planlama, zaman yönetimi gibi durumlara daha kolay adapte olmasına yardımcı olur. Ayrıca çocuklar ev işlerini yaparken işlerini eğlenceli hale getirirseniz çocukların iş yapma devamlılığını sağlamış olursunuz. Örneğin ilk deneyimlerde yemek yaparken etrafı dağıtmasına biraz göz yummak çocuğun yemek yapma eğilimine pozitif etki gösterebilir. Çocuklara ev işi yaptırırken dikkat edilmesi gereken diğer bir önemli nokta da, çocuklara ev işi görevi verirken, ortak yaşam alanlarına yönelik işleri vermenizdir. Örneğin ortak yaşam alanlarının temizliğini çocuğunuza yaptırarak, özellikle oyun sonrası dağınıklık vb durumlar için empatik düşünme yeteneğini geliştirebilir ve karşısındaki insanların emeğine saygılı bir birey yetiştirme bağlamında başarılı adımlar atabilirsiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/cocuklarda-muzik-egitimine-nasil-baslanmali-temel-muzik-egitimi-rehberi", "text": "Müziksiz bir hayat düşünmek zor. Küçük yaştan itibaren müzik bir şekilde hepimizin hayatına dahil oluyor. Birçok çocuk henüz konuşmayı öğrenmeden duyduğu melodilerle dans ediyor veya çeşitli seslerle bu melodilere eşlik etmeye çalışıyor. Daha ileriki dönemlerde de günümüzde pek çok aile çocuğunun müzikle ilgilenmesini istiyor. Ve bu noktada da kafalarında doğru yaş veya doğru enstrüman gibi konularda soru işaretleri oluyor. Şüphesiz, enstrüman eğitimi profesyonel olsun veya olmasın, herkesin hayatında olması gereken bir kavram. Özellikle küçük yaşta enstrüman eğitimine başlamanın kanıtlanmış birçok faydasını olduğunu artık bir çoğumuz biliyoruz. Müzikle ne kadar erken tanışırsak ve çocuklarımızı müzik eğitimine ne kadar erken başlatırsak, enstrüman ile geçirilecek süre o kadar fazla olacaktır ve bu doğrultuda geleceğimiz seviye de o kadar ileri olacaktır. Özellikle piyano ve keman gibi sağlam bir temel isteyen enstrümanlarda çocukları erken yaşta bir eğitime başlatmak, çocukların enstrümanları ile bütünleşmesi ve tutuş, pozisyon, kas hafızası gibi pek çok teknik konu sağlıklı gelişimi açısından çok büyük önem taşır. Gelelim müzik eğitimindeki erken yaştan kastımızın ne zaman olduğuna. Müzik eğitimine başlama yaşı konusunda farklı görüşler olsa da, genel kanı 5-6 yaş grubunun ideal olduğu şeklindedir. Ama tabii ki her çocuğun birbirinden farklı olduğunu ve başlama yaşının motor kabiliyeti, duygusal gelişim gibi birçok faktöre bağlı olduğunu göz önünde bulundurmamız gerek. Dolayısı ile bu noktada profesyonel bir müzik eğitmeninin görüşünü almak büyük önem taşıyor. Ne yazık ki geçmiş yıllarda Türk toplumu içerisinde, çocuğum müzikle ilgilenirse derslerinden geri kalır görüşü hakimdi. Bu düşünce oldukça yanlış ve günümüzde büyük ölçüde aşılmış durumda. Müzik, çocuğun içine gömüldüğü yoğun ders ve ödev döngüsünden kurtulup motive olmasını ve kendini daha iyi ifade etmesini sağlar. Çünkü çocuk müzikle ilgilendiğinde kendini tanımaya fırsat bulacaktır. Bunlara ek olarak tabii ki saymakla bitmeyecek birçok faydası vardır. Bunlardan en önemli olanı, çocukların aldığı müzik eğitimlerinin akademik hayatlarına yansıyan pozitif etkileridir. Müzikle ilgilenmek, çocuğun öğrenmeye daha açık olmasını ve sonraki yıllarda akademik hayatta, matematik ve fizik gibi analitik düşünme gerektiren derslerde daha başarılı olmasını sağlıyor. Notalar, akorlar, armoni ve ritim bilgisi matematiksel bir hesap üzerine kurulu olduğundan müzik eğitimi çocukların gelişimi için oldukça etkilidir. Çocuklarımızın müzik eğitimine nasıl başlatılacağı hakkında konuşacak olursak, öncelikle bir enstrüman özelinde karar verilmeli ve bu karar alınırken uzman eğitmenlerden yardım alınmalı. Bir ön bilgi olarak çocuklarda müzik eğitiminin uzmanlarca piyano önerisi ile başladığını belirtelim. Yaş aralığı olarak ise, çocuğunuzun müzik eğitimine başlangıcı için 5-6 yaş aralığının uygun olduğunu belirtmiştik. Ancak yine de uzman görüşü ile birlikte bu aralığı çocuğunuz özelinde saptamanız gerektiğini ekleyelim. Çocukların müzik eğitimine başlarken dikkat etmeniz gereken en önemli nokta ise, çocuğun enstrümana olan ilgisidir. Dolayısı ile çocuğunuzun enstrümanlara karşı olan ilgisini bir süre izlemeli ve hangi seslere karşı duyarlı olduğunu, hangi sesleri sevdiğini gözlemlemelisiniz. Piyanonun çocuklardaki ilk müzik eğitimi için tercih edilmesindeki sebep, piyanonun fiziksel yapısı dolayısıyla küçük yaşlardan itibaren zorlanmadan çalınabilmesidir. Bunun yanında ses çıkaran tüm tuşların göz önünde ve ulaşılabilir olması ses üretimini kolaylaştırır. Örneğin perde ve perdesiz telli çalgılarda ses üretim süreci çocuklar için kavraması daha güçtür ve öğrenme süreci çok sancılı olabilir. Çocuk müzikten soğuyabilir ve belki de çok sevebileceği bir alanı, yanlış başlangıç nedeniyle dramatik bir şekilde tamamen bırakabilir. Buna ek olarak, hangi enstrüman seçilirse seçilsin, devam etmesi için baskı yapmadan, çocuğun isteklerine özen gösterilerek devam edilmesi, sürecin sağlıklı ilerlemesi için çok önemlidir. Bu durumda ebeveynlere düşen en büyük sorumluluk, bu durum için de çocuğunuz özelinde doğru karar verebilmek için, uzman bir müzik pedagogu veya alanında yetkin bir müzik kursu ile görüşmek ve uzman görüşü ile yola devam etmektir. Bu noktada ebeveyn olarak benmerkezci bir yaklaşımdan uzaklaşıp çocuğum piyano çalsın istiyorum fikrinden uzaklaşıp, eğitmen çocuğumun müziğe olan ilgisini test etti ve uygun enstrümanı belirledi fikrine ısınmanız, çocuğunuzun müzik geleceği açısından çok sağlıklı olacaktır. Okul öncesi dönemde özellikle enstrümana başlamanın henüz erken olduğu yaşlarda Orff Eğitimi olarak adlandırılan ve küçük yaşlardaki çocukların müzikal gelişimi için oldukça faydalı bir eğitim sürecini de değerlendirebilirsiniz. Orff eğitimi, Alman besteci Carl Orff'un geliştirdiği bir müzik yaklaşımıdır. Orff öğretim tekniği, müzik, dans, drama, konuşma, hareket temelleri üzerine kurulmuş bir yöntemdir. Daha çok 2-6 yaş grubu çocuklara yönelik hazırlanan bu eğitim süreci, bir müzik temeli oluşturmak adına kullanılan teknik aslında bir ders değil oyun biçiminde öğretime dayanmaktadır. Bu eğitim grup dersi şeklinde yapılır ve kendi enstrümanları olduğu gibi çevremizdeki bir çok ses çıkaran objeyi de eğitime dahil edilmesi mümkündür. Ön eğitim olarak da adlandırabileceğimiz Orff Eğitimi, içeriği de göz önünde bulundurulduğunda çocuğunuzu müziğe hazırlarken, buna ek olarak yaratıcılığını geliştirir ve hayata bakış açısını çeşitlendirir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/cocuklarda-tuvalet-egitimi-ve-tuvalet-aliskanliklari", "text": "Tuvalet eğitimi, çocuklar ve ebeveynleri için büyük bir adımdır. Unutmayın ki başarının sırrı zamanlama ve sabırdır. Bunun için de yapmanız gereken çocuğunuzun tuvalet eğitimine hazır olduğunu gösteren işaretleri beklemeniz gerekir. Çocuğunuzun yaklaşık iki yaşından sonra tuvalet eğitimine hazır olduğuna dair işaretler görebilirsiniz. Bazı çocuklar 18 aylıkken belirtiler gösterirken bazıları iki yaşından büyük olabilir.Peki bu işaretler nelerdir birlikte inceleyelim. Çoğunlukla evet cevabını verdiyseniz, çocuğunuz hazır olabilir. Çoğunlukla hayır cevabını verdiyseniz, özellikle çocuğunuz bir hareket veya yeni bir kardeşin gelmesi gibi büyük bir değişiklikle yüz yüze gelmek üzereyse beklemek isteyebilirsiniz. Aynı zamanda anne-babanın hazır olması da önemli. Süreci, hevesinizin yerine çocuğunuzun motivasyonunun yönlendirmesine izin verin. Tuvalet eğitiminin başarısını veya zorluğunu, çocuğunuzun zekası veya inatçılığı ile eş tutmamaya çalışın. Ayrıca, kazaların kaçınılmaz olduğunu ve cezanın süreçte hiçbir rolü olmadığını unutmayın. Tuvalet eğitimini, sizin veya bir bakıcının birkaç ay boyunca her gün tutarlı olmak için zaman ve enerji ayırabileceği zamanlar için planlayın. Çocuğunuzun vücut sıvıları için hangi kelimeleri kullanacağınıza karar verin. Kirli veya kokmuş gibi olumsuz kelimelerden kaçının. Banyoya veya başlangıçta çocuğunuzun zamanının çoğunu geçirdiği yere lazımlık sandalyesi yerleştirin. Başlamak için çocuğunuzu lazımlık sandalyesine giysiler içinde oturmaya teşvik edin. Çocuğunuzun ayaklarının yere veya bir tabureye dayandığından emin olun. Tuvalet hakkında konuşmak için basit, olumlu terimler kullanın. Kirli bir bebek bezinin içindekileri amacını göstermek için lazımlığa ve tuvalete atabilirsiniz. Çocuğunuzun tuvalet sifonunu çekmesini sağlayın. Çocuğunuzu iki saat aralıklarla birkaç dakika lazımlık sandalyesine veya tuvalete, ayrıca sabah ilk uyandığından hemen sonra oturtun. Erkekler için, oturarak idrara çıkma konusunda uzmanlaşmak ve bağırsak eğitimi tamamlandıktan sonra ayağa kalkmak en iyisidir. Çocuğunuzla birlikte otururken bir kitap okuyun. Çocuğunuzun isterse kalkmasına izin verin. Çocuğunuz orada öylece otursa bile, denediği için övün ve çocuğunuza daha sonra tekrar deneyebileceğini hatırlatın. Çocuğunuzla evden uzaktayken lazımlık sandalyesini yanınızda getirin. Çocuğunuz nasıl yapılacağını öğrenene kadar çocuğunuzun altını silin. Özellikle kızlarda önden arkaya doğru silmeyi unutmayın. Çocuğunuza tuvaleti kullandıktan sonra nasıl el yıkayacağını öğretin. Birkaç haftalık başarılı lazımlık molalarından ve gün boyunca kuru kaldıktan sonra, çocuğunuz çocuk bezlerini değiştirmeye hazır olabilir. Geçişi kutlayın. Kuru kalamıyorsa çocuğunuzun bezine dönmesine izin verin. Olumlu pekiştirmek için bir çıkartma veya yıldız grafiği kullanmayı düşünün. Çocuğunuz lazımlık sandalyesini veya tuvaleti kullanmaya direnirse veya birkaç hafta içinde asmayı başaramazsa, ara verin. Muhtemelen henüz hazır değil. Hazır olmadığı zaman çocuğunuzu itmek, sinir bozucu bir güç mücadelesine yol açabilir. Birkaç ay sonra tekrar deneyin. Tuvalet eğitimine başladığınızda birkaç gün evde kalmak muhtemelen sizin için daha kolay olacaktır, ancak bir yerden sonra dışarı çıkmanız gerekecektir.Nereye giderseniz gidin, en yakın tuvaletin nerede olduğunu kontrol etmek iyi bir fikirdir. Ayrıca, dışarıdayken çocuğunuz için yedek bir külot ve kıyafet de yararlıdır. Islak veya kirli giysiler için su geçirmez bir torba veya plastik torbaya da ihtiyacınız olabilir. Çocuğunuz siz olmadan bir arkadaşlarınızın veya akrabalarınızın evine giderse, insanlara çocuğunuzun tuvalet eğitimi aldığını bildirin. Çocuğunuzun tuvaleti veya lazımlığı kullanmak için muhtemelen bir yetişkinin yardımına ihtiyacı olacaktır. Şekerleme zamanı ve gece eğitimine ulaşmak genellikle daha uzun sürer. Çoğu çocuk 5 ile 7 yaşları arasında geceleri kuru kalabilir. Bu arada, çocuğunuz uyurken tek kullanımlık pantolon ve yatak örtüleri kullanın. Sakin olun. Çocuğunuzu azarlamayın, disipline etmeyin veya utandırmayın. \"Bu sefer unuttun. Bir dahaki sefere tuvalete daha erken gideceksin.\" Diyebilirsiniz. Kazalara hazır olun. Özellikle okulda veya çocuk bakımında, iç çamaşırınızı ve giysilerinizi elinizin altında bulundurun. Çocuğunuz tuvalet eğitimine hazır görünüyorsa ancak zorluk çekiyorsa, çocuğunuzun doktoruyla konuşun. Size rehberlik edebilir ve altta yatan bir sorun olup olmadığını kontrol edebilir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/cocuklarin-bas-belasi-dikkat-daginikligi", "text": "Çocuklarda görülen \"dikkat dağınıklığı\" ne yazık ki sık sık karşımıza çıkan bir problemdir. Özellikle okul öncesi dönemde ve okul çağında belirgin hale gelen dikkat dağınıklığı sıklıkla erişkinliğe kadar devam edebilmektedir. Bu nedenle dikkat dağınıklığı belirtisi olan çocuklarda dikkat dağınıklığının giderilmesi için çeşitli yollara başvurulması gerekmektedir. Dikkat dağınıklığının belirtisi ve tedavisi ile ilgili bütün merak edilenleri sizin için derledik. Gelin şimdi hep birlikte inceleyelim. Dikkat dağınıklığı basit bir dikkatsizlik ya da dikkat süresinde herhangi bir azalma olarak ifade edilebilir. Genel olarak dikkat bir nesnenin üzerindeki zihinsel gücünün yoğunluğunu ifade etmektedir. Bu doğrultuda dikkat eksikliği ya da dikkat dağınıklığı ise dikkat süresinin ve yoğunluğunun kişinin yaşına göre olması gerekenden çok daha az olması şeklindedir. Bu noktada dikkat eksikliği, konsantrasyon ve bireylerin odaklanma yeteneğinin etkilenmesi ile meydana gelen bir semptom olarak açıklanabilir. Bunun yanı sıra dikkat eksikliği farklı psikolojik rahatsızlıklara da neden olabilmektedir. Dikkat eksikliğinin herhangi bir şekilde laboratuvar testleri ile kanıtlanamayacağını ifade etmemiz gerekir. Bu doğrultuda çocuğunuzdaki belirtilerin ve davranışların doğru bir şekilde analiz edilmesi son derece önemlidir. Dikkat eksikliğinin en önemli belirtisi okulda ve evde ya da herhangi bir oyun etkinliğinde çocukların odaklanmasının zor olması şeklindedir. Bunun yanı sıra bir görev için gerekli oyuncaklar kalemler kitaplar ya da araçları unutuyor ya da kaybediyorsa çocuğunuzla dikkat eksikliğinin olabileceğini ifade edebiliriz. Dikkat eksikliği bulunan çocuklar genellikle hareketsiz olur ne sürekli çaba gerektiğini aktivitelerden uzak dururlar. Dikkat dağınıklığı ya da dikkat eksikliği problemi olan çocuklar düzensizdir ve ayrıntılara çok dikkat etmezler. Yine dikkat eksikliği ve dikkat dağınıklığı problemi yaşayan çocukların önceden planlama gerektiren görevlerde çeşitli problemler yaşadığını ve bu görevleri yerine getiremediğini net bir şekilde ifade edebilmemiz mümkündür. Dikkat eksikliği problemi olan çocuklar hiçbir şekilde Ayrıntılara özen göstermez ve derslerinde dikkatsizlik ile ilgili problemler yaşarlar. Dikkat eksikliği olan bir çocuk ile karşı karşıya geldiğinizde ve onunla konuştuğunuzda onun sizi dinlediğinizi ne yazık ki anlayamazsınız. Dikkat eksikliği tedavi edilebilen bir problemdir. Ancak tedavinin etkisi kişinin yaşı yaşadığı diğer hastalıklar ve cinsiyeti ile doğru orantılıdır. Özellikle hiperaktivite problemi olan kişilerde dikkat eksikliğinin farklı yöntemler ile tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu noktada hiperaktivitenin çocuklarda en az dikkat dağınıklığı kadar sık görülen bir rahatsızlık olduğunu ifade edebilmemiz mümkündür. Dikkat dağınıklığı, uzman doktor kontrolünde ilaç ile tedavi edilebilmektedir. İlaç tedavisiyle çocuklarda %70 oranında rahatsızlığın geçtiği görülmektedir. Ancak belirtiler de azalmaların meydana gelmesi dikkat dağınıklığının tamamen ortadan kalktığını ifade etmez. Bu noktada davranışsal ve akademik gelişimin sağlanması için çocuklarda psiko eğitimsel yardımları da gereksinim duyulmaktadır. Aksi takdirde çocuklarda görülen dikkat dağınıklığı probleminin yalnızca ilaçlar ile çözebilmesi mümkün değildir. Aileler tarafından bu tarz problemlerin ciddiye alınarak çözüme yönelik çaba sarfedilmesi, çocuğun birey olma yolundaki pozitif etkiyi destekleyecektir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/cocuklariniza-kitap-okumayi-sevdirecek-cocuk-edebiyati-kitaplari", "text": "Edebiyat, güzellik duygusunun gelişmesini ve soyut kavramları anlamayı sağlar. Hem eğlendirir hem de geliştirebilir bir yapısı vardır. Edebiyat, çocuklara hayatı ve çevreyi farklı bir gözden görme fırsatı sağlar. Böylece çocuk, sadece çevresindeki insanları görmekle yetinmez. Çocuk kendisini bazen yazarın yerine koyar, bazen de kitap kahramanlarının yerine. Bu sayede empati duygusunu da yaşamış olur ve karşısındaki bireyi daha iyi anlayabilir. Çocuk edebiyatı kitapları sayesinde, çocuklar daha akıcı ve etkileyici bir dil konuşurlar ve kendilerini açıklarken hiç zorlanmazlar. Kendini ifade etme yetisi olarak da adlandırabileceğimiz bu özellik, çocuklarımızın birey olma yolculuğunda büyük öneme sahiptir. Çocuklara kitap okuma alışkanlığı çok erken yaşlarda kazandırılmalıdır. Bu yazımızda çocuklara kitap okuma isteği kazandırabilecek bazı çocuk edebiyatı yazarları ve eserlerini konu aldık. Çocuğunuz ile beraber okumak için harika bir eser çünkü bu kitabı bir yetişkin okuduğunda bile kendinden bir sürü şey bulabiliyor içinde. Bilginin, sevginin, dostluğun önemini anlatan Küçük Prens, çocukların ve ebeveynlerin aynı anda en sevdiği kitap olabilir. Ayrıca sayfalarında kullanılan sulu boyayla yapılmış çizimler de yazarın küçük bir bakkaldan aldığı sekiz renklik sulu boya takımıyla yapılmış, ince düşünülmüş güzel resimler. İki Yıl Okul Tatili, macera konusunda başarılı ve ilham verici bir kitap.Çocuk edebiyatı kitapları arasında çocuğunuza özgüvenin nasıl bir olgu olduğunu anlatabilen bir kitap. Konusu, eğlenceli bir yat gezisi için yola çıkan çocukların kötü hava şartları nedeniyle yatlarının çözülmesiyle teknenin açığa sürüklenmesi. Sonrasında başlayan inanılmaz yaşam savaşı. Rus yazar Tolstoy'un çocuklar için yazmış olduğu Erik Ağacı, içerisinde hayvan kahramanlar bulunduran gerçekçi bir eser. İçeriğinde konu aldığı en önemli terimler ise hayvan sevgisi, dostluk, hoşgörü, saygı duymak ve yolculuk. Bu kitapta toplanmış olan altı farklı öyküyle Mustafa Kemal Atatürk'ün atılımlarını ve halkıyla el ele vererek ülkesini hep bir adım öteye taşımasını anlatıyor. Mücadelesi, başarıları ve ilkeleri tarih kitaplarında olduğu gibi çocuk kitaplarında da yerini alıyor. Bu eserde asla bitmeyen bir inancı göreceğiz. Bu kitapta insanlığın acımasızlığı anlatılıyor, bir gürgen ağacının ağzıyla. Çocuğunuza empati yeteneği kazandıran bir eser de Ben Bir Gürgen Dalıyım. Küçük benzetmelerle bu sefer doğanın dilinden insanlığı görmüş oluyoruz.Böylece çocuklarımıza doğa sevgisi ve yeşili sevmeyi de aşılamış oluyoruz. Ben Bir Gürgen Dalıyım, çocuk edebiyatı kitapları arasında, orman ve ağaç sevgisini anlatan manidar bir kitap. Bacaksız'ın babasının verdiği karpuzu elinden kaçırınca başından geçen olayların komik ve eğlenceli anlatımını bu kitapta görüyoruz. Komik ve eğlenceli bir kitap olmasıyla çocukları hem eğlendirirken hem de geliştirdiğini görebiliriz. Türk çocuk edebiyatı yazarları ve eserleri dendiğinde akla gelen en iyi isimlerden olan Rıfat Ilgaz, Bacaksız'ın kendisini mahalledeki çocuklara gösterebilmek için yalnızca büyüklerin yapabileceği bir iş olan kamyon sürücülüğünü denemesinden bahsediyor. Ekstra olarak, Bacaksız Sigara Kaçakçısı, Bacaksız Okulda, Bacaksız Paralı Atlet ve Bacaksız Tatil Köyünde adlı diğer kitapları da çocuklarınızın büyük keyifle okuyabileceği kitaplardır. Yaramaz bir çocuk olan Suna, bütün gün aşağı mahallede top oynayan yaramaz bir çocuktur. Suna sonradan bir kaza geçirir ve uzun bir süre yürüyemez. Yürümediği zamanlarda serçeler ile bir bağ kurar. Bir çocuğun serçelerle kurduğu sevgi bağını anlatıyor."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/okul-oncesi-donemde-akran-iliskileri", "text": "Okul öncesi dönemde kurulan akran ilişkileri, çocukların sosyal ilişkilerinin temelini oluşturmak ile birlikte ileriki dönemlerde oluşacak sosyo-kültürel etkileşimlerini de doğrudan etkilemektedir. Çocukların akranlarıyla kurdukları bağ, çocuğun sosyal gelişimini tamamlaması ve toplum bilinci kazanabilmesi bakımından oldukça önemlidir. Arkadaşlık ilişkisi ile akran ilişkisi sıklıkla karıştırılan iki ayrı kavramdır. Araştırmacılar bu konu hakkında şöyle diyor, Akran ilişkileri, aynı yaşta ya da gelişim, olgunluk düzeyinde olan; benzer geçmiş, değer, yaşantı, yaşam tarzı ve sosyal bağlamı paylaşan kişiler arasında karşılıklılık ve devamlılık gösteren etkileşimlerin bütünüdür. Konu ile ilgili çalışmalarda, akran ilişkileri ile arkadaşlık kavramlarının sıklıkla birbirlerinin yerine kullanılabildiği görülmektedir. Arkadaşlık, akran ilişkilerini etkileyen bir unsur iken aynı kavramlar değildirler. Akran ilişkileri, çocuğun akran grubundaki farklı ilişki türlerini içerir. Arkadaşlık ise çocuğun bir ya da birkaç akranı ile kurduğu duygusal bağı içermektedir. Akran ilişkilerinde düzenli olarak yapılan etkinlikler söz konusudur. Arkadaşlıkta oyun arkadaşı olarak tercih edilen bir çocukla akran etkinliklerinin dışında da zaman geçirilir. Biz bu yazımızda akran ilişkisinin sağladığı yararlardan bahsedeceğiz... Çocukların küçük yaşlarında kuramadıkları veyahut hatalı kurdukları akran ilişkileri, aslında somut olarak çocuğun geleceğinde; yalnızlık, anti sosyallik, okula uyumda zorluk, akademik anlamda başarısızlık ve davranış bozuklukları gibi şekillerde karşılarına çıkacaktır. Okul öncesi dönemde düzgün akran ilişkileri kurabilmiş çocukların zor anlarında birbirlerine destek olabildiği, çevresine karşı paylaşımcı davrandığı, mutlu ilişkiler kurabildiği, çözüm odaklı olduğu ve empati yeteneklerinin de ayrıca geliştiği gözlemlenmiştir. Ebeveyn olarak en büyük görevlerinizden biri de çocuklarınızın düzgün akran ilişkileri kurabilmesine yardımcı olmalı ve onlara akranlarıyla tanışabileceği ortamlar sunmalısınız. Özellikle doğru ve güzel ilişkiler kurabileceğini düşündüğünüz akranlarıyla kaynaşması için onları desteklemeli, güvenli bir ortamda olduklarını onlara hissettirmelisiniz. Özellikle okul öncesi dönemde kurulan akranlık ilişkisinin çocuklarınızın okul hayatını kolaylaştırdığını, ileride okulda edinilecek farkındalıkların çocuklarınız tarafından daha kolay algılanacağını tekrar belirtmek gerekli. Bu hususta tıpkı çocuğunuzu fiziksel açıdan beslediğiniz gibi sosyal açıdan da beslemeli, onların birer birey olduğunu unutmamalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-gelisimi/sosyal-medyanin-cocuk-uzerindeki-olumlu-ve-olumsuz-etkileri", "text": "Günümüzde internet, hepimizin olmazsa olmazı haline geldi. Aradığımız her bilgiyi kolayca bulmamızı sağlayan harika bir araç olduğu yadsınamaz bir gerçek. İnternet kullanımı bizim için olduğu kadar çocuklar için de çok büyük bir yere sahip. İstedikleri anda istedikleri içeriklere ulaşabilmeleri, istedikleri bilgiyi öğrenmeleri ve istediği video, çizgi film, e-kitaplara girebilmeleri ve tüketebilmeleri onlar için de olumlu bir durum. Çevrimiçi oyunlar da yaygınlaşmaya başlayınca çocuklar artık internette oynayabileceği oyunları daha çok tercih etmeye başladılar. Sosyal medya ortamı dendiğinde çocukların da içinde bulunduğu kocaman ve herkesin birbiri ile etkileşim içerisinde olduğu bir ağ aklımıza geliyor. Çocuklar internetle bu kadar ilgili olduklarında ve her içeriğe ulaşabildiklerinde bazı olumsuz taraflar da ister istemez ortaya çıkmaya başlıyor. Girmemeleri gereken sitelere reklamlar aracılığıyla yönlendirilebiliyorlar. Aynı zamanda izledikleri bazı videoların içeriklerinde hakaret, küfür, cinsellik, olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar bulunabiliyor. İnternetteki olumsuzluğun önüne geçilebilmesi için çocuğunuzu takipte olmalı ve doğru filtreleme tekniklerini kullanmalısınız. Aynı zamanda izlediği içeriklere uymalı, gerekirse önceden kendiniz izlemelisiniz. Sosyal medya hizmetleri kapsamında çocuğunuzun sosyal medya hesaplarını da takip etmeli, yabancılarla mesajlaşıp mesajlaşmadığını görmelisiniz. Bildiğimiz üzere, sosyal medya hizmetleri günümüzün en yaygın sosyalleşme ve haberleşme araçları olarak hayatımıza yerleşti. Çocukların da ilgisi sosyal medya ortamları üzerinde oldukça fazla. Sosyal medya hesabı olan çocuklar için yaş kısıtlaması dahi olsa çocuklar yaşlarını büyük gösterip üye olabiliyorlar, çünkü sosyal medya hizmet sağlayıcılarının bu duruma karşı bir önlemi bulunmuyor. Bu yazımızda çocukları sosyal medyadan nasıl koruyacağız?, sosyal medya olumlu mu?, sosyal medya zararlı mı?, gibi soruların hepsini ele alıyoruz ve kafanızdaki soru işaretlerini gideriyoruz. Ebeveyn gözetimi altında sosyal medya hizmetleri kullanan çocuk, kendi karakterini geliştirme fırsatı bulur. Sosyal medya, sosyalleşmeyi sağladığı için sosyal yeteneklerini geliştirir. Arkadaşlarıyla iletişimi sürekli olduğu için onlarla bir bağ kurabilir. Burada sosyallik kelimesinin anlam havuzunda biraz genişleme olduğunu eklemekte fayda var. Her an birileri ile iletişim kurmaya hazır olduğumuz telefonlarımızla birlikte, sosyallik tanımının x ve y kuşağına ifade ettiği değerlerden biraz farklı olduğunu söylemek mümkün. Çocuklarımız öğrencilik dönemlerinde sosyal medya aracılığı ile ulaşamadığı öğretmen ve arkadaşlarına ulaşabilir. Sosyal medyada ilgisini çeken içerikleri takip edebilme imkanı bulan çocukların, yararlı profilleri takip ettikleri zaman kültürlerinin arttığı ve kendilerini geliştirebildikleri gözlemlenebilir. Eğitim amaçlı açılan profiller aracılığıyla görsel ve işitsel olarak bilmediği yeni bilgileri öğrenebilmeleri kocaman bir artıdır. Dahası, twitter gibi sitelerde öne çıkan başlıklardan ulusal veya uluslararası haberleri de takip edip daha bilinçli bir çocuk haline dönüşebilirler. Sosyal medya doğru kullanıldığında son derece faydalı bir çıktı sağlayabilir. Gözü kapalı bir şekilde sosyal medya zararlıdır demenin 2020 yılında kimseye bir faydası olmayacağını söyleyebiliriz. Yapılması gereken, hayatımızdaki her konuda olduğu gibi zararlar konusunda farkındalık sağlamak ve her duruma özgü olacak şekilde çeşitli savunma ve kontrol mekanizmaları geliştirmektir. Sosyal medya aracılığı ile sanatsal işlerini paylaşan milyonlarca sanatçının da bulunduğu sosyal medya ortamları konusunda kendinizi bilinçlendirerek, çocuğunuza aktarmanız ve kimleri takip edebileceği konusunda yol göstermeniz durumunda, çocuğunuzun hayata bakış açısını değiştirecek sanatçıları yakından takip etmesini sağlayabilirsiniz. Aynı şekilde büyük şirketlerde çalışan ve günlük deneyimlerini sosyal medya aracılığı ile aktaran bilim insanlarını bulabilir ve çocuğunuzun gerçekten kayda değer ve dünyaya karşı bir değer ifade eden yönelimlere sahip olmasını sağlayabilirsiniz. Unutmayın ki, çocuklar özenerek yol çizerler. Özenecekleri konuları, sanat dallarını, bilim branşlarını çocukların önüne sermek ise sizin sorumluluğunuzdadır. Sosyal medya ortamlarında, onur kırıcı videolar veya görseller yayınlanması maalesef olağan bir durumdur. İnsanlar şaka niyetiyle hakaret, küfür içerikli yorumlar yapmakta ve alaycı bir halde bunun normalleştirilmesini destekleyici tavırlar sergilemektedir. Çocuklar ise bunları hem gözlemleyerek hem de örnek alarak, birbirlerine kötü davranışlarda bulunabiliyorlar. Kötü niyetli kişiler, çocukları kolaylıkla kandırabiliyor ve bunun doğrultusunda onları taciz edebiliyor. Siber zorbalık, çocuk psikolojisinde dikkat edilmesi gereken koca bir sorundur. Çocuklar, yaşlarına uygun olmayan cinsel içerikli reklamlarla karşılaşabilir. Ek olarak, kendileri ile ilgili fazla bilgi paylaşımı yaparak kendini tehlikeye atabilir. Yukarıda ifade ettiğimiz sosyal medyanın olumsuz özelliklerinden ve etkilerinden kaçınabilmek için, çocuklarınızın sosyal medya hesaplarını kontrol etmelisiniz. İlk atmanız gereken adım, onlara baskı kurmak yerine, her şeyi anlatabilecekleri bir ilişki kurmaktır. Böylece ona şantaj yapılması durumunda bile durumu gelip ilk başta size anlatması gerektiğini bilecektir. Çocuklarınızın paylaşımlarını konusunda bilinçlendirmeli ve hesap görünürlük ayarlarını gizli olacak şekilde ayarlamalısınız. Böylece yabancı kişilerin onun bilgilerini görmesini engellemiş olursunuz. Ayrıca komut verici mesajlara karşı çocukların herhangi bir hareket yapmaması için çocuklarınızı sürekli uyarmalısınız. Tanımadığınız kişilerce takip edilip edilmediğini sık sık kontrol etmelisiniz. Aynı şekilde çocuğunuzun hangi hesapları takip ettiğini takip etmek de yapmanız gerekenler arasındadır. Örneğin bugünlerde sosyal medya fenomenleri olarak adlandırılan ve yalnızca lüks hayat reklamı yapmak üzere sponsorluklar ile yaşam süren şahısların çocuklarca bilinçsiz tüketimi, çocuklarınızın gelecekte kendini gerçekleştirme isteklerinin oluşmasına ket vuracaktır. Ayrıca akademik başarının devamlılığı için sosyal medya hizmetlerine bağımlı bir çocuk yetiştirmemek şarttır. Bunun için çocuklara günlük bir zaman kısıtlaması koyulabilir. Çocuklara güvenli internet alanı sunmak ile ilgili detaylı bir rehber sunduğumuz makalemize buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/adem-ile-badem", "text": "Doğu Anadolu bölgesinde güzel bir köy bulunuyordu. Bu köyde yaşayan sevimli bir aile vardı. Bu aile yemeyip içmeyip çocuklarını okutarak onların büyük adam olmasını istiyordu. Bu iki çocukta erkekti ve isimleri Adem ve Badem olan bu oğlanlar yaşları çok yakındı. İkisi de okula gidiyor. Derslere giriyor ve aileleri ile vakit geçiriyorlardı. Fakat çocuklardan Adem çok çalışkan bir çocuk olmasına rağmen Badem hiç çalışmayı sevmez, derslerini yapmaz ve öğretmenlerini dinlemiyordu. Ailesi de bu durumun farkında olduğu için bir hediye koyalım belki düzelirler diyerek bir çare düşündüler. Bu sayede Badem'in de Adem gibi çalışkan ve dersleri ile alakalı davranmasını sağlamak istiyorlardı. Babaları Adem ve Badem'i yanlarına çağırdı. Onlara, eğer karneleri iyi gelirse ikisine ayrı ayrı bilgisayar alacağını söyledi. İkisi de çok sevindi. Gel zaman git zaman Badem yine dersler ile ilgilenmiyor, hatta bilgisayar olayını unutmuş gibi duruyordu. Bu sebeple yıl sonu gelmiş çatmış, aslında babaları ayrımcılık olmasın diye ikisine de bilgisayar almıştı. Ancak eğer notu kötü olan var ise bunu ona daha sonra verecekti. Babası karnelere baktı Adem'i tebrik ederek ve bilgisayarı ona verdi. Badem'e ise başarısız olduğu için sana almadım dedi. Bunun üzerine Badem üzülmeye başladı. Bir yandan tatilde Adem'in bilgisayarda oyunlar oynadığına içerliyor, öte yandan bu durumu çok kıskanıyordu. Babası ise biraz akıllansın diye Badem'in bilgisayarını vermedi. Badem her geçen gün daha da kıskanıyor ve bu durumu kafaya takıyordu. Bir gece Adem uyurken, badem bilgisayarı kırmaya başladı. Gözü dönmüş Badem bütün bilgisayarı parçalamaya başladı. Bütün ev halkı uyandı ve herkes şaşkındı. Ertesi gün babası onu çağırdı ve durumu anlattı. Ben sana da bilgisayar aldım. Ama sen kardeşini kıskandın dedi. Badem bu söylem karşısında çok utanç duyarak, Adem'den özürler diledi. Kendi bilgisayarını Adem'e verdi. Fakat Adem birlikte kullanabiliriz diyerek onu affetti. Bu sayede Badem yaptığının hata olduğunu, kardeşini kıskanmanın hata olduğunu farketti. O da aynı Adem gibi derslerine çalışması gerektiğini fark ederek, bu sayede notlarını düzelterek derslerine iyi hazırlandı ve ikisi de mutlu bir şekilde yaşamaya devam ettiler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/akraba-ziyareti", "text": "Yaz tatilinin ilk günüydü. Serhat'ın karne heyecanına bir de köye gitme heyecanı eklenince Serhat adeta mutluluktan uçmuştu. Tüm notları pekiyiydi ve bu tatili gerçekten hak etmişti. Köye anne ve babasıyla gidecek; ancak onlar çalıştıkları için iki gün sonra döneceklerdi. Serhat ise yaz tatilinin ilk bir ayını köyde anneannesi ve dedesiyle geçirecekti. Köyde teyzesi ve kuzenleri de vardı. Evleri de hemen bitişikteydi. Serhat'ın o gece gözüne uyku girmek bilmemiş; uyuduğundaysa rüyasında köye gittiğini görmüştü. Sabah yine annesinin o ipeksi sesiyle uyanmıştı. -Hadi kalk, kahvaltı hazır. Ellerini ve yüzünü yıkayıp mutfağa gel. Serhat ellerini ve yüzünü yıkayıp koşar adımlarla ve sevinçle mutfağa yöneldi. Kahvaltısını bir an evvel bitirmek istercesine hızlı hızlı yiyip içerken babası onu uyardı. -Yavaş ye oğlum, hızlı yemek yemek çok zararlı. -Çok heyecanlıyım babacığım. Bir an önce kahvaltımı bitirip yola çıkmak istiyorum. Annesi ve babası gülümseyerek ona yola çıkmak için hala yarım saatleri olduğunu söyledi. Serhat kahvaltısını bitirdikten sonra ellerini yıkamak ve dişlerini fırçalamak için doğruca banyoya koştu. Son kontrolleri de yaptıktan sonra nihayet ailecek yola koyulmuşlardı. Dün geceki uykusuzluğun da etkisiyle Serhat bir müddet sonra uyuyakalmıştı. Onlar ailecek gidedursun Serhat rüyasında köye çoktan varmıştı bile. Rüyasında kuzenleri ve arkadaşlarıyla köy okulunun bahçesinde futbol maçı oynuyorlardı. Sınıf arkadaşları, öğretmeni ve anne babası da maçı izliyor ve Serhat'a tezahürat yapıyorlardı. Serhat kaleciden aldığı topu sürerek orta sahaya dek varmış ve verdiği paslarla karşı takımın kalesine dek ilerlemişti. Arkadaşı ona müthiş bir pas vermiş ve kaleciyle göz göze gelen Serhat tüm tezahüratların arasında enfes bir şut çekmişti. Top tam doksanlardan kaleye giriyordu ki yine annesinin o kadifemsi sesiyle uyanmış ve Gooolll! diye bağırmıştı. -Aman dikkat et oğlum, koltuktan düşeceksin neredeyse. -Gol attım anne, maçı biz kazandık. -Sanırım evet. Ama olsun, rüya da olsa maçı biz kazandık. Tam o sırada Serhat'ın anneannesiyle dedesi kapıya çıkmıştı. -Ah benim güzel torunum mu gelmiş? Hoş geldin canım torunum. -Hoş bulduk anneanne, dur elini öpeyim. -Hoş bulduk dedeciğim, sizi çok özledim. Serhat hemencecik Minnoş'u ve yavrularını sevmeye başlamıştı. O sırada anne ve babası da arabadan eşyaları getirmiş, birlikte hasret gidermiş ve Serhat'ı da çağırarak eve girmişlerdi. Serhat dedesi ve anneannesini çok seviyor, onlar da Serhat'ı çok seviyorlardı. Serhat onlara büyük bir sevinçle karnesini göstermiş ve bir takdir de onlardan almıştı. Hatta ona birazcık harçlık ve şeker de vermişlerdi. O sırada kapı çalmış ve kapıyı büyük bir heyecanla Serhat açmıştı. Gelenlerse Serhat'ın teyzesi ve kuzenleriydi. Birinin adı Dilara, diğerininki ise Ahmet'ti. -Asıl sen hoş geldin Serhatcığım. Nasılsın bakalım? Bak, kuzenlerin de geldi seni görmeye. -Teşekkür ederim, iyiyim. Siz de hoş geldiniz. Hep birlikte hasret giderdikten ve sohbet ettikten sonra bahçeye kocaman bir sofra kurarak yemek yemişlerdi. Yemekten sonra büyükler çay içerken Serhat ve kuzenleri de bahçedeki kediler, horoz ve tavuklarla oynamaya başlamışlardı. Beş tane de civciv vardı bahçede ama anne tavuk civcivlerine pek yaklaştırmıyordu. Serhatlar da onu daha fazla rahatsız etmek istememişlerdi. Geçen seneki yaz tatilinde kurdukları salıncağın hala durduğunu gören Serhat sevinçle ona binmeye başladı. O gün akşama dek kuzenleriyle oynayan Serhat, teyzesi ve kuzenleri gittikten sonra anneanne ve dedesinin divanında uyuyakalmıştı. Annesi hemen Serhat'ın yatağını hazırlamış ve babası da şefkatle kucağına alarak onu yatağına kadar götürmüştü. Sabah olduğundaysa güneş Serhat'ı annesinden önce uyandırmıştı. Uyuduğu yerle uyandığı yer farklı olan Serhat bir an için etrafı incelemiş ve neyse ki kısa sürede nerede olduğunu hatırlamıştı. Pencereye doğru yaklaştığında bahçede tavukları yemleyen dedesini gördü. Anneannesi de bahçeden kahvaltı için domates ve biber topluyordu. Onların yanına gitmek üzere odadan çıktığındaysa annesinin kahvaltı hazırladığını gördü. -Evet anneciğim, hem de çok iyi uyudum. Üstelik bu sabah kendi başıma uyandım. -Aferin sana. Hadi ellerini ve yüzünü yıka. Sonra da gidip babanı uyandır. Serhat ellerini yüzünü yıkayıp babasını da uyandırdıktan sonra salona dönmüştü. Dedesi ve anneannesi de bahçedeki işlerini bitirip gelmişlerdi. Sonra kapı çalmış ve teyzesiyle kuzenleri de gelmişti. Hep birlikte güzelce kahvaltı yapmışlar ve ardından çocuklar oynamak üzere bahçeye çıkmışlardı. Derken Serhat'ın anne ve babası dönmek zorunda olduğu için Serhat'ı anneannesi ve dedesine emanet ederek yola koyulmuşlardı. Serhat ertesi gün köydeki arkadaşlarıyla da maç yapmış ve tıpkı rüyasındaki gibi karşı takıma doksanlardan gol atmıştı. Her günü birbirinden güzel ve eğlenceli geçen Serhat diğer günlerini de maçtan saklambaca daha bir sürü oyun oynayarak geçirmişti. Hem kuzenleri ve köydeki arkadaşlarıyla eğlenceli vakitler geçiren Serhat hem de dedesi ve anneannesiyle bolca hasret gidermişti. Köyde yaşadıkları tatilinin en güzel günleriydi. Geçen bu güzel bir ayın ardından anne ve babası Serhat'ı almaya gelmişlerdi. Anne ve babasını gördüğüne çok sevinen Serhat koşarak onlara sarıldı. Tatilinin ilk iki haftasını akraba ziyareti ve bolca oyun oynayıp eğlenerek geçiren Serhat herkesle vedalaştıktan sonra evine dönmüştü. Her ne kadar ara ara dedesi ve anneannesiyle telefonda konuşsa da yaptığı bu ziyaretin onları ve kendisini ne kadar da çok mutlu ettiğini fark etmişti. Yaz tatili bitmeden onları tekrar görmeye geleceğini söyleyerek dedesi, anneannesi, teyzesi ve kuzenleriyle vedalaştı. Köyde geçirdiği bu güzel günleri okul başladığında öğretmenine ve sınıf arkadaşlarına da anlatmak için yaşadıklarını defterine güzelce yazmıştı ve çok mutluydu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/ali-coban-ve-kinali-kuzu", "text": "Masmavi gökyüzüsü, yemyeşil çayırları ve mükemmel doğasıyla insanların ve hayvanların mutlulukla yaşadığı bir kasaba vardı. Bu kasabada insanlar güneşle beraber uyanır, güneş batana kadar tarlalarında, bağ ve bahçelerinde çalışır geçimlerini böyle kazanırlardı. Kasabanın bir de çok iyi yürekli, sevecen ve güler yüzlü Ali adında bir çobanı vardı. Ali çobanın hiç kimsesi yoktu. Küçükken ailesini kaybetmiş ve uzun yıllar büyükannesiyle beraber kasabada yaşıyordu. Küçük bir kulübede yaşayıp giderlerken, kısa bir süre önce büyükannesini de kaybetmişti. Bu olaydan sonra Ali çobanın tek arkadaşı canından çok sevdiği hayvanları olmuştu. Sabah erkenden onları otlatmaya götürür hem güzel vakit geçirir hem de geçimini sağlardı. Ali çoban ayrıca o kadar güzel kalpliydi ki kasabada onu sevmeyen neredeyse hiç yoktu. Yine bir gün en sevdiği dostları olan hayvanları yanına erkenden almış ve otlatmaya götürmek üzere yola koyulmuştu. Tam kasabadan çıkmak üzereyken koşa koşa gelen Salih'i fark etmişti. Salih'in yanında bir de çok sevdiği kuzusu Kınalı vardı. Salih kuzusunu Ali çobana vererek otlatmaya götürmesini rica etti. Ali çoban, her ne kadar Salih'i kırmak istemese de kuzunun çok küçük olduğunu ve sürüye yetişemeyeceğini bu sebeple yanına almak istemediğini söyledi. Fakat Salih o kadar ısrar etti ki Ali çoban onun bu ısrarlarına dayanamayarak Kınalıyı yanına aldı. Kınalı ile bütün sürüyü yanına katan Ali çoban yola koyuldu. Bir süre yol aldıktan sonra yemyeşil çayırlara ulaştı. Bu arada sürekli hayvanları ve özellikle de Salih'in kuzusunu kontrol ediyordu. Her seferinde coşkuyla hoplayan ve zıplayan kuzuyu görüyordu. Hayvanlar yemyeşil çayırlarda otlarken Ali çoban da kavalını eline alarak en sevdiği ezgiyi kavalıyla söylemeye başladı. Tam o sırada çalılardan gelen bir ses duydu. Hemen ayağa kalkarak o yöne doğru koştu. Bu bölgede kurt olmadığı için o konuda rahattı. Fakat bu gelen sesin neye ait olduğunu bir türlü anlayamadı. Çalıların arkasında herhangi bir şeye rastlayamadı. Sürünün olduğu yöne geri döndüğünde tüm hayvanlar oradaydı. Sadece Kınalıyı bulamadı. Hayvanları bırakıp bütün gün Kınalıyı aradı. Onu kaybettiğine bir türlü inanamadı. Güneş batana kadar Ali çobanın aramadığı bölge gitmediği çalılık kalmadı. Fakat ne kadar uğraşsa da kuzuyu bir türlü bulamadı. En son hayvanların da çok yorulduğunu ve artık kasabaya doğru yol alması gerektiğini fark etti. Çünkü biraz daha gitmezse karanlık iyice bastıracak ve gitmesi çok güçleşecekti. Ali çoban hayvanları önüne katarak üzgün bir şekilde kasabaya doğru ilerlemeye başladı. Bir süre yol aldıktan sonra nihayet kasabaya ulaştı. Herkes gelip hayvanlarını Ali çobandan alarak evlerine gitti. En son Salih koşa koşa gelerek Ali çobandan kuzusunu istedi. Ali çoban üzgün bir şekilde Salih'e olanları anlattı. Salih Ali çobana çok kızmıştı. Ona inanmıyor kuzuyu bilerek getirmediğini hatta onu Ali çobanın aldığını iddia ediyordu. Ali çoban bu duruma çok üzülmüştü. Çünkü Kınalıya gerçekten çok iyi bakmış ve gözünün önünden hiç ayırmamıştı. Kınalı bir anda ortadan kaybolmuştu. Fakat Salih Ali çobana bir türlü inanmıyordu. Ona kötü sözler söyleyerek oradan ayrıldı. Ali çoban bu duruma o kadar üzüldü ki her üzüldüğünde yaptığı gibi hayvanları ile konuşmaya başladı. Ali çoban küçüklüğünden bu yana ne zaman üzülse hayvanlarına anlatır ve onların yardım edeceğine, onu anladıklarına inanırdı. Bunun en büyük sebebi de küçüklüğünden beri yalnız olmasıydı. Bu olay üzerinden günler geçse de Ali çoban sürüyü otlatmaya çıkardığında her yerde kuzuyu aramaya devam etti. Hiç pes etmedi ve ne zaman fırsat bulsa dağ bayır Kınalıyı arıyordu. Fakat onu bir türlü bulamıyordu. Bu durum da onu çok üzüyordu her üzüldüğü vakitte hayvanları ile dertleşiyordu. Tüm kasabada ise Ali çobanın kuzuya iyi bakmadığı ve bu sebeple kuzunun kaybolduğu duyulmuştu. Ali çoban bu olanlara çok üzülüyordu çünkü insanlar eskisi gibi ona güvenmiyordu. Yine bir gün Ali çoban tüm hayvanları almış otlatmaya götürürken kasabaya yabancı bir adam elinde bir kuzu ile girmişti. Tam o anda Salih koşarak kuzuya sarıldı. Çünkü bu onun günler önce kaybolan kuzusu Kınalıydı. Tüm kasabalı adama o kuzuyu nerden bulduğunu sordu. Adam biraz utanarak kasabalıya kuzuyu kendisinin aldığını söyledi. Adam, oğlunun sürekli kendisinden bir kuzu istediğini fakat kuzuyu alacak paraya sahip olmadığını, kuzuyu çayırda görünce de Ali çobanın ona vermeyeceğini düşündüğünü bu sebeple de izinsiz bir şekilde aldığını söyledi. Daha sonra adam iş bulduğunu ve bir süre çalıştıktan sonra oğluna bir kuzu satın aldığını da belirtti. Bu sebeple kuzuyu da eski sahibine getirdiğini belirtti. Adam, önce Salih ve Ali çobandan sonra da tüm kasabalılardan özür diledi. Salih önce çok kızsa da daha sonra adamın zor durumdan kaynaklı böyle bir davranışta bulunduğunu düşünerek onu affetti. Fakat bundan sonra ne nedenle olursa olsun kimseden izinsiz herhangi bir şeyi almaması gerektiğini de söyledi. Adam ona söz vererek kasabadan ayrıldı. Adam gittikten sonra tüm kasabalı ne kadar büyük bir hata yaptığını fark etti. Herkes Ali çobana güvenmediği için ondan özür diledi. Ali çoban onları affetmiş ve tam sürüyü alarak yola koyulacağı zaman Salih onun önünü kesti. En büyük özrü onun dilemesi gerektiğinin farkındaydı. Çünkü hem Ali çobana güvenmemiş hem de herkesi ona karşı doldurmuştu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/arkadasim-tavsan", "text": "Ormanda yaşayan Tilki Mufi, yalnız mı yalnız, mutsuz mu mutsuz bir tilkiymiş. Her şeyden şikayet eden Tilki Mufi, çevresindeki herkese çok kötü davranırmış. Bu yüzden kimse Mufi'yle arkadaşlık etmek istemezmiş. Bir gün Tilki Mufi'nin evinin yakınına Kiki adında, dost canlısı ve neşeli bir tavşan taşınmış. Tilki Mufi, Tavşan Kiki'yi taşınırken görmesine rağmen, ona yardım teklifinde bile bulunmamış. Oysa diğer hayvanlar, Tavşan Kiki' ye yardımcı olmak için çabalamış durmuşlar. Tavşan Kiki, ona yardımcı olan hayvan dostlarına teşekkür etmek istemiş. Ne yapsam da teşekkür etsem diye düşünmüş durmuş. Sonunda ne yapması gerektiğini bulan Tavşan Kiki, onları bir akşam yemeğine çağırmaya karar vermiş. Böylece dostlarına hem teşekkürünü sunacak, hem de onları daha iyi tanıyıp yakınlık kuracakmış. Hayvan dostlarının her birinin evine akşam yemeği için bir davetiye bırakmış. Ama bir kişiye davetiye bırakmayı unutmuş. O da Tilki Mufi'ymiş. Siz burada ne yapıyorsunuz? Benim niye bu akşam yemeğinden haberim yok? diye sormuş. Tilki Mufi, bu yaptığın çok kaba ve ayıp bir davranış. diyerek Tilki Mufi'yi azarlamış. Diğer hayvanlar da kızgınlıklarını dile getirmişler. Hayvanlar aralarında konuşurken bir bakmışlar ki Tavşan Kiki ağlıyor. Meğerse o vazo, Tavşan Kiki'nin ölen anneannesinden bir hatıraymış. Tavşan Kiki'nin ağladığını gören Tilki Mufi, kendini kötü hissetmiş ve üzülmüş. Özür dilemesi gerektiğini biliyormuş ama yine de dilememiş. Tavşan Kiki'nin evinden çıkıp kendi evine gitmiş. Diğer hayvanlar Tavşan Kiki'yi sakinleştirdikten sonra evlerine dağılmışlar. Tavşan Kuki, dün sizin vazonuzu bilerek kırmadım. Yanlışlıkla oldu ve bunun için sizden özür dilerim. demiş. Tavşan Kuki bu özürü kabul etmiş ve: Ben de sizi akşam yemeğine davet etmeyi unuttuğum için özür dilerim. demiş. Değerli dostlarım, bu zamana kadar sizlere kaba davrandığımı biliyorum. Tavşan Kuki bu kaba davranışlarımı fark etmeme yardım etti. Ona ve sizlere kaba davranmama rağmen, bana yardım etti. Bu benim için çok iyi bir ders oldu. Bundan sonra kimseye kaba davranmayacağım. diyerek özür dilemiş. O günden sonra Tilki Mufi, gerçekten çok kibar biri olmuş ve arkadaşlarına her zaman yardım etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/aslan-ile-tavsan", "text": "Mavi Ormanda, huysuz bir aslan yaşıyordu. Aslanın hiç arkadaşı yoktu. Kibirli ve kendini her daim üstün gören bir karaktere sahipti. Bu yüzden diğer hayvanları küçümser, onlarla arkadaşlık etmezdi. Diğer hayvanlar ise birbirleriyle çok güzel anlaşırlardı. Aslan ara sıra onlara özense de, yine de belli etmezdi. Tavşan da bu ormanda yaşardı. Aslanın aksine oldukça mütevazı bir hayvandı. Diğer hayvanlara karşı çok nazik davranırdı. Aslan bir gün hastalandı. Yalnız ve kimsesiz olduğu için, bunu fark edecek kimse yoktu. Çünkü aslan etrafındakilere kaba davranırdı. Bu yüzden kimse ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Tavşan, aslanın mağarasının önünden geçerken bir inilti duydu. Merakla mağaranın içine baktı. Bir de ne görsün. Aslan yere yığılmış, inim inim inliyordu. Tavşan aslanın ateşine baktı. Ateşi çok yüksekti. Hemen ormanın hekimi olan Bay Baykuşa haber gönderdi. Baykuş, aslanın mağarasına gitmeye çekiniyordu. O da diğer hayvanlar gibi aslana yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Fakat tavşanın da hatırını kıramazdı. Tavşanın kendisine çok iyiliği dokunmuştu. Muayene eşyalarını aldı ve aslanın mağarasına gitti. -Biz arkadaşız sevgili aslan, seni o halde bırakamazdım. Bu yüzden teşekkürünü kabul ediyorum. -Senin de bir şeye ihtiyacın olursa bana gelebilirsin. Dedi aslan. Tavşan aslana içten içe gülüyordu. Çünkü sert duruşunun altında yumuşacık bir kalbi olduğuna inanıyordu. Bir süre sonra aslan ve tavşan çok iyi arkadaş oldular."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/aslanin-yeni-sac-modeli", "text": "Aslan'ın masif, gür ve uzun kıvırcık saçları vardı. Saçını kestirmeyeli uzun zaman olmuştu. Bakımsız ve çok dağınık görünüyordu. Kavurucu yaz dayanılamayacak kadar ağırdı ve aslan saçını kestirmek için can atıyordu. Aslan, Kıvırcık saçı sevmiyorum. Lütfen fotoğraftaki gibi saçımı düzeltin. Aslan dergideki fotoğrafı işaret etti. Güzel düz saçlı bir atı gösteriyordu. Bir süre sonra saçlar yapıldı. Aslan yukarı baktığında ve bitmiş düz saç stilini görünce hayal kırıklığına uğradı. Yeni görünümünü beğenmedi. En son saç modeli, kafasında duran tüm düz saçlarla onu korkusuz gösteriyordu. Küçük Tavşan, \"Peki, ne tür saçı tercih edersin?\" diye sordu. Aslan, Kıvırcık istemiyorum, düz de istemiyorum dedi. Küçük Tavşan'ın kafası karışmıştı. Ne kıvırcık ne de düz. Bu nasıl bir saç modeli? diye sordu. Küçük Tavşan, Aslan'ın saçını düzeltmeye başladı. Aslanın saçlarına perma yaptı, sıkıştırdı, çekti ve jöle yaptı. Birkaç saat sonra saçlar yapılmıştı. Küçük Tavşan, Sana bu saç modelini tanıtayım. Buna başak denir. Ne kıvırcık ne de düz. Aslan bir süre saçlarını kontrol etti. Yelesindeki yıldız şeklindeki saçlara benziyordu. Ona baktıkça daha çok utanıyordu. Çabucak, başını örttü ve başkalarının onu görmesinden korktuğu için eve koştu. Eve giderken yeni saç modeli birçok hayvanın dikkatini çekti. Farklı göründüğü için herkes başını çeviriyor ve hatta yanından geçtiğinde onu işaret ediyordu. Farelerden biri, \"Anne bak, Aslan'ın kafasında yıldız şeklinde bir saç var\" diye bağırdı. Bu Aslan'ı çok üzdü. Orman hayvanlarından saklanmak için hızla eve koştu. Aslan birkaç gün evin içinden dışarı çıkmayı reddetti. Diğer hayvanların ona güleceğinden endişe ettiği için okulu bile atladı. Anne Aslan çok endişeliydi. Saçını düzeltmesi için Aslanı berbere götürmeye karar verdi. Berbere vardıklarında Anne Aslan Tavşan'a sordu, \"Saçını eski haline getirebilir misin? Tıpkı yakışıklı babası gibi saçlarının şeklini seviyorum ve tekrar öyle olmasını istiyorum. Dedi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/ayi-moli-ile-ayi-mimi", "text": "Ayı Moli ile kardeşi Mimi, ormanda yaşıyorlardı. Mimi, oldukça yaramaz ve söz dinlemeyen bir ayıydı. Komşularını rahatsız ederdi. Top oynarken muhakkak komşuların camlarına da topu atar ve onları korkutmayı başarırdı. Hatta bir keresinde baykuş Nergis Hanım'ın camını kırmıştı. Neyse ki Nergis Hanım, anlayışlı bir hanımefendiydi. Olay çıkarmadan, Ayı Moli 'ye nazikçe durumu anlatmıştı. Ayı Moli ise kardeşinin yaptığı bu kabalıktan dolayı bir hayli utanç duymuştu. Nergis Hanım'dan defalarca özür dileyerek, camını yaptıracağını söylemişti. O gün kardeşi Mimi' ye çok kızmış, onu cezalandırmıştı. Mimi' nin en sevdiği şey çizgi film izlemekti ve Ayı Moli ona iki gün boyunca TV izlememe cezası vermişti. Mimi, mahallede olduğu gibi okulda da rahat durmuyordu. Sınıftaki arkadaşlarına kaba davranışlarda bulunarak, onların eşyalarına zarar veriyordu. Arkadaşları bu yüzden Mimi' den uzak duruyorlardı. Yine de Mimi, yaramazlıklarına devam ediyordu. Öğretmeni Mimi' yi uyarsa da, ceza da verse Mimi bir türlü akıllanmıyordu. Ayı Moli de kardeşinin bu davranışlarından bıkmıştı. Her gün birileri Mimi' yi şikayete geliyordu. Moli kardeşini uyarsa da, Mimi asla söz dinlemiyordu. Ayı Moli, kardeşini sabah okula bırakmak üzere Mimi ile birlikte yola koyuldu. Yolda giderken Mimi' nin sınıf arkadaşı Tavşan ile karşılaştılar. Tavşan Mimi' yi görünce kaçarcasına uzaklaştı. Ayı Moli ise Mimi 'ye: Bak Mimi, görüyor musun? Arkadaşın kaba davranışlarından dolayı selam bile vermeden uzaklaştı. Dedi. Mimi daha önce bunu fark etmemişti. O an biraz üzüldü ama sonra yine umursamadı. Ayı Moli ve Mimi bir süre sonra okula geldiler. Mimi koşarak top oynayan arkadaşlarının yanına gitti. Ayı Moli ise Mimi' nin öğretmeniyle konuştu. Duydukları hiç hoşuna gitmemişti. Ayı Moli ve öğretmen düşünüp taşındılar. Bu duruma bir çözüm bulmaya karar verdiler. Akıllarına bir çözüm önerisi geldiğinde iletişim kurmak üzere anlaştılar. O sırada Mimi sınıfa girmişti. Tavşan'ın yanına giderek: Hey, sabah bana nasıl selam vermezsin. Dedi ve Tavşan'ın kalemini kaptığı gibi kaçtı. Tavşan: Dur Mimi, o bana anneannemden hediye. Lütfen ver kalemimi. Diye bağırdı Mimi' nin arkasından. Fakat Mimi hiç oralı olmadı. Sınıfta koşturuyor, sıralara ve arkadaşlarına çarpıyor; bu da yetmezmiş gibi bu duruma gülüyordu. Bir anda kalem Mimi' nin elinden fırlayarak yere düştü. Kalem ikiye ayrılmıştı. Tavşan bunu görünce çok üzüldü ve ağlayarak sınıftan çıktı. Mimi ne yapacağını şaşırmıştı. Yaptığından utansa da umursamıyor gibi davranıyordu. O anda sınıfa öğretmen girdi. Hem de yanında Tavşanla. Mimi şimdi hapı yutmuştu. Belli ki Tavşan, öğretmene olan biteni anlatmıştı. Öğretmenin kızgın surat ifadesinden, kızgın olduğu anlaşılıyordu. Öğretmen: Mimi, buraya gel. Dedi. Mimi tahtaya çıktı. Öğretmen Mimi' ye Tavşan' dan özür dilemesini söyledi. Fakat Mimi inatla özür dilemiyordu. Öğretmen Mimi' yi cezalandırdı. Okul sonrası öğretmen, Ayı Moli' yi arayarak olan biteni anlattı. Ayı Moli ve öğretmen bir plan yaptılar. Ertesi sabah Mimi, annesinin ona hediye ettiği saati masasında gördü ve taktı. Sonrasında hazırlanarak okula doğru yol aldı. Sınıfa girdiğinde Tavşan bir anda saati kaptı ve kaçtı. Tıpkı dün Mimi' nin kendisine yaptığı gibi... Mimi sinirden çılgına dönmüştü. O saat onun en sevdiği eşyasıydı. Mimi bağırdı: Tavşan, hemen buraya gel! dedi. Ama nafile. Tavşanın o saati vermeye niyeti yoktu. Dünün intikamını alıyordu. Mimi Tavşan' ı kovaladı ama yakalayamadı. Tam o sırada başka bir arkadaşı, Mimi' nin defterini aldı ve sayfalarını yırtmaya başladı. Bir arkadaşı da çantasını döküyordu. Mimi şaşkın ve sinirliydi. Neler olduğunu anlayamamıştı. Hemen öğretmenin yanına koştu ve arkadaşlarının yaptıklarını anlattı. Öğretmen: Gel bakalım Mimi. Diyerek Mimi ile sınıfa girdi. Mimi' den sınıfın ortasında durmasını istedi ve ona birkaç soru soracağını söyledi. Öğretmen: Evet Mimi, bana arkadaşlarının sana olan kaba davranışlarından bahsettin. Ayrıca önemsediğin eşyalarına zarar verdiklerini anlattın. Değil mi? dedi. Mimi, kafasını sallayarak öğretmenini onayladı. Öğretmen: Peki tüm bunlar sana ne hissettirdi Mimi? diye sordu. Bu aslında öğretmen ve Ayı Moli' nin, Mimi için hazırladıkları bir dersti. Mimi: Arkadaşlarımın bu davranışları beni çok üzdü ve sinirlendirdi. Dedi. Gözleri dolmuştu. Öğretmen: Sevgili Mimi, sen bunu bir gün yaşadın fakat arkadaşlarına her gün bu duyguları hissettiriyorsun. Şimdi yaptığın kaba davranışların sonuçlarını anlıyor musun? dedi. Mimi ağlamaya başladı. Çok utanmıştı. Öğretmen Mimi' ye şefkatle baktı. Mimi için üzülmüştü fakat iyi bir ders verilmesi gerektiğini de biliyordu. Yoksa Mimi kaba davranışları ve yaramazlıklarına devam edecekti. Öğretmeni Mimi' ye sarıldı. Ve arkadaşlarının içinde ondan bir söz istedi. Mimi, bir daha başkalarının eşyalarına ve başkalarına zarar vermeyeceğine dair söz verdi. Gerçekten de o günden sonra daha uyumlu davranmaya başladı. Ayı Moli, öğretmen ve Mimi' nin arkadaşları da Mimi ile gurur duydular."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/bahcedeki-meyve-ve-sebzeler", "text": "Merve kahvaltı etmeyi çok seven uslu ve tatlı bir kız çocuğuydu. Sabah uyanır uyanmaz yüzünü yıkar, dişlerini fırçalar ve üstünü değiştirdiği gibi kahvaltıya koşardı. O gün kahvaltıyı hazırlarken anne ve ablasına yardım edeceği için çok mutluydu. Özenle, kırmızı çiçeklerle süslenmiş en sevdiği kaselerden birine zeytin koydu ve hemen ardından ablasının kestiği salatalıklardan, domateslerden de başka bir tabağın içine komik şekiller yaptı. Kaseleri ve tabakları masaya koyarken, en sevdiği kahvaltılık olan yumurtayı masada göremedi. Yüzündeki kocaman gülümselemer eşliğinle Merve ve ailesi kahvaltıya başladılar. Lezzetli ve sağlıklı yiyecekler ve hoş bir aile sohbeti sonrası bahçelerinin bir köşesine yaptıkları bostanla ilgilenmek üzere işe koyuldular. Bostanları, kahvaltıda yedikleri salatalık, domates, soğan, maydonoz ve çilek gibi bir sürü meyve sebzeleri yetiştirdikleri küçük ama harika bir alandı. Bu bostan sayesinde kahvaltıda yedikleri yiyecekleri marketten almalarına gerek kalmayacak, kendi bahçelerinden toplayabileceklerdi. Merve ve ablası yetiştirdikleri sebzeleri kontrol edeceklerdi. Merve ve ablası birlikte çilek, maydonoz ve domatesleri kendi başlarına ekmişlerdi bostana. Merve bir de baktı ki, filizlenen çilek fidanları çoktan meyve vermeye başlamıştı! Yani kahvaltıda ya da öğle arasında yediği domatesler gibi çok yakında çilekleri de yiyebilecekti. Ablası Merve'ye bakarak gülümseyip evet kardeş çilekler birkaç gün içinde yenmeye hazır olacak ve tadı da markettilerken bin kat daha güzel olacak dedi. Evet gerçekten de bugün kahvaltıda yediği her şey çok lezzetliydi. Demek lezzetli sebzelerin meyvelerin sebebi bizim bostanımızmış diye düşündü. Sonra akşam yemeği için ablası patlıcan toplamaya başladı. Patlıcanlar bile büyümüş. Toprak ne kadar zengin, sihir gibi bir şey diye düşündü. Halbuki iki yıl öncesine kadar Merve, meyve ve sebzelerin markette yetiştiğini düşünüyordu. Ablası bunu hatırlayınca gülümsedi. ''Bahçeli bir evde oturmamız ne kadar güzel değil mi bu güzel doğadan daha öğrenecek ne çok şeyimiz var '' dedi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/balikci-yunus", "text": "Balıkçı Yunus kendi halinde Kumluca adlı küçük ve şirin bir sahil kasabasında kardeşiyle beraber yaşıyordu. İki kardeş ailesini küçük yaşta kaybetmiş ve bu küçük kasabada geçimlerini balık tutarak ve çiftçilik yaparak sağlıyorlardı. Balıkçı Yunus'un babası da bir zamanlar balıkçıydı ve en sevdiği balık yunus olduğu için oğluna Yunus adını takmıştı. Küçük olan çocuğun Serkan ismini ise anneleri takmıştı. Yunus balık tutar Serkan da çiftçilik yapar ve günler böyle geçerdi. Balıkçı Yunus sabah güneşin ilk ışıklarıyla beraber denize açılır ve balık tutmaya giderdi. Akşam güneş batmaya başladığı vakitte de evine dönerdi. Fakat her gelişinde sadece akşam yemeğine yetebilecek kadar balık ile eve gelirdi. Diğer balıkçılar ise evlerine döndüklerinde hem günlük yemek için hem de satmak için balık yakalıyorlardı. Yunus'un kardeşi Serkan bu durumdan pek hoşnut değildi. Hep ağabeyini sorguya çeker neden bu kadar az balık tuttuğunu sorardı. Fakat balıkçı Yunus hiç ses çıkarmaz her gün aynı şekilde sadece yemek için balık getirirdi. Günler böyle geçip gitmeye devam etti. Günlerden bir gün Serkan artık bu durumdan çok yorulduğunu ve ağabeyi ile beraber balık tutmaya gitmek istediğini söyledi. Balıkçı Yunus Serkan'ın onunla gelmesini ilk başta istemedi çünkü Serkan gelirse tarla işleri aksayacaktı. Fakat Serkan o kabar çok ısrar etmişti ki Yunus onu kıramamış kendisi ile balık tutmaya götürmüştü. Serkan o geceyi zor geçirmişti çünkü nihayet ağabeyinin neden bu kadar az balık tuttuğunu öğrenecekti. Sonunda sabah olmuş Serkan ile Yunus birlikte oltalarını, ağlarını hazırlamış ve denize açılmışlardı. Serkan ve ağabeyi denizde biraz yol aldıktan sonra balık tutmak için uygun bir alan bulmuşlardı. Balıkçı Yunus ağını denize atmıştı Serkan da büyük bir merakla ağabeyini seyrediyordu. Birden ağabeyinin ağı çektiğini gördü. Serkan ağabeyine daha çok erken olduğunu söyledi. Çünkü ağın içerisinde herhangi bir balık görünmüyordu. Fakat ağabeyi ses etmemiş ve ağı çekmeye devam etmişti. Ağın içinden bir sürü çer çöp çıkmıştı. Serkan işte o zaman anlamıştı, ağabeyi balık tutmak için değil denizdeki çöpleri temizlemek için balığa çıkıyordu. Serkan, ağabeyinin bu davranışını hiç beğenmemişti çünkü denizde bulunan çöp bitmek bilmez ve aç kalmaya değmez diye düşünmüştü. Ağabeyinden artık çöpleri boş vermesini ve normal bir balıkçı gibi balık tutmasını istemişti. Balıkçı Yunus ona; eğer denizden çöpleri toplamazsak balıkların yaşam alanları kalmayacak ve artık sadece yemek için bile balık kalmayacak. Dedi. Serkan ağabeyinin bu sözlerine katıldığını fakat bu işin balıkçılara düşmediğini söyledi. Üstelik denizi düşünen sadece Yunus'tu. Diğer balıkçılar geliyor balıklarını tutuyor ve gidiyorlardı. Balıkçı Yunus kardeşinin sözlerine aldırış etmeden eve dönmek için teknenin yönünü değiştirmiş ve yola koyulmuştu. Akşam eve yorgun geldiklerinde tuttukları birkaç balık kızartıp yediler. Birlikte sobanın başında oturmuşlardı. Serkan ağabeyine hala anlam veremiyordu. Denizin kirlenmesine o da karşıydı fakat deniz sadece ağabeyinin temizlemesiyle temizlenemeyecek kadar büyüktü. Ağabeyi Yunus'un bu çabası ona anlamsız geliyordu. Yunus kardeşinin bu düşünceli hali karsısında ona denizi temizlenmesinin gerçek sebebini anlattı. Ağabey Yunus, ona şöyle dedi bak kardeşim belki de beni anlamamanın sebebi yine benim. Anne ve babamız öldüğünde sen küçüktün ve sana empatiyi kurmayı, yardımlaşmayı, sevgiyi yeterince açıklayamadım. Birinin başına bir olay geldiğinde onun yerine kendine koymalısın. Sadece insan da değil gerektiğinde bir bitkinin veya bir hayvanın da yerine kendini koymayı öğrenmelisin. Şimdi senden istediğim kendini o balıkların yerine koyman. Tek yaşam alanları, evleri deniz. Denizden başka yaşayacak bir yerleri yok ve insanlar orayı hunharca kirletiyorlar. Kendi yaşam alanlarını temizleyemedikleri için zamanla hayatlarını kaybediyorlar. Şimdi söyle böyle bir durumda olmak ister miydin? Benim çabamı anlamsız bulmana gelirsek, bir kişi isterse dünyayı değiştirir. Sen iyi ol ve yapman gerekeni yap, öbürleri yapmasa da önemli değil. Çünkü sen sana düşeni yaptın. Zaten herkes bu bilinçte olsa dünya bambaşka bir yer olur öyle değil mi? Ağabeyinin bu sözleri üzerine Serkan düşüncesinden utanmıştı. Çünkü ağabeyi gerçekten çok haklıydı. Ağabeyinden özür dilemişti. Ağabeyi bunun üzerine kendisinden özür dilemesine gerek olmadığını, sadece bundan sonra daha duyarlı olması gerektiğini söyledi. Serkan ağabeyine söylediklerini uygulayacağına dair söz verdi. O günden sonra Serkan tarladan kalan vakitlerde ağabeyi Yunus ile beraber balık tutmaya gidiyor, ağabeyi denizi temizlerken Serkan da balık tutuyordu. Bu sayede hem yiyecek hem de satacak kadar balık tutabiliyorlardı. Bu günden sonra Serkan çok değerli olan empatiyi öğrenmiş ve hayatının her alanında bunu kullanmayı sürdürmüştü."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/bir-kusun-hikayesi", "text": "Yolculuk vakti gelip çatmıştı. Güneş bulundukları diyara eskisi kadar uğramıyordu artık ve bu durum kuşlar için göçün habercisiydi. Soğuk kış günlerinde yiyecek bulmak hiç kolay olmuyordu onlar için. Onlar da çareyi güneşi takip etmekte, güneye doğru gitmekte bulmuştu. Kuşlar telaş içinde son hazırlıklarını yapıyor, burayı terk etmek çok zor geliyordu onlara. Çünkü şehrin en büyük parkında yeşillikler içinde yaşıyorlardı. Park, her gün insanlarla dolup taşıyor, kuşların da eşliğiyle cıvıl cıvıl oluyordu. Fakat yeşillikler sarıya dönmeye başladığında parkın eski neşesi kaybolmaya başlıyordu. Artık eskisi kadar insan gelmiyor, kuşları besleyenlerin sayısı gün geçtikçe azalıyordu. Bu durum her sene böyle oluyordu. O yüzden alışmıştı kuşlar bu duruma. Hatta şimdi gidecekleri yer bile hazırdı kafalarında. Yeni günün ilk ışıklarıyla yola koyuldular. Ama onlara katılamamış olan birileri vardı. Şehrin en büyük parkındaki en görkemli ağaçta bir kuş yuvası çarpıyordu göze. Eskiden ağacın yaprakları arasında kaybolup gider gözle görülemezdi ama şimdi ağacın yaprakları dökülmüş, dökülen bu dalların arasından gösteriyordu kendini. Anne kuşun özenle yaptığı yuvaydı bu. Bütün çalıları tek tek toplayıp getirmiş, geniş bir yuva yapmıştı. İki yumurtası vardı o yuvada. Onları sıcak tutmak için elinden geleni yapıyordu. O büyük gün geldiğinde yumurtalar çatlamaya başladı, iki yavru kuş dünyaya geldi. Kanatlarının altında tutuyordu anne kuş yavrularını. Onlara yiyecek bulup gelmesi gerekiyordu her gün. Sabah erkenden çıkıyor ve her seferinde ağzında yavruları için taşıdığı yiyeceklerle geri geliyordu. Yavruları daha yeni doğduğu için uçamıyorlardı. O yüzden onlar güneye gidemeyip burada kalmıştı. Bu soğuk kış günlerini mecburen burada atlatmak zorundaydılar. Günler geçtikçe bu durum git gide zorlaşıyordu. Hava sıcaklıkları her geçen gün düşüyor, yavru kuşlar çok üşüyordu. Sonunda ilk kar düşmeye başlamıştı. Bu durum anne kuşu çok üzmüştü çünkü etrafı kar kapladıkça yiyecek bulmak da zorlaşacaktı. Anne yavrularını kanatlarının altına aldı ve kar yağışının durmasını beklemeye başladı. Beklerken gece oldu ve kar yağmaya devam ediyordu. Anne kuşun yorgun bedeni daha fazla dayanamamıştı ve uykuya dalmıştı. Sabah gözlerini açtığında ise onu bembeyaz bir manzara karşılamıştı. Parkın o kocaman meydanı beyazlara bürünmüştü. O beyaz görüntünün güzelliğini bozan tek bir ayak izi bile yoktu daha karın üzerinde. Anne kuş yuvadan havalanıp önce yere kondu. Kardaki ilk ayak izi onun minik pençeleri olmuştu. Durdu ve bir süre ne yapacağını düşündü. Bir önceki gün hiçbir şey yiyemedikleri için aç ve yorgun uyanmıştı. Yavruları da bitkin düşmeye başlamışlardı. Küçük bedenleri açlığa ve soğuğa dayanamayacak kadar narindi. Anne hemen kanatlarını çırptı ve uçmaya başladı. Her yer bembeyazdı. Nereye gidip nereden yiyecek bulacağını bilmiyordu. Toprağın karla kaplı olmadığı zamanlarda toprağı eşeler ve oradan yiyecek bulurdu. Ama artık bu da mümkün değildi. O güzel yaz günlerinde parkları dolduran insanlar da artık gelmiyor, gelseler bile gelip geçiyor kimse durmuyordu. Anne kuş umutsuzca uçuyordu. Susadığında durup su içtiği yerler vardı. Ama onlar bile buz tutmuştu. Artık kanat çırpacak gücü kalmamıştı. Hava da git gide kararıyordu. Evlerin ışıkları teker teker yanmaya başlamıştı. Bir evin penceresinden küçük bir çocuk dışarıyı izliyordu. Gündüz arkadaşları ile beraber saatlerce kar topu oynayıp bahçelerine de küçük bir kardan adam yapmışlardı. Şimdi ise sokak lambasına doğru bakıp karın tek tek yere düşüşünü izliyordu. Tam da bu esnada anne kuş çocuğun penceresinin önüne attı kendini. Artık kanat çırpacak gücü bile kalmamıştı. O kadar yorulmuş ve üşümüştü ki bir anda baygın düştü ve gözleri kapandı pencerenin önünde. Bu durumu gören çocuk hemen camı açtı ve onu avuçlarının arasına alıp içeriye taşıdı. Çocuk sevinci ve üzüntüyü aynı anda hissediyordu içinde. Çünkü hem bir kuşu olmasını çok istiyordu hem de kuşun bu yorgun, bitkin düşmüş hali onu çok üzmüştü. Ama ona çok iyi bakıp onu bir an önce iyileştireceğine inanıyordu. Ona sıcacık bir yuva yapacak, yemekler verecek kuş da bu yuvanın içinde cik cik ötüp eğlenecekti. Anne kuş hala çocuğun avuçları arasındaydı. Çocuk elinin sıcaklığıyla ısıtıyordu onu. Anne kuşun üzerindeki kar taneleri yavaş yavaş eriyip su olup akmıştı. Sıcaklık içine işledikçe kendine geliyordu. Yavaşça gözlerini açtı. Hiç tanımadığı bir yerdeydi. Bir anda içini endişe kapladı. Yavrularını geride bırakmıştı. Hemen kanatlarını çırpıp havalanmaya başladı. Çocuk öyle heyecanla almıştı ki kuşu içeriye camı kapatmamıştı bile. Anne kuş ise hemen uçup çıktı camdan dışarıya. Çünkü aklı yavrularında kalmıştı ve bir an önce gidip onlara yiyecek bulması gerekiyordu. Anne kuş uçup giderken çocuk da arkasından bakakalmıştı. Bir anda bir hüzün kapladı çocuğun içini. Hayal ettiği güzel anlar elinden uçup gitmişti. Kısa sürede çok büyük bir sevgi beslemişti camın önünde bulduğu o minik ve çaresiz kuşa. O kuşu unutmamak için hemen defterinin başına koştu ve resmini çizmeye başladı. Onu hatırlatması için ise resmin altına şu satırları yazdı. Cik cik cik cik ötsün diye."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/cicekci-sumbul", "text": "Sümbül küçüklüğünden beri anne ve babasıyla beraber açmış oldukları çiçekçi dükkanını işletiyordu. Çiçekleri o kadar çok seviyordu ki hem çiçeklerle aynı yerde bulunmak hem de bununla geçimini sağlamak onun için gerçekten mükemmel bir duyguydu. Yeşil Diyar ismini verdiği çiçek dükkanına adeta kendini adamıştı. Sümbül her sabah saat 7'de yeşil diyar isimli dükkanını açar çiçekleri ile ilgilenirdi. Sümbül bu dükkanda birçok arkadaş da edinmişti. Bu arkadaşlardan en çok sevdiği ise Elaydı. Ela her sabah saat sekiz buçukta okuluna giderdi. Yolu Yeşil Diyar'dan geçtiği için Sümbül'ü tanımış ve zamanla arkadaş olmuşlardı. İkisi Birbirlerini çok seviyorlardı. Ela'nın hiç kardeşi yoktu. Bu yüzden kendine abla olarak sümbülü seçmişti. Sümbül onun hem en yakın arkadaşı hem de ablasıydı. Sümbül'de Ela'yı çok seviyordu. Ela her sabah Sümbül'den çiçek alır ve öğretmenlerine mis kokulu çiçeklerden verirdi. Sümbül çok iyi niyetli ve yardımsever biriydi. Ela ne zaman yanına gelse ona saygı, sevgi yardımseverlik ile ilgili bir sürü hikaye anlatır ve bu duyguları ona aşılardı. Ela, Sümbül ablasının anlattığı hikayeleri can kulağı ile dinlerdi çünkü bu hikayeler ona her zaman bir şeyler katar ve çok heyecanlı olurlardı. Ela bu hikayeleri dinlemekten daha sonra okulda arkadaşlarına anlatmaktan çok zevk duyardı. Günler böyle geçerken Sümbül bir gün, Ela'nın son gelişlerinde biraz üzgün olduğunu fark etti. İlk başlarda okul stresi olduğunu düşünerek ses etmedi ama zamanla daha da kötü olduğunu fark etti. Bir gün Sümbül artık dayanamayıp Ela'ya ne olduğunu sordu. Ela ona cevap vermemişti. Sümbül tekrar tekrar sorup iyice ısrar edince Ela bu sefer sümbülün ısrarına dayanamayıp; her sabah senden çiçek alıyorum ya Sümbül Abla, onları öğretmenlerime verene kadar sınıfta bırakıyorum. Fakat bizim sınıfta Figen isimli bir kız var, her seferinde çiçeklerimi benden izinsiz alıp öğretmenlerime sanki o almış gibi veriyor. Ben de öğretmenlerime çiçeklerin benim aldığımı söyleyemiyorum. Onu kotu göstermek istemiyorum fakat onu ne kadar uyarsam da her defasında aynı şeyi yapmaya devam ediyor. Bu da beni açıkçası çok kırıyor. Sümbül duydukları karsısında çok üzüldü. Çünkü Ela'yı çok seviyor ve onun üzülmesini hiç istemiyordu. Bir sure düşündükten sonra Ela'ya bu sorunu çözeceğini Fakat yarın Figen'i kendisine getirmesi gerektiğini söyledi. Ela Figen'i getirebileceğini sümbüle söyledikten sonra eve gitmek için oradan ayrıldı. Artık içi çok daha rahattı. Sabırsızlıkla gecen bir geceden sonra nihayet sabah olmuştu. Ela kalkıp hazırlandıktan sonra okula gitti. Figen'e seni ablam Sümbül ile tanıştırmak istiyorum benimle Yeşil Diyar çiçekçisine gelebilir misin? diye sordu. Figen bu soru karşısında çok mutlu olmuştu. Çünkü bu okulda hiç arkadaşı yoktu. Figen Ela'ya tabii ki gelirim. Hem emin ol onunla senden daha iyi arkadaş olurum. Dedi. Ela bu sözden çok fazla hoşlanmasa da sesini çıkarmamıştı. Çünkü Figen'in gelmeyeceğinden korkuyordu. Sonunda çıkış zili çalmıştı. Figen ve Ela birlikte Yeşil Diyar çiçekçisine gelmişlerdi. Sümbül, Ela ve Figen'in geldiğini görünce yeni yapmış olduğu kurabiyeleri ve çayı hazırlayıp masaya koydu. Figen ve Ela birlikte sümbül'e Selam verip masaya oturdular. Kurabiyeler nefis görünüyordu. Büyük bir iştahla kurabiyeleri yediler. Sümbül önce Figen ile tanışmış daha sonra onlara Ela'ya her zaman anlattığı güzel hikayelerinden anlatmaya başlamıştı. Figen bütün hikayeleri can kulağıyla dinliyordu. Sümbül'ün istediği tam olarak buydu. Çünkü bu hikayeler sayesinde Figen doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırabilecekti. Figen burayı o kadar çok sevmişti ki artık buraya her gün gelmek istiyordu. Sümbül onu kırmayıp her gün gelmesini izin verdi. Her geldiğinde de ona güzel hikayeleri anlatmayı sürdürüyordu. Günler böyle geçip giderken Figen ve Ela her gün okuldan dönünce Sümbül'ün yanına gelip onun muhteşem hikayelerini dinliyorlardı. Figen bu hikayeler sayesinde ilk önce çiçeklerini aldığı için Ela'dan özür dilemiş daha sonra onunla çok iyi arkadaş olmuştu. Sümbül ona yardımseverliği, iyiliği, saygıyı, sevgiyi, paylaşmayı hikayeler aracılığıyla anlatıyor Figen de yavaş yavaş bu kavramları öğrenmeye başlamıştı. Bu kavramları daha önce hiç kimse ona öğretmemişti. Çünkü anne ve babasi sürekli iş gezisine çıkıyor Figen' de evde çalışan personeller ile tek başına kalıyordu. Personel abla ve abiler onun her ihtiyacını gideriyordu. Fakat ona güzel değerleri öğretmiyorlardı. Figen'in yanlış davranışları da bu yüzdendi. Sümbül her ne kadar ona hikayeler ile doğru davranışları öğretse de Figen'in ailesine olan ihtiyacının farkındaydı. Bu sebeple Figen'e onun ailesini ziyaret etmek istediğini söyledi. Figen çok mutlu olmuştu. Bir gün okul sonrası Sümbül ablasıyla beraber eve gitmek için sözleşmişlerdi. İkisi beraber eve geldiklerinde Sümbül Figen'in ailesiyle tanıştı. Daha sonra Figen onların yanından ayrıldı. Sümbül bütün olanları Figen'in ailesine anlattı. Ailesi duydukları karşısında çok üzülmüştü. Çünkü kızlarını ne kadar ihmal ettiklerinin farkına varmışlardı. Sümbül'e bunun için çok teşekkür etmişlerdi. Sümbül Figen'in ailesinin hatalarını anladıkları için çok sevindi ve oradan ayrıldı. Ela ile Figen her gün Sümbül'e uğruyor ve hikayeleri dinlemeye devam ediyorlardı. Fakat Figen artık sadece hikayeleri Sümbül'den değil ailesinden de öğreniyor ve Ela'ya anlatıyordu. Sümbül çok mutluydu. Figen artık arkadaş edinmiş ve eski kötü davranışları yapmıyordu. Figen'in ailesi de kızlarıyla daha çok ilgileniyorlardı. Bütün bunların yanında Ela'nın da çok mutlu olduğunu görüyor ve bu durumdan büyük bir sevinç duyuyordu. Sümbül bunun üzerine en sevdiği sözü çocuklara söyledi İyilikle hal edilmeyecek hiçbir şey yoktu , yeter ki istenilsin sevgi her güzel kapının anahtarıdır..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/cilgin-sakaci-ismail", "text": "Bursa şehrinde harika bir mahalle bulunuyordu. Bu mahalle sıcak insanları ve çeşitli evleri ile renk cümbüşü ile donatılmış, harika bir mahalleydi. Mahalle halkı, birbirlerini tanır ve selam verirdi. Hatta kapılarını dahi kilitlemeyerek uyurlardı. Birbirlerine bu denli güvenen halk birlik ve beraberlik içinde hayatlarını sürdürmeye kararlıydılar. Mahalleye yakın olan bir okul bütün mahalle çocuklarına hizmet verirdi. Bu okul öğrencilerin, yazma ve okuma konusunda gelişimi için ön planda yer almaktadır. Mahalle çocukları burada günlerinin büyük vakitlerini harcayarak hem eğlenir, hemde öğrenirdi. Mahalle deki okulda çeşitli sınıflar ve çeşitli öğrenciler bulunurdu. Sınıflardan birinde ünlü, haylaz ve yaramaz bir öğrenci vardı. Bu çocuğun adı İsmail olarak bilinmesine rağmen herkes ona şakacı İsmail derdi. Çünkü İsmail durmadan herkese şakalar yapar, güler eğlenirdi. Ancak bazen şakanın dozu biraz fazla kaçar ve insanlar rahatsız olurdu. Hatta bir keresinde İsmail, Burçin arkadaşının saçına sakız yapıştırarak onu çok üzmüştü. Ağlamasına dahi sebep olmuştu. İsmail bütün bu şakaları yaparken ailesinden ve öğretmenlerinden uyarılar alsa da dikkate almazdı. İsmail'in arkadaşları onu ciddiye almamaya başlamışlardı. Hepsi İsmail'i seviyor fakat şakaları yüzünden ondan uzak duruyorlardı. Çünkü aniden su dökebilir. Hatta üzerlerine çamur atabilir ve türlü türlü şakalar yapabilirdi. Anne bütün arkadaşları İsmail'den çekiniyordu. Anlık ve ayarsız şakalarından bunalan arkadaşları ona mesafe koymak istiyordu. Günlerden birinde İsmail sabah kantinden tost yemişti. Yanına içecek ile birlikte tüketen İsmail'in midesi ağrımaya başladı. Yediği yemeğin tarihi geçmiş olacak ki İsmail'in karnına ağrılar batıyor, midesi bulanıyor, hatta yüzü sapsarı oluyordu. Bunun üzerine İsmail önce öğretmenine durumu anlattı. Fakat öğretmeni İsmail'in şakalarından nasibini aldığı için inanmıyordu. İsmail durumu arkadaşlarına anlattı. Kimse ona inanmıyor. Herkes İsmail yine mi şaka diyerek geçiştiriyordu. İsmail en sonunda yerine oturdu ve başı dönmeye başladı. Midesi bulanan İsmail bir anda kusmaya başladı. Onu gören arkadaşları ciddiyetin farkına varmıştı ve hemen yardım ettiler. İsmail hastaneye götürüldü. Gerekli ilaç tedavisinden sonra okula döndü. İsmail bu olay sonrasında arkadaşlarına giderek, bir daha şaka yapmayacağını çünkü gerçek olayların başına geldiğinde inandırıcı olmayacağını belirtti. Bu sayede İsmail büyük bir ders almıştı. Öğretmenler ve diğer kişiler şakacı İsmail'in bu olgunluğuna inanarak onu kendilerine dahil ettiler. Bu sayede huzurlu bir öğrenim hayatı geçirdiler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/dis-perisi", "text": "-Sabah uyandığımda dişimin sallandığını fark ettim. Bir an yerinden çıkacak zannettim. -Ama onlar senin süt dişlerin oğlum. Süt dişlerin zamanla birer birer dökülüp yerine yenileri çıkacak. -Hımm, gel bakalım, sana diş perisinin kim olduğunu anlatayım. Diş perisi senin dökülen dişini alır ve saklar. Bunun karşılığında da sana bir hediye verir. -Olmaz olur mu, tabi ki de var. Ama diş perileri çocukları çok sever ve çocuklar onlara dişlerini verdiği için karşılığında mutlaka onlara bir hediye verir. Annesi bu kez gülmüştü ve oğlunun saçlarını okşayarak sözlerine devam etti. -Merak etme, o senin canının yanmasını asla istemez. Üstelik sen çıkan dişini gece yatmadan yastığının altına koyarsan gelip alır ve yerine hediyeni bırakır. Hakan duydukları karşısında epeyce rahatlamış ve içinden diş perisinin acaba kendisine ne hediye vereceğini düşünmüştü. -Hadi bakalım, şimdi ellerini ve yüzünü yıka, sonra da babanı uyandırıp kahvaltıya gel. Hakan annesine sarılıp onu öptükten sonra koşarak lavaboya gitti. Ellerini ve yüzünü yıkayıp kuruladıktan sonra da sevinçle babasını uyandırmaya koştu. -Evet, bu sabah dişimin sallandığını fark ettim çünkü. Başta biraz üzülüp korktum ama annem dişimi gece uyumadan yastığımın altına koyarsam diş perisinin alıp yerine hediye koyacağını söyledi. -Hımm, o zaman ben de dişimi çıkarıp yastığımın altına koyayım. -Babaaa, sen kocaman adamsın. Diş perisi çocukların dişlerini alıyormuş. -Tüh, hadi yaa, o zaman dişlerime iyi bakayım da dökülmesin bari. Hatta şimdi kahvaltı yerine seni ısırıp yiyeyim. Babası Hakan'ı bir taraftan gıdıklamaya bir taraftan da ısırır gibi yapmaya başlamıştı. Hakan da gıdıklandıkça gülüyordu. Baba oğul yatakta şakalaşıp gülerlerken Hakan'ın annesi odanın kapısında beliriverdi. -Siz hala kalkmadınız mı? Hadi hemen kahvaltıya. Ayrıca Hakan'ın hepsini yeme, birazını da kahvaltıda ben yiyeceğim. Beraberce yatakta oynayıp gülüştüler. Hakan, anne ve babasını; onlar da Hakan'ı çok seviyordu. Son derece mutlu bir aileydiler. Sonra hep birlikte mutfağa geçtiler. Hakan, ailesiyle lezzetli ve güzel bir kahvaltı yaptı. Pazar günleri hep bir arada zaman geçirmeyi üçü de çok seviyordu. O gün birlikte evde oyunlar oynamışlar, annesiyle babası kitap okumuşlar, Hakan da resim ve boyamalar yapmış ve annesinin yaptığı kurabiye hamuruna hep birlikte istedikleri gibi şekil verip nefis kurabiyeler pişirmişlerdi. Hakan'la birlikte anne babası da adeta çocukluklarına dönüyor ve çok eğleniyorlardı. Kurabiyenin yanında içmek için limonata da hazırlamışlardı. Limonları babası sıkmış, suyunu ve şekerini Hakan doldurmuş ve kalanını da annesi yapmıştı. Sonra da hep birlikte bir taraftan kurabiye yiyip bir taraftan da limonata içerek güzel ve eğlenceli bir animasyon filmi izlemişlerdi. Hem tüm işleri paylaşıyor hem de birbirileri ile daha çok zaman geçirebiliyorlardı. Ertesi gün Hakan'ın babası işe gitmiş, annesi de babasını uğurladıktan sonra ortalığı biraz toparlamaya başlamıştı. Hakan koşarak mutfağa, annesinin yanına geldi. -Anneee, anneciğim bak, dişim çıkmış. Sabah uyandığımda ağzımın içindeydi. -Hmm, o zaman bu gece yatarken dişini yastığının altına koymayı unutma. -Merak etme, o seni zaten her gece uyurken kontrol ediyordur. Hakan son derece heyecanlanmıştı. Akşama dek nasıl sabredeceğini bilmiyordu. Bu haberi hemen babasına da vermeliydi. -Anneciğim, babamı arayabilir miyiz? Ona da haber vermek istiyorum. -Tabi ki arayabiliriz; ama şu an baban çalışıyordur. O yüzden onu öğlen aramamız daha uygun olur. -Peki anneciğim, ben hemen dişimi saklamaya gidiyorum. -Sonra da elini yüzünü yıkayıp kahvaltını yapmaya gel. Hakan, dişi kaybolmasın diye onu çekmecesine koydu. Acaba diş perisi ona ne hediye verecekti? İnşallah çok güzel bir araba verir diye geçiriyordu içinden. Sonra ellerini ve yüzünü yıkayıp kuruladıktan sonra tekrar mutfağa gitti. -Bir an önce gece olsun ve uyuyayım ve sonra da sabah olsun ve uyanayım istiyorum. -Bu kadar aceleci olma. Hayatta daima sabırlı olmalısın. Hadi şimdi güzelce kahvaltını et. Öğlen olduğunda Hakan heyecanla babasını aramış ve ona bu müjdeyi vermişti. Babası da Hakan'ın adına çok sevindiğini söylemişti. Akşam babası gelene dek annesiyle vakit geçiren Hakan, kapı çalar çalmaz babasının geldiğini anlamış ve koşarak kapıyı açmıştı. Babasına sevinçle sarıldı. -Evet. Bu akşam erkenden yatacağım ki diş perisi çabuk gelsin. -Anne şuna bak, dediğin gibi gerçekten de diş perisi gelmiş ve dişimi alıp yerine çok güzel bir araba bırakmış. Ama ben ona teşekkür bile edemedim ki. -Beğendin demek arabanı? Tamam, sen onun yerine bana teşekkür edersen o seni duyar zaten. -Teşekkür ederim anneciğim. Akşam babam geldiğinde arabamı ona da göstereceğim. -Tamam; ama şimdi hemen arabanla doğruca lavaboya gidip elini yüzünü yıka ve kahvaltıya gel. Annesi şefkatle gülümsedi ve Hakan'a sarılıp onu öptü. Birlikte güzelce kahvaltılarını yaptılar. Akşam babası geldiğinde Hakan arabasını ona da gösterdi. O günden sonra Hakan bir daha da dişi çıkacağı zaman korkup üzülmedi. Ve büyüyene dek çıkan her dişini yastığının altına saklamayı ihmal etmedi. Büyüdüğünde ise aslında diş perisinin annesi olduğunu ve tüm annelerin, çocuklarının hem diş hem de düş perileri olduğunu fark etti."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/dostluk-ayakkabilari", "text": "Ilık bir ilkbahar günü Cengiz mutfaktan gelen güzel kokularla ve babasının neşeli ıslığıyla uyandı. Ardından koridorun başından koşarak gelen kardeşi Cemre'nin Uyandırma uçağı geliyoooooor! sesiyle kapıya döndü ve her sabah olduğu gibi küçük kardeşi, onu, yorganı üzerinden hızlıca çekerek yataktan kalkmaya zorladı. İki kardeş birbirleriyle şakalaşarak banyoya gittiler, ellerini ve yüzlerini yıkayarak alt kattaki mutfağa doğru koştular. Mutfağın kapısından giren Cengiz, birlikte kahvaltı hazırlayan annesine ve babasına Günaydın! dedi. Hep birlikte kahvaltı yapıp konuşurlarken Cengiz'in gözü birden duvar saatine takıldı. Okula geç kalmak üzere olduğunu fark eden Cengiz koştura koştura odasına gitti. Aslında Cengiz saatleri okumayı henüz bilmiyordu, okula yeni başlamış sayılırdı ama annesi ona saatteki çubuklar nerede olunca dersin başladığını öğretmişti. Bu sayede Cengiz çubuklar o sayıya yaklaşınca ne yapması gerektiğini biliyordu. Dişlerini fırçalayıp, okul kıyafetlerini giyen Cengiz, babasıyla beraber okula doğru yürümeye başladı. Cengiz bu okul yürüyüşlerini çok severdi çünkü babasıyla yol boyunca dostluk, iyilik, çalışkanlık gibi birçok konudan konuşurlardı. Cengiz de babasıyla yol muhabbetleri yaparken kendini kocaman bir çocuk gibi hissederdi ve ona hep hayran kalırdı. Hatta bir keresinde babasıyla yine yürürken yolda üzgün bir grup çocuk görmüşlerdi. Cengiz'in babası çocuklara neden üzgün olduklarını sormuştu. Çocuklar da toplarının havasının az olduğunu, bu yüzden oyun oynayamadıklarını söylemişlerdi. Cengiz'in babası gülümseyerek topu çocuklardan almış ve kendi yöntemleriyle topu oynanabilir hale getirmeyi başarmıştı. Bunu gören çocuklar çok şaşırmışlar ve Cengiz'e bir süper kahramanın çocuğu olduğu için çok şanslı olduğunu söylemişlerdi. Cengiz o gün babasına gerçekten hayran olmuştu ve kendisini gerçekten de şanslı hissetmişti. Ve o günden sonra kendine bir kural koymuştu, kural şuydu: Akşam uyku vaktine kadar gün içinde en az bir kere yardıma ihtiyacı olan birine yardım etmek. -Ben her zamanki gibi vaktinde evden çıkmıştım ama yolda ödevimi evde unuttuğumu fark ettim. Ödevi yapmak için öyle çok zaman harcadım ki! Öğretmenime göstermek istedim ama seni bekletmek de istemedim. Bu yüzden eve koşarak dönebilirim diye düşündüm ama acele ettiğim için takılıp çamurun içine düştüm. Her şeyim çamur oldu, yırtıldı! -Ayakkabılarım... Ayakkabılarım da yırtıldı ondan çok yavaş yürümek zorunda kaldım. Şimdi bu halde nasıl okula gideceğim? Asla gidemem. Uğur, gözyaşlarını silerek dostuna baktı ve gülümsedi. Onaylarcasına başını aşağı yukarı salladı ve bu iki sıra arkadaşı dedikleri gibi birbirlerinin omuzlarından destek alarak Cengiz'in evine doğru zıplayarak gitmeye başladır. Cengiz yol boyunca Uğur'u güldürmek için her şeyi yaptı ve sonunda Uğur da olanları unutup eğlenmeye başladı. Eve vardıklarında Cengiz Uğur'un merdivene oturmasına yardım etti ve kapının zilini çalmaya başladı. Cengiz'in annesi kapıyı açınca gördüğü manzara karşısında şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Zavallı kadın hemen onları içeri alarak temizlenmelerine yardım etti ve Uğur'un yaralarına baktı. O sırada Cengiz odasına koşarak kendi kıyafetlerinden birkaç parça getirdi ve arkadaşının giymesine yardım etti. -Duydum ki ikiniz de ayakkabılarınızı dostluğunuz için feda etmişsiniz. Ben de bu güzel dostluk için size birer hediye vermek istedim. -Baba! Bugün için en düzgün ve en güzel çakıl taşını bulalım çünkü ben bugün en sevdiğim dostuma yardım ettim dedi. -Taş yerine bunları kutuna koymaya ne dersin? Hem istersen oyuncak ayakkabıların birini yine Uğur'a verebilirsin dedi. Cengiz babasına bu fikir için teşekkür ederek oyuncak ayakkabıları eline aldı ve onları bir daha asla bırakmadı. Yıllar geçti, Uğur ve Cengiz tatlı birer tonton dede oldular ve dostlukları da hep sürdü. Çünkü onlar, teki olmadan hiçbir anlamı olmayan bir çift ayakkabı gibiydiler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/ecenin-doga-yuruyusu", "text": "Aydınlık ve yaşam dolu bir güne uyanan Ece, pencereden derin bir nefes çekerek, Ne kadar da güzel bir gün! diye düşündü ve enerjik bir mod ile kıyafetlerini giydi. Kahvaltı yapmak için oturduğu masada, annesi onu şaşkınlıkla karşıladı çünkü Ece yanlış kıyafetlerini giymişti. Annesi, Ece'ye Kızım bugün okuldaki arkadaşlarınla ormana spor yapmaya gidecektiniz, unuttun mu? diye sordu. Ece hemen spor gezisini hatırlayıp Oleyy, evet doğru söylüyorsun. diye cevap verdi. Spor yapmaya bayılan Ece, kahvaltısını son lokmasına kadar bitirip hemen spor kıyafetlerini giymek için odasına koştu. En güzel spor kıyafetlerini giyen Ece, artık okula gidip spor gezisine katılmak için hazırdı! Annesi Ece'yi okula bıraktığında, Ece ilk önce hemen arkadaşlarıyla oyun oynamaya koyulmuştu bile. Çocuklar oynarlarken, öğretmenleri bahçeye gelmiş ve çocukları toparlamaya başlamıştı. O anda Ece'nin duyduğu sözler, onu fazlasıyla heyecanlaştırmıştı. Öğretmenleri, Haydi çocuklar, ormana gidip spor yapmak için hazır mısınız? Hadi herkes sıraya! diye bağırarak herkesi sıraya sokuyordu. Tüm çocuklar spor yapmak için sabırsızlanmışlardı. Servisçi Amca tüm çocukları güvenli bir şekilde servise bindirip, o bölgenin en güzel ormanına doğru yol almıştı. Servisçi Amca çocukları ormanın en güzel yerinde indirdi. Öğretmen çocukların önüne koyulup onlara rehberlik etmeye başladı ve orman yürüyüşü başlamıştı bile! Yemyeşil ağaçların arasından devam eden yürüyüş, her yeni bir hayvanın sesiyle keşif ve bilmece oyunlarıyla şenleniyor, çocuklar her bir adımda yeni canlılar tanıyorlardı. Papağanlar, sincaplar, bülbüller her yerde hayatın tadını çıkarıyorlardı. Sonra öğretmenleri bir süreliğine sessizce ve soru sormadan yürümeleri gerektiği hakkında çocukları uyardı. Öğretmene göre, doğanın seslerine kulak vererek yürüyüş yapmak, insanı rahatlatıyordu. Çocuklar yaklaşık 15 dakika boyunca hiç konuşmadan yürüdüler, hepsi de yavaş yavaş yorulmaya başlamasına rağmen, yüzlerindeki huzurlu gülücükler hiç eksik olmuyordu. Tam tüm grup dinlenmek üzere oturmak için hazırlanırken, yere örtü seren çocuklardan biri ayağını burktu ve ağlamaya başladı. Hemen çocuğun başına gelen öğretmen, bu durumu ilk yardım uygulamalarını doğru ve yanlışsız göstermek için bir fırsat olarak görmüştü. Öğretmen hemen önce çocuğun nefes almasını sağlayacak şekilde diğer çocukları biraz uzaklaştırdı ve çocuğun ayağındaki problemi kontrol etti. Bu sırada, hem çocuğun ayağında ciddi bir şişme, kanama veya benzeri problemler olmadığından emin oluyor hem de çocuklara doğrudan bilgi veriyordu. Önce ayak bileğindeki kan dolaşımını engellemeyecek şekilde bir ilk yardım bandajı ile sıkı sıkı bileğini sardı, sonra da şişliği engellemek için ayağını yüksekte kalacak şekilde yerleştirdi. O an doğada oldukları için soğuk uygulama yapabilecekleri bir buz ya da soğuk bir nesne yoktu, fakat öğretmen Eğer ulaşma imkanı varsa soğuk uygulamalısınız çocuklar. diyerek ek bilgiler verdi. Bu tarz yaralanmalardan sonra ise, mutlaka uzman bir doktora görünmek gerek. diyerek laflarını sonlandıran öğretmen, verimli bir gün geçirdiğini düşünerek mutlu oldu. Ece, gün sonuna geldiğinde bir sürü yeni şey öğrenmişti. Doğa yürüyüşü sayesinde yeni bir aktiviteyle tanışmıştı. Bu aktivite sayesinde bir sürü yeni bitki ve hayvan keşfetmişti. Arkadaşının başına gelen talihsiz küçük kaza sebebiyle, ilk yardım için güzel bir başlangıç yapmıştı. Galiba, sıra ilk yardım kursuna giderek, yaralı insanlara karşı nasıl yardım edileceğini öğrenmekti. Ece akşam yemeğinde ailesine bu olanları anlattığında, annesi Ece'yi ilk yardım kursuna göndereceğine söz verdi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/egenin-kahvalti-tabagi", "text": "Ege, kahvaltı yapmayı çok seviyor. Sabah uyanır uyanmaz elini yüzünü yıkıyor, dişlerini fırçalıyor, pijamalarını çıkarıp giysilerini kendi giyiyor ve bunun sevinciyle kahvaltıya koşuyor. Bugün kahvaltıyı ablasıyla birlikte hazırlayacak, daha doğrusu kendine eğlenceli kahvaltı tabağı hazırlama günü! \"Günaydın ablacığım, zeytinleri kaseye ben koyarım\" diye sesleniyor. Ablasının kestiği domatese, salatalığa, zeytinyağı döküyor, baharatlarını atıyor. Kahvaltı hazır olunca ablasıyla birlikte Ege'nin tabağını hazırlamaya başlıyorlar. \"Çiçeğimiz ne renk olsun?\" diye soruyor ablası. \"Papatya olsun, ortası sarı kenarları beyaz olsun!\" diyor. \"Yani yumurta gibi mi?\" diye soruyor ablası. \"Evet!\" diye cevaplıyor Ege. Yumurtaları kesip bir güzel çiçek yapıyorlar. Sapını, yaprağını maydanozdan yapıyorlar. Peynirden bulutlar, domatesten ağaçlar yapıyorlar. Günün en güzel öğünlerinden biri artık hazır. Kahvaltı yaparken sohbet etmeye başlıyorlar. Okuldaki bahçelerinde gördüğü tatlış ve yeşil tırtılı anlatıyor. Yeşil ve parlak tüyleri ile sevimli bir şekilde hareket eden bu hayvan ne yiyor acaba bunlar diye düşünmüş ama ne yediklerini bilmediğinden ablasına sormaya karar veriyor. Ablası; yaprakları yiyorlar diyor ve bahçeye çıkıp küçük küçük ısırılmış birkaç yaprak getirip gösteriyor. Yemeklerini yedikten sonra büyüyüp gelişiyorlar, aynı insanlar gibi diyor ablası. Demek hayvanlar, insanlar yani tüm canlılar kendi yemeklerini yiyor öyle büyüyor diyor Ege. Kendi kahvaltısını zevkle yapıyor ve okula gitmek üzere koşarak hazırlanıyor. Ablası okula bırakıyor ve arkadaşlarıyla eğlenceli bir güne başlıyor. Kahvaltı saati geliyor. Arkadaşı Ümmühan peynir yemek istemiyor. Öğretmeni peynirin ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyor ama Ümmühan ısrarla \"Hayır, işte yemeyeceğim\" diye ağlamaya başlıyor. Ege öğretmeninin yanına gidip kulağına bir şeyler fısıldıyor. Öğretmenin aklına bir fikir geliyor gibi görünüyor. \"Harikasın Ege, bunu nasıl düşünemedim\" diyor öğretmen ve mutfağa gidiyor. Ümmühan ve Ege heyecanla öğretmeni bekliyorlar. Birkaç dakika sonra öğretmen harika bir tabakla geri dönüyor. Peynirlerden bulutlar yapmış, içine havuç ve maydanozla harika çiçekler koymuş. Ümmühan böyle bir tabağı ilk defa görüyor. Zevkle hepsini oynayarak yiyor. Sonraki sabah tüm arkadaşları aynı tabaklardan istiyor, herkes tabağını afiyetle yiyor. Sonrasında enerjileri yerine geliyor, oyunlar oynuyorlar, sayıları öğreniyorlar, boyama yapıyorlar..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/elcin-ve-arkadaslari", "text": "Elçin çok sessiz bir kızdı. Sabahları okula gider, çıkış zili çalana kadar sadece dersleri ile ilgilenir hiç kimseyle konuşmazdı. Bu sebeple hiç arkadaşı da yoktu. Üstelik arkadaşları onun hakkında çok yanlış düşünüyordu. Herkes onun cimri ve paylaşmayı hiç sevmediğini düşünüyordu. Bu da Elçin'in iyice yalnızlaşmasına sebep oluyordu. Oysa ki Elçin öyle bir kız değildi. O gün Elçin'in sırasının arkasında oturan Pelin, Elçin'den silgisini istemişti. Çünkü kendi silgisini evde unutmuştu Fakat Elçin ona silgisini vermemişti. Pelin de bu duruma kızarak onunla ilgili ileri geri konuşmuş ve herkese Elçin'in ne kadar cimri olduğundan söz etmişti. Elçin bu duyduklarına çok üzülmüştü. Amacı cimrilik yapmak değildi. Elçin Aslında arkadaşlarının düşündüğü gibi bir kız değildi. O paylaşmayı çok sever yardımlaşmaya çok önem verirdi fakat Elçin'in anne ve babası öldüğünden dolayı Elçin'e Süleyman amcası bakıyordu. Elçin de Süleyman amcasından çok fazla para istemeye utanıyordu. Bu yüzden silgisini, kalemini, ucunu hatta bütün eşyalarını çok tasarruflu kullanıyordu. Arkadaşları ondan bu tür şeyler istediğinde ya çok az veriyor ya da hiç vermiyordu. Böyle yapmasının sebebi de Süleyman amcasına yük olmak istemeyişiydi. Çünkü amcasının işlerinin bu aralar iyi gitmediğini biliyordu. Tabii arkadaşları bunu bilmiyordu. Elçin de sesini çıkarmıyor ve bu durumundan hiç söz etmiyordu. Elçin'in hiç arkadaşı yoktu. Her teneffüs bir kenara geçer test çözer veya kitap okurdu. Yalnızlığa iyiden iyiye alışmıştı. Elçin arkadaşlarının söylediklerine her ne kadar üzülse de aldırış etmemeye çalışıyordu. Bir gün yine bahçede oturmuş kitap okurken arkadaşları, Selin Nazar ve Pelin'in konuşmalarına kulak misafiri oldu. Pelin arkadaşlarına Baksanıza Şu kıza o kadar cimri ki arkadaşlarıyla hiçbir şeyi paylaşmıyor. Selin de onu yanıtlayarak Aynen ben de onun cimriliğine şahit oldum. Geçen gün kalemimi unutmuştum, ondan istediğimde hiç duymamış gibi yaparak teneffüse çıktı. Elçin bunları duyar duymaz koşarak Lavaboya gitti ve orada ağladı. Çünkü bu sözlere artık katlanamıyordu. Herkes onun arkasından konuşuyordu. Ama gerçekleri bilmiyorlardı. Elçin ne zaman kötü bir olay yaşasa gider ve tek dostu olan günlüğüne yazardı. Bu onu hem rahatlatır hem de birilerinin onu anladığını hissederdi. Elçin ağlamayı bırakarak elini yüzünü yıkamış ve sınıfa günlüğüne yazı yazmaya gitmişti. Sınıfta kimse yoktu bu onun için çok daha iyiydi. Bugün yaşadığı tüm kötü olayların hepsini teker teker günlüğüne yazdı. İçi biraz daha rahatlamıştı. Pelin sınıfa girecekken Elçin'in heyecanla bir şeyler yazdığını gördü. Elçin'in yazdıklarını çok merak etti. Bu yüzden dersin başlamasını bekledi. Dersin sonunda herkes teneffüse çıkardı. Herkes çıktıktan sonra Elçin'in ne yazdığını okuyabilirdi. Böyle düşünerek sınıfa girdi. Bir sure sonra ders zili çalmış ve herkes sınıfa girmişti. Pelin büyük bir merak ve heyecanla dersin bitmesini beklemişti. Nihayet teneffüs zili çalmıştı. Sınıf yavaş yavaş boşalırken, Elçin de biraz hava almak için bahçeye çıktı. Herkes dışarı çıkar çıkmaz, Pelin koşup Elçin'in çantasından günlüğünü çıkarıp okumaya başladı. Pelin bütün yazılan yazıları okuyup bitirmiş ve okuduklarına inanamamıştı. Elçin'in neler hissettiğini anlamış ve kendine gerçekten çok kızmıştı. Pelin elinde günlük ile şaşkınlıkla otururken içeriye Elçin girdi. Elçin Pelin'e bunları bağıra çağıra anlattığı için herkes sese doğru gelip sınıfa girmişti. Bu sebeple Elçin'in söylediklerini herkes duymuştu. Herkes duyduklarından sonra gerçekten çok üzülmüştü. Elçinden özür dileyip önyargılı olmanın ve bilmeden biri hakkında kötü düşünmenin ne kadar yanlış bir şey olduğunu anlamışlardı. Bütün bunların yanında Pelin başkasının günlüğünün asla okumaması gerektiğini de kavramış ve bunun için de ayrıca özür dilemişti . Elçin bu duyduklarından sonra çok mutlu olmuştu. Çünkü artık bir sürü arkadaşı vardı. Elçin hepsini affetmiş ve güle oynaya derse girmişti. Tabii yaşadıklarını dostu saydığı günlüğüne yazmayı da ihmal etmedi. Eve gider gitmez dostuyla bütün sevincini paylaşmıştı..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/farkli-arakdas", "text": "Ege, Efe, Ayaz, Ediz, Yağız, Erva ve Begüm tüm öğrenciler gibi her sabah anaokuluna gelip kahvaltılarını yapıyor ve ilk etkinliklerle birlikte güne başlıyorlardı. Çocuklar oyun saatindeyken okula kaydolmak, onlara arkadaş olmak için Samuel adında yabancı bir çocuk, annesi, babası ve kardeşiyle birlikte okula geldi. Kayıt işlemlerinden sonra mutluluktan havaya uçan Samuel, yeni arkadaşları ile tanışmak için sabırsızlanıyordu. Samuel'in ailesi ise, çocukları ilk sınıfına girene dek bu harika günün mutluluğunu paylaşmak için Samuel'e eşlik ediyorlardı. Samuel ve ailesinin sınıfa girmesiyle birlikte haylaz Efe, ''aaa şunlara bakın renkleri ne öyle, siyah çikolata gibi!'' Diyerek gülmeye başladı. Begüm ise ''ben korkarım ne kadar tuhaflar'' dedi. Samuel'in bir anda yüzü düştü ve ailesi ise çok üzüldü. Sonra çocukların empatik düşünme yetilerinde bir farkındalık oluşturmak için çocuklara bir soru yöneltti. Siz bir ülkeye gezmeye gitseniz ve o ülkedeki herkes siyahi olsa, ya da beyaz ama çekik gözlü olsa ve sadece sizin görüntünüz farklı olduğu için, birisi size Ben korkarım bu renk ne süt gibi dese ne hissederdiniz, ailenizle birlikte? Dedi. Dünya üzerinde farklı kültürlerin olduğunu, bu farklı kültürlere göre kıyafetlerin, konuşulan dillerin, saç modellerinin bile farklılık gösterebileceğini çocuklara anlatan sınıf öğretmeni, çocukların gözlerindeki sevgiyi farkederek, Samuel'i tekrar sınıfa çağırdı. Anaokulundaki çocuklar, artık insanların farklı renkleri olabileceğini, farklı kültürlerden gelebileceklerini öğrenmişlerdi. Farklı görüntülere sahip olan insanların komik değil sadece bizlere değişik gelebileceğini öğrendiler ve tepkilerinin nasıl olması gerektiği üzerine bir ders aldılar. Samuel tekrar sınıfa geldiğinde, oyun saati gelip çatmıştı. Çocuklar hep birlikte oyun saatine devam ederlerken, hepsi de yeni arkadaşları Samuel ile oynamak istediler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/fistigin-macerasi", "text": "Bir zamanlar bir Fıstık vardı. Fıstık, diğer fıstıkların büyük bir çuval içinde dünyayı dolaştıkları heyecan verici keşif hikayelerini duydu. Devasa gemileri ve muhteşem okyanusları duydu. Harika bir macera olurdu. Fıstık, sonunda dünyayı dolaşma şansını yakalayabileceği sıranın gelmesini umuyordu. Sonunda, gün geldi! Büyük bir çuvala dolduruldu ve gönderilmeyi ve macerasına başlamayı bekleyen güzelliklerle dolu bir odaya yerleştirildi. Dünyayı görme düşüncesiyle heyecanlanan Fıstık geceleri uyuyamadı! Gün be gün bekledi. İnanılmaz yolculuğuna çıkacağına dair hala bir işaret yoktu. Gecikmeye neden olan sevkiyatla ilgili bazı sorunlar varmış gibi görünüyordu. Salondaki herkes tedirgin olmaya başladı. Sebzeler gergindi. Lahanalar, yeşil güzelliğini kaybedip kısa sürede sararmaya başlayınca paniğe kapıldılar. Bu olduğunda, geri kalanıyla birlikte gönderilmeyecek, çöp kutularına atılacaklar! Herkes kaderi hakkında endişeliydi. Günler geçtikçe bazı sebzeler solmaya başladı. Lahanalar sararmıştı. Çiftçiler çok taze olmayanları seçip çöp kutusuna atmaya başladı. \"Oh hayır, çöp kutusuna düşmek yerine dünyayı görmek için macerama devam etmek istiyorum!\" diye haykırdı Fıstık. Büyük çuvalın içinde sıkışıp kalmaktan bıkan Fıstık, kaçmak için bir fikir buldu. Dışarı atlamak için belini kuvvetlice büktü ve çevirdi. Aniden yer fıstığının kabuğu kırıldı. Büyük çuvaldan iki pembe fıstık tanesi yuvarlandı. \"Sonunda çıktık! Burası daha iyi! Fıstık İçi mavi gökyüzüne bakarak Evet, küçük odamız çok küçük ve karanlık. Hadi gidip dünyayı keşfedelim! dedi Fıstık Çekirdeği. İki fıstık tanesi küçük bir fare deliğinden odadan dışarı yuvarlanmaya başladı. Bahçeye çıktılar ve takip edildiklerinin farkına varmadan temiz havanın ve sabah güneşinin tadını çıkardılar. \"Selam beyler.\" diye arkalarından biri seslendi. \"Merhaba.\" Arkalarına bakmak için dönen iki fıstık tanesi cevap verdi. Onları arkadan sinsice izleyen bir fareydi. Fare fıstıklara bakarken burnunu çekiyor ve salyaları akıyordu. Her iki fıstık da korkmuştu. Ah hayır, bu bir fare! Koşmamız gerek! Fıstık Çekirdeği bağırdı. \"Gitmemiz gerekiyor!\" Diğer Çekirdek paniğe kapılmaya başladı. İki yer fıstığı tanesi, kaçmasalardı fare tarafından yenecek kadar hızlı koştu. Fare peşlerinden koşmaya devam ederken hızla yokuştan aşağı yuvarlandılar. Yer fıstığı taneleri itaatkar bir şekilde içeri atladı ve kuş hemen deliği toprakla kapattı. Fare gittiğinde 'Lütfen bizi içerden çıkar!\" dedi iki çekirdek. \"Endişelenmeyin sizi çıkaracağım, önce nefesini tutun\", diye yanıtladı Kuş. Tam o sırada yakınlarda yemek arayan bir kedi, Kuşun fıstıklarla konuştuğunu duydu. Kedi, Kuşa yaklaşmaya başladı ve üzerine atlamaya çalıştı. Kuş bir çığlık attı ve kediden kaçmak için içgüdüsel olarak havalandı. Kargaşa, kediyi görünce kaçan fareyi alarma geçirdi. İki çekirdek bekledi ve Kuşun onlara yardım etmek için geri gelmesini bekledi. Şans eseri, Kuş kediden uzakta güvenli bir yere indi. Ancak kediden kaçmaya çalışırken çekirdekleri tamamen unutmuştu. Tohumlar toprağın altında kaldı. Birkaç gün sonra, Kuş bir çiftliğin etrafında uçtu ve bir bezelye toplarken hafızasını harekete geçirdi. Aniden fıstıkları ve verdiği sözü hatırladı. Çekirdekleri yerden çıkarmayı unutmuştu! \"İki küçük adam şimdiye kadar kendi başlarına kaçmış olmalılar.\" diye düşündü Kuş. Bir aydan fazla bir süre sonra, Kuş farkında olmadan Çekirdekleri daha önce sakladığı yere uçtu. Yerde iki yeşil fide gördü. \"Sen misin, Kuş?\" diye sordu yeşil fide. \"Beni tanıyor musunuz?\" diye yanıtladı meraklı Kuş. Sevgili kuş, bir ay önce bir fare tarafından kovalandık. Bizi toprağa gömdün. Şimdi fıstık çekirdeklerinden fide olduk dedi. Kuş Ah, çok üzgünüm, sizi çıkarmayı unutmuşum. Beni Affet lütfen.\" Diyerek özür diledi kuş. \"Endişelenme sevgili kuş, burayı seviyoruz. Güneş ve toprak bizim için çok besleyicidir. Sonbaharda çok fazla fıstık toplayabiliriz. Daha sonra bebek fıstıklara çiftlikten ve fareden küçük maceramızın hikayelerini anlatacağız. Yeni maceralarına atılma sırası genç fıstıklara gelecek. Demiş. Bu güzel haberi alan kuş huzur ve mutlulukla uçup gitmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/gazete-resimleri", "text": "Sabahın soğuk rüzgarını ensesinde hissettiği anda titremeye başlamıştı Minik Oğlan. Sabahları evden çıkıp yürüyüş yapmaya bayılırdı; yol boyunca gördüğü kedileri sever, ağaçların altında dikilip dallarına doğru bakardı. Yaşadığı yerde yaz mevsimi dahi oldukça soğuk geçerdi, bu yüzden de üstünden montu eksik olmazdı. Gelgelelim, hep emekli kesimin yaşadığı bir yerde oturuyorlardı, bundan ötürü hiç yaşıt arkadaşı olmamıştı. Annesinin veya babasının arkadaşlarıyla ettiği sohbetleri, esnafın ısmarladığı gazozları saymazsak ailesi dışında kimse ile bir iletişimi yoktu. Zaten bu yüzden sabahları erkenden kendisini sokağa atar, babasının hediye ettiği müzik çalarıyla hiç sıkılmadan dolaşırdı. Altıncı doğum gününde hediye etmişti babası o müzik çaları; babası tam bir sanat sevdalısıydı, evlerinin duvarlarını da onlarca tabloyla ve duvar kağıtlarıyla süslemişti, düz bir yaşantının kendisine sıkıcı geldiğini söyler dururdu hep. Buna rağmen annesi kuralcı bir kadındı, sağda solda kablo görürse etrafı ayağa kaldırır, makineye koyulmamış bir bulaşık görürse soluğu babanın yanında alırdı. Minik Oğlan bunları çok sakin bir şekilde izlerdi, en nihayetinde işler hep tatlıya bağlanırdı zaten. O gün de öğlen saatlerine kadar bir başına dolaştı Minik Oğlan; sabah dükkanlarını açan esnaflara eliyle selam verdi, börekçi Nalan Abla'nın mıncırmalarına dayanmak zorunda kaldı, yol kenarında yatan köpekleri sevdi... Hatta köpeklerden birisi Minik Oğlanın peşine takıldı eve kadar, dost canlısı hayvanlardı sonuçta, evin kapısına geldiğinde durdu ve köpeği son bir kez daha sevdi, hızla merdivenlerden çıkıp dolapta bulduğu bir parça eti balkondan köpeğin önüne doğru fırlattı, aç kalmasını istememişti. Üstünü çıkartmak için odasına yöneldi, odası bilindik çocuk odalarını hiç andırmazdı. Televizyonda gördüğü rengarenk duvarlara sahip, yarış arabasına benzeyen yataklı odalara hiç özenmemişti. Düz tahtadan bir yatağı, aynı renkte dolabı ve çalışma masası vardı, o kadar. Henüz okuma yazma bilmiyordu, seneye okula başlayacaktı, ona rağmen babası miniğe pek çok resim kalemi, kağıdı ve boyama kitabı almıştı, içinden bir sanatçı çıkacağına inanıyordu. Minik de resim yapmaya bayılırdı, ama yeteneğine çok güvenmiyordu, hatta genelde çizdiklerini yatağının altında saklayıp biriktirirdi kimselere göstermeden. Biriktirdikleri yalnızca bunlar da değildi, babası her gün okuduğu gazeteyi mutfağa bırakırdı, Minik de babasından izin aldıktan sonra o gazeteleri alıp odasına götürürdü, doğruca yatağın altına. Aklında daha farklı bir şey vardı. Annesi kahvaltı için çağırdı miniği. Babası çoktan işe gitmişti hazırlanıp. Annesi ise patates kızartmıştı Minik için, masa ise oldukça doluydu; domatesler, zeytinler, peynirler, çeşitli meyve reçelleri ve çay demliği... Minik bu arada yemek yemeyi çok severdi, annesi önüne ne koyarsa hiç mızmızlanmadan yer, sonrasında ellerini yıkamaya koşardı. Güvenilir bir muhitti o taraflar, ailesi bahsettiği herkesi tanır bilirdi. İçleri rahattı. O esnada annesinden bir haber aldı, karşı apartmana yeni birileri taşınmıştı, kırmızı bir arabaları vardı hatta, Minik Oğlan eve girerken görmüş çok da beğenmişti. Onlarla tanışmaya gideceklerdi bugün annesi ile. Hazırlanıp çıktılar evden, annesi yanında kek de götürüyordu. Kapıyı çaldılar, çok güler yüzlü bir kadın karşıladı onları. Yeni evli bir çiftmiş, ikisi de öğretmen. Minik Oğlanın seneye gideceği okula atanmışlardı, Umarım öğretmenim olurlar, çok iyi insanlar. diye geçirdi içinden minik. Kapıdan koşarak bir çocuk girdi içeriye, miniğin karşısında durdu. Birbirlerine utangaçça bakıyorlardı, tanışmak için can atmalarına rağmen. Minik çok heyecanlandı, çünkü kendisi dışında hiçbir çocuk tanımamıştı bugüne kadar. Atakan'dı çocuğun adı. Zar zor tanıştıktan sonra sokağa indiler beraber. Çocuk biraz zıpırdı, sürekli koşup takla atıyor, ağaçlara tırmanmaya çalışıyordu, Minik Oğlan bu kadar enerjik değildi. Atakan ile en yakın arkadaş oldular zamanla. Çok yaratıcı bir çocuktu Atakan, gördüğü her şeyi çizmeye çalışıyordu, resme yeteneği de oldukça fazlaydı. Bu sayede Minik Oğlan da geliştirdi kendisini zamanla. Ancak Minik Oğlanın aklına daha farklı bir şey gelmişti. Annesinden yardım istedi. Biriktirdiği onca çizimi ve gazeteyi gün yüzüne döktü. Gazetede gördüğü insanların, hayvanların, binaların, arabaların ve daha birçok şeyin fotoğraflarını kestiler makasla. Boş bir kağıdın üzerine türlü türlü doldular, birbirinden alakasız onlarca fotoğrafın bir arada durması Minik Oğlanın çok hoşuna gitmişti. Babasına yaptığı işi gösterince babası bir kahkaha attı, yaptığı şeyin kolaj sanatı olduğunu anlattı ona. Minik oğlan dikkatle dinledi, babası çok mutlu olmuştu böyle bir hobi edinmesine. Günler geçtikçe Minik Oğlan bir sürü kolaj yaptı, Atakan ile birlikte odaya kapanıp saatlerce görsel işler yaptılar. Atakan çizdi, Minik Oğlan kesip biçti, sonra da yapıştırdı kağıda dilediğince. Her iki aile de çok mutluydu bu dostluktan, hemen hemen her gün birbirlerinin evlerine gidip geliyorlar, dışarıda yemeğe çıkıyorlardı. Aylar sonra Atakan'ın ailesi okullarında bir sanat sergisi düzenlediler. Elde edilen tüm geliri de hayvan barınağına bağışlayacaklarını söylemişlerdi Minik Oğlan'a, kabul etmemesi imkansızdı. Atakan'ın da Minik Oğlan'ın da eserlerini sergilediler, böylelikle pek çok yaşıtlarıyla tanıştı ikisi de. Artık mahallelerine pek çok arkadaşı geliyor, birlikte müzik dinliyor, resim çiziyor hatta aralarında doğaçlama tiyatro bile yapıyorlardı. Bu aktivitelerin mahallelerinde gelişmesiyle birlikte Minik Oğlan'ın babası mahalle esnafıyla anlaşıp parkta bir sinema gecesi düzenledi; projeksiyon makinesini bilgisayarcı, meyve suları ve sandviçleri bakkal, sandalyeleri çiçekçi Nalan Abla getirdi, afişleri Minik Oğlan ve Atakan hazırladı. Tüm mahalle halkı da katıldı bu gösteriye, o gece Oyuncak Hikayesi izlendi neşeyle. Okuldan tanıştıkları tüm arkadaşları da gelmişlerdi aileleriyle, gecenin sonunda aileler sohbet ederken çocuklar saklambaç oynadı. Daha öncesinde bu kadar eğlendiğini hatırlamıyordu Minik Oğlan. Atakan da farklı sayılmazdı, ancak bunun farkına varamayacak kadar zıpırdı Atakan, terden su olana kadar koşturdu, diğer arkadaşlarıyla ebeyi kandırmak için kıyafet değiştirdi, hatta bir ağaca tırmanıp yarım saat gizlendi. Bu zıpırlıkları bazen ailesinden azar yemesine sebep oluyordu, ama Atakan'a uzun süre kızamazdı kimse, kıyamazdı o tatlılığa. Minik Oğlan'ın öyle dertleri yoktu zaten, hayatında ilk defa o gece bu kadar koşturmuştu, ne eğlenmişti ama! Bu geceyi kovalayan günler hep keyifle dolu geçti Minik Oğlan için. Gazetelerden fotoğraf kesmekten hiç bıkmadı, Atakan ise hep zıpır bir çocuk olarak kaldı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/hirsiz-kaz-yavrusu", "text": "Ördek yavrusu, civciv ve kaz yavrusu komşuydu. Her gün birbirleriyle oynadılar ve en iyi arkadaşlardı. Bir gün annesi, ördek yavrusuna güzel bir mavi papyon verdi. Ördek papyonu severdi ve onu gece gündüz takardı. Civciv ve kazla oynamaya gittiğinde onlara göstermek için giyerdi. Civciv de kaz yavrusu da bunu görünce çok kıskandılar. Kaz yavrusu kendi kendine, \"Böyle güzel bir papyonum olsaydı, harika olurdu!\" diye düşündü. Geceleri kaz yavrusu uyuyamadı. Göz alıcı mavi papyonu düşünmeye devam etti. Sonra sessizce mavi papyonu ödünç almaya karar verdi. Kaz yavrusu, ördek yavrusunun evine gizlice girdi ve herkes uyurken ördek yavrusunun papyonunu çaldı. Papyonu eline aldığında çok heyecanlandı. \"Giymek için sabırsızlanıyorum!\" Diye haykırdı. Eve vardığında kaz yavrusu dikkatlice boynundaki mavi papyonu taktı. \"Ne kadar gösterişli! Bu mavi papyon ile büyüleyici görünüyorum. Benim için mükemmel! Mavi papyonu ayarlarken ve mavi papyona hayranlıkla bakmak için aynasının önünde poz verirken memnuniyetle gülümsedi. Sonunda onu çıkardığında, papyonu geri vermekte tereddüt etti. \"Birkaç günlüğüne ödünç alacağım.\" diye düşündü. Sonraki birkaç gün, ördek yavrusu papyonunu kaybettiğini düşünerek üzüldü. Ördek yavrusu annesine söylediğinde, dikkatsiz olduğu için azarlandı. Papyonun nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Birkaç gün sonra civciv babasından parlak turuncu bir top aldı. Üzerinde harika baskılar olan zıplayan bir toptu. Civciv hediye karşısında o kadar heyecanlandı ki kaz ve ördek yavrusunu göstermek için hemen hediyeyi çıkardı. İkisi de civcivi, özellikle kaz yavrusu çok kıskanırdı. Kendi kendine, \"Böyle turuncu bir topum olsa harika olur!\" diye düşündü. Kaz yavrusu geceleri topu düşünmeye devam etti ve uyuyamadı. Açgözlü kaz yavrusu, turuncu topu çalmak için civcivin evine gitmeyi planladı. Topla eve gittiğinde o kadar heyecanlıydı ki topu kafasında dengeleme ve sektirme çalışması yaptı. Topları kontrol etmekte çok iyiyim. Bu top benim için mükemmel! diye haykırdı. \"Birkaç günlüğüne ödünç alacağım.\" diyerek gülümsedi. Ertesi gün civciv turuncu topu arkadaşlarıyla oynamak için dışarı çıkarmak istedi. Ancak nereyi ararsa arasın topu bulamıyordu. Depresyona girdi ve ağladı. Ördek yavrusu, civcivin nasıl hissettiğini anlayınca onu teselli etti. Daha sonra civcive kayıp papyonundan bahsetti. \"Gelecekte eşyalarımıza iyi bakmayı öğrenmeliyiz, civciv.\" Dedi ördek. Tüm bu süre boyunca yakınlarda duran kaz yavrusu sessizliğini korudu. Hem ördek yavrusu hem de civciv onun arkadaşı olduğu için derinlerde kendini kötü hissetti. Ancak, çaldıklarını iade etmek istemiyordu. Günler geçti ve üç arkadaş bu olayları unuttu. Birkaç hafta sonra, Kaz yavrusunun doğum günüydü. Doğum günü kutlaması için hem ördek yavrusunu hem de civcivi evine davet etmişti. Bu özel günde, Kaz yavrusu iyi görünmek için görünüşüne özen gösterdi. Yeni kıyafetlerini mavi papyonu giymeye karar verdi. Kaz yavrusu, papyonun aslında ördek yavrusuna ait olduğunu tamamen unutmuştu. Ördek yavrusu tüm kıyafetlerini giydikten sonra aynada kendisine hayran kaldı. \"Bugün harika görünüyorum!\" diyerek sırıttı. Tam o sırada kapı zili çaldı. Kaz yavrusu heyecanla kapıyı açmak için koştu. \"Doğum günün kutlu olsun!\" diye haykırdı ördek yavrusu ve civciv, kaz yavrusuna güzelce sarılmış bir hediyeyi kocaman bir gülümsemeyle tutarak. Ancak kaz yavrusunun boynundaki mavi papyon, ördeğin dikkatini çekmiş ve gülümsemesini soldurmuş. Teşekkürler ördek yavrusu ve civciv! Hoş geldin!\" dedi. Ördek yavrusu, kaz yavrusunun boynundaki papyondan rahatsız oldu. \"Mavi papyon tam olarak benim kayıp papyonuma benziyordu. Diyerek kendi kendine düşündü. Ancak arkadaşını suçlamak istemediği için sustu. Hem civciv hem de ördek yavrusu kaz yavrusunun evini gezdi ve odasına girip oyuncak koleksiyonuyla oynarken pasta, şeker ve atıştırmalıkların tadını çıkardı. Civciv, oynamak için oyuncak kutusunu karıştırırken kaybettiği turuncu topu gördü. \"Bu top neden sende?\" civciv topu kaldırırken sordu. Civciv topu inceledi ve topun kendisine ait olduğunu hemen anladı. Topa, babası özelleştirdiği için adı paraflanmıştı. \"Olamaz, bu topta adımın baş harfleri var. Bunu benim için babam yaptı. Neden yalan söyledin?\" diye sordu. Kaz yavrusunun dili tutulmuştu. Topun kişiye özel olduğunu bilmiyordu ve bunun bir tasarım olduğunu düşündü. Ördek yavrusu daha sonra cesaretini topladı ve \"Papyona ne dersin? Nereden aldın? Tam olarak kaybettiğim papyona benziyor.'' Dedi. Bu sefer kaz yavrusu sessiz kaldı. Odadaki atmosfer çok garip bir hal aldı. Civciv ve ördek yavrusu birbirlerine baktılar ve ne olduğunu tahmin ettiler. \"Eşyalarımızı sen mi çaldın?\" Civciv ve ördek yavrusu hep bir ağızdan sordular. Bu civciv ve ördek yavrusunu çok kızdırdı. İyi arkadaşlarının eşyalarını çalmasını beklemiyorlardı. İkisi de eşyalarını aldı ve kaz yavrusunun evinden ayrıldı. Kav yavrusu olanlar hakkında kendini çok kötü hissetti. O günün ilerleyen saatlerinde bir kart yazıp af dilemek için civciv ve ördek yavrusunun evinin önüne bıraktı. Civciv ve ördek yavrusunun onu affedip affetmeyeceğinden emin değildi ama bunu bir daha asla yapmayacağına söz verdi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/hirsiz-ve-polis", "text": "Muğla ilinin güzide ilçelerinden birinde güzel kasaba bulunuyordu. Kasaba her konumdan çok güzel ve değerliydi. Çevredeki insanlar güler yüzlü ve şirin olarak hareket ediyordu. Bu denli sıcak ve keyifli bölgede hiçbir sorun yaşanmıyordu. Komşular birbirlerini tanırlar ve selam verirlerdi. Bu denli tatlı ve şirin olan kasaba halkın göz bebeği halindeydi. Fırından marketine ayrıca pastanesinden hastanesine herkes birbirini tanırdı. Bu nedenle mahalle içerisinde kötü olaylar yaşanmazdı. Fakat son bir haftadır bazı kişilerin eşyaları kaybolmaya başlamıştı. Kasabaya bakan bir adet polis vardı. Bu polis mahallenin bekçiliğini yapar ve çeşitli incelemeleri alırdı. Ayrıca polis mahalle halkından sevilir ve sayılırdı. Genellikle çok fazla olay yaşanmadığı için çok da ihtiyaç olmazdı. Bu nedenle polis ağırlıklı kahvede vakit geçirirdi. Polisin adı Kenan'dı. Kenan saygılı bir polis yada diğer adıyla mahalle bekçisiydi. Fakat son zamanlarda mahalle halkının eşyalarının kaybolduğu ortaya çıkıyordu. Kenan'ın birde kardeşi kadar sevdiği Süleyman vardı. Süleyman ile Kenan'ın arasından su sızmaz, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Kardeş gibi oldukları için birbirlerinden ayrı gayrıları yoktu. Süleyman ve Kenan yine bir gün beraber vakit geçiriyorlardı. Akşam olduğunda Süleyman benim biraz işlerim var diyerek Kenan'ın yanından uzaklaştı. Kenan ise evine gidip uyumuştu. Ertesi gün bazı mahalledeki kişiler Kenan komiserin kapısına gelerek eşyalarının kaybolduğunu ve çalındığını söylediler. Mahallede ilk kez bu tarz şeyler yaşanıyordu. Bu nedenle herkes şaşkındı. Devamında bu olay her gece tekrar etmeye başladı. Kenan bu konuda Süleyman'a dert yanıyor. İçini döküyordu. Süleyman ise geceleri ortadan kaybolmaya devam etti. Bir gecenin ertesinde sabahleyin bir teyze Kenan komisere giderek, at işaretli yadigar altın yüzüğünün çalındığını söyledi. Kenan yine düşünüyor ve çareler arıyordu. Akşam vakti Süleyman ile görüşürlerken Süleyman'ın cebinde parlayan at işaretli yüzüğü görmüştü. Şaşkınlık ve korku ile içinden tesadüf diye geçirse de bu durumdan işkillendi. Arkadaşına sonsuz güvense de bu durumdan emin olmak istedi. Ertesi akşam yine Süleyman ile Kenan otururken, Süleyman işi olduğunu söyledi ve gitti. Kenan içini kemiren o soruyu öğrenmek istiyordu. Süleyman'ı gizli gizli takip etmeye başladı. Aradan biraz zaman geçti. Bir de ne görsün. Dostu Süleyman bir camdan hırsız gibi içeri giriyordu. Gözlerine inanamadı. Ardından bu olayın etkisinden çıkamamıştı. Ardından Süleyman ile konuşmaya karar verdi. Polis olduğu için bu durum için çare gerekiyordu. Süleyman, Kenan'ın öğrenmesine şaşırmıştı. Ama bir yanda buruk hissediyordu. Kenan'a gerçekleri anlatmaya başladı. Annesinin hastalığı için bunu yaptığını söyledi. Kenan bu duruma hem üzülüyor hem de kızıyordu. En sonunda çaldığı şeyleri geri vermesini herkesten özür dilemesini istedi. Aksi halde hapishane köşelerinde yaşayacaktı. Süleyman mecbur istemeyerek ve utanarak bunu yaptı. Her aldığını teslim etti. Mahalle halkı Süleyman'ın annesinin durumunda üzülmüştü. Herkes el birliği yaparak para toplayıp Süleyman'ın annesini tedavi ettirdiler. Süleyman bu durum sonrasında hem mutlu hemde mahçuptu. Halktan tekrar özür dileyip bu sorunu ortadan kaldırdılar. Süleyman'ın annesi de sağlığına kavuştu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/hulyanin-yavru-sercesi", "text": "Hülya, arkadaşlarıyla bahçede top oynarken bir baktı ki, tüm arkadaşları yavaş yavaş yere bakıp toplanıyor ve bir şeyi inceliyorlardı. Hülya onların yanına gittiğinde gördüğü şey, yerde küçücük tüysüz bir şekilde hareketsizce duran kanatlı bir hayvandı. Minik bir serçe yavrusuydu bu çelimsiz ve güçsüz düşmüş kuş. Çocuklar, etrafta başı boş gezen bir sürü sokak kedisi nedeniyle korkmuşlardı. \"Ya kedilerden birisi onu yerse diye korkuyla bekliyorlardı çocuklar.\" Hülya avuçlarının içine aldı ve \"Benim evde muhabbet kuşum var, onunla arkadaş olur, ona yemek veririz hem\" dedi. Ama minik yavru serçe ne yemesi gerektiğini bilmiyordu. Oyunu bıraktı ve serçeyi eve götürdü. Küçük tatlı kaşığına su koydu. Minik serçe, gagasıyla tüm suyu içti. Acaba o kadar mı susamıştı? Annesi kafesin içine küçük bir bez serdi, yumuşacık. Bir de kedisi vardı, ismi Sarmal. O da hayretle izliyordu. Bezin üstüne serçeyi koyunca, sanki yuvasındaymış gibi uyudu. Uyanınca Hülya'nın annesi yumurta haşladı, şırıngaya koyup mama gibi, hatta kuşların yediği minik solucan şeklinde çıkarıp ufacık ufacık serçeye yedirdi. Artık çok daha iyi görünüyordu. Sonra camdan arkadaşlarına baktı. Bir de ne görsün? Serçenin düştüğü yerin hemen üstünde bir yuva vardı. Ailesi oradaydı, meğer uçmak isterken yuvasından düşmüştü. Serçe öbür gün uyanıp cikciklemeye başladı. Artık çok daha iyi hissediyordu. Kafesteki arkadaşına ve Sarmal'a veda etti. Hülya ve annesi serçe yavrusunu alıp yuvasına bırakmaya gitti. Bir bakmışlar, orada diğer kardeşleri de var. Anneleri onlara yemek getirmeye gitmiş belli ki. \"Tek başına uçmaya kalkma bir daha tamam mı serçecik?\" dedi Hülya. Annesi ise \"Kuşlar düşe kalka uçmayı öğrenirler. Hani sen geçen yıl bisiklet sürmeyi öğrenirken hep düşmüştün, dizlerin yara olmuştu ya, işte onun gibi bir şey. Öğrenene kadar çaba sarf etmek gerekiyor\" dedi. Haklıydı, çok zor öğrenmişti bisiklet sürmeyi ve bisiklet sürmek dünyadaki en güzel şeylerden biriydi. \"Ama kuşlar için uçmak bir seçenek değil, kanatları olduğu için uçmak zorundalar. Sen nasıl yürümek zorundaysan... Küçükken önce emekledin, sonra yürümeye çalıştın, ama hep düştün. İlk adımlarını attığında çok mutlu görünüyordun. Bu şekilde öğreniyor hayatı tüm canlılar...\" dedi. \"Çok haklısın anneciğim, seni çooook seviyorum\" diyerek sarıldı annesine ve yavru serçeyi yuvasına bırakıp el salladılar. Aradan aylar geçti. Dışarıda gezerken, oynarken serçe gördüğünde acaba benim minik serçem midir budur diye düşünüyordu. Sonuçta konuşmayı bilse gelir anlarım o olduğunu, ama onun haricinde hepsi birbirinin aynısıydı. Hem ben tüm hayvanları seviyorum zaten, ayırt etmeme gerek yok, ama keşke bilseydim o olup olmadığını diye düşündü. Bir sabah erkenden bir ses duydu, \"cikcikcik...\" Hülya perdeyi açtı ve bir baktı ki üç tane serçe camının önüne gelmiş ve onu görmelerine rağmen kaçmıyorlardı. \"Bu benim yavru serçem ve kardeşleri olabilir mi?\" diye düşündü. Ellerini açtı, bir tanesi avucuna geldi ve kendisini sevdirdi. Normalde kuşlar insanlardan kaçardı. Demek ki yavru serçe büyümüş, uçmayı öğrenmiş ve kardeşleriyle ona teşekkür etmeye gelmiş. Konuşamıyordu işte, ama yine de o olduğunu anlamamı sağladı diye düşündü gülümseyerek. Bir şeye emek vermek ve karşılığını görmek ne kadar güzeldi. Serçeler uçarken arkalarından el salladı Hülya. Oyun oynamaya çıktığında tüm arkadaşlarına bu durumu anlattı. Hepsi tüm hayvanlara iyi davranmaya başladı. Çünkü o hissi bilmek istediler. Sevdikleri, yardım ettikleri bir hayvan onları bulup tekrar gelir miydi acaba? \"Zaten canlılara, doğaya, her şeye karşı iyi davranmalıyız\" dedi Hülya. Haklıydı da. Annesi bu konuşmalarını camdan duydu ve onunla gurur duydu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/iki-erkek-kardes", "text": "Bir zamanlar babalarının toprağını miras alan iki erkek kardeş vardı. İki kardeş araziyi ikiye böldüler ve her biri kendi bölümünü ekti. O gece küçük erkek kardeş ahırına gitti ve büyük bir buğday demeti topladı. İki çiftliği bölen tepeye tırmanarak kardeşinin çiftliğine doğru gitti. Buğdayları kardeşinin ambarına bırakan küçük kardeş, halinden memnun olarak eve döndü. Aynı gece erken saatlerde ağabey de uyanık yatıyordu. \"Her ikimizin de ekilecek olan toprağı yarı yarıya bölüşmüş olmamız hiç adil değil,\" diye düşündü. \"Yaşlandığımız da benimle karımın yetişkin olan çocuklarımız ve torunlarımız bize bakacak, erkek kardeşimin ise muhtemelen hiç kimsesi olmayacak. Tarlalardan en azından şimdi için daha fazla tahıl satmalı ki kimseye muhtaç olmadan kendi geçimini sağlayabilsin. Yaşlılığında onurlu bir şekilde yaşayabilsin.\" Diye düşündü. Böylece o gece de gizlice büyük bir buğday demeti toplayıp tepeye çıktı. Tahılı kardeşinin ambarına bıraktı ve halinden memnun olarak evine döndü. Aynı anda ağabeyi de ahırında durmuş, aşağı yukarı aynı düşüncelere dalmıştı. Gece çöktüğünde, her kardeş ambarından daha fazla buğday topladı ve karanlıkta gizlice kardeşinin ambarına teslim etti. Ertesi sabah kardeşler yine şaşkın bir şekilde durumu anlayamadılar. İki kardeş, diğer kardeşin şeklini ve arkasından çektiği yükü görünce ne olduğunu anladılar. Tek kelime etmeden halatları arabalarına bıraktılar ve kucaklaştılar. O zaman anladılar ki kardeşlik, kendinden daha çok kardeşini düşünmekti. İki kardeş bir ömür boyu sırt sırta mutlu mesut yaşadı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kahraman-yokonun-virus-mucadelesi", "text": "Sevimli mi sevimli, araştırmaya özel bir ilgisi olan Yoko her pazartesi olduğu gibi okula gitmek için hazırlanıyordu. Annesi Yoko'nun yanına gelip \"Bugün okul tatil Yokocuğum.\" dedi. Yoko, \"Ama anneciğim bugün pazartesi, okulum neden tatil olsun ki?\" diye sordu. Annesi Yoko'nun yatağına otururken elini yatağa yavaşça iki kere vurup \"Yanıma gelip oturur musun Yoko? Seninle bir şey konuşmak istiyorum.\" dedi. Yoko annesinin yanına usulca oturup meraklı gözlerle annesinin neler anlatacağını bekledi. Annesi, \"Yoko, yaşadığımız dünyada bazı değişiklikler oluyor ve bizler bu değişikliklere ayak uydurursak daha güzel bir dünyaya sahip oluruz. Biliyorsun ki hastalıklar doğaldır. İnsanlar hasta olurlar ve iyileşirler. Bu sıralar dünyamızda bizleri hasta eden bir virüs dolaşıyor.\" dedi. Yoko \"Ama anneciğim okullar neden tatil peki?\" diye sordu. Annesi \"Bu virüs bulaşıcı özellikte olduğu için insanlar birbirilerine bulaştırabilir. Bu sebeple sağlığınızı korumak için okulunuzu bir süreliğine tatil yaptılar Yokocuğum.\" dedi. Yoko \"Peki annecim.\" dedikten sonra annesi Yoko'ya yiyecek bir şeyler hazırlamak için odasından çıktı. Yoko annesinin anlattıklarını can yoldaşı, sırdaşı ve kahramanı olanı Mitso'ya anlatmak için sabırsızlanıyordu. Yoko sihirli hareketini yapmak için elini kalbinin üzerine koydu. Gözlerini kapatarak \"Mitso, can yoldaşım, sırdaşım ve kahramanım, neredesin?\" diye fısıldadı. Birdenbire odanın içine doluşan ışıkların ardından uzun mu uzun, güler yüzlü ve büyük gözlü Mitso belirdi. Mitso Yoko'nun üzgün halini görünce hemen soruverdi. \"Ne oluyor Yoko neden böyle üzgün görünüyorsun?\" dedi. Yoko, \"Hoşgeldin Mitso.\" dedi ve annesinin söylediklerini tümüyle Mitso'ya anlattı. Mitso şaşkın bir ifadeyle \"Yoko dünyanın bu durumuna çok üzüldüm ama geçmişte insanlar bu gibi virüslerle mücadale etmişti, bu yüzden sorununa nasıl yardımcı olabileceğimi biliyorum.\" dedi. Yoko sevinçle \"Gerçekten mi Mitso? Bana bu konuda yardım edebilir misin?\" diye sordu. Mitso, \"Aslında sana yardımcı olacak olan ben değilim Yoko, ama seni bir bilim insanının yanına götürürsem sana bu konuda detaylı bilgiler vereceğine eminim.\" dedi. Yoko sabırsızlanarak, \"Lütfen beni biliminsanın yanına götür Mitso, lütfen. Bu virüs hakkında her şeyi öğrenmek ve dünyamızı korumak istiyorum!\" dedi. Mitso, \"Dünyada seyahat ederken virüse yakalanabilirsin Yoko ama hayal dünyanda seyahat edersen virüsler sana bulaşamaz, ben seni onlardan korurum\" dedi ve Yoko'ya hayal dünyasında gezintiye çıkması için güven verdi. Daha sonra Yoko gözlerini kapatarak üç kere derin nefes aldı. Oturduğu yerden yükseldiğini hissediyordu. Seyahat başlamıştı. Yoko yavaşça gözlerini açtığında kendini bilim insanlarının araştırmalar yaptığı bir laboratuvarda buldu. Yoko etrafını detaylıca incelerken yanına yaklaşan bilim insanı, \"Merhaba, sen Yoko olmalısın.\" dedi. Yoko, \"Evet benim. Sizi meşgul ettiğim için üzgünüm ama buraya dünyamızı saran virüs tehlikesini öğrenmek ve bu virüs ile nasıl mücadele edeceğimi bilmek için geldim.\" dedi. Bilim insanı, \"Tabii ki Yoko, bizler bunun için varız. Eğer sen de bu konuda bilgi sahibi olursan hem insanlara hem de bizlere yardımcı olmuş olursun.\" dedi ve Yoko zaman ayıracağı için bilim insanına teşekkür ettikten sonra soruları ile virüsü tanımak için bilim insanına \"Virüs nasıl bir şey?\" diye sordu. Bilim insanı masanın üzerinde duran mikroskobu eline işaret ederek, \"Virüsler bizim gözle göremeyeceğimiz kadar küçüktür Yokocuğum, o yüzden onları mikroskop denilen aletler ile inceliyoruz.\" dedi. Yoko, \"Peki biz gözle göremediğimiz için mücadele edemez miyiz?\" diye sordu. Bilim insanı, \"Hayır Yoko. Mücadele edebiliriz, nasıl ki hasta olmamak için tedbirler alıyorsak virüsün bulaşmaması için de tedbirler alırsak bize bulaşmasını engelleyebiliriz.\" dedi. Ben dünyamızın bu tehlikeden kurtulmasını ve bir an önce okuluma gitmeyi istiyorum.\" dedi. Bilim insanı, \"Yoko, virüsü kendine ve başka insanlara bulaştırmaman için birkaç şey göstereceğim. dedi ve ayağa kalktı. Hemen ilerde duran el yıkama alanına gitti ve Yoko'ya dönerek, \"Bak Yoko, öncelikle ellerimizi su ve sabun ile iyice yıkamalıyız ki böylelikle virüsler ellerimize yapışamasın. Bu şekilde kendimize ve başkalarına virüsü bulaştırmayız.\" dedi. Daha sonra Yoko'dan bir metre kadar uzaklaşarak, \"Bu kadarlık bir mesafede durmaya özen göstermelisin, böylelikle virüsün sana yaklaşmasını da engellemiş olursun.\" dedi. Sonra elini kaldırarak, \"Tokalaşmak yerine el sallamalısın, böylelikle insanlarla temasını azaltarak virüsle de temasını azaltmış olursun.\" dedi. Yoko, \"Peki ben hasta olursam başkalarına bulaştırmamak için ne yapabilirim?\" dedi. Bilim insanı, \"Eğer hastaysak dirseğimizin içine öksürmeliyiz ve hapşırmalıyız, maske kullanmayı da ihmal etmemeliyiz.\" dedi. Yoko, \"Bunların hepsi çok basit ve uygulanması çok kolay şeyler, gerçekten bunları yapınca virüsten korunur muyuz?\" diye sordu. Bilim insanı, \"Elbette ve en önemlisi evde kalmaya özen göstermelisin çünkü en güvenli yerin her zaman olduğu gibi evin Yokocuğum.\" dedi. Yoko, \"Ama sevdiğimiz insanları o zaman nasıl göreceğiz, ben arkadaşlarımı çok özlerim.\" dedi. Bilim insanı ise gülümseyerek Yoko'ya, \"Sevdiğimiz insanları belirli bir süre göremeyeceğimiz için özlememiz çok normal, bu onlara değer verdiğimizi gösterir. Ama istersen onları arayabilir ve konuşabilirsin, hem arkadaş olarak yapabileceğimiz en önemli şey birbirimizi korumaktır.\" dedi. Yoko kafasını aşağı yukarı sallayarak bilim insanının ona anlattıklarını onayladı ve güzelce dinledi. Yoko bütün sorularının cevaplarını aldıktan sonra bilim insanına teşekkür etti ve gözlerini kapatıp elini kalbinin üzerine koyarak, \"Mitso, can yoldaşım, sırdaşım ve kahramanım, neredesin?\" diye fısıldadı. Mitso laboratuvarın içine doluşan ışığın ardında belirdi. Mitso, \"Yoko, sonunda yüzün gülüyor, istediğim buydu.\" dedi. Yoko, \"Mitso, burada bütün sorularıma bilim insanı sayesinde cevap buldum. Beni odama geri götürür müsün, orada sana bütün bildiklerimi anlatmak için sabırsızlanıyorum!\" dedi. Mitso, \"Hay hay Yokocuğum, sihirli hareketin ile yol alabiliriz.\" dedi ve Yoko gözlerini kapattı, üç kere derin nefes alıp verdikten sonra ayaklarının yerden kesildiğini hisseti. Gözlerini açtığında odada karşısında duran Mitso'ya teşekkür etti ve bilim insanıyla olan bütün konuşmaları anlattı. Mitso, \"Ah Yoko, bu bildiklerini ailenle hemen paylaşmalı ve uygulamalısın, bunlar müthiş bilgiler.\" dedi. Yoko, \"Evet Mitso, senin sayende bilim insanıyla tanışıp bu bilgileri öğrendim.\" dedi ve tam Mitso'ya sarılacakken mesafe kuralı aklına geldi, gülümseyerek, \"Artık bir metre mesafeliyiz Mitso.\" dedi. Yoko ile Mitso kendi aralarında da bu kurallara uymaya söz verdiler. Yoko, Mitsoyu uğurlarken, \"Sen benim kahramanımsın Mitso.\" dedi. Mitso ise, \"Ben senin kalbinin ve hayal gücünün sesiyim, kahraman olan sensin Yoko.\" dedi. Yoko o gün boyunca bütün bu olanları düşündü. Sonraki günlerde, Yoko yeni yaşantısına alışmış ve artık çevresindeki her insana bu kuralları anlatır olmuştu. Yoko ile ailesi virüsü kapmadan yaşamlarına devam etmişlerdi. Dünya ise hala virüs ile mücadele eden bilinçli çocuk kahramanlarını arıyordu. Yani bunu okuyan veya dinleyen bir kahramanı. Seni..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kamerin-gokyuzu-yolculugu", "text": "Meraklı ve araştırmaya ilgili bir çocuk olan Kamer, gökyüzünü çok seviyordu. Her gece uyumadan önce odasındaki camdan yıldızları seyrederdi. Onları tek tek saymaya çalışır ve daha yarısına gelmeden öylece uyuyakalırdı. Günlerden bir gün Kamer yine odasının camında yıldızları saymak için yerini almıştı. 1. yıldız, 2.yıldız, 3.yıldız derken dilek tutmak istedi Kamer. Dileğini tutarken bir yandan da düşündü ''keşke bütün dileklerimiz gerçek olsaydı'' Derken tam o sırada bir yıldızın kaydığını gördü. Kamer kayan yıldızı görünce babasının ona söylediklerini anımsadı. Babası Kamer'e ''Ne zaman dilek tutarsan gökyüzüne bak Kamer, eğer bir yıldızın kaydığını görürsen anla ki o yıldız dileğinin gerçekleşeceğine dair gökyüzünün sana verdiği bir işarettir.'' demişti. Kamer bunları düşünürken o da ne! Az önce kayan yıldız Kamer'e doğru yaklaşıyordu. Kamer ışık hızıyla yaklaşan yıldızı karşısında görünce çok heyecanlanmıştı. Yıldız, Kamer'e gülümseyerek ''Merhaba Kamer, dileğin gerçekleşti'' dedi. Kamer duydukları karşısında şaşırmış bir şekilde gözlerini kocaman açarak ''Merhaba yıldız, buraya geldiğin için öncellikle sana çok teşekkür ederim. Ben gökyüzünü çok sever ve her gece uyumadan önce yıldızları saymaya çalışırım ama bir türlü tam sayamadan uyuyakalırım'' dedi. Yıldız gülümseyerek ''Biliyorum Kamer, yıldızlar sayamayacağın kadar çoktur ama kendini mutlu hissediyorsan saymaya devam etmelisin. Bu gece bir dilek tuttun ve bende o dileğini gerçekleştirmek için yanına geldim. Peki dileğin neydi Kamer? ''diye sordu. Kamer biraz düşündükten sonra '' Gökyüzünü çok merak ediyorum sevgili yıldız. Sen yanıma gelmeden önce yine yıldızları saymaya çalışıyordum ve dediğim gibi saymayı hiçbir zaman bitiremiyorum. Bu yüzden dileğimde gökyüzüyle alakalı bir sürü bilgi edinmekti'' dedi. Kamer heyecanlı bir şekilde ''Bunu Çok isterim Yıldız'' dedi. Yıldız ''O halde bana tutun ve yolculuğa başlayalım'' dedi. Kamer Yıldız'ın dediğini yaparak köşelerine sıkıca sarılıp tutundu. Yıldız ve Kamer gökyüzüne doğru çok hızlı bir şekilde yükselmeye başladı. Yıldız bütün arkadaşlarıyla tanıştırmak istiyordu Kamer'i. Hepsini görmeli ve öğrenmeli diye düşündü. Yıldız kameri ilk önce en parlak olan arkadaşıyla tanıştırdı. Evet, bu parlak dost, bir kutup yıldızıydı. Kutup Yıldızı ''Kamer, odanın camından bizi seyrederken nasıl gülümsediğini hatırlıyorum. Aslında bizlerde sana gülümsüyorduk. Beni hatırladın mı?'' dedi. Kamer ''Evet, sen kutup yıldızısın. Hep aynı yerde durur ve Kuzey yönünü gösterirsin.'' dedi. Kutup Yıldızı ''Tebrik ederim Kamer, gökyüzüne ilgili olduğun kadar bilgilisin de.'' dedi. Ve Yıldız Kameri diğer arkadaşlarıyla tanıştırmaya devam etmek için ilerledi. Sıra Kuyruğu olan bir yıldıza geldi. Evet, bu bir kuyruklu yıldızdı. Kuyruklu Yıldız gülümsedi. ''Merhaba Kamer, dileğini buraya gelmekten yana kullandığına çok sevindim. Anladığın üzere ben bir kuyruklu yıldızım.'' dedi. Kamer ''Merhaba Kuyruklu yıldız. Seni bazı geceler görebiliyorken, bazı geceler göremiyorum. Bunun sebebi nedir'' dedi. Kuyruklu Yıldız ''Bizler sayıca diğer yıldızlara göre az durumdayız. Ancak sönük olan kuyruklu yıldızlar fazladır ama onları sadece teleskop ile görebilirsin'' dedi. Kamer ''Bu çok ilginç. O zaman en kısa zaman da bir teleskopum olmalı'' dedi ve güldü. ''Kuyruğun ne kadar da güzel, kuyruğunun uzadığını duymuştum bu doğru mu?'' diye devam etti. Kuyruklu Yıldız ''Teşekkür ederim Kamer. Evet, Güneşe yaklaştıkça kuyruğum uzar'' dedi. Kamer öğrendiği bilgilerden memnun bir şekilde Yıldız arkadaşının onu şimdi kimle tanıştıracağını merak ediyordu. Yıldız ''Kamer şimdi seni birazcık sıcak bir yıldızın yanına götüreceğim ona bakarken gözlerin kamaşabilir o yüzden bu gözlükleri almalısın'' dedi. Ve Kamer'i tabi ki güneşin yanına götürdü. Kamer, Yıldızın verdiği gözlükleri gözüne takana kadar güneş çoktan gözlerini ovuşturmasına sebep olmuştu. Heybetli ışık ve sıcaklık saçan güneşe ''Güneşte mi bir yıldız'' dedi. Kamer bu duruma çok şaşırmıştı, çünkü Güneşi bir gezegen olarak biliyordu. Güneş ''Evet Kamer. Ben Güneş Sisteminde yer alan bir yıldızım. Aslında Güneş sisteminde birden çok gezegen var fakat ben bir gezegen değilim'' dedi. Kamer duyduklarına şaşırmış bir şekilde kaşlarını kaldırarak Güneşi dinledikten sonra '' peki Güneş Sisteminin içindeki gezegenler hangileridir?'' diye sordu. Güneş '' Bu sistemdeki gezegenler dokuz tanedir. Güneş'e yakından uzağa doğru Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün gezegenleri olarak sıralarız. Güneş sisteminde bulunan dokuz gezegenin bazısının uydusu yokken bazısının da onlarca uydusu mevcuttur.''dedi. Kamer ''Peki uydu ne demek güneş?'' diye sordu. Güneş ''Belirli bir yörüngede dönen gök cismine uydu denir Kamer'' dedi. Kamer ''Yaşadığım Dünyanın bir uydusu var mı peki?'' diye sordu. Güneş'' Evet Kamer Dünyanın tek bir uydusu vardır ve o da Aydır.'' dedi. Kamer bu yeni öğrendiği bilgiler sayesinde çok mutluydu. ''Bu bilgiler için çok teşekkür ederim güneş'' dedi. Yıldız Kamer'e seslendi. ''Kamer gece hızla ilerliyor. Artık eve dönme vakti'' dedi. Kamer ''Peki Yıldız'' dedikten sonra yıldızın köşelerine tutundu. Ve birlikte gökyüzünde süzülerek Kamer'in odasına indiler. Yıldız ''Buna çok sevindim Kamer. Ben ve arkadaşlarım sana gökyüzünü daha çok sevdirdiysek ne mutlu bize. Gökyüzüne bakmayı hiçbir zaman bırakma olur mu? Çünkü bizler de senin bizi sayarken uyuyakalmanı bekleyeceğiz her zaman. Artık sende benim arkadaşımsın'' dedi. Kamer duyduklarına sevinerek, başını salladı ve yıldızı onayladı. Yıldız son bir kez parladı bu Kamere veda ettiği anlamına geliyordu. Işık hızıyla gözlerden kayboldu Yıldız. Kamer odasının camını kapattı ve yumuşak battaniyesinin içine girdi. Uykuya dalmak için hazırlandı ama hala bir eksiklik vardı. Bir gece de gökyüzüyle alakalı bir sürü bilgi edinmişti ama dileğini gerçekleştirip ona bu imkanı sağlayan, onu gökyüzüne götüren ve buraya geri getiren yıldızın adının ne olduğunu sormayı unutmuştu. Artık Kamer ne zaman kayan bir yıldız görse yüzünde tebessüm oluşuyordu çünkü ona göre dünyanın bir yerlerinde birileri dilek tutuyordu ve kayan yıldızlar dileklerini gerçekleştiriyordu. Her kayan yıldız da hem tebessüm ediyor hem de düşünüyordu, onu bu hayal dünyasına götüren yıldız kimdi sahiden, onu tekrardan görmek ve ona kim olduğunu sormak istiyordu. Bir türlü unutamamıştı. Günler, aylar ve de yıllar geçti Kamer büyüdü. Gökyüzüne ilgisini hiçbir zaman kaybetmedi Kamer. Hatta daha da ilerledi daha da bilgilendi. Bir teleskopu bile oldu. Gökyüzünü inceledi ve araştırmalar yaptı. Ve sonunda onu bu hayal dünyasına götüren yıldızın ise babası olduğunu çok sonradan anladı. Kamer çocukluğundan bu yana kurduğu hayali gerçekleştirmek istedi ve ülkesindeki ilk astronot oldu. Gökyüzüyle ilgili hayali olan bütün astronot çocuklara..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kedi-mia", "text": "Anne, baba ve oğullarından oluşan bir aile yaşardı. Arnavut kasabasında yaşayan; bu üç kişilik aile, bir kedi sahiplendiler. Bembeyaz tüyleri, masmavi gözleri vardı bu kedinin. Aile üyeleri, kediye Mia ismini verdiler. Mia, oldukça narin ve gösterişli bir kediydi. Mia, kendini çok kısa sürede herkese sevdirdi. Evin hanımı yemek yaparken Mia mutfağa gidiyor, annenin eteklerine sürtünerek şirinlik yapıyordu. Ayrıca kocası işte ve oğlu okulda olduğundan evin hanımı, Mia ile saatlerce sohbet ediyordu. Mia anlamasa bile evin hanımını dinliyor, adeta anlıyormuş gibi gözlerinin içine bakıyordu. Evin beyi ise işten döndüğünde Mia onu kapıda karşılıyordu. Oturduğunda direk adamın kucağına gidiyor ve kendini sevdirmek için elinden geleni yapıyordu. Evin oğlu ise, Mia' ya çok düşkündü. Mia da ailede en çok onu seviyordu. Okuldan gelince Mia ile saatlerce oyun oynuyorlardı. Mia, evin oğlunu görünce heyecandan yerlerde yuvarlanıyor, evin içinde koşturup duruyordu. Aile üyelerinin her biri, Mia' ya ayrı düşkündü. Mia için çeşitli oyuncaklar, kum havuzları almışlardı. Evin küçük çocuğuymuşçasına, Mia ile ilgileniyorlardı. Yağmurlu bir günde Mia oynamak için kedi kapısından dışarı çıktı. Yağmurda debelendi, kendi kendine oyunlar oynadı. Diğer kedilerin aksine, Mia suyu çok seviyordu. Yağmurun tadını çıkaran Mia, sırılsıklam şekilde eve döndü. Evin hanımı Mia' yı görünce çok şaşırdı. Hasta olmasından endişelendi. Gidip bir havlu getirdi ve Mia' yı dizlerine alıp kurulamaya başladı. Mia çok ıslanmış ve üşümüştü. Evin hanımı Mia' ya çok kızmıştı. Bir daha yağmurda dışarı çıkmaması gerektiğini söyleyip duruyordu. Mia üşümeye başlamıştı. Gerçekten de hasta oluyordu. Evin hanımı kocasını aradı ve beraber Mia 'yı veterinere götürdüler. Veteriner Mia' nın hastalandığını ve birkaç gün klinikte tedavi görmesi gerektiğini söyledi. Evin hanımı ve beyi çok üzüldüler. Mia' yı orada nasıl bırakıp gidebilirlerdi ki? Yine de Mia' nın iyileşmesi için bu gerekliydi. Mia, yorgun ve korkmuş gözlerle veterinere bakıyordu. Sahiplerinin onu bırakıp gitmesini istemiyordu. Evin hanımı ve beyi Mia' ya onu almaya geleceklerini söyleyip gittiler. Ertesi gün Mia, tedavi gördü. Veteriner ona çok iyi davranıyordu. Güzel mamalar vererek, güzel sözler söylüyordu. Mia veterineri sevmişti. Ama ailesini ve evini çok özlemişti. Aile, kliniği arayarak her gün Mia' yı soruyordu. Evin neşesi Mia, evde olmadığında ev çok ıssız kalmıştı. Ailedeki herkes onu çok özlemişti. Aradan birkaç gün geçti. Mia artık ayaklanmıştı. Veteriner sayesinde artık çok iyi hissediyordu. Bir anda kliniğin kapısından ailesi giriverdi. Mia' nın sevinçten gözleri parlıyordu. Evin oğlunun kucağına atlayıp maskotluk yapmaya başlamıştı bile. Evin beyi ve hanımı veterinere teşekkür ettiler. Ve Mi ayı alarak hep beraber evlerine gittiler. Mia heyecanla eve girdiğinde onu bir sürprizin beklediğini gördü. Yaş mama! Mia' nın en sevdiği şey buydu. Mia, sevinçle kuyruğunu sallayarak mamasını yemeye koyuldu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kirmizi-araba", "text": "Arabaların yaşadığı, Arabalar ülkesi vardı. Bu ülkede her yıl yarışlar düzenlenirdi. Bu yıl da düzenlenen yarışa katılmak isteyen, heyecanlı mı heyecanlı biri vardı. O da Kırmızı Arabaydı. Küçüklüğünden beri yarışları takip eden Kırmızı Araba, şimdi o yarışta yer alacak olmanın sevincini yaşıyordu. Yarış tarihi belli olur olmaz hemen kayıt yaptırmıştı. Arkadaşları Sarı Araba, Mavi Araba ve Mega Araba da yarışa kayıt olmuşlardı. Kırmızı Araba, arkadaşlarını çok severdi ve onlarla çok iyi anlaşırdı. Bütün arkadaşları bakım yaptırmaya gelmişti. Kırmızı araba arkadaşlarının kendisini kıskandığını düşündü. Bu yüzden Kırmızı Arabadan önce davranarak sanayiye gelmişlerdi. Sarı Araba Kırmızı Arabayı gördüğünde kornasını çalarak: Hey Kırmızı, hoş geldin. Ne zamandır ortalarda yoksun. Özlettin kendini. Dedi. Kırmızı Araba: Meşguldüm, yarışta kazanmam gerek. Malum, bir sürü rakibim var. Dedi. Sarı Araba şaşırdı: Ne yani, sen bizi rakip olarak mı görüyorsun? dedi. Mavi Araba ve Mega Araba da şaşkınlıkla Kırmızı Arabaya bakıyorlardı. Kırmızı Araba cevapladı: Tabi ki, bu yarışı kazanmak benim için çok önemli. Sizler de bunu bile bile yarışa katıldınız. Beni desteklemek yerine rakibim olmayı seçtiniz. Dedi. Kırmızı Arabanın arkadaşları çok üzüldüler. Oysa niyetleri Kırmızı Arabayı kırmak değildi. Sadece hep beraber eğlenmek istemişlerdi. Kırmızı Araba hızla sanayiden çıkıp gitti. Aradan bir hafta geçmiş ve yarış günü gelmişti. Kırmızı Araba arkadaşlarıyla küsmüştü ve bu yüzden hiçbirinin yüzüne bakmıyordu. Yarışta 10 tane araba vardı. Kırmızı Araba çok heyecanlıydı ve bir hata yapmaktan korkuyordu. Yarışa katılan üst model arabalar vardı ve onları nasıl yeneceğini bilmiyordu. Bir an kazanamayacağını düşünerek yarıştan çekilmek istedi. Arkadaşlarına baktı. Onlarla yarışmak yerine onlardan destek almak isterdi. Yarışın başlamasına saniyeler kalmıştı. Yarışı başlatan kişi üçten geriye doğru saymaya başladı. 3.2.1 diyerek bayrağı kaldırdı ve yarışı başlattı. Tüm arabalar hırsla hız yapıyorlardı. Hepsi de kazanmak istiyordu. Kırmızı Araba kendini oldukça zorluyordu. Olabildiğince hızlı gitmeye çalışsa da geride kalmıştı. Heyecandan sanayiye gidip bakım yaptırmayı unuttuğunu fark etti. Ama artık çok geçti. Bir anda Kırmızı Arabanın bir tekeri çıkarak fırladı. Kırmızı Araba ne yapacağını şaşırmıştı. Üç tekerlekle yola devam etmek imkansızdı. Kırmızı Araba yarışı baştan kaybetmişti. Birden arkadaşları Kırmızı Arabanın etrafını sardılar ve yedek bir tekerlek çıkararak Kırmızı Arabaya monte etmeye başladılar. Kırmızı Araba: Hey, çocuklar ne yapıyorsunuz? Yarışı kaybedeceksiniz. Dedi Mavi Araba cevap verdi: Kırmızı, sen bizim arkadaşımızsın. Yarış senden daha önemli değil. Bu yarışı sen kazanacaksın. Dedi. Kırmızı Araba çok duygulanmıştı. Arkadaşları tekerleği takar takmaz yarışa devam etti. Arkadaşları da arkasından geliyorlardı. Onlar için gaza sonuna kadar basarak öndeki tüm arabaları geçti. Bitiş çizgisine ulaşarak üçüncü oldu. Birinci olmayı her ne kadar istese de üçüncülük de oldukça iyiydi. Kazandığı kupayı arkadaşlarına götürerek: Bu kupayı hepimiz kazandık. Sizin sayenizde üçüncü oldum. Ama artık bunun önemi yok. Çünkü arkadaşlarım benim için her şeyden önemli. Dedi. Hep beraber kornalarına basarak sevinç gösterisi yaptılar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kirmizi-elbise", "text": "-Güzel kızım benim, senin gibi akıllı bir evlada sahip olduğum için çok şanslıyım. Aynur gururlanmıştı. Sofrayı kurarlarken Aynur'un aklına kırmızı elbise düşmüştü. Hiçbir şeyi bu kadar çok istememişti. Ama o elbise kendisinin olsun istiyordu işte. Annesine söyleyecek oldu, sonra annesini üzmekten korktuğu için sustu. -Hocam, müsaade ederseniz öğrencilerimize bir duyurum olacaktı. -Tabii hocam, müsaade sizindir. Buyurun lütfen. -Çocuklar, ilçe genelinde bir yarışma düzenlenecek. Bu bir kitap okuma yarışması. Bu yarışmaya katılan öğrencilere kitap verilecek. Verilen kitabı okuduktan sonra, kendi bakış açınızla kitabı yorumlayan bir yazı yazılacak. En çok beğenilen yazı seçilecek. Seçilen arkadaşımıza para ödülü verilecek. Para ödülü 1000 TL olacak. Yarışmaya başvurmak isteyenler teneffüste odama gelsinler. Dedi ve iyi dersler dileyerek sınıftan çıktı. Aynur'un yüzünde kocaman bir gülümseme meydana geldi. Aynur bu yarışmayı kazanırsa 1000 TL kazanacak, böylece istediği elbiseyi alıp kalan parayı da ailesine verecekti. Böylece ailesi, Aynur ile daha da gururlanacaktı. Teneffüs olduğunda Aynur koşarak müdür yardımcısının odasına gitti. Yarışmaya başvurusunu yaptı ve kitabı aldı. Aynur okuldan çıkar çıkmaz eve gidiyor, kitabı okuyordu. Hatta hiç durmadan okuduğu için, çabucak kitabı bitirmiş; bir kez daha okumuştu. Sonra yazıya başladı. Özgün ve güzel bir yazı ortaya çıkaracaktı. Sınıftaki arkadaşlarına da o parayı kazanmayı ne kadar istediğini anlatıyordu. Kırmızı elbiseyi alacağını söylüyordu. Hatta bir keresinde öğretmeni de bu konuşmaya şahit olmuştu. Aynur için üzülmüş, bir o kadar da gurur duymuştu hırslı öğrencisiyle. Aynur yazıyı bitirmiş, öğretmenine de okutmuştu. Öğretmeni Aynur'un yazısını çok beğenmişti. Herkes Aynur'a birinci olacak gözüyle bakıyordu. Aynur öğretmeninin yanına gitti. Öğretmeni Aynur' a, yarışmayı onun kazandığını söylediğinde; Aynur ağlamaya başladı. Mutluluktan gözyaşlarını tutamamıştı. Öğretmeni derse girdiğinde, sınıfta da Aynur'u tebrik etmişti. Tüm arkadaşları Aynur'u alkışlayarak, onun adına çok sevinmişlerdi. Okuldan sonra öğretmeniyle beraber, para ödülünü almaya belediyeye gittiler. Belediye başkanı da Aynur'u tebrik etti ve para ödülünü teslim etti. Aynur'un gözleri parlıyordu. Öğretmeni ile belediyeden çıktılar. Öğretmeni güzel öğrencisini ailesine teslim etti. Para ödülünü kazandığını ailesine haber veren Aynur, annesine sarılıp ağlamaya başladı. Akşam babası da eve geldiğinde ona da durumu anlattılar. Babası da annesi de Aynur adına çok mutlu oldular. Ertesi gün hafta sonuydu. Okul yoktu. Annesi ve Aynur kırmızı elbiseyi almak için dükkana gittiler. Çok şükür ki elbise henüz satılmamıştı. Elbiseyi aldılar ve dükkandan çıktılar. Aynur elbiseyi kendi parasıyla aldığı için ayrıca mutluydu. Ailesi kalan parayı da, Aynur'un diğer ihtiyaçlarına ayırdı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kisa-boylu-zurunun-uzama-macerasi", "text": "Zürü, ormanda yaşamayı çok seven boyu diğer yaşıtlarına göre kısa kalan dünyalar tatlısı bir zürafaydı. Boyu diğerlerinden kısa olmasına rağmen kimse onunla dalga geçmiyor, tam aksine tüm arkadaşları ona yardımcı oluyordu. Zürafalar beslenmek için ağaç yapraklarını çok sevdiğinden diğer tüm zürafalar yaprak yerken, Zürü her yaprağa ulaşamadığı için bazen karnını doyurmakta oldukça zorlanıyordu ve diğer zürafalar Zürü'ye yardım etseler de, Zürü her istediği yaprağa kendisinin ulaşamaması nedeniyle bazen çok üzülüyordu. Çünkü en lezzetli ve taze yapraklar genelde ağaçların tepelerinde oluyordu. Bir çözüm olduğu için gözleri parlayan Zürü, heyecan ve coşkuyla annesine söz verdi. Annesi hemen Zürü için kısa açıklamalar yaptı. Bu yaprak şöyle faydalı, buradaki bitki vücudu böyle güçlendiriyor, şu ağacın meyvesi çok vitaminli diye bilgiler vererek ormanda Zürü'yü gezdirdi. Daha sonra Zürü her gün, vitaminsiz ve sağlıksız yapraklar yerine, onu güçlendirebilecek ve boyunun uzamasına yardımcı olabilecek, pırasa, ıspanak, brokoli gibi sebzeler yedi. Başta Zürü bu yeni yiyeceklerin tadını sevmemişti ama olsun, boyu uzayacaktı ya! Hem tatları o kadar da kötü değildi. Hatta Zürü'nün annesi özel karışımlarla bu yiyecekleri oldukça lezzetli hale getiriyordu! Hem de anne elinden gelen yemekler pek bir değerliydi. Günler geçtikçe, Zürü arkadaşlarıyla oynarken bazı hareketleri daha rahat yaptığını fark etti. Örneğin daha önce hiç uzanamadığı bir ağacın en uçtaki yapraklarına ulaşabiliyordu. Bunu fark eden Zürü, etrafına daha dikkatli baktı ve gördükleri karşısında şok oldu! Arkadaşlarıyla göz hizasındaydı, yani onların kafalarını ileriye doğru baktığında görebiliyordu! Kafasını yukarı kaldırmasına gerek kalmamıştı. Bu mutlu haberi vermek için hemen annesine koştu ve annesine lezzetli ve sağlıklı yemekleri için teşekkür etti."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kitap-okumayan-cocuk", "text": "Ufuk çok iyi bir çocuktu. Fakat kitap okumayı hiç sevmezdi. Okulda öğretmenleri okuma saatinde ondan kitap okumasını istediklerinde onları dinlemez, başını masaya koyar ve hiç konuşmazdı. Arkadaşları, Ufuk kitap okumuyor diye onunla sürekli dalga geçerlerdi. İçlerinden sadece Ceren onunla dalga geçmezdi. Çünkü ceren, onun kitap okumamasının mutlaka bir sebebi olduğunu düşünüyor ve insanlarla dalga geçmenin çok yanlış olduğunu biliyordu. Ceren ile Ufuk Aynı mahallede oturuyor ve aynı sınıfta okuyorlardı. Bir gün Ceren'in annesi çilek reçeli yapmak için Ceren'den bahçedeki çilekleri toplamasını istedi. Ceren çilekleri toplamak için mutfaktan bir kase aldı ve dışarıya çıktı. Çilekleri, bir şarkı mırıldanarak toplamaya başladı. Ceren bahçedeki çilekleri çok seviyordu. Hem çok güzel görünüyorlar hem de çok güzel bir tatları vardı. Ceren çilekleri büyük bir mutlulukla toplarken yan bahçeden gelen bir ses duydu. O ses yan komşuları olan ufuklardan geliyordu .Ufuk bahçelerindeki en uzak ağacın altında oturmuş kitap okumaya çalışıyordu.Gözünde de bir gözlük vardı. Ceren simdi anlamıştı. Ufuk kitap okurken gözlük takıyordu.Bu yüzden kitap okumak istemiyor olabilirdi. Ceren, Onu ilk gördüğünde bunu anlamıştı. Çünkü Ufuk, cerenin onu gördüğünü fark etmiş ve bu durumdan rahatsız olduğunu hareketleri ile iyice belli etmişti. Ceren hızlıca çilekleri toplayıp annesine götürdü. Sonra da koşup Ufukların evine gitti. Ufuk'a onu gözlük takarken gördüğünü söyledi. Ufuk bu durumdan gerçekten çok rahatsız olmuş ve cerene kızmıştı. Ceren Ufuk'a gözlük takmaktan çekindiği için mi okulda kitap okumadığını sordu. Ufuk bu durum üzerine iyice sinirlendi ve gözlük takmadığını söyledi. Ceren içinden Ufuk'un kendisine gözlük takmak zorunda kaldığını söylemek istemediğini düşündü. Daha sonra ceren Ufuk'u üzdüğü için özür dileyip evine gitti. Ama içten içe ufuk'a gerçekten çok üzülmüştü. Ona gözlük takmanın kötü bir şey olmadığını anlatması gerektiğini düşündü. Ertesi gün Ceren okula gittiğinde sınıftakilerin Ufuk'u yine rahatsız ettiğini ve kitap okumadığı için onunla dalga geçtiklerini gördü. Hemen onları uyarıp Ufuk'u rahat bırakmalarını istedi. Ufuk Ceren'e yaptıkları için teşekkür etti. Utana sıkıla gözlük takmak zorunda olduğunu ve gözlük takınca arkadaşlarının onunla daha çok dalga geçeceğinden korktuğu için gözlük takmadığını Ceren'e itiraf etti. Ceren bunun üzerine gülümseyerek Bak ufuk, gözlük takmak asla ayıp bir şey değil. Hem benim babam da gazete okurken gözlük takıyor. Bunun en önemli sebebi eskiden çok çalışmış ve çok kitap okumasıymış. Bence bu çok özel bir şey. Ayrıca sana gözlük çok yakışıyor bence mutlaka takmalısın.Ufuk Ceren'in bu söyledikleri karşısında gerçekten çok mutlu olmuştu. O günden sonra Ceren ve Ufuk çok iyi arkadaş oldular. Ceren Ufuk'a gözlük takmanın kötü bir şey olmadığını ve bazı göz sorunlarından dolayı çoğu insanın taktığını sürekli anlatıyordu. Ufuk Ceren'in onu cesaretlendirmesi üzerine artık hiç kimseye aldırış etmeyip gözlük takmaya başladı. Artık derslerde o da çok güzel kitap Okuyabiliyordu. Sınıf arkadaşları ufuk'un ne kadar güzel kitap okuduğunu fark etmiş ve davranışlarından dolayı ondan özür dilemişlerdi. Ufuk onlara kızgın olmadığını belirtmiş ve arkadaş olmuşlardı. Ufuk'un arkadaşları önyargılı olmamayı ve kimse ile dalga geçmemeyi Ufuk'ta gözlük takmanın kötü bir şey olmadığını nihayet anlamıştı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/koca-cinar", "text": "Aras o gün okuldan heyecan ile çıktı. Çünkü o gün arkadaşları Sultan, Mehmet, Alihan ve Naz ile birlikte koca Çınar'ın altında piknik yapacaklardı. Aras bu yüzden çok sevinçliydi ve merdivenlerden hızla iniyordu, o sırada Betül öğretmeni onun merdivenlerden sakin inmesini istedi. Aras öğretmenini dinleyip merdivenlerden yavaşça indi ve en alt katta arkadaşları Sultan, Mehmet, Alihan ve Naz ile buluştu. Aras bugün yapılacak piknik için çok heyecanlı olduğunu, hemen eve gidip üstünü değiştirdikten sonra yemek sepetini hazırlayıp koca Çınar'ın altında bekleyeceğini söyledi. Sultan'da; Ben de fırfırlı pembe elbisemi giyip pembe tokalarımı taktıktan sonra koca çınarın altına gelirim. Dedi. Sultan bunu söyler söylemez herkes gülmeye başlamıştı. Aslında Sultan'ın pembe aşkı onlar için çok normaldi. Fakat yine de Sultan'ın sözlerine çok güldüler. Daha sonra 5 arkadaş hep birlikte evlerine çekildiler. Üstlerini değiştirip karınlarını doyurduktan sonra piknik için sepetlerini hazırlayıp yola koyuldular. Aras, koca Çınar'ın altına geldiğinde Mehmet Alihan ve Naz'ın koca Çınar'ın gölgesinde oturduğunu fark etti. Sultan daha gelmemişti. Aras arkadaşlarına el sallayıp onların yanına gitti. Onlara Sultan'ı sordu. Naz onu çağırmaya gittiğinde hala tokası ile ilgilendiğini söyledi. Naz da bunun üzerine hazırlanıp gelene kadar Koca Çınar'ın yanında onu bekleyeceğini söyleyerek oradan ayrıldığını arkadaşlarına anlattı. Aras, Naz, Mehmet ve Alihan konuşurlarken yanlarına birden Sultan geldi. Sultan geç kaldığı için arkadaşlarından özür diledi. Tam geç kalma sebebini açıklayacakken Aras onu durdurup nihayet saçlarını yapıp evden çıkabildin. Diyerek güldü. Arkadaşları da gülümseyerek onları izliyordu. Fakat Sultan oldukça gergin görünüyordu. Arkadaşları onun sadece kıyafeti ve tokaları sebebiyle geç kalmadığını anlamışlardı. Sultan telaşla arkadaşlarına Hayır arkadaşlar, aslında ben Naz gittikten hemen sonra buraya gelmek için yola koyuldum. Fakat yolda gelirken Selami amca ile karşılaştım. Selami amca çok tedirgindi. Ben de ona ne olduğunu sordum. Selami amca bana Koca Çınar'ın bulunduğu yere bir yol yapılacağı ve bu sebeple de ağacın kesilmesi gerektiğini söyledi. Buna gerçekten çok üzüldüm. Sultan'ın söyledikleri karsısında herkes şok olmuştu. Koca Çınar'ın kesilebileceğini asla düşünmemişlerdi. Koca Çınar sadece onlar için değil, bütün mahalle için çok değerliydi. Bütün mahalleli hem onun gölgesinde serinliyor hem de onlarca kuşa yuva olmuştu. Arkadaşları Sultan'a su verip onu sakinleştirdikten sonra bu işi detaylıca konuşmak için Selami amcanın yanına gitmeye karar verdiler. Hep beraber Selami amcanın yanına gittiler. Selami amcaya böyle bir şeyin doğru olup olmadığını sordular. Selami amca başını öne eğerek, Maalesef çocuklar bu doğru ve bütün mahalleli hep beraber elimizden geleni yaptık ağaç için. Fakat oraya yol yapılması gerektiğinden dolayı mutlaka kesilmesi gerekiyor. Yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Selami amcamın söylediklerinden sonra çocuklar üzgün bir şekilde evlerine gittiler. O günden sonra artık dışarıya çıkmaz oldular. Hepsi evlerinde koca Çınar'ı kurtarmak için planlar yapıyor ve sadece okula gitmesi için evden çıkıyorlardı. Bir gün Aras, tüm arkadaşlarına telefon ederek Koca Çınar'ın gölgesinde onları beklediğini söyledi. Çocuklar hızla evden çıktı ve Koca Çınar'ın yanına gittiler. Aras orada onları elindeki kağıtla bekliyordu. Hemen Aras'a ne olduğunu sordular. Aras elindeki kağıdı açıp yaptığı planı açıkladı. Kağıdın üzerinde tahtadan bir sahnenin yapılış aşamaları vardı. Mehmet ona bu sahnenin yapılış amacının ne olduğunu sordu. Aras ona bu sahneyi tamirci Selami amca ile beraber yapıp, koca Çınar'ın kesilmemesi hakkında tiyatrolar hazırlayacaklarını söyledi. Böylece koca Çınar'ı kesmeye gelen adamlar da bu gösteriyi izleyecek ve tüm mahallelinin koca Çınar'ı ne kadar sevdiğini gördüklerinde ağacı kesmekten vazgeçeceklerini anlattı. 4 Arkadaş Aras'ın sunduğu bu fikirden memnun kalmışlardı. Çünkü deneyecek başka bir yolları yoktu. Bu fikir üzerine hemen işe koyuldular. İlk yaptıkları şey, Selami amcadan sahneyi yapmasını istemekti. Çocukların sunduğu fikir Selami amcayı çok fazla ikna edememişti. Çünkü her yolu denemelerine rağmen ağacı kesmekten kurtaramamışlardı. Fakat çocuklar o kadar ısrar etmişlerdi ki Selami amca sahneyi yapmak zorunda kaldı. O da koca Çınar'ın kesilmesini istemiyordu ve eğer bu yol etkili olacaksa her şeyi yapmaya hazırdı. Sonunda tüm hazırlıklar bitti ve çocuklar artık sahneye çıkmaya hazırlardı. Sahne hazırlanmış herkes gösteriyi izlemek için çocukların bulunduğu alana akın etmişti. Naz, Sultan, Mehmet, Alihan ve Aras günlerce bu gösteri için hazırlanmışlardı. Hepsi rolünü gösteren birer kostüm giymişti. Sultan kelebek olduğu için çok mutluydu. Naz ise Koca Çınar rolünü oynadığı için gururlanıyor, Mehmet, Alihan ve Aras ise koca Çınar'ın altında piknik eden arkadaşlar rolünü üstlenmişlerdi. Sahneye çıktıklarında herkes 5 arkadaşı gururla ve birazda hüzünle izledi. Hiç kimse Koca Çınar'ı kaybetmek istemiyordu. Koca Çınar mahallenin sembolü olmuştu. Çocuklar sahnede Koca Çınar'ı ne kadar sevdiklerini göstermiş ve aynı zamanda faydalarını canlandırmışlardı. O sırada yol yapmakla görevli yetkililer de orada bulunuyordu. Mahallelinin ve çocukların Koca Çınar'a olan sevgileri onları çok etkilemişti. Yolu Koca Çınar'ın bulunduğu alandan değil başka bir bölgeden geçirmeye karar verdiklerini açıkladılar. Bütün mahalleli çok mutlu olmuştu. Herkes 5 arkadaşa çok teşekkür etmişti. Çocuklar da değerli dostları Koca Çınar kesilmeyeceği için büyük bir sevinç yaşıyorlardı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kucuk-dino", "text": "Çok eski zamanlarda küçük bir dinozor vardı. Küçük Dino yemek yemeyi severdi. Lezzetli yiyecekler biterse, Küçük Dino çok yediği için Anne Dino'nun stok yapması gerekirdi. Öğle yemeğinden sonra küçük Dino daha fazla bisküvi ve patates cipsi atıştıracaktı. Çay saatinde çikolata, şeker ve gazoz yiyecekti! Anne Dino, küçük Dino'nun sağlığı için endişeleniyordu. Onu azarladı, \"Canım yavrum, şekerleri ve tatlı atıştırmalıkları fazla yersen dişlerin ağrır ve çürür.\" Dedi. Açgözlü küçük Dino, Sorun değil anne. İyi olacağım.\" Küçük Dino annesini görmezden geldi ve tüm şekerli, sağlıksız atıştırmalıkları yemeye devam etti. Yatmadan önce dişlerini fırçalamayı da reddetti! Anne Dino ona dişlerini fırçalamasını defalarca hatırlattığında, annesinin isteğini geri çevirdi. Anne Dino, Küçük Dino'nun daha az yemesi için tüm çikolataları ve şekerleri saklamaya karar verdi. \"Şekerlerimi istiyorum anne!\" dedi Küçük Dino, annesi ona artık onun için şeker veremeyeceğini söylediği her seferinde öfke nöbetleri geçirmeye başladı. Daha az şekerli atıştırmalıklar almaktan rahatsız olan Küçük Dino'nun bir planı vardı. Geceleri, anne babası uyurken Küçük Dino yatağından gizlice çıktı ve parmak uçlarında mutfağa gitti. Buzdolabını açtı ve içindeki kekleri ve dondurmaları yedi. Ayrıca şeker kavanozunu bulmak için dolapları karıştırdı. Bunu görünce çok sevindi. Kaşık kaşık ağzına atmaya başladı. Bu geceden geceye devam etti. Bir gün, küçük Dino şişmiş bir yanakla uyandı. Ah! Ağzım acıyor. Ne oluyor? Bu acı verici!\" Yatağına oturdu ve yanaklarını tutarak ağladı. Küçük Dino'nun sesi, Anne Dino'yu uyandırdı. Yatak odasına geldi ve \"Sorun nedir? Neden ağlıyorsun güzel yavrum\" dedi. Küçük Dino Anne, dişim çok ağrıyor diye Küçük Dino üzgün bir şekilde cevap verdi. Anne Dino, Aman canım, dişin çürümüş olabilir. Ağzını aç da göreyim. Küçük Dino kendisine söyleneni yaptı. Gerçekten de Anne Dino, ağzının içinde kararmış bir diş görebiliyordu. \"Dişçiye gitmen gerekiyor. Dişlerinde biraz çürük görüyorum ve sadece bir diş hekimi sana yardım edebilir. Dedi Anne Dino. \"Acıyacak mı? Dişçiye gitmeye korkuyorum anne. Diye haykırdı Küçük Dino. \"Merak etme canım. Biraz rahatsızlık hissedebilirsin. Ama ondan sonra, yaşadığın acı gitmiş olacak. Diye moral verdi Anne Dino. Küçük Dino'nun annesiyle birlikte dişçiye gitmekten başka seçeneği yoktu. \"Dişlerim çok ağrıyor. Annem bana sadece dişçinin yardım edebileceğini söyledi. Dişlerimi düzeltmeme yardım eder misin, Diş Hekimi Hippo? diye sordu Küçük Dino. \"Tabi ki yardım ederim Küçük Dino. Şimdi buradaki koltuğa uzan ve rahatla. Ağzını iyice aç ve önce bir bakayım. Diş Hekimi Hippo, koltukları ayarlayıp ışığı Küçük Dino'nun ağzına doğru açarken cevap verdi. Küçük Dino utanmış hissetti. \"Evet, yatmadan önce çikolata yedim\" diye cevap verdi. Hippo Diş Hekimi, \"Şekerlerin lezzetli olduğunu biliyorum. Ancak, diş çürümesine neden olacağından onları çok sık yememelisin. Ayrıca, yemekten sonra ve uyumadan önce dişlerinizi fırçaladığınızdan emin olmalısın. Dişlerini günde en az bir kez diş ipi ile temizleyip günde 2 kere dişini fırçalamalısın. Aksi halde diş ağrın ve çürüklerin olur. Bütün çürük dişlerini çektikten sonra, bir daha lezzetli yemekler yiyemezsin! dedi. Küçük Dino utandı ve \"Biliyorum, bunu bir daha asla yapmayacağım\" dedi. Hippo Diş Hekimi devam etti ve Şimdilik kalan tüm dişlerini çürümekten kurtaracağım dedi. Bununla birlikte Hippo Diş Hekimi, Küçük Dino için çürümüş dişleri çıkarmak için aletler çıkardı. Hippo Diş Hekimi çekimi yaparken çok fazla delme ve çekme sesi vardı. Bu deneyim Küçük Dino için çok kötüydü. Bu olaydan sonra iyi bir ders çıkardı. O zamandan beri Küçük Dino dişlerine iyi bakıyor. Artık şeker yemiyor. Ayrıca yatmadan önce ağzını çalkalamayı ve dişlerini fırçalamayı da ihmal etmiyordu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kucuk-korsan", "text": "Açık denizde, mürettebatı ile yol alan bir korsan vardı. Bu korsan, kötü niyetli değildi. Sanıldığının aksine çok da iyi biriydi. İnsanlardan bir şey almaz, tam tersine hırsızları yakalar ve çalınanları sahiplerine teslim ederdi. Mürettebatı da kendisi de çok yorulan korsan, dinlenmek için gemisini bir limana çekti. İhtiyaçlarını karşılamak için tüm gemi sakinleri, şehrin meydanına indi. Gemide sadece bir kişi vardı. O da mürettebattaki en tembel ve uykucu kişiydi. Özelliği gibi adı da Uykucu idi. Uykucu, geminin başını beklerken; yine uyuyakalmıştı. O sırada geminin yanından geçen mendilci çocuk, Uykucu' nun uyuduğunu görünce; gemiyi incelemek için gemiye girdi. Gizlice geminin içini dolaşmaya başladı. Gemi gerçekten çok güzeldi. Geminin yemekhanesine girdi. Bir sürü yiyecek ve içecek vardı. Nasılsa Uykucu' dan başka kimse olmadığı için yemeklerden biraz yese bir şey olmayacağını düşündü. Zaten iki gündür açtı. Hızlı hızlı yemekleri yerken birden tıkandı. -Lütfen bana bir şey yapmayın. Sadece gemiyi merak etmiştim. Çok özür dilerim. -Hey ufaklık, ağlamana gerek yok. Korkma, sana kötü bir şey yapmayacağız. Mutfağı silip süpürünce ağırlık çökmüş olmalı ki uyuyakalmışsın. -Hadi genç adam, evine git artık. Hem akşam oldu ailen de seni merak eder. Bizim de denize açılmamız lazım artık. -Benim ailem yok. Sokaklarda yalnız yaşıyorum dedi. -Ben de sizinle gelebilir miyim? Gemide temizlik yaparım, yemek yaparım. Ne iş isterseniz yaparım, yeter ki sizinle gelmeme izin verin. Korsan ve mürettebat, köşeye geçerek kendi aralarında konuştular. Çocuğun kendileriyle gelmesinde bir sakınca olmadığına karar verdiler. Çocuk o günden sonra gemide temizlik yapmaya başladı. Korsan ve tayfası, çocuğu evlatları gibi seviyorlardı. Ona okuma yazma bile öğretmişlerdi. Çocuk temizlik işini tam yapamıyordu. Yine de çocuğu çok sevdikleri için ona bu durumu asla yansıtmıyorlardı. Böyle böyle zaman geçti. Küçük korsan büyüdü. Kaptan oldu. Çocuk Korsan' a baba diyor, mürettebata da amca diyordu. Babası artık çok yaşlanmıştı. Bu yüzden gemiyi yönetmesi için oğluna devretti. Durdukları bir limanda, bir kızı görüp beğendi ve evlenme teklifi etti. Kız teklifi kabul etti. Böylece evlendiler ve çocukları oldu. Çocuklar, korsana dede diyorlardı. Gemiyi de çok seviyorlardı. Okul açılacağı vakitlerde bir limanda kalıyor ve çocuklar okula gidiyordu. Tayfa ve kaptan da balıkçılık yaparak geçimlerini sağlıyorlardı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/kuzeye-giden-kizaklar", "text": "Cindy bu gece ne olursa olsun uyumamakta kararlıydı çünkü Noel babanın geleceğine inanıyordu. Bir saat geçmişti ama noel babadan hiç işaret yoktu. Yavaş yavaş gözleri kapanıyordu Cindy'nin, tam kendini uykuya bırakacaktı ki ama o da ne odasının camına bir ışık vuruyordu ışık o kadar parlaktı ki gözlerini kamaştırmıştı, elleriyle gözlerini ovuşturdu ve gördükleri karşısında çok şaşırmıştı acaba uykuda mıyım, bu bir rüya mı diye düşündü. Noel baba'nın ren geyikleri camın diğer tarafında havada süzülüyordu. Gerçekten de bir rüya gibiydi. Cindy yavaşça camını araladı. Kızak yaklaştı, Cindy kızağa bindi ve kızağın emniyet kemerini taktı. Kızak yavaşça gökyüzüne doğru yükselip uçmaya başladı. ''Nereye gidiyordu bu kızak? noel baba neredeydi?'' diye düşünürken birden arka koltukta bir kıpırdanma oldu. Cindy arkasında döndü o da ne kızakta biri uyuyordu hem de mışıl mışıl. Cindy uyuyan çocuğa ''hey sende kimsin'' diye seslendi. Çocuk birden gözlerini açtı. ''Merhaba ben Eddy'' dedi. Cindy'de kendini tanıttı. Eddy'e kızakların nereye gittiğini sordu. Eddy bu soruyu şaşırmış bir şekilde ''nasıl bilmezsin'' diye cevapladı ve anlatmaya başladı. ''Küçükken annem bana bir kitapta okumuştu. Her yeni yılda 3 şanslı çocuk seçilir. O çocukları Noel babanın kızakları alır ve kuzeye götürür yani Noel Baba'ya'' Cindy bu duyduklarına çok şaşırmıştı bir o kadar da sevinmişti. Gördüklerinden ve duyduklarından sonra uyumadığı için çok sevinmişti, belki de uyusaydı bütün bunları yaşayamayacaktı. Cindy ve Eddy konuşmaya devam ederken kızak bu sefer üçüncü şanslı kişinin odasının camına yaklaştı. Bu sefer kızağa sapsarı uzun saçlı bir kız çocuğu bindi. Cindy ve Eddy yeni arkadaşlarına adını sordu. ''Merhaba ben Alita'' dedi küçük kız. Cindy ve Eddy, Alita'ya neler olduğunu, neden burada olduklarını anlattı. Noel babaya giden yolda iyice kaynaşıp arkadaş oldular. Birbirlerine ne kadar heyecanlı ve mutlu olduklarından söz edip durdular.Ta ki yüksek sesli bir müzik uzaklardan gelip sözlerini kesene kadar. Noel şarkısıydı bu, birbirlerine bakıp gülümsediler. Şarkıyı hep beraber söylemeye başladılar. Ren geyikleri artık yavaşlamıştı. Çocuklar Noel babaya yaklaştıklarını anlamışlardı. Kızak yavaşça aşağı doğru süzülmeye başladı ve yere kondu. Çocuklar kızaktan indiler ve etrafa göz gezdirdiler. Her taraf yılbaşı süsleriyle donatılmıştı ve ortalıkta elfler koşuşturuyordu. Tamamen yılbaşı ruhunu yansıtan bir yerdi burası. Cindy gördükleri karşısında çok şaşırmıştı sanki bir masalın içinde gibiydi. Alita, Cindy'nin koluna dokundu ve ona karşıyı işaret ederek bakmasını söyledi. Cindy, karşısına baktığında ağzı şaşkınlıktan kocaman açılmıştı. Karşısında kocaman süslenmiş bir yılbaşı ağacı duruyordu. O kadar büyüktü ki, dünyadaki tüm yılbaşı ağaçları birleşse bile buna yetişemezdi. Elfler çocukların etrafında çember oluşturdu. Bir yandan dans ediyor bir yandan Noel şarkısı söylüyorlardı. Cindy onlara eşlik etmeye başladı. Elflerden birinin elini tuttu ve çembere dahil oldu. Onlarla birlikte şarkılar söylüyor ve dans ediyordu. Cindy'i gören Alita ve Eddy'de onlara eşlik etmeye başladı. Elflerden biri Cindy'nin, biri Alita'nın, biri de Eddy'nin elini tutmuştu. Onları bir yere götürmek istiyor gibiydiler. Elflerin onları götürmesine izin veren çocuklar, nereye gideceklerini merak etmişlerdi. Kocaman kırmızı bir hediye paketine benzeyen fabrikanın önünde duran elfler, çocukları fabrikanın içerisine soktu. Cindy içeri girer girmez buranın Noel babanın hediyelerinin yapıldığı fabrika olduğunu anladı. O kadar heyecanlanmıştı ki, etrafında dönüyor ve fabrikayı inceliyordu. Elflerden biri onu takip etmelerini söyledi. Aşama aşama hediyelerin nasıl yapıldığı, nasıl paketlenip, süslendiğini göstermek istemişti elfler onlara. Bu bir gelenekti. Buraya gelen bütün çocuklara yılbaşında neler olduğunu, yeni yıla nasıl hazırlanıldığı elfler tarafından gösterilirdi. Elfler küçük, sevimli olmalarının yanında çalışkan olmalarıyla bilinirdi. Hediye fabrikasında elfler çalışıyordu. Çocukları yıl içinde gözlemleyip istedikleri hediyeleri hazırlar ve yıl sonuna kadar saklar.Yıl sonunda bu fabrikada paketler, çocuklar için hazır hale getirirlerdi. Cindy gülümsedi ve onlara teşekkür etti. Bütün bunlar tüm çocuklar için çok değerliydi. Onlar mutlu olsun diye elfler tüm yıl çalışırdı. Fabrika gezisinin sonuna gelmişlerdi. Yeni yıla çok az bir süre kalmıştı. Çocuklar noel baba nerede diye düşünüyorlardı. Çok heyecanlılardı, daha fazla beklemek istemiyorlardı. Derken uzaklardan noel babanın o şen ve tok kahkahası duyuldu ''HO HO HO''. Birbirlerine baktılar, mutluluktan gözlerinin içi gülüyordu. Gökyüzünün uzaklarında görünen noel babanın kızağı yavaş yavaş yaklaşıyordu. Sabırsızlandılar. Kızak yavaşça yere kondu ve noel baba kızaktan inmek için hazırlandı. Çocuklar gördüklerine inanamıyorlardı. Uzun zamandır bu anı beklemişlerdi. Noel baba çocuklara yaklaştı ve güldü ''HO HO HO''. Noel baba o kocaman göbeğiyle işte orada duruyordu, Cindy'nin tam önünde. Cindy noel babaya elini uzattı ve kendini tanıttı. ''Merhaba noel baba, ben Cindy. Tüm yıl bu anı bekledim ve işte gerçek oldu'' Noel baba Cindy'nin elini tuttu ve gülümsedi. ''Merhaba Cindy, tanıştığıma memnun oldum''dedi. Noel baba Alita ve Eddy ile de tanıştıktan sonra Elflerden birisinin kulağına eğilerek kızaktan hediyeleri getirmesi gerektiğini söyledi. Elf hediyeleri getirdikten sonra Noel baba hediyeleri çocuklara uzattı. Çocuklar çok heyecanlandı ve hediyelerini bir an önce açmak istiyorlardı ama Noel baba onlara beklemelerini söyledi. ''Hediyelerinizi açmadan önce size bir şeyler söylemek istiyorum'' dedi Noel baba. Sözlerine ''Çocuklar çok şanslısınız'' diyerek başladı. Ama şanslı olmalarının sebebi Noel babayı görmelerinden dolayı değildi. ''Bana her zaman inandınız ve umudunuzu hiç kaybetmediniz. Hayatta da her zaman böyle olun, size inanmayanlar olsa da, siz hiçbir zaman umut etmekten ve çabalamaktan vazgeçmeyin. Bunu yapabileceğinize inandığım için sizlere şanslı olduğunuzu söyledim.'' Noel baba sözlerini bitirirken Cindy'nin gözünden bir damla yaş süzüldü. O kadar mutluydu ki bunlar mutluluk gözyaşları olmalı diye düşündü. Noel baba hediyeleri açmadan önce onları son bir kez kızak turuna çıkartmak istedi. Çocukların ve noel babanın kızağa binmesiyle ren geyikleri yavaşça gökyüzüne doğru süzüldü. O kadar yükselmişlerdi ki, Cindy elini uzatsa bir yıldıza bile dokunabilirdi. Noel baba çocuklara baktı ''HO HO HO'' şen kahkahasını atmasıyla beraber kar yağmaya başladı. ''Sonunda'' dedi Cindy ve gülümsedi. Çocukların artık eve gitme vakti gelmişti. Noel baba Eddy ve Alita'yı evlerine bırakmıştı. Son durakta Cindy'nin evi vardı. Kızak Cindy'nin odasının camına yaklaştı ve Cindy odasına girdi. Noel baba kızağı gökyüzüne uçurmadan önce, Cindy'e döndü ve ''umarım hediyeni beğenirsin Cindy'' dedi. Cindy ise ona hayranlıkla baktı ve gülümsedi ''Teşekkür ederim Noel baba.'' Noel baba kızağını gökyüzüne çevirdi ve gözden kayboldu. Cindy hediyesini açtı ve o da ne kutunun içinde Cindy'nin en sevdiği ama birkaç yıl önce kaybettiği pembe ayıcığı vardı. Hediyesine çok sevinen Cindy, ayıcığına sarılarak derin bir uykuya daldı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/lale-bahcesi", "text": "Şehirden uzak, sakin ve bir o kadar da sevimli bir köy vardı. Bu köyde de Selma nine ve torunu Şeyma yaşıyorlardı. Selma nine gençliğinde gözüne aldığı bir darbeden dolayı artık göremiyordu. Şeyma, anne ve babasını kaybettiğinde 7 yaşındaydı. Bu durum her ne kadar onu çok üzse de ninesi Selma onu kimsenin yanına bırakmamış ve anne babasının yokluğunu hiç hissettirmemişti. Şeyma, ninesini çok seviyor ve yanında çok mutlu hissediyordu. Şeyma ve ninesi tüm vakitlerini beraber geçiriyor zaman böyle huzurla geçiyordu. Bir gün Şeyma ile ninesi her zaman ki gibi dışarıda çay içiyorlardı. Selma nine, Şeyma'ya biliyor musun eskiden evimizin arkasında annenin benim için yetiştirdiği bir lale bahçesi vardı. Gözlerim görmüyordu ama lalelerin kokusu benim gözlerim oluyordu. Onları kokladığımda o kadar mutlu oluyordum ki anlatamam... Şeyma, ninesinin dedikleri üzerine bahçelerinin bir bölümünde küçük bir lale bahçesi yapmaya karar verdi. Bu hem onu hem de ninesini çok mutlu edecekti. Çünkü Şeyma da çiçekleri çok severdi. Şeyma, ninesine çaktırmayarak lale bahçesini yetiştirecek ve laleler büyüyüp kokuları etrafı ele aldığında ona söyleyecekti. Şeyma hemen işe koyuldu. Öncelikle komşularından lale bakımı ve lalelerin nasıl yetiştirmesi gerektiğini öğrendi. Daha sonra lale bahçesini yapmaya başladı. Nasıl sulanması gerektiğini öğrenen Şeyma, her gün özenle lalelere bakım yaparak ninesine sürpriz lale bahçesini yapmaya başladı. Aradan aylar geçti, laleler uzamış ve mis gibi kokularını etrafa yaymaya başlamışlardı. Şeyma, ninesine söylemeye artık hazırdı. Ama ninesi zaten etrafa saçılan mükemmel koku ile lalelerin dikildiğini çoktan anlamıştı. Şeyma ninesine lale bahçesini onun için tasarladığını anlattı. Ninesi sevgili torununa sarılarak ona bu özel hediye için çok teşekkür etti. Selma nine her gün lalelerin olduğu bölüme gelir ve demlediği çayı yavaşça yudumlardı. Lalelerin kokusuna hayran oluyor, onların olduğu bölümde oturmaya bayılıyordu. Zaman böyle akıp geçerken günlerden bir gün komşuları Zehra teyze, Selma nineyi ziyaret etmek için evlerine geldi. Selma nine her zaman ki gibi lalelerin olduğu bölümde masaya oturmuş çay içiyordu. Zehra teyze de onun yanına lale bahçesine gelerek oturdu. Yanında da Selma ninenin en sevdiği çorbayı getirmişti. Selma nine Şeyma'ya çorbayı götürüp Zehra teyzeye de bir bardak çay getirmesini istedi. Zehra teyze Selma nine ile birlikte çay içmiş ve güzel bir sohbet etmişti. Tam kalkmak üzereyken gözü lalelere takılmıştı. Lalelerin renkleri ve kokuları o kadar güzeldi ki onlara hayran olmuştu. Şeyma'dan kendi bahçesine dikmek için de lale istedi. Fakat Şeyma ona vermek istemedi. Çünkü laleler köyde sadece onun bahçesinde vardı. Bu durum nedense onun çok hoşuna gitmiş, kimseye lalelerinden vermek istemiyordu. Şeyma bu söylenenler üzerine biraz üzüldü ama gene de aldırış etmedi. Günlerden bir gün Selma nine hastalanmış artık yataktan kalkmaz hale gelmişti. Şeyma, ne yapacağını bilmez olmuş ve kendini Zehra teyzede bulmuştu. Çünkü köyde başka yardım isteyecek kimsesi yoktu. Zehra teyze ilk önce bir tas çorba yaparak Selma nineye içirdi. Ardından onu hekime götürdü. Selma nine, Zehra teyze ve Şeyma'nın güzel bakması sonucu bir süre sonra iyice iyileşti. Şeyma buna hiç olmadığı kadar sevinmişti. Daha sonra yaptığı hatanın farkına vardı. Zehra teyze onlarla gerçekten çok iyi ilgileniyordu. Fakat Şeyma cimrilik etmiş ve lalelerden ona vermemişti. Şeyma, Zehra teyzeden özür dileyip ona bir demet lalelerinden verdi. Ayrıca ninesine ettiği yardım için de çok teşekkür etti. Şeyma bu olay üzerine bir daha da asla cimrilik etmedi. Çünkü paylaşmanın ne kadar özel olduğunun farkına varmıştı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/mahalleler-yarisiyor", "text": "Osman Ağa, dört mahalleli bir köyün muhtarıydı. Hizmet etmeyi, doğayı ve hayvanları seven, son derece neşeli ve sevecen bir adamdı. Evli ve de iki çocuk sahibiydi. Son on yıldır köyün muhtarlığını o yapıyordu. Zaten herkes de ondan son derece memnundu. Çünkü Osman Ağa çalışkan bir adamdı. Sürekli olarak köylüleri bir araya getirecek etkinlikler düzenler ve onları bol bol ağaç dikmeye teşvik ederek mahalleler arası yarışmalar yapardı. Mahalleleri aradan geçen yollar ve tarlalar bölüyordu sadece. Aslında hepsi de birbirine son derece yakındı. Mahalleler aşağıki, yukarıki, sağyan, solyan mahalle olarak adlandırılıyordu. Köyde tek bir okul ve cami vardı. Dini ve milli bayramlarda da tüm köylüler bir araya gelir ve bayramlaşırdı. Kimse kimseye küsmez, kimseyi kıskanmaz ve daima birbirilerine yardımcı olurlardı. Hatta çoğu işi imece usulü yaparlardı. Herkes birbirini sever ve sayardı. Bu sene de yapılacak olan turnuvalar, etkinlikler, yarışmalar ve festivaller çoktan köyün kahvesinin camına, muhtarlığın kapısına, camiinin duyuru panosuna asılmıştı bile. Yine maç turnuvaları, bahar şenlikleri, en büyük kabak, karpuz yarışmaları ve daha nice etkinlikler yapılacaktı. Turnuvalar ve festivaller köy meydanında; yarışmalarsa en son kazanan mahalle hangisiyse orada yapılıyordu. Her mahallenin bir koçu bulunuyor ve tüm turnuva ve yarışmalara mahalleliyi onlar hazırlıyordu. Recep aşağıki, Hasan yukarıki, Tahir sağyan, Mehmet de solyan mahallesinin koçuydu. Hepsi de bu sene kazanmak için son derece hırslıydı; ama dostlukları rekabetten önce geliyordu. Yine de aralarında tatlı bir rekabet vardı. Yine köy kahvesinde oturmuş, bu sene okulun bahçesindeki ağaçları budama sırasının hangi mahallede olduğunu konuşuyorlardı. Muhtar elindeki listeden sıranın Sağyan Mahallesi'nde olduğunu söyledi. O halde demek ki camii bahçesindeki ağaçlarla da Solyan Mahallesi ilgilenecekti. Aşağı mahalle okulun, Yukarı Mahalle de camiinin boya badanasını yenileyecekti. Zaten tüm bu işlerin ardından da hep birlikte köy meydanındaki turnuva ve festival alanını düzenleyeceklerdi. Bu sene iki de düğün olacaktı köy meydanında. Tüm köylü halinden memnundu. Kahvehanede iş bölümü için gerekli hatırlatmalar yapıldıktan sonra Recep Çaylar benden; hesaplar sizden. dedi. Recep, esprili bir adamdı ve herkese takılırdı. Herkesi çok severdi ama Hasan'ı ayrı bir severdi. Çünkü Hasan hem çocukluk hem de askerlik arkadaşıydı. Hatta ikisi de aynı gün evlenmişti. İkisi de çocuklarına birbirilerinin adını vermişlerdi. Hacivat'la Karagöz gibiydiler bazen. Recep yine Hasan'a takılmadan edemedi. -Bu sene yarışı biz kazanırsak Yukarı Mahalle artık bizim adımız olacak. Malum zirve dediğin yukarıda olur. Kahvedekiler gülerek Ne adamsın ya Recep! dediler. -Olur ağam paşam, hatta adımı da al, bundan böyle Hasan da sen ol. Derken düğünün sonuna doğru kimsenin anlayamadığı bir şekilde kavga çıkmıştı bu iki dost arasında. Recep, Hasan'a takılmak için bir espri yapmıştı; ama nedense Hasan o an için yanlış anlamış ve şaka bir anda saman alevi gibi tartışmaya dönüvermişti. Muhtar araya girip ortalığı sakinleştirdiyse de Recep'le Hasan birbirine küs ayrılmışlardı düğünden ve günler hatta haftalarca konuşmamışlardı. İkisi de hatalıydı; ama ikisi de karşısındakinden bekliyordu ilk adımı. Artık bir araya gelmez olmuşlardı ve tüm köyün de tadı tuzu kaçmıştı bu küskünlük sebebiyle. Turnuva ve festivallere de az bir zaman kalmıştı. İki taraf da öncelikle çekilmek istemişti turnuva ve yarışmalardan ama bu talepleri kabul görmeyince isteksizce devam etmek zorunda kalmışlardı. İkisi de artık turnuva ve yarışmalardan öte birbirilerini yenmek için uğraşıyordu. Ve nihayet turnuva ve yarışma zamanı gelip çatmıştı. İlk önce futbol turnuvası yapılmış ve Aşağı Mahalle, Sağyan Mahallesi'yle; Yukarı Mahalle ise Solyan Mahallesi ile karşılaşmış ve galip gelmişlerdi. Bir hafta sonra da final maçı yapılıp birinci kim belli olacaktı. O esnada da diğer yarışmalar yapılmaya başlanmıştı. En büyük karpuz yarışmasını Solyan Mahallesi'nden, en büyük kabak yarışmasını ise Sağyan Mahallesi'nden biri kazanmıştı. Aslında bu kimsenin umrunda da değildi. Çünkü Recep'le Hasan'ın küslüğü tüm bu turnuva ve yarışmalara gölge düşürmüştü. Köyün eski neşesi de huzuru da kalmamıştı adeta. Muhtar Osman Ağa taraflarla son bir kez görüştükten sonra futbol turnuvasının iptal edildiğini duyurmuştu. Bu duyuru sonrası artık Aşağı Mahalleliler Yukarı Mahallelilerle konuşmaz olmuştu. Kimse kahvehaneye de uğramaz olmuştu. Adeta herkes kapısını, penceresini örtmüş ve tüm köyle bağını koparmıştı. Derken en ufak sebeplerden mahalleler arasında tartışmalar çıkar olmuştu. Zamanla kimse Recep ve Hasan'la da konuşmaz hale gelmişti. -Hasan, istemeden de olsa kalbini kırdım kardeş. Hakkını helal et. -Kusura bakma sen de, ben de hatalıyım biraz. O akşam biraz üzgün ve gergindim. -Olur öyle şeyler. Biz seninle hem dost hem de kardeşiz. Sonra da Hasan Recep' e elini uzatıp onu oradan çekmişti. Derken birbirilerine sımsıkı sarıldılar. Sonra da gülmeye başladılar şu iki keçi kadar olamadık diyerek. Köyde olup bitenlerden ötürü de suçlu olduklarını fark etmişlerdi. İki dost yaptıkları bu hatayı telafi etmek için bir etkinlik düzenlemeye karar vermişlerdi. Köye döndüklerinde gidip muhtardan da özür dilemişlerdi. Sonra da hemen hazırlıklara başlayıp camiinin minaresinden hafta sonu yapılacak eğlence etkinliği için tüm köylüleri davet etmişlerdi. Mahalleler arasındaki tartışma ve küslükleri de bu etkinlikte bitirmeye karar vermişlerdi. O gün eğlence öğleden sonra başlamıştı. Öncelikle tüm köylüler bayramlaşırcasına birbirileriyle tokalaşıp sarılmışlardı. Recep ve Hasan tüm köylülerden özür dilemişti. Tüm gün boyunca yemek ve içecek dağıtımıyla da bizzat ikisi ilgilenmişlerdi. Tüm köy halkı tıpkı eskisi gibi neşe ve huzur içinde bir aradaydı. Recep'le Hasan bir daha tartışmayacaklarına ve küsmeyeceklerine dair tüm köyün önünde söz vermişlerdi. Ve dedikleri gibi de o günden sonra ne onlar ne de köyden bir başkası asla tartışmamış ve küsmemişti. Çünkü huzur ve mutluluk birlik beraberlikteydi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/masum-bitki-sevgisi", "text": "Melike okulda zaman geçirmeyi çok seviyordu ama yaz tatili dolayısıyla artık arkadaşlarıyla biraz ayrı kalması gerekiyordu. Bu durum onu bir hayli üzmüştü. Melike'nin öğretmeni, son derste karneleri dağıttıktan sonra, Ailenizle çok güzel zaman geçireceksiniz, tatile de gidebilir, evde güzel etkinlikler yapabilir, bol bol kitap okuyup, bol bol oynayabilirsiniz'' dedi. Melike, öğretmeninin bu sözleri üzerine, ''Üzülmeme gerek yok ben de istediğim saatte uyanırım'' diyerek gülümsedi. Son zil çaldığında, arkadaşlarıyla hep birlikte sarıldılar ve bir sonraki ders yılında görüşmek üzere vedalaştılar. Tam çocuklar evlerine doğru yol alırlarken, öğretmenleri herkese birer hediye kaktüs verdi. Melike'nin daha önce de çok çiçeği olmuştu ama kaktüsü daha önce görmemişti. Kaktüsün dikenli yapısı ona oldukça komik gelmişti. Ürkekçe dokunmaya çalıştı ama ne yazık ki parmağı acıdı. Öğretmenleri çocukları etrafına topladı ve küçük bir bilgilendirme yaptı. Evet arkadaşlar kaktüs dikenli bir bitkidir. Diğer bitkiler gibi elinizle dokunamazsınız, uzaktan sevmeniz gerekir. Bu çiçeğin bakımını araştırıp öğrenmek sizin yaz tatili ödeviniz, çiçeğe en güzel şartlarda bakıp çiçeğini açtırabilen öğrencilere sürpriz hediyelerim olacak. dedi. Öğretmen, çocukları evlerine uğurladığında, bütün çocuklar şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemiyordu. Bu sorumluluk onları çok ciddi hissettirmişti. Bu oldukça kesin bir duyguydu. Melike eve gelince çantasını bir kenara bırakıp kaktüsünü diğer çiçeklerin yanına koydu. Ablası da kaktüsünü çok beğendi. Ailecek yemek yerlerken, Melike öğretmenin verdiği bitkiyi anlattı ve ödevlerini açıkladı. Annesine kaktüs bakımını sordu ancak, ödevi ile önce kendisinin ilgilenmesini isteyen annesi, Melike'ye önce kendi araştırmasını yapmasını söyledi. Akşam su içmeye uyanan Melike, minicik olan kaktüsünün de susadığını düşünerek, saksının içini suyla doldurdu. ''Al güzel kaktüs hızla büyü diğer çiçekler gibi kocaman ol'' dedi ve huzur içerisinde yatağına dönüp uyumaya devam etti. Sabah kahvaltılarını yaparlarken, ablası Melike'ye ertesi gün çıkacakları 5 günlük tatili hatırlattı ve elbileselerini hazırlaması gerektiğini söyledi. Melike, tatilin heyecanıyla hayaller kurarken bir anda kaktüsünü ve diğer bitkilerini hatırladı ve onlar tatildeyken susuz kalmaması için bitkilerini sulamak istedi. Kaktüsün saksısına da bir sürü su boca etti. Suyu dökerken de güzel sözler söylemeyi ihmal etmemişti: Ben gelene kadar biraz büyüsen çok güzel olur güzel kaktüs diyerek dikenlere el salladı ve tatile gitmek üzere ailesi ile yola koyuldular. Harika bir tatilin ardından Melike eve dönüş yolunda yine hayallere daldı. Kaktüsünün çiçek açtığını düşlüyor ve sürpriz hediyenin ne olabileceğini düşünüyordu. Ancak eve girdiklerinde odasına koşan Melike, çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Kaktüsü yumuşamış ve pörsümüş, ayrıca çok daha koyu görünüyordu. Daha açık olmak gerekirse, Melike bitkisini neredeyse öldürmüştü. İlk yaşadığı şoktan sonra, yanlış bakım uygulamış olabileceği aklına geldi ve kaktüs bakımı ile alakalı bir kitap veya bilgi kaynağı okumadan çiçeğe baktığı için çok pişman oldu. Zararın neresinden dönülürse kardır diyerek, hemen ailesinin ona aldığı tablet yardımıyla araştırmaya başladı ve kaktüs ile alakalı gerçek bilgilere ulaştı. Bilgilere göre, kaktüs bitkileri, depolayabilecekleri miktardan fazla olacak şekilde sulandıklarında hemen ölmeye yüz tutuyorlardı. Oysa, kaktüsler çöl bitkileri olduğundan ve çöller de kurak iklimlere sahip olduğundan, çok uzun süreler susuz kalabiliyorlardı. Yani Melike'nin ilk yaptığı sulama, çok uzun süreler bitkiye yetebilecekti. Bu bilgileri edindikten sonra ablasına gitti ve hatasını paylaştı. Ablası ona sarıldı ve bu durumu düzeltebileceklerini söyledi. Melike'nin gözleri parladı ve hemen ikisi işe koyulup bitkiyi kurtarmak üzere uğraştılar. Kaktüsü önce güzelce saksısınından çıkarıp toprağını değiştirdiler. Bu değişim işleminden yaklaşık 1 hafta sonra, kaktüs yavaş yavaş sertleşmeye ve canlanmaya başladı. Dikenleri eskisi gibi dümdüz olmuştu. Bu olaylardan sonra Melike, kaktüsler ile alakalı bir sürü kaynak okudu ve okulların başlmasına 1 hafta kala odasına bir toka almak için girdiğinde, gördüğü şeye inanamadı. Kaktüs çiçek açmıştı! Hemen evde sevinç çığlıkları attı ve ailesindeki herkesi odasına çağırdı. Melike'yle birlikte çok sevinen diğer aile üyeleri hemen sürpriz hediyeyi tartışmaya başladılar. Melike çiçeğin fotoğrafını öğretmenine göndermesi için annesinden fotoğraf çekmesini rica etti. Fotoğrafı öğretmene gönderen anne, kızına şefkatle sarıldı ve onu tebrik etti."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/minnos-ve-yavrulari", "text": "Yine bir yaz tatiliydi ve Serhat yaz tatilinin ilk ayını geçirmek üzere köye, anneannesinin ve dedesinin yanına gitmişti. Orada ayrıca teyzesi ve kuzenleri de vardı. Onlarla hergün gezmeye ve oyun oynamaya giderdi. Birlikte saklambaç, yakalambaç, futbol, yakan top gibi oyunlar oynarlardı. Çoğu zaman da oyun oynamak için de köy okulunun bahçesine giderlerdi. Yine birgün okulun bahçesine oyun oynamaya gitmişlerdi. Saklambaç oynuyorlardı. Derken Serhat saklandığı yerden bir yavru kedi sesi duydu. Hemen kuzenlerini çağırdı. Acaba buraya nereden ve nasıl gelmişti? O an Serhat ve kuzenleri ne yapacaklarını bilemediler. En iyi fikrin yavru kediyi eve götürmek olduğuna karar verdiler. Yavru kediye yaklaştıklarında kedicik biraz korkmuş; ama kaçmamıştı. Kedicik tekir beyaz karışık bir kediydi. Gözleri iriceydi. Muhtemelen biraz acıkmıştı da. Serhat dikkatli bir şekilde onu kucağına aldı ve hep birlikte eve gittiler. O sırada dedesi bahçede tavuklarla ilgileniyor ve anneannesi de küçük bir kazanda bir şeyler kaynatıyordu. Derken anneannesi eve doğru yönelmişti. -Dede biz yavru bir kedi bulduk. -Vah yavrum, kayıp mı oldu acaba? Durun çocuklar, ben ona evden biraz yemek getireyim. Siz de dedenizle ona bir yer hazırlayın depoda. Serhat, kuzenleri ve dedesi hemen yavru kediye rahat edebileceği bir yer hazırlamaya başlamışlardı. Öncelikle depodan bir koli bulmuşlar ve kolinin içini süngerle döşemişlerdi. Onlar yuvayı hazırlarken anneanneleri de elinde küçük bir tabakta tavuk eti getirmişti. Kedicik kokuyu duyar duymaz miyavlamaya başlamış ve hemen tabağa yönelmişti. Anneannesi Serhat'a bir kap uzatarak bahçedeki musluktan su doldurmasını istemişti. Serhat koşarak su doldurmaya gitti. O sırada da yavru kedicik afiyetle yemeğini yiyordu. Bir müddet sonra karnı doyan kedicik birazcık da su içmişti. Sonra onu dikkatlice yuvaya koydular ve dinlenmesi için rahat bıraktılar. Serhat sürekli onunla ilgilenmek istiyordu ama anneannesi bugünlük yavru kedinin dinlenmesinin daha iyi olacağını söylemişti. O da kuzenleriyle bahçede oynamaya başladı. Aradan birkaç saat geçmişti ki yavru kedicik miyavlayarak depodan çıktı. Kediciği gören Serhat da sevinçle ona doğru yöneldi. Artık Serhat'ın yeni eğlencesi belli olmuştu. Kuzenleriyle sürekli olarak Minnoş'la oynamaya başlamışlardı. Onu güzelce besliyor ve onunla oyunlar oynuyorlardı. Neredeyse tüm günleri bahçede geçiyordu. Bir sabah Serhat uyanıp Minnoş'a bakmaya gittiğinde Minnoş'un yerinde olmadığını görmüştü. Hemen koşarak anneannesiyle dedesine haber vermeye gitti. Serhat, Minnoş'u göremeyince oldukça telaşlanmıştı. Doğruca kuzenlerine giderek durumu onlara da anlattı. Hep birlikte Minnoş'u aramaya başladılar; ama nereye baktılarsa da göremediler. Serhat o kadar üzülmüştü ki kahvaltı yapmak dahi istemedi. Anneannesi ve dedesiyse onu teselli etmeye çalıştılar. -Üzülme oğlum, bahçede bir yere saklanmıştır. Çıkar gelir bir yerlerden. -Merak etme oğlum, kedi bu, etrafta gezinmeye çıkmıştır. Serhat, anneannesi ve dedesi ona derse desin bir türlü teselli olmuyordu. O kadar üzülmüştü ki tekrardan bahçeye çıkıp biraz daha aradı. Yine de bulamayınca bahçedeki oturağa oturup ağlamaya başladı. Tam o sırada Minnoş miyav diyerek Serhat'ın yanına gelip ona sürtünmeye başladı. Bir anda Minnoş'u karşısında gören Serhat o kadar mutlu olmuştu ki sevinçten onu kucağına alarak sarılıp öpmeye başladı. Serhat'ın sesini duyan anneannesi ve dedesi de hemen bahçeye koştu. Minnoş'u görünce onlar da çok sevinmişti. O günden sonra Serhat, Minnoş'u gözünün önünden pek ayırmadı. Zaten Minnoş da artık iyice alışmıştı oraya. Tatilinin ilk ayını anneannesi ve dedesinde geçiren Serhat'ın artık eve dönme zamanı gelmişti. Anne babası onu almak için köye gelmişlerdi. Serhat anne babasını çok özlemiş ve onları görünce çok sevinmişti; ama bir taraftan da anneannesi ve dedesinden ve özellikle Minnoş'tan ayrılacağı için de çok üzülüyordu. -İyiyim. Anne bak bu Minnoş. Onu kuzenlerimle okulun bahçesinde bulduk. -Öyle mi? Ne kadar da tatlıymış. -Hoş geldin babacığım. Baba bak bu Minnoş. Onu kuzenlerimle okulun bahçesinde bulduk. Anne ve babası Serhat'a gülümseyerek baktılar. -Evet Serhatçığım, bu çok güzel olurdu; ama Minnoş bizim orada bu kadar özgür ve rahat olamaz. Hem anneannenle dedene arkadaşlık eder. -Çünkü burada ağaçlar var, hayvanlar var, arkadaşlarım var. Serhat içten içe hak vermişti annesinin bu söylediğine; ama yine de üzülmeden edememişti. Anneannesi ve dedesi ona telefonda haber vereceğini söyleyince biraz rahatlamıştı. Derken son günlerini de Minnoş'la geçirdikten sonra Serhat evine dönmüştü. Minnoş yerinden de halinden de son derece memnundu. Üstelik Serhat'ın kuzenleri de sık sık onun la oynamaya geliyorlardı ve Serhat da ne zaman arasa onu soruyordu. Minnoş gün geçtikçe büyüyor ve güzelleşiyordu. Evin çevresinden hiç ayrılmıyor ve depoyu da farelerden koruyordu. Serhat'ın anneannesi ve dedesi de Minnoş'u çok seviyor ve arada onun eve girip çıkmasına da izin veriyorlardı. Minnoş bazen bir kuş kovalıyor bazen de başka kedilerle oynuyordu. Derken günlerden birgün Minnoş yine kaybolmuştu. Serhat'ın anneannesi ve dedesi ne kadar aradıysa da onu bulamamıştı. Serhat aradığında ona da söyleyememişlerdi. Böyle böyle bir hafta geçmişti ki Serhat'ın anneannesi ve dedesi bir sabah bahçeye çıktıklarında Minnoş'u görmüşlerdi. Karnındaki şişliğe bakılırsa bu tokluktan olamazdı. Evet, Minnoş hamileydi. Serhat'ın anneannesi ve dedesi artık ona daha bir özenli bakar olmuştu. Bir akşam vakti Minnoş'u depoda miyavlarken duymuşlar ve hemen koşmuşlardı. Minnoş dört tane yavru doğurmuş ve onu haber vermişti adeta. Serhat'ın anneannesi ve dedesi Minnoş'a güzel sözler söyleyip başını okşadıktan sonra yavruları ellemeksizin eve dönmüşlerdi. Ertesi gün Minnoş çoktan ayaklanıp kapıya gelmişti bile. Minnoş'u beslemek demek yavrularını beslemek demekti. Günler böylece geçip giderken Minnoş'un yavruları annelerinin peşine takılmış yavaş yavaş, devrile kalka yürüyorlardı. Bahçe artık iyice şenlenmişti. Tavuk ve civcivler, Minnoş ve yavruları, koyunlar ve kuzuları... Adeta baharda açan rengarenk çiçekler gibi bahçe başka başka yavrularla dolmuştu. Tatil günlerinde de Serhat'ın kuzenleri sık sık yavrularla oynamaya geliyorlardı. Yine yeni bir yaz tatili başlamıştı. Serhat bu yaz da tatilinin ilk ayını anneannesi ve dedesinin yanında geçirmek üzere köye gelmişti. Minnoş'u görür görmez sevinmiş ve gözlerine inanamayıp yavruların kimin olduğunu sormuştu. Anneannesi ve dedesi Serhat'a sürpriz yapmak için Minnoş'un yavruları olduğunu söylememişlerdi telefonda. Serhat Minnoş'u kucağına alıp severken yavruları da annelerinin yanına gelmek için birer birer Serhat'ın kucağına tırmanmışlardı. Minnoş'un yavruları da tıpkı Minnoş gibi son derece tatlıydılar. Yavruların ikisi annesine benziyordu. Diğer ikisi ise kuyruklarındaki tekirlik hariç beyazdılar. -Hayır oğlum, sen koy istedik. O yüzden koymadık. -Yaşasın! O zaman bunun adı Pamuk, bu Boncuk, bu Yumoş, hmm, bu da ne olsun, Mıncır olsun. Herkes Serhat'a gülmüş ve ne kadar da güzel isimler bulduğunu söylemişti. Artık Minnoş yalnız değildi, yavruları vardı ve hep birlikte oynuyorlardı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/ozel-bir-cocuk", "text": "Asel, sekiz yaşında özel bir çocuktu. Görebiliyor, anlayabiliyor fakat duyamıyordu. Duyamadığı için de konuşamıyordu. Yani hem işitme hem de konuşma engeli vardı. Hayat Asel için, diğer çocuklara olduğundan çok daha zordu. Asel işaret dili bilse de, çoğu insan işaret dili bilmiyordu. Bu yüzden toplu ortamda Asel, işaret diliyle konuşsa da; anlayan insanlar çok nadirdi. Ne yazık ki toplumumuzda Asel gibi özel gereksinimli bireyler için gösterilen özen, oldukça azdı. Asel, kendisi gibi engeli bulunan çocuklarla okumuştu. Bu yıl ise diğer bireylerin arasına katılması gerekiyordu. Kaynaştırma öğrencisi olarak yeni bir okula başlayacaktı. Bu yüzden gergin ve heyecanlıydı. Acaba yeni arkadaşları nasıl olacaktı? Onu anlayabilecekler miydi? Yoksa Asel ile iletişim kuramayacaklar mıydı? Asel korkuyordu. Anne ve babası, Asel'in endişeli olduğunu anlıyorlardı. Kızlarını sakinleştirmek için ellerinden geleni yapsalar da, onlar da içten içe Asel için endişe ediyorlardı. Okul günü geldi çattı. Asel sabah erkenden uyandı. Anne ve babasıyla kahvaltısını yaptı. Sonra yeni okulunun formasını giydi. Pembe-gri renkleri taşıyan forma, Asel' e hoş görünmüştü. Babası işe gideceği için, okula Asel'i annesi götürecekti. Tüm hazırlıklarını tamamladıktan sonra okula gitmek üzere yola koyuldular. Okul çok da uzak değildi. Yaklaşık 5 dakikalık bir yürüme mesafesindeydi. Okula ulaştıklarında Asel etrafı incelemeye başladı. Annesi, Asel' in elinden tuttu ve onu yeni sınıfına götürdü. Öğrenciler sıralara yerleşmişlerdi bile. Asel, çekingen gözlerle sınıfı incelemeye başladı. Annesi öğretmenle konuşurken, Asel arkadaşlarını dikkatli seyretti. Öğretmen usulca Asel' in yanına yaklaştı ve başını okşadı. Annesi işaret diliyle Asel' e, gitmesi gerektiğini; onu okul çıkışında alacağını söyledi. Asel de işaret dilini kullanarak annesine: Gitme lütfen. dedi. Annesi gitmesi gerektiğini söyledi ve Asel'in yanağından öptü. Asel en sonunda bunu kabullendi. Öğretmeni işaret dilini kullanarak Asel' e: Hoş geldin kızım. Dedi. Asel şaşkındı. Öğretmeninin işaret dili biliyor olması onu rahatlatmıştı. Fakat sınıftaki öğrenciler hayretle öğretmen ve Asel'i izliyorlardı. Öğretmen, Asel' e yerine gösterdikten sonra; öğrencilerine durumu açıkladı. Öğrenciler Asel için üzülmüşlerdi. Ona hoş geldin demek isteseler de, işaret dili bilmiyorlardı. Asel bütün günü sınıfta tek başına oturarak geçirdi. Sınıf arkadaşları teneffüslerde onunla iletişime geçmeye çalışmışlardı aslında ama işaret dili bilmedikleri için iletişim kuramamışlardı. Okul çıkışında annesi Asel'i almaya geldi. Kızının suratının asık olduğunu görünce: Ne oldu kızım? Niye suratın asık? diye işaret dili ile sordu. Asel, omuz silkti ve annesine cevap vermedi. Annesi ne olduğunu az çok tahmin ediyordu. O da çok üzülmüştü. Aradan üç hafta geçmişti. Asel sınıfa girdiğinde arkadaşlarının hepsi çoktan gelmişti. Yine sessiz sakin yerine oturacak, dersi dinleyecek ve hayalet gibi sınıftan çıkıp gidecekti. Kimse ile iletişime geçemiyordu nasılsa. Ama o da ne? Arkadaşları aynı anda Asel' e işaret diliyle hoş geldin dediler. Asel gülümsedi. Arkadaşları okuldan sonra, öğretmenlerinden işaret dili dersi almışlardı. Asel'in yalnızlığına üzülüyorlardı ve onunla iletişim kurarak arkadaşlık etmek istiyorlardı. Arkadaşları Asel' e merak ettikleri her şeyi sordular. Asel de onlara sordu. Asel olan biten karşısında çok duygulanmıştı. Artık sınıf arkadaşlarının hepsiyle anlaşabiliyordu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/paylasmak", "text": "Egemen, kahvaltı hazır, hadi kalk oğlum! Annesinin mutfaktan gelen bu sesi Egemen'e verilen 5 dakikalık sürenin dolduğunun habercisiydi. Anne, 5 dakika daha! demek istemişti ama mutfaktan öyle güzel kokular gelmeye başlamıştı ki bir anda kendini ayna karşısında yüzünü yıkarken buldu. Kurulanıp mutfağa geçtiğinde ise yine annesinin onu kahvaltı tam hazır olmadan uyandırdığını fark etti. Çünkü ekmek alma görevi her sabah olduğu gibi bu sabah da onu bekliyordu. Bu durum onu rahatsız edebilirdi ama her gittiğinde istediği güzel bir çikolatayı alabildiği için gitmek onu mutlu bile ediyordu. Hemen hazırlanıp en yakındaki markete gitti. Burası çok büyük bir marketti ve belki de en çok çikolata çeşidi bu marketteydi. Yeni bir çikolata çıktığı anda bile ilk buraya gelirdi. Bu yüzden Egemen ekmek reyonundan önce çikolataların bulunduğu reyona doğru koşturdu. Acaba bu sefer hangisini alsam diye düşündü. Yeni çıkan bir çikolata olup olmadığına baktı. O kadar çok çeşit vardı ki aklı karışmıştı. Keşke hepsi benim olsa ve hepsini yiyebilsem diye düşündü. Burayı bana verseler hepsini bir günde bitiririm diye geçirdi içinden. Bazen çok hayalperest davranır, olmadık şeyler düşünürdü. Yine öyle bir düşünceye daldı ve keşke dünyada bir tek ben kalsam ve her şey benim olsa diye geçirdi içinden. Her şeye sahip olurdum ve mutluluktan havalara uçardım dedi. Bunun üzerine gözlerini kapattı ve açtığında karşılaştığı manzara ise onu çok şaşırttı. Az önce insanlarla dolu olan market bomboş kalmıştı. Büyük bir sessizlik kaplamıştı ortalığı. Egemen ise durumun şoku içerisindeydi. Gözlerini tekrar kapatıp açtı. Ancak yine bir kişi bile yoktu. Olanlara inanamıyordu, bu gerçek olamazdı. Herkes nereye gitmişti? Yoksa dileği gerçek mi olmuştu? Dileğinin kabul olduğunu düşünmesiyle şoku atlatması kısa sürdü. Oley! Her şey benim oldu artık. İstediğimi yapabilirim diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Ne de olsa onu susturabilecek kimse yoktu artık. Hemen çikolata reyonuna uzandı ve eline hangisi geldiyse açıp yemeye başladı. O kadar çok yedi ki başının ağrımaya başladığını hissetti. Oysa hepsini bitirebileceğini düşünüyordu hayallerinde. Yine de sınırlarını zorladı. İçecek reyonuna gitti ve tadına bakmak istediği bütün içeceklerin tadına baktı. Daha fazla yiyip içemeyeceğini anladı ve başka neler yapabilirim diye düşündü. Gitmekten çok keyif aldığı bir oyuncak dünyası vardı. Bazı zamanlar ailesi ile oraya uğrayıp oyuncak alıyor ancak aklında hep almak istediği başka oyuncaklar kalıyordu. Çünkü hepsi birbirinden güzeldi. İnsan hepsine sahip olmak istiyordu. Şimdi bunun tam zamanıydı. O artık her şeye sahipti. Oraya gidip istediği gibi eğlenebilirdi. Hemen oyuncak dünyasına doğru koşmaya başladı. Bazen yolların ortasından bazen kaldırımdan koşarak gidiyordu. Çünkü artık ne yolda çarpacak araba ne de kaldırımda çarpışacak insan vardı. Oyuncak dünyasının kapısından girdiğinde gözleri büyüdü. Dilediğini yapabilecekti içerde. En çok istediği uzaktan kumandalı oyuncaklar bölümüne gitti. Helikopterler, uçaklar uçuruyordu içeride. Oyuncaklardan oyuncaklara geziyordu ama bir şeyi fark etmişti. Bazı oyuncaklar tek başına oynanamıyordu. Tek başına oynadıklarının sevincini ise kimse ile paylaşamıyordu. Sevinç sesleri boşlukta yayılıp kaybolup gidiyordu. Egemen bir an durdu. Hayal ettiği dünyanın aslında düşündüğü kadar da mükemmel olmadığını fark etti. Artık canı oyuncaklarla oynamak istemiyordu. Hatta hiçbir şey yapmak istemiyordu. Üzgün adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Yürürken gözlerini etrafta gezdiriyor, gözüne boş dükkanlar, bomboş parklar çarpıyordu. Hiç tanımadığı belki hiç tanışmayacağı insanların yokluğu bile onu üzmeye başlamıştı. Sanki orada bi yerde durmaları bile onun hayatının bir parçasıydı. Ayaklarını sürüyerek ağlamaklı bir ifadeyle evlerinin kapısına geldi ve zile bastı. Ne kadar büyük bir hata yaptığının düşüncesi zil sesi ile beraber beyninin içinde yankılandı. Çünkü artık kapıyı açacak bir kimse de yoktu. Artık dayanamadı ve kapının önüne çökerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Tam da bu esnada derinlerden bir ses duyar gibi oldu. Egemen, kahvaltı hazır, hadi kalk oğlum! Bu sesin üzerine hemen yatağında doğruldu. Boncuk boncuk terler akıyordu yüzünden. Bir kabustan uyanmıştı. Olanların gerçek olmadığını fark edince içinde bir rahatlama hissetti. Hemen gidip elini yüzünü yıkadı ve mutfağa doğru koştu. Annesini görünce ona sıkıca sarıldı. Annesi sabah sabah bu sevgi de nereden çıktı böyle diye şaşırdı. ''Ekmek almaya gitmemek için yapıyorsan böyle kolay kandıramazsın beni'' dedi. Egemen ise ''Olur mu öyle şey ben bir koşu gider alır gelirim.'' diyip çıktı evden. Kapıdan çıkar çıkmaz karşına gelen herkesin yüzüne bakıp gülümsüyor, onlara günaydın diyordu. Markete girdiğinde ekmek reyonundan en güzel ekmekleri seçti. Evdeki herkes için birer çikolata aldı. Etrafında gördüğü insanlar onu o kadar mutlu ediyordu ki o an tanımadığı insanlara bile sarılmak istiyordu. Eve doğru giderken kendisinden de küçük bir çocuk gördü ve içinden çikolatasını onunla paylaşmak geldi. Kendisi için aldığı çikolatayı çocuğa verdi. Daha önce çok çikolata yemişti ama sanki hiçbir çikolata böyle bir mutluluk vermemişti ona. Çünkü mutluluğun, sahip olmakta değil paylaşmakta olduğunu anlamıştı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/poko-ile-sihirli-hali", "text": "Güneşli bir yaz günüydü. Okulu yaz tatiline giren Poko'nun canı çok sıkılıyordu. Arkadaşları da yaz tatili olduğu için farklı şehirlere dağılmışlardı. Kimi arkadaşı babaanne, dedelerini görmek için köylerine gitmiş, kimi arkadaşı ise tatilin tadını çıkarmak için aileleriyle beraber başka şehirlere gezmeye gitmişlerdi. Poko suratını astı çünkü ailesinin işleri yüzünden hiçbir yere gidememişlerdi. Onun asık suratını gören annesi: Sevgili oğlum Poko, neden üzgün olduğunu benimle paylaşır mısın? diye sordu. Annesi oğlu Poko için üzüldü. Ne yapsam da oğlumu mutlu etsem diye düşünürken, aklına parlak bir fikir geldi. Artık kullanmadığı için, evlerinin bodrumuna sakladığı eski halıyı çıkardı. Halının tozunu aldı ve Poko odasında yokken, odasına koydu. Sonra bir kırtasiyeye giderek renkli kartonlar, kağıtlar, yapıştırıcı ve makas alarak eve gitti. Bu malzemeleri Poko'nun odasına götürdü. Poko'yu yanına çağırdı. Polo şaşırdı. Bu eski halıyı ve kırtasiyeden alınan malzemeleri görmeyi hiç mi hiç beklemiyordu. Polo'nun kafası karışmıştı. Halıyla nasıl seyahat edebilirlerdi ki? Annesi halının üstüne oturarak, Polo'dan yanına gelip oturmasını istedi. Polo annesinin yanına oturdu. Polo düşündü, en çok gitmek istediği şehir Kapadokya'ydı. Öğretmeni derste onlara Kapadokya'yı anlatmıştı. Peri bacalarının bulunduğu o mükemmel şehir gitmeyi çok isterdi. Polo gülümsedi ve: İlk önce peri bacalarından başlayalım anneciğim. dedi. Polo ve annesi kahverengi kartonlardan, peri bacalarının minyatürünü yaptılar. Polo konuştu: Anneciğim, öğretmenim Kapadokya'ya gezmeye giden insanların, uçan balonlara bindiklerini ve şehri yukarıdan izlediklerini anlatmıştı. Hatta resimlerini bizlere göstermişti. Uçan balonlar da yapabilir miyiz? diye heyecanla sordu. Annesi yapabileceklerini söyledi ve Polo ve annesi kendi Kapadokya'larına uçan balon yapmaya koyuldular. En sonunda her şeyi bitirmişlerdi. Eski halının üstünü adeta bir şehre dönüştürmüşlerdi. Polo mutlulukla gülümseyerek, annesine teşekkür etti ve sarıldı. O sırada kapı çaldı. Polo ve annesi kapıyı beraber açarak, Polo'nun babasını karşıladılar. Babası: Kapadokya'ya gidiyoruz. Dedi. Annesi ve Poko, birbirlerine bakarak neşeyle gülmeye başladılar. Poko'nun babası ise, şaşkın şaşkın onlara bakakaldı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/rana-ve-tableti", "text": "Rana, okuldan gelince tabletinden oyun oynamaya, ya da internetten videolar izlemeye bayılıyordu. Ama tüm gün yemek yemek, tuvalete gitmek ve uyumak gibi temel ihtiyaçlar dışında neredeyse sadece ve sadece tabletiyle zaman geçiriyordu. Annesi okuma yapsın diye kitap veriyordu, okumuyordu. Ders çalışsın diye ödevlerini önüne koyuyordu, yapmıyordu. Hareket etmediği için gelişiminde problemler yaşayacak, vücudunda ağrılar olacaktı, o yüzden dışarıya çıkıp biraz temiz hava alıp oynamasını istiyordu annesi ama Rana onu da yapmıyordu. Sonra bir gün annesi Rana'yı yanına çağırdı başladı anlatmaya; ''Bak güzel kızım senin yaşındayken ben geç saatlere kadar sokakta arkadaşlarımla oyun oynardım. Annelerimiz cama çıkar bize seslenirdi artık eve gidelim diye. Şimdi zaman değişti. Ben büyüdüm anne oldum, dışarıya çıkıp arkadaşlarınla koşmanı, hareket etmeni onlarla iletişim kurup güzel zaman geçirmeni istiyorum. Sadece bilgisayar, tablet, telefon gibi cihazları fazla kullanarak hiçbir şey elde edemezsin ve her gün daha da tembelleşirsin. Hareketsizlikten vücudunun gelişimi bile olumsuz etkileniyor. Rana annesinin söyledikleri karşısında oldukça üzüldüyse de, oyun öğretme teklifi onun ilgisini çekmişti. Tamam annecim, bu oyunun adı ne peki? diye sordu. Bu oyun tarifi üzerine çok heyecanlanan Rana, hemen arkadaşlara haber vermek için sokağa koştu. Başından geçenleri arkadaşlarına anlattı. Oyunu duyan arkadaşları, hemen para birleştirip top almayı ve oyunu denemeyi teklif ettiler. Topu aldıklarında hemen takımları oluşturup oyuna başladılar. O gün Rana ve arkadaşları güneş batana dek Yakar Top oynadılar. Çocukların eğlence dolu oyunu, sokağa yansımış, herkes pozitif enerjiyle dolmuştu. Dışarda fiziksel olarak oyun oynamaktan bitkin düşen çocuklar eve geldiklerinde yorgunluktan ölüyorlardı. Rana, akşam yemeğini yedikten sonra hemen banyo yaptı ve tertemiz uyudu. Akşam tablet aklına bile gelmemişti. Çünkü çocuklarla birlikte oyun oynamak çok daha zevkliydi. Tabletine sarılıp zaman öldürmek yerine, ertesi gün arkadaşlarıyla oynayabileceği diğer oyunların hayalini kurarak uykuya daldı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/sabretmeyi-ogreten-kaktus", "text": "Yaramaz mı yaramaz, sabırsız mı sabırsız bir çocuk olmasıyla bütün mahallenin tanıdığı Acer, her hafta sonu büyükannesini ziyarete giderdi. Büyükannesinin geniş mi geniş bahçeli evinde her çeşitten bulunan bitkiler Acer'in ilgisini çok çekerdi. Büyükannesi bunu bildiğinden Acer geldiğinde bahçedeki yapılacak tüm işleri ona verir ve Acer de bu işleri yapmaktan memnuniyet duyardı. Hatta bütün işleri bitirir sonrasında tekrar kendine iş bile yaratırdı. Her ne kadar herkes sabırsızlığıyla Acer'den şikayetçi olsa da Büyükannesi bu huyunu yenebileceğini düşünüyordu ve ona bu konuda yardımcı olmak istiyordu. Büyükanne Acer'in bitkilere olan ilgisinden dolayı ona bir sürpriz yaparak kaktüs aldı. Evet sabretmeyi kaktüs ile öğretecekti. Büyükannesi Acer'e sürpriz yapmak için aldığı kaktüsü pencerenin kenarına koymuştu. Acer bahçeyi sulama görevini yerine getirdikten sonra Büyükannesinin ona hazırladığı lezzetli kurabiyeleri yerken pencerenin önündeki bir bitki gözüne çarptı. Ve kurabiyeyi bir hışımla tabağa geri bırakıp bitkinin yanında soluğu aldı. Acer bu çıkıntılı bitkiyi daha önce hiç görmemişti ve nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu, meraklı Acer öğrenmek için dokunmak istedi. O da ne Acer'in eline bitkinin dikenleri battı ama yaramaz Acer durur mu? Yine de bitkiyi incelemeye devam etti. Büyükannesi Acer'in bitkiyi incelediğini görünce gülümsedi ''Acerciğim sana bir sürpriz yapacaktım fakat sen çoktan fark etmişsin. O bir kaktüs ve dikenleri eline batıp canını yakabilir. Dikkatli olmalısın'' dedi. Acer sevinçli ve heyecanlı bir şekilde büyükannesine ''Büyükanne bunu bana mı aldın? Teşekkür ederim. Ne kadar da değişik bir bitki ilk defa görüyorum bahçende bundan hiç görmemiştim'' dedi. Büyükannesi ''Evet Acer bitkilerime baktığın için sana küçük bir hediye vermek istedim. Kaktüs bir çöl bitkisidir. Susuzluğa uzun süre dayanması ile bilinir.'' dedi. Acer sevinerek ''Kaktüsü çok sevdim büyükanne hemen eve götürüp ona güzelce bakacağım'' dedi. Ve bitkisini alarak hızlıca büyükannesinin evinden çıktı. Az daha sabretseydi Acer bu bitkinin özelliklerini öğrenip fazla su verilmeyeceğini öğrenecekti. Ama Acer'in sabırsızlığıyla tanındığını en başında belirtmiştim. Acer kaktüsüne hemen alışmış ona çok özen göstererek bakmıştı. Her gün özene bezene suluyordu kaktüsünü ve büyümesini dört gözle bekliyordu. Ama o da ne! Tam tersi kaktüsün kökleri çürümeye başlamıştı. Acer bu durumun neden olduğunu anlamamış ve üzülmüştü. Bu sorunu sadece büyükannesinin çözebileceği aklına geldi ve durumu bildirmek için koştura koştura elinde kaktüs ile Büyükannesinin evine vardı. Büyükannesi uzaktan Acer'in elinde kaktüsle ona doğru yaklaştığını görünce olayı anlamıştı. Ama ele vermemek için merak etmiş gibi davranarak Acer'in telaşlı halini görünce ''Ne oldu Acer? Neden böyle soluk soluğasın?'' diye sordu. Acer ''Büyükanne, büyükanne'' diyerek nefes nefese kaldı. Büyükannesi'' Söylesene evladım bir şeyin yok ya?'' Diye sordu. Büyükannesi ''Acer peki su verdin mi bitkine?'' diye sordu. Acer ''Vermez olur muyum büyükanne. Hem de her gün su verdim. Neden böyle oldu hiç anlamadım'' dedi kızgın bir ifadeyle. Büyükannesi onun bu üzgün ve kızgın haline bir kahkaha atarak ''Ah be evladım kaktüs her gün sulanır mı hiç? O bir çöl bitkisi demiştim ya'' dedi. Acer ''Büyükanne ben kaktüsün hemen büyümesini istediğim için her gün suladım hem sende bitkilerini her gün suluyorsun ama bir şeycikler olmuyor. Bitki sulamadan büyür mü hiç?'' Dedi. Büyükannesi ''Kaktüs bitkisi gövdesinde su depolar, yani fazla yağış ve su istemez. Bu yüzden çöllerde bulunan bir bitkidir. Her gün sulamayla bitkini büyütmekten ziyade ona zarar vermiş olursun.'' dedi. Acer ''Peki bu bitki nasıl büyüyecek büyükanne'' dedi. Büyükannesi ''Bunun çok basit ama bir o kadar da zahmetli bir formülü var Acer. Zaman, Sabır ve Sevgiyle büyütebilirsin kaktüsünü. Birinden birini eksik edersen kaktüsün maalesef daha kötü bir halde olabilir.'' dedi. Acer başını onaylayarak salladı ve '' Peki büyükanne söylediklerine uyacağım. Kaktüsümü iyileştirebilir misin?'' Diye sordu. Acer kaktüsün özelliklerini öğrendiği için çok mutlu oldu ve büyükannesi kaktüsü iyileştirip tekrardan Acer'e teslim etti. Günler geçmek bilmiyordu sanki. Acer sürekli kaktüsünün büyümesini istiyordu ama her gün su verirse kaktüsün tekrar köklerinin çürüyeceğini biliyordu. Acer bu durumdan rahatsız olmaya başlamıştı. Çünkü sabretmesi gerekiyordu... ve o sabredemezdi... Acer'in bu halini gören annesi Büyükannesinin yanına gitti. Acer'in annesi ''Anneciğim Acer çok sabırsız bir çocuk. Kaktüse bakabileceğini sanmıyorum. İstersen onu kırmadan güzel bir şekilde bitkini geri isteyebilirsin'' dedi. Büyükannesi ''Hayır kızım ben zaten Acer'e bilerek kaktüs bitkisini verdim'' dedi. Annesi kafası karışmış şekilde ''Nasıl yani? Bakamayacağını bildiğin için mi verdin'' dedi. Büyükannesi ''Hayır kızım. Acer bu bitkiyi çok sevdi ve ona bakarken sabretmeyi de kaktüs ile öğrenecek. Acer'e biraz zaman tanıyalım. Her şey yoluna girecek ben inanıyorum'' dedi. Annesi büyükannesinin bu düşüncesini çok beğendi. Gel zaman git zaman Acer gerçekten de eskisi gibi bitkinin bir an önce büyümesi için değil de sağlıklı bir şekilde büyümesi için elinden geleni yaptı. Sabırla haftada bir su verdi ve bekledi. Kaktüs büyürken, Acer'de kaktüsüyle beraber büyüdü ve sabretmeyi öğrendi. Mahallenin tanıdığı o sabırsız ve yaramaz çocuk değildi artık. Bir şeylerin zaman içerisinde, sevgi ve sabırla olmasını gerektiğini öğrenen Acer kaktüsüne o kadar güzel baktı ki kaktüsü gün geçtikçe büyümeye ve gittikçe güzelleşmeye başladı. Ve nihayet Acer'in kaktüsü istediği kadar büyümüştü. Acer büyükannesine kaktüsün son halini göstermek için annesine ''Anneciğim kaktüsüm tam on iki metre oldu. Büyükannemin de büyüdüğünü görmesini çok istiyorum. Ama kaktüs büyüdüğü için tek başıma taşıyamam bana yardımcı olur musun?'' diye sordu. Annesi ''Elbette Acer seve seve olurum. Çok özen göstererek büyüttün kaktüsü, büyükannen artık görmeli'' dedi. Ve Annesi Acer ile Kaktüsü alıp Büyükannenin evinin yoluna koyuldular. Bahçeyi sulayan büyükannesi Acer'i görünce kaktüse bakıp '''Tebrik ederim seni Acer kaktüsüne çok güzel bakmışsın. Ne kadar da büyümüş'' dedi. Acer ''Evet büyükanne çok özenle baktım'' dedi. Büyükannesi ''Peki kaktüsünün bu kadar büyümesinin bir sırrı var mı Acer? Eğer benimle paylaşırsan ben de bu sırrı bitkilerim için kullanabilirim'' dedi. Acer ''Tabii büyükanneciğim bu üç formül ile mümkün'' parmaklarını göstererek saymaya başladı. ''Zaman, sabır ve sevgiyle'' dedikten sonra annesi ve büyükannesi gülüştüler. Büyükannesi ve annesi Acer'in bu davranışı karşısında çok etkilendiler. Acer artık sabredebilen bir çocuktu. Büyükanne Acer'in elinden tutarak ona yeni ektiği bitkileri gösterdi. Acaba bu sefer hangi bitki Acer'e bir şeyler öğretecekti..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/salih-dede", "text": "Salih Dede, mahallenin en yaşlısıydı. Tahtadan oyuncaklar yapar ve çocukların gönüllerini hoş ederdi. Eskiden Salih Dede'nin oyuncakları fazlasıyla satılsa da, artık durum böyle değildi. Fabrikaların kurulması, zincir oyuncak mağazalarının açılması ile Salih Dede' nin oyuncaklarına hiçbir çocuk ilgi duymuyordu. Yalnızca mahallenin çocukları bu oyuncakları çok severdi. Çünkü Salih Dede' yi çok seviyorlardı. Dedenin geçinmesi için ise oyuncak dükkanının işlemesi gerekiyordu. Ne yazık ki mahalle çocukları ile bu dükkan kalkınmıyordu. Gün geldi, Sahil Dede dükkanını kapattı. Tam kapıya kilit vururken mahalle çocukları bu durumu gördü. Hemen Salih Dede' nin yanına koştular. İçlerinde en meraklı olanı Ali idi. Ali : Salih Dedeciğim, neden öğle vaktinde kapıya kilit vuruyorsun? dedi. Diğer çocuklar da meraklı gözlerle Salih Dede' ye bakıyorlardı. Salih Dede cevapladı: Güzel çocuklarım, artık oyuncak dükkanım işlemiyor. Bu yüzden gelir elde edemiyorum. Kazandığım para ev kirama bile yetmiyor. Yeni bir iş bulup mahalleden taşınacağım. Ama sizleri yine ziyarete geleceğim, üzülmeyin. Dedi. Çocukların üzülmemesi ne mümkün? Salih Dede onların biricik dedeleri, mahallede en sevdikleri insandı. Salih Dede boynunu büküp evine doğru yol aldı. Çocuklar da bir parkta oturup kara karar düşünmeye başladılar. Bu soruna bir çözüm bulmalıydılar. Bir anda çocuklardan birinin aklına parlak bir fikir geldi. Ben bir fikir buldum! diye bağırdı heyecanla. Bu çocuk Elif idi. Elif çok zeki ve derslerinde de çok başarılıydı. Bu yüzden mahalle çocukları akıllarına takılan soruları Elif'e sorarlardı. Ali merakla: Elif ne buldun? Bize de anlatsana. Dedi. Elif aklındakileri diğer çocuklara da anlattı. Çocuklar aralarında para topladılar. Sonra mahalleliden para topladılar. Parayı Salih Dede için topladıklarını söyleyince mahalle sakinleri sorgusuz sualsiz parayı direk verdi. Mahalleli de Salih Dede' yi çok severdi. Gerene para toplanınca, çocuklar kırtasiyeci Hüseyin Amcalarına koştular. Hep bir ağızdan Hüseyin Amca' ya durumu anlatmaya çalışırken, bir anda gürültü koptu. Hüseyin Amca: Çocuklar! Tamam, sakin olun. Söylediklerinizi anlamıyorum. Aranızdan biri bana olanları anlatabilir mi? dedi. Elif öne atılıp: Hüseyin Amcacığım, Salih Dede'nin dükkanı kapanıyor. Çünkü bizim dışımızda hiçbir çocuk bu dükkandan oyuncak almıyor. Biz de düşündük ve buna bir çözüm bulduk. Diğer çocuklar bu dükkanı bilmiyorlar ki oyuncak alsınlar. Mahalle arasında bir dükkandı. Bu sebeple afiş ve katalog bastırıp, oyuncakların resimlerini koyacağız. Oyuncakları tanıtarak dükkanın adresini de yazacağız. Böylece dükkan tekrar işler hale gelecek. Dedi. Hüseyin Amca Elif'in zekasına hayran kaldı. Çocukları tebrik ederek, onlara bu konuda yardım edeceğini söyledi. Hatta para bile almayacaktı. Çünkü Hüseyin Amca da Salih Dede'yi çok severdi. Onun bu mahalleden taşınacağını bile şimdi öğrenmişti. Öncede bilse, muhakkak bir çare düşünürdü. Ama ona ne hacet. Çocuklar çoktan fikir üretmişlerdi bile. Ah şimdiki çocuklar! Ne de zekilerdi. Yine de Hüseyin Amca da bu fikre bir fikir daha eklemek istiyordu. Hüseyin Amca: Hey çocuklar! Benim aklımda da bir fikir var. dedi ve aklındakileri çocuklara birer birer anlattı. Çocuklarla beraber, Salih Dede'nin oyuncaklarını kullanarak bir kukla gösterisi düzenleyeceklerdi. Sonra da oyuncakları satışa çıkaracaklardı. Hüseyin Amca ve çocuklar katalog ve afişler için hazırlıkları yaptılar. Üç günün sonunda tüm afiş ve kataloglar hazırdı. Öyle hızlı çalışmışlardı ki, kendileri bile bu kadar çabuk bitirdiklerine inanamadılar. Afiş ve kataloglar tamamdı ve tiyatro gösterisini de eklemişlerdi. Çocuklar ve mahalleli hep beraber bu afişleri başka mahallelere astılar. Okullardan izin alıp okullara da astılar. Katalogları da çevrelerindeki çocuklara ve çocuklu ailelere dağıttılar. O arada çocuklar Salih Dede' ye her şeyi anlatmışlardı. Salih dede bu fikirlere inanamamış, kendini tutamayıp sevinçten ağlamıştı. Onun sevinci dükkan için değil, bu mahallede bu kadar sevildiği içindi. Tüm hazırlıklar tamamlandı ve nihayet tiyatro günü geldi. Çocuklar, mahalleli ve Salih Dede; bu kukla tiyatrosu için büyük emek harcamışlardı. Şimdi yapacakları tek şey beklemekti. Bir saat olmuştu ve artık Salih Dede de çocuklar da umutsuzluğa kapılmışlardı. Gelen giden kimse yoktu. Salih Dede: Bu iş olmayacak çocuklar, gelen giden yok. Hadi toplanıp gidelim. Dedi. Tam o sırada çocuklar akın akın gelmeye başladı. Bir okulun sınıfı toplanmış, öğretmenleriyle beraber gelmişlerdi. Onların ardından başka mahallelerden çocuklar da gelmeye başlamıştı. Sandalyeler dolmuş, ayakta kalanlara mahalle sakinleri evlerinden sandalye taşıyorlardı. Tiyatro gösterisi çok güzel geçmişti. Çocuklar kadar büyükler de gösteriyi çok beğendiler. Tiyatro sonrası oyuncak sergisi açıldı ve oyuncaklar göz açıp kapanıncaya kadar satılmıştı bile. Salih Dede kendi mahallesindeki çocuklara ve mahallesinin sakinlerine teşekkür etti. Mahallesindeki çocuklara da istedikleri birer oyuncağı yapma sözü verdi. Bir hafta içinde söz verdiği oyuncakları yapıp çocuklara hediye etti. Tiyatro sonrasında da, oyuncak dükkanı artık tanınmıştı. Bu sebeple sürekli müşteri kazanıyordu. Ayrıca arada tiyatro gösterileri devam ediyor, mahalle çocukları Salih Dede' ye gösterilerde yardım ediyorlardı. Salih Dede de bu yardımların karşılığında çocuklara bir şeyler ısmarlıyor veya oyuncak hediye ediyordu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/sanssiz-maymun", "text": "Monie, her zaman talihsiz olaylarla karşılaşan şanssız bir maymundu. Ağaçtan ağaca sallanırken bazen bir sonraki ağaç dalına tutunmayı kaçırır ve düşerdi. Ya da susuzluğunu gidermek için nehre yaklaşırken sık sık ayağı takılıp suya düşerdi. Bu her gerçekleştiğinde, Monie üzülür ve kendisi dışındaki her şeyi suçlardı. Zamanla küskün, öfkeli bir maymuna dönüştü. Bir gün, Monie açlıktan kalktı ve yiyecek aramak için ağaç evinden dışarı çıktı. Bir meyve çiftliğinin yanına geldiğinde, yerde başıboş duran kocaman bir meyve sepeti gördü. Çiftlikten biraz meyve çalmak isterken kimsenin gelip gelmediğini görmek için etrafına bakındı. Kıyı temiz görünüyordu. O lezzetli meyvelerin tadına bakmak için içeri gireyim. Sırıttı. Monie çiftliğe gizlice girmek için tahta çitin içinden tırmanmaya çalıştı. Ancak şanssız maymun dikkatsizdi ve büyük bir Güm sesiyle yere düştü. Yüksek sesli gürültü, sahibi tavşan Rollie'nin dikkatini çekti. Rollie davetsiz misafir konusunda herkesi uyarmak için alarm verdi. Çiftlik hayvanları hemen toplandı. Tavuk çiftlikten dışarı fırladı, ördek yakındaki göletten çıktı ve ürkek fare hızla çiftlik evinin içine saklandı. Monie ağaç evine kaçmayı başardı. Kötü şansı olmasa bile meyveleri almaya bu kadar yakın olması onu çileden çıkarmıştı. Yatağına çökerek, tadabileceği tüm etli meyveleri düşünmeye devam etti. Ağzının salyası akmaya başladı ve midesi daha da gürültülü bir şekilde guruldadı. Tam o sırada tatlı bir vanilya aroması dikkatini çekti. Enfes kokuyla derin bir nefes aldı. Kurabiye kokusu! Birisi onları pişiriyor! diye düşündü. Monie heyecanlandı ve onu sarı bacalı sarı bir eve götüren kokuyu takip etmeye karar verdi. Monie pencereden baktı ve küçük bir kuzunun kurabiye yaptığını gördü. Kurabiyeler fırından yeni çıkmış ve soğumaları için pencere kenarına yerleştirilmişti. Kurabiyeleri almak için pencerenin üzerinden uzandığında Monie kendi kendine kıkırdadı. Ah! Çok sıcak,\" diye haykırdı Monie. Gürültü küçük kuzuyu uyardı. Nazik küçük kuzu, kurabiyelerini nezaketen sunmak istedi. Ancak suçlu Monie yakalandığını düşündü ve elinden geldiğince hızlı bir şekilde kaçtı. Yolda tökezledi ve düştü, çamurlu bir su havuzuna inmesine neden oldu. Ne kötü bir gün! Neden bu kötü şeyler sürekli başıma geliyor? diye haykırdı Monie. Sadece yemek yememekle kalmamış, düşmekten berelenmiş ve kirlenmişti. Monie bu noktada karamsar hissetti ve kendini eve sürüklemeye devam etti. Eve geldiğinde yatağına uzandı ve hayatında olan tüm kötü şeyleri merak etmeye başladı. \"Bu kötü şansın beni etkilemesine izin veremem. Şansımı değiştirmeliyim! dedi kararlılıkla. Monie, ormanın derinliklerinde yaşayan kızıl mandrakeyi duydu. Herkesin problemlerini çözmesi ve hatta başkalarının şanslarını iyileştirmesiyle ünlüydü! İlk başta, Monie şüpheliydi. Ancak, başvuracak başka kimsesi olmadığı için, kendisi denemek zorunda kaldı. Ertesi gün, Monie'ye kırmızı adamotu ziyarete gitti. Monie'ye bir göz attı ve \"Evini en son ne zaman temizledin?\" diye sordu. \"Sürekli bir şeyler hakkında endişeli ve karamsar mıydın?\" diye sordu kırmızı mandrake. \"Başkalarından bir şeyler almaya çalıştığım ve beni yakalayacaklarından endişe ettiğim için aldım!\" Monie dürüstçe yanıtladı. Mandrake daha sonra Monie'ye bir çözüm verdi, \"Evini temizlemene ihtiyacım var. Yemeğiniz için çok çalışmaya başlamanız gerekecek ve daha fazla hırsızlık yapmayacaksınız. Şansınızın değişeceğine eminim! dedi. Monie bunu düşündü ve mandrake'in önerisini denemeye karar verdi. Eve varır varmaz kirli evini temizlemeye başladı. Çok yağlı ve kirli olduğu için, iyice temizlemek bütün gününü aldı. Ertesi gün meyve çiftliğindeki hayvanlardan özür dilemek için çiftliğe çıktı. Garip bir şekilde, hayvanlar onun özrünü kabul ettiler. Daha sonra yemek karşılığında ev işlerine yardım etmeyi istedi. Yine fazla tereddüt etmeden kabul ettiler. Monie adamotundan etkilenmişti. Artık peşinden koşan insanlardan kaçmak zorunda olmadığı için endişeli ya da karamsar hissetmiyordu. Şansı geri dönmüştü! Ayrıca dallardan dallara sallanırken artık dallardan düşmediğini de keşfetti! Monie, şansını nasıl arttırdığını şaşırmıştı. Minnettarlığını göstermek ve aynı zamanda adamotuna şansını nasıl iyileştirdiğini sormak istedi. Bu nedenle adamotu bulmak için tekrar geri döndü. \"Bilge mandrake, şansımı değiştirdiğin için teşekkür ederim. Ancak merak ediyorum. Bunu nasıl başardın? diye sordu. Mandrake güldü. Şansını değiştirmedim. Bunu sen başardın. Ellerin yağlı ve kirliydi. Bu yüzden ağaçtan ağaca sallanırken kaygan ellerin dalları tutarken kayıp düşmene neden oluyordu. Kaygılı ve endişeli olduğunda ise normalden daha beceriksiz olursun. Bunları çözdükten sonra doğal olarak bu kadar çok hata yapmayacaksın! dedi. Maymun sonunda anladı. Davranışları ve zihinsel sağlığı, tüm bu süre boyunca eylemlerini etkiledi. Şansın önemli bir rol oynadığı zamanlar vardır. Bununla birlikte, zihin durumu bir kez netleştiğinde, kişi hatalara ve hatalara daha az eğilimli olacaktır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/savasci-cesur-askerler", "text": "Seneler önce bir ülke içerisinde bir hükümet bulunurdu. Bu hükümet az kişiden oluşan özerk bir yapıya sahipti. Bu sayede bir çok insan bu ülkeyi bilmezdi. Nerede olduğu ve nasıl gidildiği çok fazla bilinmezdi. Bu ülkede toplamda 1000 kişi yaşardı. Çoluk çocuk ve kadınlardan oluşan bin kişi küçük bir ülkeyi oluşturuyordu. Halk avlanarak veya tarım yaparak yaşamlarını sürdürüyorlardı. Halkın hiçbir sorunu yoktu ve kendi hallerinden memnunlardı. Kendi aralarında alışveriş yapıyorlar ve kendi aralarında eğleniyorlardı. Bu sayede keyifli ve kaliteli vakit geçiriyorlardı. Kendi hallerinde kimseye muhtaç olmadan yaşayan halkın tek korkusu başka komşu ülkelerin burayı farketmesi olurdu. Halk başka ülkeler ile alakasız şekilde yıllar boyu yaşarken, bir gün korktukları başlarına gelmişti. Halk adeta kendi içlerinde gizli şekilde yaşamak istiyordu. Ancak bir gün başka ülkeden geçen bir atlı askerleri bu bölgeyi farkettiler. Halk bu durumdan sonra bir hayli endişeye kapıldı. Çünkü o gelen askerlerin ülkesi çok kalabalık bir bölgeydi. Sadece asker sayısı 10 bin kişiyi bulan bu ülke asla kafa tutamazlardı. Aradan bir hafta geçti ve bir atlı elçi tekrar geldi. Eğer bize teslim olmazsanız savaş çıkacak diye bir bildirge getirmişti. 1000 kişilik kendi hallerinde yaşayan bu ülke sonunda tehlike altına girmişti. Ancak bu durumda teslim olmak istemiyorlardı. Bütün halk toplanıp bir karar verdiler ve savaşacağız dediler. Bu sayede ya öleceklerdi ya da özgürlük kazanacaklardı. Ancak kendileri sayı olarak aldılar. Karşı taraf 10 bin kişilik asker gücüne sahipti. Yine de bildirgeye savaşacağız yanıtını verdiler. İki tarafta hazırlıklarını yapmıştı. 1000 kişilik kasaba kendi çapında silahlar yapmaya başlıyorlardı. Fakat kasabadaki yaşlı bilgeler herkesi toplayıp bir plan yapmaları gerektiğini savundu. Karşı tarafın saldırılarına karşı onlar gelmeden önce tuzaklar kurarak onları en azından sayılarını azaltmaları gerektiğini söylediler. Halka bu durum umut olmuştu. Hemen yola koyuldular ve belli yerlere çukurlar açtılar. Ayrıca değişik yerlere kapanlar, tuzaklar, kimyasal maddeler gibi şeyler koyarak orduyu engellemek istiyorlardı. Savaş günü geldi çattı ve 10 bin asker bu kasabaya doğru geliyordu. Fakat beklemedikleri bir sürpriz ile karşılaştılar. Yolda sürekli çukura düşüyorlar. Kalanlara giriyorlardı. 1 km yol boyunca 10 bin askerden sadece 2 bin kalmıştı buda ülke için umuttu. Okçular gelen 2 bin kişiden yarısından fazlasını yok etmeye başlamıştı. Ülke umutları iyice yeşeriyordu. Sonunda çarpışma anı geldi ve kılıçla savaştılar. 1000 kişilik ülke sadece 100 şehitle bu savaşı kazanmıştı. İnanılır gibi değildi fakat başarmışlardı. Bu sayede kendileri ile gurur duydular. Hayatlarına mutlu devam ettiler. Bu olaydan sonra kimse bu ülkeye saldırmaya cesaret edemedi ve özgür halde yaşam sürerek mutlu oldular."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/selim-ve-tableti", "text": "Selim, İstanbul'un en güzel Mahallelerinin birinde annesi Hatice Hanım, babası Muhittin Bey ve küçük kardeşi Mert ile birlikte Menekşe apartmanının ikinci katında oturuyorlardı. Selim mahallesini çok seviyor okuldan döndükten hemen sonra sokağa çıkıyor ve oyunlar oynuyordu. Özellikle arkadaşları Efe, Ahmet ve Tolga ile birlikte çift kale maç yapmayı çok seviyordu. Bu onun en sevdiği oyunlardan birisiydi. Günler böyle mutluluk içerisinde geçerken Selim'in doğum günü yaklaşmıştı. Selim bu yıl tam 10 yaşına girecekti ve bu onu çok heyecanlandırıyordu. Selim'in anne ve babası onun doğum günü için planlar yapıyorlardı. Çünkü Selim'in günlerdir doğum gününü ne kadar büyük bir heyecanla beklediğini biliyorlardı. Davetiye kartları, pastalar çörekler, börekler, içecekler ve daha bir sürü şey hazırlıyor doğum gününün en özel şekilde geçmesi için her şeyi düşünmüşlerdi. Selim doğum gününün kusursuz geçmesini istiyordu. Bütün sevdikleri yanında olmalıydı. Bu sebeple çok sevdiği dayısını da çağırmak istedi. Annesine, dayısını kendi davet etmek istediğini söyledi. Annesi onun bu ısrarına dayanamayıp isteğini kabul etti. Selim heyecanla Telefonun başına geçti ve dayısını aradı. Dayısına doğum günü olduğunu belirtti. Dayısı Selimi gerçekten çok seviyordu. Bu yüzden yarın ilk uçakla Adana'dan oraya geleceğini söyledi. Selim duydukları karşısında çok sevindi ve heyecanla yarını beklemeye başladı. Yarın büyük gündü. Hem çok sevdiği dayısı gelecek hem de 10 yaşına girecekti. Sonunda Selim'in istediği oldu ve takvim 24 Aralık pazartesi gününü gösterdi. Bütün hazırlıklar tamamlanmış ve misafirler gelmeye başlamıştı. Ama Selim çok sevdiği dayısını bekliyordu. Öğleden sonra dayısı İstanbul'a varmıştı. Selim pastasını üflemeye hazırlanırken kapı çalınmıştı. , Gelenin dayısı olduğunu biliyordu. Koşarak kapıyı açmış ve dayısına sarılmıştı. Selim'in arkadaşları, teyzesi, halası en çok beklediği dayısı ve amcası kısacası bütün sevdikleri oradaydı. Selim bugünü hiç unutmayacaktı. Büyük bir heyecanla pastasını üfledi. Daha sonra herkes Selim için aldığı hediyeleri vermeye başladı. Selim'in en çok beğendiği hediyesi de dayısının verdiği tablet olmuştu. Dayısı selimin derslerine yardımcı olması için ona çok güzel bir tablet hediye etmişti. Selim zaten tableti çok istiyordu fakat anne ve babasına daha söyleyememişti. Şimdi karsısında çok istediği tableti görünce sevinçten havalara uçmuştu. Selim arkadaşlarıyla doyasıya eğlenmiş, bütün hediyeleri açmış ve mutlulukla günü sonlandırmıştı. Akşam olunca misafirler yavaş yavaş gitmeye başlamıştı. Bütün misafirler gidip uyku vakti gelince selim hemen odasına çıkarak tabletini çıkardı. Tableti iyice kurcalayarak en sevdiği oyunları oynamaya başladı. O günden sonra da okuldan döner dönmez ilk yaptığı şey tablet ile oynama başlamaktı. Annesi onun bu durumundan çok rahatsızdı. Çünkü Selim artık hiç dışarı çıkmıyor hatta bazen derslerini de aksatıyordu. Annesi her yolu denemiş fakat bir türlü selimi tablet ile oynamaktan alıkoyamamıştı. Arkadaşları Ahmet, Efe ve Tolga her oyun oynamaya başladıkları zaman gelip onu çağırmışlardı. Fakat selim hiçbir zaman onların yanına gitmiyor ve tablet ile oynamaya devam ediyordu. Günler böyle geçiyor arkadaşları artık onu çağırmıyorlardı. Çünkü her çağırdıklarında Selim yanlarına gitmek istemiyordu. Onlar da çağırmayı bırakıp kendi kendilerine oynamaya başlamışlardı. Annesi Hatice Hanım onu her gün uyardı. Onun tabletle çok fazla oynadığını ve gözlerinin zarar göreceğini söylüyordu. Ama Selim onu hiç dinlemiyor kendi bildiğini yapıyordu. Bir gün yine Selim tabletle oynarken tablet birden kapandı. Selim tableti tekrar açmayı denedi ama tablet bir türlü açılmıyordu. Tableti iyice kurcaladı. Orasını çıkardı burasını taktı bir şeyler yaptı ama tablet ne yazık ki açılmadı. Selim bu durumdan sıkılıp biraz pencereden dışarı baktı.Dışarıyı izlerken arkadaşlarının top oynadığını gördü. Ahmet her zamanki gibi kaleciydi. İkizler yani Gizem ve Gamze köşede ip atlıyor diğer tüm arkadaşları da maç yapıyordu. Arkadaşları gerçekten çok eğleniyor görünüyorlardı. Selim kendi kendine düşünmeye başladı. Onların yanına neden gitmiyordu ki hem dışarıda oynamak tablette oynamaktan çok daha zevkliydi. Hemen ayakkabısını giyip dışarıya arkadaşlarının yanına koştu. Dışarıya çıkınca arkadaşlarının ona dargın olduğunu fark etti. Çünkü o, uzun zaman boyunca onlarla hiç oynamamış ve onları yok saymıştı. Öncelikle hepsinden özür diledi ve onu affetmelerini istedi. Arkadaşları Selimin çok üzgün olduğunu fark etmiş ve onu affetmişlerdi. Selim tabletin yararlı kullanıldığı zaman faydalı olduğunu çok fazla kullanıldığı zaman da nelere mal olacağını öğrenmişti. Artık tableti belirli saatlerde kullanacak ve ne derslerini ne arkadaşlarını ihmal etmeyecekti."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/semihin-sivilcesi", "text": "Bir sabah Semih uyandığında yanağının kaşındığını fark etti ve kaşıdı da kaşıdı... Sonra yüzünü yıkamaya gittiğinde bir aynada gördüğü şeye inanamadı. Yüzünde kocaman kırmızı bir nokta vardı! Annesine koştu ve hemen bu ufak ve kaşıntılı sinir bozucu noktayı gösterdi. Annesi ergenliğe girmeye başladığı için sivilce çıktığını açıklamaya çalışırken, Semih kızgın bir ses tonuyla ''Ama anne sivilce ne demek, ergenlik ne demek hem neden bende sivilce çıkıyormuş?'' diye sesini yükseltti. Ergenliğin bir diğer anlamının büyümek olduğunu açıklamaya çalışan annesi, Semih'in bu tepkisi karşısında başlangıçta korksa da Semih'in ablasının büyüme evresinden alışkındı. Aradan birkaç dakika geçti geçmedi, Semih'in yanağındaki sivilce iyice büyüdü. Ayşe de, Semih de gözlerine inanamıyorlardı. Çünkü sivilcenin büyümesi bitmek bilmiyordu. Yarım saatlik endişe dolu dakikaların ardından Semih'in sivilcesi, yanağının neredeyse yarısını kaplamıştı. Ayşe'nin bir anda gözleri parladı ve Semih'e dönüp, Semih! Bütün istediğimiz her şeyi büyütebiliriz galiba! Diyerek sevinçle bağırdı. Ama hemen ardından aklına bu aleti aslında sivilceyi küçültmek için yaptıkları aklına geldi. Ayşe ve Semih bu duydukları karşısında şok oldular. Başka bir makineyle falan uğraşmadan Semih hemen evine koştu. Olanları annesine anlattı, birlikte yaşananlara gülüp eğlendiler. Sonra annesi, Semih'e yüzünü nasıl yıkaması gerektiğini tekrar açıkladı. Semih, sabahları ve akşamları rutin olarak yıkamalıydı. Bu sayede yüzündeki yağ ve kir oranı hep dengede kalacaktı. Semih bu olayı takip eden 4 gün boyunca yüzünü her sabah ve akşam yıkadı. 5. Günün sabahı uyandığında aynaya baktı ve ağızlarına kulaklarına varırcasına güldü! Sivilce artık orada değildi. Derin bir oh çekti. Ama öğrendikleri sayesinde bir daha sivilce çıksa bile, onunla oynamaması gerektiğini ve sadece günlük temizliğini aksatmadan devam ettirmesini gerektiğini biliyordu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/sihirli-hikayem", "text": "Akşam olup yatağıma yattığımda içimi bir heyecan kaplıyor. Biraz da merak... Acaba bu gece beni neler bekliyor? Bazen bir peri masalı, bazen sevdiklerimle geçen güzel bir gün... Bazen de özlediğim insanlar oluyor yanımda. Rüya görmek benim için hayal kurmak kadar sihirli. Sihir demişken, gelin size şimdiye kadar gördüğüm en güzel rüyamı ve sonrasında yaşadıklarımı anlatayım. Hava çok güzel, akşam saatleri. Odamın balkonunda oturmuş yıldızları seyrediyorum. Bahçede mis kokulu çiçekler... Öyle güzel kokuyorlar ki, tüm çiçekler sanki içimde açıyor. Hissediyorum. Gökyüzüne bakarken en parlak yıldızı seçmeye çalışıyorum kendime. Bir parlayıp bir sönüyorlar. İşte tam o sırada bir yıldız kaydığını gördüm. Heyecanla kayan yıldızın nerede olduğunu görmeye çalıştım ama gözlerime inanamadım. Parlayan bir yıldız sanki bana doğru geliyor. Bense merakla neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. Gökyüzünden kanatlı bir geyik indi. Evet, bahçenin ortasında durmuş bana bakıyor. Heybetli mi heybetli boynuzlarının arasında küçük bir yıldız... O yıldızı bana verdi. Sonra da kanatlarını savurarak uçup gitti. İşte o sırada uyandım, bunun bir rüya olduğunu anladım. Sabah olduğunda bu ilginç rüyayı hatırlamayı ümit ederek uykuma devam ettim. -Yıldız tozu bir dileğini yerine getirecek. O kadar heyecanlandım ki size nasıl tarif ederim bilemiyorum. Bir dilek hakkım var. Ne istiyorsam gerçekleşecek ama yalnızca bir dilek. Çok iyi düşünüp doğru karar vermeliydim. O çok istediğim oyuncak... Yok yok hakkımı ona harcayamam. Daha büyük bir şey bulmalıydım. Belki o geyik gibi kanatlara sahip olmak... Peki ama uçmanın bana ne faydası olacaktı? O zaman derslerimde çok başarılı olmak... Ama çalışarak bunu başarmak zaten benim elimde. Bu da iyi bir fikir değildi. Daha çok düşünüp beni en çok mutlu edecek şeyi bulmam gerekiyordu. Sonunda bir karar verdim. Ben galiba çok mutlu bir çocuğum. İstediğim herşey olsun ya da olmasın, mutluyum. Peki ama ben bu sihri nasıl kullanırsam daha da mutlu olurum? İşte o an bu sorumun da cevabını buldum. Hemen balkona koştum. Avucumda pırıl pırıl parlayan o yıldız tozuna son kez baktım. Tüm nefesimle onu havaya üfleyerek bütün insanların mutlu olmasını diledim."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/sihirli-kelimeler", "text": "Ali ilkokula henüz yeni başlamıştı. Bu Ali için adeta babası gibi işe gitmek anlamına geliyordu. Çünkü artık onun da erkenden uyanıp belli bir saatte evden çıkmış olması gerekiyordu. Bu, Ali için aslında oldukça eğlenceli görünüyordu. Üstelik yeni okulu evlerinin birkaç bina ötesindeydi. Ama tabi buna rağmen onu okula annesi götürüp getirecekti. Yine de artık o da babası gibi belli bir saatte evden çıkıp eve gelecek ve annesi ona da tıpkı babasına sorduğu gibi Günün nasıl geçti? diye soracaktı. O da o gün okulda olup bitenleri anlatabilecekti. Tabi Ali'nin işi eve geldiğinde de devam edecek ve böylelikle babasından daha çok çalışmış olacaktı. Tıpkı babası gibi sabah evden çıkmak ve kendi iş yeri gibi gördüğü okulunda olanları anlatacak olmak onu son derece gururlandırıyordu. Çünkü Ali artık büyümüştü. Okulun ilk günleri o kadar eğlenceli geçiyordu ki bazen hiç bitmesin istiyordu. Çünkü burada yepyeni arkadaşları olmuştu ve birçok yeni oyun ve şarkı öğrenmişti. Hele resim ve beden derslerinde adeta zil çalmasın istiyordu. İlk zamanlar hep böyle eğlenceli geçse de artık yavaştan harfleri de öğrenmeye başlamışlardı. Tabi bu oyun oynamak veya şarkı söylemek kadar eğlenceli değildi. Çünkü harfleri öğrenmek ve yazmak birazcık yorucu oluyordu. Ama Ali bu durumdan pek de şikayetçi değildi. Hatta bir an önce tüm harfleri öğrenmek istiyordu. Çünkü bu sayede anne ve babasına mektup yazabilir hale gelecekti. Bu onun için son derece heyecan vericiydi. Ali okulda her gün yeni bir şeyler öğreniyordu. Çünkü okul sadece harflerden ve sayılardan ibaret değildi. Mesela bazı sorunlarla karşılaştığında nasıl davranması gerektiğini, kime başvurması gerektiğini ve bir hata yaptığında ne yapması gerektiğini öğrenmişti. Arkadaşlarıyla iyi geçinmenin, paylaşmanın önemini, hayatın her alanında uyulması gereken kurallar olduğunu yaşayarak öğreniyordu. Ali, arkadaşlarını ve öğretmenini çok seviyordu. Günler geçtikçe Ali okumaya ve yazmaya başlamıştı. İlk zamanlar harfleri tek tek okuyabilirken şimdi heceleri ve kelimeleri de okuyabiliyordu. Hatta öğrendiği beş harfle ne kadar çok hece ve kelime oluşturabildiğini fark etmişti. Eve gittiğinde o gün derste öğrendiklerini tekrar ediyor ve annesine de gösteriyordu. Hatta annesine yakında bir sürprizi olacağını söylemişti. Çünkü öğretmenleri onlara Size sihirli bir kelime yazmayı öğreteceğim ve anneleriniz bu sihirli kelime karşısında çok mutlu olacak. demişti. Derken o gün nihayet gelip çatmıştı. O gün öğretmeni onlara bugün n harfini öğreneceklerini, böylelikle artık ANNE yazabileceklerini ve o günkü resim dersinde de kalp içinde anne yazarak bu hediyeyi annelerine verebileceklerini söylemişti. Tüm öğrenciler o gün son derece heyecanlanmış ve mutlu olmuştu. Her biri sanki en çok bu harfi yazabilmeyi istiyordu. Derken nihayet bu yeni harfi de öğrenmişler ve resim dersinde annelerine sürpriz hazırlayabilmişlerdi. Öğretmenleri onlara o gün zarf yapmayı da öğretmişti. Tabi herkes yine de öğretmeni gibi düzgün bir zarf yapamamıştı ama yine de başarmışlardı. Ve hepsi de ertesi gün b harfine geçip baba yazmayı da öğrenmek istiyordu; ama öğretmenleri henüz b harfine sıra gelmediğini söylemişti. Ali okul başladığından beridir ilk kez zilin bir an evvel çalmasını istemiş ve eve gidip annesine hediyesini verebilmek için son derece heyecanlanmıştı. Evet, Ali annesine hep anne diyordu; ama anne yazmak Ali için çok farklı bir duyguydu. Annesi Ali'nin heyecanını fark edip Ne oldu Aliciğim, neden bu kadar heyecanlısın? diye sordu. Ali de annesine eve gittiklerinde ona bir sürprizi olduğunu söyledi. Ali de annesi de son derece heyecanlı ve meraklı eve gitmişti. Annesi Ali'nin sürprizini merak ediyor; Ali de annesinin, ona yaptığı sürprize vereceği tepkiyi merak ediyordu. Aslında annesine daha önceleri de hediyeler vermiş ve sürprizler yapmıştı. Hatta her Anneler Günü ona hem çiçek hem de hediye vermişti. Ama bu hediyelerin hepsi hazırdı ve hep de babası annesine vermesi için işten gelmeden alıp getirirdi. Nihayet eve varmışlardı ve Ali odasına gitmişti. Ardından lavaboya giden Ali, ellerini ve yüzünü yıkayıp saçlarını da taradıktan sonra dolabından en güzel elbiselerini giyindi. Annesi bir taraftan Ali'nin yemeğini masaya koyuyor bir taraftan da heyecanla Ali'nin sürprizini bekliyordu. Ali biraz gecikince ona seslenerek yemeğinin hazır olduğunu söyledi. Annesi odasından bayrama gider gibi saçlarını tarayıp giyinerek çıkan oğlunu görünce gülümsedi ve ona ne sürpriz yapacağını sordu. Ali heyecanını ve neşesini gizlemeye çalışırcasına annesine yaklaşıp her yerini kalplerle ve çiçeklerle süslediği zarfı uzattı. O kadar heyecanlıydı ki elleri titriyordu. Bu senin için anneciğim. dedi. Annesi başını hafifçe eğerek şefkatle gülümsedi ve Teşekkür ederim Aliciğim. Açabilir miyim? diye sordu. Ali kafasını yavaşça salladı. Annesi zarfı büyük bir heyecan ve özenle açtı. Dörde katlanmış resim kağıdını açtığındaysa kağıdın ortasında kocaman bir kalp içinde Anne yazısını gördü. Kalbin etrafı renkli ve daha küçük başka kalpler ve çiçeklerle süslüydü. Ali gözlerini annesinin yüzünden ayırmıyordu. Annesi sevinç ve heyecanla başını kaldırıp Aliciğim, bu çok ama çok güzel bir hediye. Gerçekten çok ama çok mutlu oldum. Sana ne kadar teşekkür etsem az. deyip tüm şefkati ve sevgisiyle Ali'ye sarıldı. Onu yanaklarından, saçlarından ve ellerinden öptü. Annesi o kadar mutlu olmuştu ki gözlerinden yaşlar süzüldü. Uzun bir süre kucaklaştılar. Ve sonra annesi ona Bunu daima saklayacağım. dedi. Ali Ama şimdilik babam görmesin. Onun harflerini de öğrenip yazdığımda gösterirsin olur mu anneciğim? dedi. Annesi de Tamam, bu bizim aramızda şimdilik bir sır. diyerek gülümsedi. O gün ikisi de hiç olmadıkları kadar mutlu ve huzurluydu. Hatta babası Bakıyorum da bugün çok mutlusunuz. Hayırdır, ne oldu? diye sorunca annesi Ali'ye göz kırparak Çünkü çok güzel bir ailemiz var. dedi. Ertesi gün tüm öğrenciler öğretmenine ve arkadaşlarına olanları anlattı. Hatta bir çoğu da Ali ve annesi gibi şimdilik bu sürprizi saklamayı planlamıştı. Ali b harfini öğreneceği günü sabırla bekledi ve o güne dek okumasını ve yazmasını daha da ilerletti. Nihayet Ali'nin ve arkadaşlarının beklediği gün gelmiş ve o gün derste b harfini yazmayı öğrenmişlerdi. Yine aynı şekilde resim dersinde bu defa da babaları için aynı hediyeyi hazırlamışlardı. Ali o gün annesine Nihayet babam için de bir hediye ve sürpriz hazırladım. dedi. Anne oğul sevinç ve heyecanla eve gidip akşamı bekledi. Babası eve geldiğinde evde ayrı bir heyecan ve sevinç olduğunu fark etmişti bile. Annesi babasına Ali'nin sana bir sürprizi var. diyerek Ali'yi çağırdı. Ali yine heyecandan hafif titreyerek babasına zarfı uzattı. Bu defaki zarf daha düzgün yapılmıştı. Babası zarfı açtığında Bu, bugüne dek aldığım en güzel ve anlamlı hediye. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum aslan oğlum benim. diyerek Ali'ye sıkıca sarıldı. Annesi Ali'nin kendisi için yaptığı resmi getirip gösterdi ve O gün sormuştun ya hani bakıyorum da bugün çok mutlusunuz, hayırdır, ne oldu diye, işte bu yüzdendi. dedi. Babası Hımm, mesele şimdi anlaşıldı. diyerek gülümsedi ve ailecek sarıldılar. Ali öğretmeninin öğrettiği her harfi kısa zamanda öğrenerek çok güzel bir şekilde okur yazar hale geldi. Ve hatta annesiyle babasına sık sık mektuplar yazıyordu. Okulda düzenlenen Okuma Bayramı programında da anne ve babasına kendi yazdığı şiirini okumuştu. Okumak ve yazmak Ali için dünyanın en güzel ve en sihirli şeyiydi. Ali birinci sınıfını başarıyla bitirmiş, ailesini çok mutlu etmişti. Ayrıca okulunu, öğretmenini, arkadaşlarını ve ailesini çok seviyordu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/simarik-kedi-bulut", "text": "Bulut, şehirde yaşayan karı kocanın şımarık kedisiydi. Şımarık ama bir o kadar güzel bir kediydi Bulut. Bembeyaz tüyleri, masmavi gözleri olan şirin mi şirin bir kediydi. En güzel mamalarla beslenir, en güzel eşyalar alınırdı evin biricik kedisi Bulut'a. O adeta bu ailenin göz bebeğiydi. Bebek niyetine Bulut sevilirdi bu evde. Bir gün evin hanımı, kocasına neşe dolu bir haber verdi. Kadın hamileydi ve bir çocukları olacaktı. Aile mutluluklarını yaşarken, bu evde çocuk haberine sevinmeyen biri vardı, o da Bulut'tu. Bulut bu haberi aldığından beri mutsuzdu çünkü bebek doğduğunda onun pabucu dama atılacaktı. Aile onu değil, bebeği seveceklerdi. Bulut üzüntüyle artık bu evde yeri olmadığını düşündü. Zaten çocuk haberi geldiğinden beri, ona eskisi kadar ilgi göstermiyorlardı. Hey sen, burada ne yapıyorsun? Hiç sokak kedisine benzer bir halin yok. dedi. Bulut cevapladı: Zaten ben bir sokak kedisi değilim. Asil bir ev kedisiyim ama sahiplerimin bir bebekleri olacak. Beni artık sevmiyorlar diye evden kaçtım. dedi. Arada bir yemek artıklarını önümüze atıyorlar ama bunlar hiçbirimize yetmiyor. Bir de evinin önüne bir kaba su koyan iyi insanlar var. Yine de bir kişinin koymasıyla olmuyor. Bu hiçbirimize yetmiyor. Senin gördüğün sadece benim. Oysa benim gibi bir sürü kedi var. dedi. Miyavla hadi, bize bir kap yemek versinler. dedi çelimsiz kedi. Çelimsiz kedi ve Bulut miyavlamaya başladılar. Evin sahibi yaşlı ve yalnız bir kadındı. Hayvanları oldum olası çok severdi. Kocası bu dünyadan göçüp gittiğinden beri, kendini hayvanlara daha çok adamıştı. Camdan baktı ve bu iki kediyi gördü. Hemen kaplara mama ve su koydu. Kapıya çıktı ve gel pisi pisi diyerek kedileri çağırdı. Yaşlı kadın Bulut' u görünce şaşırdı. Bu tertemiz ve çok güzel bir kediydi. Hiç de sokak kedisine benzer bir hali yoktu. Kediler sevinçle mamalarını yerken, yaşlı kadın Bulut'un kaybolmuş bir ev kedisi olduğunu anladı. Ayrıca Bulut'un boynunda bir tasma vardı. Kadın Bulut'u kucakladı. Bulut korkuyla kadına baktı. Kadın Bulut'un tasmasında bir telefon numarası olduğunu gördü. Haydi sahibini arayalım güzel kedicik. dedi kadın şefkatle bakarak. Bulut içten içe bir rahatlama hissetti. Çelimsiz kedi ise bir kenarda onlara bakıyordu. Bulut'un eve dönecek olmasına hem sevindi hem de üzüldü. Birkaç saatliğine de olsa arkadaşlık yapmışlardı. Bulut çelimsiz kediye bakarak: Teşekkür ederim yardımların için. Seni hiç unutmayacağım. dedi. Çelimsiz kedi: Rica ederim. Seni tanımak güzeldi ev kedisi. dedi. Ah Bulut, güzel kedim. Nerelerdeydin sen? Seni çok merak ettik. dedi. Bulut'un gözleri dolmuştu. Sahiplerini çok özlediğini fark etti. Hem evden kaçmak gerçekten kötü bir fikirdi. Ya başına bir şey gelseydi. Bulut o anda kendine bir söz verdi: Bir daha asla evden kaçmayacaktı. Bulut'un sahipleri yaşlı kadına teşekkür ettiler. Bulut da teşekkür için yaşlı kadının eteğine sürtünerek ona miyavladı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/sipsevdi-ve-gizemli-ay-isigi", "text": "Bir zamanlar, Şıpsevdi adında sevimli bir tavşan yaşarmış. Şıpsevdi, ormanın en neşeli tavşanıydı. Gözleri pırıl pırıl parlar, kulakları hoplaya hoplaya yürürdü. Bir gün, ormanda dolaşırken, ay ışığının altında parlayan bir şey buldu. Ne olduğunu görmek için yaklaştı. Ağaçların altında parlayan şey, büyülü bir taş gibiydi. Tavşan, taşı alıp inceledi ve üzerinde tuhaf semboller buldu. Ne olduğunu anlamak için diğer tavşan arkadaşlarına sordu ama kimse bilmiyordu. O gece, Şıpsevdi yavaşça ormana geri döndü ve taşı yanına aldı. Ay ışığı altında taş daha parlak bir şekilde parladı ve birden etrafında gizemli bir ışık belirdi. Işık, Şıpsevdi'yi sarıp sarmaladı ve onu gökyüzüne doğru yükseltti. Şıpsevdi, gökyüzündeki yolculuğuna bayıldı. Yıldızlar arasında uçtu, bulutlara dokundu ve ayın etrafında döndü. Gökyüzündeki macerası çok eğlenceliydi, ama en güzeli eve dönüş yolculuğuydu. Gecenin sonunda, Şıpsevdi tekrar ormana indi ve gizemli taşı ile eve döndü. Arkadaşlarına macerasını anlattı ve onlar da çok etkilendiler. Artık ormanın gece güzelliklerini keşfetmeye kararlılardı. Şıpsevdi ve arkadaşları, o günden sonra her gece ormanın gizemlerini keşfettiler ve ay ışığının altında eğlenceli zamanlar geçirdiler. Her gece, ormanda yeni bir macera ve keşifleri bekliyordu. Bir gece, Şıpsevdi ve arkadaşları ormanda gizemli bir ses duydular. Ses, ormanın en büyük ağacının yakınından geliyordu. Tavşanlar hemen o yöne ilerlediler ve gördükleri manzara karşısında büyülendiler. Ormanın büyük ağacının köklerinin etrafında, ateş böcekleri dans ediyordu. Bu ateş böcekleri, geceyi aydınlatan ışıklarıyla birlikte güzel bir gösteri sunuyorlardı. Şıpsevdi ve arkadaşları bu gösteriyi büyülenmiş bir şekilde izlediler. Ateş böcekleri dans ettikçe, ormanın diğer hayvanları da toplandı. Kuşlar melodilerini özel bir şekilde söylediler, tavşanlar yumuşak çimenlerin üzerinde dans etti. Ormanın tüm canlıları, ateş böcekleri gösterisinin tadını çıkardılar. Gösteri sona erdikten sonra, ateş böcekleri tavşanlara yaklaştı. Bir ateş böceği, Sizlere bu özel gösteriyi aydınlatmak istedik. Siz ormanın sevgi dolu dostlarısınız ve bu güzel geceyi sizinle paylaşmak istedik dedi. Tavşanlar teşekkür etti ve yeni arkadaşlarına katılmak istediler. Ateş böcekleri, ormanın gece güzelliklerini keşfetmelerine yardım etmeye karar verdiler. Her gece, yeni bir macera yaşandı, yeni bir şarkı söylendi ve yeni bir dost edinildi. Şıpsevdi ve arkadaşları, geceleri ormanda gizemli yaratıklarla tanıştılar. Bir gece, devasa bir baykuşla dostluk kurdular ve ondan gökyüzü hakkında harika hikayeler dinlediler. Başka bir gece, suyun altındaki gizli dünyayı keşfettiler ve renkli balıklarla oynadılar. Her gece, ormanın gizemlerini daha fazla keşfetmek için yeni bir fırsattı. Şıpsevdi ve arkadaşları, bu güzel maceraları bir arada yaşamaktan büyük keyif aldılar. Ormanın geceleri, onlar için her zaman büyülü ve özel bir zaman olacaktı. Bir gece, Kaplumbağa Topluluğu ormanın derinliklerine doğru bir yolculuğa çıktı. Ay ışığı altında yavaşça ilerlerken, beklenmedik bir macera başladı. Bir grup ateşböceği, ormanın karanlık köşelerinde parlayarak dans ediyordu. Kaplumbağalar bu güzel gösteriyi izlerken, birkaç ateşböceği yanlarında belirdi ve onlara neşeyle katıldı. Ateşböcekleri, Kaplumbağa Topluluğu'na özel bir yere gitmelerini önerdiler. Kaplumbağalar, bu gizemli yolculuğa heyecanla katıldılar. Işıklar altında yürüdüler ve sonunda ormanın derinliklerinde büyülü bir şelale buldular. Şelalenin suları parlıyordu ve etrafı bir gül bahçesiyle çevriliydi. Şelalenin yakınında, sevimli bir tavşan ailesi yaşarmış. Kaplumbağalar ve tavşanlar hemen arkadaş oldular. Tavşanlar, Kaplumbağa Topluluğu'na şelalenin büyülü gücünü anlattılar. Şelale, dileklerin gerçekleştiği bir yerdi. Ancak, dileklerin sadece kalpten geldiğinde gerçekleştiğini söylediler. Kaplumbağaların yürekten gelen dileklerini öğrendikten sonra, tavşanlarla birlikte dileklerini dile getirdiler. Kaplumbağaların dilekleri, daha fazla macera, mutluluk ve dostlukla ilgiliydi. Kalpten gelen bu dileklerin ardından, şelale parlamaya başladı ve Kaplumbağa Topluluğu'na bir hediye sundu. Şelalenin büyülü gücü, Kaplumbağa Topluluğu'na daha fazla macera ve dostluk getirdi. Her gece, ormanın gizemlerini keşfetmek için yeni bir fırsattı. Kaplumbağalar ve tavşanlar birlikte oynadılar, şarkılar söylediler ve güzel anılar biriktirdiler. Birlikte geçirdikleri zamanın sonunda, Kaplumbağa Topluluğu ve yeni dostları, şelalenin büyüsünün gücünü ve dostluğun değerini öğrendiler. Artık ormanın geceleri, onlar için her zaman özel ve güzel bir zaman olacaktı. Kaplumbağa Topluluğu ve yeni dostları, büyülü şelalenin etrafında bir araya geldiklerinde, şelaledeki suyun melodik sesi ile keyifli zamanlar geçirdiler. Tavşanlar, Kaplumbağa Topluluğu'na ormanın gizemli yerlerini ve gizli sırlarını anlatmaya başladılar. Tavşan ailesinin büyükbabası, ormanın en yaşlı ve bilge tavşanıydı. Kaplumbağalar, onun hikayelerini dikkatle dinlediler. Büyükbaba tavşan, ormanda yaşayan tüm canlıların birbirine yardım ettiğini, arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu ve maceraların insanları ve hayvanları bir araya getirdiğini anlattı. Kaplumbağa Topluluğu, tavşanlarla geçirdikleri bu güzel zamanları asla unutmayacaklarına karar verdiler. Her gece, birlikte ormanın gizemlerini keşfettiler ve yeni maceralara atıldılar. Bir gece, ormanın en yüksek tepeye tırmandılar ve yıldızları seyrettiler. Başka bir gece, su kenarında dileklerini gökyüzüne bıraktılar. Dostlukları her geçen gün daha da güçlendi. Kaplumbağa Topluluğu ve tavşanlar, birbirlerine yardım etmeyi, birlikte gülmeyi ve zor zamanlarda birlikte durmayı öğrendiler. Bu dostlukları, herkesin kalbinin içinde taşıdığı bir hazine haline geldi. Sonunda, Kaplumbağa Topluluğu gecenin sonuna yaklaştığında vedalaşmak zorunda kaldılar. Tavşanlar, Kaplumbağa Topluluğu'na şelalenin büyülü gücünü ve dostluklarının değerini hatırlatan hediyeler verdi. Kaplumbağalar, bu özel anları ve dostlukları ile eve döndüler. Kaplumbağa Topluluğu, ormanın gecelerinde yaşadıkları güzellikleri ve dostlukları hiç unutmadılar. Her gece, gökyüzündeki yıldızlara ve şelalenin büyülü gücüne minnettarlıkla baktılar. Dostluğun ve maceraların, hayatlarının en değerli hazineleri olduğunu öğrenmişlerdi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/sokaktaki-kalpler", "text": "Pelin o gün arkadaşı Nur'un evinden koşar adımlarla kendi evine gidiyordu. Arkadaşı Nur onu ders çalışmaya çağırmıştı. İki arkadaş derse dalmışlarken zamanın nasıl geçtiğini unutmuş ve vakit epey geç olmuştu. Üstelik hava da iyice soğumuştu, Bu yüzden hem üşümemek hem de eve bir an önce varmak için hızlı hızlı ilerliyordu. Pelin hızlı adımlarla ilerlerken tam köşede küçük bir kedi gördü. Kedi oldukça üşümüş ve kirlenmiş bir durumdaydı. Pelin bu havada kedinin dışarda olmasına çok üzülmüştü. Kediyi alıp onu daha korunaklı bir yere götürmeye karar verdi. Biraz daha yürüdükten sonra nihayet evine ulaştı. Pelinlerin evinin önünde küçük bir kömürlük bulunuyordu. Babası buraya genellikle tamirat aletlerini ve evin eskiyen eşyalarını koyuyordu. Pelin şimdilik kedi için en uygun yerin burası olacağını düşünerek kediyi oraya bıraktı. İçeriden de kedi için biraz süt ve bir kap su getirdi. Annesi daha onun geldiğini fark etmemişti. Pelin kediyi güzelce besledikten sonra içeri girdi. Öncelikle elini yüzünü yıkayıp üstünü değiştirdi. Daha sonra annesine niçin geç kaldığını anlattı fakat kediden bahsetmedi. Sabah anlatırım diye düşündü. Çünkü şuan hem çok yorulmuş hem de acıkmıştı. Annesi yemeği çoktan hazırlamıştı. Pelin yemeğini güzelce yedikten sonra dişlerini fırçalayıp uyumaya hazırlandı. Yatağına girip uyumaya çalıştığında ise aklı uykuda değil sokakta kalan diğer hayvanlardaydı. O, bugün kediyi almasa belki de açlıktan ya da soğuktan ölecekti. Bu durum pelini gerçekten çok üzdü . Bütün bunları düşüne düşüne sonunda uyuyakaldı. Sabah uyandığında ilk yaptığı şey, koşup kediye bakmak oldu. Ama kedi ortalıkta yoktu. Pelin buna çok üzüldü. Hemen içeri girip kahvaltısını yaptı, giyindi ve sonra kediyi bulmak için dışarıya çıktı. Pelin, kediyi bulmaya çalışmaktan okulu unutmuştu. Bir süre daha kediyi aramış fakat bulamamıştı. Artık okula geç kalmaktan korktuğu için hemen evine geri dönüp okula hazırlanmaya başladı. Okula hazırlanırken de aklı hep kedideydi. Düşüne düşüne bir süre onaylandıktan sonra , Pelin okul için nihayet hazırlanmıştı. Annesiyle vedalaşıp okul için yola koyuldu. Yolda ilerlerken de aklı hala kedideydi. Onu bulma umuduyla etrafına bakıp duruyordu. Tam o sırada yanına arkadaşın Nur geldi ve pelin'e neden bu kadar üzgün olduğunu sordu. Pelin Nur'un sorusu karşısında başından geçenleri anlattı. Nur, kedinin başına gelenlerden dolayı çok üzüldü. Pelin ve Nur konuşa konuşa okula varmışlardı. Okula geldiklerinde okul müdürleri onlara bir duyuruda bulundu. Müdür sevgili öğrenciler bu yıl bir yarışma düzenleyeceğiz. Yarışmaya katılan öğrenciler birer öykü yazacak, jüri öğretmenlerimiz olacak, hangi öğrenci öykü daha güzel yazarsa o öğrenciye belli miktarda bir para ödülü verilecek. Katılmak isteyenler öğretmenlerine bildirsin. Bu duyuru üzerine Pelin gerçekten çok mutlu oldu. Çünkü öykü yazmayı zaten çok seviyordu. Bu ödülü de kazanmayı çok istiyordu. Böylece hayvanlar için kurulan barınaklara yardım edebilir ve sokak hayvanları için daha fazla imkan sağlanabilirdi. Pelin sınıfa girer girmez öğretmenine bu yarışmaya katılmak istediğini söyledi. Pelin o günü heyecandan zar zor geçirdi. Okul biter bitmez hemen eve gidip öyküyü yazmaya başlayacaktı. Sonunda çıkış zili çalmıştı. Pelin hızlı adımlarla eve doğru ilerledi. Bir süre yürüdükten sonra evine vardı. Annesine heyecanla öyküden bahsetti. Annesi de ona bu öyküyü en güzel şekilde yazacağını söyledi. Çünkü annesi Pelin'in her zaman çok iyi öykü yazdığını biliyordu. Pelin hemen yemeğini bitirip masanın başına oturmuş ve öykü yazmaya başlamıştı. Pelin uzunca uğraşlarından sonra artık güzel bir öykü ortaya çıkarmıştı. Ertesi gün okula gider gitmez öğretmenine, yazdığı öyküyü teslim etti. Artık sadece öykü yarışmasının sonucunu beklemek kalmıştı. Aradan günler geçti ve sonunda Öykü yarışmasının sonuçlarının açıklanacağı gün geldi. Kazanan kişiyi açıklamak üzere okulda küçük bir tören düzenlenmişti.Tüm öğretmenler ve öğrenciler o alanda toplanmıştı.Pelin'in içi içine sığmıyordu. Kimin kazanacağını çok merak ediyordu. Çünkü onun için kazanmak çok önemliydi. Eğer kazanırsa sokak hayvanları için yardımda bulunabilirdi. Sonunda müdür kazanan kişiyi açıkladı. Kazanan kişi Pelin olmuştu. Pelin sevinçten havalara uçmuş ve hiç olmadığı kadar gururlanmıştı. Hem çok sevdiği ve sürekli yaptığı öykü yazma işinde birinci olmuş hem de büyük ödülü kazanmıştı. Müdür ödülü vermek üzere sahneye Pelin'i davet etti. Pelin ağır adımlarla ve heyecanla sahneye çıktı. Müdür ona kazandığı ödülü verdi. Pelin'e ödülü ne yapacağını sordu. Pelin büyük bir gururla sokak hayvanlarına yardımda bulunacağını söyledi. Herkes Pelin'i büyük bir coşkuyla alkışladı. Pelin o gün gerçekten çok mutluydu. Sonunda akşam olmuş ve eve dönüş vakti gelmişti. Pelin, eve gelir gelmez anne ve babasına öykü yarışmasını kazandığını söyledi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/sorumluluk-dersi", "text": "Yine her zamanki gibi bir akşamdı. Ege'nin annesi, Ege'ye okul çantasını akşamdan hazırlaması gerektiğini durmadan tekrarlıyordu. En sonunda annesinin tekrarlarına dayanamayan Ege ayaklarını sürüyerek odasına gitti. Annesi odasını yine düzenlemiş, okul kıyafetlerini dolaba asmış ve oyuncaklarını toplamıştı. Ege çantasını aldıktan sonra okula götürmek için çantasına koyması gereken eşyaları aramaya başladı. Bu esnada onun dikkatini çeken çok şey vardı. Çünkü Ege yapmak istemediği bir sorumluluğu olduğunda hep oyalanırdı ve sorumluluğunu yerine getirmesi saatler sürerdi. Önce defterlerini ararken gözüne takılan bir topla oynamaya başladı, sonra onu bir köşeye atıp yapboz yapmak istedi. Okul çantasını hazırlamak için çıktığı odada yine çanta hazırlamaktan başka her şeyle ilgilendi ve eline geçen her şeyi sıkıldıkça bir köşeye bırakıp yenisiyle ilgilenmeye başladı. Ege'nin annesi onun bu huyundan şikayetçiydi. Çünkü Ege okuldan eve döner dönmez kıyafetlerini çıkarıp odanın ortasına atıyor, oyuncaklarını asla toplamıyor ve kullandığı eşyaları asla yerine koymuyordu. Sürekli başka şeylerle ilgilenip o an yapması gereken sorumluluklardan kaçıyordu. Bazen mahalledeki arkadaşlarıyla top oynadıkları zaman giydiği takım tişörtünü saatlerce bulamıyor ve bulması için annesine yalvarıyordu. Böyle zamanlar Ege'nin giysileri ya da oyuncakları akla asla gelmeyecek yerlerden çıkıyordu. Ege'nin annesi her sabah oğlu okula gittikten sonra onun odasına girer ve saatlerce onun odasını tekrar eski haline getirmek için uğraşır, kirli giysilerini temizlerden ayırmaya çalışırdı. Çünkü Ege onları bile kirli sepetine atmayı akıl etmiyordu. -Bulamazsın çünkü kıyafetlerinin olması gereken yer giysi dolabındır ama seninkiler yerde, masanın üstünde, orada burada... Sen düzensizliği alışkanlık haline getirdiğin için artık odanı toplamaktan vazgeçtim. Odan senin sorumluluğun, düzenlemesi gereken de sensin. dedi ve odadan çıktı. Ege hiç beklemediği bu cümleler ve yeni sorumluluğu yüzünden annesine kızdı ve pantolonunu aramaya başladı. Uzun süren bu arayıştan sonra pantolonunu buldu ama pantolonu kirliydi. Başka bir kıyafet de bulamayan Ege o gün arkadaşlarıyla top oynamaya gidemedi. Ege inat etmişti, odasını toplamamaya kararlıydı. Sonuçta bütün eşyaları bu odanın içindeydi eninde sonunda hepsini bulurdu. Ertesi sabah okula gitmek için kalkan Ege'nin okul kıyafetlerini bulması da çok uzun sürdü hatta az kalsın okul servisini kaçıracaktı. Üstelik okula gittiğinde kalemliğini çantaya koymadığını fark etti ve bütün gün hiçbir şey yazamadı. Eve asık suratla gelen Ege, odasını yine eskisi gibi düzenli bulmayı umdu fakat her şey bıraktığı gibiydi. Gün geçtikçe odadaki karışıklık ve düzensizlik artıyor, Ege her gün okula biraz daha geç kalıyor ve annesi ona pek yardım etmiyordu. Ege'nin annesi oğlunun bu zor durumuna üzülüyordu ama onun artık sorumlu bir çocuk olması gerektiğini bildiği için sadece oğlunu gözlemliyordu. -Bir şey mi oldu? diye sordu. -Özür dilerim anne! Her gün burayı toplamak zorunda kaldığın için özür dilerim... Eğer odamı toplamam için bana yardım edersen çok düzenli olacağım, söz veriyorum. Diye sızlandı. Annesi bu anlaşmayı kabul etti ve birlikte önce temiz ve kirli kıyafetleri ayırıp temizleri dolaba yerleştirdikten sonra Ege'nin oyuncaklarını ve okul eşyalarını yerine koydular. Ege ve annesi odayı topladıkça Ege kaybettiğini sandığı her şeyi buluyordu. O gün odayı yeniden düzenli görmek Ege'yi çok mutlu etti ve bu olay onun için bir ders oldu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/tirtonun-donusumu", "text": "Tirto bir gün ağaçta kırt kırt yemeğini yerken gökyüzüne baktı. Keşke ben de gökyüzünde olsam diye iç geçirdi. Sonra uçmaktan yorulan bir kuş geldi ağaca kondu. ''Merhaba Tirto beni hatırladın mı? Geçen yıl sıcak yerlere göç etmiştim, şimdi geldim. Buraları çok özlemişim, eğer adımı unuttuysan Güvercin Gogo ben! dedi. Tirto heyecanla gülümseyerek, ''Merhaba Gogo tam da gökyüzüne bakıp keşke ben de uçabilsem diye düşünüyordum. Tam zamanında geldin, anlatsana biraz özgürce uçmak nasıl bir duygu? Yukarıdan bize bakıyorsun benim sürünerek yavaş yavaş gittiğim yolları hızlıca gidebiliyorsun.'' dedi. Gogo gülümsedi. Ailemi bırakıp kilometrelerce yol gidiyorum, denizleri aşıyorum, soğuk havalar gelmeden daha sıcak yerlere göç edip, oralarda yaşıyorum. Sonra tekrar geliyorum. Sen akşam olunca ne güzel evine giriyorsun. Ben soğuk havada dışarıda kalıyorum. Yemeğini de evine koyabilirsin. Hatta ağaç senin için yemek dolu. Ben istediğim zaman yemek bile bulamıyorum. Biraz burada durup dinlenmek istedim, kış yaklaşıyor yine çok uzaklara gideceğim,'' dedi. Tirto, Güvercin Gogo'nun bu sözlerini dinlerken oldukça üzülmüştü. Tirto, Ama ben de kışın zor yemek buluyorum. Yine de haklısın. Evime istediğim zaman geri dönebiliyorum. Ama farklı yerleri görebilmeyi çok isterdim senin gibi'' dedi. Gogo bir an düşündü. ''Hey sen tırtıl değil misin? Tırtıllar kelebeğe dönüşür ailen sana bunu demedi mi?'' dedi. Tirto şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Çünkü Tirto'nun ailesi bir gün aniden ortadan kaybolmuştu. Tirto geçmişi hatırlamaya çalıştı. Anılarında, uzun süre iki kelebek peşinde gezmişti ama onlarla hiç konuşmamıştı, yoksa anne ve babası kelebek miydi? Bir anda heyecanlandı. Böyle bir şeyi ilk defa duymuştu. Benim de rengarenk kanatlarım olur mu acaba? diye iç çekti. Onun bu şaşkınlığını gören Güvercin Gogo, Tirto'ya nasıl kelebek olabileceğini anlattı. Tirto önce bir koza örmeli ve orada kanatları çıkana kadar beklemeliydi. Daha sonra o da kanatlarını çırpıp uçabilecekti. Açıklamalardan sonra Tirto, Gogo'ya teşekkür edip hızlıca eve gitti. Tirto, ağaçtaki kovuğu olan evine döndüğünde, birden koza örmeye başladı. Gerçekten bunu öğrendiği aynı gece kelebek olacağına inanamıyordu. Aslında bayağı bir korkmuştu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/ucmak-isteyen-at", "text": "-Özgürce gökyüzünde dolaşabiliyorlar. Bu muhteşem bir his olmalı. Ben ise sadece yeryüzünde geziyorum. Üstelik henüz yeterince hızlı koşamıyorum bile. Neden herkes aynı özelliklere sahip değil? Hiç anlamıyorum. -İhtiyacım olan tek şey bir çift kanat. Hemen işe koyuldu. Kesin kararlıydı, uçacaktı! İleride bir ahırın kapısı önünde atılı duran tahta parçaları vardı. Onlara baktı ve Bu tahtalar işimi görür. dedi. Önce kesti, parçalara ayırdı. Sonra bu parçaları kanat şeklinde güzelce birleştirdi. Kendine iki adet tahta kanat yaptı. İlk uçuş denemesi için sabırsızlanıyordu. Hemen birkaç basamak yükseklikte bir yere koştu. Tahta kanatlarını ipler yardımıyla sırtına bağladı ve kendini aşağı bıraktı. O da ne? Hızla yere çakıldı. Tahtadan yaptığı kanatlar hiçbir işe yaramadı. Üstelik bu kanatlar biraz da ağır olmuştu anlaşılan. Daha hafif bir şeye ihtiyacım var. diye düşündü. Hemen aklına başka bir fikir geldi. Yelelerini savura savura sahile koştu. Uçan baloncunun tüm balonlarını satın aldı. Baloncu da yardım etti, hepsini sırtına ve ayaklarına bağladılar. Olmadı. Yerinden kıpırdamadı bile. Simba hayal kırıklığına uğradı. Oysa ne kadar da emindi başaracağından. Boynunu bükmüş evine dönerken \"Hey!\" diye bir ses duydu. Bu, onun uçma denemelerini izleyen baykuşun sesiydi. \"Neden bu kadar meraklısın ki uçmaya?\" diye sordu baykuş. \"Kanatların yok ama senin de upuzun yelelerin var. Dört tane ayağın var. Güzel olan, hepimizin farklı özelliklere sahip olması.\" diye devam etti. Simba, baykuşun ne demek istediğini anlamadı. Bir şey söylemedi, sadece omuzlarını silkti. Dokunsalar ağlayacak gibi duruyordu. Onun bu üzgün halini gören baykuş ise ona yardım etmeye karar verdi: \"Peki, gel benimle.\" dedi. Birlikte önce baykuşun kanatlarının birer örneğini çıkardılar. Tüm ayrıntıları ile çizimini yaptılar. Sonrasında sıra uygun bir malzeme bulmaya geldi. Bu kez ince ve hafif ama dayanıklı malzemeler kullandılar. Birkaç gün çalıştıktan sonra Simba'nın yeni kanatları hazırdı. Üstelik inanılmaz gerçekçi görünüyorlardı. Artık uçması için hiçbir engel kalmamıştı. Simba, sonraki gün heyecanla ilk uçuşunu yapmak için hazırlandı. Baykuş da yanındaydı. Birlikte \"Bir, iki, üç...\" diye saydılar ve Simba kendini gökyüzünde buldu. Bu kez başarmıştı. Gün boyunca kuşlar gibi uçtu. Gitmek istediği her yere gitti. Gökyüzünde dans etti. Uçan kuşları daha yakından görme fırsatı buldu. Mutluydu. Kuşlar gibi özgür olmak bu demekmiş, anlamıştı. İkinci gün uçmaktan biraz yorgun düşmüş olsa da neşe ile yine gökyüzünü dolaştı. Bulutlara yakından baktı. Kuşların peşine takıldı. Her gün koştuğu çimleri bu kez tepeden görüyordu. Bu inanılmazdı! Üçüncü gün yine kanatlarını taktı. Süzüle süzüle gökyüzüne çıktı. Bir o yana uçtu bir bu yana. Saatlerce dolaştı gökyüzünü. Dolaşırken arada aşağı bakıyor, arkadaşlarını görmeye çalışıyordu. Onları ne kadar da özlemişti. Hepsi çok eğleniyordu besbelli. O ise tek başındaydı. Galiba uçmak onu zannettiği kadar mutlu etmemişti. Etrafına baktı ve aslında oraya ait olmadığını anladı. Onun yeri ailesinin, arkadaşlarının yanıydı. Simba, hep hayalini kurduğu gibi gökyüzündeydi ama sevdiği kimse yanında değildi. O an baykuşun da ne demek istediğini anladı. \"Galiba asıl güzel olan, hepimizin farklı özelliklerinin olması.\" dedi. Hızla aşağı inip kanatlarını çıkardı ve arkadaşlarının yanına koştu. Hemen oyunlarına katıldı. İşte o an gökyüzünde olduğundan çok daha mutluydu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/uzgun-denizkizi", "text": "Okyanusun dibinde yer alan bir şehirde; ihtişamlı, kocaman bir saray vardı. Bu sarayda annesi, babası ve ablasıyla birlikte bir denizkızı yaşardı. Bu denizkızının adı Eftelya idi. Eftelya, ailenin göz bebeğiydi. Eftelya' nın bir dediği iki edilmezdi. Yine de hiçbir şeyden memnun olmaz, her zaman şikayet edecek bir şey bulurdu. Eftelya her şeye sahip olmanın şımarıklığını yaşıyordu. Sabah olduğunda Eftelya zorlukla gözlerini açtı. Uykulu gözlerle yatağından kalkarak ailesinin yanına gitti. Kahvaltı yaptıklarını gördü. Babası: Güzel prensesim uyanmış sonunda, gel bakalım beraber kahvaltı edelim. Dedi. Eftelya bugün mutluydu. Sonunda yaz gelmişti ve Eftelya okyanusta istediği gibi yüzüp gezinebilecekti. Bu sebeple yüzü gülüyordu. Babasının yanağına bir öpücük kondurdu ve: Günaydın babacığım, bugün kahvaltıyı arkadaşlarımla yapacağım size afiyet olsun. Dedi. Babası gülümseyerek başıyla onay verdi ve Eftelya sırayla annesi ve ablasını da öperek dışarı fırladı. Arkadaşlarının yanına doğru yüzerken kuyruğuna baktı: Keşke bu aptal kuyruk yerine tıpkı insanlar gibi ayaklarım olsaydı. Diye geçirdi içinden. Sonunda arkadaşlarının yanına geldi. Arkadaşları da en az Eftelya kadar şımarıklardı. Selam kızlar. Dedi Eftelya. Arkadaşları Selam Eftelya, hoş geldin. Dediler ve oturup sohbet etmeye başladılar. Sonrasında kahvaltı için kızarmış yosun istediler ve hep birlikte kahvaltılarını ettiler. Nihayet kahvaltılarını bitirdikten sonra, biraz gezinmeye ve insanların yazları geldiği, kalabalık olan Yosun Sahili'ne gitmeye karar verdiler. Yosun Sahili'ne gidip gizlice insanları izlemeye başladılar. Kızların hepsi içten içe insanlar gibi olmak istiyorlardı. Ama aralarında bunu en çok isteyen kişi Eftelya idi. Kızlar en sonunda sıkıldılar ve okyanus şehrine dönmek istediler. Eftelya kızlara gitmelerini ve sahili biraz daha izleyeceğini söyledi. Kızlardan biri: Eftelya, biz denizkızıyız. Bizden birinin insanlara görünmesinin yasak olduğunu biliyorsun. Bu yüzden dikkatli ol ve insanlardan uzak dur. Sana zarar verebilirler. Dedi. Eftelya gözlerini devirerek: Tamam Talya, tamam. Bana babam gibi akıl vermek zorunda mısın? Haydi, gidin siz. Diyerek kızları yolcu etti. Eftelya bir süre daha sahildeki insanları izledi. Yanlarına gitmek ve onlarla sohbet etmek, tanışmak istiyordu. İnsanların ona zarar vereceklerini düşünmüyordu. Babası ve arkadaşı Talya abartıyordu durumu. Eftelya yüzünde sinsi bir gülümsemeyle sahile doğru yüzmeye başladı. Bir grup insan sahilde oturmuş şarkı söylüyorlardı. Onlar deniz insanlarıydı ve normal insanlar gibi olamazlardı. Hem bir kuyruğa sahip olmanın eresi kötüydü ki? Annesi: Eftelya, tatlım. Bizler deniz insanlarıyız. Sen de güzeller güzeli bir denizkızısın. Farklı olmayı istemek yerine elindekilerle mutlu olmayı denemelisin. Bir kuyruğa sahip olmak oldukça özel bir şeydir. Sen özelsin, bunun farkında ol güzel prensesim. Dedi. Eftelya gözyaşlarını silerek annesine baktı, o anda kapıdan tık tık diye bir ses geldi. Babası ve ablası da Eftelya' yı merak etmişlerdi. Eftelya: Gir. Dedi. Babası ve ablası içeri girdiler ve ablası: Eftelya, konuştuklarınızın birazını duyduk. Biz seni olduğun gibi çok seviyoruz. Ayrıca okyanus şehrindeki en güzel kuyruğa sahip olan sensin. Gülümse kardeşim. Diyerek Eftelya' ya sarıldı. Eftelya o an anladı ki çok iyi bir aileye sahipti. Evet, insanlar çok şanslıydı. Hem denizde yüzebiliyor, hem karada yürüyebiliyorlardı. Ama Eftelya da çok şanslıydı. Böyle bir aileye sahipti. Ertesi gün Eftelya yine insanları izlemeye gitti. Kayalıklara yaklaşarak kendisini gizledi. O sırada kayalıklara iki insan geldi. Pembe elbiseli kız arkadaşına: Okyanusa bir bak, ne kadar da güzel. Acaba derinliklerinde neler var? Keşke bir kuyruğum olsaydı da sonsuza dek okyanusta yaşasaydım. Dedi. Eftelya kızın sözlerini duyunca çok şaşırdı. Biraz da gururlandı. Kendisi güzel ve hızlı yüzen bir kuyruğa sahipti. Gözleri ışıldayarak okyanus şehrine yüzdü. Yolda arkadaşlarını görüp onlara sarıldı. Arkadaşları şaşkın şaşkın baktılar. Sonra saraya doğru yol alıp ailesinin yanına gitti. Ailesine: İyi ki bir denizkızıyım. Sizler de iyi ki benim ailemsiniz. Diyerek onlara da sarıldı. Ailesi kızlarına mutlulukla gülümseyerek, kızlarının kendisini olduğu gibi kabul etmesinin sevincini yaşadılar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/yasasin-kamp", "text": "Emir, ilkokula gidiyordu. Yeniliklere açık ve farklı bilgiler öğrenme eğiliminde bir çocuktu. Ailesi de her yaz Emir'i farklı kurslara gönderirdi. Bu yıl da kamp kursuna gidecekti. Belki de Emir'in en çok ilgi duyduğu alanlardan biri kamp yapmaktı. Bununla ilgili filmler, diziler ve çizgi filmler izlerdi. Kitaplar ve dergiler okurdu. Nasıl kamp yapılacağını az çok biliyordu. Okul kapanmış, öğrenciler karnelerini almıştı. Emir de karnesini aldı ve notlarının hepsi pekiyi gelmişti. Sevinçle ailesine karneyi göstererek tebrikleri aldı. Ailesiyle birlikte eve geçti. Ertesi gün kampa gidecekti. Tüm kamp eşyaları hazırdı. Annesi ile çantasını hazırladılar ve Emir heyecanla yatağına gitti. Kampta neler yapacağını düşünüp durdu. Acaba bir aslanla veya bir yaban domuzuyla karşılaşırlar mıydı? Karşılaştığında nasıl davranması gerektiğini biliyordu. Bu onun için hiç sorun değildi. Hayvanlar ateşten korkarlardı. Emir ateş yaktığında, bu yabani hayvanları kaçırabileceğinin farkındaydı. Bunları düşünürken uyuyakaldı. Sabah olduğunda Emir, anne ve babasıyla kahvaltısını yaptı. Sonra kahvaltıyı hazırlayan anne ve babasına ellerinize sağlık diyerek ellerini yıkamaya gitti. Lavabodan çıkar çıkmaz bir korna sesi duydu. Bu kamp otobüsüydü. Emir'i almaya gelmişlerdi. Emir sevinçle koşturarak sırt çantasını aldı. Diğer eşyalarını da otobüse kadar taşıması için, ailesi yardım etti. Emir sevinçle ve coşkuyla otobüse bindi. Otobüste Emir'in yaşında kız ve erkek çocukları vardı. Boş bir koltuk gördü ama koltuklardan birinde başkası vardı. Yanına oturabilir miyim? diye sordu Emir. Çocuk da: Tabi ki, gel hadi. Dedi. Emi, çocukla tanıştı. Çocuğun adı Yunus idi. Emir, şimdiden bir arkadaş edinmişti bile. Yunus ve Emir, yol boyu sohbet ettiler. Kamp hakkında konuştular. Yunus da Emir gibi kampa meraklı bir çocuktu. Bildiklerini birbirleriyle paylaştılar. Emir: Yunus, bir dergide okumuştum. Kutup Yıldızı bize kuzeyi gösteriyormuş. Yolumuzu kaybettiğimizde bu bilgiden faydalanarak yönümüzü bulabiliriz. Yunus bu bilgiyi daha önce biliyordu. Yine de yeni öğrenmiş gibi, bu bilgiyi kendisiyle paylaştığı için Emir' e teşekkür etti. Otobüs sonunda kamp alanına girmişti. Çocuklar heyecanla kıpırdanmaya başladılar. Kamp görevlisi, çocukları düzenli şekilde otobüsten inmek için yönlendirdi. Kamp görevlisinin ismi ise Elif idi. Elif Hoca, yıllardır kamp ile ilgileniyordu. Yaz okullarında, çocuklara öncülük ediyordu. Onlara farklı bilgiler öğretiyor, disiplin ve düzenli olmayı aşılıyordu. Çocuklar otobüsten indiler ve o günlük kalacakları odalara yerleştirildiler. Emir, Yunus ile beraber kalacaktı. Bunu duyduklarında Yunus da Emir de çok sevinmişlerdi. Çocuklar otobüs yolculuğundan sonra uyuyup dinlendiler. Ertesi gün, sabah erkenden kamp görevlisi Elif Hoca; çocukları uyandırdı. Hep beraber orman gezintisine çıktılar. Ormanda çeşitli ağaçlar ve bitkiler gördüler. Ayrıca farklı böcek çeşitleri keşfettiler. Elif hoca gördükleri bitkiler ve böcekler hakkında çocukları kısaca bilgilendiriyordu. Sonra da yollarına kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Biraz ilerledikten sonra bir su birikintisi gördüler. Bunun üstünde bir çiçek türü vardı. Oldukça da fazlaydı. Bir de yapraklar vardı. Çocuklar merakla su birikintisinin etrafını çevrelediler. Elif Hoca: Çocuklar, bu bir gölet. Gölet in yüzeyinde gördüğünüz ise Nilüfer çiçeği. Nilüfer çiçeği bir su bitkisidir. Sadece sulak yerde yetişir. Nilüfer çiçeği için, dünyanın en temiz çiçeği olduğu söylenmektedir. Dedi. Çocuklar merak ve hayretle Elif Hoca'yı dinliyorlardı. Emir ve Yunus ise bu bilgileri not defterlerine kaydediyorlardı. Biraz geziden sonra boş bir kamp alanına geldiler. Çadırlarını çıkardılar. Elif Hoca: Herkes kendi çadırını kuracak çocuklar. Fakat önce sizlere nasıl çadır kurulacağını göstererek anlatacağım. Dedi ve kendi çadırını çocuklara anlatarak kurdu. Sonrasında herkesten kendi çadırını kurmasını istedi. Çocukların içinde zorlananlar olduğunda, Elif Hoca onlara yardımcı oldu. Kamp 7 gün sürdü. 7 günün sonunda çocuklar oldukça yorgundu. Yine de çok keyifli bir kamp süresi geçirmişlerdi. Emir de oldukça kültürlenmiş ve eğlenmişti. Artık eve dönme vakti gelmişti. Emir eve Yunus, arkadaşlıklarını kamptan sonra da devam ettirmek üzere sözleştiler. Birbirlerine ailelerinin numaralarını verdiler. Emir kamp dönüşü evde güzelce dinlendi. Sonra öğrendiği her şeyi ailesine anlattı. Yunusla da arkadaşlıkları devam etti. Sonraki yaz tatillerinde de bir sürü macera yaşadılar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/yavru-aslan-gezide", "text": "Yemyeşil ormanda yaşayan yavru bir aslan bir gün ben artık Bu ormandan sıkıldım masmavi denizler görmek istiyorum! diye düşündü. Anne ben çok güzel bir yolculuğa çıkmak istiyorum dedi yavru aslan annesine. Annesi bir gün gezintiye çıkacaklarını, ama bunun için çok iyi bir hazırlık yapmaları gerektiğini söyledi. \"Çünkü yolumuz çok uzun, ona göre hazırlanmamız gerekir, gideceğimiz yerler ağacın az olduğu yerlerse yemek bulmakta zorlanırız, işimizi garantiye alalım.\" dedikten sonra bir de ilk defa ormanın dışına çıkacağını düşündü. Yavru Aslan şaşkınlıkla, Nasıl yani ağacın az olduğu bir yerler mi var? dedi. Anne aslan gülümsedi. Acaba dışarıda onu neler bekliyordu? Yavru Aslan bu düşüncelerle uykuya daldı ve sabah annesinin Hadi hazırız gidiyoruz! demesiyle birlikte uyandı. Bu bir rüya olabilir miydi? Yavru Aslan, Oleeeey diye bağırdı ve yolculuğa başladılar. Ormandan geçerken tüm gördüğü hayvanlara sevinçle ''Baak, sincap biz gidiyoruz, güle güle tavşan kardeş, kendine iyi bak tatlı tilki, görüşürüüüz!'' Dedi. Ormandan çıkana kadar bile bir sürü yeni arkadaşlar tanıdılar. Ormandan çıkıp bir süre yürüdüler. Çok yorulmuşlardı ama dışarıyı görmenin sevinciyle hiç durmak istemiyordu yavru aslan. Annesiyle çok eğleniyor çok güzel anılar biriktiriyordu. Sonra uzaktan gelen bir ses duydular. Yürüdükçe sese yakınlaşıyorlardı ve ses şiddetlenmeye başladı. Yavru aslan korkmaya başladı. Ama sonra bir baktılar ki, sesin geldiği yerde koskocaman bir şelale gümbür gümbür akıyordu. Sular yukarıdan akıyor ve rengarenk gökkuşağı tam suyun döküldüğü yerde göz kamaştırıyordu. O kadar mutlu oldu ki... Bunu ormandaki arkadaşlarına anlatmak için sabırsızlanıyordu. Orada birlikte zaman geçirdiler, gökkuşağının renklerine baktılar ve şelalenin buz gibi sularında oynadılar. Annesi ona sürpriz olarak fotoğraf makinesini getirmişti. Gökkuşağıyla birlikte şırıl şırıl akan şelalede, annesiyle birlikte yavru aslan bu anları ölümsüzleştirdi. Eve dönüp tüm arkadaşlarına dışarıdaki hayatı gösterdi, muhteşem bir anı olmuştu. Yavru Aslan, yeni yerleri keşfetmenin verdiği olgunlukla, biraz daha büyümüştü sanki..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/yigit-ve-han-macerasi", "text": "Uzak zamanların birinde mutlulukla yaşayan ve yaşadıkları her anın değerini bilen güzel bir aile vardı. Bu ailenin bir de çok cesur ve iyi kalpli bir oğulları vardı. Annesi onun ismini ileride haksızlıklara susmasın ve her daim cesur olsun diye Yiğit koymuştu. Yiğit ailesiyle mutluluk içinde büyürken günlerden bir gün babasını kaybetmişti. Babası uzun yıllar boyunca bir hastalıkla savaşmış fakat sonunda yenik düşmüştü. Yiğit gerçekten çok üzülmüştü. Babası onun kahramanıydı ve Yiğit kahramanını kaybetmişti. Fakat yine de annesinin varlığına şükrediyor, annesi bütün dünyasını kaplıyordu. Yıllar böyle geçiyor Yiğit ve annesi beraber yaşayıp gidiyorlardı. Bu arada Yiğit artık kocaman bir delikanlı olmuş ve annesine o bakıyordu. Çünkü annesi artık çok yaşlanmıştı. Yine bir gün Yiğit işten yorgun dönmüşken annesi onu karşına almış ve oğluna Oğul, ben artık çok yaşlandım. Yaşlılık hastalıkları beni vurdu. Yarına çıkıp çıkmayacağım bile belli değil. Artık kendi yuvanı kurmanın zamanı geldi. Benim yokluğumda sana yoldaş olacak, seni anlayacak ve her daim yanında olacak birine ihtiyacın olacak. Benim gücüm yok fakat bana bir şey olursa sana vasiyetimdir, mutlaka evlen. Senin için en uygun aday da benim biricik kardeşimin güzel kızı Sultan'dır. Sana vasiyetimdir olurda bana bir şey olursa Sultan kızımla evlen ve hem ona hem de ailene adın gibi sahip çık ve Yiğit bir adam ol... diye tavsiye vermişti. Yiğit duyduklarına çok üzülmüştü. Çünkü annesini kaybetmeyi asla istemiyordu. Ne yazık ki bu tavsiyelerinden yaklaşık bir hafta sonra Yiğit annesini de kaybetmişti. Yiğit bu duruma gerçekten çok üzülmüş ve uzun bir zaman kendine gelememişti. Fakat artık kendine gelmesi ve annesinin son vasiyetini yerine getirmesi gerektiğinin farkındaydı. Bu amaçla yanına evden birkaç öteberi ve sevgili dostu olan atını da alarak yola koyuldu. Az gitti uz gitti dere tepe düz gitti, nihayet bir hana ulaştı. Bu handa biraz dinlenebilirim diye düşündü. Atını hanın dışına bırakarak içeriye girdi. Han çok kalabalık değildi. Önce bir şeyler yiyip daha sonra uyumak üzere bir odaya geçmeyi düşündü. Hancıdan yiyecek bir şeyler isteyerek oturma alanına gitti. Önüne gelen yiyeceklerden yavaş yavaş yiyip aynı zamanda etrafı süzüyordu. Hanın kalabalık olmaması gerçekten çok iyiydi. Bu sayede sessiz ve sakin bir ortamda dinlenebilecekti. Yemeğini bitirdikten sonra odasına doğru çekilecekken dışarıdan gelen bir ses duydu. Sesin geldiği yere baktığında bir adamın atını gördü. At gerçekten çok yorgun görünüyordu. Üstelik bağlı olmasına rağmen üzerinde onlarca yük bulunuyordu. Üstelik at sanki günlerdir hiçbir şey yememiş gibi görünüyordu. Yiğit atın sahibi olduğunu düşündüğü adama atın neden bu halde olduğunu sorunca, adam atın tembellik ettiğini ve bu sebeple onu cezalandırdığını söyledi. Yiğit çok kızmıştı. Fakat adama sözle bir şeyleri anlatamayacağını fark etmişti. Yiğit bu sefer adama nereye yolculuk edeceğini sordu. Adam Yiğit'in gideceği köye gidiyordu. Yiğit bu duruma çok sevindi. Adama bir ders vermek için çok iyi bir fırsattı. Yiğit hiçbir şey söylemeyerek odasına çekildi. Sabaha yakın herkes derin bir uykudayken Yiğit kalkmış ve Hanın kapısında bağlı olan adamın atını almıştı. Atı alarak handan uzak bir ağacın arkasına bağlamış ve ata biraz yem ve su vermişti. Zavallı at, o kadar acıkmıştı ki iştahla yemi yemeye başlamıştı. Yiğit atın bağlı olduğundan emin olduktan sonra hana dönmüş ve uyumaya devam etmişti. Sabah güneşin ilk ışıklarıyla beraber uyanmış ve aşağıdan gelen sesler ile adamın atını göremediğini anlamıştı. Yiğit hazırlanmış ve aşağıya inmişti. Aşağıda atın sahibi olan adam feryat ederek atını arıyordu. Adam hem çok kızmış hem de çok üzülmüştü. Çünkü atı olmayınca yolculuğa devam etmesi neredeyse imkansızdı. Fakat yapacak başka bir şeyi yoktu bir an önce yola çıkmak zorundaydı. Atın yüklendiği yüklerin bazılarını almış yarısını da belirli bir ücret karşılığında handa bırakmıştı. Çünkü daha sonra köyden bir atla yükleri almaya geri gelecekti. Adam bütün handa ve çevrede atı aramış fakat bulamayınca yola devam etmeye karar vermişti. Adam gittikten sonra Yiğit kendi atını ve adamın atını alıp yola koyulmaya başladı. Teyzesinin bulunduğu ve aynı zamanda atın sahibi olan adamın da gideceği köye gidecekti. Bir kaç gün yolda kaldıktan sonra nihayet köye varmıştı. Köye gider gitmez teyzesinin evini öğrenmiş ve evine gitmişti. Teyzesi Yiğit'in gelmesine çok sevinmişti. Kardeşinden kalan tek hatıra gibiydi onun için. Bu sebeple Yiğit'in yeri onda çok ayrıydı. Yiğit geliş sebebini ve annesinin vasiyetini teyzesine bildirmişti. Teyzesi bunun zaten farkındaydı. Çünkü daha önce bunu annesiyle de konuşmuştu. Sultan ile Yiğit birbirine görmüş ve ikisi de bu evliliğe razı olmuştu. Yiğit bir hafta teyzesine kalmış iyice dinlenmişti. Daha sonra teyzesine handa başına gelen olayı anlatmış ve atın sahibi olan adamı sormuştu. Teyzesi Yiğit'in kimden bahsettiğini anlamıştı. Çünkü köyde atı olan tek kişi vardı. Teyzesi Yiğit'i adamın evine götürmüştü. Adam Yiğit'i görünce şaşırmıştı. Çünkü onu handan hatırlıyordu. Yiğit adamın şaşırdığını görünce ona her şeyi anlattı ve atını da geri verdi. Adam Yiğit'e çok sinirlenmişti. Onun yüzünden 3 günde geleceği yolu 10 günde anca gelmiş ve yüklerini de getirememişti. Üstelik gerçekten çok yorulmuş ve aşırı bitkin düşmüştü. Yiğit adama dönerek; Amacım seni yormak veya işini aksatmanı sağlamak değildi, ben o gün handayken ata yaptığın muameleyi gördüm. O at senin bütün işlerini görüyor üstüne sana yoldaşlık ediyordu fakat sen o zavallıya gerçekten çok kötü muamele ediyordun. Sana yaptığının ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım fakat beni dinlemedin bile. Ben de atın ne kadar yorulduğunu anlaman ve ona yaptığın muameleyi az da olsa anlaman için böyle bir yola başvurdum. Atı zaten sana geri verecektim. Yaptığım iyi bir şey olsa bile ati izinsiz aldığım için özür dilerim fakat yaptığın hayatı anlaman için bu gerekliydi... Yiğit'in bu söyledikleri üzerine adam gerçekten çok utanmıştı. Üstelik yaptığı hatayı zaten çoktan anlamıştı. Atı onun en yakın arkadaşıydı üstelik. Adam Yiğit'e gerçekten çok pişman olduğunu ve bir daha asla ata veya herhangi bir hayvana kötü davranmayacağına dair söz vermişti. Adamın bu tavrı karşısında Yiğit çok mutlu olmuştu. Çünkü amacına ulaşmıştı. Teyzesiyle beraber eve dönmüş ve birkaç gün sonra sevgili Sultan ile evlenmiş ailesini kaybettiğinden beri ilk kez mutluluğu bu kadar derinden hissetmişti."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/yirtik-ayakkabili-yusuf", "text": "Güneydoğu bölgesindeki şehirlerden birinde bir kasaba vardı. Bu kasaba içerisindeki çocuklar okula gider ve eğitim görürlerdi. Bu okulda başka şehirden atanan bir öğretmen bulunduğu için imkanlar kısıtlıydı. Bu nedenle zor bir durum yaşanıyordu. Öğretmen, öğrenciler ile yakından ilgilenerek onlara ders ve eğitim konusunda bilgiler verirdi. Çocuklarda zor şartlarda bu eğitim konusundan yararlanırdı. Ancak çocuklardan birinin adı Yusuf olarak bilinirdi. Bu çocuk fakir bir aileden geldiği için maddi durumu kötüydü. Her gün onca yıl gelen Yusuf, kıyafetleri bakımından yoksul bir halde yaşıyordu. Bu sebeple bazı eşyaları yırtıktı. Bunlardan en dikkat çekeni ise Yusuf'un yırtık ayakkabısıydı. Yusuf zor imkanlar ve fakir aileden geldiği için yırtık ayakkabı ile okula gidiyordu. Diğer öğrenciler bu durumla alay ediyor ve ona yırtık ayakkabılı Yusuf diye lakap takmışlardı. Yusuf bu duruma çok üzülüyordu. Ailesi bu konuda bir şey yapamadığı için bu durum böyle devam ediyordu. Yusuf'un öğretmeni bu durumu fark etmiş ve çözüm aramıştı. Diğer çocukların onunla dalga geçmesini hoş bulmuyordu. Bu konu sürekli öğretmenin aklını kurcalıyordu. Sonunda bir fikir aklına geldi. Kendisi bir ayakkabı alıp Yusuf'a hediye etmeye karar verdi. Yusuf'un öğretmeni çarşıya giderek en güzel modelden bir ayakkabı aldı. Yusuf'a bunu verirken onu kırmak istemedi. Yusuf'u tek başına çağırarak ayakkabıyı teslim etti. Yusuf çok mutlu şekilde teşekkür etmişti. Arkadaşları Yusuf'un ayakkabısını görünce şaşırdılar. Onunla dalga geçmemeye başladılar. Ancak öğretmen, diğer çocuklarında bu durumu fark etmesini sağlamak için bir şey düşünmüştü. Dışarıda kar yağdığı için her yer karlı halde bulunuyordu. Öğretmen, çocuklara herkes ayakkabısını çıkarsın ve karda yakın ayak yürüsün dedi. Çocuklar şaşkındı ama öğretmenlerini dinlediler. Yürüyen çocuklar üşüyor, bağırıyor ve isyan ediyorlardı. Öğretmen daha fazla dayanamayıp, işte Yusuf her gün bu çileyi çekiyor ve siz onunla dalga geçiyorsunuz dedi. Çocuklar hatalarını anladılar. Yusuf'un ne kadar zor bir süreç geçirdiğini fark ettiler ve ondan özür dilediler. Yusuf arkadaşlarının bu hareketiyle çok mutlu oldu ve onları affetti. Eğitim hayatlarına güzel şekilde devam ettiler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuk-hikayeleri/zaman-galaksisi", "text": "Çalışmaktan ve iş yapmaktan hoşlanmayan bir domuzcuk vardı. O sadece evin etrafında tembellik etmeyi severdi, penceresinden yavaşça geçen bulutlara bakardı. Diğer zamanlarda, yatağında yuvarlanırdı. Annesi her seferinde bir şeyler yapması için ona bağırmak zorunda kaldı. \"Tembelliğe devam edersen, bir saat gibi tik taklar ve zamanda kaybolursun.\" Ancak Domuzcuk, annesinin söylediklerine aldırış etmedi. Vakit kaybetmeye devam etti. Domuzcuk bir gün her zamanki gibi gökyüzüne bakarken havanın kararmakta olduğunu fark etti. Daha yakından bakmak için pencereye doğru yürüdü. Yağmur yağacak değildi, aksine güneş batmış gibi görünüyordu. \"Bu tuhaf. Hala erken. Gökyüzü böyle kararmamalı. Merak etti. Tam o sırada, saatin tik tak sesini duydu ve yükseldi. Saate bakmak için arkasını döndü. Yelkovan ve akrep dönmeye başladı. Dönen bir tekerlek gibi daha hızlı ve daha hızlı dönüyordu. Gökyüzünün rengi, saat ibresiyle aynı hızda parlak altından maviye, kırmızıya, turuncuya ve siyaha değişmeye başladı ve ara sıra gökyüzünde kayan yıldızlar belirdi. Aniden, saat dönmeyi bıraktı. Domuzcuk gökyüzüne bakmak için aceleyle pencereye koştu. Yıldızları ve ayı görebiliyordu. Tam o sırada annesinin sözleri kulaklarında yankılandı, Zaman, zaman, zaman denizinde kaybolmuş... Domuzcuk yankıyı durdurmak için sertçe başını salladı. Kendini toparladı ve \"Oh hayır, zaman denizinde kayboldum\" diye düşündü. Domuzcuk ne olacağını bilemediği için korkmuş hissetti. Merhaba, ben Domuzcuk. Kayboldum.\" Diyerek Domuzcuk çekinerek cevap verdi. \"Merak etme. Buradayım. Sizi zaman denizinde bir tura çıkarayım. Dedi saat. Dakika elini kullandı ve domuz tuttu. İkisi birlikte bir keşfe çıktılar. Zaman denizi, yıldızlarla dolu masmavi bir denize, karanlık bir galaksiye benziyordu. Birçok muhafız, zaman denizindeki saatlere benziyordu, ancak hepsi farklı şekil ve boyutlardaydı. Gardiyanlar bir şeyler yapmakla meşgul gibiydiler. Bazıları balık tutarken, diğerleri bölgede devriye geziyordu. \"İşte zaman nehri.\" Zaman hakemi açıkladı. Zaman nehri denizde yüzüyordu, gümüş rengindeydi ve sonsuz görünüyordu. İçinde değişik şekil ve renklerde balıklar yüzüyordu. Nehir kıyısı boyunca, kenarda birçok saat duruyordu. Bu balıklar zaman cepleridir. Biz onlara zaman balığı diyoruz. Zaman tutucu, domuzcuk sormadan önce durumu netleştirdi. Daha sözünü bitirmeden, zaman nehrinden dev bir balık aniden fırladı. Muhafızlardan birini nehre sürükledi ve kaçmaya çalıştı. Diğer gardiyanlar olanları görünce, düşen saati kurtarmak için hemen el ele verdiler. Akreplerini kullanarak daha güçlü kollar oluşturdular. Saatler gün oldu diye slogan attılar ve güçlerini kullanarak düşen saat koruyucusunu çektiler. Daha fazla gardiyan katıldı ve eller büyüdü. Büyük balığın kaçmasını engellemeye çalıştılar. Yelkovanları balığa ateş eden küçük oklara dönüştü. Zaman balıklarında zaman ceplerini azaltmamız gerekiyor. Çok fazla boşa harcanan zamanla beslenen çok fazla balık var! Yakında, düşen saat muhafızını kurtaracak gücü oluşturmak için daha fazla saat bağlandı. Domuzcuk, dev zaman balığı ile saat muhafızları arasındaki bir çekişme gibi bir savaşı izlerken hayranlıkla baktı. Dakikalar geçti. Zaman balık küçüldü. Sonunda yol verdi ve zaman nehrine geri döndü. Saat muhafızları rahat bir nefes aldı. Kapatıldı! Zaman balığı kaçsaydı, zamanın dünyası sıkıntıya düşerdi. Dedi zaman tutucu. \"Zaman değerlidir. Nasıl harcadığımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, çok fazla zaman kaybı yaratacağız. Bir kez gitti mi, asla geri dönmeyecek. zaman hakemi devam etti. Hem domuzcuk hem de zaman tutucu güldü. \"Seni eve göndermeme izin ver.\" Dedi zaman tutucu. Domuzcuk başını salladı. Bu küçük maceradan bıktı ve eve gitmek istedi. Zaman denizinin görüntüsü anında bir kasırga gibi döndü ve döndü. Yavaş yavaş, resim siyah bir nokta haline gelene kadar küçüldü. Domuzcuk kara delikten dışarı atıldı ve yatağına düştü. Yavaşça ayağa kalktı ve odasında asılı olan saate baktı. Zaman tutucu gitmişti. Tam bir sessizlik vardı ve her zamanki saati duvarda asılıyken her şey normale dönmüş gibiydi. Domuzcuk annesini bulmak için koştu ve ona sarıldı. Zamanımı nasıl geçirdiğime daha çok dikkat edeceğim! dedi domuzcuk. O andan itibaren, domuzcuk zamanın daha fazla farkında ve bilincinde oldu. Zamanı boşa harcamak yerine verimli ve akıllıca değerlendirmesini sağladı. Ödevlerini yaptı ve ev işlerine yardım etti. Domuzcuk günlük işlerini bitirdiğinde, saatin tik tak, tik tak, tik tak seslerini duyarken penceresinin dışında hareket eden bulutlara hayran kalırdı..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuklarda-uyku-sagligi/bebeklerde-uyku-aliskanliklari-bebegimin-uykusunu-nasil-duzeltirim", "text": "Ailelerin neşesi ve mutluluk kaynağı olan küçük melekler, söz konusu uyku olduğunda kimi zaman siz ebeveynlerin bir numaralı sorunu haline gelebilir. Durmadan ağlayan bebeklerinizi ne kadar pışpışlasanız da bazen onları uykuya daldırmakta öyle zorlanırsınız ki çaresiz bir şekilde çözümler arar durursunuz. İşin aslı her anne ve baba, bebeklerine uyku alışkanlığını sorunsuz ve rahat bir şekilde kazandırmayı amaçlar. Bebeğinizin uyku düzenini etkileyen pek çok dış veya fiziksel etken olabilir. Bebeklerin uyku düzenlerini etkileyebilecek etkenleri bu yazıda okuyabilir ve belki de bebeğinizin uyku vakitlerini olması gereken düzene sokabilirsiniz. Başlamadan önce önemli bir kavram olan sirkadiyen ritim konusuna kısa bir göz atalım. Sirkadiyen ritim, özetle bakacak olursak vücudumuzun biyolojik saatidir. Sirkadiyen ritmimizin sağlıklı bir şekilde çalışması sayesinde, bedenimiz uyku ve uyanma saatlerini bir tam günlük süre olan 24 saatlik zaman dilimine göre düzenler. Daha basit anlatmak gerekirse, bebeklerde uyku alışkanlığı, onların sirkadiyen ritminin düzen içinde çalışmasını sağlamak ile kazanılır. Bebeklerde sirkadiyen ritmini düzenlemenin öncelikli faktörü ortam koşullarıdır. Elbette düzgün bir uykunun ilk anahtarı karanlık bir ortamdır\" fakat bu konuda dikkat edilmesi gereken bir mesele var. Bazı bebekler, ışık seviyesi oldukça düşük veya zifiri karanlık olarak tanımlayabileceğimiz ortamlarda korkarak, uyumakta zorlanabilirler. Onlar için ortamı hafif loş hale getirmek, işe yarar bir çözümdür. Peki ya öğlen uykularında karanlığı nasıl sağlayacağız? Aslında güneşlikleri çekmek ve bebeğin beşiğinin üstüne yerleştireceğiniz pamuklu bir tül gibi basit çözümler oldukça işe yarar. Ancak karanlıkta rahatlıkla uyuyan bebeğiniz için tam bir çözüm arıyorsanız karartma perdesi olarak geçen perdelerin de bir hayli işinize yarayacağını not düşmekte fayda var. Bebeklerin uyandıktan sonra gün ışığı alması da ayrıca önemlidir çünkü gün ışığı, uykuyu düzenleyen melatonin hormonunun düzenli salgılanmasında rol oynar. Ortamın ışık seviyesinde de anlaştıysak artık ortamın ısısı konusuna geçelim. Normal koşullarda oda sıcaklığı 25 derecedir fakat bebekler için uygun değer aralığı daha çok 21- 24 derece arasındadır. Oda sıcaklığı, dünya üzerinde bulunduğunuz konuma göre farklılık gösterebilir. Bu nedenle kesin bilgiler için bulunduğunuz bölgeye yönelik bir uzmana danışmanızı tavsiye ediyoruz. Ortam sıcaklığı bebeklerin uykuya dalma ve uyanma süreçleri için çok önemli. Fazla sıcakta veyahut soğukta bebekleriniz rahatsız olur ve uykuya dalmakta zorlanırlar. Gelelim bir diğer adıma, gündüz uykuları da bebeklerin gelişimi için oldukça önemlidir fakat gündüz uyuması gerekenden fazla uyuyan bebekler gece uyumakta sorun çıkarabilir. Bu nedenle gündüz 3 saatten fazla blok uyku uyunmaması uyku düzenleri için önemli bir husustur. Bebeğiniz gerektiğinden fazla uyuyorsa, besin değerleri vb. durumlarda aşırı karbonhidrat tüketimi gibi yanlışlar olabilir. Bu tür durumlarda problemin tespiti için doktorunuza danışmanız faydalı olacaktır. Üçüncü ve son adım ise herhangi bir uyku öncesi rutinini bebeğinizle birlikte benimsemenizdir. Bebekler için birden fazla uyku rutini bulunur ve siz anneler bebeğiniz için en uygun olanı seçip düzenli bir şekilde uygulamaya koymalısınız. Örneğin onları uyutmadan önce; banyo, masal okuma, bebek masajı, uyku arkadaşı gibi seçenekleri deneyebilirsiniz. Bu sayede bebeklerinizin zihninde bu aktiviteler, uyku habercisi olacak ve sirkadyen ritimlerinin doğru çalışmasına katkıda bulanacaktır. Aslında bu uygulamaları bazı anneler bilinçsiz olarak uygulamakta ve sorunsuz uyuyan bebekleriyle diğer annelerin dikkatlerini üzerlerine toplamayı başarmaktadır. Sonuç olarak bebeklerin uyku alışkanlıkları biraz da çocuğunuzu ne kadar iyi tanımaya çalıştığınız ile alakalıdır. Bebeklerin davranışları çoğu zaman, anne ve babaları tarafından dikkatlice gözlemlendiğinde çözümlenebilir seviyelerdedir. Ancak, bebeğinizin hareketlerini anlamakta zorlandığınız durumlar olabilir ve bu oldukça normaldir. Böyle durumlarda, bir doktor veya uzman ziyareti yapmanızda fayda olabilir. Sizlerin farkedemediği basit hastalık durumları olabilir ve uzman bir doktor görüşü ile belki de çok kısa sürede çözebileceğiniz minicik problemler bebeğinizin uyku düzenini etkiliyor olabilir. Dolayısıyla bu tür durumlarda inatçılık göstermeden veya tembellik etmeden bebeğiniz ile daha sorumlu bir şekilde ilgilenmek ev içerisindeki tüm havayı pozitif bir yöne çevirebilir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuklarda-uyku-sagligi/cocuklarda-uyku-aliskanliklari", "text": "Bebeklikten itibaren kazanılan uyku alışkanlıkları pek çok etkene bağlı olarak her çocukta farklılık gösterebilir. Beslenme düzeni, ebeveynlerin davranış biçimleri veya direkt olarak çocuğun doğal karakteri gibi etkenler uyku alışkanlıklarını etkileyen bazı sebeplerdir. Her ebeveyn çocuklarının sağlıklı uyku alışkanlıklarını kazanmasını ister. Ancak bu her zaman çok çabuk gerçekleşmeyebilir. Dolayısıyla sağlık bir uyku alışkanlığı kazanımı sürecinde, ebeveynlere büyük sorumluluklar düşmektedir. Uyku alışkanlıklarını sağlıklı bir şekilde kazanamamış çocuklar öğrenme, dikkat ve odaklanma, hafıza gibi konularda sıkıntı çekebilir. Sonraki dönemlerde ise aşırı aktiflik, halsizlik, dikkat dağınıklığı, çabuk sinirlenme gibi anormal davranışlar görülebilir. Öncelikle yeni doğmuş bebekler için uyku alışkanlığı daha tam şekil almadığından dolayı ebeveynler, bebeklerinin rahat hissedeceği, gürültüsüz ve güvende bir ortam oluşturmalıdırlar. Uyku alışkanlığı kazanmadaki en önemli nokta ise bebeklikten itibaren çocukların kendi yatağında anne ve babalarından ayrı yatmalıdır. Mümkünse ayrı odada yatması gereken çocuklar mümkün olmadığı durumlarda anne ve babalarının yatağında değil kendi yatağına yatmaya alışmasıdır. Bu hareket, çocuk büyüdüğünde oluşacak davranışlarını etkileyecek olan önemli bir etkendir. Kendi yatağında ayrı yatan çocuklar daha özgüvenli büyüyerek ileriki yaşlarında kendi problemlerini kendileri çözmeye eğilimli olurlar. Uyku alışkanlığının süreklilik kazanmasındaki diğer etken ise çocukların aynı saatte yatırılıp aynı saatte kaldırılmasıdır. Bu şekilde çocuklar içinde bulunduğu disipline hem beden hem de psikolojik olarak alışacak ve uyku konusunda fazla sıkıntı çekmeyecektir. Çocukların uykusunun derin ve sağlıklı olmasının bir diğer koşulu bulunduğu ortamın karanlık olmasıdır. Ayrıca çocukların yatırılmadan önce temel ihtiyaçlarının giderilmesi derin bir uyku için zemin hazırlanmasına yardımcı olur. Diş fırçalamak, pijama giymek, saç taramak gibi alışkanlıklar çocuğunuzda uyku kodlarının yaratılması için yardımcı etmenler olacaktır. Çocuğunuzu tek başına yatması için ikna edin. Sizinle yatmakta ısrarcı olduğu zaman onu psikolojik olarak rahatlattığınızda kendi yatağında uyumasına teşvik etmelisiniz. Bu yöntemle çocuklar zaman içerisinde yatağını benimseyecektir. Vücut, güne ışığı sayesinde doğal bir süreç sonucu olarak uyanır! Uyanma vakti geldiğinde, çocuğunuzun odasının güneş ışığı alması ve çocuğunuzun aydınlık bir ortama uyanması çocuğunuzun biyolojik saatini sağlıklı kılacaktır. Bu durumda sizin çok çaba harcamanıza gerek kalmadan, çocuğunuz uyku alışkanlığını sağlıklı bir şekilde kazanacak ve uykusunu alarak uyanacaktır. Ortam sıcaklığı, uyku kalitesi, uykuya dalma ve uykudan uyanma noktalarına doğrudan etki eder. Uyku alışkanlığının sağlıklı olmasının bir diğer koşulu oda ısısıdır. Çok sıcak ya da çok soğuk odada çocuğunuz uykusunda rahat olamayacaktır ve bölünmüş bir uyku nedeniyle vücut direnci düşecektir. Bu durumu da grip, üşütme gibi hastalıklar takip edecektir. Bu gibi durumların yaşanmaması için oda sıcaklığını iyi ayarlanması gerekmektedir. Çocuğunuzu yatırmadan önce yapacağınız aktiviteler çocuk için sağlıklı ve güvenli uyku uyumasına zemin hazırlayacaktır. Örneğin bir çocuğun uyku alışkanlığını olumsuz etkileyecek etkenlerden biri de, bebeklerin ayakta sallanarak uyutulmasıdır. Bebekler ayakta sallanarak uyutulduğunda buna alışacaktır. Bu alışkanlık yıllara yayıldığında çocuğunuzun uyuma süreci hem kendisine hem de size zorluk olarak dönecektir. Çocuk büyüdükçe yatağında yatmak istemeyecek ve yatağına alışmakta sıkıntı çekecektir. Bu süreç içerisinde uyku kalitesi problemleri yaşayacak, uyuma alanı olarak rahat bir ortam ve yatak belirlenmediği için, yorgunluk, dikkat dağınıklığı, vücut direncinin düşmesi gibi sonuçlar yaşayacaktır. Bunların yaşanması ise, uyku alışkanlıklarının normal bir şekilde kazanılmasının önünde büyük bir engel oluşturur. Çocuğunuz uykudan önce ekranlara maruz kalmamalı. Eğer çocuğunuzun eline sık sık telefon ve tablet veren ebeveynlerdenseniz, size kötü haberlerimiz var. Ekranlarda bulunan mavi ışıklar beyne uyarıcı sinyal gönderdiğinden dolayı, çocuğunuzun beyninin uyku için hazır olmamasına sebe olacaktır. Mavi ışık filtresi gibi önlemlerin de çok etkili olmadığını hatırlatalım. Makalemizde sıraladığımız öneriler ebeveynler tarafından baskısız ve rahat bir biçimde uygulandığında çocukların sağlıklı bir uyku alışkanlığı kazanma olasılığı artacaktır. Ek olarak unutulmamalıdır ki, uyku sağlığı, insan sağlığını doğrudan etkileyen çok önemli ve mutlaka uzmanı ile çözülmesi gereken bir husustur. Burada verilen tavsiyeler tıbbi tavsiyeler değildir. Uyku sağlığı gibi önemli ve çocuğunuzun geleceğine etki edebilecek önemli bir konu için lütfen uzman bir doktora danışmayı ihmal etmeyin. Burada okuduğunuz yazılar yalnızca size probleme yönelik bir farkındalık kazandırma maksadıya hazırlanmaktadır. Çözümler hiçbir çocuk için tek değildir ve her çocuk için ayrı uygulamalar gerekebilir. Bu uygulamalar ise yine uzmanlarca belirlenmeli ve takip edilmelidir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/cocuklarda-uyku-sagligi/en-etkili-bebek-uyutma-yontemleri", "text": "Bebek uyutma yöntemleri konusunda pek çok içerik var. Kocamanbisite ailesi olarak bu konuda detaylı bir araştırma yaptık ve sizler için net, özgün ve nitelikli bir içerik hazırladık. Hazırsanız başlayalım. Uyku, özellikle bebekler için belki de en önemli faktördür. Çünkü gelişmeyi ve büyümeyi en doğru şekilde sağlayan hipofiz bezi, en çok uyku esnasında çalışmakta ve salgılama yapmaktadır. Bebekler için de sağlıklı bir gelişim için gün içerisinde yaklaşık 12 ile 16 saat arasında uyuması gerekmektedir. Bebeklerde uykuya dalma konusunda zorluk olabilir ya da sürekli uyanma gibi sık sık denk geldiğimiz problemler yaşanabilir. Böyle bir durumda bebekleri uyutmak için en etkili yöntem nedir diye sorabilirsiniz. İşte bu konuda belirli yöntemler ve teknikler karşımıza çıkıyor. Bebekler için belki de en büyük hassasiyet ses konusu olmakta. Yani sürekli sessiz bir ortam yaratma arayışı uyku düzeni için büyük bir yanlışlık oluşturabilir. Bazı bebeklerin elektrik süpürgesi ya da fön makinesi gibi seslerle uyuduğunu daha önce duymuşsunuzdur. Anne karnında iken dışarıdan gelen seslere benzeyen bu sesler, bebekler için huzur aracıdır ve bebekler kendilerini bu sayede anne karnında gibi hissederler. Bu da onları huzurlu bir ortama götürecektir. Ancak bebeğiniz doğduktan sonra sessiz ortama alışır ise en ufak bir seste bu düzen bozulacaktır ve ufak bir tıkırtıda uyanma eğilimi gösterecektir. Bu durum da bebeğinizin uyku kalitesini bozacaktır. Siz işlerinizi yaparken bırakın bebeğiniz uyumaya başlasın. Onu uyuturken makineler çalışmaya devam etsin ve normal tonlarda konuşmaktan çekinmeyin. Rahatlatıcı müzik gibi konular, bebekler için önemli gibi görünebilir. Bu konu gerçekten değerli bir konudur. Çünkü bebeğiniz daha ilk doğduğu andan itibaren anne karnında alışık olduğu bir ses ile hayata başlarlar ve bu yüzden anne olarak sesiniz onun için hazine gibidir. Şefkatli sesiniz ile güzel bebeğinizi uykuya her zaman hazırlayabilirsiniz. Her gün düzenli olarak ağır ritimlerle rahatlatıcı ve güven verici sözlerle ninniler söylemek bebeğinize çok iyi gelecek ve onu rahatlatacaktır. Bu konuda rahatlatıcı müzikler de önemli olacaktır. Konuşur gibi masallar anlatabilirsiniz örneğin. Bu sayede sesiniz ile bir rahatlatma sağlayacaksınız. Ninniye ek olarak rahatlatıcı müzik ritimleri de önemli olabilir. Bu müzikler genellikle sakinleştirici tonlarda ön plana çıkarılacağı için klasik müzik ya da enstrümantal tonlarda müzikler olabilir. Müziğin ritmine, ruhuna bebeğinizi alıştırarak onu huzurlu bir şekilde uyutabilirsiniz. Bebeklerin 2 ile 3 yaşına kadar anne yanı başında ya da ebeveyn yatağında aile birlikte uyumasını konu alan bu uyutma yöntemi, bebeği desteklemek açısından oldukça önemlidir. Ona göre, özellikle gece uyanışlarında hemen müdahalenin veya anne temasının, uykuya geçişi hızlandıracağını, bu durumun uyku problemine yol açmayacağının kanısı kuvvetlidir. Uyku rutininin önemini ön plana çıkaran William Sears, uykuya tüm aile fertlerinin katılımını ister ve bu rutinin de keyifli geçmesi durumu bebeğinizi huzura iteceğini açıklar. Aslında en yalın haliyle doğal bir ebeveynliği savunmaktadır. Bu yöntem dünyada kabul görmüş olan uyku koçu Kim West tarafından ön plana çıkarılmıştır. Bu metot ile bebek kademeli olarak uzaklaşma ile organize edilir. Bebeğin aynıa göre uyku süreçlerini iyi takip etmeli ve uyku sinyallerini alınca da ona göre bir rutin oluşturmak gerekir. Bu sayede uyutacak kişi bebeğin yanına bir sandalyeye oturur ve bekler. Bebek ağlamadığı sürece destek olmaya gerek kalmaz. Olası bir ağlama durumunda ufak dokunuşlarla ve telkin edici sözlerle bebek rahatlatılır. Bebek sakinleşip uykuya dalmasına yaklaşınca temas kesilir. Diğer türlü bu durum alışkanlık yapabilir ve sürekli problem oluşturabilir. Bebeğiniz yattığı an ayağa kalkıyorsa örneğin, onu geri yatağa yatırmak yerine yatağa hafif hafif vurarak yatabilirsin mesajı verilmelidir. Bu sayede bir algı yaratılır ve bebek uyuması için teşvik edilir. Ağlama devam eder ise kucağa alınıp sakinleştirilir ve kucakta mayışıp tam olarak uyumadan tekrar yatağa konulur. Amaç çabanın uyku ile son bulmasıdır ve bu durum bir uyku alışkanlığı ve rutini yaratır. Bebeğin ayına göre belirli çalışmalarla uyku aralıkları takip edilir ve uyku sinyalleri alınınca bebek yatağına bırakılır. Bebek ağlamaz ise sakince başında beklenir. Ağlama başlarsa 5 ile 10 dk beklenir ve kucağa alınır. Sırtı sıvazlanarak yatıştırılmaya çalışılır. Yine telkin odaklı cümleler kurulur. Sakinleşince tekrar bebek yatağa bırakılır. Uykuya dalana kadar bu eylem devam eder. Bu süre ortalama yarım saati geçer ve bebek yine sakinleşmez ise odadan alınıp çıkılır. Sakinleşince tekrar devam edilir. Bebeğinizin uyuması adına bitkisel yağların rahatlatıcı etkisini mutlaka duymuşsunuzdur. Bebekler için de bu yağları kullanarak rahatlamaları sağlanabilir ve uykuya daha kolay geçmesi için bir organizasyon yapılabilir. Lavanta, papatya, badem ve sandal ağacı yağları bebekler için önemli yağlardır ve huzurlu, rahatlatıcı etkileriyle ön plana çıkar. Bu yağları kullanmadan önce kesinlikle doktorunuza danışmalısınız. Alerjik bir reaksiyona sebebiyet verip veremeyeceğini kontrol etmelisiniz. Yatağın ya da yastığın belirli köşelerine bir damla damlatmak bebeğiniz için rahatlatıcı bir etki yaratabilir. Uyku hemen hemen her insan için gereklidir. Çocuklar ve bebekler için gelişim adına uykunun önemi tartışılmaz. Bebeğinizin uyku ihtiyacını giderirken bunun bir düzenli uyku saati ile ilerlemesine özen gösterin. Bebeklerde uyku süreci aralıklarla gelişen bir süreçtir. Yani bir anda acıkabilirler, huzursuz hissedebilirler ve uyumak isteyebilirler. Bebeğinizin ihtiyaçlarını giderip gün içinde uyku düzeni oturtmanız size uyku konusunda ve etkili uyutma yöntemleri konusunda fikir verecektir. Bu sayede bebeğiniz etkili bir uyku alışkanlığı kazanmış olacaktır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/bebek-odasi-hazirlanirken-bilinmesi-gereken-detaylar", "text": "Bir ebeveyn olarak bebek odası tasarlamak eğlenceli ve güzel bir deneyim olacaktır çünkü bir süreliğine vaktinizin çoğunu orada geçireceksiniz ve bebeğinizin bazı ilklerine, unutulmaz anlarına orada tanıklık edeceksiniz. Bu yazımızda bebek odası tasarlarken ve bebek odası eşyaları seçerken hangi kriterleri göz önünde bulundurmalıyız, hangi bebek eşyası özelliklerine dikkat etmeliyiz ve modeller arasında kaybolmamak için önce hangi bebek odası eşyalarından başlamalıyız gibi soruların cevaplarını sizlerle buluşturmak istiyoruz. İlk adımda bebeğinizin odası için mobilya ve tekstil ürünlerinin tarzına karar vermelisiniz, sonrasında buna uygun bir duvar rengi veya duvar kağıdı seçmek işinizi daha çok kolaylaştıracaktır. Renklerin insan psikolojisi ve enerjisi üzerindeki etkileri gözetildiğinde, çocuk odasının mobilya ve tekstil tarzını \"sakin, ferah ve dingin\" bir yönde tutmakta fayda olacaktır. Daha sonra belirlediğiniz tarz doğrultusunda aklınızdaki fikirden yola çıkarak mobilyaları seçebilirsiniz. Doğrudan bebek odası takımları bakmak da size yardımcı olur çünkü hepsini ayrı ayrı almak size daha fazla vakit kaybettirir ve ek olarak maliyeti yükseltebilir. Bebek yatağı için düşünülmesi gereken en önemli durumlardan bir tanesi bebeğinizin vücut yapısına uyum sağlaması ve bebeğinizin uyurken rahat etmesidir. Bebeğiniz için ilk aylarda sert bir yatak tercih etmelisiniz çünkü sert yataklar yeni doğmuş bebeklerin daha iyi nefes almasını sağlar. İlk aylarda ebeveynler bebeklerine yakın uyumalıdırlar, onları sürekli kontrol etmeleri gerekir. Bebek 6 aylık olduktan sonra kendi odasında yeni bir bebek yatağı alabilirsiniz, vücudu büyüyeceği için daha büyük bir yatağı tercih edebilirsiniz, yatak seçiminiz yine sert olmalı çünkü bebeğiniz artık daha çok hareket edecektir. 1 yaştan sonrası için seçenekler daha da çoğalmaktadır, bu durumda aldığınız yatağın uzun ömürlü olmasına dikkat ederek seçebilirsiniz. Beşik seçerken dikkat etmeniz gereken en belirli özellikler, beşiğin güvenli olması, taşınabilirlik, konforlu olması, fonksiyonları ve ekonomik uygunluğudur. Bu kriterlere uygun bir bebek beşiği tercih etmelisiniz. Mümkünse tercihinizi portatif bebek beşiklerinden yana kullanabilirsiniz. Bebek sağlığını tehlikeye atmamak için doğal malzemelerden yapılmış mobilyalar tercih etmeniz gereklidir. Güzel göründüğünü düşünseniz de, bebek beşiklerinin içine gereksiz süs eşyası veya yastıklar bebeğiniz için tehlike oluşturabilir. Bebeğinize hava alacağı bir alan sağladığınızdan emin olun. Özellikle odanızın büyüklüğüne oranla seçmeniz gerekir. Eğer eşyalarınız çok fazla yer kaplıyorsa dekorasyon o kadar da iyi görünmeyebilir. Bu yüzden ölçülerinizi iyi bir şekilde almanızı tavsiye ediyoruz. Genellikle bebek oda takımları beraber satılmakta olup isterseniz kendi tercihinize göre bebek odasını şekillendirebilirsiniz. Bebeğiniz doğduğu andan itibaren zamanının çoğunu uyuyarak geçirir. Bu yüzden uyumadan önce onları güzel bir moda sokabilmek için bebeğinizin odasında yumuşak renkler tercih etmelisiniz. Yumuşak renkler genellikle daha yatıştırıcıdır. Buna karşın, odada canlı renklerin kullanımı ise bebeğinizin enerjik olmasını tetikler. Dekorasyonda kullanacağımız bütün malzemelerin doğal olduğundan emin olmalıyız çünkü kimyasal içerikli zararlı ürünler, sadece bebekler için değil bütün insanlar için kötü sonuçlar doğurur. Bebeğiniz, emeklemeye başladığında halının organik olmasının ne kadar önemli olduğunu göreceksiniz. Ayrıca geleceği düşünerek, bebeğiniz enerjik olmaya başladığında halının kaymaması ve şiddetli düşme tehlikelerine karşı bebeğinizi koruması beklenmektedir. Bebek odaları için genellikle halıflex yada büyük halılar önerilir, doğal içeriği nedeniyle doğrudan ahşap zeminler de tercih edilebilir. Bebeğinizin odasında stor perdeler tercih etmeniz, temizlik bakımından sizi rahat ettirecektir ve diğer klasik perdelere nazaran kısa kalması da bir avantajdır. Çünkü yere uzanan perdelerin daha fazla toz kaldıracağını biliyoruz. Bebek yatağı ve bebek beşiği için uyumlu olabilecek renkler tercih edebilirsiniz. Koyu renkli ve güneş ışığı geçirmeyen bir yapıya sahip olan \"Black Out Perde\" tercih etmeniz bebeğinizin özellikle uykusuz geceler sonrası daha kesintisiz bir uyku uyumasına yardımcı olacaktır. Sallanan koltuklar ebeveynler için güzel bir kolaylıktır çünkü anneler burada bebeğini emzirebilir ve uyutabilir. Aynı zamanda anne ve baba için bebekle oyun oynama sonrası güzel bir dinlenme noktası olacaktır. Bebek odası dekorasyonunda eşyaların uzun vadede kullanılabilme özelliğini ön planda tutmaya çalışın. Özellikle bebek yatağı ve bebek beşiği için organik, kullanışlı, portatif ve güvenli eşyalar seçmeye çalışmalısınız. Bu eğlenceli dekorasyonda siz ebeveynlere kolay gelsin dileklerimizi iletiyoruz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/bir-salgin-cocuklara-nasil-anlatilir-covid-19", "text": "Bilindiği üzere 2020 yılının Mart ayında ülkemizde ilk Korona vakası görüldü. Bunun üzerine hem devlet hem de halk çeşitli kısıtlamalara giderek kendini korumaya ve hastalığa yakalanmamaya çalıştı. Ancak her ne kadar kısıtlamalar ve sosyal mesafeye dikkat edilse de henüz salgın atlatılabilmiş değildir. Bu nedenle yetişkinler kadar çocukların da kendini korumaları ve korona virüse yakalanmamak için el ve vücut hijyenlerine dikkat etmeleri gerekmektedir. Korona virüsün çocuklarda öldürücü bir etkisi olmadığı ancak çocukların bu virüsün taşıyıcısı konumunda oldukları bilinenler arasında yer almaktadır. Bu nedenle çocukların hem kendilerini koruyabilmesi hem de taşıyıcı konuma düşerek çevrelerindeki insanları hasta etmemeleri için korona virüsün çocuklara da anlatılması gerekmektedir. Peki, dünyaları yetişkinlerden tamamen farklı olan ve özellikle kötü olan şeyleri algılamakta zorluk çeken çocuklara korona virüs nasıl anlatılır? Gelin hep birlikte inceleyelim. Korona virüsü çocuğunuza anlatmak ve onun bu virüsten korunmasını sağlamak için korku senaryoları üretmekten ve onun virüsten korkmasını sağlamaktan kaçınmalısınız. Virüsten korunmanın mümkün olduğunu korkutan senaryolar üretmeden çocuğunuza anlatın ve hijyen kurallarına uyması gerektiği taktirde aslında virüsün çok da korkutacak bir şey olmadığının çocuğunuza açıklayın. Bilindiği üzere çocuklar oyun oynamaktan çok hoşlanırlar. Bu nedenle sizde virüsten korunmanın yollarından olan el yıkamayı ve maske takmayı bir oyun haline getirerek çocuğunuzun el yıkamaktan ve maske takmaktan hoşlanır bir hale gelmesini sağlayabilirsiniz. Örneğin çocuğunuzun elini yıkarken 20'den geriye doğru ya da birden 20'ye doğru sayarak eğlenceli bir şekilde el yıkamasına yardımcı olabilirsiniz. Yukarıda bahsedildiği gibi çocuklara korona virüsten bahsederken korku senaryoları üretmemelisiniz ancak virüsten kaçınması için bir nebze korkmasına ve hastalığın ciddiyetinin farkına varmasını sağlamalısınız. Çocuğunuza öleceksin, birilerini öldüreceksin, hastalık bulaştıracaksın gibi ithamlarda bulunmak yerine onunla çok daha nazik ve duygularına hitap edecek şekilde konuşmalı ve virüsün ne kadar tehlikeli olduğunun farkına varmasını sağlamalısınız. Çocukların beklemedikleri ve istemedikleri değişimlerle karşılaşması çeşitli travmatik problemlere neden olabilmektedir. Korona virüsünde çocuğunuz da bir travmatik problem yaratmaması için çocuğunuzun ihtiyaçlarını odaklanmanız ve virüs nedeniyle ihtiyaçlarını arka plana atmamanız gerekmektedir. Bilindiği gibi çocuklar çok meraklıdır. Meraklı olmaları onların öğrenme isteği içerisinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Günümüz çocuklarının daha önce herhangi bir salgın ile karşılaşmadığı gözünle alındığında korona virüs salgını ile ilgili büyük bir merak içerisinde olduklarını da anlayabilmek mümkündür. Bu nedenle çocuğunuzun korona virüs ile ilgili sordu tüm soruları net bir şekilde bilginiz doğrultusunda mutlaka cevaplandırmalısınız. Kaçamak cevaplar vermemeli ve çocuklarınızı yanlış bilgilendirmemelisiniz. Televizyonda ve internette korona virüs ile ilgili bir çok bilgi ve haber yayınlanmaktadır. Bu bilgilerin bir çoğu doğru olabildiği gibi bazılarıda yanlış olabilmektedir. Bu nedenle çocuğunuzun yalnız bir yanlış bilgilenmemesi ve büyük bir korku içerisine girmemesi için Bu haberlerden çocuklarınızı uzak tutmalısınız. Çocuğunuzun size güvenmesini ve başka kişilerden duyduğu korona virüsle ilgili sözlere aldanmaması gerektiğini aşılamalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/calisan-anne-babalara-altin-niteliginde-tavsiyeler", "text": "Modern hayatın ve günümüz ekonomik durumlarının getirdiği en büyük dezavantajlardan biri, dur durak bilmeden çalışmak zorunda kalmaktır. Durum öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, çocuğun büyütülme sürecini ya ebeveynlerin aileleri, ya da bakıcılar üstleniyor. \"Çocuğun\" anne ve baba ile olan paylaşımlarını doğrudan etkileyen bu durumu inceledik. Kadınların da çalışma hayatına atılmasıyla birlikte, toplumda çok uzun yıllardır normlaşmış olan \"annelik olgusu\" seyrinin değişmeye başladığı modern dünyada, özellikle son yıllarda giderek yükseliş gösteren \"bakıcı ile büyüyen çocuk\" modası gün geçtikçe artmakta. Küçük yaşlardan itibaren bakıcı ile büyüyen çocuklar, profesyonel bir bakım aldıklarından dolayı, gerçek bir anne sevgisine, sevgiyle bezenmiş deneyimlere muhtaçtırlar... Anne ve baba sevgisi az olarak büyüyen çocuklarda en çok görülen davranış güvensiz bir duruştur. Genelde yaptıkları hareketler sonrası etrafındaki insanların onayını ve desteğini beklerler. Ebeveynleri ile sosyalleşemeyen çocuklar diğer insan ilişkilerinde de çoğunlukla başarısız olurlar. Güvensizlik, ergenlik dönemlerinde büyük problemlere yol açabilir... Çalışma zorunluluğu olan anne babalar çocukları için en iyisini istemekle beraber çoğu zaman günün temposundan çocuğa vakit ayıramazlar. Bu da çocuğun bir yanının hep eksik kalmasına sebep olur. Ebeveyn sevgisi ve bilinçli bir ilgi ile büyüyen çocuklar okulda ve sosyal yaşamlarında daha başarılı olurlar. Bu noktada çocukları başarısızlık karşısında da kendilerine olan öz güvenlerini kaybetmezler. Çünkü arkalarında anne ve babalarının olduğunu bilirler. Çalışan her anne ve babalar hem iş temposuna uymak hem de çocuğuna gerekli ilgi ve sevgiyi vermek isterler. Bunu yapmak her zaman kolay olmasa da gerekli vakti ve isteği bulduğunuz zaman size hiç zor gelmeyecektir. Çalışan anne ve babalar gün içinde en müsait anlarını çocuklarıyla paylaşmalıdırlar. Onlarla özel olarak ilgilenmelidirler. Araya sıkışmış bir zaman diliminde hem iş, hem de çocukla ilgilenmek, tam verim alamamanıza sebep olur. Bu sebeple işinize verdiğiniz geniş bir mola arasında ya da işiniz bittikten sonra çocukla edilen özel sohbetler çocuğunuza gösterdiğiniz ilginin fark edilmesi için çok sağlıklı olacaktır. Bu noktada yapacağınız en mantıklı davranış, iş - yaşam dengesi meselesine kafa yormak ve özel yaşamınız ile iş hayatınız arasına kalın çizgiler çekmektir... Çocuğunuza işe neden gittiğinizi, ne zaman geleceğinizi ve ne yaptığınızı onun anlayacağı bir dilden anlatarak çocuğunuzun, Ebeveynlerim benimle ilgilenmiyor, önemsemiyor ve sevmiyor... şeklinde düşüncelere yönelmesinin önüne geçebilirsiniz. Akşam saatlerinde geleceğinizin ve onunla ilgileneceğinizin sözünü veriyorsanız, sözünüzü tutarak onunla akşam vakit geçirmelisiniz. Bu şekilde çocuğunuz ile aranızdaki güven duygunuz pekişir ve sağlıklı ilişkiler için adım atmış olursunuz... Anne ve babalar çocuklarını her halükarda dinlemelidir. Aileleri tarafından dinlenmeyen ve umursanmayan çocuklar güvensiz ve çoğunlukla agresif büyür. Çocuklarınızı Nasıl olsa akşam gelince gönlünü alırım... şeklinde bir düşünceyle ihmal etmek, onlara umut satmak, çocuğunuzun kişiliği üzerinde olumsuz bir etki yaratabilir. Her çocuk özenle ilgilenilmeyi ve sevilmeyi hak eder. Anne ve babalar modern dünyanın zorunluluklarından dolayı çalışmak zorunda olsalar dahi, çocukların ilgiyle büyümesine olanak tanınmalı ve aile sevgisiyle büyütülmelidir. Unutmayın ki, eğitim, öğrenme ve sosyalleşme gibi olgular ailede başlar. Aile, çocuğa öğrenmek ve sosyalleşmek için ne kadar rahat ortam sunarsa, çocuk o kadar normal ve bilinçli büyür ve karakteri daha güçlü olur. Çocuğun aile dışı ilişkiler kurma vakti geldiğinde ise, öz güveni yüksek, mutlu, sevgi dolu bir çocuk, ilgisiz ve sevgisiz büyüyen çocuklara göre çok sağlıklı ilişkiler kurabilir..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/cocugu-uyurgezer-olan-aileler-neler-yapmali", "text": "Uyurgezerlik, uyuyan bir insanın uyanık göründüğü ve aynı zamanda uyanık olmakla alakalı hareketler sergilediği, ama aslında hala uykuda olduğu bir durumdur. Uyurgezerlik, yürümekten daha fazlası olabilir. Uyurgezerlik, çocuklarda yetişkinlerden çok daha yaygındır. Kişi uyurgezerlik boyunca derin bir uykuda olduğu için, genellikle aktiviteye dair herhangi bir olayı hatırlamayacaktır. Uzmanlar \"Çoğu durumda, uyurgezer çocukların kapsamlı muayenelere veya testlere ihtiyacı yoktur\" diyor. \"Ancak, uyurgezerlik kalıcı ise veya davranışlarla ilgili bir şey içeriyorsa, bir uyku uzmanına danışmak, herhangi bir tıbbi sorunu ortadan kaldırmaya ve aileniz için uygun stratejileri belirlemeye yardımcı olabilir.\" Şeklinde görüş bildiriyorlar. Uyurgezerlik, parasomni olarak bilinen bir tür uyku bozukluğudur. Parasomniler uyku sırasındaki anormal davranışlardır. Aslında, parasomniler uyku ve uyanıklık arasında bir sınır oluştururlar, bu yüzden parasomni atakları sırasında meydana gelen eylemler anormaldir. Parasomniler, uyku döngüsünün meydana geldikleri kısmına göre kategorize edilebilir. Uyurgezerlik, REM uyku sırasında gerçekleşir. Uyurgezerlik, uykuda konuşma, konfüzyonel uyarılma ve uyku terörü gibi diğer parasomnilerle birlikte, NREM uyarılma bozukluğu olarak sınıflandırılır. Uyurgezerlik, yetişkinlere göre çocuklar arasında daha sık görülür. Uzun süreli bir çalışma, yaklaşık 2 ila 13 yaş arasındaki çocukların% 29'unun uyurgezerlik yaşadığını ve 10 ila 13 yaşları arasında zirve yaptığını ortaya koymuştur. Yetişkinlerde yaygınlığın% 4'e kadar çıktığı tahmin edilmektedir. Uyurgezerlik yapan kişilerin bölümleri hatırlamaması, ne sıklıkla meydana geldiğini kesin olarak belirlemeyi zorlaştırır. Ayrıca araştırmalar bazen uyurgezerliği farklı şekillerde tanımlar. Uyurgezerlik semptomları, bir kişinin hala uyurken yaptığı çeşitli basit veya karmaşık eylemleri içerebilir. Bir bölüm sırasında, bir kişinin yüzünde boş bir bakışla açık, camsı gözleri olabilir. Genellikle konuşmalarında asgari düzeyde duyarlı veya tutarsızdırlar. İsme rağmen uyurgezerliğin sadece yürümekle sınırlı olmadığını bilmek önemlidir. Diğer türden eylemler meydana gelebilir ve bunlar hala uyurgezerlik şemsiyesi altındadır. Örnekler arasında koşmak, giyinmek gibi rutin eylemler, mobilya taşımak, veya uygunsuz yerlere idrar yapmak sayılabilir. Daha seyrek olarak, davranışlar şiddetli olabilir veya araba kullanmaya çalışmak da dahil olmak üzere daha karmaşık olabilir. Uyurgezerlik bölümleri birkaç saniye ile yarım saat arasında sürebilir ve çoğu 10 dakikadan kısa sürede tamamlanır. Kişi yatağına dönebilir ve kendi başına uykuya dönebilir veya yataktan çıkarken kafası karışmış bir şekilde uyanabilir. Uyurgezerlik ve diğer parasomnilerinin önemli bir belirtisi, kişinin uyandığında hemen hemen hiçbir zaman olayı hatırlamamasıdır. Bu nedenle, uyurgezerliklerini genellikle bir aile üyesinden veya ev arkadaşından öğrenirler. Parasomnilerinin bir başka yaygın unsuru, tipik olarak, bir kişinin derin REM uyku aşamalarında daha yüksek bir zaman yüzdesi geçirme eğiliminde olduğu gecenin ilk üçte biri veya yarısında ortaya çıkmasıdır. Uyurgezerlik, çocuklarda yetişkinlerden çok daha yaygındır ve bazı ailelerde koşma eğilimindedir. Uyurgezerlerin çoğu ergenlik çağının başlarında bunu aşar ve nadiren altta yatan tıbbi, duygusal veya psikolojik bir sorundan kaynaklanır. Tüm kapıların ve pencerelerin kilitli olduğundan emin olun. Keskin nesnelerin kaldırılıp sabitlendiğinden emin olun. Özellikle merdivenlerden inerken takılıp düşme riskini azaltın. Genç bir uyurgezeriniz varsa tüm araba anahtarlarını saklayın. Yasal Uyarı: Bu metin ebeveynlere yönelik bir ön bilgilendirme olması amacı ile yazılmıştır. Çocuğunuz ile alakalı sağlık problemlerinin çözümü için mutlaka uzman terapist ve medikal doktor görüşü almalı ve o doğrultuda hareket etmelisiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/cocugum-ile-birlikte-nasil-etkinlik-yapabilirim", "text": "Çocuklar küçük yaşlardan itibaren ilk sosyal deneyimlerini ailede kazanmaktadırlar. Çocukların yetişkinlik dönemlerinde nasıl davranacakları, psikolojik durumları gibi pek çok unsur aileye bağlı olarak daha farklı bir hal alabilir. Aile içi etkileşimin iyi olduğu durumlarda, çocuklar aile dışı etkileşimlerinde fazla problem yaşamazlar ve daha sağlıklı iletişim kurabilirler. Çocuklar ebeveynlerini ilk rol modeller olarak görürler. Sizi doğrudan taklit ederek, sizin gibi olmaya, sizin gibi konuşmaya çalışırlar. Ebeveynler insan ilişkilerinde, sosyal hayatta ne kadar iyi, pozitif ve aktif ise çocukta ona bağlı olarak bir gelişim süreci izler. Yani ebeveynler çocuklar için bir model ve aynalardır. Çocukların boş zaman kavramını öğrendiği ilk yer ailedir. Ebeveynlerin boş zamanlarını nasıl değerlendirdiğini gören çocuklar zamanla onları model alarak aynı işlemleri gerçekleştirmeye çalışacaklardır. Ebeveyn modeli, çocuk için bu kadar önem arz ederken, çocuğun gelecekteki davranışlarına bakarak ailesi hakkında yorumlar yapabilmek veya çeşitli çıkarımlarda bulunmak mümkündür. Çünkü her çocuk ailesinin evdeki davranışlarını, hareketlerini yansıtır. Bu durumda eğer çocuğunuzun sosyal ve insan ilişkilerinde aktif, özgüvenli ve pozitif olmasını istiyorsanız, öncelikle bunu ebeveynler olarak sizler başarmalısınız daha sonrasında da çocuğa aşılamalısınız. Zaten sizi gören çocuklar gözlem yoluyla, beklediğinizden de çok kısa bir süre içerisinde hareketlerinizi benimseyecektir. Ebeveynler bir yandan kendilerini otokontrol mekanizmaları ile iyi, pozitif ve model olmaya uygun bir şekilde yaşamaya adapte ederken, çocuklar eş zamanlı olarak istikrar, düzenlilik, disiplin gibi konularda eğitilebilir. Çocuklar başlangıçta veya ilk kez yaptığınız aktivitelere çekimser yaklaşabilir. Bu gibi durumlarda çocuğunuzu yaptığınız aktivitenin içine yavaş ve çocuğun nefretini kazanmadan veya tepkisini olumsuz olarak göstermesine yol açmadan dahil etmelisiniz. Böylelikle çocuk daha etkinliğinizi daha çabuk kavrayacak ve daha aktif bir şekilde rol alabilecektir. Bu yaptığınız etkinlikler sonucu çocuğunuzun yetenek ve becerilerini keşfedebilirsiniz ve zamanla ne istediğini bilen bir bireye dönüşürken ilgili olduğu alana yönlendirebilirsiniz. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki kendini gerçekleştirme aşamasına ulaşan insanların uzmanlık alanlarında başarılı tercihler yaptıklarının bilincinde olmakta fayda var. Hiçbir çocuk mühendis olma eğilimi gösterirken doktor olmaya zorlandığında kendini gerçekleştiremez. Aynı şekilde sanatsal yönleri ağır basan çocukların da doğa bilimlerinde kendilerini gerçekleştirmelerini beklemek doğru olmayacaktır. Ailede görülen destek ve etkileşim sonucu çocukların daha özgüvenli oldukları, başarısızlıktan korkmamaları su götürmez bir gerçektir. Bu konuda yapılan araştırmalarda sosyal etkinliklerde yer alan ebeveynlerin çocuklarının, okul ortamında da aktif ve başarılı oldukları, nedenin de ebeveynlerin çocuğu yönlendirmede birikimlerini aktarabilmeleri olduğu belirtilmiştir. Donanımlı çocuklar yetiştirmenin temel koşulu çocukların boş zamanını anlamlı ve dolu dolu geçirmesidir. Bu nokta da ebeveynlerin dikkat edeceği en önemli temel bir noktalardan biridir. Çocuklarla birlikte aktiviteler yapılması aynı zamanda aile bağlarını güçlendirerek aile bireyleri arasındaki etkileşimi kuvvetlendirir. Ebeveynlerin eşlik edip etmemesi çocukların kişisel gelişimlerinin seyrini kesin olarak belirlemektedir. Bu aktiviteleri gerçekleştirmek bazı ebeveynlere ekonomik nedenlerle zor gelse de aslında kurslara gitmeden fazla maliyet içermeyen etkinlikler yapabilirsiniz. Çocuğunuz ile etkileşim içinde olmak için para harcamanız gerektiğini düşünüyor ve ekonomik koşullarınızın buna izin vermediğini iddia ediyorsanız, muhtemelen yalnızca kendinizi kandırıyorsunuz demektir. İlişkiler, özellikle çocuklar söz konusu olduğunda kapitalizme teslim olmak zorunda değildir. Ebeveyn ve çocukları için yapılacak etkinliklere örnek teşkil etmesi çeşitli örnekler sıralamak mümkün. Onunla aynı mekandayken kitap okuyarak ve sonrasında kurgu, karakter ve hikaye bağlamında tartışarak çocuğunuza edebi bir derinlik kazandırabilirsiniz. Bu tarz okuma etkinlikleri, çocuğunuzun okuma anlama, olaylar arasında bağlantı kurma gibi konularda inanılmaz bir gelişim göstermesini sağlayabilir. Birlikte film izleyip eleştiri yapabilirsiniz ve üzerine yine onunla birlikte alternatif film senaryosu üretebilirsiniz. Bu şekilde çocuğunuzun kurgusal düşünme yeteneğini geliştirebilir ve bir çocuk aklının ne kadar harika olabileceğini gözlemleyebilirsiniz. Ailecek kutu oyunları oynayabilirsiniz. Kutu oyunlarına yüzlerce lira vererek almanıza da gerek yok. İnternetten kısa bir arama ile erişebileceğiniz yüzlerce ücretsiz oyun şeması mevcut. Yakınınızdaki bir kırtasiyeden renkli çıktı alarak son derece düşük maliyetli bir oyun edinebilir ve oyun oynayarak çocuğunuza kazanmak, kaybetmek, hırs, oyun kültürü gibi kavramları öğretebilirsiniz. Birlikte yürüyüş yapıp bisiklet sürebilirsiniz. Bisiklet sürmek çocuklar için çok çekicidir. Ülkemizde yeni yeni gelişen bisiklet yolları sayesinde boş vakitlerinizde ailecek turlar yapabilir ve çocuğunuzun anılarına harika günler katabilirsiniz... Yukarıda örneklerini gördüğünüz gibi etkinliklerin ortak amacı çocukla birlikte zaman geçirmek, onun ilgi alanlarını keşfedip ileride ona göre yönlendirmeler yapmak ve hem aile içi hem de aile dışında insanlarla olan iletişimini güçlendirip daha sosyal bir birey olmasına yardımcı olmaktır. Çocuklarınıza zaman ayırmamak için bahane uydurmayın. Kendinizi kandırmayın. Sizler para, zaman gibi bahanelerle kendinizi ikna ederken, gün geçtikçe geri dönülmesi zor yollara girebilirsiniz. Buraları okuduğunuza göre bilinçli olma yolunda olduğunuz çıkarımını yapabiliriz. Yarın hiçbir bahane üretmeden çocuğunuzla bir etkinlik deneyimleyin. Ona bu şansı tanıyın..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/cocugum-ile-nasil-kaliteli-vakit-gecirebilirim", "text": "Eğer cevabınız bu iki sorudan birine evet ise, bu yazıyı okuyacağınız için şanslısınız. Anne ve baba olmaya karar verdiğinizde çocuklarınızın yalnızca fiziksel sorumluluklarını yüklenmenizin yeterli gelmeyeceğini de kabul etmeniz lazım. Bu noktada onların manevi olarak doyurma sorumluluğunu da üstlenmek zorundasınız. Bu, elbette ki gününüzün her anını, her saniyesini çocuğunuza adayacağınız anlamına gelmiyor. Böyle bir şey halihazırda imkansızdır. Ancak ne var ki, çocuklarınızla kaliteli bir şekilde geçirdiğiniz bir saat, onlarla ilgileniyormuş gibi yaptığınız on saatten daha fazla yarar sağlayacaktır. Aslında öyle özel, sihirli bir tarifi olduğu söylenemez. Yani çocuklarınızla geçireceğiniz vaktin ilk on dakikasında şunları yapın, şöyle davranın sonra ki yarım saat içinde de mutlaka bunları yapmış olun gibi... Zaten böyle bir tarifin olması o zaman dilimini kaliteli olmaktan çıkarırdı ve geçirdiğiniz zamanın oldukça da sıkıcı olmasına yol açardı. Şimdi de kafanız karışmış gibi hissediyor olabilirsiniz, bu da tamamen normal çünkü artık size kaliteli zaman kavramı daha da zor gelmeye başladı. Özellikle de bu kavramı ilk kez duyanlardansanız... Ne yapıp da çocuğumla geçirdiğim zamanı kaliteli hale geçireceğim diye düşünüyorsunuz. Bu kadar düşünmenize gerçekten gerek yok! Onlarla kaliteli vakit geçirmek aslında çok kolay. Çocuğunuzla her ne yapıyorsanız yapın, aslında dikkat etmeniz gereken en önemli noktalar, çocuğunuz ile geçirdiğiniz zamanın zorunluluk hissiyatından kurtulmak ve gerçekten de çocuğunuzla vakit geçirmeyi amaçlamak olarak toparlanabilir. Çocuklarla vakit geçirmek, ruhsal ve duygusal yapıları gereği genelde eğlence üzerine kuruludur ve çocuğunuzu eğlendirirken, kendinizi de eğlendirmenin yollarını bulmalısınız. Çocuğunuz ile oyun oynarken, oynadığınız veya kurduğunuz oyun temasının ruhuna bürünmek sizi de günlük hayatın stresinen uzaklaştıracak ve siz farkında bile olmadan sizin de eğlenceli vakit geçirmenizi sağlayacaktır. Siz eğlenceli vakit geçirdikçe çocuğunuzla daha etkili iletişim kuracak ve en nihayetinde çocuğunuza hatırlayacağı mutlu bir çocukluk armağan etmiş olacaksınız... Halk arasında çocuk aklı diye küçümsenen akıl aslında hiç de küçümsenmemesi gereken, her dış faktörü, olayı ve eylemi iyi veya kötü bir şekilde algılayan ve karakter yapısına göre yorumlayan saf bir akıldır. Örneğin onlar yapmacıklık ve içtenlik arasındaki farkı çok net görebilirler üstelik henüz bu kelimeleri bilmiyorken bile! Çünkü duyguların hissedilmesinin yetişkinlik ile bir alakası yoktur. Çocuğunuza karşı samimi ve içten olun ve onunla eğlenmenin tadına bakın. Kek mi yapacaksınız? Onu da dahil edin. Fazladan dağılan 50 gram un temizlemenin kimseye bir zararı dokunmaz. Küçük elleriyle karıştıracağı o kekin lezzeti eminim size daha da harika gelecektir! Üstelik yardım ettiği keki yerken atacağı havayı izlemek de paha biçilemez... Zaman zaman, çocuğunuz ile iletişimde olmaya enerjiniz olmadığında bunu onun anlayabileceği bir şekilde anlatın. Çocuğunuzu asla geçiştirmeyin veya onunla ilgileniyormuş gibi yapmayın. Bu hareketleriniz, çocuğunuzu üzmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Birlikte istediğiniz şekilde hayal güçlerinizin uçsuz bucaksız dünyasında turlayabilirsiniz. Oyun kurma konusunda çocuklar en iyi senaristleri bile kıskandırabilirler. Çocuklar ile kaliteli vakit geçirmenin diğer bir yolu da onu önemsediğinizi belli etmekten geçer. Çocuğunuz bir şeyler anlatırken onu etkin bir şekilde dinleyip, söyledikleri hakkında yorum yapmak ve yaş farketmeksizin arkadaşça sohbet etmek, çocuğunuz ile kaliteli vakit geçirmek için mutlaka üzerine düşmeniz gereken bir noktadır. Sohbet etmeyi öğrenen çocuklar, gelecekteki sosyal ilişkilerinde çok daha etkili iletişim kurabilirler ve çevrelerinde saygı gören bireyler olabilirler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/cocuklar-icin-guvenli-internet-alani-olusturmak", "text": "Teknolojinin ve internetin gelişmesi ile birlikte çocuklarımızı internet ve teknolojik uzak tutamaz hale geldik. Bu doğrultuda çocukların çok daha güvenilir bir ortamda internete girmesi ve internette yer alan web sitelerini ziyaret etmesi gerekmektedir. Bu sayede çocuğunuzun internette neler yaptığına hakim olabilir ve onu internet ortamında karşılaşabileceği olumsuzluklardan koruyabilirsiniz. Teknolojinin artık yaşamın bir parçası haline geldiği göz önüne alındığında çocuklarında bu teknoloji dünyasından uzakta bir hayat sürdürmeleri beklenemez. İnternet dilini adeta ana dili gibi bilen çocukların internet kopabilmeleri de mümkün değildir. Bu noktada çocuklarınıza güvenilir bir internet ortamı sunmak ailelerin görevidir. Aksi takdirde çeşitli problemler ile karşılaşabilir ve çocuğunuzun bu ortamlardan uzak durmasını engelleyemeyebilirsiniz. Peki, çocuklara güvenilir bir internet ortamı sunmak için yapılmalıdır? Gelin hep birlikte inceleyelim. \"İnternet\" varoluşsal yapısı gereği sınırı olmayan ve uçsuz bucaksız bir ortamdır ve filtreleme süreci biraz zorlu olabilir . Bu noktada bu yazımızda sizlere internet deneyimini çocuğunuzla nasıl paylaşacağınız ve çocuğunuz etrafınızda olmadığında dahi iyi durumda olduklarından nasıl emin olacağınız konusunda öneriler sunacağız. Çocuklarınıza karşı karşıya kalabilecekleri çevrimiçi riskler ve tehditlerden nasıl kaçınılacağı veya bunların nasıl bildirileceği hakkında bilgi vermek, çevrimiçi güvenliklerini sağlamak için atabileceğiniz en önemli adımlardan biridir. Ama önce bu riskleri kendiniz anlamalısınız. Öncelikle kendinizi \"medya okur yazarlığı\" konusunda geliştirmelisiniz. Bu konu hakkında pek çok üniversitenin erişebilir Türkçe kaynakları bulunmaktadır. Devamında ise çevrim içi ortamdaki en son teknolojiler, uygulamalar ve sosyal medya trendlerinden haberdar olmanız gerekir. Örneğin yetişkinlere yönelik içeriklerde dahi pek çok problemli içerik bulunduran Youtube uygulamasında bile \"Youtube Kids\" adında bir alternatif vardır. Çocuklara yönelik bir filtrasyondan geçen uygulamalardan haberdar olmak çocuğunz için güvenli internet adımı için başlangıcı oluşturur. İnternet terminolojisine ve teknolojilerine hakim olmayan bireyler başlangıçta oldukça zorlanabilir, ancak sizi çevrimiçi ortamda neler bekleyeceğiniz konusunda çocuklarınızla konuşmaya daha iyi hazırlar. Dolayısıyla önce kendinizi bilinçlendirmek adına, yazımızın sonundaki çeşitli akademik çalışmalara yönlendireceğimiz linklerden faydalanabilirsiniz. Neredeyse her internet araması, denklemde filtreler ve ebeveyn kontrolleri olsa bile, çocuğun sakıncalı içeriğe maruz kalmasıyla sonuçlanabilir. Masum bir Google ev ödevi ile ilgili yardım araması, bir çocuk hariç, hiç kimse tarafından görülmemesi gereken bağlantılara yol açabilir. İnternetin hayatımıza soktuğu \"metinlerarasılık\" kavramı, tam anlamıyla bir korunmanın önüne geçer. X bir metnin içine yerleştirilen linklendirilmiş bir kelime, çocuğunuzu istenmeyen tehlikeli sayfalara yönlendirebilir. Denetimsiz sohbet odaları, genç kullanıcılar için internetteki en tehlikeli alanlardan bazılarıdır. Günümüzde bu sohbet odaları yerlerini Instagram ve Facebook üzerindeki sohbet gruplarına evrilmiştir. Siber-Asker olarak da adlandırılan sahtekarlar, bu tür sohbet odalarında diğer çocuklar gibi rol yaparak arkadaş olurlar ve kurbanlarının güvenini kazanırlar. Sahketarların amacına göre çocuklar fiziksel veya manevi olarak sömürülür. Bu noktada ek olarak, cinsiyet farketmeksizin bir pedofili tehlikesi ile karşı karşıya kalırız. Dünyanın her noktasında erkek veya kız çocuğu cinsiyetleri farketmeksizin, pek çok cinsel saldırı yaşamakta ve çocuklarımız başlangıçta güvendikleri sapıklar tarafından çok zor zamanlar geçirebilmekteler. Bu zor zamanlar intiharlara kadar gidebilmekte ve bu nedenle de çocukların güvenli internet kullanımı, ailelere çok büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Kayıtlara göre çocukların en çok tehdit edildikleri konu, \"Benim için şunu yapmazsan, X bir şeyi ailene söylerim\" argümanıdır. Bu nedenle çocuğunuz ile aranızda kuracağınız güven ilişkisi, çocuklarınızın bu tarz problemler karşısında sapıklara karşı gösterecekleri dik duruşluluk bağlamında çok önemlidir. Yaptığı bir hata karşısında ailesinin sırt dönmeyeceğini bilen çocuklar bu tarz sapıklara karşı daha başarılı bir duruş sergilerler. Siber-Askerlerin davranışları, kırıcı metinler veya e-postalar göndermek ve Facebook ve Twitter gibi sosyal ağlarda incitici öğeler yayınlamak olarak toparlanabilir. Diğer örnekler arasında, incitici söylentilerin sosyal ağlar, grup metinleri veya sosyal paylaşımlar aracılığıyla kamuya duyurulması yer alır. Siber zorbalık , günümüzün çevrimiçi gençleri için başka bir tehlikedir. Siber zorbalık nedir? En iyi, bir kişiyi üzgün, kızgın, korkmuş ve bazı üzücü durumlarda intihara meyilli hissettirmek için internete bağlı iletişim cihazlarının kullanılması olarak tanımlanabilir. Çocuklarımızın özgüven duygularını yeterince oturttuğumuzda bu tarz olumsuzluklar karşısında hayattan kopmayacaklarını ve yine siz ailelere çok büyük sorumluluklar düştüğünü hatırlatalım. Çocuğunuz özel alanlara ihtiyaç duyan bir yaşa gelene kadar evdeki bilgisayarları sizin de görebileceğiniz alanlarda tutmak akıllıcadır. Ancka nihai çözüm değildir. Zira çocuklar belli bir yaştan sonra kendi odalarında vakit geçirmeye ihtiyaç duyarlar ve bu noktada bu madde geçerliliğini yitirir. Çocuğunuzun kendi odasında vakit geçirme yaşları geldiğinde birazdan aşağıda okuyacağınız koruma yazılımlarını kullanmak ise diğer bir alternatiftir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, internet kavramı, teknolojileri ve tedbirleri bağlamında siz ne kadar bilinçli olursanız, çocuğunuzu da o kadar koruyabilir ve yönlendirebilirsiniz. Çocuklarınızla çevrimiçi zaman geçirmek, onların oynadığı oyunları arkadaşı gibi birlikte oynamak çocuğunuzun çevrimiçi çevresi hakkında size fikir verebilir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken, çocuğunuzun özel alan algısına zarar vermemektir. Bu tarz hareketleri sürekli tekrarladığınızda çocuğunuz kendi alanına giriliyor algısı yaratabilir ve sizden kaçınmasına yol açabilir. Bu dengeyi ayarlayabildiğiniz zaman çocuğunuzun sosyal medya hesaplarındaki arkadaşları, tükettiği içerikler konusunda bilgi sahibi olabilir ve alınması gereken bir tedbir var ise önceden görebilirsiniz. Çocuğuzun internet kullanımı seansları çok uzun saatlere varıyorsa, tükettiği içerikleri kontrol etmek faydalı olabilir. Uzun saatler internette bulunmasını gerektiren durumları bilmek önemlidir. Birileri çocuğunuz ile şantaj yolu ile zorla sohbet ediyor olabilir. Arkadaş baskısı ile kendisi istemiyor olsa bile uzun saatler oyun oynayabilir. Bu tarz durumların önüne geçmek için çocuğunuzda bir kullanım süresi algısı yaratmak herkesin faydasınadır. Tıpkı sizin interneti anlamanız gibi, onların da anlamasını sağlamak için, çocuğunuzla sık sık internet terminolojisi bağlamında teknolojik fayda ve zarar tartışmaları yapın. Çocuklarınız tüketimsel süreçlerin sonunda neler yaşayabileceğini doğrudan bilsin ve algılasın. Çocuğunuza bu konu ile alakalı farkındalık kazandırmak pek çok sorunun önüne baştan set çekebilir. Özellikle belli bir yaşa kadar bu tarz etkinliklerin sizin kontrolünüz dışında gerçekleşmesini engelleyin. İnternetin bilgiyi ve görseli indeksleme metodları nedeniyle internete yüklenen bir görüntünün silinmesi çok uzun ve maliyetli bir süreç olabilir. Çocuğunuz farkında olmadan daha sonra pişman olabileceği görüntüleri internete yüklediğinde bunun için geri dönüş oldukça zordur. Bu nedenle, bu indirme ve yükleme işlemlerinin sizin kontrolünüzde olmasını sağlayın. İnternete bağlanmanızı sağlayan firmaların çocuk ve ailelere yönelik koruma paketleri bulunmaktadır. Bu nedenle abone olduğunuz firma ile iletişime geçerek sizi biraz daha rahatlatacak ve yine sizin kontrolünüzde olacak çeşitli yazılımları kullanabilirsiniz. Doğrudan Google firmasının sunduğu bir program olan Google Family Link ile ekran süresi yönetimi, uygulama izinleri, takipleri vb pek çok imkana erişebilirsiniz. Yazılımı Android cihazlarda kullanmak için, buraya tıklayarak indirebilirsiniz. Apple kullanıcıları için en iyi alternatiflerden biri olan ve çok uzun yıllardır bilişim güvenliği alanında faaliyet gösteren McAfee firmasının yazılımı olan Safe Family: Çocuk Güvenliği ile benzer filtrasyon ve takip özelliklerine sahip olabilir ve çocuğunuzun internet kullanımını daha güvenli hale getirebilirsiniz. Yazılımı iOS cihazlarda kullanmak için, buraya tıklayarak indirebilirsiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/cocuklara-nasil-sevgi-gosterilir-dogru-iletisim-teknikleri", "text": "Her yaşta bireyin az da olsa ilgi ve sevgi görmeye ihtiyacı vardır. Bu sevgi sayesinde bireyler hayata daha motive bir şekilde adapte olup, sorunları daha az hasarla atlatacak şekilde çözebilirler. Sevgi, dil din ve ırk ayırt etmeyen evrensel bir dildir. Her zaman sözcüklerle ifade edilmesi gerekmez. Beden dili ile de sevgi gösterilebilir. Bu sevgi diline her yaş grubunun ihtiyacı olsa da çocukların duyduğu ihtiyaç diğer yaşlara göre daha fazladır veya diğer bir değiş ile, özeldir. Yapılan araştırmalara göre 6 yaş ve altı çocukların kişiliklerinin oluşumunda en önemli olan şeyin sevgi, ilgi ve birlikte oyun oynamak, paylaşımlarda bulunmak gibi özel ve oldukça insancıl beklentilerin olduğu tespit edilmiştir. Ebeveynlerin kaş çatarak konuşmasının, sert mizaca sahip olmalarının, ve kötü/saygısız konuşma tarzlarının çocukların karakterlerinde ve zekalarında olumsuz etki ettiği gözlemlenmiştir. Yani çocuklarla konuşurken göz teması kurarak gülümsemek çocukların ruhsal sağlığı için büyük önem taşır. Biraz açmak gerekirse, çocuğunuza ders çalışması gerektiğini söylerken sürekli yüksek bir ses tonu, ciddi bir yüz ifadesi ve emir cümleleri kullanırsanız, zamanla çocuğunuzda ders çalışmaya yönelik bir savunma mekanizması geliştiğini ve siz sertleştikçe çocuğunuzun yapmasını istediğiniz eylemden uzaklaştığını ya da etkin bir şekilde yapamadığını göreceksiniz. Oysaki çocuğunuzun yapmasını istediğiniz eylemi negatif bir kodlama olmasına müsade etmeden düzgün bir ileişim kurarak yaparsanız, çocuğunuzun yapmasını istediğiniz eylemlerde daha etkin bir varlık göstereceğini sizler de fark edeceksiniz. Anne ve babalar çocuklarıyla doğru ve etkin iletişim kurdukları zaman hem psikolojik hem de fiziksel açıdan daha sağlıklı çocuklara sahip olma yolunda önemli bir adım atmış olurlar. Bu şekilde sağlıklı büyütülen çocukların gelecekteki yaşlarında daha özgüvenli ve daha başarılı olduğu gözlemlenmiştir. Sürekli negatif konuşmalar duymaktan veya kötü davranış görmekten endişe eden çocuklar, okul başarısı, yeme içme alışkanlıkları ve uyku alışkanlıkları gibi süreçlerde problem yaşamaya meyillidir. Yatağa çiş yapma, kabuslar görme, sosyal yaşamda uyumsuzluk gibi problemler de görülebilmektedir. Evde doğru iletişim kurulmayan, argo sözler işiten bir çocuk, kreşteki veya okuldaki sosyal yaşantısında bu davranışları ayna gibi yansıtacak ve arkadaşlarına nazaran uyumsuz bir çocuk imajı çizecektir. Her şeyden önemlisi, arkadaşları tarafından yadırganacak ve dışlanacaktır. Sonuç olarak evde bir kelimeden başlayan süreç, çocuğun inanılması güç derecede problemler yaşamasıyla sonuç bulur. Bu nedenle pozitif ve doğru iletişim teknikleri, çocuğunuzla aranızdaki ilişkiden daha fazlasıdır ve çocuğunuzun geleceğine doğrudan etki eder. Anne ve babaların bedensel temas kurarak çocuklarına sevgilerini belli etmeleri yine aynı derecede önem taşımaktadır. Çocuğunuza onu sevdiğinizi söylerken aynı zamanda saçlarını okşamanız ya da onu öpmeniz, eline dokunmanız, sırtına dokunmanız, yanağını sıkmanız çocuklar üzerinde daha olumlu bir etki bırakacaktır. Çocukların rol model olarak aldıkları ve büyük bir merakla izledikleri ebeveynleri tarafından bu tarz sevgi gösterileri görmesi, çocuğun hayata karşı hissedeceği güvende hissetme duygusunu pekiştirir. Annem beni seviyor veya Babam beni seviyor düşüncelerine net olarak ulaşabilen çocuklar, problemsizlik açısından hayata önden başlarlar. Hem kelimelerle hem de fiziksel temas ile desteklenecek şekilde sevgiyle büyütülen çocuklar daha sağlıklı ve olumlu karakterlere sahip olmaktadırlar. Küçük yaşlardan itibaren sevgisiz büyüyen çocuklar özgüveniz bir yapıya sahip olurlar. Yapılan araştırmalara göre 6 yaş ve öncesinde fiziksel şiddete uğrayan ve korkuyla büyüyen çocukların gençlik yıllarından itibaren topluma uyum sorunları yaşadıkları görülmüştür. Bütün bu yapılan araştırmalar sonucu görülmüştür ki sevgi dili çocuk doğduğu andan itibaren gereklidir. Çocuğunuzu emzirirken sevgi dolu bakışmalarınız, parkta oynarken telefonunuzdan kafanızı kaldırıp gülümsemeniz, okuldan geldiğinde gülerek hoşgeldin demeniz inanamayacağınız kadar çok şeyi değiştirir. Her çocuğun özel bir ilgi ve sevgiyle büyütülmeye ihtiyacı vardır. Unutmayın ki, dünyaya gelmeyi çocuğunuz istemedi, dolayısıyla da çocuğunuza karşı en büyük sorumluluğunuz ona sevgi dolu bir çocukluk vermektir. Her ilişki de kendinde farklı dinamikler barındıracağından dolayı, çocuğunuza sevginizi ifade etmenin yollarını bulmalısınız. Bu sevgi ifadeleri çok farklı şekilde olabilir ancak en önemlisi, yazımıza başlığını veren ifadede de olduğu gibi, çocukla doğru iletişim kurmaktır. Doğru iletişim sayesinde çocukla karşılıklı anlaşmak ve sağlıklı iletişim kurmak hedeflenmektedir. Doğru iletişimin temel noktası göz teması ile birlikte varlığınızı, sevginizi ve güveninizi yansıtmaktır., Göz teması çocuğunuza seni dinliyorum ve önemsiyorum mesajı verdiğinden dolayı çocukla daha rahat anlaşıp iletişim kurabilirsiniz. Bu şekilde çocuğunuzla aranızdaki doğru iletişimi sağlamak adına önemli bir adım atmış olursunuz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/cocuklarini-edebiyat-ile-tanistirmak-isteyen-anne-ve-babalara-tavsiyeler", "text": "Edebiyatla ilk tanışmamız, çocukken ebeveynlerimizin okuduğu uyku öncesi masalları ile ya da okuma yazma eğitimi sonrası okumaya başladığımız öykülerle başlar. Tam burada nasıl başladıysa öyle gider atasözünü nasıl başladıysa o yönde ilerlemesi daha kolay olur diye düzeltip çocukların küçük dünyasında edebiyatın öneminden bahsedelim. Bu arada atasözünü değiştirdik, çünkü birazdan, küçük yaşta edebiyatla tanışmanın ileride zihin dünyamıza açacağı kapılardan bahsedeceğim fakat küçük yaşta edebiyatla tanışma fırsatı bulamamış çocukların da belki ortaokulda belki de lisede henüz tanıştığı edebiyatı, benimseyip yine aynı kapıları açabildiğini not düşmek adına bu düzeltmeyi gerekli görüyorum. Belki geç tanıştıktan sonra ilerleyiş daha zor olacaktır fakat bir kere tanıştıktan ve sürdürmeyi amaç edindikten sonra ilerlemek kaçınılmazdır. Sözün özü, bu yazıyı okuyan siz anneler ve babalar, çocuğunuzu küçük yaşlarda edebiyatla tanıştıramamış olabilirsiniz, fakat çocuklarınız kaç yaşında olursa olsun, onlara bu kapıların getireceği eşsiz güzellikleri armağan etmek, onlar için yapacağınız en büyük iyiliklerden biri olacaktır. Büyük sanatçıların eserlerinin ardında, büyük bilim insanlarının icatlarının, teorilerinin ardında yatan unsur çok gelişmiş bir hayal gücünden başka bir şey değildir... Edebiyatla büyüyen bir çocuk, gelişmiş kelime haznesi, kendini ifade etmede kolaylık, başkalarını anlayabilme -empatide- kolaylık, eleştirel düşünme becerisini kazanma, dünyayı ve doğayı anlamlandırabilme konularında yaşıtlarına göre oldukça iyi seviyelerde olacaktır. Karşısındaki insanı anlayabilen bir çocuk yetiştirmek, ebeveyn olarak size müthiş bir gurur yaşatacaktır. Çocuklarınıza çok küçük yaşlarından itibaren kitap okuma alışkanlığını kazandırmak istiyorsanız, onun henüz konuşamadığı dönemlerde bile okuyacağınız masal kitapları ile bu yolculuğa başlamanız harika olacaktır! Biraz daha büyüdüğünde, ondan size hikayeler anlatmasını dileyebilir, bu sayede edebiyat dünyasını çocuğunuza daha da çok sevdirmede yardımcı olabilirsiniz. Tüm bunların haricinde sizler de kitap okumalı hatta ailece kitap okuma saatleri yaratmalısınız. Unutmayın, çocuklarınız en çok da sizi taklit ederek hayatı öğrenir, işte tam da bu nedenle sizi kitap okurken görmek onlarda da bu yönde bir istek doğuracaktır. Devamlılık, edebiyat ruhunun kazandırılmasında çok önemlidir. Eğer çocuklarınız tüm uğraşlarınıza rağmen okuduğunuz masalları dinlemek istemiyor, kitap okumayı reddediyorsa sabırlı olun ve sevgiyle masal ve kitap okuma saatlerinizi sürdürmeye devam edin. Siz de göreceksiniz ki zamanla inatçı meleğiniz bir kitap aşığına dönüşecektir, sadece biraz sabır!"} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/daha-iyi-bir-ebeveyn-olmak-icin-atilmasi-gereken-ufak-adimlar", "text": "Her çocuk anne ve babasının özel ilgisini hak eder. Çocukların anne ve babalarından gördüğü sevgi ve ilgiyle orantılı olarak çocukların gelecekteki davranışları şekillenir. Ebeveynlerin çocuk yetiştirme konusunda oldukça titiz davranmaları gerekmektedir. Çocukları sağlıklı yetiştirme yolunda atılacak ilk adım anne ve babaların hem psikolojik hem de fiziksel olarak sağlıklı olmaları ve bir çocuk yetiştirmek için psikolojik anlamda \"hazır\" olmalarıdır. Ebeveynler fiziken ve ruhen ne kadar sağlıklı olurlarsa çocuklarını da o derece sağlıklı ve mutlu büyütebilirler. Bu durumda anne ve babalar, önce kendilerini tanıma evresini tamamlamış olmalı ve çocuk istiyor muyum sorusuna net bir cevap verebiliyor olmalılardır. Anne ve baba adayları, dünyaya çocuk getirmek için hazır olup olmadıklarını anlamak için kendilerine özel zaman ayırarak bedenlerini ve zihinlerini dinlendirebilir ve kendilerine bir takım sorular sorabilirler. Bu aşamalardan net cevaplarla çıkmış bir anne ve baba adayı, ebeveynlik tecrübelerini daha sakin ve doğru bir şekilde geçirebilir ve çocuklarıyla gerçek anlamda ilgilenebilirler. Kendilerine özel zaman ayırmayan ve isteklerini göz ardı eden, hayattan beklentilerini henüz tam anlamıyla alamamış veya kendini dilediği şekilde gerçekleştirememiş ebeveyn adayları, çocuk sahibi olduktan bir süre sonra, olması gerekenden çok daha fazla olacak şekilde yıpranabilir ve bu durumda çocuğa yeterli ilgi ve sevgiyi verimli bir şekilde aktaramayabilir. Oysa basit bir çocuğumla ne kadar ilgileneceğim veya çocuğuma ne katabileceğim sorusu tüm yaşanan problemlere çözüm olabilirdi. Ebeveynlerin daha önce birçok yazımızda da belirttiğimiz gibi en temel görevlerinden birisi, çocuğunu dinlemek onunla empati yaparak çocuğun karakterini ve ruhunu anlamaya çalışmaktır. Çünkü çocuklar da bir kişiliğe sahiptir ve 30 yaşındaki hallerinin tohumlarını sizinle iletişim kurmaya başladığı dönemlerde atmaya başlarsınız. Çocuklarla sağlıklı iletişim kurmak ve doğruyu aktarmak sabır gerektiren bir iştir. Modern yaşamdaki standart bir gün yorgunluğunun ardından çocuğunuzun istekleri size ağır gelebilir ve sizin tahammülünüzü zorlayabilir. Bu gibi durumlarda pes etmeden, çocuğunuzu sabırla anlamaya çalışmalısınız. Çocuğunuz, işe gittiğiniz ve uzun süreler onu yalnız bıraktığınız için size naz yapıyorsa, bunun duygusal bir reaksiyon olduğunu anlamalısınız ve bu doğrultuda aksiyon almalısınız. Çocuğunuzun hissettikleri konusunda empatik bir düşünce sistemi geliştirerek, isteklerinin veya hareketlerinin altında yatan sebepleri görebilirsiniz. İşe gittiğiniz için uzun saatler yalnız bıraktığınız çocuğunuz size naz yaparken, öfkenize yenik düşüp ona kızıp bağırmanız ile bir yere gelemediğiniz gibi çocuğunuzla aranızda olan bağı da zayıflatmış veya aranızdaki ilişkiye de zarar vermiş olursunuz. Çocuğum İle Nasıl İletişim Kurabilirim? konusu hakkında daha detaylı bir makalemizi okumak için burayı tıklayın. Çocukların sorumluluk duygusunu öğrenmesine ve dolayısıyla da sorumluluk almasına yardımcı olmalısınız. Bu tür durumlar için minik ve çocuğunuza fazla gelmeyecek seviyede minik senaryolar oluşturmalı ve çocuğunuza yavaş yavaş çeşitli durumlar karşısında sorumluluk farkındalığı kazandırmalısınız. Bu süreç, çocuğunuzun özgüven kazanmasına ve sorumluluklarının bilincinde olmasına yardımcı olacaktır. Örneğin oyun seansı sonrası oyuncaklarını toplamamakta ısrar eden bir çocuğunuz var ise, bu durum karşısında öncelikli olarak iletişim şekillerinizi gözden geçirmeli ve çocuğunuza karşı olan sorumluluk tanımlamalarınızı yeniden düzenlemelisiniz. Sürekli Oyuncaklarını Topla!, Oyuncaklarını Topla Demedim Mi Ben Sana!!! gibi sert ve yüksek tonda uyarılar yapıyorsanız bu iletişimden bir sonuç alamayacağınızı garanti ediyoruz. Bu tarz sert direktifler yerine ev düzeni ve toplu olmak hakkında yavaş ve sabırlı bir eğitim ve oyuncakların neden ortada değil de oyuncak kutusunda olması gerektiğine dair zaman yayılmış bir konuşma çok daha fazla işe yarayacaktır. Çocuğunuzun istediği ve yetenekli olduğu alanlara yönlendirmek de siz ebeveynlerin görevidir. Çünkü onların hayat karşısındaki bilgi ve tecrübesi bir şeylere yönelmesi açısından yetersizdir. Örneğin 3 yaşındaki çocuğunuz etrafındaki müzik vb etmenlere karşı duyarlı ise bu durum karşısında bir uzman eğitmen görüşü alıp çocuğunuza temel ritim eğitimi aldırabilirsiniz. Bu eğitim sonucu çocuğunuzun müziğe yatkın olup olmadığı, müziğin tekniğini doğal olarak kavrayıp kavramadığını görmek mümkün olabilir. Bu tarz eğitimler Orff olarak adlandırılıyor ve küçük yaşlardaki çocuklar için ilk müzik eğitimi adımı olarak biliniyor. Tabii ki de çocuğun arkasında durup teşvik etmeli ve arzu ettiği bir hayatı elde etmesi konusunda maddi manevi desteklemelisiniz. Sizden gördüğü destekle çocuğunuzun daha başarılı olmasına yardımcı olursunuz. Çocuklar, eğitim süreçlerinde ebeveynlerinden aldığı güven ve destek duygusu ile, daha özgüvenli bir hale gelirler. İyi bir ebeveyn olmak için en önemli adımlardan biri de eşinizle veya herhangi biriyle yaşadığınız anlaşmazlıkları ya da kavgaları çocukların gözü önünde yaşamamaktır. Çocukların aile içi sözlü veya fiziksel şiddete tanıklık etmeleri, kaygılı bir ruh haline bürünmelerine yol açar. En önemlisi ise ilişki konusunda yanlış kodlamalar yapabilir ve sevgi duygusunu yanlış öğrenebilirler. Böyle bir durumun yaşanması ise, çocuğunuzun karşı cins ile ilişki yaşamaya başladığı dönemlerde fiziksel veya sözlü şiddet karşısında savunmasız bir birey olmasına neden olabilir. Aile bağlarının kuvvetlenmesi için çocuklarla olan iletişiminizi genellikle yüz yüze kurmaya çalışmalısınız. Programınız dolu olsa bile gün içinde mutlaka çocuğunuzla iletişim kurup, az da olsa vakit geçirmelisiniz. Önemli olan ne kadar çok vakit geçirdiğiniz değil, o vakti ne kadar kaliteli geçirdiğinizdir. Diğer işlerinizi çocuklarınızdan üstün tutmamalısınız. Çünkü çocuklar sürekli bu duyguyla karşılaştıklarında kendilerini değersiz hissetmeye ve dolayısı ile de yetişkinlik dönemlerinde de bu duyguyu devam ettirmeye meyillidir. Sürekli olarak Dur şimdi işim var!, Bu iş şu an çok önemli, mutlaka yapmam lazım!, Bu müşteri çok önemli! gibi söylemler duyan bir çocuğun niçin zamanla değersiz ve sevilmediğini hissedeceğini anlamak zor değil. Çocukların sizin ilginizi ve sevginizi hissetmeye ihtiyacı vardır. Çocuklarınızı şartsız sevmelisiniz. İstediğiniz insana büründüğü takdirde seveceğinizi düşünmemelilerdir. Diğer bir açıklamayla, şunu şunu yaptığında karşılık olarak seveceğinizi düşünmemelilerdir. Koşulsuz şartsız ve her durumda sevebileceğinizi çocuklarınıza hissettirmelisiniz. Çocuklarınızla fiziksel temas kurmak da en az sevdiğinizi hissettirmek kadar önemli ve kıymetlidir. Çocuklarınıza sarılmak, öpmek veya saçlarını okşamak gibi ufak hareketlerle çocuğunuzun gün sonunda mutlu ve huzurlu bir uyku uyumasını sağlayabilirsiniz. Günün sonunda ebeveynler olarak en önemli amacımız, çocuklarımızın güvenle büyüyebilecekleri, kendine güvenen, bağımsız ve etrafını önemsemeyen ve etrafındaki insanlardan da saygı gören yetişkinlere dönüşebilecekleri büyüme ortamını yaratmaktır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/ebeveynlerin-en-cok-yaptigi-hatalar", "text": "Çocuk yetiştirmek aslında son derece zordur. Çocukların psikolojisini anlamak ve onlara gerektiği gibi davranmak ne yazık ki günümüzde her ebeveynin başarabildiği bir süreç değildir. Çocuklara olması gerektiği gibi davranmayarak ve onları anlamayarak ya da anlamaya çabalamayarak, aslında psikolojilerini bir şekilde dolaylı veya doğrudan bozuyor olabilirsiniz. Çocuğunuzdaki davranış bozukluğunun sizin davranışlarınızdan kaynaklanabileceğini de ifade edebiliriz. Bu nedenle aşağıda sıraladığımız, \"anne ve babaların en sık yaptığı hatalar\" maddelerine dikkat edip, farkında olmadan yaptıklarınız varsa yapmayarak veya davranışlarınızı gözden geçirerek, çocuklarınıza çok daha doğru bir şekilde davranabilir ve onları anlayabilirsiniz. Şimdi gelin ebeveynlerin en sık yaptığı hataları hep birlikte inceleyelim. Yanlış okuduğunuzu düşünüyor olabilirsiniz. Ancak her ne kadar çocukların size saygı duymasını bekliyorsanız sizin de onlara saygı duymanız gerekmektedir. Bu doğrultuda çocuklarınıza saygı duyarak onların da size saygı duymasını ve sizi anlamasını sağlayabilirsiniz. Yetişkin birisiyle bir problem yaşadığınızda sorunu konuşarak halledebilirsiniz. Bu nedenle çocuğunuzla ilgili bir probleminiz olduğunda da onunla konuşarak bu problemi çözebilirsiniz. Çocuğunuzun gözlerin içine bakarak bağırmadan saygılı bir şekilde onunla konuşmalısınız. Öfkelendiğinizde kendinize hakim olamıyor olabilirsiniz. İş yerinde bir problem yaşadığınızda ya da ailenizle ilgili herhangi bir problemi olduğunda etkilenebilir ve bunu çocuğunuza yansıtabilirsiniz. Ancak bu son derece yanlış bir davranıştır. Öfkeli iken çocuğumuz iletişim kurmak ona bağırmak ona azarlamak yerine sakinleşmenizi bekleyebilir ve çocuğunuzun sergilediği kötü davranışları görmezden gelebilirsiniz. Bu sayede çocuğumuz da durduk yere bağırmamış, onu incitmemiş ve onu kırmamış olacaksınız. Öfke kontrol mekanizmalarınızı geliştirmek size fazlaca yardımcı olabilir. Tutarsız olmak ebeveynlerin yaptığı en büyük hatalardan bir tanesidir. Çocuğunuz da bir gün kızdığınız Konuda farklı bir gün kızmıyorsanız ya da kızmadınız bir konuda daha sonra kızıyorsanız tutarsız davranıyorsunuz demektir. Bunun yanı sıra çocuğumuz da bir şey için söz verip daha sonra sözünüzden dönüyorsanız Buda tutarsız davrandığınız anlamına gelmektedir. Bu doğrultuda çocuğunuz da son derece açık ve net bir talimat vermeli ve beklentilerinizi net bir şekilde ifade etmelisiniz. Örneğin odasının kendini toplamasını istiyor ve böyle davranıyorsanız başka bir gün odasını siz toplamamalısınız. Bir problem olduğunda ya da çocuğunuz bir hata yaptığında onunla detaylı bir şekilde iletişim kurmanın son derece doğru bir harekettir. Ancak çocuklar detaylardan hoşlanmaz. Yaptığı davranışın ne kadar kötü olduğunu ve bunu bir daha yapmaması gerektiğini açık ve kısa ifadelerle iletmeniz gerekmektedir. Çok fazla konuşarak çocuğunuzun söylediklerinizi algılamamasına neden olabilirsiniz. Özellikle küçük çocuklarda sadece durumu açıklayarak davranışın neden yanlış olduğunu belirten bir konuşma yapmanız yeterlidir. Negatif olmak ebeveynlerin yaptığı diğer hatalardan bir tanesidir. Yapma ya da hayır gibi kelimeler duymak hiçbir çocuk için eğlenceli değildir. Çocuklara sürekli ne yapması gerektiğini anlatmak ve sürekli bir şeyleri yapma demek çocukların piskolojisini doğrudan etkilemektedir. Bu noktada çocuklarınız ile daha iyi neler yapabilir konusunda konuşmalı ve olumlu bir bakış açısı ile yaklaşmalısınız. Çocukları disipline etmekle cezalandırmak hiçbir zaman aynı değildir. Bu doğrultuda çocuğunuzu disipline etmek istiyor belirli sınırlar koymak istiyorsanız cezalandırmamalısınız. Pozitif bir tavırla yaklaşmalı ve çocuğunuzun yaptığı davranışın ne kadar kötü olduğunu anlamasına ve daha iyisini yapması gerektiğine ikna etmeye çalışmalısınız. Sonuç olarak, tıpkı hiçbir insanın kusursuz davranışlar sergileyememesi gibi, anne ve babalık görevlerini de bazen istesek de kusursuz bir şekilde deneyimleyemeyebiliriz. Çocuklarımız ebeveyn kaynaklı problem yaşayabilirler. Önemli olan sorunu algılamak ve harekete geçmektir. Eğer bazı problemlerin farkındaysanız ve çözümlemeyi gerçekten istiyorsanız, bir uzmana danışmaktan geri durmayın..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/ebeveynlik-ve-stres-yonetimi", "text": "Duygular, etrafımızda olup biteni algılamamıza yardımcı olan sinyallerdir. Stres hormonları ise, tehlikede olduğumuzda savaşmamıza veya kaçmamıza yardımcı olur. Ancak vücudumuzun stres tepkisi, zorunlu olarak bir tehdit olmayan konularla ilgili sürekli olarak tehlike sinyali verdiğinde veya sağlığımızı, iyiliğimizi veya net düşüncemizi ezici bir noktaya geldiğinde bir sorun haline gelebilir. Stres kaslarda meydana gelen gerginlik nedeniyle boyun baş ve sırt ağrılarına mide rahatsızlıklarına sinirliliği huzursuzla ve konsantrasyon bozukluğuna neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra stres ebeveynlerin de çocukları ile sağlıksız iletişim kurmasına ve bu noktada çocuklarıyla aralarında açılamayacak problemlerin meydana gelmesine neden olabilmektedir. Bu noktada ebeveynlerin stres ile baş etmesi lazımdır. Peki ebeveynler stres ile nasıl baş edebilir? Stres ile baş etmeniz için gerekli olan yedi adımı sizin için derledik. Stres yönetimi için öncelikle duygularınızı tanımlamalı ve stresli olduğunuzu, bunun doğrudan size ve etrafınızdaki diğer insanlara yönelik olumsuz etkiler yarattığını kabul etmeniz gerekmektedir. Stres yaşadığınızda neler hissediyorsunuz, hangi davranışlar sergiliyorsunuz, bunları net bir şekilde gözlemlemeniz ve tanımlamanız gerekmektedir. Ancak insanın kendi duygularını tanımlamadaki yolculuğu her birey için kolay olmayabilir ve bir uzman yardımına ihtiyaç duyabilirsiniz. Böyle bir durumda kendinizi kötü hissetmeden ve daha fazla strese sokmadan uzman bir psikolog yardımı alarak benlik durumunuzu profesyonel bir şekilde çözümleyebilirsiniz. İkinci aşama olarak stresinizin kaynağını bulmalısınız. Örneğin iş yerinde mi sorun yaşıyorsunuz, o yüzden mi stres oluyorsunuz, yoksa evde yaşadığımız bir problem yüzünden mi stres içerisine giriyorsunuz bunu doğru olarak saptamalısınız. Stres kaynaklarınızı doğru bir şekilde saptadıktan sonra atabileceğiniz en önemli adım stres kaynağınız için bir şekilde aksiyon almaktır. Örneğin işinizde mutsuzsanız ve bu işin size zarar vermeye başladıysa artık işinizi değiştirmenin vakti gelmiştir demektir. İşinizdeki stres kaynaklarını ekarte ettiğinizde evde çocuklarınıza daha iyi bir ebeveyn deneyimi yaşatabilir ve ek olarak hayatınıza yeni bir yön verebilirsiniz. Stres kaynaklarınızdan hangisini değiştirebilir ve hangisinin değiştirilemez olduğunu saptayarak büyük bir ilerleme kaydedebilirsiniz. \"Stresin kaynağından nasıl kurtulabilirsiniz\" sorusuna cevap vermelisiniz ve elinizde olmayan sebepler dolayısı ile kurtulamadığınızı anladığınız stres kaynakları hakkında neler yapabileceğinizi düşünmelisiniz... Bazı durumlarda stres kaynağı ile değiştirilemez ya da iyileştirilemez. Bu durumda bakış açınızı değiştirmeli ve stresi yönetmelisiniz. Zaman yönetiminde ufak değişiklikler yapmak, günlük rutinlerinizi hafif spor ve nefes egzersizleri ile desteklemeli ve yapabileceğiniz en temel stresten kurtulma hareketi olarak meditasyon yapmalısınız. Bu tarz aktiviteler, düşünce biçiminizi değiştirmekte ve hayatınıza pozitif enerji bombalayarak çözümlenemeyen stress kaynaklarınızı çekilebilir kılar. Kahkaha, fiziksel aktivite ve düşüncelerinizi organize etmek etkili stres yönetimi teknikleri olarak bilinmektedir. Üstelik bu tarz aktiviteleri çocuklarınızla birlikte yapmanız, her iki taraf için de rahatlatıcı bir süreç başlatabilir... Stres insanın tüm hayatını kökünden etkileyen ve değiştiren bir etkendir. Bu noktada çocuğunuz ile kurduğunuz iletişim ona davranışlarınız ve diğer çeşitli durumlar ebeveynliğinizi derinden etkilemektedir. Çocuğunuz ile sağlıklı iletişime kurabilmek için stres yönetimini mutlaka gerçekleştirmelisiniz. Stresli bir yaşam yalnıza sizi değil, dolaylı yoldan çocuğunuzu, eşinizi ve çevrenizdeki diğer insanları etkilemektedir. Bu nedenle basit ve kendi yöntemlerinizle size stres yaratan noktalar konusunda pozitif yönde bir ilerleme kaydedemiyorsanız, mutlaka bir profesyonele danışmalısınız. Aslında hiç umursamadığınız, sizin önemsemediğiniz öfke nöbetleriniz, çocuklarınız üzerinde yıllar boyu iyileşmeyecek ve belki çok önemli problemlere neden olabilecek travmalar yaratabilir. Çocuğunuza karşı göstereceğiniz ufak bir \"umursamazlık ve ses yükseltme\" davranışı dahi, onları tahmin edemeyeceğiniz kadar üzebilir. Önemli olan husus, bu tarz problemleri ne kadar çözmek istediğinizdir..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/ergenlik-doneminde-erkek-cocuklarina-nasil-yaklasilmali-ve-nasil-davranilmali", "text": "Ergenliğin başlama zamanı her çocuğa göre farklılık göstermektedir. Fakat bedensel değişikliklerin erkek çocukları için 12-14 yaşları arasında yaşandığını söyleyebiliriz. Erkekler kız çocuklarına göre ergenliğe daha geç girmektedir. Çocuğunuzun ergenliğe girdiğini kısa bir süre zarfında dikkat çekecek derecede büyümesinden ve gelişmesinden anlayabilirsiniz. Büyüme durumu ergenlikten sonra 18 ila 30 yaşları arasında da görülebilir. Yüz hatları gelişir ve bu durum yüzünde orantısızlığa neden olsa da tüm gelişimi tamamlandıktan sonra yüzü ve bedeni orantılı bir hal alır. Tüm kemik sistemi hızlı bir şekilde büyür. Bu nedenle el ve ayaklarda meydana gelen büyüme sakarlığa neden olabilir. Erkek çocuklarda testisler ve peniste büyüme yaşanır. Cinsel organı ve bedeninde kıllanma meydana gelir. Bunun yanısıra seste kalınlaşma meydana gelir. Yüz dahil olmak üzere bedenin her yeri yavaş yavaş kıllanmaya başlar. · Çocuk kendi bedeni ve karşı cinsin bedenine saygı duymayı öğrenir. Bu sayede bilinçli bir birey olarak insan ilişkileri saygı çerçevesinde gelişir. · Ergenlik döneminde bedenini tanıyan bir çocuk özgüvenli olur. Kendi bedenine karşı sorumluluklarını bilir ve yerine getirir. · Cinsel eğitimi zamanında ve bilinçli bir şekilde verilen çocuk, ileriki hayatında karşı cinsle daha bilinçli ilişkiler kurabilir. · Bedeni ve psikolojisi gelişip değişen çocuklar bilgilendirilerek daha kolay bir adaptasyon süreci yaşaması sağlanır. · Doğru bir cinsellik eğitimi alan çocuk gerçek ve yanlış bilgileri ayırt edebilir. Ergenlik döneminde çocuk ve ebeveynler arasında çatışma yaşanmaktadır. Bunun nedeni ise ergenliğe giren çocuğun bedensel ve ruhsal bir gelişim, değişim içinde olmasıdır. Somut düşüncelere ek olarak soyut düşüncelerin de yer almaya başladığı bir döneme girilmiştir. Ergenlikteki çocuk ailesi ve çevresindeki insanlarla ilişkilerini anlamlandırmaya ve duygularıyla baş etmeye çalışmaktadır. Bu süreçte ani duygu değişimleri yaşanabilir. Ergenlikteki birey kendisini beğenmemeye hatta arkadaşlarıyla kıyaslamaya başlayabilir. Bu dönemde ebeveynlere düşen sorumluluk oldukça fazladır. Ebeveynlerin konuşma ve hareketleri ergenlikteki bireyi rahatsız edebilir. Bu süreçte aileden çok arkadaşlarla zaman geçirmeye başlayabilir. Böyle bir durumda çocuğunuzu kısıtlamaya ve üzerinde baskı kurmaya çalışmak yerine onu anlamaya ve onu anlayıp, sevdiğinizi ona da hissettirmeye çalışmalısınız. Ergenlikteki çocuğunuz onu anlamadığınızı ve artık onu sevmediğinizi düşünebilir. Artık büyüdüğünü ve ailesinin ona çocukmuş gibi davrandığını düşünebilir. Psikolojik anlamda ise kendine güveni azalabilir ve kendini beğenmemeye başlayabilir. fiziksel ve duygusal gelişimleri saygılı bir şekilde karşılamalısınız. Ergenlikteki oğlunuzla konuşmalısınız. Fakat öncelikle oğlunuzun anlattıklarını dinlemeli ve anladığınızı ona da belli etmelisiniz. Sizi rahatsız eden bazı durumları oğlunuzu incitmeden güzel bir şekilde onunla paylaşabilirsiniz. Aynı şekilde onun da duygu ve düşüncelerini size anlatmasını isteyebilirsiniz. Zamanı geldiğinde her bireyin yetişkinliğe adım adım ilerleyeceğini ve bu süreçte yanında olduğunuzu oğlunuza söylemelisiniz. Bu süreçte oğlunuz sadece kendisinin ergenlik sürecinde olduğunu düşünebilir. Ailesi olarak her zorlukta yanında olacağınızı ve bu durumu sadece onun yaşamadığını örneklerle ve güzel bir şekilde oğlunuza anlatabilirsiniz. Oğlunuzu böyle bir dönemde yargılamanız onu içine kapanık birine veya asi bir gence dönüştürebilir. Sizin için önemsiz olan bir şeyin oğlunuz için önemli olabileceğini unutmamalısınız. Oğlunuzu bazı şeyler için eleştirmek ve onu bazı konularla ilgili zorlamak yerine güzelce konuşarak yönlendirmeye çalışmalısınız. Oğlunuzu kendi hareketlerinizi göz önünde bulundurmadan uyarmayın. Her anlamda davranışlarınız, hareketleriniz ve konuşmalarınızla oğlunuza örnek olun. Oğlunuzun ergenliği sürecinde babasının rol model olması erkek çocuğunuz için oldukça önemlidir. Oğlunuz yetişkinlik yolunda ilerlerken ona belli sınırlar içinde özgürlük tanımalısınız. Bu konuda ebeveynlere büyük sorumluluk düşmektedir. Oğlunuzu hem korumalı hem de kendini geliştirebilmesi için ona belli bir alan tanımalısınız. Ergenliğe giren oğlunuz ve sizin hayatınızda meydana gelecek değişimler nedeniyle bazı çatışmalar meydana gelebilir. Oğlunuzla güzel bir şekilde iletişim kurmaya,kendi duygu ve düşüncelerinizi ona nazikçe anlatmaya çalışmalısınız. Aynı zamanda ona da duygu ve düşüncelerini açıklama fırsatı tanımalı ve onu dinleyip anladığınızı belli etmelisiniz. Oğlunuzla daha fazla zaman geçirmeye çalışmalısınız. Birlikte zaman geçirmek aranızdaki bağların güçlenmesine yardımcı olacaktır. Hem sizin hem de oğlunuzun sevdiği aktiviteleri yapabilir veya birlikte hiç denemediğiniz bazı etkinliklere katılabilirsiniz. Oğlunuza güvenmelisiniz ve ona ihtiyacı olan güveni sağlamalısınız. Oğlunuzun sizinle açıkça konuşabilmesi ve size yalan söylememesi için ona güvendiğinizi göstermelisiniz. Sizinle rahatça iletişim kurarak korkmadan duygu ve düşüncelerini size aktarabilmeli. Oğlunuzun ebeveynleri olduğunu unutmadan oğlunuza arkadaşı gibi yaklaşmayı düşünmeniz gereken bazı anlar ve durumlar olabilir. Bazen anne ve babası olduğunuzu hatırlatmalı bazen de bir arkadaş gibi yaklaşarak onun her konuda yanında olduğunuzu çocuğunuza hissettirmelisiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/iyi-bir-ebeveyn-olmak-icin-cok-ama-cok-basit-adimlar", "text": "Anne ve baba olarak çocuklarınız ile nasıl ilişki kuracağınızı bilmek, daha sağlıklı bir çocuk yetiştirmek adına oldukça önemlidir. Özellikle sağlıklı bireylerin aile yaşamında iyi eğitim almış olduğu bilinci ile hareket etmeniz gerektiğini biliyorsanız çocuklarınız ile ilişkilerinizi profesyonel bir şekilde sürdürmelisiniz. Çocuğunuzu sevme, ona değer verme ve çeşitli aktivitelere katılma elbette sizin arzularınıza göre şekillenecek olsa da bazı detayları atlamamak çocuk yetiştirmede daha sağlıklı sonuçlar sunacaktır. Hem çok zor, hem de hiç zor değil. Çocuklarınızın yetiştirilme tarzı veya yapıp-yapmayacakları ile alakalı partneriniz ile bir anlaşmazlık yaşıyorsanız bu durumu çocuğunuza yansıtmamalısınız. Çocuğunuzun olmadığı bir ortamda üzerine tartışıp anlaşacağını bu konuyu çocuğunuza yansıtmamanız başarılı bir ebeveyn olmanın en önemli unsurudur. Çocuğunuzu iltifatlara boğarak ona özel olduğunu hissettirmek çoğu zaman istenmeyen sonuçlar doğurur. Bunun aksine çocuğunuza cesaret kazandırmalı ve onu başarılı olmaya itmelisiniz. Çünkü iltifat ederek çocuğunuza övülmek için benzer durumları tekrar etmesini sağlıyor olabilirsiniz. Ancak cesaret çocuğunuzun her durumda doğru adımlar atmasına yardımcı olur. Ev, eğitimin başladığı en küçük kurumdur. Bu nedenle çocuğunuzun belirli konularda prensip sahibi olmasını ve yaşamında daha başarılı sonuçlar elde etmesini sağlamak adına kurallar koymalısınız. Kurallara her koşulda uyması gerektiğini hatırlattığınız çocuğunuz size olan saygısını da asla kaybetmez. Ancak hemen belirtmek gerekir ki çok kural çocuğunuzu usandırabilir. Çizgiyi yakalamaya dikkat etmelisiniz. Çocuğunuz sürekli oyun oynayan ve sorumluluklarının bilincinde olmayan bir birey olsun istemiyorsanız aile içinde görev dağılımı yapmaya özen gösterin. Çocuğunuzun bardak taşımaktan sabah herkesi uyandırmaya uzanan farklı görevlerle bilinçli olmasını sağlayarak yaşamında başarı yakalamasına yardımcı olabilirsiniz. Bu sorumlulukları konusunda çok bilinçli bireyler yetiştirmenize yardımcı olacaktır. Diş fırçalama, yemeğe oturmadan elleri yıkama ya da belirli bir saatte uyuma çocukların yaşamlarını olumlu anlamda etkileyecek oldukça mühim alışkanlıklardır. Bu alışkanlıkları çocuğunuza kazandırmanız sizi harika bir ebeveyn yapacağı gibi aynı zamanda ileride kazanılması güç alışkanlıkların edinilmesini sağlayın. Çocuklar ailede yaşadıkları bütün durumları kopyalayan varlıklardır. Bu nedenle çocukların aile ile vakit geçirmeyi önemsemesini istiyorsanız ailenizle vakit geçirin. İşiniz ne olursa olsun aileniz ile vakit geçirmeniz çocuğunuz üzerinde oldukça büyük etki yaratacaktır. Elektronik cihazlar günümüz dünyasında büyük etkiye sahip olsa da yaşamınızın daha kaliteli olması ve aileniz ile daha sağlıklı vakit geçirmeniz adına cihaz kullanımını sınırlandırmalısınız. Hafta sonları veya akşam saatlerinde çocuklarınızla vakit geçirmek adına cihazlardan uzak zaman dilimleri belirlemelisiniz. Bu sayede aile olmak ve paylaşım yapmak noktasında çocuğunuzun bilinç seviyesini yükseltebilirsiniz. Çocuklarınız için arkadaş kavramının oldukça önemli olduğunu biliyor ve onlara arkadaş olmayı empoze etmek istiyorsanız arkadaşlarını tanımaya çalışın. Bu sayede çocuklarınızın nasıl bir arkadaş olduğunu öğrenebildiğiniz gibi arkadaş ortamındaki davranışların da doğru yönde evrilmesine yardımcı olabilirsiniz. Bu başta çok baskıcı bir tutum gibi gelse de çocuklarınızın gelişimini sekteye uğratacak konulardan birinin de arkadaşlar olduğunu unutmamalısınız."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/kirk-ucurma-ne-demektir-ve-nasil-yapilir", "text": "Bebeğin dünyaya gelişiyle birlikte annenin de hayatı oldukça değişmektedir. Hemen hemen 6 haftayı kapsayan 40 günlük süre boyunca anne adayı ve bebek özel bakım ve ilgiye ihtiyaç duymaktadır. Bu süreç de lohusalık olarak bilinmektedir. Bu süre zarfında annenin psikolojisine destek olunurken aynı zamanda bebeğin bakımına da yardım edilmektedir. Bu durumun en büyük nedeni ise anne adayının henüz yeni doğum yapması ve bedeninin toparlanmaya ihtiyacı olmasıdır. 40 Günlük sürenin sonunda anne ve bebek birbirlerine iyice alışmışlardır. Kırk uçurma adı verilen ufak bir tören düzenlenir. Peki Kırk Uçurma Nedir ve Nasıl Yapılmaktadır? Gelin bilgilendirici yazımızı birlikte inceleyelim. Kırk Uçurma bazı insanlar için dini bir anlam ifade ederken bazıları için ise köklü bir gelenek olarak kabul edilmektedir. Eski bir gelenek olduğuna inanılan kırk uçurmanın ruhani anlamda bebeğe iyi geleceği düşünülmektedir. Doğum sonrasında doktor kontrolleri ve bazı sağlık durumları dışında anne ve bebeğin 40 gün boyunca dinlenmesi ve evde kalması öngörülür. Bu süreçte ise anne ve bebek yalnız bırakılmaz. Bu süreç sonunda ise 40. Günde anne ve bebeğe özel bir banyo ritüeli yaptırılır. Bu ritüel içerisinde dualar yer almaktadır. Artık anne ve bebek dışarı çıkabilir duruma getirilir. Kırk çıkarma geleneğinin yüzyıllardır var olduğuna ve Şaman kültüründen izler barındırdığına inanılır. Son zamanlarda kırk çıkarma törenine çok da sıcak bakılmamaktadır. Fakat kırk çıkarma töreninin yapılmasının pek çok nedeni vardır. Gelin birlikte inceleyelim. · Annenin eski sağlığına kavuşması,dinlenmesi ve bedeninin toparlanarak güçlenebilmesi için 40 günlük bir süreye ihtiyacı vardır. Kırk çıkarma töreni ise annenin sağlığına kavuştuğuna ve toparlandığına dair bir kutlama olarak yapılmaktadır. · Bebeğin dış dünyaya ve annesine alışması için de 40 günlük bir süreye ihtiyacı bulunmaktadır. Bu süreçte de bebeğin hijyenik bir ortamda güzel bir şekilde bakıma ihtiyacı vardır. Kırk çıkarma töreni ile bebeğin dış dünyaya alışması kutlanmış olur. · Anne ve bebek doğum sonrası 40 gün boyunca pek çok hastalığa açık durumdadır. Bu gelenek sayesinde anne ve bebek bu tehlikeli süreci atlatmış olurlar. · Aile büyüklerinden birisi kırklama annesi olarak seçilir. · Bu seçilen kişi anne ve bebeğin kırklama banyosunu yaptırır. · Önce bebek ve sonrasında anne önceden hazırlanmış bulunan sudan 40 tas alınarak yıkanır. · Yıkama süresince çeşitli dualar okunur. · Anne ve bebek temiz kıyafetler giydirilerek hazırlanır. · Eskilere göre 7 ayrı ev gezmesine gidilirken günümüzde bu adet çok fazla gerçekleştirilmemektedir. · Bebeğe gezilen evlerdeki kişilerden yumurta, pirinç, un, şeker ve bozuk para gibi bazı hediyeler güzel bir şekilde sunulur ve ritüel tamamlanmış olur. · Bazı yörelerde ise tüm aile büyükleri çağrılır ve kırk mevlidi yapılır. · Anne ve bebek sabah erkenden uyanır. · Kırklama annesi eve gelmeden yolda ayak basılmayan yerlerden 40 taş toplar. Taş yerine 40 fasulye veya buğday tanesi de kullanılabilir. · Aile büyüğü hazırladığı banyo suyu içerisine, taş, buğday, altın, gümüş, çeşitli mevsim çiçekleri, gül yaprakları ve nazar boncuğu koyar. · Su içerisine atılan tüm malzemeler dezenfekte edilmelidir. · Ardından aile büyüğü abdest alarak öncelikle bebeğe hazırlanan sudan 40 tas döker. · Bu süreçte pek çok dua okunurken aynı zamanda Su aşağı, boyu yukarı olsun. Ömrü de su gibi uzun olsun gibi çeşitli iyi dileklerde bulunulur. · Aynı sudan 40 tas da anneye dökülür ve anne de yıkandıktan sonra banyo işlemi biter. Suya koyulan malzemeler her yörede çeşitlilik gösterse de amaçları anne ve bebeğin ömrünün uzun olması ve iyi bir hayata sahip olmaları dilekleriyle koyulmaktadır. Madeni Para: Bol kazanç anlamı taşır. Gül Yaprakları: Bebek ve annenin güzel kokması içindir. Nazar Boncuğu: Anne ve bebeği nazardan koruması içindir. Mevsim Çiçekleri: Bebek ve annenin güzel kokması içindir. Un: Ömrü uzun olsun diye verilir. Kırk Uçurma ritüelinin islamda herhangi bir yeri bulunmamaktadır. Bu ritüel sadece bir gelenek ve görenektir. Bu ritüelin ne dini anlamda ne de sağlık açısından yapılması zorunlu değildir. Tamamen tercih meselesidir. Bu süreç anne ve bebek kendini iyi hissederse 20 gün de sürebilmektedir. Bu durum tamamen anne ve bebeğin durumuna bağlıdır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/tembel-anne-ve-babalar-icin-3-basit-yemek-tarifi", "text": "Evde özenerek yaptığınız yemekler çocuklarınız tarafından net tavırlarla reddediliyorsa ve siz de bu durumdan sıkılmışsanız, bir de bu tarifleri deneyin! Sadece 2 ana malzeme ve 2 lezzetlendirici ile bu yemeği sadece birkaç dakika hazırlık ve 35 dakikalık bir pişme süresiyle sofraya koyabilirsiniz! Patatesleri güzelce soyduktan sonra dere otu ve tuz ile birilikte harmanlayın. Aynı işlemi ayrı bir şekilde tavuklar için de yapın. Sonrasında malzemeleri fırın tepsisine dizin ve önceden ısıtılmış fırında nar gibi kızarana kadar pişirin. Arzu ederseniz patatesleri ayrıca tereyağlı tavada 2-3 dakika çevirebilirsiniz. Çocuklarınızın bu basit ama lezzetli yemeğe hayır diyemeyeceğine eminiz. Not: Tavukları organik almayı unutmayın. Makarnaları paketi üzerinde yazan süre kadar güzelce haşlayalım. Makarna haşlanırken, ısıttığımız tavada tereyağını eritelim ve salça ekleyerek tuz ve baharatlarla güzelce bağlanmasını sağlayalım. Çok cıvık olmayacak şekilde yavaş yavaş su ekleyelim ve sosumuzu kaynatalım. Bu sürede makarnalar haşlanmış olacaktır. Çocuğunuzun hem görsel zevkine hitap etmek için, hem de dikkatinin dijital cihazlara kaymasını önlemek için sosu doğrudan tabak üzerinde dökebilrsiniz. Brokolinin sevilmediği bir şehir efsanesidir. Doğru olan şey ise brokoliyi lezzetli bir şekilde sunmanın zorluğudur. :) Brokoliyi çokça haşlayıp yumuşak ve tatsız bir şekilde servis ederseniz belki de çocuğunuzun yıllarca brokoli yememesine sebep olabilirsiniz. Bu nedenle brokoliyi daha diri tutarak, zeytinyağı ve sarımsak ile lezzetlendirerek hazırlamanızı tavsiye ediyoruz. Listemizdeki diğer yemekler gibi, brokoli ve tavuk ızgaranın da hazırlama süresi oldukça kısa ve uğraşsız. Brokolileri diri kalacak şekilde haşlamak üzere suya bırakalım ve bu sırada tavuklarımızı tuz ve kekik ile bir kabın içinde karıştıralım. Izgara usulü olacak şekilde, tavuklarımı varsa döküm, yoksa da teflon tavada çevirelim. Brokoliler çok pişmeden sudan çıkaralım ve tavuklar pişene kadar bir iki diş sarımsağı ufak ufak doğrayalım. Doğradığımız sarımsakları bir kasenin içinde zeytinyağı ve tuz ile karıştıralım. Pişen tavuklarımız ile birlikte brokolilerimizi tabağa alalım ve hazırladığımız zeytinyağlı sosu brokolilerin üzerinde gezdirelim. Bu basit ama lezzetli brokoli seçeneği ile çocuğunuzun brokoliye hayır demeyeceğine garanti veriyoruz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/turkiyedeki-cocuk-haklari-nelerdir-ve-cocuk-haklari-sozlesmesi-neleri-icermektedir", "text": "Çocuklar dünyaya geldikleri andan itibaren bazı haklara sahiptir. Evrensel bir şekilde geçerli olan Çocuk Hakları Sözleşmesi pek çok ülke tarafından kabul edilmiştir. Her yılın 20 Kasım günü ise Çocuk Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Çocukların sahip olduğu haklar ebeveynler tarafından iyi bir şekilde bilinmelidir. Ve çocuklar da kendi haklarının bilincinde olarak yetiştirilmelidir. Çocuk hakları sadece gelişmemiş ülkelerde değil gelişmekte olan ve gelişmiş bazı ülkelerde de ihlal edilebilmektedir. Bu konuda çocukların haklarının korunması için Çocuk Hakları Platformları, çeşitli STK'lar, UNICEF ve Uluslararası Af Örgütü gibi kurumlar görev almaktadır. Çocuk Hakları evrensel anlamda her çocuğun shaip olması gereken haklardır. Tüm dünyadaki çocukların kendi haklarından yararlanması gerekmektedir. Çocukların haklarının genişletilmesi ve korunabilmesi için pek çok STK ve aktivist çalışmalar gerçekleştirmektedir. Çocuklar her milletin geleceğini oluşturmaktadır. Bu nedenle düzgün bireyler yetiştirilmesi dünya refahı ve sağlığı açısından oldukça önemlidir. Bu konuda önce ebeveynler bilinçlendirilmeli daha sonra çocuklara hakları konusunda bilgiler verilmelidir. · Her çocuk 18 yaşına girene kadar çocuk kabul edilmektedir. · Çocuk hakları evrenseldir ve tüm dünya çocukları içindir. · Çocuk haklarının oluşumunda yer alan bireyler çocukların yararını düşünmek zorundadır. Devlet, çocukların koruma ve bakımını üstlenen bireyleri denetlemekle mesuldür. · Devlet, tüm çocukların Çocuk Haklarından yararlanmasını sağlamalıdır. · Devlet, çocukların haklarını korurken çocuğun anne ve babasına saygı göstermelidir. · Yaşamak her çocuğun hakkıdır. Bu hak herkes tarafından korunmalıdır. · Her çocuk bir isme ve vatandaşlığa sahip olma hakkına sahiptir. Devlet, çocuğu ismiyle nüfusa kaydeder ve çocuğa bir kimlik verir. · Çocukların ismi ve hakları elinden zorla alınamaz. Böyle bir durumda devlet, çocuğu koruma altına almalıdır. · Her çocuğun ailesiyle yaşama hakkı mevcuttur. Çocuk ailesinden zorla koparılmak istenirse devlet bu duruma karşı çıkmalı ve çocuğu korumalıdır. · Devletler, anne ve babası ayrı ülkelerde yaşayan çocuklar için kolaylık sağlamalıdır. · Çocuklar ebeveyn izni olmadan farklı bir ülke ve şehre götürülemez. · Her çocuğun görüşlerini ifade etme özgürlüğü vardır. Herkesin çocuğun fikirlerini dinleme ve onlara saygı gösterme zorunluluğu bulunmaktadır. · Her çocuğun istediği dini seçme hakkı vardır. Bu konuda ebeveynlerin de çocuklarını bilgilendirmesi ve onlara saygı duyması gerekmektedir. · Çocukların arkadaşlarıyla barış içinde toplanma ve dernek kurup derneklere üye olma hakkı vardır. · Kimse çocukların onurunu kıramaz, onları küçük düşüremez ve özel hayatlarınna karışamaz. · Devlet, çocukların kitle erişimine ulaşımını sağlamalı ve teknolojinin zararlı yanlarından onları korumalıdır. · Ebeveynler, çocuklarını en iyi şekilde büyütmekle sorumludur. · Devlet, çocukların fiziksel ve manevi herhangi bir zarar görmesini engellemekle yükümlüdür. · Her çocuğun aileden yoksunluk ya da olumsuz şartlardaki bir aile ortamında bulunması durumunda devletten yardım alma hakkı vardır. · Bulunduğu ülkeden farklı bir ülkede yaşamak durumunda kalan her çocuk, gittiği ülke tarafından korunma hakkına sahiptir. sorumluluğundadır. Devlet tarafından engelli çocukların ebeveynlerine yardımda bulunulmalıdır. · Tüm çocukların sağlık hizmetinden yararlanma hakkı vardır. Çocukların sağlıklı olması için gereken koşullar sağlanmalıdır. · Çocuk haklarına uygun olarak kreş, çocuk yuvası, okul ve yurtlar açılarak kontrolleri düzenli olarak sağlanmalıdır. · Her çocuğun eğitim konusunda hakkı vardır. Çocuklar eğitimleri için ihtiyaçları olduğunda devlet tarafından desteklenir. · Çocukların sosyal alanlarda kendilerini geliştirmeleri için çeşitli ücretsiz aktiviteler düzenlenmelidir. · Çocuklara zarar verecek yaklaşımlara izin verilmez. · Tüm çocuklar zararlı maddelere karşı korunur. · Kimse çocukları çalıştıramaz ve kendi çıkarları için kullanamaz. Devlet böyle bir durumda çocuğu korur. · Her çocuğun barış ortamında yaşama ve savaştan korunma hakkı mevcuttur. Devlet çocukları savaştan korumakla yükümlüdür. Çocuklar milletlerin geleceğidir. Ebeveynler dışında hem devlet hem de toplum çocukların korunmasından sorumludur. Her çocuk yaşama, barınma, yeme-içme ve seyahat hakkına sahiptir.Hiçbir çocuğa isteği dışında yaklaşılamaz ve zorla herhangi bir şey yaptırılamaz. Her çocuk devletler tarafından koruma altındadır ve ihtiyaçları ebeveynleri dışında devlet tarafından da karşılanmaktadır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/ebeveynlik/yeni-nesil-ebeveynlik-dijital-dunya", "text": "Teknoloji hayatımıza girdiğinden beri birçok şeyi değiştirmiş ve yeni bir düzen getirmiştir. Tıpkı her ticari kurumun teknolojiye uyum sağlayacak şekilde yeniden revize edilmesi ve geri kalmamak için teknolojiye olabildiğince ayak uydurmaya çalışması gibi, insanlar olarak bizler de dolayısıyla da bizlerin ilişkilerinden doğan aile yapıları da teknolojiyle birlikte yaşamaya başlamıştır. Aile yapısı itibariyle eski zamanlardan beri toplumsal normlar ve ataerkil bir düzen nedeni ile aşılması zor sınırlarla birlikte günümüze kadar süregelmiştir. Ancak teknoloji ve teknolojinin getirdiği olanaklar, avantajlar ve dezavantajlar, ailelerin de bir şekilde değişim geçirmesine sebep olmuştur. Özellikle Z kuşağına ebeveynlik yapan aileler teknolojiyle daha da ilişkili olmak zorunda kalmışlardır. Artık yapmamız gereken en basit, en temel işleri bile internet sayesinde bir iki tık ile halledebiliyoruz. Bebek maması, bebek bezi gibi ihtiyaçları bile sırf kampanyalı diye market yerine e-ticaret sitelerinden alabiliyoruz. Bu internetten alışveriş tüketim pratikleri, özellikle yeni nesil için vazgeçilmez bir hal almış vaziyette. Yaşanan pandemi sürecinde özellikle bu tarz modern tüketim pratiklerine olan talep artmış ve insanların modern yaşam pratiklerine biraz daha entegre olmasına neden olmuştur. Günün sonunda, teknoloji ile hiç olmadığı ve aslında hiç tahmin edemediğimiz kadar iç içe yaşamaktayız. Bu durum çocuk yetiştiren aileleri tedirgin edebilir ve sanıyoruz biraz etmeli de, çünkü internet her ne kadar hayatımızı kolaylaştıran ve yardımcı olan bir ortam olsa da aynı zamanda sonu gelmeyen her türlü içeriğe ulaşılabilen bir dipsiz bir kuyudur. Bu durum ebeveynler için bazı potansiyel tehditler oluşturur. Çocuklarını yabancılarla konuşmamasını tembihleyerek büyütmüş bir ebeveyn, internet konusunda yeterli bir bilince sahip değilse, çocuğunu bir sürü yabancıyla veya potansiyel sapık ile baş başa bırakabilir. Çocukların interneti kontrolsüz bir şekilde kullanmasının önüne geçilmelidir. Aksi takdirde çocuklar istenmeyen içeriklerle karşılaşabilir veya istenmeyen kişilerle muhatap olabilirler. Ancak çocukları internetten tamamen uzak tutmak da bir çözüm olamayacağından dolayı ebeveynlerin internet tehlikeleri karşısında almaları gereken tedbirler vardır. Dijital dünyada teknolojiyle tanışmamış veya akranlarına göre geç tanışmış çocuklar sosyal yaşamlarında veya yeni teknolojileri olması gereken dönemlerde öğrenme bağlamında sıkıntı çekebilirler. Bu sebeple atılması gereken en önemli adım çocuğun internette geçirdiği zamanı ve zamanını geçirdiği siteler, uygulamaları ve oyunları kontrol altında tutmaktır. Bu şekilde hem çocuğunuzun günümüz koşulları gereği tüketmesi gereken dijital içerik veya uygulamalardan uzak tutmamış olursunuz hem de çocuklarınız güvenli bir internet kullanımı ve deneyimi gerçekleştirmiş olur. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri, çocuğunuzun özel alanına saygı duymak ve çocuğunuza interneti neden kontrollü kullanması veya niçin sizin bir süre bekçilik yapmanız gerektiğini uygun bir dille anlatmanızdır. Bu hareket ile çocuğunuzun aklındaki soru işaretlerini silebilir ve özel alanına girilmiş hissetmesini engellemiş olursunuz. Uygun bir dille çeşitli yazılımlar ile bekçilik yaptığınızı anlatmanız, çocuğunuzun bunu daha sonra kazara öğrenmesinden çok daha iyidir. Çocuğunuza bu tarz bir takipte bulunduğunuzu söylemezseniz ve çocuk bunu daha sonra bir şekilde farkederse aranızda bir güven problemi oluşabilir ve bu da aklınıza bile gelmeyecek pek çok şeyi etkileyebilir. Yazılım desteği olsun olmasın, ebeveynler çocuklara hangi sitelere izin verdiklerini, hangi sitelerde uygunsuz içeriklerle karşılaşabileceklerini ve zararlarını çocuklara uygun bir dille anlatmalıdır. Çocukları doğru internet kullanımına yöneltirken ebeveynlerin dikkat etmesi gereken diğer bir konu, kendi internet kullanımlarıdır. Çünkü çocuklar her konuda olduğu gibi bu konuda da anne ve babalarını örnek alırlar. Ebeveynler sürekli internet tüketimi eğilimdelerse, oyun oynayıp çoğu vaktini bilgisayarda geçiriyorsa, çocuğa ne kadar interneti kontrollü kullandırmak isteseler de bu durum mümkün olmayacaktır. Yani ebeveynler de bilgisayar da geçirdikleri vakitlerini ayarlamaları lazım. Tıpkı sigara içen ebeveynlerin çocuklarının sigara içmeye daha meyilli olmaları gibi, internet bağımısı ebeveynlerin de çocuklarının bilinçli tüketiciler olması beklenemez."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Hocam, o bayrak asılı evlerde küp dolusu altın vardır. derler. Yahu komşular neye üzülüyorsunuz, küpte yattıktan sonra altın olsa ne, taş olsa ne? der. Çocuklar, pazara gelen Nasrettin Hoca'nın etrafını sarmış. Hoca, bana düdük al! demiş biri. Bana da, bana da! demiş bir diğeri. Bir tane de bana!, demişler. İçlerinden sadece biri Nasrettin Hoca'ya düdük parası vermiş. Hoca, parayı alıp pazara gitmiş. Hoca, akşam pazardan dönünce çocuklar etrafını sarmış. Her biri düdüğünü istemiş. Cebinden bir düdük çıkaran hoca, parayı veren çocuğa vermiş. Parayı veren düdüğü çalar, demiş. Canım, bunu bilmeyecek ne var, elbette kulaktır. der. Nasrettin Hoca bir gün gölün kıyısına gitmiş. Koca bir kaşık yoğurdu da yanına almış. Nasrettin Hoca, kaşığı göle sokmuş ve yoğurdu göle boşaltmış. Hoca ne yapıyorsun, diye sormuş. Gölü mayalıyorum, ne yapayım, demiş. Ne diyorsun be Hoca, çıldırmış olmalısın. Koskoca göl hiç maya tutar mı?, demiş. Peki ama ya tutarsa, demiş. Eşeği ile kasabaya alışverişe giden Nasrettin Hoca; kitap, elma, limon gibi birçok ağır şey almış. Aldıklarını kocaman bir çuvala yerleştirmiş. Çuvalı da sırtına alıp eşeğine binmiş. Ey Hoca, çuvalı niye kendi sırtına aldın?, diye sormuşlar. Ne yapayım? Zavallı hayvan zaten beni taşıyor, çuvalı da ona taşıtmaya gönlüm razı olmaz, demiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-10", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Günlerden bir gün Nasrettin Hoca, köy meydanındaki koca çınar ağacının üzerine çıkmış ve elindeki balta ile bindiği dalı kesmeye başlamış. Hoca Efendi ne yapıyorsun? Bindiğin dalı kesiyorsun, düşeceksin!, diye bağırmaya başlamış. Madem ki benim düşeceğimi bildin, öleceğimi de bilirsin. Benim öleceğim zamanı haber ver, diyerek yakasına sarılmış. Arkadaş, bugünlerde hiç ay alıp satmadım, bilmem. cevabını verir. Ben köyünüzün yabancısıyım. Ne bileyim sizin gününüzü? Sen buralı birine soruver. deyiverir. Efendiler, ben bir araştırayım, bana bu gece izin verin, yarın gelin size cevap vereyim. der. Arkadaşlar, ben bunu araştırdım, buna kocaman bülbül derler. der. Ne oldu Hoca Efendi? bugün karalar giymişsin?, diye sormuşlar. Oğlumun babası öldü de, onun yasını tutuyorum, demiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-11", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Nasrettin Hoca bir yaz günü çok susamış. Yolda karşısına karşısına bir göl çıkmış ama suyu tuzluymu. Nasrettin Hoca gölden bir yudum su içmiş. Tuzlu su hem aç hem de susamış olan Nasrettin Hoca'nın midesini bulandırmış ve daha da susatmış. Yürümeye devam eden Hoca ileride bir çeşmeye rastlamış ve tatlı suyu olan bu çeşmeden kana kana su içmiş. Daha sonra şişelerini doldurup eşeğine de su vermiş. Öyle böbürlenip durma, su dediğin böyle olur, demiş ve şişedeki suyu göle boşaltmış. Şu insanoğlu haline şükretmesini hiç bilmez; kışın soğuktan, yazın sıcaktan yakınırlar, demiş. Öyle deme cahil adam, bak bahara kimsenin bir şey dediği var mı?, demiş. Geveze adamın biri Nasreddin Hoca'yla sokakta karşılaşır. Hoca Efendi, sen görmüş geçirmiş ve okumuş bir adamsın, bilirsin. İnsanlar ne zamana kadar ölecekler? diye sorar. Be adam, bunu bilemeyecek ne var? Cennet ile cehennem dolana kadar. deyiverir. Aman Hocam, sorma her defasında ciğerin kokusunu alan tekir, ben mutfağa girmeden yiyip bitiriyor. der. Yer hanım yer, üç beş akçelik ciğeri yiyen kedi, acaba yüz akçelik baltayı yemez mi? der. Hoca Efendi, bir cuma vakti bizim köye kadar gelseniz de sizin arkanızda bir namaz kılsak! derler. Neden olmasın, bu hafta geleyim! der."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-12", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Diğer sınıflar için kategorize edilmiş fıkralar için bu linke tıkla! Bir şey yoktu, hatunla biraz tartışmıştık, demek ki ağız dalaşımızı duymuşsun. der. Haa! Hanımın ayağı benim cübbeye takıldı, yırtıldı, demek ki o sesi duymuşsunuz. der. Yahu komşu, ne uzatıp duruyorsun, cübbenin içinde ben de vardım. der. Nasrettin Hoca'nın yaşadığı köyde çocuklar ona bir şaka yapmayı düşünmüşler. Yoldan geçerken uçurtmalarının ağaca takıldığını söyleyip onu ağaca çıkarmaya ve ayakkabılarını alıp kaçmaya karar vermişler. Hocam uçurtmamız ağaca takıldı. Bize yardımcı olur musunuz?, demişler. Tabii ki, demiş ve ayakkabılarını çıkarıp çantasına sokuşturmuş. Hoca'm neden ayakkabılarını yanına alıyorsun, diye sormuşlar. Belli mi olur çocuklar belki yaptığım bu iyiliğe karşı Rabbim, bana ağaçtan öteye bir yol ikram eder, demiş. Ah Nasrettin ah! Yaşlandın artık, gençliğinde böyle miydin, demiş. Ben senin gençliğini de biliyorum Nasrettin, demiş. Hocam, helada sakız çiğnenir mi? diye bir soru sorar. Efendi, bugün ve yarın da gidersek iki günlük yolumuz kaldı. der. Günlerden bir gün Nasrettin Hoca'nın canı tarhana çorbası çekmiş. Üzerine ekmek doğrayıp çorba içme hayali kurarken kapısı çalınmış. Hocam annem çok hasta, yemek yapamadık. Bir tas çorban varsa verebilir misin?, demiş. !Kurduğum hayalin bile kokusunu almayı beceriyorlar, demiş. Öyleyse boşuna konuşmayın, benim halimden ancak damdan düşen anlar! der. Verin, kabulümdür, dokuz yüz doksan dokuzu veren Allah birini de verir! deyiverir. Eşeğimin sağ ön ayağını bastığı yerdir. diye cevap verir. Hoca'nın sorulan sorulara verdiği cevaplar, papazları şaşırtınca üçüncü soruyu sormaktan vazgeçerler. Hoca Efendi, oğlun oldu; müjdemi ver. der. Çok şükür ya Rabbi. diye karşılık verir. Yahu komşu, doğduysa benim çocuğum doğdu, sana ne, elbette şükredeceğim. der."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-2", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Hanım iyi dinle, sana vasiyetimdir. Ben öldüğümde beni baş aşağı gömün, demiş. Hoca o ne demek? Neden böyle bir şey istiyorsun, demiş. Yarın öbür gün kıyamet koparsa her şey ters düz olacak. O zaman ben de düz olarak ayağa kalkabilirim, demiş. Hoca Efendi, senin için 'Evliya oldu, erdi' diyorlar. Doğrusu inanmadım, eğer kerametin varsa benim dört ayaklı eşeğimi iki ayaklı yap da inanayım. der. Be adam, ben eşeğin ayaklarını dörtten ikiye indirebilir miyim, bilmem. Fakat sen biraz daha konuşursan senin ayaklarını dörde çıkarabilirim. deyiverir. Hoca Efendi, bana söyler misin, Peygamberiniz Hazreti Muhammed Miraç'a nasıl yükseldi? diye sorar. Pardon amca, bugün ayın kaçı biliyor musun?, demiş. Ne bileyim ya hu! Ben buraların yabancısıyım, demiş. Kusura bakma arkadaş. Ben seni tanıyamadım, adın neydi?, diye sormuş. Madem beni tanımadın, neden benimle bir saattir sohbet ediyorsun?, demiş. Kıyafetlerin benimkine çok benziyordu. Ben de seni ben sandım, demiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-3", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Hoca Efendi, sen mi büyüksün, yoksa kardeşin mi? diye sorarlar. Hanım hanım, bana görünme de kime görünürsen görün. deyiverir. Hemşerileri bazen candan, bazen de sahte olarak Hoca'ya saygı gösterirler. Günün birinde sahte saygı gösterenlerden biri Hoca'yı evine davet eder. Hoca da konumu gereği davete gider. Gider gitmesine de eve yaklaşınca ev sahibinin başını pencereden içeriye doğru çektiğini görür. Ev sahibine söyleyin, bir daha bir yere giderken başını pencerede unutmasın. der. Baba çok heyecanlıyım çünkü bütün paramı bu çömleklere yatırdım. Hava güneşli olur da kururlarsa zengin olacağım. Yağmur yağarsa hepsi çatlayacak ve anam ağlayacak, demiş. Ah baba hoş geldin. Bütün paramı bu tarlaya yatırdım. Eğer yağmur yağarsa zenginim ama kuraklık olursa her şeyimi kaybederim ve anam ağlar, demiş. Ne oldu Hoca canın sıkkın gibi, demiş. Asıl dert senin, halini düşün. Çünkü yağmur yağsa da yağmasa da oğlanlardan birinin anası ağlayacak. Nasrettin Hoca bir gün hamama gitmiş. Ancak içeri girdiğinde kimse onunla ilgilenmemiş, havlu vermemiş, kese yapmamış ve çıkarken iyi günler dememiş. Buna rağmen Hoca ona uzatılan bahşiş kutusuna yüklüce bir bahşiş bırakmış. Bir hafta sonra tekrar hamama giden Hoca, içeri girer girmez herkes başına toplanmış, ikramlar, havlular ve oldukça fazla ilgiyle karşılanmış. Çıkarken de ona uzatılan bahşiş kutusuna çok az bahşiş bırakmış. Hoca bu ilgi bu alakaya bu kadar az mı bahşiş bırakılır? demiş. Bu geçen haftanın bahşişiydi. Bu haftanın bahşişini zaten geçen hafta verdim, demiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-4", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Nasrettin Hoca bir gün yolda yürürken iki yüz akçe parasını kaybetmiş. Kaybettiği parasını bulamayan ve çok üzülen Hoca, ne olur bulunsun diye dua etmiş. Aynı zamanda yaşadığı şehrin en zenginlerinden biri uzak diyarlarda bir yerde çıktığı gemi yolculuğunda kötü bir fırtınaya yakalanmış ve Eğer kurtulursam Nasrettin Hoca'ya iki yüz akçe para vereceğim diye adak adamış. Ey Allah'ım sağ ol, ben parayı nerede yitirdim, nerden çıktı. Gerçekten de akıl sır ermiyor, demiş. Murat Ağa Nasrettin Hoca'nın yaşadığı kasabanın en zenginlerinden biriymiş. Ağa aklı ve zekası sayesinde zengin olduğunu düşünür, hep kendiyle övünürmüş.İşine geldiğinde Hoca'ya danışır, işine gelmediğinde ise onu dinlemezmiş. Sadece cuma günleri camiye gelirmiş. Murat Ağa'nın üç katlı, kocaman bahçeli ve çok lüks bir evi varmış. Bütün altınlarını ve paralarını da bu evinin bahçesinde saklarmış. Hoca Efendi, sen dünya işlerine karışma! Din ve dünya işi ayrı, dermiş. Hoca koşun yardım edin evim yanıyor, demiş. Bana din işleri ile dünya işlerini ayırmam gerektiğini sen söyledin. Mesela bu yangın benim asla karışmamam gereken bir dünya işi, demiş. Sorma Hocam, karımla baldızım saç saça, baş başa dövüşüyorlar. der. Yok Hocam, yok başka bir konuda kavga ediyor olmalılar! der. Komşum, o zaman telaşlanmaya gerek yok! Konu yaş değilse çabucak barışırlar, belki de şimdiye barışmışlardır bile. der. Nasrettin Hoca tıraş olmak için berber koltuğuna oturduğunda ustanın olmadığını anlar, fakat iş işten de geçmiştir. Çünkü berber çırağı çoktan Hoca'yı tıraş etmeye başlamıştır bile. Berber çırağının hareketleri, aletleri kullanmadaki beceriksizliği artınca Hoca'nın da keyfi kaçar. Önemli bir şey değil, komşumuz nalbanttır; herhalde öküze nal çakıyor. der. Oh, çok şükür, ben de birisini tıraş ediyorlar sanmıştım. der. Hanım, komşumuza Allah rahmet etsin; fakat ben senin düğün evinden gelişini de hatırlarım! der."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-5", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Çocuklar, eşekten düşmedim, ben zaten eşekten inecektim. deyiverir. Nasrettin Hoca bir gün alışveriş yapmaya en sevdiği eşeğini de alarak gitmiş. Eşeğini bir ağaca güzelce bağlamış ve alışveriş yapmaya başlamış. Bir sürü şey alıp eşeğine doğru yürümeye başlamış. Ancak eşeği orada yokmuş. Nasrettin Hoca'nın eşeğini kim bulup getirirse; Hoca ona alışveriş çuvallarını, eşeğin semerini ve parasını verecek. Hoca Efendi madem bulunduğunda eşeğini geri vereceksin neden arıyorsun, demişler. Kaybolan şeyi bulmanın tadı başkadır. Her şeyi kaybedeceğimi de bilsem o eşeği bulup çalana geri vereceğim, demiş. Nasrettin Hoca'nın yaşadığı köyde yaşayanlar Eyyübi kelimesini bir türlü doğru söyleyemiyorlarmış. Bazısı Eyip, bazısı İyip, bazıları da İyp diye yanlış bir şekilde söylüyorlarmış. Ey komşular sakın ola ki oğlunuz olursa adını Eyyub koymayın. İnsanlar onu söyleyemez çocuğun adı olur İp, demiş. Hoca bir gün camide vaaz veriyormuş. vaazında doğru ve dürüst olmanın önemini anlatıyormuş. Bakmış dinleyenler yarı uykulu ve esniyorlar. Öğle vakti olduğu için de hepsinin karnı aç. Haydi, toplanın bize gidiyoruz. Etli pilav ve yoğurt yiyelim, demiş. Hanım masayı hazırla, hep beraber etli pilav ve yoğurt yemeye geldik, demiş. Hoca Efendi ne yaptın? Evde ne, pirinç ne et, ne de yoğurt yok, demiş. Kusura bakmayın çocuklar, evde eğer pirinç, et ve yoğurt olsaydı bu kazan ve kaşıkla size ikram edecektim, demiş. Bir gün Hoca ile komşusu bahçede sohbet ediyorlarmış. Nasıl olur bu Hoca Efendi, 10 yıl önce de sorduğumda kırk yaşındayım demiştin, demiş. Komşu Efendi ben sözümün eriyim. Sözümden dönmek bana yakışmaz. On yıl sonra da sorsan aynı cevabı vereceğim, demiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-6", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Bu akşam bize gelin, sizlere tuhaf bir yaratık göstereceğim. der. Hoca'nın hanımı da çok meraklı biridir. Heybeyi açar, fakat açmasıyla beraber tavşan heybenin gözünden zıplayarak kaçıverir. Eyvah, Hoca buna çok kızacak! diye düşünüp dururken aklına bir fikir gelir. Aceleyle karşısındaki rafta duran buğday tasını heybenin gözüne kor ve ağzını sıkıca bağlar. İşte arkadaşlar;bilen var, bilmeyen var. Bunun on altısı bir kile eder! deyiverir. Yahu Hoca Efendi, bu körüğün ağzını niçin bağlıyorsun? der. Yahu hatun, bunu bilmeyecek ne var? Eğer körüğün ağzını tıkamasam içerisindeki hava uçup gidecektir. Biliyorsun ben savurganlığı sevmem. der. Hocam, çam sakızı çoban armağanı, bizim oralarda olanlardan sana hediye getirdim. der. Sağ ol komşu, bir gram bal için bir birkaç kilo odun yiyemem. der. Aman oğlum, görmüyor musun yüzümün bir tarafına pamuk ektin, izin verirsen öbür yanına da ben keten ekeyim. der ve yavaş yavaş berber dükkanından ayrılır. Tabii ki çiftçi büyük. Çünkü çiftçi buğday yetiştirip vermezse padişah acından ölür."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-7", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Hoca gözlüğü uykuda ne yapacaksın?, demiş. Rüyada daha iyi göreceğim, demiş. Üzüm bağıdan dönen Nasrettin Hoca'nın eşeğinin üstünde koca bir kasa üzüm varmış. Hoca, Hoca bize üzüm verir misin?, demişler. Hoca düşünmüş, çocukları saymış. Eğer hepsine bir salkım verirsem bana üzüm kalmaz diye düşünmüş. Hoca, kasadan bir salkım üzüm almış ve çocukların her birine birer tane üzüm vermiş. Hoca bu çok az değil mi?, demiş. O gün çok yağmur yağıyormuş. Nasrettin Hoca da pencere kenarında, dışarıyı seyrediyormuş. İnsan hiç Allah'ın rahmetinden kaçar mı komşu, demiş. Hoca utanmıyor musun Allah'ın rahmetinden kaçıyorsun, demiş. Ben rahmetten kaçmıyorum, düşen rahmetin üstüne basmamak için koşuyorum, demiş. Yahu hemşerilerim, bizim Akşehir'de bunun araba tekeri gibi olanına bile bakmazlar, siz incecik ayı göreceğiz diye vaktinizi boşa harcıyorsunuz! der ve yoluna devam eder. Nasrettin Hoca'nın hanımı olmak zor mu zor; geleni olur, gideni olur. Hoca'nın hanımı gündüzleri hep komşuları tarafından ev oturmalarına çağırılır. Gitse olmaz, gitmese olmaz, ne de olsa Hoca hanımı... Belki de Hoca hanımı olmanın verdiği sorumluluktan dolayı kimsenin gönlünü kırmaz ve davetlere gider. Hocam, yanlış anlamayın ama senin hanım galiba çok geziyor... der. Adam sen de! Eğer senin dediğin gibi çok gezmiş olsaydı arada sırada bizim eve de uğrardı! deyiverir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-8", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Nasrettin Hoca küçük bir çocukken arkadaşları ona bir oyun oynamak isterler. Nasrettin, biz bahçede yumurta yapacağız, gelir misin?, demişler. Biz hepimiz şimdi yumurtlayacağız. Eğer aramızda yumurtlayamayan biri olursa hepimize gazoz alacak, demiş. Ne oluyor Nasrettin?, diye sormuşlar. Eee bu kadar tavuğu koruyacak bir de horoz lazım, değil mi?, demiş. Neden uyuşmasın, gayet de uyuşurlar, demiş. Onlar anlaştı anlaşmasına ama benimle anlaşamadılar. Nasrettin Hoca, bir gün yolda giderken bir evin bahçesinde bir incir ağacı görmüş. Canı incir çekince çıkıp incirleri yemeye başlamış. Sen de kimsin? Ne yapıyorsun orada?, demiş. Ben bir bülbülüm, diye cevap vermiş. Bülbül gibi öt de görelim, demiş. Acemi bülbülüm ben, diye cevap vermiş. \"Buyur, Hoca çal bakalım\" diyerek eline bir saz vermişler. Hoca sazı alıp tuhaf sesler çıkarmaya başlamış. Saz böyle mi çalınır Hoca? Parmaklar perdeler üzerinde gezdirilir, mızrap tellere vuruldukça da sazdan makamlara göre ses çıkar, demişler. Perdeleri bulamayanlar öyle çalar. Ben sazı elime alır almaz perdeyi buldum! Ne diye boşuna gezineyim, diye cevabını vermiş. Nasrettin Hoca ile karısının evine bir gece hırsız girmiş. Hırsız her şeyi toplamış ve çuvalına doldurmuş. Hoca bunları görmüş ve sesini çıkarmamış. Hırsız sessizce evden çıkıp kendi evine doğru yola çıkmış. Hoca da onu takip edip arkasından evine girmiş. Bir az önce evimdeki her şeyi toplayıp buraya getirdin. Ben de buraya taşındığım için seninle geldim, demiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/nasrettin-hoca-fikralari/komik-ve-kisa-nasrettin-hoca-fikralari-derleme-9", "text": "Sizler için en sevilen Nasrettin Hoca fıkralarını derledik! Hocam, senden bir isteğim var. . . diye söze başlar. Ne olursun, benden borç para isteme de ne istersen iste. deyiverir. Bir yaz günü öğle sıcağında Nasrettin Hoca, komşu köye gitmektedir. İşi acele olmalı ki, ikindinin serinliğini beklememiştir. Bir yandan güneş tepeden yakar, bir yandan da susuzluk içini kavurur. Dili damağına yapışmak üzere iken yolu bir çeşmeye uğrar. Olacak bu ya, adamın birisi de 'su boşa akmasın' diye çeşmenin oluğuna ağaç parçası tıkamıştır. Boşuna tıkamamışlar senin ağzını... Demek ki, hak etmişsin! der. Nasrettin Hoca, sağda solda Ben şöyle yay çekerim, şöyle ok atarım. diye konuşur durur. Bunun gerçek olup olmadığını anlamak isteyen gençler onu yarışmaya davet ederler. Bu bizim subaşının atışı; o, oku böyle atar. der. Bu da bizim Kadı Efendi'nin atışı... der. Ne yapacaklar, kırpar kırpar yıldız yaparlar! Hoca bir gün derenin yanından yürürken iki adam onu görmüş, Biz yüzme bilmiyoruz sana iki altın verirsek bizi karşıya geçirebilir misin?, demişler. Nasrettin Hoca birinci adamı karşıya geçirmiş, diğerini alıp geçirmeye çalışırken adam akıntıyla elinden kaçmış. Ne yaptın? Su arkadaşımı götürüyor? Çabuk, çabuk kurtar onu! Kardeşim, niye telaş ediyorsunuz. Siz de bir altın eksik verirdiniz. Böylece ödeşirdik!"} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ac-gozlu-kral", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. Ülkenin birisinde açgözlü bir kral yaşarmış. Bu kral o kadar aç gözlüymüş ki, sevmediği yiyecekleri bile halktan alıp saklıyormuş. Halkı da bu yüzden hep aç ve yoksulmuş. Bir sabah yine harika bir sofra hazırlanmış. Masada her şey varmış. Kral sadece istemeyi biliyormuş. Paylaşmayı hiç sevmiyormuş. Kralın kızı Preses Lila babasına yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyormuş. Olmaz veremem! Hepsi benim! Hepsini ben yiyeceğim. Kral o kadar hızlı yiyormuş ki, yerken ağzından lokmalar dışarı çıkıyormuş. Açgözlü olduğu için doymasına rağmen yemeye devam etmiş ve o gece çok hastalanmış. Hemen kralın şifacısına haber vermişler. Şifacı elinde ilaçlarla gelmiş ve krala ilaçları içirmiş. Sabah olmuş ama kral hala hastaymış. Şifacı başka ilaçlar da vermiş. Kral yine iyileşmiyormuş. Prenses Lila' nın aklına bir kitapta okuduğu köy gelmiş. Bu köyde yaşayan bir oduncunun her hastalığa çare bulduğu yazıyormuş. O gece atına atlayıp köye gitmek için yola koyulmuş. Yolda karşısına aç bir çocuk çıkmış. Biraz ilerde aç hayvanlar görmüş Daha sonra da yakacak odunu giyecek giysisi olmayan evlerin önünden geçmiş. İyi kalpli prenses hemen saraya dönmüş. Babası uyurken bütün altınları alıp ihtiyacı olan herkese dağıtmış. Halkın karnı doymuş, evleri ısınmış. Bunu krala ver. Tek yudumda içsin. İçince hemen iyileşecek ama bir şartım var. Baban buraya gelecek ve burada yaşayacak. Ülkeyi sen yöneteceksin. Elli yıl babanı hiç görmeyeceksin. Elli yıl tamamlanınca gelip babanı alabilirsin. Prenses çaresiz kabul etmiş. Babasının yaşamasını istiyormuş. Onu elli yıl görmemeye razı olmuş. Saraya gidip şişedeki ilacı krala içirmiş. Kral hemen iyileşmiş. Prenses oduncunun şartını söylediğinde kabul etmemiş ve o gece yine hasta olmuş. Hasta olmaktan korktuğu için ertesi gün, çaresizce kabul edip oduncunun yanına gitmiş. Prenses Lila çok mutlu olmuş. İyiliğin her şeyi güzelleştirdiğini babasının da anlamasına çok sevinmiş. Oduncu sözünü tutmuş. Kralın gitmesine izin vermiş. Artık ülkelerindeki herkes mutluymuş. Ülkeyi yeniden kralın yönetmesini istemişler. Onu çok seviyorlarmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/aglayan-cinar-agaci", "text": "Sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı, Vay ne pazar, ne pazar, güzeller üryan gezer. Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar. Terazimin kolu kırıldı, bir güzele bakarken. Gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa. Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı diyen Gülsüm ve Halil bir gün piknik yapmaya, ormana gitmişler. Ballı kaymaklı, sebzeli meyveli, biftekli köfteli tüm gün süren keyifli bir piknikten sonra, yürüyüş yapmak üzere gezinmeye başlamışlar. Gülsüm ile Halil güle oynaya tepeleri aşarken, şöyle biraz öteden hüngür hüngür ve içli bir ağlama sesi duymuşlar. Gülsüm meraklanıp sese doğru gitmek istemiş. Halil'i de peşine takıp sesi takip etmiş. Karşılık gelmediği gibi ağlama sesi de yakınlaşmış. Gülsüm önündeki çalının dallarını kenara çekince, büyük mü büyük, güzel mi güzel bir çınar ağacı görmüş. Gülsüm önce şaşırıp sonra gülmüş. Daha önce hiç ağlayan bir ağaç görmemiş çünkü. Sonra hemen ağaca Neden ağlıyorsun güzel ağaç? demiş üzülerek. Çınar ağacı, ağlamaklı sesiyle Gülsüm'e bakarak, Etrafın haline bakın! Görmüyor musunuz ne kadar pis! Her yerde bardak, plastik çöpler ve poşetler var! Neden buraya gelip hem keyifli zaman geçirip hem de etrafı pisletiyorsunuz! demiş. Sonra Gülsüm'ün cevap vermesine fırsat vermeden devam etmiş: Bu kadarı olsa yine iyi! Kocaman bi' ağacım diye, her gelen dallarımı kesip yakıyor. Artık kesilen dalları iyileştirecek gücüm kalmadı! diyerek hüngür hüngür ağlamış. Bu durum karşısında ne yapacaklarını bilemeyen Gülsüm ve Halil, ağlayan çınar ağacına yardımcı olmak için onu teselli etmeye çalışmışlar. Türlü dil dökmüşler ama hiç fayda etmemiş. Çünkü en son pikniğe gelen ailelerden birisi tam da çınar ağacının dibinde ateş yakmışlar ve piknikten sonra söndürmeden gitmişler. Çınar ağacı tam 4 gün boyunca zehirli duman solumak zorunda kalmış. Ağaç artık o kadar güçsüz düşmüş ki, kesilen dallarının yerine yenilerini çıkaramıyormuş. Çınar ağacı, ağlayarak yaşadıklarını anlatırken Gülsüm'ün aklına bir çözüm gelmiş. Ağaca dönüp Sana söz veriyorum bu meseleyi çözeceğim! diyerek, Halil'i de alıp şehre dönmüş. Kırtasiyelerden büyük kartonlar ve çubuklar almışlar. Renkli renkli kalemlerle büyük kartonların üzerine Ağaçların yakınında ateş yakmak yasaktır! - Doğamızı temiz tutalım, çöplerimizi çöpe atalım! gibi uyarılar yazmışlar ve ağacın yanına gitmişler. Gülsüm, heyecanla elindeki kartonları ağaca göstermiş. Ağaç başta insanların sorumlu davranabileceğine inanmak istemese de en azından denemek istemiş. Gülsüm ile Halil, hazırladıkları 50 kadar uyarı kartonunu dört bir yana asmışlar. Etrafı da bir güzel temizleyip, çınar ağacının yaralı dallarını iyileştirmişler. Çınar ağacı, Gülsüm ve Halil'e teşekkür edip, onlara daha çok yeşermek için elinden geleni yapacağına söz vermiş. Masal bu ya, Gülsüm ile Halil insanların doğayı kirletip kirletmediğini görmek için sonraki sene ağaçlar çiçek açınca kontrole gitmişler. Tam da piknik sezonunun açıldığı, herkesin doğaya koşuşturduğu vakitler. Gülsüm ile Halil, ağacın daha çok zarar görmüş olabileceği korkusuyla bütün yolu tedirginlik içinde gitmişler. Gittiklerinde ise gördüklerine inanamışlar. Her taraf yemyeşil, ateşler korumalı, yerlerde çöp olmadığı gibi, çınar ağacı da heybetli gövdesine yaraşır yem yemiş yapraklı dallarıyla güle oynaya dibinde oturan çocuklara masal anlatıyormuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/akilli-tuccar", "text": "Yıllar önce uzak diyarlarda çok adaletsiz ve kurnaz bir kral varmış. Halkını vergilendirmek için fırsatlar arar ve onların mutluluğu için hiç uğraşmazmış. Yanına her zaman, ne kadar yanlış olursa olsun, yaptığı her şey için onu övecek insanlar toplarmış. Kral, hatalarını dile getiren ve yaptıklarına karşı çıkanlardan hoşlanmazmış. Krallığındaki tüccarlardan birinden özellikle nefret edermiş. Bu tüccar son derece gururlu ve zeki bir insanmış. Halkını korumanın bir kralın görevi olduğuna ve krala vergi ödemenin, krala sadık kalmanın da halkının görevi olduğuna inanıyormuş. Kralı çevreleyen tüm yalakalardan nefret ediyormuş. Bir gün kralın sarayındayken, tüccar gururla bir kişinin zekasını kullanmaya hazır olduğu sürece geçimini sağlayabileceğini söylemiş. Tüccardan zaten rahatsız olan kral, böyle bir fırsat arıyormuş. Bundan sonra tüccarın ailesiyle birlikte ahırda kalmasını emretmiş. Maaş verilmeyecek, ahırdan dışarı çıkmasına izin verilmeyecek ve bir ay içinde zekasını kullanarak 1000 altın kazanması ve parayı kraliyet hazinesine teslim etmesi gerekecekmiş. Tüccar, kralın kararından hayal kırıklığına uğramış ama umudunu yitirmemiş. Kraldan tartısını yanında taşımasına izin verilmesini istemiş. Kral hemen kabul etmiş. Tartı aile ile birlikte ahıra taşınmış. Ahırda atın gübresini tartmaya başlamış. Uşaklar önce tüccarın aklını kaçırdığını düşünmüşler. Sonra ona yaklaşıp ne yaptığını sormuşlar. Tüccar onlara, kralın kendisine ahırdaki atlara düzgün bakılıp bakılmadığını öğrenmesini emrettiğini söylemiş. Her atın gübresini tartar ve ata yeterli miktarda yiyecek verilip verilmediğini öğrenirmiş. Gübrenin ağırlığı atlar için daha az olursa, o zaman hangi uşağın atını yeterince beslemediğini bildirmiş. Seyyar satıcılar gerçekten de pazarda kraliyet atlarına yönelik yiyecekleri satıyorlarmış. Atlara daha az kalitede yiyecekleri veriyorlarmış. Hemen tüccara krala hiçbir şey söylememesi için yalvarmışlar. Karşılığında ona ve ailesine bakacaklarmış ve ayrıca bu yasadışı yollardan kazandıkları parayı iade etmeyi kabul etmişler. Tüccar, bir ay içinde uşaklardan 1000 altın toplayarak hazineye yatırmış. Kral bundan son derece rahatsız olmuş ve tüccarın bu parayı ahırdayken kazandığına inanmayı reddetmiş. Tüccarı parayı bir yerden çalmakla suçlamış. Bu sefer tüccarın bir nehir kenarına gönderilmesine karar vermiş. Ailesiyle birlikte nehir kenarındaki küçük bir kulübede kalması gerekecekmiş. Daha önce olduğu gibi, kendisine sadece bir tartı verilecek ve para verilmeyecekmiş. Bir ay içinde 2000 altın para kazanması ve onu kraliyet hazinesine yatırması gerekecekmiş. Tüccarın, kralın haksız talebini kabul etmekten başka seçeneği yokmuş. Nehrin yanındaki küçük kulübeye taşınmış. Tartısını taşımasına izin verilmiş. Orada tartı kullanarak suyu tartmaya başlamış. Kayıkçılar meraktan tüccara ne yaptığını sormuşlar. Tüccar onlara, kralın kendisinden hangi kayıkçının fazladan yolcu alarak teknesine aşırı yük bindirdiğini ve böylece yolcuların hayatını tehlikeye attığını öğrenmesini istediğini söylemiş. Tüm kayıkçılar teknelerine aşırı yolcu doldurmuşlardı. Tüccardan krala hiçbir şey söylememesi için yalvarmışlar. Karşılığında, gelecekte teknelerine doğru şekilde yükleme sözü vermişler. Ayrıca önceki yıllar için fazladan vergi ödemeyi kabul etmişler. Tüccar onlara parayı kendisine yatırmalarını söylemiş. Tüccar, bir ay içinde kraliyet hazinesine yatırdığı 2000 altını toplamayı başarmış. Sonunda kral pes etmiş ve zeki bir insanın her koşulda gelişebileceğini kabul etmek zorunda kalmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ali-baba-ve-kirk-haramiler-masali", "text": "Uzak ülkelerin birinde, çok eskiden Ali Baba adında bir adam yaşarmış. Ali Baba bir oduncuymuş. Dağdan kestiği odunları şehirde satarmış. Geçimini bununla sağlarmış. Ali Baba iyi bir insanmış. Karısı da onun kadar iyi biriymiş. Karı koca mutlu bir yaşantı sürmekteymişler. Bunların tek sıkıntıları yoksul olmalarıymış. Ali Baba'nın bir kardeşi varmış. Adı Kasım olan bu adam çok zenginmiş. Ama aynı zamanda pek cimriymiş. Bir sabah, Ali Baba eşeğini almış. Her zamanki gibi dağa gitmiş. Ormana ulaştığında garip bir durumla karşılaşmış. Az ötede, gittikçe yaklaşan bir toz bulutu görmüş. Çok meraklanmış. Eşeğini bir ağaca bağlamış. Yüksekçe bir yere çıkmış. Bir kayaya gizlenerek toz bulutunu izlemeye koyulmuş. Az sonra, bulutun içinden kırk atlı çıkmış. Adamların hepsi silahlılarmış. Terkilerinde de birer çuval asılıymış. - Açıl susam açıl, diye bağırmış. Bu komutla haydutların önündeki kayadan bir gümbürtü kopmuş. Koca kaya gümbürdeyerek açılmış. Arkada bir geçit belirmiş. Haydutlar, atlarıyla birlikte bu mağaraya girmişler. Onların ardından koca kaya yine gürüldeyerek kapanmış.Olanları izleyen Ali Baba, büyük bir şaşkınlık içindeymiş. Ayağa kalkmak istemiş. Ancak bunu başaramamış. Korkudan dizlerinin bağı çözülmüş. Bir süre sonra, kaya yine büyük bir gürültüyle açılmış. Haramiler dışarı çıkmışlar. Bu kez atlarının terkilerindeki çuvallar yokmuş. Çuvalları içeride bırakmışlarmış. - Kapan susam kapan, diye bağırmış. - Açıl susam açıl, demiş korka korka ve yavaşça. O anda kaya gürüldeyerek açılmış. Ali Baba, korku ve merak içinde mağaraya girmiş. Bir süre gözlerinin karanlığa alışmasını beklemiş. O sırada, arkadaki kaya tekrar gürültüyle kapanmış. Gördüklerinin karşısında neredeyse, Ali Baba'nın dili tutulacakmış. - Çuvalların üzerinden birer avuç altın alırsam haydutların bundan haberi bile olmaz, demiş. - Acaba burada ne kadar altın var dersin hanım, diye sormuş. - Yine ne istiyorsun, diye sormuş. - Terazinizi istiyorum yenge. İşimiz bitince hemen getiririm, demiş. Kasım'ın eşi içeriye gitmiş. Teraziyi almış. Bu arada durumdan kuşkulanmış. Terazinin altına biraz bal sürmüş. Sonra getirip Ali Baba'nın karısına vermiş.Ali Baba ile karısı, evlerinde altınları tartmışlar ve miktarını bulmuşlar. - Demek, yoksul Ali Baba altınlarını tartabilecek kadar zenginmiş ha, demiş. Hemen koşmuş, olanları kocasına anlatmış. - Artık terazi ile altın tartabilecek kadar zenginleşmişsin kardeşim. Hayrola, demiş. - Hemen sen de oraya git. Mağarayı boşalt Kasımcığım, demiş. - Açıl buğday açıl. Saçıl arpa saçıl! Hay Allah neydi acaba, diye kendi kendine söylenmeye başlamış. Kasım, çok zorlamış ama büyülü cümleyi bir türlü anımsayamamış. Bu arada da zaman su gibi akmış. Haramiler aniden çıka gelmişler. Kapının önünde bir sürü katır görmüşler. Tabii içeride birinin olduğunu anlamışlar. - Açıl susam açıl, diye bağırmış. Bunu duyan Kasım hemen oracığa saklanmış. Ancak haydutların Kasım'ı bulmaları uzun sürmemiş. Üstelik, hemen orada cezasını vermişler. Daha sonra, haramiler getirdikleri çuvalları mağaraya boşaltmışlar. Hiç beklemeden yeni soygunlar için yola çıkmışlar. Öte yanda, Kasım'ın dönmemesi Ali Baba'yı endişelendirmiş. Kuşku ile yola koyulmuş. Susam mağarasına gitmiş. Ama orada yaralı ve baygın kardeşi ile karşılaşmış. Çok üzülmüş. Onu sırtına almış. Şehre götürmüş. Bir doktorda tedavi ettirmiş.Haydutlar döndüklerinde Kasım'ı bulamamışlar. Susam mağarasının bir başkası tarafından da bilindiğini anlamışlar. Burayı bileni bulmak gerektiğini düşünmüşler. Birkaç arkadaşlarını şehre göndermişler. Şehre inenler sorup soruşturmuşlar. Son günlerde kimlerin tedavi edildiğini araştırmışlar. Kasım'ın tedavi gördüğünü ve Ali Baba'nın fazlaca para harcadığını öğrenmişler. Bunun üzerine Ali Baba'nın evinin kapısına tebeşirle işareti koymuşlar. Böylelikle geri geldiklerinde işaretli evi kolayca bulacaklarmış. Ali Baba, evine bir hizmetçi kız almışmış. Bu kız çok akıllıymış. Kız kapıdaki işareti görmüş. Bu durumdan şüphelenmiş. Komşu evleri de aynı şekilde işaretlemiş.O akşam, haramiler topluca şehre gelmişler. Ali Baba'nın evine koydukları işareti aramışlar. Fakat kapıların hepsinde aynı işareti görünce şaşırmışlar. Gerisin geri dönmüşler. - Ben bir yağ tüccarıyım. Beni bu akşam evinizde konuk eder misiniz, diye sormuş. İyi yürekli Ali Baba, haydutların reisini tanıyamamış. Onu evine davet etmiş. Haydutların içinde bulunduğu küpleri bahçesine taşıtmış.Akşam karanlığında, akıllı hizmetçi küpleri yoklamış. Küplerin içinde haramilerin saklı olduğunu anlamış. Hemen mutfaktaki yağları kızdırmış. Küplerin içine boşaltmış. Haydutlar kızgın yağın içinde haşlanmışlar.Haramilerin başı gece yarısında harekete geçmiş. Amacı küplere sakladığı adamlarını çıkarmakmış. Ama hepsinin haşlanmış olduğunu görmüş. Artık yapacak bir şey yokmuş. Çareyi oradan kaçmakta bulmuş. Ali Baba, ertesi sabah konuğunu yatağında bulamamış. Merak etmiş. Hizmetçiden akşam neler olduğunu öğrenmiş. Şaşkına dönmüş. Hayatını kurtardığı için akıllı kıza teşekkür edip hediyeler vermiş. Çevredekiler de Kırk Haramilerden kurtuldukları için rahata kavuşmuşlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/arilar-ve-gergedan", "text": "Bir varmış bir yokmuş, ormanın birinde bahar gelmiş. Çiçekler açmış ve orman etkinliklerle dolmuş. Sıcak hava çevreye yayılmış. Kelebeklerin uçuşan melodisi ve çiçeklerden nektar toplamakla meşgul arıların cıvıltısı, kuşların cıvıltısıyla birleştiğinde, büyük kara ayı kış boyunca uzun uykusundan uyanmış. Mağarasından çıkmış, vücudunu germiş ve derin bir nefes almış. Arı kovanından çıkan balın kokusu onun salyalarını akıtmış. Midesi yüksek sesle guruldamaya başlamış. Ayı baldan gelen kokuyu takip ederek kovana gelmiş. Arı sokmasından etkilenmeden arıları kovmuş ve tatlı balı yemeye başlamış. Nektar toplamak için dışarı çıkan arılar evlerine dönmüşler ve toplamak için onca emek verdikleri balın tamamının ayı tarafından yendiğini görünce üzülmüşler. Arılar, balı bir daha yenmesin diye ayıyı kovmak için komşuları Gergedan Bay Rhino'dan yardım istemeye karar vermişler. \"Bay Rhino, eğer ayı tekrar bal çalmaya gelirse, lütfen onu kovar mısınız?\" diye sormuş arılardan biri. Yardımsever Rhino, \"Endişelenme, sana yardım edeceğim\" demiş. Arılar, Size çok minnettar olacağız demişler. Gergedan, \"Biz iyi komşuyuz. Birbirimize yardım edebiliriz!\" diye seslenmiş. Birkaç gün sonra, büyük siyah ayı yeni kovandan gelen balın kokusunu yeniden almış. Gergedan yakındaki nehirde yıkanıyormuş ve ayının arı kovanına yaklaştığını görmüş. Hızla dışarı çıkmış ve ayının peşinden koşmuş. Ayı, Rhino'nun peşinden geldiğini görmüş ve kaçmış. Ancak, kargaşa yakındaki bir kaçak avcının dikkatini çekmiş. Kaçak avcı, Rhino'nun değerli boynuzunu almak isterken tüfeğini Rhino'ya doğrultmuş. Kaçak avcının yanında nektarı toplayan arılar aceleyle kaçak avcıya doğru uçup onu sokmuşlar. Büyük bir acı içinde tüfeği yere düşüren kaçak avcı için arıların sokmasının acısı dayanılmazmış. Rhino kaçmak için fırsatı değerlendirmiş. Gergedan, arıların hayatını kurtardığı için minnettarmış. Arılara şöyle demiş: Beni kurtardığınız için teşekkür ederim. Size borcumu nasıl ödeyebilirim? diye sormuş. Arılar hep bir ağızdan demişler ki: \"İhtiyaç sahibi bir dost, gerçekten de bir dosttur. Ayıyı kovalamamıza da yardım ettin. Bunu duyan Bay Rhino çok sevinmiş ve bir ömür dost kalmışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/aslan-leon-ile-ceylan-dinonun-macerasi", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, ayla ayla bir güz gittim. Birde dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim? Gide gide bir arpa boyu gitmemiş miyim? Natal maral martaval, işte size duyulmadık bir masal. Ormanın birinde hayvanlar yaşarmış. Bu hayvanlar çeşitli çeşitli bulunurmuş. Kurbağalar, tilkiler, aslanlar, kaplanlar, zürafalar, tırtıllar, ayılar, ceylanlar hepsi bir arada yaşarmış. Bu hayvanlar birbirleriyle eğlenir, bazense yarışırmış. Değişik yarışlar düzenleyerek kendi aralarında rekabetle ederlermiş. Bu sayede aile ortamı olurmuş. Ormanda insan olmadığı için rahatça hareket ederlermiş. Kendi hallerinde eğlenerek mutlu şekilde yaşarlarmış. Bu ormanın kralı ve lideri aslanmış. Aslanın adı Leon imiş. Herkes ona saygı duyar ve ne diyorsa yaparmış. Diğer aslanlar dahi onun kadar güçlü ve hızlı değilmiş. Leon genellikle her yarışmayı kazanır ve birinci bitirirmiş. Birde en güçsüz görülen yarışmalarda sonuncu olan, bazen hiç katılmayan ceylan varmış. Bu ceylanın ismi Dino imiş. Dino herkes tarafından sevilir, fakat yarışmalarda güçsüz görülürmüş. Alay ederler ve şaka yaparlarmış. Dino bu duruma gülse de içten içe bu duruma içerlemiş. Bu sebeple yaklaşan yarışmaya hırslanmış. Günlerden birinde yine yarışma günü gelmiş çatmış. Dino bu yarışma için aylardır hazırlanıyormuş. Onun kazanabileceği tek yarışma koşu yarışmasıymış. Bu yüzden durmadan koşu antrenmanları yaparak kendini hazırlamış. Diğer hayvanlar Dino'yu rakip dahi görmüyormuş. Kuralar çekilmiş. Leon önce fil ile yarışmış ve yenmiş ardından diğer hayvanlarda yarışmış. İlk turda Dino'ya tavşan çıkmış. Ceylan Dino tavşanın çok hızlı olduğunu biliyormuş. Ama kendi bacakları daha uzun olduğu için bunu kullanmak istemiş. Başlamış yarışmaya tavşan önde götürse de son düzlükte yorulmuş. Kazanan Dino olmuş. Herkes şaşırmış. Fakat şansa bir tur kazandı, diye düşünmüşler. Yarış ikinci tur ile devam etmiş. Herkes yine kura çekmiş. Favori olan Leon, zebrayı dahi yenmiş. Oda ne! Dino'ya yarışmanın ikinci favorisi hızlı at çıkmış. Dino biraz korksa bile atın bazı taşlık bölgelerde zorlanacağını düşünmüş. Yarış başlamış. Başlamışlar birlikte koşmaya. At önde olsada taşlık kısımlarda zorlanmaya başlamış. Birden tökezleyip düşmüş. Dino önüne geçmiş ve kazanmış. Bütün hayvanlar hepsi şaşkınlık içerisinde bakmış. Fakat yine de at düştüğü için Dino kazandı demişler. Son turda Dino kesin yenilir diye düşünmüşler. Çünkü rakibi Leon imiş. Leon, Dino'yla ala ederek, istediğin alanda yarışalım. Her türlü yenileceksin zaten demiş. Herkes gülmüş ve Dino aklından plan yapmış. Kendi ani dönüşler yapabilir, fakat Leon dönemeci fazla olan yollarda vakit kaybedermiş. Bunu düşünerek fazla dönemeci olan yollar seçmiş. Leon hiçbir şeyin farkında bile değilmiş. Yarış başlamış. Leon önde gitse de her dönemeçte ceylan Dino onu geçiyormuş. Böyle yarış sürmüş. Son düzlükte Leon öndeymiş. Fakat oda ne! Son dönemeç karşılarına çıkmış Leon dönerken kaymış ve vakit kaybetmiş. Yarışı Dino kazanmış. Bütün herkes şaşırmış. Nasıl olur diye birbirlerine bakmışlar. Dino sevinçten havalara uçmuş. Leon olayın farkına varmış. Herkesin içinde Dino'yu tebrik etmiş. Seni küçümsedim ama zekanla beni alt ettin bravo! demiş. Bu sayede Dino herkesin gönlünü kazanmış. Bu masalda burada bitmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/aslan-ve-fare", "text": "Bir zamanlar, çok uzaklarda ve sık ağaçların olduğu bir ormanda güçlü bir aslan yaşarmış. Ormanın kralı olan aslan, ormandaki tüm hayvanlardan sevgi ve saygı görüyormuş. Günün yarısını avlanarak, diğer yarısını da uyuyarak geçiriyormuş. Ormandaki kimse aslanın yuvasına yaklaşmaya cesaret edemiyor, özellikle de o uyurken kimse çıt çıkaramıyormuş. Aslan, uykusu bölünürse yüksek bir sesle kükreyip çok kızgın oluyormuş. Bir gün küçük bir fare aslanın yuvasının nasıl olduğunu merak etmiş. Bunun üzerine aslanın yattığı mağaraya doğru yola çıkmış. Yaklaştığında aslanı görememiş. ''Bir yere gitti galiba, yakında geri dönebilir mi? '' diye aklından geçirmiş. Her şeye rağmen tüm cesaretini toplayıp koşarak gizlice mağaraya girmiş. Karanlık ve ıssız olan bu mağara devasa büyüklükteymiş. Fare, aslanın yerdeki büyük ayak izlerini görünce kendini küçük hissetmiş ve çok korkmuş. ''Belki de geri dönmem gerekiyor'' diye düşünmeye başlamış. Tam o sırada aslanın ayak seslerini duymuş. ''Oh hayır, geri geliyor. Şimdi ne yapacağım?'' diyerek endişeyle titremiş. Aslan yakınlardaki bir nehirden sadece susuzluğunu gidermek için gitmiş ve dinlenmek için geri dönüyormuş. Fare, mağaranın içindeki karanlıkta saklanmış ve aslanın yere düşen devasa gölgesini görmüş. Aslan mağaranın girişine yakın bir yere oturmuş ve başını kocaman patilerinin üzerine koymuş. Çok geçmeden derin bir uykuya dalmış. Tüm mağara, orman kralının yüksek sesle horlaması ile adeta titriyormuş. ''Özür dilerim Ey Kral! Lütfen beni affet! Seni uyandırmak istemedim, sadece meraktan girdiğim bu mağarayı terk etmeye çalışıyordum. Lütfen bu sefer gideyim, eğer beni bağışlarsan bu iyiliğini hiç unutmayacağım ve senin için elimden ne gelirse yapacağım'' demiş. Aslan farenin bu sözlerine çok gülmüş. Küçük fare ona nasıl yardım edebilir? Yine de gitmesine izin vermiş ve kahkahalarla kükremiş. Fare, aslana teşekkür ederek canını kurtarmak için koşarak kaçmış. ''Senin bana yardım edebileceğine hiç inanmamıştım, seni küçümsediğim için çok üzgünüm lütfen beni affet '' demiş. O günden sonra aslan kral ve fare sonsuza dek iki iyi dost olmuşlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/aysenin-yeni-yil-heyecani", "text": "Şirin ve küçük bir kasabada herkes yeni bir yıla girmenin heyecanını yaşıyormuş. Takvimler 31 Aralık gününü gösteriyor, kasaba halkı heyecan içinde yeni yıla hazırlıklar yapıyormuş. Tüm dükkanlar ve evler yılbaşı ağaçları ile süslenmiş, kasaba ışıl ışıl parlıyormuş. Heyecanı yaşayanlardan biri de kasaba halkının en tatlı üyesi Ayşe'ymiş. Ayşe, geçenlerde babasının gece yatarken okuduğu masalda yılbaşı gecesi Noel Babanın bacadan içeri girip hediyeler bırakacağını duymuş. Noel babanın hediyeler vereceğini duyan Ayşe o günden sonra yılın son gecesini iple çeker olmuş. Ayşe yılbaşı gecesi boyunca uyumayacak, Noel babanın gelmesini bekleyip ondan hediyeler alacakmış. Ayşe gün daha hızlı geçsin diye sokağa çıkıp arkadaşlarıyla oyunlar oynamaya başlamış. Arkadaşlarına ''Biliyor musunuz yılbaşı gecesi Noel Baba gelip hepimize hediyeler dağıtacakmış babam bana masalda okurken duydum'' demiş. Aralarından bazıları inanmasa da Ayşe gibi masallardan duyan arkadaşları da heyecanla bu geceyi beklediklerini söylemişler. Hava kararmaya başladığında herkes eve dönmüş. Babası: ''Seni çok iyi anlıyorum canım kızım. Okuduğum masalı, gerçek sanmışsın. Bende sana gerçeği şimdi söylüyorum, Noel baba diye bir şey yoktur. Hiç üzülme, bu gece amcan, teyzen, deden, nenen ve kuzenlerin hepsi bizde olacaklar. Hepsi seni çok seviyor, yeni yıla girerken en büyük mutluluğumuz kocaman bir aile bir arada olmamız. Bizim en güzel hediyemiz bu güzel kızım'' demiş. Babasının bu konuşmasından sonra üzüntüsü hafifleyen Ayşe, her yılbaşında olduğu gibi kuzenleriyle oynayacağı için mutluymuş. Yine de aklının bir köşesi masaldaki hediye dağıtan Noel Babada kalmış. Gece olunca tüm aile Ayşelerin evinde toplanmış. Ayşe herkesin bir arada olmasından ve kuzenleriyle oyunlar oynamaktan çok mutluymuş. Ne kadar mutlu olsa da Noel Baba ve ondan isteyeceği hediye aklının bir köşesine geldikçe üzülüyor ve ister istemez suratı asılıyormuş. Annesi ve babası Ayşe'yi üzgün görünce durumun farkına varmışlar ve gülümsemişler. Babası yerinden kalkarak kimseye fark ettirmeden Ayşe'nin odasına çıkmış ve yatağının başına küçük bir hediye kutusu koymuş. Ayşe, annesinin hediye lafını duyunca çok heyecanlanmış ve yerinden fırlayarak doğru odasına koşmaya başlamış. Odasından içeri girdiğinde yatağının başındaki hediye kutusunu görünce çok mutlu olmuş ve o sırada arkasında kapıda dikilip kendisini seyreden anne ve babasının farkında bile değilmiş. Ayşe arkasına dönüp koşarak anne ve babasına sarılmış. Bu hediyeyi Noel Babanın değil de anne ve babasının aldığını biliyormuş. Anne ve babasına çok teşekkür etmiş. Ayşe o gece yeni yıla girerken böyle bir aileye sahip olduğu için kendini çok özel hissetmiş. Anne ve babasının bugün dediği şeylerin ne demek olduğunu bir kez daha anlamış. En büyük hediye ve mutluluk aileymiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/bal-ile-seker", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. İnsanlardan uzak, yedi dağın ardında sadece minik insanların yaşadığı bir ada varmış. Dört tarafı suyla kaplı olan bu tam adada Lila ve Mila adında ikiz kız kardeşler yaşarmış. Burada yaşayanların boyları sadece bir pirinç tanesi kadarmış. Eşyaları yiyecek ve içecekleri de kendileri gibi minicikmiş. Ben daha tatlıyım süt benimle daha lezzetli olur. Hayır ben daha tatlıyım. Hem süt gibi beyazım. Sen sütün rengini bozuyorsun. Tartışma sabaha kadar sürmüş. Reçel ve peynir araya girmişler ama onları ayıramamışlar. Bal şekere çok sinirlenmiş ve öfkeyle diğer tarafa geçerken buzdolabından yere düşüp paramparça olmuş. Aslında sadece oyun olarak başlamıştı ama işler birden tersine döndü. Bal için çok üzgünüz. Onu çok özlüyoruz. Süt de çok üzgünmüş. O hem az şekerli hem de ballı lezzetli oluyordu. Ülkede hiç bal kalmamıştı çünkü herkes aynı dolabı kullanıyordu. Polen yok. Bu yüzden bal yapamıyoruz. Hava kirliliği yüzünden çiçekler açmıyor. İkizler gökyüzüne çıkıp bulut ve rüzgarla konuştular. Rüzgar esti ve havayı temizledi ama çiçeklerin açması için mevsimlerin hızla değişmesine ihtiyaçları vardı. Hemen mevsimler perisine gittiler. Mevsimler değişemezdi. Peri bunu yapamayacağını söyledi. Bu kez de zaman perisine uçtular. Zaman perisi onları kırmadı çünkü o da balı çok seviyordu. Zaman çok hızlı aktı. Tam üç yıl geçti. Çiçekler açmış hava tertemiz olmuştu. Arılar hemen bal yaptılar. Birkaç hafta sonra ilk bal peteği hazırdı. Mila ve Lila çok mutlu oldular. Besinler de artık mutluydu. Artık hiç tartışmıyorlardı. Hepsinin ayrı bir lezzeti vardı. Hiç birisi diğerinin yerini tutamazdı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/balik-ile-cin-modern-versiyon", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Çok uzak, soğuk ülkelerin birinde geçimini balıkçılık yaparak sağlayan fakir bir adam varmış. Ailesine yetemediğini düşünüp hep üzülüyormuş. Çocuklarının istedikleri oyuncakları alamıyor, evine yeteri kadar para getiremiyormuş. Kendisi mutsuz olduğu gibi, ailesini de mutsuz ediyormuş. Günlerden bir gün yine balığa çıkmak için yola koyulmuş. Dalgın bir şekilde yürürken önündeki taşı bile fark edemeden yere düşmüş. Silkelenip kendine geldiğinde oltasının ikiye bölündüğünü görmüş ve üzüntü içerisinde ne yapacağım diye düşünmeye başlamış. Sonuçta balık tutarak para kazanıyormuş. Yapacak bir işi kalmamış artık, biraz daha yürüyerek eve geri dönmüş. Eve geldiğinde yaşadıklarını karısına anlatmış. Karısı ne kadar üzülse de eşine daha fazla mutsuz hissettirmemek için umut verici sözler söylemiş. İlla bulunurmuş bir çaresi. O akşam evde derin bir sessizlik hakimmiş. Balıkçı sürekli ne yapsam ne etsem diye düşünüyor, başka bir şey düşünmeye fırsatı bile olmuyormuş. Düşüne düşüne bir dakika bile gözüne uyku girmeden sabah etmiş. Karısı uyanınca balıkçıya bakmış ve günaydın diyerek mutfağa geçmiş. Kahvaltı yapıldıktan sonra adam afallamış. - Yeni bir olta alacak paramız olmayabilir ama bu gördüğün iplerle kendime yeni bir alet yapacağım. Hatta eskisinden de güzel olacak göreceksin. demiş balıkçı. Karısı hevesle gülerek yanına oturup izlemiş eşinin yaptıklarını. Yeri gelmiş işin ucundan o da tutarak yardım etmiş. Ve sonunda kocaman bir ağ örmüşler. Adam bu sefer de gece heyecandan uyuyamamış. Yaptığı şey işe yarayacak mı çok merak ediyormuş. O gece sabaha kadar yatakta dönüp durmuş. Sabah olunca balıkçı kahvaltıyı dahi beklemeden atmış kendini sokağa. Koşar adımlarla denize doğru ilerlemiş. Balıkçı, ördüğü ağı önce omzundan geriye tutmuş sonra denize doğru bir anda ileri fırlatmış. Heyecanla beklemeye başlamış. İşe yarayıp yaramadığını çok merak ediyormuş. Bu kadar yeterli diyerek ağa taktığı ipini çekmiş ve yavaş yavaş ördüğü ağını kendine doğru çekmiş. Ağırlık hissediyormuş. İşe yaradı diye düşünerek sevinmeye başlamış. Fakat ağın içinde bir tane bile balık yokmuş. Sadece bir adet mantar tıpalı şişe varmış içerisinde. Şişeyi ceketinin iç cebine koymuş. Üzüntüye kapılarak evin yolunu tutmuş. Eşi camdan bakarken balıkçının eve doğru ağır ağır yürüdüğünü görünce mutlu bir şekilde kapıya çıkıp balıkçıyı beklemiş. Balıkçı yakınlaştıkça elinin boş olduğunu görmüş. Hayal kırıklığı içinde eşinin eve girmesini izlemiş. Karısı daha fazla zorlamamak için susmuş, ne o sormuş ne balıkçı söylemiş. Ama adam yılmamış, ertesi gün tekrar gitmiş balık tutmaya. Ama sonuç dünden de betermiş. Bir şişe bile çıkmamış bu sefer ağından. Hüsrana uğramış bizim balıkçı. Oturmuş çimlerin üzerine biraz daha iyi olmayı beklemiş. Aklına şişesi gelince ceplerine bakmış fakat bulamamış. Telaş içinde eve koşmaya başlamış. Balıkçı eve nefes nefese eve vardığında karısına şişeyi sormuş. Karısı şişeyi görmediğini söyleyince balıkçı daha da meraklanmış. Koltukların altına üstüne, yatağa, dolaplara bakmış. - Sana benden isteyeceğin 3 dilek hakkı veriyorum. Sadece 3, düşün ve güzelce karar ver. demiş cin. Balıkçı düşünmeye başlamış. Ne isteyeceğini biliyormuş aslında. - Ben düşse bile kırılmayacak bir olta istiyorum. Çocuklarımın bir sürü oyuncağı olsun ve yuvam hep bugünkü gibi mutlu huzurlu olsun istiyorum. diye dileklerini dilemiş balıkçı. Sözünü bitirdikten sonra yatağın üstünde bir olta ve onlarca oyuncak belirivermiş. Adam gülücükler saçmaya başlamış ve teşekkür etmiş cine. Cin bir anda kayboluvermiş. Balıkçı kapıyı açtığında çocuklar yatağın üzerindeki oyuncakları görünce çığlık atarak oyun oynamaya başlamışlar. Adam sırtlanmış oltasını tekrar dışarı çıkmaya hazırlanmış. Gözüne yerde duran ağ takılmış ellerine almış ve gülümseyerek bakmış ördüğü ağa. Kendi kendine mırıldanmış, olacağı varmış. demiş. O günden sonra bizim balıkçı eve normalden daha fazla balık getirmeye başlamış. Daha çok kazanmış. Ve lamba cininden dilediği gibi o günden sonra ailesinin üzerinden mutluluk, huzur ve bereket eksik olmamış. Yani o günden sonra hep mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/balikci-ile-cin-alternatif-uyarlama", "text": "Bir zamanlar masmavi denizlerden ne yakalayabilirse onu inkar etmeksizin yiyerek geçimini sağlayan çok fakir bir balıkçı yaşıyormuş. Balıkçı her gün, güneşin ilk ışıklarıyla beraber denize açılıyormuş. Günlerden bir gün balıkçı, her sabah olduğu gibi güneşin ilk ışıklarıyla beraber ağını umutla denize atmış. Bir vakit bekledikten sonra, ağının ağırlaştığını fark eden balıkçı heyecanla ağını çekmeye başlamış. Fakat ağ sandığından çok daha ağırmış. Balıkçı hevesle hemen ağı çekmeliyim belki içinden çok fazla balık çıkar yarısını götürür pazarda satarım hiç değilse elime biraz para düşer\" Diye sevinçle ağı teknesine almış. Fakat balıkçının sevinci çok uzun sürmemiş, ağının içerisinden kocaman bir tekerlek çıkmış. Balıkçı üzülse de yılmamış ve ağı tekrar denize atmış. Bir süre geçtikten sonra, ağının tekrar ağırlaştığını fark etmiş. Balıkçıyı tekrardan büyük bir heyecan kaplamış. Ağ geçen seferden biraz daha ağır olsa da duyduğu heyecan ona kuvvet vermiş. Bin Bir güçlükle ağı tekneye çıkarmış. Fakat işler yine umduğu gibi gitmemiş. Bu sefer de ağın içerisinden araba parçaları ve birçok çöp çıkmış. Balıkçı burada insanların çöplerini bulunduğunu ve denize daha da açılması gerektiğini düşünmüş. Bu düşüncesi üzerine teknesiyle denize biraz daha açılmış . Sonunda iki tepe arasında, insanlardan hayli uzak bir yere teknesini çekere ağını tekrar denize salmış. Bir süre bekledikten sonra ağının ağırlaştığını fark etmiş. Balıkçı içinden bu sefer büyük bir balık yakaladım galiba. Diye sevinçle ağı çekmiş. Ağı tekneye çıkarmış çıkarmasına da ağın içinden yine balık çıkmamış. Bir zamanlar tepelerden düşen kaya parçalarının ağa takıldığını fark etmiş. Balıkçı artık iyiden iyiye hüzünlenmiş. Fakat yine de büyük bir kararlılıkla pes etmek her zaman kaybetmekte. Asla vazgeçmeyeceğim. Diyerek ağını denize doğru atmış. Bu balıkçının son şansıymış. Çünkü vakit epeyce geç olmuş ve eğer bu sefer de balık çıkmazsa balıkçı eve aç dönecekmiş. Bir süre sonra tekrar ağının ağırlaştığını fark etmiş. Balıkçı hemen iplere sarılmış. Ama ağ öyle ağırlaşmış ki balıkçının ağı tekneye çekmesi imkansızmış. Ama balıkçı pes etmemiş. İtmiş, çekmiş, çabalamış, didinmiş ve en sonunda böyle olmayacağını anlamış. Kendini denize atarak, oradan ağı itmiş. En sonunda ağı tekneye çıkarmayı başarmış. Fakat ağın içerisinden sadece bir balık çıkmış. Balığın yanında bir de bakır ibrik çıkmış. Balıkçı yaşadığı hayal kırıklığının yanı sıra bakır ibrik biraz para eder diye düşünerek kendini teselli etmiş. Balıkçı bakır ibriği de alarak evinin yolunu tutmuş. Eve geldiğinde ibriği güzelce yıkamış, patlatmış ve artık satılmaya hazır bir hale getirmiş. Fakat ibrik gerçekten çok ağırmış. Balıkçı ibriğin ağzını açar açmaz, masmavi bir duman belirmiş. Dumanın içerisinden belirli şekiller görünmeye başlamış. Duman git gide bir siluet halini almış. Balıkçının gözleri fal taşı gibi açılmış. Hem korkmuş hem de çok şaşırmış. Balıkçı en sonunda ortada beliren kişinin bir cin olduğunu anlamış. Tam o esnada cin, gür sesiyle Beni hapsolduğum yerden çıkarmaya kim cüret etti? Diye bağırmış. Cinin ağzı karanlık mağaralara benziyor, sesi ise yeri göğü inletiyordu . Balıkçı korkuyla adeta miyavlarcasına kendini belli etmiş. Cin balıkçının bulunduğu tarafa bakmış. O zaman ölmeye hazırlan! Diye balıkçıya gürlemiş. Balıkçı cine bakarak cinlerin iyi olduklarını düşünürdüm, ben seni bu küçük ve karanlık ibrikten kurtardım. Sen ise beni öldürerek mi ödüllendireceksin? Cin bunun üzerine balıkçıya dönerek yıllar önce kral Süleyman tarafından cezalandırılarak bu ibriğe tıkılarak denize atıldım. İlk zamanlarda kendime bir söz verdim. Beni serbest bırakana dünyadaki bütün altınları verecektim. Ama kurtaran olmadı. Balıkçı bunun üzerine Vay be güzel bir av olurdu... daha sonra cin konuşmaya devam etti. Uzun zaman geçti, tam yüz yıl. Bu sefer beni kurtarana dünyanın bütün mücevher ve altınlarını verecektim. Ama o kişi çok geç kaldı. Aradan iki yüz yıl geçti, kendime bir söz daha verdim. Beni buradan kurtaranı öyle öldüreceğim ki ölümünü kendisi seçecek. Beni sen kurtardın. Şimdi şöyle nasıl ölmek istersin? Balıkçı Kendi kendine Bu cinle dövüşecek kadar güçlü değilim, ama onu zekamla yenebilirim. Diye söylenmiş. Balıkçı, cini tepeden tırnağa süzdükten sonra Beni öldüreceğine ve bu ibrikten çıktığına inanmıyorum. Senin gibi iri cüsseli bir yaratık bu ibrikten asla çıkamaz.\" demiş. Cin bu sözler üzerine burnundan öfke soluyarak, yüzü ateşe benzer bir renk almış. Balıkçıya \"Ben ibrikten duman olarak çıktım. Görmüyor musun? Balıkçı, İbriği ve mantarı yerden alıp baksana senin baş parmağın bile giremez buna cin bunun karşısında, istersem büyüyüp gökyüzünü kaplarım istersem de, senin eğilip iyice baktıktan sonra görebildiğin karıncaya dönüşürüm. Demiş. Balıkçı kahkahalarla Ben gördüğüme inanırım. Demiş. Cinin kulaklarından, burnundan ateş çıkıyormuş ve buharlaşıp İbriğin içerisine girmiş. Cin içeriden kükreyerek şimdi inandın mi? diye sormuş. Balıkçı cin girer girmez mantarı ibriği ucuna takmış. Kendiyle gurur duyarak inandım ya hu... deyip gülmüş. Cin içeriden yalvarmaya başlamış. Balıkçıya onu tekrar dışarıya çıkarmasını istemiş. Ama balıkçı ona aldırış etmeden bir yüz yıl daha bekler, seni oradan kurtaranı nasıl öldüreceğini düşünürsün. Cin hala yalvarıyormuş. Daha sonra cin ona bak sana ömrünün sonuna kadar, yetecek servet bağışlarım. Yeter ki çıkar beni! balıkçının kahkahaları birden kesilmiş. Balıkçı eğer cin bir daha ona rahatsızlık vermezse, onu oradan çıkarabileceğini söylemiş. Bunun üzerine cin ona sözler vermiş. Balıkçı biraz düşündükten sonra, mantarı ibriğin ucundan çıkararak cini tekrar özgür hayatına kavuşturmuş. Cin ibrikten çıkar çıkmaz balıkçıya şu gölü görüyor musun? demiş. Elinin baş parmağıyla yemyeşil ormanın içindeki gölü göstererek. Fakat bir farklılık vardı. Göl mavi değil, gümüş renkliydi. Cin sözlerine devam etmiş. O gölü benden başka kimse bilmiyor. Tabii şimdi sen de öğrendin. Orası dünya var olduğundan beri orada ve hep benim gözetimimdeydi. Gölün içinde senin tutmaya çalıştığın balıklardan çok daha değerli balıklar var. O balıkları tut ve merhametli bir o kadar adaletli sultana götür. Sultan, ancak rüyanda görebileceğin kadar büyük bir serveti sana bağışlayacaktır. Balıkçı cine minnettar olmuş. Balıkçı bir an bile durmadan ağını alıp doğruca göle gitmiş. Oraya varır varmaz ağını göle atmış. Hiç beklemeden balıklar ağa takılmış. Balıkları gören balıkçının ağzı açık kalmış. Çünkü balıklar cinin anlattığından çok daha güzelmiş. Balıkçı balıkları alarak sultana götürmüş. Sultan bu eşi olmayan balıklar karşısında balıkçıya torunlarına miras bırakabilecek kadar altın, mücevher ve gümüşler vermiş. Balıkçı mutluluğuna mutluluk katmak için evlenmiş. Daha da mutlu bir hayat kurmuş. Balıkçının sevdiği ve en çok yapmak istediği şey ise çocuklarına ve torunlarına karşısına çıkan cini anlatmakmış. Daha sonra çocuklarının ve torunlarının gümüş renkli gölde avlanmaları için oraya götürmüş. Ancak gölü hiçbir yerde bulamamış. Sultanın ona verdiği serveti kullanarak ailesiyle beraber sonsuza dek mutlu bir yaşam sürmüşler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/balikci-ile-cin-masali", "text": "Bir zamanlar denizden ne yakalayabilirse, onu yiyerek yaşayan, fakir mi fakir bir balıkçı varmış. Balıkçı çoğu günler yemek için, bir iki balık tutabiliyor ama bazı günlerde aç yatıyormuş. Bİr sabah her zaman yaptığı gibi deniz kıyısına inmiş ve ağını suya atmış. Ağını sudan çekerken, onun şaşırtıcı derecede ağır olduğunu fark etmiş. Sevinçle Bir sürü balık tutmuş olmalıyım. diye düşünmüş, ağını güçlükle çekerken. Ne var ki ağdan çıka çıka kocaman eski bir araba tekerleği çıkmış. Balıkçı iç çekmiş. Bu gün ağımı yalnızca bir defa daha atacak vaktim kaldı. diye hüzünlenmiş. Şimdi de bir şey yakayalamazsam akşam açım demektir. Ağını çözmüş ve atabildiği kadar uzağa atarken de, Lütfen bu sefer harika bir şeyler yakalayayım! diye dua etmiş. Ağın ipi bir bire gerilmiş. Balıkçı ipe asılmış. Ama öyle ağır öyle ağırmış ki, ne kadar çekerse çeksin, kıyıya çekmesi mümkün olmamış. Adamcağızda ipi kumsaldaki direğe bağlayıp, avını karaya çekmeyi denemek için suya girmiş. İtmiş, çekmiş, çabalamış, didinmiş ve en sonunda ağı sahile çıkarmış. Çıkarmış çıkarmasına da, tek bir balık yakaladığını görünce büyük hayal kırıklığına uğramış. Ağda balık değil, ağzı mantarla kapatılmış, büyük bakır bir ibrik varmış. Yiyecek bir lokmam bile yok, ama bakır bir ibrik biraz para eder mutlaka demiş balıkçı. İbriği parıl parıl olana dek ovalamış. Bunu pazarda satayım da, yiyecek bir şeyler alayım. demiş. Ağını çözmüş ve ibriği kumsalda sürüklemeye çalışmış ama ibrik çok ağırmış. Balıkçı belki içi deniz suyuyla doludur diye, düşünerek suyu boşaltmak için mantar tıpayı yerinden çıkarmış. İbriğin ağzını açar açmaz masmavi bir duman gökyüzüne yükselmiş. Duman tepesinde toplanıp devasa bir buluta, bulutta kule gibi yüksek bir şekle dönüşürken, balıkçı korkuyla gerilemiş. Bu bir cinmiş! Cin, beni serbest bırakmaya kim cürret etti deyip gürlemiş. Ağzı mağaraya benziyor, sesi de yeri göğü titretiyormuş bu cinin. Balıkçı ölümden kurtulmanın bir yolunu bulmak için, kafasını hızla çalıştırmış. Bir cinle dövüşecek kadar güçlü değilim... demiş kendi kendine. Ancak belki de onu zekamla alt edebilirim! Cini baştan aşağıya süzdükten sonra, Beni öldürebileceğine inanmıyorum demiş. Ne? diye haykırmış cin ağzından tükürükler saçarak. Balıkçı küçümseyen bir tavırla, Yalancının birisin sen! demiş. O ibriğin içinden çıktığına inanmıyorum, bunu yapamayacak kadar irisin! Cin öfkesinden morarak, Ben bir cinim ahmak! diye böğürmüş. Sihirli güçlerim var benim, pekala istediğim her şekle girebilirim! Balıkçı başını sallayarak, İmkanı yok! demiş. İbriği ve mantarı yerden alıp cine doğru sallamış. Ayak baş parmağın bile girmez buraya! Var! diye ısrar etmiş cin. İstersem gökleri kaplayacak kadar büyük, istersem bir böcek kadar küçük olurum, elbette aptal bir ibriğin içine sığabilecek kadar gücüm var! Balıkçı pis pis gülmüş. Gözlerimle görmeden inanmam demiş. O zaman bak bakalım diye kükreyen cin, ibriğe dalıp, gözden kaybolmuş. Şimdi inandın mı? diye bağırmış, sesi içeriden yankılanarak. Balıkçı göz açıp kapayıncaya kadar, mantarı ibriğin ağzına tıkmış. İnandım yahu. diyerek gülmüş. Pek güzel sığıyormuşsun gerçekten, teşekkür ederim!.. Olamaz! diye sızlanmış, cin. N'olur çıkar beni. Çok beklersin demiş balıkçı. Şimdi tekrar seni denize atacağım! Cin, Lütfen, lütfen! diye yalvarmış. Sana ömrünün sonuna kadar, yetecek bir servet bağışlarım. Balıkçı duraklamış. Beni rahat bırakmaya ve bir daha asla karşıma çıkmamaya söz veriyor musun? Veriyorum diye sızlanmış cin. Balıkçı da ibriğin ağzındaki mantarı açmış. Cin tekrar bir duman bulutu halinde dışarı çıkıp, tepesinde yükselince de, korkuyla yutkunmuş. Oysa cin, eğilerek selam vermiş ve avucu açarak gel demiş. Balıkçı muazzam büyüklükteki bu avuca çıkmış ve cin onu yükseklere taşımış. Şu gölü görüyor musun? demiş aşağıdaki ormanı işaret ederek. Ağaçların arasında gümüş renkli bir göl ışıldıyormuş. Görüyorum diye yanıtlamış balıkçı. O gölün var olduğunu, benden başka bilen yok! demiş cin. Şimdi sende öğrendin. Orası sihirli bir göl, için de de bildiğin balıklara hiç benzemeyen balıklar var. Ağını at 4 balık yakalayacaksın, bir kırmızı, bir mavi, bir sarı, bir de yeşil. Balıkları sultana götür. Sultan sana en çılgın rüyalarında bile göremeyeceğin kadar, büyük bir servet bağışlayacaktır. Cin balıkçıyı nazikçe kumsala indirmiş. Son bir kez daha selam verdikten sonra, denize doğru uçarak uzaklamış. Balıkçı acele ile göle gitmiş. Oraya varınca ağını suya atmış. Ağını geri çektiğinde, tıpkı cinin bahsettiği gibi 4 balık görmüş. Bir kırmızı, bir mavi, bir sarı, bir de beyaz. Bunların her biri birbirinden güzelmiş. Balıkçı, balıkları sultana götürmüş. Sultan kendinden geçerek, Hayatımda gördüğüm en güzel balıklar bunlar! diyerek, bağırmış. Bu hediyeden o kadar memnun kalmış ki, balıkçıya kadar hayatınını sonuna kadar zengin olmasını sağlayacak kadar altın vermiş. Bundan sonra balıkçı gerçekten de çok mutlu bir hayat yaşamış. Evlenmiş ve bir hayat kurmuş. Boş zamanlarında balık avlamayı sürdürmüş. En sevdiği şey ise, sevigli çocuklarına ve torunlarına karşısına bir cin çıktığında neler yaptığını anlatmakmış. Daha sonraları onlarında orada avlanması için, sihirli gölü çocuklarına göstermeye çalışmış, ancak gölü hiç bir yerde bulamamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/benekli-ve-biyik-ile-simsek", "text": "Bir zamanlar Benekli adlı bir köpek ve Bıyık adlı bir kedi aynı evi paylaşıyordu. Birbirlerinin en iyi arkadaşlarıydılar ve her ikisinin de evim dediği güzel bir kasabada mutluluk içinde yaşarlardı. Ağaçların dallarında tembellik etmeyi ve parlak güneş ışığında kestirmeyi severken, Benekli daha çok dışarıda koşucu ve oyun arkadaşıydı. Bıyık, fırsat buldukça orman ağaçlarının yüksek dallarına takılmayı severdi. Benekli ve Bıyık birbirlerinden çok farklı olmalarına rağmen her şeyi birlikte yapan ve her şeyi paylaşan ayrılmaz arkadaşlardı. Mahallenin her yerinde oyun oynamak, birbirlerinin kuyruklarını kovalamak, yerlerde beraber yuvarlanmak en sevdikleri şeylerdendi. Benekli ve Bıyık, kasabadaki diğer hayvanların bir köpek ve kedinin bu kadar iyi anlaştığını görünce şaşırmasını umursamadı, şaşıran hayvanlar onların farklı olduğu için arkadaş olamayacağını söyleseler de bizim ikili onlara kulak asmadı çünkü onlar aralarında çok kuvvetli bir bağ olan, çok güzel anlaşan iki dosttular. Benekli ve Bıyık bu kadar iyi anlaşmalarının tamamen normal olduğuna inanıyorlardı. Önemli olan farklılıklara rağmen ayrılmak değil bir arada kalabilmek. derdi Benekli'nin büyük dedesi Karabaş ve Bıyık'ın büyük dedesi olan Tekir. Karabaş ve Tekir de çocukluklarını beraber geçirmiş sıkı iki dosttular. Onların arkadaşlık öyküleri ile birlikte büyüyen Benekli ve Bıyık da bu aile geleneğini devam ettiriyordu. Kasaba halkına bir gün Şimşek isimli bir at katıldı. Şimşek, iri ve güçlü bir attı ve o kadar hızlı koşuyordu ki ismi ile hızı kadar uyumlu çok az şey vardı. Şimşek, kasabadaki diğer hayvanları kendisinden ufak ve yavaş oldukları, onun gibi olmadıkları için kötü görüyor ve onlarla alay ediyordu ve kendi seviyesinin altında olduklarına inanıyordu. Herkesten daha iri, uzun, hızlı ve güçlü olmasından dolayı fiziksel görünümü açısından üstün olduğu yanılgısına kapılmıştı. Şimşek, bu düşüncesi nedeniyle kasabada arkadaş edinemediği için çok yakın arkadaş olan Benekli ve Bıyık'ı kıskanmaya başlamıştı. Bir gün bizim ikiliye birbirlerinden çok farklı oldukları için arkadaş olamayacaklarını söyledi. Bu, Şimşek'in bizim ikilinin arasını açma çabasıydı. Benekli ve Bıyık hiçbir şekilde birbirine benzemiyordu fakat diğerlerinin bu sözlerini de dinlemiyorlardı. Onlar başkalarının kötü sözlerini duymak yerine kendi hayatları ile ilgileniyorlardı. Aralarındaki dostluk bağına güveniyorlardı ve bu bağ ne Şimşek'in ne de bir başkasının koparabileceği kadar zayıf değildi. Günlerden bir gün Şimşek tek başına dışarıda koşarak eğlenirken ve amaçsızca tarlalarda dolaşırken, maalesef ayağı takıldı ve yere düştü. Kendi başına ayakta duramadığı ve başka kimse ona yardım etmediği için ayağa kalkamadı. Tüm kasabada sadece Benekli ve Bıyık, Şimşek'in yanına koşup ona yardım etmişti. Şimşek'i ayağa kaldırıp üstündeki tozları silkelediler, ona su getirdiler ve ayağını iyileştirmesi için doktoru aradılar. Şimşek'e farklılıklarına rağmen birbirleriyle anlaşabildiklerini ve Şimşek'in iyileşmesi gibi ortak bir hedef için birlikte çalışabildiklerini gösterdiler. Bu, Şimşek için öğrenmesi gereken önemli bir dersti. Şimşek, Benekli ve Bıyık'a söylediği sözlerden ötürü duyduğu üzüntüyü iletti ve davranışlarından dolayı onlardan özür diledi. O gün meydana gelen olayların bir sonucu olarak Benekli ve Bıyık, Şimşek'i yakın bir arkadaş olarak görebildiler ve üçü birlikte oynayarak ve çevredeki bölgeyi keşfederek zaman geçirdiler. Bu olay bize birbirimizden farklı da olsak güvenilir arkadaşlara sahip olmanın bir insanın hayatında kazanabileceği en güzel şeylerden biri olduğunu öğretiyor. Aslında farklılıklarına rağmen birbirini kabul edebilen ve kucaklayabilen bireyler, en anlamlı ve uzun süreli ilişkilere sahip olabilen bireylerdir ve arkadaşlıklar, farklılıklarla güzeldir!"} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/berkanin-temizlik-macerasi", "text": "Duvarlarının gökkuşağı resimleri ile dolduğu, ışıl ışıl parlayan ve bilgi yuvası olan küçük bir ilkokulda Berkcan adında bir çocuk varmış. Berkcan, okulu çok sever ve okulda öğretmeninden yeni şeyler öğrenmekten keyif alırmış. Her gün koşa koşa okula gider ve en öndeki sırasına oturur, öğretmenini dinlemeye başlarmış. Sınıf arkadaşları ve öğretmeni de Berkcan'ı çok severlermiş. Fakat Berkcan, hijyen kurallarına uymadığı için öğretmeni ve ailesi bu duruma çok üzülüyormuş. Sabahları yüzünü yıkamadan kahvaltı sofrasına oturuyor ve annesi her seferinde onu uyarmak zorunda kalıyormuş. Okulda da tuvalete gittikten sonra hep arkadaşları onu ellerini yıkaması için uyarıyormuş. Yemekten sonra da dişlerini fırçalamıyor ve çöpleri çöp kutusuna değil yerlere atıyormuş. Berkcan'ın ailesi, arkadaşları ve öğretmeni ona hijyen kurallarını öğretmek için çeşitli yollar deniyormuş ama ne olursa olsun Berkcan bu alışkanlığı bir türlü kazanamıyormuş. Berkcan da bu durumdan memnun değilmiş. Ama bu kuralları aklında tutmak ona çok zor geliyormuş ve sürekli unutuyormuş. Bir gün Berkcan'ın öğretmeninin aklına bir fikir gelmiş. Hemen annesini okula çağırmış ve fikrini Berkcan'ın annesine de anlatmış. Berkcan'ın hijyen kurallarını unutmaması için ona bu konuyla alakalı bir sorumluluk vermeleri gerektiğini söylemiş. Berkcan'a bir ödev verecekmiş ve ailesi de bu ödevi evde yaptırmaya devam edecekmiş. Çünkü Berkcan ödev yapmayı çok seviyormuş. Öğretmeni, annesiyle konuştuktan sonra hemen sınıfa gitmiş. Sınıftaki bütün öğrencilere dönerek Sevgili çocuklarım, bundan sonra her hafta aranızdan birine çeşitli konular ile ilgili ödevler vereceğim. Günlük hayatta işimize yarayacak konular olacaklar. Böylece hem bir şeyler öğrenmiş olacağız hem de sizler bunları yaparken çok eğleneceksiniz. Böyle bir ödev yapmak ister misiniz? diye sormuş. Çocuklar hep bir ağızdan Evet! diye bağırmışlar. Berkcan, yeni bir şeyler öğrenecek olmanın heyecanı ile sormuş Öğretmenim ne yapacağız? Öğretmen hemen cevap vermiş İlk haftanın sorumlu öğrencisi sen olmak ister misin Berkcan? İlk konumuz hijyen kuralları olacak. Berkcan artık kuralları öğrenmeye kesin kararlı olduğu için hevesle İsterim öğretmenim. Demiş. Öğretmeni de yapacaklarını anlatmaya başlamış. İlk önce bütün hijyen kurallarını defterine not edeceksin. Sonra da bunları sınıftaki herkese anlatacaksın. Ama bunu anlatırken farklı uygulamalar da yapmalısın. Onları sana bırakıyorum. Ailenden yardım alabilirsin. Deyince Berkcan hemen ödevini defterine not etmiş. Öğretmeni de artık Berkcan'a hijyen kurallarını öğretebileceği için çok mutlu olmuş. Berkcan bütün bir hafta ödevi hakkında düşünmüş. Annesi, ona yardım eden ilk kişi olmuş. Annesinin önerisini dinlemiş. Önce banyo dolabının üzerine Dişlerini fırçalamayı unutma! yazan bir kağıt yapıştırmış. Kendi odasına gitmiş ve kıyafet dolabının hemen yanına Yüzünü yıkamayı unutma. Yazısını kondurmuş. Yemek masalarının üzerine ise Yemekten önce ellerini yıkamalısın. Yazan bir not bırakmış. Böylece Berkcan kısa süre içerisinde ev içindeki hijyen kurallarını öğrenmiş. Ama öğretmeni ve sınıf arkadaşları için de bir şeyler yapması gerekiyormuş. Berkcan, annesinin verdiği fikirden yola çıkarak bir şeyler yapmaya karar vermiş. Ertesi sabah okula gitmiş. Çöp kovasının üzerine büyük harflerle Lütfen çöplerinizi bu kovanın içine atın. Yazılı bir kağıt bırakmış. Kendi sırasına ve arkadaşlarının sıralarına Çöplerinizi sıranın altında bırakmayın lütfen. Yazan küçük kağıtlar yapıştırmış. Fakat bu kadar yeterli değilmiş. Hemen tuvalete doğru gitmiş. Lavaboların duvarlarına ve kapılara Lütfen ellerinizi yıkamayı unutmayın. Yazan not kağıtları yapıştırmış. Bu yaptığı ödevden o kadar keyif almış ki bahçeye kadar inmiş ve okulun renkli duvarlarına uygun renkli kağıtlara Çöplerimizi çöpe atalım, bahçemizi koruyalım. Yazan bir slogan asmış. Berkcan'ın son bir fikri daha varmış fakat bunun için öğretmeninden izin alması gerekiyormuş. Hemen sınıfa koşmuş. Öğretmeni gelince evde yaptıklarını anlatmış ve sınıfa astığı notları göstermiş. Bahçe ve tuvalete yapıştırdığı notları da gören öğretmeni Berkcan'ın ödevini çok beğenmiş. Tam bu sırada Berkcan parmak kaldırarak söz istemiş. Öğretmenim, ödevimin bir parçası daha var. Öğretmeni Berkcan'ın bu davranışını ve cevabını çok sevmiş. Bütün sınıf öğretmenleri ile birlikte bahçeye inmiş ve yerdeki çöpleri toplamışlar. Gerçekten de Berkcan'ın dediği gibi olmuş. Onları gören herkes yardım etmeye başlamış. Bir süre sonra bahçe tertemiz olmuş ve Berkcan kendisiyle gurur duymuş. Karne günü gelip çatmış. Berkcan, çok güzel notlarla sınıfını geçmiş. Hijyen Kurallarını artık biliyor ve hep uyguluyormuş. Öğretmeni de kendisine Temizlik Farkındalığı Ödülü yazan bir belge vererek onu tebrik etmiş. O günden sonra Berkcan hijyen kurallarını hiç unutmamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/binbir-gece-masallarina-kisa-bir-bakis", "text": "Binbir Gece Masalları yüzyıllardır insanlar tarafından sevilerek okunur. 8. yüzyılda Abbasi Halifesi Harun Reşit zamanında Bağdat'ta ortaya çıkmıştır. Binbir Gece Masalları ilk dönemlerinde halk hikayeleri olarak ortaya çıkmıştır. Ağızdan ağıza aktarılan bu hikayeler tek bir eser olarak derlenmiştir. Hikayelerin yapısını eski bir Fars kitabı olan Hazar Afsana oluşturmuştur. 9. yüzyıl sıralarında hikayeleri derleyen ve Arapça'ya çeviren masalcı Ebu Abdullah Muhammed el-Gahşiğar olduğu söylenir. Eserin yabancı dile ilk çevirisi Türkçeye 15. yüzyılda Abdi tarafından yapılmıştır. Artık bu çeviriden sonra bu hikayeler Binbir Gece Masalları olarak anılacaktır... Binbir Gece Masalları, Arap Edebiyatı'ının en güzel eserleri arasına girmeyi başarmıştır. Gerek eskiliği, gerek tarihe meydan okuyuşu ve gerekse anonim oluşu, bu masalların hızla yayılmasına yol açmıştır. Binbir Gece Masalları'nın televizyon ve sinemaya birçok uyarlaması yapılmıştır. Binbir Gece Masalları, Arap edebiyatı'ının en güzel eserleri arasına girmeyi başarmıştır. Gerek eskiliği, gerek tarihe meydan okuyuşu ve gerekse anonim oluşu, bu masalların hızla yayılmasına yol açmıştır. Binbir Gece Masalları'nın televizyon ve sinemaya birçok uyarlaması yapılmıştır. Şimdi Binbir Gece Masallarının konusundan bahsedelim. Hikayeye göre; İran Şah'ı Şehriyar, Hindistan ile Çin arasında egemenlik kurmuş bir hükümdardır. Bu ülkeleri kardeşi Şahzaman ile yönetmektedir. Şehriyar ve Şahzaman adlı iki kardeş hükümdar, eşleri tarafından aldatılmak felaketine uğramışlar bu yüzden de bütün kadınların iffettsiz ve sadakatsiz olduklarına inanmaya başlamışlardır. Bu olayların etkisiyle kadınlara kin duymaya başlayan Hükümdar Şehriyar, kendi ülkesinde, her gün bir kızla evlenip ertesi gün onu idam ettirmeye başlar. Bunun üzerine vezirin güzel, bilgili ve akıllı kızı Şehrazat, zaten sıranın kendisine de geleceğini bildiğinden hükümdarla evlenip, ya bu uğurda yaşamını yitirmeye ya da ülkenin tüm kadınlarını da bu beladan kurtarmaya karar vermiştir. Bu planını babasına açan Şehrazat binbir güçlükle babasını da ikna etmiştir. Kız kardeşi Dünyazat da ona yardım edecektir. Şeharazat gündüz kız kardeşi Dünyazat'tan hikayeler dinleyecek kendisi de geceleri hükümdar Şehriyar'a anlatacaktır. Şehrazat ölümünü geciktirmek için her gece Hükümdara bir masal anlatamaya başlar. Şehrazat; ve şafak sökerken masalı en heyecanlı yerinde \" Gündüz masal anlatılmaz \" diye hikayeyi anlatmayı kesmektedir. Hikayenin sonunu merak eden Şehriyar ise , Şehrazad'ın hikayeye ertesi gece devam edebilmesi için, Şehrazad'ın idamını ertelemektedir. Şehrazat, her gece bir önceki masalın devamını anlatıp yeni bir hikayeye başlamakta ve yine tam tan vakti hikayenin en heyecanlı yerinde anlatmayı bırakmaktadır. Şehrazad'in hikayeye devam etmesini isteyen Şehriyar, her gece Şehrazad'ın idamını erteler ve hikayenin sonunu bekler. Ama hikayenin hemen bitiminde Şehrazad yeni bir masal başlar. Bu hikayeler uzunca bir müddet böyle devam eder. Masal içinde masal, kurgusal edebiyatta oldukça özgün bir bakış açısı sayılmaktadır. Masalların sonu geldiğinde, Şehrazad'ın Hükümdar Şehriyar'dan üç erkek çocuğu dünyaya gelmiş ve evlilik üzerinden uzun bir süre geçmiştir. Şehriyar binbir gecedir beraber olduklarını ve onu aldatmasının mümkün olmadığını tüm kadınların sadakatsiz olmadığını da ispat etmiş olmaktadır. Böylece Kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri dinmiş, Şehrazad'ın sadakatine inanmıştır. Hikayeye göre kitaptaki bu öyküler Şehrazat'ın Şehriyara anlattığı bu öykülerdir. Bu hikayeden de anladığımıza göre insanlar zekalarını kullanarak ve inançlarına güvenerek her işi başarabilirler. Binbir Gece Masalları'nın edebiyatımızda ve tariihimizde yeri önemlidir. Bir insan korkusuzca hareket edebilirse bu hikayede de gördüğümüz gibi huyundan asla vazgeçmeyen birini bile alt ederek insanlığın kurtuluşuna sebep olabilir. Bu açıdan bakarsak Binbir Gece Masalları bize çok güzel bir ders verir. Eğer Şehrazad inanmasaydı ve kendine güvenmeseydi, Şehriyar'ı yaptığı kötü davranıştan vazgeçiremeyecekti. Şehriyar' da bu davranışı çok normal bir şey olarak görecekti ve artık tüm kadınlara zarar vermekten geri durmayacaktı. Şehrazat' da kendine güvenerek ve aklını kullanarak Şehriyar' la evlendi ve güzel bir fikir düşünerek Şehriyar' a her gece hikaye anlatmış ve tan vaktinde en heyecanlı yerinde hikayeyi keserek Şehriyar'ın düşünmesine ve bir süre sonra içindeki öfkenin geçmesini sağlamıştır. Böylece Şehriyar hem Şehrazat'a alışmış ve onu sevmiş hem de içindeki öfke biterek kendisinn dahi haberi olmadan bu kini bitmiştir. Bizlerde yani insanlık olarak toplum veya bireysel olarak farketmez bu toplumun bir ferdi olarak kendimize güvenmeliyiz ve inanmalıyız. Aklımızı çok iyi bir şekilde kullanarak sorunlara çözüm odaklı yaklaşmalıyız. Yapacağımız veya yaptığımız şeyin arkasında durmalıyız, bir şeyi yapmaya karar vermişsek hikayemizin kahramanı Şehrazat gibi kararımızdan geri dönmemeliyiz. Aklımızı doğru bir şekilde kullanarak çok iyi plan yapmalıyız. Planlı hareket etmeli ve hayatımızı planla şekillendirmeliyiz. Planlı hayat asla geri durmaz hep ileriye yöneliktir. Fakat plansız bir hayat ise yerinde saymaktan daha öteye gidemez..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/bir-cocugun-resim-maceralari", "text": "Hey, beni çizdiğin için çok şanslısın. Bir gün hayallerin gerçekleşecek ve seninle beraber motor süreceğiz. Fakat büyüdüğün zaman beni tekrar çizmen gerek. Sen büyüyünce seninle bu küçük halimle motor sürmek istemem. Diyerek kahkaha atmış. Erkan da kendisine gülmeye başlamış. İçi umut ve heyecan doluymuş. Erkan resimlerinin canlandığını görünce çok heyecanlanmıştı fakat uykusu gelmişti. Hemen uyuması lazımdı çünkü yarın da başka bir hayalini çizecek ve onun gerçekleştiğini görecekti. Erkan o günden sonra her gün daha da fazla resim çizmeye başladı. Sonradan bu resimlerle çok yakın arkadaş oldu. Bazen kendisine bir arkadaş çizip onunla konuşuyor, bazen doğa' nın en sakin hallerini çizip ruhunu dinlendiriyordu. Erkan büyüyüp genç ve yakışıklı bir çocuk olunca da ressam olmaya karar verdi. Erkan hayatı boyunca çizdiği resimlerde ki hayallerinin hepsini gerçekleştirdi ve hayatını hayal kurmaya devam ederek yaşadı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/birinci-kalenderin-oykusu", "text": "Ben Birinci Kalender, size gözümü yitirmeme sebep olan, talihsiz hayat hikayemi anlatacağım. Bir zamanlar ben bir şahın oğlu idim. Babamın kendisi gibi şah olan bir kardeşi daha vardı. Benim dünyaya geldiğim gün amcamın da oğlu olmuş. Yıllar geçti, ben ve amca oğlum büyüyüp delikanlılık çağına girdik. İkimiz ayrı ülkelerde yaşasak da aynı gün doğduğum kuzenimle birbirimizi çok sever, sık sık ziyaret ederdik. Birkaç yılda bir kuzenimin yanına gider, onunla birkaç ay zaman geçirirdim. Yine bu ziyaretlerimden birini planlayıp yola koyuldum. Yanına vardığımda kuzenim bu kez beni her zamankinden daha eli açık, daha cömertçe karşıladı. En güzel yiyecekler, en nadir içecekler ile sofraları donattı. Beraberce oturduk, hem hasret giderdik hem karnımızı doyurduk. Kuzenimde daha önce hiç görmediğim, ne olduğunu bilmediğim bir hal vardı. Bu defa sanki bir derdi var da benimle paylaşmak ister, çekinir gibi duruyordu. En sonunda amcamın oğlu bana \"Ey amcamın oğlu! Kardeş gibi bir sevgi ile sevdiğim senden, önemli bir şey yapmanı istiyorum; dilerim ki, bunu reddetmeye ya da yapmayı kararlaştırdığım şeyden beni vazgeçirmeye kalkışmazsın!' dedi. Ona, \"Kuşkusuz ve de tüm dostça ve cömertçe bir yürekle!\" diye yanıt verdim. Bunun üzerine, tam güven sağlamak için, bana kutsal dinimiz üzerine yemin verdirerek bu en kutsal güvenceyi aldı. Sonra birden ayağa kalktı ve birkaç anlık bir ayrılmadan sonra, ardında, güzeller güzeli bir kadın ile geri döndü ve bana, \"Bu kadının peşine düş ve sana göstereceğim yere kadar önümden git!\" dedi ve iyice anlamamı sağlayacak biçimde açıklamalar yaparak bana bir yer belirledi. \"Orada başka mezarlar arasında bir türbe bulacaksın: beni orada bekle!\" dedi. Bunu reddedemezdim. Zaten sağ elimi kaldırarak ettiğim yemin karşısında sözümden de dönemezdim. Kadının peşine düştüm, yola çıktım ve onunla türbenin kubbesinin altına ulaştım. Orada oturup kuzenimi beklemeye başladık. Biraz sonra onun, elinde dolu bir tasla bir torba alçı ve bir küçük baltayla içeri girdiğini gördük. Doğruca kubbe altındaki mezara yöneldi ve mezarın üzerindeki taşları birer birer kaldırdı, bir yana yığdı; sonra da elindeki baltayla mezarın topraklarını, küçük bir kaya büyüklüğünde demir bir kapak meydana çıkarıncaya kadar kazdı; kapağı açtı; altından aşağıya doğru inen kemerli bir merdiven görüldü. Bunun üzerine kadına doğru döndü ve işaret ederek ona, \"Haydi bakalım! Seçimini yap!\" dedi. Kadın merdivenden indi ve gözden kayboldu. Bunun üzerine yeğenim bana döndü ve \"Amcamın oğlu! Bana sağladığın hizmeti tamamlamanı diliyorum senden. Ben de inip şuraya girince, kapağı yeniden kapatacak ve toprağı eskisi gibi üzerime yığacaksın! Böylece yüklendiğin hizmeti tamamlamış olacaksın. Torbada bulunan bu alçıyla tasta bulunan suya gelince; bunlan iyice karıştır; sonra da mezarın taşlanın önceki gibi iyice yan yana getirerek, birleşme yerlerini bu kanşımla eskisi gibi sıva! Bunu öylesine yap ki, kimse anlayıp, 'İşte alçısı yeni, ama taşları eski bir mezar demesin!' Çünkü ey amcamın oğlu! Bu, pekala mümkündür. Çünkü ben bir yıldır burada çalıştım ve bunu Tanrımdan başkası bilmiyordu. Senden dileğim budur\" dedi. Sonra da ekledi: \"Ey amcamın oğlu, Tanrı beni, senden ayrılmanın hüznüyle kahretsin inşallah!\" dedi. Sonra da merdivenden inip mezara gömüldü. Gözlerimden hayali silinince ayağa kalktım, benden yapmasını istediklerim yaptım, öylesine ki, mezar eskisi gibi oldu. Sonra amcamın sarayına döndüm. Ama amcam bir sefere gitmiş idi; ben de yatmaya gittim. Ertesi gün sabah olunca, bir gece önce olup bitenleri düşünmeye başladım; özellikle kendim ile amcamın oğlu arasında geçenleri. Yaptığım işten dolayı pişmanlık duydum. Ama pişmanlık bir şeye yaramıyor. Bu yüzden mezarlığa döndüm ve söz konusu mezarı aramaya başladım; ama bir türlü bulamadım. Akşama kadar araştırmamı sürdürdüm, bir sonuç alamadım. Bunun üzerine saraya döndüm. Ne bir şey içebildim; ne bir şey yiyebildim; tüm düşüncem kuzenime ne olup bittiğindeydi. Bu yüzden sonsuz bir kedere düştüm ve sabahlara kadar üzüntüyle kahroldum. Amca oğlumun yaptıklarım düşünerek ertesi sabah yeniden mezarlığa gittim; onu dinlemekle ne denli hata ettiğime pişman. Bütün mezarlar arasında onu yeniden aradım. Bu araştırmalarımı yedi gün sürdürdüm, bir türlü mezarın gerçek yolunu bulamadım. Bunun üzerine kaygılarım ve kötü yorumlarım o dereceyi buldu ki, çıldırıyorum sandım. Üzüntümden kahroldum ve artık babamın ülkesine dönmekten başka çarem kalmadığı için dönüş yolculuğumu planladım. Babamın ülkesinin kapısına vardığım anda, bir grup adam ortaya çıktı; üzerime atılıp kollarımı bağladılar. Bu olanlara çok şaşırdım çünkü ben ülkenin şahının oğluydum, bunlarsa babamın hizmetçileri ve benim genç kölelerimdi. Birdenbire çok korktum ve kendi kendime, \"Kim bilir babamın başına neler geldi!\" dedim. Bunun üzerine kollarımı bağlayanlara bu konuda sorular sordum ve hiçbir yanıt alamadım. Ancak bir süre sonra benim genç kölelerimden olan birisi, bana, \"Zamanın koşulları, baban için kötüye dönüştü. Askerler ona ihanet etti, onu öldürdüler. Bize gelince, seni ele geçirmek için pusuda beklemekteydik\" dedi. Bunun üzerine, beni alıp götürdüler. İşittiğim haberler beni ölesiye üzmüş, babamın ölümü beni ölesiye acıya boğmuştu. Beni, babamı öldürtmüş olan vezirin huzuruna götürdüler. Bu vezir ile benim aramda eski bir düşmanlık vardı. Bu düşmanlığın nedeni, benim yay kullanma merakımdı. Günlerden bir gün öyle bir rastlantı oldu ki, babamın terasındayken, kendi kendime okla hedef vurmaya çalışıyordum. O sırada vezir de orada bulunuyordu. Okumla hedefi vurmak istiyordum ama ok hedef ıskaladı ve vezirin gözüne değdi. Allah'ın takdiri ve benim dikkatsizliğim ile gözünün içine gömüldü. Kollarım bağlı, huzuruna çıkarıldığımda, vezir derhal boynumun vurulmasını emretti. Bunun üzerine kendisine dedim ki, \"Hiçbir suçum olmadığı halde beni öldürecek misin?\" Bana, gözünü göstererek \"Bundan daha önemli bir suç olabilir mi?\" diye sordu. Kendisine, \"Bunu dikkatsizlikten yaptım\" dedim. Bana, \"Sen bunu dikkatsizlikle yapmışsan, ben de bilerek yapıyorum\" dedi; sonra da haykırdı: \"Onu bana teslim edin!\" diye... Beni ellerine teslim ettiler. Bunun üzerine elini uzattı, parmağını sol gözüme soktu ve kör etti. İşte o zamandan beri, hepinizin gördüğü gibi, körüm. Bundan sonra vezir beni bağlattı ve bir sandığa koydurttu. Sonra da cellada, \"Bunu sana emanet ediyorum. Kılıcım kınına sok ve onu buradan al götür; kentin dışına çıkar ve orada öldür; bedenini orada bırak, vahşi hayvanlar yiyip bitirsin!\" Bunun üzerine cellat beni alıp götürdü; şehrin dışına çıkıncaya kadar yürüdük. Orada beni sandıktan çıkardı, kollarım bağlı, ayaklarım zincirli idi. Öldürmeden önce sağlam olan sağ gözümü bağlamak istedi. O zaman ona dönüp babamın emrinde iken onlara nasıl davranıldığını, babamın ne kadar iyi bir şah olduğunu hatırlattım. Cellat benim yüzüme bakınca bir zamanlar babamın yardımcısı olduğunu ve ona yapılan iyilikleri hatırladı ve bana: \"Ben seni nasıl öldürürüm? Haydi kaç! Hayatını kurtarıyorum. Ama bu ülkeye bir daha gelme, yoksa mahvolursun ve beni de seninle birlikte mahvedersin!\" dedi. Ben de kurtuluşu uzaklara kaçıp gitmekte buldum. Oradan uzaklaşırken, ölümden kurtulduğumu düşünerek gözümü yitirmenin acıyışını da unuttum. Gezimi sürdürerek amcamın ülkesine ulaştım. Onun huzuruna çıktım ve ona, babam ile başıma gelenleri ve gözümü nasıl yitirdiğimi anlattım. Bunu duyunca gözyaşlarına boğuldu ve haykırarak \"Ey kardeşimin oğlu! Sen gelip dertlerime dert kattın. Ben de sana zavallı amcanın oğlunun günlerden beri ortalıktan yittiğini, başına ne geldiğini bilmediğimi ve hiç kimsenin de onun nerede olduğunu bana söyleyemediğini bildirmeliyim!\" dedi. Yanı sıra öylesine ağlamaya başladı ki, sonunda dayanamayıp bayıldı. Kendine geldiğinde bana \"Çocuğum, amcanın oğlu için ne denli üzüldüğünü gördün. Sen de gelip, babanın ve kendinin başına gelenleri anlatarak beni kahrettin! Ama, senin yaşamım yitirmektense gözünü yitirmiş olmayı yeğ tutmam dilerim!\" dedi. Bu sözleri üzerine, amcamın oğlunun başına gelenleri ondan saklayamadım. Ona tüm gerçeği açıkladım. Sözlerimi duyunca amcam sonsuz bir sevince kapıldı; gerçekten oğlu için verdiğim bilgi onu çok sevindirmişti: \"Bana bu mezarı çabuk göster!\" dedi. Ben de, \"Vallahi amca yerini bilemiyorum. Orayı bulmak için çok mezarlığa gittim, bir türlü yerini bulamadım\" dedim. Bunun üzerine beraberce mezarlığa gittik. Amcamın adamları ile hep beraber mezarlığın altını üstüne getirdik. En sonunda aradığımız yeri bulduk. Kapağı kaldırdık ve amcamla ikimiz, kuzenimle genç kadının inip gözden kaybolduğu merdivenlerden aşağıya indik. Bir de ne görelim, burada bir yer altı sarayı vardı! Ancak ne amcamın oğlundan ne de beraberce geldiği kızdan eser yoktu! En sonunda odalardan birine girdik. Bir de ne görelim, amcamın oğlu taş kesilmiş ve kömüre dönüşmüş gibi kapkara olmuş oracıkta duruyordu! Bu halini görünce amcam çok büyük bir öfkeye kapıldı. Nedenini anlamadığım halde üzülmüşe değil de öfkelenmişe benziyor idi. Ayağındaki ayakkabıyı çıkarıp ökçesiyle kömür haldeki oğluna vurup Yazıklar olsun sana! dedi. Ben ise bu olaylar karşısında şoka uğradım. Orada kömür kesilmiş yatan bir ölüye karşı yapılan bu hareketi şaşkınlıkla karşıladım. Ve amcamın oğlu adına çok üzüldüm; özellikle onu böyle kara kömüre dönmüş görünce... Amcama bunu söylediğimde bana anlattıkları kafamı daha da karıştırdı ve beni üzdü. Meğer kuzenimin buraya beraber geldiği kadın bir büyücü imiş. Aslında cadı gibi bir yüzü ve çok kötü bir karakteri varmış. Amcamın düşmanı olan bu büyücü oğluna zarar vereceğine yemin etmiş. Amcam ise oğlunu çocukluğundan beri bu konuda yetiştirmiş. Ona her şeyi anlatmış. Oğlu bir gün saraya ormanda karşılaştığı bir genç kadınla çıkagelmiş. Amcam bu genç kadının aslında o yaşlı büyücü olduğunu kısa sürede fark etmiş. Oğluna da anlatmış ve de büyücünün maskesini düşürüp kim olduğunu, aslında nasıl biri olduğunu, hatta annesinin ölümünden bile sorumlu olduğunu ona göstermiş. Kuzenim bunların üstüne canavarı terk etmiş. Meğer aslında vazgeçememiş! Yıllardır amcamı kandırıp bu sarayı inşa etmekte imiş. Kötüler kötüsü büyücü ile burada yaşamak için tek başına çalışıp didinmiş. Hem de annesini öldürdüğünü bildiği halde. Bütün bu olanları duyunca ne düşüneceğimi bilemedim. Amcam kahrından aklını kaybetmiş, amcamın oğlu kömüre dönüşmüş, babam ölmüş, ben de gözümü kaybetmiştim. Oradan ayrılıp üstümdeki felaketleri atmak üzere kendimi Allah yoluna adadım. Sakalımı kestim ve kalender oldum. Bağdat şehrine kadar yürüdüm durdum. En sonunda burada kendim gibi iki kalenderle karşılaşıp onlara arkadaş oldum. İşte bu benim her duyana ibret olan hikayemdir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/birinci-seyhin-oykusu", "text": "Şehrazat o gece Şehriyara anlatacağı masalına başlar. Bundan asırlar evvel gecenin bir yarısı bir kadın doğum yapmış. Bebek bembeyaz suratlı, şişko yanaklı ve çok güler yüzlüymüş. Her bebek gibi doğar doğmaz ağlamaya başlamış. Sesinin tınısından bir farklılık olduğu belliymiş. Bunu annesi hissedince endişelenmeye başlamış. Ama çocuğuna bahşedilen güzelliklerin o zaman farkında değilmiş tabi. Çocuk büyümüş, eli ekmek tutar olmuş. O vakitten sonra ailesinin bakımını, geçimini o üstlenmiş. İlime meraklı olan bu çocuk kendini her gün geliştirmek için uğraşıyormuş. Derken bir zamandan sonra kendi öğrendiklerini başkalarına da öğretmeye başlamış. Artık bu yola baş koyma kararı almış ve akşamları evde ilim dersleri vermeye başlamış. Yani bu meseleden sonra artık ona şeyh denmeye başlamış. Dersler güzelce ilerlerken artık şeyhin evlilik çağının da gelmesiyle ailesi onu amcasının güzeller güzeli kızı ile evlendirme kararı almışlar. Güzel, sade bir tören ile evlenen şeyh ve eşinin mutlu bir yuvaları varmış. Şeyh bu yuvada çocuk sesleri de olsun, mutlu olan yuva daha da şenlensin istiyormuş. Ne kadar uğraşsalar da bir türlü olmamış. Şeyh sabretmiş, beklemiş, söylenenlere kulak asmamış. Yuvasını dağıtmamak için elinden gelen her şeyi yapmış. Fakat dışarıdan gelen kötülüklerin hepsinden koruyamamış kendini. Bazılarının farkında bile değilmiş. Ey oğul, biliyorsun. Ben de baban da artık yaşlandık. Senin mürüvvetini gördük ama kucağımıza bir torun alamayacak mıyız? Hem baba olmak senin de hakkın. Gel sana bir eş daha bulalım. diyerek oğluna sitemde bulunmuş. Fakat şeyh bu söyledikleri karşısında o kadar çok sinirlenmiş ki annesini kırmamak için hiçbir şey söylemeden orayı hemen terk etmiş. Oysa karısıyla evlenmesini isteyen onlarmış. Neden şimdi çocuk olmayınca böyle davrandıklarına anlam verememiş. Şeyh odaya geldiğinde karısını ağlarken bulmuş. Karısı da bu mesele yüzünden oldukça üzgünmüş. Hiçbir şey söylemeden sarılmış karısına ve uyumuşlar. Ertesi gün şeyhin kapısına telaşlı bir şekilde sohbette bulunduğu bir talebenin annesi koşup gelmiş. Şeyh şaşkınlıkla onu izlerken kadın müsaade isteyerek evin içine girmiş. Şeyh de peşinden içeriye doğru yürümeye başlamış. Kadın biraz soluklandıktan sonra şeyhin şaşkın bakışları karşısında yavaşça konuşmaya başlamış, Şeyhim, senin bizim üzerimizde emeğin çok büyük. Oğlumuz senin sayende ilim sahibi oldu. Fakat benim de gördüğüm, size maruzatta bulunmam gereken şeyler var. Kapı komşumuz, kızı size körkütük aşık durumda ve karınız ile aranızın bozulması için elinden geleni yapıyor. Ailesi artık engel olamıyor ona. Lütfen koruyun kendinizi. Gidin kızla konuşun, vazgeçirin bir şey yapın. Ve eminim ki çocuğunuzun olmamasındaki en büyük sebeplerden biri de o. Size kötülük yapıyor. Karınızdan boşanırsanız onunla evleneceğinizi düşünüyor. Belki o kötülüklerinden vazgeçerse, büyülerini bırakırsa hayatınız tekrardan yoluna girer. demiş. Şeyh duydukları karşısında bir kere daha şaşkına dönmüş. O sırada arkasında olan biten her şeyi duyan karısını bile fark edememiş. Karısı sesli bir şekilde ağlamaya başlamış. Lütfen, lütfen git konuş ve artık peşimizi bırakmasını söyle lütfen. demiş. Şeyh ayağa kalkmış ve karısının alnına bir öpücük kondurmuş. Ardından kapıya doğru ilerlerken bir anda durmuş ve kadına ona eşlik edebileceğini sormuş. Kadınla birlikte bahsettiği kızın evinin önüne gelmiş. Şeyhin oraya doğru yürüdüğünü duyan herkes çoktan haberi uçurmuş bile. Kız kapının önünde şeyhin, aşık olduğu kişinin geçmesini beklemiş. Kadın kızı göstermiş. Şeyh karşısında durmuş ve konuşmaları gerektiğini söylemiş. Kız hevesle evin içine doğru yürümüş ve şeyh de peşinden içeri girmiş. Bir süre sessiz kaldıktan sonra şeyh yavaşça konuşmaya başlamış. Şeyh bir süre durmuş ve tekrardan konuşmaya başlamış. - Ne yani beni almaya gelmediniz mi? Bu kadar mutluluğu çok mu gördünüz bana? Bu zamana kadar sizi bekledim ben. Sizinle mutlu olmayı bekledim. Madem öyle bırakıyorum artık peşinizi. Size o karınız olacak kişiyle mutluluklar. dedikten sonra çekmeceye ilerlemiş ve bir sürü şey çıkarmış içinden. Koskoca bir kazan getirerek çıkardıklarını içine atmış ve yakmaya başlamış. Onlar orada yandıkça şeyh yüreğinde bir hafifleme hissediyormuş. Şeyh müsaade isteyip evine doğru yürümeye başlamış. Eve geldiğinde karısı korku içerisinde onu bekliyormuş. Şeyh içeri girer girmez ona sorular sormaya başlamış. Kimmiş bu kişi de onlara büyü yapmış, kimmiş de şeyhe bu kadar kafayı takmış, kimmiş de bu kadar aşık olmuş ona, büyüleri bozmaya karar vermiş mi, yoksa uzlaşamamışlar mı... Şeyh karısının alnından öperek büyüler bozuldu. Artık hiçbir engelimiz kalmadı demiş. Şehrazat gün doğumunu görünce masalı bitirir ve uykuya dalarlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/bocek-ile-corek", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben bağda üzüm bekler iken, derede odun yükler iken, bir varmış bir yokmuş. Masalın yalanı mı olurmuş. O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan? derken; sabahleyin erken, keçiler koyunları tıraş ederken, tahta kurusu saz çalar, sıçan cirit atar iken, çıkmış bir kocakarı ortaya. En sonunda açmış ağzını yummuş gözünü. Bir laf etmiş, bir laf etmiş. Bakalım ne laflar etmiş. Birgün, tatlı mı tatlı bir kasaba varmış. Bu kasabada bir sürü insan yaşarmış. Kasaba küçük ve renkli evlerden kuruluymuş. Kasabada herkesin sevdiği ve saygı duyduğu Hatice Abla varmış. Hatice Abla sürekli yemekler pişirir, mahalledeki insanlara verirmiş. Yardımsever Hatice Ablanın şirin mi şirin ufak bir oğlu varmış. Oğlu annesini çok severmiş. Fakat biraz yaramaz ve haylaz olan bu çocuğun adı Yakup'muş. Yakup henüz okula yeni başlamasına rağmen çokta zekiymiş. Sabahları okula gitmeden önce Yakup'a annesi Hatice Abla bir sürü yemek hazırlarmış. Hatice Abla yemekleri hazırlarken mahalledeki diğer kişilere de fazla yaparmış. Mahalledeki herkesin karnını doyurmak istermiş. Günlerin birinde Yakup yine çantasını hazırlayıp mutfağa gitmiş. Annesi ona börek hazırlıyormuş. Hatice Teyze, güzel börekler yaparak üzerine çörek koymuş. Bu çörekler böreğe hem lezzet hem de güzellik katıyormuş. Yakup da börekler fırına girmeden önce başına oturmuş. Annesi ile sohbet eden Yakup, börek tepsisine her baktığında bir çörek eksiliyormuş. Yakup ne zaman kafasını çevirse, geriye dönünce hep çörek yok oluyormuş. Yakup bir terslik olduğunu anlamış. Annesi ile konuşurken aniden kafasını çevirmiş. Bir de ne görsün. Çörekleri yiyen tatlı şirin bir böcekmiş. Yakup böceğe bakmış git buradan diyerek yanında duran kitapla vurmaya başlamış. Bu sırada bütün börekler yere devrilmiş. Sadece bununla kalmayarak böceğinde kanadı kırılmış. Böcek, cam kenarına geçmiş ve ağlıyormuş. Bütün bu olayları izleyen Hatice Teyze, Yakup'a kızmış. Oğlum, ne yaptın diye sitemler etmiş. Hatice Teyze böreklerin düşmesinden ziyade Yakup'un böceğe kötü davranmasına üzülmüş. Yakup'a dönerek, Bak Yakup oda bir canlı, bizler gibi onunda bir kalbi var. Onu diğer canlılardan ayırmamalısın demiş. Yakup, yaptığının hatasını anlamış. Annesine sarılmış ve özür dilemiş. Ardından eline biraz çörek alarak cam kenarındaki böceğe ikram edip onu sevmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/bremen-mizikacilari", "text": "Böylece bir sabah erkenden yola çıkmış. Bir süre yürüdükten sonra iki büklüm bir köpekle karşılaşmış. Artık sahibime avda yardımcı olamayacak kadar yaşlandım, demiş köpek eşeğe. Sahibimde artık beni beslemiyor. Eşek gülmüş. Benimle Bremen'e gelsene şarkıcı oluruz, demiş. Yola koyulmuşlar.Çok geçmeden bir damın üzerinde üzgün oturan bir kedi görmüşler. Çok yaşlandım, fareler bile dalga geçiyorlar, demiş kedi. Sen de bizimle gel demiş eşek. Sesin hala güçlü çıkıyor, şarkı söyleriz Bremen'de.Bağıra bağıra şarkılar söyleyerek yola devam etmişler. Bir çiftlik evinin yakınlarından geçerken kendi seslerinden yüksek bir sesle irkilmişler. Kuk-ku-ri-kuu!...Sonum geldi! diyormuş iri bir horoz. Sonra eşek, köpek ve kediye yana yakıla anlatmış: Bu akşam sahibimin konukları gelecek. Öyle hissediyorum ki beni pişirip yiyecekler. Eşek Endişelenme, seninki gibi bir ses bize çok şey katar. Haydi gel şarkıcı olalım, demiş. Akşam olduğunda hepsi çok yorulmuş. Bir şeyler yemek ve uyumak istiyorlarmış.İlerde penceresinden ışık süzülen bir kulübe görmüşler. Horoz uçup pencereden içeri bakmış. Dört soyguncu görüyorum, nefis bir sofranın başındalar, demiş. Bir planım var, demiş eşek. Birbirlerinin sırtına tırmanmışlar. En altta eşek, sonra köpek, onun üstünde kedi ve nihayet en tepede de horoz. Pencere yaklaşıp çıkarabilecekleri en yüksek sesle bağırmaya başlamışlar. İmdaaaaaat! Bu bir hayalet! demiş soygunculardan birisi. Bence bir canavar! demiş ötekisi. Bence cadılar bastı! demiş öteki. Annemi istiyorum, demiş sonuncusu. Bir kaç dakika sonra dört şarkıcımız soygunculardan kalan sofradaymışlar.Geceleyin onlar uyurken soyguncular geri gelmişler. Ama hayvanlar hazırlıklıymış. Soyguncular içeri girer girmez, eşek Şimdi demiş ve saldırıya geçmişler. Soyguncular bir daha hiç dönmemecesine kaçmışlar oradan. Şarkıcılarımız da bu sevimli küçük kulübeye yerleşmişler. Bremen'e gitmeyi de bir süre ertelemişler, ama her gün şarkı söylemeyi unutmuyorlarmış. Eğer bir gün onları dinleme şansınız olursa, Bremen sakinlerinin ne büyük bir tehlike atlattıklarını anlamanız güç olmaz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/buyukannenin-yilbasi-hediyeleri", "text": "Mavi çadır gerilmiş, duydum pazar kurulmuş. Sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı, Vay ne pazar, güzel pazar, güzeller içinde gezer. Kırlangıçlar terzi, köpekler kalaycı, tilkiler tüccar. Gelin çıktı çardağa, çat yerleşti bardağa. Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı! Bir zamanlar, tüm hayatı boyunca sevgiyle anılan becerikli mi becerikli, tatlı mı tatlı bir büyükanne varmış. Büyükanne ile yaşayan dört tane de tatlı torunu varmış. Ufuk, Tan, Doğan ve Güneş. Dört torundan oluşan bu grup, ailenin dördüncü kuşağını temsil ediyormuş. Büyükanne, dört torununu tüm dünyadaki her şeyden daha çok seviyormuş. Bu ailede büyükanneler torunlarının her biri için türünün tek örneği bir kazak örer ve daha sonra bu kazakları torunlarına yılbaşında hediye olarak verirmiş. Bu, bir nesilden diğerine aktarılan eski bir gelenekmiş. Tıpkı torunlarının her birinin kendilerine has, farklı özellikleri olduğu gibi, kazaklar da her torunu için kendine has ve farklıymış. Büyükanne ilk olarak en büyük torunu Ufuk için deniz mavisi renkli iplikten bir kazak örmüş. Büyükanne, Ufuk'un hedeflerini ve hayallerini gerçeğe dönüştürmek için elinden gelen her şeyi yapmasını istemekteymiş. Ufuk yelken açmaya meraklıydı ve sürekli dünyayı tekneyle görmenin hayalini kuruyormuş. Büyükanne ördüğü bu deniz mavisi kazağın bu hayallerini gerçekleştirebileceğine inanıyormuş. Büyükanne daha sonra ikinci torunu olan Tan için bir kazak örmeye başlamış. Kararlı, tuttuğunu koparan, lider ruhlu olan Tan; insanlara yardım etmeyi seviyormuş. Zorluklarla karşılaşıldığında ilk önce Tan'a giden ekip üyelerinin neler yaparsa bu zorluğu aşacağını en iyi her zaman Tan bilirmiş. Ayrıca kırmızı rengi çok seviyormuş. Büyükanne, torununun tüm hayatı boyunca bu güzel özelliklerini korumasını dileyerek torununa duyduğu sevgi ile ördüğü bu güzel kırmızı kazağı Tan'a yılbaşı günü armağan edecekmiş. Doğan, büyükannenin torunların üç numara olanıymış. En sevdiği renk yeşilmiş çünkü ormanları çok seviyormuş. Her zaman büyüyünce ormanlarda çalışmak istiyor ve ormanlar ile içindeki tatlı hayvanları korumak için çalışmalar yapacağını anlatıyormuş. Büyükanne bu hayallerini gerçekleştirmesini istediği torunu için üzerinde minik ağaç motiflerinin olduğu yemyeşil bir kazak örmüş. Güneş, büyükannenin en ufak torunuymuş. Gittiği her yerde insanlara o güzel gülümsemesi ile neşe saçarmış. Büyükannesi, Güneş'in sahip olduğu bu güzel özelliğin bir simgesi olarak adını aldığı güneşi de temsil eden sarı renkli bir kazak örüyormuş. Üzerinde gülümseyen, çok güzel ve sevimli bir güneş motifi bulunan bu kazak gülümsemeyi hiç bırakmadığı için bir takdir ve teşekkür anlamında yapılıyormuş. Büyükanne, torunlarının bu kazakları uzun yıllar giyeceğini tahmin ettiği için her birini büyük bir sevgiyle, dikkatli bir şekilde düşünerek ve detaylara özen göstererek hazırlamış. Ayrıca torunlarının da onlara bayılacağından eminmiş. Yılbaşı akşamı büyükanne torunlarının hepsini bir araya toplamış. Herkes, yeni yılı ailesiyle bir arada karşılamanın heyecanını yaşıyormuş. Büyükanne: Sevgili torunlarım, sizlerin yanında olamadığım ve size sevgi ile sarılamadığım zamanlarda yanınızda olduğumu, sizi hayallerinizi gerçekleştirmeniz için desteklediğimi ve size sevgi ile sarıldığımı unutmamanız için sizlere bu kazakları ördüm. Sizi sevdiğimi unutmayın. diyerek torunları için ördüğü kazakları onlara armağan etmiş. Torunlar, büyükanneleri tarafından kendilerine hediye edilen kazakları giyerken birbirlerine yardım etmişler. Torunlar büyükannelerine olan minnettarlıklarını ona sevgiyle sarılarak ve güzel kazaklar için teşekkür ederek ifade etmişler. Ayrıca büyükannelerine dünya üzerindeki en harika büyükanne oldukları için teşekkür etmişler. O zamandan beri kazaklar, bu tatlı ailenin her bir üyesine duyduğu sevginin bir sembolü olarak bilinmiş ve bir nesilden diğerine aktarılmıştır. Kış aylarında kendilerini sıcacık tutan güzel kazaklarını giyen tüm çocuklar da bu sevgi dolu masalı hatırlayarak kazaklarını giymiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/buyulenmis-genc-adam", "text": "Bir varmış bir yokmuş, havaların güzel olduğu, insanların neşe içinde ve mutlulukla, sevgiyle yaşadığı, nefretin olmadığı yemyeşil yaylaların, masmavi gökyüzünün süslediği dillere destan bir yerde genç bir adam yaşarmış. Bu adam annesi ile kasabanın sahil kesimine yakın bir yerde bir kulübede yaşıyormuş. Bu genç adamın bir de teknesi varmış ve genç adam bu tekne ile balığa çıkmayı çok seviyormuş. Fakat masal bu ya, her seferinde eli boş dönüyormuş. Bu duruma çok üzülen genç adam evine dönerken eli boş gitmemek için balıkçıdan balık alıp da gidiyormuş. Günlerden bir gün genç adam arkadaşlarını da alıp balığa çıkmaya karar vermiş. Belki arkadaşlarımın ayağı uğurlu gelir de, bu sefer elimiz dolu döneriz. diye düşünmüş. Kendisi ile beraber beş arkadaşını da alıp tekneye doluşmuşlar ve uzaklara yelken açmışlar. Ama ne kadar uğraşsalar da bir türlü balık tutmayı becerememişler ve elleri boş dönmüşler. Genç adam arkadaşlarına dönüp, Bu durumdan sıkıldım! diye yakınmış. Arkadaşlarından birisi, Arkadaşım sen büyülenmiş olmalısın! Sende büyük ihtimalle nazar var. Sana yeni bir büyüyle tüm nazarları ve büyüyü üzerinden kaldırabiliriz. demiş. Genç adam bunu kabul etmek istemese de, artık balık tutmayı çok istediği için bunu kabul etmiş. Genç adam arkadaşlarına onların tanıdığı bir büyücünün olup olmadığını sormuş. Arkadaşları cevap olarak, bir büyücü tanıdıklarını söylemiş fakat o büyücüye gidenlerin, uzunca bir zaman kendilerine gelemediğini eklemişler. Genç adam başka şansı olmadığını düşünerek onunla görüşmek istediğini söylemiş. Arkadaşları, Genç Adam'a yarın yine aynı yerde aynı saatte buluşmayı teklif etmişler. Genç Adam bu teklifi kabul edip evine dönmüş. Olanları annesine anlatmak isteyen Genç Adam, annesinin kendisine karşı geleceğini düşünerek anlatmaktan vazgeçmiş. Genç adam heyecandan geceyi zor sabah etmiş. Genç adam, sabah kahvaltıdan sonra arkadaşlarıyla buluşma saatleri gelince arkadaşlarıyla anlaştıkları yere gitmek için yola çıkmış. Yolda giderken kasabanın imamıyla karşılaşan Genç Adam, imamın halini hatrını sorduktan sonra aklına bu durumun günah olup olmadığını sormuş. İmamdan, büyü diye bir şey yoktur cevabını alsa da, arkadaşlarının söylediklerini düşünerek buluşma yerine gitmiş. Genç Adam ve Arkadaşları büyücüye gitmek üzere yola koyulmuşlar. Büyücüye vardıklarında Genç Adam oldukça stresli ve kaygılı görünüyormuş. Arkadaşları Genç Adam'ı sakinleştirmeye çalışsa da başarılı olamamışlar. Sıra Genç Adam'a geldiğinde, büyücünün adamlarından biri onu içeri almış. Sahtekar büyücü Genç Adam'a dönüp heyecanla: Evladım sana ne olmuş böyle! Üzerinde çok büyük bir nazar var, bu nazarı üstünden atmalıyız diyerek Genç Adam' a yalan söylemiş ve hemen ardından bir tas su ikram etmiş. Zaten bu duruma başından beri inanmış olan Genç Adam probleminin büyü olduğuna ve büyücünün de bu problemi çözdüğüne inanarak bütün parasını Büyücüye vermiş. Genç Adam eve vardığında baş ağrısından kıvranıyormuş. Sabah Genç Adam'ı uyandırmaya gelen annesi, oğlunu ateşler içinde bulunca panik içinde ne olduğunu sormuş. Genç Adam çaresiz büyücüye gittiğini ve onun da kendisine bir tas su içirdiğini söylemiş. Annesi telaş içinde hemen doktor çağırmaya gitmiş. Şehrazat kafasını pencereden uzatıp derin bir nefes almış yorgun bedeniyle. Gün doğuyormuş yine. Şehriyar öfke ve merak içinde daha öbür önceki geceden kalan hikayeye bile değinmediğini söylerek bağırmış. Şehrazat bir şekilde gündüz hikaye anlatılmayacağına ikna etmiş Şehriyar'ı. Bir gece daha böylece biterken, Şehrazat her gece olduğu gibi oracıkta tatlı bir uykuya dalıvermiş..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/buyulenmis-genc-adam-ile-baliklarin-oykusu-alternatif-uyarlama", "text": "Şehrazat o gece Şehriyara anlatacağı masalına başlar. Bundan seneler evvel kayaların ardında bir ülke varmış. Ve o ülkeyi yöneten çok genç bir prens varmış. Bu prens belli bir vakitten sonra hayatının aşkını bulmuş ve gösterişli bir törenle birlikte o kadınla hayatını birleştirmiş. Prens eşine öyle aşıkmış ki dokunmaya dahi kıyamıyormuş. Karısı da öyleymiş. Ya da öyle sadece öyle davranıyormuş. Günlerden bir gün eşinin annesi ve babası saraya kızlarını ziyarete gelmişler. Prens henüz yanlarına gitmemişken fısıltılar duyuyormuş. Fakat prensi gören prenses ve ailesi hemen susup normal konuşmaya başlamışlar. Bu duruma şahit olan prens kuşkulanmaya başlamıştı. Ne olmuştu da prens gelince susmuşlardı? Bu kadar gizli olan konuşma neydi? O günden sonra prens hep eşine karşı mesafeli davranmaya başlamış. Ama bunu belli etmemek için de direniyormuş. Sessiz sakin bir şekilde diğer olacak olayları beklemiş. Olaysız geçen birkaç haftanın sonunda tekrar prensesin ailesi saraya gelmişler. Prens bu sefer hazırlıklıymış. Sarayda konuşamayan bir hizmetçiyi etrafta dolanıp konuşulanları dinlemesi için görevlendirmiş. Hizmetçinin konuşamamasının rahatlığıyla hem prenses hem de onun ailesi olan biten her şeyi dökülüvermişler. Duydukları karşısında şaşkınlık içerisinde olan hizmetçi biraz daha durduktan sonra prens odaya gelmiş ve hizmetçi prens onun yanına gelene kadar kaldığı odaya çekilmiş. Prens gelene kadar da duyduğu ne varsa teker teker kağıda yazmış. Prensesin ailesi evine dönmüş, prens ve prenses odalarına geçip uykuya dalmaya hazırlanmışlar. Prenses uykuya daldıktan sonra prens yataktan kalkmış ve yavaş adımlarla hizmetçinin olduğu odaya yürümüş. Duyacaklarından çok korkuyormuş ama yine de öğrenmek istiyormuş. Odanın kapısına geldikten sonra derin bir nefes alarak kapının kolunu aşağı indirmiş ve kapıyı açmış. İçeri girdiğinde hizmetçi üzgün bir suratla yatağın üzerinde oturuyormuş. Yanında da bir kağıt duruyormuş. Prens hemen kağıdı eline almış ve öğrendiklerini okuyunca yere düşüvermiş. Kağıtta yazanlar onu şok etmiş resmen. Prens hizmetçiye bunlar aramızda diyerek odadan çıkmış ve kendi odasına geri dönmüş. O gece prensi uyku tutmamış, yatağında döne döne sabah etmiş. Güneş doğmaya başladığında yatağından çıkmış ve hemen hazırlanmaya başlamış. Yanına konuşulanlarında yazılı olduğu kağıdı alarak atına binerek uzaklaşmış. Başka bir köye varmış. Yaşlı bir kadının yaşadığı evin önüne geldiğinde üzüntüden ve yorgunluktan bitkin bir haldeydi. Kapıyı çaldı. Kadın onu tanımıyordu. Kendini tanıttı. Ben falanca ülkenin prensiyim. Sizin yardımınıza ihtiyacım var. dediğinde kadın onu içeri almış. Prensi yerdeki mindere oturtmuş. Elindeki kağıdı göstererek yüksek sesle okumasını istemiş. Duydukları karşısında bir kez daha şaşkına dönen prens, onlardan daha şanslı olduğu için sevinmiş. Haydi, bana yardım et. Ne gerekiyorsa yapalım. demiş yaşlı kadına. Kadın gerekli olan şeyleri birer birer söylemiş ona ve bunları bulmasını istemiş. Prensin bunları bulması tam iki gün sürmüş. Bu süre içerisinde prenses de prensi işi olduğu için gitti sanıyormuş. Prens gereken malzemeleri bulup getirdikten sonra kadın hepsini kocaman bir kazanın içerisine atıp karıştırmaya başlamış. O malzemeleri karıştırırken aynı zamanda bir şeyler okuyup üflüyormuş. Prensi bir anda uyku bastırmaya başlamış ve oturduğu minderin üstünde uyuyakalmış. Uyandığında sabah olmuş. Yaşlı kadın ona bir şişenin içerisinde yeşil renkli bir su vermiş ve bunu iki gün boyunca içerse büyünün bozulacağını söylemiş. Prens mutlu bir şekilde evine dönmüş ve içtiklerine hep o sudan katmış. Prens gün geçtikte hafiflediğini hissediyormuş. İkinci günün gecesinde rüyasında bembeyaz bulutların üzerinde olduğunu görmüş. Uyandığındaysa ter içerisindeymiş. Yanına baktığındaysa karısı uyuyormuş. Karısı uyanınca prensin suratına baktığında çığlık atarak yalınayak bir şekilde evden kaçmış. Prens kalkıp aynaya baktığında kendinde hiçbir değişiklik görememiş. Fark etmiş ki karısı onun her şeyi bildiğini öğrenmiş. Karısı kaçmış kaçmasına, büyü bozulmuş bozulmasına ama prensin aklı sahtekar karısının büyüleyip balığa dönüştürdüğü diğer kurbanlarındaymış. Prens onları öğrenmek için tekrar yaşlı kadının evine gitmiş. Kadın döneceğini bildiği için onu kapıda karşılamış. Oturmuş yine, anlatmış kadına, kurtarmak istiyorum onları diye. Kadın bunun zor olacağını söylemiş ama yine de yardım edeceğim demiş. Biraz uğraştıktan sonra balıkların olduğu denizi bulmuşlar ve onları kurtaracak ilacı kadın hemen yapmış. Prens yine atına binip yollar gitmiş ve o denizin önüne gelmiş. İlacı denize dökmüş ve beklemiş. Bir anda kara bulutlar toplanmış ve adamlar teker teker insana dönüşmüş. Şehrazat gün doğumunu görünce masalı bitirir ve uykuya dalarlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/buyulu-yuzuk", "text": "Çok uzun zaman önce üzgün yaşlı bir kral varmış. Uzun süredir amansız bir hastalıkla uğraşıyormuş. Krallığında veya diğer ülkelerdeki en iyi doktorlar bile bu hastalığa bir çare bulamamış. Hastalık kralı zayıflatmış ve ona o kadar acı vermiş ki, kızını hastalığından onu iyileştirebilecek kişiyle evlendireceğini ilan edecek kadar ileriye gitmiş. Bir gün kraliyet sarayına bir yılan gelmiş ve krala saygılarını sunmuş. Kral yılanı huzuruna kabul ederek şaşkınlıkla ''Ne istiyorsun'' demiş. Yılan: ''Uzun zamandır tedavisi olmayan bir hastalığınız olduğunu duydum. Vücudumda tedavi edici özelliği olan bir safra var. Öyle ki kimse benim zehirim yüzünden ölmez aksine iyileşir. Zehrimin faydalı güçlerini deneyip görmenizi tavsiye ederim'' demiş. Kral ve saray mensupları ilk başta tereddüt etmişler. Ancak insan sesiyle konuşan yılanın kendisi mucizevi bir şeymiş. Biraz düşündükten sonra yılanın kralı ısırmasına izin vermişler. Yılan kralı ısırmış ve Kral bayılmış. Herkese bağırmaya başlamış ve yılan sakin olun, yakında iyileşecek diyerek herkesi sakinleştirmiş. Kral bir süre sonra gerçekten de iyileşmiş. Çok geçmeden büyük Kral ayağa kalkmış. Hastalığı geçmiş ve iyiliği için yılana defalarca kez teşekkür etmiş. Söz verdiği gibi yılanı en küçük kızı Mona ile evlendirmiş. Mona, bir yılanla evlendirildiğini öğrendiğinde çok üzülmüş. Ancak evlendikten sonraki gece, yatağında yakışıklı bir prensin oturduğunu görünce çok sevinmiş. Yılan sıradan bir yılan değilmiş. O aslında bir büyüyle bu forma dönüşmüş bir prens olan Valo'ymuş. Ancak insan formuna geceleri kavuşmasına izin verilirmiş. Yılan hayatı ve kraliyet ailesindeki monoton günler Valo'yu sıkmaya başlamış. Evlendikten birkaç gün sonra, Mona'dan şehirde yürüyüşe çıkmasına izin vermesini istemiş. Mona isteğini yerine getirmiş ve gece maceralarına birden fazla kez gizlice devam etmiş. Kralın diğer kızları, Mona'nın odasındaki yabancıyı öğrenmişler ve bir gece, prens her zamanki gibi uzaktayken, Mona'ya, kraliyet ailesinde ancak geceleri görülebilen adamın sırrını sormuşlar. Mona, Valo'nun geceleri bir prense dönüşen bir yılan olduğunu kız kardeşlerine anlatmış. Şaşkına dön kız kardeşleri, bir yandan da çok sevinmişler. Kardeşlerinin bir yılanla değil de aslında yakışıklı bir prensle beraber olduğuna mutlu olmuşlar. Valo her gece olduğu gibi gitmiş ama o gece geri dönmemiş. O günden sonra hiçbir yerde izine rastlanmamış. Kralın adamları her yerde yılanı ararken, Mona ise her yerde prensini aramış. Kuşlara sormuş, ağaçlara sormuş. Arılara sormuş, karıncalara, çiçeklere ve bulutlara sormuş. Ama kimse ona Valo'dan söz etmemiş. Yorgun düşen Mona bir ağacın altında uykuya dalmış. Rüyasında kocasını yakındaki bir evde hasta yatarken görmüş. Uyanır uyanmaz ağaca tırmanıp yapraklarını toplamış ve rüyasında gördüğü evi aramaya başlamış. Evi bulmuş ve kapıdan içeri girmek istemiş. Ancak evin kapısına yaklaştığında önünde siyah bir kadının durduğunu görmüş. Valo hakkında soru sorulduğunda kadın: ''Evet, o burada. Ama çok hasta'' diye yanıtlamış. Mona çok sevinerek ''Lütfen onu görmeme izin verin. Onu hastalığından iyileştirebilecek bu sihirli yapraklara sahibim'' diye bağırmış Mona. Kadın: ''Emirlerimi yerine getirirsen onu kurtarabilirsin, benim hizmetkarım olarak yaşayacaksın, kocanla yaşamana izin verilmeyecek. Ama istediğin zaman ona hizmet edebilirsin. Seni tanımayacak, çünkü sana büyü yapacağım ve seni çirkin yapacağım'' demiş kadın. Mona üzülerek ''Neden böyle bir şey yapıyorsun'' diye sormuş. Kadın ise: ''Prensi seviyorum ve onun benim kocam olmasını istiyorum. Ben bir büyücüyüm ve onun büyüsünü bozdum. Bu onun sonsuza kadar insan olarak yaşamasını sağlıyor. Geçmişini de unutturdum ama son hastalığını iyileştirmenin bir yolunu bulamadım. Eğer bana itaat etmeye hazırsan, onu kurtaracağım'' demiş. Mona çaresiz bir şekilde ''Nasıl istiyorsun öyle olsun'' demiş. Kadın Mona'yı çirkin bir kıza çevirmiş. Aynı zamanda ona büyülü bir yüzük vermiş, onu ne zaman takarsan eski güzelliğine kavuşacaksın demiş. Kadın, Mona'nın elindeki yaprakları prenses götürüp yedirmiş. Prens kısa sürede sağlığına kavuşmuş. Mona'yı unutmuş ve onu iyileştirmedeki muazzam yardımı için büyücüyü karısı olarak kabul etmeye hazırmış. Büyücü kadın çok sevinmiş ve çirkin bir kadına dönüşen Mona gizlice ağlamaya başlamış. Valo'ya kendinden bahsetmeden her gün hizmet etmiş. Aşk, dış güzelliğin ötesine geçmiş ve Mona'nın içsel saflığı ve sevimliliği Valo'yu ona çekmiş. Kendisini bu çirkin kadına aşık olurken bulmuş. Bu durum Mona'ya, büyücü kadının düşmanlığını kazandırmış. Valo, evliliğinden sadece birkaç gece önce, kaldığı görkemli evde yürüyüşe çıkıyormuş. Aniden tatlı bir müzik duymuş. Sesi takip etmiş, Mona yüzüğü takıp eski güzel haline dönüşmüş ve onu görünce çok şaşırmış. Valo, Mona'nın karısı olduğunu hatırlamaya başlamış. Valo, olanları Mona'ya sormuş ve Mona tüm olup biteni anlatmış. Valo ardından büyücü kadının oradan uzaklaştırılması için Kral ile konuşmuş. Kral duyduklarından sonra çok sinirlenmiş ve büyücü kadının bayıltılmasına ve oradan uzaklaştırılmasına karar vermiş. O günden sonra Valo ve Mona bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/buyuyunce-doktor-olmak-isteyen-cocuk", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar Melih adında küçük bir çocuk varmış ve arkadaşlarıyla hayali hastalarını tedavi edebilmeleri için doktormuş gibi davranarak oyunlar oynamayı çok seviyormuş. Gerçek hayatlarında da ne zaman bir sıkıntıya düşseler arkadaşlarının yardımına koşarmış. Büyüyünce doktor olmak istiyormuş. Günlerden bir gün Melih hastalanmış ve bir hastanede tedavi olmaya başlamış. Hastalığı nedeniyle canı acıyormuş ve ağrıları varmış. Tek isteği, değer verdiği insanlarla; ailesi ve arkadaşlarıyla birlikte güzel günler görmekmiş. Artık kendisine zevk veren hiçbir oyuna katılamayacağını düşünüp üzülse de aslında durum hiç de öyle değilmiş. Melih, hastalığına direnen ve hastalığın onu yenmesine izin vermeyen cesur bir gençmiş. Hastanede yattığı ve tedavi olduğu süre boyunca ailesini, doktor ve hemşirelerini güzelce dinlemiş ve onların sözlerinden dışarı çıkmamış. Biliyormuş ki doktorları ve hemşireleri kendisinin iyileşmesi için çaba gösteriyor. İlaçlarını düzenli olarak almış. Yemeklerini de düzenli olarak yemiş. Hastanede kaldığı sürede çok fazla kişiyle sohbet etme şansı bulmuş. Doktor olabilmek için yerine getirilmesi gereken şartları öğrenmiş, doktorlar ile bu isteğini konuşmuş ve onlar da Melih'i çok desteklemişler. Melih, hastanede yatarken kendisi gibi hasta olup hastanede tedavi gören çocukların iyileşmesi için çaba gösteren bir doktor olmak istediğinden kesinlikle emin olmuş. Hayattaki amaçlarından birinin, çocukluğu boyunca gördüğü tedavinin ihtiyacı olan diğer hasta çocukların da görmesini sağlamak olduğunu fark etmiş. Melih, uzun günlerin ardından sağlığına kavuşmuş ve nihayet hastaneden ayrılmasına izin verilmiş, sonunda kendi evine götürülmüş. Okula geri döndüğü zaman derslerine çok çalışmış, notlarını yükseltmek için çok çaba göstermiş ve böyle sıkı çalışmasından sonra nihayet mutlu son olarak kendine doktor diyebileceği günün hayalini kurmuş. Melih iyileşip hastaneden eve döndükten sonra kararlı ve düzenli bir şekilde çok çalışarak geçirdiği zamanlar sayesinde meraklı ve bilgili bir genç olmuş. Gel zaman git zaman üniversite sınav günü gelmiş. Heyecanlı bekleyişten sonra tıp fakültesine hayali gerçek olan Melih, başarı dolu bir okul hayatının ardından mezun olduktan sonra doktor olarak çalışmaya başlamış. Hayatı boyunca aklının bir köşesinde barındırdığı bir hedefi gerçekleştirmeyi başarmış. İhtiyacı olanlara her zaman yardım eli uzatmaya hazır bir insan olan Melih, insanların kendilerini daha iyi hissetmeleri için elinden gelen her şeyi yaparmış. Küçük yaşlardan itibaren bu özelliği ile bilinen Melih, çok sevilen ve başarılı olan bir çocuk doktoru olmuş. Melih işine her gittiğinde, hasta bir çocuk olduğu ve hastanede vakit geçirmek zorunda kaldığı dönemi ve bu deneyimin ona doktor olmak için nasıl güç ve ilham verdiğini düşünürmüş. Melih, düzenli olarak çok çalıştığı için doktor olabildiğinin ve hayallerini gerçekleştirip kendisi gibi hasta olan çocuklara yardım edebildiğinin farkındaymış. Kendisi gibi hasta olan çocukları iyileştirip onları hayallerine kavuşturabilmek amacıyla çocuk doktoru olmaya karar vermiş. Her gün hastaneye gelen hasta çocuklarla ilgileniyor, tedavilerini uyguluyor ve boş vakitlerinde onlarla oyunlar oynayarak kendi hasta olduğu zamanları anlatıyormuş. Kendi hikayesinin çocuklara ilham vermesini umarak onların da hayalleri peşinde koşmalarını istiyormuş. Melih; uzun, sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir hayat yaşamış ve hayatı boyunca karşılaştığı tüm hasta çocuklara yardım etmiş. Zorluklarla karşılaşıldığında asla pes etmemek gerektiğini ve büyük şeyler başarmak, hayallerini gerçekleştirmek için düzenli ve sıkı çalışmak gerektiğini unutmamış. Bu, hayatı boyunca yanında taşıdığı bir dersmiş ve tüm hastalarına da bunu anlatmak için çok çalışmış ve çocukların iyileşmesini sağlayan başarılı bir doktor olarak hayatına devam etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/can-ile-market-alisveirsi", "text": "Can, hafta sonları babası ile markete gitmeyi çok seven tatlı mı tatlı bir çocukmuş. Hafta sonu erkenden uyanır, kahvaltısını yapar ve hemen ödevlerinin başına otururmuş. Ödevlerini bitirir bitirmez de babasıyla birlikte markete gidermiş. En büyük eğlencesi ise market arabalarını sürmekmiş. Yine bir sabah erkenden babası ile markete gitmek için uyanmış. Ödevlerini bitirmiş ve hazırlanmış. Babası ile annesinin verdiği alışveriş listesini tamamlamak için marketin yolunu tutmuşlar. Markette babası ile birlikte sevinçle alışveriş yaparken yaşlı bir teyzenin raftaki peynirlere ulaşamadığını görmüş. Babasına teyzeyi göstererek ona yardım etmek istediğini söylemiş. Babası da hemen teyzenin yanına doğru gitmiş. Can hemen teyze ile konuşmaya başlamış. İyi günler teyzeciğim. İstersen babam ve ben sana peynirlere ulaşman için yardım edebiliriz. Demiş. Teyze Can'a gülümsemiş ve başını okşamış. Bu sırada Can'ın babası da üst raftaki peynire uzanmış ve yaşlı teyzenin market arabasına peyniri bırakmış. Yaşlı teyze ona yardım ettikleri için çok mutlu olmuş. Teşekkür ederim evladım. Demiş. Babası da gülümseyerek Rica ederim. Fakat Can'a teşekkür etmeniz gerek. Sizin yardıma ihtiyacınız olduğunu ilk önce Can fark etti. Diyerek oğlunun yanağını okşamış. Yaşlı teyze Can'a Teşekkür ederim Cancığım. Çok naziksin. Demiş. Can da büyük bir sevinçle Rica ederim teyzeciğim. İsterseniz market arabanızı da ben sürebilirim. Diye atılmış. Teyze Sağ ol evladım, sana zahmet vermiş olmayayım. Deyince Can hemen söze atılmış. Hayır teyzeciğim ne zahmeti. Ben market arabalarını kullanmayı çok severim. Hem babam bizim market arabamızı tek başına kullanabilir. Sen hiç yorulma, birlikte taşıyabiliriz. Deyince yaşlı kadın Can'ın bu heyecanlı isteğini kabul etmiş. Can, yaşlı teyze ve babası birlikte alışverişlerini tamamlamışlar. Market kapısından çıkarken yaşlı teyze Can'ın babasına Ne kadar kibar bir çocuk yetiştirmişsiniz. Nezaket kurallarını çok iyi biliyor. Tekrardan çok teşekkür ederim. Diyerek yanlarından ayrılmış. Can, teyze gittikten sonra hemen babasına soru sormuş. Baba, nezaket kuralları ne demek? Babası gülümseyerek cevap vermiş Nezaket kuralları, insanların birbirleri ile güzel bir şekilde anlaşmasını sağlayan nazik davranış ve sözlerdir. Demiş. Can hemen söze atılmış Babacığım, ben bunları bilerek yapmadım ki. Sadece yardım etmek istemiştim. Nezaket kuralları nelerdir bana söyleyebilir misin? diye sormuş. Babası yolda yürürken bir yandan da anlatmaya başlamış. Örneğin sabahları okula gittiğinde herkese Günaydın diyerek gülümsemek bir nezaket kuralıdır. Biri sana herhangi bir iyilikte bulunduğunda, bir şey aldığında onları Teşekkür etmek de bir nezaket kuralıdır. Yemek yerken ağzını kapatarak yemek, sofrada konuşmamak, birisi konuşurken lafını kesmemek gibi davranışları hepsi Nezaket kuralıdır Cancığım. Demiş. Can, ona nazik denildiği için çok mutlu olmuş. Anladım babacığım. Bundan sonra bütün bu dediklerini aklımda tutacağım. Herkese nazik davranacağım. Demiş. Eve gittiklerinde Can, bu olanları annesine de anlatmış. Annesi oğluna Aferin canım oğlum. Demek ki nezaket kurallarını çok iyi bir şekilde öğrenmişsin. Demiş. Can, bugün hem ailesinden hem de bir başka teyzeden güzel sözler duymuş. Bu durum onu çok sevindirmiş. Bundan sonra herkese çok daha nazik davranacağına dair kendine söz vermiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/cennetten-bir-melek", "text": "Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde cennettin en güzel yerinde hayata gözlerini açan güzeller güzeli bir melek doğmuş. Melek'in ismini aile bireyleri Eda olarak koymuş. Eda tatlı mı tatlı güzel mi güzel bir bebekmiş. Eda gözlerini ilk açtığı sıra evrende ki her şey çok güzel hale gelmiş. Hiç kimse buna anlam verememiş. Herkes mutlu mesut olmuş kavgalar bitmiş küsler barışmış evrende ki herkes artık çok mutlu ve birbirlerine herkes iyi davranıyormuş. Eda kısacası evrene mutluluk ve huzur getirmiş. Tabii bu olaylar olurken Eda' da hızlıca büyümeye devam ediyormuş. Eda bir gün arkadaşları ile oyun oynarken herkesin konuştuğu dünyayı merak ettiğini söylemiş. Herkes gibi Eda' da dünyayı çok merak ediyor ve çok gitmek istiyormuş. Arkadaşları ise dünyaya gitmenin imkanı olmadığını söylemiş ama Eda bir yolu olduğunu düşünüyormuş ve bu düşüncesinin arkasından gitmeye kararlıymış. O sırada hava karanlık olmuş yarın için sözleşmişler yine aynı saatte bu bahçede buluşalım diye ve herkes evlerine dağılmış. -Dünyayı çok merak ediyorum ve çok gitmek istiyorum teyzecim, bir yolunu bulmaya çalışıyorum araştırıyorum ama hiçbir şey bulamadım daha. -Dünyaya gitmen çok zor ama belli ki sen bu duruma çok üzülmüşsün aslında bir yolu var fakat şuan işe yarar mı bilmiyorum... Eda'nın gözleri koskocaman olup teyzeye bakmış ne olur bana o yolu söyle diye teyzeden rica etmiş. Yaşlı teyze vakti zamanında büyücülük işleriyle ilgilenmiş ve iksirler falan hazırlarmış. Bildiği bir formül varmış aslında ama Eda'ya zarar gelmesinden çok korkuyormuş Eda'nın isteklerinden sonra iksiri yapmaya karar vermiş ve güzelce iksiri hazırlamış. Eda ya iksiri uzatmış ve uzatır uzatmaz da Eda iksiri içmiş ve iksir başarılıymış. Eda gözlerini açtığında hiç bilmediği yere gelmiş orası dünyaymış napacağım diye düşünerek sahilde yürüyormuş. Yürürken yorulmuş ve bir banka oturmuş artık oturarak dünyaya şaşkınlıkla bakıyormuş. Yanına bir den bire bir çocuk oturmuş. Çocuk Eda'ya bakarak tebessüm ediyormuş çocuk belli ki Eda'ya tutulmuş ve onunla tanışmak istemiş. Çocuk Ben Cihat diye konuşmaya başlamış tanışmışlar 1-2 saat kadar konuştuktan sonra Eda başından geçenleri Cihat'a anlatmış. Cihat' da meleklerin kanadı olur senin kanadın nerede diye sormuş. Eda'da benim kanadım dünyaya gelirken yok oldu demiş ve çok üzüldüğünü belirtmiş. Cihat' da üzülmüş onun üzüldüğünü duyunca sonrasında kalkıp sahilde beraber yürümeye devam etmişler çocuk kanatsız meleğin bir an bile tebessümü yüzünden gitmemesi için güldürüp eğlendirmek için uğraşıyormuş. Birbirleriyle zaman geçirirken çok mutlu ve çok sevinçli oluyorlarmış. Cihat artık Eda'dan başka bir şey Eda' da artık Cihat'dan başka bir şey düşünmüyor olmuş. Cihat artık Eda'ya bir şey açıklamak için konuşmaya çağırmış ve onu Çok sevdiğini ve Eda'da onu çok sevdiğini söylemiş ondan sonra koskocaman sarılmışlar hiç ayrılmamak üzere. Cihat Eda'yı kanatsız meleğim diye seviyormuş hep. Ve Eda da bu durumdan çok mutlu oluyormuş. Cihat dünyayı yavaş yavaş tanıtmaya başlamış ilk olarak beraber oldukları yeri ve Ülkeyi tanıtmış, ondan sonrasında ise dünyayı gezmeye karar vermişler ve dünya turu yapmışlar. Ve bu olaylardan ve gezmelerden sonra evlenmeye karar vermiş bizim iki aşık. Çok güzel ve dillere destan bir düğün yapmışlar. Bir ömür boyunca mutlu mesut yaşamış gitmişler..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/cesur-kralin-zaferi", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben bağda üzüm bekler iken, derede odun yükler iken, bir varmış bir yokmuş. Masalın yalanı mı olurmuş. O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan? derken; sabahleyin erken, keçiler koyunları tıraş ederken, tahta kurusu saz çalar, sıçan cirit atar iken, çıkmış bir kocakarı ortaya. En sonunda açmış ağzını yummuş gözünü. Bir laf etmiş, bir laf etmiş. Bakalım ne laflar etmiş. Eski zaman içerisinde gelişmiş bir ülke varmış. Bu ülke krallar tarafından yönetiliyormuş. Kral artık çok yaşlanmış ve bu yüzden hasta şekilde yatıyormuş. Bu kralın da bir tane hayırsız oğlu varmış. Büyük oğlu hayırsız olduğu için başka ülkede yaşıyormuş. Krallığın başına geçecek kişi mecburen küçük oğul olacakmış. Fakat bir sorun varmış. Kralın küçük oğlu çok fazla cesur değilmiş. Kendi içinde belli korkuları varmış. Bir yandan ülkeyi yönetmek istiyor diğer yandan bu durumdan korkuyormuş. Kralın küçük oğlunun ismi Zafer imiş. Zafer annesiyle iyi anlaşıyor ve sürekli ona anne ben yapamam diye belirtiyormuş. Birde bu Zafer saray da yaşayan genç ve güzel bir prensese aşıkmış. Fakat bu prenses Zafer'im cesur olmamasından dolayı pek onunla konuşmuyormuş. Krallığın başındaki hasta kral maalesef ölmüş. Acil yerine bir kral geçmesi gerekiyor ve birinin bulunması lazımmış. Bu konuda istekli kişiler toplanarak arena da aslanlar ile savaşarak karar verilecekmiş. Zafer bir yandan korkuyor, bir yandan Kral olup prensesi etkilemek istiyormuş. Sonunda Zafer tüm cesaretiyle aslanlar ile savaşmaya karar vermiş. Günler geçmiş ve o gün gelmiş çatmış. Bazı savaşçılar ölmüş, bazıları yaralanmış. Sıra Zafer'e gelmiş. Zafer arenaya çıkmış. Korkudan ayakları titriyor, heyecandan nefesi kesiliyormuş. Buna rağmen orada savaşması gerektiğini hissediyor ve kendine inanmak istiyormuş. Zafer'i gören aslanlar üzerine doğru koşmaya başlamış. Zafer o sırada tribünde oturan prensese bakmış ve içinden bir anda cesaret gelmiş. Aniden aslanlara doğru koşmaya başlayan Zafer 3 aslanı yerle bir etmeye başlamış. Tribünlerde alkışlar ve şaşkın bakışlar arasında herkes çok şaşırmış. Prenses ise adeta Zafer'e hayran olmuş. Cesur, güçlü ve bilgili davranışlar prensesi etkilemiş. Savaştan çıkan Zafer'e ilk sarılan ve tebrik eden prenses olmuş. Zafer kendine inanmayı ve cesur olduğunu farketmiş. Bu sayede yeni Kral olarak ülkeyi yönetmeye başlamış. Prensesle evlenmişler ve bir ömür mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ceviz-agaci-ve-zeynep", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. \"Hadi arkadaşlar biz gidelim. Zeynep hep mızmızcılık yapıyor ve sadece kendi istekleri olsun istiyor. Biz kendimiz gidip güzelce oynayalım. O da anne ve babasının yanına gidip oynasın.\" Sonra oradaki çocuklar oradan uzaklaşmışlar, Zeynep' i de aralarına almak istememişlerdi. Zeynep bu duruma çok üzülmüştü ve hemen annesinin yanına gitmişti. Ağlayarak annesine bir şeyler anlatıyordu fakat annesi hiçbir şey anlamıyordu. \"Tamam, anneciğim.\" dedi. Ama bugün onlarla konuşmak istemedi. Çünkü o da arkadaşlarına kırılmıştı. \"Ceviz Ağaç' ı, biliyor musun ben arkadaşlarımı üzmüşüm. Ama onlarda beni üzdüler. Oh olsun onlara.\" diye söyleyince bir anda kafasına yukarıdan ceviz düşmüş ve Zeynep' in başı acımış. Ceviz Ağaç'ına kızmaya başlamış. \"Az önce arkadaşlarına kötü davrandığın için, oh olsun onlara dedin. Kimseyle eşyalarını paylaşmıyorsun ve hep huysuzluk ediyorsun. Eğer böyle yapmaya devam edersen kimse seninle arkadaş olmaz. Ben de artık seni sevmeyi bırakır ve sen gelince hiç hareket etmem, konuşmam da. Eğer insanları üzersen, onlar da seni üzer ve yalnız kalırsın. Tek başına oynar, tek başına yaşarsın. Annen baban bile seni sevmez artık böyle kötü şeyler yapmaya devam edersen. Ama ben biliyorum sen kendini düzelteceksin. Arkadaşlarından özür dileyip, onlarla barışmalısın. Tamam mı Zeynep?\" Ceviz Ağaç' ı aynı annesi gibi konuşmuştu. \"Sen arkadaşlarınla aranı düzeltirsen, annene en güzel teşekkür cevabını vermiş olursun.\" demiş gülümseyerek. \"Elbette kızım. Seni ben uyaracağım, ben senin annenim, sende benim akıllı, güzel kızımsın. Hem ayrıca arkadaşlarınla aranı düzelterek bana en büyük teşekkürü etmiş oldun.\" demiş gülümseyerek. Zeynep' in aklına yine Ceviz Ağaç' ının söyledikleri gelmiş. Kafasını cama doğru çevirince onunla göz göze gelmişler ve o an Ceviz Ağaç' ı ona göz kırpmış. Zeynep ondan sonra hep arkadaşlarıyla, ailesiyle ve Ceviz Ağaç' ı ile ömür boyu mutlu mesut yaşamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/cilgin-dogumgunu-hediyesi", "text": "Zamanın birinde küçük bir kasabada yaşayan Mimi adında tatlı bir kız varmış. Mimi'nin doğum günü yaklaşıyor ve kardeşi Moomoo ona özel bir hediye vermek istiyormuş. Moomoo, Mimi'ye nasıl bir hediye alması gerektiğini düşünerek uzun uzun düşünmüş. Günlerce düşündükten sonra nihayet Mimi için en iyi hediyeye karar vermiş. \"Hangi hediye bir yıldızdan daha özel olabilir?\" diye heyecanla haykırmış. \"Eğer bu yıldız, gökten düşen ve doğum günü dileklerini gerçekleştirebilecek bir meteor olsaydı, daha da iyi olurdu.\" Diye zevkle gülerek düşünmüş. Moomoo'nun bir planı varmış. Mimi'ye doğum günü hediyesi olarak verecek meteoru bulmaya kararlıymış. Gün gelmiş ve sonunda Mimi'nin doğum günüymüş. Moomoo, düşen bir meteoru alması için Mimi'yi dağlara götürebilmek için geceyi dört gözle bekliyormuş. \"Beni takip et Mimi. Sana bir sürprizim var.\" Demiş Moomoo heyecanla. \"Beni nereye götürüyorsun?\" diye sormuş Mimi, dağlara doğru koşarlarken. Moomoo hevesle, \"Doğum günü hediyen olarak düşen bir meteoru bulman için seni dağlara götürüyorum,\" diye yanıtlamış. \"Bu dağdan meteorlar düşecek mi?\" diye sormuş Mimi, Moomoo'yu dağa kadar takip ederken. \"Büyükbaba Jo daha önce bana hava güzel olduğunda gökyüzündeki yıldızların buraya düşeceğini söylemişti.\" Moomoo, \"Düşmesini bekleyelim\" diye yanıt vermiş. Bunun düşüncesiyle heyecanlanan Mimi başını sallamış. Moomoo bir şey söyleyemeden, aniden gökten bir yıldız düşmüş ve yanlarındaki büyük kayanın üzerine düşmüş. Moomoo, yere düşen eşya parçasına bir göz atmak için koşturmuş. Gözleri zevkle parlamış. Güzel bir gümüş sarısı ışık yayan küçük ama tombul bir meteormuş. Çok sevimliymiş. Ancak meteor, düşmenin etkisiyle iki kayanın arasındaki boşluğa sıkışmış ve çıkamamış. \"Bana yardım edin!\" diye seslenmiş küçük yıldız. Moomoo ve Mimi tüm güçleriyle küçük yıldızı sıkıştığı yerden çekmişler. Bir süre mücadele ettikten sonra nihayet küçük yıldızı çıkarmayı başarmışlar. İki kardeş küçük yıldızı ellerine almışlar ve yıldızın ne kadar büyüleyici olduğuna hayret etmişler. Küçük yıldız bir anda gözyaşlarına boğulmuş. Ne oldu Küçük yıldız? Lütfen ağlama. Sana zarar vermeyeceğiz. diyerek Mimi küçük yıldızı sakinleştirmeye çalışmış. Annem dikkat etmezken bir gece oynamak için gökten gizlice inmiştim ama yanlışlıkla bu büyük kayaya çarptım. Şimdi vücudumda gözle görülür bir çatlak izi bıraktı. Sanırım parçalara ayrılacağım! diye üzüntüyle haykırmış küçük yıldız. Küçük yıldız daha da yüksek sesle feryat etmiş, \"Geri dönersem arkadaşlarım bu çirkin çatlağı gördüklerinde benimle dalga geçerler.\" Demiş. \"Merak etme küçük yıldız. İyi bir arkadaş, incindiğinde ilgi ve sevgi gösterecektir. Seninle asla dalga geçmeyecekler. Demiş Mimi. Moomoo onaylayarak şiddetle başını sallamış. \"Ama... bu çatlak çok korkunç.\" Küçük yıldız ağlamış. Mimi bir süre düşünmüş ve \"Küçük Yıldız, sen insanların isteklerini gerçekleştirmesine yardımcı olabilecek bir meteorsun, değil mi?\" demiş. Küçük yıldız, yaşlı gözleriyle Mimi'ye bakmış ve sersemlemiş bir şekilde başını sallamış. \"Bu harika.\" Mimi, kollarındaki küçük yıldızı nazikçe kucaklamış. \"Bugün benim doğum günüm olacak. Bir dileğim var. Lütfen gerçeğe dönüştür. Sonra, Mimi küçük yıldıza usulca fısıldamış. Mimi gülümsemiş ve küçük yıldızı yukarı kaldırmış. \"Vücudunuzdaki çatlakların kaybolmasını ve tekrar mutlu bir küçük yıldız olmanızı diliyorum. Demiş. Neredeyse anında, gökyüzünde kör edici bir ışık hüzmesi gelmiş. O kadar parlakmış ki Mimi ve Moomoo gözlerini kapatmış. Ardından, yoğun ışık kaybolmuş. Küçük yıldız gitmiş. Moomoo ve Mimi gökyüzüne bakmışlar ve küçük yıldızın onları görebileceğini umarak vedalaşmışlar. Moomoo, Mimi'ye dönmüş ve \"Üzgünüm Mimi. Bütün gece bekledikten sonra sana doğum günü hediyesi veremedim. \"Hayır, yıldızları topladın ve bütün gece benimle yıldızlı gökyüzünü izledin. Memnunum.\" Diye sarılmış Moomoo 'ya, Mimi. \"Ama başka doğum günü dileklerin vardı ve onun yerine küçük yıldız için kullandın,\" diye yanıtlamış Moomoo. Küçük Yıldız, \"Dileğimin Meteor tarafından gerçekleşmesi gerekmiyor\" diye yanıtlamış. Moomoo kaşlarını kaldırmış ve \"Bu dilek nedir? Sana yardım edeceğim.\" Demiş. Mimi, küçük yıldızın bıraktığı bir taş parçasını almak için eğilirken, \"Pekala, bu küçük yıldız parçasını doğum günü hediyem için bir hatıra olarak almaktan memnunum,\" demiş. Eve dönerken ikisi de gülmüş. Mimi'nin anılarına kazınmış en unutulmaz bir doğum günü olmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/cimri-ile-comert", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir köyde yaşam süren iki genç varmış. İki genç ortaklaşa karar verip çalışma planı yapmaya başlamışlar. Bu gençlerden birinin adı Mahmut diğerinin ise Hasan'mış. Mahmut oldukça iyi niyetli ve paylaşımcı bir gençmiş. Fakat Hasan, Mahmut'a göre cimri biriymiş. Hasan'ın kurnaz, bencil ve kimseyi düşünmeyen bir yapısı varmış. Aynı şehre gideceklerinden dolayı her ikisi ortaklaşa karar vermeye başlamışlar. Hazırlıklarını tamamlayan iki genç ertesi gün yola çıkmaya başlamış. Köyün çıkışında buluşmuşlar ve şehre doğru gitmeye başlamışlar. Az gitmişler, uz gitmişler ve dere tepe düz gitmişler. Öğle vakti karınları acıkmış ve biraz soluklanarak karınlarını doyurmak amacıyla ağaç altında oturmaya başlamışlar. Her ikisi de yanına yiyecek almış ve karınlarını doyurmak için yemek yemeye başlamışlar. Mahmut'un ekmeği beyaz iken Hasan'ın ekmeği kırmızı renkliymiş. Hasan çok kurnaz biri olduğu için Mahmut'a dönerek ''İkimizin de bir ekmeği var, gel kırmızı ekmeği ilk önce yiyelim'' demiş. Beyaz ekmeği akşama doğru acıkırsak o zaman yemeye başlarız demiş. Bir ağacın altında oturarak Mahmut'un getirmiş olduğu ekmek, domates, salatalıkları yemeye başlamışlar. İyice dinlendikten sonra yola devam etmişler. Mahmut Hasan'a dönerek ''Hava kararmaya başlıyor yemeği yiyelim mi?'' diye sormuş. Hasan, yolun daha uzun olduğunu ve artık ayrılmak durumunda olduğunu ve aç olmadığını söylemiş. Mahmut Hasan'ın davranışlarına tam manasıyla bir anlam veremezken yoluna devam etmiş. Birdenbire yağmur bulutları gökyüzünü kaplamaya başladığı sırada yağmurun yağacak olduğunu fark eden Mahmut orada kalmanın doğru olacağını düşünerek kalmış. Geceyi bulduğu bir mağara içerisinde geçirmek zorunda kalan Mahmut'un tam uyuyacağı sırada içeriye bir kurt girmiş. Kurt girdiğini gördüğünde çok korkmuş olsa da başını indirerek sessiz şekilde beklemeye devam etmiş. Tekrardan bir gıcırtı işiten Mahmut kafasını kaldırdığı sırada bu seferde içeriye bir tilkinin girdiğini fark etmiş. Tilki ve Kurt mağaradan çıktıktan sonra hemen çobanın yanına giden Mahmut, duyduğu her şeyi ona anlatmış. Çoban koyunlarının kurt ve tilkiye yem olmamasına sevinerek bu haberi kendisine veren Mahmut'a bir miktar para vermiş. Mahmut, çobanın verdiği para ile karnını doyurmak için güzel bir lokantaya gitmiş. Lokantada yemek yerken, Hasan'ı dışarıda yaralı bir halde görmüş ve lokantanın camından seslenerek Hasan'ı içeri davet etmiş. Hasan üzgün ve utanarak içeri girmiş ve Mahmut'un yanından ayrıldıktan sonra bir tilki ve kurdun ona saldırdığını, aç ve susuz kaldığını söylemiş. Başını öne eğerek: ''Seninle söz verdiğim halde ekmeğimi paylaşmadım, başıma bunlar geldi. Çok utanıyorum, çok özür dilerim'' demiş. Mahmut arkadaşının omzuna elini atarak: ''Canın sağ olsun, ne olursa olsun sen benim dostumsun. Bir daha böyle bir şey yapma lütfen'' diyerek garsona bir tabak daha yemek getirmesini söylemiş. Mahmut ve Hasan karınlarını doyurduktan sonra yollarına beraber devam etmişler. O günden sonra Hasan bir daha hiç cimrilik yapmamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/cirkin-ordek-yavrusu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak bir ormanın yamacında bir ördek yaşarmış. Bu ördek ,kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış. O kadar memnunmuş ki;- Şimdi ailemin yanına dönebilirim diyerek sevinç içinde kanatlarını çırpmış. Fakat biraz sonra bakmış ki, yumurtalardan biri sapasağlam duruyor. Biraz canı sıkılmış doğrusu.Ama yavrularının hepsi onun için çok değerli olduğundan başında beklemeye devam etmiş. Bir müddet daha üstüne oturup beklemiş ve bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş. - Neyse ki diğer yavrularım güzel, diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını peşine takarak suya girmiş. Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor, demiş anne ördek kendi kendine. Öyleyse başka bir yavru ile karışmış olamaz. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur. Çirkin Ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeki diğer hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep 'Çirkin Ördek' diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak, diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş. Bizim çirkin ördek bunlara o kadar çok üzülüyormuş ki, gizli gizli ağladığı bile oluyormuş. Çirkin Ördek yavrusu bir gün ağlaya ağlaya çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler. Bizim çirkin ördek yavrusu kimselere yaranamamış ve yapayalnız ortada kalmış. Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onun çirkinliği karşısında kaçışıp duruyorlarmış.Sonbahar gelmiş, ağaç yaprakları sararıp solmaya ve birer birer dökülmeye başlamış. Bir gün, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kuş sürüsü Çirkin Ördek'in tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar. Çirkin Ördek, bu kuşlara bayılmış, peşlerine takılıp bağırmaya başlamış ama onlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuşlar. Çirkin Ördek ne olduklarını bilmediği bu kuşlara bayılmış. Onların peşi sıra gitmek istiyormuş.Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, Aşağı iniyorum, diye kararını vermiş. Çirkin de olsam onların yanlarına gideceğim. Böylece dereye, suyun üzerine inmiş. Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördek'i görünce hemen annelerine, Anne bak! demişler. Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık! demiş içinden. Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika tüyleri varmış. Bu benmiyim diye uzun süre emin olamamış.Yanına gelen diğer kuğular, ne kadar güzel olduğunu söyledikçe, ne yapacağını bilememiş. Ama artık bir kuğu olduğunu biliyormuş ve çirkin ördek yavrusu olmaktan kurtulmuş ya... Hayatını mutlu bir şekilde geçirmiş, artık herkes ona hayran hayran bakıyormuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/cirkin-prenses", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanlarda çok uzak diyarlarda kuvvetli ve herkesin çok sevdiği iyi niyetli bir kral yaşarmış. Kral sarayını, kraliçeyi, halkını ve yönettiği ülkesini çok severmiş. Kral uzun zamandır çocuğu olsun istiyormuş. Ama bir türlü çocuk sahibi olamamışlar. Bu nedenle kral ülkede yaşayan çocukları kendi çocukları gibi severmiş. Onları okutur, hediyeler alır, oyunlar oynar ve her zaman tüm çocuklarla sırayla ilgilenirmiş. Kraliçe de çocukları olmasını çok istiyormuş. Ama ne yaptıysa bir türlü kral ile bir çocukları olmamış. Bir gün düzenledikleri bir davet yemeğinde ülkedeki yaşlı, genç, çocuk bütün herkes saraylarına gelerek misafirleri olmuş. O akşam bir kadın kraliçenin yanına yaklaşmış ve kraliçeyle konuşmak istediğini söylemiş. Kraliçe kadının ne söyleyeceğini oldukça merak etmiş ve sarayın bahçesine çıkarak konuşabileceklerini söylemiş. Kadın hemen söze girmiş ve kral ile kraliçeye çocuk sahibi olabilmeleri konusunda yardımcı olabileceğini söylemiş. Kraliçe bu durum karşısında oldukça mutlu olmuş ve kadına: Ne dilersen dile bizden, yeter ki bir çocuk sahibi olabilelim. Demiş. Bunun üzerine kadın, benim sizden özel bir isteğim yok kraliçem fakat sahip olacağınız çocuk çirkin bir prenses olacak. \"Size yardımcı olacak büyücü ancak bu şekilde size yardımcı olabileceğini iletmemi istedi\"demiş. Kraliçe bunun üzerine çocuğumuz olsun yeter ki. Çirkin veya güzel olması bizim için önemli olmaz demiş. Kadın bir hafta sonra tekrar saraya gelerek bir içecek vereceğini hem kralın hem de kraliçenin bu içeceği içmesi gerektiğini söylemiş. Bunun üzerine kraliçe, kadının verdiği içeceği alarak hem kendi içmiş hem de krala içirmiş. Aradan kısa bir zaman geçmiş ve kraliçe hem krala hem de saray içindeki çalışanlara hamile olduğu müjdesini vermiş.Tüm halk kraliçe ve kralın bir çocuğu olacağını öğrenmiş ve kırk gün kırk gece süren ziyafet yemekleri düzenlenmiş. Kraliçe hamileliğinde hiç zorlanmamış. Beslenmesine ve sağlığına oldukça dikkat edilmiş. Fakat kraliçe bebeğin çirkin bir prenses olacağını zamanla unutmuş. Krala da böyle bir bilgi vermemiş. Doğum zamanı geldiğinde doktorlar gelerek kraliçenin doğum yapmasına yardım etmiş. Kraliçenin oldukça çirkin ufacık bir kız çocuğu olmuş. Herkes çok şaşırmış. Çünkü sarı saçlı mavi gözlü bir kız çocuğu beklenirken, doğan kız çocuğu siyah saçlı siyah gözlü kapkara bir kız çocuğuymuş. Bunun üzerine kraliçe ona yardımcı olan kadının sözlerini aklına getirmiş ve krala ne diyeceğini düşünmeye başlamış. Kral doğan çocuğunu görmek için kraliçenin yanına gelmiş ve gördüğüne inanamamış. İlk başta doğan çocuğun kendi çocuğu olduğuna inanmakta zorlanmış. Hatta kraliçeyi suçlamış. Fakat kraliçe kadının ona söylediklerini krala anlatmış.Kral ise bu durumu keşke kabul etmeseydin de hiç çocuğumuz olmasaydı demiş. Bunu duyan kraliçe çok üzülmüş. Fakat onun için çocuğunun çirkin veya güzel olması önemli değilmiş. Kral bir süre kızı büyüyene kadar onu görmek istememiş. Prenses gün geçtikte büyümüş, büyümüş ve kocaman bir kız olmuş. Kral prensesin saraydan çıkmasını yasaklamış. Çünkü prensesi halkının görmesini istemiyormuş. Hatta kendisi bile kızını uzun bir süre görmemiş. Kraliçe ise prensese bu durumu farklı bir şekilde anlatmış. Çünkü kızının üzülmesine dayanamazmış. Bir gün prenses sarayın bahçesinde dolaşırken bir at kişneme sesi duymuş. Bahçeden dışarıya açılan ufak bir kapıdan kafasını uzatıp dışarı bakmış ve oracıkta bembeyaz at üstünde çok yakışıklı bir prens olduğunu görmüş. Prens de prensesi fark etmiş ve başıyla prensese selam vermiş. Prenses ilk kez saray dışından birinin yüzünü gördüğü için bu durum ona çok yabancı gelmiş. Hemen kapıyı kapatıp bahçeye geri dönmüş. Fakat prensten de oldukça etkilenmiş. O akşam yemeğini yedikten sonra penceresinin önüne oturarak prensi düşünmeye başlamış. Bu durumu annesine anlatmaya karar vermiş. Sabah uyanır uyanmaz ilk iş kraliçenin yanına giderek annesine olanları anlatmış. Kraliçe bu duruma oldukça sevinmiş. Kızına sarılmış ve sarayın dışına çıkması için ona yardımcı olmaya karar vermiş. Sabah kahvaltıdan sonra kraliçe kızının odasına gelerek ona sarayın dışına çıkabileceği gizli bir geçit olduğunu fakat çok fazla uzaklaşmaması gerektiğini söylemiş. Prenses bu duruma oldukça sevinmiş ve koşarak annesinin söylediği geçide gitmiş. Geçitten geçmiş ve güzel ağaçlarla, bitkilerle, hayvanlarla dolu ormana çıkmayı başarmış. Bir süre ormanda yürümüş. Bitkileri sevmiş hayvanlarla arkadaş olmuş, oyunlar oynamış. Birden duyduğu at kişnemesini tekrar duymuş. Arkasını dönüp baktığında prensin atıyla birlikte orada olduğunu görmüş. Prens atından inmiş ve prensesi tekrar selamlamış. Bir süre prens ve prenses yan yana yürümüş. Sohbet etmişler. Birlikte zaman geçirerek birbirlerini tanımışlar. Prens prensesten etkilenmiş. Prenses de prensten etkilenmiş. Prenses artık saraya dönmesi gerektiğini söyleyerek prensin yanından ayrılmış ve koşarak saraya geri dönmüş. Annesine olanları anlatmış ve mutluluğunu paylaşmış. Ertesi gün de saraydan çıkıp çıkamayacağını sormuş. Kraliçe ise dikkatli olduğu sürece dışarı çıkmasına izin verdiğini söylemiş. Bir süre prens ve prenses ormanda gizlice gezip dolaşmaya başlamışlar. Prens, prensese olan aşkını ilan etmiş ve onunla ülkesine gelip kraliçesi olup olamayacağını sormuş. Prenses bu soru karşısında ne cevap vereceğini bilemese de prensten hoşlandığını söyleyerek onunla gitmeyi çok isteyeceğini dile getirmiş. O akşam prenses saraya dönmüş ve annesine bu müjdeli haberi vermiş. Kraliçe bu habere oldukça sevinse de kralın ne tepki vereceğini bilmediği için oldukça korkmuş. Fakat kralın karşısına geçerek olanları krala anlatmış. Kral bu durum karşısında oldukça şaşırmış ve kızının çirkin olduğunu, prensin onu nasıl sevdiğini merak etmiş. O akşam yıllar sonra ilk kez kral kızını yanına çağırmış ve gördüklerine inanamamış. Çünkü prenses gözüne o kadar güzel görünmüş ki kendi kızı olduğuna inanamamış. Kızına sarılmış ve bunca yıl ona hiç sevgi göstermediği için kızından özür dilemiş. Aslında prenses onu gerçekten seven insanlara hiç de çirkin görünmemiş. Gerçek ve doğru sevgi karşısında çirkinliği birden yok olup tamamen güzeller güzeli bir prensese dönüşüyormuş. Bu durum krala büyük bir ders vermiş. Artık insanları dış görünüşüne göre yargılayıp onları güzel veya çirkin oldukları için sevmek yerine iyi birer insan oldukları ve temiz, saf kalpleri için sevmeye başlamış. Saray halkı düğün hazırlıklarına başlamış. Kral kızından özür diledikten sonra kızı kralı affetmiş. Birbirlerine sarılmışlar ve ömür boyu birbirlerine olan sevgileri her geçen gün daha da artmış. Kırk gün kırk gece süren bir düğünle prens ve prenses evlenmiş. Kendi ülkelerinde ve saraylarında ömür boyu mutlu bir yaşam sürmüşler. Siz siz olun kimseyi dış görünüşü için yargılamayın. Gerçek sevgi her zaman size iyilik getirecektir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/cizmeli-kedi-masali", "text": "Küçük oğlan, kedinin iddialı sözlerine rağmen ona bir şans vermeye karar vermiş. Hemen çuval ve çizmeleri getirerek çizmeli kediye vermiş. Çizmeli kedi, çizmelerini giyip çuvalı alarak aynanın karşısına geçmiş. Kendisine bakarken bir anlık bir ışıltı görmüş gibi hissetmiş. Ardından, yanında taşıdığı marul ve havuçları çuvalın içine koyup bir ağacın arkasına saklanmış. Bir süre geçtikten sonra, bir tavşan çuvaldaki kokuyu alıp içine sıçramış. Çizmeli kedi hemen harekete geçmiş. Ağacın arkasından çıkarak çuvalı sıkıca kapatmış ve tavşanı yakalamış. Fakat çizmeli kedi, tavşanı sahibine götürmek yerine Saray'a gitmeyi tercih etmiş. Kendini Kral'ın huzurunda bulmuş. Kral, çizmeli kedinin hediyesinden çok etkilenmiş. Üç ay boyunca çizmeli kedi Saray'a sürekli olarak farklı hediyeler getirmiş. Kral, çizmeli kedinin her gün gelmesini dört gözle beklemiş. Sonunda, çizmeli kedinin planladığı gün gelip çatmış. Kedi, Kral ile prensesin ırmağa gitmeyi planladığını öğrenmiş. Sabahın erken saatlerinde, Kral'ın faytonu ırmağın kenarından geçerken çizmeli kedi bir anda ortaya çıkmış ve \"Yardım edin! İmdat!\" diye bağırmış. Kral, hemen durdurarak yardım etmek için askerlerini göndermiş. Ancak çizmeli kedinin planı burada bitmemiş. Kral'a, efendim Marki ırmağın içindeyken hırsızların onun elbiselerini çaldığını söylemiş. Kral, hızla yeni bir elbise göndererek Marki'yi giydirmiş. Marki, elbisesiyle çok şık görününce Kral'ın dikkatini çekmiş. Prenses de onu gördüğünde hemen aşık olmuş. Çizmeli kedi, mutlu sona ulaşmanın ardından sessizce ayrılmış. Çizmeli kedi biraz daha koştuktan sonra dev bir şatoya ulaşmış. İçeri girerken heyecanlanmış, çünkü bu sefer gerçek bir maceraya atılıyordu. Kral, büyük bir şaşkınlıkla tarlaların gerçek sahibinin Marki olduğunu öğrenmiş. Bu arada çizmeli kedi, devin şatosunda da oyunlar oynamış. Devi sihirli bir şekilde fareye dönüştürmeyi başarmış ve onu hızla yutmuş. Kral, şatoya girerken çizmeli kedi ona eşlik etmiş. Kral, çizmeli kedinin planları sayesinde tarlaların sahibinin Marki olduğunu öğrenince çok mutlu olmuş. Sonunda Marki ve prenses nişanlanmış, ardından düğünleri büyük bir coşkuyla gerçekleşmiş. Çizmeli kedi ise sevgiyle dolu bir yaşam sürmüş, kahramanlığı ve zekası hikayelerde dilden dile anlatılmış. Herkes onu bir kahraman olarak hatırlamış ve masallarda adını yaşatmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/curuk-disler", "text": "Buket, altı yaşında ve çikolata yemeyi çok seven bir çocukmuş. Annesi Buket'e çikolata yemeyi sınırlandırsa da, Buket söz dinlemez; gizli gizli çikolata alıp yermiş. Ailesi, Buket'e söz geçiremiyormuş. Buket ise fazla çikolata yemenin, zararlı olduğunu bir türlü anlamıyormuş. Okul çıkışı harçlığıyla gidip yine çikolata almış. Çikolatasını yerken dişi sızım sızım sızlamaya başlamış. Ne olduğunu anlayamamış. Bu sızı aman geçtikçe ağrıya dönüşmeye başlamış. Buket çikolatasını bile bitirememiş ağrıdan. Evine gitmek için yola koyulmuş. Gidene kadar on dakikalık yok, Buket'e bir saat gibi gelmiş. Ağrısı o kadar çokmuş ki. Eve girdiğinde ağlayarak annesinin yanına koşmuş. -Buket çiğim, çikolatayı fazla yememen konusunda seni uyarmıştık. Fakat ne beni ne babanı dinledin. Buket kafasını sallayarak annesini onaylamış. Dişi hala çok ağrıyormuş. Annesi Buket'e hazırlanmasını söylemiş. Dişçiye gideceklermiş. Buket diş doktoruna gideceklerini öğrenince çok korkmuş. Bir arkadaşı dişçinin çok korkunç olduğunu ve canını çok yaktığını anlatmış. O gün bu gündür Buket dişçilerden çok korkarmış. Demiş. Buket ve annesi diş doktoruna gitmişler. Buket korkudan tir tir titrerken, Doktor Buket'e bakarak gülümsemiş. Buket'in dişinde çürük olduğunu söylemiş ve işlem yapmış. Buket'in birkaç saat bir şey yememesi gerektiğini söylemiş ve bu kadar fazla çikolata yemeye devam ederse, diğer dişlerinin de çürüyeceğini söylemiş. Buket dişlerinin çürümesini istemiyormuş. O günden sonra çikolatayı annesi izin verdiğinde, arada bir yemeye başlamış ve dişlerini her daim düzenli fırçalamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/demir-yiyen-fareler", "text": "Bir zamanlar Bingo adında zengin bir tüccar varmış. Zaman geçmiş ve işleri kötüye gitmeye başlamış. Kısa süre sonra o kadar kötüymüş ki, sadece tüm parasını kaybetmekle kalmamış, aynı zamanda borca da girmiş. Şehri terk etmeye ve servetini yeni bir yerde kazanmaya karar vermiş. Borçlarını ödemek için tüm mal varlığını satmış. Elinde kalan tek şey ağır bir demir kirişmiş. Bingo, kasabasından ayrılmadan önce yakın arkadaşı Sinbo'yu görmeye gitmiş. Dönene kadar kirişi yanında tutmasını istemiş. ''Tabi ki arkadaşım! Demir kirişi senin için güvende tutacağım'' demiş Sinbo. Bingo ona teşekkür etmiş ve gitmiş. Uzun yıllar çok uzaklar gidip çalışmış. Baharat ticaretine başlamış ve kısa sürede yeniden zengin olmuş. Kasabasına dönmüş, yeni bir ev almış ve çok büyük bir dükkan açmış. Sinbo, Bingo'nun şehre geri döndüğünü ve bunca yıldır kazandığı parayla yeni bir iş kurduğunu duymuş. Bir gün işten sonra Bingo, kendisini sıcak bir şekilde karşılayan arkadaşı Sinbo'yu ziyarete gitmiş. Uzun uzun konuşmuşlar. Ayrılmak üzereyken Bingo, Sinbo'dan demir kirişi geri vermesini istemiş. Sinbo'nun kiriş satılırsa kendisine iyi bir fiyat getireceğini bildiği için onu iade etmeye niyeti yokmuş. Üzgün bir surat takınmış ve ''Kötü bir şey oldu. Kirişi güvenli bir şekilde depomda tutmuştum ama fareler onu yemiş. Gerçekten çok üzgünüm.'' Demiş. Bingo, Sinbo'nun aklından neler geçtiğini anlamış. ''Lütfen üzülme. Farelerin demir direği yemesi senin suçun değil'' demiş Bingo. Sinbo, Bingo'nun yalana kandığını görmekten memnunmuş. Bingo'nun çok aptal olduğunu düşünmeye başlamış. Bingo, Sinbo'dan kendisi için getirdiği hediyeleri teslim edebilmesi için oğlunu eve göndermesini istemiş. Sinbo hemen oğlu Pindu'dan Bingo ile gidip hediyeleri almasını istemiş. Bingo çocuğu eve götürmüş ve evinin mahzenine kilitlemiş. Pindu akşama dönmeyince babası endişelenmiş ve oğlunun nerede olduğunu sormaya gitmiş. Bingoya kızgın bir şekilde dönerek: ''Oğlum nerede Bingo! Bu saate kadar neden geri göndermedin!'' demiş. Bingo ''Ah! Çok talihsizdi. Evime gelirken bir şahin çullandı ve çocuğu alıp götürdü. Şahini bir süre takip ettim ama ayak uyduramadım, üzgünüm arkadaşım'' demiş. Bunu duyan Sinbo çok sinirlenmiş. Bingo'yu yalan söylemekle suçlamış. Bir şahinin 15 yaşındaki bir çocuğu taşıyamayacağı konusunda ısrar etmiş. Tartışma çıkmış ve ikisi de mahkemeye gitmiş. ''Sayın Hakim, oğlumu bu adamla birlikte evinden bazı hediyeler alması için göndermiştim. Ama oğlum o zamandan beri geri dönmedi. Bu adam oğlumu çaldı'' diyerek haykırmış Sinbo. Hakim, Bingo' ya çocuğu babasına geri vermesini emretmiş. Ancak Bingo, çocuğu bir atmacanın kaçırdığı konusunda ısrar etmiş. Hakim ona bunun nasıl mümkün olduğunu sormuş. Bingo buna yanıt vermiş, ''Fareler bir demir direği yiyebiliyorsa, bir atmaca da bir çocuğu kesinlikle kaçırabilir!'' demiş. Hakim, burada göründüğünden daha fazla olduğunu anlamış. Bingo 'dan her şeyi ayrıntılı olarak açıklamasını istemiş. Bingo tüm olan biteni anlatmış. Mahkeme salonundaki herkes kahkahalar atmış. Hakim, Sinbo 'ya demir kirişi Bingo 'ya ve Bingo 'ya da oğlunu iade etmesini emretmiş. O günden sonra Sinbo bir daha hiç yalan söylememiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/denizci-sinbad-ile-hamal-sinbad", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Allah'ın kulu çokmuş. Azdan çoktan, hoppala hoptan. Sana bir kaban yaptırayım çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğu, düğmeleri turptan. Bir zamanlar, güzeller güzeli bir şehir olan Bağdat'ta Sinbad adında bir genç yaşarmış. Sinbad'a şehir sakinleri Hamal Sinbad diye seslenirlermiş. Çünkü çok ama çok fakirmiş ve geçimini sağlamak için başının üstüne yerleştirdiği sepetinde yük taşırmış. Yine böyle, ağır mı ağır yüklerini taşıdığı bir günde, soluklanmak için sepetini başından indirmiş ve bir taşın üzerine oturmuş. Hava çok sıcakmış. Sinbad açlıktan, yorgunluktan ve susuzluktan perişan halde imiş. Taşın üzerinde tam da işlerini bitirip kazancı ile karnını doyurmayı hayal ederken burnuna çok hoş bir koku gelmiş. Bu koku, çok lezzetli bir yemeğin kokusuna benziyormuş... Kokunun nereden geliyor olabileceğini ararken, hemen burnunun dibinden, oturmakta olduğu taşın arkasındaki evden geldiğini fark etmiş. Aceleyle ayağa kalkan Sinbad evin kapısına yanaşmış ve sessizce içeride olup bitenleri izlemeye başlamış. İçeride muhteşem bir ortam varmış. Bu bir ev değil de saray olmalıymış! Sinbad'ın gördüğü kapı evin dış kapısıymış ve içeride kocaman bir bahçe, ötüşen kuşlar, birbirinden renkli çiçekler, ağaçlar ve devasa bir ziyafet sofrası varmış. Bu manzarayı gören Sinbad ellerini açmış ve Allah'a dua etmiş. Demiş ki Eeey yüceler yücesi Allah'ım, ben kulun Sinbad burada açlıktan susuzluktan perişan halde yatarken kimilerine en güzel nimetleri verirsin. Derdim şikayet değil haşa, daha çokları onların olsun. Allah'ım, ekmeğimi kazanmak için çektiğim çileye razıyım ancak genç yaşımda gücüm kuvvetim kalmadı. Kollarımda derman kalmadı. Senden başka sığınacak kimsem yok, dertlerime bir son ver Ya Rabbim demiş. Duası bitince taşın başına geri dönmüş ve bıraktığı yükünü tam eline alıp yola çıkıyormuş ki evin avlusundan birinin kendine seslendiğini duymuş. Genç! Buraya baksana demiş seslenen kişi. Bu kişi ev sahibinin yardımcısı imiş ve demiş ki Beyimiz seni içeri çağırmamı buyurdu. Sinbad şaşırmış ve gözlerini kocaman açarak yanıtlamış Beni mi? Ama benim yüküm var. Götürüp bırakmam gerek.. Bunun üzerine ev sahibinin yardımcısı Gel, ben işini hallettiririm. Beyimizin davetini kaçırma demiş. Israra dayanamayan Sinbad kabul etmiş ve beraberce içeri girmişler. Oldukça zengin bir aileden gelen Denizci Sinbad, kendisine miras kalan paranın tamamını orada burada harcamış ve bitirmiş. Elde hiçbir şey kalmayınca denizlere açılıp ticaret yaparak para kazanmaya karar vermiş. Gemi ile Hint Okyanusu'na açılan Sinbad ve adamları fırtınaya yakalanmışlar. Fırtına gemilerini savurmuş ve kendilerini okyanusun orta yerinde bir adanın kıyılarına vurmuş halde bulmuşlar. Gemiden ayrılıp adayı kolaçan etmeye başlamışlar. Bir kısmı sağa gitmiş, bir kısmı sola gitmiş. Ne bir yiyecek ne de bir yudum su içecekleri ırmak bulabilmişler. Birden bire ada sallanmaya başlamış. Meğer bu ada sandıkları çıkıntı bir balinanın sırtıymış! Tüm adamlarını gemiye sokmak için uğraşan Sinbad geride kalmış. Neredeyse boğulmak üzereymiş ki canını zor kurtarmış. Bir başka yolculuğa çıkan Sinbad, gemide su kalmayınca adamları için su bulmak için bir adaya yanaşmayı emretmiş. Gemi adada zincirlemiş ve Sinbad çıkmış su aramaya. Su ararken yorulan Sinbad bir köşede biraz dinlenmek istemiş. Gözleri yavaş yavaş ağırlaşmış ve kapanmış. Bu sırada Sinbad'ın çoktan geldiğini düşünen tayfası gemiyi hareket ettirmişler ve okyanusa açılmışlar. Adada mahsur kalan Sinbad gemisine binmek için döndüğünde çoktan gittiklerini görüp kahrolmuş. Üzgün üzgün gezinirken birden bire ne görse beğenirsiniz? 15 metre uzunluğunda dev gibi bir yumurta! Bu yumurta Rok kuşuna aitmiş. Bunun bir fırsat olduğunu düşünen Sinbad, anne kuşun yuvaya dönmesini beklemiş. Rok kuşu fillerden de büyük, ejderha gibi kocaman bir kuşmuş. Kuşun yuvası için ot, çöp aramaya çıkmasını fırsat bilen Sinbad, kuşun pençesine tutunarak adadan ayrılmayı başarmış. Kendini Elmas Adası'nda bulmuş. Buradan topladığı hazineler ile Bağdat'a şehrin en zengin adamı olarak dönmüş. Yeniden denizlere açılan Sinbad'ın gemisi bu sefer vahşi cüceler tarafından kaçırılmış ve tek gözlü insan yiyen bir devin adasına götürülmüş. Dev, Sinbad'ın adamlarını teker teker yemeye başlayacağı sırada Sinbad, gizlice kızdırdığı iki demir şişi devin gözlerine saplayarak vahşi devi kör edip adamlarını kurtarmış. Devin çığlıklarını duyan iki başka dev koşarak gelmişler ama Sinbad ve adamları çoktan yola koyulmuşlar. Hint Okyanusu'na açılan Sinbad ve tayfası bu sefer de gök gürültüsü ve şimşeklerle dolu bir havada yollarını kaybetmişler. Gemileri fırtınanın şiddetine dayanamayıp alabora olmuş ve hepsi denize dökülmüşler. Gözlerini açtığında kendini bir adanın kıyılarında bulan Sinbad'ı yamyam kabilesi esir almış. Kazadan sağ kurtulan Sinbad yaşadığına sevinememiş çünkü yamyamların eline düşmek en kötü şeylerden biriymiş. Yamyamlar Sinbad'a kilo aldırıp iyice yağlandıktan sonra yemek için beslemeye başlamışlar. Sinbad, kendini yiyemesinler diye çok az yemek yemiş ama onları çok yemiş gibi göstererek kandırmış. Böyle böyle onları oyalayarak ilk fırsatta kaçmış. Bir krallığa sığınmış ve kralın kızı Sinbad'a aşık olmuş. Sinbad da ona aşık olmuş ve evlenmeye karar vermişler. Mutlu mesut yaşarlarken çok sevdiği karısı hastalanan Sinbad derin bir kedere boğulmuş. Karısı genç yaşta hayatını kaybetmiş ve o krallıkta ölenlerin eşleri kendileri ile beraber gömülürlermiş. Bu geleneği çok ilkel bulan Sinbad oradan kaçmış ve karının acısını atlatmak için yeniden denizlere açılmış. Gemisi, Rok kuşlarının attıkları taşlarla parçalanan Sinbad, kendini güzel mi güzel bir adada buluvermiş. Bu adada her türden yemişler ve meyveler bulunmaktaymış. Adanın sahilinde yürüyüşe çıkan Sinbad, tatlı bir ihtiyarla karşılaşmış. İhtiyarın yürüyecek hali yokmuş, o kadar zayıfmış ki kemikleri sayılıyormuş. Yardım teklif ettiğinde kendisini taşırsa çok memnun olacağını söyleyen ihtiyarı omzuna almış. Yürüdükçe fark etmiş ki ihtiyarın bacakları göründüğünden kuvvetli imiş! İhtiyar yavaş yavaş Sinbad'ın boğazını sıkmaya başlamış. Omzundakinin Denizin Yaşlı Adamı olduğunu fark eden Sinbad hemen bir akıllılık düşünmüş. Matarasının içine alkol koyarak ihtiyarı yavaşça sarhoş etmiş ve bacakları çözülünce ondan kurtulmuş! Yine yolu bir adaya düşen Sinbad, bu adada keşfettiği yer altı nehrini takip etmiş ve büyük bir şehre ulaşmış. Çok zengin olan bu şehirde ticaret yapmış ve bir ton hazine biriktirmiş. Bağdat'a dönmeye karar verdiğinde şehrin kralı kendisini çağırarak Halife Harun Reşit'e vermesi için ona çeşit çeşit hediyeler vermiş. Bağdat'a dönen Sinbad hediyeleri Harun Reşit'e vermiş. Halkına hediyeleri dağıtan Harun Reşit bu jestin altında kalmak istememiş ve Serendib şehrinin kralına kendisi de bazı hediyeler göndermek istemiş. Hediyeleri götürmesi için de şehrin yolunu en iyi o bildiği için Sinbad'ı seçmiş. Yolda başından çeşitli aksilikler geçen Sinbad, filleri dişlerini almak için öldüren acımasız bir fil avcısına köle olarak satılmış. Bunun üzerine acımasız fil avcısını öldürüp filleri kurtaran Sinbad, hediyeleri teslim ettikten sonra Bağdat'a kahraman olarak dönmüş. Bütün bu hikayeleri tek tek dinleyen Hamal Sinbad çok etkilenmiş ve Çok şey yaşamışsın, birçok badireler atlatmışsın ve bu varlığı hak etmişsin. Allah da sana bağışlamış. demiş. Denizci Sinbad ise Ben malımı mülkümü her zaman yoksullar ile paylaşmaktan yanayım. Senin imkanların olsa belki sen de benim gibi olurdun. Benim gemim vardı, sende o da yok. demiş. İki Sinbad birbirleri ile arkadaş olmuşlar. Zengin olan fakir olana yardım etmiş. Beraber uzun yıllar mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/didi-okula-gidiyor", "text": "Didi, arkadaşlarıyla evlerinin bahçesinde oyun oynamayı seven, büyüklerine saygılı, arkadaşlarına karşı ise sevgi dolu olan ve herkesin kendisini çok sevdiği bir çocukmuş. Bahçede çiçek toplamaktan, annesine ev işlerinde yardım etmekten ve babasıyla birlikte çizgi film izlemekten çok keyif alırmış. Fakat Didi'nin okul macerasının başlama yaşı gelince işler biraz karışmış. Çünkü Didi okula gitmek istemiyor, okulda olduğu zamanlar korkup ağlayacağını düşünüyormuş. Anne ve babası ne yaparlarsa yapsınlar Didi'yi okula gitmeye ikna edemiyorlarmış. Öğretmeni de sınıfta onu üzmemek için uğraşıyor ama Didi yine de sürekli ağlıyor ve eve gitmek istiyormuş. Didi'nin ailesi ne yapacağını bilememiş. Çareyi öğretmeni ile görüşmekte bulmuş ve okula doğru yola koyulmuşlar. Öğretmeni ile ailesi Didi'ye okulu sevdirmenin yolunu aramaya başlamışlar. Sonra ailesinin aklına bir fikir gelmiş ve bu fikri öğretmeni ile de paylaşmak istemişler. Didi, gördüğü hiçbir şeyi unutmuyor ve anlatılanları hep aklında tutuyormuş. İzlediği çizgi filmlerin hepsini hatırlayabiliyormuş. Belki de okulun bir tiyatro gösterimi gibi canlı bir çizgi film dünyası olduğunu söylerlerse Didi okula severek gelebilir, iyi bir dinleyici ve izleyici olduğu için de dersleri takip edebilirmiş. Didi'nin öğretmeni, bu fikri çok beğenmiş. Fakat Didi'nin önce bir tiyatro gösterimine gitmesi gerektiğini söylemiş. Böylece tiyatroyu severse okulda anlatılanları da tiyatro gibi can kulağıyla dinleyerek ve izleyerek okula uyum sağlayabilirmiş. Ailesi, hafta sonu Didi'yi çok eğlenceli bir çocuk tiyatrosuna götürmüş. Didi, oyunun sonunda çok beğenmiş. Ailesine Anneciğim, babacığım. Bundan sonra her hafta sonu tiyatroya gelebilir miyiz? Çok güzel ve çok eğlenceliydi. Demiş. Ailesi kızlarının tiyatroyu sevmesine çok sevinmiş. Babası Tabi ki geliriz kızım. Biz de çok eğlendik. Diye lafa girmiş. Hemen sonra annesi Didi, alsında okul da bir tiyatro oyunu gibi değil mi? Diye sormuş. Didi, annesinin ne demek istediğini anlamamış. Annesi devam etmiş. Öğretmeninin bulunduğu alan bir sahne, sizler de seyircilersiniz. Tıpkı burada anlatılan konular ve güzel hikayeler gibi öğretmeniniz de size bilgileri anlatıyor. Deyince Didi dayanamamış ve ellerini çırparak Oley! Evet babacığım. Çok güzel olur. Yani ben her gün tiyatro izlemiş olurum. Bu çok güzele demiş. Sevinçten havalara uçuyormuş. Didi, eve gider gitmez okul ödevlerini yapmaya başlamış. Artık okul kıyafetlerini çok severek giyiyor, annesinden her gün saçlarını farklı taramasını istiyormuş. Birden bire okula olan sevgisi artmış. Tiyatro izleyecek olmanın heyecanı ile okula da uyum sağlar hale gelmiş. Didi gerçekten de o günden sonra okula giderken hiç ağlamamış. Hatta okula gitmek için can atar olmuş. Her gün gelip okulda öğrendiklerini annesine ve babasına anlatıyormuş. Hafta sonu izlediği tiyatro oyunlarını da sınıf arkadaşları ile paylaşıyormuş. Didi, kısa sürede sınıfın başarılı öğrencilerinden birisi olmuş. Bu durum onu ve ailesini çok mutlu etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/dipsiz-kuyu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Yıllar önce köyün birinde dipsiz bir kuyu varmış. Bu kuyu çok derin olduğundan köy halkı çocuklarının bu dipsiz kuyuya yaklaşmaması için onları korkutup kuyunun içinde canavarların yaşadığını söylemişler. Bunu duyan yaramaz çocuklar, dipsiz kuyuyu incelemeye karar vermişler. Dipsiz kuyuya seslenmişler ve kendi sesleri yankı yaparak onlara dönünce, bunun canavarların sesi olduğunu zannederek korkmaya başlamışlar. O günden sonra dipsiz kuyunun yanında daha dikkatli oynayan çocuklar he ne kadar dikkatli olsalar da günlerden bir gün oynadıkları top dipsiz kuyunun içine düşmüş. Canavarın topu yediğini düşünen çocuklar kendi aralarında söylenmiş ve korkmaya başlamışlar. İçlerinden biri ''Eyvah! Canavar topumuzu çoktan yemiştir, şimdi ne yapacağız?'' demiş. Ardından başka bir çocuk, kuyu canavarı ile anlaşabileceklerini düşünüp, dipsiz kuyuya seslenerek: ''Hey! Canavar, eğer topumuzu bize geri verirsen bir daha seni asla rahatsız etmeyeceğiz'' demiş. Ancak kuyudan herhangi bir cevap alamayan çocuklar umutsuzluğa kapılarak çok üzülmüşler. O sırada yoldan geçen adamın biri, kuyunun etrafında toplanan üzgün çocukları görünce ne olduğu merak etmiş ve yanlarına gitmiş. Adam, ''Çocuklar burada ne arıyorsunuz? Neden bu kadar üzgünsünüz?'' diye sormuş. İçlerinden bir çocuk: ''Topumuz kuyuya kaçtı amca ve kuyu canavarı onu yedi.'' Demiş. Adam, çocuklara kuyu canavarının ne olduğunu sormuş; çocuklar, kuyunun içinde bir canavarın olduğunu ve ailelerinin oraya yaklaşırsa canavarın kendilerine zarar verebileceği için kendilerini uyardıklarını söylemişler. Adam, kuyunun yakınında olmalarının tehlikeli olduğunu fakat dipsiz kuyunun içinde bir canavar olmadığını söylemiş. Adamın söylediklerini şaşkınlık ile karşılayan çocuklar, kuyunun içinde canavar yoksa neden tehlikeli o zaman diye sormuşlar. Adam, çocukların kuyunun etrafında oynarken dikkat etmezlerse kuyunun içine düşebileceklerini ve bunun sonucunda kötü şeyler olacağını söylemiş. Ancak içinde hala canavar olduğuna inanan bazı çocuklar, adam ne söylese de ikna olmamışlar. Adam da kuyunun içinde ne olduğunu göstermek adına kovayı dipsiz kuyunun derinliklerine sarkıtmış. Kuyunun içinden bir su dolu kova çeken adam, kovanın içindeki suyu çocuklara ikram etmiş. Adamın kuyudan çektiği suyu içen çocuklar, daha önce hiç içmedikleri kadar lezzetli ve temiz bir su içtiklerini fark etmişler. Daha sonrasında ise çocukların topunu kova yardımıyla çeken adam topu çocuklara geri vermiş. Çocuklar tekrardan top oynamaya devam ederken, dipsiz kuyunun içinde bir canavar olmadığını aksine kuyunun içinde dünyada içilebilecek en berrak en lezzetli suyun olduğunun farkına varmışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/diyabeti-olan-sevimli-panda-yavrusu-bao", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Muhteşem bir ormanın, güzel mi güzel ağaçlarla çevrili tatlı bir bölgesinde panda aileleri yaşarmış. Panda ailelerinin özellikle yavru üyeleri sevimli olmalarıyla bilinirlermiş. İşte, Bao da bu sevimli yavru pandalardan biriymiş. Bao adı bu panda yavrusuna orman bekçileri tarafından verilmiş ve ormandaki herkes ona Bao diye seslenmiş. Bao, şeker hastalığı nedeniyle diğer genç pandalardan farklı yiyecekler yemek, ilaç kullanmak durumunda kalıyormuş. Bao, durumu nedeniyle diğer yavru pandalardan farklı olduğu için zaman zaman üzülüyor, bunun sonucunda çaresizlik ve yalnızlık duyguları yaşıyordu ve bu duyguların doğrudan bir sonucu olarak arkadaşlarıyla birlikte etkinliklere katılma isteğini yitiriyormuş. Günlerden bir gün kibar ve yetenekli bir doktor olan Nazik Şifacı, Bao'nun yaşadığı ormana gitmiş. Yolculuk boyunca pek çok engelle karşılaşsa da kendisini bu ormana çeken bir güç ona adeta yardım ederek tüm zorlukları aşmasını ve engelleri geçmesini sağlamış. Önce devrilen büyük ağaçları ormandaki diğer hayvanlar ile yoldan kaldırması gerekmiş. Ağaçları temizledikten sonra yoluna devam edebilmiş. Sonra büyük nehir üzerindeki asma köprüyü ormandaki kuşlarla birlikte onarması gerekmiş. Nehri geçtikten sonra Bao'nun da yaşadığı ormanın uzak bölümüne ulaşabilen kibar ve yetenekli şifacıyı burada Bao'nun ailesi misafir etmiş. Tedaviyi yapan doktor, Bao'nun iyi olması için çalışan şifacı ona elinden gelen her şekilde yardım etmeye hazırmış. Yanında getirdiği şifa kitaplarını taramış, ilaç yapmak için topladığı bitkilerle konuşmuş ve onlara Bao'ya iyi gelmelerini tembih etmiş. Bao ile de konuşan Nazik Şifacı, ondan dengeli bir diyete bağlı kalmasını ve düzenli olarak fiziksel egzersiz yaparak sağlığına dikkat etmesini istemiş. Sağlıklı bir şekilde kilo vermesi için ona lezzetli mi lezzetli, sağlıklı mı sağlıklı bir beslenme planı oluşturmuş. Çok şeker bir panda yavrusu olan Bao, şeker hastalığı olarak bilinen diyabet hastalığını kabul etmiş ve Nazik Şifacı'nın tedavisi ile mutlu ve sağlıklı olarak yaşamaya başlamış. Bao, porsiyonlarının büyüklüğünü nasıl kontrol edeceğini ve yiyecekle ilgili akıllıca seçimler yapmayı öğrenmek için beslenme alanında büyük bir uzmanlığa sahip olan komik ve bilgili bir pandanın rehberliğini de almaktaymış. Pan Pan adıyla bilinen bu Panda, Bao'ya mükemmel tavsiyeler veriyormuş. Bao, Pan Pan adlı beslenme uzmanının yardımıyla karbonhidratı nasıl hesaplayacağını, sebze alımını nasıl artıracağını ve sağlıklı atıştırmalıkları nasıl seçeceğini anlamak için gerekli bilgileri elde edebilmiş ve kendisi de güzel ve sağlıklı yiyecekler hazırlayabilmiş. Bao'nun durumu, doktoru Nazik Şifacı ve beslenme uzmanı Pan Pan'dan tedavi almaya başladıktan kısa bir süre sonra iyileşme belirtileri göstermeye başlamış. Bu gelişmeler, tamamen iyileşmeye giderek daha da yaklaştığını gösteriyormuş. Arkadaşlarıyla oyunlar oynamak, bisiklete binmek, paten yapmak gibi sevdiği şeyleri yapmaya başlamış. Diyetinde ve rutininde değişiklik yapmış olması karşısında yaşadığı bu güzel değişikliklerin bir sonucu olarak sağlık durumunda meydana gelen muazzam iyileşme karşısında Bao'nun ailesi de çok mutluymuş. Sonunda Bao, sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmek için yaşadığı ormanda bir rol model haline geldi ve ormandaki tüm panda yavruları ondan bir şeyler öğrenmek için can atmaktaymışı. Bao hem doktordan hem de beslenme uzmanından aldığı desteğin doğrudan sonucu olarak sağlıklı bir hayata kavuşmuş. Bao, yardımları için doktoru Nazik Şifacı ve beslenme uzmanı Pan Pan'a minnettarlığını göstermenin bir yolu olarak teşekkürlerini iletmeyi ihmal etmemiş. Beslenme düzenine ve fiziksel aktivitelerine dikkat ederse diyabetini kontrol altında tutabileceğini ve hem eğlenceli hem de anlamlı bir hayat sürdürebileceğini fark etmiş. Ve böylece diyabet teşhisi konan minik panda yavrusu Bao sonsuza dek mutlu yaşamış ve onunla tanışanların hayatını aydınlatarak ve onlara ilham kaynağı olmuş. Bu masal da burada bitmiş. Gökten 3 elma düşmüş. Biri Bao'nun başına, biri Pan Pan'ın başına biri de bu masalı dinleyen dünyalar tatlısının başına..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/doganin-kanunu", "text": "Nasıl bozuk olmasın canım dostum, insanlar nasıl da diğer arkadaşlarımızı kestiler. Hem de canlı canlı kestiler. Nasıl da canları acımıştır şimdi. Sırf yaprakları arada bir soluyor diye, gidip kestiler onları. Birde hayvanlar, nasıl da korktular bu olanlara. Bu durum beni çok üzüyor, elimden bir şey gelsin istiyorum. Onları durdurabilmek için yapabileceğimiz bir şey? Arkadaşları bu güzeller güzeli arkadaşlarına hak vermişler. Bu kadar güzel olmasına rağmen kendini değil de, arkadaşlarını düşünmesi o kadar fedakarca bir davranışmış ki, arkadaşları da bunun farkındaymış. Güzeller güzeli ağaç, ne oldu, neden hemen çağırdın beni? Kötü bir şey mi oldu yoksa? onu böyle gören güzeller güzeli ağaç gülümsemiş. Hepinizden özür dileriz. Bir daha asla ağaçları kesmeyeceğiz. demişler ve oradan uzaklaşmışlar. O günden sonra hem ormanlar daha uzun yaşamış hem de insanlar doğayı korumuşlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/dort-arkadas-ve-avci", "text": "Bir zamanlar ormanın birinde dört arkadaş yaşarmış; bir geyik, bir fare, bir karga ve bir kaplumbağa. Çok iyi arkadaşlarmış ve zamanlarının çoğunu birlikte geçirirlermiş. Bir gün ormanda yuvalarına yaklaşan bir avcı görmüşler. Geyik hızla ağaçların arasına kaçmış, karga en yakın ağacın en yüksek dalına uçmuş ve fare de yakındaki bir deliğe fırlamış. Yavaş bir hayvan olan kaplumbağa diğerleri kadar hızlı kaçamamış. Avcı onu ağına hapsetmiş. Avcı geyiği yakalayamadığı için hayal kırıklığına uğrasa da kaplumbağaya sahip olduğu ve aç kalmayacağı için mutluymuş. Geyik, fare ve karga, arkadaşlarının yakalandığını görünce çok endişelenmişler. Onu kurtarmak için bir plan yapmışlar. Karga, avcıyı bulmak için gökyüzünde yükseklere uçtu. Sonra geyik, görünmeden avcıya yetişti ve gitti bayılma taklidi yaparak yolun biraz uzağına uzandı. Avcı yerde yatan geyiği görünce bayılmış olabileceğini düşündü. Sonunda bir geyik bulduğu için çok mutluydu. Kaplumbağanın bulunduğu çantayı yere bırakıp geyiğe doğru gitti. Avcı kaplumbağanın yanından ayrılır ayrılmaz, fare çantanın ağını dişleriyle kemirip kaplumbağayı kurtardı. Farenin yaptığından habersiz olan avcı, geyiğe doğru yürüdü. Geyiğin yanına gelir gelmez aniden, geyik aniden ayağı kalktı ve ormana doğru hızla koştu. Avcı tamamen şaşırmıştı. Hayal kırıklığına uğrayan avcı, içinde kaplumbağanın bulunduğu çantayı almak için geri döndü. Ama sürpriz! Çanta açıktı ve kaplumbağa gitmişti. Avcı, talihsizliğine başını sallayarak eve döndü. Kaplumbağa tüm arkadaşlarına teşekkür ederek, dört iyi arkadaş sonsuza kadar mutlu mesut yaşadılar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/dostluk-ormani", "text": "Bundan çok uzun yıllar önce, ülkelerin birinde yemyeşil bir orman varmış. Toprağı bereketli, suyu bol olan bu ormanda sanki her şey sınırsızmış. Ağaçların meyvesi hiç eksik olmaz, bitkiler her mevsim canlı kalırmış. Hele bir de bahar gelip kuşlar cıvıldamaya başlayınca, ormanın neşesi tüm ülkeye yayılırmış. Günler hızla geçip gidiyor, mevsimler birbirini kovalıyormuş. Ülkede herkes mutlu bir şekilde, dostça yaşıyormuş. Herkes mutluymuş ama ülkenin prensesinin bir derdi varmış. Bu öyle bir dertmiş ki, kimsecikler prensesin nesi olduğunu anlayamıyormuş. Kral da bu duruma çok üzülüyormuş. O ki koskoca ülkenin şanlı kralı... Her şeye çare bulduruyormuş da bir tek kızını mutlu edemiyormuş. Ne doktorlar gelmiş gitmiş saraya, olmamış. Kral ne yapsa kızının yüzü gülmüyormuş. Her gün prensese hediyeler geliyormuş. Terziler sarayın kapısında sıra sıra diziliyor, her gün yeni elbiseler dikiliyormuş. Ama ne hediyeler, ne de o gösterişli elbiseler kralın kızını mutlu ediyormuş. Bu mutsuzluğun asıl sebebi, aslında prensesin yalnız olmasıymış. Kimse bunu bir türlü tahmin edemiyormuş. Yine bir gün ülkede herkes neşe içinde gününü geçirirken... Güneş gökyüzünden halkı selamlarken... Ormandaki ağaçların şarkısına kuşlar eşlik ederken... Sarayın bahçesinde oturan prenses bu kuşların sesini duymuş. Ormanın cıvıl cıvıl sesi bütün ülkeyi kaplıyormuş. Prenses birden gülümsemiş. Bunu gören kral durur mu? Hemen arabaları hazırlatmış ve kızını ormana götürmüş. Ormanın büyüleyici güzelliğini gören prenses gözlerine inanamamış. Tabi tek şaşkın olan o değilmiş. Hem yüzünün, hem de kalbinin güzelliği dilden dile dolaşan bir prensesmiş o. Ağaçlar, kuşlar, ormanda yaşayan tüm canlılar... Hepsi prensesi görmek için toplanmış. Onlar hayran olarak prensese bakarken, prenses de hayran hayran onlara bakıyormuş. -Hoş geldiniz prensesim. Ormanımıza güzellik getirdiniz. Ardından Keçi, Küçük Ayı, Sincap, Baykuş ve diğerleri... Hepsi sırayla \"Hoş geldin.\" demiş prensese. Prenses \"Hoş buldum.\" diyerek cevap vermiş ve tek tek tanışmış hepsiyle. Onu buraya getirenin duyduğu şarkı olduğunu söyleyince orman halkı hareketlenmiş birden. Ağaçlar yine şarkı söylemeye başlamış. Kuşlar onlara eşik edip gökyüzünde salınırken, Küçük Ayı ve kardeşleri de dans etmeye başlamış. Derken Sincap ailesi de katılmış. Birden ormanın rengi değişmiş adeta. Güneş gökyüzünden onları izlerken, ışığı yapraklarda rengarenk yansımalar yapıyormuş. Prenses de kendini bir anda bu güzel gösterinin içinde bulmuş. Rüzgar elbisesinin tüllerini savuruyor, o da mutlulukla dans ediyormuş. Kral, ilk kez kızını böyle görmüş. O an, kızının ne kadar yalnız olduğunu fark etmiş. \"Keşke daha önce anlayabilseydim.\" diye düşünmüş. Bu gülüşü görmek için kızını her gün bu ormana getirmeye karar vermiş. Tüm orman halkına teşekkür ederek o gün oradan ayrılmışlar. Güneş uyumuş, uyanmış, ışıklarını saçmaya başlamış. Gün erkenden aydınlanmış. Prenses yeni güne çok mutlu başlamış. O günden itibaren her gün aynı saatte sarayın arabaları hazırlanmış. Prensesi ormandaki arkadaşlarıyla buluşturmuş. Günler böyle geçip gidiyor ve güzel prenses sürekli gülüyormuş. Orman halkı da her gün prensesin geleceği saati iple çekiyormuş. Uzunca bir süre geçmiş, ormandaki ağaçlar daha da büyümüş. Yeni çiçekler açmış. Sanki ormanın bereketi bu dostlukla daha da artmış. Günlerden bir gün güzel prenses çok hastalanmış. Bütün gün onu bekleyen arkadaşları bir gariplik olduğunu anlamış. Ormanın sözcüsü Tilki hemen saraya gitmiş. Prensesin durumu görünce koşup arkadaşlarına anlatmış. Bunu duyan ağaçlar meyvelerini dökmüş. Çiçekler rengini kaybetmiş. O neşeli ormandan çıt çıkmaz olmuş. Aradan günler geçmiş, ormana gelen giden olmamış. Prenses hasta yatağında yatarken Tilki'nin aklına bir fikir gelmiş. Ağaçların döktüğü meyveleri toplamış. Arkadaşları da bunu neden yaptığını hemen anlamış. Herkes kendi ürününü koymuş ortaya. Yüklenip saraya götürmüşler. Sarayın doktorları bu malzemelerle öyle bir karışım hazırlamış ki... Prenses hızla iyileşip eski sağlığına kavuşmuş. O günden sonra ülkenin kralı bu ormana \"Dostluk Ormanı\" ismini vermiş. Prenses ve ormandaki dostları sonsuza kadar mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/elfler-ve-ayakkabici", "text": "Bir zamanlar köyün birinde kibar bir ayakkabıcı ve karısı yaşarmış. Ayakkabıcı evinin bütün geçimini kundura yaparak sağlarmış. Bir gün gelmiş ve ne yazık ki artık kimse onun yaptığı ayakkabıları almıyormuş. Günden güne geçimini sağlayamaz hale gelmiş. Son bir çift ayakkabı yapmak için sadece bir parça kumaşı kalmış. Eşi, onu teselli etmek için ''Merak etme! Her şey yakında yoluna girecek, eskisi gibi ayakkabı satmaya başlayacaksın ve çok daha mutlu olacağız'' diyerek eşine teselli veriyormuş. Bu konuşmaları yaparken dışarıda dört küçük elf, pencere kenarında yaşlı adam ile karısını gözetliyorlarmış ve tüm konuşmaları duymuşlar. Kunduracı adam ve karısı için çok üzülen elfler: ''Zavallı kunduracıya yardım etmeliyiz, bize ihtiyacı var'' diye karar vermişler. Akıllı ve yetenekli elfler kunduracı adam ve karısı uyuduktan sonra pencereden eve uçarak girmişler. Son kalan kumaşı almışlar ve çok geçmeden kesmeye, dikmeye ve süslemeye başlamışlar. Sabah olmadan dünyanın en güzel ayakkabısını yapıp uçup gitmişler. Sabah ayakkabıcı ve karısı, masanın üzerinde duran küçük şirin ayakkabıları görünce hayrete düşmüşler. ''Bunu kim yaptı? Harika görünüyorlar'' diye şaşkınlık içinde kimin yaptığını çok merak etmişler. Kunduracı adam ayakkabıları almış ve dükkanının vitrinine koymuş. Kısa süre sonra bir tüccar, ayakkabıları vitrinde görmüş ve çok beğenmiş. Dükkandan içeri girerek ''Bu harika ayakkabıların bedeli ne ise 2 katını ödeyip almak istiyorum'' demiş ve ayakkabıları satın almış. Kunduracı o gece de yatmadan önce bezi masanın üzerine bırakmış. Elfler gece geri gelerek gün doğmadan önce çok daha güzel iki çift ayakkabı yapmışlar. Bu daha birçok gece böyle devam etmiş. Ayakkabıcı her sabah en iyi ayakkabı tasarımını bekliyormuş. Ayakkabıcı ve eşi bu ayakkabıları kimin yaptığını artık daha çok merak etmişler. ''Bize yardım edenlerin kim olduğunu bilmek istiyorum. Nezaketleri için onlara teşekkür etmeliyiz'' demiş kunduracı. O gece uyanık kalmaya ve ayakkabıları onlara kimin yaptığını öğrenmek için kapının arkasına saklanmaya karar vermişler. Gece olmuş ve elfler tekrar gelmişler. Kunduracı adam ve karısı kapının ardında beklerken elflerin uçtuğunu, güldüğünü, şarkı söylediklerini ve hızla ayakkabıları diktiklerini görmüşler. ''Ne kadar şanslıyız! Karşılığında bir şeyler hediye etmeliyiz. Giysileri yırtıldı! Onlara minik giysiler yapalım'' demiş karısı. Dost elfler için en şirin ayakkabılar da dahil olmak üzere en iyi kıyafetleri yapmak için ikisi de çok çalışmışlar ve ertesi gece onları masanın üzerine bırakmışlar. Elfler sonraki gece tekrar geldiklerinde yeni kıyafetleri görünce çok heyecanlanmışlar. Mutlu bir şekilde dans edip şarkı söylüyorlarmış ve bir daha hiç görülmemek üzere pencereden dışarı uçup gitmişler. Ayakkabıcı kasabanın en iyi ayakkabılarını yapmaya ve satmaya devam etmiş. O ve karısı, ihtiyaç duyduklarında onlara yardım eden nazik elfleri asla unutmamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/erken-kalkamayan-bobo", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman üstünde develer tellal, pireler berber iken, ormanın derinliklerinde bir ayı ailesi yaşarmış. Bobo ve ailesi sabah erkenden kalkar kendilerine kahvaltı için balık avlamaya ormanın bir ucundan diğer ucundaki nehre giderlermiş. Ne var ki, Bobo sabahları uyanamıyormuş. Hem çok miskinmiş hem de akşam geç saatlere kadar arkadaşlarıyla oynuyormuş. Günlerden bir gün, Bobo'nun annesi, onu uyandırmak için mağaradaki bölmesine gitmiş. Bobo bir türlü uyanamamış. Annesi başında kalkmasını beklerken: Akşam geç saatlere kadar oyun oynarsan, böyle uykunu alamazsın işte! diye kızmış. Sadece biraz daha uyumak isteyen Bobo, açlıktan karnı guruldamasına rağmen bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyormuş. Çünkü annesinin konuşmaları ona ninni gibi geliyormuş. Annesi uyanmayan Bobo'ya Hemen kalk yoksa nehirden geçen balık sürüsünü kaçıracağız ve aç kalacaksın! diye sesini yükseltince, Bobo birden yatağından fırlamış. Bobo miskin ve uyanmak bilmeyen bir ayıcık olmasına rağmen, çok iyi balık avlıyormuş ve ailesi ile her ava çıktılarında en güzel ve büyük balıkları o yakalıyormuş. Nehre doğru yola çıktıklarında Bobo uykulu gözlerle yürürken, bir anda gıcık bir bal arısı Bobo'yu rahatsız etmeye başlamış. Arıyı kovalayan Bobo ailesinden ayrılarak arıyı kovanına kadar takip etti ve kovana bir pençe atıp arıların kaçışmasını sağladıktan sonra içindeki balı kaçırıp ailesine götürmüş. Balı yemeye başladıklarında Bobo'nun her yeri şişmeye başlamış çünkü kaçışan arılar sinirlenip Bobo'nun her tarafını sokmuşlar. Küçük Ayıcık Bobo'nun yüzü şiştiğinde o kadar komik görünmüş ki, tüm aile bu duruma gülüp eğlenmişler. Nehre vardıklarında, Bobo hemen suya atlayıp önce şişliklerini dindirmiş. Bu sırada ailedeki diğer ayılar avlanmaya başlamışlar ama hiçbiri balık tutamıyormuş. Çünkü ortada balık yokmuş! Baba arı: Sürüyü kaçırdık galiba! demiş ve hepsi Bobo'ya dönmüş. Bana bakmayın sürü kaçtıysa benimle alakası var! demiş. Anne Ayı araya girip, Vaktinde kalksaydın sürüyü kaçırmazdık miskin ayıcık! Bu sana bir ders olsun. demiş. Ailesinin aç kalmasına çok üzülen Bobo, bir daha geç yatmamaya ve vaktinde kalkmak için en az 8 saat uyuyacağına dair söz vermiş. Bobo'nun bu hareketi sonrası, ailesinden kimse Bobo'ya tepki göstermemiş. Çünkü tatlı ayıcık Bobo, ailesini olumsuz olarak etkileyen davranışı sonucu pişman olmuş ve bunu düzeltmek için çözüm sunmuş. O günden sonra Bobo hiç geç yatmamış ve dolayısıyla hiç uyanamamazlık etmemiş. Nehirden her sürü geçtiğinde en güzel balıkları yakalamış. Bobo, ormanda artık Balık Ayısı olarak biliniyormuş. Bobo ve ailesi sonsuza dek mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/esek-okuz-ve-ciftci-alternatif-uyarlama", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken uzak mı uzak köylerin birinde yıkık dökük bir gecekonduda karı koca ve onların beş çocuğu yaşarmış. Bu çocuklardan üçü kız ikisi de erkekmiş. İçlerinde bir tanesi varmış ki, diğerlerinden farklı oluşu yüzünden okunuyormuş. Babası da o çocuğunu diğerlerinden ayrı tutar bu farklılığın sebebini anlamaya çalışırmış ama bir türlü bulamazmış. - Onlarla ilgilenmek hoşuma gidiyor babacığım. Beni değil kardeşlerimi gönder mektebe lütfen. Ben orada değil hayvanların yanında mutluyum. demiş. Babası bu duruma oldukça kızmış ve oğluna dışarı çıkmasını söylemiş. Çocuk dışarı çıkınca koşa koşa yolda gördüğü kedinin yanına gidip yere oturmuş ve kediye bir şeyler söylemeye başlamış. Ona karşılık veren bir ses gelmiş. Çocuk etrafına bakmış ama kimseyi görememiş. Tekrar kediye bir şey söylemiş ve yeniden cevap almış. Korkuyla olduğu yere sinivermiş. Neler olduğunu anlamaya çalışıyormuş. Kedi cevap verenin kendisi olduğunu söylemiş ona. Çocuk oradan uzaklaşıp eve gelmiş tekrardan. O akşam bir tuhaflık olduğunu herkes hissetmiş. Çocuk suspus oturuyormuş öylece. Ertesi gün pencere pervazına bir kuşun konduğunu görmüş. Cesaretini toplayarak camı açmış ve onunla konuşmaya başlamış. O günden sonra bu onun için bir sır olmuş ve kimseye söylememiş. Hayvanlara olan ilgisini gördükten sonra babası da ona karışmamış ve istediklerini yapmasına izin vermiş. - Eğer biraz daha çalışmazsan seni yakında başkasına satacaklarını söylediler. Bunu duyan öküz korkmuş ve yarın onu götürmeleri için önündeki samanların hepsini yemiş ve hareketli bir şekilde ortalıkta gezmeye başlamış. Çiftçi her şeyi duymuş yine. Ertesi gün ahıra karısı ile birlikte inmişler. Öküz hemen ayaklanmış ve çiftçinin yanına gelmiş. Bunu gören çiftçi kaşlarını çatarak arkasını dönmüş. Eşi neler olduğunu sorunca cevap vermemiş. Eşi daha çok meraklanmış ve ısrar etmeye başlamış. Zamanı gelince söyleyeceğini söyleyerek konuyu kapatmış. Bu zamana kadar hiç kimseye açıklamadığı bu sırrını karısına açıklayacak olmaktan çok çekiniyormuş. Nasıl bir tepki vereceğini bilmiyormuş çünkü. Karısı heyecanla eşinin eve gelmesini beklemiş. Çiftçi eve gelince karısı hemen yanına koşmuş. Odalarına geçip oturmuşlar. Çiftçi derin bir nefes alarak karısına her şeyi anlatmış. Çocukluğundan beri hayvanları duyabildiğini, onlarla konuşabildiğini, eşek ve öküz arasında geçenleri... Her şeyi teker teker anlatmış. Şaşkınlıkla çiftçiyi dinleyen eşi konuşmanın sonunda gayet güzel şeyler söylemiş. Eşinin bu özelliğine çok mutlu olmuş. Sonuçta bu özellik herkese verilmemiş. Kocası özelmiş. Ve onun asıl hoşuna giden de buymuş. Bundan sonra ne zaman hayvanlarla konuşacak olsa karısına da ne konuştuklarını anlatıyormuş. Ve karısı duymasa bile öğrendikten sonra gülmeye başlıyormuş. Bu şekilde hayatlarına devam etmişler. Ömürlerinin sonuna kadar mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/esek-okuz-ve-ciftci-masali", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Develer tellal iken pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken soğuk kış vakitlerinde yemyeşil sulak bir arazinin yanındaki vadide bir çiftçi, öküzü ile çiftliklerinde mutlu mesut yaşam sürmeye çalışırlarmış. Çiftçi farki olduğu için yokluk içinde tarım yapıyormuş ve emektar öküzü ile sürmeye az da olsa mahsül almaya çalışıyormuş. Fakat öküz tarlayı sürdükten sonra çok yorulup halsiz düşüyormuş ve tarlayı her sürüşünden sonra yorgun düşüp güç toplamaya çalışıyormuş. Çiftçi de emek verip yetiştirdiği mallarını köye götürüp satmakta güçlük çekiyormuş. Çiftçi artık bir çözüm bulması gerektiğini düşünerek, mallarını köye götürüp satabilmesi için bir eşek alma vaktinin geldiğine karar vermiş. Fakat nasıl alacağını, satış yapamadığı için hangi parayla alınacağını gerçekten hiç bilmiyormuş. Günler sonra kara gözlü, koca yürekli ve canı kadar çok sevdiği koca öküzünü üzülerek satması gerektiği gerçeğiyle yüzleşmiş. Büyükbaşların başında bekleyen adama öküzünü satmak istediğini acil paraya ihtiyacı olduğunu söylemiş. Hayvan tüccarı, öküzü şöyle etraflıca bir inceleyip baktıktan sonra böyle yaşlı ve bitkin öküzlerin alıcısı olmadığını, bu yüzden de öküzü alamayacağını söylemiş. Çiftçi yüzü asık ve üzgün bir şekilde boynunu bükerek oradan ayrılmış. İleride bir pazarın daha olduğu aklına gelmiş ve öküz önde çiftçi arkada oraya doğru yola koyulmuşlar. Çiftçinin pek ümidi olmasa da, şansını denemek zorundaymış... Sonunda o pazara da ulaşmışlar ve çiftçi içerip girip öküzünü tanıttıktan sonra onu satmak istediğini söylemiş. Öküzün çalışkan olduğunu ve hala işe yarar olduğunu anlatmaya çalışmış olsa da, o pazardaki alıcılar da kabul etmezler öküzü. Çiftçi, eli boş üzgün bir şekilde buradan da ayrılmak zorunda kalmış. Artık ümidiyle sabrını da gitgide yitiriyormuş ve üstüne üstlük bu beyaz örtülü soğuğun üzerinde gücünü de kaybetmeye başlamıştır. Derken yolun kenarında bir üstü başı yırtık, fakir görünümlü düşkün bir adam onun yanına gelmiş ve Benim hiçbir şeyim yok sadece bir oğlum var, ondan başka bir şeyim yok, ama onun da ayağı sakat ben onun yanından ayrılamıyorum ve bu yüzden de çalışamıyorum. Evladımın hergün okula gidip gelmesi gerekiyor ayağı sakat olduğu için kendisi gidemiyor. Beni de görüyorsun doğru yoluma zor yürüyorum. Senden ricam öküzünü bana versen öküzün oğlumu hergün okula götürüp getirse bende çalıştıkça sana para ödesem olur mu? demiş. Çiftçi bu durum karşısında çok duygulanmış ve kabul etmek zorunda kalmış. Öküzü adama vermiş ve eli boş bi şekilde hem özlem hem de öküzü yanında olmadığı için üzüntüyle evine dönmüş. Ertesi gün sabah kalktığında kötü günler için biriktirdiği parası aklına gelmiş ve bu para ile bir eşek alıp çiftlik mahsullerini onunla köye satmaya götürmeyi düşünmüş. Kahvaltısını yaptıktan sonra parasını alıp yola koyulmuş... Çiftçi eve giderken bol bol düşünmüş ve bu parayı ne yapması gerektiğini sorgulayıp durmuş. Evine yaklaşmak üzereyken bu parayı değerlendirmenin en iyi yolunun ayağı sakat çocuğun babasına vermek olduğuna karar vermiş, bu kararından ötürü de oldukça duygulanmış. Masal bu ya, çiftçi hemen ayağı sakat adamla çocuğunun evini bulmuş ve parayı ona teslim etmiş. Üstüne üstlük, bir de adama çiftliğinde çalışmayı ve emeğiyle, hakkıyla parasını kazanmasını önermiş. Böylece ayağı sakat çocuk ve babası refah içinde çalışıp yaşama şansı bulmuş. Ayağı sakat adam, çiftçinin bu önerisini duyduğunda mutluluktan havalara uçmuş, hem kendisi hem de çocuğu için harika olan bu haber karşısında ağlamış ve şükretmiş. Çiftçi bu iyilik dolu hareketiyle birlikte, yaşlı ve emektar öküzüne de kavuşmuş. Çiftçi, eşeğin eğerinden bulduğu paralarla, çocuğun sakat ayağına en iyi sihirbazları tutup büyü yaptırmış ve çocuğun ayağı iyileşmiş. Gün yavaş yavaş aydınlanırken, Şehrazat masalı tam bitirecekken bu gecelik bu kadar yeter diyerek yarın devam etme sözü vermiş ve bir gece daha akmış gitmiş hayatlardan. Bir sondan daha mahrum kalan Şehriyar Şehrazat'a bir gecelik yaşam daha bahşetmiş ve bu masal burada bitmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/fareli-koyun-kavalcisi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Develer tellal iken pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Çok uzak diyarlarda, dağların tepelerin arkasında bir yerlerde bir köy varmış. Bu köyde yaşayan insanlar çok mutsuzlarmış. Çünkü kimsenin nasıl olduğunu anlamadıkları bir şekilde evlerini fareler basmış. Fareler, evlerin her yerinde atlayıp zıplayıp geziyorlarmış. Köy halkı ne yaptı ne etti ise bir türlü farelerden kurtulamamış. Farelerin birini yakalasalar ötekisi kaçıyormuş. Evini fare basmayan hiç kimse kalmamış. Artık köy fareli köy diye bilinir olmuş. Köy halkı artık ellerinden bir şey gelmediğini anlayınca bunu muhtara anlatmaya karar vermişler. Muhtar da üzülmüş ve ne yapacağını bilemez bir şekilde günlerce kara kara düşünmüş durmuş. Eğer bana bir kese altın verirsen köyü farelerden kurtarırım. demiş. Muhtar düşünmüş taşınmış. Adamın isteğini kabul etmiş. Ancak gel zaman git zaman, bundan vazgeçmiş. Köyümüz farelerden eninde sonunda kurtulacaktı, bu yüzden altını adama vermeme gerek yok. diye düşünmüş. Fakat bundan kavalcının haberi yokmuş. Bunun üzerine adam eline kavalı almış. Başlamış çalmaya. Kavaldan çıkan sesler öyle değişikmiş ki, evlere dadanan bütün fareler sesi duyunca sesin olduğu tarafa doğru yürümeye başlamışlar. Kavalcı adam, evlerdeki tüm fareleri yavaş yavaş kavalı sayesinde yanına toplamış. Tüm fareleri topladıktan sonra köydeki dereye doğru yürümeye başlamış. Kavalcı önden, fareler arkadan dereye doğru yürümüşler. Tam dereye vardıklarında kavalcı derenin üstündeki köprüden yürümüş ama fareler birer birer dereye düşmüş. Orada boğulup ölmüşler. Böylece bütün köy farelerden kurtulmuş. Köy halkı çok sevinmiş, kavalcıya çok teşekkür etmişler, evlerine rahatlıkla girip çıkabilir olmuşlar. Eskisi gibi mutlu mesut yaşamaya devam etmişler. Muhtar verdiği sözü tutmadı, o zaman ben de bunun bedelini ona göstereceğim. diyerek bir plan kurmuş. Kavalını alıp köye doğru ilerlemiş. Sonra almış ağzına başlamış yine bir şeyler çalmaya. Kavaldan çıkan sesler öyle farklı öyle büyüleyiciymiş ki, bu sefer de kavalcı köyün bütün çocuklarını bu sesle birer birer yanına toplamaya başlamış. Hepsini yanına topladıktan sonra ormana doğru ilerlemeye başlamış. Kavalcı önde çocuklar arkada ormanın derinliklerine doğru yürümüşler. Ben kavalcıya köyümüzü farelerden kurtardığı için bir kese altın verecektim ama vermekten vazgeçtim. Galiba buna kızıp çocuklarımızı kaçırdı. demiş. Köylüler muhtardan bunu duyunca çok sinirlenmişler ve muhtara, Neden sözünü tutmuyorsun? Altınları neden kavalcıya vermedin? Köyümüzü farelerden kurtardığı için o altınlar onun hakkıydı. Bunun yüzünden çocuklarımızı kaçırıyor. demiş. Muhtar bunun üzerine yaptığının yanlış olduğunu anlamış ve altınları kavalcıya teslim etmeye karar vermiş. Bu sırada köy halkı çocuklarını kavalcının elinden nasıl kurtaracaklarını düşünmüşler ama bir türlü bulamamışlar. Günler gelmiş geçmiş köylüler hala çocuklarına kavuşamamışlar. Günlerden bir gün köy halkı yine oturmuş kara kara çocuklarını kavalcının elinden nasıl kurtaracağını düşünürken, kavalcı çocukları topladığı ormanda uyuyakalmış. Bunun üzerine ormanda toplanan çocuklardan biri, kavalcının uyuduğunu görünce, kavalı almış eline, çalmaya başlamış. Kavaldan öyle farklı öyle güzel sesler çıkarmış ki bunun üzerine ormandaki diğer çocuklar, yanına toplanmaya başlamışlar. Çocukların yanına toplandığını görünce, birden ormandan köye giden yolu hatırlamış. Çocukları peşine takarak köye doğru yol almış. Köye vardıklarında çocuklarının geldiğini gören köylüler koşarak yanlarına gitmişler. Onlara sarılmışlar ve öpmüşler. Çok mutlu olmuşlar. Yanlarında kavalcıyı göremeyince merak edip sormuşlar. Kavalı çalan çocuk kavalcının uyuyakaldığını görünce kavalı çalmaya başladığını, arkadaşlarının hepsinin yanına toplandığını ve köyün yolunu tuttuklarını anlatmış. O sırada kavalcı uyanmış. Etrafına baktığında çocukları göremeyince şaşırmış ve telaşlanmış. Yerinden kalkınca kavalını aramış ama bulamamış. Biraz düşününce çocuklardan birinin kavalın sesiyle diğerlerini de toplayıp köyün yolunu tuttuğunu anlamış. Sonra o da köye gitmiş. Çocuklarımıza kavuştuk fakat sen kavalcıya hakkı olan altınları vermezsen o yine bizim çocuklarımızı kaçırır. demiş. Muhtar bunun üzerine kavalcıyı yanına çağırıp bir kese altınını vermiş. Kavalcı hakkını aldığını düşünerek sevinmiş. Gel zaman git zaman artık kavalcı çocukları bir daha kaçırmamış ve bir süre sonra kendi köyüne dönmüş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/fener-koyu", "text": "Çok eski zamanlarda dolmalık biber sokak fenerlerine sahip Karzen adında küçük bir köy varmış. Orada atlar, tavşanlar, yarasalar, örümcekler ve inekler dahil bir düzine aile yaşıyormuş. Geceleri üç sokak lambası tüm şehri aydınlatırmış. Sihirbaz Jojo, farklı renkteki dolmalık biberlere büyü yaptıktan sonra, karanlıkta sihirli bir şekilde parlarmış. Sokaklardaki güzel gece biber feneri ile kasabada gece hareketli ve heyecanlı hale gelmiş. Örümcek kadın kendini ağ sepetini örmekle meşgul edermiş. Yarasa Kardeşler uçma becerilerini sergilerken, tavşanlar yuvalarında saklambaç oynarmış. Ayrıca Koyun Ana üç çocuğunu sokak lambasının altında ders çalışması için getirirmiş. Birçok kişi çay içmek, şarkı söylemek ve dans etmek için caddenin etrafında toplanmış. Kimse erken uyumak için güzel ışıkları kaçırmaya istekli değilmiş. Ancak kış geldiğinde köydeki herkes, özellikle geceleri hava buz gibi olduğu için açık hava aktivitelerinden vazgeçmiş. Kasabadaki gece sessiz ve kasvetli hale gelmiş. Bir kış gecesi Bay At, şehirden havuç teslim etmek için Karzen köyüne gelmiş. Sık sık Karzen köyüne gelir ve kasabayı tanırmış. Bay At, sokak fenerinin yardımıyla havuçlarını hızlı bir şekilde teslim etmek için doğru yeri bulabilmiş. Tesliminden sonra turuncu fenerin yanında kalan arkadaşlarını ziyarete gitmiş. Turuncu fenerin bulunduğu şeride dönmeden önce kırmızı fenerin yanından geçmesi gerektiğini biliyormuş. Ancak bu kez kırmızı feneri bulamamış. \"Bu tuhaf. Kırmızı fener nereye gitti? diye düşünmüş. Yorgun olduğu için bu düşünceyi kafasından atmış ve sonunda arkadaşıyla buluşmak için turuncu feneri bulmayı başarmış. Ertesi gün, At şehre dönmek üzereymiş ki uzaktan kırmızı lambanın orijinal konumuna döndüğünü fark etmiş! Kafası karışan At, daha fazlasını öğrenmek için olaydan Örümcek Kadın'a gelişigüzel bir şekilde bahsetmiş. Ancak ne olduğunu bilmiyormuş. O gece Örümcek Kadın, feneri kimin aldığını araştırmaya karar vermiş. Sessizce, şüpheli bir figür bulmayı umarak sokağın köşesine gizlice girmiş. Ancak oraya gittiğinde hem kırmızı hem de sarı fenerin kayıp olduğunu fark etmiş! \"Birisi köy fenerini çalmış!\" diye çığlık atmış. Çığlıkları birçok köylüyü uyandırmış ve herkes her yerde feneri aramaya başlamış. Ancak fenerler gitmiş. Fenerin aniden ortadan kaybolmasıyla herkes şaşkına dönmüş. \"Köyde hırsız olabilir mi?\" diye merak etmişler. Herkesin güvenliği için sırayla sokaklarda devriye gezmeye karar vermişler. Ertesi gece tavşan ailesi devriye gezerken fenerlerin aynı yere döndüğünü görmüşler! O kadar şaşırmışlar ki, fenerler geri döndü! diye bağırmışlar. Bütün köylüler dışarı çıkmışlar ve fenerlerin geri geldiğini duyunca mutlu olmuşlar. Fenerlerin tekrar kaybolmasını önlemek için geceleri devriye gezmeye devam etmeye karar vermişler. Ancak ertesi gece yarasa ailesi ciyaklamış. \"İki fener gitti!\" Sonraki birkaç gece aynı olay yaşanmış. Fenerler bir gidip ve ertesi gün hep aynı yere dönermiş. Örümcek Kadın, gizemin kökenine inmeye kararlıymış. Sokak fenerinin esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolması çözülmelidir. Fenerler olmadan köyümüz bize zarar verebilecek kötü kurtlara ve tilkilere karşı savunmasız kalacak. Köyümüzü korumamız gerekiyor. Demiş. Köylerdeki birçok gizemli vakanın çözülmesine yardımcı olan Sihirli Kızıl Adamotu'nu duymuştu. Örümcek Kadın, kayıp fener gizemini çözmeye davet etmek için ormanın derinliklerindeki Kızıl Adamotu'nu ziyaret etmeye karar vermiş. Adamotu yardım etmeyi kabul etmiş ve Örümcek Kadın ile birlikte köye gelmiş. Ünlü büyülü Adamotu'nun gelişini bekleyen birçok köylü, etrafını sarmış. Bir büyü söylemeye başlamış ve onu yakındaki su kuyusuna yapmış. Herkes kuyuya bakmış ve görüntülerin bir film gibi oynadığını görmüş. Gördükleri karşısında şaşırmışlar. \"Bu anne koyun!\" diyerek birisi sessizliği bozmuş. Bütün bu süre boyunca anne koyunlar, kışlık kıyafetlerini tamir ederken, çocuklar okusun diye harap evlerine fener getirmiş. Gün ağarırken anne koyunlar fenerleri hızla sokağa geri döndürürmüş. Köylüler, Anne koyuna karşı sempati duymuşlar. Yumuşacık yatakları, kalın yorganları varken, anne koyun ailesinin yoksullaştığını görmüşler. Evlerinde onları ısıtacak ışık, fırın veya yakacak odun yokmuş. Fenerin ışığı ve sıcaklığı olmasaydı donabilirlermiş. Önce kendilerine saklamaya ve Anne koyunla hemen yüzleşmemeye karar vermişler. Ertesi gün, gün ağarırken, anne koyun her zamanki gibi hızla feneri geri vermek için evden dışarı çıkmış. Çoğu zaman fenerleri aldığı için kendini kötü hissetmiş ve köyden özür dilemek istemiş. Ancak, bunu yapmasaydı ailesinin sert soğuk kıştan muzdarip olacağını biliyormuş. Kapıyı açtığında gördüğü manzara karşısında donakalmış. Karzen'in bütün sakinleri evinin önünde onu bekliyormuş. Anne koyun kekelemiş ve \"Özür dilerim...\" demiş. Örümcek Kadın azarlanmak yerine anne koyuna doğru yürümüş, elini tutmuş: Okula haber verildi, çocukların harç ve masraflardan muaf tutulacak. Bundan sonra bu harcama için endişelenmenize gerek kalmayacak demiş. İnek Amca bir el arabası yakacak odun getirmiş ve onları evin köşesine koymuş. Saksağan kardeşler, onları sıcak tutmak için birkaç yorgan getirmişler. Bay At onlar için yiyecek stoğu getirmiş. Genç tavşan çifti küçük koyunlar için kitaplar getirmiş. Anne koyun çok duygulanmış. Herkese yardımları için teşekkür ederken gözlerinden yaşlar akmış. O zamandan beri Karzen köyündeki sokak feneri görev yerlerinden hiç ayrılmamış. Onların ışığı altında Karzen köyü, ihtiyaç anında birbirine yardım eden güzel köylülerle daha güzel bir yer haline gelmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ferda-ve-koronavirus", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Çok uzak ülkelerde yaşayan bir genç kız varmış. Bu genç Kız'ın adı da Ferda'ymış. Ailesini çok sever ve onlarla birlikte olmaktan hep mutluluk duyarmış. Fakat günlerden bir gün, annesi ve babası çok hastalanmış ve Ferda bu duruma çok üzülüyormuş. Her gün onlara güzelce yemekler yapıyor, sağlıklı bitkilerden ise karışımlar yapıp veriyormuş. Günler geçmesine rağmen onların iyileşemediğini gören Ferda ise bu durumun düzelmesi için her gün neler yapacağını düşünüyormuş. Sonradan öğrenmiş ki, sadece anne ve babası değil, herkes çok hastaymış. Ferda daha da çok üzülmüş. Acaba annem ve babam mı herkese bulaştırdı? diye söyleyerek düşünüyormuş. O kadar üzülmüş ki, birkaç günde zayıflamıştı. Bir çözüm yolu arıyordu herkes için. Bir gün Ferda anne ve babasına çorba yaparken düşüncelere dalmıştı. Birinin cama eliyle vurarak onu çağırdığını duydu. Ferda gördükleri karşısında dili tutulmuş, konuşamıyordu. Anneciğim, camda bir şey görüyor musun? Diye sormuş. Hayır, bir türlü iyileşmediler. Bunu söylerken çok üzgündü. Onu gören büyük böcekte çok üzülmüştü. Tamam. Dedi. Böcek dikenlerinin başında ki yuvarlaklardan birinin içine elini soktu ve bir kalem çıkardı. Kalemin arkasına üfledi ve Ferda bir kez daha şok olmuştu. Etrafta insanlardan daha çok, bu böceklerden vardı. Bazıları etrafta geziniyor, bazıları da insanların içine girerek yok oluyorlardı. İnsanların içine girer girmez, insanlar fenalaşıyor ve hasta oluyorlardı. Evet babacığım. Artık iyileşeceksiniz. Diyerek tebessüm etti. Çünkü size çok iyi bakacağım. Dedi ve gülüşmeye başladılar. Tabii ki de iyileşeceğiz. Güzeller güzeli kızımız bize çok iyi bakıyor. Ferda sofrayı toplayıp, bulaşıkları da yıkadıktan sonra oturup korona' yı bekledi. Dakikalar geçiyordu fakat Ferda için sanki yıllar geçiyormuş gibiydi. Ferda yine düşüncelere dalmıştı ve cam tıklatma sesini duydu. Duyar duymaz yine korkmuştu. Onun bu halini gören virüs, gülmeye başladı. Sende ne kadar korkakmışsın. Diyerek gülmeye başlamış. Ferda başta kızsa da o da onunla beraber gülmeye başlamış. Eğer buradan gitmezseniz, size kolonya bulaştırmak zorunda kalırım. Lütfen buradan gidin. Herkese zarar veriyorsunuz. Bunu duyan virüsler hatalarının farkına varıp hemen oradan gitmişler. Anne ve babası da hemen ayaklanmışlar. Onlar da bir anda böyle sağlıklı olmalarına şaşırmış. Artık hasta değillermiş. Ferda koşarak korona' nın yanına gitmiş. Annem ve babam gerçekten de iyileştiler. Çok teşekkür ederim sana. Yarın sabah da birkaç kişiye yaparız ama sende yanımda olmalısın. Demiş gülümseyerek. Tabii ki Ferda. Asıl ben teşekkür ederim. Şimdiden arkadaşlarımın toplandığına eminim. Annen ile babanın içinden kaçanlar onlara çoktan haber vermiştir. Yarın sabaha bile gerek kalmaz. Ferda ve virüs birbirlerine bakarak gülümsemişler. İkisi de halinden memnun bir şekilde ayrılmışlar. Sabah olunca Ferda anne ve babasına bakmış hızlıca. Dün akşamdan daha da sağlıklı görünüyorlarmış. Sonra dışarı baktı ve bütün insanlar sağlıklarına kavuşmuştu. Korona virüs' ü son bir kez daha görmek istediğini hissetti ve arkasını dönünce onunla karşılaştı. Şapkasını takmış ve elinde de bavuluyla beraber selam verip uzaklaştı. Ferda ona el sallayarak vedalaşmış. Ondan sonra ki bütün günlerde herkes mutlu mesut yaşamaya devam etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/fil-ve-kopek", "text": "Uzun zaman önce, tüm hayvanlara özellikle de fillere derin bir sevgi besleyen bir kral varmış. Kraliyet fili için çok büyük bir ahır inşa etmiş. Kraliyet filinin tüm ihtiyaçlarının karşılandığından emin olmak için bir bakıcı tutmuş. Kral ayrıca file sağlıklı kalması için her gün özel besleyici yiyeceklerin verilmesini emretmiş. Bir öğleden sonra, kraliyet ahırına bir sokak köpeği girmiş. Fil gölgeli bir ağacın altında dinleniyormuş. Köpek, filin yemek artıklarını görmüş ve doyasıya yemiş. Fil, köpeğin artan yemeği yediğini görmüş. O günden itibaren fil, köpeğin yemeğini paylaşmasına memnuniyetle izin vermiş. İkisi çok iyi arkadaş olmuşlar. Köpek ahırda kalmaya başlamış ve bakıcı da buna aldırış etmemiş. Kısa süre sonra köpek de çok sağlıklı bir hale gelmiş. Bir gün bir çiftçi köpeği görmüş ve bakıcıya köpeği kendisine satıp satmayacağını sormuş. Köpek için iyi para teklif etmiş. Köpek bakıcıya ait olmadığı halde parayı kabul etmiş ve köpeği çiftçiye vermiş. Çiftçi köpeği alıp götürünce kraliyet fili çok üzülmüş. Kraliyet ahırındaki tek arkadaşını kaybetmiş. Yemek zamanlarında arkadaşını özlemiş ve yemeyi içmeyi reddedip kısa sürede çok zayıflamış. Filin sağlığının bozulduğu haberi hızla Kral'a ulaşmış. Filin durumunun neden böyle olduğunu öğrenmek için ahıra gitmiş. Bakıcıya dönerek: ''Ben sana file iyi bakılmasını emrettim! Ne bu hali bu filin!'' diye bağırmış. Bakıcı, filin neden bu kadar sessiz olduğunu ve yemeyi içmeyi reddettiğini bilse de konuşmamış. Kralın, hakkı olmayan bir köpeği sattığını öğrenirse cezalandırılacağından korkuyormuş. Filin neden böyle olduğunu bilmiyormuş gibi davranmış. Kraliyet veterineri filin sağlığını kontrol etmesi için çağrılmış. Kapsamlı bir incelemeden sonra bile, veteriner filin neden yiyip içmediğini anlayamamış. Duygusal bir hayvan olan filin bir şeye çok üzüldüğü sonucuna varmış. Kral muhafızları, kraliyet filinin üzüntüsünün sebebinin ne olabileceğini öğrenmek için ahırdaki tüm hizmetkarları sorguya çekmiş. Fil ile birlikte yaşayan ve onun yakın arkadaşı olan köpeği öğrenmişler. Ayrıca köpeğin son birkaç gündür kayıp olduğunu da öğrenmişler. Kral, yaverini aramış ona tüm durumu anlatmış ve ondan bir çözüm bulmasını istemiş. Yaverinin önerisi üzerine tüm krallıkta köpeğin sahibi kim olursa olsun onu hemen geri vermesi halinde cömert bir şekilde ödüllendirileceğine dair duyuru yapılmış. Çiftçi bu durumu duymuş ve köpekle birlikte hemen kralın sarayına ulaşmış. Krala, köpeği kraliyet filinin bakıcından satın aldığını söylemiş. Hemen bakıcı aranmış ve hakkı olmadığı halde köpeği sattığı itiraf etmiş. Kral, köpeğin fil ile birlikte ahıra geri gönderilmesini emretmiş. Bakıcıya, çiftçinin parasını iade etmesini emretmiş. Ayrıca fil ile birlikte köpeğe de bakılmasını emretmiş. Kraliyet fili, arkadaşı geri döndüğü için çok mutlu olmuş ve artık eskisi gibi yiyip içerek sağlığına kavuşmuş. O günden sonra köpek ve fil huzur içinde beraber yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/futbol-delisi-ejderha", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, sıcak sular içerek, ayla ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim? Gide gide bir arpa boyu yol gidememişim. Natal, matal martaval, işte kuzuma duyulmadık bir masal. Günlerden bir gün, dağların en ama en kasvetlisinde çılgın bir ejderha yaşıyormuş. Bu ejderhanın kanatları o kadar genişmiş ki, kendisine uygun bir mağara yapması için tam 40 sene bir dağ aramış. Bulduğunda da bu kasvetli ve kayalıklarla dolu dağı ateşiyle eritmesi gerekiyormuş. Yemeden içmeden tam 10 senede taşları eritmiş ve başını sokacak bir ev yapmış kendine. İlk bir iki sene, yakındaki köyün çiftçilerine ait olan koyun sürüleriyle beslenen çılgın ejderha, günlerin geçmesiyle daha az yemek bulmaya başlamış. Çünkü çılgın ejderha çiftçilerin sürülerini yedikçe köylü tasını tarağını toplayıp kaçıyormuş. Ejderha bunu farkedince üzülmüş ve koyun avlamadan hemen mağarasına geri dönmüş. Ağzından alevler fışkırtarak ağlamış durmuş. Gözyaşları ve alevler eşliğinde tam 6 ay geride kalmış. Ejderha, artık çok acıkmış ve ne yapacağını bilmiyormuş. Önce biraz bulutlara doğru uçup, bulutlardan yemeye çalışmış ama ne kadar bulut yerse yesin, bulutlar onu bir türlü doyurmuyormuş. Açlıktan enerjisi düşmeye başlayan ejderha panik yapmaya başlamış. Karnını doyurma iç güdüsüyle oradan oraya uçan ejderha, sonunda bitkin düşmüş ve yere çakılmış. Yere çakıldığı yer bölgenin en popüler kasabasıymış. Çünkü bu kasaba, bir sürü çocuk futbol takımına ev sahipliği yapıyormuş. Ejderha yere çakıldığında, yemek almak için markete giden bir yıldız futbolcu çocuk dönüş yolundaymış ve kötü şans bu ya, tam da önüne düşüvermiş! Burunlarından dumanlar çıkan ejderhayı gören yıldız çocuk çok endişelenmiş ve hemen marketten aldığı sulardan yüzüne püskürterek uyanmasını ummuş. Bir türlü uyanmak bilmeyen ejderhanın önüne ne yapacağını bilemeyen yıldız çocuk neler yapmış neler. Ağzına balık atmış, burnuna salam koklatmış. Türlü hinlikler denemiş. Son çareyi çantasındaki topu hızla ona atıp uyandırmakta bulmuş. Ejderha ışık hızında gelen topu göğsünde hissesince zıplayıp, kükreyivermiş! Ejderhanın patırtısı o kadar gürültülüymüş ki, bütün kasaba ayaklanıp neler olduğuna bakmaya gelmişler. Kasabalı geldiğinde bir de ne görsünler! Ejderha ve yıldız çocuk karşılıklı top oynuyorlarmış. Ama ne oyun! Yıldız çocuk zaten türlü türlü harika ve yetenek dolu hareketleriyle tanınıyormuş. Ama futbol oynayan ejderha ilk kez görülen bir şeymiş. Ejderha kanatlarıyla topa öyle güzel vuruyor, uçarak öyle güzel hareketler yapıyormuş ki, kasabalı ağzı açık izlemiş. Ejderha sanki yüzyıllardır aradığı mutluluğu bulduğunu düşünmüş. Şöyle bir etrafına baktığında, ona gülümseyen yüzleri farketmiş ve ne kadar hayranlıkla izlediklerini görünce şaşırmış. Yıldız çocuk, ejderhanın bu olağanüstü yetenekleri karşısında ona futbol takımında bir yer teklif etmiş. Ejderha hiç düşünmeden kabul etmiş. Çünkü ejderha, problemin yemek değil, arkadaş ve tutku olduğunu anlamış. Onun artık hem bir arkadaşı, hem de futbol gibi çok güzel bir tutkusu varmış. Eh, bu sırada onlar muradına ererken, bu masalı dinleyen yakışıklı da kerevetine ermiş. Kasaba halkı ise hiçbir maç kaçırmamış. Sonra bir maçta gökten üç elma düşmüş. Biri ejderhanın kafasına, biri yıldız çocuğun kafasına, biri de bu masalı dinleyen dünyalar tatlısının kafasına!"} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/genc-prens-ve-prenses-kardesler", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken. Bir varmış, bir yokmuş. Masalın yenisi, eskisi mi olurmuş? Günlerden bir gün, gecelerden bir gece olmuş. Derken; sabahleyin erken, keçiler koyunları tıraş ederken, tahtakurusu saz çalar, sıçan cirit atar iken çıkmış bir masal anası ortaya. En sonunda açmış ağzını, yummuş gözünü. Bir laf etmiş, bir laf etmiş... Bakalım ne laflar etmiş. Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, nazik ve onurlu bir kral ve kraliçesi olan küçük bir ulus varmış. Krallıkta yaşayan insanlar, hükümdarın krallıktaki herkesin huzur ve mutluluğa sahip olmasını sağlamak için gösterdiği çabaların bir sonucu olarak büyük bir mutluluk ve neşe içinde yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Krallıkta, her şeye rağmen kendini mutlu görmeyen bir adam varmış. Hayatının gidişatından memnun olmayan bu adam etrafı ile ilgilenmeyen, yalnızca kendisiyle ilgilenen ve daha fazla güç ve paraya sahip olmak isteyen, iyi niyetli olmayan bir adammış. Sahip olduğu güç ve para ona az gelmiş, gözünü kralın güç ve servetine dikmiş. Kralın tahttan indirilmesi için planlar kurmuş. Gel zaman git zaman yaptığı oyunlarla nazik ve onurlu kral ile kraliçeyi ne yazık ki alt etmiş ve krallığın başına geçmiş. Sonunda kralı devirme planlarında başarılı olmuş ve tahta çıkarak krallığın yeni hükümdarı olmuş. Krallığa kötü oyunlarla sahip olan bu yeni kral, zalim ve adaletsiz bir hükümdarmış. Ülkede yaşayan insanlar, kralın yönetimi ele geçirmesinden bu yana hayatlarından hiç memnun değillermiş. Sahip oldukları huzur ve mutluluk birden yok olmuş. Yeni kral zalim ve adaletsiz bir hükümdar olduğu için krallıktaki halk kötü davranışlara maruz kalmış ve önemli bir kısmı, kralın gücünden ve yapabileceklerinden korktukları için hükümdarın bu kötü davranışlarına karşı konuşmaya cesaret edemiyorlarmış. Tüm krallıkta mutsuzluk ve kötülük kol geziyormuş. Ancak, halkının eski huzurlu ve mutlu günlerine geri dönmesini isteyen, halkını kötü ve zalim hükümdardan korumak için cesaretini toplayan iki kişi varmış. Bu kişiler, kötü ve zalim hükümdarın gelmesinden önce krallıkta yaşayan nazik ve onurlu hükümdarın yeğeni olan genç prens ve prenses kardeşlermiş. Kötü hükümdar ülkeyi ele geçirdiği sırada yaşları çok ufak olduğu için kendi güvenlikleriyle ilgili nedenlerle ülkeden ayrılmış oldukları için savaşın hiçbir döneminde orada değillermiş ve ülkelerine yardım edememişler. Artık büyümüşler ve ülkelerine yardım edebilmek için geri dönmüşler. Genç prens ve prenses kardeşler krallığa geri dönmeyi başarmış ve burada kendisine ülkenin çok tehlikeli bir duruma geldiği bilgisini almışlar. Halkının yaşadıkları gerçekten endişe vericiymiş. İki kardeş, halklarını kralın kötü davranışlarından kurtarmak ve ülkeyi yeniden eski huzurlu ve mutlu günlerine kavuşturup adaleti geri getirmek için harekete geçmekten başka çareleri olmadığını fark etmiş. Kötü ve zalim hükümdarın halkı rahat bırakması için çalışmaya başlamışlar ve halk da genç prens ile prensesi desteklemiş. Halk, eski huzurlu ve mutlu günlerine dönmek istiyormuş. Prens ve prenses kardeşler ile onları destekleyen insanlar, hükümdarın adamlarından sayıca az olmalarına rağmen cesur, iyi, sabırlı ve kararlı oldukları için sonunda başarılı olmuşlar. Sonunda kötü ve zalim hükümdar krallığı terk etmiş ve krallık yeniden savaştan önce sahip olduğu huzur ve mutluluğa kavuşmuş. Ülkeyi kötü ve zalim hükümdardan kurtaran genç prens ve prenses kardeşler, krallığın hükümdarları görevine terfi etmiş ve hükümdarlıkları sırasında tüm halka şefkatle davranmış, krallığı dürüstlükle yönetmiş, adaletli olmaktan bir an bile vazgeçmemişler. Halka hep iyi davranmış ve onların huzurlu, mutlu olması için uğraşmışlar. Krallıkta yaşayan insanlar kötü günlerin sonunda huzurlu ve mutlu yaşamlarına geri dönmüşler, eski hükümdarın yaptığı gibi bir zulüm görmeden yaşamlarına devam edebilmişler. Genç prens ve prenses kardeşlerin bir kahraman ve adaletin koruyucusu olarak tanınmasının öyküsü, halk tarafından yıllarca anlatılmış ve bizlere kadar ulaşmış. Genç prens ve prenses kardeşlerin hikayesi ve adalet arayışı, adaletsizliğe karşı mücadele etmenin ve doğru olanı savunmanın ne kadar önemli olduğunu nesiller boyunca anlatmış. İnsanın içinde bulunduğu koşullar çok zor görünse de cesur, iyi, sabırlı ve kararlı olmanın başarı ve zafer kazanmak için gerekli olan en önemli şeyler olabileceğini insanlara hatırlatmış. Zor durumların üstesinden gelinmesi imkansız gibi görünse de bu masalı dinleyen insanlar umutsuzluğa her düştüğünde genç prens ve prenses kardeşlerin hikayesini hatırlamış ve mutlu olmuşlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/gezegenlere-yolculuk", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir gün Küçük Kaşif, gezegenlere yolculuk yapmaya karar vermiş. Meraklı bir çocuk olan Küçük Kaşif, gitmek istediği gezegenlerin listesini yapmış. Kendisine bir astronot kıyafeti almış, bir de uzay gemisi. Uzun mu uzun bir yolculuğa çıkmış. Küçük Kaşif' in ilk durağı Ay olmuş. Küçük Kaşif Ay'a geldiği anda Ay onu selamlamış. -Merhaba Ay, dünyaya en yakın gezegen sensin. Bu yüzden ilk sana geldim. -Ne yapayım Merkür. Gerçekten çok sıcaksın. Bunun nedenini merak etmedim değil hani. -Bilmiyor musun Küçük Kaşif? Ben güneşe en yakın gezegenim. Bu yüzden sıcaklığım yüksektir benim. -Burası ne kadar da soğuk bir gezegen böyle. -Ne o? Üşüdün galiba ufaklık. Beni ziyaret edenler sıkı giyinmeli. -Gerçekten de çok soğuksun. Ben donmadan önce gitsem iyi olur. -Ah evet, iyiyim. O kadar hızlı dönüyorsun ki başımı döndürdün Bay Jüpiter. -Etek mi? Ne eteği yahu? O benim halkam. -Bilmiyor musun Küçük Kaşif? Ben rüzgarlı bir gezegenim. Diyerek Satürn'e veda etmiş. Neptün'e doğru yol almış. En sonunda Neptün'e ulaşmış. Bu gezegenlerin sonuncusuymuş. Küçük Kaşif Neptün'e indiğinde selam vermiş. -Hoş geldin Küçük Kaşif. Bir hayli yorgun görünüyorsun. -Hoş buldum. Güneşe gerçekten çok uzaksın. Seni bulmak pek kolay olmadı Neptüncüğüm. Neptün gülümsemiş. Küçük Kaşif Neptün ile biraz sohbet ettikten sonra veda etmiş. Küçük Kaşif gezegenleri tanıdığı için çok mutluymuş. Fakat artık Dünya'ya dönme vaktiymiş. Küçük Kaşif'in uzun bir yolculuk bekliyormuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/gokkusagindaki-siyah-renk", "text": "Bir varmış bir yokmuş, tatlı kırmızı karıncalar, mavi kuşlarla koşarken, yerdeki sarı çimler göklere kadar uzanır, pembe ağaç dalları yerlere kadar sarkarken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken gökkuşaklarının hiç eksik olmadığı adı da yine Gökkuşağı olan bir kasaba varmış. Bu kasabada yaşan Yoyo adında küçük bir çocuk, her yağmur sonrası hayran hayran gökkuşağını izlemeye bayılıyormuş. Hatta gökkuşağındaki tüm renkleri ezbere biliyormuş. Biliyormuş bilmesine ama en sevdiği renk olan siyah, gökkuşağında hiç belirmiyormuş ve bu durum onu çok üzüyormuş. Bir gün Yoyo uyurken rüyasına dilek perisi gelmiş. Çünkü dilek perileri, üzülen çocuklara dayanamıyormuş. Dilek perisi, Yoyo'ya hayalini sormuş ve Yoyo hiç düşünmeden Gökkuşağında siyah renk görmek istiyorum! demiş. Dilek perisi, sihirli çubuğunu sallamış ve Yoyo'ya dönüp, İsteğini gerçekleştirdim, ilk çıkan gökkuşağında siyah renkleri de göreceksin. demiş. Sevinçten havaya uçan Yoyo, mutlu bir şekilde uykusunu tamamlamış ve sabah olduğunda soluğu dışarıda almış. Dışarıya çıkar çıkmaz ise gördükleri karşısında çok korkmuş. Çünkü Gökkuşağı kasabasındaki diğer insanlar, endişe içinde oradan oraya koşturuyorlarmış. Bazı çocuklar ise kaldırımda ağlıyorlarmış. Bu sözleri duyan Yoyo kendi istediği bir şey için başkalarının mutsuz olabileceğini hiç düşünmediği için çok üzülmüş. O siyah renkle mutlu olsa da, diğer insanlar bu durumdan çok korkmuş. Sonra insanların niçin bu kadar korktuğunu anlamak için kendisi de yukarı bakmış. Siyah çizgilerin olduğu gökkuşağı gerçekten oldukça korkutucu görünüyormuş. Üstelik gökyüzünün derin mavisine de hiç yakışmamış. Yoyo, bu durumdan bir ders çıkararak, kendi beğenilerinin diğer insanları olumsuz olarak etkileyip etkilemeyeceğini düşünmeye başlamış. Sonra kendine bir söz vermiş ve dilek perisinin tekrar ona gelmesini dilemiş. Bu sözleri duyan dilek perisi, Yoyo ile gurur duymuş ve hemen bu dileği yerine getirmiş. Ertesi gün olduğunda yağan yağmur sonrası çıkan gökkuşağında binbir çeşit renk varmış. Siyah hariç. Çocuklar tekrar sokaklarda koşturuyor, kasaba halkı da mutlu bir şekilde yaşamına devam ediyormuş. Yoyo ise gökkuşağına baktığında, normal halinin ne kadar ilham verici olduğunu düşünmüş. Bu olaydan sonra tüm kasaba halkı, sonsuza dek rengarenk, başkalarının hayatlarına saygılı ve mutlu bir yaşam sürmüşler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/goldilocks-ve-uc-ayi", "text": "Goldilocks yanıt vermemiş. Zaten dışarıda dans ediyormuş. Ormana doğru hoplaya zıplaya ilerlerken yaprakları hışırdıyor ve kuşlar cıvıldıyormuş. Küçük kız hem etrafına bakınıyor hemde Bir ayıyla karşılaşmam imkansız. Diyerek kahkahalarla gülüyormuş. Birden ağaçların arkasında şirin mi şirin, tahtadan bir kulübe görmüş. Acaba orada kim yaşıyor? diye merak etmiş ve kulübeye doğru ilerlemiş. Tak, tak, tak! diye kapıyı çalmış. Kimse açmayınca, kapıyı itip içeri girmiş. Ay, harika bir şey kokuyor diye içinden geçirmiş. Sonra, masanın üstünde içi lapa dolu üç kase görmüş. Goldilock, en büyük kaseden bir kaşık lapa almış. Bir de bakmış ki lapadan çok duman çıkıyor. of, bu çok sıcak! diye söylenmiş. Sonra eline orta boy kaseyi almış ve Iyy! Bu da çok soğuk demiş. Ama sonuncu ve en küçük kase için Mmm, işte bu tam ağzıma layık! deyip, kasedeki lapayı silip süpürmüş. Masanın yanına üç tahtadan sandalye varmış. Goldilocks en büyük olanına güçlükle tırmanmış ve of! Bu çok sert diye yakınmış. Orta boy olanına oturup, bu sefer de sandalyenin içine gömülünce, Bu da çok yumuşak diye sızlanmış. Ama en küçük sandalye tam onun içinmiş: Mmm, işte bu çok rahat! demiş. Kırılan parçaları süpürürken Off! Nereye oturacağım şimdi ben? diye söyleniyormuş. Odanın köşesinde bir perde asılıymış. Perdenin arkasında da rahat mı rahat görünen üç yatak varmış. Goldilocks hemen en büyük yatağa zıplamış. Off bu çok sert demiş. Orta boy olanına atlayınca, bu sefer de yatağın içine gömülüvermiş. Öff, bu da çok yumuşak... Ancak en küçük yatak için İşte bu tam bana göre! demiş. O kadar lapayı yedikten sonra Goldilocks' a uyku bastırmış. Yorganı iyice üstüne geçip uyuyakalmış. O kadar derin uyuyormuş ki kapının açıldığını ve üç ayının içeri süzüldüğünü fark etmemiş bile. Ama üç ayı aniden bağırmaya başlayınca, Goldilocks korkarak uyanmış. Önce Benim lapamdan kim yedi? demiş çok iri ve kalın sesli olanı. Sonra Benim lapamdan kim yedi? demiş küçük ve alçak sesli olanı. Goldilocks perdenin arkasından gizlice bakmış, bir de ne görsün! Ün tane ayı! Olamaz! demiş küçük kız. Ayılardan koskocaman olanı Benim sandalyemde kim oturdu diye bağırmış. Ortanca olanı da bağırmış aynı şekilde. Sonra, ayıların üçü de yataklarına doğru yönelmişler... Goldilocks çarşafların altına saklanmış ve titreyerek Beni görmezler umarım! diye mıurıldanıyormuş. Ayılardan en büyüğü ve iri olanı Benim yatağımda kim uyudu? diye bağırmış. Goldilocks çığlık atmaya başlamış ve çarşafların içinden fırladığı gibi kulübeden dışarı çıkmış. Koşarak uzaklaşmaya başlamış ve bacakları yoruluncaya dek, eve kadar koşmaya devam etmiş. Bundan sonra bir daha asla yaramazlık yapmamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/gozluklu-tavsan", "text": "Mutlu ve birbiriyle iyi geçinen hayvanların yaşadığı çok güzel bir ülke varmış. Bu ülkede bütün hayvanlar birbirleriyle iyi anlaşırlar ve her zaman yardımlaşırlarmış. Büyük küçük demeden herkes birbirini sever ve saygı gösterirmiş. Güçlü hayvanlar daha zayıf durumdaki hayvanları koruyup kollarmış. Bu güzel hayvanlar ülkesinde her zaman barış ortamı hakimmiş. Masalımız tam olarak burada Moly adındaki sevimli tavşanımızla başlıyor. Yerinize güzelce yerleşin ve minik tavşanımızın maceralarına kendinizi hazırlayın! Ağustos ayının en sıcak günlerinden biriydi. Moly sabah erkenden uyanmış, ailesiyle birlikte kahvaltı yapmak için koşarak mutfağa gitmişti. Annesi en sevdiği yiyecekleri hazırlamıştı. Okulların açılmasına bir aydan daha az bir zaman kalmıştı. Moly ilk kez okula gideceği için oldukça heyecanlıydı. Yeni arkadaşlar edinerek yeni bilgiler öğrenebilecekti. Hem oyun oynayacak hem de öğrendiği bilgileri hayatında uygulayabilecekti. O sabah ailesiyle birlikte okul için ihtiyacı olan eşyalarla ilgili konuştular. İhtiyaç listesi yaptılar. Bir hafta sonra okul alışverişini yapacaklardı. Moly kahvaltıdan sonra bahçeye çıkarak arkadaşlarıyla oyun oynadı. Akşama kadar birlikte vakit geçirdiler ve geç olmadan evlerine döndüler. Akşam yemeğini de yedikten sonra Moly için uyku vakti gelmişti. Anne ve babasına iyi geceler dedikten sonra doğruca yatağına girdi ve uykuya daldı. Günler bu şekilde birbirini kovalarken okul günü geldi çattı. Moly çok heyecanlıydı. Sabah erkenden uyanıp okul kıyafetini giydi, çantasını hazırladı ve kahvaltısını yaptıktan sonra okula doğru yola çıktı. Okula geldiğinde yeni bir ortam, yeni arkadaşlar ve öğretmenleri oldukça ilgisini çekti. Sınıfa girdiğinde tüm sıraların dolduğunu ve tek bir yerin boş olduğunu gördü. Boş sıraya doğru yürümeye başladı ve arkadaşının yanına oturdu. Bir süre sonra öğretmenleri sınıfa girdi ve herkesle sırayla tanıştıktan sonra öncelikle alfabeyi göstermekle derse başladı. İlk haftalarda okumayı ve yazmayı öğreneceklerdi. Moly artık okuyup yazabileceği için çok mutluydu. Dersini güzelce dinledi. Yeni arkadaşlarıyla oyunlar oynadı ve okul bittiğinde büyük bir heyecanla eve dönerek ilk gününü ailesine anlattı. Aradan iki ay geçmişti ki bir akşam Moly'nin eve döndüğü ve yemek yedikleri sırada annesinin telefonu çaldı. Arayan sınıf öğretmeniydi. Moly'nin görmesiyle ilgili bir sorun olabileceğini söyledi ve onu göz doktoruna götürmelerini rica etti. Bunun nedeni ise Moly'nin tahtada yazan şeyleri tam olarak göremediğini düşünmesiydi. Çünkü Moly öğrenilen harfleri doğru bir şekilde yazamıyordu. Bunun üzerine annesi göz doktorundan randevu alarak Moly'yi doktora götürdü. Gerçekten de Moly'nin gözlerinde bir sorun vardı. Doktor Moly'nin bir süre gözlük takması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Moly'ye gözlük aldılar. Artık Moly gözlüklü bir tavşandı. Moly bir süre bu duruma alışamadı fakat daha sonra gözlüğünü sevmeye başladı. Okula gittiğinde arkadaşları onu ilk kez gözlüğüyle gördükleri için şaşırmışlardı. Bir grup arkadaşı onunla alay etmeye başladı. Dört göz Moly! Dört göz Moly!diyerek Moly ile dalga geçiyorlardı. Moly bu duruma çok üzüldü ve ağlamaya başladı. Öğretmenleri sınıfa geldiğinde Moly'nin neden ağladığını sordu. Moly durumu anlattı ve öğretmen Moly ile dalga geçen arkadaşlarının Moly'den özür dilemesini istedi. Arkadaşları Moly'den özür dilediler fakat okul çıkışında tekrar Moly ile dalga geçtiler. Moly akşam eve döndüğünde canı çok sıkkındı. Anne ve babası yemek yerlerken Moly'ye neden üzgün olduğunu sordular. Moly durumu ve okulda yaşadıklarını ailesiyle paylaştı. Bu durum üzerine anne ve babası Moly'nin üzülmemesi gerektiğini gözlük takmanın kötü bir şey olmadığını ve herkesin başına gelebilecek gayet normal bir durum olduğunu söylediler. Aradan birkaç hafta geçti ve Moly ile gözlüğü yüzünden dalga geçen arkadaşları okula gözlük takarak geldiler. Bunun üzerine bütün sınıf çok şaşırdı. Çünkü Moly ile dalga geçmişlerdi fakat şimdi kendileri gözlük takmaya başlamıştı. İlk ders arasında Moly'nin yanına gelerek bu sefer gerçekten Moly'den özür dilediler. Yaptıkları davranışın ne kadar yanlış olduğunu söylediler. Moly arkadaşlarını affetti. Artık dost olmuşlardı ve kimseyle dış görünüşü için dalga geçilmeyeceğini herkes anlamıştı. Birinin başına gelen bir olay herkesin başına gelebilirdi. Bunun üzerine Moly eski mutlu ve huzurlu günlerine geri döndü. Derslerinde oldukça başarılı ve herkes tarafından sevilen bir öğrenci oldu. Başkalarıyla dalga geçmek hoş bir davranış değildir. Dalga geçtiğiniz durum bir gün sizin de başınıza gelebilir. Siz kimseyle dalga geçmeyin ve kimseyi üzmeyin."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/guclu-ada", "text": "Dünyanın en uzak yerlerinde masmavi denizin ve yemyeşil ağaçların olduğu küçük bir ada varmış. Bu adada çok az insan yaşamasına rağmen herkes birbiri ile mutlu ve sevgi dolu günler geçirirmiş. Adada insanlar kadar çok güçlü hayvanlarda yaşarmış. Bu güçlü hayvanlar adayı dışarıdan gelen tehlikelere karşı her zaman korurmuş. Bu nedenle insanlar ve hayvanlar arasında çok güçlü bir dostluk hakimmiş. Adanın en yaşlı bilge dedesi bir gün denizin kenarında yanında birkaç hayvan dostu ile dolaşmaya çıkmış. Bilge dede adada bir terslik olduğunu hissediyormuş ama bir türlü bulamıyormuş. Uzaklardan karanlık bulutlar adaya doğru yaklaşıyormuş. Bilge dede adada yaşayan insanlar ile konuştuğunda; ''Yakın zamanda bir şeyler olacak gibi ama ne olduğunu bir türlü bulamıyorum.'' Diyormuş. Bilge dedenin söylediklerine çok güvenen ada halkı da tedirgin olmaya başlamış. Herkes adanın başına ne gelecek diye endişeleniyormuş. Son zamanlarda adayı koruyan hayvanlar bile huzursuzlanmaya başlamış. Adaya ne olacağını düşünen insanlar çaresizce beklemeye başlamış. Bilge dede günlerce düşünüp durmuş. Henüz kimse tehlikenin ne olduğu bilmeden sadece korku ile evlerinde bekliyormuş. Adada yaşayan insanlar harekete geçmeye karar vermiş. Yaşadıkları evleri daha sağlam bir hale getirmeye başlamışlar. Tabii ki hiç birisi, onları her kötülükten gece gündüz koruyan hayvanları unutmamış. Hayvanlar içinde birer barınak yapmışlar. Hala birçok kişi evini veya ailesini koruyacak kadar imkana sahip değilmiş. Bazı insanların gücü evlerini tamir edip, güçlendirmeye yetmiyormuş. Eskiden gece gündüz güvenle ve özgürce dolaştıkları ada şimdilerde tehlikeli bir hal alması, adadaki herkesi üzüyormuş. Günlerden bir gün bilge dede herkesi adanın merkezine toplayarak bir konuşma yapmış. ''Ey ada halkı! Bazı tehlikeler yaklaşıyor. Herkes ailesini, evini ve hayvanları korumaya aldı mı?'' Diye sormuş. Adadaki herkes hep bir ağızdan ''Evet bilge dede!'' Ancak bir terslik olduğu anlaşılıyordu. Hala birçok insan evini ve ailesini koruyacak imkana sahip olmadığı için hiç konuşmadan duruyordu. Adadaki herkes bilge dedenin sözlerinden etkilenmişti. O günden sonra beklenen felaket artık gelmişti. Fırtına vardı ve denizin dalgaları yükseliyordu. Güçlü rüzgarlar bazı güçsüz ve tamir edilmeyen evlerin çatısını uçurmuştu. Birçok ağaç devrilerek yine güçsüz evlerin üzerine düşmüş ve onları yıkmıştı. Tamir edip güçlendirilen evler ise sağlam durarak rüzgara karşı direnmeye çalışıyordu. Üç gün boyunca devam eden fırtına nihayet bitmişti. Güneş yeniden adayı ısıttığı zaman herkes evlerinden yavaş yavaş çıkıyordu. Bilge dede evinden çıktığı zaman yıkılan evleri fark etmişti. Korkmuştu ve o güçsüz evlerde yaşayan insanların zarar gördüğünü düşünmüştü. Tam o an adada yaşayan insanlar evlerinden kalabalık halde çıkmaya başlamıştı. Bilge dede o an anlamıştı ve gülümsemişti. Birçok aile fırtına gecesi güçsüz evlerde yaşayan insanları kendi evlerine davet etmiş ve onların zarar görmelerini engellemişti. İnsanların birbirine karşılıksız bir şekilde iyilik yapmasından dolayı hiç kimse fırtınadan zarar görmemişti. Fırtına bittikten sonra ada halkı güçlerini birleştirip yıkılan evleri tamir etmiş ve aileleri yeniden kendi evlerine huzurla göndermişti. O günden sonra adadaki herkes sevgi içinde yaşamaya devam etmişti."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/gul-ile-tirtil", "text": "Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde, siz deyin şu ülkede, ben diyeyim bu ülkede, çok güzel bir bahçe varmış. Bu bahçe öylesine güzel bir bahçeymiş ki bir gören bir daha görmek için can atıyormuş. Bahçedeki çiçeklerde bu durumun farkındaymış. Hele hele gül güzelliği ve kokusuyla çok gururlanır, herkese böbürlenerek tepeden bakarmış. Bahçe çitinin yanındaki papatyaya hiç rahat vermez, ''Şu kötü kır çiçeğinin bizim bahçemizin yanında olması ne kadar da utanç verici bir durum'' diye dalga geçermiş. Zavallı papatya utana sıkıla çitin arkasına gizlenmeye çalışırmış. Günlerden bir gün, bütün bahçedeki çiçekler gülün bağırışına uyanmışlar. Gül ''Aman Allah'ım! Nedir bu başıma gelen. Pis bir tırtıl yapraklarımda dolaşıyor ve bana zarar veriyor çek git üzerimden'' diye öyle bir bağırıyormuş, yapraklarını öylesine sallıyormuş ki tırtıl bile şaşırmış bu duruma. Şaşkın tırtıl güle ''Dur canım bağırma öyle! Yaprakların öyle güzel görünüyordu ki dayanamayıp geldim bende. Zaten bir süre sonra kendime bir ev yapıp içine gireceğim'' demiş. Ama gül tırtılın güzel sözlerini, dileklerini duymuyormuş. Yapraklarını sallayıp tırtılı üzerinden atmış. Çaresiz tırtıl gülün yapraklarından inerek üzgün üzgün yürürken çitin yanından incecik bir ses duymuş. ''Şey tırtıl kardeş, istersen benim yanıma gel. Belki gül kadar güzel görünmüyorum ama sana bir arkadaş olabilirim'' demiş Papatya. Tırtıl papatyanın çağrısını sevinerek kabul etmiş. Onun yapraklarının üstüne yerleşmiş. Gül, tırtılı papatyanın üzerinde görünce alaycı bir tavırla tırtıla dönerek ''İşte tam da hak ettiğin yeri buldun pis tırtıl! Sen olsa olsa bu çirkin kır çiçeğiyle dost olabilirsin. Benim gibi güzeller güzeli bir gül ile değil!'' diye böbürlenmiş. Tırtıl önce güle birkaç çift söz söylemeyi düşünmüş. Papatya buna engel olarak ''Boş ver, söylediklerine aldırış etme'' demiş. O günden sonra papatya ve tırtıl birbirinde hiç ayrılmaz olmuşlar. Hatta tırtıl kendine bir koza örüp içine girdiği zaman bile papatya ona, o gün içerisinde olanları anlatıp sohbet ediyormuş. Bir sabah kozanın içinden rengarenk kanatlı güzeller güzeli bir kelebek çıkmış. Papatya çok şaşırmış. Kelebeğin güzelliği karşısında dili tutulmuş adeta. ''Sizi saygıyla karşılıyorum kelebek hanım. Kozanın içinden çıktığınıza göre, benim sevgili dostum tırtılı da mutlaka görmüşsünüz, acaba o şu anda nasıl bana biraz anlatır mısınız?'' diye sormuş. Kelebek neşeyle gülümseyerek ''Canım papatya beni tanımadın mı? Ben tırtılım. Kozanın içinde şekil değiştirerek kelebek oldum'' deyince papatya çok sevinmiş. Tam o sırada kendini beğenmiş gülün sesi duyulmuş. Gül sesini elinden geldiğince nazikleştirerek, yapraklarını düzelterek kelebeği yanına doğru çağırıyormuş. Kelebek gülün çağrısına aldırış bile etmemiş. Güle dönerek ''Bir zamanlar, ben tırtılken benimle alay etmiştin. O alay ettiğin tırtıl benim. Şekle ve görünüşe göre dost seçenlerden hiç hoşlanmam!'' demiş. Gül bu sözleri duyunca öfkesinden kıpkırmızı olmuş. Papatya ve kelebeğin dostluklarını imrenerek izlemiş. Papatya ve kelebek bir ömür dost kalmışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/gunesin-sesi-olan-kiz", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber ikenuzak diyarlarda küçücük bir kız çocuğu yaşarmış... Bu diyarlar güneş ışınlarına öylesine yakınmış ki,diyarın bütün insanları güneş ışığına doymuş serviler gibiymiş. Herkesin boyu up uzunmuş, herkes sanki ellerini uzatsa güneşe değecek gibiymiş. Bir tek küçük kızın elleri güneşe değemezmiş. Bu yüzden ona diyar halkı Güneşe Değemeyen Kız dermiş. Bu kız çocuğu doğduğunda bir parmak kadarmış, o günlerde annesi ne olacak bizim bebeğin hali diye yana yakıla hal çare ararmış. Kapı kapı şifacıları dolanırmış,çeşitli otlar toplayıp küçük kıza içirir, gece gündüz dua edermiş, Diyar halkı başlarda bu durumu görmezden gelmiş. Elbet büyüyecek o da bizim gibi güneşe değecek derlemiş. Ancak gel zaman git zaman, Güneşe Değemeyen Kız sadece ufak bir gül dalı kadar büyüyebilmiş. Artık onun güneşe değemeyeceğini bütün diyar halkı kabullenmiş. Güneşe Değemeyen Kız diyarda herkesin aynı olamayacağının kanıtı gibiymiş. Bu yüzden ismi Güneşe Değemeyen kız olarak kalıvermiş. Küçük kızın kimseye bir yaramazlığı dokunmazmış, onu her zaman aralarında fak edemeseler de severlermiş. Güneşe Değemeyen Kız diyarın büyük çarşısını çok severmiş. O çarşıda binbir türlü insan binbir türlü dükkan varmış. Bu dükkanlardan güzel kokular yayılırmış. Dükkanlardaki billur camlar insanların içini neşe ile dolup taşmasını sağlarmış. Başlangıçta küçük kızın ailesi oraya gitmesine izin vermese de Güneşe Değemeyen Kız oraya gitmek için türlü türlü bahaneler üretirmiş. Annesi Güneşe Değemeyen Kız'ın bir gün fark edilemeyip ezileceğinden endişelenirmiş. Güneşe Değemeyen Kız ise Merak etme anneciğim ben bir hal çaresini buldum dermiş... Güzel kokuların koktuğu, renkli kumaşların satıldığı büyük çarşıda gezerken, Güneşe Değemeyen Kız ben buradayım ben buradayım diyerek dolaşırmış.Kimse onun güzel yüzüne bakmasa bile onu ezmezmiş. Günlerden bir gün Güneşe Değemeyen Kız yine o çok sevdiği büyük çarşıya gitmiş. Koca çarşıyı baştan sonuna kadar dolaşmış. Bir süre sonra küçük kızın adımları yorulmuş, dinlenmek istemiş. Hemen önündeki küçük süs havuzun kenarına ben burayım, ben buradayım diyerek oturmuş. Havuzun kenarında oturan heybetli adam Güneşe Değemeyen Kıza gülümseyerek ben de buradayım demiş. Küçük kız Sizin ben buradayım demenize gerek yok ki siz zaten kocamansınız demiş. Heybetli adam tekrar gülümsemiş, etrafına baksana demiş, herkes benim gibi. Küçük kız İyi ya işte kimse size ezemez diye cevap vermiş. Heybetli adam Beni ezmelerinden değil görememelerinden korkuyorum diyerek cevaplamış kızı. Küçük kızın kafası karışmış, bunun nasıl mümkün olabileceğini anlayamamış, insanlar beni küçük olduğum için göremiyorlar ama birbirlerini de mi göremiyorlar diye düşünmüş. Bu sırada heybetli adam tekrar lafa girmiş, Yoksa sen güneşe değebilen insanların birbirlerini fark ettiklerini, birbirlerinin gözlerine baktıklarını mı sanıyordun diye soruvermiş. Küçük kız onaylarcasına başını sallamış. Ama kimse yürürken benim gibi Ben buradayım,ben buradayım diyerek yürümüyor demiş. Heybetli adam oturduğu yerde diklenmiş, İnsanlar ben buradayım demenin farklı yollarını bulurlar demiş, küçük kıza senin başka bir yolun yok mu diye sormuş. Küçük kız Ben sadece ben buradayım demeyi biliyorum demiş. Küçük kız bu arada adamın fark edilme yöntemini merak etmiş, Siz nasıl ben buradayım diyorsunuz diye sormuş. Adam hemen yanındaki heybesinin ağzını açmış içine uzanıp abanoz ağacından yapılma çubuğa benzer bir şey çıkarmış. Bu ağaç parçasında delikler varmış. Kız böyle bir şeyi daha önce hiç görmemiş. Heybetli adam kızın bakışlarından bunu daha önce görmediğini sezinlemiş. Bu bir flüt demiş, bu diyarda olmasa da başka diyarlarda insanlar flütün sesini çok severler demiş. Küçük kız bu tahta parçasını nasıl ses çıkarabildiğini merak etmiş. Bu flüt sizin yerinize ben buradayım mı diyor demiş. Heybetli adam, tam olarak öyle demese de insanların benim burada olduğumu öğrenmelerini sağlıyor demiş. Onu nefesimle çalıyorum ve insanlara ben buradayım dememe gerek kalmıyor diyerek eklemiş. Heybetli adam delikli ağaç parçasını ağzına götürmüş. Ona üflemiş, parmaklarını bazı deliklerin üstüne getirmiş. Bir anda diyarı küçük kızın daha önce duymadığı melodiler kaplamış. Diyarın insanları adımlarını yavaşlatmış,bakışlarını heybetli adama döndürmüş. Yüzlerine bir gülümseme yayılmış. Küçük kız ilk kez ben buradayım demeden de fark edilebileceğini insanların yüzlerindeki gülümseye sebep olabileceğini anlamış. Kalbi küt küt atmış, bütün insanlar etraflarını sarmışken, başını göğe kaldırmış. Güneşe bakmış, güneşe peki benim sihirli yöntemim ne diye sormuş. Güneş ona dinle diye fısıldamış. Kız tekrardan melodiye odaklanmış. Melodinin kalbine girdiğini kalbinden boğazına doğru yürüdüğünü ve dudaklarını aralattığını hissetmiş. Kız nereden geldiğini bile bilmediği sözlerle melodiye eşlik etmeye başlamış.Kendi sesini hiç böylesine duymadığını hatta dinlemediğini fark etmiş. Diyarın insanları kızın büyüleyici sesinden ne adımlarını ne gözlerini ne de kalplerini alabilmiş. O şarkıdan sonra Güneşe Değemeyen Kız'ın adı Güneşin Sesi Olan Kız olmuş. Güneşin Sesi Olan Kız kendi sihrini keşfetmiş, diyar diyar dolaşmış, ben buradayım demek için güneşe değmenin yetmeyeceğini güneşe değmenin değil de onu hissetmenin önemini bütün dünyaya anlatmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/guzel-hisler-yolu", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman üstünde develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken iken camdan dışarı baktığımda çok uzaklarda görünen bir kasaba varmış. Bu kasabada hep çok mutlu insanlar yaşarmış. Festivaller, etkinlikler derken insanlar günlerini hep güzellikle geçiriyor, kimse birbirini üzmüyormuş. Kasabada yaşayan çocuklardan biri olan Holi, diğer tüm arkadaşları gibi burada yaşamaktan çok mutluymuş. Holi, bir gün tüm arkadaşlarıyla toplanmış ve festivale gitmeden önce gezintiye çıkmışlar. Upuzun bir dereyi takip ederek yürümüş de yürümüşler. Sohbetleri bittiğinde, festival alanından çok uzaklaştıklarını fark etmişler ve bunu bir eğlenceye dönüştürmek istemişler. Aralarından biri fırlayıp demiş ki: Derenin etrafından geri dönüp festival alanına ilk ulaşan kazanır! Daha cümlesi bitmeden çocuklar koşmaya başlamışlar. Holi bir süre koştuktan sonra, derenin yanında daha önce görmediği bir yol görmüş. Bu yol çamurlu ve oldukça belli belirsiz bir yolmuş. Ben burayı karış karış bilirim! Nasıl olur da bu yolu daha önce görmedim! diye söylenmiş Holi. Bu yol kestirme olmalı! diye düşünen Holi, hemen bu yola doğru ilerlemiş ve o yoldan koşarak ilerlemiş. Çamurlara bata çıka koşarken, derenin kenarındaki ormanın daha bir yeşil, daha bir güzel olduğunu fark etmiş. Etrafta daha çok kuş cıvıltıları duyuluyormuş ve güneşin ışıkları daha bir güzel süzülüyormuş ağaç yapraklarının arasından. Bu güzelliğin tadını çıkarmalıyım! diyerek koşmayı bırakmış ve derin derin nefes alarak bu doğal güzelliğin arasında yavaş yavaş yürümeye başlamış. Etraf çamurlu olduğundan, yürümesini kolaylaştıracak bir de sopa bulmuş eski bir ağacın dibinden. O yürürken, rengarenk kelebekler Holi'ye eşlik ediyormuş. Holi yürüyüşünü yaparken kuşlar bir anda hep bir ağızdan şarkı söylemeye başlamış. Holi bu doğal güzelliklerin karşısında o kadar etkilenmiş ki, arkadaşlarıyla yaptığı yarışı unutmuş. Ne kadar vakit geçtiğini de şaşırmış. Ancak, yarışı da kazanmak istediğinden etrafındaki kelebeklere ve kuşlara veda edip tekrar hızla koşmaya başlamış. Ayakkabıları, pantolonu ve hatta tişörü bile çamur içinde kalan Holi, festival alanına ulaştığında ne kadar kirlendiğini gördüğünde gözlerine inanamamış. Ben de sizden geç geleceğimi düşünmüştüm ama gerçekten kestirme, zor yürünen ama doğal güzelliklerle dolu bir yol keşfettim, sanırım orası benim güzel his yolum, size söyleyemem. diye cevaplamış Holi. Arkadaşları bu cevap karşısında tatmin olmasalar da, onun kararına saygı göstermişler ve festivale geçip tam 7 gün 7 gece eğlenmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/hansel-ve-gretel", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir oduncu yaşarmış ormanın derinliklerinde. Bu oduncunun Hansel ve gratel adında iki çocuğu varmış. Hansel ve gratel'in anneleri onlar daha çok küçükken ölmüş, babalarıda çok kötü kalpli bir kadını üvey anne olarak başlarına getirmiş. Üvey anne, hain, kötü kalpli bir kadınmış. Bu fakir hayatı yaşamaktan nefret ediyor, hansel ve gratel'e elinden geldiğince kötü davranıyormuş. Hansel ve Gretel bir gece uyumaya hazırlanırken, üvey annelerinin babalarına, Çok az yiyeceğimiz kaldı. Eğer bu çocuklardan kurtulmazsak, hepimiz açlıktan öleceğiz, dediğini duymuşlar. Babaları birkaç cümle söyleyip karşı gelmeye çalıştıysa da, kadını razı edemiyormuş bir türlü. Yarın onları ormana bırakacağız sözlerini duyun Gretel ağlamaya başlamış.Endişe etme, diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel. Evin yolunu buluruz. O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş. Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Hansel bu taşları yolu bulmak için kullanacakmış, sahiden de akşam olmadan iki kardeş eve dönmüşler, üvey anne sinirden deliye dönmüş ama babaları sevinçten ne yapacağını şaşırmış. Birkaç gün sonra üvey anne yine aklına takmış çocukları bu sefer onların taş toplamalarına izin vermemiş, onları yine yola çıkarmış, Hansel cebinde kalan ekmek kırıntılarını yollara dökerek gidiyormuş ancak hesap etmediği bir şey varmış, o da ekmek kırıntılarını kuşların, böceklerin yiyeceğini düşünememiş. Geriye dönmek için ekmek kırıntılarını aramışlar ama ormanın içinde kaybolup gitmişler. Babaları birkaç cümle söyleyip karşı gelmeye çalıştıysa da, kadını razı edemiyormuş bir türlü. Yarın onları ormana bırakacağız sözlerini duyun Gretel ağlamaya başlamış.Endişe etme, diyerek kardeşini teselli etmiş Hansel. Evin yolunu buluruz. O gece Hansel geç saatlerde gizlice dışarı çıkmış ve cebine bir sürü çakıl doldurmuş. Sabah olunca, ailece ormana doğru yürümeye başlamışlar. Hansel bu taşları yolu bulmak için kullanacakmış, sahiden de akşam olmadan iki kardeş eve dönmüşler, üvey anne sinirden deliye dönmüş ama babaları sevinçten ne yapacağını şaşırmış. Birkaç gün sonra üvey anne yine aklına takmış çocukları bu sefer onların taş toplamalarına izin vermemiş, onları yine yola çıkarmış, Hansel cebinde kalan ekmek kırıntılarını yollara dökerek gidiyormuş ancak hesap etmediği bir şey varmış, o da ekmek kırıntılarını kuşların, böceklerin yiyeceğini düşünememiş. Geriye dönmek için ekmek kırıntılarını aramışlar ama ormanın içinde kaybolup gitmişler. Bir ara uzakta bir ev görmüşler, sevinçten ne yapacaklarını şaşırmışlar. Gittikçe yaklaşmışlar ve evin önüne geldiklerinde çok ama çok şaşırmışlar. Bu evin duvarları ekmekten, çatısı pastadan ve pencereleri şekerdenmiş. Çocuklar tüm sıkıntılarını unutmuşlar ve eve doğru koşmuşlar. Tam Hansel çatıdan, Gretel de pencereden bir parça yiyecekken içeriden bir ses duyulmuş: Evimi kim kemiriyor bakiim? Bir bakmışlar kapıda dünya tatlısı yaşlı bir teyze. Zavallıcıklarım benim, demiş kadın, girin içeri. İçeri girmişler ve hayatlarında hiç yemedikleri yiyecekleri yemişler ve o gece orada derin bir uykuya dalmışlar. Sabah kalktıklarında bu yaşlı teyzenin aslında bir cadı olduğunu anlamışlar.Hansel ve gretel'e çok kötü davranmaya başlamış. Greteli mutfağa götürmüş, yemek yapmasını istemiş. Çünkü Hansel çok zayıfmış ve onu bu şekilde yemek istemiyormuş. Gretel bol bol yemek yapmış, başka yapacak bir şeyi yokmuş çünkü. Fakat Hansel'in aklı hala başındaymış. Cadının gözlerinin çok iyi görmediğini anlamış ve onu kandırmak için bir plan yapmış. Neyse ki Hansel'in aklı hala başındaymış. Gözleri pek iyi görmeyen cadıyı kandırmaya karar vermiş. Cadı şişmanlayıp şişmanlamadığını anlamak için her sabah Hansel'in parmağını yokluyormuş. Hansel de parmağı yerine bir tavuk kemiği uzatıyormuş ona. Yok, olmaz. Yeterince şişman değil! diye bağırıyormuş cadı. Sonra da mutafa gidip Gretel'e daha fazla yemek yapmasını söylüyormuş. Bu böyle bir ay sürmüş. Bir gün artık cadının sabrı taşmış. Şişman, zayıf fark etmez. Bugün Hansel böreği yapacağım! diye haykırmış Gretel'e. Fırına bak bakalım hamur kıvama gelmiş mi! Korku içinde yaşamasına rağmen Gretel'in de Hansel gibi hala aklı yerindeymiş. Cadının onu fırına iteceğini anlamış. Başımı fırına sokamıyorum! Hamuru göremiyorum! diye sızlanmış. Cadı elinin tersiyle Gretel'i hızla kenara itmiş ve başını fırına sokmuş. Gretel bütün gücünü toplayıp yaşlı cadıyı fırının içine itmiş, sonra da arkasından kapağı kapamış. Biraz sonra babaları kapıyı açmış, onları kucaklamış. Sevinçten ağlamış. Hansel ve Gretel ceplerinden çıkardıkları altınlarla babalarını çok şaşırtmışlar. Cadının evinden kaçarken ceplerine doldurdukları altınlarla bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/hapsirik-ile-gulucuk", "text": "Hapşırık ile Gülücük çok iyi iki arkadaşlardı. Hapşırık beyaz bir ponpona, Gülücük ise kırmızı bir çiçeğe benziyordu. Bu iki arkadaş aynı evde yaşıyorlardı. Son zamanlarda Gülücük çok değişmişti. Yatağını toplamıyor, bulaşıkları yıkamıyor ve ev işleri için Hapşırık'a yardım etmiyordu. Hapşırık onunla konuşmak için geç bile kalmıştı. Gülücük neden böyle davranıyorsun? Biz her şeyi birlikte yapıyorduk. Sen çok değiştin her işe tek başıma yetişemiyorum. Ben artık temiz olmaktan nefret ediyorum. Bir daha asla temizlik yapmayacağım. Hapşırık onu ikna edemiyordu. Çareyi başka eve taşınmak da buldu. Eşyalarını topladı ve hemen oradan ayrıldı. Yoksa pislikten hasta olacaktı. Hapşırık artık hem daha sağlıklı hem de daha temiz bir yerde yaşıyordu. Aradan haftalar geçti. Gülücük' ün yaşadığı yere yakın olanlar hastalanıyorlardı. Bu bir yağmur bulutu olamaz. Çok kötü kokuyor. Pamuk şekeri bulutu da olamaz. Rengine bakın, ne kadar da kirli! Bulut bir yere doğru ilerliyordu. Tavşan ve kaplumbağa onu takip etmeye başladılar. Bulut Gülücük' ün evine yaklaştıklarında durdular. Kimse oraya yaklaşmak istemiyordu. Yaklaşan herkes hasta oluyordu. Bu gördüğünüz bir toz bulutu çocuklar. O kirli şeyleri yemeyi sever. Eğer arkadaşlarınızın evini kurtarmak istiyorsanız temizlik yapmalısınız. O zaman öksürüp yuttuklarını atar. Sen merak etmek hapşırık, toz bulutu temizliği kokusundan anlar. Kokunun gökyüzüne yayılması yeterli. O zaman hemen öksürecektir. Ülkede temizlik başladı. En pis yer Gülücük' ün yaşadığı mahalleydi. Temizlik yapılınca hastalıklar azaldı. Bütün bitkiler daha yeşil oldu. Güller daha güzel kokmaya başladılar. Biga haklı çıkmıştı. Birkaç gün sonra bir öksürük sesi duyuldu. Toz bulutu Gülücük' ün evini ve diğer evleri öksürüp çıkardı. Gülücük çok pişmandı. Artık daha temiz olacaktı. Hapşırık' tan özür diledi. Hapşırık yeniden onun yanına taşındı. Yine eskisi gibi mutlu oldular."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/hareketli-hare-ve-sakin-salim", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Yemyeşil ağaçlar içinde, güzel mi güzel bir orman kenarında sevimli bir kasaba varmış. Bir zamanlar birçok insan, bu güzel mi güzel orman kasabasını kendilerine yuva yapmış ve hepsi güzelce anlaşarak büyük bir mutlulukla burada yaşarmış. Bir gün bu güzel orman kasabasına Hareketli Hare adında yeni bir kişi katılmış ve diğer hayvanları selamlayıp kendisini gruba takdim ettikten sonra burada yaşamaya başlamış. Hareketli Hare, grubun en yeni üyesi olmasına rağmen kasaba halkı tarafından gruba kabul edilmiş. Hareketli Hare, çok arkadaş canlısı ve hoşsohbet olması sayesinde kasabada yaşayan diğer tüm insanlarla kısa sürede arkadaş olabilmiş. Ayrıca çok çevik ve hızlı bir kişiymiş. Ağaçların üst kısımlarında kalan meyveleri kolay ve çabuk bir şekilde toplayabiliyor hızlıca uzak yerlere gidip keşif yapabiliyor ve yiyecek getirebiliyormuş. Bu özellikleri nedeniyle orman kasabası halkı Hareketli Hare'yi çok seviyormuş ve ona sık sık teşekkür ediyorlarmış. Bir gün, Hareketli Hare gezerken büyükçe bir yükü taşımaya çalışan bir Sakin Salim'e rastlamış. Hareketli Hare oldukça düşünceli bir hayvanmış ve Sakin Salim'e yardım etmek istemiş, ona nazik bir şekilde teklifte bulunmuş: Merhaba ben Hare, hızlı ve çevik oluşum ile bilinirim. İstersen bu büyük yükü taşıman için sana yardım edebilirim. demiş. Bu teklife çok sevinen Sakin Salim de kendini tanıtmış: Merhaba Hare, tanıştığımıza çok memnun oldum. Ben de Salim. Arkadaşlarım bana Sakin Salim derler. Bu yük, gerçekten de tek kişinin taşıması için çok büyük. Bana yardım edersen birlikte daha kolay ve hızlı bir şekilde taşıyabiliriz. Bu nazik teklifin için sana çok teşekkür ederim. demiş ve böylece tek kişinin taşıması için çok ağır olan büyük yükü, iş birliği içinde birlikte taşımaya başlamışlar. Bir gün orman kasabasında bir koşu yarışı düzenleneceği haberi duyulmuş. Kasabayı temsil etmesi için orman kasabası halkı birini seçecekmiş. Hareketli Hare, diğer tüm hayvanlara muhteşem hızı ve hepsine karşı ne kadar kolay yarış kazanabileceği hakkında övünüp durmuş. Halk, hızlı ve çevik olduğu için Hareketli Hare'nin ayrıca yavaş olsa bile güvenilir biri olarak bilindiği için Sakin Salim'in yarışmaya katılmamasına karar vermiş. Yarışa yalnızca tek bir kişi katılabilirmiş, kasabayı temsil etmesi için Hare ve Salim arasında bir yarışma düzenlemeye ve kazananı büyük yarışa göndermeye karar veren kasaba halkı hazırlıklara başlamış. Nihayet yarış günü gelmiş ve tüm orman kasabası halkı yarışı izlemek için stadyuma toplanmış. Yeteneklerine güvenen Hareketli Hare, yarışın ortalarına doğru kenarda gördüğü bir ağacın altında dinlenme kararı almış. Yarışı kazanması için yeterli zamanı kalacağını düşünüyormuş fakat ağacın altında uyuyakalmış. Uyandığında Sakin Salim'in yarışın bitiş çizgisine epey yaklaştığını fark etmiş. Hareketli Hare, elinden geldiğince hızlı koşmuş ancak yarışı, yarışma boyunca düzenli ve yavaş bir tempoda koşan Sakin Salim kazanmış ve büyük yarışta kasabayı temsil hakkını elde etmiş. Hare yeteneklerine çok güvense düzenli olmanın önemli olduğunu görmüş. Başarılı bir sonuca ulaşmak için çalışmayı bir an bile bırakmaması gerektiğini fark etmiş. Koşmayı bıraktığı için yarışı kaybetmesine rağmen koşmayı bırakmadığı için yarışı kazanan arkadaşı Salim'i tebrik etmiş. Aralarındaki bir yarışma rekabeti bulunsa da onlar birbirlerinin yakın arkadaşıymış ve arkadaşları daha değerliymiş. Hare, kendisi yarışmayı kaybetse de yarışmayı kazanan arkadaşı için mutluluk duymuş ve arkadaşlığın rekabetten daha önemli olduğunu düşünmüş. Sakin Salim ve Hareketli Hare her zamankinden daha sıkı dostlar olmuşlar ve her zaman birbirlerini desteklemişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/hayvanlar-koyundeki-firtina", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. Bir zamanlar ormanın ortasında gizlenmiş güzel ve küçük bir köyü varmış. Bu toplulukta herkes birbiriyle harika bir şekilde anlaşırmış. Günlerden bir gün köye korkunç bir fırtına çarpmış. Hayvanların evleri, barkları yıkılmış. Tüm hayvanlar çok korktukları için kalplerini nasıl sakinleştireceklerini bilemez durumdalarmış. Felix adında bir tilki yavrusu korkan hayvanların yanlarına gelmiş. Cesur ve nazik olan Felix, diğer hayvanların evlerini düzeltmek için hep birlikte çalışmalarını ve amaçlarına ulaşmada başarılı olmaları için ellerinden gelen her şekilde birbirlerine destek olmalarını önermiş. Diğer hayvanlar da bu iş birliği içinde çalışma fikrini sevmişler ve birlikte çalışmaya başlamışlar. Fırtına yaşandıktan sonra yardım almaya ve arkadaşlarıyla iş birliği yapmaya büyük ölçüde direnç gösteren birkaç kirpi varmış. Kendilerine bakmaya ve kendi ihtiyaçlarını karşılamaya alışkın olan bu kirpiler, bu yüzden yardım istediklerinde, diğer insanların onlar için bir şeyler yapması fikrine güvenmemişler. Ama Felix pes etmemiş. Onlara, birlikte çalışarak her birinin ayrı ayrı her şeyi kendi başına yapmaya çalışması durumunda yapabileceklerinden çok daha fazlasını yapabileceklerini hatırlatmış. Birlikte çalışarak birbirlerinin yeteneklerinden ve uzmanlık alanlarından farklı şeyler öğrenebilir, her şeyi daha iyi ve daha hızlı inşa edebilirlermiş. Birlikte çalışırlarsa bireysel olarak çalıştıklarından çok daha fazlasını başarabileceklerini kirpilere açıklayan Felix en sonunda kirpilere iş birliği içinde çalışma fikrini sevdirebilecekmiş. Hayvanlar, fırtına sonrasında meydana gelen yıkımları düzeltebilmek için, üstlerine düşen görevler üzerinde çalışmaya başlamışlar ve herkes elinden geleni yapmaya koyulmuş. Köydeki çalışmalar boyunca gerekli olan tüm inşaat malzemelerinin tedarikine ek olarak, kasabanın tüm sakinleri için yeni evlerin tasarımı, inşası ve sağlanması konusunda iş birliği yapmışlar. Ayılar ve kurtlar taşınması zor olan kütükleri taşıdı, ağaçkakanlar bu kütüklerin şekillendirilmesinde görev almış, diğer kuşlar panik olan halkın sakinleşmesi için minik konserler vermiş, tavşanlar ve sincaplar kütüklerin yerleştirilebilmesi için toprakta temel oluşturulmasına yardımcı olmuş. Zürafalar evlerin üst katlarına malzemeler taşımışı, gergedanlar evlerin kolonlarına maymunlar onları yerleştirene kadar destek olmak için sırtlarını dayamışları. Tüm hayvanlar, yorulmaksızın zorluklar karşısında yeni çözümler bularak yıkılan evlerini hep birlikte yeniden inşa etmişler. Hayvanlar iş birliği yapmaya devam ettikçe, birbirlerini desteklemekten gelen gerçek gücün önemini yavaş yavaş anlamışlar ve zaman geçtikçe bunun farkına varmışlar. Bu düşünce, yaşadıkları sorun üzerinde birlikte çalışmalarını sayesinde ortaya çıkmış. Hayvanların, fırtınanın getirdiği zorluğa bir çözüm bulmak için birbirleriyle iş birliği yapma konusundaki yoğun çabaları, aralarındaki düşmanlıkların yok olmasını, güzel dostluklar oluşturmalarını da sağlamış. Sonunda, birbirleriyle iş birliği yapmanın onları yalnızca daha güçlü kılmakla kalmayıp aynı zamanda onlara mutluluk getirdiğini ve bir bütün olarak grubun genel başarısına katkıda bulunduğunu anlamışlar. Sadece çok sayıda yeni hayvanla tanışmakla kalmamış, aynı zamanda bir bütün olarak topluluk olarak birbirlerine daha da yakınlaşmışlardı. Son birkaç gündür bölgeyi kasıp kavuran şiddetli fırtına dindiğinde, kasabadaki herkes normal hayatına geri dönebildi. Hayvanlar, topluluklarıyla ilgili olarak ortaya çıkan herhangi bir soruna veya engele çözüm bulmak için birbirlerini kollamada ve birbirlerine yardım etmede son derece iyi olduklarını herkese gösterdiler. Birbirlerine göz kulak olmak konusunda çok iyiydiler. Bundan sonra tüm hayvanlar hayatları boyunca köylerinde mutlu mesut yaşamaya devam ettiler. Onların birlikte çalışması için hepsini ikna eden cesur ve nazik tilki yavrusu Felix, bu güzel fikirleri için tüm hayvanlardan övgü ve teşekkür almış. Felix, herkesin birlikte yaptığı onca şeyden dolayı çok mutluymuş. Onlara, birbirlerine yardım etmek için birlikte çalışarak ve amaçlarına ulaşmak için birlikte çalışarak dünyayı içinde yaşayan tüm canlılar için daha iyi bir yuva haline getirdiklerini hatırlatmayı başarmış. Böylece, bir fırtına felaketi, köyde yaşayan tüm hayvanlar için güzel şeylerin yaşanmasına vesile olarak atlatılmış. Yaşanan yorucu günlerin ardından tüm hayvanlar huzura kavuşmuş, gece olduğunda herkes birlikte inşa ettikleri evlerine çekimişi ve huzurla uyuyup yeni mutlu günlere uyanmışlardı ve bu sonsuza dek böyle devam etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/hizli-kurabiye", "text": "Evvel zaman içinde küçük ve sevimli bir kasabada lezzetli mi lezzetli pastalar, çörekler ve kurabiyeleri ile meşhur şirin bir pastane varmış. Bu pastanenin hiç müşterisi eksik olmazmış. Pastalar ve çöreklerin yanı sıra kurabiyesiyle ünlü usta yaşlı bir adam varmış. En çok onun lezzetli kurabiyeleri satılır ve insanlar onun kurabiyelerini almak için sıraya bile girermiş. Kurabiyelerinin bu kadar lezzetli olmasının ve satılmasının sebebi kurabiyelerini severek ve her gün farklı bir şekilde deneyerek yapmasıymış. Bir gün yaşlı adam her zaman olduğu gibi kurabiyelerini hazırlamak için mutfağa girmiş. Yaşlı adam ''Bugün de farklı şekilde bir kurabiye deneyeceğim. Acaba bugün ki kurabiyemi neye benzetsem diye düşünürken aklına adamdan bir kurabiye yapma fikri gelmiş. Yaşlı adam ''Evet... Bu kurabiye bir adama benzeyecek'' demiş. Yaşlı adam mutfakta kurabiye adamı yapmak için bütün malzemelerini hazırlamış ve kurabiye adam için kurabiyeyi adam şeklinde kesmiş. Yaşlı adam ''İşte şimdi oldu ama birkaç dokunuş daha gerekiyor'' demiş. Daha sonra hazırladığı kurabiyeyi fırına vermiş ve müşterilerinin yanına dönmüş. Müşterilerinden biri '' Bugün hangi şekilde kurabiye yaptın? Çok merak ediyorum.'' Diye sormuş. Yaşlı adam ''Bugün lezzetli mi lezzetli kurabiyeden bir adam yaptım. Birazdan olur'' demiş. Müşteri ''Onu görmek ve yemek için sabırsızlanıyorum.'' demiş. Yaşlı adam tebessüm ederek mutfağa geri dönmüş ve fırındaki kurabiyesini çıkarmış. Kurabiyesi enfes kokuyormuş. Yaşlı adam kurabiyesine saç yapmak için çikolata sosu, gözleri ve ağzı için şeker ve elbisesi için pasta kreması kullanmış. Yaşlı adam kurabiyesine uzaktan bir bakıp ''Harika gözüküyor, müşterim bunu çok sevecek'' demiş ve kurabiye adamı tabağa almak için hazırlanırken o da ne! Kurabiye adam canlanmış ve ayağı kalkmış. Yaşlı adam gördüklerine inanamamış ve gözlerini ovuşturmuş. Kurabiye adam '' Beni hazırladığın için teşekkür ederim ama lütfen beni yemelerine izin verme'' demiş. Yaşlı adam '' Sen konuşuyorsun bu nasıl olur? Seni vermek zorundayım çünkü müşterim beni bekliyor.'' Demiş. Bunu duyan kurabiye adam hızla koşmuş ve mutfaktan çıkarken müşteri ile göz göze gelmiş. Müşteri ''Ne kadar da lezzetli görünüyorsun aynı zamanda yürüyorsun. Bu muhteşem seni hemen alıp yemek istiyorum.'' Demiş. O sırada yaşlı adam kurabiyenin peşine düşmek için mutfaktan çıkmış ve müşterinin de kurabiyeyi fark ettiğini görmüş. Yaşlı adam ''Onu hemen yakalamalıyız. Çok hızlı koşuyor. ''Demiş. Kurabiye adam hızla koşarken peşine hem müşteri hem de yaşlı adam takılmış. Kurabiye adam o kadar hızlı koşuyormuş kısa sürede yaşlı adam ve müşterinin onu yakalayamayacağı kadar mesafe açmış. Kurabiye adam yolda hızla koşarken küçük bir çocukla karşılaşmış. Küçük çocuk ''Ne kadar da harika bir kurabiye hemen onu yakalayıp yemeliyim'' demiş ve o da kurabiye adamın peşine takılmış. Kurabiye adam ''Dilediğiniz kadar hızlı koşabilirsiniz ama ben kurabiye adamım beni kimse yakalayamaz. Hızlı mı hızlı akıllı mı akıllıyım'' demiş. Kurabiye adam peşine takılan yaşlı adam, müşteri ve çocuktan uzaklaşmayı başarmış ama o da ne! Kurabiye adamın bu sefer de karşısına okuldan eve dönen acıkmış bir öğrenci çıkmış. Öğrenci ''Vay canına hem lezzetli hem de koşan bir kurabiye! Ben de çok acıkmıştım. Seni yakalayıp yemeliyim.'' Demiş ve kurabiye adamın peşine bir de acıkan öğrenci takılmış. Kurabiye adam'' Beni biraz zor yakalarsın. Beni herkesi atlattım. Seni de atlatırım. Koşabildiğin kadar hızlı koş ama beni asla yakalayamayacaksın'' demiş. Kurabiye adam o kadar koşmuş ki biraz soluklanmak istemiş. Yorulan kurabiye adam yavaşlayamaya başlamış ve yolda bu sefer karşısına bir kedi çıkmış. Kurabiye adam kedinin de diğerleri gibi peşinden koşmasını beklerken aksine kedi kurabiye adama '' Merhaba kurabiye adam arkadaş olabilir miyiz?'' diye sormuş. Kurabiye adam ''Çok sevinirim. Peşimde yaşlı bir adam, beni sipariş eden bir müşteri, küçük bir çocuk ve acıkan bir öğrenci var. O yüzden acele etmem gerekli.'' Demiş. Kedi ''Eğer istersen seni onlardan daha da uzaklaştırabilirim. Hem sen de çok yorulmuşa benziyorsun. Kuyruğuma binersen hızlıca onlardan uzaklaşmış oluruz. '' dedi. Kurabiye adam ''Evet, biraz yoruldum. Kuyruğunda seyahat etmek zevkli olabilir.'' Demiş ve kuyruğuna binmiş. Kedi o kadar hızlı koşuyormuş ki kurabiye adam bir an yere düşeceğini sanmış ve kediye ''Kuyruğunda çok sallanıyorum. Yere düşebilirim.'' Demiş. Kedi ''Eğer istersen başıma çıkabilirsin bu şekilde daha güvende hissedersin ve sallanmazsın.'' Demiş. Kurabiye adam da kedinin dediğini yapmış ve kafasına doğru tırmanmış. Kedi kurabiye adamı peşindekilerden daha da uzaklaştırmış ve insanlardan uzak bir yere gitmişler. Kurabiye adam ''Biliyor musun kedi, beni yemek istememene çok şaşırdım. Çünkü herkes peşimde koşarken sen benimle arkadaş olmak istedin.'' Demiş. Kedinin gözleri birden büyümüş ve '' Evet çok lezzetli görünüyorsun seni yemek istemediğimi de nerden çıkardın. Sadece başkaları seni yemesin diye uzak bir yere getirdim.'' Demiş ve kafasındaki kurabiye adamı havaya atıp ağzını açmış ki o da ne! Bir karga kurabiye adamı havada görürken kapıvermiş. Kediciğinde ağzı öylece açıkta kalmış. Kurabiye adam artık bütün bunlardan ders alıp karganın ağzındayken kargayı konuşturup yere düşmeyi ve böylece kaçmayı planlamış ve kargaya ''Kargalar kurabiye yer mi?'' diye sormuş. Karga ''Evet, yer'' dediği gibi kurabiye adam karganın ağzından düşüvermiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/hukumdar-sehriyar-ile-kardesi-hukumdar-sahzaman", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Hint ve Çin adalarına hükmeden Sasanilerin kudretli, zengini ordulara ve kavimlere hükmeden bir hükümdarı varmış. Bu hükümdarın da iki oğlu varmış. İkisi de pek yiğit lakin büyük olan daha yiğitmiş. Daha yiğit olan oğul babasının yerine diyarlara hükmeder, halkını adaletle yönetirmiş. Bu adil hükümdarın adı Şehriyar imiş... Şehriyar kardeşini pek sever, yirmi yıllık saltanatında Acem diyarını yöneten kardeşi Şahzaman'a hasret kalmış, onu pek özlermiş. Şehriyar bu hasrete dayanamamış ve bir gün vezirini yanına çağırıp ona kardeşini getirmesini emretmiş. Vezir derhal mahiyetini alıp yola koyulmuş. Şahzaman'ın sarayına vardığında Şahzaman veziri sevinçle karşılamış. Abisini uzun zamandır görmemenin özlemiyle apar topar vezirle birlikte hemen yola koyulmuş. Şahzaman ve vezir az gitmiş uz gitmiş, darken Şahzaman ağabeyine vereceği hediyeyi sarayda unuttuğunu fark etmiş. Vezir ve mahiyetine yola devam etmelerini emredip dört nala saraya dönmüş. Şahzaman saraya dönene gece karanlığı çökmüş, saraydaki herkes uykuya dalmış. Kimseye görünmeden odasından hediyeyi alıp yola koyulma amacında olan Şahzaman odasına girdiğinde büyük hayal kırıklığı yaşamış. Eşini kendi odalarında gir köle ile brilikte sarılmış uyurken görmüş. Şahzaman bir sure üzerindeki şaşkınlığı atamamış. Saraydan ayrılalı saatler olmuşken eşinin başkasıyla birlikte olması onu derinden yaralamış. Gidişinin üzerinden bir gün geçmeden aldatıldıysa ağabeyinin sarayında geçireceği uzun günlerde daha neler olabileceğini düşünmüş. Kıskançlık tesiriyle karısının ve kölenin oracıkta canına kıymış. İkisini de orada bırakıp, ağabeyine vereceği hediyeyi alıp yola koyulmuş. Yolda dinlenmek üzere kamp kuran vezir ve yardımcıları görmüş. Kampı toplatıp ağabeyinin sarayına varasıya kadar gece gündüz demeden yol almış. Günlerce süren yolculuğun ardından Şahzaman, Şah Şehriyar'ın şehrine varmış. Şehriyar yıllar sonra göreceği kardeşi için tüm şehri çiçekler ve ipek kumaşlarla süsletmiş. Bütün şehir Şahzaman'ın gelişini sevinçle kutluyormuş. Şehriyar kardeşini karşılayıp onu saraya götürmüş. Tüm bu kutlamalara rağmen Şahzaman'ın yüzü bir türlü gülmüyormuş. Zaman geçtikçe Şahzaman yemeden içmeden kesilmeye başlamış. Şah Şehriyar kardeşi için endişeleniyormuş. Şehriyar kardeşine ne derdi olduğunu sormuş lakin Şahzaman ağabeyine olanları anlatmak istememiş. Şehriyar kardeşine ava çıkıp biraz kafa dağıtmayı teklif etmiş lakin Şahzaman bunu da Kabul etmemiş. Şehriyar ısrarlarına rağmen onunla gelmeyen kardeşini sarayda bırakıp ava çıkmış. Şehriyar saraydan ayrılır ayrılmaz bahçede bir hareketlilik başlamış. Şahzaman neler olduğunu görmek için bahçeye bakan pencerelere yaklaşmış. Şehriyar'ın karısı Sultan ve 20 kadın ile 20 erkek köle bahçede toplanmışlar. Sultan hususi kölesine seslenmiş ve orada insanların içinde birbirlerini öpmeye başlamışlar. Sultan ve aşığının etrafındaki insanlarında zıvanadan çıkmış halleri Şahzaman'ı hayrete uğratmış. Şahzaman gördükleri karşısında kendi başına gelen olayı küçümser olmuş. Tekrar yiyip içmeye, gezmeye eğlenmeye başlamış. Ağabeyi Şah Şehriyar avdan döndüğünde kardeşinin kendine gelmesine oldukça sevinmiş. Kardeşinin nasıl bir anda neşeli günlerine döndüğünü de merak ediyormuş. Şehriyar bir akşam yemekte kardeşine neler olduğunu tekrar sormuş. Şahzaman ağabeyine geldiğimde neden kötü olduğumu anlatırım ama ne oldu da artık iyiyim diye sorma diyip anlatmaya başlamış. Karısı ve köleyi nasıl gördüğünü, hiç durmadan öfkeyle günlerce yolda at sürdüğünü anlatmış. Şehriyar bu duyduklarından sonra kardeşinin sarayda ne görüp iyileştiğini merak etmiş. Şahzaman neler gördüğünü kesinlikle anlatamayacağını lakin bir oyun oynayıp her şeyi kendi gözleriyle görebileceğini söylemiş. Şehriyar tekrar ava çıkacağını duyurmuş. Ormanlık yere çadır kurdurmuş. Hizmetçilerine yanlarına gelmemelerini emretmiş. Çadırda kıyafetlerini değiştirip kimsenin onu tanımayacağı bir hale bürünüp saraya geri dönmüş. Şahzaman'ın bahçeyi izlediği pencereye gitmiş. Şahzaman ve Şah Şehriyar pencerede neler olacağını beklerken bahçeye sultan ve köleleri gelmiş. Şahzaman'ın bahsetmeye utandığı olaylar tekrar yaşanmış. Şehriyar gördüklerine inanamamış ve kardeşini alıp saraydan çıkmış. Saraydan çıkıp nereye gittikleri soran Şahzaman haysiyetimizi kaybettik, bizden kötü durumda olanları görmeden saraya dönmek yakışmaz demiş. Az gitmişler uz gitmişler. Bir su kenarı bulup dinlenmek için oturmuşlar. Tam yorgunluklarını atacakken suyun üzerinde kara dumanlar belirmiş. Su köpürdeyerek yükselmiş ve içinden elinde koca sandıkla bir cin çıkmış. Cin sandığı ağacın altına koymuş, sandığın kapağını açmış içinden güzeller güzeli bir kız çıkmış. Cin kızı görünce Düğün gecesi yatağından kaçırdığım güzellik, dizinde uyumayı nasip et demiş. Kız da sessizce oturup cinin kucağına yatmasına müsaade etmiş. Şehriyar tekrar ava çıkacağını duyurmuş. Ormanlık yere çadır kurdurmuş. Hizmetçilerine yanlarına gelmemelerini emretmiş. Çadırda kıyafetlerini değiştirip kimsenin onu tanımayacağı bir hale bürünüp saraya geri dönmüş. Şahzaman'ın bahçeyi izlediği pencereye gitmiş. Şahzaman ve Şah Şehriyar pencerede neler olacağını beklerken bahçeye sultan ve köleleri gelmiş. Şahzaman'ın bahsetmeye utandığı olaylar tekrar yaşanmış. Şehriyar gördüklerine inanamamış ve kardeşini alıp saraydan çıkmış. Saraydan çıkıp nereye gittikleri soran Şahzaman haysiyetimizi kaybettik, bizden kötü durumda olanları görmeden saraya dönmek yakışmaz demiş. Az gitmişler uz gitmişler. Bir su kenarı bulup dinlenmek için oturmuşlar. Tam yorgunluklarını atacakken suyun üzerinde kara dumanlar belirmiş. Su köpürdeyerek yükselmiş ve içinden elinde koca sandıkla bir cin çıkmış. Cin sandığı ağacın altına koymuş, sandığın kapağını açmış içinden güzeller güzeli bir kız çıkmış. Cin kızı görünce Düğün gecesi yatağından kaçırdığım güzellik, dizinde uyumayı nasip et demiş. Kız da sessizce oturup cinin kucağına yatmasına müsaade etmiş. eCin uyuyakalınca kız Şehriyar ve Şahzaman'ı yanına çağırmış. Cinin uyanmasından korkan kardeşler oldukları yerde donup kalmışlar. Kız onlara korkmamaları gerektiğini yanlarına gelebileceklerini söylemiş. Kardeşler yanlarına gittikten sonra kız cebinden 582 tane mühür ve yüzük dolu bir kese çıkartmış. Kardeşler bu yüzüklerin ne olduğunu anlamamış. Kız eğer onunla birlikte olmazlarsa cini uyandıracağını ve cinin onları öldüreceğini söylemiş. Bu söylenene inanmayan kardeşler mühürlerle dolu torbaya tekrar bakmışlar ve o mühür yüzüklerinin erkek yüzükleri olduğunu fark etmişler. Kız cinin öldürdüğü erkeklerden mühürleri aldığını söylemiş. Şehriyar neden böyle bir şey yaptığını sorduğunda, Bu cin beni düğün gecemde kaçırdı. Önce bir şişeye sonra sandığa hapsetti. Sansığı da yedi zincire vurup denizen dibine attı ancak bilmediği şey kadınlar isterse yapmanın yolunu bulurdu. Ben de onu uyutup istediklerimle birlikte oldum, o da yüzüklerini sandığıma mühür olarak aldı. Demiş. Şehriyar va Şahzaman cinin onlardan daha kötü bir durumda olduğunu görüp hallerine şükretmiş ve saraylarına geri dönmüşler. Şah Şehriyar yaşananlardan sonra saraya döndüğünde karısı sultanın boynunu vurdurmuş. Şah'ın bu yaptığına anlam veremeyenler kölelerin de boynunu vurdurunca sarayda dedikodular başlamış. Dedikoduların ardından odasından çıkamaz hale gelen Şah Şehriyar Cinin hapsettiği kızın söylediklerini düşünmüş düşünmüş, kadınların yapacaklarından korkar olmuş. Vezirine emir vermiş. Her gece bir kızla evlenip sabahına idam ettirme kararı aldığını söylemiş. Vezir buna anlam veremese de Şah'ın söylediğine karşı çıkamamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/iki-dost-kedi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Doğanın en güzel deresi, gürül gürül akarmış. Herkes bu dereden su içmek için sabırsızlanırmış. Bu derenin her iki yanında da şirin kasabalar varmış. Bu karşılıklı kasabada yaşayanlar sürekli birbirlerini ziyarete gelirlermiş. Bunun için ise derenin üzerindeki ince köprüyü geçmeleri gerekirmiş. Bu köprü sağlammış ama üzerinden sadece bir kişinin geçebileceği genişlikteymiş. Mırmır ve Tintin de bu ziyareti en sık gerçekleştiren iki kedicikmiş. Sık sık birbirlerinin kasabalarına giderler ve oradaki arkadaşlarını ziyaret ederlermiş. Birlikte oyunlar oynar, gezintiye çıkarlarmış. Güneşli ve sıcak günlerde dere kenarında oturur ve güneşin tadını çıkarırlarmış. Bir gün Mırmır kahvaltı yapacakken evde mamasının kalmadığını fark etmiş. Hemen karşı kasabaya geçip marketten süt almak için evden çıkmış. Tintin de evde biraz işi olduğu için arkadaşlarının kasabasından ayrılarak kendi evinin yolunu tutmuş. Mırmır tam köprüye çıkmış. Bir de bakmış ki ne görsün! Köprünün karşısından da Tintin geliyor. Ne yapacağını bilememiş. Çünkü tek bir kişi için yer varmış. Yavaşça Tintin de yaklaşmış ve o da Mırmır'ı görmüş. Tintin Mırmır'ı görünce biraz öfkelenmiş. Neden köprüye bakmadan çıkıyorsun? Ne yapacağız şimdi? Mırmır Ben senin geldiğini görmedim. Fark ettiğimde ise artık çok geçti. Diye kendisini açıklamış. Tintin Madem öyle, ilk geçiş hakkı benim! diyerek Mırmır'ın ona yol vermesini beklemiş. Mırmır, Tintin'in bu öfkesinden dolayı çok üzülmüş. Tintin, dostum, seni fark etmedim. Yoksa senin geçmeni beklerdim. Güze bir şekilde rica edebilirsin. Neden beni üzüyorsun? diyerek kafasını önüne eğmiş. Tintin, Seni üzmek istemedim Mırmır. Sadece belki bana yol vermek istemezsin diye düşündüm. O yüzden biraz sert konuştum. Çok özür dilerim. Demiş. Mırmır hemen yumuşamış ve gülümseyerek Tintin'e bakmış. Tabi ki de sana yol verirdim. Çünkü bu kasabanın en güzel özeliği herkesin birbirine hoşgörülü olmasıdır. Başka bir zaman da benim başıma geldiğinde sen bana yardım edebilirsin. Edersin değil mi? Tintin Evet, tabi ki ederim. Çok teşekkür ederim Mırmır. Demiş. Mırmır, ayaklarını, köprünün üzerinde tek sıra halinde sıralamış. Tintin de boş kalan alanlara patilerini koyarak aşağıya düşmeden köprünün karşısına geçmeyi başarmış. O günden sonra Tintin, ne olursa olsun herkese hoşgörülü davranması gerektiğini anlamış. Her gittiği yere de Mırmır ile birlikte gitmeye başlamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/iki-kardes", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ailesiyle birlikte şehrin en güzel yerinde yaşayan iki kardeş varmış. Büyük olan kız kardeş, küçük olan ise erkek kardeşmiş. Büyük olan kardeşin adı Kardelen, küçük olan kardeşin adı da Sedat imiş. Bu iki kardeş anne ve babaları işe gittiği zaman onlara babaanneleri bakarmış. Babaanneleri yaşlı olduğu için bazen televizyon izlerken uyuyakalırmış. Kız kardeş, erkek kardeşini çok sever ve onu korumaya çalışırmış. Erkek kardeş, kız kardeşin ona annesi gibi davrandığın düşünürmüş ve bu durumdan hiç hoşlanmazmış. Kız kardeş ile erkek kardeş bu nedenle sürekli kavga ederlermiş. Babaanneleri onlara kavga etmemeleri için hep öğütler verirmiş. Ama kardeşler yine de kavga etmeye devam ederlermiş. Kız kardeş, annesi evde yokken onun kıyafetlerini alır, babaannesinden gizli annesinin takılarını takarmış. Kız kardeş annecilik oyunu oynuyormuş ama gizli yaptığı için bu yanlış bir davranışmış. Annesinden, eşyalarını almak için izin istemesi gerekiyormuş. Bir gün yine kız kardeş, annesinin takılarını kullanmak için babaannesi uyurken annesi ile babasının odasına gitmiş. Erkek kardeş, ablasının odaya girdiğini görmüş ve peşinden gitmiş. Annesinin masasının üzerinde ablasını görünce ona kızmış. Annesinin çok üzüleceğini, ondan izinsiz eşyalarını almasının yanlış bir davranış olduğunu söylemiş. Ama kız kardeş erkek kardeşini dinlememiş. Erkek kardeşin de canı çok sıkılmış ve oyun oynamak istiyormuş. Ablasını ikna edemediği için onunla birlikte oynamayı tercih etmiş. Kız kardeş Gel Sedat. Çok eğlenceli bir oyun buldum. Onu oynayalım. Annem bize kızmaz merak etme. Demiş. Kız kardeş oyunu anlatmaya başlamış. Annemin çok güzel kokan kremleri var Sedatcığım. Anneme bu kremler ile bir sürpriz yapabiliriz. Evin her yerine bu kremleri sürersek her yer mis gibi kokar. Annem ve babam da eve gelince mutlu olurlar. Demiş. Sedat ve Kardelen, anne ve babasına sürpriz yapmayı çok sevdikleri için bu oyunu çok sevmişler. Bu iki kardeş, kremin sürdükleri her yeri yumuşacık yapacağını ve çok güzel kokacağın düşünerek evdeki her yere sürmüşler. Kapılar, dolaplar, masalar ve yataklar artık çok güzel kokuyormuş. Sedat, Ablacığım, babaannemi de uyandırmayalım. Uyanınca ona da sürpriz olsun. Demiş. Kardelen bu fikri çok beğenmiş ve kabul etmiş. İki kardeş bir süre sonra eşyaların kirli ve kaygan bir görüntüsü olduğunu fark etmişler. Üstelik güzel kokuları da kaybolmuş. Bu kez iki kardeş eşyalara zarar vermekten korkmuşlar ve onları temizlemeye çalışmışlar ama başaramamışlar. Ailesini üzeceklerini düşünerek evde sessizce oturmuşlar. Akşam annesi ve babası işten gelip babaannesi de uyanınca durumu fark etmişler. Kız kardeş ve erkek kardeş, çok utanmışlar. Anne ve babalarına bütün olan biteni anlatarak ağlamaya başlamışlar. Kız kardeş, Anneciğim, ben sadece biraz oyun oynamak istemiştim. Diyerek saçlarını okşamış. Anne ve babalarından özür dilemek isteyen çocuklar Anneciğim, babacığım, biz çok özür dileriz. Bir daha asla sizin eşyalarınıza izin almadan dokunmayacağız. Demişler. Çocuklar özür dileyince anne ve babaları da çok mutlu olmuş. Hep birlikte güzel bir akşam yemeği yemişler. O günden sonra babaanneleri anne ve babaları ile birlikte eğlenceli oyunlar oynamaya başlamışlar. Anne ve babalarının eşyalarına bir daha hiç izinsiz dokunmamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ikinci-kalenderin-oykusu", "text": "Ben İkinci Kalender, iki gözüm kördür ancak kör olarak doğmadım. Şimdi sizlere anlatacağım hayat hikayem öyle ilginçtir ki dinleyen herkese ders olur. Ben bir şahın oğluyum. Şah oğlu şahım yani aslına bakarsanız. Cahil değilim; bilmediğim lisan, okumadığım kitap yoktur. Kendimi bilime verdim ve bu alanda çağdaşlarımın hepsini geçtim. Adım birçok yerlerde saygı ile anıldı, hükümdarlar beni ülkelerine şan vermem için çağırdı. O günlerden birinde Hint hükümdarı da şanımı duymuş, babama ulaşıp beni yanına göndermesini rica etmiş. Bir sürü hediyeler ve şahlara yaraşır armağanlar göndermiş. Babam da gördüğüm saygıyı görünce buna rıza göstermiş ve hediyelerle dolu bir gemi ile beni Hint hükümdarının yanına göndermişti. Tam bir ay sürdü denizleri aşmamız ve en sonunda vardık Hint ülkesine. Hediyelerimizi yükleyip, hükümdarın sarayına doğru koyulduk yola. Tam yeni yola çıkmıştık ki bir toz bulutu bize doğru yaklaştı. Yeri ve göğü örttü, bir saat durdu sonra dağıldı. Toz bulutunun içinden kırk atlı belirdi. İyice yaklaşımca bunların çöllerde yaşayan yol kesici haydutlar olduğunu fark ettik. Onlar da bizi fark ettiler, ardımıza düştüler. Onlara işaretle Hint hükümdarına geldiğimizi, yanımızdaki hediyelerin de ona ait olduğunu anlatmaya çalıştık ancak bizi dinlemediler. Biz ona bağlı değiliz, istediğimiz ne ise onu yaparız dediler. Tüm servetimizi aldılar, bir de beni yaraladılar. Yardımcılarım bir yana kaçtı, ben bir yana kaçtım. Nereye gittiğimi bilmez halde hızla uzaklaştım. En sonunda bir mağara bulup dinlenmek için uzandım. Sabah olunca mağaradan çıktım yürüdüm, yürüdüm ve çok zengin olduğu belli olan bir şehre ulaştım. Nereye gideceğimi bilmez halde dolanırken bir terzi dükkanı gördüm ve girip selam verdim. Şansıma iyi niyetli biri idi ve bana neden şehrimi terk ettiğimi sordu. Anlattıklarımı üzülerek dinledi ve bana kimseye öykümü anlatmamamı söyledi. Meğer bu kentin hükümdarı babamın en büyük düşmanıymış ona karşı eski bir intikamı varmış. Ben, davet etti ve terzinin evinde üç gün misafir kaldım. Bana mesleğimi sorduğunda; hukuku, bilimi, matematiği, edebiyatı bildiğimi anlattım. Bana, \"Dostum, bütün bunlar bir meslek oluşturmaz\" dedi. Beni üzgün görerek, \"Ya da belki bir meslektir ama, bizim kentin piyasasında hiç geçerliği yoktur. Burada, bizim kentte, hiç kimse inceleme, yazma, okuma ve hesap yapma nedir bilmez. Sadece yaşamım kazanmaya bakar.\" Bunu duyunca, çok pişman oldum ve ona, \"Gerçekten, vallahi, sana anlattıklarımdan başka yapacak hiçbir şey bilmiyorum\" diye tekrarlamaktan başka bir şey söyleyemedim. \"Öyleyse, çocuğum, kendini toparla! Bir balta ile bir urgan al! Allah sana daha iyi bir baht hazırlayasıya kadar ormana gidip ağaç keserek geçimini sağla!\" dedi. Bu sözler üzerine, gidip bana bir balta ve bir urgan satın aldı; ve beni, onlara emanet ederken iyi tanıtmaya gayret göstererek öteki oduncularla ormana odun kesmeye yolladı. Bunun üzerine oduncular ile yola koyularak ormana vardım. Kestiğim odunları omzuma vurdum; onları kente götürerek yarım dinara sattım. Biraz para harcayarak yiyecek satın aldım, paranın geri kalanını özenle sakladım. Böylece bir yıl boyunca çalışmayı sürdürdüm; ve her gün dostum terziyi dükkanında ziyarete gittim. Bir gün ormana gidip işlerimi hallettikten sonra kuru bir ağaç bulup dibindeki toprağı eşelemeye koyuldum. Kazdığım yerde karşıma bakırdan halkası olan bir kapak çıktı. Kapağı kaldırdım. Altında, bir merdivenin uzandığını gördüm Merdivenin dibine kadar indim. Orada bir kapı buldum. Kapıdan girdim ve kendimi göz kamaştıran ve güzel inşa edilmiş bir sarayın salonunda buldum. İçerde en güzel çiçeklere denk güzellikte bir kız vardı. Öyle güzeldi ki, onu görür görmez yüreğimin tüm kaygısı, tüm hüznü ve tüm felaketi silindi. Kız beni görünce ne olduğunu şaşırdı. Sen de kimsin? diye sordu. Kendimi tanıttım ve burayı nasıl bulduğumu anlattım. Yirmi yıldır insan yüzü görmediğini söyledi. Ona hikayemi anlattım ve dinleyince benim çektiğim acılara dayanamayıp ağladı. Sonra o da bana kendi hikayesini anlattı. Meğer bu güzel kız Abanos Adası'nın hakimi Şah Aknamus'un kızıymış. Onu buraya kaçırıp hapseden de İblis'in oğlu Cerceris adlı bir yaratıkmış. Babası ile düşmanlığı olan Cerceris henüz küçük bir kızken onu kaçırıp buraya kilitlemiş. Esirine eziyet etmemiş ancak gün yüzü görmesine de izin vermemiş. Diğer insanlar ile konuşması, buradan ayrılması yasakmış. Cerceris, buraya tatlılar, giysiler, değerli kumaşlar, mobilyalar, yiyecekler ve içecekler taşımış. O zamandan bu yana, her on günde bir gelip kızı kontrol edip gidermiş. Bu on gün içinde, kız kendisinden herhangi bir şey isteyecek olursa, gece olsun gündüz olsun, salonun kubbesi altındaki tablette yazılı olan iki satıra el değdirdiğinde hemen karşısında belirirmiş. Bu kez, onun ayrılmasından buyana dört gün geçmiş. Daha altı gün burada olmayacağını söyledi. Sonra da bana sordu Acaba sen burada benimle beş gün kalabilir misin? Böylece onun gelişinden bir gün önce buradan ayrılmış olursun!\" diye sözünü bitirdi. Kendisine, \"Kuşkusuz! Bunu yapabilirim\" diye yanıt verdim. Bunu duyunca çok sevindi; ayağa kalktı, elimi tuttu, kemerli bir kapıdan geçirdi. Bana içmek için miskle karılmış şerbet sundu ye önüme pastalar koydu. 20 yıldır insan görmemenin verdiği neşeile benimle mutlu mutlu sohbet etti ve ben de gerçekten, hemen tüm dertlerimi unutmuş gibiydim. Çok yorulmuştum, en sonunda olduğum yerde uyuyakalmışım. Uyamnca onu yanımda oturur buldum. Allah'a tüm iyiliklerini ona bağışlaması için dualar ettim; sonra oturup bir saat kadar konuştuk. Dedi ki, \"Vallahi! Önceleri, bu yeraltı sarayında tek başıma, hüzünle yaşıyordum ve göğsüm daralıyordu. Çünkü konuşacak kimse bulamıyordum ve bu, yirmi yıl sürdü. Ama Allah'a şükürler olsun ki, seni bana yollamakla yüceliğini gösterdi.\" ona, \"İster misin, seni yeryüzüne çıkarayım ve seni bu canavardan kurtarayım?\" diye sordum. Bunu duyunca, böyle bir şeye imkan olmadığını, onun esiri olduğu ve ondan kaçamayacağımızı çok kuvvetli olduğunu söyledi. Bir yolunu bulmak için çok düşünmemiz gerektiğini, ani kararlar vermememiz gerektiğini anlattı. Bense bu sözlere öfkelenmiştim. Gururuma engel olamadım ve kendimi tutamadım. \"Asla! Şimdi duvarında gizemli yazıt bulunan bu kubbeyi derhal yıkacağım. Bırak canavar gelsin, onu da mahvedeceğim! Zaten çoktandır yerin üstündeki, yerin altındaki tüm canavarları yakalayarak öldürmek benim en eğlenceli oyunum olmuştur\" dedim. Ani bir öfkeyle kalktım ve kubbeye şiddetli bir tekme indirdim. Ben kubbeye bu şiddetli tekmeyi indirince, kadın bana, \"İşte Cerceris! Bize ulaştı. Sana daha önce söylememiş miydim? Ben mahvoldum! Bari sen kaç kurtul! Geldiğin yerden çık, git!\" dedi. Bunun üzerine merdivene doğru atıldım. Ama, ne yazık ki korkunun şiddetinden aşağıda sandallarımı ve baltamı unuttum. Böylece, merdivende henüz birkaç basamak çıkmışken, sandalıma ve baltama bir göz atmak için dönüp geriye son bir kez bakınca, yerin yarıldığını ve oradan korkunç bir canavarın çıktığım ve kadına, \"Bütün bu şiddetin anlamı ne? Başına bir felaket mi geldi?\" diye sorduğunu duydum. Genç kadın ona yanlışlıkla çarptığını söylüyordu ki Cerceris benim baltamı ve sandallarımı gördü. Öyle bir hiddetlendi ki altımdaki yer titredi. O sırada olanca gücümle kaçıp oradan çıktım ve kapağı yeniden kapatarak üstüne toprakla kapladım. Günler günleri kovaladı oradaki güzeller güzeli kızı ve canavarın ona yaptığı eziyetleri düşünmeden bir günüm bile geçmedi. Terzi arkadaşımın dükkanında otururken birinin beni elinde sandallarım ve baltamla dışarda beklediğini söylediler. Cerceris'in beni bulduğunu biliyordum ve yine o kadar korkmuştum ki kaçmaya teşebbüs dahi edemedim bu kez. Canavar beni dükkanın içinde yakaladı. Bir kolumdan tutup önce gök yüzünün en tepesine uçurdu sonra yerin dibine indirdi. Kendimi yine o yeraltı sarayında bulmuştum. Ama bu sefer her şey çok kötü bir haldeydi. Bana buraya gelenin ben olduğumu bildiğini söyledi ama genç kadın orada gözlerimin içine yalvarır gibi bakarak asla söyleme der gibi işaretler yapıyordu. Baltamı ve sandallarımı kaybettiğimi, onları buraya getirenin ben olmadığımı söyledim. Genç kadın da nereden geldiklerini anlamadığını söylüyordu. Cerceris bize inanmıyordu ama sözlerimizin aksini de ispat edemiyordu. Genç kadına ben gittikten sonra türlü türlü işkenceler yapmış, yine de ben olduğumu söyletememişti. Bunun üstüne bizi öldürmek yerine başka bir ceza vermeye karar verdi. Ben baltama ve sandallarıma sahip olamamıştım ve onu zor durumda bırakmıştım, genç kadın ise yeraltı sarayına sahip olamamıştı ve girene çıkana dikkat etmemişti. Canavar bize yalanımızın bedelini ödetecek başka bir ceza düşünmekteydi. Sonra kadını bir kuşa çevirdi ve Burada sana istediğin her şeyi verdim ama sen bana ihanet ettin. Git dışarda vahşi hayvanlara yem ol dedi. Sarayı yerle bir etti ve beni alıp bir dağın tepesine çıkardı. Beni de oracıkta bir maymuna çevirdi ve halime gülüp ortalıktan yok oldu. Bir başıma kalmıştım. Maymun halimle ne yaparım diye düşünüyor bir yandan hopluyor zıplıyordum."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ikinci-seyhin-oykusu", "text": "Şehrazat, Şehriyara anlatacağı o geceki masalına başlar. Irmaklarında gürül gürül sular akan diyarların birinde genç yaşta yetim kalan dört erkek kardeş varmış. Hepsinin ilgi alanı, çalıştıkları yerler çok farklıymış. Babalarından kalan mirası da bölüşmekte bu sebeple zorlanmamışlar. Hepsi hakkı olanı eşit bir şekilde almış. Fakat biri varmış ki onlarla aynı düşüncede değilmiş. Anneleri onunla beraber kaldığı için hakkının daha fazla olduğunu düşünüyormuş. Yani onlardan daha fazla hakka sahip olması gerektiğini savunuyormuş. Fakat kardeşleri tam tersini düşündükleri için mal paylaşımından sonra farklı yerlere göç etmişler. Annesine bakmakla yükümlü olan şeyh, mal paylaşımı meselesinden sonra çok üzülmüş aynı zamanda çok da hırslanmış. Payına düşeni katlamak için daha çok çalışmış. Çünkü kardeşlerini tanıyormuş. Bir gün ellerindeki avuçlarındaki bittiğinde döneceklerinden adı kadar eminmiş. Günler geçmiş, aylar yılları kovalamış derken şeyhin aklına gelen şey başına gelmiş. Bir gün çat kapı en büyük kardeşi çıkagelmiş. Hal hatır sorma kısımları geçtikten sonra herkes köşesine çekilmiş. Şeyh kardeşini karşısına alıp sadede gelmesini söylemiş. Önceden gelen bir kızgınlık, kırgınlık varmış içinde onlara karşı. Kardeşi her ne kadar öylesine annesini görmeye geldiğini söylese de şeyh yakında konusu çıkar diyerek daha fazla üstelememiş. Günler geçmiş, şeyh her zamanki gibi işlerine koşturuyormuş fakat kardeşi hala onlarda kalıyormuş. Sanki yıllar evvel annesini abisiyle bırakıp giden o değilmiş gibi sürekli yaranmaya çalışıyormuş. Derken birkaç gün sonra diğer iki kardeş de çıkıp gelmiş. İşte o zaman şeyhin sabrı taşmış ve hepsini bir araya toplayarak dertlerinin ne olduğunu sormuş. Hepsi sessizce birbirlerine bakmışlar. Bu sessizlik şeyhi sinirlendirmeye başlayınca sesini daha da yükselterek sormuş bu sefer dertlerini. En küçük kardeşi müsaade isteyerek konuşmaya başlamış. Bundan yıllar önce seni dinlemedik. Hepimiz malın mülkün derdine düştük, onun güzelliğine aldandık. Seni ve anamızı burada bırakıp arkamıza bile bakmadan gittik. En önemlisi sana hakkını bile vermedik. İnan bize abi bizde o varlığın bir hayrını göremedik. Önce kendi aramızda toplandık. Ne yapsak ne etsek diye düşünürken son çare olarak geri dönmeye karar verdik. Bizi bağışlamanı istiyoruz. Lütfen bize yardım et. demiş. Duydukları karşısında utanan kardeşler kafalarını yerden hiç kaldırmamış. Çünkü abilerinin ne kadar haklı olduğunu biliyorlarmış. Derken en başından beri sesini çıkarmayan ortanca kardeş konuşmaya başlamış. Ne desen haklısın abi. Ne yapsan yeridir. Bizi şu an bu evden kovabilirsin. Bize yardım etmeyebilirsin. Ama bilesin ki biz dersimizi aldık. Şeyh bir şey söylemeden odadan çıkmış. O gece boyunca uyumadan düşünmüş. Ne yapması gerektiğine karar vermiş. Sabah olunca erkenden kimseye görünmeden evden çıkmış. Tarlaların kontrolünü yapmış. Ahıra giderek altı tane koyun seçmiş ve eve getirmiş. Kardeşlerini kapıya çağırmış. İkişer tane olarak üç kardeşine pay etmiş. Bundan sonrası sizde, ben size ekip biçmeniz için tarladan birer kısım, ikişer tane de koyun veriyorum. Elinizdeki tek varlık artık bunlar. Eğer bunları da değerlendiremezseniz bende yanınızda olmam artık. demiş ve kardeşlerini yeniden mal sahibi yapmış. Kardeşler büyük bir mutlulukla koşup abilerine sarılmışlar. Daha sonra koyunlarını alarak onlarla ilgilenmeye başlamışlar. Şeyh akıllarını başlarına aldıklarını düşünüyormuş artık. Derken bir gün ortanca kardeş fire vermiş. Şeyh onun tarlasındaki otların çürümeye başladığını görünce çok sinirlenmiş ve tarlayı elinden almış. Diğerleri aynı şeyler onların da başına gelmesin diye her gün o kadar çok çalışıyorlarmış ki bazen şeyhin tarlasının geri kalanını da sürüyorlarmış birkaç fazla kazanç daha sağlamak için. Ama gözleri mala mülke yeniden doyan kardeşler sabahın bir vakti sessiz sedasız abisini ve annesini tekrardan terk ederek gitmişler. Şeyh sabah uyandığında onları tarlaya gittiler sanmış. Fakat akşam gelmediklerini de görünce dışarı çıkıp tarlaya doğru yürümeye tam başlayacakmış ki koyunların derilerinin yüzülmüş olduğunu, kardeşlerinin bavullarının da evde olmadığını fark etmiş. Yine mi diye söylenerek evine girmiş Şeyh. Annesine sımsıkı sarılmış. Kaldık yine bir başımıza demiş annesine. Kazandılar, gittiler. Ama bir daha gelirlerse asla kapımı bile açmam diyerek sitem etmiş. Şehrazat gün doğumunu görünce masalı bitirir ve uykuya dalarlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/inatci-at-yoru", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ayakları ve yelesi koyu renkli, gövdesi kızıl çok güzel bir yavru at varmış. Yoru adındaki bu güzel at, çok sevimli ama inatçı ve çok yaramazmış. Anne babasını hiç dinlemez, onların öğütlerine kulak asmazmış. Yoru, sürekli gitmemesi gereken yerlere tek başına gider, buralarda gezerken kendini tehlikeye atar, bazen kaybolur ve anne babasını çok korkuturmuş. Onun ne kadar inatçı ve yaramaz olduğunu bilen tüm iyi niyetli hayvanlar da Yoru'yu görür görmez ailesine haber verir, ailesi de onu alıp eve götürürmüş. Her seferinde annesi Yoru'ya: ''Tek başına uzaklara gitmen çok tehlikeli, bir gün başına kötü şeyler gelebilir yavrum. Eğer gezmek istiyorsan bizimle beraber nereye istersen gidebilirsin. Yabancılara asla güvenmemelisin. Kötü niyetli biri sana zarar verebilir. Daha çok küçüksün, o yüzden büyüyene kadar bizim haberimiz olmadan hareket etmemelisin'' diye öğüt verirmiş. Ailesi, Yoru için her seferinde çok endişeleniyor ama onun inadı ve yaramazlığı ile baş edemiyorlarmış. Yine günlerden bir gün, sabah kahvaltısını yapar yapmaz önce parka oyun oynamaya giden Yoru, daha sonra tek başına ormanın derinliklerine doğru gitmeye başlamış. Ormanda etrafı merakla izleyip yürürken, bir anda kurnaz tilki karşısına çıkmış. Tilki, onu kandırarak tuzağına çekmek için: ''Merhaba at kardeş. Ben bu ormanı çok iyi biliyorum, gel seni de ormanın en güzel yerlerine götüreyim, görünce çok şaşıracaksın'' demiş. Bunu duyan Yoru, heyecanlı bir şekilde teklifi kabul etmiş ve başlamışlar yürümeye. Ancak o kadar yürümüşler ki artık hava kararmaya başlamış ve akşam olmuş. Yoru tedirgin bir şekilde: ''Hala gelmedik mi? Benim artık eve dönmem lazım, annem ve babam çok merak eder, hava karanlık oldu'' demiş. Kurnaz tilki ''Çok az kaldı'' diyerek onu tuzağa götürüyormuş. ''Bak şurada kocaman bir göl var'' deyince tilki, Yoru heyecanla oraya doğru koşmuş ve bir anda ağa takılmış. Kurnaz tilki gülerek onu yakaladığı için çok mutlu olmuş ve biraz uyumaya karar vermiş. Bu esnada, ormanda Yoru ve kurnaz tilkiyi gören baykuş, çoktan Yoru'nun ailesine haber vermiş. Tilkinin yuvasını bilen baykuş ve Yoru'nun annesi ile babası, hemen yola düşerek tilkinin yuvasına ulaşmışlar. Derin bir uykuya dalan tilkiyi akıllanması için tekmeleyip bir güzel göle atmışlar, ardından da Yoru'yu düştüğü tuzaktan kurtarmışlar. Yoru anne ve babasının onu bulmalarına çok sevinmiş ve yaşadıklarından sonra yaptıklarının ne kadar yanlış ve tehlikeli olduğunu anlamış. İnatçı olmanın ve ailesinin sözünü dinlememenin başına kötü şeyler getirdiğini böylece öğrenmiş. O günden sonra Yoru, ailesinin sözünden hiç çıkmamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/jack-ve-sihirli-fasulye-masali", "text": "Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş. Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, \"Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,\" demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış. \"Fasulye tanesi mi?\" demiş delikanlı tereddütle. \"Ama bunlar sihirli,\" demiş yaşlı adam. Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazı'nı yaşlı adama vererek yaptığı takası memnun bir şekilde, eve dönmüş. \"Anne! Bak elimde ne var!\" diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş. Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış. Delikanlı hemen fırına saklanmış. Tam o sırada dev gelmiş. \"Koku aldım,\" demiş dev karısına. \"Kokunun peşinden gidiyorum.\" Ve o anda dev delikanlıyı bulmuş. \"Seni buldum, küçük yaratık!\" diye bağırmış. \"Seni yemeliyim!\" Delikanlı ellerinden kaçmış ve fırına girmiş. \"Fırında saklan. Hemen!\" demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, \"Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,\" diye seslenmiş. Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış. Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş. Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, \"Kadın, bana tavuğumu getir,\" demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. \"Yumurtla!\" diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş. Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söylenirmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kahraman-dis-fircasi-ve-dis-macunu", "text": "Masal, masal içinde. Sevdiklerim Gülücük Ülkesi içinde, bir de ne göreyim! Kötü niyetli Çürük isimli canavar, sevdiklerimin peşinde! Koş yetiş Diş Fırçası, yardıma gel Diş Macunu! Masal, masal dinledin. Masal bitince öğrendiklerini hemen uygula derim! Bir zamanlar, Gülücük Ülkesi'nin büyülü diyarında, dünya üzerindeki en cesur iki kişi yaşardı. Bu kahramanlara Diş Fırçası ve Diş Macunu adları verildi. Diş Fırçası ve Diş Macunu Gülücük Ülkesi'nin çocuklarını dişlerine saldıran zararlı virüslerden koruyan yiğit ve güçlü birer savaşçıydı. Yaptıkları tüm kahramanlıkları, bütün çocukların diğer insanların yanında gülümsediklerinde utanmamaları için yapmışlardı. Amaçları tüm çocukları daha rahat ve mutlu hissettirmekti. Gülücük Ülkesi'nde yaşayan Diş Fırçası ve Diş Macunu, çocukların gerçek arkadaşlarıydı ve ikisi birlikte çocukların dişlerini sağlam ve sağlıklı bir durumda tutmak için birlikte çalışırlardı. Çürük olarak bilinen kötü bir düşman bir gün Gülücük Ülkesi'nde habersiz bir şekilde ortaya çıktığında, krallığın bir korku ve telaş sardı. Krallıkta yaşayan insanlar korku içinde kaçmak zorunda kaldı. Çürük, diş çürümesinden ve çocukların dişlerindeki boşluklardan sorumlu olan korkunç bir yaratıktı. Çürük adlı bu canavar yüzünden diş minesinin bakteriler tarafından yenilmesiyle oluşan diş çürüğü oluşmaktaydı. Diş Fırçası ve Diş Macunu, hastalığın daha fazla yayılmasını önlemek için ellerinden geldiğince çabuk Çürük'e ve onun emri altında hareket eden tehlikeli bakterilere son vermeleri gerektiğinin tamamen farkındaydı. İki kahraman, neyin peşinde oldukları hakkında daha fazla bilgi edinmek için kötü niyetli Çürük ve ekibi hakkında bir soruşturma başlatmaları gerektiğine karar verdiler. Çocukların diş sağlığını korurken ve tehlikeli olabilecek bakterileri savuştururken ülkeyi baştan başa dolaşarak bir yerden bir yere gittiler. Aşılmaz dağları aştılar, dere tepe düz gittiler, az gittiler, uz gittiler ve düşmanları hakkında pek çok bilgi edindiler. Diş Fırçası ise büyülü kılları ile mikropları süpürüp dişlerden ve ağızdan uzaklara atacağı için ve Diş Macunu büyülü köpükleriyle ağızdaki bakterilerin oluşturduğu zehirli asitleri temizleyeceği ve dişlerden uzaklaştıracağı için diş ve ağız sağlığı için faydaları saymakla bitmiyordu. Bu kahraman ikili Gülücük Ülkesi çocuklarının bir numaralı dostları olmuştu. Uzun süren savaşın ardından Diş Fırçası ve Diş Macunu sonunda Çürük'ü yenmeyi başardı. Bu zaferdeki belirleyici faktör, Diş Fırçası'nın büyülü kılları ve Diş Macunu'nun büyülü köpükleriydi. Çocukların dişlerini Çürük'ün zehirli asitlerinin neden olabileceği yıkımdan kurtarmak ve çocukların dişlerini daha önce sahip oldukları güzel gülüşe kavuşturmak için büyülü yeteneklerini kullanan ikiliye Gülücük Ülkesi çocukları da yardım etmişti. Onların dişlerini fırçalamaktaki kararlılığı sayesinde kötü Çürük, dişlerinden uzaklaştırılabilmişti. Şimdiki çocuklar gerçekten ağız ve diş sağlığı konusunda çok bilinçliler doğrusu! Çürük'e karşı kazanılan bu temiz zafer sonrasında Gülücük Ülkesi, yeniden bol gülümsemelerin olduğu şen kahkahaların duyulduğu, tertemiz ve pırıl pırıl parlayan bir yer oldu. Gençler, tertemiz dişlerini ortaya çıkaran ışıltılı gülümsemelerle parıldadığında, Diş Fırçası ve Diş Macunu, çocukların gülümsemesini sağlayan kahramanlar olarak her zaman saygı ve sevgi ile anıldı. Kötü niyetli Çürük, Gülücük Ülkesinden kovulduğundan beri kahramanlarımız Diş Fırçası ve Diş Macunu, çocukların dişlerini koruyarak ve Gülücük Ülkesi'i buraya saldıracak kadar cesur olabilecek potansiyel olarak tehlikeli bakterilerden koruyarak hayatlarını sürdürüyor. Hikayeleri, nesillerdir bir çocuktan diğerine aktarılmaya devam ediyor. Büyülü kılları ile Diş Fırçası ve büyülü köpükleri ile Diş Macunu, sonsuzluk kadar uzun bir zamandır masum ve gülümsemeleri ile dünyaları aydınlatan çocukları kötü ve karanlık çürüklerden korumaya her zaman devam edecekler. Tabii ki çocuklar onları kullanmayı unutmadığı sürece..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/karinca-kardo", "text": "Karınca Kardo, şu anda bulunduğumuz yerden inanılmaz derecede uzak bir ülkede yaşayan çok küçük bir karıncaydı. Karınca Kardo'nun evi evi Karınca Diyarı diye bir yerdeydi. Karınca Kardo çalışkan bir işçiydi, ancak kolonideki her zaman en küçük ve en zayıf karınca olduğuna inandığı için sık sık cesareti kırıldı. Sıkı çalışmasına rağmen, Karınca Kardo her zaman kolonideki en zayıf karınca olduğuna inanıyordu. Aslında durum böyle değildi. Dünyayı olduğundan daha anlamlı ve gelişmiş bir duruma getirmek isteyen Karınca Kardo çok büyük bir yüreğe sahipti. Günlerden bir gün Karınca Kardo, Kraliçe Karınca'nın tüm karınca kolonisine konuşma yaptığı bir zaman kent meydanındaydı. Kraliçe Karınca, karıncaların hedeflerine ulaşmak ve her bir karıncanın sahip olduğu benzersiz yeteneklerden en iyi şekilde yararlanmak için herkesin birlikte çalışmasının ne kadar önemli olduğunu vurguladı. Karınca Kardo duyduğu bu güzel sözlerin bir sonucu olarak duygularının karıştığını hissetti ve sonuç olarak dünyayı güzelleştirmek isteğini eyleme geçirmesi gerektiğinin farkına vardı. Koloninin ondan herhangi bir şekilde, şekilde veya biçimde nasıl yararlanabileceğini anlamaya çalışarak arayışına başladı. Bu onun yolculuğundaki ilk adımdı. Karınca Kardo, hayatı boyunca becerilerini sayısız farklı meslekte kullandı, ancak sonunda hiçbirinin kendisine uygun olmadığını anladı ve iş aramaktan vazgeçti. Vazgeçmek üzereyken, koloninin yiyecek toplamak için ilerlediği yolu kapatan küçük bir dereye rastladı. Karıncalar arasında bir planı olan tek kişi Karınca Kardo'ydu, diğer karıncalar ise ne yapmaları gerektiği konusunda hiçbir fikri yoktu. Genç bir karıncayken derede oynamayı nasıl sevdiğini hatırladı ve baraj inşa etmede oldukça yetenekli olduğunu anımsadı. Karınca Kardo, dereyi yeniden yönlendirmek ve geçidi daha net hale getirmek için hemen bir baraj inşa etmeye başladı. Karınca Kardo'nun iş arkadaşları, soruna ne kadar çabuk çözüm bulabildiğinden etkilendiler ve süreç boyunca çalışırken yaratıcılığını övdüler. O günden sonra koloninin her üyesi, Karınca Kardo'nun kim olduğunun farkındaydı ve koloninin barajının inşasında oynadığı rol nedeniyle ona saygı duyuyorlardı. Karınca Kardo, hayatının amacını bulduğunu ve onu bulduğu gerçeğiyle yüzleştiğini anladığında çok mutlu oldu. Çabalarından vazgeçmedi, edindiği bilgi ve deneyimi kolonideki diğer karıncalar ile de paylaştı. Bu, koloninin ilerleme sağlamasını sağladı. Karınca Kardo, karınca kolonisinin her zaman fikirlerine ihtiyaç duyulan, sevilen ve sayılan bir bireyi olarak hayatına devam etti. Koloni için barajlar, evler, okullar, hastaneler, spor alanları, çocuklar için oyun parkları, kütüphaneler, tiyatrolar inşa etmeye devam etti. Karınca kolonisinin ormanın diğer yerlerine açılan büyük kapılarını titizlik ile yaptı ve şehrin bakımı ile yakından ilgilendi. Karınca Kardo, gerçek bir kahraman olmak için birisinin büyüklüğüne veya gücüne bakılmaması gerektiğini yaşadıkları sayesinde fark etti. Büyük, güçlü, uzun olmaktan daha ziyade, bir kişiye kahraman unvanını kazandıran şeyin, kişinin iradesi ve ortaya koyduğu çaba miktarı olduğunu öğrendi. Karınca Kardo'nun masalı bu sorun çözüldüğüne göre artık sona erdi. Koloniyi kendilerine inanmaları ve yapmak istedikleri şeyi yapabilmeleri için çok çaba sarf etmeleri konusunda motive eden Karınca Kardo, sonsuza dek insanların karıncalar hakkındaki görüşlerini ve onlara karşı tutumlarını değiştiren karınca olarak hatırlanacak."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/karlar-kralicesi-elsa", "text": "- Çocuklar bugün size yeni bir masalım var. İsterseniz gelin anlatayım, demiş. Çocuklar büyükannenin yanına koşup. Can kulağıyla masalı dinlemeye başlamışlar. Büyükanne çocuklara kışın her tarafı kaplayan bembeyaz örtüsüyle ünlü Karlar Kraliçesi'nin masalını anlatmış. Çocuklar büyükannenin anlattığı masalı dinlemişler daha sonra yatıp uyumuşlar. Kraliçesi'nin yanına oturup onun verdiği pelerine sarılmış. Bir anda üşümesi geçmiş. Karlar Kraliçesi de yanında uyuyakalan çocuğu alıp şatosuna götürmüş. Meğer Karlar Kraliçesi yakaladığı çocukları şatosuna götürüp buzla kaplarmış. Kay'ı da bu şekilde buzdan bir heykelcik yapıvermiş. - Hoşgeldin, ben de senin gelmeni bekliyordum, demiş. Gerda'yı içeri alıp ateşin başına oturtmuş. Ona getirdiği yiyeceklerden vermiş. Daha sonra birlikte uyumuşlar. Sabah olunca, küçük kız Gerda'yı kulübenin yanındaki samanlığa götürmüş. İçeride güvercinlerle, geyikler varmış. Güvercinler ötmeye başlamışlar. Küçük kız güvercinlerin dilinden anlıyormuş. Gerda'ya güvercinlerin ne demek istediğini anlatmış. - Güvercinler, Kay'ı Karlar Kraliçesi'nin kaçırdığını, onu şatosunda hapsettiğini, oraya nasıl gidileceğini geyiklerin bildiğini, söylüyorlar, demiş. +Bunun üzerine yola çıkmak için hazırlık yapmışlar. Geyikleri kızağa bağlamışlar. Gerda küçük kıza, kendisine yardımda bulunduğu için teşekkür etmiş. Birbirlerine el sallamışlar. Gerda geyiklerin çektiği kızakla yola çıkmış. Günlerce yol almışlar. Dünyanın en kuzey ucuna, bembeyaz kar örtüsünden başka hiçbir şeyin görülmediği diyarlara varmışlar. Sürekli, lapa lapa kar yağmaktaymış. Geyikler bir süre daha gittikten sonra bembeyaz bir şatonun kapısının önünde durmuşlar. Gerda, Karlar Kraliçesi'nin şatosuna geldiklerini anlamış. İçeriye girmiş. Şatonun içerisi de dışı gibi beyazmış. Gerda, şatonun içerisinde yürümeye başlamış. Bir yandan da Kay'a seslenmekteymiş. Şatoda kendi sesinin yankısından başka ses yokmuş. Gerda, buzdan bir kapı görmüş. Kapıyı açmış içeriye bakmış. Odanın ortasında Kay'ı donmuş bir şekilde bulmuş. Sanki buzdan bir heykelcik gibiymiş. Gerda, Kay'ın ölmüş olduğunu zannederek başlamış ağlamaya. O kadar çok ağlamış ki gözünden akan yaşlar yere dökülmeye başlamış. O anda bir mucize gerçekleşmiş. Gerda'nın gözlerinden akan yaşlar, dondurulmuş Kay'ı eritmeye başlamış. Üzerini kaplayan buzların erimesiyle Kay kendine gelip konuşmaya başlamış. - Gerda, seni gördüğüme çok sevindim, demiş. Gerda da Kay'ın ölmediğine çok sevinmiş. Kay, Karlar Kraliçesi'nin şatodan ayrıldığını fakat her an geri gelebileceğini söylemiş. Hemen şatodan çıkıp geyiklerin çektiği kızağa binmişler. Kuzey ülkesinden ayrılmışlar. Evlerine geri dönmüşler. Yaşadıkları bu heyecan verici serüveni ikisi de unutamıyormuş. Artık evlerinden fazla uzaklaşmamaya ve sadece büyükannenin masallarını dinlemeye karar vermişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kayip-coraplar-ulkesi", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, ayla ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim? Gide-gide bir arpa boyu gitmemiş miyim? Natal matal martaval, işte size duyulmadık bir masal... Bundan birkaç zaman önce bilinmeyen bir ülkenin bilinmeyen bir şehrinde bir çocuk yaşarmış. 10 yaşlarındaki bu sevimli çocuğun adı Angor imiş. Angor sabahları erkenden kalkar kahvaltısını eder sonra da okula gidermiş. Derslerinde çok başarılı olan Angor okuldan sonra eve geldiğinde annesine yardım eder ve annesini asla üzmez onun sözünden çıkmazmış. Bir gün Angor yine okuldan geldiğinde annesine yardım etmek için kuruyan çamaşırları katlayıp yerleştiriyormuş. Tam o sırada çok ama çok garip bir şey fark etmiş. Bazı çorapların sağ tekleri kayıpmış. Toplarken düşmüş olabileceğini düşünüp evi dolaşmış ama etrafta hiç çorap yokmuş. Belki de tekleri kirli sepetinde kalmıştır diye düşünüp umursamamış küçük Angor ve işine devam etmiş. Eşi olmayan çorapları da bir sepete ayırıp koymuş. Gel zaman git zaman bu olay birkaç kez daha yaşanmış ve tek kalan çorapların biriktiği sepet bir tepe hayır hayır bir dağ kadar olmuş. Yine bir gün Angor'un annesi çamaşır yıkayacakken Angor'dan kirli kıyafetlerini getirmesini istemiş. Angor en sevdiği civcivli çoraplarını getirip annesine vermiş. Aradan birkaç saat geçmiş ve çamaşırları kurutma vakti gelmiş. Angor bir de ne görsün! Civcivli çorabının bir teki yok! Çamaşır makinesinin içine bakmış, evi dolaşmış, kirli sepetlerine bakmış ama hayır, en sevdiği çorabından en ufak bir iz bile yokmuş. Angor tam da o sırada bu gizemi çözmeye karar vermiş. Çoraplara ne olduğunu bulacak ve en sevdiği çorabını kurtaracakmış. Çamaşır makinesine yalnızca birkaç tane çorap atıp oturup çalışmasını izlemeye karar vermiş. Başlarda her şey çok normal gidiyormuş. Çoraplar eşleri ile birlikte adeta dans ediyor bir o tarafa bir bu tarafa savrularak dönüyormuş. Sonra birden her yer köpük olmuş ve Angor çorapları gözden kaybetmiş. Çamaşır makinesi çorapları köpükleyip sonra o köpükleri su ile dağıtınca Angor ne görsün! Çorapların eşleri yine kayıp. Ne oluyorsa tam da burada oluyor diye düşünüp çamaşır makinesinin içine bakmaya karar vermiş. Orayı incelerken ufak bir gizli geçit bulmuş ve ''İşte belki de beni çoraplarıma götürecek olan yol burasıdır, sizi kurtaracağım çoraplarım'' diyerek o geçitten geçmiş. Birden upuzun ve karanlık bir yerden aşağıya doğru kaymaya başlamış küçük Angor. Sonra pat diye hiç bilmediği bir evrene düşüvermiş. Ayağa kalkıp etrafı incelemeye koyulmuş. Burası yemyeşil ağaçlarla dolu, suları masmavi akan, etrafta çiçeklerin rüzgarla birlikte hafif hafif salındığı ve kuşların da onlara güzel sesleri ile eşlik ettiği çok güzel bir diyarmış. Angor biraz uzaklara baktığında gözyüzünün simsiyah olduğu, şimşeklerin çaktığı ve ağaçların yapraklarını döküp boyunlarını büktüğü bir yer olduğunu fark etmiş. Tam bu sırada ahenk içinde dans eden çiçekler ve kuşlar Angor'u fark edip ona kim olduğunu ve burada ne aradığını sormuşlar. ''Merhaba güzel çiçekler ve kuşlar ben Angor, kayıp çoraplarımı kurtarmaya geldim. Onların nerede olduğunu biliyor musunuz?'' diye cevaplamış küçük Angor. Bunu duyan doğa o ahenkli dansını kesip adeta buz kesilmiş. ''Lütfen buradan git, o çorapları da unut, seni görmeden git hemen buradan yoksa çok kötü şeyler olur'' diye korkuyla çığlık atmaya başlamışlar. Bunların hemen ardından o masmavi gökyüzü birden simsiyah olmuş, sağanak bir yağmur başlamış şimşekler çakmış fırtına çıkmış. Etrafta Angor'dan başka kimse kalmamış. Angor korku içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş. Tüm bunlar olurken bir ayak sesi duymaya başlamış Angor. Pat, pat, pat... Ses yaklaşıyormuş. Ama hava o kadar kötüymüş ki Angor bu sesin nereden geldiğini anlayamıyormuş. Yaklaşan sesin sahibi Kayıp Çoraplar Ülkesi'nin lideri tek bacaklı canavar Moko imiş. Moko yüksek bir sesle ''Kimsin, ne istiyorsun, benim ülkeme benden habersiz nasıl girersin'' diye kükremiş. Angor hem korkuyor hem de kendi çoraplarını çalan bu canavara kızıyormuş. Bu sırada diyardaki çiçekler ağaçlar ve kuşlar da merakla ne olacağını izliyorlarmış. Angor gözlerini Moko'nun dev cüssesi üzerinde gezdirmiş, tedirgin ve sinirli bir ses tonu ile Asıl sen benim çoraplarımdan ne istiyorsun onları neden çalışıyorsun? En sevdiğim çoraplarımı hep sen aldın ve beni çok üzdün demiş. Bunu duyan Moko'nun öfkesi bir anda dinmiş. Neye sebep olduğunu ilk defa görüyormuş. Yavaş yavaş Angor'un yanına doğru eğilmiş. Bak görüyor musun benim kocaman bir ayağım var ve ayağım çok üşüyor. Bu yüzden her seferinde çorapların bir tekini alıyorum ama hiçbiri benim ayağıma uymuyor. İnsanlar beni kötü biri sanıyor ama ben sadece ayağım için bir tane çorap istiyorum diyerek hüzünlü bir şekilde derdini Angor'a anlatmış. Bunu duyan Angor hemen ne yapabilirim diye düşünmeye başlamış ve aklına parlak bir fikir gelmiş. Buldum! Benim büyükannem çok güzel örgüler örer. Ona söylerim tam senin ayağına göre bir çorap örer sana. Hem başkalarının eşyalarını onlardan habersiz alman çok büyük yanlış. Sen de bir daha böyle şeyler yapmazsın demiş. Bunu duyan Moko'nun sevinçten gözleri büyümüş. İlk defa birisi ondan korkup kaçmıyor hatta ona yardım ediyormuş. Diyardaki çiçekler, ağaçlar ve kuşlar da sevinç içindeymiş artık. Angor gitmiş ve bir süre sonra çok büyük ve güzel bir çorap ile geri gelmiş Moko'nun yanına. Moko çok sevinçliymiş. Önceden izinsiz şekilde aldığı çoraplara hiçbir zarar vermemiş ve hepsini geri yollamış. Angor ise civcivli çorabını ona bir hatıra olarak bırakmış. Artık hiçbir çorabı kaybolmuyor herkes huzur içinde yaşıyormuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kaylanin-dilegi", "text": "Eski zamanlarda, uzak ülkelerden birinde Kayla adında küçük bir prenses yaşarmış. Henüz beş yaşında olan Kayla, hayvanları, çiçekleri, insanları çok severmiş. Çok saf ve temiz bir kalbi varmış. Herkese karşı her zaman saygılı davranır ve sevgisini etrafındaki insanlara yansıtırmış. Pek çok hayvan dostu varmış. Kurbağalar, sincaplar, atlar, köpekler, kediler, fareler, kuşlar... Doğadaki bütün canlıları severmiş. Ormandaki bütün ağaçlar ve bitkiler de onun dostuymuş. Her gün ormana giderek hem hayvan dostlarıyla hem de ağaçlar ve bitkilerle oynar, zaman geçirirmiş. Kayla'nın uzun zamandır gitmek istediği bir yer varmış. Burası evlerin, şeker ve çikolatadan yapıldığı, herkesin her zaman mutlu olduğu ve insanların istedikleri her şeye hemen sahip olabildikleri bir düşler ülkesiymiş. Kayla bu konuyu anne ve babasıyla paylaşmış. Fakat Kayla'nın babası Kral Odin, Kayla'ya böyle bir yerin olmadığını söylemiş. Kayla bu duruma fazlasıyla üzülmüş ve bir süre oyun oynamak, dostlarını görmek istememiş. Sadece yemek yemiş ve boş zamanlarını saraydaki odasında yalnız kalarak geçirmiş. Kayla o kadar inanmış ki hayallerindeki gibi bir yer olduğuna hiçbir zaman umut etmekten ve bir gün o yere ulaşmayı dilemekten vazgeçmemiş. Kayla uykuya dalmadan önce her gece yaptığı gibi düşlerindeki yere gitmeyi dilemiş. Gözlerini kapatarak uykuya dalmış ve düşlerindeki ülkeyi hayal etmeye devam etmiş. Birden saraydaki odasından içeri bir ışık hüzmesi girmiş. Bembeyaz ışık meğerse bir dilek perisiymiş. Kayla bir süredir uyumadan önce hayalini düşünerek, yapmak istediği şeyleri dileyerek uyuduğu için dilek perisi Kayla'nın isteğini duymuş ve sonunda yanına gelmiş. Fakat Kayla onu görmesin diye uykuya dalmasını beklemiş. Kayla uykuya daldıktan sonra birden pespembe bir kapı çıkmış karşısına. İlk önce nerede olduğunu anlayamamış. Daha sonra kapıdan içeri girmek için kapıyı açmış. Kapıyı açar açmaz gördükleri karşısında oldukça şaşırmış. Pamuk şekerden bulutlar, jelibondan çimenler, çikolatadan akan bir nehir ve hayallerindeki gibi şekerlemelerden yapılmış evleri görünce çok sevinmiş. Birden karşısına bembeyaz bir tavşan çıkmış. Kayla'ya seslenerek: Beni takip etmelisin. Hadi acele et! demiş. Kayla tavşanı dinleyerek tavşanın peşinden gitmiş. Tavşan onu büyük kapılı şekerden yapılmış olan bir eve getirmiş. Kayla kapıyı açtığında içeride pek çok hayvanın oturmuş olduğunu ve birlikte oyun oynadıklarını görmüş. Aynı kendi hayvan dostları gibi pek çok hayvanı bir arada görmek onu çok sevindirmiş. Aralarına katılıp hayvanlarla oyun oynamaya başlamış. Bir süre sonra karnının acıktığını hissetmiş ve yemek yemek istediğini tavşana söylemiş. Buradaki hayvanlar Kayla ile konuşabiliyormuş. Bu durum sayesinde Kayla kendi isteklerini kolayca dile getirerek hayvanlarla anlaşabiliyormuş. Hep birlikte yemek yemeye karar vermişler. Masadaki her şey çikolata ve şekerden oluşuyormuş. Bu durum Kayla'yı çok mutlu etmiş. Çünkü tam olarak hayallerindeki yerdeymiş. Akşama kadar hayvan dostlarıyla yemek yemiş, eğlenmiş, gezmiş,oyunlar oynamış. Uyku vakti geldiğinde ise pamuk şekerden yapılmış olan yataklarına yatmışlar. Birbirlerine şarkılar söyleyerek, güzel masallar anlatarak uykuya dalmışlar. Ertesi gün uyandıklarında hep birlikte oyunlar oynayarak, eğlenerek ve gezerek aynı şekilde vakit geçirmişler. Fakat bir süre sonra Kayla anne ve babasını özlemeye başlamış. Geldiği yeri ne kadar çok sevse de yeni dileği biran önce anne ve babasına kavuşmakmış. Kayla bu sefer uykuya dalmadan önce anne ve babasının yanında olmayı dilemiş. Dilek perisi tekrar Kayla'nın dileğini duymuş ve Kayla'nın saraydaki odasına dönerek yatağında uykuya dalmasına yardımcı olmuş. Kayla uykudan uyanıp gözlerini açtığında saraydaki odasında olduğunu görmüş ve bu duruma çok sevinmiş. Koşarak anne ve babasının yanına gitmiş ve onlara sıkıca sarılmış. Kayla kahvaltılarını yaparlarken yaşadığı olayları anlatmış. Fakat anne ve babası Kayla'nın sadece çok güzel bir rüya gördüğünü söylemişler. Kayla bu duruma inanmak istemese de anne ve babasını üzmek istemediği için bunun bir rüya olduğunu kabul etmiş. Fakat o gece uykuya dalmadan önce dilek perisini karşısında görmüş. Dilek perisi yaşadığı şeyin rüya olmadığını, dileğinin gerçekleştiğini fakat bunu kimseye söylememesi gerektiğini, bunun aralarındaki ufak bir sır olduğunu söylemiş. Kayla dilek perisinin söylediği gibi bu sırrı ömrü boyunca saklamış ve hayatı boyunca dilediği her şeye zamanla sahip olmuş. Uslu bir çocuk olmayı ve her zaman umut etmeyi, hayallerinizin peşinden gitmeyi sakın unutmayın!"} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-is-begenmiyor", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Eski zamanlarda nehirleri masmavi, ormanları yemyeşil güzel mi güzel bir kasaba varmış. Burada Keloğlan diye bir oğlan yaşarmış. Tüm gün çatı katındaki odasında uyur, annesine hiç yardım etmezmiş. Huysuz annesi evi süpürür, yemek yapar, tarlaya gidermiş. Beli ağrıya ağrıya eve döner bir de Keloğlan'a bakar, yemek koyar, odasını toplarmış. -Balıkçı, bana tezgahında iş var mı? Balıkları yıkarım, tezgahı temizlerim! Keloğlan balıkçıda işe başlamış. Ama zaman geçtikte balıkların kokusundan bıkar hale gelmiş. Artık dayanamaz olmuş ve balıkçıdan ayrılmış. -Baharatçı! Bana iş var mı? Dükkanı temizlerim, kavanozları düzenlerim. Baharatçı Keloğlan'ı işe almış. Ama bir süre sonra baharatlar Keloğlan'ı hapşırtmaya başlamış. Gözleri kızaran Keloğlan, baharatçıdan da ayrılmış. Keloğlan ertesi gün yine çarşıya gitmiş. Artık ona kimse iş vermemiş, çünkü balıkçı ve baharatçı olanları herkese anlatmış. Son çare kaba oduncunun yanında işe girmiş. Oduncu ona tüm gün odunları kırdırmış, sırtına yüklediği odunlarla Keloğlan'ı oradan oraya gönderip, çalıştırmış. Keloğlan'ın canı çıkmış, sıcaktan bunalıp dili dışarıda gezmeye başlamış. Hayatında hiç bu kadar yorulmamış Keloğlan. Ama yılmamış, o gün hakkıyla çalışmış. Keloğlan çalıştığı günün parasını almak için oduncunun peşinde koşarken, ayran bardağının dibinde büyük bir gümüş görmüş. Emeğin, çalışmanın ve sabretmenin değerini anlamış. Çarşıdan annesine meyveler, taze sebzeler ve yiyecekler almış. Artık hep çalışkan olup, kazançlı bir hayat sürmüş..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-kralin-huzurunda", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellal iken, horoz imam iken, manda berber iken, annem kaşıkta, babam beşikte iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken çok büyük bir krallık ülkesi varmış. Bu ülkenin kralı çok sert, çok zalim bir kralmış. Bütün dünyaya nam salan bu kral her sene yarışmalar düzenler, birinci olana çuval çuval altın verirmiş. 16 yaşının üstündeki herkesin katılmaya imkanı varmış. Ama herkes korkarmış, çünkü kralın sağı solu belli olmazmış. Kral bu sene bir koşu yarışmayı düzenlemeye karar vermiş. Parkurlar kurmuş, engeller koymuş... Kral hileden hiç hoşlanmazmış. Önlem olsun diye birçok muhafız dikmiş koşu yerlerine. Bizim Keloğlan artık 16 yaşında bir delikanlı olmuş. Yarış için ismini yazdırmış. Ancak rakipleri güçlüymüş. Şehrin en güçlü çocuğu Yağız ile en hızlı koşanı Şeker Kız yarışıyormuş. Keloğlan, \"Bir yolunu bulmalıyım\" diye düşünmüş. Her gece düşünmüş, kara kara düşünmüş... Ama bir türlü uyuyamamış. En sonunda aklına bir fikir gelmiş. Yan kasabadaki kara cadının evine gitmiş ve ondan hız iksiri almış. Kara cadının iksirleri yasakmış, çünkü büyü bu ülkede kabul edilmezmiş. Bizim Keloğlan yarış günü dikmiş iksiri kafasına. Koşmaya başlamış... Koşmuş, koşmuş, koşmuş. Herkesin önüne geçmiş haylaz Keloğlan. Ama birden cebindeki iksir kavanozunu düşürmez mi, takılıp tökezlemiş! İksiri gören kral ve muhafızları hemen yarışı durdurmuş. Muhafızlar Keloğlan'ı alıp krala götürmüşler. - Keloğlan bilmez misin, hile yasaktır! Büyü daha da yasaktır! Şimdi seni zindana atmam gerekir. - Affedin beni kralım! Bir daha asla yapmayacağım. Birinci olmak istedim. Altın kazanmak istedim. - Sen haylazsın ama iyi bir çocuksun. Ben senin aileni çok severim, çok dürüst insanlardır. Bu seferlik hatanı affediyorum, ama sakın bir daha dürüstlükten şaşmayasın. Bu yarışı kazanan Şeker Kız'dır. Hak etmediğin hiç bir şeyi isteme Keloğlan... Keloğlan utanmış, krala teşekkür etmiş. Bu korkuyla bir daha bırak hileyi, bir daha yarış bile yapmamış haylaz Keloğlan. Bu masal da burada bitmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-kuyuya-dusuyor", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabada derme çatma bir evde, çok fakir bir Keloğlan ile yaşlı annesi yaşarmış. Keloğlan'ın annesi pek huysuz ama akıllı bir kadınmış. Keloğlan'a hiçbir zaman sözünden çıkmaması gerektiğini tembih eder dururmuş. Bizim Keloğlan bir gün annesiyle beraber akşam yemeği için çarşıdan malzeme almaya çıkmış. Kasabanın sessiz kenar mahalleleri arasında hoplaya zıplaya yavaşça annesiyle el ele yürürken ne görsün! Yaşlı bir adamın ayakları bir kuyunun dışında sallanıyor ama belinden yukarısı kuyunun içine doğru bükülmüş. Keloğlan hemen Anne bak! Amca kuyuya düşmek üzere! diye bağırmış. Sen burada kal ben köylülerden yardım isteyip geleceğim. demiş. Keloğlan da beklemiş de beklemiş ama ne gelen var ne giden... Kuyuda yüzen amca artık yorulmaya başlamış. Bizim sabırsız Keloğlan daha fazla dayanamamış ve kuyunun hemen dibindeki ipe bağlı olan iki kovadan birini yaşlı adama sarkıtmış ve adama Amcacığım, tutun! Ben seni çekeceğim diye seslenmiş. Ama yaşlı adam kovayı kendine doğru çekince olanlar olmuş. Keloğlan çelimsiz ve zayıf olduğu için dengesini kaybedip kuyudan aşağı yaşlı amcanın yanına düşmüş. Kuyu çok dar olduğu için sürekli yaşlı adama çarpıp batıyor ve su yutup nefes alamıyormuş. Çaresizce yardım beklemeye devam etmişler ama iş git gide zor bir hale geliyormuş. Bizim anne sözü dinlemeyen Keloğlan tam bayılmak üzereyken son anda yanına düşen diğer ipe bağlı olan kovayı görmüş ve son nefesinin verdiği tüm güçle kovaya atılmış. Köylüler önce Keloğlan'ı, ardından da yaşlı amcayı kuyudan çekip kurtarmışlar. Annesi önce bizim yaramaz Keloğlan'a çok kızmış ama sonra onu kaybetmekten korktuğu için sarılıp ağlamaya başlamış. Keloğlan da çok korkmuş ve anneciğine sıkı sıkı sarılmış. Söz veriyorum anneciğim, bir daha asla senin sözünü dinlememezlik etmeyeceğim. demiş ve o günden sonra her zaman annesinin sözünü dinleyip hep güvenli bir hayatı olmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-sekerleme-yiyor", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Küçük bir kasabada Keloğlan diye bir çocuk yaşarmış. Keloğlan; oyun oynamayı, yüzmeyi bir de şekerleme yemeyi çok severmiş. Keloğlan'ın annesi her gün güzel yemekler pişirirmiş. Sebze yemekleri, tavuk yemekleri yaparmış. Keloğlan annesinin yaptığı bu güzel yemekleri yemez, sürekli bakkaldan aldığı şekerlemeleri yermiş. Annesi anlamasın diye de tabağı kedisi Tekir'in önüne döker, onun karnını bir güzel doyururmuş. Keloğlan bir gün yine denize gitmiş. Denizde yüzüp, arkadaşlarıyla oyunlar oynamış. O sırada şekerlemeler yemeye devam ediyormuş. Keloğlan'ın arkadaşı eve gitmiş. Keloğlan bunları duyduktan sonra, karnının guruldadığını hissetmiş ve koca bir paket çikolatayı yemeye başlayıp evin yoluna koyulmuş. Eve geldiğinde koltuğa oturup oyun oynamaya başlamış. Ama karın gurultusu geçmiyor, tüm odada duyuluyormuş... Gurrrr....gurrr... Gurultu ile beraber bir de karnı ağrımaya başlamış. Keloğlan ağlamaya başlamış. Annesi o sırada kapıdan bakan kedileri Tekir'in epey tombul ve hantal olduğunu fark etmiş ve her şeyi anlamış. Keloğlan çok üzülüp, utanmış. Karın ağrısından dolayı epey halsiz düştüğü için, annesi ona sebzeli ve sıcak bir çorba yapmaya gitmiş. Annesinin getirdiği sıcak mı sıcak, lezzetli mi lezzetli çorbayı içtikten sonra, Keloğlan'ın karın gurultusu da, ağrısı da geçmeye başlamış. İşte o zaman anlamış Keloğlan, şekerleme insana fayda etmez, hasta edermiş. Keloğlan annesinden özür dilemiş ve bundan sonra bütün yemeklerini afiyetle yemiş. Şekerlemeleri bırakmış, annesinin getirdiği taze meyvelerden yemeye başlamış. O zaman Keloğlan'ın boyu da uzamış, tombul kedileri Tekir de hantallıktan kurtulmuş. Mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-ve-bebek-dev", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Uzun mu uzun zaman önce Keloğlan diye bir çocuk yaşarmış. Keloğlan; etrafına yardım etmeyi seven, köyü tarafından pek sevilen bir gençmiş. Hem çalışkan hem dürüst hem de oldukça bilgeymiş. Keloğlan'ın yaşadığı köyün sınırlarında Devler Köyü varmış. Esrarengiz olan bu Devler köyünü kimse bilmez, sınırı kimse geçmezmiş. Devler de kendi sınırı aşmaz, bilinmezlik içinde yaşarlarmış. Köy halkı devlerden çok korkar, sınırın yanına bile gitmeye cesaret edemezmiş. Çünkü bir duyuma göre bu devler insan sevmez, insanları yermiş. Sakın ola bu sınıra gitmeyesin, çitleri aşmayasın! Bunu yapman yasak! Devler çok tehlikelidir. diye uyarırlarmış. Keloğlan'ın annesi de devlerden korkar, oğluna sık sık tembih edermiş. Keloğlan'ım sakın köyden çıkmayasın, anne sözü dinleyesin! dermiş. Bir gün Keloğlan tarlada çalışırken, yeşilliklerin arasından hışırtı sesleri duymuş. Etrafına iyice bakmış, hava kararmak üzereymiş. Kuştur, faredir. diye düşünmüş, umursamamış. Ama ses gittikçe artıyor ve yeşillikler hareket etmeye başlıyormuş. Keloğlan şüphelenmiş, elindeki kürekle yeşilliklerin arasını açmaya başlamış. Keloğlan bir de ne görsün? Yeşillikler arasında bir bebek dev korkmuş saklanıyormuş! Bebek dev o kadar büyükmüş ki, daha bebek olmasına rağmen Keloğlan'dan uzunmuş. Keloğlan hayli şaşırmış. Bebek dev Keloğlan'ı görünce birden ağlamaya başlamış. Bebek devin sesi o kadar güçlüymüş ki ağaçlar, yapraklar sarsılmaya başlamış. Nefesi öyle kuvvetliymiş ki Keloğlan'ın şapkası uçuvermiş. Keloğlan bebek devin acıktığını düşünerek tarladan elma, salatalık, kavun toplamış. Bebek dev meyveleri öyle hızlı yiyormuş ki, tüm getirdiklerini bir lokmada yemiş. Keloğlan şaşakalmış. Bu sefer de bebek deve güzel yiyecekler alıp karnını doyurmaya çalışmış. Ancak bebek dev bir türlü doymuyor, her gördüğünü yemeye devam ediyormuş. Tarladaki tüm meyveleri yemiş, Keloğlan annesine ne diyeceğini kara kara düşünmeye başlamış. O sırada birden gök gürlemeye, şimşek çakmaya ve devasa ayak sesleri gelmeye başlamış. Keloğlan çok korkmuş, bebek devin elinden tutup onunla bir mağaraya saklanmış. Ama ses git gide yükseliyormuş. En sonunda mağaralarının önünde iki kocaman ayak görmüş. Bu ayaklar öyle büyükmüş ki, bir kayayı bile itebilirmiş. Neredesin Keloğlan! Bebeğimi almaya geldim. Bebeğimi vermezsen seni şimdi burada yiyeceğim! demiş anne dev. Bebeğin burada dev anne! Çalılıkların arasında buldum. Mağarada uyuyor. demiş Keloğlan. Dev mağaraya girmiş ve bebek devi kucağına almış. Sizin tarlada hiç sebze meyve kalmamış, belli ki bebeğim hepsini yemiş. Ona iyi baktığın için sağ ol Keloğlan! Dile benden ne dilersen! demiş. Keloğlan, Ben bunu karşılık için yapmadım demiş. Sen iyi bir çocuksun. Hem bebeğime baktın hem de dürüstsün. Sana ne kadar teşekkür etsem az, bu keseyi alasın annene götüresin. Bu altınlarla yeni bir bahçe bile ekebilirsiniz Keloğlan, hoşça kal demiş ve gitmiş anne dev. Keloğlan keseye bakmış, içi altınlarla doluymuş. Artık biten meyveler ve sebzeler için annesi ona kızmayacakmış. Mutlu mesut evinin yolunu tutmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-ve-cuce-dev", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabada kenar mahallede bir kulübede, yoksul Keloğlan ile yaşlı annesi yaşıyormuş. Keloğlan çok becerikli ve akıllı fakat çalışmayı hiç sevmez, miskin miskin evde oturmayı, önüne gelen her şeyi yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Keloğlan'ın yaşlı annesi ise tüm gün Keloğlan ile kendisini beslemeye çalışır, çamaşır çitiler ve büyük zorluklar içinde yaşamaya çalışırlarmış. Bizim Keloğlan annesiyle çarşıya gitmiş ama annesinin elini bırakıp kendi başına gezmeye başlamış. Bu çarşı ormanlık alana yakın, tehlikeli ve insan yiyen devler ile köylüler arasında tarafsız olan tek bölgeymiş. Çarşıda meyve ve sebze satan amcaların arasından geçerken zeytinci Ali amcasına selam vermiş. Zeytinci Ali amca köyde herkes tarafından sevilen sayılan bir tüccarmış. Tombul yanakları, ak saçları varmış. Bizim Keloğlan da yardımsever olduğu için Tamam demiş ve poşetleri teyzeden almış. Ormanlığa kadar yürümeye başlamışlar. Bir süre sonra annesi Keloğlan'a seslenmiş, bulamadığı için korkmaya başlamış ve hemen Zeytinci Ali'ye koşmuş durumu anlatmış. Zeytinci Ali oradaki tüccarlara Kel bir oğlan gördünüz mü? diye sorunca etraftakilerden biri Keloğlan'ın yaşlı bir teyzeyle ormanlığa gittiğini söylemiş. Durumu anlayan Ali Amca yaşlı teyzenin aslında yaşlı veya teyze olmadığını, cüce bir dev olduğunu tüm esnafa söylemiş ve hep birlikte ormanlıkta Keloğlan'ı aramaya başlamışlar. Biraz zaman geçtikten sonra ormanlıkta bacası tüten bir kulübeye rastlamışlar ve hemen taş ve sopalarla kapıyı kırıp içeri girmişler. Gördükleri manzaraya şok olmuşlar! Keloğlan ayaklarından tavana asılmış ve altında içi kaynar su olan bir kazan varmış. Kısa boylu dev ise mutfakta yemek için tabak hazırlıyormuş. Tüccarlar hemen Keloğlan'ı indirip devi yakalamışlar. Keloğlan korkudan annesine ağlayarak sarılmış ve Anneciğim, bir daha asla senin elini bırakıp tanımadığım yabancılarla bir yere gitmeyeceğim! demiş. O günden sonra da hiçbir zaman annesini yalnız bırakmamış. Mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-ve-dev-dostu", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde kocaman bir ülke varmış. Bu ülkenin en sıcak köylerinden birinde Keloğlan diye bir çocuk yaşarmış. Köy o kadar sıcakmış ki köylü gündüzleri çalışamaz, dinlenir, gece işlerini yaparmış. Çünkü gündüz dayanılmaz sıcaklar olurmuş. Ama gel gör ki, geceleri de köye devler inermiş. Bu devler insanları kaçırır, çocukları yermiş. O yüzden köylüyle savaş halindelermiş. Devlerin kasabası ile Keloğlan'ın köyü arasına çit çekmişler, devler çitlerden atlar olmuş. Tuzak kurmuşlar, devler düşmemiş. En sonunda köylüye dev gördüklerinde sopalarla saldırmaktan başka çare kalmamış. Keloğlan bir gün çalışırken arkasından garip sesler geldiğini duymuş. Sonra çok büyük bir gölge hissetmiş. \"Bu bir dev olmalı\" diye korkarak, hışımla sopasına sarılmış. - Ben dost olmaya geldim Keloğlan. Senin namını duydum. Kendi köyümde en başından beri beni iyi olduğum için sevmezler, en sonunda kovdular. Bana yardım et Keloğlan! Bizim Keloğlan önce inanmamış ama deve baktığında ne kadar yorgun ve halsiz olduğunu anlamış. Evine gidip hemen bir kase aş getirmiş. Dev bir lokmada hepsini yutmuş. \"Bizim Keloğlan her gün kilolarca aş yiyor, ama pek cılız! Var bu işte bir iş!\" diyerek Keloğlan'ı takibe koyulmuş. Yol boyunca onları takip edip, sonunda oyuğa ulaşmış. Keloğlan'ın annesi bütün olan biteni görmüş. Oğlu için endişelenen kadın, koşarak köyün tüccar ve esnafına haber vermiş. Hepsi birlikte sopalarını alıp oyuğa gelmişler. Ancak geldiklerinde devin Keloğlan'a yardım ettiğini, hatta bitkileri suladığını görmüşler. Pek şaşırmışlar. Köylü devi pek bir sahiplenmiş ve mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-ve-misketleri", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken diye bir çocuk yaşarmış. Keloğlan'ın yaşadığı kasaba dostluklarla dolu, mutlu bir kasabaymış. Dedikoduya, küslüğe, kötü söze yer olmazmış. Günlerden bir gün bizim Keloğlan evde oturmaktan sıkılmış ve güneşin yakıcı sıcakları geçtikten sonra mahalledeki arkadaşlarıyla beraber misket oynamaya çıkmış. Her zamanki gibi köyün az ilerisinde toprağın düz olduğu bir arazide getirdikleri keseyi önlerine dizip az ileride sıralamışlar misketleri. Keloğlan'dan daha iyi misket oynayan arkadaşlarından biri Keloğlan'a yaklaşıp İddiasına var mısın? Kazanan tüm misketleri alır demiş. Keloğlan da arkadaşları arasında korktuğunu belli etmemek için iddiayı kabul etmiş. Bir, iki, üç... Derken arkadaşı Keloğlan'ı tek seferde yenmiş ve misket kesesini herkesin önünde elinden almış. Keloğlan kaybettiği için çok üzülmüş ve eve gidip hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Annesi gün boyunca çalıştığı için yorgun argın eve gelince Keloğlan'ın üzgün ve ağladığını görünce o da çok üzülmüş ve ne olduğunu sormuş. Keloğlan da Arkadaşım tüm misketlerimi elimden aldı. demiş. Annesi oğlunun yaşadıklarına üzülmüş ve Keloğlan'ın arkadaşıyla konuşmaya gitmiş. Arkadaşı misketi bir iddia ile kaybettiğini söyleyince Keloğlan'ın annesi iddianın kötü bir şey olduğunu, bunu yapmaması gerektiğini ve Keloğlan'ın çok ama çok üzüldüğünü söylemiş. Fakat arkadaşı da eğer Keloğlan üzüldüyse gelip bana söylemesi gerekir demiş. Annesi eve dönüp Keloğlan ile konuşup arkadaşından misketlerini isteyebileceğini söylemiş ama Keloğlan ona küs olduğu için konuşmak istememiş. Aradan bayağı uzun zaman geçtikten sonra Keloğlan arkadaşını çok özlemiş ve onunla konuşmaya gitmiş. Meğer arkadaşı da o misketleri şaka olsun diye almış fakat Keloğlan gelmeyince, geleceği güne kadar yastığının altında özenle saklamış. Bunu duyan Keloğlan çok sevinmiş ve arkadaşına sıkıca sarılıp ona haksız yere küstüğü için özür dilemiş. Arkadaşı da Sana baskı yaparak iddiaya zorladığım için ben de çok özür dilerim. İddiaya girmemiz kötü bir şeydi. demiş ve o da sıkıca sarılmış Keloğlan'a. O günden sonra iddiaya girmemişler ve hiç küsmemişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglan-ve-sevimli-kopekcik", "text": "Keloğlan diye bir çoban yaşarmış. Zorlu dağ şartlarından dolayı yazın çalışır, kışın çalıştığını yermiş. Bu dağlık yerde çok fazla vahşi hayvan olurmuş. Sürek kasabaya ayı, kurt gibi hayvanlar iner, sürülere veya kasabalılara saldırırmış. Kasabalının artık canına tak etmiş ama bir çare bulamamışlar. Kurtlar ekinleri de talan etmeye başlayınca yavaş yavaş kasabadan taşınmaya başlamışlar. Ama Keloğlan kasabasını çok seviyormuş. Bu yüksek kasabada temiz hava alıyor, taze yiyecekler yiyor ve memleketinin değerini biliyormuş. Günlerden bir gün Keloğlan sebze ekerken, hırlama sesleri duymaya başlamış. Kurtlardan korkup eve doğru koşarken karşısına sevimli mi sevimli bir köpek çıkmış. Köpek dilini çıkarıp başını sağa sola yatırıp, Keloğlan'a şirinlikler yapıyormuş. Keloğlan başını sevmek için köpeğe yaklaşınca köpek korkup kaçmaya başlamış. Günler geçmiş, sevimli köpek her gün Keloğlan'a ziyarete gelir olmuş ama yaklaşınca korkup kaçıyormuş. Keloğlan o vakit anlamış, köpeğin şefkate ve iyi bir aileye ihtiyacı varmış. Köpeği korkutmadan önüne güzelce yemek koymuş. Köpek afiyetle yemiş. Keloğlan Bir de su içirip susuzluğunu gidermiş zavallı köpeğin. Köpek o zaman Keloğlan'a yaklaşıp, sevmesine izin vermiş. Artık Keloğlan'la can dostu olmuşlar. Beraber vakit geçirirler, Keloğlan onu beslermiş. O da Keloğlan'ın tarlasını korurmuş. - Yetişin kasabalılar! Kurt sürüsü kasabamızı bastı! Ama kimse uyanmamış. Keloğlan'ın bağırışları boşunaymış. Yine de Keloğlan çaresizce bağırmaya devam etmiş, yardım istemiş. Keloğlan'ın can dostu köpeği Keloğlan'ın bağırmalarını duyup hemen koşmuş. Ama o da ne? Can dostu köpeği kocaman bu sefer bir köpek sürüsüyle gelmiş. Hepsi onun arkadaşlarıymış. Kurtlara mahal vermemiş, hepsini korkutup kasabadan kovmuşlar. Bir daha kurtlar o kasabaya hiç girememiş. Böylece Keloğlan'a olan sevgisini ve sadakatini göstermiş köpekçik. Bundan sonra mutlu mesut güvenle yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keloglanin-dedesinin-ogutleri", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken ülkenin birinde Keloğlan diye bir genç yaşarmış. Keloğlan'ın dedesi köy tarafından çok saygı gören Bilge Memiş isminde bir hekim imiş. Keloğlan dedesini çok sever, onun nasihatlerini hep dinlermiş. Keloğlan hep bu öğütlere uymak için çabalarmış. Efe oğlanın yaptığı çok yanlış olmasına rağmen bir hayli mutlu gözüküyormuş. - Son paramı Efe Oğlan'a vermiştim. Pazara git demiştim, parayı düşürmüş. Şimdi evde yemek kalmadı. Kız kardeşimi ekmek almaya yollamıştım, onun getirdiği ekmek de bayat çıktı. Bugün yiyecek ekmeğimiz, aşımız kalmadı Keloğlan. Keloğlan o an anlamış ve düşündüklerine çok pişman olmuş. Yalan insanın hem kendine hem de sevdiklerine zarar verirmiş. Hiç yalan söylememeye, dürüst olmaya söz vermiş. Dedesinin evine gidip dedesine kocaman sarılmış. Bu masal da burada bitmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kendini-sevmeyen-civciv", "text": "-Ne kadar da çirkinim. Herkesten de çok farklıyım. -Sen ne kadar çirkinsin böyle. Hem simsiyahsın. -Sen siyah rengindesin. Bu yüzden mutsuzsun. Aslında sana bir şey anlatmak istedik oğlum. -Hayır tabi ki. Siz benim ailemsiniz. -Hayır, benim için her zaman çok güzelsiniz. -Sen de bizim için öylesin Moli. İster bize benze, ister benzeme. -Biz seni her zaman seveceğiz Moli. Sen de kendini sev. Başkalarının boş sözleri için kendini ve bizleri üzme. -İyi ki size sahibim. İyi ki farklıyım. Beni farklıyken bile seven bir ailem var. -Seni gerçekten seven insanlar, olduğun gibi sevecek zaten. Bu yüzden farklılığınla gurur duymalısın. -İstediğinizi düşünebilirsiniz, ben buyum ve kendimi çok seviyorum. Diyormuş. Bu masal da burada bitiyormuş..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kendini-tavuk-zanneden-pisicik", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde ormanın birinde mutlu mesut yaşayan bir grup horoz ve tavuk varmış. Bir gün, tavuklardan biri gezmeye çıkmış ve gezerken çalıların arkasından gelen çok tuhaf sesler duymuş. Bir bakmış ki bir kedi yavrusu! Hem de yeni doğmuş bir kedi yavrusu. Annesinin onu bırakıp gittiğini düşünen tavuk, yavru pisiyi yanına almış. Çalıların arası yeteri kadar sıcak olsa da, burada yemek bulamaz bu yavru pisicik! diye düşünmüş. Eh, bebek misafir geri çevrilmez diyerek tüm horoz ve tavuklar yavru pisiciği kendi aralarına kabul etmişler. Kedicik karnını tavukların sayesinde doyuruyormuş ve büyüdükçe de onlarla oyunlar oynuyormuş. Ancak günler geçtikçe bazı gariplikler görmeye başlamışlar. Mesela, kediden hiç miyav sesini hiç ama hiç duymamışlar. Hem şanslı hem şanssız kedicik, horoz ve tavuklarla çok zaman geçirdiği için bazen ürüü-ü diye ses çıkartıp bazen ise gıt gıt gıdak diye gıdaklıyormuş. Bu durum tavuk ve horozların çok hoşuna gitmişse de, kediye nasıl miyav demeyi öğreteceklerini düşünüyorlarmış. Günler günleri kovalarken, ekinler çoktan biçilmişken, yavru pisicik serpilmiş, büyümüş ve kocaman olmuş. Ama halen gıdaklamaktan ve horoz gibi ötmekten ileriye gidememiş. Zamanında kediyi bulan tavuk, bu durumu kendine dert edinmiş ve bu problemi çözmek için işe koyulmuş. Eğer başka bir kedi bulursa, miyavlamayı ve diğer kedi hareketlerini öğrenebilir diye düşünerek, kedi dostunu da yanına alarak yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Tam 7 dağın ardında bir sürü kedinin yaşadığı bir kedi diyarı bulmuşlar. Diyarı koruyan kediler hemen tavuk ve pisiciğin başına gelmiş. İlk başta tavuğun, pisiciğe zarar vermek istediğini düşünmüşler. Bu sırada pisicik, gıdaklayarak durumu anlatmaya çalışmış ama muhafız kediler gülmekten yerlere düşmüşler. Bu sırada tarla faresi avından dönen bir kedi, Oğlummm diye mivaylayarak yanlarına gelmiş. Kaybolan kedi, babasını bulmanın heyecanıyla mutluluktan havalara uçmuş. Aradaki yanlış anlaşılma giderilince, kedinin uzun zaman önce yanlışlıkla kaybolduğu ve ailesinin onu hiç bulamadığı anlaşılmış. Pisiciğin tekrar miyavlaması için planan bu gezi, ailesini bulması ile son bulmuş ve pisicik, ailesiyle birlikte kedi diyarında sonsuza dek yaşamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine!"} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/keremin-yol-macerasi", "text": "Kerem, küçük ve tatlı bir kasabanın cıvıl cıvıl ve renkli bir sokağında ailesi ile birlikte yaşıyormuş. Her gün okula gitmek için kasabanın ana caddesinden geçmek zorunda kalıyormuş. Bu nedenle de onu okula annesi götürüyormuş. Fakat Kerem artık okula tek başına gitmek istiyormuş. Çünkü diğer arkadaşları artık 3. Sınıfa gittiklerini ve bu yüzden de okula tek başına gelebildiklerini söylüyorlarmış. Kerem de arkadaşları gibi okula tek gitmek için annesinden izin istemek için sabah uyanır uyanmaz annesinin yanına koşmuş. Anneciğim, bugün okula tek başıma gidebilir miyim? diye sormuş. Annesi de Tek başına gidemezsin Keremciğim. Bunun için biraz daha büyümen gerekir. Deyince Kerem dayananmış ve tekrar sormak için atılmış. Ama anneciğim sınıf arkadaşlarım da okula tek başına geliyor. Ben neden tek gidemiyorum? Annesi de hafif ve şefkatli bir tebessümle oğlunun başını okşamış ve Çünkü onlar okula giderken ana caddeden geçmiyorlar. O yol, çocuklar için tehlikeli bir yol. Sen de biraz daha büyüdüğünde bu yoldan geçerek okula tek başına gidebileceksin. Diye cevap vermiş. Kerem annesinin bu cevabına karşılık vermemiş. Kahvaltısını yapıp okul kıyafetlerini giymiş. Fakat mutsuz görünüyormuş. Annesi bu durumda üzülmüş ama oğlunun başına bir şey gelmesinden korktuğu için onu okula tek yollamadığını bir türlü söyleyememiş. Annesi, Kerem'in çantasını sırtına takmış ve birlikte okulun yolunu tutmuşlar. Annesi yol boyunca Kerem'in ne kadar mutsuz olduğunu görmüş fakat onu nasıl mutlu edebileceğini bilmiyormuş. En iyi yolun bu durumu Kerem'in öğretmeni ile görüşmek olduğunu düşünmüş. Kerem'i kucaklayıp yanaklarından öpmüş ve okulun kapısından yolcu etmiş. Kerem okul kapısından içeriye girdikten sonra annesi de hemen kapıdaki görevliye durumu belirtmiş. Öğretmen ile görüşmesi gerektiğini söylemiş. Birkaç dakika sonra öğretmeni Kerem'in annesinin yanına gelmiş. Annesi Öğretmenim, Kerem'in sınıf arkadaşları okula tek başlarına geliyorlarmış. Kerem de okula tek gelmek istediğini söyledi. Ben de ana caddeden çok fazla araba geçtiği için tek başına yollamak istemiyorum. Ama bu durum Kerem'i çok üzdü. Ben de ne yapacağımı bilemedim. Sizinle bu konuyu konuşmak istedim. Demiş. Öğretmen, Kerem'in annesinin de bu duruma ne kadar üzüldüğünü fark etmiş. Evet, artık 3. Sınıfa gidiyorlar. Bu nedenle evi okula yakın olan çocuklar tek başlarına okula geliyorlar. Fakat Kerem'in durumu farklı. Buna uygun bir çözüm yolu bulmamız gerek. Demiş. Sonra aklına bir çözüm yolu gelmiş. Ana caddede trafik ışıkları var. Trafik güvenliği için tabelalar ve kurallar da aynı şekilde görünüyor. Aslında Kerem'e okula gidip gelirken bu kuralları öğretirseniz tek başına güvenli bir şekilde gidip gelebilir. Deyince Kerem'in annesi tereddüt ederek bakmış. Haklısınız öğretmen hanım. Birkaç gün ona eşlik edip trafik kurallarını öğretebilirim. Böylece artık tek başına gidip gelebilir. Demiş. Öğretmen gülümseyerek Kerem'in annesine cevap vermiş. Bu bizim de görevimiz. Çocuklara bizler de okulda trafik kurallarını öğretmek için bir etkinlik düzenlemeliyiz. Kerem sayesinde bütün çocuklarımız da kuralları öğrenmiş olur. Böyle bir şeye örnek olduğunuz için size teşekkür ederim. Demiş ve sonrasında Kerem'in annesi eve doğru yola koyulmuş. Okul çıkışında Kerem, annesini sevinçli bir şekilde karşılamış. Annesi neler olup bittiğini anlatması için heyecanla bekliyormuş. Kerem annesini öptükten sonra heyecanlı bir şekilde anlatmaya başlamış. Anneciğim, biliyor musun bize öğretmenimiz bugün trafik kurallarından bahsetti! Annesi büyük bir mutlulukla oğluna cevap vermiş. Aaa, ne kadar güzel bir şey bu! Neleri öğrendiniz bakalım? Kerem, anlatmaya başlamış. Trafik ışıklarının renkleri bize bir şeyleri anlatıyormuş. Kırmızı dur ve yeşil de geç demekmiş. Bize yol gösterenler yalnızca bu ışıklar da değilmiş. Dur yazan kırmızı bir tabela varmış. Mavi tabelada okul çantası olan resimler de okul geçidini ve yürüyen adam resmi de yaya geçidini gösteriyormuş. Demiş. Annesi, Evet, hepsini çok güzel öğrenmişsin. O zaman yarın okula gidiş ve dönüş yolunda hangi kurallar ile karşılaştığımızı birlikte öğrenelim olur mu? Hem eğer hepsini doğru bir şekilde öğrenirsen belki de artık okula tek başına gidebilirsin. Deyince Kerem mutluluğunu gizleyememiş. Oley! Gerçekten tek başıma gidebilirim öyle mi? Bu akşam hepsini öğreneceğim anneciğim. Çok teşekkür ederim! diyerek mutlu bir şekilde yola devam etmiş. Ertesi sabah Kerem çok heyecanlıymış. Çünkü trafik kurallarını annesi ile birlikte tekrar edecek ve sonra da okula tek başına gidebilecekmiş. Yola çıkar çıkmaz etrafını incelemeye başlamış. Ana caddeye gidene kadar hiçbir tehlike yokmuş. Fakat ana caddeye çıktıklarında ilk trafik kuralını görmüş. Anne bak, trafik ışıkları! Annesi Kerem'in bu heyecanını görünce gülmüş. Evet Keremciğim. Şimdi ışıkların hemen gerisindeki kaldırımda bekleyeceğiz. Ardından yayalar için yeşil ışık yandığını göreceğiz. Fakat yeşil ışık yanar yanmaz geçmeyeceğiz. Önce sola, sonra sağa ve sonra tekrar sola bakacağız. Eğer herhangi bir araç gelmiyor ise kontrollü bir şekilde karşıya geçeceğiz. Anlaştık mı? Kerem ellerini çırparak Evet anne, anlaştık. Demiş. Ve gerçekten de annesinin anlattığı bütün kuralları aklında tutarak karşıya geçmeyi başarmış. Okula doğru mutlulukla yürümeye devam etmiş. Fakat okula ulaşmak için bir ara sokaktan daha karşıya geçmeleri gerekiyormuş. Burada da annesi Kerem'i durdurup anlatmaya başlamış. Keremciğim, yerdeki beyaz şeritleri görüyor musun? Bu şeritler yaya geçidi olduğunu gösteriyor. Işıkların olmadığı yerlerde bunlar bize yol gösteriyor. Karşıda da okul geçidi tabelası var. Burada da durup önce sola, sonra sağa ve sonra tekrar sola bakmalısın. Eğer hiç araba geçmiyorsa panik yapmadan ama hızlı adımlar atarak karşıya geçmelisin. Kerem, bütün bu kuralları hiç şaşırmadan yerine getirmiş. Okul çıkışında bu kez de dönerken annesi hiçbir şey söylemeden kuralları doğru yapmayı başarmış. Annesi de keyifle Kerem'i alkışlamış. Kerem heyecanla sormuş Anneciğim, artık okula tek başıma gidebilecek miyim? Kerem'in annesi sabırla cevap vermiş Evet, gidebileceksin. Ama ben senin başına bir şey gelmesinden çok korkuyorum çünkü seni çok seviyorum. Bu yüzden birkaç gün daha benimle gidersen çok mutlu olurum. Bunu duyunca Kerem, annesini üzmek istemediğini fark etmiş Senin için rahat edene kadar gelebilirsin tabi ki anneciğim. Nasılsa ben kuralları öğrendim. Artık istediğimiz zaman tek başıma gidebilirim. Diyerek annesinin boynuna sarılmış. O günden sonra annesi Kerem'in tek başına okula gitmesine gönül rahatlığıyla izin vermiş. Hem annesi hem de Kerem bu duruma çok mutlu olmuş ve başka yollardaki trafik kurallarını öğrenmek için biraz daha büyümeyi dört gözle beklemiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kibritci-kiz-masali", "text": "Bir zamanlar, soğuk ve karanlık bir kış gecesinde, küçük bir kibritçi kız, sokak lambalarının altında üşüyerek duruyordu. Elisa adındaki bu kız, elindeki son kibritleri satarak geçimini sağlamaya çalışıyordu. Çevresindeki insanlar, evlerine sıcacık odalarda huzurla vakit geçirirken, Elisa açıkta ve kimsesiz kalmıştı. Üşümekte olan parmaklarıyla son kibriti çıkardı ve onu sıvazladı. Birdenbire kibrit yanıp alev aldı ve aniden etrafı aydınlattı. Kibritin parıltısıyla birlikte, Elisa hayal dünyasına dalıverdi. İlk ışıkla, bir pencereden içeri bakmaya başladı. İçeride sıcak bir oda vardı. Rengarenk süslenmiş bir yılbaşı ağacı parıldıyordu. Mutlu bir aile, sevdikleriyle bir aradaydı. Baba, anne ve küçük bir kız çocuğu neşeyle sohbet ediyor, şarkılar söylüyorlardı. Elisa, içtenlikle gülümseyen ailenin mutluluğunu seyrederken, içinde sıcak bir duygu uyanmaya başladı. Sonra bir diğer kibrit alevlendi. Bu sefer, Elisa kendini muhteşem bir ziyafetin kurulduğu bir yemek masasında buldu. Masada lezzetli yemekler, renkli meyveler ve tatlılar vardı. İnsanlar sevgi ve neşeyle bir araya gelmiş, birlikte keyifli bir akşam geçiriyorlardı. Elisa'nın midesi guruldamaya başladı, çünkü uzun süredir bir şey yememişti. Ama o sadece masayı seyretmekle yetindi. Elisa'nın elinde son kibrit kalmıştı. Onu sıvazladı ve kibrit yeniden yanıp ışıldadı. Bu kez, Elisa kendini sıcak bir sobanın yanında buldu. Soba, içinde dans eden alevleriyle ısınmayı vaat ediyordu. Elisa ellerini sobanın etrafında ısıtarak üşümekten kurtulmaya çalıştı. Ama kibrit tamamen yandı ve ışığı söndü. Elisa tekrar soğuk kış gecesinde, sokak lambasının altında buldu kendini. Hiç kibriti kalmamıştı ve soğuk hala etkisini sürdürüyordu. Ancak içinde, hayallerinin sıcaklığını ve umudunu taşıyordu. Kibritlerin ışığı altında gördüğü güzellikleri kalbine kazıdı ve artık hayatında daha fazla umut ve sevgi bulunacağına dair bir inancı vardı. Ve o gece, küçük kibritçi kızın kalbi, soğuk kış gecesinde bile ışıldadı. Elisa, umutla yeni bir güne uyanmak için sabırsızlanarak, sokaklarda dolaşmaya devam etti. Çünkü hayatında, her ne olursa olsun, içindeki umudu hiçbir şeyin söndüremeyeceğini anlamıştı. Sonuç olarak, Elisa'nın kalbindeki sıcaklık ve umut, kibritlerin ışığıyla birleşerek masal dünyasında ve okuyan herkesin içinde sonsuza kadar yaşayacaktı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kiki-ve-minik-kedi", "text": "Masallar ülkesinin ardında, güzel bir dağın yamacında küçük bir köy varmış. Kiki ve ailesi bu köyde mutlu mesut yaşıyorlarmış. Kiki, her gün okuldan gelip yemeğini yermiş. Sonra da köyün etrafındaki kırlarda dolaşır, türlü türlü çiçekler toplarmış. Topladığı çiçekleri de hasta olan babaannesine götürür ve onu mutlu edermiş. Babaannesi bu çiçekleri vazoya koyar ve her gün Kiki'ye teşekkür edermiş. Kiki bir gün yine okuldan gelmiş, yemeğini yemiş. Annesinden izin alıp sepetini de koluna takmış ve çiçek toplamaya gitmiş. Şarkı söyleyerek kırda gördüğü çiçekleri topluyormuş. Çiçekleri sepetine doldururken bir kedi sesi duymuş. Etrafına bakmış ama miyavlayan kediyi görememiş. Kiki, kediyi bulabilmek için sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başlamış. Sesin, dere kenarındaki ağacın arkasından geldiğini anlamış. Ağacın yanına gidince orada yavru bir kedi olduğunu fark etmiş. Yavru kedi, ağacın arkasında yatıyor ve sürekli miyavlıyormuş. Acıktığını ve susadığını düşündüğü için kediye dereden su içirmek istemiş. Kediye su içirmek için eğilip kediyi kucağına almış. Dere kenarına götürerek ona su içirmeye çalışmış. Ama kedi su içmiyor ve miyavlamaya devam ediyormuş. Kiki kediye ne olduğunu merak ediyormuş. Onu tekrar yere bırakmak istemiş. O sırada kedinin patisinin kanadığını görmüş. Onun durumuna çok üzülmüş ve kediyi hemen annesine götürmek istemiş. Sepetindeki çiçekleri çıkarmış ve kediyi sepete koymuş. Hemen evinin yolunu tutmuş. Kiki, eve gittiğinde annesi bahçedeki gül ağaçlarını suluyormuş. Kiki'nin koşarak geldiğini görünce annesi hemen ona doğru koşmuş. Kiki, iyi misin kızım? diye sormuş. Kiki hemen sepetindeki kediyi göstermiş. Anneciğim, bu kediyi dere kenarında buldum. Patisi kanıyor ve çok canı yanıyor. Sürekli miyavlıyor. Lütfen ona yardım edelim! Demiş. Kediyi gören annesi hemen onu bahçedeki minderin üzerine yatırmış. Merak etme kızım, onu hemen iyileştireceğiz. Demiş. Annesinin bu lafıyla Kiki, sakinleşmiş. Kediyi iyileştirebilecekleri için çok mutlu olmuş. Annesi önce kedinin ayağını suyla yıkamış ve temizlemiş. Sonra temiz bir sargı beziyle kedinin ayağını sarmış. Kiki merakla ve heyecanla sormuş. Anne, minik kedinin nesi varmış? Annesi, kızına gülümseyerek cevap vermiş. Korkma kızım, ağaca tırmanmaya çalışırken ayağını yaralamış. Kiki hemen sormuş. Peki, iyileşince o artık bizim kedimiz olabilir mi? Annesi Tabi ki olabilir, ama ona bir isim de koymamız gerek. Diyince Kiki hemen bir isim bulmuş. Mırnav olsun mu anneciğim? Ben onu bulduğumda sürekli miyavlıyordu. Annesi gülerek Olsun. deyince minik kedinin adı Mırnav oluvermiş. Mırnav'ın ayağı sarılınca miyavlaması durmuş. Kiki, bütün gün Mırnav'ın başında beklemiş. Mırnav'la sohbet etmiş. Ona, babaannesini ve topladığı çiçekleri anlatmış. Ama bir süre sonra Mırnav yeniden miyavlamaya başlamış. Kiki, bu sefer Mırnav'ın ne istediğini anlamış. Annesine gidip Anneciğim, Mırnav'a süt ve su verebilir miyim? Karnı çok acıkmış. Demiş. Annesi, kızının bu isteğini duyunca hemen küçük bir tabağın içine su ve süt koymuş. Kiki de koşarak bunları Mırnav'a götürmüş. Mırnav, iştahla sütünü ve suyunu içip mutlu olmuş. Karnı doyunca da hemen uyuyakalmış. Kiki o günden sonra Mırnav'ın yanından hiç ayrılmamış. Mırnav kısa bir süre sonra iyileşmiş. Hiç yerinde durmuyor ve sürekli Kiki ile oyun oynamak istiyormuş. Kiki bu kez çiçek toplamaya giderken sepetine Mırnav'ı da almış. Onunla birlikte çiçek toplayıp babaannesinin yanına gidiyorlarmış. Kiki'nin babaannesi de Mırnav'ı çok sevmiş. Kiki ve Mırnav çok yakın iki arkadaş olmuşlar ve mutlu mesut yaşamaya devam etmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kikoyla-mantar-toplama-oyunu", "text": "Kiko, kocaman bahçesi olan bir evde annesi, babası, küçük kardeşi ve anneannesi ile birlikte yaşıyormuş. Annesi ve babası çalıştığı için gündüzleri ona anneannesi bakıyormuş. Anneannesi, bahçeye bir şeyler ekip biçmeyi ve onları toplamayı çok seviyormuş. Topladığı bitkiler ile yemek yapınca Kiko da hep anneannesine yardım ediyormuş. Günün birinde Kiko'nun anneannesi hastalanmış. Kiko anneannesinin bu durumuna çok endişeleniyormuş. Çünkü anneannesi artık bahçeye çıkıp bitki toplayamıyormuş. Annesi ve babası da yalnızca hafta sonu bahçe ile ilgilenebiliyormuş. Bahçedeki bitkilerin belirli aralıklarla sulanması gerektiğini biliyormuş. Bir gün dayanamamış ve anneannesine gidip sormuş. Anneanneciğim, hasta olduğun için bahçeyi sulayamıyorsun. Bitkiler solacak ve sen de çok üzüleceksin. Sen iyileşene kadar istersen bahçeyi ben sulayabilirim. Bana nasıl yapacağımı anlatır mısın? Anneannesi küçük Kiko'nun bu düşüncesi karşısında çok mutlu olmuş ve torunu ile gurur duymuş. Ben seni pencereden izlerim. Ne yapman gerektiğini söylerim. Gerçekten beni çok mutlu ettin. Canım torunum. Diyerek yavaşça yatağından kalkmış ve pencerenin yanına oturmuş. Kiko, anneannesinin camdan ona söylediği her olan Şila'nın mamasının bittiğini fark etmiş. Şila'ya mama vermek için ağaçların dibindeki kulübesine doğru gitmiş. Orada mantarların bittiğini görmüş. Çok heyecanlanmış. Çünkü ilk kez bahçelerinde mantar görüyormuş. Hemen anneannesinin yanına koşmuş. Anneanne, dışarıda Şila'nın kulübesinin yanında mantar gördüm. Çok güzellerdi. Sence onları toplayıp yiyebilir miyiz? Anneannesi küçük Kiko'nun heyecanı karşısında gülümseyerek cevap vermiş. Kikocuğum, her mantar yenmeyebilir. Çünkü bazı mantarlar zehirli olabilir. Ama ben sana yenip yenmeyeceğini anlatabilirim. Böylece sen de öğrenmiş olursun. Demiş. Kiko merakla anneannesinin anlatmasını beklemiş. Anneannesi Yenebilen mantarlar Kültür mantarlarıdır. Kiko anneannesinin söylediği her şeyi aklında tutarak çabucak sepeti almış ve bahçeye koşmuş. Anneannesinin söylediği gibi mantarları yavaşça ve nazik bir şekilde toplayarak eve getirmiş. Anneannesi mantarları görünce Ne kadar çok mantar toplamışsın! Aferin benim bir tanecik torunuma. Haydi bunları mutfağa götür ve akşam annene sürpriz yapalım. Demiş. Kiko'nun anneannesi o kadar mutlu ve iyi hissediyormuş ki hastalığını unutmuş. Kiko'nun bu yaptığı onu iyileştirmek için güzel bir adım olmuş. Anneannesi kalkıp mutfağa girmiş ve bir güzel mantar çorbası yapmış. Kiko ile birlikte akşam anne ve babasının gelmesini beklemişler. Kiko, anne ve babasına bütün olan biteni anlatmak için sabırsızlanıyormuş. Kiko, anne ve babası gelince heyecanla bütün bir gününü anlatmış. Ardından da anneannesinin yaptığı çorbanın tadına baktırmış. Hep birlikte mutlu ve keyifli bir akşam yemeği yemişler. O günden sonra Kiko, mantarlar hakkında daha çok şey öğrenmiş. Artık bahçedeki bütün mantarları Kiko topluyormuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kirmizi-balik-dory", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken mutlu balıkların barış içinde yaşadığı Okyanusya adında bir okyanus ülkesi varmış. Bu okyanus ülkesinde balıklar aileleriyle birlikte mercan resiflerinde huzurlu bir şekilde yaşarlarmış. Bazen farklı denizlere gezmeye giderler, tatile çıkarlarmış. Özellikle çocuk balıkların okulları tatil olduğunda her balık ailesi farklı bir denize veya okyanusa giderek zamanlarını bu şekilde değerlendirirlermiş. Okyanusya ülkesinde kıpkırmızı, pulları oldukça canlı, enerjik ve kıpır kıpır bir balık yaşarmış. Bu balık henüz beş yaşındaymış ve adı da Dory imiş. Dory ailesini, arkadaşlarını ve diğer deniz canlılarını çok sever herkesle çok iyi anlaşırmış. Okula gitmeyi de bir o kadar seviyormuş. Pek çok şey öğrenerek eve döndüğünde ailesi ve kardeşleriyle öğrendiği bilgileri paylaşıyormuş. Okulların tatil olduğu gün gelip çatmış. Dory'nin ailesi, dersleri çok iyi olduğu için Dory'yi tatile götürmeye karar vermiş. Hep birlikte bir hafta içinde hazırlanarak farklı denizlere doğru yola çıkmışlar. Kardeşleri ve Dory tatile gittikleri için oldukça heyecanlıymış. Birlikte oyunlar oynayacak, yüzecek ve eğlenebileceklermiş. Farklı mercanlar, yosunlar ve su altı mağaraları keşfetmek için de oldukça sabırsızlanıyorlarmış. Dory'nin annesi bu seferki tatillerini kardeşi Betty'nin yanında geçirmelerini teklif etmiş. Betty Dory'nin teyzesiymiş. Bu duruma tüm aile bireyleri oldukça sevinmiş. Çünkü Betty'nin de üç tane çocuğu varmış ve Dory ile kardeşleri onlarla oynamayı, zaman geçirmeyi çok seviyorlarmış. Bir kaç günlük yolculuğun ardından tatil yapacakları denize varmışlar. Herkes odalarına yerleşmiş ve akşam yemeğine kadar dinlenmişler. Akşam yemek yedikten sonra çocuklar oyuna dalmış. Aileleri de sohbet etmeye başlamış. Uyku vakti geldiğinde herkes birbirine iyi uykular dedikten sonra yataklarına yerleşmiş. Ertesi gün çocuklar ailelerinden izin aldıktan sonra bulundukları denizi keşfe çıkmışlar. Farklı yosunlar, mercanlar ve çeşitli deniz canlıları görmek, yeni arkadaşlar edinmek istiyorlarmış. Akşama kadar birlikte oyunlar oynamışlar,gezmişler, eğlenmişler. Saatin kaç olduğunun farkına varamamışlar. Dory artık ailelerinin yanına dönmeleri gerektiğini söylemiş. Hep birlikte eve dönmek içinyola koyulmuşlar. Fakat Dory kardeşleri ve kuzenlerine göre çok geride kalmış.Onlara yetişmek için hızlansa ve seslense de kimse onu duymamış. Dory çok korkmuş ve tedirgin olmuş. Birden geldikleri yolu da unutmuş. Hava iyice kararmış ve Dory daha da korkmaya başlamış. Su yüzeyine çıkıp yolu daha iyi hatırlayabileceğini düşünmüş ve kayalıkların yanına doğru, yüzeye yüzmüş. Kafasını çıkardığı anda bir el onu yakalamış. Dory nefes almakta zorlanmaya ve çırpınmaya başlamış. Onu yakalayan küçük bir kız çocuğuymuş. Dory çırpındıkça kız da korkmuş. Yanına annesi ve babası gelerek ne yaptığını sormuşlar. Kız da elindeki balığı göstermiş. Aile Dory'yi suya bırakmak yerine kızlarına arkadaş olabilir düşüncesiyle su dolu bir kovaya koymuş. Dory aile ile birlikte onların evine gitmek zorunda kalmış. Eve geldiklerinde Dory için süslenmiş tertermiz bir akvaryuma koymuşlar Dory'yi. Dory çok ürkekmiş. Çünkü hem karnı acıkmış hem de ailesini özlemiş. Küçük kız Dory ile arkadaş olmak istiyormuş. Onu besliyor, onunla konuşuyor ve bütün gün başından ayrılmıyormuş. Bir kaç gün sonra Dory'nin yemek yemediğini ve halsizlikten baygın bir şekilde yüzmeye çalıştığını fark etmiş. Kız çok korkmuş ve Dory ile konuşmaya başlamış. Küçük balık neyin var? diye sormuş. Dory cevap vermek için zorlamış kendini. Kızın onu duyacağını ve anlayacağını sanmasa da onu duyacağını ümit ediyormuş. Dory: Ailemi çok özledim. Onların yanına dönmek istiyorum. Demiş. Küçük kız balığın konuşmasına çok şaşırmış. Ailesinin nerede olduğunu sormuş. Dory de tatile geldiklerini ve başına gelenleri kıza anlatmış. Kız da Dory'nin durumuna çok üzülmüş ve onu geldiği yere götürebileceklerini söylemiş. Ertesi gün kız ailesine Dory'nin bir ailesi olduğunu ve onların yanına geri dönmek istediğini söylemiş. Ailesi Dory'nin konuştuğuna inanmamışlar fakat kızlarının üzülüp ağlamasına dayanamamışlar ve kızlarıyla birlikte Dory'yi de alıp denize doğru yola koyulmuşlar. Dory'yi buldukları yere geldiklerinde nazik bir şekilde Dory'yi suya geri bırakmışlar. Dory yüzgecini sallamış ve kısa süreli arkadaşıyla vedalaşmış. Dory suya daldığında karşısında ailesini görmüş. Ailesi Dory'nin yanına gelerek onu çok özlediklerini ve merak ettiklerini söylemişler ve ona sıkı sıkı sarılmışlar. Dory yaşadığı şeyleri birer birer anlatmış. Ailesi çok korktuklarını ama Dory iyi olduğu ve döndüğü için çok sevindiklerini söylemiş. Okulların açılma vakti gelmiş çatmış. Dory ve ailesi evlerine dönmüşler, okul hazırlıklarına başlamışlar. Tatil hepsi için hem eğlenceli hem de korkutucu geçse de yeniden birlikte oldukları için çok mutlularmış. Dory ve ailesi yaşadıkları ülkede ömür boyu mutlu ve birlikte yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kirmizi-baslikli-kiz", "text": "Kırmızı Başlıklı Kızın Hikayesi, yüzyıllardır anlatıla gelen bir halk masalıdır. Grimm Kardeşlerden tarafından yazılı edebiyata kazandırılan bu masal, kırmızı başlık giyen bir kızın başından geçen orman maceralarını anlatmaktadır. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal pireler berber iken ben bağda üzüm bekler, derede odun yükler iken bir varmış, bir yokmuş... -\"Tabi anneciğim\" demiş ve yola çıkmış . Annesi ona tavşan ormanındaki yoldan ayrılmamasını tembih etmiş. Kırmızı başlıklı kız yolda şarkılar söyleyerek yürüyormuş. Kendi kendine de o ormana niye tavşan ormanı dediklerini hiç tavşan görmediğini düşünüyormuş. Yolda rengarenk bir sürü çiçekler görmüş. -\"Ben senden önce gidip anneannene haber veriyim sende rahat rahat çiçek topla.\" demiş. Bu sırada kurt bir avcının silah seslerini duyup ordan kaçmış. Kırmızı başlıklı kız kaybolduğunu anlayıp ağlamaya başlamış. Kıza yaklaşan avcı kırmızı başlıklı kızın sesini duyup yanına gelmiş. -\"Burda tek başına ne yapıyorsun küçük kız burası çok tehlikeli bende bir süredir buralarda dolaşan bir kurtun peşindeyim.\" demiş. Kırmızı başlıklı kız annesinin sözünü dinlemeyip tavşan ormanındaki yoldan ayrıldığına çok pişmanmış ve avcıya kurtla karşılaştığını söyleyememiş. -\" Buralara kadar gelip bana yiyecek getirdiğin için teşekkür ederim. Yaklaş da seni seveyim.\" demiş. Kırmızı başlıklı kız sepeti kenara bırakmış ama yatağa fazla yaklaşmamış. Çünkü anneannesi ona farklı görünüyormuş. -\"İmdaaaat yardım edin. \" Avcı kırmızı başlıklı kızın bağırmalarını duyup hemen eve koşmuş ve kapıdan içeri girerek kurtu yakalamış. -\"Birşey değil ama bir daha sakın annenin sözünden dışarı çıkma\" demiş. Anneanne kırmızı başlıklı kızın getirdiği kurabiyeleri yemiş. şifalı bitkileri kaynatıp suyunu içmiş ve hemen iyileşmiş. Kırmızı başlıklı kız bundan sonra kimsenin sözüne kanmayacağına dair anneannesine söz vermiş. Eve dönmek için yola çıkmış. Ormanda neşe içinde şarkılar söyleyerek yürürken tekrar kurda rastlamış. Avcının ormanı temizleme cezası verdiği kurt kırmızı başlıklı kızı görünce yaptığından çok utanmış. Tavşan ormanı yine eskisi gibi tavşanlarla dolu cıvıl cıvıl bir orman olmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kirmizi-tavuk", "text": "Bir zamanlar şehre uzak bir köyde karı koca yaşarmış. Bu karı kocanın büyük bir çiftliği varmış. Bu çiftlikte horozları, tavukları, inekleri varmış. Bu hayvanların içinde en dikkat çekici olansa Kırmızı Tavuk'muş. Diğer tavuklar gayet normal görünürken, Kırmızı Tavuk onlar gibi değilmiş. Ayrıca diğer tavuklar yumurtlarken, kırmızı tavuk yumurtlamazmış. Hem diğer tavuklar, hem de çiftlik sahipleri Kırmızı Tavuğu sevmezlermiş. . Kırmızı Tavuk çok üzülse de elinden bir şey gelmezmiş. Yumurtlamaya çalışıyormuş ama olmuyormuş. Bir gün çiftlik sahibi karı koca aralarında konuşuyorlarmış. Karı koca bu fikirde karar kılmışlar. Kırmızı Tavuk, onların tüm konuşmalarını duymuş. Kendi kendine: Keşke diğer tavuklardan farklı olmasaydım. O zaman sahiplerim beni satmazdı. demiş üzüntüyle. Ertesi gün adam, Kırmızı Tavuk'u da almış çıkmış yola. Tavuğu halk pazarına götürüp orada satacakmış. Yolda giderken ülkeyi yöneten kralın adamlarından biri tavuğu görünce şaşkınlıkla bakakalmış. Çiftlik sahibi adamın yanına giderek: Bu nasıl bir tavuk böyle? Boyadın mı yoksa sen bunu? diye sormuş. Adam cevap vermiş: Hayır beyim, bu civcivken normaldi. Büyüdü kıpkırmızı bir tavuk oldu. Bu nasıl iştir anlamadım. Yumurta da vermiyor zaten. Satmaya götürüyorum. demiş. Kralın adamı hayretle yoluna devam etmiş. Kralın yanına vardığında krala her şeyi anlatmış. Kral bu tavuğu oldukça merak etmiş. Adamına, gidip halk pazarından tavuğu satın almasını söylemiş. Kralın adamı tekrar yola koyulmuş. Tüm bunlar olurken çiftlik sahibi adam, tavuğu çoktan pazara götürmüş. Kırmızı Tavuk korkuyormuş. Ya beni alan yeni sahibim kötü biri çıkarsa naparım diye düşünüyormuş. Çiftlik sahibi adam Kırmızı Tavuk'u satışa çıkarmış. Satışa halktan birsürü insan katılmış. Kırmızı Tavuk şaşırmış. Kendisini almak isteyen bunca insanı görünce biraz da gururlanmış. Herkes Kırmızı Tavuk'u almak için yüksek fiyatlar söyleyince, çiftlik sahibi bu işe yaramaz tavuktan kurtulacağına sevinmiş. O sırada biri çok yüksek bir fiyat vermiş tavuk için. Evet, bu kralın adamıymış. Halk bu fiyatı duyunca geri çekilmiş çünkü kimsenin o kadar çok parası yokmuş. Kralın adamı, çiftlik sahibi adamdan tavuğu satın almış. Kırmızı Tavuk ise bu kadar çok ilgi gördüğüne öyle çok mutlu olmuş ki, tam o anda yumurtlayıvermiş. Şansa bak ki, yumurta da kırmızıymış. Yumurtayı gören insanlar merakla bakarken, çiftlik sahibi adam Kırmızı Tavuk'u sattığına çok pişman olmuş. Ama artık iş işten geçmiş. Kralın adamı Kırmızı Tavuk'u ve yumurtayı alarak krala götürmüş. Kral Kırmızı Tavuk'u o kadar çok beğenmiş ki, saray çiftliğinin en güzel yerini Kırmızı Tavuk'a vermiş. Kırmızı Tavuk'a çok iyi baktırıyormuş. İlgi gösteriyormuş. Kırmızı Tavuk saray çiftliğindeki diğer tavuklarla da arkadaş olmuş. Burada onu dışlayan kimse yokmuş. Aksine, oldukça da seviliyormuş. Kırmızı Tavuk saraya yerleştikten sonra ayda bir kırmızı yumurta yumurtlamaya başlamış. Bu durumdan hem kral, hem de Kırmızı Tavuk memnunmuş. Meğerse Kırmızı Tavuk'un yumurtlaması için, sevildiği bir yere ihtiyacı varmış. Kırmızı Tavuk da artık kendini çok beğeniyormuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kitaplarin-cocuklarla-buyusu", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. Bir varmış bir yokmuş. Çok güzel bir şehirde yapılan çok güzel bir kütüphane varmış. Kütüphane o kadar güzelmiş ki, bazen sadece bakmak için geliyorlarmış. Bu kütüphanede o kadar çok kitap varmış ki, insanın aklı karışıyormuş. Kütüphanede ki kitaplar her zaman birbirleriyle konuşurlarmış. Çocuk kitapları her zaman daha mutlu konuşup, heyecanla çocukların onları okumasını beklermiş. Çocuklar onları okuduktan sonra gelip yerine geri bırakırlarmış ve bıraktıktan sonra da kitaplar aralarında neler yaptıklarını konuşur, eğlenirlermiş. Merhaba. dedi. Hala şaşkındı tabii ama çok mutlu olmuştu. Bende sana teşekkür ederim Kırmızı kitap. Sana ve tüm arkadaşlarına. Böyle güzel bir planı gerçekleştirdiğiniz için. Kütüphane şu an olması gerektiği gibi, dolu dolu yetişkinler ve çocuklar var. İşte şimdi herkes daha da mutlu. diyerek Kırmızı kitap' ı yerine bırakmış. Onu daha sonra tekrar alacağını söyleyerek ondan ayrılmış. Ondan sonra ki tüm günlerde hem yetişkinler hem de çocuklar sık sık kütüphaneye gelmişler. Bu sefer hem yaşlı kitaplar hem de tüm çocuk kitapları mutlu bir şekilde okunmuş ve içlerinde yazanlarla yaşamaya devam etmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/konusan-guvercin", "text": "Eski, iki katlı bir evin çatısında bir güvercin yaşarmış. Bu güvercinin adı, Piko'ymuş. Uzun yıllardır burayı kendi evi olarak benimseyen Piko, yalnızlıktan sıkılmış. Artık bir arkadaşı olsun istiyormuş. Aslında çocuklar, bu evin bahçesinde hep oyunlar oynamaya gelirlermiş. Piko da onlarla oynamayı çok istiyormuş ama çocuklar onun konuşan bir güvercin olduğunu görünce şaşırıp korkabilirlermiş. Bu yüzden çocuklarla konuşmuyormuş. Bu eski evde, sıkıntıdan uçan Piko, bir gıcırtı duymuş. Merakla etrafına bakınmaya başlamış. Bir de ne görsün? Eve üç çocuk girmiş. Bu çocukların isimleri Berke, Burak ve Asya'ymış. Meraklı çocuklar, evin içinde ne olduğunu merak etmişler ve bir el feneri alıp eve girmişler. Çocuklar gezinirken, Piko gizlice onları izliyormuş. Onlarla arkadaş olmayı çok isterdim. Demiş kendi kendine. Çocukları gözetlemeye devam etmiş. En önde Burak, Burak'ın ardında Asya ve Berke ilerliyormuş. Bu eski, esrarengiz evi gören Berke'nin korkudan neredeyse dili tutulacakmış. İçinden: Burak ve Asya hiç korkmuyor mu acaba? diye kendi kendine konuşuyormuş. Burak ise bu arada korkmadığını göstermek için önden ilerliyormuş. Çocuklar bir merdiven görmüşler. Yıkık dökük bir merdivenmiş bu. Ama Burak dinler mi? İnat etmiş. İlla çıkacakmış bu merdivenlerden. Siz isterseniz dönersiniz, ben gidiyorum. demiş Burak. -Seni yalnız bırakamayız ama yukarı gelmeyeceğiz. Berke'yle burada bekliyoruz. Burak iki arkadaşını da önemsemeden, merdivenden çıkmaya başlamış. O da ne? Basamaklar gıcırdıyormuş. Burak korksa da, arkadaşları onu izlerken korktuğunu belli edemezmiş. İlerlemeye devam ederken, basamaklardan biri çökmüş ve Burak tam aşağı düşecekken kendini havada uçar vaziyette bulmuş. Bu da nesi? diye düşünmüş Burak. Şaşkınlıkla kalakalmış. Meğerse, Burak tam düşeceği sırada Piko onu yakalayıp havaya kaldırmış. Asya ve Berke, korkudan çığlık atıyorlarmış. Piko Burak'ı yavaşça arkadaşlarının yanına indirmiş. Çocuklar, lütfen korkmayın. Ben konuşabiliyorum ve size zarar vermek istemiyorum. Burada çok yalnızım ve hiç arkadaşım yok. Demiş. Çocuklar Piko'nun kendileriyle konuştuğunu duyunca çok şaşırmışlar. Ama hiç arkadaşı olmaması gerçekten çok üzücüymüş. Çocuklar güvercin Piko'yla uzun uzun sohbet etmişler ve Piko ile arkadaş olmuşlar. Piko'yu her gün ziyaret etmişler ve onunla oyunlar oynamışlar. Piko artık çok mutluymuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/konusan-kopek-venus", "text": "Küçük ve insanların barış içinde yaşadığı bir kasabada Elif adında çok sevimli ve tatlı bir kız çocuğu yaşıyormuş. Elif, kasabadaki herkes tarafından çok sevilirmiş. Herkese yardım eder, herkesle çok iyi geçinirmiş. Hayvanlara ise özel bir ilgisi varmış. Sokakta kedi, köpek, kirpi, kaplumbağa veya herhangi bir hayvan gördüğü zaman hemen yanına gider, onları besler, sever ve yaraları varsa iyileştirirmiş. Bu durum onun kasabada Hayvanların en yakın arkadaşı olarak anılmasını sağlamış. Elif'in yanına gelmiş ve patisini ona doğru uzatarak Elif'i selamlamış. Elif de köpekçiğe doğru uzanmış ve onu sevmeye başlamış. Köpek birden Elif ile konuşmaya başlamış. Elif bu durum karşısında oldukça şaşırmış ve biraz da korkmuş. Köpekçik: Elif benden korkmana gerek yok. Evet ben konuşabilen bir köpeğim ama sana asla zarar vermem demiş. Bunun üzerine Elif: Merhaba köpekçik. Aslında senden korkmadım. Sadece daha önce konuşan bir köpek görmediğim için çok şaşırdımdemiş. Köpekle Elif bir süre daha konuşmuşlar fakat Elif'in eve dönme vakti gelmiş. O nedenle ailesinin merak etmemesi için evine dönmeliymiş. Köpekçikle yarın tekrar aynı yerde buluşmak üzere sözleşmişler ve Elif evine dönmüş. Ailesiyle birlikte akşam yemeğini yemiş, bir süre kitap okumuş ve dişlerini fırçaladıktan sonra doğruca yatağına girerek uykuya dalmış. Ertesi gün uyandığı zaman kahvaltısını yapmış ve arkadaşlarıyla oynamaya evlerinin önüne çıkmış. Köpekçikle anlaştıkları yerde buluşmuşlar ve konuşup oyunlar oynamışlar. Elif köpekçiği arkadaşlarının yanına götüreceğini fakat konuştuğunu onların bilmemesi gerektiğini söylemiş. Köpekçik de Elif'i başıyla onaylamış. Elif ve köpekçik birlikte arkadaşlarının yanına gelmişler. Elif'in arkadaşları köpekçiği çok sevmişler. Ve o akşam hepsi birlikte güzelce oyunlar oynamışlar. Akşam vakti geldiğinde çocuklar birer birer evlerine dağılmışlar. Sadece köpekçik ve Elif kalmış. Elif herkes gittiği için artık köpekçikle konuşabilirmiş. Köpekçiğin mutsuz olduğunu hatta ağladığını fark etmiş ve köpekçiğe neden ağladığını sormuş. Köpekçik: Benim kalacak bir yerim ve ailem yok. Dışarısı çok soğuk ve korkuyorum demiş. Bunun üzerine Elif köpekçiğe onların evinde kalabileceğini söylemiş. Köpekçik bu duruma çok sevinmiş ve birlikte eve doğru yürümüşler. Eve geldiklerinde Elif'in ailesi köpekçiği gördüklerine çok şaşırmışlar. Elif durumu ailesine anlatmış ve onlarla yaşayabilir mi diye ailesine sormuş. Ailesi de bir süre kalmasına izin verebileceklerini ama köpekçiğe uygun bir aile ve yer bulmaları gerektiğini söylemiş. Elif köpekçikle konuşmuş ve onlarla yaşayabileceğini söylemiş. Köpekçik bu duruma oldukça sevinmiş. Elif'e teşekkür etmiş. Birbirlerine sarılmışlar ve artık aynı evde yaşayacakları için oldukça mutlu olmuşlar. Köpekçik yeni evine ve ailesine hemen alışmış. Aradan birkaç ay geçmiş ve köpekçiğe Venüs adını koymaya, artık tamamen köpekçikle birlikte yaşamaya karar vermişler. Elif ve köpekçik bu duruma çok sevinmiş. Bir gün Elif ve Venüs bahçede oynayıp konuşurlarken annesi Venüs'ün konuştuğunu duymuş ve çok şaşırmış. Başta korksa da daha sonra Elif gibi bu duruma bütün aile alışmış. Artık Venüs kasabanın konuşan, sevimli maskot köpeğiymiş. Konuşan köpek Venüs ömrü boyunca sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmüş. Elif de Venüs'ü her zaman kardeşi gibi aileden bir birey olarak görmüş. Mutlu bir şekilde hayatlarını devam ettirmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kopek-yavrusu-puppy", "text": "Soğuk ve yağmurlu bir kış günü, Eda ailesiyle birlikte kahvaltı yapıyordu. Annesi Eda'nın sevdiği gibi omlet yapmıştı. Omletini yedikten sonra ise çikolatalı ekmek yiyecekti. Ekmeğini alıp üzerine çikolata süreceği sırada dışarıdan ağlama sesine benzeyen bazı sesler geldiğini duydu. Ailesinden izin alıp dışarı çıkıp sesin nereden ve kimden geldiğine bakmak istediğini söyledi. Annesi yağmurluğunu ve botlarını giydikten sonra evden uzaklaşmadan çıkıp bakabileceğini söyledi. Bunun üzerine Eda sıkıca giyindi ve annesinin sözünü dinleyerek bahçeye çıktı. Bir süre bahçede dolaşan Eda sesin nereden ve kimden geldiğini bulamadı. Bunun üzerine eşya deposu olarak kullandıkları yerin yan tarafına doğru ilerledi ve orada yağmurdan ıslanmış bir şekilde duran, yaralı köpek yavrusunu fark etti. Hemen ailesinin yanına döndü ve yavruyu güzel bir şekilde oradan almak için yavru köpeğe uygun bir kutu buldu. Ailesiyle birlikte bahçeye çıktılar ve yavruyu bulunduğu yerden güvenli bir şekilde alarak evlerine taşıdılar. Yavru köpek çok korkmuştu, üşümüştü ve ufak bir yarası vardı. Eda köpeğin haline çok üzüldü ve ağlamaya başladı. Bu durum karşısında anne ve babası Eda'nın ağlamaması gerektiğini yavru köpeğe hep birlikte yardım ederek onu iyileştirebileceklerini söylediler. Eda ailesiyle birlikte ilk önce yavruyu kuruladı. Daha sonra yarasını temizleyerek sardılar. Yavru köpek için şöminenin karşısına yatak hazırlayıp yavruyu oraya yerleştirdiler. Karnını doyurup suyunu da yanına koydular. O gece yavru korktuğu için Eda ve ailesine çok fazla yaklaşmadı. Fakat ertesi gün Eda'nın yanına gelerek iyi olan patisiyle sanki Eda'ya selam vermeye çalıştı. Yaralı patisi her geçen gün daha iyi olmaya başlamıştı. Eda kahvaltı yaparlarken ailesine,yavru köpeğin iyileştikten sonra da evlerinde kalıp kalamayacağını sordu. Bu durum karşısında annesi iyileştikten sonra bahçede ona yer yapabileceklerini söyledi. Fakat Eda evin içinde yaşamasını istediği için ısrar etti. Anne ve babası Eda'ya arkadaş olabileceğini düşünerek yavru köpeği sahiplenmeye karar verdiler. Eda bu duruma çok sevindi. Anne ve babasına sarılarak teşekkür etti. Sıra yavru köpeğe ne isim verileceğini düşünmeye gelmişti. Eda'nın eskiden peluş bir oyuncak köpeği vardı. Kaybolduktan sonra da çok üzülmüştü. Adı ise Puppy idi. Bunun üzerine annesi sahiplenecekleri yavrunun adının Puppy olabileceğini söyledi. Eda bu fikri çok güzel buldu. Yavru köpeğe Puppy diyerek seslendiğinde köpeğin havlaması da adını beğendiğini gösteriyordu. Aradan haftalar, aylar geçti ve yavru köpek Puppy çok güzel dişi bir köpeğe dönüştü. Yaşadıkları yerdeki herkes Puppy'yi çok sevdi. Puppy artık mahallenin maskotu olmuştu. Herkesle iyi anlaşır, çocuklarla oynar, yaşlılara yardım ederdi. O kadar akıllıydı ki herkes onu bilge köpek Puppy olarak çağırırdı. Puppy Eda'nın en yakın dostu hatta kardeşi gibi olmuştu. İkisi birlikte hem oynadılar hem eğlendiler hem de büyüyerek hayatlarına her zaman birlikte devam ettiler. Eda sadece yavru köpek Puppy'ye yardım etmedi. Hayatı boyunca tüm sokak hayvanlarını iyileştirdi, besledi ve dostları oldu."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kopusun-pismanligi", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde çocuklarıyla mutlu mesut yaşayan Şirin adında bir kedicik varmış. Bu kedicik, her sabah erkenden uyanır, çocuklarını sütle besler, onlarla oyunlar oynarmış. Bazen de küçük yavrularına su ve yiyecek bulmak için onları ağaç kovuğunda bırakarak dışarıya çıkarmış. Anneleri gelene kadar ağlamasınlar diye de önlerine bulduğu bütün sütü ve suyu bırakırmış. Yine bir gün Şirin, yavrularına su ve mama bulabilmek için dışarıya çıkmış. Çocuklarına da anneleri gelmeden hiçbir yere gitmemelerini tembih etmiş. O gün hava yağmurlu ve soğukmuş. Buna rağmen anne kedicik, çocuklarını aç bırakmamak için çamurlu yollardan geçmiş, ıslanmayı göze almış. Zor da olsa mama bulabilmiş. Güzelce ağzıyla kavradığı mamaları ıslanmadan evlerine götürmek istiyormuş. Fakat anneleri küçük kedilere mama ararken kedilerin kapısına bir köpek gelmiş. Yavrular köpeği görünce korkmuşlar ve ağlamaya başlamışlar. Köpek hemen sevecen bir sesle Çocuklar, korkmayın. Beni anneniz gönderdi. Biraz geç kalacakmış. Sizi merak etmiş. Anneniz gelene kadar ben yanınızda duracağım. Demiş. Küçük kediler köpeğin sevecen sesini duyunca köpeğe inanmışlar. Bu köpeğin adı ise Köpüş'müş. Köpüş, ağaç kavuğuna sığabilecek kadar küçük değilmiş. İçeri girip yemek yemek istiyormuş. Hemen içerideki yavru kedilere seslenmiş. Çocuklar, tatlı kedişler! Bakın anneniz geliyor. Haydi koşun ve sarılın. Sizi çok özlemiştir. Diye heyecanla bağırmaya başlamış. Bunu duyan yavru kediler annelerinin sözlerini unutmuş ve kovuktan dışarı çıkıp koşmaya başlamışlar. Bu sırada yavruların yemeğini almak isteyen Köpüş, patisini kovuktan içeriye sokmuş. Patisiyle içerideki bütün yiyecekleri almış ve kaçmaya başlamış. Minik kediler Köpüş'ün onları kandırdığını anlamışlar ve geri dönmüşler. Geri döndüklerinde yemeklerini bulamamışlar. Annelerinin sözünü dinlemedikleri için çok pişman olmuşlar. Kokru içinde annelerini beklemeye devam etmişler. Kısa bir süre sonra Şirin, yorgun ve ıslanmış tüyleriyle kovuktan içeriye girmiş. Fakat çocuklarını ağlarken görünce çok şaşırmış. Onlara neden ağladıklarını sormuş. Küçük kardeş kedi çok korktuğu için sürekli ağlıyormuş. Büyük kardeş kedi hemen annesine olan biteni anlatmaya başlamış. Şirin, bu olaya çok sinirlenmiş. Çocukları onun sözünü dinlemediği için de çok üzülmüş. Şirin, Köpüş'ü tanıyormuş. Ormandaki herkesin yemeklerini ellerinden alan kötü kalpli bir köpekmiş. Şirin hemen yavrularını da yanına alarak Köpüş'ün evinin yolunu tutmuş. Köpüş, evinde oturmuş rahatça küçük yavruların elinden aldığı yiyecekleri yiyormuş. Bunu gören Şirin hemen Köpüş'e dönmüş. Köpüş! Bu yaptığın hiç hoş bir davranış değil. Neden yavrularımı kandırıp yiyeceklerini aldın? diye sorunca Köpüş hemen cevap vermiş. Çünkü çok acıkmıştım. Yağmur yağdığı için yemek bulamadım. Çocukların önündeki yemekleri görünce dayanamadım. Demiş. Şirin hemen yumuşamış. Çocuklarımı korkutmuşsun. Onlar daha çok küçükler. Neden gelip benden yemeğimi seninle paylaşmamı istemedin? deyince Kimse benimle yemeğini paylaşmak istemiyor. Herkes benim kötü biri olduğumu düşünüyor. Diyerek ağlamaya başlamış. Şirin Köpüş'ün ağlamasına çok üzülmüş. Tabi ki paylaşırdım. Neden paylaşmayayım? Herkes böyle davranışlarda bulunduğun için senin kötü biri olduğunu düşünüyor. Eğer onlara iyilik yaparsan ve yemeklerini izinsiz almazsan herkes seni sever. Demiş. Köpüş Şirin'e dönmüş ve Çok teşekkür ederim Şirin. Sen olmasaydın yaptığım şeyin kötü bir şey olduğunu anlamayacaktım. Ben sadece karnımı doyurmak istemiştim. Özür dilerim. Bir daha yapmayacağım. Demiş. O günden sonra Köpüş bir daha hiç yalan söylememiş, küçük yavruları korkutmamış. Ormandaki herkese çok iyi davranmış. Yaptıkları için ormanda yaşayan herkesten özür dilemiş. Onlar da Köpüş'ü affetmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kral-yunanin-veziri-ile-hekim-ruyanin-oykusu", "text": "Balıkçı başlamış hikayeye: \"Bilesin ki ey Cin evvel zaman içinde ve birbirini izleyen devirlerde, Rum ellerinde, Fars kentinde, Yunan adlı bir kral varmış, Bu kral zenginmiş, kudretliymiş; ordulara, hatırı sayılır güçlere hükmedermiş; ve her ülkeden hükümdarlarla dostça geçinirmiş. Ancak sıhati yerinde değilmiş. Başı cüzzamda dertteymiş. Ne ilaçlar, ne haplar, ne merhemler onu şifaya kavuşturuyor; hiçbir hekim derdine çare bulamıyormuş. Günün birinde Rüyan adlı ihtiyar bir hekim, Kral Yunan'ın kentine gelmiş; bu hekim Rumca, Farsça, Latince, Arapça ve Süryanice kitapları okuyup bilgi edinmiş; tıp ve yıldız bilimi üzerinde incelemelerde bulunmuş; bunlarla ilgili kuramlar ve kaideleri ve yıldızların olumlu ve olumsuz etkilemelerini çok iyi bilirmiş; bitkiler, yaş ve kuru otlar ve bunların iyi ve kötü etkileri üzerinde de bilgi sahibiymiş. Ayrıca felsefe ve her türlü tıp bilimi ile başkaca fenler üzerinde de incelemelerde bulunmuş imiş. Yani hekimin derdine derman olamayacağı illet yok imiş. Bu hekim kente gelince, daha birkaç gün geçmeden, kralın öyküsünü ve tedavilerinden bir sonuç alınamamış olduğunu öğrenmiş. Bunu öğrenince, o geceyi düşünerek geçirmiş. Ama, ertesi gün, gün doğup ortalığı aydınlatınca, uyanmış. En iyi giysilerine bürünerek Kral Yunanın huzuruna çıkmış. Yere kadar eğilerek kralın karşısında yeri öpmüş. Kralın kudretinin uzun ömürlü olmasını ve Allah'ın inayetiyle iyilikler dilemiş. Sonra sözünü sürdürerek kendisinin kim olduğunu anlatmış. Hekimlerin çoğunun derdine çare bulamadığını duydum. Bundan dolayı sizi iyileştirmeye geldim. Sana ilaç içirecek ya da bedenine merhemler sürecek değilim!\" demiş. Bu sözleri duyan Kral Yunan çok şaşırmış ve \"Bunu nasıl yapacaksın, bilmiyorum ama, beni iyileştirirsen, Tüm aileni zengin ederim ve sen de benim musahibim ve dostum olursun\" demiş; ona hilat giydirmiş; armağanlar vermiş ve \"Gerçekten sen, ilaçsız, merhemsiz benim hastalığımı iyi edebilir misin?\" diye sormuş. Hekim de, \"Evet, kesinlikle!\" Bedenine hiçbir ağrı ve zahmet vermeden, seni iyi ederim\" demiş. Kral şaşkınlıkla başına gelecekleri beklemeye koyulmuş. Hekim kitaplarını, ilaçlarını ve kokulu bitkilerini yerleştireceği bir ev kiralamış. Sonra ilaçlarından, bitkilerinden tertipler yaparak bunları sap kısmım oyduğu bir çomağın içine doldurmuş, sonra da elinden geldiğince bir de top yapmış, işini bitirince, ertesi gün, kralın huzuruna çıkmış ve karşısında eğilerek yeri öpmüş. Sonra ona, ertesi gün meydana gitmesini ve kendisini orada beklemesini söylemiş. Ertesi gün oyun meydanına giden krala, emirleri, mabeyinciler, vezirler ve krallığın diğer önemli kişileri eşlik etmiş. Meydana henüz yeni ulaşmışlarken, Hekim Rüyan çıkagelmiş ve krala, orada silahşorlarından seçeceği birkaçıyla at üzerinde top oynamasını önererek, \"Bu sopayı al ve sıkı sıkı tut ve bununla topa vur! Bu oyunu tüm avcun ve bedenin terleyesiye kadar sürdür. Böylece ilaç avcundan tüm vücuduna geçerek dağılacak. Terleyip ilacın bedenini etkilemesine değin zaman geçince sarayına dön, hemen hamama girip yıkan! Kendini iyileşmiş bulacaksın. Şimdi Tanrı'ya emanet ol!\" diyip oradan ayrılmış. Kral Yunan, hekimin verdiği sopayı alıp seçtiği askerlerle top oynamaya başlamış. Silahşorlar da atlarının üzerinde topu atıp kralın vurmasını sağlayarak onunla birlikte bu oyunu oynamaya başlamışlar. Kral ilacın etkisiyle terlemeye başlayınca hemen saraya koşmış. Yıkanmış, paklanmış. Hitabet, baba olarak seni seçse idi; çiçek açar ve bir daha başkasını seçmezdi. Ey ışık saçan yüzü meşalenin alevini körleten! O parlakyüzün sönmeden ışık saçıp dursun! Zamanın çehresinde çizgiler belirleyinceye kadar. Bulutun tepeleri sanp yağmura dönüştüğü gibi;sen de cömertliğinle kapla benim her yanımı! Yaptıklarınla zaferin tepelerinde yer tut! Bahtın, hiçbir dileğine karşı çıkmadığı sevgilisi oi! Bu kasideyi duyunca, kral ayağa kalkmış ve sevinçle hekimin boynuna sarılmış. Sonra onu yanına oturtmuş ve şahane hediyeler armağan etmiş. Gerçekten kral hamamdan çıkınca, bedenine bakmış ve cüzzamdan hiçbir iz kalmadığını görmüş; vücudu sanki saf gümüşe dönmüş; göğsünün daralması geçmiş, ferahlamış. Kral, \"Beni merhem falan sürmeden, bedenimin dışından iyileştirdi; Allah için bilimin yücesine ulaşmış bir hekim! Bu adamın iyiliğini armağanlarla karşılamam ve onu bir nedim ve sevecen bir dost olarak her zaman yanımda tutmam gerekir\" demiş. Ve Kral Yunan, bedeninin sağlıklı ve tüm hastalıktan arınmış görerek, bütün sevinciyle mutlu, yatıp uyumuş. Ertesi sabah kalkıp tahtına oturduğu zaman ulusun ileri gelenleri yöresini sarmış; emirler ve vezirler sağına soluna oturmuş. Hekim Ruyan'ı sormuş; o da gelip önünde yer öpmüş. Onu gören kral, ayağa kalkıp ona yanında yer göstermiş; onunla oturup yemek yemiş; uzun bir ömür dileyerek hilatlar ve daha başka şeyler armağan etmiş. Sonra, gün batıncaya kadar konuşmalarım sürdürmüş ve ona ödül olarak beş hilat ve bin dinar daha vermiş. İşte hekim, krala hayırlar dileyerek evine döndüğü zaman durumu böyleymiş. Sabah olunca kral, saraydan çıkıp divana gelmiş; yöresini yine emirler, vezirler, mabeyinciler sarmış. Vezirlerin içinde berbat görünüşlü, uğursuz yüzlü ve kem gözlü, korkunç, iğrenç biçimde hasis, yüreği hırs, kıskançlık ve kinle taşlaşmış biri varmış. Bu vezir, kralın Hekim Rüyan'ı yanına oturttuğunu ve ona her türlü yakınlık ve cömertlik gösterdiğini görünce kıskanmış ve gizlice onun yok edilmesini kararlaştırmış; atasözünün de belirttiği gibi, \"Hırslı önüne gelene saldırır; hırslının yüreğinde zulüm pusu kurar; kuvvetlenince bunu açığa vurur, zayıfken içinde uyutur\". Bu kötü vezir, Kral Yunan 'ın yanına yaklaşarak eğilip yeri öpmüş ve \"Asrın ve zamanın Kralı! Sen ki kullarına cömertliğinle yaşam sağlarsın; yüreğimde korkunç ağırlığı olan bir duygu var; bunu sana açıklamazsam, kendimi gerçekten sadık bir kul değil, bir zina çocuğu gibi hissedeceğim. Bana izin verirsen bunu sana açıklarım\" demiş. Vezirin sözlerinden içi kararan kral, ona, \"Nedir söyleyeceğin?\" diye sormuş; Vezir de, \"Ey azametli kralım, eskiler 'Kim ki, bir işin sonunu ve bunun yaratacağı kötülükleri görmezse, talih denen şeyi kendine dost bilmesin!' demişler. Ben de kralım, senin saltanatım söndürmekten başka bir şey düşünmemekte olan düşmanına ödüller yağdırarak, lütuflarla donatarak, taşıyamayacağı kadar cömertlik göstererek yanılmakta olduğunu görüyorum; ve bu yüzden, kralım için büyük endişeler duyuyorum\" demiş. Bu sözleri duyan kral, son derece bunalmış, rengi atmış ve \"Lütuflarımla donattığım halde bana düşman olduğunu iddia ettiğin bu kimdir?\" diye sormuş. Vezir, \"Hekim Rüyan'dan söz ediyorum\" demiş. Kral ona, \"Sözünü ettiğin kimse benim iyi bir dostumdur; benim için insanların en değerlisidir. Böyleyken nasıl oluyor da sen, onun hakkında bu gibi şeyler söylemeye cüret ediyorsun? Demiş. Bense, bugünden başlayarak ona güvenceler vermek ve aylık bin dinar tutarında maaş bağlamak istiyorum. Aslında krallığımın yansını ona bağışlasam, onun için pek fazla bir şey yapmış olmazdım. İnanıyorum ki, sen bunları kıskançlığından söylüyorsun, tıpkı vaktiyle işittiğim Şah Sindbad'ın öyküsünde olduğu gibi\" demiş. O anda, Şehrazat, ansızın sabah olduğunu fark etmiş ve anlatısını kesmiş. Bunu gören Dünyazat, ona \"Ablacığım, anlattıkların ne kadar tatlı, kibar, zarif ve saf!\" demiş. Şehrazat da, \"Eğer şah beni bağışlar da, hayatta kalırsam, ikinize anlatacaklarım yanında bunlar nedir ki?\" demiş. Şah, bunu duyunca, kendi kendine, \"Vallahi! Gerçekten harika olan öyküsünün sonunu dinlemeden onu öldürmem!\" demiş. Sonra geceyi, sabaha kadar birbirlerine sarılarak birlikte geçirmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kucuk-coban-ve-kral", "text": "-Üzülme delikanlı. Koyunlarını geri alabilirsin. Ancak bunun için sihirli lambayı bulman gerek. -Köklerimde gömülü bir sandık var. O sandığın içinde bir harita var. Harita sana yol gösterecek. Demiş. Küçük Çoban toprağı kazmaya başlamış ve sandığı bulmuş. Sandığın içindeki haritayı alarak yola koyulmuş. Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Haritada işaretli olan ilk yer köprüymüş. Köprüye gitmiş. Köprüden geçmek isterken kocaman bir ayı belirmiş. -Hey delikanlı, nereye böyle? Bu köprüden geçemezsin. -Geçmene ancak bir şekilde izin veririm. Sorduğum soruyu doğru yanıtlarsan. Küçük Çoban gülümsemiş. Bu sorunun cevabını biliyormuş. Ayı kafasını sallayarak onaylamış. Geçebilirsin delikanlı. -Korkma Küçük Çoban. Ben de seni bekliyordum. Geleceğinden emindim. -İnsanlara gelecek hakkında bilgi vermiyorum Küçük Çoban. -Ama sana bir ipucu vereyim. Yolun sonunda ulaşacakların çok daha güzel şeyler olacak. Haritayı takip et. Yol seni bir saraya götürecek. O saraya girmenin bir yolunu bul. -Saraya hizmet için geldim. Elimden her iş gelir. Müsaade edin kralla görüşeyim. -İş isterim kralım. Elimden her iş gelir. -O halde kızımın muhafızı ol. Kapısında dikil. O nereye giderse oraya git. Başına bir şey gelirse senden bilirim. O akşam Küçük Çoban muhafız olarak sarayda işe başlamış. Kralın kızı olan Prensesi koruyormuş. Prenses sıkılmış, gezintiye çıkmak istemiş. Kapısını açmış çıkmış. Çıkmış da ne çıkmak. Küçük Çoban Prensesi, Prenses küçük çobanı görür görmez birbirlerine vurulmuşlar. Aradan biraz zaman geçmiş. İki genç aşık artık evlenmek istiyorlarmış. Prenses, Kral babasına konuyu açmış. Kral hayret etmiş. -Hiç olur mu öyle şey? Sen bir prensessin, o ise bir muhafız. Kesinlikle izin vermiyorum. Demiş. Prenses üzüntüden yataklara düşmüş. Kral bu evliliği kabul etmek zorunda kalmış. Sonunda Prenses ve Küçük Çoban evlenmişler. Küçük Çoban Kralın veziri, sarayın da varisi olmuş. Çok zengin bir adam olmuş. Yılanın asıl dediği şimdi ortaya çıkmış. Küçük Çoban köydeki gariban ailesini yanına aldırmış. Mutlu mesut hep birlikte yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kucuk-kirmizi-tavuk", "text": "Bir zamanlar küçük bir kırmızı tavuk varmış. Bir domuz, bir ördek ve bir kedi ile yaşıyormuş. Hepsi, küçük kırmızı tavuğun temiz ve düzenli tutmayı sevdiği küçük şirin bir evde yaşıyormuş. Küçük kırmızı tavuk bütün gün işlerinde çok çalışmış. Diğerleri hiç yardımcı olmamış. Niyet ettiklerini söyleseler de hepsi çok tembelmiş. Domuz dışarıdaki çamurda homurdanmayı severmiş, ördek bütün gün gölette yüzermiş ve kedi güneşte mırlayarak uzanmaktan zevk alırmış. Bir gün küçük kırmızı tavuk bahçede çalışırken bir mısır tanesi bulmuş. \"Bu mısır tanesini kim ekecek?\" diye sormuş. Domuz, bahçedeki çamurlu alanından, \"Ben değil,\" diye homurdanmış. Ördek göletten \"Ben değil,\" diye vaklamış. \"Ben değil,\" diye mırıldanmış kedi güneşteki yerinden. Böylece küçük kırmızı tavuk güzel bir toprak parçası aramaya gitmiş, ayaklarıyla toprağı kazımış ve mısır tanesini ekmiş. Yaz aylarında mısır tanesi büyümüş. Önce uzun, yeşil bir sapa dönüşmüş, sonra güzel bir altın rengine dönene kadar güneşte olgunlaşmış. Küçük kırmızı tavuk, mısırın kesilmeye hazır olduğunu görmüş. \"Mısırı kesmeme kim yardım edecek?\" diye sormuş küçük kırmızı tavuk. Domuz, bahçedeki çamurlu alanından, \"Ben değil,\" diye homurdanmış. Ördek göletten \"Ben değil,\" diye vaklamış. \"Ben değil,\" diye mırıldanmış kedi güneşteki yerinden. \"Pekala o zaman, kendim keseceğim,\" demiş küçük kırmızı tavuk. Sapı dikkatlice kesmiş ve mısırın bütün tanelerini kabuklarından çıkarmış. \"Mısırları un haline getirmek için değirmene kim götürecek?\" diye sormuş küçük kırmızı tavuk. Domuz, bahçedeki çamurlu alanından, \"Ben değil,\" diye homurdanmış. Ördek göletten \"Ben değil,\" diye vaklamış. \"Ben değil,\" diye mırıldanmış kedi güneşteki yerinden. Bunun üzerine küçük kırmızı tavuk mısırı değirmene kendisi götürmüş ve değirmenciye ince ince öğütüp un haline getirip getirmeyeceğini sormuş. Değirmenci zamanla küçük kırmızı tavuğun domuz, ördek ve kediyle yaşadığı eve küçük bir çuval un göndermiş. \"Undan ekmek yapmama kim yardım edecek?\" diye sormuş küçük kırmızı tavuk. Domuz, bahçedeki çamurlu alanından, \"Ben değil,\" diye homurdanmış. Ördek göletten \"Ben değil,\" diye vaklamış. \"Ben değil,\" diye mırıldanmış kedi güneşteki yerinden. \"Pekala,\" demiş küçük kırmızı tavuk. \"Ekmeği kendim yapacağım.\" Derli toplu küçük mutfağına girmiş. Unu hamura karışmış. Hamuru yoğurmuş ve pişirmek için fırına koymuş. Kısa süre sonra, sıcak taze ekmeğin hoş bir kokusu varmış. Evin her köşesini dolduruyor ve bahçeye çıkıyormuş. Domuz bahçedeki çamurlu alanından mutfağa girmiş, ördek göletten gelmiş ve kedi güneşteki yerini terk etmiş. Küçük kırmızı tavuk fırının kapağını açtığında hamur kabarmış ve gördükleri en güzel, en leziz görünüşlü ekmeğe dönüşmüş. Bu ekmeği kim yiyecek? diye sormuş küçük kırmızı tavuk. \"Hayır ben yiyeceğim\" diye vaklamış ördek. \"Hayır sadece ben yiyeceğim\" diye mırıldanmış kedi. \"Oh hayır, yiyemeyeceksiniz\" demiş küçük kırmızı tavuk. Tohumunu ektim, mısırı biçtim, un olsun diye değirmene götürdüm, ekmeği kendim yaptım. Şimdi ekmeği tek başıma yiyeceğim. demiş. Domuz, ördek ve kedi, küçük kırmızı tavuğun ekmeği tek başına yemesini izlemişler. Çok lezzetliymiş ve son kırıntısına kadar çok beğenmiş küçük kırmızı tavuk. O günden sonra domuz, ördek ve kedi, tavuk her çağırdığında ona yardım etmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kulkedisi-masali", "text": "Günlerden bir gün eve davetiye gelmiş. Davetiye sarayda verilecek olan bir balo içinmiş. Bu baloda prens kendisine eş seçecekmiş. Üvey kız kardeşler çok heyecanlanmışlar ve prensin onlardan birisini seçebileceğini düşünmüşler. Günler öncesinden balo için hazırlık yapmaya başlamışlar. Ama o kadar çirkinlermiş, o kadar çirkinlermiş ki ne yapsalar bir türlü güzelleşemiyorlarmış. Balo akşamı geldiğinde üvey kız kardeşler baloya gitmişler. Külkedisi bir fare ve altı kertenkele'yi de iyilik perisini getirdikten sonra merakla beklemeye başlamış. İyilik meleği bir fareyi faytonu sürecek olan arabacıya, kertenkeleleri de arabanın arkasından gidecek olan uşaklara çevirivermiş. Artık sıra külkedisine gelmiş. Peri sihirli değneğini külkedisinin üzerindeki elbiselere değdirdiğinde külkedisinin yırtık, pırtık elbisesi birden çok güzel bir balo elbisesine dönüşmüş, ayaklarında ise camdan yapılmış ayakkabılar varmış. İyilik perisi külkedisine artık baloya gidebileceğini, baloda dilediği gibi eğlenebileceğini, yalnız saat oniki olduğunda bunların hepsinin eski haline dönüşeceğini söylemiş. Külkedisi baloya gittiğinde bütün gözler onun üzerindeymiş. Üvey kız kardeşler külkedisini tanıyamamışlar bile, o kadar güzelmiş, o kadar güzelmiş ki... Balodaki bütün erkekler adeta birbirleriyle yarışa girmişler külkedisi ile dans edebilmek için. Prens külkedisini görür görmez ona aşık olmuş. Bütün gece külkedisi ve prens dans etmişler. Saat on ikiyi vurmak üzere iken külkedisinin aklına iyilik perisinin söyledikleri gelmiş. Telaşla balo salonundan koşarak uzaklaşmış. Prens külkedisinin ayakkabısının bir tekini merdivenlerde bulmuş. \"Ne yapıp edip bu ayakkabının sahibini bulacağım.\" demiş. Külkedisi eve geldiğinde her şey yine eski haline dönmüş. Sadece ayakkabısının teki duruyormuş. Diğer tekini nerede bıraktığını hatırlayamıyormuş. Prens artık ayakkabının sahibini aramaya başlamış. Bütün evleri tek tek gezerek kızlara ayakkabıyı denetiyormuş. Fakat kimsenin ayağına uymuyormuş. Prens külkedisinin yaşadığı eve geldiğinde üvey kız kardeşler ayakkabıyı denemişler. Ayakkabının da onlara olması için dualar edip duruyorlarmış. Fakat ayakkabı diğer kızlara uymadığı gibi onlara da uymamış. Prens tam evi terk edip gidecekken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş. \"Hanımefendi, ayakkabıyı bir de siz denemez misiniz?\" Üvey kız kardeşler kahkahalarla gülmeye başlamışlar. - \"O mu deneyecek.\" Külkedisinin güzelliği prensin gözünden kaçmamış. Külkedisi gelip ayakkabıyı denediğinde ayakkabı ayağına kalıp gibi olmuş. Prens külkedisine hemen evlenme teklif etmiş. Üvey kız kardeşler de kıskançlıklarından çılgına dönmüşler. Külkedisi ve prens evlenerek çok mutlu bir hayat sürmüş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kısmetimize."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kurbaga-prens", "text": "Bir zamanlar yedi güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış. Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! `Topum gitti!` diye ağlamış kız. `Ben senin topunu getiririm,` demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. `Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, ` diye devam etmiş kurbağa. `Tamam ` demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona geri vermez koşarak saraya dönmüş. Akşamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam yemeğe başlamak üzerelerken kapıdan bir vraklama sesi gelmiş. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalışmış. Ama kral meraklanmış. ` Kim o?` diye sormuş. Prenses bunun üzerine kurbağaya verdiği sözü babasına anlatmış. ` Söz sözdür kızım,` demiş babası. Böylece prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş.Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, ` ya ben ne olacağım? ` diye vraklamış. Kral kızına, `Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma` demiş. Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kursun-asker-masali", "text": "Bir zamanlar, oyuncak bir dükkanında birçok oyuncak asker bulunuyordu. Aralarında bir tanesi vardı ki, diğerlerinden biraz farklıydı. O, bir Kurşun Asker'di. Bir bacağı topaldı, ama yine de cesurdu ve gözleri pırıl pırıldı. Oyuncak askerler, bir kutuya yerleştirildi ve rafta beklemeye başladılar. Kurşun Asker'in kutunun içinde canı sıkılıyordu. Ancak, kutunun aralığından dışarıyı görmek mümkündü ve bu onun için büyük bir eğlence kaynağıydı. Gözüne ilk çarpan, masanın üstündeki oyuncak bir kale oldu. Kalede, güzel bir prenses heykeli duruyordu. Prenses kollarını açmış ve dans eder gibi bir ayağını kaldırmıştı. Kurşun Asker, prensese ilk görüşte aşık oldu. Söz söyleyemez hale gelmiş ve büyülü bir şekilde etkilenmişti. Ertesi gün, oyuncağın sahibi olan bir çocuk, Kurşun Asker'i kutudan çıkardı ve oynamaya başladı. Kurşun Asker, prensesi daha iyi görebiliyordu ve gözlerini ondan hiç ayırmıyordu. Ama içinde korku da vardı, çünkü prensese bir şey olabileceğinden endişe ediyordu. Tam o sırada hava birden karardı, şimşekler çaktı ve şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Rüzgar, Kurşun Asker'i pencereden sokağa savurdu ve onu kaldırımın kenarına düşürdü. Kimse onu fark etmedi, hatta üzerine basacak gibi olan insanlar bile vardı. Kurşun Asker'in yüreği korkudan hızla çarpıyordu. Rüzgarın ardından yağmur başladı ve çukurlarda sular birikti, sel oluştu. Yağmur dinince, iki çocuk su birikintisinin başında oynamak için geldi. Kurşun Asker'i görünce çok sevindiler. Bir çocuk, kağıttan bir kayık yaptı ve diğer çocuk, Kurşun Asker'i kayığa bindirdi. İki çocuk suyla oynamaya dalıp zamanla kayığı ve Kurşun Asker'i unuttu. Kayık yavaşça hareket ederek akıntıya kapıldı ve Kurşun Asker, içinde dimdik duruyordu. Kurşun Asker'in korkusu bir süre sonra yerini meraklı bir yolculuğa bıraktı. Kayık, yağmur sularının ulaştığı büyük bir ırmakta sürüklenmeye başladı. Dalgalara kapıldı ve ilerledikçe küçüldü. Yağmur daha da hızlandı ve kayığın içine su dolmaya başladı. Sonunda, ırmak onu alıp götürdü. Kurşun Asker, suyun derinliklerinde dalgalara karşı mücadele etti. Korku dolu anlar yaşadı, ama cesur ve dayanıklıydı. İşte o anda, ışığın yeniden göründüğü bir yerde, sıcacık bir mutfakta buldu kendini. Kurşun Asker, kurtulmanın sevinciyle nefes aldı. O sırada çocuk, Kurşun Asker'i buldu ve odasına götürdü. Kurşun Asker, kendisini bulduğu için çok mutluydu. İlk işi prensesi araştırmak oldu. Prenses aynı yerde duruyor, kollarını açmış ve dans ediyormuş gibi görünüyordu. Ona baktıkça, Kurşun Asker'in mutluluğu daha da artıyordu. Ancak günler geçtikçe çocuk, Kurşun Asker'den sıkılmaya başladı. Oyuncak askeri elinden alıp ateşin içine attı. Kurşun Asker, alevlerin içinde yanmaya başladı ve erimeye başladı. Sevgilisi prensesinden ayrılıyordu ve bu durum onu en çok üzen şeydi. Tam o sırada, açık pencereden giren güçlü bir esinti prensesi alıp ateşin içine sürükledi. Kurşun Asker, prensesi kucakladı ve sevinçle kollarını açtı. Artık onlar için yeni bir hayat başlıyordu. Sonsuza kadar birlikte olabilecekleri ve mutlu bir şekilde yaşayabilecekleri bir hayatları vardı. Kurşun Asker ve prenses, birlikte maceralar yaşadı, zorlukların üstesinden geldi ve sevgileriyle her zorluğun üstesinden geldi. Ve böylece, Kurşun Asker ve prenses, sevgi ve dayanışma ile dolu bir hayat sürdürdüler, hiç ayrılmadan mutlu bir şekilde yaşadılar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kurt-ve-yedi-kucuk-oglak", "text": "- Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz! - Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz. Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış. - Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi. - Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun! - Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi. - Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun! - Ayaklarıma bir parça un serp demiş. - Dediğimi yapmazsan seni yerim! diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten! - Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi. - Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! demişler. Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş. Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış. Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş. - Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım. Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış. demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş. - Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/kurtla-kuzu-masali", "text": "Bir zamanlar, yeşilin en derin tonlarıyla süslenmiş bir vadide, masumiyetin temsilcisi bir kuzu yaşarmış. Rüzgarın narin dokunuşuyla saçları dalgalanan kuzu, pırıl pırıl bir dereden su içmeye gelirmiş her gün. Bu ışıltılı sular, içinde birer hazine barındırır, doğanın en saf armağanıdır. Fakat, masumiyetin yanı başında karanlık bir gölge belirivermiş. Açlığın pençesine düşmüş bir kurt, sinsi adımlarla yaklaşmış suya doğru. Gözleri av arayışıyla parlayan kurt, kuzunun lezzetli bedenini hedeflemiş. Canı, bir avın tadını yakalamak için acıkmışça bağırıyormuş. Kurt, içindeki gerçeği bildiği halde kendi çıkarlarına uymayan gerçekleri bir kenara itmiş. Kuzucuğun üzerine hışımla atılmış. Kuzuyu tehdit ederken, sözlerindeki çelişkiyi bile hissetmiyor gibi davranmış. Kuzu, masumiyetin ışığıyla doğruyu göstermeye çalışmış. \"Kardeşim yok ki küfretsin,\" demiş sessizce. Kurt, hırslarını tüm gücüyle sergilemiş. Kuzuyu yakalamış ve ormana doğru koşmuş. Kuzucuğun kahramanca direnişi gören olmamış, sessizce kaybolmuş bir daha. Gecenin sessizliğinde, kuzu masalının ihtişamlı nefesini duymak mümkün. Onun masumluğu ve doğruluğu, masalların en derin köşelerinde hala yankılanır. Bu hikaye, gerçek ile hayalin dansının gösterisi, masumiyetin sarsılmaz gücünü yansıtır. Kim daha güçlüyse, kim doğruları koruyorsa, o hep haklıdır. Ve böylece, masalların büyülü dünyasında, gerçekler masumların yanında yerini alır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/leyleklerin-yolculugu", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Bir grup leylek varmış. Her zaman sürü olarak gezerler, V şeklinde uçarlarmış. Sıcak ülkelerde yaşarlarmış. Soğuğu hiç sevmezlermiş. O ülke senin bu ülke benim gezip dururlarmış. Neredeyse bütün sıcak ülkeleri görmüş bizim leylekler. Her ülkenin her şehrini keşfetmişler. Farklı farklı insanlar tanımış, çeşit çeşit yiyecekler tatmışlar. Birçok farklı hayvan görmüşler. Yarım yıl Türkiye'de konaklayan leylekler, artık gitmeye karar vermişler. Çünkü yaz bitiyor, kış geliyormuş. Havalar artık soğuyormuş. Göç etmek için yola koyulmuşlar. Ne yapsak, nereye gitsek diye düşünmüşler. Ortak karar vermişler. Avusturalya'ya uçmuşlar. Yorucu ve uzun bir yolculuk yapmışlar. Arada birkaç gün konaklamışlar. En sonunda Avusturalya'ya ulaşmışlar. Meğerse Avusturalya'ya ilk kez geliyorlarmış. Gezintiye çıkmışlar. Havada süzülerek aşağıyı izlemeye başlamışlar. Bir de ne görsünler? Zıp zıp zıplayan, karnında kesesi olan bir hayvan varmış. -Ben bir kanguruyum. Zıp zıp zıplarım. Karnımdaki kesemle, her yeri dolaşırım. -Benim adım Koala. Ağaçlarda yaşarım, uyumayı severim. -Benim adım Akasya. Bol bulunur benden burada. Demiş. Leylekler heyecanla birbirlerine bakmışlar. Buna da çok şaşırmışlar. Akasya'ya veda ederek gezinmeye koyulmuşlar. En sonunda yorulmuşlar. Dinlenmek için bir yer bulmuşlar. Bugün gördükleri hayvanlar ve ağaç hakkında konuşmuşlar. Yarın yeni keşifler yapmak için sözleşmişler. Sonra hep birlikte, güzelce uyumuşlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/lila-ve-gulun-arkadasligi", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken. Bir varmış, bir yokmuş. Masalın yenisi, eskisi mi olurmuş? Günlerden bir gün, gecelerden bir gece olmuş. Derken; sabahleyin erken, keçiler koyunları tıraş ederken, tahtakurusu saz çalar, sıçan cirit atar iken çıkmış bir masal anası ortaya. En sonunda açmış ağzını, yummuş gözünü. Bir laf etmiş, bir laf etmiş... Bakalım ne laflar etmiş. Bir varmış bir yokmuş. Tatlı ve sevimli bir ülke varmış. Bu ülkede Lila adında genç bir kız yaşarmış. Lila aslında başkalarına iyilik yapmayı seven, sevecen bir kızmış ama önemli bir kusuru varmış, o da diğer insanlarla dalga geçmesiymiş. Başkalarının dış görünüşleriyle, giyim tarzlarıyla, saçlarıyla, konuşma biçimleriyle dalga geçmenin çok komik olduğunu düşünüyormuş. Ağzından çıkan sözlerin başkalarının duygularını ne kadar incittiğine dair hiçbir fikri yokmuş, bu nedenle sözleri ile diğer insanları kırdığını hiç fark etmemiş. Günlerden bir gün Lila, Gül isminde tatlı bir kız ile karşılaşmış ve onun bölgeye yeni taşınan yeni bir kız olduğunu öğrenmiş. Gül kısa bir süreliğine Lila'nın yaşadığı yere ziyarete gelmişti. Gül, Lila'nin hayatı boyunca karşılaştığı hiçbir insana benzemiyormuş. Büyük burnu, gül rengi olan çok uzun saçları ve kolayca anlaşılamamasına sebep olan bazı harfleri farklı telaffuz etmesi nedeniyle kalabalığın arasından sıyrılıyormuş. Lila, Gül'ün kendisinden ve tanıdığı herkesten farklı olması nedeniyle onu garip bulmuş ve dalga geçmiş. Kendi arkadaşlarının yanına gidip hemen Gül'ü onlara da anlatmış ve hepsi Gül ile dalga geçerek ona gülmeye başlamışlar. Zaman geçtikçe Lila, Gül'ün zamanını her zaman kendi başına geçirdiği, insanlar ile konuşmadığını fark etmiş. Hiç kimse onun arkadaşı olmaya ya da onunla herhangi bir oyun oynamaya ilgi göstermiyormuş. Kimse onunla sohbet etmek istemiyormuş. Lila, daha önce Gül ile alay ettiğini hatırlamış. Bununla da kalmamış arkadaşlarına da Gül'ü anlatmış, hep birlikte Gül ile alay edip ona gülmüşlerdi. Alay etmek aslında kötü bir davranıştı. Bunu büyükannesi ona anlatmıştı. Tüm kötü sözleri ve davranışları aklına gelen Lila hem üzüntü hem de utanç duygusuyla baş başa kalmış. Gül'ün yanına gidip ondan özür dilemek ve arkadaş olmak istemiş. Gül, Lila sen aslında iyi biri olabilirsin ama benimle alay ettikten sonra bu yaptıklarına çok üzüldüm, üstelik tüm arkadaşların da benimle alay ettiler ve bana birlikte güldünüz. Siz beni üzdükten sonra diğer çocuklar benimle konuşmadı ve oyun oynamadı, benimle arkadaş olmak istemediler. diyerek üzüntüsünü anlatmış. Lila, Gül'ün sözlerinden ve davranışlarından incindiğini ve kimsenin onunla arkadaş olmak istememesinin sebebinin kendisi olduğunu öğrenmiş. Gül, Diğer insanlarla dalga geçmek, insanların kendilerini kötü hissetmelerine ve diğer insanların onları dışlamasına neden oluyor. Bu nedenle, diğer insanlarla dalga geçmenin kötü bir seçim olduğunu unutma ve bu davranış ile kötü sözlerden uzak dur yoksa insanları üzersin ve bu, iyi bir davranış olmaz. diyerek konuşmasına devam etmiş. Yaptıklarının kötü olduğunun, insanları üzdüğünün farkına varan Lila, Gül'den içinden gelerek büyük bir özür dilemiş: Daha önceki davranışlarım ve sözlerim için senden gerçekten çok özür dilerim, seni üzdüğümü ve insanların seni üzmesine neden olduğumu fark etmemiştim. Bundan sonra sana ve başka insanlara bu şekilde davranmayacağım, diğer insanlar ile alay etmeyeceğim, bu bana büyük bir ders oldu. diyerek pişmanlığını ve üzüntüsünü dile getirmiş. Bir daha asla başka biriyle alay etmeyeceğine dair kendi kendisiyle bir anlaşma yaparak ve hayatı boyunca yeminine sadık kalmış. Gül, Lila'ya arkadaş olabileceklerini söylemiş ve ayrılmaz bir ikili olmaları uzun sürmemiş. Lila, Gül'ü daha yakından tanıdıktan sonra, Gül'ün çok iyi niyetli, nazik, yardımsever, sevimli ve eğlenceli bir insan olduğunu fark etmiş ve çok iyi dost olmuşlar. Lila ve Gül'ün hikayesi sona erdi, ancak bize verdikleri ders çok uzun bir süre geleceğe yansımaya devam edecek. Diğer insanlarla dalga geçmemeyi öğreten bir ders çünkü herkesin sevgi ve saygıyla muamele görme hakkı vardır ve bu hakkı asla ihlal etmemeliyiz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/lindanin-dostu-vinka", "text": "Güzel masallar diyarının birinde Linda adında bir kız çocuğu yaşarmış. Linda, en çok akşamları evermiş. Çünkü akşam olunca gökyüzünü seyretmekten çok keyif alırmış. Yıldızları, Ay ve diğer parıltılı gök cisimlerini incelemek için can atarmış. Yıldızlarda yaşamanın hayalini kurar, hep uzay resimleri çizermiş. En büyük hayali ise büyüyüp astronot olmak ve uzaya çıkmakmış. Linda bu tatlı ses tonunu duyunca rahatlamış. Benim adım Linda. Sen nereden geldin? Nasıl uçabiliyorsun? diye sormadan edememiş. Vinka içtenlikle cevap vermiş. Ben en büyük yıldız olan Kutup Yıldızı'nda yaşıyorum. Ayrıca gördüğün küçük arabamla da bütün gezegenleri gezebiliyorum. Dünya'da uzayı seven insanları ziyaret ederek onlara zaman yolculuğu yaptırıyorum. Demiş. Linda bunları duyunca çok heyecanlanmış. Ben, ben de uzayı çok seviyorum. Büyüyünce astronot olmak istiyorum. Yıldızları izlemeyi ve uzay resimleri yapmayı çok seviyorum. Demiş ve Vinka'ya yaptığı uzay resimlerini göstermiş. Vinka, Linda'nın yaptığı resimleri çok beğenmiş. İstersen hemen şimdi uzayı keşfetmeye gidebiliriz ne dersin? diye sormuş. Linda, Vinka'nın bu teklifini hiç düşünmeden kabul etmiş. Ama ben senin gibi uçamıyorum ki. Aşağı nasıl ineceğim? diye merakla sormuş. Vinka, Benim elimden tutarsan benimle birlikte uçabilirsin. Demiş. Linda ve Vinka, el ele tutuşup bahçeye uçmuşlar. Linda, çok keyif almış. Uzaydaki gezegenleri görmek için sabırsızlanıyormuş. Hemen gidip uzay arabasına binmişler ve Linda'nın uzay yolculuğu böylece başlamış. Bir süre sonra Linda ve Vinka, çok iyi arkadaş olabileceklerini anlamışlar. Yolculuk boyunca Vinka bütün gezegenleri, yıldızları ve takım yıldızlarını Linda'ya göstermiş. Linda en çok Kutup Yıldızını merak ediyormuş. Vinka, orada yaşadığı için oraya kolayca gidebilmişler. Vinka, hemen Linda'ya içebileceği lezzetli uzay içeceklerinden ikram etmiş. Vinka'nın kutup Yıldızındaki evinde sohbet etmeye başlamışlar. Vinka Hayal ettiğin kadar güzel miymiş uzay ve gezegenler? diye sormuş. Linda heyecanlı heyecanlı cevap vermiş. Hayır, hayal ettiğimden bile çok daha güzeller. Parıl parıl parlıyorlar. Bazıları çok sıcakken bazıları çok soğuk ama hepsi çok güzel görünüyorlar. Özellikle yıldızların ışıltısı beni çok mutlu ediyor. Demiş. Vinka gülümsemiş ve Sana yıldızlar hakkında çok önemli bir bilgi vereceğim. Demiş. Linda arkadaşını merakla dinlemeye devam etmiş. Vinka hemen anlatmaya başlamış. Yıldızlar aslında parıltısını Güneş ışınlarından alıyor. Güneş o kadar geniş bir alana ışık yayıyor ki yıldızlar Güneş'in parıltısını Dünya'ya ve diğer bütün gezegenlere yansıtıyor. Demiş. Linda bu duruma çok üzülerek tepki vermiş. Vinka Neden üzüldün? Seni kıracak bir şey mi söyledim? diye sormuş. Linda da Hayır, ben sadece yıldızların kendi ışığının olmamasına üzüldüm. Ben yıldızları çok seviyordum. Çünkü çok parlak görünüyorlardı. Neden kendi ışıkları yok ki? diye masumca cevap vermiş. Vinka Bunda üzülecek bir şey yok Linda. Güneş gerçekten çok büyük ve çok parlak. Bence Güneş'in her gezegene ve yıldızlara ışığını yaymasına sevinmelisin. Yoksa Dünya kapkaranlık bir yer olurdu. Uzaya geldiğinde de hiçbir şeyi göremezdin. Yıldızları da öyle. Deyince Linda Vinka'ya hak vermiş. Bu sohbetin ardından Vinka ile Linda, uzayın derinliklerinde gezintiye çıkmış. Linda, bilmediği bir sürü gök cismini öğrenmiş. Uzay arabasının içerisinde kağıt ve kalemler ile gördüklerinin resimlerini çizmiş. Akşam olunca annesinin ve babasının onu merak edeceği aklına gelmiş. Vinka, benim şimdi gitmem gerek. Annem ve babam beni çok merak edecekler. Ama bir daha uzaya gelebilir miyim? diye sormuş. Vinka gülerek cevap vermiş Evet, gelebilirsin. Ben seni sık sık ziyarete gelirim. Geldiğim zaman da birlikte diğer gezegenlere yolculuk yaparız. Sen merak etme. Demiş. Linda, duyduklarına çok sevinmiş. Geç olmadan eve dönmek için uzay arabasına binmişler. Vinka, Linda'yı evlerinin bahçesine geri götürmüş. İkisi de birbirlerini tanıdıkları için çok mutlu olmuşlar. Linda Vinka, iyi ki seni tanıdım. Bana uzay yolculuğu yaptırdığın için çok teşekkür ederim. Sen çok iyi bir dostsun. Demiş. Vinka hemen Linda'nın boynuna sarılmış. Sen de artık benim Dünyadaki en iyi arkadaşımsın. Demiş. Birbirleri ile vedalaşmışlar. O günden sonra Vinka ile Linda hep görüşmüşler. Uzun yıllar boyunca arkadaş kalmışlar. Linda büyüyüp astronot olmuş ve her uzaya gidişinde Vinka'yı ziyaret etmeye devam etmiş. Mutlu ve keyifli arkadaşlıkları bir ömür boyu sürmüş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/masal-diyari", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber, develer tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, dünyalar güzeli Ebrar adında güzel bir kız çocuğu arkadaşlarıyla bahçede gezerken, ağacın gövdesinde kocaman ama kocaman bir kapı görmüş. Kapıyı gördüğüne çok şaşırmış, çünkü defalarca o bahçede gezen Ebrar, o kapıyı daha önce hiç görmemiş. Önce Babam yapmıştır herhalde. demiş, fakat Yapmış olsa, bana da söylerdi! diyerek bu düşüncesinden vazgeçmiş. Kapı kocaman olduğu gibi çok da komik görünüyormuş. Kapı, tıpkı ağacın gövdesindeki kabuklar gibi süslüymüş ve şekli nedeniyle Ebrar ve arkadaşlarının çok hoşuna gitmiş. Ebran korku ve heyecanla kapıyı aralamış ve gördükleri karşısında küçük dilini yutmuş. Kapının ardında masmavi bulutlar, güneşin önünde adeta dans ediyorlarmış. Masal bu ya, daha arkadaşları kapının ardına bakamadan, bir rüzgar Ebrar'ı alıp içeri savurmuş ve kapı kapanmış. Olayın şokuyla korkudan ağlamaya başlayan Ebrar, etrafına baktığında başka bir sürü çocuk görmüş. Çocuklar çikolata ağaçlarının meyvelerini yiyor, boylarından büyük satranç tahtalarında oyunlar oynuyor, kimisi de çikolata şelalesinde yüzüyormuş. Bütün çocuklar o kadar mutlularmış ki, Ebrar'ın geldiğini bile fark etmemişler. Ebrar yürüdükçe fantastik şeyler görüyormuş. Kocaman filler, sihirli lambadan çıkan dilek cinleri etrafta cirit atıyormuş. Bu kadar güzel şeylerin olduğu yer olsa olsa 'Masal Diyarı' olur! Yaşasın! diye havalara uçan Ebrar, annesinin ona anlattığı başka bir masalı hatırlamıştı. Masalda, En büyük zenginlik huzurlu yaşamaktır. diye bir cümle geçiyormuş. Annesinin anlattığı masalda, yine küçük bir kız, bir şekilde Masal Diyarı'na ulaşıyor ve sonsuza dek mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşıyormuş. Çünkü masaldaki kıza göre huzurlu hayat tam da masal diyarındaki gibiymiş. Bu masalın gerçek olduğundan korkan Ebrar, Ailemi bir daha göremeyecek miyim? diye düşünmüş. Çünkü Ebrar ailesi ile birlikte çok huzurluymuş. Şenlik alanı gibi görünen diyarda gezintisine devam eden Ebrar, bütün masal kahramanlarını orada görmüş. Kurabiye Adam, Bez Bebek, Kırmızı Başlıklı Kız, Keloğlan.. Herkes ama herkes oradaymış. Diyarın derinliklerine doğru ilerledikçe, Ebrar fark edilir olduğunu görmüş. Çünkü onu tüm masal kahramanları Masal Diyarı'na hoş geldin Ebrar! diye selamlıyormuş. Diyarda ilerledikçe başka bir kapı göremediği için korkan Ebrar, Neyse biraz oynayayım sonra giderim. diye düşünerek yürümeye devam etmiş. Çikolata ağaçlarından çikolatalar yemiş. Bu çikolatalar o kadar lezzetlilermiş ki, daha önce hiç böyle bir çikolata yememiş. Pamuktan ve şekerden yapılan evlerde evcilik oynamış. Hansel ve Gretel ile şarkılar söylemiş. Sonra hava karardıkça, etraftaki masal kahramanları bir bir azalmaya başlamış. Etrafında olan bitene anlam veremeyen Ebrar, Hansel'e sormuş: Niye herkes gidiyor? diye sormuş. Hansel, Masal Diyarı'nda güneş batınca, ejderhalar, cadılar, timsahlar ve kötü kalpli kurtlar ortaya çıkar, biz de saklanırız. diye cevap vermiş. Hatta birazdan bizi pişirip yemek isteyen cadı gelecek ve onu atlatmamız gerekecek, bize yardımcı olur musun? diye eklemiş. Duydukları karşısında şok olan Ebrar hemen oradan kaçmak istese de, Hansel ve Gretel'i bırakıp kaçamamış ve onlara yardım etmeye karar vermiş. Bütün bir gece onları pişirip yemek isteyen cadıdan kaçıp onu yenmek için türlü numaralar denemişler. Gün tekrar doğduğunda cadı ortadan kaybolmuş ve üçü de yorgunluk içinde dinlenmek için uyumuşlar. Artık eve gitmesi gerektiğini söyleyen Ebrar, Hansel ve Gretel'den yardım istemiş. Çünkü Ebrar gezerken başka hiçbir kapı görmemiş. Gretel gülümsemiş ve cevap vermiş: Önce iyi kalpli bir büyücü olan Kırmızı Başlıklı Kız'ın büyükannesini ziyaret edeceğiz. Sonra o bize bir iksir verecek ve iksiri döktüğümüz yerde bahçene açılan kapı ortaya çıkacak. demiş. İksiri almak üzere yola koyulan Ebrar ve Hansel ile Gretel, yolda güle oynaya, şekerler yiye yiye gitmişler. Büyükanne ilk önce çocukları güzelce ağırlamış. Onlara güzel kurabiyeler vermiş ve istedikleri iksiri hazırlamış. Bu iksiri nereye dökerseniz dökün, önünüze bir kapı açılacak çocuklar! demiş ve iksiri vermiş. Annesini çok özleyen Ebrar, önce Hansel ile Gretel'e sarılmış sonra da büyükanneyi yanaklarından öpmüş ve onlara veda ettikten sonra hemen bahçeye koşup, iksiri yere dökmüş. Önünde devasa bir kapı açılan Ebrar, Ben bu kapıyı açamam ki! derken kapı birden açılmış ve kendi evinin bahçesini görmüş. Kapıdan bahçeye geçer geçmez, kapı tekrar kapanmış ve Ebrar arkasını döndüğünde kapıyı görememiş. Annesinin onu çok merak etmiş olabileceği için üzülen Ebrar, bahçede arkadaşlarını görünce çok şaşırmış. Çünkü aslında sadece 5 dakikalığına ortadan kaybolmuş! Hemen annesine koşup olanları anlatmış. Annesi, Ebrar geri dönmeyi seçtiği için ona teşekkür etmiş ve karnını doyurup uyutmak üzere odasına götürmüş. Sana masal okumamı ister misin? diyen annesine, Hansel ve Gretel'i okur musun annecim? demiş. Annesi gülümsemiş ve masalı okuyarak Ebrarı uyutmuş. Bu masal da burda bitmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Ön Bilgi: Bu etkinlik sayesinde, çocuğunuzun anlama ve yorumlama yetilerini geliştirebilir, onunla uyku öncesi keyifli sohbetler edebilirsiniz."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/maya-ve-lilanin-masali", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde derin okyanusların birinde güzelliğine hayran bırakan bir deniz kızı yaşarmış. Bu deniz kızının parlak ve narin güzel renkli bir kuyruğu varmış. Saçları altın renginde, gözleri ise yemyeşilmiş. Fakat bu güzel deniz kızının hiç arkadaşı yokmuş. Bu yüzden bir kayaya oturup bütün gün kitap okur, şarkı söylermiş. Denizin dibine indiğinde balıklar ondan korkup kaçarmış. Deniz kızı ise çok iyi kalpli imiş. Balıkları korkutmamak için çoğu zaman kayalıklarda vakit geçirirmiş. Deniz kızı bir gün yine kayalıklarda oturup şarkı söylüyormuş. Tam o sırada denizde yüzmekte olan bir başka deniz kızını görmüş. Gördüğünün deniz kızı olduğuna inanamamış. Çünkü bugüne kadar orada yaşayan tek deniz kızı kendisiymiş. Şarkı söylemeyi bırakıp deniz kızını incelemeye başlamış. Evet, o gerçekten bir deniz kızıymış ve ona doğru geliyormuş. Deniz kızı bunu fark edince çok heyecanlanmış. Bir süre sonra yüzerek gelen deniz kızı, kayaya ulaşmış. Hemen kayada oturan deniz kızına gülümseyerek Merhaba. Lila bu kez daha da şaşırmış. Hemen Maya'ya cevap vermiş. Buralarda deniz kızının yaşadığını bilmiyordum. Buralarda hep gezinirim hatta ben burada doğdum ama sizi hiç görmedim. Yeni mi geldiniz? Maya tekrar gülümsemiş ve cevap vermiş. Hayır, çok uzun zamandan beri burada yaşıyoruz fakat denizdeki küçük balıklar bizden korkuyor. O yüzden neredeyse hiç sarayımızdan çıkmıyoruz. Yoksa sen de küçük balıkları korkutmamak için hep burada mı oturuyorsun? Lila cevap vermiş. Evet, aslında hemen okyanusun ilerisinde bir evim var fakat balıkların evlerine çok yakın oldukları için onları korkutuyorum. Onlar korkmasın diye de kayalıklarda bekliyorum. Onlar evine gittikten sonra da yüzerek evime gidiyorum. Lila bunu duyunca çok üzülmüş. Çünkü dünyadaki bütün deniz kızlarının iyi kalpli olduğunu düşünürmüş. Bunun üzerine Maya'ya bir soru sormuş. Peki neden onlardan kaçmak yerine onlara iyi olmaları gerektiğini söylemiyoruz? Maya bu cevaba çok gülmüş. Bunun için çok mücadele ettiklerini ama onların kötü olmaktan vazgeçmediklerini söylemiş. Laya yine de onlarla tanışmak istediğini söyleyerek Maya'nın peşine düşmüş. Birlikte okyanusun derinliklerine inmişler. Çok güzel ve hiç görmediği yerlerden geçen Lila şaşkınlık içerisindeymiş. Okyanusun dibinde balıkları korkutmadan gidebilecekleri bir gizli geçit varmış. Lila bu geçidi öğrendiği için çok mutlu olmuş. Lila ve Maya, bir süre yüzdükten sonra sonunda saraya ulaşmışlar. Maya hemen saraydaki diğer deniz kızlarıyla Lila'yı tanıştırmış. Hepsi de çok iyi anlaşmışlar. Maya, Lila'ya tertemiz kıyafetler vermiş. Lila bu duruma çok mutlu olmuş ve sonrasında Maya'ya teşekkür etmiş ama artık karşı saraydaki deniz kızlarıyla tanışmanın da vakti gelmiş. Mayanın yanına giderek Maya, beni karşı saraydaki deniz kızlarıyla tanıştırır mısın? diye sormuş. Maya, Lila ile birlikte karşı saraya gitmiş. Kapıyı Sera adında alımlı, kırmızı yanaklı, mavi gözlü güzel bir deniz kızı açmış fakat yüzü hiç gülmüyor muş. Buraya neden geldiklerini sormuş. Lila da onlarla tanışmak istediğini söylemiş fakat Sera ona çok kötü davranmış. Hayır, seninle tanışmak istemiyorum. Bizim dışımızdaki deniz kızlarının hiçbirini istemiyoruz. Size zarar vermemizi istemiyorsanız kendi evinize gidin. Demiş. Lila bunu duyunca çok üzülmüş. Fakat Seraya kendini sevdirmeye kararlıymış. Bu günden sonra Lila hiç bıkmadan her gün Seranın kapısını çalmış. Ona tatlı çörekler hazırlamış, denizin dibinde bulduğu değerli incilerden bir kolye yapmış ve ona hediye etmiş. Sürekli dost olarak çok daha mutlu olabileceklerini söylemiş. Sera bir süre sonra Lila'nın bu iyimserliğinden çok etkilenmiş ve onu sarayına çağırmış. Neden ona bu kadar iyi davrandığını sormuş. Çünkü o sürekli Lilaya kötü davranıyormuş. Lila Seraya içtenlikle cevap vermiş. Çünkü iyilik, karşılık beklenerek yapılan bir şey değildir. Ben bütün deniz kızlarını çok severim. Kötülüğün hiçbirimize faydası yoktur. Ancak hepimiz birbirimizi seversek mutlu olabiliriz. Demiş. Sera duydukları karşısında çok duygulanmış ve Lilaya sarılmış. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamış. Sera ve Lila, çok yakın iki arkadaş olmuşlar. Birbirlerine şarkılar söylemişler. Birlikte oyunlar oynamışlar, tatlı çörekler yapmışlar. Lila sayesinde Maya ile Sera da arkadaş olmuşlar. Birlikte okyanusun derinliklerinde çok güzel vakit geçirmişler ve böylece mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/maymun-ve-sari-bacali-ev", "text": "Dağlarda, ağacın tepesindeki küçük ahşap bir evde küçük bir maymun yaşıyormuş. Dağların altındaki bölgeyi kuşbakışı görmek için yüksek ağaçların tepesinde kalmayı seviyormuş. Bir öğleden sonra, küçük Maymun, midesinin guruldamasına neden olan nefis bir koku aldığında ağacın tepesinde oynamaktan ve takılmaktan sıkılmış. Kokuyu takip etmiş ve ufka bakmış, orada sarı bir bacadan biraz duman çıktığını görmüş. Merak etmiş, kontrol etmek için oraya gitmeye karar vermiş. Küçük Maymun hızla ağacın tepesine inmiş ve kokuyu takip etmiş. Sarı bacalı evi bulmuş ve sinsice pencereden içeri bakmış. Krep yapan küçük bir kuzuymuş. Çok güzel kokuyormuş! Açgözlü Maymun, mutfak masasının üzerindeki lezzetli, çıtır çıtır kreplere ulaşmayı umarak, guruldayan karnını ovuşturmuş. Küçük Kuzu, evine misafir gelmesinden çok mutlu olmuş. \"Merhaba küçük Maymun, ne sürpriz! Evime hoş geldin. Lütfen içeri gel ve otur! Küçük Kuzu bir sırayı hareket ettirmiş ve coşkuyla, \"Doğru zamanda geldin. Pankek yapıyorum. Dediği gibi, büyük bir tabak mis kokulu krep ve koca bir tencere bal getirmiş. Küçük Maymun acıkmış. Bir parça Pankek aldı, bala batırmış ve kocaman bir ısırık almış. Tadı çok güzel! Hiç bu kadar lezzetli bir Pankek yememiştim. Küçük Kuzu, \"Afiyet olsun dostum,\" diye yanıtlamış. Maymun, küçük Kuzu ile harika zaman geçirmiş. Kısa süre sonra öğle yemeğini bitirmiş ve şişmiş karnından memnun kalmış. Küçük Kuzu'ya ikram için teşekkür etmiş ve eve gitmiş. O andan itibaren küçük Maymun sarı bacadan çıkan dumanı görür görmez küçük Kuzu'nun yemek yaptığını bildiği ve orada yemeğin tadını çıkarabileceği için küçük Kuzu'nun evine doğru koşarmış. Kış gelmiş ve yoğun bir şekilde kar yağmaya başlamış. Küçük Maymun, dağlardaki ağaç evinin kapısında durup sarı bacaya birkaç kez bakmış ama bu kez sarı bacadan duman çıktığını görmemiş. \"Garip. Küçük kuzuya bugün ne oldu? diye mırıldanmış küçük maymun. \"Bugün yemek yapmıyor. Belki de yiyecek hiçbir şeyi yoktur. Ah hayır, benden biraz yiyecek ödünç almaya gelecek! Endişelenen küçük Maymun aceleyle eve girmiş, tüm yiyeceğini yatağın altına saklamış ve kapısını kilitlemiş. Yoğun kar yağışı üç gün üç gece sürmüş ve küçük Maymun battaniyesine sarınarak evinin rahatlığında dinlenmenin keyfini çıkarmış. Kendisine kış boyunca yetecek kadar yiyecek depolamış ve kar yağışı boyunca sıcacık uyuyormuş. Sonunda kar durmuş. Güneş kabinin penceresinden içeri sızıyormuş. Küçük Maymun hemen kapıyı açmış ve ağacın tepesinden bir göz atmış. ''İşte bu! Sarı baca yine tütüyor!'' demiş. Tepeden aşağı atlamış ve yemeğini orada yemeyi umarak küçük Kuzunun evine koşmuş. Kapıyı çalmış ve \"Kuzucuk nasılsın?\" diye selam vermiş. Ama kapıyı açan küçük Kuzu değilmiş. Onun yerine küçük tilki ve küçük tavşanmış. \"Hey, neden buradasın küçük tilki ve tavşan?\" diye sormuş küçük Maymun. Küçük tilki, Küçük Kuzu üç gündür hasta! Neden onu görmeye gelmedin! Demiş. Tavşan, Küçük Kuzu üç gün yemek yemedi! Neden yemeğini paylaşmıyorsun? Demiş. \"Ben, bilmiyordum!\" Küçük Maymun özür diler gibi başını eğmiş. Bu sırada küçük Kuzu yatak odasından çıkmış ve küçük Maymun'a seslenmiş: \"Tam zamanında buradasın Maymun. Birlikte gözleme yiyelim, sadece biraz bal eksik demiş. Küçük Kuzu sözünü bitiremeden, küçük Maymun aniden oradan ayrılmış. Küçük Kuzu olan bitene şaşırmış. Küçük tavşan, Arkadaşlarını neden umursamıyor? demiş. İç çekmişler ve birlikte yemek için mutfak masasını kurmaya devam etmişler. Bir süre sonra kapının dışında bir ayak sesi duyulmuş. Herkes kontrol etmek için dışarı çıkmış. Elinde büyük bir kavanoz ile küçük Maymun gelmiş. İçeri girmiş ve herkese Akçaağaç sosumu deneyin. Çok tatlı!\" demiş. O gece evin etrafı, sarı bacadan göğe doğru yükselen dumanın eşlik ettiği neşeli kahkahalarla çevriliymiş. Bütün dağ bütün gece Pankek kokusuyla dolmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/mehmet-amca-ve-torunu", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, ayla ayla bir güz gittim. Birde dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim? Gide gide bir arpa boyu gitmemiş miyim? Natal maral martaval, işte size duyulmadık bir masal. Günlerin birinde küçük bir mahalle varmış. Bu mahalle patika yollarda kurulan sıcak bir mahalleymiş. Papatyalar, güller, laleler renk cümbüşü bulunan bu mahalle sıcak insanlar ile doluymuş. Bu mahalle de yaşayan Mehmet amca diye biri varmış. Mehmet amca eskiden mahalleyi yöneten, mahallenin saygın kişilerinden olan emektar amca imiş. Bu amca herkesin saygısını görür ve selamını alırmış. Bu amcanın birde oğlu varmış. Fakat oğlu, eşiyle birlikte sürekli çalışıp didinirlermiş. Didindikleri için kendi oğullarına ilgi gösteremezlermiş. Okula götürmekte zorlanırlar ve Mehmet amcadan yardım isterlermiş. Mehmet amca torununu çok sever, ilgilenir ve onunla oyunlar oynarmış. Torunun ismi Ömer imiş. Ömer okula gitmediği zamanlarda Mehmet amcaya çok iyi davranırken nedense okul günleri kötü davranış sergilermiş. Ömer, okuldaki herkesin anne ve babalarının genç olduğunu seyrediyormuş. Ancak Ömer'i okula bırakan dedesi Mehmet amca yaşlı imiş. Ömer bu durumdan utanıyormuş. Bu sebeple sürekli Mehmet amca Ömer'i okula bırakırken Ömer bahaneler biliyormuş. Ömer, buraya kadar yeter dede diyerek uzaklaşıyormuş. Mehmet amca farkında dahi değilmiş. Bir gün Ömer okulda düşmüş ve yaralanmış. Öğretmeni hemen Mehmet amcaya ulaşıp okula çağırmış. Mehmet amca derhal okula gelip, öğretmen ile görüşüp durumunu öğrenmiş. Sonra Ömer'in sınıfının önünde beklemeye başlamış. Diğer velilerde kenarda bekliyormuş. Zil çalmış Ömer karşısında dedesini görünce şok olmuş. Çünkü ondan utanıyormuş. Diğer veliler Mehmet amcayı görünce merhaba demişler. Çünkü Mehmet amca mahalle yönetiminde eskiden çok saygın biriymiş. Bütün veliler Mehmet amcanın etrafında pervane olup tanışmaya çabalıyormuş. Ömer bunu görünce şaşırmış ve mutlu olmuş. Aslında dedesinden utanmaması gerektiğini bunun çok saçma olduğunu anlamış. Bundan sonra daima dedesinin onu okula bırakmasını söylemiş. Mutlu şekilde hayatlarına devam etmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/merakli-pinki", "text": "Pinki adında, meraklı bir çocuk varmış. Pinki, her şeyi karıştırmayı çok severmiş. Sadece kendi evlerinde değil; okulda, misafirlikte, gittiği her yerde, her şeyi merak edip kurcalamak gibi bir huya sahipmiş. Annesi Pinki'ye, yaptığının çok ayıp olduğunu söylese de Pinki asla uslanmazmış. Bir gün annesiyle komşu Aynur teyzeye misafirliğe giden Pinki, oyun oynama bahanesiyle evde geziniyormuş. Evin üst katına çıkmış. Üst katta kapısı kitli bir oda görmüş. Orada ne olduğunu o kadar çok merak etmiş ki, neredeyse merakından çatlayacakmış. Acaba bu kapının arkasında ne var diye düşünmeye başlamış. Yok yok, Pinki kesin bu odaya girmeli ve odada ne olduğunu görmeliymiş. Tam bunları düşünürken annesi Pinki'yi eve gitmek üzere çağırmış. Pinki hayal kırıklığına uğramış. Daha odaya giremeden gidiyorlarmış. Annesine kızmış. Çatık kaşlarla annesinin yanına inmiş ve evlerine dönmüşler. Pinki'nin aklı hala o kapının ardındaymış. Ne yapsam ne etsem de odaya girsem diye düşünürken aklına parlak bir fikir gelmiş. Sonra Aynur teyzenin evine gitmiş ve kapıyı çalmış. Aynur teyze kapıyı açtığında: Aynur teyzeciğim, oyun onuyorduk ve çok yoruldum. Annemin işleri var bu yüzden size geldim. Bana bir bardak su getirir misiniz? demiş. Aynur teyze gülümseyerek: Tabi yavrum, bekle hemen getiriyorum. demiş. Aynur teyze su getirmek için mutfağa gittiği an Pinki, aralık kapıdan usulca içeri girmiş ve üst kata çıkmış. Odanın kapısını açmaya çalışmış ama aksiliğe bak ki, kapı hala kilitliymiş. Pinki'nin merakı daha da artmış. O odanın arkasında belki de sihirli bir dünya vardır, diye düşünmüş. Devler vardır, yok yok belki de cüceler vardır. demiş kendi kendine. Pinki kapının önüne oturmuş ve hayal kurmaya başlamış. Belki de o kapının arkasında periler vardır diye düşünmüş. Ah, keşke o odada ne olduğunu öğrenebilseymiş. Öğrenmeden rahat edemeyeceğini çok iyi biliyormuş. Pinki duyduğu sesle irkilerek merdivenlere bakmış. Aynur teyzeyi görmesin mi? Pinki, Aynur teyzeyi tamamen unutmuş. Onu görünce de utancından kıpkırmızı olmuş. Meğerse Aynur teyze baştan beri merdivende oturmuş, Pinki'yi izliyor ve ona gülüyormuş. Söylediklerini de duymuş. Pinki'ciğim, madem bu odayı bu kadar çok merak ediyorsun haydi gel beraber bakalım. demiş. Pinki'ciğim, bu odayı yeğenim için yaptırıyorum. Yazları bizde kalmaya geliyorlar ve geçen yaz geldiklerinde benden böyle bir şey istemişti. Bu odayı kitli tutma sebebimse yeni boyanmasıydı. Evin diğer bölümlerine boya kokusu gelmesin diye kilitledim bu odayı. demiş. Bu odada Pinki'nin sandığı gibi periler, devler veya cüceler yokmuş. Yine de odada ne olduğunu sonunda öğrenmiş işte."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/mericin-hayal-dunyasi", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak diyarların birinde Meriç adında sevimli mi sevimli bir çocuk yaşarmış. Meriç ailesi ve arkadaşları tarafından çok sevilen herkese saygı duyan oldukça yardımsever bir çocukmuş. Fakat hayal dünyası o kadar güçlüymüş ki bazen hayalleri insanlar tarafından oldukça farklı karşılanırmış. Meriç her şeye olumlu bakar her zaman mutlu olmayı bilirmiş. Günlerden bir gün yaşadığı evin bahçesinde oyun oynarken yine hayal dünyasına dalmış. Gözlerini kapatmış ve devlerle cücelerin, iyilik perileriyle konuşan hayvanların olduğu bir ülkede olduğunu düşlemiş. Kediler köpeklerle, develer cücelerle arkadaş olsa hayat nasıl olurdu acaba diye düşünmüş. Gözlerini açtığında yanıbaşında beliren farklı renklerdeki şekerlemeleri fark etmiş. Bu duruma oldukça şaşırmış. Çünkü gözlerini kapatmadan önce yanında herhangi bir şey olduğunu hatırlamıyormuş. Bu şekerlemelerin üzerinde bizi uyumadan önce yemelisin yazıyormuş. Meriç eve dönmüş, ailesiyle birlikte yemeğini yedikten sonra odasına geçip yatağına yatmış. Ama uyumadan önce sabah bahçede yanında bulduğu şekerlemeleri yemiş. Meriç kısa bir süre sonra uykuya dalmış. Birdenbire odasından içeri doğru uzanan bir ağaç dalı olduğunu fark etmiş ve yatağından kalkarak ağacın dalına dokunmuş. Ağaç birden konuşmaya başlamış. Meriç'e benimle gelmelisin demiş. Bunun üzerine Meriç ağacı dinleyerek onunla birlikte gökyüzüne doğru yol almış. Gökyüzünde ilerlerlerken yıldızların onlara selam verdiğini fark etmiş. Aynı anda hem Ay hem Güneş hem de yıldızlar onları selamlamış. Meriç bu duruma oldukça şaşırmış fakat bir o kadar da mutlu olmuş. Kısa bir süre sonra dev bir tahta kapının önüne gelmişler. Ağaç Meriç'e bu kapıdan içeri girmesini söylemiş. Ağacın görevi burada sona eriyormuş. Meriç kapıdan kendi başına geçip yoluna devam etmeliymiş. Meriç ağaçla vedalaşmış ve kapıdan içeri girmiş. Meriç karşılaştığı manzaraya oldukça şaşırmış. Gökkuşağı renginde bir dere varmış. Ağaç evlerde yaşayan cüceler görmüş. Devlerin ise kendilerine özel kocaman evleri varmış. Her tarafta periler uçuyormuş. Birbirinden tatlı hayvanlar etrafta koşturup şarkılar söylüyor ve oyunlar oynuyorlarmış. Meriç hayallerindeki ülkeye geldiğini anlamış. Heyecandan ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette ilk önce cücelerle tanışmış. Daha sonra devlerle konuşmuş sonra perilerle ve hayvanlarla tanışmış. Ülkede yaşayan herkesle birer birer tanışmışve arkadaş olmuş. Gökkuşağı deresinin tadı şekerlemeler gibiymiş. Bu ülkede herşeyin tadı şekerlemeye benziyormuş. Gökyüzünde aynı anda hem Güneş hem Ay hem de yıldızlar görünüyormuş. Hava hem aydınlık hem de karanlıkmış. Dört mevsim de günün farklı saatlerinde yaşanıyormuş. Burada olan her şey Meriç'in dünyasına göre oldukça farklıymış. Bu durum başlarda Meriç'in ilgisini çekmiş fakat daha sonra kendi dünyasını, evini, ailesini ve arkadaşlarını özlediğini fark etmiş. Birden ağlamaya başlamış. Hayvan dostları yanına gelerek neden ağladığını sormuşlar. Meriç de ailesini ve evini çok özlediğini söylemiş. Hayvan dostları da iyilik perisiyle konuşarak Meriç'in evine dönmesi için ona yardımcı olmaya karar vermişler. Ertesi gün iyilik perisi Meriç'e dileğini içinden geçirmesini ve gerçekleşeceğini söylemiş. Meriç tüm dostlarıyla vedalaştıktan sonra eve dönmeyi dilemiş. Birden gözlerini açmış ve kendisini yatağında, kendi odasında bulmuş. Bu duruma oldukça sevinmiş ve koşarak ailesinin yanına gitmiş. Olanları anlatmak istese de herkesin, anlattığı şeyleri Meriç'in hayali zannedeceklerini düşünerek olanları anlatmaktan vazgeçmiş. Meriç hayal kurmaya ömür boyu devam etmiş. Çünkü biliyormuş ki her hayali bir gün gerçekleşecekmiş. Öyle de olmuş. Hayal kurmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyin. Umarım hayalleriniz gerçekleşir. İyilik perileri sizinle olsun."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/meyveler-ve-sebzeler-ulkesi", "text": "Masalımızda Pamuk Prensesler, Kırmızı Başlıklı Kızlar, Karga ve Tilkiler olmasa da çok çok uzak bir yerde dünyamızdaki meyve ve sebzelerin hepsinin yaşadığı bir diyar varmış. Orada sebzelerin ve meyvelerin en doğal en lezzetli halleri bulunurmuş. Çileğin kokusu metrelerce uzaktan alınır, bir portakaldan bile bir bardak portakal suyu çıkarmış. İşte her insanın kendini içinde bulmak istediği bu mükemmel diyarda bir gün hiç de istenmeyen bir olay yaşanmış. Meyveler ve sebzeler arasında bir rekabet ortaya çıkmış. Bunun sebebi ise bu diyara bir yönetici seçilmesinin gerektiğiymiş. Burası çok harika bir yermiş ama bir lideri yokmuş. Bunun üzerine başlamışlar lider belirlemek için kavga etmeye. Herkes tek tek söz almaya başlamış. Ortaya ilk atılan domates olmuş. Bence liderin kim olması gerektiği çok açık. Ben insanların her an yanında oluyorum. Sabah kahvaltılarında beni hiç eksik etmezler. Yemeklerinin bile vazgeçilmeziyim. Bensiz bir hayat düşünülemez. O yüzden lider ben olmalıyım'' demiş. Bunu duyan soğan hemen ayağa kalkmış. \"Benim domatesten arda kalır hiçbir yanım yok. O neredeyse ben de oradayımdır. Hem yemeklere asıl lezzeti de ben veririm. Şifa kaynağıyım, kokum bile mikropları kırmaya yeter bu yüzden liderliği en çok ben hak ediyorum diye sesini yükseltmiş. Ortalık öyle karışıkmış ki her meyve sebzeden bir ses çıkıyormuş. Yine de birbirlerine öyle saygılılarmış ki birisi konuşmaya başladığı anda diğer hepsi susup cankulağı ile konuşanı dinliyorlarmış. Bu sefer konuşma sırası portakala gelmiş. Herkesin gözü tupturuncu kabukları ile parlayan portakalın üzerindeymiş. Söylesenize hanginiz benim kadar mükemmel olabilirsiniz! İnsanlar hasta olmasın diye onları vitaminlerim ile besliyorum. Hem de çok sulu ve lezzetliyim. Üstelik beni rahatça yiyebilsinler diye dilim dilimim. Tüm bunlara sahip bir meyve olarak liderlik kesinlikle benim hakkım. diyerek o da kendini anlatmış kalabalığa. İşler iyice içinden çıkılamaz bir hale gelmiş. Hava da kararmaya başlıyormuş. Bugünlük bu kadar yeter demişler ve herkes evlerine doğru yola koyulmuş. Meyveler ve sebzeler gruplaşarak gitmeye başlamışlar. Kendi aralarında bu durumla böyle başa çıkamayacaklarını, bir birlik oluşturmaları gerektiğini konuşmuşlar. Meyveler bir tarafa sebzeler bir tarafa toplanmaya başlamışlar. Bu diyarın lideri ya meyveler ya da sebzeler olmalı demişler. Az önce kavga eden sebzeler kenetlenip tek bir hale gelmişler. Aynı şekilde meyveler de birlik oluşturmuşlar. Günün aydınlanması ile beraber yine hepsi meydanı doldurmaya başlamış. Bu sefer meydan iki parça halindeymiş. Bir tarafta meyveler, bir tarafta sebzeler varmış. Söz hakkını ilk meyveler almış. Onları temsilen büyük ve kudretli görüntüsüyle karpuz çıkmış meydana. Biz meyveler olarak insanları sizden çok daha fazla mutlu ediyoruz. Öyle ki insanlar bizim yolumuzu bile gözlüyor. Hepimizin birer mevsimi var ve o mevsim gelse de yesek diye can atıyorlar bizim için. Hele ben! Kavurucu yaz sıcaklarında içim su dolu ve lezzetli halde çıkıyorum ortaya. Bu yüzden bizler sizlerden daha kıymetliyiz. Liderlik bizim hakkımız diyerek haykırmış içindekileri. Söz sebzelere geçmiş. Sert ve köklü duruşu ile patates konuşmaya çıkmış sebzeler adına. İnsanlar karınlarını doyurmak için yemek yemek zorundalar ve o yemekler bizim sayemizde ortaya çıkıyor. Biz olmasak ne yapardı insanlar! Söyleyin bana, meyveler karın doyurur mu! Hem hanginiz bizim gibi çeşit çeşit lezzetler sunabiliyorsunuz insanlara! Bakın bana. İnsanlar beni dilediği gibi kullanabiliyor. Bu yüzden buraya bir lider seçilecek ise o da insanlara en faydalı olan olmalı ve o da biz sebzelerden olmalıdır diyerek kendince haklılığını dile getirmiş. Bu böyle olmayacakmış işler iyice karışmaya başlamış. Bir türlü karar verilemiyormuş. Derken gökte bir ışık parlamış. Bütün meyve sebzeler gözlerini kısmış. Herkes hayretler içerisindeymiş çünkü tam da o anda bu masalı okuyan kişi tüm bu kargaşanın arasına iniyormuş. Hemen burada neler olduğunu sormuş. Onlar da olanı biteni anlatmışlar gökten inen masalımızın kahramanına. Kahramanımız ise tüm bu olanları duyduktan sonra hem gülmüş hem de böyle bir kavga olduğu için üzülmüş. Bu yaptığınızın ne kadar yanlış bir tartışma olduğunun farkında mısınız? Burada bir lider seçmeye gerek yok. Çünkü hepiniz zaten birer lidersiniz. Benim geldiğim yerde her birinizi ayrı ayrı seven insanlar var. Kimisinin en sevdiği meyve muz, kimisinin elma iken kimisinin en sevdiği sebze enginar kimisinin patlıcandır. O yüzden hayatımızdan bir tanenizi bile çıkaramayız. Hepiniz bizim için çok değerlisiniz. diyerek sebze ve meyvelerin yaptıkları hatanın farkına varmalarını sağlamış. Hepsi çok pişman olmuş. Oysa ne çok severlermiş birbirlerini ama son günlerde çok fazla kırıcı olmuşlar. O kadar kötü etkilemiş ki bu durum onları o güzel kokuları kaybolmaya renkleri solmaya başlamış. Tam da işler daha da kötüye giderken kahramanımız ortaya çıkmış ve onları düştükleri bu yanlıştan kurtarmış. Etraf tekrardan güzel kokularla dolmaya başlamış. Parlaklıkları gözleri kamaştırmaya başlamış ve bundan sonra bir söz vermişler. Bir daha asla birbirlerini kırmayacaklarmış ve güzeller güzeli diyarlarında huzur içinde yaşayıp gideceklermiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/mimi-ve-misinin-dostlugu", "text": "Zamanın birinde, Mimi adındaki tatlı mı tatlı, sevimli mi sevimli bir kız çocuğu, ailesiyle birlikte deniz kenarında küçük bir köyde yaşarmış. Bu köyde çok az kişi yaşadığından yaşıtı olan yani kendisine arkadaş olacak kimse yokmuş. Okulu da çok uzakmış ve arabayla uzun yollar katetmesi gerekiyormuş. Sevdiği tüm arkadaşları ise çok uzaktaymış. En azından okula giderken arkadaşlarıyla oynayabiliyormuş, ama yaz tatili süresince hiç arkadaşı olmadığı için canı çok sıkılıyormuş. Ailesiyle yüzmeye denize gitmiş. Kumdan kale yapmış kendi kendine, keşke arkadaşlarımla olsaydım diye düşünüp denize dalmış 'cup' diye. Bu sıcak havalarda yüzmek ne kadar güzel. diye bağırmış. Bir süre sonra ayağını bir şey gıdıklamış, balık değdi sanıp bakmamış am ayağı bir daha gıdıklanmış. Baktığında bir ne görsün! Güneşin parıl parıl ışıkları altında bir çiçek gibi canlı renkleriyle güzel mi güzel bir denizkızı... Mimi gözlerine inanamamış. Denizkızı gülümsemiş. Mimi çok şaşırıp hemen kumların oraya çıkmış. Denizkızı da oraya kadar gelip durmuş ve önce hiç konuşmadan bakışmışlar. Gülümsemiş denizkızı Mimi'ye sevgi dolu bir bakışla. \"Benim adım Misi, seninle arkadaş olabilir miyiz benim hiç insan arkadaşım olmadı'' demiş. Mimi de kendine arkadaş aradığı için, bunun çok güzel bir fikir olduğunu düşünmüş. Hiç düşünmeden Olabiliriz demiş ve hemen birlikte yüzmeye başlamışlar. Mimi, Kim daha hızlı gidiyor bakalım demiş ve hemen hızlıca yüzmeye başlamış. Ama Mimi, Misi'nin deniz kızı olduğunu unutmuş. Misi kahkaha atıp rengarenk kuyruğu ile yüzmeye başlamış ve Mimi'den önce hedefe ulaşmış. Yarışın bittiği yerde mutluluktan iki de gülüşüp durmuşlar. Akşam oldu ve Mimi'nin annesi, ''Mimiii eve gidiyoruz'' diyerek seslenmiş. Misi de ona el sallayıp evine gitmiş. Mimi eve dönerken o kadar mutluymuş ki, arkadaşının olduğu fikri onu sürekli gülümsetiyormuş. Artık evine çok yakın olan bir arkadaşı varmış. Ama denizde olduğu için onun evine oynamaya gelemezmiş. Buna çözüm olarak kendisinin sahile gidebileceğini düşünmüş. Eve gider gitmez yemeğini yiyip mutlu bir şekilde uyumuş. Ertesi sabah kahvaltı yapmadan çantasına iki sandviç hazırlayıp koymuş. Ben arkadaşımla oynamaya çıkıyorum diye bağırıp koşarak sahile doğru gitmiş. Annesi ve babası arkadaşının olmasına çok sevinmişler. Okul açılmadan önceki gün Mimi son kez sahile gitmiş. Arkadaşı Misi de veda etmek için onu bekliyormuş. ''Mimi ben de okula başlıyorum, seninle güzel vakit geçirip arkadaşlık yaptığımız için çok mutlu oldum, şimdi okul başladığında bir sürü yeni arkadaşım olacak, sonraki yaz geldiğimde seninle tekrar görüşürüz demiş ve iki arkadaş birbirlerine sarılmışlar. Bütün gün yüzmüşler ve ayrılık vakti geldiğinde iki de bir sonraki yaza, bir daha görüşünceye dek mutlu yaşamışlar..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/okulun-ilk-gunu", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Uzak bir ülkede yaşayan Tunç adında ufak bir çocuk varmış. Tunç, okul çağına gelmiş ve ve ilk kez okula gitme fikri onu çok heyecanlandırmaktaymış. Tunç, yeni arkadaşlarla tanışacağı ve öğretmenlerini göreceği için heyecanlı olsa da evden uzun saatler uzak kalacağı ve ailesini okuldayken göremeyeceği için endişe duyuyormuş. Yeni insanlarla tanışmak ve bilgilerini genişletmek istemesine rağmen sadece sosyal olarak uyum sağlayıp sağlayamayacağını da düşünüyormuş. Okulu sevse de yeni bilgiler öğrenirken onları hatırlamak ve kullanmak için çok zorlanıp zorlanmayacağını merak ediyormuş. Okulun ilk gününde Tunç, özel olarak aldığı yepyeni mavi çantasını takarak otobüs durağına giderken adımlarında bir canlanma hissetmiş. Bu çanta, okula başlayacağını öğrendiğinden beri almayı dört gözle beklediği bir şeymiş. Okula ilk geldiğinde, orada keşfettiği sayısız görüntü ve ses vamışı. Bu, onun kafası karışmış hissetmesine neden olmuş. Okul, onun için yeniymişi. Okulda ilk günü olmasına ve bazı endişeli düşünceler içinde olmasına rağmen, bu büyüleyici yeni fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye kararlıymış. Tunç, gün boyunca her biri farklı bir zorluk seviyesi sunan çeşitli engellerle karşı karşıya kalmış. Diğer insanlarla sohbet etmesi onun için zormuş ve dersleri anlamakta güçlük çekiyormuş. Hatta bir noktada sırt çantasını bile kaybetmiş. Tunç, bu kocaman okulda kendisini çok ufak hissediyormuş. Fakat bir bilim insanı olan annesinin şu sözünü hatırlamış: Uzaydan baktığımız zaman biz insanlar dünya üzerindeki noktalara benzeriz. Unutmamalısın ki dünya üzerinde pek çok nokta var. Asla yalnız değilsin. Sonra sınıfa daha dikkatli bakan Tunç, sınıf arkadaşlarının da kendisi gibi biraz utangaçlık içinde oturduklarını fark etmiş. Galiba, diğer insanlar da insanlarla sohbet etmekte zorlanıyor diye düşünmüş. Arka sırada oturan arkadaşının derste anlatılan konuyu anlamadığını söylemesi üzerine Tunç, bir konuyu anlamamanın sadece kendisine özgü olmadığını fark etmiş ve biraz rahatlamış. Sınıfta bulunan kardeşini ziyarete gelen Tunç'un ablası, Dersi, derste güzelce dinlemelisiniz. Eğer bir konuyu anlamadıysanız bunu öğretmeninize söylemek için parmağınızı kaldırın ve sizin için anlamadığınız yeri tekrar anlatmasını rica edin olur mu çocuklar? diyerek Tunç ve arkadaşlarına uyarıda bulunmuş. Tunç'un kaybolan çantası ise sıranın alt gözünden Tunç'a el sallamaktaymış. Tunç, sadece çok severek aldığı mavi çantasını koyduğu yeri bir an için unutmuştu. Okul günü yavaş yavaş iyi bir gün olmaya başlamıştı bile. Bir gün Tunç sınıfta bir proje üzerinde çalışırken kendi projesinde zorluk çeken bir öğrenci arkadaşını görmüş. Ona yardım etmeyi teklif etmiş. Tunç, arkadaşları ile birlikte çalıştığı ve ablasının sözünü dinleyerek öğretmenine anlamadığı konuları tekrar etmesini rica ettiği için okuldan daha çok keyif almaya başlamış. Pes etmediği ve okulun kendisine sunduğu fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştığı için kendinden oldukça memnunmuş. Kendisiyle gurur duymaya başlamış. Bu masal da burada bitmiş, ama öğrenmenin keyfi hiç bitmiyormuş...."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/okulun-ilk-gunu-2", "text": "Bir varmış, bir yokmuş. Uzak bir ülkede yaşayan Tunç adında ufak bir çocuk varmış. Tunç, okul çağına gelmiş ve ve ilk kez okula gitme fikri onu çok heyecanlandırmaktaymış. Tunç, yeni arkadaşlarla tanışacağı ve öğretmenlerini göreceği için heyecanlı olsa da evden uzun saatler uzak kalacağı ve ailesini okuldayken göremeyeceği için endişe duyuyormuş. Yeni insanlarla tanışmak ve bilgilerini genişletmek istemesine rağmen sadece sosyal olarak uyum sağlayıp sağlayamayacağını da düşünüyormuş. Okulu sevse de yeni bilgiler öğrenirken onları hatırlamak ve kullanmak için çok zorlanıp zorlanmayacağını merak ediyormuş. Okulun ilk gününde Tunç, özel olarak aldığı yepyeni mavi çantasını takarak otobüs durağına giderken adımlarında bir canlanma hissetmiş. Bu çanta, okula başlayacağını öğrendiğinden beri almayı dört gözle beklediği bir şeymiş. Okula ilk geldiğinde, orada keşfettiği sayısız görüntü ve ses varmış. Bu, onun kafası karışmış hissetmesine neden olmuş. Okul, onun için yeniymişi. Okulda ilk günü olmasına ve bazı endişeli düşünceler içinde olmasına rağmen, bu büyüleyici yeni fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye kararlıymış. Tunç, gün boyunca her biri farklı bir zorluk seviyesi sunan çeşitli engellerle karşı karşıya kalmış. Diğer insanlarla sohbet etmesi onun için zormuş ve dersleri anlamakta güçlük çekiyormuş. Hatta bir noktada sırt çantasını bile kaybetmiş. Tunç, bu kocaman okulda kendisini çok ufak hissediyormuş. Fakat bir bilim insanı olan annesinin şu sözünü hatırlamış: Uzaydan baktığımız zaman biz insanlar dünya üzerindeki noktalara benzeriz. Unutmamalısın ki dünya üzerinde pek çok nokta var. Asla yalnız değilsin. Sonra sınıfa daha dikkatli bakan Tunç, sınıf arkadaşlarının da kendisi gibi biraz utangaçlık içinde oturduklarını fark etmiş. Galiba, diğer insanlar da insanlarla sohbet etmekte zorlanıyor diye düşünmüş. Arka sırada oturan arkadaşının derste anlatılan konuyu anlamadığını söylemesi üzerine Tunç, bir konuyu anlamamanın sadece kendisine özgü olmadığını fark etmiş ve biraz rahatlamış. Sınıfta bulunan kardeşini ziyarete gelen Tunç'un ablası, Dersi, derste güzelce dinlemelisiniz. Eğer bir konuyu anlamadıysanız bunu öğretmeninize söylemek için parmağınızı kaldırın ve sizin için anlamadığınız yeri tekrar anlatmasını rica edin olur mu çocuklar? diyerek Tunç ve arkadaşlarına uyarıda bulunmuş. Tunç'un kaybolan çantası ise sıranın alt gözünden Tunç'a el sallamaktaymış. Tunç, sadece çok severek aldığı mavi çantasını koyduğu yeri bir an için unutmuştu. Okul günü yavaş yavaş iyi bir gün olmaya başlamıştı bile. Bir gün Tunç sınıfta bir proje üzerinde çalışırken kendi projesinde zorluk çeken bir öğrenci arkadaşını görmüş. Ona yardım etmeyi teklif etmiş. Tunç, arkadaşları ile birlikte çalıştığı ve ablasının sözünü dinleyerek öğretmenine anlamadığı konuları tekrar etmesini rica ettiği için okuldan daha çok keyif almaya başlamış. Pes etmediği ve okulun kendisine sunduğu fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştığı için kendinden oldukça memnunmuş. Kendisiyle gurur duymaya başlamış. Bu masal da burada bitmiş, ama öğrenmenin keyfi hiç bitmiyormuş...."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/okyanusta-yuzen-balik", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben bağda üzüm bekler iken, derede odun yükler iken, bir varmış bir yokmuş. Masalın yalanı mı olurmuş. O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan? derken; sabahleyin erken, keçiler koyunları tıraş ederken, tahta kurusu saz çalar, sıçan cirit atar iken, çıkmış bir kocakarı ortaya. En sonunda açmış ağzını yummuş gözünü. Bir laf etmiş, bir laf etmiş. Bakalım ne laflar etmiş. Günlerden birinde kasabanın kenarında bir akarsu bulunurmuş. Bu akarsu içerisinde bir sürü balıklar yaşarmış. Bu akarsu köy halkı tarafından da bakımı yapılırmış. Kimse oradaki balıklara dokunmazmış. Herkes balıklara zarar gelmesinden endişelenirmiş. Bu akarsuyun bir kötü yanı varmış. Okyanusa açılan bir bölümü bulunurmuş. Balıklar büyüdüklerinde ve güçlendiklerinde o yoldan okyanusa doğru ilerlermiş. Bu suda yaşayan tatlı sevimli bir balık varmış. Yemyeşil rengi, kırmızı kuyruğu ve çok güzel derisi varmış. Bu balığın adı Mina imiş. Mina çok sevimli olarak sevilirmiş. Mina günler geçmiş, aylar geçmiş ve artık büyük bir balık haline dönüşmüş. Artık okyanusa gitme vakti gelmiş. Okyanusa karışmasının vakti gelen Mina balık endişeliymiş. Çünkü orada dev balinalar ve devasa köpek balıkları da varmış. O gün gelmiş çatmış Mina okyanusa karışmış. Kendine yolda bazı ufak balık arkadaşlarda edinmiş. Bu nedenle çok mutluymuş. Fakat bir yandan da endişeliymiş. Ya karşısına büyük balina çıkarsa diye korkuyormuş. Mina yüzerken birden bire karşısına balıkçı ağı çıkmış. Okyanusta avlanmaya çalışan balıkçı ağı Mina'yı dolamış. Mina bu konuda çaresiz şekilde çırpınarak yardım istiyormuş. Eğer yardım edilmezse balıkçılara yem olacakmış. Ağ tam yukarı çekilirken, Mina içinden her şey bitti derken. Oda ne! Zehir lakaplı köpek balığı görünmüş. Mina hem ağdan korkuyor, hemde köpek balığından korkuyormuş. Çünkü Zehir'in ismini daha önceden çok duymuş. Zehir büyük bir hızla yaklaşarak ağları parçalamaya başlamış. Ağları yırtıp Mina'yı kurtarmış. Mina şaşkın bir halde Zehir'e bakıyormuş. Zehir ona dönerek, Benden korktuğunu biliyorum. Korkma sana zarar vermem. Biz denizde yaşayan canlılar dostuz demiş. Mina hatasını anlayarak Zehir'e teşekkür etmiş. Birlikte okyanusu gezmeye devam etmişler ve dostlukları ebediyen devam etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/orman-hikayesi", "text": "Bir ormanda; ormanlar kralı aslan, gergedan ve zebra yakın arkadaşlarmış. Çocukluktan beri yakın arkadaş olan bu üç arkadaşın bir gün arası açılmış. Gergedan ve zebranın aralarında küslük yokmuş fakat aslan kralla araları kötüymüş. Aslan kral, son zamanlarda arkadaşlarına kibirli davranmaya başlamış. Arkadaşları bunu aslan krala söylediklerinde, aslan kral onlardan daha güçlü olduğunu söyleyerek üstünlük taslamış. -Hey aslan kral, bu yaptığın da nesi? Hayvanları korkutmuşsun ve kimse bizim yüzümüze bakmıyor. -Benimle aranız açılmadan önce düşünecektiniz siz onu. Demiş. Gergedan ve zebra aslan kralı çok sevseler de, artık aslan kralın yaptıkları canlarına tak etmiş. Ormandan ayrılmaya karar vermişler. Ertesi gün gidecekleri sırada, ormanda yankılanan bir silah sesi duymuşlar. Bunlar avcılarmış. Avcıların amacı, ormandaki hayvanları esir almak ve onları hayvanat bahçesinde insanlara sergilemekmiş. Oysa bilmiyorlarmış ki hiçbir hayvan yaşam alanından koparılmamalıymış. Gergedan ve zebra duydukları silah sesinin üstüne bir de aslan kralın kükreme sesini duymuşlar. Araları her ne kadar açık olursa olsun, aslan kral onların çocukluk arkadaşıymış. Arkadaşları aslana yardım etmeleri lazımmış. Gergedan ve zebra, avcılara tuzak hazırlamışlar. Avcılar tam aslan kralı yakalamaya çalışırken zebra onların dikkatini dağıtmış. Avcılardan biri zebrayı kovalamaya başlamış. Zebra, gergedanla planlayıp kazdıkları çukura doğru koşuyormuş. Avcı çukuru görmemiş ve içine düşmüş. Gergedan da diğer avcıyı korkutmak için aslanın yanına gelmiş. Aslan ve gergedan avcının üstüne gitmişler ve silahını düşürmüşler. Avcıyı korkutup kaçırmışlar. Avcılar bir daha korkudan bu ormana yaklaşmamak üzere kaçıp gitmişler. -Size karşı kaba davrandığım ve üstünlük kurmaya çalıştığım için özür dilerim dostlarım. Benim için canınızı tehlikeye attınız. Bunu kimse yapmazdı. Demiş kafasını yere eğerek. Gergedan ve zebra, aslanı affetmişler. Aslan o günden sonra, bir daha ne arkadaşlarına ne de başkalarına kibirli davranmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ormanya", "text": "Çok uzaklarda bir yerlerde doğanın güzellikleriyle bütünleşmiş bir ormanı gezmeye gelen bir aile varmış. Bu ailenin sevimli mi sevimli yerinde durmayan küçük bir çocukları varmış. Annesi ormana girmeden önce çocuğuna sıkı bir tembihe bulunmuş. ''Bak yavrum orman çok güzel bir yer ama tehlikeli de olabilir bu yüzden senden bir şey isteyeceğim. Biz ormanda gezerken sürekli elimi tutmanı ve yanımızdan ayrılmamanı istiyorum''demiş. Çocuk ''Peki, anneciğim'' diyerek annesini öpmüş ve ormanda gezmek için sabırsızlıkla beklemiş. Annesi ve babası çocuğun elini tutarak ormanda gezmeye başlamışlar. Binlerce çeşit bitkilere bakmış ve temiz havayı içlerine çekmişler. Çocuğun ilgisini ilerde duran güzel bitki çekmiş ve ona bakmak için ailesinden uzaklaşmış. Annesi durumu fark etmemiş çünkü o sırada ormanda ateş yakmak için babası ile birlikte çalı topluyorlarmış. Çocuk gittikçe uzaklaşmış ve ailesini göremeyecek kadar ilerlemiş. O sırada bir tilki çocuğun yanına usulca yaklaşmış ''Merhaba ben Tilki Batsu, istersen sana ormanı gezdirebilirim daha görmek isteyeceğin çok farklı ve güzel şeyler olabilir'' demiş. Çocuk tilkinin bu sözüne kanmış ve tilki ile ormanın derinliklerine girmişler. Tilki Batsu ''Artık burada benim yanımda kalacaksın. Ailen çok uzakta isteseler de seni bulamazlar. Başına daha kötü bir şey gelmesini istemiyorsan beni burada bekle'' demiş ve Tilki Batsu çocuğu ailesinden bu şekilde kaçırmış. Çocuk çaresizce ne yapacağını bilememiş ve ağlamaya başlamış. Tilki Batsu çocuğu çalılıkların arasına sakladıktan sonra etrafı kolaçan etmeye gitmiş. Orman da çok sevilen anne aslan yavrusuna yiyecek bulmak için gezerken ağlayan çocuğun sesini duymuş ve etrafına bakınmış. Sesin çalılıkların arasından geldiğini fark etmiş ve yavaşça yaklaşmış. Karşısında çocuğu gören anne aslan onu incitmeden elbisesinden tutup yuvasına götürmüş. ''Sanırım kayboldun ve orman güzel görünse de bazen tehlikeli olabilir, bu yüzden burada yavrularım ile beraber yaşayabilirsin.''demiş. Çocuk tilkiden kurtarıldığına çok sevinmiş ve yavru aslanlar ile birlikte kısa sürede çok iyi anlaşmışlar. Anne aslan çocuğa ''Senin adını Ormanya koymak istiyorum''demiş. Çocuk yeni ismini çok sevmiş ve ormandaki herkes artık onu Ormanya olarak bilmiş. Çocuğun gittiğini fark eden Tilki Batsu sinirden çılgına dönmüş ve çocuğu aramaya çıkmış. Tam o sırada yavru aslanlar ile oynayan çocuğu görmüş ama yanına gitmemiş çünkü anne aslanın geleceğini biliyormuş. Tilki Batsu, çocuğun yalnız kalacağı zamanı sabırsızlıkla bekleyip onu tekrardan kaçırmanın planını yapıyormuş. Günlerden bir gün anne aslan, ayı Jumbo ve sincap Miku toplanıp Ormanya hakkında konuşmaya başlamışlar. Anne aslan ''Ormanya çok zevki bir insan yavrusu ama çokta yaramaz ve kaybolmuş durumda. Ailesi onu bulana kadar ona beraber sahip çıkmalıyız. Ben yokken onu koruyup, ormanın kurallarından bahsetmelisiniz'' Demiş. Günler, aylar ve yıllar derken Ormanya artık ormanda yaşamaya alışmış. Ayı Jumbo onun öğretmeni olup yiyecek bulmak için ağaca nasıl tırmanması gerektiğini ve ormandaki diğer hayvan seslerini ve başı derde girerse çıkarması gerektiği sihirli kelimeleri öğretmiş. Ormanya, Jumbo'nun her dediğini iyice dinleyip uyguluyormuş. Sincap Miku ise Ormanya'ya insanların ormanlarda kurdukları tuzakları nasıl fark edeceğini ve bu tuzaklardan nasıl kurtulabileceğini göstermiş. Günlerden bir gün yavru aslanlardan biri insanların kurduğu tuzağa düşmüş ve bunu fark eden Tilki Batsu yavru aslanı akşam yemeği yapmak için yanına yaklaşırken Ormanya birden yavru aslanı kapıp uzaklaşıvermiş. Tilki Batsu daha da sinirlenmiş. Artık Ormanya'yı tek başına da yakalamayacağı anlayan Tilki Batsu ormanın en hızlı ve tehlikeli hayvanları onları maymun kabilesi Maysuların yanına gitmiş. Tilki Batsu ormanda çok bilgili bir insan yavrusunun olduğunu söylemiş ve Maysular bunun karşısında ''Eğer çocuk bize tüm bildiklerini anlatırsa ormanın en bilgili kabilesi biz oluruz'' demiş. Bir gün fırtına çıkmış ve Ormanya kendine bir çalılardan bir sığınak hazırlıyormuş. O sırada Maysular Ormanya'yı uzaktan izliyormuş ve fırsatını bulduklarında onu kaçırmak istiyorlarmış. Karanlık çökmüş ve iki Maysu Ormanya'yı kaçırıp ormanın derinliklerine götürmüşler. Maymunlar Ormanya'yı bir ağaca bağlamış ve Ormanya o sırada nasıl kaçacağını düşünürken kafasını kaldırdığında bir haberci kuşun geçtiğini görmüş. Hemen ona Jumbo'nun öğrettiği sihirli kelimeleri söylemiş. ''Bir ve beraberiz. Her nerede olursan ol''. Demiş. Haberci kuş Ormanya'nın başının dertte olduğunu anlamış ve arkadaşlarına haber vermek için uzaklaşmış. Maysular Ormanya'yı maymunlar şehrine götürmüşler. Burası insanların yıllar önce terk ettiği bir yermiş. Ormanya kaçmaya çalışsa bile başaramamış çünkü Maysuların sayısı çok fazlaymış. Bu sırada haberci kuş Jumbo ve Miku'ya Ormanya'nın başının dertte olduğunun haberini vermiş ve arkadaşları da bu durumu çözmek için Anne aslanın yanına gitmişler. Anne aslan, Jumbo ve Miku maymunlar şehrine gitmiş ve Maysuların göremeyeceği yerlere saklanmışlar. Uygun zamanı bulunca Ormanya'yı kurtarmak için harekete geçeceklermiş. Biraz bekledikten sonra Anne aslan ''Şimdi, zamanı!'' demiş ve Miku Ormanya'nın yavaşça Maysuların yanına doğru yürümüş. Maysuların dikkatini dağıtmak için bir köşeden bir köşeye koşan Miku'' Kaç Ormanya! Burdan hemen kaç!'' demiş. Ormanya hızlı bir şekilde koşup bir köşeye saklanmış. Miku'nun etrafını saran Maysuları gören Ormanya saklandığı yerden seslenmiş ve ''Miku yanındaki suya atlamalısın hemen'' demiş. Çünkü Maysuların sudan korktuğunu biliyormuş. Miku da suya atlamış ve gerçekten de Maysular ona yaklaşamamış. Jumboyu fark eden Maysular bu sefer Jumboya saldırmış ama Jumbo ne kadar Maysulara karşı gelse de sayıca çok kalabalık olan Maysular ile baş edemiyormuş. Bu sırada anne aslan ortaya çıkmş ve bir kükremiş ki bütün Maysular kulaklarını kapatmış. Daha sonra pençeleriyle Maysulara karşı koymuş ve Maysular korkup kaçmaya başlamışlar. Ortalığı derin bir sessizlik kaplamış ve Miku suyun içinden çıkmış. Ormanya da saklandığı yerden çıkmış. Ormanya ''Benim için hepiniz kendinizi tehlikeye attınız. Hepinize çok teşekkür ederim.'' Demiş ve oradan mutlu bir şekilde kendi alanlarına doğru gitmişler. Olanları uzaktan izleyen Tilki batsu böylesine güçlü dostlukları olan Ormanya'yı yenmekten vazgeçmiş. Yıllar geçmiş, zaman ilerlemiş ve Ormanya genç bir erkek olmuş. Artık ormanın etrafındaki yerleri de gezmeye başlamış ve orada bir köy olduğunu fark etmiş. Ormanya köyde gezerken orada bir kadınla karşılaşmış. Bu kadın Ormanya'nın annesiymiş. Onun yıllar önce ormanda kaybolduğu oğlu olduğunu anlamış ve Ormanya'ya sıkıca sarılmış. Ormanya'da annesi olduğunu anlamış ve o da sıkıcı sarılmış. Anne aslan, Jumbo ve Miku'da bunun karşısında duygulanmış ve anne aslan ''Senin yanın onların yanı Ormanya ve sen bizim kardeşimizsin seni sevdiğimizi asla unutma'' demiş. Ormanya ''Sizi asla unutmayacağım'' demiş. Arkadaşlarına veda etmiş ve ailesinin yanına gitmiş. Gerçekten de Ormanya asla onları unutmamış ve adını Ormanya olarak kullanmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/pamuk-prenses-masali", "text": "-Çocuğum kız olursa, teni kar gibi ak, yanakları elma gibi al, saçları da kömür gibi kapkara olsun. Diye geçirmiş içinden. Bu olaydan kısa bir süre sonra bir kız çocuğu getirmiş dünyaya. Kızı tıpkı içinden geçirdiği gibi bir kızmış. Kar gibi beyaz bir teni, elma gibi kırmızı yanakları, kömür gibi simsiyah saçları varmış. Ona Pamuk Prenses adını vermişler. Ne yazık ki kraliçe doğumdan birkaç saat sonra ölmüş. Kraliçe bunu duyunca çok kızmış. Öfkesinden ne uyku girmiş gözüne, ne de bir lokma yemek yiyebilmiş. Hemen sarayın avcısını çağırmış yanına. -Pamuk Prenses' i ormana götür ve orada öldür. Öldürdüğüne kanıt+ olarak da kalbiyle ciğerini sök, bana getir. Diyerek bir kahkaha atmış Avcı ne diyeceğini bilememiş. Pamuk prensesi öldürmek ona pek akıllıca gelmemiş. Böyle bir şeyi nasıl yapabilirim ki diye düşünmüş durmuş. Ama kraliçenin emrini de yerine getirmek zorundaymış. Pamuk Prenses' i ormana götürmüş, bıçağını çekmiş. Fakat Pamuk Prenses' in ağladığını görünce onu öldürmeye kıyamamış. Pamuk Prenses ağaçların arasına dalıp gözden kaybolurken, avcı bir hayvan avlamış, kalbiyle ciğerini söküp Kraliçe'ye götürmüş. Böylece yalanı ortaya çıkmayacakmış. Akşam olup hava kararınca dağların ardında küçük bir eve gelmiş. Kapısını çalmış, açan olmamış. Cesaretini toplayıp içeri girmiş. İçeride üzeri yenmeye hazır yiyeceklerle dolu yedi küçük tabağın bulunduğu yedi küçük sandalyeli uzun bir masa varmış, duvar dibinde de yedi yatak diziliymiş. Beklemiş, beklemiş, ama kimsecikler gelmemiş. Çok aç ve çok yorgun olduğu için daha fazla bekleyememiş ve her tabaktan bir kaşık yemek almış, yedi yataktan yedincisine yatıp uykuya dalmış. Biraz sonra evin sahipleri eve dönmüşler. Dağların derinliklerinde bulunan bir gümüş madeninde çalışan yedi cücelermiş bunlar. Pamuk Prenses' i görünce, Ne kadar güzel bir kız! demişler. Sabah olup uyandığında Pamuk Prenses cüceleri görünce önce çok korkmuş, ama kısa bir süre sonra onlardan bir kötülük gelmeyeceğini, onların çok iyi insanlar olduklarını anlamış. Yedi cüceler Pamuk Prenses' ten evlerini çekip çevirmesini istemişler, o da hemen kabul etmiş. Hoşça kal, demişler yedi cüceler işe giderlerken. Kapıyı kimseye açma. Eğer üvey annen burada olduğunu öğrenirse seni tekrar öldürmeye kalkar sonra. Pamuk prensesi o kadar çok sevmişler ki. Kraliçe o kadar sinirlenmiş ki, ne yapacağını şaşırmış, hemen bir sepet dolusu kırmızı elmayı almış ve pamuk prensesin bulunduğu eve gelmiş. Pamuk prensesin kapısını çalıp ona kırmızı elmalarından ikram etmiş, bu kırmızı ve zehirli elma pamuk prensesin boğazına takılmış kalmış ve pamuk prenses oracığa yığılıp kalmış. Kraliçe koşa koşa saraya gitmiş. Erkesi gün aynaya kimin en güzel olduğunu sorduğunda ayna, Sizsiniz Kraliçem, deyince dünyalar onun olmuş. Cüceler kulübeye geldiklerinde Pamuk prensesin yerde yatan halini görmüşler ve hiçbiri onu uyandıramamış. Birkaç gün geçmiş, başında ağlayıp durmuşlar. Onu gömmeye kıyamamışlar ve camdan bir tabut içine koymuşlar, tabutu da yüksek bir tepenin en tepesine yerleştirmişler. Günlerden bir gün cüceleri ziyarete gelen bir Prens oradan geçerken camdan tabutun içinde Pamuk Prenses' i görmüş ve hemen ona aşık olmuş. Onu sarayıma götürmeme izin verin, diye yalvarmış Prens. Yedi cüceler ona acımışlar ve izin vermişler. Prens'in uşakları tabutu kaldırırken Pamuk Prenses' in boğazına takılmış olan zehirli elma parçası pat düşmüş ağzından. Pamuk prenses ve prens kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. O günden sonra kötü kalpli kraliçeden uzak bir ülkede yaşamışlar. Yedi cüceler pamuk prensesi özledikleri zaman onu ziyarete gitmişler ve pamuk prenses sonsuza kadar mutlu yaşamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/parlamak-isteyen-vizviz", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak diyarların birinde bütün insanların huzurla yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkenin küçük bir kabasında tatlı mı tatlı şeker gibi bir çocuk yaşarmış. Bu çocuğun ailesi, bebekken sürekli gülümsediği için ona Mutlu adını vermişler. Mutlu, adı gibi çok mutlu bir ailede bütün gününü sevimli hayvanlarla birlikte yemyeşil kırlarda koşturarak ve oyun oynayarak geçirirmiş. Mutlu'nun hayatı çok güzelmiş fakat bir türlü başaramadığı bir şey varmış o da konuşmakmış. Mutlu, diğer insanlar gibi konuşamıyormuş yalnızca ağzından anlamsız birkaç ses çıkarabiliyormuş. Büyüdükçe insanlarla iletişim kuramadığına çok üzülüp, diğer çocuklarla oyun oynamak yerine hayvanlarla kırlara gider ve onlarla konuşmaya çalışırmış. Günlerden bir gün çevresinde ince, garip bir ses duymuş ve bu sesin nereden geldiğini anlamaya çalışmış. Bir de bakmış ki ses omzuna konan bir sinekten geliyormuş. Mutlu, her zaman VızVız'a onun da güzel olduğunu ve kendisinin onu çok sevdiğini söyler fakat biricik dostunu ikna edemezmiş. Ne zaman kırlarda otursalar ya da geceleri dışarıyı seyretseler VızVız bir anda üzülmeye başlar ve kelebeklerin, uğur böceklerinin, ateş böceklerinin ondan daha güzel olduğunu söyleyerek boynunu bükermiş. Günler böylece geçip giderken bir gün VızVız Mutlu'ya parlamanın bir yolunu bulduğunu ama Mutlu'nun ona yardım etmesi gerektiğini söylemiş. Mutlu'dan minik parlak boncuklar bulmasını ve onları Vızvız'ın kanatlarına takmasını istemiş. Mutlu bunun çok tehlikeli olduğunu, kanatlarının zarar görebileceğini anlatmaya çalışmış ama VızVız ona yardım etmesi için yalvarmaya başlamış ve kendini böyle hiç beğenmediğini söylemiş. Vızvız'a üzülen ve dostunu kırmak istemeyen Mutlu, ona yardım etmeye karar vermiş ve o akşam için sözleşmişler. Akşam olunca Mutlu bulduğu minicik parlak boncukları iplere bağlayarak VızVız'ın kanatlarına takmış. VızVız uçmaya çalışınca boncukları kaldırmaya gücü yetmemiş ve bir türlü uçamamış. Mutlu, VızVız'a kanatlarını zorlamamasını, yoksa zarar göreceğine söylemesine rağmen VızVız onu dinlememiş ve uçmak için çabalamış. -Ben, diğer insanlar gibi konuşamıyorum. İnsanlar benim söylemek istediklerimi anlamıyorlar. Bu yüzden de ben diğer çocuklarla arkadaş olamıyorum. Ama ben hiçbir zaman konuşabilen çocuklardan daha değersiz ya da daha çirkin olduğumu düşünmedim. Tam aksine onlar diğer insanlarla konuşabilme yeteneğine sahipse ben de senin gibi hayvan dostlarımla konuşma yeteneğine sahibim. Seninle tanışmadan önce bunu anlamamıştım ve diğerleri gibi konuşamadığım için eksik olduğumu sanıyordum. Ama şimdi anlıyorum ki ben hem dünyanın en güzel yeteneğine sahibim hem de dünyanın en güzel arkadaşlığına sahibim. Sen de bir sinek olarak hiçbir zaman diğer böceklere göre çirkin veya eksik değilsin. Sadece farklısın ve özelsin. Bir kere onlardan daha hızlı uçabiliyorsun ve bu sayede seninle oyun oynarken çok eğleniyorum. Mutlu'nun bu konuşmasından çok etkilenen VızVız, biricik arkadaşının bu cümlelerine çok sevinmiş ve gözyaşlarını tutamamış. Onu sık sık ziyaret edeceğine söz vererek Mutlu'nun bu söylediklerini kendini çirkin hisseden her sinek arkadaşına anlatmak için uzak diyarlara uçmaya başlamış. Gittiği her yerde diğer arkadaşlarına umut olmuş ve ilk dostu Mutlu'yu asla ama asla unutmamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/pati", "text": "Zamanın birinde yeşillikleri sonsuzluklara uzanan, suları berrak, insanları sıcak mı sıcak bir şehirde yaşayan tonton bir nine varmış. Bu tonton nine boş zamanlarında mahalledeki çocuklara kurabiyeler yapar ve patikler örermiş. Tonton ninenin bir de yol arkadaşı varmış: Pati. Pati beyaz mı beyaz, parlak mı parlak, uzun mu uzun tüylere sahip bir köpekmiş. Son 10 yıldır tonton nine ile birlikte yaşayan Pati tonton ninenin hem en yakın arkadaşı hem de yardımcısı olmuş. Nineyle beraber pazara gider onun poşetlerini taşır, geceleri sokaklarda gezip insanları rahatsız eden haydutlara göz dağı verir, onları korkutur ve mahalleyi korurmuş. Mahallenin çocukları da Pati ile oynamak için can atarlarmış. Her gün tonton ninenin kapısına gelip Pati ile oynamak için ondan izin isterlermiş. Gel zaman git zaman tonton nine iyice yaşlanmış ve hasta olup yataklara düşmüş. Bir gün Pati'yi yanına çağırmış ve ona onu çok sevdiğini ama artık gitme vakti geldiğini söylemiş ve tonton nine gözlerini ebediyen yummuş. Pati tonton nine onu yalnız bıraktığı için çok üzülmüş çünkü hayatta ondan başka kimsesi yokmuş. Pati artık hem evsiz hem de kimsesiz kalmış ve yollara düşmüş. Boş sokaklarda yürümüş. Yiyebileceği bir yemek ve kalabileceği bir ev aramış. Ama bulamamış. Sokaklar çok pis olduğu için o güzel ve bembeyaz tüyleri artık pis ve siyahmış. Eskisi kadar güzel olmadığı için kimse ona yardım etmek istemiyormuş. Yıllardır koruduğu mahallede yaşayan insanlar ona sırt çevirmiş, kapılarını Pati'nin yüzüne kapatmış ve ona yardım etmemişler. Her gün Pati ile oynamak için tonton ninenin evinin kapısında bekleyen çocuklar bile artık Pati'yi çok pis olduğu için tanıyamamış. Tanıyanlar ise onunla ''Aaaa ne kadar da pis bir köpek, asla bizim arkadaşımız olamaz'' deyip dalga geçmişler ve yanlarından kovmuşlar. Pati anlamış ki buralardan gitmesi lazım hem de çok çok uzaklara gitmesi lazım. Çünkü artık onu burada seven kimse yok. Herkes onu iyi, güzel ve sevimliyken seviyordu ama yardıma ihtiyacı olduğunda herkes ondan kaçtı. Pati umutsuzluk içinde yola koyulmuş. Yürümüş yürümüş yürümüş... Saatlerce, günlerce hatta haftalarca yürümüş. Ama ne bir lokma ekmek bulabilmiş ne de yatıp uyuyabileceği sıcak ve güvenli bir yer. Pati umutsuz bir şekilde bir ara sokağa girmiş ve artık açlık ve yorgunluktan bitkin düşmüş bir halde bir binanın kenarına uzanıp uykuya dalmış. Aradan saatler geçmiş ve Pati'nin burnuna çok güzel kokular gelmeye başlamış. Güzel kokuları duyan Pati hemen gözlerini açmış. Bir de ne görsün! Bir sürü yemek ve biraz da su. Açlıktan hayal gördüğünü düşünen Pati son gücüyle yemeklere doğru yürümüş. Evet evet yemekler gerçek. Pati mutluluktan ve şaşkınlıktan olduğu yerde donmuş kalmış. Midesinin guruldaması ile kendine gelen Pati hemen yemekleri yemeye koyulmuş. Tam ikinci lokmasını yerken o da ne! Etrafını bir sürü iri ve sinirli köpek sarmış ve Pati'ye hemen buradan gitmesini yoksa onların yemeklerini yediği için ceza çekeceğini söylemişler. Pati bir yandan yemekleri yemek istiyor bir yandan ise çok ama çok korkuyormuş. Bu iri ve kötü köpekler Pati'yi sokağın başına kadar kovalamışlar. Pati canını zor kurtarmış. Pati için şimdi yeniden uzun ve yorucu bir yol başlamış. Pati tekrar yemek ve yatacak bir yer bulma umudu ile yürümeye başlamış. Ama artık gece iyice bastırmış ve her yer o kadar karanlık ve ıssız olmuş ki nereye yürüyeceğini bilememiş ve bir kenarda oturup sabahı beklemeye karar vermiş. Beklerken uyuyakalmış. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte bir sarsıntı ile gözünü açmış Pati. Olamaz burası neresi neden sallanıyoruz diye korkuya kapılmış ve nerede olduğunu anlamaya çalışmış. Bu bir arabanın arka koltuğuymuş. Ama Pati ne bu arabayı ne de arabayı kullanan kadını daha önce asla ama asla görmemiş. Pati korku ve panik içinde havlamaya başlamış. Arabayı kullanan kadın hiç aldırış etmemiş ve yola bakmaya devam etmiş. Pati biraz daha yüksek sesle havlayarak hem kadının dikkatini çekmek hem de onu korkutarak buradan kurtulmak istemiş. Kadın bu havlama sesi üzerine sakince Pati'ye dönüp ''Tamam oğlum lütfen sakin ol çok az kaldı merak etme'' demiş. Pati, neye az kaldı, nereye gidiyoruz diye düşünüp daha da endişenlenmeye başlamış. Çaresizce camdan dışarıya bakıp nereye gittiklerini anlamaya çalışmış. Kısa bir süre daha tozlu, taşlı ve ıssız yollardan gittikten sonra araba birden durmuş. Pati ne olduğunu anlamaya çalışmış. Arabayı kullanan kadın Pati'ye bir tasma takıp onu arabadan indirmiş. Sağı ve solu uçsuz bucaksız kırlardan oluşan toprak bir yoldan başka hiçbir şey yokmuş burada. Pati biraz daha dikkatli bakınca ileride kocaman kapısı olan korkunç bir yer görmüş. Bu ıssızlık Pati'yi daha da ürkütmüş. Kadın ''Hadi oğlum gidelim!'' deyip Pati'yi çekiştirmeye başlamış. O kocaman kapıya doğru yürümüşler. Kapının tam önüne gelince kadın kapıyı açmış. Pati biraz ürkek şekilde içeriye bir adım atmış ki bir de ne görsün! Onlarca hatta yüzlerce arkadaş! İçerideki köpeklerin hepsi Pati'ye hoşgeldin deyip onunla arkadaş olmak için adeta sıraya girmişler. Pati'ye bir tas sıcak çorba, biraz et ve yatacak sıcacık bir kulübe vermişler. Pati artık kendine yeni ve kocaman bir aile bulmuş ve anlamış ki onun içini ısıtan bir tas sıcak çorba değil , arkadaşlarının karşılıksız sevgisiymiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/pembe-dinazor", "text": "-Çocuklar, bugün sizinle farklılıklarımızı konuşacağız. Herkes rengini ve boyunun uzunluğunu söylesin. -Benim rengin beyaz. Boyum 30 cm. -Benim rengim yeşil. Boyum 9 cm. -Benim rengim de sarı. Boyum çok küçük. Hatta arkadaşlarım arasında en minik olan benim. -Görüyorsunuz çocuklar. Her birinizin rengi, boyu hatta birçok özelliği farklı. Ama her biriniz güzel ve özelsiniz. -Çocuklar. Arkadaşınız Pembe Dinozor sizden uzun. O da sizden farklı. Onu da olduğu gibi kabul etmelisiniz. Demiş. Çocuklar hatalarını anlamışlar. Ertesi gün Pembe Dinozor istemeyerek okula gelmiş. Arkadaşları onu yine dışlayacaklar diye üzgünmüş. Sınıfa girdiğinde arkadaşları onun yanına gitmişler. Pembe Dinozor'dan özür dilemişler. Onu da aralarına almışlar. Pembe Dinozor çok mutlu olmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/pena-ile-zana", "text": "Bir varmış bir yokmuş, denizin en sıcak sularından birinde Pena adında tatlı mı tatlı bir balık yaşarmış. Pena, arkadaşlarını çok sever ve onlarla oyun oynamaktan çok keyif alırmış. Neşeli ve iyi kalpli olduğu için arkadaşları da onu çok severmiş. Bu güzel denizin ortasındaki yaşamları neşeli ve mutlu bir şekilde devam ediyormuş. Fakat tek sorunları yiyecek bulamamakmış. İnsanlar, deniz sularını çok fazla kirlettikleri için denizde buldukları her şeyi yiyemiyorlarmış. Çünkü denize atılan çöpler, Pena ve diğer balık arkadaşları için çok zararlıymış. Pena ve arkadaşları bu duruma üzülüyorlarmış. Aynı denizde yaşayan Zena adında bir balık daha varmış. Bu balığın boyutu Pena ve arkadaşlarından daha büyükmüş. O nedenle sürekli küçük balıkları korkutuyormuş. Daha güçlü olduğu için daha uzak denizlere giderek oradan yiyecekler bulup getiriyormuş. Fakat bütün yiyecekleri tek başına yiyormuş. Pena ve arkadaşları ise aç kaldıkları için bu duruma çok üzülüyorlarmış. Bazen sağlıklı yiyecekler bulabiliyorlarmış ve Pena her zaman bu yiyecekleri bütün dostlarının arasında paylaştırıyormuş. Bir gün Pena ve arkadaşları denizde biraz yiyecek bulmak ve oyun oynamak için gezintiye çıkmışlar. Etrafta Zena'yı göremedikleri için özgürce dolaşabileceklerini düşünmüşler. Nereye giderlerse gitsinler Zena ortalarda yokmuş. Pena ve arkadaşları bunu fırsat bilerek uzaklara doğru yol almışlar. Denizde güle oynaya bir süre gittikten sonra Pena ileride, kumların üzerinde yatan Zena'yı görmüş. Pena'nın arkadaşları korkmuşlar ve geri dönmek istemişler ama Pena dönmek istememiş. Çünkü Zena uyumuyormuş, acı çekiyormuş. Pena hemen hızlıca Zena'nın yanına yüzmüş. Zena çok zor konuşuyormuş. Bir süre sonra Pena ve arkadaşları, Zena'nın kirli yiyecekleri yediği için mikrop kaptığını ve hasta olduğunu öğrenmişler. Pena hemen arkadaşları ile birlikte Zena'yı sırtına almış ve kendi evlerine doğru yüzerek götürmeye başlamış. Pena, eve ulaşır ulaşmaz hemen arkadaşlarından birini onun yanına bırakmış ve diğer dostları ile birlikte yiyecek aramaya koyulmuş. Çünkü Zena'nın sağlıklı bir şeyler yemesi gerekiyormuş. Uzun süre her yerde yiyecek arayan Pena ve arkadaşları, az da olsa yiyecek bulmayı başarabilmişler. Yüzgeçlerini hızlıca kullanarak Zena'yı iyileştirmek için eve geri dönmüşler. Pena hemen Zena'yı ayağa kaldırmış ve yiyecekleri ağzıyla bölmeye başlamış. Herkese bir parça ayırıp kalan hepsini Zena'ya yedirmiş. Pena'nın arkadaşlarından biri bu duruma itiraz etmiş. Pena da Zena hasta olduğu için onun daha fazla yemesi gerektiğini, böyle durumlarda anlayışlı olunması gerektiğini söylemiş. Zena, yemeğini yedikten sonra uykuya dalmış ve dinlenmiş. Birkaç saat sonra Zena uyanmış. Pena, Zena'nın eski sağlığına kavuştuğunu görünce çok mutlu olmuş. Zena, daha önce onlara kötü davrandığı için ve yemeklerini paylaşmadığı için çok pişman olmuş ve hepsinden özür dilemiş. O günden sonra Pena ve arkadaşları, Zena ile de arkadaş olmuşlar ve artık buldukları yiyecekleri birbirleriyle paylaşarak mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/pikonun-yolculugu", "text": "-Dün uzun bir yolculuk yaptım. Dinleniyorum amcacığım. -Ben yaşlı bir adamım evladım. Burada kal birkaç gün. Odunlarımı kırmama yardım et. Sonra pazara götürüp satalım. Paranın bir kısmını sana vereyim. -Gel de dinlene evladım. Yarın devam edersin. -Sağ ol evladım. Sen olmasan odunları satamazdım. -Bu genci tanıyor musunuz? Bu benim paralarımı çaldı. -Bu bey oğlum benim evimde kaldı. Yedi içti. Bana yardımcı da oldu. Odunlarımı sattı. Verdiğim parayla yetindi. Şimdi bu genç hırsızlık yapmış olamaz. -Ben bilmem efendi! Sabah dükkana bir geldim. Kasada para yok. -Çalınan parayı hesapla. Genç adam benim yanımda çalışmaya başlayacak. Paranı hafta hafta öder. -İyi tamam. Ama paramı vermezse direk şikayet eder hapse attırırım. -Ne demek evladım. Hadi takıl peşime. -Piko evladım, gel sen benle yaşa. Oğlum ol. Pek bir alım mülküm yok. Kıt kanaat da olsa geçinir gideriz. -Ben de seni babam bildim amcacığım. Kimsem yok şu hayatta. Çok memnun olurum. -Piko evladım, affet beni. Seni boş yere suçladım. Ses etmedin, para ödedin. Üstüne bir de hayatımı kurtardın. -Sen dürüst bir adamsın evladım. Oduncuyu da al bu akşam bize gelin. -Öyleyse Allah'ın emriyle kızımı isteyin. Sonra nikahınızı kıydıralım. Oduncu manevi oğlu Piko'ya kızı istemiş. Dükkan sahibi adam kızını vermiş. Kız ve Piko evlenmişler. Zaman geçmiş. Piko hem oduncuya hem dükkan sahibine işlerinde yardım ediyormuş. Her işe koşturuyormuş. Bir gün dükkan sahibi adam ölmüş. Dükkanı kızına ve damadına bırakmış. Piko, dükkanı zamanla büyütmüş. İşleri genişletmiş. Zengin bir adam olmuş. Karısıyla da çocukları olmuş. Piko oduncuya da bakmaya devam ediyormuş. Aynı zamanda kızın annesi de Piko ve karısının evinde yaşamaya başlamış. Kadıncağız kocası ölünce bir başına kalınca, Piko ve karısı yanlarına almışlar. Kadın torunlarıyla ilgileniyormuş. Piko ve karısı hem oduncuya hem kadına sağıda kusur etmemişler. Hep beraber mutlu mesut yaşayıp gitmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/rapunzel", "text": "Bir zamanlar genç ve güzel bir anne varmış. Bir gün hastalanmış. Onu iyileştirebilecek tek şey rapunzel adında bir bitkiymiş. Cadı kıs kıs gülmeye başlamış ve O zaman, karşılığında bebeği ben alırım. demiş. Adam cadının isteğini çaresizce kabul etmek zorunda kalmış. Başka seçeneği yokmuş, çünkü cadı çok güçlüymüş. Hasta kadın iyileşip pembe yanaklı çok güzel bir bebek doğurmuş. Bebek daha ilk nefesini alır almaz kapı çalmış. Cadı bebeği almaya gelmiş. Kıkır kıkır gülerek Pazarlığımızın anısına ona Rapunzel ismini vereceğim demiş ve ufacık kundağı kapıp gitmiş. Zamanla Rapunzel kıskanç cadının yanında büyüyüp serpilmiş. Cadı onu kapısız bir kuleye kilitlemiş. Kuleye girmenin ya da kuleden çıkmanın tek yolu tırmanmakmış. Ama duvarlar cam kadar kayganmış ve kulenin etrafını dikenli çalılar sarmış. Rapunzel de saçlarını sarkıtır, cadı da onun saçlarına tırmanarak kuleye çıkarmış. Bir gün, bir prens kulenin etrafında atla geziniyormuş. Rapunzel de o sırada pencerenin kenarında saçlarını tarıyormuş. Birden prens Rapunzel' i fark etmiş. Rapunzel öyle güzelmiş ki ona ilk görüşte aşık olmuş. Daha önce hayatında hiç erkek görmemiş olan Rapunzel'in durumu da farklı değilmiş. O da prense ilk görüşte aşık olmuş. Çabucak saçlarını pencreden sarkıtmış ve prens de cesurca kuleye tırmanmış. Saatlerce sohbet etmişler, gülüp eğlenmişler. Güneş batarken evneceklerine dair birbirlerine söz vermişler. Rapunzel, Cadı gelmeden gitmelisin, yoksa seni öldürebilir. diyerek prensi uyarmış. Altın renkli saç örgüsü sarkıtılınca prens ona tutunarak kuleye tırmanmış. Bir de ne görsün! Meğer Rapunzel' den kestiği saç örgüsünü cadı sarkıtmış aşağıya! Elinde pençeye benzer bir şey tutan cadı büyü yapmış ve prense, Sevgili bir daha görmeceksin. demiş. Prens birden bire hiçbir şey göremez olmuş. Cadı onun gözlerini kör etmiş. Prens birden göğsünde cadının soğuk ellerini hissetmiş. Cadı prensi pencereden aşağı atmaya çalışıyormuş. Rapunzel, prensin teklifini kabul etmiş ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar. E masal bu ya gökten 3 elma da düşmüş tabii. Biri Rapunzel'e biri prense biri de kime mi? Rapunzel ve prensin bebeklerine..."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sah-sinbadin-sahini", "text": "Şehrazat Şehriyara o gece anlatacağı masala başlar. Bundan yıllar önce uzak diyarların birinde bir şah yaşarmış. Bu şahın şanı o kadar büyükmüş ki nice diyarlardaki insanlar bile ondan konuşurlarmış. Her zaman avlanmaya çıkarmış ve ne zaman ava gitse yanında oğlunu da götürürmüş. Bir gün bu şah hastalanmış ve öleceğini anladığı sırada kendinden bir parça bırakmak için oğluna bir tane şahin hediye etmiş. Hem av sırasında ona yoldaş olması hem de kendisini hatırlatması için. Gel zaman git zaman bu şah iyice hastalanıp yataklara düşmüş. Oğlunu yanına çağırıp son sözlerini söylemiş ve hayata gözlerini yummuş. Onun ardından tahta oğlu geçmiş ve yeni şah oğlu olmuş. Yeni şah hem unvanına hem de babasının ona hediye ettiği şahine alışmaya çalışıyormuş. Babasının ölümüne çok üzüldüğü için teselliyi bu şahinde yani babasının hediyesinde buluyormuş. Derken yeni şahın yaşı ilerliyor, şahin de onunla birlikte büyüyormuş. Bu şahini yanından ayıramaz olmuş. Nereye giderse gitsin hep onu da beraberinde götürüyormuş. Şah artık cesaretini toplayıp ava çıkmaya karar vermiş, babasından sonra ilk kez ava çıkacakmış. Görevlilere haber vermiş ve hazırlıklar yapılmış. Yanına görevlileri ve şahinini alarak ava çıkmış. Fakat biraz zaman geçtikten sonra iyi hissetmediğine karar verip geri dönmüş. Ertesi gün daha kararlı bir şekilde tekrardan hazırlıklar yaptırmış. Omzunda şahin, arkasında görevliler ile birlikte ormanın derinliklerine doğru ilerlemiş. İçinden hiç gelmese de avlanmayı kafasına koymuş bir kere. İlerlemiş ilerlemiş tam elim boş döneceğim diye düşünürken karşısına pamuk gibi bir tavşan çıkıvermiş. Bir anda olduğu yerde kalmış ve Kimse hareket etmesin! diye emir vermiş. Yavaşça ona doğru ilerlerken tavşan başına geleceklerden habersiz masum masum şaha bakıyormuş. Şah onu ürkütmemek için daha nazik hareketler yaparak eline almış tavşanı ve sevmeye başlamış. Tam o sırada omzundaki şahin tavşana doğru bir hamle yaparak onun yüzünün yırtılmasına sebep olmuş. Şah üzüntü içinde tavşanın daha fazla canını acıtmamak için onu heybesine koymuş ve yollarına devam etmişler. Yürümekten bitkin düşmüşler ve artık içecek bir damla suları kalmamış. Az daha ilerledikten sonra karşılarına gürül gürül akan bir ırmak çıkmış. Su o kadar berrakmış ki susamayan insanı bile susatan türdenmiş. Şah heybesinden tas çıkarmış kendinden önce babasının emaneti olan şahinin boynundaki tasa biraz doldurmuş fakat şahin tası itmiş. Yanlışlıkla yaptığını düşünen şah tekrardan doldurmuş ama şahin tekrar itmiş. Şah sabırla bir kere doldurmuş ama sonuç yine aynıymış; şahin yine atmış tası. Ben deneyeyim diyerek tam elindeki tası ağzına götürecekmiş ki şahin bu sefer de onun elindeki tası itmiş. Şah tekrar doldurmuş, şahin tekrar itmiş. Şah derin bir nefes vererek etrafına bakmış. Şahin kanatlarını çırparak yukarı doğru çıkmaya başlamış. Şah onun nereye gittiğini izlemek için kafasını yukarı kaldırmış. Bir de ne görsün dilini dışarı çıkarmış bir yılan; suya zehrini karıştırıyor. Şah o zaman anlamış şahinin onu korumaya çalıştığını. Aslında onun canını kurtarmış şahin suyu içirmeyerek. İşte o an şahinine olan güveni daha da artmış. Gün doğduğunu gören Şehrazat masalı bitirir ve uyurlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sah-sinbadin-sahini-alternatif-uyarlama", "text": "Eski zamanların birinde bir Fars şahı varmış. Bu şah, eğlenceye çok düşkün farklı, etkileyici bahçelerde gezmeyi ve ormanların derinliklerinde her türlü avı yapmayı çok severmiş. Onun gözü gibi baktığı, yanından hiç ayırmadığı kendi elleriyle baktığı bir de şahini varmış. Ava çıktığı zaman çok sevdiği şahinini yanında götürürmüş. Boynundaki altın tastan su içirirmiş. Günlerden bir gün sarayının avlusunda otururken, kuşların bakımıyla ilgilenen görevli yanına gelip ona ava çıkmak için havanın çok güzel olduğunu ve dilerlerse ava gidebileceklerini bildirmiş. Şah biraz düşündükten sonra, ava çıkmak için hazırlıklara başlamış. Her zamanki gibi çok sevdiği şahinini yanına alıp yola çıkmış. Değişik ve farklı yerleri sevdiğinden hiç gitmediği bir vadiye gitmiş. Ağlarını kurup beklemişler. Çok geçmeden ağlarına bir ceylan düşmüş. Bunu gören şah Ceylanın kaçmasına sebep olan kişiyi kendi elleriyle öldüreceğini söylemiş. -Bu askerleri iyi eğitmiyor musun? Neden birbirlerine bakıp göz kırpıyorlar askerler hiç şahlarının yanında böyle yapar mı? diye gürlemiş. -Peki, neden hala buradalar? Ceylanın izini sürmeleri gerekmiyor mu? diyerek askerlerini ceylanın peşinden gitmelerini emretmiş. Şah ve askerler ormanda ceylanı aramaya koyulmuşlar. Bir süre sonra ceylanı ormanın derinliklerinde görmüşler. -Seni ahmak, bunca zamandır kendi elimle besleyip büyüttüm seni, karşılığı bu mu olacaktı? diye bağırmış. - Benim içmeme izin vermedin, kendinde içmedin, atın içmesini de engelledin diye sinirle bağırmış. -Şahım! Bakın ağacın üstünde bir yılan var! Şahın askerleri de vezirin sözlerine eklemiş; ''Bu su değil, ağacın üzerinde bulunan yılanın zehridir. Şah, vezirinin ve askerlerinin söyledikleri üzerine arkasını dönüp ağaca bakmış ve doğru söylediklerini anlamış. Daha sonra şah, çok sevdiği şahininin kanatlarını kestiğine bin pişman olmuş. Ancak iş işten çoktan geçmişti. Çünkü şahininin kanatlarını çoktan kesmişti. Yine de Şah, şahinini burada bırakamazdı. Şah, şahinini de, ceylanı da yanına alarak çaresiz bir biçimde atına binmiş ve sarayın yolunu tutmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sarkici-esek", "text": "Bir zamanlar uzak diyarlarda köyde bir çamaşırcı ve eşeği yaşarmış. Gündüzleri eşek, çamaşırcının torbalarını taşırmış. Gece çamaşırcı onu ot yemesi için tarlada serbest bırakırmış. Ancak eşek civardaki çiftliklere gizlice girer ve oradaki taze sebzeleri yermiş. Bir gün eşek dolaşırken bir çakalla karşılaşmış. Arkadaş olmuşlar ve eşek, çakalı gece buluşmasında kendisine katılmaya davet etmiş. Her gece buluşmaya başlamışlar. Gün ağarırken eşek eve dönermiş. Bu günlerce böyle devam etmiş. Bir gün çakal, ''Eşek, çok uzakta olmayan, olgun, sulu salatalıkların olduğu yeni bir tarla keşfettim. Senin için güzel bir ziyafet. O tarlada kendim için bazı küçük hayvanlar da bulacağımdan eminim. Bu gece oraya gidelim'' demiş. Böylece ikisi de salatalık ziyafetine gitmişler. Eşek doyasıya ziyafet çekmiş ve ''Bugün çok mutluyum, dolunaya bak. O kadar güzel ki şarkı söylemek istiyorum'' demiş. Çakal, ''Eşek kafayı mı yedin! Biz bu tarlaya gizlice girdik, sesimizi çıkarmamamız gerekiyor. Şarkı söylersen çiftçiler uyanır ve biz yakalanırız. Bu ziyafetten olmak istemiyorsan şarkı söylemeyi aklından bile geçirme!'' demiş. Eşek sinirlenmiş. ''Senin gibi vahşi bir hayvan müziği takdir etmez. Sana gerçek müziğin kulağa nasıl geldiğini göstereceğim'' demiş. Çakal, eşeğin şarkı söylemeye kararlı olduğunu anlamış. Bunun üzerine ''Eşek, eğer şarkı söylemek istiyorsan, lütfen ben tarladan çıkana kadar bekle de çiftçilere göz kulak olayım'' demiş. Bunu söyleyen çakal koşarak saklanmış. Eşek yüzünü aya doğru kaldırmış ve avaz avaz anırmaya başlamış. Eşeğin anırmasını duyan çiftçiler uyanmışlar ve dolunayın ışığında onu tarlada dikilirken net bir şekilde görmüşler. Çiftçiler önce eşeğin anırmasından kahkahalara boğulmuşlar, hep birlikte gülüşmüşler ancak eşek çok güzel şarkı söylediğini sanıyorken duyulan tek şey eşek anırması imiş. Çiftçiler daha fazla dayanamayarak eşeğe susması için bir çuval buğday teklif etmişler. Ancak eşek kendine güvenerek şarkısına devam etmiş. Çiftçiler eşeğin özgüvenli davranmasından ötürü etkilenmiş ve eşeğin şarkısına katılmışlar. Şarkının sonunda orada bulunan herkes birlikte paylaştıkları an için mutluluk duymuşlar. Bu mutluluğu paylaşmak için Çiftçiler eşeğe tam 5 paket buğday vermişler, çünkü eşeğin aç kalmasını istemiyorlarmış. Eşek ağzı kulağında tarladan çıkarken çakal saklandığı yerden çıkmış ve kahkahalar atmış. ''Eşek, bu çok güzel bir şarkıydı. Görüyorum ki çiftçiler seni ödüllendirmişler!'' diyerek eşekle dalga geçmiş. Eşek o günden sonra sonsuza dek o diyardan bu diyara gezerek dünyanın her yerindeki çiftçilerle şarkı söylemiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sarman-ve-yavru-kus", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak mı uzak diyarlardan birinde yaşayan bir aile varmış. Aile geçimini tarlalarındaki mısırlardan kazanırmış. Ailenin babası olan Ali çok çalışkan bir çiftçiymiş. Ali ekinlerine gözü gibi bakar ve gün içerisinde mutlaka tarlasıyla ilgilenirmiş. Günlerden bir gün Ali tarlasına giderken oğlu Hasanı da yanında götürmüş. Hasan ve Ali tarla ile ilgilenirken o da ne! Ekinlerin bir kısmının zarar gördüğünü fark etmişler. Hasan babasına ''Babacığım ekinlerimiz yenilmiş gibi kim girmiş olabilir ki?'' demiş. Babası ''Bu insan işi değil evlat. Kuşlar veya türlü hayvanlar zarar vermiş olabilir. Buraya bir korkuluk gerekiyor.'' Demiş. Hasan ''Korkuluk mu? O nedir babacığım?'' diye sormuş. Ali oğluna dönüp '' Ürünlerimizi kuşlardan ya da çeşitli hayvanlardan korumak için insana benzer bir kukla oğlum'' yanıtını vermiş. Hasan ''İnsana benzediği için bu şekilde kuşlar ve hayvanlar girmeyecek mi tarlamıza? Bu çok güvenli olur babacığım hemen yapalım'' demiş ve gün içerisinde Ali oğluyla birlikte korkuluk hazırlayıp, tarlaya dikmişler. Tarlanın tam ortasına diktikleri korkuluğa Hasan, Sarman adını vermiş. Sarman dikildikten sonra uçsuz bucaksız tarlada keyifle yaşıyormuş. Gün doğarken güneşe merhaba diyip, akşamları yıldızlarla iyi geceler eşliğinde kapatıyormuş. Gel zaman git zaman sarman sanki tarlanın bir kralıymış gibi hissetmeye başlamış. Hele samandan sarı saçları rüzgarda uçuşurken, kuşlar ondan korkuyla kaçtığında sarman kendini çok cesur hissediyormuş. Zaman geçmiş, günler günleri kovalamış ve Sarmanın canı epeyce sıkılmaya başlamış. Sarman kendi kendine düşünürken ''Uçsuz bucaksız bir tarlayı da korusan arkadaşın olmayınca bir anlamı kalmıyor. Çok sıkılıyorum artık burada hiç arkadaşım yok'' diye içerlenmiş. Sarmanın keyif dolu günleri geri de kalırken sıkılması artık geçmek bilmiyormuş. Günlerden bir gün beklenmedik bir şekilde sarmanın omzuna yavru bir kuş konmuş. Sarman hayretle yavru kuşa doğru bakmış. Yavru kuş ise korku dolu gözlerle sarmana bakmış. Sarman bu duruma çok sevinip ''Korkma benden sana asla zarar gelmez'' demiş ama yavru kuş korku dolu gözlerle hala sarmana bakıyormuş. Sarman yavru kuşa dikkatlice bakmış ve bir kanadının yaralanmış olduğunu görmüş. Bu duruma çok üzülen Sarman ''İstersen iyileşene kadar burada kalıp benimle arkadaş olabilirsin. Hem hiç arkadaşım yok benim, herkes benden korktuğu için yanıma yaklaşmıyor ama aslında ben sadece tarlayı korumak için görevlendirildim.'' Demiş. Yavru kuş, Sarmanın samimiyetine inanıp cıvıldamış ve ona arkadaşlığını kabul ettiğini gösteren bir şekilde bir gülümsemiş. Günler geçmiş ve Sarman ile yavru kuş sıkı bir arkadaşlık kurmuşlar. Her sabah birlikte keyifle sohbet ediyorlarmış. Ancak akşamlar her ne oluyorsa yavru kuşa bir hüzün çöküyormuş. Sarman ilk başlarda yavru kuşun bu halini görüp üstüne gitmek istemediği için sormamış ancak daha sonra dayanamayıp bir gece yavru kuşa ''Neden akşamları mutsuz oluyorsun. Yoksa benimle arkadaşlık etmekten memnun değil misin?'' diye sormuş. Yavru Kuş ''Senin arkadaşlığını çok seviyorum, mutsuz olmamın nedeni bu değil'' diyince Sarmanın içi rahatlamış ve tekrardan sormuş ''Neden mutsuzsun peki?'' demiş. Yavru Kuş '' Annemi, babamı, kardeşlerimi ve arkadaşlarımı çok uzun zamandır görmüyorum ve onları çok özledim Sarman'' demiş. Sarman kuşun bu cevabından sonra ''Onlarda seni arıyorlardır. Neden onlara seslenmiyorsun?'' demiş. Yavru Kuş '' İyi ama sen buradayken hiç biri buraya yaklaşmaz ki... Senden korktukları için bu tarlaya gelmezler'' demiş. Sarman düşünmüş ve ''Onlara benimle arkadaş olduğunu ve benden korkmamaları gerektiğini söylersen belki onlarda gelirler.'' demiş. Sarman, yavru kuşu cesaretlendirip '' Biraz daha cıvılda, yüksek sesle onlara arkadaş olduğumuzu ve buraya geldiklerinde onlara zarar vermeyeceğimi hatta hepsiyle çok tanışmak istediğimi söyle'' demiş. Yavru Kuş bütün gücüyle bir kez daha cıvıldamış ve bir anda kuş sürüsü Sarmanın etrafına dizilip neşeyle dans etmişler. Sarman bundan çok keyif almış ve o sırada anne ve baba kuş Sarmanın sağ ve sol omzuna konmuş. Ona teşekkür edip, yavruları yaralandığı için götürmeleri gerektiğini söylemişler. Bu duruma üzülen sarmanı gören anne kuş ''Merak etme biz seni sık sık ziyaret edeceğiz'' demiş. Sarmanın içini rahatlattıktan sonra yavru kuşu da alıp gökyüzünde güzel bir daire çizip yollarına koyulmuşlar. Yavru kuş ''Bizim artık göç zamanımız geldi Sarman gitmek zorundayız.'' Demiş. Sarman o güne kadar göç kelimesini hiç duymamış ve şaşkınlıkla bakıp ''Göç ne demek?'' demiş. Yavru kuş ''Burası gittikçe soğumaya başladı ve yaşamamız için elverişli bir ortam değil sıcak yerlere gitmeliyiz, yaşadığın yerden başka bir yere gidip yaşamana göç denir'' demiş. Sarman bu duruma çok üzülmüş ve onun bu üzgün halini gören kuşlar bir şeyler yapmayı düşünmüş ve bilge kuş olan baykuşa bu durumu anlatmışlar. Bilge kuş Baykuş güzel bir fikir sunmuş ve kuş sürüsü hemen bunu gerçekleştirmek için tekrardan Sarmanın yanına doğru yola koyulmuşlar. Sarman kuş sürüsünü uzaktan görünce sevinmiş ama yanlarında bir şey getirdiklerini fark etmiş. Bu güzel mi güzel bir korkulukmuş. Sarman bunu görünce çok sevinmiş. Kuşlar getirdikleri korkuluğu Sarmanın yanına dikmişler. ''Sarman biz gelene sana yeni bir arkadaş getirdik, artık canın sıkılmayacak'' demişler. Sarman teşekkür edip kuşları uğurlamış ve yeni arkadaşı korkuluğa gülümsemiş.Yeni arkadaşı olan korkulukta sarmana gülümsemiş ve çok güzel bir arkadaşlık kurmaya başlamışlar. Artık Sarmanın canı hiç sıkılmıyormuş, yeni arkadaşıyla gün boyunca sohbet edip gülüyorlarmış, Sarman aynı zamanda kuşların tekrardan göç etmelerini bekliyormuş. Çünkü gittikleri yerlerde nelerle karşılaştıklarını duymak için sabırsızlanıyorlarmış. Göç zamanı yaklaşmış ve beklenen gün gelmiş, kuşlar tekrar yerlerine göç edince ilk olarak Sarmanı ziyarete gelmişler. Sarman kuşları çok özlediğini ve yeni arkadaşıyla çok iyi anlaştığını söylemiş. Kuşlar, Sarman ve yeni arkadaşı birlikte uzun bir sohbete koyulmuşlar. Kuşlar, Sarmana nereye gittiklerini ve ne yaşadıklarını anlatırken Sarman ve yeni arkadaşı da tarla da neler olup bittiğini anlatmış ve özlem gidermişler. Sarman arkadaşlığın ne kadar önemli olduğunu çok iyi anlamış ve onlara her zaman iyi davranmış. Uçsuz bucaksız tarlanın kralı olmaktansa arkadaşlarıyla güzel vakit geçirmeyi seçmiş ve böylelikle kuşlarda onunla çok güzel bir arkadaşlık kurmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sehrazatin-saraya-gidisi", "text": "Vezir kızına öğüt olsun diye Öküz ile Eşek'i anlatmayı bitirmişti. Vezir ve Şehrazat'ın küçük kardeşi Dünyazat gözlerinde yaşı Şehrazat'a göstermemeye çalışıyorlardı. Gece oldu herkes odasına çekildi ancak Şehrazat'ı uyku tutmuyordu. Şah Şehriyar'ı nasıl oyalayabileceğini düşünüyordu. Oyun oynamayı düşündü ama oyunlar elbet sabaha kadar bitecekti. Yemeğine ilaç atsam dedi fark ederlerse sabaha kalmadan idam edilirdi. Şehrazat düşündü, taşındı, kırk dereden su getirdi, kalburlara doldurdu da taşırdı yine de ne yapacağını bilmiyordu. Tek bildiği babasının canını bir şekilde kurtarmalıydı. Derken sabah oldu, günün ilk ışıkları perdelerin arasından süzülüp Şehrazat'ın küçüklüğünden beri okuduğu masal kitaplarının üzerine düştü. Güneşin ışığı sadece odayı değil Şehrazat'ın aklını da aydınlatmıştı. Ne yapacağını bulmuştu. Çeyizinin arasına masal kitaplarını saklatacak, her sabah birini okuyup gece Şah Şehriyar'a anlatacaktı. Dünyazat ablasıyla son gününü geçirmek için ablasını görmeye gelmişti ki Şehrazat'ı kumaşların arasına kitapları saklamaya çalışırken gördü. Neler olduğuna anlam veremiyordu. Şehrazat bir elinde top top kumaşlar bir elinde kitaplar odada sandıkların arasında koşuşturuyordu. Dünyazat olan biteni anlamaya çalışırken masanın üzerindeki lambayı devirdi. Sese irkilen Şehrazat kardeşinin meraklı bakışlarını görünce olan biteni anlatmaya başladı. İki kardeş hizmetçilerini de alıp saraya doğru yola koyuldular. Sarayın kapısında babaları gözü yaşlı kızlarını bekliyordu. Attan indiğinde kızına baktı, baktı... Son kez sarıldı. Herkes Şehrazat'ın güneş doğduğunda idam edileceğini düşünüyordu ama Şehrazat kendinden emindi. Çeyiz sandıkları odalara taşındı. Şehrazat sadece Dünyazat'ı yanına aldı ve düğün için hazırlanmaya başladı. İlk gece hangi masala anlatsa sabaha bitmez, Şah'ın da merakı idam kararını erteletir karar veremiyordu. Dünyazat kitapları saklarken Şehrazat elbisesini giymeye çalışıyordu. Bir ara odadaki takır tukur gürültüler kapıdaki hizmetçileri şüphelendirmeye başladı. Dışarı insanların kendi aralarında konuştuklarını duyan iki kardeş odayı eski haline getirip Şah'ın yanına gitmek için yola koyuldular. Şah nikahı kıyacak imam effendi ve vezirle birlikte beklerken sabrı dolmaya başlamıştı. Hiddetle dnmüp vezire bağıracakken Şehrazat odaya girdi. Sarı ipekten elbisesiyle tüm Sasani diyarının güzelliğini üzerinde taşır gibiydi. Şah'ın etrafındaki herkes kızın güzelliğini görüp sabah ölecek olmasına üzülüyordu. Yüzü gülen sadece Şehrazat'tı. Çünkü o yaşayacağından emindi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sehzade-ile-gulyabani", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman için bilinmeyen diyarlarda bir Şah varmış. Bu şahın ava ve at sürmeye meraklı bir oğlu bir de veziri var imiş. Şah vezirine nereye giderse oğlundan ayrılmaması gerektiğini söylemiş. Vezir bu emre göre şehzadenin yanından hiç ayrılmıyormuş. Bir gün vezir ve şehzade birlikte ava çıkmış. At sürerken karşılarına canavara benzeyen bir hayvan çıkmış. Vazir bu garip hayvanı izlemeleri gerektiğini söylemiş. Şehzade canavarı kovalamaya başlamış. Çölün ortasına geldiklerinde hayvan gözden kaybolmuş. Hayvanın nereye gittiğini anlamaya çalışan şehzade patika bir yolun ortasında ağlayan köle bir kız görmüş. Kızın yanına gidip kim olduğunu sormuş. Kız, \"Hint padişahlarından birinin kızıyım. Ormanda kervanla yol alırken, uyuma arzusu beni sardı; farkında olmadan atımdan düşmüşüm. Sonra kendimi yapayalnız ve çok şaşırmış olarak burada buldum\" demiş. Şehzade kızın haline acımış evine götürmek için yanına almış. Yolda giderken genç kız bir harabe görmüş orada biraz dinlenmek istediğini söylemiş. Şehzade ve kız harabeye girdiklerinde genç kız gulyabaniye dönüşmüş. Şehzadeyi yavruların yem etmek niyetinde imiş. Yavrular şehzadeyi bir an evvel yemek için sabırsızlanırken gulyabani şehzadenin titrediği görmüş. Neden titrediğini merak etmiş. Hasta mıymış? Hasta ise onu çocuklarına yediremezmiş. Şehzadeye ne olduğunu sormuş. Şehzade, Bir düşmanım var, ne laftan anlar ne insafa gelir. demiş. Gulyabani O halde Allah'a yalvar, o sana doğru yolu gösterir. Demiş. Oturduğu yerde ellerini açıp dua etmeye başlayan şehzadeyi atı kurtarmaya gelmiş. Şehzade atına atlayıp dört nala sarayına dönüp babasının yanına gitmiş. Vezirin ona verdiği kötü tavsiyeyi söylemiş. Az daha öldürüleceğinden bahsetmiş. Şah oğluna yapılanlardan memnun olmamış ve vezirin idam edilmesine hüküm vermiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sekiz-gezegen", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün. Onlara gezegenler derim, haydi şimdi beni dinle ve uyumak için yatağına kon! Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar galaksinin uzak bir yerinde, sadece yıldızların değil, aynı zamanda içinde bulunan diğer tüm gezegenlerin de huzur içinde olduğu bir gezegenler topluluğuna ev sahipliği yapan bir Güneş sistemi varmış. Bu güneş sistemi içinde Güneş'ten olan uzaklıklarına göre sırasıyla Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün isimli gezegenler bulunmaktaymış. Toplam sekiz tane olan bu gezegenler, çok çok uzun yıllardır bu Güneş sistemi içinde birlikte yaşarlarmış. Merkür, Güneş sistemindeki Güneş'e en yakın duran gezegenmiş. Adını Roma tanrılarının habercisi Merkür'den almış. Kraterler, vadiler ve kayalıklarla dolu bir yüzeye varmış. Gündüzleri o kadar sıcak geceleri ise o kadar soğuk olurmuş ki Merkür'de bu nedenle yaşam yokmuş. Eşsiz Merkür'ün uyduları veya atmosferi de yokmuş ve çekirdeği, iç kısmının büyük bir bölümünü oluşturuyormuş. Bir sonraki gezegen Güneş sistemindeki ikinci gezegen olan Venüs'müş. Hem yoğun atmosfere hem de en parlak görüntüye sahip olmasıyla Güneş sistemindeki diğer tüm gezegenlerce bilinen Venüs gezegeni, Merkür'den daha büyük ama Dünya'dan daha küçükmüş. Bizim de içinde yaşadığımız Dünya'ya çok benzer bir atmosfer ve yapıya sahipmiş ancak daha yüksek sıcaklıkta olduğu için Venüs'te yaşam yokmuş. Ondan sonra Güneş sisteminin üçüncü gezegeni olan Dünya gelmekteymiş. Karanlık uzay boşluğunda güzel mavi ve yeşil renkleri ile diğer gezegenlerin dikkatini çeken Dünya, yeşil bitki örtüsüyle kaplı ve mavi okyanuslar ile kaplıymış. Ormanlar ve okyanuslarda pek çok hayvan, şehirler ve kasabalarda pek çok insan Dünya üzerinde yaşamaktaymış. Dünya, Güneş sistemindeki hayat barındıran tek gezegen olarak bilinirmiş. Hayvanların ve insanların burada yaşayabilmesi için Dünya'nın atmosferi, gerekli oksijen ve diğer gazları sahipmiş. Dünya gezegenini Mars gezegeni izlermiş ve Güneş sistemindeki dördüncü gezegen kendisiymiş. Kırmızımsı bir görünüme sahip olan Mars, Dünya'dan daha küçük, ama Merkür'den daha büyükmüş ve insanlar, Acaba orada yaşam var mı? diye hep merak ederlermiş. Jüpiter gezegeni beşinci gezegen olan galaksideki yerini almış, Güneş'e en uzak olan görünen yıldızlar dahil tüm gezegenlere göre daha büyükmüş. Diğer gezegenler, en büyük gezegen olduğu için adını Jüpiter koymuşlar çünkü Roma mitolojisindeki tanrıların en büyüğü Jüpiter'miş. Jüpiter o kadar büyükmüş ki Dünya'nın 11 katıymış ve tüm gezegenler evsiz kalsalar rahatlıkla Jüpiter'in içinde yaşayabilirlermiş. Bu kadar büyük olduğu için diğer gezegenlerin en büyük kardeşi olarak kendini onlardan sorumlu hissedermiş. Havalı biri olan bilinen Jüpiter Gaz Devi olarak bilinen devlerden biriymiş. Satürn, altıncı gezegen olarak Güneş sisteminde yaşarmış. Jüpiter'den sonra tüm gezegenlerin en büyüğü olarak ikinci sıradaymış. Kendisini diğer gezegenlerden ayıran bir özelliği de giydiği halkalarmış. Satürn, halkaları ile süsüne düşkün olarak bilinir ve bir büyük abla olarak diğer gezegenlerin her zaman yanında olurmuş. Kardeşi Jüpiter gibi Gaz Devi olarak bilinen devlerden biriymiş. Yedinci gezegen olan Uranüs Güneş sisteminde yaşarmış. Buz mavisi renkli yüzeyi ile siyah evren içinde çok güzel görünürmüş. Diğer gezegenler buz pateni yapmak için sık sık Uranüs'ü ziyaret ederlermiş çünkü kendisi Buz Devi olarak bilinen devlerden biriymiş. Sekizinci gezegen olan Neptün'ün en sevdiği renk maviymiş, o yüzden hep tatlı bir mavi renkte kıyafetlerini giyermiş. Gaz gezegen olan Neptün, Güneş'e çok çok uzak bir yerde otururmuş. Uranüs ile yakın arkadaş olan Neptün'e deniz mavisini çok sevdiği için Roma deniz tanrısı olan Neptunus'un adını vermişler. Hep birlikte Güneş sisteminde mutlu ve huzurlu bir şekilde oyunlar oynayarak eğlenip kahkahalar içinde yaşayan gezegenlerin bu sekiz gezegen içinde bizler de Dünya'nın içinde yaşamaktaymışız. Gezegenler gündüz birlikte oyun oynarken geceleri yan yana dizilir ve uykuya dalarlarmış. Büyük ve güzel Güneş, hepsinin üzerine tatlı mı tatlı renkleri olan yumuşak mı yumuşak bir battaniye örter, ışıklarını kapatır ve gezegenleri güzel düşler gördükleri uykuları ile baş başa bırakırmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/senanin-oyuncaklari", "text": "Zamanın birinde güzel bir ülkede Sena adında sevimli bir kız yaşarmış. Sena'nın arkadaşları da en az onun kadar eğlenceliymiş. Evin içinde toplanıp sürekli oyun oynarlarmış. Birbirlerine farklı oyunlar öğretiler ve birbirleriyle oyuncaklarını paylaşmaktan mutlu olurlarmış. Sena, oyuncakları çok severmiş. Karne hediyesi olarak yeni bir oyuncak almak için derslerini çalışır ve hiç yaramazlık yapmazmış. Çok fazla oyuncağı varmış ve bunları arkadaşlarıyla birlikte oynadıkları için daha çok severmiş. Odasında büyük bir oyuncak kutusu varmış. Sabahları oyuncaklarının hepsini çıkarıp oynar ve uyumadan önce de toplayarak oyuncak kutusuna geri koyarmış. Sena yine bir gün kahvaltısını yaptıktan sonra odasına oyun oynamaya gitmiş. Oyuncak bez bebeklerini alıp yatağına yatırmış. Sonra oyuncak kutusundan şırıngayı almış ve doktor olma oyununu oynamaya başlamış. Bu oyun Sena'nın en sevdiği oyunmuş. Çünkü büyüyünce doktor olmak istiyormuş. Bir süre oyununa devam ettikten sonra annesi odasına girmiş. Senacığım, Selin seninle oyun oynamak için seni evlerine davet ediyor. Gitmek ister misin tatlım? Hem annesi sizin için çok güzel bir kek de yapmış! deyince Sena çok mutlu olmuş. Çok isterim anneciğim. Peki oyuncak bebeklerimi ve ameliyat malzemelerimi de götürebilir miyim? diye sormuş. Annesi de Çantana güzelce yerleştirip götürebilirsin Senacığım deyince hemen koşarak dolabından sırt çantasını çıkarmış. Oyuncak bebeklerini ve ameliyat malzemelerini içine koyarak kapıya doğru koşmuş. Sena'nın en yakın arkadaşı Selinmiş. Haftada en az bir iki kez annesi Fatma Teyze Senayı da çağırır ve onlara çok lezzetli yiyecekler hazırlarmış. Sena da bu yiyecekleri yemek için her hafta sabırsızlanırmış. Sena'nın annesi de bazen Selin'i çağırır ve kendi hazırladığı atıştırmalıkları ikram edermiş. Yemek yemekten çok Sena arkadaşı ile doktor oyunu oynayabildiği için mutlu olurmuş. O gün evin her yerinde özgürce oyun oynamışlar. Her bir odayı ameliyat odası olarak düşünüp hasta bebeklerini bu odalara yerleştirmişler. Sena doktor olmuş, Selin ise hemşire. Neredeyse akşama kadar oyunlarını oynamışlar. Sena, hava kararmadan önce evde olması gerektiğini biliyormuş. Fakat oyuna o kadar dalmışlar ki zamanın farkına varamamışlar. Tam o sırada kapı çalmış. Gelen, Sena'nın annesi Kader Teyze imiş. Sena'yı eve çağırınca Sena zamanı fark etmiş ve annesine verdiği sözü unuttuğu için çok üzülmüş. Hızlıca eşyalarını toparlamış ve hemen annesinin yanına gitmiş. Annesine Özür dilerim anneciğim, oyun o kadar keyifliydi ki zamanı hiç fark etmedim diyerek sarılmış. Annesi de gülümseyerek Sena'nın yanağına bir öpücük kondurmuş. Bir dahakine daha dikkatli ol tatlım. Demiş ve bunun üzerine Sena kendisine söz vermiş. Artık oyun oynamaya gittiğinde annesini meraklandırmayacakmış. Sena eve gelip akşam yemeğini yemiş. Yatmadan önce mutlaka oyuncaklarını sepetine koyarmış. Bugün de çantasına doldurduğu oyuncaklarını çıkararak yerine koymak istemiş. Fakat bir eksiklik olduğunu fark etmiş. En sevdiği oyuncaklarından biri olan steteskopunu göremiyormuş. Hemen çantasını boşaltmış ve tekrar kontrol etmiş. Sonra orada olmadığını görünce oyuncak kutusunu tekrar kontrol etmiş ama orada da yokmuş. Oyuncağını bulamayınca telaşlanmış. Odasından çıkıp annesine sormak için koşarak salona gitmiş. Ama annesi de hiçbir yerde steteskop görmediğini söylemiş. Bunu duyunca Sena ağlamaya başlamış. Annesi Ağlama tatlım, belki Selin'de kalmıştır. Ben şimdi annesini arayıp sorarım. Deyince Sena umutlanmış ve annesinin aramasını beklemiş. Fakat steteskopu orada da yokmuş. Annesi Kızım, Selin'e giderken steteskopunu götürdüğüne emin misin? diye sormuş. Sena hatırlamaya çalışmış ama götürüp götürmediğinden emin olamamış. O gece Sena çok üzülmüş. En sevdiği oyuncağını kaybettiği için kendisini çok kötü hissediyormuş. Annesi onu rahatlatmaya çalışsa da Sena'nın üzüntüsü bir türlü geçmemiş. Annesi de Senacığım, şimdi uyku vaktin geldi. Çok üzüldüğünü biliyorum tatlım ama uyumalısın. Yarın tekrar oyuncağını birlikte ararız. Deyince yatağına gidip oyuncağını nereye koyduğunu düşünürken uykuya dalmış. Sabah uyandığında hala oyuncağını düşünüyormuş. Annesi ve babasıyla birlikte kahvaltısını yapmış. Babası da evin her yerine bakmış ama oyuncağını bir türlü bulamıyormuş. Tam o sırada kapı çalmış. Annesi kapıyı açmak için gitmiş. Gelen, Sena'nın bir diğer arkadaşı Keremmiş. Kader Teyzeciğim, geçen gün bizim eve geldiğinizde Sena oyuncaklarını da getirmişti. Ben akşam kendi oyuncaklarımın içerisinde bunu gördüm ve Sena'nın olduğunu anladım ve size getirmek istedim. Diyerek steteskopu göstermiş. Sena sesleri duyunca hemen kapıya koşmuş. Steteskopunu getiren Kerem'e teşekkür etmiş ve sıkıca sarılmış. O günden sonra Sena, oyuncaklarına sahip çıkması gerektiğini anlamış. Gittiği yerlerde eşyalarını unutmamak için tek tek kontrol etmeyi öğrenmiş. Anne ve babasından da sorumsuz davrandığı için özür dilemiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sevgi-agaci", "text": "Küçücük bir köyde yaşayan çok mutlu insanlar varmış. Herkes en kötü durumda bile pozitifliğini korur, yaşadığı durumlardan güzel dersler çıkarır, hayatlarına devam edermiş. Ediz, mutlu güzel bir ailede o köyde yaşıyormuş. Bir gün ailesinden bisiklet istemiş fakat ailesi köy yerinde bunu şu an almanın mümkün olmadığını söylemişler. Fakat birkaç yıl sonra kendin çalışıp alabilirsin, hem senin kendi emeğin olur çok güzel olmaz mı? diye sormuş annesi. Ediz kızıp evden çıkmış. Koşarak köydeki en uzak ağacın altına doğru gitmiş. Kimse bu köyde kolay kolay sinirlenmezmiş, herkes birbirine selam verirmiş. Edizi'n suratını bu şekilde görenler şaşırmış. Koskoca bir ağacın altına oturmuş başlamış ağlamaya. ''Neden bu kadar üzgünsün küçük çocuk?'' Diye bir ses gelmiş. Etrafta kimse olmadığı için Ediz başta korkmuş ve ürkmüş. Ediz'in korkusu üzerine bir ses daha gelmiş: ''Hey, buraya bak, benim, ben sevgi ağacı'' demiş. Evet, bu konuşabilen bir sevgi ağacıymış. Sevgi dolu ağaçlar bazen konuşurlarmış. Ediz, birden irkilip ayağa kalkmış ve ağacın kocaman gövdesine bakmış. Ağacın gövdesinde, gülümseyen bir surat ona bakıyormuş. Kim ki buraya böyle üzgün gelirse derdine bir çözüm bulur, gel otur şöyle evlat'' demiş. ''Anlat bana derdini...'' diye de eklemiş ardından. Ailesinin ona istediği bisikleti almadıklarını anlatmış. ''Beni sevselerdi alırlardı işte'' demiş. Sevgi ağacı da; ''Paraları olsa düşünmeden alırlardı, sen onlar için çok değerlisin, şimdiye kadar bir sürü güzel an paylaştınız, hem annen hem baban senin mutluluğun için bir sürü şey yaptı... Hem seni güzel bir okula gönderdiler, oyuncakların var, çok güzel bir evin var bunlar için ailene teşekkür etmelisin. Sen harçlıklarından para ayırarak kendine çok güzel bir bisiklet onlara da hediye alarak onları mutlu edebilirsin'' demiş. Ediz, sevgi ağacının söyledikleri üzerine düşünmüş ve ailesine kızdığı için üzülmüş. Ağaca sarılıp teşekkür etmiş, evin yolunu tutmuş. Annesi, babası onu sarılarak karşılamış. Ediz ağaçla konuştuğunu olup biteni anlatmış ve hemen harçlıklarından nasıl para biriktireceğini açıklamış. Ailesi Ediz'in bu hareketi karşısında çok mutlu olmuş ve duygulanmışlar. Ayrıca bu olay sonrası köylerinde Sevgi Ağacı olduğunu anlamışlar ve çok daha mutlu olmuşlar. Sonsuza dek mutlu yaşamışlar ve birden gökten 3 tane elma düşmüş! Birisi Ediz'e, birisi annesine, biri de bu masalı dinleyen dünyalar tatlısına!"} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sevgi-perisi-hira", "text": "Çok uzak diyarlarda yaşayan Hira adında bir sevgi perisi varmış. Hira çevresindeki herkese sevgi duygusunu aşılayarak onlara sevgiyi öğretir ve sevgiyi hissetmelerini sağlarmış. Her gün kalkıp tüm ülkeyi gezerek içinde sevgi olmayan insanlara sevgi dağıtır ve onların mutlu birer insan olmasını sağlarmış. Bir gün yaşadığı yere başka bir peri arkadaşı gelerek ona bir derdini anlatmaya başlamış. Bu peri arkadaşının yaşadığı ülkede kimseyi sevmeyen ve hatta sevgisizlikten herkese kötü davranan bir kral yaşamaktaymış. Bir gün geldiğinde peri arkadaşına da yaptığı tüm iyilikleri görmezden gelerek ceza verilmesini emretmiş. Can havliyle kendini kurtaran bu peri hemen en yakın arkadaşı Sevgi Perisi Hira'ya sığınmış ve her şeyi anlatmış. Sevgi Perisi arkadaşının durumuna çok üzülmüş ve aynı zamanda bu kötü kalpli kralın kalbine biraz da olsa sevgi vermeyi başarabilirse arkadaşını kurtarabileceğini düşünmeye başlamış. Arkadaşına onu kendi evinde beklemesini söylemiş ve hızla arkadaşının yaşadığı bu ülkeye doğru uçmaya başlamış. Ülkeye girdiğinde etrafta kimseyi göremeyen Sevgi Perisi Hira bir evin kapısına gelerek içeriye doğru seslenmiş. Kapıyı açan yaşlı kadın tedirgin bakışlarla Sevgi Perisine bakmış ve kralın kötü kalpli muhafız perilerinden biri olduğunu düşünerek korku ile ağlamaya başlamış. Sevgi perisine ağlayarak: ''Ben bir şey yapmadım lütfen beni krala götürme'' diye yalvarmaya başlamış. Sevgi Perisi yumuşak bir ses tonuyla kadına onu krala götürmek için gelmediğini anlatmış. Yardım etmeye geldiğini ve asıl görevinin sevgi dağıtarak ve insanları mutlu ederek daha güzel bir dünya yaratmak olduğunu anlatmış. Kadın, Sevgi Perisinin anlattıklarını duyduktan sonra gönül rahatlığı ile hemen içeriye davet etmiş. Sevgi Perisi Hira, kadına kralı sorarak sarayının nerede olduğunu öğrenmiş ve hemen saraya gitmiş. Saraya geldiğinde etrafta siyah pelerin giymiş birçok periyi görmüş ve yaşlı kadının bahsettiği muhafız perilerin bunlar olduğunu hemen anlamış. Sevgi Perisi Hira siyah bir pelerin bularak sarayın içinde kamufle olarak kralın odasını aramaya başlamış. O sırada kralın baş muhafızı Hira'ya doğru yaklaşıp: ''Ne arıyorsun?'' diye sormuş. Sevgi Perisi Hira cebinden bir şişe iksiri çıkarıp muhafıza göstererek: ''Bu iksir bir güç iksiri. Kralımız istemişti ve kendisine teslim etmek için geldim'' demiş. Baş muhafız Hira'nın geçmesine hemen izin vermiş. Kral suratı asık bir şekilde ''Sen de kimsin? Ne arıyorsun burada!'' diye Hira'ya bağırmış. Sevgi Perisi Hira ise ''Yüce Kral size bir güç iksiri getirdim. Bu iksiri içtiğiniz zaman sizden daha güçlü kimse olmayacak'' demiş. Güce adeta tapan kral ise sorgusuz sualsiz bir şekilde perinin elindeki iksiri çekip almış. Bir dikişte iksiri bitiren kral ise kendisinde tuhaflık hissetmeye başlamış ve bayılmış. Sevgi Perisi Hira uçarak hemen saraydan uzaklaşmış. Bir süre sonra bir haber gelmiş. Kral oldukça sevgi dolu ve güler yüzlü olmaya başlamış. Durumun düzeldiğini gören Sevgi Perisi Hira arkadaşını da alarak saraya getirmiş. Kral, Hira'yı görünce ''Bana ne içirdin?'' diye sormuş. Sevgi Perisi Hira ise gülümseyerek ''Kralım en güzel güç, sevgidir. Eğer sevmeyi bilirseniz sizden daha güçlüsü olmaz'' demiş ve uçarak uzaklaşmış. O günden sonra kral ve halkı mutluluk ve huzur içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sevilin-minik-kopegi", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde güzel ve yemyeşil bitkilerle kaplı köyün birinde Sevil adında köpeklerden çok korktuğu için bahçesinde köpekleri olan komşuların evlerine gidemiyormuş. Bu durum Sevil ve arkadaşlarını çok üzüyormuş. Çünkü köyde herkesin evinde köpekler varmış ve herkes bu köpekleri çok severmiş. Sevil ise büyük görüntüleri ve ağız yapıları nedeniyle onu ısırmalarından korkuyormuş. Sevil bir gün okuldan dönerken yol kenarında yerde yatmakta olan minik yavru bir köpek görmüş. Korktuğu için karşı kaldırıma geçip oradan yürümek istemiş. Fakat karşıya geçince minik köpeğin zar zor nefes aldığını fark etmiş. Neredeyse bir kedi kadar küçük olan bu köpeğin haline çok üzülmüş. Onu orada öylece bırakmak istememiş. Hemen koşarak eve gitmiş ve abisine haber vermiş. Abisi, gidip köpeği kucağına almış ve veterinere götürmüş. Sevil bir yandan korkuyor ama bir yandan da köpeğin iyileşip iyileşemeyeceğini merak ediyormuş. Bir süre veterinerin kapısının önünde beklemişler. Veteriner hekim odasından çıkıp abisine ve Sevil'e doğru yaklaşınca Sevil heyecanla koşmuş. Veteriner Bey, minik köpek iyileşecek mi? diye sormuş. Veteriner hekim, gülümsemiş ve cevap vermiş. Evet, iyileşecek. Çok fazla aç kaldığı için yorgun düşmüş. Demiş. Sevil hemen söze atlamış. Peki iyileşince alıp onu evimize götürebilir miyiz? Abiciğim, bizim de kapımızda bu köpekçik dursun mu? Abisi Sevil'in bu isteğine çok şaşırmış. Çünkü Sevil köpeklerden korkarmış. Elbette durabilir canım kardeşim. Demiş. Minik köpeğin tedavisi tamamlanınca abisi köpeği kucağına almış ve Sevil ile birlikte evin yolunu tutmuşlar. Annesi ellerinde köpekle çocuklarını görünce neler olup bittiğini sormuş. Abisi ve Sevil her şeyi annelerine anlattıktan sonra bu minik köpek için bahçeye güzel bir kulübe yapmışlar. Babası gelince de babası, köpek için mama ve çeşitli oyuncaklar alıp getirmiş. Kulübenin üstüne bir isim de yazmak gerekliymiş. Sevil hemen söze girmiş. Minik köpeğimizin ismini abim koymalı bence. Köpeği sürekli kucağında taşıdı. Abim olmasaydı ben köpeğe yardım edemeyecektim. Demiş. Bunun üzerine abisi Sevil'i kucaklayıp öpmüş. Peki o zaman. Bu şirin ve tatlı köpeğin adı Max olsun mu? diye bütün aile bireylerine sormuş. Hep bir ağızdan olmasına karar vermişler. Böylece minik yavru köpeğin adı Max olmuş ve kulübesine de adını yazmışlar. Bu günün ardından Max, Sevil'in en yakın arkadaşı olmuş. Max kısa sürede büyümüş ve güçlü bir hayvan olmuş. Max'in eve gelişi evdeki herkesi mutlu etmiş ama bu durum en çok Sevil'i etkilemiş. Çünkü Sevil Max'e alıştıktan sonra artık köpeklerden korkmamaya başlamış. Hatta sokakta gördüğü her öpeğin başını sevmeden, karnı aç olan hayvanlar için sokağa mama ve su vermeden bir gününü bitiremez hale gelmiş. Sevil'in köpekler ile olan dostluğu arkadaşları ile olan ilişkisini de etkilemiş. Çünkü artık korkmadan arkadaşlarının evine gidiyor, onların köpekleri ile Max'i oynatıyor ve kendi de arkadaşları ile birlikte eğleniyormuş. Minik köpeğin arkadaşlığı Sevil'in hayatında büyük ve olumlu bir değişiklik yaratmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sincap-ve-metin", "text": "Günlerin birinde, zamanların ötesinde Metin adında bir çocuk yaşarmış. Metin her sabah yataktan kalkar kalkmaz hızlıca elini yüzünü yıkar ve kahvaltıya inermiş. Okula gitmeyi çok seven Metin, kahvaltıdan sonra basketbol oynamak istermiş. Fakat annesi okul zamanları buna izin vermezmiş. O nedenle Metin, hafta sonu ve tatil günlerini iple çekermiş. Bir gün yine Metin, koşarak okula gitmiş. Bahçede, ağaçların altında otururken küçük bir sincap görmüş. Bu sincap, ağzında fındıkları ile Metin'e doğru geliyormuş. Metin, şaşırmış. Sincap hemen gelip Metin ile konuşmaya başlamış. Metin, bunları duyunca Sincaplarla çok iyi arkadaş olabileceğini düşünmüş. Hemen sormuş. Peki nerede oynuyorsunuz, beni de götürebilir misiniz? Sincap sevecenlikle başını sallamış ve Metin'i alarak uzaklara doğru yola koyulmuş. Bir süre yol gitmişler ve sonrasınca Sincap, Metin'den gözlerini kapatmasını istemiş. Metin neler olduğunu anlayamamış ama o kadar heyecanlıymış ki Sincap ne derse yapmaya hazırmış. Hemen gözlerini kapatıp beklemeye başlamış. Sonra birden kendisini soğukbir yerde bulmuş. Gözlerini açtığında toprağın içindeymiş. Karşısında ise bir sürü sincap varmış. Metin, bütün sincaplarla tek tek tanışmış ve arkadaş olmuş. Sincaplarla bir basketbol takımı kurmaya bile karar vermişler. Her şey onun için çok güzel ilerliyormuş. Hemen ertesi günkü maça hazırlanmaya başlamışlar. Tam o esnada en büyük sincap düşüp ayağını kırmış. Bunu fark eden Metin, koşarak sincabın yanına gitmiş. Küçük sincap, dizi kanadığı için çok acı çekiyormuş. Tam da bu esnada Metin, ambulans bulabilmek için toprağın üzerine çıkmak için uğraşmış. Hemen diğer sincaplar yardıma koşmuşlar. Büyük sincap'ın yarasını sarmışlar. Böylece Metin de Sincap da yukarı çıkmak zorunda kalmamış. Akşam olmak üzereymiş, Metin'in artık eve dönmesi gerekiyormuş. Onu buraya getiren sincap, Metin'i yanına çağırmış. Sen çok yeteneklisin Metin. Büyüyünce çok başarılı bir basketbol oyuncusu olacaksın. Al, bu sende dursun. Sana şans getirecek. Diyerek eline değerli bir taştan yapılmış bir kolye vermiş. Tam mutlu bir şekilde yanlarından ayrılırken Metin, uyanmış. Gözlerini açtığında yatağında uzanıyormuş. Bütün bu gördüklerinin rüya olduğunu anlamış. Ama basketbola o günden sonra daha çok sarılmış. Bir gün ünlü bir basketbol oyuncusu olacağını bilerek her gün spor yapmaya devam etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sinek-kusu-kolibri", "text": "Bir zamanlar küçük bir sinek kuşu Kolibri varmış. Ormandaki en küçük kuşmuş, neredeyse başparmak kadar küçükmüş. Kanatlarını açtığında bile domates büyüklüğündeymiş. Kolibri ne zaman arkadaşlarıyla uçsa, kendini onların gerisinde bulurmuş. Diğer kuşlar, güneşin doğuşunu izlemek için yüksek dağlara uçabilir, saklambaç oynamak için kabarık bulutlara dalabilir veya muhteşem manzarayı görmek için denizin üzerinden uçabilirmiş. Ancak Kolibri bunların hiçbirini yapamıyormuş. O sadece küçük bir kuşmuş ve çok yükseğe veya çok uzağa uçmakta zorluk çekiyormuş. Ara sıra, turnalar ormanda dinlenir ve gördüklerini anlatırlarmış. Kolibri, uzak Mısır'daki görkemli piramitler, Çin'in kuzeyinde binlerce kilometre boyunca kıvrılan büyük bir duvar ve Hindistan'da Ganj Nehri'nin yanında değerli taşlarla dolu bir saray gibi heyecan verici keşifleri dinlemek için sık sık gruba katılırmış. Kolibri, dünyanın ne kadar büyük olduğuna hayran kalmış. Sık sık \"Turnanın dünyası ne kadar geniş, ama benim dünyam sadece bu küçük orman\" diye sitem etmiş. Bunu düşündüğünde bazen kendini üzgün hissediyormuş. \"Hayır, onlar gibi uçabilmek için daha sıkı çalışacağım.\" Diye karar vermiş Kolibri. Diğer kuşlardan daha fazla uçma pratiği yaparak daha çok çalışmaya kararlıymış. Diğer kuşlar on kez prova yaparken, Kolibri yirmi kez prova yaparmış; diğer kuşlar sadece güneş doğduğunda uçma alıştırması yaparken, Kolibri her zaman güneş doğmadan kalkarmış. Her sabah güneşin doğuşunu karşılamak için doğuya uçarmış. Alacakaranlıkta Kolibri her zaman eve en son gelen kişiymiş. Kanatlarının daha sıkı olması ve uçma becerilerinin daha sağlam olması için biraz daha uçmak istiyormuş. Uçarken havada süzülmeyi ve geriye ve hatta baş aşağı uçmayı bile denemiş, bu yalnızca Kolibri'nin başarabileceği bir başarıymış. Ancak ne kadar uğraşırsa uğraşsın yine de diğer kuşlar kadar yükseğe uçamamış. Bu, Kolibri'yi hayal kırıklığına uğratmış. Bir gün, bir Kartal avlanmak için ormana uçmuş. Kartal Kolibri'yi görünce ona doğru ilerlemiş. Kolibri olabildiğince hızlı uçmuş ama kartal daha hızlıymış. Kartal Kolibri'ye neredeyse yetiştiğinde, hızla geriye doğru uçmuş ve havada asılı kalmış. Eylemi çevik ve zekiceymiş. Bu hareketle kartal ıskalamış. Kolibri hızla bir sandık içindeki küçük bir deliğe saklanmış. Kartal arkasına dönmüş ama Kolibri'yi bulamamış. Ancak dikkatini başka bir şey çekmiş. Beyaz bir turna da ormanda dinleniyormuş. Turna büyük olduğu için kartaldan saklanması zormuş. Kartal hedefini değiştirmiş ve turnayı takip etmiş. Bir güç yarışmasının ardından kartal kazanmış. Kolibri sonunda anlamış. Küçük olması da avantaj olabilirmiş. Başkalarının ulaşamadığı şeyleri başarabilirmiş. O andan itibaren, Kolibri artık kendini aşağılık hissetmiyormuş. Ormanda uçuşunun tadını çıkarmış ve başka sinek kuşu arkadaşları bulmuş ve sonsuza dek mutlu yaşamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sir-tutamayan-tinki", "text": "-Şu ön sırada oturan kıza bak, dört göz. Her şeye karışıyor. Sinir oluyorum. -Poki seni hiç sevmiyor, sana dört göz dedi. -Tinki, bu yaptığın çok kötü bir şey. Ben sana bunu sır olarak söylemiştim. -Ne var ki bunda? Sonuçta bunların hepsini sen söyledin. Yalan söylemedim ki. -Evet, anlıyorum. Ben durumla ilgileneceğim. Melek'e söyleyin ağlamasın lütfen. -Poki, Melek'in annesi beni aradı. Olanları anlattı. Arkadaşın için kurduğun cümleler çok yanlış. Bir daha lütfen böyle şeyler duymayayım. Yarın da arkadaşından özür dilemeni istiyorum. -Bak Tinki, Poki'nin yaptığı çok yanlış bir şey. Fakat senin yaptığın da oldukça yanlış bir davranış. Arkadaşının seninle paylaştığı bir düşünceyi üçüncü bir kişiyle paylaşman çok yanlış. Bu yaptığın şey arkadaşlarının sana olan güvenini kırar. Yaptığın hatayı biraz düşünmeni ve yarın her iki arkadaşından da özür dilemeni istiyorum. -Yuki, sen en iyi arkadaşım oldun. O yüzden sana bunu anlattım. Sakın kimseye söyleme. -Niye kızıyorsun ki? Sen de herkesin sırrını başkalarına anlatıyorsun. Tinki şok olmuş. Kendini çok kötü hissetmiş. Yuki'ye verecek cevap bulamamış. Çünkü Yuki haklıymış. Tinki o anda yaptığı hatayı anlamış. Gidip arkadaşlarından samimi olarak özür dilemiş. Bir daha öyle davranmayacağını, bunun ne kadar yanlış olduğunu anladığını anlatmış. Arkadaşları ona bir şans daha vermiş. Hatta o gün Melek, Tinki ve Poki gülüp eğlenmişler. O günden sonra da çok yakın arkadaş olmuşlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/sultan-ile-seyhan", "text": "Sultan ile Seyhan, yakın iki arkadaşmış. Okumayı ve yazmayı öğrendikleri ilk günden beri birbirlerine Prenses Masalları okur ve hayal kurarlarmış. Oyunlarında da hep prenses olurlar ve birbirlerini eğlendirirlermiş. Prensesler dünyasına yolculuk yapmak için sürekli hayaller kurarlarmış. Sultan ile Seyhan yine bir gün oyun odalarında Prenses oyunu oynuyorlarmış. Sultan ile Seyhan, oyuna göre iki kardeş prensesmiş. Birlikte güzel elbiseler deniyorlar, eğleniyorlarmış. İkisinin de en büyük hayali prenses olmakmış. Sultan ile Seyhan oyun oynarken birden bire kapı açılmış. İçeriye güzel mi güzel bir Prenses girivermiş. Sultan ile Seyhan gözlerine inananmışlar. Hiçbir şey söyleyememişler. Prenses usulca içeriye girmiş ve Merhaba küçük Prensesler. Demiş. Sultan ile Seyhan sadece gülümsemişler. O kadar şaşırmışlar ki konuşamıyorlarmış bile. Prenses Oyun oynamaktan sıkılmadınız mı? Gelin sizi biraz prensesler dünyasına götüreyim. Demiş. Bu teklif Sultan ile Seyhan'ın çok hoşuna gitmiş. Hiç düşünmeden kabul etmişler. Prenses, Sultan ile Seyhan'ı masal kahramanları olan Prensesler diyarına götürüyormuş. İlk durakları Kül Kedisi olmuş. Kül Kedisini gören Sultan ve Seyhan ona resmen hayran kalmışlar. Çünkü gerçekten de çok güzel bir prensesmiş. Sultan ve Seyhan hemen gülümseyerek Kül Kedisi'ne el sallamış. Kül Kedisi de kızlara içtenlikle gülümsemiş. Biraz ileride ise Pamuk Prenses ile karşılaşmışlar. Pamuk Prenses, Sultan ile Seyhan'ın yanına gelen Prenses'in en yakın arkadaşıymış. Prenses, Pamuk Prenses ile kızları tanıştırmak istemiş. Pamuk Prenses, bak bunlar küçük prensesler Seyhan ve Sultan. Her gün Prenses oyunu oynuyorlar. Pamuk Prenses küçük kızları yanaklarından öpmüş ve saçlarını okşamış. Memnun oldum küçük prensesler. Beni de biliyorsunuz, Pamuk Prenses. Sultan kendini tutamamış ve sormuş Pamuk Prenses, yedi cüceler de burada mı? Pamuk Prenses bu soruya biraz üzülmüş Hayır, değiller. Diyerek cevap vermiş. Sultan yanlış bir şey söylediğini düşünerek özür dilemiş. Pamuk Prenses bunun üzerine Üzülme tatlım, çok yakında tekrar yanımıza dönecekler. Demiş. Ardından Seyhan bir soru sormak istemiş. Pamuk Prenses, elindeki sana cadının verdiği zehirli elma değil mi? diye soruvermiş. Bunun üzerine Pamuk Prenses çok gülmüş. Hayır kuzum, ben kırmızı elma yemeyi çok severim. Cadı da bunu öğrendiği için bana kırmızı elma getirmişti. Diyerek cevap vermiş. Prenses, sonrasında Sultan ve Seyhan'ı Rapunzel ile tanıştırmış. Sultan merak etmiş ve sormuş. Rapunzel neden burada? O da prenses mi? Prenses hemen cevap vermiş. Masallar diyarında yaşayan herkes prensestir. Sizler de birer prensessiniz. Rapunzel de çok güzel ve neşeli bir prensestir. Bunu duyan Sultan ve Seyhan kendilerinin de prenses olmalarına çok sevinmişler. Hep burada yaşamak ve masallar diyarına dahil olmak istemişler. Bu isteklerini Prenses'e söylemişler. Prenses ise onlara şöyle cevap vermiş. Sizler bu dünyada olamazsınız. Çünkü aileleriniz sizleri çok merak eder. Ama sizin kurduğunuz prenses oyunları çok güzel. Bu oyunlarınızı masal gibi yazabilirsiniz. Böylece kendi masallarınızı oluşturursunuz. Yazdığınız masalların karakterleri bizim dünyamıza gelebilirler. Sizler de kendi karakterlerinizi ziyaret etmeye buraya gelip gidebilir, onlarla vakit geçirebilirsiniz. Demiş. Sultan ile Seyhan, Prenses'in bu fikrini duyunca çok heyecanlanmış. Prenses'ten onları eve bırakmalarını istemiş. Prenses, geçtikleri güzel vadilerden, dağlardan geçerek bu iki küçük prensesi oyun odalarına geri götürmüş. Sultan ve Seyhan, eve gelir gelmez ellerine kağıt ve kalem almışlar ve bir Prenses masalı yazmaya başlamışlar. Bu masal yazma işine kendilerini o kadar kaptırmışlar ki artık her gün bir masal yazar olmuşlar. Bir sürü Prenses her gün masallar diyarına ekleniyormuş. Sultan ve Seyhan da gidip kendi masal kahramanları ile oyunlar oynayıp eğleniyorlarmış. Bir gün Sultan'ın aklına bir fikir gelmiş. Ben Masallar diyarında yaşamamızın bir yolunu buldum. Diyerek Seyhan'a fikrini anlatmaya başlamış. Eğer masal kahramanlarını Sultan ve Seyhan olarak yazarsak biz de artık Masallar diyarına dahil olabiliriz. Orada çok mutlu bir şekilde yaşarız. Demiş. Seyhan bu fikir karşısında çok heyecanlanmış. Bu masalı yazmak için sabırsızlanıyormuş. Hemen yeni bir kağıt alıp birlikte kendi masallarını yazmaya başlamışlar. Masalı bitirip beklemişler. Bir süre sonra Prenses gelmiş. Sultan ile Seyhan, masallar diyarına gidecekleri için çok mutlu olmuşlar. Prenses, onları bu yaratıcı fikirleri için tebrik etmiş. Böylece Sultan ve Seyhan artık masallar diyarında yaşayabilecekmiş. Sultan ve Seyhan masallar diyarında çok güzel bir yaşam kurmuşlar. İstedikleri bütün kahramanlar ile arkadaş olmuşlar. Onların hikayelerini dinlemişler. Artık onlar da gerçek bir prenses olmanın haklı mutluğunu yaşıyorlarmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tacir-ile-ifrit-masali", "text": "Bahtı temiz Şah'ım dah asana anlatacaklarım var. Evvel zaman içinde tacirler eşrafında, tüm ülkelerde ticari ilişkileri olan bir tacir varmış. Çekirdekleri attığı yerde birdenbire önünde uzun boylu, iri yarı bir Cin belirmiş. Cin kılıcını sıyırarak tacire savurmuş, Ayağa kalk, çocuğumu öldürdüğün gibi ben de seni öldüreceğim! demiş. Tacir, Ben senin çocuğunu nasıl öldürebilirim? diye bağırmış,. Cin Hurmaları yiyince çekirdeklerini fırlattın. Çekirdekler oğlumun göğsüne çarptı; onu yaraladı ve hemen oracıkta öldü demiş. Bunun üzerine tacir cine, Bil ki ey Cin! Ben inanç sahibi bir insanım, yalan nedir bilmem ve de çok zenginimdir; çocuklarım ve bir de eşim var. Sonra, evimde bana emanet edilmiş mallar bulunuyor. Bana izin ver, evime gidip bende hakkı olanların hesaplarını göreyim; bunları tamamlayınca yıl sonunda sana geri dönerim. İşte sana işim bitince geri döneceğimi vaat ve yemin ediyorum. O zaman bana istediğini yapabilirsin. Allah bu söylediklerimin tanığıdır demiş. Cin ona güvenmiş ve tacirin ayrılmasına izin vermiş. Tacir evine geri dönmüş; tüm bağlantılarından kurtulmuş, herkese hak ettiğini vermiş, sonra da karısına ve çocuklarına başına gelenleri anlatmış Sonra da tacir vasiyetini yazmış; o yılın sonuna kadar yakınlarıyla birlikte yaşamış; bu sürenin sonunda yola çıkmaya karar vermiş; kefenini koltuğunun altına sıkıştırarak yakınlarından, komşularından helallik istemiş. Söz verdiği için ailesi ne dese de burnunun dikine yola koyulmuş. Tacir söz konusu olan bahçeye girmiş; o gün yeni yılın ilk günüymüş; oturup kötü bahtına ağlarken, yanında boynu zincirli bir ceylan sürükleyerek bir şeyh çıka gelmiş; taciri selamlamış ve ona mutlu bir yaşam diledikten sonra, Cinlerin barındığı bu yerde tek başına oturmanın sebebi nedir? diye sormuş. Bunun üzerine tacir Cinle olan anlaşmasını ona anlatmış. Ceylanın sahibi şeyh, buna çok şaşırmış ve Vallahi! Senin inancın büyük bir inançmış. Öykün de öylesine olağanüstü ki, iğneyle gözün iç köşesine yazılsa, düşünceye saygı duyanlar için üzerinde durulmaya değer bir konu olurdu! demiş. Sonra onun yanına oturup Vallahi, ey kardeşim, Cinle hikayenizin sonunu görmedikçe yanından ayrılmayacağım demiş; oturup onunla konuşmaya başlamış. Ceylanın sahibi onunla oturup dururken, birdenbire siyah renkli iki tazıyla ikinci bir şeyh çıkagelmiş; yaklaşıp ikisini de selamlamış ve onlara, cinlerin uğrağı olan bu yerde ne yaptıklarım sormuş. Bunun üzerine ona öyküyü baştan sona anlatmışlar- Ancak o da yanlarına henüz oturmuşken yedeğinde doru renkte bir katır bulunan üçüncü bir şeyh onlara doğru gelmiş. Selam verip bu yerde oturmalarının nedenini sormuş. Onlar da başından sonuna kadar öyküyü anlatmışlar. Ama anlatılanı burada tekrarlamanın hiç yaran yok. Tam o sırada bir toz çevrintisi yükselmiş ve çayırın ortasına doğru şiddetli bir fırtına esmiş. Sonra, toz dağılmış ve elinde iyice bilenmiş bir kılıçla söz konusu olan iri yarı cin ortaya çıkmış. Gözleri kıvılcım saçarak onlara yaklaşmış, aralanndan taciri çekip alarak ona Gel demiş; Gel ki,çocuğumu nasıl öldürdüysen, ben de seni öylesine öldüreyim! demiş. Bunun üzerine tacir ağlayıp yakınmaya başlamış; üç şeyh de onunla birlikte ağlayıp inlemeye ve hıçkırmaya başlamışlar. Ceylanın sahibi ilk şeyh, sonunda yüreklenerek Cinin kılıç tutan eline sarılmış; Ey Cin, ey Cinler alemi padişahlarının başı ve başlarının tacı! Sana bu ceylanla olan serüvenimi anlatır ve sen bundan etkilenirsen, karşılığında, beni bu tacirin kanının üçte birini bağışlayarak ödüllendirir misin? diye sormuş. Cin, Evet, hiç kuşkun olmasın, sayın şeyh! Bana öyküyü anlatır, ben de onu olağanüstü bulursam, tacirin kanının üçte birini bağışlarım demiş... İkinci ve üçüncü şeyh de ellerine atılıp hikayeler anlatmak istemişler. Üçüncü şeyh üçünün en şaşırtıcı olan öyküsünü anlatınca Cin padişahı çok şaşırmış ve de zevkden ve heyecandan titreyerek, \"Cinayetin bedelinin geri kalanını da bağışladım, taciri bırakıyorum\" demiş. Bunun üzerine tacir mutluluktan uçarcasına şeyhlerin önüne gelmiş; onlara teşekkürler etmiş; onlar da kendilerince onun ölümden kurtulmasını kutlamışlar; sonra her biri ülkelerine gitmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tahanin-orman-kesfi", "text": "Taha adında çok meraklı, öğrenmeyi seven bir çocuk varmış. Hafta sonları babası ile birlikte ormana gitmeyi çok seviyormuş. Büyüyünce izci olmak ve ormanda daha çok vakit geçirmek istiyormuş. Babası da Taha ile birlikte ormana gidiyor ve her hafta sonu oğluna yeni bir şeyler öğretiyormuş. Taha da ormana gideceği günleri iple çekiyor, sabahları erkenden uyanıp hazırlanıyormuş. Bir sabah yine babası ile birlikte ormana keşif yapmaya gitmek için erken saatlerde uyanıp hazırlanmış. Ailece kahvaltı yaptıktan sonra annesi, babası ve Taha için yiyecekler hazırlamış. Taha, yiyecekleri çantasına koyup annesini öpmüş. Babasının elinden tutarak ormana doğru yürüyüşe koyulmuş. Evleri, ormanın girişine çok yakınmış. Taha bu yolu yürümeyi çok seviyormuş. Her mevsimde değişen ağaçları, çiçekleri izlemeyi ve değişik hayvan türlerini tanımayı dört gözle bekliyormuş. Yolda yürürken babasına Babacığım, bu hafta ormanda neler yapacağız, yeni neler öğreneceğim? diye sormuş. Babası Çam ağaçlarının kozalaklarını inceleyeceğiz. Sonra da sana kamp ateşi yakmayı öğreteceğim. Ama bunu, ormandaki canlılara zarar vermeden yapmamız için dikkatli olmamız gerekecek. Büyüyene kadar bu ateşi tek başına yakmaman gerektiğini de bilmelisin. Demiş. Taha Tamam babacığım. Yanımda büyük birisi olmadan kamp ateşi yakmaya çalışmayacağım. Ama bunu öğrenmek için çok heyecanlıyım. Ayrıca kozalakları da çok merak ediyorum. Demiş. Taha ve babası ilk önce kozalak keşfine çıkmışlar. Çam ağaçlarının olduğu bölgeye doğru, çakıllı ve toprak yoldan ilerlemişler. Diğer bitkilerin üzerine basmadan yürümek için özen gösteriyorlarmış. Bir süre yürüdükten sonra çam ağaçlarının yanına gelmişler. Taha eğilip yere bakmış. Babacığım bak, yerde bir sürü kozalak var. Demiş. Babası gülümseyerek cevap vermiş. Evet oğlum, bu mevsimde çam kozalakları olgunlaşır. Biz inceleme yapacağımız için yerdeki kozalakları almamız yeterli. Yenisini koparıp ağaçların doğal dengesini bozmuyoruz. Anlaştık mı? diye sormuş. Taha, ellerini çırparak Evet! demiş ve ardından yerden irili ufaklı birkaç kozalak toplamış. Topladığı kozalakları çantasından çıkardığı bez poşete bıraktıktan sonra babasına dönüp sormuş. Babacığım, şimdi ne yapacağız? Babası hemen cevap vermiş. İlerideki dere kenarına gidip önce kozalakları inceleyeceğiz. Sonra annenin hazırladığı yemekleri yiyip ateş yakmayı öğreneceğiz. Taha bunu duyunca çok heyecanlanmış. Bir an önce dere kenarına gitmek için sabırsızlanıyormuş. Taha babasıyla birlikte dere kenarına gitmiş. Annesinin verdiği örtüyü yere sererek kozalakları da üzerine koymuş. Babası ona kozalakların içini nasıl açacağını ve tohumuna nasıl ulaşacağını göstermiş. Taha tek tek ve özenle kozalak yapraklarını açmış. En dibinden çıkan tohumu görünce çok heyecanlanmış. Babacığım, bu tohumu ektiğimizde bizim de bir çam ağacımız olabilir mi? diye sormuş. Babası Evet oğlum. Fakat bizim bahçemiz çam ağaçları için elverişli değil. İstersen onu buraya, ait olduğu yere dikerek daha mutlu bir ağaç olarak büyümesini sağlayabiliriz. Diye cevap vermiş. Taha tohumu hemen ekmek istiyormuş. Babası da önce yemek yemeleri gerektiğini söylemiş. Tahai ağacı bir an önce dikmek için çabucak yemeğini bitirmiş. Sonrasında babası ile birlikte çam ağaçlarının yanına yürümüşler. Tahai ağaca can suyunu verebilmek için dereden, yanında getirdiği kovaya su almış. Geçen hafta babası ona nasıl ağaç dikmesi gerektiğini öğrettiği için çok mutluymuş. Önce toprağı kazmış. Sonra içerisine tohumu yerleştirip toprağı kapatmış. En son da can suyunu vererek ağacının büyümesine yardımcı olmuş. Şimdi ise sıra ateş yakmaktaymış., Babacığım, kamp ateşimizi nerede yakacağız? diye sormuş. Babası hemen cevap vermiş. İleride, devlet tarafından kamp yapılmaya ve ateş yakılmaya izin verilen bir arazi var. Orada ateşimizi güvenli bir şekilde yakabiliriz. Taha, hemen babasının ardına düşmüş ve kamp alanına doğru yola koyulmuş. Alana geldiklerinde bir sürü kamp çadırı ve izci görmüş. İzcilere uzun süre hayranlıkla bakmış. Sonrasında babasına odun toplamak için yardım etmiş. Babası, ateş yakmanın ne kadar dikkat isteyen bir iş olduğunu söyleyerek işe başlamış. Sonrasında alandaki güvenli bir alanda ateşi yakmış. Babası, ateşin üzerinde mantar yapabileceklerini de söylemiş. Annesinin pişirmeye hazır hale getirdiği mantarları çubuklara takarak ateşte bir güzel pişirerek afiyetle yemişler. Taha, kamp ateşini yakmayı öğrenmiş ve artık eve dönme vakti gelmiş. Babacığım, giderken bu ateşi söndürmemiz gerekiyor değil mi? Yoksa ateş kontrolden çıkabilir ve ormana zarar verebilir. Babası oğlunun saçlarını okşamış. Evet Tahacığım. Şimdi birlikte ateşi söndürmeyi de öğreneceğiz. Babası ve Taha kamp ateşinin söndüğünden iyice emin olduktan sonra el ele tutuşup evin yolunu tutmuşlar. Taha, bu hafta ormanda bir sürü yeni bilgi öğrendiği için çok mutluymuş. Bir an önce okula gidip öğrendiği yeni bilgileri ve orman keşfini sınıf arkadaşlarına anlatmak için sabırsızlanıyormuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tahmin-oyunu", "text": "Ormanın derinliklerinde ahşap bir kulübe içinde, tahmin oyunu oynamayı seven bir ayı ailesi varmış. Oyunu oynamaya başlamışlar, bay ayı sormaya başlamış. ''Uzun bir kulağı var, vücudu beyaz ve havuç yemeyi çok sever, tahmin et bakalım nedir bu'' diye sormuş Bay Ayı. Hmm. Bu ne tür bir hayvan? diye bağırmış küçük gri ayı. Tam o sırada evin dışındaki ormandan bir ağlama sesi gelmiş. Ağlama sesi gittikçe yükseliyor ve yaklaşıyormuş. Bay Ayı merakla pencereden dışarı bakmış. Bağıran küçük bir tavşanmış. Küçük tavşan ve anne tavşan mantar toplamak için ormana gitmişler. Yaramaz küçük tavşan kelebeklerin peşinden koşuyor ve annesini takip etmiyormuş. Annesinden ayrılmış ve yolunu kaybetmiş. Minik tavşan kulübenin önüne doğru yürürken ağlayıp \"Anne\" diye mırıldanmaya devam etmiş. Küçük gri ayı, ne olduğunu görmek için babasının bulunduğu pencereye doğru gitmiş. \"Hmm, uzun kulaklar, beyaz gövde. Bu bir tavşan! demiş küçük boz ayı kapının dışındaki küçük tavşana bakarken. \"Evet doğru. Tahmin oyununun bu turunu kazandın, demiş Bay ayı. \"Kayboldu galiba bu küçük yavru.'' Demiş Anne Ayı. Küçük tavşan, nereye gideceğini ve ne yapacağını bilemediği için kapının dışında durup ağlamaya devam etmiş. Anne ve baba, onu eve gönderir misiniz? Korkmuş görünüyor! demiş küçük gri ayı. \"Elbette, baban onu eve götürecek!\" diye yanıtlamış Anne Ayı. Bay Ayı bir süre tereddüt etmiş ve evin etrafına bakmış. Duvara doğru yürümüş ve duvarda süs olarak asılı olan koyun maskesini çıkarmış. Maskeyi kafasına geçirmiş ve kapıdan çıkarmış. Küçük tavşanı korkutmamak için yavaşça ve sakince yaklaşmış. \"Kaybolmuş gibiydin, Küçük Tavşan. Ben Koyun Amca ve seni evine geri götürebilirim! demiş. Küçük tavşan başını sallamış ve Bay Ayı'yı takip etmiş. Bay Ayı, küçük tavşanla birlikte yürümeye başlamış. Sonunda büyük bir yola gelmişler. \"Şimdi bu yolu takip et. Yürümeye devam et, seni ormanın dışına çıkaracak. Demiş Bay Ayı. Küçük tavşan söyleneni yapmış ve yol boyunca yürümeye devam etmiş. Sonunda ormandan çıkmış. Annesi telaşla onu arıyormuş. Ormandan çıktığında inek teyze onu görmüş ve anne tavşana el sallamış. \"Küçük tavşanın burada!\" diye haykırmış. Minik tavşan annesini görünce o kadar mutlu olmuş ki koşarak ona sarılmış. Anne koyun şaşkın şaşkın anne tavşana bakarken ilk bakışta anlayamamış ve kafası karışmış. Daha sonrasında aklına ormanda oyun oynamayı çok seven bir ayı ailesini duyduğunu hatırlamış. Ayının koyun maskesi takarak böyle bir oyun oynadığını anlayınca hep beraber gülüp eğlenmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tarla-faresi-ile-leylek", "text": "Büyük bir tarlada, küçük bir fare yaşarmış. Bu fare tarla faresiymiş. Tarla faresi, tarladan aldığı buğdayları yiyerek yaşamını sürdürürmüş. Çok küçükken kaybolmuş ve ailesini arasa da bulamamış. Yıllardır da aile özlemi çekiyormuş. Bir gün uzun bir yolculuğa çıkmaya ve ailesini tekrar aramaya karar vermiş. Bu sefer bulacağından eminmiş. Yanına bir yıl yetecek kadar buğday almış ve yola koyulmuş küçük tarla faresi. Dünyanın ne kadar büyük ve karmaşık olduğunu düşünmüş. Küçük bir fare olarak, yaşamını sürdürmek gerçekten çok zormuş onun için. Az gitmiş, uz gitmiş. Küçük fare ne kadar giderse gitsin, nerede ararsa arasın ailesini bulamıyormuş. Tarla faresi ailesini ararken çok yorulmuş. Bir göl kenarına gitmiş. Otların arasında dinleneyim demiş. Yemeğini yemiş ve uyuklamaya başlamış. Bir süre sonra bir sesle irkilerek uyanmış. Bu bir köpek sesiymiş. Gittikçe de yaklaşıyormuş üstelik. Tarla faresi ne yapacağını bilemez bir halde, kendini göle atıvermiş. Köpek gölün kenarına gelmiş ve tarla faresine doğru havlamaya devam etmiş. Tarla faresinin sorunu köpekken, şimdi ikinci sorunu da yüzme bilmiyor olmasıymış. Tarla faresi kendi kendine çırpınırken, bir anda kendini bir şeyin üstünde bulmuş. Ne olduğunu anlamadan da bulutların üzerinde olduğunu fark etmiş. Çığlık atmaya başlamış korkudan. Üstünde olduğu şeye bakıp, bunun bir leylek olduğunu görmüş. Çığlığı daha da kuvvetlenmiş. Hey hey , sakin ol dostum. Kulağımı patlattın. Sadece sana yardım ediyorum. demiş bir ses. Bu ses leyleğe aitmiş. Leylek tarla faresinin göldeki durumunu görmüş ve ona çok üzülmüş. Bu yüzden fareyi, hem köpekten hem de boğulmaktan kurtarmış. Tarla faresi ile leylek o gün uzun uzun sohbet etmişler. Dost olmuşlar. Tarla faresi, ailesini aramak için yollarda olduğunu söylemiş. Leylek de fareye yardım etmek ve onun ailesini bulmasına yardım etmek istemiş. Leylek ile fare uzun mu uzun bir yolculuğa çıkmışlar. Arada dinlenmek için bir gün mola veriyor, sonra yollarına devam ediyorlarmış. Yine bir gün leylek ve tarla faresi havada süzülürken, leylek dengesini sağlayamayıp aşağı düşmeye başlamış. Aşağıdaki çocuklar leyleğe sapanla büyük bir taş atmışlar ve leylek bu yüzden yaralanmış. Tarla faresi düştüğü için değil de, dostu leylek için çok korkmuş. En sonunda yere düşmüşler. Tarla faresi leyleğin sırtından inmiş ve dostu için ağlamaya başlamış. O sırada bir ses duymuş. Bir fare ailesi onlara yardıma gelmiş. Leyleği evlerine taşımışlar ve ona iyileşmesi için bakmışlar. Tarla faresini de misafir etmişler. Tarla faresi onlara kaybolma hikayesini anlatmış ve sonra ailesini aramak için yollara düştüğünü söylemiş. Meğerse, bu fare ailesinin de küçükken çocukları kaybolmuş. Tarla faresinin kendi çocukları olabileceğini düşünmüşler.Küçükken kaybolan çocuklarının kuyruğunda bir doğum lekesi varmış. Bu yüzden tarla faresinin kuyruğunu kontrol etmişler ve kuyruğunda doğum lekesi görmüşler. Tarla faresinin, kendi çocukları olduğunu anlamışlar. Baba fare ve anne fare gözleri yaşlı bir şekilde birbirlerine bakarak, olan biteni tarla faresine anlatmışlar ve kendi çocukları olduğunu söylemişler. Yıllardır, her yerde onu aradıklarını ve çok merak ettiklerini söylemişler. Tarla faresi de onların ailesi olduğunu öğrenince, koşarak sarılmış. Tarla faresi, sonunda ailesine kavuşmuş. Yaralı dostu leylek ise iyileşmiş. Leylek de tarla faresinin, sonunda ailesine kavuşmasına çok sevinmiş. Tarla faresi ile leyleğin arkadaşlıkları ölene dek devam etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tatli-notalar", "text": "Bir varmış bir yokmuş... Bulutların üzerinde kimsenin bilmediği bir ülke varmış. Burada herkes sevinç içinde yaşarmış. Günlerden bir gün bu sevinç sona ermiş. Çünkü ülkedeki notalar hep hüzünlü melodiler çalmaya başlamışlar. Bütün insanlar ve hayvanlar mutsuzluktan, yalnızlıktan, çaresizlikten ve umutsuzluktan konuşmaya başlamışlar. Çok mutsuzum. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. O kadar çaresizim ki, benim derdime kimse çare bulamaz. Kendimi çok yalnız hissediyorum. Hiç arkadaşım yok. Kimse beni sevmiyor. Yalnızca ateş böceği Bubi, kendini kötü hissetmiyormuş. Notaların hüzünlü melodileri bir tek onu etkilemiyormuş. Çünkü onun içinde her zaman yaşama sevinci varmış. Bu durum aslında notaların oynadığı bir oyun olarak başlamış. Her zaman neşeli melodiler çalmaktan sıkıldıkları için böyle bir oyun başlatmışlar ama işler umdukları gibi gitmemiş. Bir sabah uyandıklarında onlar da içlerindeki sevinci de kaybettiklerini anlamışlar. O günden sonra da asla neşeli melodiler çalamamışlar. Buna hemen çare bulmalıyım. En iyisi aslana gideyim. O kral bir çare bulur. Bubi, aslanın yanına gitti ama aslan hüngür hüngür ağlıyordu. Yüzü kıpkırmızı, yeleleri sırılsıklam olmuştu. Hüzünlü melodi hiç susmuyordu. Aslan artık eskisi kadar güçlü olmadığını düşünüp ağlıyordu. Aslan sen çok güçlüsün, sen kralsın! Hayır Bubi değilim ve asla olmayacağım. Artık bu ormanın sahibi benim! Seni de burada istemiyorum. Hüzün, Bubi'nin bir şeyleri düzeltmek istediğini anlamıştı. Onu bir kafese hapsetti. Hüzün herkesin hüzünlü olmasını istiyordu. Bubi, yanında sevinci gördü. Hüzün onu saklamıştı. Bu yüzden herkes hüzünlüydü. Bubi kafesten kurtulmayı başardı. Sevinci de kurtardı. Hüzün çok sinirlendi. Sevinç dışarı çıkınca notaların melodileri birden değişti. Artık herkes eskisi gibi sevinçliydi. Ülke eski haline geri dönmüştü. İçlerindeki sevinç geri gelmişti. Hüzün de hata yaptığını anladı. Bütün duygular özeldi. Hepsinin onlar için ayrı bir yeri vardı. Bir daha asla kötülük yapmayacaktı."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tavsan-ailesi", "text": "Küçük ve tatlı bir kulübede; anne tavşan, baba tavşan, abla tavşan ve evin en küçüğü olan Minik tavşan yaşarmış. Minik tavşan yaramaz mı yaramazmış. Hiç yerinde durmaz, her zaman ortalığı karıştırırmış. En son yaptığı yaramazlıksa, topla kulübenin camını kırmakmış. Bu yaptığından dolayı anne tavşan onu cezalandırmış. Bir gün boyunca anne tavşana ev işlerinde yardımcı olacakmış. Ama Minik tavşan ev işi yapmayı hiç mi hiç istemiyormuş. Ne yapsam da bu durumdan kurtulsam diye düşünmüş. Saklanmaya karar vermiş. Yaşadıkları kulübenin yanında bir odunluk varmış. Yaz mevsiminde oldukları için ailesinden kimse odunluğa girmezmiş. Minik tavşan gizlice mutfaktan biraz yiyecek, içecek, el feneri ve canı sıkılınca bakmak için birkaç dergi almış. Odunluğa girerek oraya saklanmış. Keyfi de gayet yerindeymiş. -Minik tavşan ortalıkta yok. Bir yere saklanmıştır çıkar ortaya diye düşündüm ama akşam oluyor hala ortada yok kızım. -Merhaba sevgili arkadaşım, kızımız Minik tavşan kayıp. Yumi'nin haberi var mı diye sormaya geldik. demiş. Babası Yumi'yi çağırmış ve Minik tavşanı görüp görmediğini sormuş. Yumi en son dün oyun oynadıklarını söylemiş. Yumi ve ailesi de minik tavşan için telaşlanmış. Tavşan ailesinin Minik tavşanı aramasına yardım etmişler. Fakat ne yazık ki bir türlü bulamamışlar. Her iki aile de pes edip evlerine dönmüşler. Baba Tavşan polise haber vereceği sırada, odunluktan bir mırıldanma sesi gelmiş. Anne tavşan ve baba tavşan birbirine bakmışlar. Hemen odunluğun kapısını açmışlar. İçerde gördüklerine gülseler mi ağlasalar mı bilememişler. Minik tavşan odunlukta dergi okurken uyuyakalmış meğerse. Onu uyandırmadan odasına taşımışlar. Yumi'nin ailesine de haber vermişler. Aradan birkaç gün geçmiş ve Yumi'nin ailesi, tavşan ailesinin evine oturmaya gelmiş. Olanları hatırlayarak hep beraber gülmüşler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tavsan-rollie", "text": "Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Rollie adında bir tavşan varmış. Tavşan Rollie için ne kötü bir günmüş. İş yerinde bir hata yapmış ve iş yerinde patronu tarafından azarlanmış. Yorgun hissederek, uzun bir günün ardından ayaklarını otobüs durağına doğru sürüklemiş. Otobüs durağına giden yolculuk sonsuz gibiymiş. Gerçekten korkunç bir günmüş. Hava bile yardımcı olmuyormuş. Soğuk rüzgar aniden esmeye başlamış. Gökyüzü kararmış ve yağmur damlaları damlamaya başlamış. Rollie, yağmurluğunu ve şemsiyesini getirmediği için içini çekmiş. Çiseleme daha da şiddetlenmiş. Görünüşe göre bir sağanak kaçınılmazmış. Rollie adımlarını hızlandırmış. Yağmur yağmaya başlamadan önce otobüs durağına vardığı için şanslıymış. Boş orman otobüsü durağının önündeki çamurlu yolda su birikintileri oluşmaya başlamış. Rollie, otobüs durağının korumasının altında durmuş. Şiddetli yağmurdan ıslanan ceketini silmeye çalışmış. \"Brrr... buz gibi.\" Diye iç çekmiş. Soğuk rüzgar estiğinde Rollie titriyormuş. Otobüsün bir an önce gelmesini hasretle bekliyormuş. Aniden, bir tilki şiddetli yağmurdan kaçınmak için otobüs durağına koşmuş. Vücudundan yağmur suları damlıyormuş. İyice ıslanmış. Vücudundaki suları silkelemeye çalışırken yanlışlıkla Rollie'nin üzerine sıçramış. ''Ah, çok üzgünüm. Sana yağmur yağdırmak istemedim. diye Tilki özür dilercesine Rollie'ye seslenmiş. Rollie biraz sinirliymiş. Başlangıçta kötü bir gün geçirmiş ve şimdi üzerine su sıçrayan biri yüzünden daha da ıslanmış. \"Endişelenme,\" diye yanıtlamış Rollie, samimi görünmeye çalışarak. Tilki biraz hapşırmaya başlamış ve Rollie muhtemelen nezle olduğu için kendini kötü hissetmiş. Aslında, o ıssız, sessiz otobüs durağında bir arkadaşının olmasının güzel olduğunu düşünmeye başlamış. Tam o sırada Rollie'nin midesinden yüksek bir hırıltı sesi gelmiş. Bütün gün işiyle meşgul olduğu için pek bir şey yememiş. Boş otobüs durağında karın guruldaması net bir şekilde duyulabildiği için Rollie utanmış. ''Sakıncası yoksa, eve dönerken aldığım sıcak çikolatalı turtam var'' demiş Tilki. Sıcak çikolatalı turtanın kokusu tüm otobüs durağını doldurmuş. İlk başta, Rollie reddetmek istemiş. Ancak koku çok cezbediciymiş. \"Teşekkür ederim.\" Demiş ve Rollie, çikolatalı turtayı Fox'tan almak için uzanmış. Lezzetli turtayı bir çırpıda yemiş. Soğuk havadan hemen midesini ısıtmış ve keyfi yerine gelmiş. Rollie ve Tilki sohbet etmeye ve birbirlerini tanımaya başlamışlar. Uzun bir bekleyişin ardından nihayet otobüs gelmiş. Birlikte otobüse binmişler ve Tilki'nin otobüsten inme vakti geldiğinde kahve içmek için tekrar buluşmak üzere sözleşmişler. Rollie eve dönmek için otobüse binerken, otobüsün camından damlayan yağmura bakarak uzun gününü düşünmüş. \"Bugün o kadar da kötü bir gün değil.\" Rollie, işte geçirdiği kötü güne ve kötü havaya rağmen, acıktığında ona sıcak çikolatalı turta veren yeni bir arkadaş edindiği için birdenbire bir mutluluk hissetmiş. Rollie bugün harika bir ders almış. Kötü şeyler olur ama iyi şeyler de olur. Odaklanmayı seçtiğiniz şey, nihayetinde o günkü ruh halinizi etkileyecekmiş. Mutlu hissetmeye odaklanmak her zaman daha iyi olur diye düşünmüş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tembel-tirtil", "text": "Uzun yıllar önce, ormanın birinde tembel bir tırtıl yaşarmış. Bu tırtıl, tüm yaz ve sonbahar kendisine büyük yaprak bulup bu yaprağın üzerinde akşama kadar uyur, karnı acıktığında yemek aramakla uğraşmaz, üzerinde yattığı yaprağın kenarlarından yer karnını doyururmuş. Diğer tüm tırtıl arkadaşları ise kış aylarında yiyecek yemek bulmakta çok zorlanacaklarını bildikleri için tüm gün boyunca yemek arar, buldukları yemekleri de evlerine depolarlarmış. Bizim tembel tırtıl ise nasıl olsa bir ara yiyecek bir şeyler toplarım diyerek tembelliğinden hiçbir şey yapmaz, hep bugünün işini yarına bırakarak yaşarmış. Tüm tırtıllar onu eğer yiyecek depolamaz ise kış aylarında aç kalacağı için uyarır, tembel tırtıl ise sinirlenerek ''Bana akıl vermeyin. Bir ara çıkar toplarım ne olacak? Ben sizin gibi enayi miyim?'' diyerek arkadaşlarına kızıp, onları aşağılarmış. Tırtıllar tembel tırtılın iyiliğini düşünüp uyarsa da onun hep kendilerini terslemesi morallerini bozmuş ve hepsi tembel tırtıla küsmüş, onunla konuşmamaya başlamış. Sonbaharın bitmesine yakın bir zaman kala tembel tırtıl kış için kendisine yemek toplayıp depolamak istese de sonbahar çoktan bitmiş ve kış başlamış. Tembel tırtıl, bir gün toplarım diye ertelediği yemek depolama işini bir türlü yapmadığı için kışın geldiğini anlayınca ne yapacağını kara kara düşünmeye başlamış. Kış iyice bastırıp her yer kar beyaza bürününce ortada ne yaprak kalmış ne de yeşillik. Tembel tırtıl, hiç yemek depolamadığı için dışarıya çıkıp ne kadar uğraşsa da çok ufak bir yemek anca bulabiliyor, bazen onu bile bulamadan evine dönüyormuş. Günler böyle geçip giderken tırtıl artık yiyecek hiçbir şey bulamamış ve aç kalmaya başlamış. Açlıktan karnı ağrımaya başlayınca yaptığı hatayı anlayıp dert yanıyormuş. Tüm tırtıllar ise sıcacık yuvalarında tüm sonbahar ve yaz boyunca depolamış oldukları yiyeceklerle bir güzel karınlarını doyuruyor, soğuk diye evden dışarı bile çıkmıyorlarmış. Çok acıkan ve bu duruma daha fazla dayanamayan tırıl, aşağılayıp kötü davrandığı tırtıl arkadaşlarından mecbur kaldığı için yardım istemek zorunda kalmış. Fakat hangi kapıyı çalarsa çalsın kapıyı her açan biz sana söylemiştik, zamanında yatacağına yemek depolasaydın diyerek kapıyı yüzüne kapatıyormuş. Arkadaşlarına hav veren ve yaptıklarından bin pişman olan tırtıl ''Ben bunu hak ettim'' diyerek çaresizce evine dönmüş. Tembel tırtıl evde üzgün bir şekilde otururken, her ne kadar onlara kötü davransa da ve ilk başta kimse yardım etmek istemese de onun aç bir şekilde durmasına içleri el vermeyen tırtıllar, kendi aralarında konuşup depoladıkları yemeklerden birer avuç alarak hepsi aç tırtılın evinin yolunu tutmuş. Kapısının çaldığını duyan aç tırtıl hemen koşup kapıyı açmış ve karşısında tüm tırıl arkadaşlarını ellerinde yemeklerle görünce çok duygulanmış. Hepsi ona kıyamamış ve bir daha tembellik yapmayacağına söz verirse bu yemeklerle tüm kışı geçirebileceğini söylemişler. Zaten çok pişman olan aç tırtıl arkadaşlarına söz vermiş ve dediği gibi bir daha hiç tembellik yapmamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tirtil-ve-semsiyesi", "text": "Bir varmış bir yokmuş, dönemin birinde yemyeşil ve güzel bir orman varmış. Güneşli bir günmüş. Küçük Tırtıl uykusundan yeni uyanmış ve evde biraz canı sıkılmış. Pencereden dışarı bakmış ve dışarı çıkıp oynamaya karar vermiş. Tam evden çıkmak üzereyken anne kelebek arkadan seslenmiş: \"Yavrum, bir şemsiye getir...\" Sözünü bitiremeden küçük Tırtıl dışarı çıkıp kapıyı arkasından kapatmış. Kendi kendine düşünerek bahçeye doğru yürümüş. \"Gökyüzü çok açık. Neden yağmur yağsın? diyerek küçük tırtıl omuz silkmiş ve hızını arttırmış. Evinden uzağa, bahçeye doğru gitgide daha uzağa gitmiş. Ne kadar uzağa gittiğinden habersiz kendini iyi hissederek, güneşin altında güneşlenirken dinlenmeyi planlayarak çimlere uzanmış. Gururla şöyle demiş: Bak, bugün yağmur yağmayacak. Neyse ki annemi dinleyip şemsiye getirmedim. Aksi takdirde boşuna yanımda yük olur. Diye düşünmüş. Ardından huzurlu ortamın tadını çıkarmak için gözlerini kapatmış. Neredeyse uyuyakalmak üzereyken, aniden soğuk bir rüzgar hissetmiş. Hızla gözlerini açmış ve kara bulutların oluşmaya başladığını fark etmiş. \"Aman Tanrım, kara bulutlar güneşi kapatmış. Her an yağmur başlayabilir. Demiş endişeyle. Tamamen ıslanıp hastalanabileceğinden endişelenen küçük Tırtıl, yağmurdan korunacak bir yer bulmak için panik içinde ayağa kalkmış. Yerdeki küçük bir deliğe girmeye çalışmış ama yağmur suyu hala içeri sızabileceği için fikrini değiştirmiş. Sonra başını örtecek bir bitki bulmuş. Ama hayır, bitki çok küçükmüş. Uygun bir yer bulana kadar yağmur yağmayacağını umarak gökyüzünü kontrol ederken aceleyle alternatif yollar aramaya başlamış. Gökyüzü daha da kararmış. Sonunda yağmur yağmaya başlamış! Küçük Tırtıl çırpınmış ve yüzü aşağı düşmüş. Üzgün hissederek, ne kadar ıslanabileceğini merak ederek bir süre orada aynı pozisyonda durmuş. Aniden, üzerinde yağmur damlası hissetmediğini fark etmiş. Hala yağmurdan ıslanmamış. Merakla başını kaldırmış ve onu yağmurdan koruyan şemsiye gibi dev bir yaprak görmüş. \"Merhaba Darmera. Bana yardım ettiğin için çok teşekkür ederim.\" Küçük Tırtıl, başını çevirip Darmera'yı görünce minnetle yanıtlamış. Darmera ve küçük Tırtıl iyi arkadaş gibi sohbet etmeye başlamışlar. Yağmurlu bir öğleden sonra birbirlerinin arkadaşlığından keyif almışlar. Rüzgar estiğinde, Küçük Tırtıl havada kalan güzel kokulu bir bitkinin kokusunu alabiliyormuş. \"Ne güzel tatlı bir kokuydu bu?\" Küçük Tırtıl bahçede oynarken Darmera'ya geçmiş maceraları hakkında gevezelik ederken kendi kendine merak etmiş. Saatler süren uğultudan sonra nihayet yağmur durmuş. Küçük Tırtıl eve gitmek zorunda kalmış. İsteksizce Darmera'ya veda etmiş ve ertesi gün tekrar görüşmek için sözleşmişler. Ertesi sabah küçük Tırtıl, heyecanla Darmera'yı aramış ve hızla bahçeye koşmuş. Ancak onu aynı noktada bulamamış. Darmera çoktan gitmiş. Bunun yerine, sadece bir büyük çiçek varmış. Küçük Tırtıl hayal kırıklığına uğramış ama aynı anda aklına pek çok korkunç düşünce gelmiş. ''Darmera'ya korkunç bir şey mi oldu? Bu büyük çiçek Darmera'nın yerini nasıl işgal etti?'' Diye düşünmüş. Küçük Tırtıl büyük çiçeğe bakmış. Büyük çiçek kötü bir çiçeğe benzemiyormuş. Küçük Tırtıla bakmış ve kıkırdamaya başlamış. \"Garip bir şekilde, kahkahaların sesi Darmera ile tamamen aynı görünüyormuş!\" Küçük Tırtıl haykırmış: \"Dün tanıştığım Darmera sen misin?\" Büyük çiçek keyifle başını sallamış ve \"dünkü yağmur beni çok büyüttü!\" demiş. Küçük Tırtıl, Darmera'nın çiçeğinin ne kadar güzel olduğunu fark etmiş. \"Vay canına, çok güzel çiçeklerin var Darmera ve tatlı koku senin çiçeklerinden geliyordu.\" Demiş küçük tırtıl. Küçük Tırtıl, arkadaşı büyük çiçekle birçok gün geçirmiş. Artık güzel bir çiçeğe dönüştüğü için birçok arkadaş ziyarete gelmiş. Arılar, karıncalar ve uğur böcekleri, bazen de sinek kuşları oynamak için gelirmiş. Sonbahar gelince havalar soğumuş. Yakında kış gelecek ve küçük Tırtıl ile büyük çiçekler dinleneceklermiş. Büyük çiçek coşkuyla, \"Küçük Tırtıl, gelecek baharda beni bulmak için geri dönmelisin\" demiş. Senin için bekleyeceğim. O zamana kadar bir sürü küçük Darmera olacak.\" Demiş. Küçük Tırtıl hevesle cevap vermiş, \"Yapacağım, Darmera. Önümüzdeki baharda bir kelebeğe dönüşeceğim. Bu sefer seni bulmak için uçacağım! O kadar iyi arkadaş olmuşlar ki; Tırtıl ve Darmera, baharın gelmesini, birbirlerini tekrar görecekleri zamanı huzurla beklemişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tofunun-maceralari", "text": "Güzel masal diyarının geniş vadilerinden birinde Tofu adında bir kedicik yaşarmış. Tofu, yaramazlığı ve huysuz olması ile bilinirmiş. Arkadaşlarına sürekli şakalar yapar ve onlarla alay edermiş. Bu yüzden vadideki hiçbir hayvan Tofu ile arkadaş olmak istemezmiş. Tofu, kendi eğlencesi için arkadaşlarını sürekli üzermiş. Tofu'nun annesi ona sürekli kızarmış, onu uyarırmış ama Tofu annesini hiç dinlemezmiş. Yine bir gün Tofu, arkadaşları ile alay edip gülmek için dışarıya çıkmış. Usul usul oyun alanına doğru yürürken yolda minik bir serçe ile karşılaşmış. Serce, yerde bulduğu suyu içerek yazın sıcağını üzerinden atmaya çalışıyormuş. Serçeyi gören Tofu'nun aklına bir fikir gelmiş. Serçe onu görmeden arkasından ona doğru yürümeye başlamış. Serçe'ye yaklaşınca da birden güçlü bir şekilde miyavlamış. Bunu duyan serçe çok korkmuş. Korkusundan titremeye başlamış. O sırada Tofu kahkahalarla yaptığına gülüyormuş. Minik serçe, tam suyu yutmaya çalışırken korkutulduğu için nefes alamamaya başlamış. Güçlükle ayakda durmaya çalışıyormuş. Bir süre sonra serçe yere yığılmış. Tofu, bir süre güldükten sonra serçenin yerde hareketsiz yattığını görünce çok korkmuş. Nefes almaya çalışan serçeye yardım etmek istiyormuş ama ne yapacağını bir türlü bilemiyormuş. Hemen herkesin duyabileceği bir şekilde miyavlayarak sesini başkalarına duyurmaya çalışmış. Hemen arkasından vadinin en merhametli kedisi Mişa gelmiş. Mişa, serçenin halini görünce ne olduğunu anlamış. Hemen minik serçeyi patilerinin arasına almış, kanatlarının arasını okşayarak boğazındaki suyun dışarı çıkmasını sağlamış. Minik serçe artık daha rahat nefes alabiliyormuş. Bir süre oturduktan sonra kendine gelmiş ve neşeyle ötmeye başlamış. Mişa, Tofu'ya ne olduğunu sormuş. Tofu, minik serçeyle eğlenmek için onu korkuttuğunu söylemiş. Minik serçe hala ondan çok korkuyormuş. Mişa, Tofu'ya Böyle şakalar yapman çok tehlikeli Tofu. Şakalar, birbirinizi eğlendirmek için yapılır. Tehlikeli, korkutucu şakalar yapılmamalıdır. Demiş. Tofu yaptığından çok utanmış. Çünkü minik serçenin başına böyle bir şeyin gelebileceğini düşünememiş. Özür dilerim Mişa. Ben tehlikeli olabileceğini düşünememiştim. Demiş. Mişa, Benden değil minik serçeden özür dilemelisin. Baksana, nasıl da korkmuş. Deyince Tofu minik serçeye doğru dönerek Özür dilerim minik serçe. Sana bir şey oldu diye çok korktum. Sana zarar vermek istememiştim. Demiş. Minik serçe, özür dilediği için Tofu'yu affetmiş. Fakat Tofu'nun içi hiç rahat değilmiş. Mişa'nın yanına giderek Mişa, ben bütün vadiden özür dilemek istiyorum. Bundan sonra hiç kimseye kötü şakalar yapmayacağım. Bunları onlara da söylemek istiyorum deyince Mişa bütün vadiyi oyun alanına toplamış. Tofu, Canım arkadaşlarım, bugüne kadar sizi korkuttuğum ve aşağıladığım için özür dilerim. Bugün minik serçeyi korkutunca ona zarar verdiğimi anladım ve çok üzüldüm. Bir daha asla böyle şakalar yapmayacağım. Söz veriyorum. Demiş. Bütün vadinin sakinleri Tofu'yu affetmiş. Tofu artık herkesi güldüren ve herkesin sevdiği biri haline gelmiş. Artık kimseyi korkutmadan da şaka yapabileceğini öğrenmiş. Hep birlikte mutlu bir şekilde yaşamaya devam etmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/trafik-lambasi", "text": "-Kırmızı ışık yandı Elizacığım. Bak, tam şurada trafik lambası var. -Trafikte bazı kurallar var güzel kızım. Birçok araba yolculuk yapıyor. Kazaların olmaması için, yollara trafik ışıkları konuluyor. Kırmızı ışık yanınca arabalar duruyor. Yayalar karşıdan karşıya geçiyor. -Evet, çocuklar, bugün konumuz trafik ışıkları. -Yolculukta babamla bu konu hakkında konuştuk öğretmenim. -Tabi öğretmenim. Kırmızı ışık yandığında, bütün arabalar durur. Yayalar karşıdan karşıya geçer. -Teşekkürler Elizacığım. Doğru bir bilgi verdin. -Çocuklar, trafik lambasına üç adet ışık yanar. Kırmızı ışıkta, arabalar durur. Sarı ışıkta, arabalar hareket etmeye hazırlanır. Yeşil ışık yandığında ise, arabalar hareket ederler. Eliza, kırmızı ışığı zaten sabah babasından öğrenmiş. Fakat sarı ışık ve yeşil ışığı ilk kez duymuş. Artık trafik ışıklarını o da biliyormuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/turuncu-cantali-kiti", "text": "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken... Ben bağda üzüm bekler, derede odun yükler iken, bir varmış, bir yokmuş... Kiti Kiti'nin en sevdiği renk turuncuymuş. Resim yaparken hep turuncu gökyüzü çizermiş. Güneşin barışını her akşam seyredermiş turuncu diye. Doğum gününde annesi hediye olarak ona kocaman bir paket getirmiş. Paket tupturuncuymuş. En sevdiğim, portakal rengiii , diye bağırmış. Paketi açtığında görmüş ki minik turuncu bir çanta içinde parıl parıl parlıyor. Sevinçle koluna takmış hemen. Daha önce turuncu çok eşyası olmuş ama hiç kol çantası olmamış. Annesine teşekkür edip sarılmış. Sabah olula gitmek için hazırlandığında koluna da turuncu çantasını takmış. Ama içine kitapları da defteri de sığmıyormuş. Anneciğim okula götürmek istiyorum çantamı, demiş. Ama orada kirlenip kaybolabilir. Ayrıca okul çantanı götürmen gerekir ikisini birlikte taşıyamazsın . Tatile ya da gezmeye giderken kullanman gerekir demiş annesi hemen çantayı yavaşça elinden alıp. Evet gerçekten çantası kirlensin ve eskisin de istemiyormuş. Kitaplar sığmıyorsa bile hafta sonu onu alır gezerim demiş Kiti kendi kendine. Sonra annesine dönüp, Tamam evde bırakıyorum anneciğim diyip hazırlanmaya başlamış. Ama sonradan arkadaşlarına göstermek için annesine söylemeden okul çantasının içine koymuş. Kiti tam çantasından turuncu çantayı çıkarırken kitapların altında kalan kısmından 'cırttttt' diye ses gelmiş. Bir bakmış ki çantası yırtılmış. Başlamış ağlamaya. Arkadaşları da çok şaşırmış. Belki tamiri mümkündür üzülme demişler. Eve geldiğinde annesi gününün nasıl geçtiğini sormuş. Sonra çok üzgün olan Kiti ağlamaya başlamış. Annesine yırtılmış olan çantasını getirmiş. Annesinden gizli okula götürmesine hiç kızmamış annesi. Bir daha her zaman seni dinleyeceğim canım anneciğim demiş sarılmış boynuna. Annesi dolaptan turuncu bir ip çıkarmış. Başlamış tamir etmeye. Sadece kola takılan yeri biraz yırtılmış bak düzeldi bile demiş. Kiti gözyaşlarını silip çantasını koluna takmış. Hala yepyeni görünüyormuş. Annesine teşekkür etmiş. Turuncu çantasıyla çok mutlu bir şekilde bir daha da sözünden çıkmamış. Çantasına kavuşan Kiti sonsuza dek parıltılı çantasıyla yaşamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/tutsak-prenses-hera", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken, kırk bir yanı nehirlerle çevrili, sulak bir yurtta büyük bir krallık varmış. Bu güzel krallığın yaşlı bir kralı, kralın ise 3 oğlu ve sıcakkanlı Hera adında bir kızı varmış. Yaşlı kral bir süre sonra hastalanmış ve yataklara düşmüş. Kralın birbirinde çok farklı özelliklere sahip üç oğlu babalarının hastalığını kendilerine fırsat bilerek iktidar hevesi ile kavga etmeye başlamışlar. Bu kavgayı en büyük ve en zalim prens olan Hero kazanmış. Kaybeden iki prens ise ülkeyi terk ederken Hero'da ülkenin başına geçerek iktidarı alır almaz halka eziyet ve zulmetmeye başlamış. Hero halka çok uzun çalışma saatleri, ağır vergiler ve yetersiz besinler verirken bu duruma itiraz eden babası ve küçük kız kardeşini de sulak yurttan çok uzaklarda bir kuleye esir etmiş. Kulenin etrafında kocaman bir hendek yaptırarak içine timsahlar atmış. Kapısına zebani gibi kocaman görevliler koymuş, kule çok yüksek ve çok soğukmuş. Kral ve küçük kızı Hera'nın buradan kaçmalarına imkan yokmuş. Hera, babasına dönerek: ''Hünkarım biz neden buraya hapsedildik, bizim suçumuz ne ki?'' demiş. Babası ise Hera'nın başını okşayarak: ''Benim güzel kızım ne hünkar ne de kral değilim. Ben sadece senin babanım demiş. Hera ise sorusunu tekrarlamış, babası Hera'ya: ''Kızım hepsi benim suçum. Ben tüm çocuklarıma her şeyi verdiğimizi sanıyordum ama asıl vermem gereken sevgiyi vermemişim, kalplerine iyiliği aşılamamışım. Onların içini hırs ve öfke kaplamış. Demek ki abinin hırsı önce kendi kalbi ve vicdanını, sonra erkek kardeşleri ve sonrada bizi bu soğuk kuleye hapsetti. Hera üzgün bir şekilde: ''Peki ya babacığım bu soğuk zindandan nasıl kurtulacağız? Sen hastasın seni iyileştirmem gerekiyor'' demiş. Babası üzülerek: ''Benim merhametli kızım temiz kalbin ile sadece iyi şeyleri düşün, her şey güzel olacak'' demiş. Prenses Hera babasının iyileşmesi için çareler aramış. Pencerelerine konan güvercinlerin getirdiği derman otları bulduğu taşlarla ezer babasını iyi etmeye uğraşırmış. Günlerden bir gün otları ezdiği taş elinden kaymış ve yere düşmüş, yuvarlanıp bir deliğe girmiş. Prenses Hera elini deliğe sokup taşı ararken, eli büyük bir şeye çarpmış ve çok korkmuş. Ne olduğunu anlayamamış ve bulduğu şeyi o delikten çıkartmak için çok uğraşmış, sonunda başarmış delikteki şeyi çıkarmayı. Bulduğu kocaman bir yumurtaymış. Babasının yanına giderek: ''Babacığım şu delikte kocaman bir yumurta buldum ne olduğuna bakar mısın, bu ne yumurtası?'' diye sormuş. Babası: ''Ne yumurtası olduğu önemli değil kızım, bu senin sevgi ve şefkatinin mucizesi ona çok iyi bakmalısın'' demiş. Hera yumurtasını sarıp sarmalamış ve ona gözü gibi bakarken sulak yurtta da halk sefaletten yorgun düşmüş. Yiyecek ekmeği bile halkına çok gören zalim kral Hero, halkını açlık ve hastalık illetine terk etmiş. Hero kendisine karşı sesi çıkana bile sürgün ederek cezalandırıp insanları evinden ve yurdundan edermiş. Yokluğa ve sefalete mahkum bırakılmış tüm halk eski günlerini özlemle anar, krallarının iyi olmasını ve bir gün gelip onları bu yorgun hayattan kurtarmasını umar dururlarmış. Hasta kral kendilerine erzak taşıyan halkın durumunu öğrense de hastalıktan dolayı hiçbir şey yapamıyormuş. Soruna çözüm üretemezmiş. Babası Hera'ya dönerek: ''Güzel kızım her ne olursa olsun o gaddar gibi zalim olma! Gücünü, zenginliğini paylaşmazsan gücün, zenginliğin tükenir. İyilik ve zenginliğini paylaşırsan hem gücünü hem de zenginliğini arttırırsın, daha mutlu olursun. Ne olursa olsun halkını çok sev ve onları koru'' demiş. Hera babasına sarılarak: ''Söz veriyorum babacığım, ben her zaman iyi bir insan olacağım'' demiş. Babası ise Hera'ya ''Sen bu halkın umut ışığı olacaksın güzel kızım'' demiş. Prenses Hera babasının verdiği öğütleri her zaman dinler, hep güzel bir gelecek hayal ederken tek dostu olan yumurtasına da sahip çıkar ve çok iyi bakarmış. Bir gece yine yumurtasıyla yatarken yumurta birden çatlamaya başlamış ve içinden çok sevimli bir ejderha çıkmış. Ejderhanın gülücükler saçan çok güzel bir yüzü ve ağzından alev çıkan upuzun bir kuyruğu varmış. Hera tüm sevgisini sevimli ejderhasına verip onunla birlikte büyürken günün birinde hasta babası hayata gözlerini yummuş. Kuledeki zindan hayatından destekçisi babasının vefatı Hera'yı çok üzmüş ve abisine çok kızmış. Zor günlerinde yanında olan yalnızlığına çare olan sevimli ejderhası da onunla birlikte günler geçtikçe hızla büyüyüp güçlenmiş ve prensesi bu kuleden kurtarmak için bir umut ışığı olmuş. Halkının haykırışlarını tam kalbinde hisseden prenses Hera sevimli ejderhanın sırtına atlayıp kuleden kurtulmuş ve sulak yurdun yolunu tutarak ejderhası ile birlikte kral Hero'nun gösterişli şatosuna girmiş. Kral Hero, kardeşi Hera'yı görünce çok şaşırarak: ''Nasıl kurtuldun, yüksek kuleden nasıl geldin sen buraya, senin sonunda abilerin gibi olacak Hera!'' diye bağırmış. Prenses Hera sakin bir şekilde: ''Kralım seninle savaşmaya değil aksine zalimin zulmünü kendi içindeki kötülükle savaşmaya geldim. Şatafatlı sarayından ayrılıp benimle halka karışırsan doğruları görmüş olacaksın'' demiş. Hera'nın sözleri kralı duygulandırmış, Hero kıyafet değiştirerek kamufle olmuş ve halkın arasına çıkmaya, Hera ile birlikte halkı dinlemeye karar vermiş. Saraydan çıkıp pazar yerine gitmişler. Pazarda boş fileleri çürük meyveler için pazarlık eden, halkı gören Hero duygulanmış bir şeyleri yanlış yaptığını anlayarak çok üzülmüş. Kalbinde bir ağrı olmuş. Başka bir yere geldiklerinde yıkık dökük oyuncakların içinde, üstü başı yırtık ve çamur içinde oynayacak çocukları görmüş. Hero bu olanları görünce halkının yoksul, sefil ve fakir olduğunu çok daha iyi anlamış. Hero halkın içinde gezerek onlarla konuşmuş, dertlerini dinleyerek hastalara derman aramış, harap yerleri gözlemlemiş. Prensesle birlikte tekrar saraya dönerek muhafızların yüzlerine baktığında aslında hepsinin çok mutsuz olduğunu görmüş. Önce kendisine korkuyla bakan muhafızın yüzü, sonra yırtık, pırtık suyla çamurun içinde gülücükler saçan çocuğunu yüzünü hatırlayarak büyük bir hüzne boğulmuş. Hera abisinin üzüldüğünü görünce yanına yaklaşarak: ''Babam bana ne olursa olsun gaddar olma, zalim olma. Gücünü, zenginliğini paylaşmazsan gücün ve zenginliğin tükenir demişti abi'' demiş. Hero kardeşine sımsıkı sarılmış ve o günden sonra tüm gücünü ve servetini halkıyla paylaşmaya karar vermiş. Sevimli ejderha ise sulak yurtta iyiliğin elçisi ve bekçisi olmuş. Tüm halk huzur ve mutluluk içinde yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/uc-dilek-masali", "text": "Bir zamanlar, uzak bir köyde fakir bir marangoz yaşarmış. Adı Ali Bey'miş. Ali Bey, zorlu hayat koşullarıyla mücadele edermiş. Bir gün ormanda dolaşırken, gözlerine inanılmaz derecede güzel bir şişe çarpmış. Şişenin üzerinde eski bir yazı bulunuyormuş ve içinden aniden bir cin belirmiş. Cin, Ali Bey'e gülümseyerek yaklaşmış ve üç dilek hakkı verdiğini söylemiş. Ali Bey, bu beklenmedik fırsat karşısında şaşkınlıkla gözlerini ovuşturmuş ve heyecanla dileklerini sıralamaya başlamış. İlk dileğinde, zengin olmayı arzulamış. Birdenbire etrafında altınlar, mücevherler ve değerli taşlar belirmeye başlamış. Ali Bey, zengin bir adam olmuştu, ama hala içinde bir eksiklik hissi taşıyormuş. İkinci dileğinde, güç ve yetenek istemiş. Cin, Ali Bey'e muhteşem bir fiziksel güç, olağanüstü bir beceri ve her türlü işin üstesinden gelebilecek bir yetenek vermiş. Ali Bey, artık her işi ustalıkla yapabilen biri haline gelmişti. Zenginliğiyle birlikte güç de onunla birlikteydi, fakat hala içinde bir boşluk hissi taşıyormuş. Son dileğinde, Ali Bey kalbinin derinliklerinden yükselen bir düşünceyle sağlık, sevgi ve mutluluk istemiş. Çünkü Ali Bey, zenginlik ve güç kadar önemli olan şeylerin aslında sağlık, sevgi ve mutluluk olduğunu fark etmişti. Cin, Ali Bey'in dileğini yerine getirmiş ve Ali Bey artık sağlıklı, sevgi dolu ve mutlu bir hayat yaşıyormuş. Ali Bey, zenginliğini kullanarak etrafındaki insanlara yardım etmiş, gücünü ise doğru ve adil bir şekilde kullanmış. Ama en önemlisi, kalbi sevgi ve hoşgörüyle dolu olmuş. Sevdikleriyle birlikte huzur içinde yaşamış ve köyündeki insanlara da ilham kaynağı olmuş. Ali Bey'in hikayesi, gerçek mutluluğun maddi değerlerden daha önemli olduğunu anlatır. Zenginlik ve güç geçici olabilir, ancak içsel değerler ve mutluluk kalıcıdır. Ali Bey, üç dileğini doğru ve iyi niyetle kullanarak hayatına anlam ve mutluluk katmış. Çevresindeki insanlara da örnek olmuş ve onlara mutluluk dolu bir yaşam sunmayı başarmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ucuncu-kalenderin-oykusu", "text": "Ben Üçüncü Kalender. Sizlere kör olan gözümün hikayesini anlatacağım ama şunu bilmenizi isterim ki benim hikayem diğer iki arkadaşımın hikayesi kadar şaşırtıcı değildir. Onlarınkinden çok çok daha şaşırtıcıdır. Çünkü bu arkadaşlarımın başına gelen dertler bahtsızlıktan gelmiştir ama benim derdimin tüm sorumlusu yalnızca benim akılsız başımdır. Kendi kuyumu kendim kazdım desem yeridir. Ben de onlar gibi bir şah oğlu şah idim. Şah babam bu dünyadan göçmüştü ve yerine ben geçmiştim. Adaletli yönetimim ile halkıma hizmet ettim. Ancak deniz yolculuğuna karşı büyük bir tutkum var idi. On gemi hazırlattım ve ülkeme ait adaları ziyaret etmek üzere emrimdeki adamlardan bir kısmını toplayıp denize açıldım. Deniz yolculuğumuzun yirminci gününde büyük bir fırtına çıktı ve bizi sürükledi. En sonunda gemiyi demirleyebileceğimiz bir ada bulup karaya ayak bastık. Yedik, içtik, dinlendik ve yola yeniden koyulduk. Yirmi gün sonra fark ettik ki bilmediğimiz sulara savrulmuşuz. Kaptan, denizde gördüğü bir şey üzerine ağlamaya, sızlanmaya başladı ve bizlere dönüp felaketimizi bildirdiğini, yakında mahvolacağımızı söyledi. Meğer Mıknatıs Dağ denilen kayalardan oluşan bir adaya yaklaşmakta imişiz, sular bizi oraya çekmekte imiş ve buraya giren bir can bile sağ kurtulamazmış. Çünkü gemimiz buraya varıp paramparça olacakmış! Mıknatıs dağ, gemilerdeki tüm metal parçaları söker, gemileri parçalarmış. Adanın tepesinde bakırdan yapılmış bir kubbe, bu kubbenin üstünde de bakırdan bir ata binmiş bir süvari varmış. Bu süvarinin elinde bakır bir mızrak ve göğsünde de üzerinde baştanbaşa hiç bilinmeyen ve tılsımlı isimler yazılı kurşundan bir levha bulunmaktaymış. Böylece,bu süvari bu atın üstünde bulundukça, alt taraftan geçen gemiler parçalanacak ve tüm yolcular sonsuza dek kaybolacaklar; gemilerin tüm demirleri de dağa yapışık olarak kalacakmış. Bu süvari bu atın üzerinden aşağı atılmadıkça, hiçbir kurtuluş olanağı yok imiş.Sonra, on gemimizin hepsi dağın kenarına yaklaşınca, ansızın gemilerin binlerce çivisi sökülerek uçuşmaya başladı ve gidip dağa yapıştı; gemilerimiz yarıldı ve biz hepimiz suya düştük. Kimimiz kurtulduk, kimimiz boğuldu. Gemiden sökülen tahtalardan birine sarıldım ve dalgalarla rüzgar beni bu Mıknatıs Dağ'ın eteğinde kıyıya attı. Orada dağın tepesine çıkan bir yol gördüm; kıyılar oyularak merdiven şekline sokulmak suretiyle oluşturulmuştu bu yol... Elimden geldiğince, kayalıklara ve oyuğa yaklaştım, Allah'ın emriyle rüzgar da artık yatıştığından bu dağa çıkmayı başardım. Kurtuluşumdan dolayı çok seviniyordum; artık kubbenin olduğu yere ulaşmaktan başka yapacak iş yoktu; sonunda ulaştım. Tam o sırada, yorgunluk beni öylesine sardı ki, yere uzandım ve orada uyuyakaldım. Uyurken bana bir sesin, \"Ey Şah Kaasip'in oğlu! Uykudan uyandığında, ayağının altındaki toprağı kaz, orada bakırdan bir yay ve üzerinde bir tılsım yazılı gümüş oklar bulacaksın. Bu yayı al, bununla kubbenin üzerinde duran süvariyi vur; böylece bu müthiş beladan kurtararak insanlara huzur sağlamış olacaksın! Süvariyi vurunca, denize düşecek, yay da elinden toprağa düşecek. O zaman yayı al ve düştüğü yerde toprağa göm! Bu sırada deniz kaynamaya ve senin bulunduğun tepeye ulaşıncaya kadar taşıp yükselmeye başlayacak. O sırada denizde bir kayık göreceksin, kayıkta bu bakırdan süvariye benzeyen bir başka adam olacak; ellerinde küreklerle sana gelecek. Sakın korkma! Onunla birlikte kayığa bin! Ama Tanrı'nın kutsal adını ağzına almamaya dikkat et! Hem de çok dikkat et! Bunu ne olursa olsun, sakın yapma! Bir kez kayığa binince, bu adam seni alıp on gün gezdirecek; bu sürenin sonunda Selamet Denizi'ne ulaşacaksın. Bu denize ulaşınca, orada seni kendi ülkene kadar götürecek birilerini bulursun. Ama, bütün bunlann bir tek koşulu yerine getirmene bağlı olarak gerçekleşeceğini unutma: Tanrı 'nın adını kesinlikle ağzına almayacaksın! O anda, hanımım, uykumdan uyandım ve cesaretimi toplayarak sesin emrine uyup yay ve okları gömülü oldukları yerden çıkardım ve bunlarla süvariyi devirdim. Süvari denize, yay da ayak ucuma düştü; yayı hemen oracığa gömdüm. Bu sırada deniz kaynamaya ve kabarmaya başladı. Sonunda bulunduğum dağa kadar yükseldi. Birkaç saniye sonra, denizde, benim bulunduğum yana doğru yol alan bir kayık gördüm; ve Yüce Tanrı'ya şükürler ettim. Kayık yanıma iyice yaklaşınca, içinde bakırdan bir adam olduğunu, göğsüne takılı gümüş bir levhada da isimler ve tılsımlar yazılı bulunduğunu gördüm. Bunun üzerine, hiçbir sözcük telaffuz etmeden, kayığa bindim. Bakır adam beni, bir gün, iki gün, üç gün; sonra da on gün tamamlayıncaya kadar kayıkla gezdirdi. O zaman uzaktan adaların belirdiğini gördüm; kurtulmuştum. Neşenin doruğunda mutlu ve coş kulu; heyecan ve Tanrı'ya minnetle dolu olduğum bir sırada Allah'ın adını andım ve onu ululayarak, \"Allahu ekber! Allahu ekber\" diye haykırdım. Ama, daha bu kutsal sözler ağzımdan çıkar çıkmaz, bakır adam beni yakaladı ve kayıktan denize fırlattı, sonra uzaklaşıp gözden kayboldu. İyi yüzme bildiğimden bütün gün, gece oluncaya kadar yüzdüm; artık kollarımda derman kalmamıştı; kollarım bitkin, omuzlarım yorgun, kendimi tükenmiş hissettim. Ölümün yaklaştığını görerek iman tazeledim ve kendimi ölüme hazırladım. Fakat, tam o anda, dalgaların hepsinden daha güçlü bir dalga, uzaktan dev bir kale gibi yükselip geldi ve beni sürükleyip öylesine savurdu ki, kendimi daha önce gördüğüm adalardan birinin kıyısında buldum. Demek Tanrı böyle istemişti. Bunun üzerine kıyıya çıktım, giysilerimden sıkarak suyu çıkardım; kurusunlar diye kaya üzerine serdim; ve bütün gece uyudum. Uyanınca, kuruyan giysilerimi giydim; ne yana gideceğimi kestirmek üzere ayağa kalktım; ve önümde, uzanan verimli bir vadi gördüm; burada dönüp dolanırken, denizle kuşatılmış küçük bir adada olduğumu anladım. Kendi kendime, \"Ne felaket! Bir dertten kurtulduğum her seferinde, daha beter bir derde düşüyorum!\" dedim. Böyle üzgün üzgün düşünürken, bir kayığın yaklaşmakta olduğunu gördüm. Kayık kıyıya yaklaştı ve içinden on köle çıktı. Adanın ortasına kadar gelip burayı kazmaya başladılar. En sonunda bir kapak buldular. Kapağı kaldırıp oraya kayıktan; ekmek, un, bal, yağ, koyun etiyle dolu torbalar ve bir evde oturanın ihtiyaç duyacağı daha birçok şeyleri taşımaya başladılar. O sırada kayıktan köleler arasında çıkıp ilerleyen saygın bir ihtiyar gördüm; çok yaşlıydı ve zayıftı. Öylesine ki, artık ona insan bile denemezdi. Bu ihtiyar sevimli bir oğlan çocuğunun elinden tutuyordu. Beraberce kapının yanına kadar ilerlediler ve buradan aşağı indiler, gözümün görüş alanından çıktılar; ama birkaç dakika sonra çocuk hariç hepsi yeniden yukarı çıktılar. Kayığa döndüler ve binerek denizde uzaklaştılar. Tamamıyla gözden kaybolduklarını görünce kapattıkları yere gidip yeniden kazdım. Altında kemerli bir merdiven gördüm; bu taş merdivenden indim. Orada geniş bir salon gördüm. Orada genç çocuk tek başına oturuyordu. Beni görünce, büyük bir korkuya kapıldı ama ben ona en uyumlu sesimle, \"Barış seninle olsun!\" deyince, bana, güven duyarak, \"Barış seninle olsun! Tanrı seni korusun ve kutsasın!\" diye yanıt verdi. Ona, \"Efendim, Ben görünüşüm belli etmese de, bir şah oğluyum ve de bir şahım. Başıma türlü türlü dertler geldi. Seni burada hapis olmuş görünce dayanamadım kurtarmaya geldim dedim. Çocuk ise bana, \"Efendim, ben burada ölümden kaçınmak için bulunuyorum. Çok tanınmış büyük bir mücevhercinin oğluyum; babamın ünü tüm ülkelere yayılmıştır. Benim doğuşumla babam, gaipten haber veren üstatlardan, çocuklarının ana babalarından önce öleceğini öğrenmiş; ve büyük bir üzüntüye kapılmış. Büyücünün biri de ona 'Bu senin oğlun Kaasip adlı bir şahın oğlu olan bir şah tarafından öldürülecek; Bu da Mıknatıslı Dağ'ın bakır şövalyesinin denize atılmasından kırk gün sonra olacak!' demiş. Mücevherci babam çok üzülmüş; bana özen göstermiş ve on beş yaşıma ulaşıncaya kadar büyük bir dikkatle büyütmüştü. Tam bu sırada, süvarinin denize atılmış bulunduğunu öğrenerek annem ile birlikte öylesine ağladı ve üzüldü ki vücudu zayıfladı, rengi değişti; yılların ve dertlerin yıprattığı yaşlı bir adam haline geldi. İşte bunun üzerine beni bu yeraltı mevkiine getirdi; zaten doğduğumdan beri adamlar tutarak, on beş yaşımda, bakır süvariyi devirdikten sonra beni öldürecek şahın arayışlarından kaçırmak için bu yeri hazırlatmıştı. Babamla ben eminiz ki Kaasip'in oğlu, bu bilinmeyen adada gelip beni bulamayacaktır. Bu mevkiide kalışımın nedeni de budur\" dedi. Bunu duyunca ona, \"Çocuğum! kadiri mutlak olan Tanrı, küçücük bir çocuğun öldürülmesini istemez. Ben de burada seni savunmak üzere bulunuyorum ve tüm ömrümce burada kalacağım\" dedim. O da bana, \"Kırk günün sonunda babam yeniden gelerek beni buradan alacak; Bu süre geçtikten sonra artık tehlike kalmayacak\" dedi. Ben de bu kırk gün boyunca onu korumaya ve babasına sağ salim emanet etmeye yemin ettim. Kırkıncı günün sonunda küçük çocuk benimle eğlenmek için, birdenbire ayağımı gıdıklamaya başladı; bu davranışından öyle huylandım ki, istemeden üzerine düştüm ve elimde bulunan bıçak yüreğine saplandı ve oracıkta ölüverdi. Ben de içim paramparça bir halde oracıkta kala kaldım. Babası ve adamları gelsin de cezamı versinler diye beklemekteydim. Birden kapı açıldı ve ihtiyarın çocuğa seslendiğini duydum. Çocuğunun sesini duyamayan ihtiyar en sonunda aşağı indi ve yavrusunu ölmüş halde görünce ağlamaya başladı. Beni yakaladılar ve en kötü cezaları vermek üzere ülkelerine götürmeye karar verdiler. İhtiyara çocuğu bilerek öldürmediğimi anlatsam da nafile. Benim için kırk katırdan da kırk satırdan da büyük bir ceza gerekliydi onun gözünde. Birden bire ilginç bir şey oldu. Yer yarıldı ve içinden Cerceris denilen bir yaratık çıktı. Korkunç yaratık eğer onunla bir anlaşma yaparsam, çocuğun canı büyü ile alındığı için geri getirebileceğini söyledi. Bunun üzerine hemen anlaşmayı kabul ettim ve yaratığın pençesine düştüm. Yaratık çocuğun üzerindeki büyüyü kaldırdı ve canını ona bağışladı. Beni ise göklere uçurdu ve sonra yerin dibine indirdi. Orada benden bir tane daha yapıp aynı ben gibi görünmesini sağladı. Bu bedenin içine de kendi öz oğlunu girdirerek ülkemi ve zenginliğimi ona verdi. Ardından da üzerime vazife olmayan şeyleri gizli gizli izlediğim ve günahsız bir küçük çocuğun neredeyse ölümüne sebep olduğum için tek gözümü kör etti. O günden sonra sakalımı kestim ve kendimi Allah yoluna adadım. Üzerimdeki şanssızlığı ve akılsız başımı bir daha kimseye zarar getirmemesi için herkesten uzak tuttum. Bağdat şehrine geldiğimde ise bu iki kalenderle karşılaştım. Onlarla arkadaş oldum. Eğer çocuk bana üzerindeki büyüyü ilk anlattığında ondan uzak dursaydım şimdi başıma bunlar gelmemiş olacaktı. İşte bu da benim her duyanı etkileyen, ders veren hikayemdir."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/ucurum-insani", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Günlerden bir gün beyaz tenli, siyah saçlı, mavi gözlü güzeller güzeli bir kadın uçurum kenarına gelmiş. O kadar yavaş ilerliyormuş ki, onu gören uçurum bu kadar yavaş olmasına anlam verememiş. Çünkü uçurumun yanına gelen insanlar çoğunlukla koşarak ve ağlayarak ona sığınırlarmış. Fakat bu yeni gelen kadın diğerlerinden oldukça farklıymış. Üzgün olduğu her halinden belliymiş fakat ne ağlıyor, ne de bağırarak uçurumda sesini duyurabiliyormuş. Uçurum içinde merak duygusu uyandıran bu kadına, istemeden üzülmüş. Kadın yavaş yavaş ilerleyerek sonunda uçurum kenarına gelebilmiş ve oraya oturmuş. Fakat oturduğu yer çok tehlikeliymiş aslında. Uçurum, kendi kendine ne konuşuyorsun bakalım? Kime sinirlendin sen öyle? diye sormuş Dağ. Uçurum sen gerçekten de konuşuyor musun? Yine hayal kurmuyorum öyle değil mi? Hayır hayır gerçekten konuştun bu hayal değil. Çünkü söylediklerin o kadar gerçek, o kadar doğru ki Uçurum. Söylediklerinin hepsi doğru, çok haklısın. Hayvanlar dilsiz yaratıklardır ve bizim onlara sahip çıkmamız gerekir. Mesela kapımızın önüne biraz su, bir tabak da hayvanların beslenebileceği yemekler koyabiliriz. Ya da evimiz müsait ise de onlara bakım yapabiliriz. Dışarıda ki sokak hayvanlarına da sahip çıkabiliriz. Bunları elbette yapabiliriz. Bir sürü insan bunları yapıyor zaten. Fakat bazen insanlar istemeyerek zarar verebiliyor. Bazıları da isteyerek hayvanlara kötü davranıyor. Fakat bizlerin buna izin vermemesi gerekir. Dediğin gibi yapacağım Uçurum. Her zaman en iyi bir Veteriner olabilmek için çok çabalayacağım ve olacağım da. Hayatını kaybeden hayvanlar için de mezarlık yapacağım. Hem de nereye biliyor musun? diye sormuş Uçuruma. Kedimi gömdüğüm yere. En güzel mezarlığı yapacağım onlara. Elbette önceliğim onları korumak, sahip çıkmak, bakımlarını yapıp iyileştirmek olacak ama eğer olur da hayatlarını kaybederlerse onları kuracağım mezarlığa gömeceğim. Her şeyin en güzelini hak ediyor hayvanlar. Bak yine üzüntümü içimden aldın Uçurum. İyi ki de geldim yanına. İyi ki de konuştun benimle. Diyerek tebessüm etmiş Kadın. Uçurum da Kadın' a tebessüm etmiş. Hayvanlar için böyle bir çözüm bulduklarına ikisi de çok sevinmiş. O günden sonra Kadın dediği her şeyi yapmış. Hayvanlara mezarlık yapmış. Çok iyi bir Veteriner olup, ona gelen hayvanların neredeyse çoğunu iyileştirmiş. Sokakta kalan hayvanlara bakmış, kapısının önüne her zaman yemek ve su bırakmış. Hayatını kaybeden hayvanların da mezarlarını en güzel şekilde düzenleyip, çiçeklerle süslemiş. Kadın bunları yaptıkça her zaman Uçurumun yanına gelip anlatmış. Uçurum bu Kadın' ın geri dönmesine çok sevinmiş ve ömür boyunca en iyi iki yakın arkadaş olmuşlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/uyku-perisi", "text": "Şenay, mutlu, neşeli, sevecen ve arkadaşlarını çok seven, sevimli bir kızmış. Yemeklerini zamanında yer, annesi ve babasını hiç üzmezmiş. Her gün ödevlerini zamanında yapar ve öğretmenini de mutlu edermiş. Fakat Şenay'ın bir türlü uyku ile arası düzelmiyormuş. Uyumak istemiyor, ailesini akşamları bu yüzden üzüyormuş. Sabahları da okula giderken uyanamıyor ve derslere geç kaldığı için kendisi de üzülüyormuş. Yine de uykuyu bir türlü sevemiyormuş. Yine bir gün akşam saatlerinde yatağına yatmış. Biraz kitap okumuş ve uyumak için kitabını masasına bırakmış. Işığını kapatıp güzelce yatağına girmiş. Ama bir türlü uykusu gelmiyor, uyumak istemiyormuş. Yarın sabah okula gideceğini düşündükçe de ağlayıp duruyormuş. Tam yine ağlayacağı sırada içeride bir beyazlık olduğunu fark etmiş. Hemen kafasını kaldırıp ışığın göründüğü yere doğru bakmış. Penceresinin açık kaldığını fark etmiş. Ama ışık oradan gelmiyormuş. Kapıya doğru baktığında beyaz elbiseli, sarı saçlı, parlak kanatlı bir peri görmüş. Peri ona gülümseyerek bakıyormuş. Şenay, çok şaşırmış. Camdan içeriye girebileceğini düşünmüş ama neden burada olduğunu anlayamamış. Siz kimsiniz? diye soruvermiş. Peri yavaşça Şenay'ın yanına yaklaşmış. Ben Uyku Perisiyim güzel kız. Uyuyaman çocuklara geceleri eşlik ediyorum. Onların mutlu uyumalarını sağlıyorum. Senin ağlamalarını duyunca içeri girmek istedim. Demiş. Şenay, perinin söylediklerine çok şaşırmış ve heyecanlanmış. Evet, ben de bir türlü uyuyamıyorum. Ailemle birlikte vakit geçirmek istiyorum. Ama uyku saatim geldiği için odama geliyorum. Uyuyamayınca okula da geç kalıyorum ve çok üzülüyorum. Demiş. Uyku Perisi Şenay'ın yanına oturmuş. O zaman seninle bir uyku oyunu oynayalım. Bu oyunu o kadar çok seveceksin ki artık her akşam erkenden uyuyacaksın. İster misin? diye sormuş. Şenay sevinçle Evet. Çok isterim. Demiş. Merakla Uyku Perisi'nin anlatacağı oyunu dinlemeye başlamış. Uyku Perisi güzelce oyunu anlatmış. Her akşam tam saat 21.00 olduğunda gelip yatağına yatacaksın. Hemen uyumaya koyulacaksın. Çünkü uykuya daldığında ben gelip seni alacağım ve uçsuz bucaksız diyarlara götüreceğim. Orada yeni arkadaşlar edineceksin. Mutlu ve güzel bir şekilde eğleneceğiz. Hayal ettiğin ne varsa orada bulabileceksin. Fakat oyunun tek kuralı var; gerçekten uyumuş olmalısın. Demiş. Şenay, hayal kurmayı çok severmiş. Bu nedenle uyku oyunu onu çok mutlu etmiş. Tamam sevgili Uyku Perisi. Bundan sonra her gün saatinde yatağıma gelip bir an önce uyuyacağım. Gittiğimiz yerlerde uçan süpürgeler ile bulutlara da çıkabilecek miyim? diye sormuş. Uyku Perisi gülümseyerek cevaplamış Evet, istediğin her şeyi yapabileceksin. Şenay bunu duyunca çok mutlu olmuş. Tamam o zaman Uyku Perisi. Ben bu oyunu her gün oynamak istiyorum. Demiş. Uyku Perisi O zaman şimdi uyku vakti. Uyuduğun zaman ben seni alıp götüreceğim. İyi uykular tatlım. Demiş ve oradan ayrılmış. O günden sonra Şenay uyku vaktini iple çekiyormuş. Çünkü Uyku Perisi verdiği sözü tutmuş. Her gün uyuduktan sonra farklı yerlere gidip yeni arkadaşlar ediniyormuş. Uçan süpürgesi ile bulutlara çıkıyor, kırlarda koşup oynuyor, bazen de bir dere kenarında Uyku Perisi ile birlikte yeni öğrendiği şarkıları söylüyormuş. Şenay artık okula geç kalmıyor ve öğretmenini üzmüyormuş. Annesi ve babası da kızlarının uykuyu sevmesinden dolayı çok mutlu oluyorlarmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/uykusuz-kral-ve-usagi", "text": "Ninni mi? Koskoca kral ninni ile mi uyuyacakmış? Hem de benim ninnimle? Çok saçma! Ben şaka yapıyordum kralım. Biliyorsunuz şaka yapmayı çok severim. Şaka yapmanı yasaklıyorum! Kimse bana şaka yapamaz! Uykusuzluk kralı çok sinirli bir hale getirmişti. Uşağın yanına yaklaşıp, ona bağırmaya başladı. Uşak çok korkuyordu. Kral daha da öfkelendi. Uşak onu daha önce hiç bu kadar öfkeli görmemişti. O gece sabaha kadar krala ninni söyledi. Kral uyumak bir yana gözlerini bile kırpmıyordu. Bu karışım uyku verir ama fazlası çok tehlikelidir. Sakın üç damladan fazla içmesin. Yoksa hiç uyanamaz. Tamam sen hiç merak etme cadı! Uşak o kadar yorulmuştu ki, karışımın hepsini sütün içine döktü. Kral ile birlikte o da aylardır uykusuzdu. Birlikte süt içme saatleri gelmişti. Uşak yanlışlıkla karışımı döktüğü sütü kendisi içti. O akşam kral ilk kez uykuya daldı. Artık iyileşmişti. Uşak da uyudu ama onun uyuma sebebi karışımdı. Herkes onların aylardır uykusuz oldukları bildikleri için hiç rahatsız etmediler. Pamuk yataklar yapıp, kuş tüylerinden yorganlar diktiler. Aradan tam bir ay geçmişti. İkisi de uyanmıyordu. Halk çok endişeliydi. Kral bir gece uyandı. Uşağını çağırdı. Saraydakiler uşağın uyuduğunu ve ne yaparlarsa yapsınlar uyanmadığını söylediler. Kral sevimli cadının yanına gitti. Birisi uşağı cadının yanına giderken görmüş ve bunu uyanır uyanmaz krala söylemişti. Kötülük her zaman zarar verir. Uşak bana kötülük yapacaktı ama kendi başına geldi. Hadi onu uyandır. Aradan tam bir ay geçmişti. İkisi de uyanmıyordu. Halk çok endişeliydi. Kral bir gece uyandı. Uşağını çağırdı. Saraydakiler uşağın uyuduğunu ve ne yaparlarsa yapsınlar uyanmadığını söylediler. Kral sevimli cadının yanına gitti. Birisi uşağı cadının yanına giderken görmüş ve bunu uyanır uyanmaz krala söylemişti. Kötülük her zaman zarar verir. Uşak bana kötülük yapacaktı ama kendi başına geldi. Hadi onu uyandır. Cadı bir karışım daha yapmak için günlerce uğraştı. Yaptığı karışımla da uşağı uyandırdı. Kral uşağını affetti. Cadı da bir daha kötü karışım yapmamak üzer krala söz verdi. O günden sonra ülkede kötülük yapmak yasaklandı. Kötülük çok kötü bir şeydi ve her şey iyilikle çözülmeliydi."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/vezir-nureddin-vezir-semseddin-ve-hasan-bedreddinin-oykusu", "text": "Bir zamanlar, biri Mısır ülkesinde bir diğeri İran ülkesinde yaşayan iki vezir varmış. Bu vezirler birbirleri ile çocukluktan arkadaşlarmış. Mısır'dakinin adı Şemseddin, İran'dakinin adı ise Nureddin imiş. İkisi de küçük birer çocuklarken birbirlerine eğer birinin oğlu, diğerinin de kızı olursa, yetişkinlik çağına geldiklerinde çocuklarını evlendireceklerine söz vermişler. Velhasıl ikisi de büyümüş ve evlilik çağına gelmişler. Evlenmeden evvel bir araya gelip gelecekte dünyaya gelecek çocukları hakkında konuşmaya karar vermişler. Şemseddin ile Nureddin bir gün Bağdat şehrinde gelecekte çocuklarını ne şekilde evlendireceklerini konuşmak üzere bir araya gelmişler. Nureddin, Şemseddin'e, o zamanın geleneklerinden biri olan günümüzde ne kadar yanlış bir gelenek olduğu bilinen ancak o zaman ne yazık ki uygulanmakta olan başlık parası meselesini sormuş. Demiş ki \"Dostum, bu durumda, kızınla evlenmek için oğlumun ne kadar başlık parası gerektiğini düşünüyorsun?\". Şemseddin de, \"Oğlundan kızımın başlık parası için üç bin altın dinar, üç meyve bahçesi ve Mısır'da en iyi durumda üç köy alırım. Doğrusu, kızımın değeri karşısında istediklerim pek o kadar fazla değil. Ve eğer, oğlun olan delikanlı, bu sözleşmeyi kabul etmek istemezse, aramızda hiçbir ilişki kurulamaz\" demiş. Bu sözler üzerine Nureddin, \"Bunu böyle düşünme! Gerçekte, oğlumdan istemeyi düşündüğün bu şeyler de nedir? Unutma ki biz, iki dostuz ve iki veziriz. Böyle bir istemde bulunacağına, kızını oğluma armağan olarak sunmalısın, herhangi bir başlık istemeyi aklından geçirmeden... Sonra, bilmez misin ki, erkek, daima kızdan daha değerlidir! Oğlum da bir erkek olduğuna göre, başlık talep edeceğine, kızın çeyiz getirmelidir. Şemseddin, bunu duyunca, \"Görüyorum ki, sen gerçekte, oğlumun kızımdan daha soylu olduğunu düşünmektesin! Böyle ise, senin akıldan ve doğru düşünmeden ve de minnettarlıktan yana, tüm olarak nasipsiz olduğun anlaşılıyor. Ama, öyle olsun! Senin işine nasıl gelirse öyle konuş! Ama ben, sen böyle konuştuğun için, altınla tartsan bile, kızımı artık senin oğlunla evlendirmem!\" demiş. Bu sözler üzerine Nureddin çok kızmış ve \"Ben de Öyle! Artık oğlumu senin kızınla evlendirmek istemiyorum!\" diye haykırmış. Şemseddin, \"Evet! Bu iş burada biter! demiş. Bunun üzerine Nureddin, olan bitenden son derece üzgün, uzaklaşmış; tüm üzgün düşüncelerini de uyutmak üzere, tek başına uyumaya gitmiş. Ertesi sabah Şemseddin Bağdat'tan ayrılmış. Nureddin'e gelince, dostu ile yaptığı tartışmadan dolayı çok kötü bir ruh halinde o geceyi geçirdikten sonra; ertesi sabah erkenden uyanmış, abdest alıp sabah namazını kıldıktan sonra dolabına yönelmiş. Oradan kendisi hakkında kardeşinin aşağılayıcı sözlerini ve maruz kalıcılığı hakareti aklından hiç çıkarmayarak, altın dolu bir heybe almış. Adamlarından birine, alaca renkli, iri ve iyi yol alan bir katırı koşuma hazırlamasını emretmiş. Köle, katırların en güzelini seçerek, İsfahan kadifesinden eyer altlığını serip, altın telli nakışla süslü eyeri, Hint işi üzengileri takarak, hayvanı öyle bir hazırlamış ki, evlenmek üzere iyice süslenmiş bir yeni gelin görünümü almış. Nureddin ayrıca bunların üzerine büyükçe bir ipek halı, bir de namazlık halı konmasını emretmiş ve bütün bunlar yerine getirilince, heybeyi altın ve mücevherle doldurup küçük ile büyüğü arasına sıkıştırmış. Bunlar yapılınca, köle çocuğa ve diğer tüm kölelere, \"Kentin ötesinde Kalyubiyye' yöresinde bir geziye çıkıyorum; orada üç gece kalacağım çünkü göğsümde bir daralma duyuyorum orada açık havayı soluyarak biraz ferahlamak istiyorum ama beni kimsenin izlemesini istemiyorum!\" demiş. İlkinde bulunduktan sonra, katıra binmiş ve aceleyle oradan uzaklaşmış. Bir kez Kahire'den çıkınca, öğleye kadar rahat bir yolculukla Belbeyyis'e ulaşmış ve orada durmuş; katırı dinlendirmek kadar, kendisi de dinlenmek üzere orada hayvandan inmiş; biraz yemek yemiş ve yeniden yola koyulmuş. İki gün sonra, tam öğle vakti, cins katın sayesinde, Kutsal Kent Kudüs'e ulaşmış. Orada katırdan inmiş, dinlenmiş, katırı da dinlendirmiş. Azık torbasından yiyecek bir şeyler çıkarıp yemiş. Bu iş bitince, torbasını başının altına koyup yere büyük ipek halısını sererek yatıp uyumuş; boyuna, dostunun kendisine reva gördüğü davranışa kızıp durarak... Ertesi gün, şafak vakti, yeniden eyer kurulmuş, bu kez güzel bir gidişle Halep kentine gelinceye kadar yol almış. Orada kentin bir hanında mekan tutmuş; sükunetle kendisini ve katırını dinlendirmek için üç gün kalmış. Halep'in güzel havasını iyice soluduktan sonra, yola koyulmayı düşlemiş. Bu maksatla, çocukluğundan beri çok sevdiği Halep'te en iyi şekilde yapılan şekere bulanmış fıstık ve bademle doldurulmuş o güzel hamur işi tatlılardan satın aldıktan sonra, katırına binip yola çıkmış. Ve katırını bildiği gibi yol alması için özgür bırakmış. Çünkü bir kez Halep'e geldikten sonra, artık nereye gideceğini bilmiyormuş. Böylece gece gündüz yol alıp bir akşam güneşin battığı sırada Basra kentine gelmiş; fakat Basra'ya geldiğinin farkında bile değilmiş. Bir hana gelip soruşturduktan sonra, buranın Basra olduğunu öğrenmiş. Bunun üzerine katırdan inmiş; üzerindeki halıları, yiyecekleri ve heybeyi almış ve hanın kapıcısından, hemen dinlenmeye geçip soğuk almasın diye katırı biraz gezdirmesini istemiş. Nureddin'in kendisine gelince, halısını sermiş ve dinlenmek üzere handa oturmuş. Hanın kapıcısı, dizgininden tutup katırı alıp yürütmüş. Rastlantı bu ya! Tam o sırada Basra veziri de sarayının penceresinde oturmuş, sokağa bakıp duruyormuş. Güzel katırı ve büyük değer taşı yan koşumlarını görmüş. Bu katırın kesinlikle yabancı vezirlerden birine, hatta belki de emirlerden bir emire ait olması gerektiğini düşünmüş. Hayvana bakarken büyük bir şaşkınlığa kapılmış sonra genç kölelerinden birine kapıcı ile katırı kendisine getirmesi emrini vermiş. Delikanlı koşup bulduğu kapıcıyı vezirin huzuruna getirmiş. Bunun üzerine kapıcı ilerleyip çok yaşlı ve çok saygın bir ihtiyar olan vezirin ayakları arasındaki toprağı öpmüş. Vezir, kapıcıya, Bu katırın sahibi kimdir?\" diye sormuş. Kapıcı da göstermiş. Veziri görünce, Nureddin ayağa kalkmış ve onu karşılamak üzere yanına koşmuş ve attan inmesine yardım etmiş. Bunun üzerine vezir ona adet olduğu üzere selam vermiş ve Nureddin bu selamı yürekten bir ilgiyle alıp iade etmiş. Yaşlı vezir genç Nureddin'in huyunu suyunu pek beğenmiş ve onu kızı ile evlendirmek istemiş. Nureddin de bu alim vezirin kızı ile evlenmeyi kabul etmiş. Şemseddin de bu arada Basralı bir tacirin kızı ile nişanlanmış. Tanrı'nın işi, bu iki kardeşin evlilikleri de aynı güne denk gelmiş. İşin daha da garibi, Nureddin ile Şemseddin'in çocukları da aynı anda doğmuş. Şemseddin'in güzeller güzeli bir kızı, Nureddin'in ise güzeller güzeli bir oğlu olmuş. Nureddin oğluna Hasan Bedreddin adını koymuş. Hasan, annesi ve babası ile mutlu mutlu yaşamaktaymış. Annesi, o kadar yetenekliymiş ki çok güzel tatlılar yaparmış. Bu yeteneği ve ilgisi Hasan Bedreddin'e de geçmiş. Hasan, annesinden tatlı yapımının bütün inceliklerini birer birer öğrenmiş. Vezir olan babasından da vezirlik bilgisini öğrenmiş. Vezir oğlu olduğu için kendisinden de vezir olması beklenen Hasan'ın tatlı yapımını bilmesinin ona bir şey kazandırmayacağını, işine yaramayacağını söyleseler de dünyanın bütün tatlılarını öğrenmeye kararlı imiş. Aradan yıllar geçmiş, Hasan büyümüş ve genç bir erkek olarak evlenme çağına girmiş. Bu sıralarda da Nureddin ağır bir hastalığa yakalanmış ve ölüm döşeğine yatmış. Bunun üzerine Hasan Bedreddin'i yanına çağırarak ona başından geçenleri tek tek yazmasını istediğini söylemiş. Bağdat'tan Şemseddin'in yanından ayrılmasından itibaren başından geçenleri bir bir anlatmış ve oğlu da kaleme almış. Nureddin en sonunda ağır hastalığa dayanamayıp ruhunu teslim etmiş. Nureddin'in ölümünün acısına dayanamayan eşi de onun ölümünden hemen sonra hayatını kaybetmiş. Hasan Bedreddin kısa zaman aralığı ile hem annesinin hem babasının kaybından öyle derin bir üzüntü duymuş ki her şeyini bırakarak yollara düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş altı ay bir güz gitmiş ve en sonunda bir diyarda durmaya karar vermiş. Burada kendi halinde dolanırken güzeller güzeli bir kızın üzgün üzgün bir ağacın dibinde oturduğunu görmüş. Kıza gidip derdini sormuş ve kız da ona deva bulunmaz bir hastalığı olduğunu yeni öğrendiğini söylemiş. Bu kız bu ülkenin vezirinin kızıymış ve hastalığın ona gelmesine sebep olan babasının bir düşmanı imiş. Düşmanı kötü kalpli büyücü kızın iyileşmesinin tek yolunun dünyanın en iyi nar tatlısını yemesi olduğunu söylemiş. Tüm ülkenin en iyi aşçılarının yaptığı nar tatlılarından yemiş ama büyü bir türlü bozulmamış. Babası da ülkedeki tüm aşçıları öfkelenip öldürmüş. Geriye bir tane bile aşçı kalmamış. Meğer Hasan Bedreddin annesinden nar tatlısının en güzelini yapmayı öğrenmiş. Kızın hayatını kurtarabileceğine inanan Hasan Bedreddin, eğer büyü kalkmazsa idam edileceğini bildiği halde vezirin karşısına çıkmak üzere saraya gitmiş. Hemen onu mutfağa almışlar. Hasan Bedreddin en güzel kaselerden birini almış; onu nar tanesi, şeker ve soyulmuş bademle doldurmuş ve üzerlerine yeterince nefis kokular serpmiş; sonra da işlemeli ve kabartmalı bakır tepsilerinden en gösterişlisini seçerek kaseyi bununla sunmuş. Ve kızın bu tatlıyı memnunluk işaretleri yaparak yediğini görünce ruhu okşanmış ve çok memnun olmuş ve ona, \"Gerçekten, benim için ne büyük şeref! Ve de ne bahtlı bir gün! Hoş olsun, afiyet olsun!\" demiş. Aynı zamanda kızın güzelliğine ve zarifliğine de oracıkta aşık olmuş. Vezir gözlerini dikmiş kızının üzerindeki büyünün kalkıp kalkmayacağını beklemekteymiş. Bunun üzerine kızın üzerinden aniden bir siyah bulut havalanıp göğe karışmış. Orada bulunan diğer büyücüler sevinç içinde vezire büyünün kalktığının haberini vermişler. Vezir bu duruma çok sevinerek Hasan için kocaman bir sofra donatmış ve onu tanımak istemiş. Hasan'ın bilgisini ve görgüsünü çok beğenen vezir onun da bir vezir oğlu olduğunu öğrendiğinde Hasan'ı kızı ile evlendireceğine yemin etmiş. Kız da Hasan da bu duruma çok sevinmişler. Hasan, babasının hayatını merak eden vezire, Nureddin'in ölmeden önce ona yazdırdıklarını sunmuş. Bu sözlerin tamamını okuyan vezir gözyaşlarını tutamamış. Çünkü burada anlatılanlarda kendi ismi de varmış. Bu ülkenin vezirinin Şemseddin olduğunu öğrenen Hasan, babasının karşılıklı gurur meselesinden küstüğü dostu olmasına pek şaşırmış. Şemseddin de bunun üstüne Hasan ile kızının evlenmesinin Nureddin'in de en büyük isteklerinden olduğunu ama henüz küçük yaşta iken birbirleri ile böyle saçma bir atışmaya girdiklerini ona anlatmış. Hasan, babasının bu evliliği ne kadar istediğini ve Şemseddin'i hiç unutmadığını zaten çok iyi bilmekte imiş. En sonunda kız ile Hasan evlenmişler ve muratlarına ermişler. Bir erkek çocukları olmuş ve adını da Nureddin koymuşlar. Sonsuza dek mutlu mutlu yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yarali-guvercin", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, ayla ayla bir güz gittim. Birde dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim? Gide gide bir arpa boyu gitmemiş miyim? Natal maral martaval, işte size duyulmadık bir masal. Ülkeler ülkesinde uzak diyarlarda sessiz sakin bir orman varmış. Bu ormanda binlerce hayvan yaşarmış. Aslan, kaplan, tilki, fare, tavşan ve fil gibi bir sürü hayvan varmış. Her çeşit kuşlar, cıvıldayan böcekler ve renkli çiçekler bulunurmuş. Bu hayvanlar kendi aralarında konuşur yardımlaşma yaparlarmış. Bir de güvercin sürüsü bulunurmuş. Bu sürü arada yılın belli dönemlerinde uçar, sonra geri gelirmiş. Güvercinlerden bir tanesinin kanadı yaralıymış. Bu güvercin uçmaya kalkınca çok az uçabiliyormuş. Yorulup, sakat kanadından dolayı düşüveriyormuş. Günlerden bir gün güvercin sürüsü yine uçmaya hazırlanırken, diğer güvercinler yaralı güvercine bakarak alay etmişler. Sen uçamazsın, yarım bir güvercinsin gibi küçümseyici laflar etmişler. Yaralı güvercinin ismi Kartopu'ymuş. Bembeyaz kuyrukları ve bembeyaz derisi ile harika görüntüsü varmış. Kartopu'nun tek sorunu yaralı olmasıymış. Kanadı kırık olan ve zamanla bu konuda gelişme olmayan bir haldeymiş. Bu nedenle bu duruma çok üzülüyormuş. Kartopu arkadaşlarının onunla dalga geçmesine çok içerlemiş ve ağlamış. Yandan geçen bir kartal bu durumu görmüş. Kartopu'nun yanına giderek durumu öğrenmiş. Kartal bu konuda Kartopu'na yardım etmeye karar vermiş. Diğer kuşlar uçarken, Kartal her gün Kartopu'na çalıştırıyor ve güçlendiriyormuş. Günler aylar geçmiş ve Kartopu'nun kanadı iyileşmiş. Fakat sürüdeki kimseye söylememiş. Yine uçma zamanı gelmiş. Bütün güvercinler toplanmış, arkadaşları yine Kartopu ile dalga geçmiş ve uçmaya başlamışlar. Bir de ne görsünler! Kartopu onların yanında uçuyor ve havada taklalar atıyormuş. Onların yapamadığı hareketleri bile yapıyormuş. Bütün sürü şaşırmış ve hepsi hayranlıkla bakmışlar. Diğer kuşlar zamanla Kartopu'ndan özür dilemişler. Böylece mutlu şekilde uçmaya devam etmişler. Kartopu'da kendini kanıtlayarak hayatına devam etmiş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yasli-cinar-agaci", "text": "Eski zamanların birinde uzak diyarlarda Elmalı Turta isminde bir kasaba varmış. Bu kasabanın halkı yemek yemeyi çok severmiş. Herkes birbiriyle iyi anlaşır, ara sıra toplanılır ve ziyafetler düzenlenirmiş. Bu kasabanın çok sevimli fırıncı bir ninesi varmış. Herkes ekmeklerini, çöreklerini bu nineden alırmış. Bu ninenin meşhur elmalı turtası tüm ülkeye nam saldığı için nineciğin yaşadığı bu kasabaya da Elmalı Turta adı verilmiş. Bu kasabada ninecik kadar çok sevilen bir de yaşlı çınar ağacı varmış. Bu çınar ağacı insanlar kasabada yokken bile yaşıyormuş. Hiç kimse kaç yaşında olduğunu tam olarak bilmiyormuş. Fakat emin oldukları bir şey varmış ki o da bu çınar ağacının tahmin edemeyecekleri kadar yaşlı olmasıymış. Kuşların cıvıldayarak uçuştuğu, etrafa taze çörek kokularının yayıldığı, bitkilerin ve ağaçların muazzam kokusunu etrafa yaydığı bir günde kasabaya kimsenin daha önce görmediği ve tanımadığı bazı insanlar gelmiş. Bu insanlar kasaba meydanında yaşayan çınar ağacının yanına gelerek konuşmaya başlamışlar. Etrafta oturan ve yolda yürüyen kasaba halkı gelen yabancıların ne hakkında konuştuğunu merak ederek onların yanına yaklaşıp konuşulanları dinlemeye başlamış. Uzun boylu, sakallı ve biraz da göbeği olan adam yaşlı çınar ağacının bulunduğu yere yeni bir dükkan inşa etmekten bahsediyormuş. Yanındaki diğer adamlar ve kadınlar da yapacakları işin maliyetiyle ilgili hesap yapıyorlarmış. Adam kasabanın fırınına yönelmiş ve kasabayla ilgili bazı sorular sormak istediğini söylemiş. Bunun üzerine kasabanın muhtarı adamın yanına gelerek sorularını cevaplandıracağını söylemiş. Adam öncelikle yaşlı çınar ağacının ne kadar zamandır burada yaşadığını sormuş. Muhtar ise bu kasabanın en eski canlısının yaşlı çınar ağacı olduğunu söylemiş. Muhtar ve kasaba halkı adamın ve arkadaşlarının tavırlarından, konuşmalarından, çınarla ilgili planlarından hiç hoşlanmamışlar. Adam bir süre daha muhtarla konuşmuş ve bir hafta sonra tekrar geleceğini söylemiş. O gün kasabada herkes oldukça endişeli ve mutsuzmuş. Çünkü yaşlı çınar ağacına zarar gelmesini istemiyorlarmış. Yaşlı çınar ağacı sadece kasabanın simgesi değil herkesin en yakın dostuymuş. Yaşlı çınarın gölgesinde yemekler yenilir,sohbetler edilir, bazı insanlar ise yalnız kalıp kitaplarını okur ve çınar ağacıyla gölgesinde oturarak dertleşirmiş. Olanlara üzülen sadece kasaba halkı değilmiş. Hem hayvanlar hem bitkiler hem diğer ağaçlar bu duruma çok üzülmüş. O gece çınar ağacıyla konuşmak için yanına gelmişler. Çınar ağacı bu durumu soğukkanlılıkla karşılamış. Çünkü artık yaşının çok büyük olduğunu iyice yaşlandığını söylemiş. Hayvan ve bitki dostları ise ona yaşının bir önemi olmadığını herkesin onu ne kadar çok sevdiğini ve iyi bir dost olduğunu söylemişler. Günler birbirini kovalamış. Kasaba halkı çınar ağacının kesilmemesi için neler yapabileceklerini düşünüp durmuşlar. Herkes farklı bir fikir ortaya atıyormuş. Kimisi kasabaya gelen adamlarla konuşarak bu duruma engel olabileceklerini söylemiş. Kimisi adamı başka yere yönlendirebileceklerini söylemiş. Kimisi ise çınar ağacı ile olan anılarını anlatarak adamı bu durumdan vazgeçirebileceklerini söylemiş. Adamın söylediği gibi aradan bir hafta geçmiş ve adam arkadaşlarıyla birlikte çıkagelmiş. Bu sefer yanında sadece arkadaşları yokmuş. Elinde ağacın kesimi için gerekli malzemeler bulunduran bazı insanlar da kasabaya gelmiş. Adamı tüm kasaba halkı ve muhtar birlikte karşılamış. Önce adamla konuşmaya çalışmışlar. Çınar ağacının onlar için önemini, onunla olan anılarını anlatmışlar. Adam bu durum karşısında sessiz kalmış ve işine devam etmiş. Çınar ağacının yanına gelerek ona dokunmuş. İşte tam o sırada elinin ıslandığını fark etmiş. Çınar ağacının yaprakları su içindeymiş. Fakat yağmur yağmıyormuş. Ya da çınar ağacını sulayan biri de yokmuş. Bu duruma oldukça şaşırmış. Biran duraklamış. Meydandaki bütün bitkilerin, ağaçların aynı durumda olduğunu görmüş. Hepsinin yaprakları ıslanmış durumdaymış. Daha sonra etrafındaki tüm hayvanların gözlerinden yaşlar aktığını fark etmiş. Hayvanlar ve bitkiler çınar ağacının kesileceğini bildikleri için ağlıyorlarmış. Hepsi çınar ağacının yanına doğru ilerlemiş ve onun gövdesine sarılmışlar. Adam böyle bir durum karşısında oldukça şaşırmış ve duygulanmış. Bu kadar insanın, hayvanın ve bitkinin dostu olan yılların yaşlandırdığı bu koca çınar ağacını kesmekten vazgeçmiş. Kasaba halkı bu durum karşısında çok mutlu olmuş ve havalara uçmuşlar. Hayvanlar ve bitkiler hem birbirlerine hem çınar ağacına sarılarak bu durumu kutlamışlar. Kuşlar sevinç cıvıldamalarıyla uçuşmaya başlamışlar. Kasaba halkı adamın doğru kararı verdiğini söyleyerek ona teşekkür etmişler. Kasabanın meşhur elmalı turtasını ikram etmişler ve adam ile arkadaşlarını kasabalarından uğurlamışlar. Sevginin gücünü sakın hafife almayın. Sevgi hem iyileştirici hem de kurtarıcı bir etkiyes ahiptir. Siz siz olun sevginin yolundan ilerleyin!"} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yasli-kopek-sultan", "text": "Bir çobanın Sultan adında çok yaşlanmış ve tüm dişlerini kaybetmiş sadık bir köpeği varmış. Bir gün çoban ve karısı evin önünde yan yana dururken, çoban ''Yarın sabah ihtiyar Sultan'ı vuracağım, çünkü artık bir faydası yok'' demiş. Karısı, ''Dua et, zavallı sadık köpek daha uzun yıllar yaşasın, bize çok hizmet etti ve geri kalan günlerini mutlu geçirmesi için ona yardım etmeliyiz'' demiş. Yanlarında yatan zavallı Sultan, çobanla karısının birbirlerine söylediklerini duymuş ve yarının son günü olacağını düşünerek çok korkmuş; bu yüzden akşam ormanda yaşayan iyi arkadaşı kurdun yanına gitmiş ve ona tüm üzüntülerini ve sahibinin sabah onu nasıl bayıltmak istediğini anlatmış. Kurt ise Sultan'a dönerek ''Rahatına bak, sana çok iyi bir tavsiyem var. Sahibin her sabah karısıyla birlikte tarlaya çıkar, küçük çocuklarını da yanlarına alıp, işteyken çitin arkasına, gölgeye yatırıyorlar. Şimdi çocuğun yanına uzan ve onu izliyormuş gibi yap, ben de ormandan çıkıp onunla kaçacağım. Peşimden olabildiğince hızlı koşmalısın, ben de onu bırakacağım, sonra taşıyıp geri eve götüreceksin. Sahibin çocuklarını kurtardığını düşünecek ve sana o kadar minnettar olacak ki, yaşadığın sürece seninle ilgilenecekler'' demiş. Köpek bu planı çok beğenmiş ve hemen uygulayalım demiş. Kurt, çocukla birlikte biraz koşmuş, çoban ve karısı bağırmaya başlamış ama Sultan kısa süre sonra ona yetişmiş ve zavallı küçük çocuğu sahibine ve karısına geri götürmüş. Sonra çoban Sultan'ın başını okşamış ve karısına dönerek ''Yaşlı Sultan çocuğumuzu kurttan kurtardı, bu yüzden sürekli bizimle yaşayacak, iyi bakılacak ve bol bol yiyeceği olacak. Karıcığım, eve git ve ona güzel bir akşam yemeği hazırla ve yaşadığı sürece üzerinde uyuması için benim rahat yastığımı ver'' demiş. O günden sonra Sultan dilediği her şeye sahipmiş. Kısa bir süre sonra kurt geri gelmiş ve Sultan'a dönerek ''Nasıl gidiyor yaşlı köpek? Umarım şimdi daha mutlusundur'' demiş. Sultan minnettar bir bakışla: ''Her şey yolunda, sahibim beni çok seviyor ve benimle çok ilgileniyor. Hepsi senin sayende oldu, teşekkür ederim'' demiş. Kurt ise alaycı bir şekilde gülerek ''Sadece kuru bir teşekkür mü ediyorsun? Bu gece buraya gelip çobanın güzel koyunlarından birini yemek istersem başını diğer tarafa çevir, bu daha güzel bir teşekkür olur'' demiş. Sultan sinirlenerek ''Sen ne saçmalıyorsun! Böyle bir şeyi sahibime yapamam!'' diyerek kurdu reddetmiş. Ancak kurt Sultan'ın şaka yaptığını düşünmüş ve gece koyunlardan birini yemek için gelmiş. Sultan kurdun ne yapmak istediğini efendisine anlatmış bu yüzden ahır kapısının arkasında kurdu beklemiş ve kurt koyunu aramakla meşgulken, elindeki sopayla kurda vurarak onu bayıltmış. Bunun üzerine kurt çok sinirlenmiş ve Sultan'a ''Sen bir hainsin! Bu yaptığının bedelini ödeyeceksin!'' demiş. Bunun üzerine yaptığı tüm planları Sultan'ın sahibine anlatmış. Sahibi çok şaşırmış ama yine de yaşlı Sultan' a yaptıkları için kızmamış. Çünkü yıllarca sadık bir şekilde ailesine yardımcı olan yaşlı Sultan'ın hakkını yediğini düşünmüş. Sahibi kurda kızıp buradan defolup gitmesini ve bir daha gelirse onu bayıltacağını söylemiş. Bir daha kurt asla oraya gelmemiş, yaşlı Sultan ve sahibi çocuklarıyla beraber mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-1", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Bir varmış bir yokmuş, Allah'ın sevdiği kulu çokmuş. Ülkenin birinde, üstelik en güzel yerinde, bir adam ve karısı, bir de bebekleri altın sarısı, mutlu mesut yaşarlarmış. Oğullarına adı gibi güçlü ve kuvvetli olsun diye Oğan adını vermişler. Adam tüccarmış ve dünyayı dolaşırmış. Gittiği her yerden de karısına kumaşlar ve takılar, çocuğuna da türlü türlü çikolatalar ve oyuncaklar getirirmiş. Ama çocuk en çok da babasının getirdiği zeka oyunlarını severmiş. Bilmecelere, bulmacalara, labirentli oyunlara bayılırmış. Hele de babasının Mısır'dan getirdiği sihirbazlık oyunları Oğan'ın en gözde oyuncakları arasında yer alırmış. Yaptığı küçük numaralarla arkadaşları arasında Sihirbaz Oğan diye nam salmış. Saklambaç oynadıkları zaman kimse Oğan'ı bulamazmış. Çünkü Oğan adeta görünmez olur ya da girdiği her ortamın rengini alan bukalemunlar gibi saklandığı yerde hiç belli olmazmış. Tabi bu da zamanla arkadaşlarının onu oyuna almamasına sebep olmuş. Annesinin her gece ona uyumadan önce okuduğu masallardan öyle çok etkilenirmiş ki masal bitene dek gözünü dahi kırpmazmış. Ve zamanla kendine kitaplardaki kahramanlardan arkadaşlar edinmiş. Define maceraları, korsan gemiler, gizemli mağaralar Oğan'ın her zaman ilgisini en çok çeken şeyler olurmuş. Gel zaman git zaman Oğan büyümüş ve babası yakın çevrelere giderken hep onu da götürürmüş. Her defasında da gidiş ve dönüş yolunu değiştirirmiş ki hem birileri takip edemesin hem de oğlu etrafı avucunun içi gibi bilebilsin. -Sana bunu yapanları cezalandıracağım babacığım, sen sakın üzülme. demiş. Adamcağız şefkatle okşamış oğlunun yanaklarını. Biraz mahcup uzatıvermiş yanında getirdiği kitapları. Başka da bir şey getiremediği için üzülmüş. Hep birlikte eve geçmişler. Kadın öncelikle kocasının yaralarını temizlemiş. Sonra da bir şeyler hazırlamak üzere mutfağa gitmiş. Evde pek de bir şey kalmamış ama onu ona katmış, suyunu bol tutmuş. Kendi yarı aç, oğlunu ve kocasını doyurup yatmış. Sabah olmuş, ne yapsam diye kendi kendine sormuş. Neyse ki tavukları yumurtlamış, keçisinden de birazcık süt sağmış. Biraz onlar doymuş biraz da keçinin yavrusu. Derken bitince hepsi, mecbur kesmiş tavuğu. Etini ayrı koymuş, suyunu ayrı; ama artık ne işler aynıymış ne de durumları aynı. Babası iyileştikten sonra yeniden başlamış ticarete. Ama eskisi gibi kazanamıyormuş artık. Yine de kıt kanaat geçinir olmuşlar. Adam her gelişinde kumaş da getiremez olunca eskiyen elbiselerini yamalamışlar. Yine de şükrediyorlarmış tabi hallerine. Oğan da farkındaymış durumun ve o da biliyormuş bunun başka olduğunu yolunun. Derken aklına annesinin anlattığı gökkuşağı hikayesi gelmiş. Ona da dedesi anlatmış bu hikayeyi. Bir inanışa göre gökkuşağının bittiği yerde büyük bir hazine saklıymış. Kim ki o hazineyi elde ederse ömrünün sonuna dek zengin yaşarmış. Ama gökkuşağı kaybolana dek dönemezse bir daha gökkuşağı çıkana dek de dönemezmiş giden kişi. Ve gökkuşağının bir daha da dünyanın neresinde çıkacağı belli olmazmış. Kolay değilmiş yani o hazineyi bulmak. Her rengi ayrı bir yolmuş, her yolu da başka başka yaratıklar tutmuş. Kiminde cüceler çıkarmış karşına kiminde devler. Yolun biri güneşe varırmış biri okyanusa. Korsan da çıkabilirmiş karşına ejderha da... Zaten öyle olmasa herkes kolayca elde edebilirmiş hazineyi. Denemek bedavaymış ama bedeli pahalı. Büyülü bir dünyaymış orası, bazen bineğin eşek olurmuş bazen de uçan bir halı. Oğan her gün dua eder olmuş yağmur yağsın da gökkuşağı çıksın diye. Gelgelelim ne yağmur yağmış ne de gökkuşağı çıkmış. Oğan da babasıyla düşmüş yollara. Günlerden birgün yine eşkıya çıkmış karşılarına. Adam telaşlanmış ve oğlunu hemen ardına saklamış. Ama Oğan, Telaşlanma babacığım, sen onları bana bırak. demiş. Aklına hemen öğrendiği sihirbazlıklar gelmiş. Öyle bir numara yapmış ki onlara, eşkıyalar artlarına bile bakmadan kaçmışlar kayalıklara. Üstelik korkudan yanlarındaki malları bile almayı akıl edememişler. Pek bir keyiflenmiş Oğan. Baba oğul ıslık çala çala tutmuşlar evin yolunu. Annesi gözlerine inanamamış getirdiklerini görünce. Bunlar bize en az bir yıl yeter. demiş kadın. Darlık zamanlarında iyice tasarruflu olmayı öğrenmişler çünkü. O gece üçü de sevinç ve huzurla uyumuş. Sabah kalktıklarında Oğan bir de ne görsün, yağmur yağmış. Güneş biraz yükseldiğinde gökkuşağı çıkar kesin diye düşünmüş Oğan ve dediği gibi de olmuş. Hemen anne babasına durumu anlatıp kendisini merak etmemelerini istemiş. Anne babası karşı çıkmış önce; ama razı olmuşlar sonra da Oğan'ın kararlı olduğunu görünce. Sıkı sıkı tembihlemişler dikkatli olmasını ve bildiği şeyleri hiç unutmamasını. Koşar adım gitmiş Oğan gökkuşağına doğru ama nedense o gittikçe sanki gökkuşağı da gidiyormuş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yetişememiş bir türlü. Derken gökkuşağı da kaybolmuş zaten. Yorgun argın dönmüş eve. Ertesi sabahı beklemiş mecburen. Ya bir daha çıkmazsa diye de telaşlanıyormuş. Sabaha dek bir sağa dönmüş bir sola dönmüş. Uykuyla uyanıklık arası nice rüyalar görmüş. Sabahın ilk ışıklarıyla doğrulmuş yataktan ve havanın yine sabaha karşı yağmış olmasına çok sevinmiş. Sevincinden yemek bile yememiş ama annesi yanına koymuş bir şeyler. Oğan gökkuşağının çıkmasını beklerken yine ya yetişemezsem diye düşünüyormuş. Sonra okuduğu kitaptan bir cümle gelmiş aklına. -Belli ki sen de gökkuşağının dibindeki hazineyi arayanlardan birisin. Ama yedi rengi de tamamlamadıkça o hazineyi asla elde edemezsin. Sadece yedinci gün gökkuşağı yine aynı yerde doğar. Şayet bu yedi renkli yolu tamamlayamazsan kendini dünyanın öbür ucunda bulursun. İlk renk kırmızı ve yolları ejderhalarla kaplı. Unutma, akıl en büyük güçtür. Sonra karga gak diye uçarak uzaklaşmış. Ve uçan battaniye tıpkı sönen balon gibi dalgalana savrula yere inmeye başlamış. Oğan o an vazgeçmek istemiş ama bunu ailesi için yapmak zorundaymış. Öyle bir yere düşmüş ki Oğan, her yer kıpkırmızıymış ve farklı olan sadece kendisiymiş. Oğan'ın macera serüveni böylece başlamış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-8-sonun-baslangici", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Kapı açılır açılmaz bir de ne görsün, içeride kocaman bir ejderha varmış. Oğan ejderhadan korkmuş; ejderha da Oğan'dan. Kapıyı korkudan bir anda kapatan Oğan ejderhanın kendisine alev savurmadığını fark edince tekrar açmış kapıyı; ama bu kez görememiş ejderhayı. Aşağıda kocaman bir sandık duruyormuş. Belli ki hazine buymuş. Oğan ya ejderha saldırırsa diye korkuyormuş ama hazineyi almaktan başka da çaresi yokmuş. Belki korkup kaçmıştır diyerek aşağı inmiş. Sandığın kapağını açtığı gibi ortalık bir anda aydınlanmış. Çünkü sandığın içerisi parıl parıl parlayan mücevher ve altınlarla dolup taşmaktaymış. Sevinçle kapatmış kapağını, heyecanla tutmuş sandığın kulplarını. Gelgelelim sandık öyle ağırmış ki yerinden bile kıpırdatamamış. Tam hazineye kavuştum derken bu defa da onu götüremeyeceğini anlamış. Öyle çok üzülmüş ki, ailesine bu hazineyi götüremeyeceği için ağlamış. Onun ağladığını gören ejderha da dayanamayıp saklandığı yerden çıkmış. Ejderhayı karşısında görünce bir anda korkan Oğan hemen sandığın arkasına saklanmış. Ejderha da ona Benden korkmana gerek yok. Sana bir zarar vermem. Ağlamana dayanamadığım için çıktım. Merak etme, seni istesem de yakamam. Çünkü ben de senin gibi çok ağladım ve bu yüzden alevlerim söndü. demiş. Oğan saklandığı yerden çıkıp önce kendini tanıtmış. Sonra da buraya niçin geldiğini anlatmış. Peki sen niye buradasın ve o kadar çok ağladın? diye sormuş ejderhaya. Ejderha da başlamış başından geçenleri anlatmaya. Bir zamanlar benim de bir ailem vardı; ama insanlar bizi ayırdı. Birimizi bir tarafa attılar beni de bu hazineyi korumam için buraya kapattılar. Ben de o gün bugündür ağladım ve bu yüzden de alevlerim de söndü, ben de böylece kalakaldım. Oğan dişi ejderhayı dinlerken kırmızı yolda karşılaştığı ejderha gelmiş aklına. Hemen heyecanla o da başlamış ilk yolda karşılaştığı ejderhayı anlatmaya. Dişi ejderha o kadar heyecanlanmış ki Onu gördün mü gerçekten? Hala yaşıyor mu? diye sevinçle çığlık atmış adeta. Oğan Evet, onu gerçekten gördüm. demiş gülümseyerek. Dişi ejderha Şayet beni ona götüreceğine söz verirsen ben de sana hazineyi götürebilmen için yardım ederim. demiş. Ve böylece anlaşmışlar Oğan ile ejderha. Ejderha hazineyi ve Oğan'ı sırtına bindirip çıkmış hapsolduğu yerden. Böylece dönüş yoluna geçmişler ve Oğan geldiği tüm yolları geçecekmiş yeniden. Mor yola vardıklarında biraz istirahat etmeye karar vermişler. Ama Oğan bir de ne görsün, ortalıkta tek bir cadı dahi yokmuş. Sanki hepsi kaybolmuş. Doğruca cadıların şatosuna vardıklarında içerisi adeta peri kızlarıyla doluymuş. Oğan özür dileyerek burada daha önce cadıların olduğunu ve onlara ne olduğunu sormuş. Tüm peri kızları kahkaha atmışlar. Bizi tanıyamadın mı Oğan? Biz senin o bahsettiğin cadılarız. Senin dediğin gibi yapıp çok güzel olduğumuza inandık. Kendimize güzel gözlerle baktık. Sabah uyandığımızda bizler de inanamadık. Ama senin döneceğini bildiğimiz için sana sürpriz yapabilmek adına baş ucuna bir ziyafet sofrası ve uçan süpürge bırakıp saklandık. demiş. Oğan duyduklarına ve gördüklerine inanamamış adeta. Amacının gitmeden onları görmek ve onlarla vedalaşmak olduğunu söyleyip fazla oyalanmadan devam etmek istemiş yoluna. Cadılar da ona teşekkür edip küçük bir sandık daha bırakmışlar yanına. Oğan mor yoldan lacivert yola geçince bu defa da yarasalara veda etmeye gitmiş. Gitmiş ama bir de ne görsün tüm tarlalar meyve ve sebzelerle dolu. Diktikleri ve ektikleri her şey büyüyüp kocaman olmuş. Hatta yarasalar yeni mahsullerle kendilerine ziyafet çekiyormuş. Oğan'ı görünce çok sevinmişler ve ona teşekkürlerini iletmişler. Oğan öyle çok sevinmiş ki gördükleri karşısında, o da bakmış yetiştirdiği meyve ve sebzelerden bazılarının tadına. Derken Vampirella gelmiş yanına. Oğan'a küçük bir sandık uzatarak teşekkür etmiş minnet ve sevinçle ona. Oğan da teşekkür edip devam etmiş yoluna. Derken suyun üzerinde oynayan köpekbalığıyla yunusu görmüş mavi yola vardığında. Hatta daha ne oyunlar bulmuşlar oynamaya. Onlar da binbir teşekkürle küçük bir sandık vererek veda etmişler Oğan'a. Ejderha heyecan ve sevinçten öyle hızlı uçuyormuş ki hemencecik varıyormuş o yoldan bu yola. Yeşil yola vardıklarındaysa görememiş Oğan bataklığı. Ne oldu acaba derken bir ses duymuş ve inmişler aşağı. O koskoca bataklık yemyeşil bir ovaya dönüşmüş, üzerini de ağaçlar ve rengarenk çiçekler bürümüş. Sincaplar desen zıp zıp ağaç dallarında, ağaçların gölgesindeyse ağustos böcekleri uzanmakta. Herkes neşeli ve mutlu selam vermişler Oğan'a. Bataklık da küçük bir sandık olduğunu söylemiş üzerindeki kiraz ağacının dalında. Onu alıp götürmesini tembihlemiş ve ayrılırken neredeyse ağlayacak olmuş bir anda. Aman demiş Oğan, bataklığa dönmesin yeniden ovan. Bu söze ikisi de katılarak gülmüş ve binip ejderhasına Oğan, onu sarı yola sürmüş. Bir bakmış fareler develerin omuzlarında keyif çatıyor, Dev Kraliçe'nin küpesi ışıl ışıl parlıyor. Oğan'ı görünce hepsi ayrı bir sevinmiş, Dev Kraliçe ona küçük bir sandık vererek tekrar tekrar teşekkür ve veda etmiş. Oğan kalmak istese de ne vakit varmış ne de dişi ejderhanın beklemeye sabrı. Öyle bir uçuyormuş ki sanki bir anda bitiyormuş yolun sonu ve başı. Turuncu yola vardıklarında cüceler yeni bir şenlik yapıyormuş ambarlarının başında. Korkuluk ve cüceler sevinçle selamlamışlar Oğan'ı ve heyecanla göstermişler ağzına kadar dolu ambarlarını. Bir de Oğan'a küçük bir sandık vermişler ve her şey için ona teşekkür etmişler. Oğan, korkuluğa uçan süpürgesini hediye etmiş, bununla nereye istersen git demiş. Korkuluk bindiği gibi süpürgesine, atlamış süpürgenin sapına her bir cüce. Yolun başına dek eşlik etmişler Oğan'a ve vedalaşıp gitmişler Oğan'la ejderha. Kırmızı yola vardıklarında görememişler ejderhayı ve hemen gidip kontrol etmişler mağarayı. Dişi ejderha saklanmış önce, Oğan seslenmiş ejderhaya mağaranın ağzına gelince. Tam ejderha alevlerini savuruyormuş ki bir anda dişi ejderha çıkıvermiş önüne. Öyle bir sarılmışlar ki iki ejderha, aşktan yeniden alev almış dişi ejderha. Oğan'a binbir teşekkür ve minnet, derken gökkuşağının başına varmışlar nihayet. Vedalaşırken tüm sandıklarla gideceği yere kadar götürmüşler Oğan'ı ve bir küçük sandık da onlar vererek uçup gitmişler geldikleri yolları. Oğan heyecanla çalmış evinin kapısını ve hasretle kucaklamış annesiyle babasını. Üç kişi zar zor taşımışlar hazineyi ve Oğan bir bir açmış kendisine verilen küçük sandıklardaki hediyeyi. Ve o an gözleri gülümsemiş Oğan'ın; çünkü anlamış ki en büyük hazine sahip oldukları insanın. O günden sonra hepsi de çok mutlu, huzurlu ve bolluk içinde yaşamış. Oğan da ne zaman gökkuşağı çıksa yaşadıklarını hep gülümseyerek hatırlamış. Ha, sahi, sandıklarda mı ne varmış? Her birinde Oğan'a ömrünce rehber olacak sözler yazılıymış. Gün doğmaya başlarken Şehrazat'a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat'ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl? diye sormuş. Şehrazat da Şayet Şah'ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım. demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat'ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım. diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar'ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-kirmizi", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Oğan, önünde uzanan ve baktıkça adeta koyulaşan kırmızı yolda başına geleceklerden habersiz ilerlemeye başlamış. Yürüdükçe yürüyor; fakat yol bir türlü bitmiyormuş. Ne bir ejderha çıkıyormuş karşısına ne de kendinden başka biri. Ters tarafa mı gidiyorum acaba diye düşünmüş. İyi de düz taraf neresi ki diye sormuş kendi kendine. Ne zaman ki bir uçurum uzanmış önü sıra işte o zaman fark etmiş yolun boyuna değil de enine yürüdüğünü. Neredeyse düşecek olmuş gökkuşağının kenarından. Ama en azından artık ne tarafa gitmeyeceğini öğrenmiş olmuş. Karganın Akıl, en büyük güçtür. sözü gelmiş aklına. Belli ki bu yolun sonuna aklıyla varabilecekmiş en iyi. Durup düşünmeye başlamış Oğan. Şayet karga beni yolun başında bıraktıysa ve ben turuncuya değil de kırmızının ucuna yürüdüysem yolun başı sağımda; sonu da solumda kalıyor. Yani ben sol tarafa yürümeliyim. diye geçirmiş içinden. Böylece aklı ona ilk doğru yolu göstermiş. Oğan her ne kadar yorgun düşmüşse de yola devam etmek zorunda olduğunu hatırlamış. Yorgunluk neyse neymiş ama açlık biraz takatini düşürmüş. Hemen annesinin yanına koyduğu yiyecekler gelmiş aklına. Hem yemek yerken biraz dinlenmeli hem de bir şeyler düşünmeli demiş kendi kendine. Karnı doydukça gücü yerine; aklı da başına gelmiş Oğan'ın. Tabi ya.. demiş birdenbire. Annemin yiyecekleri sardığı bu örtüyü tıpkı battaniyem gibi uçurabilirim ve böylece yolu da daha hızlı geçmiş olurum. Ve yine gözleri kapalı, tüm var gücüyle yoğunlaşarak üstüne oturduğu örtüyü havalandırmaya başlamış. Oğan tam yolun ortasına varıyormuş ki büyük bir sıcaklık hissetmiş. Gözlerini açınca bir de ne görsün karşısında kocaman bir ejderha. Alevlerden ejderhayla göz göze gelemiyormuş bile. Kendisine daha bir yaklaşan ejderha tekrar savurmuş alevden nefesini. Oğan'ın uçan örtüsü alev almaya başlamış. Oğan örtüye üflemek için eğilince de örtünün yönü aşağı dönüvermiş. Ve o an anlamış Oğan uçan nesneleri nasıl kontrol edebileceğini. Ancak bunu anlaması biraz geç olmuş ve Oğan yanan örtünün üzerinden atlamak zorunda kalmış. Öyle bir yuvarlanmış ki Oğan, koşsa o kadar hızlı gidemezmiş. Neyse ki ejderhanın dikkati yanan örtüde olduğundan bir an Oğan'ı gözden kaçırmış. Oğan'sa ancak bir duvara çarpıp durabilmiş. Canı yanmış yanmasına ama ateşle yanmadığına şükretmiş. Kafasını kaldırıp şöyle bir bakınca mağara gibi bir yerde olduğunu fark etmiş. Demek ki bu yol dümdüz ve bomboş değilmiş. Yine bir sıcaklık hisseder gibi olunca ejderhanın her yerde onu aradığını fark edip doğruca mağaranın içine girmiş. Oğan tam mağaranın ortasına ilerlemiş ki ayağına bir şeylerin takıldığını fark etmiş. Ayağını kurtarmak isterken bu defa da yüzüstü yere kapaklanmış Oğan ve Ah! diye inlemiş. O inlemiş inlemesine ama sesi yedi kez tekrar duyulmuş. Oğan Kim var orada? diye korku ve heyecanla bağırınca ses yedi kez Kim var orada? diye tekrarlanmış. Bu, sesimin yankısı olmalı demiş Oğan ve takılıp düştüğü şeylerin insan kemikleri olduğunu fark etmiş. Çığlık atmamak için zor tutmuş kendini. Bir an için mağaranın daha ilerisine gitmeyi düşünmüş; ama mağara öyle karanlıkmış ki. Hem bu bir tünel değil ki diye düşünmüş Oğan. Üstelik derinlerde çok daha başka yaratıklar da olabilir diye geçirmiş içinden. Ne demişti karga? Akıl, en büyük güçtür. En mantıklısı mağaranın girişinden çıkıp yine düz yoldan ilerlemek diye düşünmüş. Buradan kurtulmanın bir yolu olmalı demiş kendi kendine. Dinlediği ve okuduğu masalları düşünmüş, öğrendiği ve yaptığı sihirbazlıkları anımsamış, oynadığı oyunları hatırlamış o an. Şu an için bunun bir saklambaç oyunu olduğunu hayal etmiş ve birazcık da olsa korkusu geçmiş. Oğan yavaş yavaş kendine gelirken ejderha da gelmiş mağaranın ağzına ve kocaman açmış ağzını alevlerini savura savura. Oğan, o an duvarda beliren gölgesini fark etmiş hemen. Aklına duvarda yaptığı gölgeler gelmiş. Şayet kendini büyük bir canavara benzetir ve olan gücüyle bağırabilirse yankının da etkisiyle ejderhayı korkutup kaçırabileceğini düşünmüş. Ejderha mağarasında uykuya dalmış. Oğan da sessiz sessiz mağarada bulabildiği taşları üst üste koyup kemikleri de birbirine boynuz gibi çattıktan sonra taşların üstüne çıkıp yaptığı boynuzları iki eliyle tutarak kafasının üstüne yerleştirmiş. Sonra da peşpeşe attığı ve yedişer kez yankılanan çığlıklarıyla ejderhayı uyandırmış. Bir anda neye uğradığını şaşıran ejderha korku ve öfkesinden mağaranın içine üflemiş alevlerini. Ejderha bir de ne görsün, duvarda kocaman boynuzları olan ve kendinden daha büyük bir canavarın gölgesi duruyor. Emin olmak için birkaç kez daha alevden nefesini üfüren ejderha korkudan ne yapacağını bilememiş ve alevlerini savura savura hızlıca uzaklaşmış mağaradan. Böylece Oğan da mahsur kaldığı mağaradan kurtulmuş ve yoluna kemiklerden yaptığı kızakla baş aşağı kayarak devam etmiş. Yolun sonuna vardığında ise orada bir anahtar bulmuş. Anahtar varsa kapı da vardır deyip etrafı kolaçan etmeye başlamış. Kısa bir süre sonra turuncu bir kapı görmüş. Bu ilk gün ve ilk yolda aklıyla tüm engelleri nasıl aşabileceğini öğrenen Oğan'ı şimdi de turuncu yol bekliyormuş. Gün doğmaya başlarken Şehrazat'a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat'ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl? diye sormuş. Şehrazat da Şayet Şah'ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım. demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat'ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım. diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar'ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-lacivert-yol", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Oğan gerindikçe gerinmiş, gerindikçe kendine gelmiş. Yeni bir yola yepyeni heyecanlarla başlamak gerekliymiş. Bir güzel karnını doyurduktan sonra lacivert yola geçivermiş. Gelgelelim sanki bu yolda vakit sürekli akşam vaktiymiş. Çünkü bu renk gece lacivertiymiş. Başına geleceklerden habersiz bir yandan yürüyor bir yandan da yürüdüğü önceki yolları düşünüyormuş Oğan. Yol boyu yaptıkları ve kazandıkları gelmiş aklına. Aslında yapamam sandığı ne çok şeyi yapabildiğini fark etmiş. Ne kadar da çok değiştiğini üstelik. Bu düşünceler arasında giderken biraz hızlanmanın kendisi için çok daha iyi olacağını düşünmüş. Sonra da kah koşar adım yürümüş kah uçmuş, kah dinlenmiş kah yorulmuş. Ve yine uçarak giderken bir anda önü sıra uçan yarasalar görmüş. Hemen usulca süzülüvermiş yere doğru ve yürüyerek devam etmenin daha doğru olacağını düşünmüş yolu. Ama Oğan ilerledikçe lacivertin koyuluğu artar olmuş ve gitgide yürümek daha da bir zorlaşıyormuş. Biraz karnını doyurup gücünü toplamaya karar vermiş. Belki de bir şey yapmazlar diye düşünmüş. Ama nihayetinde Oğan onlar için bir yabancıymış ve hiç kimse bir yabancıyı kendi bölgesinde görmek istemeyebilirmiş. Bu düşünceler arasında karnını doyuran Oğan daha fazla vakit kaybetmek istememiş. Önce hızlı hızlı yürümeyi sonra da biraz koşup dinlenmeyi denemiş. Ama yolu bu şekilde bitiremeyeceğini hesap etmiş. Ne pahasına olursa olsun uçmaya karar vermiş. Hatta örtüsünü kanat gibi sırtına alarak kendine birazcık yarasa süsü vermiş. Belki fark edilmem umuduyla yükseldikçe yükselmiş. Neyse ki ortalık sakinmiş. Belki de uzaklaşmışlardır diyerek biraz alçalarak uçmaya devam etmiş. O sıra az ilerisinde uçan yarasa sürüsünü fark etmiş. Tabi yarasalar da onu ve kuşatıvermişler sağını solunu. Bir anda neye uğradığını şaşırmış Oğan; ama etrafını da görememiş kalabalıktan. Yarasalar adeta sinyallerle konuşuyormuş ve Oğan da hiçbir şey anlamıyormuş. Yere inmek istemiş ama o an tam da nerede olduğunu kestiremiyormuş. Yarasalar da hızla etrafında dönmeye başlayınca hem başı dönmüş hem de yorgun düşmüş ve bırakıvermiş kendini. Yarasaların her biri de bir yerinden tutup havada sürüklemeye başlamışlar hızla ileri. Derken götürmüşler Oğan'ı bir mağaraya, çıkarmışlar kocaman bir yarasanın karşısına. Tabi korkmuş Oğan, ne yapacağını şaşırmış o an. Etrafında binlerce ters duran yarasa ve de karşısında koskocaman bir Vampirella. Bir tek o düz duruyormuş mağarada. Oğan çocukken dinlediği hikayelerden hemen anlamış onun bir vampir olduğunu; ama belli etmek istemiyormuş korktuğunu. Yine de aklından neler geçirmiş neler, eyvah demiş, bu vampir benim kanımı emer. Herkes uğul uğul uğuldarken bir anda sessizlik olmuş ve Vampirella Oğan'a kim olduğunu ve orada ne aradığını sormuş. Adını söyledikten sonra başlamış Oğan tüm başından geçenleri anlatmaya. Neden bu yola çıktığını, yolda nelerle karşılaştığını, amacının aslında ne olduğunu ve niyetinin asla kötü olmadığını anlatmış da anlatmış. Peki benim kim olduğumu biliyor musun? diye sormuş Vampirella. Sanırım evet. Sen bir vampirsin ve insanların kanını emiyorsun. demiş Oğan da. Vampirella başlamış kahkahalar atmaya. Derken diğer yarasalar da katılmış ona. Oğan şaşkın ve korkulu, anlayamamış neler olduğunu. Evet, ben bir vampirim ve adım da Vampirella. Ama senin zannettiğin gibi kan emmiyorum. Buradaki hiçbir yarasa kan emmez. demiş. Ama onun bu düşüncesinde haklılık payı olduğunu ve kan emen bazı vampir yarasalar bulunduğunu hatta bu yüzden bir sürü savaşlar yaşandığını anlatmış. Kandan ve savaştan hoşlanmadıkları için buraya yerleştiklerini söylemiş Oğan'a. Tabi yine de arada bir savaşlar çıkmıyor değilmiş. O anlatmış Oğan dinlemiş; Oğan anlatmış Vampirella dinlemiş. Dinledikçe düşüncelere dalmış Oğan ve okulda öğrendiği bazı bilgiler gelmiş aklına o an. Birgün öğretmeni onlara kan yapıcı besinlerden bahsetmiş. Hatta onlar da aralarında bazı kırmızı renkli meyvelerin suyunu çıkarıp şaka yaparlarmış birbirilerine. Tabi Oğan da kullanmış bu taktiği yaptığı bazı sihirbazlık gösterilerinde. Heyecanla Vampirella'ya anlatmış derste öğrendiklerini ve yaptıkları bazı etkinlikleri. Vampirella çok beğenmiş bu fikri ve böylece koruyabilirmiş savaşlardan ülkesini. Hemen Oğan'a neyi nasıl yapmaları gerektiğini sormuş heyecanla ve Oğan da bulabildikleri kadar meyve ve tohum bulmaları gerektiğini söylemiş onlara. Bir anda binlerce yarasa uçup gitmiş mağaradan ve sanki bir fırtına çıkmış o an. Onlar tohum ve meyveleri toplayadursun Vampirella da ülkesinin tarlalarını gezdirmiş Oğan'a. Seçebildikleri kadar aydınlık yerleri seçmişler, nereye ne ekeceklerine karar vermişler. Tüm yarasalar iş birliğiyle kısa sürede ekmişler tohumları ve biraz da genişletmişler tarlaları. Derken akşam olmuş, tüm yarasalar gibi Oğan da çok yorulmuş. Tabi onlar tarladayken bir kısım yarasa da şenlik düzenlemiş ve tüm marifetlerini Oğan'a sergilemiş. Bir yandan yiyip içmişler bir yandan da doyasıya eğlenmişler. Oğan artık gitmesi gerektiğini söylemiş; ama en azından sabaha dek kalması için Vampirella ısrar etmiş ve onu sabah erkenden yolun sonuna ulaştıracaklarına söz vermiş. Oğan o kadar yorgunmuş ki mecburen bu teklifi kabul etmiş. Hatta o gece ters uyumayı denemiş ama önce becerememiş. Sonra da öylece uyuyakalmış. Sabah olmuş olmasına ama yorgunluktan hiçbiri uyanamamış. Ne zaman ki Oğan esnerken asıldığı yerden düşmüş, o an uyanabilmiş. Tabi öncelikle neye uğradığını şaşırmış; ama kısa sürede kendine gelmiş. Yarasalar onun düşebileceğini tahmin ettiği için neyse ki yeri yumuşak otlarla döşemiş. Mağaradan çıktığındaysa ne görsün, neredeyse öğlen olmuş. Hemen mağaraya koşarak Vampirella'yı ve diğer yarasaları uyandırmış. O kadar telaşlanmış ki neredeyse ağlamaklı olmuş. Şu ana dek çoktan yola çıkmış olması gerekliymiş. Tam da son bir yol kalmışken ya başaramazsam diye korkuyormuş. Vampirella ise ona sakin olması gerektiğini söylemiş. Oğan bir anda ağlamaya başlamış. Vampirella ve diğer yarasalar bu duruma çok üzülmüş. Derken Vampirella mağaraya gidip yanında kocaman kanatlarla geri gelmiş. Oğan'a bu kanatları önceleri savaşta daha hızlı uçabilmek ve korunabilmek için kullandığını ve artık bir ihtiyacının kalmadığını söyleyerek ona hediye etmek istediğini söylemiş. Oğan böyle bir hediye karşısında hem çok mutlu olmuş hem de Vampirella'ya minnettar kalmış. Kahvaltı yapması için ısrar etseler de bir an önce yola çıkmak istediğini söylemiş ve Vampirella da yiyecekleri yanına almasını tembihleyerek yolun sonuna dek tüm yarasa sürüsüyle Oğan'a eşlik etmiş. Kısa sürede yolun sonuna varan Oğan onlara; onlar da Oğan'a teşekkür ederek birbirilerinden ayrılmışlar. Oğan yeni bir güne ve yepyeni bir yola geç de olsa başlamış olmanın huzuruyla hızla uçmaya başlamış. Gerçekten de Vampirella'nın verdiği kanatlar o denli hızlı uçuyormuş ki Oğan kısa sürede epey yol almış. Gün doğmaya başlarken Şehrazat'a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat'ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl? diye sormuş. Şehrazat da Şayet Şah'ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım. demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat'ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım. diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar'ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-mavi", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Oğan sabah olup uyandığında üşümemesi için üzerine örtülen yaprak ve otlardan yapılı çok güzel bir battaniye görmüş. O uyandığında henüz tüm hayvanlar uyuyormuş. Onları rahatsız etmemek adına ve nasıl olsa dün geceden vedalaştığı için sessizce gitmeyi uygun görmüş. Tabi tıpkı kendi gibi sabah erkenden kalkan karıncaları son anda fark etmiş. Karıncalara veda ve teşekkür ederken karıncalar da ona mutlaka battaniyesini almasını ve ona lazım olacağını söylemişler. Oğan da battaniyesini hem bir hediye hem de bir hatıra olarak yanına almaya karar vermiş. Oğan her gün yeni bir yol kat ediyor ve bambaşka maceralara sürükleniyormuş. Çoğu şeyi de aklı, tecrübeleri ve iyilikle halledebiliyormuş. Ve bu yeni günde ve yolda da başına neler geleceğini bilmiyormuş. Bunu öğrenmenin en kolay yolu bir an önce yola koyulmakmış. Fakat o da nesi, Oğan'ın ayakları su içinde kalmış. Oğan önünde uzanan yola şöyle bir bakmış. Bir de ne görsün, önünde kocaman bir deniz uzanmaktaymış. Ama ben yüzme bilmem ki. demiş kendi kendine. Balık değilim, suyun içinden gideyim, gemi değilim, suyun üstünde yüzeyim. diye de eklemiş. Uçacak olsa tıpkı o bataklıkta olduğu gibi yorulup en olmadık yerde yere inmekten korkmuş. Ne yapmalı ne etmeli, bu denizden nasıl geçmeli diye bir sağa bir sola giderken hop, aklına sabah yanına aldığı battaniyesi gelmiş. Evet, belki ben değil ama battaniyemi uçurabilirim diye düşünmüş. Gelgelelim battaniye bir türlü havalanmamış. Oğan çaresizce o halde uçabildiğim kadar kendim uçayım; ama battaniyeyi burada bırakayım. Çünkü o bana hem ağırlık yapar hem de beni yavaşlatır diye düşünmüş. Battaniyeyi tam ileri doğru fırlatmışken bir de bakmış ki battaniye suyun üstünde gemi gibi yüzüyormuş. Tabi ya diye sevinçten bir çığlık atıp hemen atlamış battaniyenin üstüne. Ve battaniyenin hızlanabilmesi için de elleriyle suyu geriye itmeye başlamış. Sağ kolu, sol kolu derken adeta yüzercesine hızlıca yol alıyormuş. Biraz yorulduğunu ve üstelik de acıktığını hissedince yanına yemesi için koydukları meyve ve yemişleri çıkarıp battaniyenin üzerinde bir keyifle yemeye başlamış. Yedikçe doymuş; ama doyunca da suyun üstünde salınan battaniyede kendinden geçip bir güzel uyumuş. Oğan uyumuş uyumasına ama battaniye de salına salına, ağır ağır yol alıyormuş. Derken bir köpekbalığının yüzgecine takılmış. Köpekbalığı o kadar hızlı gidiyormuş ki aslında o bile farkında değilmiş yüzgecinin bir şeye takıldığından. Oğan belki de istese gidemeyeceği kadar yol gitmiş bu sayede ama bir müddet sonra köpekbalığının yüzgeci battaniyeyi bir bıçak gibi ortadan ikiye ayrılmış. Bir anda denize düşen Oğan da uyku sersemi hem ne olduğunu anlayamamış hem de can havliyle yerde mi gökte mi olduğunu bilmeksizin kanat çırpar gibi kollarını savurmaya başlamış. Bir yandan da İmdat! diye bağırınca köpekbalığının kendisini fark etmesine sebep olmuş. İleride parçalarını gördüğü battaniyesine doğru ilerlemek isterken tıpkı battaniyenin üzerinde yaptığı gibi kollarını bir sağ bir sol kulaç atarak savurmaya başlamış. Meğerse Oğan battaniyenin üzerinde yaptığı bu hareketlerle yüzmeyi öğrenmiş. Yine de battaniyesinin yarısına tutunup hemen üstüne çıkmış. Köpekbalığıysa Oğan'ın etrafında adeta çemberler çizip duruyormuş. Oğan o kadar çok korkmuş ki korkudan ne yapacağına karar veremiyor ve aklına hiçbir şey gelmiyormuş. O esnada başka bir balığın daha kendine hızla yaklaşmakta olduğunu görmüş. Oğan artık sonunun geldiğini düşünmeye başlamış. Çünkü suyun üstünde kaçabileceği hiçbir yer yokmuş. Tek üzüldüğü şeyse bir daha ailesini göremeyecek olmasıymış. Gözlerini kapatıp son duasını etmeye başlamış ki Hey, sen de kimsin? Ne yapıyorsun orada? diye bir ses duymuş. Oğan gözlerini açtığında bir de ne görsün, balığın biri kendisiyle konuşuyor. Zavallı Oğancık korkudan kekelemiş. Bebeben OOOğağağann. diyebilmiş sadece. Balık Oğan'ın korkudan kekelemesine kahkaha atarak Benden korkma, sana bir şey yapmam. Ben de yunusum. demiş. Oğan öyle rahat bir oh çekmiş ki bir anda hem korkusu gitmiş hem de kekelemesi. Ama bir balık bana saldırdı. demiş yunusa. Yunus da ona O bir köpekbalığı. Herkesi korkutmayı çok sever. Bu yüzden de hiç arkadaşı yok. Merak etme, sana bir zarar vermez. demiş. Yunus Peki neden buradasın? diye sormuş Oğan'a. Aslında biliyormuş onun da gökkuşağının dibindeki hazineyi aradığını; ama doğru söyleyip söylemeyeceğini merak etmiş sadece. Oğan da olanları olduğu gibi anlatmış. Ve tam da o esnada köpekbalığı tekrar gelmiş yanlarına. Oğan her ne kadar belli etmek istemese de yine de korkuyormuş ondan. Yunus ona korkmaması gerektiğini söyleyince köpekbalığı yunusa kızmış ve Madem benimle oynamıyorsun neden benim oyunuma karışıp oyunumu bozuyorsun? demiş. Yunus da ona bir başkasını korkutmanın sadece ona eğlenceli geldiğini ve bu durumun sadece kendisini mutlu ettiğini söyleyip oradan hızla uzaklaşmış. Oğan olan bitenleri sessizce izlerken köpekbalığı da bir anda kuyruğunu dönüp gidecek olmuş. Oğan hemen seslenmiş köpekbalığının arkasından İstersen ben seninle oynayabilirim. diye. Köpekbalığıysa bu duydukları karşısında hem şaşkın hem sevinçli dönmüş hemen Oğan'ın yanına. Peki ne oynayacağız? diye sormuş sinsi bir hevesle. Mesela bu giden yunusu korkutalım mı? diye de eklemiş. Oğan'sa ona Korkutmak bir oyun değildir. Üstelik eğlenceli de değildir. Çünkü herkes senden korkarsa kimse seninle oynamaz ve herkes senden kaçar. Dolayısıyla sen de yalnız kalırsın. demiş. Köpekbalığı da ona Ama ben başka oyun bilmiyorum ki. demiş. Oğan da ona kendi oynadığı oyunları öğretmeyi teklif etmiş. Köpekbalığı o kadar heyecanlanmış ki kuyruğunu sevinçten çırpmasıyla Oğan'ın denize düşmesi bir olmuş. Köpekbalığı hemen onu sırtına alıp suyun üstüne çıkarmış. Oğan kendisine teşekkür edince de hem tuhaf hissetmiş hem de mutlu olmuş. Çünkü ilk defa birisi ona teşekkür ediyormuş. Peki, bana ne öğreteceksin? diye sormuş heyecanla. Oğan da ona saklambaçtan yakalamacaya, köşe kapmacadan deve cüceye dek bildiği ne kadar oyun varsa öğretmiş. Köpekbalığı başta kuralları sıkıcı bulsa da Oğan ona kurallara uymazsa o oyunların zevkli olmayacağını ve kimsenin yine onunla oynamak istemeyeceğini söylemiş. Köpekbalığı da hem çok zevk almış bu yeni oyunlardan hem de başkalarına öğreteceği için çok mutlu olmuş. Hemen sevinçle yüzerek diğerlerinin yanına gitmişler. Tabi Oğan denizin içine giremediği için diğerleri suyun üzerine çıkmış. Oğan yunusa Köpekbalığının size söyleyecekleri var. demiş. Köpekbalığı da bugüne kadar yaptıkları için üzgün olduğunu, onları korkuttuğu için özür dilediğini ve Oğan'ın kendisine öğrettiği oyunları isterlerse onlara da öğretip onlarla oynayabileceğini söylemiş. Diğerleri başta tereddüt etse de yeni oyunların neler olduğunu merak ettikleri için köpekbalığının özrünü ve bu teklifini kabul etmişler. Köpekbalığı bazı oyunların kurallarını tam hatırlayamadığı için Oğan'a da kendileriyle oynamasını teklif etmiş. Saklambaç hariç diğer tüm oyunları hep birlikte sevinçle oynamışlar. Akşama doğru da Oğan gitmesi gerektiğini ama yolun sonuna nasıl varacağını bilemediğini söylemiş. Köpekbalığı da O zaman hep birlikte bir yarış düzenleyelim ve yolun sonuna ilk varan kazansın. demiş. Oğan da bu teklifi zevkle kabul etmiş ve köpekbalığının yüzgecine tutunarak yarışı başlatmış. Köpekbalığı o kadar hızlı gidiyormuş ki birinci olacağına kesin gözüyle bakılıyormuş; ama yolun sonuna doğru bile isteye yavaşlamış ve yunus birinci, köpekbalığı da ikinci olmuş. Oğan'ı deniz kenarında kumsal gibi bir yere bırakmışlar. Oğan ona neden birinci olabilecekken ikinci olmayı tercih ettiğini sormuş. Köpekbalığı da Oğan'ın kulağına Sana bir sır vereceğim ama aramızda kalacak. Yunuslar yenilmeyi asla sevmez. O yüzden. diye fısıldamış. Oğan köpekbalığının bu düşünceli davranışı karşısında gülümsemiş ve Merak etme, bu aramızda daima bir sır olarak kalacak. demiş. Yunus köpekbalığına ne dediğini sorunca da köpekbalığı Var mısın tekrar yarışmaya geldiğimiz noktaya varıncaya dek? demiş. Yunus da zevkle kabul etmiş bu teklifi ve köpekbalığı Oğan'a göz kırparak hızla kaybolmuş gözden. Oğan biraz etrafı inceleyip bulduğu bazı meyve ve yemişlerle karnını bir güzel doyurduktan sonra kendine geceleyebileceği rahat ve güvenli bir yer aramış. Zaten diğer yolla arasında adeta bir çizgi kalmış. Oğan da bir yolun sonuna daha sağ salim varabilmenin keyif ve huzuruyla bir güzel dinlenip uyumuş yepyeni bir gün ve yola yeniden uyanabilmek umuduyla. Gün doğmaya başlarken Şehrazat'a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat'ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl? diye sormuş. Şehrazat da Şayet Şah'ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım. demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat'ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım. diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar'ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-mor", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Oğan Mor yol, son yol. Haydi gidelim sağ sol. Biraz maceracı, biraz cesur. Hepsinden biraz ol. diye diye mırıldanarak yeni bir yola çıkmış olmanın keyfiyle ve Vampirella'nın verdiği kanatlarla uçmuş da uçmuş. Derken hem acıkmış hem yorulmuş. İnmiş süzüle süzüle yere, güzelce yerleşmiş küçük bir tepeye. Vampirella'nın yanına koydurduğu yiyecekleri başlamış yemeye afiyetle. Öğlene doğru kalktığı için uykusu gelmemiş neyse. Yine de az bir uzanmış, dikkatlice etrafına bakınmış. Ama hiç bilmiyormuş acaba bu son yolda nelerle karşılaşacakmış. Çok vakit kaybetmemek adına yeniden koyulmuş yola. Yükseldikçe yükselmiş, mor renkli dağları seyretmiş. Derken tuhaf sesler işitmiş. Bir bakmış geriye, iki cadı yaklaşıyormuş uçan süpürgesiyle. Bir anda alçalmış, cadıları şaşırtmış. Gel gör ki ileride de başka cadılar varmış. Mecbur kalmış yere inmeye ve haliyle yürümeye. Yürümüş de yürümüş; ama içini yine de bir korku bürümüş. Biraz daha gitmiş ve ileride kaynayan kazanlar görmüş. E, ne de olsa her cadı aslında bir büyücüymüş. Ne yapmalı ne etmeli, en hızlı ve güvenli nasıl gitmeli? Az uçtum çok yürüdüm derken Oğan bir ağa yakalanmış. Yakalanır yakalanmaz da etrafını cadılar sarmış. Uzun ve eğri burunları, saçak gibi saçları varmış. Oğan'ı görünce hepsi de o çirkin sesleriyle kahkahalar atmış. Biri demiş önce ben gördüm, öbürü demiş ilk ben buldum. Başlamışlar süpürgeleriyle kavga etmeye, birbirilerini bir fareye bir kurbağaya dönüştürmeye. Sonunda karar vermişler onu mağaraya götürmeye. Aralarında yarışma yapacaklarmış, kazanan da Oğan'ı alacakmış. Tutup da Oğan'ı avladıkları ağla, alıp götürmüşler mağaraya. Mağara da öyle bir mağaraymış ki her yandan örümcek ağları sarkıyormuş. İçerisi de çok kötü rutubet kokuyormuş. Zira mağaranın orta yerinde koca koca kazanlar kaynıyormuş. Çünkü cadılar gece gündüz büyüler yapıyormuş. Başlamışlar her biri maharetlerini sıralamaya, sonra da Oğan'a en çok hangi gösteriden etkilendiğini sormaya. Oğan Oğan olalı, görmemiş böyle şey anasından doğalı. Her bir gösteride ağzı bir karış açık kalmış; ama hiçbiri için de en çok bundan etkilendim dememiş. Maksadı biraz daha vakit kazanmakmış. Sonuçta bu gösterileri Oğan'ı eğlendirmek için yapmadıkları kesinmiş. Çünkü bu yüzden yapacak olsalar neden onu serbest bırakmamışlar? Cadılar öyle sihirler yapıyormuş ki Oğan böylesini masallarda dahi ne okumuş ne de görmüş. Tarafsız olacağını düşündükleri için her ne kadar Oğan'ı hakem seçmişlerse de cadılar da giderek huysuzlanmaya ve kuşkulanmaya başlamışlar. Acaba bizi mi oyalıyor diyerek fısıldayarak birbirilerine sormuşlar. Her ne kadar aralarında bir rekabet varsa da sonuçta hepsi de arkadaşmışlar. Bir yandan gösterileri izleyip bir yandan da bunların farkına varan Oğan tüm cesaretini toplayarak kendisini neden esir ettiklerini sormuş. Cadılar da ona Çünkü bizim bölgemize izinsiz girdin ve sen bir yabancısın. demişler. Peki ne yapacaksınız bana? diye sormuş. Cadılar da Seninle güzellik iksiri yapacağız. demişler. Zira cadıların yapamadığı tek bir iksir varmış, o da güzellik iksiriymiş. Çünkü cadıların inanışına göre bir insandan yapılan iksir sonsuz güzelliğin tek formülüymüş. Peki kim kimden daha güzel olacak? diye sormuş Oğan. Siz kendinizi olduğunuz gibi sevmedikten sonra güzel olmanız neyi değiştirir ki? Ayrıca biriniz güzel olduğunda diğerleri onu daha çok mu beğenir yoksa kıskanır mı? diye de eklemiş. Cadılar hiç böyle düşünmedikleri için hem şaşırmışlar hem de birazcık hak vermişler. Peki ne yapmaları gerektiğini sormuşlar. Oğan da onlara birbirilerini sevmeleri gerektiğini, birbirilerine ve kendilerine her daim çok güzel olduklarını söylemelerini; çünkü inanmanın en güçlü iksir olduğunu söylemiş. Güzel olması gerekenin duygular ve hayat olduğunu da eklemiş. Birlikte ve de paylaşarak yapacakları her şeyin onları daha da güzelleştireceğini söylemiş. Gerçekten de cadılar bazen birlikte aslında ne kadar da güzel vakit geçirdiklerini hatırlamışlar. Öyle zamanlarda kendilerini veya birbirilerini çirkin bulmadıklarını fark etmişler. Oğan'ı hemen ağdan kurtarıp ona kim olduğunu, buraya neden geldiğini sormuşlar. Oğan da başlamış başından geçen tüm olayları anlatmaya. Yol boyu yaşadıklarını duyan cadılar hayretle dinlemişler onu. Ve nasıl başarabildiğini sormuşlar ona bunu. Oğan da İnanarak ve vazgeçmeyerek. demiş. Gerçekten de inanmak en güçlü iksirmiş. Oğan cadılardan kocaman bir ayna getirmelerini istemiş. Cadılar da hemen Oğan'ın isteğini yerine getirmişler. Oğan onlara Şimdi bu aynaya kendinize çok güzel olduğunuzu söyleyerek bakın. demiş. Başta her ne kadar tereddüt etseler de içlerinden İnanmak en güçlü iksirdir. sözünü tekrar ede ede aynaya bakmışlar. Ve hiçbiri de gözlerine inanamamış. Adeta karşılarında dünyanın en güzel kadınları duruyormuş. O kadar hoşlarına gitmiş ki bu durum bu defa da aynanın karşısından ayrılamıyorlarmış. Hemen büyük bir balo düzenlemişler. Oğan'ı da baş köşede misafir etmişler. Müzik eşliğinde birbirinden güzel danslar ediyor ve çok ama çok eğleniyorlarmış. Oğan'a da öyle bir ziyafet sofrası hazırlamışlar ki Oğan böyle bir ziyafeti daha önce ne görmüş ne tatmış. Balo gece yarısına dek sürmüş ve Oğan artık gitmek için izin istemiş. Cadılar da kalması için ona ısrar etmiş. Oğan yolunun henüz bitmediğini ve bitirmesi gerektiğini söyleyince daha fazla ısrar edemeyip bu gece orada kalmasını ve sabaha onu yolun sonuna mutlaka ulaştıracaklarını söylemişler. Oğan da gökkuşağındaki bu son gecesi olduğu için tekliflerini kabul etmiş. Balo bir müddet daha sürdükten sonra sona ermiş. Oğan'ı buluttan yatakta yatırmışlar. Yatak o kadar yumuşak ve rahatmış ki Oğan tıpkı bir bebek gibi uyuyakalmış. Belki de gökkuşağında geçen en rahat ve güzel uykusu buymuş Oğan'ın. Sabah olduğundaysa yatağının baş ucunda kocaman bir sofra serili duruyormuş. Gelgelelim ortalıkta tek bir cadı dahi görünmüyormuş. Öyle güzel yiyecekler ve içecekler varmış ki Oğan her birinin afiyetle tadına bakmış. Peki yolun sonuna nasıl gidecekmiş? Etrafına bakınırken baş ucunda duran uçan süpürgeyi son anda fark etmiş. Süpürgenin sapında boydan boya İnanmak, en güçlü iksirdir. yazıyormuş. Ve bir de süpürgenin ucunda asılı bir not duruyormuş. Notta Süpürge sadece uçmak için değildir. yazıyormuş. Oğan gülümsemiş ve içinden Acaba yemek yedikten sonra yerleri mi süpürmemi istediler. demiş. Sonra da süpürgeye biner binmez süpürge öyle bir uçmuş ki neredeyse göz açıp kapayıncaya dek yolun sonuna gelmiş. Oğan ne yapacağını bilemez halde bir sağa bir sola gitmiş. Ne yapması gerektiğini düşünüyormuş. Her defasında karşısına aslında bir ipucu çıkıyormuş. Düşünmüş taşınmış bulamamış. Tam o esnada bir rüzgar esmiş ve yerdeki yaprakları havalandırmış. Oğan okuduğu ve dinlediği masalları hatırlayınca Tabi ya, hazineler daima gömülüdür. Cadılar süpürge sadece uçmak için değildir derken bana bu yaprakları süpürmem gerektiğini söylemek istemişler aslında. demiş heyecanla. Süpürgeyi aldığı gibi başlamış gökkuşağının bittiği yerdeki yaprakları süpürmeye. Süpürge öyle bir süpürgeymiş ki toprağı da kazıyormuş adeta süpürürken yapraklarla birlikte. Derken bir kapıya denk gelmiş Oğan. Heyecanla çömelmiş ve kapıyı tuttuğu gibi yukarı çekmiş. Gelgelelim kapı açılmıyormuş. Peki bu kapının anahtarı neredeymiş? Etrafına bakınmış ama etrafta anahtar gözükmüyormuş. Ne yapacağını düşünürken gözü süpürgeye ilişmiş. Acaba anahtar süpürgede mi gizliymiş? Ama süpürgenin neresine baktıysa da anahtar falan görememiş. Çaresizce süpürgeye bakıp ne yapacağını düşünürken aklına birdenbire korkuluk gelmiş. İlk anahtar bulduğunda korkuluk ona Sen anahtar buldum diye kapı arıyorsun; halbuki kapı falan yok. demiş. O halde kapı buldum diye anahtar da olmak zorunda değil. diye düşünmüş. Başlamış kapının kolunu ters yönde çevirmeye. Tık diye bir ses duymuş ve derken kapı açılmış. Gün doğmaya başlarken Şehrazat'a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat'ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl? diye sormuş. Şehrazat da Şayet Şah'ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım. demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat'ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım. diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar'ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-sari-yol", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Oğan, yeni bir gün ve maceraya yeni bir merak ve heyecanla uyanmış. Sarı renk ona hem güneşi hem de sonbaharı hatırlatırmış. Heybesini ve yemişlerini kontrol ettikten sonra duvarın dibinde gördüğü delikten geçerek hızla yola koyulmuş. Bu defa gördüğü ağaçlar neredeyse gökyüzüne uzanıyor ve bu kez Oğan kendini cüce gibi hissediyormuş. Çünkü bu yol devlerin ülkesinden geçiyormuş. Oğan bu yolu daha kolay aşacağına inanıyormuş. Zira devler onu gör meden geçip gidebileceğini düşünüyormuş. Gelgelelim devler için ancak çakıl taşı sayılabilecek taşlar Oğan için adeta bir kayaymış. Bir müddet sonra Oğan yürümenin iyi bir fikir olmadığını düşünerek uçmaya karar vermiş. Başlamış kollarını kanat gibi çırpmaya. Oğan uçmuş uçmasına ama bu da devlerin Oğan'ı görmesine sebep olmuş. Oğan uçtuğuna pişman olmuş ama olan olmuş bir kere. Oğan uçarak kaçmaya çalışmış ama devlerin üflemesi kasırga gibi çarpmış yüzüne ve savrulmuş Oğan bir köşeden bir köşeye. Derken devasa bir ağacın dallarına takılı kalmış. Bunu gören devler hemen o ağacın olduğu tarafa yönelmişler. Oğan korkudan bir yaprak gibi titriyormuş. Ne yapsam ne etsem diye düşünürken bir anda Bilgin Cüce'nin verdiği görünmezlik yemişleri gelmiş aklına. Ve Bilgin Cüce'nin yemişlerin görünmezlik etkisinin kısa sürdüğüyle ilgili sözlerini anımsamış hemen o anda. Aceleyle bir avuç yemişi yutuvermiş Oğan. Aklınca böylelikle süreyi uzatabileceğini düşünmüş Oğan. Devler, nereye kayboldu bu diyerek Oğan'ı arayadursun, Oğan tekrar kollarını kanat gibi çırpa çırpa başlamış uçmaya, uça uça kaçmaya. Oğan devlere görünmüyormuş ama devleri görüyormuş rahatça. Onlara çarpmamak için bir sağa eğiliyormuş bir de sola. Devlerse onu arıyormuş kol kola. Derken yemişlerin etkisi geçmiş; ama Oğan bu durumu fark etmemiş. O, devlere dil çıkarıp uçadursun onu fark eden devin bir üflemesiyle kontrolünü kaybedip sönen bir balon misali düşmüş yola. Devlerin kendisine doğru geldiğini görünce de hemen saklanıvermiş bir ağacın arkasına. Devler onu bir görseler ezeceklermiş; sonra da yine eskisi gibi gökkuşağının üzerinde diyar diyar gezeceklermiş. Devler kocaman ve ürkütücüymüşler ve isteseler bir ağacı yerinden sökebilirmişler. Gelgelelim yapamadıkları bir şey varmış devlerin. O kadar büyüklermiş ki, neredeyse boyuncalarmış evlerin. Devler uzansa yetişebilirlermiş neredeyse göğe; ama asla eğilemezlermiş yere. O yüzden uçmadıkça, bir ağaca veya evin çatısına çıkmadıkça göremezlermiş Oğan'ı. Oğan için alçak yerler yüksek yerlerden çok daha güvenliymiş ama devler için çakıl taşı olan Oğan için sanki bir kaya. Yerden gitse engellerden yetişemezmiş; gökten gitse devlerden gizlenemezmiş. Oğan kah yürürken kah ne yapsam ne etsem diye düşünürken yemişler gelmiş aklına yeniden. Elini hemen cebine atmış ama bir de ne görsün, yemişlerden bir avuç yediği için geriye sadece üç tane yemiş kalmış. Onları da şu an için kullanmak pek akıllıca gelmemiş. Bu yüzden Oğan yerden gitmeyi daha mantıklı bulmuş. Gelgelelim az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş; ama anca bir arpa boyu yol alabilmiş. Tam biraz dinlenmeye karar vermiş ki kocaman bir farenin hızla üzerine geldiğini görmüş. Aslında fare normalmiş ama devler ülkesine göre küçükmüş. Yoksa Oğan kadar varmış fare. Oğan öyle çok korkmuş ki fareden tam ağzına bir yemiş atıp görünmez olmayı düşünüyormuş ki fare onu inceledikten sonra hemen kafasını çevirmiş. Oğan şaşkın bir şekilde bakakalmış. Acaba neden bana saldırmadı veya beni yemeye kalkışmadı diye geçirmiş içinden. Tam soracak olmuş; ama bir anda farenin tekrar kendisine döndüğünü görünce Beni yiyecek misin? diye sormuş korku ve heyecanla. Fareyse basmış kahkahayı. Kurabiye kırıntısını sana tercih ederim. demiş sonra. Oğan'ın şaşkın bakışlarını gören fare Devler Kraliçesi küpesini düşürmüş. Devler küpeyi ya biri çaldı ya ağaçların dallarına takıldı ya da yere düştü diye düşünüyor ve her yerde onu arıyorlar. Gelgelelim bakamadıkları tek yer yerler. Çünkü devler eğilemiyorlar. Küpeyi bulana da ne dilerse vereceklerini söylüyorlar. Ama küpeyi ne devler bulabiliyor ne de fareler. Neyse, bana şimdilik müsaade. O küpeyi ben bulmalıyım herkesten önce. demiş. Oğan Peki sana bir şey sorabilir miyim? demiş fareye. Fare de Tabii ki sorabilirsin. demiş. Bu yolun tam ortasına nereden ve nasıl gidebilirim? diye sormuş Oğan. Fare de Oğan'a İstersen atla sırtıma, ben seni götüreyim. demiş. Oğan da memnuniyetle kabul etmiş bu teklifi. Sonra da atlamış farenin sırtına. Fare öyle aralardan geçip gidiyormuş ki Oğan yürümeye kalksa akşama dek varamazmış yolun ortasına. Derken durmuş fare bir anda ve geldik demiş Oğan'a. Oğan fareye teşekkür ettikten sonra Bu iyiliğini asla karşılıksız bırakmayacağım. demiş. Demiş demesine ama fare gülümseyip geçmiş bu sözler karşısında. Oğan, cebindeki son yemişleri birer birer yutarak yükselmiş yükselebildiği kadar yukarılara. Derken bir sağına bakmış bir de soluna. Radar gibi tarıyormuş etrafı adeta. Sonra sevinçle bir çığlık atmış. Aynı anda da görünür olmuş. Bunu fark eden devler avuçlarını kocaman açıp Oğan'ı yakalamışlar. Ve doğruca Dev Kraliçe'ye götürmüşler. Herkes meraklı gözlerle bakıyormuş Oğan'a. Dev Kraliçe gök gürültüsünü andıran sesiyle Sen de kimsin böyle, burada ne işin var? diye sormuş. Ben Oğan. demiş Oğan demesine ama Dev Kraliçe duymamış bile. Bu defa bağırarak söylemiş Oğan adını. Beni kulağınıza yaklaştırırsanız daha rahat duyabilirsiniz. Üstelik size güzel de bir haberim var. diye de eklemiş. Dev Kraliçe merak etmiş ne diyeceğini ve yaklaştırmış kulağına şayet haberi güzel bulmazsa söyleyerek Oğan'ı yiyeceğini. Oğan biraz korkmuş ama biliyormuş Dev Kraliçe'nin haberi duyunca sevineceğini. Gözleri bir an Dev Kraliçe'nin kulak deliğine takılmış. Neredeyse Oğan bile geçebilirmiş o delikten. Kafasını sallayıp hemen toparlamış kendini ve Sanırım küpenizi kaybetmişsiniz. demiş Dev Kraliçe'ye. Dev kraliçe bir an hiddetlenmiş. Peki, sen nereden biliyorsun küpemi kaybettiğimi? Yoksa sen mi çaldın küpemi? diye sormuş. Oğan da Olur mu kraliçem, ben sizin küpenizi nasıl taşıyabilirim ki? Küpenizin kaybolduğunu onu arayan bir fareden öğrendim. demiş. Peki, nerede küpem, yerini biliyor musun? diye sormuş Dev Kraliçe. Oğan Küpenizin yerini biliyorum; ama küpenizin kaybolduğunu fare söylemeseydi bilemez ve dolayısıyla küpenizi de bulamazdım. O yüzden küpenizi asıl bulan o faredir ve öncelikle bulana verilecek ödül onun hakkıdır. Onun dışında size küpenizin yerini tek bir şartla söylerim. demiş. Dev Kraliçe Şart mı? Neymiş şartın? diye sormuş. Oğan da küpeyi bulduktan sonra onu yeşil yola kadar götürmelerini istemiş. Dev Kraliçe bu teklifi kabul etmiş ve küpesini bulup getirebilmesi için Oğan'ın yanına iki muhafız dev vererek onunla gidip küpeyi bulup getirmelerini söylemiş. Oğan iki dev muhafızla küpeyi gördüğü yere giderek onlara bir ip uzatmalarını ve kendisinin de ipin ucunu küpeye bağlayacağını söylemiş. Kısa sürede küpeyi bulup Dev Kraliçe'ye getirmişler. Kraliçe küpesini takınca tüm ülkede şenlik ilan edilmiş. Dev Kraliçe de verdiği sözleri tutmuş. Fareye sarayında özel bir oda tahsis edip ne dilerse yapılmasını emretmiş. Hatta Oğan'a da isterse ülkesinde kalabileceğini söylemiş. Ancak Oğan durumunu anlatıp bir geceden fazla kalamayacağını belirterek Dev Kraliçe'den izin istemiş. Dev Kraliçe de ona ne zaman isterse gidebileceğini söyledikten sonra Oğan'ı bir güzel doyurmuş ve sarayında misafir etmiş. Sabah olunca da onu yeşil yola kadar götürmeleri için iki dev muhafız görevlendirmiş. Oğan, nihayet bir yolun sonuna ve yeni bir yolun başına daha gelmiş. Ve artık yeni bir günde ve yepyeni bir yolda Oğan'ı bambaşka maceralar bekliyormuş. Gün doğmaya başlarken Şehrazat'a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat'ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl? diye sormuş. Şehrazat da Şayet Şah'ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım. demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat'ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım. diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar'ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-turuncu-yol", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Oğan kapının yerini bulmak için bir sağa bir sola koştururken Hey, kapının yerini mi arıyorsun? diye bir ses işitmiş yukarıdan. Önce gözlerine inanamamış Oğan. Çünkü ona bu soruyu soran bir korkulukmuş. Önce bir afallamış, derken bir anda toparlamış. Evet. demiş korkuluğa. Anahtar var; ama açacak kilit yok. Korkuluk da ona Bin bir şeyi bilip cevaplayabilirsin; ama o cevabın sorusu sorulursa. demiş. Oğan korkuluğun ne demek istediğini anlamamış. Ve devam etmiş korkuluk. Oğan tüm gücüyle bu cümleye odaklanmış ve gözlerini kapatarak kollarını tıpkı kanat gibi çırpmaya başlamış. Ayaklarının yerden kesildiğini hissediyormuş ama emin de olamadığından gözlerini açamıyormuş. Korkuluğun kendisine Aç gözlerini. diye fısıldadığını duyup gözlerini açınca bir de ne görsün, resmen uçuyormuş. Oğan ne zaman ki Nasıl olur, gerçekten uçuyorum. demiş, anında yere çakılmış. O, dizini ovuştururken korkuluk kahkahalar atıyormuş. Ben sana demedim mi nasıl olur diye düşünme, neden olmasın diye düşün. Oğan da başlamış kahkahalarla kendi haline gülmeye. Ondan sonra korkuluğa onun için yapabileceği bir şey olup olmadığını sormuş. Korkuluk da ona Şu üstümdeki kara çulu alırsan sevinirim. Çünkü ben kuşların benden korkmasını değil, benimle arkadaş olmalarını istiyorum. demiş. Oğan hemen kara çulu almış korkuluğun üzerinden ve ona kendi, çiçek ve kuş resimleri olan yeleğini giydirmiş. Şapkasını da çıkarıp kafasındaki otları kuş yuvası haline getirmiş. Artık tepende kuş cıvıltılarıyla uyanırsın. diyerek gülümsemiş korkuluğa. Yuvanın kenarlarına da birkaç çiçek yerleştirmiş rengarenk. Korkuluk öyle mutlu olmuş ki Oğan'a yol boyu ne yapması gerektiğini ve en güvenli nereden gidebileceğini anlatmış. Ve vedalaşırken Oğan'a Denemekten korkma, inanırsan yapamayacağın şey yoktur hayatta! diye de sıkı sıkı tembihlemiş. Oğan, korkuluğa veda ettikten sonra önü sıra uzanan yola bakmış. İleride uzanan tarlaları görmüş. Bir müddet yürüdükten sonra yorulduğunu ve acıktığını hissetmiş. Yol kenarında gördüğü ağaçların meyveleri dikkatini çekmiş ama en büyük ağaç bile ancak Oğan'ın boyu kadarmış. Bir ağaç meyveyi yemiş neredeyse Oğan ve tam başka bir ağaca yöneliyormuş ki kendisine doğru koşmakta olan cüceleri fark etmiş. O an ne yapacağını şaşıran Oğan ağaca çıkmayı düşünmüş ama zaten ağaç boyu kadarmış. O an korkuluğun sözlerini hatırlamış Oğan. Denemekten korkma, inanırsan yapamayacağın şey yoktur hayatta! Ve Oğan tam cüceler kendisine yaklaşmışken kollarını çırparak uçmaya başlamış. Cüceler bir an bu nasıl bir kuş diye düşünmüşler ama Oğan o kadar meyve yemiş ki tokluktan uçmaya takati kalmamış ve süzüle süzüle düşüvermiş tarlalardan birinin orta yerine. Bunu gören cüceler de koşar adım tarlaya yönelmişler. Oğan çevresine bakındığında bir buğday tarlasına düşmüş olduğunu fark etmiş. O kadar paniklemiş ki Oğan, tekrar uçmak istese de kendini bir türlü toparlayamadığından havalanamamış. Başka bir çare düşünmek zorunda olduğunu fark etmiş. Ne yapsam nasıl yapsam diye düşünürken yine saklambaç oynadığı günler gelmiş aklına. Evet, öyle bir saklanmalıymış ki Oğan, kimse onu fark edememeliymiş. Peki, nereye ve nasıl derken korkuluğun üzerinden aldığı kara çul gelmiş aklına. Hemen onu geçirivermiş kollarına. Tarladan kopardığı buğdayları da kafasına yerleştirdikten sonra korkuluğun şapkasını takıvermiş. Cücelerin sesini duyar gibi olmuş ve hemen kollarını da tıpkı korkuluk gibi iki yana açarak başlamış beklemeye. Cüceler dibine kadar gelip Etrafta kimse yok. Zaten şayet o bir kuştuysa burada korkuluk var ve bu tarlaya konamaz. demişler. Tam hepsi de ikna olmuş gidecekken Oğan burnuna gelen otlar yüzünden bir anda hapşırıvermiş. Cüceler önce korkudan yere kapaklanmış; ama çabuk toparlanmışlar ve Oğan'ı yakalayıp götürmüşler. Oğan biraz korku ve biraz heyecan içerisinde başına geleceklerden habersiz etrafına bakınmaya başlamış. Etrafında o kadar çok cüce varmış ki hepsi de ona bakıp duruyormuş. Cücelerden en yaşlı ve bilge olanı ona burada ne aradığını sormuş. Oğan'sa ailesinin durumundan, başlarına gelenlerden ve niyetinin sadece o hazineye ulaşmak olduğundan bahsetmiş. Bilgin Cüce ona altının yenmeyen bir şey olduğunu söyleyince Oğan da bunu bildiğini ve zaten altın yemek için değil, yenilecek şeyleri alabilmek için lazım olduğunu ve niyetinin kesinlikle onlara zarar vermek olmadığını söylemiş. Bilgin Cüce Sana neden inanıp güvenelim? Bizim iznimiz olmadan girişteki ağacımızın meyvelerini yemişsin ve kendini gizlemek için tarlamızdaki buğdayları koparmışsın. Peki, senin bize anlattığın o eşkıyalardan ne farkın var? demiş. Oğan, Bilgin Cüce'ye çok haklı olduğunu, bunun için özür dilediğini ve kendini affettirmek için onlara tüm ağaçlardan meyvelerini toplayıp tarlalarını hasat edebileceğini ve üstelik tüm bunları birkaç saat içerisinde yapabileceğini söylemiş. Bilgin Cüce'yse topladıkları tüm mahsulü doldurdukları deponun anahtarını kaybettiklerini, zaten mahsulü de orta yerde durup çürümemesi için toplamadıklarını söylemiş. Oğan hemen girişte bulduğu anahtarı hatırlamış. Peki, aradığınız anahtar bu mu? diyerek heyecanla Bilgin Cüce'ye uzatmış anahtarı. Bilgin Cüce gözlerine inanamamış ve ona bu anahtarı nerede, nasıl bulduğunu sormuş. Oğan, anahtarı girişte bulduğunu; ama açacak bir kapı bulamayınca yine de belki lazım olur diyerek yanına aldığını söylemiş. Tüm cüceler sevinçle zıplamaya başlamışlar. Oğan onlara depolarını hazırlamalarını; çünkü tüm mahsulü birazdan toplayıp getireceğini söylemiş ve gerçekten de dediği gibi birkaç saat içerisinde ağaçlarda ve tarlalarda ne varsa özenle toplayıp getirmiş. Bilgin Cüce Oğan' a teşekkür etmek için ona en güzel ve lezzetli meyvelerden bir sepet hazırlamış ve ona birkaç da sihirli yemiş vererek bu yemişleri yediğinde görünmez olabileceğini; ancak bu durumun çok da uzun sürmeyeceğini söylemiş. Sonra da cücelere dönerek tüm mahsulü depolara yerleştirdikten sonra şenlik yapılacağını söylemiş. Tüm cüceler sevinçle öyle bir zıplamışlar ki neredeyse Oğan'ın boyunca yükselmişler. Bilgin Cüce isterse Oğan'ın da şenliklere katılabileceğini söylemiş. Ancak Oğan fazla oyalanmadan gitmesi gerektiğini söyleyerek izin istemiş Bilgin Cüce'den. Bir de şenliğin girişteki korkuluğun yanında yapılmasını istemiş. Böylece korkuluğun çok mutlu olacağını düşünmüş. Turuncu yolun sonuna doğru büyük bir sevinç ve heyecanla kollarını kanat gibi çırpa çırpa giden Oğan kısa bir süre sonra turuncu yolun sonuna, sarı yolun başına varmış. Böylece ikinci gün ve ikinci renk sona ererken biraz kestirip üçüncü gün ve üçüncü yola hazırlanmış. Gün doğmaya başlarken Şehrazat'a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat'ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl? diye sormuş. Şehrazat da Şayet Şah'ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım. demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat'ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım. diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar'ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yedi-renk-masallari-yesil-yol", "text": "Şehrazat'ın kardeşi Dünyazat, hem merakının heyecanı hem de Şah Şehriyar'ın merakıyla Ablacığım, anlatacağın yeni masal için akşamı zor ettim. Öyle güzel anlatıyorsun ki insan hep gece olsun ve sözlerin hiç bitmesin istiyor. demiş. Şehrazat da ömrüne bir gün daha eklemek istercesine Şayet Şah'ımız da dilerse size öyle bir masal anlatacağım ki Bu masallar şimdiye dek hangi kuyularda, mağaralarda ve hatta yerin kaç kat altında, kaç kat üstünde saklanmış ki böyle biz böylesini daha önce hiç duymamıştık, dahası yok mu? diyeceksiniz. demiş. Şah Şehriyar da hem merakına hem Şehrazat'a olan sevgisine yenik düştüğünden Söyleyen dil senin, dinleyen kulak bizimdir. Bu gece de anlatman için canını yine bağışlıyorum. Anlat ey masal kadın! demiş. Ve Şehrazat da başlamış anlatmaya. Yeşil yolda başına geleceklerden habersiz başlamış Oğan güle oynaya yürümeye. Acaba demiş bu kez ne engeller çıkacak önüme? İçinde korkudan çok merak varmış sadece. Ama her zaman için temkinli davranması gerektiğini iyice öğrenmiş. Etrafına şöyle bir bakınmış, her yer yemyeşil ve kocaman bir ormanmış. Ama ne kuşlar varmış ağaçların tepelerinde ne de sincaplar dolaşıyormuş dallarında gizlice. Şaşırmış Oğan. Bu işte var bir iş demiş, sonra kanat çırpıp ağaç tepelerine yükselmiş. Uçmak iyiymiş güzelmiş ama ağaçların dallarına çarpmamak için iyice yükselmesi gerekmiş. Kolları yorulmuş kanat gibi çırpa çırpa ve gittikçe uçamaz olmuş dallara çarpa çarpa. Nasılsa demiş bu yol güzel ve kolaya benziyor, iyisi mi yürümek; çünkü uçmak pek zor geliyor. Bu şekilde kah uçmuş kah yürümüş, yürüdüğü yolları sanki güller bürümüş. Derken inmiş birdenbire yere, o da nesi, saplanıp kalmış bataklıkta ayaktan dize. Ve kalakalmış ne yapacağını bilemez halde. Geri gitmiş olmamış, ileri gidecek olmuş; adım atamamış. Üstelik ne kadar çabaladıysa o kadar batmış. Bakmış ki böyle olmayacak başlamış İmdat, kurtarın beni! diye bağırmaya, etrafında ne ya da kim varsa hepsini yardıma çağırmaya. Ama ne sesini duyan olmuş ne de yardımına koşan. Zaten pek olmazmış kolay kolay bu bataklığı aşan. Tamam, demiş Oğan, yolun sonuna geldim. Son kez etrafına bakınmış. Arkasında koca koca ağaçlar, önünde sadece kocaman bir bataklık var. Zaten istesem de uçamazmışım bunca yolu diye geçirmiş içinden, sanki bu yol yeşil değil de bataklıkmış çamur renginden. Çırpınmaktan yorgun düşmüş iyice, acıkmış üstelik yorgun düşünce. Çaresizce bakınmış son kez etrafa; ama bir çare bulamadığı gibi ağır ağır devam etmiş batmaya. Anne ve babası gelmiş aklına. Üzülmüş Oğan onları göremeyeceğini düşünerek bir daha. Ne çocukken oynadığı oyunların bir faydası varmış şu an ona ne de öğrendiği ve yaptığı sihirbazlıkların ustaca. Yapacak bir şeyin olmadığını kabul edip bırakmış kendini çaresizce bataklığa. Oğan beline dek bataklığa gömülmüş, gözünden de inci gibi yaşlar dökülmüş. Derken adeta bataklığın hareket ettiğini hissetmiş. Korkmuş iyice; ama çırpındıkça batacağını da biliyormuş daha dibe. O sırada uğultulu bir ses duymuş. O da nesi, resmen bataklık konuşuyormuş. Sanki yüz yıllık uykusundan uyanır gibi esnemiş bataklık ve Kim var orada? diye kükremiş adeta bir anlık. Oğan da Ben varım! diye bağırmış şaşkın ve korkulu; ama birazcık da heyecan dolu. Ne arıyorsun üstümde? diye sormuş bataklık. Yoksa sen de şu gökkuşağının dibindeki hazineye ulaşmak isteyenlerden misin ufaklık? Oğan cevap veriyormuş ama inanamıyormuş da bataklıkla konuştuğuna. Yine de her şeyi dürüstçe anlatmış bataklığa. Bataklık da ilk kez birisinin kendisiyle derdini paylaşmasından etkilenip o da başlamış anlatmaya. Ben aslında üstünde otlar yeşeren, çiçekler yetişen çok güzel bir ovaydım. Derken birgün hazine arayan insanlardan biri üstümdeki ağaçları kesmeye, çiçekleri koparıp ezmeye başladı. O kadar çok ağaç kesti ki üzerimden, neredeyse çıplak kaldım. Kendisi de yorgunluktan uyuyakaldı. Günlerce uyudu. Uyandığındaysa ağaçları kestiği için yönleri bulamayıp kayboldu. Ağaçlar olmayınca ne bir yemiş buldu ne de karnını doyurdu. Ama ettiklerinin de cezasını buldu. Oysaki ağaçlar ona hem gölge yapıyor hem de çeşit çeşit meyveler veriyordu. O günden sonra ben sürekli ağlar olmuştum. O kadar çok ağlamıştım ki önce adeta göle dönmüştüm. Ama zamanla bataklığa dönüştüm. Ağaçlar bir tarafımda kaldı hayvanlar bir tarafımda. Ben de yalnız başıma ortada. Ne kuşlar uçup geçebiliyor kanatları yorulduğu için üstümden ne de ağaçlar yetişiyor benim yüzümden. Senin gözyaşların düşene dek de uyuyordum ve adeta küsmüştüm hayata. Oğan bataklığın haline o kadar çok üzülmüş ki Keşke senin için yapabileceğim bir şeyler olsa. demiş. Bataklık da Keşke benim de senin için... demiş. Seni ben bile kurtaramam şu an kendimden. Çünkü kendime bile faydam yok benim ve bir şey gelmez elimden. Oğan bataklığın daha önce ova oluşunu hayalinde canlandırmaya çalışmış. Rengarenk çiçekleri düşünmüş, yemyeşil ağaçları, mutlu ve huzurlu yaşayan hayvanları... içinden keşke elimden bir şey gelse ve onu eski haline getirebilsem diye geçirmiş. Derken annesi gelmiş aklına. Oğan ne zaman bir hata yapsa annesi ona Sence bu hata neden kaynaklandı? Aslında ne yapman gerekirdi? gibi sorular sorar, böylece hem Oğan'ı incitmez hem de ona her hatanın sebebini ve doğrusunu öğretirmiş. O halde Oğan da bataklığın oluşma nedenlerini iyice düşünürse bu sorunu da nasıl halledebileceğini kestirebilirmiş. Annesinin ona yaptığı leziz pilavlar gelmiş aklına. Pilav Oğan için o kadar hayret verici bir yemekmiş ki önce pirinçler kaybolurmuş suda sonra da sular pirincin içinde. Ve annesi ne zaman pilav yapsa büyük bir heyecan ve keyifle izlermiş tencereden süzülen buharları ve pirinçlerden daha çok olan suyun çekilişini. O zaman bu bataklığı tencereye koyup altını mı yakacaktı ya da ejderha bulup alevler mi püskürttürecekti? Hayır, bu anısını boşuna hatırlamıştı. Çünkü uygulanabilirliği yoktu. Tam bu düşünceleri aklından atıp siliyordu ki bir anda annesinin pilav piştikten sonra kalan buharı çekmesi için yaptığı şey aklına gelmişti. Tabi ya, bunu nasıl da akıl edememişti? Annesi tencerenin üstüne bazen bir bez bazen de kağıt havlu koyarak buharın yani suyun emilmesini sağlıyordu. O halde bu suyu kurutabilmenin bir yolu da suyu çektirmekti. Peki bunun için ne yapması gerekiyordu? Tıpkı kağıt havlunun üzerindeki gibi fillere mi çektirecekti suyu? Hayır, bu da mümkün değildi. E o zaman nasıl olacaktı bu iş? Filler neredeydi? Kağıt havluda. Kağıt havlu neden yapılıyordu? Ağaçtan. O halde? Oğan'ın tepesinde adeta ampuller değil güneşler yanmıştı. Oğan, bataklığın tüm suyunu ağaçlara çektirebileceğini düşündü. Böylece hem tüm ağaçlar bu sudan faydalanacak hem de bataklık kurumuş olup yeniden ovaya dönüşebilecekti. Bu sayede de yeniden her yer yeşerecek, çiçeklenecek ve ağaçlanacaktı. Buldum! diye sevinçle bağırmış. Oğan. Bataklık korkudan bir an fokurdayarak Ne buldun? diye sormuş heyecanla. Oğan da hemen bulduğu fikri anlatmış bataklığa. Ama bunu ağaçlara mutlaka haber vermemiz gerekli. demiş. Bataklık da Bunu ben haber verebilirim. demiş büyük bir sevinçle. Ve çevresindeki tüm ağaçlara Oğan'ın fikrini anlatmış. Ağaçlar bunun bir işe yarayıp yaramayacağından emin olamasalar da tüm köklerini uzatarak bataklığın tüm sularını içmeye başlamışlar. Hatta birçoğunun su içmekten gövdesi şişmiş. Onlar içtikçe bataklık kurumuş, bataklık kurudukça Oğan kurtulmuş. Derken nihayet son damlasına kadar içmişler bataklığın suyunu. Bataklığın diğer tarafında kalan tüm hayvanlar uça, koşa, sürüne gelmişler yuvalarına. Ağaçlar ve çiçekler sevinçle sallanmış, meyvelerini ve tohumlarını savurmuşlar sağa sola. Bataklık tohum ve çekirdeklerle dolmuş ve şölen alanına dönmüş bir anda. Oğan'a en güzel meyveleri ve yemişleri sunmuşlar. Ayrıca istediği kadar da kalabileceğini söylemişler; ancak Oğan onlardan da izin isteyerek onu yolun sonuna dek götürmeleri için ricada bulunmuş. Üzülseler de sincaplar Oğan'ı ellerinden tutup ağaçların dallarından atlaya atlaya neşe içinde yolun sonuna dek götürüp bırakmışlar. Oğan yeni bir yolun daha sonuna ve yeni bir yolun daha başına gelmiş böylece. Ve artık onu yeni bir yol ve yepyeni maceralar bekliyormuş. Gün doğmaya başlarken Şehrazat'a da bir fırsat daha doğmuş. Kalan ömründen yeni bir güne başlayabilmek için masalı bitirmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve Şah Şehriyar ile Dünyazat'ı merakta bırakarak bir masalı ve geceyi daha sonlandırıyormuş. Dünyazat yine heyecanla Ablacığım, peki bu masalın devamı nasıl? diye sormuş. Şehrazat da Şayet Şah'ımız bana bir gün daha verirse masalın devamını bu gece anlatırım. demiş. Şah Şehriyar gecenin nasıl geçtiğinden bile habersiz dalmış Şehrazat'ın anlattıklarına. Şehrazat öyle bir yerde bırakmış ki yine anlattığı masalı, Şah Şehriyar hem meraklı hem mecbur Seni bugün de bağışlıyorum ve vallahi sen bu masalı sonlandırmadıkça ben de senin hayatını sonlandırmayacağım. diyerek söz vermiş. Bir masal daha biterken bir ömür daha devam ediyormuş Şehrazat için ve masalın devamını düşünürken ömrüne de devam etmiş yeniden. Yine Şah Şehriyar'ın kollarında, kurduğu masalların renkli yollarında yeniden dalmışlar uykuya."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yeryuzu-ile-gokyuzunun-kavgasi", "text": "Masalı doğrudan bu sayfa üzerinden veya kanalımıza giderek YouTube üzerinden çocuğuna dinletebilirsin. Elbette söylerim güzel dostum. Şimdi biz yaz ayında olduğumuz için aslında bembeyaz, tertemiz ve mutlu olmalıydık. Ama güneş bizimle dalga geçiyor ve oyun oynuyor. Arkamıza saklanıp, yeryüzünü aydınlatmıyor ve o bizim arkamıza saklanınca da bizim canımız acıyor. Sürekli bizi sıcaklığıyla yakmaya çalışıyor. Bu da bizim canımızı acıtıyor. Zaten sadece ben değil, bütün arkadaşlarım da böyle sende görüyor ve biliyorsun. Aralarında en büyükleri ben olduğum için daha çok canım yanıyor ve daha çok zarar veriyorum yeryüzüne. Bende istemiyorum böyle olmasını ama elimde değil. Güneş bir türlü bizim söylediklerimizi dinlemiyor. Diye söyleyince, dağ o zaman anlamıştı Bulutların neden böyle davrandıklarını. Güneş'e güzel bir ders vermek lazım diye düşündü içinden ve bunu Bulut ile paylaşmak istedi. Dağ, bu harika bir fikir. Canımın acısından ne yapacağımı bile düşünemedim. Çok teşekkür ederim sana. Bakalım işe yarayacak mı? demiş gülümseyerek. Dağ' da ona gülümsemiş ve beraber güneşin uyanmasını beklemişler. Güneş 2 saat sonra uyanmış. Güneş' i beklerken Dağ' da uyuyakalmıştı fakat bir anda Güneş' in bağırma sesleriyle uyanmış. Benim güzel dostum. Çok güzel konuştun. Bundan sonra her zaman yan yana ve mutlu olacağız. Çünkü biz en iyi dostlarız. Yeryüzü ve gökyüzü her zaman en iyi dost olarak kalacak. Dağ ve Bulut ondan sonra her zaman mutlu mesut yaşamışlar."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yildiz-prenses-ve-ati-inci", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, diyarın birinde büyük ve güzel bir saray varmış. Sarayın Kral ve Kraliçesinin güzeller güzeli bir kızı varmış. Kızın adı ise Yıldız Prensesmiş. Yıldız Prenses, kızıl saçları, orman yeşili gözleri ve kiraz renkli dudakları ile bütün herkesin dikkatini üzerine toplarmış. O kadar güzelmiş ki, ona bakan insanlar bir yıldızın parlaklığına bakar gibi hissedermiş. Bu yüzden ailesi ona bu ismi vermiş. Yıldız Prenses, halkına yaptığı iyilikler sayesinde sadece dış güzelliği ile değil iç güzelliği ile de bilinirmiş. Yıldız Prensesin bir de beyaz renkli İnci isimli bir atı varmış. İnci, çok hırçın bir atmış ve sadece prensesi severmiş çünkü Yıldız Prenses onu ölmek üzereyken bulup kurtarmış. Günlerden bir gün, prenses en yakın arkadaşı olan atını ziyaret etmeye gitmiş. Bir de bakmış ki atın kaldığı yerin kapısı açık, ahır bomboş. Prenses korkmuş bir şekilde hemen atını aramaya başlamış. Biraz uzaklaştıktan sonra görmüş ki atı İnci, ormana doğru koşuyormuş. Atın eğitmeni olayı fark etmiş fakat ne yazık ki İnciyi yakalamaya çalışırken onu daha da çok kaçırmış. Prenses kendisinden kaçmayacağını düşünerek ona yetişmek üzere ormana koşmuş ve at durmuş. Atın bir derdi varmış fakat prenses bir türlü anlayamamış. Anlamak istediği için İnci'nin üzerine binmiş ve onu istediği yere götürmesi için serbest bırakmış. İnci, prenses üstüne biner binmez doludizgin koşmaya başlamış. Yıldız Prenses, ormanın derinliklerine gittiği için çok korkmuş. İnci en sonunda bir mağaranın girişinde durmuş. Prenses korkarak atından inmiş. Durdukları yerde yaşlı bir kadına rastlamışlar. Yaşlı kadın, prensese Mağaraya gir. Orada senin yardımına ihtiyacı olan biri var. demiş. İnci, her ne kadar prensesin mağaraya girmesini istemese de prenses yardım etmek amacıyla mağaraya girmiş. Mağarada korkunç yılanlar, fareler ve böcekler varmış. Prenses çok korkmuş ama yine de mağaranın derinliklerine gitmeye devam etmiş. En sonunda bir ayıya rastlamış. Ayıdan korkan prenses, hızlıca koşmuş ve mağaradan çıkmaya çalışmış. Ayı birden dile gelmiş. Yaşlı kadının sözlerini sakın dinleme. O bir cadı ve seni öldürerek senin gençliğine sahip olmak istiyor. Eğer ben gelmeseydim, mağaranın diğer yanında seni daha korkunç şeyler bekliyor olacaktı. demiş. Ayının korkunç görüntüsünün ardında meğer güzel bir kalp varmış. Prenses çekinerek ayıya teşekkür etmiş. Ayı, mağarasının içinde sıcak bir yeri prensese vermiş çünkü gece vakti prensesin saraya dönmesi çok tehlikeliymiş ve cadı onu dışarda öldürebilirmiş. Prensesin atı İnci, koşarak saraya geri dönmüş. Bu sırada kraliçe ve kral kızlarını çok merak etmiş ve her yere haber salmış. İnci'nin geri döndüğünü gören kraliçe, şövalyeler ile birlikte İnci'nin nereye gittiğini anlamaya çalışmış. Sonunda mağarayı bulabilmişler. Yaşlı kadın, prensesin mağarada ölmesini ve onun gençliğini ele geçirmeyi bekliyormuş. Kraliçe yaşlı kadını görünce ona prensesi görüp görmediğini sormuş. Bu sırada Ayı, içeriden koşarak annenin yanına gelmiş. Fakat anne o kadar korkmuş ki, şövalyelerden biri ayıyı vurmuş. Ardından prenses görünmüş ve ağlayarak ayının yanına koşmuş. Durun! O benim hayatımı kurtardı. Yanlış kişiyi vurdunuz. Yakalamanız gereken kişi yaşlı kadın. O beni öldürmeye çalıştı. Şövalyeler prensesi duyar duymaz yaşlı kadını yakalamış. Yakalanan yaşlı kadın, birden çok çirkin bir hale bürünmüş ve cadı yüzünü herkese göstererek oracıkta bayılmış. Ayı ise, saraya götürülmüş ve en iyi şifacılar tarafından iyileştirilmiş. O günden sonra Yıldız Prenses, ailesine haber vermeden hiçbir yere gitmemiş ve şövalyeler de dış görünüşün yanıltıcı bir şey olduğunu, önyargılı olmanın kötü sonuçlar doğurduğunu görmüşler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/yoksul-kunduraci", "text": "Geçmiş zamanların birinde yaşlı bir adam ve karısı eski bir kulübede yaşarlarmış.Yaşlı adam kulübesinin bir odasında ayakkabı yaparak geçimini sağlarmış. Bir gün ayakkabıcı, yaptığı ayakkabıları satarak kazandığı paraya deri almış. Aldığı deri ancak bir ayakkabı yapılacak büyüklükteymiş. Deriyi masasının üzerine bırakmış. Sonra kapısını kapatıp odasına çekilmiş. Sabah olduğunda ayakkabıcı gözlerini . açmış. Yatağında oturup gerinmiş. Yapacağı ayakkabıyı aklında şekillendirmiş. Sonra yataktan kalkıp kahvaltısını etmiş. Artık işe koyulma vakti geldi diyerek dükkanının kapısını açmış. Bir de ne görsün! Akşamdan ayakkabı yapmak için masanın üzerine bıraktığı derinin yerinde çok güzel bir çift ayakkabı durmaktaymış. Ayakkabıcının şaşkınlıktan gözleri faltaşı gibi açılmış. Ayakkabılar o kadar güzelmiş ki ayakkabıcı hemen onları camın kenarına koyup müşteri beklemeye başlamış. Az sonra giyiminden kuşamından zengin olduğu belli olan bir müşteri kapıdan içeriye girmiş. - İyi günler, ben şu camın önünde duran ayakkabıları almak istiyorum. Fiyatı önemli değil. Hayatımda gördüğüm en güzel ayakkabılar bunlar, diyerek ayakkabıları iyi bir fiyattan almış. Ayakkabıcı yaptığı satıştan mutlu hemen gidip iki çift ayakkabı yapmaya yetecek kadar deri almış. Deriyi getirip masasının üzerine bırakmış. Daha sonra gidip yatmış. Sabah kalkar kalkmaz hemen dükkanına koşmuş. Kapıyı açtığında masanın üzerinde bu sefer iki çift harika ayakkabı durmaktaymış. Ayakkabıcı çok sevinmiş. Ayakkabıları alıp camın kenarına yerleştirmiş. Ayakkabıları çok geçmeden iyi bir fiyattan satmış. Hemen gidip daha çok deri almış. Tabi bu arada ayakkabıları kimin yaptığını da çok merak ediyormuş. Aldığı derileri masasının üzerine bırakıp yatağına çekilmiş. Sabah masasının üzerinde bir yığın ayakkabı durmaktaymış. Ayakkabıcı bu ayakkabıları da hemencecik satıvermiş. Artık kazandığı para ile uzunca bir süre geçimlerini sağlayabilecekmiş. Kazandığı paraların bir kısmına yine deri almış. Masasının üzerine bırakmış. Fakat ayakkabıcı bu birbirinden güzel ayakkabıları kimlerin yaptığını öğrenmek için de can atıyormuş. Gece dükkanda saklanıp ayakkabıları yapanları öğrenmeyi kafasına koymuş. İşi bitince dükkandan çıkmayıp bir dolabın içerisine saklanmış. Vakit gece yarısı olduğunda dükkanın kapısı açılmış. İçeriye minik cinler girmeye başlamış. Cinler, dans ederek derilerin yanına gidip başlamışlar kesip biçmeye. Kesilen deri parçaları yapıştırılmış, boyanmış, bağcıkları takılmış. Cinler işlerini öyle çabuk bitirmişler ki az sonra dükkanda, sayısız ayakkabı durmaktaymış. İşlerini bitiren cinler, yine geldikleri gibi dans ederek çıkıp gitmişler. Ayakkabıcı saklandığı yerden çıkmış. Hemen karısının yanına koşup gördüklerini anlatmış. Karısı da duyduklarına inanamamış, kendilerine ayakkabıları yapan cinlere teşekkür etmeyi kararlaştırmışlar. Nasıl yapsak nasıl etsek de cinlerin yaptığı iyiliğe karşılık versek diye düşünmüşler. En sonunda hazırladıkları yiyecekleri masanın üzerine bırakmışlar. Ertesi sabah dükkanda yiyeceklerden eser yokmuş. Yiyeceklerin yerinde ise daha önce kimsenin görmediği güzellikte ayakkabılar duruyormuş. Cinler o günden sonra . bir daha gelmemişler. Yaşlı ayakkabıcı ise kazandığı paralarla ömrünü yoksulluk çekmeden geçirmiş. Ayakkabıcı minik ayakkabı cinlerini her hatırladığında minnetduyuyormuş. Kimbilir? Belki onlar şu anda başka bir yerlerde, geceleri dans edip ayakkabı yapıyorlardır."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/uyku-masallari/zehirli-mantarlar", "text": "Uzun yıllar önce mantarlarıyla meşhur bir sahil kasabası varmış. Bu kasaba halkı tüm geçimini yetiştirilen mantarlardan sağlıyormuş. Halk mantarları pazara götürüp satar ve geçimini böyle sağlarmış. Hepsi hallerinden çok memnun yaşayıp giderken, içlerinden birinin aklına değişik bir fikir gelmiş. Farklı bir mantar üretip, daha fazla para kazanabileceğini düşünmüş ve böylece daha zengin olabilirim diye aklından geçirmiş. Bu düşüncesini hayata geçirebilmek için hemen ertesi sabah dağ bayır dolaşıp, değişik mantar türlerini aramaya başlamış. Farklı bir mantar bulup zengin olma hayali aklına o kadar yer etmiş ki, dur durak bilmeden günlerce, bu arayışa devam etmiş. Günler sonunda aradığı o mantarı bulmuş. Kırmızı renkli olan bu mantarlar diğerlerinden daha farklı görünüşüyle adeta göz kamaştırıyormuş. Köylü aradığını bulmanın sevinciyle toplayabildiği kadar kırmızı mantarı hızlı bir şekilde yanında getirdiği torbaya doldurmuş. Hemen evine dönerek malzemelerini yanına almış ve mantar tarlasına doğru yola koyulmuş. Tarlasına ektiği tüm normal mantarları sökmüş ve bunların yerine kırmızı mantarları ekmiş. Bir zaman sonra tarlasındaki kırmızı mantarlar iyice gelişip büyümeye başlamışlar. Mantarları hasat etme zamanı yaklaşınca köylü heyecanlanıyor, bu mantarları satıp zengin olma hayalleri kuruyormuş. Bu sırada adamın tarlasındaki kırmızı mantarlar diğer köylülerin de çok dikkatini çekmeye başlamış. Bu mantarların neden böyle farklı renkte olduğunu sorduklarında adam, bunları özel olarak dağlardan toplayıp getirdiğini övünerek anlatmaya başlıyormuş. Diğer köylüler bu kırmızı mantarların zehirli olabileceği konusunda ona uyarılarda bulunduğunda ise; ''Zehirli olsalar hiç böyle parlak ve güzel görünürler mi? Belli ki beni kıskandıkları için böyle şeyler uyduruyorlar'' diye düşünüyormuş. Eşi bile adamı bu mantarların zehirli olabileceği konusunda uyarır fakat adam ''Senin aklın bu şeylere çalışmaz! Benim işime karışma!'' diyerek eşine bağırırmış. Kadın en sonunda eşinin kendisini dinlemediğini anlayınca bu konuda uyarmaktan vazgeçmiş. Aradan uzun bir zaman geçmiş ve artık tüm mantarların hasat vakti gelmiş. Köylüler tarlalarından mantarlarını toplamaya başlamışlar. Adamda hevesle tarlasına giderek kırmızı mantarlarını toplamaya başlamış. Tarlada çalışırken hep mantarlarını sattığını hayal eder ve zengin olma hayaliyle yanıp tutuşuyormuş. Hayallerine kendisini öylesine kaptırmış ki, çok zengin olup bu köyden giderek, şehirde güzel bir ev ve araba alır rahat bir hayat sürerim diye düşünmeye başlamış. Günlerce sabahtan akşama kadar tarlasındaki mantarları tek başına toplamış, karısı mantarların zehirli olduğunu söylediği için ona olan kızgınlığından dolayı kadını tarlanın yanından bile geçirmemiş. Sonunda tüm mantarları toplayarak ertesi sabah pazara götürüp satmak için arabasına yüklemiş. O gece rüyasında mantarları satıp çok zengin olacağını, şehirde yaşadığını ve ara sıra köye ziyarete kendi arabasıyla geldiğinde çok saygıyla karşılandığını görmüş. Sabaha karşı uyanmış ve daha havanın aydınlanmasını beklemeden sabırsızlıkla pazara doğru arabası ile yola çıkmış. Herkesten önce pazar yerine varmış, kırmızı mantarları tezgaha yerleştirerek müşteri beklemeye başlamış. Bir süre sonra diğer köylüler de yavaş yavaş tezgahlarını kurmaya başlamışlar. Bu arada adam onların hepsine yüksek bakıp, mantarlarını satıp zengin olacağını ve hepsinden daha iyi bir hayat yaşayacağını söyleyip hava atıyormuş. Köylüler adamın bu tavrına çok bozulsalar da hiçbir şey söylememişler. Sessizce bekleyip olayın sonucunu görmek istemişler. Birkaç saat sonra ilk müşteriler gelmeye başlamış. Diğer köylüler mantarlarını satmaya başladıkları halde kimse kırmızı mantarları satın almak istemiyormuş. Tezgahın önünden geçen herkes kırmızı mantarları görünce, başka tezgahlara yöneliyorlarmış. İlk gün böyle geçip gitmiş ve adam eve eli boş dönmüş. ''Bugün şansım yaver gitmedi ama yarın çok fazla satış yapacağıma eminim.'' Diye düşünmüş. Ertesi gün ve ondan sonraki günlerde de hiçbir şekilde satış yapamamış. Adam en sonunda dayanamayıp Pazar yerinde diğer mantarlardan almaya giden müşterileri çevirerek, bu güzel mantarlardan almaları için onlara ısrar etmiş. Fakat tüm müşteriler ağız birliği yapmış gibi o mantarlarını zehirli olabileceğini ve bildikleri mantarları alarak kendilerini güvende hissettiklerini söylemişler. Adam akşam sinirli bir halde eve gelmiş ve eşine kendisine kırmızı mantarlardan yemek pişirmesini söylemiş. Kadın yapma bu mantarlar zehirli olabilir dese de adam onu dinlememiş. Adam, kadını dinlemeyince çaresizce mutfağa gidip kırmızı mantarlardan pişirmeye başlamış. Adam mantarları yerken bir yandan ''Oh mis gibi mantar işte, ağzının tadını bilen herkes bunu yer, yarın kırmızı mantarları yiyip zehirlenmediğimi herkese göstereceğim ve kapış kapış satın alacaklar'' deyip duruyormuş. Bir anda öksürmeye ve yerde kıvranmaya başlayan adamı o halde göre karısı zehirlendiğini anlamış ve koşarak komşulardan yardım istemeye gitmiş. Gecenin bir yarısında adamı hastaneye kaldırmışlar. Hastanede yapılan incelemeler sonucu doktorlar adamın zehirlendiğini söylemiş. Acil olarak midesi yıkanmış ve adam sabaha kadar hastanede tedavi görmüş. Karısı bütün gece başucunda beklemiş ve adam onu dinlemeyip mantarları yediği için çok pişman olmuş. Zengin olma hırsıyla tüm tarlaya zehirli mantarları ektiği aklına geldikçe çok utanıyormuş. Adam karısıyla birlikte eve dönerken yol boyunca ellerinde para olmadığı için kışı nasıl geçireceklerini düşünüp durmuş. Karısıyla birlikte bahçe kapısında içeri giren adam gözlerine inanamamış. Arabasının arka tarafı ağzına kadar mantarla doluymuş. Mantarların üstünde de bir kağıtta not yazıyormuş: ''Hepimiz kardeşiz, biz birbirimizi zor günlerde yalnız bırakmayız. Bu mantarlar bizim kazancımızdan senin payına düşenler. Senin hep yanındayız'' diye yazıyormuş. Adam bu duruma çok sevinerek o gün pazara mantar satmaya gittiğinde utanarak tüm arkadaşlarından özür dileyip çok teşekkür etmiş. O günden sonra adam para hırsına hiç kapılmadan, ihtiyacı olan herkese yardım eden iyi bir adam olmuş."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/zeka-gelistirici-masallar-oku/betulun-tesisatci-babasi", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman üstüne, ben annemin beşğini tıngır mıngır sallar iken, ak sakallı horoz gıt gıt gıdaklar iken Betül adında bir kız, güzel mi güzel öğretmeninin, iyi kalpli arkadaşlarının olduğu bir okula her gün severek gidermiş. Betül'ün öğretmeni sınıfta Evet arkadaşlar yarın meslekler günümüz var ve sırada Betül'ün babası var, okulumuza gelip kendi mesleğini tanıtacak biz de yeni bilgiler öğreneceğiz demiş. Herkes çok sevinmiş, çünkü çocuklar bu şekilde farklı meslekleri tanıyor ve tanıdıkları bu meslekler sayesinde, gelecekleri için karar veriyorlarmış. Betül'ün babası tesisatçı demiş öğretmen. İyi ama tesisatçı ne demek? Tesisat kelimesini daha önce duymayan tüm çocuklar meraklanmışlar. Betül ve arkadaşları hemen kendi aralarında bu mesleği şimdiden konuşmaya başlamış. Betül heyecanla eve gidip babasına sarılmış. Babacığım yarın okula geliyorsun, değil mi? İşini ne şekilde anlatacaksın çok merak ediyorum demiş. Babası gülümsemiş ve Tabii ki kızım! Gelip mesleğimi açıklayacağım ve bir günümün nasıl geçtiğini anlatacağım. demiş. Akşamın geri kalanında yemek yemişler ve ailecek oyunlar oynamışlar. Betül, sabah olunca büyük bir heyecanla hazırlanmış, giysilerini giymiş, anne ve babasıyla kahvaltısını yapıp tüm tabağını bitirdikten sonra, Okula zamanı! diye hemen ayakkabılarını giymeye koşmuş. Babasıyla el ele evden çıkmışlar. Okula gidince Betül'ün arkadaşları ve öğretmeni onları tebessümle karşılamış. Öğretmen, Betül'ün babasının elini sıkıp, Okulumuza gelip çocuklarımıza rehberlik edeceğiniz için çok mutluyuz! demiş. Bir şeyler öğrenmek çok güzel, bu öğrendiklerimizi meslek olarak yapmak ise daha da güzel. diye cevaplamış Betül'ün babası. Sonra ders zili çalmış ve hepsi sınıfa girmiş. Betül'ün Babası, kendini çocuklara tanıtıp tahtanın önüne geçmiş. Açıklamalarına başlamadan önce, çantasından birkaç büyük ve küçük metal parçası çıkarmış. Arkadaşları şaşkın şaşkın bakmış. Evet arkadaşlar merhaba ben tesisatçıyım bu parçaların ne olduğunu bilenler var mı acaba? demiş. Bir tanesi musluğa benziyormuş, diğerleri de küçücük parçalarmış. Çocuklardan birisi bir anda ayağa kalkıp, Şu küçük olan parçanın adı 'cıvata' hatta burada masamızın altında da var! demiş. Cıvata kelimesini ilk kez duyan çocuklar, şaşırmışlar. Sınıftan uğultular yükselmeye başlamış. Herkes birbirine ilk kez duydukları bu kelimeyi söylüyormuş. Bu kısa tahmin oyunundan sonra, Betül'ün babası, mesleğini açıklamak üzere tekrar konuşmaya başlamış. Evet güzel çocuklar, ben tesisatçıyım. Tesisat kelimesini, evlerdeki ve diğer binalardaki su sistemleri için kullanıyoruz. Örneğin musluk, kalorifer boruları, banyodaki su boruları ve bunun gibi benzer diğer teknik parçalar benim ve meslektaşlarımın sorumluluğundadır. Su borularını takarız, eğer musluklar bozulduysa onları tamir ederiz, mutfakta bazen yiyeceklerin döküldüğü lavabolardan kötü kokular gelmemesini sağlayan boruları biz düzenleriz. diye uzun uzun açıklamış. Sonra çocukların merak ettiklerini sorabilmeleri için onlara Sorunuz var mı çocuklar? demiş. Çocuklardan biri, su borularının niye bozulduğunu ve niye tamir edilmeleri gerektiğini sormuş. Betül'ün babası bu soruyu çok beğenmiş. Çünkü su, akışkan bir sıvı olduğu için ufacık bir delikten bile sızabilen, oldukça değişik bir sıvıymış. Çocuklar, su, yaşam kaynağımızdır ve hayatımızda büyük bir önem taşır. diye lafa başlamış ve devam etmiş: İçmek için kullandığımız, temizlik için kullandığımız su, göllerden, nehirlerden, barajlardan veya su kaynaklarından gelir. İnsanların ihtiyacı kadar çok suyu taşıyabilmemiz için de çok ama çok fazla uzun borulara ihtiyacımız vardır. Bu borular, suyu tüm şehre ve tüm binalara dağıtır. Sonra bu binalardaki musluklar yardımıyla suyu binaların içine getiririz. Su, bulunduğu kabın şeklini alabilen akışkan ve sıvı diye adlandırdığımız bir maddedir. Akışkan olduğu için, bazen en ufacık delikten bile sızabilir ve zaman geçtikçe hasarı çoğaltabilir. Bu tarz durumlar, su kaynaklarımızı israf etmemize neden olabilir ve bizler tesisatçılar olarak bu problemleri gidererek, kaynaklarımızın daha uzun süre dayanabilmesi için bozuk parçaları tamir ederiz. diye tane tane anlatmış. Suyun önemini ve aslında kısıtlı olduğunu, bir gün aslında tükenebileceğini öğrenen çocuklar, çok şaşırmışlar. Tüm çocuklar, Betül'ün babasıyla tanışana kadar, suyun sonsuz olduğunu düşünüyorlarmış. O günden sonra tüm çocuklar, musluktan su akıtırken daha dikkatli olmaya başlamışlar. Ellerini sabunlarken ve iyice ovalarken çok süre geçtiği için musluğu önce kapatıp, durulamak için tekrar açmayı öğrenmişler. Diş fırçalarken suyu boş yere akıtmamayı öğrenmişler."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/zeka-gelistirici-masallar-oku/moni-ile-dosti-yildizlarda", "text": "Bir varmış bir yokmuş, pireler berber, develer tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, güneş batıdan doğar, akşam vakti horoz öterken, Moni arkadaşı Dosti ile gezmeye çıkmış. Ormanda yürürlerken birden yolu kapatan kocaman bir ağaç karşılarına çıkmış. Bu soruları birbirlerine sormuş durmuşlar ama cevap bulamayınca kendileri akıl yürütmeye devam etmişler. ''Acaba yıldızlarda yaşanır mıydı'' demiş Moni. Yıldız kaymış o arada ve iki tatlı arkadaş, tüm bu eğlenceli soruların cevabını bulmayı dilemişler. Tam o sırada dilek cücesi gelmiş. \"Eveet, gözlerinizi kapatıp el ele tutuşun gidiyoruz,'' demiş Moni ve Dosti'ye. Kızlar bir bakmışlar ki bir yıldızın üzerindeler. Dilek Cüceci, Gördüğünüz gibi yerleşim yeri ve oksijen gibi yaşamsal ihtiyaçlar dünya haricinde hiçbir galakside yok.'' demiş. Ama uzay gerçekten çok büyük bir yermiş. Dilek Cücesi ve kızlar hızla yıldızların arasında yolculuk yaparlarken bir sürü rengarenk parıltılar arasında mutluluktan havaya uçuyorlarmış. Yıldızlar gerçekten de bazen sadece gazlardan oluşan kocaman parıltılar, bazen de dünya veya ay gibi katı maddelerden oluşan gezegenler gibi görünüyorlarmış."} {"url": "https://www.kocamanbisite.com/zeka-gelistirici-masallar-oku/sevimli-sayilar", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, köylerden birinde Yogo, Yomi ve Tom adında üç arkadaş yaşarmış. Yogo her sabah kahvaltısını yapar, sonra arkadaşlarıyla birlikte kendilerine yaptıkları ahşap kulübenin oraya ormana koşarak giderlermiş. Yomi matematik çok severmiş. Soruları bir sopa yardımıyla yere yazarmış. Toplamayı kendi kendilerine öğrenmişler. Yomi yere rakamlar yazıp Yogo'ya sormuş. ''3+1 kaç yapar Yogo?'' Yogo hemen cevap vermiş. ''Çok basit sordun dört eder'' diye bağırmış. ''O zaman söyle'' demiş Yomi; ''50+10 kaç eder?'' Diye sormuş sevinçle ve sopayla toprak yere yazmış toplamış. Yogo gelmiş ikisini toplamış. ''Altmıııışşş..'' diye bağırmış. Matematik çok güzel ve eğlenceliymiş onlar için. Bir süre sonra arkadaşları Tom gelmiş. O matematiği hiç sevmezmiş, çünkü düşünürken yoruluyormuş, öyle diyormuş arkadaşlarına. ''Canım arkadaşlarım sizi çok özledim'' demiş gelir gelmez sarılmışlar. ''Hoş geldin Tom biz de matematikle ilgileniyorduk, gel bakalım şu iki sayıyı toplayabilir misin?'' demiş Yomi. Tom hemen başlamış söylenmeye. ''Ben toplamak istemiyorum, sayıları hemen unutuyorum'' demiş. ''O zaman en başından başlayıp her gün çalışalım. Matematik çok eğlenceli, sen de çok seveceksin biliyorum bak şimdi'' diyip ağaçtan iki elma toplamış. ''Bu elimde bir tane var, bu elimde bir tane daha var toplam kaç etti? ''İkii..'' demiş Tom sevinçle. Sonra birkaç elma da kendisi toplayıp yan yana eklemiş. İkiyle biri toplamış, hatta en son ilerleyip sekizle biri toplamış, dokuzla biri toplamış. Tüm gün elmalarla ve sayılarla zaman geçirmiş. Bir konuya başından başlamak ne güzelmiş, diye düşünmüş. ''Zor şeyleri ilk başında anlamamıştım ama sizin sayenizde her şeyi sıra sıra öğreneceğim. Bugün birlerle toplama işlemi yaptım, yarın da ikilere geçelim, ama onları küçük çiçeklerle yapalım, eve giderken annelerimize de götürürüz hem'' demiş. Çok güzel bir fikir olduğunu düşünmüş Yomi ve Yogi. Eve elmaları yiyerek gitmişler. Artık Yogo, Yomi ve Tom matematiği birlikte severek çalışıyorlarmış. Hayatın içindeki her anda toplama işlemi yaparak eğleniyorlarmış."}